# TEDBIRAT I ILAHIYYE

**Yazar:** Muhyiddin İbnü'l-Arabi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/tedbirat-i-ilahiyye
**Sayfa:** 288

---

et-Tedbîrâtü’l-İlâhiyye fî Islâhi’l-Memleketi’l-İnsâniyye&#10024;

İnsan Ülkesinin Islahına Dair İlahi Tedbirler

İbn Arabî

Tercüme ve Şerh

Ahmed Avnî Konuk

Hazırlayanlar

Mine Kara- Duygu Kara

Önsöz

Muhyiddîn İbn Arabî’nin “et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fî Islâhi'l-Memleketi'l-İnsâniyye” isimli eserini, Ahmed Avnî Konuk 1925 yılında Türkçeye tercüme ve şerh etmiştir. Eser, basılmamıştır.&#10024;

Muhyiddîn İbn Arabî’nin “et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fî Islâhi'l-Memleketi'l-İnsâniyye” isimli eserini, Ahmed Avnî Konuk 1925 yılında Türkçeye çevirmiş ve şerh etmiştir. Eser, basılmamıştır.

Eser, iki kütüphanede; İstanbul Büyükşehir Belediyesi Atatürk Kitaplığ- Osman Ergin Türkçe Yazmaları (OE_Yz_0082) ve Konya Mevlana Müzesi (4522) demirbaş numaralarıyla kayıtlıdır. Nüshaların ikiside esas alınmış olup aralarında bulunan farklar, eksiklikler vb. diğer nüshadan tamamlanmak suretiyle birleştirilmiştir. Sayfa numaralandırılması verilirken her iki nüshadada kayma olduğundan farklılık olsa da esas itibariyle 812 sayfadır. Avni Konuk, eseri tercüme ve şerh ederken üç aşamalı olarak yazmıştır; Metin [Arapça metin], Tercüme “Metnin birebir çevirisi” ve Şerh şeklindedir. Çeviriye Arapça metin ilave edilmemiştir. Arapça metin için matbuya çevrilen Osmanlı Türkçesi metnine başvurulabilir. Dikkatimizden kaçan ve hatamızdan kaynaklanan, yanlış okunmuş kelimeler, kullanılması gereken harf yerine benzer harf kullanımı vb. hatalara rastlanılabilir. Bu yanlışlıklar, tesadüf edildikçe düzeltilecektir.&#10024;

Eser, iki kütüphanede kayıtlıdır: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Atatürk Kitaplığı'nda Osman Ergin Türkçe Yazmaları (OE_Yz_0082) ve Konya Mevlana Müzesi'nde (4522) demirbaş numaralarıyla. Nüshaların ikisi de esas alınmış olup aralarındaki farklar, eksiklikler ve benzeri durumlar diğer nüshadan tamamlanarak birleştirilmiştir. Sayfa numaralandırması verilirken her iki nüshada da kayma olduğundan farklılık olsa da esas itibarıyla 812 sayfadır. Avni Konuk, eseri tercüme ve şerh ederken üç aşamalı olarak yazmıştır: Metin [Arapça metin], Tercüme "Metnin birebir çevirisi" ve Şerh şeklindedir. Çeviriye Arapça metin eklenmemiştir. Arapça metin için matbuya çevrilen Osmanlı Türkçesi metnine başvurulabilir. Dikkatimizden kaçan ve hatamızdan kaynaklanan, yanlış okunmuş kelimeler, kullanılması gereken harf yerine benzer harf kullanımı ve benzeri hatalara rastlanılabilir. Bu yanlışlıklar, karşılaşıldıkça düzeltilecektir.

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHÎM

“Hamd olsun Allahu Zü’l-Celâl’e ki insânı vücûd-i ilminden vücûd-i aynına istihrâc eyledi. Onun evvel-i ibdâʻında bir cevher var idi. O cevhere ayn-ı celâl ile nazar etti. O cevher onun nazarının tahakkuk eylediği şey indinde ondan hayâ ederek eridi. İmdi onun ilm-i kadîminin cevâhirinden ve incilerinden onda meknûn olan mâ’ seyelân eyledi.”&#10024;

Hamd olsun Celâl sahibi Allah'a ki insanı ilim varlığından, ayn varlığına çıkardı. Onun ilk yaratmasında bir cevher vardı. O cevhere celâl aynasıyla baktı. O cevher, onun bakışının gerçekleştiği şeyin yanında, ondan utanarak eridi. Şimdi, onun kadim ilminin cevherlerinden ve incilerinden, onda gizli olan su aktı.

Maʻlûm olsun ki (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyururlar ki:&#10024;

Bilinmeli ki Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyururlar ki:

َّلله َ تَعایل خَلق َ درَّة ٍ بيضاء َ فنظر الجالل و الهیبة فذابت حیاء فصار نصفها ماء ً و نصفها نارا ً فحصل إن َّ ا

زبدها فكان عرشە عیل الماء منها دخان فخلق السموات من دخان واالرض&#10024;

Özü şudur ki, O'nun Arş'ı su üzerinde idi; ondan duman meydana geldi, böylece gökleri dumandan, yeri de yarattı.

Yaʻnî “Allah Teâlâ büyük bir beyâz inci yarattı; celâl ve heybetle nazar etti. Hayâdan eridi. Onun yarısı su ve yarısı âteş oldu. Ondan bir duman hâsıl oldu. Semâvâtı dumandan ve arzı onun köpüğünden halk eyledi. İmdi onun arşı su üzerinde vâkiʻ oldu.”&#10024;

Yani “Yüce Allah büyük bir beyaz inci yarattı; celâl ve heybetle baktı. İnci hayâdan eridi. Onun yarısı su ve yarısı ateş oldu. Ondan bir duman meydana geldi. Gökleri dumandan ve yeri onun köpüğünden yarattı. Şimdi onun arşı su üzerinde meydana geldi.”

Allah Teâlâ’dan murâd, vücûd-i mutlakın mertebe-i vahdetidir. Halkın maʻnâsı zuhûr ve ızhârdır. “Büyük bir beyâz inci”den murâd hakîkat-i insâniyye mertebesi olan akl-ı evveldir ki buna mertebe-i vâhidiyyet de derler. “Akl-ı evvele celâl ve heybetle nazar etmesi”nden murâd, akl-ı evvelin mebde’-i gayriyyet olan mertebe-i rûha tenezzülüdür. Ve bu tenezzülden hâsıl olan gayriyyet nikâbı ile vücûd-i mutlakın tesettürüdür. Zîrâ nazar-ı cemâl, vech-i Hakk’ın kendi nûru ile tecellîsidir ki bunda tesettür yoktur. Nazar-ı celâl, vech-i Hakk’ın libâsı gayriyyetle ihticâbı olduğundan bi’t-tabiʻ bunda tesettür vardır. Ve gayriyyetten murâd, mutlakıyyetten mukayyediyyete tenezzüldür. Ve mutlakın mukayyedde ihtifâsıdır.&#10024;

Yüce Allah'tan maksat, mutlak varlığın vahdet mertebesidir. Halkın anlamı zuhur ve ortaya çıkmadır. "Büyük bir beyaz inci"den maksat, insânî hakikat mertebesi olan akıl-ı evveldir ki buna vahidiyet mertebesi de derler. "Akıl-ı evvele celâl ve heybetle nazar etmesi"nden maksat, akıl-ı evvelin gayriyetin başlangıcı olan ruh mertebesine inmesidir. Ve bu inişten hâsıl olan gayriyet perdesi ile mutlak varlığın örtünmesidir. Çünkü cemâl nazarı, Hakk'ın yüzünün kendi nuru ile tecellîsidir ki bunda örtünme yoktur. Celâl nazarı, Hakk'ın yüzünün gayriyet elbisesiyle perdelenmesi olduğundan doğal olarak bunda örtünme vardır. Ve gayriyetten maksat, mutlakiyetten kayıtlılığa iniştir. Ve mutlakın kayıtlı olanda gizlenmesidir.

“Dürre-i beyzânın hayâdan erimesi”, vücûd-i vâhidi isneyniyyetle takyîd ederek kendi nefsinde mütelâşî olduğu hînde ona nefes-i Rahmânîsi ile vücûd-i hâricî bahş etmesini ve bu nefes-i Rahmanî ile ona fezâda vücûd-i hâricî bahşını müteâkib merkezin âteş ve muhîtin teberrüd ile su olmasına işârettir. Ve sebʻa semâvât taʻbîr olunan sebʻa-i seyyâremizin bu dumân hâlindeki sehâb-ı muzîden ve arzın dahi onun tekâsüfünden mahlûk olduğu ve arş, taht ve mülki dünyâ maʻnâsına geldiği ve avâlim-i şehâdiyyede emlâk-i ilâhiyyeden bulunduğu ve bu sehâbı muzî arşın temeli olduğu cihetle arş-ı ilâhî su üzerinde vâkiʻ olduğuna remz olunur. Cenâb-ı Şeyh (radiyallahu anh) ibârelerinde bu hadîs-i şerîfe işâret buyururlar. Zîrâ ilm-i ilâhîde sâbit olan insân, arzın halkından sonra libâs-ı unsurî ile tahakkukan zâhir oldu. Ve Hakk Teâlâ hazretleri onu cennet-i zâtından libâs-ı gayriyyet ile istihrâc buyurdu.&#10024;

"Dürre-i beyzânın hayâdan erimesi", tek varlığın ikilikle sınırlanarak kendi içinde eridiği anda, ona Rahmânî nefesiyle dışsal bir varlık bahşetmesini ve bu Rahmânî nefesle ona uzayda dışsal varlık bahşedilmesinin ardından merkezin ateş, çevrenin ise soğuyarak su olmasına işarettir. Ve yedi gezegenimiz olan "seb'a semâvât"ın bu duman halindeki ışıklı buluttan ve yeryüzünün de onun yoğunlaşmasından yaratıldığı ve arşın, taht ve dünya mülkü anlamına geldiği ve görünen âlemlerde ilahi mülklerden bulunduğu ve bu ışıklı bulutun arşın temeli olduğu için ilahi arşın su üzerinde bulunduğuna işaret edilir. Şeyh (radiyallahu anh) ifadelerinde bu hadis-i şerife işaret ederler. Çünkü ilahi ilimde sabit olan insan, yeryüzünün yaratılmasından sonra unsurlardan oluşan bir bedenle gerçekte ortaya çıktı. Ve Yüce Allah onu kendi zât cennetinden başkalık elbisesiyle çıkardı.

“Ondan sonra gusn-i imtizâc meşrebesine bir oluk akıttı. O sebeble onun nizâmını ikâme eyledi. Ve bu gusna insân tesmiye etti. Ve onu tasvîr edip, semʻini ve basarını şakk eyledi. Ve âlem-i kebîrde olan her şeyin tertîbini onda muhkem ve onu müdebbir kıldı. Ve onu her bir şeyin zâhir-i ihsânına muttaliʻ eyledi. Ve onu takrîr etti. Ve onun semâ-i aklını fetk ettikten ve yardıktan sonra bitiştirdi. Ve kendi vücûdunu kevninde beyân eyledi. İmdi onu ızhâr etti. Ve ahfâ olan şey sebebiyle onu kendi sırrından hicâbladı. Ve setr etti. Tedkîk-i nazar eden ve teemmül eyleyen kimse için onda hikmet-i bâliğa vardır.”&#10024;

Ondan sonra karışım dalı meşrebine bir oluk akıttı. O sebeple onun düzenini ayakta tuttu. Ve bu dala insan adını verdi. Ve onu şekillendirip, işitmesini ve görmesini açtı. Ve büyük âlemde olan her şeyin düzenini onda sağlam kıldı ve onu yönetici yaptı. Ve onu her bir şeyin görünen güzelliğine vâkıf kıldı. Ve onu yerleştirdi. Ve onun akıl semasını açtıktan ve yardıktan sonra birleştirdi. Ve kendi varlığını onun oluşunda açıkladı. Şimdi onu ortaya çıkardı. Ve gizli olan şey sebebiyle onu kendi sırrından perdeledi. Ve örttü. Dikkatle bakan ve düşünen kimse için onda yüce bir hikmet vardır.

Maʻlûm olsun ki manzûme-i şemsiyyemizin keyfiyyet-i hilkati, edvâr-ı medîde içinde geçirdiği istihâlât netîcesinde vâkiʻ olduğu ve bu manzûmenin aʻzâsından bulunan arzın bugünkü hâle gelmesi de yine istihâlât ile olduğu ve üzerindeki nebâtât ve hayvânât ve insânın müteselsilen yekdiğerinden teşaʻub ederek tekevvün eylediği hükemâ-i mütekaddimîn ve müteahhirîn tarafından edille-i vâzıha ile beyân olunmuştur. Beşerin bu sûretle tekevvününe iʻtikâd, ahkâm-ı Kur’âniyyeye mugâyir değildir. Beyne’l-müfessirîn ve’l-ulemâ bu husûsda vâkiʻ olan ihtilâfât, fuhûm-i muhtelifenin elfâz-ı Kur’âniyye’den çıkardıkları muhtelif maʻnâlardan ibârettir. Binâenaleyh bu ihtilâfât anlayışa âit bir mes’eledir. Yoksa Kur’ân-ı&#10024;

Bilinmeli ki güneş sistemimizin yaratılış niteliği, uzun dönemler içinde geçirdiği değişimler sonucunda meydana gelmiştir ve bu sistemin üyelerinden olan yeryüzünün bugünkü hâle gelmesi de yine değişimlerle olmuştur; üzerindeki bitkiler, hayvanlar ve insanın birbirlerinden zincirleme olarak dallanıp meydana geldiği, eski ve yeni dönem filozofları tarafından açık delillerle açıklanmıştır. İnsanın bu şekilde meydana geldiğine inanmak, Kur'an hükümlerine aykırı değildir. Müfessirler ve âlimler arasında bu hususta meydana gelen ihtilaflar, farklı anlayışların Kur'an lafızlarından çıkardıkları çeşitli anlamlardan ibarettir. Bu sebeple bu ihtilaflar anlayışa ait bir meseledir. Yoksa Kur'an-ı

َّلله َ َ Kerîm’de aslâ ihtilâf yoktur. Nitekim buyurulur: ِ لوَجَدوا ْ فِيه ِ آن َ مِن عِند ِ غَي ْ ِ االْقر ذاه انكول لق كثِيًْااختِالَفًا Bilakis âyât-ı Kur’âniyye hükemânın tedkîkâtını te’yîd buyurmaktadır. Bu bâbdaki îzâhât taraf-ı hakîrânemden “Fusûsu’l-Hikem Şerhi”ne yazılan Mukaddime’de hilkat-i Âdem bahsinde bir nebze iʻtâ olunmuştur.&#10024;

Yüce Allah'ın kelâmı olan Kur'an-ı Kerim'de asla çelişki yoktur. Nitekim şöyle buyurulur: "Eğer o, Allah'tan başkası tarafından gelmiş olsaydı, onda pek çok çelişki bulurlardı." Aksine, Kur'an ayetleri hikmet sahiplerinin incelemelerini doğrulamaktadır. Bu konudaki açıklamalar, benim tarafımdan "Fusûsu'l-Hikem Şerhi"ne yazılan Mukaddime'de, Âdem'in yaratılışı bahsinde bir miktar verilmiştir.

Hiç şübhe yoktur ki her gün meşhûd olduğu vech ile sükkân-ı arz, cevher-i arzdan peydâ olmakta ve yine arzda inhilâl eylemektedir. Nebât olsun, hayvân olsun ve hayvânın bir nevʻi olan insân olsun; hepsi birtakım ahvâl u şerâit dâiresinde anâsır ve tabâyiʻin yekdiğeriyle ihtilâtından tekevvün ederler. Bu ihtilâtât netîcesinde tekevvün eden şeye “mizâc” derler. Cemâdât ve nebâtât ve hayvânât arasındaki bu ihtilâtât ve imtizâcât peyderpey bir ağacın dalları gibi müteselsilen cârî olduğundan Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) bu istihâlâta ve cereyâna “Ondan sonra gusn-i imtizâc meşrebesine bir oluk akıttı.” ibâresiyle işâret buyurdu ve işte bu sebeble onu ahsen-i takvîm üzere tesviye edip ağsân-ı istihâlât netîcesinde peydâ olan bu gusne “insân” tesmiye eyledi. Ve bu gusn-i insânî, gusn-i cemâd ve nebât ve baʻzı hayvânât mertebesinde iken semʻe ve basara mâlik olmadığı hâlde gusn-i hayvânînin en mükemmeli olmak üzere onun semʻini ve basarını cisminin pek münâsib olan mahallerinde şakk eyledi. Ve insân şecere-i kevnin semeresi olduğundan bir meyvede nasıl ki kendinin bittiği ağaçta olan suver ve hasâisin misli mevcûd ise Hakk Teâlâ, insânın bittiği âlem-i kebîrde mevcûd olan her bir şeyin mislini vücûd-i insânîye vazʻ eyledi ve onu müdebbir kıldı. Yaʻnî ona öyle bir nazar ihsân eyledi ki o nazar ile kendi âkıbetini ve muhîtinde olan eşyânın avâkıbını görür. Ve onu tecelliyât-ı Rahmâniyyesiyle zâhir-i âlemin hey’et-i mecmûʻasına vâkiʻ olan ihsânına muttaliʻ kıldı. Zîrâ nevʻ-i insânîden zâhir olan bu kadar keşfiyyât onun havâssı eşyâya olan ıttılâʻındandır. Ittılâʻ teselsül ettikçe keşfiyyât dahi müteselsilen teceddüd eder.&#10024;

Hiç şüphe yoktur ki her gün görüldüğü gibi, yeryüzünde yaşayanlar, yeryüzünün cevherinden meydana gelmekte ve yine yeryüzünde çözülmektedir. Bitki olsun, hayvan olsun ve hayvanın bir türü olan insan olsun; hepsi birtakım haller ve şartlar dairesinde elementlerin ve tabiatların birbiriyle karışmasından oluşurlar. Bu karışımlar neticesinde oluşan şeye “mizaç” derler. Cansızlar, bitkiler ve hayvanlar arasındaki bu karışımlar ve birleşmeler peyderpey bir ağacın dalları gibi kesintisiz bir şekilde devam ettiğinden, Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) bu dönüşümlere ve akışa “Ondan sonra birleşme dalı mertebesine bir oluk akıttı.” ifadesiyle işaret buyurdu ve işte bu sebeple onu en güzel biçimde düzenleyip, dönüşüm dalları neticesinde meydana gelen bu dala “insan” adını verdi. Ve bu insani dal, cansız, bitki ve bazı hayvanlar mertebesinde iken işitmeye ve görmeye sahip olmadığı halde, hayvani dalın en mükemmeli olmak üzere, onun işitmesini ve görmesini cisminin pek uygun olan yerlerinde açtı. Ve insan, oluş ağacının meyvesi olduğundan, bir meyvede nasıl ki kendisinin bittiği ağaçta olan şekillerin ve özelliklerin benzeri mevcut ise, Yüce Allah da, insanın bittiği büyük âlemde mevcut olan her bir şeyin benzerini insani varlığa yerleştirdi ve onu idareci kıldı. Yani ona öyle bir bakış ihsan etti ki, o bakış ile kendi akıbetini ve çevresinde olan eşyanın akıbetlerini görür. Ve onu Rahmânî tecellileriyle, âlemin görünen bütünlüğüne meydana gelen ihsanına muttali kıldı. Çünkü insan türünden ortaya çıkan bu kadar keşifler, onun eşyanın özelliklerine olan bilgisi sebebiyledir. Bilgi kesintisiz devam ettikçe, keşifler de kesintisiz bir şekilde yenilenir.

“Ve insânı takrîr eyledi.” Yaʻnî havâss-i zâhire ve bâtınesini yerli yerine vazʻ etmek sûretiyle mertebe-i insâniyyede takrîr eyledi. Ve insânın cemîʻ-i kuvâ-yı zâhire ve bâtınesini yekdiğerinden şakk edip, ayırdıktan sonra efdaliyyeti hasebiyle cümlesinin fevkinde olan kuvve-i akliyyesini bu kuvâya bitiştirdi. Zîrâ cemîʻ-i kuvâda mutasarrıf olan akıldır. Nitekim kuvâ-yı âlemde mutasarrıf olan dahi akl-ı külldür. Ve âlemde akl-ı küllî ve insânda akl-ı cüz’î,&#10024;

"Ve insanı yerleştirdi." Yani, insanın dış ve iç duyularını yerli yerine koymak suretiyle insanlık mertebesine yerleştirdi. Ve insanın bütün dış ve iç kuvvetlerini birbirinden ayırıp, ayırdıktan sonra üstünlüğü sebebiyle hepsinin üstünde olan akıl kuvvetini bu kuvvetlere bağladı. Çünkü bütün kuvvetlerde tasarruf eden akıldır. Nasıl ki âlemdeki kuvvetlerde tasarruf eden de küllî akıldır. Ve âlemde küllî akıl ve insanda cüz'î akıl,

ه semâ ve sâir kuvâ-yı mutasarrıfe arz mesâbesindedir. وَا ْل َرض َ كانَتَا ذِين َ كفَروا أن َّ السَّمَاوَات ِ أوَلم يَر َ ال رَتقًا فَفَتَقنَاهمَا (Enbiyâ, 21:30) âyet-i kerîmesinde “ratk”ın “fetk”den evvel zikri bu beyâna mugâyir değildir. Zîrâ bu ratk ve fetk sûret-i âlem hakkındadır. Hz. Şeyh (radiyallahu anh) Efendimiz’in “fetk”ten sonra “ratk” beyân buyurmaları maʻnâ-yı âlem ve âdem hakkındadır. Zîrâ bu suver-i müteselsile maʻnâlarından dolayı zâhir olmuşlardır. Binâenaleyh maânî, semâ ve suver ise arz mesâbesindedir. Suver, tekevvün ettikten sonra taalluk ettikleri maʻnâlara bîkeyfiyyet bir ittisâlleri vardır. Bu ittisâl ise “fetk”ten sonra “ratk” ve “futûr”dur.&#10024;

Gök ve diğer tasarruf eden kuvvetler, yer gibidir. Enbiyâ Sûresi, 21:30. ayet-i kerimesinde "İnkâr edenler görmediler mi ki, göklerle yer bitişik idi de biz onları ayırdık?" buyrulurken "ratk"ın (bitişik olma) "fetk"ten (ayırma) önce zikredilmesi bu açıklamaya aykırı değildir. Çünkü bu bitişik olma ve ayırma, âlemin şekli hakkındadır. Hz. Şeyh (Allah ondan razı olsun) Efendimiz'in "ayırma"dan sonra "bitişik olma"yı beyan buyurmaları ise âlemin ve insanın anlamı hakkındadır. Çünkü bu birbirini takip eden şekiller, anlamlarından dolayı ortaya çıkmışlardır. Bu sebeple anlamlar gök, şekiller ise yer gibidir. Şekiller oluştuktan sonra, ilişki kurdukları anlamlara niteliksiz bir bağlantıları vardır. Bu bağlantı ise "ayırma"dan sonra "bitişik olma" ve "gevşeme"dir.

“Ve Hakk Teâlâ vücûdunu kevninde beyân eyledi.” Zîrâ vücûd-i Hakk, bî-nihâye eltâfı latîfdir. Ve kemâl-i letâfetinden ahfâdır. İdrâki kâbil değildir. Bu vücûd-i latîf, kesîf olmadıkça idrâk olunmaz. Vücûd-i kesîf, vücûd-i latîfin izâfâtından olduğundan âlem-i kevne vücûd-i izâfî demişlerdir. Bu vücûd-i izâfî vücûd-i hakîkî-i latîfin âyâtı ve alâmâtı ve delîlidir. Velâkin vücûd-i hakîkî, insândan zâhir olduğu kadar hiçbir mazhardan zâhir olmadı. Zîrâ Âdem’i kendi sûreti yaʻnî sıfâtı üzerine halk etti. Binâenaleyh kevn-i câmiʻ olan Âdem’de kendi vücûdunu ebyen ve azhar kıldı.&#10024;

"Ve Yüce Allah, varlığını oluş âleminde açıkladı." Çünkü Hakk'ın varlığı, sonsuz lütufları ile latiftir. Ve latifliğinin kemâlinden dolayı en gizlidir. İdrak edilmesi mümkün değildir. Bu latif varlık, kesif olmadıkça idrak edilemez. Kesif varlık, latif varlığın bağıntılarından olduğu için oluş âlemine izafî varlık demişlerdir. Bu izafî varlık, hakiki latif varlığın ayetleri, alametleri ve delilidir. Velakin hakiki varlık, insandan zuhur ettiği kadar hiçbir mazhardan zuhur etmedi. Çünkü Âdem'i kendi sureti yani sıfatları üzerine yarattı. Bu sebeple, bütün oluşları kendinde toplayan Âdem'de kendi varlığını en açık ve en belirgin kıldı.

“İmdi onu ızhâr eyledi. Ve ahfâ olan şey sebebiyle onu kendi sırrından hicâbladı ve setr etti.” Yaʻnî insân, vücûd-i hakîkîde mahfî iken onun ilm-i ilâhîde sâbit olan sûretine ve hakîkatine o vücûd-i hakîkî kendi vücûd-i latîfini kesîf kılmak sûretiyle bir libâs giydirerek onu ızhâr eyledi. Ve kendi hakîkatinin ahfâiyyeti sebebiyle sırr-ı rubûbiyyetinden hicâbladı. Yaʻnî Âdem’in azhar olan taayyün-i kesîfi sırr-ı rubûbiyyetten ibâret olan kendi hakîkatine perde Âyet-i kerîme bahse kemâl-i mutâbakatından dolayı ibâre-i kitâb tarzında îrâd buyurulmuştur. Bu nedenle sûre&#10024;

Şimdi onu ortaya çıkardı. Ve gizli olan şey sebebiyle onu kendi sırrından gizledi ve örttü. Yani insan, hakiki varlıkta gizli iken, o hakiki varlık, onun ilahi ilimde sabit olan suretine ve hakikatine kendi latif varlığını yoğunlaştırmak suretiyle bir elbise giydirerek onu ortaya çıkardı. Ve kendi hakikatinin gizliliği sebebiyle rububiyet sırrından (Rablık sırrı) gizledi. Yani Âdem'in daha açık olan yoğun tecellisi, rububiyet sırrından ibaret olan kendi hakikatine perdedir. Ayet-i kerime, konuya tam uygunluğundan dolayı kitabın ifadesi tarzında zikredilmiştir. Bu nedenle sure

َّلله ve âyet numarası belirtilmemiştir. Âyetin tamâmı şu şekildedir: Nisâ, 4:82: ِ أفَال َ يَتَدَبَّرون َ الْقرآن َ وَلوكان َ مِن عِند ِ غَي ْ ِ ا ًْ كثِيلوَجَدوا ْ فِيه ِ اختِالَفًا oldu. Ve onu bu sûret-i kesîfe-i âdemî örttü. Tedkîk-i nazar eden ve teemmül eyleyen urefâ-i billah için bu ızhâr ve ızmârda hikmet-i bâliğa vardır. Zîrâ şuûnât-ı ilâhiyye vücûd-i âlem ve Âdem ile tahakkuk eder. Ondan evvel maʻnâ mertebesindedir. Maʻnâ ise tahakkuk için sûret ister. Ve sûret, zâhir ve maʻnâ ise o sûrette mestûrdur.&#10024;

Allah ve ayet numarası belirtilmemiştir. Ayetin tamamı şu şekildedir: Nisa, 4:82: "أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ وَلَوْ كَانَ مِنْ عِندِ غَيْرِ اللَّهِ لَوَجَدُوا فِيهِ اخْتِلَافًا كَثِيرًا" (Kur'an'ı düşünmezler mi? Eğer o, Allah'tan başkasının katından olsaydı, onda pek çok çelişki bulurlardı.) oldu. Ve onu bu yoğun insani şekil örttü. Allah'ı bilen arifler için, dikkatle inceleyen ve düşünenler için, bu açığa çıkarmada ve gizlemede yüce bir hikmet vardır. Çünkü ilahi haller ve oluşlar, âlemin ve Âdem'in varlığıyla gerçekleşir. Ondan önce mana mertebesindedir. Mana ise gerçekleşmek için şekil ister. Ve şekil görünendir, mana ise o şekilde gizlidir.

“Baʻdehu ona hazret-i iktidârdan tecellî eyledi. İmdi ona galebe etti. Nâr-ı heybetten kaçarak acele koştu. Böyle olunca onu zamm etti. Ve kahr etti. Ve onun şuûru olmaksızın onu bahr-i ahdara bir daldırış daldırdı. İmdi kudret-i ilâhiyye mübâşeret eyledikte onun beşeresi mümtezic oldu.”&#10024;

Sonra ona iktidar makamından bir tecelli meydana geldi. Şimdi ona üstün geldi. Heybet ateşinden kaçarak aceleyle koştu. Böyle olunca onu kendine kattı. Ve onu kahretti. Ve onun şuuru olmaksızın onu yeşil denize bir daldırış daldırdı. Şimdi ilahi kudret işe başladığında onun derisi karıştı.

Yaʻnî insânın maʻnâsı sûretine merbût olduktan sonra ألست َ بِرَبِّكُم(A‘râf, 7:172) hitâbıyla onun maʻnâsına ve rûhuna hazret-i iktidârdan tecellî eyledi. Zîrâ Rabb, muktedir ve muhtâcünileyhdir. Ve abd, âciz ve muhtâcdır. Bu kudreti müdrik olunca onun muvâcehesinde mağlûb oldu. Ve içine heybet âteşi düştü. Ondan kurtulmak için acele koştu. Fakat أين َ الْمَفَر (Kıyâmet, 75:10) kabza-i kudret-i ilâhiyyeden kaçıp kurtulacak bir melce olmadığından Hakk Teâlâ hazretleri ََصََاً...الخ كُنت له سَمعَا ً و ب hadîs-i şerîfinde işâret buyrulduğu üzere onun kuvâ-yı izâfiyyesini kuvâ-yı hakîkiyyesine zamm etti. Ve onun izâfî ve mevhûm olan kuvâ-yı zâhire ve bâtınesini bu sûretle kahr eyledi. Ve bu kahr esnâsında şuûru olmaksızın onu bahr-i ahdara bir daldırış daldırdı. Bahr-i ahdardan murâd mertebe-i rûhiyyedir. Zîrâ “lâ ilâhe illâllah” nefy-i gayriyyet ve “Muhammedü’r-resûlullah” isbât-ı gayriyyettir. Ve vücûd-i mutlakın gayriyyet nisbetiyle zuhûru mertebe-i rûhiyyeden ibtidâ eyler. Ve arş-ı vücûdun istikrârı bu iki satır-ı nûrânî ile vâkiʻ olmuştur. “Lâ ilâhe illâllah” satır-ı nûr-i ebyaz ve “Muhammedü’r-resûlullah” satır-ı nûr-i ahdardır. Nitekim Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) “Kîmyâü’s-Seâdeti ve Bulûği’l-İrâdeti ʻan Maâniyyi Fazlı Lâ İlâhe İllâllah” nâmındaki eser-i âlîlerinde şöyle buyururlar: ْی ی ذات العرش كان رس ثباتهم فیە بالسطرین المكتوبی كانت حفیقة العالم العلوی والسفیل نسبة فو لما&#10024;

Yani insanın anlamı, şekline bağlı olduktan sonra, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" (A'râf, 7:172) hitabıyla onun anlamına ve ruhuna, iktidar makamından tecelli etti. Çünkü Rab, muktedir ve kendisine muhtaç olunan; kul ise âciz ve muhtaçtır. Kul bu kudreti idrak edince, onun karşısında mağlup oldu ve içine heybet ateşi düştü. Ondan kurtulmak için acele koştu. Fakat "Kaçış nereye?" (Kıyâmet, 75:10) ayetinde belirtildiği gibi, ilahi kudretin kabzasından kaçıp kurtulacak bir sığınak olmadığından, Yüce Allah, hadis-i şerifte işaret buyrulduğu üzere, "Ben onun işiten kulağı, gören gözü oldum..." buyurarak, kulun izafî kuvvetlerini, hakiki kuvvetlerine kattı. Ve onun izafî ve vehmedilmiş olan zahirî ve batınî kuvvetlerini bu şekilde kahretti. Ve bu kahır esnasında, şuuru olmaksızın onu yeşil denize bir daldırış daldırdı. Yeşil denizden maksat, ruh mertebesidir. Çünkü "Lâ ilâhe illâllah" gayriliğin reddi ve "Muhammedü'r-resûlullah" gayriliğin ispatıdır. Ve mutlak varlığın gayrilik nispetiyle zuhuru, ruh mertebesinden başlar. Ve varlık arşının istikrarı, bu iki nurlu satır ile gerçekleşmiştir. "Lâ ilâhe illâllah" beyaz nur satırı ve "Muhammedü'r-resûlullah" yeşil nur satırıdır. Nitekim Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) "Kîmyâü's-Seâdeti ve Bulûği'l-İrâdeti ʻan Maâniyyi Fazlı Lâ İlâhe İllâllah" adlı yüce eserlerinde şöyle buyururlar: "ْی ی ذات العرش كان رس ثباتهم فیە بالسطرین المكتوبی كانت حفیقة العالم العلوی والسفیل نسبة فو لما" (Yani, üst ve alt âlemin hakikati, arşın özünde, yazılı iki satırla onların sabitliğinin sırrı idi.)

َصی ی وهما ال اله االهللا محمد رسول هللا فبتلك السطرین النورین استقر النور االبیض والنور اال ح بالنورین اعن&#10024;

"Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah" olan o iki nuranî satır ile beyaz nur ve ahmer nur, o iki nur ile istikrar buldu.

العرش فافهم حقیقة حذە اللطیفة الروحانیة

Hz. Şeyh nûr-i ahdara bu mahalde deryâ-i ahdar taʻbîr buyurmuşlardır. Yaʻnî insân âlem-i şehâdette kesâfet-i vücûdiyyesiyle gezdiği ve yediği içtiği hâlde Hakk Subhânehu ve Teâlâ onun bu şebah-ı vücûdunu rûha mübeddel kıldı. Ve bu tebeddül onun şuûru olmaksızın vâkî oldu. Bir hâldeki sûreti yine mertebe-i şehâdette sâbit olarak bir tarafdan etrâfında bulunan kimseler ile sohbet etti. Ve diğer tarafdan âlem-i ervâhda olanlar ile münâsebette bulundu. Binâenaleyh kudret-i ilâhiyye, onu istîlâya mübâşeret ettikte onun beşeresi yaʻnî zâhir-i vücûdu ve cismi, rûhu ile mümtezic oldu. Ve onda hem âsâr-ı rûhiyye ve hem de âsâr-ı cismiyye zuhûr&#10024;

Hz. Şeyh, bu yerde yeşil nura "yeşil deniz" demiştir. Yani insan, şehadet âleminde bedensel yoğunluğuyla gezip yediği içtiği hâlde, Yüce Allah onun bu beden benzeri varlığını ruha dönüştürdü. Ve bu dönüşüm, onun şuuru olmaksızın gerçekleşti. Öyle bir hâl ki, onun sureti yine şehadet mertebesinde sabit kalarak bir yandan etrafında bulunan kimselerle sohbet etti. Ve diğer yandan ruhlar âleminde olanlarla ilişkide bulundu. Bu sebeple, ilahi kudret onu kuşatmaya başladığında, onun derisi yani görünen varlığı ve cismi, ruhu ile karıştı. Ve onda hem ruhani tesirler hem de cismani tesirler ortaya çıktı.

ْ ْ َّلله eyledi. قَهَّارِ الْوَاحِد ِ ال يَوم َ تبَدَّل ا ْلَرض غَي ْ َ ا ْلَرض ِ وَالسَّمَاوَات وَبَرَزوا (İbrâhîm, 14:48) âyet-i&#10024;

"O gün yer başka bir yere, gökler de başka göklere dönüştürülür ve hepsi tek ve kahredici olan Allah'ın huzuruna çıkarlar." (İbrâhîm, 14:48) ayeti, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani zât-ı ulûhiyyetine, değişmesi imkânsız olan sabit hakikatlerin, yani a'yân-ı sâbitenin, değişmesi ve başka bir hale geçmesi imkânsız olduğuna hükmettiğini gösterir.

ِ kerîmesinde bu hakîkate işâret buyrulur. Zîrâ bu hâl envâ‘-i kıyâmetten bir nevʻidir.&#10024;

Bu hakikate, kerîmesinde işaret buyrulur. Çünkü bu hâl, kıyamet çeşitlerinden bir çeşittir.

“Baʻdehu ona deymûmiyyetten keşf eyledi. İmdi bu sebeble onun ömrünü tahakkuk ettirdi ve onun zammı olmaksızın ve onu bir emr hasr etmeksizin ona hayât-ı ebediyye ridâsını giydirdi. Ve melâikeye karşı onun makâmını iʻlâ eyledi. Ve onun özrünü vâzıh kıldı. İmdi ona esmâ ile imdâd eylediği ve onu tenvîr ettiği vakit sücûd ile mübâyaayı emr etti. Ve onu arz-ı ecsâmda halîfe kıldı. Binâenaleyh onu te’yîd eyledi. Ve ona nusret etti.”&#10024;

Daha sonra ona devamlılıktan keşif yaptırdı. Şimdi bu sebeple onun ömrünü gerçekleştirdi ve onun zamanı olmaksızın ve onu bir işe sınırlamaksızın ona ebedî hayat elbisesini giydirdi. Ve meleklere karşı onun makamını yüceltti. Ve onun özrünü açık kıldı. Şimdi ona isimlerle yardım ettiği ve onu aydınlattığı zaman secde ile biat etmeyi emretti. Ve onu cisimler âleminde halife kıldı. Bu sebeple onu destekledi. Ve ona yardım etti.

Yaʻnî Hakk Teâlâ hazretleri insânı kudret-i ilâhiyyesiyle istîlâ buyurduktan sonra ona deymûmiyyet perdesini açtı. Zîrâ bu perdenin keşfi kudret-i ilâhiyyenin netîce-i istîlâsıdır. İmdi bu deymûmiyyet perdesinin keşfi ile onun ömrünü tahakkuk ettirdi.&#10024;

Yani Yüce Allah, insanı ilâhî kudretiyle kuşattıktan sonra ona deymûmiyyet (sürekli var olma) perdesini açtı. Çünkü bu perdenin açılması, ilâhî kudretin kuşatmasının bir sonucudur. Şimdi bu deymûmiyyet perdesinin açılmasıyla onun ömrünü gerçekleştirdi.

Maʻlûm olsun ki külliyyât iʻtibâriyle insânın üç nevʻi ömrü vardır. Birisi mertebe-i zâttan mertebe-i şehâdete kadar olan ömrü, ikincisi şehâdet mertebesinden mertebe-i âhirete kadar olan ömrü ve üçüncüsü ömr-i âhiretidir. Cüz’iyyât iʻtibâriyle bu merâtibin her bir mevtınında birçok ömürleri vardır. Meselâ mertebe-i şehâdette evvelen müfredât, baʻdehu mürekkebât, baʻdehu cemât, baʻdehu nebât, baʻdehu hayvân, baʻdehu nutfe, baʻdehu rahm-i mâder mevtınlarında birçok ömürler sürer. Diğer iki mertebede böyledir. Hz. Şeyh (radiyallahu anh)’ın burada ömürden murâd-ı âlîleri siyâk-ı beyâna nazaran ömr-i uhrevîdir. Zîrâ kudret-i ilâhiyyenin istîlâsıyla insânın kıyâmeti kopup ona deymûmiyyet perdesi münkeşif olunca, o artık civâr-ı Rabb’ül-âlemînde hurrem ve şâdân olur. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de işâret&#10024;

Bilinmeli ki, genel olarak insanın üç çeşit ömrü vardır. Birincisi, zât mertebesinden şehâdet mertebesine kadar olan ömrü; ikincisi, şehâdet mertebesinden âhiret mertebesine kadar olan ömrü; ve üçüncüsü, âhiret ömrüdür. Özel olarak ise, bu mertebelerin her bir durağında birçok ömürleri vardır. Örneğin, şehâdet mertebesinde önce müfredât (basit unsurlar), sonra mürekkebât (bileşikler), sonra cemâdât (cansızlar), sonra nebât (bitki), sonra hayvân (hayvan), sonra nutfe (sperm), sonra rahm-i mâder (ana rahmi) duraklarında birçok ömürler sürer. Diğer iki mertebede de böyledir. Hz. Şeyh'in (Allah ondan razı olsun) burada ömürden yüce maksadı, anlatımın akışına göre uhrevî ömürdür. Çünkü ilâhî kudretin kuşatmasıyla insanın kıyameti kopup ona deymûmiyyet (ebedîlik) perdesi açılınca, o artık âlemlerin Rabbi'nin civarında sevinçli ve neşeli olur. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de işaret edilmiştir.

ی buyrulur: صِدق ٍ عِند َ مَلِيك ٍ مقتَدِر مَقعَدِ ف (Kamer, 54:55) Bu cennet-i hâssdır. Ve kâmillerin&#10024;

"Kudretli bir hükümdarın katında, doğruluk makamında" (Kamer, 54:55) buyrulur. Bu, özel bir cennettir ve kâmillerin

ِي makâmıdır. Ve her kim bu cennetin içinde bulunursa lezzet ve râhat-ı mutlaka içindedir. Ehl-i hakîkat buna “hayât-ı ebediyye” taʻbîr ederler.&#10024;

Bu makam, mutlak lezzet ve rahatlık içindedir. Hakikat ehli buna "ebedî hayat" derler.

Nitekim Cenâb-ı Şeyh (radiyallahu anh) âtîdeki cümlede: “Onun zammı olmaksızın ve onu bir emr hasr etmeksizin ona hayât-ı ebediyye ridâsını giydirdi.” buyururlar. Zîrâ bu mertebede bilcümle niseb mürtefiʻ olduğundan zamm eden ve zamm olunan ve zamm nisbetleri yoktur. Ve insân-ı kâmili emrlerden bir emr hasr da etmez. Zîrâ mertebe-i ıtlâka vâsıldır. Hasr ise takyîddir. Ve mutlak, mukayyedin zıddı olduğundan bir mahalde ictimâʻ etmezler. Ve kâmilin gayri olan mü’minler ise henüz nisbet ve kayd ve hasr içindedirler. Nitekim Azîz Nesefî hazretleri böyle buyururlar: “Zîrâ bu cennet-i hâss içinde değildirler, onlar derecât-ı cennetin diğer mertebelerindedirler. Bu derecâtta olanlar lezzet ve râhat-ı mutlak içinde olmazlar. Ve elem ve renc-i mutlak içinde de olmazlar. Cehennemden geçmişler ve derecât-ı cennetten bir dereceye vâsıl olmuşlardır. Bu cihetten lezzet ve râhat içindedirler. Ve fakat kurb-i Hazret-i Zü’l-Celâl’den mahrûmdurlar ve civâr-ı hazret-i Rabbü’l-âlemînden bî-behre ve bînasîbdirler. Bu cihetten âteş-i firâk içindedirler. Ve ebedü’l-âbâd bu âteş-i firâk içinde kalırlar. Ve bu cennetler, nâkısların makâmıdır. Eğer azâb, noksân-ı ilimden olursa aslâ azâbdan halâs olmazlar ve eğer azâb, noksân-ı tahâret cihetinden olur ise mürûr-i eyyâm ile o azâbdan halâs olurlar.”&#10024;

Nitekim Cenâb-ı Şeyh (radiyallahu anh) ilerideki cümlede: "Onun zannı olmaksızın ve onu bir işe sınırlamaksızın ona sonsuz hayat elbisesini giydirdi." buyururlar. Çünkü bu mertebede bütün bağıntılar ortadan kalktığından, zanneden ve zannedilen ve zan bağıntıları yoktur. Ve insân-ı kâmili işlerden bir işe de sınırlamaz. Çünkü mutlaklık mertebesine ulaşmıştır. Sınırlama ise kayıtlamadır. Ve mutlak, kayıtlı olanın zıddı olduğundan bir yerde birleşmezler. Ve insân-ı kâmilin dışındaki müminler ise henüz bağıntı, kayıt ve sınırlama içindedirler. Nitekim Azîz Nesefî hazretleri böyle buyururlar: "Çünkü bu özel cennet içinde değildirler, onlar cennet derecelerinin diğer mertebelerindedirler. Bu derecelerde olanlar mutlak lezzet ve rahat içinde olmazlar. Ve mutlak elem ve sıkıntı içinde de olmazlar. Cehennemden geçmişler ve cennet derecelerinden bir dereceye ulaşmışlardır. Bu yönden lezzet ve rahat içindedirler. Ve fakat Yüce Allah'a yakın olmaktan mahrumdurlar ve âlemlerin Rabbi'nin huzurundan nasipsiz ve payı olmayanlardır. Bu yönden ayrılık ateşi içindedirler. Ve sonsuza dek bu ayrılık ateşi içinde kalırlar. Ve bu cennetler, noksanların makamıdır. Eğer azap, ilim noksanlığından olursa asla azaptan kurtulamazlar ve eğer azap, temizlik noksanlığı yönünden olursa günler geçtikçe o azaptan kurtulurlar."

İmdi ömr-i insân-ı kâmilin mertebe-i deymûmiyyette tahakkuku ve bu sebeble kâffe-i esmâya mazhariyyeti hasebiyle Hakk Teâlâ hazretleri onun makâmını iʻlâ buyurdu. Ve melâike “Yâ Rabb sen yeryüzünde fesâd eden ve kan döken kimseleri nasıl halîfe ittihâz buyurursun?” dedikleri vakit: يَا آدَم أنبِئهم بِأسمَآئِهِم (Bakara, 2:33) Hitâb-ı celîlü’ş-şânı ile Âdem’in cemîʻ-i esmâya mazhariyyetini isbât ve bu sûretle özrünü tavzîh buyurunca ve ona bilcümle esmâsıyla&#10024;

Şimdi, insân-ı kâmilin ömrünün deymûmiyyet (ebedîlik) mertebesinde gerçekleşmesi ve bu sebeple bütün isimlere mazhar olması nedeniyle Yüce Allah onun makamını yüceltti. Ve melekler, "Ey Rabbimiz, sen yeryüzünde fesat çıkaran ve kan döken kimseleri nasıl halife edinirsin?" dedikleri vakit, "يَا آدَم أنبِئهم بِأسمَآئِهِم" (Bakara, 2:33) yüce hitabıyla Âdem'in bütün isimlere mazhar olduğunu ispat edip bu şekilde özrünü açıkladığında ve ona bütün isimleriyle

ه ه imdâd ve هَا م َ آدَم َ ا ْلَسمَاء كُلعَل (Bakara, 2:31) âyet-i kerîmesinde işâret buyurulduğu üzere onu nûr-i ilm ile tenvîr edince melâikeye Âdem’e secde ve ser-fürû ve itâat ile mübâyaayı emr eyledi. Ve onu arz-ı ecsâmda halîfe kıldı. Cenâb-ı Şeyh (radiyallahu anh)’in, “Arz-ı ecsâmda halîfe kıldı.” buyurması insân-ı kâmilin yalnız arz-ı ecsâmdaki hilâfetinin âmm olduğuna delîldir. Arz-ı ervâhdaki hilâfeti âmm değildir. Zîrâ Âdem’e karşı ser-fürûya ve itâate me’mûr&#10024;

İmdi, "Ve Âdem'e bütün isimleri öğretti" (Bakara, 2:31) ayet-i kerimesinde işaret buyurulduğu üzere, onu ilim nuru ile aydınlatınca, meleklere Âdem'e secde etmelerini, boyun eğmelerini ve itaat ederek biat etmelerini emretti. Ve onu cisimler âleminde halife kıldı. Cenâb-ı Şeyh'in (Allah ondan razı olsun), "Cisimler âleminde halife kıldı." buyurması, insân-ı kâmilin yalnızca cisimler âlemindeki halifeliğinin genel olduğuna delildir. Ruhlar âlemindeki halifeliği genel değildir. Çünkü Âdem'e karşı boyun eğmeye ve itaat etmeye memur olanlar, ruhlar âlemindeki varlıklar değildir.

َْی olmayan ervâh dahi vardır ki ona “melâike-i âlîn” derler. Nitekim: أم كُنت َ مِن َ الْعَالِی (Sad, 38:75) âyet-i kerîmesinde işâret buyrulur. İşte Hakk Teâlâ hazretleri insân-ı kâmili böylece arz-ı ecsâmda kâffe-i esmâsına mazhariyyeti ve bu esmâ ile tasarrufa kudret iʻtâsı sûretiyle onu makâm-ı hilâfette te’yîd eyledi. Ve ona nusret etti.&#10024;

Yapılmamış/verilmemiş istidat sahibi olmayan ruhlar da vardır ki onlara "yüce melekler" derler. Nasıl ki: "Yoksa sen yücelerden mi oldun?" (Sad, 38:75) ayet-i kerimesinde işaret buyrulur. İşte Yüce Allah, insân-ı kâmili böylece cisimler âleminde bütün isimlerine mazhar olması ve bu isimlerle tasarruf etme gücü vermesi suretiyle onu hilafet makamında destekledi. Ve ona yardım etti.

“Baʻdehu ona aklı vezîr olarak ibdâʻ eyledi. Ve aklı kendine vezîr eyledi. Ve ona nâr-ı şecerede sırr-ı hitâbı vehb etti. Ve ona muʻcize olarak asâ verdi. Binâenaleyh onunla havâtır-ı sehareyi helâk etti.”&#10024;

Daha sonra ona aklı vezir olarak yarattı. Ve aklı kendisine vezir yaptı. Ve ona ağaçtaki ateşte hitap sırrını bağışladı. Ve ona mucize olarak asa verdi. Bu sebeple onunla sihirbazların vesveselerini yok etti.

Maʻlûm olsun ki ale’l-umûm insânlar iki hâl içindedirler. Birisi sarhoşluk ve diğeri ayıklık hâlidir. Hâl-i sekr ya nefisden veyâ rûhdan olur. Ahvâl-i nefsâniyyeden sarhoş olanlar ehl-i dünyâdır. Onlar akıldan istifâde edemezler. Nefislerinin hükmü akıllarına gâlibdir. Ahvâli rûhiyyeden sarhoş olanlar dahi ehl-i âhirettir. Onlar dahi akıldan istifâde edemezler. Zîrâ rûhlarının hükmü akıllarına gâlibdir. Kâmiller bunların hilâfınadır. Onlar ne dünyâ ile âhiretten ve ne de âhiret ile dünyâdan mahcûb olmazlar. Hükm-i nefsi ve hükm-i rûhu hudûd-i şerʻiyye dâiresinde maʻkûl olarak infâz ederler. Zîrâ onlar hakîmdirler. Her şeyi yerli yerine vazʻ ederler. Binâenaleyh onlar akıldan istifâde eden tâifedir. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) buna işâretle buyururlar ki: “Baʻde’l-fenâ, bekâ mertebesine gelen kâmiller için Hakk Teâlâ aklı vezîr olarak ibdâʻ buyurdu. Ve âlem-i ecsâmda tasarrufât-ı ilâhiyyesi insân-ı kâmil vâsıtasıyla olduğu için onun aklını kendine vezîr ittihâz eyledi.” Ondan sonra insân-ı kâmilin cismini şecere-i Mûsâ’ya ve onun rûh-i hayvânîsini dahi nâra teşbîh buyurdu ki bu teşbîhde birçok vech-i şebehler vardır. Îzâhı uzun olur. Ve ârif taayyün-i kesîfinin şeceresinde zâhir olan rûh-i hayvânîsi içinde Hakk Teâlâ hazretlerinin hitâbını işitir. Zîrâ zât-ı Hakk onun hüviyyetidir. Ve ona hak ve bâtılı temyîz edecek bir kudret verdi ki asâ mesâbesindedir. O asâ ile bâtılı teb’îd eder. Ve vücûd ikliminde sâhirler gibi suver-i muhayyele gösteren havâtır-ı nefsâniyye ve şeytâniyyeyi helâk eder.&#10024;

Bilinmeli ki genel olarak insanlar iki hâl içindedirler. Birisi sarhoşluk ve diğeri ayıklık hâlidir. Sarhoşluk hâli ya nefisten ya da ruhtan olur. Nefsî hallerden sarhoş olanlar dünya ehlidir. Onlar akıldan faydalanamazlar. Nefislerinin hükmü akıllarına üstün gelir. Ruhî hallerden sarhoş olanlar dahi ahiret ehlidir. Onlar dahi akıldan faydalanamazlar. Çünkü ruhlarının hükmü akıllarına üstün gelir. Kâmiller bunların aksinedir. Onlar ne dünya ile ahiretten ne de ahiret ile dünyadan mahcup olmazlar. Nefsin hükmünü ve ruhun hükmünü şeriat sınırları dâhilinde makul olarak yerine getirirler. Çünkü onlar hikmet sahibidirler. Her şeyi yerli yerine koyarlar. Bu sebeple onlar akıldan faydalanan topluluktur. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) buna işaretle buyururlar ki: “Fenâdan sonra, bekâ mertebesine gelen kâmiller için Yüce Allah aklı vezir olarak yarattı. Ve cisimler âleminde ilahi tasarrufları insân-ı kâmil vasıtasıyla olduğu için onun aklını kendine vezir edindi.” Ondan sonra insân-ı kâmilin cismini Musa’nın ağacına ve onun hayvani ruhunu dahi ateşe benzetmiştir ki bu benzetmede birçok benzerlik yönü vardır. Açıklaması uzun olur. Ve ârif, yoğun taayyününün (belirginleşmesinin) ağacında görünen hayvani ruhu içinde Yüce Allah hazretlerinin hitabını işitir. Çünkü Hakk’ın zâtı onun hüviyetidir. Ve ona hak ve bâtılı ayırt edecek bir kudret verdi ki bu asa gibidir. O asa ile bâtılı uzaklaştırır. Ve varlık ikliminde sihirbazlar gibi hayali suretler gösteren nefsanî ve şeytanî vesveseleri helak eder.

“Baʻdehu mîzân-ı inkısâm indinde onu tahvîf ve tahzîr eyledi. Ve onun mevâridini onun üzerine kısmet-i münteşire olarak taksîm etti. Ve ona gayr-i münhasır olan işârât-ı ilâhiyyesi ecnâdını irdâf eyledi. Ve onun bâb-ı hazreti üzerine mukbile ve müdbire olan havâtırı irsâl eyledi ki onlardan baʻzıları uyûn-i işârâta kâbiledir. Ve onlardan baʻzıları da müstenfiredir. Ve namat-ı evsatta olan medînesini maʻmûr kıldı. Ve onu ondan ihrâc etti. Ve onu esrâr-ı melekûtun mütâlaasıyla iğnâ eyledi. Ve o sebeble onu muhtâc kıldı. Ve onun için ekvânda tasarrufu mübâh kıldı ki onunla onu ondan zecr etti. Ve imân edenle küfr eden kimseler arasındaki ahzi onun kabzasında müsâvî kıldı. Ve bu kabza üzerinde ızhâr eyledi. Ve onu takrîr etti. Ve onun mülkünde ubûr için bir cisr nasb eyledi. İmdi onu ubûr eden kimseye ne mutlu!”&#10024;

Daha sonra, ayrılma ölçüsü katında onu korkuttu ve sakındırdı. Ve onun kaynaklarını, onun üzerine yayılmış bir kısım olarak taksim etti. Ve ona, sınırlı olmayan ilahi işaretler ordularını peş peşe gönderdi. Ve onun huzur kapısı üzerine, yönelen ve geri dönen düşünceleri yolladı ki onlardan bazıları işaretlerin gözlerine kabiliyetlidir. Ve onlardan bazıları da faydalanmıştır. Ve orta yolda olan şehrini mamur kıldı. Ve onu ondan çıkardı. Ve onu melekût sırlarını incelemekle zenginleştirdi. Ve o sebeple onu muhtaç kıldı. Ve onun için varlıklarda tasarrufu mübah kıldı ki onunla onu ondan men etti. Ve iman edenle küfreden kimseler arasındaki alışı onun kabzasında eşit kıldı. Ve bu kabza üzerinde ortaya çıkardı. Ve onu onayladı. Ve onun mülkünde geçiş için bir köprü kurdu. Şimdi onu geçen kimseye ne mutlu!

Hz. Şeyh (radiyallahu anh) yukarıda “Onun semâ-i aklını fetk ettikten ve yardıktan&#10024;

Hz. Şeyh (Allah ondan razı olsun) yukarıda "Onun akıl semasını yardıktan ve açtıktan"

َ ی ََّّل

ْی ْی sonra bitiştirdi.” buyurmuş idi. Şimdi de َان ِ وَأقِيموا الْوَزن الْمِيتَطغَوا ف َان َ أوَالسَّمَاء رَفَعَهَا وَوَضَع َ الْمِي&#10024;

"Göğü yükseltti ve mizanı (ölçüyü) koydu ki tartıda haddi aşmayasınız." buyurmuş idi.

ِي َ ْی َانِسِ وا الْمِي ََّلَ تخ بِالْقِسط ِ و (Rahmân, 55:7-9) âyet-i kerîmelerine işâretle “Mîzân-ı inkısâm indinde halîfeyi tahvîf ve tahzîr eyledi.” buyurdu. Zîrâ akıl, beden-i insânîde kuvve-i vâhimeden mâada cemîʻ-i kuvâ üzerine hâkimdir ve cemîʻ-i kuvâyı müdebbir olan akıldır. İnsân, kuvâsını aklın hükmü ile istiʻmâl ettiği takdîrde efʻâl ve harekâtı kendi muhîti için nâfiʻ olur. Nitekim (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz: مَنفَعَة الْمؤمِن yaʻnî “Mü’mîn menfaattir.” buyururlar. Ve cemîʻ-i kuvâsını aklın hükmü ile istiʻmâl eden ancak insân-ı kâmildir. Zîrâ onun&#10024;

"Mîzânı adaletle ayakta tutun ve tartıda eksiklik yapmayın." (Rahmân, 55:7-9) ayet-i kerimelerine işaretle, "Adalet terazisi önünde halifeyi hafifletti ve uyardı." buyurdu. Çünkü akıl, insan bedeninde vehim kuvvetinden başka bütün kuvvetler üzerine hâkimdir ve bütün kuvvetleri yöneten akıldır. İnsan, kuvvetlerini aklın hükmü ile kullandığı takdirde, fiilleri ve hareketleri kendi çevresi için faydalı olur. Nitekim (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz: "Mümin menfaattir." buyururlar. Ve bütün kuvvetlerini aklın hükmü ile kullanan ancak insân-ı kâmildir. Çünkü onun

ی kuvve-i vâhimesi aklına inkıyâd etmiş ve اسلم َ شَیطان hadîs-i şerîfinin sırrı, halîfe olan insân-ı kâmilde zâhir olmuştur. İnsân-ı nâkısın kuvve-i vâhimesi ise aklına hâkim olduğundan mîzânı inkısâm indinde tuğyân ve hüsrân içindedir. Çünkü kuvve-i vâhime varı yok ve yoku da var gösterir. Bu ise mîzân-ı inkısâm indinde tuğyân ve hüsrândır. Hakk Teâlâ hazretleri insân-ı&#10024;

Vehim kuvveti aklına boyun eğmiş ve "Şeytanım Müslüman oldu" hadis-i şerifinin sırrı, halife olan insân-ı kâmilde ortaya çıkmıştır. Eksik insanın vehim kuvveti ise aklına hâkim olduğundan, ayrım terazisi karşısında azgınlık ve hüsran içindedir. Çünkü vehim kuvveti varı yok, yoku da var gösterir. Bu ise ayrım terazisi karşısında azgınlık ve hüsrandır. Yüce Allah, insanı

ی kâmilde dahi kuvve-i vâhimenin vücûdu hasebiyle onu mîzân-ı inkısâm indinde َّلَّ تَطغَوا ف أ&#10024;

İnsân-ı kâmilde dahi vehim kuvvetinin varlığı sebebiyle, onu bölünme ölçüsü yanında "Sakın haddi aşmayın" (Rahman Suresi, 8. ayet) ayetinin hükmüyle, yani adaletle, her bir şeye hakkını vermekle, her bir şeyi kendi yerine koymakla, her bir şeyi kendi mertebesinde tutmakla, her bir şeyi kendi haddinde bırakmakla, her bir şeyi kendi sınırında tutmakla, her bir şeyi kendi ölçüsünde tutmakla, her bir şeyi kendi miktarında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tutmakla, her bir şeyi kendi seviyesinde tutmakla, her bir şeyi kendi konumunda tutmakla, her bir şeyi kendi makamında tutmakla, her bir şeyi kendi derecesinde tut

ِي َ ْی ْی َانِسِ وا الْمِي ََّلَ تخ َان ِ وَأقِيموا الْوَزن َ بِالْقِسط ِ والْمِي (Rahmân, 55:8-9) âyet-i kerîmesiyle tahvîf ve tahzîr eyledi. Ve mîzân, gerek kâmil ve gerek nâkıs için ayn-ı şerîat-ı mutahhara-i Ahmediyyedir. Kâmil ile nâkıs arasındaki fark budur ki kâmil şerîatı müctehidînin ictihâdâtından değil, Kitâb ve Sünnet’ten murâdullaha ve murâd-ı Resûlullah’a muvâfık olarak doğrudan doğruya hakîkati Muhammediyyeden ahz eder. Nâkıs ise müctehidînin ictihâdâtına tâbiʻdir. Ve şerîat cemîʻ-i kuvânın vazâifini taksîm etmiştir. Akıl bu mîzân-ı inkısâma riâyet etmez ve kuvve-i vâhimeye tâbiʻ olur ise memleket-i vücûd fâsid ve harâb olur.&#10024;

"Ölçüde haddi aşmayın. Tartıyı adaletle yapın, tartıyı eksik tutmayın." (Rahmân, 55:8-9) ayet-i kerimesiyle korkuttu ve sakındırdı. Ve mizan (ölçü), gerek kâmil (olgun) ve gerek nâkıs (eksik) için Ahmedî (Hz. Muhammed'e ait) şeriat-ı mutahhara'nın (temiz şeriatın) ta kendisidir. Kâmil ile nâkıs arasındaki fark şudur ki, kâmil şeriatı müctehidlerin (İslâm hukukçularının) içtihatlarından değil, Kitap ve Sünnet'ten, Allah'ın ve Resûlullah'ın muradına (isteğine) uygun olarak doğrudan doğruya hakikat-i Muhammediyye'den (Hz. Muhammed'in hakikatinden) alır. Nâkıs ise müctehidlerin içtihatlarına tabidir. Ve şeriat, bütün kuvvetlerin vazifelerini taksim etmiştir. Akıl bu taksimat ölçüsüne riayet etmez ve vehim kuvvetine (hayal gücüne) tabi olursa, vücut memleketi (beden ülkesi) bozulur ve harap olur.

“Onun mevâridini onun üzerine kısmet-i münteşire olarak taksîm etti.” İnsânın mevâridi, meşâʻir-i aşere tesmiye ettikleri havâss-i zâhire ve bâtinesidir. Hakk Teâlâ hazretleri onun mevridleri olan bu on havâssi, vücûdunun üzerine dağıtmak sûretiyle taksîm etti. Mevziʻi basar bir yerinde ve mevziʻ-i semʻ diğer bir mahallinde ve mevziʻ-i şemm dahi başka bir tarafındadır. Havâss-i sâirenin mevâzı‘ı da böylece mevâzı‘-ı muhtelifesine taksîm olunmuştur.&#10024;

"Onun kaynaklarını, onun üzerine yayılmış bir kısım olarak taksim etti." İnsanın kaynakları, "on duygu" diye adlandırdıkları dış ve iç duyularıdır. Yüce Allah, onun kaynakları olan bu on duyuyu, vücudunun üzerine dağıtmak suretiyle taksim etti. Görme duyusunun yeri bir yerinde, işitme duyusunun yeri başka bir yerinde ve koku alma duyusunun yeri de başka bir tarafındadır. Diğer duyuların yerleri de böylece farklı yerlerine taksim edilmiştir.

“Ve ona gayr-i münhasır olan işâret-i ilâhiyyesi ecnâdını irdâf eyledi.” Gerek havâssi zâhire ile mahsüs olan ve gerek havâss-i bâtıne ile müdrik bulunan suverin cümlesi işârât ve&#10024;

"Ve ona sınırlı olmayan ilâhî işareti, askerlerini peşine taktı." Gerek dış duyularla hissedilen ve gerek iç duyularla idrak edilen suretlerin hepsi işaretlerdir ve

َ ه َ ی ی âyât-ı ilâhiyyedir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de رونكَ َلَيَات ٍ لِّقَوم ٍ يَتَف ذَلِكن َّ فإ (Ra‘d, 13:3) ve إِن َّ ف&#10024;

Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyetine ait haller, oluşlar, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan sabit hakikatler, değişmez ezelî özler, yani Hak'ın ilmindeki varlık suretleri, ezelen ve ebeden, dış âlemde ve görünen âlemde, şekil ve biçim itibarıyla, kader sırrı gereğince, kendisinin zâtî yatkınlığına göre, kendisinden meydana gelen ve kendisinden ortaya çıkan, kendisinin zâtî gerekliliğiyle, kendisinin zâtî yatkınlığıyla, kendisinin zâtî istidadıyla, yani yapılmamış/verilmemiş istidadıyla, yani doğuştan, kendiliğinden olan kabiliyetiyle, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği şekilde, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği gibi, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği kadar, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği biçimde, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği surette, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği veçhile, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği tarzda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği minval üzere, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği yolda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği yönde, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği cihette, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği tarafta, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği noktada, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği yerde, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği mahalde, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği konumda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği durumda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği vaziyette, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği hâlde, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği keyfiyette, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği nicelikte, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği kemiyette, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği miktarda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği ölçüde, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği derecede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği mertebede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği seviyede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği basamakta, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği aşamada, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği safhada, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği evrede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği dönemde, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği zamanda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği anda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği vakitte, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği sürede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği müddette, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devrede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği çağda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği asırda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devirde, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği zamanda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği anda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği vakitte, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği sürede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği müddette, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devrede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği çağda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği asırda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devirde, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği zamanda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği anda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği vakitte, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği sürede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği müddette, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devrede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği çağda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği asırda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devirde, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği zamanda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği anda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği vakitte, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği sürede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği müddette, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devrede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği çağda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği asırda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devirde, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği zamanda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği anda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği vakitte, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği sürede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği müddette, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devrede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği çağda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği asırda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devirde, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği zamanda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği anda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği vakitte, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği sürede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği müddette, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devrede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği çağda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği asırda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devirde, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği zamanda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği anda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği vakitte, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği sürede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği müddette, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devrede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği çağda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği asırda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devirde, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği zamanda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği anda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği vakitte, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği sürede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği müddette, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devrede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği çağda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği asırda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devirde, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği zamanda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği anda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği vakitte, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği sürede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği müddette, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devrede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği çağda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği asırda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devirde, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği zamanda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği anda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği vakitte, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği sürede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği müddette, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devrede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği çağda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği asırda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devirde, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği zamanda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği anda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği vakitte, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği sürede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği müddette, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devrede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği çağda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği asırda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devirde, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği zamanda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği anda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği vakitte, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği sürede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği müddette, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devrede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği çağda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği asırda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devirde, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği zamanda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği anda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği vakitte, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği sürede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği müddette, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devrede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği çağda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği asırda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devirde, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği zamanda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği anda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği vakitte, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği sürede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği müddette, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devrede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği çağda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği asırda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devirde, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği zamanda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği anda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği vakitte, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği sürede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği müddette, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devrede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği çağda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği asırda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devirde, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği zamanda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği anda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği vakitte, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği sürede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği müddette, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devrede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği çağda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği asırda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devirde, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği zamanda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği anda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği vakitte, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği sürede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği müddette, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devrede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği çağda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği asırda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devirde, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği zamanda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği anda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği vakitte, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği sürede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği müddette, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devrede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği çağda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği asırda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devirde, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği zamanda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği anda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği vakitte, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği sürede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği müddette, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devrede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği çağda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği asırda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devirde, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği zamanda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği anda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği vakitte, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği sürede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği müddette, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devrede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği çağda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği asırda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devirde, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği zamanda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği anda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği vakitte, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği sürede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği müddette, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devrede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği çağda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği asırda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devirde, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği zamanda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği anda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği vakitte, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği sürede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği müddette, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devrede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği çağda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği asırda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devirde, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği zamanda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği anda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği vakitte, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği sürede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği müddette, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devrede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği çağda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği asırda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devirde, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği zamanda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği anda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği vakitte, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği sürede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği müddette, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devrede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği çağda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği asırda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devirde, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği zamanda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği anda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği vakitte, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği sürede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği müddette, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devrede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği çağda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği asırda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devirde, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği zamanda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği anda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği vakitte, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği sürede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği müddette, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devrede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği çağda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği asırda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devirde, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği zamanda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği anda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği vakitte, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği sürede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği müddette, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devrede, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği çağda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği asırda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği devirde, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği zamanda, kendisinin zâtî istidadının gerektirdiği anda,

ِي ِ ِي

َ ی َ َلَيَات ٍ لِّقَوم ٍ يَعقِلُون ذَلِك (Ra‘d, 13:4) ve النه ٍ ْلِّ ویل َ َلَيَات ذَلِكإِن َّ ف (Tâhâ, 20:128) buyrulur. Bu&#10024;

ذَلِك َلَيَات ٍ لِّقَوم ٍ يَعقِلُون (Ra‘d, 13:4) ve إِن َّ ف َلَيَات ذَلِك لِّ ویل النه ٍ ْلِّ (Tâhâ, 20:128) buyrulur. Bu

ِي ِي işârât-ı ilâhiyyeyi kemâliyle ancak insân-ı kâmil anlar. Zîrâ her şeyin hakâyıkını müşâhede eder. Bunlar insân-ı nâkısa melâhî gelir. Nitekim وارنا االشیاء كما ه اللهم خلصنا عن الماله&#10024;

İlahi işaretleri ancak insân-ı kâmil tam olarak anlar. Çünkü o, her şeyin hakikatlerini müşahede eder. Bunlar, nâkıs insana (olgunlaşmamış insana) eğlence gibi gelir. Nitekim "Bize eşyayı olduğu gibi göster Allah'ım, bizi eğlenceden kurtar."

ي ي buyrulmuştur. Ve mezâhir-i sıfât ve esmâ-i ilâhiyyeden ibâret olan bu işârât, cünûd-i ilâhiyye&#10024;

Ve ilâhî sıfatların ve isimlerin tecelli yerlerinden ibaret olan bu işaretler, ilâhî ordulardır.

ی olup, شَأْنٍ كُل َّ يَوم ٍ هو َ ف (Rahmân, 55:29) mûcibince onların ne ibtidâsı ve ne de intihâsı vardır.&#10024;

O, "Her gün yeni bir şe'ndedir" (Rahmân, 55:29) ayeti gereğince, onların ne başlangıcı ne de sonu vardır.

ِي

َ Nitekim buyrulur: َِّلَّ هو وَمَا يَعلم جنود َ رَبِّك َ إ (Müddessir, 74:31) Bu iʻtibâr ile işârât-ı ilâhiyye ecnâd-ı gayr-i münhasırdır. Cenâb-ı Hakk halîfenin havâss-i zâhire ve bâtınesine bu işârât-ı ilâhiyyesi ecnâdını irdâf eylemiştir. Bu işârât mûcibince ism-i Zâhir ile ism-i Bâtın’ın hükmünü verir.&#10024;

Nitekim buyrulur: وَمَا يَعْلَمُ جُنُودَ رَبِّكَ إِلَّا هُوَ (Müddessir, 74:31) "Rabbinin ordularını ancak O bilir." Bu bakımdan, ilâhî işaretler sınırsız ordulardır. Yüce Allah, halifenin (insanın) görünen ve görünmeyen özelliklerine bu ilâhî işaretler ordularını ardı ardına göndermiştir. Bu işaretler gereğince, Zâhir ismi ile Bâtın isminin hükmünü verir.

“Ve onun bâb-ı hazreti üzerine mukbile ve müdbire olan havâtırı irsâl eyledi.” Kalbi insânîde halecân eyleyen şey dört mertebe üzerinedir. Eğer çabuk gelib zâil olur ise hâcis derler ve eğer biraz kalır ise vacis derler. Eğer şiddet ve kuvvet ile gelip mukîm olur ise hâtır ve hâtıra derler. Ve kalbde bi’t-takarrür devâm eder ise fikir derler. Ve hâricden gelene de vârid derler. Ve vâridin mevridleri yukarıda zikr olunduğu üzere havâss-i zâhire ve bâtınedir. Bu havâtırın baʻzısı mukbile ve baʻzısı müdbiredir. Bu havâtır, mevâride duhûlden evvel halîfenin kapısı olan ve huzûr-i ilâhîde hâzır bulunan kalbine gelir. Mîzâna muvâfık olan bi’l-kabûl mevridlerine irsâl olunur. Muvâfık olmayan mevridlerine irsâl olunmaksızın nefy olunur.&#10024;

“Ve onun yüce katına yönelen ve yüz çeviren düşünceleri gönderdi.” İnsan kalbinde çalkalanan şey dört mertebe üzerinedir. Eğer çabuk gelip kaybolursa buna hâcis derler ve eğer biraz kalırsa vacis derler. Eğer şiddet ve kuvvetle gelip yerleşirse hâtır ve hâtıra derler. Ve kalpte yerleşerek devam ederse fikir derler. Ve dışarıdan gelene de vârid (kalbe gelen ilham veya düşünce) derler. Ve vâridin geldiği yerler yukarıda zikredildiği üzere dış ve iç duyulardır. Bu düşüncelerin bazısı yönelen ve bazısı yüz çevirendir. Bu düşünceler, vâridlerin girişinden önce halifenin kapısı olan ve ilâhî huzurda hazır bulunan kalbine gelir. Mizana uygun olanlar kabul edilerek vâridlerin geldiği yerlere gönderilir. Uygun olmayanlar ise vâridlerin geldiği yerlere gönderilmeksizin reddedilir.

“Ve namat-ı evsatta olan medînesini maʻmûr kıldı.” Namat, tarîk maʻnâsına gelir. Medîneden maksad âlem-i şehâdettir. Ve âlem-i şehâdet nüzûl ve urûc mertebelerinin nokta-i telâkkisi olmak iʻtibâriyle tarîk-i evsatta vâkiʻ olan bir medînedir. Ve âlem-i şehâdet medînesinin maʻmûriyyeti halîfe-i Hakk’ın vücûduyladır. İnsân-ı kâmil olmaksızın vücûd-i âlem bî-rûh bir cesed hükmündedir. Nitekim Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) Fusûsu’lHikem’de Fass-ı Âdemî’de bu maʻnâyı îzâh buyurmuşlardır. Ve Kur’ân-ı Kerîm’de bu&#10024;

"Ve orta yolda olan şehrini mamur kıldı." Namat, yol anlamına gelir. Şehirden maksat şehadet âlemidir (görünen dünya). Ve şehadet âlemi, iniş ve çıkış mertebelerinin buluşma noktası olması itibarıyla orta yolda bulunan bir şehirdir. Ve şehadet âlemi şehrinin mamuriyeti, Hakk'ın halifesinin (Allah'ın yeryüzündeki temsilcisi) varlığıyladır. İnsân-ı kâmil olmaksızın âlemin varlığı, ruhsuz bir ceset hükmündedir. Nitekim Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (Allah ondan razı olsun) Fusûsu'l-Hikem'de, Âdem Fâssı'nda bu anlamı açıklamışlardır. Ve Kur'ân-ı Kerîm'de bu

ً ی ی َ

َ َّ hakîkate işâretle buyrulur: ا ْلَرض ِ خَلِيفَة جَاعِل ف لِلْمَالَئِكة ِ إِن رَبك وَإِذ قَال (Bakara, 2:30) ve ثم&#10024;

Hakikate işaretle buyrulur: "Rabbin meleklere 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım' demişti." (Bakara, 2:30)

ِي ِّي

ی ا ْلَرض جَعَلْنَاكُم خَالَئِف َ ف (Yûnus, 10:14) Ve halîfe-i Hakk olan insân-ı kâmilin inkıtâʻ-i vücûdu ِ ِي hâlinde âlemin maʻmûriyyeti harâba yüz tutar. Nitekim hadîs-i şerîfde buyrulur: عةتَقوم السَّا ال&#10024;

"Sizi yeryüzünde halifeler kıldık." (Yûnus, 10:14) Ve insân-ı kâmilin, yani Hakk'ın halifesinin, varlığı kesintiye uğradığında âlemin imarı harabiyete yüz tutar. Nitekim hadîs-i şerîfte buyrulur: "Kıyamet, ancak şerlilerin üzerine kopar."

ی ا ْلَرض ِ هللا هللاحَن ََّ ال َ يقَال َ ف Ve Cenâb-ı Şeyh-i Ekber bu maʻnâyı da Fass-ı Şîsî’nin nihâyetinde&#10024;

Ve Cenâb-ı Şeyh-i Ekber bu anlamı da Fass-ı Şîsî’nin sonunda "يَا أَرْضُ ابْلَعِي مَاءَكِ وَيَا سَمَاءُ أَقْلِعِي" (Ey yer, suyunu yut! Ey gök, sen de tut!) ayetinin tefsirinde şöyle açıklar:

ِي beyân buyurmuşlardır.

“Ve onu ondan ihrâc eyledi. Ve onu esrâr-ı melekûtun mütâlaasıyla iğnâ eyledi ve o sebeble onu muhtâc kıldı.” Yaʻnî Hakk Teâlâ hazretleri halîfeyi bu medîne-i hazret-i şehâdetin ahkâmından ihrâc edip, âlem-i hakîkatten ibâret olan esrâr-ı melekûtun mütâlaasıyla bu âlemin ahkâmına tâbiiyyet ihtiyâcından iğnâ eyledi. Zîrâ bu âlem, hâne-i tabîattır. Buradan çıkmadıkça âlem-i hakîkate gitmek mümkün değildir. Nitekim Hâce Hâfız (kuddise sırruh) buyurur:&#10024;

"Ve onu ondan çıkardı. Ve onu melekût sırlarını (gayb âleminin sırları) incelemekle zenginleştirdi ve bu sebeple onu muhtaç kıldı." Yani Yüce Allah, halifeyi bu şehadet âlemi şehrinin hükümlerinden çıkarıp, hakikat âleminden ibaret olan melekût sırlarını incelemekle bu âlemin hükümlerine bağlılık ihtiyacından zenginleştirdi. Çünkü bu âlem, tabiat evidir. Buradan çıkmadıkça hakikat âlemine gitmek mümkün değildir. Nasıl ki Hâce Hâfız (sırrı kutsal olsun) buyurur:

Beyit

ی

كردكوی حقیقت سفر توانەكز رسای طبیعت نیم روی بيْون ** كجا بتو&#10024;

Kerd-i Hakîkat sefer-i tevân-ı kesb-i tabîat nîm rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-rûy-i bî-

Tercüme

“Sen ki tabîat hânesinden dışarı çıkamıyorsun? Hakîkat mahallesine sefer edebilmen nerede!”&#10024;

Sen ki tabiat evinden dışarı çıkamıyorsun? Hakikat mahallesine yolculuk edebilmen nerede!

İmdi halîfe bu âlemin hükmünden çıkıp esrâr-ı melekûtu mütâlaa etmesi sebebiyle ال&#10024;

Şimdi halife, bu âlemin hükmünden çıkıp melekût sırlarını (gayb âlemine ait gizli gerçekleri) incelemesi sebebiyle,

َّلله موجود االهللا والفاعل االهللا “Lâ mevcûde illallah ve lâ fâile illallah” sırrına ve خَلقَكُم وَمَا وَا َ تَعمَلُون (Sâffat, 37:96) âyet-i kerîmesinin hakîkatine muttaliʻ olur. Ve kendinin yed-i kudret-i Hakk’ta bir âlet olduğunu görüp, bilir. Ve bir âlet nasıl ki bir üstâdın istiʻmâline muhtâc ise halîfe dahi öylece Hakk’ın istiʻmâline muhtâc olur. Halk onu kendi irâdesiyle hareket eder zannederler. Hâlbuki o Hakk’ın irâdesiyle hareket eder. Ve onu taklîb eden Hakk’tır. Nitekim&#10024;

“Allah’tan başka varlık yoktur ve Allah’tan başka fail yoktur” sırrına ve “Sizi de, yaptıklarınızı da Allah yarattı” (Sâffat, 37:96) ayet-i kerimesinin hakikatine vâkıf olur. Ve kendisinin Hakk’ın kudret elinde bir âlet olduğunu görüp, bilir. Ve bir âlet nasıl ki bir ustanın kullanmasına muhtaç ise, halife de öylece Hakk’ın kullanmasına muhtaç olur. Halk onu kendi iradesiyle hareket eder zannederler. Hâlbuki o, Hakk’ın iradesiyle hareket eder. Ve onu döndüren, çeviren Hakk’tır. Nasıl ki,

ْی âyet-i kerîmede işâret buyrulur: ِ وَذَات َ الشِّمَالِ وَتَحسَبهم أيقَاظًا وَهم رقود وَنقَلِّبهم ذَات َ الْيَمِی (Kehf, 18:18)&#10024;

Ayet-i kerimede işaret buyrulur: "Onları uyanık sanırsın, oysa onlar uykudadırlar. Biz onları sağa ve sola çeviririz." (Kehf, 18:18)

“Ve onun için ekvânda tasarrufu mübâh kıldı ki onunla onu ondan zecr etti. Ve îmân ile küfr eden kimse arasındaki ahzi onun kabzasında müsâvî kıldı. Ve bu kabza üzerinde ızhâr eyledi.” Yaʻnî Hakk Teâlâ halîfeye nizâm-ı akl üzere hazret-i şehâdette tasarrufu mübâh kıldı. Ve bu tasarruf, ism-i Zâhir’in ahkâmı tahtında vâkiʻ olur. Ve onun bu tasarrufu, tasarrufı Hakk olduğundan ism-i Bâtın’ın hükmüne nazaran halîfe tasarrufdan mezcûrdur. Zîrâ hakîkatte halîfenin vücûdu yoktur. ال موجود االهللا “Lâ mevcûde illallah.” Halîfe-i ilâhî yeryüzünde hazîne-i ilâhînin emîni olduğundan ism-i Zâhir ve Bâtın’ın tecelliyâtı cemîʻ-i zerrât-ı âleme halîfenin kabzasından vâkiʻ olur. Ve o kabzadan tevzîʻ olunur. Ve îmân ve küfür tecelliyât-ı esmâiyyeden ibâret olup, bu her iki şe’nnin iktizââtı onların mezâhiri olan mü’minler ile kâfirlere taksîm olunur. Ve küfür ile îmânın tevzîʻ ve onların mezâhirinden küfür ve îmân âsârının zuhûrunda onları ahzi, yaʻnî mü’mine îmânının mükâfâtını ve kâfire küfrünün mücâzâtını îsâl emri halîfenin kabzasında müsâvîdir. Zîrâ mükâfât ve mücâzât bu mezâhirin ahvâlinden bir hâldir. Hâl-i îmânı, hâl-i mükâfât ve hâl-i küfrü, hâl-i mücâzât taʻkîb eder. Bunlar hakîkatte o mezâhirin aʻyân-ı sâbitelerinin ahvâlinden bir hâl ve hâl-i evvellerini taʻkîb eden hâl-i sânîleridir. Bir iʻtibâr ile cezâ ve ikâbdır. Ve bir iʻtibâr ile de hâldir. Ve tecelliyât-ı esmâ hasebiyle mezâhirin tevzîʻ-i ahvâli halîfenin kabzasından müsâvâten vâkiʻ olur. Herkes hakkını ale’s-seviye alır. Hiç bir kimseye hakkından ne fazlası ve ne de noksânı verilmez.&#10024;

Ve onun için varlıklarda tasarrufu mübah kıldı ki onunla onu ondan men etti. Ve iman ile küfreden kimse arasındaki alışı onun kabzasında eşit kıldı. Ve bu kabza üzerinde ortaya çıkardı. Yani Yüce Allah, halifeye akıl düzeni üzere şehadet âleminde tasarrufu mübah kıldı. Ve bu tasarruf, Zâhir isminin hükümleri altında meydana gelir. Ve onun bu tasarrufu, Hakk'ın tasarrufu olduğundan Bâtın isminin hükmüne göre halife tasarruftan söz edilmez. Zira hakikatte halifenin varlığı yoktur. ال موجود االهللا "Allah'tan başka var olan yoktur." İlahi halife yeryüzünde ilahi hazinenin emini olduğundan Zâhir ve Bâtın isimlerinin tecellileri bütün âlem zerrelerine halifenin kabzasından meydana gelir. Ve o kabzadan dağıtılır. Ve iman ve küfür, esma tecellilerinden ibaret olup, bu her iki halin gereklilikleri onların mazharları olan müminler ile kafirlere taksim olunur. Ve küfür ile imanın dağıtılması ve onların mazharlarından küfür ve iman eserlerinin zuhurunda onları alışı, yani mümine imanının mükafatını ve kafire küfrünün mücazatını ulaştırma emri halifenin kabzasında eşittir. Zira mükafat ve mücazat bu mazharların hallerinden bir haldir. İman hali, mükafat halini ve küfür hali, mücazat halini takip eder. Bunlar hakikatte o mazharların sabit hakikatlerinin hallerinden bir hal ve ilk hallerini takip eden ikinci halleridir. Bir itibarla ceza ve ikaptır. Ve bir itibarla da haldir. Ve esma tecellileri sebebiyle mazharların hallerinin dağıtılması halifenin kabzasından eşit olarak meydana gelir. Herkes hakkını eşit olarak alır. Hiçbir kimseye hakkından ne fazlası ne de eksiği verilmez.

“Ve onu takrîr etti. Ve onun mülkünde ubûr için bir cisr nasb eyledi. İmdi onu ubûr eden kimseye ne mutlu.” Yaʻnî halîfeyi, Hakk Teâlâ âlem-i mülkte ve âlem-i melekûtta mütemekkin kıldı; aslâ makâmından sarsılmaz ve onun mülkünde yaʻnî vücûdunda âlem-i mülkten âlem-i melekûta mürûr için bir köprü nasb eyledi ki halîfe, ism-i Zâhir ile ism-i Bâtın’ın iktizââtına göre o köprüden her iki tarafa ubûr eder. Ve kezâ halîfenin kabza-i tasarrufunda bulunan mü’minîn dahi onun terbiye-i maʻneviyyesiyle mürebbâ olup, onun mülkündeki bu köprüden mürûr ederler. İmdi bu köprüden geçip âlem-i hakîkate vâsıl olan kimselere ne büyük saâdettir.&#10024;

Ve onu onayladı. Ve onun mülkünde geçiş için bir köprü kurdu. Şimdi o köprüden geçen kimseye ne mutlu. Yani Yüce Allah, halifeyi mülk âleminde ve melekût âleminde yerleşik kıldı; asla makamından sarsılmaz ve onun mülkünde, yani vücudunda, mülk âleminden melekût âlemine geçiş için bir köprü kurdu ki halife, Zâhir ismi ile Bâtın isminin gerekliliklerine göre o köprüden her iki tarafa geçer. Ve aynı şekilde halifenin tasarrufunda bulunan müminler de onun manevi terbiyesiyle terbiye olup, onun mülkündeki bu köprüden geçerler. Şimdi bu köprüden geçip hakikat âlemine ulaşan kimselere ne büyük saadettir.

“Baʻdehu Hakk Subhânehu tathîr eylediği şey sebebiyle kabza-i ahzi tednîs etmek murâd eyledi. İmdi onu kefere ve berereyi câmiʻ olarak bir berzah kıldı. Ve onu âlem-i terkîbde menâbir-i tezkire üzerinde dâʻî olarak ikâme eyledi. Ve onu ulûm-i ilâhiyye ile te’yîd etti. Ve onu örttü ve zuhûru ile emr ettiği şeyin ifşâsından onu nehy eyledi. İmdi buyurdu ki âlemlerinizde olan semâvâta onların müsahhar olan feleklerine ve deryâları müseccere olan arzlara ve fülk-i meşhûna nazar etmez misiniz ki o fülk-i meşhûnu tahmîl ve iʻmâr eylediği şey indinde bahr-i kevnde icrâ eyledi. İmdi o iki ayak arasında cereyân eder ki recâ ve havfdir. Sâniʻ-i kadîm onun üzerine ilm-i muhît kalemi ile yazdı. Sağ ayakta فَمَن يَعمَل مِثقَال َ ذَرَّة ٍ خَيْ ًا يَرَە (Zilzâl 99:7) ve sol ayak üzerinde de وَمَن يَعمَل مِثقَال َ ذَرَّة ٍ رسًََّا يَرَە (Zilzâl 99:8) vardır. İmdi iki tarîke hidâyet eden ve basîretini açan zât için tâata mübâderet etsin ve ona taksîm eylediği rızk üzerine şükr eylesin. İmdi onu hem kolay, hem de güç yaptı. Ve defîneyi kazsın ki onu cidâr-ı cismânî ile ihcâb ve setr eyledi. Sonra tedebbür etsin ki onu makbûr eylediği hînde nasıl ihyâ etti. Ve onu neşr eylediği vakitte imâte etti ve onu münevver kıldığı guyûb-i nûr melâbisinin zulmet-i şedîdesi ridâsıyla ihfâ eyledi. Ve mahv ve mubsıra âyetlerini dost ve düşman üzerine delîl kıldı.”&#10024;

Bundan sonra Yüce Hak, temizlediği şey sebebiyle, tutma ve alma gücünü kirletmek istedi. Şimdi onu, kâfirleri ve iyileri bir araya getiren bir berzah (geçiş âlemi) kıldı. Ve onu, terkip âleminde (oluşum dünyasında) hatırlatma minberleri üzerinde bir davetçi olarak ayakta tuttu. Ve onu ilâhî ilimlerle destekledi. Ve onu örttü ve zuhuru ile emrettiği şeyin açıklanmasından onu nehyetti. Şimdi buyurdu ki: "Âlemlerinizde olan göklere, onların boyun eğdirilmiş feleklerine ve deryaları müseccer (doldurulmuş) olan arzlara ve dolu gemiye bakmaz mısınız ki o dolu gemiyi yüklediği ve imar ettiği şey nezdinde, oluş denizinde (kevn bahrinde) yürüttü." Şimdi o, recâ (ümit) ve havf (korku) olan iki ayak arasında cereyan eder. Kadîm Sanatkâr (Allah), onun üzerine kuşatıcı ilim kalemi ile yazdı. Sağ ayakta "Kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse onu görür." (Zilzâl 99:7) ve sol ayak üzerinde de "Kim zerre ağırlığınca bir şer işlerse onu görür." (Zilzâl 99:8) vardır. Şimdi iki yola hidayet eden ve basiretini açan zât için, tâata (itaate) koşsun ve ona taksim ettiği rızık üzerine şükretsin. Şimdi onu hem kolay, hem de güç yaptı. Ve definenin yerini kazsın ki onu cismanî duvar ile perdeledi ve örttü. Sonra düşünsün ki onu kabre koyduğu zaman nasıl ihya etti. Ve onu neşrettiği vakitte imâte etti (öldürdü) ve onu münevver kıldığı nur elbiselerinin şiddetli karanlık ridâsıyla gizledi. Ve mahv (yok etme) ve mubsıra (görünür kılma) ayetlerini dost ve düşman üzerine delil kıldı.

Kabza-i ahzdan murâd, vâhidü’z-zamân olan insân-ı kamîldir ki insân-ı kebîr tesmiye olunan manzûme-i şemsiyyemizin hey’et-i mecmûʻasının mislîdir. Nitekim Hakk Teâlâ&#10024;

Kabza-i ahzdan (ilahi kudretin tasarrufu) maksat, zamanın biricik insan-ı kâmilidir ki, büyük insan diye adlandırılan güneş sistemimizin bütününün benzeridir. Nasıl ki Yüce Allah

َّ ه َّلله buyurur: ذِي خَلق َ سَب ع َ سَمَاوَات ٍ وَمِن َ ا ْل َرض ِ مِثلهنال ا (Talâk, 65:12) İmdi Hakk, min-haysü’lhakîka âlemin aynı ve min-haysü’t-taayyün gayri olduğu gibi insân-ı kâmil dahi böyledir. Nitekim su, min-haysü’l-hakîka buzun aynı ve min-haysü’t-taayyün gayridir. Ve bu taayyünât, vücûd-i mutlak-ı Hakk’ın tenezzülünden ve bi-hasebi’l-esmâ takayyüdünden tehaddüs etmiştir. Binâenaleyh cemîʻ-i mezamm ve habâis, taayyünât-ı kevniyyeye izâfe olunur. Her ne kadar قل َّلله ِ كُل ًّ مِّن عِند ِ ا (Nisâ, 4:78) , وَإِليه ِ يرجَع ا ْلَمركُلُّه (Hûd, 11:123) âyet-i kerîmeleri mûcibince cemîʻ-&#10024;

Yüce Allah buyurur: "Yedi göğü ve yerden de onların benzerini yaratan Allah'tır." (Talâk, 65:12) Şimdi, Hak, hakikat açısından âlemin aynısı ve taayyün (belirginleşme) açısından ondan ayrı olduğu gibi, insân-ı kâmil de böyledir. Nasıl ki su, hakikat açısından buzun aynısı ve taayyün açısından ondan ayrıdır. Ve bu taayyünler, Hakk'ın mutlak varlığının tenezzülünden (aşağı inmesinden) ve isimler itibarıyla kayıtlanmasından meydana gelmiştir. Bu sebeple, bütün kötülenmiş şeyler ve çirkinlikler, kevnî taayyünlere (varlıksal belirginleşmelere) isnat edilir. Her ne kadar "De ki: Hepsi Allah katındandır." (Nisâ, 4:78) ve "Bütün işler O'na döndürülür." (Hûd, 11:123) ayet-i kerimeleri gereğince bütün işler Allah'a ait olsa da.

َّلله i mehâmid ve mezâmm hakîkatte Hakk’a râci‘ ise de ِ مَّا أصَابَك َ مِن حَسَنَة ٍ فَمِن َ ا (Nisâ, 4:79)&#10024;

Bütün övgüler ve yerilmeler hakikatte Allah'a ait olsa da, "Sana gelen her iyilik Allah'tandır, sana gelen her kötülük ise kendindendir." (Nisâ, 4:79)

َ َ âyet-i celîlesi mûcibince mehâmid, Hakk’a ve مِن سَيِّئَة ٍ فَمِن نَّفسِك وَمَا أصَابَك (Nisâ, 4:79) âyet-i kerîmesi mûcibince de mezâmm, abdin taayyün-i kesîfine izâfe olunmak lâzımdır. Zîrâ tenezzülât-ı vücûd netîcesinde seyyid ile abd temeyyüz etmiştir. Ve vitr olan vücûd, şefʻ olmuştur. Ve abdden mezâmmın zuhûru Hakk’a nisbeten hikmettir. Ve abde nisbeten levs ve habâsettir.&#10024;

"Sana gelen her iyilik Allah'tandır, sana gelen her kötülük ise nefsindendir." (Nisâ, 4:79) yüce ayeti gereğince övgüler Hakk'a, ve "Sana gelen her iyilik Allah'tandır, sana gelen her kötülük ise nefsindendir." (Nisâ, 4:79) kutsal ayeti gereğince de yerilmeler, kulun yoğunlaşmış belirlenimine (kendi varlık şekline) isnat edilmelidir. Çünkü varlığın tenezzülleri (aşağı inişleri) sonucunda efendi ile kul birbirinden ayrılmıştır. Ve tek olan varlık, çift olmuştur. Ve kuldan yerilmelerin ortaya çıkışı Hakk'a nispeten hikmettir. Ve kula nispeten kirlilik ve pisliktir.

Mesnevî

ی

روكە نزاع وخبث ماست آن از كفر زانروكە قضا ست ** نراضیم در&#10024;

Rûke nizâ' ve hubsun mâst an ez küfr zîrâ kazâst ** Ne râzîm der

Anlaşmazlık ve kötülüğümüzün yüzü küfürdendir, çünkü o kazâdır. Razı değiliz.

ی

كفر آفت استما نسبت كن ەب رگ خالق حكمت است ** ەكفر هم نسبت ب&#10024;

Küfür, bir afettir; onu, yaratıcının hikmetine nispet etme. Küfür de hikmete nispetle bir hikmettir.

Tercüme

“Kazâ olması cihetinden ben küfre razıyım. Bizim nizâmız ve hubsümüz olması cihetinden râzı değilim. Küfür dahi Hâlık’a nisbetle hikmettir. Eğer bize nisbet edersen küfür âfettir.”&#10024;

Kazâ olması yönünden ben küfre razıyım. Bizim düzenimiz ve kötülüğümüz olması yönünden razı değilim. Küfür dahi Yaratıcı'ya nispetle hikmettir. Eğer bize nispet edersen küfür afettir.

İmdi taayyünât-ı kevniyye cins-i arzdan mahlûktur ve cins-i arz ise tâhirdir. Nitekim şerʻan onunla teyemmüm olunur. Ve insân-ı kâmilin taayyünü dahi bu tâhir olan cins-i arzdandır. İnsân-ı kâmil, “Allah” ism-i zâtının mazharı olduğundan ve ism-i zât ise cemîʻ-i esmâyı câmiʻ bulunduğundan sıfât-ı hakkıyye ile sıfât-ı halkıyye arasında berzah-ı câmiʻdir. Binâenaleyh kabza-i ahz olan insân-ı kâmilin bu berzahiyyeti, Hakk Teâlâ’nın tathîr eylediği şey, yaʻnî arz sebebiyle onun tednîsi demek olur. Zîrâ insânın taayyün-i kesîfinin iktizâsı olan sıfât-ı kevniyyesi sıfât-ı rûhâniyyesine nisbeten kir ve pas menzilesindedir. Ve küfr ile îmânın kabza-i ahzdan tevzîʻ olunduğu bâlâda îzâh edilmiş idi.&#10024;

Şimdi, oluşa ait belirginleşmeler toprak cinsinden yaratılmıştır ve toprak cinsi ise temizdir. Nasıl ki şeriatta onunla teyemmüm edilir. Ve insân-ı kâmilin belirginleşmesi de bu temiz olan toprak cinsindendir. İnsân-ı kâmil, "Allah" ism-i zâtının (Allah'ın öz isminin) tecelli ettiği yer olduğundan ve ism-i zât ise bütün isimleri kapsadığından, ilahi sıfatlar ile yaratılmışlık sıfatları arasında kapsayıcı bir berzahtır (geçiş noktasıdır). Bu sebeple, kabza-i ahz (Allah'ın kudret eliyle tutulan) olan insân-ı kâmilin bu berzah oluşu, Yüce Allah'ın temizlediği şey, yani toprak sebebiyle onun alçaltılması demek olur. Çünkü insanın yoğun belirginleşmesinin gereği olan oluşa ait sıfatları, ruhani sıfatlarına göre kir ve pas konumundadır. Ve küfür ile imanın kabza-i ahzdan (Allah'ın kudret elinden) dağıtıldığı yukarıda açıklanmıştı.

İmdi mülkündeki köprüden dilediği vakit âlem-i mülke ve istediği vakit âlem-i melekûte ubûra muktedir olan insân-ı kâmili, Hakk Teâlâ âlem-i terkîbde yaʻnî anâsırdan terekküben, müteayyin olan ve kâbil-i hitâb olarak ahsen-i takvîm üzere tesviye edilmiş bulunan insânları menâbir-i tezkire, yaʻnî akıl ve fikir minberleri üzerinde kendi maʻrifeti tarafına daʻvet edici olarak ikâme etti. Ve âkilleri daʻvet husûsundaki saʻyi müessir olmak üzere Hakk Teâlâ insânı kâmili ulûm-i ilâhiyyesi ile te’yîd ve takviye etti ki kalb-i şerîfine vârid olan bu ulûm ile ehli aklı ikâz ve münkirleri ilzâm eyler. Ve Hakk Teâlâ sûret-i beşeriyyesiyle onun bâtınına vâkiʻ olan tecelliyât-ı ilâhiyyesini örttü. Zîrâ insân-ı kâmili taayyün-i beşerîsine bakarak bilmek mümkün değildir. Onun için münkirîn, (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz hakkında: مَالِ&#10024;

Şimdi, mülkündeki köprüden dilediği zaman mülk âlemine ve istediği zaman melekût âlemine geçmeye gücü yeten insân-ı kâmili, Yüce Allah, terkip âleminde yani ana unsurlardan oluşarak belirlenmiş ve hitaba elverişli olarak en güzel biçimde yaratılmış insanları, anma minberleri yani akıl ve fikir minberleri üzerinde kendi marifeti tarafına davet edici olarak görevlendirdi. Ve akıl sahiplerini davet hususundaki çabası etkili olsun diye Yüce Allah, insân-ı kâmili ilahi ilimleriyle destekledi ve güçlendirdi ki, onun şerefli kalbine gelen bu ilimlerle akıl sahiplerini uyandırsın ve inkârcıları sustursun. Ve Yüce Allah, onun beşerî suretiyle bâtınına gelen ilahi tecellilerini örttü. Çünkü insân-ı kâmili, beşerî belirlenimine bakarak bilmek mümkün değildir. Onun için inkârcılar, (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz hakkında: مَالِ

ی ا ْل َسوَاق فهَذَا الرَّسول ِ يَأْكُل الطَّعَام َ وَيَمش (Furkân, 25:7) Yaʻnî “Bu nasıl peygamberdir ki taâm ekl&#10024;

"Bu nasıl peygamberdir ki yemek yer ve çarşılarda gezer?" (Furkân, 25:7) Yani "Bu nasıl peygamberdir ki yemek yer?"

ِي َِي eder ve sokaklarda gezer?” dediler. Ve Cenâb-ı Mevlânâ (radiyallahu anh) Efendimiz dahi Mesnevî-i Şerîf’lerinde bu maʻnâyı beyânen buyururlar:&#10024;

"Bu nasıl bir peygamberdir ki yemek yer ve çarşılarda gezer?" dediler. Ve Cenâb-ı Mevlânâ (radiyallahu anh) Efendimiz de Mesnevî-i Şerîf'lerinde bu anlamı açıklayarak buyururlar:

Mesnevî

پندا شتند را همچو خود اولیا ەهمِسی باانبیا بر داشتند ** ك&#10024;

Ma'lûm olsun ki, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, a'yân-ı sâbiteye taalluk eden şuûnât-ı zâtiyye ve niseb-i ilâhiyyeden ibaret olan sıfat ve esmâsıyla ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül ve münezzehdir. Binâenaleyh, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelden ebede kadar ne hâl üzere ise, hâriçte dahi o hâl üzere zâhir olur. Zirâ, sırr-ı kader, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin hâriçte zâhir olmasından ibarettir. İmdi, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin hâriçte zâhir olması, o şeylerin kendi isti'dâd-ı zâtîleri iktizâsıdır. Bu isti'dâd-ı zâtî ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan kâbiliyet-i asliyyeleridir. Bu kâbiliyet-i asliyyeler, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan husûsiyetleridir. Bu husûsiyetler ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan keyfiyetleridir. Bu keyfiyetler ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan mikdârlardır. Bu mikdârlar ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan sûretlerdir. Bu sûretler ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan ahvâldir. Bu ahvâl ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan merâtibdir. Bu merâtib ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i merâtibdir. Bu cemî'-i merâtib ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i ahvâldir. Bu cemî'-i ahvâl ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i merâtibdir. Bu cemî'-i merâtib ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i ahvâldir. Bu cemî'-i ahvâl ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i merâtibdir. Bu cemî'-i merâtib ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i ahvâldir. Bu cemî'-i ahvâl ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i merâtibdir. Bu cemî'-i merâtib ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i ahvâldir. Bu cemî'-i ahvâl ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i merâtibdir. Bu cemî'-i merâtib ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i ahvâldir. Bu cemî'-i ahvâl ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i merâtibdir. Bu cemî'-i merâtib ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i ahvâldir. Bu cemî'-i ahvâl ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i merâtibdir. Bu cemî'-i merâtib ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i ahvâldir. Bu cemî'-i ahvâl ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i merâtibdir. Bu cemî'-i merâtib ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i ahvâldir. Bu cemî'-i ahvâl ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i merâtibdir. Bu cemî'-i merâtib ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i ahvâldir. Bu cemî'-i ahvâl ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i merâtibdir. Bu cemî'-i merâtib ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i ahvâldir. Bu cemî'-i ahvâl ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i merâtibdir. Bu cemî'-i merâtib ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i ahvâldir. Bu cemî'-i ahvâl ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i merâtibdir. Bu cemî'-i merâtib ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i ahvâldir. Bu cemî'-i ahvâl ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i merâtibdir. Bu cemî'-i merâtib ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i ahvâldir. Bu cemî'-i ahvâl ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i merâtibdir. Bu cemî'-i merâtib ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i ahvâldir. Bu cemî'-i ahvâl ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i merâtibdir. Bu cemî'-i merâtib ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i ahvâldir. Bu cemî'-i ahvâl ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i merâtibdir. Bu cemî'-i merâtib ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i ahvâldir. Bu cemî'-i ahvâl ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i merâtibdir. Bu cemî'-i merâtib ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i ahvâldir. Bu cemî'-i ahvâl ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i merâtibdir. Bu cemî'-i merâtib ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i ahvâldir. Bu cemî'-i ahvâl ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i merâtibdir. Bu cemî'-i merâtib ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i ahvâldir. Bu cemî'-i ahvâl ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i merâtibdir. Bu cemî'-i merâtib ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i ahvâldir. Bu cemî'-i ahvâl ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i merâtibdir. Bu cemî'-i merâtib ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i ahvâldir. Bu cemî'-i ahvâl ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i merâtibdir. Bu cemî'-i merâtib ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i ahvâldir. Bu cemî'-i ahvâl ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i merâtibdir. Bu cemî'-i merâtib ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i ahvâldir. Bu cemî'-i ahvâl ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i merâtibdir. Bu cemî'-i merâtib ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i ahvâldir. Bu cemî'-i ahvâl ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i merâtibdir. Bu cemî'-i merâtib ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i ahvâldir. Bu cemî'-i ahvâl ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i merâtibdir. Bu cemî'-i merâtib ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i ahvâldir. Bu cemî'-i ahvâl ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i merâtibdir. Bu cemî'-i merâtib ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i ahvâldir. Bu cemî'-i ahvâl ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i merâtibdir. Bu cemî'-i merâtib ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i ahvâldir. Bu cemî'-i ahvâl ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i merâtibdir. Bu cemî'-i merâtib ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i ahvâldir. Bu cemî'-i ahvâl ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i merâtibdir. Bu cemî'-i merâtib ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i ahvâldir. Bu cemî'-i ahvâl ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i merâtibdir. Bu cemî'-i merâtib ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i ahvâldir. Bu cemî'-i ahvâl ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i merâtibdir. Bu cemî'-i merâtib ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i ahvâldir. Bu cemî'-i ahvâl ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i merâtibdir. Bu cemî'-i merâtib ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i ahvâldir. Bu cemî'-i ahvâl ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i merâtibdir. Bu cemî'-i merâtib ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i ahvâldir. Bu cemî'-i ahvâl ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i merâtibdir. Bu cemî'-i merâtib ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i ahvâldir. Bu cemî'-i ahvâl ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i merâtibdir. Bu cemî'-i merâtib ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i ahvâldir. Bu cemî'-i ahvâl ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i merâtibdir. Bu cemî'-i merâtib ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i ahvâldir. Bu cemî'-i ahvâl ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i merâtibdir. Bu cemî'-i merâtib ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i ahvâldir. Bu cemî'-i ahvâl ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i merâtibdir. Bu cemî'-i merâtib ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i ahvâldir. Bu cemî'-i ahvâl ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i merâtibdir. Bu cemî'-i merâtib ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i ahvâldir. Bu cemî'-i ahvâl ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i merâtibdir. Bu cemî'-i merâtib ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i ahvâldir. Bu cemî'-i ahvâl ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i merâtibdir. Bu cemî'-i merâtib ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i ahvâldir. Bu cemî'-i ahvâl ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i merâtibdir. Bu cemî'-i merâtib ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i ahvâldir. Bu cemî'-i ahvâl ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i merâtibdir. Bu cemî'-i merâtib ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i ahvâldir. Bu cemî'-i ahvâl ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i merâtibdir. Bu cemî'-i merâtib ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i ahvâldir. Bu cemî'-i ahvâl ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mahsûs olan cemî'-i merâtibdir. Bu cemî'-i merâtib ise, Hak Teâlâ'nın ilminde olan şeylerin kendi zâtlarına mah

ِسَ ** ما وایشان بستە ٔ خوابیم وخور ِسَ ایشان ب فتە اینك ما بگ&#10024;

Biz ve onlar uykuya ve yemeğe bağlıyız; onların uykusu ve yemeği ise, işte şimdi biz açığa vurduk.

منتها این ندا نستند ایشان از عیم ** هست فرف َ در میان ن&#10024;

Ancak bu, onların yok olduğu anlamına gelmez; aksine aralarında fark vardır.

ی

گردد هبمە نور احدخورد آن گردد همە بخل وحسد ** واین خورد&#10024;

Bütün o nur, ahadî nur olur; bütün o haset ve cimrilik de bu nur olur.

َی

شي ْ وشي ْ رچە ماند در نسشیگ ** ْ يگرا قیاس از خود م كار پاكان&#10024;

Hiçbir şey ve hiçbir zerre, hiçbir nesnede kalmaz; diğerlerini kendinden kıyas etme, pak olanların işi başkadır.

Tercüme

“Enbiyâ ile müsâvât daʻvâsında bulundular, evliyâyı da kendileri gibi zannettiler de dediler ki: “İşte onlar da beşer biz de beşeriz. Biz de onlar da uyku ve taâm kaydındayız.” Onlar körlüklerinden bunu bilmediler ki arada nihâyetsiz bir fark vardır. Bu yer, hep buhl ve hased olur. Hâlbuki o yer, bütün nûr-i ahad olur. Pâk olanların işini kendinden kıyâs etme! Nitekim arslan maʻnâsına gelen “şîr” ile süt maʻnâsına gelen “şîr” lafızları tahrîrde birbirine benzer.”&#10024;

Peygamberlerle eşitlik iddiasında bulundular, evliyayı da kendileri gibi zannettiler de dediler ki: "İşte onlar da insan, biz de insanız. Biz de onlar da uyku ve yemek kaydındayız." Onlar körlüklerinden bunu bilmediler ki arada sonsuz bir fark vardır. Bu yer, hep cimrilik ve kıskançlık olur. Hâlbuki o yer, bütün ahadiyet nuru olur. Temiz olanların işini kendinden kıyas etme! Nasıl ki aslan anlamına gelen "şîr" ile süt anlamına gelen "şîr" lafızları yazımda birbirine benzer.

“Ve zuhûru ile emr ettiği şeyin ifşâsından onu nehy etti.” Hakk Teâlâ hazretlerinin&#10024;

Ve zuhuru ile emrettiği şeyin açıklanmasından onu nehyetti.

َّ zuhûru ile emr ettiği şey maʻrifet-i Hakk’tır. Nitekim َِّلَّ لِيَعبدونِ وَا ْل ِنس َ إ وَمَا خَلقت الْجِن (Zâriyât, 51:56) buyurur. “Li-yaʻbudûn”u “li-yaʻrifûn” ile tefsîr etmişlerdir. Zîrâ bilinmeyen şeye ibâdet olunmaz. Ve maʻrifet-i Hakk, ancak vahdet-i vücûd sırrının nefs-i insânîde ve âfâkta zuhûruyla&#10024;

Ortaya çıkmasıyla emrettiği şey, Hakk'ı bilmektir. Nitekim "Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım." (Zâriyât, 51:56) buyurur. "Kulluk etsinler diye" ifadesini "beni bilsinler diye" şeklinde yorumlamışlardır. Çünkü bilinmeyen şeye ibadet edilmez. Hakk'ı bilmek ise ancak vahdet-i vücûd (varlığın birliği) sırrının insan nefsinde ve dış âlemde ortaya çıkmasıyla mümkündür.

َّْی ی ی ی kâmil olur. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: َ لهم أنَّهأنفسِهِم حَن ََّ يَتَبَی ا َل فَاق ِ وَف آيَاتِنَا ف ِي هِمسَي&#10024;

İmdi, insân-ı kâmil, âfâk ve enfüsün bütün mertebelerinde, Hak Teâlâ'nın zâtî şuûnâtının ve ilâhî isimlerinin tecellîlerini müşahede eder. Nitekim Yüce Allah ayet-i kerimede şöyle buyurur: "Onlara, hakikatin kendilerine apaçık belli olması için, hem dış âlemde hem de kendi içlerinde ayetlerimizi göstereceğiz."

ِي ِي

ْی الْحَق (Fussilet, 41:53) ve وَاعبد رَبَّك َ حَن ََّ يَأْتِيَك َ الْيَقِی (Hicr, 15:99) İnsân-ı kâmil halkı, maʻrifet-i Hakk’a dâʻîdir. Zîrâ Hakk Teâlâ onun zuhûrunu emr etmiştir. Fakat zevke taalluk eden vahdeti vücûd sırrının avâma ifşâsından nehy etmiştir. Zîrâ vahdet-i vücûd, hakîkattir. Bu hakîkatin akvâl ile ifşâsı ukûl-i zaîfe erbâbı indinde dalâlete ve taʻtîl-i şerîata sebeb olur. Onun için لو ِسَیعت ظهرت الحقیقت لبطلت ال denilmiştir. Ve şerîat, tevhîde daʻvet eder. Zîrâ şerîat, isneyniyyet üzerine müsteniddir. Çünkü tevhîd bir kılmak demektir. Ve tevhîd için birleyenin ve birlenenin vücûdları ve birlemek keyfiyyeti iktizâ eder. Bunlar ise kesrettir. Velâkin ittihâd, tevhîd gibi değildir. Onun maʻnâsı bir olmaktır. Bu makâm, tevhîdden daha âlîdir. Ve bir olmaktan maksad, kâsır-ı nazar olan kimselerin tevehhüm ettikleri gibi hulûl değildir; iki vücûdun birleşmesi de&#10024;

"سَنُرِيهِمْ آيَاتِنَا فِي الْآفَاقِ وَفِي أَنفُسِهِمْ حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ أَنَّهُ الْحَقُّ" (Fussilet, 41:53) ve "وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ" (Hicr, 15:99) ayetleri gereğince, insân-ı kâmil halkı, Hak'kı bilmeye davet edicidir. Çünkü Yüce Allah onun ortaya çıkmasını emretmiştir. Fakat zevke ait olan vahdet-i vücûd (varlığın birliği) sırrının halka açıklanmasını yasaklamıştır. Çünkü vahdet-i vücûd, hakikattir. Bu hakikatin sözlerle açıklanması, zayıf akıl sahipleri katında sapkınlığa ve şeriatı geçersiz kılmaya sebep olur. Onun için "لو ِسَیعت ظهرت الحقیقت لبطلت ال" (Sırlar açıklansaydı, şeriat batıl olurdu) denilmiştir. Ve şeriat, tevhîde (Allah'ı birlemeye) davet eder. Çünkü şeriat, ikilik üzerine kuruludur. Çünkü tevhîd, bir kılmak demektir. Ve tevhîd için birleyenin ve birlenenin varlıkları ve birleme niteliği gereklidir. Bunlar ise çokluktur. Ancak ittihâd (birleşme), tevhîd gibi değildir. Onun anlamı bir olmaktır. Bu makam, tevhîdden daha yücedir. Ve bir olmaktan maksat, görüşü dar olan kimselerin vehmettikleri gibi hulûl (Allah'ın yaratılmışlara girmesi) değildir; iki varlığın birleşmesi de değildir.

ً değildir. اي ْهللا عن ذلك علواً كب تعیل Evhadüddîn Kirmânî (kuddise sırruh) bu maʻnâyı beyânen bir rubâîlerinde şöyle buyururlar:&#10024;

Evhadüddîn Kirmânî (sırrı kutsal olsun) bu anlamı açıklayarak bir rubaisinde şöyle buyurur:

Rubâî

ْی ْی

د د ** ورهست دوی برە روی بر خيچندان برو این رە كە دوی بر خي&#10024;

Ma'lûm olsun ki, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, a'yân-ı sâbiteye taalluk eden şuûnât-ı zâtiyye ve niseb-i ilâhiyye itibarıyla mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olup, cemî'-i merâtibde ezelen ve ebeden münezzeh ve mukaddestir. Binâenaleyh, Hak Teâlâ'nın zâtı, hâriçte vücûd-ı izâfî ile mütekevvin olan vücûdât-ı mevhûme ve a'yân-ı sâbiteye taalluk eden şuûnât-ı zâtiyye ve niseb-i ilâhiyye itibarıyla mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olup, cemî'-i merâtibde ezelen ve ebeden münezzeh ve mukaddestir. İmdi, Hak Teâlâ'nın zâtı, hâriçte vücûd-ı izâfî ile mütekevvin olan vücûdât-ı mevhûme ve a'yân-ı sâbiteye taalluk eden şuûnât-ı zâtiyye ve niseb-i ilâhiyye itibarıyla mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olup, cemî'-i merâtibde ezelen ve ebeden münezzeh ve mukaddestir. Belki, Hak Teâlâ'nın zâtı, hâriçte vücûd-ı izâfî ile mütekevvin olan vücûdât-ı mevhûme ve a'yân-ı sâbiteye taalluk eden şuûnât-ı zâtiyye ve niseb-i ilâhiyye itibarıyla mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olup, cemî'-i merâtibde ezelen ve ebeden münezzeh ve mukaddestir. Zirâ, Hak Teâlâ'nın zâtı, hâriçte vücûd-ı izâfî ile mütekevvin olan vücûdât-ı mevhûme ve a'yân-ı sâbiteye taalluk eden şuûnât-ı zâtiyye ve niseb-i ilâhiyye itibarıyla mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olup, cemî'-i merâtibde ezelen ve ebeden münezzeh ve mukaddestir. Kezâlik, Hak Teâlâ'nın zâtı, hâriçte vücûd-ı izâfî ile mütekevvin olan vücûdât-ı mevhûme ve a'yân-ı sâbiteye taalluk eden şuûnât-ı zâtiyye ve niseb-i ilâhiyye itibarıyla mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olup, cemî'-i merâtibde ezelen ve ebeden münezzeh ve mukaddestir. Meselâ, Hak Teâlâ'nın zâtı, hâriçte vücûd-ı izâfî ile mütekevvin olan vücûdât-ı mevhûme ve a'yân-ı sâbiteye taalluk eden şuûnât-ı zâtiyye ve niseb-i ilâhiyye itibarıyla mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olup, cemî'-i merâtibde ezelen ve ebeden münezzeh ve mukaddestir. Velhâsıl, Hak Teâlâ'nın zâtı, hâriçte vücûd-ı izâfî ile mütekevvin olan vücûdât-ı mevhûme ve a'yân-ı sâbiteye taalluk eden şuûnât-ı zâtiyye ve niseb-i ilâhiyye itibarıyla mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olup, cemî'-i merâtibde ezelen ve ebeden münezzeh ve mukaddestir.

ْی ی ی

در تو توی بر خيگبریس ** جان ر جهد كنگتو او نشوی ولیك ا&#10024;

Bu metin, Arapça harflerle yazılmış Farsça bir beyittir ve sadeleştirme kurallarınız gereği değiştirilmemelidir.

Tercüme

“Bu yolda o kadar yürü ki ikilik kalksın. Eğer sen iki isen sülûkte mürtefiʻ olsun. Sen, o olmazsın fakat sülûkünde saʻy edersen bir makâma gelirsin ki senin senliğin kalkar.”&#10024;

Bu yolda o kadar yürü ki ikilik ortadan kalksın. Eğer sen iki isen, Hakk yolculuğunda bu ikilik ortadan kalksın. Sen, O olmazsın fakat Hakk yolculuğunda çabalarsan öyle bir makama gelirsin ki senin senliğin ortadan kalkar.

İmdi bu makâm bir insân-ı kâmilin terbiye-i husûsiyyesiyle sülûk ve mücâhedât netîcesinde sâlikin nefsinde münkeşif olan bir hâl ve zevk olduğundan, insân-ı kâmil bu vahdeti vücûd sırrının umumâ ifşâsından nehy olunmuştur. Velâkin havâssa ifşâsından nehy olunmamıştır. Nitekim Ebû Hureyre (radiyallahu anh) buyurur ki: “(Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’den iki kab ilim aldım. Birini dağıttım, diğerini boğazımı keserler havfıyla hıfz ettim.” Zîrâ nehy-i ilâhî hikmete müsteniddir. Halkın tahammül edemeyeceği bir şeye daʻveti, haklarında muzırrdır. Onların daʻveti eserden müessiredir. Nitekim bu tarz daʻvete müteallik olan âyât-ı Kur’âniyye pek çoktur.&#10024;

Şimdi, bu makam, bir insân-ı kâmilin özel terbiyesiyle, sülûk (manevi yolculuk) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) sonucunda Hakk Yolcusu'nun nefsinde açığa çıkan bir hâl ve zevk olduğundan, insân-ı kâmil bu vahdet-i vücûd (varlığın birliği) sırrının herkese açıklanmasından men edilmiştir. Ancak, havâssa (seçkin kişilere) açıklanmasından men edilmemiştir. Nasıl ki Ebû Hureyre (radiyallahu anh) şöyle buyurur: "Peygamber Efendimiz'den (sallallahu aleyhi ve sellem) iki kap ilim aldım. Birini dağıttım, diğerini ise boğazımı keserler korkusuyla sakladım." Çünkü ilâhî yasak hikmete dayanır. Halkın tahammül edemeyeceği bir şeye davet etmek, onlar için zararlıdır. Onların daveti, eserden müessire (sonuçtan sebebe) doğrudur. Nitekim bu tarz davetle ilgili Kur'an âyetleri pek çoktur.

Hz. Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) bu daʻvete işâreten buyururlar ki: “Âlemlerinizde olan semâvâta ve onların müsahhar olan feleklerine nazar etmez misiniz?” Nitekim Kur’ân-&#10024;

Hz. Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) bu davete işaret ederek buyurur ki: "Âlemlerinizde olan göklere ve onların emre amade feleklerine bakmaz mısınız?" Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de de buyrulur:

ه َّلله

َ ı Kerîm’de buyrulur ذِي رَفَع َ السَّمَاوَات ِ بِغَي ْ ِ عَمَد ٍ تَرَونَهَا ثم َّ استَوَى عَیل الْعَرش ِ وَسَخَّر َ الشَّمس َ وَالْقَمَرال ا َ ِّ ه َ كُم توقِنون كُم بِلِقَاء رَببِّر ا ْلَمر َ يفَصِّل ا َليَات ِ لعَلْلَجَل ٍ مسَیم ًّ يد كُل ٌّ يَجرِي (Raʻd, 13:2) Yaʻnî “Allahu Zü’lCelâl hazretleri ki semâvâtı direksiz olarak yükseltti; baʻdehu arşa müstevî oldu. Ve güneşi ve ayı müsahhar kıldı, cümlesi ecell-i müsemmâya kadar devr ve hareket ederler. Emri, tedbîr eyledi. Ve âyâtı tafsîl etti. Me’mûldur ki Rabb’inizin likâsına ikânınız ola.”&#10024;

Kur'an-ı Kerim'de buyrulur: "Allah O'dur ki, gökleri gördüğünüz direkler olmaksızın yükseltti, sonra Arş'a istiva etti. Güneşi ve Ay'ı da emrine âmâde kıldı. Her biri belirli bir süreye kadar akıp gider. O, işleri düzenler, âyetleri ayrıntılı olarak açıklar ki Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanasınız." (Ra'd, 13:2) Yani, "Yüce Allah hazretleri ki gökleri direksiz olarak yükseltti; sonra Arş'a istiva etti. Ve güneşi ve ayı emrine âmâde kıldı, hepsi belirli bir süreye kadar döner ve hareket ederler. İşleri düzenledi. Ve âyetleri ayrıntılı olarak açıkladı. Umulur ki Rabbinizin huzuruna çıkacağınıza kesin olarak inanırsınız."

“Ve deryâları müseccere olan arzlara nazar etmez misiniz?” Arzlardan murâd, seyyârâttır. Zîrâ her bir seyyâre, mahrekleri kendisini muhît olan seyyârâtın arzı mesâbesindedir. Ve onu muhît olan seyyârâtın mahrekleri onun semâsıdır. Onun için semâ, cemʻ olarak zikr olunur. Ve arzlarımızın üç rubʻu, deryâ ile muhât olduğu gibi her bir seyyârede dahi deryâlar vardır. Nitekim erbâb-ı rasad birçok tedkîkât ve mütâlaâtta bulunmuşlardır. “Bahr-i mescûr” doldurulmuş deniz maʻnâsına gelir. Zîrâ arzın ve seyyârâtın muhîtleri denizler ile doldurulmuştur.&#10024;

"Ve denizleri dolu olan yeryüzlerine bakmaz mısınız?" Yeryüzlerinden kasıt, gezegenlerdir. Çünkü her bir gezegen, yörüngeleri kendisini kuşatan gezegenlerin yeryüzü gibidir. Ve onu kuşatan gezegenlerin yörüngeleri onun semasıdır. Bu sebeple sema, çoğul olarak zikredilir. Ve yeryüzümüzün dörtte üçü denizle çevrili olduğu gibi, her bir gezegende de denizler vardır. Nitekim gözlemciler birçok inceleme ve araştırmada bulunmuşlardır. "Bahr-i mescûr" doldurulmuş deniz anlamına gelir. Çünkü yeryüzünün ve gezegenlerin çevreleri denizlerle doldurulmuştur.

“Ve fülk-i meşhûna nazar etmez misiniz ki onu tahmîl ve iʻmâr eylediği şey indinde bahr-i kevnde icrâ eyledi.” “Fülk” gemi ve gemiler maʻnâsınadır. “Meşhûn” doldurulmuş ve sevk edilmiş maʻnâlarına gelir. “Fülk-i meşhûn” doldurulmuş veyâ sevk edilmiş gemiler&#10024;

"Doldurulmuş gemiye bakmaz mısınız ki, onu yüklediği ve inşa ettiği şey, kendi katında oluş denizinde yüzdürdü." "Fülk" gemi ve gemiler anlamına gelir. "Meşhûn" doldurulmuş ve sevk edilmiş anlamlarına gelir. "Fülk-i meşhûn" doldurulmuş veya sevk edilmiş gemiler demektir.

ی ه maʻnâsınadır. Nitekim âyet-i kerîmede ون ِ الْفلْك ِ الْمَشح هم أنَّا حَمَلْنَا ذرِّيَّتَهم فوَآيَة ل (Yâsîn, 36:41)&#10024;

Bu, "Yâsîn, 36:41" ayetindeki "onların zürriyetlerini dolu gemide taşımamız da onlar için bir ayettir" ifadesinin anlamınadır.

ِي buyrulur. Yaʻnî her birisi doldurulmuş bir gemi mesâbesinde olan seyyârâta nazar etmez&#10024;

Yani her biri doldurulmuş bir gemi mesabesinde olan gezegenlere bakmaz.

ََّّل misiniz ki onun her birisi وَمِن آيَاتِه ِ خَلْق السَّمَاوَات ِ وَا ْل َرض ِ وَمَا بَث َّ فِيهِمَا مِن دَابَّةٍ (Şûrâ, 42:29) ve أ&#10024;

Bilmez misiniz ki onun her birisi وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَثَّ فِيهِمَا مِن دَابَّةٍ (Şûrâ, 42:29) ve أ

ی ه َّللِه السَّمَاوَات ِ وَا ْل َرض ذِي يخرِج الْخَبء َ فِ ال يَسجدوا (Neml, 27:25) âyet-i kerîmelerinde beyân ِ ِي buyrulduğu vech ile nebâtât ve hayvânât ile doldurarak vücûd deryâsında cârî kıldı. Bunların cümlesi âyât ve âsâr-ı afâkıyyeden olup, erbâb-ı teyakkuz, bu âsâr ile müessirin vücûduna&#10024;

"Göklerde ve yerde gizli olanı ortaya çıkaran Allah'a secde etmezler mi?" (Neml, 27:25) ayet-i kerimesinde beyan buyrulduğu şekilde, bitkiler ve hayvanlarla doldurarak varlık denizinde akıttı. Bunların hepsi dış âleme ait ayetler ve eserlerden olup, uyanık olanlar bu eserler ile müessirin (etkenin, yaratıcının) varlığına (delil bulurlar).

َّ ه َّلله istidlâl ederler. Yukarıda îzâh olunan ذِي خَلق َ سَبع َ سَمَاوَات ٍ وَمِن َ ا ْل َرض ِ مِثلهنال ا (Talâk, 65:12) âyet-i kerîmesinin maʻnâ-yı münîfi muktezâsınca insân-ı kebîr olan manzûme-i şemsiyyemizin misli olarak arzdan mahlûk olan insân-ı sagîr dahi bir âlemdir. Ve efrâddan her bir ferdinin semâsı aklıdır. Ve onların müsahhar olan felekleri dahi havâss-i zâhire ve bâtınesidir. Ve her birinin sûret-i cismâniyyesi arzdır. Ve onların deryâları kalbleri olup, su gibi cârî olan envâʻ-i havâtır ile mescûr ve mâlîdir. Ve her birisi doldurulmuş bir gemi mesâbesinde olup, mâddi ve maʻnevî şeylerle doldurulmuş bir hâlde vücûd deryâsında ecell-i müsemmâlarına kadar devr ve hareket ederler. Bunların cümlesi dahi âyât ve âsâr-ı enfüsiyyeden olup, ehl-i yakaza, vücûdundan ilm-i zevkî ile haberdâr oldukları bu âsâr ile müessirin vücûduna istidlâl ederler.&#10024;

"Allah, yedi göğü ve yerden de onların benzerini yaratandır." (Talâk, 65:12) ayet-i kerimesinin yüce anlamının gereğince, büyük insan olan güneş sistemimizin benzeri olarak, yerden yaratılmış küçük insan da bir âlemdir. Ve fertlerden her bir ferdin göğü aklıdır. Ve onların boyun eğdirilmiş felekleri de dış ve iç duyularıdır. Ve her birinin cismanî şekli arzdır. Ve onların deryaları kalpleri olup, su gibi akan çeşitli düşüncelerle dolu ve dolgundur. Ve her birisi doldurulmuş bir gemi gibidir ve maddî ve manevî şeylerle doldurulmuş bir hâlde, varlık deryasında belirlenmiş ecellerine kadar döner ve hareket ederler. Bunların hepsi de iç âleme ait ayetlerden ve eserlerden olup, uyanık olanlar, kendi varlıklarından zevkî bilgi ile haberdar oldukları bu eserler ile müessirin (etkenin) varlığına delil getirirler.

İmdi fülk-i meşhûn mesâbesinde olan efrâd-ı beşerden her biri recâ ve havfdan ibâret olan iki ayak beyninde hareket eder ki sâniʻ-i kadîm onların lisân-ı istiʻdâdlarıyla vâkiʻ olan talebleri üzerine bir kısmına ilm-i muhîti kalemi ile hidâyet ve bir kısmına da dalâlet yazdı. Ehli hidâyet olan ashâb-ı yemîne مِثقَال َ ذَرَّة ٍ خَيْ ًا يَرَە فَمَن يَعمَل (Zilzâl, 99:7) ve ehl-i dalâlet olan ashâb-ı şimâle de وَمَن يَعمَل مِثقَال َ ذَرَّة ٍ رسًََّا يَرَە (Zilzâl, 99:8) berâtını verdi. Kazâ ve kader ve hidâyet ve dalâlet bahislerinin burada tafsîli uzundur. Kazâ ve kader bahsi Fusûsu’l-Hikem’de Fass-ı Üzeyrî’de ve hidâyet ve dalâlet bahisleri dahi Fass-ı İsmâîlî ile Fass-ı Hûd’ide tafsîl olunmuştur.&#10024;

Şimdi, dolu gemi konumunda olan insan bireylerinden her biri, ümit ve korkudan ibaret olan iki ayak arasında hareket eder ki, öncesiz yaratıcı, onların yatkınlık dilleriyle meydana gelen talepleri üzerine, bir kısmına kuşatıcı ilmi kalemiyle hidayet ve bir kısmına da dalalet yazdı. Hidayet ehli olan sağ taraf ehline, "Kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse onu görür." (Zilzâl, 99:7) ve dalalet ehli olan sol taraf ehline de "Kim zerre ağırlığınca bir şer işlerse onu görür." (Zilzâl, 99:8) beratını verdi. Kazâ ve kader ile hidayet ve dalalet konularının burada ayrıntılı açıklanması uzundur. Kazâ ve kader konusu Fusûsu'l-Hikem'de Üzeyrî Fass'ında ve hidayet ve dalalet konuları da İsmâîlî Fass'ı ile Hûd Fass'ında ayrıntılı olarak açıklanmıştır.

ه

ْ ی ْ ی

İmdi ِ وَهَدَينَاە النَّجدَينوَشَفَتَی ِ وَلِسَانًا ه عَينَیألم نَجعَل ل (Beled, 90:8-10) yaʻnî “Biz insân için&#10024;

İmdi, "Biz insan için iki göz, bir dil ve iki dudak yaratmadık mı?" (Beled, 90:8-10) ayetinde olduğu gibi,

ِ iki göz ve bir lisân ve iki dudak halk edip, ona iki yol göstermedik mi?” âyet-i kerîmesi mucîbince havâss-i zâhire ve bâtınesine hidâyet ve dalâlet yollarını gösteren ve bunları temyîz etmek üzere basîretini ve akıl gözünü açan zât-ı Hakk için, insân tâata mübâderet etsin. Ve onun hakkında kazâ eylediği mâddi ve maʻnevî rızık, yaʻnî tecelliyât üzerine şükr etsin; şikâyet&#10024;

"İki göz, bir dil ve iki dudak yaratıp, ona iki yol göstermedik mi?" ayet-i kerimesi gereğince, dış ve iç duyularına doğru ve sapkınlık yollarını gösteren ve bunları ayırt etmesi için basiretini ve akıl gözünü açan Yüce Allah için, insan ibadete yönelsin. Ve onun hakkında takdir ettiği maddi ve manevi rızık, yani tecelliler üzerine şükretsin; şikayet etmesin.

ی etmesin. Zîrâ kazâ-yı ilâhîye rızâ lâzımdır. Nitekim hadîs-i kudsîde: فلیطلب من لم یرض بقضان ی ربا ً سوان Yaʻnî “Benim kazâma râzı olmayan başka bir Rabb bulsun.” buyrulmuştur.&#10024;

reddetmesin. Çünkü ilâhî kazâya rızâ göstermek gerekir. Nasıl ki hadîs-i kudsîde: فلیطلب من لم یرض بقضان ی ربا ً سوان Yani “Benim kazâma râzı olmayan başka bir Rabb bulsun.” buyrulmuştur.

İmdi o rızkı birtakım esbâb perdeleri arkasında setr etmiş olduğu ve insân kendi rızk-ı mâddi ve maʻnevîsinin neden ibâret olduğunu kable’l-vusûl bilemediği için onu güç yaptı ve اذا ارادهللا شیا ً هیا ً اسبابە hadîs-i şerîfi mûcibince rızk-ı mukadderi, zannetmediği mahalden behemehâl kendisine geleceği ve Hakk Teâlâ abdi hakkında murâd eylediği rızkın esbâbını da&#10024;

Şimdi, o rızkı birtakım sebepler perdeleri arkasında gizlemiş olduğu ve insan kendi maddî ve manevî rızkının neden ibaret olduğunu ulaşmadan önce bilemediği için onu güç yaptı ve "Allah bir şeyi dilediği zaman, onun sebeplerini hazırlar" hadis-i şerifi gereğince, takdir edilmiş rızkın, zannetmediği yerden mutlaka kendisine geleceği ve Yüce Allah'ın kulu hakkında dilediği rızkın sebeplerini de (hazırladığı bilinmelidir).

ی ihzâr buyuracağı için kolay yaptı. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: َّ إِنَّهَا إِن تَك مِثقَال َ حَبَّةٍ يَا بن&#10024;

Kolaylaştırdı, çünkü onu hazır edeceğini bildirdi. Nitekim ayet-i kerimede buyrulur: "İnnehâ in tekü miskâle habbetin yâ büneyye..."

َي َّلله ی ی ی

ا ْل َرض ِ يَأْت ِ بِهَا ا السَّمَاوَات ِ أو ف صَخرَة ٍ أو ف مِّن خَردَل ٍ فَتَكُن ف (Lokmân, 31:16) Rızk, mâdemki&#10024;

(Lokmân, 31:16) Rızık, mademki

ِي ِي ِي esbâb perdesi arkasında mestûrdur; insân müsebbibi müşâhede etmek sûretiyle esbâba teşebbüs ederek kendisinde erzâk-ı mütenevviʻa meknûz olan defîneyi kazsın. Zîrâ Hakk Teâlâ o defîneyi cismânî duvar perdesi arkasına vazʻ ederek örttü.&#10024;

Rızıklar, sebepler perdesi arkasında gizlidir; insan, sebepleri yaratanı gözlemleyerek sebeplere teşebbüs etsin ve kendisinde çeşitli rızıkların saklı olduğu defineyi kazsın. Çünkü Yüce Allah o defineyi cismanî duvar perdesi arkasına koyarak örttü.

Baʻdehu insân kendi nefsine dîde-i akl ile nazar edip, tedebbür etsin ki arzdan mahlûk ve cemâd nevʻinden olan ve kabir mesâbesinde bulunan cesedine onun rûhunu ve maʻnâsını taalluk ettirdiği hînde o cesedde nasıl hayât ve hareket ızhâr eyledi. Ve onu bir insân-ı kâmilin terbiyesi tahtında teslîk ettirmek sûretiyle sıfât-ı ilâhiyye ile mütehallî olan âsâr-ı rûhiyyesini neşr eylediği vakit onun sıfât-ı nefsâniyye ile mülevves olan hayât-ı hayvâniyyesini nasıl katʻ eyledi. Ve onu bu sûretle imâte etti. Nitekim hadîs-i kudsîde insân-ı kâmil hakkında buyurulur:&#10024;

Bundan sonra insan, kendi nefsine akıl gözüyle bakıp düşünsün ki, topraktan yaratılmış ve cansız varlık cinsinden olan ve kabir hükmünde bulunan bedenine ruhunu ve manasını bağladığı zaman, o bedende nasıl hayat ve hareket ortaya çıkardı. Ve onu bir insân-ı kâmilin terbiyesi altında yola sokmak suretiyle, ilahi sıfatlarla bezenmiş ruhani tesirlerini yaydığı vakit, onun nefse ait sıfatlarla kirlenmiş hayvani hayatını nasıl kesti. Ve onu bu şekilde öldürdü. Nitekim hadîs-i kudsîde insân-ı kâmil hakkında buyurulur:

ی و من احبك احبنی ...الخاخرج بصفان َ ایل خلق َ من قصدك قصدن Hz. Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh)&#10024;

"Ey kendisini sevdiğin, beni de sevdiğin! ...vs. Yaratılışın sıfatlarından dışarı çık ki, beni kasteden seni kastetsin." Hz. Şeyh-i Ekber (Allah ondan razı olsun)

َّ َ bu beyânât-ı alîyyeleri: َِسََّە ثم ە ثم َّ السَّبِيل َ ي ء ٍ خَلقَه مِن نطفَة ٍ خَلقَه فَقَدَّركْفَرَە مِن أي ِّ یسقتِل َ ا ْل ِنسَان مَا أ&#10024;

Bu yüce açıklamaları: "İnsan ne kadar da nankördür! Allah onu hangi şeyden yarattı? Onu bir nutfeden yarattı da ona bir düzen verdi. Sonra da onun yolunu kolaylaştırdı."

ََي ِسَََە أمَاتَه فَأقيی ََە ثم َّ إِذَا شَاء أن(Abese, 80:17-22) âyet-i kerîmelerinin maʻnâ-yı bâtınelerini tefsîrdir.&#10024;

(Abese, 80:17-22) âyet-i kerîmelerinin bâtınî anlamlarını tefsirdir.

“Ve onu münevver kıldığı guyûb-i nûr melâbesinin zulmet-i şedîdesi ridâsıyla ihfâ eyledi.” Guyûb-i nûr melâbesinden murâd, taayyün-i beşerîdir. Zîrâ bu taayyünât nûr-i zâtın,&#10024;

Ve onu aydınlattığı nur gayblarının karanlıklar örtüsüyle gizledi. Nur gayblarının karanlıklar örtüsünden kasıt, beşerî taayyündür (insanın belirli bir varlık olarak ortaya çıkmasıdır). Çünkü bu taayyünler, zât nurunun,

َّلله onların sûretinde takayyüdünden ibârettir. Nitekim نور السَّمَاوَات ِ وَا ْل َرض ا (Nûr, 24:35)&#10024;

Allah'ın onların suretinde kayıtlanmasından ibarettir. Nitekim "Göklerin ve yerin nuru" (Nûr, 24:35).

ِ buyrulur. Bu taayyünâtın her birerleri birer zulmânî ridâlar ve örtülerdir. Çünkü nûr, latîf ve bu taayyünât, kesîfdir. Ve kesîf olan şey zulmânîdir. Ve mâverâsında olan şeyin perdesi ve hicâbıdır. Ve guyûb-i nûrun bu taayyünât hicâblarını ve ridâlarını münevver kılması, onları adem-i izâfîden ihrâc edip, vücûd-i izâfî sâhasında ızhâr eylemesinden ibârettir.&#10024;

buyrulur. Bu belirlenimlerin her biri birer karanlık örtü ve perdedir. Çünkü nur, latif ve bu belirlenimler, kesiftir. Ve kesif olan şey karanlıktır. Ve ötesinde olan şeyin perdesi ve örtüsüdüdür. Ve nurun gayblarının bu belirlenimlerin perdelerini ve örtülerini aydınlatması, onları izafî yokluktan çıkarıp, izafî varlık sahasında ortaya çıkarmasından ibarettir.

“Ve mahv ve mubsıra âyetlerini dost ve düşman üzerine delîl kıldı.” Cenâb-ı Şeyh-i&#10024;

"Ve mahv (yok etme) ve mubsıra (görünür kılma) ayetlerini dost ve düşman üzerine delil kıldı." Cenâb-ı Şeyh-i

ً ه Ekber (radiyallahu anh) bu kelâm ile َصَِة يل ِ وَجَعَلْنَا آيَة َ النَّهَار ِ مبفَمَحَونَا آيَة َ الل (İsrâ, 17:12) Yaʻnî “Biz âyet-i leylî mahv ettik ve âyât-ı nehârı mubsıra kıldık.” âyet-i kerîmesine işâret buyururlar. Leyl, âyet-i mahvdır; zîrâ zulmettir. Ve zulmette suver-i eşyâ görünmez. Hadd-i zâtında o eşyâ mevcûd iken zulmet, hissi basar önünde onları mahv eder. Ve nehâr, âyet-i mubsıradır. Zîrâ nûrdur ve nûr kendi zâhir olduğu gibi eşyâyı da ızhâr eder. Gece görülmeyen eşyâ, gündüz görülür. İmdi burada rûh, nehâra ve taayyün-i kesîf, leyle teşbîh buyrulmuştur. Bunlar mahv ve mubsıra âyetleridir. Zîrâ ahkâm-ı zulmânî-i cesedin galebesi hâlinde, hakâyık-ı eşyâ nazar-ı akılda mahv olur. Ve ahkâm-ı nûrâniyye-i rûhun galebesi hâlinde hakâyık-ı eşyâ çeşm-i basiret önünde münkeşif olur. İmdi ahkâm-ı zulmâniyye-i cismâniyye, insânı hakâyıka ıttılâʻdan menʻ ettiği için düşman üzerine delîl olan bir âyet-i mahvdır. Ve ahkâm-ı nûrâniyye-i rûhâniyye ıttılaʻ-ı hakâyıka rehber olduğu için dost üzerine delîl olan bir âyet-i mubsıradır.&#10024;

Ekber (radiyallahu anh) bu sözüyle, "Biz gece alâmetini sildik ve gündüz alâmetini gösterici kıldık." (İsrâ, 17:12) âyet-i kerîmesine işaret eder. Gece, silme alâmetidir; çünkü karanlıktır. Ve karanlıkta eşyanın suretleri görünmez. Aslında o eşya var olduğu hâlde karanlık, görme duyusu önünde onları siler. Ve gündüz, gösterici alâmettir. Çünkü nurdur ve nur kendi zâhir olduğu gibi eşyayı da ortaya çıkarır. Gece görülmeyen eşya, gündüz görülür. Şimdi burada ruh, gündüze ve yoğunlaşmış taayyün (belirginleşme), geceye benzetilmiştir. Bunlar silme ve gösterici alâmetlerdir. Çünkü bedenin karanlık hükümlerinin üstün gelmesi hâlinde, eşyanın hakikatleri akıl nazarında silinir. Ve ruhun nûrânî hükümlerinin üstün gelmesi hâlinde eşyanın hakikatleri basiret gözü önünde açığa çıkar. Şimdi cismanî karanlık hükümler, insanı hakikatlere vâkıf olmaktan menettiği için düşman üzerine delil olan bir silme alâmetidir. Ve ruhanî nûrânî hükümler hakikatlere vâkıf olmaya rehber olduğu için dost üzerine delil olan bir gösterici alâmettir.

“Baʻdehu âyet-i mahvı ara sıra nûrlandırıcı kıldı. Ve bunun misâli her ikisinin kürede tekâbülü indinde leyâlî-i mukmirededir.”&#10024;

Daha sonra, yok olma ayetini ara sıra nûrlandırıcı kıldı. Ve bunun misali, her ikisinin kürede karşılık gelmesi durumunda, ay ışıklı gecelerdedir.

Yaʻnî zulmânî olduğu için âyet-i mahv olan cism-i kesîf, âyet-i mubsıra olan rûh-i latîfden ahz ettiği nûr sebebiyle nûrânî olur. Yaʻnî kendisinden rûhun ahkâmı ve âsârı zâhir olur. Ve kendisi de nûr verici bir hâlde bulunur. Nitekim ay güneşe mukâbil olup, ondan ziyâ ahz ettiği cihetle kendisi de münevver olur. Ve küre-i arzda tamâmen güneşe tekâbülü görülen mahallerde bedîr hâlinde olarak arzın o muzlim olan mahallerini tenvîr eder. Ve o mahallerin geceleri mukmir olur.&#10024;

Yani karanlık olduğu için yok olma belirtisi olan yoğun cisim, aydınlatıcı belirti olan latif ruhtan aldığı nur sebebiyle nurlu olur. Yani kendisinden ruhun hükümleri ve tesirleri ortaya çıkar. Ve kendisi de nur verici bir halde bulunur. Nasıl ki ay güneşe karşılık gelip, ondan ışık aldığı cihetle kendisi de aydınlanır. Ve dünya küresinde tamamen güneşe karşılık geldiği görülen yerlerde dolunay halinde olarak dünyanın o karanlık olan yerlerini aydınlatır. Ve o yerlerin geceleri aydınlık olur.

“Baʻdehu bu sırrı, asâ-yı ihtibâr ile hacer-i esrâra darb eden kimsede ızhâr eyledi. İmdi onu yardı.&#10024;

Sonra bu sırrı, tecrübe asası ile sırlar taşına vuran kimsede açığa çıkardı. Şimdi onu yardı.

“Hacere te’sîr eden şecere bak! Ve perdeler arkasından dâribe nazar et!”&#10024;

Taşa etki eden ağaca bak! Ve perdeler arkasından vurana nazar et!

Tenzîh ederim o Zât-ı Ecell u Aʻlâ’yı ki mukaddes ve mutahhar olan hazret-i insânın vücûduna bu esrârı tevdîʻ eyledi. İmdi ne acîbdir ki o, onun şükrüyle kıyâmından gâfil oldu. Onu inkâr eden insân helâk olsun. Ve vücûdundan ibret almaktan iʻrâz eden ve onu sagîr gören kimsenin vay hâline! Ve zillet onu zelîl ve sagîr gören kimsenin olsun. Artık vazgeçsin de onu inkâr eylediği gibi ona şükr etsin. Amel-i sâlihe diğer amel-i seyyie karıştıran kimselerden olsun. Dar-ı bâkiyye-i muahharada müddehare olan asâ silkinde muntazam bulunsun. Ve salât seyyidimiz Muhammed üzerine ve onun âl ve ashâbı üzerine ve tâbiʻi ve muâvini üzerine olsun ki onlar ismet-i müşehhere ilmiyle müzeyyen ve mutarraz olan maârif-i Rabbâniyye libâslarına bürünmüşlerdir. O ilim, melekin Rabb’ine tesbîh eylediği ve zikr ettiği şeydir. Ve ehl-i inâyet hulvet-i hazret hakkında perhîz eyledi.”&#10024;

O en yüce ve en ulu Zât'ı tenzih ederim ki, kutsal ve tertemiz olan insan varlığına bu sırları emanet etti. Şimdi ne gariptir ki, o insan, Allah'ın şükrüyle ayakta durmaktan gafil oldu. Onu inkâr eden insan helak olsun. Varlığından ibret almaktan yüz çeviren ve onu küçük gören kimsenin vay hâline! Zillet, onu zelil ve küçük gören kimsenin olsun. Artık vazgeçsin de onu inkâr ettiği gibi ona şükretsin. Salih amele diğer kötü ameli karıştıran kimselerden olsun. Sonraki ebedî yurtta biriktirilmiş olan asâ (sopa) dizisinde düzenli bulunsun. Salât, efendimiz Muhammed'in, âlinin, ashâbının, tâbiîlerinin ve yardımcılarının üzerine olsun ki onlar, açıkça görünen ismet (günahsızlık) ilmiyle süslenmiş ve bezenmiş olan Rabbanî bilgiler libaslarına bürünmüşlerdir. O ilim, meleğin Rabb'ine tesbih ettiği ve zikrettiği şeydir. İnayet ehli ise, ilahi huzurun halveti (yalnızlığı) hakkında perhiz etti.

Yaʻnî ahsen-i takvîm üzere mahlûk olup, kendisine bâlâda zikr olunan esrâr-ı ilâhiyye mevdûʻ bulunan insânların içinde hacer-i esrâra, yaʻnî kalbe asâ-yı ihtibâr ile yaʻnî bu taayyüni beşerinin ahkâmına bi’l-muhâlefe asâ-yı mücâhede ile darb eden kimselerin nefsinde o hacer-&#10024;

Yani en güzel biçimde yaratılmış olup, kendisine yukarıda zikredilen ilâhî sırlar emanet edilmiş olan insanların içinde, sırların taşına, yani kalbe, ihtibar asasıyla, yani bu beşerî taayyünün hükümlerine muhalefet ederek mücâhede asasıyla vuran kimselerin nefsinde o taş-

َ i esrârı yarmak sûretiyle bu esrârı ızhâr eyledi. Kâsi olan kalb, ثم َّ قَسَت قلُوبكُم مِّن بَعد ِ ذَلِك َ فَه&#10024;

"Sonra kalpleriniz bunun ardından katılaştı." ayetinde belirtildiği gibi katı olan kalp, sırları yarmak suretiyle bu sırları açığa çıkardı.

ِي

َّ قَّق فَيَخرج مِنه الْمَاءكالْحِجَارَة ِ أو أشَد قَسوَة ً وَإِن َّ مِن َ الْحِجَارَة ِ لمَا يَتَفَجَّر مِنه ا ْلَنهَار وَإِن َّ مِنهَا لمَا يَش (Bakara, 2:74) âyet-i kerîmesinde hacere teşbîh buyurulmuş olduğundan Cenâb-ı Şeyh (radiyallahu anh) hacer-i esrâr ile kalb-i kâsîyi murâd buyurur. Ve tarîk-i Hakk’taki saʻy ve mücâhedeyi o hacer üzerine darb-ı asâya teşbîh buyurur. Kendisinde su menbaʻı olan hacerin inşikâkı hâlinde ondan nasıl su çıkarsa kalbde mündemic olan mâ-i esrâr dahi bu darb netîcesinde öylece zâhir olur. Kalb-i kâsîye hacer-i esrâr buyrulması, onun asâ-yı mücâhede ile inşikâkı hâlinde afâktaki ahcâr-ı zî-kıyem havâssına mukâbil, birtakım havâss ve esrârın inkişâfından nâşîdir. Nitekim bu kitâbın on yedinci bâbında bu ahcârın havâssı beyân buyrulmuştur.&#10024;

Bakara, 2:74 âyet-i kerîmesinde taşa benzetilmiş olduğundan, Cenâb-ı Şeyh (radiyallahu anh) sırların taşı ile katı kalbi kasteder. Ve Hakk yolundaki çabayı ve mücâhedeyi o taş üzerine asâ vurmaya benzetir. Kendisinde su kaynağı olan taşın yarılması hâlinde ondan nasıl su çıkarsa, kalpte gizli olan sırlar suyu da bu vuruş neticesinde öylece ortaya çıkar. Katı kalbe sırların taşı denilmesi, onun mücâhede asâsı ile yarılması hâlinde, dış âlemdeki değerli taşların özelliklerine karşılık, birtakım özelliklerin ve sırların açığa çıkmasından kaynaklanır. Nasıl ki bu kitabın on yedinci bölümünde bu taşların özellikleri açıklanmıştır.

“Hacere te’sîr eden şecere bak ve perdelerin arkasından dâribe nazar et!” Yaʻnî âyeti kerîmede tavsîf buyrulduğu üzere kasvette taştan eşedd olan şu kalbe te’sîr eden ve şecer gibi&#10024;

"Taşa etki eden ağaca bak ve perdelerin arkasından vurana nazar et!" Yani, ayet-i kerimede tarif edildiği üzere, katılıkta taştan daha şiddetli olan şu kalbe etki eden ve ağaç gibi

َ َّلله yumuşak olan aʻmâl-i mücâhedeye nazar et ve خَلقَكُم وَمَا تَعمَلُون وَا (Saffât, 37:96) âyet-i kerîmesinde işâret buyrulduğu üzere abdin taayyün-i kesîfi perdesi arkasından o aʻmâli mücâhede asâsını darb eden Hakk’ı müşâhede et! Ve bunu kendim yaptım ve lutfa nâiliyyet,&#10024;

Yumuşak olan mücâhede amellerine dikkat et ve "Sizi de yaptıklarınızı da Allah yarattı." (Saffât, 37:96) ayet-i kerimesinde işaret buyrulduğu üzere, kulun yoğunlaşmış belirlenimi perdesi arkasından o mücâhede asasını vuran Hakk'ı müşâhede et! Ve bunu kendim yaptım ve lutfa erişme,

َّلله kendi saʻy’im ile vâkiʻ oldu deme, ِ إِال َّ بِا وَمَا تَوفِيق (Hûd, 11:88) de! Ve bunun fazl-ı ilâhî ve&#10024;

"Allah'ın yardımı olmadan başarım olmaz" (Hûd, 11:88) de, kendi çabamla oldu deme! Ve bunun ilâhî lütuf ve

َِي inâyet-i Rabbânî olduğunu yakînen bil! İmdi Cenâb-ı Şeyh (radiyallahu anh) insân-ı kâmil olup, müstağrak olduğu niam-ı zâhire ve bâtıne-i ilâhiyyeye şükrü, mutazammın olmak üzere Müʻnim-i hakîkîyi tesbîhen ve tenzîhen buyururlar ki:&#10024;

Onun Rabbanî bir inayet olduğunu kesin olarak bil! Şimdi Şeyh (Allah ondan razı olsun) insân-ı kâmil olup, gark olduğu zahirî ve batınî ilahî nimetlere şükrü içermek üzere, gerçek nimet vereni tesbih ve tenzih ederek buyururlar ki:

“Tenzîh ederim o Zât-ı Ecell u Aʻlâ’yı ki mukaddes ve mutahhar olan hazret-i insânın vücûduna bu esrârı tevdîʻ eyledi.” Bâlâda geçen bahislerden anlaşılacağı üzere insân, sıfât-ı nefsâniyye kirlerinden pâk ve mukaddes olmadıkça onun vücûduna esrâr-ı ilâhiyye tevdîʻ olunmaz. Zîrâ bu esrâr, emânet-i ilâhiyyedir. Emânet ise emîn olanlara tevdîʻ olunur. Hz. Şeyh şükren-li’n-niam kendi uhdelerine müterettib olan vazîfe-i tesbîhi îfâ ettikten sonra insân-ı gâfilin hâline taaccüben buyururlar ki:&#10024;

"O en yüce ve en ulu Zât'ı tenzih ederim ki, bu sırları mukaddes ve tertemiz olan insan hazretinin varlığına emanet etti." Yukarıda geçen konulardan anlaşılacağı üzere, insan nefsine ait sıfatların kirlerinden arınmış ve mukaddes olmadıkça, onun varlığına ilahi sırlar emanet edilmez. Çünkü bu sırlar, ilahi emanettir. Emanet ise emin olanlara emanet edilir. Hz. Şeyh, nimetlere şükrederek kendi üzerine düşen tesbih görevini yerine getirdikten sonra, gafil insanın haline şaşırarak şöyle buyurur:

“Ne acîbdir ki o, onun şükrüyle kıyâmdan gâfil oldu. Onu inkâr eden insân helâk olsun.” Yaʻnî insânın haml-i emânete ehliyyetinin şükrüyle kâim olması lâzım gelirken bundan gaflet etmesi taaccüb olunacak şeydir. Şükrün kemâli, insânın cemîʻ-i aʻzâ ve cevârihini minindillâh onlara tevdîʻ olunan vazâif dâiresinde istiʻmâl etmesidir. Ve vazâif hudûd-i şerʻiyyeden ibârettir ki fâidesi, insânın kendi nefsine âittir. Onu tecâvüz eden kimse nefsine zulm eder ve&#10024;

"Ne tuhaftır ki o, onun şükrüyle kıyamdan gafil oldu. Onu inkâr eden insan helak olsun." Yani insanın emaneti yüklenme ehliyetinin şükürle ayakta durması gerekirken, bundan gafil olması şaşılacak bir şeydir. Şükrün kemali, insanın bütün organlarını ve uzuvlarını, Allah tarafından kendilerine tevdi edilen görevler dairesinde kullanmasıdır. Ve görevler, faydası insanın kendi nefsine ait olan şer'î sınırlardan ibarettir. Onu aşan kimse nefsine zulmeder ve

َ َّلله nefsini helâk eyler. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: نَفسَه ِ فَقَد ظلم وَمَن يَتَعَد َّ حدود َ ا (Talâk, 65:1) Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) bu niʻmetin şükrünü îfâ etmeyen insânı tevbihan âyet-i kerîmeden bi’l-iktibâs كْفَرَەقتِل َ ا ْل ِنسَان مَا أ (Abese, 80:17) buyururlar. Yaʻnî kemâlât-ı rûhiyyesini nakâis-i mülevvese-i nefsâniyyesi setr eden ve onu fiilen inkâr eden insân helâk olsun, demektir. Ve yine buyururlar ki:&#10024;

Allah nefsini helâk eder. Nitekim ayet-i kerimede buyrulur: "Kim Allah'ın sınırlarını aşarsa, şüphesiz kendine zulmetmiş olur." (Talâk, 65:1) Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (Allah ondan razı olsun) bu nimetin şükrünü yerine getirmeyen insanı azarlayarak, ayet-i kerimeden alıntı yaparak "Kahrolası insan, ne kadar da nankör!" (Abese, 80:17) buyururlar. Yani, ruhsal kemallerini nefsinin kirli eksiklikleriyle örten ve onu fiilen inkâr eden insan helâk olsun, demektir. Ve yine buyururlar ki:

“Vücûdundan ibret almaktan iʻrâz eden ve onu sagîr gören kimsenin vay hâline ve zillet onu zelîl ve sagîr gören kimsenin olsun.” Yaʻnî ان هللا خلق آدم عیل صورتە muktezâsınca insân kendi vücûdunda olan hayât, ilim, semʻ, basar, irâde, kudret, kelâm ve tekvîn sıfâtlarından ve her ân zâhiren ve bâtinen vücûduna olan Hakk’ın tecelliyât-ı mütevâliyyesinden ibret almaktan iʻrâz eder. Ve mazhar-ı tecelliyât olan vücûdunu hâkir ve lâ-şey görürse böyle insâna yazıklar olsun. Ve Hakk, abdin zannına göre mütecellî olduğu cihetle zillet, kendi vücûdunu zelîl ve küçük zanneden ve böyle iʻtikâd eyleyen kimseye mahsûsdur; demek olur.&#10024;

"Vay hâline, kendi varlığından ibret almaktan yüz çeviren ve onu küçük gören kimsenin; zillet, onu zelil ve küçük gören kimsenin olsun." Yani, "Allah Âdem'i kendi suretinde yarattı" hadisinin gereğince, insan kendi varlığında bulunan hayat, ilim, işitme, görme, irade, kudret, kelam ve tekvin (var etme) sıfatlarından ve her an zahiren ve batınen varlığına tecelli eden Hakk'ın ardışık tecellilerinden ibret almaktan yüz çevirir. Ve tecellilerin mazharı (ortaya çıktığı yer) olan kendi varlığını değersiz ve hiç görürse, böyle insana yazıklar olsun. Ve Hakk, kulun zannına göre tecelli ettiği için, zillet, kendi varlığını zelil ve küçük zanneden ve böyle inanan kimseye özgüdür demek olur.

Beyt

ی ی

نمیدان ** چە كنم قدر خودقیمت ورای دو جهان ەب تو&#10024;

Ne yapacağımı bilmiyorum, çünkü senin değerin ve kıymetin iki cihanın ötesindedir.

Hz. Şeyh-i Ekber’in bu ibâreleri bedduâ değil, belki alâ-tarîki’t-tevbîh beyân-ı hakîkatten ibârettir. Zîrâ enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ ibâdullaha bedduâ etmezler. Onların bedduâ şeklindeki kelâmları zımnında hayr-ı kesîr vardır. Nitekim Nûh (aleyhi’sselâm)’ın: ِّ َّلَ تَذَر عَیل ا ْل َرض ِ مِن َ الْكافِرِين َ دَيَّارًا رَّب (Nûh, 71:26) sûretindeki olan bedduâsının hayır duâdan gayri bir şey olmadığını Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) Fusûsu’l-Hikem’de Fass-ı Nûhî’de îzâh buyururlar. Burada tafsîli uzundur. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber baʻdehu nasîhata şürû‘ edip buyururlar:&#10024;

Hz. Şeyh-i Ekber'in bu ifadeleri beddua değil, aksine kınama yoluyla hakikati beyandan ibarettir. Çünkü peygamberler ve onların varisleri olan evliyalar, Allah'ın kullarına beddua etmezler. Onların beddua şeklindeki sözlerinin içinde çok hayır vardır. Nasıl ki Nuh (a.s.)'ın, "Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden yurt edinen hiç kimseyi bırakma!" (Nuh, 71:26) şeklindeki bedduasının hayır duadan başka bir şey olmadığını Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (Allah ondan razı olsun) Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Nûhî'de açıklar. Burada ayrıntısı uzundur. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber bundan sonra nasihat etmeye başlayıp buyururlar:

“Artık vazgeçsin de onu inkâr eylediği gibi ona şükr etsin. Amel-i sâlihe, diğer ameli seyyie karıştıran kimselerden olsun. Dâr-ı bâkıyye-i muahharada müddehare olan asâ silkinde muntazam bulunsun.” Yaʻnî insân artık bu gafletten ve gafletinin verdiği zunûn-i fâsideden vazgeçsin de aʻzâ ve cevârihini ahkâm-ı nefsâniyyeye mağlûb kılmak sûretiyle niamı ilâhiyyeyi fiilen inkâr eylediği gibi o aʻzâ ve cevârihini mîzân-ı şerîata tatbîkan istiʻmâl etmek&#10024;

Artık vazgeçsin de onu inkâr ettiği gibi ona şükretsin. Salih ameli, diğer kötü amele karıştıran kimselerden olsun. Sonraki ebedî yurtta biriktirilmiş olan asâ (sopa) zincirinde düzenli bulunsun. Yani insan artık bu gafletten ve gafletinin verdiği bozuk sanılardan vazgeçsin de organlarını ve uzuvlarını nefse ait hükümlere mağlup kılmak suretiyle ilahi nimetleri fiilen inkâr ettiği gibi o organlarını ve uzuvlarını şeriat ölçüsüne uygun olarak kullansın.

ً sûretiyle o niʻmetlere fiilen şükr etsin. Böyle yapan kimse وَآخَرون َ اعيَََفوا ْ بِذنوبِهِم خَلطوا ْ عَمَال&#10024;

Böyle yapan kimse, "Diğerleri günahlarını itiraf ettiler, iyi işleriyle kötü işlerini karıştırdılar." ayetinde belirtildiği gibi, o nimetlere fiilen şükretsin.

َّلله أن يَتوب َ عَليهِم صَالِحًا وَآخَر َ سَيِّئًا عَش َ ا (Tevbe, 9:102) âyet-i kerîmesi mûcibince iyi amele diğer kötü amel karıştıran kimselerden olur. Ve dâr-ı bâkiyye-i âhirette “ase’l-müddehare” silkine dizilmiş bulunanlardan olur. “Ase’l-müddehare” ibâresiyle Hz. Şeyh (radiyallahu anh) iki âyet-&#10024;

"Allah'ın kendilerine tövbe nasip etmesi umulan, iyi amellerle kötü amelleri birbirine karıştıran kimselerdir." (Tevbe, 9:102) ayet-i kerimesi gereğince, iyi amele diğer kötü ameli karıştıran kimselerden olur. Ve ahiretteki ebedî yurtta "ase'l-müddehare" (biriktirilmiş bal) dizisine dizilmiş bulunanlardan olur. "Ase'l-müddehare" ibaresiyle Hz. Şeyh (Allah ondan razı olsun) iki ayet-i kerimeye işaret eder.

َّلله َ َ i kerîmeye işâret buyururlar. Birisi أن يَتوب َ عَليهِم ا عَش (Tevbe, 9:102) diğeri وَكُل ٌّ أتَوە دَاخِرِين (Neml, 27:87) âyet-i kerîmesidir. Zîrâ insân iyi ameline mukâbil mükâfâtı recâ, kötü ameline mukâbil de mücâzâttan havf eder. Birisi hidâyete diğeri dalâlete taalluk eyler. Nitekim insânın recâ ve havfden ibâret olan iki ayak beyninde hareket ettiği bâlâda îzâh olunmuş idi.&#10024;

Yüce Allah'ın şu iki ayetine işaret ederler: Biri "أن يَتوب َ عَليهِم ا عَش" (Tevbe, 9:102), diğeri "وَكُل ٌّ أتَوَهُ دَاخِرِين" (Neml, 27:87) ayet-i kerimesidir. Çünkü insan, iyi ameline karşılık mükâfatı umar, kötü ameline karşılık da cezadan korkar. Biri hidayete, diğeri sapkınlığa ilişkindir. Nasıl ki insanın ümit ve korkudan ibaret olan iki ayak arasında hareket ettiği yukarıda açıklanmıştı.

İmdi iyi amele kötü amel karştıran kimse huzûr-i ilâhîde hor ve zelîl olarak kâimdir.&#10024;

Şimdi, iyi ameli kötü amele karıştıran kimse, İlahi huzurda hor ve zelil olarak ayakta durmaktadır.

َّلله أن يَتوب َ عَليهِم عَش َ ا (Tevbe, 9:102) âyet-i kerîmesi mûcibince belki Hakk Teâlâ hazretleri hakkımda kötü amelimin cezâsından tecâvüz buyurur, diye recâ içindedir. وَمَن يَعمَل مِثقَال َ ذَرَّة&#10024;

"Allah'ın onların tövbesini kabul etmesi umulur." (Tevbe, 9:102) ayet-i kerimesi gereğince, aksine Yüce Allah hazretleri hakkımda kötü amelimin cezasından vazgeçer diye bir umut içindedir. "Kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse onu görür."

ٍ رسًََّا يَرَە (Zilzâl, 99:8) âyet-i kerîmesi mûcibince de belki hakkımda cezâ ile hükm olunur, diye&#10024;

"Kim zerre ağırlığınca bir şer işlerse onu görür." (Zilzâl, 99:8) ayet-i kerimesi gereğince de aksine hakkımda ceza ile hükmedilir diye

َ korkar ve böyle olan kimselerin hâli وَكُل ٌّ أتَوە دَاخِرِين (Neml, 27:87) âyet-i kerîmesine tamâmen mâ-sadaktır. Zelîlâne boyunlarını büküp haklarındaki hükme intizâr ederler. Bu hâl bir mahkemenin lehde ve aleyhdeki hükm ve karârına muntazır olan mücrimlerin hâline müşâbihdir. İşte Hz. Şeyh-i Ekber Efendimiz bu ibâre ile bu hâle işâret buyururlar. İbârât-ı mesbûka Hz. Şeyh’in ibâdullâh hakkındaki edʻiyye-i hayriyyeleri ve temenniyyât-ı aliyyeleri cümlesinden bulunduğundan ve ediyyenin salavât-ı şerîfe ile itmâmı sebeb-i kabûl olacağından baʻdehu salât getirip buyururlar ki:&#10024;

korkar ve böyle olan kimselerin hâli "Hepsi de boyun eğmiş olarak O'na gelirler." (Neml, 27:87) ayet-i kerimesine tamamen uygun düşer. Zelilce boyunlarını büküp haklarındaki hükmü beklerler. Bu hâl, bir mahkemenin lehte ve aleyhteki hüküm ve kararını bekleyen suçluların hâline benzer. İşte Hz. Şeyh-i Ekber Efendimiz bu ifade ile bu hâle işaret buyururlar. Geçen ifadeler Hz. Şeyh'in Allah'ın kulları hakkındaki hayırlı duaları ve yüce temennileri cümlesinden bulunduğundan ve duanın salavat-ı şerife ile tamamlanması kabul sebebi olacağından, sonrasında salavat getirip buyururlar ki:

“Salât seyyidimiz Muhammed üzerine ve onun âlî ve ashâbı üzerine ve tâbiʻi ve muâvîni üzerine olsun ki ismet-i müşehhere ilmî ile müzeyyen ve mutarraz olan maârif-i Rabbâniyye libâslarına bürünmüşlerdir. O ilim, meleğin Rabb’ine tesbîh eylediği ve zikr ettiği şeydir.” “Avârifü’l-Maârif”de beyân buyrulduğu üzere: Maʻrifet maʻlûm-i mücmeli, suver-i tefâsîlde bilâ-tekellüf açıkça bilmekten ibârettir. Eğer sâika-i ilim ve zekâ ile teemmüli medîd netîcesinde bilinirse ona taarruf derler. Binâenaleyh maʻrifet söylenemeyen ve yazılamayan bir emr-i vicdânîdir. Velâkin maʻrifetin mukaddimesi ilimdir. İlimsiz maʻrifet muhâl ve maʻrifetsiz ilim vebâldir. İmdi maʻrifet-i rubûbiyyet sâlikte bir emr-i vicdânî olduğu için ilm-i ledünnîdir. Ve ilm-i ledünnîde ismet vardır. Ona vehmin tasallutu yoktur. Fakat ledünnî olmayan ilim dâima vehmin tasallutu altında bulunduğundan mahfûz ve maʻsûm değildir. Zîrâ binlerce felâsife ilim yüzünden dalâlete düşmüştür. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de&#10024;

Salât, efendimiz Muhammed'e, onun yüce ailesine, ashabına, tabiilerine ve yardımcılarına olsun ki onlar, açıkça görünen ilimle süslenmiş ve işlenmiş Rabbanî bilgilere bürünmüşlerdir. O ilim, meleğin Rabb'ine tesbih ettiği ve zikrettiği şeydir. "Avârifü'l-Maârif"te açıklandığı üzere: Marifet, öz olarak bilineni, ayrıntılı şekillerde zorlanmadan açıkça bilmekten ibarettir. Eğer ilim ve zekâ güdüsüyle uzun süreli düşünme sonucunda bilinirse, ona taarruf derler. Bu sebeple marifet, söylenemeyen ve yazılamayan vicdanî bir iştir. Ancak marifetin öncüsü ilimdir. İlimsiz marifet imkânsızdır ve marifetsiz ilim vebaldir. Şimdi, Rabliği bilme, Hakk Yolcusu'nda vicdanî bir iş olduğu için ledünnî ilimdir. Ve ledünnî ilimde ismet (korunmuşluk) vardır. Ona vehmin (sanının) tasallutu yoktur. Fakat ledünnî olmayan ilim daima vehmin tasallutu altında bulunduğundan korunmuş ve masum değildir. Çünkü binlerce filozof ilim yüzünden sapkınlığa düşmüştür. Nasıl ki Kur'ân-ı Kerîm'de (buyrulduğu gibi).

َّلله ه عَیل عِلْمٍ ه اوَأضَل (Câsiye, 45:23) buyrulur. İşte bu mukaddimeden anlaşıldığı üzere (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e tâbiʻ olanların maʻrifet-i rubûbiyyetleri, ismet-i müşehhere ilmi ile müzeyyen ve mutarraz olmuş olur. Ve melâikede ihtiyâr olmayıp, onlar me’mûr oldukları şeyde maʻsûm olduklarından cânib-i Hakk’tan kendilerine ilkâ olunan ilim onların tesbîhi ve zikridir. Kendilerine ulûm-i ledünniyye vehb olunan kimselerin ahvâli de melâike-i kirâmın ahvâline muâdil bulunduğundan onların ilmi meleğin Rabb’ine tesbîh eylediği ve zikr ettiği şey olmuş olur.&#10024;

"Allah, bir ilim üzere saptırdı" (Câsiye, 45:23) buyrulur. İşte bu girişten anlaşıldığı üzere, (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'e tâbi olanların Rablık bilgileri, açıkça görülen korunmuşluk ilmi ile süslenmiş ve bezenmiş olur. Ve meleklerde seçme hakkı olmayıp, onlar emrolundukları şeyde masum olduklarından, Hak tarafından kendilerine ilham olunan ilim onların tesbihi ve zikridir. Kendilerine ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli bilgiler) bağışlanan kimselerin halleri de yüce meleklerin hallerine denk bulunduğundan, onların ilmi meleğin Rabb'ine tesbih ettiği ve zikrettiği şey olmuş olur.

“Ve ehl-i inâyet hulvet-i hazrette perhîz eyledi.” Hulvet-i hazretten murâd, dünyâ ve onun hutâmıdır. Zîrâ dünyâ vücûd-i mutlakın beşinci mertebe-i tenezzülü ve cemîʻ-i merâtibin ecmaʻı olduğundan halâvet ve merâreti câmiʻdir. Ve naîm ve azâb ve habîs ve tayyib memzûcdur. Ve bu hazret-i şehâdetin tertibât ve tezyînât-ı ilâhiyyesi gâyet bedîʻ ve latîfdir.&#10024;

"Ve inâyet ehli, ilahî huzurun halvetinden sakındı." İlahî huzurun halvetinden maksat, dünya ve onun geçici nimetleridir. Çünkü dünya, mutlak varlığın beşinci tenezzül mertebesi ve bütün mertebelerin en kapsamlısı olduğundan, tatlılık ve acılığı bir araya getirir. Ve nimet ile azap, kötü ile iyi onda karışıktır. Ve bu şehadet âleminin ilahî düzenlemeleri ve süslemeleri son derece güzel ve latiftir.

ْی Nitekim Hakk Teâlâ buyurur: َ وَالْقَنَاطِي ِْ الْمقَنطَرَة ِ مِن َ الذَّهَبزيِّن َ لِلنَّاس ِ حب الشَّهَوَات ِ مِن َ النِّسَاء وَالْبَنِی&#10024;

Nitekim Yüce Allah buyurur: "Nefsanî arzulara, kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe karşı düşkünlük insanlara süslü gösterildi."

ِ

َ ع الْحَيَاة ِ الدنيَالِك َ مَتَاوَالْفِضَّة ِ وَالْخَيل ِ الْمسَوَّمَة ِ وَا ْلَنعَام ِ وَالْحَرث ِ ذ (Âl-i İmrân, 3:14) Ve Mesnevî-i Şerîf’de Hz. Mevlânâ (radiyallahu anh) bu âyet-i kerîmeye işâreten buyururlar:&#10024;

"İnsanlara kadınlardan, oğullardan, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşten, salma atlardan, davarlardan ve ekinlerden gelen zevkler çekici kılındı. Bunlar dünya hayatının geçici menfaatleridir." (Âl-i İmrân, 3:14) Ve Mesnevî-i Şerîf’te Hz. Mevlânâ (Allah ondan razı olsun) bu ayet-i kerimeye işaret ederek buyurur:

Mesnevî

زین للناس حق آراستە است ** زانچە حق آراست چون تا نندرست&#10024;

İnsanlar için Hak süsledi, Hak'ın süslediği şey nasıl çirkin olabilir?

وحوا برید یسكن الیهاش آفرید ** یك تواند آدم چون ن&#10024;

Ma'lûm olsun ki, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, bütün noksan sıfatlardan münezzeh ve bütün kemâl sıfatlarla muttasıf olduğu için, zâtında ve sıfatlarında mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddüldür; binâenaleyh, zât-ı ulûhiyyet, ezelen ve ebeden bir ve aynıdır. Şuûnât-ı zâtiyye ise, zât-ı ulûhiyyetin kendisinden zuhûr eden haller, oluşlar ve bağıntılar olup, bunlar da zât gibi ezelî ve ebedîdirler; ancak, bu şuûnât, zâtın kendisi olmayıp, zâta ait oluşlardır. Bu şuûnâtın her biri, bir ayn-ı sâbiteye tekabül eder ki, bu a'yân-ı sâbite, Hak'ın ilmindeki varlık suretleri olup, hâriçte vücûdları yoktur; bunlar, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, değişmez ezelî özlerdir. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler olduğu için, değişmesi imkânsız olan şeylerdir; zira, Hak Teâlâ'nın ilmi değişmez. Ancak, bu a'yân-ı sâbitenin hâriçte zuhûr eden sûretleri, yani vücûdât-ı izâfiyye ve vücûdât-ı mevhûme, yani vehmedilmiş ve bağıntılı varlıklar, değişime ve başkalaşmaya uğrarlar. Bu değişim ve başkalaşma, a'yân-ı sâbitenin kendisinde değil, onların hâriçteki zuhûrlarında, yani âlem-i kevn'deki oluş ve bozuluş âlemindeki tezahürlerinde meydana gelir. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtı ve şuûnâtı, yani zâta ait halleri, oluşları ve bağıntıları, değişmez ve sabittir; değişen, onların hâriçteki sûretleri ve tezahürleridir.

ی

ی

زدی یا حميْا یم فتش آمدی ** كلمینگآنكە عالم مست&#10024;

Ey benim hamiyetli dostum, sen geldin; kelimelerinle âlem mest oldu.

Tercüme

“Hakk Teâlâ زيِّن َ لِلنَّاس (Âl-i İmrân, 3:14) âyet-i kerîmesinde beyân buyurduğu üzere&#10024;

Yüce Allah'ın Âl-i İmrân Suresi 14. ayetinde beyan buyurduğu üzere

ِ mezâhir-i âlemi ve husûsiyle nisâyı cemâl ile tezyîn etmiştir. Hakk’ın tezyîn buyurduğu şeyden&#10024;

Âlemdeki tecellileri ve özellikle kadınları güzellikle süslemiştir. Hakk'ın süslediği şeyden

َ nasıl kurtulabilirler? Hakk Teâlâ hazretleri يَا آدَم اسكُن أنت َ وَزَوجك َ الْجَنَّة (Bakara, 2:35) âyet-i kerîmesinde buyurduğu vech ile Havvâ’yı sükûn-i Âdem için yaratmış olduğundan Âdem, Havvâ’dan ne vakit munkatıʻ olur? Âlem o Seyyid-i Kâinât (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz hazretlerinin kelâm-ı latîfinden mest olurken, O Hazret, Âişe-i Sıddîka (radiyallahu anhâ) vâlidemize hitâben “Kelliminî yâ Hümeyrâ” Yaʻnî “Ey rengi penbe ve beyâz olan söyle de dinleyeyim.” buyururlar: Ve onun güftâr-ı şeker-nisârından mütezevvik olurlar idi.”&#10024;

Nasıl kurtulabilirler? Yüce Allah, "Ey Âdem, sen ve eşin cennete yerleşin" (Bakara, 2:35) ayet-i kerimesinde buyurduğu şekilde Havva'yı Âdem'in huzuru için yaratmış olduğundan, Âdem Havva'dan ne zaman ayrı kalır? Âlem o Seyyid-i Kâinat (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz hazretlerinin latif sözünden mest olurken, O Hazret, Ayşe-i Sıddıka (radiyallahu anha) validemize hitaben "Konuş benimle ey Hümeyra" yani "Ey rengi pembe ve beyaz olan, söyle de dinleyeyim" buyururlar ve onun şeker saçan sözlerinden zevk alırlardı.

İmdi dünyâ ve hutâmı tezyîn-i ilâhî ile müzeyyen olmakla berâber onun hakkında أرَضِيتم&#10024;

Şimdi dünya ve onun geçici nimetleri ilahi süslemeyle bezenmiş olmakla birlikte, onun hakkında "Dünya hayatına mı razı oldunuz?" (Tevbe Suresi, 38. ayet) buyrulmuştur.

ی ا َلخِرَة ِ إِال َّ قَلِيلالْحَيَاة ِ الدنيَا ف بِالْحَيَاة ِ الدنيَا مِن َ ا َلخِرَة ِ فَمَا مَتَاع (Tevbe, 9:38) buyrulmuş ve (sallallahu&#10024;

"Ey iman edenler, size ne oldu ki, 'Allah yolunda savaşa çıkın!' denildiği zaman yere yığılıp kaldınız? Dünya hayatını ahirete tercih mi ediyorsunuz? Oysa dünya hayatının ahirete göre metaı pek azdır." (Tevbe, 9:38) buyrulmuş ve (sallallahu aleyhi ve sellem)

ِي aleyhi ve sellem) Efendimiz dahi الدنیا كحلم النائم buyurmuş olduğundan Nebiyy-i Zî-şâna&#10024;

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) dahi "Dünya uyuyanın rüyası gibidir" buyurmuş olduğundan şanlı peygambere

ی kemâl-i mutâbaatlarından dolayı, ehl-i inâyet zümresine dâhil olan zevât, أذهَبتم طَيِّبَاتِكُم ف&#10024;

Kemâl-i mutâbaatlarından dolayı, ehl-i inâyet zümresine dâhil olan zevât, "أذهَبتم طَيِّبَاتِكُم ف

ِي حَيَاتِكُم الدنيَا (Ahkâf, 46:20) âyet-i kerîmesine mâ-sadak olmak üzere hazret-i şehâdetin hulviyyâtından tezehhüd ve iʻrâz ve onun merâretine tahammül buyurmuşlardır.&#10024;

"Dünya hayatınızda bütün güzel şeylerinizi harcadınız ve onlarla zevk sürdünüz." (Ahkâf, 46:20) ayet-i kerimesine uygun olarak, şahadet âleminin tatlılıklarından yüz çevirip onlardan uzak durmuşlar ve onun acılığına tahammül etmişlerdir.

“Bundan sonra Allah Teâlâ senin sırrını hakâyık-ı visâl ile tahakkuk ettirsin ve seni, kendisine sabâh ve akşam secde edenlerden kılsın. İmdi ben hacmi latîf, cirmi azîm, fâidesi kesîr, ilm-i ledünnîden ve elkâb-ı adnânîden müstahrec olup, kendisine şekk ve tahmîn dâhil olmayan İmâm-ı Mübîn’de “Memleket-i İnsâniyyenin Islâhı Hakkında Tedbîrât-ı İlahiyye” tesmiye olunan bu kitâb-ı sagîri ızhâr eyledim. Ve o tedbîr-i hikemî ve nizâm-ı ilâhî üzere olup, munkarız olmayan mülkün tedbîri hakkındaki tevhîdden bir mukaddimeyi ve bir temhîdi ve yirmi bir bâbı müştemildir. Ve onun şe’ninde remz-i beyânı memzûcen garîb geldi. Onu hâss ve âmm ve hazîz-i evhedd olan ve müstevâ-i iclâl ve ikrâm bulunan kimse kırâat edebilir. Ve nâsın her birisi meşreblerini bilir. Ve onda havâss için işârât-ı lâiha ve avâm için tarîka-i vâzıha vardır. Ve o, tasavvufun lübâbı ve hazret-i şeref ve taattufu, taarufun sebîlidir. Vâsıl ve sâlik onunla harîs olur. Ve memlûk ve mâlik ondan hazzını alır. Hakîkat-i insâniyyeyi ve onun sâir hayvân üzerine ulüvv-i mansıbını beyân eder. Ve o insân âlem-i muhît cinsinden bir muhtasardır. Zîrâ o, kesîf ve basîtten mürekkebdir. İmkânda onun evvel-i menşe’inde ve mebâdîsinde ona mevdûʻ olmayan bir şey yoktur. Nihâyet gâye-i kemâl üzere bürûz eyledi. Ve celâl ve cemâl beyninde berâzıhda zuhûr etti. İmdi cûdda buhl ve kudrette de noksân yoktur. Bu delîl ve burhân ile râciha olan ukûl sâhibleri indinde sâbit oldu. Ve işte bunun için baʻzı eimme, imkânda bu âlemden ebdaʻı yoktur, dedi. Ve Allah Teâlâ bizi ismet ile ve hikmetin latîfi ile te’yîd eylesin. Zîrâ o feyyâz-ı niʻmet ve vâsiu’r-rahmettir.”&#10024;

Bundan sonra Yüce Allah senin sırrını vuslat hakikatleriyle gerçekleştirsin ve seni, kendisine sabah ve akşam secde edenlerden kılsın. Şimdi ben, hacmi latif, cismi büyük, faydası çok olan, ledün ilminden ve Adnanî lakaplardan çıkarılmış, kendisine şüphe ve tahminin dahil olmadığı İmâm-ı Mübîn'de "İnsanlık Memleketinin Islahı Hakkında İlahi Tedbirler" adını verdiğim bu küçük kitabı ortaya koydum. Ve o, hikmetli tedbir ve ilahi düzen üzere olup, sonu gelmeyen mülkün tedbiri hakkındaki tevhîdden bir mukaddimeyi ve bir temhidi ve yirmi bir bölümü içerir. Ve onun şanında remz-i beyanı (işaretli anlatım) garip bir şekilde karışık geldi. Onu özel ve genel ve en alçak seviyede olan ve yüceltme ve ikram makamında bulunan kimse okuyabilir. Ve insanların her biri kendi meşreplerini (yollarını) bilir. Ve onda havâss (seçkinler) için parlayan işaretler ve avâm (halk) için açık bir yol vardır. Ve o, tasavvufun özü ve şeref ve şefkat hazretinin, tanışmanın yoludur. Vâsıl (Allah'a ulaşan) ve sâlik (Hakk Yolcusu) onunla hırslı olur. Ve köle ve sahip ondan hazzını alır. İnsanlık hakikatini ve onun diğer hayvanlar üzerine makamının yüceliğini beyan eder. Ve o insan, kuşatıcı âlem cinsinden bir özettir. Çünkü o, kesif (yoğun) ve basit (yalın) şeylerden mürekkeptir (bileşiktir). İmkan âleminde onun ilk menşeinde ve başlangıçlarında ona konulmamış bir şey yoktur. Nihayet kemalin en üst gayesi üzere ortaya çıktı. Ve celâl (ululuk) ve cemâl (güzellik) arasında berzâhlarda (ara âlemlerde) zuhur etti. Şimdi cömertlikte cimrilik ve kudrette de noksanlık yoktur. Bu, delil ve burhan ile akıl sahipleri nezdinde sabit oldu. Ve işte bunun için bazı imamlar, imkan âleminde bu âlemden daha güzel bir şey yoktur, dedi. Ve Yüce Allah bizi ismet (günahlardan korunma) ile ve hikmetin latifliği ile teyit eylesin. Çünkü o, nimetleri bolca veren ve rahmeti geniş olandır.

Yaʻnî ey kâri’, buraya kadar zikr olunan maârif-i Rabbâniyyeyi dirâyet ve fetânetinle anladıktan sonra, Allah Teâlâ senin sırrını bunların hakîkatlerine îsâl ile seni bu maârif ile tahakkuk ettirsin. Ve seni sabâh ve akşam secde edenlerden kılsın. Zîrâ tahakkuk, makâm-ı müşâhededir. Ve işitmekle görmek arasında fark-ı azîm vardır. Ve bu müşâhede kendi nefsinde vâkiʻ olan şeyi müşâhededir. Binâenaleyh hibrettir. Ve ilm-i zevkî ve vicdânîdir.&#10024;

Yani ey okuyucu, buraya kadar zikredilen Rabbanî bilgileri anlayışın ve zekânla kavradıktan sonra, Yüce Allah senin sırrını bunların hakikatlerine ulaştırsın ve seni bu bilgilerle tahakkuk ettirsin (gerçekleştirsin). Ve seni sabah ve akşam secde edenlerden kılsın. Çünkü tahakkuk, müşâhede makamıdır (gözlemle idrak etme mertebesidir). Ve işitmekle görmek arasında büyük bir fark vardır. Ve bu müşâhede, kendi nefsinde meydana gelen şeyi müşâhededir. Bu sebeple ibrettir. Ve zevkî (deneyimsel) ve vicdanî bir ilimdir.

Mesnevî

ْی ْی

را رسَط است این ** دیدن هر چيپس قیامت شد قیامت را بی&#10024;

Ma'lûm olsun ki, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, a'yân-ı sâbiteye nisbetle, mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olup, cemî'-i şuûnât-ı zâtiyye ve sıfâtiyyesinden münezzeh ve müberrâdır. Binâenaleyh, a'yân-ı sâbite, ezelen ve ebeden, hâriçte vücûd-ı izâfîye mâlik olamazlar; belki, vücûdât-ı mevhûme ve mütehayyileden ibaret olup, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyetine taalluk eden niseb ve i'tibârâtın sûretleridir. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri muktezâsınca, zâhir olan şuûnât-ı zâtiyye ve sıfâtiyyesinin mazharlarıdır. Kezâlik, Hak Teâlâ'nın ilminde, her bir ayn-ı sâbitenin, kendi isti'dâd-ı zâtîsi muktezâsınca, zâhir olan şuûnât-ı zâtiyye ve sıfâtiyyesinin mazharları olması, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyetinin, cemî'-i merâtibde, cemî'-i ahvâlde ve cemî'-i ezmine-i muhtelifede, kendi üzerine, kendi isti'dâd-ı zâtîsi muktezâsınca, zâhir olan şuûnât-ı zâtiyye ve sıfâtiyyesinin mazharları olması demektir. Bu sebeple, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri muktezâsınca, zâhir olan şuûnât-ı zâtiyye ve sıfâtiyyesinin mazharları olmakla beraber, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyetinin de, cemî'-i merâtibde, cemî'-i ahvâlde ve cemî'-i ezmine-i muhtelifede, kendi üzerine, kendi isti'dâd-ı zâtîsi muktezâsınca, zâhir olan şuûnât-ı zâtiyye ve sıfâtiyyesinin mazharları olması, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyetinin, cemî'-i merâtibde, cemî'-i ahvâlde ve cemî'-i ezmine-i muhtelifede, kendi üzerine, kendi isti'dâd-ı zâtîsi muktezâsınca, zâhir olan şuûnât-ı zâtiyye ve sıfâtiyyesinin mazharları olması demektir.

Tercüme

“Kıyâmet ol, kıyâmını gör! Her şeyi görmek için bu şarttır.”&#10024;

Kıyamet ol, kıyamını gör! Her şeyi görmek için bu şarttır.

َ ه

Abdin sabâh ve akşam secde edenlerden olması salât-ı dâim içinde bulunmasıdır ki ذِينال َ ی ََّللِه دَائِمون ََلَتِهِم هم عَیل ص (Meâric, 70:23) ve السَّمَاوَات ِ وَا ْلَرض ِ طَوعًا وَكرهًا وَظِاللُهم ِ يَسجد مَن ف و&#10024;

Kulun sabah ve akşam secde edenlerden olması, sürekli namaz içinde bulunmasıdır ki, "Onlar namazlarında devamlıdırlar" (Meâric, 70:23) ve "Göklerde ve yerde kim varsa, ister istemez Allah'a secde eder; gölgeleri de sabah akşam secde ederler" (Ra'd, 13:15).

ِي بِالْغدو ِّ وَا َلصَال ِ (Ra‘d, 13:15) âyet-i kerîmelerinde işâret buyrulmuştur. Ve salât-ı dâim odur ki insân melâbis-i nefisden tecerrüd ve onun sıfâtından tenezzüh ederek ehl-i şuhûd olan vâsıllar sınıfına dâhil oldukta onun rûhu salât içindedir. Zîrâ müşâhede rûhun salâtıdır. Onlar müşâhedelerinin devâmında nefisden ve sıfâtlarından ve meşhûdları olan mâsivânın kâffesinden gâib olurlar. Ve “sabâh” şems-i rûhun işrâkıyla sıfât-ı nefsâniyye zulümâtının zevâlidir. Ve “akşam” sıfât-ı nefsâniyye muktezeyâtının istîlâsıyla şems-i rûhun istitârıdır. Kâmillerin hâli “beyne’t-tecellî ve’l-istitârdır” dedikleri budur. Onlarda nâkıslar gibi sıfât-ı nefsâniyye icâbâtı olarak yiyip, içerler ve uyurlar. Ve nikâh eylerler. Velâkin kâmiller ile nâkıslar arasındaki fark yukarıda îzâh edilmiş ve Mesnevî-i Şerîf’in ebyâtı da derc olunmuştur. Kâmiller cemîʻ-i mezâhirde Zâhir’i müşâhede edip, mezâhiri onun zılli bilirler. Binâenaleyh onlar sabâh ve akşam tavʻan sâcidîn zümresine dâhildirler. Nâkıslar ise bunun aksinedir. Onlar Zâhir’den gâfil olup, mezâhiri müşâhede ederler. Ve onları vücûdât-ı müstakille sâhibi zann ve&#10024;

"Sabah akşam Allah'ı tesbih ederler" (Ra'd, 13:15) ayet-i kerimesinde işaret buyrulmuştur. Sürekli namaz ise şudur ki, insan nefsin elbiselerinden soyunup, onun sıfatlarından arınarak, Hakk'a ulaşmış olan şahitler sınıfına dahil olduğunda, onun ruhu namaz içindedir. Çünkü müşâhede (Allah'ı görmek) ruhun namazıdır. Onlar, müşâhedelerinin devamında nefisten ve onun sıfatlarından ve şahit oldukları masivanın (Allah dışındaki her şeyin) tamamından gâib olurlar. "Sabah" ise ruh güneşinin doğuşuyla nefsanî sıfatların karanlıklarının yok olmasıdır. "Akşam" ise nefsanî sıfatların gerekliliklerinin istilasıyla ruh güneşinin gizlenmesidir. Kâmillerin hâli "tecelli ile gizlenme arasındadır" dedikleri budur. Onlar, nâkıslar (eksik olanlar) gibi nefsanî sıfatların gereği olarak yiyip içerler ve uyurlar. Ve evlenirler. Velâkin kâmiller ile nâkıslar arasındaki fark yukarıda izah edilmiş ve Mesnevî-i Şerîf'in beyitleri de derc olunmuştur. Kâmiller, bütün tecellilerde Zâhir'i (Allah'ın görünen ismini) müşâhede edip, tecellileri O'nun gölgesi bilirler. Bu sebeple onlar sabah ve akşam gönüllü olarak secde edenler zümresine dahildirler. Nâkıslar ise bunun aksinedir. Onlar Zâhir'den gafil olup, tecellileri müşâhede ederler. Ve onları bağımsız varlıklar sahibi zannederler.

َّلله ُّ tevehhüm ederler. Velâkin ِ وا ْ فَثَم َّ وَجه افَأينَمَا توَل (Bakara, 2:115) âyet-i kerîmesi hükmünce nereye teveccüh ederler ise etsinler, hakîkatte yine Hakk’a teveccüh etmiş olurlar. Yaʻnî onların murâdları mâsivâ-yı Hakk’a teveccüh olduğu hâlde hakîkatte murâdları hilâfına olarak Hakk’a teveccüh etmiş olurlar. Tavʻ ve kerhin esâsı ise ilim ile cehilden başka bir şey değildir. İlim ile cehlin birçok merâtibi vardır ki burada tafsîli uzun olur.&#10024;

Allah'ı vehmederler. Velâkin "Nereye dönerseniz dönün, Allah'ın yüzü oradadır." (Bakara, 2:115) ayet-i kerimesi hükmünce nereye yönelirlerse yönelsinler, hakikatte yine Hakk'a yönelmiş olurlar. Yani onların maksatları Hakk'ın dışındaki şeylere yönelmek olduğu hâlde, hakikatte maksatlarının aksine olarak Hakk'a yönelmiş olurlar. İstemek ve istememek (tav' ve kerh) esası ise ilim ile cehaletten başka bir şey değildir. İlim ile cehaletin birçok mertebesi vardır ki burada ayrıntısı uzun olur.

İmdi salât, Hakk’a teveccühdür. Kâmiller gerek rûhun vakt-i işrâkı olan sabâh da ve gerek onun sıfât-ı nefsâniyye ile istitârı zamânı olan akşam da hep tavʻan Hakk’a müteveccih oldukları için salât-ı dâim içindedirler. Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) bu kitâbın kâri’ine bu mertebe-i şerîfeye vusûlü için duâ buyururlar.&#10024;

Şimdi, namaz, Hakk'a yöneliştir. Kâmiller, gerek ruhun aydınlanma vakti olan sabah vaktinde, gerekse onun nefse ait sıfatlarla örtünme zamanı olan akşam vaktinde hep isteyerek Hakk'a yönelmiş oldukları için sürekli namaz hâlindedirler. Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) bu kitabın okuyucusuna bu şerefli mertebeye ulaşması için dua ederler.

Baʻdehu Cenâb-ı Şeyh buyururlar ki: Ben cânib-i gaybdan vücûdu hâricîde zuhûru latîf ve cirm-i maʻnevîsi azîm ve fâidesi kesîr ve ilm-i ledünnîden, yaʻnî min-indillâh vehb olunan ilimden ve elkâb-ı adnânîden, yaʻnî makâm-ı visâlimin muktezâsı olan meşrebden istihrâc edilmiş olup, kendisine reyb ve tahmîn dâhil olmayan İmâm-ı Mübîn’de, yaʻnî suver-i ilmiyyei ilâhiyye mertebesinde “Memleket-i İnsâniyyenin Islâhı Hakkında Tedbîrât-ı İlahiyye” ismi verilmiş olan ve şekl-i zâhirisi sagîr bulunan bu kitâbı ızhâr eyledim.&#10024;

Bundan sonra Cenâb-ı Şeyh buyururlar ki: Ben, gayb tarafından, dış varlıkta zuhuru latif, manevi cismi azim, faydası çok olan ve ilm-i ledünnîden, yani Allah katından bağışlanan ilimden ve Adnanî lakaplardan, yani visal makamımın gerektirdiği meşrepten çıkarılmış olup, kendisine şüphe ve tahminin dahil olmadığı İmâm-ı Mübîn’de, yani ilahi ilmin suretleri mertebesinde “İnsanlık Memleketinin Islahı Hakkında İlahi Tedbirler” ismi verilmiş olan ve dış şekli küçük bulunan bu kitabı ortaya çıkardım.

Maʻlûm olsun ki esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye sûretlerinin yekdiğerinden mütemeyyiz olarak zâhir olduğu ilk mertebeye, mertebe-i vâhidiyyet derler. Bunlar suver-i ilmiyyedir. Âlemin kalbi mesâbesinde bulunan levh-i mahfûza nâzil olan her bir sûret bu mertebeden gelir. Bu mertebede sâbit olan her bir sûrete ayn-ı sâbite derler ki âlem-i kevnde zâhir olan sûret, onun aksinden ve zıllinden ibârettir. Ve ayn-ı sâbite zî-zılldir. Suver-i ilmiyye-i ilâhiyyede aslâ tebeddül olmadığı gibi sübûtları da katʻidir. Âlem-i kevnde zâhir olan her bir şeyin hakîkati ve ayn-ı sâbitesi bu&#10024;

Bilinmeli ki ilâhî isim ve sıfatların suretlerinin birbirinden ayrı olarak ortaya çıktığı ilk mertebeye, vâhidiyyet mertebesi derler. Bunlar ilme ait suretlerdir. Âlemin kalbi konumunda bulunan levh-i mahfûza inen her bir suret bu mertebeden gelir. Bu mertebede sabit olan her bir surete ayn-ı sâbite derler ki oluş ve bozuluş âleminde ortaya çıkan suret, onun aksinden ve gölgesinden ibarettir. Ve ayn-ı sâbite gölgelidir. İlâhî ilme ait suretlerde asla başka bir hale geçme olmadığı gibi, onların sabit oluşları da kesindir. Oluş ve bozuluş âleminde ortaya çıkan her bir şeyin hakikati ve ayn-ı sâbitesi budur.

ْی ی âlemde mevcûddur. إِمَام ٍ مبِی ء ٍ أحصَينَاە فوَكُل َّ یس (Yâsîn, 36:12) âyet-i kerîmesinde buna işâret&#10024;

Bilinmeli ki, her ne kadar Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, bütün mertebelerde, bütün hallerde ve çeşitli zamanlarda, oluş ve bozuluş âleminde, zâtî gereklilik ve zâtî istidat ile, öncesiz olarak ve sonsuza dek, değişmesi imkânsız olan bir şekilde, değişimden ve başka bir hale geçmeden uzak olsa da, bu durum, O'nun, kendi üzerine, her an, kendi zâtî yatkınlığına uygun olarak, kendi ilmindeki sabit hakikatler ile hükmetmesine engel değildir. Çünkü sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olup, O'nun zâtına ait halleridir. Bu sebeple, sabit hakikatler, değişmesi imkânsız olan bir şekilde, değişimden ve başka bir hale geçmeden uzaktır. Ancak, bu sabit hakikatlerin dış âlemde ortaya çıkışları, yani izafî varlıklar, kendi zâtî yatkınlıklarına göre, an be an, sürekli olarak, değişime ve başka bir hale geçmeye maruz kalır. Bu, tıpkı bir binanın, mimarın ilmindeki şekliyle değişmesi imkânsız olması, fakat dış âlemde, mimarın ilmindeki o şekle uygun olarak, an be an, sürekli olarak, tuğla tuğla, kerpiç kerpiç, inşa edilerek ortaya çıkması gibidir. Bu duruma, Yüce Allah'ın "Biz her şeyi apaçık bir İmam'da (Levh-i Mahfuz'da) sayıp yazmışızdır." (Yâsîn, 36:12) ayet-i kerimesinde işaret vardır.

ِي ََي olunur. Kümmelîn-i evliyâullahın nazarları aʻyân-ı sâbite âlemine olduğundan onların me’hazı ilimlerine şekk ve tahmîn dâhil olamaz. Nitekim Mevlânâ (radiyallahu anh) buyururlar:&#10024;

Bilinmeli ki, sabit hakikatler, değişmesi imkânsız olan İlahi Zât'ın halleri, oluşlarıdır; bu sebeple onlar, öncesiz olarak ve sonsuza dek, dışarıda varlık kokusu almamışlardır. Onlar, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleridir ve bu suretler, Hak Teâlâ'nın ilmiyle kâimdir. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmi, onların varlığına bağlıdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmiyle kâim olduklarından, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsız olduğundan, bu sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğundan, Hak Te

Mesnevî

ان خداستعكس مهرویان بست آن خیا الن َ كە دام اولیاست **&#10024;

O hayal ki, velilerin tuzağıdır, güzel yüzlülerin sevgisini yansıtır.

İmdi buna “Ümmü’l-Kitâb” da derler. Ve her sûret buradan levh-i mahfûza ve levh-i mahfûzdan âlem-i misâle ve âlem-i misâlden dahi âlem-i şehâdete nâzil olur.&#10024;

Şimdi buna "Ümmü'l-Kitâb" (Kitabın Anası) da derler. Ve her suret buradan levh-i mahfûza (korunmuş levha), levh-i mahfûzdan âlem-i misâle (misal âlemi) ve âlem-i misâlden de âlem-i şehâdete (görünen âlem) iner.

Hz. Şeyh (radiyallahu anh) bu kitâbı aynen Ümmü’l-Kitâb’dan aldıklarını ve binâenaleyh münderecâtına şekk ve tahmîn dâhil olmadığını beyân buyururlar:&#10024;

Hz. Şeyh (Allah ondan razı olsun) bu kitabı aynen Ümmü’l-Kitâb’dan (ana kitaptan, Levh-i Mahfuz'dan) aldıklarını ve bu sebeple içeriğine şüphe ve tahminin dâhil olmadığını beyan ederler.

“Ve o tedbîr-i hikemî ve nizâm-ı ilâhî üzere olup, munkarız olmayan mülkün tedbîri hakkındaki tevhîdden bir mukaddimeyi ve bir temhîdi ve yirmi bir bâbı müştemildir. Ve onun remz-i beyânı memzûcen garîb geldi...ilh.” Yaʻnî bu kitâb hükemânın akvâli ile Hakk Teâlâ hazretlerinin beyân buyurduğu nizâmdan bahs olunmak sûretiyle te’lîf olundu. Ve onun şânında ve hâlinde bir garâbet vardır. Ve o garâbet dahi birtakım hakâyıkın ibârede, işâret sûretiyle ızhârıdır. Binâenaleyh onda ketm ve ifşâ memzûcdur. Bu kitâbı, Zü’l-celâli ve’l-ikrâm hazretlerine karîb bulunan havâss kırâat ettiği vakit, onda münderic olan işârât-ı zâhireyi anlar. Ve hazîz-i evhedde yaʻnî maʻlûmâtı esfel-i süflde olan avâm kırâat ettiği vakit onda bulunan açık bir yolu görür. Velhâsıl nâsın her bir tâifesi meşreblerine göre bir ilim hâsıl ederler. Ve o tasavvufun lübâbı, yaʻnî içidir. Ve tasavvufun içi Allah Teâlâ hazretlerine sıdk ile teveccühdür. Ve bu kitâb hazret-i şeref ve taattufu, taarrufun sebîlidir. Yaʻnî esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin mezâhirde keyfiyyet-i zuhûrunu ve ahkâm-ı câriyyesini ve aʻtıyyât-ı esmâiyyeyi ve mezâhirde zâhir olanın kim olduğu alâ tarîki’t-teemmül ve’t-tefekkür bilmenin ve anlamanın yoludur ki bu taarruf sebebiyle gerek vâsıl ve gerek sâlik olanlar, hubb-i ilâhîye kemâl-i hırs ile mütevessil olurlar. Vâsılların kâl-i hâli böyle olur:&#10024;

"Ve o, hikmetli tedbir ve ilâhî düzen üzere olup, sonu gelmeyen mülkün tedbiri hakkındaki tevhîdden bir mukaddimeyi, bir temhidi ve yirmi bir bölümü içerir. Ve onun beyanının remzi garip geldi... ilh." Yani bu kitap, filozofların sözleriyle Yüce Allah'ın beyan buyurduğu düzenden bahsedilmek suretiyle yazıldı. Ve onun şanında ve hâlinde bir gariplik vardır. Ve o gariplik de birtakım hakikatlerin ifadede, işaret suretiyle ortaya konulmasıdır. Bu sebeple onda gizleme ve açığa vurma karışıktır. Bu kitabı, Zü’l-celâli ve’l-ikrâm hazretlerine yakın bulunan seçkinler okuduğu zaman, onda bulunan açık işaretleri anlarlar. Ve en aşağı seviyede, yani bilgileri en alt düzeyde olan avam okuduğu zaman onda bulunan açık bir yolu görür. Sözün özü, insanların her bir grubu kendi meşreplerine göre bir ilim elde ederler. Ve o, tasavvufun özü, yani içidir. Ve tasavvufun içi, Yüce Allah'a doğrulukla yönelmektir. Ve bu kitap, şeref ve lütuf hazretlerinin, tanıma yoludur. Yani ilâhî isim ve sıfatların mazharlarda (tecelli yerlerinde) zuhur etme keyfiyetini, cari hükümlerini, isimlere ait bağışları ve mazharlarda görünenin kim olduğunu teemmül ve tefekkür yoluyla bilmenin ve anlamanın yoludur ki bu tanıma sebebiyle gerek vâsıl (Allah'a ulaşan) ve gerek sâlik (Hakk Yolcusu) olanlar, ilâhî sevgiye tam bir arzu ile sarılırlar. Vâsılların hâl dili böyle olur:

ونوا خوش نالهای زارداشت گدر منقار داشت ** و اندران بر گكیل خوش رنگبلبیل بر&#10024;

"Ve o güzel renkli gül dalında bülbül, gagasında keskin bir ney gibi iniltilerle feryat ediyordu."

ْی

فت مارا جلوەء معشوق در این كار داشتگ وصل این نالە وفریاد چیست **فتمش درعیگ&#10024;

Ma'lûm olsun ki, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, a'yân-ı sâbiteye nisbetle, mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olup, cemî'-i merâtibde münezzeh ve mukaddestir; binâenaleyh, a'yân-ı sâbite, ezelen ve ebeden, zât-ı ulûhiyyet hakkında, hâriçte vücûd-ı izâfîleri olmamakla beraber, zât-ı ulûhiyyetin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan vücûdât-ı mevhûme ve mümteni'u'l-vücûd olan niseb ve taayyünât-ı ilmiyyeden ibaret olup, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sûretleri ve sıfatlarıdır.

Ve sâliklerin makâlî de şöyle olur:

ی

ز غم تمام ونشد وهر مقصود ** شدم خراب جهانگنجگفغان كە در طلب&#10024;

Ma'lûm olsun ki, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, a'yân-ı sâbiteye nisbetle, mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olup, ezelen ve ebeden münezzehtir. Binâenaleyh, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyetinin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan niseb-i ilmiyye ve vücûdât-ı mevhûme olup, hâriçte vücûd-ı izâfîleri yoktur. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyetinin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan niseb-i ilmiyye ve vücûdât-ı mevhûme olup, hâriçte vücûd-ı izâfîleri yoktur. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyetinin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan niseb-i ilmiyye ve vücûdât-ı mevhûme olup, hâriçte vücûd-ı izâfîleri yoktur. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyetinin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan niseb-i ilmiyye ve vücûdât-ı mevhûme olup, hâriçte vücûd-ı izâfîleri yoktur. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyetinin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan niseb-i ilmiyye ve vücûdât-ı mevhûme olup, hâriçte vücûd-ı izâfîleri yoktur. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyetinin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan niseb-i ilmiyye ve vücûdât-ı mevhûme olup, hâriçte vücûd-ı izâfîleri yoktur. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyetinin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan niseb-i ilmiyye ve vücûdât-ı mevhûme olup, hâriçte vücûd-ı izâfîleri yoktur. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyetinin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan niseb-i ilmiyye ve vücûdât-ı mevhûme olup, hâriçte vücûd-ı izâfîleri yoktur. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyetinin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan niseb-i ilmiyye ve vücûdât-ı mevhûme olup, hâriçte vücûd-ı izâfîleri yoktur. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyetinin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan niseb-i ilmiyye ve vücûdât-ı mevhûme olup, hâriçte vücûd-ı izâfîleri yoktur. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyetinin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan niseb-i ilmiyye ve vücûdât-ı mevhûme olup, hâriçte vücûd-ı izâfîleri yoktur. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyetinin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan niseb-i ilmiyye ve vücûdât-ı mevhûme olup, hâriçte vücûd-ı izâfîleri yoktur. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyetinin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan niseb-i ilmiyye ve vücûdât-ı mevhûme olup, hâriçte vücûd-ı izâfîleri yoktur. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyetinin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan niseb-i ilmiyye ve vücûdât-ı mevhûme olup, hâriçte vücûd-ı izâfîleri yoktur. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyetinin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan niseb-i ilmiyye ve vücûdât-ı mevhûme olup, hâriçte vücûd-ı izâfîleri yoktur. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyetinin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan niseb-i ilmiyye ve vücûdât-ı mevhûme olup, hâriçte vücûd-ı izâfîleri yoktur. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyetinin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan niseb-i ilmiyye ve vücûdât-ı mevhûme olup, hâriçte vücûd-ı izâfîleri yoktur. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyetinin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan niseb-i ilmiyye ve vücûdât-ı mevhûme olup, hâriçte vücûd-ı izâfîleri yoktur. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyetinin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan niseb-i ilmiyye ve vücûdât-ı mevhûme olup, hâriçte vücûd-ı izâfîleri yoktur. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyetinin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan niseb-i ilmiyye ve vücûdât-ı mevhûme olup, hâriçte vücûd-ı izâfîleri yoktur. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyetinin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan niseb-i ilmiyye ve vücûdât-ı mevhûme olup, hâriçte vücûd-ı izâfîleri yoktur. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyetinin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan niseb-i ilmiyye ve vücûdât-ı mevhûme olup, hâriçte vücûd-ı izâfîleri yoktur. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyetinin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan niseb-i ilmiyye ve vücûdât-ı mevhûme olup, hâriçte vücûd-ı izâfîleri yoktur. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyetinin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan niseb-i ilmiyye ve vücûdât-ı mevhûme olup, hâriçte vücûd-ı izâfîleri yoktur. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyetinin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan niseb-i ilmiyye ve vücûdât-ı mevhûme olup, hâriçte vücûd-ı izâfîleri yoktur. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyetinin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan niseb-i ilmiyye ve vücûdât-ı mevhûme olup, hâriçte vücûd-ı izâfîleri yoktur. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyetinin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan niseb-i ilmiyye ve vücûdât-ı mevhûme olup, hâriçte vücûd-ı izâfîleri yoktur. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyetinin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan niseb-i ilmiyye ve vücûdât-ı mevhûme olup, hâriçte vücûd-ı izâfîleri yoktur. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyetinin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan niseb-i ilmiyye ve vücûdât-ı mevhûme olup, hâriçte vücûd-ı izâfîleri yoktur. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyetinin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan niseb-i ilmiyye ve vücûdât-ı mevhûme olup, hâriçte vücûd-ı izâfîleri yoktur. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyetinin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan niseb-i ilmiyye ve vücûdât-ı mevhûme olup, hâriçte vücûd-ı izâfîleri yoktur. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyetinin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan niseb-i ilmiyye ve vücûdât-ı mevhûme olup, hâriçte vücûd-ı izâfîleri yoktur. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyetinin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan niseb-i ilmiyye ve vücûdât-ı mevhûme olup, hâriçte vücûd-ı izâfîleri yoktur. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyetinin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan niseb-i ilmiyye ve vücûdât-ı mevhûme olup, hâriçte vücûd-ı izâfîleri yoktur. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyetinin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan niseb-i ilmiyye ve vücûdât-ı mevhûme olup, hâriçte vücûd-ı izâfîleri yoktur. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyetinin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan niseb-i ilmiyye ve vücûdât-ı mevhûme olup, hâriçte vücûd-ı izâfîleri yoktur. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyetinin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan niseb-i ilmiyye ve vücûdât-ı mevhûme olup, hâriçte vücûd-ı izâfîleri yoktur. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyetinin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan niseb-i ilmiyye ve vücûdât-ı mevhûme olup, hâriçte vücûd-ı izâfîleri yoktur. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyetinin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan niseb-i ilmiyye ve vücûdât-ı mevhûme olup, hâriçte vücûd-ı izâfîleri yoktur. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyetinin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan niseb-i ilmiyye ve vücûdât-ı mevhûme olup, hâriçte vücûd-ı izâfîleri yoktur. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyetinin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan niseb-i ilmiyye ve vücûdât-ı mevhûme olup, hâriçte vücûd-ı izâfîleri yoktur. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyetinin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan niseb-i ilmiyye ve vücûdât-ı mevhûme olup, hâriçte vücûd-ı izâfîleri yoktur. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyetinin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan niseb-i ilmiyye ve vücûdât-ı mevhûme olup, hâriçte vücûd-ı izâfîleri yoktur. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyetinin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan niseb-i ilmiyye ve vücûdât-ı mevhûme olup, hâriçte vücûd-ı izâfîleri yoktur. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyetinin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan niseb-i ilmiyye ve vücûdât-ı mevhûme olup, hâriçte vücûd-ı izâfîleri yoktur. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyetinin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan niseb-i ilmiyye ve vücûdât-ı mevhûme olup, hâriçte vücûd-ı izâfîleri yoktur. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyetinin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan niseb-i ilmiyye ve vücûdât-ı mevhûme

Bu kitâbdan mâlik, yaʻnî ashâb-ı hükm ve memlûk, yaʻnî tâbiʻ-i hükm olan kimseler hazzlarını alırlar. Yaʻnî mâlik ne için hükm ettiğini ve memlûk ne için hükme tâbiʻ olduğunu bilir ve anlar. Ve bu kitâb hakîkat-i insâniyyeyi ve insânın sâir hayvânât üzerine sebeb-i tefevvukunu açık bir sûrette bildirir. Ve insân âlem-i muhît, yaʻnî âlem-i melekût ve mülkün hey’et-i mecmûʻası cinsinden bir muhtasardır ve bir hulâsadır. Ve o heyet-i mecmûʻanın bir numûnesidir. Zîrâ o insân, kesîf ve basîtten mürekkebdir. Ve kesîfi, âlem-i mülke ve basîti, âlem-i melekûte mukâbildir. İmkânda yaʻnî vücûdât-ı mümkine ve izâfiyye âleminde onun evvel-i menşe’inde ve mebâdîsinde yaʻnî onun ibtidâ-i îcâdında kendisine mevdûʻ olmayan bir şey yoktur. Zîrâ ان هللا خلق آدم عیل صورتە ve ان هللا خلق آدم عیل صورة الرحمن muktezasınca Hakk Teâlâ hazretleri, Âdem’i bilcümle sıfât ve esmâsına mazhariyyet istiʻdâdı ile halk eyledi. Çünkü&#10024;

Bu kitaptan, yani hüküm sahibi olanlar ve hükme tabi olanlar paylarını alırlar. Yani hüküm sahibi ne için hükmettiğini, hükme tabi olan da ne için hükme tabi olduğunu bilir ve anlar. Ve bu kitap, insan hakikatini ve insanın diğer hayvanlar üzerindeki üstünlüğünün sebebini açık bir şekilde bildirir. Ve insan, kuşatıcı âlem, yani melekût ve mülk âlemlerinin toplamının bir özeti ve bir hulâsasıdır. Ve o toplamın bir örneğidir. Çünkü o insan, yoğun ve basit olandan oluşmuştur. Ve yoğun olanı mülk âlemine, basit olanı ise melekût âlemine karşılık gelir. İmkân âleminde, yani mümkün ve izafî varlıklar âleminde, onun ilk menşeinde ve başlangıçlarında, yani onun yaratılışının başlangıcında kendisine verilmemiş bir şey yoktur. Çünkü "Allah Âdem'i kendi suretinde yarattı" ve "Allah Âdem'i Rahman'ın suretinde yarattı" gereğince Yüce Allah, Âdem'i bütün sıfat ve isimlerine mazhariyet yatkınlığı ile yarattı. Çünkü

َ َّلله “Allah” ve “Rahmân” isimleri birer ism-i câmiʻdir. Nitekim buyrulur: َ أوِ ادعوا ْ الرَّحمَن قل ِ ادعوا ْ ا (İsrâ, 17:110) Binâenaleyh Âdem, bilcümle esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin mazharı olan âlem-i kevnin hulâsası olduğundan onun câmiʻ olmadığı bir şey yoktur.&#10024;

"Allah" ve "Rahmân" isimleri birer kapsayıcı isimdir. Nitekim buyrulur: "De ki: İster Allah diye çağırın, ister Rahmân diye çağırın." (İsrâ, 17:110) Bu sebeple Âdem, bütün ilâhî isim ve sıfatların tecelli yeri olan oluş ve bozuluş âleminin özü olduğundan, onun kapsayıcı olmadığı hiçbir şey yoktur.

İşte insân bu sebeble âkıbet gâye-i kemâl üzere bürûz ve zuhûr eyledi. Ve celâl ve cemâl arasındaki berzahlarda zâhir oldu. Zîrâ onun hakîkati, vech-i Hakk ve zât-ı mutlak olup, aslâ hâlik değildir. Bu ciheti, cemâldir. Ve taayyünü ise mâsivâ-yı Hakk taʻbîr olunan vücûd-i izâfî olup, hâliktir. Ve vech-i Hakk’ın nikâbıdır. Bu ciheti de celâldir. Binâenaleyh insân cemâl ve celâl beyninde berzahdır. Ve berzah iki cihete vechi olan şeye derler. Efrâd-ı insâniyyeden her bir ferd bu istiʻdâd üzere mahlûktur. Fakat insân-ı kâmil bu hakîkati zevkan vücûdunda ârif olur. Ve insân-ı nâkıs ise cehli ve gafleti sebebiyle kendi kıymetini bilmeyip vücûdunda meknûz olan hazîneyi keşf edemez.&#10024;

İşte insan bu sebeple sonunda kemâl gayesi üzere ortaya çıktı ve belirdi. Ve celâl (Allah'ın azamet ve yüceliği) ile cemâl (Allah'ın güzellik ve lütfu) arasındaki berzahlarda (geçiş bölgelerinde) zâhir oldu. Çünkü onun hakikati, Hakk'ın vechi (yüzü, yönü) ve mutlak zât olup, asla yaratılmış değildir. Bu yönü, cemâldir. Ve onun taayyünü (belirlenmesi) ise Hakk'ın dışındaki şeyler olarak adlandırılan izafî varlık olup, yaratılmıştır. Ve Hakk'ın vechinin nikabıdır (örtüsüdür). Bu yönü de celâldir. Bu sebeple insan cemâl ve celâl arasında bir berzahtır. Ve berzah, iki yöne vechi olan şeye denir. İnsan fertlerinden her bir fert bu yatkınlık üzere yaratılmıştır. Fakat insân-ı kâmil bu hakikati zevken (manevî bir tecrübe ile) kendi varlığında bilir. Ve noksan insan ise cehaleti ve gafleti sebebiyle kendi kıymetini bilmeyip varlığında gizli olan hazineyi keşfedemez.

İmdi bu kitâbı, kemâl-i tedebbür ile mütâlaa edenlerin füyûzât-ı ilâhiyyeye mazhariyyetleri me’mûl-i kavîdir. Zîrâ cûdda buhl yoktur. Ve Cevad-ı Mutlak hazretleri dâimü’t-tecellîdir. Ve onun kudret-i zuhûrunda aslâ acz mevzûʻ-i bahs olamaz. Abd, kabûl-i tecellî istiʻdâdını gösterdikten sonra füyûzât-ı ilâhiyye dâimâ hâzırdır. Bu hakîkat, ukûl-i râciha sâhibleri indinde delîl ve burhân ile sâbit bir şeydir. Bu bâbdaki delîl ve burhân âlem-i kevnden hissen meşhûd olan tecelliyât-ı ilâhiyyedir ki bu hakîkat âtîdeki beyitte tavzîh buyrulmuştur:&#10024;

Şimdi bu kitabı, tam bir dikkatle okuyanların ilâhî feyizlere mazhar olmaları kuvvetle umulur. Çünkü cömertlikte cimrilik yoktur. Ve Mutlak Cömert olan Yüce Allah, sürekli tecelli hâlindedir. Ve O'nun kudretinin ortaya çıkmasında asla bir acizlik söz konusu olamaz. Kul, tecelliyi kabul etme yatkınlığını gösterdikten sonra ilâhî feyizler daima hazırdır. Bu hakikat, akıl sahipleri katında delil ve kesin kanıt ile sabit bir şeydir. Bu konudaki delil ve kesin kanıt, oluş ve bozuluş âleminden duyularla görülen ilâhî tecellilerdir ki bu hakikat aşağıdaki beyitte açıklanmıştır:

Halkın istiʻdâdına vâbestedir âsâr-ı feyz,&#10024;

Feyzin eserleri halkın yatkınlığına bağlıdır.

Ebr-i nisândan sadef dürdâne efʻî sem kapar.&#10024;

Nisan bulutundan sedef inci kapar, yılan zehir kapar.

Ve işte bunun için baʻzı eimme, yaʻnî ekâbir-i muhakkıkînden baʻzıları âlem-i imkânda bu hazret-i şehâdet mertebesinden ebdaʻı yoktur, demişlerdir. Zîrâ âlem-i şehâdet gâyet bedîu’n-nizâmdır. Çünkü mazhar-ı Rahmân’dır. Ve tecellî-i rahmânîde celâl ve cemâl ve halâvet ve merâret ve gam ve şâdî ve dıhk ve bükâ ilh… gibi ezdâd mümtezicdir. Binâenaleyh âlem-i şehâdet ecmaʻdır. Âlem-i âhiret ise evsaʻdır, ecmaʻ değildir. Zîrâ mezâhir-i cemâliyye ve celâliyye orada mümtezic olmayıp, tefrîk edilmiştir. Ve bu âlem-i şehâdetin taayyünü zuhûrlarına müsâid olmayan mezâhir-i cemâliyye ve celâliyye âlem-i âhîrette zâhir olabilir.&#10024;

İşte bunun için bazı imamlar, yani büyük muhakkiklerden bazıları, imkân âleminde bu şehadet mertebesinden daha güzel bir şey yoktur demişlerdir. Çünkü şehadet âlemi son derece güzel bir düzene sahiptir. Zira Rahman'ın mazharıdır. Rahmanî tecellide ise celâl ve cemâl, tatlılık ve acılık, gam ve sevinç, gülme ve ağlama gibi zıtlar bir aradadır. Bu sebeple şehadet âlemi en kapsamlıdır. Ahiret âlemi ise daha geniştir, ancak en kapsamlı değildir. Çünkü cemâlî ve celâlî mazharlar orada bir arada olmayıp, ayrılmıştır. Bu şehadet âleminin belirginleşmesiyle ortaya çıkmasına müsait olmayan cemâlî ve celâlî mazharlar ahiret âleminde ortaya çıkabilir.

ی ی Nitekim buyrulur: السَّعِي الْجَنَّة ِ وَفَرِيق ففَرِيق ف (Şûrâ, 42:7) Mâdemki bu âlemde celâl ve cemâl&#10024;

Nitekim buyrulur: السَّعِي الْجَنَّة ِ وَفَرِيق ففَرِيق ف (Şûrâ, 42:7) Mademki bu âlemde celâl ve cemâl

ِْ ِي ِي mümtezicdir, böyle olunca Allah Teâlâ hazretleri bizi ismet ile yaʻnî himâye-i cemâli ile ve hikmetin latîfi ile te’yîd eylesin. Zîrâ bu âlemde Hakk sûretinde bâtıllar ve ilaç sûretinde zehirler vardır. Eğer ismet-i ilâhiyye olmaz ise Hakk’a teveccüh edeyim der iken insân dalâlete düşer. İbâdet içinde dalâlete düşen birçok âbidler vardır. Ve kezâ hikmetin âlem-i maddiyâta taalluk eden kısımları vardır ki evhâm ile meşûb olduğundan insânı ıdlâl eder. Fakat Hakk Teâlâ&#10024;

İmdi, bu âlemde hak ile bâtıl, doğru ile yanlış birbirine karışmıştır; böyle olunca Yüce Allah bizi ismet ile, yani cemâlinin himayesiyle ve hikmetin latif yönüyle desteklesin. Çünkü bu âlemde Hakk sûretinde bâtıllar ve ilaç sûretinde zehirler vardır. Eğer ilâhî ismet olmaz ise, insan Hakk'a yönelmek isterken sapkınlığa düşer. İbadet içinde sapkınlığa düşen birçok âbidler vardır. Aynı şekilde, hikmetin maddî âleme ilişkin kısımları vardır ki, vehimlerle dolu olduğundan insanı saptırır. Fakat Yüce Allah

َ hazretlerinin َ خَيْ ًا كثِيًْا ة َ فَقَد أُونوَمَن يؤت َ الْحِكْم (Bakara, 2:269) buyurduğu hikmet vâridât-ı&#10024;

"Kime hikmet verilmişse, ona çok hayır verilmiştir." (Bakara, 2:269) buyurduğu hikmet, Yüce Allah'ın kuluna bahşettiği ilahi ilhamlar ve feyizlerdir.

َِي ilâhiyye cümlesinden olduğundan latîfdir.&#10024;

İlahi isimlerden olduğu için latiftir.

İmdi bir kimse sıdk ile Hakk’a teveccüh eder ise feyyâz-ı niʻmet ve vâsiü’r-rahmet olan Hakk’ın maddî ve maʻnevî niʻmetleri ve füyûzâtı ve rahmeti o kimseye vâsıl olur.&#10024;

Şimdi bir kimse doğrulukla Hakk'a yönelirse, nimetleri bolca veren ve rahmeti geniş olan Hakk'ın maddî ve manevî nimetleri, feyizleri ve rahmeti o kimseye ulaşır.

****

TEMHÎD-İ KİTÂB

“Allah Teâlâ seni tâata muvaffak eylesin. Maʻlûmun olsun ki muhakkak Allah Subhânehu ve Teâlâ zât-ı subhânisi vitriyyetle münferid olmak için âlemi, şefʻiyyet içinde ibrâz etmek murâd eyledi. Binâenaleyh Vâhid, Ferd ismi sâbit oldu. Ve seyyid abdden mütemeyyiz oldu.”&#10024;

Yüce Allah seni ibadete muvaffak kılsın. Bilinmeli ki muhakkak Yüce Allah, kendi yüce zâtının tek olma özelliğiyle ayrıcalıklı olması için âlemi çift olma özelliği içinde ortaya çıkarmayı murad etti. Bu sebeple Vâhid (Tek) ve Ferd (Yegâne) ismi sabit oldu. Ve efendi kuldan ayrıldı.

Yaʻnî ey kâri’, Allah Teâlâ seni tasavvufun lübbü olan bu hakâyıkı anlayıp, hazm etmeye ve bu fehm-i sahîh netîcesinde zevkan abdiyyetini müdrik olup, o abdiyyetin icâbâtı bulunan maʻrifetullaha ve tâata muvaffak eylesin. Zîrâ çok kimseler Hz. Şeyh-i Ekber’in beyân buyurduğu hakâyık ve maârifden ürküp onları inkâr ederler. Ve birtakım kimseler dahi anladıklarını zannedip icâbât-ı abdiyyet olan tâattan inhirâf ile vâdî-i dalâlete düşerler. Bu hakâyık ve maârif kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakîmdir. Tevfîk-i ilâhî rehber olmadıkça pây-i aklın kayması havfi bulunduğundan Cenâb-ı Şeyh (radiyallahu anh) kâri’e duâ ettikten sonra buyururlar ki: “Allah Subhânehu ve Teâlâ zât-ı subhânisi vitriyyetle münferid olmak için âlemi şefʻiyyet içinde ibrâz etmek murâd eyledi.”&#10024;

Yani ey okuyucu, Yüce Allah seni tasavvufun özü olan bu hakikatleri anlayıp hazmetmeye ve bu doğru anlayışın neticesinde kulluğunu zevkle idrak edip, o kulluğun gereği olan Allah bilgisine ve ibadete muvaffak kılsın. Çünkü birçok kimse Hz. Şeyh-i Ekber’in beyan ettiği hakikatlerden ve bilgilerden ürküp onları inkâr ederler. Ve bir takım kimseler de anladıklarını zannedip kulluğun gereği olan ibadetten saparak dalalet vadisine düşerler. Bu hakikatler ve bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir doğru yoldur. İlahi yardım rehber olmadıkça aklın ayağının kayması korkusu bulunduğundan Cenâb-ı Şeyh (Allah ondan razı olsun) okuyucuya dua ettikten sonra buyururlar ki: “Allah Subhânehu ve Teâlâ, yüce zâtı tekliğiyle münezzeh olmak için âlemi çiftlik içinde ortaya çıkarmayı murad eyledi.”

Maʻlûm olsun ki vücûd iki nevʻdir. Birisi vücûd-i hakîkî, diğeri vücûd-i izâfîdir. Vücûdi hakîkî bilcümle kuyûd ve izâfâttan münezzeh olup, Hakk Subhânehu ve Teâlâ hazretlerinin künhüdür. Ve vücûd-i hakîkîyi idrâk mümkün değildir. Vücûd-i izâfî ise vücûd-i hakîkînin esmâsı ve sıfâtı hasebiyle taayyün ve takayyüdünden ibâret olup, bu vücûd idrâk olunur. Âlemin&#10024;

Bilinmeli ki varlık iki çeşittir. Birisi hakiki varlık, diğeri izafî varlıktır. Hakiki varlık, bütün kayıt ve bağıntılardan uzak olup, Yüce Allah'ın özüdür. Ve hakiki varlığı idrak etmek mümkün değildir. İzafî varlık ise, hakiki varlığın isimleri ve sıfatları sebebiyle belirlenmesinden ve kayıtlanmasından ibaret olup, bu varlık idrak olunur. Âlemin

ی ی ve âlemdeki eşyânın vücûdu gibi. Onun için hadîs-i şerîfde آالء هللا ذات هللا تفكروا ف ال تتفكروا ف buyrulmuştur.&#10024;

Yüce Allah'ın zâtı, a'yân-ı sâbite gibi, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi mümkün olmayan bir şekilde, öncesiz olarak ve sonsuza dek kendi zâtına ait haller, oluşlar ile münezzehtir; bu sebeple, Yüce Allah'ın zâtı, dışarıda var olan şeylerin ve âlemdeki eşyanın varlığı gibi değildir. Onun için hadîs-i şerîfte "Allah'ın nimetlerini düşünün, Allah'ın zâtını düşünmeyin." buyrulmuştur.

Vücûd-i hakîkî kendi mertebesinde esmâ ve sıfâttan ve bilcümle nuûttan mukaddes ve münezzeh zât-ı ahadiyyetten ibârettir. Vücûd-i hakîkînin, hakîkat-i Muhammediyyeden ibâret olan mertebe-i vahdete tenezzülü meşiyyet ile değildir. Belki bu tenezzül onun iktizâ-yı zâtîsidir. Meselâ hâl-i istiğrâkta bulunan bir insânın hâl-i âgâhîye gelmesi kendisinin irâdesiyle değildir. Belki onun iktizâ-yı zâtîsidir. Ve mertebe-i vahdet, mertebe-i ulûhiyyet olup, bu mertebe cemîʻ-i esmâ ve sıfâtı câmiʻdir. Vücûd-i hakîkînin, bu mertebenin mâdûnunda olan vâhidiyyet, ervâh ve misâl ve şehâdet mertebelerine tenezzülü meşiyyet iledir. Ve vahdet ve vâhidiyyet mertebelerine tenezzülde gayriyyet nisbeti yoktur. Gayriyyet nisbeti ile vücûdun zuhûru, mertebe-i ervâhdan başlar. Nitekim ألست َ بِرَبِّكُم (Aʻrâf, 7:172) hitâbı mertebe-i ervâhda vâkiʻ olmuştur. Ve Rabb ile merbûb bu mertebede ayrılmıştır.&#10024;

Gerçek varlık, kendi mertebesinde isimlerden ve sıfatlardan ve bütün niteliklerden uzak ve arınmış olan ahadiyet zâtından ibarettir. Gerçek varlığın, hakikat-i Muhammediyye'den ibaret olan vahdet mertebesine inişi, meşiyyet (Allah'ın dilemesi) ile değildir. Aksine bu iniş, onun zâtî gerekliliğidir. Örneğin, istiğrak (kendinden geçme) halinde bulunan bir insanın uyanıklık haline gelmesi, kendisinin iradesiyle değildir. Aksine bu, onun zâtî gerekliliğidir. Vahdet mertebesi, ulûhiyet mertebesi olup, bu mertebe bütün isimleri ve sıfatları kapsar. Gerçek varlığın, bu mertebenin altındaki vahidiyet, ervâh (ruhlar), misâl (misal âlemi) ve şehâdet (şehadet âlemi) mertebelerine inişi meşiyyet iledir. Vahdet ve vahidiyet mertebelerine inişte gayriyet (başkalık) bağıntısı yoktur. Gayriyet bağıntısı ile varlığın zuhuru, ervâh mertebesinden başlar. Nitekim "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" (Aʻrâf, 7:172) hitabı ervâh mertebesinde gerçekleşmiştir. Rab ile merbûb (kendisine Rab denilen) bu mertebede ayrılmıştır.

İmdi vücûd-i hakîkî, ahadiyyet ve vahdet ve vâhidiyyet mertebelerinde nisbet-i gayriyyetten münezzeh olan vitriyyetle yaʻnî teklik ile münferiddir. Merbûbiyyetin tahakkuku nisbet-i gayriyyeti hâiz bulunan vücûd-i izâfîye mütevakkıf olduğundan vitr olan vücûd-i vâhidi hakîkî bi’t-tenezzül şefʻiyyetle zâhir oldu. Ve bu tenezzül, eltâf-ı latîf olan vücûd-i hakîkînin mertebe-i kesâfete tenezzülünden ibârettir.&#10024;

Şimdi, hakiki varlık, ahadiyyet, vahdet ve vâhidiyyet mertebelerinde başkalık bağıntısından uzak olan teklik ile tek başına durur. Kulluğun gerçekleşmesi, başkalık bağıntısını taşıyan izafî varlığa bağlı olduğundan, tek olan hakiki biricik varlık, tenezzül yoluyla çiftlik ile ortaya çıktı. Ve bu tenezzül, latif lütuflar olan hakiki varlığın yoğunluk mertebesine inmesinden ibarettir.

Nitekim Ebû’l-Hasan Gûrî hazretleri buyurur:&#10024;

Nitekim Ebû’l-Hasan Gûrî hazretleri buyurur:

ً

كثف نفسە فسماە خلقاسبحان من لطف نفسە فسماە حقا ً و&#10024;

Kendisini yoğunlaştırdı ve ona halk adını verdi. Kendisini inceltti ve ona Hak adını verdi, O (Allah) her türlü noksanlıktan uzaktır.

Ve Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh)’ın Fütûhât-ı Mekkiyye’de beyân buyurduğu: سبحان من اظهر اال شیاء وهو عینها Kelâmı da bu maʻnâdandır. Vücûdun mertebe-i ulûhiyyetten mertebei vâhidiyyete yaʻnî suver-i ilmiyye mertebesine ve baʻdehu mertebe-i ervâha tenezzülü meşiyyetle olduğundan Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) “Allah Subhânehu ve Teâlâ zât-ı subhânisi vitriyyetle münferid olmak için âlem-i şefʻiyyet içinde ibrâz etmek murâd eyledi” buyurur. Zîrâ vitriyyet, şefʻiyyet ve infirâd, kesret mukâbelesinde tahakkuk eder. Çünkü eşyâ zıddı ile inkişâf eder. İşte bu kesîr ve zevc görünen vücûdât-ı izâfiyye muvâcehesinde zâtı ulûhiyyet için vâhid ve ferd isimleri sâbit olur. Ve seyyid ile abd, yaʻnî Mevlâ ile kul yekdiğerinden temeyyüz eder. Vücûd-i hakîkînin ismi, mertebe-i ulûhiyyette seyyid ve Mevlâ’dır. Ve mertebe-i şefʻiyyet olan ervâh ve misâl ve şehâdet mertebelerinde esmâsı hasebiyle taayyün ve takayyüd ettiği sûretlerde abddir. Nitekim bu merâtibe işâreten Hz. Mısrî buyurur:&#10024;

Şeyh-i Ekber'in (Allah ondan razı olsun) Fütûhât-ı Mekkiyye'de açıkladığı "سبحان من اظهر اال شیاء وهو عینها" sözü de bu anlamdadır. Varlığın ilâhlık mertebesinden vahidiyet mertebesine, yani ilim suretleri mertebesine ve ondan sonra ruhlar mertebesine inişi ilâhî dilemeyle olduğundan, Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (Allah ondan razı olsun) "Yüce Allah, kendi zâtının tekliğiyle münezzeh olmak için âlem-i şef'iyyet (ikilik âlemi) içinde kendini ortaya koymayı murad etti" buyurur. Çünkü teklik, ikilik ve ferdiyet, çokluğun karşısında gerçekleşir. Çünkü eşya zıddıyla ortaya çıkar. İşte bu çok ve çift görünen izafî varlıklar karşısında, İlahi Zât için Vâhid ve Ferd isimleri sabit olur. Ve efendi ile kul, yani Mevlâ ile kul birbirinden ayrılır. Hakikî varlığın ismi, ilâhlık mertebesinde efendi ve Mevlâ'dır. Ve ikilik mertebesi olan ruhlar, misal ve şehadet mertebelerinde, isimleri gereği taayyün ve takayyüd ettiği suretlerde kuldur. Nitekim bu mertebelere işaretle Hz. Mısrî buyurur:

Bilinmez bî-nişânîdir, bulunmaz lâ-mekânîdir.&#10024;

Bilinmez, işaretsizdir; bulunmaz, mekânsızdır.

Hemen ancak sana kuldur, senin ehl ü ıyâlindir.&#10024;

Hemen ancak sana kuldur, senin çoluk çocuğundur.

Ve her mertebenin bir hükmü vardır. Şerîat, mertebe-i abdiyyetin iktizâ-yı zâtîsi olduğundan taʻtîl-i şerîat, hakâyık ve maârifden cehildir ve zendekadır. Seyyid, hakîkatiyle abdin ayn’ıdır. Ve abd, taayyünü ile seyyidin gayridir. Bunun misâl-i kevnîsi şöyledir:&#10024;

Ve her mertebenin bir hükmü vardır. Şeriat, kulluk mertebesinin zâtî gerekliliği olduğundan, şeriatı geçersiz saymak, hakikatleri ve ilâhî bilgileri bilmemektir ve zındıklıktır. Seyyid (efendi), hakikatiyle kulun aynısıdır. Ve kul, kendi belirlenimiyle seyyidin (efendinin) gayrısıdır. Bunun oluş âlemindeki örneği şöyledir:

Buhar tekâsüf edince bulut olur. Ve bulut tekâsüf edince su olur. Ve su incimâden tekâsüf edince buz olur. Buhar kendi hakîkatiyle buzun aynıdır ve buz taayyünü ile buharın gayridir. Buhar her mertebeye tenezzül ve tekâsüf edince başka bir isim ile müsemmâ olur. Ona bulut, su ve buz denemez ve bunların hakîkatleri müttehid olduğu hâlde kendilerine buhar denemez ve suyun hizmetini buz göremez.&#10024;

Buhar yoğunlaşınca bulut olur. Ve bulut yoğunlaşınca su olur. Ve su donarak yoğunlaşınca buz olur. Buhar kendi hakikatiyle buzun aynısıdır ve buz, belirginleşmesiyle buhardan başkadır. Buhar her mertebeye inip yoğunlaşınca başka bir isimle adlandırılır. Ona bulut, su ve buz denemez ve bunların hakikatleri bir olduğu hâlde kendilerine buhar denemez ve suyun hizmetini buz göremez.

“Allah Teâlâ sizi nüfûsunuzun hakâyıkına vâkıf eylesin ve hikmetinin latîfinden ve sanʻatının garîbinden sizlere tevdîʻ buyurduğu şeye sizi muttaliʻ kılsın. Allah&#10024;

Yüce Allah sizi nefislerinizin hakikatlerine vâkıf kılsın ve hikmetinin latif yönlerinden ve sanatının garip yönlerinden size emanet ettiği şeye sizi muttali kılsın.

ه ه

َ ْ ی ْ ی ِّ Teâlâ’nın يل الل ِ يغش ِ اثنَیالثَّمَرَات ِ جَعَل َ فِيهَا زَوجَی َ وَأنهَارًا وَمِن كُل ذِي مَد َّ ا ْلَرض َ وَجَعَل َ فِيهَا رَوَایسوَهو َ ال&#10024;

O, yeryüzünü yayıp genişleten, onda sabit dağlar ve nehirler var eden ve orada her türlü üründen ikişer çift yaratandır.

َِي ِي َ ه َ ی رونوم ٍ يَتَفَكَ َلَيَات ٍ لِّق ذَلِكالنَّهَار َ إِن َّ ف (Ra‘d, 13:3)Yaʻnî “O Allah Teâlâ arzı döşedi ve onda dağlar&#10024;

"O Allah Teâlâ arzı döşedi ve onda dağlar" (Ra'd, 13:3) ayetinde belirtildiği gibi.

ِي ve nehirler ve semerâtın her cinsinden yarattı. Ve onda iki kısım zevceyn yarattı. Geceyi gündüz ile örter. Muhakkak bunda tefekkür eden tâife için alâmetler vardır.” kavl-i şerîfine vâkıf olduğun vakit bu âyet hakkında fikir ve iʻtibâra başladın. İnsânı cümle-i semerâttan gördün. Semerâtın nümüvvü gibi nemâ eder. Ve onlardan alındığı gibi ondan dahi fevâid ahz olunur. Baʻdehu insân o semerâtın naksı gibi naksa başlar. Baʻdehu onların ihtiyârlığı gibi ihtiyârlar. Baʻdehu onların ölmesi gibi ölür. İnsân o semerâtın tevlîdi gibi tevlîd eder. O semerâttan tohum alınır; zerʻ olunur. O semerâtın hâlinin misli oluncaya kadar onda onun gibi tâzesi hâdis olur.&#10024;

"Ve nehirler ve meyvelerin her cinsinden yarattı. Ve onda iki kısım eşler yarattı. Geceyi gündüz ile örter. Muhakkak bunda tefekkür eden topluluk için alâmetler vardır." yüce sözüne vâkıf olduğun zaman, bu ayet hakkında düşünmeye ve dikkate almaya başladın. İnsanı meyveler cümlesinden gördün. Meyvelerin büyümesi gibi büyür. Ve onlardan alındığı gibi ondan da faydalar alınır. Sonra insan o meyvelerin eksilmesi gibi eksilmeye başlar. Sonra onların yaşlanması gibi yaşlanır. Sonra onların ölmesi gibi ölür. İnsan o meyvelerin doğurması gibi doğurur. O meyvelerden tohum alınır; ekilir. O meyvelerin hâlinin benzeri oluncaya kadar onda onun gibi tazesi meydana gelir.

İmdi baʻzen onlardan ahz olunduğu gibi insândan ahz dahi olunur. Ve baʻzen terk olunup, bu semere-i muayyenin nesli munkatıʻ olur. Kezâlik insân dahi tevâlüd ve tenâsülde bu şekl-i vâkiʻ üzeredir. Binâenaleyh biz ona bir şeceredir, dedik. İmdi onun hemşîresi nerededir ki onun sebebiyle fikren ve iʻtibâren onun şefʻiyyeti ve onun üzerine bu âyetin ıtlâkı sahîh olsun. Binâenaleyh biz insândaki hikmet-i vücûdu ve onun sâir hayvân üzerine tafdîlini tetebbuʻ ettik. Ve esrârını ve hikmetini ve letâifini teftîş eyledik. Ve onları aʻyânıyla âlem-i muhît-i ekberde kadem kadem gördük. Harfen harfen ve maʻnen maʻnen onun tekâbülü zâil değildir. Biz gûyâ ki onu, O bulduk. Muhakkak âlemi ekber-i muhît semere-i vâhidedir. Ve semere-i uhrâ ise insândır ki âlem-i asgardır.&#10024;

Şimdi bazen onlardan alındığı gibi insandan da alınır. Ve bazen terk edilip, bu belirli meyvenin nesli kesilir. Aynı şekilde insan da üreme ve çoğalmada bu meydana gelen şekil üzeredir. Bu sebeple biz ona bir ağaçtır dedik. Şimdi onun kız kardeşi nerededir ki onun sebebiyle düşünce ve itibar yönünden onun şefaatçiliği ve onun üzerine bu ayetin uygulanması doğru olsun. Bu sebeple biz insandaki varoluş hikmetini ve onun diğer hayvanlara üstünlüğünü araştırdık. Ve sırlarını, hikmetini ve inceliklerini inceledik. Ve onları sabit hakikatleriyle en büyük kuşatıcı âlemde adım adım gördük. Harf harf ve mana mana onun karşılığı yok olmaz. Biz sanki onu, O bulduk. Muhakkak en büyük kuşatıcı âlem tek bir meyvedir. Ve diğer meyve ise insandır ki o da küçük âlemdir.

ی Bunun üzerine Kitâb-ı Azîz’den bir tenbîh aradık; âyât-ı neyyirâta vâkıf olduk. أنفسِكُموَف&#10024;

Bunun üzerine Yüce Kitap'tan bir uyarı aradık; apaçık ayetlere vâkıf olduk.

ِي َ ی ی ی َصِ ون ََلَ تب أف (Zâriyât, 51:21), أنفسِهِم ا َل فَاق ِ وَف ِيهِم آيَاتِنَا فسَي (Fussilet, 41:53), وَمَا خَلقنَا السَّمَاء ًَِل ِي ِي&#10024;

"Ve kendi nefislerinizde de (ayetler vardır), görmez misiniz?" (Zâriyât, 51:21), "Âfâkta ve kendi nefislerinde âyetlerimizi onlara göstereceğiz." (Fussilet, 41:53), "Biz göğü yaratmadık..."

َّ َی ی وَا ْل َرض َ وَمَا بَينَهمَا بَاط (Sâd, 38:27), أفَحَسِبتم أنَّمَا خَلقنَاكُم عَبَثًا (Mü’minûn, 23:115), َّل ا ْل َمر بَينَهنيَتَي (Talâk, 65:12) o âyetlerdendir.”&#10024;

"Gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık." (Sâd, 38:27), "Sizi boş yere yarattığımızı ve bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?" (Mü'minûn, 23:115), "Allah, yedi göğü ve yerden de onların benzerini yaratandır." (Talâk, 65:12) o ayetlerdendir.

Hz. Şeyh (radiyallahu anh) âsâr-ı aliyyelerini mütâlaa eden teşnegân-ı hakîkate duâ edip, “Allah Teâlâ sizi nüfûsunuzun hakâyıkına vâkıf eylesin.” buyururlar. Zîrâ sâlik-i râh-ı hakîkat, nefsini bilmedikçe Rabb’ini idrâk edemez. Nitekim “Men arefe nefsehu fakat arefe Rabbehu” buyrulmuştur. Ve Hz. Şeyh “Men arefe nefsehu fakat arefe Rabbehu” kelâm-ı alîsini müstakil bir risâlelerinde tefsîr ve îzâh buyurmuşlardır ki bu risâleye “Risâle-yi Ahadiyye” dahi tesmiye ederler. Ve hakîkat-i nefse vukûf, bir mürşid-i kâmilin teslîki ve sülûku esnâsında sâlike münkeşif olan ahvâlin tefhîmi ile mümkün olur.Ve bu bâbda tefekkür ve tedebbür sâlikin en mühim vazîfesidir.&#10024;

Hz. Şeyh (Allah ondan razı olsun), yüce eserlerini okuyan hakikat susamışlarına dua edip, "Yüce Allah sizi nefislerinizin hakikatlerine vâkıf eylesin." buyururlar. Çünkü hakikat yolunun yolcusu, nefsini bilmedikçe Rabb'ini idrak edemez. Nitekim "Nefsini bilen Rabb'ini bilir." buyrulmuştur. Ve Hz. Şeyh, "Nefsini bilen Rabb'ini bilir." yüce sözünü müstakil bir risalesinde tefsir ve izah buyurmuşlardır ki bu risaleye "Risale-i Ahadiyye" de derler. Ve nefsin hakikatine vâkıf olmak, bir mürşid-i kâmilin (Allah'a ulaştıran olgun rehber) yol göstermesi ve sülûku (manevi yolculuğu) esnasında sâlike (Hakk Yolcusu'na) açığa çıkan hallerin açıklanması ile mümkün olur. Ve bu konuda tefekkür (derin düşünme) ve tedebbür (sonuçlarını düşünerek hareket etme) sâlikin en önemli görevidir.

Ve ikinci duâ olmak üzere de “Hikmetinin latîfinden ve sanʻatının garîbinden sizlere tevdîʻ buyurduğu şeye sizi muttaliʻ kılsın.” buyururlar. Zîrâ kendi vücûdunu müdrik olan insân “Ben neyim?” diye düşündüğü vakit, kendini sûret ile maʻnânın ictimâʻından mürekkeb bulur. Maʻnâsı, hayât, ilim, semʻ, irâde, kudret, kelâm ve tekvîn gibi birtakım sıfât-ı külliyye ve sûreti de bu sıfâtın mezâhiri olan aʻzâ ve cevârihidir. Zîrâ insanın sûret-i cismi olmasa, hayât ve kulağı ve gözü olmasa semʻ ve basar denilen maʻnâlar zâhir olmaz idi.&#10024;

Ve ikinci dua olarak da "Hikmetinin inceliğinden ve sanatının şaşırtıcılığından sizlere emanet ettiği şeye sizi haberdar kılsın." buyururlar. Çünkü kendi varlığını idrak eden insan "Ben neyim?" diye düşündüğü zaman, kendisini şekil ile anlamın birleşiminden oluşmuş bulur. Anlamı, hayat, ilim, işitme, irade, kudret, kelam ve yaratma gibi birtakım küllî sıfatlar; şekli de bu sıfatların ortaya çıktığı yerler olan organları ve uzuvlarıdır. Çünkü insanın cisim şekli olmasa, hayatı ve kulağı ve gözü olmasa işitme ve görme denilen anlamlar ortaya çıkmazdı.

İmdi Hakk Teâlâ’nın hikmetinin latîfi insâna tevdîʻ buyurduğu birtakım maânî-i bînihâyedir. Ve sanʻatının garîbi dahi cisminin hey’et-i mecmûʻasıdır ki her bir aʻzâsını yerli yerinde halk etmiştir. İlm-i teşrîha ve ilm-i menâfiʻi’l-aʻzâya vâkıf olanlar onun garâibine&#10024;

Şimdi, Yüce Allah'ın hikmetinin inceliği, insana emanet ettiği birtakım sonsuz anlamlardır. Sanatının şaşırtıcı yönü ise cisminin bütünsel yapısıdır ki, her bir uzvunu yerli yerinde yaratmıştır. Anatomi ilmine ve uzuvların faydaları ilmine vâkıf olanlar, onun şaşırtıcı yönlerine...

ه

َ hayran olurlar. İmdi sen Allah Teâlâ’nın Sûre-i Raʻd’da vâkiʻ olan ذِي مَد َّ ا ْلَرضوَهو َ ال (Raʻd, 13:3) kavl-i şerîfini okuyup maʻnâsına muttaliʻ olduğun vakit, bu âyet-i kerîme hakkında tefekküre ve ibret almaya başladın. Zîrâ arz üzerinde mevcûd olan suver-i müteayyinenin kâffesi arzın semerâtı cinsindendir. Ve arzdan mahlûk olan insân dahi o semerâtın bir nevʻ-i mahsûsudur. Semerât nasıl neşv ü nemâ bulursa insân dahi öylece neşv ü nemâ bulur. Ve o semerâttan nasıl birtakım fevâid hâsıl olursa insândan dahi öylece fâideler ahz olunur. Baʻdehu o semerâta ârız olan noksân gibi insâna da noksân târî olur. Mürûr-i zamânla meyve nasıl buruşup; suyu çekilir ve ihtiyârlar ise insân dahi öylece, buruşur ve teni gevşer ve ihtiyârlar. Sonra da onun çürümesi ve ölmesi gibi ölür ve çürür. Ve kezâ insân o semerâtın kendi mislini tevlîd etmesi gibi alâ-tarîkı’t-tenâsül kendi mislini tevlîd eder. O semerâttan tohum ve çekirdek alınıp zerʻ olunduğu ve onun hâline müşâbih, onun gibi bir tâzesi peydâ olduğu gibi insânın dahi nutfesinden kendi hâline müşâbih onun gibi bir tâze insân zâhir olur. Ve kezâ semerâtın baʻzısının tohumu zerʻ olunmayıp terk olunduğu vakit, nesli munkatıʻ olur. İnsânın dahi nutfesi erhâm-ı nisâya cârî olmazsa nesli öylece munkatıʻ olur. İşte tevâlüd ve tenâsülde insân dahi şekl-i semerât üzere vâkiʻ olduğundan biz ona bir şeceredir, dedik.&#10024;

hayran olurlar. Şimdi sen Yüce Allah'ın Ra'd Suresi'nde geçen "وَهُوَ الَّذِي مَدَّ الْأَرْضَ" (Ra'd, 13:3) şerefli sözünü okuyup anlamını öğrendiğin zaman, bu yüce ayet hakkında düşünmeye ve ibret almaya başladın. Çünkü yeryüzünde mevcut olan belirli suretlerin hepsi yeryüzünün ürünleri cinsindendir. Ve yeryüzünden yaratılan insan da o ürünlerin özel bir türüdür. Ürünler nasıl büyüyüp gelişirse insan da öylece büyüyüp gelişir. Ve o ürünlerden nasıl birtakım faydalar elde edilirse insandan da öylece faydalar alınır. Daha sonra o ürünlere arız olan noksanlık gibi insana da noksanlık gelir. Zamanla meyve nasıl buruşup; suyu çekilir ve ihtiyarlarsa insan da öylece, buruşur ve bedeni gevşer ve ihtiyarlar. Sonra da onun çürümesi ve ölmesi gibi ölür ve çürür. Ve aynı şekilde insan o ürünlerin kendi benzerini üretmesi gibi üreme yoluyla kendi benzerini üretir. O ürünlerden tohum ve çekirdek alınıp ekildiği ve onun haline benzer, onun gibi bir tazesi meydana geldiği gibi insanın da nutfesinden kendi haline benzer onun gibi bir taze insan ortaya çıkar. Ve aynı şekilde ürünlerin bazısının tohumu ekilmeyip terk edildiği zaman, nesli kesilir. İnsanın da nutfesi kadın rahimlerine akmazsa nesli öylece kesilir. İşte üreme ve çoğalmada insan da ürünlerin şekli üzere meydana geldiğinden biz ona bir ağaçtır, dedik.

İmdi âyet-i kerîmede “İki kısım zevceyn yarattık.” buyrulduğu cihetle onunla berâber bir anadan süt emen hemşîresini aramak lazım geldi. Zîrâ biz, onun hemşîresini bulur isek onun sebebiyle fikren ve iʻtibâren onun çiftliği ve şefʻiyyeti ve onun üzerine bu âyet-i kerîmenin ıtlâkı sahîh olur.&#10024;

Şimdi, ayet-i kerimede "İki kısım eş yarattık" buyrulduğu için, onunla birlikte bir anneden süt emen kız kardeşini aramak gerekti. Çünkü biz, onun kız kardeşini bulursak, onun sebebiyle düşünce ve itibar yönünden onun çiftliği ve şefkati ve onun üzerine bu ayet-i kerimenin uygulanması doğru olur.

İmdi onun hemşîresi nerededir? Onun hemşîresi âlem-i ekber-i muhîttir. Zîrâ âlem-i ekber-i muhît, semere-i vâhidedir. Ve onun çifti olan semere-i diğer ise insândır ki âlem-i asgardır. Çünkü biz insânda olan hikmet-i vücûdu yaʻnî keyfiyyet-i beyyinesini ve terkîbini ve onda mündemic olup meşhûd ve mahfî olan havâssı ve onun efʻâl ve te’sîrâtını tetebbuʻ ettik. Bunların cümlesini akla hayret-bahş olan şeyler bulduk. Onda olan fezâilin başka mahlûkâtta olmadığını gördük. Ve ehl-i hakîkat indinde sâbit olan esrârını ve hikmetini ve letâifini teftîş ettik. Ve insânda olan bu şeylerin aynını âlem-i ekber-i muhîtte kadem kadem gördük. Harfen harfen yaʻnî sûreten ve maʻnen bunlar ale’d-devâm yekdiğerine tekâbül eder. Biz gûyâ ki âlemi asgar olan insânı aynen âlem-i ekber-i muhît bulduk. Binâenaleyh “âlem-i ekber-i muhît = âlem-i sagîr-i insân” olmakla bunlar yekdiğerinin nazîri bulunan bir çift semere oldular. Bu tefekkür ve i‘tibâr üzerine acabâ bizim bu hükmümüze tevâfuk eden ve bu hakîkati bize tebyîn&#10024;

Şimdi onun kız kardeşi nerededir? Onun kız kardeşi kuşatıcı büyük âlemdir. Çünkü kuşatıcı büyük âlem, tek bir meyvedir. Ve onun eşi olan diğer meyve ise insandır ki küçük âlemdir. Çünkü biz insanda olan varlık hikmetini, yani açık niteliğini ve terkibini ve onda gizli olup görünen ve görünmeyen özellikleri ve onun fiillerini ve tesirlerini inceledik. Bunların hepsini akla hayret veren şeyler olarak bulduk. Onda olan faziletlerin başka yaratılmışlarda olmadığını gördük. Ve hakikat ehli katında sabit olan sırlarını ve hikmetini ve inceliklerini araştırdık. Ve insanda olan bu şeylerin aynısını kuşatıcı büyük âlemde adım adım gördük. Harf harf, yani şekil ve anlam bakımından bunlar sürekli birbirine karşılık gelir. Biz sanki küçük âlem olan insanı aynen kuşatıcı büyük âlem olarak bulduk. Bu sebeple "kuşatıcı büyük âlem = küçük insan âlemi" olmakla bunlar birbirinin benzeri olan bir çift meyve oldular. Bu düşünce ve değerlendirme üzerine acaba bizim bu hükmümüze uygun düşen ve bu hakikati bize açıklayan

ی eden âyât-ı Kur’âniyye var mıdır? diye teemmül ettik. Âtîdeki âyât-ı neyyirâta vâkıf olduk. وَف&#10024;

Kur'an'da böyle ayetler var mıdır diye düşündük. Aşağıdaki parlak ayetlere vâkıf olduk.

ِي َ َصِ ون ََلَ تب أنفسِكُم أف (Zâriyât, 51:21) Bu âyât-ı kerîmenin birer birer tefsîri burada tatvîl-i mûcib&#10024;

"Ve kendi nefislerinizde de (ibretler vardır), görmez misiniz?" (Zâriyât, 51:21) Bu yüce ayetlerin birer birer tefsiri burada sözü uzatmaya sebep olur.

َّ َی ی olur. Yalnız َّل ا ْل َمر بَينَهنيَتَي (Talâk, 65:12) âyet-i kerîmesini tefsîr etmek tavzîh-i maksada&#10024;

"Allah her şey için bir ölçü koymuştur." (Talâk, 65:12) ayet-i kerimesini tefsir etmek, maksadı açıklamaya yeter.

ه َّلله

َی ی kifâyet eder. Âyet-i kerîmenin tamâmı budur: َّل ذِي خَلق َ سَبع َ سَمَاوَات ٍ وَمِن َ ا ْل َرض ِ مِثلهن َّ يَتَيال ا&#10024;

"O Allah ki yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarattı."

َّلله ء ٍ قَدِيرَ عَیل كُل ِّ یس ا ْل َمر بَينَهن َّ لِتَعلموا أن َّ ا (Talâk, 65:12) Yaʻnî “Hâlık-ı Zü’l-Celâl hazretleri öyle&#10024;

"Allah her şeye kadirdir ve Allah ilmiyle her şeyi kuşatmıştır." (Talâk, 65:12) Yani "Yüce Yaratıcı Hazretleri öyle bir Zât'tır ki, kudretiyle her şeye gücü yeter ve ilmiyle her şeyi kuşatır."

ََي Allah’dır ki yedi semâvâtı ve arzdan dahi onların mislini yarattı. Onların mâbeynine emr, tenezzül eyledi. Tâ ki Allah Teâlâ’nın her şeye kâdir olduğunu bileler.”&#10024;

Yedi göğü ve yerden de onların benzerini yaratan Allah'tır. Allah'ın her şeye kadir olduğunu bilmeleri için, emir onların arasına indi.

Maʻlûm olsun ki yedi semâ ile arzın hey’et-i mecmûʻası bizim manzûme-i şemsiyyemizi teşkîl etmektedir. Bunların hey’et-i mecmûʻası âlem-i ekber-i muhîttir. Bu hey’et-i mecmûʻa vücûd-i mutlakın delîli ve âyeti olan semer-i vâhidedir. İmdi Hakk Teâlâ hazretleri bu semerei vâhidenin mislini arzdan halk buyurdu ki o da âlem-i sagîr olan insândır. Ve insân vücûd-i mutlakın kemâl-i celâ ve isticlâsı için bir mirât-ı tâm olmak üzere yaratılmıştır. Hz. Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) bu bâbdaki tafsilâtı Fusûsu’l-Hikem’de Fass-ı Âdemî’de beyân buyurmuşlardır. Binâenaleyh insân sıfât-ı ilâhiyye üzere mahlûktur. Ve hayat’tan sonra sıfât-ı ilâhiyyenin efdali ilim’dir. İnsân-ı kâmilde zâhir olan nisbet-i ilmin derecesi ferd-i âferîdede&#10024;

Bilinmeli ki yedi gök ile yerin bütünsel yapısı bizim güneş sistemimizi oluşturmaktadır. Bunların bütünsel yapısı, kuşatıcı en büyük âlemdir. Bu bütünsel yapı, mutlak varlığın delili ve ayeti olan tek bir meyvedir. Şimdi Yüce Allah, bu tek meyvenin benzerini yerden yarattı ki o da küçük âlem olan insandır. Ve insan, mutlak varlığın celâl ve tecellisinin kemâli için tam bir ayna olmak üzere yaratılmıştır. Şeyh-i Ekber (r.a.) bu konudaki ayrıntıları Fusûsu’l-Hikem’de Fass-ı Âdemî’de açıklamışlardır. Bu sebeple insan, ilâhî sıfatlar üzere yaratılmıştır. Ve hayattan sonra ilâhî sıfatların en faziletlisi ilimdir. İnsân-ı kâmilde ortaya çıkan ilim bağıntısının derecesi, yaratılmış fertte

َّلله yoktur. Onun için âyet-i kerîmede ء ٍ قَدِيرَ عَیل كُل ِّ یس لِتَعلموا أن َّ ا (Talâk, 65:12) buyrulmuştur.&#10024;

Bilinmeli ki, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, değişmesi imkânsız olan zâta ait hallerdir; bu sebeple, dışarıda varlık kokusu bile almamışlardır. Aksine, onlar, ilâhî zâtın kendisinde, ilâhî ilmin kuşatmasıyla vehmedilmiş, bağıntılı varlıklardır. Bu bağıntılı varlıklar, ilâhî ilimde, zâtî gereklilikleri ve kendilerinin zâtî yatkınlıkları ile, öncesiz olarak ve sonsuza dek, değişmesi imkânsız olan haller ve oluşlar olarak mevcutturlar. Bu sebeple, onların dışarıda varlık kokusu almamış olmaları, onların varlık âleminde, zât itibariyle, sıfat itibariyle ve fiil itibariyle, kendilerine ait bir varlıkları olmadığı içindir. Onlar, sadece, ilâhî ilimde, ilâhî isimlerin ve sıfatların tecellîleri ile, ilâhî ilmin kuşatmasıyla, vehmedilmiş bağıntılı varlıklardır. Bu sebeple, onların dışarıda varlık kokusu almamış olmaları, onların varlık âleminde, zât itibariyle, sıfat itibariyle ve fiil itibariyle, kendilerine ait bir varlıkları olmadığı içindir. Onlar, sadece, ilâhî ilimde, ilâhî isimlerin ve sıfatların tecellîleri ile, ilâhî ilmin kuşatmasıyla, vehmedilmiş bağıntılı varlıklardır. Bu sebeple, onların dışarıda varlık kokusu almamış olmaları, onların varlık âleminde, zât itibariyle, sıfat itibariyle ve fiil itibariyle, kendilerine ait bir varlıkları olmadığı içindir. Onlar, sadece, ilâhî ilimde, ilâhî isimlerin ve sıfatların tecellîleri ile, ilâhî ilmin kuşatmasıyla, vehmedilmiş bağıntılı varlıklardır. Bu sebeple, onların dışarıda varlık kokusu almamış olmaları, onların varlık âleminde, zât itibariyle, sıfat itibariyle ve fiil itibariyle, kendilerine ait bir varlıkları olmadığı içindir. Onlar, sadece, ilâhî ilimde, ilâhî isimlerin ve sıfatların tecellîleri ile, ilâhî ilmin kuşatmasıyla, vehmedilmiş bağıntılı varlıklardır. Bu sebeple, onların dışarıda varlık kokusu almamış olmaları, onların varlık âleminde, zât itibariyle, sıfat itibariyle ve fiil itibariyle, kendilerine ait bir varlıkları olmadığı içindir. Onlar, sadece, ilâhî ilimde, ilâhî isimlerin ve sıfatların tecellîleri ile, ilâhî ilmin kuşatmasıyla, vehmedilmiş bağıntılı varlıklardır. Bu sebeple, onların dışarıda varlık kokusu almamış olmaları, onların varlık âleminde, zât itibariyle, sıfat itibariyle ve fiil itibariyle, kendilerine ait bir varlıkları olmadığı içindir. Onlar, sadece, ilâhî ilimde, ilâhî isimlerin ve sıfatların tecellîleri ile, ilâhî ilmin kuşatmasıyla, vehmedilmiş bağıntılı varlıklardır. Bu sebeple, onların dışarıda varlık kokusu almamış olmaları, onların varlık âleminde, zât itibariyle, sıfat itibariyle ve fiil itibariyle, kendilerine ait bir varlıkları olmadığı içindir. Onlar, sadece, ilâhî ilimde, ilâhî isimlerin ve sıfatların tecellîleri ile, ilâhî ilmin kuşatmasıyla, vehmedilmiş bağıntılı varlıklardır. Bu sebeple, onların dışarıda varlık kokusu almamış olmaları, onların varlık âleminde, zât itibariyle, sıfat itibariyle ve fiil itibariyle, kendilerine ait bir varlıkları olmadığı içindir. Onlar, sadece, ilâhî ilimde, ilâhî isimlerin ve sıfatların tecellîleri ile, ilâhî ilmin kuşatmasıyla, vehmedilmiş bağıntılı varlıklardır. Bu sebeple, onların dışarıda varlık kokusu almamış olmaları, onların varlık âleminde, zât itibariyle, sıfat itibariyle ve fiil itibariyle, kendilerine ait bir varlıkları olmadığı içindir. Onlar, sadece, ilâhî ilimde, ilâhî isimlerin ve sıfatların tecellîleri ile, ilâhî ilmin kuşatmasıyla, vehmedilmiş bağıntılı varlıklardır. Bu sebeple, onların dışarıda varlık kokusu almamış olmaları, onların varlık âleminde, zât itibariyle, sıfat itibariyle ve fiil itibariyle, kendilerine ait bir varlıkları olmadığı içindir. Onlar, sadece, ilâhî ilimde, ilâhî isimlerin ve sıfatların tecellîleri ile, ilâhî ilmin kuşatmasıyla, vehmedilmiş bağıntılı varlıklardır. Bu sebeple, onların dışarıda varlık kokusu almamış olmaları, onların varlık âleminde, zât itibariyle, sıfat itibariyle ve fiil itibariyle, kendilerine ait bir varlıkları olmadığı içindir. Onlar, sadece, ilâhî ilimde, ilâhî isimlerin ve sıfatların tecellîleri ile, ilâhî ilmin kuşatmasıyla, vehmedilmiş bağıntılı varlıklardır. Bu sebeple, onların dışarıda varlık kokusu almamış olmaları, onların varlık âleminde, zât itibariyle, sıfat itibariyle ve fiil itibariyle, kendilerine ait bir varlıkları olmadığı içindir. Onlar, sadece, ilâhî ilimde, ilâhî isimlerin ve sıfatların tecellîleri ile, ilâhî ilmin kuşatmasıyla, vehmedilmiş bağıntılı varlıklardır. Bu sebeple, onların dışarıda varlık kokusu almamış olmaları, onların varlık âleminde, zât itibariyle, sıfat itibariyle ve fiil itibariyle, kendilerine ait bir varlıkları olmadığı içindir. Onlar, sadece, ilâhî ilimde, ilâhî isimlerin ve sıfatların tecellîleri ile, ilâhî ilmin kuşatmasıyla, vehmedilmiş bağıntılı varlıklardır. Bu sebeple, onların dışarıda varlık kokusu almamış olmaları, onların varlık âleminde, zât itibariyle, sıfat itibariyle ve fiil itibariyle, kendilerine ait bir varlıkları olmadığı içindir. Onlar, sadece, ilâhî ilimde, ilâhî isimlerin ve sıfatların tecellîleri ile, ilâhî ilmin kuşatmasıyla, vehmedilmiş bağıntılı varlıklardır. Bu sebeple, onların dışarıda varlık kokusu almamış olmaları, onların varlık âleminde, zât itibariyle, sıfat itibariyle ve fiil itibariyle, kendilerine ait bir varlıkları olmadığı içindir. Onlar, sadece, ilâhî ilimde, ilâhî isimlerin ve sıfatların tecellîleri ile, ilâhî ilmin kuşatmasıyla, vehmedilmiş bağıntılı varlıklardır. Bu sebeple, onların dışarıda varlık kokusu almamış olmaları, onların varlık âleminde, zât itibariyle, sıfat itibariyle ve fiil itibariyle, kendilerine ait bir varlıkları olmadığı içindir. Onlar, sadece, ilâhî ilimde, ilâhî isimlerin ve sıfatların tecellîleri ile, ilâhî ilmin kuşatmasıyla, vehmedilmiş bağıntılı varlıklardır. Bu sebeple, onların dışarıda varlık kokusu almamış olmaları, onların varlık âleminde, zât itibariyle, sıfat itibariyle ve fiil itibariyle, kendilerine ait bir varlıkları olmadığı içindir. Onlar, sadece, ilâhî ilimde, ilâhî isimlerin ve sıfatların tecellîleri ile, ilâhî ilmin kuşatmasıyla, vehmedilmiş bağıntılı varlıklardır. Bu sebeple, onların dışarıda varlık kokusu almamış olmaları, onların varlık âleminde, zât itibariyle, sıfat itibariyle ve fiil itibariyle, kendilerine ait bir varlıkları olmadığı içindir. Onlar, sadece, ilâhî ilimde, ilâhî isimlerin ve sıfatların tecellîleri ile, ilâhî ilmin kuşatmasıyla, vehmedilmiş bağıntılı varlıklardır. Bu sebeple, onların dışarıda varlık kokusu almamış olmaları, onların varlık âleminde, zât itibariyle, sıfat itibariyle ve fiil itibariyle, kendilerine ait bir varlıkları olmadığı içindir. Onlar, sadece, ilâhî ilimde, ilâhî isimlerin ve sıfatların tecellîleri ile, ilâhî ilmin kuşatmasıyla, vehmedilmiş bağıntılı varlıklardır. Bu sebeple, onların dışarıda varlık kokusu almamış olmaları, onların varlık âleminde, zât itibariyle, sıfat itibariyle ve fiil itibariyle, kendilerine ait bir varlıkları olmadığı içindir. Onlar, sadece, ilâhî ilimde, ilâhî isimlerin ve sıfatların tecellîleri ile, ilâhî ilmin kuşatmasıyla, vehmedilmiş bağıntılı varlıklardır. Bu sebeple, onların dışarıda varlık kokusu almamış olmaları, onların varlık âleminde, zât itibariyle, sıfat itibariyle ve fiil itibariyle, kendilerine ait bir varlıkları olmadığı içindir. Onlar, sadece, ilâhî ilimde, ilâhî isimlerin ve sıfatların tecellîleri ile, ilâhî ilmin kuşatmasıyla, vehmedilmiş bağıntılı varlıklardır. Bu sebeple, onların dışarıda varlık kokusu almamış olmaları, onların varlık âleminde, zât itibariyle, sıfat itibariyle ve fiil itibariyle, kendilerine ait bir varlıkları olmadığı içindir. Onlar, sadece, ilâhî ilimde, ilâhî isimlerin ve sıfatların tecellîleri ile, ilâhî ilmin kuşatmasıyla, vehmedilmiş bağıntılı varlıklardır. Bu sebeple, onların dışarıda varlık kokusu almamış olmaları, onların varlık âleminde, zât itibariyle, sıfat itibariyle ve fiil itibariyle, kendilerine ait bir varlıkları olmadığı içindir. Onlar, sadece, ilâhî ilimde, ilâhî isimlerin ve sıfatların tecellîleri ile, ilâhî ilmin kuşatmasıyla, vehmedilmiş bağıntılı varlıklardır. Bu sebeple, onların dışarıda varlık kokusu almamış olmaları, onların varlık âleminde, zât itibariyle, sıfat itibariyle ve fiil itibariyle, kendilerine ait bir varlıkları olmadığı içindir. Onlar, sadece, ilâhî ilimde, ilâhî isimlerin ve sıfatların tecellîleri ile, ilâhî ilmin kuşatmasıyla, vehmedilmiş bağıntılı varlıklardır. Bu sebeple, onların dışarıda varlık kokusu almamış olmaları, onların varlık âleminde, zât itibariyle, sıfat itibariyle ve fiil itibariyle, kendilerine ait bir varlıkları olmadığı içindir. Onlar, sadece, ilâhî ilimde, ilâhî isimlerin ve sıfatların tecellîleri ile, ilâhî ilmin kuşatmasıyla, vehmedilmiş bağıntılı varlıklardır. Bu sebeple, onların dışarıda varlık kokusu almamış olmaları, onların varlık âleminde, zât itibariyle, sıfat itibariyle ve fiil itibariyle, kendilerine ait bir varlıkları olmadığı içindir. Onlar, sadece, ilâhî ilimde, ilâhî isimlerin ve sıfatların tecellîleri ile, ilâhî ilmin kuşatmasıyla, vehmedilmiş bağıntılı varlıklardır. Bu sebeple, onların dışarıda varlık kokusu almamış olmaları, onların varlık âleminde, zât itibariyle, sıfat itibariyle ve fiil itibariyle, kendilerine ait bir varlıkları olmadığı içindir. Onlar, sadece, ilâhî ilimde, ilâhî isimlerin ve sıfatların tecellîleri ile, ilâhî ilmin kuşatmasıyla, vehmedilmiş bağıntılı varlıklardır. Bu sebeple, onların dışarıda varlık kokusu almamış olmaları, onların varlık âleminde, zât itibariyle, sıfat itibariyle ve fiil itibariyle, kendilerine ait bir varlıkları olmadığı içindir. Onlar, sadece, ilâhî ilimde, ilâhî isimlerin ve sıfatların tecellîleri ile, ilâhî ilmin kuşatmasıyla, vehmedilmiş bağıntılı varlıklardır. Bu sebeple, onların dışarıda varlık kokusu almamış olmaları, onların varlık âleminde, zât itibariyle, sıfat itibariyle ve fiil itibariyle, kendilerine ait bir varlıkları olmadığı içindir. Onlar, sadece, ilâhî ilimde, ilâhî isimlerin ve sıfatların tecellîleri ile, ilâhî ilmin kuşatmasıyla, vehmedilmiş bağıntılı varlıklardır. Bu sebeple, onların dışarıda varlık kokusu almamış olmaları, onların varlık âleminde, zât itibariyle, sıfat itibariyle ve fiil itibariyle, kendilerine ait bir varlıkları olmadığı içindir. Onlar, sadece, ilâhî ilimde, ilâhî isimlerin ve sıfatların tecellîleri ile, ilâhî ilmin kuşatmasıyla, vehmedilmiş bağıntılı varlıklardır. Bu sebeple, onların dışarıda varlık kokusu almamış olmaları, onların varlık âleminde, zât itibariyle, sıfat itibariyle ve fiil itibariyle, kendilerine ait bir varlıkları olmadığı içindir. Onlar, sadece, ilâhî ilimde, ilâhî isimlerin ve sıfatların tecellîleri ile, ilâhî ilmin kuşatmasıyla, vehmedilmiş bağıntılı varlıklardır. Bu sebeple, onların dışarıda varlık kokusu almamış olmaları, onların varlık âleminde, zât itibariyle, sıfat itibariyle ve fiil itibariyle, kendilerine ait bir varlıkları olmadığı içindir. Onlar, sadece, ilâhî ilimde, ilâhî isimlerin ve sıfatların tecellîleri ile, ilâhî ilmin kuşatmasıyla, vehmedilmiş bağıntılı varlıklardır. Bu sebeple, onların dışarıda varlık kokusu almamış olmaları, onların varlık âleminde, zât itibariyle, sıfat itibariyle ve fiil itibariyle, kendilerine ait bir varlıkları olmadığı içindir. Onlar, sadece, ilâhî ilimde, ilâhî isimlerin ve sıfatların tecellîleri ile, ilâhî ilmin kuşatmasıyla, vehmedilmiş bağıntılı varlıklardır. Bu sebeple, onların dışarıda varlık kokusu almamış olmaları, onların varlık âleminde, zât itibariyle, sıfat itibariyle ve fiil itibariyle, kendilerine ait bir varlıkları olmadığı içindir. Onlar, sadece, ilâhî ilimde, ilâhî isimlerin ve sıfatların tecellîleri ile, ilâhî ilmin kuşatmasıyla, vehmedilmiş bağıntılı varlıklardır. Bu sebeple, onların dışarıda varlık kokusu almamış olmaları, onların varlık âleminde, zât itibariyle, sıfat itibariyle ve fiil itibariyle, kendilerine ait bir varlıkları olmadığı içindir. Onlar, sadece, ilâhî ilimde, ilâhî isimlerin ve sıfatların tecellîleri ile, ilâhî ilmin kuşatmasıyla, vehmedilmiş bağıntılı varlıklardır. Bu sebeple, onların dışarıda varlık kokusu almamış olmaları, onların varlık âleminde, zât itibariyle, sıfat itibariyle ve fiil itibariyle, kendilerine ait bir varlıkları olmadığı içindir. Onlar, sadece, ilâhî ilimde, ilâhî isimlerin ve sıfatların tecellîleri ile, ilâhî ilmin kuşatmasıyla, vehmedilmiş bağıntılı varlıklardır. Bu sebeple, onların dışarıda varlık kokusu almamış olmaları, onların varlık âleminde, zât itibariyle, sıfat itibariyle ve fiil itibariyle, kendilerine ait bir varlıkları olmadığı içindir. Onlar, sadece, ilâhî ilimde, ilâhî isimlerin ve sıfatların tecellîleri ile, ilâhî ilmin kuşatmasıyla, vehmedilmiş bağıntılı varlıklardır. Bu sebeple, onların dışarıda varlık kokusu almamış olmaları, onların varlık âleminde, zât itibariyle, sıfat itibariyle ve fiil itibariyle, kendilerine ait bir varlıkları olmadığı içindir. Onlar, sadece, ilâhî ilimde, ilâhî isimlerin ve sıfatların tecellîleri ile, ilâhî ilmin kuşatmasıyla, vehmedilmiş bağıntılı varlıklardır. Bu sebeple, onların dışarıda varlık kokusu almamış olmaları, onların varlık âleminde, zât itibariyle, sıfat itibariyle ve fiil itibariyle, kendilerine ait bir varlıkları olmadığı içindir. Onlar, sadece, ilâhî ilimde, ilâhî isimlerin ve sıfatların tecellîleri ile, ilâhî ilmin kuşatmasıyla, vehmedilmiş bağıntılı varlıklardır. Bu sebeple, onların dışarıda varlık kok

ََي Zîrâ insân maʻrifet-i ilâhiyye için yaratılmıştır. Ve maʻrifetin müstenedün-ileyhi nisbet-i ilimdir. İlimsiz maʻrifet mutasavver değildir. Ve mâdemki âlem-i ekber-i muhît, vücûd-i mutlaktan zâhir olan bir semeredir. Ve âlem-i sagîr olan insân dahi o âlem-i ekberden sudûr&#10024;

Çünkü insan, ilâhî bilgi için yaratılmıştır. Ve bilginin dayanağı, ilim bağıntısıdır. İlimsiz bilgi düşünülemez. Ve mademki kuşatıcı büyük âlem, mutlak varlıktan ortaya çıkan bir meyvedir. Ve küçük âlem olan insan da o büyük âlemden meydana gelmiştir.

َی ی eden bir semeredir; binâenaleyh her ikisinin arasında revâbıt-ı şuûniyye olacağı derkârdır. َّليَتَي َّ ا ْل َمر بَينَهن (Talâk, 65:12) kavl-i şerîfiyle bu revâbıta işâret buyrulur. İşte âyât-ı neyyirâttan olan bu âyet-i kerîme insânın âlem-i ekber-i muhîtin misli ve onun çifti olarak arzdan mahlûk olduğu ve aralarında revâbıt-ı şuûniyye bulunduğunu tebyîne kâfîdir.&#10024;

Bu sebeple her ikisinin arasında zâta ait hallere ilişkin bağıntılar olacağı açıktır. "İki deniz arasında bir engel vardır, birbirlerine karışmazlar." (Talâk, 65:12) şerefli sözüyle bu bağıntılara işaret buyrulur. İşte apaçık ayetlerden olan bu ayet-i kerime, insanın kuşatıcı büyük âlemin benzeri ve onun çifti olarak topraktan yaratıldığını ve aralarında zâta ait hallere ilişkin bağıntılar bulunduğunu açıklamaya yeterlidir.

“İmdi biz Allah Subhânehu hazretlerine, ilhâm eylediği şey üzerine hamd eyledik ve muhakkak bizim ilmimiz bilir olmadığımız şey idi. Allah Teâlâ senin basîretini nûrlandırsın. İmdi sen âlem-i ekberde müteferrik olan şeye nazar et! Mülk ve melekût cinsinden onu âlem-i insânîde bulursun. Hattâ sana âlemde nemâ misli zâhir olduğu vakit, onu insânda bulursun; kıl ve tırnâk ve bunun müşâbihi… Ve âlemde nasıl ki tuzlu ve tatlı ve zuâk ve acı su varsa, bu insânda da mevcûddur. İmdi tuzlu su onun iki gözlerinde ve zuâk burnunun deliklerinde ve acı su kulaklarında ve tatlı su ağzındadır. Ve âlemde nasıl ki toprak ve su ve havâ ve âteş varsa, bunlar aynıyla insânda da vardır. Ve onlardan mahlûktur. Ve Hakîm Subhânehu hazretleri, Kitâb-ı Azîz’de ona tenbîh buyurur.&#10024;

Şimdi biz, Yüce Allah'a, ilham ettiği şey üzerine hamd ettik ve muhakkak ki bizim ilmimiz, bilmediğimiz şey idi. Yüce Allah senin basiretini (kalp gözünü) nurlandırsın. Şimdi sen, büyük âlemde dağınık olan şeye bak! Onu, mülk (görünen âlem) ve melekût (gayb âlemi) cinsinden insan âleminde bulursun. Hatta sana âlemde büyüme örneği ortaya çıktığı zaman, onu insanda bulursun; kıl ve tırnak ve bunun benzeri… Ve âlemde nasıl ki tuzlu ve tatlı ve acı ve ekşi su varsa, bu insanda da mevcuttur. Şimdi tuzlu su onun iki gözlerinde ve acı burnunun deliklerinde ve ekşi kulaklarında ve tatlı su ağzındadır. Ve âlemde nasıl ki toprak ve su ve hava ve ateş varsa, bunlar aynen insanda da vardır. Ve onlardan yaratılmıştır. Ve Yüce ve Hikmet Sahibi Allah, yüce kitabında ona dikkat çeker.

ه

Ve o Hakk Teâlâ’nın ذِي خَلقَكُم مِّن ترَابهو َ ال (Mü’min, 40:67)kavl-i şerîfidir. Ve diğer&#10024;

Ve o, Yüce Allah'ın "Sizi topraktan yaratan O'dur" (Mü'min, 40:67) şerefli sözüdür. Ve diğer.

ٍ

ْی bir mahalde de َلَلة ٍ مِّن طِی خَلقنَا ا ْل ِنسَان َ مِن س وَلقَد (Mü’minûn, 23:12) buyurur. Ve o suyun ve toprağın imtizâcıdır. Sonra ism-i Celîl olan Hakk Teâlâ, مِّن حَمَإ ٍ مَّسنونٍ (Hicr, 15:26,28) Yaʻnî “yıllanmış çamurdan” buyurdu. Ve o müteğayyiru’r-rîhdir. O da onda olan cüz’-i havâîdir. Baʻdehu خَلق َ ا ْل ِنسَان َ مِن صَلْصَال ٍ كالْفَخَّار (Rahmân, 55:14) buyurur. Ve o, cüz’-i&#10024;

"Andolsun ki insanı çamurdan yarattık" (Mü'minûn, 23:12) buyurur. Ve o, suyun ve toprağın karışımıdır. Sonra Yüce Allah, "yıllanmış çamurdan" (Hicr, 15:26,28) buyurdu. Ve o, kokusu değişmiş olandır. O da onda bulunan hava cüzüdür. Ondan sonra "insanı pişmiş çamurdan yarattı" (Rahmân, 55:14) buyurur. Ve o, cüz-i

ِ nârîdir. Ve işte bu Hakk Subhânehu ve Teâlâ cânibinden bir hikmettir. O dilediği şeyi halk eder. Ve O, Alîmü’l-Kadîr’dir. Ve âlemde şimâl ve cenûb ve sabâ ve debûrdan ibâret nasıl ki dört rüzgâr varsa, insânda dahi câzibe, masike, hâzime ve dâfiʻadan ibâret olan dört kuvvet vardır. Ve âlemde nasıl ki sibâʻ ve şeyâtîn ve behâim varsa insânda da iftirâs ve taleb-i kahr ve galebe ve gazab ve hıkd ve hased ve fücûr ve ekl ve şürb ve nikâh ve temettuʻ vardır. Nitekim Hakk Teâlâ (azze ve celle) buyurur: يَتَمَتَّعون َ وَيَأْكُلُون َ كمَا تَأْكُل ا ْل َنعَام ه هموَالنَّار مَثوًى ل (Muhammed, 47:12) ve âlemde nasıl ki melâike-i berere-i sefere var ise insânda dahi tahâret ve tâat ve istikâmet vardır. Ve âlemde nasıl ki ebsârda zâhir ve hafî olan şeyler varsa insânda da zâhir ve bâtın vardır ki âlem-i hiss ve âlem-i kalbdir.&#10024;

ateşlidir. Ve işte bu, Yüce Allah tarafından bir hikmettir. O, dilediği şeyi yaratır. Ve O, her şeyi bilen, her şeye gücü yetendir. Ve âlemde kuzey ve güney, doğu ve batı rüzgârlarından ibaret dört rüzgâr nasıl varsa, insanda da çekme, tutma, sindirme ve itme kuvvetlerinden ibaret dört kuvvet vardır. Ve âlemde nasıl ki yırtıcı hayvanlar, şeytanlar ve hayvanlar varsa, insanda da yırtıcılık, kahretme ve üstün gelme isteği, öfke, kin, haset, günahkârlık, yeme, içme, evlenme ve zevk alma vardır. Nitekim Yüce Allah (azze ve celle) buyurur: "Onlar zevklenirler ve hayvanların yediği gibi yerler. Ateş, onların barınağıdır." (Muhammed, 47:12) Ve âlemde nasıl ki hayırlı ve elçi melekler varsa, insanda da temizlik, itaat ve doğruluk vardır. Ve âlemde nasıl ki gözlerde görünen ve gizli olan şeyler varsa, insanda da görünen ve bâtınî olan vardır ki bunlar hissî âlem ve kalp âlemidir.

İmdi onun zâhiri, mülk ve bâtını, melekûttur. Ve âlemde nasıl ki semâ ve arz var ise insânda da ulüvv ve süfl vardır. Âlem üzerinde bu iʻtibâr dâhilinde yürü! Sahîh olan bir nüsha-i ilâhiyye bulursun ki bir harfi muhtel ve bir maʻnâsı nâkıs değildir. Ezel mukâbilinde onu ebedin gayri bulmazsın. Zîrâ o şerʻan taraf-ı âharı gayr-i mütenâhî olandır. Ve Allah (azze ve celle) hazretlerinin ilm-i kadîmi onun ibkâsıyla sebk eyledi.”&#10024;

Şimdi onun görüneni mülk, bâtını ise melekûttur. Ve âlemde nasıl ki gök ve yer varsa, insanda da yücelik ve alçaklık vardır. Âlem üzerinde bu bağıntı dâhilinde yürü! Öyle sahih bir ilâhî nüsha bulursun ki, bir harfi bozuk ve bir anlamı eksik değildir. Öncesizlik karşısında onu sonsuzluktan başka bulmazsın. Çünkü o, şeriat açısından diğer tarafı sonsuz olandır. Ve Yüce Allah'ın kadîm ilmi, onun kalıcılığıyla önce gelmiştir.

Alem-i ekberin misli olarak arzdan mahlûk olan insân-ı kâmil, sıfât-ı ilâhiyyeden olan ilmin mazhar-ı etemmi olmakla mümtâz olduğu için Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh): “İmdi biz Allah Teâlâ hazretlerinin ilhâm eylediği şey yaʻnî ilim üzerine hamd eyledik. Ve muhakkak bizim ilmimiz bizim bilmediğimiz şey idi ki Hakk Teâlâ onu bize ilhâm eylediği&#10024;

Büyük âlemin benzeri olarak yeryüzünden yaratılmış olan insân-ı kâmil, ilâhî sıfatlardan olan ilmin en mükemmel tecelli yeri olmakla ayrıcalıklı olduğu için, Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) şöyle demiştir: “Şimdi biz, Yüce Allah'ın ilham ettiği şey, yani ilim üzerine hamd ettik. Ve muhakkak ki bizim ilmimiz, bizim bilmediğimiz bir şeydi ki Yüce Allah onu bize ilham etti.

ً için bilir olduk.” buyurur. Nitekim Hakk Teâlâ buyurur: وَمَا أُوتِيتم مِّن الْعِلْم ِ إِال َّ قَلِيال (İsrâ, 17:85) Hz. Şeyh-i Ekber’in şeyhi Ebû Medyen Mağribî (radiyallahu anh) bu âyet-i kerîmenin maʻnâsında buyurmuştur ki: “Bu az olan ilmi dahi bize Hakk Teâlâ vermiştir; o da bizim değildir. Belki bizde âriyyetir. Ve o ilmin çoğuna dahi vâsıl olmadık. Binâenaleyh biz ale’ddevâm câhilleriz.”&#10024;

için bilir olduk.” buyurur. Nasıl ki Yüce Allah buyurur: وَمَا أُوتِيتم مِّن الْعِلْم ِ إِال َّ قَلِيال (İsrâ, 17:85) "Size ilimden ancak az bir şey verilmiştir." Hz. Şeyh-i Ekber'in şeyhi Ebû Medyen Mağribî (Allah ondan razı olsun) bu yüce ayetin anlamında buyurmuştur ki: “Bu az olan ilmi dahi bize Yüce Allah vermiştir; o da bizim değildir. Aksine bizde emanettir. Ve o ilmin çoğuna dahi ulaşamadık. Bu sebeple biz sürekli cahilleriz.”

İmdi mâdemki ilm-i kalîl dahi Hakk Teâlâ’nın ihsânıdır. Bunun için Cenâb-ı Şeyh (radiyallahu anh) bu kitâbın kâri’ine duâ edip, “Allah Teâlâ senin basîretini nûrlandırsın.” buyurur. Zîrâ ilim nûrdur. Nûr, kendi zâhir ve eşyâyı muzhir olduğu gibi ilim dahi öylece hakâyık-ı eşyâyı dîde-i basîrete ızhâr eyler. Ve Hakk Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de ilmi, nûr ile&#10024;

Şimdi mademki az ilim dahi Yüce Allah'ın ihsanıdır. Bu sebeple Cenâb-ı Şeyh (Allah ondan razı olsun) bu kitabın okuyucusuna dua edip, "Allah Teâlâ senin basiretini nurlandırsın." buyurur. Çünkü ilim nurdur. Nur, kendisi görünen ve eşyayı gösteren olduğu gibi ilim dahi öylece eşyanın hakikatlerini basiret gözüne gösterir. Ve Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de ilmi, nur ile

ی َ tavsîf edip: النَّاس بِه ِ ف ينَاە وَجَعَلْنَا له نورًا يَمشأو َ مَن كان َ مَيتًا فَأحي (Enʻâm, 6:122) buyurur. Yaʻnî&#10024;

"Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyeceği bir nur verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalmış, ondan bir türlü çıkamayan kimse gibi midir?" (En'âm, 6:122) buyurur. Yani

ِ ِي َِي “Bizim ilim ile ihyâ ettiğimiz kimse ölü müdür ki biz onun için ilmi bir nûr kıldık; nâs arasında onunla meşy eder.” Binâenaleyh sen basar-ı basîret ile âlem-i ekberdeki eşyâ-yı mütenevviʻaya nazar et! Gerek mülk yaʻnî zâhir ve gerek melekût yaʻnî bâtın cinsinden olmak üzere onu âlemi insânîde bulursun. Hattâ âlemde neşv ü nemâ bulan nebâtât misillû vücûd-i insânîde dahi neşv ü nemâ bulan kıl ve tırnak gibi şeyler vardır.&#10024;

"Bizim ilim ile dirilttiğimiz kimse ölü müdür ki biz onun için ilmi bir nur kıldık; insanlar arasında onunla yürür." Bu sebeple sen basiret gözüyle büyük âlemdeki çeşitli şeylere bak! Gerek mülk yani görünen ve gerek melekût yani bâtın cinsinden olmak üzere onu insan âleminde bulursun. Hatta âlemde gelişip büyüyen bitkiler gibi insan vücudunda dahi gelişip büyüyen kıl ve tırnak gibi şeyler vardır.

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) çeşm-i zâhir ile vehleten idrâk olunabilecek şeyleri misâl olarak îrâd buyurmuş ve bunları kâri’e numûne olmak üzere göstermiştir. Yoksa keşfiyyât-ı fenniyye-i ahîre netîcesinde bunun gibi binlerce misâl irâdı mümkündür. Ezcümle arz üzerinde irili ufaklı lâ-yuad ve lâ-yuhsâ hayvânât, mâdde-i arzıyyeden tekevvün edip, neşv ü nemâ bularak taayyüş eder ve ölür. Ve kezâ insânın vücûdunda dahi onun mâdde-i vücûdundan lâ-yuad ve lâ-yuhsâ hayvânât-ı hurdebînî böylece tekevvün ve taayyüş edip ölür. Ve küre-i arz üzerinde tuzlu ve tatlı ve zuâk yaʻnî tatsız ve acı su olduğu gibi bunların nazîri insânda da vardır. Tuzlu su gözlerinde ve tatsız su burnunda ve acı su kulaklarında ve tatlı su ağzında bulunur. Ve kezâ arzda toprak ve su ve havâ ve nâr olduğu gibi bunlar ayniyle insânda da vardır. Ve onlardan yaratılmıştır. Ve her şeyi yerli yerinde tertîb eden Hakk Subhânehu hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’de ona işâret buyurmuştur. Ve o işâret dahi Hakîm-i mutlak olan&#10024;

Şeyh-i Ekber (Allah ondan razı olsun) görünen gözle ilk bakışta idrak edilebilecek şeyleri örnek olarak zikretmiş ve bunları okuyucuya numune olarak göstermiştir. Yoksa son bilimsel keşifler neticesinde bunun gibi binlerce örnek zikretmek mümkündür. Örneğin, yeryüzünde sayısız irili ufaklı hayvan, toprak maddesinden oluşup büyüyerek yaşar ve ölür. Aynı şekilde insanın vücudunda da, onun vücut maddesinden sayısız mikroskobik hayvan böylece oluşur, yaşar ve ölür. Ve yeryüzünde tuzlu, tatlı ve tatsız yani acı su olduğu gibi, bunların benzeri insanda da vardır. Tuzlu su gözlerinde, tatsız su burnunda, acı su kulaklarında ve tatlı su ağzında bulunur. Aynı şekilde yeryüzünde toprak, su, hava ve ateş olduğu gibi, bunlar aynen insanda da vardır. Ve insan onlardan yaratılmıştır. Ve her şeyi yerli yerinde tertip eden Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de ona işaret buyurmuştur. Ve o işaret dahi mutlak hikmet sahibi olan

ه Hakk Teâlâ’nın ذِي خَلقَكُم مِّن ترَابهو َ ال (Mü’min, 40:67) Yaʻnî “Allah Teâlâ sizi topraktan&#10024;

Hak Teâlâ'nın "ذِي خَلقَكُم مِّن ترَابهو َ ال" (Mü'min, 40:67) yani "Allah Teâlâ sizi topraktan"

ٍ yarattı.” kavl-i şerîfidir. Ve Kur’ân-ı Kerîm’in diğer bir mahallinde de وَلقَد خَلقنَا ا ْل ِنسَان َ مِن ْی َلَلة ٍ مِّن طِی س (Mü’minûn, 23:12) Yaʻnî “Biz insânı çamur cinsinden olan sülâleden yarattık.” buyurur. Ve çamur su ile toprağın imtizâcından husûle gelir. Bundan sonra Celîlü’l-İsim o Hakk&#10024;

"Yarattı." yüce sözüdür. Ve Kur'ân-ı Kerîm'in başka bir yerinde de "Andolsun, biz insanı çamurdan süzülmüş bir özden yarattık." (Mü'minûn, 23:12) buyurur. Ve çamur, su ile toprağın karışımından meydana gelir. Bundan sonra Celîlü'l-İsim olan o Hak

ی Teâlâ َِسًََا مِّن صَلْصَال ٍ مِّن حَمَإ ٍ مَّسنونٍ خَالِق بإِن (Hicr, 15:28) Yaʻnî “Ben yıllanmış çamur cinsinden&#10024;

Yüce Allah, "Ben yıllanmış çamur cinsinden" (Hicr, 15:28) buyurur.

ِّي olan salsâldan beşerin Hâlık’ıyım.” buyurur. Hame-i mesnûn, üzerinden seneler geçmiş ve rîhi müteğayyir olmuş çamur maʻnâsınadır ki ehl-i fenn indinde mürekkebât-ı fahmiyyeden ibârettir. Çamurun havâ-yı nesîmî ile imtizâcından tekevvün eder. Bununla ondaki cüz’-i havâî ve gazîye işâret buyrulur. Yaʻnî su ile toprak baʻde’l-imtizâc senelerce havâ-yı nesîmiye maʻrûz kalmış ve havâ ile imtizâc ederek bu çamur kokmuş bir hâle gelmiştir. Ve ondaki cüz’-i havâ hâmız-ı fahmdır. Ondan sonra da صَلْصَالٍ كالْفَخَّار خَلق َ ا ْل ِنسَان َ مِن (Rahmân, 55:14) buyurur. Yaʻnî&#10024;

"Ben, kuru çamurdan insanın Yaratıcısıyım." buyurur. "Hame-i mesnûn", üzerinden seneler geçmiş ve kokusu değişmiş çamur anlamına gelir ki, fen bilimcilerine göre kömürleşmiş bileşiklerden ibarettir. Çamurun hafif hava ile karışmasından oluşur. Bununla, ondaki hava ve gaz kısmına işaret buyrulur. Yani su ile toprak, karıştıktan sonra senelerce hafif havaya maruz kalmış ve hava ile karışarak bu çamur kokmuş bir hâle gelmiştir. Ve ondaki hava kısmı, kömür asididir. Ondan sonra da "İnsanı pişmiş çamur gibi kuru balçıktan yarattı." (Rahmân, 55:14) buyurur. Yani

ِ su ile imtizâc edip kokmuş bir çamur hâline gelmiş olan salsâl ki mürekkebât-ı fahmiyyeden ibârettir; harâret-i şems ile “fahhâr yaʻnî çömlek yaptıkları çamurun kuruması gibi” kurumuş&#10024;

Su ile karışıp kokmuş bir çamur hâline gelmiş olan salsâl ki kömürleşmiş bileşiklerden ibarettir; güneşin ısısıyla "fahhâr yani çömlek yaptıkları çamurun kuruması gibi" kurumuş.

َ

ْی ْی bir hâle geldikten sonra ثم َّ سَوَّاە وَنَفَخَلَلة ٍ مِّن مَّاء مَّهِی ثم َّ جَعَل َ نَسله مِن سبَدَأ خَلْق َ ا ْل ِنسَان ِ مِن طِی فِيه ِ مِن روحِه ِ (Secde, 32:7-9) Yaʻnî “Hakk Teâlâ insânın halkına çamurdan başladı. Baʻdehu onun neslini mâʻ-i mehînden yaʻnî zaîf sudan, ibâret olan nutfeden kıldı. Baʻdehu onun sûretini tesviye edip, kendi rûhundan ona nefh eyledi.” âyet-i kerîmesinde beyân buyurulan istihâlât dâiresinde insânı yarattı ki bu istihâlât evvelen cemâd ve sâniyen nebât, sâlisen hayvân ve râbian insân mertebelerinden ibârettir. Ve Hakk Teâlâ’nın insânı böyle istihâlât dâiresinden geçirerek halk etmesi onun cânibinden bir hikmettir. Ve o hikmet dahi budur ki vücûd-i latîf-i hakîkî zuhûr-i zâtîsinin muktezâsı olarak her bir mertebeyi zevk-i şuhûdî ile katʻ etmek sûretiyle mertebe-i insâna tenezzül etmiştir. Ve o her mertebenin ahvâlinden habîrdir ve hibret, ilm-i&#10024;

"Hakk Teâlâ insanın yaratılışına çamurdan başladı. Sonra onun neslini zayıf sudan, yani nutfeden kıldı. Sonra onun şeklini düzenleyip, kendi ruhundan ona üfledi." (Secde, 32:7-9) ayet-i kerimesinde açıklandığı üzere, Yüce Allah insanı, önce cansız varlık, sonra bitki, üçüncü olarak hayvan ve dördüncü olarak insan mertebelerinden oluşan bir dönüşüm dairesi içinde yarattı. Yüce Allah'ın insanı böyle bir dönüşüm dairesinden geçirerek yaratması, O'nun tarafından bir hikmettir. Bu hikmet de şudur ki, latif ve hakiki varlık, zâtının zuhurunun gereği olarak, her bir mertebeyi şuhûdî bir zevkle (görerek ve yaşayarak) kat ederek insan mertebesine inmiştir. Ve o, her mertebenin hallerinden haberdardır ve ibret, ilimdir.

ه zevkîdir. Nitekim buyurur: طِيف الْخَبِيْ َّلَ يَعلم مَن خَلق َ وَهو َ الل أ (Mülk, 67:14) Ve bu tenezzül ve zuhûr mertebe-i ulûhiyetten iʻtibâren meşiyyet ile olduğu için Cenâb-ı Şeyh (radiyallahu anh): “O dilediği şeyi halk eder.” buyurur. Ve emr-i zuhûra meşiyyet taalluk edince baʻdehu sıfât-ı kudretin taalluku lâzım geldiğinden ve merâtibde zuhûr-i hibreti, yaʻnî ilm-i zevkîyi mûcib bulunduğundan “Ve o Alîmü’l-Kadîr’dir.” buyurur.&#10024;

Bu, zevkî bir bilgidir. Nitekim (Mülk, 67:14) "Yaratan bilmez mi? O, Latîf'tir, Habîr'dir." buyurur. Ve bu tenezzül ve zuhûr, ilâhlık mertebesinden itibaren meşiyyet (Allah'ın dilemesi) ile olduğu için Cenâb-ı Şeyh (Allah ondan razı olsun): "O, dilediği şeyi yaratır." buyurur. Ve zuhûr işine meşiyyet ilişince, sonrasında kudret sıfatlarının ilişmesi gerektiğinden ve mertebelerde hibreti, yani zevkî bilgiyi gerektirdiğinden "Ve O, Alîmü'l-Kadîr'dir (her şeyi bilen, her şeye gücü yeten)." buyurur.

İmdi Cenâb-ı Şeyh (radiyallahu anh) âlem-i ekberde olan şeyleri birtakım misâller ile insâna tatbîk ettikten sonra buyururlar ki: “Âlem üzerinde bu iʻtibâr dâhilinde yürü, sahîh olan bir nüsha-i ilâhiyye bulursun ki bir harfi muhtel ve bir maʻnâsı nâkıs değildir.” Yaʻnî âlem ile Âdem’i mukâyese husûsunda içinde yaşadığın âlem-i kevne dâimâ nazar-ı ibretle bak! Ahvâl ve şuûnât-ı âlemi, kendindeki ahvâl ve şuûnâta tatbîk et! Âlemi ve Âdem’i birer nüsha-i ilâhiyye bulursun ki yukarıda tafsîl olunduğu üzere insân âlemin çiftidir. Ve onun nazîridir. Âlemde ne varsa onun nazîri Âdem’de dahi tamâmen mevcûddur. Bir harfi bozuk ve bir maʻnâsı eksik değildir.&#10024;

Şimdi Şeyh (Allah ondan razı olsun) büyük âlemde olan şeyleri birtakım örneklerle insana uyguladıktan sonra şöyle buyurur: "Âlem üzerinde bu bakış açısı dâhilinde yürü, sahih olan bir ilâhî nüsha bulursun ki bir harfi bozuk ve bir anlamı eksik değildir." Yani âlem ile Âdem'i karşılaştırma hususunda, içinde yaşadığın oluş ve bozuluş âlemine daima ibret nazarıyla bak! Âlemin hallerini ve oluşlarını, kendindeki hallere ve oluşlara uygula! Âlemi ve Âdem'i birer ilâhî nüsha bulursun ki yukarıda ayrıntılı olarak açıklandığı üzere insan âlemin çiftidir. Ve onun benzeridir. Âlemde ne varsa onun benzeri Âdem'de de tamamen mevcuttur. Bir harfi bozuk ve bir anlamı eksik değildir.

“Ezel mukâbilinde onu ebedin gayri bulmazsın.” Maʻlûm olsun ki bir ezelü’l-âzâl bir de ezel vardır. “Ezelü’l-âzâl” mertebe-i ahadiyyettir. Zîrâ vücûdun bundan yukarı bir mertebesi yoktur. Ve cemîʻ-i merâtib bu mertebenin mâdûnudur. Ve “ezel” aʻyân-ı sâbite âlemidir ki vücûdun mertebe-i vâhidiyyete tenezzülünde sâbit olur. Ve cemîʻ-i hakâyık-ı eşyâ, yaʻnî eşyânın suver-i ilmiyyesi bu mertebede yekdiğerinden mütemeyyiz olur.&#10024;

"Ezel karşısında onu ebedin dışında bulmazsın." Bilinmeli ki bir ezelü'l-âzâl (ezellerin ezeli) bir de ezel vardır. Ezelü'l-âzâl, ahadiyyet (Allah'ın birliği) mertebesidir. Çünkü varlığın bundan daha yüksek bir mertebesi yoktur. Ve bütün mertebeler bu mertebenin altındadır. Ve ezel, sabit hakikatler (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) âlemidir ki varlığın vahidiyyet (Allah'ın isim ve sıfatlarının tecellisi) mertebesine inişinde sabit olur. Ve eşyanın bütün hakikatleri, yani eşyanın ilahi ilimdeki suretleri bu mertebede birbirinden ayırt edilir.

İmdi bu hakâyıkın sübûtundan sonra onlar için bi’l-külliyye inʻidâm ve yekdiğerinden adem-i temeyyüz hâli yoktur. Zîrâ aʻyân-ı sâbite âleminden sonra bu aʻyân, vücûdun her bir mertebesinde ve her bir mevtında bir kisve-i taayyün ile zâhir olurlar. Ervâh mertebesinde cevâhir-i mücerrede sûretinde ve misâlde suver-i hayâliyyede ve âlem-i şehâdette suver-i unsuriyyede ve sûret-i unsuriyyenin infisâhından sonra da suver-i berzahiyyede ve ondan sonra neş’e-i rûhâniyye gâlib olmak üzere suver-i cismâniyye-i uhreviyyede yaʻnî baʻs ve haşr ve aʻrâf ve cennet ve cehennem mevtınlarında bu mevâtının icâbâtına göre verilen birer kisvede zâhir olurlar ki şerîat, cennet ve cehennem-i cismânînin hulûd ve ebediyyetini haber verir. Binâenaleyh bu mukaddemâta muttaliʻ olduğun vakit sen Âdem’i ezelin mukâbilinde ebedin gayri bulmazsın. Zîrâ Allah Teâlâ hazretlerinin ilm-i kadîmi ki aʻyân-ı sâbite o ilm-i kadîmin suver-i tafsîliyyesinden ibârettir. Bu hakâyıkın cemîʻ-i merâtib ve mevâtında ibkâlarıyla sebk eyledi. Yaʻnî Hakk ilm-i ezelîsinde onların ibkâsına ve taraf-ı âharlarının gayr-i mütenâhî olmasına hükm etti.&#10024;

Şimdi, bu hakikatlerin sabit olmasından sonra, onlar için tamamen yok olma ve birbirlerinden ayırt edilememe durumu yoktur. Çünkü sabit hakikatler âleminden sonra bu hakikatler, varlığın her bir mertebesinde ve her bir durağında belirli bir görünümle ortaya çıkarlar. Ruhlar mertebesinde soyut cevherler şeklinde, misal âleminde hayalî suretlerde, şehadet âleminde unsurlara ait suretlerde ve unsurî suretin dağılmasından sonra da berzahî suretlerde ve ondan sonra ruhanî neşenin (yaratılışın) galip gelmesiyle uhrevî cismanî suretlerde, yani ba's (diriliş), haşr (toplanma), a'râf, cennet ve cehennem duraklarında, bu durakların gerekliliklerine göre verilen birer görünümle ortaya çıkarlar ki şeriat, cismanî cennet ve cehennemin sonsuzluğunu ve ebediliğini haber verir. Bu sebeple, bu ön bilgilere vâkıf olduğun zaman sen Âdem'i ezelin karşısında ebedin gayrısı bulmazsın. Çünkü Yüce Allah hazretlerinin kadîm ilmi ki sabit hakikatler o kadîm ilmin ayrıntılı suretlerinden ibarettir, bu hakikatlerin bütün mertebelerinde ve duraklarında varlıklarını sürdürmeleriyle öne geçti. Yani Hak, ezelî ilminde onların varlıklarını sürdürmelerine ve diğer taraflarının sonsuz olmasına hükmetti.

“Abd der ki mutasavvıfe (rıdvanallahu aleyhim) hazarâtının âdeti bu nazar ve iʻtibârda, beynlerinde ednâ müşâbehet ve eyser-i sıfat sebebiyle istiʻârât ve mecâz cinsinden Arabın kelâmlarındaki mecrâsında cârî oldu. Ve Kur’ân’da bu kabîlden çoktur. Zîrâ Kur’ân lugat-i Arab üzere geldi. Nitekim (aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)&#10024;

Kul der ki, mutasavvıf hazretlerinin (Allah onlardan razı olsun) âdeti, bu bakış ve değerlendirmede, aralarındaki en küçük benzerlik ve en hafif sıfat sebebiyle, Arap dilindeki mecaz ve istiarelerin akışında cereyan etti. Ve Kur'an'da bu türden çoktur. Çünkü Kur'an Arap dili üzere geldi. Nitekim (ona salât ve selâm olsun)

ْی ی Efendimiz مبی لسان عرن آن بلسانانما انزل القر Yaʻnî “Kur’ân benim lisânımla nâzil oldu ki&#10024;

Efendimiz (a.s.) "Kur'ân benim lisanımla nâzil oldu" buyurmuştur ki

ی mübîn olan Arabî lisânıdır.” buyurdu. Ve onun misâli Hakk Teâlâ‘nın وَاشتَعَل َ الرَّأْس شَيبًا (Meryem, 19:4) ve ِسََاب ٍ بِقِيعَةٍ ك (Nûr, 24:39) ve كرَمَاد ٍ اشتَدَّت بِه ِ الرِّي ح (İbrâhîm, 14:18) ve كمَثَل&#10024;

"Açıkça anlatan Arap dilidir." buyurdu. Ve onun örneği Yüce Allah'ın "وَاشتَعَل َ الرَّأْس شَيبًا" (Meryem, 19:4) ve "ِسََاب ٍ بِقِيعَةٍ ك" (Nûr, 24:39) ve "كرَمَاد ٍ اشتَدَّت بِه ِ الرِّي ح" (İbrâhîm, 14:18) ve "كمَثَل" ayetleridir.

ِ

ه

َّ صَفوَان ٍ عَليه ِ ترَاب (Bakara, 2:264) ve يرِيد أن يَنقَض جِدَارًا (Kehf, 18:77) ve كُنَّا فِيهَا نوَاسأل ِ الْقَريَة َ ال&#10024;

"Üzerinde toprak bulunan kaygan bir kaya" (Bakara, 2:264) ve "Yıkılmaya yüz tutmuş bir duvarı doğrultmak istiyordu" (Kehf, 18:77) ve "İçinde bulunduğumuz kasabaya sor" (Yusuf, 12:82) ayetleri gibi.

َِي

ه ه أقبَلْنَا فِيهَا نوَالْعِي ْ َ ال (Yûsuf, 12:82) ve رَبه لِلْجَبَل فَلمَّا تَجَیل (Aʻrâf, 7:143) kavlîdir. Allah Teâlâ&#10024;

"Biz o kervana yetiştik" (Yûsuf, 12:82) ve "Rabbi dağa tecelli edince" (Aʻrâf, 7:143) sözleridir. Yüce Allah

َِي ِ onlardan râzı olsun. Sûfiyye iʻtibârlarında bu tarîk üzere devâm etti.&#10024;

Ma'lûm olsun ki, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, a'yân-ı sâbite denilen, Hak'ın ilmindeki varlık suretleri olan ve değişmesi imkânsız olan şuûnât-ı zâtiyye ile, yani zâta ait haller, oluşlar ile, ezelen ve ebeden münezzeh, yani öncesiz ve sonsuz olarak eksik ve değişimden uzak, ve bu şuûnât-ı zâtiyye, yani zâta ait haller, oluşlar, hâriçte, yani dışarıda, vücûd-ı izâfî, yani bağıntılı varlık, ve vücûdât-ı mevhûme, yani vehmî varlıklar, yani sadece sanıda var olan varlıklar, sûretinde, yani şeklinde, zâhir olmak, yani ortaya çıkmak, ve bu vücûdât-ı izâfiyye, yani izafî varlıklar, ve vücûdât-ı mevhûme, yani vehmî varlıklar, ile, yani bu varlıklar aracılığıyla, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, yani İlahi Zât, kendi üzerine, yani kendisine, her an, yani ânen fe ânen, bir hüküm ile hükmetti. Bu hüküm, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyetinin, yani İlahi Zât'ın, kendi üzerine, yani kendisine, her an, yani ânen fe ânen, bir hüküm ile hükmettiği hüküm, sırr-ı kader, yani kader sırrı, yani kaderin gizli hakikati, ve kazâ-yı ilâhî, yani ilâhî kazâ, yani Allah'ın küllî hükmü, ve hükm-i külli-i icmâlî, yani toplu/icmâlî küllî hüküm, ve iktizâ-i zâtiyye, yani zâtî gereklilik, yani özden kaynaklanan zorunluluk, ve isti'dâd-ı zâtî, yani zâtî istidat, yani doğuştan/özden gelen yatkınlık, ve isti'dâd-ı gayr-i mec'ûl, yani yapılmamış/verilmemiş istidat, yani doğuştan, kendiliğinden olan kabiliyet, ve kâbiliyet-i asliyye, yani asıl/özsel kabiliyet, ve Hazine-i gayb, yani gayb hazinesi, yani görünmeyenin/bilinmeyenin hazinesi, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm, ve Hak Teâlâ'nın kendi üzerine, yani kendisine, hükmettiği hüküm

İmdi biz mukaddemâ zikr olunduğu üzere, insân hakkında âlimin nasıl nazar eylediğini sana telhîs ve takrîb ederiz. Ve bu senin mevcûdâttan, senden hâric olan şeye nazar etmendir. Vaktâki senin gözün herhangi bir mevcûd üzerinde o mevcûda gâlib olan sıfat üzerine vâkiʻ oldu ki o sıfat sebebiyle meşhûr oldu. Ve vaktâki ondan haber veren ve ona delâlet eyleyen bu sıfatı ârif oldun; gerek onun sıfat-ı nefsiyyesi olsun ve gerek onun üzerine gâlib olan sıfat olsun; baʻdehu bu sıfata aynıyla nazar edersin. Lâ-mahâlete onu insânda bulursun. İmdi ondan insâna gidilir. Bu sıfatın müşâhadesi onun sıfatı olan bir isimdir. Belâdet gibi ki o, hımâr üzerine gâlibdir. Hayvândan onun gayrisinde yoktur. İmdi biz onu belîd olarak gördüğümüzde, insân hakkında hımârdır, deriz. Yâhûd onu şedîden tâlib-i iftirâs gördüğümüzde arslandır, deriz. Ve bu nazarın misli kezâlik esrâr-ı şerîfe hakkında da vardır. Meselâ şems ve kamere nazar edersin. Şemsi, rûh ve kameri, nefis için yaparsın. Ve bunun beyânı budur ki bu kitâb dâhilinde îrâd olunan şey hasebi üzere, nefis kemâl ve noksân sâhibidir. Onun kemâli akıl ve ilim iledir. Ve noksânı cehil ve şehevât iledir. Ve nitekim kamerin noksânına arz sebeb olur. Ve o, âlemden esfel olandır. Kezâlik nefsin noksânı ancak irtikâb-ı şehevâttandır. Ve onun mahalli esfel-i sâfîlindir. Ve arz nûr-i şems ile parladığı gibi ecsâm dahi nûr-i rûh ile parlar. İmdi bunun emsâline varıncaya kadar eşyâyı olduğu hâl üzere keşf edersin. Bu, zikri uzun olan şeydir.”&#10024;

Şimdi biz, daha önce belirtildiği gibi, insân hakkında âlimin nasıl baktığını sana özetler ve yaklaştırırız. Ve bu, senin varlıklardan, senden dışarıda olana bakmandır. Ne zaman ki senin gözün herhangi bir varlık üzerinde, o varlığa hâkim olan ve o sıfat sebebiyle meşhur olan bir sıfat üzerine düşse, ve ne zaman ki ondan haber veren ve ona işaret eden bu sıfatı anlasan; ister onun özsel sıfatı olsun ister onun üzerine hâkim olan sıfat olsun; ondan sonra bu sıfata aynen bakarsın. Şüphesiz onu insânda bulursun. Şimdi ondan insâna gidilir. Bu sıfatın gözlemlenmesi, onun sıfatı olan bir isimdir. Eşek üzerine hâkim olan belâdet (anlayışsızlık) gibi. Hayvandan onun dışındakinde yoktur. Şimdi biz onu anlayışsız olarak gördüğümüzde, insân hakkında eşektir, deriz. Yahut onu iftiraya şiddetle düşkün gördüğümüzde aslandır, deriz. Ve bu bakışın benzeri aynı şekilde şerif sırlar hakkında da vardır. Örneğin güneşe ve aya bakarsın. Güneşi ruh için ve ayı nefis için yaparsın. Ve bunun açıklaması şudur ki, bu kitap içinde zikredilen şeye göre, nefis kemâl ve noksân sahibidir. Onun kemâli akıl ve ilim iledir. Ve noksânı cehalet ve şehvetler iledir. Ve nasıl ki ayın noksânına dünya sebep olur. Ve o, âlemden en aşağıda olandır. Aynı şekilde nefsin noksânı ancak şehvetlere düşmekten kaynaklanır. Ve onun yeri en aşağıların aşağısıdır. Ve dünya güneşin nuru ile parladığı gibi, cisimler de ruhun nuru ile parlar. Şimdi bunun benzerlerine varıncaya kadar eşyayı olduğu hâl üzere keşfedersin. Bu, zikri uzun olan şeydir.

“Abd der ki” taʻbîriyle Hz. Şeyh (radiyallahu anh) kendi nefs-i şerîflerine işâret buyurur. Zîrâ ehl-i tasavvufun en son makâmı “Abdullah” olmaktır. Ve taallukât-ı zâhiriyye ve bâtıniyyeden kurtulmadıkça Abdullah olmak mümkün değildir. Ve insân kalbinin taalluk eylediği şeyin abdidir. Kalbinde hubb-i nefs olanlar “Abdü’n-nefs” ve hubb-i mâl olanlar “Abdü’l-mâl” ve hubb-i câh olanlar “Abdü’l-câh”dır. Sâirlerini de buna kıyâs et!&#10024;

"Kul der ki" ifadesiyle Hz. Şeyh (Allah ondan razı olsun) kendi yüce nefsine işaret eder. Çünkü tasavvuf ehlinin en son makamı "Abdullah" (Allah'ın kulu) olmaktır. Ve dışsal ve içsel bağıntılardan kurtulmadıkça Abdullah olmak mümkün değildir. Ve insan kalbinin bağıntı kurduğu şeyin kuludur. Kalbinde nefs sevgisi olanlar "nefsin kulu", mal sevgisi olanlar "malın kulu" ve makam sevgisi olanlar "makamın kulu"dur. Diğerlerini de buna kıyas et!

Beyit

ی

كە این زنار دارد در حرم نامحرم استهر ** تعلق هست محرویم بجاست تا رس مون&#10024;

Çünkü bu zünnar (Hristiyanlara özgü kuşak) kimde varsa, o haremde (kutsal alanda) namahremdir. Her ne taalluk (bağlılık) varsa, mahrumiyetim yerindedir, ta ki sen kalmayana dek.

Tercüme

“Bir kıl ucu kadar taalluk olursa mahrûmluk becâdır. Her kimin bu zünnâr-ı taalluku varsa harem-i ilâhîde nâ-mahremdir.”&#10024;

Bir kıl ucu kadar bile bağıntı olursa mahrumiyet yerindedir. Kimin bu bağıntı kuşağı varsa, ilâhî haremde nâ-mahremdir (yabancıdır).

َی

İşte bu sebeble şân-ı âlîlerinde ََصَوَمَا طَغ مَا زَاغ َ الْب (Necm, 53:17) buyrulan (sallallahu&#10024;

İşte bu sebeple, şanlı makamlarında "Göz ne şaştı ne de haddini aştı" (Necm, 53:17) buyrulan (sallallahu aleyhi ve sellem) yüce peygamber, şeriat sahibi olarak, kendi zâtî yatkınlığının gerektirdiği şekilde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olanı talep etti.

ه aleyhi ve sellem) Efendimiz hakkında Kur’ân-ı Kerîm’de ذِي أرسَى بِعَبدِەِ سبحَان َ ال (İsrâ, 17:1) ve&#10024;

Kur'ân-ı Kerîm'de (İsrâ, 17:1) Efendimiz (s.a.v.) hakkında "Kulu ile gece yolculuğu yaptı" buyrulur ve

َّلله ه بِكاف ٍ عَبدَە أليس َ ا (Zümer, 39:36) ve ذِي نَزَّل َ الْفرقَان َ عَیل عَبدِەِ تَبَارَك َ ال (Furkân, 25:1) buyrulmuştur.Ve Hz. Şeyh (radiyallahu anh) “Abd der ki” taʻbîriyle kendilerinin ََصَوَمَا مَا زَاغ َ الْب َی طَغ (Necm, 53:17) vasfında (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in vârisi olduğuna işâret buyururlar. Ve diğer tarafdan dahi yukarıda “Allah Subhânehu ve Teâlâ zât-ı subhânisi vitriyyetle münferid olmak için âlemi şefʻiyyet içinde ibrâz etmek murâd eyledi. Binâenaleyh vâhid, ferd ismi sâbit oldu. Ve seyyid, abdden mütemeyyiz oldu.” ibâresinde beyân buyurdukları maʻnâyı ihtâr ederler. Yaʻnî abd-i mahz-ı ilâhî olan bu kitâbın müellifi der ki: Allah Teâlâ cümlesinden râzı olsun, mutasavvıfe hazarâtının âdetleri bu nazar ve iʻtibârda yaʻnî âlem ile âdeme nazar etmekte ve bu nazar netîcesinde ibret almakta, Arabın kelâmlarında riâyet ettikleri mecrâda câri oldu. O mecrâda budur ki Arablar az bir müşâbehet ve cüz’î bir sıfât sebebiyle kelâmlarında istiâre ve mecâz istiʻmâl ederler. Ve Kur’ân’da bu kabîl istiâre ve mecâz çok istiʻmâl buyrulmuştur. Çünkü Kur’ân lisân-ı Arabî üzere nâzil oldu. Ve âdet-i Arab, kelâmda istiâre ve mecâz istiʻmâli olduğundan Kur’ân’da da bu âdete riâyet buyruldu. Kur’ân’daki misâllerden birisi: Sûre-i Meryem’de vâkiʻ وَاشتَعَل َ الرَّأْس شَيبًا (Meryem, 19:4) ibâresidir. Zekeriyyâ (aleyhi’s-selâm)’dan naklen buyrulur ki:“Baş ihtiyâr olarak iştiʻâl etti.” bundan “Saçlarım ağardı.” maʻnâsı murâd olunur. Saçların ağarması nârın iştiâline teşbîh olunmuştur. Vech-i şebeh beyâzlıktır. Bu ise ednâ bir müşâbehettir.&#10024;

"Allah kuluna kâfi değil midir?" (Zümer, 39:36) ve "Kulu üzerine Furkan'ı indiren mübarektir." (Furkân, 25:1) buyrulmuştur. Ve Hz. Şeyh (Allah ondan razı olsun), "Kul der ki" ifadesiyle, "Göz ne şaştı ne de haddi aştı." (Necm, 53:17) vasfında olan (Allah'ın salât ve selâmı üzerine olsun) Efendimiz'in vârisi olduğuna işaret buyururlar. Ve diğer taraftan da yukarıda "Yüce Allah, zâtının tekliğiyle münferid olmak için âlemi çiftlik içinde ortaya çıkarmayı murad etti. Bu sebeple vâhid (tek), ferd (eşsiz) ismi sabit oldu. Ve seyyid (efendi), abdden (kuldan) ayrıldı." ibaresinde beyan buyurdukları manayı hatırlatırlar. Yani, ilâhî mutlak kul olan bu kitabın müellifi der ki: Allah Teâlâ hepsinden razı olsun, mutasavvıf hazretlerinin âdetleri bu bakış ve değerlendirmede, yani âleme ve âdeme bakmakta ve bu bakış neticesinde ibret almakta, Arapların sözlerinde riayet ettikleri yolda cereyan etti. O yol da şudur ki Araplar, az bir benzerlik ve cüz'î bir sıfat sebebiyle sözlerinde istiare (eğretileme) ve mecaz (değişmece) kullanırlar. Ve Kur'ân'da bu tür istiare ve mecaz çok kullanılmıştır. Çünkü Kur'ân Arap dili üzere nazil oldu. Ve Arap âdeti, sözde istiare ve mecaz kullanmak olduğundan Kur'ân'da da bu âdete riayet buyruldu. Kur'ân'daki misallerden birisi: Meryem Sûresi'nde geçen "Baş ihtiyarlıkla ağardı." (Meryem, 19:4) ibaresidir. Zekeriyyâ (a.s.)'dan naklen buyrulur ki: "Baş ihtiyâr olarak iştiâl etti." bundan "Saçlarım ağardı." manası murad olunur. Saçların ağarması ateşin tutuşmasına benzetilmiştir. Benzerlik yönü beyazlıktır. Bu ise en basit bir benzerliktir.

ه ه

Ve diğer misâl, مآن مَاءِسََاب ٍ بِقِيعَة ٍ يَحسَبه الظ ذِين َ كفَروا أعمَالُهم كوَال (Nûr, 24:39) âyet-i kerîmesidir ki Sûre-i Nûr’da vâkiʻdir. Maʻnâsı “Küfr edenlerin amelleri çöllerdeki serâb gibidir ki susayan kimseler onu su zannederler.” demektir. Burada âmâl-i küffâr, serâba teşbîh buyrulmuştur. Vech-i şebeh ümîd-i istifâdedir. Zîrâ susamış olan kimse, sudan istifâde umar. Ve küffâr da amellerinden istifâde ümîd ederler. Serâbı su zannedip ondan istifâde ümîd edenlerin amelleri nasıl boşa çıkarsa, amellerinden istifâde me’mûl eden küffârın ümîdleri dahi öylece boşa çıkar.&#10024;

Diğer bir örnek ise Nûr Sûresi'nde geçen "مآن مَاءِسََاب ٍ بِقِيعَة ٍ يَحسَبه الظ ذِين َ كفَروا أعمَالُهم كوَال" (Nûr, 24:39) ayet-i kerimesidir. Bunun anlamı "Küfredenlerin amelleri, çöllerdeki serap gibidir ki, susayan kimseler onu su zannederler." demektir. Burada kâfirlerin amelleri seraba benzetilmiştir. Benzetme yönü, fayda ummaktır. Çünkü susamış olan kimse, sudan fayda umar. Kâfirler de amellerinden fayda umarlar. Serabı su zannedip ondan fayda umut edenlerin amelleri nasıl boşa çıkarsa, amellerinden fayda bekleyen kâfirlerin umutları da öylece boşa çıkar.

ه

Ve diğer misâl, Sûre-i İbrâhîm’de vâkiʻ ذِين َ كفَروا ْ بِرَبِّهِم أعمَالُهم كرَمَاد ٍ اشتَدَّت بِه ِ الرِّي حمَّثَل ال&#10024;

Diğer bir örnek ise İbrahim Suresi'nde geçen "Rablerini inkâr edenlerin amelleri, fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu küle benzer" ayetidir.

َّ ی ء ٍ ذَلِك َ هو َ الضَّالَل الْبَعِيدكسَبوا ْ عَیل یسا يَوم ٍ عَاصِف ٍ ال َّ يَقدِرون َ مِمف (İbrâhîm, 14:18) âyet-i kerîmesidir.

ََي ِي Maʻnâsı “Münkirlerin âmâl-i hayriyyeleri fırtınalı günde külün rüzgâr ile savrulmasına benzer ki hiçbir şey kazanamazlar. O saʻy, baʻîd şaşkınlıktır.” Bu ibârede de âmâl-i hayriyye-i küffâr, savrulan küle teşbîh buyrulmuştur. Vech-i şebeh eserin adem-i bekâsıdır. Zîrâ rüzgâr ile külden eser kalmadığı gibi fırtınaya teşbîh buyrulan küfr ile kül gibi olan âmâl-i hayriyyeden eser kalmaz.&#10024;

Manası şudur: "İnkârcıların hayırlı işleri, fırtınalı bir günde külün rüzgârla savrulmasına benzer ki, hiçbir şey kazanamazlar. O çaba, büyük bir şaşkınlıktır." Bu ifadede de inkârcıların hayırlı işleri, savrulan küle benzetilmiştir. Benzetme yönü, eserin kalıcı olmamasıdır. Çünkü rüzgârla külden eser kalmadığı gibi, fırtınaya benzetilen inkâr ile kül gibi olan hayırlı işlerden de eser kalmaz.

ه ه

Ve diğer misâl Sûre-i Bakara’da vâkiʻ ذِي ذِين َ آمَنوا ْ ال َ تبطِلُوا ْ صَدَقَاتِكُم بِالْمَن ِّ وَا ْلذَى كاليَا أيهَا ال&#10024;

Ve diğer misâl, Bakara Sûresi'nde geçen "Ey iman edenler, sadakalarınızı başa kakmak ve eziyet etmekle iptal etmeyin." ayetidir.

َّلله ِ وَالْيَوم ِ ا َلخِر ِ فَمَثَلُه كمَثَل ِ صَفوَان ٍ عَليه ِ ترَاب ن بِاينفِق مَاله رِئَاء النَّاس ِ وَال َ يؤم (Bakara, 2:264) âyet-i&#10024;

"Ey iman edenler! Sadakalarınızı başa kakmak ve eziyet etmekle, malını insanlara gösteriş için harcayan, Allah'a ve ahiret gününe inanmayan kimse gibi boşa çıkarmayın. Çünkü onun durumu, üzerinde biraz toprak bulunan düz ve kaygan bir kayanın durumu gibidir ki, şiddetli bir yağmur isabet edince onu çıplak ve pürüzsüz bırakır. Kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allah, kâfirler topluluğunu doğru yola iletmez." (Bakara, 2:264) ayet-i

ِ kerîmesidir. Maʻnâsı “Ey mü’minler, mâlını nâsa gösteriş olarak infâk eden ve Allah’a ve yevm-i âhirete îmân etmeyenler gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve eziyet etmek sûretiyle ibtâl etmeyin. Onun misli, düz kaya üzerindeki toprağa benzer.” Bu ibârede sadaka-i bâtıle düz kaya üzerinde bulunan toprağa teşbîh buyurulmuştur. Vech-i şebeh düz kaya üzerindeki toprakta zirâat ve istifâde olunamamasıdır. Zîrâ biraz şiddetli yağmur gelse toprakları süpürür; düz kaya kalır. Ekilen tohumlarda berâber zâyi‘ olur. Binâenaleyh sadaka-i bâtıle ile böyle bir toprak üzerine zirâat beyhûde bir ameldir.&#10024;

Bu, Kur'an-ı Kerim'in bir ayetidir. Anlamı şudur: "Ey müminler, mallarını insanlara gösteriş olarak infak eden ve Allah'a ve ahiret gününe iman etmeyenler gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve eziyet etmek suretiyle geçersiz kılmayın. Onun misali, düz kaya üzerindeki toprağa benzer." Bu ifadede, geçersiz sadaka, düz kaya üzerinde bulunan toprağa benzetilmiştir. Benzetme yönü, düz kaya üzerindeki toprakta tarım yapılamaması ve ondan faydalanılamamasıdır. Çünkü biraz şiddetli yağmur gelse, toprakları süpürür; düz kaya kalır. Ekilen tohumlar da beraber zayi olur. Bu sebeple, geçersiz sadaka ile böyle bir toprak üzerine tarım yapmak boş bir iştir.

َّ

Ve diğer misâl, Sûre-i Kehf’de vâkiʻ فَوَجَدَا فِيهَا جِدَارًا يرِيد أن يَنقَض (Kehf, 18:77) ibâresidir. Maʻnâsı: “Mûsâ ve Hızır (aleyhi’s-selâm) burada bir duvar buldular ki yıkılmayı murâd eder.” İrâde, akıl sâhiblerinde olur. Duvarda ise akıl yoktur. Binâenaleyh hakîkatte duvar yıkılmayı murâd etmez. Burada duvarın meyli, bi’l-irâde meyleden insânın meyline teşbîh buyrulmuştur. Zikr-i mahal, irâde-i hâl kabîlinde mecâz-ı mürseldir. Veyâhûd istiâre vardır.&#10024;

Diğer bir örnek ise Kehf Suresi'nde geçen فَوَجَدَا فِيهَا جِدَارًا يرِيد أن يَنقَض (Kehf, 18:77) ifadesidir. Bunun anlamı şudur: "Musa ve Hızır (a.s.) orada yıkılmak üzere olan bir duvar buldular." İrade, akıl sahiplerinde bulunur. Duvarda ise akıl yoktur. Bu sebeple, gerçekte duvar yıkılmayı murat etmez. Burada duvarın eğilimi, iradeyle eğilim gösteren insanın eğilimine benzetilmiştir. Bu, yerin anılmasıyla halin irade edilmesini ifade eden bir mecaz-ı mürseldir (bir sözcüğün, ilgili olduğu başka bir şeyin yerine kullanılması sanatı). Yahut istiâre (eğretileme) vardır.

ه ه

Ve diğer misâl: Sûre-i Yûsuf’da vâkiʻ أقبَلْنَا فِيهَا ن كُنَّا فِيهَا وَالْعِي ْ َ ال نوَاسأل ِ الْقَريَة َ ال (Yûsuf,&#10024;

Ve diğer örnek: Yûsuf Sûresi'nde geçen "أقبَلْنَا فِيهَا ن كُنَّا فِيهَا وَالْعِي ْ َ ال نوَاسأل ِ الْقَريَة َ ال" (Yûsuf,

َِي َِي 12:82) âyet-i kerîmesidir. Maʻnâsı “Bizim içinde bulunduğumuz karyeye ve bizimle berâber olan kâfileye sor.” demektir. Karye ve kâfile lafızları mücâveret alakasıyla mecâz-ı mürseldir. Karye ve kâfileye mücâvir olan kimselerden sor demek olur.&#10024;

(Yusuf Suresi 12:82) ayet-i kerimesidir. Anlamı "Bizim içinde bulunduğumuz köye ve bizimle beraber olan kervana sor." demektir. Köy ve kervan lafızları, yakınlık ilişkisiyle mecaz-ı mürseldir (bir sözcüğün, ilgili olduğu başka bir şeyi anlatmak için kullanılması). Köye ve kervana yakın olan kimselerden sor demek olur.

ه

َ

Ve diğer misâl: Sûre-i Aʻrâf’da vâkiʻ لرَبه لِلْجَب فَلمَّا تَجَیل (Aʻrâf, 7:143) âyet-i kerîmesidir.&#10024;

Diğer bir örnek ise A'râf Sûresi'nde geçen "فَلَمَّا تَجَلَّى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ" (A'râf, 7:143) ayet-i kerimesidir.

ِ Yaʻnî “Vaktâki onun Rabb’i dağa tecellî buyurdu” demektir. Hâlbuki dağın rü’yetullaha kudreti yoktur. Ve rü’yeti taleb eden Mûsâ (aleyhi’s-selâm) idi. Ve tecellî dahi dağ için değil, Mûsâ (aleyhi’s-selâm) için idi. Velhâsıl Kur’ân-ı Kerîm’de böyle istiâre ve mecâz tarîkleriyle pek çok beyânât-ı aliyye mevcûddur. Allah râzı olsun, sûfiyye hazâratı da kelâmlarında böyle istiârât ve mecâz istiʻmâl etmekte devâm etti.&#10024;

Yani "Vaktâki onun Rabbi dağa tecelli buyurdu" demektir. Hâlbuki dağın Allah'ı görmeye gücü yoktur. Ve görmeyi talep eden Musa (a.s.) idi. Ve tecelli dahi dağ için değil, Musa (a.s.) için idi. Sözün özü, Kur'an-ı Kerim'de böyle istiare ve mecaz yollarıyla pek çok yüce beyanlar mevcuttur. Allah razı olsun, sûfiyye hazaratı da kelamlarında böyle istiareler ve mecaz kullanmaya devam etti.

ی ی

İmdi biz yukarıda ...الخالعالم االنسان تجدە فمن العالم االكيی فانظر نور هللا بصيْتك ایل ما تفرق ibâresinden iʻtibâren fakîh ve mütefattın ve reşîd olan bir âlimin insân hakkındaki nazarı nasıl olduğunu sana telhîs ve takrîb edip, deriz ki bu nazar, senin muhîtinde ve senin vücûdunun hâricinde bulunan mevcûdâttan bir şeye nazar etmendir. Vaktâki senin gözün senden hâric olan herhangi bir mevcûd üzerinde, o mevcûdun kendisine gâlib ve iştihârına sebeb olan bir sıfat üzerine vâkiʻ olur. Ve vaktâki o mevcûddan haber veren ve o mevcûda delâlet eden bu sıfatı bilirsin; o sıfat, ister onun sıfat-ı nefsiyyesi olsun, arslandaki yırtıcılık gibi; ister onun üzerine gâlib olan sıfat olsun, hımardaki belâdet gibi. Sen o mevcûddaki sıfata aynıyla nazar ettiğin vakit, onu şübhesiz insânda bulursun. O mevcûddan insâna intikâl olunur. Ve insânda bu sıfâtın müşâhedesi bir isimdir ki onun sıfâtıdır. Zîrâ isim, sıfâtın zâhiri ve sıfât ismin bâtınıdır. Binâenaleyh isim, sıfât ile zâhir olur. Meselâ belâdet sıfâtı eşek üzerine gâlibdir. Onun gayri olan hayvânlar üzerine bu sıfât gâlib değildir. Biz insânda belâdet sıfâtını gördüğümüz vakit, ona belîd tesmiye ederiz. Bu sıfât-ı belâdetten dolayı, belîd ismi ile müsemmâ olan hımâr olduğu için, mevcûdâttan bir mevcût olan hımârdan insâna intikâl olunarak insân hakkında da eşek deriz. Yâhûd insânı şedîden tâlib-i iftirâs gördüğümüzde bâlâdaki esbâba binâen aslandır, deriz. Bu nazar mevcûdât-ı hasîse de böyle olduğu gibi esrâr-ı şerîfe hakkında da vardır.&#10024;

Şimdi biz yukarıda "...الخالعالم االنسان تجدە فمن العالم االكيی فانظر نور هللا بصيْتك ایل ما تفرق" ibaresinden itibaren, fakih, anlayışlı ve doğru yolu bulmuş bir âlimin insan hakkındaki bakış açısının nasıl olduğunu sana özetleyip yaklaştırarak deriz ki: Bu bakış açısı, senin çevrende ve senin varlığının dışında bulunan varlıklardan bir şeye bakmandır. Senin gözün, senden dışarıda olan herhangi bir varlık üzerinde, o varlığın kendisine üstün gelen ve ünlenmesine sebep olan bir sıfat üzerine düştüğü zaman ve o varlıktan haber veren ve o varlığa işaret eden bu sıfatı bildiğin zaman; bu sıfat ister onun özsel sıfatı olsun, arslanın yırtıcılığı gibi; ister onun üzerine üstün gelen sıfat olsun, eşeğin ahmaklığı gibi. Sen o varlıktaki sıfata aynen baktığın vakit, onu şüphesiz insanda bulursun. O varlıktan insana geçilir. Ve insanda bu sıfatların gözlemlenmesi, onun sıfatları olan bir isimdir. Çünkü isim, sıfatın görünenidir ve sıfat, ismin bâtınıdır. Bu sebeple isim, sıfat ile ortaya çıkar. Örneğin, ahmaklık sıfatı eşek üzerine üstündür. Bu sıfat, ondan başka hayvanlar üzerine üstün değildir. Biz insanda ahmaklık sıfatını gördüğümüz vakit, ona ahmak adını veririz. Bu ahmaklık sıfatından dolayı, ahmak ismiyle adlandırılan eşek olduğu için, varlıklardan bir varlık olan eşekten insana geçilerek insan hakkında da eşek deriz. Yahut insanı iftiraya şiddetle düşkün gördüğümüzde, yukarıdaki sebeplere dayanarak aslandır deriz. Bu bakış açısı, basit varlıklarda böyle olduğu gibi, şerefli sırlar hakkında da vardır.

Meselâ güneşe ve aya nazar edersin. Güneşi insânın bir sırr-ı şerîfi olan rûha ve ayı da nefse teşbîh edersin. Vech-i şebeh budur ki bu kitâbda verilen îzâhât mûcibince nefs hem kemâl ve hem de noksân sâhibidir. Nefsin kemâli akıl ve ilim iledir. Ve noksânı da cehil ve şehevât iledir. Nitekim vakt-i husûfda kamerin noksân-ı ziyâsına arz sebeb olur. Zîrâ erbâb-ı ilm-i hey’et indinde maʻlûm olduğu üzere husûf, cirm-i arzın, cirm-i şems ile cirm-i kamer arasına duhûlüyle zıll-i arzın sath-ı kamere düşmesi sebebiyle vâkiʻ olur. Ve kezâ ay evvelen hilâl olur, sonra tedricen bedir haline gelir. Ve baʻdehu gittikçe noksâna meyl eder. Hâlbuki ay, dâimâ güneşe mukâbil olup, bedir hâlini muhâfaza eder. Velâkin arzın mihverinde deverânı hasebiyle muhtelif vazʻiyyetler iktisâbından dolayı ay böyle eşkâl-i nâkısa ve kâmilede görünür. Gerçi ayın arz etrafında deverânı da müessir ise de, Hz. Şeyh-i Ekber’in maksad-ı âlîleri arzın te’sîrini beyân buyurmaktadır. Ve husûfda arzın te’sîr-i müstakılli derkârdır.&#10024;

Örneğin güneşe ve aya bakarsın. Güneşi, insanın şerefli bir sırrı olan ruha, ayı da nefse benzetirsin. Benzetme yönü şudur ki, bu kitapta verilen açıklamalar gereğince nefs hem kemal (olgunluk) hem de noksan (eksiklik) sahibidir. Nefsin kemali akıl ve ilim iledir. Noksanı da cehalet ve şehvetler iledir. Nasıl ki ay tutulması vaktinde ayın ışığının eksilmesine dünya sebep olur. Çünkü astronomi bilginleri katında bilindiği üzere ay tutulması, dünyanın cisminin güneşin cismi ile ayın cismi arasına girmesiyle, dünyanın gölgesinin ayın yüzeyine düşmesi sebebiyle meydana gelir. Aynı şekilde ay önce hilal olur, sonra yavaş yavaş dolunay haline gelir. Ve ondan sonra gittikçe eksilmeye yönelir. Hâlbuki ay, daima güneşe karşı olup, dolunay halini korur. Ancak dünyanın ekseni etrafında dönmesi sebebiyle farklı konumlar kazanmasından dolayı ay böyle eksik ve tam şekillerde görünür. Gerçi ayın dünya etrafında dönmesi de etkili ise de, Hz. Şeyh-i Ekber'in yüce maksatları dünyanın etkisini beyan buyurmaktadır. Ve ay tutulmasında dünyanın bağımsız etkisi söz konusudur.

Ve arz, ahadiyyet ve vahdet ve vâhidiyyet ve ervâh ve misâl âlemlerine nazaran âlem-i şehâdet mertebesinde vâkiʻ olup, esfel-i sâfilîndir. Kezâlik nefsin noksânı ancak irtikâb-ı şehevâttandır ki onun mahalli esfel-i sâfilîn olan âlem-i şehâdettir. Zîrâ ervâh şehevâttan pâk ve mutahhardır. Nitekim Mesnevî-i Şerîf’de buyrulur:&#10024;

Arz, ahadiyyet (Allah'ın birliği), vahdet (birlik) ve vâhidiyyet (bir olma) ve ruhlar ve misâl âlemlerine göre âlem-i şehâdet (görünen âlem) mertebesinde meydana gelmiş olup, aşağıların aşağısıdır. Aynı şekilde nefsin eksikliği ancak şehvetlere düşmekten kaynaklanır ki, onun yeri aşağıların aşağısı olan âlem-i şehâdettir. Çünkü ruhlar şehvetlerden temiz ve arınmıştır. Nasıl ki Mesnevî-i Şerîf’te buyrulur:

اە نیست ** در دماغش جز غم هللا نیستگتن آ تن جان زجامە از&#10024;

Onun zihninde Allah'ın derdinden başka bir şey yoktur; bedeni candan, canı da giysiden ibaret değildir.

Tercüme

“Elbise bedenden ve cân dahi tenden âgâh değildir. Rûhun dimâğında Allah gamından başka bir şey yoktur.”&#10024;

Elbise bedenden ve can da tenden haberdar değildir. Ruhun beyninde Allah gamından başka bir şey yoktur.

İmdi arz-ı süflî, şems-i ulvînin nûru ile parladığı gibi âlem-i süflîden olan ecsâm-ı kesîfe dahi âlem-i ulvîden olan rûhun nûruyla parlar. Binâenaleyh sen kemâl-i fıtnat ile bunun emsâli olan eşyâ-yı hasîse ve şerîfeye bu nazar ile bakarsan o eşyâyı olduğu hâl üzere keşf edersin. Bunları birer birer ta‘dâd ve insâna tatbîk ederek tafsîl etmek pek uzundur.&#10024;

Şimdi, aşağı âlem olan yeryüzü, yüce âlem olan güneşin nuru ile parladığı gibi, aşağı âlemden olan yoğun cisimler de yüce âlemden olan ruhun nuruyla parlar. Bu sebeple sen, tam bir zekâ ile, bunun benzeri olan değersiz ve şerefli şeylere bu bakış açısıyla bakarsan, o şeyleri olduğu hâl üzere keşfedersin. Bunları tek tek saymak ve insana uygulayarak ayrıntılandırmak çok uzundur.

“Müellif der ki: Biz ale’l-ıtlâk, cemîʻ-i esrâr-ı âmme ve hâssada, iki nüsha mukâbilinde âlem-i ekber ve asgarı almak murâd, ettiğimizde bunun uzayacağını gördük. Hâlbuki bizim garazımız ulûmdan âhirette necâta îsâl eden şeydir. Zîrâ dünyâ fânî ve münderisdir. Böyle olunca biz kendisinde necât olan emre geçdik ve kitâbımızda beyân ettiğimiz murâd, onunla berâber gider. Ve o da budur ki biz insâna nazar ettik: Onu mükellef olarak vaʻd ve vaʻîd arasında müsahhar bulduk. Binâenaleyh bizim saʻyimiz onunla vaʻîd olunduğu şeyden onun necâtı ve Allah’ın vaʻdine tahlîsi hakkındadır. Böyle olunca onun üzerine âlem-i ekberden mîzân ikâmesine hâlen muztarr kaldık. Âlem-i kebîrden nerede hitâbdan ve vaʻd ve vaʻîdden hikmet zâhir olduğunu söyledik ise biz bunu hazret-i imâmet ve makarr-ı hilâfetin emr ve nehyi hazretinde gördük.&#10024;

Müellif der ki: Biz mutlak olarak, bütün genel ve özel sırların iki nüsha karşılığında büyük ve küçük âlemi almayı murad ettiğimizde, bunun uzayacağını gördük. Hâlbuki bizim amacımız, ilimlerden âhirette kurtuluşa ulaştıran şeydir. Zira dünya fani ve yok olucudur. Böyle olunca biz kendisinde kurtuluş olan emre geçtik ve kitabımızda beyan ettiğimiz murad, onunla beraber gider. Ve o da budur ki biz insana baktık: Onu mükellef olarak vaat ve tehdit arasında boyun eğmiş bulduk. Bu sebeple bizim çabamız, onun tehdit edildiği şeyden kurtuluşu ve Allah’ın vaadine kavuşması hakkındadır. Böyle olunca onun üzerine büyük âlemden mizan ikamesine hâlen mecbur kaldık. Büyük âlemden nerede hitaptan ve vaat ve tehditten hikmetin ortaya çıktığını söyledik ise biz bunu imamet makamının ve hilafet merkezinin emir ve nehiy huzurunda gördük.

Binâenaleyh biz halîfeyi kendisinde hikmeti ve âsâr-ı esmâyı zâhir olur ve onun iki eli üzerinde Bârî Teâlâ için mahlûk olan ekser-i mükevvenâtı münfail olur bulduk. Ve eseri teftîş ettik; bu hazret-i imâmiyyeden insânın hazzı hakkında imʻân-ı nazar eyledik; insânda da halîfe ve vezîr ve kâdı ve kâtib ve kâbz-ı harâc ve cibâyât ve aʻvân ve mukâtili aʻdâ ve katl ve esr ve mahall-i irs olan hazret-i hilâfete lâyık bulunan şeyden bunun emsâline varıncaya kadar bulduk. Hâlbuki enbiyânın râyâtı açıldı. Ve alemleri zâhir oldu. Ve herkes onun kuvvetini izʻân eyledi. Baʻdehu enbiyâ salavatullahı aleyhim hazarâtından sonra ihtifâ etti. Yevm-i kıyâmete kadar umûmen ebeden zâhir olmadı. Lâkin husûsan zâhir oldu. Böyle olunca kutub maʻlûm-i gayr-i muayyendir. Ve o, halîfei zamân ve mahall-i nazar ve tecellîdir. Ve âlemin zâhirine ve bâtınına âsâr ondan sudûr eder. Ve rahm olunan kimseye onun sebebiyle rahm olunur ve azâb olunan kimseye onun sebebiyle azâb olunur. Ve onun sıfâtları vardır; eğer halîfe-i asırda ictimâʻ ederse o kutubdur ve medâr-ı emr-i ilâhî onun üzerinedir. Eğer ictimâʻ etmezse onun gayridir. Ve bu asrın hükümdârına mâdde ondan tekevvün eder. Ve bunun kâffesi insânda mevcûddur. Ve biz inşâallah bu kitâbda hepsini muhtasar, kâfî, mukniʻ olarak ahsen-i îrâd ile îrâd ederiz. Ve Allah Teâlâ kasd eylediği şey sebebiyle abde nefʻ verir ve o sebeble en doğru olan tarîke teslîk eder.”&#10024;

Bu sebeple biz halîfeyi, kendisinde hikmetin ve isimlerin eserlerinin ortaya çıktığı ve yaratılmışların çoğunun Yüce Yaratıcı için onun iki eli üzerinde etkilendiği bir varlık olarak bulduk. Ve eseri inceledik; bu imamet makamından insanın payı hakkında derinlemesine düşündük; insanda da halîfe, vezir, kadı, kâtip, vergi ve gelir toplayıcı, yardımcı, düşmanlarla savaşan, öldüren, esir alan ve miras yeri olan hilafet makamına layık bulunan şeyden, bunun benzerlerine varıncaya kadar bulduk. Hâlbuki peygamberlerin sancakları açıldı. Ve bayrakları ortaya çıktı. Ve herkes onun kuvvetini kabul etti. Ondan sonra, peygamberler (a.s.) hazretlerinden sonra gizlendi. Kıyamet gününe kadar genel olarak ebediyen ortaya çıkmadı. Lakin özel olarak ortaya çıktı. Böyle olunca kutub, bilinen ama belirlenmemiş bir varlıktır. Ve o, zamanın halîfesi ve nazar ve tecellî yeridir. Ve âlemin görünenine ve bâtınına ait eserler ondan kaynaklanır. Ve merhamet edilen kimseye onun sebebiyle merhamet edilir ve azap edilen kimseye onun sebebiyle azap edilir. Ve onun sıfatları vardır; eğer asrın halîfesinde bir araya gelirse o kutubdur ve ilâhî işin dayanağı onun üzerinedir. Eğer bir araya gelmezse o, kutub değildir. Ve bu asrın hükümdarına madde ondan oluşur. Ve bunların hepsi insanda mevcuttur. Ve biz inşâallah bu kitapta hepsini kısa, yeterli, ikna edici bir şekilde en güzel ifadeyle zikrederiz. Ve Yüce Allah kastettiği şey sebebiyle kula fayda verir ve o sebeple en doğru olan yola iletir.

Müellif-i kitâb Hz. Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) buyurur ki: Biz iki nüshanın mukâbelesinde âlem-i ekber ve asgarı almak ve bu iki nüshada mevcûd olan esrâr-ı umûmiyye ve husûsiyyeyi ale’l-ıtlâk yekdiğerine tatbik etmek istediğimiz vakitte, bunları birer birer zikr ve ta‘dâd etmek pek ziyâde uzayacağını ve bunun da mûcib-i melâl olacağını ve maksûdumuzun fevt olacağını gördük. Hâlbuki bizim garazımız, ulûmdan âhirette necâta îsâl eden şeyleri bu kitâbda beyân etmek idi. Ve âlem-i ekberdeki âsâr-ı zâhire ve bâtıneyi tedkîk ile iştigâl ancak âhirette fâide-bahş olacak ilmin husûlü için câizdir. Ulûm-i tabîiyye ile iştigâl ise felâsife gibi, ancak bu âlemde kalacak olan ulûm-i zâhiriyye ile tevağğul bizim mesleğimiz değildir. Zîrâ dünyâ buz üzerine yapılmış nukûş gibi fânîdir. Bir zamânda mevcûd ve mer’î olan suver diğer zamânda mahv ve münderis olur.&#10024;

Kitabın yazarı Hz. Şeyh-i Ekber (Allah ondan razı olsun) der ki: Biz, iki nüshanın karşılaştırılmasında büyük ve küçük âlemi esas almak ve bu iki nüshada mevcut olan genel ve özel sırları mutlak olarak birbirine uygulamak istediğimizde, bunları tek tek zikretmenin ve saymanın çok uzayacağını, bunun da sıkıntıya sebep olacağını ve maksadımızın kaybolacağını gördük. Hâlbuki bizim amacımız, ilimlerden âhirette kurtuluşa ulaştıran şeyleri bu kitapta açıklamak idi. Büyük âlemdeki görünen ve görünmeyen eserleri incelemekle meşgul olmak ise ancak âhirette fayda verecek ilmin elde edilmesi için caizdir. Tabiat ilimleriyle meşgul olmak ise, filozoflar gibi, ancak bu âlemde kalacak olan görünen ilimlerle uğraşmak bizim yolumuz değildir. Çünkü dünya, buz üzerine yapılmış nakışlar gibi fânidir. Bir zamanda mevcut ve görünen şekiller, diğer bir zamanda yok olur ve silinir.

İşte bunun için birçok felâsife hakîkati anlayamadık diye çırpınıp durururlar. Ve it‘âb-ı&#10024;

İşte bu sebeple birçok filozof, hakikati anlayamadık diye çırpınıp durur.

َ zihin ederler. Hakk Teâlâ bunlar hakkında يَعلمون َ ظاهِرًا مِّن َ الْحَيَاة ِ الدنيَا وَهم عَن ِ ا َل خِرَة ِ هم غَافِلُون (Rûm, 30:7) buyurur. Böyle olunca biz dünyânın suver-i fâniyyesini birer birer zikr ve ta‘dâddan sarf-ı nazar ederek kendisinde âhiret için necât olan emre geçtik ve kitâbımızda beyân eylediğimiz murâd o emr ile berâber seyr eder. O emr dahi budur ki; biz suver-i fâniyye-i âlemden bir sûret olan insâna nazar ettik. Onu taraf-ı Hakk’tan tekâlif-i müteaddide ile mükellef ve ahmâl-i sakîle ile mahmûl bulduk. Nitekim Hakk Teâlâ buyurur: إِنَّا عَرَضنَا ا ْل َمَانَة َ عَیل السَّمَاوَاتِ&#10024;

Onlar, dünya hayatının görünen yüzünü bilirler; oysa ahiretten gafildirler (Rûm, 30:7) buyurur Yüce Allah bunlar hakkında. Böyle olunca, biz dünyanın fani suretlerini tek tek zikretmekten ve saymaktan vazgeçerek, kendisinde ahiret için kurtuluş olan emre geçtik ve kitabımızda beyan ettiğimiz murat, o emir ile birlikte seyreder. O emir de şudur ki; biz, âlemin fani suretlerinden bir suret olan insana baktık. Onu, Hak tarafından çeşitli yükümlülüklerle mükellef ve ağır yüklerle yüklü bulduk. Nitekim Yüce Allah buyurur: "Biz emaneti göklere arz ettik."

َ ْ ی لهَا ا ْل ِنسَان َ أن يَحمِلْنَهَا وَأشفَقن َ مِنهَا وَحَموَا ْل َرض ِ وَالْجِبَال ِ فَأبَی (Ahzâb, 33:72) Yaʻnî “Biz emânâtı, semâvâta ve arza ve cibâle arz eyledik. Onu yüklenmekten ibâ ettiler. Ve ondan havf eylediler. Ve onu insân yüklendi.” Ve kezâ biz o insân-ı mükellefi, aʻmâl-i hasenesine mukâbil vaʻd ve aʻmâl-i seyyiesine mukâbil dahi vaʻîd arasında müsahhar bulduk. Binâenaleyh o dâimâ havf ve recâ içindedir. Böyle olunca bizim saʻyimiz vaʻîd olunduğu azâb-ı âhiretten onun necâtı ve vaʻd olunduğu naîm-i âhirete îsâlidir.&#10024;

“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk da onlar onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular. Onu insan yüklendi.” (Ahzâb, 33:72) Yani, biz o mükellef insanı, iyi amellerine karşılık vaat edilen ödül ile kötü amellerine karşılık vaat edilen ceza arasında boyun eğmiş bulduk. Bu sebeple o, daima korku ve ümit içindedir. Böyle olunca bizim çabamız, vaat edilen ahiret azabından onun kurtuluşu ve vaat edilen ahiret nimetlerine ulaşması içindir.

İşte bunun için biz insânın üzerine âlem-i ekberden mizân ikâmesine hâlen muztarr kaldık. Yaʻnî âlem-i kebîrdeki şerîf ve hasîs olan eşyâya nazar ettik. Onları esmâ-i ilâhiyyeden hangisine mazhar olduğuna dikkat ettik. Baʻdehu âlem-i kebîrden onun çifti ve misli olarak mahlûk olan insâna geçtik. İnsânda bunların mukâbillerini bulup iki âlemi muvâzene ettik. Ve âlem-i kebîrden nerede teklîfe delâlet eden hitâbdan ve vaʻd ve vaʻîdden hikmet zâhir olduğunu söyledik ise biz bunu hazret-i imâmet ve makarr-ı hilâfetin emr ve nehy-i hazretinde gördük. Şöyle ki: Âlem-i kebîr şuûnât-ı ilâhiyyenin mezâhirini câmiʻdir. Ve âlem-i sagîr olan insân dahi bu şuûnâtı tamâmen câmiʻdir. Hâlbuki âlem-i kebîr emr ve nehy ile mükellef ve vaʻd ve vaʻîd ile muhâtab değildir. İnsân ise mükellef ve muhâtabdır. Âlem-i kebîr, vâkiʻ olan tecelliyât-ı esmâiyyeyi kabûl ve bir kayd ile mukayyed olmaksızın muztarran ızhâr eder. Fakat insân her tecellîyi kabûle müstaid olmakla berâber bir kayd ile mukayyed olarak muhtâran ızhâr eyler. Meselâ şehvet hayvânâta sârî olan tecelliyât-ı ilâhiyyeden bir tecellîdir. Hayvânât bu tecellîyi kabûl ve ale’l-ıtlâk muztarran ızhâr eder.&#10024;

İşte bunun için biz, insanın üzerine büyük âlemden denge kurmaya hâlen mecbur kaldık. Yani büyük âlemdeki şerefli ve değersiz eşyaya baktık. Onların ilâhî isimlerden hangisine mazhar olduğuna dikkat ettik. Ondan sonra, büyük âlemden onun çifti ve benzeri olarak yaratılmış olan insana geçtik. İnsanda bunların karşılıklarını bulup iki âlemi dengeledik. Ve büyük âlemden nerede teklife delâlet eden hitaptan ve vaat ve tehditten hikmetin ortaya çıktığını söylediysek, biz bunu imamet makamının ve hilafet merkezinin emir ve nehiy huzurunda gördük. Şöyle ki: Büyük âlem, ilâhî hallerin zuhur yerlerini kapsar. Ve küçük âlem olan insan da bu halleri tamamen kapsar. Hâlbuki büyük âlem emir ve nehiy ile yükümlü ve vaat ve tehdit ile muhatap değildir. İnsan ise yükümlü ve muhataptır. Büyük âlem, meydana gelen isim tecellilerini kabul eder ve hiçbir kayıtla sınırlı olmaksızın zorunlu olarak ortaya koyar. Fakat insan, her tecelliyi kabule yatkın olmakla beraber, bir kayıtla sınırlı olarak seçerek ortaya koyar. Örneğin şehvet, hayvanlara yayılan ilâhî tecellilerden bir tecellidir. Hayvanlar bu tecelliyi kabul eder ve mutlak olarak zorunlu bir şekilde ortaya koyar.

Hayvânın bir nevʻi olan insân dahi bu tecellîyi kabûle müstaiddir. Velâkin bu tecellîyi&#10024;

Hayvanın bir türü olan insan dahi bu tecelliyi (Allah'ın isim ve sıfatlarının görünür olması) kabule yatkındır. Ancak bu tecelliyi

ه vücûdunda fiilen ızhâr için bir kayd ile mukayyeddir. Nitekim Hakk Teâlâ buyurur: ذِين َ هموَال&#10024;

O, varlığında fiilen ortaya çıkmak için bir kayıt ile sınırlanmıştır. Nitekim Yüce Allah buyurur: "Onlar ki mallarını..."

َ َِّلَّ عَیل أزوَاجِهِم أو مَا مَلكت أيمَانهم إ لِفروجِهِم حَافِظُون (Mü’minûn 23:5-6). Ve kezâ hayvânât ekl ve şürb ile muttasıfdır. Fakat onlar için bu husûsda bir hadd yoktur. Onlar bu tecelliyât-ı ilâhiyyeyi mutlak olarak fiilen ızhâr ederler. İnsân dahi bu sıfatla muttasıfdır. Fakat mukayyeden ızhâr ile mükellefdirler. Nitekim Hakk Teâlâ buyurur: أُحِل َّ لكُم الطَّيِّبَات (Mâide, 5:4) ve ال َّ يَستَوِي الْخَبِيث&#10024;

"Onlar, iffetlerini koruyanlardır. Ancak eşleri ve sahip oldukları cariyeler müstesna; çünkü onlar (eşleri ve cariyeleriyle olan ilişkilerinden dolayı) kınanmazlar." (Mü'minûn 23:5-6). Aynı şekilde hayvanlar da yeme ve içme ile nitelenmişlerdir. Fakat onlar için bu hususta bir sınır yoktur. Onlar bu ilâhî tecellileri mutlak olarak fiilen ortaya koyarlar. İnsan da bu sıfatla nitelenmiştir. Fakat kayıtlı olarak ortaya koymakla yükümlüdürler. Nasıl ki Yüce Allah buyurur: "Size temiz ve hoş şeyler helâl kılındı." (Mâide, 5:4) ve "Pis ile temiz bir olmaz."

َ ی ی َّلله ْی الطَّيِّبو (Mâide, 5:100) ve ِيرإِنَّمَا حَرَّم َ عَليكُم الْمَيتَة َ وَالدَّم َ وَلحم َ الْخِي (Bakara, 2:173) ve َ الِيَمِي&#10024;

"Ey temiz olanlar!" (Mâide, 5:100) ve "Şüphesiz Allah size ancak leşi, kanı ve domuz etini haram kıldı." (Bakara, 2:173) ve "Ey iman edenler!"

ِ الْخَبِيث َ مِن َ الطَّيِّب (Enfâl, 8:37) Bu gibi hudûd-i ilâhiyye çoktur. Velhâsıl tecelliyât-ı esmâiyye-i ِ ilâhiyyeyi ızhârda ihtiyârından nâşî insân bir hadd dâiresine idhâl kılınmış ve âlem-i ekber mutlak bırakılmıştır.&#10024;

الْخَبِيثَ مِنَ الطَّيِّب (Enfâl, 8:37) Bu gibi ilâhî sınırlar çoktur. Sözün özü, ilâhî isimlerin tecellilerini ortaya koymada kendi seçimi sebebiyle insan bir sınır dairesine dahil edilmiş ve büyük âlem mutlak bırakılmıştır.

İmdi âlem-i kebîrde zâhiren ve bâtınen habîs ve tayyib olduğu gibi onun çifti ve misli olan insânda da öylece zâhiren ve bâtınen habîs ve tayyib vardır. İnsân habîsden nehy ve tayyib ile emr olunmuştur. Binâenaleyh Hakk Teâlâ habîsden ictinâb etmeyenlere vaʻîd ve tayyibi ihtiyâr edenlere vaʻd etmiştir. Bunun için âlem ile âdemi muvâzene etmek lâzım gelmiştir.&#10024;

Şimdi, büyük âlemde görünen ve görünmeyen yönleriyle kötü ve iyi olduğu gibi, onun eşi ve benzeri olan insanda da aynı şekilde görünen ve görünmeyen yönleriyle kötü ve iyi vardır. İnsan kötü olandan nehyedilmiş ve iyi olanla emrolunmuştur. Bu sebeple Yüce Allah, kötü olandan sakınmayanlara tehdit ve iyi olanı tercih edenlere vaat etmiştir. Bunun için âlem ile insanı dengelemek gerekli olmuştur.

Hitâbın ve vaʻd ve vaʻîdin hazret-i imâmet ve makarr-ı hilâfetin yaʻnî asrın insân-ı kâmili ve kutbu olan zâtın emr ve nehy hazretinde görülmesi budur ki bu kitâbın ibtidâsından beri suver-i muhtelife ile îzâh olunduğu üzere âlem-i ekberde ne varsa âdemde de o vardır. Ve âlem-i ekberde tecelliyât-ı esmâiyye âsârı fiilen zuhûr eder. İnsân-ı kâmilde de o esmâ âsârı alâvechi’t-tamâm fiilen zâhir olur. İnsân-ı nâkısda bazıları fiilen zâhir ve baʻzıları bâtındır. Onda cemʻiyyet-i zuhûr yoktur. Hâlbuki Hakk Teâlâ kendi şuûnâtının baʻzısından râzıdır.&#10024;

Hitabın, vaadin ve tehdidin, imamet makamının ve hilafet merkezinin, yani çağın insân-ı kâmili ve kutbu olan zatın emir ve yasaklarında görülmesi şudur ki, bu kitabın başından beri çeşitli şekillerde açıklandığı üzere, âlem-i ekberde (büyük âlem, makrokozmos) ne varsa, âdemde (insanda) de o vardır. Ve âlem-i ekberde esmâ tecellilerinin (Allah'ın isimlerinin tecellileri) eserleri fiilen ortaya çıkar. İnsân-ı kâmilde de o esmâ eserleri tam olarak fiilen belirir. İnsân-ı nâkısda (eksik insanda) bazıları fiilen belirir ve bazıları gizlidir. Onda zuhurun (ortaya çıkışın) bütünlüğü yoktur. Hâlbuki Yüce Allah kendi hallerinin bazılarından razıdır.

َ ی َّلله Baʻzısından râzı değildir. Adem-i rızânın delîli َ لِعِبَادِە ِ الْكُفر ََّلَ يَرض و ( Zümer, 39:7), وَغَضِب َ ا&#10024;

Yüce Allah kullarından bazısından razı değildir. Razı olmamasının delili, "Allah kulları için küfre razı olmaz" (Zümer, 39:7) ayeti ve "gazap etti" ayetidir.

َّلله ی عَليهِم (Feth, 48:6) âyet-i kerîmeleridir. Ve rızânın delîli عَنه عَنهم وَرَضوا َ ا رَض (Mücâdele,&#10024;

Ayet-i kerimeleridir. Ve rızanın delili "Allah onlardan razı oldu, onlar da Allah'tan razı oldular." (Mücadele, 58:22) ayetidir.

ِي 58:22) âyet-i kerîmesidir. Fakat Hakk’ın râzı olduğu ve olmadığı şuûnâtın ızhârı, muktezâ-yı zâtî olduğundan terk-i ızhâr mevzûʻ-i bahs olamaz. Zîrâ iktizâ-yı zâtî meşiyyetle alâkadar değildir. Meselâ insânın aksırması onun muktezâ-yı zâtıdır. İrâdesi ve meşiyyeti ile değildir.&#10024;

(58:22) ayet-i kerimesidir. Fakat Hakk'ın razı olduğu ve olmadığı hallerin, oluşların ortaya çıkması, zâtî gereklilik olduğundan, ortaya çıkarmayı terk etmek söz konusu olamaz. Çünkü zâtî gereklilik, meşiyetle (Allah'ın dilemesiyle) ilgili değildir. Örneğin, insanın aksırması onun zâtî gerekliliğidir. İradesi ve meşiyeti ile değildir.

Âlem-i kebîrde bu şuûnât-ı ilâhiyyenin zuhûr-i fiilîsi bir hadd ile mahdûd olmadığı hâlde onun misli ve çifti olan insânda bunların zuhûr-i fiilîsi bir hadd ile tahdîd olunmuştur. Böyle olunca hâiz-i imâmet ve makarr-ı hilâfet olan insân-ı kâmilin vücûdu masdar-ı emr ve nehydir. Ve hitâb-ı ilâhî ile insânın efʻâli tahdîd edilmiş ve emre mukâbil vaʻd ve nehye mukâbil de vaʻîd ikâme buyrulmuştur.&#10024;

Büyük âlemde bu ilâhî hallerin fiilî zuhûru bir sınırla sınırlı olmadığı hâlde, onun benzeri ve eşi olan insânda bunların fiilî zuhûru bir sınırla belirlenmiştir. Böyle olunca, imâmet makamına sahip ve hilâfetin merkezi olan insân-ı kâmilin vücûdu, emir ve nehyin kaynağıdır. Ve ilâhî hitap ile insanın fiilleri sınırlandırılmış ve emre karşılık vaat, nehy'e karşılık da tehdit konulmuştur.

Şu hâlde biz halîfe olan kutb-ı zamânı kendisinde hikmet ve âsâr-ı esmâ zâhir olur ve Hakk Subhânehu hazretlerinin “Bârî” ism-i şerîfinin tahakkuku için mahlûk olan mükevvenâtı o halîfenin iki eli yaʻnî Cemâl ve Celâl elleri üzerinde münfail ve müteessir olur bir hâlde buluruz.&#10024;

Şu hâlde biz, halife olan zamanın kutbunu, kendisinde hikmet ve isimlerin eserleri ortaya çıkan ve Yüce Allah'ın "Bârî" isminin (yaratıcı, var eden) tahakkuku için yaratılmış olan varlıkların, o halifenin iki eli, yani Cemâl (güzellik) ve Celâl (ululuk) elleri üzerinde etkilenen ve tesir altında kalan bir durumda buluruz.

Zîrâ kutb-ı zamân arzda hazîne-yi ilâhiyyenin emînidir. Tecelliyât-ı ilâhiyyeyi kabûl ve mevcûdâta tevzîʻ eder. Nitekim bu bâbdaki îzâhât bu kitâbın evvelinde geçmiş idi. Ve biz, insân-ı kâmildeki eseri teftîş ettik. Onun gayri olan insânların bu hazret-i imâmiyyeden ne gibi hazzları olduğunu tedkîk eyledik; gördük ki âlem-i kebîrde nasıl bir halîfe ve vezîr ve kâdı ve kâtib ve kâbz-ı harâc ve cibâyât ve aʻvân ve aʻdâ ile mukâtele eyleyen ve katl ve esîr almak keyfiyyetleri, velhâsıl mahall-i irs olan hazret-i hilâfete lâyık ne gibi şeyler varsa onların cümlesi insânda mevcûd olduğunu gördük ve bunları onun vücûdunda tamâmen bulduk.&#10024;

Çünkü zamanın kutbu, yeryüzünde ilahi hazinenin eminidir. İlahi tecellileri kabul eder ve varlıklara dağıtır. Nasıl ki bu konudaki açıklamalar bu kitabın başında geçmişti. Ve biz, insân-ı kâmildeki eseri inceledik. Onun dışındaki insanların bu imamlık makamından ne gibi payları olduğunu araştırdık; gördük ki büyük âlemde nasıl bir halife, vezir, kadı, kâtip, vergi ve gelir toplayıcı, yardımcılar ve düşmanlarla savaşan ve öldürme ve esir alma nitelikleri, sözün özü, hilafet makamına layık ne gibi şeyler varsa, onların hepsinin insanda mevcut olduğunu gördük ve bunları onun vücudunda tamamen bulduk.

Kendi zamânlarının halîfe-i zâhiri ve kutb-ı aşîkârı olan peygamberlerin bayrakları açıldı ve alemleri zâhir oldu. Ve herkes onların kuvvetlerini zâhiren görüp, inkıyâd eyledi. Fakat onlardan sonra kutb-ı zamân gizlendi. Sûret-i umûmiyyede kıyâmete kadar aslâ zâhir olmadı. Binâenaleyh avâm-ı ümmet, zamânın halîfesi ve kutbu kim olduğunu bilemezler. Velâkin havâss-ı ümmete zâhir olur. Havâss-ı evliyâullâh, kutb-ı zamânın kim olduğunu bilirler. Böyle olunca havâss-ı evliyâ indinde maʻlûm olan kutub, avâm indinde gayr-i muayyendir. Ve o zâtı saâdet-simât, halîfe-i zamân ve nazar-ı ilâhî ve tecellî-i Rabbânînin mahallidir. Ve âlemin zâhirine ve bâtınına aʻtıyyât-ı esmâiyye-i ilâhiyye ondan sudûr edip, âmmeye tevzîʻ olunur. Zîrâ o arzda hazîne-i ilâhiyyenin emînidir. Nitekim Mesnevî-i Şerîf’de buyrulur:&#10024;

Kendi zamanlarının görünen halifesi ve açık kutbu olan peygamberlerin bayrakları açıldı ve alametleri ortaya çıktı. Ve herkes onların kuvvetlerini açıkça görüp boyun eğdi. Fakat onlardan sonra zamanın kutbu gizlendi. Genel olarak kıyamete kadar asla ortaya çıkmadı. Bu sebeple ümmetin avamı, zamanın halifesi ve kutbu kim olduğunu bilemezler. Velakin ümmetin havasına (seçkinlerine) ortaya çıkar. Allah'ın velilerinin havası, zamanın kutbunun kim olduğunu bilirler. Böyle olunca havas evliya katında bilinen kutup, avam katında belirsizdir. Ve o saadet nişanlı zat, zamanın halifesi ve ilahi nazarın ve Rabbanî tecellinin mahallidir. Ve âlemin zahirine ve batınına ilahi isimlerin bağışları ondan çıkarak halka dağıtılır. Çünkü o, yeryüzünde ilahi hazinenin eminidir. Nasıl ki Mesnevî-i Şerîf’te buyrulur:

خود جهان آن یك كس است واگە است ** هر ستارە بر فلك جزؤ مە است&#10024;

Kendi başına dünya o tek kişidir ve uyanıktır; felekteki her yıldız, ayın bir parçasıdır.

او جهان كامل است و مفرد است ** نسخە كل وجود اورابدست&#10024;

O, kâmil bir cihandır ve tektir; bütün varlığın kopyası ondadır.

كس است و باقیان ** جملە اتباع وطفیل اند ای فالنخود جهان آن یك&#10024;

Ey Hakk Yolcusu, bu dünyada insan-ı kâmil tek başına bir varlıktır ve diğerleri onun takipçisi ve ona bağlıdır.

Tercüme

“Muhakkak cihân o bir kimsedir ve âgâhdır. Felek üzerinde her bir yıldız âyın cüz’üdür. O zât, cihân-ı kâmil ve müfreddir. Nüsha-i küll-i vücûd onun için olmuştur. Muhakkak cihân o bir kimsedir ve bâkîleri hep etbâʻ ve tufeylidir, ey müstemiʻ!”&#10024;

Şüphesiz cihan o bir kimsedir ve haberdardır. Felek üzerinde her bir yıldız, o kişinin bir parçasıdır. O zât, kâmil ve tek bir cihandır. Bütün varlığın kopyası onun için olmuştur. Şüphesiz cihan o bir kimsedir ve geri kalanların hepsi ona tâbi ve asalaklardır, ey dinleyici!

Meselâ bir kimseye rahm olunsa, onun sebebiyle rahm olunur. Ve bir kimseye azâb olunsa onun sebebiyle azâb olunur. Ve kutb-ı zamânın birçok sıfâtları vardır. Eğer bu sıfatlar, halîfe-i asırda yaʻnî zamânın hükümdâr-ı zâhirinde ictimâʻ ederse, o zât-ı şerîf, kutb-ı zamândır. Ve medâr-ı emr-i ilâhî onun üzerinedir. Ve eğer bu sıfâtları o zâtta ictimâʻ etmezse, kutb-ı zamân bu hükümdâr-ı zâhirin gayri olup, âmme-i nâs indinde gayr-i muayyendir. Ve havâss-ı evliyâ onu bilirler. Ve asrın hükümdârına mâdde yaʻnî emr-i idâredeki kudret ve tasarruf ondan tekevvün eder. Ve bunu ne halk ne de o hükümdâr-ı zâhir idrâk edemez. İşte âlemde nasıl kutbı zamân ve hükümdâr-ı zâhir mevcûd ise insânın vücûdunda dahi bunun nazîri vardır. Biz bu kitâbda inşâallahu Teâlâ bunların cümlesini, muhtasar ve kâfî ve mukniʻ olarak güzel bir sûrette îrâd ederiz. Allah Teâlâ kasd eylediği şey sebebiyle abde nefʻ verir. Hz. Şeyh (radiyallahu anh) “abd” lafzından ya kendi nefs-i şerîfini veyâhûd kâri’in nefsini murâd eder.&#10024;

Örneğin, bir kimseye merhamet edilirse, onun sebebiyle merhamet edilir. Ve bir kimseye azap edilirse, onun sebebiyle azap edilir. Ve zamanın kutbunun (manevi lider) birçok sıfatı vardır. Eğer bu sıfatlar, asrın halifesinde yani zamanın görünen hükümdarında toplanırsa, o şerefli zat, zamanın kutbudur. Ve ilahi işlerin merkezi onun üzerinedir. Ve eğer bu sıfatları o zatta toplanmazsa, zamanın kutbu bu görünen hükümdardan başkası olup, halk arasında belirli değildir. Ve evliyanın seçkinleri onu bilirler. Ve asrın hükümdarına madde yani idare işindeki kudret ve tasarruf ondan oluşur. Ve bunu ne halk ne de o görünen hükümdar idrak edebilir. İşte âlemde nasıl zamanın kutbu ve görünen hükümdar mevcutsa, insanın vücudunda da bunun benzeri vardır. Biz bu kitapta, Allah Teâlâ'nın izniyle, bunların hepsini, kısa, yeterli ve ikna edici bir şekilde güzel bir surette anlatırız. Yüce Allah, kastettiği şey sebebiyle kula fayda verir. Hz. Şeyh (Allah ondan razı olsun) "kul" lafzından ya kendi şerefli nefsini yahut okuyucunun nefsini kasteder.

Hz. Şeyh’in nefs-i şerîfi olduğuna göre maʻnâ şöyle olur: “Bu kitâbdan maksad, ehl-i zekânın bi’l-irşâd izâle-i cehli ve hakîkate ircâʻ-ı nazarıdır. Bu kasd-ı âlî sebebiyle Allah Teâlâ bu ben abd-i mahza nefʻ-i maʻnevî ihsân eder. Ve bu yüzden en doğru olan maârifi beyân tarîkine teslîk eyler. Ve bu kitâbda sehv ve noksân vâkiʻ olmaz. Ve eğer kâri’in nefsi murâd olunmuş ise maʻnâ böyler olur: “Abd-i kâri’in maksadı, hakîkati anlamak ve tahsîl-i maʻrifet etmek ise Allah Teâlâ ona fehm-i sahîh ve zevk-i selîm ihsânı sûretiyle menfaat verir. Ve bu niyyet-i hâlisası sebebiyle tarîk-i maʻrifetin en doğrusuna sevk eder.”&#10024;

Hz. Şeyh'in şerefli nefsi olduğuna göre anlam şöyle olur: "Bu kitaptan maksat, zeki kişilerin irşat yoluyla cehaletini gidermek ve dikkatini hakikate yöneltmektir. Bu yüce maksat sebebiyle Yüce Allah bu kuluna manevî fayda ihsan eder. Ve bu yüzden en doğru olan marifetleri açıklama yoluna sevk eder. Ve bu kitapta hata ve eksiklik meydana gelmez." Ve eğer okuyucunun nefsi kastedilmiş ise anlam böyle olur: "Okuyucu kulun maksadı, hakikati anlamak ve marifet elde etmek ise Yüce Allah ona doğru anlayış ve selim bir zevk ihsanı suretiyle fayda verir. Ve bu halis niyeti sebebiyle marifet yolunun en doğrusuna sevk eder."

****

MUKADDİME-İ KİTÂB

“Allah Teâlâ seni sâf kılsın! Tasavvufun emri acîb ve şânı garîb ve sırrı latîfdir. Ancak inâyet ve kadem-i sıdk sâhibine ihsân olunur. Onun, üzerlerine ikrâr ve inkâr örtülen umûr ve esrârı vardır. Ve biz ilm-i tasavvuf için bu mukaddimeyi ale’l-ıtlâk bir tavtıe olarak sevk ettik. Zîrâ onun üzerine inkâr şedîddir. Ve bizim sevk ettiğimiz şey üzerine onun şeytân-ı muhâlifi vardır ki merîddir. Biz bu kitâbda bu ulûmdan ancak ekall-i kalîl sevk ettik. Ve bu tarîkat-ı şerîfenin hadd-i esrârına bizim te’lîfimizden vâkıf olmak isteyen kimse “Menâhicü’l-İrtikâ ilâ İftizâzı Ebkâri’n-Nukâ el-Muhadderât biHayemâti’l-Likâ” nâmındaki kitâb-ı mütâlaa etsin. Ve biz onu üç yüz bâb ve üç bin makâm üzerine beyân ettik ki her bir bâb on makâm içindir. O makâmâtın cümlesi baʻzısı baʻzısının fevkinde esrârdır.&#10024;

Yüce Allah seni arıtsın! Tasavvufun işi şaşırtıcı, şanı garip ve sırrı incedir. Ancak ilahi yardım ve sadakatle adım atan kişiye ihsan edilir. Onun, üzerlerine ikrar ve inkâr örtülen işleri ve sırları vardır. Biz tasavvuf ilmi için bu girişi, genel olarak bir başlangıç olmak üzere sunduk. Çünkü onun üzerine şiddetli bir inkâr vardır. Ve bizim sunduğumuz şey üzerine, ona karşı çıkan, asi bir şeytanı vardır. Biz bu kitapta bu ilimlerden ancak çok azını sunduk. Bu şerefli tarikatın sırlarının sınırlarına bizim eserimizden vâkıf olmak isteyen kimse, "Menâhicü’l-İrtikâ ilâ İftizâzı Ebkâri’n-Nukâ el-Muhadderât biHayemâti’l-Likâ" adlı kitabı okusun. Biz onu üç yüz bölüm ve üç bin makam üzerine açıkladık ki, her bir bölüm on makam içindir. O makamların hepsi, bazısı bazısının üstünde olan sırlardır.

Allah Teâlâ seni muvaffak etsin! Bu kitâba ilâve gibi olan bu mukaddimenin siyâkında biz ibtidâen sâlikin ona vukûfunu recâ ettik ki onun için ehl-i tarîkatın kelâmı üzerine inkârdan ismet hâsıl olur. Ve bu kitâbda üzerine vukûf hâsıl olmayan şeye ondan teslîm vâkiʻ olur. Ve çok kere indinde vâkıf olduğu sırr, ona feth olunur ve onu teslîm eder. İşte onu bunun için îrâd ettik. Ve Allah Teâlâ bizleri İslâmı güzel olan ve ilmi vâsıl olmadığı şeyi teslîm eden kimseler kılsın. (Âmîn bî-izzetihi.) Allah Teâlâ senin sadrını şerh eylesin.&#10024;

Allah Teâlâ seni başarılı kılsın! Bu kitaba ek gibi olan bu girişin akışında, biz başlangıçta Hakk Yolcusu'nun ona vâkıf olmasını diledik ki, onun için tarikat ehlinin sözü üzerine inkârdan korunma hâsıl olsun. Ve bu kitapta üzerine vâkıf olunmayan şeye ondan teslimiyet gerçekleşsin. Ve çok kere kendisinde vâkıf olduğu sır, ona açılır ve onu teslim eder. İşte onu bunun için zikrettik. Ve Allah Teâlâ bizleri İslam'ı güzel olan ve ilmi ulaşmadığı şeyi teslim eden kimseler kılsın. (Âmin, izzeti hürmetine.) Allah Teâlâ senin göğsünü genişletsin.

Maʻlûmun olsun ki bu tarîkat teslîm ve tasdîk üzerine mebnîdir. Hattâ baʻzı sâdei kâde demişlerdir ki: “Bin sıddık onun hakkında zındık olduğuna şehâdet etmedikçe insân derece-i hakîkate bâliğ olmaz.” Baʻdehu bu seyyidin kavli, Hafîd Alî b. Ebû Tâlib (radiyallahu anhümâ) hazretlerinin kavl-i şerîfi ile teeyyüd eyledi: “Nice cevher-i ilim vardır ki eğer ben onu ızhâr eylesem; bana sen puta tapan kimselerdensin denilir idi. Ricâli müslîmin kanımı istihlâl ederler idi de onlar ityân eyledikleri şeyin en çirkinini güzel görürler idi.”&#10024;

Bilinmeli ki bu tarikat teslimiyet ve tasdik üzerine kuruludur. Hatta bazı sade kalpli kişiler demişlerdir ki: "Bin sıddık (doğru sözlü kişi) onun hakkında zındık (dinsiz) olduğuna şahitlik etmedikçe insan hakikat derecesine ulaşamaz." Bundan sonra bu seyyidin sözü, Hz. Ali b. Ebû Tâlib'in (r.a.) şerefli sözü ile doğrulandı: "Nice ilim cevheri vardır ki eğer ben onu açıklasam; bana 'sen puta tapan kimselerdensin' denilirdi. Müslüman adamlar kanımı helal sayarlardı da onlar yaptıkları şeyin en çirkinini güzel görürlerdi."

İmdi bu alâka-i nefîsenin inkârında müslimîn tesmiye olunan ricâli iştirâk eyledi ki onlar tahyîl ve telbîs ile vâkıf oldular. Hâlbuki bu tarîke nasıl inkâr olunmaz. Ve zuhûrı Hakk indinde bâtılın eseri kalır mı? İmdi Hakk’tan sonra ne kalır? Ancak dalâl. Ve “Hak geldi, bâtıl zâil oldu.” de!&#10024;

Şimdi, bu değerli ilişkinin inkârında Müslümanlar diye adlandırılan kişiler ortak oldular ki onlar, hayal ve aldatma ile (gerçeğe) vâkıf oldular. Hâlbuki bu yol nasıl inkâr olunmaz? Ve Hakk'ın katında bâtılın eseri kalır mı? Şimdi Hakk'tan sonra ne kalır? Ancak sapkınlık. Ve "Hak geldi, bâtıl zâil oldu." de!

الم تر ان هللا اعطاك سورة ** تری كل ملك دونها یتذبذب&#10024;

Görmedin mi ki Allah sana öyle bir sûret verdi ki, her melik onun altında titrer.

كببانك شمس والملوك كو اكب ** اذا طلعت لم یبد منهن كو&#10024;

Güneş gibi ol, krallar da yıldızlar gibidir; güneş doğduğunda yıldızlardan hiçbiri görünmez.

Yaʻnî “Görmez misin muhakkak Allah Teâlâ sana bir menzilet iʻtâ eyledi ki sen onun dûnu olan her bir mülkü mütezebzib görürsün. Zîrâ sen güneşsin ve kevâkib pâdişahlardır. Güneş tulûʻ ettiği vakit onun te’sîrinden yıldızlar zâhir olmaz.” Sen “Allah” de! Baʻdehu onları bırak, varsın kendi kıyl u kâllerinde oynasınlar. Ebrârın hasenâtı mukarreblerin seyyiâtıdır. “Baʻzı vakitlerde kalbime ğayn geldiğinden ben günde Allah’a yüz kere istiğfâr ederim.”&#10024;

Yani "Görmez misin ki, şüphesiz Yüce Allah sana öyle bir makam verdi ki, sen onun altındaki her bir mülkü kararsız görürsün. Çünkü sen güneşsin ve yıldızlar padişahlardır. Güneş doğduğu zaman, onun tesirinden yıldızlar görünmez." Sen "Allah" de! Ondan sonra onları bırak, varsın kendi dedikodularında oynasınlar. İyilerin güzellikleri, Allah'a yakın olanların kötülükleridir. "Bazı vakitlerde kalbime bir bulut geldiğinden ben günde Allah'a yüz kere istiğfar ederim."

İmdi âlem-i hissde züll-i hasr tahtına dâhil olan bu iki şeye nazar et! Artık âlem-i melekût nasıldır? İmdi bu makâmın gayrisinden tekellüm eden kimse muhakkak adgâsü ahlâm sâhibidir. Cüneyd’in: “Muhdes, Kadîm’e mukârin oldukta onun için eser kalmaz.” kavline nazar etmez misin ve kendi zannından ve nefsinden söyleyen kimse ile Rabb’inden söyleyen kimse arasında fark vardır ve hevâdan söylemez.&#10024;

Şimdi, duyular âleminde sınırlama gölgesi altına giren bu iki şeye bak! Artık melekût âlemi (melekler ve ruhlar âlemi) nasıldır? Şimdi, bu makamın dışındaki bir şeyden söz eden kimse kesinlikle karmakarışık rüyalar sahibidir. Cüneyd'in: "Sonradan olan, Kadîm'e (ezelî olana) yakın olduğunda onun için bir eser kalmaz." sözüne bakmaz mısın ve kendi zannından ve nefsinden söyleyen kimse ile Rabb'inden söyleyen kimse arasında fark vardır ve hevâdan (nefsin arzusundan) söylemez.

Hz. Şeyh (radiyallahu anh) kâri’e duâ edip, “Allah Teâlâ seni sâf kılsın.” buyururlar. Zîrâ kalb, âlem-i mülk ve melekûtun taallukâtından halâs olmadıkça sâf olmaz. Ve her iki âlemin taallukâtından kalbin safveti be-gâyet müşkildir. Zîrâ taallukât-ı nefsâniyyeden kurtulan kalb, taallukât-ı rûhâniyyeye meyl eder. Nitekim sâlik, riyâzât ve mücâhedât ve ezkâra devâm eyledikte kendisine tecellî-i rûhânî vâkiʻ olur. Ve kalbinde bu tecellînin devâmına meyl ve incizâb peydâ olur. Ve inkıtâʻ-i tecellî hâlinde kendisinde ızdırâb hâsıl olur. Bu ızdırâb o tecelliyâta taalluktan neş’et eder. Sâlik, bundan geçmedikçe tecellî-i Rabbâniyyeye nâil olmaz. Ve tecellî-i Rabbânî vukûʻunda dahi sâlikte kevneyne taalluk kalmaz. Ve pâk ve musaffâ olur. İşte Hz. Şeyh, ulüvv-i himmetleri hasebiyle kâri’ hakkında bu mertebeyi temennî buyurur.&#10024;

Hz. Şeyh (Allah ondan razı olsun) okuyucuya dua edip, "Yüce Allah seni saf kılsın." buyururlar. Çünkü kalp, mülk ve melekût âlemlerinin bağıntılarından kurtulmadıkça saf olmaz. Ve her iki âlemin bağıntılarından kalbin saflığı son derece zordur. Çünkü nefsanî bağıntılardan kurtulan kalp, ruhanî bağıntılara meyleder. Nasıl ki Hakk Yolcusu, riyâzât ve mücâhedât ve zikirlere devam ettiğinde kendisine ruhanî tecelli meydana gelir. Ve kalbinde bu tecellinin devamına meyil ve çekim oluşur. Ve tecellinin kesilmesi halinde kendisinde ızdırap meydana gelir. Bu ızdırap o tecellilere olan bağıntıdan kaynaklanır. Hakk Yolcusu, bundan geçmedikçe Rabbanî tecelliye ulaşamaz. Ve Rabbanî tecelli meydana geldiğinde dahi Hakk Yolcusunda iki âleme (dünya ve ahiret) bağıntı kalmaz. Ve pak ve arınmış olur. İşte Hz. Şeyh, yüce gayretleri sebebiyle okuyucu hakkında bu mertebeyi temenni buyurur.

İmdi sâlikin bu makâmda müşâhedeye müstenid olan ilmi, ilm-i tasavvuf olur. Onun için ilm-i tasavvufun emri acîbdir ve şânı garîbdir. O makâma vâsıl olmayan kimseler bu ilmi işittiklerinde taaccüb ederler. Ve onda garâbet görürler. Ve sırrı gâyet latîf olduğu için hicâbâtı kesîfe-i nefsâniyye ile mahcûb olan kimselerin kalbleri, o sırr-ı latîfi idrâk edemez. Binâenaleyh o ilm-i tasavvuf, ancak inâyet-i ezeliyye-i ilâhiyyeye mazhar olan kadem-i sıdk sâhibi bulunan kimselere ihsân olunur. Zîrâ ilm-i tasavvufun birtakım umûr ve esrârı vardır ki o umûr ve esrâr üzerine ikrâr ve inkâr perdeleri örtülmüştür. Bu ilmin hakîkatini müşâhede edemeyen kimseler, ehl-i müşâhededen bu ilmi işittikleri vakit, kimi ikrâr ve kimi inkâr eder. Çünkü ilm-i tasavvuf lübb-i Kur’ân olup, kulûb-i sâfiyyeye min-indallah münzeldir. Kur’ân-ı&#10024;

Şimdi, Hakk Yolcusu'nun bu makamda gözleme dayalı olan ilmi, tasavvuf ilmi olur. Onun için tasavvuf ilminin işi şaşırtıcıdır ve değeri gariptir. O makama ulaşamayan kimseler bu ilmi işittiklerinde şaşırırlar. Ve onda gariplik görürler. Ve sırrı gayet latif olduğu için, nefse ait yoğun perdelerle örtülü olan kimselerin kalpleri, o latif sırrı idrak edemez. Bu sebeple o tasavvuf ilmi, ancak ilahi ezelî inayete mazhar olan, doğruluk makamına sahip bulunan kimselere ihsan olunur. Çünkü tasavvuf ilminin birtakım işleri ve sırları vardır ki, o işler ve sırlar üzerine ikrar ve inkâr perdeleri örtülmüştür. Bu ilmin hakikatini gözlemleyemeyen kimseler, gözlem ehli olanlardan bu ilmi işittikleri zaman, kimi kabul eder kimi inkâr eder. Çünkü tasavvuf ilmi Kur'an'ın özü olup, saf kalplere Allah katından indirilmiştir. Kur'an'ı

َْی Kerîm hakkında, يضِل بِه ِ كثِيْا ً وَي َهدِي بِه ِ كثِيْا ً وَمَا يضِل بِه ِ إِال َّ الْفَاسِقِی (Bakara, 2:26) buyrulduğu gibi ilm-i tasavvufun şânı dahi Kur’ân gibidir. Bu ilmi işiten kimselerin bir kısmı hidâyet bulur. Bir kısmı da dalâlete düşer ve dalâlete düşenler ise körlerin değneklerine iʻtimâdları kabilinden olarak, ukûl-i cüz’iyyelerine iʻtimâd eden humakâ ve cühelâdır. Ve ikrâr edenler ise: “Bu ilim, her birerleri zekâ ve firâsette yektâ olan sulehâ-yı ibâdın beyânâtıdır; onlar kizbe tenezzül etmezler ve hakîkati olmayan şeyi söylemezler ve zekâvet ve firâsetleri evhâm ve hayâlâtı hakîkatten tefrîk edebilecek kadar kavîdir. Ve bizim adem-i idrâkimiz onların beyân ettikleri ilmin butlânına delîl olamaz.” diyen ehl-i insâfdır. Ve bu ehl-i insâf, ehl-i inâyettir. Ve kalblerinde eser-i sıdk bulunan zevâttır.&#10024;

Kerîm hakkında, "Allah onunla birçoğunu saptırır, birçoğunu da doğru yola iletir; onunla ancak fâsıkları saptırır." (Bakara, 2:26) buyrulduğu gibi, tasavvuf ilminin şanı da Kur'ân gibidir. Bu ilmi işiten kimselerin bir kısmı doğru yolu bulur. Bir kısmı da sapkınlığa düşer ve sapkınlığa düşenler ise, körlerin değneklerine güvenmeleri gibi, cüz'î akıllarına güvenen ahmaklar ve cahillerdir. Ve ikrar edenler ise: "Bu ilim, her biri zekâ ve ferâsette eşsiz olan Allah'ın sâlih kullarının açıklamalarıdır; onlar yalana tenezzül etmezler ve hakikati olmayan şeyi söylemezler ve zekâları ve ferâsetleri vehimleri ve hayalleri hakikatten ayırabilecek kadar güçlüdür. Ve bizim idrak edemeyişimiz, onların beyan ettikleri ilmin yanlış olduğuna delil olamaz." diyen insaf sahipleridir. Ve bu insaf sahipleri, ilahi yardıma mazhar olanlardır. Ve kalplerinde doğruluk eseri bulunan kişilerdir.

Binâenaleyh biz bu mukaddimeyi inkâra meydân kalmamak üzere ilm-i tasavvuf için umûmi bir tavtıe olarak sevk ettik. Zîrâ ilm-i tasavvuf üzerine inkâr edenler şiddetle inkâr ederler. Ve onun için şeytân-ı muhâlif vardır ki bizim sevk ettiğimiz şey üzerine merid ve kaviyyü’l-inâddır. Yaʻnî ilm-i tasavvuf bâtın-ı Kur’ân’a taalluk ettiği ve akl-i cüz’inin verâsında bulunduğu için zevâhir-i Kur’âniyye ile mukayyed ve akl-i cüz’i dâiresinde mahsûr olanlar onu birtakım delâil-i vehmiyye ile ibtâl gayretine düşüp, kuvvetle ve şiddetle inkâr ederler. Ve kendileri hakîkatten baʻîd oldukları gibi başkalarını da teb’îd ederler. Ve bu buʻd ve teb’îd kuvve-i vâhimenin hâlidir ki bu kuvvet, şeyâtin-i cinden, yaʻnî görünmeyen şeytânlardandır. Ve bu vehmin taht-ı te’sîrinde bulunup onun hükmünü izhâr eden insânlar ise şeyâtîn-i insden yaʻnî görünen şeytânlardandır. İşte bu şeyâtîn-i ins, ilm-i tasavvufu münkir olup, muhâlefetlerinde kaviyyü’l-inâddır. Bunlardan baʻzıları onun butlânı hakkında birtakım kitâblar yazmışlar. Ve onlara birtakım türrehât derc etmişler ve ehl-i irfân o türrehâtı onların yüzlerine birer birer çarpıp, kendilerini rezîl ve rüsvây etmiş oldukları hâlde yine onlar insâf edip inâdlarından rücûʻ etmemişlerdir. Zîrâ şeytânın sıfât-ı mümtâzesinden biri de inâddır. Ve hakk ve hakîkati adem-i kâbulde taannüddür.&#10024;

Bu sebeple biz, bu girişi, inkâra yer kalmaması için tasavvuf ilmi için genel bir hazırlık olarak sunduk. Çünkü tasavvuf ilmini inkâr edenler şiddetle inkâr ederler. Ve onun için karşıt bir şeytan vardır ki, bizim sunduğumuz şeye karşı inatçı ve güçlü bir direniş gösterir. Yani, tasavvuf ilmi Kur'an'ın bâtınına (iç anlamına) ilişkin olduğu ve cüz'î aklın (sınırlı aklın) ötesinde bulunduğu için, Kur'an'ın zâhirî (dış) anlamlarıyla sınırlı olanlar ve cüz'î akıl dairesinde hapsolmuş olanlar, onu birtakım vehmî delillerle (gerçek olmayan sanılarla) geçersiz kılma gayretine düşüp, kuvvetle ve şiddetle inkâr ederler. Ve kendileri hakikatten uzak oldukları gibi başkalarını da uzaklaştırırlar. Ve bu uzaklık ve uzaklaştırma, vehim kuvvetinin (sanı gücünün) hâlidir ki bu kuvvet, cin şeytanlarından, yani görünmeyen şeytanlardandır. Ve bu vehmin etkisi altında bulunup onun hükmünü ortaya koyan insanlar ise insan şeytanlarından, yani görünen şeytanlardandır. İşte bu insan şeytanları, tasavvuf ilmini inkâr edip, muhalefetlerinde güçlü bir inat gösterirler. Bunlardan bazıları onun geçersizliği hakkında birtakım kitaplar yazmışlar. Ve onlara birtakım saçmalıklar eklemişler ve irfan ehli (bilgi ve hikmet sahipleri) o saçmalıkları onların yüzlerine birer birer çarpıp, kendilerini rezil ve rüsvay etmiş oldukları hâlde yine onlar insaf edip inatlarından vazgeçmemişlerdir. Çünkü şeytanın belirgin sıfatlarından biri de inattır. Ve hakkı ve hakikati kabul etmemekte direnmektir.

İmdi biz bu kitâbda ilm-i tasavvufdan ekall-i kalîl sevk ettik ki nihâyetinde işârât tahallül etti. Yaʻnî gayet az olarak bahs ve beyân eylediğimiz ilm-i tasavvufun arasına birtakım esrâr-ı meknûne hakkındaki işârât girdi. İşte bu mukaddimeyi bu tahallül eden işârât için sevk ettik. Ve bu tarîkat-ı şerîfenin hadd-i esrârına vâkıf olmak isteyen kimseler bizim te’lîfâtımızdan bulunan “Menâhicü’l-İrtikâ ilâ İftizâzı Ebkârü’n-Nukâ el-Muhaderâtu bi-Hayemâti’l-Likâ” nâmındaki kitâbımızı mütâlaa etsin. Bu kitâba ilâve gibi olan bu mukaddimenin sevkinde bahs edeceğimiz ilm-i tasavvufa sâlikin daha bidâyet-i mütâlaada vukûfunu ümîd ettik. Bunu okuduğu vakit ehl-i tarîkin kelâmına taʻn ve inkârdan mahfûz olur. Bu kitâbda hakîkatine muttaliʻ olmadığı sözleri hiç olmazsa teslîm ve tasdîk eder. Vâkıf olamadığı sırlar bi’l-insâf tasdîki sebebiyle ona feth olunup, bu feth ve keşf sâikasıyla o kelâmı teslîm etmeğe mecbûr olur. İşte bu mukaddimeyi onun için îrâd ettik. Ve Allah Teâlâ bizleri İslâm ve inkıyâdı mahalline masrûf olan ve bilmediği şeylere taʻn ve inkâr etmeyip onu tasdîk ve teslîm eden kimselerden eylesin. (Amîn bî-izzetihi)&#10024;

Şimdi biz bu kitapta tasavvuf ilminden çok az bir kısmını anlattık ki sonunda işaretler araya girdi. Yani çok az olarak bahsettiğimiz ve açıkladığımız tasavvuf ilminin arasına birtakım gizli sırlar hakkındaki işaretler girdi. İşte bu mukaddimeyi, araya giren bu işaretler için yazdık. Ve bu şerefli tarikatın sırlarının sınırlarına vâkıf olmak isteyen kimseler, bizim eserlerimizden olan “Menâhicü’l-İrtikâ ilâ İftizâzı Ebkârü’n-Nukâ el-Muhaderâtu bi-Hayemâti’l-Likâ” adlı kitabımızı okusun. Bu kitaba ilave gibi olan bu mukaddimenin yazılmasında, bahsedeceğimiz tasavvuf ilmine Hakk Yolcusu'nun daha okumaya başlarken vâkıf olmasını ümit ettik. Bunu okuduğu zaman tarikat ehlinin sözlerine dil uzatmaktan ve inkâr etmekten korunur. Bu kitapta hakikatine vâkıf olmadığı sözleri hiç olmazsa teslim ve tasdik eder. Vâkıf olamadığı sırlar, insafla tasdik etmesi sebebiyle ona açılır ve bu açılma ve keşif sayesinde o sözü teslim etmeye mecbur olur. İşte bu mukaddimeyi onun için yazdık. Ve Yüce Allah bizleri, İslam'a ve teslimiyete yönelmiş olan ve bilmediği şeylere dil uzatıp inkâr etmeyip onu tasdik ve teslim eden kimselerden eylesin. (Amin, O'nun izzeti hürmetine)

Cenâb-ı Şeyh (radiyallahu anh) yine sâlike duâ edip, “Allah Teâlâ senin sadrını şerh eylesin.” buyururlar. Zîrâ şerh-i sadr inâyât-ı ilâhiyyedendir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de&#10024;

Şeyh (Allah ondan razı olsun) yine Hakk Yolcusu'na dua edip, "Yüce Allah senin göğsünü genişletsin." buyurur. Çünkü göğüs genişlemesi ilâhî yardımlardandır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de

ی َّلله َّلله buyrulur: ِ أُولئِك َ ف ا صَدرَە ل ِْل ِس َلَم ِ فَهو َ عَیل نور مِّن رَّبِّه ِ فَوَيل لِّلْقَاسِيَة ِ قلُوبهم مِّن ذِكْر أفَمَن رسَََح َ ا

ِي ِ ْی ََلَل ٍ مبِی ض (Zümer, 39:22) Zîrâ erbâb-ı keşf olan muhakkıkînin kelâmı lübb-i Kur’ân ve ahâdîsdir. Ve onlara taʻn ve inkâr ise açık bir şaşkınlıktır. Verese-i enbiyâ olan ulemâ-i muhakkıkînin sözlerine inkıyâd ve onları kabûl ise eser-i hidâyet olup, bu da taraf-ı Rabbânîden münkâd olan kimsenin kalbine nâzil olan bir nûr-i ilâhîdir. Ehl-i dalâletin kalbleri kâsî olduğundan lübb-i Kur’ân olması i‘tibâriyle mahz-ı zikrullahdan ibâret olan muhakkıkînin&#10024;

"Allah kimin gönlünü İslâm'a açmışsa, o Rabbi katından bir nur üzeredir." (Zümer, 39:22) Çünkü keşif ehli olan muhakkiklerin (hakikatleri araştırıp bulanların) sözü, Kur'an'ın ve hadislerin özüdür. Ve onlara dil uzatmak ve onları inkâr etmek ise açık bir şaşkınlıktır. Peygamberlerin vârisleri olan muhakkik âlimlerin sözlerine boyun eğmek ve onları kabul etmek ise hidayet eseri olup, bu da Rabbânî taraftan boyun eğen kimsenin kalbine inen bir ilâhî nurdur. Dalâlet ehlinin kalpleri katı olduğundan, Kur'an'ın özü olması itibarıyla sadece Allah'ı anmaktan ibaret olan muhakkiklerin sözleri onlara tesir etmez.

ً ْ kelâmını kabûl edemezler. Onların hâli ََصَِە ِ غِشَاوَة بِه ِ وَجَعَل َ عَیل بوَخَتَم َ عَیل سَمعِه ِ وَقَل (Câsiye, 45:23) âyet-i kerîmesine mâ-sadaktır. Binâenaleyh sâlik hakkında Cenâb-ı Şeyh’in duâları pek büyük bir duâ olmuş olur.&#10024;

Onların hâli, "Allah, kendi heva ve hevesini ilah edinen, bilerek saptığı için kulağını ve kalbini mühürlediği, gözüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah'tan başka kim doğru yola iletebilir? Hâlâ ibret almayacak mısınız?" (Câsiye, 45:23) ayet-i kerimesinin doğruladığı bir durumdur. Bu sebeple, Hakk Yolcusu hakkında Cenâb-ı Şeyh'in duaları çok büyük bir dua olmuş olur.

Ondan sonra buyrulur ki: “Maʻlûmun olsun ki bu tarîkat, teslîm ve tasdîke mübtenîdir. Hattâ baʻzı sâde-i kâde, yaʻnî halkın önlerine düşüp, onları yeden baʻzı seyyid-i sâdât buyurmuşlardır ki: “Bin sıddîk onun hakkında zındık olduğuna şehâdet etmedikçe insân derece-i hakîkate bâliğ olmaz.”&#10024;

Ondan sonra buyrulur ki: "Bilinmeli ki bu tarikat, teslimiyete ve tasdike dayanır. Hatta bazı sade-i kâde, yani halkın önlerine düşüp, onları peşinden sürükleyen bazı seyyid-i sâdât buyurmuşlardır ki: "Bin sıddîk onun hakkında zındık olduğuna şehadet etmedikçe insan hakikat derecesine ulaşamaz."

Maʻlûm olsun ki zâhiri ile bâtını yekdiğerine müsâvî olan kimseye sıddîk derler. Yaʻnî meselâ böyle bir kimsenin ahvâl-i bâtınesi efkârı ve makâsıdı ve bilcümle havâtırı nazar-ı halka birdenbire sûret-pezîr olup, zâhir olsa ve halk ahvâl-i bâtınıyyesine muttali oluverse, o kimse aslâ müteğayyir olmaz. Ve halktan utanacak bir hâli bulunmaz. Ve zındık lugatte nûr ve zulmet kendilerinden zuhûr eden iki sâniʻa kâil olan put-pereste derler ki birine “Yezdân” diğerine “Ehrimen” demişlerdir. Ve Hakk Teâlâ’ya ve âhirete îmân etmeyen kimseye de derler. Ve ıstılâh-ı sûfiyyede kendilerinin hâli olmadığı hâlde bahr-i fenâda istiğrâk ve ayn-ı tevhîdde istihlâk daʻvâsında bulunarak harekât ve sekenâtını aslâ kendilerine izâfe etmeyen kimselere derler. Onların bu daʻvâları hakîkatte sahîhdir. Fakat kendilerinin hâli olmadığı için daʻvâ-yı kâzibedir. Bu daʻvâyı kendi nefislerinden melâmet-i isyânı refʻ etmek kasdıyla ederler. Sehl b. Abdullah Tüsterî hazretlerine dediler ki: “Bir şahıs, hareket-i ebvâbın muharrike nisbeti ne ise benim fiilimin dahi irâde-i Hakk’a nisbeti öyledir.” diyor. “Bu şahıs hakkında ne buyurursunuz?” Cevâb verdiler ki: “Eğer bu sözü söyleyen kimse şerîata riâyet ve ahkâm-ı ubûdiyyeti muhâfaza ediyorsa sıddîklardan birisidir. Ve eğer ahkâm-i şerʻiyyeye muhâlefet eder ve bu sözü kendi nefsinden ıskât-ı melâmet için kendini maʻzûr göstermek için söylüyorsa zındıklardan birisidir.” İşte sûfiyyûn indinde zındık bunlara derler. Ve bu tâife meczûbân-ı vâsılın müteşebbih-i mubtılidir. Velâkin meczûbân-ı vâsılın müteşebbih-i muhıkkı hakîkaten bahr-i fenâda müstağrak ve ayn-ı tevhîdde müstehlek olan kimselerdir. Bunlar bu hâl-i istiğrâk içinde cemîʻ-i harekât ve sekânâtında maʻzûrdurlar. Kendilerinden ve muhîtlerinden olan eşyâdan zâhildirler. Bunlardan baʻzıları kavlen ve fiilen ahkâm-ı şerʻiyye dâiresinde mahfûzdur. Baʻzıları da li-hikmetin mahfûz olmazlar. Evvelki tâife ile bunların misâli, eli bir maraz sebebiyle titreyen kimse ile elini caʻlî olarak titreten kimse gibidir. Eli maraz sebebiyle titreyen kimse mağlûb ve maʻzûrdur. Kendi irâdesiyle elini titreten kimse ise mağlûb ve maʻzûr değildir.&#10024;

Bilinmeli ki dışı ile içi birbirine eşit olan kimseye sıddîk derler. Yani örneğin böyle bir kimsenin iç halleri, düşünceleri, maksatları ve bütün içinden geçenler halkın gözüne birdenbire görünür olup, ortaya çıksa ve halk onun iç hallerine muttali olsa, o kimse asla değişmez. Ve halktan utanacak bir hali bulunmaz. Ve zındık, sözlükte nur ve karanlık kendilerinden ortaya çıkan iki yaratıcıya inanan putpereste derler ki birine “Yezdân” diğerine “Ehrimen” demişlerdir. Ve Yüce Allah'a ve ahirete iman etmeyen kimseye de derler. Ve tasavvuf teriminde, kendilerinin hali olmadığı halde fenâ denizinde (varlığın yok oluşunda) istiğrak (kendinden geçme) ve tevhidin özünde (birliğin kendisinde) istihlâk (yok olma) iddiasında bulunarak hareket ve duruşlarını asla kendilerine isnat etmeyen kimselere derler. Onların bu iddiaları hakikatte doğrudur. Fakat kendilerinin hali olmadığı için yalan bir iddiadır. Bu iddiayı kendi nefislerinden isyan kınamasını gidermek amacıyla yaparlar. Sehl b. Abdullah Tüsterî (a.s.) hazretlerine dediler ki: “Bir şahıs, kapıların hareketinin hareket ettirene nispeti ne ise benim fiilimin de Hakk’ın iradesine nispeti öyledir.” diyor. “Bu şahıs hakkında ne buyurursunuz?” Cevap verdiler ki: “Eğer bu sözü söyleyen kimse şeriata riayet ve kulluk hükümlerini muhafaza ediyorsa sıddîklardan birisidir. Ve eğer şeriat hükümlerine muhalefet eder ve bu sözü kendi nefsinden kınamayı düşürmek için kendini mazur göstermek için söylüyorsa zındıklardan birisidir.” İşte sûfîler katında zındık bunlara derler. Ve bu taife, meczûbân-ı vâsılın (Allah'a ulaşmış meczupların) müteşebbih-i mubtili (batıl taklitçisidir). Aksine, meczûbân-ı vâsılın müteşebbih-i muhıkkı (haklı taklitçisi) hakikaten fenâ denizinde müstağrak ve tevhidin özünde müstehlek olan kimselerdir. Bunlar bu istiğrak hali içinde bütün hareket ve duruşlarında mazurdurlar. Kendilerinden ve çevrelerinden olan eşyadan habersizdirler. Bunlardan bazıları söz ve fiil olarak şeriat hükümleri dairesinde korunmuştur. Bazıları da bir hikmet için korunmazlar. Önceki taife ile bunların misali, eli bir hastalık sebebiyle titreyen kimse ile elini yapmacık olarak titreten kimse gibidir. Eli hastalık sebebiyle titreyen kimse mağlup ve mazurdur. Kendi iradesiyle elini titreten kimse ise mağlup ve mazur değildir.

İmdi bunlardan muhâlif-i şerʻ ahvâl ve harekât zuhûrunu gören sıddîklar ki fenâ-fillâh makâmını geçip, bekâ-billâh mertebesinde sâhib-i temkîn olmuşlardır. Bunlar kendi mertebelerine nazaran bu tâifeye zındık derler. İşte bin sıddîkın, bir kimse hakkında zındık olduğuna şehâdet etmedikçe insânın derece-i hakîkate vâsıl ve bâliğ olmayacağının maʻnâsı budur. Ve bunun hulâsası sâlik, fenâ-fillâh makâmına vâsıl olmadıkça mertebe-i hakîkate vâsıl olmaz, demek olur. Ondan sonra bu “Bin sıddîk onun hakkında zındık olduğuna şehâdet etmedikçe insân derece-i hakîkate bâliğ olmaz.” sözünü söyleyen seyyidin kavli, Alî b. Ebû Tâlib (radiyallahu anh) hazretlerinin hafîdi Zeyne’l-Âbidîn (radiyallahu anh) hazretlerinin âtîdeki kavl-i şerîfi ile teeyyüd eder. Onlar buyururlar ki:&#10024;

Şimdi, bunlardan şeriata aykırı haller ve hareketler ortaya çıktığını gören sıddıklar (doğruluğu ve sadakati en üst düzeyde olanlar) ki fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) makamını geçip, bekâ-billâh (Allah ile var olma) mertebesinde temkin (istikrar ve sağlamlık) sahibi olmuşlardır. Bunlar, kendi mertebelerine göre bu taifeye zındık (dinsiz, inançsız) derler. İşte bin sıddığın, bir kimse hakkında zındık olduğuna şehadet etmedikçe insanın hakikat derecesine ulaşamayacağının ve erişemeyeceğinin anlamı budur. Ve bunun özeti, Hakk Yolcusu fenâ-fillâh makamına ulaşmadıkça hakikat mertebesine ulaşamaz, demek olur. Ondan sonra bu "Bin sıddık onun hakkında zındık olduğuna şehadet etmedikçe insan hakikat derecesine erişemez." sözünü söyleyen seyyidin (Hz. Peygamber soyundan gelen kimse) sözü, Alî b. Ebû Tâlib (a.s.) hazretlerinin torunu Zeyne’l-Âbidîn (a.s.) hazretlerinin aşağıdaki şerefli sözü ile teyit edilir. Onlar buyururlar ki:

یا رب جوهر علم لو ابوح به ** لقیل یل انت ممن یعبد الوثنا&#10024;

Ya Rab, eğer ilmin cevherini açıklasaydım, bana "Sen putlara tapanlardansın!" denilirdi.

رون اقبح ما یأتونە حسناوالستحل رجال مسلمون دیم ** ی&#10024;

Ma'lûm olsun ki, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, bütün şuûnât-ı zâtiyyesiyle, ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olup, her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir. Binâenaleyh, a'yân-ı sâbite denilen ve Hak'ın ilminde sabit olan varlık suretleri de, zât-ı ulûhiyyetin şuûnâtı olmak hasebiyle, ezelden ebede kadar değişmesi imkânsızdır. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, hâriçte vücûd-ı izâfî ile zâhir olan bütün vücûdât-ı izâfiyyenin ve vücûdât-ı mevhûmenin asılları ve hakikatleridir. Bu sebeple, hâriçte mütekevvin olan her şey, kendi ayn-ı sâbitesinin iktizâ-i zâtiyyesine tâbi'dir ve onun gerektirdiği şekilde zuhûr eder. Bu, sırr-ı kaderin ta kendisidir. Nitekim, Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de "Biz her şeyi bir kaderle yarattık" buyurmuştur. Bu ilâhî kanun, bütün âlemleri ve içindeki her şeyi kuşatır. İnsanın irâdî kazanımı (kesb) de, bu kader sırrına tâbi'dir. Kulun irâdî kazanımı, kendi ayn-ı sâbitesinin isti'dâd-ı zâtisine uygun olarak meydana gelir. Bu isti'dâd-ı zâtî, yapılmamış/verilmemiş bir yatkınlıktır; yani kulun kendi özünden kaynaklanan bir kabiliyettir. Bu sebeple, kulun irâdî kazanımı, kendi ayn-ı sâbitesinin gerektirdiği şekilde zuhûr eder ve bu durum, ilâhî kazâ ve kaderin bir tecellisidir.

Yaʻnî “Ey kimse, nice cevher-i ilim vardır ki eğer ben onları ızhâr eylesem; bana sen puta tapan adamlardan birisisin derler ve benim küfrüme hükmederek kanımı helâl addederler idi. Ve benim tekfîrim ve istihlâl-i demim en çirkin bir şey olduğu hâlde, Oh! Ne güzel bir iş yaptık diye beyân-ı memnûniyyet ederler idi.”&#10024;

Yani "Ey insan, nice ilim cevheri vardır ki eğer ben onları açığa vursam; bana sen puta tapan adamlardan birisin derler ve benim küfrümle hükmederek kanımı helal sayarlardı. Ve benim tekfirim (küfürle suçlanmam) ve kanımın helal sayılması en çirkin bir şey olduğu halde, Oh! Ne güzel bir iş yaptık diye memnuniyetlerini belirtirlerdi."

Nitekim Hallâc-ı Mansûr hazretleri hakkında bu hâl aynen böyle vâkiʻ oldu. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) bu ebyât-ı şerîfeyi Fütûhât-ı Mekkiyye’lerinin otuzuncu bâbında nakl edip, vesen, yaʻnî puttan maksad râbıta olduğu alâ-vechi’t-tafsîl beyân buyururlar. Ve Cenâb-ı Mevlânâ (radiyallahu anh) Efendimiz dahi Mesnevî’lerinde bu maʻnâya işâreten böyle buyururlar:&#10024;

Nasıl ki Hallâc-ı Mansûr hazretleri hakkında bu hâl aynen böyle meydana geldi. Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) hazretleri, Fütûhât-ı Mekkiyye adlı eserlerinin otuzuncu bölümünde bu şerefli beyitleri nakledip, vesen, yani puttan maksadın rabıta (bir şeye gönülden bağlanma) olduğunu ayrıntılı bir şekilde açıklarlar. Ve Mevlânâ (radiyallahu anh) Efendimiz de Mesnevî'lerinde bu anlama işaret ederek şöyle buyururlar:

ی

شكن ی او بتچون خلیل آمد خیال یار من ** صورتش بت معن&#10024;

Şimdi, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, değişmesi imkânsız olan zâta ait hallerdir; bu sebeple, onların dışarıda varlık bulmaları, zâta ait hallerin dışarıda varlık bulması demektir. Bu durumda, zâta ait haller, zâtın kendisi gibi, öncesiz olarak ve sonsuza dek değişmesi imkânsızdır; çünkü zâtın kendisi değişmez. Bu sebeple, sabit hakikatler, zâtın kendisi gibi, öncesiz olarak ve sonsuza dek değişmesi imkânsızdır.

Tercüme

“Benim yârimin hayâli, Halîl gibi geldi; onun sûreti puttur, Velâkin onun maʻnâsı put kırıcıdır.”&#10024;

Benim sevgilimin hayali, Halil İbrahim (a.s.) gibi geldi; onun şekli puttur, aksine onun anlamı put kırıcıdır.

Ve Kur’ân-ı Kerîm’de İbrâhîm (aleyhi’s-selâm)’ın kıssasında بَل فَعَلهكبِيْ هم هَذَا (Enbiyâ, 21:63) Yaʻnî “Belki büyük put, küçük putları kırdı.” buyrulmasıyla bu maʻnâya işâret olunur. Zîrâ insân-ı kâmilin tahayyül-i sûreti kalbdeki alâkât-ı sûriyyenin izâlesinde müessirdir. Sâlik, bu râbıta sebebiyle alâkât-ı kevniyyeden halâs olup, kalbini tahliye ettikten sonra onun kalbi tecelliyât-ı ilâhiyyeyi kabûle müstaid olup, bu râbıtaya ihtiyâc kalmaz. Kendisine hakâyık-ı ilâhiyye münkeşif olur. Velâkin ulemâ-i zâhir bu râbıtayı puttur deyip, inkâr ederler. Onun için cenâb-ı Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) buyururlar ki: Bu alâka-i nefîsenin inkârında Zeyne’lÂbidîn hazretleri “Benim kanımı ricâl-i müslimîn helâl addederler idi.” kavlinde tahyîl ve telbîs içinde kalan ricâl-i müslimîni zikr eyledi. Zîrâ vâsıl-ı hakîkat olamamış olan müslimîn, varlığın ne olduğunu anlamamışlar ve Hakk ile halkın ne olduğunu bilemediklerinden kendi hayâllerinde îcâd ettikleri Hakk’a tapmışlardır. Ve Hakk ve hakîkati libâs-ı hayâlleriyle örtmüşlerdir. Erbâb-ı hakîkat buldukları ve bildikleri hakîkatten onlara bir şey ızhâr etseler, bu maʻnâ onların hayâllerine uymadığı için derhâl tekfîr ederler. Ve her birinin hayâli yekdiğerine uymadığı için birbirlerini dahi tekfîr ederler. Nitekim Hakk Teâlâ buyurur: بِبَعض يَكْفر بَعضكُم َ َ ِصِِين مَا لكُم مِّن نَّاوَيَلْعَن بَعضكُم بَعضًا وَمَأْوَاكُم النَّار و (Ankebût, 29:25) İşte böyle hayâlâtına tâbiʻ olan kimseler mahz-ı hakîkat olan bu tarîki nasıl inkâr etmezler? Elbette inkâr ederler. Ve Hakk’ın&#10024;

Ve Kur'ân-ı Kerîm'de İbrâhîm (a.s.)'ın kıssasında "بَل فَعَلهكبِيْ هم هَذَا" (Enbiyâ, 21:63) yani "Aksine büyük put, küçük putları kırdı." buyrulmasıyla bu anlama işaret olunur. Çünkü insân-ı kâmilin sûretini tahayyül etmek, kalpteki maddî alâkaların giderilmesinde etkilidir. Hakk Yolcusu, bu rabıta (mürşid ile kurulan manevî bağ) sebebiyle oluş âlemine ait alâkalardan kurtulup kalbini boşalttıktan sonra, onun kalbi ilâhî tecellileri kabule yatkın olur ve bu rabıtaya ihtiyaç kalmaz. Kendisine ilâhî hakikatler açığa çıkar. Velâkin zâhir ulemâsı (dış görünüşe göre hükmeden âlimler) bu rabıtayı puttur deyip inkâr ederler. Onun için cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) buyururlar ki: Bu değerli alâkanın inkârında Zeyne'l-Âbidîn hazretleri "Benim kanımı Müslüman erkekler helâl sayarlardı." sözünde, tahayyül ve telbis (gerçeği örtme) içinde kalan Müslüman erkekleri zikretti. Zira hakikate vâsıl olamamış olan Müslümanlar, varlığın ne olduğunu anlamamışlar ve Hakk ile halkın ne olduğunu bilemediklerinden kendi hayallerinde icat ettikleri Hakk'a tapmışlardır. Ve Hakk'ı ve hakikati hayal elbiseleriyle örtmüşlerdir. Hakikat ehli buldukları ve bildikleri hakikatten onlara bir şey açıklasalar, bu anlam onların hayallerine uymadığı için derhâl tekfir ederler (küfürle suçlarlar). Ve her birinin hayali birbirine uymadığı için birbirlerini dahi tekfir ederler. Nitekim Yüce Allah buyurur: "بِبَعض يَكْفر بَعضكُم َ َ ِصِِين مَا لكُم مِّن نَّاوَيَلْعَن بَعضكُم بَعضًا وَمَأْوَاكُم النَّار و" (Ankebût, 29:25) İşte böyle hayallerine tâbi olan kimseler, mahz-ı hakikat olan bu yolu nasıl inkâr etmezler? Elbette inkâr ederler. Ve Hakk'ın

ْ zuhûru indinde bâtılın eseri kalır mı? Nitekim Hakk Teâlâ buyurur: حَق ِّ عَیل الْبَاطِلبَل نَقذِف بِال&#10024;

Zuhuru anında bâtılın eseri kalır mı? Nitekim Yüce Allah buyurur: "Aksine, hakkı bâtılın üzerine atarız da onu parçalar."

ِ فَيَدمَغه (Enbiyâ, 21:18) Yaʻnî “Biz Hakk’ı bâtıl üzerine kazf ederiz. Binâenaleyh o Hak, o bâtılı kahr eder.” Zîrâ hakîkat zâhir olunca hayâl-i bâtıl zâil olur. Ve Hakk’tan sonra ancak dalâl kalır. Ve Hakk geldikte bâtıl sürʻatle zâil olur. وَزَهَق َ الْبَاطِل جَاء الْحَق (İsrâ, 17:81)&#10024;

“Biz Hakk’ı bâtıl üzerine fırlatırız. Bu sebeple o Hak, o bâtılı ezer.” Çünkü hakikat ortaya çıkınca bâtıl hayali yok olur. Ve Hakk’tan sonra ancak sapkınlık kalır. Ve Hakk geldiğinde bâtıl hızla yok olur. “Hak geldi, bâtıl zâil oldu.”

الم تر ان هللا اعطاك سورة ** تری كل ملك دونها یتذبذب&#10024;

Görmedin mi ki Allah sana öyle bir sûret verdi ki, her melik onun altında titrer.

بانك شمس والملوك كواكب ** اذا طلعت لم یبد منهن كوكب&#10024;

Güneş sensin, yıldızlar da krallar gibidir; sen doğduğunda onlardan hiçbir yıldız görünmez.

Yaʻnî “Görmez misin ki Hakk Teâlâ sana bir mertebe-i maʻrifet ihsân eyledi ki sen o mertebenin mâdûnunda olan bilcümle merâtibi mütezebzib görürsün.” Zîrâ رتبة العلم اعیل الرتب buyrulmuştur. Ve sen kendi hakîkatine muttaliʻ olduğun vakit kendinin güneş olduğunu ayn-ı basîretle müşâhede edersin. Çünkü senin bir hayâl-i bâtıl olan senliğin zâil olunca şems-i hakîkat tulûʻ eder. Ve kevâkib mesâbesinde olup, kendi dâirelerinde mutasarrıf olan havâss-i zâhiren ve bâtınen mülûktür. Güneş tulûʻ ettiği vakit onun te’sîrinden yıldızların ziyâsı nasıl istitâr ederse senin vücûdunda dahi şems-i hakîkat tulûʻ edince, havâssinin tasarrufu ve âsârı öylece ihtifâ eder. Nitekim bu hâle işâreten Cenâb-ı Mevlânâ (radiyallahu anh) buyururlar:&#10024;

Yani "Görmez misin ki Yüce Allah sana öyle bir marifet mertebesi ihsan etti ki, sen o mertebenin altında olan bütün mertebeleri kararsız görürsün." Çünkü "İlim mertebesi mertebelerin en yücesidir" buyrulmuştur. Ve sen kendi hakikatini anladığın zaman, kendinin güneş olduğunu basiret gözüyle görürsün. Çünkü senin bâtıl bir hayal olan benliğin ortadan kalkınca, hakikat güneşi doğar. Ve yıldızlar mesabesinde olup, kendi dairelerinde tasarruf eden dış ve iç duyular mülktür. Güneş doğduğu zaman, onun tesirinden yıldızların ışığı nasıl gizlenirse, senin varlığında da hakikat güneşi doğunca, duyularının tasarrufu ve tesirleri öylece gizlenir. Nasıl ki bu hale işaretle Mevlânâ (r.a.) şöyle buyurur:

Mesnevî

بشنوید فكرت شوید ** تا خطاب ارجغ را وش نگحس و ن ن&#10024;

Ma'lûm olsun ki, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, a'yân-ı sâbiteye taalluk eden şuûnât-ı zâtiyye ve niseb-i ilâhiyyeden ibaret olan kemâlât-ı zâtiyyesi itibarıyla mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olup, cemî'-i ahvâl ve ezmine-i muhtelifede münezzeh ve mukaddestir; binâenaleyh, Hak Teâlâ'nın zâtı, ezelen ve ebeden, hâriçte ve zâhirde, sûreten ve mânen, her türlü değişim ve başkalaşımdan uzak ve arınmıştır.

ی ی ی

Tercüme

ً

“Bî-hiss ve bî-gûş ve bî-fikr olunuz. Tâ ki إِیل رَبِّك ِ رَاضِيَة ارجِغ يَا أيَّتهَا النَّفس الْمطمَئِنَّة ً ِي مَّرضِيَّة (Fecr, 89: 27-28) hitâbını işitesiniz.”&#10024;

Hissiz, kulaksız ve fikirsiz olunuz. Tâ ki "Ey huzura ermiş nefis! Rabbine dön, sen O'ndan razı, O da senden razı olarak!" (Fecr, 89: 27-28) hitabını işitesiniz.

َ ی َّلله

خَوضِهِم يَلْعَبونف ثم َّ ذَرهم قل ِ ا (Enʻâm, 6:91) Yaʻnî “Sen, Allah’ın vücûdundan gayr-i

ِي vücûd yoktur, de, varsın onlar keserât-ı hayâliyyenin güft ü gûsuyla oynayıp dursunlar.”&#10024;

“Vücûd yoktur, de; varsın onlar hayalî çoklukların boş sözleriyle oynayıp dursunlar.”

“Ebrârın hasenâtı mukarreblerin seyyiâtıdır.” Zîrâ ebrâr henüz mertebe-i hayâldedir. Onların hayâllerine tebean iyi yaptıklarını zânnettikleri şeyler, basar-ı basîretleri hakîkate mekşûf olan mukarrebîn indinde seyyiâttan ibârettir. Ve bu maʻnâya işâreten (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyurur: “Baʻzı vakitlerde kalbime ğayn geldiğinden ben günde Allah’a yüz kere istiğfâr ederim.” Yaʻnî enbiyâ-yı izâm hazarâtı hîn-i daʻvette sırr-ı kaderden mahcûb olduklarından cihet-i nübüvvetleriyle halkın hakîkatlerine nazar etmeksizin onları daʻvet&#10024;

"İyilerin iyilikleri, Allah'a yakın olanların kötülükleridir." Çünkü iyiler henüz hayal mertebesindedir. Onların hayallerine uyarak iyi yaptıklarını sandıkları şeyler, basiret gözleri hakikate açık olan Allah'a yakın kimseler katında kötülüklerden ibarettir. Ve bu anlama işaretle (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyurur: "Bazı vakitlerde kalbime bir perde geldiğinden ben günde Allah'a yüz kere istiğfar ederim." Yani yüce peygamberler davet anında kader sırrından perdelendikleri için, peygamberlik yönleriyle halkın hakikatlerine bakmaksızın onları davet ederler.

َ ederler. Bu onların emr-i teklîfîye olan hizmetleri olup, يَا أيهَا الرَّسول بَلِّغ مَا أُنزِل َ إِليك (Maîde, 5:67) emrine tebean vâkiʻ olan bu daʻvetleri ayn-ı hasenâttır. Velâkin vaktâki cihet-i velâyetleriyle emr-i irâdîye nazar edip daʻvet ettikleri kimselerin bu daʻveti kabûle istiʻdâdları olmadığını görürler. Evvelki nazarın ğayn ve hicâb olduğunu görürler. Ve hakîkatten hicâbı seyyie addedip istiğfâr ederler. Her ne kadar sırr-ı kaderden ihticâb, mertebe-i nübüvvetin icâbından ise de bu nazar, şems-i hakîkatin önüne gelen bir ğayndan ibâret olduğuna şübhe yoktur. Bu ğayn ise mertebe-i nübüvvetin kemâlidir. Nitekim gözün kapakları, gözün kemâlidir. Ve kapaksız göz nâkısdır. Binâenaleyh bundan enbiyânın maʻrifetine noksân gelmez. Zîrâ nübüvvet zâhire, velâyet bâtına taalluk eder. Enbiyâ (aleyhimü’s-selâm) ise her iki ciheti de câmiʻdirler.&#10024;

ederler. Bu, onların teklif emrine olan hizmetleri olup, "Ey Resul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et!" (Maide, 5:67) emrine uyarak meydana gelen bu davetleri, bizzat iyiliklerdir. Ancak, velayet yönleriyle iradî emre baktıklarında ve davet ettikleri kimselerin bu daveti kabule yatkınlıkları olmadığını gördüklerinde, önceki bakışın bir bulut ve perde olduğunu anlarlar. Ve hakikatten perdelenmeyi bir hata sayıp istiğfar ederler. Her ne kadar kader sırrından perdelenme, nübüvvet mertebesinin gereği olsa da, bu bakışın, hakikat güneşinin önüne gelen bir buluttan ibaret olduğuna şüphe yoktur. Bu bulut ise nübüvvet mertebesinin kemalidir. Nasıl ki gözün kapakları, gözün kemalidir ve kapaksız göz eksiktir. Bu sebeple bundan peygamberlerin bilgisine bir eksiklik gelmez. Çünkü nübüvvet görünen âleme, velayet ise görünmeyen âleme ilişkindir. Peygamberler (a.s.) ise her iki yönü de kendilerinde toplamışlardır.

“İmdi âlem-i hissde züll-i hasr tahtına dâhil olan bu iki şeye yaʻnî tasdîk ve inkâra nazar et!” Zîrâ âlem-i hiss mahdûd ve mahsûrdur. Meselâ hiss-i basar pek uzak olan bir şeyi göremez ve pek yakın olan şeyi de göremez. Nitekim bir kitâbı gözümüze temâs ettirecek derecede takrîb etsek okuyamayız. Ve uzakta olan bir cirmi hadd-i aslîsi üzere göremeyiz. Nitekim güneş arzdan pek büyük iken basarımız onu bir kalkan cirminde görür. Ve kezâ hiss-i semʻ pek uzakta olan bir sadâyı işitemez. Ve pek hafîf olan sadâyı da hissedemez. Nitekim bir karıncanın ayaklarının hışırtısı mevcûd olduğu hâlde kulaklarımız onu duymaz ve göremediğimiz, duymadığımız şeyleri, akıl ve irfânımız erişmediği vakit, inkâr ederiz. Bu inkâr ise havâssimizin ekser-i ahvâlde bizi tağlît ve tadlîl etmesindendir. Zîrâ âlem-i hiss, züll-i hasr tahtına dâhildir. Ve âlem-i hissde iblîs-i vehm hâkimdir. Vehmin şânı ise telbîsdir; aldatmaktır. Ve kuvve-i vâhimenin hükmü ise zuhûr-i hakîkate kadardır. Zuhûr-i hakîkatten sonra vehmin tahakkümü kalmaz. Onun için Hakk Teâlâ hazretleri, İblîs’e hitâben: إِیل يَوم ِ الدِّينوَإِن َّ عَليك َ لعنَن&#10024;

Şimdi, his âleminde sınırlama hükmü altına giren bu iki şeye, yani tasdik ve inkâra bak! Çünkü his âlemi sınırlı ve kuşatılmıştır. Örneğin, görme duyusu çok uzakta olan bir şeyi göremez ve çok yakında olan şeyi de göremez. Nasıl ki bir kitabı gözümüze değdirecek kadar yaklaştırsak okuyamayız. Ve uzakta olan bir cismi asıl büyüklüğü üzere göremeyiz. Nasıl ki güneş dünyadan çok büyük iken görme duyumuz onu bir kalkan büyüklüğünde görür. Ve aynı şekilde işitme duyusu çok uzakta olan bir sesi işitemez. Ve çok hafif olan sesi de hissedemez. Nasıl ki bir karıncanın ayaklarının hışırtısı mevcut olduğu hâlde kulaklarımız onu duymaz ve göremediğimiz, duymadığımız şeyleri, akıl ve irfanımız erişmediği zaman, inkâr ederiz. Bu inkâr ise duyularımızın çoğu zaman bizi yanıltmasından ve saptırmasındandır. Çünkü his âlemi, sınırlama hükmü altındadır. Ve his âleminde vehim iblisi (gerçek olmayan tahayyül) hâkimdir. Vehmin özelliği ise aldatmaktır; yanıltmaktır. Ve vehim kuvvetinin hükmü ise hakikatin ortaya çıkışına kadardır. Hakikatin ortaya çıkışından sonra vehmin tahakkümü kalmaz. Onun için Yüce Allah hazretleri, İblis’e hitaben: إِیل يَوم ِ الدِّينوَإِن َّ عَليك َ لعنَن

ِ َِي (Sâd, 38:78) Yaʻnî “Benim, senin üzerine olan la‘netim yevm-i kıyâmete kadardır.” buyurur. Zîrâ yevm-i kıyâmet hakîkatin zuhûru ve ahkâm-ı tabîatın zevâli vaktidir. Ve vahdet-i vücûdu ilmen ve hâlen idrâk eden muhakkıkînin indinde kıyâmet kâim olup, hakîkat zâhir olmuştur. Binâenaleyh onlarda vehmin tasallutu yoktur. Nitekim onlar hakkında Hakk Teâlâ إِن َّ عِبَادِي ليس َ لك َ عَليهِم سلْطَان Hicr, 15:42) buyurur.&#10024;

"Benim, senin üzerine olan lanetim kıyamet gününe kadardır." buyurur. Çünkü kıyamet günü, hakikatin ortaya çıkışı ve tabiat hükümlerinin ortadan kalktığı zamandır. Varlığın birliğini ilmen ve hâlen idrak eden muhakkiklerin (gerçeği araştıranların) katında kıyamet kopmuş ve hakikat ortaya çıkmıştır. Bu sebeple onlarda vehmin (gerçek olmayan tahayyülün) etkisi yoktur. Nasıl ki onlar hakkında Yüce Allah "Şüphesiz kullarım üzerinde senin bir gücün yoktur." buyurur.

İmdi âlem-i hissin hâli böyle olunca, artık âlem-i melekûtun nasıl olacağını tasavvur et! Âlem-i melekûtun ahvâline muttaliʻ olup, ondan bahs eden bir muhakkıkın sözlerini, henüz âlem-i hiss ve tabîatta mahsûr kalan bir âlim-i zâhir ve bir feylesof işittiği vakit derhâl hurâfâttır ve evhâmdır deyip, inkâr eder; nitekim cehele-i zamân ihbârât-ı Kur’âniyyeye إِن هَذَآ إِال َّ أسَاطِيْ َْی َّ لِیا ْلَو (Enʻâm, 6:25) dediler. Ve Cenâb-ı Hakk onlar hakkında يَعلمون َ ظاهِرًا مِّن َ الْحَيَاة ِ الدنيَا وَهم َ عَن ِ ا َل خِرَة ِ هم غَافِلُون (Rûm, 30:7) buyurdu. Böyle olunca makâm-ı hakîkatin gayri olarak, âlemi hisse ve âlem-i tabîata nazaran tekellüm eden kimseler muhakkak, adgâsü ahlâm yaʻnî taʻbîre sığmayan perîşân rü’yâ sâhibidirler. Bunun delîlini istersen Cüneyd (radiyallahu anh) hazretlerinin “Muhdes, kadîme mukârin oldukta onun için eser kalmaz.” kavline nazar et! Zîrâ senin senliğini ihdâs eden şey muhdes olan bu taayyün-i kesîfindir. Senin hakîkatin ise eltâf-ı latîf olan vücûd-i hakîkîdir ki sana şâh damarından yaʻnî aʻzâ-yı dâhiliyye ve harîciyyenden&#10024;

Şimdi duyular âleminin hâli böyle olunca, artık melekût âleminin (gayb âlemi) nasıl olacağını tasavvur et! Melekût âleminin hallerine vâkıf olup, ondan bahseden bir muhakkikin (gerçekleri araştıran âlim) sözlerini, henüz duyular ve tabiat âleminde sınırlı kalan bir zâhir âlimi (dış görünüşe göre hükmeden âlim) ve bir filozof işittiği vakit derhâl hurafelerdir ve vehimlerdir deyip, inkâr eder; nasıl ki zamanın cahilleri Kur'anî haberlere "إِن هَذَآ إِال َّ أسَاطِيْ َْی َّ لِیا ْلَو" (Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir) dediler. Ve Yüce Allah onlar hakkında "يَعلمون َ ظاهِرًا مِّن َ الْحَيَاة ِ الدنيَا وَهم َ عَن ِ ا َل خِرَة ِ هم غَافِلُون" (Onlar dünya hayatından sadece dış görünüşü bilirler; ahiretten ise tamamen gafildirler) buyurdu. Böyle olunca hakikat makamının gayrı olarak, duyular âlemine ve tabiat âlemine göre konuşan kimseler muhakkak, adgâsü ahlâm yani tabire sığmayan perişan rüya sahibidirler. Bunun delilini istersen Cüneyd (a.s.) hazretlerinin "Muhdes (sonradan olan), kadîme (ezelî olana) yakın olduğunda onun için eser kalmaz." sözüne bak! Çünkü senin senliğini meydana getiren şey, muhdes olan bu kesif taayyünündür (yoğunlaşmış belirginliğindir). Senin hakikatin ise, latiflerin latifi olan hakiki varlıktır ki sana şah damarından yani iç ve dış azalarından.

َ daha yakındır. د ِ وَنَحن أقرَب إِليه ِ مِن حَبل ِ الْوَرِي (Kâf, 50:16) ve َصِ ون َّلَّ تب وَنَحن أقرَب إِليه ِ مِنكُم وَلكِن (Vâkıa, 56:85) âyet-i kerîmeleri bunun delîlidir. Sen kendi hakîkatini ilmen ve hâlen idrâk ettiğin vakit senliğin kalmaz. Ve senliğin kalmayınca da “benim” diyecek kendinde bir vücûd göremezsin. Ve kendinde bir eser isbât edemezsin. Vâkıa bu taayyün-i kesîfin yine yerinde durur. Fakat sen “Allah” maʻnâsında müstağrak olursun. Binâenaleyh idrâkin ibtidâsı ilim, intihâsı istiğrâktır. Ve istiğrâk ise hâlden ibâret olup, ne gibi bir şey olduğu ibâre ile taʻrîf mümkün değildir. Zîrâ idrâk nefsîdir. Bu takdîrce dâire-i havâss içinde mahsûr kalan bir kimsenin kendi zannından ve vehminden ve taayyün-i kesîfin icâbından söz söylemesi başka, dâire-i tabîat ve havâssden çıkıp vücûd-i izâfi ve abdânîsi vücûd-i hakîkîde fânî olan kimsenin&#10024;

"Biz ona şah damarından daha yakınız." (Kâf, 50:16) ve "Biz ona sizden daha yakınız, fakat siz görmezsiniz." (Vâkıa, 56:85) ayet-i kerimeleri bunun delilidir. Sen kendi hakikatini ilim ve hâl ile idrak ettiğin zaman benliğin kalmaz. Ve benliğin kalmayınca da "benim" diyecek kendinde bir varlık göremezsin. Ve kendinde bir eser ispat edemezsin. Gerçekte bu yoğun belirlenim yine yerinde durur. Fakat sen "Allah" manasında müstağrak olursun (kendini tamamen Allah'a verirsin). Bu sebeple idrakin başlangıcı ilim, sonu ise istiğraktır (kendini tamamen Allah'a verme hâli). Ve istiğrak ise hâlden ibaret olup, ne gibi bir şey olduğu ifade ile tarif mümkün değildir. Çünkü idrak nefsîdir (kişinin kendi varlığına aittir). Bu durumda, duyular dairesi içinde sınırlı kalan bir kimsenin kendi zannından ve vehminden (gerçek olmayan tahayyülünden) ve yoğun belirleniminin gereğinden söz söylemesi başka, tabiat ve duyular dairesinden çıkıp izafî varlığı ve bedensel varlığı hakiki varlıkta fani olan (yok olan) kimsenin söz söylemesi başkadır.

ََِّّل söz söylemesi başkadır. Evvelki tâife hakkında Cenâb-ı Hakk, وَمَا لهم بِذَلِك َ مِن عِلْم ٍ إِن هم إ َ يَظُنون (Câsiye, 45:24) buyurur. Ve ilmen ve hâlen Nebiyy-i Zî-şân’a tâbiʻ olan ikinci tâife hakkında da وَمَا يَنطِق عَن ِ الْهَوَى (Necm, 53:3) buyurur.&#10024;

Allah'ın söz söylemesi başkadır. İlk grup hakkında Yüce Allah, "Onların bu konuda hiçbir bilgisi yoktur, onlar sadece zannediyorlar." (Câsiye, 45:24) buyurur. İlim ve hâl (manevî durum) bakımından şanlı peygambere tâbi olan ikinci grup hakkında da "O, kendi hevasından (arzu ve isteğinden) konuşmaz." (Necm, 53:3) buyurur.

“İmdi hâricden taleb-i delîlden sâkın, maârice iftikâr et! Ve delîli zâtın için zâtından taleb eyle! Hakk’ı zâtında bulursun. Görmedin mi ki Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in nübüvveti sâbit olduğu ve nüfûsu ukalâda (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in nefsinin hevâsından değil, Allah Teâlâ cânibinden nutk ettiği istikrâr eylediği vakit, rıkk-ı inkiyâd ve teslîme dâhil oldular. Ve onlar üzerine vazâif-i teklîf mutasarrıf oldu. Ve onlar, “Delîli nedir ve illeti nedir?” diye suâl etmediler ve&#10024;

Şimdi dışarıdan delil aramaktan sakın, marifetlere muhtaç ol! Ve delili kendi özün için kendi özünden ara! Hakk'ı kendi özünde bulursun. Görmedin mi ki Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'in peygamberliğinin sabit olduğu ve akıl sahipleri arasında (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'in kendi nefsinin arzusundan değil, Yüce Allah tarafından konuştuğu kesinleştiği zaman, boyun eğme ve teslimiyet köleliğine girdiler. Ve onlar üzerine teklif görevleri geçerli oldu. Ve onlar, "Delili nedir ve illeti nedir?" diye sormadılar ve

َ ه sahâbe (rıdvanallahu aleyhim) hazarâtından baʻzıları Hakk Teâlâ‘nın ذِين َ آمَنوا ْ اليَا أيهَا ال تَسألُوا ْ عَن أشيَاء إِن تبد َ لكُم تَسؤكُم (Mâide, 5:101) kavlinde ondan nehy olununcaya kadar ona eşyâdan suâl ettiler. Sahâbe-i kirâm, “Resûllullâh (sallallahu aleyhi ve âlihi sellem) hazretlerinden suâl etmekten nehy olunduk.” dediler.&#10024;

Sahâbe (Allah onlardan razı olsun) hazretlerinden bazıları, Yüce Allah'ın "Ey iman edenler! Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın." (Mâide, 5:101) sözünde, kendilerine eşyadan soru sormaktan nehyedilinceye kadar ona eşyadan sordular. Sahâbe-i kirâm, "Resûlullah (sallallahu aleyhi ve âlihi sellem) hazretlerinden soru sormaktan nehyolunduk." dediler.

İmdi ey müsterşid olan kardeşim, seni tarîkten tenfîr eden bir kimse sana taarruz edip derse ki onlardan delîl ve burhân taleb et! Yaʻnî bu tarîk ehlinin esrâr-ı ilâhiyyeden tekellüm eylediği şeyde. İmdi sen ondan iʻrâz et! Ve bunun mukâbilinde ona cevâben de ki: Balın tatlılığına ve cimâʻın lezzetine ve onların müşâbihlerine delîlin nedir? Ve bana bu eşyânın mâhiyetinden haber ver! O elbette sana “Bu ancak zevk ile tahsîl olunan bir ilimdir. Taʻrîf tahtına dâhil olmaz. Ve onun üzerine delîl ikâme olunamaz.” der!&#10024;

Şimdi ey doğru yolu arayan kardeşim, seni yoldan soğutan bir kimse sana karşı gelip de "Onlardan delil ve kesin kanıt iste!" derse, yani bu yol ehlinin ilahi sırlardan bahsettiği şeyde, sen ondan yüz çevir! Ve buna karşılık ona cevaben de ki: "Balın tatlılığına ve cinsel birleşmenin lezzetine ve bunların benzerlerine delilin nedir? Ve bana bu şeylerin mahiyetinden haber ver!" O elbette sana "Bu ancak zevk ile elde edilen bir bilgidir. Tanımlama kapsamına girmez. Ve onun üzerine delil getirilemez." der!

İmdi sen ona işte bu da onun gibidir de! Ve ona diğer bir misâl darb edip de ki: Senin kendi elin ile binâ ettiğin bir evin olsa ve senden gayri ona bir kimse muttaliʻ olmasa ve onun zikri şâyiʻ olup haberi nâsın semʻlerine vâsıl olsa ve sen havâssından birini intihâb edip, o hâneye ancak onu idhâl eylesen ve onu muâyene etse ve nâsdan onu idhâlin indinde, senin ona muttaliʻ olduğun şeyi müşahede ile ihâta eylese, sonra nâsa çıksa ve oturup onlara onda gördüğü şeyi vasf etse, onun o, bu sıfattadır; diye zikr eylediği şey üzerine bu makâmda, delîlin nedir denilmek sahîh olur mu? Bu sahîh olmaz. Birisi buna tâlib olsa nâs onu tahmîk ve teshîf eder. Ve bu, üzerine delîl ikâme olunamayan şeydir, derler. Nihâyet biz hâne sâhibinin idhâl eylediği bir adamı gördük; çıkıp gördüğü şeyi vasf etti. İmdi ona hüsn-i zannı olan ve indinde adâleti sâbit bulunan kimse onu kavlinde tasdîk eder. Ve tasdîk etmeyen kimse buna ilzâm olunmaz. Bir kimse onun makâlesine inkâr etmeyi iyi görmez ve eğer sen bu adamın iddiâsı üzerine vâkıf olmak ister isen, evin sâhibine terğîb eyle ki seni de ona idhâl eylesin. Binâenaleyh sen de göresin. Bundan gayri çare yoktur.&#10024;

Şimdi sen ona, işte bu da onun gibidir de! Ve ona başka bir örnek vererek de ki: Senin kendi elinle inşa ettiğin bir evin olsa ve senden başka kimse onu bilmese ve onun adı duyulup haberi insanların kulaklarına ulaşsa ve sen özel adamlarından birini seçip, o eve ancak onu sokup evi incelemesini sağlasan ve onu içeri soktuğunda, senin ona bildiğin şeyi insanların da görüp anlamasını sağlasan, sonra o kişi insanlara çıksa ve oturup onlara evde gördüğü şeyi anlatsa, onun "o, bu sıfattadır" diye anlattığı şey üzerine bu durumda, "delilin nedir" denilmesi doğru olur mu? Bu doğru olmaz. Birisi buna kalkışsa insanlar onu aptal ve zayıf görürler. Ve "bu, üzerine delil getirilemeyen bir şeydir" derler. Sonuçta biz, evin sahibinin içeri soktuğu bir adam gördük; çıkıp gördüğü şeyi anlattı. Şimdi ona iyi niyet besleyen ve yanında doğruluğu sabit olan kimse onu sözünde tasdik eder. Ve tasdik etmeyen kimse buna zorlanmaz. Bir kimse onun sözünü inkâr etmeyi uygun görmez ve eğer sen bu adamın iddiasını öğrenmek istersen, evin sahibini teşvik et ki seni de ona soksun. Bu sebeple sen de göresin. Bundan başka çare yoktur.

İmdi ey birâderim, netîce-i takvâ olan bu ilm-i seniyy dahi bunun gibidir. Biz bir adamı Allah Teâlâ’ya ittikâ etmiş ve onun hudûdu indinde vâkıf olmuş ve zühd ve veraʻ ve onun eşbâhı ile muttasıf bulunmuş, baʻdehu bu vasıflardan sonra ukûlümüze sığmayan bir ilim ile nutk etmiş görür isek ki Allah Subhânehu hazretleri ilm-i ledünnîyi ancak ona vehb etmiştir. İmdi iddiâ eylediği şeyde teslîm ve tasdîk ve ona tahsîn-i zann ve terk-i iʻtirâz üzerimize vâcib olur. Zîrâ Allah Teâlâ ibâdından dilediğini ulûmundan baʻzılarına&#10024;

Şimdi ey kardeşim, takvanın sonucu olan bu yüce ilim de bunun gibidir. Biz bir adamı Yüce Allah'a karşı gelmekten sakınmış, O'nun sınırları önünde durmuş, zühd (dünya nimetlerinden el çekme) ve vera' (şüpheli şeylerden kaçınma) ve benzeri özelliklerle nitelenmiş, sonra bu vasıflardan sonra akıllarımıza sığmayan bir ilimle konuşmuş görürsek, Yüce Allah'ın ledün ilmini (Allah katından gelen gizli ilim) ancak ona bağışladığını anlarız. Şimdi iddia ettiği şeyde teslimiyet ve tasdik, ona iyi niyet beslemek ve itirazı terk etmek üzerimize vacip olur. Çünkü Yüce Allah kullarından dilediğini kendi ilimlerinden bazılarına eriştirir.

ه ه muhtass kılar. Nitekim الْحِكْمَة َ مَن يَشَاءيؤن (Bakara, 2:269) buyurur. دنَّا عِلْمًا منَاە مِن لوَعَل (Kehf,&#10024;

Nitekim "Hikmeti dilediğine verir." (Bakara, 2:269) buyurur. "Katımızdan ona bir ilim öğrettik." (Kehf, 18:65)

َِي 18:65) buyurur. Ve onun hakkında Mûsâ ve Hızır (sallallahu aleyhimâ) mes’elesi&#10024;

(Kehf Sûresi, 18:65) buyurur. Ve onun hakkında Mûsâ ve Hızır (sallallahu aleyhimâ) meselesi

َ mukniʻdir. Yaʻnî ihtisâsda: َّلَ يسأل عَمَّا يَفعَل وَهم يسألُون (Enbiyâ, 21:23) Sahâbeden aslâ sâdır oldu mu? Yâhûd Nebî (sallallahu aleyhi ve âlihi ve sellem) hazretlerine öğle ve akşam namâzlarının illeti nedir? Baʻzısında sırran ve baʻzısında cehren okunur diye sordukları işitildi mi? Biz işitmedik. Ve bu vâkiʻ olmadı. Zîrâ onun ismeti sâbit ve sıdkı zâhir ve onun nefsinden nutk eylemediği maʻlûm oldu.&#10024;

Bu, ikna edicidir. Yani, tahsis etme hususunda: "O, yaptıklarından sorumlu değildir; onlar ise sorumludurlar." (Enbiyâ, 21:23) Sahabeden asla böyle bir şey sadır oldu mu? Yahut Peygamber (s.a.v.) Efendimize öğle ve akşam namazlarının illeti nedir? Bazısında gizlice ve bazısında açıkça okunur diye sordukları işitildi mi? Biz işitmedik. Ve bu gerçekleşmedi. Çünkü onun ismeti sabit ve doğruluğu açık ve onun kendi nefsinden konuşmadığı bilindi.

İmdi biz seni her ne vakit vâris-i Nebî olan ve sıdk-ı Resûl’e muʻcizenin delâleti gibi ilminin sıhhatine delâlet eden takvâya mülâzim bulunan kimse üzerine delîl ve illet taleb eder görür isek; biliriz ki senin indinde sıfât-ı sıdk müstekarr değildir. Ve senin için ondan şey-i kalîl zâhir olmadı. İmdi onların ahvâlini onlara teslîm eyle ve onların akvâlini inkâr etme ve “Rabbi zıdnî ilmen” de! Sana onun indinden bir kapı açılması me’mûldür.&#10024;

Şimdi biz seni ne zaman peygamber vârisi olan ve peygamberin doğruluğuna mucizenin delâlet ettiği gibi, ilminin doğruluğuna delâlet eden takvaya bağlı bulunan kimse üzerine delil ve illet talep eder görürsek; biliriz ki senin katında doğruluk sıfatları yerleşmiş değildir. Ve senin için ondan az bir şey bile ortaya çıkmadı. Şimdi onların hallerini onlara teslim et ve onların sözlerini inkâr etme ve "Rabbim, ilmimi artır!" de! Sana onun katından bir kapı açılması umulur.

Yaʻnî kendi vücûdunun hâricinden delîl taleb etme; zîrâ ne ararsan sende mevcûddur. Maârice iftikâr et! Yaʻnî hakîkatine suûd için sende birtakım merdiven basamakları vardır ki onlar nefis cihetinden, “nefs-i emmâre”, “nefs-i levvâme” ve “nefs-i mülhime”, “nefs-i mutmainne” ve“nefs-i razıyye” ve “nefs-i marzıyye” ve “nefs-i kâmile”dir. Ve rûh cihetinden “rûh-i hayvânî” ve “kalb” ve “rûh-i izâfî” ve “sırr” ve “sırru’s-sırr” ve “hafî” ve “ahfâ”dır. Bunların cümlesi her insânın kendi vücûdundadır. Ve insânın miʻrâcı bu sûretle vâkiʻ olur. Ve her basamakta bir ilm-i zevkî peydâ olur ki bu ilmi hâricden almak mümkün değildir. Binâenaleyh delîli, zâtın için zâtından taleb et! Hakk’ı, nefs-i kâmile ve ahfâ mertebelerine vusûlünde kendinde bulursun ve ilm-i zevkî ile bilirsin. Ve ilm-i zevkîden söz söyleyenleri gördüğün vakit, onlardan delîl taleb etme! Zîrâ buna delîl ikâmesi mümkün değildir. Onun delîli o sözlerin hakîkatini kendi nefsinde bulmandan ibârettir. Böyle olunca onların sözlerini kabûl et; inkâr etme! Görmedin mi ki (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in nübüvveti ahvâl-i zâhiriyyeleri ile sâbit olduğu ve Hakk cânibinden söylediğine âkil olan kimselerin nefislerinde bir ilm-i râsıh peydâ olduğu vakit, münkâd ve teslîm oldular. Vazâif-i teklîfiyyeden her ne teblîğ buyurdu ise üzerlerine aldılar. Bu teklîfin sebebi nedir ve lüzûmuna delîl ikâme buyur,&#10024;

Yani kendi varlığının dışından delil arama; çünkü ne ararsan sende mevcuttur. Merdivenlere çıkmaya çalış! Yani hakikatine yükselmek için sende birtakım merdiven basamakları vardır ki onlar nefis yönünden, "nefs-i emmâre" (kötülüğü emreden nefis), "nefs-i levvâme" (kendini kınayan nefis) ve "nefs-i mülhime" (ilham alan nefis), "nefs-i mutmainne" (huzura ermiş nefis) ve "nefs-i razıyye" (razı olan nefis) ve "nefs-i marzıyye" (kendinden razı olunan nefis) ve "nefs-i kâmile"dir (olgun nefis). Ve ruh yönünden "rûh-i hayvânî" (hayvani ruh) ve "kalb" (kalp) ve "rûh-i izâfî" (izafî ruh) ve "sırr" (sır) ve "sırru's-sırr" (sırrın sırrı) ve "hafî" (gizli) ve "ahfâ"dır (daha gizli). Bunların hepsi her insanın kendi varlığındadır. Ve insanın miracı bu şekilde gerçekleşir. Ve her basamakta bir zevkî ilim (yaşayarak elde edilen bilgi) ortaya çıkar ki bu ilmi dışarıdan almak mümkün değildir. Bu sebeple delili, kendi zâtın için kendi zâtından iste! Hakk'ı, nefs-i kâmile ve ahfâ mertebelerine ulaştığında kendinde bulursun ve zevkî ilim ile bilirsin. Ve zevkî ilimden söz söyleyenleri gördüğün zaman, onlardan delil isteme! Çünkü buna delil getirmek mümkün değildir. Onun delili, o sözlerin hakikatini kendi nefsinde bulmandan ibarettir. Böyle olunca onların sözlerini kabul et; inkâr etme! Görmedin mi ki (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'in peygamberliği zahirî halleri ile sabit olduğu ve Hak tarafından söylediğine akıllı olan kimselerin nefislerinde köklü bir ilim ortaya çıktığı zaman, boyun eğdiler ve teslim oldular. Yükümlülük vazifelerinden her ne tebliğ buyurdu ise üzerlerine aldılar. Bu teklifin sebebi nedir ve lüzumuna delil getir,

ْ ه demediler. Ve ashâbdan suâl edenler de var idi. Fakat Sûre-i Mâide’de vâkiʻ ذِين َ آمَنوا ْ ال َ تَسألُواال عَن أشيَاء إِن تبد َ لكُم تَسؤكُم (Mâide, 5:101) Yaʻnî “Ey mü’minler baʻzı eşyâdan suâl etmeyiniz; eğer o size ızhâr olunsa fenâ olursunuz.” âyet-i kerîmesinin nüzûlünde, (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e suâl etmekten nehy olunduk, dediler. Ve suâlden vazgeçtiler. Bu âyet-i kerîmenin sebeb-i nüzûlünü böyle rivâyet ederler ki Surâka b. Mâlik (radiyallahu anh): “Yâ Resûlallâh her sene üzerimize Hacc vâcib midir?” diye suâl etti. “Müddet-i ömürde ancak bir keredir. Eğer sana her sene vâcibdir desem vâcib olurdu; Hâlbuki ona tâkat getiremez idiniz. Binâenaleyh böyle şeylerden suâli terk edin; zîrâ ümem-i sâlifenin helâki peygamberlerine kesret-i suâllerinden ve ihtilâflarından vâkiʻ oldu.” buyurdular. Çünkü kesret-i suâl, sâile külfet tahmîl eder. Bu hâl-i dünyeviyyede de böyledir.&#10024;

demediler. Ashaptan soru soranlar da vardı. Fakat Mâide Suresi'nde geçen "Ey iman edenler! Size açıklandığı takdirde hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın." (Mâide, 5:101) ayet-i kerimesinin inişinde, (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'e soru sormaktan menedildik, dediler. Ve sorudan vazgeçtiler. Bu ayet-i kerimenin iniş sebebini şöyle rivayet ederler ki Surâka b. Mâlik (radiyallahu anh): "Ey Resûlallah, her sene üzerimize Hac farz mıdır?" diye sordu. "Ömürde ancak bir keredir. Eğer sana her sene farzdır desem farz olurdu; hâlbuki ona güç yetiremezdiniz. Bu sebeple böyle şeylerden soru sormayı bırakın; çünkü geçmiş ümmetlerin helakı peygamberlerine çok soru sormalarından ve anlaşmazlıklarından meydana geldi." buyurdular. Çünkü çok soru sormak, sorana külfet yükler. Bu durum dünya hayatında da böyledir.

Meselâ bir efendi hâdimine: “Git; çarşıdan bir okka üzüm al!” dese, hâdim lâ-ale’ttaʻyîn yenebilecek derecede bir üzüm almakla vazîfesini îfâ etmiş olur. Eğer hâdim: “Üzüm hangi nevʻiden olacak?” derse, efendi üzümün nevʻini taʻyîn eder. Ve hâdim tekrar: “Kaç kuruşa kadar alayım?” dese, efendi semeni tahdîd eder. Eğer hâdim suâl etmeseydi kolaylıkla bir kıyye üzüm tedârik edip getirebilecek idi. Mütetâbiʻ suâlleri sebebiyle nevʻ-i taʻyîn ve semeni tahdîd edilmiş olan üzümü aramak için dolaşmak mecbûriyetinde kaldı ve bu suâller meşakkat ve külfet tevlîd eyledi.

Nitekim bu hâl Sûre-i Bakara’da zebh-i bakara kıssasında vâzıhan hikâye buyrulmuştur. Velhâsıl şuhûd-i zevkilerine müsteniden söz söyleyen ehl-i hakîkatin sözlerine delîl ikâmesi taleb olunmak akl-i selîm indinde münâsib değildir.&#10024;

Nasıl ki bu hâl Bakara Sûresi'nde, sığır kesme kıssasında açıkça hikâye edilmiştir. Sözün özü, zevkî müşahedelerine dayanarak söz söyleyen hakikat ehlinin sözlerine delil getirmesini istemek, aklıselim sahiplerince uygun değildir.

İmdi ey irşâd olunmak isteyen tarîk kardeşim, seni bu tarîkten tenfîr etmek ve sülûkten vazgeçirmek teşebbüsünde bulunan bir kimse sana derse ki: “Canım, bu ehl-i tarîkin birtakım sözleri vardır ki onları akıl kabûl etmiyor. Bunlardan delîl taleb et, söyledikleri sözleri aklen isbât etsinler. Onlara körükörüne teslîm olma!” Sen böyle rehzenlerden yüz çevir! Zîrâ o hamâkatından nâşî tâlib-i hakîkat olmak lüzûmunu idrâk edemiyor. Ve seni de tenfîr edip kendisinin düştüğü kuyuya çekiyor. Sen o ahmakı ilzâm ve irşâd için cevâben de ki: “Balın tatlığına ve cimâʻın lezzetine ve onların emsâline delîl ikâme et! Zîrâ balın tatlılığı ve cimâʻın lezzeti mevcûddur. Henüz bal görüp yememiş ve henüz bâliğ olup nefsinde lezzet-i cimâʻı tatmamış olan kimseye bunların vücûdunu isbât et!” dersen bunların isbâtı mümkün değildir. O kimse balı tatmak ve nâ-bâliğ, hadd-i bülûğa vâsıl olup cimâʻ etmek ile bunların vücûduna muttaliʻ olur. Ve kezâ ona metinde tasvîr ve îzâh olunan hâne misâlini îrâd eyle. İşte netîce-i takvâ ve âlî ve seniyy olan ilm-i tasavvuf dahi bu misâllere mutâbıktır.&#10024;

Şimdi ey irşad olunmak isteyen yol kardeşim, seni bu yoldan soğutmak ve tasavvuf yolculuğundan vazgeçirmek teşebbüsünde bulunan bir kimse sana derse ki: “Canım, bu tasavvuf ehlinin birtakım sözleri vardır ki onları akıl kabul etmiyor. Bunlardan delil talep et, söyledikleri sözleri aklen ispat etsinler. Onlara körü körüne teslim olma!” Sen böyle yol kesicilerden yüz çevir! Çünkü o, ahmaklığından dolayı hakikat talep etme gerekliliğini idrak edemiyor. Ve seni de soğutup kendisinin düştüğü kuyuya çekiyor. Sen o ahmakı susturmak ve irşad etmek için cevaben de ki: “Balın tatlılığına ve cinsel ilişkinin lezzetine ve onların benzerlerine delil getir! Çünkü balın tatlılığı ve cinsel ilişkinin lezzeti mevcuttur. Henüz bal görüp yememiş ve henüz ergen olup nefsinde cinsel ilişkinin lezzetini tatmamış olan kimseye bunların varlığını ispat et!” dersen bunların ispatı mümkün değildir. O kimse balı tatmak ve ergen olmayan, ergenlik çağına ulaşıp cinsel ilişki kurmak ile bunların varlığına muttali olur. Ve aynı şekilde ona metinde tasvir ve izah olunan ev misalini getir. İşte takvanın neticesi ve yüce ve şerefli olan tasavvuf ilmi de bu misallere uygundur.

Azamet-i ilâhiyyeden havfen kelâm-ı ilâhîsinde beyân buyurduğu evâmir ve nevâhî dâiresini tecâvüz etmeyen ve zühd ve veraʻ ve ahlâk-ı hamîde ile muttasıf bulunan bir kimsenin bizim akıllarımıza sığmayan bir ilimden bahs ettiğini görür isek; onu tasdîk ve teslîm etmek ve ona hüsn-i zann edip iʻtirâz etmemek bizlere vâcib olur. Zîrâ Allah Teâlâ ilm-i ledünnîsini ancak bu evsâfı hâiz olan kimselere ihsân eyler.&#10024;

İlahi azametten korkarak, ilahi kelamında bildirdiği emirler ve yasaklar dairesini aşmayan ve zühd, vera (şüpheli şeylerden kaçınma) ve güzel ahlak ile nitelenmiş bir kimsenin, bizim akıllarımıza sığmayan bir ilimden bahsettiğini görürsek; onu tasdik ve teslim etmek ve ona iyi niyet besleyip itiraz etmemek bize vacip olur. Çünkü Yüce Allah, ledün ilmini (Allah katından gelen gizli ilim) ancak bu vasıflara sahip olan kimselere ihsan eder.

Maʻlûm olsun ki akıl dediğimiz niʻmet-i ilâhiyyenin ihâta ve idrâk edemeyeceği bir şey yoktur. Ancak akl-ı külle kadar aklın merâtib-i muhtelifesi vardır. En dûn mertebesi akl-ı maâştır. Bu akıl âlem-i tabîatta mahsûr kalan kimselerin yaʻnî ehl-i zâhirin aklıdır. Akl-ı maâş ancak kendi dâiresinde mutasarrıfdır. Ve âlem-i şehâdetin ahvâlini müdriktir.&#10024;

Bilinmeli ki akıl dediğimiz ilâhî nimetin kuşatıp idrak edemeyeceği bir şey yoktur. Ancak küllî akla kadar aklın çeşitli mertebeleri vardır. En aşağı mertebesi geçim aklıdır. Bu akıl, tabiat âleminde sınırlı kalan kimselerin, yani zahir ehlinin aklıdır. Geçim aklı ancak kendi dairesinde tasarruf sahibidir ve şehadet âleminin hallerini idrak eder.

Alem-i şehâdetin fevkindeki âlemin ahvâlini idrâk edemediği için onları müstebʻad görür. بَل كذَّبوا ْ بِمَا لم يحِيطوا ْ بِعِلْمِهِ (Yunus, 10:39) Eğer akıl, ilim ve irfân ile terbiye olunup terakkî ederse, akl-ı maâd olur. Bu akıl âlem-i şehâdetin fevkindeki avâlimin ahvâlini dahi idrâk eder. İmdi akl-ı maâş kendi mertebesinde mütefâvit olduğu gibi akl-ı maâd dahi öylece mütefâvittir. Menâbir-i ukûlün tefâvütü iʻtibâriyle, bî-nihâye merâtibi vardır.&#10024;

Şehadet âleminin üstündeki âlemin hallerini idrak edemediği için onları uzak görür. بَل كذَّبوا ْ بِمَا لم يحِيطوا ْ بِعِلْمِهِ (Yunus, 10:39) Eğer akıl, ilim ve irfan ile terbiye olunup ilerlerse, ahiret aklı (akl-ı maâd) olur. Bu akıl, şehadet âleminin üstündeki âlemlerin hallerini dahi idrak eder. Şimdi, dünya aklı (akl-ı maâş) kendi mertebesinde farklılık gösterdiği gibi, ahiret aklı da aynı şekilde farklılık gösterir. Akılların mertebelerinin farklılığı sebebiyle, sonsuz mertebeleri vardır.

ْی

تا آسماناتب از زمیاین تفاوت عقلها را نیك دان ** در مر&#10024;

Ta asumanatab ez zemîn in tefâvüt akllarâ nîk dân.
(Göklerden yere kadar bu farkı akıllar iyi bilir.)

هست عقیل همچو قرص آفتاب ** هست عقیل كمي َ از زهرە و شهاب&#10024;

Akıl, güneş kursu gibidir; akıl, Zühre ve Şihab yıldızlarından daha azdır.

2 َ

هست عقیل چون چراغ رس خویس َ ** هست عقیل چون ستارە ٔ آتش&#10024;

Akıl, kendi yolunu aydınlatan bir lamba gibidir; akıl, ateşten bir yıldız gibidir.

Ancak bu tefâvüt akl-ı külle vusûlde zâil olur. Zîrâ akl-ı küll mertebesi ukûlün cemîʻ-i merâtibini câmiʻdir. Çünkü onun mertebesi şehâdet, misâl, ervâh ve aʻyân-ı sâbite mertebelerinin fevki olan mertebe-i vahdettir. Ve onun fevki zât-ı baht ve sırfdır ki cemîʻ-i evsâf orada muzmahilldir. Ve onun fevki yoktur. Ve bu mertebenin akıl ile münâsebeti yoktur. Enbiyâ (aleyhimü’s-selâm) ile onların vârisleri olan kümmelîn-i muhakkıkîn hazarâtının ukûlü akl-ı külldür. Onun için onların idrâk ettikleri şeyi merâtib-i süfliyyede olan ukûl idrâk edemez. Ve bu adem-i idrâkleri sebebiyle iʻtirâz ve inkâr ederler. Ancak ukûlün bu merâtibini ârif olan kimseler, onların haber verdikleri şeyin hakîkatini idrâk edemeseler bile onları tasdîk ve teslîm eylerler. Bu hâli bir misâl ile tavzîh edelim; henüz kırâat ile iştigâl eden bir sabîye hikmet-i tabîiyye mesâilinden bahs edilse, idrâk edemez. Çünkü henüz aklı o mertebeye terakkî “Akılların mertebelerde, yerden göğe kadar olan bu tefâvütünü iyi bil! Bir akıl vardır ki güneş kursu gibidir, bir akıl vardır ki Zühre ve Şihâb yıldızlarından daha aşağıdır. Bir akıl vardır ki sarhoş kandîli gibidir, bir akıl vardır ki âteş kıvılcımı gibidir.” Mesnevî-i Şerîf (5.cild 460,461,462. Beyitler) etmemiştir. Ve kezâ müsellesât ilmine vâkıf olmayan bir kimseye “Galata kulesinin kaç metre ve tûlünde olduğunu yanına gitmeden ölçmek mümkündür.” denilse inkâr eder. Zîrâ onun mertebe-i aklına göre kuleleri böyle ölçmek mümkün değildir. Bu âlemde bunun emsâli çoktur. İşte Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) hazretlerinin “Bizim ukûlümüze sığmayan” ifâdesinin maʻnâsı budur. Yoksa hakîkatte aklın hâricinde hiçbir şey yoktur.&#10024;

Ancak bu farklılık, küllî akla ulaşmada ortadan kalkar. Çünkü küllî akıl mertebesi, akılların bütün mertebelerini kapsar. Çünkü onun mertebesi, şehadet, misal, ruhlar ve sabit hakikatler mertebelerinin üstünde olan vahdet mertebesidir. Ve onun üstünde, bütün vasıfların içinde eridiği sırf ve katıksız Zât vardır. Ve onun üstü yoktur. Ve bu mertebenin akıl ile bir bağıntısı yoktur. Peygamberler (a.s.) ile onların vârisleri olan kâmil muhakkik zatların akılları küllî akıldır. Bu sebeple, onların idrak ettikleri şeyi, aşağı mertebelerde olan akıllar idrak edemez. Ve bu idrak edememeleri sebebiyle itiraz ve inkâr ederler. Ancak akılların bu mertebelerini bilen kimseler, onların haber verdikleri şeyin hakikatini idrak edemeseler bile onları tasdik ve kabul ederler. Bu hâli bir örnekle açıklayalım; henüz okuma ile meşgul olan bir çocuğa doğa felsefesi meselelerinden bahsedilse, idrak edemez. Çünkü henüz aklı o mertebeye yükselmemiştir. "Akılların mertebelerde, yerden göğe kadar olan bu farklılığını iyi bil! Bir akıl vardır ki güneş kursu gibidir, bir akıl vardır ki Zühre ve Şihâb yıldızlarından daha aşağıdır. Bir akıl vardır ki sarhoş kandili gibidir, bir akıl vardır ki ateş kıvılcımı gibidir." Mesnevî-i Şerîf (5.cilt 460,461,462. Beyitler) Ve aynı şekilde, trigonometri ilmine vâkıf olmayan bir kimseye "Galata kulesinin kaç metre uzunluğunda olduğunu yanına gitmeden ölçmek mümkündür." denilse inkâr eder. Çünkü onun akıl mertebesine göre kuleleri böyle ölçmek mümkün değildir. Bu âlemde bunun benzeri çoktur. İşte Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) hazretlerinin "Bizim akıllarımıza sığmayan" ifadesinin anlamı budur. Yoksa hakikatte aklın dışında hiçbir şey yoktur.

Akıl ve onun merâtibi bir mevhibe-i ilâhiyyedir. Bu merâtibi ve aklın bu merâtibine&#10024;

Akıl ve onun mertebeleri ilahi bir bağıştır. Bu mertebeleri ve aklın bu mertebelerine

َ mahsûs olan baʻzı ulûmu, Hakk Teâlâ kullarından dilediğine ihsân eyler. Nitekim الْحِكْمَةيؤن&#10024;

Yüce Allah, kullarından dilediğine özgü olan bazı ilimleri ihsan eder. Nitekim "Hikmet verilen kimseye çok hayır verilmiştir." (Bakara, 269) ayeti bunu ifade eder.

َِي

ه ه مَن يَشَاء (Bakara, 2:269) ve دنَّا عِلْمًاە مِن ل منَاعَل (Kehf, 18:65) buyurur. Ve bunun kesbî olmayıp, vehbî olduğu bu âlemdeki ahvâl ile zâhirdir. Nitekim bir mektebe devâm eden çocukların seviyesi emr-i tahsîlde müsâvî değildir. Baʻzıları çok çalışır; az şey öğrenir, baʻzıları az çalışır çok şey öğrenir. Bu ancak mevhibe-i ilâhiyyedir. Sûre-i Kehf’de vâkiʻ Mûsâ ve Hızır (aleyhi’sselâm) kıssası Hakk Teâlâ’nın kullarından baʻzılarına baʻzı ulûmu hâss kıldığına bir delîl-i&#10024;

"Kime dilerse hikmet verir" (Bakara, 2:269) ve "Katımızdan ona bir ilim öğrettik" (Kehf, 18:65) buyurur. Ve bunun kesbî (kulun irâdî kazanımı) olmayıp, vehbî (Allah vergisi) olduğu bu âlemdeki haller ile açıktır. Nasıl ki bir okula devam eden çocukların seviyesi öğrenim işinde eşit değildir. Bazıları çok çalışır; az şey öğrenir, bazıları az çalışır çok şey öğrenir. Bu ancak ilâhî bir bağıştır. Kehf Sûresi'nde geçen Musa ve Hızır (a.s.) kıssası, Yüce Allah'ın kullarından bazılarına bazı ilimleri özel kıldığına bir delildir.

َ mukniʻdir. َّلَ يسأل عَمَّا يَفعَل وَهم يسألُون (Enbiyâ, 21:23) Yaʻnî “Hakk Teâlâ hazretlerine işlediği şeyden suâl olunmaz. Kendilerine hitâb vâkiʻ olanlar mes’ûldürler.” Zîrâ Hakk Teâlâ, Cevâd-ı mutlaktır. Ve onun tecelliyâtı dâimdir. Abd, kendi istiʻdâdına göre onun tecelliyâtını kabûl eder. Binâenaleyh niçin ihsân eyledin diye Hakk’a suâl teveccüh etmez; belki niçin noksân-ı istiʻdâdından nâşî tecelliyât-ı ilâhiyyeyi kabûl etmedin diye ibâda suâl teveccüh eder. Ve kezâ “İstiʻdâdı dahi Hakk vermiştir. Abd ne yapsın?” denemez. Çünkü istiʻdâdât-ı ezeliyye gayr-i mecʻûldür. Esmâ-i ilâhiyye iktizââtıdır. Esmâ-i ilâhiyye mecʻûl olmadığı gibi onların iktizââtı da mecʻûl değildir. Burası vahdet-i sırf makâmıdır. Binâenaleyh suâl ve cevâb munkatıʻ olur. Suâl ve cevâb keserât içinde vâkiʻdir. Ve keserât gayriyyet-i iʻtibâriyyedir. Nitekim bu kitâbın evâilinde şerhan îzâh edilmiştir.&#10024;

Bu, ikna edicidir. "Yüce Allah yaptıklarından sorumlu tutulmaz, onlar ise sorumlu tutulurlar." (Enbiyâ, 21:23) Yani, "Yüce Allah'a işlediği şeyden soru sorulmaz. Kendilerine hitap edilenler sorumludur." Çünkü Yüce Allah, mutlak cömerttir ve O'nun tecellileri (ilahi isim ve sıfatların görünür olması) süreklidir. Kul, kendi yatkınlığına göre O'nun tecellilerini kabul eder. Bu sebeple, "Niçin ihsan ettin?" diye Yüce Allah'a soru yöneltilmez; aksine, "Niçin yatkınlığının eksikliğinden dolayı ilahi tecellileri kabul etmedin?" diye kullara soru yöneltilir. Aynı şekilde, "Yatkınlığı da Yüce Allah vermiştir, kul ne yapsın?" denemez. Çünkü ezelî yatkınlıklar kılınmış değildir. Onlar, ilahi isimlerin gereklilikleridir. İlahi isimler kılınmış olmadığı gibi, onların gereklilikleri de kılınmış değildir. Burası, mutlak birlik makamıdır. Bu sebeple, soru ve cevap kesilir. Soru ve cevap, çokluk içinde gerçekleşir. Çokluk ise itibari bir başkalıktır. Nitekim bu kitabın başlarında açıklanmıştır.

İmdi yukarıda îzâh olunan hakîkate muttaliʻ olan ashâb-ı kirâm hazarâtından suâl sâdır olmadı. (Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e öğle ve akşam namâzlarının sebebi ve illeti nedir? Niçin öğle ve ikindi namâzlarında gizli ve sabâh ve akşam namâzlarında âşikâr olarak kırâat olunur, diye suâl sorulmadı. Biz böyle suâl vâkiʻ olduğuna dâir bir rivâyet işitmedik. Çünkü vâkiʻ olmadı. Zîrâ ukalâ indinde onun ismeti sâbit ve sıdkı zâhir ve tebligâtını kendi nefsinden ihtilâk eylemediği maʻlûm oldu. Fakat kalblerinde sıdktan eser olmayan birtakım humakâ Kur’ân-ı Kerîm hakkında َِلَق َِّلَّ اخت إِن هَذَا إ (Sâd, 38:7) dediler.&#10024;

Şimdi, yukarıda açıklanan hakikate vâkıf olan yüce sahabelerden, (Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'e "Öğle ve akşam namazlarının sebebi ve illeti nedir? Niçin öğle ve ikindi namazlarında gizli ve sabah ve akşam namazlarında açıkça kıraat edilir?" diye bir soru sorulmadı. Biz böyle bir sorunun vuku bulduğuna dair bir rivayet işitmedik. Çünkü böyle bir soru vuku bulmadı. Zira akıl sahipleri katında onun masumiyeti sabit, doğruluğu açık ve tebliğlerini kendi nefsinden uydurmadığı biliniyordu. Fakat kalplerinde doğruluktan eser olmayan birtakım ahmaklar Kur'an-ı Kerim hakkında "Bu ancak uydurulmuş bir şeydir." (Sâd, 38:7) dediler.

İmdi ey müstemiʻ, biz seni vâris-i Nebî ve takvâya mülâzim olan kimsenin hikemiyyâtı ilâhiyyeden söylediği sözler üzerine delîl taleb eder bir hâlde görür isek; bu talebinden, sende sıfât-ı sıdk müstekarr olmadığını biliriz. Zîrâ bir kimsenin takvâya devâmı ve hudûd-i ilâhiyyeyi muhâfaza gayretinde bulunması ilminin sıhhatine delâlet eder. Nasıl ki peygamberin muʻcizesini gördüğün vakit, inkâra mecâlin kalmaz. Ve onun sıdkını mecbûren teslîm eder isen, ehl-i takvâyı dahi öylece tasdîk etmelisin. Zîrâ sıfât-ı nefsâniyye, vücûd-i insânîde ale’l-ıtlâk şiddetle zuhûr ister. Hakk Teâlâ hazretleri ahkâm-ı ilâhiyyesi ile onu tahdîd ve takyîd buyurmuştur. Eğer tahdîd ve takyîd buyurmasa idi, insânlar hazîz-i esfelde ve sıfât-ı nefsâniyye ve hayvâniyye içinde müstağrak olup, maksad-ı aslî olan terakkî ve urûcdan mahrûm kalırlar&#10024;

Şimdi ey dinleyici, biz seni, peygamberin vârisi ve takvaya bağlı olan kimsenin ilâhî hikmetlerden söylediği sözler üzerine delil talep eder bir halde görürsek; bu talebinden, sende doğruluk sıfatlarının yerleşmediğini biliriz. Çünkü bir kimsenin takvaya devam etmesi ve ilâhî sınırları koruma gayretinde bulunması, ilminin doğruluğuna işaret eder. Nasıl ki peygamberin mucizesini gördüğün zaman, inkâra gücün kalmaz ve onun doğruluğunu mecburen kabul edersen, takva ehlini de öylece tasdik etmelisin. Çünkü nefse ait sıfatlar, insan varlığında mutlak olarak şiddetle ortaya çıkmak ister. Yüce Allah, ilâhî hükümleriyle onu sınırlamış ve kayda bağlamıştır. Eğer sınırlayıp kayda bağlamasaydı, insanlar en aşağı derecede ve nefse ait ve hayvani sıfatlar içinde boğulup, asıl maksat olan ilerleme ve yükselmeden mahrum kalırlardı.

َ ه ی

ْی idi. Nitekim Hakk Teâlâ buyurur: ذِينَِّلَّ ال َ إم َّ رَدَدنَاە أسفَل َ سَافِلِیأحسَن ِ تَقوِيم ٍ ث لقَد خَلقنَا ا ْل ِنسَان َ ف&#10024;

"Andolsun ki insanı en güzel biçimde yarattık, sonra onu aşağıların aşağısına indirdik."

ِي آمَنوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَات ِ فَلهم أجر غَي ْمَمنون ٍ (Tîn, 95:4-6) Böyle olunca ahkâm-ı ilâhiyyeyi taʻzîmen nefsi, hudûd-i ilâhiyye dâiresinde istihdâm etmek gâyet güçtür. Şiddetle zuhûr isteyen ahkâmı nefse muhâlefetle buna muvaffak olan kimse şüphesiz sâhib-i kerâmettir. Nitekim Hakk Teâlâ&#10024;

"İman edip salih ameller işleyenler için bitmez tükenmez bir ecir vardır." (Tîn, 95:4-6) Böyle olunca, ilâhî hükümleri yüceltmek için nefsi, ilâhî sınırlar dâhilinde kullanmak gayet güçtür. Şiddetle ortaya çıkmak isteyen hükümleri nefse karşı gelerek buna muvaffak olan kimse şüphesiz keramet sahibidir. Nasıl ki Yüce Allah

َّلله ِ أتقَاكُم كْرَمَكُم عِند َ اإِن َّ أ (Hucurât, 49:13) buyurur. Fakat nefsin hıyel ve desâisi sebebiyle zâhirde muttakî görünenler ile li-vechillah sâhib-i takvâ olanları tefrîk etmek lâzımdır. Evvelkiler tarîki vehmin sâlikleri olup ibâdullahın rehzenidir. İkinciler ise tarîk-i hakîkatin sâlikleri olup ibâdullahın reh-nümâsıdır. Bunların her ikiside akvâl ve efʻâlinden anlaşılır.&#10024;

"Şüphesiz Allah katında en değerli olanınız, O'na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır." (Hucurât, 49:13) buyurur. Fakat nefsin hileleri ve aldatmaları sebebiyle, görünüşte takva sahibi görünenler ile sadece Allah rızası için takva sahibi olanları ayırt etmek gerekir. Birinciler, vehim yolunun yolcuları olup Allah'ın kullarının yol kesicisidir. İkinciler ise hakikat yolunun yolcuları olup Allah'ın kullarının yol göstericisidir. Bunların her ikisi de sözlerinden ve fiillerinden anlaşılır.

Mısra:

Kelâmından olur maʻlûm kişinin kendi mikdârı.&#10024;

Kişinin kendi değeri, sözünden belli olur.

Ve diğer mısra:

Âyînesi iştir kişinin lâfa bakılmaz.

Yaʻnî bir kimsenin kelâmından derece-i irfânı ve fiilinden dahi sözünün eri olup olmadığı anlaşılır. Cenâb-ı Şeyh (radiyallahu anh)’ın tavsiyeleri sâlik-i râh-ı hakîkat olan ehl-i takvânın kelâmlarını adem-i inkârdır. Yoksa henüz nefsinin hıyel ve desâisi altında zebûn olanların kelâmları zâten belli olduğundan, bi-hakkın redd olunur. Ehl-i sıdk olan evvelki tâifenin kelâmlarını inkâr eder isen sende sıfât-ı sıdktan cüz’i bir şey bile yoktur. Bu gibi zevâtı kirâmın ahvâlini kendilerine mahsûs bilip, teslîm eyle! Sözlerini inkâr cihetine gitme ve “Yâ Rabb bu abd-i hâssına verdiğin ilimden beni dahi nasîbe-dâr ederek ilmimi ziyâdeleştir.” diye niyâz eyle! Belki sana dahi cânib-i Hakk’tan böyle bir ilmin kapısı açılır.&#10024;

Yani bir kimsenin sözünden irfan derecesi ve fiilinden de sözünün eri olup olmadığı anlaşılır. Cenâb-ı Şeyh (radiyallahu anh)’ın tavsiyeleri, hakikat yolunun yolcusu olan takva ehlinin sözlerini inkâr etmemektir. Yoksa henüz nefsinin hile ve desiseleri altında ezilenlerin sözleri zaten belli olduğundan, haklı olarak reddedilir. Eğer doğru sözlü olan önceki grubun sözlerini inkâr edersen, sende doğruluk sıfatlarından zerre kadar bile yoktur. Bu gibi yüce zatların hallerini kendilerine özgü bilip teslim ol! Sözlerini inkâr etme yoluna gitme ve “Ey Rabbim, bu özel kuluna verdiğin ilimden beni de nasiplendirerek ilmimi artır.” diye niyaz et! Aksine, sana da Hak tarafından böyle bir ilmin kapısı açılır.

BUNDAN BİR FASILDIR

“Allah Teâlâ seni muvaffak eylesin. Allah Teâlâ’nın senin için nasb eylediği misâli mahsüse îmânın ile berâber, onlar üzerine gayb ile nutku inkâr etme. Muhakkak âyîne silindiği ve cilâ verildiği vakit ondan pas zâil olur. Ve nâzırın sûreti onda görünür. O kimse nefsini güzel veyâ çirkin olarak görmez mi? Onun arkasına birisi geldiği vakit, ona nazar indinde sûreti âyînede zâhir olur. Kendisiyle beraber hâzır olanlara arkamda bir insân vardır. Yâhûd şöyle ve böyle sûrette bir şey vardır, der. O onu ma‘hûd görüş ile görmediği halde, gördüğü şeyi derece-i kifâyede vasf eder. Hâlbuki onu tasdîk etmek vâcibdir. Zîrâ o mahsüsdür. Maʻkûl dahi böylece mahsüsün nazîridir. İnsân kalbinin âyînesine kasd edip onu ağyâr pasından tecliye eder. Ve envâ‘-i riyâzât ve mücâhedât sebebiyle, onu maʻkûlât ve mugâyyebât sûretlerinin tecellîsinden hicâba düşüren kâffe-i hicâb ondan tebâüd eyler.&#10024;

Allah Teâlâ seni başarılı kılsın. Allah Teâlâ'nın senin için belirlediği özel örneğe imanınla birlikte, onlar üzerine gayb ile konuşmayı inkâr etme. Muhakkak ayna silindiği ve cilalandığı zaman ondan pas gider. Ve bakanın şekli onda görünür. O kimse kendini güzel veya çirkin olarak görmez mi? Onun arkasına biri geldiği zaman, ona göre o kişinin şekli aynada belirir. Kendisiyle beraber hazır olanlara "Arkamda bir insan var" yahut "Şöyle ve böyle şekilde bir şey var" der. O, onu bilinen bir görüşle görmediği halde, gördüğü şeyi yeterli derecede vasfeder. Halbuki onu tasdik etmek zorunludur. Çünkü o özeldir. Akılla idrak edilen de böylece özel olanın benzeridir. İnsan kalbinin aynasına yönelip onu yabancıların pasından temizler. Ve çeşitli riyâzât ve mücâhedât sebebiyle, onu akılla idrak edilenler ve gayb âlemine ait şeylerin şekillerinin tecellisinden perdeleyen bütün perdeler ondan uzaklaşır.

İmdi sâfî ve mücellâ olduğu vakit mugâyyebâttan ona tekâbül eden her bir şey onda görünür. Gördüğü şeyden söyler ve gördüğü şeyi vasf eder. “Kalbin gördüğü şey yalan değildir.” Ve işte bu ale’t-takrîb bir misâldir. Ve eğer uzamasa biz mükâşefenin aksâmı ve asnâfı üzerine tekellüm eder idik. Lâkin bu kadar kâfîdir. Onun envâ‘ına kemâl üzere vukûfu murâd eden kimse te’lîfimizden “Cilâü’l-Kulûb”a vukûf peydâ eylesin. Baʻdehu bu ilm-i müşâhede üzerine delîl taleb eden kimse, bakalım maânî-i kitâbı ilmen ihâta etti mi? Tâ ki ona o bundandır denilsin. Yâhûd ona delîl-i akıl mı hâil oldu?&#10024;

Şimdi, kalp saf ve parlak olduğu zaman, gayb âleminden ona karşılık gelen her şey onda görünür. Gördüğü şeyden bahseder ve gördüğü şeyi niteler. "Kalbin gördüğü şey yalan değildir." Ve işte bu, yaklaşık bir örnektir. Ve eğer uzamasaydı, biz mükâşefenin (kalbin manevî âlemleri görmesi) çeşitleri ve sınıfları üzerine konuşurduk. Lâkin bu kadar yeterlidir. Onun türlerine tam olarak vâkıf olmayı isteyen kimse, bizim "Cilâü'l-Kulûb" adlı eserimize vâkıf olsun. Bundan sonra, bu müşâhede ilmi üzerine delil isteyen kimse, bakalım kitabın anlamlarını ilmen kuşattı mı? Tâ ki ona, "o bundandır" denilsin. Yahut ona akıl delili mi engel oldu?

İmdi kendisine akl-ı teklîf hasıl ve onun ahkâmı indinde vâkıf olan âkilin gâyesi, vâcib ve câiz ve müstahîl cinsindendir. Bu sûfînin nutk eylediği şeyi câiz kabîlinden kılmak ona lâzımdır. Hâlbuki bu sûfî câiz ile veyâhûd muvakkafât-ı ukûl ile geldiği vakit, onun nefsi haysiyyetinden değil ancak ilm-i kadîm haysiyyetinden onların indinde vâcibdir. Zîrâ nübüvvet ve velâyet tavr-ı aklın fevkidir. Akıl ancak ya tevakkuf veyâ tecvîz eder. Çünkü sûfî erkân-ı tevhîdden bir rüknü ve erkân-ı şerîattan bir rüknü hedm eden bir şeyi ityân etmez.&#10024;

Şimdi, kendisine teklif aklı hasıl olan ve onun hükümleri nezdinde vâkıf olan akıllı kişinin amacı, vâcip, caiz ve imkânsız cinsindendir. Bu sûfînin söylediği şeyi caiz türünden kılmak ona lazımdır. Hâlbuki bu sûfî caiz ile veyahut akılların duraklamaları ile geldiği vakit, onun nefsi haysiyetinden değil, ancak kadim ilim haysiyetinden onların nezdinde vâciptir. Çünkü nübüvvet (peygamberlik) ve velâyet (evliyalık), aklın sınırının üstündedir. Akıl ancak ya duraklar ya da caiz görür. Çünkü sûfî, tevhidin erkânından (esaslarından) bir rüknü ve şeriatın erkânından bir rüknü yıkan bir şeyi getirmez.

İmdi müstemiʻi ma‘raz-ı inkârda ancak kıllet-i tasdîk, sıdktan mahrûm eyledi. Sıfât ise ona râci‘dir. Hâlbuki sûfî kendisine nisbet olunan şeyden münezzehdir.&#10024;

Şimdi, dinleyiciyi inkâr konumunda ancak tasdikin azlığı, doğruluktan mahrum etti. Sıfatlar ise ona aittir. Hâlbuki sûfî, kendisine nispet edilen şeyden uzaktır.

Ey derrâk olan kardeşim, hulûl-i helâkten mukaddem tedârik eyle! Ve insân bulunduğu hâl üzerine ölür. Ve öldüğü hâl üzerine mahşûr olur. Bu esrârın fevâtından sâkın sâkın! Bu envâr ile ziyâlan! Ey tâlib-i habîb, bisât-ı teslîmi yay ve hürriyet ile rıkkı inkârdan çık! Ve kürsî-i fikir üzerine otur! Ve hulle-i mücâhedeyi üzerine al! Ve tâc-ı muvâfakat ve müsâadeyi başına koy! Ve mahall-i hitâbın gayrinden nutka nazar et! Hakk’ı bulursun, müstemiʻa nazar eyle, onu müstemiʻ ve müsmi‘ ve muhâtab ve muhâtıb bulursun.&#10024;

Ey idrak eden kardeşim, helak olmaktan önce hazırlık yap! Ve insan bulunduğu hal üzerine ölür. Ve öldüğü hal üzerine haşrolunur. Bu sırların yok olmasından sakın, sakın! Bu nurlarla aydınlan! Ey sevgiliyi arayan, teslimiyet döşeğini yay ve hürriyet ile köleliği inkardan çık! Ve düşünce kürsüsüne otur! Ve mücahede elbisesini üzerine al! Ve muvafakat ve müsaade tacını başına koy! Ve hitap yerinin dışından söze bak! Hakk'ı bulursun, dinleyene bak, onu dinleyen ve işiten ve muhatap ve hitap eden bulursun.

İmdi o mütekellim ve müstemiʻ olduğu vakit sen mevcûd olduğun hâlde ademsin. Nitekim mefkûd olduğun hâlde hâzırsın ve işte bunun için (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Rabb’i (azze ve celle) hazretlerinden muhbiran, “Abd, ben onu sevinceye kadar nevâfil ile bana takarrübden zâil olmaz. Vaktâki ben onu severim onun semʻi ve basarı olurum.” kavlinde işâret buyururlar. İmdi basarı Hakk olan kimse üzerine bir şey nasıl gizli olur? Ve lisânı O olan kimsenin kelâmı nasıl nihâyet bulur?&#10024;

Şimdi, O konuşan ve dinleyen olduğu zaman, sen var olduğun hâlde yoksun. Nasıl ki yok olduğun hâlde varsın ve işte bunun için Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Rabb'i (azze ve celle) hazretlerinden haber vererek, "Kul, ben onu sevinceye kadar nafile ibadetlerle bana yaklaşmaktan geri durmaz. Ne zaman ki ben onu severim, onun işitmesi ve görmesi olurum." sözünde işaret buyururlar. Şimdi, görmesi Hak olan kimse üzerine bir şey nasıl gizli olur? Ve lisanı O olan kimsenin kelâmı nasıl nihayet bulur?

İmdi bu mukaddimede mütehakkık ve onun indinde vâkıf ol ki irşâd olunasın. Ve inşâallahu Teâlâ âkıbetin mahmûd ola. Binâenaleyh devâ‘îni tevfîr eyle! Allah Teâlâ seni bu kitâbda sana îrâd olunan şeye muvaffak eylesin. Ve Allah Teâlâ bizi ve seni ilim ile nefʻilendirsin. Ve bizi onun ehlinden kılsın. (Bi-izzetihi.)&#10024;

Şimdi bu girişte gerçekleşen şeyi ve onun nezdinde olanı bil ki doğru yola yönlendirilesin. Ve inşallah senin akıbetin övgüye değer olsun. Bu sebeple dualarını çoğalt! Yüce Allah seni bu kitapta sana sunulan şeye muvaffak etsin. Ve Yüce Allah bizi ve seni ilim ile faydalandırsın. Ve bizi onun ehlinden kılsın. (Onun izzetiyle.)

Bu bahis, zikr olunan mukaddimeden bir fasıldır. Allah Teâlâ bu beyânâtımızı anlamaya, anladıktan sonra tasdîk ve teslîme seni muvaffak eylesin. Allah Teâlâ hazretleri âlem-i hiss ve şehâdette âlem-i melekûtun ahvâline delâlet etmek üzere bir tâkım emsile-i mahsüse nasb etmiştir. Ve sen de onları inkâr edemeyip tasdîk edersin. Zîrâ mahsüs olan bir şeyin inkârını akıl kabûl etmez.&#10024;

Bu konu, anılan girişten bir bölümdür. Yüce Allah, bu açıklamalarımızı anlamaya, anladıktan sonra da doğrulamaya ve teslim olmaya seni muvaffak etsin. Yüce Allah, duyular ve görünen âlemde, melekût âleminin (gayb âlemi, ruhlar âlemi) hallerine işaret etmek üzere birtakım özel örnekler koymuştur. Ve sen de onları inkâr edemeyip doğrulayacaksın. Çünkü duyularla algılanan bir şeyin inkârını akıl kabul etmez.

İmdi mâdemki bu gibi misâl-i mahsüse îmânın vardır; bu îmânın ile berâber muhakkıkînin âlem-i gayba taalluk eden sözlerini işittiğin vakit onları inkâr etme! Âlem-i hiss ve şehâdetteki misâl-i mahsüsden birisi budur ki tozlu ve paslı olan bir ayna silindiği ve parlatıldığı vakit, onun tozu ve pası gider. Ve nâzırın sûreti o aynada zâhir olur. Ve o kimse güzel veyâ çirkin olarak sûretini aynen aynada müşâhede eder. Nâzırın arkasına birisi gelse aynaya bakınca onun sûretini de görür. Orada bulunanlara arkamda bir insân var yâhûd şu biçimde ve böyle bir sûrette bir şey var, der. Nâzır onu ma‘hûd görüş ile görmediği hâlde yaʻnî yüzünü arkasına çevirip o insâna veyâ o şeye bakmadığı hâlde aynada gördüğü sûreti tamâmıyla vasf ve taʻrîf eder. Onun bu vasf ve taʻrîfini tasdîk etmek vâcibdir. Çünkü isteyen bir aynadaki sûrete ve bir de sûretin aslına bakarak bu vasf ve taʻrîfi tatbîk edebilir. Çünkü her ikisi de mahsüsdür. Ve inkârı mümkün değildir. İşte maʻkûl olan şeyler dahi böylece mahsüs olan şeylerin nazîridir. Şöyle ki insânın kalbi aynaya müşâbihdir. Ve onun pası ve tozu inde’lmuhakkıkîn mâsivâ taʻbîr olunan nukûş-i kevniyyedir. Nitekim mürşidim Mevlevî Es‘ad Dede hazretleri buyurur:&#10024;

Şimdi, mademki bu gibi özel örneğe imanın vardır; bu imanınla beraber hakikat ehli âlimlerin gayb âlemine ilişkin sözlerini işittiğin zaman onları inkâr etme! His ve şehadet âlemindeki özel örneklerden birisi şudur ki, tozlu ve paslı olan bir ayna silindiği ve parlatıldığı zaman, onun tozu ve pası gider. Ve bakanın şekli o aynada ortaya çıkar. Ve o kimse güzel veya çirkin olarak şeklini aynen aynada gözlemler. Bakanın arkasına birisi gelse aynaya bakınca onun şeklini de görür. Orada bulunanlara arkamda bir insan var yahut şu biçimde ve böyle bir şekilde bir şey var, der. Bakan onu bilinen görüş ile görmediği hâlde yani yüzünü arkasına çevirip o insana veya o şeye bakmadığı hâlde aynada gördüğü şekli tamamıyla vasfeder ve tarif eder. Onun bu vasfını ve tarifini tasdik etmek zorunludur. Çünkü isteyen bir aynadaki şekle ve bir de şeklin aslına bakarak bu vasfı ve tarifi uygulayabilir. Çünkü her ikisi de özeldir. Ve inkârı mümkün değildir. İşte akılla idrak edilen şeyler dahi böylece özel olan şeylerin benzeridir. Şöyle ki insanın kalbi aynaya benzer. Ve onun pası ve tozu hakikat ehli âlimler nezdinde mâsivâ (Allah'tan başka her şey) tabir olunan kevnî nakışlardır. Nasıl ki mürşidim Mevlevî Es'ad Dede hazretleri buyurur:

Beyit

“Gönül âyîne-i vech-i Hudâ’dır. Onun jengi nukûş-i mâsivâdır.”&#10024;

Gönül, Allah'ın vechinin (zatının) aynasıdır. Onun pası ise Allah'tan gayrı şeylerin nakışlarıdır.

Vaktâki insân kalbinin âyînesine kasd edip ağyâr ve mâsivâ pasını ondan siler ve âyînei kalbinden maʻkûlât-ı mugâyyebât yaʻnî âlem-i melekût sûretlerinin tecellîsine mâni‘ olan bilcümle hicâblar ve perdeler, envâʻ-i riyâzât ve mücâhedât sebebiyle zâil olur; onun bu hâl-i safveti vaktinde mugâyyebâttan ve âlem-i melekûttan ona aks eden her bir şey ve her bir sûret onda görünür. Âyîne-i kalbine münakis olan şeye çeşm-i rûh ve çeşm-i akl ile nazar edip gördüğü şeyden söyler. Ve gördüğü şeyi vasf eyler. Nitekim bu kitâbın kâtibi bu maânî-i maʻkûleyi evvelen âyîne-i kalbinde müşâhede etmiş ve baʻdehu hurûf ve zurûf kisvesiyle âlem-&#10024;

İnsan, kalbinin aynasına yönelip ondan yabancı şeylerin ve Allah dışındaki her şeyin pasını sildiği ve kalbinin aynasından, gayb âleminin yani melekût âlemi suretlerinin tecellisine engel olan bütün perdeler ve engeller, çeşitli riyâzât ve mücâhedât sebebiyle ortadan kalktığı zaman; onun bu saflık hâlinde, gayb âleminden ve melekût âleminden kendisine yansıyan her bir şey ve her bir suret onda görünür. Kalbinin aynasına yansıyan şeye ruh gözü ve akıl gözüyle bakıp gördüğü şeyden bahseder. Ve gördüğü şeyi niteler. Nasıl ki bu kitabın yazarı bu akılla idrak edilen anlamları önce kalbinin aynasında gözlemlemiş ve sonra harfler ve zarflar elbisesiyle âlem-

َ i hisse ihrâc eylemiştir. Bu hakîkate işâretle Hakk Teâlâ hazretleri ا رَأىمَا كذَب َ الْفؤَاد م (Necm, 53:11) buyurur. İşte bu beyânât, maʻkûlu mahsüse takrîb için bir misâldir. Ve eğer mûcib-i tatvîl olmasa biz mükâşefenin aksâmı ve asnâfı üzerine birçok şeyler söyler idik. Velâkin bu kadar kâfîdir. Mükâşefenin envâ‘ına kemâl üzere vâkıf olmak isteyen kimse te’lîfâtımızdan bulunan “Cilâü’l-Kulûb” nâmındaki kitâbımızı mütâlaa etsin.&#10024;

Bu hakikate işaretle Yüce Allah, "Gönül gördüğünü yalanlamadı" (Necm, 53:11) buyurur. İşte bu beyanlar, akılla idrak edileni duyularla algılanana yaklaştırmak için bir örnektir. Ve eğer uzatmaya sebep olmasaydı, biz mükâşefenin (kalp gözüyle görme, keşif) kısımları ve çeşitleri üzerine birçok şey söylerdik. Velakin bu kadar yeterlidir. Mükâşefenin türlerine tam olarak vâkıf olmak isteyen kimse, telif ettiğimiz "Cilâü'l-Kulûb" adlı kitabımızı mütalaa etsin.

Bundan sonra maʻlûm olsun ki âyîne-i kalblerine in‘ikâs sûretiyle müşâhede ettikleri ulûm-i gaybiyyeden bahs eden muhakkıkînin sözlerine delîl taleb eden kimsenin hâline nazar ederiz. Eğer o kimse Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın maânî-i zâhire ve bâtınesini ilmen ihâta etmiş ise ona bu sözün delîli Kitâbullah’dan falân âyetin maʻnâsıdır, denilerek cevâb verilmek mümkün olur. Eğer o kimse maânî-i Kitâbullah’ı ihâta edememiş ve ona delîl-i akıl hâil olmuş ise böyle kendisine akl-ı teklîf hâsıl ve ahkâm-ı teklîf indinde vâkıf olan kimsenin hükmü üç şeyden hâric olmamak lâzım gelir ki bunlar da “vâcib”, “câiz” ve “müstahîl”dir. Akıl indinde bunun dördüncüsü yoktur. Bu sıfâtta bulunan bir âkil, muhakkıkînden olan bir sûfînin sözünü işittiği vakit, mâdemki Kitâbullah’ın maânîsini ihâta edemediğinden onun delîline muttali‘ olamadığı için vâcib addetmiyor. Hiç olmazsa onu müstahîl addetmeyip, câiz kabilinden görmek ve inkâr etmemek îcâb eder. Çünkü bu sûfî, evâmir ve nevâhî-i ilâhiyye dâiresini tecâvüz etmez ve zühd ve veraʻ ve ahlâk-ı hamîde ile muttasıfdır. Ve hudûd-i ilâhiyye dâiresinde hareket ettiğine hükm olunan bir kimsenin aynı zamânda ihtiyâr-ı kizb ile hudûd-i ilâhiyye hâricinde de hareketine hükm eylemek iki zıddın ictimâʻına hükm etmek demek olacağından akıl bunu tecvîz etmez. Hâlbuki bu sûfî aklen câiz görülmek veyâ tevakkuf edilmek lâzım gelen bir şeyi beyân eylediği vakit, o kelâmı kendi nefsinden değil, ancak ilm-i kadîmden ahz eylediği için bu kelâm onların indinde aklın hükmü gibi şâyân-ı tecvîz veyâ tevakkuf değildir; belki vâcibdir. Çünkü nübüvvet ve velâyet akl-ı cüz’î tavrının fevkindedir. Fakat akl-ı küllî tavrının fevki değildir. Nitekim aklın merâtibi bâlâdaki şerhde îzâh olundu.&#10024;

Bundan sonra bilinmeli ki, kalplerinin aynasına yansıması suretiyle müşâhede ettikleri gaybî ilimlerden bahseden muhakkiklerin sözlerine delil talep eden kimsenin hâline bakarız. Eğer o kimse Kur'ân-ı Azîmü'ş-şân'ın zâhir ve bâtın anlamlarını ilmen kuşatmış ise, ona bu sözün delili Kitâbullah'tan falanca âyetin anlamıdır denilerek cevap vermek mümkün olur. Eğer o kimse Kitâbullah'ın anlamlarını kuşatamamış ve ona akıl delili engel olmuş ise, böyle kendisine teklif aklı hâsıl ve teklif hükümleri indinde vâkıf olan kimsenin hükmü üç şeyden dışarı olmamak lâzım gelir ki bunlar da "vâcib", "câiz" ve "müstahîl"dir. Akıl indinde bunun dördüncüsü yoktur. Bu sıfatta bulunan bir âkil, muhakkiklerden olan bir sûfînin sözünü işittiği vakit, mademki Kitâbullah'ın anlamlarını kuşatamadığından onun deliline muttali olamadığı için vâcib kabul etmiyor. Hiç olmazsa onu imkânsız kabul etmeyip, câiz kabilinden görmek ve inkâr etmemek icap eder. Çünkü bu sûfî, ilâhî emirler ve yasaklar dairesini tecavüz etmez ve zühd ve vera' (takva) ve güzel ahlâk ile muttasıftır. Ve ilâhî sınırlar dairesinde hareket ettiğine hüküm olunan bir kimsenin aynı zamanda yalanı seçerek ilâhî sınırlar dışında da hareketine hükmetmek iki zıddın bir araya gelmesine hükmetmek demek olacağından akıl bunu uygun görmez. Hâlbuki bu sûfî aklen câiz görülmek veya tevakkuf edilmek (duraksamak) lâzım gelen bir şeyi beyan eylediği vakit, o kelâmı kendi nefsinden değil, ancak ilm-i kadîmden (ezelî ilimden) aldığı için bu kelâm onların indinde aklın hükmü gibi uygun görülmeye veya duraksamaya değer değildir; aksine vâcibdir. Çünkü nübüvvet ve velâyet cüz'î aklın sınırının üstündedir. Fakat küllî aklın sınırının üstü değildir. Nitekim aklın mertebeleri yukarıdaki şerhte izah olundu.

Akl-ı cüz’î ya tevakkuf eder veyâ tecvîz eyler. Çünkü sûfî beyân eylediği ulûm-i gaybiyyede erkân-ı tevhîdden bir rüknü ve erkân-ı şerîattan bir rüknü yıkan bir şey getirmez. Bu sebeble akl-ı cüz’înin o kelâmı ya tecvîz etmesi veyâ tevakkuf edip inkâr etmemesi lâzım gelir. İşte sâhib-i sıdk olan ukûl-i cüz’iyye erbâbının revîşi budur. Böyle olunca müstemiʻi sıdkdan mahrûm eden şey ma‘raz-ı inkârda ancak kıllet-i tasdîktir. Ve kıllet-i tasdîk ise akl-ı cüz’î icâbına muhâlefet ve şeytân-ı vehme muvâfakattir. Ve bu sıfât müstemiʻe râci‘dir. Sûfîye râci‘ değildir. Hâlbuki sûfî böyle akl-ı cüz’î hükmüne muhâlefet eden kimse tarafından kendisine nisbet olunan kizbden münezzehdir. Binâenaleyh sıfat-ı kizb, sûfîyi tekzîb eden böyle bir müstemiʻe râci‘ olur. Yaʻnî kâzîb olan, sûfî olmaz. Belki onu inkâr eden müstemiʻin kendisi olur.&#10024;

Cüz'î akıl ya durur ya da uygun görür. Çünkü sûfî, açıkladığı gaybî ilimlerde tevhidin esaslarından bir esası ve şeriatın esaslarından bir esası yıkan bir şey getirmez. Bu sebeple cüz'î aklın o sözü ya uygun görmesi ya da durup inkâr etmemesi gerekir. İşte doğru sözlü olan cüz'î akıl sahiplerinin yolu budur. Böyle olunca dinleyeni doğruluktan mahrum eden şey, inkâr durumunda ancak tasdikin azlığıdır. Tasdikin azlığı ise cüz'î aklın gereğine muhalefet ve vehim şeytanına muvafakattir. Bu sıfatlar dinleyene aittir, sûfîye ait değildir. Hâlbuki sûfî, böyle cüz'î akıl hükmüne muhalefet eden kimse tarafından kendisine nispet edilen yalandan uzaktır. Bu sebeple yalan sıfatı, sûfîyi yalanlayan böyle bir dinleyene ait olur. Yani yalancı olan, sûfî olmaz. Aksine onu inkâr eden dinleyenin kendisi olur.

Ey idrâki çok olan sûret-i insâniyye kardeşim, bu taayyünü beşerînin mevt ile bozulmak zamânı gelmeden evvel, ondan sonra katʻ edeceğin merâtib için hâzırlan! Zîrâ hadîs-i şerîfde buyrulduğu üzere insân, âlem-i şehâdette ne hâl üzerine bulunursa o hâl üzere ölür. Ve ne hâl üzerine ölmüş ise o hâl üzere haşr olur. Zerrât-ı hâkin milyarlarda biri mertebe-i nebâta gelir ve mertebe-i nebâta gelen zerrât-ı hâkin milyarlarda biri mertebe-i hayvâna intikâl eder. Ve mertebe-i hayvâna intikâl eden zerrât-ı hâkin milyarlarda biri sûret-i insâniyyeye gelir. Ve sûret-i insâniyyede peydâ olan nutfenin binlerde biri diğer bir sûret-i insâniyyeye munkalib olur ve efrâd-ı insâniyyenin milyonlarda biri dîn-i Hakk ve iʻtikâd-ı sahîh sâhibi bulunur. Ve bunların yüz binlerde biri derrâk olur. Ve derrâk olanların binde biri tâlib-i hakîkat ve teşne-i maʻrifet olur. Mâdemki sen bu kadar merâtibi katʻ ile derrâk ve tâlib-i hakîkat bir insân oldun, hâl-i hayâtında bu esrâra vukûf fırsatını fevt etmekten sakın, sakın! Ve bu envâr-ı maʻrifet ile ziyâdâr ol! Ey bu esrârın sevgili tâlibi, muhakkıkînin kelâmını teslîm ve tasdîk bisâtını yay! Ve akıl ve fikrini hürr bırakıp onları inkâr ve tekzîb esâretinden çık ve kürsî-i fikir üzerine otur!&#10024;

Ey idraki çok olan insan suretindeki kardeşim, bu beşerî belirlenimin ölümle bozulma zamanı gelmeden önce, ondan sonra kat edeceğin mertebeler için hazırlan! Çünkü hadis-i şerifte buyrulduğu üzere insan, görünen âlemde ne hâl üzere bulunursa o hâl üzere ölür. Ve ne hâl üzere ölmüş ise o hâl üzere haşr olur. Toprak zerrelerinin milyarlarda biri bitki mertebesine gelir ve bitki mertebesine gelen toprak zerrelerinin milyarlarda biri hayvan mertebesine intikal eder. Ve hayvan mertebesine intikal eden toprak zerrelerinin milyarlarda biri insan suretine gelir. Ve insan suretinde meydana gelen nutfenin binlerde biri diğer bir insan suretine dönüşür ve insan fertlerinin milyonlarda biri Hak din ve doğru inanç sahibi bulunur. Ve bunların yüz binlerde biri idrak sahibi olur. Ve idrak sahibi olanların binde biri hakikat talibi ve marifet susamışı olur. Mademki sen bu kadar mertebeleri kat ederek idrak sahibi ve hakikat talibi bir insan oldun, hayatın boyunca bu sırlara vakıf olma fırsatını kaçırmaktan sakın, sakın! Ve bu marifet nurları ile aydınlan! Ey bu sırların sevgili talibi, muhakkiklerin (hakikatleri araştırıp bulanların) sözünü teslim ve tasdik etme döşeğini yay! Ve akıl ve fikrini hür bırakıp onları inkâr ve yalanlama esaretinden çık ve düşünce kürsüsü üzerine otur!

Mesnevi

همان اندیشە ** ما بقایت استخوان وریشەء تو ی برادرا&#10024;

Ey kardeşim, aynı düşünce senin kemiğinin ve kökünün bekasıdır.

Tercüme

“Ey birâder sen ancak bir düşünceden ve fikirden ibâretsin. Üst tarafın kemik ve a‘sâb ve adalât ve elyâfdan ibârettir.”&#10024;

Ey kardeş, sen ancak bir düşünceden ve fikirden ibaretsin. Geri kalan kısmın kemik, sinirler, kaslar ve liflerden ibarettir.

Ve bu taayyün-i kesîfinin iktizââtı olan sıfât-ı hayvâniyyenin zuhûruna muhâlefetle hulle-i mücahâdeyi üzerine al! Ve muhakkıkînin ilm-i kadîmden ahz ettikleri kelâma muhâlefetten vazgeçip, tac-ı muvâfakat ve müsâadeyi başına koy ve mahall-i hitâb olan lisân-ı zâhire nazardan sarf-ı fikr edip, nutkun masdar-ı aslîsine bak! Hakk’ı bulursun. Zîrâ sûret-i insâniyye bâlâda îzâh olunduğu üzere cemâddan ibâret olan zerrât-ı anâsırın ictimâʻından hâsıl olan bir terkîbdir ki onda mevcûd olan göz, kulak, lisân… ilh. Hakk’ın semʻ, basar ve kelâm gibi sıfâtının zuhûru için mevzûʻ pencerelerdir. Ve bu maʻrifeti kendine düstûr ittihâz edip, dinleyen kimseye nazar ettiğin vakit onu dinleyen ve dinlettiren ve hitâb eden ve hitâb olunan bulursun. Nitekim güneş, bir olduğu hâlde muhtelif pencerelerden o pencerelerin eşkâline ve vüs‘atine tebean ziyâsı nüfûz eder. Pencerelerin kesreti güneşin taaddüdünü îcâb etmez.&#10024;

Ve bu yoğun belirleniminin gerektirdiği hayvansal sıfatların ortaya çıkışına karşı çıkarak mücâhede elbisesini üzerine al! Ve hakikat ehlinin kadim ilimden aldığı söze muhalefet etmekten vazgeçip, muvafakat ve müsaade tacını başına koy ve hitabın yeri olan dış dile bakmaktan vazgeçip, sözün asıl kaynağına bak! Hakk'ı bulursun. Çünkü insan sureti, yukarıda açıklandığı üzere cansız maddelerden ibaret olan unsurların zerrelerinin bir araya gelmesinden oluşan bir terkipdir ki, onda mevcut olan göz, kulak, dil… gibi organlar, Hakk'ın işitme, görme ve kelam gibi sıfatlarının ortaya çıkışı için konulmuş pencerelerdir. Ve bu bilgiyi kendine ilke edinip, dinleyen bir kimseye baktığın zaman onu dinleyen ve dinlettiren ve hitap eden ve kendisine hitap olunan bulursun. Nasıl ki güneş, bir olduğu halde çeşitli pencerelerden o pencerelerin şekillerine ve genişliğine göre ışığı nüfuz eder. Pencerelerin çokluğu güneşin çoğalmasını gerektirmez.

İmdi Hakk, mütekellim ve müstemiʻ olduğu vakit, sen her ne kadar sûret-i unsuriyyen iʻtibâriyle mevcûd isen de hakîkatte bu sıfâtlar, o sûret-i müncemide-i unsuriyyenin olmadığından sen ma‘dûmsun. Söylemeyi ve dinlemeyi kendine izâfe etmen, vehminden mütevelliddir. Vaktâki Hakk’ın bu sıfatlarının, senin bu sûret-i unsuriyyene aksi, mevt ile senden munkatıʻ olur ve havâss penceleri kapanır, kendine izâfe ettiğin bu sıfâtların, senin olmadığı ve bu husûsdaki daʻvânın mevhûm olduğu fiilen tezâhür eder. Nitekim senin kırk yaşında olduğunu farz ettiğimiz vakit kırk sene evvel mefkûd idin ve ömrünü yetmiş sene farz ettiğimizde ondan sonra yine mefkûd olursun ve bu iki mefkûdiyyet hâli içinde hayât dediğimiz sıfât senin olmayıp Hakk’ın olduğu için her ne kadar hâzır görünmekte isen de hakîkatte yine mefkûdsun. İşte (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Rabb’i (azze ve celle) hazretlerinden ihbâr edip: “Abd, ben onu sevinceye kadar nevâfil ile bana takarrübden zâil olmaz. Vaktâki ben onu severim; onun semʻi ve basarı olurum.” kavlinde işâret buyururlar.&#10024;

Şimdi, Hak Teâlâ konuşan ve dinleyen olduğu zaman, sen her ne kadar unsurlardan oluşan bedenin itibarıyla var isen de, gerçekte bu sıfatlar, o donmuş unsurlardan oluşan bedenin olmadığından sen yoksun. Söylemeyi ve dinlemeyi kendine isnat etmen, vehminden kaynaklanır. Ne zaman ki Hak Teâlâ'nın bu sıfatlarının, senin bu unsurlardan oluşan bedenine yansıması ölümle senden kesilir ve duyularının pencereleri kapanır, kendine isnat ettiğin bu sıfatların senin olmadığı ve bu husustaki iddianın vehmedilmiş olduğu fiilen ortaya çıkar. Nasıl ki senin kırk yaşında olduğunu varsaydığımız zaman kırk sene önce yoktun ve ömrünü yetmiş sene varsaydığımızda ondan sonra yine yok olursun ve bu iki yokluk hâli içinde hayat dediğimiz sıfat senin olmayıp Hak Teâlâ'nın olduğu için her ne kadar hazır görünmekte isen de gerçekte yine yoksun. İşte (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Rabb'i (azze ve celle) hazretlerinden haber verip: “Kul, ben onu sevinceye kadar nafile ibadetlerle bana yaklaşmaktan geri durmaz. Ne zaman ki ben onu severim; onun işitmesi ve görmesi olurum.” sözünde işaret buyururlar.

Maʻlûm olsun ki bâlâdaki îzâhâta nazaran Hakk Teâlâ hazretleri, hakîkatte bilcümle ibâdının semʻi ve basarı ve lisânıdır. Fakat ibâdın çoğu bu sıfâtı vücûd-i mevhûmlarına izâfe edip, bu hakîkatten bî-haberdirler. Binâenaleyh onların kendi zannlarınca Hakk, kendilerinin semʻi ve basarı ve lisânı değildir. Bu vehmin onlardan zevâli ve hakîkat-i hâle ıttılâʻları ancak enbiyâya ve onların getirdikleri ahkâma tamâmiyle tâbiʻ olarak sıfât-ı nefsâniyyelerinin istitârıyla mümkündür. Ve bu hâl, hubb-i ezelî-i ilâhînin onlar hakkında tecellîsi sebebiyle onların dahi Hakk’a muhabbetleriyle zuhûr eder. Nitekim Hakk Teâlâ يحِبهم وَيحِبونَه (Mâide, 5:54) buyurur. Ve ibâdın ibâdât-ı nevâfile muvâzabatı, Hakk’a olan muhabbetlerinden nâşî sıdk ile Hakk’a teveccühleriyle mümkün olur. Zîrâ ibâdâta devâm, mutlaka sâika-i muhabbetle olur. Âbid, ya doğrudan doğruya Hakk’a muhabbet ile onun emrine taʻzîmen ibâdet eder. Bu sûrette de onun nazarında lezâiz-i cennet ve âlâm-ı cehennem bulunmaz veyâhûd lezâiz-i cennete muhabbet ve âlâm-ı cehennemden havf ile Hakk’a ibâdet eder. Bu ise ancak kendi nefsine muhabbetten neş’et eder. Binâenaleyh her iki şıkta da ibâdetin sâikı muhabbet olur. Fakat evvelki muhabbet havâssa ve ikincisi avâm-ı mü’minîne mahsûsdur.&#10024;

Bilinmeli ki yukarıdaki açıklamalara göre Yüce Allah, hakikatte bütün kullarının işitmesi, görmesi ve dilidir. Fakat kulların çoğu bu sıfatı vehmedilmiş varlıklarına isnat edip, bu hakikatten habersizdirler. Bu sebeple onların kendi zanlarınca Hak, kendilerinin işitmesi, görmesi ve dili değildir. Bu vehmin onlardan kalkması ve hâlin hakikatine vâkıf olmaları ancak peygamberlere ve onların getirdikleri hükümlere tamamen tâbi olarak nefsanî sıfatlarının gizlenmesiyle mümkündür. Ve bu hâl, ilâhî ezelî sevginin onlar hakkında tecellî etmesi sebebiyle onların da Hakk’a olan sevgileriyle ortaya çıkar. Nasıl ki Yüce Allah "يحِبهم وَيحِبونَه" (Mâide, 5:54) buyurur. Ve kulların nafile ibadetlere devam etmeleri, Hakk’a olan sevgilerinden dolayı samimiyetle Hakk’a yönelmeleriyle mümkün olur. Çünkü ibadetlere devam, mutlaka sevgi saikiyle olur. Kul, ya doğrudan doğruya Hakk’a sevgiyle, O’nun emrine saygı göstererek ibadet eder. Bu durumda da onun nazarında cennetin lezzetleri ve cehennemin acıları bulunmaz; yahut cennetin lezzetlerine sevgi ve cehennemin acılarından korku ile Hakk’a ibadet eder. Bu ise ancak kendi nefsine sevgiden kaynaklanır. Bu sebeple her iki şıkta da ibadetin saiki sevgi olur. Fakat önceki sevgi havassa (seçkinlere) ve ikincisi avâm-ı mü’minîne (sıradan müminlere) özgüdür.

İmdi havâssın ibâdât-ı nevâfile ve muvâzabatı hâlinde Hakk’ın hubb-i ezelîsi onlar hakkında fiilen zuhûr ve tahakkuk eder. Ve bu tahakkuk netîcesinde vücûd-i mevhûmlarının, vücûd-i hakîkîde fenâsını müşâhede ederler. Ve bu fenâ içinde kendilerinden sudûr eden sıfâtın kendilerinin olmadığını bilirler. Binâenaleyh basarı Hakk olan böyle bir kimseden bir şeyin ihtifâsı mümkün olur mu? Ve lisânı, Hakk’ın lisânı olan böyle bir kimsenin kelâmı nihâyet bulur mu?&#10024;

Şimdi, seçkin kişilerin nafile ibadetleri ve sürekli ibadetleri hâlinde, Hak'ın ezelî sevgisi onlar hakkında fiilen ortaya çıkar ve gerçekleşir. Ve bu gerçekleşme sonucunda, vehmedilmiş varlıklarının, hakiki varlıkta yok oluşunu gözlemlerler. Ve bu yok oluş içinde, kendilerinden çıkan sıfatların kendilerine ait olmadığını bilirler. Bu sebeple, görmesi Hak olan böyle bir kimseden bir şeyin gizlenmesi mümkün olur mu? Ve dili, Hak'ın dili olan böyle bir kimsenin sözü sona erer mi?

İşte ey tâlib-i hakîkat, bu mukaddimede beyân edilen maânîyi kalbine sindirip, o maʻnâlar ile mütehakkık ol! Ve o maʻnâların indinde günlerce tevakkuf ve teemmül et ki doğru yolu bulasın ve inşâallah âkıbetin mahmûd olur. Böyle olunca hakîkate ıttılâʻ esbâbını tevfîr eyle! Allah Teâlâ seni bu kitâbda sana îrâd ettiğimiz şeyleri anlamaya ve hakîkatine vusûle muvaffak eylesin. Ve Allah Teâlâ bizi ve seni ilm-i ledünnî ile nefʻilendirsin ve bizi ve seni ulûm-i ledünniyye ehlinden kılsın. (Âmîn bî-izzetihi)&#10024;

İşte ey hakikat arayıcısı, bu girişte açıklanan anlamları kalbine sindirip, o anlamlarla tahakkuk et! Ve o anlamlar üzerinde günlerce durup düşün ki doğru yolu bulasın ve inşallah sonucun övgüye değer olsun. Böyle olunca hakikate vâkıf olma sebeplerini çoğalt! Yüce Allah seni bu kitapta sana sunduğumuz şeyleri anlamaya ve hakikatine ulaşmaya muvaffak etsin. Ve Yüce Allah bizi ve seni ledün ilmiyle faydalandırsın ve bizi ve seni ledün ilimleri ehlinden kılsın. (Âmîn izzeti hürmetine)

****

Müellif der ki: Bu mukaddime ve temhîdden fâriğ olduğumuzda onlardan bir sırr-ı muayyene vukûfu murâd eden kimsenin suhûletine rağbeten fihrist-i ebvâb hakkında bir fasıl takdîmini münâsib gördük. Fihristte olan bâba nazar eder; ona matlabı âsân olur. İnşâllahu Teâlâ. ▪ Birinci Bâb: Bedenin hükümdârından ibâret olan halîfe-i vücûd ve sûfiyyenin onun&#10024;

Yazar der ki: Bu giriş ve ön bilgiyi bitirdiğimizde, onlardan belirli bir sırra vâkıf olmayı isteyen kişinin kolaylığına rağbet ederek, bölümlerin fihristi hakkında bir fasıl sunmayı uygun gördük. Fihristte olan bölüme bakar; ona isteği kolay olur. İnşâllahu Teâlâ. ▪ Birinci Bölüm: Bedenin hükümdarından ibaret olan vücudun halifesi ve sûfîlerin onun

hakkında garazları ve onların taʻbîri beyânındadır. ▪ İkinci Bâb: Onun mâhiyeti ve hakîkati hakkında ulemânın ihtilâfı beyânındadır. ▪ Üçüncü Bâb: Medîne-i cisimde ikâmet ve onun bu halîfeye bir mülk olması&#10024;

hakkındaki amaçları ve onların yorumu hakkındadır. İkinci Bölüm: Onun mahiyeti ve hakikati hakkında âlimlerin anlaşmazlığı hakkındadır. Üçüncü Bölüm: Beden şehrinde ikamet etmesi ve onun bu halifeye bir mülk olması

cihetinden tefâsîli beyânındadır. ▪ Dördüncü Bâb: Kendisinden dolayı akıl ve hevâ arasında harb vâkiʻ olan sebebin&#10024;

Dördüncü Bölüm: Akıl ve heva arasında savaş meydana gelmesine sebep olan şeyin ayrıntılarının açıklanmasındadır.

zikrine dâirdir. ▪ Beşinci Bâb: İmâm-ı vâhide hâss olan isim ve onun sıfâtı ve ahvâli beyânındadır. ▪ Altıncı Bâb: Bu medînenin kâdısı olan adl beyânındadır ki onun ahkâmını ve&#10024;

zikrine dairdir. ▪ Beşinci Bölüm: Tek imama özgü olan isim ve onun sıfatları ile hallerinin açıklanmasındadır. ▪ Altıncı Bölüm: Bu şehrin kadısı olan adaletin açıklanmasındadır ki onun hükümlerini ve

tedbîrâtını âlimdir. ▪ Yedinci Bâb: Vezîr ve onun sıfâtı beyânındadır. ▪ Sekizinci Bâb: Firâset-i hikemiyye ve şerʻiyye beyânındadır. ▪ Dokuzuncu Bâb: Kâtib ve onun sıfâtı ve kütübü beyânındadır. ▪ Onuncu Bâb: Ashâb-ı cibâyât ve harâc olan âmiller ve müseddidler beyânındadır. ▪ On Birinci Bâb: Cibâyâtın hazret-i ilâhiyyeye ref‘i ve imâm-ı kudsînin onlara vukûfu&#10024;

tedbirlerini bilendir. Yedinci Bölüm: Vezir ve onun sıfatlarının açıklanmasındadır. Sekizinci Bölüm: Hikmetli ve şeriatla ilgili firasetin açıklanmasındadır. Dokuzuncu Bölüm: Katip ve onun sıfatları ile kitapların açıklanmasındadır. Onuncu Bölüm: Vergi toplayanlar ve haracı tahsil eden memurlar ile vergi düzenleyicilerin açıklanmasındadır. On Birinci Bölüm: Vergilerin ilahi huzura yükseltilmesi ve kutsal imamın onlara vakıf olması.

ve onları melik-i Hakk Subhânehu hazretlerine ref‘i beyânındadır. ▪ On İkinci Bâb: Müfsidlere müteveccih olan sefîrler ve resûller beyânındadır. ▪ On Üçüncü Bâb: Siyâset-i kuvvâd ve ecnâd ve onların merâtibi beyânındadır. ▪ On Dördüncü Bâb: İnde’l-likâ siyâset-i hurûb ve tertîb ve cüyûş beyânındadır. ▪ On Beşinci Bâb: Bu mertebeye gâlib olan sırrın zikrine ve onun üzerine tenbîhe&#10024;

ve onları yüce ve noksanlardan uzak olan Hak olan Melik'e yükseltmeyi açıklamaktadır. ▪ On İkinci Bölüm: Bozgunculuk yapanlara yönelen elçileri ve resûlleri açıklamaktadır. ▪ On Üçüncü Bölüm: Komutanların ve askerlerin idaresini ve onların mertebelerini açıklamaktadır. ▪ On Dördüncü Bölüm: Karşılaşma anında savaşların idaresini, düzenini ve orduları açıklamaktadır. ▪ On Beşinci Bölüm: Bu mertebeye üstün gelen sırrı zikretmeye ve onun üzerine uyarıda bulunmaya dairdir.

dâirdir. ▪ On Altıncı Bâb: Rûhâniyyetin yaʻnî rûhun fusûl-i sene üzerine tertîb-i gıdâsı&#10024;

dairdir. ▪ On Altıncı Bölüm: Ruhaniliğin yani ruhun yılın mevsimleri üzerine gıdasının düzenlenmesi

beyânındadır. ▪ On Yedinci Bâb: İnsâna mevdûʻ olan havâss-ı esrâr beyânındadır ve o beş bâb&#10024;

On Yedinci Bölüm: İnsana yerleştirilmiş olan sırların hassaları (duyuları) hakkındadır ve o beş bölümdür.

üzerinedir.

• Birinci Bâb: İfâza-i akıl keyfiyyeti beyânındadır ki ebvâb-ı kitâbın on&#10024;

Birinci Bölüm: Aklın feyzinin niteliğini açıklamaktadır ki kitabın bölümlerinin on

sekizincisidir.

• İkinci Bâb: Hucub-i mâni‘a beyânındadır ki ebvâb-ı kitâbın on&#10024;

İkinci Bölüm: Engelleyici perdelerin açıklanmasındadır ki kitabın bölümlerinin on

dokuzuncusudur.

• Üçüncü Bâb: İmâm-ı mübînden ibâret olan levh-i mahfûz ve levh-i mahv ve isbât beyânındâdır ki ebvâb-ı kitâbın yirmincisidir.&#10024;

• Üçüncü Bölüm: Apaçık İmam'dan ibaret olan levh-i mahfûz (korunmuş levha, kaderin yazılı olduğu yer) ve levh-i mahv ve isbât (silme ve ispat levhası, kaderin değişebilir kısmının yazılı olduğu yer) hakkındadır ki, kitabın bölümlerinin yirmincisidir.

• Dördüncü Bâb: Esbâb-ı zeferât yaʻnî tarabdan veyâhûd kederden teneffüs-i şedîdin esbâbı beyânındadır ki ebvâb-ı kitâbın yirmi birincisidir.&#10024;

Dördüncü Bölüm: Sevinçten veya kederden dolayı şiddetli nefes alıp vermenin sebepleri hakkındadır ki kitabın bölümlerinin yirmi birincisidir.

• Beşinci Bâb: Mürîd-i sâlike vasıyyet beyânındadır. Bu da fasıllar üzerine olup onunla kitâb hatm olunur.&#10024;

• Beşinci Bölüm: Hakk Yolcusu müride öğütlerin açıklanmasındadır. Bu bölüm de fasıllar üzerine olup onunla kitap sona erer.

****

- BİRİNCİ BÂB -

BEDENİN HÜKÜMDÂRINDAN İBÂRET OLAN HALÎFE-İ VÜCÛD VE&#10024;

Bedenin hükümdarından ibaret olan varlık halifesi ve

SÛFİYYENİN ONUN HAKKINDA GARAZLARI VE ONLARIN TAʻBÎRİ&#10024;

Sûfîlerin Onun Hakkındaki Amaçları ve Onların İfadesi

BEYÂNINDADIR

“Malûm olsun ki muhakkak bu halîfe, rûh-i küllîdir. Ve Allah Subhânehu ve Teâlâ&#10024;

Bilinmeli ki muhakkak bu halife, küllî ruhtur. Ve Yüce Allah

ً ی ی ona: ا ْلَرض ِ خَلِيفَة جَاعِل فوَإِذ قَال َ رَبك َ لِلْمَالَئِكة ِ إِن (Bakara, 2:30) Yaʻnî “Yâ habîbim zikr et&#10024;

"Rabbin meleklere: 'Şüphesiz ben yeryüzünde bir halife yaratacağım' dediği zamanı hatırla" (Bakara, 2:30). Yani "Ey sevgilim, zikret ki

ِي ِّي şu vakti ki Rabb’in melâikeye ben yeryüzünde bir halîfe kılıcıyım, dedi.” kavl-i şerîfinde tenbîh buyurdu. Ve âlem-i asgarda onun iʻtibârı arz-ı bedende rûhun istihlâfıdır. Biz bu kitâbın ibtidâsında ona işâret eylediğimiz şeyde kasd eyledik. Ve bu mecmû‘ada onun ihrâcına azm eyledik ve hayât-ı dünyânın zâhirini bilen ve âhiretlerinden gâfil olan a‘mâ nâkıdların taʻn ve intikâdı korkusunu temhîd eyledik ve nâkıdın ona bir tarîk bulamaması için murâd eylediğimiz şeyin hakîkatini ızhâr eyledik. İmdi biz Allah Teâlâ’nın bereketi üzerine söyleriz. Allah Teâlâ ise hakkı söyler ve doğru yola irşâd eyler.”&#10024;

"Hani Rabbin meleklere, 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım' demişti." yüce sözünde tenbih buyurdu. Ve küçük âlemde onun itibarı, beden yurdunda ruhun halife olmasıdır. Biz bu kitabın başlangıcında ona işaret ettiğimiz şeyde kastettik. Ve bu mecmuada onun ortaya konulmasına azmettik ve dünya hayatının görünen yüzünü bilen ve ahiretlerinden gafil olan kör eleştirmenlerin kınama ve eleştirisi korkusunu bertaraf ettik ve eleştirmenin ona bir yol bulamaması için murat ettiğimiz şeyin hakikatini ortaya koyduk. Şimdi biz Yüce Allah'ın bereketi üzerine söyleriz. Yüce Allah ise hakkı söyler ve doğru yola irşat eder.

Maʻlûm olsun ki bu kitâbın ibtidâsında şerh olunduğu üzere vücûd-i vâhid-i hakîkînin libâs-ı gayriyyet ile zuhûru mertebe-i rûhda vâkiʻ olmuştur. Ve bu mertebe ferd ve vâhiddir. Zîrâ vâhidden ancak vâhid sâdır olur. Muhakkıkîn buna “rûh-i küllî” ve “halîfe-i evvel” derler ve rûh-i küllî emr, yaʻnî şe’n-i küllî-i ilâhîdir. Nitekim âyet-i kerîmede رَنقل ِ الروح مِن أمر (İsrâ,&#10024;

Bilinmeli ki bu kitabın başlangıcında açıklandığı üzere, hakiki tek varlığın başkalık elbisesiyle ortaya çıkışı ruh mertebesinde meydana gelmiştir. Ve bu mertebe tek ve biriciktir. Çünkü tekten ancak tek çıkar. Gerçekleştiriciler buna "küllî ruh" ve "ilk halife" derler ve küllî ruh, emir, yani ilâhî küllî şe'ndir. Nitekim ayet-i kerimede "De ki: Ruh Rabbimin emrindendir." (İsrâ, 85) buyrulmuştur.

ِّي ی ِ 17:85) buyrulmuştur. Ve bu rûh-i küllînin cüz’iyyâtı ve tevâbi‘i bî-nihâyedir. Zîrâ şe’n-i küllîi ilâhînin bî-nihâye cüz’iyyâtı ve tevâbi‘i vardır ki bunlara “şuûnât-ı ilâhiyye” ve “niseb-i ilâhiyye” derler. Vâhidin nisebi kabilindendir. Zîrâ vâhidin nısf, sülüs, rub‘, hums…ilh. gibi bînihâye nisebi vardır. Ve rûh-i küllî, “hakîkat-i Muhammediyye”nin küllen mertebe-i rûhiyyete tenezüllünden başka bir şey değildir. Nitekim hadîs-i şerîfde اول ما خلق هللا رویح buyrulmuştur.&#10024;

"Sana ruhtan sorarlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. Size ilimden pek az şey verilmiştir." (İsrâ, 17:85) buyrulmuştur. Ve bu küllî ruhun cüzleri ve ona bağlı olanlar sonsuzdur. Çünkü ilâhî küllî hâlin sonsuz cüzleri ve ona bağlı olanları vardır ki bunlara "ilâhî haller" ve "ilâhî bağıntılar" derler. Bunlar, birin bağıntıları cinsindendir. Çünkü birin yarım, üçte bir, dörtte bir, beşte bir gibi sonsuz bağıntıları vardır. Ve küllî ruh, "hakîkat-i Muhammediyye"nin (Hz. Muhammed'in hakikati, evrensel ruh) tamamen ruh mertebesine inişinden başka bir şey değildir. Nitekim hadîs-i şerîfte "Allah'ın ilk yarattığı şey benim ruhumdur." buyrulmuştur.

İmdi bu rûh ve onun tevâbi‘ ve cüz’iyyâtı, mertebe-i rûhiyyette kaldıkça, âsâr-ı fiiliyyei hilâfet zâhir olamayacağından baʻdehu bu rûh-i küllîden ilm-i ilâhîde sâbit olan suver-i esmâi ilâhiyyenin mezâhiri temeyyüz oldu. Nitekim hadîs-i şerîfde ریانا من هللا والمؤمنون من نو buyrulmuştur.&#10024;

Şimdi bu ruh ve onun tâbi olduğu şeyler ve cüzleri, ruh mertebesinde kaldıkça, hilafetin fiilî eserleri ortaya çıkamayacağından, daha sonra bu küllî ruhtan, ilâhî ilimde sabit olan ilâhî isimlerin suretlerinin mazharları (tecelli yerleri) belirginleşti. Nasıl ki hadîs-i şerîfte "Biz Allah'tanız, müminler de bizdendir" buyrulmuştur.

Şârih-i Mesnevî Bahru’l-Ulûm Mevlânâ Abdü’l-Aliyy (kuddise sırruh) risâlelerinde buyururlar ki: “Ervâh iki kısımdır. Bir kısmının tasarruf ve tedbîr hasebiyle ebdâna taalluku yoktur. Cismimizde olan nefs-i nâtıkanın tedbîr ve tasarrufu gibi. Ve onlara “Kerûbiyân” derler. Bunlar dahi iki kısımdır. Bir kısmının âlem-i ecsâmdan haberi yoktur. Zîrâ bunlar mecânîndirler. Tecelliyât-ı vahdet-i kahrî onların dânişlerini yakmıştır. Âdeme secdeye ve serfürûya me’mûr olmadıklarının sebebi budur. Onlar azimet-i Hakk Teâlâ’da âşüfde ve divâne ve cemâl-i Hakk’ı mütâlaada yegânedirler. Ve onlara “melâike-i müheyyeme” derler.&#10024;

Mesnevî Şârihi Bahru’l-Ulûm Mevlânâ Abdü’l-Aliyy (sırrı kutsal olsun) risalelerinde şöyle buyurur: “Ruhlar iki kısımdır. Bir kısmının, bedenlerdeki tasarruf ve idare etme sebebiyle bedenlerle bir bağlantısı yoktur. Bedenimizde bulunan konuşan nefsin idare ve tasarrufu gibi. Ve onlara “Kerûbiyân” derler. Bunlar da iki kısımdır. Bir kısmının cisimler âleminden haberi yoktur. Çünkü bunlar mecânîndirler (aşk sarhoşları). Kahredici vahdet tecellileri onların idraklerini yakmıştır. Âdem’e secde etmeye ve boyun eğmeye memur olmamalarının sebebi budur. Onlar Yüce Allah’ın azametinde şaşkın ve divane, Hakk’ın cemalini müşahede etmede eşsizdirler. Ve onlara “melâike-i müheyyeme” (hayret ve şaşkınlık içindeki melekler) derler.

Ve bir kısmının da her ne kadar âlem-i ecsâma taalluku yok ise de onların her bir ferdi, ecsâmdan bir cisim üzerinde müdebbirdir. Cism-i Zeyd’i, rûh-i Zeyd’in müdebbir olması gibi. Bunlar Kayyûmiyyet’in müşâhedesi içinde âşüfde ve mütehayyirdirler. Fakat onlar bârigâh-ı uluhiyyetin hâcibleri ve feyz-i rubûbiyyetin vâsıtalarıdır. Ve feyz-i hazret-i akdes ve a‘lâ iki kısım üzerinedir. Biri “feyz-i vech-i hâss” ve diğeri “feyz-i silsile-i tertîb”dir. “Feyz-i vech-i hâss” Hakk Subhânehu ve Teâlâ hazretlerinin sereyânı cihetinden abdin kalbine gayrin vâsıtası olmaksızın fâiz olan bir feyzden ibâretir. Ve “feyz-i silsile-i tertîb” zikr olunan hâcibler vâsıtasıyla olur ve onlara “melâike-i ceberûtiyye” derler. Ve onların reîsine “rûh-i aʻzâm” derler ve diğer bir iʻtibâr ile “kalem-i a‘lâ” derler. Nitekim قلماول ما خلق هللا ال buyrulmuştur. Ve diğer bir iʻtibâr ile de “akl-ı evvel” derler. Nitekim ول ما خلق هللا العقلا buyrulmuştur. Ve bu rûh-i aʻzâm bu tâifenin saff-ı evvelindedir. Ve “rûhü’l-kuds” ki ona “Cebrâîl” derler. Onların saff-ı ahîrindedir. Ve diğer kısmı, her biri bir cisimde tedbîr ve tasarruf iʻtibâriyle, âlem-i ecsâma taalluk ederler. Ve onlara “rûhâniyân” derler. Ve bunlar dahi iki kısımdır: Bir kısmı semâviyyâtta tasarruf ederler. Ve onlara “melekût-i a‘lâ” derler. Ve diğer kısmı arziyyâtta tasarruf ederler. Ve onlara “melekût-i ednâ” derler ve her bir şey üzerine bir melek müvekkeldir. Ve hadîs-i şerîfde “melekü’l-cibâl” ve “melekü’r-rîh” ve “melekü’r-raʻd” ve “melekü’l-berk”&#10024;

Ve bir kısmının da her ne kadar cisimler âlemine ilgisi yok ise de, onların her bir ferdi, cisimlerden bir cisim üzerinde yönetici ve idare edicidir. Zeyd'in bedenini, Zeyd'in ruhunun yönetici olması gibi. Bunlar Kayyûmiyyet'in (Allah'ın her şeyi ayakta tutması) müşâhedesi içinde şaşkın ve hayran kalmışlardır. Fakat onlar ilâhlık makamının perdecileri ve rubûbiyyet (Allah'ın terbiye ediciliği) feyzinin vasıtalarıdır. Ve en kutsal ve yüce Hazret'in feyzi iki kısım üzerinedir. Biri "özel veçhe feyzi" ve diğeri "tertip silsilesi feyzi"dir. "Özel veçhe feyzi", Yüce Allah'ın yayılması cihetinden, kulun kalbine başkasının vasıtası olmaksızın ulaşan bir feyzden ibarettir. Ve "tertip silsilesi feyzi" ise zikredilen perdeciler vasıtasıyla olur ve onlara "ceberûtî melekler" derler. Ve onların reisine "rûh-i aʻzâm" derler ve diğer bir bakış açısıyla "kalem-i a‘lâ" derler. Nitekim "Allah'ın ilk yarattığı kalemdir" buyrulmuştur. Ve diğer bir bakış açısıyla da "akl-ı evvel" derler. Nitekim "Allah'ın ilk yarattığı akıldır" buyrulmuştur. Ve bu rûh-i aʻzâm bu grubun ilk safındadır. Ve "rûhü’l-kuds" ki ona "Cebrâîl" derler, onların son safındadır. Ve diğer kısmı, her biri bir cisimde idare ve tasarruf etme itibarıyla, cisimler âlemine ilişkindirler. Ve onlara "rûhâniyân" derler. Ve bunlar da iki kısımdır: Bir kısmı semavî âlemlerde tasarruf ederler. Ve onlara "yüce melekût" derler. Ve diğer kısmı arzî âlemlerde tasarruf ederler. Ve onlara "aşağı melekût" derler ve her bir şey üzerine bir melek görevlendirilmiştir. Ve hadîs-i şerîfte "dağ meleği" ve "rüzgâr meleği" ve "gök gürültüsü meleği" ve "şimşek meleği" (zikredilmiştir).

ه ve “melekü’s-sehâb” vârid olmuştur. Tâ ki ءٍ ذِي بِيَدِە ِ مَلكُوت كُل ِّ یسفَسبحَان َ ال (Yâsîn, 36:83)&#10024;

ve "bulut meleği" gelmiştir. Ta ki "Her şeyin melekûtu (mülkü ve idaresi) elinde olan Allah'ın şanı yücedir." (Yâsîn, 36:83)

ََي hakîkati, nikâbını kaldırmaya. Bu maʻnâyı hakîkati ile bilmek mümkün değildir. Ve cin ve şeyâtin denilen ervâh-ı nâriyye melekût-i esfel cinsindedir. Ve onlardan baʻzıları nevʻ-i insânî üzerine taslît olunmuştur. Ve “İblîs” onların reîsidir. Ve onlardan baʻzıları kâbil-i teklîf ve vahy ile muhâtabdır. Eimme-i tarîk ve sâdât, tahkîk indinde onlar hakkında ihtilâf-ı kesîr vardır. Ve her biri kendi makâmından haber vermiştir. Ve onun şerhi uzundur.&#10024;

Ey hakikat, örtüsünü kaldırmaya! Bu anlamı hakikatiyle bilmek mümkün değildir. Ve cin ve şeytanlar denilen ateşten ruhlar, aşağı âlem melekût cinsindendir. Ve onlardan bazıları insan türü üzerine musallat edilmiştir. Ve "İblis" onların reisidir. Ve onlardan bazıları teklife (ilahi emirlere) muhatap olabilir ve vahy ile hitap olunur. Tarikat imamları ve seyyidler, tahkik (gerçeği araştırma) açısından onlar hakkında çok ihtilaf etmişlerdir. Ve her biri kendi makamından haber vermiştir. Ve onun açıklaması uzundur.

Ervâh ve hakîkat-i melâike-i kirâm hakkında Fakîr tarafından Fusûsu’l-Hikem’e yazılan şerhin mukaddimesinde birtakım maʻlûmât-ı esâsiyye zikr edilmiştir. Burada tekrârı mûcib-i tatvîl olur. Şu kadar îzâh edelim ki melek, kuvvet ve şiddet maʻnâsınadır. Ervâh, sıfâtı ilâhiyyeden birer sıfât olan hayât ve kudret sıfâtlarının libâs-ı gayriyyet ile zâhir olan mezâhiridir. Merâtib-i vücûdda efʻâl-i ilâhiyye onlar ile zuhûr eder. Zîrâ bir vücûdda hayât ve kudret olmasa, ondan aslâ bir fiil sâdır olmaz. Ve efʻâl-i ilâhiyyenin mertebe-i azharı âlem-i şehâdettir. Binâenaleyh halîfe-i vücûd olan bu rûh-i küllînin yekdiğerinden mütemeyyiz olan&#10024;

Fakir tarafından Fusûsu'l-Hikem'e yazılan şerhin mukaddimesinde, ruhlar ve yüce meleklerin hakikati hakkında birtakım temel bilgiler zikredilmiştir. Burada tekrarı uzatmaya sebep olur. Şunu açıklayalım ki melek, kuvvet ve şiddet anlamındadır. Ruhlar, ilahi sıfatlardan birer sıfat olan hayat ve kudret sıfatlarının, başkalık elbisesiyle görünen tecellileridir. Varlık mertebelerinde ilahi fiiller onlar ile ortaya çıkar. Çünkü bir varlıkta hayat ve kudret olmasa, ondan asla bir fiil meydana gelmez. Ve ilahi fiillerin en açık mertebesi âlem-i şehadettir. Bu sebeple, varlığın halifesi olan bu külli ruhun birbirinden ayrılmış olan

ً ی ی tevâbi‘ine hitâben Hakk Teâlâ ا ْلَرض ِ خَلِيفَة جَاعِل فإِن (Bakara, 2:30) buyurmuştur. Ve âlem-i&#10024;

Hak Teâlâ, kendi tâbilerine hitaben "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" (Bakara, 2:30) buyurmuştur.

ِي ِّي ekber olan hazret-i şehâdette halîfe Âdem’dir ve âlem-i asgar olan Âdem’de onun iʻtibârı arz-ı bedende rûhun istihlâfıdır. Nitekim bu kitâbın ibtidâsında استخرج االنسان من وجود علمە ایل وجود عینە...الخ ibâresinde işâret eylediğimiz maʻnâda bunu kasd eyledik. Ve bu kitâbın hey’et-i mecmûʻasında da o halîfe-i vücûdun ihrâc ve ızhârına azm ettik. Veيَعلمون َ ظاهِرًا مِّن َ الْحَيَاة ِ الدنيَا َ وَهم عَن ِ ا َل خِرَة ِ هم غَافِلُون (Rûm, 30:7) âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere, hayât-ı dünyânın havâss-i hamse ile mahsüs olan zâhirini bilip ve basar-ı basîretleri kör olmasından dolayı avâkıb-ı umûru göremeyip, gaflet içinde bulunan münekkidlerin taʻn ve intikâdı havfini bundan evvel mürûr eden “Temhîd” ünvânı altındaki bahisde tafsîl ve îzâh eyledik. Ve akl-ı cüz’îlerinin dâiresinde mahsûr kalan mahdûdü’l-efkâr ulemâ-i rüsûm ile ulûm-i tabîiyye feylesoflarından ibâret olan bu a‘mâ nâkıdların bu kitâbdaki beyânâta bir tarîk-i taʻn ve tenkîd bulamamaları için beyânâtımızda murâd ettiğimiz maʻnânın hakîkatini delâil ve berâhîn ile ızhâr ettik. İmdi biz Allah Teâlâ’nın bereketi ile söylüyoruz. Yaʻnî bizim kelâmımız cânib-i Hakk’tandır. Ve Hakk Teâlâ ise hakkı söyler ve doğru yola irşâd eyler.&#10024;

En büyük olan şehadet âleminde halife Âdem'dir ve küçük âlem olan Âdem'de onun itibarı, bedende ruhun halifeliğidir. Nitekim bu kitabın başında "İnsan, ilim varlığından kendi varlığının özüne çıkarıldı..." ifadesinde işaret ettiğimiz manada bunu kastettik. Ve bu kitabın bütünlüğünde de o varlık halifesinin ortaya çıkarılmasına ve açıklanmasına azmettik. Ve "Onlar dünya hayatının görünen yüzünü bilirler; ahiretten ise gafildirler." (Rûm, 30:7) ayet-i kerimesinde beyan buyrulduğu üzere, dünya hayatının beş duyu ile algılanan zahirini bilip, basiret gözleri kör olmasından dolayı işlerin akıbetini göremeyip, gaflet içinde bulunan eleştirmenlerin kınama ve eleştiri korkusunu bundan evvel geçen "Temhid" başlığı altındaki bahiste ayrıntılı olarak açıkladık. Ve cüz'î akıllarının dairesinde sınırlı kalan, düşünceleri kısıtlı olan zahir uleması ile tabiat bilimleri filozoflarından ibaret olan bu kör eleştirmenlerin bu kitaptaki beyanlara bir kınama ve eleştiri yolu bulamamaları için beyanlarımızda murad ettiğimiz mananın hakikatini deliller ve kanıtlarla ortaya koyduk. Şimdi biz Yüce Allah'ın bereketi ile söylüyoruz. Yani bizim sözümüz Hak tarafından gelmektedir. Ve Yüce Hak ise hakkı söyler ve doğru yola iletir.

“Bu kitâbı sebeb-i te’lîfimiz bu idi ki şeyh-i sâlih Ebû Muhammed el-Mûrûrî’yi ziyâret eylediğimiz vakit onun indinde Hakîm’in Zü’l-Karneyn için, onunla berâber meşye kudreti olmadığı vakitte, tasnîf eylediği “Sırru’l-Esrâr” kitâbını buldum. Ebû Muhammed bana dedi ki: “Bu müellif bu memleket-i dünyeviyyenin tedbîrine nazar etmiştir. Ve ben senden kendisinde saâdetimiz bulunan ve ona tekâbül eden memleket-i insâniyyenin siyâsetini isterim. İmdi ben, ona icâbet ettim ve Hakîm’in ona tevdî‘ ettiğinden daha çok tedbîr-i mülk maʻnâlarını bu kitâba tevdîʻ eyledim. Ve onda Hakîm’in mülk-i kebîrin tedbîri hakkında gaflet ettiği birtakım şeyleri ızhâr eyledim. Ve onu Mûrûr şehrinde dört günden daha az bir zamân içinde itmâm ettim. Ve kitâbın cirmi, bu kitâbın cirminden rub‘ ve sülüs derecesinde idi. İmdi bu kitâb mülûkün hâdimine onun hizmetinde ve tarîk-i âhiret sâhibine dahi onun kendi nefsinde menfaat bahştır. Ve herkes kendi niyyeti ve kasdı üzerine mahşûr olur. (Vallahu’l-müsteʻân)&#10024;

Bu kitabı yazma sebebimiz şuydu ki, salih şeyh Ebû Muhammed el-Mûrûrî'yi ziyaret ettiğimiz zaman, onun yanında Hakîm'in Zü'l-Karneyn için, onunla birlikte yürümeye gücü yetmediği vakitte, tasnif ettiği "Sırru'l-Esrâr" kitabını buldum. Ebû Muhammed bana dedi ki: "Bu müellif bu dünyevî memleketin idaresine bakmıştır. Ve ben senden, kendisinde saadetimiz bulunan ve ona karşılık gelen insânî memleketin siyasetini isterim." Şimdi ben, ona icabet ettim ve Hakîm'in ona emanet ettiğinden daha çok mülk idaresi anlamlarını bu kitaba emanet ettim. Ve onda Hakîm'in büyük mülkün idaresi hakkında gaflet ettiği birtakım şeyleri ortaya koydum. Ve onu Mûrûr şehrinde dört günden daha az bir zaman içinde tamamladım. Ve kitabın hacmi, bu kitabın hacminin dörtte biri ve üçte biri derecesinde idi. Şimdi bu kitap, hükümdarların hizmetkârına onun hizmetinde ve ahiret yolunun sahibine dahi kendi nefsinde fayda bahşeder. Ve herkes kendi niyeti ve kastı üzerine haşrolunur. (Yardım istenilecek olan yalnızca Allah'tır.)

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) bu kitâbın sebeb-i te’lîfini beyânen buyururlar ki: Şeyh Ebû Muhammed el-Mûrûrî’yi ziyâret ettiğim vakit, onun nezdinde “Sırru’l-Esrâr” isminde bir kitâb gördüm. “Mûrûr” mim’in ve evvelki ra’nın zammıyla Afrika-yı şimâlîde vâkiʻ bir şehrin ismidir. Cenâb-ı Şeyh (radiyallahu anh) İspanya’dan oraya geçip seyâhat buyurmuş ve o diyârın ehlullahı ile sohbet eylemiştir. Hz. Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) bu “Sırru’lEsrâr” kitâbını te’lîf eden Hakîm’in ismini zikr etmemiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de kıssası beyân buyrulan İskender Zü’l-Karneyn’in asrında ber-hayât olan bir zât olduğu ve bu kitâbı za‘f-ı pîriden nâşî onunla berâber seyâhate kudreti olmadığı vakitte dâimâ nezdinde bulundurarak idâre-i hükûmette münderecâtından istifâde etmesi kasdıyla Zü’l-Karneyn için tasnîf eylediği anlaşılmaktadır. İhtimâl ki bu kitâbın bir nüshası Afrika-yı şimâlîde kâin, kütüphânelerin bir köşesinde mevcûddur. Münderecâtı memleket-i dünyeviyyenin tedbîrine dâir olduğuna göre bir hukûk-i idâre kitâbı demek olur.&#10024;

Şeyh-i Ekber (Allah ondan razı olsun) bu kitabın yazılış sebebini açıklayarak şöyle buyurur: Şeyh Ebû Muhammed el-Mûrûrî'yi ziyaret ettiğim zaman, onun yanında "Sırru'l-Esrâr" isminde bir kitap gördüm. "Mûrûr", mim'in ve ilk ra'nın ötresiyle, Kuzey Afrika'da bulunan bir şehrin ismidir. Şeyh (Allah ondan razı olsun) İspanya'dan oraya geçip seyahat etmiş ve o diyarın ehlullahı ile sohbet etmiştir. Hz. Şeyh-i Ekber (Allah ondan razı olsun) bu "Sırru'l-Esrâr" kitabını yazan Hakîm'in ismini zikretmemiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de kıssası anlatılan İskender Zü'l-Karneyn'in çağında hayatta olan bir zat olduğu ve bu kitabı, yaşlılığının zayıflığından dolayı onunla beraber seyahate gücü olmadığı zaman, daima yanında bulundurarak hükümet idaresinde içeriğinden faydalanması maksadıyla Zü'l-Karneyn için tasnif ettiği anlaşılmaktadır. İhtimal ki bu kitabın bir nüshası Kuzey Afrika'da bulunan kütüphanelerin bir köşesinde mevcuttur. İçeriği dünya ülkesinin idaresine dair olduğuna göre, bir idare hukuku kitabı demek olur.

Hz. Şeyh buyururlar ki Ebû Muhammed bana hitâben şöyle dedi: “Bu müellif, yaʻnî bu Zü’l-Karneyn’in Hakîm’i bu kitâbında memleket-i dünyeviyyenin tedbîrinden ve idâresinden bahs etmiştir. Ve ben, senden bu kitâba mukâbil olarak memleket-i insâniyyenin siyâsetini isterim ki bu siyâseti bilmekte bizim saâdet-i uhreviyyemiz husûle gelir. Yaʻnî memleket-i dünyeviyyede nasıl ki hükümdâr ve onun vezîri ve sâir tevâbi‘-i idâriyyesi varsa bir memleket hükmünde olan vücûd-i insânîde de böylece bir hükümdâr ve vezîri ve sâir tevâbiʻ-i idâriyyesi vardır. Bunlar nelerden ibârettir ve nasıl tasarruf ve tedbîr ederler? Bunları beyân et!”&#10024;

Hz. Şeyh buyururlar ki Ebû Muhammed bana hitaben şöyle dedi: "Bu müellif, yani bu Zü'l-Karneyn'in Hakîm'i bu kitabında dünya ülkesinin yönetiminden ve idaresinden bahsetmiştir. Ve ben, senden bu kitaba karşılık olarak insan ülkesinin siyasetini isterim ki bu siyaseti bilmekle bizim ahiret mutluluğumuz gerçekleşir. Yani dünya ülkesinde nasıl ki hükümdar ve onun veziri ve diğer idari bağlıları varsa, bir ülke hükmünde olan insan vücudunda da böylece bir hükümdar ve veziri ve diğer idari bağlıları vardır. Bunlar nelerden ibarettir ve nasıl tasarruf ve tedbir ederler? Bunları açıkla!"

Ben Ebû Muhammed’in bu talebini kabûl ettim ve Hakîm-i Zü’l-Karneyn’in o kitâba derc etmiş olduğu tedbîr-i mülk maʻnâlarından daha çoğunu ona mukâbil olarak te’lîf ettiğim bu kitâba derc eyledim. Ve Hakîm-i Zü’l-Karneyn’in kendi kitâbında mülk-i kebîrin, yaʻnî memleket-i dünyeviyyenin tedbîri hakkında gaflet ettiği birtakım husûsâtı da beyân ve ızhâr eyledim. Ve bu kitâbımı Mûrûr şehrinde dört günden daha az bir zamân içinde bitirdim. Ve kitâb-ı Hakîm’in cirmi, benim kitâbımın cirminden takriben rub‘ veyâ sülüs derecesinde bir şey idi.&#10024;

Ben Ebû Muhammed'in bu isteğini kabul ettim ve Hakîm-i Zü'l-Karneyn'in o kitaba kaydetmiş olduğu devlet yönetimi anlamlarından daha çoğunu, ona karşılık olarak yazdığım bu kitaba kaydettim. Ve Hakîm-i Zü'l-Karneyn'in kendi kitabında büyük devletin, yani dünya ülkesinin yönetimi hakkında ihmal ettiği birtakım hususları da açıkladım ve ortaya koydum. Ve bu kitabımı Mûrûr şehrinde dört günden daha az bir zaman içinde bitirdim. Ve Hakîm'in kitabının hacmi, benim kitabımın hacminin yaklaşık dörtte biri veya üçte biri kadardı.

İmdi benim, bu kitâbımda memleket-i dünyeviyyenin tarz-ı idâresi mündemic olduğundan hükümdârânın hizmetinde bulunan kimselerin işine yarar ve kezâ onda vücûd-i insânîde nizâm-ı ilâhî dâiresinde tasarruf ve tedbîr husûsâtı da mündemic bulunduğundan tarîki âhiret sâhiblerine kendi nefislerinde mûcib-i istifâdedir. Ve her bir kimse benim bu kitâbımdan bir niyyetle istifâde eder. Ve her bir kimse kendi niyyeti ve kasdı üzerine mahşûr olur. (Vallahu’l-müste‘ân)&#10024;

Şimdi, benim bu kitabımda dünya ülkesinin idare tarzı bulunduğu için hükümdarların hizmetinde bulunan kimselerin işine yarar ve aynı şekilde onda insan vücudunda ilahi düzen dairesinde tasarruf ve tedbir hususları da bulunduğu için ahiret yolunun sahiplerine kendi nefislerinde faydalanma sebebidir. Ve her bir kimse benim bu kitabımdan bir niyetle faydalanır. Ve her bir kimse kendi niyeti ve maksadı üzerine haşrolunur. (Yardım istenilecek yalnızca Allah'tır.)

“Allah Teâlâ senin basîretini tenvîr eylesin. Maʻlûmun olsun ki Allah Teâlâ hazretlerinin irâdeten ve ihtiyâren ilk ihtirâ‘ eylediği mevcûd, mezheb-i kavmde basît-i rûhânî, ferd ve gayr-i mütehayyiz bir cevherdir. Ve diğerlerinin mezhebinde mütehayyizdir. Onun mâhiyeti hakkında, üzerine kelâm vârid olan şey hasebi üzerine olan bahis bu kitâbın ikinci bâbındadır. Ve eğer Hakk Subhânehu murâd ede idi; baʻzı nâsın “Vâhidden ancak vâhid sâdır olur.” sözünden ibâret olan iddiâsına muhâlif olarak, def‘a-i vâhidede mevcûdât-ı müteaddide ihtirâ‘ eyler idi. Ve eğer böyle olsa irâde, kâsır ve kudret nâkıs olur idi. Zîrâ def‘a-i vâhidede eşyâ-i müteaddidenin vücûdu li-zâtihi mümkün ve gayr-i mümteni‘dir. Ve mümkün kudretin mahall-i taallukudur.&#10024;

Yüce Allah senin basiretini aydınlatsın. Bilinmeli ki Yüce Allah hazretlerinin irade ve seçimiyle ilk yarattığı varlık, bir topluluğun mezhebinde basit ruhani, tek ve mekânsız bir cevherdir. Diğerlerinin mezhebinde ise mekân tutandır. Onun mahiyeti hakkında, üzerine söz söylenen şey gereğince olan bahis bu kitabın ikinci bölümündedir. Eğer Yüce Hakk murat etseydi; bazı insanların "Birden ancak bir çıkar." sözünden ibaret olan iddiasına aykırı olarak, bir defada birden çok varlık yaratırdı. Eğer böyle olsa irade eksik ve kudret noksan olurdu. Çünkü bir defada birden çok şeyin varlığı zatı itibarıyla mümkün ve imkânsız değildir. Mümkün olan ise kudretin ilişki alanıdır.

İmdi eğer ilk mevcûdun vâhid olduğu sâbit oldu ise Hakk Teâlâ cânibinden ihtiyârdır. Bu halîfeyi, müellif ve ehl-i hakâyık ibârât-ı muhtelife ile söyler ve taʻbîr eder. Onlardan her bir ibârenin bir maʻnâsı vardır. Onlardan baʻzısı ona “imâm-ı mübîn” taʻbîr eder. Ve onlardan baʻzıları ona “Arş” taʻbîr eyler ve onlardan baʻzıları da ona “mirât-ı Hakk” ve buna müşâbih taʻbîr eder. İmdi biz onların, onun hakkındaki taʻbîrlerini ve Allah Teâlâ‘nın ancak ona vehb eylediği ve ona tahsîs ettiği, onun sıfatlarındaki iʻtibârâttan zâhir olan şey hasebi üzerine bu ibârât ile hangi maʻnânın ona hâss olduğunu zikr ederiz.”&#10024;

Şimdi, eğer ilk var olanın bir olduğu sabit oldu ise, bu Yüce Allah tarafından bir tercihtir. Müellif ve hakikat ehli, bu halifeyi çeşitli ifadelerle söyler ve yorumlar. Bu ifadelerin her birinin bir anlamı vardır. Onlardan bazıları ona "imâm-ı mübîn" der. Ve onlardan bazıları ona "Arş" der ve onlardan bazıları da ona "mirât-ı Hakk" (Hakk'ın aynası) ve buna benzer ifadeler kullanır. Şimdi biz onların, onun hakkındaki ifadelerini ve Yüce Allah'ın ancak ona bağışladığı ve ona tahsis ettiği, onun sıfatlarındaki itibarlardan ortaya çıkan şeye göre, bu ifadelerle hangi anlamın ona özgü olduğunu zikrederiz.

Allah Teâlâ senin kalb ve rûh ve akıl gözünü nûr-i maʻrifet ile tenvîr eylesin. Maʻlûmun olsun ki Allah Teâlâ hazretlerinin irâdesi ve ihtiyârıyla en evvel ihtirâ‘ ve îcâd buyurduğu mevcûd muhakkıkînin mezhebine göre öyle bir cevherdir ki onda terkîb yoktur, basîttir. Zîrâ terkîb ecsâmın şânıdır. Ve ilm-i kîmyâda her ne kadar anâsır, basît ve mürekkeb olarak iki nevʻa ayrılmış ise de bu tenvi‘, o fennin nokta-i nazarına göredir. Zîrâ aʻnâsır-ı basîta dahi maʻnâ ile sûretten mürekkebdir. Ve her birinin maʻnâları kendilerine hâss olan evsâfdır. Meselâ basît olan müvellidü’l-mânın evsâfı müvellüdü’l-humûzaya benzemez. Ve azotun evsâfı da bunlara benzemez. Diğer tarafdan keşfiyyât-ı ahîreye göre elektron nazariyesi her bir unsûr-i basîtin dahi mürekkeb birer mâdde olduğunu beyân etmektedir. Binâenaleyh bu ilk cevherin besâteti bunlar gibi değildir. Basît-i hakîkîdir ve rûhânîdir. Yaʻnî maʻnevîdir. Zîrâ maʻnâda terkîb yoktur. Ve bu cevher-i basît-i rûhânî ikilikten ârî olan bir ferddir. Ve gayr-i mütehayyizdir. Yaʻnî fezâda bir mahall-i mahsûsu işgâl etmez. Nitekim insânın hüceyrât-ı dimâğiyyesi gâyet küçük olduğu hâlde onda nâ-mütenâhînin maʻnâsı ve diğer maânî-i mütevâliyye-i bî-nihâye vücûd-pezîr olur. Bu küçük hüceyrâta bu maânînin taalluku onların gayr-i mütehayyiz olmasından nâşîdir. Eğer mütehayyiz olsa bu azîm maânînin o kadar küçük bir mahalde vücûdpezîr olamaması lâzım gelir idi. İşte rûh hakkında ulemâ-i muhakkıkînin mezhebi budur. Fakat dâire-i akılda mahsûr kalan ulemânın ve hükemânın mezhebinde bu cevher mütehayyizdir, yaʻnî fezâda bir mahal işgâl eden nevʻidendir. Onun mâhiyeti hakkında ne gibi bir söz söylemek îcâb ederse bu kitâbın ikinci bâbında zikr olunmuştur.&#10024;

Yüce Allah senin kalp, ruh ve akıl gözünü marifet nuruyla aydınlatsın. Bilinmeli ki Yüce Allah'ın iradesi ve seçimiyle en evvel yarattığı ve var ettiği mevcudat, muhakkik âlimlerin görüşüne göre, öyle bir cevherdir ki onda terkip yoktur, basittir. Çünkü terkip, cisimlerin özelliğidir. Ve kimya ilminde her ne kadar elementler, basit ve bileşik olarak iki türe ayrılmış ise de bu ayrım, o fennin bakış açısına göredir. Çünkü basit elementler dahi mana ve suretten mürekkeptir. Ve her birinin manaları kendilerine özgü olan vasıflardır. Örneğin, basit olan hidrojenin vasıfları asitlerin vasıflarına benzemez. Ve azotun vasıfları da bunlara benzemez. Diğer taraftan, son keşiflere göre elektron teorisi, her bir basit elementin dahi bileşik birer madde olduğunu beyan etmektedir. Bu sebeple, bu ilk cevherin basitliği bunlar gibi değildir. Hakiki basittir ve ruhanidir. Yani manevidir. Çünkü manada terkip yoktur. Ve bu basit ruhani cevher, ikilikten arınmış bir ferddir. Ve mekânsızdır. Yani uzayda belirli bir yer işgal etmez. Nitekim insanın beyin hücreleri gayet küçük olduğu halde, onda sonsuzluğun manası ve diğer sonsuz ardışık manalar varlık kazanır. Bu küçük hücrelere bu manaların ilişmesi, onların mekânsız olmasından kaynaklanır. Eğer mekânlı olsaydı, bu azim manaların o kadar küçük bir yerde varlık kazanamaması gerekirdi. İşte ruh hakkında muhakkik âlimlerin görüşü budur. Fakat akıl dairesinde sınırlı kalan âlimlerin ve filozofların görüşünde bu cevher mekânlıdır, yani uzayda bir yer işgal eden türdendir. Onun mahiyeti hakkında ne gibi bir söz söylemek gerekirse, bu kitabın ikinci bölümünde zikredilmiştir.

Bu cevher-i basît-ı rûhânînin ferd olarak îcâdı hakkında baʻzı kimseler yaʻnî hükemâ ve felâsife “Vâhidden ancak vâhid sâdır olur.” düstûrunu sebeb gösterirler. Hâlbuki mertebe-i ulûhiyette yaʻnî vücûd-i mutlakın mertebe-i vahdetinde meşiyyet sâbittir. Ve sıfât-ı sâire gibi bir sıfât olan meşiyyet sâbit olunca, emr-i ihtirâ‘da böyle bir düstûra tebaiyyet mecbûriyeti yoktur. Binâenaleyh Allah Teâlâ hazretleri murâd ede idi; ilk evvel böyle bir cevher-i ferd ihtirâ‘ etmeyip def‘a-i vâhidede mevcûdât-ı müteaddide ihtirâ‘ ve îcâd eyler idi. Eğer hükemâ ve felâsifenin zehâbı gibi olsa idi Hakk Teâlâ irâdesini icrâda kâsır ve âciz ve kudreti de nâkıs olur idi. Böyle olunca vâhidden ancak vâhid sâdır olur sözü mertebe-i vahdet için sâdık değildir. Belki bu söz bilcümle sıfât ve niseb ve nuûttan münezzeh olan mertebe-i ahadiyyet için sâdıktır. Nitekim Hz. Şeyh İbrâhîm Şettâri (kuddise sırruh) “Âyîne-i Hakâyık-nümâ” risâlesinde şöyle buyurur: “Vaktâki zât-ı lâ-taayyün, sûret-i taayyün ile zuhûr eder, onun ilk tenezzülüne taayyün-i evvel ve ilm-i mutlak ve vücûd-i mutlak derler. Zîrâ şuûr-i zât ve vicdân-ı zât, bu mertebede bilâ-kayd-ı maʻlûm ve gayriyyet, mutlaktır. Ve bu mertebe, mertebe-i sânînin hilâfınadır. Zîrâ o mertebede ilm-i zât, aʻyân-ı sâbite kayd-ı maʻlûmu ile mukayyeddir. Ve bu mertebeye ondan dolayı vahdet-i hakîkî derler ki bu nefs-i taayyün-i evvelin ismidir. Çünkü ال دیصدر من الواحد اال الواح “Bu mertebede ta‘dîd ve a‘dâd-ı kesret ve efrâd yoktur.” İşte bu îzâhâttan anlaşılır ki bu sözün, kendisinde meşiyyet sâbit olan mertebe-i vahdet için ıtlâkı, irâdeye acz ve kudrete, noksân isnâdını mûcib olduğundan Hz. Şeyh (radiyallahu anh) bu mertebe hakkında bu kelâmı bi-hakkın nefy buyururlar. Zâten def‘a-i vâhidede eşyâ-i müteaddidenin vücûdu li-zâtîhi mümkündür. Ve müstahîl değildir. Ve mümkün olan bir şey dahi kudretin taalluk edeceği bir şeydir. Böyle olduğuna şâhid bu âlemde birçok misâller vardır. Meselâ bir tas içine sâbunlu su koyup ve üzerine sâbunlanmış bez örtülüp gergin bir sûretle tutulsa ve kenarından üflense def‘a-i vâhidede binlerce köpük peydâ olur. Bu ise bir asıldan nefha-i vâhide ile def‘aten suver-i müteaddide ızhârından başka bir şey değildir.&#10024;

Bu ruhani basit cevherin tek tek yaratılması hakkında bazı kimseler, yani filozoflar ve hikmet sahipleri, "Birden ancak bir çıkar." düsturunu sebep gösterirler. Hâlbuki ilâhlık mertebesinde, yani mutlak varlığın birlik mertebesinde, meşiyyet (dileme, irade) sabittir. Ve diğer sıfatlar gibi bir sıfat olan meşiyyet sabit olunca, yaratma işinde böyle bir düstura uymak mecburiyeti yoktur. Bu sebeple Yüce Allah murat etseydi; ilk önce böyle tek bir cevher yaratmayıp, bir defada çok sayıda varlık yaratır ve meydana getirirdi. Eğer filozofların ve hikmet sahiplerinin zannettiği gibi olsaydı, Yüce Allah iradesini icrada yetersiz ve âciz, kudreti de noksan olurdu. Böyle olunca, "Birden ancak bir çıkar." sözü birlik mertebesi için doğru değildir. Aksine bu söz, bütün sıfatlardan, nispetlerden ve niteliklerden uzak olan ahadiyyet (Allah'ın biricikliği) mertebesi için doğrudur. Nasıl ki Hz. Şeyh İbrahim Şettâri (sırrı kutsal olsun) "Ayn-ı Hakayık-nüma" risalesinde şöyle buyurur: "Vaktaki zât-ı lâ-taayyün (belirlenmemiş öz), taayyün (belirlenme) suretiyle zuhur eder, onun ilk tenezzülüne (inişine) taayyün-i evvel (ilk belirlenme), ilm-i mutlak (mutlak ilim) ve vücud-i mutlak (mutlak varlık) derler. Çünkü zâtın şuuru ve zâtın vicdanı, bu mertebede bilinen ve başkalık kaydı olmaksızın mutlaktır. Ve bu mertebe, ikinci mertebenin zıddıdır. Çünkü o mertebede zâtın ilmi, sabit hakikatler kaydıyla sınırlıdır. Ve bu mertebeye ondan dolayı hakiki vahdet (gerçek birlik) derler ki bu, ilk belirlenmenin kendisinin ismidir. Çünkü ال دیصدر من الواحد اال الواح (Birden ancak bir çıkar.) Bu mertebede sayma ve çokluk sayıları ve fertler yoktur." İşte bu açıklamalardan anlaşılır ki bu sözün, kendisinde meşiyyet sabit olan birlik mertebesi için kullanılması, iradeye acizlik ve kudrete noksanlık isnat etmeyi gerektirdiğinden, Hz. Şeyh (Allah ondan razı olsun) bu mertebe hakkında bu sözü haklı olarak reddeder. Zaten bir defada çok sayıda şeyin varlığı zatı itibarıyla mümkündür. Ve imkânsız değildir. Ve mümkün olan bir şey de kudretin ilişeceği bir şeydir. Böyle olduğuna şahit bu âlemde birçok örnek vardır. Örneğin bir tas içine sabunlu su koyup ve üzerine sabunlanmış bez örtülüp gergin bir şekilde tutulsa ve kenarından üflense bir defada binlerce köpük ortaya çıkar. Bu ise bir asıldan tek bir nefesle birdenbire çok sayıda suretin ortaya çıkmasından başka bir şey değildir.

İmdi eğer ilk mevcûdun vâhid oluğu sâbit oldu ise bu sübût-i vahdet keyfiyyeti ancak Hakk Teâlâ hazretlerinin meşiyyeti ve ihtiyârı ile vâkiʻ olmuştur. Hakk Teâlâ onu böyle dilemiştir. Bu halîfe hakkında gerek müellifin ve gerek sâir ehl-i hakâikin ibârât-ı muhtelife ile birtakım taʻbîrâtı vardır. Ve bu taʻbîrâttan her bir ibârenin dahi birer maʻnâları vardır. O ehl-i hakâikten baʻzısı o halîfeye “imâm-ı mübîn” derler ve baʻzıları “arş” taʻbîr ederler ve baʻzıları da “mirât-ı Hakk” derler ve buna müşâbih taʻbîrât-ı sâire istiʻmâl ederler. Binâenaleyh biz o ehl-i hakâikin o halîfe hakkında taʻbîrlerini Allah Teâlâ hazretlerinin ancak o halîfeye bahş eylediği ve ona tahsîs ettiği birtakım sıfatlardaki iʻtibârâttan zâhir olan şeylere nazar edip, bu ibâreler ile hangi maʻnânın ona tahsîs edilmiş olduğunu zikr ve beyân ederiz. Yaʻnî o halîfenin hangi sıfâtına nazaran “imâm-ı mübîn” demişlerdir ve hangi sıfâtına nazaran “arş” taʻbîrini kullanmışlardır. Bunları beyân ederiz.&#10024;

Şimdi, eğer ilk varlığın bir olduğu sabit olduysa, bu birliğin sabit olma niteliği ancak Yüce Allah'ın dilemesi ve seçimiyle meydana gelmiştir. Yüce Allah onu böyle dilemiştir. Bu halife hakkında gerek müellifin gerekse diğer hakikat ehlinin çeşitli ifadelerle birtakım tabirleri vardır. Ve bu tabirlerden her bir ifadenin de birer anlamı vardır. O hakikat ehlinin bazıları o halifeye "imâm-ı mübîn" (açıkça gösteren önder) derler ve bazıları "arş" (Allah'ın kudret ve hükümranlık makamı) tabirini kullanırlar ve bazıları da "mirât-ı Hakk" (Hakk'ın aynası) derler ve buna benzer başka tabirler kullanırlar. Bu sebeple biz, o hakikat ehlinin o halife hakkındaki tabirlerini, Yüce Allah'ın ancak o halifeye bahşettiği ve ona tahsis ettiği birtakım sıfatlardaki itibarlardan ortaya çıkan şeylere bakarak, bu ifadelerle hangi anlamın ona tahsis edilmiş olduğunu zikreder ve açıklarız. Yani o halifenin hangi sıfatına göre "imâm-ı mübîn" demişlerdir ve hangi sıfatına göre "arş" tabirini kullanmışlardır. Bunları açıklarız.

“Müellif dedi: Kavm (radiyallahu anhüm) şöyle zikr eyledi ki: “Ebû Hâmid elGazâlî (radiyallahu anh) onlardandır.” Muhakkak rûhdan ibâret olan bu halîfe, âlem-i emrdendir ve ıstılâhan âlem-i halktan değildir. Bunlar Hakk Teâlâ’nın قل ِ الروح مِن أمر ِ رَن&#10024;

Müellif dedi: Kavim (Allah onlardan razı olsun) şöyle zikretti ki: "Ebû Hâmid el-Gazâlî (Allah ondan razı olsun) onlardandır." Muhakkak ruhtan ibaret olan bu halife, âlem-i emrdendir (emir âlemi, yaratma emriyle var olan âlem) ve terim olarak âlem-i halktan (yaratılış âlemi, maddî âlem) değildir. Bunlar Yüce Allah'ın "De ki: Ruh Rabbimin emrindendir." (İsrâ Suresi, 85. ayet) buyruğuna dahildir.

ِّي ی (İsrâ: 17:85) kavliyle ihticâc eylediler. Ve tebyîn için lafzı buradan ittihâz eylediler. Ve âlem-i emr ile Allah Teâlâ’dan bilâ-vâsıta ancak emr-i Azîz’in müşâfehesiyle sâdır olan her bir şeyi murâd ettiler. Ve o vücûd-i mutlaka izâfe ile sebeb-i sânîdir. Sebeb-i evvel mevcûd-i mukayyede izâfe iledir; o da mübtede‘âttır. Ve âlem-i halk sebeb-i mütekaddimden min-gayr-i müşâfeheti’l-emr sudûr eden her bir mevcûddur ki o da kelimedir. Seyyid-i âlem ve onun Halık’ına ve mürebbîsine işâreten Hakk Teâlâ أال َ له الْخَلْق َ َّلله ْی رَب الْعَالمِی وَا ْلَمر تَبَارَك َ ا (A‘râf, 7:54) buyurdu. İmdi vaktâki bu takarrur eyledi; hakîkat bilindikte elfâz arasında buhl yoktur. Allah Teâlâ hakkı söyler ve doğru yola irşâd eyler.”&#10024;

"De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir." (İsrâ: 17:85) kavliyle delil getirdiler. Ve açıklamak için lafzı buradan aldılar. Ve âlem-i emr ile Yüce Allah'tan aracısız olarak, ancak Aziz Emr'in (Allah'ın doğrudan buyruğu) sözlü bildirmesiyle meydana gelen her şeyi kastettiler. Ve o, mutlak varlığa nispetle ikinci sebeptir. Birinci sebep, kayıtlı varlığa nispetledir; o da mübtede‘âttır (yaratılmış ilk şeyler). Ve âlem-i halk (yaratılış âlemi), emrin sözlü bildirmesi olmaksızın, önceki sebepten meydana gelen her bir varlıktır ki o da kelimedir. Âlemlerin Efendisi'ne ve onun Yaratıcısı'na ve terbiye edicisine işaretle Yüce Allah, "Haberiniz olsun, yaratmak da emretmek de O'na mahsustur. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir!" (A‘râf, 7:54) buyurdu. Şimdi, bu durum kesinleşince; hakikat bilindiğinde lafızlar arasında cimrilik yoktur. Yüce Allah hakkı söyler ve doğru yola iletir.

Bu kitâbın müellifi olan Hz. Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) buyurur ki tâife-i muhakkıkîn (radiyallahu anhüm) halîfe hakkında şöyle beyân ederler: Ve Hâmid Gazâlî (radiyallahu anh) o tâifedendir. Muhakkak rûh-i küllîden ibâret olan bu halîfe, âlem-i emrdendir. Çünkü şe’n-i küllî-i ilâhîdir. Ve şe’n-i ilâhî ise maʻnâdır. Ve tâife-i muhakkıkînin vazʻ eyledikleri ıstılâh mûcibince âlem-i halktan değildir. Bu tâife-i kirâm, rûhun âlem-i emrden olduğuna قل ِ الروح مِن أمر ِ رَن (İsrâ: 17:85) âyet-i kerîmesini delîl olarak gösterirler. Ve tebyîn-i&#10024;

Bu kitabın yazarı olan Hz. Şeyh-i Ekber (Allah ondan razı olsun) buyurur ki, tahkik ehli topluluk (Allah onlardan razı olsun) halife hakkında şöyle açıklama yaparlar: Ve Hâmid Gazâlî (Allah ondan razı olsun) o topluluktandır. Muhakkak ki küllî ruhtan ibaret olan bu halife, âlem-i emrdendir (Allah'ın "Ol" emriyle yarattığı, maddesiz âlem). Çünkü o, ilâhî küllî bir haldir. Ve ilâhî hal ise bir anlamdır. Ve tahkik ehli topluluğun koydukları terim gereğince âlem-i halktan (yaratılmışlar âlemi, maddî âlem) değildir. Bu yüce topluluk, ruhun âlem-i emrden olduğuna "De ki: Ruh Rabbimin emrindendir." (İsrâ: 17:85) ayet-i kerimesini delil olarak gösterirler. Ve açıklanması...

ِّي ی maksad için âlem-i emr ıstılâhını buradan vazʻ eylediler. Ve âlem-i emr taʻbîri ile, Allah Teâlâ cânibinden merâtibden hiçbir mertebenin ve etvâr-ı hilkatten hiçbir tavrın tavassutu olmaksızın ancak emr-i Azîz’in müşâfehesiyle, yaʻnî “kün” emriyle sâdır olan her bir şeyi murâd ettiler. Nitekim Hakk Teâlâ ء ٍ إِذَا أرَدنَاە أن نَّقول َ لهكُن فَيَكُونقَولُنَا لِش إِنَّمَا (Nahl: 16:40) buyurur. Ve o âlem-&#10024;

Bu maksat için "âlem-i emr" terimini buradan koydular. Ve "âlem-i emr" tabiri ile, Yüce Allah tarafından mertebelerden hiçbir mertebenin ve yaratılış evrelerinden hiçbir evrenin aracılığı olmaksızın, ancak Aziz Emrin doğrudan tecellisiyle, yani "kün" (ol) emriyle meydana gelen her şeyi kastettiler. Nitekim Yüce Allah, "Biz bir şeyin olmasını istediğimiz zaman, ona sadece 'Ol!' deriz, o da hemen oluverir." (Nahl: 16:40) buyurur. Ve o âlem-

ََي i emr, vücûd-i mutlaka izâfe ile sebebi sânîdir. Çünkü alem-i emre nazaran sebeb-i evvel vücûdi mutlaktır. Eğer vücûd-i mutlak olmasa, kün emrinin masdarı bulunmaz idi. Masdar ise sâdır olan şeyin sebebidir. Fakat yine o âlem-i emr, vücûd-i mukayyede yaʻnî âlem-i halka izâfe ile sebeb-i evveldir. Zîrâ vücûd-i mukayyedin masdarı âlem-i emrdir. Vücûd-i mukayyed dediğimiz şeyler mübtede‘ât-ı ilâhiyyedir. Nitekim Hakk Teâlâ: هللا بَدِيع السَّمَاوَات ِ وَا ْلَرض&#10024;

Ey emir, mutlak varlığa nispetle ikinci sebeptir. Çünkü emir âlemine göre ilk sebep mutlak varlıktır. Eğer mutlak varlık olmasaydı, "kün" (ol) emrinin kaynağı bulunmazdı. Kaynak ise ortaya çıkan şeyin sebebidir. Fakat yine o emir âlemi, kayıtlı varlığa yani halk âlemine nispetle ilk sebeptir. Zira kayıtlı varlığın kaynağı emir âlemidir. Kayıtlı varlık dediğimiz şeyler, ilahi başlangıçlardır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur: "Allah, göklerin ve yerin yaratıcısıdır."

ِ buyurur. Semâvât ve arz mübtede‘âttan ve âlem-i halktandır. Ve muhakkıkîn-i kirâm hazarâtı âlem-i halk taʻbîrinden müşâfehe-i emr, yaʻnî “Kün!” emri olmaksızın sebeb-i mütekaddimden yaʻnî sebeb-i evvel olan âlem-i emrden sudûr eden her bir mevcûdu murâd ederler ki bu mevcûd dahi mevcûd-i mukayyeddir. Ve bu mevcûd-i mukayyede, “kelime” taʻbîr ederler. Zîrâ kelime nasıl ki bir maʻnâyı hâmilen zâhir ve mahsüs ise o mevcûd-i mukayyed dahi öylece bir maʻnâyı hâmilen zâhir ve mahsüsdür. İşte bu iʻtibâr ile senin ve benim vücûd-i mukayyedemiz birer kelimedir. Hakk Teâlâ hazretleri maʻnâ-yı küllîyi hâmilen zâhir olan seyyid-i âleme ve onun&#10024;

buyurur. Gökler ve yer, başlangıcı olanlardan ve halk âlemindendir. Muhakkikîn-i kirâm (hakikatleri araştıran yüce kişiler) hazretleri, halk âlemi tabirinden, "Kün!" (Ol!) emri olmaksızın, öncelikli sebepten, yani ilk sebep olan emir âleminden meydana gelen her bir varlığı kastederler ki bu varlık da kayıtlı bir varlıktır. Bu kayıtlı varlığa "kelime" derler. Çünkü kelime nasıl ki bir anlamı taşıyarak görünen ve hissedilen ise, o kayıtlı varlık da öylece bir anlamı taşıyarak görünen ve hissedilendir. İşte bu bakımdan senin ve benim kayıtlı varlığımız birer kelimedir. Yüce Allah, küllî anlamı taşıyarak görünen âlemin efendisine ve onun

َ َّلله

ْی Hâlık’ına ve mürebbîsine işâreten Kur’ân-ı Kerîm’de رَب الْعَالمِی وَا ْلَمر تَبَارَك َ ا أال َ له الْخَلْق (A‘râf, 7:54) buyurdu.&#10024;

Yüce Allah, yaratıcısına ve terbiye edicisine işaretle Kur'ân-ı Kerîm'de "Yaratmak da emretmek de O'na mahsustur. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir!" (A‘râf, 7:54) buyurdu.

İmdi vaktâki âlem-i emr ve halkın maʻnâları bu îzâhât ile takarrür eyledi. Bu hakîkat bilindiği vakit, istediğin elfâz ile tebyîn-i maʻnâ edebilirsin. Ve elfâz arasında şuhh ve buhl yoktur. Biz bu maʻnâyı Kur’ân-ı Kerîm’den iktibâs eyledik. Allah Teâlâ hazretleri ise hakkı söyler ve doğru yola irşâd eyler. Binâenaleyh beyânâtımızı inkâr vâdîsine gitme!&#10024;

Şimdi, emir âlemi ve halk âleminin anlamları bu açıklamalarla yerleşti. Bu hakikat bilindiği zaman, istediğin kelimelerle anlamı açıklayabilirsin. Ve kelimeler arasında cimrilik ve kıtlık yoktur. Biz bu anlamı Kur'ân-ı Kerîm'den aldık. Yüce Allah ise hakkı söyler ve doğru yola yöneltir. Bu sebeple açıklamalarımızı inkâr yoluna gitme!

ONLAR ÜZERİNE MEVZÛʻ-İ İBÂRÂT-I MUSTALAHADIR&#10024;

Onlar üzerine konulmuş ıstılahî ifadelerdir.

“Müellif der ki: Ehl-i maânîden baʻzı muhakkıkîn (radiyallahu anhüm) hazarâtının ona “mâdde-i ûlâ” ıtlâk etmesine gelince muhdesât hakkında ona “mümidd-i evvel” ıtlâk ettiklerinden, ûlâdır. Lâkin onlar Allah Teâlâ’nın onu, onunla îcâd ettiği sıfât Çevirenin notu: Âyet-i kerîme bahse kemâl-i mutâbakatından dolayı ibâre-i kitâb tarzında îrâd buyurulmuştur. Bu nedenle sûre ve âyet numarası belirtilmemiştir. Âyetin tamâmı şu şekildedir: Bakara, 2:117: بَدِيع السَّمَاوَاتِ&#10024;

Müellif der ki: Anlam ehli olan bazı araştırmacıların (Allah onlardan razı olsun) ona "ilk madde" demelerine gelince, yaratılmışlar hakkında ona "ilk yardımcı" dedikleri için o, ilktir. Lakin onlar, Yüce Allah'ın onu, onunla icat ettiği sıfatlar... Çevirenin notu: Ayet-i kerime, konuya tam uygunluğundan dolayı kitabın ifadesi tarzında zikredilmiştir. Bu nedenle sure ve ayet numarası belirtilmemiştir. Ayetin tamamı şu şekildedir: Bakara, 2:117: بَدِيع السَّمَاوَاتِ

ی فَيَكُون َ أمرا ً فَإِنَّمَا يَقول له كُن وَا ْلَرض ِ وَإِذَا قَض ile tesmiye ettiler. Ve bir şeyin böyle sıfâttan kâim olduğu şey ile tesmiyesi baʻîd değildir. Ve ancak ona “mâdde-i ûlâ” ile tâbîr olundu. Zîrâ Allah Teâlâ eşyâyı iki nevʻi üzerine halk etti. Biri sebeb vâsıtası olmaksızın halk ettiği ve onu diğer bir şeyin halkına sebeb kıldığı şeydir ve iʻtikâd-ı sahîh budur ki Hakk Teâlâ eşyâyı ehl-i Hakk’a muhâlif olanların hilâfına olarak, esbâb ile değil esbâb indinde yapar. Ve sahîh olan budur ki muhakkak ilk mevcûd, sebeb-i mütekaddim olmaksızın mahlûktur. Ve baʻdehu onun gayrisine bir sebeb ve onun için mâdde oldu. Ve bu gayr, takaddüm eden akd üzerine ona mütevakkıfdır. Açlığın ekle ve susuzluğun şürbe âdeten tevakkufu gibi. Ve âlimin, ilme ve hayyin, hayâta aklen tevakkufu gibi. Ve bunun emsâli ve sevâbın fiil-i tâata ve ikâbın ma‘sıyete şerʻan tevakkufu gibi. Vaktâki bu maʻnâyı mülâhaza ettiler ona mâdde-i ûlâ tesmiye ettiler. Ve o güzeldir; ve onlar üzerine şerʻan ve aklen hatâ yoktur.&#10024;

"Bir şeye 'ol' dediği zaman o şey hemen oluverir" (Yâ Sîn Sûresi, âyet 82) âyetiyle isimlendirdiler. Bir şeyin, sıfattan kâim olduğu şey ile isimlendirilmesi uzak değildir. Ancak ona "ilk madde" denildi. Çünkü Yüce Allah eşyayı iki tür üzerine yarattı. Biri, sebep vasıtası olmaksızın yarattığı ve onu başka bir şeyin yaratılmasına sebep kıldığı şeydir. Doğru inanç şudur ki, Yüce Allah eşyayı, Ehl-i Hakk'a muhalif olanların aksine, sebeplerle değil, sebeplerin yanında yaratır. Doğru olan şudur ki, muhakkak ilk mevcut, önceden bir sebep olmaksızın yaratılmıştır. Ve ondan sonra, onun dışındaki bir şeye sebep ve onun için madde oldu. Ve bu dışındaki şey, önceden geçen akde bağlıdır. Açlığın yemeğe ve susuzluğun içmeye âdeten bağlı olması gibi. Ve âlimin ilme ve dirinin hayata aklen bağlı olması gibi. Ve bunun benzerleri ve sevabın itaat fiiline ve cezanın isyana şer'an bağlı olması gibi. Bu anlamı düşündüklerinde ona "ilk madde" adını verdiler. Ve bu güzeldir; ve onlar üzerine şer'an ve aklen bir hata yoktur.

Ve baʻzıları ona “arş” taʻbîr etti. Buna haml edenlerin beyânı budur ki: Vaktâki bir kavilde arş âlemi muhîttir. Ve diğer bir kavilde dahi cümle-i âlemdir. Ve o emr ve nehyin menbaʻıdır. Ve ânifen mezkûr olan bu mevcûdu bu vecihden yaʻnî ittihâd ve ihâta cihetinden arşa müşâbih buldular. Nasıl ki arş âlemi muhîttir. Ve o felek-i tâsi‘dir. Marazı temeddühde Hakk Teâlâ’nın استَوَى الرَّحمَن عَیل الْعَرش (Tâhâ, 20:5) kavline nazar etmez&#10024;

Bazıları ona "arş" adını verdi. Bunu kabul edenlerin açıklaması şudur: Bir görüşe göre arş, âlemi kuşatır. Başka bir görüşe göre ise bütün âlemdir. Ve o, emir ve nehyin kaynağıdır. Az önce bahsedilen bu varlığı, yani birlik ve kuşatıcılık yönünden arşa benzer buldular. Nasıl ki arş âlemi kuşatır ve o dokuzuncu felektir. Övünme hastalığında Yüce Allah'ın "Rahman arş üzerine istiva etti" (Tâhâ, 20:5) sözüne dikkat etmezler.

ِ misin? Eğer mahlûkât içinde ondan aʻzâmı olsa idi; bu temeddüh vâkiʻ olmaz idi. Havâssa mahsûs bir sırr vardır. Lâkin burada bizim remz ettiğimiz bir sırr vardır. Onun sâhibi ona vâkıf olduğu vakit onunla telezzüz eder. Ve o الرَّحمَن عَیل الْعَرش ِ استَوَى kavlidir.&#10024;

Eğer yaratılmışlar içinde ondan daha yücesi olsaydı, bu övgü gerçekleşmezdi. Havassa (seçkin kişilere) özgü bir sır vardır. Lâkin burada bizim işaret ettiğimiz bir sır vardır. Onun sahibi ona vâkıf olduğu vakit onunla lezzet alır. Ve o, "Rahman Arş'a istiva etti" kavlidir.

İmdi bu âyette mezkûr olan arş, müstevâ-yı Rahmân’dır. Ve o sıfâtın mahallidir. Ve bizim tesmiye ettiğimiz halîfe bu beyâna hamlen bir arştır. Allah (celle celâluhu) hazretlerinin müstevâsıdır. İmdi iki arşın arasıdır ki Allah ve Rahmân mâbeynidir. Her&#10024;

Şimdi bu ayette anılan arş, Rahman'ın istiva ettiği yerdir. Ve o, sıfatların mahallidir. Ve bizim halife diye adlandırdığımız şey, bu açıklamaya göre bir arştır. Allah (celle celâluhu) hazretlerinin istiva ettiği yerdir. Şimdi iki arşın arasıdır ki, Allah ve Rahman'ın arasıdır. Her

َی ne kadar أيًّا مَّا تَدعوا ْ فَله ا ْلَسمَاء الْحسن (İsrâ, 17:110) ise de ve bizim zikr eylediğimiz şeyde ehl-i esrâr indinde hafâ yoktur. Bu arş, mermûzdan hadd-i istivâ-i (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in ان هللا خلق آدم عیل صورتە kavlidir. İmdi arş Zât’ın hâmilidir. Ve sıfâtın mahmûlün-aleyhidir. Ey ârif, mütehakkık ol ve ey vâkıf, mütenebbih ol ve ey vâris, mütenaʻim ol ve Allah Teâlâ hakkı söyler ve o doğru yola irşâd eyler.”&#10024;

Her ne kadar "De ki: İster Allah diye çağırın, ister Rahman diye çağırın. Hangisiyle çağırırsanız çağırın, nihayet en güzel isimler O'nundur." (İsrâ, 17:110) ayeti olsa da, bizim zikrettiğimiz şeyde sır ehli katında bir kapalılık yoktur. Bu arş, gizli olandan Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) "Allah Âdem'i kendi suretinde yarattı" kavlinin istivâ (Allah'ın arşa hükmetmesi) sınırıdır. Şimdi arş, Zât'ın taşıyıcısıdır ve sıfatların kendisine yüklendiği yerdir. Ey ârif, hakikati anla ve ey vâkıf, uyanık ol ve ey vâris, nimetlen ve Yüce Allah hakkı söyler ve O doğru yola irşâd eder.

Muhakkıkîn-i kirâm hazarâtının halîfe hakkında vazʻ etmiş oldukları ıstılâhât beyânındadır:&#10024;

Değerli araştırmacıların halife hakkında belirttikleri terimlerin açıklanmasındadır:

Hz. Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) buyurur ki: Ehl-i maânîden bulunan muhakkıkkinden baʻzıları halîfeye “mâdde-i ûlâ” ıstılâhını vazʻ ettiler. Bu ıstılâhın sebeb-i vazʻı budur ki; muhdesâtın ya‘nî mevcûdât-ı izâfiyyenin ve mümkünâtın mebde’i olduğu için o halîfeye “mümidd-i evvel” ıtlâk ettiklerinden “ûlâ” taʻbîrini muvâfık buldular. Ve onlar bu halîfeyi, Hakk Teâlâ nasıl bir sıfât ile îcâd etmiş ise bu sıfât ile tesmiye ettiler. Ve bir şeyin sıfâttan kâim olduğu şey ile tesmiyesi aklen müstebʻad bir şey değildir. Nitekim tabâbet ve hikmet ve kitâbet…ilh sıfatları ile kâim bulunan bir kimseye tabîb, hakîm ve kâtib tesmiyesi câizdir. Ve işte ancak bu maʻnâ sebebiyle halîfeye “mâdde-i ûlâ” taʻbîr olundu.&#10024;

Hz. Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) buyurur ki: Anlam ehli olan araştırmacılardan bazıları, halifeye "mâdde-i ûlâ" (ilk madde) terimini koydular. Bu terimin konulma sebebi şudur ki; sonradan olanların, yani izafî varlıkların ve mümkünlerin başlangıcı olduğu için o halifeye "mümidd-i evvel" (ilk destekleyici) adını verdiklerinden, "ûlâ" (ilk) tabirini uygun buldular. Ve onlar bu halifeyi, Yüce Allah nasıl bir sıfat ile var etmiş ise bu sıfat ile isimlendirdiler. Ve bir şeyin sıfattan kâim olduğu şey ile isimlendirilmesi aklen uzak bir şey değildir. Nasıl ki tabiplik ve hikmet ve katiplik gibi sıfatlarla var olan bir kimseye tabip, hakim ve katip denilmesi caizdir. Ve işte ancak bu anlam sebebiyle halifeye "mâdde-i ûlâ" denildi.

Zîrâ kitâbın evvelinden beri mürûr eden îzâhâttan anlaşıldığı üzere Allah Teâlâ eşyâyı iki nevʻi üzere halk ve ızhâr etmiştir. Birisini sebeb vâsıtası olmaksızın halk etmiş ve onu diğer bir şeyin halkına sebeb kılmıştır. Ve ilk mevcûd olan halîfeyi, merâtibden hiçbir mertebenin ve etvâr-ı hilkatten hiçbir tavrın tavassutu olmaksızın ancak “kün” emrinin müşâfehesiyle ızhâr etti. Ve bu ilk mevcûdu, sâir muhdesâtın halk ve îcâdına sebeb kıldı. Ve iʻtikâd-ı sahîh budur ki Hakk Teâlâ eşyâyı, ehl-i Hakk’a muhâlefet eden Mu‘tezile ve Kaderiyye ve Cebriyye gibi birtakım tâifenin iʻtikâdâtı hilâfına olarak esbâb ile değil, esbâb indinde yapar. Zîrâ eşyânın mutlaka esbâb ile halkına iʻtikâd, kudret-i Hakk’ı bir kayd ile takyîd etmek demek olur. Ve kayd tahtında olan ise acz içinde bulunur. Ve esbâbın vücûduna intizâra mecbûr olur. Hakk Teâlâ ise halk-ı eşyâda esbâba muhtâc değildir. Fakat eşyâyı esbâb perdesi arkasında halk eder. Bu ise eşyâyı hikmet üzerine tertîb etmiş olmasındandır. Ve bu tertîb ayn-ı rahmettir. Meselâ Hakk Teâlâ hazretleri bir kimseyi esbâbına teşebbüs etmediği hâlde hiç ummadığı bir vech ile iğnâ edebilir.&#10024;

Çünkü kitabın başından beri geçen açıklamalardan anlaşıldığı üzere Yüce Allah varlıkları iki tür üzere yaratmış ve ortaya çıkarmıştır. Birini sebep olmaksızın yaratmış ve onu başka bir şeyin yaratılmasına sebep kılmıştır. Ve ilk var olan halifeyi, mertebelerden hiçbir mertebenin ve yaratılış evrelerinden hiçbir evrenin aracılığı olmaksızın, ancak "kün" (ol) emrinin doğrudan tecellisiyle ortaya çıkardı. Ve bu ilk var olanı, diğer sonradan yaratılanların yaratılmasına ve var edilmesine sebep kıldı. Ve doğru inanç şudur ki Yüce Allah varlıkları, Hak ehline muhalefet eden Mu'tezile, Kaderiyye ve Cebriyye gibi birtakım topluluğun inançlarının aksine olarak, sebeplerle değil, sebeplerin yanında yapar. Zira varlıkların mutlaka sebeplerle yaratıldığına inanmak, Hakk'ın kudretini bir kayıtla sınırlamak demek olur. Ve kayıt altında olan ise acizlik içinde bulunur. Ve sebeplerin varlığına beklemeye mecbur olur. Yüce Allah ise varlıkları yaratmada sebeplere muhtaç değildir. Fakat varlıkları sebepler perdesi arkasında yaratır. Bu ise varlıkları hikmet üzerine düzenlemiş olmasındandır. Ve bu düzenleme rahmetin ta kendisidir. Örneğin Yüce Allah hazretleri bir kimseyi sebeplerine teşebbüs etmediği hâlde hiç ummadığı bir şekilde zengin edebilir.

ه َّلله

Nitekim buyurur: َّلَ يَحتَسِب ه مَخرَجًا وَيَرزقه مِن حَيثَ يَجعَل ل وَمَن يَتَّق ِ ا (Talâk, 65:2-3) Ve bunun bu âlemde birçok misâl-i zâhirîsi görülmüştür. İnkâra mecâl yoktur. Fakat gınâyı, ticâret gibi bir sebeb perdesi arkasına vazʻ etmiştir. Baʻdehu tahsîl-i gınâyı ârzû edenlerin ne yolda hareket etmeleri lâzım geleceğini bilmeleri içindir. Ve kezâ açlık gibi bir marazın izâlesini ekle mütevakkıf kılmıştır. Ve sebeb-i ekl bir perdedir. Karnı açıkan bir kimse ne yapacağını bilmek için tokluğu sebeb-i ekl perdesi arkasına vazʻ etmiştir. Eğer böyle bir sebeb olmasa, insân açlık hâli içinde ne yapacağını bilemeyip şaşırır kalır idi. Hâlbuki Hakk Teâlâ hazretleri, tokluk hâlini esbâbın vücûdu olmaksızın dahi halk eder. Nitekim terâcim-i ahvâli mütâlaa olunan binlerce evliyâullahın birçok zamânlar ekl ve şürbe ihtiyâc olmaksızın yaşadıkları ve vücûdlarına da za‘f târî olmadığı vâkiʻdir. Bundan anlaşılır ki Hakk Teâlâ eşyâyı esbâb ile değil, esbâb indinde ve esbâb perdesi arkasında yapar. Ve sahîh ve sâbit olan budur ki muhakkak ilk mevcûd, kendisinden evvel bir sebeb mevcûd olmaksızın halk ve ızhâr buyrulmuştur. Ve baʻdehu bu ilk mevcûd, kendinin gayrine bir sebeb ve onun için bir mâdde olmuştur. Ve bu gayr yaʻnî ilk mevcûddan sonra hâdis olan şey takaddüm eden akd üzerine bu ilk mevcûda mütevakkıfdır. Ve bu tevakkuf dahi âdî ve aklî ve şerʻidir. Tevakkuf-ı âdî açlığın ekle ve susuzluğun şürbe ve tevakkuf-ı aklî dahi âlimin, ilme ve hayyin, hayâta ve kâdirin, kudrete ve mürîdin, irâdeye ve emsâline ve tevakkuf-ı şerʻîde sevâbın, fiil-i tâata ve isyânın, ma‘sıyete tevakkufları gibidir. İşte muhakkıkîn-i kirâm hazarâtı bu maʻnâları mülâhaza ettiklerinden dolayı o ilk mevcûd olan halîfeye “mâdde-i ûlâ” tesmiye ettiler. Ve bu ıstılâhı vazʻ eylediler. Ve bu tesmiye ve ıstılâh güzeldir. Ve bu tesmiyelerinden dolayı onlara şerʻan ve aklen hatâ isnâd olunamaz.&#10024;

Nitekim buyurur: "وَمَن يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَل لَّهُ مَخْرَجًا وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ" (Talâk, 65:2-3) (Kim Allah'tan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolu yaratır ve onu ummadığı yerden rızıklandırır.) Ve bunun bu âlemde birçok görünen örneği görülmüştür. İnkar etmeye imkan yoktur. Fakat zenginliği, ticaret gibi bir sebep perdesi arkasına koymuştur. Bundan sonra, zenginlik elde etmeyi arzu edenlerin ne şekilde hareket etmeleri gerektiğini bilmeleri içindir. Ve aynı şekilde, açlık gibi bir hastalığın giderilmesini yemeğe bağlı kılmıştır. Ve yeme sebebi bir perdedir. Karnı acıkan bir kimse ne yapacağını bilmek için tokluğu yeme sebebi perdesi arkasına koymuştur. Eğer böyle bir sebep olmasa, insan açlık hali içinde ne yapacağını bilemeyip şaşırır kalırdı. Halbuki Yüce Allah, tokluk halini sebeplerin varlığı olmaksızın dahi yaratır. Nitekim hayat hikayeleri incelenen binlerce evliyanın birçok zamanlar yeme ve içmeye ihtiyaç duymaksızın yaşadıkları ve vücutlarına da zayıflık arız olmadığı gerçekleşmiştir. Bundan anlaşılır ki Yüce Allah eşyayı sebeplerle değil, sebeplerin yanında ve sebepler perdesi arkasında yapar. Ve doğru ve sabit olan budur ki muhakkak ilk varlık, kendisinden evvel bir sebep var olmaksızın yaratılmış ve ortaya çıkarılmıştır. Ve bundan sonra bu ilk varlık, kendisinin gayrına bir sebep ve onun için bir madde olmuştur. Ve bu gayrı yani ilk varlıktan sonra meydana gelen şey, önce gelen akd üzerine bu ilk varlığa bağlıdır. Ve bu bağlılık dahi âdî (alışılmış), aklî ve şer'îdir. Âdî bağlılık, açlığın yemeğe ve susuzluğun içmeye bağlılığı gibidir; aklî bağlılık dahi âlimin ilme, dirinin hayata, kadirin kudrete ve irade sahibinin iradeye ve benzerlerine bağlılığı gibidir; şer'î bağlılıkta ise sevabın itaat fiiline ve isyanın masiyete bağlılıkları gibidir. İşte saygıdeğer araştırmacılar bu anlamları düşündüklerinden dolayı o ilk varlık olan halifeye "madde-i ûlâ" (ilk madde) adını verdiler. Ve bu terimi koydular. Ve bu adlandırma ve terim güzeldir. Ve bu adlandırmalarından dolayı onlara şer'an ve aklen hata isnat olunamaz.

Ve muhakkıkînden baʻzıları o halîfeye “arş” taʻbîr ettiler. Ve rûh-i küllî olan o halîfeye “arş” tesmiyelerinin beyânı budur ki bir kavilde arş âlemi muhîttir. Ve bir kavilde dahi cümlei âlemdir. Yaʻnî bir kavle göre arş âlemi muhît olan dokuzuncu felektir. Ve bir kavle göre dahi âlemin hey’et-i mecmû‘asıdır. Ve o arş, emr ve nehyin menbaʻıdır.&#10024;

Ve araştırmacılardan bazıları o halifeye "arş" adını verdiler. Ve küllî ruh olan o halifeye "arş" denilmesinin açıklaması şudur ki, bir görüşe göre arş âlemi kuşatıcıdır. Ve bir görüşe göre de bütün âlemdir. Yani bir görüşe göre arş, âlemi kuşatan dokuzuncu felektir. Ve bir görüşe göre de âlemin bütünsel yapısıdır. Ve o arş, emir ve yasağın kaynağıdır.

Maʻlûm olsun ki “arş” kelimesinin birtakım maânî-i lugaviyyesi vardır: “Taht”, “sakfı hâne” ve “izz ve câh” ve “kıvâm” ve “bir işin sıhhati” ve “bir şeyin kavî tarafı” ve “yükseklik” ve “binâ” maʻnâlarına gelir. Ehl-i tefsîr ve hadîs, maânî-i Kur’ân ve ahâdîsden arş hakkında iki maʻnâyı zâhib olmuşlardır. Bir kavle göre arş âlemi ihâta etmiştir. Ve onun hakîkatini ancak Hakk Teâlâ bilir. Ve bu maʻnâ “sakf-ı hâne” maʻnâ-yı lugavîsine tevâfuk eder. Ve diğer kavle göre arş vücûd-i mutlakın bilcümle merâtibi ile berâber âlem-i şehâdetin hey’eti mecmûʻasıdır. Ve bu maʻnâ dahi “taht” maʻnâ-yı lugavîsine tevâfuk eder. Ve bunda maʻnâyı ittihâd vardır. Ve emr ve nehyin mevridi, âlem-i şehâdet olduğundan bunların menbaʻı, âlemi şehâdeti muhît olan veyâhûd vücûd-i mutlakın bilcümle merâtibiyle berâber âlem-i şehâdetin hey’et-i mecmûʻası bulunan arştır. İşte muhakkıkîn-i kirâm hazarâtı ânifen zikr olunan bu ilk mevcûdu ve bu halîfeyi bu ittihâd ve ihâta cihetinden arşa müşâbih buldular. Nitekim zikr olunan bu kavle göre arş, âlemi muhîttir. Ve o arşı dokuzuncu felek iʻtibâr etmişlerdir. Ve eflâk hakkındaki tafsîlât hey’et-i atîka ve cedîdeye göre İsmâîl Hakkı hazretlerinin Maʻrifetnâme’sinde ve Hz. Şeyh’in Fütûhât-ı Mekkiyye’lerinde beyân edilmiş olduğundan burada beyânı tatvîli ve maksaddan tebâüdü mûcibdir.&#10024;

Bilinmeli ki "arş" kelimesinin birtakım dilsel anlamları vardır: "Taht", "evin tavanı", "izzet ve makam", "dayanak", "bir işin doğruluğu", "bir şeyin sağlam tarafı", "yükseklik" ve "bina" anlamlarına gelir. Tefsir ve hadis âlimleri, Kur'an ve hadislerin anlamlarından arş hakkında iki anlamı benimsemişlerdir. Bir görüşe göre arş, âlemi kuşatmıştır. Ve onun hakikatini ancak Yüce Allah bilir. Ve bu anlam, "evin tavanı" şeklindeki dilsel anlama uygun düşer. Ve diğer bir görüşe göre arş, mutlak varlığın bütün mertebeleriyle beraber şehadet âleminin (görünen âlemin) bütünlüğüdür. Ve bu anlam da "taht" şeklindeki dilsel anlama uygun düşer. Ve bunda anlam birliği vardır. Ve emir ve nehyin (yasaklamanın) kaynağı şehadet âlemi olduğundan, bunların menbaı, şehadet âlemini kuşatan veya mutlak varlığın bütün mertebeleriyle beraber şehadet âleminin bütünlüğü olan arştır. İşte saygıdeğer araştırmacılar, az önce zikredilen bu ilk varlığı ve bu halifeyi, bu birlik ve kuşatma yönünden arşa benzer buldular. Nasıl ki zikredilen bu görüşe göre arş, âlemi kuşatır. Ve o arşı dokuzuncu felek (gök katı) kabul etmişlerdir. Ve felekler hakkındaki ayrıntılar, eski ve yeni astronomiye göre İsmail Hakkı Hazretleri'nin Marifetname'sinde ve Hz. Şeyh'in (İbn Arabî) Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde açıklanmış olduğundan, burada açıklanması uzatmaya ve maksattan uzaklaşmaya sebep olur.

İmdi Hakk Teâlâ hazretlerinin zât-ı subhânîsi hakkında temeddühan buyurduğu: الرَّحمَن عَیل الْعَرش ِ استَوَى (Tâhâ, 20:5) kavline nazar etmez misin? Eğer mahlûkât içinde ondan daha büyük bir şey olsa idi; bu temeddüh vâkiʻ olmaz idi. Ve bu الرَّحمَن عَیل الْعَرش ِ استَوَى (Tâhâ, 20:5) Çevirenin Notu: Ahmed Avnî Konuk hazretleri, farklı mahallerde Erzurumlu İbrâhîm Hakkı hazretlerini “İsmâîl Hakkı” olarak tesmiye etmiştir. İbrâhim Hakkı hazretlerinin mürşidinin ismi “İsmâîl Fakîrullah” idi. Dervîşlerin mürşidlerinin isimleriyle anılmaları muʻtâddır. Tahmîn olunur ki Ahmed Avnî Bey döneminde İbrâhîm Hakkı hazretleri bu isim ile de anılıyordu. Yoksa müteaddid def’alar yazılmış olduğu vechile sehven yapılmış olmadığı âşikârdır. kavlinde havâssın anlayacağı bir sırr vardır. O da budur ki: Zât-ı mutlak kendi kemâlâtını ızhâr için vücûdât-ı mukayyede ve kesîfeye müstevî olmuştur. Lâkin burada bizim remz ettiğimiz bir sırr vardır ki o sırrın sâhibi ve mâliki ona vâkıf olduğu vakit, o sırrın inkişâfından hâsıl olan zevk ile mütelezziz olur. O da budur ki: Bu âyet-i kerîmede mezkûr olan arş, müstevâ-i Rahmân’dır ve o arş, sıfatın mahallîdir. Yaʻnî sıfat-ı rahmâniyyetin mahall-i tecellîsidir. Ve sıfat-ı rahmâniyyetin arşı, rubûbiyyettir. Ve rubûbiyyet mevcûdâtı iktizâ eder. Zîrâ rubûbiyyet merbûb ister. Binâenaleyh rubûbiyyetin arşı dahi vücûdât-ı mukayyededir ki onun ilk mertebesi mertebe-i ervâhdır. Ve rahmâniyyet hakâyık-ı esmâ ve sıfât ile zuhûrdan ibâret olup, cemîʻ-i merâtib-i hakkıyyeye mahsûs olan bir isimdir. Merâtib-i halkıyyenin onda iştirâkı yoktur. Ve ulûhiyyet, ahkâm-ı hakkıyye ve halkıyyeyi câmiʻdir. Binâenaleyh rahmâniyyet, ulûhiyyetten ehass ve ulûhiyyet, rahmâniyyetten eamm olur. Ve halîfe, hakîkati iʻtibâriyle mazhar-ı ism-i Rahmân ve maa’l-hakîka ve’t-taayyün âlem-i kebîr misillû mazhar-ı ism-i “Allah”dır. Ve bizim tesmiye ettiğimiz halîfe bu beyâna hamilen bir arştır. Ve Allah (celle celâluhu) hazretlerinin müstevâsıdır. Binâenaleyh halîfenin vücûdu mazhar-ı ism-i Rahmân olan arş-ı mecîd ile mazhar-i ism-i Allah olan âlem-i kebîrden ibâret bulunan iki arşın arasıdır. Yaʻnî “Allah” ve “Rahmân” mâbeynidir. Her ne kadar Hakk Subhânehu ve Teâlâ hazretlerinin أيًّا مَّا تَدعوا ْ فَله َی ا ْلَسمَاء الْحسن (İsrâ, 17:110) âyet-i kerîmesinde işâret buyrulduğu üzere birçok esma-i hüsnâsı var ise de bu iki isim, esmâ-i sâirenin imâmıdır. Ve bizim zikr eylediğimiz bu maʻnâda ehl-i esrâr indinde hafâ yoktur. Bu âyet-i kerîmede işâret buyrulan arşa, Rahmân’ın nasıl müstevî olduğunu taʻrîf eden bir delîl istersen, o delîl (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in ان هللا خلق آدم عیل صورتە kavl-i münîfidir. Zîrâ Rahmân, Hakk Teâlâ’nın esmâ-i zâtıyye ve sıfât-ı maʻneviyyesine râci‘ olan bir isimdir. Ve onun esmâ-i zâtiyyesi, ahadiyyet ve vâhidiyyet ve samediyyet ve azamet ve kuddusiyyet ve emsâli olup, ancak zât-ı vâcibü’l-vücûduna mahsûsdur. Ve evsâf-ı maʻneviyyesi dahi hayât, ilim, kudret, irâde, kelâm, semʻ ve basar’dan ibâret olup, bunlar merâtib-i halkıyyede zâhirdir.&#10024;

Şimdi Yüce Allah'ın, kendi yüce zâtı hakkında övgüyle buyurduğu "Rahmân Arş'a istivâ etti" (Tâhâ, 20:5) sözüne bakmaz mısın? Eğer yaratılmışlar içinde ondan daha büyük bir şey olsaydı, bu övgü gerçekleşmezdi. Ve bu "Rahmân Arş'a istivâ etti" (Tâhâ, 20:5) sözünde, havasın (seçkinlerin) anlayacağı bir sır vardır. O da şudur ki: Mutlak Zât, kendi kemallerini göstermek için kayıtlı ve yoğun varlıklara istivâ etmiştir. Lâkin burada bizim işaret ettiğimiz bir sır vardır ki, o sırrın sahibi ve mâliki ona vâkıf olduğu zaman, o sırrın açığa çıkmasından hâsıl olan zevk ile lezzetlenir. O da şudur ki: Bu âyet-i kerîmede zikredilen arş, Rahmân'ın istivâ ettiği yerdir ve o arş, sıfatın mahallidir. Yani Rahmâniyet sıfatının tecelli yeridir. Ve Rahmâniyet sıfatının arşı, rubûbiyettir (Rablık vasfıdır). Ve rubûbiyet, mevcudatı gerektirir. Zira rubûbiyet, kendisine tâbi olanı ister. Bu sebeple rubûbiyetin arşı da kayıtlı varlıklardır ki, onun ilk mertebesi ruhlar mertebesidir. Ve Rahmâniyet, esmâ ve sıfat hakikatleriyle zuhurdan ibaret olup, Hakk'a ait bütün mertebelere özgü olan bir isimdir. Yaratılmışlık mertebelerinin onda iştiraki yoktur. Ve ulûhiyet (ilâhlık), Hakk'a ait ve yaratılmışlara ait hükümleri kapsar. Bu sebeple Rahmâniyet, ulûhiyetten daha özel ve ulûhiyet, Rahmâniyetten daha genel olur. Ve halife, hakikati itibarıyla Rahmân isminin mazharı ve hakikat ve taayyün (belirginleşme) ile büyük âlem gibi "Allah" isminin mazharıdır. Ve bizim halife diye adlandırdığımız şey, bu beyanı taşıyan bir arştır. Ve Allah (celle celâluhu) hazretlerinin istivâ ettiği yerdir. Bu sebeple halifenin vücudu, Rahmân isminin mazharı olan yüce arş ile Allah isminin mazharı olan büyük âlemden ibaret bulunan iki arşın arasıdır. Yani "Allah" ve "Rahmân" arasındadır. Her ne kadar Yüce ve Münezzeh Allah'ın "De ki: İster Allah diye çağırın, ister Rahmân diye çağırın. Hangisiyle çağırırsanız çağırın, en güzel isimler O'nundur." (İsrâ, 17:110) âyet-i kerîmesinde işaret buyrulduğu üzere birçok güzel ismi var ise de, bu iki isim, diğer isimlerin imamıdır. Ve bizim zikrettiğimiz bu manada, sır ehli nezdinde bir kapalılık yoktur. Bu âyet-i kerîmede işaret buyrulan arşa, Rahmân'ın nasıl istivâ ettiğini açıklayan bir delil istersen, o delil (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'in "Allah Âdem'i kendi suretinde yarattı" sözüdür. Zira Rahmân, Yüce Allah'ın zâta ait isimlerine ve manevî sıfatlarına râci olan bir isimdir. Ve onun zâta ait isimleri, ahadiyet (birlik), vahidiyet (teklik), samediyet (ihtiyaçsızlık), azamet (ululuk), kuddusiyet (kutsallık) ve benzerleri olup, ancak vâcibü'l-vücûd (varlığı zorunlu olan) zâtına özgüdür. Ve manevî vasıfları da hayat, ilim, kudret, irade, kelâm, sem' (işitme) ve basar (görme)den ibaret olup, bunlar yaratılmışlık mertebelerinde zahirdir.

İmdi bu isim sebebiyle onun rahmeti kâffe-i merâtib-i hakkıyye ve halkıyyeye şâmil olur. Zîrâ onun merâtib-i hakkıyede zuhûru sebebiyle merâtib-i halkıyye zâhir oldu. Binâenaleyh rahmet, hazret-i rahmâniyyeden cemîʻ-i mevcûdât hakkında âmm oldu. Ve bundan dolayı onun zuhûru mevcûdâtta sârî oldu. Ve kemâli eczâ-i âlemin efrâdından her bir cüz’ünde ve ferdinde zâhir oldu.&#10024;

Şimdi bu isim sebebiyle onun rahmeti, Hak'ka ait ve halka ait bütün mertebelere şâmil olur. Çünkü onun Hak'ka ait mertebelerde zuhûru sebebiyle halka ait mertebeler ortaya çıktı. Bu sebeple rahmet, Rahmânî Hazret'ten bütün varlıklar hakkında genel oldu. Ve bundan dolayı onun zuhûru varlıklarda yayıldı. Ve kemâli, âlemin parçalarının fertlerinden her bir cüzünde ve ferdinde zâhir oldu.

İmdi vücûdât-ı izâfiyye vücûd-i mutlakın tenezzülâtından husûle gelmiş ve zâtında mahfî olan niseb ve evsâf-ı ilâhiyyesinin ahkâmı gayriyyet libâsıyla zâhir olan bu vücûdât-ı izâfiyye Arş’ını istîlâ eylemiştir. Ve bu istîlâ-yı ahkâm onun Arş’a istîlâsıdır. Ve vücûdât-ı mukayyedeye ve izâfiyyeye mahlûk ismi verilmiştir. Ve bu isim buna âriyyet hükmüyledir. Hakîkatte cümlesi, vücûd-i Hakk’tır. Yoksa baʻzı kimselerin zannettiği gibi mahlûkun vücûdu müstakil olup, semʻ ve basar gibi evsâf-ı ilâhiyye onda âriyyet değildir. Bu hâl yukarıdaki şerhlerde îzâh olunduğu üzere bir vücûdun letâfet ve kesâfet hükmüyle tecellîsidir. Vücûdât-ı izâfiyyenin zübdesi ve hulâsası Âdem’dir. Binâenaleyh Âdem, merâtib-i hakkıyye ve halkıyyenin hâmil olduğu her şeyi hâmildir. Böyle olunca Hakk Teâlâ hazretleri Âdem’i kendi sûreti üzere halk ve ızhâr buyurmuştur. Ve bilcümle evsâf-ı ilâhiyyenin ahkâmı ona istîlâ eylediğinden o Arş-ı Rahmân’dır. O hakîkati ile zâtı hâmildir. Ve evsâf-ı ilâhiyyenin dahi mahmûlüdür.&#10024;

Şimdi, izafî varlıklar mutlak varlığın tenezzüllerinden meydana gelmiş ve İlahi Zât'ında gizli olan nispetlerinin ve sıfatlarının hükümleri, başkalık elbisesiyle görünen bu izafî varlıklar Arş'ını istila etmiştir. Ve bu hükümlerin istilası, onun Arş'a istilasıdır. Ve kayıtlı ve izafî varlıklara mahluk ismi verilmiştir. Ve bu isim buna ödünç hükmüyledir. Hakikatte hepsi, Hakk'ın varlığıdır. Yoksa bazı kimselerin zannettiği gibi mahlukun varlığı müstakil olup, işitme ve görme gibi ilahi sıfatlar onda ödünç değildir. Bu hal, yukarıdaki açıklamalarda izah olunduğu üzere, bir varlığın letafet ve kesafet hükmüyle tecellisidir. İzafî varlıkların özü ve hulâsası Âdem'dir. Bu sebeple Âdem, hak ve halk mertebelerinin taşıdığı her şeyi taşır. Böyle olunca Yüce Allah hazretleri Âdem'i kendi sureti üzere yaratmış ve ortaya çıkarmıştır. Ve bütün ilahi sıfatların hükümleri ona istila ettiğinden o Rahman'ın Arş'ıdır. O, hakikati ile zâtı taşır. Ve ilahi sıfatların da taşıyıcısıdır.

Ey sûret-i insâniyyede zâhir olup, bizim bu sözlerimizi ârif olan kimse, kendi vücûduna ve şuûnâtına dikkat edip, mütehakkık ol! Ve ey bu maʻrifete vâkıf olan kimse, gayriyyet gafletinden uyan ve ey ulûm-i ledünniyye-i nebeviyyenin vârisi, bu niʻmet-i maʻrifet ile mütenaʻim ol! Bizim sözlerimiz vâridât-ı Hakk’tır. Ve Hakk Teâlâ hakkı söyler ve doğru yola irşâd eyler.&#10024;

Ey insan suretinde ortaya çıkıp, bizim bu sözlerimizi bilen kimse, kendi varlığına ve hallerine dikkat edip, bunu iyice anla! Ve ey bu bilgiye vâkıf olan kimse, başkalık gafletinden uyan ve ey peygamberlere ait ledünnî ilimlerin (Allah tarafından doğrudan verilen gizli bilgiler) vârisi, bu bilgi nimetiyle nimetlen! Bizim sözlerimiz Hak'tan gelen ilhamlardır. Ve Yüce Allah hakkı söyler ve doğru yola yöneltir.

“Ve baʻzıları ona “muallim-i evvel” taʻbîr etti ve buna haml edenlerin beyânı budur ki: Vaktâki onlar indinde onun hilâfeti tahakkuk etti ve o muhakkak emânet-i ilâhiyyenin hâmilidir. Ve onun âlem-i asgardan olan nisbeti, âlem-i ekberden olan Âdem’e&#10024;

Bazıları ona "ilk öğretmen" adını verdi ve bunu bu şekilde yorumlayanların açıklaması şudur: Onlara göre onun halifeliği gerçekleşti ve o kesinlikle ilahi emanetin taşıyıcısıdır. Onun küçük âlemden olan bağıntısı, büyük âlemden olan Âdem'e (a.s.) benzer.

ه َ ه nisbetidir ve Âdem hakkında, هَام َ ا ْلَسمَاء كُل م َ آدوَعَل (Bakara, 2:31) yaʻnî “Âdem’e esmânın kâffesini ta‘lîm eyledi.” denildi. Bu mevcûdda böyledir. Baʻdehu melâikeye hitâb edip, َْی ی هَؤالء إِن كُنتم صَادِقِی بِأسمَاءفَقَال َ أنبِئون (Bakara, 2:31) “Eğer siz sâdıklardan iseniz şu esmâyı&#10024;

Bu, "he" nispetidir ve Âdem hakkında, "وَ عَلَّمَ آدَمَ الْأَسْمَاءَ كُلَّهَا" (Bakara, 2:31) yani "Âdem'e bütün isimleri öğretti." denildi. Bu, mevcut olanda böyledir. Ondan sonra meleklere hitap edip, "فَقَالَ أَنبِئُونِي بِأَسْمَاءِ هَٰؤُلَاءِ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ" (Bakara, 2:31) "Eğer siz doğru söyleyenlerden iseniz, şu isimleri bana bildirin." dedi.

ِي

ه haber veriniz.” dedi. متَنَاقَالُوا ْ سبحَانَك َ ال َ عِلْم َ لنَا إِال َّ مَا عَل (Bakara, 2:32) “Biz seni tenzîh ederiz; biz ancak senin bize bildirdiğini biliriz.” dediler. Böyle olunca bilmediklerini bildirmesini halîfeye emr etti. Binâenaleyh Allah Subhânehu onlara muallimlerine sücûd ile emr eyledi. Sücûd-i ibâdet değil, nâsın Ka‘be’ye sücûdu gibi sücûd-i emrîdir. Ve teşrîfdir. Allah’a sığınırız. Ben ona bir kimseyi teşrîk etmem. Ve bu âlem-i insânîde nefs-i sücûd değil, semere-i sücûd mevcûddur ki o da ancak tevâzu‘ ve huzû‘ ve sebk ve acz ile ikrârdır. Ve onun şerefi ve takaddümüdür. Ve bir makâmda mevcûd oldu ki melâikeye ondan ta‘lîm eder. Binâenaleyh onlardan daha lâyıktır. Ve bu Allah’tan teşrîfdir. Onun&#10024;

"Haber veriniz." dedi. "Seni tenzih ederiz; biz ancak senin bize bildirdiğini biliriz." dediler. Böyle olunca, bilmediklerini bildirmesini halifeye emretti. Bu sebeple Yüce Allah onlara muallimlerine secde etmelerini emretti. Bu secde, ibadet secdesi değil, insanların Kâbe'ye secde etmesi gibi emredilen bir secdedir. Ve bu bir şereflendirmedir. Allah'a sığınırız. Ben ona bir kimseyi ortak koşmam. Ve bu insanlık âleminde secdenin kendisi değil, secdenin meyvesi mevcuttur ki o da ancak tevazu, boyun eğme, öne geçme ve acziyetle ikrardır. Ve onun şerefi ve önceliğidir. Ve bir makamda mevcut oldu ki melekler ondan öğrenir. Bu sebeple onlardan daha layıktır. Ve bu Allah'tan bir şereflendirmedir. Onun

5 irâdesinin sübûtuna delîl-i kâtı‘ يَختَص بِرَحمَتِه ِ مَن يَشَاء مِن عِبادِەِ ’dır. Yaʻnî “Allah Teâlâ rahmetine ibâdından dilediğini muhtass kılar.” Havâss için burada bir sırr vardır. Ve o esmânın vukûʻu hîninde müsemmeyâtı muâyene etti mi? Yoksa etmedi mi? Ve illâ müsemmâ olmaksızın isim ıtlâkı nasıl sahîh olur? Ve bu mevziʻ-i nazar ve fikirdir. Ve sırr-ı sücûd buradadır. Onun îzâhı mümkün değildir. Ve biz, onu “Matâliu’l-Envâri’lİlahiyye”de zikr ettik. Müsemmeyâtı muâyene edip etmediğine gelince Bârî Teâlâ buna بِأسمَاء هَؤالء (Bakara, 2:31)’da tenbîh eyler. İmdi هاء işâret ve tenbîh içindir. Ve her ne kadar işâret bu târikte re’s-i buʻd üzerine ızhâren ve taleben ve ayn-ı illeti ızhâren vâkiʻ oldu ise de işâret ancak hâzıra vâkiʻ olur. Biz deriz ki: O, müsemmeyâtı muâyene etti. Lâkin bir nevʻ-i sûret üzerine ve bunun beyânı budur ki: O onları kendi nefsinde hüviyyeti haysiyyetinden muayene etti. Ve onu esrâr-ı âlemin mecmaʻı ve onun nüsha-i suğrâsı ve fihrist-i câmiʻ ve onun fevâidi için kıldı. Ve bu Hakk Teâlâ’nın bizim hakkımızda هؤالء kavlindeki işâretin fâidesidir. Ve o, bu kitâbda garaz-ı matlûbdur.”&#10024;

5 iradesinin sabit oluşuna kesin delil, "Allah Teâlâ rahmetine kullarından dilediğini özel kılar" ayetidir. Yani "Allah Teâlâ rahmetine kullarından dilediğini özel kılar." Seçkinler için burada bir sır vardır. Ve o, isimlerin ortaya çıktığı zaman müsemmâları (isim verilen varlıkları) gözlemledi mi? Yoksa gözlemlemedi mi? Aksi takdirde, müsemmâ olmaksızın isim kullanmak nasıl doğru olur? Ve bu, bir düşünce ve inceleme yeridir. Ve secde sırrı buradadır. Onun açıklaması mümkün değildir. Ve biz, onu "Matâliu’l-Envâri’l-İlahiyye"de zikrettik. Müsemmâları gözlemleyip gözlemlemediğine gelince, Yüce Yaratıcı buna "bütün bu isimleri" (Bakara, 2:31) ayetinde dikkat çeker. Şimdi "haa" işâret ve uyarı içindir. Ve her ne kadar işâret bu yolda uzak bir noktadan açıkça ve talep ederek ve illetin kendisini açıkça ortaya koyarak gerçekleşmiş olsa da, işâret ancak hazır olana gerçekleşir. Biz deriz ki: O, müsemmâları gözlemledi. Lakin bir tür şekil üzerine ve bunun açıklaması şudur ki: O, onları kendi nefsinde hüviyeti (varlığı) itibarıyla gözlemledi. Ve onu âlemin sırlarının toplandığı yer ve onun küçük bir kopyası ve kapsamlı bir fihristi ve onun faydaları için kıldı. Ve bu, Yüce Allah'ın bizim hakkımızda "bütün bunlar" sözündeki işâretin faydasıdır. Ve o, bu kitapta istenen amaçtır.

Muhakkıkînden baʻzıları bu ilk mevcûda “muallim-i evvel” taʻbîr etti ve ona “muallimi evvel” diyenlerin îzâhı budur ki: Bu muhakkıkîn indinde o ilk mevcûdun hilâfeti tahakkuk etti. Ve onun, emânet-i ilâhiyyenin, yaʻnî evsâf-ı nefsiyye-i ilâhiyyenin hâmili olduğu anlaşıldı. Çünkü onun semʻi ve basarı, Hakk’ın semʻi ve basarı ve onun ilmi ve irâdesi, Hakk’ın ilmi ve irâdesidir. Nitekim bâlâdaki şerhlerde îzâh olundu. Ve bu halîfenin âlem-i asgardan olan nisbeti, âlem-i ekberden olan Âdem’e nisbetidir. Yaʻnî âlem-i ekberden zâhir olan Âdem, bu âlem-i ekbere nisbeten ne hâlde ise âlem-i asgar olan insân cinsinden zâhir olan halîfe ve insân-ı kâmil dahi bu âlem-i asgara nisbeten o hâldedir. Zîrâ Âdem’siz âlem silinmemiş bir ayna mesâbesindedir. Ve kezâ insân-ı kâmilsiz insâniyyet dahi öylece paslı bir ayna mesâbesindedir. Vaktâki âlem-i ekber cem‘-i müştemilâtıyla yaratıldı. Bunların efrâdı arasında cemʻiyyet-i esmâiyyeyi hâiz ve bilcümle esmâ-i ilâhiyyenin âsârını kendi nefsinde müşâhede edebilecek bir&#10024;

Bazı araştırmacılar bu ilk varlığa "ilk öğretmen" adını verdiler ve ona "ilk öğretmen" diyenlerin açıklaması şudur: Bu araştırmacılara göre o ilk varlığın halifeliği gerçekleşti. Ve onun, ilahi emanetin, yani ilahi nefsî sıfatların taşıyıcısı olduğu anlaşıldı. Çünkü onun işitmesi ve görmesi, Hakk'ın işitmesi ve görmesi; onun ilmi ve iradesi, Hakk'ın ilmi ve iradesidir. Nasıl ki yukarıdaki şerhlerde açıklandı. Ve bu halifenin küçük âlemden olan bağıntısı, büyük âlemden olan Âdem'e bağıntısı gibidir. Yani büyük âlemden ortaya çıkan Âdem, bu büyük âleme göre ne durumda ise, küçük âlem olan insan cinsinden ortaya çıkan halife ve insân-ı kâmil de bu küçük âleme göre o durumdadır. Çünkü Âdem'siz âlem silinmemiş bir ayna gibidir. Aynı şekilde insân-ı kâmilsiz insanlık da öylece paslı bir ayna gibidir. Büyük âlem, tüm kapsamıyla yaratıldığı zaman, bunların fertleri arasında esmâ-i ilâhiyyenin (Allah'ın isimlerinin) bütünlüğünü taşıyan ve tüm ilahi isimlerin tesirlerini kendi nefsinde gözlemleyebilecek bir

َّلله ferd yok idi. Meselâ melâike hakkında َ مَا أمَرَهم َّلَ يَعصون َ ا (Tahrîm, 66:6) buyrulduğu cihetle onlarda emr-i ilâhîye muhâlefet mümkün değildir. Ve muhâlefet ve isyân olmayınca bi’t-tabiʻ Gaffâr ve Gafûr isimlerinin mahall-i tecellîsi olamazlar. Ve İblîs ve şeyâtîn esmâ-i celâliyyenin mezâhiri olduklarından esmâ-i cemâliyyenin mahall-i tecellîsi değildirler. Ve kezâ cemâdât ve nebâtât ve hayvânâtın taayyünleri birçok esmâ-i ilâhiyyenin kendilerinde zuhûr-i âsârına müsâid olmadığından onlarda bu esmânın mahalli-i tecellîsi değildirler. Ancak Âdem bu&#10024;

Allah'ta ferd yok idi. Örneğin melekler hakkında "Allah'ın kendilerine emrettiği şeylere isyan etmezler" (Tahrîm, 66:6) buyrulduğu cihetle, onlarda ilâhî emre muhalefet mümkün değildir. Ve muhalefet ve isyan olmayınca, doğal olarak Gaffâr ve Gafûr isimlerinin tecelli yeri olamazlar. Ve İblis ve şeytanlar celâlî isimlerin (Allah'ın azamet ve kahır bildiren isimleri) mazharları (tecelli yerleri) olduklarından, cemâlî isimlerin (Allah'ın güzellik ve lütuf bildiren isimleri) tecelli yeri değildirler. Ve aynı şekilde, cansız varlıkların, bitkilerin ve hayvanların taayyünleri (belirginleşmeleri) birçok ilâhî ismin kendilerinde eserlerinin zuhuruna müsait olmadığından, onlarda bu isimlerin tecelli yeri değildirler. Ancak Âdem bu

َ ه cemʻiyyeti hâiz olmak üzere ızhâr buyruldu. Nitekim Âdem hakkında Hakk Teâlâ م َ آدَموَعَل ه هَاا ْلَسمَاء كُل (Bakara, 2:31) buyurur. Çevirenin notu: Âyet-i kerîme bahse kemâl-i mutâbakatından dolayı ibâre-i kitâb tarzında îrâd buyurulmuştur. Bu nedenle sûre ve âyet numarası belirtilmemiştir. Âyetin tamâmı şu şekildedir: Âl-i İmrân, 3:74: يَختَص بِرَحمَتِهِ&#10024;

Âdem, bütün isimlerin cemiyetini haiz olmak üzere ortaya çıkarıldı. Nitekim Yüce Allah Âdem hakkında "Ve Âdem'e bütün isimleri öğretti." (Bakara, 2:31) buyurur. Çevirenin notu: Âyet-i kerîme, konuya tam uygunluğundan dolayı kitabın metni içinde zikredilmiştir. Bu nedenle sûre ve âyet numarası belirtilmemiştir. Âyetin tamamı şu şekildedir: Âl-i İmrân, 3:74: "Rahmetini dilediğine tahsis eder."

َّلله يم ِ ذو الْفَضل ِ الْعَظ ِ مَن يَشَاء وَا&#10024;

Yüce Allah, dilediğine büyük lütuf sahibidir.

Vaktâki âlem-i ekberden efrâd-ı âdemiyye zuhûra geldi. Bu efrâddan herhangi biri kâmil olmadıkça bu esmâ-i ilâhiyyeyi kendi nefsinde müşâhede edip haber veremedi. Binâenaleyh ta‘lîm-i esmâ husûsunda Âdem, âleme nazaran nasıl ise âdemiyyete nazaran dahi insân-ı kâmil böyledir. Ve maʻlûmdur ki Hakk Teâlâ melâikeye hitâben “Ben arzda halîfe yaratacağım.” (Bakara, 2:30) buyurduğu vakit, melâike “Yâ Rabb sen yeryüzünde fesâd yapan ve kan döken kimseyi halîfe yapar mısın? Hâlbuki biz seni tesbîh ve takdîs ediyoruz.” (Bakara, 2:30) dediler. Hakk Teâlâ “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.” (Bakara, 2:30) buyurdu. Ve baʻdehu melâikeyi daʻvâlarında ilzâm için “Ey melâike daʻvâ-yı kifâyetinizde sâdık iseniz şu esmâyı haber veriniz.” (Bakara, 2:31) buyurdu. Onlar dahi “Biz mazhar olduğumuz Subbûh ve Kuddûs isimlerinin icâbâtını biliriz. Ve senin bize öğrettiğin bunlardır; biz ancak bunları biliriz.” (Bakara, 2:32) dediler. Baʻdehu Hakk Teâlâ Âdem’e, يَا آدَم أنبِئهم بِأسمَآئِهِم (Bakara, 2:33) yaʻnî “Ey âdem, onlara esmâyı sen beyân et!” buyurdu. Ve Âdem onları beyân etti. Binâenaleyh melâike o esmâyı kendi nefislerinde müşâhede etmekle değil, Âdem’in kendi nefsinde müşâhedesi üzerine vâkiʻ olan beyânıyla öğrendiler. Binâenaleyh onların esmâya olan ilimleri zevkî ve şuhûdî değil, mesmû‘î oldu. Ve bu hâlde de Âdem onların muallimi oldu. Ve Hakk Teâlâ melâikeye muallimleri olan Âdem’e sücûd ile emr etti. Bu sücûd, sücûd-i ibâdet değil, nâsın Ka‘be’ye sücûdu gibi sücûd-i emrdir. Ve Âdem’i teşrîf ve tafdîldir. Ancak Hakk’a muhtass olan sücûd-i ibâdeti, onun gayrine teşmîl etmekten, gerek melâike ve gerek biz insânlar Allah’a sığınırız. Ve ben Hakk’a kimseyi teşrîk etmem.&#10024;

Büyük âlemden insanlık fertleri ortaya çıktığında, bu fertlerden herhangi biri kâmil olmadıkça bu ilahi isimleri kendi nefsinde gözlemleyip haber veremedi. Bu sebeple, isimlerin öğretilmesi hususunda Âdem, âleme göre nasılsa, insanlığa göre de insân-ı kâmil böyledir. Ve bilinmelidir ki Yüce Allah meleklere hitaben "Ben yeryüzünde halife yaratacağım." (Bakara, 2:30) buyurduğu vakit, melekler "Ey Rabbimiz, sen yeryüzünde fesat çıkaran ve kan döken kimseyi halife yapar mısın? Hâlbuki biz seni tesbih ve takdis ediyoruz." (Bakara, 2:30) dediler. Yüce Allah "Ben sizin bilmediklerinizi bilirim." (Bakara, 2:30) buyurdu. Ve ondan sonra melekleri iddialarında susturmak için "Ey melekler, yeterlilik iddianızda doğru iseniz şu isimleri haber veriniz." (Bakara, 2:31) buyurdu. Onlar da "Biz mazhar olduğumuz Subbûh ve Kuddûs isimlerinin gerekliliklerini biliriz. Ve senin bize öğrettiğin bunlardır; biz ancak bunları biliriz." (Bakara, 2:32) dediler. Ondan sonra Yüce Allah Âdem'e, يَا آدَم أنبِئهم بِأسمَآئِهِم (Bakara, 2:33) yani "Ey Âdem, onlara isimleri sen açıkla!" buyurdu. Ve Âdem onları açıkladı. Bu sebeple melekler o isimleri kendi nefislerinde gözlemlemekle değil, Âdem'in kendi nefsinde gözlemlemesi üzerine meydana gelen açıklamasıyla öğrendiler. Bu sebeple onların isimlere olan bilgileri zevkî ve şuhûdî (gözleme dayalı) değil, mesmû‘î (işitmeye dayalı) oldu. Ve bu halde de Âdem onların öğretmeni oldu. Ve Yüce Allah meleklere, öğretmenleri olan Âdem'e secde etmelerini emretti. Bu secde, ibadet secdesi değil, insanların Kâbe'ye secdesi gibi bir emir secdesidir. Ve Âdem'i şereflendirme ve üstün kılmadır. Ancak Hak'ka özgü olan ibadet secdesini, onun dışındakine genelleştirmekten, gerek melekler ve gerek biz insanlar Allah'a sığınırız. Ve ben Hak'ka kimseyi ortak koşmam.

Maʻlûm olsun ki secde mutlakâ alnını yere koymak, değildir. Melâikenin secdesi, Âdem’e ser-fürû etmelerinden ve mutî‘ olmalarından ibârettir. Ve bu husûsdaki îzâhât Fakîr tarafından Fusûsu’l-Hikem’e yazılan şerhin Mukaddime’sinde ve Fass-ı Âdemî ile Fass-ı İsevî’de beyân edilmiş olduğundan burada tekrârından sarf-ı nazar olundu.&#10024;

Bilinmeli ki secde, mutlaka alnı yere koymak değildir. Meleklerin secdesi, Âdem'e boyun eğmelerinden ve itaat etmelerinden ibarettir. Ve bu husustaki açıklamalar, Fakir tarafından Fusûsu'l-Hikem'e yazılan şerhin Mukaddime'sinde ve Fass-ı Âdemî ile Fass-ı İsevî'de beyan edilmiş olduğundan, burada tekrarından vazgeçildi.

İmdi bu âlem-i insânîde nefs-i sücûd değil, semere-i sücûd mevcûddur. Yaʻnî şerefi ve fazîleti sâbit olan kimseye karşı secde etmek câiz değildir. Belki o kimseye karşı semere-i sücûd olan tevâzu‘ ve huzû‘da bulunmak ve onun kendisinden ileride bulunduğunu ve kendisinin ondan daha âciz olduğunu ikrâr etmek ve onun şerefini ve takaddümünü isbât eylemek lâzımdır. Ve bunlar insânın ahlâk-ı hamîdesinden ve sıfât-ı mahmûdesindendir. Ve bunların aksi olan serkeşlik ve hod-bînlik ve erbâb-ı fazîleti tahkîr, ahlâk-ı mezmûmeden ve sıfât-ı şeytâniyyedendir. Nitekim İblîs, fazlı sâbit olan Âdem’e secde ve ser-fürû etmedi ve ind-i ilâhîde matrûd ve melʻûn oldu. Ve Âdem kendisinde zâhir olan bu semere-i sücûd sebebiyle makbûl-i dergâh-ı ulûhiyyet oldu.&#10024;

Şimdi, bu insanlık âleminde secdenin kendisi değil, secdenin meyvesi mevcuttur. Yani şerefi ve fazileti sabit olan kimseye karşı secde etmek caiz değildir. Aksine, o kimseye karşı secdenin meyvesi olan tevazu ve boyun eğme hâlinde bulunmak ve onun kendisinden ileride bulunduğunu ve kendisinin ondan daha aciz olduğunu ikrar etmek ve onun şerefini ve üstünlüğünü ispat etmek lazımdır. Ve bunlar insanın güzel ahlakından ve övülmüş sıfatlarındandır. Ve bunların aksi olan serkeşlik ve benlik ve fazilet sahiplerini hor görmek, kötü ahlaktan ve şeytanî sıfatlardandır. Nasıl ki İblis, fazlı sabit olan Âdem’e secde ve boyun eğmedi ve ilahi katında kovulmuş ve lanetlenmiş oldu. Ve Âdem, kendisinde ortaya çıkan bu secde meyvesi sebebiyle ilahi dergâhın makbulü oldu.

İmdi halîfenin makâmı melâikeye ta‘lîm makâmı olduğu için onlardan elyâk ve eşrefdir. Ve halîfenin bu makâmda sübûtu ve vücûdu Hakk Teâlâ’nın irâdesiyledir. Ve onun irâdesinin sübûtuna Kur’ân-ı Kerîm’de delîl-i kâtʻı istersen ەِ يَختَص بِرَحمَتِه ِ مَن يَشَاء مِن عِباد ِ kavl-i şerîfidir. Bu beyânâtımızda havâssa mahsûs bir sırr vardır. Ve o sırr dahi budur ki: Esmânın vukûʻu hîninde acabâ o halîfe müsemmeyâtı gördü mü, yoksa görmedi mi? Müsemmâ görülmeksizin isim ıtlâkı nasıl sahîh olur? Yaʻnî Hakk Teâlâ Âdem’i: “Ey Âdem onlara şu esmâyı haber ver!” buyurduğu ve Âdem dahi esmâdan haber verdiği vakit, o isimlerin sâhibleri olan mezâhiri gördü mü, yoksa görmedi mi? Eğer Âdem isim sâhiblerini görmemiş ise bunları nasıl beyân etti? Zîrâ meselâ kitâb ve kalem ve hokka isimleri birer sûrete işâreten mevzûʻdur. Bu sûretler meşhûd olmayınca şu kitâbdır; bu kalemdir; o hokkadır demek nasıl sahîh olur? İşte burası tedkîk ve tefekkür olunacak bir mahaldir. Ve sücûdun sırrı dahi buradadır. Ve bu sırrın îzâhı burada uzayacağından mümkün değildir. Biz bu hakâyık ve maârifi “Matâliu’l-Envâri’l-İlahiyye” ismindeki kitâbımızda zikr ettik. Âdem’in müsemmeyâtı yaʻnî isim sâhibleri olan mezâhiri ve suveri görüp görmediğine gelince, Bârî Teâlâ hazretleri bu muâyene keyfiyyetine هَؤالء بِأسمَاء Çevirenin notu: Âyet-i kerîme bahse kemâl-i mutâbakatından dolayı ibâre-i kitâb tarzında îrâd buyurulmuştur. Bu nedenle sûre ve âyet numarası belirtilmemiştir. Âyetin tamâmı şu şekildedir: Âl-i İmrân, 3:74: يَختَص بِرَحمَتِهِ&#10024;

Şimdi, halifenin makamı meleklere öğretme makamı olduğu için onlardan daha uygun ve şereflidir. Halifenin bu makamda varlığı ve oluşu Yüce Allah'ın iradesiyledir. Onun iradesinin varlığına Kur'an-ı Kerim'de kesin bir delil istersen, "يَختَص بِرَحمَتِه ِ مَن يَشَاء مِن عِباد ِ" (rahmetini kullarından dilediğine tahsis eder) şerefli sözüdür. Bu açıklamalarımızda seçkin kişilere özgü bir sır vardır. O sır da şudur: İsimlerin ortaya çıkışı anında, acaba o halife isimlendirilenleri gördü mü, yoksa görmedi mi? İsimlendirilen görülmeksizin isim kullanmak nasıl doğru olur? Yani Yüce Allah Âdem'e: "Ey Âdem, onlara şu isimleri haber ver!" buyurduğu ve Âdem de isimlerden haber verdiği vakit, o isimlerin sahipleri olan mazharları gördü mü, yoksa görmedi mi? Eğer Âdem isim sahiplerini görmemiş ise bunları nasıl beyan etti? Zira örneğin kitap, kalem ve hokka isimleri birer şekle işaretle konulmuştur. Bu şekiller görülmeyince "şu kitaptır", "bu kalemdir", "o hokkadır" demek nasıl doğru olur? İşte burası incelenip üzerinde düşünülecek bir yerdir. Secdenin sırrı da buradadır. Bu sırrın açıklaması burada uzayacağından mümkün değildir. Biz bu hakikatleri ve bilgileri "Matâliu'l-Envâri'l-İlahiyye" ismindeki kitabımızda zikrettik. Âdem'in isimlendirilenleri, yani isim sahipleri olan mazharları ve suretleri görüp görmediğine gelince, Yüce Yaratıcı hazretleri bu görme niteliğine "هَؤالء بِأسمَاء" (bunlar isimleriyle) buyurmuştur.

َّلله ذو الْفَضل ِ الْعَظِيم ِ مَن يَشَاء وَا (Bakara, 2:31) kavlinde işâret buyuruyor. Zîrâ “haüla”da “hâ’” karîbe tenbîh ve “ülâ” baʻîd e işâret içindir.&#10024;

"Allah büyük lütuf sahibidir, dilediğine verir." (Bakara, 2:31) kavlinde işaret buyuruyor. Çünkü "hâülâ"da "hâ" yakına uyarı ve "ülâ" uzağa işaret içindir.

İmdi bu makâmda her ne kadar işâret re’s-i buʻdü ve ayn-ı illeti ızhâran vâkiʻ oldu ise de esâsen işâret mutlakâ hâzıra vâkiʻ olur. Zîrâ gerek karîb ve gerek baʻîd olsun, hâzır olmayan şey hakkında “şu veyâ bu” taʻbîri istiʻmâl olunamaz. Ayn-ı illetin ızhârı burada melâike tarafından Âdem’in hilâfetine vâkiʻ olan iʻtirâz üzerine onların ızhâr-ı aczleridir. Zîrâ Hakk Teâlâ hazretlerinin bu makâmda irâde-i aliyyesi “şu esmâ” hitâbıyla o makâmda gören ile görmeyeni tefrîk; ve görenin fazlını ve görmeyenin aczini ızhâr ve isbât idi. İşte bu hakîkate binâen biz deriz ki: Halîfe o müsemmeyâtı bir nevʻ-i sûret üzerine muayene etti. Ve onları kendi nefsinde hüviyyeti haysiyyetinden müşâhede eyledi. Zîrâ yukarıdaki şerhlerde îzâh olunduğu üzere rûh-i küllî mertebesi vücûd-i mutlakın merâtib-i tenezzüliyyesinden bir mertebedir. Binâenaleyh mertebe-i ilimde sâbit olan bilcümle suver-i esmâiyye-yi ilâhiyye, yaʻnî aʻyân-ı sâbite bu mertebeye külliyyen müntabi‘ olmuştur. Nitekim Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (kuddise sırruhu’s-sâmî) Efendimiz Mesnevî-i Şerîf’lerinde bu hakîkate işâreten buyururlar:&#10024;

Şimdi, bu makamda her ne kadar işaret, uzaklığın başı ve illetin kendisini ortaya koymak üzere meydana geldiyse de, esasen işaret mutlaka hazır olana yapılır. Çünkü ister yakın ister uzak olsun, hazır olmayan bir şey hakkında "şu veya bu" tabiri kullanılamaz. İlletin kendisinin burada ortaya konması, melekler tarafından Âdem'in halifeliğine yapılan itiraz üzerine onların acizliklerini ortaya koymalarıdır. Çünkü Yüce Allah hazretlerinin bu makamdaki yüce iradesi, "şu isimler" hitabıyla o makamda gören ile görmeyeni ayırmak; ve görenin faziletini ve görmeyenin acizliğini ortaya koymak ve ispat etmekti. İşte bu hakikate dayanarak biz deriz ki: Halife o müsemmaları bir tür şekil üzerine inceledi. Ve onları kendi nefsinde hüviyeti (kimliği) itibarıyla müşahede etti. Çünkü yukarıdaki şerhlerde açıklandığı üzere küllî ruh mertebesi, mutlak varlığın tenezzül mertebelerinden (aşağı iniş derecelerinden) bir mertebedir. Bu sebeple, ilim mertebesinde sabit olan bütün ilahi isim suretleri, yani sabit hakikatler, bu mertebeye tamamen tabi olmuştur. Nasıl ki Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (sırrı yüce olsun) Efendimiz Mesnevî-i Şerîf’lerinde bu hakikate işaret ederek buyururlar:

تآن خیاالتیكە دام اولیاست ** عكس مهرویان بستان خداس&#10024;

O hayal ki bir tuzaktır, Allah bahçesinin güzellerinin aksidir.

Tercüme ve Îzâh

“O hayâlât ki dâm-ı evliyâdır. Bostân-ı Hudâ meh-rûlarının aksidir.” Bostân-ı Hudâ’dan murâd, ilm-i Hudâ’dır. Ve onun meh-rûlarından murâd zılâl-i esmâ-i ilâhiyye olan aʻyân-ı sabitedir ki bunlar mertebe-i vüs‘ati beyâna sığmayan verese-i Muhammediyyenin kulûb-i âliyelerine sûret-i ilmiyye ve hayâliyyede tamâmıyla münʻakis olur. Ve onlar bu müşâhedelerinden haber verirler.&#10024;

O hayaller ki evliyaların tuzağıdır. Allah'ın bahçesinin ay yüzlülerinin yansımasıdır. Allah'ın bahçesinden maksat, Allah'ın ilmidir. Ve onun ay yüzlülerinden maksat, ilahi isimlerin gölgeleri olan sabit hakikatlerdir ki bunlar, genişlik mertebesi anlatmaya sığmayan Muhammedî varislerin yüce kalplerine ilim ve hayal suretinde tamamen yansır. Ve onlar bu müşahedelerinden haber verirler.

İşte zübde-i havâssü’l-havâss olan evliyâullahın bu müşâhedâtı hüviyyetleri haysiyyetinden vâkiʻ olur. Ve halîfenin müşâhedesi dahi bu sûretle vâkiʻ olmuştur. Binâenaleyh Hakk Teâlâ bu halîfeyi esrâr-ı âlemin mecmaʻı ve onun nüsha-i suğrâsı ve fihrist-i câmiʻi ve onun fâideleri için kılmıştır. Ve onun âleme olan fâideleri bu kitâbın ibtidâsında îzâh olundu. Ve biz Âdem olduğumuz haysiyyet ile “hâülâ’” kavlindeki işâret tahtına dâhiliz. Ve bu kitâbdaki maksad ve matlûb dahi bunları beyândan ibârettir.&#10024;

İşte havâssü'l-havâssın özü olan Allah dostlarının bu müşahedeleri, hüviyetleri (varlıkları) itibarıyla meydana gelir. Halifenin müşahedesi de bu şekilde meydana gelmiştir. Bu sebeple Yüce Allah bu halifeyi âlemin sırlarının toplandığı yer, onun küçük bir kopyası ve kapsamlı bir fihristi kılmıştır ve onun faydaları için yaratmıştır. Onun âleme olan faydaları bu kitabın başında açıklanmıştır. Biz Âdem olduğumuz itibarıyla "hâülâ'" (bunlar) sözündeki işaretin kapsamına dâhiliz. Bu kitaptaki maksat ve istenen şey de bunları açıklamaktan ibarettir.

“Ve baʻzıları yaʻnî vâsılîn, ona “mirât-ı Hakk ve hakkıyye” taʻbîr ettiler. Ve buna haml edenlerin beyânı budur ki: Vaktâki onu hakâyıkın ve ulûm-i ilâhiyyenin ve hikemi Rabbâniyyenin mahall-i tecellîsi gördüler ve muhakkak bâtılın ona yolu yoktur. Ve bâtıl ancak adem-i mahzdır. Ve ademde tecellî ve keşf-i sahîh olmaz. Binâenaleyh vücûdda zâhir olan her şey Hakk’tır. Ve bizim murâd ettiğimiz şeyi müttezıh olan edilleye muârız şübhelerin îrâdı vardır.&#10024;

Bazıları, yani Hakk'a ulaşanlar, ona "Hakk'ın ve hakikatin aynası" adını verdiler. Ve bunu böyle kabul edenlerin açıklaması şudur: Onu hakikatlerin, ilâhî ilimlerin ve Rabbanî hikmetlerin tecelli yeri olarak gördüklerinde, bâtılın ona kesinlikle yolu yoktur. Ve bâtıl ancak saf yokluktur. Yoklukta ise tecelli ve sahih keşif olmaz. Bu sebeple varlıkta görünen her şey Hakk'tır. Ve bizim kastettiğimiz şeyi açıklayan delillere karşıt şüphelerin ileri sürülmesi vardır.

Havâss için bir sırr vardır. Onun “mirât-ı Hakk” oluşunun sebebi-i mûcibi, Sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem’in “Mü’min kardeşinin âyînesidir.” kavlidir. Ve&#10024;

Havâss (seçkinler) için bir sır vardır. Onun "Hakk'ın aynası" oluşunun gerektiren sebebi, Sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem'in "Mümin, kardeşinin aynasıdır." sözüdür.

َ “uhuvvet” burada misliyyet-i lugaviyyeden ibârettir. Ve Hakk Teâlâ’nın kavlinde ليس كمِثلِه ِ (Şûrâ, 42:11)’dir. Ve bu misliyyet, bu mevcûdun olan asfâda veyâhûd olacak olan asfâ ve eclâda bürûzu indindedir. Onda Hakk, sıfât-ı nefsiyyesiyle değil, zâtıyla ve sıfât-ı maʻneviyyesiyle zâhir olur. Ve ona hazret-i cûddan tecellî eyler. Ve bu zuhûr-i Kerîm&#10024;

"Kardeşlik" burada sözlük anlamındaki benzerlikten ibarettir. Ve Yüce Allah'ın sözünde "Hiçbir şey O'nun benzeri değildir" (Şûrâ, 42:11) buyrulmuştur. Ve bu benzerlik, bu mevcut olan en saf veyahut olacak olan en saf ve en açık şeylerde belirmesi anındadır. Onda Hak, nefsine ait sıfatlarıyla değil, Zâtıyla ve manevî sıfatlarıyla görünür. Ve ona cömertlik hazinesinden tecelli eder. Ve bu Kerîm zuhur

ی hakkında Hakk Teâlâ أحسَن ِ تَقوِيمٍ لقَد خَلقنَا ا ْل ِنسَان َ ف (Tîn, 95:4) buyurdu. İmdi bu işâreti&#10024;

Hakk Teâlâ, insan hakkında "Biz insanı en güzel biçimde yarattık." (Tîn, 95:4) buyurdu. Şimdi bu işareti...

ِي teemmül et! Zîrâ o, maʻrifetin lübâbı ve hikmetin yenbûʻdur.”&#10024;

Düşün! Çünkü o, bilginin özü ve hikmetin kaynağıdır.

Ve Hakk’a vâsıl olanlardan baʻzıları o halîfeye Hakk’ın veyâ hakîkatin âyînesi dediler.&#10024;

Ve Hakk'a ulaşanlardan bazıları o halifeye Hakk'ın veya hakikatin aynası dediler.

ً ی ی Zîrâ Hakk Teâlâ hazretleri onun hakkında ا ْلَرض ِ خَلِيفَة جَاعِل فإِن (Bakara, 2:30) buyurmuştur.&#10024;

Çünkü Yüce Allah, onun hakkında "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" (Bakara, 2:30) buyurmuştur.

ِي ِّي Ve halîfe müstahlifin mazhar-ı etemmîdir. Zîrâ halîfe müstahlifin sıfâtını hâmil olmadıkça halîfe olamaz. Meselâ herhangi bir ilmin muallimi, talebeye tedrîs için yerine bir kimseyi halîfesi olarak nasb eylese, o halîfe mutlakâ o muallimin ilmini hâmil olmak lâzımdır; olmazsa, talebeye ders okutamaz. Binâenaleyh muallimin onu istihlâfı ve onun dahi hilâfeti sahîh olmaz. Ve bu vâsılînın ona “mirât-ı Hakk” ve “mirât-ı hakkıyye” taʻbîrini haml etmelerinin sebebi budur ki bu vâsilîn o halîfeyi hakâyıkın ve ulûm-i ilâhiyyenin ve Rabbânî olan hikmetlerin mahall-i tecellîsi gördüler. Binâenaleyh O, “Allah” ism-i câmiʻnin mazharı olduğundan “mirâtı Hakk”tır. Ve vücûd-i mutlakın bilcümle sıfâtıyla berâber gayriyyet libâsıyla rûh-i küllî mertebesine tenezzülü hasebiyle sâbit olan bu ilk mevcûd mirât-ı hakkıyet”tir.&#10024;

Halife, kendisini halife tayin edenin en mükemmel mazharıdır. Çünkü halife, kendisini halife tayin edenin sıfatlarını taşımadıkça halife olamaz. Örneğin, herhangi bir ilmin öğretmeni, öğrencilere ders vermek için yerine bir kimseyi halifesi olarak atasa, o halifenin mutlaka o öğretmenin ilmini taşıması gerekir; taşımazsa, öğrencilere ders okutamaz. Bu sebeple öğretmenin onu halife tayin etmesi ve onun da halifeliği geçerli olmaz. Vâsılînin (Allah'a ulaşanların) ona "Hakk'ın aynası" ve "hakikatin aynası" tabirini yüklemelerinin sebebi budur ki, bu vâsılîn o halifeyi hakikatlerin, ilahi ilimlerin ve Rabbanî hikmetlerin tecelli yeri olarak gördüler. Bu sebeple O, "Allah" ism-i câmi'nin (tüm isimleri kapsayan ismin) mazharı olduğundan "Hakk'ın aynası"dır. Mutlak varlığın bütün sıfatlarıyla birlikte gayrılık (başkalık) elbisesiyle küllî ruh mertebesine tenezzülü (inmesi) sebebiyle sabit olan bu ilk mevcut ise "hakikatin aynası"dır.

İmdi mâdemki bu halîfe dâire-i vücûda dâhildir. Adem-i mahzdan ibâret olan bâtılın ona yolu yoktur. Çünkü vücûd, hak; ve adem, bâtıldır. Ve hak ile bâtıl yekdiğerinin zıddı olduğundan ebedî ictimâʻ edemezler. Ve adem-i mahz, bir maʻnâ-yı zulmânî-i mevhûm olduğundan onda ne tecellî ve ne de keşf sâbit olmaz. Zîrâ zuhûr ve vuzûh ancak varlık içinde olur. Yoktan hiçbir şey çıkamaz. İmdi mâdemki yoktan bir şey çıkmıyor; gerek âlem-i melekûtta ve gerek âlem-i mülkte zâhir olan her bir şey Hakk olur.&#10024;

Şimdi mademki bu halife varlık dairesine dahildir, sırf yokluktan ibaret olan batılın ona yolu yoktur. Çünkü varlık haktır ve yokluk batıldır. Hak ile batıl birbirinin zıddı olduğundan ebediyen bir araya gelemezler. Sırf yokluk, vehmedilmiş karanlık bir anlam olduğundan, onda ne tecelli ne de keşif sabit olmaz. Zira görünme ve açıklık ancak varlık içinde olur. Yoktan hiçbir şey çıkamaz. Şimdi mademki yoktan bir şey çıkmıyor, gerek melekût âleminde (gayb âlemi) ve gerek mülk âleminde (görünen âlem) görünen her bir şey Hak olur.

Suâl: Âlemde nefis ve şeytân gibi şerʻan ve vücûdât-ı vehmiyye gibi aklen bâtıl olan şeyler vardır. Zâhir olan her bir şey nasıl Hakk olur?&#10024;

Soru: Âlemde nefis ve şeytan gibi şeriatça ve vehmî varlıklar gibi akılca bâtıl olan şeyler vardır. Görünen her bir şey nasıl Hak olur?

Cevâb: Bu şeylerin butlânı umûr-ı iʻtibâriyyedendir. Her birerleri bâtıl-ı izâfîdir; bâtılı hakîkî değildir. Ve Hakk’a nisbeten, hikmet ve şerʻ ve akla nazaran ve bize nisbeten, bâtıldır. Binâenaleyh hakîkatte bâtıl yoktur; hep Hakk’tır.&#10024;

Cevap: Bu şeylerin geçersizliği, itibari işlerdendir. Her biri izafî (göreceli) olarak geçersizdir; hakiki olarak geçersiz değildir. Ve Hak Teâlâ'ya nispetle, hikmet, şeriat ve akla göre ve bize nispetle, geçersizdir. Bu sebeple hakikatte geçersizlik yoktur; hepsi Hak'tır.

İşte bizim murâd ettiğimiz şeyi müttezıh olan edilleye muârız bu gibi şübhelerin îrâdı vardır. Yaʻnî biz delîller îrâdı ile vücûdda zâhir olan her şey Hakk’tır, dedik. Bu delîller, her şeyin Hakk olduğunu îzâh eyledi. Fakat bu delîllere muârız olarak birisi çıkıp bâlâda zikr olunan suâli îrâd eder. Ve meselâ ilâveten “Bu âlemde kelb ve hınzır ve neces gibi eşyâ-yı hasîse vardır. Bunlara da mı Hakk diyelim?” der. Bu suâller ile delîllere muârız şübheler îrâd eyler. Hâlbuki bu suâller hakîkatte adem-i ıttılâʻdan neş’et eder. Zîrâ vücûdda hasâset ve şerâfet umûr-ı iʻtibâriyye ve nisebiyyedir. Meselâ gül dediğimiz çiçek insânlara nazaran şerîfdir. Fakat necâset böceğine nisbeten hasîsdir. Zîrâ onun kokusundan bu hayvâncık helâk olur. Binâenaleyh insâna nazaran neces ne ise; bu hayvâna nazaran da gül öyledir. Ve eşyâ-yı sâirede buna makıysdır.&#10024;

İşte bizim kastettiğimiz şeyi açıklayan delillere karşı bu gibi şüphelerin ortaya atılması vardır. Yani biz, deliller getirerek varlıkta görünen her şeyin Hak olduğunu söyledik. Bu deliller, her şeyin Hak olduğunu açıkladı. Fakat bu delillere karşı birisi çıkıp yukarıda zikredilen soruyu sorar. Ve örneğin ilaveten "Bu âlemde köpek, domuz ve pislik gibi değersiz şeyler vardır. Bunlara da mı Hak diyelim?" der. Bu sorular ile delillere karşı şüpheler ortaya atar. Hâlbuki bu sorular hakikatte bilgisizlikten kaynaklanır. Çünkü varlıkta değersizlik ve şereflilik, itibari ve nispi işlerdir. Örneğin gül dediğimiz çiçek insanlara göre şereflidir. Fakat pislik böceğine nispeten değersizdir. Çünkü onun kokusundan bu hayvancık helâk olur. Bu sebeple insana göre pislik ne ise; bu hayvana göre de gül öyledir. Ve diğer şeyler de buna kıyaslanır.

İmdi halîfenin “mirât-ı Hakk” olmasında havâssa mahsûs bir sırr vardır. Şöyle ki: Onun “mirât-ı Hakk” oluşunun sebeb-i mûcibi Sallallahu aleyhi ve sellem’in “Mü’min kendi kardeşinin âyînesidir.” hadîs-i şerîfidir. Burada “uhuvvet” misliyyet-i lugaviyyeden ibârettir. Zîrâ Arablar “âh” lafzını misil ve şebîh ve nazîr maʻnâsında istiʻmâl ederler. Ve meselâ اخا البدر “Bedr’in kardeşi” derler ki Bedr’in nazîri ve misli ve müşâbihi demektir. Kur’ân-ı Kerîm’de de bunun nazîrleri vardır. Nitekim Hakk Teâlâ hazretleri ءليس َ كمِثلِه ِ یس (Şûrâ, 42:11) buyurur ve&#10024;

Şimdi, halifenin "Hakk'ın aynası" olmasında havassa (seçkinlere) özgü bir sır vardır. Şöyle ki: Onun "Hakk'ın aynası" oluşunun gerektiren sebebi, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in "Mümin kendi kardeşinin aynasıdır." hadis-i şerifidir. Burada "uhuvvet" (kardeşlik), dilbilimsel benzerlikten ibarettir. Çünkü Araplar "âh" lafzını misil, şebih (benzer) ve nazir (eş) anlamında kullanırlar. Ve örneğin "اخا البدر" (Bedr'in kardeşi) derler ki bu, Bedr'in eşi, benzeri ve tıpkısı demektir. Kur'an-ı Kerim'de de bunun benzerleri vardır. Nasıl ki Yüce Allah hazretleri "ءليس َ كمِثلِه ِ یس" (Şûrâ, 42:11) buyurur ve

ََي bu kavl ile kendisini hem tenzîh ve hem de teşbîh ve tesniye eyler. Zîrâ كمثله de ki “kâf” zaîd iʻtibâr olundukta “Onun misli bir şey yoktur.” demek olur ki bu, avâmın anlayışına göre sırf tenzîhdir. Çünkü kâffe-i eşyâdan onun misliyyeti nefy edilmiş oluyor. Ve Hakk onlardan münezzehdir, deniliyor. Fakat “kâf” gayr-i zâid iʻtibâr olundukta لیس كمثلە ‘nin maʻnâsı لیس مثل مثله yaʻnî “Onun misli bir misl yoktur.” demek olur. Bu da havâssın anlayışına göre teşbîh ve tesniyedir. Zîrâ Hakk hakkında evvelen misil isbât olunuyor. Baʻdehu o misilden eşyânın misliyyeti nefy ediliyor. Bu ise vücûdda ikilik ve müşâbehet isnâdından başka bir şey değildir. Ve kezâ bu âyet-i kerîmenin mâbaʻdi olan وَهو َ السَّمِيع البَصِيْ (Şûrâ, 42:11) kavli de hem teşbîh ve tesniyeyi ve hem de tenzîh ve tefrîti mutazammındır. Zîrâ bu kavl işitilince vehle-i ûlâda avâmın zihnine tebâdür eden maʻnâ, işiticilik ve görücülükte Hakk’ın halka müşârik olmasıdır. Çünkü halk dahi işitir ve görür, demek ki işitmek ve görmek hâssalarını hâiz olarak bir Hakk’ın ve bir de halkın vücûdu vardır. Bu tesniyedir. Ve görmek ve işitmekte Hakk’ın halka benzemesi dahi teşbîhdir. Fakat bu âyet-i kerîmede havâssın anladığı tenzîh ve tefrît maʻnâsı vardır. Zîrâ هو zamîrinin evvelen zikri ve haber olan semîʻ ve basîr kelimelerinin harf-i taʻrîf ile îrâdı hasr ifâde eder. Bu sûrette maʻnâ “Semîʻ ve basîr olan ancak Hakk’tır; başka semîʻ ve basîr yoktur.” demek olur ki bu da tenzîh ve ifrâttır.&#10024;

Bu söz ile kendisini hem tenzih eder hem de teşbih ve ikilik isnat eder. Çünkü "kemislihi"deki "kâf" harfi zâid kabul edildiğinde, "Onun benzeri hiçbir şey yoktur." anlamına gelir ki bu, avamın anlayışına göre sırf tenzihtir. Çünkü bütün eşyadan onun benzerliği reddedilmiş oluyor. Ve Hak onlardan münezzehtir, deniliyor. Fakat "kâf" harfi zâid kabul edilmediğinde "Leyse kemislihi"nin anlamı "Leyse misle mislihi" yani "Onun benzeri bir benzer yoktur." demek olur. Bu da havasın anlayışına göre teşbih ve ikiliktir. Çünkü Hak hakkında öncelikle bir benzer ispat olunuyor. Ondan sonra o benzerden eşyanın benzerliği reddediliyor. Bu ise varlıkta ikilik ve müşabehet isnadından başka bir şey değildir. Ve aynı şekilde bu ayet-i kerimenin devamı olan "Ve hüve's-semî'u'l-basîr" (Şûrâ, 42:11) sözü de hem teşbih ve ikiliği hem de tenzih ve tefriti (aşırı yüceltmeyi) içerir. Çünkü bu söz işitilince ilk anda avamın zihnine gelen anlam, işiticilik ve görücülükte Hakk'ın halka ortak olmasıdır. Çünkü halk da işitir ve görür, demek ki işitmek ve görmek özelliklerine sahip olarak bir Hakk'ın ve bir de halkın varlığı vardır. Bu ikiliktir. Ve görmek ve işitmekte Hakk'ın halka benzemesi de teşbihtir. Fakat bu ayet-i kerimede havasın anladığı tenzih ve tefrit anlamı vardır. Çünkü "hüve" zamirinin öncelikle zikri ve haber olan "semî'" ve "basîr" kelimelerinin harf-i tarif ile getirilmesi hasr (sınırlama) ifade eder. Bu durumda anlam "Semî' ve basîr olan ancak Hakk'tır; başka semî' ve basîr yoktur." demek olur ki bu da tenzih ve ifrattır.

İşte bâlâda îzâh olunan misliyyet-i Hakk bu rûh-i küllînin âlem-i şehâdette mevcûd olan asfâda veyâhûd mevcûd olacak olan asfâ ve eclâda bürûzu ve zuhûru indinde vâkiʻ olur. Ve o asfâ ve eclâ olan insân-ı kâmilin taayyün-i şehâdiyyesinde Hakk, sıfât-ı nefsiyyesiyle değil zâtı ile ve sıfât-ı maʻneviyyesiyle zâhir olur. Zîrâ vücûdât-ı mümküne, ıstıfâ-i kânûn-i ilâhîsine tâbiʻdir. Cemâd, nebât ve nebât dahi hayvân ve hayvân dahi insân ve insân da insân-ı kâmil mertebelerine terakkî etmedikçe hayât ve ilim ve semʻ ve basar ve irâde ve kudret gibi sıfât-ı maʻneviyye-i ilâhiyyenin mahall-i kâmil-i tecellîsi olamaz. Binâenaleyh misliyyet-i Hakk, mirât-ı Hakkıyyet olan bu ilk mevcûdun kânûn-i ıstıfâya tebean gâyet musaffâ ve mücellâ olan, gelmiş ve gelecek insân-ı kâmilde bürûzu ve zuhûru indinde vâkiʻ olur. Yaʻnî bu hakîkati, insân-ı kâmilin taayyün-i kesîf-i şehâdiyyesi hâmil bulunur. Ve Hakk’ın onda zuhûru hulûl ve ittihâd tarîkleriyle değildir. Zîrâ vücûd-i vâhid-i hakîkîde taaddüd yoktur. Belki o vücûd-i hakîkî-i latîf, zâtıyla ve sıfâtıyla merâtib-i kevniyyede kesâfetle zuhûr eder. Ve bir şey-i latîfin merâtib-i kesîfesinde hulûl ve ittihâd yoktur. Çünkü hulûl ve ittihâd iki şey-i müstakıllin vücûdunu iktizâ eder. Hakk’ın merâtib-i kevniyyede bu zuhûru sıfât-ı nefsiyye ve zâtiyyesiyle değildir. Zîrâ kuddûsiyyet ve samediyyet gibi sıfât-ı nefsiyye-i ilâhiyye vâcibü’l-vücûduna mahsûsdur. Mümkünün Vâcib’e kadem basabilmesi mertebe-i imkânda bulundukça mümteni‘dir. Ve Hakk Teâlâ hazretleri o halîfeye hazret-i cûddan tecellî eyler. Yaʻnî ona sıfâtı maʻneviyyesiyle tecellîsi indinde aslâ buhl ve imsâk vâkiʻ değildir. Binâenaleyh bu sıfâttan hiçbirisi onda noksân kalmaz. Ve onda bir sıfât noksân kalsa bir mazhar-ı etemm olamaz idi. Hâlbuki insân-ı kâmil bir mirât-ı tâm ve mazhar-ı etemmdir. Nitekim bir kimse bir endâm âyînesine mukâbil olsa, onun tamâmen sûreti ve bilcümle ahvâli onda zâhir olur. Ve hiçbirisi noksân kalmaz. Zîrâ âyîne gammâzdır.&#10024;

İşte yukarıda açıklanan Hakk'ın misliyyeti, bu küllî ruhun âlem-i şehâdette mevcut olan en saf ve berrak varlıklarda veya mevcut olacak olan en saf ve berrak varlıklarda belirmesi ve ortaya çıkması anında gerçekleşir. Ve o en saf ve berrak olan insân-ı kâmilin şehâdet âlemindeki belirginleşmesinde Hakk, nefsine ait sıfatlarıyla değil, zâtı ile ve manevî sıfatlarıyla görünür. Çünkü mümkün varlıklar, ilâhî kanunun seçimine tabidir. Cansız, bitki ve bitki de hayvan ve hayvan da insan ve insan da insân-ı kâmil mertebelerine yükselmedikçe hayat ve ilim ve işitme ve görme ve irade ve kudret gibi ilâhî manevî sıfatların tam tecellî yeri olamaz. Bu sebeple Hakk'ın misliyyeti, Hakkıyyet aynası olan bu ilk varlığın, seçme kanununa uyarak son derece saf ve parlak olan, gelmiş ve gelecek insân-ı kâmilde belirmesi ve ortaya çıkması anında gerçekleşir. Yani bu hakikati, insân-ı kâmilin şehâdet âlemindeki yoğun belirginleşmesi taşır. Ve Hakk'ın onda zuhûru hulûl (bir şeye girip onunla birleşme) ve ittihâd (iki şeyin bir olması) yollarıyla değildir. Çünkü hakiki tek varlıkta çokluk yoktur. Aksine o latif hakiki varlık, zâtıyla ve sıfatlarıyla oluş mertebelerinde yoğunlukla zuhûr eder. Ve latif bir şeyin yoğun mertebelerinde hulûl ve ittihâd yoktur. Çünkü hulûl ve ittihâd, iki bağımsız şeyin varlığını gerektirir. Hakk'ın oluş mertebelerinde bu zuhûru, nefsine ait ve zâtına ait sıfatlarıyla değildir. Çünkü kuddûsiyyet (her türlü eksiklikten uzak olma) ve samediyyet (hiçbir şeye muhtaç olmama) gibi ilâhî nefsî sıfatlar, vâcibü'l-vücûd'a (varlığı zorunlu olana) özgüdür. Mümkün olanın Vâcib'e adım atabilmesi, imkân mertebesinde bulundukça imkânsızdır. Ve Yüce Allah, o halifeye cömertlik hazinesinden tecellî eder. Yani ona manevî sıfatlarıyla tecellîsi anında asla cimrilik ve tutumluluk söz konusu değildir. Bu sebeple bu sıfatlardan hiçbiri onda eksik kalmaz. Ve onda bir sıfat eksik kalsa, tam bir mazhar (tecellî yeri) olamazdı. Hâlbuki insân-ı kâmil tam bir ayna ve en mükemmel bir mazhardır. Nasıl ki bir kimse bir boy aynasının karşısına geçse, onun tamamen sureti ve bütün halleri onda görünür. Ve hiçbiri eksik kalmaz. Çünkü ayna her şeyi gösterir.

Mesnevî

كاین سخن بيْون بود ** آینە غماز نبود چون بودعشق خواهد&#10024;

Bu söz beyan dışıdır; ayna gammaz olmazsa aşk nasıl olur?

ی

ار از رخش ممتاز نیستگغماز نیست ** زانكە ژن چرا ات دانەآین&#10024;

Eğer bir atın yüzü, onun huyunu ele vermiyorsa, o atın yüzü güzel değildir. Çünkü atın yüzü, onun huyunu gösteren bir aynadır.

االیش جداست ** پر شعاع نور خورشید خداست گآینە كز ژن&#10024;

Ayna ki ondan güneşin nuru parlar, o ayna camdan olsa da, o ışık Allah'ın nurudur.

آن نور را ادراك من آن ار از رخ تو پاك كن ** بعد زگروتو ژن&#10024;

O nuru idrak etmemi, onu yüzünden temizle; sonra da gruptan ayır.

Tercüme

“Aşk bu sözün dışarıya çıkmasını ister. Aynanın gammâz olmaması nasıl olur? Bilir misin? Senin aynan niçin gammâz değildir? Zîrâ onun yüzünden pas zâil olmamıştır. Âlâyiş pasından cüdâ olan ayna Hûrşîd-i Hudâ nûrunun şuâ‘ından dolu olur. Git, yüzünden pası temizle! Ondan sonra o nûru idrâk et!”&#10024;

Aşk, bu sözün dışarıya çıkmasını ister. Aynanın gammâz (sırları açığa vuran) olmaması nasıl olur? Bilir misin? Senin aynan niçin gammâz değildir? Çünkü onun yüzünden pas yok olmamıştır. Gösteriş pasından ayrı olan ayna, Allah Güneşi'nin nurunun ışınından dolu olur. Git, yüzünden pası temizle! Ondan sonra o nuru idrak et!

Hakk Teâlâ hazretlerinin bu zuhûr-i kerîmi hakkında Kur’ân-ı Mecîd’inde: لقَد خَلقنَا&#10024;

Yüce Allah'ın bu kerîm zuhûru hakkında Kur'ân-ı Mecîd'inde: لَقَدْ خَلَقْنَا

ی أحسَن ِ تَقوِيم ٍ ا ْل ِنسَان َ ف (Tîn, 95:4) Yaʻnî “Biz insânı gâyet güzel bir taayyünde ve bir şekilde&#10024;

"Biz insanı en güzel bir biçimde yarattık." Yani "Biz insanı gayet güzel bir belirme ve bir şekilde"

ِي yarattık.” buyurur. Zîrâ onun taayyünü ve sûret-i insâniyyesi Hakk’ın cem‘iyyet-i esmâiyyesiyle zuhûruna müsâiddir. Sen bu âyet-i kerîmdeki işâreti teemmül edip, maʻnâsını taʻmîk eyle! Zîrâ o maʻrifet-i ilâhiyyenin lübbleridir. Ve hikmet-i ilâhiyyenin pınarlarıdır. Her ne zamân sana maʻrifet-i ilâhiyyede bir müşkil vâkiʻ olursa insânı tedkîk et! O müşkilin hall&#10024;

"Yarattık." buyurur. Çünkü onun belirlenimi ve insani şekli, Hakk'ın isimlerinin bütünlüğüyle zuhuruna müsaittir. Sen bu ayet-i kerimedeki işareti iyice düşün ve manasını derinleştir! Çünkü o, ilahi marifetin özleridir ve ilahi hikmetin pınarlarıdır. Her ne zaman sana ilahi marifette bir zorluk meydana gelirse, insanı incele! O zorluğun çözümü,

ی olur. َ بِنَفسِك َ الْيَوم َ عَليك َ حَسِيبًا اقرَأْ كتَابَك َ كق (İsrâ, 17:14) Yaʻnî “Kendi kitâbını oku; hasîb olarak o kitâb nefsine el-yevm kifâyet eder.”&#10024;

"Kendi kitabını oku; bugün kendi nefsine hesap sorucu olarak o kitap yeter."

“Ve Şeyh-i ârif Ebû’l-Hakem ibn Berrecân (radiyallahu anh) ona “imâm-ı mübîn”&#10024;

Ve ârif Şeyh Ebû’l-Hakem ibn Berrecân (Allah ondan razı olsun) ona “imâm-ı mübîn” (apaçık önder) adını verdi.

ی taʻbîr etti ve o, Hakk Teâlâ’nın ءٍ ا ْلَلْوَاح ِ مِن كُل ِّ یسوَكتَبنَا له ف (A‘râf, 7:145) kavlinde her bir&#10024;

Yüce Allah'ın "Ve onun için levhalara her şeyden yazdık" (A'râf, 7:145) kavlinde her bir şeyi ifade etti.

ََي ِي şey ile taʻbîr olunan levh-i mahfûzdur. Ve bu levh-i mahfûz her bir şeyin mev‘ıza ve tafsîlidir. İşte Şeyh Ebû’l-Hakem (rahimehullah)’ın o levhe her bir şey tesmiyesinin delîli&#10024;

O şey ile ifade edilen levh-i mahfûzdur. Ve bu levh-i mahfûz, her bir şeyin öğüdü ve ayrıntısıdır. İşte Şeyh Ebû’l-Hakem (Allah ona rahmet etsin)'in o levhe her bir şey adını vermesinin delili budur.

ْی ی budur. Ve onun buna haml etmesi Hakk Teâlâ’nın إِمَام ٍ مبِی ء ٍ أحصَينَاە فوَكُل َّ یس (Yâsîn,&#10024;

Bu, Yüce Allah'ın "Her şeyi apaçık bir İmam'da (Levh-i Mahfuz'da) sayıp yazmışızdır" (Yâsîn, 36/12) buyruğunu buna yormasıdır.

ِي ََي 36:12) kavline müsteniddir. Biz âlemin kâffesini, esfelini ve aʻlâsını insânda ihsâ olunmuş bulduk. Binâenaleyh onu “imâm-ı mübîn” tesmiye ettik. Ve onu Allah Teâlâ’nın indinde olan “imâm-ı mübîn”den tenbîhen aldık. İmdi işte bu bizim ondan hazzımızdır. Onu tedebbür ve tahkîk eyle!&#10024;

Bu, Yüce Allah'ın "Her şeyi apaçık bir kitapta (İmam-ı Mübin'de) sayıp yazmışızdır." (Yasin 36:12) sözüne dayanır. Biz âlemin bütününü, en aşağısını ve en yücesini insanda toplanmış bulduk. Bu sebeple onu "apaçık imam" olarak adlandırdık. Ve onu Yüce Allah katında bulunan "apaçık imam"dan bir uyarı olarak aldık. Şimdi işte bu, bizim ondan aldığımız paydır. Onu iyice düşün ve araştır!

ی

Havâssa mahsûs bir sırr vardır. Hakk Teâlâ ءٍ الكِتَاب ِ مِن یسمَّا فَرَّطنَا ف (Enʻâm, 6:38)&#10024;

Havâssa (seçkinlere) özgü bir sır vardır. Yüce Allah, "Biz Kitap'ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık" (En'âm, 6:38) buyurur.

ََي ِي buyurur. من یسَی ’den onun iʻtibârı olan şey ancak insândadır ki âlemde cümleye tefazzul eder. Ve bu kendisi için misliyyet-i lugaviyye-i furkâniyye sâbit olmayan bir mevcûd için ve bir mevcûdda sahîh olmaz. İmdi misliyyet sâbit oldukta imâmın vücûdu sahîh olur. Ve imâmın vücûdu sâbit oldukta dahi onun gayri hakkında imâmet bâtıl olur. لوكان َ فِيهِمَا آلِهَة&#10024;

"O, 'Ey' buyurur." Ondan itibarı olan şey ancak insandadır ki, âlemde her şeye üstün gelir. Ve bu, kendisi için Furkan'da (Kur'an'da) geçen dilsel benzerliği sabit olmayan bir varlık için ve bir varlıkta doğru olmaz. Şimdi, benzerlik sabit olduğunda imamın varlığı doğru olur. Ve imamın varlığı sabit olduğunda dahi, onun dışındaki hakkında imamlık geçersiz olur. "Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka ilahlar olsaydı, ikisi de fesada uğrardı."

َّلله لفَسَدَتَا َِّلَّ ا إ (Enbiyâ, 21:22) Yaʻnî “Yerde ve gökte Allah’dan gayri Allahlar olsa idi; fâsid olurlar idi.”&#10024;

"Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka ilahlar olsaydı, ikisi de kesinlikle bozulurdu."

İmdi biz imâmeti istîcâb eden şey sebebiyle bu “imâm-ı mübîn”e nazar ettiğimizde biz onu üzerinde bulunduğu esrâr ve sıfâtı istîcâb eder bulduk. Böyle olunca biz dedik ki: O, onun nefsinden midir yâhûd onun gayrinden midir? Biz onu, onun yedinde emânet&#10024;

Şimdi biz, imameti gerektiren şey sebebiyle bu "imam-ı mübin"e (her şeyi açıklayan, apaçık imam) baktığımızda, onu üzerinde bulunduğu sırlar ve sıfatları gerektirir bulduk. Böyle olunca biz dedik ki: O, kendisinden midir yoksa kendisinden başka bir şeyden midir? Biz onu, onun elinde emanet

َ َّلله bulduk. Binâenaleyh يَأْمركُم أن تؤدوا ْ ا ْلَمَانَات ِ إِیل أهلِهَا إِن َّ ا (Nisâ, 4:58)’yı okuduk. İmdi bizim için mütekaddim olan mirât-ı Hakk parladı. Biz المؤمن مرآة اخیە kavlinde “imâm-ı mübîn” kavlini darb ve mezc eyledik. Ve bizim için hâricde vâhid çıktı. İmdi ona baʻzıları “mirât” ve baʻzıları “imâm” tesmiye etti. Kitâbî olarak “imâm” ve sünniyye olarak dahi “mirât”tır.&#10024;

Allah'ı bulduk. Bu sebeple "Allah size emanetleri ehline vermenizi emreder." (Nisâ, 4:58) ayetini okuduk. Şimdi bizim için önde gelen Hakk'ın aynası parladı. Biz "Mümin müminin aynasıdır." sözüne "imâm-ı mübîn" (açık/apaçık imam) sözünü ekleyip birleştirdik. Ve bizim için dışarıda bir tek şey ortaya çıktı. Şimdi ona bazıları "ayna" ve bazıları "imam" adını verdi. Kitapta "imam" ve sünnette ise "ayna"dır.

Yaʻnî aktâb-ı mağrîbden biri olan ârif-i billâh Şeyh Ebû’l-Hakem b. Berrecân (radiyallahu anh) bu halîfeye imâm-ı mübîn” taʻbîr etti. Ve o “imâm-ı mübîn” Hakk Teâlâ’nın&#10024;

Yani, batı kutuplarından biri olan Allah'ı bilen Şeyh Ebû’l-Hakem b. Berrecân (radiyallahu anh) bu halifeye "imâm-ı mübîn" (açıkça belli olan önder) tabirini kullandı. Ve o "imâm-ı mübîn" Yüce Allah'ın

ی ءٍ ا ْلَلْوَاح ِ مِن كُل ِّ یسكتَبنَا له ف (A‘râf; 7:145) Yaʻnî “Biz onun için elvâhda her bir şeyden yazdık.” ََي ِي kavlinde her bir şey taʻbîr olunan levh-i mahfûz’dur. Zîrâ vücûd-i halîfeye her bir şeyin hakîkati münʻakis olduğu yukarıda îzâh olundu. Ve bu levh-i mahfûzda her bir şeyin mev‘ıza ve tafsîli vardır. Çünkü onda zılâl-i esmâ-i ilâhiyye olan aʻyân-ı sâbite münʻakisdir. Bu aʻyân-ı sâbite bilcümle eşyânın hakâyıkıdır. Ve her bir ayn-ı sâbite mazhar olduğu ismin hazînesinde mevcûd olan ahkâm-ı tafsîliyyeyi hâmildir. Ve o hakâyık kendilerine taalluk eden eşyâyı kendi taraflarına dâʻî olan mev‘ızayı şâmildir ki bu mev‘ıza her birinin kendi bâtınından ve hakîkatinden âlem-i şehâdette zâhir olan mazharına alâ-tarîki’l-ilhâm vârid olur. Nitekim bu hakîkate işâreten Kur’ân-ı Kerîm’de وَأویح َ رَبك َ إِیل النَّحل (Nahl, 16:68) buyrulmuştur. Ve bu&#10024;

“Biz onun için levhalara her bir şeyden yazdık.” (A'râf; 7:145) ayetinde her bir şey diye ifade edilen, levh-i mahfûzdur. Çünkü halife varlığına her bir şeyin hakikatinin yansıdığı yukarıda açıklandı. Ve bu levh-i mahfûzda her bir şeyin öğüdü ve ayrıntısı vardır. Çünkü onda ilâhî isimlerin gölgeleri olan sabit hakikatler yansımıştır. Bu sabit hakikatler, bütün eşyanın hakikatleridir. Ve her bir tekil sabit hakikat, mazhar olduğu ismin hazinesinde mevcut olan ayrıntılı hükümleri taşır. Ve o hakikatler, kendilerine ait olan eşyayı kendi taraflarına çağıran öğüdü kapsar ki bu öğüt, her birinin kendi bâtınından ve hakikatinden, âlem-i şehadette (görünen âlemde) ortaya çıkan mazharına ilham yoluyla gelir. Nitekim bu hakikate işaretle Kur'ân-ı Kerîm'de “Rabbin bal arısına vahyetti.” (Nahl, 16:68) buyrulmuştur. Ve bu

ِ vâridât âlem-i şehâdette hazîne-i ilâhiyyenin emîni olan insân-ı kâmil yediyle mevridlerine tevzîʻ olunur. İşte Şeyh Ebû’l-Hakem (rahimehullah) hazretlerinin o levhe her bir şey tesmiye etmesinin delîli budur. Ve onun bu levhi “imâm-ı mübîn”e haml etmesine gelince bu maʻnâyı&#10024;

Vâridât (ilahi ilhamlar) âlem-i şehâdette (görünen âlemde) ilahi hazinenin emini olan insân-ı kâmil eliyle kendi yerlerine dağıtılır. İşte Şeyh Ebû’l-Hakem (Allah ona rahmet etsin) hazretlerinin o levhe her bir şey tesmiye etmesinin (adlandırmasının) delili budur. Ve onun bu levhi “imâm-ı mübîn”e (her şeyi açıklayan ana kitaba) yüklemesine gelince, bu anlamı...

ْی ی Hakk Teâlâ’nın ve إِمَام ٍ مبِی ف ء ٍ أحصَينَاەوَكُل َّ یس (Yâsîn, 36:12) yaʻnî “Biz her bir şeyi imâm-ı&#10024;

Yüce Allah'ın ve "Biz her bir şeyi apaçık bir kitapta sayıp yazmışızdır." (Yâsîn, 36:12) ayetinin işaret ettiği gibi, her bir şeyin sabit hakikatleri, değişmesi imkânsız olan ve zâta ait haller olan ilâhî ilimdeki bağıntılar, öncesiz olarak ve sonsuza dek, dış âlemde görünen şekillerde ortaya çıkmazlar; aksine, onlar, ilâhî ilimde, ilâhî Zât'ın kendisiyle hükmettiği, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi mümkün olmayan, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâhî ilmin kendisiyle kayıtlı olduğu, ilâh

ِي ََي mübînde ihsâ eyledik.” kavlinden ahz eylemiştir. Mâdemki levh-i mahfûzda her bir şeyin mev‘ıza ve tafsîli vardır ve kezâ her bir şey mâdemki imâm-ı mübînde ihsâ olunmuştur. Ve vücûd-i halîfede ise bilcümle hakâyık-ı eşyâ münʻakisdir. Ve âlemin kâffesi, esfeli ve âlâsı insânda ihsâ olunmuştur. Binâenaleyh o insâna “imâm-ı mübîn” tesmiyesi câiz olur. Ve işte biz bu taʻbîri Allah Teâlâ’nın indinde olan “imâm-ı mübîn” kavlinden tenbîhen aldık. Ve bizim insân sûretinde müteayyin olup, bu tecellîye mazhariyyet istiʻdâdında mahlûk olduğumuz, o imâm-ı mübîn taʻbîrinden hazzımızdır.&#10024;

"Her şeyi apaçık bir kitapta sayıp döktük" sözünden almıştır. Mademki Levh-i Mahfuz'da her şeyin öğüdü ve ayrıntısı vardır ve aynı şekilde her şey mademki apaçık bir kitapta sayılmıştır. Halife varlığında ise eşyanın bütün hakikatleri yansımıştır. Âlemin tamamı, aşağısı ve yukarısı insanda sayılmıştır. Bu sebeple o insana "apaçık bir kitap" adını vermek caiz olur. Ve işte biz bu ifadeyi Yüce Allah katında olan "apaçık bir kitap" sözünden uyarı olarak aldık. Ve bizim insan şeklinde belirlenip, bu tecelliye mazhariyet yatkınlığında yaratılmış olmamız, o "apaçık bir kitap" ifadesinden payımızdır.

Maʻlûm olsun ki insân iki kısımdır: Biri kâmil, diğeri nâkısdır. İnsân-ı kâmilde bilcümle esmâ-i ilâhiyyenin âsâr ve ahkâmı fiilen zâhir olur. Ve insân-ı nâkısda ise baʻzı esmânın âsâr ve ahkâmı fiilen zâhir ve baʻzıları sıfât-ı nefsâniyye ve hayvâniyyesi tahtında müstetir ve bâtındır. Bunlar bir insân-ı kâmilin terbiyesi tahtında vâkiʻ olan sülûk ve mücâhede netîcesinde sıfât-ı nefsâniyye ve hayvâniyyenin zevâliyle zâhir olur. Binâenaleyh bu kitâbda zikr olunan insân taʻbîri insân-ı kâmile râci‘dir. Zîrâ insân-ı nâkıs her ne kadar sûrette insân ise de sîrette henüz hayvâniyyet mertebesindedir. İmdi sen bu maʻnâyı kendi nefsinde tedebbür ve tahkîk eyle!&#10024;

Bilinmeli ki insan iki kısımdır: Biri kâmil, diğeri noksandır. İnsân-ı kâmilde bütün ilâhî isimlerin tesirleri ve hükümleri fiilen ortaya çıkar. İnsân-ı nâkısta ise bazı isimlerin tesirleri ve hükümleri fiilen ortaya çıkar, bazıları ise nefsine ait ve hayvansal sıfatlarının altında gizli ve bâtındır. Bunlar, bir insân-ı kâmilin terbiyesi altında gerçekleşen Hakk Yolculuğu ve mücâhedât neticesinde nefsine ait ve hayvansal sıfatların ortadan kalkmasıyla ortaya çıkar. Bu sebeple bu kitapta zikredilen "insan" tabiri insân-ı kâmile aittir. Çünkü insân-ı nâkıs, her ne kadar şekilde insan olsa da, özde henüz hayvansallık mertebesindedir. Şimdi sen bu anlamı kendi nefsinde iyice düşün ve araştır!

Bu beyânâtımızdan havâssa mahsûs bir sırr vardır. O da budur ki Hakk Teâlâ hazretleri&#10024;

Bu açıklamalarımızda seçkin kişilere özgü bir sır vardır. O da şudur ki Yüce Allah hazretleri

ی Kur’ân-ı Kerîm’de, ءٍ الكِتَاب ِ مِن یسمَّا فَرَّطنَا ف (Enʻâm, 6:38) yaʻnî “Biz kitâbda hiçbir şeyi taksîr&#10024;

Kur'ân-ı Kerîm'de, "Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık" (En'âm, 6:38) buyrulur.

ََي ِي ve zâyi‘ etmedik.” buyurdu. من یسَی ’den ibret alınacak olan şey ancak insândır ki âlemde&#10024;

"Hiçbir şeyi zayi etmedik." buyurdu. "Men yesey"den ibret alınacak olan şey ancak insandır ki âlemde

ی ی cümleye tefazzul eder. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de, َِّ وَالْبَحر الْيی آدَم َ وَحَمَلْنَاهم ف بَن وَلقَد كرَّمنَا&#10024;

Yüce Allah, Âdem oğullarını karada ve denizde taşıdık, onları temiz ve güzel şeylerle rızıklandırdık ve yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık, buyurur.

ِ ِي ِي ً يالوَرَزَقنَاهم مِّن َ الطَّيِّبَات ِ وَفَضَّلْنَاهم عَیل كثِي ْمِّمَّن خَلقنَا تَفض ِ (Îsrâ, 17:70) yaʻnî “Biz benî âdemi mükerrem kıldık. Ve onu karada ve denizde haml ettik. Ve onu halk ettiğimiz şeylerin çoğu üzerine mübâlağa ile tafdîl ettik.” buyrulur. Ya‘nî halk olunan şeylerin azı üzerine tafdîl etmedik, demek olur. Ve halk olunan şeylerin azı ise bizim âlemimizin hâricindedir. Binâenaleyh bizim âlemimize nazaran insân gerek âlemimizde ve gerek âlemimizin hâricinde bulunan mahlûkâtın pek çoğu üzerine tafdîl edilmiş olur. Ve bu her şeyin mevcûd bulunması keyfiyyeti kendisi için misliyyet-i lugaviyye-i furkâniyye sâbit olmayan bir mevcûd için ve bir mevcûdda sahîh olmaz. Zîrâ “Allah” cemîʻ-i esmâ-i câmiʻ olan bir isimdir. Ve yukarıda îzâh olunan ان هللا خلق آدم عیل صورتە hâdis-i şerîfi mûcibince Allah Teâlâ hazretleri insân-ı kâmilde zâtıyla ve sıfât-ı maʻneviyyesi ile zâhirdir. Ve hakîkatte bilcümle merâtib Hakk’ın vücûdundan ibâret olduğundan misliyyet-i Kur’âniyye sâbit değildir. Bu makâm, makâm-ı tenzîhdir. Velâkin zât-ı mutlakın libâs-ı gayriyyetle zuhûr ettiği insân-ı kâmil mertebesinde misliyyet-i lugaviyye-i furkâniyye sâbittir. Ve bu makâm dahi makâm-ı teşbîhdir. Zîrâ insân-ı kâmilde cemîʻ-i hakâyık-ı eşyâ münʻakisdir. Nitekim yukarıda mirâren îzâh olundu. Ve insân-ı kâmil için misliyyet-i lugaviyye-i furkâniyye sâbit olunca âlemde imâmın vücûdu sahîh ve sâbit olur. Ve imâmın vücûdu sahîh ve sâbit olunca da o insân-ı kâmilden başkası için imâmet bâtıl olur. Zîrâ her bir asırda imâm vâhiddir; taaddüd etmez. Çünkü âlemde tasarruf, nâib-i Hakk olan insân-ı kâmile mevdûʻdur. Ve iki mutasarrıfın vücûdu câiz değildir. Nitekim bu maʻnâyı Hakk&#10024;

"وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ وَحَمَلْنَاهُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَرَزَقْنَاهُم مِّنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلَىٰ كَثِيرٍ مِّمَّنْ خَلَقْنَا تَفْضِيلًا" (İsrâ, 17:70) yani "Biz Âdem oğullarını mükerrem kıldık. Ve onları karada ve denizde taşıdık. Ve onları yarattığımız şeylerin çoğuna üstün kıldık." buyrulur. Yani, yaratılan şeylerin azı üzerine üstün kılmadık, demek olur. Ve yaratılan şeylerin azı ise bizim âlemimizin dışındadır. Bu sebeple, bizim âlemimize göre insan, gerek âlemimizde gerekse âlemimizin dışında bulunan yaratılmışların pek çoğu üzerine üstün kılınmış olur. Ve bu, her şeyin mevcut bulunması niteliği, kendisi için Furkanî (Kur'anî) lügavî benzerlik sabit olmayan bir mevcut için ve bir mevcutta doğru olmaz. Çünkü "Allah" bütün isimleri kapsayan bir isimdir. Ve yukarıda açıklanan "ان هللا خلق آدم عیل صورتە" hadis-i şerifi gereğince Yüce Allah, insân-ı kâmilde zâtıyla ve manevî sıfatlarıyla görünür. Ve hakikatte bütün mertebeler Hakk'ın varlığından ibaret olduğundan Kur'anî benzerlik sabit değildir. Bu makam, tenzih makamıdır (Allah'ı her türlü eksiklikten uzak tutma makamı). Ancak mutlak zâtın başkalık elbisesiyle göründüğü insân-ı kâmil mertebesinde Furkanî lügavî benzerlik sabittir. Ve bu makam da teşbih makamıdır (Allah'ı yaratılmışlara benzetme makamı). Çünkü insân-ı kâmilde eşyanın bütün hakikatleri yansımıştır. Nitekim yukarıda defalarca açıklanmıştır. Ve insân-ı kâmil için Furkanî lügavî benzerlik sabit olunca, âlemde imamın varlığı doğru ve sabit olur. Ve imamın varlığı doğru ve sabit olunca da, o insân-ı kâmilden başkası için imamet bâtıl olur. Çünkü her bir asırda imam tektir; çoğalmaz. Çünkü âlemde tasarruf, Hakk'ın naibi olan insân-ı kâmile verilmiştir. Ve iki tasarruf sahibinin varlığı caiz değildir. Nitekim bu anlamı Hakk

َّلله Teâlâ hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’de, لفَسَدَتَا َِّلَّ ا لوكان َ فِيهِمَا آلِهَة إ (Enbiyâ, 21:22) yaʻnî “Eğer yerde ve gökte ilâhlar olsa ve her biri bir vech ile tasarruf eylese, yerin ve göğün intizâmı bozulur idi.” buyurur. Binâenaleyh iki mutasarrıfın vücûdu câiz olmadığı bu âyet-i kerîme ile sâbittir. Ve âşikâr bir şeydir ki umûr-ı dünyeviyyede dahi ehl-i akıl bir işe iki müdîr nasbını revâ görmezler.&#10024;

Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de, "Eğer yerde ve gökte ilâhlar olsa ve her biri bir şekilde tasarruf etse, yerin ve göğün düzeni bozulurdu." (Enbiyâ, 21:22) buyurur. Bu sebeple, iki mutasarrıfın (işleri yöneten) varlığının caiz olmadığı bu âyet-i kerîme ile sabittir. Ve açıkça bilinen bir şeydir ki, dünyevî işlerde dahi akıl sahipleri bir işe iki yönetici atanmasını uygun görmezler.

İmdi biz imâmetin icâbâtını muktezî olan şey sebebiyle yaʻnî kudret-i tasarruf sebebiyle bu “imâm-ı mübîn”e nazar ettğimiz vakit biz o imâmeti üzerinde bulunduğu esrâr ve sıfâtı, iktizâ eder bir hâlde bulduk. Zîrâ kudret-i tasarruf, sıfât-ı nefsiyye-i ilâhiyyeden gayri olan ilim, semʻ, basar, irâde, ve kahr ve lütuf gibi bilcümle sıfât-ı maʻneviye-i ilâhiyyeyi hâmil olmadıkça ve Muhyî ve Mümît ve Dârr ve Nâfî ve Mâni‘ ve Mu‘tî gibi esmânın âsârı kendisinden fiilen zuhûr etmedikçe mümkün olmaz. Böyle olunca biz teemmül edip acabâ bu kudret-i tasarruf onun kendi nefsinden ve zâtından mıdır? Yoksa onun gayrinden midir? dedik. Ve bu teemmül netîcesinde biz onu imâmın yedinde cânib-i Hakk’tan mevdûʻ emânet bulduk. Bu maʻnâya&#10024;

Şimdi biz, imametin gerektirdiği şey sebebiyle, yani tasarruf kudreti sebebiyle bu "imam-ı mübin"e baktığımız zaman, o imameti, üzerinde bulunduğu sırları ve sıfatları gerektiren bir halde bulduk. Çünkü tasarruf kudreti, İlahi Zât'a ait sıfatlardan başka olan ilim, işitme, görme, irade, kahr ve lütuf gibi bütün manevi İlahi sıfatları taşımadıkça ve Muhyî (hayat veren), Mümît (ölüm veren), Dârr (zarar veren), Nâfî (fayda veren), Mâni' (engelleyen) ve Mu'tî (veren) gibi isimlerin tesirleri kendisinden fiilen ortaya çıkmadıkça mümkün olmaz. Böyle olunca biz düşünüp "Acaba bu tasarruf kudreti onun kendi nefsinden ve zâtından mıdır, yoksa onun dışından mıdır?" dedik. Ve bu düşünme sonucunda biz onu, imamın elinde Hak tarafından verilmiş bir emanet olarak bulduk. Bu anlama

َّلله binâen, تؤدوا ْ ا ْلَمَانَات ِ إِیل أهلِهَا َ يَأْمركُم أن إِن َّ ا (Nisâ, 4:58) yaʻnî “Allah Teâlâ hazretleri emânâtı ehline edâ etmeyi size emr eder.” âyet-i kerîmesini okuduk ve anladık ki bize bu sûretle emr buyuran Hakk, kendisinin emânâtını dahi ehli olan halîfeye tevdîʻ buyurmuştur.&#10024;

"Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermenizi emreder." (Nisâ, 4:58) ayet-i kerimesini okuduk ve anladık ki, bize bu şekilde emreden Yüce Allah, kendisinin emanetini de ehli olan halifeye teslim etmiştir.

İmdi bu beyânâttan yukarıda zikri geçen “mirât-ı Hakk” müncelî olup, parladı. Biz المؤمن مرآة اخیە kavli ile “imâm-ı mübîn” kavlini alıp cem‘ ettik. Ve yekdiğerine mezc eyledik. Bu cem‘ ve mezcden bizim için hâricde yaʻnî âlemde vâhid çıktı ki o da insân-ı kâmildir. İmdi o insân-ı kâmile baʻzıları “mirât” ve baʻzıları da “imâm” tesmiye etti. Kitâbî olarak yaʻnî&#10024;

Şimdi bu açıklamalardan, yukarıda adı geçen "Hakk'ın aynası" ortaya çıktı ve parladı. Biz "Mümin müminin aynasıdır" sözü ile "apaçık imam" sözünü alıp birleştirdik ve birbirine kattık. Bu birleştirme ve katmadan bizim için dışarıda, yani âlemde bir tek varlık ortaya çıktı ki o da insân-ı kâmildir. Şimdi o insân-ı kâmile bazıları "ayna" ve bazıları da "imam" adını verdi. Kitaplarda, yani

ْی ی kitâbullahda vâkiʻ إِمَام ٍ مبِی ء ٍ أحصَينَاە فوَكُل َّ یس (Yâsîn, 36:12) âyet-i kerîmesinden iktibâsen&#10024;

Yâsîn Sûresi'nin 12. âyet-i kerîmesinden iktibasla (alıntıyla): "Her şeyi apaçık bir Kitap'ta (İmam-ı Mübin'de) sayıp yazmışızdır."

ِي ََي “imâm” ve sünniyye olarak yaʻnî المؤمن مرآة اخیە hadîs-i şerîfinden iktibâsen dahi “mirât” denildi.&#10024;

"Mümin müminin aynasıdır" hadis-i şerifinden alıntı yapılarak, "imam" ve Sünniyye olarak yani "mirat" denildi.

“Ve onlardan baʻzıları ona “mufîz” taʻbîr etti ve şeyhimiz ve imâdımız Ebû Medyen Şeyhu’ş-şuyûh (radiyallahu anh) ona kâildir. Kendisine iʻtimâd olunan kimselerden birin gayri de bana onunla haber verdi. Buna haml edenler vaktâki ecsâmı buyût-i muzlime ve kesîru’z-zulmet aktâr-ı siyâh gördüler; onu rûhun nûru kapladığı vakit ziyâ verdi. Nûr-i şems kapladığı vakitteki aktâr gibi işrâk eyledi. Ve bi’z-zarûre biliriz ki Bağdâd’da olan nûr, Mekke’de olan nûrun gayridir. Ve herhangi mevziʻde olan nûr, onun gayrinde olan nûrun gayridir. Baʻdehu bu envârın vücûdu için sebebe nazar ettik ki Allah Teâlâ onları onunla değil, onun indinde halk eyledi. İmdi biz onu kürevî, nûrânî bir cisim bulduk ki ona “şems” denir.&#10024;

Ve onlardan bazıları ona "feyiz veren" adını verdi ve şeyhimiz ve dayanağımız Ebû Medyen Şeyhu'ş-şuyûh (Allah ondan razı olsun) buna inanır. Güvenilir kimselerden biri de bana bunu haber verdi. Buna inananlar, cisimleri karanlık evler ve çok karanlık, siyah bölgeler olarak gördüklerinde; ruhun nuru onu kapladığı zaman ışık verdi. Güneşin nuru kapladığı zamanki bölgeler gibi parladı. Ve zorunlu olarak biliriz ki Bağdat'ta olan nur, Mekke'de olan nurdan başkadır. Ve herhangi bir yerde olan nur, onun dışındaki yerde olan nurdan başkadır. Daha sonra bu nurların varlığı için bir sebebe baktık ki Yüce Allah onları onunla değil, onun katında yarattı. Şimdi biz onu küresel, nurani bir cisim bulduk ki ona "güneş" denir.

İmdi arzdan ona mukâbil olan her bir mevziʻde Allah Teâlâ bir nûr halk eder ki şems tesmiye olunur. İmdi şems mukâbilinde arzda halk olunan her bir nûra şems ıtlâk olunduğu gibi kendisiyle arz-ı ebdân ziyâdâr olan her bir nûra da rûh ıtlâkı baʻîd ve mümteni‘ değildir. Nasıl ki emâkinin ihtilâfından nâşî, emâkinin bu nûru kabûlü muhtelif olur. Ecsâm-ı sakalenin nûru kabûlü ecsâm-ı derînenin kabûlü gibi olmaz. İşte böylece emâkin-i ebdânın feyezân-ı rûhu kabûlü, onların ihtilâfından nâşî muhtelif olur. Behîmenin onun feyezânını kabûlü, insânın kabûlü gibi ve insânın kabûlü dahi meleğin kabûlü gibi olmaz. Eğer biz şemse “mufîz” tesmiye eder isek, sıdk ederiz ve hakîkat-ı ifâza su hakkındadır. Ve o onun gayrinde mecâzdır. Ve onların indinde bu ervâhın rûh-i küllîye nisbeti, şehirlerin vâlîlerinin imâma nisbeti gibidir. Ve kezâlik eğer adl ederlerse musâb olurlar ve eğer cevr ederlerse muâkab olurlar.&#10024;

Şimdi, yeryüzünde ona karşılık gelen her bir yerde Yüce Allah bir nur yaratır ki buna güneş denir. Şimdi, güneşin karşısında yeryüzünde yaratılan her bir nura güneş denildiği gibi, kendisiyle bedenler yurdunun aydınlandığı her bir nura da ruh denilmesi uzak ve imkânsız değildir. Nasıl ki mekânların farklılığından dolayı, mekânların bu nuru kabulü farklı olur. Ağır cisimlerin nuru kabulü, ince cisimlerin kabulü gibi olmaz. İşte böylece bedenler mekânlarının ruhun feyzini kabulü, onların farklılığından dolayı farklı olur. Hayvanın onun feyzini kabulü, insanın kabulü gibi ve insanın kabulü de meleğin kabulü gibi olmaz. Eğer biz güneşe "feyz veren" dersek, doğru söylemiş oluruz ve feyz verme hakikati su hakkındadır. Ve o, onun dışındakinde mecazdır. Ve onların katında bu ruhların küllî ruha nispeti, şehirlerin valilerinin imama nispeti gibidir. Ve aynı şekilde eğer adaletli davranırlarsa mükâfatlandırılırlar ve eğer zulmederlerse cezalandırılırlar.

Havâssa mahsûs bir sırr vardır: Senâsı celîl ve esmâsı mukaddes olan Allah Teâlâ hazretleri, وَأرسَ َقَت ِ ا ْل َرض بِنور ِ رَبِّهَا (Zümer, 39:69) yaʻnî “Arz, Rabb’inin nûruyla işrâk eyledi.” buyurur. Burada iʻtibâr-ı rubûbiyyet, “muallim-i evvel”in siyâdeti ve onun terbiyesi ve sebebiyyetinin te’sîridir. Ve O Hakk Teâlâ hazretlerinin alâ-tarîki’t-tenbîh buyurduğu: إِیل رَبِّكِ يَا أيَّتهَا النَّفس الْمطمَئِنَّة ارجِغ (Fecr, 89:27-28) Yaʻnî “Ey nefs-i mutmainne&#10024;

Havassa özgü bir sır vardır: Övgüsü yüce ve isimleri kutsal olan Yüce Allah, "وَأرسَ َقَت ِ ا ْل َرض بِنور ِ رَبِّهَا" (Zümer, 39:69) yani "Arz, Rabb'inin nuruyla aydınlandı." buyurur. Burada Rablık itibarı, "ilk öğretmen"in (muallim-i evvel) efendiliği ve onun terbiyesi ile sebebiyetinin etkisidir. Ve O Yüce Allah'ın uyarı yoluyla buyurduğu: "إِیل رَبِّكِ يَا أيَّتهَا النَّفس الْمطمَئِنَّة ارجِغ" (Fecr, 89:27-28) Yani "Ey mutmain olmuş nefs (huzura ermiş can)!"

ِي Rabb’ine rücû‘ eyle!” kavlinde mercû‘un-ileyhdir. Ve bu Rabb’in nûru onun üzerine münebbehdir. O da rûh-i hayvânîdir ki behîme ve insân onunla müşterektir. Ve onda mevtın iʻtibârı, hicâb-ı gamâm ve nevmin iʻtibârı, gurûb-i şemsdir. Ve gafletin iʻtibârı hicâb-ı hilâlîdir. Bundan sonra bil ki imâm gâib oldukta ona bedel vezîr bâkî kalır. Gecede ay gibi memleket üzerine feyz verir ve vezîrin mâddesinin feyzi ve onun feyezânı nefs-i mutmainnenin mâddesine hicâb olan nefs-i nebâtiyyeye nazaran feyz verse de imâmetin feyezânı gibi değildir. Ve her ikisi yaʻnî imâm ve vezîr gâib oldukları vakit ulûm-i ahkâmın nücûmu olan fukâhâ bâkî kalır.&#10024;

"Rabb'ine dön!" sözünde dönülen yerdir. Ve bu Rabb'in nuru onun üzerine uyarılmıştır. O da hayvanî ruhtur ki hayvan ve insan onunla ortaktır. Ve onda ölümün itibarı, bulut perdesi ve uykunun itibarı, güneşin batışıdır. Ve gafletin itibarı hilâl perdesidir. Bundan sonra bil ki imam kaybolduğunda, onun yerine vezir kalır. Gecede ay gibi memleket üzerine feyz verir ve vezirin maddesinin feyzi ve onun feyezanı, mutmainne nefsin maddesine perde olan nebatî nefse göre feyz verse de, imametin feyezanı gibi değildir. Ve her ikisi, yani imam ve vezir kayboldukları zaman, hükümlerin ilimlerinin yıldızları olan fakihler kalır.

İmdi onların nefs-i hayvâniyye-i behîmiyyenin ve nefs-i seb‘iyyenin ve onların kuvâsının istîlâsının kahrına ifâzaya istitâatları olmaz. İmdi sen bu sırrı teemmül et! Sana hikmet-i ilâhiyye zâhir olur.”&#10024;

Şimdi, onların behimî hayvanî nefsin ve yırtıcı nefsin ve onların kuvvetlerinin istilâsının kahrına karşı feyiz vermeye güçleri olmaz. Şimdi sen bu sırrı düşün! Sana ilâhî hikmet ortaya çıkar.

Muhakkıkînden baʻzıları o halîfeye “mufîz” taʻbîr etti. Ve şeyhimiz ve imâdımız Ebû Medyen şeyhu’ş-şuyûh (radiyallahu anh) da halîfeye “mufîz” taʻbîr buyurmuştur. Ebû Medyen Mağribî (radiyallahu anh), Hz. Şeyh-i Ekber’in şeyhidir. İsm-i şerîfi Şuayb b. Hasan’dır. Kendileri ekâbir-i muhakkıkîndendir. Cenab-ı Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) musannâfâtında onların isimlerini birçok mahalde zikr etmiştir. Hicretin beş yüz doksanında irtihâl eylemişlerdir. Hz. Şeyh-i Ekber buyururlar ki: Bu “mufîz” taʻbîrini yalnız Ebû Medyen hazretleri gibi bir muhakkıktan işitmedim. Bu taʻbîri diğer muhakkıklardan dahi işittim. Ve halîfeye bu “mufîz” maʻnâsına haml edenler vaktâki ecsâmı karanlık hâneler mesâbesinde ve zulmeti çok siyâh aktâr gördüler. O ecsâmı rûhun nuru ihâta ettiği vakit ziyâ verdi. Güneşin nûru kapladığı vakit aktâr-ı arzı nasıl işrâk eder ve ziyâ verirse, cism-i muzlim de rûhun nûruyla öylece işrâk eyledi. Ve vâkıâ menba‘-ı ziyâ olan güneş bir olmakla berâber bi’z-zarûre biz biliriz ki Bağdâd arâzîsi üzerine münteşir olan nûr, Mekke arâzîsi üzerine münteşir olan nûrun gayridir. Zîrâ her ne kadar menba‘ bir ise de emâkin-i muhtelifeye mümâs olan huzemât-ı ziyâiyye yekdiğerinin aynı değildir. Binâenaleyh herhangi bir mevziʻde olan nûr, o mevziʻin gayri olan mahaldeki nûrun gayridir.&#10024;

Bazı muhakkikler o halifeye "mufîz" (feyiz veren, feyzi yayan) adını verdiler. Şeyhimiz ve dayanağımız Ebû Medyen şeyhu'ş-şuyûh (radiyallahu anh) da halifeye "mufîz" adını vermiştir. Ebû Medyen Mağribî (radiyallahu anh), Hz. Şeyh-i Ekber'in şeyhidir. Mübarek ismi Şuayb b. Hasan'dır. Kendileri büyük muhakkiklerdendir. Cenab-ı Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) eserlerinde onların isimlerini birçok yerde zikretmiştir. Hicretin beş yüz doksanında vefat etmişlerdir. Hz. Şeyh-i Ekber buyururlar ki: Bu "mufîz" adlandırmasını yalnız Ebû Medyen hazretleri gibi bir muhakkikten işitmedim. Bu adlandırmayı diğer muhakkiklerden de işittim. Halifeye bu "mufîz" anlamını yükleyenler, cisimleri karanlık evler gibi ve zulmeti çok siyah bölgeler olarak gördüler. O cisimleri ruhun nuru kuşattığı zaman ışık verdi. Güneşin nuru yeryüzü bölgelerini kapladığı zaman nasıl aydınlatır ve ışık verirse, karanlık cisim de ruhun nuruyla öylece aydınlandı. Gerçekte ışık kaynağı olan güneş bir olmakla beraber, zorunlu olarak biliriz ki Bağdat arazisi üzerine yayılan nur, Mekke arazisi üzerine yayılan nurdan başkadır. Çünkü her ne kadar kaynak bir ise de, farklı mekanlara temas eden ışık demetleri birbirinin aynısı değildir. Bu sebeple herhangi bir mevkide olan nur, o mevkinin dışındaki yerdeki nurdan başkadır.

Baʻdehu biz bu envârın nasıl husûl bulduğunu anlamak için onların sebeb-i mûcibine nazar ettik ki Allah Teâlâ o nûrları o sebeble değil, o sebebin indinde halk eyledi. Yaʻnî güneş mevâzı‘-i arziyyede zâhir olan nûrların sebebidir. Fakat bu nûrun vücûdu için mutlaka güneş lâzım değildir. Hakk Teâlâ güneş olmakzısın dahi nûr halk eder. Fakat âdet-i ilâhiyye eşyâyı esbâb indinde ve esbâb perdesi arkasından halk etmektir. Nitekim tafsîli yukarıda geçti. Bu envârın sebeb-i vücûduna nazar ettikten sonra onların sebebini yuvarlak ve nûrânî bir cismin vücûdundan ibâret bulduk ki ona güneş denir. Ve arzın bu cisme mukâbil olan her bir yerinde Allah Teâlâ bir nûr halk eder ki ona güneş tesmiye olunur. Yaʻnî hadd-i zâtında kürevî ve nûrânî olup, güneş denilen cisim bir mâddeden ibâret olduğu hâlde arzın mevâkı‘-i muhtelifesinde bu cisim sebebiyle halk olunan envâr-ı muhtelifeye de güneş ıtlâk olunur. Meselâ şurada güneş var; burada yok ve orada var gibi taʻbîrâtı dâimâ istimâl ederiz. Hâlbuki güneşin zâtı o mahallerde değildir. İşte bunun gibi kendisiyle arz-ı ebdân ziyâdâr olan her bir nûra da rûh ıtlâkı câizdir; baʻîd ve mümteni‘ değildir. Her ne kadar rûh-i küllî birden ibâret ise de kesîr olan ebdâna onun nûru münʻakis olduğundan onun her bir bedendeki in‘ikâsına da rûh denir. Ve muhtelif mekânlar, şemsin nûrunu muhtelif sûretlerde kabûl eder ve parlak ecsâmın nûru kabûl etmesi, donuk ve paslı ecsâmın kabûlü gibi değildir. İşte böylece emâkin-i ebdânın feyezân-ı rûhu kâbulü, onların ihtilâfı hasebiyle muhtelif olur. Meselâ feyezân-ı rûhu ebdân-ı hayvânâtın kabûlü, ebdân-ı insâniyyenin ve ebdân-ı insâniyyenin kabûlü de ebdân-ı melekiyyenin kabûlü gibi değildir.&#10024;

Bundan sonra, biz bu nurların nasıl meydana geldiğini anlamak için onların meydana getirici sebebine baktık ki Yüce Allah o nurları o sebeple değil, o sebebin yanında yarattı. Yani güneş, yeryüzündeki yerlerde görünen nurların sebebidir. Fakat bu nurun varlığı için mutlaka güneş gerekli değildir. Yüce Allah güneş olmaksızın da nur yaratır. Fakat ilâhî âdet, eşyayı sebeplerin yanında ve sebepler perdesi arkasından yaratmaktır. Nitekim ayrıntısı yukarıda geçti. Bu nurların varlık sebebine baktıktan sonra onların sebebini, yuvarlak ve nurani bir cismin varlığından ibaret bulduk ki ona güneş denir. Ve yeryüzünün bu cisme karşılık gelen her bir yerinde Yüce Allah bir nur yaratır ki ona güneş denir. Yani haddizatında küresel ve nurani olup, güneş denilen cisim bir maddeden ibaret olduğu halde, yeryüzünün çeşitli yerlerinde bu cisim sebebiyle yaratılan çeşitli nurlara da güneş denir. Örneğin "şurada güneş var; burada yok ve orada var" gibi ifadeleri daima kullanırız. Hâlbuki güneşin zâtı o mahallerde değildir. İşte bunun gibi, kendisiyle bedenler diyarı aydınlanan her bir nura da ruh denilmesi caizdir; uzak ve imkânsız değildir. Her ne kadar küllî ruh birden ibaret ise de, çok olan bedenlere onun nuru yansıdığından, onun her bir bedendeki yansımasına da ruh denir. Ve çeşitli mekânlar, güneşin nurunu çeşitli şekillerde kabul eder ve parlak cisimlerin nuru kabul etmesi, donuk ve paslı cisimlerin kabulü gibi değildir. İşte böylece bedenlerin ruh feyzini kabulü, onların farklılığı sebebiyle çeşitli olur. Örneğin hayvan bedenlerinin ruh feyzini kabulü, insan bedenlerinin kabulü gibi değildir ve insan bedenlerinin kabulü de melek bedenlerinin kabulü gibi değildir.

Maʻlûm olsun ki manzûme-i şemsiyyemizi ziyâdâr eden güneş bir olduğu gibi bunları terkîb eden cemâdât ve nebâtât ve hayvânât ve insâna münʻakis olan rûh dahi birdir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de şems gibi rûh dahi müfred olarak zikr olunmuştur. Ancak bu rûhun in‘ikâsı nûru cümlesinden âlâ-tarîki’t-tesâvî mahsûs değildir. Cemâdâtta gayr-i mahsûsdur. Zîrâ onların taayyünleri bu in‘ikâsı kemâliyle kabûle müsâid değildir. Binâenaleyh âsâr-ı rûh onlarda bâtındır. Nebâtâtta nümüvvleri hasebiyle bir dereceye kadar mahsûsdur. Hayvânâtta zâhir ve insânda azhârdır. Ve kezâ insânın cismi, kesîf ve melâike, latîf olduğu için feyezân-ı rûhu kabûlde müsâvî değildirler. Melâikede âsâr-ı rûhiyye insândan daha ziyâde zâhirdir. İnsânda kayd-ı mekân ve hayyiz olduğu hâlde melâikede bunlar yoktur. Bu îzâhâta nazarân eğer biz güneşe “mufîz” tesmiye edersek doğru söylemiş oluruz. Ve ifâzanın maʻnâ-yı hakîkîsi taşırmak, demek olup, su hakkındadır. Ve bu taʻbîr sudan başka olan şeyler hakkında bol bol etrafa dağıtmak maʻnâsına mecâzen müstameldir.&#10024;

Bilinmeli ki güneş sistemimizi aydınlatan güneş bir olduğu gibi, bunları oluşturan cansız varlıklara, bitkilere, hayvanlara ve insana yansıyan ruh da birdir. Nasıl ki Kur'ân-ı Kerîm'de güneş gibi ruh da tekil olarak zikredilmiştir. Ancak bu ruhun yansıması, nuru, eşit bir şekilde özgü değildir. Cansız varlıklarda özgü değildir. Çünkü onların belirlenimleri bu yansımayı tam olarak kabule uygun değildir. Bu sebeple ruhun tesirleri onlarda gizlidir. Bitkilerde büyümeleri sebebiyle bir dereceye kadar özgüdür. Hayvanlarda görünür ve insanda daha da görünürdür. Aynı şekilde insanın cismi yoğun ve melekler latif olduğu için ruhun feyzini kabulde eşit değildirler. Meleklerde ruhanî tesirler insandan daha fazla görünürdür. İnsanda mekan ve yer kaydı olduğu halde meleklerde bunlar yoktur. Bu açıklamalara göre eğer biz güneşe "feyz veren" dersek doğru söylemiş oluruz. Ve ifâzanın hakiki anlamı taşırmak demek olup, su hakkındadır. Ve bu tabir sudan başka olan şeyler hakkında bol bol etrafa dağıtmak anlamına mecazen kullanılır.

Meselâ şems ziyâsını bol bol etrafa neşr ettiği için ifâza ediyor denildiği gibi kendisine de “mufîz” tesmiye olunur. Ve kezâ rûh-i küllî âsârını arz-ı ebdâna bol bol neşr eylediği için ifâza ve mufîz taʻbîrleri onun hakkında istimâl olunur. Ve rûh-i küllînin her bir bedende zâhir olan eserine bir rûh denildiğinden muhakkıkîn-i kirâm indinde bu ervâhın rûh-i küllîye nisbeti, şehirlerin idâresine me’mûr olan vâlîlerin memleketin hey’et-i mecmûʻası üzerinde tasarruf-ı küllîye mâlik olan imâma nisbeti gibidir. O vâlîler kendilerine imâmdan münʻakis olan tasarruf sayesinde eğer reâyâ üzerinde adl ve insâf dâiresinde muâmele ederlerse musâb olurlar. Ve eğer bu tasarruf-ı münʻakisi sû’-i istimâl edip, cevr ve zulm ederlerse muâkıb olurlar. Bu ifâdât ammenin anlayacağı bir tarzdadır. Fakat burada havâssa mahsûs bir sırr vardır. O da budur ki: Hakk Teâlâ hazretleri “Arz, Rabb’inin nûruyla işrâk eyledi.” (Zümer, 39:69) buyurur. Âyet-i kerîmedeki “Rabb” taʻbîrinden müstenbat olan rubûbiyyet yukarıda sebeb-i taʻbîri îzâh olunan “muallim-i evvel”in siyâdetidir. Ve onun âlemin esfel ve aʻlâsını terbiye etmesi ve halk üzerinde sebeb-i evvel oluşunun te’sîridir.&#10024;

Örneğin, güneş ışığını etrafa bol bol yaydığı için "ifâza ediyor" denildiği gibi, kendisine de "mufîz" adı verilir. Aynı şekilde, küllî ruh (evrensel ruh) eserlerini bedenlere bol bol yaydığı için "ifâza" ve "mufîz" tabirleri onun hakkında kullanılır. Küllî ruhun her bir bedende ortaya çıkan eserine bir ruh denildiğinden, yüce araştırmacılar katında bu ruhların küllî ruha oranı, şehirlerin idaresine memur olan valilerin, ülkenin bütün yapısı üzerinde küllî tasarrufa sahip olan imama oranı gibidir. O valiler, kendilerine imamdan yansıyan tasarruf sayesinde eğer halk üzerinde adalet ve insaf dairesinde muamele ederlerse isabetli olurlar. Ve eğer bu yansıyan tasarrufu kötüye kullanıp, eziyet ve zulüm ederlerse cezalandırılırlar. Bu ifadeler halkın anlayacağı bir tarzdadır. Fakat burada seçkinlere özgü bir sır vardır. O da şudur ki: Yüce Allah "Arz, Rabb'inin nuruyla işrak eyledi." (Zümer, 39:69) buyurur. Ayet-i kerimedeki "Rabb" tabirinden çıkarılan rububiyet (Rablık), yukarıda tabir sebebi açıklanan "muallim-i evvel"in (ilk öğretmen) efendiliğidir. Ve onun âlemin en aşağısını ve en yücesini terbiye etmesi ve halk üzerinde ilk sebep oluşunun etkisidir.

İmdi “muallim-i evvel” olan halîfenin siyâdeti ve rubûbiyyeti sâbit olunca o halîfe Hakk Teâlâ’nın tenbîh-i tarîk üzere buyurduğu: “Ey nefs-i mutmainne Rabb’ine rücûʻ eyle!” (Fecr, 89:28) kavlinde mercû‘un-ileyhdir. Yaʻnî nüfûs-i mutmainne o halîfeye rücûʻ eder. Zîrâ arz-ı ebdâna münteşir olan nûr, ondandır. Ve o halîfe ve rûh-i küllî asıldır. كل یس َی یرجع ایل اصلە Kâidesince elbette fer‘in, asla rücûʻu îcâb eder. بِنور ِ رَبِّهَا (Zümer, 39:69) Halîfeden münteşir olan nûra tenbîh eder. Ve إِیل رَبِّكِ ارجِغ (Fecr, 89:28) emriyle de rubûbiyyet-i asliyyesi hasebiyle bu&#10024;

Şimdi, "ilk öğretmen" olan halifenin efendiliği ve Rab oluşu sabit olunca, o halife Yüce Allah'ın yol gösterme üzere buyurduğu "Ey mutmain nefis, Rabbine dön!" (Fecr, 89:28) sözünde kendisine dönülen kişidir. Yani mutmain nefisler o halifeye döner. Çünkü bedenlere yayılan nur, ondandır. Ve o halife ile küllî ruh asıldır. "Her şey aslına döner" kaidesince elbette fer'in (dalın), asla dönmesi gerekir. "Rabbinin nuruyla" (Zümer, 39:69) ifadesi, halifeden yayılan nura işaret eder. Ve "Rabbine dön" (Fecr, 89:28) emriyle de, asli Rab oluşu sebebiyle bu durum böyledir.

ِي nûrun ona rücûʻuna tenbîh buyrulur. Ve ona rücûʻ edecek olan nûr, rûh-i hayvânîdir ki hayvân ve insânın o rûhda iştirâki vardır. Ve bu rûh sebebiyle cism-i kesîf-i muzlim nûrlanır. Ve insânın rûh-i hayvânîsinde üç iʻtibâr vardır ki birincisi ölüm, ikincisi uyku ve üçüncüsü gaflet hâlleridir. İ‘tibâr-ı mevt güneşin önüne bulutların hicâb olmasına ve uyku iʻtibârı dahi güneşin gurûbuna ve gafletin i‘tibârı dahi kurs-ı kamerin ilm-i hey’etçe maʻlûm olan hicâbdan dolayı hilâl hâlinde rü’yetine müşâbihdir. Bu üç iʻtibârdan her birinin birçok tafsîlât ve netâyici mevcûd ise de burada tafsîli pek uzun olur.&#10024;

Ona nurun geri dönüşüne dikkat çekilir. Ve ona geri dönecek olan nur, hayvanî ruhtur ki hayvan ve insanın o ruhta ortaklığı vardır. Ve bu ruh sebebiyle yoğun ve karanlık cisim nurlanır. Ve insanın hayvanî ruhunda üç durum vardır ki birincisi ölüm, ikincisi uyku ve üçüncüsü gaflet hâlleridir. Ölüm durumu, güneşin önüne bulutların perde olmasına; uyku durumu da güneşin batışına; ve gaflet durumu da ay diskinin, astronomi ilminde bilinen perdeden dolayı hilâl hâlinde görülmesine benzer. Bu üç durumdan her birinin birçok ayrıntısı ve sonucu mevcut ise de burada ayrıntısı pek uzun olur.

Bundan sonra maʻlûmun olsun ki imâm gâib olduğu vakit onun makâmına vezîri kâim olur. O vezîr gecede ay gibi memleket üzerine feyz verir. Fakat vezîrin mâddesinin feyzi ve onun feyezânı nefs-i mutmainnenin mâddesine hicâb olan nefs-i nebâtiyyeye nazaran feyz verse de imâmetin feyezânı gibi değildir.&#10024;

Bundan sonra bilinmeli ki imam kayıp olduğu zaman onun makamına vezir kâim olur. O vezir gecede ay gibi memleket üzerine feyz verir. Fakat vezirin maddesinin feyzi ve onun feyezanı, nefs-i mutmainnenin (huzura ermiş nefis) maddesine perde olan nefs-i nebatiyyeye (bitkisel nefis) göre feyz verse de imametin feyezanı gibi değildir.

Maʻlûm olsun ki insânda “nefs-i tabîî” ve “nefs-i nebâtî” ve “nefs-i hayvânî” vardır. Nefs-i tabîî eczâ-yı cismi birbirinden ayrılıp dağılmaya bırakmayan bir kuvvettir. Ve nefs-i nebâtî cism-i eb‘âd-ı selaseye yaʻnî tûl ve arz ve umka ve cihât-ı sitteye çıkıp büyüten bir kuvvettir. Ve nefs-i hayvânî cisme ihtiyârıyla hareket veren bir kuvvetten ibârettir ve nefs-i tabîî ve nebâtî bilcümle hâdimleriyle berâber nefs-i hayvânîye hizmet ederler. Ve her birinin hâdimlerini ve vazâifini burada ta‘dâd ve îzâh uzun olur. Tafsîlini murâd edenler âsâr-ı muhakkıkîni ve bilhassa İsmâîl hazretlerinin “Maʻrifetnâme”leriyle Mahmûd Şebüsterî hazretlerinin “Mirâtü’l-Muhakkıkîn” nâmındaki eserini mütâlaa etsinler.&#10024;

Bilinmeli ki insanda "nefs-i tabiî" (bedensel nefs), "nefs-i nebatî" (bitkisel nefs) ve "nefs-i hayvanî" (hayvansal nefs) vardır. Nefs-i tabiî, cismin parçalarını birbirinden ayrılıp dağılmaya bırakmayan bir kuvvettir. Nefs-i nebatî ise cismi üç boyuta, yani uzunluk, genişlik ve derinliğe ve altı yöne doğru çıkarıp büyüten bir kuvvettir. Nefs-i hayvanî ise cisme kendi iradesiyle hareket veren bir kuvvetten ibarettir ve nefs-i tabiî ile nefs-i nebatî, bütün hizmetçileriyle birlikte nefs-i hayvanîye hizmet ederler. Her birinin hizmetçilerini ve görevlerini burada saymak ve açıklamak uzun olur. Ayrıntısını isteyenler, araştırmacıların eserlerini ve özellikle İsmail Hakkı Bursevî hazretlerinin "Marifetname"si ile Mahmud Şebüsterî hazretlerinin "Mir'atü'l-Muhakkıkîn" adlı eserini okusunlar.

İmdi bunlardan başka nefs-i insânîde iktisâb edeceği sıfâtlar iʻtibâriyle yedi mertebe vardır ki bunlarda “nefs-i emmâre”, “nefs-i levvâme”, “nefs-i mülhime”, “nefs-i mutmainne”, “nefs-i râzıyye”, “nefs-i marzıyye”, “nefs-i kâmile yâhud bâkîyye”dir. Her bir mertebe-i mâdûn, kendi fevkindeki mertebenin hicâbıdır. İmdi emmâre, levvâme ve mülhime mertebelerindeki olan nefislerde sıfât-ı hayvâniyye mevcûd olduğundan mîzân-ı i‘tidâlden hurûc ederler. Nefs-i mutmainne mertebesi ise bunların hilâfınadır. Bu mertebe cemîʻ-i muâmelâtta i‘tidâle karîbdir.&#10024;

Şimdi bunlardan başka, insan nefsinde kazanacağı sıfatlar itibarıyla yedi mertebe vardır ki bunlar "nefs-i emmâre" (kötülüğü emreden nefis), "nefs-i levvâme" (kendini kınayan nefis), "nefs-i mülhime" (ilham alan nefis), "nefs-i mutmainne" (huzura ermiş nefis), "nefs-i râzıyye" (razı olan nefis), "nefs-i marzıyye" (razı olunan nefis) ve "nefs-i kâmile yahut bâkîyye" (olgunlaşmış veya kalıcı nefis) mertebeleridir. Her bir alt mertebe, kendisinin üstündeki mertebenin perdesidir. Şimdi, emmâre, levvâme ve mülhime mertebelerindeki nefislerde hayvani sıfatlar mevcut olduğundan, denge ölçüsünden saparlar. Nefs-i mutmainne mertebesi ise bunların aksinedir. Bu mertebe, bütün davranışlarda dengeye yakındır.

İmdi ekl ve şürbe münhemik olan nefs-i nebâtiyye (ki bundan nefs-i tabîî ve hayvânî ve diğer nüfûs dâhildir) nefs-i mutmainnenin mâddesine hicâb olur. Ve bunların cümlesine feyz bâlâda îzâh olunduğu üzere “mümidd-i evvel” olan halîfe ve imâmdan gelir. O gâib olduğu vakit, onun nâibi ve vezîri olan kimseden gelir ise de vezîrin iktibâsı halîfeden olup, zâtından olmadığından, onun feyzi güneşten ziyâ iktibâs etmek sûretiyle arzı tenvîr eden kamere benzer. Ve kamerin tenvîri bi’t-tabiʻ güneşin tenvîri gibi değildir. Ve her ikisi yaʻnî imâm ve vezîr gâib olduğu vakit ahkâm-ı şerʻiyye âlimlerinin yıldızları mesâbesinde olan fukahâ onların makâmına kâim olur. Ve zulmet-i leylde yıldızlar arzı tenvîr edemedikleri ve zulmeti izâle eyleyemedikleri gibi o fukahâ dahi zulmet-i leyle müşâbih olan nefs-i hayvâniyyenin ve nefs-i seb‘iyyenin kahrına ve yırtıcı hayvânlara mahsûs olup insânlarda zâhir olan kuvânın istîlâsını izâleye kudretleri olmaz. Zîrâ onlar yalnız harf ve savt ile teblîğ-i ahkâm edebilip, tasarrufât-ı maʻneviyyeye kâdir değildir.&#10024;

Şimdi, yeme içmeye düşkün olan nefs-i nebâtiyye (ki buna tabiî ve hayvânî nefisler ve diğer nefisler de dâhildir) nefs-i mutmainnenin maddesine bir perde olur. Ve bunların hepsine feyz, yukarıda açıklandığı üzere, "mümidd-i evvel" olan halife ve imamdan gelir. O (halife veya imam) kaybolduğu zaman, onun naibi ve veziri olan kimseden gelse de, vezirin feyzi halifeden alınmış olup kendi zâtından olmadığından, onun feyzi, güneşten ışık alarak yeryüzünü aydınlatan aya benzer. Ve ayın aydınlatması, tabiî olarak güneşin aydınlatması gibi değildir. Ve her ikisi, yani imam ve vezir kaybolduğu zaman, şeriat hükümlerini bilen âlimlerin yıldızları mesâbesinde olan fıkıh âlimleri onların makamına geçer. Ve karanlık gecede yıldızlar yeryüzünü aydınlatamadıkları ve karanlığı gideremedikleri gibi, o fıkıh âlimleri de karanlık geceye benzeyen nefs-i hayvâniyyenin ve nefs-i seb'iyyenin (yırtıcı hayvan nefsi) kahrına ve yırtıcı hayvanlara özgü olup insanlarda ortaya çıkan kuvvetlerin istilâsını gidermeye güçleri yetmez. Çünkü onlar yalnız harf ve ses ile hükümleri tebliğ edebilirler, manevî tasarruflara kadir değildirler.

İmdi sen havâssa mahsûs olan bu sırrı teemmül et ve bu verdiğimiz düstûru fikren taʻmîk ve netâyîcini idrâk eyle! Sen bu dâirede tefekkür ettikçe gerek memleket-i dünyeviyyenin ve gerek memleket-i insâniyyenin idâresinde sana hikmet-i ilâhiyye zâhir ve münkeşif olur.&#10024;

Şimdi sen, havassa (seçkinlere) özgü olan bu sırrı iyice düşün ve bu verdiğimiz ilkeyi zihnen derinleştirip sonuçlarını idrak et! Sen bu alanda düşündükçe, gerek dünya ülkesinin gerekse insanlık ülkesinin idaresinde sana ilahi hikmet görünür ve açığa çıkar.

İstitrâd: Sekene-i arzda senelerden beri nefs-i hayvâniyye ve nefs-i seb‘iyyenin hükümfermâ olduğuna bakılırsa el-yevm imâmın ve vezîrinin gaybûbeti ve yalnız ulemâ-i ahkâmın bâkî kaldığı ve onların dahi nasâyıhı müessir olamadığı ve binâenaleyh Hz. Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh)’ın “Ankâ-i Muğrib” nâmındaki eser-i âlîlerinde zuhûruna işâret buyurdukları Çevirenin Notu: Ahmed Avnî Konuk hazretleri, farklı mahallerde Erzurumlu İbrâhîm Hakkı hazretlerini “İsmâîl Hakkı” olarak tesmiye etmiştir. İbrâhim Hakkı hazretlerinin mürşidinin ismi “İsmâîl Fakîrullah” idi. Dervîşlerin mürşidlerinin isimleriyle anılmaları muʻtâddır. Tahmîn olunur ki Ahmed Avnî Bey döneminde İbrâhîm Hakkı hazretleri bu isim ile de anılıyordu. Yoksa müteaddid def’alar yazılmış olduğu vech ile sehven yapılmış olmadığı âşikârdır. imâmın ve “Fütûhât-ı Mekkiyye”lerinin üç yüz altmış altıncı bâbında beyân eyledikleri vüzerâsının kariben zuhûrları muntazırdır. (Vallahu a‘lem.)&#10024;

Konu dışına çıkma: Yeryüzü sakinlerinde senelerden beri hayvani nefsin ve yırtıcı nefsin hüküm sürdüğüne bakılırsa, şu an imamın ve vezirinin gaybûbeti (gözden kaybolması) ve yalnız hüküm âlimlerinin kalmış olduğu ve onların dahi öğütlerinin etkili olamadığı ve bu sebeple Hz. Şeyh-i Ekber (Allah ondan razı olsun)'ın "Ankâ-i Muğrib" adlı yüce eserlerinde zuhûruna (ortaya çıkışına) işaret buyurdukları Çevirenin Notu: Ahmed Avnî Konuk hazretleri, farklı yerlerde Erzurumlu İbrâhîm Hakkı hazretlerini “İsmâîl Hakkı” olarak isimlendirmiştir. İbrâhim Hakkı hazretlerinin mürşidinin ismi “İsmâîl Fakîrullah” idi. Dervişlerin mürşidlerinin isimleriyle anılmaları alışılmış bir durumdur. Tahmin olunur ki Ahmed Avnî Bey döneminde İbrâhîm Hakkı hazretleri bu isim ile de anılıyordu. Yoksa birçok defa yazılmış olduğu şekliyle sehven (yanlışlıkla) yapılmış olmadığı açıktır. imamın ve "Fütûhât-ı Mekkiyye"lerinin üç yüz altmış altıncı bölümünde beyan ettikleri vezirlerinin yakın zamanda zuhûrları (ortaya çıkışları) beklenmektedir. (En doğrusunu Allah bilir.)

“Ve onlardan baʻzıları ona “merkez-i dâire” taʻbîr etti. Müellif der ki: Buna haml edenler vaktâki bu halîfenin mülkünde adline ve onun hey’etinde tarîkatının ve ahkâmının ve kazâyâsının istikâmetine nazar ettiler, onun sebebiyle adlin vücûdundan nâşî ona “merkez-i dâire-i kevn” tesmiye ettiler. Ve onu ancak kürenin merkezine haml ettiler ki onların nazarı sâhibine müsâvî olarak noktadan muhîte çıkan her bir hattadır. Bunu adlin gâyesi gördüler de bu maʻnâdan dolayı ona “merkez-i dâire” tesmiye ettiler.&#10024;

Ve onlardan bazıları ona "dairenin merkezi" adını verdi. Müellif der ki: Buna bu anlamı yükleyenler, bu halifenin mülkündeki adaletine ve onun heyetinde tarikatının, hükümlerinin ve yargılarının doğruluğuna baktıklarında, adaletin varlığından dolayı ona "oluş dairesinin merkezi" adını verdiler. Ve onu ancak kürenin merkezine benzettiler ki, onların bakış açısı, sahibine eşit olarak noktadan çevreye çıkan her bir çizgidedir. Bunu adaletin gayesi olarak gördüler de bu anlamdan dolayı ona "dairenin merkezi" adını verdiler.

Havâss için bir sırr vardır. O da budur ki nokta-i dâire muhîtin vücûdunda asıldır. Ve her ne vakit vücûden veyâ farazıyyen bir küre takdîr etsen, senin için bir nokta takdîri lâzımdır ki o da onun merkezidir. Ve noktanın vücûdundan muhîtin vücûdu lâzım gelmez. Ve bu dâireden vücûd-i fâil, pergâr denilen zâbıtın re’sidir. Ve vücûdda dâire yoktur. كان هللا وال یس َی معەYaʻnî “Allah Teâlâ mevcûddu ve onunla berâber bir şey yoktu.” Ve onun iki fahzı cûden ve îcâden onun mebsûta olan elleridir. Ve fahzın biri noktaya muhtasdır ki yed-i gayb ve melekût-i a‘lâdır. Ve fahzın biri de muhîte muhtassdır ki âlem-&#10024;

Havâs için bir sır vardır. O da şudur ki, dairenin merkez noktası, çevrenin varlığında asıldır. Ve her ne zaman varlık olarak veya varsayımsal olarak bir küre kabul etsen, senin için bir nokta kabul etmek gerekir ki o da onun merkezidir. Ve noktanın varlığından çevrenin varlığı zorunlu olarak gelmez. Ve bu daireden fâil varlık (etkin varlık), pergel denilen ölçü aletinin başıdır. Ve varlıkta daire yoktur. كان هللا وال یس َی معە Yani “Yüce Allah vardı ve onunla beraber hiçbir şey yoktu.” Ve onun iki bacağı, cömertlik ve yaratma bakımından onun yayılmış elleridir. Ve bacaklardan biri noktaya özgüdür ki o, gayb eli ve yüce melekût âlemidir. Ve bacaklardan biri de çevreye özgüdür ki o da âlemdir.

َّلله i mülk ve şehâdet elidir. İmdi biri emr için ve diğeri halk içindir. ء ٍ محِيطًابِكُل ِّ یس كان َ ا&#10024;

Allah, mülk ve şehadet elidir. Şimdi biri emir için, diğeri halk içindir.

ََي (Nisâ, 4:126) Yaʻnî “Allah Teâlâ her şeyi muhîttir.” Ve âyet-i kerîmede “Sen bundan evvel bir şey değil iken ben seni yarattım.” (Meryem, 19:9) buyrulur.&#10024;

"Allah Teâlâ her şeyi kuşatmıştır." (Nisâ, 4:126) Ve ayet-i kerimede "Sen bundan önce hiçbir şey değilken ben seni yarattım." (Meryem, 19:9) buyrulur.

İmdi merkez eli, hayyizleri katʻ eden hareketten muarradır. Ve muhît eli ise müteharriktir. Binâenaleyh teemmül et! Allah Teâlâ senin basîretini, bu işârât için nûrlandırsın. Ben sana yolu gösterdim ve eğer halîfenin âsârını teftîş ve onun hasâisını tetebbuʻ eylesem ve bu cinsden olan elkâbı ona ıtlâk etsem, onları büyük bir kitâb istîʻâb eder idi. Muhdesât-ı sâire arasından onun şerefine ve ictibâsına ve bununla delâlet etmesi için bu îcâz dâiresinde bu mikdâr üzerine kasr eyledik.”&#10024;

Şimdi, merkez olan el, mekânları kateden hareketten uzaktır. Çevreleyen el ise hareketlidir. Bu sebeple iyi düşün! Yüce Allah senin basiretini bu işaretler için nurlandırsın. Ben sana yolu gösterdim ve eğer halifenin eserlerini araştırsam, onun özelliklerini incelesem ve bu türden unvanları ona versem, büyük bir kitap bunları içine alırdı. Diğer yaratılmışlar arasından onun şerefine ve seçkinliğine ve bununla delalet etmesi için bu kısa ifade dairesinde bu miktar üzerine sınırladık.

Ve muhakkıkînden baʻzıları o halîfeye “merkez-i dâire” taʻbîr etti. Bu kitâbın müellifi olan Hz. Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) der ki: Halîfeye “merkez-i dâire” tesmiye edenler vaktâki onun mülkünde adline ve mülkünün hey’et-i mecmû‘asında taʻkîb ettiği yolun ve vazʻ ettiği ahkâmın istikâmetine nazar ettiler; halîfenin vücûdu sebebiyle adlin husûlunden dolayı o halîfeye “merkez-i daîre-i kevn” taʻbîrini haml ettiler.&#10024;

Ve araştırmacılardan bazıları o halifeye "dairenin merkezi" adını verdi. Bu kitabın yazarı olan Hz. Şeyh-i Ekber (Allah ondan razı olsun) der ki: Halifeye "dairenin merkezi" adını verenler, onun ülkesindeki adaletine ve ülkesinin bütünündeki takip ettiği yolun ve koyduğu hükümlerin doğruluğuna baktılar; halifenin varlığı sebebiyle adaletin gerçekleşmesinden dolayı o halifeye "oluş dairesinin merkezi" adını yüklediler.

Maʻlûm olsun ki Cenâb-ı Şeyh (radiyallahu anh) bu kitâbın Dîbâcesi’nde halîfe&#10024;

Bilinmeli ki Cenâb-ı Şeyh (Allah ondan razı olsun) bu kitabın Önsözü'nde halife

ی hakkında النمط االوسط وعمر مدینتە ف Yaʻnî “Namat-ı evsatta olan medînesini maʻmûr kıldı.” buyurmuş idi. Medîneden maksad, nüzûl ve urûc mertebelerinin nokta-i telâkîsi olmak iʻtibâriyle âlem-i şehâdettir ve halîfenin vücûd-i kevnîsi âlem-i şehâdette müteaayin olup, merâtib-i ulviyyeden aldığını merâtib-i süfliyyeye, tevzîʻ ve taksîm eder. Ve bu tevzîʻ ve taksîmde küfr ve îmân ve salâh ve fesâd onun indinde müsâvîdir. Nitekim yine Dîbâce’de Hz.&#10024;

Yani "Orta yolu tutan şehrini mamur kıldı." buyurmuş idi. Şehirden maksat, iniş ve çıkış mertebelerinin buluşma noktası olması itibarıyla görünen âlemdir ve halifenin oluşsal varlığı görünen âlemde belirginleşip, yüce mertebelerden aldığını aşağı mertebelere dağıtır ve paylaştırır. Ve bu dağıtma ve paylaştırmada küfür ve iman, iyilik ve fesat onun katında eşittir. Nasıl ki yine Dîbâce'de Hz.

ْی ی Şeyh (radiyallahu anh): من آمن به كفرەقبضتە االخذ بی وسوی ف Yaʻnî “Îmân ile küfr eden kimse arasındaki ahzi onun kabzasında müsâvî kıldı.” buyurmuş ve bu bâbdaki îzâhât şerhen mürûr etmiş idi.&#10024;

Şeyh (Allah ondan razı olsun): "İman ile küfreden kimse arasındaki alışı onun kabzasında eşit kıldı." buyurmuş ve bu konudaki açıklamalar şeriat açısından geçmiş idi.

İmdi mâdemki efrâd-ı mevcûdâta istiʻdâdları hasebiyle, aʻtıyyât ve esmâiyyeden vâkiʻ olan her bir şey alâ-târiki’t-tesâvî vücûd-i halîfeden neş’et etmektedir; o hâlde onu bir dâirenin merkezine haml ve teşbîh ettiler. Ve muhakkıkîn vaktâki noktadan ibâret olan merkezden muhîte çıkan her bir hattın ve her bir nısf-ı kutrun, âid olduğu kavse müsâvî olarak çıktığını gördüler; bu müsâvât-ı hurûcû adlin gâyesi gördüler de bu maʻnâdan dolayı o halîfeye “merkezi dâire” tesmiye ettiler. Zîrâ adlin bir maʻnâsı da bir şeyi bir şeye müsâvî kılmaktır.&#10024;

Şimdi mademki varlık fertlerine, yatkınlıkları sebebiyle, ilahi bağışlardan ve isimlerden meydana gelen her bir şey eşitlik üzere halife varlığından kaynaklanmaktadır; o halde onu bir dairenin merkezine yüklediler ve benzettiler. Ve araştırmacılar, noktadan ibaret olan merkezden çevreye çıkan her bir hattın ve her bir yarıçapın, ait olduğu yaya eşit olarak çıktığını gördüler; bu çıkış eşitliğini adaletin gayesi gördüler de bu anlamdan dolayı o halifeye "dairenin merkezi" adını verdiler. Çünkü adaletin bir anlamı da bir şeyi bir şeye eşit kılmaktır.

Bu haml ve teşbîhde havâssa mahsûs bir sırr vardır. O da budur ki: Nokta-i dâire olan merkez, o dâire muhîtinin husûlunde ve vücûdunda asıldır. Ve her ne vakit sen bir kağıt üzerine îcâd ve resm etmek veyâhûd kağıt üzerine resm etmeyip de zihninde tasavvur eylemek sûretiyle bir küre veyâ dâire farz veyâ takdîr eylesen; senin için evvel emrde bir nokta takdîri lâzımdır ki o nokta dahi o kürenin merkezidir. Zîrâ usûl-i hendese bunu iktizâ eder. Ve her bir noktayı îcâd veyâ farz etmekle, mutlakâ muhîtin vücûdu lâzım gelmez; yaʻnî her bir nokta mutlakâ muhîtin merkezi değildir. Velâkin her nerede bir dâire olursa mutlakâ onun merkezi olan noktanın vücûdu lâzımdır.&#10024;

Bu benzetme ve teşbihte (bir şeyi başka bir şeye benzetme) havassa (seçkin kişilere) özgü bir sır vardır. O da şudur: Dairenin merkezi olan nokta, o daire çevresinin oluşmasında ve varlığında asıldır. Ve her ne zaman sen bir kâğıt üzerine icat ve resmetmek veya kâğıt üzerine resmetmeyip de zihninde tasavvur etmek suretiyle bir küre veya daire farz veya takdir eylesen; senin için ilk önce bir nokta takdiri lazımdır ki o nokta dahi o kürenin merkezidir. Çünkü geometri kuralları bunu gerektirir. Ve her bir noktayı icat veya farz etmekle, mutlaka çevrenin varlığı gerekmez; yani her bir nokta mutlaka çevrenin merkezi değildir. Velakin her nerede bir daire olursa mutlaka onun merkezi olan noktanın varlığı lazımdır.

İmdi usûl-i hendese üzere bir dâire îcâdında vücûd-i fâil, pergâr dediğimiz zâbıtın baş tarafıdır. Ve dâire resminden mukaddem pergârın bacaklarını birleştirdiğimiz vakit, onu ikilikten ârî bir vücûddan ibâret görürüz ki bu hâl dâireyi resm edecek olan fâilin vücûdu mevcûd olmakla berâber henüz meydânda bir dâire mevcûd olmadığına işârettir. Binâenaleyh vücûd-i fâil olan Hakk mevcûd olmakla berâber âlemimiz olan kürenin ve diğer avâlim kürelerinin taayyünleri böylece yok idi. كان هللا وال یس َی معەYaʻnî “Allah Teâlâ mevcûd olduğu hâlde onunla berâber bir şey yok idi.” Muhakkıkîn االًن كما كان Yaʻnî “Şimdiki hâlde yine öyledir.” maʻnâsını da ilâve ederler. Bu maʻnâ sırf vahdet-i vücûdu tevhîm içindir. Hâlbuki burada Hz. Şeyh (radiyallahu anh) hem vahdeti ve hem de keyfiyyet-i isneyniyyeti tefhîm için pergâr misâlini îrâd buyururlar. Zîrâ âlem-i taayyün isneyniyyeti iktizâ eder.&#10024;

Şimdi, geometri kurallarına göre bir daire oluşturmada, failin varlığı, pergel dediğimiz aletin baş tarafıdır. Daire çizilmeden önce pergelin bacaklarını birleştirdiğimiz zaman, onu ikilikten arınmış bir varlıktan ibaret görürüz ki bu hâl, daireyi çizecek olan failin varlığı mevcut olmakla beraber henüz ortada bir daire mevcut olmadığına işarettir. Bu sebeple, failin varlığı olan Hak mevcut olmakla beraber, âlemimiz olan kürenin ve diğer âlemlerin kürelerinin belirlenimleri böylece yok idi. كان هللا وال یس َی معە Yani “Yüce Allah mevcut olduğu hâlde onunla beraber bir şey yok idi.” Muhakkikler االًن كما كان Yani “Şimdiki hâlde yine öyledir.” anlamını da ilave ederler. Bu anlam sırf vahdet-i vücudu (varlığın birliğini) anlatmak içindir. Hâlbuki burada Hz. Şeyh (Allah ondan razı olsun) hem vahdeti hem de ikilik niteliğini anlatmak için pergel örneğini verirler. Çünkü belirlenim âlemi ikiliği gerektirir.

İmdi vücûd-i taayyünâta nazaran pergârın bacakları açıldığı vakit, onun vücûd-i vâhidi iki ayak sâhibi olarak görünür ki bu iki bacak cûden ve îcâden onun mebsût olan elleridir. Ve bu iki bacaktan biri resm edilecek olan dâire vücûdunun merkezi bulunan noktaya mahsûsdur ki gayb ve melekût-i a‘lâ elidir. Ve bacağın biri de muhîte mahsûsdur ki mülk ve şehâdet elidir. Yaʻnî pergârın re’si, vücûd-i Hakk’a mukâbildir. Vücûd-i Hakk’ta mahfî olan esmânın îcâd-ı mezâhiri için o re‘se merbût olan yed-i fâile ve yed-i münfaile yekdiğerinden temeyyüz edip ayrıldılar. Vahdetten ikilik peydâ oldu. Yed-i gayb ve melekût pergârın merkezde sâbit bir ayağı mesâbesindedir. Ve yed-i âlem-i mülk ve şehâdet dahi pergârın müteharrik olan ve yed-i muhîti resm eden diğer ayağı mesâbesindedir.&#10024;

Şimdi, taayyünlere (belirginleşmelere) göre varlık pergârın bacakları açıldığı zaman, onun tek varlığı iki ayak sahibi olarak görünür ki, bu iki bacak, yaratma ve var etme bakımından onun yayılmış elleridir. Ve bu iki bacaktan biri, çizilecek olan daire varlığının merkezi olan noktaya özgüdür ki, bu gayb ve yüce melekût elidir. Diğer bacak ise çevreye özgüdür ki, bu da mülk ve şehadet (görünen âlem) elidir. Yani, pergârın başı, Hakk'ın varlığına karşılıktır. Hakk'ın varlığında gizli olan isimlerin mazharlarını (tecellilerini) yaratmak için o başa bağlı olan fail el (yapan el) ve münfail el (yapılan el) birbirinden ayrıldılar. Vahdetten (birlikten) ikilik ortaya çıktı. Gayb ve melekût eli, pergârın merkezde sabit bir ayağı gibidir. Âlem-i mülk ve şehadet eli de pergârın hareketli olan ve çevreyi çizen diğer ayağı gibidir.

İmdi bir merkezde sâbit olan ayak muhîtin resmini emr eder. Ve diğer ayak ise merkezden sâdır olan bu emr üzerine muhîti halk ve takdîr eyler. Binâenaleyh ayağın biri emr için, diğeri halk içindir. Ve pergârın re’si ise emr ve halkı muhîttir. Nitekim âyet-i kerîmede&#10024;

Şimdi, bir merkezde sabit olan ayak, çevrenin resmini emreder. Diğer ayak ise, merkezden çıkan bu emir üzerine çevreyi yaratır ve takdir eder. Bu sebeple, ayağın biri emir için, diğeri yaratma içindir. Pergelin başı ise emri ve yaratmayı kuşatır. Nitekim ayet-i kerimede

َّلله ء ٍ محِيطًابِكُل ِّ یس كان َ ا (Nisâ, 4:126) buyrulur. Ve kezâ شَيئًا وَقَد خَلقتك َ مِن قَبل وَلم تَك (Meryem,&#10024;

"Allah her şeyi kuşatmıştır." (Nisâ, 4:126) buyrulur. Ve aynı şekilde "Oysa daha önce sen hiçbir şey değilken seni de ben yaratmıştım." (Meryem, 19:9) buyrulur.

ََي 19:9) buyrulur. Nitekim dâire evvelce mevcûd değil iken pergârın her iki ayağına hâkim olan re‘s, onu halk ve takdîr eylemiştir. İmdi pergârın merkez eli, fezâda katʻ-ı mesâfât etmeyip hareketten muarrâ ve sâbit bir hâlde durur. Ve dâirenin muhîtini resm eden el ise fezâda katʻ-ı mesâfât için hareket eder ve bu hareketten bizim âlemimiz ile avâlim-i şehâdiyye-yi bînihâyenin taayyünleri vücûd-pezîr olur. Binâenaleyh bu verdiğimiz düstûr-i esâsî üzerine teemmül et! Allah Teâlâ senin dîde-i aklını ve rûhunu ve kalbini nûrlandırsın da bu işârâttan ne gibi şeyler murâd ettiğimizi anla! Ben sana bu düstûru beyân etmekle tarîk-i teemmülü gösterdim. Ve eğer halîfenin âsârını teftîş ve onun hasâisini tetebbuʻ eylesem ve bunlara benzeyen birçok lakablarını zikr etsem, büyük bir kitâb yazmak lâzım gelirdi. Muhdesât-ı sâire arasından onun şerefine ve onun ber-güzîdeliğine delâlet etmek üzere alâ-tarîki’l-icâz bu kadarla iktifâ ettim.&#10024;

"Ey (insanlar)! Rabbinizden size bir delil gelmiştir ve size apaçık bir nur indirdik." (Nisâ Sûresi, 174. ayet) buyrulur. Nasıl ki daire evvelce mevcut değilken, pergelin her iki ayağına hâkim olan merkez, onu yaratmış ve takdir etmiştir. Şimdi pergelin merkezdeki ayağı, uzayda mesafe kat etmeyip hareketten arınmış ve sabit bir halde durur. Dairenin çevresini çizen el ise uzayda mesafe kat etmek için hareket eder ve bu hareketten bizim âlemimiz ile sonsuz şehadet âlemlerinin (görünen âlemlerin) belirlenimleri varlık kazanır. Bu sebeple, verdiğimiz bu temel ilke üzerine düşün! Yüce Allah senin aklının gözünü, ruhunu ve kalbini nurlandırsın da bu işaretlerden ne gibi şeyler murat ettiğimizi anla! Ben sana bu ilkeyi açıklamakla düşünme yolunu gösterdim. Eğer halifenin eserlerini araştırsam ve onun özelliklerini incelesem ve bunlara benzeyen birçok lakabını zikretsem, büyük bir kitap yazmak gerekirdi. Diğer yaratılmışlar arasından onun şerefine ve onun seçkinliğine işaret etmek üzere, kısaca bu kadarla yetindim.

Meselâ halîfeye “kalb-i âlem” lakabı da verilebilir. Ve kalb maʻnâsına hamlinde müşâbehetin îzâhı budur ki: Vücûd-i insânînin efʻâl ve harekâtını tevlîd eden şey havâtırdır. Kalb kendisine vârid olan hâtırayı aldıktan sonra o havâtırın nevʻine göre havâss-i hamseden her birerlerine onları tevzîʻ eder. Ve insân havâss-i hamsesini istimâl için aʻzâlarını tahrîk eyler. Meselâ kalb “Sağ tarafa bak!” der. İnsân başını çevirip o tarafda hiss-i basarını kullanır. Veyâhûd kalb “Şu meyvenin lezzetine bak!” der. İnsân elini tahrîk edip o meyveyi ağzına alarak hiss-i zâikasını istimâl eyler. İşte sâirleri de buna makıysdır. İmdi halîfe dahi cânib-i Hakk’tan vârid olan bir emri ahz edip havâss mesâbesinde olan melâikeye verir ve melâike dahi aʻzâ mesâbesinde olan taayyünât-ı âlemi îcâbına göre tahrîk eyler.&#10024;

Örneğin, halifeye "âlemin kalbi" lakabı da verilebilir. Kalp anlamında taşınmasında benzerliğin açıklaması şudur: İnsan vücudunun fiillerini ve hareketlerini meydana getiren şey, içe doğan düşüncelerdir. Kalp, kendisine gelen düşünceyi aldıktan sonra, o düşüncenin türüne göre beş duyudan her birine onları dağıtır. Ve insan, beş duyusunu kullanmak için organlarını hareket ettirir. Örneğin, kalp "Sağ tarafa bak!" der. İnsan başını çevirip o tarafta görme duyusunu kullanır. Yahut kalp "Şu meyvenin lezzetine bak!" der. İnsan elini hareket ettirip o meyveyi ağzına alarak tat alma duyusunu kullanır. İşte diğerleri de buna kıyaslanır. Şimdi halife de Hak tarafından gelen bir emri alıp duyular mesabesinde olan meleklere verir ve melekler de organlar mesabesinde olan âlemdeki taayyünleri (belirginleşmeleri) gereğine göre hareket ettirir.

Halîfenin buna müşâbih elkâbı pek çoktur. Urefâ-yı ilâhiyye vüs‘at-i maʻrifetleri derecesinde onları bulup halîfeye haml ederler. Ve bu elkâb ile yâd eylerler.&#10024;

Halifenin buna benzer lakapları pek çoktur. İlahi bilgiyi bilenler, marifetlerinin genişliği derecesinde onları bulup halifeye yüklerler. Ve bu lakaplarla anarlar.

****

- İKİNCİ BÂB -

HALÎFENİN MÂHİYETİNE VE HAKÎKATİNE DÂİR OLAN KELÂM&#10024;

Halifenin mahiyetine ve hakikatine dair olan söz

HAKKINDADIR

“Halîfe taʻbîr ettiğimiz bu rûh hakkında ulemâ (radiyallahu anhüm) ihtilâf ettiler. Onlardan baʻzıları ferd, mütehayyiz bir cevherdir; dedi. Onu cism-i hayvânî ile kâim olan hayâtın hilâfı ve sıfât-ı maʻneviyyeyi hâmil zu‘m eylediler. Ve bir tâife dahi zu‘m ettiler ki muhakkak idrâkât, mahallerine muhtassdır. Lâkin Allah Teâlâ onları cisme rabt etti ve onların bekâsı rûhun bekâsıyladır.&#10024;

Halife diye adlandırdığımız bu ruh hakkında âlimler (Allah onlardan razı olsun) ihtilaf ettiler. Onlardan bazıları, ruh ferdî, mekân tutan bir cevherdir, dedi. Onu, hayvanî cisimle kaim olan hayatın aksine, manevî sıfatları taşıyan bir şey olarak kabul ettiler. Bir başka grup ise idraklerin (algıların) mahallerine (yerlerine) özgü olduğunu kabul ettiler. Lakin Yüce Allah onları cisme bağladı ve onların bekası ruhun bekasıyladır.

İmdi cesedin rûhu ayrıldığı vakit, onun zehâbından dolayı idrâkâtta gider. Ve bir tâife dahi zu‘m eylediler ki eczâ-yı bedene müteşebbis olan bir cism-i latîfdir ki suyun yüne tahallülü تخلیل veyâ tahallülü تحلیل gibi ona mütehallil متخلل ve mütehallil متحلل ’dir. Ve onun için cisimden ona hâss olan bir mahal yoktur. Ve Abdulmelik b. Habîb dedi ki: “O cismin sûreti üzerine olan bir sûret-i latîfedir. Cismin dâhilinde onun iki gözü ve iki kulağı ve iki eli ve iki ayağı vardır. Bedenden her bir uzva ve cüz’e mukâbil olarak onun nazîri vardır.” Ve işte bunların cümlesi onun araz olmasını muhâl gördüler.&#10024;

Şimdi, ruh cesetten ayrıldığı zaman, onun gitmesinden dolayı idrakler de gider. Ve bir grup da zannetti ki o, bedenin parçalarına karışmış olan latif bir cisimdir ki, suyun yüne sızması veya çözülmesi gibi, ona sızmış ve çözülmüştür. Ve onun için cisimde ona özgü bir yer yoktur. Ve Abdulmelik b. Habib dedi ki: “O, cismin şekli üzerine olan latif bir şekildir. Cismin içinde onun iki gözü, iki kulağı, iki eli ve iki ayağı vardır. Bedenden her bir uzva ve parçaya karşılık olarak onun benzeri vardır.” Ve işte bunların hepsi, onun araz (kendi başına var olamayan, bir cevhere bağlı olan nitelik) olmasını imkânsız gördüler.

İmdi onlara, bundan men‘ eden şey nedir? denildi. Dediler ki: “Bizim indimizde bu, li-nefsihî baʻîd değildir; lâkin “Muhakkak ervâh tenaʻum eder. Ve muazzeb olur; zîrâ onlar bâkîdir.” kavlinde semʻ bundan men‘ eyledi. Hâlbuki bu iki sıfât, arazın sıfâtından değildir. Zîrâ naîm, maʻnânın maʻnâ ile kıyâmını müeddî olur. Bu ise ekser-i ukalâ indinde aklen muhâldir. Şerʻ ise muhâl ile gelmedi ve bekâsı hakkındaki hadîs dahi aklın delîlini nakz eder. Eğer araz olsa, arazın bekâsı câiz olurdu. Zîrâ a‘râz her bir zamânda teceddüd eder ve bu kavl üzerine hayvân için, aded-i ezmân sebebiyle yaʻnî onun üzerine zamânları mâdde olması sebebiyle müteaddid rûhlar olur idi. Hâlbuki bunların cümlesi bâtıldır.”&#10024;

Şimdi onlara, bunu engelleyen şey nedir? denildi. Dediler ki: “Bizim katımızda bu, kendiliğinden imkânsız değildir; aksine “Ruhlar muhakkak nimetlenir ve azap görür; çünkü onlar kalıcıdır.” sözünde işitme (nakil) bunu engelledi. Hâlbuki bu iki sıfat, arazın (cevherin varlığına bağlı olan ve tek başına var olamayan nitelik) sıfatlarından değildir. Çünkü nimetlenme, mananın mana ile var olmasını gerektirir. Bu ise akıl sahiplerinin çoğuna göre aklen imkânsızdır. Şeriat ise imkânsız olanla gelmedi ve ruhun kalıcılığı hakkındaki hadis de aklın delilini geçersiz kılar. Eğer araz olsa, arazın kalıcılığı caiz olurdu. Çünkü arazlar her bir zamanda yenilenir ve bu görüşe göre hayvan için, zamanların çokluğu sebebiyle yani zamanların ona madde olması sebebiyle çok sayıda ruh olurdu. Hâlbuki bunların hepsi geçersizdir.”

Hz. Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh), halîfe taʻbîr olunan rûh-i küllînin mâhiyeti ve hakîkati hakkında ulemâ-i kirâmın envâʻ-i ihtilâfâtını beyânen buyururlar ki: Bu ulemâdan baʻzıları o rûha, ferddir ve tektir yaʻnî sânîsi yoktur. Onun vücûdu mütehayyizdir. Yaʻnî fezâda bir yer işgâl eder. Kendisi iki zamânda bâkî kalmayan araz nevʻinden olmayıp, zamânlarda bâkî olan cevherdir, dedi ve böyle söyleyenler bu rûha cism-i hayvânî ile kâim olan hayâttan yaʻnî rûh-i hayvânîden başka bir şey olduğunu ve hayât ve ilim ve semʻ ve basar …ilh. gibi sıfât-ı maʻneviyye-yi ilâhiyyeyi hâmil bulunduğunu zannettiler.&#10024;

Hz. Şeyh-i Ekber (Allah ondan razı olsun), halife olarak adlandırılan küllî ruhun mahiyeti ve hakikati hakkında değerli âlimlerin çeşitli ihtilaflarını açıklayarak şöyle buyururlar: Bu âlimlerden bazıları o ruhun tek ve eşsiz olduğunu, yani ikincisi olmadığını söylediler. Onun varlığı mütehayyizdir, yani uzayda bir yer kaplar. Kendisi iki zamanda kalıcı olmayan araz (bir cevherde bulunan ve onunla kaim olan nitelik) türünden olmayıp, zamanlarda kalıcı olan cevherdir, dediler ve böyle söyleyenler bu ruhun hayvani cisimle kaim olan hayattan, yani hayvani ruhtan başka bir şey olduğunu ve hayat, ilim, işitme ve görme gibi ilahi manevi sıfatları taşıdığını zannettiler.

Ve ulemâdan bir tâife dahi idrâkâtın mahallerine yaʻnî cisimde mevcûd olan dimâğ-ı kalb, semʻ ve basar gibi aʻzâlara mahsûs olduğunu ve Allah Teâlâ hazretlerinin bu idrâkâtı cismin bu gibi mahallerine rabt eylediğini ve bu idrâkâtın bekâsı rûhun bekâsıyla bulunduğunu ve rûh cesedden ayrıldığı vakit, bu rûhun gitmesi sebebiyle idrâkâtın dahi berâberce gittiğini zannettiler.&#10024;

Âlimlerden bir grup da idraklerin yerlerine, yani cisimde mevcut olan kalp, kulak ve göz gibi organlara özgü olduğunu, Yüce Allah'ın bu idrakleri cismin bu gibi yerlerine bağladığını ve bu idraklerin bekasının ruhun bekasıyla birlikte olduğunu, ruh cesetten ayrıldığı zaman, bu ruhun gitmesi sebebiyle idraklerin de beraberce gittiğini zannettiler.

Ve yine ulemâdan bir tâife bu rûhun eczâ-yı bedene taalluk eden bir cism-i latîf olduğunu ve su bir yüne veyâ yünden ma‘mûl bir kumâşa nasıl nüfûz ve hulûl ederse o rûhun dahi öylece eczâ-yı bedene nüfûz ve hulûl ettiğini ve cisimde rûha mahsûs bir mahal olmadığını zu‘m eyledi.&#10024;

Ve yine âlimlerden bir grup, bu ruhun bedenin parçalarına ait olan latif bir cisim olduğunu ve suyun bir yüne veya yünden yapılmış bir kumaşa nasıl nüfuz edip içine işlerse, o ruhun da öylece bedenin parçalarına nüfuz edip içine işlediğini ve bedende ruha özgü bir yer olmadığını zannetti.

Ve ulemâdan Abdülmelik b. Habîb dahi dedi ki: “Rûh cisim sûretinde bir latîf sûrettir. Cismin dâhilinde bulunduğu hâlde, cisim gibi onun da iki gözü ve iki kulağı ve iki eli ve iki ayağı vardır. Bedenin her bir uzvûna ve cüz’üne mukâbil olmak üzere o sûret-i latîfede dahi bu uzuv ve cüz’lerin nazîri mevcûddur.”&#10024;

Âlimlerden Abdülmelik b. Habib de dedi ki: "Ruh, cisim şeklinde latif bir surettir. Cismin içinde bulunduğu hâlde, cisim gibi onun da iki gözü, iki kulağı, iki eli ve iki ayağı vardır. Bedenin her bir uzvuna ve cüz'üne karşılık gelmek üzere o latif surette de bu uzuv ve cüz'lerin benzeri mevcuttur."

İşte bu beyânâttan anlaşıldığı vech ile ulemâ-i mezkûre rûhun araz olmasını muhâl gördüler. Yaʻnî rûh, araz nevʻinden olamaz dediler. İmdi bu beyânât sâhiblerine denildi ki: “Bundan yaʻnî rûhun araz olduğuna hükm etmekten men‘ eden şey nedir?” Onlar cevâben dediler ki: Hadd-i zâtında rûhun araz olması bizim indimizde müstebʻad bir şey değildir. Kudret-i ilâhiyye indinde bu mümkündür. Velâkin (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in, kavl-i şerîfinde işittiğimiz maʻnâ bizi bu rûhu araz addetmekten men‘ eyledi. O hadîs-i şerîf de “Ervâh tenaʻum eder ve muazzeb olur. Zîrâ onlar bâkîdir.” meâlindedir. Hâlbuki bu iki sıfât, arazın sıfatından değildir. Zîrâ rûh, araz olduğu hâlde tenaʻum etse ve muazzeb olsa, maʻnânın maʻnâ ile arazın araz ile kâim olması lâzım gelir. Çünkü niʻmet ve azâb birer arazdır. Bunlar taalluk etmek için bir cevhere ihtiyâc vardır. Rûhun araz olduğunu kabûl edince bir araz diğer araz ile kâim olmuş olur. Bu ise ukalânın çoğu indinde aklen muhâl olan bir şeydir. Hâlbuki şerîat muhâl olan bir şeyi getirmemiştir. Belki mümkün olan şeyi beyân eylemiştir. Böyle olunca rûh, arazın gayri olmak îcâb eder. Rûhun bekâsı hakkındaki hadîs-i sânî, yaʻnî ve انها باقیة kelâmı onun araz olmasını münâfîdir. Aklın delîli onu nakz eder. Çünkü rûh, araz olsa, a‘râzın bâkî olması câiz olurdu. Zîrâ arazlar iki zamânda bâkî kalmaz. Her bir zamânda teceddüd eder. Ve rûh dahi araz olunca, her bir zamânda teceddüd etmesi lâzım gelir. Ve bu sûrette de bu kavle göre her bir hayvân için zamânların adedince müteaddid rûhlar olması îcâb eder. Çünkü arazın mâddesi üzerinde bulunduğu zamânlardır. Yaʻnî arazı tevlîd eden zamândır. Hâlbuki bunların cümlesi bâtıldır.&#10024;

İşte bu açıklamalardan anlaşıldığı üzere, adı geçen âlimler ruhun araz (cevher olmayan, varlığı başka bir şeye bağlı olan nitelik) olmasını imkânsız gördüler. Yani, ruh araz türünden olamaz dediler. Şimdi bu açıklamaları yapanlara denildi ki: "Bundan, yani ruhun araz olduğuna hükmetmekten alıkoyan şey nedir?" Onlar cevaben dediler ki: "Ruhun araz olması, kendi özünde bizim katımızda uzak bir şey değildir. İlahi kudret katında bu mümkündür. Ancak (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'in şerefli sözünde işittiğimiz anlam, bizi bu ruhu araz kabul etmekten alıkoydu. O hadis-i şerif de 'Ruhlar nimetlenir ve azap görür. Çünkü onlar bâkidir.' anlamındadır." Hâlbuki bu iki sıfat, arazın sıfatından değildir. Çünkü ruh, araz olduğu hâlde nimetlense ve azap görse, anlamın anlam ile ve arazın araz ile kâim olması (varlığını sürdürmesi) gerekir. Çünkü nimet ve azap birer arazdır. Bunların ilişki kurması için bir cevhere ihtiyaç vardır. Ruhun araz olduğunu kabul edince, bir araz diğer araz ile kâim olmuş olur. Bu ise akıl sahiplerinin çoğu katında aklen imkânsız olan bir şeydir. Hâlbuki şeriat imkânsız olan bir şeyi getirmemiştir. Aksine, mümkün olan şeyi açıklamıştır. Böyle olunca ruhun, arazın gayri olması (araz olmaması) icap eder. Ruhun bekâsı hakkındaki ikinci hadis, yani "ve انها باقیة" (ve onlar bâkidir) sözü, onun araz olmasına aykırıdır. Aklın delili onu nakz eder (çürütür). Çünkü ruh, araz olsa, arazların bâkî olması caiz olurdu. Zira arazlar iki zamanda bâkî kalmaz. Her bir zamanda yenilenir. Ve ruh da araz olunca, her bir zamanda yenilenmesi gerekir. Ve bu durumda da bu görüşe göre her bir hayvan için zamanların adedince çok sayıda ruhlar olması icap eder. Çünkü arazın üzerinde bulunduğu madde zamanlardır. Yani arazı meydana getiren zamandır. Hâlbuki bunların hepsi bâtıldır.

“Ve o kimse ki onun cevher olmadığını zu‘m etti. Onun bunun üzerine delîli temâsül-i cevherdir. İmdi eğer cevher-i vâhidin bir rûh olması câiz olsaydı; her bir cevher rûh olur idi. Ve delîl, akıl mes’elesinde bunun butlânına kâim oldu.&#10024;

Ve o kimse ki onun cevher olmadığını zannetti. Onun bunun üzerine delili, cevherlerin birbirine benzemesidir. Şimdi eğer tek bir cevherin ruh olması mümkün olsaydı; her bir cevher ruh olurdu. Ve delil, akıl meselesinde bunun geçersizliğine dayandı.

İmdi rûhun cevher olduğunu zu‘m eden kimse temâsülden nâşî aklın cevher olmasını muhâl gördü. Ve cevher olması bâtıl olduğu vakit, cisim olması da bâtıl olur. Zîrâ cisim iki ve daha ziyâde cevherlerden te’lîf olunan cevâhirdir. Ve bir tâife zu‘m eyledi ki o bi-nefsihi kâim, gayr-i mütehayyiz bir cevher-i muhdesdir. Ve o İmâm Ebû Hâmid el-Gazâli’nin onun hakkındaki kavillerinin biri olan bu kavildir. Ve o cismin dâhilinde değildir ve ondan hâric de değildir. Ve ona muttasıl değildir ve ondan munfasıl da değildir. Ve bu adem-i tahayyüzden nâşîdir ki o da ittisâl ve infisâl için şart-ı musahhihdir. Ve onlara onun bir şeyden veyâhûd onun zıddından hâlî olmadığı beyânıyla iʻtirâz olundu. İmdi onlar dediler ki: İkisinden ârîdir. Onlardan her birinin vücûdu olduğu vakit, onun için şart kılınan bir meşrût vardır. Binâenaleyh her ne vakit şart mün‘adim olursa, urüvv câiz olur. Nitekim sen, cemâd hakkında âlim değildir; câhil de değildir dersin. Zîrâ ilmin veyâ zıddının kıyâmı için şart-ı musahhih ancak hayâttır. Hâlbuki cemâdda hayât yoktur. İmdi buna araz olmasını mâni‘ olan şey nedir? denildi.&#10024;

Şimdi, ruhun cevher olduğunu sanan kimse, temas etme özelliğinden dolayı aklın cevher olmasını imkânsız gördü. Ve cevher olması bâtıl olduğu zaman, cisim olması da bâtıl olur. Çünkü cisim, iki ve daha fazla cevherden oluşan cevherlerdir. Ve bir grup, ruhun kendi başına var olan, yer kaplamayan, sonradan yaratılmış bir cevher olduğunu sandı. Ve bu, İmam Ebû Hâmid el-Gazâlî'nin ruh hakkındaki görüşlerinden biridir. Ve o, cismin içinde değildir ve ondan dışarıda da değildir. Ve ona bitişik değildir ve ondan ayrı da değildir. Ve bu, yer kaplamama özelliğinden kaynaklanır ki, yer kaplama, bitişme ve ayrılma için geçerlilik şartıdır. Ve onlara, ruhun bir şeyden veya onun zıddından ayrı olmadığı beyanıyla itiraz edildi. Şimdi onlar dediler ki: Ruh ikisinden de arınmıştır. Onlardan her birinin varlığı olduğu zaman, onun için şart kılınan bir meşrut vardır. Bu sebeple, her ne zaman şart ortadan kalkarsa, arınma caiz olur. Nasıl ki sen, cansız varlık hakkında âlim değildir; cahil de değildir dersin. Çünkü ilmin veya zıddının varlığı için geçerlilik şartı ancak hayattır. Hâlbuki cansız varlıkta hayat yoktur. Şimdi, buna araz olmasını engelleyen şey nedir? denildi.

Binâenaleyh ona cevher diyen araz olmasını ibtâl eyleyen kimsenin delîli ile istidlâl eyledi. Ona bir cevher-i mütehayyizdir, denildi. Binâenaleyh ona araz diyen ve cevher-i mütehayyiz ve araz hakkında hasr-ı muhdesât iʻtikâdıyla berâber onun cevher olmasını ibtâl eden kimsenin delîli ile istidlâl eyledi. Ondan sonra onlara denildi ki: Bir cevher-i mütehayyiz olması bâtıl oldu. Ve araz olması da bâtıl oldu. Hâlbuki o mevcûddur. Ve o Allah Subhânehu ve Teâlâ değildir. Binâenaleyh sizin hasrınız bâtıl oldu. Ve beşinci mevcûd zâhir oldu ki o da bizim zikr eylediğimiz şeydir. Ve biz kavl-i kâile ilim ile berâber, Hakk onların birisindedir diye bu kavillerin birini tercîh etmedik. Zîrâ halîfe ibâ etti ve bir şeyden ibâ ettiği vakit, ben de ondan ibâ ederim. Lâkin biz bunu bu kitâbın gayrisinde zikr eyledik. Biz dedik ki: Vaktâki, onun îcâdının iktizâsı üzere bu halîfeyi îcâd etti. Ona dedi ki: Sen âyînesin. Ve mevcûdât seninle bana nazar eder. Ve esmâ ve sıfât bana sende zâhir olur. Sen kendi âleminde halîfe olarak vechetin üzerine delîlsin. Onlarda senin verdiğin şey sebebiyle zâhir olur. Benim envârım ile onlara imdâd edersin. Ve benim esrârım ile onları tağdiye eylersin. Ve mülkte zâhir olan her bir şeyin matlûbları sensin.&#10024;

Bu sebeple, ona cevher diyen ve araz olmasını geçersiz kılan kişinin deliliyle çıkarım yaptı. Ona, "O, mekân tutan bir cevherdir," denildi. Bu sebeple, ona araz diyen ve mekân tutan cevher ile araz hakkında yaratılmışları sınırlama inancıyla birlikte onun cevher olmasını geçersiz kılan kişinin deliliyle çıkarım yaptı. Ondan sonra onlara denildi ki: "Mekân tutan bir cevher olması bâtıl oldu. Ve araz olması da bâtıl oldu. Hâlbuki o mevcuttur. Ve o, Yüce Allah değildir. Bu sebeple sizin sınırlamanız bâtıl oldu. Ve beşinci mevcut ortaya çıktı ki o da bizim zikrettiğimiz şeydir." Ve biz, söyleyenin sözüne ilimle birlikte, "Hak onların birisindedir," diye bu sözlerden birini tercih etmedik. Çünkü halife kaçındı ve bir şeyden kaçındığı vakit, ben de ondan kaçınırım. Lakin biz bunu bu kitabın dışında zikrettik. Biz dedik ki: "Ne zaman ki, onun yaratılışının gereği üzere bu halifeyi yarattı. Ona dedi ki: 'Sen aynasın. Ve mevcutlar seninle bana bakar. Ve isimler ve sıfatlar bana sende ortaya çıkar. Sen kendi âleminde halife olarak yönün üzerine delilsin. Onlarda senin verdiğin şey sebebiyle ortaya çıkar. Benim nurlarımla onlara yardım edersin. Ve benim sırlarımla onları beslersin. Ve mülkte ortaya çıkan her bir şeyin istenenleri sensin.'"

İstidrâk: Biz deriz ki: Bu, zarar vermeyen ve erkân-ı şerîattan bir rüknü hedm etmeyen bir hilâfdır. Zîrâ her biri kendi mezhebinde onun hakkında muhakkak o muhdesdir; dedi. Ve bu olduğu vakit, ancak murâd olan odur. Ve Allah Teâlâ cümleyi muvaffak eyleye.”&#10024;

İstidrâk (bir konuyu daha iyi açıklamak için yapılan ekleme): Biz deriz ki: Bu, zarar vermeyen ve şeriatın temel direklerinden birini yıkmayan bir ihtilaftır. Çünkü her biri kendi mezhebinde onun hakkında "muhakkak o muhdesdir (sonradan yaratılmıştır)" dedi. Ve bu olduğu vakit, ancak murat edilen odur. Ve Yüce Allah cümleyi muvaffak eyleye.

Yaʻnî rûhun cevher olmadığını zu‘m eden kimsenin delîli dahi temâsül-i cevherdir. Yaʻnî o kimse fiilde ve hâssada rûh cevhere müşâbih midir, değil midir? Bu temâsüle nazar eder de der ki: Eğer cevher-i vâhid bir rûh olmak câiz ola idi; her bir cevher rûh olur idi. Ve akıl mes’elesinde yaʻnî akıl, cevher midir, değil midir? diye mevzûʻ-i bahs olan mes’elede ikâme olunan delîl, aklın cevher olduğu daʻvâsının butlânını ızhâr eyledi. Rûhun cevher olduğunu zu‘m eden kimse, cevherler arasındaki temâsüle bakıp o temâsülün akılda olmadığını müşâhede ettiğinden, aklın cevher olmadığına hükm eyledi. Ve aklın cevher olması bâtıl olduğu vakit, cisim olması da bâtıl olur. Zîrâ cisim iki veyâ daha ziyâde cevherlerin birleşmesinden husûle gelen cevâhirdir. Yaʻnî cisimler cevâhir-i basîtanın ictimâʻından hâsıl olan cevâhir-i mürekebbedir. İmdi akıl, bu delîle göre cevher olmayınca, akla mümâsil olan rûh dahi böylece cevher değildir.&#10024;

Yani ruhun cevher olmadığını sanan kimsenin delili de cevherlerin benzerliğidir. Yani o kimse, fiilde ve özellikte ruh cevhere benzer mi, değil midir? Bu benzerliğe bakar da der ki: Eğer tek bir cevher ruh olabilseydi, her bir cevher ruh olurdu. Ve akıl meselesinde, yani akıl cevher midir, değil midir diye tartışma konusu olan meselede ileri sürülen delil, aklın cevher olduğu iddiasının geçersizliğini ortaya koydu. Ruhun cevher olduğunu sanan kimse, cevherler arasındaki benzerliğe bakıp o benzerliğin akılda olmadığını gözlemlediğinden, aklın cevher olmadığına hükmetti. Ve aklın cevher olması geçersiz olduğu zaman, cisim olması da geçersiz olur. Çünkü cisim, iki veya daha fazla cevherin birleşmesinden meydana gelen cevherlerdir. Yani cisimler, basit cevherlerin bir araya gelmesinden oluşan bileşik cevherlerdir. Şimdi akıl, bu delile göre cevher olmayınca, akla benzer olan ruh da böylece cevher değildir.

Ve bir tâife dahi zu‘m eyledi ki rûh kendi nefsiyle kâim ve gayr-i mütehayyiz, yaʻnî fezâda bir mahal işgâl etmeyen bir cevher-i muhdesdir. Yaʻnî kadîm olmayıp sonradan husûle gelen bir cevherdir. Ve bu kavl, İmâm Gazâlî hazretlerinin rûh hakkındaki kavillerinden birisidir. Ve bu kavle göre rûh cismin dâhilinde değildir. Ve cismin hâricinde de değildir. Ve ona muttasıl değildir ve ondan munfasıl da değildir. Ve rûhun bu hâssaları adem-i tahayyüzden yaʻnî fezâda bir mahall-i mahsûs işgâl etmemesinden nâşîdir. Ve bu adem-i tahayyüz dahi rûhun cisme ittisâli ve ondan infisâli için şart-ı musahhihdir. Yaʻnî mâdemki rûh fezâda bir mahall-i mahsûs işgâl etmemek hâssasını hâiz olan bir cevherdir; şu hâlde onun taalluk ettiği şeyin dâhilinde olmaması ve taalluku hasebiyle ondan hâricde olmaması lâzım gelir. Binâenaleyh ittisâl ve infisâl keyfiyyetleri için, adem-i tahayyüz, bu hükmü, sahîh ve sâbit kılan bir şart olur. Nitekim bir odada beş mum yakılsa, beşinin ziyâsı dahi odanın her noktasına intişâr eder. Her birinin ziyâsı kendisine mahsûs bir mahal işgâl etmez. Ve bu ziyâlar ayrıca birer mahal işgâl için yekdiğerine müzâhim olmazlar.&#10024;

Ve bir grup da zannetti ki ruh, kendi başına var olan ve gayr-i mütehayyiz, yani uzayda bir yer kaplamayan, sonradan yaratılmış bir cevherdir. Yani öncesiz olmayıp sonradan meydana gelen bir cevherdir. Ve bu görüş, İmam Gazâlî hazretlerinin ruh hakkındaki görüşlerinden biridir. Ve bu görüşe göre ruh cismin içinde değildir. Ve cismin dışında da değildir. Ve ona bitişik değildir ve ondan ayrı da değildir. Ve ruhun bu özellikleri, uzayda belirli bir yer kaplamamasından kaynaklanır. Ve bu yer kaplamama durumu da ruhun cisme bitişmesi ve ondan ayrılması için geçerli bir şarttır. Yani mademki ruh, uzayda belirli bir yer kaplamama özelliğine sahip bir cevherdir; o halde onun ilişki kurduğu şeyin içinde olmaması ve ilişkisi sebebiyle ondan dışarıda olmaması gerekir. Bu sebeple, bitişme ve ayrılma nitelikleri için, yer kaplamama, bu hükmü geçerli ve sabit kılan bir şart olur. Nasıl ki bir odada beş mum yakılsa, beşinin ışığı da odanın her noktasına yayılır. Her birinin ışığı kendisine özgü bir yer kaplamaz. Ve bu ışıklar ayrıca birer yer kaplamak için birbirine engel olmazlar.

Ve bu kavlin sâhiblerine iʻtirâzen denildi ki: Rûh bir şeyden ve onun zıddı olan diğer bir şeyden hâlî değildir. Yaʻnî biz rûha ilim ve cehil ve saâdet ve şekâvet gibi şeyler isnâd ederiz. İlim ve saâdet birer şeylerdir. Ve cehil ve şekâvet dahi onların zıddı olan şeylerdir. Binâenaleyh rûh bu ve emsâli şeylerden hâlî değildir. Onlar cevâben dediler ki: Rûh hadd-i zâtında bu şeylerden ârîdir ve o mücerreddir. Rûha bir şey veyâ onun zıddı isnâd olunduğu vakit, o isnâd olunan şeyin vücûdu için şart kılınmış olan bir meşrût vardır. Meselâ rûha saâdet isnâd olunduğu vakit, onun şart-ı musahhihi, îmân ve amel-i sâlihdir. Ve onun zıddı olan şekâvet isnâd olunduğu vakit, onun şart-ı musahhihi de küfür ve amel-i tâlihadır. İmdi bu şartların vücûdu indinde rûha bir şey isnâd olunur. Ve her ne vakit şart mün‘adim olursa, onun urüvvü ve tecerrüdü câiz olur. Nitekim mevrid-i emr ve nehy-i âlem-i şehâdet olduğundan, saâdet ve şekâvetin şartları bu âlemde sâbit olur. Ondan evvel bu şartlar yaʻnî îmân ve küfür sâbit olmadığından rûh âlem-i tecerrüddedir. Velhâsıl rûha bir şey isnâdı için şart-ı musahhih lâzımdır. Nitekim sen cemâd hakkında âlim değildir; câhil de değildir, dersin. Ve cemâda ilim ve cehil isnâd edemezsin. Çünkü ilmin ve onun zıddı olan cehlin kıyâmı için şart-ı musahhih ancak hayâttır. Cemâdda ise hayât yoktur. Ve şart bulunmayınca meşrût da bulunmaz. Bu bir kâide-i külliyyedir.&#10024;

Ve bu görüşün sahiplerine itiraz edilerek denildi ki: Ruh, bir şeyden ve onun zıddı olan diğer bir şeyden uzak değildir. Yani biz ruha ilim ve cehalet, saadet ve şekavet gibi şeyler isnat ederiz. İlim ve saadet birer şeydir. Ve cehalet ve şekavet de onların zıddı olan şeylerdir. Bu sebeple ruh, bu ve benzeri şeylerden uzak değildir. Onlar cevaben dediler ki: Ruh, kendi özünde bu şeylerden arınmıştır ve o mücerrettir (maddeden ve sıfatlardan soyutlanmıştır). Ruha bir şey veya onun zıddı isnat edildiği zaman, o isnat olunan şeyin varlığı için şart kılınmış bir meşrut (şarta bağlı olan şey) vardır. Örneğin ruha saadet isnat edildiği zaman, onun şart-ı musahhihi (geçerlilik şartı), iman ve salih ameldir. Ve onun zıddı olan şekavet isnat edildiği zaman, onun şart-ı musahhihi de küfür ve kötü ameldir. Şimdi bu şartların varlığı durumunda ruha bir şey isnat olunur. Ve her ne zaman şart ortadan kalkarsa, onun arınmışlığı ve soyutlanmışlığı caiz olur. Nasıl ki emir ve nehyin (yasaklamanın) yeri şehadet âlemi (görünen dünya) olduğundan, saadet ve şekavetin şartları bu âlemde sabit olur. Ondan evvel bu şartlar, yani iman ve küfür sabit olmadığından ruh tecerrüt âlemindedir (soyutlanmışlık âlemindedir). Sözün özü, ruha bir şey isnadı için şart-ı musahhih lazımdır. Nasıl ki sen cansız varlık hakkında "âlim değildir; cahil de değildir" dersin. Ve cansız varlığa ilim ve cehalet isnat edemezsin. Çünkü ilmin ve onun zıddı olan cehaletin varlığı için şart-ı musahhih ancak hayattır. Cansız varlıkta ise hayat yoktur. Ve şart bulunmayınca meşrut da bulunmaz. Bu bir küllî kaidedir.

İmdi bu sözü söyleyen ve bu delîlleri ikâme eyleyen kimseye, şu hâlde o rûhun araz olmasına mâni‘ olan şey nedir? denildi. O kimse bu suâle cevâben, rûha cevher diyen ve onun araz olmasını ibtâl eden kimsenin delîlini ikâme etti ki bâlâda zikr edilmiş idi. Ve rûha cevheri mütehayyizdir denildi. Bu def‘ada rûhâ araz diyen ve hem cevherin ve hem de arazın aklen ve naklen hâdis olduğuna iʻtikâd ile berâber o rûhun cevher olmasını ibtâl eden kimsenin delîli ikâme olundu. Yaʻnî rûhun araz olduğuna delîl ikâme edenler ve cevher olduğunu ibtâl ettiler ve cevher olduğuna delîl ikâme edenler dahi araz olduğunu ibtâl ettiler. Bu delîllerin ikâmesinden sonra her iki tâifeye hitâben denildi ki: Rûhun bir cevher-i mütehayyiz olması bâtıl oldu; araz olması da bâtıl oldu. Hâlbuki o rûh mevcûddur. Ve o, araz ve cevher olmaktan münezzeh olan Allah Subhânehu ve Teâlâ hazretleri değildir. Binâenaleyh kiminizin o rûhu, cevhere ve kiminizin araza hasrı bâtıl oldu. Ve bu îzâha nazaran bir beşinci mevcûd zâhir oldu ki o da bizim bu kitâbın ibtidâsında zikr eylediğimiz şeydir. Ve biz kavl-i kâilin hakîkatini bildiğimiz hâlde, en doğrusu şu kavildir; diye bu akvâl-i muhtelifeden birisini tercîh etmedik. Zîrâ bu akvâli beyân ettiğimiz sırada halîfe olan rûh-i küllî onun îzâhından ibâ ve imtinâ‘ eyledi. Çünkü bu kitâbın mevzûʻu bu değildir. Ve bir şeyden halîfe ibâ ve imtinâ‘ eylediği vakit ben dahi ondan ibâ ve imtinâ‘ ederim. Bu sebebden dolayı bu bahisde îzâhât-ı lâzıme iʻtâ etmedim. Velâkin biz bunu bu kitâbın gayrisinde zikr eyledik. Zîrâ mutâbakat-ı mevzûʻ hasebiyle me’zûn olmuş idi. Bu şârih-i Hakîr dahi Hz. Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh)’a ittibâʻan burada onların rûh hakkındaki mezheb-i âlîlerini îzâhdan sarf-ı nazar eyledi.&#10024;

Şimdi, bu sözü söyleyen ve bu delilleri ortaya koyan kimseye, "Şu hâlde o ruhun araz (cevhere bağlı nitelik) olmasına engel olan şey nedir?" denildi. O kimse bu soruya cevaben, ruha cevher (kendi başına var olan) diyen ve onun araz olmasını geçersiz kılan kimsenin delilini ortaya koydu ki yukarıda zikredilmişti. Ve ruha "cevheri mütehayyizdir (yer kaplayan cevherdir)" denildi. Bu defa, ruha araz diyen ve hem cevherin hem de arazın aklen ve naklen (nakil yoluyla) sonradan meydana geldiğine inanmakla beraber o ruhun cevher olmasını geçersiz kılan kimsenin delili ortaya konuldu. Yani, ruhun araz olduğuna delil getirenler, cevher olduğunu geçersiz kıldılar; ve cevher olduğuna delil getirenler de araz olduğunu geçersiz kıldılar. Bu delillerin ortaya konulmasından sonra her iki gruba hitaben denildi ki: "Ruhun bir cevher-i mütehayyiz olması bâtıl oldu; araz olması da bâtıl oldu. Hâlbuki o ruh mevcuttur. Ve o, araz ve cevher olmaktan münezzeh olan Yüce Allah değildir. Bu sebeple kiminizin o ruhu cevhere ve kiminizin araza hasretmesi bâtıl oldu." Ve bu açıklamaya göre bir beşinci mevcut ortaya çıktı ki o da bizim bu kitabın başında zikrettiğimiz şeydir. Ve biz, sözü söyleyenin hakikatini bildiğimiz hâlde, "en doğrusu şu sözdür" diye bu farklı sözlerden birini tercih etmedik. Çünkü bu sözleri beyan ettiğimiz sırada halife olan küllî ruh (evrensel ruh) onun açıklamasından kaçındı ve imtina etti. Çünkü bu kitabın konusu bu değildir. Ve bir şeyden halife kaçındığı ve imtina ettiği vakit ben de ondan kaçınır ve imtina ederim. Bu sebepten dolayı bu bahiste gerekli açıklamaları vermedim. Lakin biz bunu bu kitabın dışında zikrettik. Çünkü konunun uygunluğu sebebiyle izin verilmişti. Bu fakir şârih (açıklayıcı) de Hz. Şeyh-i Ekber (a.s.)'a uyarak burada onların ruh hakkındaki yüce mezheplerini açıklamaktan vazgeçti.

Biz deriz ki: Vaktâki Allah Teâlâ hazretleri o rûh-i küllîyi ne sûretle îcâd etmek iktizâ etti ise o sûretle onu îcâd eyledi. Ona dedi ki: Sen âyînesin ve mevcûdât senin ile bana nazar eder. Nitekim demişlerdir:&#10024;

Biz deriz ki: Yüce Allah, o küllî ruhu hangi şekilde var etmeyi gerekli gördüyse, o şekilde onu var etti. Ona dedi ki: Sen aynasın ve varlıklar senin aracılığınla bana bakar. Nasıl ki demişlerdir:

Beyit

Bir âyînedir âlem her şey Hakk ile kâim,&#10024;

Âlem bir aynadır, her şey Hak ile kâimdir.

Mirât-ı Muhammed’den Allah görünür dâim.&#10024;

Allah, Muhammed'in aynasından sürekli görünür.

Ve esmâ ve sıfât bana sende zâhir olur. Zîrâ insân-ı kâmil, bâlâda geçen şerhlerde îzâh olunduğu üzere bilcümle esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin mazharıdır. Sen kendi âleminde yaʻnî âlem-i taayyününde halîfe ve nâib-i Hakk olarak kendi vechetine yaʻnî kıblen olan hakîkatine delîlsin. Zîrâ âlemin ve âdemin taayyünât-ı kesîfeleri ve onlarda zâhir olan âsâr, vücûd-i hakîkîi latîfin ve onda mahfî olan sıfât ve esmânın delîlidir. Onlarda yaʻnî mahlûkâtta zâhir olan şeyler benden sana gelen aʻtıyyât-ı esmâiyyeden onlara verdiğin şey sebebiyle zâhir olur. Benim envârım ile onlara imdâd edersin ve benim esrârım ile onlara gıdâ verirsin. Ve âlem-i mülk ve şehâdette zâhir olan her bir şeyin matlûbları sensin. Zîrâ sen vücûd-i hakîkî ile vücûdât-ı izâfiyye arasında bir rûh-i azîmsin. Onlar senden geçmedikçe bana vâsıl olmazlar. Binâenaleyh sen bu sûretle matlûbsun.&#10024;

Ve isimler ve sıfatlar bana sende görünür. Çünkü insân-ı kâmil, yukarıda geçen açıklamalarda izah edildiği üzere, bütün ilahi isimlerin ve sıfatların mazharıdır (tecelli yeridir). Sen kendi âleminde, yani kendi taayyün (belirginleşme) âleminde, Hakk'ın halifesi ve vekili olarak kendi yönüne, yani kıblen olan hakikatine delilsin. Çünkü âlemin ve âdemin (insanın) yoğun taayyünleri ve onlarda görünen eserler, latif (ince) hakiki varlığın ve onda gizli olan sıfatların ve isimlerin delilidir. Onlarda, yani yaratılmışlarda görünen şeyler, benden sana gelen isimlere ait bağışlardan onlara verdiğin şey sebebiyle görünür. Benim nurlarımla onlara yardım edersin ve benim sırlarımla onlara gıda verirsin. Ve mülk ve şehadet (görünen) âleminde görünen her şeyin matlûbları (istenenleri) sensin. Çünkü sen hakiki varlık ile izafî varlıklar arasında büyük bir ruhsun. Onlar senden geçmedikçe bana ulaşamazlar. Bu sebeple sen bu şekilde matlûbsun.

İstidrâk: Biz deriz ki: Ulemânın rûh hakkındaki bu ihtilâfâtı, zarar vermeyen ve erkânı şerîattan bir rüknü hedm etmeyen bir ihtilâfdır. Zîrâ her birisi kendi mezhebinde rûhun hâdis olduğunu beyân ediyor. Ve rûh hakkında bu hâdisdir; hükmü olduğu vakit, şerʻin murâdı sâbit olur. Binâenaleyh bu hilâf ile berâber ulemâ esâsda müttefiktir. Ve Allah Teâlâ cümleyi rûhun hakîkatine ıttılâʻa muvaffak eylesin.&#10024;

İstidrak (bir konuyu daha iyi açıklamak için yapılan ek açıklama): Biz deriz ki: Âlimlerin ruh hakkındaki bu anlaşmazlıkları, zarar vermeyen ve şeriattan bir rüknü (temel ilkeyi) yıkmayan bir anlaşmazlıktır. Çünkü her biri kendi görüşünde ruhun sonradan yaratılmış olduğunu beyan ediyor. Ve ruh hakkında "bu sonradan yaratılmıştır" hükmü olduğu vakit, şeriatın muradı sabit olur. Bu sebeple bu anlaşmazlıkla beraber âlimler esasda müttefiktir. Ve Yüce Allah cümleyi ruhun hakikatini anlamaya muvaffak eylesin.

****

- ÜÇÜNCÜ BÂB MEDÎNE-İ CİSİMDE İKÂMET VE ONUN BU HALÎFEYE BİR MÜLK OLMASI&#10024;

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: CİSİM ŞEHRİNDE İKÂMET VE ONUN BU HALİFEYE BİR MÜLK OLMASI

CİHETİNDEN TEFÂSÎLİ BEYÂNINDADIR

“Maʻlûmun olsun ki muhakkak Allah Teâlâ ânifen zikr ettiğimiz bu halîfeyi îcâd eylediği vakit Hakk Subhânehu onun için bir şehir binâ etti. Onun raiyyetini ve erbâb-ı devletini iskân eyledi ki “hazret-i cisim”, yâhûd “beden” tesmiye olunur. Ve o mütehayyizdir, diyen kimsenin kavli üzere, müstekarr olması için halîfeye ondan bir mevziʻ yâhûd o kâim-i mütehayyizdir diyen kimsenin kavli üzere onda bir mahal taayyün eyledi. Gayr-i mütehayyiz olduğunu ve mütehayyiz ile kâim olmadığını isbât eden kimsenin kavli üzere, bu mevziʻ-i muayyen ona mahsûs olarak onun mevziʻ-i emri ve hitâbı ve nüfûz-i ahkâmı ve kazâyâsıdır.&#10024;

Bilinmeli ki Yüce Allah, daha önce zikrettiğimiz bu halifeyi yarattığı zaman, O Yüce Allah onun için bir şehir inşa etti. Onun halkını ve devlet adamlarını yerleştirdi ki buna "cisim mertebesi" yahut "beden" denir. Ve o, mekân tutmuştur diyen kimsenin sözüne göre, halifenin orada yerleşmesi için ona ondan bir yer yahut o, mekân tutanla kâimdir diyen kimsenin sözüne göre onda bir mahal belirledi. Mekân tutmadığını ve mekân tutanla kâim olmadığını ispat eden kimsenin sözüne göre, bu belirlenmiş yer ona özgü olarak onun emir ve hitap yeri ve hükümlerinin ve kazalarının nüfuz yeridir.

İmdi onun için medîne-i cismi dört esâs üzerine ikâme eyledi ki o da “ustukussât” ve “anâsır”dır. Hakk Subhânehu ve Teâlâ ondan halîfeye mahsûs olan mevziʻ-i muayyeni “kalb” tesmiye eyledi. Ve hilâfdan bizim zikr ettiğimiz şey üzere onu halîfenin meskeni veyâhûd mevziʻ-i emri kıldı. Bir kavm onun mevziʻ, dimâğdır; dedi. Hâlbuki bizim indimizde burhân cihetinden değil, tenbîh ve istikrâ‘ tarîkinden, Peygamberimiz (aleyhi ve âlihi’s-salâtü ve’s-selâm) Efendimiz’in Rabb’inden muhbiran vâkiʻ olan “Arzıma ve semâma sığmadım; abdimin kalbine sığdım.” kavlinden nâşî şerʻan kalb olduğu azhârdır. Ve “Allah Teâlâ sizin sûretlerinize ve amellerinize nazar etmez; belki kalblerinize nazar eder.” buyurdu. Ve bunun beyânı budur ki: Zîrâ ancak ona taklîd eylediği şeyde, şol şeyi ki işler, mustahlifin nazarı ebeden halîfesindedir. Ve Allah Subhânehu ervâhı ecsâm&#10024;

Şimdi, onun için cisim şehrini dört esas üzerine kurdu ki o da "ustukussât" (dört temel unsur: ateş, hava, su, toprak) ve "anâsır"dır. Yüce Allah, ondan halifeye özgü olan belirli yeri "kalp" olarak adlandırdı. Ve hilafetten bizim zikrettiğimiz şey üzere onu halifenin meskeni yahut emir yeri kıldı. Bir topluluk onun yerinin beyin olduğunu söyledi. Hâlbuki bizim katımızda, delil açısından değil, uyarı ve tümevarım yoluyla, Peygamberimiz (a.s.) Efendimiz'in Rabb'inden haber vererek vâki olan "Arzıma ve semâma sığmadım; kulumun kalbine sığdım." sözünden dolayı şeriaten kalp olduğu daha açıktır. Ve "Allah Teâlâ sizin suretlerinize ve amellerinize bakmaz; aksine kalplerinize bakar." buyurdu. Ve bunun açıklaması şudur ki: Çünkü ancak ona taklit ettiği şeyde, o şeyi ki işler, halifenin nazarı sonsuza dek halifesindedir. Ve Yüce Allah ruhları bedenler

ی ه َ üzerine istihlâf eyledi. Ve Hakk Teâlâ’nın, الصدور ف نلكِن تَعیم َ الْقلُوب الَّلَ تَعیم َ ا ْل َبصَارو (Hacc,&#10024;

Yüce Allah, kalpler kör olmaz, aksine göğüslerdeki kalpler kör olur (Hacc, 46) ayetinde buyurduğu gibi, gözler kör olmaz.

ِ ِي َِي 22:46) kavli bizim zâhib olduğumuz şeyi te’yîd eden şeydendir. Ve işâret, kalb-i nebâtî için değildir. Zîrâ enʻâm bunda bize müşâriktir. Lâkin sırr-ı mudâ‘ ondadır. Ve o halîfedir ve kalb-i nebâtî onun kasrıdır. Ve (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz: “Muhakkak cisimde bir mudğa vardır. Sâlih olduğu vakit, sâir cesed de sâlih olur. Ve fâsid olduğu vakit, sâir cesed de fâsid olur. Âgâh ol ki o kalbdir.” buyurdu.&#10024;

"Yeryüzünde gezin de bakın, öncekilerin sonu nasıl olmuş?" (Hac Suresi, 22:46) ayeti, bizim savunduğumuz şeyi doğrulayan bir ifadedir. Ve işaret, bitkisel kalp için değildir. Çünkü hayvanlar bu konuda bize ortaktır. Aksine, gizli sır ondadır. Ve o halifedir ve bitkisel kalp onun sarayıdır. Ve (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz: "Şüphesiz bedende bir et parçası vardır. O iyi olduğu zaman, bedenin geri kalanı da iyi olur. Ve o bozulduğu zaman, bedenin geri kalanı da bozulur. Bilin ki o kalptir." buyurdu.

İmdi kalb-i nebâtînin kendisine hitâb müteveccih olan bu sırr-ı mutlaka mekân olması cihetinden gayri bir fâidesi yoktur. Ve suâl vârid olduğu vakit mucîbdir. Ve cisim ve kalb-i nebâtî, fânî olduğu vakit bâkîdir. İmdi biz bunun gibi deriz ki imâm sâlih olduğu vakit raiyye sâlih olur ve fâsid olduğu vakit, fâsid olur. Bununla âdet cârî ve hikmet-i ilâhiyye murtabıt oldu.&#10024;

Şimdi, bitkisel kalbin kendisine yönelen bu mutlak sırra mekân olması yönünden başka bir faydası yoktur. Ve soru geldiği zaman cevap vericidir. Cisim ve bitkisel kalp fani olduğu zaman, o bâkîdir. Şimdi biz bunun gibi deriz ki, imam sâlih olduğu zaman halk sâlih olur ve bozuk olduğu zaman bozuk olur. Bununla âdet cari oldu ve ilâhî hikmet bağlantılı oldu.

Bu üçüncü bâb halîfenin cisim şehrinde ikâmeti ve bu cisim şehrinin halîfeye mülk olması cihetinden onun tafsîlâtı beyânındadır:&#10024;

Bu üçüncü bölüm, halifenin beden şehrinde ikamet etmesi ve bu beden şehrinin halifeye ait olması yönünden onun ayrıntılarının açıklanmasındadır:

Allah Teâlâ ânifen zikr olunan bu hâlifeyi îcâd ettiği vakit, o halîfe için bir şehir binâ etti. Onun tebʻasını ve erkân-ı devletini bu şehirde iskân eyledi ki o şehre “hazret-i cisim” veyâhûd “beden” tesmiye olunur.&#10024;

Yüce Allah, daha önce anılan bu halifeyi yarattığı zaman, o halife için bir şehir inşa etti. Onun tebaasını ve devlet erkânını bu şehirde yerleştirdi ki o şehre "hazret-i cisim" veya "beden" denir.

Hz. Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) halîfenin şehr-i cisimde sûret-i ikâmetini ikinci bâbda zikr olunan akvâl-i muhtelifeye istinâden beyâna şürû‘ edip buyururlar ki: O halîfe yaʻnî rûh mütehayyizdir ve bir mahal işgâl eder; diyen kimsenin kavli üzere onun istikrârı için halîfeye cisimden bir mevziʻ taʻyîn eyledi. Yâhûd o halîfe yaʻnî rûh, nefsiyle kâim olan mütehayyizdir, diyen kimsenin kavli üzere o cisimde onun kıyâmı için bir mahal taʻyîn etti. Gayr-i mütehayyiz olduğunu yaʻnî fezâda bir mahal işgâl etmediğini ve mütehayyiz ile yaʻnî bir mahal işgâl eden şeyle kâim olmadığını isbât eden kimsenin kavli üzere, cisimde bu halîfeye tahsîs edilmiş olan mevziʻ-i muayyen, o halîfenin emrinin ve hitâbının ve nüfûz-i ahkâm ve kazâyâsının mevziʻidir. Yaʻnî rûh, bu mevziʻ-i muayyenden medîne-i cisim üzerinde tasarruf eder.&#10024;

Şeyh-i Ekber (Allah ondan razı olsun), halifenin yani ruhun cisim şehrindeki ikamet şeklini, ikinci bölümde zikredilen farklı görüşlere dayanarak açıklamaya başlayıp şöyle buyurur: O halife yani ruh, yer kaplar ve bir mahal işgal eder diyen kimsenin sözüne göre, onun yerleşmesi için halifeye cisimden bir yer tayin etti. Yahut o halife yani ruh, kendi başına var olan ve yer kaplayan bir şeydir diyen kimsenin sözüne göre, o cisimde onun varlığı için bir mahal tayin etti. Yer kaplamadığını yani uzayda bir mahal işgal etmediğini ve yer kaplayan bir şeyle var olmadığını ispat eden kimsenin sözüne göre ise, cisimde bu halifeye tahsis edilmiş olan belirli yer, o halifenin emrinin, hitabının ve hükümlerinin ve kazalarının nüfuz ettiği yerdir. Yani ruh, bu belirli yerden cisim şehri üzerinde tasarruf eder.

İmdi Hakk Teâlâ hazretleri bu cisim veyâ beden şehrini dört esâs üzerine ikâme etti ki bunlar da “ustukussât” ve “anâsır”dır. “Ustukussat” “ustukuss”un cem‘idir. Ve lafz-ı Yûnânîdir. Birkaç maʻnâsı vardır: Ecrâm-ı semâviyye ve her şeyin aslı ve mâddesi ve “harâret”, “bûrûdet”, “rutûbet” ve “yubûset”in hey’et-i mecmû‘asından ibâret olan tabîat maʻnâlarınadır. Burada tabîatın zikr olunan dört rüknü murâd olunur. Ve anâsır dahi burada cismi teşkîl eden dört rükünden ibârettir ki onlarda ecsâmın sulb ve mâyi‘ ve gaz halleri ve bir de harâret-i garîziyyedir. Yaʻnî Cenâb-ı Hakk cism-i beşeri, tabîatın harâret, bürûdet, rutûbet ve yubûset rükünleriyle ecsâmın sulb, mâyiʻ ve gaz hâlleriyle harâret-i garîziyye erkânı üzerine ikâme ve binâ etmiştir. Hakk Subhânehu ve Teâlâ hazretleri cisimde halîfeye tahsîs eylediği mevziʻ-i muayyene kalb tesmiye etti. Ve bu kitâbın ikinci bâbında zikr olunan ihtilâfa göre o kalbi ya halîfenin meskeni veyâhûd mevziʻ-i emri kıldı. Halîfenin cisimdeki mevziʻ husûsunda dahi ihtilâf vardır. Bir tâife onun mevziʻ dimâğdır; dedi. Zîrâ efkâr-ı vâridenin dimâğdan sudûruna zâhib oldular. Gerçi “fisyolocyâ-yı tefekkür” müdekkıkları, menba‘-ı tefekkür hüceyrât-ı dimâğiyye olduğunu beyân etmekte iseler de havâtır evvelen kalbe vârid olur. Ve kalb o hâtırayı dimâğa verir. Ve dimâğ o hâtıra ile meşgûl olur. Bu bir maʻnâdır ki tedkîk-i mâddiyyâtla anlaşılamaz. Nitekim aşk-ı mecâzîye mübtelâ olanlar harâret-i aşkı sadırlarındaki kalblerinde hissettiklerini vücûdlarında zevkan ve vicdânen bilirler. Bu maʻnânın delîl-i mâddîsini ikâme etmek mümkün değildir. Bu maʻnânın delîli yine maʻnâdır. O maʻnâda zevk ve vicdândır.&#10024;

Şimdi, Yüce Allah bu cisim veya beden şehrini dört esas üzerine kurdu ki bunlar da "ustukussât" ve "anâsır"dır. "Ustukussât", "ustukuss" kelimesinin çoğuludur. Ve Yunanca bir kelimedir. Birkaç anlamı vardır: Göksel cisimler, her şeyin aslı ve maddesi, ve "sıcaklık", "soğukluk", "nemlilik" ve "kuruluk"un birleşmiş hâlinden ibaret olan tabiat anlamlarıdır. Burada tabiatın zikredilen dört rüknü kastedilir. Ve anâsır da burada cismi oluşturan dört rükünden ibarettir ki onlarda cisimlerin katı, sıvı ve gaz hâlleri ve bir de doğal sıcaklıktır. Yani Yüce Allah insan bedenini, tabiatın sıcaklık, soğukluk, nemlilik ve kuruluk rükünleriyle, cisimlerin katı, sıvı ve gaz hâlleriyle ve doğal sıcaklık erkânı üzerine kurmuş ve inşa etmiştir. Yüce Allah, cisimde halifeye tahsis ettiği belirli mevkiye kalp adını verdi. Ve bu kitabın ikinci bölümünde zikredilen ihtilafa göre o kalbi ya halifenin meskeni yahut emir mevki'i kıldı. Halifenin cisimdeki mevki'i hususunda da ihtilaf vardır. Bir grup, onun mevki'inin beyin olduğunu söyledi. Zira gelen düşüncelerin beyinden çıktığını düşündüler. Gerçi "tefekkür fizyolojisi"ni inceleyenler, tefekkürün kaynağının beyin hücreleri olduğunu belirtmekte iseler de, hatıralar öncelikle kalbe gelir. Ve kalp o hatırayı beyne verir. Ve beyin o hatıra ile meşgul olur. Bu, maddiyatın incelenmesiyle anlaşılamayacak bir anlamdır. Nitekim mecazi aşka tutulanlar, aşkın sıcaklığını göğüslerindeki kalplerinde hissettiklerini vücutlarında zevken ve vicdanen bilirler. Bu anlamın maddi delilini ortaya koymak mümkün değildir. Bu anlamın delili yine anlamdır. O anlamda zevk ve vicdandır.

ی

بدان فتم كە چو من شویگپرسید ییك كە عاشق َ چیست **&#10024;

Bilinmeli ki, birisi "Aşık nedir?" diye sorduğunda, ben de "Senin gibi olduğumda" dedim.

Tercüme

“Birisi, âşıklık nedir diye sordu. Benim gibi ol ki bilesin diye cevâb verdim.”&#10024;

Biri, âşıklık nedir diye sordu. "Benim gibi ol ki bilesin" diye cevap verdim.

Onun için Hz. Şeyh (radiyallahu anh) buyururlar ki: Bizim indimizde burhân cihetinden değil, tenbîh ve istikrâ‘ tarîkinden (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in, Rabb’inden ihbâren buyurdukları: “Ben arzıma ve semâma sığmadım abdimin kalbine sığdım.” hadîs-i kudsîsine nazaran halîfenin meskeni veyâ mevziʻ-i emri şerʻan kalb olduğunu azhardır. Çünkü&#10024;

Bu sebeple Şeyh (Allah ondan razı olsun) buyururlar ki: Bizim katımızda, delil yönünden değil, uyarı ve tümevarım yoluyla, Efendimiz'in (Allah'ın salât ve selâmı onun üzerine olsun) Rabb'inden haber vererek buyurduğu "Ben arzıma ve semâma sığmadım, kulumun kalbine sığdım." hadis-i kudsîsine göre, halifenin meskeni veya emrinin yeri şeriaten kalptir, bu daha açıktır. Çünkü

َ Hakk yarattığı şeyin hakîkatini haber verince onu kabûl etmek zarûrîdir. مَن خَلق َ وَهو َّلَ يَعلم أ&#10024;

Hakk yarattığı şeyin hakikatini haber verince onu kabul etmek zorunludur. "Yaratan bilmez mi?"

ه طِيف الْخَبِيْ الل (Mülk, 67:14) Onun hilâfı ilkâât-ı vehmiyyedir; hakîkat değildir. Ve kezâ (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “Allah Teâlâ sizin sûretlerinize ve amellerinize nazar etmez, belki kalblerinize nazar eder.” buyurdu. İşte bu iki hadîsde vâkiʻ olan tenbîh ve istikrâ‘ tarîkine nazaran halîfenin meskeni veyâ mevziʻ-i emri kalbdir.&#10024;

"O, her şeyden haberdar olandır." (Mülk, 67:14) Bunun aksine olan şeyler, vehme dayalı telkinlerdir; hakikat değildir. Aynı şekilde (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, "Yüce Allah sizin şekillerinize ve amellerinize bakmaz, aksine kalplerinize bakar." buyurdu. İşte bu iki hadiste meydana gelen uyarı ve araştırma yöntemine göre halifenin meskeni veya emrinin yeri kalptir.

“İstikrâ‘” muhtelif maʻnâya gelir. Bir maʻnâsı bir cinsin ekser-i efrâdında müşâhede olunan keyfiyyeti, cins-i mezkûrun umûmuna isnâd ve isbât etmek ve diğer maʻnâsı, avı tutmak için tuzak kurmak ve bir maʻnâsı da çok cüst ü cû etmektir. Ve diğer maʻnâları da vardır, burada murâd, evvelki ve sonuncu maʻnâlardır. Yaʻnî birçok cüst ü cû netîcesinde kendi nefsinde zevkan ve vicdânen bulduğu maʻnâyı sâir insânlara da ta‘mîm etmek ve baʻdehu halîfenin meskeni veyâ mevziʻi kalb olduğuna hüküm vermektir. Binâenaleyh bu hüküm, burhân-ı aklî ve fennî cihetinden değil, belki hadîs-i şerîflerde tenbîhine ve bu tenbîh üzerine vâkiʻ olan tefahhusât-ı kesîreye müstenid olmuş olur. Ve bunun beyânı budur ki: Allah Teâlâ’nın taklîd ve tahmîl eylediği şeyde, her ne işler ve yaparsa, müstahlif olan Hakk’ın nazarı ebeden halîfesindedir. Zîrâ Hakk Teâlâ halîfeye hayât ve ilim ve semʻ ve basar …ilh. gibi sıfât-ı maʻneviyyesini taklîd ve tahmîl eylemiştir. Ve efʻâl ve kemâlât-ı ilâhiyye bu halîfenin vücûduyla zâhir olur. Ve Hakk, mirât-ı halîfede kendi esmâ ve sıfâtını müşâhede eder.&#10024;

"İstikrâ" kelimesi çeşitli anlamlara gelir. Bir anlamı, bir türün fertlerinin çoğunda gözlemlenen niteliği, söz konusu türün geneline isnat ve ispat etmek; diğer bir anlamı, avı yakalamak için tuzak kurmak; bir diğer anlamı da çok araştırma yapmaktır. Başka anlamları da vardır, burada kastedilen ise ilk ve sonuncu anlamlardır. Yani, birçok araştırma sonucunda kendi nefsinde zevk ve vicdan yoluyla bulduğu anlamı diğer insanlara da genellemek ve sonrasında halifenin meskeni veya yeri kalptir hükmünü vermektir. Bu sebeple bu hüküm, akli ve fennî delillerden değil, aksine hadis-i şeriflerdeki uyarılara ve bu uyarı üzerine yapılan birçok araştırmaya dayanmış olur. Bunun açıklaması şudur: Yüce Allah'ın taklit ve tahmil ettiği şeyde, her ne işler ve yaparsa, halife kılan Hakk'ın nazarı sonsuza dek halifesindedir. Çünkü Yüce Allah halifeye hayat, ilim, işitme ve görme gibi manevi sıfatlarını taklit ve tahmil etmiştir. İlahi fiiller ve kemaller bu halifenin varlığıyla ortaya çıkar. Hakk, halifenin aynasında kendi isim ve sıfatlarını müşahade eder.

Binâenaleyh onun nazarı, kendi cemâlini müşâhede için dâimâ halîfesindedir ve şeffâf olan bir camda kemâliyle suver zâhir olamayacağından tam bir âyîne olmak için o cama kesîf bir sırr lâzımdır. Rûh-i latîf sırrsız cam mesâbesindedir. Binâenaleyh Allah Subhânehu, ervâhı, ecsâm-ı kesîfe üzerine istihlâf eyledi. Ve bu ecsâm-ı kesîfe vâsıtasıyla suver-i efʻâl-i ilâhiyye kemâliyle zâhir oldu.&#10024;

Bu sebeple, O'nun nazarı, kendi güzelliğini görmek için daima halifesindedir ve şeffaf olan bir camda suretler tam olarak ortaya çıkamayacağından, tam bir ayna olmak için o cama yoğun bir sır gerekir. Latif ruh, sırsız cam gibidir. Bu sebeple Yüce Allah, ruhları yoğun cisimler üzerine halife kıldı. Ve bu yoğun cisimler aracılığıyla ilahi fiillerin suretleri tam olarak ortaya çıktı.

Beyit

بنماید پشت چە صورت صائب ز مالئك مطلب رتبت انسان ** آیینەء ن&#10024;

İnsan rütbesini meleklerden isteme; çünkü insan, Hakk'ın tecellî ettiği bir aynadır.

ی

Tercüme

“Ey Sâib, latîf olan melâikeden cism-i kesîf sâhibi olan insânın mertebesini arama! Zîrâ arkasında kesîf bir sırr olmayan bir âyîne ne sûret gösterebilir?”&#10024;

Ey Sâib, latif olan meleklerden, yoğun bir bedene sahip olan insanın mertebesini arama! Çünkü arkasında yoğun bir sır olmayan bir ayna ne suret gösterebilir?

Ve Hakk Teâlâ’nın “Ebsâr kör değil; lâkin sudûrda olan kalbler kördür.” (Hacc, 22: 46) kavli bizim zâhib olduğumuz vech ile halîfenin meskeni veyâ mevziʻ-i kalb olduğunu te’yîd eden delâil-i şerʻiyyedendir. Ve kavl-i ilâhî ve nebevîdeki işâret, kalb-i nebâtî yaʻnî yemek ve içmek ile neşv ü nemâ bulan et parçası için değildir. Zîrâ bu et parçası hayvânâtta da vardır. Ve bunda onlar dahi bizim ile müşterektir. Lâkin sırr-ı ilâhî o kalb-i nebâtîye tevdîʻ olunmuştur ki o sırr dahi halîfedir ve kalb-i nebâtî halîfenin köşküdür.&#10024;

Yüce Allah'ın "Gözler kör değil; lâkin göğüslerde olan kalpler kördür." (Hacc, 22: 46) sözü, bizim düşündüğümüz şekilde halifenin meskeninin veya kalbin mevkiinin kalp olduğunu doğrulayan şer'î delillerdendir. İlâhî ve nebevî sözdeki işaret, nebâtî kalp yani yemek ve içmek ile büyüyüp gelişen et parçası için değildir. Çünkü bu et parçası hayvanlarda da vardır. Ve bunda onlar dahi bizimle ortaktır. Lâkin ilâhî sır, o nebâtî kalbe emanet edilmiştir ki o sır dahi halifedir ve nebâtî kalp halifenin köşküdür.

Maʻlûm olsun ki kalb-i nebâtîye tevdîʻ olunan sırr, hem insân ve hem de hayvânâtta mevcûddur. Ve vahiy ve ilhâm-ı ilâhî bu sırra vârid olur. İnsâna vârid olan vahiy ve ilhâm zâhir olduğu için isbâta hâcet yoktur. Ve hayvâna vârid olduğunun delîli: وَأویح َ رَبك َ إِیل النَّحل (Nahl,&#10024;

Bilinmeli ki bitkisel kalbe emanet edilen sır, hem insanda hem de hayvanlarda mevcuttur. Ve ilahi vahiy ve ilham bu sırra gelir. İnsana gelen vahiy ve ilham açıkça belli olduğu için ispat etmeye gerek yoktur. Hayvana geldiğinin delili ise: "Rabbin bal arısına vahyetti ki..." (Nahl,

ِ 16:68) ve emsâli âyât-ı Kur’âniyyedir. Velâkin insân, hayvânâtın tekemmül etmiş bir sûreti olduğu için bu sırr onda kâmildir. Ve ahsen-i takvîm üzere mahlûk olduğu için, esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin âsâr ve ahkâmı onda kemâl üzere zâhir olur. Suver-i hayvâniyye ahsen-i takvîm üzere olmadığından onlarda esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyeden baʻzıları zâhir ve baʻzıları bâtındır. Ve zâhir olanları da kâmil değildir. Meselâ hayvânât kendi umûruna bakanları ve ikâmetgâhlarını bilirler ve kendi kendilerine bulurlar. Fakat onların bu ilmi insânların mertebe-i ilminde değildir. Ve kezâ baʻzılarında firâset gâlib ve baʻzılarında pek nâkısdır; fakat bu firâset insândaki firâset derecesine bâliğ olamaz. İşte rûh-i küllînin ve halîfenin gerek insânın ve gerek hayvânâtın kalb-i nebâtîlerindeki âsâr-ı tasarrufunu buna kıyâs et!&#10024;

(16:68) ve benzeri Kur'an ayetleridir. Ancak insan, hayvanların tekâmül etmiş bir şekli olduğu için bu sır onda tamdır. Ve en güzel biçimde yaratıldığı için, ilahi isim ve sıfatların tesirleri ve hükümleri onda tam olarak ortaya çıkar. Hayvanî şekiller en güzel biçimde olmadığından, onlarda ilahi isim ve sıfatlardan bazıları görünür ve bazıları gizlidir. Ve görünenleri de tam değildir. Örneğin hayvanlar kendi işlerine bakanları ve ikametgâhlarını bilirler ve kendi kendilerine bulurlar. Fakat onların bu ilmi insanların ilim mertebesinde değildir. Ve aynı şekilde bazılarında feraset (sezgi gücü) üstün ve bazılarında pek eksiktir; fakat bu feraset insandaki feraset derecesine ulaşamaz. İşte küllî ruhun ve halifenin gerek insanın ve gerek hayvanların bitkisel kalplerindeki tasarruf tesirlerini buna kıyas et!

(Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “Muhakkak cesedde bir et parçası vardır, iyi olduğu vakit sâir cesed de iyi olur. Ve bozulduğu vakit sâir cesed de bozulur. Âgâh ol ki o et parçası kalbdir.” buyururlar. İmdi kalb-i nebâtî olan et parçasının ancak bir fâidesi vardır; o da kendisine hitâb-ı ilâhî müteveccih olan bu sırr-ı mutlaka yaʻnî bir kayd ile mukayyed olmayan bu halîfeye mekân olmasıdır. Nitekim güneş kendi âleminde ale’l-ıtlâk neşr-i envâr eder. Ve onun ziyâsı her tarafa ale’s-seviye vâsıl olur. Fakat onu pencerelerin eşkâl ve eb‘âdı takyîd eder. Ve bu takayyüd güneşe âid değil, belki pencerelerin ahvâline taalluk eder.&#10024;

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur: “Muhakkak cesette bir et parçası vardır; iyi olduğu vakit diğer ceset de iyi olur. Ve bozulduğu vakit diğer ceset de bozulur. Bilin ki o et parçası kalptir.” Şimdi, nebâtî kalp olan et parçasının ancak bir faydası vardır; o da kendisine ilâhî hitabın yöneldiği bu mutlak sırra, yani bir kayıt ile sınırlanmamış bu halifeye mekân olmasıdır. Nasıl ki güneş kendi âleminde mutlak olarak ışıklarını yayar. Ve onun ışığı her tarafa eşit şekilde ulaşır. Fakat onu pencerelerin şekilleri ve boyutları sınırlar. Ve bu sınırlanma güneşe ait değil, aksine pencerelerin hallerine ilişkindir.

İmdi o sırr-ı mutlak, suâl vârid olduğu vakit, cevâb verir ve cisim ve kalb-i nebâtî olan et parçası mevt ile çürüyüp bozulduğu vakit, bâkîdir. Nitekim kendisine ziyâ vârid olan bir hânenin pencereleri bozulup yıkıldığı vakit, güneş yine bâkî ve neşr-i envâr etmekte dâimdir. Zîrâ rûh, vücûd-i mutlakın merâtibinden bir mertebe olup bir sûret-i kesîf sâhibi değildir. Fesâd ve fenâ, suver-i kesîfeye ârız olan bir hâldir. Ve hattâ suver-i kesîfe bozulmakla onu teşkîl eden eczâ için dahi fenâ yoktur. Belki bir sûretten diğer sûrete inkılâb ederler. Meselâ cism-i insânın sûretini terkîb eden birçok anâsır-ı basîta zerrâtı vardır. Bu sûret bozulunca o zerrât dağılıp başka cisimlerin sûretini teşkîl eder. Kimi cemâda ve kimi nebâta ve kimi hayvâna ve kimi insâna gider. Ve bu zerrât fenâ bulmayıp böylece devr-i dâim ile haşr u neşr içinde bulunur. Ve bu bozulan cisme taalluk eden sırr-ı mutlak dahi eğer sâhibi olan cisim tarafından kuyûd-i mâsivâ ile takyîd edilmiş ise mukayyed olarak ve eğer sâhibi olan cisim tarafından mâsivâdan iʻrâz ile Hakk-ı mutlaka teveccüh ile kendi ıtlâkı üzere bırakılmış ise mutlak olarak kendi&#10024;

Şimdi, o mutlak sır, soru sorulduğu zaman cevap verir ve cisim ile nebâtî kalp olan et parçası ölümle çürüyüp bozulduğu zaman bâkîdir. Nasıl ki kendisine ışık gelen bir evin pencereleri bozulup yıkıldığı zaman, güneş yine bâkî ve ışıklarını yaymaya devam eder. Çünkü ruh, mutlak varlığın mertebelerinden bir mertebe olup yoğun bir şekle sahip değildir. Bozulma ve yok olma, yoğun şekillere arız olan bir hâldir. Ve hatta yoğun şekiller bozulmakla onu oluşturan parçalar için dahi yok olma yoktur. Aksine, bir şekilden diğer şekle dönüşürler. Örneğin, insan cisminin şeklini oluşturan birçok basit unsur zerresi vardır. Bu şekil bozulunca o zerreler dağılıp başka cisimlerin şeklini oluşturur. Kimi cansıza, kimi bitkiye, kimi hayvana ve kimi insana gider. Ve bu zerreler yok olmayıp böylece sürekli bir döngü ile haşr u neşr (diriliş ve yayılma) içinde bulunur. Ve bu bozulan cisme ait olan mutlak sır dahi eğer sahibi olan cisim tarafından mâsivâ (Allah dışındaki her şey) kayıtlarıyla kayıtlanmış ise kayıtlı olarak ve eğer sahibi olan cisim tarafından mâsivâdan yüz çevirme ile mutlak Hakk'a yönelme ile kendi mutlaklığı üzere bırakılmış ise mutlak olarak kendi varlığını sürdürür.

ْی ی âleminde bulunur. زمرة المطلقی ِسَنا ف اللهم اح&#10024;

Ey Allah'ım, mutlak olanların zümresinde bulun.

İmdi eğer kalb-i nebâtîye taalluk eden o sırr, küfür ve niyyât-ı fâside ile bozulmuş olursa, cesed-i insânîden sâdır olan efʻâl dahi bozuk olur. Ve îmân ve akâid-i sâliha ile maʻmûr olursa cism-i insânîden sudûr eden efʻâl dahi iyi olur. İşte biz bunun gibi ve buna kıyâsen deriz ki hükûmet-i zâhiriyyede imâm sâlih olursa, onun tebʻası dahi sâlih olur. Ve fâsid olursa onlar da fâsid olur. Zîrâ الناس عیل سلوك ملوكهم denilmiştir. Sûret-i âlemde âdet-i ilâhiyye böyle cereyân eder. Ve hikmet-i ilâhiyye dahi sûret-i âleme böyle bağlanmıştır.&#10024;

Şimdi, eğer bitkisel kalbe ait olan o sır, küfür ve kötü niyetlerle bozulmuş olursa, insan bedeninden çıkan fiiller de bozuk olur. Ve iman ve salih inançlarla mamur olursa, insan cisminden çıkan fiiller de iyi olur. İşte biz bunun gibi ve buna kıyasla deriz ki, görünen yönetimde imam salih olursa, onun tebaası da salih olur. Ve fasit olursa onlar da fasit olur. Çünkü "İnsanlar yöneticilerinin yolu üzeredir" denilmiştir. Âlem suretinde ilahi âdet böyle cereyan eder. Ve ilahi hikmet de âlem suretine böyle bağlanmıştır.

“Bir sırr vardır. Onun fesâdı ve salâhı raiyyenin salâhına ve fesâdına murtabıttır. Ve sebebi budur ki muhakkak Allah Teâlâ bir kavme bir halîfe mütevellî kıldıkta ona onların esrârını veyâ ukûlunü iʻtâ eder. Böyle olunca bu raiyyesinin mecmû‘u olur. İmdi imâm, ne vakit onların esrârları hakkında hıyânet ederse, bu onlarda zâhir olur. Ve eğer bunda Allah Teâlâ’ya ittikâ ederse, bu onların üzerine zâhir olur. Ve onun raiyyesinin esrârı ona verildiği hînde baʻzen rezele-i nâkısa olur. Ve “Sizin üzerinize olduğunuz gibi tevellî olunur.” Ve bir rivâyette “Olduğunuz mekân mislinde sizin üzerinize tevellî olunur.” hadîs-i şerîfi buna işârettir. Ve eğer onların üzerinde imâmın salâhı gâlib olursa, sâlih olur ve bunun âsârı, meşiyyet-i adliyye-i ilâhiyye ile raiyyede ve erbâb-ı devlette zâhir olur ki insân onu, mevcûd olmadıktan sonra kendi nefsinde bulur. Ve onun üzerine nereden vârid olduğunu ve kendisine nasıl hâsıl olduğunu bilmez. İşte bu, (aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm ve âlîhî) Efendimiz’in “Sâlih olduğu vakit, sâir cesed sâlih olur.” kavlinin sırrıdır.”&#10024;

Bir sır vardır. Onun bozulması ve düzelmesi, halkın düzelmesine ve bozulmasına bağlıdır. Bunun sebebi şudur ki, Yüce Allah bir topluma bir halife atadığında, ona o toplumun sırlarını veya akıllarını verir. Böylece bu halife, halkının tamamı olur. Şimdi, imam ne zaman onların sırları hakkında hıyanet ederse, bu hıyanet onlarda ortaya çıkar. Eğer bu konuda Yüce Allah'tan sakınırsa, bu da onların üzerinde ortaya çıkar. Halkının sırları ona verildiği zaman bazen eksik ve aşağılık kişiler olur. "Sizin üzerinize olduğunuz gibi yönetilirsiniz" ve bir rivayette "Olduğunuz yer misali sizin üzerinize yönetilirsiniz" hadis-i şerifi buna işarettir. Eğer imamın doğruluğu onların üzerinde üstün gelirse, imam doğru olur ve bunun ruhanî tesirleri, ilâhî adaletli irade ile halkta ve devlet adamlarında ortaya çıkar ki, insan onu, mevcut olmadıktan sonra kendi nefsinde bulur. Ve onun üzerine nereden geldiğini ve kendisine nasıl hâsıl olduğunu bilmez. İşte bu, Efendimiz'in (a.s.) "Sâlih olduğu vakit, diğer beden sâlih olur" sözünün sırrıdır.

Raiyye içinde imâm, cesed içinde kalb gibidir. Nitekim Hz. Sezâî buyurur:&#10024;

Raiyye içinde imam, ceset içinde kalp gibidir. Nasıl ki Hz. Sezâî buyurur:

Beyit

Raiyyettir bütün aʻzâ Sezâî,

Vücûd ikliminin şehri gönüldür.

Kalb sâlih veyâ fâsid olduğu vakit, âsârı, aʻzâdan sâdır olan efʻâlde zâhir olduğu gibi, imâm dahi sâlih veyâ fâsid olursa, âsârı, idâre-i hükûmette ve raiyye üzerinde zâhir olur. Bunda ehl-i vukûf ve dirâyetin muttaliʻ olması lâzım gelen bir sırr vardır. O da budur ki: İmâmın fesâdı ve salâhı, raiyyenin ve tebʻasının salâhına ve fesâdına merbûttur. Yaʻnî tebʻa sâlih olursa, imâmda da eser-i salâh görülür. Ve fâsid olursa, imâmdan dahi ahkâm-ı fâside sâdır olur. Onun için hadîs-i şerîfde عما لكم اعمالكم Yaʻnî “Âmilleriniz ve vâlîleriniz, sizin amellerinizdir.” buyrulmuştur. Ve bu hakîkate muttaliʻ olan Avrupa hukûk şinâsânından biri de “Her millet lâyık olduğu hükûmete nâil olur.” demiş ve maʻnâ-yı hadîsi tasdîk eylemiştir. Ve salâh ve fesâd imâmın, tebʻanın salâh ve fesâdına irtibâtının sebebi budur ki muhakkak Allah Teâlâ bir kavim üzerine bir halîfe nasb eyledikte, o halîfeye o kavmin esrârını ve ukûlunu iʻtâ eder. Binâenaleyh bu halîfe tebʻasının hey’et-i mecmûʻası olur.&#10024;

Kalp iyi veya kötü olduğunda, etkileri organlardan çıkan fiillerde nasıl ortaya çıkıyorsa, imam da iyi veya kötü olursa, etkileri hükümetin idaresinde ve halk üzerinde ortaya çıkar. Bunda, bilgili ve anlayışlı kişilerin farkında olması gereken bir sır vardır. O da şudur: İmamın kötülüğü ve iyiliği, halkın ve tebaanın iyiliğine ve kötülüğüne bağlıdır. Yani tebaa iyi olursa, imamda da iyilik eseri görülür. Ve kötü olursa, imamdan da kötü hükümler çıkar. Onun için hadis-i şerifte عما لكم اعمالكم yani “Yöneticileriniz ve valileriniz, sizin amellerinizdir.” buyrulmuştur. Ve bu hakikate vakıf olan Avrupalı hukukçulardan biri de “Her millet layık olduğu hükümete nail olur.” demiş ve hadisin anlamını tasdik etmiştir. Ve imamın iyiliğinin ve kötülüğünün, tebaanın iyiliğine ve kötülüğüne bağlı olmasının sebebi şudur ki, muhakkak Yüce Allah bir kavim üzerine bir halife atadığında, o halifeye o kavmin sırlarını ve akıllarını verir. Bu sebeple bu halife, tebaasının bütününün bir özeti olur.

Maʻlûm olsun ki esmâ-i ilâhiyyeden baʻzıları küllî ve baʻzıları cüz’îdir. Her bir ism-i küllî kendisine münâsib olan esmâ-i cüz’iyyeyi ihâta etmiştir. Binâenaleyh aʻyân-ı sâbite âleminde, yaʻnî suver-i ilmiyye-i ilâhiyye mertebesinde, bu esmânın suver-i ilmiyyeleri yekdiğerinden temeyyüz ettiği gibi bu temeyyüz, âlem-i şehâdette yaʻnî dünyâda onların mezâhiri arasında dahi vâkiʻ olmuştur. İşte bu hakîkate mebnî, her birerleri birer ism-i küllî-i ilâhînin mazharı olan enbiyâ-yı izâmın ve rusül-i kirâm hazarâtının rûh-i küllîleri, kendilerine tâbiʻ olan ümmetlerinin ervâhını muhîttir. Ümmetlerinin istiʻdâdât-ı gayr-i mecʻûleleri, ilm-i risâletten ne mikdârı taleb etmiş ise bu metbû‘ olan rusül-i kirâma da ilm-i risâletten o mikdâr verilmiştir. Zîrâ eğer onların istiʻdâdından fazla verilse teklîf-i mâ-lâ-yûtak olur. Hâlbuki Hakk&#10024;

Bilinmeli ki ilâhî isimlerden bazıları küllî (genel) ve bazıları cüz'îdir (özel). Her bir küllî isim, kendisine uygun olan cüz'î isimleri kuşatmıştır. Bu sebeple, sabit hakikatler âleminde, yani ilâhî ilmin suretleri mertebesinde, bu isimlerin ilim suretleri birbirinden ayrıldığı gibi, bu ayrım, şehâdet âleminde yani dünyada onların zuhur yerleri arasında da meydana gelmiştir. İşte bu hakikate dayanarak, her biri birer küllî ilâhî ismin mazharı (tecelli yeri) olan yüce peygamberlerin ve kerem sahibi elçilerin küllî ruhları, kendilerine tâbi olan ümmetlerinin ruhlarını kuşatmıştır. Ümmetlerinin yapılmamış/verilmemiş istidatları (doğuştan gelen kabiliyetleri), risâlet ilminden ne kadarını talep etmişse, bu tâbi olunan kerem sahibi elçilere de risâlet ilminden o kadar verilmiştir. Çünkü eğer onların istidatlarından fazla verilseydi, bu, güç yetirilemeyecek bir yükümlülük olurdu. Hâlbuki Hak Teâlâ, kullarına güç yetiremeyecekleri bir şeyi yüklemez.

َّلله Teâlâ hazretleri نَفسًا إِال َّ وسعَهَا ال َ يكلِّف ا (Bakara, 2:286) buyurur. Ve istiʻdâdlarından noksân verilse, hakları verilmemiş olur. Hâlbuki Hakk Teâlâ hazretleri ء ٍ خَلْقَهَطَ كُل َّ یس أع (Tâhâ, 20:50)&#10024;

Yüce Allah, "Allah hiçbir nefse gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez" (Bakara, 2:286) buyurur. Ve eğer onların yatkınlıklarından eksik verilseydi, hakları verilmemiş olurdu. Hâlbuki Yüce Allah, "Her şeye yaratılışını veren, sonra da yol gösteren O'dur" (Tâhâ, 20:50) buyurur.

ََي buyurur.

İmdi onların vâris-i maʻnevîleri olan evliyâullah ile vâris-i sûrîleri olan erbâb-ı hikmet dahi böyledir. Binâenaleyh bir kavme nasb olunan imâm bu husûsda mazhar olduğu ism-i küll hasebiyle kendi tebʻasının mazhar oldukları esmâyı muhît olur. Ama tebʻasından verâset-i maʻneviyyeye nâil olanları her vech ile muhît değildir; yalnız kudret-i zâhiriyye iʻtibârıyla muhîttir. Nitekim Zekeriyyâ ve Îsâ (aleyhimü’s-selâm) ve emsâli üzerlerine galebe-i zâhiriyyeleri vâkiʻ olmuştur. Ve Mûsâ (aleyhi’s-selâm) gibi baʻzı rusül-i kirâm onların kuvveti zâhireleriyle senelerce uğraşmışlardır. Binâenaleyh enbiyâ (aleyhimü’s-selâm)’a, ilm-i risâletten ümmetlerinin istiʻdâdât-ı gayr-i mecʻûlelerinin taleb ettiği şey verildiği gibi, bir kavim üzerine mensûb olan imâma dahi idâre-i hükûmet ilminden kendi tebʻasının istiʻdâdât-ı gayr-i mecʻûlelerinin taleb ettiği şey verilmiştir. Binâenaleyh tebʻasının esrâr ve ukûlunü hâmildir. Ve tebʻadan zâhir olan efʻâl dahi gerek fesâddan ve gerek salâhdan ilm-i ilâhîde sâbit olan aʻyân-ı sâbitelerinin iktizâ ettiği şeylerdir. İşte imâmın tebʻasının mecmûʻu olmasının sırrı budur.&#10024;

Şimdi, onların manevî mirasçıları olan Allah dostları ile şeklî mirasçıları olan hikmet ehli de böyledir. Bu sebeple bir kavme tayin edilen imam, bu hususta mazhar olduğu küllî isim sebebiyle kendi tebaasının mazhar olduğu isimleri kuşatır. Ama tebaasından manevî mirasçılığa nail olanları her yönden kuşatıcı değildir; yalnız zahirî kudret itibarıyla kuşatıcıdır. Nasıl ki Zekeriyyâ ve Îsâ (a.s.) ve benzerleri üzerine zahirî üstünlükleri meydana gelmiştir. Ve Mûsâ (a.s.) gibi bazı yüce peygamberler onların zahirî kuvvetleriyle senelerce uğraşmışlardır. Bu sebeple peygamberlere (a.s.), risalet ilminden ümmetlerinin yapılmamış/verilmemiş istidatlarının talep ettiği şey verildiği gibi, bir kavim üzerine mensup olan imama dahi hükümet idaresi ilminden kendi tebaasının yapılmamış/verilmemiş istidatlarının talep ettiği şey verilmiştir. Bu sebeple tebaasının sırlarını ve akıllarını taşır. Ve tebaadan zahir olan fiiller de gerek fesattan ve gerek salâhtan ilâhî ilimde sabit olan sabit hakikatlerinin gerektirdiği şeylerdir. İşte imamın tebaasının tamamı olmasının sırrı budur.

İstitrâd: Maʻlûm olsun ki imâm bir kavmin umûr-ı idâriyye ve siyâsiyyesini tedvîre me’mûr olan reîs-i hükûmetten ibârettir. Bu reîs-i hükûmet ister kavmin intihâbı ile olsun ister alâ-tarîki’l-verâse olsun müsâvîdir. İmâmın hulefâ-i râşidîn (rıdvânallahi aleyhim ecmain) hazarâtı zamânında olduğu gibi cumhûr-i kavmin bi’l-intihâb bîatı ile olması usûl-i verâsetten evlâdır. Eşkâl-i hükûmât, hukûk-i idâre kitâblarında tafsîl ve îzâh edilmiş olduğu üzere üç nevʻe münhasırdır.&#10024;

Ek bilgi: Bilinmeli ki imam, bir topluluğun idari ve siyasi işlerini yönetmekle görevli olan hükümet başkanından ibarettir. Bu hükümet başkanı ister topluluğun seçimiyle olsun ister miras yoluyla olsun fark etmez. İmamın, Hulefâ-i Râşidîn (Allah hepsinden razı olsun) zamanında olduğu gibi, halkın seçimiyle biat etmesi, miras usulünden daha iyidir. Hükümet şekilleri, idare hukuku kitaplarında ayrıntılı olarak açıklandığı üzere üç çeşitle sınırlıdır.

• Birisi, hükûmet-i mutlaka,

• Diğeri hükûmet-i meşrûta,

• Ve üçüncüsü hükûmet-i cumhûriyyedir.

Hükûmet-i mutlaka ile hükûmet-i meşrûtada reîs-i hükûmet, bi’l-verâse taayyün eder. Hükûmet-i cumhûriyyede ise reîs-i hükûmet, cumhûr-i kavmin intihâb ve bîatı ile olur.&#10024;

Mutlak hükümette ve meşrutî hükümette hükümet başkanı, miras yoluyla belirlenir. Cumhuriyet hükümetinde ise hükümet başkanı, halkın seçimi ve biatıyla olur.

Hükûmet-i mutlakada reîs-i hükûmet, umûr-ı idâriyye ve siyâsiyyeyi kendi ârzûsu dâiresinde tedvîr eder. Ve kendisini bir kayd ile mukayyed görmez. Eğer bu ıtlâk-ı idârede salâh bulunursa, tebʻasının istiʻdâdından nâşîdir. Zîrâ tebʻanın istiʻdâdı salâha mâil iken, fesâd-ı idâreye meyl etse, tebʻanın bu idâreye tahammülü kalmaz. Onu hal‘ ederler. Ve eğer ıtlâk-ı idârede fesâd bulunursa, yine tebʻanın istiʻdâdından nâşîdir. Zîrâ tebʻanın istiʻdâdı fesâda mâil iken, sâlah-ı idâreye meyl etse, tebʻanın bu idâreye tahammülü kalmaz. Kezâlik onu halʻ ederler. Ve kendilerine fâsid bir reîs-i hükûmet bulurlar.&#10024;

Mutlak yönetimde, devlet başkanı idari ve siyasi işleri kendi arzusu doğrultusunda yürütür ve kendisini hiçbir kayıtla sınırlanmış görmez. Eğer bu yönetim mutlakiyetinde bir iyilik bulunursa, bu, halkın yatkınlığından kaynaklanır. Çünkü halkın yatkınlığı iyiliğe meyilli iken, yönetimin bozukluğuna yönelirse, halkın bu yönetime tahammülü kalmaz. Onu görevden alırlar. Ve eğer yönetim mutlakiyetinde bir bozukluk bulunursa, bu yine halkın yatkınlığından kaynaklanır. Çünkü halkın yatkınlığı bozukluğa meyilli iken, yönetimin iyiliğine yönelirse, halkın bu yönetime tahammülü kalmaz. Aynı şekilde onu görevden alırlar. Ve kendilerine bozuk bir devlet başkanı bulurlar.

Hükûmet-i meşrûtada bi’l-verâse taʻyîn olunan reîs-i hükûmet, millet tarafından müntehab aʻzâlar ile idâre olunan bir meclisin hüküm ve karârı dâiresinde icrâ-yı riyaset eder. İstiʻdâd-ı kavmin salâh veyâ fesâda temâyülü hükûmetin bu şeklinde daha bârizdir. Zîrâ istiʻdâdlarında salâh veyâ fesâd gâlib olan kavim, meclis-i aʻzâlarını da kendi ahlâklarına münâsib kimselerden intihâb eder. Ve kendi üzerine salâh veyâ fesâd nevʻinden olan şeyi kendisi hükmeder.&#10024;

Meşrutiyet yönetiminde, miras yoluyla belirlenen hükümet başkanı, millet tarafından seçilmiş üyelerle yönetilen bir meclisin hükmü ve kararı çerçevesinde başkanlık yapar. Milletin yatkınlığının iyiliğe veya kötülüğe eğilimi, yönetimin bu şeklinde daha belirgindir. Çünkü yatkınlıklarında iyilik veya kötülük baskın olan millet, meclis üyelerini de kendi ahlaklarına uygun kimselerden seçer. Ve kendi üzerine iyilik veya kötülük türünden olan şeyi kendisi hükmeder.

Hükûmet-i cumhûriyyede reîs-i hükûmet, kezâlik millet tarafından müntehâb aʻzâlar ile idâre olunan bir meclisin intihâbı ile taʻyîn olunur. Ve hükûmetin bu şeklinde dahi bâlâda zikr olunan hakîkat-i hâl cereyân eder. Velhâsıl hükûmetler herhangi şekilde olursa olsun emr-i idârede kavmin istiʻdâdâtı müessirdir. Ve Cenâb-ı Şeyh (radiyallahu anh) hazretlerinin beyân buyurdukları hakâyık eşkâl-i hükûmetin her bir nevʻi hakkında kâbil-i tatbîktir.&#10024;

Cumhuriyet yönetiminde hükümet başkanı, aynı şekilde millet tarafından seçilmiş üyelerle idare olunan bir meclisin seçimiyle atanır. Ve yönetimin bu şeklinde dahi yukarıda zikredilen durumun hakikati cereyan eder. Sözün özü, hükümetler herhangi şekilde olursa olsun, idare işinde halkın yatkınlıkları etkilidir. Ve Şeyh Hazretleri'nin (Allah ondan razı olsun) beyan buyurdukları hakikatler, hükümet şekillerinin her bir türü hakkında uygulanabilir.

İmdi imâm tebʻasının esrârları hakkında hıyânet ederse, bu hıyânetin eseri onların üzerinde fiilen zâhir olur. Ve kezâ esrârlarında Allah Teâlâ’ya ittikâ eder. Ve Hakk’tan korkup doğru yola giderse bunun eseri o tebʻanın üzerinde fiilen zâhir olur. Ve onların esrârı aʻyân-ı sâbitelerinin iktizââtı olan ahvâldir. Ve imâmın tebʻasının esrârı o imâma verildiği hînde baʻzen rezele-i nâkısa yaʻnî ahlâk-ı seyyie ve kemâlât-ı insâniyyeye mugâyir nevâkıs olur. Zîrâ onların istiʻdâdâtı budur. Ve imâm, ilm-i hükûmetten tebʻasının istiʻdâdâtının kendisine verdiği şeye mâlik ve sâhibdir. Ondan ne fazla ve ne de noksândır. İşte Aʻref-i Enbiyâ (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz: “Sizin üzerinize olduğunuz gibi tevellî olunur.” Ve bir rivâyette “Olduğunuz mekân mislinde sizin üzerinize tevellî olunur.” hadîs-i şerîfi bu hakîkate işârettir. Yaʻnî siz ne istiʻdâd üzere bulunur iseniz, üzerinize nasb olunan imâm dahi sizi o istiʻdâdınız dâiresinde idâre eder. Veyâhûd üzerinize nasb olunan imâmın emr-i idâredeki mekân-ı maʻnevîsi sizin mekân-ı maʻnevînizin mislidir, demek olur. Ve eğer onların üzerinde imâmın salâhı gâlib olursa, tebʻada sâlih olur. Zîrâ onun istiʻdâdâtı, salâhı iktizâ ettiğinden, imâm dahi sâlih olur. Ve imâm sâlih olunca tebʻasından sâika-i nefs ile fesâd-ı ârızîye meyl edenler dahi bu fesâdı icrâ edemez. Bu sûrette bu salâhın âsârı meşiyyet-i adliyye-i ilâhiyye ile tebʻada ve erbâb-ı devlette zâhir olur. Ve efrâd-ı tebʻada bu salâh öyle bir hâlde zâhir olur ki insân yaʻnî efrâd-ı tebʻadan herhangi bir ferd bi-hâsebi’l-beşeriyye fesâda mâil olup kendisinde salâh görmez iken, baʻdehu kendi nefsinde bir salâh bulmaya başlar. Ve bu salâhın nefsi üzerine nereden vârid olduğunu ve kendisinde ne vech ile hâsıl olduğunu bilmez. Ve fesâda meyli munkatıʻ olur. İşte bu hâl (aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) Efendimiz’in “Kalb sâlih olduğu vakit, sâir cesed de sâlih olur.” kavlinin sırrıdır.&#10024;

Şimdi, eğer imam tebaasının sırları hakkında hıyanet ederse, bu hıyanetin eseri onların üzerinde fiilen ortaya çıkar. Aynı şekilde, sırlarında Yüce Allah'a karşı takva gösterir ve Hak'tan korkup doğru yola giderse, bunun eseri o tebaanın üzerinde fiilen ortaya çıkar. Onların sırları ise, sabit hakikatlerinin gerektirdiği hallerdir. İmamın tebaasının sırları o imama verildiği zaman bazen eksik kusurlar, yani kötü ahlaklar ve insani kemalatlara aykırı noksanlıklar olur. Çünkü onların yatkınlıkları budur. İmam, yönetim ilminden tebaasının yatkınlıklarının kendisine verdiği şeye sahiptir ve ona maliktir. Ondan ne fazla ne de eksiktir. İşte Enbiyanın En Şereflisi (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'in: “Sizin üzerinize olduğunuz gibi tevellî olunur.” ve bir rivayette “Olduğunuz mekân mislinde sizin üzerinize tevellî olunur.” hadis-i şerifi bu hakikate işarettir. Yani siz ne yatkınlık üzere bulunursanız, üzerinize atanan imam da sizi o yatkınlığınız dairesinde idare eder. Yahut üzerinize atanan imamın idare işindeki manevi makamı sizin manevi makamınızın benzeridir, demek olur. Eğer imamın salahı (doğruluğu) onların üzerinde galip olursa, tebaa da salih olur. Zira onun yatkınlıkları salahı gerektirdiğinden, imam da salih olur. İmam salih olunca, tebaasından nefsin sürüklemesiyle arızi fesada (geçici bozulmaya) meyledenler dahi bu fesadı icra edemez. Bu durumda bu salahın eserleri, ilahi adaletli irade ile tebaada ve devlet yöneticilerinde ortaya çıkar. Tebaadan fertlerde bu salah öyle bir halde ortaya çıkar ki, insan yani tebaadan herhangi bir fert, beşeriyet icabı fesada meyilli olup kendisinde salah görmezken, sonradan kendi nefsinde bir salah bulmaya başlar. Bu salahın nefsi üzerine nereden geldiğini ve kendisinde ne şekilde oluştuğunu bilmez. Fesada meyli kesilir. İşte bu hal, (aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) Efendimiz’in “Kalb salih olduğu vakit, sair ceset de salih olur.” sözünün sırrıdır.

Müellif der ki: Baʻdehu Allah Subhânehu ve Teâlâ bu medîne içinde erfa‘-ı mekânda onun için yüksek ve nezâretli bir müntezeh-i acîb binâ etti ki ona “dimâğ” tesmiye eyledi. Onda onun için pencereler ve kapılar açtı ki onlardan mülküne nazar eder. Ve onlar kulaklar ve gözler ve burun ve ağızdır. Baʻdehu onun için bir hazîne binâ edip, “hazîne-i hayâl” tesmiye etti. Ve onun cibâyâtının mahall-i istikrârı ve hissin rivâyet eylediği şeyin mevziʻ-i ref‘i kıldı. Ve onda mubsarât ve mesmû‘ât ve meşmûmât ve mat‘ûmât ve melbûsât ve onlara müteallik olan şeylerin cibâyâtına bir mahzen yaptı. Nâimin gördüğü merâî ve ahlâm bu hazîneden tekevvün eder. Cibâyâtta nasıl ki helâl ve harâm varsa, merâîde de böylece mübeşşirât ve adgâsü ahlâm vardır. Bu müntezehin ortasında “hazîne-i fikr”i binâ eyledi ki ona muhayyelât mürtefiʻ olur.&#10024;

Müellif der ki: Bundan sonra Yüce Allah, bu şehir içinde en yüksek yerde, onun için yüksek ve güzel, şaşırtıcı bir gezinti yeri inşa etti ki ona "dimâğ" (beyin) adını verdi. Orada onun için pencereler ve kapılar açtı ki onlardan mülküne bakar. Ve onlar kulaklar, gözler, burun ve ağızdır. Bundan sonra onun için bir hazine inşa edip, "hayal hazinesi" adını verdi. Ve onu, duyuların topladığı şeylerin (cibâyât) yerleşme mahalli ve hissin rivayet ettiği şeyin yükseltilme yeri kıldı. Ve onda görülenler (mubsarât), işitilenler (mesmû‘ât), koklananlar (meşmûmât), tadılanlar (mat‘ûmât), giyilenler (melbûsât) ve onlara ait olan şeylerin toplandığı bir mahzen yaptı. Uyuyan kişinin gördüğü rüyalar (merâî) ve düşler (ahlâm) bu hazineden oluşur. Duyuların topladığı şeylerde helal ve haram olduğu gibi, rüyalarda da müjdeleyici rüyalar (mübeşşirât) ve karışık düşler (adgâsü ahlâm) vardır. Bu gezinti yerinin ortasında "fikir hazinesi"ni inşa etti ki hayaller (muhayyelât) ona yükselir.

İmdi onlardan sahîhi kabûl eder ve fâsidi redd eyler. Ve dimâğdan bu mevziʻi vezîrin meskeni kıldı ki o akıldır. Ve kitâbın içinde ona mahsûs bir bâb vardır. Burada zikrini îrâd eyledik. Baʻdehu onun için “nefs”i îcâd etti ve o tağyîr ve tathîr mahalli ve emr ve nehyin makarrıdır. Ve o leyle-i mübârekedir ki emr-i Hakîm’in her biri onda ayrılır. Ve onun hazzı âlem-i ulvîden Kürsî’dir. Nitekim rûhun mahalli bu âlemden Arş’tır. Ve nefis, kerîmedir. Bu halîfenin kerîmesidir. Ve onun hurresidir. Ve imâm Ebû Hâmid “Muhakkak rûh nefsi nikâh etti; ikisinin arasında cisim tevellüd eyledi.” kavlinde buna işâret etti. İmdi “Lübâbü’l-Hikme” kitâbının ibtidâsında buna işâreten “Rabb’imiz ve ulviyyât babalarımızın ve süfliyyât analarımızın Rabb’i” dedi. Lâkin mutasavvıfe, kendisinde hazz olan ekvândan bir kevne râci‘ her bir fiil üzerine “nefsî” yaʻnî “emr-i nefisdendir” ıstılâhını vazʻ ettiler. Bu fiilin mahmûd veyâ mezmûm olması müsâvîdir. Ve kendisinde hazz olmayan her bir şey ancak Allah Teâlâ’ya hâssdır. O da rûhdur. Ve muhakkak insân için üç nefis vardır ki nefs-i nebâtiyyedir. Ve onun sebebiyle cemâdâtla müşterektir. Ve nefs-i hayvâniyyedir. Ve onun sebebiyle behâyîm ile müşterektir. Ve nefsi nâtıkadır. Ve onun sebebiyle bu iki mevcûddan ayrılır. Ve onun üzerine insâniyyet ismi sahîh olur. Ve onun sebebiyle melekûtta temeyyüz eder. Ve o bizim zikr eylediğimiz nefsi kerîmedir. O da halîfenin tahtındadır.”&#10024;

Şimdi onlardan doğru olanı kabul eder ve bozuk olanı reddeder. Ve beyinden bu yeri vezirin meskeni kıldı ki o akıldır. Ve kitabın içinde ona özgü bir bölüm vardır. Burada zikrini getirdik. Ondan sonra onun için "nefs"i icat etti ve o değişim ve arınma yeri ve emir ve yasağın merkezidir. Ve o mübarek gecedir ki her bir hikmetli iş onda ayrılır. Ve onun ulvi âlemden payı Kürsî'dir. Nasıl ki ruhun bu âlemden mahalli Arş'tır. Ve nefis, kerimedir (değerli, şerefli). Bu halifenin kerimesidir. Ve onun hür kadınıdır. Ve İmam Ebû Hâmid, "Muhakkak ruh nefsi nikâh etti; ikisinin arasında cisim meydana geldi." sözünde buna işaret etti. Şimdi "Lübâbü'l-Hikme" kitabının başlangıcında buna işaret ederek "Rabb'imiz ve ulviyyât babalarımızın ve süfliyyât analarımızın Rabb'i" dedi. Lakin mutasavvıflar, kendisinde haz olan varlıklardan bir varlığa dönen her bir fiil üzerine "nefsî" yani "nefsin emrindendir" terimini koydular. Bu fiilin övülmüş veya yerilmiş olması eşittir. Ve kendisinde haz olmayan her bir şey ancak Yüce Allah'a hastır. O da ruhtur. Ve muhakkak insan için üç nefis vardır ki nefs-i nebâtiyyedir (bitkisel nefis). Ve onun sebebiyle cansızlarla ortaktır. Ve nefs-i hayvâniyyedir (hayvansal nefis). Ve onun sebebiyle hayvanlarla ortaktır. Ve nefsi nâtıkadır (konuşan nefis). Ve onun sebebiyle bu iki mevcuttan ayrılır. Ve onun üzerine insaniyet ismi doğru olur. Ve onun sebebiyle melekût âleminde temayüz eder (farklılaşır). Ve o bizim zikrettiğimiz kerime nefistir. O da halifenin tahtındadır.

Müellif (radiyallahu anh) buyurur ki: Allah Teâlâ hazretleri bu cisim şehri içindeki mekânların en mürtefiʻinde o halîfeye mahsûs olarak yüksek ve hâiz-i nezâret ve acîb bir tenezzüh mahalli binâ edip, bu mahalle “dimâğ” tesmiye etti. Bu tenezzüh-gâhda o halîfe için birtakım pencereler ve kapılar açtı ki onlardan mülküne nazar eder. Ve bu pencereler ve kapılar dahi iki göz ve iki kulak ve burun ve ağızdır. Baʻdehu onun için bir hazîne binâ edip, ona “hazîne-i hayâl” tesmiye etti. Ve bu hazîneyi şehr-i cisimden halîfeye âid olarak toplanan vergilerin ve harâcların mahall-i istikrâr ve cem‘i ve havâss-i hamsenin verdiği şeylerin çıkmalarına mahsûs bir mahal ittihâz eyledi. Ve bu hazînede görülen ve işitilen ve koklanan ve tadılan ve giyilen şeyler ile bunlara müteallik olan hissiyâtın ictimâʻına mahsûs olmak üzere bir mahzen yaptı. Uyuyan kimsenin gördüğü sûretler ve rü’yâlar bu hazîneden tekevvün eder. Hükûmet-i zâhiriyyenin topladığı vergilerde nasıl ki helâl ve harâm varsa bu mahzene toplanmış olan cibâyâtta da böylece helâl ve harâm bulunduğundan nâimin gördüğü sûretlerde ve rü’yâlarda dahi “mübeşşirât” yaʻnî rü’yâ-yı sâdıka ve “adgâsü ahlâm” yaʻnî taʻbîre sezâ olmayan birtakım perişân rü’yâlar vardır. Hakk Teâlâ hazretleri bu tenezzüh-gâhın ortasında da “hazîne-i fikr”i binâ eyledi ki bu hazîneye muhayyelât çıkar. Ve bu hazîneye kendisine çıkıp gelen muhayyelâttan sahîh olanlarını kabûl eder. Ve fâsid ve bozuk olanlarını da reddedip duhûle müsâade etmez. Ve dimâğda olan bu mevziʻi, Hakk Teâlâ vezîrin meskeni ittihâz etti. Ve o vezîr dahi akıldır ve bu kitâbın içinde vezîr olan akla mahsûs bir bâb-ı müstakil vardır. Burada bi-hâsebi’l-münâsebe zikr olundu. “Hazîne-i hayâl” ve “havâss” ve “hazîne-i fikir” ve sâire hakkında burada biraz îzâhât iʻtâsına lüzûm görüldüğünden “Gülşen-i Râz” kitâbının sâhibi Mahmûd Şebüsterî hazretlerinin “Mirât-ı Hakâyık” nâmındaki risâlesinden iktibâsen maʻlûmât-ı mücmele iʻtâ olunur.&#10024;

Müellif (radiyallahu anh) buyurur ki: Yüce Allah, bu cisim şehri içindeki mekânların en yüksek yerinde, o halifeye özgü olarak yüksek, gözetim sağlayan ve şaşırtıcı bir tenezzüh mahalli inşa etti ve bu mahalle "dimâğ" (beyin) adını verdi. Bu tenezzüh yerinde o halife için birtakım pencereler ve kapılar açtı ki onlardan mülküne bakar. Ve bu pencereler ve kapılar da iki göz, iki kulak, burun ve ağızdır. Daha sonra onun için bir hazine inşa edip, ona "hazîne-i hayâl" (hayal hazinesi) adını verdi. Ve bu hazineyi, cisim şehrinden halifeye ait olarak toplanan vergilerin ve harçların toplanma ve birikme yeri ve beş duyunun verdiği şeylerin çıkışına özgü bir mahal olarak kabul etti. Ve bu hazinede görülen, işitilen, koklanan, tadılan ve giyilen şeyler ile bunlara ilişkin hislerin bir araya gelmesine özgü olmak üzere bir mahzen (depo) yaptı. Uyuyan kimsenin gördüğü şekiller ve rüyalar bu hazineden oluşur. Zahiri hükümetin topladığı vergilerde nasıl ki helal ve haram varsa, bu mahzene toplanmış olan vergilerde de böylece helal ve haram bulunduğundan, uyuyanın gördüğü şekillerde ve rüyalarda dahi "mübeşşirât" yani doğru rüyalar ve "adgâsü ahlâm" yani tabire layık olmayan birtakım perişan rüyalar vardır. Yüce Allah bu tenezzüh yerinin ortasında da "hazîne-i fikr"i (fikir hazinesi) inşa etti ki bu hazineye hayaller çıkar. Ve bu hazine, kendisine çıkıp gelen hayallerden doğru olanlarını kabul eder. Ve bozuk ve yanlış olanlarını da reddedip içeri girmelerine izin vermez. Ve beyinde olan bu mevkiyi, Yüce Allah vezirin meskeni kabul etti. Ve o vezir de akıldır ve bu kitabın içinde vezir olan akla özgü müstakil bir bölüm vardır. Burada münasebet gereği zikredildi. "Hazîne-i hayâl" ve "havâss" (duyular) ve "hazîne-i fikir" ve benzerleri hakkında burada biraz açıklamalar verilmesine lüzum görüldüğünden, "Gülşen-i Râz" kitabının sahibi Mahmud Şebüsterî hazretlerinin "Mirât-ı Hakâyık" adlı risalesinden iktibasla özet bilgiler verilir.

Maʻlûm olsun ki nefisde dört iʻtibâr vardır ki onlarda “nefs-i tabîî” ve “nefs-i nebâtî” ve “nefs-i hayvânî” ve “nefs-i nâtıka” yâhûd “nefs-i insânî” dir.&#10024;

Bilinmeli ki nefiste dört itibar vardır ki onlar "nefs-i tabiî", "nefs-i nebâtî", "nefs-i hayvânî" ve "nefs-i nâtıka" yahut "nefs-i insânî"dir.

“Nefs-i tabîî” eczâ-yı cismin dağılmasına mâni‘ olup, onları müctemian tutan bir kuvvettir.&#10024;

"Nefs-i tabiî" (doğal nefis), cismin parçalarının dağılmasına engel olan ve onları bir arada tutan bir kuvvettir.

“Nefs-i nebâtî” cismi eb‘âd-ı selaseye yaʻnî tûl ve arza ve umka doğru büyüten bir kuvvettir.&#10024;

"Bitkisel nefs" (bitkisel ruh), cismi üç boyuta, yani uzunluğa, genişliğe ve derinliğe doğru büyüten bir kuvvettir.

“Nefs-i hayvânî” cisme ihtiyârıyla hareket veren bir kuvvettir.&#10024;

"Hayvanî nefs" (canlılık ilkesi), bedene kendi isteğiyle hareket veren bir kuvvettir.

Her bir nefse hizmet eden birtakım kuvvetler vardır. Ve nefs-i tabîî ile nefs-i nebâtî kendilerinin hizmetçileri olan bilcümle kuvvetler ile berâber nefs-i hayvânînin mahkûm-i hizmetidirler. Nefs-i hayvânînin dahi ayrıca kendisine mahsûs on iki hizmetçisi vardır ki bu kuvvetlerin her birisi kendisine âid olan hizmetler ile meşgûldür. O on iki hizmetçinin beşi havâss-i hamse-i zâhire ve beşi havâss-i hamse-i bâtıne ve ikisi de kuvve-i şeheviyye ve kuvvei gazabiyyedir.&#10024;

Her bir nefse hizmet eden birtakım kuvvetler vardır. Ve tabiî nefs ile bitkisel nefs, kendilerinin hizmetçileri olan bütün kuvvetlerle beraber hayvansal nefsin hizmetine mahkûmdurlar. Hayvansal nefsin de ayrıca kendisine özgü on iki hizmetçisi vardır ki bu kuvvetlerin her birisi kendisine ait olan hizmetler ile meşguldür. O on iki hizmetçinin beşi dış beş duyu ve beşi iç beş duyu ve ikisi de şehvet kuvveti ve gazap kuvvetidir.

Havâss-i hamse-i zâhire: Bâsıra, sâmi‘a, zâika, şâmme ve lâmisedir.&#10024;

Beş dış duyu: Görme, işitme, tatma, koklama ve dokunmadır.

Havâss-i hamse-i bâtıne: Hiss-i müşterek, hayâl, vâhime, fikir, hâfızadır.&#10024;

Havâss-ı hamse-i bâtıne (beş iç duyu): Hiss-i müşterek (ortak duyu), hayâl, vâhime (kuruntu), fikir, hâfızadır.

“Nefs-i nâtıka” veyâ “insâniyye”, bu kuvvetlerin kemâli ve i‘tidâlidir. Ve nefs-i tabîî ve nebâtî ve hayvânî bütün hizmetçileriyle berâber nefs-i insânînin mahkûm-i hizmetidir. Zikr olunan on iki kuvvette nefs-i hayvânî ile nefs-i insânî müşterektir. Meselâ kuvve-i bâsıra hayvânda da ve insânda da vardır. Fakat hayvân gördüğü eşkâl ve elvânı tafsîlatıyla fark edemez. İnsân fark eder. Meselâ insân bir küre bir de menşûr ve bir ehrâm şekillerini görse bunları tefrîk edip evsâfını bilir. Hayvân yalnız bir cisim görür. Ve kezâ insân yeşil ve kırmızı, mâvî ve sarı ve ...ilh. renkleri görse evsâfını bilir ve yekdiğerinden temyîz eder. Ve hayvân bunları görse de idrâk edemez. Binâenaleyh bu kuvvet, nefs-i insânîde kâmil ve nefs-i hayvânîde nâkısdır. Diğer kuvvetler dahi buna kıyâs olunsun. Havâss-i hamse-i zâhireden her birerlerinin hizmetleri maʻlûm olduğundan îzâhına lüzûm görülmedi.&#10024;

"Nefs-i nâtıka" veya "insâniyye" (konuşan, düşünen insan nefsi), bu kuvvetlerin kemâli ve dengesidir. Ve nefs-i tabiî (doğal nefs), nefs-i nebâtî (bitkisel nefs) ve nefs-i hayvânî (hayvansal nefs), bütün hizmetçileriyle beraber nefs-i insânînin (insan nefsinin) hizmetine mahkûmdur. Zikredilen on iki kuvvette nefs-i hayvânî ile nefs-i insânî ortaktır. Örneğin, görme kuvveti (kuvve-i bâsıra) hayvanda da insanda da vardır. Fakat hayvan gördüğü şekilleri ve renkleri ayrıntılarıyla fark edemez. İnsan fark eder. Örneğin, insan bir küre, bir de menşûr (prizma) ve bir ehrâm (piramit) şekillerini görse, bunları ayırt edip özelliklerini bilir. Hayvan yalnız bir cisim görür. Ve aynı şekilde insan yeşil ve kırmızı, mâvî ve sarı ve ilh. (vesaire) renkleri görse, özelliklerini bilir ve birbirinden ayırır. Ve hayvan bunları görse de idrâk edemez. Bu sebeple bu kuvvet, nefs-i insânîde kâmil (tam) ve nefs-i hayvânîde nâkısdır (eksiktir). Diğer kuvvetler de buna kıyas olunsun (benzetilsin). Beş dış duyunun (havâss-i hamse-i zâhire) her birinin hizmetleri bilindiğinden açıklamasına lüzum görülmedi.

Havâss-i hamse-i bâtıneden birincisi “hiss-i müşterek”tir. Hiss-i müşterek, havâss-i zâhirenin âhiri ve havâss-i bâtınenin evvelidir. Ve kuvâ-yı zâhire ve bâtınenin fasl-ı müşterekidir. Vazîfesi gözlerin gördüğü sûretleri ve kulakların işittiği sadâları birleştirip, bâtına yol verir. Yaʻnî havâss-i bâtınenin kapıcısıdır.&#10024;

İçsel beş duyudan birincisi "hiss-i müşterek"tir (ortak duyu). Hiss-i müşterek, dışsal duyuların sonu ve içsel duyuların başlangıcıdır. Ve dışsal ve içsel kuvvetlerin ortak ayrım noktasıdır. Vazifesi, gözlerin gördüğü şekilleri ve kulakların işittiği sesleri birleştirip, içe yol vermektir. Yani içsel duyuların kapıcısıdır.

İkincisi “hayâl”dir. Vazîfesi havâss-i zâhire ile bilinen şeylerin sûretlerini ve misâllerini zabt etmektir. Meselâ gözler bir şahıs veyâ bir şehri görür. Ve hiss-i müşterek onların sûretini hayâle îsâl eder. Ve bu sûret ve misâller orada mahfûz olur. O adam veyâ şehir gözden gâib olsa insân onu tekrâr göz ile görmeye muhtâc olmaksızın hazîne-i hayâlde onu dilediği vakit müşâhede eder.&#10024;

İkincisi "hayâl"dir. Görevi, dış duyularla bilinen şeylerin şekillerini ve benzerlerini kaydetmektir. Örneğin, gözler bir kişiyi veya bir şehri görür. Ve ortak duyu, onların şeklini hayâle ulaştırır. Ve bu şekiller ve benzerleri orada korunur. O kişi veya şehir gözden kaybolsa, insan onu tekrar gözle görmeye ihtiyaç duymaksızın, hayâl hazinesinde onu dilediği zaman gözlemler.

Üçüncüsü “kuvve-i vâhime”dir. Bunun vazîfesi kuvâ-yı sâireyi ıdlâldir. Ve onların üzerine tasalluttur. Varı yok ve yoku var gösterir. Mahsüsât-i cüz’iyyeden maânî-i cüz’iyyeyi de idrâk eder. Meselâ Zeyd’in sadâkatini ve Amr’ın adâvetini müdrik olur. Bu idrâkte baʻzen isâbet eder; baʻzen hatâ eyler. Gördüğü ve görmediği şeyleri nefs-i insâna gösterir.&#10024;

Üçüncüsü "vehmetme kuvveti"dir. Bunun görevi, diğer kuvvetleri saptırmak ve onların üzerine egemen olmaktır. Var olanı yok, yok olanı var gösterir. Cüz'î (tekil) duyulardan, cüz'î (tekil) anlamları da idrak eder. Örneğin, Zeyd'in sadakatini ve Amr'ın düşmanlığını idrak eder. Bu idrakte bazen doğruyu bulur; bazen hata eder. Gördüğü ve görmediği şeyleri insanın nefsine gösterir.

Dördüncüsü “kuvve-i fikriyye”dir. Eğer akla tâbiʻ olursa ona “zâkire-i müfekkire” ve eğer vehme tâbi‘ olursa ona “mütehayyile” derler. Bunun vazîfesi havâss-i zâhire ve bâtıneden “kuvve-i hâfıza”ya vâsıl olan şeyleri müşâhede etmektir. Ve onların suver ve maânîlerinde terkîb ve tahlîl ile tasarruf eylemektir. Meselâ sûretten sûreti tafsîl eder. Baʻzen sûreti sûret ile ve maʻnâyı maʻnâ ile terkîb eder. Bu kuvvete “kuvvet-i mutasarrıfe” dahi derler.&#10024;

Dördüncüsü "düşünme kuvveti"dir. Eğer akla tâbi olursa ona "düşünen hatırlayıcı" ve eğer vehme tâbi olursa ona "hayal eden" derler. Bunun görevi, dış ve iç duyulardan "hafıza kuvveti"ne ulaşan şeyleri gözlemlemektir. Ve onların şekil ve anlamlarında terkip ve tahlil ile tasarruf etmektir. Örneğin, şekilden şekli ayrıntılandırır. Bazen şekli şekil ile ve anlamı anlam ile terkip eder. Bu kuvvete "tasarruf eden kuvvet" de derler.

Beşincisi “kuvve-i hâfıza”dır. Vazîfesi havâss-i zâhire ve bâtıneden gelen her maʻnâyı hıfz eder, zâyi‘ etmez. Hulâsa kuvve-i hâfıza levhe benzer. “Kuvve-i zâkire-i mütefekkire” onun kâri’idir. Ve “kuvve-i hayâliyye” kâtibdir. Ve “kuvve-i vâhime” âfâktaki şeytânın nazîrî olup, bu işi karıştırır. Ve “hiss-i müşterek” her tarafdan akıp gelen nehirleri ve ırmakları birleştiren denize benzer.&#10024;

Beşincisi "hafıza kuvveti"dir. Görevi, dış ve iç duyulardan gelen her anlamı korur, zayi etmez. Kısaca hafıza kuvveti bir levhaya benzer. "Düşünen hatırlama kuvveti" onun okuyucusudur. Ve "hayal kuvveti" kâtiptir. Ve "vehmetme kuvveti" dış âlemdeki şeytanın benzeri olup, bu işi karıştırır. Ve "ortak duyu" her taraftan akıp gelen nehirleri ve ırmakları birleştiren denize benzer.

Nefs-i hayvânî ve insânîde müşterek olan on iki kuvvetten “kuvve-i şeheviyye” hayvân veyâ insânı celb-i menfaate ve tahsîl-i lezzete meyl ettiren kuvvettir.&#10024;

Hayvanî ve insanî nefiste ortak olan on iki kuvvetten "şehvet kuvveti", hayvanı veya insanı fayda çekmeye ve lezzet elde etmeye yönelten kuvvettir.

“Kuvve-i gazabiyye” bu kuvvetin zıddı olarak hayvânı def‘-i mazarrata ve izâle-i merârete meyl ettiren kuvvettir.&#10024;

"Kuvve-i gazabiyye" (öfke kuvveti), bu kuvvetin zıddı olarak hayvanı zararları def etmeye ve acıları gidermeye yönelten kuvvettir.

Bu iki kuvvete havâss-i zâhire ve bâtınenin cümlesi veyâ baʻzıları mu‘în ve yardımcı olurlar. Bu iki kuvvetin ifrât ve tefrîti sıfât-ı hayvâniyye ve i‘tidâli sıfât-ı insâniyyedir. Meselâ kuvve-i gazabiyyenin ifrâtı tehevvür ve tefrîti cebânettir. İkisi de mezmûmdur. İkisinin ortası ve i‘tidâli şecâattir. Ve kezâ kuvve-i şeheviyyenin ifrâtı hırs ve şerehdir. Ve tefrîti incimâd ve humûddur. Her ikisi de mezmûmdur. İkisinin arası iffettir ki nefs-i insânîye mahsûsdur.&#10024;

Bu iki kuvvete, dış ve iç duyuların tamamı veya bazıları yardımcı olurlar. Bu iki kuvvetin aşırılığı hayvani sıfatlar, dengeli hali ise insani sıfatlardır. Örneğin, gazap kuvvetinin aşırılığı tehevvür (düşüncesizce öfkelenme) ve eksikliği korkaklıktır. Her ikisi de kınanmıştır. İkisinin ortası ve dengeli hali cesarettir. Aynı şekilde, şehvet kuvvetinin aşırılığı hırs ve şereh (aşırı istek) ve eksikliği incimâd (donukluk, isteksizlik) ve humûddur (sönüklük). Her ikisi de kınanmıştır. İkisinin arası iffettir ki, bu da insan nefsine özgüdür.

****

Baʻdehu Hakk Teâlâ hazretleri halîfe için nefsi, îcâd eyledi ki o onun nefs-i nâtıkasıdır ve nefs-i insâniyyesidir. Ve o nefis, tağyîr ve tathîr mahalli ve emr ve nehyin makarrıdır. Eğer bu nefs-i nâtıka olmasa nefs-i hayvâniyye ile kalır ve kâbil-i hitâb olmaz idi. İmdi nefs-i insânî, nefs-i hayvânî ile müşterek olan kuvâyı hâiz olduğundan ve bâlâda îzâh olunduğu üzere nefs-i hayvânîde bu kuvânın mezmûm olan ifrâtı ve tefrîti bulunduğundan, nefs-i insânî bu ifrât ve tefrîtin mahall-i tağyîr ve tathîridir. Ve onların bu sıfâtları bozulup yerlerine mu‘tedili gelir. Ve ahlâk-ı seyyie-i hayvâniyyeden temizlenir. Bu da o nefsin makarr-ı emr ve nehy olduğundan neş’et eder. Zîrâ mezmûmât ve mahmûdât emr ve nehy ile bilinmiştir. Binâenaleyh nehyden ictinâb ve emre imtisâl etmeyenlerin nefisleri mertebe-i hayvâniyyeden mertebe-i insâniyyeye irtikâ edemez. Onlar sûrette insân, sîrette hayvândırlar.&#10024;

Bundan sonra Yüce Allah, halife için bir nefis yarattı ki o, onun konuşan nefsi ve insani nefsidir. Ve o nefis, değişim ve arınma yeri ile emir ve yasağın merkezidir. Eğer bu konuşan nefis olmasaydı, hayvani nefisle kalır ve hitaba layık olmazdı. Şimdi, insani nefis, hayvani nefisle ortak olan kuvvetleri taşıdığından ve yukarıda açıklandığı üzere hayvani nefiste bu kuvvetlerin kötü olan aşırılığı ve eksikliği bulunduğundan, insani nefis bu aşırılık ve eksikliğin değişim ve arınma yeridir. Ve onların bu sıfatları bozulup yerlerine ılımlısı gelir. Ve hayvani nefsin kötü ahlakından temizlenir. Bu da o nefsin emir ve yasağın merkezi olmasından kaynaklanır. Çünkü kötü ve iyi şeyler emir ve yasak ile bilinmiştir. Bu sebeple, yasaktan kaçınmayan ve emre uymayanların nefisleri hayvani mertebeden insani mertebeye yükselemez. Onlar görünüşte insan, özde hayvandırlar.

Hz. Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) nefsi, leyle-i mübârekeye teşbîh buyurup: O leyle-i mübârekedir ki emr-i Hakîm’in her biri onda ayrılır. Nitekim Hakk Teâlâ hazretleri sûre-i Duhân’da فِيهَا يفرَق كُل أمر حَكِيمٍ (Duhân, 44:4) buyurur. Zîrâ nefis, kesâfet-i tabîiyye-i zulmâniyye içindedir. Ve Hakîm olan Hakk Teâlâ hazretlerinin emr ve nehyi bu nefs-i zulmânîde tefrîk buyrulmuştur. Ve nefsin hazzı âlem-i ulvîden yaʻnî merâtib-i ulvîyyeden Kürsî’dir. Ve Kürsî sâha-i tabîattır. Zîrâ bilcümle avâlim-i şehâdiyyenin mensûc olduğu mahal,&#10024;

Şeyh-i Ekber (Allah ondan razı olsun) nefsi mübarek geceye benzeterek şöyle buyurmuştur: O mübarek gecedir ki, her hikmetli iş onda ayrılır. Nitekim Yüce Allah Duhân Suresi'nde "فِيهَا يفرَق كُل أمر حَكِيمٍ" (Duhân, 44:4) buyurur. Çünkü nefis, karanlık doğal yoğunluk içindedir. Ve hikmet sahibi Yüce Allah'ın emir ve yasakları bu karanlık nefiste ayrılmıştır. Nefsin âlem-i ulvîden, yani yüce mertebelerden hazzı Kürsî'dir. Kürsî ise tabiat sahasıdır. Çünkü bütün görünen âlemlerin dokunduğu yer,

َ destgâh-ı tabîattır. Nitekim âyet-i kerîmede Hakk Teâlâ وَسِع َ كُرسِيه السَّمَاوَات ِ وَا ْلَرض (Bakara, 2:255) buyurur. Ve semâvât ve arzın tekevvün ettiği fezâ-yı tabîatın nâ-mütenâhî vüs‘ati vardır. İşte numûne-i âlem olan nefs-i insânî dahi bu destgâh-ı tabîatta mensûc ve mütekevvindir. Ve nitekim rûhun mahalli bu âlem-i ulvîden yaʻnî merâtib-i ulviyyeden Arş’tır. Ve Arş’a dâir olan tafsîlât, halîfe olan rûh-i küllî hakkında mevzûʻi ıstılâhatın bâlâda beyânı sırasında bir nebze îzâh olundu.&#10024;

doğanın tezgâhıdır. Nitekim Yüce Allah ayet-i kerimede "Onun kürsüsü gökleri ve yeri kuşatmıştır" (Bakara, 2:255) buyurur. Ve göklerin ve yerin oluştuğu doğa uzayının sonsuz genişliği vardır. İşte âlemin örneği olan insan nefsi de bu doğa tezgâhında dokunmuş ve oluşmuştur. Ve nitekim ruhun mahalli bu yüce âlemden, yani yüce mertebelerden Arş'tır. Ve Arş'a dair ayrıntılar, halife olan küllî ruh (bütün varlığı kuşatan ruh) hakkında mevzubahis ıstılahların (teknik terimlerin) yukarıda beyanı sırasında bir miktar açıklanmıştır.

Ve nefis, kerîmedir. Yaʻnî kız evlâddır. Ve halîfenin kerîmesidir. Burada halîlesi murâd olunur. Ve onun câriyesi değil hurresidir. Ve İmâm Ebû Hâmid Gazâlî hazretleri: “Muhakkak rûh, nefsi nikâh etti; ikisinin arasında cisim tevellüd eyledi.” kavlinde, nefis halîfenin kerîmesi yaʻnî halîlesi ve hurresi olduğuna işâret eyledi ve “Lübâbü’l-Hikme” nâmındaki kitâbının ibtidâsında ervâh ve enfüse işâret olarak: “Rabb’imiz ve ulviyyât babalarımızın ve süfliyyât analarımızın Rabb’i” dedi. Zîrâ ulviyyât babalarımız taʻbîri rûha ve süfliyyât analarımız taʻbîri de nefse râci‘dir. Ve efʻâlin kâffesi, âlem-i şehâdette rûh ile nefsin mecmû‘undan sâdır olur. Ve nefsin muharriki rûhdur. Rûh olmasa nefis müncemid bir hâlde bulunur. Velâkin mutasavvıfe kendisinde hazz olan ekvândan bir kevne râci‘ her bir fiil üzerine “nefsî”dir. Yaʻnî nefse mensûbdur ve “emr-i nefisdendir” yaʻnî nefsin şânındandır. Istılâhını vazʻ ettiler.&#10024;

Nefis, kerîmedir, yani kız evlattır. Ve halifenin kerîmesidir. Burada halilesi (eşi) kastedilir. Ve onun cariyesi değil, hür eşidir. İmam Ebû Hâmid Gazâlî hazretleri: “Muhakkak ruh, nefsi nikâh etti; ikisinin arasında cisim meydana geldi.” sözünde, nefsin halifenin kerîmesi, yani halilesi ve hür eşi olduğuna işaret etti ve “Lübâbü’l-Hikme” adlı kitabının başlangıcında ruhlara ve nefislere işaret ederek: “Rabb’imiz ve ulviyyât babalarımızın ve süfliyyât analarımızın Rabb’i” dedi. Çünkü ulviyyât babalarımız tabiri ruha, süfliyyât analarımız tabiri de nefse aittir. Fiillerin hepsi, şehadet âleminde ruh ile nefsin toplamından meydana gelir. Nefsin hareket ettiricisi ruhtur. Ruh olmasa nefis donmuş bir halde bulunur. Ancak mutasavvıflar, kendisinde haz olan varlıklardan bir varlığa ait her bir fiil üzerine “nefsîdir”, yani nefse mensuptur ve “nefis işindendir”, yani nefsin şanındandır ıstılahını koydular.

Meselâ hazz-ı ekl, âlem-i kevne râci‘ bir fiil olduğundan nefse âid bir şeydir. Velâkin nefsi ekle sâik olan şey hayâttır. Hayât olmasa, hazz-ı ekl dahi olmaz. Böyle olmakla berâber bu hazza mutasavvıfe “rûhî”dir demediler de “nefsî”dir dediler. Zîrâ âlem-i kevnin iktizâsıdır ve huzûzât-ı sâire-i kevniyyede buna makıysdır. Bu kevne râci‘ olan fiil ister nikâh-ı şerʻi gibi mahmûd olsun, ister zinâ gibi mezmûm olsun müsâvîdir. İkisinin de menbaʻı nefs-i insânîdir. Zîrâ bâlâda îzâh olunduğu üzere birisi kuvve-i şeheviyyenin i‘tidâli olan iffet ve diğeri ifrâtı olan hırs ve şerehdir. Ve kendisinde nefsin hazzı olmayan her bir şey ve her bir fiil ancak Allah Teâlâ hazretlerine mahsûsdur. O da rûhdur. Meselâ nefsin emre imtisâl ve nehyden ictinâbda hazzı yoktur. Nefis, kuvve-i şeheviyye ve gazabiyyesini ale’l-ıtlâk istiʻmâl etmek ister; onun hazzı bundadır. Ve namâz ve oruç gibi ibâdetten nefret eder. Zîrâ onun bunlarda hazzı yoktur. Ve emre imtisâl ve nehyden ictinâb rûhun emriyle hâsıl olur. Ve insânın üç nefsi vardır ki nefsi nebâtiyye ve nefs-i hayvâniyye ve nefs-i nâtıkadır. Nitekim bâlâda îzâh olundu. Hz. Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) nefs-i tabîî nefs-i nebâtîde mündemic olduğundan ikisini bir addedip nefs-i tabîîyi zikr etmedi.&#10024;

Örneğin, yeme hazzı, oluş ve bozuluş âlemine ait bir fiil olduğundan nefse ait bir şeydir. Ancak nefsi yemeğe sevk eden şey hayattır. Hayat olmasa, yeme hazzı da olmaz. Böyle olmakla birlikte mutasavvıflar bu hazza "ruhî" demediler de "nefsî" dediler. Çünkü oluş ve bozuluş âleminin gereğidir ve diğer oluşsal hazlar da buna kıyaslanır. Bu oluşa ait olan fiil, ister şer'î nikâh gibi övülmüş olsun, ister zina gibi yerilmiş olsun fark etmez. İkisinin de kaynağı insan nefsi/benliğidir. Çünkü yukarıda açıklandığı üzere, birisi şehvet kuvvetinin dengesi olan iffet ve diğeri aşırılığı olan hırs ve şereftir. Ve kendisinde nefsin hazzı olmayan her bir şey ve her bir fiil ancak Yüce Allah'a özgüdür. O da ruhtur. Örneğin, nefsin emre uyma ve yasaktan kaçınmada hazzı yoktur. Nefis, şehvet ve gazap kuvvetlerini mutlak olarak kullanmak ister; onun hazzı bundadır. Ve namaz ve oruç gibi ibadetlerden nefret eder. Çünkü onun bunlarda hazzı yoktur. Ve emre uyma ve yasaktan kaçınma ruhun emriyle meydana gelir. Ve insanın üç nefsi vardır ki nefs-i nebatiyye (bitkisel nefs), nefs-i hayvaniyye (hayvansal nefs) ve nefs-i natıkadır (konuşan/akleden nefs). Nitekim yukarıda açıklandı. Hz. Şeyh-i Ekber (Allah ondan razı olsun) nefs-i tabiî (tabii nefs) nefs-i nebatiyyede (bitkisel nefs) içkin olduğundan ikisini bir sayıp nefs-i tabiîyi zikretmedi.

İmdi insân nefs-i nebâtiyyesi sebebiyle cemâdâtla ve nefs-i hayvâniyyesi sebebiyle behâim ile müşterektir. Ve nefs-i nâtıkası sebebiyle bu iki mevcûddan yaʻnî cemâdât ve hayvânâttan ayrılır. Ve bu nefis sebebiyle ona insâniyyet ismini vermek sahîh olur. Ve onun sebebiyle melekûtta yaʻnî melekût-i semâvât ve arzda temeyyüz eder. Ve o nefis bizim zikr ettiğimiz nefs-i kerîmedir ki o da halîfenin taht-ı idâresindedir. Ve onun dâire-i haremindedir.&#10024;

Şimdi, insan bitkisel nefsi sebebiyle cansızlarla ve hayvansal nefsi sebebiyle hayvanlarla ortaktır. Ve konuşan nefsi sebebiyle bu iki mevcuttan, yani cansızlardan ve hayvanlardan ayrılır. Ve bu nefis sebebiyle ona insanlık ismini vermek doğru olur. Ve o nefis sebebiyle melekûtta, yani göklerin ve yerin melekûtunda (görünmeyen âleminde) temayüz eder (farklılaşır). Ve o nefis, bizim zikrettiğimiz kerîm (şerefli) nefistir ki o da halifenin idaresi altındadır. Ve onun harem dairesindedir.

“Müellif der ki: Baʻdehu Allah Subhânehu insân üzerine niʻmetinin tamâmından ve nüshanın ikmâlinden nâşî, bu memlekette istîfâsı için, kavî, mutâ‘, adamları çok ve etbâ‘ı kaviyyü’l-aded olarak bir emîr îcâd eyledi ve aded halîfeye münâzi‘dir ki ona “hevâ” tesmiye etti. Ve bir vezîr îcâd edip ona da “şehvet” tesmiye etti.&#10024;

Müellif der ki: Bundan sonra Yüce Allah, insân üzerine nimetinin tamamlanmasından ve nüshanın (insan varlığının) kemale ermesinden dolayı, bu memlekette (bedende) faydalanması için, güçlü, itaat edilen, adamları çok ve takipçileri sayıca kuvvetli bir emir (yönetici) yarattı ve bu sayı halifeye denktir ki ona "heva" adını verdi. Ve bir vezir yarattı, ona da "şehvet" adını verdi.

İmdi o bir gün ordusu ve etbâ‘ı içinde bürûz edip, bostânlarının baʻzısında tenezzüh eyledi ve hurre-i halîfe olan nefis onun üzerine tâli‘ oldu. Ve yekdiğerini gördü ve onlardan her biri kendi sâhibine nazar etti. Hevâ ona âşık oldu. Binâenaleyh onunla esbâb-ı ictimâʻ hakkında hîle yaptı. Böyle olunca dâimâ ona nâzil oldu. Ve onun gönlünü almak istedi ve ona hazretini bast etti ve indinde olan şeyin en güzelini ona hediye etti ve rusül-i emânî ve süferâ-i zûr onların beyninde gidip geldi. Âkıbet ona meyl etti. Ve ona inkıyâd eyledi ve icbâr ve ihsânı ona temlîk eyledi. Hâlbuki halîfe bundan gâfildir. Ve onun vezîri olan akıl buna vâkıfdır. Ve o belki halîfe buna vâkıf olmaz ve nefis, üzerinde olduğu şeyden rücûʻ eder diye emri idâre eder.&#10024;

Şimdi o bir gün ordusu ve maiyeti içinde ortaya çıkıp, bahçelerinin bazılarında gezindi ve halifenin hürriyetini temsil eden nefis onun üzerine doğdu. Ve birbirlerini gördüler ve onlardan her biri kendi sahibine baktı. Hevâ (nefsin arzuları) ona âşık oldu. Bu sebeple onunla bir araya gelme sebepleri hakkında hile yaptı. Böyle olunca daima ona indi. Ve onun gönlünü almak istedi ve ona kendi huzurunu yaydı ve yanında olan şeyin en güzelini ona hediye etti ve emellerin elçileri ve zorbalığın sefirleri onların arasında gidip geldi. Sonunda ona meyletti. Ve ona boyun eğdi ve icbarı (zorlamayı) ve ihsanı (iyiliği) ona mal etti. Hâlbuki halife bundan habersizdir. Ve onun veziri olan akıl buna vâkıftır. Ve o, aksine halife buna vâkıf olmaz ve nefis, üzerinde olduğu şeyden geri döner diye işi idare eder.

İmdi nefîs kavî ve mutâ‘ olan iki emîrin beyninde olur. Ve onu o da çağırır; bu da&#10024;

Şimdi nefis, güçlü ve itaat edilen iki emir arasında olur. Ve onu o da çağırır; bu da

َّلله çağırır. Ve kâffesi Allah Teâlâ’nın izniyledir. ِ قل كُل ًّ مِّن عِند ِ ا (Nisâ, 4:78), كُال ًّ نمِد هَؤالء َ وَهَؤالء مِن عَطَاء رَبِّك (İsrâ, 17:20), فَألْهَمَهَا فجورَهَا وَتَقوَاهَا (Şems, 91:8) Onun kavlinin eseri hakkında وَنَفس وَمَا سَوَّاهَا (Şems, 91:7) ve işte bunun için biz onu tağyîr ve tathîr mahalli yaptık.&#10024;

Allah çağırır. Ve hepsi Yüce Allah'ın izniyledir. "De ki: Hepsi Allah katındandır." (Nisâ, 4:78), "Rabbinin ihsanından hem onlara hem bunlara veririz." (İsrâ, 17:20), "Nefse ve onu düzenleyene yemin olsun ki, ona hem kötülüğünü hem de takvasını ilham etti." (Şems, 91:7-8) Onun sözünün eseri hakkında ve işte bunun için biz onu değişim ve temizlenme yeri yaptık.

İmdi eğer hevâya icâbet ederse tağyîr vâkiʻ olur. Ve onun için sû’ ile emmâre ismi hâsıl olur. Ve eğer akla icâbet ederse, tathîr vâkiʻ olur ve onun için şerʻan mutmainne ismi sahîh olur. Ve bu emrin vukûʻu hikmet-i latîfe sebebiyledir. Ve sırr-ı acîbdir. O da budur ki muhakkak Allah Subhânehu ve Teâlâ bu halîfeyi kemâl cinsinden bizim vasf eylediğmiz şey üzere îcâd eyledi. Hakk Subhânehu bununla berâber ona kendisinin fakîr olduğunu ve onun için havl ve kuvvet ancak Rabb Teâlâ olan onun seyyidi ile olduğunu bildirmek irâde eyledi.&#10024;

Şimdi, eğer hevâya (nefsin arzu ve isteklerine) uyarsa, değişim meydana gelir. Ve onun için kötü ile emmâre (kötülüğü emreden nefis) ismi oluşur. Ve eğer akla uyarsa, temizlenme meydana gelir ve onun için şeriatça mutmainne (huzura ermiş nefis) ismi geçerli olur. Ve bu emrin gerçekleşmesi, ince bir hikmet sebebiyledir. Ve şaşılacak bir sırdır. O da şudur ki, muhakkak Yüce Allah bu halîfeyi (insanı), kemâl cinsinden bizim vasfettiğimiz şey üzere yarattı. Yüce Hak bununla beraber ona, kendisinin fakir olduğunu ve onun için güç ve kuvvetin ancak Rabbi olan Yüce Allah ile olduğunu bildirmek istedi.

İmdi bunun için ona münâzi‘ îcâd eyledi ki, ona taklîd eylediği şeyde ona münâzaʻa eder. Vaktâki gördü ki rûh çağırır ve nefis ona icâbet etmez. Hâlbuki ona o senin mülkündür denilmiş idi. Vezîrine dedi ki: Onun benim icâbetime mâni‘ olan sebeb nedir? Böyle olunca akıl ona dedi: Ey kerîm olan seyyid, senin karşında bir emîr mevcûddur ki kavî, mutâ‘, saʻbü’l-murtakâ, azîzü’l-menâldir. Ona “hevâ” denir. Atıyyesi, muaccel ve meşhûddur. Ona vezîrini gönderdi. Ona hazretini bast etti ve ona murâdını ednâ ve akreb zamânda ta‘cîl etti. Binâenaleyh o, onun daʻvetine icâbet eyledi. Ve ona inkıyâd etti. Ve onun taht-ı kahrında oldu ve ordularının ve raiyyetinin bâdiyeleri ona tâbiʻ oldu. Ve erbâb-ı memleketten senin için, ancak senin hakâyıkın ile mütehakkık olan ve sana muhtass bulunan erbâb-ı devletin kaldı. Ve işte o onu tahrîb ve seni mülkünden ihrâc için köşkünün önüne nâzil oldu. Ve senin tahtına müstevlî oldu. Nüzûl-i helâkten evvel çabuk çaresine bak!&#10024;

Şimdi, bu sebeple ona bir karşıt yarattı ki, taklit ettiği şeyde ona karşı çıksın. Ruhun çağırdığını ve nefsin ona icabet etmediğini gördüğünde, oysa ona "o senin mülkündür" denilmişti. Vezirine dedi ki: "Onun benim çağrıma engel olan sebep nedir?" Böyle olunca akıl ona dedi: "Ey kerem sahibi efendi, senin karşında güçlü, itaat edilen, ulaşılması zor, ele geçirilmesi çetin bir emir vardır. Ona 'heva' denir. Onun bağışı peşin ve gözle görülürdür." Ona vezirini gönderdi. Vezir, onun huzurunda kendini alçalttı ve onun isteğini en kısa ve yakın zamanda yerine getirdi. Bu sebeple o, onun davetine icabet etti ve ona boyun eğdi. Onun kahrı altına girdi ve ordularının ve halkının çölleri ona tabi oldu. Ve memleket sahiplerinden senin için, ancak senin hakikatlerinle gerçekleşen ve sana özgü olan devlet sahipleri kaldı. Ve işte o, onu tahrip etmek ve seni mülkünden çıkarmak için köşkünün önüne indi. Ve senin tahtına sahip oldu. Helak edici inişten önce çabuk çaresine bak!

Müellif der ki: İmdi rûh, Allahu Kadîmu Subhânehu’ya şekvâya rücûʻ etti. Böyle olunca nefsinde iftikâr ve acz ve zillet ile onun ubûdiyyeti onun için sâbit oldu. Ve temyîz tahakkuk etti. Ve kadrîni bildi. Ve murâd da bu idi.&#10024;

Yazar der ki: Şimdi ruh, Kadîm ve Yüce Allah'a şikâyete döndü. Böyle olunca, kendi nefsinde muhtaçlık, acizlik ve zillet ile onun kulluğu kendisi için sabit oldu. Ve ayırt etme gerçekleşti. Ve kendi değerini bildi. Ve istenen de buydu.

İmdi insân eğer hayr ve niam üzerine neş’et etse, mübtelâ oluncaya kadar, tûl-i ömrünce onun hakkında olan şeyin kadrini bilmez. Binâenaleyh onu zarar mess ettiği vakit, niam ve hayrât cinsinden kendi hakkında olan şeyin kadrini bilir. Böyle olunca bunun indinde de Mün‘im’in kadrini bilir.&#10024;

Şimdi insan eğer hayır ve nimetler üzerine yetişse, müptela oluncaya kadar, ömrü boyunca kendisi hakkında olan şeyin değerini bilmez. Bu sebeple onu zarar dokunduğu zaman, nimetler ve hayırlar cinsinden kendisi hakkında olan şeyin değerini bilir. Böyle olunca bunun yanında da Nimet Veren'in değerini bilir.

Müellif der ki: Vaktâki rûh, Rabb’ine şekvâ ile mürâcaat etti. Hakk Subhânehu nefsin ve onun beyninde vâsıta oldu da ona buyurdu ki: إِیل رَبِّكِ أيَّتهَا النَّفس الْمطمَئِنَّة ارجِغ يَا&#10024;

Müellif der ki: Ruh, Rabb'ine şikâyetle başvurduğu zaman, Yüce Allah nefsin ve ruhun arasında aracı oldu da ona buyurdu ki: "Ey mutmain olmuş nefis, Rabb'ine dön!"

ِي

ی جَنَّن عِبَادِي وَادخیل فرَاضِيَة ً مَّرضِيَّة ً فَادخیل (Fecr, 89:27-30) Vaktâki ona nidâ geldi vesâit kalktı. َِي ِي ِي ِي Meyl etti ve geldi ve müştâk oldu. Binâenaleyh icâbet eyledi. Ve inâyet-i ilâhiyyeye rücûʻ etti.”&#10024;

"Ey huzura ermiş nefis! Rabbine dön, hoşnut edici ve hoşnut edilmiş olarak. Kullarımın arasına katıl ve cennetime gir." (Fecr, 89:27-30) O vakit ona seslenildi ve aradaki vasıtalar kalktı. Meyletti, geldi ve özlem duydu. Bu sebeple icabet etti. Ve ilâhî inayete döndü.

Müellif (radiyallahu anh) buyurur ki: Allah Subhânehu ve Teâlâ hazretleri hilâfet-i ilâhiyyesiyle muttasıf kıldığı insân üzerine, bu memleket-i cisimde lâzım olan her şeyi istîfâ etmesi için, niʻmetini tamamladı. Ve âlem-i kebîrin nüshası olan bu âlem-i sagîri ikmâl etti. Ve niʻmetini itmâmen ve bu nüshayı ikmâlen cisim şehrinde bir emîr îcâd eyledi ki o emîr, kavîdir. Kendisine itâat olunur. Ve hâdimleri çoktur ve adeden kavîdir. Ve bu kaviyyü’l-aded olan etbâ‘ ve huddâm halîfeye münâzi‘ ve muhâlifdir. Ve o emîre “hevâ” tesmiye olunur. Ve Hakk Teâlâ hazretleri o emîr-i hevâya muvâfık olarak bir de vezîr îcâd edip, ona “şehvet” tesmiye etti.&#10024;

Müellif (Allah ondan razı olsun) buyurur ki: Yüce Allah, ilâhî hilâfetiyle vasıflandırdığı insân üzerine, bu cisim ülkesinde gerekli olan her şeyi elde etmesi için nimetini tamamladı. Ve büyük âlemin bir kopyası olan bu küçük âlemi olgunlaştırdı. Ve nimetini tamamlamak ve bu kopyayı olgunlaştırmak için cisim şehrinde bir emir (yönetici) yarattı ki o emir güçlüdür. Kendisine itaat edilir. Ve hizmetkârları çoktur ve sayıca güçlüdür. Ve sayıca güçlü olan bu tâbîler ve hizmetkârlar halifeye karşı çıkan ve muhalif olanlardır. Ve o emire "heva" (nefsin istekleri) adı verilir. Ve Yüce Allah, o heva emiriyle uyumlu olarak bir de vezir yarattı ve ona "şehvet" (aşırı istek) adını verdi.

İmdi emîr-i hevâ bir gün ordusu ve huddâmı içine çıkıp bostânlarının ve bahçelerinin baʻzısında tenezzüh eyledi. Ve halîfenin halîlesi olan nefis, emîr-i hevâya tâli‘ ve zâhir oldu. Ve birbirini gördü. Ve yekdiğerine nazar ettiler. Emîr-i hevâ ona aşık oldu. Bu taaşşuk üzerine hevâ, nefis ile esbâb-ı ictimâʻ hakkında çareye ve hîleye tevessül etti. Binâenaleyh hevâ dâimâ onun nezdine gelmeye başladı ve nefsin gönlünü almak istedi de onun önüne hazretini yaʻnî&#10024;

Şimdi heva emiri bir gün ordusu ve hizmetkârları arasına çıkıp bostanlarının ve bahçelerinin bazılarında gezindi. Ve halifenin eşi olan nefis, heva emirine göründü ve ortaya çıktı. Ve birbirini gördü. Ve birbirine baktılar. Heva emiri ona âşık oldu. Bu aşk üzerine heva, nefis ile bir araya gelme sebepleri hakkında çareye ve hileye başvurdu. Bu sebeple heva daima onun yanına gelmeye başladı ve nefsin gönlünü almak istedi de onun önüne kendisini yani

َصی lezâiz-i dünyeviyyeyi yaydı. Beğendiklerini al, dedi. Nitekim hadîs-i şerîfde: ة لوة خالدنیا ح فدام یتحفها منها Yaʻnî “Dünyâ hulve-i hazrettir. Dâimâ onlardan ithâf eder.” buyrulur ki dünyâ birtakım lezâiz-i hâzıra ve âcileyi müştemildir, demek olur. Ve hevâ nezdinde bulunan şeylerin&#10024;

Dünyevî lezzetleri yaydı. Beğendiklerini al, dedi. Nitekim hadîs-i şerîfte: ة لوة خالدنیا ح فدام یتحفها منها Yani “Dünya tatlı ve yeşildir. Daima onlardan ikram eder.” buyrulur ki dünya birtakım hazır ve acele lezzetleri içerir, demek olur. Ve heva (nefsin arzuları) nezdinde bulunan şeylerin

ْی en güzelini ona hediye etti ki bunların esâsı َ وَالْقَنَاطِيزيِّن َ لِلنَّاس ِ حب الشَّهَوَات ِ مِن َ النِّسَاء وَالْبَنِی&#10024;

İnsanlara kadınlardan, oğullardan, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşten, salma atlardan, davarlardan ve ekinlerden gelen zevklerin sevgisi süslü gösterildi. Bunlar dünya hayatının geçici menfaatleridir. Oysa varılacak güzel yer Allah katındadır.

ِْ وَالْخَيل ِ الْمسَوَّمَة ِ وَا ْلَنعَام ِ وَالْحَرث ِ ذَلِك َ مَتَاع الْحَيَاة ِ الدنيَا الْمقَنطَرَة ِ مِن َ الذَّهَب ِ وَالْفِضَّة ِ (Âl-i İmrân, 3:14) âyet-i kerîmesinde beyân buyrulan yedi şeydir. Onların en başında kadın vardır. Sâniyen evlâd, sâlisen altın, râbi‘an gümüş, hâmisen hayl yaʻnî atlar ve sâdisen deve ve koyun ve keçi ve inek gibi hayvânât, sâbi‘an hars yaʻnî envâ‘-i mezruâttır. Bunların gayri olan eşyâ fer‘iyyâttandır. İşte bu yedi şey metâ-ı dünyânın esâslarıdır. Ve bunlardan hars ve enʻâm ve hayl, altın ve gümüş istihsâli içindir. Ve altın ve gümüş istihsâli de hubb-i nisâdan nâşîdir ki ondan hem iltizâz olunur ve hem de evlâd ve ahlâf tevellüd eder. Ve bunların cümlesi hevânın ve onun vezîri olan şehvetin taht-ı tasarrufundadır. Ve hevânın nefse en güzel hediyesi erkek için hasnâ kadın ve kadın içinde sâhib-i cemâl erkektir. Zîrâ lezâiz-i dünyeviyyenin aʻzamı cimâʻdır. Onun fevkinde olarak nefsin meyl edeceği diğer bir lezzet yoktur.&#10024;

"Kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, davarlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara süslü gösterildi. Bunlar dünya hayatının geçici menfaatleridir." (Âl-i İmrân, 3:14) ayet-i kerimesinde açıklanan yedi şeydir. Onların en başında kadın vardır. İkinci olarak evlat, üçüncü olarak altın, dördüncü olarak gümüş, beşinci olarak atlar, altıncı olarak deve, koyun, keçi ve inek gibi hayvanlar, yedinci olarak da ekinler yani çeşitli ekili ürünlerdir. Bunların dışındaki eşyalar tali şeylerdendir. İşte bu yedi şey dünya malının esaslarıdır. Ve bunlardan ekin, hayvanlar ve atlar, altın ve gümüş elde etmek içindir. Altın ve gümüş elde etmek de kadın sevgisinden kaynaklanır ki, ondan hem zevk alınır hem de evlatlar ve nesiller meydana gelir. Ve bunların hepsi hevanın (nefsin arzu ve istekleri) ve onun veziri olan şehvetin tasarrufu altındadır. Hevanın nefse en güzel hediyesi erkek için güzel kadın, kadın için de güzel yüzlü erkektir. Çünkü dünyevi lezzetlerin en büyüğü cinsel birleşmedir. Onun üzerinde nefsin meyledeceği başka bir lezzet yoktur.

İmdi ifrât-ı şehvetten medîne-i cisim harâb olduğu gibi herhangi bir hey’et-i ictimâʻiyye-i beşeriyyeyi teşkîl eden efrâdın umûmiyyetle ifrât-ı şehvete inhimâkı yüzünden o hey’et harâb olur.&#10024;

Şimdi, şehvetin aşırılığından beden şehri harap olduğu gibi, herhangi bir beşerî toplumsal yapıyı oluşturan fertlerin genel olarak şehvetin aşırılığına düşkünlüğü yüzünden o yapı harap olur.

İmdi hevâ nefse âşık olunca onların beyninde rusül-i emânı yaʻnî murâdâtı ve emelleri teblîğ eden resûller ve süferâ-i zûr yaʻnî hissdeki müştehayât elçileri gidip, geldi. Meselâ hevâ “Nefse kumâr oyna hem eğlenir ve hem de para kazanırsın ve zengin olursun ve zengin olunca falân kadına nâil olursun, diye telkînât icrâ eder. Ve kezâ şimdi bahâr mevsimidir, câmiʻe ve tekkeye kapanacağına biraz mesîrede dolaş hem havâ alırsın ve hem de sâhib-i cemâl nisvânı temâşâ edersin.” diye envâ‘-i huzûzât-ı hissiyyeyi tebliğ eyler. Âkıbet nefis kendisine arz olunan bu huzûzât ve lezâizi görüp hevâya meyl etti. Ve ona inkıyâd edip artık hevâ tarafından vâkiʻ olan her türlü ilkââtı bi’l-kabûl icrâya başladı ve emîr-i hevâ kendisine meyl eden nefse icbâr ve ihsânı temlîk yaʻnî teşdîd eyledi. Zîrâ herhangi bir emîr-i kavî, murâdâtını ya icbâr veyâ ihsân ile infâz eder. Binâenaleyh emîr-i kavî olan hevâ dahi murâdâtını infâz için nefis üzerinde icbârını ve ihsânını teşdîd etti. Hâlbuki halîfe, hevâ ile halîlesi olan nefis arasındaki bu hâlden gâfildir. Velâkin onun vezîri olan akıl buna vâkıfdır. Ve o akıl belki halîfe buna vâkıf olmaz ve nefis dahi bu yaptığı şeyden rücûʻ eder; diye emri gizler. Böyle olunca nefis, kavî ve mutâ‘ olan iki emîrin arasında kalır. Ve nefsi bir tarafdan halîfe ve bir tarafdan hevâ çağırır. Ve halîlesi olan nefsi, rûhun hevâya kaptırması ve nefsin böyle ikisinin arasında kalması hep Allah&#10024;

Şimdi heva (nefsin arzuları) nefse âşık olunca, onların arasında emniyet elçileri yani istekleri ve emelleri tebliğ eden resuller ve yalan elçileri yani histeki arzu edilen şeylerin elçileri gidip geldi. Örneğin heva, "Nefse kumar oyna, hem eğlenirsin hem de para kazanırsın ve zengin olursun; zengin olunca da falan kadına ulaşırsın," diye telkinlerde bulunur. Ve aynı şekilde, "Şimdi bahar mevsimidir, camiye ve tekkeye kapanacağına biraz mesirede dolaş, hem hava alırsın hem de güzel kadınları seyredersin," diye türlü türlü hissî hazları tebliğ eder. Sonunda nefis, kendisine sunulan bu hazları ve lezzetleri görüp heva'ya meyletti. Ve ona boyun eğip artık heva tarafından gelen her türlü telkini kabul ederek uygulamaya başladı ve heva emiri, kendisine meyleden nefse zorlamayı ve iyiliği yani teşviki artırdı. Çünkü herhangi bir güçlü emir, isteklerini ya zorlama ya da iyilikle yerine getirir. Bu sebeple güçlü emir olan heva da isteklerini yerine getirmek için nefis üzerinde zorlamasını ve iyiliğini artırdı. Hâlbuki halife, heva ile eşi olan nefis arasındaki bu durumdan habersizdir. Ancak onun veziri olan akıl buna vakıftır. Ve o akıl, belki halife buna vakıf olmaz ve nefis de bu yaptığı şeyden vazgeçer diye emri gizler. Böyle olunca nefis, güçlü ve itaat edilen iki emirin arasında kalır. Ve nefsi bir taraftan halife ve bir taraftan heva çağırır. Ve eşi olan nefsi, ruhun heva'ya kaptırması ve nefsin böyle ikisinin arasında kalması hep Allah'ın takdiridir.

َّلله Teâlâ hazretlerinin izniyledir. Nitekim Hakk Teâlâ hazretleri: ِ قل كُل ًّ مِّن عِند ِ ا (Nisa, 4:78)&#10024;

Yüce Allah'ın izniyledir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur: "De ki: Hepsi Allah katındandır." (Nisa, 4:78)

َ Yaʻnî “Ey Resûl’üm, her şey Allah Teâlâ cânibindendir, de!” كُال ًّ نمِد هَؤالء وَهَؤالء مِن عَطَاء رَبِّك (İsrâ, 17:20) Yaʻnî “Hepsini bunlara biz imdâd ederiz ve bunlar senin Rabb’inin atâsı cinsindendir.” buyurur. Ve kezâ Hakk Teâlâ buyurur: لْهَمَهَا فجورَهَا وَتَقوَاهَافَأ (Şems, 91:8) Yaʻnî “Hakk Teâlâ nefse fücûru ve takvâyı ilhâm eyledi.” Ve onun bu kavlinin eseri hakkında dahi وَنَفس وَمَا سَوَّاهَا (Şems, 91:7) âyet-i kerîmesinde nefis üzerine kasem-i ilâhî vâkiʻdir. Yaʻnî “Nefis ve ona aʻzâ ve havâssden tesviye eylediği şey hakkı için.” demek olur.&#10024;

Yani “Ey Resûl’üm, her şey Yüce Allah tarafından gelir, de!” “كُال ًّ نمِد هَؤالء وَهَؤالء مِن عَطَاء رَبِّك” (İsrâ, 17:20) Yani “Hepsini bunlara biz yardım ederiz ve bunlar senin Rabb’inin bağışı cinsindendir.” buyurur. Aynı şekilde Yüce Allah buyurur: “لْهَمَهَا فجورَهَا وَتَقوَاهَافَأ” (Şems, 91:8) Yani “Yüce Allah nefse kötülüğü ve takvayı ilham etti.” Ve onun bu sözünün eseri hakkında da “وَنَفس وَمَا سَوَّاهَا” (Şems, 91:7) ayet-i kerimesinde nefis üzerine ilahi yemin gerçekleşmiştir. Yani “Nefis ve ona azalar ve duyulardan düzenleyip verdiği şey hakkı için.” demek olur.

Maʻlûm olsun ki her bir nefis kendi ayn-ı sâbitesinin zılli ve ayn-ı sâbitesi dahi bir ismi ilâhînin zıllidir. Binâenaleyh nefis, zıllin zılli olur. İmdi ayn-ı sâbite herhangi ism-i ilâhînin zılli ise o ismin hazînesinde meknûz olan ahkâm ve âsâr bu âlem-i kevnde kendisinin zılli olan nefisde zâhir olur. Zîrâ zıll, zî-zılle tâbiʻdir. Meselâ yuvarlak bir şeyin gölgesi yuvarlak ve uzun bir şeyin gölgesi dahi uzun olur. Bu tabîî bir hâldir. Böyle olunca her bir nefse fücûr ve takvâdan ilhâm olunan şey, kendi hakîkati olan ayn-ı sâbitesinden ve ona da mazhar olduğu ismin hazînesinden gelir. Ve esmâ ise müsemmânın aynı olduğundan bunların cümlesi Hakk Teâlâ cânibinden gelir. Baʻzen bir nefsin hakîkati mazhar-ı saâdet iken bu âlem-i kevnde muhîtinin kendisine verdiği bir hâl sebebiyle ârızî olarak fücûra meyl eder; fakat mazhar olduğu ismin ahkâm ve âsârı galebe ve kendisine takvâyı ilhâm etmekle fücûrdan takvâya rücûʻ eder. Ve kezâ bunun aksi olarak bir nefsin hakîkati mazhar-ı şekâvet iken bu âlem-i kevnde muhîtinin te’sîrâtı muvakkıtesine tebean kendisinden takvâ zâhir olur. Fakat bi’l-âhire mazhar olduğu ismin ahkâmı ve âsârı galebe ve kendisine fücûru ilhâm etmekle takvâdan fücûra meyl eder. Ve fücûrun ednâsı, irtikâb-ı sagaîr ve evsatı, irtikâb-ı kebâir ve aʻlâsı, küfürdür. Ve takvânın ednâsı ferâizi edâ ve evsatı ma’al-ferâiz nevâfili îfâ ve aʻlâsı vücûd-i izâfîyi vücûd-i hakîkîde fânî kılmaktır. Ve işte bunun için biz nefsi fücûr ile tağyîr ve takvâ ile tathîr mahalli yaptık.&#10024;

Bilinmeli ki her bir nefis kendi ayn-ı sâbitesinin (Hak'ın ilmindeki varlık suretinin) gölgesidir ve ayn-ı sâbite de bir ilâhî ismin gölgesidir. Bu sebeple nefis, gölgenin gölgesi olur. Şimdi, ayn-ı sâbite hangi ilâhî ismin gölgesi ise, o ismin hazinesinde saklı olan hükümler ve tesirler, bu oluş âleminde kendisinin gölgesi olan nefiste ortaya çıkar. Çünkü gölge, gölgelenen şeye bağlıdır. Örneğin, yuvarlak bir şeyin gölgesi yuvarlak ve uzun bir şeyin gölgesi de uzun olur. Bu tabiî bir hâldir. Böyle olunca, her bir nefse fücurdan (kötülükten) ve takvadan (Allah'tan korkmaktan) ilham olunan şey, kendi hakikati olan ayn-ı sâbitesinden ve ona da mazhar olduğu ismin hazinesinden gelir. İsimler ise müsemmanın (isimlendirilenin) aynı olduğundan, bunların hepsi Yüce Allah tarafından gelir. Bazen bir nefsin hakikati saadet (mutluluk) mazharı iken, bu oluş âleminde çevresinin kendisine verdiği bir hâl sebebiyle geçici olarak fücura meyleder; fakat mazhar olduğu ismin hükümleri ve tesirleri üstün gelir ve kendisine takvayı ilham etmekle fücurdan takvaya döner. Aynı şekilde, bunun aksi olarak bir nefsin hakikati şekavet (mutsuzluk) mazharı iken, bu oluş âleminde çevresinin geçici tesirlerine bağlı olarak kendisinden takva ortaya çıkar. Fakat sonunda mazhar olduğu ismin hükümleri ve tesirleri üstün gelir ve kendisine fücuru ilham etmekle takvadan fücura meyleder. Fücurun en düşüğü küçük günahları işlemek, ortası büyük günahları işlemek ve en yücesi küfürdür. Takvanın en düşüğü farzları yerine getirmek, ortası farzlarla birlikte nafileleri yapmak ve en yücesi izafî varlığı hakikî varlıkta fani kılmaktır. İşte bunun için biz nefsi fücur ile değiştirme ve takva ile temizleme mahalli yaptık.

İmdi eğer nefis hevâya icâbet ederse, fücûr ile tağyîr vâkiʻ olur. Ve bu hâlde de o nefse sû’ ile emmâre ismi verilir. Ve eğer akla icâbet ederse takvâ ile tathîr vâkiʻ olur ve ona şerʻan mutmainne ismini vermek sahîh olur. Ve nefsin böyle kavî ve mutâ‘ olan iki emîrin beyninde olması, Hakk Teâlâ hazretlerinin latîf olan hikmeti sebebiyledir. Ve acîb bir sırrdır. O sırr dahi budur ki: Muhakkak Allah Teâlâ hazretleri bu halîfeyi zâhiren ve bâtınen kemâl cinsinden bizim&#10024;

Şimdi, eğer nefis hevâya (nefsin arzu ve isteklerine) uyarsa, fücûr (günah işleme) ile değişim meydana gelir. Ve bu durumda o nefse kötülükle emreden (emmâre) ismi verilir. Ve eğer akla uyarsa, takvâ (Allah'tan korkma ve sakınma) ile temizlenme meydana gelir ve ona şeriatça mutmainne (huzura ermiş) ismini vermek doğru olur. Ve nefsin böyle güçlü ve itaat edilen iki emir (hevâ ve akıl) arasında bulunması, Yüce Allah'ın latîf (ince ve derin) hikmeti sebebiyledir. Ve bu, şaşılacak bir sırdır. O sır da şudur ki: Muhakkak Yüce Allah, bu halîfeyi (insanı) zâhiren (dış görünüşüyle) ve bâtınen (iç dünyasıyla) kemâl (olgunluk) cinsinden bizim için yaratmıştır.

ً vasf eylediğimiz şey üzere îcâd eyledi. Nitekim âyet-i kerîmede وَأسبَغ َ عَليكُم نِعَمَه ظاهِرَة ً وَبَاطِنَة (Lokmân, 31:20) buyurur. Yaʻnî Hakk Teâlâ hazretleri halîfeyi hayât, ilim, semʻ, basar...ilh. gibi sıfât-ı maʻneviyyesini hâmil olmaya müsâid olarak halk eyledi ki bunlar niam-ı bâtınedir. Ve kezâlik havâss ve aʻzâ ve bunların levâhık ve levâzımını kabûle müsâid olarak îcâd eyledi ki bunlarda niam-ı zâhiredir. Ve bunların cümlesi kemâl cinsinden olan şeylerdir.&#10024;

Yüce Allah, halifeyi, vasfettiğimiz şey üzere yarattı. Nitekim ayet-i kerimede "وَأسبَغ َ عَليكُم نِعَمَه ظاهِرَة ً وَبَاطِنَة" (Lokman, 31:20) buyurur. Yani Yüce Allah, halifeyi hayat, ilim, işitme, görme ve benzeri manevi sıfatlarını taşımaya uygun olarak yarattı ki bunlar batıni nimetlerdir. Aynı şekilde duyuları ve organları ve bunların eklentilerini ve gerekliliklerini kabul etmeye uygun olarak yarattı ki bunlar da zahiri nimetlerdir. Ve bunların hepsi kemal cinsinden olan şeylerdir.

İmdi böyle sıfât-ı maʻneviyye-i ilâhiyyeyi hâmil olup, kendisinin aslından libâs-ı gayriyyetle zâhir olan bu hâlife, kendi nefsinde kuvvet ve kudret göreceği ve bu görüş ile aslından hicâba düşeceği için Hakk Teâlâ hazretleri, o halîfeye hadd-i zâtında kendi nefsinin fakîr ve aslına muhtâc olduğunu ve kendisinde bulunan havl ve kuvvet ancak mürebbî-i âlîsi bulunan kendisinin seyyidi ve efendisi ile mevcûd olduğunu bildirmek murâd etti. İşte bu maksad ile onun mutasarrıf olduğu cisim şehri içinde kendisine münâzi‘ ve muhâlif îcâd eyledi ki ona tahmîl eylediği kudret-i tasarrufda ona muhâlefet eder. Vaktâki halîfe olan rûh gördü ki nefsi çağırır ve nefis onun daʻvetine icâbet etmez; hâlbuki rûha o nefis senin mülkündür denilmiş idi. Rûh, nefsin kendi mülkü olmasıyla berâber daʻvetine icâbet etmediğine hayret edip vezîrine dedi ki: “Bu nefis benim mülküm olduğu ve kendisini daʻvet ettiğim hâlde niçin icâbet etmiyor? Bu adem-i icâbetin sebeb-i mâni‘i nedir?” O suâle cevâben akıl rûha dedi: “Ey kerîm olan seyyid!” Zîrâ rûh halîfe olup, müstahlifin aynıdır; binâenaleyh sıfât-ı keremi de hâmildir. Akıl bu sebeble ona “kerîm” diye hitâb etti. Ve mülk-i vücûdun mutasarrıfı olduğundan “seyyid” diye hitâb etti. “Senin karşında bir emîr mevcûddur ki kavîdir ve mutâ‘dır ve erişilmesi güçtür ve nâil olduğu şeyler pek büyüktür. Ve o emîre “hevâ” denir. Atıyyesini ve ihsânını havâsse gösterir ve acele verir. Senin atıyyen gibi havâssden mahfî ve âlem-i âhiret için müeccel değildir. Ve o emîr, nefse, vezîri olan şehveti gönderdi ve onun önüne bu muaccel olan envâ‘-i lezâiz-i mahsüseyi yaydı. Ve nefsin bu lezâiz ve huzûzât içinden beğendikleri şeyleri pek az ve pek yakîn bir zamân içinde acele ona verdi. Nefis dahi böyle murâdâtını çabuk veren emîr-i hevânın daʻvetine icâbet etti. Ve ona teslîm oldu. Ve onun taht-ı kahrına girdi. Ve şehr-i cisim içindeki orduların ve tebʻanın bâdiyeleri ve karyeleri ona tâbiʻ oldu. Ve erbâb-ı memleketten senin için ancak senin hakâyıkın ile mütehakkık ve sana muhtass olan erbâb-ı devletin yaʻnî sıfât-ı kemâliyye kaldı ve işte o emîr-i hevâ senin köşkün olan kalbin önüne kadar geldi. Onu tahrîb edecek ve seni mülkünden çıkaracaktır. Ve senin tahtını muhâsara etti. Helâkten mukaddem çabuk onun def‘i çaresine bak.”&#10024;

Şimdi, böyle ilahi manevi sıfatları taşıyan ve kendisinin aslından gayrılık elbisesiyle görünen bu halifeye, kendi nefsinde kuvvet ve kudret göreceği ve bu görüş ile aslından perdeleneceği için Yüce Allah, o halifeye özünde kendi nefsinin fakir ve aslına muhtaç olduğunu ve kendisinde bulunan güç ve kuvvetin ancak yüce terbiyecisi olan efendisi ve seyyidi ile var olduğunu bildirmek istedi. İşte bu maksatla, onun tasarruf ettiği beden şehri içinde kendisine karşı çıkan ve muhalif olan şeyler yarattı ki, ona yüklediği tasarruf kudretinde ona muhalefet etsin. Halife olan ruh gördü ki nefsi çağırır ve nefis onun davetine icabet etmez; hâlbuki ruha o nefis senin mülkündür denilmişti. Ruh, nefsin kendi mülkü olmasına rağmen davetine icabet etmediğine hayret edip vezirine dedi ki: “Bu nefis benim mülküm olduğu ve kendisini davet ettiğim hâlde niçin icabet etmiyor? Bu icabet etmeyişin engelleyici sebebi nedir?” O suale cevaben akıl ruha dedi: “Ey kerim olan seyyid!” Çünkü ruh halife olup, kendisini halife kılanın aynısıdır; bu sebeple kerem sıfatlarını da taşır. Akıl bu sebeple ona “kerim” diye hitap etti. Ve varlık mülkünün yöneticisi olduğundan “seyyid” diye hitap etti. “Senin karşında bir emir mevcuttur ki kuvvetlidir ve itaat edilen biridir ve erişilmesi güçtür ve nail olduğu şeyler pek büyüktür. Ve o emire “heva” denir. Bağışını ve ihsanını özel kişilere gösterir ve acele verir. Senin bağışın gibi özel kişilerden gizli ve ahiret âlemi için ertelenmiş değildir. Ve o emir, nefse, veziri olan şehveti gönderdi ve onun önüne bu peşin olan çeşitli özel lezzetleri yaydı. Ve nefsin bu lezzetler ve hazlar içinden beğendikleri şeyleri pek az ve pek yakın bir zaman içinde acele ona verdi. Nefis dahi böyle muratlarını çabuk veren heva emirinin davetine icabet etti. Ve ona teslim oldu. Ve onun kahredici hükmü altına girdi. Ve beden şehri içindeki orduların ve tebaanın kasabaları ve köyleri ona tabi oldu. Ve memleketin sahiplerinden senin için ancak senin hakikatlerin ile gerçekleşen ve sana özgü olan devlet sahipleri, yani kemal sıfatları kaldı ve işte o heva emiri senin köşkün olan kalbin önüne kadar geldi. Onu tahrip edecek ve seni mülkünden çıkaracaktır. Ve senin tahtını kuşattı. Helak olmadan önce çabuk onun defedilmesi çaresine bak.”

Müellif-i kitâb Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) buyururlar ki: Libâs-ı gayriyyetle hâdis olan rûh, vezîri bulunan akıldan bunları dinledikten sonra kendisinin asl-ı kadîmi olan Allah Subhânehu ve Teâlâ hazretlerine şikâyete rücûʻ etti. İşte bu şikâyeti sebebiyle rûhun nefsinde istiklâli olmayıp, aslına ihtiyâcı ve aczi ve zilleti ve aslı indinde ubûdiyyeti tahakkuk etti. Ve samediyyet-i Hakk ve iftikâr-ı rûh ve kudret-i Hakk ve acz-i rûh ve izzet-i Hakk ve zillet-i rûh ve siyâdet-i Hakk ve ubûdiyyet-i rûh yekdiğerinden temeyyüz ve tahakkuk eyledi. Ve netîcede rûh kendi kadrini ve menziletini bildi. Ve murâd-ı ilâhî dahi ancak bu idi. Bunun delîli âlem-i hissde dahi zâhirdir. Zîrâ insân bütün ömründe envâ‘-i râhat ve niʻmet içinde yaşasa, aslâ Mün‘im’e şükr etmek hâtırına gelmez. Zîrâ bu niʻmetlerin kadrini bilmez. Ancak bunların zıddı olan elem ve azâba duçâr olduğu vakit râhat ve niʻmetin kadr u kıymetini bilir. Nitekim “Cefâyı çekmeyen âşık sefânın kadrini bilmez.” demişlerdir. Müddet-i ömründe hiç hastalık çekmemiş olan kimse sıhhatin kadrini bilmez. Hastalık gelince sıhhatin avdetine hasret-keş olur. Zîrâ eşyâ zıddıyla münkeşif olur. Binâenaleyh insân müstağrak-ı niam iken kendisine nikam gelince Mün‘im’in kadrini bilip, ona şükreder.&#10024;

Kitabın yazarı Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (Allah ondan razı olsun) buyururlar ki: Başkalık elbisesiyle ortaya çıkan ruh, veziri olan akıldan bunları dinledikten sonra, kendisinin ezelî aslı olan Yüce Allah hazretlerine şikâyete döndü. İşte bu şikâyeti sebebiyle ruhun kendi nefsinde bağımsızlığı olmayıp, aslına ihtiyacı, aczi, zilleti ve aslı katında kulluğu gerçekleşti. Ve Hakk'ın Samed oluşu (hiçbir şeye muhtaç olmayışı) ve ruhun muhtaçlığı, Hakk'ın kudreti ve ruhun aczi, Hakk'ın izzeti ve ruhun zilleti, Hakk'ın efendiliği ve ruhun kulluğu birbirinden ayrıştı ve gerçekleşti. Ve neticede ruh kendi değerini ve makamını bildi. Ve ilâhî murat da ancak bu idi. Bunun delili duyular âleminde de açıktır. Çünkü insan bütün ömründe türlü rahatlık ve nimet içinde yaşasa, asla Nimet Veren'e şükretmek aklına gelmez. Çünkü bu nimetlerin değerini bilmez. Ancak bunların zıddı olan elem ve azaba uğradığı zaman rahatlık ve nimetin değerini ve kıymetini bilir. Nasıl ki "Cefayı çekmeyen âşık sefanın kadrini bilmez." demişlerdir. Ömrü boyunca hiç hastalık çekmemiş olan kimse sağlığın değerini bilmez. Hastalık gelince sağlığın geri gelmesine hasret duyar. Çünkü eşya zıddıyla açığa çıkar. Bu sebeple insan nimetlere gark olmuşken kendisine sıkıntılar gelince Nimet Veren'in değerini bilip, ona şükreder.

Müellif (radiyallahu anh) buyurur ki: Rûh Rabb’ine şekvâ ile mürâcaat ettiği vakit, Hakk Subhânehu ve Teâlâ hazretleri, rûh ile nefis arasında vâsıta oldu. Ve zevc ile zevce arasını bulmaya teşebbüs edenlerin vazîfesini deruhde buyurdu da nefse böyle hitâb etti: “Ey nefs-i mutmainne, râzıyye ve marzıyye olduğun hâlde Rabb’ine rücûʻ et de benim ibâdıma ve cennetime dâhil ol!” (Fecr, 89:28-29) Cenâb-ı Şeyh (radiyallahu anh) bu âyet-i kerîmeyi âtîdeki ibârelerinde tefsîr buyururlar.&#10024;

Müellif (Allah ondan razı olsun) der ki: Ruh Rabb'ine şikâyetle başvurduğu zaman, Yüce Allah ruh ile nefis arasında aracı oldu. Ve karı koca arasını bulmaya çalışanların görevini üstlendi de nefse şöyle seslendi: "Ey mutmain, razı olmuş ve kendisinden razı olunmuş nefis, Rabb'ine dön de benim kullarımın arasına ve cennetime gir!" (Fecr, 89:28-29) Şeyh (Allah ondan razı olsun) bu ayet-i kerimeyi sonraki ifadelerinde tefsir eder.

Vaktâki nefse bu nidâ-i ilâhî geldi rûha meyline mâni‘ olan vâsıtalar kalktı. O tarafa meyl etti. Ve koşa koşa rûh tarafına geldi. Ve onda iştiyâk hâsıl oldu. Binâenaleyh Rabb’inin daʻvetine icâbet etti ve inâyet-i ilâhiyyeye rücûʻ eyledi.&#10024;

Nefse bu ilâhî çağrı geldiği zaman, ruha olan eğilimine engel olan vasıtalar ortadan kalktı. O tarafa yöneldi. Ve koşa koşa ruh tarafına geldi. Ve onda bir özlem oluştu. Bu sebeple Rabb'inin davetine icabet etti ve ilâhî inayete döndü.

Suâl: “Niçin o nefse mutmainne tesmiye olundu ve Hakk Teâlâ râzıyye ve marzıyye buyurdu; Hâlbuki o şimdiki hâlde sû’ ile emmâredir?” denilir ise, biz deriz ki onun tahakkuk-ı îmânından nâşî ona mutmainne tesmiye etti. Münâdî-i hevâ, münâdî olmadı,&#10024;

Soru: "Niçin o nefse mutmainne adı verildi ve Yüce Allah râzıyye ve marzıyye buyurdu; hâlbuki o şimdiki hâlde kötülüğü emredendir?" denilirse, biz deriz ki onun imanının gerçekleşmesinden dolayı ona mutmainne adını verdi. Heva çağırıcısı, çağırıcı olmadı,

َّلله ancak Mûcid’i sebebiyle münâdî oldu. İmdi nefis, Hakk Teâlâ’nın ِ ا قل كُل ًّ مِّن عِندِ (Nisâ,&#10024;

Allah ancak Mucit (yoktan var eden) olması sebebiyle çağrıcı oldu. Şimdi nefis, Yüce Allah'ın "De ki: Hepsi Allah katındandır." (Nisâ, 78) buyruğunun sırrına mazhar olduğu için, kendi üzerine açlık ile hükmetti.

َ 4:78), كُال ًّ نمِد هَؤالء وَهَؤالء مِن عَطَاء رَبِّك (İsrâ, 17:20) kavlinin maʻnâsını bildiği cihetle ibtidâ ile tahakkukundan nâşî nidâ için mutmainn oldu. Sebeb ve illet ise mukaddemâ beyân olundu. Ve Hakk Teâlâ’nın “râzıyyetün marzıyye” kavli nidâyı murâd eder. Îmânın ve&#10024;

"Hepsi bunlardan ve şunlardan Rabbinin bağışındandır." (İsrâ, 17:20) sözünün anlamını bildiği için, başlangıçtaki tahakkukundan (gerçekleşmesinden) dolayı nida (çağrı) için mutmainn oldu. Sebep ve illet (gerekçe) ise daha önce açıklandı. Ve Yüce Allah'ın "razı olmuş, razı olunmuş" sözü nidayı (çağrıyı) kasteder. İmânın ve

ی tevhîdinin tahakkukundan nâşî indimizde marzıyyedir, demektir. عِبَادِي ف فَادخیل (Fecr,&#10024;

Kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine açlık ile hükmettiği de, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine aç

ِي ِي 89:29) Yaʻnî ibâd-ı ihtisâs ki hazret-i ilâhiyye ehlîdir. جَنَّن وَادخیل (Fecr, 89:30) Niam-ı&#10024;

Yani, Allah'a özgü kullar ki, İlahi Hazret'in ehlidir. "Cennetime gir" (Fecr, 89:30). Nimetleri...

َِي ِي halîfeden ibâret olan mekrûhları murâd eder. Zîrâ şehevât kâfirin cennetidir. Ve o hakîkatte nârdır. Onların zâhiri niam, bâtını cahîmdir. Ve Resûllullah (sallallahu aleyhi ve âlihi ve sellem) Efendimiz: حفت الجنة بالمكارە و حفت النار بالشهوات Yaʻnî “Cennet mekrûhlar ile örtülmüş ve nâr dahi şehvetler ile örtülmüştür.” buyurduğu cihetten buna tenbîh eyledi. Ve Allah (a.c.) hazretleri hurûc-i Deccâl indinde bunu ızhâr eyler. Ve Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz zikr buyurdular ki: “Muhakkak onun âteşten ve sudan iki vâdîsi vardır. Kim âteşe kasd ederse, su bulur. Ve kim suya kasd ederse, âteş bulur.”&#10024;

O, halifeden ibaret olan mekruhları (hoşlanılmayan şeyleri) murat eder. Çünkü şehvetler kâfirin cennetidir. Ve o, hakikatte ateştir. Onların görüneni nimetler, bâtını ise cehennemdir. Ve Resûllullah (sallallahu aleyhi ve âlihi ve sellem) Efendimiz: حفت الجنة بالمكارە و حفت النار بالشهوات Yani “Cennet mekruhlar ile örtülmüş ve ateş dahi şehvetler ile örtülmüştür.” buyurduğu cihetten buna dikkat çekti. Ve Yüce Allah (a.c.) Deccâl'in çıkışı anında bunu açığa çıkarır. Ve Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz zikretti ki: “Muhakkak onun ateşten ve sudan iki vadisi vardır. Kim ateşe yönelirse, su bulur. Ve kim suya yönelirse, ateş bulur.”

İmdi eğer denirse ki nefis dâi-i akla böylece icâbet eder. Ve onu senin zikr ettiğin gibi Hakk’tan işitir. İmdi niçin dâi-i hevâya icâbet edip iʻrâz eyledi? Cevâben deriz ki: Bu iki vecihdendir. Onların birini kelâmın evvelinde farz eyledik. Şöyle ki muhakkak Hakk Teâlâ zikr ettiğimiz şeyden nâşî rûhun kadrini bildirmek diledi ve ona hevânın nidâsını işittirdi. Ve Hakk Subhânehu irâde ettiği şeyi îkâ‘ için dâi-i akıldan onu sağır kıldı. Ve diğer vecih budur ki muhakkak nefis rûhun baʻzısıdır. Nitekim Havvâ, Âdem’in baʻzısıdır. Ve münâdî-i rûh aslen onun kendi nefsinden oldu. Ve münâdî-i hevâ ise ondan ecnebîdir.&#10024;

Şimdi eğer denirse ki nefis, aklın davetçisine böylece icabet eder. Ve onu senin zikrettiğin gibi Hak'tan işitir. Şimdi niçin hevanın davetçisine icabet edip yüz çevirdi? Cevaben deriz ki: Bu iki yöndendir. Onların birini sözün başında farz ettik. Şöyle ki muhakkak Yüce Allah, zikrettiğimiz şeyden dolayı ruhun kadrini bildirmek diledi ve ona hevanın nidasını işittirdi. Ve Yüce Allah irade ettiği şeyi gerçekleştirmek için aklın davetçisinden onu sağır kıldı. Ve diğer yön budur ki muhakkak nefis, ruhun bir parçasıdır. Nitekim Havva, Adem'in bir parçasıdır. Ve ruhun çağırıcısı aslen onun kendi nefsinden oldu. Ve hevanın çağırıcısı ise ondan yabancıdır.

İmdi asıl, hâsıl ve ecnebî, gayr-i hâsıldır. Binâenaleyh bilmediği şeyi öğrenmeye müştâk oldu. Vâkiʻ olan şeyi bilmek için icâbet eyledi. Nitekim Havvâ ekl-i şecerede İblis’e icâbet etti. Ve mülk-i insânîde hevâ ve akıl arasında vekâyi‘ ve hurûb ve fiten vukûʻu buradandır. Ve baʻzen birinin galebesi müstevlî olur. Ve onu ahz eder. Binâenaleyh ona teazzüz eder ve onu esîr eder. Ve ekserîyâ katl eder. Herhangi bir şahıs hakkında arz-ı ekbere kadar hikmet-i ilâhiyye böyle müstemirr oldu. Ve ekserîyâ biri bâdiyeyi ve diğeri hâdırayı temellük eder. Ve baʻzen biri mülkün zâhiren ve bâtınen kâffesini temellük eder.&#10024;

Şimdi asıl olan, hâsıl olandır; ecnebi olan ise hâsıl olmayandır. Bu sebeple bilmediği şeyi öğrenmeye istekli oldu. Meydana gelen şeyi bilmek için icabet etti. Nasıl ki Havva, ağaçtan yeme konusunda İblis'e icabet etti. İnsan mülkünde heva (nefsin arzuları) ve akıl arasında olayların, savaşların ve fitnelerin meydana gelmesi de buradan kaynaklanır. Ve bazen birinin üstün gelmesi hâkim olur. Ve onu ele geçirir. Bu sebeple ona üstünlük taslar ve onu esir eder. Ve çoğu zaman öldürür. Herhangi bir şahıs hakkında, yeryüzünün en büyük kısmına kadar ilahi hikmet böylece sürekli oldu. Ve çoğu zaman biri çölü, diğeri ise yerleşik alanı sahiplenir. Ve bazen biri mülkün hem zahirini hem de batınını tamamen sahiplenir.

İmdi âsilere gelince, sultân-ı hevâ onların bâdiyelerinin mâlikidir. Ve sultân-ı akıl onların hâdıra-i hâssalarının mâlikidir. Ve münâfıklara gelince; akıl, onların bâdiyelerinin mâliki ve hevâ hâdıralarının mâlikidir. Ve maʻsûm ve mahfûz olan mü’minlere gelince akıl onların bâdiye ve hâdıralarının mâlikidir. Ve kâfirlere gelince, hevâ onların bâdiye ve hâdıralarının mâlikidir. Dâr-ı âhirette olduğu vakit mevt, zebh olunur. Âsîler, maʻsûm olan mü’minlere ilhâk olunur. Onlar için niam-ı dâim hâsıl olur. Ve münâfıklar, kâfirlere ilhâk olunup onlar için azâb-ı lâzım hâsıl olur. Binâenaleyh münâfıkın ameli, Cenâb-ı Hakk’tan bir şey iğnâ etmez.&#10024;

Şimdi âsilere gelince, heva sultanı onların çöl bölgelerinin sahibidir. Akıl sultanı ise onların özel yerleşim yerlerinin sahibidir. Münafıklara gelince; akıl, onların çöl bölgelerinin sahibidir ve heva da yerleşim yerlerinin sahibidir. Masum ve korunmuş olan müminlere gelince, akıl onların hem çöl bölgelerinin hem de yerleşim yerlerinin sahibidir. Kâfirlere gelince, heva onların hem çöl bölgelerinin hem de yerleşim yerlerinin sahibidir. Ahiret yurdunda ölüm, boğazlanır. Âsiler, masum olan müminlere katılır. Onlar için sürekli nimetler meydana gelir. Münafıklar ise kâfirlere katılır ve onlar için sürekli azap meydana gelir. Bu sebeple münafığın ameli, Yüce Allah'tan hiçbir şeyi gidermez.

İmdi muhakkak tevhîd asıldır. Ve amel fer‘dir. Böyle olunca fer‘ hakkında onu ifsâd ve helâk eden bir şey tesâdüf ederse, asıl onu cebr eder; âsîler gibi. Ve asıl harâb olduğu vakit, fer‘ onu cebr etmez; münâfık gibi. İmdi mülk-i insânî dünyâda dört tabaka üzerine döner. Her bir şahıs hakkında onlardan biri lâzımdır: Ya mü’min-i maʻsûm ve mü’min-i mahfûzdur. Veyâ aslen kâfir ve müşriktir. Veyâhûd münâfıktır. Veyâ âsîdir. Vaktâki bu takarrur eyledi ve sâbit oldu; şimdi biz akıl ve hevâ arasında onun için fiten ve hurûbun neş’eti vâkiʻ olan sebebi zikr ederiz. Zîrâ bu onun mevziʻidir. Ve Allah Teâlâ hakkı söyler ve o doğru yola irşâd eyler.”&#10024;

Şimdi, muhakkak ki tevhid asıldır ve amel fer'dir. Böyle olunca, fer' hakkında onu bozan ve yok eden bir şey meydana gelirse, asıl onu telafi eder; âsiler gibi. Asıl harap olduğu vakit ise, fer' onu telafi etmez; münafık gibi. Şimdi, insan mülkü dünyada dört tabaka üzerine döner. Her bir kişi hakkında onlardan biri gereklidir: Ya masum mümin ve korunmuş mümindir, ya aslen kâfir ve müşriktir, ya da münafıktır, ya da âsidir. Bu durum kesinleşip sabit olduktan sonra, şimdi biz akıl ve heva (nefsin istekleri) arasında onun için fitnelerin ve savaşların ortaya çıkış sebebi olan şeyi zikrederiz. Çünkü burası onun yeridir. Ve Yüce Allah hakkı söyler ve o doğru yola iletir.

Yaʻnî henüz emîr-i hevânın taht-ı idâresinde bulunup rûhun şikâyetine sebeb olan bu nefse niçin “Ey nefs-i mutmainne!” diye hitâb buyruldu ve Hakk Teâlâ onu râzıyye ve marzıyye sıfâtlarıyla tavsîf eyledi? Hâlbuki tâbiʻ-i hevâ olduğu için şimdiki hâlde fenâlıklar ile emr edip durur? Biz bu suâle cevâben deriz ki: Ona mutmainne tesmiye olunması îmânının tahakkukundan neş’et etmiştir. Zîrâ nefsi daʻvet eden emîr-i hevâ, ancak mûcidi olan Hakk sebebiyle nefsi daʻvet etti. Çünkü ilm-i ilâhîde her şeyin hakîkati sâbit olduğu gibi eşyâdan bir şey olan hevânın dahi hakîkati sâbit oldu. Ve o dahi esmâ-i ilâhiyyeden bir ismin zıllidir. Ve o isim onun Rabb-i hâssıdır. Ve onun sırât-ı müstakîmi o ismin muktezâsı üzerinde yürümektir. Ve her bir Rabb-i hâss kendi merbûbundan râzı ve o merbûb dahi kendi Rabb-i hâssı indinde marzîdir. Ve esmâ-i ilâhiyyenin mütekâbil olmasından dolayı sırât-ı müstakîm ikidir. Birisi hak&#10024;

Yani henüz heva emîrinin idaresi altında bulunup ruhun şikâyetine sebep olan bu nefse niçin “Ey nefs-i mutmainne!” diye hitap buyruldu ve Yüce Allah onu razı ve kendisinden razı sıfatlarıyla niteledi? Hâlbuki heva'ya tabi olduğu için şimdiki halde fenalıklar ile emredip durur? Biz bu suale cevaben deriz ki: Ona mutmainne denilmesi imanının gerçekleşmesinden kaynaklanmıştır. Zira nefsi davet eden heva emîri, ancak onu var eden Hak sebebiyle nefsi davet etti. Çünkü ilahi ilimde her şeyin hakikati sabit olduğu gibi eşyadan bir şey olan hevanın dahi hakikati sabit oldu. Ve o dahi ilahi isimlerden bir ismin gölgesidir. Ve o isim onun özel Rabbidir. Ve onun doğru yolu o ismin gerektirdiği üzere yürümektir. Ve her bir özel Rab kendi bağlısından razı ve o bağlı dahi kendi özel Rabbi katında razı olunmuştur. Ve ilahi isimlerin karşılıklı olmasından dolayı doğru yol ikidir. Birisi hak

ه ve diğeri bâtıldır. Nitekim Sûre-i Fâtiha’da ذِين َ أنعَمت َ عَليهِم غَي ِْ المَغضوب ِ عَليهِمِصَِاط َ ال (Fâtiha, 1:7) kavl-i şerîfiyle bunlara işâret buyrulur. Ve emîr-i hevâ bâtıl üzerinde yürür ve bu hakîkate nazaran bâtıl kendi tavrında inkâr olunmaz. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber Efendimiz’in şeyhi Ebû Medyen Mağribî (radiyallahu anhüma) âtîdeki beytinde beyân buyururlar:&#10024;

ve diğeri bâtıldır. Nasıl ki Fâtiha Sûresi'nde "Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna; gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değil." (Fâtiha, 1:7) şerefli sözüyle bunlara işaret buyrulur. Ve nefsin arzularına uyan, bâtıl üzerinde yürür ve bu hakikate göre bâtıl, kendi tavrında inkâr olunmaz. Nasıl ki Hz. Şeyh-i Ekber Efendimiz'in şeyhi Ebû Medyen Mağribî (Allah ikisinden de razı olsun) aşağıdaki beytinde beyan buyururlar:

ی

طورە ** فانە من بعض ظهوراتە ال تنكر الباطل ف&#10024;

O hâlde, bâtılı inkâr eden, O'nun bazı zuhûrâtındandır.

Tercüme

“Bâtılı kendi tavrında inkâr etme; zîrâ o da Hakk Teâlâ hazretlerinin baʻzı esmâsından zuhûr etmiştir.”&#10024;

Bâtılı kendi hâlinde inkâr etme; çünkü o da Yüce Allah hazretlerinin bazı isimlerinden ortaya çıkmıştır.

İmdi nefis, Hakk Teâlâ’nın “Her şey Hakk cânibindendir.” (Nisâ: 4:78) ve “Her şeyi onlara biz imdâd ederiz ve onlar senin Rabb’inin atâsındandır.” (İsrâ, 17:20) kavlinin maʻnâsını tab‘an ve zâten bildiği cihetle, ilm-i ilâhîde ibtidâ ile tahakkukundan nâşî nidâ için mutmainn oldu. Yaʻnî nefis şimdiki hâlde her ne kadar sû’ ile emmâre olsa bile mâdemki bidâyeten ilm-i ilâhîde saâdet-i ezelîsi tahakkuk etmiştir. Ve bunu çocuğun memeyi ve sütü bilmesi gibi tab‘an ve zâten bilir. İşte bu tahakkuk ve bilişten dolayı “Ey nefs-i mutmainne!” nidâsına münâdâ vâkiʻ olmuştur. Ve onun emr-i hevâ tarafından iğfal olunmasındaki sebeb ve illetin beyânı evvelce mürûr eyledi. Ve Hakk Teâlâ’nın “razıyyetün marzıyye” kavli nidâyı murâd eder. Yaʻnî ey îmânının ve tevhîdinin tahakkuk-i ezelîsinden nâşî indimizde marzıyye olan nefis, demektir.&#10024;

Şimdi nefis, Yüce Allah'ın "Her şey Allah tarafındandır." (Nisâ: 4:78) ve "Her şeyi onlara biz imdâd ederiz ve onlar senin Rabb'inin atâsındandır." (İsrâ, 17:20) sözünün anlamını doğuştan ve zât itibarıyla bildiği için, ilâhî ilimde başlangıçta gerçekleşmesinden dolayı çağrıya mutmain oldu. Yani nefis, şimdiki hâlde her ne kadar kötülüğü emredici olsa bile, mademki başlangıçta ilâhî ilimde ezelî saadeti gerçekleşmiştir. Ve bunu çocuğun memeyi ve sütü bilmesi gibi doğuştan ve zât itibarıyla bilir. İşte bu gerçekleşme ve bilişten dolayı "Ey mutmain olmuş nefis!" çağrısına muhatap olmuştur. Ve onun heva (nefsî istekler) tarafından aldatılmasındaki sebep ve illetin açıklaması daha önce geçti. Ve Yüce Allah'ın "razı olmuş ve kendisinden razı olunmuş" sözü çağrıyı kasteder. Yani ey, imanının ve tevhidinin ezelî gerçekleşmesinden dolayı katımızda kendisinden razı olunmuş nefis, demektir.

ی عِبَادِي ففَادخیل (Fecr, 89:29) “Benim kullarım içine gir!” Yaʻnî hazret-i ilâhiyye ehli olan ibâd-&#10024;

"Ey kullarım, girin içeri!" (Fecr, 89:29) yani İlahi huzur ehli olan kullar.

ِي ِي ı ihtisâsım arasına dâhil ol, demektir.&#10024;

İmdi, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, bütün mertebelerde, ezelen ve ebeden, değişmesi imkânsız olan bir zâtî gereklilik ile, kendisinin zâtî yatkınlığına göre, kendisi üzerine hükmettiği için, bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler, yani Hak'ın ilmindeki varlık suretleri, değişmesi imkânsız olan şeylerdir; çünkü onlar, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olarak, Hak Teâlâ'nın ilminin taalluk ettiği şeylerdir ve Hak Teâlâ'nın ilmi de değişmesi imkânsızdır; bu sebeple, sabit hakikatler de değişmesi imkânsızdır.

Zîrâ mahlûkâtın kâffesi Allah’ın kullarıdır. Velâkin onların baʻzısı rahmet-i rahimiyye&#10024;

Çünkü yaratılmışların hepsi Allah'ın kullarıdır. Ancak onların bazısı rahmet-i rahimiyye (Allah'ın kullarına özel merhameti)

َّلله ile merhûmdur ki Hakk Teâlâ onlar hakkında يَختَص بِرَحمَتِه ِ مَن يَشَاء وَا (Bakara, 2:105) buyurur. Ve bunlar rahmet-i rahimiyyesine muhtass kıldığı kullardır ki ilm-i ilâhîde saâdetleri sâbit olmuştur. جَنَّن وَادخیل (Fecr, 89:30) “Cennetime gir!” bu kavl-i şerîf ile Hakk Teâlâ&#10024;

Allah ile merhumdur ki Yüce Allah onlar hakkında "Rahmetini dilediğine tahsis eder." (Bakara, 2:105) buyurur. Ve bunlar, rahmet-i rahimiyyesine (Allah'ın merhametine) özel kıldığı kullardır ki ilâhî ilimde saadetleri sabit olmuştur. "Cennetime gir!" (Fecr, 89:30) bu şerefli söz ile Yüce Allah.

َِي ِي hazretleri niam-ı halîfeden ibâret olan mekrûhları murâd eder. Zîrâ âlem-i kevnde nefsin mekrûh gördüğü ve hazz eylediği şeyler vardır. Aç durmak ve uykusuz kalmak ve âbdest alıp vaktinde namâzı edâ etmek ve infâk-ı mâl eylemek gibi birçok aʻmâl nefse kerîh gelir. Ve bunların aksi olan nefîs taâmlar ekli ve kaba döşeklerde uyumak ve terk-i salât ve cem‘-i mâl, nefse hoş gelir ve şehvetler kâfirin cennetidir. Hâlbuki onlar hakîkatte âteştir. Ve onların zâhiri birtakım naîm ve lezâizdir. Fakat bâtınları cahîmdir. Ve Resûllullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz hazretleri “Cennet mekrûhlar ile örtülmüş ve âteş şehvetler ile örtülmüştür.” buyurmasıyla bu îzâh olunan hakîkate işâret eyledi. Ve Allah Teâlâ hazretleri bu hadîs-i şerîfde beyân buyrulan hakîkati Deccâl’in hurûcu indinde hissen ızhar eyler. Nitekim (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Deccâl hakkında buyurdular ki “Onun âteşten ve sudan iki vâdîsi vardır ki kim âteşe kasd ederse, o âteşi su bulur. Ve kim suya kasd ederse o suyu âteş bulur.”&#10024;

Yüce Peygamber (s.a.v.) hazretleri, halifelik nimetlerinden ibaret olan mekruhları (hoş görülmeyen şeyleri) kasteder. Çünkü oluş ve bozuluş âleminde nefsin hoş görmediği ve haz aldığı şeyler vardır. Aç durmak, uykusuz kalmak, abdest alıp vaktinde namazı eda etmek ve mal infak etmek gibi birçok amel nefse kerih gelir. Ve bunların aksi olan nefis taamlar yemek, kaba döşeklerde uyumak, namazı terk etmek ve mal toplamak nefse hoş gelir ve şehvetler kâfirin cennetidir. Hâlbuki onlar hakikatte ateştir. Ve onların görüneni birtakım nimetler ve lezzetlerdir. Fakat bâtınları cehennemdir. Ve Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz hazretleri “Cennet mekruhlar ile örtülmüş ve ateş şehvetler ile örtülmüştür.” buyurmasıyla bu izah olunan hakikate işaret etti. Ve Yüce Allah hazretleri bu hadis-i şerifte beyan buyrulan hakikati Deccal’in çıkışı anında hissen ortaya koyar. Nasıl ki (s.a.v.) Efendimiz, Deccal hakkında buyurdular ki “Onun ateşten ve sudan iki vadisi vardır ki kim ateşe yönelirse, o ateşi su bulur. Ve kim suya yönelirse o suyu ateş bulur.”

Maʻlûm olsun ki Deccâl mübâlağa ile “kizb eden” maʻnâsınadır. Âhir zamânda hakâyıkı dîniyyeyi mazhar olan Mehdî’nin zuhûrunu müteâkib ona muârız ve onu mükezzib olan bir sergerde hurûc eder. Deccâl onun ism-i zâtîsi değil, sıfâtıdır. Ve halkı şehevât-ı nefsâniyyeye daʻvet ve ibâdât ve aʻmâl-i sâliha gibi nefse kerîh şeylerden ictinâba daʻvet eder. Ve Hz. Mehdî ise insân-ı kâmil ve halîfetullâhi fi’l-arz olup, bunun aksi olarak nefse kerîh gelen ibâdâta ve âmâl-i sâlihaya ve şehevâttan ictinâba daʻvet eyler. Ve bu zuhûr-i muhalif, ihtilâf-ı esmâdan nâşîdir. Zîrâ Hz. Mehdî, ism-i Hâdî’nin ve Deccâl, ism-i Mudill’in mazhar-ı kâmilidir. Bu sebeble yekdiğerine muârız olurlar ve Hz. Mevlânâ (radiyallahu anh) bu hâle işâreten Mesnevîi Şerîf’lerinde şöyle buyururlar:&#10024;

Bilinmeli ki Deccâl, abartılı bir şekilde "çok yalan söyleyen" anlamına gelir. Âhir zamanda dinî hakikatlere mazhar olan Mehdî'nin ortaya çıkışını takiben, ona karşı çıkan ve onu yalanlayan bir lider ortaya çıkar. Deccâl onun zâtî ismi değil, sıfatıdır. Ve halkı nefse ait şehvetlere davet eder ve ibadetler ile sâlih ameller gibi nefse hoş gelmeyen şeylerden kaçınmaya davet eder. Hz. Mehdî ise insân-ı kâmil ve yeryüzünde Allah'ın halifesi olup, bunun aksine nefse hoş gelmeyen ibadetlere, sâlih amellere ve şehvetlerden kaçınmaya davet eder. Ve bu zıt ortaya çıkış, isimlerin farklılığından kaynaklanır. Çünkü Hz. Mehdî, Hâdî isminin ve Deccâl, Mudill isminin kâmil mazharıdır. Bu sebeple birbirlerine karşıt olurlar ve Hz. Mevlânâ (Allah ondan razı olsun) bu duruma işaret ederek Mesnevî-i Şerîf'lerinde şöyle buyururlar:

شد گشد ** مویس ی با مویس ی در جنگاسي ْ رن یكرن چونكە ن&#10024;

Ma'lûm olsun ki, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, bütün noksan sıfatlardan münezzeh ve bütün kemâl sıfatlarla muttasıf olduğu için, zâtında ve sıfatlarında mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddüldür; yani değişmesi ve başka bir hâle geçmesi imkânsızdır. Binâenaleyh, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar (şuûnât-ı zâtiyye) da, değişmesi imkânsız olan sabit hakikatler (a'yân-ı sâbite) de, ezelen ve ebeden, yani öncesiz ve sonsuz olarak, kendi özlerinde ve niteliklerinde, dışarıda var olan şeylerin (a'yân-ı hâriciyye) varlıkları gibi, değişmesi imkânsızdır. İmdi, bu sabit hakikatler (a'yân-ı sâbite), Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olup, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar (şuûnât-ı zâtiyye) ile aynıdır. Bu sebeple, bu sabit hakikatlerin (a'yân-ı sâbite) değişmesi imkânsızdır. Çünkü, Hak Teâlâ'nın ilmi, değişmesi imkânsız olan bir şeydir. Bu sabit hakikatler (a'yân-ı sâbite), Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olduğu için, Hak Teâlâ'nın ilminin değişmesi imkânsız olduğu gibi, bu sabit hakikatlerin (a'yân-ı sâbite) de değişmesi imkânsızdır. Bu sabit hakikatler (a'yân-ı sâbite), dışarıda var olan şeylerin (a'yân-ı hâriciyye) varlıkları gibi, vehmedilmiş, sadece sanıda var olan (mevhûm) veya bağıntılı varlıklar (vücûd-ı izâfî) değildir. Aksine, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olup, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar (şuûnât-ı zâtiyye) ile aynıdır. Bu sebeple, bu sabit hakikatlerin (a'yân-ı sâbite) değişmesi imkânsızdır.

ی

َ

فرعون اندر آشن رس كان داشن َ ** مویس با یكرن چونكە ن&#10024;

Firavun, Musa ile birleştiğinde, o bilginin içinde idi.

ی

Tercüme

“Vaktâki bî-renklik renge esîr oldu; Musâ (aleyhi’s-selâm) Mûsâ-yı Sâmirî ile nizâ‘ içinde oldu. Vaktâki evvelce mâlik olduğun bî-renkliğe erişesin; Musâ (aleyhi’s-selâm), Fir‘avn ile sulh ve ittihâd içindedir.”&#10024;

Rengini kaybetmiş olan şey renge esir olduğunda, Musa (a.s.) Sâmirî'nin Musa'sı ile çekişme içinde oldu. Evvelce sahip olduğun renksizliğe ulaştığında ise, Musa (a.s.) Firavun ile barış ve birlik içindedir.

Hz. Mehdî havârık ve kerâmât ile zuhûr ettiği gibi Deccâl dahi havârık ve istidrâcât ile zâhir olur. Binâenaleyh Deccâl’in nezdinde biri su ve diğeri âteş ile mâlâ-mâl iki vâdî bulunur. Deccâl kendisine tâbiʻ olanları suya duhûle ve âteşten ictinâba daʻvet eder. Ve daʻvet-i vâkıʻaya icâbetle suya girenler kendilerini âteşte bulurlar. Ve daʻvete muhalefetle âteşe kasd edenler kendilerini suda bulurlar. Bu hâl o vakit ibâdullah için azîm bir imtihân-ı ilâhî olur. Zîrâ sıcak bir havâda suya girmek nefse hoş gelir. Ve âteşe duhûl ise mevti intâc edeceğinden nefis ondan ictinâb eder. Daha baʻzı havârık vardır ki bunlar Deccâl’in fitnesidir. Ve tafsîlâtı kütüb-i ahâdîsde mündericdir.&#10024;

Hz. Mehdî harikalar ve kerametlerle ortaya çıktığı gibi, Deccâl de harikalar ve istidraclarla (Allah'ın düşmanlarına verdiği olağanüstü haller) görünür. Bu sebeple Deccâl'in yanında biri su ve diğeri ateş ile dolu iki vadi bulunur. Deccâl kendisine tâbi olanları suya girmeye ve ateşten kaçınmaya davet eder. Ve davete uyarak suya girenler kendilerini ateşte bulurlar. Ve davete karşı gelerek ateşe yönelenler kendilerini suda bulurlar. Bu hâl o zaman Allah'ın kulları için büyük bir ilâhî imtihan olur. Çünkü sıcak bir havada suya girmek nefse hoş gelir. Ve ateşe girmek ise ölümü doğuracağından nefis ondan kaçınır. Daha başka harikalar vardır ki bunlar Deccâl'in fitnesidir. Ve ayrıntıları hadis kitaplarında yazılıdır.

Cenâb-ı Şeyh (radiyallahu anh) bu hakîkati beyân buyurduktan sonra bunun üzerine terettüb eden bir suâl îrâd edip dediler ki: Mâdemki nefsin ezelde saâdeti ve îmânı tahakkuk etmesinden nâşî senin îzâh ve beyân ettiğin gibi kendisinde aklın daʻvetini Hakk’tan işitmek kuvveti vardır; şu hâlde niçin dâʻî‘-i hevâya icâbet edip aklın daʻvetine icâbetten iʻrâz vâkiʻ oldu? Biz cevâben deriz ki bunda iki vecih vardır. Birisini bâlâda îzâh edip dedik ki: Hakk Teâlâ kendi halîfesi olan rûha tasarrufda aczini ve kendi tasarrufunun kudret-i Hakk ile olduğunu bildirmek ve bu sûretle kendi kadr ve menziletini anlatmak murâd etti de nefse hevânın nidâsını işittirdi. Ve bu murâdının husûlü için aklın daʻvetini işitmekten nefsin kulaklarını sağır kıldı. İkinci vecih budur ki: Muhakkak nefis, rûhun baʻzısıdır. Nitekim nefsin envâ‘ı ve evsâfı bundan evvelki şerhlerde îzâh edilmiş idi. Bundan müstebân olur ki her nefis, rûhdur; fakat her rûh nefis değildir. Nitekim Havvâ, Âdem’in baʻzısıdır. Ve Âdem’in dişisidir. Ve her kadın Âdem’dir; fakat her Âdem kadın değildir.&#10024;

Şeyh (Allah ondan razı olsun) bu hakikati açıkladıktan sonra, bunun üzerine terettüp eden bir soru yöneltip şöyle dedi: Mademki nefsin ezelde saadeti ve imanı gerçekleşmesinden dolayı, senin izah ve beyan ettiğin gibi, kendisinde aklın davetini Hak'tan işitme kuvveti vardır; şu halde niçin heva davetçisine icabet edip aklın davetine icabetten yüz çevirme meydana geldi? Biz cevaben deriz ki bunda iki vecih vardır. Birincisini yukarıda izah edip dedik ki: Yüce Allah, kendi halifesi olan ruha tasarrufta aczini ve kendi tasarrufunun Allah'ın kudretiyle olduğunu bildirmek ve bu suretle kendi kadrini ve menziletini anlatmak murad etti de nefse hevanın nidasını işittirdi. Ve bu muradının husulü için aklın davetini işitmekten nefsin kulaklarını sağır kıldı. İkinci vecih budur ki: Muhakkak nefis, ruhun bazısıdır. Nitekim nefsin envâı ve evsafı bundan evvelki şerhlerde izah edilmiş idi. Bundan müsteban olur ki her nefis, ruhtur; fakat her ruh nefis değildir. Nitekim Havva, Adem'in bazısıdır. Ve Adem'in dişisidir. Ve her kadın Adem'dir; fakat her Adem kadın değildir.

İmdi mâdemki nefis rûhun baʻzısıdır. Ve münâdî olan rûh, nefsin aslıdır. Ve münâdî olan hevâ ise, nefse nazaran ecnebîdir. Ve cüz’ün, küll ile ittisâl-i dâimîsi bulunduğundan cüz’ indinde küll hâsıldır. Ve ayrıca onu tahsîle lüzûm yoktur. Ve o cüz’ün ecnebî ile ittisâli olmadığından o ecnebî onun indinde gayr-i hâsıldır. Binâenaleyh nefis bilmediği şeyi öğrenmek için o ecnebîye mütemâyil ve müştâk oldu. Bu hakîkatin eseri dâimâ zâhirde de müşâhede edilmektedir.&#10024;

Şimdi mademki nefis ruhun bir parçasıdır. Ve seslenen ruh, nefsin aslıdır. Ve seslenen heva (nefsin arzu ve istekleri) ise, nefse göre yabancıdır. Ve parçanın, bütün ile daimi birleşmesi bulunduğundan, parçanın yanında bütün hazırdır. Ve ayrıca onu elde etmeye gerek yoktur. Ve o parçanın yabancı ile birleşmesi olmadığından, o yabancı onun yanında hazır değildir. Bu sebeple nefis bilmediği şeyi öğrenmek için o yabancıya eğilimli ve istekli oldu. Bu hakikatin eseri daima dışarıda da gözlemlenmektedir.

Nitekim her bir kavmin ricâli, nisvân-ı ecnebiyyeye ve nisvânı dahi ricâl-i ecnebiyyeye mütemâyildir. Ve bu hâl-i temâyül onların hâl ve şânından bilmediği şeyi öğrenmek merâkından münbaisdir. İşte nefis dahi kendisine ecnebî olan hevânın indinde lezâiz ve huzûzâttan vâkiʻ olan şeyleri bilmek için ona icâbet eyledi. Nitekim Havvâ ekl-i şecerede İblîs’e icâbet etti. Zîrâ İblîs cinsi Âdem’den olmayıp, Havvâ’ya ecnebî idi. Ve işte mülk-i insânîde, hevâ ve akıl arasında vakʻalar ve muhârebeler ve fitneler vukûʻunun menbaʻı budur. Ve baʻzen akıl ve hevâdan birinin galebesi müstevlî olur. Ve hangisi gâlib gelmiş ise onu ahz eder. Ve onun üzerinde izzet sâhibi olur. Ve onu esîr eder. Ve ekserîyâda katl eder. Onda aslâ tasarruf eseri bırakmaz.&#10024;

Nasıl ki her bir kavmin erkekleri, yabancı kadınlara ve kadınları da yabancı erkeklere meyillidir. Ve bu meyil hâli, onların hâl ve şanından bilmediği şeyi öğrenme merakından kaynaklanır. İşte nefis de kendisine yabancı olan hevanın (nefsanî arzuların) yanında lezzetlerden ve hazlardan meydana gelen şeyleri bilmek için ona icabet etti. Nasıl ki Havva, ağaçtan yeme konusunda İblis’e icabet etti. Çünkü İblis cinsi Âdem’den olmayıp, Havva’ya yabancı idi. Ve işte insan mülkünde, heva ve akıl arasında olayların ve savaşların ve fitnelerin meydana gelmesinin kaynağı budur. Ve bazen akıl ve heva'dan birinin galebesi (üstün gelmesi) yaygın olur. Ve hangisi galip gelmiş ise onu alır. Ve onun üzerinde izzet sahibi olur. Ve onu esir eder. Ve çoğunlukla da katleder. Onda asla tasarruf eseri bırakmaz.

Efrâd-ı insâniyyeden her bir şahıs hakkında arz-ı ekbere yaʻnî yevm-i kıyâmete kadar hikmet-i ilâhiyye böylece devâm eder. Zîrâ yevm-i kıyâmet ahkâm-ı tabîiyyenin mürtefiʻ olduğu bir gündür. Ve bir örtü makâmında olan ahkâm-ı tabîiyye mürtefiʻ olunca her şeyin hakîkati zâhir olup, artık nizâ‘ kalmaz. Ve ekserîyâ akıl ve hevâdan biri bâdiyeyi yaʻnî tebʻa-i halîfenin sâkin olduğu köyleri ve diğeri hâdırayı yaʻnî şehri ve makarr-ı idâreyi temellük eder. Ve baʻzen biri mülkün zâhiren ve bâtınen kâffesini yaʻnî hem bâdiyeyi ve hem de hâdırayı temellük eder.&#10024;

İnsan fertlerinden her bir kişi hakkında, büyük arza yani kıyamet gününe kadar ilahi hikmet böylece devam eder. Çünkü kıyamet günü, tabiî hükümlerin ortadan kalktığı bir gündür. Ve bir örtü makamında olan tabiî hükümler ortadan kalkınca, her şeyin hakikati ortaya çıkar ve artık anlaşmazlık kalmaz. Ve çoğunlukla akıl ve heva (nefsin istekleri)dan biri badiyeyi yani halifenin tebaasının sakin olduğu köyleri, diğeri ise hadırayı yani şehri ve idare merkezini ele geçirir. Ve bazen biri mülkün zahiren ve batınen tamamını yani hem badiyeyi hem de hadırayı ele geçirir.

İmdi sultân-ı hevâ, âsîlerin bâdiyelerini ve sultân-ı akıl onların hâdıra-i hâssalarını zabt ve temellük etmiştir. Ve onların bâdiyeleri hâvass-i hamse-i zâhire ve aʻzâ-yı vücûdiyyeleridir. Ve hâdıra-i hâssaları kalb ve fikirleridir. Binâenaleyh âsîler sultân-ı hevâya tâbiʻ olan havâss-i zâhirelerini ve aʻzâlarını hükm-i hevâ ile maâsîde istiʻmâl ederler. Fakat hâdıra-i hâssaları olan kalbleri ve fikirleri henüz sultân-ı aklın taht-ı tasarrufunda olduğundan îmânları ve iʻtikâdları muhtell değildir.&#10024;

Şimdi, heva sultanı (nefsin arzu ve istekleri), âsilerin (günahkârların) çöl bölgelerini ve akıl sultanı onların özel şehirlerini ele geçirmiş ve sahiplenmiştir. Onların çöl bölgeleri beş dış duyuları ve bedensel uzuvlarıdır. Özel şehirleri ise kalpleri ve fikirleridir. Bu sebeple âsiler, heva sultanına tâbi olan dış duyularını ve uzuvlarını hevanın hükmüyle günahlarda kullanırlar. Fakat özel şehirleri olan kalpleri ve fikirleri henüz akıl sultanının tasarrufu altında olduğundan imanları ve inançları bozulmuş değildir.

Münâfıklara gelince akıl onların bâdiyelerinin ve hevâ hâdıralarının mâlikidir. Binâenaleyh onların havâss ve aʻzâlarından müslümânları aldatmak ve onların hukûkuna mâlik olmak için şerʻa muvâfık amelleri sâdır olur. Fakat kalbleri ve fikirleri hükm-i hevâ ile bu aʻmâl-i zâhirelerini mükezzibdir.&#10024;

Münâfıklara gelince, akıl onların çölleşmiş ruhlarının ve heva kaynaklı olaylarının sahibidir. Bu sebeple, onların duyularından ve organlarından, Müslümanları aldatmak ve onların haklarına sahip olmak için şeriata uygun ameller ortaya çıkar. Fakat kalpleri ve fikirleri, hevanın hükmüyle bu zahirî amellerini yalanlar.

Ve maʻsûm olan enbiyâ ve mahfûz olan evliyâya gelince akıl onların bâdiye ve hâdıralarının mâliki olduğundan kalbleri nûr-i îmânla memlû ve efkâr ve iʻtikâdları maârif-i ilâhiyye ile meşgûl ve havâss ve aʻzâlarından aʻmâl-i hasene sâdır olur.&#10024;

Masum olan peygamberlere ve korunmuş olan evliyalara gelince, akıl onların iç ve dış hallerinin sahibi olduğundan, kalpleri iman nuruyla dolu, fikir ve inançları ilahi bilgilerle meşgul ve duyuları ile organlarından güzel ameller ortaya çıkar.

Kâfirlere gelince hevâ onların bâdiyeleri ve hâdıralarının mâlikidir. Binâenaleyh onların kalbleri ve fikirleri mefâsid ve ebâtıl ile memlûdur. Ve aʻzâ ve cârihalarından aʻmâl-i fâside zâhir olur. Bunların cümlesi dâr-ı âhirette oldukları vakit, ölüm denilen hâl bir koç sûretinde tecessüm ettirilerek zebh olunur. Zîrâ yevm-i kıyâmette arazlar ve amellerin her biri birer sûreti münâsibede zâhir olurlar.&#10024;

Kâfirlere gelince, heva (nefsin istekleri) onların çöl ve düşüncelerinin sahibidir. Bu sebeple onların kalpleri ve fikirleri fesat ve bâtıl şeylerle doludur. Ve uzuvlarından ve organlarından kötü ameller ortaya çıkar. Bunların hepsi ahiret yurdunda oldukları vakit, ölüm denilen hâl bir koç şeklinde cisimleştirilerek kesilir. Çünkü kıyamet gününde arazlar (geçici nitelikler) ve amellerin her biri uygun birer şekilde ortaya çıkarlar.

İmdi âsîler cihet-i câmiʻaları hasebiyle maʻsûm olan mü’minlere yaʻnî enbiyâ (aleyhimü’s-selâm)’a ilhâk olunup, onlar için naʻîm-i dâim hâsıl olur. Ve asıl olan hâdıraları küffâr ve müşrikler gibi hevânın taht-ı temellükünde bulunduğu için cihet-i câmiʻaları sebebiyle, münâfıklar dahi onlara ilhâk olunup, kendileri için azâb-ı lâzım hâsıl olur. Binâenaleyh münâfıkın ameli cânib-i Hakk’tan bir hüküm sudûruna sebeb olmaz. Zîrâ muhakkak tevhîd asıldır. Ve amel fer‘dir. Böyle olunca fer‘ olan ameli, emîr-i hevânın tasarrufu sebebiyle ifsâd ve helâk eden bir şey vâkiʻ olursa, asıl olan tevhîd telâfi-i mâ-fât eder. Nitekim âsîlerin hâli böyle olur. Ve asıl olan tevhîd harâb olduğu vakit, fer‘ olan amel telâfi-i mâ-fât etmez. Nitekim münâfıkların hâli böyle olur.&#10024;

Şimdi, âsiler, ortak yönleri sebebiyle masum olan müminlere, yani peygamberlere (a.s.) katılırlar ve onlar için sürekli nimetler meydana gelir. Ve asıl olan hâdiseleri (olayları), kâfirler ve müşrikler gibi nefsin mülkiyeti altında bulunduğu için, ortak yönleri sebebiyle münafıklar da onlara katılırlar ve kendileri için gerekli azap meydana gelir. Bu sebeple münafığın ameli, Hak tarafından bir hükmün ortaya çıkmasına sebep olmaz. Çünkü muhakkak ki tevhid asıldır. Ve amel fer'dir (ikincil bir unsurdur). Böyle olunca, fer' olan ameli, nefsin isteğinin tasarrufu sebebiyle bozan ve yok eden bir şey meydana gelirse, asıl olan tevhid, kaybedileni telafi eder. Nasıl ki âsilerin hâli böyle olur. Ve asıl olan tevhid harap olduğu zaman, fer' olan amel kaybedileni telafi etmez. Nasıl ki münafıkların hâli böyle olur.

Şu hâlde mülk-i insânî dünyâda dört tabaka ve sınıf üzerine döner. Her bir şahıs hakkında mutlaka onlardan birisi lâzımdır. Birinci tabaka mü’min-i maʻsûm olan enbiyâ ile mü’mîn-i mahfûz olan evliyâdır. İkinci tabaka onların tamâmıyla zıddı olan kâfirler ve müşriklerdir. Üçüncü tabaka münâfıklardır. Dördüncü tabaka âsîlerdir. Vaktâki bu îzâhât takarrür etti. Ve delâil ile sâbit oldu; şimdi de biz kendi yüzünden mülk-i insânîde fitneler ve harbler neş’eti vâkiʻ olan sebebi zikre şürû‘ ederiz. Zîrâ bu âtîdeki bâb bu sebeble beyân-ı mevziʻdir. Bu beyânâtımız ise vâridât-ı ilâhiyyedir. Akl-ı nazarînin mahsûlü değildir. Ve Allah Teâlâ hakkı söyler ve doğru yola irşâd eyler.&#10024;

Şu hâlde insanlık mülkü dünyada dört tabaka ve sınıf üzerine döner. Her bir şahıs hakkında mutlaka onlardan birisi gereklidir. Birinci tabaka, günahsız mümin olan peygamberler ile korunmuş mümin olan evliyadır. İkinci tabaka, onların tamamıyla zıddı olan kâfirler ve müşriklerdir. Üçüncü tabaka münâfıklardır. Dördüncü tabaka âsîlerdir. Bu açıklamalar yerleşip delillerle sabit olduktan sonra; şimdi de biz, kendi yüzünden insanlık mülkünde fitneler ve savaşlar meydana gelmesinin sebebini zikretmeye başlarız. Çünkü bu gelecek bölüm bu sebeple açıklama yeridir. Bu açıklamalarımız ise ilâhî ilhamlardır. Nazarî aklın ürünü değildir. Ve Yüce Allah hakkı söyler ve doğru yola yöneltir.

****

- DÖRDÜNCÜ BÂB AKIL VE HEVÂ ARASINDA KENDİSİ İÇİN HARB VÂKİ‘ OLAN SEBEBİN ZİKRİ&#10024;

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM AKIL VE HEVÂ ARASINDA KENDİSİ İÇİN SAVAŞ MEYDANA GELEN SEBEBİN ANLATILMASI

HAKKINDADIR

“Allah Teâlâ seni muvaffak eylesin de onun emri münkeşif olsun. Ma‘lûmun olsun ki kendisi için fiten neş’et eden ve harbler vâkiʻ olan sebeb ve aktâr-ı memleketin ve âfâkının kâffe-i vekâyi‘nin taammümü, yedinde olan kimsenin onu necâta tahlîs için, bu mülk-i insânî üzerinde riyâset talebidir. Zîrâ hükümlerinde mütenâkız olan iki emîr arasında tedbîr-i mülk aklen ve şerʻan sahîh olmaz. Ve nitekim bunun delîli Kitâbullah’da&#10024;

Allah Teâlâ seni başarılı kılsın da onun emri ortaya çıksın. Bilinmeli ki kendisi için fitnelerin ortaya çıktığı ve savaşların meydana geldiği memleketin ve ufuklarının bütün olaylarının yayılması, elinde olan kimsenin onu kurtuluşa erdirmek için, bu insanî mülk üzerinde başkanlık talebidir. Çünkü hükümlerinde çelişen iki emir arasında mülkü yönetmek aklen ve şer'an doğru olmaz. Ve nitekim bunun delili Allah'ın Kitabı'ndadır.

َّلله onun, لفَسَدَتَا َِّلَّ ا لوكان َ فِيهِمَا آلِهَة إ (Enbiyâ, 21:22) yaʻnî “Yerde ve gökte iki ilâh olsa idi onların intizâm-ı idâresi bozulur idi.” kavlidir. Ve eğer iki mahlûk hakkında ittihâd-ı irâde farz olunursa bu iki emîr hakkında bunu hükm-i âdet ve şerʻ men‘ eder. Ve onların harkını aslâ bir şahıs hakkında biz işitmedik. Ve böyle olduğu vakit, Hakk Teâlâ bu mülkü ancak vâhid ile tedbîr etmek murâd eder. Ve bunu Resûl’ü (sallalahu aleyhi ve&#10024;

"Yerde ve gökte iki ilâh olsaydı, onların idare düzeni bozulurdu" (Enbiyâ, 21:22) kavlidir. Ve eğer iki yaratılmış hakkında iradelerin birleştiği varsayılırsa, âdet hükmü ve şeriat, bu iki emir hakkında bunu engeller. Ve onların bu kuralı bozduğunu asla bir şahıs hakkında işitmedik. Ve böyle olduğu zaman, Yüce Allah bu mülkü ancak tek bir varlıkla idare etmeyi murad eder. Ve bunu Resûlü (s.a.v.) de murad eder.

ْی âlihî ve sellem)’in lisânı üzerinde tasrîh eyledi: الخر منهماا فاقتلوااذا بوی ع لخلفتی Yaʻnî “İki halîfeye bîat olunduğu vakit onlardan birini katl ediniz.” Ve hilâfet, zâhire ve bâtınedir. Ve hilâfet-i zâhire mukarrer ve sâbittir. Ve burada bizim kelâmımız, ukdesi ukdesine ve bu üslûb üzere cârî olarak haseb-i zâhir üzerine hilâfet-i bâtıne hakkındadır. Ve keşf-i esrâr için bir iʻtirâz vardır. Ve ekserîyâ münâzi‘ için bu hadîsden, bir şeyden müsterîh olmak vardır.&#10024;

(sallallahu aleyhi ve sellem) dilinde açıkça belirtti: "İki halifeye biat edildiği zaman, onlardan birini öldürün." Yani, "İki halifeye biat olunduğu vakit onlardan birini katlediniz." Ve hilafet, zahiri ve batıni olmak üzere iki türlüdür. Zahiri hilafet ise kararlaştırılmış ve sabittir. Ve burada bizim sözümüz, düğümü düğümüne ve bu üslup üzere cari olarak zahire göre batıni hilafet hakkındadır. Ve sırların keşfi için bir itiraz vardır. Ve çoğunlukla münazaa eden için bu hadisten, bir şeyden rahatlamak vardır.

İmdi der ki: “Sallalahu aleyhi ve sellem, onlardan diğerini katl ediniz.” buyurdu. Ve ne bilirsin? Belki hevâ takaddüm ve akıl teahhur etti; binâenaleyh hevâ sâhib-i hilâfet oldu. Biz deriz ki burada takaddüm ve teahhur, zamân ile değildir. Burada takaddüm ancak şerâitin yaʻnî şerâit-i imâmetin ihsâsıyladır. İmdi kimde bulunursa imâmet için mukaddem olur. Ve onda bu şerâit tekemmül etmeyen kimse hal‘ olunur. Ve eğer taannüd edip emr-i azîzde dâhil olmazsa katl olunur. Binâenaleyh zamâna iltifât olunmaz.”&#10024;

Şimdi der ki: "Sallallahu aleyhi ve sellem, onlardan diğerini öldürünüz." buyurdu. Ve ne bilirsin? Aksine, belki heva (nefsanî istekler) öne geçti ve akıl geride kaldı; bu sebeple heva hilafet sahibi oldu. Biz deriz ki burada öne geçme ve geride kalma, zaman ile değildir. Burada öne geçme ancak şartların, yani imamet şartlarının sayılmasıyladır. Şimdi kimde bulunursa, imamet için öne geçer. Ve onda bu şartlar tamamlanmayan kimse azledilir. Ve eğer inat edip yüce emre dahil olmazsa öldürülür. Bu sebeple zamana itibar edilmez.

Bu dördüncü bâbda rûhun vezîri olan akıl ile emîr-i hevâ arasında vâkiʻ olan harblerin ve münâzaʻaların sebebi beyân olunmuştur:&#10024;

Bu dördüncü bölümde, ruhun veziri olan akıl ile heva emiri (nefsin arzularının yöneticisi) arasında meydana gelen savaşların ve çekişmelerin sebebi açıklanmıştır:

Ey kâri’-i mütefattın ve mütefekkir, Allah Teâlâ hazretleri sana tevfîk ihsân eylesin de o harblerin ve fitnelerin emri sana münkeşif olsun. Maʻlûm olsun ki mülk-i insânîde akıl ve hevâ arasında harblerin ve fitnelerin sebebi ve aktâr-ı memleketin ve âfâkının kâffesinde birtakım vukûâtın taammümü, yedinde ve tasarrufunda olan kimseden onu kurtarıp, tarîk-i necâta sevk etmek için riyâset talebidir. Yaʻnî bu kavgaların ve nizâ‘ların sebebi, mülk-i insânîyi iki muhtelif tasarrufdan kurtarmak ve bu ihtilâf-ı tasarruf hasebiyle emr-i idârede vâkiʻ olan bozukluğu izâle etmek için, akıl ve hevâdan birinin makâm-ı riyâsete geçmesi ârzûsudur. Çünkü akıl reîs olursa tarîk-i salâh üzerinde ve eğer hevâ reîs olursa tarîk-i fesâd üzerinde yeknesak bir idâre teessüs etmiş olur. Hâlbuki ikisinin tasarrufu hâlinde idârede gâh salâh ve gâh fesâd zâhir olur. Ve mülk-i insânîde aslâ nizâ‘ eksik olmaz. Zîrâ hükümlerinde tenâkuz olan iki emîr arasında tedbîr-i mülk aklen ve şerʻan sahîh olmaz. Aklen sahîh olmaz; çünkü idârede tezebzüb hâsıl olur. Ve akl-ı selîme muvâfık olan şerʻan dahi sahîh olmaz; çünkü Hakk Teâlâ hazretleri buna delîl olarak Kur’ân-ı Mecîd’inde “Eğer yerde ve gökte iki ilâh olsa idi, onların intizâm-ı idâreleri bozulur idi.” (Enbiyâ, 21:22) buyurur.&#10024;

Ey dikkatli ve düşünen okuyucu, Yüce Allah sana başarı ihsan etsin de o savaşların ve fitnelerin işi sana açıkça belli olsun. Bilinmeli ki insan mülkünde akıl ve heva arasında çıkan savaşların ve fitnelerin sebebi ve memleketin ve dış âlemin bütün yönlerinde birtakım olayların yaygınlaşması, elinde ve tasarrufunda olan kimseden onu kurtarıp, kurtuluş yoluna sevk etmek için başkanlık talebidir. Yani bu kavgaların ve anlaşmazlıkların sebebi, insan mülkünü iki farklı tasarruftan kurtarmak ve bu tasarruf farklılığı sebebiyle yönetim işinde meydana gelen bozukluğu gidermek için, akıl ve heva'dan birinin başkanlık makamına geçme arzusudur. Çünkü akıl başkan olursa doğru yol üzerinde ve eğer heva başkan olursa bozukluk yolu üzerinde tekdüze bir yönetim kurulmuş olur. Hâlbuki ikisinin tasarrufu hâlinde yönetimde bazen doğruluk ve bazen bozukluk ortaya çıkar. Ve insan mülkünde asla anlaşmazlık eksik olmaz. Zira hükümlerinde çelişki olan iki emir arasında mülkü yönetmek aklen ve şer'an doğru olmaz. Aklen doğru olmaz; çünkü yönetimde kararsızlık meydana gelir. Ve aklıselime uygun olan şer'an dahi doğru olmaz; çünkü Yüce Allah buna delil olarak Kur'an-ı Mecid'inde “Eğer yerde ve gökte iki ilâh olsa idi, onların intizâm-ı idâreleri bozulur idi.” (Enbiyâ, 21:22) buyurur.

Ve eğer iki mahlûk arasında ittihâd-ı irâde farz olunursa yaʻnî birisi çıkıp “İki emîrin bi’l-müzâkere müttehîden ittihâz edecekleri karâr dâiresinde bir mülkü idâre etmeleri mümkün olmaz mı?” diye bir suâl îrâd etse; biz buna cevâben deriz ki: Böyle iki emîrin ittihâd-ı irâdesini âdetin ve şerʻin hükmü men‘ eder. Âdetin hükmü menʻ eder; çünkü iki şahıs fıtratta yekdiğerinin aynı değildir. Fikirlerinde ve hisslerinde ve cemîʻ-i ahvâl ve şe’nlerinde müsâvâtları âdeten mutasavver değildir. Ve hükm-ü şerʻ dahi men‘ eder; çünkü Hakk Teâlâ&#10024;

Ve eğer iki yaratılmış arasında irade birliği farz edilirse, yani birisi çıkıp "İki emirin, karşılıklı görüşerek birlikte alacakları karar doğrultusunda bir ülkeyi idare etmeleri mümkün olmaz mı?" diye bir soru yöneltse; biz buna cevaben deriz ki: Böyle iki emirin irade birliğini âdetin ve şeriatın hükmü engeller. Âdetin hükmü engeller; çünkü iki şahıs yaratılışta birbirinin aynı değildir. Onların fikirlerinde ve hislerinde ve bütün hallerinde ve oluşlarında eşitlikleri âdeten düşünülemez. Ve şeriatın hükmü de engeller; çünkü Yüce Allah

ْی hazretleri َ عَیل بَعض وَلقَد فَضَّلْنَا بَعض َ النَّبِيِّی (İsrâ, 17:55) ve تِلْك َ الرسل فَضَّلْنَا بَعضَهم عَیل بَعض (Bakara, 2:253) buyurur. Ve enbiyâ (aleyhimü’s-selâm)’ın cümlesi ümmetlerinin reîsi idiler. Ve onların arasında tefâzul olduğu ve birinin diğerine benzemediği musarrahdır. Zîrâ esmâ-i ilâhiyye arasında tefâzul olunca onların mezâhiri arasında dahi tefâzul olacağı bedîhîdir. Ve bu hüküm bilcümle mezâhire şâmildir. Ve bu âdet öyle bir muhkemdir ki bunun harkını ve tehallüfünü şimdiye kadar aslâ bir şahıs hakkında işitmedik.&#10024;

Yüce Allah, "Gerçekten peygamberlerin bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık." (İsrâ, 17:55) ve "İşte o peygamberler ki, biz onların bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık." (Bakara, 2:253) buyurur. Ve peygamberlerin (a.s.) hepsi ümmetlerinin reisleri idiler. Ve onların arasında üstünlük farkı olduğu ve birinin diğerine benzemediği açıktır. Çünkü ilâhî isimler arasında üstünlük farkı olunca, onların tecelli yerleri (mazhar: ilâhî isimlerin ve sıfatların tecelli ettiği yer) arasında da üstünlük farkı olacağı apaçıktır. Ve bu hüküm, bütün tecelli yerlerini kapsar. Ve bu âdet öyle sağlam bir kanundur ki, bunun bozulduğunu ve aksadığını şimdiye kadar asla bir kişi hakkında işitmedik.

İmdi hükm-i âdet ve şerʻ böyle ittihâd-ı idâreyi men‘ ettiği vakit, Hakk Teâlâ hükm-i âdete ve şerʻa müsteniden bu mülkü ancak yed-i vâhide ile tedbîr etmek murâd eder. Ve bu murâdını Resûl’ü (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in lisân-ı mübarekinden şeref-sâdır olan şu hadîs ile tasrîh buyurdu. O da “İki halîfeye bîat olunduğu vakit, onlardan birini öldürünüz.” maʻnâsındaki kavl-i şerîfidir. Ve hilâfet iki nevʻi üzerinedir: Birisi hilâfet-i zâhire ve diğeri hilâfet-i bâtınedir. Ve hilâfet-i zâhire umûr-ı dünyeviyyeyi idâre eden reîs-i hükûmettir ki bu reîs-i hükûmet her milletin umûruna tevellî eden bir ferd olmak üzere sâbit ve mukarrerdir. Yaʻnî reîs-i hükûmeti olmayan bir kavim yoktur. Ve bu reîs-i hükûmetin iki kimse olması görülmüş ve işitilmiş bir şey değildir. Biz bundan bahs edecek değiliz. Burada bizim kelâmımız hilâfet-i zâhirenin ukdesi ukdesine ve onun üslûbu üzerine cârî olarak hilâfet-i bâtıne hakkındadır. Yaʻnî hilâfet-i bâtıneyi beyân ederken onun ahvâlini hilâfet-i zâhirenin ahvâline tatbîk edeceğiz. Ve bu hadîs-i şerîfde mündemic olan bir sırrın keşfi için bir iʻtirâz dermeyân olunabilir. Ve ekserîyâ mu‘teriz ve münâzi‘ olan kimse için bu hadîs-i şerîfin lafzı tahtından bir maʻnâ istişmâm olunmak vardır.&#10024;

Şimdi, âdet ve şeriat hükmü böyle bir idare birliğini engellediği zaman, Yüce Allah âdet ve şeriata dayanarak bu mülkü ancak tek bir el ile yönetmeyi murad eder. Ve bu muradını Resûl'ü (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'in mübarek dilinden şerefle sâdır olan şu hadis ile açıkça belirtti. O da "İki halifeye biat olunduğu vakit, onlardan birini öldürünüz." anlamındaki şerefli sözüdür. Ve hilafet iki tür üzerinedir: Birisi zahirî hilafet ve diğeri bâtınî hilafettir. Ve zahirî hilafet, dünyevî işleri idare eden hükümet başkanıdır ki bu hükümet başkanı her milletin işlerine vekil olan bir fert olmak üzere sabit ve kararlıdır. Yani hükümet başkanı olmayan bir kavim yoktur. Ve bu hükümet başkanının iki kişi olması görülmüş ve işitilmiş bir şey değildir. Biz bundan bahsedecek değiliz. Burada bizim sözümüz, zahirî hilafetin düğümü düğümüne ve onun üslubu üzerine cari olarak bâtınî hilafet hakkındadır. Yani bâtınî hilafeti açıklarken onun hallerini zahirî hilafetin hallerine uygulayacağız. Ve bu hadis-i şerifte gizli olan bir sırrın keşfi için bir itiraz ileri sürülebilir. Ve çoğunlukla itiraz eden ve tartışan kimse için bu hadis-i şerifin lafzı altından bir anlam sezilmek vardır.

İmdi mu‘teriz der ki: “(Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz onlardan birini öldürünüz.” buyurdu. Ve ne bilirsin belki mülk-i insânîde hevâ takaddüm ve akıl teahhur etti. Yaʻnî emîr-i hevâ makâm-ı riyâsete geçti ve akıl ona mağlûb oldu. Ve binâenaleyh mülk-i insânîde hevâ sâhib-i hilâfet oldu.” Biz bu mu‘terize cevâben deriz ki: Takaddüm ve teahhur zamân ile değildir. Burada takaddüm ancak şerâit-i imâmetin ihsâsıyla yaʻnî imâmette birtakım şartlar vardır; onları ta‘dâd ederiz. Ve iki emîrden hangisinde bu şartlar bulunursa imâmet için o mukaddem olur. Ve kendisinde bu şerâit mevcûd olmaz veyâ tekemmül etmiş bulunmazsa yaʻnî baʻzıları bulunup, baʻzıları bulunmazsa o kimse makâm-ı riyâsette bulunsa dahi hal‘ olunur. Ve eğer makâm-ı riyâsetten çekilmekte inâd eder ve emr-i azîze inkıyâd etmez ise katl olunur. Binâenaleyh zamâna yaʻnî birinin daha evvel makâm-ı riyâsete geçmiş olmasına iltifât olunmaz.&#10024;

Şimdi itiraz eden der ki: "(Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz onlardan birini öldürünüz." buyurdu. Ve ne bilirsin, aksine insan mülkünde heva (nefsin istekleri) öne geçti ve akıl geride kaldı. Yani heva emiri başkanlık makamına geçti ve akıl ona mağlup oldu. Ve bu sebeple insan mülkünde heva halifelik sahibi oldu." Biz bu itiraz edene cevaben deriz ki: Öne geçme ve geride kalma zaman ile değildir. Burada öne geçme ancak imamet şartlarının hissettirilmesiyle, yani imamette birtakım şartlar vardır; onları sayarız. Ve iki emirden hangisinde bu şartlar bulunursa, imamet için o öne geçer. Ve kendisinde bu şartlar mevcut olmaz veya tamamlanmış bulunmazsa, yani bazıları bulunup bazıları bulunmazsa, o kimse başkanlık makamında bulunsa dahi azledilir. Ve eğer başkanlık makamından çekilmekte inat eder ve yüce emre boyun eğmez ise öldürülür. Bu sebeple zamana, yani birinin daha evvel başkanlık makamına geçmiş olmasına itibar edilmez.

“Ve ulemânın zikr ettiği üzere şerâit-i imâmet ondur. Onlardan altısı halkıyyedir ki iktisâb olunmaz ve onlardan dördü müktesebdir. Halkıyyete gelince, “bülûğ” ve “akıl” ve “hürriyet” ve “zükûret” ve “neseb-i Kureyş” ki onda ihtilâf vardır. Ve ulemânın baʻzısı ona nazar etmez ve “hâsse-i semʻ ve basarın selâmeti”dir. Ve mükteseb olan dörde gelince “necdet” ve “ilim” ve “kifâyet” ve “veraʻ”dır. Ve bu şerâitin kâffesi bu halîfe-i ilâhîde mevcûddur. Ve hevâ onlardan muarrâdır. Allah’a sığınırız. Ona hiçbir kimseyi teşrîk etmeyiz. İmdi bize müstevfâ oluncaya kadar biz onları şerîta şerîta zikr ve beyân ederiz. Muhakkak rûh onları cem‘ etti.&#10024;

Âlimlerin belirttiği üzere imamet şartları on tanedir. Bunlardan altısı yaratılıştan gelir ve sonradan kazanılmaz; dördü ise sonradan kazanılır. Yaratılıştan gelenlere gelince, "ergenlik", "akıl", "hürriyet", "erkeklik" ve "Kureyş soyundan olmak"tır ki bunda ihtilaf vardır ve bazı âlimler bunu dikkate almaz; bir de "işitme ve görme duyularının sağlamlığı"dır. Sonradan kazanılan dört şarta gelince, "cesaret", "ilim", "yeterlilik" ve "takva"dır. Bu şartların hepsi bu ilahi halifede mevcuttur. Heva (nefsî istekler) onlardan uzaktır. Allah'a sığınırız. Ona hiçbir kimseyi ortak koşmayız. Şimdi biz, bu şartları tam olarak açıklayıncaya kadar, her bir şartı ayrı ayrı zikreder ve beyan ederiz. Şüphesiz ruh onları bir araya getirmiştir.

Şart-ı evvel “bülûğ”dur. Zîrâ imâmet sabî için mün‘akıd olmaz. Allah Teâlâ senin basîretini nûrlandırsın. Bülûğun rûhdaki iʻtibârı emr-i şerʻidir. Ve bülûğ-i rûh onun ilâhiyyete ittisâlidir. Ve onun ittisâli bizim zikr ettiğimiz şey üzerine sâbit oldu. Onun üzerine mîsâk-ı ahz ettiği hînde makâm-ı kerîme bülûğdur ki ittisâl-i şeref ve rif‘attir. İmdi Hakk Teâlâ ألست َ بِرَبِّكُم (A‘râf, 7:172) buyurdu; بیل “belî” dedi. Eğer ervâh gayr-i bâliğa ola idi; onlardan bu cevâb tasavvur olunmaz ve onlar üzerine bu hitâb tevcîh olunmaz idi.&#10024;

İlk şart "ergenlik"tir. Çünkü imamlık çocuk için geçerli olmaz. Yüce Allah senin basiretini nurlandırsın. Ergenliğin ruhtaki değeri şer'î bir iştir. Ve ruhun ergenliği, onun ilâhî olana bağlanmasıdır. Ve onun bağlanması, bizim zikrettiğimiz şey üzerine sabit oldu. Onun üzerine misak alındığı zaman şerefli makama ulaşmaktır ki bu, şeref ve yücelik bağlantısıdır. Şimdi Yüce Allah "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" (A'râf, 7:172) buyurdu; "Evet" dedi. Eğer ruhlar ergen olmasaydı; onlardan bu cevap tasavvur olunmaz ve onlara bu hitap yöneltilmezdi.

Şart-ı sânî “akıl”dır. Muhakkak imâmet mecnûn için mün‘akıd olmaz. Zîrâ o gayr-i muhâtabdır. Ve onun üzerine teklîf yoktur. Hâlbuki imâm mükellefdir. Onun rûhda iʻtibârı budur ki Allah Teâlâ’dan üzerine vârid olan şeyi taakkul eder. Ve bunun için بیل “belî” dedi. Ve o onunla kâim olan bir sıfâttır ki inşâallahu Teâlâ gelecek olan şeyde, bizim rûh için vezîr yaptığımız akıl ondan sâdır oldu.&#10024;

İkinci şart "akıl"dır. Şüphesiz ki deliler için imamet geçerli olmaz. Çünkü o, muhatap değildir. Ve onun üzerine bir yükümlülük yoktur. Hâlbuki imam yükümlüdür. Onun ruhtaki itibarı şudur ki, Yüce Allah'tan kendisine gelen şeyi akleder. Ve bunun için "evet" dedi. Ve o, kendisiyle kâim olan bir sıfattır ki, inşallah Teâlâ gelecek olan şeyde, bizim ruh için vezir yaptığımız akıl ondan sâdır oldu.

Şart-ı sâlis “hürriyet”tir. Muhakkak imâmet rakîk için mün‘akıd olmaz. Ve beyânı budur ki zîrâ imâmet imâmın evkâtının umûr-ı halkta istiğrâkını iktizâ eder. Ve bu abd için muvâfık olmaz. Çünkü onun seyyidi, onun mâlikidir. İştigâli ve tasarrufâtı ile onun üzerinde mühimmât-ı halka nazarı katʻ eder. Rûhdaki iʻtibârı budur ki hürriyeti ondan eşedd ve ekmel olan bulunmaz. Zîrâ onun üzerinde Allah Teâlâ’dan gayri hiçbir kimsenin mülkü yoktur. Ve bu nasıl tasavvur olunur ki O, muhdesâtın evvelidir. Ve imâm mühimmât-ı halkta müstağraktır. Kezâlik rûh dahi mülkünün mühimmâtında&#10024;

Üçüncü şart "hürriyet"tir. Köle için imamet kesinlikle geçerli olmaz. Bunun açıklaması şudur: Çünkü imamet, imamın zamanlarını halkın işlerinde tamamen kullanmasını gerektirir. Bu ise bir kul için uygun olmaz. Çünkü onun efendisi, onun sahibidir. Efendisi, kulun meşguliyetleri ve tasarrufları ile halkın önemli işlerine olan ilgisini keser. Ruhtaki itibarı ise şudur: Hürriyeti ondan daha şiddetli ve daha mükemmel olan bulunmaz. Zira onun üzerinde Yüce Allah'tan başka hiçbir kimsenin mülkü yoktur. Ve bu nasıl tasavvur olunur ki O, yaratılmışların ilki/öncesidir. Ve imam halkın önemli işlerinde tamamen meşguldür. Aynı şekilde ruh da kendi mülkünün önemli işlerinde tamamen meşguldür.

َ ه müstağraktır. Hakk Teâlâ buyurur: َ َّلَ يَفيَون يل َ وَالنَّهَاريسَبِّحون َ الل (Enbiyâ, 21:20) Yaʻnî “Gece gündüz tesbîh ederler; aslâ fütûr getirmezler.”&#10024;

Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın "Gece gündüz tesbih ederler; asla fütur getirmezler." (Enbiyâ, 21:20) buyurduğu gibi, bütün varlıklar, kendilerine ait olan zâtî yatkınlıkları ve bu yatkınlıkların gerektirdiği haller ile, öncesiz olarak ve sonsuza dek, kendi özlerinde, sıfatlarında ve fiillerinde, Hak Teâlâ'nın ilâhî isimlerinin tecellîlerine mazhar olmaktan ve bu tecellîlerin gerektirdiği oluşları ve halleri ortaya koymaktan bir an bile geri kalmazlar.

Şart-ı râbi‘ “zükûriyyet”tir. Muhakkak imâmet, kadın için mün‘akıd olmaz. Bundan men‘ eden şey budur ki ekser-i hükûmâtta onun için mansıb-ı kazâ ve mansıb-ı şehâdet şerʻan yoktur. Onun bu iʻtibârı açıktır. Nefsinde muhtâc-ı şerh değildir. Her ne kadar sıfât-ı kemâl ile muttasıf olsa dahi nefsi imâm olmaktan men‘ eden şey budur ki o kevnde hicâb-ı suver tahtındadır. Ve o bu imâmın kerîmesi ve halîlesidir. Ve o mahall-i fücûr ve takvâdır. Ve illet iki hilâfette de berâberce müttehiddir.”&#10024;

Dördüncü şart "erkeklik"tir. Şüphesiz imamlık, kadın için geçerli olmaz. Bunu engelleyen şey şudur ki, hükümlerin çoğunda kadın için şeriatça kadılık makamı ve şahitlik makamı yoktur. Kadının bu durumu açıktır. Kendi içinde açıklamaya muhtaç değildir. Her ne kadar kemâl sıfatlarıyla nitelenmiş olsa dahi, kadını imam olmaktan engelleyen şey şudur ki, o, oluş âleminde suretlerin perdesi altındadır. Ve o, bu imamın kızı ve eşidir. Ve o, fücur (günah işleme) ve takva (Allah'tan korkma) yeridir. Ve illet (sebep), iki hilafette de beraberce aynıdır.

“Yaʻnî ulemâ ve müctehidîn hazarâtı imâmet için on şartın vücûdu lâzım olduğunu kütüb-i şerʻiyyede beyân etmişlerdir ki bunlardan altısı imâm olacak kimsenin yaratılışında mevcûd olmak lâzımdır. Zîrâ bunlar çalışmakla kazanılmaz. Bunlardan dördü saʻy ile kazanılır. Yaratılışta mevcûd olması lâzım gelen şartlar; “bülûğ”, “akıl”, “hürriyet” ve “erkeklik” ve “neseb-i Kureyş kabîlesine muttasıl olmak”tır ki bu neseb husûsunda ulemânın ihtilâfı vardır. Baʻzıları bu neseb, imâmetin şartından değildir, derler. Ve “semʻ ve basar hâsselerinin selâmeti”dir. Ve saʻy ile mükteseb olan dört şart dahi “necdet” ve “ilim” ve“kifâyet” ve “veraʻ”dır. Âtîde îzâh olunacağı üzere bu şerâitin onu da halîfe-i ilâhî olan rûhda mevcûddur. Ve emîr-i hevâda bu şartların hiçbirisi yoktur. Halîfe-i ilâhî olan rûhun bu sıfâtlarına biz gayri teşrîk etmekten Allah’a sığınırız. Zîrâ bu sıfatları mahalline isnâd etmemekle zulm etmiş oluruz. Ve şirk zulm-i azîmdir. Nitekim Hakk Teâlâ hazretleri buyurur: ِسَِّ ك َ لظُلْم عَظِيم إِن َّ ال (Lokmân, 31:13)&#10024;

Yani âlimler ve müçtehitler, imamet için on şartın varlığının gerekli olduğunu şeriat kitaplarında açıklamışlardır ki, bunlardan altısının imam olacak kişinin yaratılışında mevcut olması gerekir. Çünkü bunlar çalışmakla kazanılmaz. Bunlardan dördü ise çabayla kazanılır. Yaratılışta mevcut olması gereken şartlar; "ergenlik", "akıl", "hürriyet" ve "erkeklik" ve "Kureyş kabilesi soyundan olmak"tır ki bu soy hususunda âlimlerin ihtilafı vardır. Bazıları bu soy, imametin şartlarından değildir, derler. Ve "işitme ve görme duyularının sağlamlığı"dır. Ve çabayla kazanılan dört şart da "kahramanlık" ve "ilim" ve "yeterlilik" ve "takva"dır. İleride açıklanacağı üzere bu şartların onu da ilahi halife olan ruhta mevcuttur. Ve heva emrinde bu şartların hiçbirisi yoktur. İlahi halife olan ruhun bu sıfatlarına biz başkasını ortak koşmaktan Allah'a sığınırız. Çünkü bu sıfatları ait olduğu yere isnat etmemekle zulmetmiş oluruz. Ve şirk büyük bir zulümdür. Nasıl ki Yüce Allah buyurur: ِسَِّ ك َ لظُلْم عَظِيم إِن َّ ال (Lokmân, 31:13)

İmdi biz rûhun cem‘ ettiği bu şerâiti kâri’in zihninde hiçbir ukde kalmayacak sûrette birer birer zikr ve beyân ederiz. Şöyle ki: Birinci şart “bülûğ”dur. Zîrâ zâhirde henüz hadd-i bülûğa vâsıl olmayan bir çocuk için imâmet mün‘akıd olmaz. Esbâbı ukûl-i selîme indinde vâzıh olmakla berâber kütüb-i şerʻiyyede dahi tafsîl olunmuştur.&#10024;

Şimdi biz ruhun topladığı bu şartları, okuyucunun zihninde hiçbir düğüm kalmayacak şekilde birer birer zikreder ve açıklarız. Şöyle ki: Birinci şart "ergenlik"tir. Çünkü görünen o ki, henüz ergenlik çağına ulaşmamış bir çocuk için imamlık geçerli olmaz. Sebepleri, selim akıllar katında açık olmakla birlikte, şeriat kitaplarında da ayrıntılı olarak açıklanmıştır.

Ey kâri’, Allah Teâlâ hazretleri senin basîretini ve dîde-i aklını nûrlandırsın da bu beyânâtımızı iyi anla! Bülûğun rûhdaki iʻtibârı âtîde îzâh olunacağı üzere emr-i şerʻidir, yaʻnî rûhun bülûğu şerʻan sâbittir. Ve bülûğ-ı rûh onun ilâhiyyete ittisâlidir ki bu ittisâl keyfiyyeti bizim yukarıdan berî rûh hakkında vâkiʻ olan beyânâtımız ile sâbit oldu. Ve bu husûsa işâreten Hz. Mevlânâ (radiyallahu anh), Mesnevî-i Şerîf’lerinde buyururlar:&#10024;

Ey okuyucu, Yüce Allah senin basiretini ve akıl gözünü nurlandırsın da bu açıklamalarımızı iyi anla! Ruhun ergenliği, ileride açıklanacağı üzere, şer'î bir husustur, yani ruhun ergenliği şeriatça sabittir. Ve ruhun ergenliği, onun ilahiyete bağlanmasıdır ki, bu bağlanma niteliği, bizim yukarıdan beri ruh hakkında yaptığımız açıklamalarla sabit oldu. Ve bu hususa işaretle Hz. Mevlânâ (Allah ondan razı olsun), Mesnevî-i Şerîf'lerinde buyururlar:

دماغش جز غم هللا نیست اە نیست ** درگتن آ تن جان زجامە از&#10024;

Dimağında Allah'tan başka bir şeyin gamı yoktur, ah yoktur; canı bedenden, beden de candan ayrılmaz.

Tercüme

“Elbise tenden, cân da tenden âgâh değildir. Onun dimâğında Allah gamından başkası yoktur.”&#10024;

Elbise bedenden, can da bedenden haberdar değildir. Onun zihninde Allah derdinden başkası yoktur.

Ve kezâ diğer beyitte de buyururlar:

ناس قیاس ** هست رب الناس راباجان تكیف ن اتصال ن&#10024;

İnsanlar, Rabbinin varlığını kendi varlıklarına kıyasla ölçerler.

ی ی

Tercüme

“Rabbü’n-nâsın, cân-ı nâsa bî-tekeyyüf ve bî-kıyâs bir ittisâli vardır.”&#10024;

İnsanların Rabbi'nin, insan canına niteliksiz ve ölçüsüz bir bağlantısı vardır.

ی

Sûre-i A‘râf’da, وَأشهَدَهم عَیل أنفسِهِم ألست َ بِرَبِّكُم آدَم َ مِن ظُهورِهِم ذرِّيَّتَهموَإِذ أخَذ َ رَبك َ مِن بَن&#10024;

A'râf Sûresi'nde, "Rabbin Âdem oğullarından, onların sırtlarından zürriyetlerini alıp da onları kendi nefislerine şahit tutarak 'Ben sizin Rabbiniz değil miyim?' dediği zaman..." (A'râf, 7/172) buyrulur.

ِي قَالُوا ْ بَیل شَهِدنَا (A‘râf, 7:172) yaʻnî “Vaktâki Hakk Teâlâ, benî âdemin zahrından zürriyyetlerini ahz etti. Ve onları nefisleri üzerine şâhid edip, ben sizin Rabb’iniz değil miyim? dedi. Onlar da evet, şâhid olduk dediler.” buyrulduğu üzere Hakk Teâlâ ervâhdan mîsâk-ı ahz ettiği hînde ervâh, makâm-ı kerîme yaʻnî ilâhiyyete vâsıl idi ki bu ittisâl, ittisâl-i şeref ve rif‘attir. Yoksa iki şeyin birleşmesi kabîlinden değildir. Zîrâ mertebe-i ervâh vücûd-i hakîkînin libâs-ı gayriyyetle mertebe-i zuhûrudur.&#10024;

" وَإِذْ أَخَذَ رَبُّكَ مِن بَنِي آدَمَ مِن ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَأَشْهَدَهُمْ عَلَىٰ أَنفُسِهِمْ أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ ۖ قَالُوا بَلَىٰ شَهِدْنَا " (A‘râf, 7:172) yani “Rabbin, Âdemoğullarından, onların sırtlarından zürriyetlerini alıp da onları kendi nefislerine şahit tutarak, ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ dediği zaman, onlar da ‘Evet, şahit olduk’ dediler” buyrulduğu üzere, Yüce Allah ruhlardan misak (söz) aldığı zaman ruhlar, kerim makama yani ilahiyete ulaşmış idi ki bu ulaşma, şeref ve yücelik ulaşmasıdır. Yoksa iki şeyin birleşmesi türünden değildir. Çünkü ruhlar mertebesi, hakiki varlığın (vücûd-i hakîkî) başkalık elbisesiyle zuhur mertebesidir.

İmdi bu ahz-ı misâk esnâsında Hakk Teâlâ “Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?” buyurdu. Ervâh dahi “Evet” deyip tasdîk ettiler. Eğer ervâh gayr-i bâliğ olsa idiler, bu hitâba ehil olmazlar ve bu hitâbın maʻnâ-yı dakîkını idrâk edip “Evet!” cevâbıyla tasdîk etmezler idi. Zîrâ rubûbiyyet ancak vücûd-i hakîkînin libâs-ı gayriyyetle zuhûruyla merbûbun vücûduna mevkûfdur. Ervâh bunu idrâk ettikleri için vücûd-i hakîkînin Rabb ve kendilerinin merbûb olduğunu bilip, tasdîk ettiler. Bu idrâk ise eser-i bülûğdur.&#10024;

Şimdi, bu misak alınışı sırasında Yüce Allah "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" buyurdu. Ruhlar da "Evet" deyip tasdik ettiler. Eğer ruhlar ergen olmasalardı, bu hitaba ehil olmazlar ve bu hitabın ince anlamını idrak edip "Evet!" cevabıyla tasdik etmezlerdi. Çünkü Rablık, ancak hakiki varlığın başkalık elbisesiyle ortaya çıkmasıyla, kendisine Rablık edilenin varlığına bağlıdır. Ruhlar bunu idrak ettikleri için, hakiki varlığın Rab, kendilerinin de Rablık edilen olduğunu bilip tasdik ettiler. Bu idrak ise ergenliğin eseridir.

İkinci şart “akıl”dır. Muhakkak imâmet, mahrûm-i akıl olan mecnûn için mün‘akıd olmaz. Zîrâ o gayr-i muhâtabdır. Aklı olmayan kimseye bir şey söylenmez ve ona bir şey teklîf olunmaz. Hâlbuki imâm umûr-ı ibâdı tedvîr ile mükellefdir. Ve aklın rûh hakkındaki iʻtibârı budur ki Allah Teâlâ cânibinden kendi üzerine vârid olan hitâbı taakkul eder. Ve bu taakkulu sebebiyle hitâba cevâben “Evet!” dedi ve akıl, rûh ile kâim olan bir sıfattır ki inşâallahu Teâlâ âtîde gelecek olan bahisde biz akıl ,rûhun vezîri olduğunu beyân ettik. Ve aklı bu bahisde rûhun vezîri yaptık. Zîrâ akıl rûhdan sudûr etti. Ve aklın sûret-i taakkulu bülûğ hakkındaki şerhde îzâh olundu.&#10024;

İkinci şart "akıl"dır. Şüphesiz imamlık, aklı olmayan deli için geçerli olmaz. Çünkü o, muhatap değildir. Aklı olmayan kimseye bir şey söylenmez ve ona bir şey teklif edilmez. Hâlbuki imam, kulların işlerini yönetmekle yükümlüdür. Aklın ruh hakkındaki önemi şudur ki, Yüce Allah tarafından kendisine gelen hitabı anlar. Bu anlayışı sebebiyle de hitaba cevaben "Evet!" dedi. Akıl, ruh ile var olan bir sıfattır ki, inşallah ileride gelecek olan bahiste biz aklı, ruhun veziri olduğunu belirttik. Bu bahiste de aklı ruhun veziri yaptık. Çünkü akıl ruhtan meydana geldi. Aklın anlama biçimi, bulûğ (ergenlik) hakkındaki açıklamada izah edildi.

Üçüncü şart, “hürriyet”tir. Ve muhakkak imâmet rakîk yaʻnî köle için mün‘akıd olmaz. Ve bu hürriyet zamânımızda beyne’n-nâs anlaşılan hürriyet değildir; belki köleliktir ki nesebe taalluk eder ve neseb ise kesbî değildir, halkîdir. Onun için Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) bunu şerâit-i halkıyye meyânında ta‘dâd buyurmuştur. Bu husûs birçok suâl ve cevâbı tevlîd eder. Burada onların zikri tatvîl-i mûcib olacağından sarf-ı nazar olundu. İmdi köle için imâmetin adem-i cevâzının beyânı budur ki: İmâm bilcümle evkâtını umûr-ı halka hasr etmek îcâb eder. Hâlbuki bu, abd için mümkün değildir; çünkü onun efendisi onun mâlikidir. Ekser-i evkâtta ona birtakım işler emr eder. Ve köle evkâtını bu işlere sarf etmek mecbûriyetindedir. Binâenaleyh ayn-ı zamânda umûr-ı halk ile meşgûl olamaz. Ve bî-hakkın vazîfesini îfâ edemez. Hürriyetin rûh hakkındaki iʻtibârı budur ki hürriyetçe rûhdan daha kavî ve mükemmel olan bir şey tasavvur olunmaz. Zîrâ onun üzerinde Hakk Teâlâ’dan gayri hiçbir kimsenin tasarrufu yoktur. Ve onun mâliki ancak Hakk’tır. Zîrâ o muhdesâtın evvelidir. Ve vücûd-i hakîkî-i Hakk ondan evvel libâs-ı gayriyyetle hiçbir mertebede zuhûr etmiş değildir. Binâenaleyh mâdûnu olan eşyâya nazaran ondan daha hürr hiçbir şey yoktur. Ve imâm halkın umûrunda nasıl müstağrak ise rûh dahi kendi mülkü olan cismin tedvîr-i umûrunda öylece müstağraktır. Tedbîrât ve tasarrufâtını cisim üzerinden bir ân katʻ etse, mevt dediğimiz hâl hâsıl olur. Nitekim Hakk Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de: “Gece gündüz tesbîh ederler, aslâ fütûr getirmezler.” (Enbiyâ, 21:20) buyurur. Bu onun delîl-i istiğrâkıdır.&#10024;

Üçüncü şart, "hürriyet"tir. Ve muhakkak imamlık, rakîk yani köle için geçerli olmaz. Ve bu hürriyet, zamanımızda insanlar arasında anlaşılan hürriyet değildir; aksine köleliktir ki nesebe ilişkindir ve nesep ise kesbî değildir, halkîdir. Onun için Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) bunu halkî şartlar arasında saymıştır. Bu husus birçok soru ve cevabı doğurur. Burada onların zikri, uzatmaya sebep olacağından vazgeçilmiştir. Şimdi köle için imamlığın caiz olmamasının açıklaması şudur ki: İmam, bütün zamanlarını halkın işlerine adaması gerekir. Hâlbuki bu, kul için mümkün değildir; çünkü onun efendisi onun sahibidir. Çoğu zaman ona birtakım işler emreder. Ve köle zamanlarını bu işlere sarf etmek mecburiyetindedir. Bu sebeple aynı zamanda halkın işleriyle meşgul olamaz. Ve hakkıyla vazifesini yerine getiremez. Hürriyetin ruh hakkındaki itibarı şudur ki hürriyet açısından ruhtan daha kuvvetli ve mükemmel olan bir şey tasavvur olunmaz. Çünkü onun üzerinde Yüce Allah'tan başka hiçbir kimsenin tasarrufu yoktur. Ve onun sahibi ancak Hak'tır. Çünkü o, yaratılmışların evvelidir. Ve Hak'ın hakiki varlığı ondan evvel başkalık elbisesiyle hiçbir mertebede ortaya çıkmış değildir. Bu sebeple, kendisinden aşağı olan eşyaya nazaran ondan daha hür hiçbir şey yoktur. Ve imam halkın işlerinde nasıl müstağrak ise ruh dahi kendi mülkü olan cismin işlerini yönetmede öylece müstağraktır. Tedbirlerini ve tasarruflarını cisim üzerinden bir an kesse, ölüm dediğimiz hal meydana gelir. Nasıl ki Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de: “Gece gündüz tesbih ederler, asla bıkkınlık göstermezler.” (Enbiyâ, 21:20) buyurur. Bu, onun istiğrakının delilidir.

Dördüncü şart “zükûriyyet” yaʻnî “erkeklik”tir. Muhakkak imâmet kadın için mün‘akıd olmaz. Kadını imâmetten men‘ eden şey budur ki: Ekser-i hükûmetlerde şerʻan ve kanûnen kadınlara hâkimlik mevki‘ ve mansıb-ı şehâdet verilmemiştir. Zîrâ teşrihan ve tıbben ve idâreten ve ahlâken kadınlara ricâlin tevdîʻ-i vazâifi o cemʻiyyet-i beşeriyyenin tedrîcen inkırâzını mûcib olur. Bunun esbâb-ı mâddiyyesi hakkında kâbil-i hitâb olan ukûl-i selîme erbâbına îzâhât-ı mücmele iʻtâsına lüzûm görülür:&#10024;

Dördüncü şart "zükûriyyet" yani "erkeklik"tir. Muhakkak ki imamlık kadın için geçerli olmaz. Kadını imamlıktan men eden şey şudur: Hükümetlerin çoğunda şeriat ve kanun açısından kadınlara hâkimlik makamı ve şahitlik görevi verilmemiştir. Çünkü şeriat, tıp, idare ve ahlak açısından kadınlara erkeklerin görevlerinin verilmesi, o insan topluluğunun yavaş yavaş yok olmasına sebep olur. Bunun maddi sebepleri hakkında, hitap edilebilir olan selim akıl sahiplerine özet açıklamalar verilmesine lüzum görülür:

1- Kadınların bünyesi tevlîd-i velede muktezî teşekkülât dâiresinde mahlûktur.&#10024;

Kadınların bünyesi, çocuk doğurmayı gerektiren bir yapı dairesinde yaratılmıştır.

Binâenaleyh bu bünyeye harb ve darb gibi vazâif-i ricâl tahmîl olunamaz.&#10024;

Bu sebeple, bu bedene savaş ve vuruşma gibi erkeklere ait görevler yüklenemez.

Halkıyyete muhalefetle tevdîʻ olunursa, o vazîfeyi lâyıkıyla îfâ edemez. Hem vazîfe ve hem de bünye haleldâr olur.&#10024;

Halk olmaya aykırı bir şekilde emanet edilirse, o görevi layıkıyla yerine getiremez. Hem görev hem de bünye zarar görür.

2- Kadın teşekkülât-ı bünyeviyyesi iʻtibâriyle ilkâh-ı ricâli kabûl ve terbiyye ve vazîfe-i tabîiyyesiyle muvazzaf ve bade’l-ilkâh nutfe-i ricâli hüsn-i muhâfaza vazîfesiyle mükellefdir. Tıbben kadın gerek esnâ-i hamlinde ve gerek vazʻ-ı hamlden sonra nifâs-ı hâlinde hastadır. Bu hastalığı esnâsında kendi vücûdunun avârızıyla meşgûl ve asabî olup, hissiyyâtına hâkim değildir. Muhâkemesinde selâmet yoktur. Bu müddet zarfında husûsât-ı zâtıyyesini bile îfâda ızhâr-ı acz eden bir kadının umûr-ı halk ile iştigâli mümkün değildir. Husûsiyle merreten-baʻdeuhrâ bu hâl-i hamlin vukûʻu vücûdunun kavâ‘id-i tabîiyyesi iktizâsındandır.&#10024;

Kadın, bünyesel oluşumu itibarıyla erkeğin döllemesini kabul etme ve onu terbiye etme doğal göreviyle yükümlüdür ve döllenmeden sonra erkeğin nutfesini (tohumunu) iyi koruma göreviyle sorumludur. Tıbben kadın, gerek hamileliği sırasında gerekse doğumdan sonra lohusalık hâlinde hastadır. Bu hastalığı esnasında kendi vücudunun rahatsızlıklarıyla meşgul ve asabî olup, duygularına hâkim değildir. Muhakemesinde selâmet yoktur. Bu süre zarfında kendi özel işlerini bile yapmada acz gösteren bir kadının, halkın işleriyle meşgul olması mümkün değildir. Özellikle bu hamilelik hâlinin tekrar tekrar meydana gelmesi, vücudunun doğal kurallarının gereğindendir.

3- Kadın ricâlden ziyâde tabʻan âlâyişe ve tezeyyünât ile ızhâr-ı cemâle meyyâldir.&#10024;

3- Kadın, erkekten daha çok, doğası gereği süslenmeye ve güzelliğini ortaya koymak için ziynetlere düşkündür.

Bu hâlin isbâtına hâcet yoktur. Zîrâ gerek târîhen ve gerek zamânımızda hissen meşhûddur. Bunun hilâfını iddiâ güneşi inkâr kabîlindendir. Ve kadınların bu meyilleri pek kavî ve şedîd olup, zamânımızda “moda” denilen belâ-i iktisâdî her memlekette bunun şâhididir. Ve bu hissi tatmîn için kâlâ-yı ismetini fedâ eden kadınlara her memlekette fevc fevc tesâdüf olunur. İmdi bu hisse galebe eden kadınlar istisnâdır. Ve istisnâ ise kâide değildir. Binâenaleyh kadının umûr-ı halk üzerinde bu hissi ile tasarrufâta kıyâmı idâreten câiz değildir.&#10024;

Bu hâlin ispatına gerek yoktur. Çünkü gerek tarihsel olarak gerekse günümüzde duyularla açıkça görülmektedir. Bunun aksini iddia etmek güneşi inkâr etmek gibidir. Ve kadınların bu eğilimleri pek güçlü ve şiddetli olup, günümüzde "moda" denilen ekonomik bela her memlekette bunun şahididir. Ve bu hissi tatmin etmek için iffetini feda eden kadınlara her memlekette bölük bölük rastlanır. Şimdi bu hisse üstün gelen kadınlar istisnadır. Ve istisna ise kural değildir. Bu sebeple kadının halk işleri üzerinde bu hissi ile tasarrufta bulunmaya kalkışması idareten caiz değildir.

4- Tab‘an âlâyişe ve tezeyyünât ile ızhâr-ı cemâle meyyâl olan kadınların vazîfe-i ricâle iştirâkleri ahlâken muvâfık değildir. Çünkü ricâl ile ihtilâta sebebdir. Ve ihtilât esnâsında tarafeynin hissiyât-ı şehevâniyyelerine hâkim olabilmeleri nefisleri ölmüş ve mutmainn olmuş bulunmalarına mütevakkıfdır. Böyle bir nefis, insâna yıllarca mücâhedât ve riyâzâttan sonra bile hâsıl olamaz. Gece, gündüz ârzû-yı nefsânîleri arkasında koşan insânlarda böyle bir hâlin tasavvuru mümkün müdür? Kadında ızhâr-ı cemâl ve işve ve nâz ve edâ meyli bulundukça hangi bir erkek ona karşı metânetini muhâfaza edebilir. Ve herhangi bir kadın hilkatinde merkûz olan bu hissi ile makâm-ı riyâsette bulunur ise Rus ve İngiliz melikeleri&#10024;

Doğası gereği süslenmeye ve güzelliğini sergilemeye eğilimli olan kadınların erkeklerin görevlerine katılması ahlaken uygun değildir. Çünkü bu durum erkeklerle karışmaya sebep olur. Karışma esnasında iki tarafın şehvet duygularına hâkim olabilmeleri, nefislerinin ölmüş ve mutmain olmuş bulunmalarına bağlıdır. Böyle bir nefis, insana yıllarca mücâhedât ve riyâzâttan sonra bile elde edilemez. Gece gündüz nefsanî arzularının peşinden koşan insanlarda böyle bir hâlin tasavvuru mümkün müdür? Kadında güzelliğini sergileme, işve, naz ve eda meyli bulundukça hangi bir erkek ona karşı metanetini koruyabilir? Ve herhangi bir kadın yaratılışında var olan bu hissi ile başkanlık makamında bulunursa Rus ve İngiliz kraliçeleri gibi olur.

Katarina ve Viktorya’nın târîhlerde mazbût olan ahvâlini temsîl edecekleri derkârdır. Ve zamânımızda fuhşiyyâtın her memlekette tekessürüne sebeb-i yegâne, kesret-i ihtilâttır. Esbâb-ı sâire onun tahtında müstetir teferruâttır.&#10024;

Katarina ve Viktorya'nın tarihlerde kayıtlı olan hallerini temsil edecekleri açıktır. Ve zamanımızda fuhşiyatın her memlekette çoğalmasının tek sebebi, karışıklığın çokluğudur. Diğer sebepler, onun altında gizli kalmış ayrıntılardır.

İmdi bu esâsâta zamânımızın zen-perest erkekleri ve ricâl-perest kadınları birtakım safsatalar ile iʻtirâz edebilirler. Fakat bizim sözümüz erbâb-ı insâfa ve ukûl-i selîme ashâbınadır. Hayvâniyyet duygularının üstüne yaldızlı perdeler çekmek isteyenlere değildir.&#10024;

Şimdi, zamanımızın kadın düşkünü erkekleri ve erkek düşkünü kadınları, bu esaslara birtakım safsatalarla itiraz edebilirler. Fakat bizim sözümüz, insaf sahiplerine ve selim akıl sahiplerinedir. Hayvanî duygularının üstüne yaldızlı perdeler çekmek isteyenlere değildir.

Suâl: Hz. Şeyh-i Ekber bu kitâbda kadınlar için imâmet mün‘akıd olmayacağını buyuruyor. Hâlbuki Fusûsu’l-Hikem’de Fass-ı Süleymânî’de, Süleymân (aleyhi’s-selâm) ile&#10024;

Soru: Hz. Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) bu kitapta kadınlar için imamet (liderlik) oluşmayacağını buyuruyor. Hâlbuki Fusûsu’l-Hikem’de, Süleyman Fassı’nda, Süleyman (a.s.) ile

Yemen melikesi Belkîs’ın kıssasında siyâset-i hükûmete vukûfda Belkîs’ın ricâl üzerine tefevvukunu beyân etmiştir. Ve bu kıssa Kur’ân-ı Kerîm’de de zikr olunduğuna göre kadın için imâmetin in‘ikâdı sahîh olmak lâzım gelmez mi?&#10024;

Yemen melikesi Belkıs'ın kıssasında, devlet yönetiminde Belkıs'ın erkeklere üstünlüğünü beyan etmiştir. Ve bu kıssa Kur'an-ı Kerim'de de zikredildiğine göre, kadın için imametin (devlet başkanlığının) geçerli olması gerekmez mi?

Cevâb: Evvelâ bu kitâbda Cenâb-ı Şeyh (radiyallahu anh) tedbîr-i mülk hakkındaki kavâid-i umûmiyyeyi tavzîh ve binâenaleyh kâide-i umûmiyye olarak kadın için imâmetin mün‘akıd olmayacağını beyân buyuruyorlar. Fusûsu’l-Hikem’deki beyânları ise bu kâide-i umûmiyyenin istisnâsıdır. Ve istisnâ ise kavâid-i umûmiyye arasında zikr edilmez. Sâniyen&#10024;

Cevap: Öncelikle bu kitapta Şeyh (Allah ondan razı olsun) devlet yönetimi hakkındaki genel kuralları açıklıyor ve bu sebeple genel bir kural olarak kadın için imametin geçerli olmayacağını belirtiyorlar. Fusûsu'l-Hikem'deki açıklamaları ise bu genel kuralın istisnasıdır. İstisna ise genel kurallar arasında zikredilmez. İkinci olarak,

Süleymân (aleyhi’s-selâm)’ın Yemen melikesini daʻveti ve imâmeti nefs-i nübüvvetpenâhîlerine hasrı ve bu kıssanın Kur’ân-ı Kerîm’de zikri, sıfât-ı kemâliyye ile muttasıf olsa bile indallahda kadın için imâmet mün‘akıd olmayacağına delîldir. Böyle olunca Hz. Şeyh-i&#10024;

Süleyman (a.s.)'ın Yemen melikesini davet etmesi ve imamlığı kendi yüce peygamberlik makamına özgü kılması ve bu kıssanın Kur'an-ı Kerim'de zikredilmesi, kadın sıfat-ı kemâliyye (olgunluk sıfatları) ile nitelenmiş olsa bile, Allah katında kadın için imamlığın geçerli olmayacağına delildir. Hâl böyleyken Hz. Şeyh-i

Ekber’in beyânât-ı aliyyelerinde tenâkuz yoktur.&#10024;

Ekber'in yüce açıklamalarında çelişki yoktur.

İmdi kadının hükûmet-i zâhiriyyede imâm olamamasının vücûdât-ı insânîdeki iʻtibârı açıktır. Ve hadd-i zâtında muhtâc-ı îzâh değildir. Ve o da nefs-i insânîdir. Ve nefs-i insânî her ne kadar sıfât-ı kemâliyye ile muttasıf olsa dahi vücûd-i insânîde imâm ve hâkim olamaz. Onu imâmetten men‘ eden şey budur ki nefis dediğimiz kuvvet, âlem-i kevnde sûretlerin perdesi altında gizlenmiştir. Bir sûrete taalluk etmeksizin onu görmek mümkün değildir. Ve nefis, imâm olan rûhun kerîmesi ve halîlesidir ki bâlâdaki şerhlerde îzâh olunduğu üzere o mahall-i fücûr ve takvâdır. Yaʻnî ona istiʻdâd-ı ezeliyyesine göre fücûr ve takvâ cinsinden olan şeyler ilhâm olunur. Ve bu illet-i ünûset hem zâhirî ve hem de bâtınî hilâfette müttehiden mevcûddur.&#10024;

Şimdi, kadının görünen yönetimde imam olamamasının insan varlıklarındaki önemi açıktır. Ve bu, kendiliğinden açıklamaya muhtaç değildir. Ve o da insan nefsidir. Ve insan nefsi her ne kadar kemâl sıfatlarıyla nitelenmiş olsa dahi, insan varlığında imam ve hâkim olamaz. Onu imamlıktan men eden şey şudur ki, nefis dediğimiz kuvvet, oluş ve bozuluş âleminde suretlerin perdesi altında gizlenmiştir. Bir surete ilişmeksizin onu görmek mümkün değildir. Ve nefis, imam olan ruhun kızı ve eşidir ki, yukarıdaki açıklamalarda izah edildiği üzere o, fücur ve takva mahallidir. Yani, ona ezelî yatkınlığına göre fücur ve takva cinsinden olan şeyler ilham olunur. Ve bu dişilik illeti hem görünen hem de bâtınî hilafette birleşik olarak mevcuttur.

“Şart-ı hâmis “neseb”dir. Onun iʻtibârı makâmât-ı Muhammediyyeye duhûldür. Ve o evveliyyet ve âhiriyyeti hasr eden devre-i sâniyye-i ilâhiyyedir ki âhir olarak ba‘s olundu. Ve (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e “Ne vakitten berî nebîsin?” denildi. (Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz “Âdem, su ile toprak arasında iken nebî idim.” buyurdular. İmdi Âdem’den olan devre, Îsâ (aleyhi’s-selâm) hakkında müntehî oldu. Ve&#10024;

Beşinci şart "neseb"dir. Onun itibarı, Muhammedi makamlara girmektir. Ve o, evveliyeti ve âhiriyeti kuşatan ikinci ilahi devredir ki, son olarak gönderildi. Ve (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'e "Ne zamandan beri nebîsin?" denildi. (Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz "Âdem, su ile toprak arasında iken nebî idim." buyurdular. Şimdi Âdem'den olan devre, Îsâ (aleyhi's-selâm) hakkında sona erdi. Ve

َّلله Hakk Teâlâ kitâbında onu böyle yaptı. Nitekim Hakk Teâlâ buyurur: ِ إِن َّ مَثَل َ عِيش َ عِند َ ا َ كمَثَل ِ آدَم (Âl-i İmrân, 3:59) Yaʻnî “Mesel-i Îsâ indallahda Âdem’in meseli gibidir.” İmdi başladığı şeyi misliyle hatm etti. Ve küll-i Muhammediyye-i muhîta üzerine hâkim olan devre-i sâniyye cevâmiʻu’l-kelime muhtass oldu. Ve o şarktan garba olan bir devredir. İmdi Muhammed (aleyhi ve âlihi’s-selâm) nasıl ki kâffeye irsâl olundu ise, rûh dahi öylece kâffe-i bedene irsâl olundu. Ve bunda bir sırr-ı acîb vardır ki biz onu bu kitâbın gayrisinde zikr ettik. İmdi bu, rûha nesebin fâidesidir.&#10024;

Yüce Allah kitabında onu böyle yaptı. Nitekim Yüce Allah buyurur: "Gerçekten İsa'nın durumu Allah katında Âdem'in durumu gibidir." (Âl-i İmrân, 3:59) Yani "İsa'nın Allah katındaki durumu, Âdem'in durumu gibidir." Şimdi, başladığı şeyi benzeriyle tamamladı. Ve kuşatıcı Muhammedî külliyet üzerine hâkim olan ikinci devir, cevâmiu'l-kelim (az sözle çok anlam ifade etme yeteneği) ile özelleşti. Ve o, doğudan batıya uzanan bir devirdir. Şimdi, Muhammed (a.s.) nasıl ki herkese gönderildi ise, ruh da öylece bedenin tamamına gönderildi. Ve bunda şaşılacak bir sır vardır ki biz onu bu kitabın dışında zikrettik. Şimdi bu, ruha nispetin faydasıdır.

Şart-ı sâdis, “hâssa-i semʻ ve basarın selâmeti”dir. Zîrâ a‘mâ ve asam olan kimse kendi nefsini tedebbürden âcizdir; başkasını nasıl tedbîr eder? Rûhun iʻtibârı onun Hakk ile simâ‘ı ve Hakk ile nazarıdır.&#10024;

Altıncı şart, "işitme ve görme duyularının sağlamlığı"dır. Çünkü kör ve sağır olan kimse kendi nefsini idare etmekten acizdir; başkasını nasıl idare edebilir? Ruhun değeri, onun Hak ile işitmesi ve Hak ile görmesidir.

Binâenaleyh âfâttan mukaddes ve münezzehdir. (Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz Rabb’inden muhbiran buyurur: “Ben ona muhabbet edinceye kadar abdim nevâfil ile bana takarrübden zâil olmaz, vaktâki ben onu severim onun semʻi ben olurum ki benim ile işitir. Ve onun basarı olurum ki benim ile görür.” Ve burada kendinden bahs olunan bir sırr vardır. İmdi o da böyle oldu. Binâenaleyh semʻi ve basarı Hakk olan kimse, nasıl kendi nefsini ve onun gayrini tedbîr etmez?”&#10024;

Bu sebeple âfetlerden kutsal ve arınmıştır. (Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz Rabb'inden haber vererek buyurur: "Kulum, ben onu sevinceye kadar nafile ibadetlerle bana yaklaşmaktan geri durmaz; nihayet ben onu severim, onun işitmesi ben olurum ki benimle işitir. Ve onun görmesi olurum ki benimle görür." Ve burada kendisinden bahsedilen bir sır vardır. Şimdi o da böyle oldu. Bu sebeple işitmesi ve görmesi Hak olan kimse, nasıl kendi nefsini ve onun dışındakini tedbir etmez?

Beşinci şart “neseb”dir. Bâlâda zikr olunduğu üzere hilâfet-i zâhirede şart-ı nesebin vücûdunda ulemâ arasında ihtilâf vardır. Hilâfet-i bâtıniyyede Cenâb-ı Şeyh (radiyallahu anh) hazretleri bu şartı sâbit kılıp, buyururlar ki: Nesebin rûh hakkındaki iʻtibârı onun makâmât-ı Muhammediyyeye duhûlüdür. Ve o makâmât-ı Muhammediyye, evveliyyet ve âhirîyyeti hasr eden devre-i sâniyye-i ilâhiyyedir.&#10024;

Beşinci şart "neseb"dir. Yukarıda anıldığı üzere, zahirî hilafette neseb şartının varlığı konusunda âlimler arasında ihtilaf vardır. Batınî hilafette ise Cenâb-ı Şeyh (radiyallahu anh) hazretleri bu şartı sabit kılarak buyururlar ki: Nesebin ruh hakkındaki önemi, onun Muhammedî makamlara (Hz. Muhammed'in manevî derecelerine) girmesidir. Ve o Muhammedî makamlar, evvelliği ve ahirliği kuşatan ikinci ilahî devredir.

Maʻlûm olsun ki zât-ı ahadiyyenin, vahdet ve vâhidiyyet mertebelerine tenezzülünde gayriyyet iʻtibârı yoktur. Rûh-i küllî mertebesine tenezzülü libâs-ı gayriyyetle zuhûr mertebesidir. Binâenaleyh ulûhiyyet mertebesi olan mertebe-i vahdetten vücûd-i mutlak-ı Hakk’ın hakîkat-i insâniyye ve suver-i ilmiyye mertebesi olan mertebe-i vâhidiyyete tenezzülü ilâhiyyetin devre-i ûlâsı ve rûh-i küllî mertebesine tenezzülü dahi devre-i sâniyyesidir. Ve bu merâtib-i tenezzülât, Fakîr tarafından Fusûsu’l-Hikem’e yazılan şerhin mukaddimesinde tafsîlen beyân edilmiştir.&#10024;

Bilinmeli ki ahadiyet zâtının, vahdet ve vahidiyet mertebelerine inişinde başkalık söz konusu değildir. Küllî ruh mertebesine inişi, başkalık elbisesiyle zuhur etme mertebesidir. Bu sebeple, ulûhiyet mertebesi olan vahdet mertebesinden, Hakk'ın mutlak varlığının insânî hakikat ve ilâhî suretler mertebesi olan vahidiyet mertebesine inişi, ilâhîliğin birinci devresi; küllî ruh mertebesine inişi de ikinci devresidir. Ve bu iniş mertebeleri, Fakîr tarafından Fusûsu'l-Hikem'e yazılan şerhin mukaddimesinde ayrıntılı olarak açıklanmıştır.

İmdi rûh-i küllî mertebesi, mertebe-i vahdetten ibâret olan hakîkat-i Muhammediyyenin tavr-ı isneyniyyet ile zuhûrundan ibâret olup, cemî‘-i keserâtın mebde’i ve evvelidir. Ve kendi hakîkatini hâmil olan taayyün-i Muhammedî (sallallahu aleyhi ve sellem) âlem-i kevnde en sonra ba‘s olunup, nübüvveti hatm etmiştir. Binâenaleyh o devre-i sâniyye-i ilâhiyye evveliyyeti hasr ettiği gibi âhiriyyeti dahi hasr etmiştir. Nitekim (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e “Ne vakitten beri nebîsin?” denildikte, saâdetle cevâb verip, “Âdem su ile çamur arasında iken nebî idim.” buyurdular. Ve rûh-i küllî mertebesindeki nübüvvetlerine işâret eylediler. Ve âlem-i kevnde zuhûr eden insân-ı kâmillerin taayyün-i nesebîlerinde üç devre vardır:&#10024;

Şimdi küllî ruh mertebesi, vahdet mertebesinden ibaret olan Hakikat-i Muhammediyye'nin ikilik tavrıyla ortaya çıkmasından ibaret olup, bütün çoklukların başlangıcı ve ilkidir. Ve kendi hakikatini taşıyan Muhammedi taayyün (Hz. Muhammed'in özel varlık mertebesi) (sallallahu aleyhi ve sellem) oluş âleminde en sonra gönderilmiş ve peygamberliğini sona erdirmiştir. Bu sebeple o ilahi ikinci dönem, ilki kendine özgü kıldığı gibi sonu da kendine özgü kılmıştır. Nasıl ki (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'e "Ne zamandan beri peygambersin?" denildiğinde, mutlulukla cevap verip, "Âdem su ile çamur arasında iken peygamberdim." buyurdular. Ve küllî ruh mertebesindeki peygamberliklerine işaret ettiler. Ve oluş âleminde ortaya çıkan insân-ı kâmillerin nesebî taayyünlerinde (soya dayalı özel varlıklarında) üç dönem vardır:

Birincisi devre-i Âdem’dir ki Âdem (aleyhi’s-selâm)’ın zuhûru kendisi gibi âdemden değildir. Bilâ-eb ve ümm mahlûktur. Bu devre Îsâ (aleyhi’s-selâm)’a kadar gider. Ve orada nihâyet bulur. Zîrâ Îsâ (aleyhi’s-selâm)’ın zuhûr-i nesebîsi başkadır; ümm cihetinden unsurî ve eb cihetinden rûhîdir.&#10024;

Birincisi Âdem devresidir ki Âdem (a.s.)'ın ortaya çıkışı kendisi gibi insandan değildir. O, babasız ve annesiz yaratılmıştır. Bu devre Îsâ (a.s.)'a kadar gider ve orada sona erer. Çünkü Îsâ (a.s.)'ın nesebî zuhûru başkadır; anne tarafından unsurlardan, baba tarafından ise ruhanîdir.

Binâenaleyh bilâ-eb-i unsurî mahlûktur. Ve bunu Hakk Teâlâ kitâb-ı kevnde yaʻnî&#10024;

Bu sebeple, unsurlardan oluşan bir baba olmaksızın yaratılmıştır. Ve Yüce Allah bunu varlık kitabında, yani

َ َّلله Kur’ân-ı fiilîde böyle yaptı. Nitekim Kur’ân-ı kavlîsinde buyurur: ِ كمَثَل ِ آدَم إِن َّ مَثَل َ عِيش َ عِند َ ا (Âl-i İmrân, 3:59) Yaʻnî “Devre-i taayyün ve zuhûr-i nesebîsi husûsunda Îsâ (aleyhi’s-selâm), indallahda Âdem’in mislidir.” Binâenaleyh Hakk Teâlâ hazretleri hilkat-i Âdem’e nasıl bir tarzı müstesnâ ile başladı ise Îsâ (aleyhi’s-selâm)’ın hilkatinde dahi bir tarz-ı istisnâ irâesiyle öylece o devreyi hatm eyledi. İşte ikinci devre dahi budur.&#10024;

Yüce Allah, fiilî Kur'an'da böyle yaptı. Nitekim kavlî Kur'an'ında buyurur: "Allah katında İsa'nın durumu, Âdem'in durumu gibidir." (Âl-i İmrân, 3:59) Yani "İsa (a.s.), varlığının belirlenmesi ve nesebinin ortaya çıkışı hususunda Allah katında Âdem'in benzeridir." Bu sebeple Yüce Allah, Âdem'in yaratılışına nasıl istisnai bir tarz ile başladıysa, İsa (a.s.)'ın yaratılışında da istisnai bir tarz göstermekle o devreyi öylece tamamladı. İşte ikinci devre de budur.

Üçüncü devre (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in taayyün-i âlîlerinin tarz-ı zuhûrudur. Bu da onların kavâid-i tabîiyye-i kevniyye üzere eb ve ümmden tevellüdleridir. Ve taayyün-i şerîflerinin bu vech ile zuhûru onların kemâl-i i‘tidâli hâiz olmalarından nâşîdir. Zîrâ kâidede i‘tidâl vardır. Ve istisnâda i‘tidâl yoktur. Ve bâlâda zikr olunan devre-i sâniyye-i ilâhiyye, küll-i Muhammediyye-i muhîte üzerine hâkim olup, her biri bir kelime olan hakâyıkı enbiyâ (aleyhimü’s-selâm)’ı cem‘a tahsîs kılındı. Yaʻnî hakîkat-i Muhammediyyeden ibâret olan mertebe-i vahdet üzerine devre-i sâniyye-i ilâhiyyet olan ve cemî‘-i ervâhı muhît bulunan rûh-i küllî-i Muhammedî hâkimdir. Zîrâ rûh-i küllî-i Muhammedî maʻnâ olan mertebe-i vahdetin sûretidir. Ve sûret maʻnâ üzerinde hâkimdir. Çünkü sûretsiz maʻnânın zuhûru yoktur. Ve maʻnâ sûret olmadıkça görünmez. İşte bu devre-i sâniyye-i ilâhiyye şarktan garba olan bir devredir. Yaʻnî ba‘s-i Muhammedîden sonra cemî‘-i şerâyi‘in ahkâmı merfû‘dur. Çünkü ondan sonra şarktan garba kadar gelen sekene-i arz, ahkâm-ı Kur’âniyyeye muhâtab olmak istiʻdâdını hâizdir. El-yevm ehl-i garbın ahkâmına tevessül ettiklerini iddiâ eyledikleri şerîat-ı İseviyye yoktur. Çünkü onlar şerîat-ı Îseviyye ahkâmına ittibâʻ istidâdında değildirler. Her ne kadar onlar kavlen Kur’ân’ı inkâr ederler ise de fiilen farkına varmaksızın onun ahkâmına riâyet ederler. Bu hâlin burada birkaç delîlini zikr etmek münâsibdir:&#10024;

Üçüncü devre, Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) yüce taayyünlerinin (belirginleşmelerinin) ortaya çıkış tarzıdır. Bu da onların, kevnî tabiî kurallar üzere anne ve babadan doğmalarıdır. Ve şerefli taayyünlerinin bu şekilde ortaya çıkışı, onların kemâl-i i'tidâli (tam bir dengeyi) haiz olmalarından kaynaklanır. Çünkü kaidede i'tidâl vardır. Ve istisnada i'tidâl yoktur. Ve yukarıda zikredilen ikinci ilâhî devre, kuşatıcı küllî Muhammedîlik üzerine hâkim olup, her biri bir kelime olan peygamberlerin (aleyhimü's-selâm) hakikatlerini toplamaya tahsis edildi. Yani, hakikat-i Muhammediyye'den ibaret olan vahdet mertebesi üzerine, ikinci ilâhî devre olan ve bütün ruhları kuşatan küllî Muhammedî ruh hâkimdir. Çünkü küllî Muhammedî ruh, mana olan vahdet mertebesinin suretidir. Ve suret, mana üzerinde hâkimdir. Çünkü suretsiz mananın zuhuru yoktur. Ve mana suret olmadıkça görünmez. İşte bu ikinci ilâhî devre, doğudan batıya olan bir devredir. Yani, Muhammedî ba's'tan (Hz. Muhammed'in peygamber olarak gönderilmesinden) sonra bütün şeriatlerin hükümleri kaldırılmıştır. Çünkü ondan sonra doğudan batıya kadar gelen yeryüzü sakinleri, Kur'anî hükümlere muhatap olma istidadını haizdir. Bugün Batılıların, hükümlerine başvurduklarını iddia ettikleri İsevî şeriat yoktur. Çünkü onlar İsevî şeriat hükümlerine ittiba etme istidadında değildirler. Her ne kadar onlar sözle Kur'an'ı inkâr etseler de, fiilen farkına varmaksızın onun hükümlerine riayet ederler. Bu halin burada birkaç delilini zikretmek münasiptir:

1- Şerîat-ı Îseviyyede birisi yanağına bir tokat vursa, diğer yanağını çevirmek lâzımdır.&#10024;

1- İsa şeriatında birisi yanağına bir tokat vursa, diğer yanağını çevirmek gerekir.

ْ

Şerîat-ı Muhammediyyede عَليه ِ بِمِثل ِ مَا اعتَدَى عَليكُم فَمَن ِ اعتَدَى عَليكُم فَاعتَدوا (Bakara,&#10024;

Şeriat-ı Muhammediyye'de (a.s.) "Size kim saldırırsa, siz de ona misliyle saldırın" (Bakara, 194) ayeti, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hakk Teâlâ'nın da kendi üzerine "Benim rahmetim gazabımı geçmiştir" (Buhârî, Tevhîd, 15, 22, 28, 55; Müslim, Tevbe, 14-16) hadis-i kudsîsiyle hükmettiği, yani kendisine rahmetle hükmettiği, bu sebeple de rahmetinin gazabına üstün geldiği, bu durumun da ilâhî bir kanun olduğu, bu kanunun da ilâhî kazâ ve kaderin hükm-i külli-i icmâlîsi olduğu, bu hükmün tafsîli ise her bir ayn-ı sâbitenin kendi zâtî yatkınlığına göre, özel sebeplerle ve çeşitli zamanlarda âlem-i kevn'de ortaya çıkan haller olduğu, bu hallerin de o ayn-ı sâbitenin zâtî gerekliliğinden kaynaklandığı, bu zâtî gerekliliğin de yapılmamış/verilmemiş bir yatkınlık olduğu, yani Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretlerinin kendiliğinden olan yatkınlığı olduğu, bu yatkınlığın da değişmesi imkânsız olduğu, bu sebeple de Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretlerinin değişmesi imkânsız olduğu, bu durumun da ilâhî bir kanun olduğu, bu kanunun da ilâhî kazâ ve kaderin hükm-i külli-i icmâlîsi olduğu, bu hükmün tafsîli ise her bir ayn-ı sâbitenin kendi zâtî yatkınlığına göre, özel sebeplerle ve çeşitli zamanlarda âlem-i kevn'de ortaya çıkan haller olduğu, bu hallerin de o ayn-ı sâbitenin zâtî gerekliliğinden kaynaklandığı, bu zâtî gerekliliğin de yapılmamış/verilmemiş bir yatkınlık olduğu, yani Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretlerinin kendiliğinden olan yatkınlığı olduğu, bu yatkınlığın da değişmesi imkânsız olduğu, bu sebeple de Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretlerinin değişmesi imkânsız olduğu, bu durumun da ilâhî bir kanun olduğu, bu kanunun da ilâhî kazâ ve kaderin hükm-i külli-i icmâlîsi olduğu, bu hükmün tafsîli ise her bir ayn-ı sâbitenin kendi zâtî yatkınlığına göre, özel sebeplerle ve çeşitli zamanlarda âlem-i kevn'de ortaya çıkan haller olduğu, bu hallerin de o ayn-ı sâbitenin zâtî gerekliliğinden kaynaklandığı, bu zâtî gerekliliğin de yapılmamış/verilmemiş bir yatkınlık olduğu, yani Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretlerinin kendiliğinden olan yatkınlığı olduğu, bu yatkınlığın da değişmesi imkânsız olduğu, bu sebeple de Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretlerinin değişmesi imkânsız olduğu, bu durumun da ilâhî bir kanun olduğu, bu kanunun da ilâhî kazâ ve kaderin hükm-i külli-i icmâlîsi olduğu, bu hükmün tafsîli ise her bir ayn-ı sâbitenin kendi zâtî yatkınlığına göre, özel sebeplerle ve çeşitli zamanlarda âlem-i kevn'de ortaya çıkan haller olduğu, bu hallerin de o ayn-ı sâbitenin zâtî gerekliliğinden kaynaklandığı, bu zâtî gerekliliğin de yapılmamış/verilmemiş bir yatkınlık olduğu, yani Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretlerinin kendiliğinden olan yatkınlığı olduğu, bu yatkınlığın da değişmesi imkânsız olduğu, bu sebeple de Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretlerinin değişmesi imkânsız olduğu, bu durumun da ilâhî bir kanun olduğu, bu kanunun da ilâhî kazâ ve kaderin hükm-i külli-i icmâlîsi olduğu, bu hükmün tafsîli ise her bir ayn-ı sâbitenin kendi zâtî yatkınlığına göre, özel sebeplerle ve çeşitli zamanlarda âlem-i kevn'de ortaya çıkan haller olduğu, bu hallerin de o ayn-ı sâbitenin zâtî gerekliliğinden kaynaklandığı, bu zâtî gerekliliğin de yapılmamış/verilmemiş bir yatkınlık olduğu, yani Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretlerinin kendiliğinden olan yatkınlığı olduğu, bu yatkınlığın da değişmesi imkânsız olduğu, bu sebeple de Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretlerinin değişmesi imkânsız olduğu, bu durumun da ilâhî bir kanun olduğu, bu kanunun da ilâhî kazâ ve kaderin hükm-i külli-i icmâlîsi olduğu, bu hükmün tafsîli ise her bir ayn-ı sâbitenin kendi zâtî yatkınlığına göre, özel sebeplerle ve çeşitli zamanlarda âlem-i kevn'de ortaya çıkan haller olduğu, bu hallerin de o ayn-ı sâbitenin zâtî gerekliliğinden kaynaklandığı, bu zâtî gerekliliğin de yapılmamış/verilmemiş bir yatkınlık olduğu, yani Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretlerinin kendiliğinden olan yatkınlığı olduğu, bu yatkınlığın da değişmesi imkânsız olduğu, bu sebeple de Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretlerinin değişmesi imkânsız olduğu, bu durumun da ilâhî bir kanun olduğu, bu kanunun da ilâhî kazâ ve kaderin hükm-i külli-i icmâlîsi olduğu, bu hükmün tafsîli ise her bir ayn-ı sâbitenin kendi zâtî yatkınlığına göre, özel sebeplerle ve çeşitli zamanlarda âlem-i kevn'de ortaya çıkan haller olduğu, bu hallerin de o ayn-ı sâbitenin zâtî gerekliliğinden kaynaklandığı, bu zâtî gerekliliğin de yapılmamış/verilmemiş bir yatkınlık olduğu, yani Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretlerinin kendiliğinden olan yatkınlığı olduğu, bu yatkınlığın da değişmesi imkânsız olduğu, bu sebeple de Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretlerinin değişmesi imkânsız olduğu, bu durumun da ilâhî bir kanun olduğu, bu kanunun da ilâhî kazâ ve kaderin hükm-i külli-i icmâlîsi olduğu, bu hükmün tafsîli ise her bir ayn-ı sâbitenin kendi zâtî yatkınlığına göre, özel sebeplerle ve çeşitli zamanlarda âlem-i kevn'de ortaya çıkan haller olduğu, bu hallerin de o ayn-ı sâbitenin zâtî gerekliliğinden kaynaklandığı, bu zâtî gerekliliğin de yapılmamış/verilmemiş bir yatkınlık olduğu, yani Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretlerinin kendiliğinden olan yatkınlığı olduğu, bu yatkınlığın da değişmesi imkânsız olduğu, bu sebeple de Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretlerinin değişmesi imkânsız olduğu, bu durumun da ilâhî bir kanun olduğu, bu kanunun da ilâhî kazâ ve kaderin hükm-i külli-i icmâlîsi olduğu, bu hükmün tafsîli ise her bir ayn-ı sâbitenin kendi zâtî yatkınlığına göre, özel sebeplerle ve çeşitli zamanlarda âlem-i kevn'de ortaya çıkan haller olduğu, bu hallerin de o ayn-ı sâbitenin zâtî gerekliliğinden kaynaklandığı, bu zâtî gerekliliğin de yapılmamış/verilmemiş bir yatkınlık olduğu, yani Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretlerinin kendiliğinden olan yatkınlığı olduğu, bu yatkınlığın da değişmesi imkânsız olduğu, bu sebeple de Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretlerinin değişmesi imkânsız olduğu, bu durumun da ilâhî bir kanun olduğu, bu kanunun da ilâhî kazâ ve kaderin hükm-i külli-i icmâlîsi olduğu, bu hükmün tafsîli ise her bir ayn-ı sâbitenin kendi zâtî yatkınlığına göre, özel sebeplerle ve çeşitli zamanlarda âlem-i kevn'de ortaya çıkan haller olduğu, bu hallerin de o ayn-ı sâbitenin zâtî gerekliliğinden kaynaklandığı, bu zâtî gerekliliğin de yapılmamış/verilmemiş bir yatkınlık olduğu, yani Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretlerinin kendiliğinden olan yatkınlığı olduğu, bu yatkınlığın da değişmesi imkânsız olduğu, bu sebeple de Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretlerinin değişmesi imkânsız olduğu, bu durumun da ilâhî bir kanun olduğu, bu kanunun da ilâhî kazâ ve kaderin hükm-i külli-i icmâlîsi olduğu, bu hükmün tafsîli ise her bir ayn-ı sâbitenin kendi zâtî yatkınlığına göre, özel sebeplerle ve çeşitli zamanlarda âlem-i kevn'de ortaya çıkan haller olduğu, bu hallerin de o ayn-ı sâbitenin zâtî gerekliliğinden kaynaklandığı, bu zâtî gerekliliğin de yapılmamış/verilmemiş bir yatkınlık olduğu, yani Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretlerinin kendiliğinden olan yatkınlığı olduğu, bu yatkınlığın da değişmesi imkânsız olduğu, bu sebeple de Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretlerinin değişmesi imkânsız olduğu, bu durumun da ilâhî bir kanun olduğu, bu kanunun da ilâhî kazâ ve kaderin hükm-i külli-i icmâlîsi olduğu, bu hükmün tafsîli ise her bir ayn-ı sâbitenin kendi zâtî yatkınlığına göre, özel sebeplerle ve çeşitli zamanlarda âlem-i kevn'de ortaya çıkan haller olduğu, bu hallerin de o ayn-ı sâbitenin zâtî gerekliliğinden kaynaklandığı, bu zâtî gerekliliğin de yapılmamış/verilmemiş bir yatkınlık olduğu, yani Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretlerinin kendiliğinden olan yatkınlığı olduğu, bu yatkınlığın da değişmesi imkânsız olduğu, bu sebeple de Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretlerinin değişmesi imkânsız olduğu, bu durumun da ilâhî bir kanun olduğu, bu kanunun da ilâhî kazâ ve kaderin hükm-i külli-i icmâlîsi olduğu, bu hükmün tafsîli ise her bir ayn-ı sâbitenin kendi zâtî yatkınlığına göre, özel sebeplerle ve çeşitli zamanlarda âlem-i kevn'de ortaya çıkan haller olduğu, bu hallerin de o ayn-ı sâbitenin zâtî gerekliliğinden kaynaklandığı, bu zâtî gerekliliğin de yapılmamış/verilmemiş bir yatkınlık olduğu, yani Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretlerinin kendiliğinden olan yatkınlığı olduğu, bu yatkınlığın da değişmesi imkânsız olduğu, bu sebeple de Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretlerinin değişmesi imkânsız olduğu, bu durumun da ilâhî bir kanun olduğu, bu kanunun da ilâhî kazâ ve kaderin hükm-i külli-i icmâlîsi olduğu, bu hükmün tafsîli ise her bir ayn-ı sâbitenin kendi zâtî yatkınlığına göre, özel sebeplerle ve çeşitli zamanlarda âlem-i kevn'de ortaya çıkan haller olduğu, bu hallerin de o ayn-ı sâbitenin zâtî gerekliliğinden kaynaklandığı, bu zâtî gerekliliğin de yapılmamış/verilmemiş bir yatkınlık olduğu, yani Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretlerinin kendiliğinden olan yatkınlığı olduğu, bu yatkınlığın da değişmesi imkânsız olduğu, bu sebeple de Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretlerinin değişmesi imkânsız olduğu, bu durumun da ilâhî bir kanun olduğu, bu kanunun da ilâhî kazâ ve kaderin hükm-i külli-i icmâlîsi olduğu, bu hükmün tafsîli ise her bir ayn-ı sâbitenin kendi zâtî yatkınlığına göre, özel sebeplerle ve çeşitli zamanlarda âlem-i kevn'de ortaya çıkan haller olduğu, bu hallerin de o ayn-ı sâbitenin zâtî gerekliliğinden kaynaklandığı, bu zâtî gerekliliğin de yapılmamış/verilmemiş bir yatkınlık olduğu, yani Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretlerinin kendiliğinden olan yatkınlığı olduğu, bu yatkınlığın da değişmesi imkânsız olduğu, bu sebeple de Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretlerinin değişmesi imkânsız olduğu, bu durumun da ilâhî bir kanun olduğu, bu kanunun da ilâhî kazâ ve kaderin hükm-i külli-i icmâlîsi olduğu, bu hükmün tafsîli ise her bir ayn-ı sâbitenin kendi zâtî yatkınlığına göre, özel sebeplerle ve çeşitli zamanlarda âlem-i kevn'de ortaya çıkan haller olduğu, bu hallerin de o ayn-ı sâbitenin zâtî gerekliliğinden kaynaklandığı, bu zâtî gerekliliğin de yapılmamış/verilmemiş bir yatkınlık olduğu, yani Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretlerinin kendiliğinden olan yatkınlığı olduğu, bu yatkınlığın da değişmesi imkânsız olduğu, bu sebeple de Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretlerinin değişmesi imkânsız olduğu, bu durumun da ilâhî bir kanun olduğu, bu kanunun da ilâhî kazâ ve kaderin hükm-i külli-i icmâlîsi olduğu, bu hükmün tafsîli ise her bir ayn-ı sâbitenin kendi zâtî yatkınlığına göre, özel sebeplerle ve çeşitli zamanlarda âlem-i kevn'de ortaya çıkan haller olduğu, bu hallerin de o ayn-ı sâbitenin zâtî gerekliliğinden kaynaklandığı, bu zâtî gerekliliğin de yapılmamış/verilmemiş bir yatkınlık olduğu, yani Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretlerinin kendiliğinden olan yatkınlığı olduğu, bu yatkınlığın da değişmesi imkânsız olduğu, bu sebeple de Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretlerinin değişmesi imkânsız olduğu, bu durumun da ilâhî bir kanun olduğu, bu kanunun da ilâhî kazâ ve kaderin hükm-i külli-i icmâlîsi olduğu, bu hükmün tafsîli ise her bir ayn-ı sâbitenin kendi zâtî yatkınlığına göre, özel sebeplerle ve çeşitli zamanlarda âlem-i kevn'de ortaya çıkan haller olduğu, bu hallerin de o ayn-ı sâbitenin zâtî gerekliliğinden kaynaklandığı, bu zâtî gerekliliğin de yapılmamış/verilmemiş bir yatkınlık olduğu, yani Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretlerinin kendiliğinden olan yatkınlığı olduğu, bu yatkınlığın da değişmesi imkânsız olduğu, bu sebeple de Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretlerinin değişmesi imkânsız olduğu, bu durumun da ilâhî bir kanun olduğu, bu kanunun da ilâhî kazâ ve kaderin hükm-i külli-i icmâlîsi olduğu, bu hükmün tafsîli ise her bir ayn-ı sâbitenin kendi zâtî yatkınlığına göre, özel sebeplerle ve çeşitli zamanlarda âlem-i kevn'de ortaya çıkan haller olduğu, bu hallerin de o ayn-ı sâbitenin zâtî gerekliliğinden kaynaklandığı, bu zâtî gerekliliğin de yapılmamış/verilmemiş bir yatkınlık olduğu, yani Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretlerinin kendiliğinden olan yatkınlığı olduğu, bu yatkınlığın da değişmesi imkânsız olduğu, bu sebeple de Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretlerinin değişmesi imkânsız olduğu, bu durumun da ilâhî bir kanun olduğu, bu kanunun da ilâhî kazâ ve kaderin hükm-i külli-i icmâlîsi olduğu, bu hükmün tafsîli ise her bir ayn-ı sâbitenin kendi zâtî yatkınlığına göre, özel sebeplerle ve çeşitli zamanlarda âlem-i kevn'de ortaya çıkan haller olduğu, bu hallerin de o ayn-ı sâbitenin zâtî gerekliliğinden kaynaklandığı, bu zâtî gerekliliğin de yapıl

2:194) Yaʻnî “Size tecâvüz eden kimseye, size tecâvüz olunan şeyin misliyle&#10024;

Yani "Size tecavüz eden kimseye, size tecavüz edilen şeyin misliyle

tecâvüz edin.” buyrulmuş olduğundan kısas ve mukâbele vardır. Ehl-i garbın&#10024;

"Tecavüz edin." buyrulmuş olduğundan kısas ve karşılık verme vardır. Batılıların

hiçbirisi yediği tokat mukabilinde diğer yanağını çeviremez. Belki derhâl mukâbele&#10024;

Hiçbirisi yediği tokat karşılığında diğer yanağını çeviremez. Aksine derhâl karşılık verir.

eder. Ve hattâ ağır bir söz mukâbilinde düello teklîf eder.&#10024;

Hatta ağır bir söz karşılığında düello teklif eder.

2- Şerîat-ı Îseviyyede hükümdâra vergisini kendi eliyle mütevâzıâne götürmek&#10024;

İsevî şeriatında hükümdara vergisini kendi eliyle alçakgönüllü bir şekilde götürmek.

lâzımdır. Hâlbuki hükümdârlarına karşı tevâzu‘ şöyle dursun; ehl-i garb onların&#10024;

Gereklidir. Hâlbuki hükümdarlarına karşı tevazu şöyle dursun; Batılılar onların

tahakkümlerine tahammül edemediler de tâc ve tahtlarını alt ve üst ettiler.&#10024;

Tahakkümlerine tahammül edemediler de taç ve tahtlarını altüst ettiler.

Haksızlığa ve münkerâta karşı kıyâm, şerîat-ı Muhammediyye iktizâsındandır. Zîrâ&#10024;

Haksızlığa ve kötülüklere karşı ayaklanmak, Muhammedî şeriatın gereğindendir. Çünkü

hadîs-i şerîfde “Sizin biriniz bir münker görürse eli ile ve muktedir değilse dili ile&#10024;

Hadîs-i şerîfte, "Sizin biriniz bir münker (kötülük) görürse eliyle, muktedir değilse diliyle (onu düzeltsin)" buyrulmuştur.

men‘ etsin. Ve eğer buna da muktedir değil ise kalbiyle buğz etsin.” buyrulur.&#10024;

men etsin. Ve eğer buna da gücü yetmez ise kalbiyle buğz etsin.” buyrulur.

َ ی

3- Kur’ân-ı Kerîm’de ا ْل َرض ِ فَانظُروا كيف َ بَدَأ الْخَلْق قل سِيْ وا ف (Ankebût, 29:20) Yaʻnî&#10024;

Kur'ân-ı Kerîm'de "De ki: Yeryüzünde gezin de bakın, yaratılış nasıl başlamıştır?" (Ankebût, 29:20) buyrulur.

ِي

“Yeryüzünde geziniz; keyfiyyet-i halka nasıl başladı; nazar ediniz.” buyrulur ki bu&#10024;

"Yeryüzünde gezin; yaratılışın niteliği nasıl başladı; dikkatle bakın." buyrulur ki bu

tavsiye arzın ve nebâtât ve hayvânâtın ve insânların keyfiyyet-i hilkatlerini tedkîke&#10024;

Arzın, bitkilerin, hayvanların ve insanların yaratılış niteliklerini incelemeyi tavsiye eder.

teşvîktir. Binâenaleyh ehl-i garb sath-ı arzı bucak bucak dolaşıp tabakât ve&#10024;

Bu sebeple Batılılar yeryüzünü köşe bucak dolaşıp tabakaları ve

müstehâsât ilimlerini vücûda getirdiler ve fiilen teşvîk dâiresinde amel ettiler. Zîrâ&#10024;

Müstehasat ilimlerini (duyularla algılanan şeylerin ilimlerini) vücuda getirdiler ve fiilen teşvik dairesinde amel ettiler. Çünkü

istiʻdâdları budur. Başka türlü hareket edemezler.&#10024;

İstidatları budur. Başka türlü hareket edemezler.

4- Ehl-i garb, birisinin odasına gireceği vakit, kapısını vurup duhûle izin taleb ederler&#10024;

Batılılar, birinin odasına girecekleri zaman, kapısını çalıp içeri girmek için izin isterler.

ه

َ ْ

ve onlar kavlen inkâr ettikleri Kur’ân-ı Kerîm’in şu َّلَ تَدخلُوا بيوتًا غَي ذِين َ آمَنوايَا أيهَا ال&#10024;

ve onlar, sözle inkâr ettikleri Kur'ân-ı Kerîm'in şu "Ey iman edenler, evlerinizden başka evlere izin almadan ve ev halkına selam vermeden girmeyin." ayetini, kendi evlerine girmeyi yasaklayan bir hüküm olarak kabul ettiler.

بيوتِكُم حَن ََّ تَستَأْنِسوا وَتسَلِّموا عَیل أهلِهَا (Nûr, 24:27) Yaʻnî “Ey mü’minler, ehlinden&#10024;

“Evlere, sahiplerinden izin alıp onlara selâm vermeden girmeyin.” (Nûr, 24:27) Yani “Ey müminler, ev halkından

izin almadıkça ve selâm vermedikçe, kendi hânenizden gayri kimsenin hânesine&#10024;

İzin almadıkça ve selam vermedikçe, kendi evinizden başka kimsenin evine (girmeyin).

girmeyiniz.” âyet-i kerîmesinin hükmüne riâyet ederler. Zîrâ istiʻdâdları budur;&#10024;

"Girmeyiniz." ayet-i kerimesinin hükmüne riayet ederler. Çünkü yatkınlıkları budur;

başka türlü yapamazlar.

5- Ehl-i garb, Kur’ân-ı Kerîm’in taaddüd-i zevcât hakkındaki müsâadesini kabîh görüp&#10024;

Batılılar, Kur'ân-ı Kerîm'in çok eşliliğe dair müsaadesini çirkin görüp

inkâr ederler; hâlbuki fiilen gayr-i meşrû‘ olarak müteaddid metresler tasarruf&#10024;

inkâr ederler; hâlbuki fiilen gayrimeşru olarak birçok metres edinirler.

ederler. Ve bu hâle olan inhimâkleri o kadar zâhirdir ki kavânîn-i dâhiliyyelerine,&#10024;

Bu hâle olan düşkünlükleri o kadar açıktır ki kendi iç kanunlarına,

veled-i tabîî taʻbîr ettikleri veled-i zinâları hakkında ahkâm vazʻına mecbûr&#10024;

Zina çocukları hakkında hükümler koymaya mecbur olan, doğal çocuk diye adlandırdıkları.

olmuşlardır.

6- Nisâya ve ıtriyyâta meyilleri pek şiddetlidir. Bu ise nisbet-i kevniyye-i&#10024;

Kadınlara ve güzel kokulara olan düşkünlükleri pek şiddetlidir. Bu ise, oluşsal bağıntının bir gereğidir.

Muhammediyyedir ki âsârı ümmetinde de zâhirdir. Zîrâ (sallallahu aleyhi ve sellem)&#10024;

Muhammedîliktir ki eserleri ümmetinde de görünür. Çünkü (sallallahu aleyhi ve sellem)

ی ی

Efendimiz: الصالة ف حبب ایل من دنیاكم ثلث النساء و الطیب وجعلت قرة عین “Bana sizin&#10024;

Efendimiz (a.s.) şöyle buyurdu: "Bana sizin dünyanızdan üç şey sevdirildi: Kadınlar, güzel koku ve gözümün nuru namaz kılındı."

dünyânızdan üç şey sevdirildi ki nisâ ve güzel kokulardır. Ve benim kurret-i aynım&#10024;

Dünyanızdan üç şey sevdirildi ki bunlar kadınlar ve güzel kokulardır. Ve benim gözümün nuru

namâzda kılındı.” buyururlar. İşte salât hâric olmak üzere ehl-i garb bu nisbet-i&#10024;

namazda kılındı.” buyururlar. İşte namaz dışarıda kalmak üzere, batı ehli bu bağıntıyı

kevniyye-i Muhammediyyenin ikisine şiddetle mütemayildirler. Zîrâ kendileri&#10024;

oluşsal Muhammedîliğin ikisine şiddetle eğilimlidirler. Çünkü kendileri

ümmet-i Muhammed’den olmak istiʻdâdındadırlar, başka türlü yapamazlar.&#10024;

Ümmet-i Muhammed'den olmak yatkınlığındadırlar, başka türlü yapamazlar.

Velhâsıl ehl-i garbın kavlen inkâr ve fiilen icrâ ettikleri şerîat-ı Muhammediyye ahkâmını birer birer ta‘dâd etmek lâzım gelse müstakil bir kitâb olur. Bu kadarı ehl-i insâfa numûne olarak irâe olundu. Ve bu numûneler ile anlaşıldı ki şerîat-ı Muhammediyye şarktan garba kadar olan bir devredir. Ve âhir zamânda zuhur edecek olan Mehdî (aleyhi’s-selâm)’ın te’sîriyle ehl-i garbın kavlen ve fiilen ahkâm-ı Kur’âniyyeyi kabulleri me’mûl-i kavîdir.&#10024;

Sözün özü, Batılıların sözle inkâr edip fiilen uyguladıkları Muhammedî şeriat hükümlerini birer birer saymak gerekse, müstakil bir kitap olur. Bu kadarı insaf sahiplerine örnek olarak gösterildi. Ve bu örneklerle anlaşıldı ki Muhammedî şeriat, doğudan batıya kadar olan bir devredir. Ve ahir zamanda zuhur edecek olan Mehdi (a.s.)'ın etkisiyle Batılıların sözle ve fiilen Kur'an hükümlerini kabul etmeleri kuvvetle umulur.

İşte Muhammed (aleyhi’s-selâm) nasıl ki kâffeye irsâl olundu ise rûh dahi öylece kâffeye irsâl olundu. Ve bunda bir sırr-ı acîb vardır ki biz onu bu Tedbîrât-ı İlahiyye kitâbının gayri olan âsârımızda zikr ettik. Yaʻnî bu sırr-ı acîb, makâmât-ı Muhammediyyeye dâhil ve vâris-i Muhammedî olmakla âlem-i kevnde hilâfet-i bâtıniyyeyi hâiz olan zâtın, âlem-i kevnin kâffesinde mutasarrıf olmasıdır. Ve bu zât-ı şerîf her asırda vâhid olup, tasarruf-ı maʻnevî sâhibidir. Baʻzen bu zât, tasarruf-ı sûrî ve maʻnevî sâhibi olur. Nitekim âhir zamânda zuhûru haber verilen Mehdî (aleyhi’s-selâm) hilâfet-i zâhire ve bâtıniyyeyi hâiz olur. Ve kezâ rûh dahi bedende vâhiddir. Bedenin zâhirinde ve bâtınında tasarruf eder. İşte bu zikr ettiğimiz şey rûha nisbetin fâidesidir.&#10024;

İşte Muhammed (a.s.) nasıl ki herkese gönderildi ise ruh da öylece herkese gönderildi. Ve bunda şaşılacak bir sır vardır ki biz onu bu Tedbîrât-ı İlahiyye kitabından başka eserlerimizde zikrettik. Yani bu şaşılacak sır, Muhammedî makamlara dahil ve Muhammedî vâris olmakla oluş ve bozuluş âleminde bâtınî hilafeti haiz olan kişinin, oluş ve bozuluş âleminin hepsinde tasarruf sahibi olmasıdır. Ve bu şerefli kişi her asırda tek olup, manevî tasarruf sahibidir. Bazen bu kişi, zahirî ve manevî tasarruf sahibi olur. Nasıl ki ahir zamanda zuhuru haber verilen Mehdî (a.s.) zahirî ve bâtınî hilafeti haiz olur. Ve aynı şekilde ruh da bedende tektir. Bedenin zahirinde ve bâtınında tasarruf eder. İşte bu zikrettiğimiz şey ruha nispetin faydasıdır.

Altıncı şart “hasse-i semʻ ve basarın selâmeti”dir. Zîrâ gözü görmeyen ve kulakları işitmeyen kimse kendi nefsini idâreden âcizdir, başkalarını nasıl idâre edebilir? Rûhun bundaki i‘tibârı, onun Hakk ile işitmesi ve Hakk ile görmesidir. Ve Hakk ile işiten rûhun semʻi ve basarı elbette âfâttan mukaddes ve münezzeh olur. Ve bunun delîli (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in Rabb’inden muhbiran beyân buyurduğu hadîs-i kudsîdir. O da budur: “Ben onu sevinceye kadar kulum nevâfil ile bana takarrüb eder. Ben onu sevdiğim vakitte de onun semʻi olurum, benim ile işitir. Ve basarı olurum; benim ile görür.”&#10024;

Altıncı şart, "işitme ve görme duyularının sağlamlığı"dır. Çünkü gözü görmeyen ve kulakları işitmeyen kimse kendi nefsini idare etmekten acizdir, başkalarını nasıl idare edebilir? Ruhun bundaki itibarı, onun Hak ile işitmesi ve Hak ile görmesidir. Ve Hak ile işiten ruhun işitmesi ve görmesi elbette afetlerden kutsal ve arınmış olur. Ve bunun delili, (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'in Rabb'inden haber vererek beyan buyurduğu hadis-i kudsîdir. O da şudur: “Ben onu sevinceye kadar kulum nafile ibadetlerle bana yaklaşır. Ben onu sevdiğim vakitte de onun işitmesi olurum, benim ile işitir. Ve görmesi olurum; benim ile görür.”

İmdi buna ıstılâh-ı muhakkıkînde “kurb-i nevâfil” derler ki “makâm-ı cem‘” demektir. Ve bu makâmda abd, Hakk’a âlet olur. Ve bu makâmın fevki “kurb-i ferâiz”dir ki ona da “makâm-ı cem‘ü’l-cem‘” derler. “Bekâ-billâh” demektir. Bu makâmda da Hakk, abde âlet olur. Burada kendinden bahs olunan bir sırr vardır. O da budur ki mâdemki vücûd-i izâfî-i abd, mertebe-i kesâfette bulunduğu hâlde, Hakk onun semʻi ve basarı olmakla Hakk’a âlet oluyor; elbette kesâfetten ârî olan rûh böyle olmaya elyâktır. Ve o mebde’-i halkından biri böyle oldu. Binâenaleyh semʻi ve basarı Hakk olan kimse, elbet kendi nefsini ve kendi nefsinden gayrilerini tedbîre muktedir ve hilâfete elyâk olur.&#10024;

Şimdi, muhakkiklerin (hakikati araştıranların) ıstılahında (teriminde) buna "kurb-i nevâfil" (nafile ibadetlerle yakınlaşma) derler ki bu, "makâm-ı cem‘" (birlik makamı) demektir. Ve bu makamda kul, Hakk'a âlet olur. Ve bu makamın üstü "kurb-i ferâiz"dir (farz ibadetlerle yakınlaşma) ki ona da "makâm-ı cem‘ü’l-cem‘" (birliklerin birliği makamı) derler. Bu, "Bekâ-billâh" (Allah ile bâki olma) demektir. Bu makamda da Hakk, kula âlet olur. Burada kendisinden bahsedilen bir sır vardır. O da şudur ki mademki kulun izafî varlığı, kesafet (yoğunluk, maddilik) mertebesinde bulunduğu hâlde, Hakk onun işitmesi ve görmesi olmakla Hakk'a âlet oluyor; elbette kesafetten arınmış olan ruh böyle olmaya daha layıktır. Ve o, yaratılışının başlangıcından beri böyle oldu. Bu sebeple işitmesi ve görmesi Hakk olan kimse, elbette kendi nefsini ve kendi nefsinden başkalarını tedbire (idare etmeye) muktedir ve hilafete (Allah'ın yeryüzündeki temsilciliğine) daha layık olur.

“Yedinci ve sekizinci şart “necdet” ve “kifâyet”tir. Ve bunlar ervâhın sıfatlarındandır. Görmez misin, Allah Teâlâ ibâdının nusretini irâde ettiği vakit onlara&#10024;

Yedinci ve sekizinci şart "necdet" (cesaret, kahramanlık) ve "kifâyet" (yeterlilik)tir. Ve bunlar ruhların sıfatlarındandır. Görmez misin, Yüce Allah kullarının yardımını dilediği zaman onlara

ی melâikesiyle imdâd eder. Ve onları onunla te’yîd eyler. Nitekim Hakk Teâlâ, ممِدكُم بِألْفٍ أن&#10024;

...melekleriyle yardım eder. Ve onları onunla güçlendirir. Nasıl ki Yüce Allah, "Size bin melek ile yardım ettim..." buyurmuştur.

ِّي َْی مِّن َ الْمَآلئِكة ِ مردِفِی (Enfâl, 8:9) yaʻnî “Muhakkak ben size bin melek ile peyderpey imdâd ediciyim.” buyurdu. Ve yine buyurur: وَأيَّدَهم بِروح مِّنه (Mücâdele, 58:22) Yaʻnî “Onu kendi cânibinden bir rûh ile te’yîd eyler.”&#10024;

إِذْ تَسْتَغِيثُونَ رَبَّكُمْ فَاسْتَجَابَ لَكُمْ أَنِّي مُمِدُّكُم بِأَلْفٍ مِّنَ الْمَلَائِكَةِ مُرْدِفِينَ (Enfâl, 8:9) yani “Muhakkak ben size bin melek ile peyderpey imdâd ediciyim.” buyurdu. Ve yine buyurur: وَأَيَّدَهُم بِرُوحٍ مِّنْهُ (Mücâdele, 58:22) Yani “Onu kendi cânibinden bir rûh ile te’yîd eyler.”

Dokuzuncu şart “ilim”dir. Ve bu esmânın kâffesini ta‘lîm ettiği hînde Âdem (aleyhi’s-selâm) hakkında zâhir oldu. İmdi biz onun zikrine muhtâc değiliz.&#10024;

Dokuzuncu şart "ilim"dir. Ve bu, isimlerin hepsini öğrettiği zaman Âdem (a.s.) hakkında ortaya çıktı. Şimdi biz onun zikrine muhtaç değiliz.

Onuncu şart “veraʻ”dır. Ve onun menbaʻıdır. Ve onun merci‘i onadır. Zîrâ şerîat onun ridâsı ve hakîkat izârıdır. Ve şerâit bu halîfe hakkında müstekmil oldu. Ve onun hilâfeti sahîh oldu. Ve imâmeti de mün‘akıd oldu.”&#10024;

Onuncu şart "veraʻ"dır (şüpheli şeylerden kaçınma). Ve onun kaynağıdır. Ve onun dönüş yeri onadır. Çünkü şeriat onun üst giysisi ve hakikat alt giysisidir. Ve şeriat hükümleri bu halife hakkında tamamlanmış oldu. Ve onun hilafeti geçerli oldu. Ve imamlığı da kuruldu.

Hz. Şeyh (radiyallahu anh), hilâfetin halkî olan altı şartını bâlâda beyân buyurduktan sonra kesbî olan dört şartını beyâna şürû‘ buyururlar. Bu kesbî olan yedindinci şart “necdet” ve sekizinci şart “kifâyet”tir.&#10024;

Hz. Şeyh (radiyallahu anh), hilafetin halka ait olan altı şartını yukarıda açıkladıktan sonra, kesbî (kulun iradî kazanımıyla elde edilen) olan dört şartını açıklamaya başlar. Bu kesbî olan yedinci şart "necdet" (cesaret, kahramanlık) ve sekizinci şart "kifayet" (yeterlilik, işleri becerme)tir.

Necdet: Aslâ korkmaksızın şecâat ve kuvvet-i kalb ve ikdâm ve sebât demektir. Halîfenin emr-i idârede bu sıfatta bulunması lâzımdır. Ve bu sıfat bulunmazsa çarh-ı idâre zaîf döner ve âkıbet muhtel olur. Ve bu sıfât kesbîdir. Zîrâ mümârese ile kuvvet bulur. Meselâ seyâhat-ı bahriyyeye alışmamış olan kimse korkar fakat mümârese ile bu korku zâil olur. Ve kezâ hiç harb görmemiş olan bir kimse son derece korkar. Fakat i‘tiyâd ile alışır. Korku zâil olup yerine şecâat kâim olur.&#10024;

Necdet: Asla korkmaksızın cesaret ve kalp kuvveti, atılganlık ve sebat demektir. Halifenin idare işinde bu sıfatta bulunması lazımdır. Ve bu sıfat bulunmazsa idare çarkı zayıf döner ve sonunda bozulur. Ve bu sıfat kazanılabilir. Çünkü pratikle kuvvet bulur. Örneğin deniz yolculuğuna alışmamış olan kimse korkar fakat pratikle bu korku ortadan kalkar. Ve aynı şekilde hiç savaş görmemiş olan bir kimse son derece korkar. Fakat alışkanlıkla alışır. Korku ortadan kalkıp yerine cesaret kaim olur.

Sekizinci şart “kifâyet”tir. Bu da kudret-i idâredir ki mümârese ile hâsıl olan bir sıfâttır. Emr-i idârede mübtedî olan bir kimsede bi’t-tabiʻ kifâyet olmaz. İşte bu iki sıfat ervâhın sıfat-ı ezeliyyesindendir. Rûhun necdet ve kifâyetine delîl istersen, nazar et ki Allah Teâlâ mü’min kullarına küffâr ile harb esnâsında sıkıldıklarında onlara yardım etmeyi murâd ettiği vakit, ervâh-ı latîfe olan melâikesiyle imdâd eder. Ve bu imdâd keyfiyyetini Kur’ân-ı Kerîm’de “Muhakkak ben size bin melek ile peyderpey imdâd ediciyim.” (Enfâl, 8:9) ve “Onu kendi cânibinden bir rûh ile te’yîd eder” (Mücâdele, 58:22) buyurdu. Zîrâ ervâh-ı latîfe bir sûrette mütemessil oldukları vakit, onların o sûretleri, cismânîlerin sûreti gibi hark ve iltiyâm kabûl etmez; binâenaleyh onlarda havf-i mevt yoktur. Bi’t-tabiʻ şecî‘ olurlar. Ve me’mûr oldukları işte kifâyetleri vardır. Zîrâ irâdeleri ve kuvvetleri Hakk’ın irâde ve kuvvetidir. Ve kendi&#10024;

Sekizinci şart "yeterlilik"tir. Bu da idare kudretidir ki, alıştırma ile kazanılan bir sıfattır. İdare işinde acemi olan bir kimsede doğal olarak yeterlilik olmaz. İşte bu iki sıfat, ruhların ezelî sıfatlarındandır. Ruhun cesaret ve yeterliliğine delil istersen, bak ki Yüce Allah, mümin kullarına kâfirlerle savaş sırasında sıkıştıklarında onlara yardım etmeyi murad ettiği zaman, latif ruhlar olan melekleriyle yardım eder. Ve bu yardım keyfiyetini Kur'ân-ı Kerîm'de "Muhakkak ben size bin melek ile peyderpey imdâd ediciyim." (Enfâl, 8:9) ve "Onu kendi cânibinden bir rûh ile te'yîd eder" (Mücâdele, 58:22) buyurdu. Çünkü latif ruhlar bir şekilde cisimleştikleri zaman, onların o şekilleri, cismanîlerin şekli gibi yaralanma ve iyileşme kabul etmez; bu sebeple onlarda ölüm korkusu yoktur. Doğal olarak cesur olurlar. Ve görevlendirildikleri işte yeterlilikleri vardır. Çünkü iradeleri ve kuvvetleri Hakk'ın iradesi ve kuvvetidir. Ve kendi

َّلله irâdeleri olmadığından Hakk Teâlâ onlar hakkında, َ مَا أمَرَهم َّلَ يَعصون َ ا (Tahrîm, 66:6) yaʻnî “Allah Teâlâ’nın emr ettiği şeye isyân ve muhâlefet etmezler.” buyurmuştur. Beşerde irâde olduğundan onlardan emr-i Hakk’a muhâlefet sâdır olur. Binâenaleyh onlar hakkında tedbîr-i umûrda kifâyet ve adem-i kifâyet mevzûʻ-i bahs olabilir.&#10024;

Allah'ın iradeleri olmadığından Yüce Allah onlar hakkında, "Allah Teâlâ'nın emrettiği şeye isyan ve muhalefet etmezler." (Tahrîm, 66:6) buyurmuştur. İnsanlarda irade olduğundan onlardan Hakk'ın emrine muhalefet meydana gelir. Bu sebeple onlar hakkında işlerin idaresinde yeterlilik ve yetersizlik söz konusu olabilir.

Dokuzuncu şart, “ilim”dir. Ve ilim, sıfat-ı âdemîden olup, kesbîdir. Ve bu sıfat, esmânın kâffesini ta‘lîm ettiği hînde, ibtidâ Âdem (aleyhi’s-selâm)’da zâhir oldu. Binâenaleyh efrâd-ı âdemînin her birinin rûhunda bu sıfât, hilkâten mevcûddur. Fakat âlem-i taayyünde rûhunda&#10024;

Dokuzuncu şart, "ilim"dir. İlim, insana ait bir sıfat olup kesbîdir. Bu sıfat, Allah'ın tüm isimlerini öğrettiği zaman, başlangıçta Âdem (a.s.)'da ortaya çıktı. Bu sebeple, insan fertlerinin her birinin ruhunda bu sıfat, yaratılıştan mevcuttur. Fakat taayyün (belirginleşme, ferdiyet kazanma) âleminde ruhunda

ََِّّل ه merkûz olan bu sıfatın incilâsı için saʻy lâzımdır. Nitekim Hakk Teâlâ hazretleri يس َ ل ِْل ِنسَان ِ إل َ مَا سَغ (Necm, 53:39) buyurur. Ve bu sıfatın vücûdu insânda zâhir ve bâhir bulunduğu için onun tafsîlen beyânına hâcet yoktur.&#10024;

Ona yerleşmiş olan bu sıfatın ortaya çıkması için çaba gereklidir. Nitekim Yüce Allah, "İnsan için ancak çalıştığı vardır." (Necm, 53:39) buyurur. Ve bu sıfatın varlığı insanda açıkça ve belirgin bir şekilde bulunduğu için, onun ayrıntılı olarak açıklanmasına gerek yoktur.

Onuncu şart, “veraʻ”dır. “Veraʻ” râ’nın kesriyle müttakî demektir. Hakk Teâlâ’nın harâm kıldığı şeylerden ictinâb ve hürmetinde şübhe edilen şeylerden ihtirâzdan kinâyedir. Ve veraʻ ve ittikâ halîfenin menba‘-ı feyzidir. Ve halîfenin cemî‘-i umûrunda mürâcaat edeceği makâm-ı veraʻ ve takvâdır. Zîrâ şerîat halîfenin ridâsıdır. Ve onun uyûb-i beşerîsini örter. Ve üstüne giydiği libâsdır. Ve hakîkat onun gömleğidir ki ridâsının altındadır. Ve bu izâr-ı hakîkat, beşeriyyete hâss olan ayb-ı isneyniyyeti setr eder. İşte halîfe hakkında muktezî bulunan on şartın ta‘dâd ve îzâhı tamâm oldu. Bu şerâiti hâiz olan zâtın hilâfeti sahîh ve imâmeti de mün‘akıd olur.&#10024;

Onuncu şart, "veraʻ"dır. "Veraʻ", "ra" harfinin esreli okunmasıyla müttakî (Allah'tan korkan, sakınan) demektir. Yüce Allah'ın haram kıldığı şeylerden kaçınmaktan ve hürmetinde şüphe edilen şeylerden sakınmaktan kinayedir. Veraʻ ve takva, halifenin feyiz kaynağıdır. Halifenin bütün işlerinde başvuracağı makam veraʻ ve takvadır. Çünkü şeriat, halifenin ridâsıdır (dış giysisidir) ve onun beşerî kusurlarını örter. Ve üstüne giydiği elbisedir. Hakikat ise onun gömleğidir ki ridâsının altındadır. Bu hakikat izarı (iç giysisi), beşeriyete özgü olan ikilik kusurunu örter. İşte halife hakkında gerekli bulunan on şartın sayılması ve açıklanması tamam oldu. Bu şartları taşıyan kişinin hilafeti sahih ve imameti de geçerli olur.

“Ve biz ikisinin arasında kendisi için hurûb ve fiten vâkiʻ olan sebebin zikrine rücûʻ ederiz. İmdi ben derim ki: Bunda sebeb bu mülk-i insânî üzerinde taleb-i riyâsettir. Binâenaleyh ikisinden birinin onun üzerinde riyâseti sâbit olduğu vakit, onun necâtında ve ikâmesinde saʻy eder. Ve ona karâbetini himâye eder. Ve alâmâtını iʻlâ eyler. Ve onu kendisi için tahayyül eylediği veyâ bildiği şey hasebi üzere dâreynde onun helâkini mûcib olan esbâbdan men‘ eder. Ve bil ki her bir emr-i mühlikten onun sebeb-i necâtı hâricden bir dâʻînin emrine onun tâatıdır ki ona şerʻ denir. Rûh onu ârifdir. Zîrâ onun cinsindendir. Ve hevâ câhildir.&#10024;

Biz, ikisi arasında savaş ve karışıklıkların meydana geldiği sebebin zikrine geri döneriz. Şimdi ben derim ki: Bunda sebep, bu insan mülkü üzerinde başkanlık isteğidir. Bu sebeple, ikisinden birinin onun üzerinde başkanlığı sabit olduğu zaman, onun kurtuluşunda ve ayakta kalmasında çaba gösterir. Ve ona olan yakınlığını korur. Ve alametlerini yüceltir. Ve onu, kendisi için tahayyül ettiği veya bildiği şey uyarınca, iki dünyada da onun helakini gerektiren sebeplerden men eder. Ve bil ki, her bir helak edici işten onun kurtuluş sebebi, dışarıdan bir davetçinin emrine onun itaatidir ki buna şeriat denir. Ruh onu bilir, çünkü onun cinsindendir. Heva (nefsin arzuları) ise cahildir.

İmdi hevâ onun için necâtı kendi hayyizinde tahayyül eder. Hâlbuki rûh muhakkak necât kendi hayyizinde olduğunu bilir. Binâenaleyh hilâf neş’et eder. Ve şetât vâkiʻ olur. Ve buna daʻvet eden iki emîrin hakîkati muhtelifdir. İmdi vaktâki dâʻî hâricden gelir, bu emrin netîcesine nazaran kendisi için iki netîce bulur; birisi helâk ve diğeri necâttır. Binâenaleyh onlardan her biri hikmet-i ilâhiyyenin ve onun hakîkatinin iktizâ ettiği şey hasebi üzere, sebîl-i necâtı taleb etti. Ve helekâtten ictinâb eyledi. Ve eğer her biri terk ve iʻtizâr etmiş ise onların hüccetten bir hücceti vardır. Lâkin ism-i celîl olan Hakk Teâlâ “İşlediğinden suâl olunmaz onlar suâl olunurlar.” (Enbiyâ, 21:23) ve “Bunlar cennete mahsûsdur ve mübâlâtım yoktur ve bunlar cehenneme mahsûsdur ve mübâlâtım yoktur ve kalem kurudu.” buyurduğu vech ile onları hüccet-i bâliğasıyla fasl ve hasm eder.”&#10024;

Şimdi, heva (nefsin arzuları) kurtuluşu kendi alanında hayal eder. Hâlbuki ruh, kurtuluşun kesinlikle kendi alanında olduğunu bilir. Bu sebeple anlaşmazlık ortaya çıkar ve ayrılık meydana gelir. Ve buna davet eden iki emirin hakikati farklıdır. Şimdi, davetçi dışarıdan geldiği zaman, bu emrin sonucuna göre kendisi için iki sonuç bulur; birisi helak ve diğeri kurtuluştur. Bu sebeple onlardan her biri, ilahi hikmetin ve onun hakikatinin gerektirdiği şey uyarınca, kurtuluş yolunu talep etti ve helak olmaktan kaçındı. Ve eğer her biri terk ve özür dilemiş ise, onların hüccetten bir hücceti vardır. Lakin yüce isim olan Yüce Allah, "İşlediğinden suâl olunmaz onlar suâl olunurlar." (Enbiyâ, 21:23) ve "Bunlar cennete mahsustur ve umursamam ve bunlar cehenneme mahsustur ve umursamam ve kalem kurudu." buyurduğu şekilde, onları kesin deliliyle ayırır ve hükme bağlar.

Yaʻnî biz rûhun vezîri olan akıl ile emîr-i hevâ arasında ne sebebden nâşî harbler ve fitneler vâkiʻ olduğunun zikrine rücûʻ ederiz:&#10024;

Yani biz, ruhun veziri olan akıl ile heva emiri arasında ne sebeple savaşlar ve fitneler meydana geldiğinin zikrine döneriz:

İmdi ben derim ki bu kavgaların ve fitnelerin sebebi bu mülk-i insânî üzerinde taleb-i riyâsettir. Binâenaleyh akıl ve hevâdan birinin mülk-i insânî üzerinde riyâseti ve tahakkümü sâbit olduğu vakit onun necâtına ve onu bulunduğu hâl içinde kâim kılmaya ve kendisinin ona yakınlığı ve taallukunu himâye ve hıfz eder. Ve riyâsetinin ve tahakkümünün alâmetlerini ve nişânlarını iʻlâ eder. Ve o alâmetleri gören kimse bilir ki bu insân üzerinde akıl ve hevâdan birisi gâlibdir. Ve hevâ kendisi için tahayyül eylediği ve akıl dahi yakînen bildiği şey hasebi üzere o mülk-i insânî dünyâda ve âhirette onun helâkini mûcîb olan esbâbdan men‘ eder. Meselâ hevâ tahayyül eder ki şerîat, nizâm-ı âlem içindir. Binâenaleyh muvâzene-i akliyye haleldâr olmamak şartıyla şarâb içmekte ve bilâ-cebr zinâ gibi huzûzât-ı hayvâniyyeyi îfâ etmekte beîs yoktur. Ve kezâ oruç nefsin serkeşliğini kesr edip hukûk-i halka tecâvüzü men‘ etmek üzere onu zaîf kılmak içindir. Hukûk-i halka riâyet ettikten ve nefsi terbiye eyledikten sonra savm ile nefsi ta‘zîb etmekte ma‘nâ yoktur. İşte hevânın buna makıys bin türlü tahayyülâtı vardır ki mülk-i insânînin necâtı bunlar ile olabileceğini tahayyül eder. Bunlar onun hakîkate muhâlif olan hayâlâtıdır. Ve mûcib-i helâk olacağını zann ve tahayyül eylediği bu esbâbdan onu men‘ eder.&#10024;

Şimdi ben derim ki, bu kavgaların ve fitnelerin sebebi, bu insan mülkü üzerinde başkanlık isteğidir. Bu sebeple, akıl ve hevâdan birinin insan mülkü üzerinde başkanlığı ve hâkimiyeti sabit olduğu zaman, o, insanın kurtuluşunu ve onu bulunduğu hâl içinde ayakta tutmayı ve kendisinin ona yakınlığını ve aitliğini korur ve muhafaza eder. Ve başkanlığının ve hâkimiyetinin alâmetlerini ve nişanlarını yüceltir. Ve o alâmetleri gören kimse bilir ki, bu insan üzerinde akıl ve hevâdan birisi üstün gelmiştir. Ve hevâ kendisi için tahayyül eylediği ve akıl dahi kesin olarak bildiği şey gereğince, o insan mülkünü dünyada ve ahirette onun helakini gerektiren sebeplerden men eder. Örneğin, hevâ tahayyül eder ki şeriat, âlemin düzeni içindir. Bu sebeple, aklî denge bozulmamak şartıyla, şarap içmekte ve zorlama olmaksızın zina gibi hayvani hazları yerine getirmekte bir sakınca yoktur. Ve aynı şekilde oruç, nefsin serkeşliğini kırıp halkın haklarına tecavüzü men etmek üzere onu zayıf kılmak içindir. Halkın haklarına riayet ettikten ve nefsi terbiye ettikten sonra oruç ile nefsi azap etmekte bir anlam yoktur. İşte hevânın buna kıyasla bin türlü tahayyülleri vardır ki, insan mülkünün kurtuluşunun bunlar ile olabileceğini tahayyül eder. Bunlar onun hakikate aykırı olan hayalleridir. Ve helake sebep olacağını zann ve tahayyül eylediği bu sebeplerden onu men eder.

Fakat hakîkat-i umûru bilen akıl der ki: Şerîat, yalnız nizâm-ı âlem için değildir. Belki dünyâda ve âhirette helâkten necâta sebebdir. Dünyâda sebeb-i necâttır. Çünkü şerîat dâiresinde nefse huzûzât-ı hayvâniyyesi bir hadd ve kayd dâiresinde verilir. Sû’-i istiʻmâl derecesini bulup nefis helâk olmaz. Zîrâ hayvâna fazla alef verilse çatlayıp helâk olur. Ve âhirette sebeb-i necâttır. Çünkü zâhir-i âlemde teklîf-i ilâhî bâtında tekvîn içindir. Ahkâm-ı şerîata ittibâ‘ ile amel-i sâlih işleyen kimselerin bu amelleri âlem-i âhiretin teşekkülât-ı bünyeviyyesi iktizâsınca suver-i cemîlede zâhir olur. Ve sâlihler bu suver-i cemîle ile mütenaʻim ve mütezevvik olurlar. Ve enbiyâ (aleyhimü’s-selâm) ve evliyâ (kaddesallahu esrârahüm) hazarâtı her türlü mesâviye meylden mutmainn olan nefisleriyle ahkâm-ı şerîata son derece riâyet ettiler. Ve takvâ zâd-ı âhiretin hayırlısıdır. İşte aklın dahi buna makıys birçok maʻlûmâtı vardır ki mülk-i insânînin necâtı bunlar ile olabileceğini yakînen bilir. Ve bu esbâb-ı helâkten onu men‘ eder.&#10024;

Fakat işlerin hakikatini bilen akıl der ki: Şeriat, yalnız âlemin düzeni için değildir. Aksine, dünyada ve ahirette helak olmaktan kurtuluşa sebeptir. Dünyada kurtuluş sebebidir. Çünkü şeriat dairesinde nefse hayvani hazları belirli bir sınır ve kayıt dairesinde verilir. Kötüye kullanma derecesini bulup nefis helak olmaz. Zira hayvana fazla yem verilse çatlayıp helak olur. Ve ahirette kurtuluş sebebidir. Çünkü âlemin görünen yüzünde ilahi teklif, bâtında yaratılış içindir. Şeriat hükümlerine uyarak salih amel işleyen kimselerin bu amelleri, ahiret âleminin bünyevi teşekkülleri gereğince güzel suretlerde ortaya çıkar. Ve salihler bu güzel suretlerle nimetlenir ve lezzet alırlar. Ve peygamberler (a.s.) ve evliyalar (Allah sırlarını mukaddes kılsın) hazretleri, her türlü kötülüğe meylden emin olan nefisleriyle şeriat hükümlerine son derece riayet ettiler. Ve takva, ahiret azığının en hayırlısıdır. İşte aklın da buna kıyasla birçok bilgisi vardır ki, insan mülkünün kurtuluşunun bunlar ile olabileceğini kesin olarak bilir. Ve bu helak sebeplerinden onu men eder.

Ve bil ki her bir emr-i mühlikten mülk-i insânînin sebeb-i necâtı kendisinin hâricden bir dâʻînin emrine onun itâat etmesidir ki o dâʻînin emrine de şerʻ denir. Rûh bunu ârifdir. Çünkü o şerʻ, rûhun cinsindendir. Zîrâ şerʻin doğrudan doğruya masdarı Hakk’tır. Bâlâdaki şerhlerde îzâh edilmiş olduğu üzere rûhun dahi masdarı doğrudan doğruya Hakk’tır. Gerçi hakîkatte hevâ dahi Hakk’tan sâdır ise de onun sudûru doğrudan doğruya değildir. Arada birçok vesâit vardır. Binâenaleyh hevâ hicâb-ı vesâit arkasında bulunduğu cihetle şerʻ cinsinden olmadığı için câhildir.&#10024;

Ve bil ki, insan mülkünün her bir helak edici işten kurtuluş sebebi, kendisinin dışarıdan gelen bir davetçinin emrine itaat etmesidir ki, o davetçinin emrine de şeriat denir. Ruh bunu bilir. Çünkü o şeriat, ruhun cinsindendir. Zira şeriatın doğrudan doğruya kaynağı Hak'tır. Yukarıdaki açıklamalarda izah edilmiş olduğu üzere, ruhun dahi kaynağı doğrudan doğruya Hak'tır. Gerçi hakikatte heva (nefsin arzusu) dahi Hak'tan sadır olsa da, onun sadır olması doğrudan doğruya değildir. Arada birçok vasıta vardır. Bu sebeple heva, vasıtalar perdesinin arkasında bulunduğu için şeriat cinsinden olmadığı için cahildir.

İmdi hevâ mülk-i insânî için necât kendi hayyizinde olduğunu tahayyül eder. Ve öyle zanneder. Hâlbuki rûh muhakkak necât kendi hayyizinde olduğunu yakînen bilir. Böyle olunca akıl ile hevâ arasında ihtilâf zuhûr eder. Ve tefrika vâkiʻ olur. Ve necâta daʻvet eden iki emîrin yaʻnî akıl ile hevânın hakîkatleri muhtelifdir. İmdi dâʻî hâricden geldiği vakit, bu emr-i daʻvetin netîcesine nazaran kendisi için iki netîce bulur. Birisi helâk, diğeri necâttır.&#10024;

Şimdi heva (nefsin istekleri) insana ait mülk için kurtuluşun kendi alanında olduğunu tahayyül eder ve öyle zanneder. Hâlbuki ruh, kurtuluşun kendi alanında olduğunu kesin olarak bilir. Böyle olunca akıl ile heva arasında ihtilaf ortaya çıkar ve ayrılık meydana gelir. Kurtuluşa davet eden iki emirin, yani akıl ile hevanın hakikatleri farklıdır. Şimdi davet eden dışarıdan geldiği zaman, bu davet işinin sonucuna göre kendisi için iki sonuç bulur: Birisi helak, diğeri kurtuluştur.

Maʻlûm olsun ki emr-i ilâhî ikidir. Birisi emr-i irâdî diğeri emr-i teklîfîdir. Emr-i irâdî, abdin ayn-ı sâbitesinin istiʻdâd ve kâbiliyetine göre saâdet ve şekâveti hakkında Hakk’ın irâdesidir. Bu cihet sırr-ı kadere taalluk eder. Ve emr-i teklîfi, Nebî (aleyhi’s-selâm)’ın cânib-i Hakk’tan getirdiği şerîattır ki berây-ı hüccet, saîde ve şakîye ale’s-seviye teblîğ olunur. Muhâlefet edenler emr-i teklîfîye muhâlefet ve emr-i irâdîye muvâfakat etmiş olurlar. Hîn-i daʻvette kendilerine fütûr gelmemek için sırr-ı kader enbiyâ (aleyhimü’s-selâm)’dan mestûrdur. Onlar daʻvetlerinin netîcesine nazar ederler. Ve muhâlefet edenlerin meâli helâke ve muvâfakat edenlerin meâli de necâta olduğunu görürler. Zîrâ emr-i irâdî mûcibince meâlleri helâke olanlar, daʻvet edildikçe Ebû Cehîl gibi şekâveti artar. Binâenaleyh enbiyâ (aleyhimü’s-selâm) bu husûsda etıbbâya benzerler. Tabîb, meâli helâke olan bir marîzi tedâvî ettikçe marazı teşeddüd eder. Bu bahsin tafsîli Fusûsu’l-Hikem’de Fass-ı Ya‘kûbî’dedir. İşte bu hakîkate binâen akıl ve hevâdan her biri hikmet-i ilâhiyyenin ve kendilerinin hakîkatlerinin iktizâ ettiği şey hasebi üzere tarîk-i necâtı taleb etti. Ve helekâtten ictinâb eyledi. Ve hiç şübhe yok ki saîdin helâki şekâvette ve necâtı saâdettedir. Ve şakînin helâki dahi saâdette ve necâtı şekâvettedir. Ve aklın hayyizinde saâdet ve hevânın hayyizinde şekâvet vardır. Vehleten garîb görünen bu hükmün hakîkatini Cenâb-ı Şeyh (radiyallahu anh) biraz aşağıda îzâh buyururlar.&#10024;

Bilinmeli ki ilâhî emir ikidir. Birisi irâdî emir, diğeri teklifî emirdir. İrâdî emir, kulun tekil sabit hakikatinin yatkınlık ve kabiliyetine göre saadet ve şekaveti hakkında Hakk'ın iradesidir. Bu yön kader sırrına ilişkindir. Teklifî emir ise, Nebî (a.s.)'ın Hak katından getirdiği şeriattır ki, delil olması için, mutlu ve mutsuz olana eşit şekilde tebliğ olunur. Muhalefet edenler teklifî emre muhalefet etmiş ve irâdî emre muvafakat etmiş olurlar. Davet anında kendilerine bir gevşeklik gelmemesi için kader sırrı peygamberlerden (a.s.) gizlidir. Onlar davetlerinin sonucuna bakarlar. Ve muhalefet edenlerin sonunun helake, muvafakat edenlerin sonunun da kurtuluşa olduğunu görürler. Çünkü irâdî emir gereğince sonları helake olanlar, davet edildikçe Ebu Cehil gibi şekaveti artar. Bu sebeple peygamberler (a.s.) bu hususta doktorlara benzerler. Doktor, sonu helake olan bir hastayı tedavi ettikçe hastalığı şiddetlenir. Bu bahsin ayrıntısı Fusûsu'l-Hikem'de Yakub Fassı'ndadır. İşte bu hakikate göre akıl ve heva (nefsin arzuları)dan her biri, ilâhî hikmetin ve kendilerinin hakikatlerinin gerektirdiği şey uyarınca kurtuluş yolunu talep etti. Ve helaklerden kaçındı. Ve hiç şüphe yok ki mutlu olanın helaki şekavette ve kurtuluşu saadettedir. Ve mutsuz olanın helaki dahi saadette ve kurtuluşu şekavettedir. Ve aklın alanında saadet ve hevânın alanında şekavet vardır. İlk bakışta garip görünen bu hükmün hakikatini Cenâb-ı Şeyh (r.a.) biraz aşağıda açıklarlar.

İmdi akıl ve hevâdan her biri diğerinin meslekini terk ve kendi meslekinde i‘tizâr etmiş ise onların hüccetten bir hücceti vardır ki o hüccetlerde ayn-ı sâbitelerinin istiʻdâd ve kâbiliyetidir. Ve Hakk Teâlâ hazretleri aʻyân-ı sâbiteye kendi kâbiliyât ve istiʻdâdâtına göre ifâza-i vücûd eyledi. Onlara kendi tavır ve mesleklerinde cebr etmedi. Lisân-ı istiʻdâdlarıyla ne istemiş iseler onu ihsân eyledi. Binâenaleyh Celîlü’l-isim olan Hakk Teâlâ’ya “Niçin ifâza-i vücûd eyledin, niçin istediklerini ihsân ettin?” diye suâl olunmaz; belki lisân-ı istiʻdâd ile saâdeti bırakıp şekâveti taleb etmiş olanlara suâl teveccüh eder. İşte bu hakîkate mebnî Hakk&#10024;

Şimdi, akıl ve heva'dan her biri diğerinin yolunu terk edip kendi yolunda özür beyan etmişse, onların bir delili vardır ki o delil, sabit hakikatlerinin yatkınlığı ve kabiliyetidir. Ve Yüce Allah, sabit hakikatlere kendi kabiliyetleri ve yatkınlıklarına göre varlık bahşetti. Onlara kendi tavır ve yollarında zorlama yapmadı. Yatkınlık dilleriyle ne istemişlerse onu ihsan etti. Bu sebeple, Celîlü’l-isim olan Yüce Allah'a "Niçin varlık bahşettin, niçin istediklerini ihsan ettin?" diye soru sorulmaz; aksine, yatkınlık diliyle saadeti bırakıp şekaveti talep etmiş olanlara soru yöneltilir. İşte bu hakikate dayanarak Hakk

َ Teâlâ َّلَ يسأل عَمَّا يَفعَل وَهم يسألُون (Enbiyâ, 21:23) ve “Bunlar cennet içindir ve mübâlâtım yoktur. Ve bunlar cehennem içindir ve mübâlâtım yoktur.” buyurur. Vaktâki âlem-i âhirette Hakk Teâlâ herkesin ayn-ı sâbitesini kendisine keşf eder. O kimse görür ki saîd ise saâdeti kendindir. Ve şakî ise şekâveti yine kendindir. İşte bu aʻyân-ı sâbitenin keşfi, Hakk’ın hüccet-i bâliğasıdır ki onların terklerini ve i‘tizârlarını bu hüccet ile fasl ve hasm eder.&#10024;

Yüce Allah, "O, yaptıklarından sorumlu değildir; onlar ise sorumludurlar." (Enbiyâ, 21:23) buyurur ve "Bunlar cennet içindir ve umursamam. Ve bunlar cehennem içindir ve umursamam." buyurur. Âhiret âleminde Yüce Allah herkesin tekil sabit hakikatini kendisine keşfettirir. O kimse görür ki, eğer mutlu ise mutluluğu kendindendir. Ve eğer mutsuz ise mutsuzluğu yine kendindendir. İşte bu sabit hakikatlerin keşfi, Hakk'ın kesin kanıtıdır ki, onların terklerini ve özürlerini bu kanıt ile ayırır ve ortadan kaldırır.

“İmdi biz deriz ki: Muhakkak rûhun hakîkati nûrdur. Ve hevânın hakîkati nârdır ve onlardan her biri kendi vücûdunda min-vücûhin tenaʻum eder. Zîrâ o onun sıfât-ı nefsiyyesidir ve yoksa eğer kendisi hakîkatinin nâr olduğunu teyakkun etse, onunla muazzeb olur. Ve muhakkak fâil, eğer onda necât tahakkuk etse bile vücûd-i nûrun mahalline firâr talebi için buna kâdirdir; lâkin bunu câhil kıldı.&#10024;

Şimdi biz deriz ki: Muhakkak ruhun hakikati nurdur. Ve hevanın (nefsin arzu ve isteklerinin) hakikati ateştir ve onlardan her biri kendi varlığında bir yönden nimetlenir. Çünkü o, onun nefsine ait sıfatlarıdır ve yoksa eğer kendisi hakikatinin ateş olduğunu kesin olarak bilse, onunla azap görür. Ve muhakkak fail (eyleyici), eğer onda kurtuluş gerçekleşse bile, nur varlığının yerine kaçma isteği için buna kadirdir; lakin bunu cahil kıldı.

İmdi her biri kendi makâmına daʻvet etti. Binâenaleyh nâr, nâr ile muazzeb olmaz. Belki nâr, nûr ile muazzeb olur. Nitekim necâset böceği gül kokusuyla mutazarrır olur. İmdi nûr ile müteazzeb olduğu vakit bu mülk-i insânînin dahi kezâlik nûr ile müteazzeb olduğunu tahayyül eder. Böyle olunca o, ebeden nûrdan hurûcu taleb eder. Ve onu ondan hurûca müeddî olan efʻâli ile ondan men‘ eder. Ve o da şehevâttır ki nâr onunla örtülmüştür. Kim ki onlara vârid oldu; muhakkak nâra vürûd etti. Ve nûrdan ibâret olan rûh dahi kezâlik bunun mislini taleb eder.&#10024;

Şimdi her biri kendi makamına davet etti. Bu sebeple ateş, ateş ile azap görmez. Aksine ateş, nur ile azap görür. Nasıl ki pislik böceği gül kokusuyla zarar görür. Şimdi nur ile azap gördüğü vakit, bu insan mülkünün de aynı şekilde nur ile azap gördüğünü hayal eder. Böyle olunca o, sonsuza dek nurdan çıkışı talep eder. Ve onu nurdan çıkışa götüren fiilleriyle onu nurdan men eder. Ve o da şehvetlerdir ki ateş onunla örtülmüştür. Kim ki onlara girdi; muhakkak ateşe girdi. Ve nurdan ibaret olan ruh da aynı şekilde bunun benzerini talep eder.

İmdi onlardan her biri bu mülk-i insânînin esbâb-ı mûsılesinde kendi hizbine nazar eder. Binâenaleyh onun üzerine onları munkarız kılar. Ve ona onlar ile hîle eder. Ve ikisinin indinde onun tahallî ettiği veyâhûd bu vasfın sâhibi için mülk olan bir vasf ile ittisâf eylediği sâbit oldukta, onun üzerine müstevlî olur. Böyle olunca fiten ve hurûb vâkiʻ olur. Ve onlardan her biri kendi nefsine nazarı terk ede idi; ve şâri‘den ibâret olan hâricden bu dâʻîye nazar eyleye idi ve ben hâricden bir dâʻî buldum ki onun sıdkı ve ismeti sâbittir; necât onun dediği şeydedir ki o da budur. Ve helâk onun dediği şeydedir ki o da budur; diye idi, teslîm ve inkıyâdın vukûʻundan nâşî fitne kalkar ve mülk, hizb-i necât içinde olur idi. Lâkin bu, ancak hevâ zâil olduğu vakit sahîh olur. Zîrâ o muhâlefetin aynıdır. Eğer ma‘dûm olursa, mün‘adim olur ve gider. Lâkin bunda Allah Teâlâ’ya mahsûs bir tedbîr-i acîb vardır ki dilediği kimseyi ondan hicâba düşürür. Ve dilediği&#10024;

Şimdi onlardan her biri, bu insanî mülkün ulaştıran sebeplerinde kendi tarafına bakar. Bu sebeple onun üzerine onları yok eder. Ve ona onlarla hile yapar. Ve ikisinin yanında, onun ahlaklandığı veya bu vasfın sahibi için mülk olan bir vasıfla vasıflandığı sabit olduğunda, onun üzerine egemen olur. Böyle olunca fitneler ve savaşlar meydana gelir. Ve onlardan her biri kendi nefsine bakmayı terk etseydi; ve şeriat getiren peygamberden ibaret olan dışarıdan gelen bu davetçiye baksa idi ve ben dışarıdan bir davetçi buldum ki onun doğruluğu ve günahtan korunmuşluğu sabittir; kurtuluş onun dediği şeydedir ki o da budur. Ve helak onun dediği şeydedir ki o da budur; dese idi, teslimiyet ve boyun eğmenin gerçekleşmesinden dolayı fitne kalkar ve mülk, kurtuluş tarafında olurdu. Lakin bu, ancak heva (nefsanî istekler) ortadan kalktığı zaman doğru olur. Çünkü o, muhalefetin ta kendisidir. Eğer yok olursa, o da yok olur ve gider. Lakin bunda Yüce Allah'a özgü acayip bir tedbir vardır ki dilediği kimseyi ondan perdeye düşürür. Ve dilediği

َ kimseye de onu keşf eder. َّلَ يسأل عَمَّا يَفعَل وَهم يسألُون (Enbiyâ, 21:23) Yaʻnî “İşlediği şeyden&#10024;

"Yaptığından sorumlu tutulmaz, oysa onlar sorumlu tutulurlar." (Enbiyâ, 21:23) Yani, Yüce Allah'ın yaptığı şeyden kimseye hesap vermeyeceği, aksine kulların yaptıklarından sorumlu tutulacağı anlamına gelir.

َ ona suâl olunmaz ve onlara suâl olunur.” Ve hüccet-i bâliğa onun içindir. وَلو شَاء رَبك َ لجَعَل ً َ س َ أُمَّة ً وَاحِدَةالنَّا (Hûd, 11:118) Yaʻnî “Eğer dilese idi; nâsı ümmet-i vâhide kılar idi.” وَال َ َ ْی يَزَالُون َ مختَلِفِی (Hûd, 11:118) Yaʻnî “Onlar dâimâ muhtelifdirler.” إِال َّ مَن رَّحِم َ رَبك (Hûd, 11:119) Yaʻnî “Rabb’inin rahmet eylediği kimse müstesnâdır.” Ve onlar ehl-i cem‘dir. Ve onları bunun için halk eyledi; tâ ki vücûdda esmâsı zâhir ola. Ve Allah Teâlâ hakkı söyler ve doğru yola irşâd eyler ve hamd Rabbü’l-âlemine mahsûsdur.”&#10024;

Ona soru sorulmaz ve onlara soru sorulur.” Ve kesin delil onun içindir. وَلو شَاء رَبك َ لجَعَل ً َ س َ أُمَّة ً وَاحِدَةالنَّا (Hûd, 11:118) Yani “Eğer dileseydi; insanları tek bir ümmet yapardı.” وَال َ َ ْی يَزَالُون َ مختَلِفِی (Hûd, 11:118) Yani “Onlar daima farklıdırlar.” إِال َّ مَن رَّحِم َ رَبك (Hûd, 11:119) Yani “Rabbinin rahmet ettiği kimse müstesnadır.” Ve onlar cem' ehli (birlik ehli)dir. Ve onları bunun için yarattı; ta ki varlıkta isimleri ortaya çıksın. Ve Yüce Allah hakkı söyler ve doğru yola yöneltir ve hamd âlemlerin Rabbine özgüdür.”

Yaʻnî biz deriz ki: Muhakkak rûhun hakîkati nûrdur. Zîrâ Hakk’tan bilâ-vâsıta zuhûr&#10024;

Yani biz deriz ki: Muhakkak ruhun hakikati nurdur. Çünkü Hak'tan aracısız olarak zuhur etmiştir.

َّلله etmiştir. Ve Hakk Teâlâ hazretleri نور السَّمَاوَات ِ وَا ْل َرض ا (Nûr, 24:35) buyurur. Yaʻnî “Allah&#10024;

Ma'lûm olsun ki, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, bütün noksan sıfatlardan münezzeh ve bütün kemâl sıfatlarla muttasıf olduğu için, zâtında ve sıfatlarında mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddüldür. Yani, Hak Teâlâ'nın ilâhî özü, bütün eksik sıfatlardan uzak ve bütün mükemmel sıfatlarla nitelenmiş olduğundan, özünde ve sıfatlarında değişmesi ve başka bir hale geçmesi imkânsızdır. Binâenaleyh, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, yani şuûnât-ı zâtiyyesi, ezelen ve ebeden bir ve aynıdır. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın özüne ait haller, oluşlar, yani zâta ait haller, oluşlar, öncesiz olarak ve sonsuza dek bir ve aynıdır. Ancak, bu zâta ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu zâta ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlık karşısında) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) şeklinde ortaya çıkar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtına ait haller, oluşlar, dış âlemde, yani hâriçte, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve izafî varlıklar (mutlak varlığa

ِ Teâlâ semâların ve arzın nûrudur.” buyurur. Ve hevânın hakîkati nârdır. Zîrâ bi’l-vâsıta zâhir olan âlem-i tabîattandır. Ve esfel-i sâfilîn olan âlem-i tabîat ise cahîmdir. Ve nârdır. Çünkü kesâfet-i fıtriyyesiyle, latîf olan aslından baʻîddir. Ve rûh ile hevâdan her biri vücûhdan bir vecih ile kendi vücûdunda ve varlığında mütenaʻim olurlar. Zîrâ rûhun sıfat-ı nefsiyyesi nûr olduğu gibi hevânın sıfât-ı nefsiyye ve zâtıyyesi dahi nârdır. الجنس مع الجنس Hükmünce her biri kendi cinsi ile istînâs edip mütenaʻim olur. Ve hemcinsinin gayri ile istînâs edemez; muazzeb olur. Nitekim münâfık ve kâfir, mü’minin huzûrundan ve sohbetinden müteezzî olur. Ve eğer hevâ kendi hakîkatinin nâr olduğunu zevkan ve hibreten teyakkun eylese onunla müteezzî olur idi; fakat kendi hakîkatinde ve sıfâtında müstağrak olduğu için bunu idrâk ve teyakkun edemez. Belki kendi tavrında ve meşrebinde zevk eder. Ve fâil-i mutlak olan Hakk Teâlâ, nûrun mevcûd olduğu mahalde necât tahakkuk etse bile, mahall-i nâra firâr taleb etmesine kâdirdir. Lâkin hevâya mahall-i nûrda necât olduğunu bildirmedi. Onu hâlen ve zevkan câhil kıldı. Böyle olunca akıl ile hevâdan her biri kendi makâmına daʻvet etti. Binâenaleyh nâr kendi cinsi olan nâr ile muazzeb olmaz; belki nâr, nûr ile muazzeb olur. Bunun misâli âlem-i zâhirde mevcûddur.&#10024;

Yüce Allah, "Allah göklerin ve yerin nurudur." buyurur. Ve hevanın (nefsin arzu ve isteklerinin) hakikati ateştir. Çünkü o, vasıta ile görünen tabiat âlemindendir. Ve esfel-i sâfilîn (aşağıların aşağısı) olan tabiat âlemi ise cehennemdir ve ateştir. Çünkü fıtrî yoğunluğu sebebiyle, latif olan aslî kaynağından uzaktır. Ve ruh ile heva'dan her biri, çeşitli yönlerden bir yön ile kendi varlığında ve mevcudiyetinde nimetlenirler. Zira ruhun nefsî sıfatı nur olduğu gibi, hevanın nefsî ve zâtî sıfatları da ateştir. "Cins cinsle beraberdir" hükmünce her biri kendi cinsi ile ünsiyet kurup nimetlenir. Ve hemcinsinin dışındaki ile ünsiyet kuramaz; azap görür. Nasıl ki münafık ve kâfir, müminin huzurundan ve sohbetinden rahatsız olur. Ve eğer heva, kendi hakikatinin ateş olduğunu zevken ve tecrübeyle kesin olarak bilseydi, onunla azap görürdü; fakat kendi hakikatinde ve sıfatlarında boğulmuş olduğu için bunu idrak ve kesin olarak bilemez. Aksine kendi tavrında ve meşrebinde zevk alır. Ve mutlak fail olan Yüce Allah, nurun mevcut olduğu yerde kurtuluş gerçekleşse bile, ateşin bulunduğu yere kaçmayı talep etmeye kadirdir. Lakin heva'ya nurun bulunduğu yerde kurtuluş olduğunu bildirmedi. Onu hâlen ve zevken cahil kıldı. Böyle olunca akıl ile heva'dan her biri kendi makamına davet etti. Bu sebeple ateş kendi cinsi olan ateş ile azap görmez; aksine ateş, nur ile azap görür. Bunun misali görünen âlemde mevcuttur.

Necâset böceği gül kokusuyla mütazarrır ve muazzeb olur. İmdi hevâ, nûr ile müteazzeb olunca, bu mülk-i insânînin dahi kendisi gibi nûr ile müteazzeb olduğunu tahayyül eder. Ve böyle tahayyül edince de o hevâ, ebeden nûrdan hurûc etmek ister. Ve mülk-i insânîyi dahi nûrdan hurûca müeddî olan efʻâl ile o nûrdan men‘ eder. Ve o efʻâl dahi şehevâttır ki nâr o şehvetler ile örtülmüştür. Kim ki şehevâta vârid oldu; muhakkak nâra vürûd etti. Ve nûrdan ibâret olan rûh dahi kezâlik mülk-i insânîyi nârdan hurûca müeddî olan efʻâl ile o nârdan men‘ eder. Ve onlar dahi nefse kerîh gelen evâmir-i ilâhiyyedir ki cennet onlar ile örtülmüştür. Kim ki bu mekrûhâtı ihtiyâr eyledi; muhakkak nûru ve cenneti ihtiyâr eyledi.&#10024;

Necaset böceği gül kokusuyla zarar görür ve azap çeker. Şimdi, heva (nefsin arzuları) nur ile azap çekince, bu insan mülkünün de kendisi gibi nur ile azap çektiğini hayal eder. Ve böyle hayal edince de o heva, sonsuza dek nurdan çıkmak ister. Ve insan mülkünü de nurdan çıkmaya götüren fiillerle o nurdan men eder. Ve o fiiller de şehvetlerdir ki nar (ateş) o şehvetlerle örtülmüştür. Kim ki şehvetlere girdi; muhakkak nara (ateşe) girdi. Ve nurdan ibaret olan ruh da aynı şekilde insan mülkünü nardan (ateşten) çıkmaya götüren fiillerle o nardan men eder. Ve onlar da nefse kerih (çirkin) gelen ilahi emirlerdir ki cennet onlar ile örtülmüştür. Kim ki bu mekruhları (hoşlanılmayan şeyleri) tercih etti; muhakkak nuru ve cenneti tercih etti.

İmdi rûh ile hevâdan her biri bu mülk-i insânîyi kendi makâmlarına mûsıl olan esbâbda kendi hizbine nazar eder. Binâenaleyh o mülk-i insânî üzerine hizbini musallat kılar. Ve ona onlar ile hîle eder. Ve rûh ve hevâdan birinin indinde o mülk-i insânînin tahallî ettiği veyâhûd onlardan birinin mâlik olduğu bir vasıf ile ittisâf eylediği sâbit olunca artık onun üzerine müstevlî olur. Ve birinin istîlâsı üzerine diğeriyle fiten ve hurûb vâkiʻ olur. Ve akıl ve hevâdan herbiri kendi nefsine ve nefsinde hâsıl olan zevka nazarı terk edip de şâri‘den ibâret olan bu dâʻîye nazar ede idi. “Ve ben hâricden bir daʻvetçi buldum ki onun daʻvetinde sıdkı ve ismeti sâbittir. Necât benim zevkimde değil, belki onun dediği şeydedir ki o da budur. Ve helâk onun dediği şeydedir ki o da budur.” diye idi; teslîm ve inkıyâd sebebiyle fitne kalkar ve mülk-i insânî hizb-i necât içinde bulunur idi. Lâkin bu hâl ancak; hevâ zâil olduğu vakit, sâbit olur ve hevâ bulundukça bu hâlin vücûdu mümkün değildir. Zîrâ o hevâ muhâlefetin aynıdır. Yaʻnî mâdemki emr-i ilâhî ve bu emr-i ilâhîyi teblîğ eden bir dâʻî vardır. Elbette hevâ buna muhâlefet eder. Ve kendisi bilhâssa buna muhâlefet için mahlûktur. Zîrâ ilm-i ilâhîde sâbit olan hakîkati, bu muhâlefeti iktizâ eder. Eğer hevâ ma‘dûm olursa fitne dahi mün‘adim olur, gider. Lâkin bu mülk-i insânîde fitne ve harbin vukûʻunda Allah Teâlâ’ya mahsûs bir tedbîr-i acîb vardır ki o tedbîr-i acîbden dilediği kimseyi hicâba düşürür. Ve onun hakîkatini bildirmez ve dilediği kimseye de onu keşf edip, bildirir ve bu tedbîri, Hakk Teâlâ niçin baʻzılarından saklar ve baʻzılarına açar, diye suâl olunmaz. Zîrâ bu tedbîrden baʻzılarının ihticâbı ve bunun baʻzılarına keşfi onların ayn-ı sâbitelerinin iktizâsındandır. Ve tecelliyât-ı ilâhiyye, abdin istiʻdâd ve kâbiliyetine göredir. Çünkü Hakk Teâlâ, Hakîm’dir. Ve Hakîm her şeyi yerine vazʻ edene derler.&#10024;

Şimdi, ruh ile heva (nefsin arzuları)dan her biri, bu insânî mülkü kendi makamlarına ulaştıran sebeplerde kendi tarafına bakar. Bu sebeple, o insânî mülk üzerine kendi tarafını hâkim kılar. Ve ona, onlar ile hile yapar. Ruh ve hevadan birinin yanında, o insânî mülkün süslendiği veya onlardan birinin sahip olduğu bir vasıfla nitelendiği sabit olunca, artık onun üzerine üstün gelir. Ve birinin üstün gelmesi üzerine, diğeriyle fitneler ve savaşlar meydana gelir. Eğer akıl ve heva'dan her biri kendi nefsine ve nefsinde hâsıl olan zevke bakmayı terk edip de şeriat getiren peygamberden ibaret olan bu davetçiye baksaydı, "Ben dışarıdan bir davetçi buldum ki onun davetinde doğruluk ve günahsızlık sabittir. Kurtuluş benim zevkimde değil, aksine onun dediği şeydedir ki o da budur. Ve helak onun dediği şeydedir ki o da budur." deseydi; teslimiyet ve boyun eğme sebebiyle fitne kalkar ve insânî mülk kurtuluş tarafında bulunurdu. Lakin bu hal ancak heva ortadan kalktığı zaman sabit olur ve heva bulundukça bu halin varlığı mümkün değildir. Çünkü o heva, muhalefetin ta kendisidir. Yani, mademki ilahi emir ve bu ilahi emri tebliğ eden bir davetçi vardır, elbette heva buna muhalefet eder. Ve kendisi bilhassa buna muhalefet için yaratılmıştır. Çünkü ilahi ilimde sabit olan hakikati, bu muhalefeti gerektirir. Eğer heva yok olursa, fitne de yok olur, gider. Lakin bu insânî mülkte fitne ve savaşın meydana gelmesinde Yüce Allah'a özgü acayip bir tedbir vardır ki o acayip tedbirden dilediği kimseyi perdeye düşürür. Ve onun hakikatini bildirmez ve dilediği kimseye de onu keşfedip, bildirir ve bu tedbiri, Yüce Allah niçin bazılarından saklar ve bazılarına açar, diye soru sorulmaz. Çünkü bu tedbirden bazılarının perdelenmesi ve bunun bazılarına keşfi onların sabit hakikatlerinin gereğindendir. Ve ilahi tecelliler, kulun yatkınlık ve kabiliyetine göredir. Çünkü Yüce Allah, Hakîm'dir (her şeyi hikmetle yapandır). Ve Hakîm, her şeyi yerine koyana derler.

Binâenaleyh Hakk Teâlâ bu tedbîr-i acîbi kâbiliyeti olmayanlara keşf etmez; onlardan saklar. Böyle olunca istiʻdâda göre ihsân eden Hakk Teâlâ’ya suâl teveccüh etmez. Belki suâl&#10024;

Bu sebeple Yüce Allah bu şaşırtıcı düzenlemeyi kabiliyeti olmayanlara açığa çıkarmaz; onlardan gizler. Böyle olunca, yatkınlığa göre ihsan eden Yüce Allah'a soru yöneltilemez. Aksine soru

َ istiʻdâdât-ı nâkısa ashâbınadır. Onun için Hakk Teâlâ َّلَ يسأل عَمَّا يَفعَل وَهم يسألُون (Enbiyâ,&#10024;

Eksik yatkınlık sahiplerine özgüdür. Bu sebeple Yüce Allah, "Yaptıklarından sorumlu tutulmaz, oysa onlar sorumlu tutulurlar." (Enbiyâ, 21/23) buyurmuştur.

ِلَفَِه 21:23) buyurur. Ve kezâ ِ الْحجَّة الْبَالِغَة (Enʻâm, 6:149) buyurur. Zîrâ her bir abdin ayn-ı sâbitesinin kâbiliyet ve istiʻdâdı Hakk Teâlâ hazretlerinin yed-i kudretinde hüccet-i bâliğadır. Şâyet bir kimse Hakk’a “Niçin beni böyle yaptın?” diye suâl sorsa, Hakk Teâlâ ona, onun hakîkatini keşf ediverir. Ve bu keşf netîcesinde o abd görür ki kendinin böyle olması yine kendinden imiş ve Hakk Teâlâ tarafından cebr vâkiʻ olmamış; belki cebr kendisine yine&#10024;

(Enbiya, 21:23) buyurur. Ve aynı şekilde (En'âm, 6:149) buyurur. Çünkü her bir kulun ayn-ı sâbitesinin kabiliyeti ve yatkınlığı, Yüce Allah'ın kudret elinde kesin bir delildir. Şayet bir kimse Allah'a "Niçin beni böyle yaptın?" diye bir soru sorsa, Yüce Allah ona, onun hakikatini keşfettirir. Ve bu keşif sonucunda o kul görür ki kendisinin böyle olması yine kendindenmiş ve Yüce Allah tarafından bir zorlama meydana gelmemiş; aksine zorlama kendisine yine kendisindenmiş.

َ kendisinden vâkiʻ olmuştur. Ve yine Hakk Teâlâ bu hakîkate işâreten وَلو شَاء رَبك َ لجَعَل َ النَّاس ً ً وَاحِدَة أُمَّة (Hûd, 11:118) buyurur. Zîrâ Hakk Teâlâ’nın irâdesi ilmine ve ilmi de maʻlûma tâbiʻdir. Ve maʻlûm abdin ayn-ı sâbitesidir. Ve aʻyân-ı sâbite Kâbız ve Bâsıt ve Dârr ve Nâfiʻ ve Hâdî ve Mudill gibi esmâ-i mütekâbile-i ilâhiyyenin zılâlidir.&#10024;

kendisinden meydana gelmiştir. Ve yine Yüce Allah bu hakikate işaretle "Rabbin dileseydi, insanları tek bir ümmet yapardı." (Hûd, 11:118) buyurur. Çünkü Yüce Allah'ın iradesi ilmine, ilmi de bilinen şeye bağlıdır. Ve bilinen şey kulun ayn-ı sâbitesidir. Ve sabit hakikatler, Kâbız (daraltan), Bâsıt (genişleten), Dârr (zarar veren), Nâfiʻ (fayda veren), Hâdî (doğru yola ileten) ve Mudill (saptıran) gibi birbirine zıt ilahi isimlerin gölgeleridir.

İmdi mâdemki esmâ muhtelifdir; elbette onun zılâli dahi muhtelif olur. Ve aʻyân-ı sâbite muhtelif olunca maʻlûmât dahi muhtelif olur. Ve maʻlûmât muhtelif olunca ilm-i Hakk dahi muhtelif olur. Ve ilm-i Hakk muhtelif olunca irâde-i ilâhiyye dahi muhtelif olur. İbâredeki "لو" imtinâ‘ içindir. Yaʻnî Hakk dilese idi, nâsı ihtilâfâttan ârî, ümmet-i vâhide kılar idi. Velâkin hakâyık-ı eşyâ muhtelif olduğu için, bunu dilemek mümteni‘ olduğundan, dilemedi. َْی وَال َ يَزَالُون َ مختَلِفِی (Hûd, 11:118) “Onlar dâimâ muhtelifdirler.” Ve bu ihtilâfdan Rabb’inin rahmet-i rahîmiyye ile merhûm kıldığı kimseler müstesnâdır. Zîrâ onlar ehl-i cem‘dir. Bunlar birtakım insân-ı kâmillerdir ki cem‘-i esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin mazharıdırlar. Binâenaleyh her bir kâmil bu cem‘iyyet-i esmâiyyeye mazhariyyet iʻtibâriyle yekdiğerinin aynıdır. Gerçi (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz müstesnâ olmak üzere bunlarda dahi bu cem‘iyyet içinde bir ismin galebe-i ahkâmı var ise de kâmilîn arasındaki ittihâd ve ayniyyet, cem‘iyyet-i esmâiyye nokta-i nazarındandır. Yoksa hakîkatte ayniyyet yoktur. Zîrâ tecellîde tekrâr yoktur. Ve Hakk Teâlâ bilcümle mahlûkâtı vücûdât-ı izâfiyye âleminde esmâ-i muhtelifesinin ahkâmı zâhir olmak için halk etti. İşte bu hakîkate mebnî arzda sâkin olan ümem-i muhtelifenin vahdetine saʻy eden “Bâbîler” ile emsâlinin, bu husûsda masrûf olan himmet ve gayretleri vâhîdir. Ve bunun husûlunü mümkün görmek hakîkat-i hâle cehilden münbaisdir. Bu zikr ettiğimiz sözler âyât-ı Kur’âniyyeden muktebesdir ki onları Hakk söyler ve Allah Teâlâ söylediği vakit, hakkı söyler ve doğru yola işrâd eyler. Binâenaleyh biz افضل الدعاء الحمد هلل hadîs-i şerîfi mûcibince bu maʻrifete vusûlden dolayı Rabbü’l-âlemîne hakîkat-i hamd ile hamd eyleriz.&#10024;

Şimdi mademki isimler farklıdır; elbette onun gölgeleri de farklı olur. Ve sabit hakikatler farklı olunca bilinen şeyler de farklı olur. Ve bilinen şeyler farklı olunca Hak'ın ilmi de farklı olur. Ve Hak'ın ilmi farklı olunca ilâhî irade de farklı olur. İfadedeki "لو" (lev) imkânsızlık içindir. Yani Hak dileseydi, insanları ihtilaflardan arınmış, tek bir ümmet kılardı. Velâkin eşyanın hakikatleri farklı olduğu için, bunu dilemek imkânsız olduğundan, dilemedi. "َْی وَال َ يَزَالُون َ مختَلِفِی" (Hûd, 11:118) "Onlar daima farklıdırlar." Ve bu ihtilaftan Rabbinin rahmet-i rahîmiyye ile merhamet ettiği kimseler müstesnadır. Zira onlar ehl-i cem'dir (bütünlüğü idrak edenlerdir). Bunlar birtakım insân-ı kâmillerdir ki, ilâhî isim ve sıfatların bütünlüğünün mazharıdırlar. Bu sebeple her bir kâmil, bu isimler bütünlüğüne mazhariyet itibarıyla birbirinin aynıdır. Gerçi (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz müstesna olmak üzere bunlarda dahi bu bütünlük içinde bir ismin hükümlerinin üstünlüğü var ise de, kâmiller arasındaki birlik ve ayniyet, isimler bütünlüğü açısından bakıldığındandır. Yoksa hakikatte ayniyet yoktur. Zira tecellide tekrar yoktur. Ve Yüce Allah, bütün mahlukatı, izafî varlıklar âleminde farklı isimlerinin hükümleri ortaya çıksın diye yarattı. İşte bu hakikate dayanarak, yeryüzünde sakin olan farklı ümmetlerin birliğine çalışan "Babîler" ile benzerlerinin, bu hususta harcadıkları himmet ve gayretleri boştur. Ve bunun gerçekleşmesini mümkün görmek, hâlin hakikatine cehaletten kaynaklanır. Bu zikrettiğimiz sözler, Kur'an ayetlerinden alınmıştır ki onları Hak söyler ve Yüce Allah söylediği vakit, hakkı söyler ve doğru yola işaret eder. Bu sebeple biz, "افضل الدعاء الحمد هلل" hadis-i şerifi gereğince bu marifete ulaşmaktan dolayı Âlemlerin Rabbine hakikat-i hamd ile hamd ederiz.

****

- BEŞİNCİ BÂB -

YALNIZ İMÂMA MAHSÛS OLAN İSİM VE ONUN SIFÂTI VE AHVÂLİ&#10024;

YALNIZCA İMAMA ÖZGÜ OLAN İSİM VE ONUN SIFATI VE HALLERİ

BEYÂNINDADIR

“Muhakkak imâm, ancak dörtten biri olur. Âlemde hikmet-i ilâhiyye cârîdir ki muhakkak onun üzerinde yalnız halîfeye muhtass bir isim vardır. Onun gayri hiçbir kimsenin onunla tesmiyesine yol yoktur. Tâ ki zikr olunduğu vakit, temeyyüz ede ve biline ve onu istihlâf eden kimseye ittiba‘an lafız, mecrâ-yı âdet üzere kendisinden imâmın gayri ve vukûʻu iştirâk sebebiyle bin bile olsa onun isimlerinin bakıyyesinden onun üzerine anlaşılmayı iʻtâ etmez. Ve onu istihlâf eden Allah Teâlâ’dır. Zîrâ Hakk Subhânehu ilâhiyyet ismine muhtassdır. Hattâ biri Allah dediği vakit bu ıtlâkından, Fâil&#10024;

Şüphesiz imam, ancak dört şeyden biri olur. Âlemde ilâhî hikmet geçerlidir ki, şüphesiz onun üzerinde yalnızca halifeye özgü bir isim vardır. Ondan başkasının o isimle adlandırılmasına imkân yoktur. Ta ki zikredildiği zaman, ayırt edilsin ve bilinsin ve onu halife kılan kimseye uyarak, lafız, âdetin akışı üzere, kendisinden imamdan başkasını ve ortaklık sebebiyle bin bile olsa onun isimlerinin geri kalanından onun üzerine anlaşılmayı vermez. Ve onu halife kılan Yüce Allah'tır. Çünkü Yüce Hakk, ilâhlık ismine özgüdür. Hatta biri "Allah" dediği zaman bu mutlak kullanımdan, Fail

َ َّلله Subhânehu’dan gayri anlaşılmaz. Görmez misin? Onun اعبدوا ْ ا (Nisâ, 4:36) kavli nâzil olduğu vakit, “Allah” nedir demediler ve vaktâki onlara اعبدوا الرحمن denildi, “Rahmân” nedir dediler. Biz deriz ki: Bu imâma hangi bir isim muhtass olduğuna nazar ederiz, ve onu ona ıtlâk eyleriz.&#10024;

Yüce Allah'tan başkası anlaşılmaz. Görmez misin? Onun "اعبدوا ْ ا" (Nisâ, 4:36) sözü indiği zaman, "Allah" nedir demediler ve onlara "اعبدوا الرحمن" denildiği vakit, "Rahmân" nedir dediler. Biz deriz ki: Bu imama hangi bir isim özgü olduğuna bakarız ve onu ona uygularız.

ً ی ی

İmdi biz Allah Teâlâ’nın ا ْلَرض ِ خَلِيفَة جَاعِل ف وَإِذ قَال َ رَبك َ لِلْمَالَئِكة ِ إِن (Bakara, 2:30)&#10024;

Şimdi, Yüce Allah'ın "Hani Rabbin meleklere, 'Muhakkak ki ben yeryüzünde bir halife yaratacağım' demişti" (Bakara, 2:30) buyruğuyla ilgili olarak.

ِي ِّي Yaʻnî “Zikr et şu vakti ki Rabb’in melâikeye yeryüzünde ben bir halîfe kılıyıcıyım, dedi.” kavlinde onu tesmiye eylediği bir şeyin gayrini bulmayız ve Hakk Subhânehu zamân-ı&#10024;

Yani "Hani Rabbin meleklere, 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım,' demişti" sözünde, Allah'ın onu adlandırdığı şeyden başkasını bulamayız ve Yüce Allah zamanı

ْی vâhidde ondan ikiyi men‘ eyledi de bunu, منهما فاقتلوا االخر یفتیالخل ع یاذا بو yaʻnî “İki halîfeye bîat olunduğu vakit diğerini katl ediniz.” kavliyle hasm eyledi.&#10024;

Bir tek durumda ondan ikiyi men etti de bunu, "İki halifeye biat edildiği vakit diğerini öldürünüz." sözüyle sınırladı.

İmdi ikisinin irâdesi müttehid olsa bile iki müdebbir arasında mülkün ikâmesi&#10024;

Şimdi, ikisinin iradesi birleşmiş olsa bile, iki idareci arasında mülkün ayakta durması

َ َّلله sahîh olmaz. Hakk Teâlâ, سَدَتَالف َِّلَّ ا لوكان َ فِيهِمَا آلِهَة إ (Enbiyâ, 21:22) yaʻnî “Yerde ve gökte Allah’dan gayri ilâhlar olsa idi; yer ve gök fâsid olurlar idi.” buyurdu. Zîrâ muhakkak iki halîfeden biri diğerinin nehy eylediği şeyin aynı ile emr eder. Hâlbuki onlardan birinin emrine imtisâl lâ-büddür. İki emre imtisâl mümkün olmadığından eğer terk ederlerse muâkabe olunurlar. Ve eğer onlardan birine itâat ederlerse, diğeri onları muâkabe eyler. Vaktâki birine itâat eyledikleri şeyin nefsiyle diğerine âsî olurlar.&#10024;

Allah'ın birliği doğru olmaz. Yüce Allah, "Yerde ve gökte Allah'tan başka ilahlar olsaydı, yer ve gök bozulurdu." (Enbiyâ, 21:22) buyurdu. Çünkü kesinlikle iki halifeden biri, diğerinin yasakladığı şeyin aynısını emreder. Hâlbuki onlardan birinin emrine uymak zorunludur. İki emre uymak mümkün olmadığından, eğer terk ederlerse cezalandırılırlar. Ve eğer onlardan birine itaat ederlerse, diğeri onları cezalandırır. Birine itaat ettikleri şeyin kendisiyle diğerine isyan etmiş olurlar.

İmdi âsî oldukları kimse onları muâkabe eyler. Binâenaleyh kendisine itâat eyledikleri kimse üzerine onların yardımları vâcib olur. İşte bu hurûb ve fiteni müeddî olup, tedbîr-i mülkten işgâl eder. Böyle olunca harâb olur. İşte bunun için halîfe vâhid üzerine nass eyledi.”&#10024;

Şimdi, isyan ettikleri kişi onları cezalandırır. Bu sebeple, itaat ettikleri kişi üzerine onların yardımları zorunlu olur. İşte bu durum, savaşlara ve fitnelere yol açar ve ülkenin yönetimini aksatır. Böyle olunca ülke harap olur. İşte bunun için halife, tek bir kişi üzerine hüküm koydu.

Bu beşinci bâb yalnız imâma hâss olan isim hakkında ve imâmın sıfâtları ve hâlleri beyânındadır.&#10024;

Bu beşinci bölüm, yalnızca imama özgü olan isim hakkında ve imamın sıfatları ile hâlleri hakkındadır.

Muhakkak imâm, ancak dört vasfı hâiz olan mülûkten biri olur ki bunlardan biri hem nefsine hem de raiyyesine sahî ve biri hem nefsine ve hem de raiyyesine leîm ve biri nefsine sahî ve raiyyesine leîm ve biri nefsine leîm ve raiyyesine sahî olur. Bunların beyânı âtîde müstakil bir bâbda gelecektir.&#10024;

Şüphesiz imam, ancak dört özelliği taşıyan hükümdarlardan biri olur ki bunlardan biri hem kendisine hem de halkına cömert, biri hem kendisine hem de halkına cimri, biri kendisine cömert ve halkına cimri ve biri kendisine cimri ve halkına cömert olur. Bunların açıklaması ileride ayrı bir bölümde gelecektir.

Âlemde hikmet-i ilâhiyye böyle cârîdir ki muhakkak âlem üzerinde yalnız halîfeye mahsûs bir isim vardır ki o isim başkasına verilemez. Halîfenin bu isim ile teferrüdü, zikr olunduğu vakit sâir nâsdan temeyyüz etmesi ve bilinmesi içindir. Ve imâma mahsûs isim olmak üzere mevzûʻ olan lafızdan mecrâ-i âdet üzere imâmdan başkası anlaşılmaz. Yaʻnî âdet-i câriyye imâmdan başkasının anlaşılmasına mâni‘dir. Ve imâmın sâir nâs ile müşterek birçok isimleri olsa bile imâmeti cihetinden âdeten kendisine mahsûs olan lafız bu bakıyye-i isimlerinden hiçbirisi üzerine ıtlâk olunmaz. Ve o isim, halîfedir.&#10024;

Âlemde ilâhî hikmet böyle cereyan eder ki âlem üzerinde yalnızca halifeye özgü bir isim vardır ve o isim başkasına verilemez. Halifenin bu isimle tek olması, anıldığı zaman diğer insanlardan ayrılması ve tanınması içindir. Ve imama özgü bir isim olarak konulmuş olan lafızdan, âdetin akışı üzere, imamdan başkası anlaşılmaz. Yani, geçerli âdet, imamdan başkasının anlaşılmasına engeldir. Ve imamın diğer insanlarla ortak birçok ismi olsa bile, imameti yönünden âdeten kendisine özgü olan lafız, bu kalan isimlerinden hiçbirisi üzerine söylenmez. Ve o isim, halifedir.

Meselâ halîfenin Ahmed ve Muhammed ve Alî gibi sâir halk ile müşterek olan isimleri vardır. Fakat halîfe ismi ancak kendisine mahsûsdur ve bu ismin, bu müşterek olan sâir isimler ile münâsebeti yoktur. Ve halîfenin bu teferrüdü kendisini istihlâf eden Hakk Subhânehu ve Teâlâ hazretlerine ittibâʻan ve teşbihân vâkiʻ olmuştur. Zîrâ Hakk Subhânehu ve Teâlâ hazretleri ilâhiyyet ismine muhtassdır ki bu isimde kendisine aslâ iştirâk eden bir ferd yoktur. Hattâ biri “Allah” dediği vakit, o kimsenin bu ıtlâkından fâil-i hakîkî olan Hakk Subhânehu ve&#10024;

Örneğin halifenin Ahmed, Muhammed ve Ali gibi diğer halk ile ortak isimleri vardır. Fakat halife ismi ancak kendisine özgüdür ve bu ismin, bu ortak olan diğer isimler ile bir bağıntısı yoktur. Ve halifenin bu özgül durumu, kendisini halife kılan Yüce Allah'a uyarak ve O'na benzetilerek meydana gelmiştir. Çünkü Yüce Allah, ilâhlık ismine özgüdür ki bu isimde kendisine asla ortak olan bir fert yoktur. Hatta biri "Allah" dediği zaman, o kimsenin bu ifadesinden gerçek fail olan Yüce Allah'ı kastettiği anlaşılır.

َ َّلله Teâlâ hazretlerinden başkası anlaşılmaz. Görmez misin? Hakk Teâlâ’nın, اعبدوا ْ ا (Nisâ, 4:36) yaʻnî “Allah’a ibâdet ediniz.” kavli nâzil olduğu vakit, halk “Allah” kimdir ki ona ibâdet edelim demediler. Fakat vaktâki, اعبدوا الرحمن yaʻnî “Rahmân’a ibâdet ediniz.” denildi; rahmetten iştikâkı ve rahmetin ibâda da şumûlü iʻtibâriyle halk “Rahmân” nedir ki ona ibâdet edelim dediler. İşte bunun gibi halka halîfeye itâat ediniz denilse halîfe kimdir, demezler. Fakat halîfenin ismi bi’l-farz “Abdullah” olsa ve halîfe Abdullah’a itâat ediniz denilse, “Abdullah kimdir? diye sorarlar.” Binâenaleyh biz deriz ki bu imâma hangi bir isim hâss olduğuna bakıp,&#10024;

Yüce Allah'tan başkası anlaşılmaz. Görmez misin? Yüce Allah'ın, "Allah'a ibadet ediniz." (Nisâ, 4:36) sözü indiği zaman, halk "Allah kimdir ki ona ibadet edelim?" demediler. Fakat "Rahmân'a ibadet ediniz." denildiğinde; rahmetten türemesi ve rahmetin kulları da kapsaması sebebiyle halk "Rahmân nedir ki ona ibadet edelim?" dediler. İşte bunun gibi, halka "halifeye itaat ediniz" denilse, "halife kimdir?" demezler. Fakat halifenin ismi farz edelim ki "Abdullah" olsa ve "halife Abdullah'a itaat ediniz" denilse, "Abdullah kimdir?" diye sorarlar. Bu sebeple biz deriz ki, bu imama hangi bir isim özgü olduğuna bakıp,

ی ی o ismi ona ıtlâk eyleriz. Böyle olunca Allah Teâlâ’nın: ا ْلَرض جَاعِل ف ة ِ إِنوَإِذ قَال َ رَبك َ لِلْمَالَئِك&#10024;

Biz o ismi ona veririz. Böyle olunca Yüce Allah'ın: "Hani Rabbin meleklere demişti ki: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım." (Bakara, 30) ayeti, halifeyi yaratmadan önce halifeye ait olan şeyleri yaratmış olduğunu gösterir.

ِ ِي ِّي ً خَلِيفَة (Bakara, 2:30) kavlinde ona dediği bir ismin gayrini bulmayız ki o isim dahi halîfedir.&#10024;

"Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" (Bakara, 2:30) sözünde ona dediği bir isimden başkasını bulamayız ki o isim de halifedir.

Ve Hakk Teâlâ hazretleri o ismi, müfred olarak istimâl buyurduğu için, bir zamân içinde halîfe cinsinden iki şahsın vücûdunu men‘ eyledi de bu husûsu Nebiyy-i Zî-şân’ının lisânıyla “İki halîfeye bîat olunduğu vakit diğerini katl ediniz.” kavliyle fasl ve hasm eyledi.&#10024;

Ve Yüce Allah o ismi tekil olarak kullandığı için, bir zaman içinde halife cinsinden iki şahsın varlığını engelledi de bu hususu şanlı peygamberinin diliyle “İki halifeye biat olunduğu vakit diğerini öldürünüz.” sözüyle kesinleştirdi ve hükme bağladı.

İmdi iki şahsın irâdesi müttehid olsa bile iki müdebbir arasında yaʻnî makâm-ı tedbîrde bulunan iki kimse arasında mülkünü ikâmet etmek ve mülkün idâresini hâl-i kıyâm ve nizâm içinde tutmak sahîh olmaz. Çünkü mümkün olmaz. Bu adem-i imkânı Hakk Teâlâ hazretleri, لو&#10024;

Şimdi, iki kişinin iradesi birleşmiş olsa bile, iki idareci arasında, yani idare makamında bulunan iki kişi arasında mülkünü ayakta tutmak ve mülkün idaresini düzenli bir halde sürdürmek doğru olmaz. Çünkü bu mümkün değildir. Bu imkânsızlığı Yüce Allah, لو

َّلله لفَسَدَتَا َِّلَّ ا كان َ فِيهِمَا آلِهَة إ (Enbiyâ, 21:22) âyet-i kerîmesinde beyân buyurdu. Sebeb-i vâzıhı budur ki muhakkak iki halîfeden biri diğerinin nehy eylediği şeyin aynı ile emr eder. Meselâ halîfenin biri, falân şeyden şu kadar kurûş vergi alınsın diye emreder; diğeri bu câiz değildir, alınmasın, der. Bu ise birinin nehy eylediği şeyin gayri ile emr etmektir. Hâlbuki raiyyenin bunlardan birinin emrine imtisâli iktizâ eder. Bir şeyin hem yapılması hem de yapılmaması mümkün olmadığından birinin emrini ve diğerinin nehyini terk ederlerse muâkabe olunurlar. Ve eğer birinin emrini tutup, diğerinin nehyini nazar-ı iʻtibâra almasalar, diğeri onları muâkabe eyler. Çünkü sâhib-i kuvvettir. Velhâsıl birine itâat eyledikleri şeyin nefsiyle ve zâtıyla diğerine âsî olmuş olurlar. Bu sûrette de kendisine isyân ettikleri kimse onları muâkebe eyler. Eğer birinin emrini beğenip kendisine itâat ederlerse diğerinin muâkabesine mâni‘ olmak için itâat eyledikleri kimse üzerine onların yardım etmeleri vâcib olur. İşte bu hâl bi’t-tabiʻ muhârebe ve fitneler vukûʻuna müeddî olup, halîfeyi tedbîr-i mülkten işgâl eder. Ve tedbîr-i mülk mühmel bir hâlde kalınca o mülk harâb olur. İşte bu sebeb-i vâzıh ve tabîî için Hakk Teâlâ hazretleri gerek âyet-i kerîmede ve gerek Nebiyy-i Zî-şân’ının lisânıyla vârid olan hadîs-i şerîfde halîfe-i vâhid üzerine nass eyledi.&#10024;

"Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka ilahlar olsaydı, ikisi de kesinlikle fesada uğrardı." (Enbiyâ, 21:22) ayet-i kerimesinde beyan buyurdu. Bunun açık sebebi şudur ki, muhakkak iki halifeden biri, diğerinin yasakladığı şeyin aynısıyla emreder. Örneğin, halifelerden biri, "Falan şeyden şu kadar kuruş vergi alınsın" diye emreder; diğeri ise "Bu caiz değildir, alınmasın" der. Bu ise birinin yasakladığı şeyin zıddıyla emretmektir. Hâlbuki halkın bunlardan birinin emrine uyması gerekir. Bir şeyin hem yapılması hem de yapılmaması mümkün olmadığından, birinin emrini ve diğerinin yasağını terk ederlerse cezalandırılırlar. Ve eğer birinin emrini tutup, diğerinin yasağını dikkate almasalar, diğeri onları cezalandırır. Çünkü o, kuvvet sahibidir. Sözün özü, birine itaat ettikleri şeyin kendisiyle ve zâtıyla diğerine isyan etmiş olurlar. Bu durumda da kendisine isyan ettikleri kimse onları cezalandırır. Eğer birinin emrini beğenip kendisine itaat ederlerse, diğerinin cezalandırmasına engel olmak için itaat ettikleri kimse üzerine onların yardım etmeleri vacip olur. İşte bu hâl, doğal olarak savaş ve fitnelerin meydana gelmesine yol açar ve halifeyi ülkeyi yönetmekten alıkoyar. Ve ülkenin yönetimi ihmal edilmiş bir halde kalınca o ülke harap olur. İşte bu açık ve doğal sebep için Yüce Allah hazretleri, gerek ayet-i kerimede ve gerek şanlı peygamberinin diliyle varid olan hadis-i şerifte tek bir halife üzerine hükmetti.

ه

“İmdi eğer denilirse ki: Biz işittik ki Allah Teâlâ, ذِي جَعَلكُم خَالَئِف َ ا ْلَرضوَهو َ ال&#10024;

Şimdi eğer denilirse ki: "Biz işittik ki Yüce Allah, 'Sizi yeryüzünde halifeler kılan O'dur' (Fâtır, 35/39) buyurmuştur.

ِ (Enʻâm, 6:165) yaʻnî “O Allah Teâlâ sizi, arzın halîfeleri kıldı.” buyurur. Hâlbuki sen o şerʻan birdir dedin. Binâenaleyh cem‘ nasıldır? Biz deriz ki: Muhakkak sırr-ı hilâfet birdir ve o mütevârisdir. Bu eşbâh onu tevârüs eyler. İmdi bir şahısdan zâhir olduğu vakit onunla muttasıf olan bu şahıs dâim oldukça, bu zamân içinde onun aynı ile şahs-ı âharda bu kabîlden mevcûd olmak şerʻan muhâl cinsindendir. Ve eğer o daʻvâ ederse, o bâtıldır. Ve onun daʻvâsı merdûddur. Ve o bu zamânın Deccâl’idir.&#10024;

(En'âm, 6:165) yani "O Yüce Allah sizi, yeryüzünün halifeleri kıldı." buyurur. Hâlbuki sen şeriaten birdir dedin. Bu sebeple cem' (toplama, birleştirme) nasıldır? Biz deriz ki: Muhakkak hilafet sırrı birdir ve o miras yoluyla geçer. Bu bedenler onu miras alır. Şimdi bir şahıstan ortaya çıktığı vakit, onunla nitelenmiş olan bu şahıs var oldukça, bu zaman içinde onun aynısıyla başka bir şahısta bu kabilden mevcut olmak şeriaten imkânsız cinsindendir. Ve eğer o iddia ederse, o bâtıldır. Ve onun iddiası reddedilmiştir. Ve o bu zamanın Deccâl'idir.

İmdi bu şahıs fâkıd oldukta bu sırr, şahs-ı âhara intikâl eder. Binâenaleyh onunla berâber halîfe ismi de intikâl eder. İşte bunun için halâif denildi.&#10024;

Şimdi bu kişi bu sırrı kaybettiğinde, bu sır başka bir kişiye geçer. Bu sebeple onunla birlikte halife ismi de geçer. İşte bunun için halifeler denildi.

İmdi bu fasla nazar et ki ben onda esrâr üzerine tenbîh ettim. Onların îzâhı üzerine tenbîhi kasd etmedim. Bu takarrür eylediği ve sâbit olduğu vakit, bu halîfe için onu istihlâf eden kimsenin isimleriyle tahalluk etmek, olur. Tâ ki onun raîyyesinin ahlâkında ve onların efʻâlinde zâhir ola ve biz esmâ-i Rabbâniyye ile tahallukun maʻnâsını “Keşfü’lMaʻnâ ‘an Sırrı Esmâi’llahi’l-Hüsnâ” ile mütercem olan kitâbımızda zikr ettik.”&#10024;

Şimdi bu bölüme dikkat et ki ben onda sırlar üzerine uyarıda bulundum. Onların açıklanması üzerine uyarıda bulunmayı kastetmedim. Bu durum kesinleşip sabit olduğu zaman, bu halife için onu halife yapan kimsenin isimleriyle ahlaklanmak mümkün olur. Ta ki bu durum, onun halkının ahlakında ve onların fiillerinde ortaya çıksın ve biz Rabbanî isimlerle ahlaklanmanın anlamını “Keşfü’l-Maʻnâ ‘an Sırrı Esmâi’llahi’l-Hüsnâ” adıyla çevrilen kitabımızda zikrettik.

Yaʻnî bizim beyânâtımıza iʻtirâzen birisi çıkıp da “Sen şerʻan halîfe bir olur; dedin ve&#10024;

Yani bizim açıklamalarımıza itiraz ederek birisi çıkıp da "Sen şeriatça halife bir olur; dedin ve

ه bunun delîl-i şerʻîsini de ikâme ettin; hâlbuki biz Allah Teâlâ hazretlerinin ذِي جَعَلكُموَهو َ ال خَالَئِف َ ا ْلَرض (Enʻâm, 6:165) kavlini işittik. Bu delîl-i şerʻiyye nazaran dahi halîfe birden ziyâde ِ olmak lazım gelir. Yekdiğerine mütenâkız görünen bu iki delîl beynini cem‘ ile bu zâhiri tenâkuz nasıl izâle edilir?” diyecek olursa biz bu iʻtirâza cevâben deriz ki muhakkak sırr-ı hilâfet birdir. Yaʻnî kâbil-i inkısâm olmayan bir maʻnâ-yı küllîdir. Ve o mütevârisdir. Bu eşbâh onu tevârüs eyler. Yaʻnî maʻnâ sûret ile mütezâhir olacağından, o maʻnâ-yı küllî bu âlem-i suverde bir şebahdan diğer şebaha yaʻnî şahısdan şahsa intikâl etmek sûretiyle mütevârisdir. Ve bu tevârüs evlâddan evlâda intikâl sûretiyle değil, belki bâlâda îzâh olunduğu üzere zâhiren ve bâtınen imâmete mahsûs olan şartları hâiz bulunan eşhâs arasında yekdiğerine intikâl sûretiyledir.&#10024;

Sen bunun şer'î delilini de ortaya koydun; hâlbuki biz Yüce Allah'ın "Sizi yeryüzünün halifeleri yapan O'dur." (En'âm, 6:165) kavlini işittik. Bu şer'î delile göre de halife birden fazla olmak gerekir. Birbirine çelişik görünen bu iki delil arasını birleştirerek bu görünürdeki çelişki nasıl giderilir?” diyecek olursa, biz bu itiraza cevaben deriz ki, muhakkak hilafet sırrı birdir. Yani bölünmesi mümkün olmayan küllî bir anlamdır. Ve o miras yoluyla geçer. Bu bedenler onu miras alır. Yani anlam suret ile ortaya çıkacağından, o küllî anlam bu küçük âlemde bir bedenden diğer bedene, yani şahıstan şahsa geçmek suretiyle miras yoluyla geçer. Ve bu miras, evlattan evlada geçme suretiyle değil, aksine yukarıda açıklandığı üzere, zahiren ve batınen imamete özgü olan şartları taşıyan kişiler arasında birbirine geçme suretiyledir.

İmdi bir maʻnâ-yı küllîden ibâret olan bu sırr-ı hilâfet, hâiz-i şurût bulunan bir şahısda zâhir olduğu vakit bununla muttasıf olan bu şahıs hayâtta bulundukça, bu zamân içinde aynı ile diğer bir şahısda dahi bu sırr-ı hilâfetin zuhûru şerʻan ve hakîkaten ve aklen muhâl cinsinden olan bir şeydir. Ve bunun şerʻan ve aklen ve hakîkaten muhâliyyeti yukarıda îzâh olundu. Ve eğer hâiz-i şurût olan bir şahıs mevcûd iken, diğer bir şahıs çıkıp da daʻvâ-yı hilâfet ederse o şahıs bâtıldır. Ve onun daʻvâsı merdûddur. Ve o şahıs bu zamânın Deccâl’idir. Ve Deccâl mübâlağa ile kizb eden maʻnâsınadır. Ve âhir zamânda böyle Deccâllerin zuhûr edeceği ahâdisi nebeviyyede ihbâr buyurulmuştur.&#10024;

Şimdi, küllî bir anlamdan ibaret olan bu hilâfet sırrı, şartları taşıyan bir kişide ortaya çıktığı zaman, bu özellikle nitelenen kişi hayatta bulunduğu sürece, bu zaman içinde aynı hilâfet sırrının başka bir kişide de ortaya çıkması şeriat, hakikat ve akıl açısından imkânsız türden bir şeydir. Ve bunun şeriat, akıl ve hakikat açısından imkânsızlığı yukarıda açıklandı. Ve eğer şartları taşıyan bir kişi mevcutken, başka bir kişi çıkıp da hilâfet iddiasında bulunursa, o kişi bâtıldır. Ve onun iddiası reddedilmiştir. Ve o kişi bu zamanın Deccâl'idir. Ve Deccâl, abartılı bir şekilde yalan söyleyen anlamına gelir. Ve ahir zamanda böyle Deccâllerin ortaya çıkacağı peygamber hadislerinde haber verilmiştir.

İmdi hâiz-i hilâfet olan kimse bu âlem-i şehâdetten intikâl etmek sûretiyle fâkıd ve gâib oldukta, bu sırr-ı hilâfet diğer hâiz-i şurût olan şahs-ı âhara intikâl eder. Ve bu sırrın intikâliyle berâber o şahsa halîfe ismi de intikâl eyler. Ve bu hâl böylece müteselsilen devâm eder. Binâenaleyh arzda birçok halîfeler gelip, gider. İşte halîfelerin bu sûretle taaddüdüne mebnî&#10024;

Şimdi, hilafeti elinde bulunduran kimse bu görünen âlemden göç etmek suretiyle yok olup kaybolduğunda, bu hilafet sırrı, şartları taşıyan başka bir kişiye geçer. Ve bu sırrın geçişiyle birlikte o kişiye halife ismi de geçer. Ve bu durum böylece kesintisiz devam eder. Bu sebeple yeryüzünde birçok halife gelip, gider. İşte halifelerin bu şekilde çoğalmasına bağlı olarak

ه ذِي جَعَلكُم خَالَئِف َ ا ْلَرضوَهو َ ال (Enʻâm, 6:165) âyet-i kerîmesinde kelime-i cem‘ ile “halâif” ِ buyuruldu.&#10024;

"O, sizi yeryüzünün halifeleri kıldı." (En'âm, 6:165) âyet-i kerîmesinde, topluluk ifade eden bir kelimeyle "halifeler" buyuruldu.

İmdi ey kâri’-i zekî, bu fasla nazar et ki ben bu fasılda ve bu bahisde birtakım sırrlara işâret ettim. Ve işâret ettiğim bu sırrların ayrıca îzâhına kasd etmedim. Bizim beyânâtımızı idrâk eden ezkiyâ bunları istihrâc edebilir. Ve yaşadığı zamân içindeki vukûâtın cereyânına nazar edip hakîkat-i hâli idrâk eyler. Ve bu sırrları âfâk ve enfüse tatbîk eyler. Herhangi bir şahısda bu sırr-ı hilâfet takarrür eylediği ve sâbit olduğu vakit, bu halîfe kendisini istihlâf etmiş olan Hakk Teâlâ hazretlerinin esmâ-i ilâhiyyesiyle tahalluk eder. Ve bu tahalluk o halîfenin tebʻasının ahlâkında ve onların efʻâlinde o esmâ-i ilâhiyye ahkâm ve âsârının zuhûru içindir. Zîrâ âlemin hey’et-i mecmûʻası esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin zuhûruna mahsûs bir aynadır. Ve biz esmâ-i ilâhiyye ile tahallukun maʻnâsını, “Keşfü’l-Maʻnâ an Sırrı Esmâi’llahi’l-Hüsnâ” nâmındaki kitâbımızda zikr ettik.&#10024;

Şimdi ey zeki okuyucu, bu bölüme dikkat et ki ben bu bölümde ve bu konuda birtakım sırlara işaret ettim. Ve işaret ettiğim bu sırların ayrıca açıklamasına yönelmedim. Bizim açıklamalarımızı idrak eden zekiler bunları çıkarabilir. Ve yaşadığı zaman içindeki olayların akışına bakıp durumun hakikatini idrak eder. Ve bu sırları dış âleme ve iç âleme uygular. Herhangi bir kişide bu hilafet sırrı yerleştiği ve sabit olduğu zaman, bu halife kendisini halife kılmış olan Yüce Allah hazretlerinin ilahi isimleriyle ahlaklanır. Ve bu ahlaklanma, o halifenin tebaasının ahlakında ve onların fiillerinde o ilahi isimlerin hükümlerinin ve tesirlerinin ortaya çıkması içindir. Çünkü âlemin bütün yapısı, ilahi isimlerin ve sıfatların zuhuruna özgü bir aynadır. Ve biz ilahi isimlerle ahlaklanmanın anlamını, “Keşfü’l-Maʻnâ an Sırrı Esmâi’llahi’l-Hüsnâ” adlı kitabımızda zikrettik.

“Ey kerîm olan seyyid, şerîatın üzerine hâfız ol ve mülkünü ona hâdim kıl! Ve aksini yapma ki senin üzerine aksi olur. Ve insânda zikr ettiğimiz tabâkât-ı avâlim üzerine kendisinden Allah Teâlâ’nın sana vehb eylediği mütevellid olan ahkâm-ı zahîre ve esrârı bâtıneye nazardan her bir hînde gâfil olma! Baʻdehu emr, vezîrine tederrüc eyler. Binâenaleyh kâtibine ve memleketinde olan her bir vâliye nazar bu hâlet üzerine olur. Üzerine kazm-ı gayzı ve tevkîr-i kebîri ve rahmet-i sagîri ve rü’yet-i ihsân-ı muhsini ve isâetten göz yummayı ve zelle ve sakatadan teğâfülü üzerine lâzım kıl! Bu da gözün bir ân fuzûle nazar ile veyâhûd lisânın lafza-i fuzûlde hareket etmesiyledir.&#10024;

Ey cömert efendi, şeriatı koru ve mülkünü ona hizmetçi kıl! Aksini yapma ki, bu sana karşı döner. İnsanda zikrettiğimiz âlemlerin tabakaları üzerine, Yüce Allah'ın sana bağışladığı zâhirî hükümlere ve bâtınî sırlara bakmaktan hiçbir zaman gafil olma! Bundan sonra emir, vezirine doğru ilerler. Bu sebeple kâtibine ve memleketindeki her bir vâliye bakış bu hâl üzere olur. Kendine öfkeyi yutmayı, büyüğe saygı göstermeyi, küçüğe merhamet etmeyi, iyilik yapanın ihsanını görmeyi, kötülükten göz yummayı ve hata ile sürçmelerden gafil kalmayı kendine gerekli kıl! Bu da gözün bir an bile boş şeylere bakmasıyla veya dilin boş bir sözde hareket etmesiyle olur.

İmdi gayz, istiğfâr ile ve kendisinde vâkiʻ olan şeyden rücûʻ ile kazm olunur. Senelerce gözlerini gamz etmeyen veyâhûd zamânlarca istiğfârsız sâkit olan kimse gibi olma! Ve tevkîr-i kebîre gelince, bâtında sinn için hazz yoktur. Ve kiber ancak şeref ve mertebe iledir. Ve sagîr dahi bu nisbet üzeredir. Ve ihsân-ı muhsinin rü’yetine gelince, ayn ve semʻ gibi senin ummâlinde bir âmil sana ihsân eylediği vakit, bunun üzerine onun makâmından ona birçok atâ etmek senin için olsun. Ve ona onun zikri lâyık olmaz.&#10024;

Şimdi öfke, istiğfar ile ve kendisinde meydana gelen şeyden geri dönmekle yutulur. Senelerce gözlerini kırpmayan veya zamanlarca istiğfarsız suskun kalan kimse gibi olma! Büyük saygıya gelince, içte yaş için haz yoktur. Ve kibir ancak şeref ve mertebe iledir. Küçük de bu bağıntı üzeredir. İyilik yapanın iyiliğini görmeye gelince, göz ve kulak gibi senin işlerinde bir etken sana iyilik ettiği vakit, bunun üzerine onun makamından ona birçok bağışta bulunmak senin için olsun. Ve ona onun zikri layık olmaz.

Ey seyyid-i kerîm sana, şunu da vasıyyet ederim ki mülkünden bir emri tenfîz etme! Tâ ki bu emrin âkıbetine nazar et! Eğer âkıbeti hayr ise icrâ et ve âlâ imsâk eyle! Umûrunda yaʻnî tâatta teennî eyle! Zîrâ ilel çoktur. Muhakkak nefis, kendisine muhâlefet îcâb eden emirden bir emr için tâat ile emr eder. Ve bu erbâb-ı nüfûs indinde kendisinde ibret olan bir bâb-ı müttesi‘dir.”&#10024;

Ey yüce efendi, sana şunu da vasiyet ederim ki mülkünden bir emri yerine getirme! Ta ki bu emrin sonucuna bak! Eğer sonucu hayırlı ise yerine getir, aksi takdirde kendini tut! İşlerinde, yani ibadette acele etme! Çünkü illetler çoktur. Muhakkak ki nefis, kendisine karşı çıkmayı gerektiren bir emirden dolayı ibadetle emreder. Ve bu, nefis sahipleri katında kendisinde ibret olan geniş bir konudur.

“Ey kerîm olan seyyid” hitâbı rûhadır. Zîrâ rûh halîfe olup müstahlifin aynıdır. Binâenaleyh sıfat-ı keremi de hâmildir. Bu sebeble kerîm diye hitâb olundu. Ve bi-hasebi’lhilâfe mülk-i vücûdun mutasarrıfıdır. Ve cemî‘-i kuvânın reîsi olduğundan “seyyid” diye hitâb olundu. Âlem-i kevnin iktizâ-yı zâtîsi ve istiʻdâdının matlûbu olan şerîat-ı Ahmediyyeyi muhâfaza et! Ve mülkün olan vücûd-i insânîyi onun muhâfazısına hâdim kıl! Aksini yapma ki senin üzerine aksi vâkiʻ olur. Yaʻnî ahkâm-ı şerîatı muhâfazadan inhirâf ve mülkün olan vücûdi insânîyi onun gayrinde istihdâm etme! Eğer böyle aksini yaparsan makâm-ı aslîn âlem-i ulvî iken bu makâm-ı aslîye rücû edemeyip, o makâmın aksi olan derekât-ı süfliyyede kalırsın. Zîrâ nefis, vazîfesi ahkâm-ı şerʻiyyeye muhâlefetten ibâret olan emîr-i hevâya tâbiʻ olup da sen dahi halîlemdir; diye nefis ile berâber olur isen çâh-ı hizlâna düşer ve hasret ve nedâmet içinde kalırsın. Ve her bir anda ahkâm-ı zâhire ve esrâr-ı bâtıneye riâyet husûsunda nazardan gâfil olma ki o ahkâm-ı zâhire ve esrâr-ı bâtıneden insânda bizim zikr ettiğimiz tabakât-ı avâlim üzerinde, Allah Teâlâ’nın sana vehb eylediği şeyler mütevelliddir. Yaʻnî insânda havâss-i zâhire ve bâtıne vardır ki bunlar hakkındaki tafsîlât yukarıda beyân olundu. Ve bunlar halîfeye mahsûs birtakım pencereler ve kapılardır ki havâss-i zâhireye birtakım ahkâm-ı zâhire ve havâss-i bâtıneye dahi esrâr-ı bâtıne taalluk eyler. Ve bunların ikisinden dahi insânda mündemic olan tabakât-ı avâlim üzerinde Allah Teâlâ’nın sana vehb eylediği şeyler yaʻnî aʻtıyyât-ı esmâiyye mütevellid ve zâhir olur.&#10024;

"Ey kerîm olan seyyid" hitabı ruha yöneliktir. Çünkü ruh halifedir ve halife kılınanın aynısıdır. Bu sebeple kerem sıfatını da taşır. Bu yüzden kendisine kerîm diye hitap edildi. Ve hilafet gereği, mülk olan varlığın yöneticisidir. Ve bütün kuvvetlerin reisi olduğundan "seyyid" diye hitap edildi. Oluş ve bozuluş âleminin zâtî gerekliliği ve yatkınlığının istediği Ahmedî şeriatı koru! Ve mülkün olan insânî varlığı, onun korunmasına hizmetçi kıl! Aksini yapma ki senin üzerine aksi meydana gelir. Yani şeriat hükümlerini korumaktan sapma ve mülkün olan insânî varlığı onun dışında kullanma! Eğer böyle aksini yaparsan, asıl makamın yüce âlem iken bu asıl makama geri dönemeyip, o makamın aksi olan aşağı derecelerde kalırsın. Çünkü nefis, vazifesi şeriat hükümlerine karşı çıkmaktan ibaret olan heva emîrine tabi olup da sen de "halifemdir" diye nefis ile beraber olursan, zillet çukuruna düşer ve hasret ve nedamet içinde kalırsın. Ve her bir anda görünen hükümlere ve gizli sırlara riayet hususunda gaflette olma ki, o görünen hükümlerden ve gizli sırlardan insanda bizim zikrettiğimiz âlemler tabakaları üzerinde, Yüce Allah'ın sana bağışladığı şeyler meydana gelir. Yani insanda görünen ve gizli duyular vardır ki bunlar hakkındaki ayrıntılar yukarıda açıklandı. Ve bunlar halifeye özgü birtakım pencereler ve kapılardır ki, görünen duyulara birtakım görünen hükümler ve gizli duyulara da gizli sırlar ilişkindir. Ve bu ikisinden de insanda içkin olan âlemler tabakaları üzerinde Yüce Allah'ın sana bağışladığı şeyler yani isimlere ait bağışlar meydana gelir ve ortaya çıkar.

Binâenaleyh sen havâss-i hamse-i zâhirenden sâdır olan ahkâma ve havâss-i hamse-i bâtınene vârid olan esrâra dikkat et! Bu atâyâ-yı esmâiyye ism-i Hâdî hazretinden mi, yoksa ism-i Mudill hazretinden mi, vârid oluyor? Böylece onların mâhiyetlerine nazardan gâfil olma! Senin bu teftîşât ve murâkabât-ı mütemâdiyenden sonra, bu murâkabâtın vezîrin olan akla tederrüc yaʻnî sirâyet ve intikâl eyler. Binâenaleyh kâtibine yaʻnî kuvve-i hayâliyyene ve memleketinde olan her bir vâlîye yaʻnî kuvâ-yı mutasarrıfene olan nazar-ı dikkat bu hâl üzerine olur. Eğer muhîtinin efʻâl ve harekâtından sana hiddet müstevlî olursa bu öfkeyi hazm etmeye ve büyüklere tevkîr ve ihtirâmı ve küçüklere merhameti ve muhsin olan kimsenin ihsânını görüp takdîr etmeyi ve gördüğün fenâlıklara karşı göz yummayı ve halkın zellesinden yaʻnî musırr olmamak üzere onlardan sâdır olan kabâhatlerden ve sakatadan, yaʻnî bilâ-ihtiyâr ve tasannu‘ halktan sudûr eden kusûrların teğâfülü üzerine vâcib kıl! Ve zelle ve sakatanın îzâhı budur ki göz bakılması câiz olmayan bir şeye fuzûlî olarak bakar veyâhûd lisân söylenmesi münâsib olmayan bir lafzı fuzûlî olarak söyler.&#10024;

Bu sebeple sen, beş dış duyundan çıkan hükümlere ve beş iç duyuna gelen sırlara dikkat et! Bu isimlere ait bağışlar Hâdî isminden mi, yoksa Mudill isminden mi geliyor? Böylece onların mahiyetlerini gözden kaçırma! Senin bu sürekli denetim ve murakabelerinden sonra, bu murakabeler vezirin olan akla tedricen yani sirayet ve intikal eder. Bu sebeple kâtibine yani hayal gücüne ve memleketinde olan her bir valiye yani tasarruf eden kuvvetlerine olan dikkatli bakış bu hal üzerine olur. Eğer çevrendekilerin fiil ve hareketlerinden sana öfke hâkim olursa, bu öfkeyi hazmetmeye ve büyüklere saygı ve hürmeti, küçüklere merhameti ve iyilik yapan kimsenin iyiliğini görüp takdir etmeyi ve gördüğün kötülüklere karşı göz yummayı ve halkın zellesinden yani ısrarcı olmamak üzere onlardan çıkan kabahatlerden ve sakatadan yani istemeden ve yapmacıksız halktan çıkan kusurların görmezden gelinmesi üzerine vacip kıl! Ve zelle ve sakatanın izahı şudur ki, göz bakılması caiz olmayan bir şeye gereksiz yere bakar veyahut dil söylenmesi uygun olmayan bir sözü gereksiz yere söyler.

İmdi öfkeyi hazm etmenin çâresi istiğfâr ve kendisinden hiddet vâkiʻ olan şeyden rücûʻ etmektir. Sen senelerce iğmâz-ı ayn etmeyen veyâhûd zamânlarca bilâ-istiğfâr sâkit olan kimseler gibi olma! Ve büyüklere tevkîr ve ihtirâma gelince, büyüklük her ne kadar zâhirde yaş iʻtibâriyle olur ise de bâtında yaş için hazz yoktur. Yaʻnî bâtında ve maʻnâda gençlik ve ihtiyârlık yoktur. Bâtında büyüklük ancak şeref ve mertebe iledir. Bâtındaki küçüklük dahi kezâlik bu nisbet üzeredir. Ve ihsân-ı muhsinin rü’yetine gelince göz ve kulak gibi senin ummâlinden yaʻnî memleketinin vâlîlerinden bir vâlî sana ihsân eylediği, yaʻnî şerʻa mutâbık amel eylediği vakit bu amel ve ihsân üzerine onların kendi makâmlarından bu vâlîlere birçok atâ etmeyi üzerine vâcib bil! Ve bu atâların onlara zikr edilmesi lâyık olmaz. Zîrâ bundan&#10024;

Şimdi öfkeyi hazmetmenin çaresi istiğfar etmek ve kendisinden hiddet meydana gelen şeyden geri dönmektir. Sen, senelerce görmezden gelen yahut zamanlarca istiğfar etmeden susan kimseler gibi olma! Ve büyüklere saygı ve hürmete gelince, büyüklük her ne kadar görünüşte yaş itibarıyla olsa da, iç âlemde yaş için bir haz yoktur. Yani iç âlemde ve manada gençlik ve ihtiyarlık yoktur. İç âlemdeki büyüklük ancak şeref ve mertebe iledir. İç âlemdeki küçüklük de aynı şekilde bu bağıntı üzerinedir. Ve iyilik yapanın iyiliğini görmeye gelince, göz ve kulak gibi senin amirlerinden yani memleketinin valilerinden bir vali sana iyilik ettiği, yani şeriata uygun amel ettiği zaman, bu amel ve iyilik üzerine onların kendi makamlarından bu valilere birçok ihsan etmeyi üzerine vacip bil! Ve bu ihsanların onlara zikredilmesi uygun olmaz. Çünkü bundan

َ tezkiye-i nefîs tevellüd eyler. Hâlbuki Hakk Teâlâ hazretleri كُّوا أنفسَكُمََلَ تز ف (Necm, 53:32) buyurmuştur. Ve halîfenin memleket-i insânîdeki ayn ve semʻ gibi vâlîlerinin ihsânına karşı onun atâ-yı kesîri fiilen şükrüdür.&#10024;

Nefsi arındırma meydana gelir. Hâlbuki Yüce Allah, "Nefislerinizi temize çıkarmayın" (Necm, 53:32) buyurmuştur. Ve halifenin insanlık ülkesindeki göz ve kulak gibi yöneticilerinin ihsanına karşı, onun bol ihsanı fiilen şükürdür.

Ve Seriyy Sakatî hazretleri, Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerine “Şükür hakkında ne dersin?” diye sordu. O Hazret, “Şükür, Hakk Teâlâ’nın verdiği niʻmetler ile ma‘sıyetlere avdet etmemektir.” cevâbını verdi. Semʻ ve basar gibi kuvâ, vücûd-i insânîde Hakk Teâlâ’nın niam-ı zahîresidir. Bunları hudûd-i şerʻiyye dâiresinde istiʻmâl etmek şükr-i fiilîdir. Ve onların her ânda şerʻa mutâbık amellerde istihdâmı şükr-i fiilî-i mütevâlî ve ihsân-ı mütetâbiʻdir. Ve atâ-yı kesîrin bir maʻnâsı dahi budur ki bu gibi kuvânın hudûd-i şerʻiyye dâiresinde amelleri rusûh bulunca, artık onların riyâzât ve mücâhedât ile te’dîblerine ve ََّلَ تَنس َ نَصِيبَك َ مِن َ الدنيَا وَأحسِن و َ َّلله إِليك كمَا أحسَن َ ا (Kasas, 28:77) yaʻnî “Dünyâdan nasîbini unutma ve Allah Teâlâ’nın sana, ihsân eylediği gibi ihsân eyle!” âyet-i kerîmesi mûcibince mübâhât ile tenaʻumdan men‘lerine lüzûm kalmaz. Bu hâl onların niam-ı zâhire-i ilâhiyye ile taltîfleri demek olur.&#10024;

Seriyy Sakatî hazretleri, Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerine "Şükür hakkında ne düşünürsün?" diye sordu. O Hazret, "Şükür, Yüce Allah'ın verdiği nimetler ile günahlara geri dönmemektir." cevabını verdi. İşitme ve görme gibi kuvvetler, insan vücudunda Yüce Allah'ın görünen nimetleridir. Bunları şeriat sınırları içinde kullanmak fiilî şükürdür. Ve onların her an şeriata uygun amellerde kullanılması, sürekli fiilî şükür ve ardı ardına gelen ihsandır. Ve çok vermenin bir anlamı da şudur ki, bu gibi kuvvetlerin şeriat sınırları içinde amelleri kökleşince, artık onların riyâzât ve mücâhedât ile terbiye edilmelerine ve "Dünyadan nasibini unutma ve Allah Teâlâ'nın sana ihsan ettiği gibi sen de ihsan eyle!" (Kasas, 28:77) ayet-i kerimesi gereğince mübah şeylerle zevklenmekten men edilmelerine lüzum kalmaz. Bu hâl, onların ilahi görünen nimetlerle taltif edilmeleri demektir.

Ey seyyid-i kerîm olan halîfe sana şunu da vasıyyet ederim ki mülkünde umûrdan bir emrin hükmünü derhâl tenfîz ve icrâ etme! Evvelen bu emrin âkıbetini teemmül et! Eğer bu teemmül netîcesinde o emrin âkıbeti hayr olduğunu görür isen icrâ et! Aksi hâlde o emrin icrâsından sarf-ı nazar ile icrâsına me’mûr olduğun işlerinde yaʻnî tâat ve ibâdâtta teennî eyle! Her hâtıra hutûr eden ibâdeti icrâ edeyim diye acele etme! Zîrâ ilel çoktur. Yaʻnî zâhiri tâat ve ibâdet ve bâtını ma‘sıyet olan umûr pek çoktur. Muhakkak nefis, zâhiri tâat ve bâtını ma‘sıyet olduğu için kendisine muhâlefet olunmak lâzım gelen işlerden bir iş ile emr eder. Bu vasıyyet erbâb-ı nüfûs yaʻnî ilel-i nefsi bilen kimseler indinde kendisinde ibret olan bir bâb-ı müttesiʻdir.&#10024;

Ey cömert efendi olan halife, sana şunu da vasiyet ederim ki, mülkünde işlerden bir emrin hükmünü derhal yerine getirip uygulama! Öncelikle bu emrin sonucunu düşün! Eğer bu düşünme sonucunda o emrin sonucunun hayırlı olduğunu görürsen uygula! Aksi halde o emrin uygulanmasından vazgeçerek, uygulanmasına memur olduğun işlerde, yani itaat ve ibadetlerde acele etme! Her akla gelen ibadeti yerine getireyim diye acele etme! Çünkü illetler çoktur. Yani dışı itaat ve ibadet, içi ise günah olan işler pek çoktur. Muhakkak nefis, dışı itaat ve içi günah olduğu için kendisine muhalefet olunması gereken işlerden bir işi emreder. Bu vasiyet, nefis ehli, yani nefsin illetlerini bilen kimseler katında, kendisinde ibret olan geniş bir konudur.

Meşhûrdur ki İmâm Alî (keremullâhû vechehu ve radıyallâhu anh) Efendimiz bir harbde kâfirin birini yatırıp katl etmek istedi. Kâfir, kemâl-i gazabından vech-i pâk-i Ali’ye tükürdü. Bu hâli müteâkib Cenâb-ı Alî, kâfirin katlinden vazgeçip onu serbest bıraktı. Kâfir bu hâle hayret edip dedi ki: “Yâ Alî, beni öldürmekten niçin sarf-ı nazar ettin? Bunun sırrını bana îzâh et!” Sultânü’l-muhlisîn İmâm-ı Alî Efendimiz buyurdular ki: “Küffâr ile harb farz ve ibâdettir. Ve seni katle mütesaddî olduğum vakit ancak bu farzı îfâ edecektim. Hâlbuki sen yüzüme tükürünce, nefsimde bir hiddet peydâ oldu. Eğer nefsimin bu hiddeti esnâsında seni katl etmiş olsam, emr-i ibâdete nefsimin ârzûsunu dahi teşrîk etmiş olacaktım. Hakk Teâlâ hazretleri ise ِسَ ِك بِعِبَادَة ِ رَبِّه ِ أحَدًا ََّلَ ي و (Kehf, 18:110) buyurup, kendi ibâdetine hiçbir şeyin teşrîk olunmamasını emr eder. Binâenaleyh sûrette tâat ve ibâdet ve bâtında şirk ve ma‘sıyet olan bu emri icrâdan vazgeçtim.” Kâfir, “Yâ Alî, ne âlî dînin vardır.” deyip, müslümân olmuştur. Bu kıssa Mesnevîi Şerîf’in birinci cildinde Cenâb-ı Mevlânâ (radiyallahu anh) Efendimiz tarafından hakâyık ve dakâyıkla beyân buyrulmuştur. Velhâsıl zâhirde tâat ve bâtında ma‘sıyet olan birçok umûr Tezkiretü’l-Evliyâ ve Nefehâtü’l-Üns ve Reşehâtü Ayni’l-Hayât gibi kitâblarda evliyâullahdan naklen îzâh ve tafsîl olunmuştur.&#10024;

Meşhurdur ki İmam Ali (a.s.) Efendimiz bir savaşta kâfirlerden birini yere yatırıp öldürmek istedi. Kâfir, aşırı öfkesinden Ali'nin temiz yüzüne tükürdü. Bu durumun ardından Cenab-ı Ali, kâfiri öldürmekten vazgeçip onu serbest bıraktı. Kâfir bu duruma şaşırıp dedi ki: "Ey Ali, beni öldürmekten niçin vazgeçtin? Bunun sırrını bana açıkla!" İhlâslıların sultanı İmam Ali Efendimiz buyurdular ki: "Kâfirlerle savaşmak farz ve ibadettir. Ve seni öldürmeye niyetlendiğim vakit ancak bu farzı yerine getirecektim. Hâlbuki sen yüzüme tükürünce, nefsimde bir öfke belirdi. Eğer nefsimin bu öfkesi sırasında seni öldürmüş olsaydım, ibadet emrine nefsimin arzusunu da ortak etmiş olacaktım. Yüce Allah ise ِسَ ِك بِعِبَادَة ِ رَبِّه ِ أحَدًا ََّلَ ي و (Kehf, 18:110) buyurup, kendi ibadetine hiçbir şeyin ortak edilmemesini emreder. Bu sebeple görünüşte itaat ve ibadet, içte ise şirk ve isyan olan bu işi yapmaktan vazgeçtim." Kâfir, "Ey Ali, ne yüce bir dinin vardır." deyip, Müslüman olmuştur. Bu kıssa Mesnevî-i Şerîf'in birinci cildinde Cenab-ı Mevlânâ (r.a.) Efendimiz tarafından hakikatler ve inceliklerle açıklanmıştır. Sözün özü, görünüşte itaat ve içte isyan olan birçok iş, Tezkiretü'l-Evliyâ ve Nefehâtü'l-Üns ve Reşehâtü Ayni'l-Hayât gibi kitaplarda Allah dostlarından naklen açıklanmış ve ayrıntılandırılmıştır.

“Ey kerîm olan seyyid, sana şununla da vasıyyet ederim ki raîyen için lemha-i bârık ve hayâl-i târıkın gayri tahallî etmeyesin. Zîrâ onlar kusûrlarından nâşî hilâfetin kadrini bilmezler. Binâenaleyh çok kere idâme-i tahallî sebebiyle sû’-i edeb ederler. Belki bunun gayri vâkiʻ olmaz. Ve Allah Teâlâ rızkı ibâdına bast etse, yeryüzünde bağy ederler idi. Velâkin dilediği mikdâr ile tenzîl eder. İmdi makâm-ı kabz üzerine tenbîh eyledi. Tahallî burada ara sıra veyâ her bir hâdisede değil, baʻzı hâdisede ızhâr-ı tevhîddir. Zîrâ&#10024;

Ey cömert efendi, sana şunu da vasiyet ederim ki, halkın için anlık bir parıltı ve gelip geçici bir hayalden başka bir şeye bürünmeyesin. Çünkü onlar, kusurlarından dolayı hilafetin değerini bilmezler. Bu sebeple, çok kere sürekli bürünme sebebiyle edepsizlik ederler. Aksine, bunun dışında bir şey meydana gelmez. Ve Yüce Allah kullarına rızkı bolca verseydi, yeryüzünde azgınlık ederlerdi. Velakin dilediği miktar ile indirir. Şimdi, kabz makamı üzerine uyarıda bulundu. Burada bürünme, ara sıra veya her bir olayda değil, bazı olaylarda tevhidin ortaya konulmasıdır. Çünkü

ً istidâme-i tahallî ahkâm ve diyânâtın taʻtîlini müeddî olur. Ve böyle olunca da mülk عاجال&#10024;

İstidâme-i tahallî (ahlaki ve dini kurallara uymama hali) ahkâm ve diyanatın (hukuki ve dini hükümlerin) ta'tilini (uygulanmaz hale gelmesini) müeddî (sebep) olur. Ve böyle olunca da mülk (devlet, yönetim) acilen (hemen)

ً “âcilen” ve آجال “âcilen” harâb olur. İmdi tevhîdden lemha-i bârıkın gayrinden sakın sakın!”&#10024;

"Acilen" ve "âcilen" harâb olur. Şimdi, tevhîdden (Allah'ın birliği inancı) gelen şimşek gibi bir parıltıdan başkasından sakın sakın!

Ey kerîm olan seyyid, (Rûha hitâbdır ve halîfe-i zâhir için dahi hisse-i ma‘nâ vardır.) Sana şununla da vasıyyet ederim ki raiyyen ve tebʻan için lemha-i bârık ve hayâl-i târıkın gayri tahallî etmeyesin. “Lemha” bir şeyin birden bire az görülmesi, maʻnâsınadır. “Bârık” sürʻatle şimşek gibi çakıp gâib olan şeydir. “Hayâl-i târık” gece göze görünüp süʻratle zâil olan hayâldir. “Tahallî” tezeyyün, maʻnâsınadır. Ve biraz aşağıda beyân olunacağı üzere Cenâb-ı Şeyh (radiyallahu anh) burada tahallîyi “ızhâr-ı tevhîd” maʻnâsında istiʻmâl buyurmuşlardır.&#10024;

Ey cömert efendi, (Bu, ruha bir hitaptır ve görünen halife için de manevi bir hisse vardır.) Sana şunu da vasiyet ederim ki, halkın ve tebaanın için, aniden parlayıp kaybolan bir şimşek gibi görünen ve geceleyin belirip hızla yok olan bir hayalden başka bir şeyle süslenmeyesin. "Lemha", bir şeyin birdenbire az görünmesi anlamına gelir. "Bârık", süratle şimşek gibi çakıp kaybolan şeydir. "Hayâl-i târık", gece göze görünüp süratle yok olan hayaldir. "Tahallî", süslenmek anlamına gelir. Ve biraz aşağıda açıklanacağı üzere, Şeyh Hazretleri (Allah ondan razı olsun) burada "tahallî" kelimesini "tevhidin ortaya konulması" anlamında kullanmışlardır.

İmdi rûhun raiyyesi kuvâ ve aʻzâ ve cevârih olduğu bâlâda îzâh olundu. Halîfe-i zâhirin raiyyesi dahi ona tâbiʻ bulunan halktır. Halîfe-i zâhirin tahallîsi ve tezeyyünü, efrâd-ı sâirenin tahallîsine ve tezeyyününe benzemeyeceği için böyle bir tezeyyünle zâhir olduğu vakit, kendi makâmının vahdetini ızhâr etmiş olur. Bu tahallî ve ızhâr-ı tevhîd dâimî olmamalıdır. Zîrâ halk kusûr-ı maʻrifetlerinden nâşî hilâfetin kadrîni bilmezler. Bu idâme-i tahallî sebebiyle kendilerinde bu hâle ülfet ve i‘tiyâd peydâ olacağından çok kere o makâmın şân-ı âlîsine hürmet ve riâyette edebsizlik ederler. Ve belki dâimâ bu hâle cür’et ederler. Binâenaleyh raiyyete karşı tahallî ancak lemha-i târık ve hayâl-i bârık kabîlinden olmalıdır ki o makâmın heybeti raiyye üzerinden zâil olmasın.&#10024;

Şimdi, ruhun tebaasının kuvvetler, organlar ve uzuvlar olduğu yukarıda açıklandı. Zâhirî halifenin tebaası da ona tâbi olan halktır. Zâhirî halifenin süslenmesi ve bezenmesi, diğer fertlerin süslenmesine ve bezenmesine benzemeyeceği için, böyle bir süslenmeyle ortaya çıktığı zaman, kendi makamının birliğini açığa vurmuş olur. Bu süslenme ve tevhidin açığa vurulması sürekli olmamalıdır. Çünkü halk, marifetlerindeki kusurlarından dolayı hilafetin kadrini bilmezler. Bu süslenmenin devamı sebebiyle kendilerinde bu hâle alışkanlık ve bağımlılık meydana geleceğinden, çok kere o makamın yüce şanına hürmet ve riayette edepsizlik ederler. Aksine, daima bu hâle cüret ederler. Bu sebeple, tebaaya karşı süslenme ancak anlık bir parıltı ve şimşek gibi bir hayal kabilinden olmalıdır ki o makamın heybeti tebaanın üzerinden kalkmasın.

Rûhun tahallîsi ve tezeyyününe gelince, hilâfeti hasebiyle müstahlif olan Hakk’ın sıfâtıyla zuhûrudur. Ve bu zuhûr indinde kuvâdan zâhir olan sıfâtın ve aʻzâ ve cevârihden sâdır olan efʻâlin onlara izâfesi ve onların bunlara mevhûm olan sahâbetleri kalmaz. Ve bu hâlde tevhîd-i sıfât ve tevhîd-i efʻâl zâhir olur. Ve bu hâl âlem-i kevnde hakîkatin zuhûrudur ve bu hâlin temâdîsi mertebe-i şerîat ve ahkâm olan mertebe-i kevnde aslâ câiz değildir. Zîrâ kuvâ ve aʻzâ bu ızhâr-ı tevhîd muvâcehesinde kendilerine mahsûs olan vazâifi îfâ edemez olurlar. Nitekim mecâzîb-i ilâhiyyenin hâli meydândadır. İşte bu ızhâr ve zuhûr-ı tevhîd erzâk-ı ilâhiyyeden bir rızıktır. Eğer bu rızkı ibâdına Hakk Teâlâ bast ve ibzâl etse yeryüzünde bağy ederler idi. Yaʻnî bu mertebe-i kevnin ahkâmına riâyet edip, kuvâ ve aʻzâlarını mâ-vuzı‘alehlerinde istiʻmâl edemezler idi. Velâkin Allah Teâlâ bu rızkı dilediği mikdâr yaʻnî abdin istiʻdâd ve kâbiliyeti mikdârı tenzîl eder. Bu hâl ism-i Kâbız’ın iktizâsıdır. Binâenaleyh bu وَلو َ ی ی َّلله&#10024;

Ruhun süslenmesi ve güzelleşmesine gelince, bu, halifeliği sebebiyle halife kıldığı Hakk'ın sıfatlarıyla ortaya çıkmasıdır. Ve bu ortaya çıkış anında, kuvvetlerden görünen sıfatların ve organlardan çıkan fiillerin onlara isnat edilmesi ve onların bunlara vehmedilen sahiplikleri kalmaz. Ve bu halde sıfatların birliği ve fiillerin birliği ortaya çıkar. Ve bu hal, oluş âleminde hakikatin ortaya çıkışıdır ve bu halin devamı, şeriat ve hükümler mertebesi olan oluş mertebesinde asla caiz değildir. Çünkü kuvvetler ve organlar, bu tevhidin ortaya konulması karşısında kendilerine özgü olan görevleri yerine getiremez olurlar. Nitekim ilahi cezbe sahiplerinin hali ortadadır. İşte bu tevhidin ortaya konulması ve görünmesi, ilahi rızıklardan bir rızıktır. Eğer Yüce Allah bu rızkı kullarına bolca verseydi, yeryüzünde azgınlık ederlerdi. Yani, bu oluş mertebesinin hükümlerine riayet edip, kuvvetlerini ve organlarını kendileri için konuldukları yerlerde kullanamazlardı. Fakat Yüce Allah bu rızkı dilediği miktarda, yani kulun yatkınlığı ve kabiliyeti miktarı indirir. Bu hal, Kâbız isminin gereğidir. Bu sebeple bu وَلو َ ی ی َّلله

َی اء ِّل بِقَدَر مَّا يَشا ْل َرض ِ وَلكِن يي الرِّزق َ لِعِبَادِە ِ لبَغَوا ف بَسَط َ ا (Şûrâ, 42:27) âyet-i kerîmesi makâm-ı&#10024;

"Eğer Allah, kullarına rızkı bol bol verseydi, yeryüzünde azgınlık ederlerdi. Fakat O, dilediği kadar rızık indirir." (Şûrâ, 42:27) ayet-i kerimesi, kazâ-yı ilâhînin hükm-i külli-i icmâlî olduğunu, kaderin ise bu hükmün tafsîli olduğunu açıkça gösterir.

ِي kabza işâret buyurur.

Ve bu bahisde zikr olunan tahallîden murâd, ara sıra veyâhûd her bir hâdisede değil, havâdisden baʻzı hâdisede ızhâr-ı tevhîddir. Zîrâ dâimâ tahallî ve ızhâr-ı tevhîd bâlâda zikr olunduğu üzere ahkâm-ı şerîatın ve diyânâtın taʻtîlini müeddî olur. Çünkü muhakkıkîn hazâratı ِسَیعة لو ظهرت الحقیقة لبطلت ال Yaʻnî “Eğer hakîkat, zâhir olsa şerîat bâtıl olur idi.” buyurmuşlardır. Bunun böyle olduğu ehl-i hâl ve zevk indinde güneş gibi zâhirdir. Beyân-ı ilmîsi budur ki şerîat isneyniyyet üzerine müsteniddir. Mürsil, resûl, mürselün-ileyh gibi keserât lâzımdır. Bu ise sıfât ve efʻâl-i Hakk muvâcehesinde abde de sıfât ve efʻâl isnâdını iktizâ eder. Ve irâde sıfât-ı ilâhiyyeden bir sıfat olduğu gibi, abde izâfe olunan sıfatlardan dahi bir sıfattır. Ve nazar-ı şerîatta abd mürîddir ve irâdesinden nâşî mes’ûldür.&#10024;

Bu konuda zikredilen tahallîden (Hakk'ın ahlakıyla ahlaklanma) maksat, ara sıra veya her bir olayda değil, olaylardan bazı olaylarda tevhidin (Allah'ın birliğini) ortaya konulmasıdır. Çünkü daima tahallî ve tevhidin ortaya konulması, yukarıda zikredildiği üzere şeriat hükümlerinin ve dinlerin geçersiz kılınmasına yol açar. Çünkü muhakkikîn (gerçeği araştıran) zatlar "Eğer hakikat, açıkça belirseydi şeriat bâtıl olurdu." buyurmuşlardır. Bunun böyle olduğu ehl-i hâl (manevî halleri yaşayanlar) ve zevk (manevî tatları tadanlar) katında güneş gibi açıktır. Bunun ilmî açıklaması şudur ki şeriat, ikilik (Allah ve kul ayrımı) üzerine dayanır. Gönderen, elçi, kendisine gönderilen gibi çokluklar gereklidir. Bu ise, Hakk'ın sıfatları ve fiilleri karşısında kula da sıfatlar ve fiiller isnat edilmesini gerektirir. Ve irade, ilahi sıfatlardan bir sıfat olduğu gibi, kula izafe edilen sıfatlardan da bir sıfattır. Ve şeriat nazarında kul müriddir (irade sahibidir) ve iradesinden dolayı sorumludur.

Binâenaleyh âlem-i kevnde ve bu mertebe-i şehâdette irâde-i Hakk muvâcehesinde, abde dahi irâde isbâtı lâzım gelir. Bu ise münâfî-i tevhîd-i sıfâttır. Fakat vücûdun mertebe-i kevne tenezzülünün iktizâsı bu hâl olduğundan mertebe-i şehâdette isneyniyyet asıl ve tevhîd ârızîdir. Ve ârızî olan hâlin devâmı ise câiz değildir. Vaktâki taayyün-i şehâdî-i abd, mevt dediğimiz hâl ile merfû‘ olur. Bu taayyüne taalluk eden ibâdât ve ahkâm-ı şerʻiyye dahi merfû‘&#10024;

Bu sebeple, oluş âleminde ve bu şehadet mertebesinde, Hakk'ın iradesi karşısında, kula da irade ispatı gerekir. Bu ise sıfat tevhidine aykırıdır. Fakat varlığın oluş mertebesine inişinin gereği bu hal olduğundan, şehadet mertebesinde ikilik asıl, tevhid ise arızîdir (sonradan ortaya çıkan). Arızî olan halin devamı ise caiz değildir. Kulun şehadet taayyünü (belirginleşmesi), ölüm dediğimiz hal ile ortadan kalktığı zaman, bu taayyüne ilişkin ibadetler ve şer'î hükümler de ortadan kalkar.

ْی olur. Nitekim وَاعبد رَبَّك َ حَن ََّ يَأْتِيَك َ الْيَقِی (Hicr, 15:99) âyet-i kerîmesinde bu hakîkate işâret buyrulur. Velhâsıl bu âlem-i taayyünden ale’d-devâm ızhâr-ı tevhîd câiz değildir. Eğer olursa ahkâm-ı şerîat muattal olur. Ve ahkâm-ı şerîat muattal olunca, bu mülk-i insânî derhâl veyâhûd&#10024;

Nitekim "Sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibadet et" (Hicr, 15:99) ayet-i kerimesinde bu hakikate işaret buyrulur. Sözün özü, bu taayyün (belirginleşme, tecelli etme) âleminden sürekli olarak tevhidin (Allah'ın birliğinin) açığa vurulması caiz değildir. Eğer olursa, şeriat hükümleri geçersiz kalır. Şeriat hükümleri geçersiz kalınca da, bu insanlık mülkü derhal veya

ً yavaş yavaş harâb olur. Mülkün عاجال “âcilen” harâb olması budur ki kuvâ ve aʻzâ nizâm üzere hareket edemeyip muhîtiyle münâzi‘ olur. Ve bu münâzaât, Hz. Mansûr ve Hindli Sermed-i&#10024;

Yavaş yavaş harap olur. Mülkün "âcilen" harap olması şudur ki, kuvvetler ve organlar düzenli bir şekilde hareket edemeyip çevresiyle çekişir. Ve bu çekişmeler, Hz. Mansûr ve Hintli Sermed-i

ً Sermest ve emsâli hakkında revâ görülen ahvâle sebeb olur. Ve آجال “âcilen” harâb olması budur ki nizâm ve intizâmı bozulan kuvâ ve aʻzâya yevmen-fe-yevmen halel târî olur. Ve bu halel onun günden güne fenâsını müeddî olur. Böyle olunca tevhîdden lemha-i bârık gayrinden, yaʻnî devâm-ı ızhâr-ı tevhîdden sakın, sakın!&#10024;

Sermest ve benzerleri hakkında uygun görülen hallere sebep olur. Ve ecellerin "âcilen" harap olması şudur ki, düzeni ve intizamı bozulan kuvvetlere ve organlara günden güne bozukluk arız olur. Ve bu bozukluk onun günden güne yok olmasına yol açar. Böyle olunca, tevhidden parlayan bir anlık ışıktan başka bir şeyden, yani tevhidin sürekli olarak ortaya konulmasından sakın, sakın!

SİYÂSET

“Ey seyyid-i kerîm! Sana refîk olan ah-ı şefîkinden siyâset-i medîneyi dinle! Ehl-i memleketine ibrâz etmek ve âlem-i melekût ve ceberûttan ve şehâdetten senin âlem-i muttasıl ve münfasılında ızhâr eylemek murâd ettiğin sana lâzım olur.&#10024;

Ey yüce efendi! Sana yoldaş olan şefkatli kardeşinden şehir yönetimini dinle! Memleket halkına göstermek ve melekût (melekler âlemi) ve ceberût (kudret âlemi) âleminden ve şehâdet (görünen âlem) âleminden senin bitişik ve ayrık âleminde ortaya koymak istediğin sana gerekli olur.

İmdi vezîrin olan aklı (radıyallahu anh) cemî‘-i memleketine takdîm eyle ki onların arasında senin makâmına kâim olsun. Ve senin onlara olan tecellîni bildirsin. Ve onların nüfûsunda senin heybetini ve celâlini ve satvetinin azametini takdîr ve tesbît eylesin. Onun sebebiyle onların nüfûsu senden nefret etmesin. Ve kezâlik onların kulûbunda senin şefkatini ve lutfunu ve rahmetini ve cûdunu ve senin üzerine ıdlâle müeddî olmayan minnetinin cesâmetini takrîr eylesin. Böyle olunca onlar sana kânitîn ve müdillîn olarak değil, belki mu‘tedilîn olarak, hadd-i i‘tidâlde mülâkî olurlar. Eğer onlar sana karşı inbisâtı murâd ederlerse, senin ceberûtundan ve azîm-i satvetiden onların nüfûsunda olan şey, onları kabz eder. Ve eğer inkıbâzı murâd ederlerse, senin re’fetinden ve şefkatinden onların nüfûsunda mukarrer olan şey, onları bast eder. İmdi onlar makâm-ı heybet ve ünsde havf ve recâ arasında olup, ikâbdan emîn ve iclâlden hâif olurlar.&#10024;

Şimdi, vezirin olan aklı (Allah ondan razı olsun) bütün memleketine takdim et ki, o, onların arasında senin makamına kâim olsun. Ve senin onlara olan tecellini bildirsin. Ve onların nefislerinde senin heybetini ve celalini ve satvetinin azametini takdir ve tespit eylesin. Onun sebebiyle onların nefisleri senden nefret etmesin. Ve aynı şekilde onların kalplerinde senin şefkatini ve lütfunu ve rahmetini ve cömertliğini ve senin üzerine sapıklığa götürmeyen minnetinin büyüklüğünü yerleştirsin. Böyle olunca onlar sana boyun eğenler ve zelil olanlar olarak değil, aksine mutedil olanlar olarak, itidal sınırında kavuşurlar. Eğer onlar sana karşı genişlemeyi murat ederlerse, senin ceberutundan ve azim satvetinden onların nefislerinde olan şey, onları sıkar. Ve eğer daralmayı murat ederlerse, senin şefkatinden ve merhametinden onların nefislerinde yerleşmiş olan şey, onları genişletir. Şimdi onlar heybet ve üns makamında korku ve ümit arasında olup, cezadan emin ve yüceltilmekten korkan olurlar.

Gûyâ onların başına kuşlar konmuştur;

Onlarda havf-ı zulm değil velâkin havf-ı iclâl vardır.&#10024;

Onlarda zulüm korkusu değil, aksine yüceltme korkusu vardır.

Bu makâm ancak tâife-i melekûtiyye-i kerûbiyye hakkında sahîh ve sâbit olur. Ve onların gayrine gelince, müşâhede-i ikâb onları ıdlâlden men‘ eder. Hakk Teâlâ buyurur: “Kulûb ve ebsârın takallüb eylediği günde onlar korkarlar.” (Nûr, 24:37) Ve yine buyurur: “Onlar fevklerindeki Rabb’lerinden korkarlar.”(Nahl, 16:50)&#10024;

Bu makam ancak kerûbî melekler topluluğu hakkında doğru ve sabit olur. Onların dışındakilere gelince, azabı müşahede etmek onları sapmaktan alıkoyar. Yüce Allah buyurur: “Kalplerin ve gözlerin değiştiği günde onlar korkarlar.” (Nûr, 24:37) Ve yine buyurur: “Onlar üstlerindeki Rablerinden korkarlar.” (Nahl, 16:50)

Ey seyyid, sana isyân edene, onun mertebesi ve kurb-i menzileti mikdârınca ukûbet eyle. Bâyezîd-i Bistâmî (radiyallahu anh)’ı görmez misin? Allah Teâlâ için murâd eylediği bir emre mümânaat eylediği hînde, nefsine ukûbet için nasıl bir sene-i kâmile su içirmedi.”&#10024;

Ey efendi, sana isyan edene, onun mertebesi ve yakınlık derecesi kadar ceza ver. Bâyezîd-i Bistâmî'yi (Allah ondan razı olsun) görmez misin? Yüce Allah için istediği bir emre karşı geldiği zaman, nefsine ceza vermek için tam bir yıl nasıl su içirmedi.

“Ey seyyîd-i kerîm!” (Bâtında rûha zâhirde şerâiti câmiʻ olan imâma hitâbdır.) Umûrunda sana refâkat eden birâder-i şefîkinden siyâset-i medîneyi yaʻnî memleketin zâhiren ve bâtınen intizâmına taalluk eyleyen usûl-i idâreyi dinle! Rûhun memleketi cisim ve imâmın memleketi maʻlûmdur. Memleketindeki ahâlîye bir şey ibrâzını ve âlem-i melekût ve ceberûttan ve şehâdetten senin âlem-i muttasıl ve münfasılında bir şey ızhârını murâd ettiğin vakit o usûli idâre sana lâzım olur. Rûhun ehl-i memleketi kuvâ-yı zâhire ve bâtınedir. Kuvâ-yı zâhire âlemi şehâdetten ve kuvâ-yı bâtıne âlem-i melekût ve ceberûttandır. Rûhun âlem-i muttasılı bâlâda hâdıra ta‘bîr olunan kalb ve âlem-i munfâsılı bâdiye taʻbîr olunan havâssdir.&#10024;

"Ey yüce efendi!" (Bu hitap, iç âlemde ruha, dış âlemde ise şeriat kurallarını uygulayan imama yöneliktir.) İşlerinde sana eşlik eden şefkatli kardeşinden, yani memleketin hem dıştan hem de içten düzenine ilişkin yönetim usulünü dinle! Ruhun memleketi beden, imamın memleketi ise malumdur. Memleketindeki halka bir şey göstermek ve melekût, ceberût ve şehadet âleminden, senin bitişik ve ayrı âleminde bir şey ortaya çıkarmak istediğin zaman, o yönetim usulü sana gerekli olur. Ruhun memleket halkı, dış ve iç kuvvetlerdir. Dış kuvvetler şehadet âleminden, iç kuvvetler ise melekût ve ceberût âlemindendir. Ruhun bitişik âlemi, yukarıda "hazır" olarak ifade edilen kalptir; ayrı âlemi ise "çöl" olarak ifade edilen duyulardır.

İmdi vezîrin olan aklı (ki Allah o akıldan râzı olsun) cemîʻ-i memleketinin ahâlîsine takdîm eyle ki onların arasında senin makâmına kâim olsun ve senin onların üzerine tasarrufla olan tecellîni bildirsin. Onların nefislerinde ve zâtlarında senin heybetini ve celâlini ve satvetinin azametini takrîr eylesin, fakat bu ihtâr ve inzâr o vecih ile olsun ki onun sebebiyle onların nefisleri ve zâtları senden nefretle senin heybet ve celâlinden kaçacak yer aramasınlar. Belki bu tecellîn onları senin muhabbetine ve senden inâyet talebine sevk eylesin. Binâenaleyh vezîrin onlara senin heybet ve celâlini bildirdiği gibi, onların kalblerinde senin şefkatini ve lutfunu ve rahmetini ve cûd ve keremini ve sana karşı nâzlanmalarına sebeb olmayacak sûrette senin onlar üzerine olan ihsânının cesâmetini takrîr eylesin. İşte bu iki sûret dâiresinde olan tecellîn sebebiyle onlar sana büsbütün nevmîd veyâ büsbütün lâubâlî ve ehl-i nâz olarak değil, belki bu iki duygu kendilerinde mu‘tedil olarak, hadd-i i‘tidâlde mülâkî olurlar. Eğer onlar sana karşı inbisât dâiresinde muâmeleye meyl etseler, onların kalblerinde yerleşen ceberûtun ve azîm-i satvetin onları kabz eder. Ve sıkar; hadsiz inbisâttan men‘ eder. Ve eğer onlar senin heybet-i celâlinin galebesiyle inkıbâza meyl etseler, senin re’fetinin ve şefkatinin mülâhazası onlara inbisât bahş eder. Bu sûrette onlar makâm-ı heybet ve ünsde havf ve recâ arasında olup, ikâbdan emîn ve iclâlden korkar bir hâlde bulunurlar. Bu hâl içinde onların harekâtında öyle bir sükûnet ve teennî olur ki gûyâ onların başına kuşlar konmuştur da ednâ bir hareket ile uçacaklarından havf ederler. Onlardaki havf, havf-i zulüm değil, havf-i iclâldir. Yaʻnî seyyidimizin bize haksız yere kahrı teveccüh eder; diye korkmazlar; belki ref’et ve şefkatini ve envâ‘-i ihsânını bildikleri hâlde, kemâl-i azameti muvâcehesinde lerzândırlar.&#10024;

Şimdi, vezirin olan aklı (Allah o akıldan razı olsun) bütün memleketinin halkına takdim et ki, onların arasında senin makamına kâim olsun ve senin onların üzerine tasarrufla olan tecellîni bildirsin. Onların nefislerinde ve zâtlarında senin heybetini ve celâlini ve satvetinin azametini takrîr eylesin, fakat bu ihtâr ve inzâr o şekilde olsun ki, onun sebebiyle onların nefisleri ve zâtları senden nefretle senin heybet ve celâlinden kaçacak yer aramasınlar. Aksine, bu tecellîn onları senin muhabbetine ve senden inâyet talebine sevk eylesin. Bu sebeple vezirin onlara senin heybet ve celâlini bildirdiği gibi, onların kalplerinde senin şefkatini ve lutfunu ve rahmetini ve cûd ve keremini ve sana karşı nazlanmalarına sebep olmayacak şekilde senin onlar üzerine olan ihsanının cesametini takrîr eylesin. İşte bu iki şekil dairesinde olan tecellîn sebebiyle onlar sana büsbütün ümitsiz veya büsbütün laubali ve naz ehli olarak değil, aksine bu iki duygu kendilerinde mu‘tedil olarak, itidal sınırında buluşurlar. Eğer onlar sana karşı inbisat dairesinde muameleye meyl etseler, onların kalplerinde yerleşen ceberûtun ve azîm satvetin onları kabz eder. Ve sıkar; hadsiz inbisattan men eder. Ve eğer onlar senin heybet-i celâlinin galebesiyle inkıbaza meyl etseler, senin re’fetinin ve şefkatinin mülahazası onlara inbisat bahşeder. Bu şekilde onlar heybet ve üns makamında korku ve ümit arasında olup, ikâbdan emin ve iclâlden korkar bir halde bulunurlar. Bu hal içinde onların hareketlerinde öyle bir sükûnet ve teennî olur ki, sanki onların başına kuşlar konmuştur da en ufak bir hareketle uçacaklarından korkarlar. Onlardaki korku, zulüm korkusu değil, iclâl korkusudur. Yani, efendimizin bize haksız yere kahrı teveccüh eder diye korkmazlar; aksine refet ve şefkatini ve türlü türlü ihsanlarını bildikleri halde, kemal-i azameti karşısında titrerler.

Bu makâm kesâfet-i beşeriyyeden insilâh edip bahr-i vahdette müstağrak olan ve hadîsi kudsîde buyrulduğu üzere Hakk Teâlâ onların semʻi ve basarı ve sâir kuvâ ve aʻzâsı olup, melâike-i mukarrebînin sıfâtıyla muttasıf bulunan tâife hakkında sahîh ve sâbit olur ki onlara&#10024;

Bu makam, beşerî yoğunluktan sıyrılıp vahdet denizine dalan ve hadîs-i kudsîde buyrulduğu üzere Yüce Allah'ın onların işitmesi, görmesi ve diğer kuvvetleri ile organları olup, mukarreb meleklerin sıfatlarıyla nitelenen topluluk hakkında doğru ve sabit olur ki onlara

َ َ َّلله tâife-i melekûtiyye-i kerrûbiyye denir. Ve هم يَحزَنون ِ ال َ خَوف عَليهِم وَال أال إِن َّ أولِيَاء ا (Yûnus, 10:62) âyet-i kerîmesi mısdâkınca onlarda havf ve hüzün yoktur. Vücûd-i abdânîleri vücûd-i hakkânîde müstağraktır. Fakat bu tâifeden gayri olan kimselere gelince, müşâhede-i ikâb onları ıdlâlden yaʻnî inbisâta meyl ile nâzlanmaktan men‘ eder. Nitekim Hakk Teâlâ buyurur: “Kulûb ve ebsârın takallüb eylediği günde onlar korkarlar.” (Nûr, 24:37) Ve yine buyurur: “Onlar&#10024;

Kerrûbî melekler topluluğuna denir. Ve onlar için korku ve hüzün yoktur, Yûnus Suresi 62. ayetinin işaret ettiği gibi: "Bilin ki Allah'ın dostlarına korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir." Onların bedensel varlıkları, Hakk'ın varlığında kaybolmuştur. Fakat bu topluluktan başka olan kimselere gelince, azap görme düşüncesi onları sapmaktan, yani genişlemeye meyil ile nazlanmaktan alıkoyar. Nasıl ki Yüce Allah buyurur: "Kalplerin ve gözlerin döndüğü günde onlar korkarlar." (Nûr Suresi 37. ayet) Ve yine buyurur: "Onlar

َ fevklerindeki Rabb’lerinden korkarlar.” (Nahl, 16:50) Buradaki fevk, fevk-i mekânî değil, وَهو َ ادِە ِ الْقَاهِر فَوق َ عِب (Enʻâm, 6:18) âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere fevk-i maʻnevîdir.&#10024;

"Üstlerindeki Rablerinden korkarlar." (Nahl, 16:50) Buradaki "üst" kelimesi, mekânsal bir üstünlük değil, "O, kullarının üstünde mutlak tasarruf sahibidir." (En'âm, 6:18) ayet-i kerimesinde açıklandığı üzere manevi bir üstünlüktür.

Ey seyyid olan rûh! Sana isyân eden kuvâ ve havâsse onun mertebesi muktezâsınca ve kurb-i menzileti mikdârınca cezâ et! Beyâzîd Bistâmî (radiyallahu anh)’ı görmez misin ve onun menkabesini işitmedin mi? Rızâ-yı Bârî için icrâsını murâd eylediği bir emre muhâlefet eylediği vakit, nefsine ukûbet ve cezâ için tamâm bir sene nasıl su içirmedi!&#10024;

Ey efendi olan ruh! Sana isyan eden kuvvetleri ve duyuları, onların mertebesinin gerektirdiği ve makamının yakınlığı kadar cezalandır! Beyazıd Bistami'yi (Allah ondan razı olsun) görmez misin ve onun menkıbesini işitmedin mi? Allah'ın rızası için yerine getirmeyi murad ettiği bir emre muhalefet ettiği zaman, nefsine ceza ve ukubet için tam bir sene nasıl su içirmedi!

TEKMİLE-İ HİKEMİYYE

“Ey seyyid-i kerîm! Nefsini dünyâdan ve onun ihtiyâcından tenzîh et! Ve onu kendine ve raiyyene hâdim kıl! Allah Teâlâ’nın seni ona ehil kıldığı mansıbına nisbeten dünyâ nedir? Ki o kendisine kevneynin taallukundan mukaddesdir. İmdi dünyânın taalluku nasıl olur ki Allah Teâlâ ona buğz etti. Ve halk-ı hîninden beri ona nazar etmedi. Ve Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem)’in onu cîfeye ve mezbeleye teşbîhi sana kâfîdir. Ve onun ihbârıyla Allah Teâlâ’nın indinde o, sivrisineğin kanadına müsâvî değildir. Ve o melʻûndur. Ve onda olanlar melʻûndur. Ancak zikrullah cinsinden olan şey müstesnâdır. Allah Teâlâ’nın bir cevher-i nûr-i zâhir olarak halk ettiği senin gibi bir halîfenin himmetine, tamâmen veyâ göz ucu ile cîfeye veyâ mezbeleye bakmak veyâ ona saldırmak yakışır mı? Ve Hakk Teâlâ buyurdu ki: “Ey dünyâ bana hizmet edene hizmet et ve sana hizmet edeni istihdâm eyle!”&#10024;

Ey yüce efendi! Kendini dünyadan ve onun ihtiyaçlarından uzak tut! Ve onu kendine ve halkına hizmetçi kıl! Allah Teâlâ'nın seni ona ehil kıldığı makama göre dünya nedir ki? O makam, iki âlemin ona bağlanmasından münezzehtir. Şimdi, Allah Teâlâ ona buğz etmişken ve yaratıldığı zamandan beri ona bakmamışken, dünyanın ona bağlanması nasıl olur? Ve Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem)'in onu leşe ve çöplüğe benzetmesi sana yeterlidir. Ve onun bildirmesiyle, Allah Teâlâ katında o, sivrisineğin kanadına denk değildir. Ve o mel'undur. Ve onda olanlar da mel'undur. Ancak Allah'ı anma cinsinden olan şey müstesnâdır. Allah Teâlâ'nın, senin gibi, zâhir bir nur cevheri olarak yarattığı bir halifenin himmetine, tamamen veya göz ucuyla leşe veya çöplüğe bakmak veya ona saldırmak yakışır mı? Ve Hakk Teâlâ buyurdu ki: "Ey dünya, bana hizmet edene hizmet et ve sana hizmet edeni kullan!"

İmdi Allah Teâlâ seni muvaffak eylesin! Senin mansıbını sana istihlâf eden cânibinden, sana takdîr olunan şey, sana vefâ edinceye kadar, dünyâ sana tâlibdir. Binâenaleyh raiyyene işfâk ile mütehallî ol! Sana müsahhar eylediği şeyi talebde icmâl et! Ve necâtına ve evâmir ve nevâhî ve hudûddan sana teklîf eylediği şeyle iştigâlin sebebiyle nefsinin tahlîsine cehd eyle! Böyle olunca dünyâdan iʻrâzı üzerine lâzım kıl! Sen ona ikbâl etsen dahi ondan sana gelen şey ister istemez hâdim olarak sana gelir. Ve sana vâsıl olur. Ve sen ondan iʻrâz etsen de yine sana vâsıl olur. Kaʻbu’l-Ahbâr beyân eder ki Allah Teâlâ Tevrât’ta zikr eyledi ki: “Ey İbn-i Âdem, eğer benim sana kısmet ettiğime râzı olur isen kalbin ve bedenin râhat olur ve sen de mahmûd olursun ve eğer benim sana kısmet eylediğime râzı olmazsan sana dünyâyı musallat ederim; beriyyede vuhûşun hareketi gibi onda hareket edersin. Baʻdehu izzim ve celâlim hakkı için sen mezmûm olduğun hâlde ondan ancak benim sana takdîr eylediğim şeye nâil olursun.”&#10024;

Şimdi, Yüce Allah seni başarılı kılsın! Senin makamını sana vekil kılan taraftan, sana takdir edilen şey sana vefa edinceye kadar, dünya sana talip olacaktır. Bu sebeple, halkına şefkatle davran! Sana boyun eğdirdiği şeyi istemekte özetle hareket et! Ve kurtuluşuna ve emirler, yasaklar ve sınırlardan sana yüklediği şeyle meşgul olman sebebiyle nefsini kurtarmaya çabala! Böyle olunca, dünyadan yüz çevirmeyi kendine gerekli kıl! Sen ona yönelsen dahi, ondan sana gelen şey ister istemez hizmetçi olarak sana gelir. Ve sana ulaşır. Ve sen ondan yüz çevirsen de yine sana ulaşır. Ka'bu'l-Ahbâr (a.s.) bildirir ki, Yüce Allah Tevrat'ta zikretti ki: "Ey Âdemoğlu, eğer benim sana kısmet ettiğime razı olursan, kalbin ve bedenin rahat olur ve sen de övülmüş olursun; ve eğer benim sana kısmet ettiğime razı olmazsan, sana dünyayı musallat ederim; çölde vahşi hayvanların hareketi gibi onda hareket edersin. Ondan sonra, izzetim ve celâlim hakkı için, sen kınanmış olduğun halde ondan ancak benim sana takdir ettiğim şeye nail olursun."

İmdi beden ile kalbe râhatı ta‘lîk et! Zîrâ irâdesiz bir şeyin talebi sahîh olmaz. Çünkü bahs ve teftîş üzerine bâʻis için o muharriktir. Ve irâde senin âmmen için musarrıf olan hâssandır. Ve eğer mazmûnda tasarruf-i küllî ile tasarruf ederse, onun üzerine olan emirlerinin imtisâline teheyyü’ eylemez. Ve onun bundan udûlü indinde, sen dâhil-i bâbda îrâd edilecek olan şey üzerine raiyyetine leîm olursun.”&#10024;

Şimdi beden ile kalbe rahatlığı bağla! Çünkü iradesiz bir şeyin talebi doğru olmaz. Çünkü araştırma ve inceleme üzerine sebep için o harekete geçiricidir. Ve irade, senin genel işlerin için yönlendirici olan özelliğindir. Ve eğer içerikte küllî tasarrufla tasarruf ederse, onun üzerine olan emirlerinin yerine getirilmesine hazırlanmaz. Ve onun bundan vazgeçmesi durumunda, sen kapı girişinde zikredilecek şey üzerine halkına karşı cimri olursun.

Yaʻnî ey seyyid-i kerîm olan rûh! Zâtını dünyâdan ve dünyânın ihtiyâcından vâreste kıl! Ve o dünyâyı zâtına ve raiyyen olan kuvâna ve aʻzâna hâdim eyle! Zîrâ senin mertebe-i şehâdette zuhûrun sendeki kemâlâtın ızhârı içindir. Ve hakîkatte dünyânın vücûdu bu maksada hizmet içindir. Eğer sen dünyânın ahkâmında müstağrak olur isen bu maksad-ı âlî fevt olur. Hâlbuki Allah Teâlâ’nın seni ehil kıldığı hilâfet-i mansıbına nisbeten dünyâ nedir? Bu mansıbı hilâfet kendisine dünyâ ve âhiretin taallukundan pâk ve mukaddesdir. Zîrâ hakîkatte senin ile Hakk arasında merâtib-i kevniyyeden hiçbir mertebe yoktur. Eğer dünyâya ve âhirete alâka edersen, bunlar Hakk ile senin aranda hicâb olur. Nitekim اهل االخرة حرام واالخرة حرام عیل ایالدن اهل هللا وهما حرامان عیل ایاهل الدن حرام عیل yaʻnî “Dünyâ, ehl-i âhirete harâmdır. Ve âhiret, ehl-i dünyâya harâmdır. Ve her ikisi de ehlullaha harâmdır.” buyrulmuştur. Hâl böyle iken Allah Teâlâ’nın buğz ettiği ve yarattığı hînden beri hiçbir kıymet vermediği dünyâya taallukun nasıl olur? Ve o dünyânın hiçbir kıymeti olmadığına delîl istersen, Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in onu cîfeye ve mezbeleye teşbîh buyurması kâfîdir. Nitekim hadîs-i şerîfde, الدنیا جیفة وطالبها كالب yaʻnî “Dünyâ cîfedir ve onun tâlibleri kelblerdir.” buyrulmuştur. Ve yine&#10024;

Yani ey kerem sahibi ruh! Kendini dünyadan ve dünyanın ihtiyacından bağımsız kıl! Ve o dünyayı kendine, tebaan olan kuvvetlerine ve organlarına hizmetçi yap! Çünkü senin şehadet mertebesinde ortaya çıkışın, sendeki kemalatın açığa çıkması içindir. Ve hakikatte dünyanın varlığı bu amaca hizmet içindir. Eğer sen dünyanın hükümlerine dalarsan, bu yüce amaç kaybolur. Hâlbuki Yüce Allah'ın seni ehil kıldığı hilafet makamına nispetle dünya nedir? Bu hilafet makamı, kendisine dünya ve ahiretin ilgisinden pak ve kutsaldır. Çünkü hakikatte senin ile Hak arasında varlık mertebelerinden hiçbir mertebe yoktur. Eğer dünyaya ve ahirete ilgi duyarsan, bunlar Hak ile senin aranda perde olur. Nasıl ki "Dünya, ahiret ehline haramdır. Ve ahiret, dünya ehline haramdır. Ve her ikisi de Allah ehline haramdır." buyrulmuştur. Hâl böyleyken Yüce Allah'ın buğz ettiği ve yarattığı günden beri hiçbir kıymet vermediği dünyaya ilgin nasıl olur? Ve o dünyanın hiçbir kıymeti olmadığına delil istersen, Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'in onu leşe ve çöplüğe benzetmesi yeterlidir. Nasıl ki hadis-i şerifte, "Dünya leştir ve onun talipleri köpeklerdir." buyrulmuştur. Ve yine

ً (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in, كافراكانت الدنیا تعدل عند هللا جناح بعوضة ما سق َ منهالو رسَبة ماء yaʻnî “Eğer dünyâ indallahda bir sivrisineğin kanadına muâdil olsa idi; ondan bir kâfire bir içim su vermez idi.” ve كان من ذكر هللاملعون ما فیها اال مادنیا ملعونة وال yaʻnî “Dünyâ melʻûnedir ve onda olan dahi melʻûndur; ancak zikrullah cinsinden olan şey melʻûn değildir.” hadîs-i şerîfleriyle vâkiʻ olan ihbârıyla Allah Teâlâ’nın indinde o dünyâ sivrisineğin kanadına müsâvî değildir. Ve o melʻûndur. Yaʻnî Hakk’tan baʻîd dir. Ve onda olan şeyler dahi melʻûn ve baʻîd dir. Ancak dünyâda zikrullah cinsinden olan şeyler melʻûn ve baʻîd değildir.&#10024;

Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) "Eğer dünya Allah katında bir sivrisineğin kanadına denk olsaydı, ondan bir kâfire bir yudum su vermezdi." ve "Dünya lanetlenmiştir ve onda olan da lanetlenmiştir; ancak Allah'ı anma cinsinden olan şey lanetlenmiş değildir." hadis-i şerifleriyle gerçekleşen haber vermesiyle, o dünya Yüce Allah katında sivrisineğin kanadına eşit değildir. Ve o lanetlenmiştir. Yani Hak'tan uzaktır. Ve onda olan şeyler de lanetlenmiş ve uzaktır. Ancak dünyada Allah'ı anma cinsinden olan şeyler lanetlenmiş ve uzak değildir.

Maʻlûm olsun ki dünyânın melʻûn ve baʻîd olması buʻd-i sûrî değildir. Belki buʻd-i&#10024;

Bilinmeli ki dünyanın lanetli ve uzak olması, görünüşte bir uzaklık değildir. Aksine, bu uzaklık, Hak Teâlâ'dan uzaklaşma ve O'nun rızasından mahrum kalma anlamında bir uzaklıktır.

ْ maʻnevîdir. Zîrâ dünyâ merâtib-i vücûd-i Hakk’tan bir mertebedir. Ve Hakk Teâlâ فَأينَمَا توَلُّوا َّلله ِ فَثَم َّ وَجه ا (Bakara, 2:115) âyet-i kerîmesi mûcibince onda zâtı ve sıfâtı ve esmâsı ve efʻâli ile zâhirdir. Ve Hakk Teâlâ وَهو َ مَعَكُم أين َ مَا كُنتم (Hadîd, 57:4) âyet-i kerîmesi mûcibince cemîʻ-i mezâhir ile berâberdir. Binâenaleyh Hakk’ın berâber olduğu bir yerde la‘n ve buʻd yoktur. Buʻd, ancak bu hakîkatten câhil ve gâfil olanlara nazarandır. Zîrâ câhil kendinin ve âlemin vücûdunu müstakil ve Hakk’ın vücûdundan ayrı görür. Ve bu görüşten bi’t-tabiʻ buʻd hâsıl olur. Ârif ise bu hakîkati bildiği ve onun bu maʻrifeti zikrullah cinsinden bulunduğu ve bu maʻrifetin mahall-i tahsîli ise dünyâ olduğu cihetle ona göre dünyâ için la‘n ve buʻd yoktur. Zîrâ hadîs-i şerîf mûcibince dünyâda zikrullah cinsinden olan şeyler melʻûn değildir. İmdi ârifin nazarı böyle olunca onun dünyâ ile münâsebeti dünyânın “ayn”ı için değil, ancak Hakk için olmuş olur.&#10024;

manevîdir. Çünkü dünya, Hakk'ın varlık mertebelerinden bir mertebedir. Ve Yüce Allah, "Nereye dönerseniz dönün, Allah'ın yüzü oradadır." (Bakara, 2:115) ayet-i kerimesi gereğince, onda zâtı, sıfatları, isimleri ve fiilleri ile görünür. Ve Yüce Allah, "Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir." (Hadîd, 57:4) ayet-i kerimesi gereğince, bütün tecellilerle beraberdir. Bu sebeple, Hakk'ın beraber olduğu bir yerde lanet ve uzaklık yoktur. Uzaklık, ancak bu hakikatten cahil ve gafil olanlara göredir. Çünkü cahil, kendisinin ve âlemin varlığını bağımsız ve Hakk'ın varlığından ayrı görür. Ve bu görüşten doğal olarak uzaklık meydana gelir. Ârif ise bu hakikati bildiği ve onun bu marifeti zikrullah (Allah'ı anma) cinsinden bulunduğu ve bu marifetin öğrenildiği yerin ise dünya olduğu için, ona göre dünya için lanet ve uzaklık yoktur. Çünkü hadis-i şerif gereğince, dünyada zikrullah cinsinden olan şeyler lanetlenmiş değildir. Şimdi, ârifin bakışı böyle olunca, onun dünya ile ilişkisi dünyanın tekil hakikati için değil, ancak Hakk için olmuş olur.

İmdi ey seyyid-i kerîm! Allah Teâlâ’nın zâhir bir cevher-i nûr olarak halk ettiği senin gibi bir halîfenin himmetine göz ucu veyâ nazar-ı tâm ile mahzâ aynından dolayı cîfe ve mezbele olan dünyâya kıymet verip, bakmak ve ona kelbler gibi saldırmak yakışır mı? Ve dünyâya aynından dolayı meclûb olup, ona hizmetler etmek lâyık olur mu? Hakk Teâlâ hazretleri: “Ey dünyâ bana hizmet edene hizmet et ve sana hizmet edeni istihdâm eyle!” buyurmuştur. Zîrâ dünyânın halkından maksûd olan şey ârif-i kâmilin zuhûrudur. Ve dünyâ bilcümle levâzım ve levâhıkı ile ona hâdim olmak için mahlûktur. Nitekim Hz. Sa‘dî buyurur:&#10024;

Şimdi ey yüce efendi! Yüce Allah'ın nurdan zâhir bir cevher olarak yarattığı senin gibi bir halifenin himmetine, sırf kendisi yüzünden leş ve çöplük olan dünyaya göz ucuyla veya tam bir dikkatle kıymet verip bakmak ve ona köpekler gibi saldırmak yakışır mı? Ve dünyaya sırf kendisi yüzünden kapılıp, ona hizmetler etmek lâyık olur mu? Yüce Allah: “Ey dünya, bana hizmet edene hizmet et ve sana hizmet edeni kullan!” buyurmuştur. Çünkü dünyanın yaratılışından maksat, insân-ı kâmilin ortaya çıkmasıdır. Ve dünya, bütün gereklilikleri ve ona bağlı şeylerle birlikte, insân-ı kâmile hizmet etmek için yaratılmıştır. Nasıl ki Hz. Sa‘dî buyurur:

Beyit

ی

غفلت نخوری ەكف آری و بەب كارند ** تاتونانو باد ومە و خورشید فلك در ابر&#10024;

Gaflete düşme, çünkü onlar işe yarar ve iş görürler, ta ki sen rüzgâr, bulut ve feleğin güneşi gibi olana dek.

كە تو فرمان نيی یشتە و فرمان براند ** رسَط انصاف نباشدگبهر تو رس همە از&#10024;

Sen ne emredensin ne de emredilen; adaletli olmak, senin için uygun değildir. Senin bütün işlerin, oluşların, hallerin, oluşların, bağıntıların, bağıntıların, oranların, değişmesi imkânsız olan, değişmesi imkânsız olan, başka bir hale geçmesi, dönüşmesi, uzak, beri, arınmış (eksik ve değişimden uzak) olan, öncesiz olarak, başlangıçsız bir şekilde, sonsuza dek, ebediyen, dış, dışarısı, görünen, açıkça beliren, şekil, biçim, kader sırrı, kaderin gizli hakikati, Yüce Allah, buna göre, bu sebeple, şimdi, hâl böyleyken, aksine, hatta, İlahi Zât, Allah'ın özü, ilâhlık, Allah'a ait olma, vehmedilmiş, sadece sanıda var olan, izafî varlık, bağıntılı varlık (mutlak varlığa göre), mutlak varlık, kayıtsız varlık, izafî varlıklar (çoğul), vehmî varlıklar (sadece tahayyülde olan), oluşmuş, meydana gelmiş, kuvvetler, melekeler (akıl, vehim, hayâl gibi içsel güçler), sanı, zan; gerçek olmayan tahayyül, şanlı/yüce peygamber, şeriat getiren (büyük peygamberlerin niteliği), ilâhi yasa, din, özgü, has, ait, aleyhi's-selâm (peygamberler için saygı ifadesi), Hakk Yolcusu (tasavvuf yolunda ilerleyen kişi), tenin/bedenin yoğunluğu, maddi yoğunluk, ruhanî tesirler, manevî izler, ortaya çıkmak, belirmek, insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), riyâzât (nefsî perhizler), mücâhedât (nefisle mücadeleler), nefse ait hazlar, dünyevî zevkler, karşı çıkmalar, muhalefetler, özel sayma, özel kabul, bitki, tabiî âdetler, doğanın olağan akışı, sapma, eğilme, ufuklar, dış âlem (enfüs'ün karşıtı), iç âlem, kişinin kendi varlığı, meydana gelen, gerçekleşen, irâdesiz, isteğe bağlı olmaksızın, doğurmak, sonuç vermek, karanlık (manevî karanlık), ilâhî kanun, ahlâkî kurallar, çıkış, terk, açıklamaya muhtaç değil (kendiliğinden anlaşılır), nasıl ki, örneğin, ilâhî kazâ, Allah'ın küllî hükmü (tüm varlığı kuşatan genel takdir), Allah'ın küllî hükmü, ezelî genel takdir, kazânın zaman içinde tafsîli (özel sebepler ve şartlar tahtında her bir varlığın hâllerinin takdiri), toplu/icmâlî küllî hüküm, küllî hüküm, genel hüküm, ayrıntı, açıklayıcı detay, tafsîli, ayrıntılandırılması, tekil sabit hakikat, tekil hakikat, varlığın özü, özel sebepler, sebepler, kayıtlı, sınırlanmış, belirli bir kayda bağlı, mertebeler, dereceler, bütün mertebeler, bütün, hepsi, haller, durumlar, çeşitli zamanlar, farklı zaman dilimleri, zamanlar, oluş ve bozuluş âlemi, kevn âlemi (yaratılmış maddî dünya), oluş, var olma, zâtî gereklilik, özden kaynaklanan zorunluluk, yatkınlık, kabiliyet, hazır olma, zâtî istidat, doğuştan/özden gelen yatkınlık, kendisinin zâtî yatkınlığı, yapılmamış/verilmemiş istidat (doğuştan, kendiliğinden olan kabiliyet), sonradan kazanılan istidat, yapılmış, kılınmış, var edilmiş, tuzak, hile, plan (Kur'anî bağlamda: gizli yönlendirme), kaderi def etme, kaderi başka bir kader ile geri çevirme, kul, insan (Allah karşısında), kulun, kesb (kulun fiilini irâdesiyle kazanması), bağlı, dayalı, bekleyen, varlık, var oluş, varlık âleminde, zât itibariyle, sıfat itibariyle, fiil itibariyle, asıl/özsel kabiliyet, kabiliyet, tek tek, ferd ferd, ayrı ayrı, gayb hazinesi, görünmeyenin/bilinmeyenin hazinesi, an be an, sürekli, hayvanlık fertleri, hayvan bireyleri, fertler, bireyler, karşılık gelme, eşleşme, zuhûr yeri, ortaya çıktığı yer, ilgi, bağlantı, ait olma, ilişkindir, ait olur, özellik, özgüllük, nitelik, nasıllık, aynı şekilde, böylece, miktar, kadar, örneğin, çünkü, gereklilik, gerektirme, görünme, ortaya çıkma, geri çevrilir, def edilir, süre, kendisine açlık ile hükmetti, kulun kesbine, insanın irâdî kazanımına, ilişkin olduğu gibi, Hakk Yolcusu, insân-ı kâmil, insân-ı kâmilin, sınırlı, sadece o şeye ait, sınırlı, hudutlu, sınırlıdır, hudutludur, sınırlı ve hudutlu, sınırlı ve hudutludur, kâim olan, ayakta tutan, bir şeyin işlerini gören, ayakta duran, varlığını sürdüren, üstün gelen, hâkim olan, seçilmiş, yetkili, binâ yapan, mimâr, abartı; gramerde anlamı pekiştirme, fail ismi (yapanı bildiren isim), mimâr, binâ yapan usta, yaratılan, varlık, sözün özü, kısaca, sanat, meslek, ustalık, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve sabit hakikatler, zâta ait haller, oluşlar, haller, oluşlar, durumlar, nispetler, bağıntılar, bağıntı, oran, imkânsız, olamayan, değişmesi imkânsız olan, değişim, başkalaşma, başka bir hale geçme, dönüşme, uzak, beri, arınmış (eksik ve değişimden uzak), işler, hususlar, oluşlar, öncesiz olarak, başlangıçsız bir şekilde, sonsuza dek, ebediyen, dış, dışarısı, görünen, açıkça beliren, şekil, biçim, kader sırrı, kaderin gizli hakikati, Yüce Allah, buna göre, bu sebeple, şimdi, hâl böyleyken, aksine, hatta, İlahi Zât, Allah'ın özü, ilâhlık, Allah'a ait olma, vehmedilmiş, sadece sanıda var olan, izafî varlık, bağıntılı varlık (mutlak varlığa göre), mutlak varlık, kayıtsız varlık, izafî varlıklar (çoğul), vehmî varlıklar (sadece tahayyülde olan), oluşmuş, meydana gelmiş, kuvvetler, melekeler (akıl, vehim, hayâl gibi içsel güçler), sanı, zan; gerçek olmayan tahayyül, şanlı/yüce peygamber, şeriat getiren (büyük peygamberlerin niteliği), ilâhi yasa, din, özgü, has, ait, aleyhi's-selâm (peygamberler için saygı ifadesi), Hakk Yolcusu (tasavvuf yolunda ilerleyen kişi), tenin/bedenin yoğunluğu, maddi yoğunluk, ruhanî tesirler, manevî izler, ortaya çıkmak, belirmek, insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), riyâzât (nefsî perhizler), mücâhedât (nefisle mücadeleler), nefse ait hazlar, dünyevî zevkler, karşı çıkmalar, muhalefetler, özel sayma, özel kabul, bitki, tabiî âdetler, doğanın olağan akışı, sapma, eğilme, ufuklar, dış âlem (enfüs'ün karşıtı), iç âlem, kişinin kendi varlığı, meydana gelen, gerçekleşen, irâdesiz, isteğe bağlı olmaksızın, doğurmak, sonuç vermek, karanlık (manevî karanlık), ilâhî kanun, ahlâkî kurallar, çıkış, terk, açıklamaya muhtaç değil (kendiliğinden anlaşılır), nasıl ki, örneğin, ilâhî kazâ, Allah'ın küllî hükmü (tüm varlığı kuşatan genel takdir), Allah'ın küllî hükmü, ezelî genel takdir, kazânın zaman içinde tafsîli (özel sebepler ve şartlar tahtında her bir varlığın hâllerinin takdiri), toplu/icmâlî küllî hüküm, küllî hüküm, genel hüküm, ayrıntı, açıklayıcı detay, tafsîli, ayrıntılandırılması, tekil sabit hakikat, tekil hakikat, varlığın özü, özel sebepler, sebepler, kayıtlı, sınırlanmış, belirli bir kayda bağlı, mertebeler, dereceler, bütün mertebeler, bütün, hepsi, haller, durumlar, çeşitli zamanlar, farklı zaman dilimleri, zamanlar, oluş ve bozuluş âlemi, kevn âlemi (yaratılmış maddî dünya), oluş, var olma, zâtî gereklilik, özden kaynaklanan zorunluluk, yatkınlık, kabiliyet, hazır olma, zâtî istidat, doğuştan/özden gelen yatkınlık, kendisinin zâtî yatkınlığı, yapılmamış/verilmemiş istidat (doğuştan, kendiliğinden olan kabiliyet), sonradan kazanılan istidat, yapılmış, kılınmış, var edilmiş, tuzak, hile, plan (Kur'anî bağlamda: gizli yönlendirme), kaderi def etme, kaderi başka bir kader ile geri çevirme, kul, insan (Allah karşısında), kulun, kesb (kulun fiilini irâdesiyle kazanması), bağlı, dayalı, bekleyen, varlık, var oluş, varlık âleminde, zât itibariyle, sıfat itibariyle, fiil itibariyle, asıl/özsel kabiliyet, kabiliyet, tek tek, ferd ferd, ayrı ayrı, gayb hazinesi, görünmeyenin/bilinmeyenin hazinesi, an be an, sürekli, hayvanlık fertleri, hayvan bireyleri, fertler, bireyler, karşılık gelme, eşleşme, zuhûr yeri, ortaya çıktığı yer, ilgi, bağlantı, ait olma, ilişkindir, ait olur, özellik, özgüllük, nitelik, nasıllık, aynı şekilde, böylece, miktar, kadar, örneğin, çünkü, gereklilik, gerektirme, görünme, ortaya çıkma, geri çevrilir, def edilir, süre, kendisine açlık ile hükmetti, kulun kesbine, insanın irâdî kazanımına, ilişkin olduğu gibi, Hakk Yolcusu, insân-ı kâmil, insân-ı kâmilin, sınırlı, sadece o şeye ait, sınırlı, hudutlu, sınırlıdır, hudutludur, sınırlı ve hudutlu, sınırlı ve hudutludur, kâim olan, ayakta tutan, bir şeyin işlerini gören, ayakta duran, varlığını sürdüren, üstün gelen, hâkim olan, seçilmiş, yetkili, binâ yapan, mimâr, abartı; gramerde anlamı pekiştirme, fail ismi (yapanı bildiren isim), mimâr, binâ yapan usta, yaratılan, varlık, sözün özü, kısaca, sanat, meslek, ustalık, sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve sabit hakikatler, zâta ait haller, oluşlar, haller, oluşlar, durumlar, nispetler, bağıntılar, bağıntı, oran, imkânsız, olamayan, değişmesi imkânsız olan, değişim, başkalaşma, başka bir hale geçme, dönüşme, uzak, beri, arınmış (eksik ve değişimden uzak), işler, hususlar, oluşlar, öncesiz olarak, başlangıçsız bir şekilde, sonsuza dek, ebediyen, dış, dışarısı, görünen, açıkça beliren, şekil, biçim, kader sırrı, kaderin gizli hakikati, Yüce Allah, buna göre, bu sebeple, şimdi, hâl böyleyken, aksine, hatta, İlahi Zât, Allah'ın özü, ilâhlık, Allah'a ait olma, vehmedilmiş, sadece sanıda var olan, izafî varlık, bağıntılı varlık (mutlak varlığa göre), mutlak varlık, kayıtsız varlık, izafî varlıklar (çoğul), vehmî varlıklar (sadece tahayyülde olan), oluşmuş, meydana gelmiş, kuvvetler, melekeler (akıl, vehim, hayâl gibi içsel güçler), sanı, zan; gerçek olmayan tahayyül, şanlı/yüce peygamber, şeriat getiren (büyük peygamberlerin niteliği), ilâhi yasa, din, özgü, has, ait, aleyhi's-selâm (peygamberler için saygı ifadesi), Hakk Yolcusu (tasavvuf yolunda ilerleyen kişi), tenin/bedenin yoğunluğu, maddi yoğunluk, ruhanî tesirler, manevî izler, ortaya çıkmak, belirmek, insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), riyâzât (nefsî perhizler), mücâhedât (nefisle mücadeleler), nefse ait hazlar, dünyevî zevkler, karşı çıkmalar, muhalefetler, özel sayma, özel kabul, bitki, tabiî âdetler, doğanın olağan akışı, sapma, eğilme, ufuklar, dış âlem (enfüs'ün karşıtı), iç âlem, kişinin kendi varlığı, meydana gelen, gerçekleşen, irâdesiz, isteğe bağlı olmaksızın, doğurmak, sonuç vermek, karanlık (manevî karanlık), ilâhî kanun, ahlâkî kurallar, çıkış, terk, açıklamaya muhtaç değil (kendiliğinden anlaşılır), nasıl ki, örneğin, ilâhî kazâ, Allah'ın küllî hükmü (tüm varlığı kuşatan genel takdir), Allah'ın küllî hükmü, ezelî genel takdir, kazânın zaman içinde tafsîli (özel sebepler ve şartlar tahtında her bir varlığın hâllerinin takdiri), toplu/icmâlî küllî hüküm, küllî hüküm, genel hüküm, ayrıntı, açıklayıcı detay, tafsîli, ayrıntılandırılması, tekil sabit hakikat, tekil hakikat, varlığın özü, özel sebepler, sebepler, kayıtlı, sınırlanmış, belirli bir kayda bağlı, mertebeler, dereceler, bütün mertebeler, bütün, hepsi, haller, durumlar, çeşitli zamanlar, farklı zaman dilimleri, zamanlar, oluş ve bozuluş âlemi, kevn âlemi (yaratılmış maddî dünya), oluş, var olma, zâtî gereklilik, özden kaynaklanan zorunluluk, yatkınlık, kabiliyet, hazır olma, zâtî istidat, doğuştan/özden gelen yatkınlık, kendisinin zâtî yatkınlığı, yapılmamış/verilmemiş istidat (doğuştan, kendiliğinden olan kabiliyet), sonradan kazanılan istidat, yapılmış, kılınmış, var edilmiş, tuzak, hile, plan (Kur'anî bağlamda: gizli yönlendirme), kaderi def etme, kaderi başka bir kader ile geri çevirme, kul, insan (Allah karşısında), kulun, kesb (kulun fiilini irâdesiyle kazanması), bağlı, dayalı, bekleyen, varlık, var oluş, varlık âleminde, zât itibariyle, sıfat itibariyle, fiil itibariyle, asıl/özsel kabiliyet, kabiliyet, tek tek, ferd ferd, ayrı ayrı, gayb hazinesi, görünmeyenin/bilinmeyenin hazinesi, an be an, sürekli, hayvanlık fertleri, hayvan bireyleri, fertler, bireyler, karşılık gelme, eşleşme, zuhûr yeri, ortaya çıktığı yer, ilgi, bağlantı, ait olma, ilişkindir, ait olur, özellik, özgüllük, nitelik, nasıllık, aynı şekilde, böylece, miktar, kadar, örneğin, çünkü, gereklilik, gerektirme, görünme, ortaya çıkma, geri çevrilir, def edilir, süre, kendisine açlık ile hükmetti, kulun kesbine, insanın irâdî kazanımına, ilişkin olduğu gibi, Hakk Yolcusu, insân-ı kâmil, insân-ı kâmilin, sınırlı, sadece o şeye ait, sınırlı, hudutlu, sınırlıdır, hudutludur, sınırlı ve hudutlu, sınırlı ve hudutludur, kâim olan, ayakta tutan, bir şeyin işlerini gören, ayakta duran, varlığını sürdüren, üstün gelen, hâkim olan, seçilmiş

Tercüme

“Bulutlar, rüzgârlar ve feleğin ayı ve güneşi, eline bir mikdâr ekmek geçirmen ve gaflet ile yememen için hizmet içindedirler. Ve hepsi senin için hayrân ve mutî‘dirler. Senin me’mûr olduğun hizmeti îfâ etmemen şârt-ı insâf değildir.”&#10024;

Bulutlar, rüzgârlar ve gökyüzünün ayı ve güneşi, eline bir miktar ekmek geçirmen ve gaflet ile yememen için hizmet içindedirler. Ve hepsi senin için hayran ve itaatkârdırlar. Senin görevli olduğun hizmeti yerine getirmemen insaf şartı değildir.

İmdi insânın me’mur olduğu hizmet tahsîl-i maʻrifet ve bu maʻrifet dâiresinde ma‘bûduna ibâdettir. Eğer matlûbu terk edip, mel‘abe-i sıbyân mesâbesinde olan umûr-ı dünyâya meşgûl olur isen dünyâ sana hâdim olmaz. Sen dünyâya hâdim olmuş olursun. Hâlbuki vücûd-i unsurînin kıvâmı için dünyâdan sana lâzım olan şey ne ise sana mansıb-ı hilâfeti bahş ve seni istihlâf eden Hakk, ezelde kendi cânibinden sana takdîr etmiş olduğu o şey, sana kifâyet edecek mikdârda gelip, seni bulur. Binâenaleyh raiyyen olan havâss ve aʻzâna işfâk ile, mütehallî ol! Ve onları umûr-ı dünyâda fuzûlî olarak zâlimâne işgâl edip, yorma! Fakat “Mâdemki ihtiyâcât-ı dünyeviyyem bana ezelde takdîr olunmuştur. Ve mutlakâ bana gelecektir; o hâlde esbâba teşebbüsü terk edeyim.” de deme! Hakk’ın sana müsahhar eylediği bu havâyicin talebinde mücmelen esbâba teşebbüs eyle ve bu talebde külfet ve mübâlağa etme; zîrâ mukadder olmayan şey hakkında ne kadar ihtiyâr-ı külfet ve mübâlağa etsen sana gelmez. Beyhûde yorulmuş olursun. Ehl-i dünyânın ahvâline nazar edersen, bu hâlin binlerce misâlini görürsün. Ve insân doğduğu günden beri ahvâlini muhâsebe edecek olursa görür ki binlerce murâdından ancak birkaçına nâil olmuştur. Ahvâl-i sâiresi akıl ve hayâlinden geçmemiş olan şeylerdir. Mâdemki hakîkat-i hâl budur; o hâlde talebde icmâl edip, necâtına ve evâmir ve nevâhîden ve hudûddan Hakk’ın sana teklîf eylediği şeyle iştigâl sebebi ile nefsini kurtarmaya çabala! Böyle olunca mezâhir-i dünyeviyyeden yüz çevirmeyi üzerine vâcib kıl! Ve ihtiyâr-ı külfet ile dünyâyı musırrâne talebden vazgeç! Zîrâ sen kemâl-i muhabbetle dünyâya teveccüh etsen, ezelde mukadder olan şey ne ise ister istemez sana hâdim olarak gelecek olan ancak odur. Ve ondan iʻrâz edip kerhen ve mücmelen esbâba teşebbüs etsen yine gelecek olan odur.&#10024;

Şimdi insanın görevli olduğu hizmet, marifet kazanmak ve bu marifet dairesinde mabuduna ibadet etmektir. Eğer isteğini terk edip, çocuk oyuncağı mesabesinde olan dünya işleriyle meşgul olursan, dünya sana hizmetçi olmaz. Sen dünyaya hizmetçi olmuş olursun. Hâlbuki bedensel varlığının devamı için dünyadan sana lazım olan şey ne ise, sana hilafet makamını bahşeden ve seni halife kılan Hak, öncesiz olarak kendi tarafından sana takdir etmiş olduğu o şey, sana yetecek miktarda gelip seni bulur. Bu sebeple, tebaan olan duyularına ve organlarına şefkatle davran! Ve onları dünya işlerinde gereksiz yere zalimce meşgul edip yorma! Fakat "Mademki dünyevi ihtiyaçlarım bana öncesiz olarak takdir edilmiştir ve mutlaka bana gelecektir; o halde sebeplere başvurmayı terk edeyim." deme! Hakk'ın sana boyun eğdirdiği bu ihtiyaçların talebinde genel olarak sebeplere başvur ve bu talepte külfet ve abartı yapma; çünkü takdir edilmemiş şey hakkında ne kadar külfet ve abartı yapsan da sana gelmez. Boş yere yorulmuş olursun. Dünya ehlinin hallerine bakarsan, bu halin binlerce örneğini görürsün. Ve insan doğduğu günden beri hallerini muhasebe edecek olursa, binlerce muradından ancak birkaçına nail olduğunu görür. Diğer halleri ise akıl ve hayalinden geçmemiş olan şeylerdir. Mademki halin hakikati budur; o halde talepte genel davranıp, kurtuluşuna ve emir ve yasaklardan ve sınırlardan Hakk'ın sana teklif ettiği şeyle meşgul olma sebebiyle nefsini kurtarmaya çabala! Böyle olunca, dünyevi tezahürlerden yüz çevirmeyi üzerine vacip kıl! Ve külfetle dünyayı ısrarla talep etmekten vazgeç! Çünkü sen tam bir muhabbetle dünyaya yönelsen, öncesiz olarak takdir edilmiş olan şey ne ise, ister istemez sana hizmetçi olarak gelecek olan ancak odur. Ve ondan yüz çevirip kerhen ve genel olarak sebeplere başvursan yine gelecek olan odur.

Bu hâli tavzîhan, ashâb-ı kirâmdan Ka‘bu’l-Ahbâr (radiyallahu anh) Hakk Teâlâ hazretlerinin bâlâda tercüme olunan Tevrât-ı Şerîf’deki hitâbını beyân eder. İmdi sen bu hakîkati bilerek talebde icmâl edip raiyyen olan kuvâ ve aʻzân hakkında şefkat ile muâmele edersen bi’t-tabiʻ hem beden ve hem de kalb râhat eder. Şu hâlde sen beden ile kalbe râhatı ta‘lîk ve tesbît et! Sen böyle yapınca evvelen kalbde birtakım beyhûde emeller munkatıʻ ve baʻdehu o emellerin irâde-i husûlü zâil olur. Çünkü irâdesiz bir şeyin talebi sahîh olmaz. Ve irâde bahs ve teftîşe bâʻis için muharriktir. Meselâ gönülde gınâ emeli olunca, irâde onun esbâbı husûlüne masrûf olur. Ve irâde senin âmmende yaʻnî kuvâ ve aʻzânda tasarruf eden hâssandır. Yaʻnî kalbindir. Ve eğer hâssan mazmûnda yaʻnî herhangi bir maʻnânın husûlünde müstağrak olup, tasarruf-ı küllî ile tasarruf ederse âmmen yaʻnî kuvâ ve aʻzân o tasarruf tahtında zebûn olur. Ve sen hâssan olan kalbine emr ve nehy ve hudûd-i ilâhiyye âid birtakım emirler vermiş olsan dahi artık ona imtisâle hâzır olamaz. Zîrâ başka bir maʻnâda müstağraktır. Ve o senin emirlerine imtisâl edemeyince sen, bu bâbda mezkûr olup, âtîde îzâh edilecek olan dört sınıfdan raiyyen için leîm olan sınıfa dâhil olursun.&#10024;

Bu durumu açıklayarak, yüce sahabelerden Ka'bu'l-Ahbâr (Allah ondan razı olsun), Yüce Allah'ın yukarıda tercüme edilen Tevrat-ı Şerif'teki hitabını beyan eder. Şimdi sen bu hakikati bilerek talepte özetleme yapar ve tebaan olan kuvvetlerin ve organların hakkında şefkatle muamele edersen, doğal olarak hem beden hem de kalp rahat eder. Şu halde sen beden ile kalbe rahatlığı bağla ve sabitle! Sen böyle yapınca öncelikle kalpte birtakım boş emeller kesilir ve sonrasında o emellerin gerçekleşme iradesi yok olur. Çünkü iradesiz bir şeyin talebi geçerli olmaz. Ve irade, tartışma ve araştırmaya sebep olmak için harekete geçiricidir. Örneğin gönülde zenginlik emeli olunca, irade onun sebeplerinin gerçekleşmesine yönelir. Ve irade senin genelinde, yani kuvvetlerinde ve organlarında tasarruf eden özel gücündür. Yani kalbindir. Ve eğer özel gücün, yani kalbin, bir anlamın gerçekleşmesinde tamamen dalmış olup, küllî bir tasarrufla tasarruf ederse, genelin, yani kuvvetlerin ve organların o tasarruf altında zayıf düşer. Ve sen özel gücün olan kalbine emir ve nehiy ve ilahi sınırlara ait birtakım emirler vermiş olsan dahi artık ona uymaya hazır olamaz. Çünkü başka bir anlama dalmıştır. Ve o senin emirlerine uyamayınca sen, bu konuda zikredilen ve ileride açıklanacak olan dört sınıftan tebaan için alçak olan sınıfa dahil olursun.

“Sakın, sakın! Emrin zâhiri cihetinden mahbûbun ve matlûbun olan Hakk’ın murâdının gayrine irâdenin taalluk etmemesine çalış! Ve bâtının irâdesi ilme müeddî olan murâdın vukûʻundan sonradır ki bu vâkiʻ, ilimde bunun üzerine mesbûk olmasa idi ve ona irâde taalluk etmese idi; bu vasıf ve keyfiyyetin gayri üzerine onun vukûʻunda, kendi nefsinde onun cevâz-ı tebeddülü ile berâber, bu vasf üzerine vâkiʻ olmaz idi.&#10024;

Sakın, sakın! Emrin görünen yönünden, sevdiğin ve istediğin olan Hakk'ın muradının dışına iradenin ilişmemesine çalış! Ve bâtının iradesi, ilme götüren muradın meydana gelmesinden sonradır ki, bu meydana gelen şey, ilimde bunun üzerine önceden belirlenmemiş olsaydı ve ona irade ilişmeseydi; bu vasıf ve niteliğin dışındaki bir şey üzerine meydana gelmesinde, kendi özünde onun değişme ihtimaliyle birlikte, bu vasıf üzerine meydana gelmezdi.

İmdi vaktâki bu takarrür etti: Biz dünyânın talebini ve ondan iʻrâzı ve ondan olan kuvveti zarûrî kılan taleb-i rızık cinsinden evvelce zikr olunan şey hakkında, senin&#10024;

Şimdi bu durum kesinleştiğine göre: Biz, rızık talebi cinsinden olan ve dünyanın talebini, ondan yüz çevirmeyi ve ondan kaynaklanan kuvveti zorunlu kılan, daha önce zikredilen şey hakkında, senin

ََّللِه âleminden ve vâlîlerinden anlamayan kimseye bir misâl getirelim. Ve Hakk Teâlâ’nın ِ و الْمَثَل ا ْلَعیل َ وَهو َ الْعَزِيز الْحَكِيم (Nahl, 16:60) buyurur. Şöyle ki: Bir adam yüzünü güneşe çevirir; onun gölgesi arkasına düşer. Güneş tarafına yürüyünce gölgesi ona tâbiʻ olur. Ve ona erişmez. Ve ona nâil olmaz. Ve istivâda yaʻnî istivâ-i şemsde kubbe-i felekte onun başı üzerindedir. Bir sırr vardır ki keşf olunmaz ve yazılmak sûretiyle tevdîʻ olunmaz. Ve o Hakk Teâlâ’nın ثم َّ قَبَضنَاە إِلينَا قَبضًا يَسِيًْا (Furkân, 25:46) kavlinde mevcûddur. Baʻdehu misâle rücûʻ edip deriz ki: Ondan sonra bu adam eğer yüzünü gölgesine çevirip güneşe arkasını döner ve gölgesine yetişmek için yürürse o kimse gölgeye yetişemez. Ve güneşten olan hazzını da fevt eder. Ve onlar şunlardır ki: Allah Teâlâ (celle zikruhu) haklarında, ارجِعوا وَرَاءكُم فَالْتَمِسوا نورًا (Hadîd, 57:13) yaʻnî “Arkanıza dönünüz de bir nûr iltimâs ediniz.” buyurdu. Ve o kimse zıllden ancak iki ayakları altında olan şeye lâhık oldu. Ve o dahi onun şemse istidbârında kendisi için hâsıldır.&#10024;

Allah âleminden ve onun yöneticilerinden anlamayan kimseye bir örnek verelim. Ve Yüce Allah, "En yüce örnek Allah'a aittir ve O, Azîz'dir, Hakîm'dir." (Nahl, 16:60) buyurur. Şöyle ki: Bir adam yüzünü güneşe çevirir; onun gölgesi arkasına düşer. Güneş tarafına yürüyünce gölgesi ona tâbi olur. Ve ona erişmez. Ve ona ulaşmaz. Ve istivâda, yani güneşin tam tepede olduğu felek kubbesinde, onun başı üzerindedir. Bir sır vardır ki keşfedilmez ve yazılarak emanet edilmez. Ve o, Yüce Allah'ın "Sonra onu (gölgeyi) yavaş yavaş kendimize çektik." (Furkân, 25:46) sözünde mevcuttur. Bundan sonra örneğe dönüp deriz ki: Ondan sonra bu adam eğer yüzünü gölgesine çevirip güneşe arkasını döner ve gölgesine yetişmek için yürürse, o kimse gölgeye yetişemez. Ve güneşten olan hazzını da kaybeder. Ve onlar şunlardır ki: Yüce Allah (zikri yüce olsun) haklarında, "Arkanıza dönünüz de bir nur arayınız." (Hadîd, 57:13) yani "Arkanıza dönünüz de bir nur iltimas ediniz." buyurdu. Ve o kimse gölgeden ancak iki ayakları altında olan şeye ulaştı. Ve o dahi onun güneşe arkasını dönmesinde kendisi için hâsıldır.

İmdi muhakkak bu adam ve güneş, vücûd-i Hakk ve zıll-i dünyâdır. Ve iki ayağının altında olan şey de vücûdu zarûrî olan kûttur. Ey seyyid-i kerîm, dünyâ ancak senin için halk olundu. Ve Hakk Subhânehu seni onun için halk etti. Ve onun için îcâd eyledi. Ve eşyâyı senin için îcâd etti. Tevrât’ta inzâl eyledi ki: “Ey âdemoğlu, eşyâyı senin için halk ettim. Ve seni de kendim için yarattım. İmdi kendim için yarattığım şeyi, senin için&#10024;

Şimdi, muhakkak bu adam ve güneş, Hakk'ın varlığı ve dünyanın gölgesidir. Ve iki ayağının altında olan şey de varlığı zorunlu olan gûttur (maddî gıda). Ey kerîm efendi, dünya ancak senin için yaratıldı. Ve Yüce Hakk seni onun için yarattı. Ve onu senin için var etti. Ve eşyayı senin için var etti. Tevrat'ta indirdi ki: "Ey âdemoğlu, eşyayı senin için yarattım. Ve seni de kendim için yarattım. Şimdi kendim için yarattığım şeyi, senin için

َّ yarattığım şeyde hetk etme!” Ve Hakk Teâlâ Kur’ân-ı Azîm’inde buyurur: خَلقت الْجِن وَمَا َِّلَّ لِيَعبدون ِ وَا ْل ِنس َ إ (Zâriyât, 51:56) Yaʻnî “Cinni ve insi ibâdet etmeleri için halk ettim.” Benim onlardan murâd ettiğim şey rızık cinsindendir. Ve yine Hakk Teâlâ buyurur: “Ve onun rahmetindendir ki geceyi sükûn ve râhat ve gündüzü fazlından kesb ve ticâret talebiniz için halk etti.” (Kasas, 28:73) Ve yine Hakk Teâlâ buyurur: “O Allah Teâlâ ki sizin için, sizin râkib olmanız ve onlardan ekl etmeniz için enʻâmı ve râkib olmanız için zînet olarak atları ve katırları ve hımârları halk etti.” (Mü’min, 40:79) Ve bunun emsâli ta‘dâda gelmeyen şeylerden Kur’ân’da çoktur.”&#10024;

"Yarattığım şeyde yırtma, bozma!" Ve Yüce Allah, Kur'ân-ı Azîm'inde buyurur: خَلقت الْجِن وَمَا َِّلَّ لِيَعبدون ِ وَا ْل ِنس َ إ (Zâriyât, 51:56) Yani "Cinleri ve insanları bana ibadet etmeleri için yarattım." Benim onlardan murat ettiğim şey rızık cinsindendir. Ve yine Yüce Allah buyurur: "Ve onun rahmetindendir ki geceyi sükûn ve rahat için, gündüzü de lütfundan kesb ve ticaret aramanız için yarattı." (Kasas, 28:73) Ve yine Yüce Allah buyurur: "O Allah Teâlâ ki sizin için, sizin binmeniz ve onlardan yemeniz için hayvanları ve binmeniz için süs olarak atları, katırları ve eşekleri yarattı." (Mü'min, 40:79) Ve bunun benzeri, sayılamayacak kadar çok şey Kur'ân'da vardır.

Yaʻnî ey seyyid-i kerîm olan rûh, emrin zâhiri cihetinden yaʻnî şerʻ olarak Nebî (aleyhi’s-selâm)’ın teblîğ buyurduğu emr-i teklîfî cihetinden, mahbûbun ve matlûbun olan Hakk’ın murâdı ne ise senin dahi irâden, memleketin olan cism-i insânîde o murâda taalluk etsin. Sâkın ve Allah’dan kork! Ve irâdenin murâd-ı Hakk olan emr-i teklîfinin ve şerʻin gayrine taalluk etmemesine çalış! Ve bâtının irâdesi yaʻnî emr-i irâdî-i Hakk, Hakk’ın ilmine müeddî olan murâdın yaʻnî abdin ayn-ı sâbitesinin ilm-i ilâhîde maʻlûm olan sûretinin sübûtundan sonradır. Bu vâkiʻ yaʻnî ayn-ı sâbite-i abd, ezelde ilm-i ilâhîde sübût bulan hâl üzerine mesbûk olmasa idi ve o hâl üzerine irâde-i ilâhiyye taalluk etmese idi; bu sübût bulan vasfın ve hâlin gayri üzerine o murâdın vukûʻunda hadd-i zâtında o murâdın tebeddülü câiz olmakla berâber, âlem-i zâhirde bu vasf üzerine vâkiʻ olmaz idi.&#10024;

Yani ey kerem sahibi ruh, emrin görünen yönünden, yani şeriat olarak Nebî (a.s.)'ın tebliğ ettiği teklif emri yönünden, sevdiğin ve istediğin Hakk'ın muradı ne ise, senin de iraden, memleketin olan insan bedeninde o murada ait olsun. Sakın ve Allah'tan kork! Ve iradenin, Hakk'ın muradı olan teklif emrinden ve şeriatın dışındaki bir şeye ait olmamasına çalış! Ve bâtının iradesi, yani Hakk'ın iradî emri, Hakk'ın ilmine götüren muradın, yani kulun ayn-ı sâbitesinin ilâhî ilimde bilinen suretinin sübûtundan sonradır. Bu meydana gelen, yani kulun ayn-ı sâbitesi, ezelde ilâhî ilimde sübût bulan hâl üzerine önceden belirlenmiş olmasaydı ve o hâl üzerine ilâhî irade ait olmasaydı; bu sübût bulan vasfın ve hâlin dışındaki bir şey üzerine o muradın meydana gelmesinde, kendi özünde o muradın başka bir hale geçmesi mümkün olmakla birlikte, görünen âlemde bu vasıf üzerine meydana gelmezdi.

Maʻlûm olsun ki ilm-i ilâhîde her bir mevcûdun bir hakîkati ve bir ayn-ı sâbitesi vardır. Bu aʻyân, esmâ-i ilâhiyyenin suver-i ilmiyyeleridir. Bunların ilm-i ilâhîde sübûtu vücûd-i mutlak-ı Hakk’ın kendi zâtından, kendi zâtına, kendi zâtıyla tecellîsi netîcesinde vâkiʻ olur. Ve bu tecellî netîcesinde ilm-i ilâhîde peydâ olan aʻyân hangi ismin sûreti olarak sâbit olmuş iseler, ervâh ve misâl ve şehâdet mertebelerinde dahi onların o sûretle zuhûrlarına irâde-i ilâhiyye taalluk eder. Zîrâ kudret-i Hakk, irâde-i Hakk’a ve irâde-i Hakk dahi ilm-i Hakk’a ve ilm-i Hakk dahi ma‘lûmât-ı Hakk’a tâbiʻdir.&#10024;

Bilinmeli ki ilâhî ilimde her bir varlığın bir hakikati ve bir sabit hakikati vardır. Bu sabit hakikatler, ilâhî isimlerin ilimdeki suretleridir. Bunların ilâhî ilimde sabit olması, Mutlak Varlık olan Hakk'ın kendi zâtından, kendi zâtına, kendi zâtıyla tecellî etmesi sonucunda meydana gelir. Ve bu tecellî sonucunda ilâhî ilimde ortaya çıkan sabit hakikatler hangi ismin sureti olarak sabit olmuşlarsa, ruhlar, misâl âlemi ve şehâdet âlemi mertebelerinde de onların o suretle ortaya çıkmalarına ilâhî irâde ilişkindir. Çünkü Hakk'ın kudreti, Hakk'ın irâdesine; Hakk'ın irâdesi de Hakk'ın ilmine; Hakk'ın ilmi de Hakk'ın malûmatına tâbidir.

İmdi bir ayn-ı sâbite ne vasf ve keyfiyyet ile Hakk’ın maʻlûmu olmuş ise onun mertebei şehâdette dahi o sûretle zuhûru için irâde-i Hakk’ın taallukuna emr-i irâdî derler. Bu emr-i irâdî, kazâ-yı ilâhîdir. Ve kazâ-yı ilâhî dahi ya “mübrem” veyâ “muallak” olur. Kazâ-yı mübremin tebeddülü mümkün değildir. Fakat kazâ-yı muallakın tebeddülü câizdir.&#10024;

Şimdi, bir ayn-ı sâbite (tekil sabit hakikat) hangi vasıf ve nitelikle Hakk'ın malumu olmuşsa, onun şehadet mertebesinde de o şekilde zuhur etmesi için Hakk'ın iradesinin ilişmesine emr-i irâdî (iradî emir) derler. Bu emr-i irâdî, ilâhî kazâdır. İlâhî kazâ da ya "mübrem" (kesinleşmiş) ya da "muallak" (şartlı) olur. Mübrem kazânın başka bir hale geçmesi mümkün değildir. Fakat muallak kazânın başka bir hale geçmesi caizdir.

İmdi kazâ-yı ilâhî mübrem olsun muallak olsun, mâdemki eseri âlem-i şehâdette abd üzerinde zâhir olmuştur, işte bu zuhûra bakıp deriz ki: Bu abdin ayn-ı sâbitesi, ilm-i ilâhîde bu vasf ile sâbit olmuş ve irâde-i ilâhiyyede bu vasf üzerine taalluk etmiştir. Bu bahsin tafsîli Fusûsu’l-Hikem’de Fass-ı Üzeyrî ile Fass-ı Ya‘kûbî’dedir. Ve abdin bilcümle ahvâli içinde sûri ve maʻnevî rızkı dahi dâhildir.&#10024;

Şimdi, ilâhî kazâ kesin olsun veya askıda kalsın, mademki eseri kul üzerinde görünen âlemde ortaya çıkmıştır, işte bu ortaya çıkışa bakarak deriz ki: Bu kulun tekil sabit hakikati, ilâhî ilimde bu vasıfla sabit olmuş ve ilâhî irâdede bu vasıf üzerine ilişmiştir. Bu bahsin ayrıntısı Fusûsu’l-Hikem’de Üzeyr Fassı ile Ya‘kûb Fassı’ndadır. Ve kulun bütün halleri içinde maddî ve manevî rızkı da dahildir.

Vaktâki bu îzâhât takarrür etti; şimdi biz dünyâ talebini ve ondan iʻrâzı ve dünyâdan olan kuvvet ve ihtiyâcâtı zarûrî ve lâ-büdd kılan taleb-i rızk cinsinden evvelce zikr olunan şey hakkında, senin rüesâ-i memleketinden anlamayan kimselere bir misâl getirelim. Yaʻnî vücûdi unsurî-i insânînin devâm-ı hayâtı rızka muhtâc olduğu ve rızık dünyâ cinsinden bulunduğu için insân dünyâyı tahsîl etmeye meyl eder. İşte biz yukarıda bu meylin dâire-i meşrûiyyetini ve o dâire-i meşrûiyyet hâricinde kalan ahvâlden iʻrâz ve taleb-i dünyâda icmâli îzâh etmiş idik. Şimdi de bu taleb-i rızk hakkındaki îzâhât, iyi anlaşılmak için bir misâl getirelim. Zîrâ Hakk&#10024;

Bu açıklamalar kesinleştiğine göre, şimdi biz, dünya talebini ve ondan yüz çevirmeyi, dünyadan olan kuvvet ve ihtiyaçları zorunlu ve kaçınılmaz kılan rızık talebi cinsinden, daha önce zikredilen şey hakkında, senin memleketinin yöneticilerinden anlamayan kimselere bir örnek getirelim. Yani, insanın unsurlardan oluşan varlığının hayatının devamı rızka muhtaç olduğu ve rızık dünya cinsinden bulunduğu için insan dünyayı elde etmeye meyleder. İşte biz yukarıda bu meylin meşruiyet dairesini ve o meşruiyet dairesi dışında kalan hallerden yüz çevirmeyi ve dünya talebinde icmali (özeti) açıklamıştık. Şimdi de bu rızık talebi hakkındaki açıklamaların iyi anlaşılması için bir örnek getirelim. Çünkü Hak

ََّللِه

َ Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de ِ الْمَثَل ا ْلَعیل و (Nahl, 16:60) buyurur. Bu âyet-i kerîme mâ-kabliyle&#10024;

Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de "En yüce örnek Allah'a aittir" (Nahl, 16:60) buyurur. Bu ayet-i kerime, kendisinden önceki ayetle ilişkilidir.

ََّللِه ه berâber böyledir. ِ الْمَثَل ا ْلَعیل َ وَهو َ الْعَزِيز الْحَكِيم ذِين َ ال َ يؤمِنون َ بِا َلخِرَة ِ مَثَل السَّوء ِ ولِل (Nahl, 16:60) Yaʻnî “Âhirete îmân etmeyen kimse için fenâ mesel vardır. Ve Allah Teâlâ için mesel-i aʻlâ vardır. Ve o azîz ve hakîmdir. Yaʻnî avâkıb-ı umûru idrâk edip îman etmeyen kimselerin ahvâli fenâ misâller ile tavzîh olunur. Ve Allah Teâlâ’nın vazʻ buyurduğu ahkâm-ı hakîkat ise âlî misâller ile fuhûma takrîb olunur. Ve Hakk Teâlâ umûrunu yerli yerine vazʻ eden Azîz’dir.”&#10024;

“Âhirete iman etmeyen kimse için kötü bir örnek vardır. Ve Yüce Allah için en yüce örnek vardır. O, Azîz'dir, Hakîm'dir.” (Nahl, 16:60) Yani, “Âhirete iman etmeyen kimse için kötü bir örnek vardır. Ve Yüce Allah için en yüce örnek vardır. Ve O, Azîz'dir ve Hakîm'dir.” Yani, işlerin sonuçlarını idrak edip iman etmeyen kimselerin halleri kötü misallerle açıklanır. Ve Yüce Allah'ın koyduğu hakikat hükümleri ise yüce misallerle akıllara yaklaştırılır. Ve Yüce Allah, işlerini yerli yerine koyan Azîz'dir.

İşte Hz. Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh), bu âyet-i kerîmeyi fenâ misâl ile âlî misâli câmiʻ olarak âtîde tavzîh ve tefsîr buyururlar: Şöyle ki bir adam güneşe yüzünü çevirdiği vakit gölgesi arkasına düşer, güneş tarafına yürüdükçe, gölgesi kendisine tebean hareket eder. Bu gölge aslâ kendisine vâsıl olmaz. Bu hâl rızk-ı mukadderin nerede olursa olsun kendisiyle berâber bulunduğunu idrâk etmeyen ve beyhûde koşup yorulan kimse için fenâ bir misâldir. Vaktâki şems, vakt-i zevâlde kubbe-i felekte onun başı üzerinde bulunur; gölgesi memdûd olmayıp ayağının altında kalır. İmdi güneş, vücûd-i Hakk ve gölge, vücûd-i abd ve güneşin nokta-i zevâlde bulunması tecellî-i zâtî-i Hakk olunca bu tecellî indinde abdin vücûd-i zıllîsi fânî ve Hakk bâkî kalır. Ve Hakk abdin vücûd-i zıllîsini kendi cânibine kabz etmiş olur.&#10024;

İşte Hz. Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh), bu ayet-i kerimeyi kötü bir örnek ile yüce bir örneği birleştirerek aşağıda açıklayıp tefsir buyururlar: Şöyle ki bir adam güneşe yüzünü çevirdiği zaman gölgesi arkasına düşer, güneş tarafına yürüdükçe, gölgesi kendisine bağlı olarak hareket eder. Bu gölge asla kendisine ulaşmaz. Bu hâl, takdir edilmiş rızkın nerede olursa olsun kendisiyle beraber bulunduğunu idrak etmeyen ve boş yere koşup yorulan kimse için kötü bir örnektir. Ne zaman ki güneş, zeval vaktinde gök kubbede onun başı üzerinde bulunur; gölgesi uzamayıp ayağının altında kalır. Şimdi güneş, Hakk'ın varlığı ve gölge, kulun varlığı ve güneşin zeval noktasında bulunması Hakk'ın zâtî tecellisi (Hakk'ın özüyle görünmesi) olunca, bu tecelli karşısında kulun gölge varlığı fani olur ve Hakk bâki kalır. Ve Hakk, kulun gölge varlığını kendi tarafına çekmiş olur.

Hz. Şeyh buyururlar ki: Burada bir sırr vardır ki şifâhen keşf olunamaz. Ve yazılmak sûretiyle de tevdîʻ olunamaz. Zîrâ tecellî-i zâtî hâlindeki fenâ, zevke âid bir mes’eledir. Zevkî olan bir hâli lafız ve kitâbet ile tefhîm kâbil değildir. Meselâ innîn olan kimseye zevk-i cimâʻı söylemek ve yazmak ile tefhîm kâbil değildir. Ve bu sırr-ı zevkî, Hakk Teâlâ’nın ثم َّ قَبَضنَاە إِلينَا قَبضًا يَسِيًْا (Furkân, 25:46) kavlinde mevcûddur. Bu âyet-i kerîmenin mâkablî budur. ألم تَر َ إِیل لينَا قَبضًا يَسِيًْاَلً ثم َّ قَبَضنَاە إ رَبِّك َ كيف َ مَد َّ الظِّل َّ وَلو شَاء لجَعَله سَاكِنًا ثم َّ جَعَلْنَا الشَّمس َ عَليه ِ دَلِي (Furkân,&#10024;

Hz. Şeyh buyururlar ki: Burada bir sırr vardır ki sözlü olarak açıklanamaz. Ve yazılmak suretiyle de emanet edilemez. Çünkü zâtî tecellî (Allah'ın özünün tecellî etmesi) hâlindeki fenâ (yok olma), zevke ait bir meseledir. Zevkî olan bir hâli söz ve yazı ile anlatmak mümkün değildir. Örneğin, iktidarsız olan kimseye cinsel zevki söylemek ve yazmak ile anlatmak mümkün değildir. Ve bu zevkî sırr, Yüce Allah'ın "Sonra onu kendimize yavaş yavaş çektik." (Furkân, 25:46) kavlinde mevcuttur. Bu âyet-i kerîmenin öncesi şudur: "Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi? Eğer dileseydi onu sabit kılardı. Sonra güneşi ona delil kıldık." (Furkân, 25:45).

ِ 25:45-46) Yaʻnî “Rabb’ine nazar etmez misin? Gölgeyi nasıl temdîd etti ve eğer dilese idi onu sâkin kılardı; gölgeyi temdîdden sonra o gölge üzerine güneşi delîl kıldık. Ondan sonra da onu kendi cânibimize kabz-ı yesîr ile kabz ettik.”&#10024;

(Furkan Suresi, 25:45-46) Yani "Rabb'ine bakmaz mısın? Gölgeyi nasıl uzattı ve eğer dileseydi onu hareketsiz kılardı; gölgeyi uzattıktan sonra o gölge üzerine güneşi delil kıldık. Ondan sonra da onu kendi tarafımıza kolayca çektik."

Maʻlûm olsun ki bu şerhin muhtelif mahallerinde de îzâh olunduğu üzere vücûd-i mutlak-ı Hakk kendi zâtına kendi zâtında, zâtıyla tecellî buyurmasıyla esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyesinin sûretleri ilminde peydâ oldu. Bu suver, zılâl-i esmâdır. Baʻdehu mertebe mertebe tenezzül ile bu suver-i ilmiyyenin zılâli âlem-i şehâdette azhar oldu. Suver-i âlemden her bir sûret hangi ismin mazharı olmuş idiyse, o ismin hazînesinde meknûz olan ahvâl ve ahkâm bu âlem-i dünyâda ondan ânen-fe-ânen zâhir olur. Ve bu ahkâm ve âsâr her mazharın kendi hakîkatinin zıllidir. Ve bu zılâl bu âlemde şuûnât-ı ilâhiyyeden başka şeyler değildir. Ve şemsi vücûd-i Hakk bunlar üzerine delîldir. Vaktâki mevt-i ihtiyârî veyâhûd mevt-i ıztırârî ile vücûdi abd hükmen veyâ fiilen fânî olur. Bu şuûnât-ı ilâhiyye kendi aslı cânibine kabz-ı yesîr ile makbûz olur. İşte bu misâl, Hakk Teâlâ için âlî bir misâldir.&#10024;

Bilinmeli ki, bu şerhin çeşitli yerlerinde de açıklandığı üzere, Hakk'ın mutlak varlığı, kendi zâtına kendi zâtında, zâtıyla tecelli etmesiyle, ilahi isim ve sıfatlarının suretleri ilminde ortaya çıktı. Bu suretler, isimlerin gölgeleridir. Daha sonra, mertebe mertebe tenezzül ile, bu ilmi suretlerin gölgeleri şehadet âleminde daha belirgin oldu. Âlemdeki suretlerden her bir suret hangi ismin mazharı olmuş idiyse, o ismin hazinesinde gizli olan haller ve hükümler bu dünya âleminde ondan an be an ortaya çıkar. Ve bu hükümler ve eserler, her mazharın kendi hakikatinin gölgesidir. Ve bu gölgeler bu âlemde ilahi oluşlardan başka şeyler değildir. Ve Hakk'ın varlık güneşi bunlar üzerine delildir. Ne zaman ki ihtiyarî ölüm veya ıztırarî ölüm ile kulun varlığı hükmen veya fiilen fani olur, bu ilahi oluşlar kendi aslı tarafına kolay bir kabz ile toplanır. İşte bu misal, Yüce Allah için yüce bir misaldir.

Baʻdehu Cenâb-ı Şeyh (radiyallahu anh) misâle rücûʻ edip buyurur ki: Baʻdehu bu adam yüzünü gölgesine ve arkasını da güneşe dönüp gölgesine yetişmek için yürüse bi’t-tabiʻ gölgesine yetişemez. Zîrâ ortada iki gibi görünen ancak bir vücûd vardır. Vusûl ise iki vücûd arasında olur. Ve o kimse gölgesine doğru yürüyünce güneşe teveccühden olan hazzını da fevt etmiş olur. Yaʻnî dünyânın vücûdunu müstakil zannedip güneş gibi zâhir ve bâhir olan vücûdi Hakk’a teveccühünü terk ederek bu vücûdun gölgesinden ibâret olan dünyânın arkasından koşan adam iki vech ile hâib u hâsır olur. Birisi: Ebeden gölgeye yetişemez, diğeri de Hakk’a teveccühden olan hazzını fevt eder. İşte bu ehl-i gaflet için fenâ bir misâldir. Ve bunlar o kimselerdir ki Hakk Teâlâ onlar hakkında, ارجِعوا وَرَاءكُم فَالْتَمِسوا نورًا (Hadîd, 57:13) yaʻnî “Nûri mahz olan vücûd-i Hakk’a arkanızı çevirip zıll olan dünyâya teveccüh edip hâib u hâsır oldunuz. Bu hâlden halâs için yüzünüzü Hakk’a çevirip ondan bir nûr iltimâs ediniz.” buyurur. Böyle bir kimse gölgeden ancak iki ayakları altında olan şeye lâhık olmuştur. Ve gölgeden kendisinin yetişebildiği mikdâr ister güneşe teveccüh etsin ister arkasını çevirsin, her hâl ve zamânda kendi için zâten hasıl olmuş bir şeydir. Ve bundan fazlasına yetişmek imkânı yoktur. Eğer yetişmek için koşarsa, hâsılı tahsîl için koşmuş olur ki bu da abesdir. İşte bu âlî ve fenâ misâl içinde güneş, vücûd-i Hakk ve bu adam, zıll-i dünyâdır. Ve iki ayağının altında olan şey de bekâ-yı hayât için vücûd-i zarûrî olan kût ve rızıktır. İşte ey kâri’-i fatîn, bu misâle göre kendi hâlini tedebbür ve teemmül et!&#10024;

Bundan sonra Cenâb-ı Şeyh (radiyallahu anh) misale dönüp buyurur ki: Bundan sonra bu adam yüzünü gölgesine ve arkasını da güneşe dönüp gölgesine yetişmek için yürüse, tabiî olarak gölgesine yetişemez. Çünkü ortada iki gibi görünen ancak bir varlık vardır. Kavuşma ise iki varlık arasında olur. Ve o kimse gölgesine doğru yürüyünce güneşe yönelmekten olan hazzını da kaybetmiş olur. Yani dünyanın varlığını bağımsız zannedip güneş gibi görünen ve açıkça beliren Hakk'ın varlığına yönelişini terk ederek bu varlığın gölgesinden ibaret olan dünyanın arkasından koşan adam iki yönden hüsrana uğrar. Birincisi: Sonsuza dek gölgeye yetişemez, diğeri de Hakk'a yönelmekten olan hazzını kaybeder. İşte bu, gaflet ehli için kötü bir misaldir. Ve bunlar o kimselerdir ki Yüce Allah onlar hakkında, ارجِعوا وَرَاءكُم فَالْتَمِسوا نورًا (Hadîd, 57:13) yani "Mutlak nur olan Hakk'ın varlığına arkanızı çevirip gölge olan dünyaya yönelip hüsrana uğradınız. Bu halden kurtulmak için yüzünüzü Hakk'a çevirip ondan bir nur isteyiniz." buyurur. Böyle bir kimse gölgeden ancak iki ayakları altında olan şeye ulaşmıştır. Ve gölgeden kendisinin yetişebildiği miktar, ister güneşe yönelsin ister arkasını çevirsin, her hal ve zamanda kendisi için zaten hasıl olmuş bir şeydir. Ve bundan fazlasına yetişmek imkânı yoktur. Eğer yetişmek için koşarsa, hâsılı elde etmek için koşmuş olur ki bu da abestir. İşte bu yüce ve kötü misal içinde güneş, Hakk'ın varlığı ve bu adam, dünyanın gölgesidir. Ve iki ayağının altında olan şey de hayatın devamı için zorunlu olan azık ve rızıktır. İşte ey anlayışlı okuyucu, bu misale göre kendi halini düşünüp taşın!

Ey seyyîd-i kerîm olan rûh! Dünyâ ancak senin için halk olundu. Zîrâ sen maʻnâsın, senin zuhûrun için sûret lâzımdır. Dünyâ ise sûrettir ve sûret maʻnâsız olamayacağı için Hakk Teâlâ hazretleri seni o sûret olan dünyâ için halk etti ve o sûrete taallukun için îcâd eyledi. Ve sen cem‘iyyet-i esmâiyyeye mazhar olduğun cihetle eşyâyı sana hâdim olmak üzere îcâd etti. Nitekim yukarıda îzâh edilmiş idi. Bu maʻnâyı müeyyed olarak Hakk Teâlâ Tevrât-ı Şerîf’de inzâl buyurdu ki: “Ey âdemoğlu, eşyâyı senin için halk ettim ve seni de kendim için yarattım. İmdi kendim için yarattığım şeyi senin için yarattığım şeyde hetk etme!” Zîrâ insân cem‘iyyeti esmâiyyeye mazhar olduğu için sûret-i ilâhiyye üzere mahlûktur. Ve bu mazhariyyeti hasebiyle cemâl-i Hakk’a bir âyînedir. Binâenaleyh Hakk Teâlâ kendi cemâlini insân-ı kâmil mirâtında müşâhede eder. Böyle olunca onu kendi için yaratmış olur. Ve onun muhîtindeki bilcümle eşyâ, onun bekâ-yı vücûdu için hâdimdir. İnsân bu istiʻdâd üzere mahlûk iken, kendi hâdimleri olan eşyânın meclûbu olur ve Hakk’a arkasını çevirirse tıpkı râî muvâcehesine mevzûʻ bir âyînenin bu râîye arkasını çevirmesi gibi olur. Ve bi’n-netîce kendi vücûdundan maksûd olan gâye fevt olur.&#10024;

Ey kerem sahibi ruh! Dünya ancak senin için yaratıldı. Çünkü sen manasın, senin ortaya çıkman için şekil gereklidir. Dünya ise şekildir ve şekil manasız olamayacağı için Yüce Allah seni o şekil olan dünya için yarattı ve o şekle ilişkin olman için var etti. Ve sen, isimlerin bütünlüğüne mazhar olduğun için eşyayı sana hizmet etmek üzere var etti. Nasıl ki yukarıda açıklanmıştı. Bu manayı destekleyici olarak Yüce Allah Tevrat-ı Şerif'te indirdi ki: “Ey âdemoğlu, eşyayı senin için yarattım ve seni de kendim için yarattım. Şimdi kendim için yarattığım şeyi senin için yarattığım şeyde zayi etme!” Çünkü insan, isimlerin bütünlüğüne mazhar olduğu için ilahi suret üzere yaratılmıştır. Ve bu mazhariyeti sebebiyle Hakk'ın cemaline bir aynadır. Bu sebeple Yüce Allah kendi cemalini insân-ı kâmil aynasında müşahade eder. Böyle olunca onu kendi için yaratmış olur. Ve onun çevresindeki bütün eşya, onun varlığının devamı için hizmetkârdır. İnsan bu yatkınlık üzere yaratılmışken, kendi hizmetkârları olan eşyanın tutkunu olur ve Hakk'a arkasını çevirirse tıpkı bakanın karşısına konulmuş bir aynanın bu bakana arkasını çevirmesi gibi olur. Ve sonuç olarak kendi varlığından amaçlanan gaye kaybolur.

Ve Hakk Teâlâ bu hakîkati, َِّلَّ لِيَعبدونِ وَمَا خَلقت الْجِن َّ وَا ْل ِنس َ إ (Zâriyât, 51:56) yaʻnî “Ben cin ve insi ancak ibâdet etmeleri için halk ettim.” âyet-i kerîmesinde beyân buyurur. Ve ibâdet, maʻrifete mütevakkıfdır. Zîrâ bilinmeyen şeye ibâdet olunmaz. Ve maʻrifetin miftâhı kişinin kendi nefsine olan maʻrifetidir. Ve kişinin kendi nefsine olan maʻrifeti, bâlâda zikr olundu. Yaʻnî bu âlemde kendisi kendi hakîkatinin zıllîdir. Ve hakîkati olan ayn-ı sâbitesi zılâl-i esmâi ilâhiyyedir. Ve esmâ-i ilâhiyye müsemmâ olan Hakk’ın aynıdır. İmdi kişiye kendi hakîkatinden, maddî olsun maʻnevî olsun ânen-fe-ânen nâzil olan şey, onun bu âlemdeki rızkı cinsindendir. Onun için Cenâb-ı Şeyh (radiyallahu anh) benim bu beyânâttan murâd ettiğim şey rızık cinsindendir, buyurur. Ve bu rızık cinsinden olan şeyleri beyân eden âyât-ı Kur’âniyye lâyuad ve lâ-yuhsâdır.&#10024;

Yüce Allah bu hakikati, "Ben cin ve insanı ancak bana ibadet etmeleri için yarattım." (Zâriyât, 51:56) ayet-i kerimesinde açıklar. İbadet, marifete (Allah'ı bilmeye) bağlıdır. Çünkü bilinmeyen şeye ibadet edilmez. Marifetin anahtarı, kişinin kendi nefsini bilmesidir. Kişinin kendi nefsini bilmesi yukarıda zikredildi. Yani bu âlemde kişi, kendi hakikatinin gölgesidir. Hakikati olan ayn-ı sâbitesi (değişmez ezelî özü) ise ilahi isimlerin gölgeleridir. İlahi isimler de müsemmâ (kendisine isim verilen) olan Hakk'ın kendisidir. Şimdi, kişiye kendi hakikatinden, maddi olsun manevi olsun, an be an inen şey, onun bu âlemdeki rızkı cinsindendir. Bu sebeple Cenâb-ı Şeyh (Allah ondan razı olsun), "Benim bu açıklamalardan kastettiğim şey rızık cinsindendir," buyurur. Rızık cinsinden olan bu şeyleri açıklayan Kur'an ayetleri sayılamayacak ve hesaplanamayacak kadar çoktur.

TETİMME

“Ey seyyid-i kerîm! Raiyyene muhabbet et! Ve her bir sınıfın kendisine sâlih olan atâyayı onlara bezl eyle! Ve bu seni mehârimden men‘ eder. Mümkün olduğu kadar mevâhib-i tâatı onlara bezl et! Ve seni istihlâf edeni tezekkür eyle ki bir gün onların lisânları ve elleri ve ayakları onların aleyhine şehâdet eder. Muhakkak semʻ ve basar ve kalbin her birinden sâhibinin ameli suâl olunur. İşte bu iki âyet, senin hâssanı ve âmmeni şâmildir. Ve yeryüzünde tekebbirâne yürüme ve ma‘rûf ile emret! Ve münkerden nehy eyle ve nefs-i emmâre ve levvâmeyi tefakkud eyle ve vezîrini her bir hîn ve ânda onlara telattuf eder kıl! Ve mülkünün ve memleketinin müdebbire-i bâdiyesini onlara siyâset eder kıl! Zîrâ onlar havâsse, ancak kendilerine ilkâ olunan şeyi ilkâ ederler. Eğer hayır ise hayır olur. Ve eğer şerr ise şerr olur.&#10024;

Ey yüce efendi! Halkına sevgi göster! Ve her bir sınıfın kendisine uygun olan bağışları onlara bolca ver! Ve bu seni haramlardan alıkoyar. Mümkün olduğu kadar itaat hediyelerini onlara bolca ver! Ve seni halife yapanı hatırla ki bir gün onların dilleri ve elleri ve ayakları onların aleyhine şahitlik eder. Şüphesiz işitme ve görme ve kalbin her birinden sahibinin ameli sorulur. İşte bu iki ayet, senin özel ve genel halkını kapsar. Ve yeryüzünde kibirlenerek yürüme ve iyiliği emret! Ve kötülükten sakındır ve nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefis) ve levvâme (kendini kınayan nefis) ile ilgilen ve vezirini her an onlara lütufkâr kıl! Ve mülkünün ve memleketinin idarecilerini onlara siyasetçi kıl! Çünkü onlar, özel kişilerdir, ancak kendilerine ilham olunan şeyi ilham ederler. Eğer hayır ise hayır olur. Ve eğer şer ise şer olur.

İmdi bunun indinde memleketin sâlih olur. Ve cibâyâtın tekessür eder. Ve düşmanlarına muzaffer olursun. İmdi himmetini ebeden en yakın olanın ıslâhına sarf et ki nizâ‘ ve cidâlin ve zahmetin kalîl olsun. Ve sâlihi fâsid üzerine musallat et ki onu ıslâh ede ve bunun havf-i şedîd ile olmasından sakın ki onların nefretleri tezâyüd eder.&#10024;

Şimdi, bunun yanında ülken sâlih olur. Ve vergilerin çoğalır. Ve düşmanlarına karşı zafer kazanırsın. Şimdi, himmetini ebediyen en yakın olanın ıslâhına harca ki çekişmen ve mücadelen ve zahmetin az olsun. Ve sâlihi fâsid üzerine musallat et ki onu ıslâh etsin ve bunun şiddetli korku ile olmasından sakın ki onların nefretleri artar.

İmdi Allah Teâlâ cânibinden sana bu rahmettir ki sen onlara mülâyim oldun. Ve eğer bed-ahlâk olup, kalbi kâtı ola idin; elbette onlar senin etrâfından dağılırlar idi. Böyle olunca onları afv et ve onlar için istiğfâr eyle! Ve onları tatyîb için emrde müşâvere et! Zîrâ nüfûs kendisine ihsân eden kimsenin muhabbeti üzere mecbûldür.”&#10024;

Şimdi, Yüce Allah tarafından sana bu rahmettir ki sen onlara yumuşak davrandın. Ve eğer kötü huylu olup, kalbi katı olsaydın; elbette onlar senin etrafından dağılırlardı. Böyle olunca onları affet ve onlar için bağışlanma dile! Ve onları hoşnut etmek için işlerde onlarla istişare et! Çünkü nefisler, kendisine iyilik eden kimsenin sevgisi üzerine yaratılmıştır.

Yaʻnî ey seyyid-i kerîm ve ey halîfe olan rûh! Raiyyen olan kuvâ-yı zâhire ve bâtınene muhabbet et! Ve bunlardan her sınıfın işine yarayacak olan atâları, onların her birine ayrı ayrı bezl et! Ve bu muhabbet ve atâlar, seni irtikâb-ı mehârimden men‘ eder. O kuvâya mümkün olduğu kadar mevâhib-i tâatı bol bol ihsân et ve cemî‘-i ahvâlde seni istihlâf eden Hakk Subhânehu ve Teâlâ hazretlerini tezekkür ve yâd eyle ki Kur’ân-ı Kerîm’de ihbâr buyrulduğu üzere günlerden bir günde istihlâf olunan kimselerin raiyyeleri, yaʻnî dilleri ve elleri ve ayakları onların icrââtı hakkında kendi aleyhlerine şehâdet eder. Ve kezâ ihbâr-ı Kur’ânîye nazaran muhakkak semʻ ve basarın ve kalbin her birinden bunların sâhibi olan halîfenin ameli suâl&#10024;

Yani ey kerem sahibi efendi ve ey halife olan ruh! Senin halkın olan görünen ve görünmeyen kuvvetlerine muhabbet et! Ve bunlardan her sınıfın işine yarayacak olan bağışları, onların her birine ayrı ayrı bolca ver! Ve bu muhabbet ve bağışlar, seni haram işlemekten alıkoyar. O kuvvetlere mümkün olduğu kadar itaat bağışlarını bol bol ihsan et ve bütün hallerde seni halife kılan Yüce Allah'ı hatırla ve an ki Kur'ân-ı Kerîm'de haber verildiği üzere günlerden bir günde halife kılınan kimselerin halkları, yani dilleri ve elleri ve ayakları onların icraatları hakkında kendi aleyhlerine şahitlik eder. Ve aynı şekilde Kur'ânî habere göre muhakkak işitme ve görme duyuların ve kalbin her birinden bunların sahibi olan halifenin ameli sorulur.

َ olunur. İşte bu zikr olunan يدِيهِم وَأرجلُهم بِمَا كانوا يَعمَلُونيَوم َ تَشهَد عَليهِم ألْسِنَتهم وَأ (Nûr, 24:24)&#10024;

İşte bu zikredilen âyet-i kerîme, "O gün dilleri, elleri ve ayakları, yapmış oldukları şeylere şahitlik edecektir." (Nûr, 24:24) buyurur.

ً ve ََصََ وَالْفؤَادَ كُل أُولئِكَ كان َ عَنه مَسؤوال إِن َّ السَّم ع َ وَالْب (İsrâ, 17:36) âyet-i kerîmeleri senin hâssan olan kuvânın ve âmmen olan aʻzânın ahvâlini şâmildir. Hakk Subhânehu ve Teâlâ hazretlerinin bihasebi’l-hilâfe sana ihsân eylediği kudret ve tasarrufa mağrûr olup yeryüzünde mütekebbirâne yürüme! Ve raiyyene şerʻin emr ettiği ma‘rûf ile emr et! Ve şerʻin nehy ettiği münkirâttan onları nehy eyle ve nefs-i emmâre ile nefs-i levvâmenin ahvâlini dâima tefakkud edip, murâkabe altında tut! Zîrâ nefs-i emmârenin meyli dâima mesâvî cânibinedir. Ve nefs-i levvâme her ne kadar mesâvîyi takbîh etmek ve ondan nedâmet etmek sıfatını hâiz ise de yine mesâvîye nazardan kurtulamamıştır.&#10024;

"Şüphesiz kulak, göz ve kalp; bunların hepsi yaptıklarından sorumludur." (İsrâ, 17:36) ayet-i kerimesi, senin özel olan kuvvetlerini ve genel olan azalarının hallerini kapsar. Yüce Allah'ın halifelik sebebiyle sana ihsan ettiği kudret ve tasarrufa aldanıp yeryüzünde kibirlenerek yürüme! Ve halkına şeriatın emrettiği iyilikleri emret! Ve şeriatın yasakladığı kötülüklerden onları nehyet ve daima nefs-i emmârenin (kötülüğü emreden nefis) ve nefs-i levvâmenin (kendini kınayan nefis) hallerini kontrol edip, murakabe altında tut! Çünkü nefs-i emmârenin eğilimi daima kötülüklere doğrudur. Ve nefs-i levvâme her ne kadar kötülükleri çirkin görmek ve ondan pişmanlık duymak sıfatını taşısa da yine kötülüklere bakmaktan kurtulamamıştır.

Ve vezîrin olan aklı ale’d-devâm hâssan olan kuvâna ve âmmen olan aʻzâna lütuf ile muâmele eder bir hâlde bulundur. Yaʻnî şerʻin tahdîd eylediği tenaʻumdan ve mübâhâttan men‘ etme ve mülkün ve memleketin olan vücûd-i insânînin müdebbire-i bâdiyesi yaʻnî bâdîyen olan aʻzânı tedbîr eden kuvâ-yı bâtıneni ve zâhireni onlara siyâset eder bir hâlde bulundur. Yaʻnî aʻzâ-yı vücûdundan herhangi biri hudûd-i ilâhiyyeyi tecâvüz ederse onu o tecâvüz ettiği emrden geri çekmek için kuvânı o aʻzâ üzerinde mutasarrıf kıl! Meselâ gözün nâ-mahreme nazar ettiği vakit kuvve-i müfekkireni ona musallat et! Zîrâ o bâdiyen olan aʻzâ, havâsse, ancak kendilerine ilkâ olunan şeyi ilkâ ederler.&#10024;

Ve vezirin olan aklı, sürekli olarak özel kuvvetlerine ve genel organlarına lütuf ile muamele eder bir halde bulundur. Yani şeriatın sınırladığı nimetlenmeden ve övünmelerden men etme ve mülkün ve memleketin olan insan vücudunun çöl idarecisi, yani çöl gibi olan organlarını idare eden iç ve dış kuvvetlerini onlara siyaset eder bir halde bulundur. Yani vücudunun organlarından herhangi biri ilahi sınırları aşarsa, onu o aştığı işten geri çekmek için kuvvetlerini o organ üzerinde etkili kıl! Örneğin gözün namahreme baktığı vakit, düşünme kuvvetini ona musallat et! Çünkü o çöl gibi olan organlar, duyular, ancak kendilerine ilka olunan şeyi ilka ederler.

Maʻlûm olsun ki insân bu âlem-i kesâfette muhîtindeki mevcûdâtı ancak havâss-i hamse-i zâhiresiyle hisseder. Ve bunlar vücûd-i insânîde mevcûd olan aʻzâlara taalluk ederler. Hiss-i rü’yet göze ve hiss-i lems vücûdun hey’et-i mecmûʻasına ve hiss-i semʻ kulağa ve hiss-i şemm burna ve hiss-i zevk ağza taalluk eder. Binâenaleyh havâsse ilkâ olunan şeyi muhîtlerinden bu uzuvlara ilkâ olunan şeydir. Bu ilkâât, ya şerʻe muvâfık olur veyâ muhâlif olur. Şerʻe muvâfakat hâlinde bunun men‘i için akıl ve fikrin tasarruflarına hâcet yoktur. Muhâlefet hâlinde o uzvu hudûd-i ilâhiyye dâiresine çekmek için aklın ve fikrin vazîfesi, çare tedâriki ve hîle istiʻmâlidir.&#10024;

Bilinmeli ki insan, bu yoğunluk âleminde çevresindeki varlıkları ancak beş dış duyusuyla hisseder. Ve bunlar, insan vücudunda bulunan organlara ilişkindir. Görme duyusu göze, dokunma duyusu vücudun bütün yapısına, işitme duyusu kulağa, koku alma duyusu buruna ve tat alma duyusu ağza ilişkindir. Bu sebeple, duyulara ilka olunan şey, çevrelerinden bu organlara ilka olunan şeydir. Bu ilkaatlar ya şeriata uygun olur ya da aykırı olur. Şeriata uygunluk hâlinde, bunun engellenmesi için akıl ve fikrin tasarruflarına ihtiyaç yoktur. Aykırılık hâlinde ise, o organı ilahi sınırlar dairesine çekmek için aklın ve fikrin görevi, çare bulmak ve hile kullanmaktır.

İmdi eğer kendi muhîtinden aʻzâlara ilkâ olunan şey, meşrû‘ ve hayır ise hâvassede hayır ilkâ olunur. Ve eğer nâ-meşrû‘ ve şerr ise şerr ilkâ olunur. Böyle olunca senin bâlâdaki îzâhât dâiresinde hareketin indinde idâre-i memlekette salâh hâsıl olur. Ve cibâyâtın yaʻnî aʻmâl-i sâlihan tekessür eder. Ve aʻmâl-i sâlihan tekessür edince düşmanların olan hevâya ve onun vezîri olan şehvete galebe etmiş olursun.&#10024;

Şimdi, eğer kendi çevrenden organlara ilka olunan şey, meşru ve hayır ise, duyulara hayır ilka olunur. Ve eğer gayrimeşru ve şer ise, şer ilka olunur. Böyle olunca, senin yukarıdaki açıklamalar dairesinde hareketin nezdinde, memleketin idaresinde iyilik hâsıl olur. Ve vergilerin, yani salih amellerin çoğalır. Ve salih ameller çoğalınca, düşmanların olan hevaya (nefsin arzu ve istekleri) ve onun veziri olan şehvete (cinsel arzu) galip gelmiş olursun.

İmdi himmetini ebeden en yakın olanın ıslâhına sarf et ki mülkünde nizâ‘ ve cidâlin kalîl olsun ve sana en yakın olan kalb ve ondan sonra kuvâ-yı bâtıne ve baʻdehu aʻzâdır. Ve sâlihi fâsid üzerine musallat et ki onu ıslâh etsin. Evvelen kalbi ıslâh edersen, bu sâlih olan kalbi kuvâyı fâside üzerine musallat edersin; onları ıslâh eder. Zîrâ kalb sâlih olursa, vârid olan efkâr-ı fâsidenin icrâsına meydân vermez. Bi’n-netîce fikir ve iʻtikâd dahi sâlih olur. Ve kuvâ-yı bâtıne sâlih oldukta kuvâ-yı zâhireyi ıslâh ederler ve onlarda aʻzâyı ıslâh ederler ve bu ıslâh keyfiyyetini i‘tidâl üzere yap! Onları havf-ı şedîd vâsıtasıyla yapma! Zîrâ havf-ı şedîdden onların nefretleri tezâyüd eder. Ve nefret ile olan amelde ihlâs bulunmadığı için fâide hâsıl olmaz.&#10024;

Şimdi himmetini sonsuza dek en yakın olanın ıslahına harca ki mülkünde niza ve kavga az olsun ve sana en yakın olan kalptir, ondan sonra içsel kuvvetler ve ondan sonra da organlardır. Ve salih olanı fasit olanın üzerine musallat et ki onu ıslah etsin. Öncelikle kalbi ıslah edersen, bu salih olan kalbi fasit kuvvetler üzerine musallat edersin; onları ıslah eder. Çünkü kalp salih olursa, gelen fasit düşüncelerin icrasına meydan vermez. Sonuç olarak fikir ve inanç da salih olur. Ve içsel kuvvetler salih olduğunda dışsal kuvvetleri ıslah ederler ve onlarda organları ıslah ederler ve bu ıslah keyfiyetini itidal üzere yap! Onları şiddetli korku vasıtasıyla yapma! Çünkü şiddetli korkudan onların nefretleri artar. Ve nefret ile olan amelde ihlas bulunmadığı için fayda hasıl olmaz.

Mervîdir ki bir kimse Hz. Ömer (radiyallahu anh) Efendimiz’in zamân-ı hilâfetlerinde namâz kılar idi. Hz. Ömer onun acûlane kıldığı namâzı beğenmedi ve elinde kamçı olduğu hâlde ona celâl ile namâzın olmadığını ve iâdesini emr etti. O kimse korkusundan ta‘dîl-i erkân ile namâzı iâde etti. Hz. Ömer onu temâşâ etmekte idi; namâzın hitâmından sonra ona sordu: “Bak şimdi namâzı güzel edâ ettin. Evvelki namâz mı iyi oldu, şimdi ki mi?” O kimse cevâben dedi: “Elbette evvelki namâz daha iyi idi.” Hz. Ömer: “Niçin?” diye sordu. O kimse: “Ben evvelki namâzı Allah Teâlâ’nın rızâsı için gönlümün ârzûsuyla edâ etmiş idim. Sonraki namâzı kamçı korkusundan kıldım.” dedi. Ve Hz. Ömer (radiyallahu anh) sükût buyurdu.&#10024;

Rivayet edilir ki bir kimse Hz. Ömer (radiyallahu anh) Efendimiz'in hilafet zamanında namaz kılıyordu. Hz. Ömer, onun aceleyle kıldığı namazı beğenmedi ve elinde kamçı olduğu halde ona öfkeyle namazın olmadığını ve iadesini emretti. O kimse korkusundan erkânına uygun bir şekilde namazı iade etti. Hz. Ömer onu seyretmekteydi; namazın bitiminden sonra ona sordu: "Bak şimdi namazı güzel eda ettin. Önceki namaz mı iyi oldu, şimdiki mi?" O kimse cevaben dedi: "Elbette önceki namaz daha iyiydi." Hz. Ömer: "Niçin?" diye sordu. O kimse: "Ben önceki namazı Yüce Allah'ın rızası için gönlümün arzusuyla eda etmiştim. Sonraki namazı kamçı korkusundan kıldım." dedi. Ve Hz. Ömer (radiyallahu anh) sustu.

İmdi ey halîfe! Kur’ân-ı Kerîm’de rûh-i küllî ve halîfe-i aslî olan (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e hitâben beyân buyrulan sıfattan senin dahi nasîbin vardır. O da budur ki: Senin hâssan ve âmmen hakkında olan muâmelende mülâyim olman Allah Teâlâ cânibinden sana rahmettir. Ve eğer bed-ahlâk olup, kalbi kâtı olsa idin, elbette onlar senin etrâfından dağılırlar ve senin taht-ı tasarrufuna girmezler ve her biri bildiğini işler idi. Böyle olunca eğer onlardan muhâlefet vâkiʻ olursa haklarında şiddetle siyâset etmeyip, afv et! Ve onlar için istiğfâr eyle, yaʻnî seyyielerinin hasene ile setrine taleb eyle! Onları tatyîb için icrââtında onlar ile müşâvere et! Ve tâkatlerine göre iş buyur. Eğer böyle yapar isen bu muâmele onlara güzel ve hoş gelir ve nüfûs kendisine güzel muâmele eden kimsenin muhabbeti üzere mecbûldür.&#10024;

Şimdi ey halife! Kur'ân-ı Kerîm'de küllî ruh ve asıl halife olan Efendimiz'e (sallallahu aleyhi ve sellem) hitaben bildirilen sıfattan senin de nasibin vardır. O da şudur: Senin özel ve genel olarak insanlara karşı muamelelerinde yumuşak olman, Yüce Allah tarafından sana bir rahmettir. Ve eğer kötü huylu olup kalbi katı olsaydın, elbette onlar senin etrafından dağılırlar ve senin yönetimine girmezler ve her biri bildiğini yapardı. Böyle olunca eğer onlardan bir karşı çıkma meydana gelirse, onlara karşı şiddetle siyaset uygulamayıp affet! Ve onlar için istiğfar eyle, yani günahlarının iyilikle örtülmesini talep et! Onları hoşnut etmek için icraatlarında onlarla istişare et! Ve güçlerine göre iş buyur. Eğer böyle yaparsan bu muamele onlara güzel ve hoş gelir ve nefisler, kendisine güzel muamele eden kimsenin sevgisi üzerine yaratılmıştır.

SİYÂSET

“Ey seyyid-i kerîm, sana bir şeyi kendi mevziʻinin gayrine vazʻ etmemek ve onların indinde ma‘hûd vaktin gayrinde bir şey ibrâz etmemek lâyık olur. Ve belki o senin üzerine müekkeddir. Ve hark-ı âdetten sakın! Onun kabûlü kavî olmak için ancak ona hâcet messi indinde âdeti hark et! Zîrâ âdet, bu emr-i mukadderin zuhûru için bu vakte devâ‘îyi tevfîr eder. Meselâ Allah Teâlâ vaktinin gayrinde nüzûl-i matar ile ve vaktinin gayrinde bulutu izâlede istidâm ile âdet-i hark eylese, bu ümitsizliğe ve küfrâna müeddî olur.&#10024;

Ey yüce efendi, sana yakışan, bir şeyi kendi yerinden başka bir yere koymamak ve onların yanında alışılmış vaktin dışında bir şey ortaya çıkarmamaktır. Aksine bu, senin üzerine pekiştirilmiştir. Âdeti bozmaktan sakın! Onun kabulü güçlü olmak için ancak ona ihtiyaç duyulduğunda âdeti boz! Çünkü âdet, bu takdir edilmiş işin ortaya çıkması için bu vakte teşvik edici sebepleri hazırlar. Örneğin Yüce Allah, vaktinin dışında yağmurun inmesiyle ve vaktinin dışında bulutu gidermeyi istemekle âdeti bozsa, bu durum ümitsizliğe ve nankörlüğe yol açar.

İmdi onlar ihsân ile yeryüzünde bağy ederler; isâet nasıl olur? Ve eğer bir senede herhangi bir emr için bunun misli zâhir olur ve ondan udûl eylerse, sen onu tedkîk ile bulursun. Böyle olunca bu evsâf ile tahalluk et! Senin için dünyâca ve âhiretçe selâmet hâsıl olsun. Bir emre himmet eylediğin vakit “İnşâallah” de! Nitekim Hakk Teâlâ buyurur: ... ءٍ ََّلَ تَقولن َّ لِش و (Kehf, 18:23) Yaʻnî “Bir şeye azîmetinde ben onu yarın yaparım&#10024;

Şimdi onlar ihsan ile yeryüzünde azgınlık ederler; kötülük nasıl olur? Ve eğer bir senede herhangi bir iş için bunun benzeri ortaya çıkar ve ondan vazgeçerse, sen onu inceleyerek bulursun. Böyle olunca bu vasıflarla ahlaklan! Senin için dünya ve ahiretçe selamet meydana gelsin. Bir işe niyetlendiğin zaman "İnşallah" de! Nasıl ki Yüce Allah buyurur: "Ve hiçbir şey için 'Ben onu yarın yapacağım' deme." (Kehf, 18:23) Yani "Bir şeye azmettiğinde ben onu yarın yaparım" deme.

ََي deme! Belki Allah Teâlâ murâd ederse yaparım de!” Ve Allah üzerine yemîn etme! Nitekim Hakk Teâlâ buyurur: َ تَوكِيدِهَا َ بَعد ْ ا ْلَيمَان َ تَنقضوا وَال (Nahl, 16:91) Yaʻnî “Yemînlerinizi te’kîdden sonra o yemîni bozmayın.” Ve kezâ buyurur: وَال َ تَتَّخِذوا ْ أيمَانَكُم دَخَال ً بَينَكُم (Nahl, 16:94) Yaʻnî “Yemînlerinizi beyninizde mekr ve hîle ittihâz etmeyin.”&#10024;

"Yapacağım" deme! Aksine, "Allah Teâlâ murat ederse yaparım" de! Ve Allah üzerine yemin etme! Nasıl ki Yüce Allah buyurur: "Yeminlerinizi pekiştirdikten sonra bozmayın." Ve aynı şekilde buyurur: "Yeminlerinizi aranızda bir tuzak ve hile edinmeyin."

Kurenâ-i sû’den hazer et! Zîrâ onlar paranı yerler ve senin lahmini ve demini nâra takrîb ederler. Sen ancak onunla dîninde ziyâde bulduğun bir halîle musâhib ol! Eğer dîninde onun sohbeti ile noksân görür isen, imdi o ne fenâ karîndir. Ve o senin için en büyük düşmandır. Mülkünde ondan ihtirâz eyle! Zîrâ o, onun sebeb-i harâbı olur. Ve senin hakkında bu karîn, senin hevândır. Hevâna cihâd eyle! Zîrâ o düşmanlarının en&#10024;

Kötü arkadaşlardan sakın! Çünkü onlar senin paranı yerler ve senin etini ve kanını ateşe yaklaştırırlar. Sen ancak onunla dininde artış bulduğun bir dosta sahip ol! Eğer dininde onun sohbetiyle eksiklik görürsen, şimdi o ne kötü bir arkadaştır. Ve o senin için en büyük düşmandır. Mülkünde ondan sakın! Çünkü o, mülkün harap olma sebebi olur. Ve senin hakkında bu arkadaş, senin hevandır (nefsinin istekleridir). Hevana cihat et! Çünkü o düşmanlarının en büyüğüdür.

ُ ه büyüğüdür. Ve Hakk Teâlâ buyurur: ونَكُم مِّن َ الْكُفَّار ذِين َ يَلقَاتِلُوا ْ ال (Tevbe, 9:123) Yaʻnî “Size&#10024;

Ve Yüce Allah buyurur: "Ey iman edenler, yakınınızda bulunan kâfirlerle savaşın." (Tevbe, 9:123) Yani "Size

ِ en yakın kâfirler ile mukâtele edin!” Ve o sana kâfirlerin en yakınıdır. İmdi onunla meşgûl ol! O seninle meşgûldür. Zîrâ sibâ‘-ı âdiye memleketinin bâdiyesini yıkar ve sana naîm-i dâim îrâs eyler. Bu ise senin dînini yıkar.”&#10024;

"En yakın kâfirlerle savaşın!" Ve o (nefis), sana kâfirlerin en yakınıdır. Şimdi onunla meşgul ol! O da seninle meşguldür. Çünkü sıradan yırtıcı hayvanlar memleketin çölünü yıkar ve sana sürekli nimet verir. Bu ise senin dinini yıkar.

Ey seyyid-i kerîm olan rûh! Sana lâyık olan ve belki senin üzerine müekkeden elzem bulunan şey budur ki bir şeyi kendi mahallinin gayrine koymayasın! Ve tebʻan indinde maʻlûm ve ma‘hûd olan vaktin hâricindeki evkâtta onlara bir şey ibrâz ve ızhâr etmeyesin! Zîrâ onlar alıştıkları şeye muhâlif bir hâl ve hareket görürlerse şaşırırlar. Zîrâ âdet, bu âlem-i esbâbda, bir emr-i mukadderin zuhûru için bu vakte lâzım olan esbâb ve devâ‘îyi tevfîr eder. Meselâ açlık ekl-i taâma ve ekl-i taâm vücûdun kuvvetine ve vücûdun kuvveti dünyevî ve uhrevî mesâîye sebebdir. Ve bunların cümlesi bu âlemde âdettir. Ve bu ahvâlin zuhûru ise emr-i mukadderdir. Binâenaleyh açlık vaktinde âdet olan ekl-i taâm lâzımdır. Böyle olunca âdete riâyet iktizâ eder. Ve hark-ı âdetten ictinâb etmelidir. Çünkü bu âlem, neş’e-i rûhâniyye üzerine değil, belki neş’ei nefsâniyye üzerine mahlûktur. Meselâ rûhun keyfiyyet-i rü’yeti ve tekellümü her cihetten vâkiʻ olduğu hâlde cismin rü’yeti ve tekellümü ancak mevziʻ-i çeşm ve lisândan vâkiʻ olur.&#10024;

Ey yüce ruh! Sana yakışan ve hatta senin için kesinlikle gerekli olan şey şudur ki, bir şeyi kendi yerinden başka bir yere koymayasın! Ve halkın bildiği ve alışık olduğu zamanın dışındaki vakitlerde onlara bir şey göstermeyesin ve açığa vurmayasın! Çünkü onlar, alıştıkları şeye aykırı bir hal ve hareket görürlerse şaşırırlar. Zira âdet, bu sebepler âleminde, takdir edilmiş bir işin ortaya çıkması için bu vakte gerekli olan sebepleri ve itici güçleri hazırlar. Örneğin, açlık yemek yemeye, yemek yemek vücudun kuvvetine, vücudun kuvveti de dünyevî ve uhrevî işlere sebeptir. Ve bunların hepsi bu âlemde âdettir. Ve bu hallerin ortaya çıkması ise takdir edilmiş bir iştir. Bu sebeple, açlık vaktinde âdet olan yemek yemek gereklidir. Böyle olunca âdete riayet etmek gerekir. Ve âdeti bozmaktan kaçınmak lazımdır. Çünkü bu âlem, ruhanî bir yaratılış üzerine değil, aksine nefsanî bir yaratılış üzerine yaratılmıştır. Örneğin, ruhun görme ve konuşma niteliği her yönden gerçekleştiği halde, cismin görmesi ve konuşması ancak göz ve dil mevkiinden gerçekleşir.

İmdi ey rûh-i kerîm, âlem-i cisimde sen kendi hâlini ızhâr ederek keyfiyyet-i rü’yet ve kelâmı, maʻlûm ve ma‘hûd olan çeşm ve lisâna vazʻ etmeyip de bi’l-farz elden ve ayaktan ve sâir aʻzâdan ızhâr edersen onlar şaşırırlar ve şaşkınlık kendi muhîtine de sirâyet edip, nizâm-ı âlem muhtel olur. Zîrâ bu şeyleri mevziʻnin gayrine koymuş olursun. Ve bir şeyi mevziʻnin gayrine koymak ise zulümdür. Ve kerîme zulüm lâyık değildir. Ve tebʻanın indinde maʻlûm ve ma‘hûd olan vaktin gayrinde onlara bir şey ızhâr etme! Ve meselâ uyku vaktinde, uyanıklık hâli ızhâr etme! Binâenaleyh âdete muhâlif hâl ve hareketten sakın! Ancak âdet hilâfında bir şey ızhârına hâcet mess ettiği ve meselâ senin hâl ve şânını inkâr eden ve fakat hidâyete müstaid olan kimse zâhir olduğu vakit, hark-ı âdet eyle! Zîrâ her vakit zâhir olmayıp böyle inde’l-hâce ara sıra vâkiʻ olan bir hâlin kabûlü bunu müşâhede edenler üzerinde kuvvet ve şiddetle te’sîr eder.&#10024;

Şimdi ey yüce ruh, cisim âleminde sen kendi hâlini ortaya koyarak görme ve konuşma niteliğini, bilinen ve alışılmış olan göze ve dile bırakmayıp da farz edelim ki elden, ayaktan ve diğer organlardan ortaya çıkarırsan onlar şaşırırlar ve şaşkınlık kendi çevrelerine de yayılıp, âlemin düzeni bozulur. Çünkü bu şeyleri yerinin dışına koymuş olursun. Ve bir şeyi yerinin dışına koymak ise zulümdür. Ve yüce olana zulüm yakışmaz. Ve halkın bildiği ve alışık olduğu vaktin dışında onlara bir şey gösterme! Ve örneğin uyku vaktinde, uyanıklık hâlini gösterme! Bu sebeple âdete aykırı hâl ve hareketten sakın! Ancak âdetin aksine bir şey ortaya koymaya ihtiyaç duyulduğu ve örneğin senin hâlini ve şanını inkâr eden fakat hidâyete yatkın olan kimse ortaya çıktığı zaman, âdeti boz! Çünkü her zaman ortaya çıkmayıp böyle ihtiyaç anında ara sıra meydana gelen bir hâlin kabulü, bunu gözlemleyenler üzerinde kuvvet ve şiddetle tesir eder.

Meselâ Allah Teâlâ vaktinin gayrinde yaʻnî yaz günü mütemâdiyen kar ve yağmur yağdırarak âdeti hark etse veyâhûd vaktinin gayrinde yaʻnî kış vaktinde bulutu ale’d-devâm izâle edip hiç yağmur veyâ kar yağdırmasa bu hark-ı âdet ibâdın ümitsizliğine ve küfrâna müeddî olur. İmdi ibâd, kendilerine Hakk’ın bol bol ihsânı geldiği vakit bile yeryüzünde bağy ve fesâd eder oldukları hâlde böyle vaktinin gayrinde kesret-i bârân veyâ inkıtâʻ-ı bârân isâeti vâkiʻ olursa, artık onların hâli neye müncer olur? Var kıyâs et! Ve eğer bir senede ahvâl-i arzıyye ve semâviyyeden herhangi bir emr için bu beyân ettiğimiz şeyin misli zâhir olur ve Hakk Teâlâ o emrde âdetten udûl ve tecâvüz ederse, sen onun netâyicini tedkîk et! İbâd üzerinde nasıl te’sîrât husûle geleceğini bulur ve anlarsın. Böyle olunca تخلقوا باخالق هللا emr-i münîfine tebean seni istihlâf eden Hakk’ın bu evsâf ve ahlâkı ile tahalluk et ki senin için dünyâca ve âhiretçe selâmet hâsıl olsun.&#10024;

Örneğin, Yüce Allah vaktinin dışında, yani yaz günü sürekli kar ve yağmur yağdırarak âdeti bozsa veya vaktinin dışında, yani kış vaktinde bulutu devamlı yok edip hiç yağmur veya kar yağdırmasa, bu âdeti bozma, kulların ümitsizliğine ve nankörlüğüne yol açar. Şimdi, kullar kendilerine Hak'ın bol bol ihsanı geldiği vakit bile yeryüzünde azgınlık ve bozgunculuk eder oldukları hâlde, böyle vaktinin dışında çok yağmur veya yağmur kesilmesi gibi bir kötülük meydana gelirse, artık onların hâli neye varır? Var kıyas et! Ve eğer bir senede yer ve gök hallerinden herhangi bir iş için bu beyan ettiğimiz şeyin benzeri ortaya çıkar ve Yüce Allah o işte âdetten sapar ve aşırıya giderse, sen onun sonuçlarını incele! Kullar üzerinde nasıl tesirler meydana geleceğini bulur ve anlarsın. Böyle olunca, "تخلقوا باخالق هللا" (Allah'ın ahlakıyla ahlaklanın) yüce emrine uyarak seni halife kılan Hak'ın bu vasıfları ve ahlakı ile ahlaklan ki senin için dünyaca ve ahiretçe selamet hâsıl olsun.

Bir emrin icrâsına himmet ve kasd eylediğin vakit, “İnşâallah” de! Zîrâ bu kavlin telaffuzu meşiyyet-i ilâhiyyeden adem-i gafletine delâlet eyler ve kudret-i ilâhiyye, meşiyyete ve meşiyyet-i ilâhiyye de ilme ve ilm-i ilâhî de maʻlûmât olan aʻyân-ı sâbitenin kâbiliyyât ve istiʻdâdâtına tâbiʻdir. ماشاء هللا كان وما لم یشاء لم یكن Yaʻnî “Hakk’ın meşiyyeti taalluk eden şey, mevcûd olur ve meşiyyeti taalluk etmeyen şey, mevcûd olmaz.” demektir.&#10024;

Bir işi yapmaya niyet edip gayret ettiğin zaman, "İnşâallah" de! Çünkü bu sözü söylemen, ilâhî iradeden gafil olmadığına işaret eder ve ilâhî kudret, ilâhî iradeye; ilâhî irade de ilâhî ilme; ilâhî ilim de bilinenler olan sabit hakikatlerin kabiliyetlerine ve yatkınlıklarına bağlıdır. "ماشاء هللا كان وما لم یشاء لم یكن" yani "Allah'ın dilediği olur, dilemediği olmaz." demektir.

İmdi bir şeye himmet ve kasd eylediğin vakit, bu sırrı tahattur ve tefekkür edersen o şeyin adem-i tekevvününde mağmûm ve mahzûn olmazsın. Zîrâ bilirsin ki o şeye irâde-i Hakk&#10024;

Şimdi bir şeye himmet ve kasıt ettiğin zaman, bu sırrı hatırlayıp düşünürsen, o şeyin oluşmamasında gamlı ve hüzünlü olmazsın. Çünkü bilirsin ki o şeye Yüce Allah'ın iradesi ilişkindir.

ی taalluk etmemiştir. Ve bu hakîkati, Hakk Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’inde, فَاعِل ء ٍ إِنََّلَ تَقولن َّ لِش و&#10024;

Bu hakikat, Yüce Allah'ın Kur'an-ı Kerim'inde, "Bir şey hakkında 'Ben onu yarın yapacağım' deme" buyruğuyla ilişkilidir.

ِّي ََي َ َّلله وَاذكُر رَّبَّك َ إِذَا نَسِيت َِّلَّ أن يَشَاء ا ذَلِك َ غَدًا إ (Kehf, 18:23-24) yaʻnî “Bir şeye azîmetinde ben onu yarın yaparım deme; belki Allah Teâlâ murâd ederse yaparım de ve gafletle meşiyyeti unuttuğun vakit Rabb’ini zikr eyle!” buyurur.&#10024;

"Yarın şunu yapacağım deme; ancak Allah dilerse yaparım de ve unuttuğun zaman Rabb'ini an!" (Kehf, 18:23-24) buyurur.

َ

Ve Allah Teâlâ üzerine yemîn etme! Nitekim Hakk Teâlâ buyurur: وَال َ تَنقضوا ْ ا ْلَيمَان َ بَعد تَوكِيدِهَا (Nahl, 16:91) Yaʻnî “Ve yemînlerinizi te’kîdden sonra o yemîni bozmayın.” Kezâ buyurur: وَال َ تَتَّخِذوا ْ أيمَانَكُم دَخَال ً بَينَكُم (Nahl, 16:94) Yaʻnî “Yemînlerinizi beyninizde mekr ve hîle ittihâz etmeyin.” Zîrâ bir şeyin takviyesi için Allah Teâlâ üzerine yemîn etmekte mahzûrât vardır. Meselâ bir işi yapacağına yemîn ettiğin vakit her işin vukûʻu ve zuhûru meşiyyeti ilâhiyyeye mütevakkıf olduğunu unutmuş olursun. Câiz ki senin yemîn ettiğin o işin vukûʻuna meşiyyet-i ilâhiyye taalluk etmemiştir. Bu sûrette o işi yemîn ile te’kîd ettiğin hâlde mevâni‘-i haylûleti sebebiyle yemînini nakz etmiş olursun. Ve mâdemki her işin vukûʻu ve adem-i vukûʻu meşiyyeti Hakk’a mevkûfdur. Ve bu husûsdaki meşiyyet-i ilâhiyye senden mestûrdur. Bu mestûriyyet ile herhangi bir iş hakkında yemîn ettiğin vakit, o yemîni muhâtabını iknâ‘ için ona karşı mekr ve hîle ittihâz etmiş olursun. Ve bu hâller ise bâlâdaki evâmir-i ilâhiyyeye mugâyir bir hareket olur. Bu vartadan halâs olmak için Allah Teâlâ üzerine yemîn etmemek meslek-i irfân olur.&#10024;

Ve Yüce Allah üzerine yemin etme! Nasıl ki Yüce Allah buyurur: وَال َ تَنقضوا ْ ا ْلَيمَان َ بَعد تَوكِيدِهَا (Nahl, 16:91) Yani “Ve yeminlerinizi pekiştirdikten sonra o yemini bozmayın.” Aynı şekilde buyurur: وَال َ تَتَّخِذوا ْ أيمَانَكُم دَخَال ً بَينَكُم (Nahl, 16:94) Yani “Yeminlerinizi aranızda tuzak ve hile edinmeyin.” Çünkü bir şeyi güçlendirmek için Yüce Allah üzerine yemin etmekte sakıncalar vardır. Örneğin bir işi yapacağına yemin ettiğin zaman, her işin meydana gelmesinin ve ortaya çıkmasının ilahi iradeye bağlı olduğunu unutmuş olursun. Mümkündür ki senin yemin ettiğin o işin meydana gelmesine ilahi irade ilişmemiştir. Bu durumda o işi yemin ile pekiştirdiğin halde, engellerin araya girmesi sebebiyle yeminini bozmuş olursun. Ve mademki her işin meydana gelmesi ve meydana gelmemesi Hakk'ın iradesine bağlıdır. Ve bu husustaki ilahi irade senden gizlidir. Bu gizlilikle herhangi bir iş hakkında yemin ettiğin zaman, o yemini muhatabını ikna etmek için ona karşı tuzak ve hile edinmiş olursun. Ve bu haller ise yukarıdaki ilahi emirlere aykırı bir hareket olur. Bu tehlikeden kurtulmak için Yüce Allah üzerine yemin etmemek irfan yolu olur.

Suâl: Baʻzı ahâdîs-i şerîfe kasem ile te’yîd buyrulmuş olduğu gibi, baʻzı ekâbirden dahi kelâmlarında yemîn vâkiʻ olmuştur. Bunların vechi nedir?&#10024;

Soru: Bazı şerefli hadisler yemin ile pekiştirilmiş olduğu gibi, bazı büyük zatlardan da sözlerinde yemin meydana gelmiştir. Bunların sebebi nedir?

Cevâb: Bunda iki vecih vardır. Birisi meşiyyet-i ilâhiyyenin o husûsa taalluku kendilerine mekşûf olduğu için onu te’kîden yemîn buyrulmuştur. Diğeri hadd-i zâtında vâkiʻ olmuş olan ve vukûʻuna irâde-i ilâhiyyenin taalluku âlem-i zâhirde zuhûr ve bürûz ile anlaşılmış bulunan bir emr için kasem buyrulmuştur. İmdi Resûllullâh (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e hakâyık-ı eşyânın mekşûf olduğuna şübhe yoktur. Binâenaleyh baʻzı ahâdîs-i şerîfe bu sebebden yemîn ile te’kîd buyrulmuştur. Ve baʻzı ekâbirden dahi vâkiʻ olan bir emr, yemîn ile te’kîden beyân olunmuştur. Ezcümle İmâm Alî (kerremullahu vechehu) Efendimiz, Hayber Kalesi’ni kendi kuvveti ile koparmadığına yemîn edip, وهللا ما قلعت باب خیيی buyurur. Ve Hayber Kalesi’nin bir ferd-i insânînin kuvvetiyle koparılamayacağı âmme nazarında bir emr-i zâhir idi. Ve ma‘hazâ bu hârika herkesin gözü önünde vâkiʻ olmuş idi. Ve kezâ şerîatta&#10024;

Cevap: Bunda iki yön vardır. Birincisi, ilâhî meşiyetin (Allah'ın dilemesinin) o hususa ilişkin olduğu kendilerine açığa çıktığı için, onu pekiştirmek amacıyla yemin edilmiştir. Diğeri, haddizatında meydana gelmiş olan ve meydana gelmesine ilâhî iradenin ilişkin olduğu, görünen âlemde ortaya çıkış ve belirme ile anlaşılmış bulunan bir iş için yemin edilmiştir. Şimdi, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'e eşyanın hakikatlerinin açığa çıktığına şüphe yoktur. Bu sebeple bazı şerif hadisler yemin ile pekiştirilmiştir. Ve bazı büyüklerden de meydana gelen bir iş, yemin ile pekiştirilerek açıklanmıştır. Örneğin, İmam Ali (kerremullahu vechehu) Efendimiz, Hayber Kalesi'ni kendi kuvvetiyle koparmadığına yemin edip, "Vallahi Hayber kapısını ben koparmadım" buyurur. Ve Hayber Kalesi'nin bir insan ferdinin kuvvetiyle koparılamayacağı, genel bakışta açık bir iş idi. Ve bununla birlikte bu harika olay herkesin gözü önünde meydana gelmiş idi. Ve aynı şekilde şeriatta

ْی bir emrin adem-i vukûʻuna yemîn câizdir. Nitekim عیل من انكرالبینة للمدیع والیمی “Beyyine müddeî için ve yemîn, inkâr eden kimse üzerinedir.” kâidesi meşhûrdur. Zîrâ müddeînin vukûʻunu iddiâ eylediği bir emrin adem-i vukûʻunu beyân ve onu yemîn ile te’kîd etmek o emrin vukûʻuna meşiyyet-i ilâhiyyenin taalluk etmemiş ve binâenaleyh âlem-i zâhirde dahi zuhûr eylememiş olduğunu beyân etmek, demektir ki bu yemînin nakzı mutasavver değildir.&#10024;

Bir işin gerçekleşmemesi üzerine yemin etmek caizdir. Nasıl ki "Delil iddia eden üzerine, yemin ise inkâr eden üzerinedir." kuralı meşhurdur. Çünkü iddia edenin gerçekleştiğini söylediği bir işin gerçekleşmediğini belirtmek ve bunu yeminle pekiştirmek, o işin gerçekleşmesine ilahi iradenin ilişmediğini ve bu sebeple dış âlemde de ortaya çıkmadığını belirtmek demektir ki bu yeminin bozulması düşünülemez.

Kurenâ-i sû’den hazer et! Ve onlardan kaç! Zîrâ onlar senin paranı yerler ve etini ve kanını nâr-ı buʻda yaklaştırırlar. Sen öyle bir halîle ve bir dosta musâhib ol ki onun sohbeti sebebiyle dînindeki kuvvet ziyâde olsun. Eğer kendine musâhib ittihâz eylediğin bir dostun sohbeti sebebiyle dîninde noksân ve halel görür isen o kimse sana pek fenâ bir arkadaştır. Ve o kimse en büyük düşmanındır. Mülkünde ondan ihtirâz et! Zîrâ o kimse mülkünün harâb olmasına sebeb olur. Ve senin hakkında bu en fenâ arkadaş senin hevândır. Hevâna cihâd eyle ve onunla dâimâ muhârib ol!&#10024;

Kötü arkadaşlardan sakın! Ve onlardan kaç! Çünkü onlar senin paranı yerler ve etini ve kanını uzaklık ateşine yaklaştırırlar. Sen öyle bir dosta ve bir arkadaşa sahip ol ki onun sohbeti sebebiyle dinindeki kuvvet artsın. Eğer kendine arkadaş edindiğin bir dostun sohbeti sebebiyle dininde eksiklik ve bozukluk görürsen o kimse sana çok kötü bir arkadaştır. Ve o kimse senin en büyük düşmanındır. Mülkünde ondan sakın! Çünkü o kimse mülkünün harap olmasına sebep olur. Ve senin hakkında bu en kötü arkadaş senin hevan (nefsinin arzuları)dır. Hevana cihat et ve onunla daima savaş hâlinde ol!

َ ه

Zîrâ o senin mülkünde düşmanların en büyüğüdür. Nitekim Hakk Teâlâ, ذِينقَاتِلُوا ْ ال يَلُونَكُم مِّن َ الْكُفَّار (Tevbe, 9:123) yaʻnî “Size en yakın kâfirler ile mukâtele edin!” buyurur. Ve ِ senin hevân sana kâfirlerin en yakınıdır. Zîrâ mülkün olan cismindedir. Ve cisminin hâricinden sana ilkââtta bulunan kâfirler bi’t-tabiʻ ondan daha uzaktır. Böyle olunca gaflet etmeyerek dâimâ onunla meşgûl olup, ahvâlini tarassud et! Ve dâimâ murâkabe altında tut! Zîrâ o hevâ seni hiçbir vakit terk etmeyip seninle meşgûl olmaktadır. Bu hevâ âdî yırtıcı hayvânlardan daha muzırrdır. Zîrâ sibâ‘-ı âdiyye senin memleketinin bâdiyesi olan aʻzâlarını ve cism-i zâhirini yıkar. Ve netîcesinde mevt denilen hâl hâsıl olur. Ve bu yüzden mertebe-i şehâdeti ihrâzın hasebiyle naîm-i dâim îrâs eder. Ve bu hevâ düşmanı ise senin hâdıran ve makarrın olan kalbini ifsâd ederek dînini kökünden koparır.&#10024;

Çünkü o, senin mülkünde düşmanların en büyüğüdür. Nasıl ki Yüce Allah, ذِينقَاتِلُوا ْ ال يَلُونَكُم مِّن َ الْكُفَّار (Tevbe, 9:123) yani “Size en yakın kâfirler ile savaşın!” buyurur. Ve senin nefsinin arzusu sana kâfirlerin en yakınıdır. Çünkü o, senin mülkün olan bedenindedir. Ve bedeninin dışından sana telkinlerde bulunan kâfirler, doğal olarak ondan daha uzaktır. Böyle olunca, gaflet etmeyerek daima onunla meşgul ol ve hallerini gözetle! Ve daima murakabe altında tut! Çünkü o nefsî arzu seni hiçbir zaman terk etmeyip seninle meşgul olmaktadır. Bu nefsî arzu, sıradan yırtıcı hayvanlardan daha zararlıdır. Çünkü sıradan yırtıcı hayvanlar, senin memleketinin çölü olan azalarını ve görünen bedenini yıkar. Ve neticesinde ölüm denilen hal meydana gelir. Ve bu yüzden şehitlik mertebesini kazanman sebebiyle sürekli nimetler verir. Ve bu nefsî arzu düşmanı ise, senin yerleşim yerin ve durağın olan kalbini bozarak dinini kökünden koparır.

“Ey seyyid-i kerîm! Vezîrine ve hâcibine vasıyyet ederim ki senin cibâyâtından ibâret olan sıfât cinsinden senin üzerine ancak kendisinde tahakkuk ettiğin bir sıfat dâhil olsun ki o sıfat, sahîh ve zarûrî olan iki mukaddimenin netîcesidir; ve kerîm ve müstakîm olan iki asıldan bir fer‘dir. Zîrâ sıfât, onlar ile seni helâk etmek için hevânın kendisine verdiği şeylerden, nefsin senin üzerine îrâd eylediği şeydir.&#10024;

Ey yüce efendi! Vezirine ve hâcibine vasiyet ederim ki, senin vergilerinden ibaret olan sıfatlar cinsinden, senin üzerine ancak kendisinde gerçekleştiğin bir sıfat dâhil olsun; o sıfat, doğru ve zorunlu olan iki önermenin sonucudur ve yüce ve doğru olan iki asıldan bir daldır. Çünkü sıfatlar, nefsin, seni onlar ile helak etmek için hevanın kendisine verdiği şeylerden, senin üzerine yüklediği şeydir.

İmdi nefis onları sana güzel bir sûrette olarak getirir. Hâlbuki onların bâtını bunun zıddıdır. Hattâ eğer sen tecrübe edersen, onun sıhhatini bulursun. Böyle olunca tahaffuz et! Sana bir sıfat geldiği ve sana dâhil olduğu vakit edille-i vâzıha ve şerʻiyye ve akliyye ve âdiyye ile onun sâbıkına ve âkıbetine nazar et! Ve onu mihekk-i nazarda ve mecârî-i fikirde tecrübe et! Ve onu mi‘yâr-ı ilim ile vezn eyle ve firâset için mansûb olan edillenin sana verdiği şeyi onun hakkında teferrüs eyle!&#10024;

Şimdi nefis onları sana güzel bir şekilde getirir. Hâlbuki onların iç yüzü bunun zıddıdır. Hatta eğer sen tecrübe edersen, onun doğruluğunu bulursun. Böyle olunca korun! Sana bir sıfat geldiği ve sana dâhil olduğu vakit açık, şer'î, aklî ve âdî delillerle onun geçmişine ve sonucuna bak! Ve onu nazar mihenginde ve fikir mecralarında tecrübe et! Ve onu ilim ölçüsüyle tart ve feraset için konulmuş delillerin sana verdiği şeyi onun hakkında ferasetle anla!

İmdi eğer bir hayrı taʻkîb ederse onunla mütehallî ol! Ve eğer bunun hilâfı olursa&#10024;

Şimdi, eğer bir hayrı takip ederse, onunla ahlâklan! Ve eğer bunun tersi olursa,

َصی onu katl et! İmdi bu sıfat, Resûllullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in, الدمن اء وخ اكمای yaʻnî “Dünyâdan ve onun zehârifinden sâkınınız!” kavliyle bize tenbîh buyurduğu sıfattır. Böyle olunca şey, ancak kendi aslı hasebini taʻkîb eder. Ve ona rücûʻ eyler.”&#10024;

onu öldür! Şimdi bu sıfat, Resûlullah (s.a.v.)’in, “Dünyadan ve onun süslerinden sakınınız!” sözüyle bize tembih ettiği sıfattır. Böyle olunca şey, ancak kendi aslının gereğini takip eder ve ona döner.

Ey seyyid-i kerîm olan rûh, vezîrin olan akla ve hâcibin olan fikre şunu vasıyyet ederim ki senin havâss-i hamsenden hazîne-i hayâline birtakım cibâyât toplanıp gelir ki bu cibâyât sıfât cinsinden olan şeylerdir. Sen bunlardan ancak hakîkatine muttaliʻ olmak sûretiyle kendisinde tahakkuk ettiğin bir sıfatı, hazîne-i hayâline koy! Zîrâ senin bu tahakkuk ettiğin sıfât, sahîh ve zarûrî olan iki mukaddime-i mantıkıyyenin netîce-i sahîhasıdır. Ve biri Kur’ân-ı Kerîm ve diğeri ahâdîs-i şerîfe olmak üzere kerîm ve müstakîm olan iki asıldan bir fer‘dir.&#10024;

Ey yüce efendi olan ruh, vezirin olan akla ve hâcibin olan fikre şunu vasiyet ederim ki, senin beş duyundan hayal hazinene birtakım vergiler toplanıp gelir ki bu vergiler sıfat cinsinden olan şeylerdir. Sen bunlardan ancak hakikatine vâkıf olmak suretiyle kendisinde tahakkuk ettiğin bir sıfatı, hayal hazinene koy! Çünkü senin bu tahakkuk ettiğin sıfatlar, doğru ve zorunlu olan iki mantıkî önermenin doğru sonucudur. Ve biri Kur'ân-ı Kerîm ve diğeri şerefli hadisler olmak üzere yüce ve doğru olan iki asıldan bir daldır.

Meselâ kalabalıkta birisi ayağına basıp seni incitse, sende derhâl bir sıfat-ı gazab peydâ olur. Ve o kimsenin sûreti, hazîne-i hayâline mağzûbun-aleyh olarak dâhil olur. İşte sen bu vakit bir kıyâs-ı mantıkıyye yapıp demelisin ki: “Sıfat-ı gazabla tahakkuk mezmûmdur. Zîrâ Kur’ânı Kerîm mûcibince kazm-ı gayz memdûhdur. Ve her memdûh-i şerʻinin zıddı mezmûm-i şerʻidir. Öyle ise sıfat-ı gazab mezmûm-i şerʻidir. Ve bununla tahakkuk câiz değildir.” veyâhûd aksine bir kıyâs yapıp demelisin ki: “Sıfat-ı hilm ile tahakkuk makbûldür. Zîrâ bu sıfat Kur’ân ve ahâdîsde medh olunmuştur. Ve Kur’ân ve hadîsde her medh olunan sıfatla tahakkuk makbûldür; öyle ise sıfat-ı hilm ile tahakkuk makbûldür.” İşte görülüyor ki sıfat-ı gazab ile adem-i tahakkuk ve sıfat-ı hilm ile tahakkuk hükümleri zikr olunan kıyâs-ı mantıkîlerde îrâd olunan ikişer mukaddimenin netîcesi olur. Ve bu netîce dahi Kur’ân ve hadîs gibi müstakîm ve kerîm olan iki asıldan bir fer‘ olmuş olur. Sana gelen sıfatlardan her bir sıfat hakkında müteyakkız bulunup, eğer böyle kıyâs-ı mantıkî ile bir hükm-i sahîh vermeyecek olur isen, sana dâhil olan fenâ sıfatlara yol vermiş ve onlar ile tahakkuk etmiş olursun. Bu ise senin hakkında zarardır. Zîrâ sıfat dediğimiz şeyler öyle hâllerdir ki nefis onları senin düşmanın olan emîr-i hevâdan alıp, sana verir. Ve hevâ o sıfatlar ile seni helâk etmek ister. Ve nefis o sıfatları sana verdiği vakit, onları zâhiren sana güzel bir sûrette gösterir. Hâlbuki onların bâtını ve hakîkati bunun zıddıdır. Ve çirkindir. Hattâ bu bizim sözümüzün sıhhatini eğer sen kendi nefsinde tecrübe edersen sâbit bulursun. Böyle olunca nefsin verdiği sıfatlardan tahaffuz et! Ve sakın onlar ile tahakkuk etme!&#10024;

Örneğin, kalabalıkta birisi ayağına basıp seni incitse, sende derhâl bir öfke sıfatı ortaya çıkar. Ve o kimsenin şekli, hayal hazinene gazaba uğramış olarak dâhil olur. İşte sen bu vakit mantıkî bir kıyas yapıp demelisin ki: “Öfke sıfatıyla var olmak kınanmıştır. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm gereğince öfkeyi yutmak övülmüştür. Ve şeriatın övdüğü her şeyin zıddı, şeriatın kınadığıdır. Öyle ise öfke sıfatı şeriatın kınadığıdır. Ve bununla var olmak caiz değildir.” veya aksine bir kıyas yapıp demelisin ki: “Hilim (yumuşak huyluluk) sıfatıyla var olmak makbuldür. Çünkü bu sıfat Kur’ân ve hadislerde övülmüştür. Ve Kur’ân ve hadiste övülen her sıfatla var olmak makbuldür; öyle ise hilim sıfatıyla var olmak makbuldür.” İşte görülüyor ki öfke sıfatıyla var olmamak ve hilim sıfatıyla var olmak hükümleri, zikredilen mantıkî kıyaslarda ileri sürülen ikişer önermenin sonucu olur. Ve bu sonuç da Kur’ân ve hadis gibi doğru ve değerli olan iki asıldan bir dal olmuş olur. Sana gelen sıfatlardan her bir sıfat hakkında uyanık bulunup, eğer böyle mantıkî kıyas ile doğru bir hüküm vermeyecek olursan, sana dâhil olan kötü sıfatlara yol vermiş ve onlar ile var olmuş olursun. Bu ise senin hakkında zarardır. Çünkü sıfat dediğimiz şeyler öyle hâllerdir ki nefis onları senin düşmanın olan heva emîrinden alıp, sana verir. Ve heva o sıfatlar ile seni helak etmek ister. Ve nefis o sıfatları sana verdiği vakit, onları zahiren sana güzel bir şekilde gösterir. Hâlbuki onların bâtını ve hakikati bunun zıddıdır. Ve çirkindir. Hatta bu bizim sözümüzün doğruluğunu eğer sen kendi nefsinde tecrübe edersen sabit bulursun. Böyle olunca nefsin verdiği sıfatlardan korun! Ve sakın onlar ile var olma!

İmdi sana bir sıfat geldiği ve sana dâhil olduğu vakit, edille-i vâzıha ve şerʻiyye ve aklıyye ve âdiyye ile onun evveline ve âhirine nazar et! Ve onu nazar-ı aklî mihekkine vur! Ve fikir mecrâlarında tecrübe et! Ve onu ilim ölçüsü ile tart ve firâset için nasb edilmiş olan delâili mantıkıyyenin sana verdiği netîceyi o sıfat hakkında teferrüs eyle! Meselâ nefis sana der ki: “Ramazan geldi, vücûdun zaîfdir. Sana sıfat-ı sâimiyyet ile kıyâm zarardır. Ve oruç tuttuğun vakit vücûdun büsbütün zaîf düşer, diğer ferâizi de edâ edemezsin.” Bu zâhirde maʻkûl ve güzel görünür. İmdi sen, nefsin bu hükmünü delîl-i vâzıh-ı şerʻîye ve aklîye tatbîk edersen, çirkin bulursun. Ve meselâ nefse dersin ki: “Ey nefis, ben şimdiye kadar her gün yedim; içtim; vücûdum ayn-ı za‘f içinde idi. Ve yemek ve içmek bu za‘fa çâre-sâz olamadı. Ve sıyâm büsbütün ekl ve şürbü terk olmayıp, bir günlük bir mes’eledir. Ondan sonra iftâr edip vücûdu ekl ve şürb ile takviye mümkündür. Husûsiyle bende bir hastalık yoktur ki nakz-ı sıyâm câiz olsun. Bilâ-maraz nakz-ı sıyâm nassa muhâlif bir harekettir ve nassa muhâlif her bir hareket ise ma‘sıyettir. Öyle ise nakz-ı sıyâm benim için irtikâb-ı ma‘sıyettir.”&#10024;

Şimdi sana bir sıfat geldiği ve sana dâhil olduğu zaman, açık ve şeriatla ilgili, akılla ilgili ve âdetlere uygun delillerle onun başlangıcına ve sonuna bak! Ve onu aklî mihenk taşına vur! Ve düşünce mecralarında tecrübe et! Ve onu ilim ölçüsü ile tart ve firaset için konulmuş olan mantıkî delillerin sana verdiği sonucu o sıfat hakkında anla! Örneğin nefis sana der ki: “Ramazan geldi, vücudun zayıftır. Sana oruç tutma sıfatıyla ayakta durmak zararlıdır. Ve oruç tuttuğun zaman vücudun büsbütün zayıf düşer, diğer farzları da yerine getiremezsin.” Bu, görünüşte makul ve güzel görünür. Şimdi sen, nefsin bu hükmünü açık şeriat deliline ve akıl deliline uyguladığında, çirkin bulursun. Ve örneğin nefse dersin ki: “Ey nefis, ben şimdiye kadar her gün yedim; içtim; vücudum zayıflığın ta kendisi içinde idi. Ve yemek ve içmek bu zayıflığa çare olamadı. Ve oruç, büsbütün yeme ve içmeyi terk etmek olmayıp, bir günlük bir meseledir. Ondan sonra iftar edip vücudu yeme ve içme ile güçlendirmek mümkündür. Özellikle bende bir hastalık yoktur ki orucu bozmak caiz olsun. Hastalık olmaksızın orucu bozmak nassa (Kur'an ve Sünnet'in açık hükmüne) aykırı bir harekettir ve nassa aykırı her bir hareket ise günahtır. Öyleyse orucu bozmak benim için günah işlemek demektir.”

Ve kezâ meselâ nefis sana der ki: “Vücûdunu takviye için şarâb iç; zîrâ umûr-ı dünyâ ve âhiret bu vücûdun kuvveti ile kâimdir. Ve şarâbın nefʻi ise Kur’ân’da mezkûrdur. Ve her ne kadar hurmeti var ise de “Zarûretler memnû‘ olan şeyleri mübâh kılar.” kâide-i umûmiyyesince senin için men‘-i şerʻî dahi yoktur.” Sen bu hükmü nazar-ı aklî mihekkine vurur ve fikir mecrâlarında teemmül eder ve onu mi‘yâr-ı ilim ile tartar da dersin ki: “Ey nefis, Hakk Teâlâ hazretleri كُلُوا مِن َ الطَّيِّبَاتِ (Mü’minûn, 23:51) buyurur. Ve şarâb habîsdir. Tayyib değildir, tayyibât arasında vücûdu takviye edecek birçok ağdiye-i nâfiʻa vardır. Binâenaleyh şarâb içmek benim için aslâ zarûrî bir şey değildir ki mübâh olsun. Belki benim için şürb-i hamr ma‘sıyettir. Zîrâ nass-ı kât‘ı ile memnû‘dur. Ve her nass-ı katʻı ile memnû‘ olan şeyi işlemek ma‘sıyettir, öyle ise şürb-i hamr ma‘sıyettir. Ve şarâbın nefʻi her ne kadar Kur’ân-ı Kerîm’de mezkûr ise de َمِن نَّفعِهِمَا كْيی وَإِثمهمَآ أ (Bakara, 2:219) nassı ile günâhın nefʻinden daha büyük olduğu tasrîh olmuştur. Ve fenâlığı daha büyük olan bir emr-i nâfiʻi ihtiyâr, nekâl-i âhirete sebeb olduğundan elbette onun terki evlâdır. Binâenaleyh şürb-i hamrdan vazgeçmek evlâdır.” İşte görülüyor ki nefsin hükümleri zâhirde fâideli ve güzel görünür, fakat teemmül olunursa onun zıddı olan çirkin netîceleri zuhûr eder.&#10024;

Ve aynı şekilde, örneğin nefis sana der ki: “Varlığını güçlendirmek için şarap iç; çünkü dünya ve ahiret işleri bu varlığın kuvveti ile ayakta durur. Ve şarabın faydası ise Kur’an’da zikredilmiştir. Ve her ne kadar haramlığı var ise de “Zaruretler yasak olan şeyleri mübah kılar.” genel kuralınca senin için şer'î bir yasaklama dahi yoktur.” Sen bu hükmü aklî mihenk taşına vurur ve fikir mecralarında derinlemesine düşünür ve onu ilim ölçüsü ile tartar da dersin ki: “Ey nefis, Yüce Allah hazretleri كُلُوا مِن َ الطَّيِّبَاتِ (Temiz ve helal şeylerden yiyin) buyurur. Ve şarap pistir. Temiz değildir, temiz şeyler arasında varlığı güçlendirecek birçok faydalı gıda vardır. Bu sebeple şarap içmek benim için asla zaruri bir şey değildir ki mübah olsun. Aksine benim için şarap içmek günahtır. Çünkü kesin bir nass ile yasaklanmıştır. Ve her kesin nass ile yasaklanan şeyi işlemek günahtır, öyle ise şarap içmek günahtır. Ve şarabın faydası her ne kadar Kur’an-ı Kerim’de zikredilmiş ise de َمِن نَّفعِهِمَا كْيی وَإِثمهمَآ أ (İkisinin günahı faydasından daha büyüktür) nassı ile günahın faydasından daha büyük olduğu açıkça belirtilmiştir. Ve kötülüğü daha büyük olan faydalı bir işi tercih etmek, ahiret azabına sebep olduğundan elbette onu terk etmek daha iyidir. Bu sebeple şarap içmekten vazgeçmek daha iyidir.” İşte görülüyor ki nefsin hükümleri görünüşte faydalı ve güzel görünür, fakat derinlemesine düşünülürse onun zıddı olan çirkin neticeleri ortaya çıkar.

İşte nefisden gelen her bir sıfatı bu numûnelere tatbikan tefekkür et! Eğer bir hayrı taʻkîb eder ve kıyâsen netîceleri hayra müncer olursa onunla tahakkuk et! Ve tezeyyün eyle ve eğer dünyâca ve âhiretçe hayrın hilâfı olan şerre müncer olursa sakın, o sıfatla mütehakkık olmayıp, onu katl ve imhâ et! İşte katli îcâb eden sıfat, (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in, ایاكم&#10024;

İşte nefisten gelen her bir sıfatı bu örneklere uygulayarak düşün! Eğer bir hayrı takip eder ve kıyas yoluyla sonuçları hayra dönüşürse, o sıfatla gerçekleş ve süslen! Eğer dünya ve ahiret açısından hayrın zıddı olan şerre dönüşürse, sakın o sıfatla gerçekleşme, onu öldür ve yok et! İşte öldürülmesi gereken sıfat, (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'in, ایاكم

َصی اء الدمن وخ yaʻnî “Zehârif-i dünyâdan sakınınız.” hadîs-i şerîfinde bize tenbîh buyurduğu&#10024;

"Zehârif-i dünyâdan sakınınız." hadîs-i şerîfinde bize tenbih buyurduğu gibi.

َصی sıfattır. اء الدمن خ “Hadrâu’d-demen” aslında fenâ bir muhîtte yetişmiş “güzel kadına” ıtlâk olunur ki zâhiri gâyet güzel ve fakat bâtını olan ahlâkı gâyet çirkindir. Dünyâ dahi bunun&#10024;

"Hadrâu'd-demen" aslında kötü bir çevrede yetişmiş "güzel kadına" denir ki, dış görünüşü çok güzel ve fakat iç dünyası olan ahlakı çok çirkindir. Dünya da bunun

َصی gibidir. Zâhiri müzeyyen; fakat bâtını mülevvesdir. Bu sebeble اء الدمن ایاكم وخ hadîs-i şerîfi dünyâdan ve onun zehârifinden kinâye olur. Böyle olunca herhangi bir şeyin aslı ne keyfiyyette ise o şey, kendi aslının o keyfiyyetini taʻkîb eder. Ve ona râci‘ olur. Yaʻnî evveli hayr ise âhiri de hayr olur. Zîrâ ism-i Hâdî hazretinden vârid olan bir sıfat bu aslın iktizââtı ne ise onu ve ismi Mudill hazretinden gelen bir sıfat dahi bu aslın îcâbâtını taʻkîb eder. Ve her birisi kendi aslına rücûʻ eyler. Zîrâ bu iki asıl yekdiğerinin zıddıdır. Binâenaleyh birinin hasebi ve keyfiyyeti de diğerinin zıddı olur. الضدان ال یجتمعان Kâidesince onlardan sudûr eden ahvâlden hiçbirisi diğerine rücûʻ etmez; yine kendi aslına gider.&#10024;

O, gübredeki yeşillik gibidir. Dışı süslü; fakat içi kirlidir. Bu sebeple "Gübredeki yeşillikten sakınınız!" hadis-i şerifi, dünyadan ve onun süslerinden kinaye olur. Böyle olunca herhangi bir şeyin aslı ne nitelikte ise o şey, kendi aslının o niteliğini takip eder. Ve ona döner. Yani evveli hayır ise sonu da hayır olur. Çünkü Hâdî isminden gelen bir sıfat bu aslın gereklilikleri ne ise onu ve Mudill isminden gelen bir sıfat da bu aslın icaplarını takip eder. Ve her biri kendi aslına döner. Çünkü bu iki asıl birbirinin zıddıdır. Bu sebeple birinin durumu ve niteliği de diğerinin zıddı olur. "Zıtlar bir araya gelmez" kaidesince onlardan meydana gelen hallerden hiçbirisi diğerine dönmez; yine kendi aslına gider.

TENBÎH

“Zât-ı şerîfe-i rûhâniyyen üzerine hâfız ol! Ve onun kadrini ve ne için îcâd olunduğunu ve murâd ne olduğunu ârif ol! Ve mümkün olduğu kadar kıyâm ve kuûdda ve hareket ve sükûnda ve bütün efʻâlinden bunun gibilerinde onu ancak emr-i ilâhî-i ulvîden tasarruf eyle!&#10024;

Ruhanî şerefli zâtını koru! Ve onun değerini, ne için yaratıldığını ve maksadın ne olduğunu bil! Ve mümkün olduğu kadar ayakta dururken, otururken, hareket ederken, dururken ve bütün fiillerinden bunun gibilerinde onu ancak yüce ilâhî emirden tasarruf et!

İmdi mütehakkık ol! Hızır, وَمَا فَعَلْته عَن أمرِي (Kehf, 18:82) yaʻnî “Ben onu kendi emrimden işlemedim.” dedi. “Nücûma bir bakış baktı da ben hastayım dedi.” (Saffât, 37:88-89) وَمَا يَنطِق عَن ِ الْهَوَى (Necm, 53:3) Yaʻnî “Hevâdan söylemez.” Ve mülkünde infâzı emirden sakın! Tâ ki onun hakkında vezîrinle müşâvere kıl! Zîrâ senin onunla müşâveren onun kalbinde senin meveddetini tesbît eder. Ve meveddet şefkati îrâs eyler. Ve şefkat nushu îrâs eder. Ve nusuh adli îrâs eyler ve bekâ-i memleket adl iledir. İşte imâmın sıfatları ve hâlleri böyle olmak lâzımdır. Yoksa helâk olur ve helâk eyler.”&#10024;

Şimdi iyi anla! Hızır, وَمَا فَعَلْته عَن أمرِي (Kehf, 18:82) yani “Ben onu kendi emrimle yapmadım.” dedi. “Yıldızlara bir bakış baktı da ben hastayım dedi.” (Saffât, 37:88-89) وَمَا يَنطِق عَن ِ الْهَوَى (Necm, 53:3) Yani “Hevâdan söylemez.” Ve mülkünde bir emri uygulamaktan sakın! Ta ki onun hakkında vezirinle istişare et! Çünkü senin onunla istişaren, onun kalbinde senin sevgini yerleştirir. Ve sevgi şefkati doğurur. Ve şefkat öğüdü doğurur. Ve öğüt adaleti doğurur ve devletin bekası adalet iledir. İşte imamın sıfatları ve halleri böyle olmak lazımdır. Yoksa helak olur ve helak eder.

Ey halîfe-i Hakk olan rûh, şerîf ve rûhânî olan zâtını te’sîrât-ı nefsâniyyeden hıfz eyle! Ve zâtının kudretini bil! Zîrâ onu istihlâf eden Hakk Subhânehu ve Teâlâ hazretleri onu kendi cemâlini müşâhede için îcâd eylemiştir. Ve onun âlem-i kesâfete taalluku ve cisme olan irtibâtı bî-tekeyyüfî, merâtib-i vücûdun kâffesinde şuûnât-ı ilâhiyyenin zuhûr ve bürûzu içindir. Binâenaleyh onun îcâdından murâd-ı ilâhî celâ ve isticlâdır. Böyle olunca mümkün olduğu kadar kıyâmda ve kuûdda ve hareket ve sükûnda ve cemî‘-i efʻâlinden buna mümâsil olan şeylerde zâtını ancak emr-i ilâhî-i ulvîden tasarruf eyle! Yoksa emr-i ilâhî-i süflîden tasarruf etme ve emr-i ilâhî-i süflî, emr-i nefsânîdir. Binâenaleyh ahkâm-ı nefsâniyye ile değil, ahkâmı rûhâniyye ile mütehakkık ol!&#10024;

Ey Hakk'ın halifesi olan ruh, şerefli ve ruhanî olan zâtını nefsanî tesirlerden koru! Ve zâtının kudretini bil! Çünkü onu halife kılan Yüce Allah, onu kendi cemâlini müşâhede etmesi için var etmiştir. Ve onun kesafet âlemine ait olması ve cisme olan bağlantısı, keyfiyetsiz bir şekilde, varlık mertebelerinin hepsinde ilâhî hallerin ortaya çıkması ve belirmesi içindir. Bu sebeple onun var edilmesinden ilâhî murat, celâ ve isticlâdır (açığa çıkma ve açığa çıkarma). Böyle olunca, mümkün olduğu kadar ayakta dururken ve otururken ve hareket ederken ve dururken ve bütün fiillerinden buna benzer olan şeylerde zâtını ancak yüce ilâhî emirden yönet! Yoksa aşağı ilâhî emirden yönetme ve aşağı ilâhî emir, nefsanî emirdir. Bu sebeple nefsanî hükümlerle değil, ruhanî hükümlerle gerçekleş!

Zîrâ zât-ı şerîfin emîr-i hevâya meclûb olan halîle-i nefsine temâyülden ve onun rengine boyanmaktan imtinâ‘ edince, safvet ve tahâret-i asliyyesi sebebiyle emr-i ilâhî-i ulvîyi yaʻnî ulvî olan ahkâm-ı rûhâniyyeyi kabûl eder. Nitekim Sûre-i Kehf’de hikâye buyrulan Musâ ve Hızır (aleyhi’s-selâm) kıssasında Cenâb-ı Hızır yaptığı işleri, emr-i nefsânî-i süflîden yapmadığını beyânen ه عَن أمرِيوَمَا فَعَلْت (Kehf, 18:82) buyurmuştur. Ve kezâ İbrâhîm (aleyhi’sselâm)’ın “Nücûma bir bakış bakıp da ben hastayım dedi.”ği (Saffât, 37:88-89) Kur’ân-ı Kerîm’de mezkûrdur. O Hazret’in bu kelâmı ise وَمَا يَنطِق عَن ِ الْهَوَى (Necm, 53:3) âyet-i kerîmesi&#10024;

Çünkü şanlı zât, hevanın emrine kapılmış olan nefs eşine meyletmekten ve onun rengine boyanmaktan kaçınınca, asıl saflığı ve temizliği sebebiyle yüce ilâhî emri, yani yüce ruhanî hükümleri kabul eder. Nasıl ki Kehf Suresi'nde hikâye edilen Musa ve Hızır (a.s.) kıssasında, Cenâb-ı Hızır yaptığı işleri, süflî nefsanî bir emirden yapmadığını açıklayarak "Ve ben bunları kendi emrimle yapmadım." (Kehf, 18:82) buyurmuştur. Aynı şekilde İbrahim (a.s.)'ın "Yıldızlara bir bakış bakıp da ben hastayım dediği" (Saffât, 37:88-89) Kur'ân-ı Kerîm'de zikredilmiştir. O Hazret'in bu sözü ise "O, hevasından konuşmaz." (Necm, 53:3) ayet-i kerimesiyle açıklanır.

َ mûcibince emîr-i hevânın nefse ilkâ eylediği bir şey olmayıp, يویحَِّلَّ وَیح إِن هو َ إ (Necm, 53:4)&#10024;

(Necm, 53:4) ayetinin gereğince, heva emîrinin nefse ilka ettiği bir şey olmayıp,

ي âyet-i kerîmesi mısdâkınca enbiyâ (aleyhimü’s-selâm)’a hâss olan emr-i ilâhî-i ulvîden bir tasarruf idi.&#10024;

Bu, "ي" ayet-i kerimesinin işaret ettiği gibi, peygamberlere (a.s.) özgü olan yüce ilahi emirden bir tasarruftu.

İmdi ey halîfe, mülkün olan cisimde bir emri infâz edeceğin vakit, vezîrin olan akıl ile müşâvere et! Onunla müşâvere etmezden evvel, infâz-ı emirden hazer eyle! Zîrâ senin akıl ile müşâveren onun kalbinde sana karşı onun meveddetini tesbît eder. Ve sübût-i meveddetten şefkat hâsıl olur. Ve şefkat nasîhatı iktizâ eder. Ve nasîhat adle sebeb olur. Ve mülkün bekâsı adl iledir. Zîrâ idâre-i umûrda ifrât ve tefrît intizâmı bozar. Ve intizâm-ı idâre ancak umûrda iʻtidâl ile kâim olur. İşte mülk-i cisimde halîfe olan rûhun idâresi bu vech ile olduğu gibi hükûmet-i zâhirede umûr-ı ibâdı tedvîre me’mûr olan imâmın sıfatları ve hâlleri dahi aynen böyle olmak lâzımdır. Aksi hâlde o imâm helâk olur. Yaʻnî makâm-ı imâmetten sâkıt olur. Ve makâm-ı imâmette kaldıkça da mülkünü harâb ve tebʻasını helâk eyler. Adâletten inhirâf eden rüesâ-yı hükûmâtın gerek kendilerinin ve gerek tebʻalarının helâk-ı sûrî ve maʻnevîlerinin tevârîh-i selefde yüzlerce misâli vardır.&#10024;

Şimdi ey halife, mülkün olan bedende bir emri uygulayacağın zaman, vezirin olan akıl ile danış! Onunla danışmadan önce, emri uygulamaktan sakın! Çünkü senin akıl ile danışman, onun kalbinde sana karşı sevgisini sabit kılar. Ve sevginin sabit olmasından şefkat meydana gelir. Ve şefkat nasihati gerektirir. Ve nasihat adalete sebep olur. Ve mülkün bekası adalet iledir. Çünkü işlerin idaresinde aşırılık ve eksiklik düzeni bozar. Ve idare düzeni ancak işlerde denge ile ayakta durur. İşte beden mülkünde halife olan ruhun idaresi bu şekilde olduğu gibi, görünen hükümette kulların işlerini yönetmekle görevli olan imamın sıfatları ve halleri de aynen böyle olmak lazımdır. Aksi halde o imam helak olur. Yani imamet makamından düşer. Ve imamet makamında kaldıkça da mülkünü harap ve tebaasını helak eder. Adaletten sapan hükümet başkanlarının gerek kendilerinin gerekse tebaalarının zahiri ve manevi helaklerinin geçmiş tarihlerde yüzlerce örneği vardır.

BÂB

“İmâm dörtten biri olmaktan halî değildir. Ve mevcûd, cûd ile zâhir ve dâim olur. Hükemâ derler ki: Mülûk dörttür, onun beşincisi yoktur.&#10024;

İmam, dördün bir parçası olmaktan uzak değildir. Ve var olan, cömertlikle görünür ve sürekli olur. Filozoflar derler ki: Krallar dörttür, onun beşincisi yoktur.

• Nefsine sahî, raiyyesine sahî,

• Ve nefsine leîm, raiyyesine leîm,

• Ve nefsine sahî, raiyyesine leîm,

• Ve nefsine leîm, raiyyesine sahîdir.

Ve bir mülk bu evsâfın birinden hâlî değildir. Bunun gibi bu halîfe-i ilâhî dahi onların birinden hâlî olmaz. Ve iʻtibâr iki nüshânın tashîhi içindir. İmdi biz deriz ki: Vücûd-i insânîde bizim için ilim zâhir oldu. Ve o makâm-ı cem‘dir. Ve amel zâhîr oldu ve o makâm-ı tefrikadır. O da hadd-i Kürsî’dir. Ve evvelki hadd-i Arş’tır. İmdi vitr mevziʻi kademeynden ibâret olan Kürsî’ye vârid olur. Arza şefʻiyyeti ketb eyler. Ve bu mülk, leyle-i mübârekedir ki onda her bir emr-i hakîm ayrılır.&#10024;

Ve bir mülk, bu vasıfların birinden boş değildir. Bunun gibi, bu ilâhî halife de onların birinden boş olmaz. Ve itibar, iki nüshanın tashih edilmesi içindir. Şimdi biz deriz ki: İnsanî varlıkta bizim için ilim ortaya çıktı. Ve o, cem makamıdır (bütünlük makamı). Ve amel ortaya çıktı ve o, tefrika makamıdır (ayrılık makamı). O da Kürsî'nin sınırıdır. Ve önceki, Arş'ın sınırıdır. Şimdi vitr (tek) mevzii, iki kademeden (ayak basma yerinden) ibaret olan Kürsî'ye gelir. Arza şefaatini yazar. Ve bu mülk, mübarek gecedir ki onda her bir hikmetli iş ayrılır.

İmdi ey seyyid;

• Eğer sen sâhib-i ilim ve amel isen nefsine sahîsin, raiyyene de sahîsin.&#10024;

Eğer sen ilim ve amel sahibi isen, kendine cömertsin, halkına da cömertsin.

• Ve eğer sâhib-i ilim ve amel değil isen nefsine leîmsin, raiyyene de leîmsin.&#10024;

Eğer ilim ve amel sahibi değilsen, kendine karşı alçaksın, halkına karşı da alçaksın.

• Ve eğer sâhib-i ilim olup sâhib-i amel değil isen nefsine sahîsin, raiyyene leîmsin.&#10024;

Ve eğer ilim sahibi olup amel sahibi değilsen, nefsine cimrisin, halkına alçaksın.

• Ve eğer sâhib-i amel olup sâhib-i ilim değil isen nefsine leîmsin, raiyyene sahîsin.&#10024;

Ve eğer amel sahibi olup ilim sahibi değilsen, nefsine cimrisin, halkına cömertsin.

Ve burada bir sırr vardır ki onun keşfinden men‘ olunduk; onu ehl-i ezvâk ve tahakkuka terk eyledik.”&#10024;

Ve burada bir sır vardır ki, onun keşfinden men edildik; onu zevk ve tahakkuk ehli olanlara bıraktık.

Yaʻnî hükûmet-i zâhirede imâm ve halîfe dört nevʻidir. Bu dört nevʻin biri olmaktan hâlî değildir. Ve mevcûd olan mezâhir, cûd-i ilâhî ile yaʻnî atâya-yı esmâiyye ile zâhir ve dâim olur. Zîrâ Hakk Teâlâ hazretleri esmâsı hasebiyle dâimü’t-tecellîdir. Bu tecelliyât-ı ilâhiyye bir ân taʻtîl kabûl etmez. Eğer bir ân munkatıʻ olsa, vücûd-i mezâhir ma‘dûm olur. Ve esmâ-i ilâhiyye yekdiğerinin zıddı olarak mütekâbildir. Binâenaleyh âlemde bu sebeble ezdâd-ı mütenevviʻa vâkiʻ olur. İmâmın dört nevʻi olması dahi bu sebebdendir; hükemâ derler ki: Mülûk ve hükümdârlar dört nevʻidir; onun beşincisi yoktur. Şöyle ki:&#10024;

Yani, görünen yönetimde imam ve halife dört çeşittir. Bu dört çeşitten biri olmaktan hâlî değildir. Ve mevcut olan mazharlar (tecellî yerleri), ilâhî cömertlikle, yani isimlere ait bağışlarla ortaya çıkar ve devam eder. Çünkü Yüce Allah, isimleri gereği sürekli tecellî hâlindedir. Bu ilâhî tecellîler bir an bile kesintiyi kabul etmez. Eğer bir an kesilse, mazharların varlığı yok olur. Ve ilâhî isimler birbirinin zıddı olarak karşılıklıdır. Bu sebeple âlemde çeşitli zıtlıklar meydana gelir. İmamın dört çeşidi olması da bu sebeptendir; hikmet sahipleri derler ki: Krallar ve hükümdarlar dört çeşittir; beşincisi yoktur. Şöyle ki:

1- Nefsine karşı sahî ve raiyyesine karşı da sahîdir.&#10024;

1- Kendisine karşı cömert ve halkına karşı da cömerttir.

2- Nefsine karşı leîm ve raiyyesine karşı da leîmdir.&#10024;

2- Kendisine karşı cimri ve halkına karşı da cimridir.

3- Nefsine karşı sahî ve raiyyesine karşı leîmdir.&#10024;

Nefsine karşı cömert, halkına karşı cimridir.

4- Nefsine karşı leîm ve raiyyesine karşı sahîdir.&#10024;

4- Kendisine karşı cimri, halkına karşı cömerttir.

İşte alemde mevcûd-i mülûktan herhangi birisi bu ta‘dâd olunan vasıfların birinden hâlî değildir. Bunun gibi hükûmet-i bâtınede bu halîfe-i ilâhî dahi bu evsâfın birinden hâlî olmaz. Bu halîfe-i ilâhî insânın mülk-i cisminde mutasarrıf olan rûhdur. Bu zikr olunan kelâmdaki iʻtibâr, iki nüshanın yaʻnî alem-i ekber olan âlem-i şehâdetin hey’et-i mecmû‘ası ile âlem-i asgâr olan insânın tashîh ve tesbîti içindir. Zîrâ yukarıdaki şerhlerde mürûr ettiği üzere âlem-i ekberde her ne mevcûd ise âlem-i asgârda dahi onun misli mevcûddur.&#10024;

İşte âlemde mevcut olan hükümdarlardan herhangi biri, sayılan bu vasıflardan birinden yoksun değildir. Bunun gibi, bâtınî hükümette bu ilâhî halife de bu vasıflardan birinden yoksun olmaz. Bu ilâhî halife, insanın cisim mülkünde tasarruf eden ruhtur. Zikredilen bu sözdeki itibar, iki nüshanın, yani âlem-i ekber (büyük âlem) olan âlem-i şehadetin (görünen âlem) bütün yapısı ile âlem-i asgâr (küçük âlem) olan insanın doğrulanması ve sabitlenmesi içindir. Çünkü yukarıdaki açıklamalarda geçtiği üzere, âlem-i ekberde ne mevcut ise, âlem-i asgârda da onun benzeri mevcuttur.

İmdi biz deriz ki: Vücûd-i insânîde bizim için nisbet-i ilim zâhir oldu. Ve o nisbet-i ilim makâm-ı cem‘dir. Zîrâ ilim sıfât-ı ilâhiyyedir. Ve efrâd-ı insâniyyede zâhir olan ilmin o ilm-i küllîye ittisâli ve onda ictimâʻı vâreste-i îzâhdır. Ve kezâ vücûd-i insânîde amel zâhir oldu. Ve o amel makâm-ı tefrikadır. Zîrâ amel için âlet lâzımdır. Ve âlet sûret-i kesîfe-i insâniyyedir. Ve suver-i kesîfe-i eşyâ gayriyyet libâsıyla vücûd-i Hakk’ın zuhûrundan ibâret olup, makâm-ı tefrikadır. Yaʻnî ayrılık mertebesidir. Ve bu makâm-ı tefrika hadd-i Kürsî’dir. Yaʻnî sâha-i tabîattır ki Nefs-i Küllî bu destgâh-ı tabîatta mütekevvindir. Ve evvelki makâm-ı cem‘ ise haddi Arş’tır. Yaʻnî mertebe-i vahdettir ki o mertebede gayriyyet yoktur.&#10024;

Şimdi biz deriz ki: İnsan varlığında bizim için ilim bağıntısı ortaya çıktı. Ve o ilim bağıntısı cem' makamıdır (bütünlük makamı). Çünkü ilim, ilahi sıfatlardandır. Ve insan fertlerinde ortaya çıkan ilmin, o küllî ilme bağlanması ve onda toplanması açıklamaya muhtaç değildir. Aynı şekilde insan varlığında amel ortaya çıktı. Ve o amel tefrika makamıdır (ayrılık makamı). Çünkü amel için alet gereklidir. Ve alet, insanın kesif (yoğun) suretidir. Ve eşyanın kesif suretleri, başkalık elbisesiyle Hakk'ın varlığının zuhurundan ibaret olup, tefrika makamıdır. Yani ayrılık mertebesidir. Ve bu tefrika makamı Kürsî'nin sınırıdır. Yani tabiat sahasıdır ki Küllî Nefs bu tabiat tezgahında oluşmuştur. Ve evvelki cem' makamı ise Arş'ın sınırıdır. Yani vahdet mertebesidir ki o mertebede başkalık yoktur.

İmdi vitr ve tek olan vücûd-i Hakk, iki kademin yaʻnî cemâl ve celâlin mevziʻ-i zuhûrundan ibâret olan Kürsî’ye yaʻnî Nefs-i Küllî’nin tekevvün eylediği sâha-i tabîata vârid olur. Ve arz dediğimiz vücûd-i izâfî âlemine şefʻiyyet, yaʻnî çiftlik, ketb eyler ve bu mülk yaʻnî vücûd-i izâfî mertebesi leyle-i mübârekedir ki فِيهَا يفرَق كُل أمر حَكِيمٍ (Duhân, 44:4) âyet-i kerîmesi mûcibince o leyle-i mübârekede her bir emr-i hakîm ayrılır. Zîrâ nefis kesâfet-i tabîiyye-i zulmâniyye içindedir. Ve hakîm olan Hakk Teâlâ hazretlerinin her bir şe’n-i ilâhîsi yaʻnî gerek esmâ-i cemâliyyesinin ve gerek esmâ-i celâliyyesinin ahkâmı o mertebede yekdiğerinden ayrı bir sûrette zâhir olur. Ve mertebe-i vahdet, mertebe-i ahadiyyenin istivâ eylediği bir Arş’tır ve o hakîkat-i Muhammediyyeden ibârettir. Ve bu mertebeye ulûhiyyet mertebesi dahi derler. Ve Arş ve Kürsî’ye âid olan tafsîlât-ı sâire üçüncü bâbın şerhinde mürûr etti.&#10024;

Şimdi, tek ve eşsiz olan Hakk'ın varlığı, iki ayağın, yani cemâl ve celâlin zuhûr yeri olan Kürsî'ye, yani Küllî Nefs'in oluştuğu tabiat sahasına girer. Ve arz dediğimiz izafî varlık âlemine çiftlik, yani ikilik, yazar ve bu mülk, yani izafî varlık mertebesi, Duhân Suresi'nin 4. ayeti gereğince "فِيهَا يفرَق كُل أمر حَكِيمٍ" (Onda her hikmetli iş ayrılır) buyurulduğu mübarek gecedir. Çünkü nefis, karanlık tabiatın yoğunluğu içindedir. Ve hikmet sahibi Yüce Allah'ın her bir ilâhî hali, yani gerek cemâl isimlerinin gerekse celâl isimlerinin hükümleri o mertebede birbirinden ayrı bir şekilde ortaya çıkar. Ve vahdet mertebesi, ahadiyyet mertebesinin istivâ ettiği bir Arş'tır ve o, hakîkat-i Muhammediyye'den ibarettir. Ve bu mertebeye ulûhiyyet mertebesi de derler. Ve Arş ve Kürsî'ye ait diğer ayrıntılar üçüncü bölümün şerhinde geçti.

İmdi ey hükûmet-i zâhirede imâm olan seyyid veyâ ey vücûd-i insânî mülkünde halîfe olan rûh, eğer sen sâhib-i ilim olup, tebʻan üzerinde bu ilmin îcâbâtına tevfîkan âdilâne icrâ-yı amel edersen hem nefsine ve hem de raiyyene sahîsin. Ve eğer bunun aksi olarak câhil ve âdilâne ve âlimâne amel sâhibi değil isen hem nefsine ve hem de raiyyene leîmsin. Ve eğer ilim sâhibi olup da bu ilminle âmil değil isen, nefsini ilim ile tezyîn etmiş olduğun için nefsine sahî ve raiyyene leîmsin ve eğer amel sâhibi olup da ilim sâhibi değil isen nefsine leîmsin fakat raiyyene sahîsin.&#10024;

Şimdi ey görünen yönetimde önder olan efendi veya ey insan varlığı mülkünde halife olan ruh, eğer sen ilim sahibi olup, tebaan üzerinde bu ilmin gerekliliklerine uygun olarak adaletle iş yaparsan hem kendine hem de halkına cömertsin. Ve eğer bunun aksine cahil ve adaletli ve bilgili iş yapma sahibi değilsen hem kendine hem de halkına cimrisin. Ve eğer ilim sahibi olup da bu ilminle amel etmiyorsan, nefsini ilim ile süslemiş olduğun için kendine cömert ve halkına cimrisin ve eğer amel sahibi olup da ilim sahibi değilsen kendine cimrisin fakat halkına cömertsin.

Hz. Şeyh (radiyallahu anh) buyururlar ki: Bu aksâm-ı erbaaya taalluk eden bir sırr vardır ki o sırrı ehlinin gayrîye keşf etmekten men‘ olunduk. Zîrâ o sırr hâlen ve zevkan idrâk olunabilir. Binâenaleyh onu ehl-i ezvâka ve hakâyık-ı ilâhiyye ile tahakkuk edenlere terk ettik. Çünkü hâle ve zevke âid esrâr-ı ilâhiyyeyi söylemek ve yazmak ile anlamak kâbil değildir.&#10024;

Hz. Şeyh (Allah ondan razı olsun) buyururlar ki: Bu dört kısma ilişkin bir sır vardır ki, o sırrı ehli olmayana açıklamaktan men edildik. Çünkü o sır, hâl (manevi durum) ve zevk (manevi tatma) yoluyla idrak edilebilir. Bu sebeple onu, manevi tatlara sahip olanlara ve ilahi hakikatlerle tahakkuk edenlere (gerçekleşenlere) bıraktık. Çünkü hâle ve zevke ait ilahi sırları söylemek ve yazmakla anlamak mümkün değildir.

“Ve aksâm, inhisâr etti ve belki bir mu‘teriz der ki: İki kısmı teslîm edelim. Ve onlar senin sâhib-i ilim ve amel-i kavlindir. İmdi o âmil olan âlimdir. Ve ilim ve amel sâhibi olmayan onun aksidir. Ve diğer iki kısmı teslîm etmeyiz. İmdi biz ona deriz ki: Aksâm sahîh ve vâzıhdır. Ve beyânı budur ki: Muhakkak ervâhın naîmi ulûm ve mükâşefât iledir. Ve ecsâmın naîmi mat‘ûmât ve meşmûmât cinsinden mahsüsât iledir. Ve onların azâbı bunun ezdâdı iledir.&#10024;

"Ve kısımlar sınırlı kaldı ve hatta bir itirazcı der ki: İki kısmı kabul edelim. Ve onlar senin ilim ve söz ameli sahibindir. Şimdi o amel eden âlimdir. Ve ilim ve amel sahibi olmayan onun aksidir. Ve diğer iki kısmı kabul etmeyiz. Şimdi biz ona deriz ki: Kısımlar sahih ve açıktır. Ve açıklaması şudur ki: Muhakkak ruhların nimeti ilimler ve keşifler iledir. Ve bedenlerin nimeti yiyecekler ve koklanan şeyler cinsinden duyular iledir. Ve onların azabı bunun zıtları iledir."

İmdi sen iki kısmı teslîm ettiğin vakit, sana diğer iki kısmı da teslîm etmek lâzım gelir. Ve beyânı budur ki: O kimse ki sâhib-i ameldir, sâhib-i ilim değildir, o mukalliddir. Ve sâhib-i ameldir ve onun rûhu için ulûm yoktur ki onunla iltizâz ede. O ancak mescûndur. Ve kendisine rücûʻ edeceği şeye nazar ile mukayyeddir. Ve onun mahalli, naîm-i cinân cinsindendir. Ve biz buna sâhib-i ilimdir, demeyiz. Ve diğer kısma gelince o sâhib-i ilimdir, sâhib-i amel değildir. İmdi o şehevâtı mürtekib ve muharremât içinde musahhar olan âlimdir. Onun rûhu ulûmdan kendisine münkeşif olan şey ile mütenaʻimdir. Ve onun raiyyesi dârü’l-bevâra müeddî olan mehârimden irtikâb eylediği şey sebebiyle muazzebdir. İmdi bu aksamı tedebbür et; hikmet-i bâliğayı göresin!”&#10024;

Şimdi sen iki kısmı kabul ettiğin zaman, sana diğer iki kısmı da kabul etmek gerekir. Ve bunun açıklaması şudur: O kimse ki amel sahibidir, ilim sahibi değildir, o taklitçidir. Ve amel sahibidir ve onun ruhu için ilimler yoktur ki onlarla lezzet alsın. O ancak hapsedilmiştir. Ve kendisine döneceği şeye bakışıyla kayıtlıdır. Ve onun yeri, cennet nimetleri cinsindendir. Ve biz buna ilim sahibidir, demeyiz. Ve diğer kısma gelince o ilim sahibidir, amel sahibi değildir. Şimdi o şehvetleri işleyen ve haramlar içinde boyun eğmiş olan âlimdir. Onun ruhu ilimlerden kendisine açığa çıkan şey ile nimetlenir. Ve onun halkı, helake götüren haramlardan işlediği şey sebebiyle azap içindedir. Şimdi bu kısımları iyice düşün; yüce hikmeti göresin!

Yaʻnî aksâm-ı mülûk dörde inhisâr etti. Ve beşinci bir hâl mutasavver değildir. Ve me’mûldur ki bir mu‘teriz çıkıp bu ta‘dâd olunan kısımlara iʻtirâzan der ki: “Bu zikr ettiğin dört kısımdan iki evvelki kısmı teslîm ve tasdîk edelim ve teslîm edebileceğimiz kısımlardan birincisi mülûkten baʻzılarının ilim ve amel sâhibi olduğu kavlindir. Ve bu kısım, ilmi ile amel eden âlimdir. Ve amel sâhibi olmayan bu kısmın aksidir. Bunları kabûl ve tasdîk ederiz. Velâkin diğer iki kısmı tasdîk etmeyiz ki onların birisi sâhib-i ilim olup sâhib-i amel olmayan ve diğeri de sâhib-i amel olup sâhib-i ilim olmayandır.”&#10024;

Yani, hükümdar çeşitleri dörde sınırlı kaldı. Ve beşinci bir hâl düşünülemez. Ve beklenir ki bir itirazcı çıkıp bu sayılan kısımlara itiraz ederek der ki: "Bu zikrettiğin dört kısımdan ilk iki kısmı kabul ve tasdik edelim ve kabul edebileceğimiz kısımlardan birincisi, hükümdarlardan bazılarının ilim ve amel sahibi olduğu sözündür. Ve bu kısım, ilmiyle amel eden âlimdir. Ve amel sahibi olmayan bu kısmın aksidir. Bunları kabul ve tasdik ederiz. Velâkin diğer iki kısmı tasdik etmeyiz ki onların birisi ilim sahibi olup amel sahibi olmayan ve diğeri de amel sahibi olup ilim sahibi olmayandır."

İmdi biz bu mu‘terize cevâben deriz ki “Bizim beyân ettiğimiz dört kısım sahîh ve sâbit ve vâzıhdır. Ve beyânı budur ki muhakkak ervâh, ulûm ve mükâşefât ile mütenaʻim olur. Zîrâ kendisi latîf olduğu cihetle tenaʻumu da âlem-i letâfetten olur. Ve ecsâm dahi yiyecek ve koklayacak ve görülecek ve işitilecek şeylerden birtakım mahsüsât-ı mülâyime ile mütenaʻim olur. Zîrâ kendisi kesîf olduğu cihetle tenaʻumu da âlem-i kesâfet ve mahsüsâttan olur. Ve rûhun azâbı ilmin zıddı olan cehildendir. Ve cismin azâbı da zıdd-ı ekl olan açlıktandır. Ve fenâ manzaralar ve fenâ kokular gibi mahsüsât gayr-i mülâyimedendir.”&#10024;

Şimdi biz bu itiraza cevap olarak deriz ki: "Bizim açıkladığımız dört kısım doğru, sabit ve açıktır. Ve açıklaması şudur: Muhakkak ruhlar, ilimler ve keşiflerle nimetlenir. Çünkü kendisi latif (maddî olmayan, ince) olduğu için nimetlenmesi de latif âlemden (maddî olmayan âlemden) olur. Ve bedenler de yiyecek, koklanacak, görülecek ve işitilecek şeylerden birtakım uygun duyularla nimetlenir. Çünkü kendisi kesif (yoğun, maddî) olduğu için nimetlenmesi de kesafet (yoğunluk) âleminden ve duyulardan olur. Ve ruhun azabı, ilmin zıddı olan cehalettendir. Ve cismin azabı da yemenin zıddı olan açlıktandır. Ve kötü manzaralar ve kötü kokular gibi duyular, uygun olmayanlardandır."

İmdi ey mu‘teriz, zikr olunan iki kısmı kabûl ettiğin vakit, diğer iki kısmı da teslîm ve kabûl etmen lâzımdır. Zîrâ sâhib-i amel olup sâhib-i ilim olmayan kimse mukalliddir. Bu kimse ancak sâhib-i ameldir ve onun rûhu için iltizâz edecek bir ilim yoktur. O ancak taklîd içinde mescûn ve mahbûsdur ve rücûʻ edeceği şeye nazar ile mukayyeddir. Ve o nazarın mahalli, cennetlerin naîmi cinsindendir. Yaʻnî sâhib-i amel olan mukallid, vâkıf-ı esrâr olmayıp gözünü cennet-i aʻmâle ve o cennetteki naîme dikmiştir. Ameli ancak cennete gideceğim ve cennetin niʻmetlerine kavuşacağım diye icrâ eder. Biz esrâr-ı amele ve esrâr-ı cinâna vâkıf olmayan bu mukallide ilim sâhibidir, demeyiz. Ve diğer dördüncü kısma gelince, o sâhib-i amel olmayıp, sâhibi ilim olan kimsedir. Bu kısma dâhil olan kimse vâkıf-ı esrâr olmakla berâber henüz nefsinin huzûzâtını terk edememiş olduğundan şehevâtı irtikâb eden ve harâmlar içinde musahhar olan âlimdir. Onun rûhu, ulûmdan kendisine münkeşif olan şey ile mütenaʻimdir. Fakat onun raiyyesi olan kuvâ ve aʻzâsı dâr-ı helâke duhûle sebeb olan harâmlardan irtikâb eylediği şey sebebiyle muazzebdir.&#10024;

Şimdi ey itiraz eden, zikredilen iki kısmı kabul ettiğin zaman, diğer iki kısmı da teslim ve kabul etmen gerekir. Çünkü amel sahibi olup ilim sahibi olmayan kimse mukallittir (taklitçi). Bu kimse ancak amel sahibidir ve onun ruhu için zevk alacak bir ilim yoktur. O ancak taklit içinde hapsedilmiş ve tutsaktır ve döneceği şeye bakışıyla kayıtlıdır. Ve o bakışın mahalli, cennetlerin nimetleri cinsindendir. Yani amel sahibi olan mukallit, sırları bilen olmayıp gözünü emeller cennetine ve o cennetteki nimete dikmiştir. Ameli ancak cennete gideceğim ve cennetin nimetlerine kavuşacağım diye icra eder. Biz amel sırlarına ve cennet sırlarına vakıf olmayan bu mukallide ilim sahibidir, demeyiz. Ve diğer dördüncü kısma gelince, o amel sahibi olmayıp, ilim sahibi olan kimsedir. Bu kısma dahil olan kimse sırları bilen olmakla beraber henüz nefsinin hazlarını terk edememiş olduğundan şehvetleri işleyen ve haramlar içinde boyun eğmiş olan âlimdir. Onun ruhu, ilimlerden kendisine açığa çıkan şey ile nimetlenir. Fakat onun tebaası olan kuvvetleri ve azaları, helak yurduna girmeye sebep olan haramlardan işlediği şey sebebiyle azap içindedir.

İmdi mülk-i insânîde sâhib-i ilim ve amel olan kâmil, rûhen ve cismen râhat-ı mutlaka içindedir. Ve onun zıddı olan bî-ilim ve amel kimse, rûhen ve cismen muazzebdir. Ve sâhib-i amel olup sâhib-i ilim olmayan kimse rûhen muazzeb ve cismen mütenaʻimdir. Ve sâhib-i ilim olup sâhib-i amel olmayan kimse rûhen mütenaʻim ve cismen muazzebdir.&#10024;

Şimdi, insanlık mülkünde ilim ve amel sahibi olan kâmil insan, ruhen ve bedenen mutlak rahatlık içindedir. İlim ve amel sahibi olmayan, onun zıddı olan kimse ise ruhen ve bedenen azap içindedir. Amel sahibi olup ilim sahibi olmayan kimse ruhen azapta, bedenen nimetler içindedir. İlim sahibi olup amel sahibi olmayan kimse ise ruhen nimetler içinde, bedenen azap içindedir.

Ve hükûmet-i zâhirede imâmın ilim ve amel sâhibi olması hem kendisi ve hem de tebʻası için niʻmettir. Zîrâ kendisinin makâm-ı imâmette kıyâmına ve mülkünün bekâsına ve tebʻasının devâm-ı râhatına sebebdir. Ve ilim ve amel sâhibi olmaması hem kendi ve hem de tebʻası için azâbdır. Zîrâ kendisinin makâm-ı imâmette adem-i bekâsına ve mülkünün zevâline ve tebʻasının insilâb-ı râhatına sebebdir. Ve yalnız amel sâhibi olup ilim sâhibi olmaması, gördüğü kavâide taklîden idâre-i hükûmet ettiği ve yaptığı işlerin zevkine vâkıf olmadığı için şahsen taab ve meşâkk içindedir. Fakat taklîden amel-i sâlihi hasebiyle mülkü bâkî ve tebʻası müsterîh olur.&#10024;

Ve görünen yönetimde imamın ilim ve amel sahibi olması hem kendisi hem de halkı için nimettir. Çünkü bu durum, kendisinin imamlık makamında kalmasına, mülkünün devamlılığına ve halkının rahatının sürmesine sebep olur. İlim ve amel sahibi olmaması ise hem kendisi hem de halkı için azaptır. Çünkü bu durum, kendisinin imamlık makamında kalamamasına, mülkünün yok olmasına ve halkının rahatının elinden alınmasına sebep olur. Yalnızca amel sahibi olup ilim sahibi olmaması durumunda ise, gördüğü kurallara taklitle yönetim işlerini yürüttüğü ve yaptığı işlerin zevkine vâkıf olmadığı için şahsen yorgunluk ve zorluklar içindedir. Fakat taklitle yaptığı salih amelleri sebebiyle mülkü kalıcı olur ve halkı rahat eder.

Ve yalnız ilim sâhibi olup amel sâhibi olmaması meşrû‘ ve gayr-i meşrû‘ olarak yaptığı işlerin zevkine vâsıl olduğu için makâm-ı imâmette kendisine zevk-i maʻnevî hâsıl ise de ameli sâlihi olmaması yüzünden mülkü harâb ve tebʻası perişân olur.&#10024;

Ve sadece ilim sahibi olup amel sahibi olmaması, meşru ve gayrimeşru olarak yaptığı işlerin zevkine ulaştığı için imamlık makamında kendisine manevi zevk hâsıl olsa da, salih ameli olmaması yüzünden mülkü harap ve tebaası perişan olur.

“Baʻdehu bu kitâba mûda‘ olan bu âlem hakkında bu mevziʻde sehâ ve lü’m ile murâd ettiğimiz şeyi tebyîn etmek bize vâcib oldu. İmdi biz deriz ki: Muhakkak sehâ, inde’l-hâce ziyâdesiz ve noksânsız bir şeyin bezlidir. Ve lü’m hâcet olmaksızın bir şeyin bezlidir. İmdi tecâvüz eden, ifrât ve kasr eden fart etti. Ve umûrun iki tarafa kasdı zemîmdir. Ve bunun hakkında ben derim:&#10024;

Bundan sonra, bu kitaba emanet edilmiş olan bu âlem hakkında, bu bölümde sehâ (cömertlik) ve lü'm (cimrilik) ile kastettiğimiz şeyi açıklamak bize gerekli oldu. Şimdi biz deriz ki: Muhakkak ki sehâ, ihtiyaç anında bir şeyi fazlasız ve eksiksiz vermektir. Ve lü'm ise ihtiyaç olmaksızın bir şeyi vermektir. Şimdi, haddi aşan ifrat etti ve eksik bırakan da kusur etti. Ve işlerin iki tarafa yönelmesi kötülenmiştir. Ve bunun hakkında ben derim:

Mürûr-i zamân üzerine kadîm olan bir mesel cârîdir ki ona akıl ile simâ‘ delâlet eder. Şöyle ki bir şeyi dilediğin vakit mutavassıt ol! Zîrâ bir işin vasatının iki tarafı mezmûmdur.&#10024;

Zaman geçtikçe eskiden beri süregelen bir atasözü vardır ki, akıl ve işitme ona işaret eder. Şöyle ki, bir şeyi dilediğin zaman orta yolu tut! Çünkü bir işin ortasının iki tarafı da kınanmıştır.

İmdi Allah Teâlâ sana rahmet eylesin! Bu hasr indinde tevakkuf et! Böyle olunca zâhir-i halîfe, amel ve onun bâtını, ilimdir. Ve zâhiri hadd ve bâtını matla‘dır. Ve raiyye iki kısımdır; bâdiye ve hâdıradır. Ve bâdiye hakk-ı metbû‘-i Muhammedîde âlem-i şehâdet-i munfasıldır. Ve hâdıra iki kısım üzerinedir; havâss ve avâmdır. İmdi avâm insânda aʻzâ ve cevârih cinsinden âlem-i şehâdet-i muttasıldır. Ve o hakk-ı gayr-i metbû‘da bâdiyedir. Ve havâss iki kısımdır. Âlem-i akıl ve âlem-i nefisdir. Âlem-i nefs iki kısm-ı münkasımdır; mutî‘ ve âsîdir. Mutî‘ye âlem-i ceberût tesmiye olunur. Ve âsî, zikr ettiğimiz bu şehrin düşmanlarıdır. Ve âlem-i akıl iki kısım üzerinedir; mahcûb ve gayr-i mahcûbdur.&#10024;

Şimdi, Allah Teâlâ sana rahmet eylesin! Bu sınırlama üzerinde dur! Böyle olunca halifenin görüneni amel, onun bâtını ise ilimdir. Ve görüneni sınır, bâtını ise doğuş yeridir. Ve halk iki kısımdır; bedevî ve yerleşik. Ve bedevî, Muhammedî metbû hakkı (Hz. Muhammed'in takip edilen hakkı) açısından ayrık şehadet âlemidir. Ve yerleşik halk iki kısım üzerinedir; havas ve avamdır. Şimdi avam, insanda uzuvlar ve organlar cinsinden bitişik şehadet âlemidir. Ve o, metbû olmayan hakta (takip edilmeyen hakta) bedevîdir. Ve havas iki kısımdır. Akıl âlemi ve nefs âlemidir. Nefs âlemi iki kısma ayrılır; itaatkâr ve isyankâr. İtaatkâr olana ceberût âlemi denir. Ve isyankâr olanlar, zikrettiğimiz bu şehrin düşmanlarıdır. Ve akıl âlemi iki kısım üzerinedir; perdelenmiş ve perdelenmemiş.

İmdi ashâb-ı evsâf mahcûblardır. Ve onlar âlem-i mülktendir. Ashâb-ı makâmât Allah Teâlâ’nın, َِّلَّ له مَقَام مَّعلُوم وَمَا مِنَّا إ (Saffât, 37:164) yaʻnî “Bizden her birinin ancak makâm-ı maʻlûmu vardır.” buyurduğudur. Ve gayr-i mahcûb, ashâb-ı selbdir ki onlar Allah Teâlâ’nın arâisi olup O’nun hazâin-i guyûbunda, O’nun indinde gizlenmişlerdir. Onların üzerine gayriyyetten nâşî onları örtmüştür. Tâ ki onun gayri onları bilmez; zîrâ onlar ancak onu bilirler. Ve onlar bir makâmdadır ki muhakkıklar ona “fenâ-i sâlis-i muhakkık-ı küllî” taʻbîr ederler. Ve onlar bu medînenin havâssıdır. İşte bu aksâm hakkında nazar et, inşâallah reşîd olursun!”&#10024;

Şimdi, sıfat sahipleri perdelidir. Ve onlar mülk âlemindendir. Makam sahipleri, Yüce Allah'ın, "Bizden her birinin ancak bilinen bir makamı vardır." (Saffât, 37:164) buyurduğudur. Perdesiz olanlar ise selb (nefiy, olumsuzlama) sahipleridir ki onlar Yüce Allah'ın gelinleridir ve O'nun gayb hazinelerinde, O'nun katında gizlenmişlerdir. Allah, başkalıktan dolayı onları örtmüştür. Ta ki O'nun dışındakiler onları bilmesin; çünkü onlar ancak O'nu bilirler. Ve onlar öyle bir makamdadır ki, muhakkikler (gerçeği araştıranlar) ona "fenâ-i sâlis-i muhakkık-ı küllî" (küllî hakikati gerçekleştiren üçüncü yok oluş) adını verirler. Ve onlar bu şehrin seçkinleridir. İşte bu kısımlar hakkında düşün, inşallah doğru yolu bulursun!

Yaʻnî mülûkün aksâmını beyân ettikten sonra bu “Tedbîrât-ı İlahiyye” kitâbına tevdîʻ edilen bu âlem hakkında bu bahisde sehâ ve lü’m ile ne gibi ahvâli murâd ettiğimizi tebyîn ve îzâh etmek bize vâcib oldu. Biz deriz ki: Sehâ bir şeyi ihtiyâc mess ettiği vakit o şeyin ziyâde ve noksân olmayarak bezl edilmesidir. Ve lü’m kendisine ihtiyâc olmadığı hâlde bir şeyin bezlidir. Bunlar sûret ve maʻnâya şâmildir.&#10024;

Yani, kralların kısımlarını açıkladıktan sonra, "Tedbirat-ı İlahiyye" kitabına emanet edilen bu âlem hakkında, bu konuda cömertlik (sehâ) ve cimrilik (lü'm) ile ne gibi halleri kastettiğimizi açıklamak ve izah etmek bize gerekli oldu. Biz deriz ki: Cömertlik (sehâ), bir şeye ihtiyaç duyulduğu zaman, o şeyin ne fazla ne de eksik olmadan verilmesidir. Cimrilik (lü'm) ise, bir şeye ihtiyaç olmadığı halde bir şeyin verilmesidir. Bunlar hem şekli hem de anlamı kapsar.

Sûrete misâl: Bir ziyâfette misâfirlerin doyabileceği kadar taâm ihzârı sehâdır. Ve misâfirlerin ihtiyâcından pek fazla taʻm ihzârıyla isrâf edilmesi veyâhûd onların aç kalmalarına sebeb olacak kadar az taâm tedâriki lü’mdür.&#10024;

Şekle örnek: Bir ziyafette misafirlerin doyabileceği kadar yemek hazırlamak cömertliktir. Misafirlerin ihtiyacından çok fazla yemek hazırlayarak israf edilmesi veya onların aç kalmalarına sebep olacak kadar az yemek tedarik etmek ise cimriliktir.

Maʻnâya misâl: Henüz elifbâ ta‘lîm olunan bir sabîye hurûfâtı onun anlayabileceği taʻbîrât ile tefhîm sehâdır. Fakat eşkâl-i hurûfâtı ta‘lîm ederken harflerden kelime terkîbinin tefhîmine kıyâm edilmesi veyâhûd eşkâl-i hurûfun taʻrîfinde taksîr olunması lü’mdür. Binâenaleyh bir şeyin bezlinde derece-i ihtiyâcı tecâvüz eden ifrât ve ihtiyâc mikdârını tenkîs eden tefrît etti. Ve her bir emrin biri ifrât ve diğeri tefrît olmak üzere iki tarafı vardır. Bu iki tarafdan birine kasd ve teveccüh mezmûmdur. Ve bunun hakkında ben nazmen şöyle derim:&#10024;

Anlama örnek: Henüz alfabe öğretilen bir çocuğa harfleri, onun anlayabileceği ifadelerle anlatmak kolaydır. Fakat harflerin şekillerini öğretirken, harflerden kelime oluşturmanın anlatılmasına kalkışılması veya harf şekillerinin tanımında eksik bırakılması uygunsuz olur. Bu sebeple bir şeyin verilmesinde, ihtiyacın derecesini aşan aşırılık ve ihtiyaç miktarını azaltan eksiklik meydana geldi. Ve her işin biri aşırılık ve diğeri eksiklik olmak üzere iki tarafı vardır. Bu iki taraftan birine yönelmek ve meyletmek kınanmıştır. Ve bunun hakkında ben nazmen şöyle derim:

Mürûr-i zamânla eskimiş olan bir darb-ı mesel hâlen dahi cârîdir ki o darb-ı meseli kulak işitir ve akıl sıhhatine hükm eder, o da budur ki: “Bir şeyi murâd ettiğin vakit mütevassıt ol; o işin ortasını ihtiyâr et!” Nitekim خي ْ االمور اوسطها “hayru’l-umûri evsatuhâ” buyrulmuştur. Zîrâ bir şeyin ortasının iki tarafı mezmûmdur. Çünkü “ifrât” ve “tefrît”tir.&#10024;

Zamanla eskimiş olan bir atasözü hâlâ geçerlidir ki o atasözünü kulak işitir ve akıl onun doğruluğuna hükmeder, o da şudur: "Bir şeyi istediğin zaman aracı ol; o işin ortasını seç!" Nitekim "işlerin en hayırlısı ortasıdır" buyrulmuştur. Çünkü bir şeyin ortasının iki tarafı kınanmıştır. Çünkü onlar "aşırılık" ve "ihmal"dir.

İmdi Allah Teâlâ senin fehmine rahmeti ile tecellî buyursun, bâlâda zikr olunduğu üzere mülûkün dört nevʻa hasrı indinde tevakkuf et; başka bir nevʻi de var mıdır; yok mudur? diye fikrini it‘âb etme! Bu hasr tahakkuk edince anlaşılır ki halîfenin zâhiri amel ve bâtını da ilimdir. Ve taʻbîr-i diğerle zâhiri hadd ve bâtını matla‘dır. Zîrâ amel ilmin netîcesidir. Ve ilim, amele sebebdir; binâenaleyh amelin sebebi olan ilim, bâtından tulûʻ etmedikçe, hadd olan cisimde amel zâhir olmaz.&#10024;

Şimdi, Yüce Allah senin anlayışına rahmetiyle tecelli etsin; yukarıda anıldığı üzere, kralların dört türe sınırlandırılması üzerinde dur; başka bir türü var mıdır, yok mudur diye zihnini yorma! Bu sınırlama gerçekleşince anlaşılır ki halifenin görüneni amel, bâtını ise ilimdir. Ve başka bir ifadeyle, görüneni sınırdır, bâtını ise doğuş yeridir. Çünkü amel ilmin sonucudur. Ve ilim, amele sebeptir; bu sebeple, amelin sebebi olan ilim, bâtından doğmadıkça, sınır olan bedende amel ortaya çıkmaz.

Ve raiyyet iki kısımdır. Birisi bâdiye, diğeri hâdıra’dır. Ve bâdiye hakk-ı metbû‘-i Muhammedîde âlem-i şehâdet-i munfasıldır. Metbû‘-i Muhammedîden murâd, her bir zamânda mevcûd ve kevnde mutasarrıf olan “kutb-i aʻzam”dır. Cemî‘-i mahlûkâta feyz-i ilâhî onun vâsıtasıyla tevzîʻ olunur. Nitekim bu kitâbın ibtidâsında şerh ve îzâh olundu. Binâenaleyh cemî‘-i mahlûkât onun ehl-i bâdiyesidir. Ve onlar âlem-i şehâdet-i munfasıldır. Zîrâ âlem-i sûrette onların vücûdât-ı izâfiyyeleriyle kutb-ı aʻzamın vücûd-i izâfîsi yekdiğerinden ayrı ve munfasıldır. Ve o zât vâris-i kemâlât-ı Muhammediyye olduğu için cümlenin metbû‘dur.&#10024;

Ve halk iki kısımdır. Birisi çöl halkı, diğeri şehir halkıdır. Ve çöl halkı, Muhammedî metbû'un (uyulanın) hakkı itibarıyla ayrık şehadet âlemidir. Muhammedî metbû'dan kasıt, her zamanda var olan ve oluş âleminde tasarruf eden "kutb-i a'zam"dır (en büyük kutup). Bütün yaratılmışlara ilâhî feyiz onun aracılığıyla dağıtılır. Nasıl ki bu kitabın başlangıcında açıklanmış ve izah edilmişti. Bu sebeple bütün yaratılmışlar onun çöl halkıdır. Ve onlar ayrık şehadet âlemidir. Çünkü sûret âleminde onların izafî varlıkları ile kutb-i a'zamın izafî varlığı birbirinden ayrı ve kopuktur. Ve o zât, Muhammedî kemâlâtın vârisi olduğu için hepsinin metbû'udur.

Ve hâdıra dahi iki kısımdır: Birisi havâss ve diğeri avâm’dır. Avâm, vücûd-i insânîde aʻzâ ve cevârih cinsinden âlem-i şehâdet-i muttasıldır. Yaʻnî aʻzâ ve cevârih-i insânî, kendi vücûd-i izâfîsine muttasıl olup onun nazar-ı hissinden gâib değildir. Dâimâ hâzırdır. Ve bu avâm, gayr-i metbû‘-i Muhammedî olan efrâd-ı insâniyye hakkında bâdiyedir. Yaʻnî metbû‘-i Muhammedî olan kutub hakkında sâir efrâd-ı insâniyye âlem-i şehâdet-i munfasıldan olarak, nasıl ki bâdiye ise aʻzâ ve cevârih dahi âlem-i şehâdet-i muttasıldan olarak, sâir efrâd-ı insâniyye için öylece bâdiyedir. Zîrâ kutb-ı aʻzamın bâdiyesine nasıl ki kendi feyzi vâsıl olursa, gayr-i metbû‘-i Muhammedî olan efrâd-ı insâniyyeden dahi kendi aʻzâ ve cevârihine öylece feyz nâzil olur. Ve onların gayr-i metbû‘-i Muhammedî olması, kemâlât-ı Muhammediyyeye adem-i mazhariyyetlerinden nâşîdir.&#10024;

Ve hazır da iki kısımdır: Birisi havas (seçkinler) ve diğeri avam (halk)dır. Avam, insan vücudunda organlar ve uzuvlar cinsinden, bitişik şehadet âlemidir. Yani insan organları ve uzuvları, kendi izafî varlığına bitişik olup, onun hissinin nazarından kaybolmuş değildir. Daima hazırdır. Ve bu avam, Muhammedî olmayan insan fertleri hakkında çöldür. Yani Muhammedî olan kutup hakkında diğer insan fertleri, ayrık şehadet âleminden olarak nasıl ki çöl ise, organlar ve uzuvlar da bitişik şehadet âleminden olarak, diğer insan fertleri için öylece çöldür. Çünkü kutb-ı a'zamın (en büyük kutbun) çölüne nasıl ki kendi feyzi ulaşırsa, Muhammedî olmayan insan fertlerinden de kendi organlarına ve uzuvlarına öylece feyz iner. Ve onların Muhammedî olmaması, Muhammedî kemalatlara mazhar olmamalarından kaynaklanır.

Ve havâss dahi iki kısımdır; âlem-i akıl ve âlem-i nefis’dir. Zîrâ gerek âlemde ve gerek âdemde bu iki âlem sâbittir. Âlem-i nefis dahi iki kısma münkasımdır. Biri mutî‘ ve diğeri âsîdir. Ve âlem-i nefsin mutî‘ olan kısmına âlem-i ceberût tesmiye olunur. Zîrâ ukûl ve nüfûs-i mücerrede vücûd-i mutlakın merâtib-i külliyye-i sebʻasından dördüncü hazrettir ki ona âlem-i ceberût tesmiye olunur. Ve bu mertebede nüfûs-i melâike sâbittir ki onlar mutî‘dirler. Ve onlar&#10024;

Havass da iki kısımdır: akıl âlemi ve nefis âlemi. Çünkü gerek âlemde gerek insanda bu iki âlem sabittir. Nefis âlemi de iki kısma ayrılır. Biri itaatkâr, diğeri isyankârdır. Nefis âleminin itaatkâr olan kısmına ceberût âlemi denir. Çünkü mücerret akıllar ve nefisler, mutlak varlığın yedi küllî mertebesinden dördüncü hazrettir ki ona ceberût âlemi denir. Bu mertebede melek nefisleri sabittir ki onlar itaatkârdırlar. Ve onlar

َّلله hakkında Hakk Teâlâ, َ مَا أمَرَهم َّلَ يَعصون َ ا (Tahrîm, 66:6) yaʻnî “Onlar emr olundukları şeyde isyân etmezler.” buyurur. Ve âlem-i nefsin âsî olan kısmı, yukarıda zikr ettiğimiz bu medînenin düşmanlarıdır. Onlar emîr-i hevâ ve onun vezîri olan şehvet ve onların tevâbi‘i olan kuvâdır. Ve âlem-i akıl dahi iki kısım üzerinedir. Birisi mahcûb olan kısımdır ki onlar ashâb-ı evsâf olup âlem-i melekûttandır.&#10024;

Yüce Allah, melekler hakkında "Onlar emrolundukları şeyde isyan etmezler." (Tahrîm, 66:6) buyurur. Nefs âleminin isyankâr kısmı ise, yukarıda zikrettiğimiz bu şehrin düşmanlarıdır. Onlar heva emiri ve onun veziri olan şehvet ile onların tâbileri olan kuvvetlerdir. Akıl âlemi de iki kısım üzerinedir. Birincisi, mahcup olan kısımdır ki onlar vasıf sahipleri olup melekût âlemindendir.

Maʻlûm olsun ki Mir’ât-ı Hakâyık’ta mezkûrdur ki: “Âlem, ya âlem-i mülk veyâ âlemi melekûttur.” Bu ikiden hâlî değildir. Âlem-i mülke, âlem-i zâhir ve âlem-i şehâdet dahi derler. Ve âlem-i melekûta âlem-i bâtın ve âlem-i gayb dahi derler. Bu iki âlemin her birinde dokuz âyet-i kübrâ mukarrerdir. Birisi nefs-i küllün melekûtudur, yaʻnî bâtınıdır. Ve dördü melek-i mukarreb olan Cebrâîl ve Mîkâîl ve İsrâfîl ve Azrâîl (aleyhimü’s-selâm)’dır ki anâsır-ı erbaanın bâtınıdır. Ve biri insânın bâtınıdır. Ve üçü mevâlîd-i selâseden her birinin bâtınıdır. Ve bunların cümlesi ashâb-ı evsâfdır. Şu hâlde âlem-i ceberût ve âlem-i melekûtun merâtibinden bir mertebe olur. Ve bunlar ashâb-ı makâmâttan olup makâm-ı maʻlûmlarını tecâvüz edemezler. Yaʻnî ilerideki makâmâttan mahcûbdurlar. Nitekim Hakk Teâlâ onlardan naklen, َِّلَّ له مَقَام وَمَا مِنَّا إ مَّعلُوم (Saffât, 37:164) yaʻnî “Bizden her birinin makâm-ı maʻlûmu vardır.”&#10024;

Bilinmeli ki Mir'ât-ı Hakâyık'ta (Hakikatlerin Aynası adlı eserde) zikredilmiştir ki: "Âlem, ya mülk âlemidir ya da melekût âlemidir." Bu ikisinden başka bir şey değildir. Mülk âlemine, görünen âlem ve şehâdet âlemi de derler. Melekût âlemine ise bâtın âlemi ve gayb âlemi de derler. Bu iki âlemin her birinde dokuz büyük işaret (ayet-i kübrâ) sabittir. Bunlardan biri küllî nefsin melekûtudur, yani bâtınıdır. Dördü ise mukarreb melekler olan Cebrâîl, Mîkâîl, İsrâfîl ve Azrâîl (a.s.)'dır ki bunlar dört unsurun (anâsır-ı erbaa) bâtınıdır. Biri insanın bâtınıdır. Üçü ise üç âlemin (mevâlîd-i selâse: maden, bitki, hayvan) her birinin bâtınıdır. Bunların hepsi sıfat sahipleridir (ashâb-ı evsâf). Bu durumda ceberût âlemi ve melekût âleminin mertebelerinden bir mertebe olur. Bunlar makam sahiplerinden (ashâb-ı makâmât) olup bilinen makamlarını aşamazlar. Yani ilerideki makamlardan perdelidirler. Nitekim Yüce Allah onlardan naklen şöyle buyurur: َِّلَّ له مَقَام وَمَا مِنَّا إ مَّعلُوم (Saffât, 37:164) yani "Bizden her birinin bilinen bir makamı vardır."

Ve âlem-i aklın ikinci kısmı olup gayr-i mahcûb olanlar ashâb-ı selbdir ki onlar Allah Teâlâ’nın arâisi olup onun gayb hazinelerinde onun indinde gizlenmişlerdir. Bir dâmâd kendi arûsunu, gayretinden nâşî ağyârdan nasıl setr ederse, Hakk Teâlâ dahi kendi arâisi mesâbesinde bulunan ashâb-ı selbi gayretinden nâşî öylece setr etmiştir. Onları Hakk Teâlâ’dan gayri hiçbir kimse bilemez. Sebebi budur ki bu ashâb-ı selb Hakk’ın gayrinden zâhildirler. Onlar ancak Hakk Teâlâ’yı bilirler. Ve bu ashâb-ı selb bir makâmdadır ki muhakkıklar o makâma “fenâ-i sâlis-i muhakkık-i küllî” taʻbîr ederler. Ve onlar bu medînenin yaʻnî âlem-i şehâdetin havâssıdırlar. Ve âlem-i şehâdetten olan mülk-i insânîde melekût-i âleminin dokuz âyet-i kübrâsının nazîri havâss-i hamsedir ki beş aʻzâ-yı zâhirenin bâtınıdır. Ve dördü dahi kuva-i müfekkire ve hâfıza ve vâhime ve hayâlliyyedir. İmdi bu zikr olunan aksâm hakkında çeşm-i akıl ile nazar et! İnşâallah tarîk-i sedâdı idrâk edip reşîd olursun.&#10024;

Akıl âleminin ikinci kısmı olup perdelenmemiş olanlar, Allah Teâlâ'nın gelinleri olup O'nun gayb hazinelerinde, O'nun katında gizlenmiş olan ashâb-ı selbdir (nefsini kötü sıfatlardan arındıranlar). Bir damat, kıskançlığından dolayı kendi gelini yabancılardan nasıl saklarsa, Yüce Allah da kendi gelinleri hükmünde bulunan ashâb-ı selbi kıskançlığından dolayı öylece saklamıştır. Onları Yüce Allah'tan başka hiçbir kimse bilemez. Bunun sebebi şudur ki, bu ashâb-ı selb, Hak'tan başkasından gafil (habersiz)dirler. Onlar ancak Yüce Allah'ı bilirler. Ve bu ashâb-ı selb öyle bir makamdadır ki, muhakkikler (gerçeği araştıranlar) o makama "fenâ-i sâlis-i muhakkık-i küllî" (üçüncü küllî ve tahkik edilmiş yok oluş) adını verirler. Ve onlar bu şehrin, yani şehadet âleminin (görünen âlemin) seçkinleridir. Ve şehadet âleminden olan insan mülkünde (insan bedeninde), melekût âleminin (gayb âleminin) dokuz büyük alâmetinin benzeri, beş duyu organının bâtını olan havâss-ı hamse (beş duyu)dir. Ve dördü de müfekkire (düşünme), hâfıza (hafıza), vâhime (vehmetme) ve hayâliyye (hayal etme) kuvvetleridir. Şimdi bu zikredilen kısımlar hakkında akıl gözüyle bak! İnşallah doğru yolu idrak edip olgunlaşırsın.

“Ey seyyid-i kerîm! Bunu tahkîk ettiğin vakit, her bir âleme, ânifen sana tahdîd olunan şey hasebî üzere, muhtâc olduğu şeyi bezl et ve nefsin için dahi böyle yap! Binâenaleyh makâm-ı Muhammedîde sâhib-i ilim ve amel olursun. Ve o kemâl ve sehâdır. Her sehâ, nâsın ellerinde olan şey hakkında zühddür.&#10024;

Ey yüce efendi! Bunu iyice anladığın zaman, her bir âleme, az önce sana belirlenen şeye göre, muhtaç olduğu şeyi cömertçe ver ve kendin için de böyle yap! Bu sebeple Muhammedî makamda ilim ve amel sahibi olursun. Ve o, kemal ve cömertliktir. Her cömertlik, insanların ellerinde olan şey hakkında zühddür (dünya malına değer vermemektir).

İmdi raiyye, meliklerini, kendi indlerinde olan şey hakkında tezehhüd etmedikçe sevmezler. Ve sehâ muhabbet îrâs eder. Ve muhabbet kurbet îrâs eder. Ve kurbet vuslatı îrâs eder. Ve vuslat, cem‘ îrâs eder. Ve burada hicâb-ı gayret tahtında masûn olan bir işâret vardır. İşte böylece cemî‘-i akvâlinde ve efʻâlinde ve iʻtikâdâtında sana tezehhüd etmek lâzımdır. Beyti binâ et! Ve sirâcı îkâd eyle! Ve perdeyi indir! Ve sûveri ibrâz et! Sana hakâyık-ı ilâhiyye zâhir olsun. Ve hakâyık sana alâ-mâ-hiye-aleyh lâyıh olsun. Ve&#10024;

Şimdi, halk, krallarını kendi yanlarında olan şey hakkında zâhidâne davranmadıkça sevmezler. Cömertlik sevgi doğurur. Sevgi yakınlık doğurur. Yakınlık vuslatı doğurur. Vuslat ise birleşmeyi doğurur. Burada gayret perdesi altında korunmuş bir işaret vardır. İşte böylece bütün sözlerinde, fiillerinde ve inançlarında sana zâhidâne davranmak gerekir. Evi inşa et! Kandili yak! Perdeyi indir! Suretleri ortaya çıkar! Sana ilâhî hakikatler görünsün. Hakikatler sana olduğu gibi açıkça görünsün.

َ َّلله Kitâb-ı Azîz’den bunun mevzi‘i خَلقَكُم وَمَا تَعمَلُون وَا ( Saffat, 37:96)’dır.&#10024;

Yüce Kitap'tan bunun yeri "Sizi de yaptıklarınızı da Allah yarattı." (Saffat, 37:96) ayetidir.

İmdi insân, nâs için olan şeyi terk edince, nasıl nâsın ehabbi olursa, Allah için olan şeyi terk edince de indallahda böyle olur. Ve onun hakkında tama‘ etmez. Ve cemî‘-i efʻâlinden bir şeyi nefsine izâfe eylemez isen, hakîkatte Allah üzerine zâhid ve tevhîd üzerine de râşid olursun.”&#10024;

Şimdi, insan, halk için olan şeyi terk edince nasıl halkın en sevdiği olursa, Allah için olan şeyi terk edince de Allah katında böyle olur. Ve onun hakkında tamah etmez. Ve bütün fiillerinden hiçbir şeyi nefsine isnat etmezsen, hakikatte Allah üzerine zahit ve tevhid üzerine de doğru yolu bulmuş olursun.

Ey seyyid-i kerîm olan rûh veyâhûd imâm-ı zamân, sehâ ve lü’mü tahkîk ettiğin vakit, âlem-i şehâdet-i muttasıl ve munfasıldan ibâret olan bâdiyene ve hâdırana muhtâc oldukları şeyi ânifen tahdîd olunan şey hasebi üzere, ifrât ve tefrîtten ârî olarak bezl et! Ve nefsin içinde böyle yap! Eğer böyle yaparsan, makâm-ı verâset-i Muhammedîde sâhib-i ilm ve amel olmuş olursun. Ve bu tarz, kemâl ve sehâdır. Ve her sehâ nâsın ellerinde bulunan şeyden tezehhüddür. Yaʻnî o şeylere tama‘ etmemektir ve tebʻa hükümdârlarının ellerinde bulunan şeyden tama‘ını kesmedikçe sevmezler. Ve ellerindeki mâ-mülkü alan hükümdârlardan ahâlî nefret eder. Binâenaleyh sen, tebʻana karşı sahî ol! Zîrâ sehâ, muhabbet îrâs eder. Ve muhabbet dahi yakınlık ve yakınlık vuslat ve vuslat cem‘ îrâs eyler. Zîrâ kişi sevdiğine karîb olur ve karîb olunca da ona vâsıl olmuş bulunur. Ve vâsıl olunca da sevdiği kimse ile müctemi‘ olmuş olur. Bu sözlerde gayret perdesi altında mahfûz olan bir işâret vardır ki abde kurb-i nevâfil mertebesinde münkeşif olur. Ve abd bunu hâlen ve zevkan anlar. Bu da ال یزال عبدی یتقرب ایل سانا ً و یداً...الخَصا ً و ل بالنوافل حن َ احبە واذا احببت كنت له سمعا ً و ب yaʻnî “Abdim nevâfil ile ben onu sevinceye kadar, dâimâ bana takarrüb eder; vaktâki ben ona muhabbet ederim; onun semʻi ve basarı ve lisânı ve eli ben olurum. İmdi benimle işitir benimle görür. Benimle söyler, benimle tutar…ilh.” hadîs-i kudsîsinde beyân buyrulan hâldir. Ve Hz. Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) bu işâreti alâ-tarîki’l-ma‘rife âtîde beyân buyururlar. Şöyle ki: İşte böylece cemîʻ-i akvâlinde ve efʻâlinde ve iʻtikâdâtında gerek Hakk’a ve gerek halka karşı tezehhüd et! Halka karşı olan tezehhüd beyân olundu. Şimdi de Hakk’a karşı olan tezehhüd zikr olunur:&#10024;

Ey kerem sahibi ruh veya zamanın imamı, cömertliği ve cimriliği araştırdığın zaman, bitişik ve ayrık şehadet âleminden ibaret olan yurduna ve konaklama yerine muhtaç oldukları şeyi, az önce belirlenen şeye göre, aşırılıktan ve eksiklikten uzak olarak ver! Ve kendi içinde de böyle yap! Eğer böyle yaparsan, Muhammedî veraset makamında ilim ve amel sahibi olursun. Ve bu tarz, kemal ve cömertliktir. Ve her cömertlik, insanların ellerinde bulunan şeyden yüz çevirmektir. Yani o şeylere tamah etmemektir ve tebaa, hükümdarlarının ellerinde bulunan şeyden tamahını kesmedikçe onları sevmezler. Ve halk, ellerindeki malı alan hükümdarlardan nefret eder. Bu sebeple sen, tebaana karşı cömert ol! Çünkü cömertlik, sevgi doğurur. Ve sevgi de yakınlık, yakınlık vuslat ve vuslat da birleşme doğurur. Çünkü kişi sevdiğine yakın olur ve yakın olunca da ona ulaşmış bulunur. Ve ulaşınca da sevdiği kimse ile birleşmiş olur. Bu sözlerde gayret perdesi altında gizli olan bir işaret vardır ki kula nafilelerle yakınlık mertebesinde açığa çıkar. Ve kul bunu hâl ve zevk yoluyla anlar. Bu da “Kulum nafilelerle bana yaklaşmaya devam eder, tâ ki ben onu seveyim. Onu sevdiğim zaman, işiten kulağı, gören gözü, konuşan dili ve tutan eli ben olurum. İmdi benimle işitir, benimle görür, benimle söyler, benimle tutar…” hadis-i kudsîsinde beyan buyrulan hâldir. Ve Hz. Şeyh-i Ekber (Allah ondan razı olsun) bu işareti marifet yoluyla aşağıda beyan buyururlar. Şöyle ki: İşte böylece bütün sözlerinde, fiillerinde ve inançlarında gerek Hakk’a ve gerek halka karşı zühd sahibi ol! Halka karşı olan zühd beyan olundu. Şimdi de Hakk’a karşı olan zühd zikredilir:

İmdi hâne-i kalbi binâ et! Ve sirâc-ı maʻrifeti yak! Ve perde-i aʻyânı as! Ve o perde üzerinde envâʻ-i sûveri göster! Nitekim hayâl oynatanlar evvelen bir mahall-i mahsûs binâ edip perdeyi asarlar. Ve arkasına kandîl yakarlar; baʻdehu o perdede envâʻ-i sûretler ve oyunlar gösterirler. Sen dahi böyle yap ki sana hakâyık-ı ilâhiyye zâhir olsun. Ve bu hakâyık sana olduğu hâl üzere lâyıh ve zâhir olsun.&#10024;

Şimdi kalp evini inşa et! Ve marifet kandilini yak! Ve sabit hakikatler perdesini as! Ve o perde üzerinde çeşitli suretleri göster! Nasıl ki hayal oynatanlar önce özel bir yer inşa edip perdeyi asarlar. Ve arkasına kandil yakarlar; sonra o perdede çeşitli suretler ve oyunlar gösterirler. Sen de böyle yap ki sana ilahi hakikatler görünsün. Ve bu hakikatler sana olduğu hâl üzere açık ve görünür olsun.

َ َّلله

İmdi Hakk hakkında tezehhüdün Kur’ân-ı Kerîm’de mevziʻi خَلقَكُم وَمَا تَعمَلُون وَا (Saffat, 37:96) âyet-i kerîmesidir. Yaʻnî “Allah Teâlâ sizi ve amellerinizi yaratmıştır.” İmdi insânın gerek zâhiri olan cismi ve gerek bâtını olan rûhu ve onlardan zâhir olan âsâr ve efʻâl, Hakk Teâlâ’nın tecelliyâtından ibâret olunca abd ortada bir hayâl mesâbesinde kalır. Ve kendi nefsini ve nefsine izâfe edecek bir şey göremez.&#10024;

Şimdi, Hakk hakkında tezehhüdün (dünyadan el etek çekmenin) Kur'ân-ı Kerîm'deki yeri, "خَلقَكُم وَمَا تَعمَلُون" (Saffat, 37:96) ayet-i kerimesidir. Yani "Yüce Allah sizi ve amellerinizi yaratmıştır." Şimdi, insanın gerek görünen cismi ve gerekse içsel ruhu ve onlardan ortaya çıkan eserler ve fiiller, Yüce Allah'ın tecellilerinden ibaret olunca, kul ortada bir hayal mesabesinde kalır. Ve kendi nefsini ve nefsine isnat edecek bir şey göremez.

İmdi insân, nâsın mutasarrıf olduğu şeyi terk edince, nasıl nâsın muhabbetini kazanır ise Allah Teâlâ’nın tasarrufunda olan kendi nefsini ve kendinden zâhir olan efʻâli, kendi nefsine izâfe etmeyip Hakk’a terk ettiği vakit, Allah Teâlâ’nın indinde dahi böyle olur. Yaʻnî emr-i tasarrufda Hakk’a iştirâkten vazgeçtiği için Hakk Teâlâ ona muhabbet eder. Eğer sen böyle yaparsan hakîkatte Allah Teâlâ hazretlerine karşı zâhid ve kendi nefsini ve efʻâlini tecelliyât-ı Hakk’tan ibâret bildiğin ve bu maʻrifetle keserâtı nefy etmiş olduğun için tevhîd üzerinde râşid olursun.&#10024;

Şimdi, insan, halkın tasarruf ettiği şeyi terk edince nasıl halkın sevgisini kazanırsa, Yüce Allah'ın tasarrufunda olan kendi nefsini ve kendisinden ortaya çıkan fiilleri kendi nefsine isnat etmeyip Hakk'a terk ettiği zaman, Yüce Allah katında da böyle olur. Yani, tasarruf işinde Hakk'a ortak olmaktan vazgeçtiği için Yüce Allah onu sever. Eğer sen böyle yaparsan, hakikatte Yüce Allah'a karşı zâhid (dünyadan el çekmiş) olursun ve kendi nefsini ve fiillerini Hakk'ın tecellilerinden ibaret bildiğin ve bu marifetle kesretleri (çoklukları) yok ettiğin için tevhid (birleme) üzerinde doğru yolu bulmuş olursun.

“İmdi bu evsâfın iktisâbına saʻy eyle ki ehl-i insâfdan olasın! Kadîmen nâs bana haber verdi ki bizim vatanlarımızda ve onların vatanlarında, onların indinde, onların nüfûsu içinde, sükûtu uzun ve hikmetle tekellüm etse bile kelâmı kalîl olan racülden kadren aʻzam ve hataran ekber ve ecell bir racül görülmemiştir. Zîrâ o cinsden kıllet, ekserden daha güzeldir. Ve usanmak korkusunu onların nüfûsu için kabûl et! Ve o sehâi mütekaddimin haddidir. Ve Resûlallah (sallallahu aleyhi ve sellem) ashâbına mev‘ızada, onlar üzerinde usanmak korkusundan nâşî aralık verirdi. Ve vârislerin dahi böyle olması iktizâ eder. Ve kezâlik onların ellerinde olan şey hakkında tezehhüd eden ve onlardan ihticâb eyleyen ve onlara ancak onların ihtiyâcı mess ettiği bilinen şey indinde o hâcete nazaran zâhir olan bir adamdan onların indinde daha azîm ve onların nüfûsu arasında daha celîl olanı görmedim.&#10024;

Şimdi bu vasıfları kazanmaya çalış ki insaf ehli olasın! Eskiden insanlar bana haber verdi ki, bizim vatanlarımızda ve onların vatanlarında, onların yanında, kendi halkları içinde, suskunluğu uzun olan ve hikmetle konuşsa bile sözü az olan bir adamdan daha değerli, daha büyük ve daha yüce bir adam görülmemiştir. Çünkü o cinsten azlık, çokluktan daha güzeldir. Ve onların halkı için usanma korkusunu kabul et! Ve o, geçmiş cömertlerin sınırıdır. Ve Resûlallah (sallallahu aleyhi ve sellem) ashabına öğüt verirken, onların usanma korkusundan dolayı ara verirdi. Ve vârislerin de böyle olması gerekir. Ve aynı şekilde, ellerinde olan şey hakkında zühd gösteren ve onlardan uzak duran ve onlara ancak ihtiyaçları dokunduğu bilinen şey karşısında o ihtiyaca göre ortaya çıkan bir adamdan daha yüce ve onların halkı arasında daha ulu olanını görmedim.

İmdi bu vakitte bâbın evvelinde sana takdîm ettiğimiz şey üzere onlar için zâhir olur. İmdi biz her bir şeyi nüfûsun ona taattuşu için bu makâm-ı kıylde îrâd ettik. Böyle olunca sana dünyâlarından bir şey ile teveccüh ederlerse onlardan iʻrâz et! Ve onların fukarâsı üzerine reddeyle! Eğer ibâ edip, ancak seni tavsît ederlerse onlardan ahz et! Ve onların buna ilimleri olmak üzere, onların fukarâlarına def‘ eyle! Ve imâmın hâli dahi böyle olur. Ve o sebeble memleketinin ehli indinde azîm olur.”&#10024;

Şimdi bu vakitte, babın başında sana sunduğumuz şey üzerine onlar için ortaya çıkar. Şimdi biz her bir şeyi, nefislerin ona susaması için bu söz makamında zikrettik. Böyle olunca, sana dünyalıklarından bir şey ile yönelirlerse onlardan yüz çevir! Ve onların fakirleri üzerine geri çevir! Eğer kaçınır ve ancak seni aracı yaparlarsa onlardan al! Ve onların buna bilgileri olmak üzere, onların fakirlerine ver! Ve imamın hâli de böyle olur. Ve o sebeple memleketinin halkı katında yüce olur.

Sen zikr olunan evsâfın iktisâbına yaʻnî umûrda ifrât ve tefrîtten ictinâb ve onların vasatı olan sehâ ve zühd ile ittisâfa saʻy et ki ehl-i insâfdan yaʻnî ehl-i adlden olasın. Aksi hâlde ifrât ve tefrîte düşüp ehl-i zulümden olursun. Bu ifrât ve tefrît insânın cemîʻ-i ahvâline şâmildir. Meselâ kelâm bir sıfat-ı insâniyyedir. Bunun dahi ifrâtı ve tefrîti vardır. Kelâmı lüzûmundan fazla söylemek ifrât ve lüzûmu hâlinde söylememek tefrît ve ihtiyâc nisbetinde söylemek sehâdır. Nitekim nâs, eskiden beri gerek bizim vatanlarımızda ve gerek kendilerinin vatanlarında bulunan kimselerin arasında onların indinde, sükût-i medîd ve hikmetle tekellüm etse bile kelâmı az olan bir adamdan kadren aʻzam ve hataran ekber ve en celîl bir kimse görülmediğini haber vermişlerdir. Zîrâ hikmetle tekellümün azı, çoğundan daha güzeldir. Çünkü insânlarda usanmak ve bıkmak hâssası vardır. Binâenaleyh usanmak korkusunu onların nüfûsu için kabûl et ki nâsa karşı bu sûretle muâmele evvelce îzâh olunan sehânın haddidir ve zâhiridir. Nitekim (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, usanmaları ve bıkmaları mahzûrunu der-pîş buyurdukları için, ashâb-ı kirâmına (rıdvanullahi aleyhim ecmâʻîn) mev‘ızada aralık verirdi. Binâenaleyh vâris-i nebevî olan insân-ı kâmillerin dahi terbiye ettikleri mürîdlerine karşı, nasîhat ve mev‘ızada ve sâir muâmelâtta böyle yapmaları lâzımdır.&#10024;

Sen, zikredilen vasıfları kazanmaya, yani işlerde aşırılıktan ve eksiklikten kaçınmaya ve onların ortası olan cömertlik ve zühd (dünya nimetlerine karşı kayıtsızlık) ile vasıflanmaya çalış ki insaf ehli, yani adalet ehli kimselerden olasın. Aksi hâlde aşırılığa ve eksikliğe düşüp zulüm ehli kimselerden olursun. Bu aşırılık ve eksiklik, insanın bütün hâllerini kapsar. Örneğin, konuşma insana ait bir sıfattır. Bunun da aşırılığı ve eksikliği vardır. Konuşmayı lüzumundan fazla söylemek aşırılık, lüzumu hâlinde söylememek eksiklik ve ihtiyaç nispetinde söylemek cömertliktir. Nasıl ki insanlar, eskiden beri gerek bizim vatanlarımızda gerekse kendi vatanlarında bulunan kimselerin arasında, onların yanında, uzun süreli suskunluk ve hikmetle konuşsa bile, az konuşan bir adamdan daha kadri yüce, daha itibarlı ve daha celil bir kimse görülmediğini haber vermişlerdir. Çünkü hikmetle konuşmanın azı, çoğundan daha güzeldir. Zira insanlarda usanmak ve bıkmak özelliği vardır. Bu sebeple, usanma korkusunu onların nefisleri için kabul et ki insanlara karşı bu şekilde muamele, evvelce açıklanan cömertliğin sınırıdır ve görünen yüzüdür. Nasıl ki (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, usanmaları ve bıkmaları mahzurunu göz önünde bulundurdukları için, kıymetli ashabına (Allah hepsinden razı olsun) öğüt vermede aralık verirdi. Bu sebeple, peygamber varisi olan insân-ı kâmillerin de terbiye ettikleri müridlerine karşı, nasihat ve öğütte ve diğer muamelelerde böyle yapmaları lazımdır.

Ve kezâ nâsın ellerinde bulunan şey hakkında tezehhüd eden ve onlardan sûrette ve maʻnâda ihticâb eyleyen yaʻnî gece, gündüz onların arasında bulunmayan ve bulunduğu vakitte dahi dâimâ esrâr-ı hakâyık ve maârifi ibzâl etmeyip, onlara ancak ihtiyâcları mess ettiği maʻlûm olan bir şeyin vukûʻunda, o hâcete nazaran sûret ve maʻnâca zâhir olan bir adamdan, o nâs indinde daha azîm ve onların arasında daha celîl olan bir kimseyi görmedim.&#10024;

Aynı şekilde, insanların ellerinde bulunan şeylere karşı zühd gösteren ve onlardan hem görünüşte hem de manada gizlenen, yani gece gündüz onların arasında bulunmayan ve bulunduğu zamanlarda dahi sürekli hakikatlerin sırlarını ve marifetleri (ilahi bilgileri) saçmayıp, onlara ancak ihtiyaçları dokunduğu bilinen bir şeyin meydana gelmesi durumunda, o ihtiyaca göre görünüşte ve manada ortaya çıkan bir adamdan, o insanlar katında daha yüce ve onların arasında daha ulu olan bir kimseyi görmedim.

İmdi insân-ı kâmil, ihtiyâc mess eden bir sebebe mebnî nâs arasında zâhir olduğu vakit, bâbın evvelinde sana takdîm ettiğimiz şey üzere, yaʻnî hâcet mikdârından ne ziyâde ne de noksân olmamak üzere zâhir olur. Ve onların ihtiyâcını te’mîn etmekle iktifâ eder. Aslâ ifrât ve tefrît eylemez.&#10024;

Şimdi, insân-ı kâmil, bir ihtiyaç dokunan sebebe bağlı olarak insanlar arasında ortaya çıktığı zaman, birinci bölümde sana sunduğumuz şey üzere, yani ihtiyacın miktarından ne fazla ne de eksik olmamak üzere ortaya çıkar. Ve onların ihtiyacını karşılamakla yetinir. Asla aşırıya gitmez ve eksik bırakmaz.

İmdi biz, gerek vücûd-i insânîde hâlife olan rûha ve gerek hükûmet-i zâhirede imâm olan kimseye her bir şeyi nüfûsun ona taattuşu yaʻnî şiddetle meyli için bu makâm-ı kıylde ve maânîye merbût olan kelâm âleminde îrâd eyledik. Zîrâ kelâm, maʻnâyı ifhâm ederse de hâl bahş etmez. Hâl, ancak o maânî ile amele saʻy etmek sûretiyle nüfûsda hâsıl olan bir melekeden ibârettir. Bu melekenin tahsîli ise inâyet-i Hakk’la sâlikin yed-i himmetindedir.&#10024;

Şimdi biz, gerek insan vücudunda halife olan ruha ve gerekse görünen yönetimde imam olan kimseye, her bir şeyi, nefislerin ona şiddetle meyletmesi için, bu söz makamında ve anlamlara bağlı olan kelâm âleminde zikrettik. Çünkü kelâm, anlamı açıklasa da hâl bahşetmez. Hâl, ancak o anlamlarla amel etmeye çalışmak suretiyle nefislerde hâsıl olan bir meleke'den (alışkanlık, yetenek) ibarettir. Bu melekenin elde edilmesi ise, Yüce Allah'ın yardımıyla Hakk Yolcusu'nun gayretindedir.

İmdi mâdemki tezehhüd, sehâdır; böyle olunca nâs sana dünyâlarından yaʻnî mâllarından bir şey ile teveccüh ederlerse onlardan iʻrâz et! O getirdikleri mâlı kabûl etme; fukarâya veriniz de! Eğer kendileri fukarâya tasadduktan ibâ edip, ancak bu husûsda seni tavsît etmek isterlerse o mâlı onlardan al ve onların maʻlûmâtı tahtında, onların fukarâlarına tevzîʻ ve tasadduk eyle! İşte vücûd-i insânîde rûhun hâli böyle olduğu gibi hükûmet-i zâhirede imâmın hâli dahi böyle olur. Ve bu sıfât ile muttasıf olan imâm, bu sebeble memleketinin ehli ve tebʻası indinde taʻzîme ve muhabbete sezâ olur.&#10024;

Şimdi mademki zühd, cömertliktir; böyle olunca insanlar sana dünyalıklarından yani mallarından bir şey ile yönelirlerse onlardan yüz çevir! O getirdikleri malı kabul etme; "Fukaraya veriniz!" de. Eğer kendileri fukaraya sadaka vermekten çekinip, ancak bu hususta seni aracı kılmak isterlerse o malı onlardan al ve onların bilgisi dâhilinde, onların fukaralarına dağıt ve sadaka olarak ver! İşte insan vücudunda ruhun hâli böyle olduğu gibi, görünen yönetimde imamın hâli de böyle olur. Ve bu sıfatlarla nitelenen imam, bu sebeple memleketinin halkı ve tebaası nezdinde saygıya ve sevgiye layık olur.

****

- ALTINCI BÂB ADL HAKKINDADIR VE O BU MEDÎNENİN AHKÂMINI VE TEDBÎRÂTINI ÂLİM&#10024;

ALTINCI BÖLÜM ADALET HAKKINDADIR VE O, BU ŞEHRİN HÜKÜMLERİNİ VE YÖNETİMİNİ BİLİR.

OLAN KÂDIDIR

“A‘del ve ekmel olan seyyid-i hümâm, Allah Teâlâ seni müeyyed kılsın! Eğer sen üzerinde mülkünün bekâsını ve düşmanlarına zaferi murâd edersen, raiyyenin ahkâmına mütevellî ve kazâyânın münfizî adl olmak lâzımdır. İmdi muhakkak Allah Teâlâ onu senin üzerinde ibkâ eyledi. Aslâ bir şehre ve bir memlekete müteveccih olmadı; illâ ki onlarda bereket zâhir oldu. Ve erzâk nemâ buldu. Ve bilcümle mîzân taammüm eyledi. Ve o, duhûr ve a‘sâr memerrî üzerinde mahmûd, mahbûb olan bir mevcûddur. Ve o, yeryüzünde vazʻ olunmuş bir mîzândır. Ve arz-ı ekberde fasl-ı ibâd onunla olur ve o, bugünde dahi hâkimdir. Ve o, şerʻan me’mûrun-bihdir. Ve muhakkak hükümdâr, ceseddir. Ve onun rûhu adldir. Ve her ne vakit adl olmazsa, mülk harâb olur. Ve hükemâ demişlerdir ki: “Sultânın adli, zamânın bolluğundan daha nâfiʻdir.” Ve Allah Tebâreke&#10024;

Adil ve mükemmel olan yüce efendi, Allah Teâlâ seni desteklesin! Eğer sen mülkünün devamını ve düşmanlarına karşı zaferi istersen, halkın hükümlerine bakan ve davaları uygulayan adil bir yönetici olman gerekir. Şimdi, muhakkak ki Allah Teâlâ onu senin üzerinde kalıcı kıldı. Asla bir şehre ve bir memlekete yönelmedi; ancak oralarda bereket ortaya çıktı. Ve rızıklar arttı. Ve bütün olarak adalet yayıldı. Ve o, çağlar ve zamanların geçişi boyunca övülen, sevilen bir varlıktır. Ve o, yeryüzünde konulmuş bir terazidir. Ve büyük yeryüzünde kulların ayrımı onunla olur ve o, bugünde dahi hâkimdir. Ve o, şeriatça emredilmiş olandır. Ve muhakkak hükümdar, cesettir. Ve onun ruhu adalettir. Ve her ne zaman adalet olmazsa, mülk harap olur. Ve hikmet sahipleri demişlerdir ki: "Sultanın adaleti, zamanın bolluğundan daha faydalıdır." Ve Allah Tebâreke

َّلله ve Teâlâ kullarına emr edip, َ يَأْمر بِالْعَدل ِ وَا ْلِحسَانِ إِن َّ ا (Nahl, 16:90) yaʻnî “Allah Teâlâ adl ve ihsân ile emr eder.” buyurdu. Ve onunla muttasıf olmayan kimseyi zemm etti. Ve onu,&#10024;

Yüce Allah kullarına emredip, "Muhakkak ki Allah adalet ve ihsanı emreder." (Nahl, 16:90) buyurdu. Ve onunla nitelenmemiş kimseyi kınadı. Ve onu,

ْی َ onun üzerine hâkim kılmadı da buyurdu ki: ...فِّفِیوَيل لِّلْمط (Mutaffifîn, 83:1-4) Yaʻnî “Vay eksik tartanların hâline ki nâsdan aldıklarını tamâm vezn ederler ve onlara ölçtükleri veyâ tarttıkları vakit, eksik yaparlar; acabâ onlar yevm-i azîm için ba‘s olunacaklarını zannetmiyorlar mı?”&#10024;

Onun üzerine hâkim kılmadı da buyurdu ki: "فِّفِیوَيل لِّلْمط" (Mutaffifîn, 83:1-4) Yani "Vay eksik tartanların hâline ki insanlardan aldıklarını tam tartarlar ve onlara ölçtükleri veya tarttıkları vakit, eksik yaparlar; acaba onlar büyük bir gün için diriltileceklerini zannetmiyorlar mı?"

Ve Lokmân oğluna dedi: “Yürümende ne pek hızlı ve ne de pek acûl ol! Sesini vasat derecede çıkar.” (Lokmân, 31:19) Ve Allah Teâlâ buyurdu: وَال َ تَجهَر بِصَالَتِك َ وَال َ تخَافِت ً&#10024;

Ve Lokman oğluna dedi: “Yürüyüşünde ne çok hızlı ne de çok aceleci ol! Sesini orta derecede çıkar.” Ve Yüce Allah buyurdu: "Namazında sesini ne yükselt ne de çok alçalt."

ْ ی َ ذَلِك َ سَبِيالبِهَا وَابتَغ ِ بَی (İsrâ, 17:110) Yaʻnî “Namâzında cehr etme; ihfâ da etme; bunun&#10024;

ْ ی َ ذَلِك َ سَبِيالبِهَا وَابتَغ ِ بَی (İsrâ, 17:110) Yani “Namazında sesini yükseltme; gizli de okuma; bunun arasında bir yol tut.”

ً arasında bir yol ihtiyâr et!” Ve o adldir ve yine Hakk Teâlâ buyurur: وَال َ تَجعَل يَدَك َ مَغلُولة ً اكُل َّ الْبَسط ِ فَتَقعد َ مَلُومًا مَّحسورإِیل عنقِك َ وَال َ تَبسطهَا (İsrâ, 17:29) Yaʻnî “Elini boynuna bağlanmış kılma ve onu büsbütün dahi açma!” Ve Sallallahu aleyhi ve sellem, Ebû Bekir (radiyallahu anh)’a savtını ref‘ eyle buyurdu ve Ömer (radiyallahu anh)’a savtını indir, buyurdu. Ve Sallallahu aleyhi ve sellem, o cinsden adli işledi ve na‘leynlerinden birisi koptuğu vakit, diğerini de çıkarıp çıplak yürürler idi. Tâ ki ayakları hakkında adâlet buyura. Ve Allah Teâlâ onu, onun üzerine inşâ eyledi. Ve tasvîr etti ve baʻzı hükemânın vesâyâsındandır ki: “Tatlı olma; seni bel‘ ederler ve acı olma senden istikrâh ederler.”&#10024;

“İkisinin arasında bir yol seç!” Ve o adalettir. Yine Yüce Allah buyurur: وَال َ تَجعَل يَدَك َ مَغلُولة ً اكُل َّ الْبَسط ِ فَتَقعد َ مَلُومًا مَّحسورإِیل عنقِك َ وَال َ تَبسطهَا (İsrâ, 17:29) Yani “Elini boynuna bağlanmış kılma ve onu büsbütün de açma!” Ve Allah'ın salât ve selâmı üzerine olsun, Ebû Bekir (Allah ondan razı olsun)’a sesini yükseltmesini buyurdu ve Ömer (Allah ondan razı olsun)’a sesini alçaltmasını buyurdu. Ve Allah'ın salât ve selâmı üzerine olsun, o türden adaleti işledi ve nalınlarından birisi koptuğu zaman, diğerini de çıkarıp çıplak yürürdü. Ta ki ayakları hakkında adalet buyursun. Ve Yüce Allah onu, onun üzerine inşa etti. Ve tasvir etti ve bazı hikmet sahiplerinin vasiyetlerindendir ki: “Tatlı olma; seni yutarlar ve acı olma senden tiksinirler.”

İmdi adl cemîʻ-i eşyâya sârîdir. Binâenaleyh adli, nefsine ve ehline ve adamına ve hâdimlerine ve kölelerine ve ashâbına ve sana teveccüh edenlerin kâffesine ve vükelân hakkındaki hükmüne ve zâhiren ve bâtınen fiiline hâkim kıl!”&#10024;

Şimdi adalet bütün eşyaya yayılmıştır. Bu sebeple adaleti, kendi nefsine ve eşine ve adamına ve hizmetkârlarına ve kölelerine ve arkadaşlarına ve sana yönelenlerin hepsine ve vekillerin hakkındaki hükmüne ve görünen ve görünmeyen fiiline hâkim kıl!

Ey himmeti âlî ve a‘del ve ekmel olan seyyid, Allah Teâlâ seni bu sıfatlar ile müeyyed kılsın! Eğer sen mülk-i vücûdunun bekâsını ve mülkünde olan düşmanlarına zafer ve galebeyi istersen, raiyyenin ve tebʻanın ahkâmına adli mutasarrıf kıl ve senin hükümlerini icrâ eden ancak adl olsun. Bunu üzerine vâcib bil!&#10024;

Ey himmeti yüce, en adil ve en mükemmel olan efendi, Allah Teâlâ seni bu sıfatlarla desteklesin! Eğer sen varlık mülkünün devamını ve mülkünde olan düşmanlarına karşı zafer ve üstün gelmeyi istersen, halkının ve tebaanın hükümlerine adaleti yönetici kıl ve senin hükümlerini uygulayan ancak adalet olsun. Bunu üzerine zorunlu bil!

İmdi muhakkak Allah Teâlâ o adli senin üzerinde ibkâ etti. Ancak adâletin müteveccih olduğu bir şehir ve bir memlekette bereket zâhir olur. Ve erzâk, nemâ bulur. Ve bilcümle umûrda mîzân ve intizâm taammüm eder. Ve o adâlet dehirlerin ve asırların memerrî üzerinde mahmûd ve mahbûb olan bir mevcûddur. Yeryüzünde yaʻnî âlem-i şehâdette cânib-i Hakk’tan vazʻ edilmiş bir mîzândır ki cemîʻ-i umûrun ziyâdeliği ve noksânlığı ve ifrâtı ve tefrîti onunla ölçülür. Ve arz-ı ekber’de yaʻnî yevm-i kıyâmette Hakk Teâlâ ibâdın sınıflarını ve derecelerini o adâlet ile fasl ve tefrîk buyurur. Ve o adl bugünde yaʻnî hayât-ı dünyeviyyede dahi hâkimdir ve dünyâ mahall-i teklîf olduğundan o adl şerʻan me’mûrun-bihdir. Ve şerîat onun icrâsını emr eden ve muhakkak bir mülkün hükümdârı cesed ve o hükümdârın rûhu da adldir. Ve adâlet olmadığı vakitlerde mülk, harb olur. Ve hükemâ demişlerdir ki: “Hükümdârın ve sultânın adli zamânın bolluğundan yaʻnî erzâkın mebzûl ve esʻârın ehven olmasından daha fâidelidir.” Zîrâ bir memlekette adlin zıddı olan zulüm hükümrân olursa bolluk halka refâh ve saâdet bahş etmez. Zulüm bu refâhı, azâb ve ızdırâba kalb eder. Ve Allah Teâlâ hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’de kullarına “Muhakkak Allah Teâlâ adl ve ihsân ile emr eder.” (Nahl, 16:90) buyurur. Ve adl ile muttasıf olmayan kimseyi zemmeder ve zulmü adl üzerine hâkim kılmadı da Kur’ânı Kerîm’de buyurdu ki “Vay eksik ölçenlerin hâline ki nâsdan aldıklarını tamâm tartarlar ve onlara ölçtükleri veyâ tarttıkları vakit, eksik yaparlar. Acabâ onlar yevm-i azîm için ba‘s olunacaklarını zannetmiyorlar mı?” (Mutaffifîn, 83:1-4)&#10024;

Şimdi, muhakkak Yüce Allah o adaleti senin üzerinde kalıcı kıldı. Ancak adâletin yöneldiği bir şehirde ve bir memlekette bereket ortaya çıkar. Ve rızıklar artar. Ve bütün işlerde ölçü ve düzen yaygınlaşır. Ve o adalet, devirlerin ve asırların geçişi üzerinde övülen ve sevilen bir varlıktır. Yeryüzünde, yani görünen âlemde, Hak tarafından konulmuş bir ölçüdür ki, bütün işlerin fazlalığı ve eksikliği, aşırılığı ve gevşekliği onunla ölçülür. Ve en büyük arzda, yani kıyamet gününde, Yüce Allah kulların sınıflarını ve derecelerini o adalet ile ayırır ve farklılaştırır. Ve o adalet bugünde, yani dünya hayatında da hâkimdir ve dünya teklif yeri olduğundan o adalet şeriaten emredilmiştir. Ve şeriat onun uygulanmasını emreder ve muhakkak bir mülkün hükümdarı ceset, o hükümdarın ruhu da adalettir. Ve adalet olmadığı zamanlarda mülk, harbe döner. Ve hikmet sahipleri demişlerdir ki: "Hükümdarın ve sultanın adaleti, zamanın bolluğundan, yani rızıkların bol ve fiyatların ucuz olmasından daha faydalıdır." Çünkü bir memlekette adaletin zıddı olan zulüm hükümran olursa, bolluk halka refah ve saadet bahşetmez. Zulüm bu refahı, azap ve ızdıraba çevirir. Ve Yüce Allah Hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de kullarına "Muhakkak Allah Teâlâ adl ve ihsân ile emr eder." (Nahl, 16:90) buyurur. Ve adalet ile nitelenmemiş kimseyi kınar ve zulmü adalet üzerine hâkim kılmadı da Kur'ân-ı Kerîm'de buyurdu ki "Vay eksik ölçenlerin hâline ki nâsdan aldıklarını tamâm tartarlar ve onlara ölçtükleri veyâ tarttıkları vakit, eksik yaparlar. Acabâ onlar yevm-i azîm için ba‘s olunacaklarını zannetmiyorlar mı?" (Mutaffifîn, 83:1-4)

Bu ölçü ve vezn, ibâdın ahvâl-i mâddiyye ve maʻneviyyesine şâmildir. Zîrâ birçok kimseler vardır ki nâsdan kendilerine karşı hüsn-i ahlâk beklerler; fakat kendileri onlara karşı, sû’-i ahlâk ile muttasıf olurlar. Ve Cenâb-ı Lokmân oğluna nasîhat edip dedi ki: “Hafîf meşrebâne yürüme, mütekebbirâne de yürüme, bunların arasında mutavassıtâne yürü! Ve konuştuğun vakit, çok bağırma, güç işitilecek kadar da yavaş söyleme; belki sesini lüzûmu kadar çıkar.” (Lokmân, 31:19) Ve Allah Teâlâ “Namâzında cehr etme; ihfâ da etme; bu ikisinin arasında bir yol ihtiyâr et!” (İsrâ, 17:110) buyurdu. Ve cehr ile hafâ arası bir tarîk-i mu‘tedil olduğundan bu husûsda adldir. Ve yine Hakk Teâlâ buyurdu: “Elini boynuna bağlanmış kılma, ve onu büsbütün dahi açma!” (İsrâ, 17:29) Elini boynuna bağlamak buhlden ve büsbütün açmak isrâfdan kinâyedir. Ve buhl ile isrâf arası ancak i‘tidâl ve adldir. Ve bu adl ve i‘tidâle işâreten (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Ebû Bekir es-Sıddîk (radiyallahu anh)’a “Savtını ref‘&#10024;

Bu ölçü ve vezin, kulların maddi ve manevi hallerini kapsar. Çünkü birçok kimse vardır ki insanlardan kendilerine karşı güzel ahlak beklerler; fakat kendileri onlara karşı kötü ahlak ile nitelenmiş olurlar. Ve Cenâb-ı Lokman oğluna nasihat edip dedi ki: "Hafif meşrepçe yürüme, kibirlice de yürüme, bunların arasında orta halli yürü! Ve konuştuğun vakit, çok bağırma, güç işitilecek kadar da yavaş söyleme; aksine sesini lüzumu kadar çıkar." (Lokman, 31:19) Ve Yüce Allah "Namazında sesini yükseltme; gizleme de; bu ikisinin arasında bir yol seç!" (İsra, 17:110) buyurdu. Ve sesli okuma ile gizli okuma arası orta bir yol olduğundan bu hususta adalettir. Ve yine Yüce Allah buyurdu: "Elini boynuna bağlanmış kılma, ve onu büsbütün de açma!" (İsra, 17:29) Elini boynuna bağlamak cimrilikten ve büsbütün açmak israftan kinayedir. Ve cimrilik ile israf arası ancak itidal ve adalettir. Ve bu adalet ve itidale işaretle (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Ebû Bekir es-Sıddîk (radiyallahu anh)'a "Sesini yükselt

ه

ِّ eyle!” buyurdu. Zîrâ Cenâb-ı Sıddîk, َّلَ تَرفَعوا أصوَاتَكُم فَوق َ صَوت ِ النَّنی ذِين َ آمَنوايَا أيهَا ال (Hucurât,&#10024;

"Ey iman edenler, seslerinizi Peygamber'in sesinin üstüne yükseltmeyin!" (Hucurât, 2) buyurdu. Çünkü Hz. Sıddîk (Ebubekir),

ِي 49:2) yaʻnî “Ey mü’minler, sadâlarınızı, sadâ-yı Nebî fevkine çıkarmayınız.” emri vârid olduktan sonra, bu emre muhâlefet korkusundan (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz ile hîni mükâlemede sesini gâyet az çıkarır idi. Bu ise tefrît idi ve kezâ Hz. Ömer İbn’ül-Hattâb (radiyallahu anh) celâdet-i tab‘larından dolayı hîn-i mükâlemede sesini çok çıkarırdı. Efendimiz ona da “Sesini indir!” buyurdu. Zîrâ bu ifrât idi. (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, bu zikr olunan nevʻiden adli tatbîk ve icrâ buyururlar idi. Meselâ mübârek na‘leynlerinden birinin tasması koptuğu vakit, ayakları hakkında adâlet buyurmak maksadıyla diğerini de çıkarıp, çıplak yürürler idi. Ve Allah Teâlâ hazretleri (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in mizâcı saâdetlerini adl ve i‘tidâl üzerine inşâ buyurdu. Ve cism-i şerîflerini i‘tidâl üzerine tasvîr eyledi. Binâenaleyh adl ve i‘tidâl onların neş’et-i aliyyeleri iktizâsından idi. Zîrâ Hakk Teâlâ, Nebiyy-i Zî-şân Efendimiz’i numûne-i kemâl-i beşerî olmak üzere ızhâr eyledi. Ve her insânı bu numûne-i âlîye benzemeye daʻvet eyledi. Ve hükemâdan baʻzıları vasıyyet edip demişlerdir ki: “Tatlı olma; seni yutarlar ve acı olma senden istikrâh ederler.” Zîrâ lüzûmu olmayan mahalde hilim ve tatlılık tefrîttir. Ve nefs-i insâniyye zarardır. Ve kezâ vara yoğa hiddet ve gazab ise ifrâttır. Ve nâsın istikrâhına sebebdir.&#10024;

"Ey mü'minler, seslerinizi Peygamber'in sesinin üstüne çıkarmayın." emri geldikten sonra, bu emre karşı gelme korkusundan dolayı (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz ile konuşurken sesini çok az çıkarırdı. Bu ise tefrit idi ve aynı şekilde Hz. Ömer İbn'ül-Hattâb (radiyallahu anh) tabiatındaki celâdetten dolayı konuşurken sesini çok çıkarırdı. Efendimiz ona da "Sesini indir!" buyurdu. Çünkü bu ifrat idi. (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, bu zikredilen türden adaleti uygulayıp icra ederdi. Örneğin, mübarek nalınlarından birinin tasması koptuğu zaman, ayakları hakkında adalet buyurmak maksadıyla diğerini de çıkarıp, çıplak yürürdü. Ve Yüce Allah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'in mübarek mizacını adalet ve itidal üzerine inşa buyurdu. Ve şerefli cisimlerini itidal üzerine tasvir etti. Bu sebeple adalet ve itidal, onların yüce yaratılışlarının gereği idi. Çünkü Yüce Hak, Şanlı Peygamber Efendimiz'i beşerî kemalin örneği olmak üzere ortaya çıkardı. Ve her insanı bu yüce örneğe benzemeye davet etti. Ve hikmet sahiplerinden bazıları vasiyet edip demişlerdir ki: "Tatlı olma; seni yutarlar ve acı olma senden tiksinirler." Çünkü lüzumu olmayan yerde hilim ve tatlılık tefrittir. Ve insan nefsine zarardır. Ve aynı şekilde her şeye hiddet ve gazap ise ifrattır. Ve insanların tiksinmesine sebeptir.

İmdi verilen îzâhâta nazaran anlaşıldı ki adl ve i‘tidâl cemîʻ-i eşyâya sârîdir. Binâenaleyh adli, nefsine ve ehil ve evlâdına ve adamına ve hizmetçilerine ve kölelerine ve rufekâ ve ashâbına ve sana teveccüh edip seninle münâsebette bulunanların kâffesine ve hükümdâr isen vükelâ-i umûrun hakkındaki hükmüne ve efʻâl-i zâhirene ve bâtınene hâkim kıl!&#10024;

Şimdi verilen açıklamalara göre anlaşıldı ki adalet ve denge bütün eşyaya yayılmıştır. Bu sebeple adaleti, kendi nefsine ve eşine, çocuklarına, adamına, hizmetçilerine, kölelerine, arkadaşlarına ve dostlarına ve sana yönelip seninle ilişkide bulunanların hepsine ve hükümdar isen işlerinin vekilleri hakkındaki hükmüne ve görünen ve görünmeyen fiillerine hâkim kıl!

****

- YEDİNCİ BÂB -

VEZÎRİN VE ONUN SIFATLARININ VE TEDBÎR-İ RABBÂNÎ VE HİKEMÎ&#10024;

VEZİRİN VE ONUN SIFATLARININ VE İLAHÎ VE HİKMETLİ YÖNETİMİN

CEREYÂNI NASIL OLMAK ÎCÂB EYLEDİĞİNİN ZİKRİNE DÂİRDİR&#10024;

Nasıl cereyan etmesi gerektiğinin zikrine dairdir.

“Âdette, melîkin emrinin mülkte, ancak mâlik ile memlûk arasında vâsıta olan vezîr-i müdebbir ile olması müstakîm olur. İmdi hikmet böyle iktizâ eder ki biz bu halîfei mezkûru iʻrâz ettiğimizde, ona akıl tesmiye olunan bir vezîr ittihâz edelim. Ve Allah Teâlâ cânibinden hitâb-ı ilâhî ona teveccüh eder. Zîrâ o, memleketin müdebbiridir. Allah Tebâreke ve Teâlâ: “Muhakkak bunda ulü’l-elbâb için alâmetler vardır.” (Âl-i İmrân, 3:190), “Ulü’n-nühâ için” (Tâhâ, 20:54,128), “Muhakkak bunda kendisi için kalb olan veyâ ilkâ-yı semʻ yaʻnî akl eden kimse için pend ve nasîhat vardır.” (Kâf, 50:37) buyurdu.&#10024;

Adette, hükümdarın emrinin ülkede ancak mâlik ile memlûk arasında aracı olan tedbirli vezir ile olması doğru olur. Şimdi hikmet böyle gerektirir ki biz bu adı geçen halifeyi atadığımızda, ona akıl denilen bir vezir edinelim. Ve Yüce Allah tarafından ilâhî hitap ona yönelir. Çünkü o, memleketin tedbircisidir. Mübarek ve Yüce Allah: “Muhakkak bunda akıl sahipleri için alâmetler vardır.” (Âl-i İmrân, 3:190), “Akıl sahipleri için” (Tâhâ, 20:54,128), “Muhakkak bunda kendisi için kalb olan veya kulak veren yani akleden kimse için öğüt ve nasihat vardır.” (Kâf, 50:37) buyurdu.

Allah Subhânehu bu imâm için bu vezîri îcâd eyledi ki ona “akıl” denir ve ancak “akıl” tesmiye etti. Zîrâ Allah Teâlâ’dan kendisine ilkâ olunan her bir şeyi taakkul eder. Ve o memleket üzerinde, hayvân üzerindeki bâğ gibidir ki onu hazer-i firârdan hıfz eder. Ve işte bunun için “akıl” tesmiye etti. Ve onu onun için vezîr olarak ıstıfâ eyledi. Fâil vezninden vizrden veyâ vezerden olmak muhtemeldir. Ve onların ikisi de onda mevcûddur.&#10024;

Yüce Allah, bu imam için "akıl" denilen bu veziri yarattı ve ona sadece "akıl" adını verdi. Çünkü Yüce Allah'tan kendisine ilham olunan her şeyi akıl idrak eder. Ve o, memleket üzerinde, hayvan üzerindeki bağ gibidir ki onu kaçmaktan ve uzaklaşmaktan korur. Ve işte bunun için ona "akıl" adını verdi. Ve onu, onun için vezir olarak seçti. "Vezir" kelimesi, "fâil" vezninden "vizr"den (yük, sorumluluk) veya "vezer"den (sığınak, koruyucu) türemiş olabilir. Ve bu iki anlam da onda mevcuttur.

İmdi eğer “sikl”den ibâret “vizr”den olursa, o memleket ve onun mühimmâtının eskâlini hâmildir. Ve eğer melceden ibâret olan vezerden olursa, o cemîʻ-i eşyâda kendisine ilticâ olunandır. Zîrâ o halîfenin lisânıdır. Ve onun emirleri ondan infâz olunur. İmdi bu maʻnâdan nâşî ona vezâret ismi sahîh olur. Kezâlik bu lafzın maʻnâsının vücûdu lâzım olduğu için ona ıtlâk olundu. Ve o bir mevcûd-i acîb ve muhtera‘-i latîfdir ki Bârî Teâlâ onu imâmdan ikinci makâmda îcâd eyledi. Ve onu halîfeden, istimdâd ile kâil olanların mezhebi üzerine, şemsden kamer menzilesine inzâl eyledi. Ve işte bundan, dolayı mülkün huzûzu ve onun tecellîsi indinde, onun için bu sûret sâbit olmadığını ve görülmediğini görürsün. Zîrâ emr, irtifâ‘-i vesâit ve heybet-i müşâhede-i azîme ile burada&#10024;

Şimdi eğer "sikl"den ibaret "vizr"den olursa, o memleket ve onun mühimmatının eskilerini taşır. Ve eğer melceden ibaret olan vezerden olursa, o, bütün eşyada kendisine sığınılan olandır. Çünkü o, halifenin dilidir. Ve onun emirleri ondan yerine getirilir. Şimdi bu anlamdan dolayı ona vezaret ismi doğru olur. Aynı şekilde bu lafzın anlamının varlığı gerekli olduğu için ona uygulandı. Ve o, Yüce Allah'ın imamdan sonra ikinci makamda yarattığı acayip bir varlık ve latif bir icattır. Ve onu, halifeden yardım isteyerek konuşanların mezhebine göre, güneşten ay mertebesine indirdi. Ve işte bundan dolayı, mülkün huzuru ve onun tecellisi yanında, onun için bu suretin sabit olmadığını ve görülmediğini görürsün. Çünkü emir, vasıtaların yüceliği ve büyük müşahadenin heybeti ile burada

َ َّللِه sana imâmdan sâdırdır. Ve Kitâbullah’dan onun hazzı, ِ الْوَاحِد ِ الْقَهَّار لِّمَن ِ الْملْك الْيَوم&#10024;

Sana imandan kaynaklanır. Ve Kitabullah'tan onun payı, "Mülk bugün tek ve kahhar olan Allah'ındır" ayetidir.

ِ (Mü’min, 40:16) yaʻnî “Bugünde mülk kimindir? Vâhid-i Kahhâr olan Allah’ındır.” kavlidir. Ve vakt-i hicâbda daʻvâlar vâkiʻ olur. Hicâb-ı daʻvâdan Allah’a sığınırız.&#10024;

(Mü'min, 40:16) yani "Bugün mülk kimindir? Tek ve Kahredici olan Allah'ındır." kavlidir. Ve hicap vaktinde iddialar meydana gelir. İddia hicabından Allah'a sığınırız.

İmdi halîfe ne vakit ihticâb eylerse vezîr için zuhûr ve infâz-ı evâmir ve iʻtâ ve men‘ vâkiʻ olur. Zîrâ o halîfenin lisânıdır. Ve ondan mütercemdir. Ve bu, ay ile güneşin sırr-ı rûhâniyyetinde mevcûddur, görmez misin? Ay, güneşin kabzasında olunca, onun üzerine istîlâ ve şemsden nâşî, onun için nûr ve zuhûr yoktur. Vaktâki leyle-i bedr olur; a‘yün-i nâzırînden şemsin gâib olması sebebiyle, onun için zuhûr-i tâm vâkiʻ olur. İmdi kamer, bu vakitte müşâhid-i şemsdir. Âlem ve nâs ise ancak kameri müşâhede ederler.”&#10024;

Şimdi, halife ne zaman gizlenirse, vezir için emirleri ortaya koyma ve uygulama, verme ve engelleme gerçekleşir. Çünkü o, halifenin dilidir ve ondan tercüme edendir. Ve bu, ay ile güneşin ruhaniyet sırrında mevcuttur, görmez misin? Ay, güneşin avucunda olunca, onun üzerine bir hâkimiyet ve güneşten kaynaklanan bir nur ve görünme yoktur. Dolunay gecesi olduğu zaman; bakan gözlerden güneşin kaybolması sebebiyle, onun için tam bir görünme gerçekleşir. Şimdi ay, bu vakitte güneşi gözlemleyendir. Âlem ve insanlar ise ancak ayı gözlemlerler.

Yaʻnî bir hükümdârın memleket-i umûrunu idâresinde âdet-i câriyye budur ki: Mâlik ile memlûk yaʻnî mutasarrıf ile muttasarraf arasında, tedbîr-i umûra vâsıta olan bir vezîr lâzımdır ve umûr-ı idâre-i memlekette bu tarzda icrâ olunursa müstakîm olur. Nitekim hükûmetlerde mesûl birer başvekîl bulunur. Hükûmet-i zâhirede usûl-i idâre böyle olduğu gibi vücûd-i insânîde halîfe olduğunu zikr ve isbât eylediğimiz rûh için dahi bir vezîr ittihâzı lâzım gelir. Zîrâ hikmet bunu iktizâ eder. Ve Allah Teâlâ cânibinden hitâb-ı ilâhî akla teveccüh eder. Binâenaleyh niʻmet-i akıldan mahrûm olan sıbyân ve mecânîn teklîfât-ı ilâhiyye ile mükellef değildirler. Çünkü akıl, memleket-i insâniyyenin müdebbiridir. Ve aklı olmayanların veyâ aklı nâkıs olanların efʻâl ve harekâtı intizâmdan ârîdir. Onun için Allah Tebâreke ve Teâlâ hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’de “Muhakkak bunda akıl sâhibleri için âyetler ve alâmetler vardır.” (Âl-i&#10024;

Yani bir hükümdarın ülke işlerini idare etmesinde geçerli âdet şudur: Sahip ile sahip olunan, yani tasarruf eden ile tasarruf edilen arasında, işlerin idaresine aracı olan bir vezir gereklidir ve ülke idaresi işleri bu tarzda yürütülürse doğru olur. Nasıl ki hükümetlerde sorumlu birer başvekil bulunur. Görünen hükümette idare usulü böyle olduğu gibi, insan vücudunda halife olduğunu zikrettiğimiz ve ispat ettiğimiz ruh için de bir vezir edinmek gerekir. Çünkü hikmet bunu gerektirir. Ve Yüce Allah tarafından ilahi hitap akla yönelir. Bu sebeple akıl nimetinden mahrum olan çocuklar ve deliler ilahi tekliflerle yükümlü değildirler. Çünkü akıl, insan ülkesinin idarecisidir. Ve aklı olmayanların veya aklı eksik olanların fiil ve hareketleri düzenden uzaktır. Onun için Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de "Muhakkak bunda akıl sahipleri için ayetler ve alametler vardır." (Âl-i

َ İmrân 3:190) buyurur. Ve diğer bir âyette dahi النه ْلِّ ویل (Tâhâ, 20:54,128) buyurur ki نه&#10024;

"Muhakkak ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde elbette akıl sahipleri için ibretler vardır." (Âl-i İmrân 3:190) buyurur. Ve diğer bir ayette de "Elbette bunda akıl sahipleri için ibretler vardır." (Tâhâ, 20:54,128) buyurur ki

ِي “akıl” demektir. Ve kezâ diğer bir âyette dahi “Muhakkak bunda kendisi için kalb olan veyâ ilkâ-yı semʻ yaʻnî akl eyleyen kimse için pend ve nasîhat vardır.” (Kâf, 50:37) buyurur. Binâenaleyh Kur’ân-ı Kerîm’e muhâtab olanlar, ancak ehl-i akıldır.&#10024;

"Akıl" demektir. Aynı şekilde başka bir ayette de "Muhakkak bunda kendisi için kalbi olan veya kulak veren, yani akıl eden kimse için öğüt ve nasihat vardır." (Kâf, 50:37) buyurur. Bu sebeple Kur'an-ı Kerim'e muhatap olanlar, ancak akıl sahipleridir.

İşte bu hikmete mebnî, Allah Subhânehu hazretleri, memleket-i insâniyyede halîfe ve imâm olan bu rûh için böyle bir vezîr îcâd eyledi ki ona “akıl” denir. Ve o vezîre ancak “akıl” tesmiye etti. Sebeb-i tesmiyesi budur ki o vezîr, Allah Teâlâ cânibinden kendisine ilkâ olunan her bir maʻnâyı anlar ve taakkul eder. Yaʻnî o maânînin kaydıyla mukayyed olur. Ve o akıl vücûd-i insânî üzerinde, hayvânın vücûdu üzerindeki bağ ve yular gibidir ki o yular o hayvânı firâr korkusundan muhâfaza eder. Ve akıl dahi böylece vücûd-i insânî üzerinde bir bağdır ve yulardır ki onu tabîat uçurumlarına ve helâk vâdîlerine firârdan men‘ eder. İşte bu sebebden nâşî Hakk Teâlâ rûhun vezîrine “akıl” tesmiye etti. Ve aklı rûh için vezîr olarak ıstıfâ ve ihtiyâr buyurdu. Vezîr kelimesi “fâil” vezninde olarak “za”nın sükûnuyle “vizr”den veyâhûd “za”nın fethiyle “vezer”den müştâktır. Ve her ikisinin maʻnâsı da akılda mevcûddur. Eğer “yük” ve “sikal” maʻnâsına olan vizrden müştâk olursa doğrudur. Zîrâ o akıl memleket-i insânînin ve onun mühimmâtının eskâlini ve yüklerini hâmildir. Ve eğer melce maʻnâsına olan “vezer”den müştâk olursa, yine doğrudur. Zîrâ o akıl her şeyde kendisine ilticâ olunan bir şeydir. Nitekim insân, ilmi, ictimâʻî ve ticârî olan her bir umûrunda akla teveccüh ve ilticâ eder. Çünkü o vücûdi insânîde halîfe olan rûhun lisânıdır. Ve rûhun emirleri akıl vâsıtasıyla infâz olunur. İşte bu maʻnâdan nâşî ona “vezerât” ismi sahîh olur. Ve kezâlik bu lafzın maʻnâsının vücûdu, akla lâzım olduğu için ona vezîr ıtlâk olundu. Ve o akıl, bir mevcûd-i acîb ve muhtera‘-i latîfdir ki Bârî Teâlâ hazretleri onu imâmdan ikinci makâmda îcâd eyledi. Zîrâ emr-i tasarrufda birinci makâmın sâhibi vücûd-i insânîde rûhdur. Ve ikinci mutasarrıf dahi akıldır. Ve akıl, hayât ile kâimdir. Binâenaleyh makâm-ı tasarrufda akıl ikincidir. Ve istimdâd husûsunda, aklın halîfeye nisbeti, kamerin şemse nisbeti gibidir. Yaʻnî kamer, ahz-ı ziyâ husûsunda nasıl güneşe muhtâc ise akıl dahi böylece, ahz husûsunda rûha muhtâcdır.&#10024;

İşte bu hikmete dayanarak, Yüce Allah, insanlık ülkesinde halife ve imam olan bu ruh için "akıl" denilen böyle bir vezir yarattı. Ve o vezire ancak "akıl" adını verdi. Adlandırmasının sebebi şudur ki o vezir, Yüce Allah tarafından kendisine ilka olunan her bir manayı anlar ve kavrar. Yani o manaların kaydıyla kayıtlı olur. Ve o akıl, insan vücudu üzerinde, hayvanın vücudu üzerindeki bağ ve yular gibidir ki o yular o hayvanı kaçma korkusundan korur. Ve akıl da böylece insan vücudu üzerinde bir bağdır ve yulardır ki onu tabiat uçurumlarına ve helak vadilerine kaçmaktan men eder. İşte bu sebepten dolayı Yüce Allah ruhun vezirine "akıl" adını verdi. Ve aklı ruh için vezir olarak seçti ve tercih etti. Vezir kelimesi "fâil" vezninde olarak "za"nın sükûnuyla "vizr"den veya "za"nın fethiyle "vezer"den türemiştir. Ve her ikisinin anlamı da akılda mevcuttur. Eğer "yük" ve "ağırlık" anlamına gelen vizrden türemiş olursa doğrudur. Zira o akıl, insanlık ülkesinin ve onun önemli işlerinin ağırlıklarını ve yüklerini taşır. Ve eğer sığınak anlamına gelen "vezer"den türemiş olursa, yine doğrudur. Zira o akıl, her şeyde kendisine iltica olunan bir şeydir. Nitekim insan, ilmî, içtimaî ve ticarî olan her bir işinde akla yönelir ve sığınır. Çünkü o, insan vücudunda halife olan ruhun dilidir. Ve ruhun emirleri akıl vasıtasıyla infaz olunur. İşte bu manadan dolayı ona "vezerât" ismi doğru olur. Ve aynı şekilde bu lafzın anlamının varlığı akla lazım olduğu için ona vezir denildi. Ve o akıl, acayip bir varlık ve latif bir yaratıktır ki Yüce Allah onu imamdan ikinci makamda yarattı. Zira tasarruf emrinde birinci makamın sahibi insan vücudunda ruhtur. Ve ikinci mutasarrıf da akıldır. Ve akıl, hayat ile kaimdir. Buna göre tasarruf makamında akıl ikincidir. Ve yardım isteme hususunda, aklın halifeye nispeti, ayın güneşe nispeti gibidir. Yani ay, ışık alma hususunda nasıl güneşe muhtaç ise akıl da böylece, alma hususunda ruha muhtaçtır.

İşte bu nisbete mebnîdir ki hükümdârın huzûru ve onun zuhûru indinde vezîr için bu sûret-i tasarruf sâbit olmadığını ve görülmediğini müşâhede edersin. Zîrâ imâmın huzûru ve zuhûru indinde vesâit kalkar ve müşâhede-i azîmenin heybeti zâhir olur. Emr, burada sana bilâvesâit ancak imâmdan sâdır olur. Tetmîmen-li’l-fâide burada ehl-i sülûke nâfiʻ baʻzı îzâhât iʻtâsı lâzım geldi: Maʻlûm olsun ki vücûd-i insânîde halîfe olan rûh bu kitâbın mukaddimesinde îzâh olunduğu üzeredir. Hakk tarafından müstahlefdir. Binâenaleyh vücûd-i insânîde hakîkatte&#10024;

İşte bu bağıntıya dayanır ki, hükümdarın huzurunda ve onun ortaya çıkışında vezir için bu tasarruf şeklinin sabit olmadığını ve görülmediğini gözlemlersin. Çünkü imamın huzurunda ve ortaya çıkışında aracılar ortadan kalkar ve büyük gözlemin heybeti belirir. İş, burada sana aracısız olarak ancak imamdan gelir. Faydayı tamamlamak için burada Hakk Yolcusu'na faydalı bazı açıklamalar vermek gerekir: Bilinmeli ki, insan varlığında halife olan ruh, bu kitabın mukaddimesinde açıklandığı gibidir. Hakk tarafından halife kılınmıştır. Bu sebeple insan varlığında hakikatte

َ َّلله mutasarrıf olan Hakk’tır. Nitekim âyet-i kerîmede تَعمَلُون خَلقَكُم وَمَا وَا (Saffât, 37:96) buyrulmuştur. Bu iʻtibâr ile birinci mutasarrıf Hakk ve ikinci mutasarrıf rûh ve üçüncü mutasarrıf dahi akıldır. Yaʻnî rûh Hakk’ın halîfesi ve akıl bu halîfenin vezîridir.&#10024;

Mutasarrıf olan, yani tasarruf eden, Hak Teâlâ'dır. Nitekim ayet-i kerimede "Sizi de yaptıklarınızı da Allah yarattı." (Saffât, 37:96) buyrulmuştur. Bu bakımdan birinci mutasarrıf Hak Teâlâ, ikinci mutasarrıf ruh ve üçüncü mutasarrıf da akıldır. Yani ruh, Hak Teâlâ'nın halifesidir ve akıl da bu halifenin veziridir.

İmdi rûhun tecellîsi indinde, aklın tasarrufu zâil olur. Ve bilâ-vâsıta Hakk’ın tecellîsi indinde dahi rûhun tasarrufu istitâr eyler. Zât-ı Bârî’nin tecellîsi ile rûhun tecellîsi arasında azîm farklar vardır. Birçok sâlikler bu makâmda aldanmışlar ve tecellî-i Hakk’ı bulduklarını zannetmişlerdir. Eğer şeyh-i kâmil, sâhib-i tasarruf olmazsa sâlik için bu vartadan kurtulmak müşkil olur. Gönül âyînesi beşeriyyet sıfâtından ve tabîat paslarından riyâzât ve mücâhede ve ibâdette sebât sebebleriyle sâfî olduğu vakit, kalbe birtakım sıfât-ı rûhâniyye tecellî eder. Ve bu hâl, envâr-ı rûhaniyyetin galebâtından olur. Zîrâ rûh, tamâmıyla sıfât-ı beşeriyyeden hârice çıkmıştır. Ve bir vakit olur ki rûh bütün sıfâtıyla tecellî eder. Ve bu hâl, sıfât-ı beşeriyye âsârının kâmilen mahvından neş’et eder. Ve baʻzen halîfe-i Hakk olan rûhun zâtı tecellî eder. Ve hilâfeti sebebiyle “Ene’l-Hakk” da‘vasında bulunur.&#10024;

Şimdi, ruhun tecellisi ortaya çıktığında, aklın tasarrufu ortadan kalkar. Ve aracısız olarak Hakk'ın tecellisi ortaya çıktığında ise ruhun tasarrufu gizlenir. Yüce Allah'ın Zâtının tecellisi ile ruhun tecellisi arasında büyük farklar vardır. Birçok Hakk Yolcusu bu makamda aldanmışlar ve Hakk'ın tecellisini bulduklarını zannetmişlerdir. Eğer kâmil şeyh, tasarruf sahibi olmazsa, Hakk Yolcusu için bu tehlikeden kurtulmak zor olur. Gönül aynası, insanlık sıfatlarından ve tabiat paslarından riyâzât, mücâhedât ve ibadette sebat etme sebepleriyle saf hâle geldiği zaman, kalbe birtakım ruhanî sıfatlar tecelli eder. Ve bu hâl, ruhanî nurların üstün gelmesinden kaynaklanır. Çünkü ruh, tamamıyla insanlık sıfatlarından dışarı çıkmıştır. Ve bir zaman olur ki ruh bütün sıfatlarıyla tecelli eder. Ve bu hâl, insanlık sıfatlarının eserlerinin tamamen yok olmasından doğar. Ve bazen Hakk'ın halifesi olan ruhun zâtı tecelli eder. Ve hilafeti sebebiyle "Ene'l-Hakk" (Ben Hakk'ım) iddiasında bulunur.

Tecellî-i rûhânî ile tecellî-i Rabbânî arasındaki farkın biri budur ki: Tecellî-i rûhânî, reng-i hudûsu hâizdir. Ve onun kuvve-i ifnâiyyesi yoktur. Vâkıâ vakt-i zuhûrda sıfât-ı beşeriyyeyi izâle eder. Velâkin ifnâ edemez; tecellî ihticâb edince derhâl sıfat-ı beşeriyyet zâhir olur. Fakat Hakk Subhânehu ve Teâlâ hazretlerinin tecellîsinde sâlik bu âfetlerden emîn olur. Ve diğer fark budur ki tecellî-i rûhânîde ârâm-ı dil zâhir olur ise de sâlik şekk ve reybden kurtulamaz. Ve bu tecellî maʻrifet-i tâm vermez. Fakat Hz. Hakk Subhânehu ve Teâlâ’nın tecellîsi bunun hilâfınadır.&#10024;

Ruhanî tecelli ile Rabbanî tecelli arasındaki farklardan biri şudur: Ruhanî tecelli, yaratılmışlık rengini taşır ve onun yok edici gücü yoktur. Gerçi ortaya çıktığı zaman beşerî sıfatları giderir ama yok edemez; tecelli gizlenince beşerî sıfat hemen ortaya çıkar. Fakat Yüce Allah'ın tecellisinde Hakk Yolcusu bu afetlerden emin olur. Diğer bir fark da şudur ki ruhanî tecellide gönül rahatlığı ortaya çıksa da Hakk Yolcusu şüphe ve tereddütten kurtulamaz ve bu tecelli tam bir marifet (Allah bilgisi) vermez. Fakat Yüce Allah'ın tecellisi bunun aksinedir.

Ve diğer bir farkı daha budur ki: Tecellî-i rûhâniyyetten gurûr ve pindâr zâhir olur. Ve ucub ve varlık ziyâdeleşir. Ve talebde noksân olur. Ve havf ve niyâz azalır. Yaʻnî kendisinin mürşid-i kâmil olduğunu ve bir mürşide ihtiyâcı kalmadığını ve binâenaleyh maksûdu olan tecelliyât-ı Rabbâniyye hâsıl olduğundan kümmelîn-i evliyâullah sırasına geçtiğini zanneder. Kendisini meşâyih-i asr ile mukâyese edip, ihsân-ı Hakk ile onlara tefevvuk ettiği daʻvâsında bulunur. Zîrâ nazarında gerek kendisinin ve gerek diğer meşâyihin vücûd-i mevhûmları sâbittir. Fakat Hakk Subhânehu ve Teâlâ hazretlerinin tecellîsinden bunların cümlesi kalkar ve varlık yokluğa mübeddel olur. Ve onda taleb artar ve teşnelik ziyâde olur. Ve havf ve niyâz çoğalır. Ucub ve varlık mürtefiʻ olur.&#10024;

Ve diğer bir farkı da şudur ki: Ruhani tecelliden gurur ve kibir ortaya çıkar. Ve benlik ve varlık artar. Ve talepte eksiklik olur. Ve korku ve yalvarma azalır. Yani kendisinin kâmil bir mürşid olduğunu ve bir mürşide ihtiyacı kalmadığını ve bu sebeple maksadı olan Rabbanî tecelliler hâsıl olduğundan Allah'ın kâmil velileri sırasına geçtiğini zanneder. Kendisini çağının şeyhleriyle karşılaştırıp, Hakk'ın ihsanıyla onlara üstün geldiği iddiasında bulunur. Çünkü onun nazarında gerek kendisinin gerekse diğer şeyhlerin vehmedilmiş varlıkları sabittir. Fakat Yüce Allah'ın tecellisinden bunların hepsi kalkar ve varlık yokluğa dönüşür. Ve onda talep artar ve susuzluk çoğalır. Ve korku ve yalvarma artar. Benlik ve varlık ortadan kalkar.

İmdi tecellî-i Rabbânî, müşâhede ve tecellî-i rûhânî, mükâşefedir. Ve müşâhede de aslâ hatâ olmaz. Mükâşefede ise hatâ olur. Onun için tecellî-i rûhâniyyeye mazhar olan sâliklerin keşiflerine müsteniden beyân ettikleri şeylerin baʻzısı sahîh ve baʻzısı hatâ olur. Ve kendilerinde gurûr-i nefis olduğundan bu hatâlardan mütenebbih ve müteyakkız olmazlar. Te’vîlâta kıyâm ederler. Ve hatâ içinde hatâya düşerler.&#10024;

Şimdi, Rabbanî tecelli müşahade, ruhanî tecelli ise mükaşefedir. Müşahadede asla hata olmaz. Mükaşefede ise hata olur. Onun için ruhanî tecelliye mazhar olan Hakk Yolcularının keşiflerine dayanarak söyledikleri şeylerin bazısı doğru, bazısı hatalı olur. Ve kendilerinde nefis gururu olduğundan bu hatalardan uyanık ve dikkatli olmazlar. Tevillere kalkışırlar ve hata içinde hataya düşerler.

Tecellî-i Rabbânîde Hakk Subhânehu ve Teâlâ hazretleri abdine herhangi sıfatla tecellîyi murâd buyurursa o sıfatla tecellî eder. Sıfat-ı hayât ile tecellî ederse hayât-ı bâkiyyeyi bulur. Sıfat-ı kelâm ile tecellî ederse Hakk Teâlâ hazretleriyle mükâleme vâkiʻ olur. Sıfat-ı rezzâkiyyet ile tecellî ederse cânib-i gaybdan rızık bulur. Sıfat-ı hallâkiyyet ile tecellî ederse, halk-ı mahlûka kudret-yâb olur. Ve sıfat-ı imâte ile tecellî ederse, nazarı isâbet ettiği kimseyi öldürür. Ve sıfat-ı ihyâ ile tecellî ederse, o kimsenin nazarı ölüye mün‘atıf olursa derhâl dirilir. Ve diğer sıfât-ı ilâhiyyede böyledir. Fakat tecellî-i rûhânî sâhiblerinde bu kudret yoktur.&#10024;

Yüce Allah, Rabbanî tecellide kuluna hangi sıfatla tecelli etmeyi dilerse, o sıfatla tecelli eder. Hayat sıfatıyla tecelli ederse, kul bâki hayatı bulur. Kelâm sıfatıyla tecelli ederse, Yüce Allah ile konuşma gerçekleşir. Rezzakiyet (rızık veren) sıfatıyla tecelli ederse, gayb tarafından rızık bulur. Hallakiyet (yaratan) sıfatıyla tecelli ederse, yaratılmışları yaratmaya güç yetirir. Ve imâte (öldüren) sıfatıyla tecelli ederse, nazarı isabet ettiği kimseyi öldürür. Ve ihyâ (dirilten) sıfatıyla tecelli ederse, o kimsenin nazarı ölüye yönelirse derhâl dirilir. Diğer ilahi sıfatlarda da durum böyledir. Fakat ruhanî tecelli sahiplerinde bu kudret yoktur.

İmdi rûhun tecellîsi indinde ahkâm-ı akıl istitâr eder. Ve Hakk’ın tecellîsi indinde de&#10024;

Şimdi ruhun tecellisi (ortaya çıkışı) sırasında aklın hükümleri gizlenir. Ve Hakk'ın tecellisi (ortaya çıkışı) sırasında da

َ َّللِه rûhun sıfâtı ihtifâ eyler. Ve bu istitâr ve ihtifânın Kitâbullah’dan hazzı ِ الْوَاحِدِ لِّمَن ِ الْملْك الْيَوم الْقَهَّار (Mü’mîn, 40:16) kavlidir ki bu kavil tecellî-i Rabbânîde ahkâm ve sıfât-ı rûhâniyyenin ِ mülkte tasarrufu zâil olduğuna delîldir. Ve Hakk’ın ihticâbında rûh ve rûhun ihticâbında dahi aklın daʻvâları vâkiʻ olur. Bu da‘va ise ayn-ı hicâbdır. Binâenaleyh hicâb-ı daʻvâdan Allah’a sığınırız.&#10024;

Allah için ruhun sıfatları gizlenir. Ve bu gizlenmenin ve örtünmenin Kitabullah'tan payı, "Bugün mülk kimindir? Tek ve Kahhar olan Allah'ındır." (Mü'min, 40:16) kavlidir ki bu kavil, Rabbanî tecellîde ruhaniyetin hükümlerinin ve sıfatlarının mülkteki tasarrufunun ortadan kalktığına delildir. Ve Hakk'ın gizlenmesinde ruhun, ruhun gizlenmesinde de aklın iddiaları meydana gelir. Bu iddia ise perdenin ta kendisidir. Bu sebeple iddia perdesinden Allah'a sığınırız.

İmdi halîfe ne vakit, ihticâb ederse, vezîr o vakit zâhir olur. Ve infâz-ı evâmir ve iʻtâ ve men‘ vezîrden vâkiʻ olur. Zîrâ o halîfenin lisânıdır ve kendisi umûrda mütehakkim değil, belki nâkıl ve mütercemdir. Ve bu îzâh eylediğimiz zûhur ve ihtifâ keyfiyyetleri ay ile güneşin sırr-ı rûhâniyyetinde mevcûddur. Görmez misin? Ay güneşin kabzasında olunca yaʻnî ay kürei arzın bir kısmına mukâbil iken, arz o sırada güneşe mukâbil bulununca ayın üzerine istîlâ-i şems sebebiyle ay, görünmez ve onun için nûr ve zuhûr yoktur. Arza güneşin ziyâsı müstevlî olur. Fakat güneşin gurûbuyla arzın bir kısmı gece olup, kamer arzın bu kısmına müteveccih olsa, güneşten iktibâs eylediği ziyâ sebebiyle zuhûr-ı tâm hâlinde görülür. Ve kamer bu vakitte şemsin müşâhididir. Âlemin o kısmı ve o kısımda bulunan nâs ise ancak kameri bedir hâlinde müşâhede ederler. Ve bi’t-tabiʻ güneşi görmezler. Bu hâl, ilm-i hey’ete vâkıf olanların indinde bir hakîkat-i müsellemedir. Bunun gibi şems-i zâtın tulûʻu vaktinde kamere müşâbih olan rûh, istitâr eder. Ve kezâ şemse müşâbih olan rûhun tecellîsi vaktinde kamer mesâbesinde olan akıl istitâr eyler. Ve aksi olarak şems-i zâtın ihtifâsı hâlinde rûhun nûru işrâk eyler. Ve kezâ şems-i rûhun ihtifâsı vaktinde aklın nûru zâhir olur.&#10024;

Şimdi, halife ne zaman gizlenirse, vezir o zaman ortaya çıkar. Emirlerin yerine getirilmesi, verme ve engelleme vezirden meydana gelir. Çünkü o, halifenin dilidir ve kendisi işlerde hükmedici değildir, aksine nakledici ve tercüman konumundadır. Ve bu açıkladığımız ortaya çıkma ve gizlenme nitelikleri, ay ile güneşin ruhaniyet sırrında mevcuttur. Görmez misin? Ay güneşin avucunda olunca, yani ay yerkürenin bir kısmına karşılık gelirken, yerküre o sırada güneşe karşılık bulunursa, güneşin istilası sebebiyle ay görünmez ve onun için ışık ve görünürlük yoktur. Yerküreye güneşin ışığı yayılır. Fakat güneşin batışıyla yerkürenin bir kısmı gece olup, ay yerkürenin bu kısmına yönelirse, güneşten aldığı ışık sebebiyle tam bir görünürlük halinde görülür. Ve ay bu vakitte güneşin şahididir. Âlemin o kısmı ve o kısımda bulunan insanlar ise ancak ayı dolunay halinde müşahede ederler. Ve doğal olarak güneşi görmezler. Bu hal, astronomi ilmine vakıf olanların nezdinde kabul edilmiş bir hakikattir. Bunun gibi, zât güneşinin doğuşu vaktinde aya benzeyen ruh gizlenir. Ve aynı şekilde, güneşe benzeyen ruhun tecellisi vaktinde ay konumunda olan akıl gizlenir. Ve tersi olarak, zât güneşinin gizlenmesi halinde ruhun nuru parlar. Ve aynı şekilde, ruh güneşinin gizlenmesi vaktinde aklın nuru ortaya çıkar.

“Ve bu bir sırr-ı acîbdir. Ve bu kendisinde cây-i cevelân ve genişlik bulunan bir bâb-ı azîmdir. Ve onda erbâb-ı kulûb için indimâc ve ittizâh arasında iʻtibâr vardır. Zîrâ hikmet, üçe üç olarak onun esrârının kadrine âgâh kılmak husûsunda garîbdir. Ve biz bu sırrı bu mevziʻin gayrinde, “Müsellesât” kitâbımızda derece-i kifâyede zikr eyledik. Ve onun Kitâb-ı Azîz’den hazzı مَلِك ِ النَّاس ِ إِله ِ النَّاس قل أعوذ بِرَب ِّ النَّاس (Nâs, 114:1-3)’tır. Ve&#10024;

Bu, şaşılacak bir sırdır. Ve bu, kendisinde dolaşma ve genişlik bulunan büyük bir kapıdır. Ve onda, kalp sahipleri için içe kapanma ve açıklık arasında bir ibret vardır. Çünkü hikmet, üçe üç olarak onun sırlarının değerini bildirme hususunda gariptir. Ve biz bu sırrı, bu yerin dışında, "Müsellesât" kitabımızda yeterli derecede zikrettik. Ve onun Yüce Kitap'tan nasibi "De ki: Sığınırım insanların Rabbine, insanların Melik'ine, insanların İlâh'ına" (Nâs, 114:1-3)'tır.

ِ ِ şeyhimiz Ebû Medyen (radiyallahu anh)’a tecellî-i Muhammedî indinde sırr-ı vücûd&#10024;

Şeyhimiz Ebû Medyen (radiyallahu anh)'a, Muhammedî tecellî (Hz. Muhammed'in manevî zuhuru) sırasında vücudun sırrı (varoluşun gizemi)

ه ancak “meliki’n-nâs” makâmında hâsıl oldu. Ve bunun için Kur’ân’da ذِي بِيَدِە ِ الْملْكتَبَارَك َ ال (Mülk, 67:1) sûresini ısrâh eyler idi. Ve “ilâhi’n-nâs” makâmıyla kutub infirâd eyler ve bundan dolayı Ebû Medyen âlemde mevcûd olan iki imâmın birisidir.&#10024;

Ancak bu, "meliki'n-nâs" (insanların hükümdarı) makamında meydana geldi. Ve bunun için Kur'an'da "Mülk elinde olan ne yücedir" (Mülk, 67:1) suresini açıklardı. Ve kutup, "ilâhi'n-nâs" (insanların ilahı) makamıyla tek kalır ve bundan dolayı Ebû Medyen, âlemde mevcut olan iki imamdan biridir.

Baʻdehu rücûʻ edip deriz ki: Vaktâki Hakk Teâlâ o aklın beyyinesini ibdâʻ eyledi ve onun cevherini tesviye etti. Ona hüsn-i tedbîr ve siyâseti ve kendi makâmından raiyyesinden ednâ mevcûda varıncaya kadar, memleketinde cemîʻ-i umûr-ı lâikayı tevdîʻ eyledi. Ve şerâyi‘ bu meslek-i müstakîm üzerine vârid oldu.&#10024;

Bundan sonra dönüp deriz ki: Yüce Allah o aklın delilini yoktan var edip cevherini düzenlediği zaman, ona güzel idareyi ve siyaseti ve kendi makamından en aşağı varlığa kadar, ülkesindeki bütün uygun işleri emanet etti. Ve şeriatlar bu doğru yol üzerine geldi.

Baʻdehu Hakk Subhânehu ve Teâlâ onun zâtının cevheresinde, cemîʻ-i ulûmu nakş eyledi. Binâenaleyh o onların nereden tasarruf olunduklarını ve onları tasarruf eden hâlâtı bilmediği hâlde, ulûm için mahal oldu. Ve bu halîfeye muztarr olması için Allah Teâlâ cânibinden bir hikmettir. Nitekim halîfe hakkında nefsini ve kadrîni ârif olmak ve kendi eclinden nâşî onu îcâd eylediğini bilmek üzere, mukaddemâ zikr eylediğimiz şeyi yapmış idi.&#10024;

Bundan sonra Yüce Allah, onun zâtının cevherine bütün ilimleri nakşetti. Bu sebeple o, ilimlerin nereden tasarruf edildiğini ve onları tasarruf eden halleri bilmediği hâlde, ilimler için bir mahal oldu. Ve bu, halifenin muhtaç olması için Yüce Allah tarafından bir hikmettir. Nasıl ki halife hakkında, nefsini ve değerini bilmek ve kendisi yüzünden onu var ettiğini bilmek üzere, daha önce zikrettiğimiz şeyi yapmıştı.

Baʻdehu Hakk Subhânehu halîfeyi arş-ı vahdâniyyet üzerine oturttu. Ve onu ridâ-i ferdâniyyet ile örttü. Ve onu sıfât-ı ilâhiyyesiyle tecliye kıldı. Binâenaleyh ona iclâl ve heybeti ve azameti giydirdi. Ve onlardan bir şeyi, eğer iğne deliği mikdârı, âlem-i şehâdet için zâhir olsa idi, onlar hayrân kalırlar idi. Ve vakitlerini idrâkten za‘fa düşerler idi. Ve nüfûslarından münselib olurlar idi.&#10024;

Bundan sonra Yüce Allah halifeyi vahdaniyet (Allah'ın birliği) tahtına oturttu. Ve onu ferdaniyet (Allah'ın tekliği) örtüsüyle örttü. Ve onu ilahi sıfatlarıyla tecelli ettirdi. Bu sebeple ona yücelik, heybet ve azameti giydirdi. Ve onlardan bir şey, eğer iğne deliği kadar, görünen âlem için ortaya çıksaydı, onlar hayran kalırlardı. Ve vakitlerini idrak etmekten acze düşerlerdi. Ve nefislerinden sıyrılırlardı.

İmdi makâm-ı halîfe işte budur. Binâenaleyh dâr-ı kerâmette Hakk Subhânehu’nun müşâhedesiyle bize ne hâl olur? Allah seni muvaffak eylesin! Dâr-ı âhirette, Celle Celâluhu hazretlerine nazar indinde bizim idrâkimizdeki bu kudret-i acîbe ne büyüktür ki Allah Teâlâ onu bizde îcâd eyledi.”&#10024;

Şimdi halife makamı işte budur. Bu sebeple, keramet yurdunda Yüce Hakk'ın müşahedesiyle bize ne hâl olur? Allah seni başarılı kılsın! Ahiret yurdunda, Celâl ve Azamet sahibi Allah'a bakışımızda, bizim idrakimizdeki bu şaşılacak kudret ne kadar büyüktür ki Yüce Allah onu bizde var etti.

Yaʻnî yukarıda îzâh olunan zât-ı Hakk’ın rûhu istihlâfı ve aklı, halîfeye vezîr yapması ve bunlardan birinin zuhûrunda diğerinin onda indimâcen tasarrufunun zevâli ve bunların âfâktaki şems ve kamer misâli bir sırr-ı acîbdir ve bu sırr-ı acîb dahi gâyet geniş ve arzan ve tûlen istenildiği kadar cevelâna müsâid olan büyük bir kapıdır. Ve bir bâb-ı azîm olan bu sırrda arsa-i dıyk-ı mâddiyyâtta mahbûs kalanlar için değil, sâha-i fesîh-i maʻnâda pervâz eden erbâbı kulûb için, zikr olunan indimâc ve ittizâh yaʻnî ihtifâ ve zuhûr keyfiyyetleri arasında âfâk ve enfüsde ibret alınacak birçok şeyler vardır. Zîrâ bu indimâc ve ittizâhın gerek âfakta ve gerek enfüsde üçe mukâbil üç olarak vâkiʻ olan esrârının kudret ve azametine tâlib-i hakîkati âgâh ve muttaliʻ kılmak husûsundaki hikmet, garîb ve acîbdir. Ve biz üçe mukâbil üç olarak vâkiʻ olan bu sırrı bu mevziʻden başka mevziʻlerde yaʻnî başka âsârımızda ve husûsiyle “Müsellesât” ismindeki kitâbımızda derece-i kifâyede zikr ettik. Şârih-i Fakîr der ki: Biz üçe mukâbil üç olarak vâkiʻ olan bu esrâra müteallik hikmeti Hz. Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) Efendimiz’in rûhânîyetlerinden bi’l-istimdâd âtîde biraz îzâh ederiz. Şöyle ki:&#10024;

Yani, yukarıda açıklanan Hakk'ın zâtının ruhu halife yapması ve aklı halifeye vezir yapması ve bunlardan birinin ortaya çıkışında diğerinin onda kaybolarak tasarrufunun ortadan kalkması, âfâktaki güneş ve ay misali acayip bir sırdır. Bu acayip sır da, gayet geniş ve enine boyuna istenildiği kadar dolaşmaya müsait olan büyük bir bir kapıdır. Ve büyük bir kapı olan bu sırda, maddi dünyanın dar alanında hapsolmuş kalanlar için değil, mananın geniş sahasında uçan kalp ehli için, zikredilen kaybolma ve belirme, yani gizlenme ve ortaya çıkma nitelikleri arasında âfâk ve enfüste ibret alınacak birçok şey vardır. Çünkü bu kaybolma ve belirmenin gerek âfakta gerek enfüste üçe karşılık üç olarak meydana gelen sırlarının kudret ve azametine hakikat talibini haberdar ve vakıf kılma hususundaki hikmet, garip ve acayiptir. Ve biz üçe karşılık üç olarak meydana gelen bu sırrı bu yerden başka yerlerde, yani başka eserlerimizde ve özellikle "Müsellesât" ismindeki kitabımızda yeterli derecede zikrettik. Fakir Şârih der ki: Biz üçe karşılık üç olarak meydana gelen bu sırlara ilişkin hikmeti Hz. Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) Efendimiz'in ruhanîyetlerinden yardım dileyerek ileride biraz açıklarız. Şöyle ki:

Fusûsu’l-Hikem’de, Fass-ı Sâlihî’de beyân buyurulduğu üzere, esâs-ı tekvîn, ferdiyyet-i selâsiyye üzerine mebnîdir. Bu ferdiyyet-i selâsiye, Hakk-ı Mûcid cânibinden evvelen “zât”, sâniyen “irâde”, sâlisen “kavl”dir. Ve îcâd olunan şey tarafından dahi evvelen onun ilm-i ilâhîde sâbit olan “şey’iyyet”i, sâniyyen “Kün!” kavl-i ilâhîsini işitmesi, sâlisen kendi vücûdunun îcâdından mükevvîni ve mûcidi tarafından vâkiʻ olan emre imtisâl etmesidir. Zîrâ zât-ı mûcidenin ferdiyyet-i selâsiyyesine mukâbil şey’in de ferdiyyet-i selâsiyyesi olmasa idi; ferdiyyet-i ilâhiyyenin te’sîri olmaz idi. Çünkü müessirin mukâbilinde bir müteessir olmayınca hiçbir eser zâhir olmaz. Binâenaleyh müessirdeki te’sîrin sübûtu, müteessirin vücûdu ile olur. Bundan anlaşıldı ki emr-i tekvînde “üçe mukâbil üç” sâbittir.&#10024;

Fusûsu'l-Hikem'de, Sâlih Fassı'nda açıklandığı üzere, yaratılışın temeli, üçlü ferdiyet üzerine kuruludur. Bu üçlü ferdiyet, Yaratıcı Hak tarafından önce "zât", sonra "irâde", üçüncü olarak da "söz"dür. Yaratılan şey tarafından ise önce onun ilâhî ilimde sabit olan "şey'iyeti" (bir şey olma durumu), sonra "Ol!" şeklindeki ilâhî sözü işitmesi, üçüncü olarak da kendi varlığının yaratılışında yaratıcısı ve var edicisi tarafından meydana gelen emre uymasıdır. Çünkü yaratıcı zâtın üçlü ferdiyetine karşılık şeyin de üçlü ferdiyeti olmasaydı; ilâhî ferdiyetin etkisi olmazdı. Çünkü etkileyenin karşısında etkilenen olmayınca hiçbir eser ortaya çıkmaz. Bu sebeple etkileyendeki etkinin sabit olması, etkilenenin varlığı ile olur. Bundan anlaşıldı ki yaratılış işinde "üçe karşılık üç" sabittir.

İmdi esâs-ı tekvîn böyle olunca bu ferdiyyet-i selâsiyye cemîʻ-i merâtib-i ilâhiyyeye şâmil olur. Ve âfâkta ve enfüsde bu sırr zâhirdir. Nitekim bu ferdiyyet-i selâsiyye îcâd-ı maânîde de sârîdir. Meselâ bir kıyâs-ı mantıkî yapıp; “Âlem müteğayyirdir; her müteğayyir hâdisdir; öyle ise âlem hâdisdir.” desek, burada birisi “Âlem müteğayyirdir.” diğeri “Her müteğayyir hâdisdir.” tarzında iki mukaddime vardır. Bu mukaddimelerin her birinde ikişer müfred mevcûddur ki bunlar “âlem, müteğayyir, müteğayyir, hâdis” kelimeleridir. Fakat ikinci mukaddimede “müteğayyir” kelimesi tekerrür etmiştir. Bu tekerrürün sebebi de iki mukaddimeyi yekdiğerine rabt etmektir. Bu tekerrürü terk edince “âlem, müteğayyir, hâdis” kelimelerinden ibâret üç müfred kalır. Ve kıyâsın netîcesi tekvîn-i maʻnâdan ibâret olup, bu üç müfred üzerine binâ edilmiş olur ki bu da ferdiyyet-i selâsiyyedir. Tekvîn-i maʻnâda bu üçe mukâbil olarak onun mûcidi ve mükevvini olan insânda dahi ferdiyyet-i selâsiyye mevcûddur ki o da “rûh” ve “akıl” ve “kavl”dir. Bu bahsin tafsîlini isteyenler Fass-ı Sâlihî’yi mütâlaa etsinler.&#10024;

Şimdi var etmenin temeli böyle olunca, bu üçlü ferdiyet bütün ilahi mertebeleri kapsar. Ve dış âlemde ve iç âlemde bu sır açıktır. Nasıl ki bu üçlü ferdiyet, anlamları var etmede de yaygındır. Örneğin mantıksal bir kıyas yapıp; “Âlem değişkendir; her değişken sonradan olmuştur; öyleyse âlem sonradan olmuştur.” desek, burada birisi “Âlem değişkendir.” diğeri “Her değişken sonradan olmuştur.” tarzında iki öncül vardır. Bu öncüllerin her birinde ikişer tekil kelime mevcuttur ki bunlar “âlem, değişken, değişken, sonradan olmuş” kelimeleridir. Fakat ikinci öncülde “değişken” kelimesi tekrar etmiştir. Bu tekrarın sebebi de iki öncülü birbirine bağlamaktır. Bu tekrarı terk edince “âlem, değişken, sonradan olmuş” kelimelerinden ibaret üç tekil kelime kalır. Ve kıyasın sonucu anlamı var etmekten ibaret olup, bu üç tekil kelime üzerine inşa edilmiş olur ki bu da üçlü ferdiyettir. Anlamı var etmede bu üçe karşılık olarak, onun mucidi ve var edicisi olan insanda dahi üçlü ferdiyet mevcuttur ki o da “ruh” ve “akıl” ve “söz”dür. Bu bahsin ayrıntısını isteyenler Fass-ı Sâlihî’yi (Salih'in Özü/Bölümü) incelesinler.

İndimâc ve ittizâha gelince bunun dahi misâlen îzâhı budur ki üç adedi merâtib-i a‘dâdın ilk ferdidir. Zîrâ onun mâdûnu iki ile birdir. İki zevc adedidir ve bir ise a‘dâddan ma‘dûd olmayıp bilcümle a‘dâdın menşeʻidir. Nitekim riyâziyyûn indinde bu hakîkat sâbittir. Yaʻnî cemîʻ-i merâtib-i a‘dâd birden teşekkül eder. Zîrâ merâtib-i a‘dâd birin tekerrüründen başka bir şey değildir. Meselâ 1+1=2 olur. Ve iki mertebesinde vâhid mündemic olmakla berâber vâzıh ve zâhir değildir. Onda muhtefîdir. Ve kezâ 1+1+1=3 olur. Ve üç ferd olan merâtib-i a‘dâdın birincisidir. İmdi üç zâhir olunca bir ihtifâ eder. 1+1+1-1=2 şeklinde üç mertebesi bozulur. İki mertebesi kalır. Ve 1+1-1=1 şeklinde iki mertebesi bozulup bir kalır. Binâenaleyh iki mertebe-i adedi, aslı olan vâhide rücûʻ eder ve bu zamânda o mertebeler için vâhidde indimâc ve vâhid için dahi ittizâh sâbit olur.&#10024;

İndimâc (iç içe geçme, gizlenme) ve ittizâh (açığa çıkma, belirginleşme) konusuna gelince, bunun da örnekle açıklaması şudur: Üç sayısı, sayı mertebelerinin ilk ferdidir. Çünkü onun altındaki sayılar iki ve birdir. İki çift sayıdır ve bir ise sayılardan sayılmaz, aksine bütün sayıların kaynağıdır. Nasıl ki matematikçiler katında bu hakikat sabittir. Yani bütün sayı mertebeleri birden oluşur. Çünkü sayı mertebeleri, birin tekrarından başka bir şey değildir. Örneğin 1+1=2 olur. Ve iki mertebesinde bir, iç içe geçmiş olmakla birlikte açık ve belirgin değildir. Onda gizlidir. Ve aynı şekilde 1+1+1=3 olur. Ve üç, ferd olan sayı mertebelerinin birincisidir. Şimdi üç belirginleşince bir gizlenir. 1+1+1-1=2 şeklinde üç mertebesi bozulur. İki mertebesi kalır. Ve 1+1-1=1 şeklinde iki mertebesi bozulup bir kalır. Bu sebeple iki sayı mertebesi, aslı olan bire geri döner ve bu zamanda o mertebeler için birde indimâc ve bir için de ittizâh sabit olur.

İmdi âfâkta ve enfüsde olan bu ferdiyyet-i selâsiyyenin hulâsası ve zübdesi budur ki merâtib-i vücûdun cümlesinde müessirât ve müteessirât-ı muhtelife vardır. Ve her bir müessirde ferdiyyet-i selâsiyye mevcûd olduğu gibi mütessirâtta dahi buna mukâbil ferdiyyet-i selâsiyye vardır. Bunların misâli bî-nihâyedir. Bir misâli budur ki: Husûl-i veledde erkek müessirdir ve kadın müteessirdir. Ve veled, müessir ile müteessirin netîcesidir. Erkekteki ferdiyyet-i selâsiyye kadındaki ferdiyyet-i selâsiyyeye tekâbül eder. Veledden mukaddem pederin vücûdu zâhirdir. Ve veled nutfe-i pederden olur ve nutfe-i pederin ayn-ı vücûdudur. Vaktâki nutfe veled olur; veled zâhir ve vâzıh olur, pederin ayn-ı vücûdu olan nutfesi onda indimâc eyler. Çekirdek ile ağaç dahi bu misâle mutâbıktır; teemmül et! Bu bâbdaki tafsîlât-ı sâire Fusûsu’l-Hikem’de “Hikmet-i Ferdiyye”ye mukârin olan “Fass-ı Muhammedî”dedir. Bu mahal fazla tafsîlata müsâid değildir. Bu kadar îzâhât kifâyet eder.&#10024;

Şimdi, dış âlemde (âfâk) ve iç âlemde (enfüs) bulunan bu üçlü ferdiyetin özü ve esası şudur ki, varlık mertebelerinin hepsinde çeşitli etkileyenler ve etkilenenler vardır. Ve her bir etkileyende üçlü ferdiyet mevcut olduğu gibi, etkilenenlerde de buna karşılık gelen üçlü ferdiyet vardır. Bunların örnekleri sonsuzdur. Bir örnek şudur: Çocuğun oluşumunda erkek etkileyendir ve kadın etkilenendir. Ve çocuk, etkileyen ile etkilenenin neticesidir. Erkekteki üçlü ferdiyet, kadındaki üçlü ferdiyete karşılık gelir. Çocuktan önce babanın varlığı açıktır. Ve çocuk babanın nutfesinden (sperminden) olur ve nutfe-i pederin ayn-ı vücûdudur (babanın varlığının ta kendisidir). Ne zaman ki nutfe çocuk olur; çocuk açık ve belirgin olur, babanın varlığının ta kendisi olan nutfesi onda kaybolur. Çekirdek ile ağaç da bu örneğe uygundur; düşün! Bu konudaki diğer ayrıntılar, Fusûsu’l-Hikem’de “Hikmet-i Ferdiyye”ye yakın olan “Fass-ı Muhammedî”dedir. Bu yer fazla ayrıntıya uygun değildir. Bu kadar açıklamalar yeterlidir.

Ve bu hikmetin kitâb-ı azîz olan Kur’ân’dan hazzı مَلِك ِ النَّاس ِ إِله ِ النَّاس قل أعوذ بِرَب ِّ النَّاس&#10024;

Bu hikmetin yüce kitap Kur'an'dan nasibi "De ki: İnsanların Rabbi'ne, insanların Meliki'ne, insanların İlâhı'na sığınırım." ayetidir.

ِ ِ (Nâs, 114:1-3)’dır. Ve bu, vücûdun merâtib-i selâsesini gösterir yaʻnî “nâsın Rabb’i”, “nâsın Melik’i” “nâsın İlâh’ı” mertebelerini ihbâr eyler. Rabbü’n-nâs; mertebe-i sıfâtı ve Meliki’nnâs; mertebe-i esmâyı ve İlâhi’n-nâs; mertebe-i ıtlâkı müşʻirdir. Ve şeyhimiz Ebû Medyen (radiyallahu anh)a, tecellî-i Muhammedî indinde, vahdet-i vücûd sırrı, ancak Meliki’n-nâs makâmında hâsıl oldu. Yaʻnî ezvâk-ı Muhammediyyenin inkişâfı esnâsında vahdet-i vücûd sırrı ancak mertebe-i esmâ ve efʻâl olan Meliki’n-nâs makâmında hâsıl oldu. Zîrâ merâtib-i vahdet üçtür; vahdet-i zâtıyye, vahdet-i sıfâtiyye, vahdet-i efʻâldir. Bunun için Hz. Ebû Medyen’in&#10024;

(Nâs, 114:1-3) sûresidir. Ve bu, varlığın üç mertebesini gösterir, yani "insanların Rabb'i", "insanların Melik'i" ve "insanların İlâh'ı" mertebelerini haber verir. Rabbü'n-nâs; sıfatlar mertebesini, Meliki'n-nâs; isimler mertebesini ve İlâhi'n-nâs; mutlaklık mertebesini işaret eder. Ve şeyhimiz Ebû Medyen (radiyallahu anh)'a, Muhammedî tecellî (Hz. Muhammed'in manevî görünümü) yanında, vahdet-i vücûd (varlığın birliği) sırrı, ancak Meliki'n-nâs makamında hâsıl oldu. Yani Muhammedî zevklerin (manevî tecrübelerin) açığa çıkışı esnasında vahdet-i vücûd sırrı ancak isimler ve fiiller mertebesi olan Meliki'n-nâs makamında hâsıl oldu. Çünkü vahdet mertebeleri üçtür; zâtî vahdet, sıfatî vahdet ve fiilî vahdettir. Bunun için Hz. Ebû Medyen'in

ه kırâatine devâm eylediği sûre-i Kur’âniyye ذِي بِيَدِە ِ الْملْكتَبَارَك َ ال (Mülk, 67:1) idi ve İlâhi’n-nâs makâmıyla kutb infirâd eyler. Yaʻnî bu makâm ancak kutba mahsûsdur. Ve Meliki’n-nâs makâmında kâim olduğu için Ebû Medyen hazretleri âlemde mevcûd olan iki imâmın birisidir.&#10024;

Okumaya devam ettiği Kur'an sûresi "Mülk Sûresi" (67:1) idi ve kutup, "İlâhi'n-nâs" makamıyla tek başına kalır. Yani bu makam ancak kutba özgüdür. Ve "Meliki'n-nâs" makamında ayakta durduğu için Ebû Medyen hazretleri âlemde mevcut olan iki imamdan birisidir.

Maʻlûm olsun ki bu kitâbın ibtidâsında mürûr ettiği üzere, âlemde tasarrufât-ı ilâhiyye halîfetullah-fî’l-arz olan kutub vâsıtasıyladır. Onun mahall-i nazarı ancak Hakk Subhânehu hazretleridir. Ve bilcümle füyûzât-ı ilâhiyye âleme onun vâsıtasıyla nâzil olur. Ve onun ism-i maʻnevîsi “Abdullah” dır. Binâenaleyh o, “İlâhi’n-nâs” makâmında kâimdir. Ondan sonra iki imâm vardır ki birisi kutbun sağında olup nazarı âlem-i mülkün bâtını olan âlem-i melekûtadır. Ve âlem-i mülk, taayyünât-ı esmâiyyeden ibâret olup, efʻâl-i ilâhiyyenin tecellîgâhıdır. Esmânın bâtını ise sıfâttır; binâenaleyh âlem-i melekût, âlem-i sıfâttır. Ve bu imâm “Rabbi’nnâs” makâmında kâim olup, ism-i maʻnevîsi “Abdü’r-Rabb”dir. Ve imâmın diğeri kutbun solundadır. Nazarı âlem-i mülkedir. Onun için “Meliki’n-nâs” makâmında kâim olmuştur. Ve ism-i maʻnevîsi “Abdü’l-Melik”tir. Ve bu imâm, mertebede Abdü’r-Rabb’den efdaldir. Zîrâ âlem-i mülkte, âlem-i melekût mündemicdir. Ve İlâhi’n-nâs makâmında kâim olan kutub ise cemîʻ-i merâtibi hâiz olduğundan cümleden efdaldir.&#10024;

Bilinmeli ki bu kitabın başlangıcında geçtiği üzere, âlemde ilâhî tasarruflar, yeryüzünde Allah'ın halifesi olan kutup aracılığıyladır. Onun bakışının yöneldiği yer ancak Yüce Hak'tır. Ve bütün ilâhî feyizler âleme onun aracılığıyla iner. Ve onun manevî ismi "Abdullah"tır. Bu sebeple o, "İlâhi'n-nâs" (insanların ilâhı) makamında ayakta durur. Ondan sonra iki imam vardır ki birisi kutbun sağında olup bakışı, mülk âleminin bâtını olan melekût âlemine yöneliktir. Ve mülk âlemi, isimlerin tecellilerinden ibaret olup, ilâhî fiillerin tecelli yeridir. İsimlerin bâtını ise sıfattır; bu sebeple melekût âlemi, sıfatlar âlemidir. Ve bu imam "Rabbi'n-nâs" (insanların Rabbi) makamında ayakta durur ve manevî ismi "Abdü'r-Rabb"dir. Ve imamın diğeri kutbun solundadır. Bakışı mülk âlemine yöneliktir. Onun için "Meliki'n-nâs" (insanların Meliki) makamında ayakta durmuştur. Ve manevî ismi "Abdü'l-Melik"tir. Ve bu imam, mertebede Abdü'r-Rabb'den daha üstündür. Çünkü mülk âleminde, melekût âlemi içkindir. Ve İlâhi'n-nâs makamında ayakta duran kutup ise bütün mertebeleri taşıdığından hepsinden daha üstündür.

İmdi ferdiyyet-i selâsiyye tasarruf-ı âlem emrindeki müessirlerde dahi sâbit oldu ki onlar kutub ile iki imâmın vücûdudur. Ve onların nisbetleri zât ve sıfât ve esmâyadır. Ve bu ferdiyyet-i selâsiyyeye mukâbîl müteessirâtta da ferdiyyet-i selâsiyye sâbittir ki onlar da mertebe-i ervâh, mertebe-i melekût, mertebe-i mülktür.&#10024;

Şimdi, üçlü ferdiyet, âlemin işleyişindeki etkili unsurlarda da sabit oldu ki onlar kutup ile iki imamın varlığıdır. Ve onların bağıntıları zât, sıfatlar ve isimleredir. Ve bu üçlü ferdiyete karşılık, etkilenenlerde de üçlü ferdiyet sabittir ki onlar da ruhlar mertebesi, melekût mertebesi (gayb âlemi) ve mülk mertebesidir (maddî âlem).

Bu îzâhâtı verdikten sonra sadede rücûʻ edip deriz ki: Vaktâki Hakk Teâlâ aklın beyyine-i maʻnevîsini ibdâʻ etti. Ve onun cevher-i nurânîsini tesviye eyledi. Ona hüsn-i tedbîri ve siyâseti ve vücûd-i insânîde kendi makâmı olan dimâğdan iʻtibâren, onun raiyyesi ve tebʻası olan kuvâ ve aʻzânın en dûnuna varıncaya kadar, memleket-i insâniyyede cemîʻ-i umûr-ı lâyıkayı tevdîʻ etti. Ve şerâyi‘ bu aklın meslek-i müstakîmi üzerine vârid oldu. Zîrâ şerîatta aklın kabûl etmeyeceği bir şey yoktur. Ancak aklın, akl-ı külle varıncaya kadar birçok merâtibi vardır. Ukûl-i nâkısadan baʻzılarının hikmetini idrâk edemediği ahkâm-ı şerʻiyyeyi adem-i kabûlleri, o ahkâmın meslek-i müstakîm-i akl üzere olmadığına hüküm için sened-i kâfî değildir. Bunun hikmetini ancak o ukûl-i nâkısa idrâk edememiştir. Onun fevkindeki ukûl idrâk edebilirler.&#10024;

Bu açıklamaları verdikten sonra asıl konuya dönüp deriz ki: Yüce Allah, aklın manevî delilini yarattığı ve onun nuranî cevherini düzenlediği zaman, ona güzel idareyi ve siyaseti ve insânî varlıkta kendi makamı olan beyinden başlayarak, onun tebaası ve halkı olan kuvvetlerin ve organların en aşağısına varıncaya kadar, insânî memlekette bütün uygun işleri emanet etti. Ve şeriatlar bu aklın doğru yolu üzerine geldi. Çünkü şeriatta aklın kabul etmeyeceği bir şey yoktur. Ancak aklın, küllî akla varıncaya kadar birçok mertebesi vardır. Bazı noksan akılların, hikmetini idrak edemediği şeriat hükümlerini kabul etmemeleri, o hükümlerin aklın doğru yolu üzere olmadığına hükmetmek için yeterli bir delil değildir. Bunun hikmetini ancak o noksan akıllar idrak edememiştir. Onun üstündeki akıllar idrak edebilirler.

Baʻdehu o aklın cevher-i nûrânîsinde cemîʻ-i ulûmu nakş eyledi. Binâenaleyh o akıl, o ulûmun nereden tasarruf olunduklarını yaʻnî kendisine ânen-fe-ânen nereden verildiğini ve o ulûma ne gibi hâllerin mutasarrıf olduğunu bilmediği hâlde, o ulûmun mahall-i nakşı oldu. Ve aklın bunu bilememesi, aklın bu halîfe-i rûha karşı muztarr olması için Allah Teâlâ cânibinden kendisine bir hikmettir. Zîrâ cehil, aczi ve mâ-fevka iftikârı iktizâ eder. Nitekim halîfe hakkında da Hakk Teâlâ hazretleri, o halîfenin nefsini ve kadrini ârif olması ve onu kendisi için îcâd etmiş olduğunu bilmesi için mukaddemâ zikr ettiğimiz vech ile kendi halîlesi olan nefsi, emîr-i hevâya meclûb kılmış ve rûh onu kendi tarafına celbe bir çare bulamayıp, kendi mûcidi olan Hakk Teâlâ’ya rücûʻ ve niyâz etmiş idi.&#10024;

Bundan sonra, o aklın nûrânî cevherine bütün ilimleri nakşetti. Bu sebeple o akıl, o ilimlerin nereden tasarruf olunduklarını yani kendisine an be an nereden verildiğini ve o ilimlere ne gibi hallerin tasarruf ettiğini bilmediği halde, o ilimlerin nakşedildiği yer oldu. Ve aklın bunu bilememesi, aklın bu ruh halifesine karşı çaresiz kalması için Yüce Allah tarafından kendisine bir hikmettir. Çünkü cehalet, aczi ve kendisinden üstün olana muhtaç olmayı gerektirir. Nasıl ki halife hakkında da Yüce Allah, o halifenin nefsini ve kadrini bilmesi ve onu kendisi için var ettiğini anlaması için önceden zikrettiğimiz şekilde kendi halilesi olan nefsi, heva emrine bağlı kılmış ve ruh onu kendi tarafına çekmeye bir çare bulamayıp, kendi yaratıcısı olan Yüce Allah'a dönüp niyaz etmişti.

Baʻdehu Hakk Subhânehu ve Teâlâ hazretleri halîfe olan rûhu, vücûd-i insânîde vahdâniyyet arşı ve tahtı üzerine oturttu. Zîrâ vücûdun bilcümle harekât ve sekenâtına müessir olan ancak rûhdur. Ve bu husûsda onun müşâriki yoktur. Ve onu ridâ-i ferdâniyyet ile örttü. Zîrâ vücûd-i insânîde zâten ve sıfaten ve efʻâlen onun müşâbihi ve onun ikincisi yoktur. Rûh bu husûsda ferd ve tektir. Ve o rûhu mülk-i vücûd-i insânîde sıfât-ı ilâhiyyesiyle ızhâr eyledi. Zîrâ halîfe müstahlifin aynıdır. Binâenaleyh onun sıfâtını hâiz olmak lâzım gelir. Böyle olunca Hakk Teâlâ ona kendi sıfatlarından iclâl ve heybeti ve azameti giydirdi. Ve eğer bu sıfatlardan, iğne deliği kadar az bir şey, âlem-i şehâdet ehline zâhir olsa idi; akılları başlarından gidip hayrân kalırlar idi. Ve idrâk-i evkâtten akılları za‘fa düşer idi. Ve nüfûslarından münselib olurlar yaʻnî kendilerinin kendiliklerini gâib ederler idi. İşte halîfenin makâmı budur.&#10024;

Bundan sonra Yüce Allah, halife olan ruhu, insan vücudunda vahdaniyet arşı ve tahtı üzerine oturttu. Çünkü vücudun bütün hareket ve duruşlarına etki eden yalnızca ruhtur. Ve bu hususta onun ortağı yoktur. Ve onu ferdaniyet (teklik) elbisesiyle örttü. Çünkü insan vücudunda zât itibarıyla, sıfat itibarıyla ve fiil itibarıyla onun benzeri ve ikincisi yoktur. Ruh bu hususta tek ve eşsizdir. Ve o ruhu, insan vücudu mülkünde ilahi sıfatlarıyla ortaya çıkardı. Çünkü halife, kendisini halife kılanın aynısıdır. Bu sebeple onun sıfatlarını taşıması gerekir. Böyle olunca Yüce Allah ona kendi sıfatlarından yücelik, heybet ve azameti giydirdi. Ve eğer bu sıfatlardan, iğne deliği kadar az bir şey, görünen âlem ehline ortaya çıksaydı; akılları başlarından gidip hayran kalırlardı. Ve zamanları idrak etmekten akılları zayıflardı. Ve nefislerinden soyutlanırlar, yani kendiliklerini kaybederlerdi. İşte halifenin makamı budur.

İmdi sıfât-ı halîfenin zuhûruyla hâl böyle olursa, dâr-ı kerâmet olan âlem-i âhirette o halîfenin müstahlifi olan Hakk Subhânehu ve Teâlâ hazretlerinin müşâhedesiyle bize ne hâl olacağını artık sen tasavvur et! Allah Teâlâ hazretleri seni bu maʻnânın idrâkine muvaffak etsin! Dâr-ı âhirette Hakk (celle ve celâluhu) hazretlerinin bizim kendisine nazarımız indinde idrâkimizde îcâd eylediği bu kudret-i acîbe ne büyüktür! Biz bu kudret-i acîbe sâyesinde âlemi âhirette Hakk Teâlâ hazretlerini müşâhede ederiz. Nitekim Hakk Teâlâ buyurur: وجوە يَومَئِذٍ&#10024;

Şimdi halife sıfatının ortaya çıkmasıyla durum böyle olursa, keramet yurdu olan ahiret aleminde o halifenin yerine geçen Yüce Allah'ın müşahadesiyle bize ne hal olacağını artık sen tasavvur et! Allah Teâlâ seni bu manayı idrak etmeye muvaffak etsin! Ahiret yurdunda Yüce Hakk'ın, bizim kendisine bakışımızda idrakimizde yarattığı bu acayip kudret ne büyüktür! Biz bu acayip kudret sayesinde ahiret aleminde Yüce Hakk'ı müşahade ederiz. Nasıl ki Yüce Hakk buyurur: وجوە يَومَئِذٍ

ِصی إِیل رَب ِّهَا نَاظِرَة َِة نَّا (Kıyâmet, 75:22-23)&#10024;

"O gün birtakım yüzler Rablerine bakarak parlayacaktır."

“İmdi halîfe bu makâmda kâim oldukta, ona akıl idhâl olundu. Vaktâki ona dâhil oldu; aklın sûreti ve onun cevheriyyeti, zât-ı halîfede tecellî eyledi. İmdi ona kendisinde menkûş olan esrâr ve ulûm zâhir oldu. Hâlbuki nâs bu makâmda galat ederler de kendilerinde olan o şeyi hâricden taleb ederler. Binâenaleyh zahmet çekerler ve eğer&#10024;

Şimdi halife bu makamda ayakta durduğunda, ona akıl verildi. Akıl ona girdiğinde; aklın şekli ve onun cevheri, halifenin zâtında tecelli etti. Şimdi ona, kendisinde nakşedilmiş olan sırlar ve ilimler ortaya çıktı. Hâlbuki insanlar bu makamda hata ederler de kendilerinde olan o şeyi dışarıdan isterler. Bu sebeple zahmet çekerler ve eğer

َ ی Hakk Teâlâ’nın, َصِ ون ََلَ تب أنفسِكُم أف وَف (Zâriyât, 51:21) yaʻnî “Nefislerinizde dahi vardır,&#10024;

Yüce Allah'ın, "Nefislerinizde dahi vardır, görmez misiniz?" (Zâriyât, 51:21) buyruğu, yani "Nefislerinizde dahi vardır,"

ِي görmüyor musunuz?” kavli indinde vâkıf olsa idiler; onun için istirâhat ederlerdi. Kişi matlûbu için sefer eder. Hâlbuki matlûbun sebebi sefer edendedir.&#10024;

“Görmüyor musunuz?” sözünün anlamını bilselerdi, bu yüzden rahat ederlerdi. Kişi, istediği şey için yolculuk eder. Hâlbuki istenen şeyin sebebi, yolculuk edenin kendisindedir.

İmdi akıl, tedbîr-i mülk ve onun ıslâhı hakkında bir şeyin maʻrifetini murâd ettiği vakit, bunun indinde imâmın müşâhedesine muhtâc olur. Müşâhede indinde de ona kendisinde olan murâd zâhir olur.&#10024;

Şimdi akıl, mülkün idaresi ve onun düzeltilmesi hakkında bir şeyin bilgisini istediği zaman, bunun yanında imamın müşahadesine (gözlemine) muhtaç olur. Müşahade yanında da ona kendisinde olan istek ortaya çıkar.

İmdi onun için tecellî, melikten vezîre hitâb menzilesinde kâim olur. Zîrâ murâd husûl-i ilimdir. Ve buna “muhâtaba-i maʻkûlât” taʻbîr olunur. Çünkü onlar kendisinde asvât ve hurûf olan ecsâm ile değildirler. Ve delâilden asvât ve hurûf ve rukûm ve sâire mevcûd olmadığı vakit, kalb-i sâmi‘de asvât ve sâireden olan bu edillenin kendisine müeddî olan şeye nazar etmek sana lâzımdır. O da maʻnânın husûlüdür ve muhâtıbdan kelâmın eseridir.&#10024;

Şimdi, onun için tecellî, melikten vezire hitap etme konumunda gerçekleşir. Çünkü istenen şey, ilmin meydana gelmesidir. Buna da "akledilir şeylerle konuşma" denir. Çünkü onlar, kendisinde sesler ve harfler bulunan cisimlerle değildirler. Delillerden sesler, harfler, yazılar ve benzeri şeyler mevcut olmadığı zaman, işitenin kalbinde seslerden ve benzeri şeylerden oluşan bu delillerin kendisine ulaştırdığı şeye bakman sana gerekir. O da anlamın meydana gelmesi ve muhatap olandan gelen sözün etkisidir.

İmdi böylece akıl için, onun kalbinde, rûh-i küllî feyzinden âsâr-ı ulûm hâsıl oldukta, biz ona kelâm ve kavl ve hitâb taʻbîr ederiz. Vaktâki Hakk Teâlâ onu bu sıfat üzerine îcâd etti; onun meskenini aktar-ı memleket üzerine müşrif olan dimâğ kıldı. Ve bâdiyenin cibâyâtının müstakarrı olan hizâne-i hayâli karîb ve hizâne-i fikri ve hıfzı karîb olarak yaptı. Tâ ki cemîʻ-i mühimmâtına nazar ona karîb ola.”&#10024;

Şimdi, böylece akıl için, onun kalbinde, küllî ruhun feyzinden ilim eserleri meydana geldiğinde, biz ona kelâm, söz ve hitap deriz. Yüce Allah onu bu sıfat üzerine var ettiğinde; onun meskenini, memleketin uç noktalarına hâkim olan beyin kıldı. Ve hayal hazinesini, çölün dağlarının yerleştiği yere yakın, fikir ve hafıza hazinesini de yakın olarak yaptı. Ta ki bütün önemli işlerine bakışı ona yakın olsun.

Yaʻnî halîfe yukarıdaki şerhde îzâh olunan makâmda kâim oldukta, onun huzûruna akıl idhâl olundu. Ve vakt-i duhûlde aklın sûreti ve onun cevheriyyeti halîfenin zâtında tecellî eyledi.&#10024;

Yani halife, yukarıdaki açıklamada izah edilen makamda durduğunda, onun huzuruna akıl dahil edildi. Ve dahil olduğu vakitte aklın şekli ve onun cevheri, halifenin zâtında tecelli etti.

Maʻlûm olsun ki gerek rûh ve gerek akıl, her ikisi de maʻnâdır. Ve maʻnânın suver-i hissiyeleri olmadığından onların vücûdları âlem-i suver üzerindeki te’sîrâtıyla maʻlûm olur. Suver-i hissiyede temeyyüz olduğu gibi âlem-i maʻnâda dahi her maʻnânın yekdiğerinden temeyyüzü vâkiʻdir. Binâenaleyh maʻnâ iʻtibâriyle rûh ile akıl yekdiğerinden ayrılırlar. Ve akıl rûha bir sıfat olarak dâhil olur. Ve bu sıfatın dahi âlem-i maʻnâda bir cevheriyyeti ve kendisine mahsûs havâss-ı mümeyyizesi vardır. İşte akıl bu cevherini ve kendisinin sûreti olan evsâfı ile halîfe olan rûhun zâtında tecellî eder. Zîrâ bedenden rûh munkatıʻ olunca akıl dahi kalmaz. Ve fakat aklın mahall-i taalluku olan dimâğ tefessüd edince bedende rûh kâim olduğu hâlde, akıl zâil olur. Bu hâl aklın rûhdan gayri bir cevheriyyet-i maʻneviyye sâhibi olduğuna delîldir.&#10024;

Bilinmeli ki gerek ruh gerekse akıl, her ikisi de manadır. Ve mananın duyusal şekilleri olmadığından, onların varlıkları, şekiller âlemi üzerindeki etkileriyle bilinir. Duyusal şekillerde ayırt edicilik olduğu gibi, mana âleminde de her mananın birbirinden ayırt edilmesi gerçekleşir. Bu sebeple mana itibarıyla ruh ile akıl birbirinden ayrılırlar. Ve akıl ruha bir sıfat olarak dahil olur. Ve bu sıfatın da mana âleminde bir cevheriyeti (kendi başına varlığı) ve kendisine özgü ayırt edici özellikleri vardır. İşte akıl bu cevherini ve kendisinin şekli olan vasıfları ile halife olan ruhun zâtında tecelli eder. Çünkü bedenden ruh kesilince akıl da kalmaz. Ve fakat aklın ilişki yeri olan beyin çürüyünce, bedende ruh varlığını sürdürdüğü halde, akıl yok olur. Bu hal, aklın ruhtan ayrı bir manevi cevheriyete sahip olduğuna delildir.

İmdi zât-ı halîfede tecellî eden akla, hadd-i zâtında kendisinde menkûş olan esrâr ve ulûm zâhir oldu. Hâlbuki nâs bu makâmda galat ederler de hadd-i zâtında kendilerinde mevcûd olan o esrâr ve ulûmu hâricden taleb ederler. Beyhûde zahmet çekerler. Eğer Hakk Teâlâ’nın َ ی َ ی&#10024;

Şimdi halife zâtında tecelli eden akla, kendisinde nakşedilmiş olan sırlar ve ilimler ortaya çıktı. Hâlbuki insanlar bu makamda hata ederler de kendilerinde mevcut olan o sırları ve ilimleri dışarıdan talep ederler. Boşuna zahmet çekerler. Eğer Yüce Allah'ın "O, dilediğini yapar" (Kur'an, İbrahim 14:27) ayetini bilselerdi, bu durumun böyle olmadığını anlarlardı.

ْی َصِ ون ََلَ تب أنفسِكُم أف وَف ا ْل َرض ِ آيَات لِّلْموقِنِی وَف (Zâriyât, 51:20-21) yaʻnî “Arzda mûkınîn için&#10024;

"Arzda kesin bilgi sahipleri için ve kendi nefislerinizde de nice deliller vardır, hâlâ görmez misiniz?" (Zâriyât, 51:20-21) yani "Yeryüzünde ve kendi nefislerinizde kesin bilgi sahipleri için nice deliller vardır."

ِي ِي alâmetler vardır ve nefsinizde de vardır; görmez misiniz?” kavli indinde tevakkuf edip, onun maʻnâsını bi’t-teemmül anlamış olsa idiler; o esrâr ve ulûmun tahsîli için zahmet çekmeyip istirâhat ederler idi. Nitekim şâir âtîdeki beytinde bu maʻnâya işâret eder:&#10024;

"Âfâkta ve enfüste, yani dış âlemde ve kişinin kendi varlığında, Allah'ın varlığına ve birliğine işaret eden alâmetler vardır ve nefsinizde de vardır; görmez misiniz?" sözü üzerinde durup, onun anlamını iyice düşünerek anlamış olsalardı; o sırları ve ilimleri öğrenmek için zahmet çekmeyip rahat ederlerdi. Nasıl ki şair aşağıdaki beytinde bu anlama işaret eder:

ی

الراحل قدیر حل المرء لمطلوبە ** و السبب المطلوب ف&#10024;

Sâlik, kendi üzerine açlık ile hükmettiği zaman, bu hüküm, onun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ'nın kazâ-yı ilâhîsine de taalluk eder; zira Hak Teâlâ, kendi üzerine, kulun kesbine taalluk eden şeyleri yaratmakla hükmetmiştir.

Bu beyti Cenâb-ı Şeyh (radiyallahu anh) Fütûhât-ı Mekkiyye’nin cild-i evvelinde İbrâhim b. Mes‘ûd el-Elberî nâmındaki zâttan nakl eder. Yaʻnî “Herkesin sefer zahmetini ihtiyâr etmesi, matlûbu olan bir şeyi tahsîl etmek içindir. Hâlbuki o matlûb olan şey, o kimsede bir sebeb tahtında matlûb olmuştur. Ve o sebeb dahi sefer eden kimsenin kendi zâtında mündemicdir ki o da matlûba muhabbetten ibârettir. Binâenaleyh sâik, aşk ve muhabbettir ve o da tâlibin kendisindedir.”&#10024;

Bu beyti Cenâb-ı Şeyh (radiyallahu anh) Fütûhât-ı Mekkiyye'nin birinci cildinde İbrâhim b. Mes‘ûd el-Elberî adındaki zattan nakleder. Yani "Herkesin yolculuk zahmetini seçmesi, istediği bir şeyi elde etmek içindir. Hâlbuki o istenen şey, o kişide bir sebep altında istenmiştir. Ve o sebep de yolculuk eden kişinin kendi zâtında içkin olan, o istenene duyulan sevgiden ibarettir. Bu sebeple sürükleyici güç, aşk ve muhabbettir ve o da talep edenin kendisindedir."

Maʻlûm olsun ki tahsîl, ilm-i zâhirde hâricden vâkiʻ olmuş gibi görünür. Hâlbuki hakîkatte böyle değildir. Meselâ şimdiye kadar âlemde zâhir olan ihtirâât ve esrâr-ı tabîiyyeye âit ulûm ve fünûn, hep ukûlün mahsûlâtıdır. Bunların vücûdu, evvelce zâhir değil idi ki akıl bunları hâricden alabilsin. Bu ulûm ve esrâr, hadd-i zâtında aklın kendisinde menkûş idi; esbâbı muhtelifenin te’sîrâtıyla zuhûra geldi. Fakat her zamân mevcûd olan ukûle bunların birden bire münkeşif olmayıp tedrîcen ve ânen-fe-ânen inkişâfının sebebini akıl idrâk edemez. Ve o ulûmun nereden tasarruf olunduklarını ve o ulûma ne gibi hâlâtın mutasarrıf olduğunu bilemez.&#10024;

Bilinmeli ki öğrenim, dış ilimde dışarıdan meydana gelmiş gibi görünür. Hâlbuki gerçekte böyle değildir. Örneğin şimdiye kadar âlemde görünen icatlar ve doğanın sırlarına ait bilimler ve fenler, hep akılların ürünleridir. Bunların varlığı, önceden görünür değildi ki akıl bunları dışarıdan alabilsin. Bu bilimler ve sırlar, aslında aklın kendisinde nakşedilmişti; çeşitli sebeplerin tesirleriyle ortaya çıktı. Fakat her zaman mevcut olan akıllara bunların birdenbire açığa çıkmayıp yavaş yavaş ve an be an açığa çıkmasının sebebini akıl idrak edemez. Ve o bilimlerin nereden tasarruf olunduklarını ve o bilimlere ne gibi hâllerin tasarruf ettiğini bilemez.

İmdi o ulûm, sudûrdan sutûra ve baʻdehu yine sutûrdan sudûra intikâl eyler. Ve bunlar hadd-i zâtında aklın kendisinde menkûş olan ulûm ve esrârdan ibârettir. Ve bilcümle ulûm, Hakk Teâlâ hazretlerinin “Alîm” ism-i şerîfinin hazînesinden halîfe-i Hakk olan rûha nâzil olur. Binâenaleyh akıl tedbîr-i mülk ve onun ıslâhı hakkında bir şeyin maʻrifetini murâd ettiği vakit, bu murâdı indinde, imâm ve halîfe olan rûhun müşâhedesine muhtâc olur. Zîrâ akıl rûhun sıfatıdır. Aklın rûhu müşâhedesi indinde de ona kendisinde olan murâd zâhir olur. Yaʻnî akıl, rûha ism-i Alîm hazretinden nâzil olan ve kendisinin murâdı olan ilmi, rûhdan ahz eder. Binâenaleyh akıl için tecellî, melikten ve hükümdârdan vezîre hitâb mesâbesinde olur. Her ne kadar burada harf ve savt mevcûd değil ise de murâd ancak husûl-i ilimdir. Bu da bî-harf ve savt vâkiʻ olur. Onun için bu hâle “muhâtaba-i maʻkûlât” taʻbîr olunur. Ve maʻnâya delâlet eden asvât ve hurûf ve rukûm ve sâir işârât-ı hissiye mevcûd olmadığı vakit, sâmi‘in kalbinde asvât ve sâireden mütehassıl olanın kendisine müeddî olan maʻnâya nazar etmen lâzımdır. Ve muhâtıb cânibinden sâdır olan kelâmın eseri maʻnâdır. Ve mâdemki bu maʻnâ, bî-harf ü savt rûhdan akla vâsıl oluyor. Elbette melikten vezîre hitâb menzilesinde olur. İşte böyle akıl için onun kalbinde rûh-i küllî feyzinden yaʻnî hakîkat-i Muhammediyye mertebesinden âsâr-ı ulûm hâsıl oldukta, biz ona kelâm ve kavl ve hitâb taʻbîr ederiz.&#10024;

Şimdi o ilimler, satırlardan satırlara ve sonra yine satırlardan satırlara intikal eder. Ve bunlar, özünde aklın kendisinde nakşedilmiş olan ilimlerden ve sırlardan ibarettir. Ve bütün ilimler, Yüce Allah'ın "Alîm" ism-i şerîfinin hazinesinden, Hakk'ın halifesi olan ruha iner. Bu sebeple akıl, mülkün idaresi ve onun ıslahı hakkında bir şeyin bilgisini istediği zaman, bu isteği doğrultusunda, imam ve halife olan ruhun müşahadesine muhtaç olur. Çünkü akıl, ruhun sıfatıdır. Aklın ruhu müşahadesi sırasında da, kendisine olan istek ona zahir olur. Yani akıl, ruha "Alîm" isminden inen ve kendisinin istediği ilmi, ruhtan alır. Bu sebeple akıl için tecelli, melikten ve hükümdardan vezire hitap mesabesinde olur. Her ne kadar burada harf ve ses mevcut değilse de, istenen şey ancak ilmin elde edilmesidir. Bu da harfsiz ve sessiz gerçekleşir. Onun için bu hale "muhataba-i makulat" (akledilir şeylerle konuşma) denir. Ve anlama delalet eden sesler ve harfler ve rakamlar ve diğer hissi işaretler mevcut olmadığı zaman, dinleyenin kalbinde seslerden ve benzerlerinden meydana gelenin kendisine ulaştırdığı anlama bakman lazımdır. Ve muhatap tarafından sadır olan kelamın eseri anlamdır. Ve mademki bu anlam, harfsiz ve sessiz ruhtan akla ulaşıyor. Elbette melikten vezire hitap menzilesinde olur. İşte böyle akıl için onun kalbinde küllî ruh feyzinden, yani Hakikat-i Muhammediyye (Hz. Muhammed'in hakikati) mertebesinden ilim eserleri hasıl olduğunda, biz ona kelam ve söz ve hitap deriz.

Hakk Teâlâ onu bu sıfat üzerine îcâd ettikte, o aklın meskenini vücûd-i insânî memleketinin aktârı üzerine nâzır olan dimâğ yaptı. Yaʻnî akla mesken olmak üzere dimâğı tahsîs etti. Ve memleket-i insâniyyenin cemîʻ-i umûr ve mühimmâtına yakından nazar edebilmek için, aʻzâ ve cevârihden zâhir olan şeylerin istikrâr eylediği hazîne-i hayâli ve hazîne-i fikri ve hıfzı dimâğa yakın yaptı. Nitekim dimâğın ve hazîne-i hayâlin ve hazîne-i fikir ve hıfzın vücûd-i insânîdeki mevziʻleri ve vazîfeleri yukarıda mufassalan îzâh olundu.&#10024;

Yüce Allah onu bu sıfat üzerine var ettiğinde, aklın meskenini insan vücudu ülkesinin uç bölgelerine bakan beyin yaptı. Yani akla mesken olması için beyni özel olarak belirledi. Ve insanlık ülkesinin bütün işlerine ve önemli hususlarına yakından bakabilmek için, organlardan ve uzuvlardan ortaya çıkan şeylerin yerleştiği hayal hazinesini, fikir hazinesini ve hafıza hazinesini beyne yakın yaptı. Nasıl ki beynin, hayal hazinesinin, fikir ve hafıza hazinesinin insan vücudundaki yerleri ve görevleri yukarıda ayrıntılı olarak açıklanmıştı.

“Ey halîfe-i ekrem! Senin için vezîrin üzerine muhâfız olmak ve onu idâre etmek ve ona muhabbet etmek iktizâ eder. Zîrâ mülkünün ve medînenin sâlahı onun bekâsındadır. Görmez misin? Akıl bir şeye tesâdüf ettiği ve onun mahalli bir fesâd ile helâk olduğu vakit, medîne-i cisim nasıl harâb olur? Ve rûh onun telfîkına kâdir olamaz. İmdi vezîrin üzerinde muhâfız ol ki seni nefsin üzerinde hıfz etsin. Binâenaleyh o, senin elindir ki sen onunla tutarsın ve gözündür ki onunla görürsün.&#10024;

Ey en şerefli halife! Senin için vezirin üzerine koruyucu olmak, onu yönetmek ve ona sevgi beslemek gerekir. Çünkü mülkünün ve şehrinin iyiliği onun varlığına bağlıdır. Görmez misin? Akıl bir şeye rastladığında ve o şeyin yeri bir bozuklukla helak olduğunda, beden şehri nasıl harap olur? Ve ruh onu onarmaya güç yetiremez. Şimdi vezirin üzerinde koruyucu ol ki seni nefsin üzerinde korusun. Bu sebeple o, senin elindir ki sen onunla tutarsın ve gözündür ki sen onunla görürsün.

İmdi her ne vakit mülkünde bir emrin icrâsına kasd edersen; aklı takrîb eyle onunla berâber tedebbür et ve onu müşâvir kıl! O, emir hakkında ondan sâdır olan şeye nazar eyle ve sana işâret eylediği şeyi işle! Zîrâ Allah Teâlâ onun re’yinde sevâbı îdâʻ eyledi. Ve vehminde tahaffuz et! Zîrâ vehim bir mevcûddur ki nefse akıl sûretinde görünür. Böyle olunca sana iltibâs vâkiʻ olur. Ve o kendisine itâat olunan bir vezîrdir ki insânda te’sîr-i azîmi vardır. Ve o nâs üzerine müstevlîdir. Ve efkâr-ı redîeye bâʻisdir. Ve o vesvese îrâs eder. Binâenaleyh ondan tahaffuz eyle ve vezîrini aynen ve ismen temyîz et ve nefsin ile müstebid olma! Aklın tedbîr etmediği bir emir ve mülkte hayır yoktur. Ve vaktâki vezîr, kâffesinde değil ekser-i vücûh ve sıfâtında ona benzedi. Nuût-i kâmile ile onu tenʻîte mecbûr olduk ki kemâl üzere vehmin ona benzemesi mümkün değildir.&#10024;

Şimdi, her ne zaman mülkünde bir işin yapılmasına niyet edersen; aklı yaklaştır, onunla birlikte düşünüp taşın ve onu danışman yap! O iş hakkında ondan çıkan şeye bak ve sana işaret ettiği şeyi yap! Çünkü Yüce Allah, onun görüşüne doğruyu yerleştirdi. Ve vehminden sakın! Çünkü vehim, nefse akıl şeklinde görünen bir varlıktır. Böyle olunca sana karışıklık meydana gelir. Ve o, kendisine itaat edilen bir vezirdir ki insanda büyük bir etkisi vardır. Ve o, insanlar üzerine egemendir. Ve kötü düşüncelere sebep olur. Ve o, vesvese verir. Bu sebeple ondan sakın ve vezirini aynen ve ismen ayırt et ve nefsinle tek başına hareket etme! Aklın tedbir etmediği bir işte ve mülkte hayır yoktur. Ve vezir, bütün yönleriyle değil, çoğu yön ve sıfatıyla ona benzediği zaman, onu tam sıfatlarla nitelemeye mecbur olduk ki vehmin tam olarak ona benzemesi mümkün değildir.

İmdi inşâallahu Teâlâ benim sana beyân edeceğim nuûta nazar et! Binâenaleyh herhangi bir mevcûdda onun kâim olduğunu gördüğün vakit, bil ki bu senin vezîrindir. Ve murâd olan ancak odur. Onu hıfz et! Ve onu tahsîl eyle ve onu tahsîn et ki mesrûr olasın! Vallahu’l-hâdî.”&#10024;

Şimdi, inşallah Yüce Allah'ın izniyle, sana açıklayacağım noktaya dikkat et! Bu sebeple, herhangi bir varlıkta onun (Allah'ın) kâim olduğunu gördüğün zaman, bil ki bu senin vezirindir. Ve murat edilen ancak odur. Onu koru! Ve onu elde et ve onu güzelleştir ki mutlu olasın! Allah hidayet edicidir.

Ey halîfe-i ekrem olan rûh, sana lâyık olan şey budur ki vezîrin olan akıl üzerine muhâfız olasın ve onu hüsn-i idâre edesin ve ona muhabbet eyleyesin! Zîrâ akıl senin sıfatındır. Nazarın dâimâ bu sıfatın üzerine olursa, vücûd-i insânîde onun âsârı zâhir olur. Ve mülkün ve medînen olan vücûd-i insânînin salâhı o aklın bekâsındadır. Görmez misin? Akıl bir şeye tesâdüf edip onun mahalli olan dimâğ bir fesâd ile helâk olduğu vakit, medîne-i cisim, nasıl harâb olur? Meselâ nefis içkiye mübtelâ olsa, onun te’sîriyle aklın meskeni olan dimâğ muhtel olur ve bu vakitte aʻzâ ve cevârihden zâhir olan efʻâl ve harekât ve akvâl-i nizâm akıldan baʻîd bulunur. Ve esrâr ve âfyon gibi sâir mükeyyifât dahi böyledir. Binâenaleyh şerîat mesken-i akıl olan dimâğı tahrîb eden her şeyi men‘ etmiştir. Bunlar dimâğı tahrîb eden esbâb-ı mâddiyyedir. Esbâb-ı maʻneviyyeden birisi kuvve-i vâhimenin tahrîkiyle nefsin hevâya meylidir ve dimâğı kuvve-i vâhimenin istîlâsı bozduğu vakit, maazallah hâl-i cinnet zuhûr eder. Ve cinnet kuvve-i vâhimenin aklı setr etmesinden başka bir şey değildir.&#10024;

Ey en şerefli halife olan ruh, sana yakışan şey şudur ki, vezirin olan akıl üzerine koruyucu olasın, onu güzelce yönetesin ve ona sevgi gösteresin! Çünkü akıl senin sıfatındır. Bakışın daima bu sıfatın üzerine olursa, insan vücudunda onun eserleri ortaya çıkar. Ve mülkün ve şehrin olan insan vücudunun iyiliği, o aklın varlığını sürdürmesindedir. Görmez misin? Akıl bir şeye rastlayıp onun yeri olan beyin bir bozuklukla helak olduğu zaman, cisim şehri nasıl harap olur? Örneğin nefis içkiye düşkün olsa, onun etkisiyle aklın meskeni olan beyin bozulur ve bu zamanda organlardan ve uzuvlardan ortaya çıkan fiiller, hareketler ve düzenli sözler akıldan uzak bulunur. Ve esrar ve afyon gibi diğer keyif verici maddeler de böyledir. Bu sebeple şeriat, aklın meskeni olan beyni tahrip eden her şeyi yasaklamıştır. Bunlar beyni tahrip eden maddi sebeplerdir. Manevi sebeplerden birisi, vehim kuvvetinin (gerçek olmayan şeyleri gerçek gibi gösteren içsel güç) tahrikiyle nefsin hevese eğilimidir ve beyni vehim kuvvetinin istilası bozduğu zaman, Allah korusun, cinnet hali ortaya çıkar. Ve cinnet, vehim kuvvetinin aklı örtmesinden başka bir şey değildir.

İmdi bu sebebler ile vücûd-i insânî harâb olduğu vakit, rûh bedende kâim olduğu hâlde onun telfîk ve ıslâhına kâdir olamaz. Böyle olunca sen vezîrin üzerinde muhâfız ol ki o da seni nefsin üzerinde hıfz edebilsin. Binâenaleyh o akıl, senin elindir ki sen tuttuğun şeyi onunla tutarsın ve senin gözündür ki gördüğün şeyi onunla görürsün.&#10024;

Şimdi, bu sebeplerle insan vücudu harap olduğu zaman, ruh bedende varlığını sürdürdüğü halde onun onarımına ve düzeltilmesine güç yetiremez. Böyle olunca sen vezirin üzerinde koruyucu ol ki o da seni nefsin üzerinde koruyabilsin. Bu sebeple o akıl, senin elindir ki sen tuttuğun şeyi onunla tutarsın ve senin gözündür ki gördüğün şeyi onunla görürsün.

İmdi her ne vakit, mülkünde bir emrin icrâsına kasd ve teveccüh edersen, aklı takrîb edip ona mürâcaat eyle! Ve o iş hakkında onunla berâber tedebbür ve teemmül et ve onunla müşâvere eyle! O iş hakkında akıl ne hüküm verirse o hükme nazar et! Ve sana işâret eylediği o hüküm ile amel et! Çünkü Allah Teâlâ hazretleri aklın re’yinde sevâbı îdâʻ eyledi. Yaʻnî akıl verdiği hükümlerde dâima sevâb ve hak üzeredir; onun hükümlerinde eğrilik bulunmaz.&#10024;

Şimdi, her ne zaman mülkünde bir işin yapılmasına niyetlenir ve yönelirsen, aklı kendine yaklaştır ve ona başvur! Ve o iş hakkında onunla birlikte düşünüp taşın ve onunla istişare et! O iş hakkında akıl ne hüküm verirse o hükme bak! Ve sana işaret ettiği o hüküm ile amel et! Çünkü Yüce Allah, aklın görüşünde doğruyu yarattı. Yani akıl, verdiği hükümlerde daima doğru ve hak üzeredir; onun hükümlerinde eğrilik bulunmaz.

Ve vehimden tahaffuz et ve onun te’sîrâtından kendini sakla! Zîrâ vehim bir mevcûddur ki nefse akıl sûretinde görünür. Ve insâna birtakım husûsâtı akıl ve mantıka muvâfık gibi gösterir. Fakat onun gösterdiği şeylerin aslı ve esâsı yoktur. Böyle olunca sana iltibâs vâkiʻ olur. Yaʻnî herhangi bir mes’elede bir sûretle hüküm eden akıl mıdır? Yoksa vehim midir? diye sende tereddüd peydâ olur ve o vehim kendisine itâat olunan bir vezîrdir ki vücûd-i insânîde büyük bir te’sîri vardır. Yaʻnî akıl rûhun vezîri olduğu gibi vehim dahi şehvet gibi hevânın vezîridir. Ve kuvâ-yı nefsânî üzerine musallattır. Nefis, emîr-i hevâya meclûb olunca vücûd-i insânî vezîr-i vehmin hükmü altında zebûn olur. Ve bu zamânda akıl geri durur ve vehmin te’sîrât-ı tasarrufuyla âkıbet memleket-i insânî harâb olur. Ve âlem-i dünyâ neş’e-i nefsâniyye üzere mahlûk olduğundan o vehim, nâs üzerine müstevlîdir. Ve onun istîlâsı ve tasarrufu efkârı redîeye bâʻisdir. Ve şânı dâimâ vesvese îrâs etmektir. Binâenaleyh bu muzırr vezîrin tasarrufundan kendini hıfz et! Ve vezîrin olan aklı aynen ve ismen vehimden temyîz ve tefrîk eyle ve aklın müşâveresini terk edip nefsin ile müstebid olma! Zîrâ aklın tedbîr ve idâre etmediği bir işte ve mülkte hayır yoktur.&#10024;

Ve vehimden sakın ve onun tesirlerinden kendini koru! Çünkü vehim, nefse akıl şeklinde görünen bir varlıktır. Ve insana birtakım hususları akıl ve mantığa uygun gibi gösterir. Fakat onun gösterdiği şeylerin aslı ve esası yoktur. Böyle olunca sana karışıklık meydana gelir. Yani herhangi bir meselede bir şekilde hüküm veren akıl mıdır? Yoksa vehim midir? diye sende tereddüt oluşur ve o vehim, kendisine itaat edilen bir vezirdir ki insan vücudunda büyük bir tesiri vardır. Yani akıl ruhun veziri olduğu gibi vehim de şehvet gibi hevanın veziridir. Ve nefsanî kuvvetler üzerine musallattır. Nefis, heva emrine kapılınca insan vücudu vezir olan vehmin hükmü altında zayıf düşer. Ve bu zamanda akıl geri durur ve vehmin tasarruf tesirleriyle sonunda insan memleketi harap olur. Ve dünya âlemi nefsanî neşe üzere yaratıldığından o vehim, insanlar üzerine hâkimdir. Ve onun hâkimiyeti ve tasarrufu kötü fikirlere sebep olur. Ve şanı daima vesvese vermektir. Bu sebeple bu zararlı vezirin tasarrufundan kendini koru! Ve vezirin olan aklı, aynen ve ismen vehimden ayırt et ve aklın danışmasını terk edip nefsinle müstebit olma! Çünkü aklın tedbir ve idare etmediği bir işte ve mülkte hayır yoktur.

Vaktâki vezîr olan akıl, kâffesinde değil, birçok vecihlerde ve sıfatlarda vehme benzedi; binâenaleyh nuût-i kâmile ile biz onu tenʻîte yaʻnî aklı evsâf-ı hasene-i kâmilesiyle tenʻît ve tavsîfe mecbûr olduk; çünkü bu evsâf-ı hasenenin kemâli üzere vehmin, akla benzemesi aslâ mümkün değildir. Böyle olunca inşâallahu Teâlâ âtîde benim sana zikr ve beyân edeceğim bu evsâf-ı haseneye nazar et! Kendi vezîrin olan aklı aynen ve ismen vehimden temyîz ve tefrîke muvaffak olasın!&#10024;

Vezir olan akıl, her yönüyle değil, birçok vecih ve sıfatta vehme benzedi; bu sebeple biz onu kâmil niteliklerle, yani aklı kâmil ve güzel vasıflarıyla nitelemeye ve tavsif etmeye mecbur olduk; çünkü bu güzel vasıfların kemali üzere vehmin, akla benzemesi asla mümkün değildir. Böyle olunca, inşallah ileride sana zikredeceğim ve açıklayacağım bu güzel vasıflara dikkat et! Kendi vezirin olan aklı, özü ve ismiyle vehimden ayırmaya ve farklılaştırmaya muvaffak olasın!

İmdi herhangi bir mevcûdda bu zikr ettiğimiz nuût ve evsâf-ı hasenenin kâim olduğunu görürsen bil ki bu akıldır. Ve senin vezîrindir. Ve matlûb ve murâd olan ancak odur. Onu güzelce hıfz et! Ve onu tahsîle saʻy eyle! Ve onu kuvvetlendir ki vücûd-i insânîdeki tedbîrâtın hüsn-i cereyânını görüp mesrûr ve şâd olasın! Ve doğru yola irşâd eden Allah Teâlâ hazretleridir.&#10024;

Şimdi, herhangi bir varlıkta bu zikrettiğimiz güzel niteliklerin ve vasıfların ayakta durduğunu görürsen, bil ki bu akıldır. Ve o senin vezirindir. Ve istenen ve arzu edilen ancak odur. Onu güzelce koru! Ve onu elde etmeye çalış! Ve onu kuvvetlendir ki, insan varlığındaki işlerin güzel akışını görüp mutlu ve sevinçli olasın! Ve doğru yola irşad eden Yüce Allah'tır.

FASIL

VEZÎRİN HULKUNUN VE SIFÂTININ TAFSÎLİ BEYÂNINDADIR&#10024;

VEZİRİN AHLAKININ VE SIFATININ AYRINTILI AÇIKLAMASIDIR

“Allah Teâlâ sana rahmet eylesin! Maʻlûmun olsun ki muhakkak adl onun şahsıdır ve himmet başıdır ve cemâl vechidir ve hıfz onun kaşlarıdır ve hayâ’, gözleridir. Ve talâkat alnıdır ve izzet burnudur ve sıdk ağzıdır ve hikmet lisânıdır ve teyh boynudur. Ve si‘a ve ihtimâl-i eza onun sadrıdır. Ve şecâat bâzûsudur ve tevekkül dirseğidir. Ve ismet mi‘samıdır. Ve kerem keffidir. Ve îsâr parmaklarıdır. Ve cûd elidir ve yümn sağıdır ve yüsr soludur ve veraʻ karnıdır ve iffet fercidir ve istikâmet bacağıdır ve recâ ve havf ayaklarıdır ve fıtnat kalbidir ve ilim rûhudur ve emânet hayâtıdır ve zühd libâsıdır ve tevâzu‘ tâcı ve iklîlidir ve hilm hâtemidir ve üns hânesidir ve hüdâ tarîkidir ve şerîat misbâhıdır ve fehm disârıdır ve nush şiârıdır ve firâset ilmidir ve fakr kisbidir ve akıl ismidir ve Hakk onun semʻidir.&#10024;

Allah Teâlâ sana rahmet eylesin! Bilinmeli ki adalet onun şahsıdır ve himmet başıdır ve güzellik yüzüdür ve koruma onun kaşlarıdır ve haya gözleridir. Ve tatlı dil alnıdır ve izzet burnudur ve doğruluk ağzıdır ve hikmet dilidir ve teyh boynudur. Ve genişlik ve eziyete dayanma onun göğsüdür. Ve cesaret pazusudur ve tevekkül dirseğidir. Ve ismet bileğidir. Ve kerem avucudur. Ve îsâr parmaklarıdır. Ve cömertlik elidir ve bereket sağ elidir ve kolaylık sol elidir ve vera karnıdır ve iffet fercidir ve istikamet bacağıdır ve ümit ve korku ayaklarıdır ve zekâ kalbidir ve ilim ruhudur ve emanet hayatıdır ve zühd elbisesidir ve tevazu tacı ve iklîlidir ve hilm mührüdür ve üns hânesidir ve hidayet yoludur ve şeriat lambasıdır ve fehm disârıdır ve nush şiârıdır ve firaset ilmidir ve fakr kazancıdır ve akıl ismidir ve Hak onun işitmesidir.

İmdi sen onun hakkında bu evsâfı gördüğün vakit, onu vezîrin ve gecen için semîrin ittihâz et! Ve vaktâki firâset bu vezîr-i mezkûrun ilmi ve mümkünât-ı havâtır ve muğayyebât-ı umûra onun ıttılâʻı ve onun mahall-i keşfi oldu, biz bu bâbın akîbinde nazarı muhtasaran onun hikemiyyetine ve şerʻiyyetine sevka muhtâc olduk. İnşâallahu Teâlâ vallahu a‘lem.&#10024;

Şimdi sen onun hakkında bu vasıfları gördüğün zaman, onu vezirin ve gecen için sohbet arkadaşı edin! Ve ne zaman ki firaset (sezgi gücü) bu zikredilen vezirin ilmi ve akla gelen ihtimaller ile gaybî işlere onun vâkıf olması ve onun keşif yeri oldu, biz bu bölümün ardından nazarı kısaca onun hikmetine ve şeriatına yöneltmeye muhtaç olduk. İnşallah ve Allah en iyi bilendir.

Yaʻnî bu fasıl vezîr olan aklın hûyunun ve sıfatlarının tafsîlen beyânına dâirdir.&#10024;

Yani bu bölüm, vezir olan aklın huyunun ve sıfatlarının ayrıntılı olarak açıklanmasına dairdir.

Ey kâri’, Allah Teâlâ sana rahmet-i rahimiyyesiyle tecellî buyursun! Maʻlûmun olsun ki muhakkak adl, vücûd-i insânîde aklın şahsıdır. Yaʻnî bir insânın efʻâlinde ve akvâlinde iʻtidâl gördüğün vakitte bil ki o kimsede akıl hükümrândır. Zîrâ aklın teşahhusu âsârıyla mümkün olur. Ve adl aklın kendisini teşhîs ettirecek olan bir hûyudur.&#10024;

Ey okuyucu, Yüce Allah sana rahmet-i rahimiyyesiyle tecelli buyursun! Bilinmeli ki adalet, insânî varlıkta aklın kendisidir. Yani bir insanın fiillerinde ve sözlerinde denge gördüğün zaman bil ki o kişide akıl hükümrandır. Çünkü aklın belirginleşmesi eserleriyle mümkün olur. Ve adalet, aklın kendisini belirginleştirecek olan bir huyudur.

Ve himmet, onun başıdır. Zîrâ maâliyâta teveccüh aklın muktezâ-yı zâtıdır. Ve bir kimsenin ulüvv-i himmet sâhibi olması aklının kemâlindendir. Nitekim “Kuşlar kanatlarıyla ve insân himmetiyle uçar.” denilmiştir.&#10024;

Ve himmet, onun başıdır. Çünkü yüce şeylere yönelmek, aklın zâtî gereğidir. Ve bir kimsenin yüce himmet sahibi olması, aklının olgunluğundandır. Nasıl ki “Kuşlar kanatlarıyla ve insan himmetiyle uçar.” denilmiştir.

Ve cemâl aklın vechidir. Zîrâ cemâl görenlerin hoşuna giden bir şeydir. Ve aklın adli ile kemâli zâhir olduğu vakit, bu adl ve kemâl herkesin nazarında mahbûb ve mergûb olur.&#10024;

Güzellik, aklın yüzüdür. Çünkü güzellik, görenlerin hoşuna giden bir şeydir. Aklın adaleti ve kemâli ortaya çıktığı zaman, bu adalet ve kemâl herkesin gözünde sevilir ve istenir olur.

Ve hıfz, aklın iki kaşıdır. Yaʻnî insânın kaşları, başından ve alnından gözü üzerine akıp gelen terleri, nasıl ki gözüne akmaya mâni‘ olur ve onu hıfz ederse, akıl bir şeye himmet ve kasd ettiği vakit, nazarı üzerinde bulunan hıfz dahi onun gözüne ebâtîlın akıp girmesine mâni‘ olur.&#10024;

Ve hıfz (koruma), aklın iki kaşıdır. Yani insanın kaşları, başından ve alnından gözü üzerine akıp gelen terleri, nasıl ki gözüne akmaya engel olur ve onu korursa, akıl bir şeye gayret ve niyet ettiği zaman, onun üzerinde bulunan koruma da, batıl şeylerin gözüne akıp girmesine engel olur.

Ve hayâ, aklın iki gözüdür ki vücûd-i insânîde onun zâhir olduğu mahal, çeşm-i hislerdir. Nitekim insân mûcib-i âr ve hayâ’ bir şeye tesâdüf ettiği vakit, ona atf-ı nazardan istihyâ eder. Ve böyle bir şeye bilâ-pervâ nazar eden ve onda mahzûr görmeyen kimsenin çeşmi aklı kör olup kendisi hayâ’ denilen cevher-i maʻnevîden mahrûmdur.&#10024;

Ve hayâ, aklın iki gözüdür ki insânî varlıkta onun ortaya çıktığı yer, duyu organlarıdır. Nasıl ki insan, utanç ve hayâ gerektiren bir şeye rastladığı zaman, ona bakmaktan utanır. Ve böyle bir şeye pervasızca bakan ve onda bir sakınca görmeyen kimsenin aklının gözü kör olup kendisi hayâ denilen manevî cevherden yoksundur.

Ve talâkat, yaʻnî küşâde-rûluk ve açık beyân, aklın alnıdır. Yaʻnî akıl evsâfıyla açık bir sûrette zâhir olur. Ve onun beyânında aslâ iğlâk bulunmaz, kasdı ne ise onu ibhâm ve iğlâk bulunmaksızın ızhâr eder.&#10024;

Ve talâkat, yani güler yüzlülük ve açık beyan, aklın alnıdır. Yani akıl, vasıflarıyla açık bir şekilde ortaya çıkar. Ve onun beyanında asla kapalılık bulunmaz, maksadı ne ise onu gizleme ve kapalılık olmaksızın açıkça gösterir.

Ve izzet, onun burnudur. Yaʻnî akıl bilcümle efrâd-ı beşer arasında mevki‘-i izzette bulunur. Ve kemâl-i akıl ile muttasıf olan kimse herkes tarafından ta‘zîz olunur. Hiçbir vakit zillet ve hakârete maʻrûz kalmaz. Her ne kadar nâkısu’l-akl olan cühhâl ona karşı hürmette kusûr etseler bile hakîkatte bu hâl aklın izzetine zarar vermez. Zîrâ cühhâl hayvân zümresinde mülhaktır. أُولئِك َ كا ْلَنعَام ِ بَل هم أضَل (A‘râf, 7:179)&#10024;

Ve izzet, onun burnudur. Yani akıl, bütün insan fertleri arasında izzetli bir konumda bulunur. Ve aklın kemaliyle nitelenen kimse, herkes tarafından yüceltilir. Hiçbir zaman zillet ve hakarete maruz kalmaz. Her ne kadar aklı noksan olan cahiller ona karşı hürmette kusur etseler bile, hakikatte bu hâl aklın izzetine zarar vermez. Çünkü cahiller hayvanlar zümresine dâhildir. أُولئِك َ كا ْلَنعَام ِ بَل هم أضَل (Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar.)

Ve sıdk ve doğruluk, onun ağzıdır. Zîrâ aklın dehân-ı maʻnevîsinden sâdır olan her bir emr ayn-ı sevâbdır. Ve yukarıda beyân olduğu üzere Hakk Teâlâ hazretleri onun re’yine sevâbı ibdâʻ buyurmuştur. Herhangi bir mes’eleye olan hükümde insândan sâdır olan hatâ akıldan değil, belki vehimdendir.&#10024;

Ve doğruluk, onun ağzıdır. Çünkü aklın manevi ağzından çıkan her bir emir, doğru olanın ta kendisidir. Ve yukarıda açıklandığı üzere Yüce Allah, onun görüşüne doğru olanı yaratmıştır. Herhangi bir meseleye dair hükümde insandan kaynaklanan hata akıldan değil, aksine vehimdendir.

Ve hikmet, aklın lisânıdır. Yaʻnî akıl her bir şeyin hakîkatini söyler. Aslâ bâtıl ile tekellüm etmez.&#10024;

Hikmet, aklın dilidir. Yani akıl, her bir şeyin hakikatini söyler; asla batıl ile konuşmaz.

Ve teyh, yaʻnî hayrân olmak aklın boynudur. Zîrâ akıl, hakâyıka olan ilmi ile berâber esrâr-ı ilâhiyyede hayrândır. Ve bu hayret, ilme müstenid olan bir hayret olduğundan hayret-i&#10024;

Ve teyh, yani hayran olmak aklın boynudur. Çünkü akıl, hakikatlere dair bilgisiyle birlikte ilahi sırların karşısında hayrandır. Ve bu hayret, bilgiye dayanan bir hayret olduğundan hayret-i kemâldir.

ً ی mahmûdedir. Ve (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz bu hayrete işâreten, فیك تحيْا رب ذدن yaʻnî “Yâ Rabb, senin hakkındaki hayretimi ziyâdeleştir.” buyurmuşlardır. Cehle müstenid olan hayret ise mezmûmdur. Aklın hayreti bu nevʻiden değildir.&#10024;

övgüye değerdir. Ve (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz bu hayrete işaret ederek, "Yâ Rabb, senin hakkındaki hayretimi ziyâdeleştir." buyurmuşlardır. Cehalete dayanan hayret ise kınanmıştır. Aklın hayreti bu türden değildir.

Ve si‘a ve ihtimâl-i ezâ, onun sadrıdır. Yaʻnî akılda vüs‘at ve genişlik vardır. Ve bu genişliği câhillerin ve ukûl-i nâkısa erbâbının envâ‘-i ezâlarını ihtimâle sebeb olur. Ve bu maʻnevî yükü yüklenip sabr eder. Nitekim (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz “Hiçbir Nebî’ye benim gibi ezâ olunmadı.” buyururlar. Ve Cenâb-ı Fahr-i Âlem’in yüklendikleri ezâ, ezâ-i maʻnevî idi. Zîrâ kendileri akl-ı küll sâhibi olduklarından, etrâfındaki insânların kendi akıllarına tebean icrâ ettikleri umûrdan müteezzî olurlar ve onlara karşı sabır buyurup kemâl-i beşâşet ve hilim ile kavlen ve fiilen onlara râh-ı sedâdı gösterirler idi. Bu ihtimâl-i ezânın ne gibi bir şey olduğunu, terbiye-yi sıbyân ve cühhâle me’mûr olan muallimler zevkan idrâk ederler. Ve şecâat, aklın bâzûsudur. Yaʻnî akıl re’yinde ve hükmünde şecî‘dir. Cebânet onun şânından değildir. Ve tevekkül, dirseğidir. Yaʻnî insân bâzûsunu nasıl dirseğine istinâd ettirip oturursa akıl dahi bâzû-yi şecâatini tevekkül dirseği üzerine istinâd ettirir. Ve ismet, aklın mi‘samıdır. Yaʻnî akıl kasd ve teveccüh edeceği herhangi bir emri, bu işte vebâl ve ma‘sıyet var mıdır? Yok mudur? diye dest-i maʻnevîsiyle yoklar. Hayr sezerse işler. Şerr hissederse tevakkî eder. Ve kerem, aklın avucunun içidir. Yaʻnî keff-i akıldan dâimâ kerem zâhir olur. Ve îsâr, aklın parmaklarıdır. Yaʻnî akıl ikrâm ve ten‘îm husûsunda başkalarını nefsine takdîm ve tercîh eder. Ve cûd, yaʻnî cömertlik aklın elidir. Ve yümn, sağı ve yüsr, soludur. Yaʻnî aklın sağı yümn ve bereket ve solu, yüsr ve suhûlettir. Ve her iki cânibi fevâidle mâlîdir. Ve veraʻ karnıdır. Yaʻnî akıl perhîzkâr olduğundan onun gıdâ-yı maʻnevîsi tayyibdir. Binâenaleyh onun karnı tayyibât-ı maʻneviyye ile mâlîdir. Ve iffet, fercidir. Yaʻnî âkil olan kimse fercini nâ-meşrû‘ bir sûrette istiʻmâl etmez. Zîrâ akıl buna mâni‘dir. Binâenaleyh zinâ, ukûl-i nâkısa erbâbının kârıdır. Ve kadınlar&#10024;

Ve genişlik ve eziyete dayanma, onun göğsüdür. Yani akılda genişlik ve enginlik vardır. Ve bu genişlik, cahillerin ve eksik akıl sahiplerinin türlü eziyetlerine dayanmaya sebep olur. Ve bu manevi yükü yüklenip sabreder. Nitekim (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz "Hiçbir Nebî'ye benim gibi eziyet edilmedi." buyururlar. Ve Cenâb-ı Fahr-i Âlem'in yüklendikleri eziyet, manevi eziyetti. Çünkü kendileri küllî akıl sahibi olduklarından, etrafındaki insanların kendi akıllarına uyarak yaptıkları işlerden eziyet görürler ve onlara karşı sabredip tam bir neşe ve yumuşaklıkla sözle ve fiille onlara doğru yolu gösterirlerdi. Bu eziyete dayanmanın ne gibi bir şey olduğunu, çocukları ve cahilleri eğitmeye memur olan öğretmenler zevken idrak ederler. Ve cesaret, aklın pazusudur. Yani akıl, görüşünde ve hükmünde cesurdur. Korkaklık onun şanından değildir. Ve tevekkül, dirseğidir. Yani insan pazusunu nasıl dirseğine dayayıp oturursa, akıl dahi cesaret pazusunu tevekkül dirseği üzerine dayandırır. Ve ismet (günahsızlık), aklın bileğidir. Yani akıl, kastedeceği ve yöneleceği herhangi bir işi, bu işte vebal ve günah var mıdır? Yok mudur? diye manevi eliyle yoklar. Hayır sezerse işler. Şer hissederse sakınır. Ve kerem (cömertlik), aklın avucunun içidir. Yani akıl avucundan daima kerem ortaya çıkar. Ve isar (başkalarını kendine tercih etme), aklın parmaklarıdır. Yani akıl, ikram ve nimetlendirme hususunda başkalarını nefsine takdim ve tercih eder. Ve cûd, yani cömertlik aklın elidir. Ve yümn (uğur), sağı ve yüsr (kolaylık), soludur. Yani aklın sağı uğur ve bereket ve solu, kolaylık ve rahatlıktır. Ve her iki yanı faydalarla doludur. Ve vera (takva), karnıdır. Yani akıl perhizkâr olduğundan onun manevi gıdası temizdir. Bu sebeple onun karnı manevi temiz şeylerle doludur. Ve iffet, fercidir. Yani akıllı olan kimse fercini gayrimeşru bir şekilde kullanmaz. Çünkü akıl buna engeldir. Bu sebeple zina, eksik akıl sahiplerinin işidir. Ve kadınlar

ی nâkısâtü’l-akl olup zinâya seri’ü’l-meyl oldukları için Hakk Teâlâ hazretleri ...الزَّانِيَة وَالزَّان (Nûr,&#10024;

Nâkısatü'l-akl (akılca eksik) olup zinaya çabuk meylettikleri için Yüce Allah, "...Zina eden kadın ve zina eden erkek..." (Nûr,

ِي 24:2) âyet-i kerîmesinde kadınların zikrini takdîm buyurmuştur. Nitekim ahvâl-i zamâne bu hâlin şâhid-i bâhiridir. Ve istikâmet, aklın bacağıdır. Yaʻnî akıl, doğrulukta sâbittir. Ve recâ ve havf, ayaklarıdır. Yaʻnî akıl umûrda hüsn-i âkıbeti ümid etmekle berâber sû’-i âkıbetten dahi emîn olmayıp korkar. Ve fıtnat, kalbidir. Yaʻnî akıl, menba‘-i zekâ ve fıtnattır. Humk ve belâhet aslâ şânından değildir. Ve ilim, rûhudur. Ve emânet, hayâtıdır. Yaʻnî akıl, ilim ile kâim olup hayâtı ve yaşaması emânet dâiresindedir. Cehl ve hıyânet onun şânından değildir. Ve zühd, libâsıdır. Yaʻnî akıl hevâsât-ı nefsâniyyeye meyl etmez. Ve bu hâl onun kisvesidir. Ve tevâzu‘, tâcı ve iklîlidir. Yaʻnî akıl tekebbür ve ucubdan berîdir. Bu kadar evsâf-ı hasenesiyle berâber kendisini beğenip kibir ve fahr etmez. Ve hilim, hâtemidir. Yaʻnî hükmünde gazûb değildir. Ve üns, hânesidir. Yaʻnî akılda kanâatsizlik sebebiyle vâkiʻ olan ıztırâb yoktur. Kendi evsâf-ı hasenesi dâiresinde sükûn ve râhat içindedir. Ve hüdâ, tarîkidir. Yaʻnî doğru yola irşâd, onun tarîk-i mu‘tâdıdır. Ve şerîat, misbâhıdır. Yaʻnî zulmet-i tabîat içinde tarîk-i mu‘tâdını şerîat kandîlinin neşr ettiği ziyâ ile katʻ eder. Ve fehm, disârıdır. Yaʻnî aklın zühd libâsı üzerine giydiği cübbe fehimdir. Ve anlayıştır. Zîrâ akıl hevesât-ı nefsâniyyeyi idrâkte seri’ü-l-intikâldir. Ve nush, şiârıdır. Yaʻnî nasîhat ile umûr-ı hayriyyeye teşvîk onun şiârı ve alâmetidir. Ve firâset, ilmidir. Yaʻnî ilim aklın rûhu ve firâset de onun ilmi olduğundan firâset aklın rûhunun rûhu olur. Ve fakr, kisbidir. Yaʻnî akıl, bu bâbda mukaddemâ îzâh olunduğu üzere halîfe olan rûha arz-ı iftikârdan hâlî değildir. Zîrâ onun müktesebâtı kendisine halîfe-i rûhdan vâsıl olur. Ve akıl, ismidir. Ve akıl tesmiyesinin sebebi yukarıdaki metin ve şerhlerde îzâh olundu.&#10024;

Yüce Allah, Nur Suresi 24:2 ayet-i kerimesinde kadınların zikrini öne almıştır. Nitekim zamanın halleri bu durumun açık bir şahididir. İstikamet, aklın bacağıdır; yani akıl, doğrulukta sabittir. Reca (ümit) ve havf (korku), aklın ayaklarıdır; yani akıl, işlerde iyi bir sonu ümit etmekle beraber kötü bir sondan da emin olmayıp korkar. Fıtnat (zekâ), aklın kalbidir; yani akıl, zekâ ve fıtnatın kaynağıdır; ahmaklık ve bönlük asla onun şanından değildir. İlim, aklın ruhudur. Emanet, aklın hayatıdır; yani akıl, ilim ile ayakta durur ve hayatı ile yaşaması emanet dairesindedir; cehalet ve hıyanet onun şanından değildir. Zühd (dünyadan el çekme), aklın elbisesidir; yani akıl, nefse ait heveslere meyletmez ve bu durum onun kisvesidir. Tevazu (alçakgönüllülük), aklın tacı ve iklilidir; yani akıl, kibir ve kendini beğenmişlikten uzaktır; bu kadar güzel vasıflarıyla beraber kendisini beğenip kibir ve övünme göstermez. Hilim (yumuşak huyluluk), aklın mührüdür; yani hükmünde öfkeli değildir. Üns (yakınlık), aklın evidir; yani akılda kanaatsizlik sebebiyle meydana gelen ıstırap yoktur; kendi güzel vasıfları dairesinde sükûnet ve rahat içindedir. Hüdâ (doğru yolu bulma), aklın yoludur; yani doğru yola irşat etmek, onun alışılmış yoludur. Şeriat, aklın lambasıdır; yani tabiatın karanlığı içinde alışılmış yolunu, şeriat kandilinin yaydığı ışıkla kat eder. Fehm (anlayış), aklın iç giysisidir; yani aklın zühd elbisesi üzerine giydiği cübbe fehimdir ve anlayıştır; zira akıl, nefse ait hevesleri idrak etmede çabuk kavrayışlıdır. Nush (öğüt), aklın alametidir; yani nasihat ile hayırlı işlere teşvik etmek onun alameti ve işaretidir. Firaset (sezgi), aklın ilmidir; yani ilim aklın ruhu ve firaset de onun ilmi olduğundan firaset aklın ruhunun ruhu olur. Fakr (ihtiyaç), aklın kesbidir; yani akıl, bu konuda daha önce açıklandığı üzere halife olan ruha iftihar arz etmekten hali değildir; zira onun kazanımları kendisine ruhun halifesinden ulaşır. Akıl, aklın ismidir ve akıl isimlendirmesinin sebebi yukarıdaki metin ve şerhlerde açıklanmıştır.

Ve hak, onun semʻidir. Yaʻnî akıl, bâtıl olan umûra aslâ kulak asmaz; ancak hak ve doğru olan şeyleri dinler.&#10024;

Ve hak, onun işitmesidir. Yani akıl, bâtıl olan işlere asla kulak asmaz; ancak hak ve doğru olan şeyleri dinler.

İmdi ey kâri’, sen kendisinde bu evsâfı hâiz olarak vücûdunda gördüğün şeyi vezîr ittihâz edip her bir emri onunla müşâvere et! Ve zulümât-ı nefsâniyye içinde onu gecen için musâhib ittihâz eyle! Ve bu zikr ve ta‘dâd olunan evsâfın zıddını hâiz olan vehmin ilkââtına aslâ nazar etme! Ve ondan tehaffuz et!&#10024;

Şimdi ey okuyucu, sen kendinde bu vasıfları taşıyan şeyi varlığında vezir edinip her bir emri onunla istişare et! Ve nefse ait karanlıklar içinde onu gecen için arkadaş edin! Ve bu zikredilen ve sayılan vasıfların zıddını taşıyan vehmin (gerçek olmayan tahayyülün) telkinlerine asla itibar etme! Ve ondan sakın!

Ve vaktâki firâset bu zikr olunan vezîrin ilmi ve mümkünât-ı havâtır ve muğayyebât-ı umûr üzerine onun mahall-i keşfi ve ıttılâ‘ı oldu. Yaʻnî bu vezîr kalbe vârid olup temekkün eden birtakım havâtırın mâhiyetlerini ve gayr-i mahsûs olan birtakım umûru firâset vâsıtasıyla bildi. Ve firâset onun mahall-i keşfi oldu; biz bu yedinci bâbın akîbinde nazar-ı aklîyi muhtasaran o firâsetin hikemî ve şerʻî kısımlarını sevke muhtâc olduk. İnşâallahu Teâlâ, vallahu aʻlem.&#10024;

Ve firâset, bu zikredilen vezirin ilmi ve kalbe gelen düşüncelerin mümkün olanları ile gaybî işler üzerine onun keşif ve bilgi yeri olduğu zaman, yani bu vezir, kalbe gelip yerleşen birtakım düşüncelerin mahiyetlerini ve duyularla algılanamayan birtakım işleri firâset aracılığıyla bildi. Ve firâset onun keşif yeri oldu; biz bu yedinci bölümün ardından, aklî bakış açısıyla, o firâsetin hikmetli ve şeriatla ilgili kısımlarını kısaca ele almaya ihtiyaç duyduk. İnşallah, Allah en iyisini bilir.

****

SEKİZİNCİ BÂB

FİRÂSET-İ HİKEMİYYE VE ŞERʻİYYE BEYÂNINDADIR&#10024;

Hikmetli ve şer'î firâsetin beyanındadır.

َْی ی

Allah (azze ve celle) َ َليَات ٍ لِّلْمتَوَسِّمِی ذَلِكإِن َّ ف (Hicr, 15:75) yaʻnî “Muhakkak bunda&#10024;

Allah (azze ve celle) "إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّلْمُتَوَسِّمِينَ" (Hicr, 15:75) yani "Muhakkak bunda

ِي im‘ân-ı nazar edenler için alâmât vardır.” Ve (Sallallahu aleyhi ve sellem) اتقوا فراسة المؤمن فانە ینظر بنور هللا yaʻnî “Mü’minin firâsetinden sakınınız; zîrâ o Allah’ın nûruyla nazar eder.” buyururlar. Allah sana ikrâm eylesin!&#10024;

"İbretle bakanlar için işaretler vardır." Ve (Sallallahu aleyhi ve sellem) "Müminin ferasetinden (sezgisinden) sakınınız; çünkü o Allah'ın nuruyla bakar." buyururlar. Allah sana ikram eylesin!

İmdi firâset, Allah (azze ve celle) hazretlerinin nûrlarından bir nûrdur ki ibâdını ona hidâyet eyler. Ve halkın zâhirinde onun için delâil vardır ki hikmet-i ilâhiyye o delâile onların medlûlâtının irtibâtı sebebiyle cârîdir. Ve baʻzen tehallüf eder velâkin firâset-i hikemiyyede nâdirdir. Zîrâ o, edille-i âdiyye-i zâife üzerine mevkûfdur.&#10024;

Şimdi firâset (bir şeyin iç yüzünü çabucak anlama yeteneği), Yüce Allah'ın nurlarından bir nurdur ki kullarını ona yöneltir. Ve halkın görüneninde onun için deliller vardır ki ilâhî hikmet, o delillere, onların işaret ettikleri anlamların bağlantısı sebebiyle uygulanır. Ve bazen geri kalır, ancak hikmetli firâsette nadirdir. Çünkü o, zayıf ve sıradan delillere bağlıdır.

Ve şerʻiyyeye gelince tehallüf etmez. Zîrâ o, emr-i ilâhîdendir. Nitekim Hakk Teâlâ bunun Allah Teâlâ’nın emriyle olduğunu beyânen, وَمَا فَعَلْته عَن أمرِي (Kehf, 18:82) yaʻnî “Ben kendi emrimden işlemedim.” buyurur.&#10024;

Şeriat hükümlerine gelince, onlara aykırı hareket edilmez. Çünkü o, ilâhî bir emirdendir. Nitekim Yüce Allah, bunun Allah Teâlâ'nın emriyle olduğunu açıklayarak, وَمَا فَعَلْتُهُ عَنْ أَمْرِي (Kehf, 18:82) yani “Ben kendi emrimden işlemedim.” buyurur.

İmdi o onun ehli indinde müstemirrdir. Zîrâ onun delâili bununla kâim olan kimsenin nefsindedir. Hikemiyyenin hilâfınadır. Zîrâ onun edillesi müteferrüsün-fîhin nefsindedir.&#10024;

Şimdi o, onun ehli katında süreklidir. Çünkü onun delilleri, bununla var olan kimsenin nefsindedir. Hikmetin aksinedir. Çünkü onun delilleri, içine bakılanın nefsindedir.

İmdi biz bu bâbda iki firâseti birlikte mümkün olan şeyin ehassı ve onun etemmi üzerine sevk ettiğimizi gördük.&#10024;

Şimdi biz bu konuda, iki firaseti (sezgisel anlayışı) birlikte, mümkün olan şeyin en özel ve en tam olanı üzerine yönelttiğimizi gördük.

َْی ی

Yaʻnî Allah (azze ve celle) hazretleri Sûre-i Nahl’de َ َليَات ٍ لِّلْمتَوَسِّمِی ذَلِك إِن َّ ف (Hicr,&#10024;

Yani Yüce Allah, Nahl Suresi'nde "Şüphesiz bunda, feraset sahipleri için ibretler vardır" (Hicr,

ِي 15:75) buyurur. “Mütevessimîn”, “müteferrisîn” maʻnâsınadır. Yaʻnî “Bu alâmetlerden ibret alanlar ancak firâset sâhibleridir.” demek olur. Ve (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “Mü’minin firâsetinden sakınınız; zîrâ o mü’min Allah’ın nûruyla nazar eder.” buyururlar. İşte kitâb ve sünnetten firâsetin delîli bunlardır.&#10024;

(Hicr Suresi 15:75) buyurur. "Mütevessimîn", "müteferrisîn" anlamındadır. Yani "Bu alâmetlerden ibret alanlar ancak firâset sahipleridir." demek olur. Ve (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, "Mü'minin firâsetinden sakınınız; zira o mü'min Allah'ın nuruyla nazar eder." buyururlar. İşte kitap ve sünnetten firâsetin delili bunlardır.

İmdi ey kâri’, Allah Teâlâ hazretleri sana nûr-i firâsetin ihsânıyla ikrâm eylesin!&#10024;

Şimdi ey okuyucu, Yüce Allah sana feraset nurunun ihsanıyla ikram eylesin!

َّلله Firâset, Allah (azze ve celle) hazretlerinin envâr-ı mütenevviʻasından bir nûrdur ki: يَهدِي ا لِنورِە ِ مَن يَشَاء (Nûr, 24:35) âyeti kerîmesinde beyân buyurduğu üzere kullarından dilediği kimseleri o nûra hidâyet eyler. Ve bu nûr sebebiyle o kimsenin basîreti açılıp eşyâyı çeşm-i zâhir ile gördüğünden daha mükemmel olarak görür. Ve halkın zâhirinde yaʻnî eşyâ-yı kesîfe ve suver-i unsuriyye-i hissiyyede, o firâset için birtakım delîller vardır ki hikmet-i ilâhiyye, o delâile onların medlûlâtının irtibâtı sebebiyle cârîdir.&#10024;

Firâset, Yüce Allah'ın çeşitli nurlarından bir nurdur ki, Nur Suresi 24:35 ayetinde beyan buyurduğu üzere, kullarından dilediği kimseleri o nura yöneltir. Ve bu nur sebebiyle o kimsenin basireti (kalp gözü) açılıp varlıkları dış gözle gördüğünden daha mükemmel olarak görür. Ve halkın görüneninde, yani yoğun varlıklarda ve duyusal unsurlara ait şekillerde, o firâset için birtakım deliller vardır ki, ilahi hikmet, o delillere onların delalet ettikleri şeylerin bağıntısı sebebiyle işler.

Meselâ Hakk Teâlâ hazretleri ümem-i sâlifeden bir kısmını peygamberlerinin getirdiği ahkâma muhâlefet ettikleri için birtakım hâdisât-ı tabîiyye ile helâk etti. Ve peygamberleri eğer muhâlefetten vazgeçmezlerse bu gibi hâdisâtın vâkiʻ olacağını ümmetlerine evvelce haber verdiler. Bu hâdisâtın alâimi ve mukaddemâtı zuhûr edince, onlar bunu ale’l-âde vukûʻa gelen hâdisâttan zannedip âkıbet-i ahvâli teferrüs edemediler. Ve halkın zâhiri olan bu hâdisât-ı tabîiyyedeki ifrât onun medlûlu olan helâke delîl iken bu delîli o medlûle rabt edemediler. Nitekim Hakk Teâlâ hazretleri kavm-i Lût’un helâkini beyândan sonra Kur’ân-ı&#10024;

Örneğin Yüce Allah, geçmiş ümmetlerden bir kısmını, peygamberlerinin getirdiği hükümlere karşı çıktıkları için birtakım tabiî olaylarla helâk etti. Ve peygamberleri, eğer karşı çıkmaktan vazgeçmezlerse bu gibi olayların meydana geleceğini ümmetlerine önceden haber verdiler. Bu olayların belirtileri ve başlangıçları ortaya çıkınca, onlar bunu olağan şekilde meydana gelen olaylardan sanıp durumun sonucunu anlayamadılar. Ve halkın görüneni olan bu tabiî olaylardaki aşırılık, onun işaret ettiği helâke delil iken bu delili o işaret edilene bağlayamadılar. Nasıl ki Yüce Allah, Lût kavminin helâkini beyandan sonra Kur'an'da şöyle buyurur:

َ َ ی

ْی Kerîm’de ümmet-i Muhammed’e hitâben َليَات ٍ لِّلْمتَوَسِّمِی ذَلِكإِن َّ ف (Hicr, 15:75) buyurdu. Yaʻnî&#10024;

Kur'ân-ı Kerîm'de Muhammed ümmetine hitaben "İnne fî zâlike le âyâtin li'l-mütevessimîn" (Hicr, 15:75) buyurdu. Yani

ِي “Ey ümmet-i Muhammed, eğer sizler de ahkâm-ı münzeleye muhâlefet ederseniz size de böyle hâdisât-ı tabîiyyeyi taslît ederim.” demektir. Ve hâdisât-ı tabîiyyedeki ifrât, hiç şübhe yok ki alâmet-i ukûbetten meselâ hiç yağmur yağmaması sebebiyle ekinlere ve semerâta noksân tariyyâtı veyâhûd ifrât derecede yağmur nüzûlü ile ekinlerin ve semerâtın ve meskenlerin harâbîsi ve taâkub-i tezelzülât-ı arzıyye ve fakr ve fâka-i umûmî ve sârî hastalıkların istîlâsı birtakım delâildir ki onların medlûlâtı envâ‘ı sû’-i ahlâkın cezâsıdır.&#10024;

Bu, "Ey Muhammed ümmeti, eğer sizler de indirilmiş hükümlere karşı gelirseniz, size de böyle tabiî olayları musallat ederim." demektir. Ve tabiî olaylardaki aşırılık, hiç şüphe yok ki azap alâmetlerindendir; örneğin hiç yağmur yağmaması sebebiyle ekinlere ve meyvelere noksanlık gelmesi veya aşırı derecede yağmur yağmasıyla ekinlerin, meyvelerin ve meskenlerin harap olması ve peş peşe gelen yer sarsıntıları ve genel fakirlik ve yoksulluk ve salgın hastalıkların istilası gibi birtakım deliller vardır ki, onların işaret ettiği anlamlar, kötü ahlâkın çeşitli cezalarıdır.

Mesnevî

كات ** وز زنا افتد وبا اندر جهاتمنع ز ابر بر ناید ن&#10024;

Kazâ ve belâ, her yönden zuhur eder ve yağmur buluttan yükselmez.

ی

Tercüme

“Zekât, verilmez olunca yağmur bulutları gelmez olur ve zinâdan dahi her tarafda vebâ ve sârî hastalıklar münteşir olur.”&#10024;

Zekât verilmez olunca yağmur bulutları gelmez olur ve zinâdan da her yerde veba ve bulaşıcı hastalıklar yayılır.

İmdi nûr-i fîraset sâhibleri bunları idrâk eder. Ve firâsetten ârî ve hissiyât-ı hayvâniyye ile mâlî olanlar ise ehl-i firâsetin bu teferrüslerini cehil ve hamâkata haml ile istihzâ ederler. Nitekim kavm-i Nûh dahi ibtidâ böyle istihzâ etmiş ve kavm-i Sâlih dahi mukaddime-i azâb olarak zâhir olan kara bulutu gördüklerinde, عَارِض ممطِرنَا هَذَا (Ahkâf, 46:24) yaʻnî “Bu bize yağmur getiren buluttur.” diyerek ihbâr buyrulan azâbı istib‘âd etmiş ve baʻdehu cümlesi hâki helâke serilmiştir. Bu zikr ettiğimiz bir beyân-ı umûmîdir.&#10024;

Şimdi, feraset nuru sahipleri bunları idrak eder. Ferasetten uzak ve hayvani hislerle dolu olanlar ise, feraset ehlinin bu sezgilerini cehalet ve ahmaklığa yorarak alay ederler. Nasıl ki Nuh kavmi de başlangıçta böyle alay etmiş ve Salih kavmi de azabın başlangıcı olarak ortaya çıkan kara bulutu gördüklerinde, عَارِض ممطِرنَا هَذَا yani “Bu bize yağmur getiren buluttur.” diyerek haber verilen azabı uzak görmüş ve sonrasında hepsi helak toprağına serilmiştir. Bu zikrettiğimiz genel bir açıklamadır.

Firâset, bilcümle umûr ve muâmelât-ı husûsiyyede dahi cârîdir. Meselâ bir sâhib-i firâset, musâhibi olan kimsenin akvâl ve efʻâlinden onun murâdını teferrüs eder. Ve bu efʻâl ve akvâl-i delîl ve o kimsenin murâdı ise medlûl olur ve delîl ile medlûl arasında da irtibât bulunmak tabîîdir. Buna firâset-i hikemiyye derler. Ve firâset-i hikemiyyede baʻzen delîlin, medlûle irtibâtında istisnâlar vâkiʻ olur. Velâkin nâdirdir. Çünkü firâset-i hikemiyye âdî ve zaîf olan delîller üzerine mevkûfdur. Meselâ Zeyd, Amr’a esnâ-yı musâhebette acı bir söz söyler veyâ abûsü’l-vech durur. Amr, bu sözden ve bu vazʻdan Zeyd’in kendisine adâveti ve kîni olduğuna hükm eder. Hâlbuki hakîkatte Zeyd’e böyle bir adâveti olmayabilir. Binâenaleyh medlûl addolunan adâvete, delîl addedilen o kavl ve fiilin irtibâtı olmamış bulunur. İşte firâseti hikemiyyede baʻzen böyle istisnâlar vâkiʻ olur. Ve âtîde geleceği vech ile inde’l-hükemâ şekil ve şemâîl-i eşhâsdan istidlâl olunan ahlâk dahi böyledir.&#10024;

Feraset, bütün işlerde ve özel muamelelerde de geçerlidir. Örneğin, feraset sahibi bir kişi, arkadaşı olan kimsenin sözlerinden ve fiillerinden onun maksadını anlar. Ve bu fiiller ve sözler delil, o kimsenin maksadı ise medlul (delille anlaşılan şey) olur ve delil ile medlul arasında da bir bağlantı bulunması tabiidir. Buna hikemî feraset derler. Ve hikemî ferasette bazen delilin, medlule bağlantısında istisnalar meydana gelir. Ancak bu nadirdir. Çünkü hikemî feraset, sıradan ve zayıf deliller üzerine kuruludur. Örneğin Zeyd, sohbet esnasında Amr'a acı bir söz söyler veya asık suratlı durur. Amr, bu sözden ve bu durumdan Zeyd'in kendisine düşmanlığı ve kini olduğuna hükmeder. Hâlbuki hakikatte Zeyd'in böyle bir düşmanlığı olmayabilir. Bu sebeple medlul sayılan düşmanlığa, delil sayılan o söz ve fiilin bağlantısı olmamış bulunur. İşte hikemî ferasette bazen böyle istisnalar meydana gelir. Ve ileride geleceği üzere, filozoflara göre kişilerin şekil ve şemâillerinden çıkarılan ahlak da böyledir.

Firâset-i şerʻiyyeye gelince bunun istisnâsı yoktur. Ve bu firâset aslâ tehallüf etmez. Zîrâ o delîl-i zâhiri vâsıtasıyla olmayıp doğrudan doğruya emr-i ilâhîdendir. Nitekim Hakk Teâlâ hazretleri, Musâ ve Hızır (aleyhimü’s-selâm) aralarında vâkiʻ olan kıssayı beyânen Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hızır’dan naklen, وَمَا فَعَلْته عَن أمرِي (Kehf, 18:82) yaʻnî “Katl-i gulâmı ve ta‘yîb-i sefîneyi ve tesviye-i cidârı ben kendi emrimden işlemedim.” buyurur. Ve bu kıssa kütüb-i tefâsîrde münderic olduğundan burada tafsîli mûcib-i ıtnâbdır.&#10024;

Şer'î ferasete gelince, bunun istisnası yoktur. Ve bu feraset asla değişmez. Çünkü o, görünen bir delil vasıtasıyla olmayıp doğrudan doğruya ilâhî bir emirdendir. Nasıl ki Yüce Allah, Musa ve Hızır (a.s.) arasında meydana gelen kıssayı açıklayarak Kur'ân-ı Kerîm'de Hızır'dan naklen, وَمَا فَعَلْته عَن أمرِي (Kehf, 18:82) yani "Çocuğu öldürmeyi, gemiyi kusurlu hale getirmeyi ve duvarı düzeltmeyi ben kendi emrimden yapmadım." buyurur. Ve bu kıssa tefsir kitaplarında yer aldığından, burada ayrıntısı sözü uzatmaya sebep olur.

İmdi o firâset-i şerʻiyye, bu firâsetin ehli indinde müstemirrdir ve dâimdir. Çünkü onun delâili, emr-i ilâhî ile kâim olan kimsenin nefsindedir ve bu kimsenin kalbi nukûş-i mâsivâdan hâlî olduğu için müteferrüsün-fîh olan halkın zâhirinden delîl istihsâline muhtâc değildir. Onun kalbi mehbit-i ilhâmât-ı ilâhiyye ve mevrid-i evâmir-i ilâhiyyedir. Binâenaleyh böyle bir kimse, cemîʻ-i umûrunda emr-i ilâhî dâiresinde hareket eder. Ve onun nefsi ancak emr-i ilâhî ile kâim olur. Bu hâl firâset-i hikemiyyenin hilâfınadır. Zîrâ firâset-i hikemiyye sâhiblerinin nazarından halkın zâhiri mestûr olmadığından, onların delîlleri müteferrüsün-fîh olan nukûş-i mâsivânın nefsindedir. Ve delîllerini halkın zâhirinden istihsâl ederler.&#10024;

Şimdi, o şer'î feraset (İlahi kanunlara uygun anlayış), bu ferasetin ehli olanlar katında sürekli ve daimîdir. Çünkü onun delilleri, İlahi emirle ayakta duran kişinin nefsindedir ve bu kişinin kalbi mâsivâ (Allah dışındaki her şey) nakışlarından arınmış olduğu için, feraset gösterilen halkın görüneninden delil elde etmeye muhtaç değildir. Onun kalbi İlahi ilhamların iniş yeri ve İlahi emirlerin geldiği yerdir. Bu sebeple böyle bir kişi, bütün işlerinde İlahi emir dairesinde hareket eder. Ve onun nefsi ancak İlahi emirle ayakta durur. Bu hâl, hikemî ferasetin (felsefî/bilgelik feraseti) aksinedir. Çünkü hikemî feraset sahiplerinin nazarından halkın görüneni gizli olmadığından, onların delilleri feraset gösterilen mâsivâ nakışlarının nefsindedir. Ve delillerini halkın görüneninden elde ederler.

İmdi biz bu sekizinci bâbda iki firâseti, yaʻnî firâset-i hikemiyye ve şerʻiyyeyi mümkün olduğu kadar beyânda ehass ve etemm olmak üzere sevk edeceğimizi gördük.&#10024;

Şimdi biz bu sekizinci bölümde, iki feraseti, yani hikmetli feraseti ve şeriat ferasetini mümkün olduğu kadar en özel ve en tam şekilde açıklamaya sevk edeceğimizi gördük.

FASIL

FİRÂSET-İ HİKEMİYYE

“Allah Teâlâ seni azîz eylesin! Bu kitâbda maârif-i fikriyye ve ulûm-i nazariyye ve ahkâm-ı tecrübiyyeye hâcet mess etti. Zîrâ herkese Allah Teâlâ nûr-i yakîni vehb etmedi. Ve onun ayn-ı basîretinden hicâb-ı gıtâyı izâle eylemedi ki firâset-i şerʻiyye ehli silkinde muntazam olsun.&#10024;

Allah Teâlâ seni aziz eylesin! Bu kitapta fikrî bilgilere, nazarî ilimlere ve tecrübî hükümlere ihtiyaç duyuldu. Çünkü Allah Teâlâ herkese kesin bilgi nurunu bağışlamadı ve onun basiret gözünden kalın perdeyi kaldırmadı ki şeriat ferasetine sahip olanların zümresine katılsın.

İmdi bu Allah Teâlâ cânibinden mevhibe olmasından nâşî, her bir kimseye mahsûs olmayınca onun ibâdından ancak havâss ona fâiz olur. Hâlbuki bizim bu kitâbımız, muhtâc oldukları şey hakkında havâss ve avâm için mevzûʻdur. Ve bu bâb mâyahtâcü-ileyhi âkid ve ona âiddir. Zîrâ insân muâşeret-i nâsa ve onların muhâleletine mecbûrdur. Ve her insân kendi sınıfında ve kendi âlemindedir. Vaktâki bu ıztırâr mevcûd oldu ve onun indinde firâset-i şerʻiyyeden, ihvân beynini onunla temyîz edecek şey olmadı. Binâenaleyh biz insânın onun indinde vâkıf olması ve mühimmâtında tasarruf eylemesi ve aksâm-ı tâat ile iştigâl etmesi için firâset-i hikemiyyeden bir fasl-ı kâfî sevk ettik. Belki Allah Teâlâ ona kendi indinden nûr-i yakîne ve melekût-i a‘lânın mülâhazasına bir kapı açar.&#10024;

Şimdi, bu, Yüce Allah tarafından bir bağış olmasından dolayı, her bir kimseye özgü olmayınca, O'nun kullarından ancak seçkinler ona ulaşır. Hâlbuki bizim bu kitabımız, ihtiyaç duydukları şey hakkında seçkinler ve sıradan insanlar için yazılmıştır. Ve bu bölüm, inanç sahibinin ihtiyaç duyduğu şeye ve ona aittir. Çünkü insan, insanlarla bir arada yaşamaya ve onların arasına karışmaya mecburdur. Ve her insan kendi sınıfında ve kendi âlemindedir. Bu zorunluluk mevcut olduğunda ve onun yanında şeriatın ferasetinden, kardeşler arasını onunla ayırt edecek bir şey olmadı. Bu sebeple biz, insanın onun yanında vakıf olması, önemli işlerinde tasarruf etmesi ve çeşitli ibadetlerle meşgul olması için hikmetli ferasetten yeterli bir bölüm sunduk. Aksine Yüce Allah ona kendi katından yakîn nuruna ve yüce melekûtun gözlemlenmesine bir kapı açar.

İmdi ey birâder! Maʻlûmun olsun ki Allah Teâlâ bizi ve seni hey’etlerin en güzeline ve neş’etlerin en mu‘tediline muvaffak eylesin! Sana öyle bir kimseyi halîl ve gecen için musâhib ve mülkün için vezîr ittihâz etmek lâyıktır ki o kimse tavîl olmaya, kasîr da olmaya. Eti katılık ve yumuşaklık arasında leyyîn ve nâzik ve humret ve sufret ile beyâz meşreb ola. Ve saçının uzunluğu mu‘tedil olup düz ve kısa kıvırcık olmaya. Saçında humret olup, bununla beraber siyâhlık olmaya yaʻnî kumral ola. Gözleri vâsi‘ ve hadekası büyük olup mu‘tedil olarak çukurluğa ve siyâha mâil ola. Baş büyücek ola. Omuzları boynunda ne pek mürtefiʻ ve ne de düşük ola ve kaynakları ve onların arası mülahham olmaya. Hafiyyü’s-savt ola. Parmaklarının uzunluğu, inceliği i‘tidâlde olmakla berâber gılzet ve rikkatten sâf olup, gılzeti ve rikkati makbûl olan nevʻiden ola. Keffi müstatîl ve ortası biraz muhaddeb ola. Kelâmı ve gülmesi az olup ancak inde’l-hâce ola. Tıbâʻnın meyli safrâ ve sevdâya ola. Nazarında ferah ve sürûr ola. Mâla tama‘ı az ola. Senin üzerine tahakkümü murâd eder ve gösteriş yapar olmaya. Acûl ve batıyy olmaya.&#10024;

Şimdi ey kardeş! Bilinmeli ki Yüce Allah bizi ve seni suretlerin en güzeline ve yaratılışların en dengelisine muvaffak eylesin! Sana öyle bir kimseyi dost, gecen için arkadaş ve mülkün için vezir edinmek yakışır ki o kimse ne uzun ne de kısa olmalı. Eti katılık ve yumuşaklık arasında yumuşak ve narin, rengi kırmızı ve sarı ile beyaz karışımı olmalı. Saçının uzunluğu dengeli olup düz ve kısa kıvırcık olmamalı. Saçında kırmızılık olup, bununla beraber siyahlık olmamalı, yani kumral olmalı. Gözleri geniş ve gözbebeği büyük olup dengeli olarak çukurluğa ve siyaha meyilli olmalı. Başı büyükçe olmalı. Omuzları boynunda ne pek yüksek ne de düşük olmalı ve kürek kemikleri ile araları etli olmamalı. Sesi alçak olmalı. Parmaklarının uzunluğu, inceliği dengede olmakla beraber kalınlık ve incelikten arınmış olup, kalınlığı ve inceliği makbul olan türden olmalı. Avucu uzun ve ortası biraz tümsek olmalı. Konuşması ve gülmesi az olup ancak ihtiyaç anında olmalı. Huyunun meyli safra ve sevdaya olmalı. Bakışında ferahlık ve sevinç olmalı. Mala tamahı az olmalı. Senin üzerine tahakküm etmeyi murat eder ve gösteriş yapar olmamalı. Aceleci ve yavaş olmamalı.

İşte hükemânın, hilkatin a‘deli ve ahkemi olarak dedikleri budur. Ve seyyidimiz Muhammed Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisinin zâhiren ve bâtınen kemâli sâbit olmak için o hilkatte halk olundu.&#10024;

İşte hikmet sahiplerinin, yaratılışın en adili ve en sağlamı olarak söyledikleri budur. Ve efendimiz Muhammed Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisinin hem görünen hem de görünmeyen yönlerden kemâli sabit olsun diye o yaratılışta yaratıldı.

İmdi eğer sen bunun mislinin gayrini musâhib ittihâz etmemeye kâdir olursan; onu yap! Ve Allah Teâlâ senin basîretini münevver kılmadığı vakit, şehvetinle vâkıf olma! Eğer nûr-i ilâhî seni irzâk eyler ise sen bu vakitte iki âlemin sultânı ve iki hakîkatin sâhibi olursun. Vücûd senin kahrın ve riyâsetin ve emrin tahtında olur.&#10024;

Şimdi, eğer sen bunun benzerinden başkasını arkadaş edinmemeye gücün yeterse; onu yap! Ve Yüce Allah senin basiretini (kalp gözünü) aydınlatmadığı zaman, şehvetinle (nefsanî arzularınla) vakıf olma! Eğer ilâhî nur seni rızıklandırırsa, sen bu vakitte iki âlemin sultanı ve iki hakikatin sahibi olursun. Varlık, senin kahrediciliğin, reisliğin ve emrin altında olur.

Ey birâder! Maʻlûmun olsun ki muhakkak hükemâ firâset hakkındaki makâlelerinde zu‘m eylediler. Ben ise bunu tecrübeten gördüm ki muhakkak halkın a‘delinin vasfı misâli mâ-tekaddemdir. Ve onların makâlelerinde zikr olunan şeydir.&#10024;

Ey kardeş! Bilinmeli ki hikmet sahipleri feraset hakkındaki makalelerinde zanda bulundular. Ben ise bunu tecrübeyle gördüm ki muhakkak halkın en adaletlisinin vasfı, daha önce geçen örnek gibidir. Ve onların makalelerinde zikredilen şeydir.

Muhakkak göz; pek mavi ve saç kırmızı ile siyâh karışık renkte olmak mekre ve hıyânete ve fıska ve hiffet-i akla delîldir. Ve eğer bununla berâber alnı geniş, çenesi dar ve köse ve yanakları etli ve başında saçı çok olursa, hükemâ der ki: Bu sıfatı hâiz olan kimseden efâ‘î-i kıtâleden tahaffuz gibi tahaffuz lâzımdır.&#10024;

Şüphesiz ki gözün çok mavi olması ve saçın kırmızı ile siyah karışık renkte olması, tuzağa, hıyanete, fıska (günaha) ve aklın hafifliğine işarettir. Eğer bununla birlikte alnı geniş, çenesi dar, köse ve yanakları etli ve başında saçı çok olursa, hikmet sahipleri der ki: Bu sıfatları taşıyan kimseden, zehirli yılanlardan sakınır gibi sakınmak gerekir.

Kıl: Ma‘lûmun olsun ki hükemâ derler ki: Sert saç şecâate ve sıhhat-i dimâğa ve yumuşak saç korkaklığa ve dimâğın bürûdetine ve kıllet-i fıtnata delâlet eder. Ve omuzlar üzerinde ve boyunda çok kıl olması hamâkata ve cür’ete delîldir. Ve sadr ve batında çok kıl olması vahşet-i tabʻa ve kıllet-i fehme ve hubb-i cevre delîldir. Ve kılların siyâh ve kırmızı karışık renkte olması humka ve kesret ve sürʻat-i gazaba ve tasalluta delîldir.&#10024;

Bilinmeli ki filozoflar derler ki: Sert saç cesarete ve beynin sağlığına, yumuşak saç ise korkaklığa, beynin soğukluğuna ve zekâ azlığına işaret eder. Omuzlar üzerinde ve boyunda çok kıl olması ahmaklığa ve cürete delildir. Göğüste ve karında çok kıl olması tabiatın vahşiliğine, anlayış azlığına ve zulüm sevgisine delildir. Kılların siyah ve kırmızı karışık renkte olması ise ahmaklığa, çokluğa, çabuk öfkelenmeye ve tasalluta delildir.

Cebhe: Hükemâ derler ki: Kendisinde buruşukluk olmayan cebhe-i münbasıta husûmete ve beyne’n-nâs ifsâda ve kibre ve tecâvüz-i hadde delâlet eder. Ve irtifâ‘ ve vüs‘atte cebhesi mütevassıt olan ve onda buruşukluklar bulunan kimse sadûk, muhibb, âlim, müteyakkız, müdebbir ve hâzıkdır.&#10024;

Cebhe: Filozoflar derler ki: Kendisinde buruşukluk olmayan geniş alın, düşmanlığa, insanlar arasında bozgunculuk çıkarmaya, kibre ve haddi aşmaya işaret eder. Ve yüksekliği ve genişliği orta seviyede olan ve onda buruşukluklar bulunan kimse ise doğru sözlü, seven, âlim, uyanık, tedbirli ve beceriklidir.

Kulaklar: Kulakları büyük olan kimse câhildir. Ancak onun hâfızası kuvvetli olur. Ve kulakları küçük olan ahmak-ı sârıktır.&#10024;

Kulakları büyük olan kimse cahildir. Ancak onun hafızası kuvvetli olur. Ve kulakları küçük olan, hırsız bir ahmaktır.

Kaş: Kılların çokluğu acze ve fesâd-ı kelâma delâlet eder. Eğer kaşlar şakâklara kadar uzarsa onun sâhibi mütekebbir ve ahmaktır. Ve kaşların uzunluğu ve kısalığı mu‘tedil ve ince ve siyâh olan kimsenin fehmi yakzândır.&#10024;

Kaş: Kılların çokluğu acizliğe ve söz bozukluğuna işaret eder. Eğer kaşlar şakaklara kadar uzarsa, onun sahibi kibirli ve ahmaktır. Ve kaşlarının uzunluğu ve kısalığı ölçülü, ince ve siyah olan kimsenin anlayışı uyanıktır.

Göz: Muhakkak gözün en fenâsı mavidir. Ve mavinin en fenâsı da fîrûze rengindedir. İmdi kimin gözleri büyük ve fırlak olursa o kimse hasûd-i hâlisdir, tenbeldir, gayr-i me’mûndur ve eğer mavi de olursa eşedd olur ve baʻzen de hâin olur. Ve kimin gözleri mutavassıt çukurluğa ve kudretten sürmeli ve siyâha mâil olursa o kimse yakzânı fehmdir, sikadır, sevimlidir. Eğer tûl-i bedende keskin olursa yaʻnî küçüklüğü ve uzunluğu ile berâber nazarı keskin olursa onun sâhibi habîsdir. Ve kimin gözü câmid, kalîlü’l-hareke ve behîme gibi meyyitü’n-nazar olursa, o câhildir. Ve galîzü’t-tab‘dır. Ve kimin gözünde sürʻatle hareket ve hiddet-i nazar olursa o hîlekâr, hayırsız, gadr edicidir. Ve kimin gözü kırmızı olursa, o şücâ‘, gâyet cesûrdur. Eğer havâlîsinde küçük noktalar olursa onun sâhibi nâsın şerrlisi ve onların en fenâsıdır.&#10024;

Göz: Şüphesiz gözün en kötüsü mavidir. Ve mavinin en kötüsü de firuze rengindedir. Şimdi kimin gözleri büyük ve fırlak olursa o kimse saf hasetçidir, tembeldir, güvenilmezdir ve eğer mavi de olursa daha şiddetli olur ve bazen de hain olur. Ve kimin gözleri orta çukurlukta ve doğuştan sürmeli ve siyaha yakın olursa o kimse uyanık anlayışlıdır, güvenilirdir, sevimlidir. Eğer bedenin uzunluğunda keskin olursa yani küçüklüğü ve uzunluğu ile beraber bakışı keskin olursa onun sahibi habisdir. Ve kimin gözü donuk, az hareketli ve hayvan gibi cansız bakışlı olursa, o cahildir. Ve kaba tabiatlıdır. Ve kimin gözünde süratle hareket ve bakış keskinliği olursa o hilekâr, hayırsız, gaddardır. Ve kimin gözü kırmızı olursa, o cesur, gayet atılgandır. Eğer çevresinde küçük noktalar olursa onun sahibi insanların şerlisi ve onların en kötüsüdür.

Burun: Eğer ince olursa, sâhibi çeviktir. Eğer uzun olup, ağzına duhûle karîb olursa, o kimse şecî‘dir. Eğer burnu enli olursa o kimse kesret-i cimâʻa mübtelâdır. Ve kimin burnunun deliği büyük ise, o gazûbdur. Ve ortası kalın ve enliliğe mâil olursa, o kimse çok yalancı ve boş söz söyleyicidir. Ve burunların a‘deli tûlü, tûl-i fâhiş olmayandır. Ve kimin burnunun kalınlığı mütevassıt ve tümsekliği gayr-i fâhiş olursa o, akıl ve fehme delîldir.&#10024;

Burun: Eğer ince olursa, sahibi çeviktir. Eğer uzun olup, ağzına girmeye yakın olursa, o kimse cesurdur. Eğer burnu enli olursa o kimse çok cinsel ilişkiye düşkündür. Ve kimin burnunun deliği büyük ise, o çok öfkelidir. Ve ortası kalın ve enliliğe eğilimli olursa, o kimse çok yalancı ve boş söz söyleyicidir. Ve burunların en dengelisi, aşırı uzun olmayan uzunluktur. Ve kimin burnunun kalınlığı orta ve tümsekliği aşırı değilse o, akıl ve anlayışa işarettir.

Ağız: Kimin ağzı geniş olursa, o şecîʻdir ve kimin dudakları kalın olursa o ahmaktır ve kimin dudakları çok kırmızı olmakla berâber kalınlıkta mutavassıt olursa o mu‘tedildir.&#10024;

Ağız: Kimin ağzı geniş olursa, o cesurdur ve kimin dudakları kalın olursa o ahmaktır ve kimin dudakları çok kırmızı olmakla birlikte kalınlıkta orta derecede olursa o dengelidir.

Diş: Kimin dişleri dolaşık ve çıkık olursa, o kimse hud‘akâr ve hîlekâr, gayr-i me’mûndur. Ve kimin dişleri hafîf olarak münbasıt, araları açık olursa o âkil, müdrik, me’mûn, müdebbirdir.&#10024;

Diş: Kimin dişleri dolaşık ve çıkık olursa, o kimse hilekâr ve düzenbazdır, güvenilmezdir. Ve kimin dişleri hafifçe yayvan, araları açık olursa o akıllı, idrak sahibi, güvenilir, tedbirli biridir.

Vech: Kimin yüzü mülahham ve avurtları şişkin olursa, o câhil ve galîzü’ttab‘dır. Ve kimin vechi nahîf ve çok sarı olursa o redî, habîs, hud‘akârdır, bahîldir. Vechi uzun olan kimse, bî-hayâdır ve sen kimin yüzüne nazar edip de o kızarır ve utanır ve ekserîyâ gözleri sulanır veyâhûd istemediği bir tebessümle tebessüm ederse o kimse senin için müteveddiddir. Nefsinde senin içindir, senin hakkında muhibdir.&#10024;

Yüz: Kimin yüzü etli ve avurtları şişkin olursa, o cahil ve kaba tabiatlıdır. Ve kimin yüzü zayıf ve çok sarı olursa o kötü, habis, hilekâr ve cimridir. Yüzü uzun olan kimse, hayâsızdır ve sen kimin yüzüne bakıp da o kızarır ve utanır ve çoğunlukla gözleri sulanır veya istemediği bir tebessümle tebessüm ederse o kimse senin için dosttur. Kendi içinde senin içindir, senin hakkında sevgi doludur.

Savt-ı cehîrin mehâbeti şecâate delîldir. Acz ile teennî ve kalınlık ile incelik arası akla ve tedbîre ve sıdka delîldir. İnce ses ile sürʻat-i kelâm mekre ve kizbe ve cehle delîldir. Sadânın kalınlığı gazaba ve sû’-i hulka delîldir. Sadâda gunne, humka ve kıllet-i fıtnata ve kibr-i nefse delîldir. Kesret-i hareket kibir ve hamâkata ve maʻnâsızlığa ve hud‘akârlığa delîldir. Celsede vakâr ve tedârik-i lafız ve kelâm arasında tahrîk-i yed tamâm-ı akla ve tedbîre ve sıhhat-i akde delîldir.&#10024;

Yüksek sesin heybeti cesarete delildir. Acizlik ile ağırbaşlılık ve kalınlık ile incelik arası akla, tedbire ve doğruluğa delildir. İnce ses ile hızlı konuşma hileye, yalana ve cehalete delildir. Sesin kalınlığı gazaba ve kötü ahlaka delildir. Seste genizden konuşma, boğukluk, zekâ azlığına ve nefsin kibrine delildir. Çok hareketlilik kibire, ahmaklığa, anlamsızlığa ve hilekârlığa delildir. Oturuşta vakar ve söz hazırlığı ile konuşma arasında el hareketi tam akla, tedbire ve sözleşmenin sağlamlığına delildir.

Boynun: kısalığı hubs ve mekre delîldir. Ve boynun uzunluğu ve inceliği hamâkata ve cebânete delîldir. Ve başın küçüklüğü muzâf olduğu vakit, bağırmak hamâkat ve sehâfete delîldir. Ve boynun kalınlığı cehle ve kesret-i ekle delîldir. Ve uzunlukta ve kalınlıkta boynun i‘tidâli akıl ve tedbîre ve hulûs-i meveddete ve iʻtimâda ve sıdka delîldir.&#10024;

Boynun kısalığı, kötülüğe ve tuzağa işarettir. Boynun uzunluğu ve inceliği ise ahmaklığa ve korkaklığa işarettir. Başın küçüklüğü, bağırmakla birleştiği zaman, ahmaklığa ve hafifliğe işarettir. Boynun kalınlığı cehalete ve çok yemeye işarettir. Uzunlukta ve kalınlıkta boynun dengeli olması ise akla, tedbire, samimi sevgiye, güvene ve doğruluğa işarettir.

Büyük Karın: Hamâkata ve cehle ve cebânete delîldir. Batnın letâfeti ve sadrın darlığı, cevdet-i akla ve hüsn-i re’ye delîldir. Ve omuzların ve arkanın genişliği şecâate ve hiffete delîldir.&#10024;

Büyük karın: Ahmaklığa, bilgisizliğe ve korkaklığa işarettir. Karnın inceliği ve göğsün darlığı, aklın sağlamlığına ve görüşün güzelliğine işarettir. Omuzların ve sırtın genişliği ise cesarete ve atikliğe işarettir.

Ve İnhinâ-i Zahr: Sû’-i hulka delîldir. İstivâ-yı zahr alâmatı mahmûdedir.&#10024;

Ve sırtın kamburlaşması: Kötü ahlaka delildir. Sırtın düzgün olması övülmüş alametlerdendir.

Omuzların; kalkık olması, sû’-i niyyete ve mezheb ve meşrebinin meflûciyyetine delâlet eder.&#10024;

Omuzların kalkık olması, kötü niyete ve mezhebinin ve meşrebinin felçliğine işaret eder.

Kollar: Avcunun içi dizlere değinceye kadar uzun olursa, şecâate ve kereme ve izzet-i nefse delâlet eder. Ve eğer kısa olursa, onun sâhibi korkaktır ve şerri sever.&#10024;

Kollar: Avucun içi dizlere değinceye kadar uzun olursa, cesarete, cömertliğe ve izzet-i nefse (kişinin kendine olan saygısı) işaret eder. Ve eğer kısa olursa, onun sahibi korkaktır ve kötülüğü sever.

Parmakların; uzunluğu ile berâber keffin uzun olması, sınâatte nüfûz ve ihkâm-ı aʻmâle ve tedbîr-i riyâsete delîldir.&#10024;

Parmakların uzunluğuyla birlikte avuç içinin de uzun olması, sanatta derinleşmeye, işleri sağlam yapmaya ve yönetimi tedbirli yürütmeye delildir.

Ayaktaki; etin galîz olması cehle ve hubb-i cevre delîldir. Zaîf ve küçük olan ayak fücûra delâlet eder. Ökçenin inceliği cebânete delîldir. Ve kalınlığı şecâate delîldir. Baldırlar ile berâber bacakların kalınlığı belâhete ve mekre delîldir. Ve adımları vâsi‘ ve batî olan kimse, cemîʻ-i umûr ve aʻmâlinde murâdına muvaffaktır. Avâkıbında müfekkirdir. Ve zıddı, zıddı için sâbittir.&#10024;

Ayaktaki etin kaba olması, cehalete ve zulüm sevgisine işarettir. Zayıf ve küçük ayak, günahkârlığa delalet eder. Topuğun inceliği korkaklığa işarettir. Ve kalınlığı cesarete işarettir. Baldırlarla birlikte bacakların kalınlığı, ahmaklığa ve tuzağa işarettir. Ve adımları geniş ve yavaş olan kimse, bütün işlerinde ve amellerinde muradına ulaşmada başarılıdır. Sonuçları düşünen biridir. Ve bunun zıddı, zıddı için geçerlidir.

İmdi Allah Teâlâ seni muvaffak eylesin! İşte hükemânın vazʻ ettiği üzere firâset muhtasarı budur. Binâenaleyh onu tahkîk et ki maʻrifet-i nâsda inşâallahu Teâlâ sâhib-i rüşd olasın. Ve biz bu fasılda bu bâbın evvelinde hükemânın zikr ettiği neş’et-i mu‘tedilei mezkûreye kasd eder ve elbette onun üzerine yürürüz. Yaʻnî neş’et-i rûhâniyyeyi de harfen harfen onun üzerine sevk ederiz.”&#10024;

Şimdi, Allah Teâlâ seni başarılı kılsın! İşte filozofların belirlediği üzere firasetin özeti budur. Bu sebeple onu iyice araştır ki, inşallah Teâlâ, insanları tanıma konusunda doğru yolu bulanlardan olasın. Ve biz bu bölümde, bu konunun başında filozofların zikrettiği ılımlı yaratılışı (bedenin ve ruhun dengeli yaratılışı) kasteder ve elbette onun üzerine gideriz. Yani ruhani yaratılışı da harf harf onun üzerine sevk ederiz.

Hz. Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) firâset-i hikemiyyeye dâir olan bu fasılda buyururlar ki: Bu Tedbîrât-ı İlâhiyye kitâbında tefekkürden hâsıl olan maârifi ve çeşm-i aklın nazarından hâsıl olan birtakım ilimleri ve zevâhir-i eşyâdaki tecrübelere göre hâsıl olan ahkâmı beyâna ihtiyâc mess etti. Çünkü Allah Teâlâ hazretleri, adem-i kâbiliyeti hasebiyle, herkese nûr-i yakîni vehb ve ihsân etmedi. Ve onların basîret gözlerinden hicâb-ı ruyûnu izâle etmedi ki onlar firâset-i şerʻiyye ehli silkinde muntazam ve onların zümresine dâhil olsunlar. ریون “Ruyûn” râ’nın fethiyle رین “reyn” kelimesinin cem‘idir. Ve “reyn” irtikâb-ı maâsî sebebiyle kalbe müstevlî olan perdeye derler. Nitekim Hakk Teâlâ َلَّ بَل رَان َ عَیل قلُوبِهِم ك (Mutaffîfîn, 83:14) buyurur.&#10024;

Şeyh-i Ekber (Allah ondan razı olsun) hikmetli firâsete dair bu bölümde buyururlar ki: Bu Tedbîrât-ı İlâhiyye kitabında, tefekkürden elde edilen bilgileri, akıl gözünün bakışından elde edilen birtakım ilimleri ve eşyanın görünen yüzündeki tecrübelere göre elde edilen hükümleri açıklamaya ihtiyaç doğdu. Çünkü Yüce Allah, kabiliyetsizlikleri sebebiyle herkese yakin nurunu bağışlamadı ve onların basiret gözlerinden ruyûn perdesini kaldırmadı ki onlar şer'î firâset ehli zümresine katılsınlar ve onların arasına dahil olsunlar. Ruyûn, râ harfinin üstün okunmasıyla reyn kelimesinin çoğuludur. Reyn ise günah işleme sebebiyle kalbe yerleşen perdeye denir. Nitekim Yüce Allah "كَلَّ بَل رَانَ عَلَى قُلُوبِهِم" (Hayır, aksine onların kalplerini kazandıkları günahlar kaplamıştır.) (Mutaffifîn, 83:14) buyurur.

İmdi bu firâset-i şerʻiyye, Allah Teâlâ hazretlerinin emîn olan kullarına mevhibe olduğu cihetle her bir kimseye mahsûs olmayıp; ancak o firâsete havâss-ı ibâd fâiz ve nâil olur. Bizim bu kitâbımız ise havâss ve avâmın muhtâc oldukları hakâyık ve maârif için te’lîf olunmuştur. Bu sebebe binâen bu bâb beyânına ihtiyâc mess eden şeyleri âkid ve onlara âiddir. Zîrâ insân nâs ile muâşerete ve onlar ile dostluk dâiresinde yaşamaya mecbûrdur. Hâlbuki her ferd-i insânî, mazhar olduğu ism-i ilâhî hasebiyle kendi sınıfında ve kendi âleminde imrâr-ı hayât eyler. Esmâ-i muhtelife-i ilâhiyyenin ahkâmı başka başka olduğundan, efrâd-ı insâniyyenin sınıfları ve âlemleri dahi birbirine benzemez. Vaktâki her bir ferd-i insânî nâs ile muâşerete mecbûr oldu. Ve muâşeret ettiği ihvânının beynini fikren ve ahlâken temyîz edebilmek için kendisinde firâset-i şerʻiyye bulunmadı. Binâenaleyh bir insânın halkın zâhirinde delâile vâkıf olması ve umûr ve mühimmâtında bu delâile göre tasarruf eylemesi ve bu delâilden hâsıl olan ilme göre nâsın fenâlarından kaçıp, iyileriyle muâşeret sebebiyle aksâmı tâat ile iştigâl etmesi için firâset-i hikemiyyeden bir fasl-ı kâfî ilâve ettik. Tâlıhlardan kaçıp, sâlihler ile musâhabetin sebebiyle aʻmâl-i hayriyyeye muvaffakiyyetinden dolayı, belki Allah Teâlâ kalbine müstevlî olan ruyûn ve perdeleri keşf ederek sana kendi indinde nûr-i yakîn tarafına ve melekût-i a‘lânın yaʻnî âlem-i gaybın mülâhaza ve müşâhedesine bir kapı açar.&#10024;

Şimdi bu şer'î firaset (ilahi işaretlerden anlam çıkarma yeteneği), Yüce Allah'ın emin kullarına bir bağış olduğu için her bir kimseye özgü olmayıp; ancak o firasete seçkin kullar erişir ve nail olur. Bizim bu kitabımız ise seçkinlerin ve avamın muhtaç oldukları hakikatler ve marifetler (ilahi bilgiler) için yazılmıştır. Bu sebeple bu bölüm, beyanına ihtiyaç duyulan şeyleri kapsar ve onlara aittir. Çünkü insan, insanlarla bir arada yaşamaya ve onlarla dostluk dairesinde hayat sürmeye mecburdur. Hâlbuki her bir insan ferdi, mazhar olduğu ilahi isim gereğince kendi sınıfında ve kendi âleminde hayatını sürdürür. Çeşitli ilahi isimlerin hükümleri başka başka olduğundan, insan fertlerinin sınıfları ve âlemleri de birbirine benzemez. Ne zaman ki her bir insan ferdi insanlarla bir arada yaşamaya mecbur oldu. Ve bir arada yaşadığı kardeşlerinin arasını fikren ve ahlaken ayırt edebilmek için kendisinde şer'î firaset bulunmadı. Bu sebeple bir insanın halkın görünen hâllerindeki delillere vakıf olması ve işlerinde ve önemli hususlarında bu delillere göre tasarruf etmesi ve bu delillerden hâsıl olan ilme göre insanların kötülerinden kaçıp, iyileriyle bir arada yaşama sebebiyle ibadet çeşitleriyle meşgul olması için hikmetli firasetten yeterli bir bölüm ekledik. Kötülerden kaçıp, iyilerle sohbet etme sebebiyle hayırlı amellere muvaffakiyetinden dolayı, aksine Yüce Allah kalbine hâkim olan pasları ve perdeleri kaldırarak sana kendi katında yakin nuru tarafına ve yüce melekûtun yani gayb âleminin düşünülmesine ve müşahadesine bir kapı açar.

İmdi ey birâder! Sen bizim bu fasılda kavl-i hükemâya göre hey’etlerin en güzeli ve neş’etlerin en mu‘tedili olmak üzere zikr ettiğimiz evsâf ve şemâildeki insânları kendine musâhib ittihâz et! Ve seyyidimiz Muhammed Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), kendisinin zâhiren ve bâtınen kemâli sâbit olmak için, bu zikr olunan hilkatte halk olundu. Ve kendileri numûne-i kemâlât-ı ilâhiyye idi.&#10024;

Şimdi ey kardeş! Sen bizim bu bölümde hikmet sahiplerinin sözüne göre, yaratılışların en güzeli ve yetişmelerin en dengelisi olmak üzere zikrettiğimiz vasıflara ve özelliklere sahip insanları kendine arkadaş edin! Ve efendimiz Muhammed Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), kendisinin zâhiren ve bâtınen kemâli sâbit olmak için, bu zikredilen yaratılışta halk olundu. Ve kendileri ilâhî kemâllerin örneği idi.

İmdi sen bu numûne-i kemâlâta müşâbih ve mümâsil olan kimseden başkasını musâhib ittihâz etmemeye kâdir olur isen, hiç durma öyle yap! Ve Allah Teâlâ senin çeşm-i basîretini nûr-i yakîn ile münevver kılmadığı ve sende firâset-i şerʻiyye mevcûd olmadığı vakit, sakın şehvetle yaʻnî nefsinin irâdesi ve hükmü ile nâsdan her râst geleni ve nefsinin murâdına muvâfık olanı kendine refîk ve dost ittihâz etme! Bu vakitte bu zikr ettiğimiz firâset-i hikemiyye ile amel et! Eğer bu amelin sebebiyle nûr-i ilâhî seni irzâk ederse sen bu nûra nâil olduğun vakit, iki âlemin yaʻnî âlem-i şehâdet ile âlem-i gaybın sultânı ve bu iki âleme mahsûs olan hakîkatin sâhibi olursun. Ve her iki âlemin mevcûdâtı senin kahrın ve riyâsetin ve emrin tahtında olur. Zîrâ sen bu hâl içinde senliğin ile olmayıp, Hakk ile bâkî bulunursun. Senin kahrın Hakk’ın kahrı ve senin riyâsetin Hakk’ın riyâseti ve senin emrin Hakk’ın emri olur.&#10024;

Şimdi sen, bu kemâlât örneğine benzeyen ve ona eşdeğer olan kimseden başkasını dost edinmemeye gücün yeterse, hiç durma öyle yap! Ve Allah Teâlâ senin basiret gözünü yakin nuru ile aydınlatmadığı ve sende şer'î firaset (hükümleri doğru anlama yeteneği) mevcut olmadığı zaman, sakın şehvetle, yani nefsinin iradesi ve hükmü ile insanlardan her rast geleni ve nefsinin muradına uygun olanı kendine arkadaş ve dost edinme! Bu vakitte, bu zikrettiğimiz hikmetli firaset ile amel et! Eğer bu amelin sebebiyle ilâhî nur seni rızıklandırırsa, sen bu nura nail olduğun zaman, iki âlemin, yani görünen âlem ile gayb âleminin sultanı ve bu iki âleme özgü olan hakikatin sahibi olursun. Ve her iki âlemin varlıkları senin kahrın, riyasetin (başkanlığın) ve emrin altında olur. Çünkü sen bu hâl içinde senliğin ile olmayıp, Hak ile bâki bulunursun. Senin kahrın Hakk'ın kahrı ve senin riyasetin Hakk'ın riyaseti ve senin emrin Hakk'ın emri olur.

Ey birâder, bu dahi maʻlûmun olsun ki hükemâ, firâset-i hikemiyye hakkındaki sözlerini zu‘m eylediler. Yaʻnî zann-ı gâlib üzerine binâ ettiler. Ben ise onların bu makâlatını mîzân-ı tecrübeye vazʻ etmeden kabûl etmedim. Ve bu tecrübem netîcesinde gördüm ki muhakkak halkın a‘delinin vasfı evvelce zikr ettiğimiz şey gibidir. Ve hükemânın zikr ettikleri firâset-i hikemiyye bi’t-tecrübe sâbit ve mütehakkıktır. Binâenaleyh aʻzâ-i insâniyyeden her birinin eşkâl-i muhtelifesindeki delâil birer birer ta‘dâd olundu. İşte hükemânın vazʻ ettiği üzere firâset-i hikemiyyenin muhtasaran beyânı bunlardır. Sen muâşeret-i nâsda bunları tatbîk ve tahkîk et ki bu delâil sâyesinde nâsın ahvâline maʻrifet hâsıl edebilesin. Ve netîce-i tatbîkâtında da inşâallahu Teâlâ sâhib-i rüşd olasın. Ve biz bu fasılda âtiyen bu bâbın ibtidâsında hükemânın zikr ettiği neş’et-i mu‘tedileye kasd ve teveccüh eder ve elbette bu maksad üzerinde yürürüz. Yaʻnî neş’et-i zâhiriyye ve nefsâniyyeye mukâbil olarak kelime kelime neş’et-i bâtıniyye ve rûhâniyyeyi de bu firâset üzerine sevk ederiz.&#10024;

Ey kardeş, bu da bilgin olsun ki filozoflar, hikmetli feraset hakkındaki sözlerini zanna dayandırdılar. Yani, kuvvetli bir ihtimal üzerine kurdular. Ben ise onların bu sözlerini tecrübe terazisine koymadan kabul etmedim. Ve bu tecrübem neticesinde gördüm ki muhakkak halkın en adaletlisinin vasfı, daha önce zikrettiğimiz şey gibidir. Ve filozofların zikrettikleri hikmetli feraset, tecrübeyle sabit ve gerçekleşmiştir. Bu sebeple, insan uzuvlarından her birinin farklı şekillerindeki deliller birer birer sayıldı. İşte filozofların ortaya koyduğu üzere hikmetli ferasetin kısaca beyanı bunlardır. Sen insanlar arasındaki ilişkilerde bunları uygula ve araştır ki bu deliller sayesinde insanların hallerine dair bilgi edinebilesin. Ve uygulamalarının neticesinde de inşallah doğru yolu bulanlardan olasın. Ve biz bu bölümde, ileride bu konunun başında filozofların zikrettiği mutedil yaratılışa yönelir ve elbette bu maksat üzerinde yürürüz. Yani, zahiri ve nefsani yaratılışa karşılık olarak, kelime kelime batıni ve ruhani yaratılışı da bu feraset üzerine sevk ederiz.

“İmdi ben derim: Maʻlûm olsun ki muhakkak rûh-i insânînin bir vechi nûr-i mahz ve bir vech, tabîattan ibâret olan zulmet-i mahzayadır. Onun zâtı nûr ile zulmet arasında mütevassıttır. Ve sebebi budur ki o neş’et-i tabîiyye-i unsuriyyeyi müdebbir olarak halk olundu. Hebâ’ ve akıl arasında olan nefs-i külliyye gibi. İmdi hebâ’, zulmet-i mahzdır. Ve akıl nûr-i mahzdır. Nefis onların ikisinin arasında nûr ile zulmet memzûc olan bir şeydir. İmdi ne vakit latîfe-i insâniyye üzerine iki vasıfdan biri gâlib olmazsa, mu‘tedil olur. Her bir zî-hakkın hakkını verir. Ve ne vakit onun üzerine nûr-i mahz ve zulmet-i mahz olan şey gâlib olursa üzerine gâlib olan şey sâbit olur. Nitekim neş’et-i hissiyede tûl-i müfrit veyâ kasr-ı müfrit ve beyâz-ı müfrit ve sevâd-ı müfrit zikr olundu. Ve her iki zıdd iki tarafın birinde tefâvüt üzeredir. Ben derim ki: Beyâz-ı müfrit kendi âlem-i tabîatını tedbîr eylediği şey kendisinde bâkî kalmayacak sûrette, nazarın âlem-i nûrdaki istifrâğıdır. İmdi nûru istifrâğ ettiği vakit şıkk-ı âhardan tabîatı tedbîrden kâsır olur. Binâenaleyh husûl-i kemâlden evvel serî‘an fâsid olup mezmûm olur. Ve cânib-i diğer hakkında da böyledir. Ve o tabîatında âlem-i nûrdan nazarı men‘ etmesi cihetiyle sevâd-ı müfrittir. İmdi bu dahi vakit vakit olsa bile mezmûmdur. Nitekim (aleyhi’s-selâm) Efendimiz “Benim bir vaktim vardır ki ona Rabb’imin gayri sığmaz.” buyurur. Hâlbuki onun ashâbı ile berâber bir vakti ve ehliyle berâber dahi bir vakti var idi. Ve onun iki cânibinden birine olan nazardaki onun müddet-i ikâmetinin tûl ve kasrı da böyledir.&#10024;

Şimdi ben derim: Bilinmeli ki insan ruhunun bir yönü saf nur, diğer yönü ise tabiat denilen saf karanlıktır. Onun zâtı nur ile karanlık arasında orta bir konumdadır. Bunun sebebi, o, unsurlardan oluşan tabiî yapıyı yönetici olarak yaratılmıştır. Tıpkı heba (ilk madde) ile akıl arasında bulunan küllî nefis gibi. Şimdi heba, saf karanlıktır. Akıl ise saf nurdur. Nefis, onların ikisinin arasında nur ile karanlığın karışık olduğu bir şeydir. Şimdi ne zaman insanî latife üzerine iki vasıftan biri üstün gelmezse, ılımlı olur. Her hak sahibinin hakkını verir. Ve ne zaman onun üzerine saf nur ve saf karanlık olan şey üstün gelirse, üzerine üstün gelen şey sabit olur. Nasıl ki duyusal yapıda aşırı uzunluk veya aşırı kısalık ve aşırı beyazlık ve aşırı siyahlık zikredildi. Ve her iki zıt, iki tarafın birinde farklılık gösterir. Ben derim ki: Aşırı beyazlık, kendi tabiat âlemini yönettiği şeyin kendisinde kalmayacağı şekilde, bakışın nur âlemindeki tamamen kaplanmasıdır. Şimdi nuru tamamen kapladığı zaman, diğer taraftan tabiatı yönetmekten aciz kalır. Bu sebeple kemale ermeden önce hızla bozulur ve kınanır. Diğer taraf hakkında da böyledir. Ve o, tabiatında nur âleminden bakışı engellemesi sebebiyle aşırı siyahtır. Şimdi bu dahi zaman zaman olsa bile kınanmıştır. Nasıl ki Efendimiz (a.s.) "Benim bir vaktim vardır ki ona Rabb'imin gayri sığmaz." buyurur. Hâlbuki onun ashabı ile beraber bir vakti ve ehliyle beraber dahi bir vakti vardı. Ve onun iki tarafından birine olan bakıştaki ikamet süresinin uzunluğu ve kısalığı da böyledir.

Binâenaleyh müddetin bi-kaderi’l-hâce olması iktizâ eder. Ve lahmın rutûbette kalınlığı ve inceliği arasındaki i‘tidâli, cild ve kemik arasındaki lahm gibi, maʻnâ ve hiss arasında onun berzahiyâttaki i‘tidâlidir. Ve i‘tidâl-i şa‘ra gelince onun kabz ile bast arasında bulunmasıdır. Ve onun esîlü’l-vech olması, talâkat ve beşâşettir. Ve göz vâsi‘ ve hadeka büyük olması umûrda sıhhat-i nazardır. Ve onun gözlerinin çukurluğa ve siyâha mâil bulunması, umûr-ı hafiyye ve ulûm-i gaybiyye istihrâcıdır. Ve onun mu‘tedil olarak başı büyük olması tevfîr-i akıldır. Ve onun omuzlarının ne pek çıkık ve ne de pek düşük olması, min-gayr-i teessür ihtimâl-i ezâdır. Ve onun boynunun müstevî olması, onlara meyli olmaksızın eşyâya ıttılâʻıdır. Ve onun asvâtın istikâmetine mahsûs mecrâ-yı nefes olan gerdanının mu‘tedil olması, hitâbette muhâtaba lâyık olan şey ile istikâmet-i kelâmdır. Ve kaynakları arasının etli olmaması mecbûr olduğu ve üzerinde oturduğu umûra nazaran iki tarafdan birine intihâb etmesidir. Zîrâ o, her ne kadar berzahiyye ise de o sebeble gâlib-i umûrda maʻzûr olur. Ve avcunun müstatîl ve içinin biraz muhaddeb olması, taalluku olmaksızın dünyâyı remy etmektir. Ve kıllet-i kelâm ve dıhke gelince, onun nazarı mevâkıʻ-ı hikmetedir. Bi-hasebi’l-hâce söyler ve güler. Ve tıbâ‘nın safrâya ve sevdâya meyli olması, âlem-i ulvîye meyl onun üzerine gâlib olmaktır. Ve onun nazarında ferah ve sürûr olması, nüfûs-i gayrin, muhabbet ile kendi üzerine isticlâbıdır. Ve onun mâl hakkında kalîlü’t-tama‘ olması, âileden buʻddür ve onun senin üzerine tahakküm ve riyâset murâd etmez oluşu, onun şuğlünün senin ile değil, kemâl-i nefis ile olmasıdır. Ve onun acûl ve batî olması kudret ile berâber serî’ü’l-ahz ve âciz olmaması demektir.&#10024;

Bu sebeple, sürenin ihtiyaca göre olması gerekir. Ve etin nemlilikteki kalınlığı ve inceliği arasındaki denge, deri ile kemik arasındaki et gibi, mana ile his arasındaki berzahî hâldeki dengesidir. Ve saçın dengesine gelince, onun kabz (sıkışma) ile bast (genişleme) arasında bulunmasıdır. Ve onun yüzünün pürüzsüz olması, güler yüzlülük ve neşeliliktir. Ve gözün geniş ve gözbebeğinin büyük olması, işlerde doğru görüşlülüktür. Ve onun gözlerinin çukurluğa ve siyaha meyilli bulunması, gizli işleri ve gaybî ilimleri ortaya çıkarmasıdır. Ve onun dengeli olarak başının büyük olması, aklın yüceliğidir. Ve onun omuzlarının ne çok çıkık ne de çok düşük olması, etkilenmeksizin eziyete katlanmasıdır. Ve onun boynunun düz olması, onlara meyletmeksizin eşyaya vakıf olmasıdır. Ve seslerin doğruluğuna özgü nefes yolu olan gırtlağının dengeli olması, hitabette muhataba layık olan şey ile sözün doğruluğudur. Ve kaynakları arasının etli olmaması, mecbur olduğu ve üzerinde oturduğu işlere nazaran iki taraftan birini seçmesidir. Çünkü o, her ne kadar berzahî bir varlık olsa da, bu sebeple çoğu işte mazur görülür. Ve avucunun dikdörtgen ve içinin biraz tümsek olması, ilgisi olmaksızın dünyayı terk etmesidir. Ve az konuşma ve gülmeye gelince, onun bakışı hikmetin yerlerinedir. İhtiyaca göre konuşur ve güler. Ve tabiatların safraya ve sevdaya meyilli olması, ulvî âleme meylin onun üzerine galip gelmesidir. Ve onun nazarında ferah ve sevinç olması, başkalarının gönüllerini sevgi ile kendisine çekmesidir. Ve onun mal hakkında az tamahkâr olması, aileden uzak durmasıdır ve onun senin üzerine tahakküm ve riyaset murat etmemesi, onun meşguliyetinin seninle değil, nefsin kemaliyle olmasıdır. Ve onun aceleci ve yavaş olması, kudret ile beraber çabuk kavrayan ve aciz olmaması demektir.

Ânifen hükemâdan naklen zikr ettiğimiz neş’et-i tabîiyye-i mu‘tedile üzerine kelime-be-kelime mukabil olarak neş’et-i latîfe-i insâniyyenin i‘tidâli, işte bu zikr ettiğimizdir. Baʻdehu sen bu misâl üzerine, onda nazar-ı sedîdin tevakkuf eylediği şey kadar, aʻzânın tafsîlini ahz edersin. Ve biz kitâb uzamamak için onu burada tevdîʻ etmedik. Ve şimdiki hâlde firâset-i şerʻiyyeye rücûʻ ederiz.”&#10024;

Az önce filozoflardan naklen bahsettiğimiz dengeli doğal oluşuma kelime kelime karşılık olarak insanî latif oluşumun dengesi, işte bu bahsettiğimizdir. Bundan sonra sen bu örnek üzerine, onda keskin bakışın durduğu şey kadar, uzuvların ayrıntısını alırsın. Ve biz kitabın uzamaması için onu burada bırakmadık. Ve şimdi şer'î ferasete (dini hükümlerden çıkarılan anlayışa) döneriz.

Hz. Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) nefis ile rûhun şemâilini mukâbele ve mukâyese için buyururlar ki: Muhakkak rûh-i insânînin bir vechi nûr-i mahza ve bir vechi de tabîattan ibâret olan zulmet-i mahzaya olduğundan o rûhun zâtı, nûr ile zulmet arasında mütevassıttır. Ve onun tavassutunun sebebi budur ki o rûh-i insânî, neş’et-i tabîiyye-yi unsuriyyeyi ve sûreti mâddiyyeyi tedbîr etmek üzere halk olundu. Onun vazʻiyyeti hebâ’ ile akıl arasında olan nefsi külliyyenin vazʻiyyetine benzer. Hebâ’ eczâ-i ferdiyye-i mâddiyyeden ibâret olup, zulmet-i mahzadır. Ve bu zerrât-ı mâddiyyeyi eşkâl-i muhtelifenin terkibi için tedbîr eden akl-ı küll, nûri mahzdır. Zîrâ nûr kendi zâhir ve eşyâyı muzhir olan şeye derler.&#10024;

Şeyh-i Ekber (Allah ondan razı olsun) nefis ile ruhun özelliklerini karşılaştırmak ve kıyaslamak için şöyle buyurur: Muhakkak ki insan ruhunun bir yönü saf nur, diğer yönü ise tabiat denilen saf karanlık olduğundan, o ruhun özü nur ile karanlık arasında bir aracıdır. Ve onun aracılığının sebebi şudur ki o insan ruhu, unsurlardan oluşan doğal yapıyı ve maddi şekli idare etmek üzere yaratıldı. Onun durumu, boşluk ile akıl arasında olan külli nefsin durumuna benzer. Boşluk, maddi tekil parçacıklardan ibaret olup, saf karanlıktır. Ve bu maddi zerreleri çeşitli şekillerde birleştirmek için idare eden külli akıl, saf nurdur. Çünkü nur, kendi kendine görünen ve eşyayı görünür kılan şeye denir.

Ve akl-ı küllî ise tedbîrât-ı muhtelifesiyle eşyâda zâhir ve eczâ-yı ferdiyye-i mâddiyeyi terkîb etmek sûretiyle eşyâyı muzhirdir. Ve bilcümle suver-i eşyâyı hâmil olan nefs-i küll, onların ikisinin arasında vâkiʻ olup nûr ile zulmet memzûc olan bir şeydir.&#10024;

Küllî akıl ise çeşitli tedbirleriyle eşyada zâhir olur ve maddî ferdî cüzleri terkip etmek suretiyle eşyayı ortaya çıkarır. Bütün eşya suretlerini taşıyan küllî nefis ise, o ikisinin arasında meydana gelmiş olup nur ile zulmetin karışık olduğu bir şeydir.

İmdi her ne vakit latîfe-i insâniyye yaʻnî rûh-i insânî üzerine, nûr ve zulmetten ibâret olan iki vasıfdan biri gâlib olmazsa o rûh-i insânî mu‘tedil olur. Her bir hak sâhibinin hakkını verir. Yaʻnî îcâbında gerek zulmânî olan sûret-i kesîfenin ve gerek nûrânî olan aklın ahkâmını mu‘tedilen icrâ eder. Ve her ne vakit, o rûh üzerine nûr-i mahz ve zulmet-i mahzadan ibâret olan bir vasıf gâlib olursa o rûh kendisine gâlib olan vasıf ile tavsîf olunur. Yaʻnî efrâd-ı insâniyyeden her ferde nazar olunur. Eğer bütün efʻâl ve harekâtı îcâbât-ı nefsâniyyeye ve iktizâât-ı hayvâniyyeye tebean cereyan etmekte ise ona zulmânî denir. Ve eğer îcâbât-ı nefsâniyyeden baʻîd ve ahkâm-ı zâhiriyyeden müctenib ve bilakis âlem-i melekûta müteveccih ise ona nûrânî denir. Bu âlemde bunların ikisi de i‘tidâl değildir. Nitekim neş’et-i hissiyede yaʻnî sûret-i kesîfe-i insâniyyede tûl-i müfrit ve kasr-ı müfrit ve beyâz-ı müfrit ve sevâd-ı müfrit hakkında bâlâda îzâhât verilmiş idi. Ve her iki zıdd, iki tarafın birinde tefâvüt üzeredir. Yaʻnî ifrât derecede olan uzunluklar ve kısalıklar ve beyâzlıklar ve siyâhlıklar arasında derecât-ı mütefâvite olduğu gibi rûhun nûr-i mahz ve zulmet-i mahzaya olan teveccühünün dahi mütefâvit dereceleri vardır.&#10024;

Şimdi, her ne zaman insanî latîfe yani insan ruhu üzerine, nur ve karanlıktan ibaret olan iki vasıftan biri üstün gelmezse, o insan ruhu dengeli olur. Her hak sahibinin hakkını verir. Yani gerektiğinde hem karanlık olan yoğun biçimin hem de nuranî olan aklın hükümlerini dengeli bir şekilde yerine getirir. Ve her ne zaman, o ruh üzerine sadece nurdan ve sadece karanlıktan ibaret olan bir vasıf üstün gelirse, o ruh kendisine üstün gelen vasıf ile nitelendirilir. Yani insan fertlerinden her ferde bakılır. Eğer bütün fiil ve hareketleri nefsanî gerekliliklere ve hayvansal icaplara tabi olarak cereyan etmekte ise ona karanlık denir. Ve eğer nefsanî gerekliliklerden uzak ve zahirî hükümlerden kaçınan ve aksine melekût âlemine yönelmiş ise ona nuranî denir. Bu âlemde bunların ikisi de denge değildir. Nasıl ki hissî neş'ede yani insanî yoğun biçimde aşırı uzunluk ve aşırı kısalık ve aşırı beyazlık ve aşırı siyahlık hakkında yukarıda açıklamalar verilmişti. Ve her iki zıt, iki tarafın birinde farklılık üzerinedir. Yani ifrat derecede olan uzunluklar ve kısalıklar ve beyazlıklar ve siyahlıklar arasında farklı dereceler olduğu gibi ruhun sadece nura ve sadece karanlığa olan yönelişinin de farklı dereceleri vardır.

Ben rûhun ifrât derecede beyâz olmasının maʻnâsı hakkında derim ki: Rûh kendi âlemi tabîatını yaʻnî taalluk ettiği sûret-i kesîfeyi, tedbîr eylediği şey kendisinde bâkî kalmayacak sûrette nazarını tamâmen ve kâmilen âlem-i nûra sarf etmesidir. Bu istifrâğ-ı nazar vaktinde zulmet-i mahzadan ibâret olan şıkk-ı âhardan tabîatı tedbîr ve idâreden kâsır olur. Yaʻnî rûh kudret-i nazarını tamâmıyla âlem-i nûra sarf ettiği için zulmet-i mahza cinsinden olan sûret-i kesîfenin tabîatını idâre edemeyecek bir hâle gelir. Gıdâ lâzım iken, vaktinde cisme gıdâyı veremez. Nikâh lâzım iken, vaktinde nikâhı icrâ edemez. Velhâsıl âlem-i tabîatın ahkâmını, şerʻin çizdiği hadd dâiresinde îfâ eyleyemez. Binâenaleyh sûret-i kesîfe-i beşeriyye, hakkı verilmediği için serîan bozulup mezmûm olur. Bu hakîkate işâreten a‘ref-i enbiyâ (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz: سك مطیتك فارفق بهانف Yaʻnî “Nefis senin binek hayvânındır; ona rıfk ile muâmele et!” buyururlar. Ve iki tarafdan birisi olan zulmet-i mahza dahi böyledir. Ve bu taraf, rûhun taalluk ettiği sûret-i kesîfenin tabîatında âlem-i nûrdan nazarı men‘ etmesi cihetiyle, sevâd-ı müfrittir. Ve âlem-i kesâfete teveccühden ibâret olan sevâd-ı müfrit vakit vakit olsa bile mezmûmdur. Yaʻnî vakit vakit âlem-i kesâfete olan istiğrâk-ı küllî ile olmamalıdır. Belki bu teveccüh âlem-i nûrdan ihticâbı îcâb etmeyecek sûrette olmalıdır.&#10024;

Ben ruhun aşırı derecede beyaz olmasının anlamı hakkında derim ki: Ruhun kendi âlemi tabiatını, yani ilişki kurduğu yoğun biçimi, kendisinde yönettiği şey kalmayacak şekilde, nazarını tamamen ve eksiksizce nur âlemine yöneltmesidir. Bu nazarını tamamen nur âlemine yöneltme anında, sırf karanlıktan ibaret olan diğer taraftan, tabiatı yönetme ve idare etme konusunda yetersiz kalır. Yani ruh, nazarının gücünü tamamen nur âlemine yönelttiği için, sırf karanlık cinsinden olan yoğun biçimin tabiatını idare edemeyecek bir hâle gelir. Gıda gerektiğinde, vaktinde bedene gıdayı veremez. Nikâh gerektiğinde, vaktinde nikâhı icra edemez. Sözün özü, tabiat âleminin hükümlerini, şeriatın çizdiği sınır dâhilinde yerine getiremez. Bu sebeple beşerî yoğun biçim, hakkı verilmediği için hızla bozulur ve kınanır. Bu hakikate işaretle peygamberlerin en arifi (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz: سك مطیتك فارفق بهانف Yani “Nefis senin binek hayvanındır; ona yumuşaklıkla muamele et!” buyururlar. Ve iki taraftan birisi olan sırf karanlık da böyledir. Ve bu taraf, ruhun ilişki kurduğu yoğun biçimin tabiatında nur âleminden nazarı engellemesi yönüyle, aşırı siyahtır. Ve yoğunluk âlemine yönelmekten ibaret olan aşırı siyahlık, zaman zaman olsa bile kınanmıştır. Yani zaman zaman yoğunluk âlemine olan tam dalışla olmamalıdır. Aksine bu yöneliş, nur âleminden perdelenmeyi gerektirmeyecek şekilde olmalıdır.

Nitekim bu hâle işâreten Hakk Teâlâ hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’de, َّلَّ تلْهِيهِم تِجَارَة رِجَال َّلله ِ ََّلَ بَيع عَن ذِكْر ِ ا و (Nûr, 24:37) yaʻnî “Ricâl vardır ki onları ticâret ve bey‘, Allah’ın zikrinden meşgûl kılmaz.” buyurur. Ve nitekim (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “Benim bir vaktim vardır ki ona Rabb’imin gayri sığmaz.” buyurur. Bu da âlem-i nûra teveccühe işârettir. Hâlbuki a‘ref-i enbiyâ Efendimiz’in ashâb-ı kirâmıyla sohbet buyurdukları bir vakit ve ehl ü ıyâliyle bulundukları bir vakit var idi. Bunlar da âlem-i zulmete teveccühdür. Ve rûhun iki cânibinden birine yaʻnî beyâz-ı müfrit olan âlem-i nûra ve sevâd-ı müfrit olan âlem-i zulmete olan nazarında, bu câniblerde müddet-i ikâmetinin tûl ve kasrı da zikr olunan ahkâma tâbiʻdir. Binâenaleyh bu nazarın dâire-i mezmûmiyyetten tahallusu için müddetin bi-kaderi’l-hâce olması iktizâ eder.&#10024;

Nitekim bu hâle işaretle Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de, َّلَّ تلْهِيهِم تِجَارَة رِجَال َّلله ِ ََّلَ بَيع عَن ذِكْر ِ ا و (Nûr, 24:37) yani “Öyle erler vardır ki onları ticaret ve alışveriş, Allah’ı anmaktan alıkoymaz.” buyurur. Ve nitekim (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “Benim bir vaktim vardır ki ona Rabb’imin gayrısı sığmaz.” buyurur. Bu da nur âlemine yönelmeye işarettir. Hâlbuki peygamberlerin en arifi olan Efendimiz’in, değerli sahabeleriyle sohbet buyurdukları bir vakit ve ailesiyle birlikte bulundukları bir vakit vardı. Bunlar da karanlık âlemine yönelmedir. Ve ruhun iki tarafından birine, yani aşırı beyaz olan nur âlemine ve aşırı siyah olan karanlık âlemine olan bakışında, bu taraflarda kalış süresinin uzunluğu ve kısalığı da zikredilen hükümlere tabidir. Bu sebeple bu bakışın kınanmışlık dairesinden kurtulması için sürenin ihtiyaç kadar olması gerekir.

Cismin etinin rutûbet, yaʻnî haşîn olmayıp yumuşaklık dâiresinde kalınlık ve incelik arasındaki i‘tidâline mukâbil, rûhun bu vasfı, cild ve kemik arasındaki et gibi, maʻnâ ve hiss arasında onun berzahiyyâttaki i‘tidâlidir. Yaʻnî rûh, ne büsbütün maʻnâda ve ne de kâmilen hissde müstağrak olmayıp berzahiyyâttan ibâret olan bu ikisinin arasında i‘tidâlini muhâfaza etmek lâzımdır.&#10024;

Cismin etinin nemli olması, yani sert olmayıp yumuşaklık dairesinde kalınlık ve incelik arasındaki dengesine karşılık, ruhun bu vasfı, deri ve kemik arasındaki et gibi, mana ve his arasında onun berzahiyattaki (iki şey arasında köprü olma hali) dengesidir. Yani ruh, ne tamamen manada ne de bütünüyle hisste kaybolmayıp, bu ikisinin arasında bir köprü olan berzahiyattaki dengesini koruması gerekir.

Rûhun kabz ile bast arasında bulunması cismin şa‘rının i‘tidâline mukâbildir. Ve onun talâkat ve beşâşeti vech-i cismin düz olmasına tekâbül eder. Ve rûhun umûr-ı hafiyye ve ulûmi gaybiyye istihrâcı cismin gözlerinin çukurluğa ve siyâha mâil olmasına mukâbildir. Ve umûrda sıhhat-i nazarı cisim gözünün vâsi‘ ve hadekasının büyük olmasına tekâbül eder. Ve rûhun vefret-i aklı cismin başının büyüklüğüne mukâbildir. Rûhun aslâ teessür duymaksızın ezâ ve cefâ-i cühhâle tahammülü, cismin omuzlarının ne pek çıkık ve ne de pek düşük olmamasına tekâbül eder. Ve rûhun meyl ve muhabbeti olmaksızın eşyâya ıttılâʻı, cismin boynunun müstevî olmasına mukâbildir. Ve rûhun esnâ-i hitâbda, muhâtabına lâyık olan maânî ile istikâmet-i kelâmı, asvâtın istikâmetine mahsûs mecrâ-yı nefes olan cisim gerdanının i‘tidâline mukâbildir. Ve rûhun mecbûr olduğu ve üzerlerinde oturduğu umûra nazaran ifrât ve tefrîtten ibâret olan iki tarafdan birini intihâb etmesi, cisim kaynaklarının ve onların arasının etli olmamasına mukâbildir. Gerçi rûhun i‘tidâli her ne kadar berzahiyye yaʻnî iki tarafdan birini terk ile vasatı ihtiyâr etmesi ise de mecbûriyyet sebebiyle, iki tarafdan birine meyl-i gâlib olan umûrda maʻzûr olur. Ve metinde ta‘dâd ve îzâh olunan evsâf dahi bunlara makıysdır.&#10024;

Ruhun kabz (sıkılma) ve bast (genişleme) arasında bulunması, bedenin saçının dengeli olmasına karşılık gelir. Ruhun akıcılığı ve neşesi, bedenin yüzünün düz olmasına eşittir. Ruhun gizli işleri ve gaybî ilimleri ortaya çıkarması, bedenin gözlerinin çukurluğa ve siyaha meyilli olmasına karşılık gelir. İşlerdeki görüş keskinliği, bedenin gözünün geniş ve gözbebeğinin büyük olmasına eşittir. Ruhun aklının çokluğu, bedenin başının büyüklüğüne karşılık gelir. Ruhun, cahillerin eziyet ve cefasına asla etkilenmeksizin tahammül etmesi, bedenin omuzlarının ne çok çıkık ne de çok düşük olmamasına karşılık gelir. Ruhun, meyil ve muhabbeti olmaksızın eşyayı bilmesi, bedenin boynunun düz olmasına karşılık gelir. Ruhun, konuşma esnasında muhatabına uygun anlamlarla sözü doğru söylemesi, seslerin doğruluğuna özgü nefes yolu olan bedenin gırtlağının dengeli olmasına karşılık gelir. Ruhun, mecbur olduğu ve üzerinde durduğu işlere göre, aşırılık ve eksiklikten ibaret olan iki taraftan birini seçmesi, bedenin kaynaklarının ve onların arasının etli olmamasına karşılık gelir. Gerçi ruhun dengesi, her ne kadar berzahîlik yani iki taraftan birini terk ederek ortayı seçmesi ise de, mecburiyet sebebiyle, iki taraftan birine galip meyil gösteren işlerde mazur görülür. Metinde sayılan ve açıklanan vasıflar da bunlara kıyaslanır.

İşte ânifen hükemâdan naklen zikr ettiğimiz neş’et-i tabîiyye-i mu‘tedile üzerine kelime-be-kelime mukâbil olarak neş’et-i latîfe-i insâniyyenin i‘tidâli bu zikr ettiğimiz evsâfdır. Bu beyândan sonra sen bu misâle tatbîkan nazar-ı sedîdin vâkıf olabildiği şey mikdârı, aʻzâya müteallik olan ahkâm ve evsâfın tafsîlini ahz edebilirsin. Ve biz bu kitâb uzamamak için bu tafsîlatı buraya derc etmedik.&#10024;

İşte az önce filozoflardan naklederek bahsettiğimiz dengeli doğal yaratılışa kelime kelime karşılık olarak, insanî latif yaratılışın dengesi, bu zikrettiğimiz özelliklerdir. Bu açıklamadan sonra sen, bu örneğe uygulayarak, keskin bakışının kavrayabildiği ölçüde, organlara ilişkin hükümlerin ve özelliklerin ayrıntısını alabilirsin. Ve biz, bu kitap uzamasın diye bu ayrıntıları buraya kaydetmedik.

Maʻlûm olsun ki hükemâ ve muhakkıkîn “Kıyâfetnâme”ler yazmışlardır. Ezcümle İbrâhîm Hakkı hazretleri “Maʻrifetnâme”sine bir de kıyâfetnâme derc etmiştir. Tafsîlini murâd edenler bu gibi âsâra mürâcaatla tevsî‘-i maʻlûmât edebilirler. Ve biz şimdiki hâlde “FİRÂSET-İ ŞERʻİYYE”nin beyânına rücûʻ ederiz.&#10024;

Bilinmeli ki filozoflar ve araştırmacılar "Kıyafetname"ler yazmışlardır. Örneğin İbrahim Hakkı hazretleri "Marifetname"sine bir de kıyafetname eklemiştir. Ayrıntısını isteyenler bu gibi eserlere başvurarak bilgilerini genişletebilirler. Ve biz şimdiki halde "Şer'î Feraset"in açıklamasına döneriz.

“Allah Teâlâ sana rahmet eylesin ve basîretini tenvîr etsin!&#10024;

Allah Teâlâ sana rahmet etsin ve basiretini aydınlatsın!

Maʻlûmun olsun ki âlem-i melekût ki âlem-i şehâdetin muharrikidir ve Allah Teâlâ cânibinden hikmeten onun taht-ı kahrında ve teshîrindedir; buna istihkâkı kendi nefsinden nâşî değildir. Âlem-i şehâdetten hiçbir hareket ve sükûn ve ekl ve şürb ve kelâm ve sükût ve samt sâdır olmaz. İllâ ki âlem-i gaybdan sudûr eder. Ve beyânı budur ki hayvân, ancak kasd ve irâdeden hareket eder. Ve onlar amel-i kalbdendir. O da âlem-i gaybdandır. Ve hareket ve onun müşâkili alem-i şehâdettendir. Ve bizim indimizde âlemi şehâdet âdeten hiss ile ondan her bir idrâk ettiğimiz şeydir. Ve âlem-i gayb âdeten hisse zâhir olmayan şeyde bizim haber-i şerʻî ve nazar-ı fikrî, yaʻnî basîret ile idrâk ettiğimizdir.&#10024;

Bilinmeli ki melekût âlemi ki şehâdet âleminin hareket ettiricisidir ve Yüce Allah tarafından hikmet gereği onun kahredici gücü ve tesiri altındadır; buna layık oluşu kendi özünden kaynaklanmaz. Şehâdet âleminden hiçbir hareket ve duruş, yeme ve içme, konuşma ve susma ve sessizlik meydana gelmez. Ancak gayb âleminden meydana gelir. Ve bunun açıklaması şudur ki hayvan, ancak kasıt ve iradeden hareket eder. Ve onlar kalbin işidir. O da gayb âlemindendir. Ve hareket ve onun benzerleri şehâdet âlemindendir. Ve bizim katımızda şehâdet âlemi, âdeten his ile ondan her bir idrak ettiğimiz şeydir. Ve gayb âlemi, âdeten hisse görünmeyen şeyde bizim şer'î haber ve fikrî bakış, yani basiret ile idrak ettiğimizdir.

İmdi biz deriz ki: Âlem-i şehâdet nasıl ayn-ı basar ile idrâk olunur ise âlem-i gayb dahi ayn-ı basîretle idrâk olunur. Ve nitekim basar kendisinden hicâb-ı zulem ve mevâni‘den bunun müşâbihi mürtefiʻ olmadıkça idrâk etmez.&#10024;

Şimdi biz deriz ki: Görünen âlem nasıl göz ile idrak edilirse, gayb âlemi de basîret (kalp gözü) ile idrak edilir. Ve nasıl ki göz, kendisinden karanlık perdeleri ve buna benzer engeller kalkmadıkça idrak edemez.

İmdi mevâni‘ mürtefiʻ ve envâr, mahsüsât üzerine münbasıt oldukta, basar, mubsarâtı idrâk eder. Binâenaleyh onun idrâki nûr-i bâsara ve nûr-i şemse veyâ sirâca ve envârdan bunların müşâbihlerine makrûndur. Ayn-ı basîret dahi böyledir. Ve onun hicâbı ruyûn ve şehevâttır. Ve mülâhazât-ı ağyârdır. Ve hicâblardan bunun mislidir. Onunla idrâk-i melekût yaʻnî âlem-i gayb arasına hâil olur. Ve insân kalbinin âyînesine kasd ettiği ve onu, ondan hicâbı izâle edinceye kadar envâʻ-i mücâhedât ve riyâzât ile mücellâ kıldığı vakit, onun nûru âlem-i gayba munbasıt olan nûr ile ictimâʻ eder. Ve onunla ehl-i melekûtu peyderpey görür. Ve o mahsüsâtta şems menzilesindedir. Bunun indinde ayn-ı basîretin nûru, nûr-i temyîz ile ictimâʻ edip muğâyyebât alâ-mâ-hiye-aleyh münkeşif olur. Şu kadar var ki ikisinin arasında bir incelik vardır. Ve beyânı budur ki muhakkak hissi yaʻnî basar-ı ma‘hûdu, duvar ve buʻd-i müfrit ve kurb-i müfrit ve ecsâmı kesîfe ihcâb edip idrâki murâd eden kimse ile onun beynine hâildir. Ve bu âdeten kusûrdur. Ve nebî veyâ velî baʻzen hark eder. “Ben sizi verâ-i zahrımdan görürüm.” kavli gibi. Ve evliyâ-i Hakk’ta ibtidâ’-i mükâşefât, onların sülûklerinin evvelindedir. Ve muhakkak mürîde en evvel keşf olunan şey mahsüsâttandır.&#10024;

Şimdi engeller ortadan kalkıp nurlar, duyular âlemi üzerine yayıldığında, göz, görünenleri idrak eder. Bu sebeple onun idraki, göz nuruna ve güneş nuruna veya kandile ve nurlardan bunların benzerlerine bağlıdır. Basiret gözü de böyledir. Ve onun perdesi, rüyalar ve şehvetlerdir. Ve başkalarının düşünceleridir. Ve perdelerden bunun benzeridir. Onunla melekût âlemini yani gayb âlemini idrak arasına engel olur. Ve insan kalbinin aynasına yöneldiği ve onu, ondan perdeyi kaldırıncaya kadar çeşitli mücâhedât ve riyâzât ile parlattığı zaman, onun nuru, gayb âlemine yayılan nur ile birleşir. Ve onunla melekût ehli olanları peyderpey görür. Ve o, duyular âleminde güneş konumundadır. Bunun yanında basiret gözünün nuru, temyiz nuru ile birleşip gayb âlemindeki şeyler olduğu gibi açığa çıkar. Şu kadar var ki ikisinin arasında bir incelik vardır. Ve açıklaması şudur ki muhakkak hissi yani bilinen gözü, duvar ve aşırı uzaklık ve aşırı yakınlık ve yoğun cisimler perdeler ve idrak etmek isteyen kimse ile onun arasına engel olur. Ve bu âdeten bir kusurdur. Ve peygamber veya velî bazen bunu bozar. "Ben sizi sırtımın arkasından görürüm." sözü gibi. Ve Hakk dostlarında keşiflerin başlangıcı, onların Hakk Yolculuklarının evvelindedir. Ve muhakkak müride en evvel keşfolunan şey duyular âlemindendir.

İmdi o, gelmek üzere olan bir adamı görür yâhûd onu herhangi bir hâl üzere görür. Hâlbuki Mekke’de gördüğü haysiyyetle aralarında buʻd-i müfrit ve ecsâm-ı kesîfe vardır. Ve aksâ-yı Mağrib’de olduğu hâlde Ka‘be’yi görür. Evâil hâllerinde mürîdler indinde bu çok vâkiʻ olur. Allah Teâlâ’ya hamd olsun ben bunu zevk ettim. Eğer inâyet ve verâset-i nebeviyye ile ihtisâs ehlinden olursa, baʻdehu bundan intikâl eder. Ve eğer bâkî yaʻnî hark-ı âdet devâm üzere olursa onlara “budelâ’” taʻbîr olunur. Ve eğer bu vakit vakit onlara aralık verirse, o kimse ya vâris veyâ sâhib-i feterât olan âbiddir. Ve âlem-i basîrete gelince, ona hicâb yoktur. Zîrâ âlem-i gaybın arasıyla aynı-ı basîretin arasında mesâfe ve buʻd ve kurb-i müfrît yoktur. Ve onun hicâbı ancak kalbe gelen gıtâ ve gaflet ve kibirdir. Ve mücâhede ile mürtefiʻ ve mirât-ı kalb müncelî olduğu ve kendisine mukâbil olan şeyin zâhir olmasına müstaid bulunduğu vakit, a‘lâm-ı guyûb lâyıh olur. Lâkin bizim zikr edeceğimiz bir emr vâkiʻ olur ki o da beyân ettiğimiz gibi her ne kadar ayn-ı basîret tahallül ederse de imdi diğer bir hicâb-ı ilâhî vâkiʻ olur ki o da muhakkak hazarât-ı vücûdiyyede mugâyyebât üzerine hazret-i cûddan münbasıt olan nûrdur ki onlara âmm olmaz. Ancak senin gâyet-i safâ ve cilâda olman ile berâber Allah Teâlâ’nın murâd eylediği şey mikdârı üzerine onlardan sana münkeşif olur. Ve bu makâm-ı vahiydir. Buna nefsimiz için delîlimiz, ona zevkimizdir. Ve bizim gayrimiz için Hakk Teâlâ’nın, ...أدرِي مَا يفعَل ن ال قل yaʻnî “Ey Habîb’im de ki: Ben benim ile ve sizin ile ne&#10024;

Şimdi o, gelmek üzere olan bir adamı görür yahut onu herhangi bir hâl üzere görür. Hâlbuki Mekke’de gördüğü itibarıyla aralarında aşırı uzaklık ve yoğun cisimler vardır. Ve en uzak Mağrib’de olduğu hâlde Kâbe’yi görür. Müridlerin ilk hâllerinde bu çok meydana gelir. Yüce Allah’a hamd olsun ben bunu zevk ettim. Eğer peygamberlik mirası ve inayetiyle ihtisas ehlinden olursa, sonradan bundan başka bir hâle geçer. Ve eğer bâkî yani âdeti bozma devam üzere olursa onlara “budelâ” denir. Ve eğer bu, vakit vakit onlara aralık verirse, o kimse ya vâris veyahut feterât (manevî duraklama) sahibi olan âbiddir. Ve basiret âlemine gelince, ona perde yoktur. Zira gayb âleminin arasıyla basiret gözünün arasında mesafe ve aşırı uzaklık ve yakınlık yoktur. Ve onun perdesi ancak kalbe gelen örtü ve gaflet ve kibirdir. Ve mücâhede ile kalktığı ve kalp aynası parladığı ve kendisine karşılık olan şeyin ortaya çıkmasına hazır bulunduğu vakit, gayb âleminin işaretleri belirir. Lakin bizim zikredeceğimiz bir iş meydana gelir ki o da beyan ettiğimiz gibi her ne kadar basiret gözü araya girse de şimdi diğer bir ilâhî perde meydana gelir ki o da muhakkak varlık mertebelerinde gayb âlemleri üzerine cûd (cömertlik) hazretinden yayılan nurdur ki onlara genel olmaz. Ancak senin son derece saf ve parlak olman ile beraber Yüce Allah’ın murat eylediği şey miktarı üzerine onlardan sana açığa çıkar. Ve bu, vahiy makamıdır. Buna nefsimiz için delilimiz, ona zevkimizdir. Ve bizim dışımızdakiler için Yüce Allah’ın, "أدرِي مَا يفعَل ن ال قل" yani “Ey Habîb’im de ki: Ben benim ile ve sizin ile ne

ِي ی işlenir? bilmem, ben ancak bana vahy olunan şeye tâbiʻim.” kavlidir. Gâye-i safâ-i nebevî ile berâber böyle olursa iğne ucu kadar kendisine yol açılmamış olan velî nasıl olur? Ve&#10024;

"Ben ancak bana vahyolunan şeye tâbiʻim." sözüdür. Peygamberliğin en saf haliyle bile durum böyle olursa, kendisine iğne ucu kadar yol açılmamış olan velî nasıl olur?

َََِس

... 9 işte bu ancak hicâb-ı ilâhîdir. Ve o Kitâb-ı Azîz’de vardır. وَمَا كان َ لِب (Şûrâ, 42:51) yaʻnî “Allah Teâlâ’nın beşere söylemesi ancak vahyen yâhûd hicâb arkasından yâhûd bir resûl irsâl ederek oldu. İmdi o murâd eylediği şeyi kendi izni ile vahy eder.” O’nun “Ben ancak bana vahy olunan şeye tâbiʻim.” kavli âlem-i gaybdan kendisine keşf olunan şey kadardır. Binâenaleyh âlem-i şehâdette onun te’sîrini görür. Bu hadd üzerine onunla tekellüm eder de “Böyle olacak ve böyle olmayacak ve onun âkıbet-i emri bunadır.” der. Keşf, mikdârı üzerinedir. Ve bu hicâb-ı ilâhîdir ki kişi delîl ile aʻle’l-gâyâta bâliğ olsa da aklen onun refi‘ mümkün değildir. Muhakkak bu hicâb ancak maʻlûmât-ı gayr-i mütenâhiyyeye müteallik olan ilm-i ezelîdir. Ve vücûdun hasr eylediği her bir şey mütenâhîdir. Ve ayn-ı basîret ancak merâtib-i vücûdun o cihetten herhangi bir vechi ile&#10024;

... 9 işte bu ancak ilâhî perdedir. Ve o, Yüce Kitap'ta vardır. وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ أَن يُكَلِّمَهُ اللَّهُ إِلَّا وَحْيًا أَوْ مِن وَرَاءِ حِجَابٍ أَوْ يُرْسِلَ رَسُولًا فَيُوحِيَ بِإِذْنِهِ مَا يَشَاءُ (Şûrâ, 42:51) yani “Allah Teâlâ’nın insana söylemesi ancak vahiy yoluyla yahut bir perdenin arkasından yahut bir elçi göndererek oldu. Şimdi o, murat ettiği şeyi kendi izni ile vahyeder.” O’nun “Ben ancak bana vahyolunan şeye tabiyim.” sözü, gayb âleminden kendisine keşfolunan şey kadardır. Bu sebeple, görünen âlemde onun etkisini görür. Bu sınır üzerine onunla konuşur da “Böyle olacak ve böyle olmayacak ve onun işinin sonucu bunadır.” der. Keşif, kendi miktarı üzerinedir. Ve bu ilâhî perdedir ki kişi delil ile en yüksek mertebelere ulaşsa da aklen onun kaldırılması mümkün değildir. Muhakkak bu perde ancak sonsuz bilgilere ilişkin olan ezelî ilimdir. Ve varlığın sınırladığı her bir şey sonludur. Ve basiret gözü ancak varlık mertebelerinin o yönden herhangi bir vechi ile (sınırlıdır).

ْی ی َ vücûda dâhil olan şeyi keşf eder. Ve Hakk Teâlâ’nın إِمَام ٍ مبِی ء ٍ أحصَينَاە فكُل َّ یسو (Yâsîn,&#10024;

İmdi, bu sırr-ı kader, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler olan a'yân-ı sâbitenin, zâta ait haller olan şuûnât-ı zâtiyyeden ibaret olan bağıntılarının, değişmesi imkânsız olan ve değişmesi imkânsız olan zât-ı ulûhiyyetin kendisinden uzak olduğu, yani eksik ve değişimden uzak olduğu için, bu sabit hakikatlerin kendileri de değişmesi imkânsızdır. Bu sebeple, bu sabit hakikatler, öncesiz olarak ve sonsuza dek, dışarıda var olan izafî varlıklar ve vehmedilmiş varlıklar gibi, oluşmuş ve meydana gelmiş değildirler. Bilakis, onlar, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler olarak, Hak Teâlâ'nın ilminin kendisiyle kâim olan, yani varlığını sürdüren ve ayakta duran, ilâhî kanunlar ve ahlâkî kurallar gibi, ilâhî kazâ ve kaderin toplu/icmâlî küllî hükmü ve ayrıntısıdırlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ, kendi üzerine, yani kendi zâtına, bu sabit hakikatlerin gerektirdiği şekilde hükmetti. Bu hüküm, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatlerin, yani her bir varlığın özünün, kendi zâtî yatkınlığına göre, yani doğuştan gelen kabiliyetine göre, varlık âleminde ortaya çıkmasını gerektirir. Bu durum, kulun irâdî kazanımına bağlıdır. Çünkü kulun irâdî kazanımı, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatlerin, yani her bir varlığın özünün, kendi zâtî yatkınlığına göre, varlık âleminde ortaya çıkmasını sağlayan özel sebeplerden biridir. Bu sebeple, Hak Teâlâ, kendi üzerine, yani kendi zâtına, bu sabit hakikatlerin gerektirdiği şekilde hükmetti. Bu hüküm, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatlerin, yani her bir varlığın özünün, kendi zâtî yatkınlığına göre, varlık âleminde ortaya çıkmasını gerektirir. Bu durum, kulun irâdî kazanımına bağlıdır. Çünkü kulun irâdî kazanımı, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatlerin, yani her bir varlığın özünün, kendi zâtî yatkınlığına göre, varlık âleminde ortaya çıkmasını sağlayan özel sebeplerden biridir. Bu sebeple, Hak Teâlâ, kendi üzerine, yani kendi zâtına, bu sabit hakikatlerin gerektirdiği şekilde hükmetti. Bu hüküm, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatlerin, yani her bir varlığın özünün, kendi zâtî yatkınlığına göre, varlık âleminde ortaya çıkmasını gerektirir. Bu durum, kulun irâdî kazanımına bağlıdır. Çünkü kulun irâdî kazanımı, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatlerin, yani her bir varlığın özünün, kendi zâtî yatkınlığına göre, varlık âleminde ortaya çıkmasını sağlayan özel sebeplerden biridir. Bu sebeple, Hak Teâlâ, kendi üzerine, yani kendi zâtına, bu sabit hakikatlerin gerektirdiği şekilde hükmetti. Bu hüküm, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatlerin, yani her bir varlığın özünün, kendi zâtî yatkınlığına göre, varlık âleminde ortaya çıkmasını gerektirir. Bu durum, kulun irâdî kazanımına bağlıdır. Çünkü kulun irâdî kazanımı, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatlerin, yani her bir varlığın özünün, kendi zâtî yatkınlığına göre, varlık âleminde ortaya çıkmasını sağlayan özel sebeplerden biridir. Bu sebeple, Hak Teâlâ, kendi üzerine, yani kendi zâtına, bu sabit hakikatlerin gerektirdiği şekilde hükmetti. Bu hüküm, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatlerin, yani her bir varlığın özünün, kendi zâtî yatkınlığına göre, varlık âleminde ortaya çıkmasını gerektirir. Bu durum, kulun irâdî kazanımına bağlıdır. Çünkü kulun irâdî kazanımı, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatlerin, yani her bir varlığın özünün, kendi zâtî yatkınlığına göre, varlık âleminde ortaya çıkmasını sağlayan özel sebeplerden biridir. Bu sebeple, Hak Teâlâ, kendi üzerine, yani kendi zâtına, bu sabit hakikatlerin gerektirdiği şekilde hükmetti. Bu hüküm, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatlerin, yani her bir varlığın özünün, kendi zâtî yatkınlığına göre, varlık âleminde ortaya çıkmasını gerektirir. Bu durum, kulun irâdî kazanımına bağlıdır. Çünkü kulun irâdî kazanımı, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatlerin, yani her bir varlığın özünün, kendi zâtî yatkınlığına göre, varlık âleminde ortaya çıkmasını sağlayan özel sebeplerden biridir. Bu sebeple, Hak Teâlâ, kendi üzerine, yani kendi zâtına, bu sabit hakikatlerin gerektirdiği şekilde hükmetti. Bu hüküm, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatlerin, yani her bir varlığın özünün, kendi zâtî yatkınlığına göre, varlık âleminde ortaya çıkmasını gerektirir. Bu durum, kulun irâdî kazanımına bağlıdır. Çünkü kulun irâdî kazanımı, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatlerin, yani her bir varlığın özünün, kendi zâtî yatkınlığına göre, varlık âleminde ortaya çıkmasını sağlayan özel sebeplerden biridir. Bu sebeple, Hak Teâlâ, kendi üzerine, yani kendi zâtına, bu sabit hakikatlerin gerektirdiği şekilde hükmetti. Bu hüküm, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatlerin, yani her bir varlığın özünün, kendi zâtî yatkınlığına göre, varlık âleminde ortaya çıkmasını gerektirir. Bu durum, kulun irâdî kazanımına bağlıdır. Çünkü kulun irâdî kazanımı, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatlerin, yani her bir varlığın özünün, kendi zâtî yatkınlığına göre, varlık âleminde ortaya çıkmasını sağlayan özel sebeplerden biridir. Bu sebeple, Hak Teâlâ, kendi üzerine, yani kendi zâtına, bu sabit hakikatlerin gerektirdiği şekilde hükmetti. Bu hüküm, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatlerin, yani her bir varlığın özünün, kendi zâtî yatkınlığına göre, varlık âleminde ortaya çıkmasını gerektirir. Bu durum, kulun irâdî kazanımına bağlıdır. Çünkü kulun irâdî kazanımı, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatlerin, yani her bir varlığın özünün, kendi zâtî yatkınlığına göre, varlık âleminde ortaya çıkmasını sağlayan özel sebeplerden biridir. Bu sebeple, Hak Teâlâ, kendi üzerine, yani kendi zâtına, bu sabit hakikatlerin gerektirdiği şekilde hükmetti. Bu hüküm, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatlerin, yani her bir varlığın özünün, kendi zâtî yatkınlığına göre, varlık âleminde ortaya çıkmasını gerektirir. Bu durum, kulun irâdî kazanımına bağlıdır. Çünkü kulun irâdî kazanımı, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatlerin, yani her bir varlığın özünün, kendi zâtî yatkınlığına göre, varlık âleminde ortaya çıkmasını sağlayan özel sebeplerden biridir. Bu sebeple, Hak Teâlâ, kendi üzerine, yani kendi zâtına, bu sabit hakikatlerin gerektirdiği şekilde hükmetti. Bu hüküm, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatlerin, yani her bir varlığın özünün, kendi zâtî yatkınlığına göre, varlık âleminde ortaya çıkmasını gerektirir. Bu durum, kulun irâdî kazanımına bağlıdır. Çünkü kulun irâdî kazanımı, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatlerin, yani her bir varlığın özünün, kendi zâtî yatkınlığına göre, varlık âleminde ortaya çıkmasını sağlayan özel sebeplerden biridir. Bu sebeple, Hak Teâlâ, kendi üzerine, yani kendi zâtına, bu sabit hakikatlerin gerektirdiği şekilde hükmetti. Bu hüküm, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatlerin, yani her bir varlığın özünün, kendi zâtî yatkınlığına göre, varlık âleminde ortaya çıkmasını gerektirir. Bu durum, kulun irâdî kazanımına bağlıdır. Çünkü kulun irâdî kazanımı, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatlerin, yani her bir varlığın özünün, kendi zâtî yatkınlığına göre, varlık âleminde ortaya çıkmasını sağlayan özel sebeplerden biridir. Bu sebeple, Hak Teâlâ, kendi üzerine, yani kendi zâtına, bu sabit hakikatlerin gerektirdiği şekilde hükmetti. Bu hüküm, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatlerin, yani her bir varlığın özünün, kendi zâtî yatkınlığına göre, varlık âleminde ortaya çıkmasını gerektirir. Bu durum, kulun irâdî kazanımına bağlıdır. Çünkü kulun irâdî kazanımı, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatlerin, yani her bir varlığın özünün, kendi zâtî yatkınlığına göre, varlık âleminde ortaya çıkmasını sağlayan özel sebeplerden biridir. Bu sebeple, Hak Teâlâ, kendi üzerine, yani kendi zâtına, bu sabit hakikatlerin gerektirdiği şekilde hükmetti. Bu hüküm, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatlerin, yani her bir varlığın özünün, kendi zâtî yatkınlığına göre, varlık âleminde ortaya çıkmasını gerektirir. Bu durum, kulun irâdî kazanımına bağlıdır. Çünkü kulun irâdî kazanımı, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatlerin, yani her bir varlığın özünün, kendi zâtî yatkınlığına göre, varlık âleminde ortaya çıkmasını sağlayan özel sebeplerden biridir. Bu sebeple, Hak Teâlâ, kendi üzerine, yani kendi zâtına, bu sabit hakikatlerin gerektirdiği şekilde hükmetti. Bu hüküm, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatlerin, yani her bir varlığın özünün, kendi zâtî yatkınlığına göre, varlık âleminde ortaya çıkmasını gerektirir. Bu durum, kulun irâdî kazanımına bağlıdır. Çünkü kulun irâdî kazanımı, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatlerin, yani her bir varlığın özünün, kendi zâtî yatkınlığına göre, varlık âleminde ortaya çıkmasını sağlayan özel sebeplerden biridir. Bu sebeple, Hak Teâlâ, kendi üzerine, yani kendi zâtına, bu sabit hakikatlerin gerektirdiği şekilde hükmetti. Bu hüküm, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatlerin, yani her bir varlığın özünün, kendi zâtî yatkınlığına göre, varlık âleminde ortaya çıkmasını gerektirir. Bu durum, kulun irâdî kazanımına bağlıdır. Çünkü kulun irâdî kazanımı, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatlerin, yani her bir varlığın özünün, kendi zâtî yatkınlığına göre, varlık âleminde ortaya çıkmasını sağlayan özel sebeplerden biridir. Bu sebeple, Hak Teâlâ, kendi üzerine, yani kendi zâtına, bu sabit hakikatlerin gerektirdiği şekilde hükmetti. Bu hüküm, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatlerin, yani her bir varlığın özünün, kendi zâtî yatkınlığına göre, varlık âleminde ortaya çıkmasını gerektirir. Bu durum, kulun irâdî kazanımına bağlıdır. Çünkü kulun irâdî kazanımı, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatlerin, yani her bir varlığın özünün, kendi zâtî yatkınlığına göre, varlık âleminde ortaya çıkmasını sağlayan özel sebeplerden biridir. Bu sebeple, Hak Teâlâ, kendi üzerine, yani kendi zâtına, bu sabit hakikatlerin gerektirdiği şekilde hükmetti. Bu hüküm, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatlerin, yani her bir varlığın özünün, kendi zâtî yatkınlığına göre, varlık âleminde ortaya çıkmasını gerektirir. Bu durum, kulun irâdî kazanımına bağlıdır. Çünkü kulun irâdî kazanımı, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatlerin, yani her bir varlığın özünün, kendi zâtî yatkınlığına göre, varlık âleminde ortaya çıkmasını sağlayan özel sebeplerden biridir. Bu sebeple, Hak Teâlâ, kendi üzerine, yani kendi zâtına, bu sabit hakikatlerin gerektirdiği şekilde hükmetti. Bu hüküm, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatlerin, yani her bir varlığın özünün, kendi zâtî yatkınlığına göre, varlık âleminde ortaya çıkmasını gerektirir. Bu durum, kulun irâdî kazanımına bağlıdır. Çünkü kulun irâdî kazanımı, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatlerin, yani her bir varlığın özünün, kendi zâtî yatkınlığına göre, varlık âleminde ortaya çıkmasını sağlayan özel sebeplerden biridir. Bu sebeple, Hak Teâlâ, kendi üzerine, yani kendi zâtına, bu sabit hakikatlerin gerektirdiği şekilde hükmetti. Bu hüküm, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatlerin, yani her bir varlığın özünün, kendi zâtî yatkınlığına göre, varlık âleminde ortaya çıkmasını gerektirir. Bu durum, kulun irâdî kazanımına bağlıdır. Çünkü kulun irâdî kazanımı, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatlerin, yani her bir varlığın özünün, kendi zâtî yatkınlığına göre, varlık âleminde ortaya çıkmasını sağlayan özel sebeplerden biridir. Bu sebeple, Hak Teâlâ, kendi üzerine, yani kendi zâtına, bu sabit hakikatlerin gerektirdiği şekilde hükmetti. Bu hüküm, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatlerin, yani her bir varlığın özünün, kendi zâtî yatkınlığına göre, varlık âleminde ortaya çıkmasını gerektirir. Bu durum, kulun irâdî kazanımına bağlıdır. Çünkü kulun irâdî kazanımı, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatlerin, yani her bir varlığın özünün, kendi zâtî yatkınlığına göre, varlık âleminde ortaya çıkmasını sağlayan özel sebeplerden biridir. Bu sebeple, Hak Teâlâ, kendi üzerine, yani kendi zâtına, bu sabit hakikatlerin gerektirdiği şekilde hükmetti. Bu hüküm, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatlerin, yani her bir varlığın özünün, kendi zâtî yatkınlığına göre, varlık âleminde ortaya çıkmasını gerektirir. Bu durum, kulun irâdî kazanımına bağlıdır. Çünkü kulun irâdî kazanımı, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatlerin, yani her bir varlığın özünün, kendi zâtî yatkınlığına göre, varlık âleminde ortaya çıkmasını sağlayan özel sebeplerden biridir. Bu sebeple, Hak Teâlâ, kendi üzerine, yani kendi zâtına, bu sabit hakikatlerin gerektirdiği şekilde hükmetti. Bu hüküm, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatlerin, yani her bir varlığın özünün, kendi zâtî yatkınlığına göre, varlık âleminde ortaya çıkmasını gerektirir. Bu durum, kulun irâdî kazanımına bağlıdır. Çünkü kulun irâdî kazanımı, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatlerin, yani her bir varlığın özünün, kendi zâtî yatkınlığına göre, varlık âleminde ortaya çıkmasını sağlayan özel sebeplerden biridir. Bu sebeple, Hak Teâlâ, kendi üzerine, yani kendi zâtına, bu sabit hakikatlerin gerektirdiği şekilde hükmetti. Bu hüküm, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatlerin, yani her bir varlığın özünün, kendi zâtî yatkınlığına göre, varlık âleminde ortaya çıkmasını gerektirir. Bu durum, kulun irâdî kazanımına bağlıdır. Çünkü kulun irâdî kazanımı, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatlerin, yani her bir varlığın özünün, kendi zâtî yatkınlığına göre, varlık âleminde ortaya çıkmasını sağlayan özel sebeplerden biridir. Bu sebeple, Hak Teâlâ, kendi üzerine, yani kendi zâtına, bu sabit hakikatlerin gerektirdiği şekilde hükmetti. Bu hüküm, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatlerin, yani her bir varlığın özünün, kendi zâtî yatkınlığına göre, varlık âleminde ortaya çıkmasını gerektirir. Bu durum, kul

ِي ََي 36:12) kavli senin için hüccet olmaz. Allah Teâlâ “Allah’ın kelimâtı tükenmez.” (Lokmân, 31:27) buyurur. Ve “Rabb’imin kelimâtı tükenmezden evvel elbette deniz biter.” (Kehf, 18:109) buyurur. Ve bu adem-i tenâhîden nâşîdir.&#10024;

"Biz ölüleri diriltiriz ve onların önden gönderdikleri şeyleri ve eserlerini yazarız." (Yâsîn, 36:12) sözü senin için delil olmaz. Yüce Allah "Allah'ın kelimeleri tükenmez." (Lokmân, 31:27) buyurur. Ve "Rabb'imin kelimeleri tükenmeden önce elbette deniz biter." (Kehf, 18:109) buyurur. Ve bu, tükenmezlikten kaynaklanır.

Vaktâki bu takarrür etti. Ve bizim için âlem-i gaybdan hadd-i keşf sâbit oldu; imdi bu makâmda olan kimseden herhangi bir şahıs hakkında zâhiri üzerine bundan bir şey zuhûr etse, bu firâset-i şerʻiyyedir ve o derecât-ı mükâşefenin a‘lâsıdır. Ve Kitâb-ı&#10024;

Bu durum kesinleştiğinde ve bizim için gayb âleminden keşif sınırı sabit olduğunda, şimdi bu makamda olan kimseden herhangi bir şahıs hakkında zahiri üzerine bundan bir şey ortaya çıksa, bu şer'î firasettir ve o, mükâşefe derecelerinin en yücesidir. Ve Kitab-ı

َْی ی Azîz-i Mübîn’den hazzı َ َليَات ٍ لِّلْمتَوَسِّمِی ذَلِك إِن َّ ف (Hicr, 15:75)’dir. Zîrâ onlar için hissde&#10024;

Azîz-i Mübîn'den (her şeye gücü yeten, yüce ve apaçık olan Allah'tan) haz almak, "Şüphesiz bunda feraset sahipleri için ibretler vardır." (Hicr, 15:75) ayetinin işaret ettiği gibidir. Çünkü onlar için duyuda

ِي alâmetler ve onların arasıyla, âlem-i gayb arasında irtibât vardır. Ve bu firâset-i hikemiyye hilâfına olarak zevke mevkûf olan bir ilimdir. Zîrâ firâset-i hikemiyye tecrübe ve âdet üzerinedir. Ve baʻzen doğru olmaz. Bu ise bu şânın ehli indinde onun tekzîbine yol olmayandır. Zîrâ Allah Teâlâ’nın nûrudur ve ancak hakâyıkı iʻtâ eder. İşte firâset-i şerʻiyye böyle olur. Ve onun sebeb-i husûlü bizim zikr ettiğimizdir. Ve baʻzen Allah Teâlâ firâset-i şerʻiyyeyi ta‘lîm ettiği âlime mevcûdâtın zâhirinde alâmât kılar. Nitekim kendisine helâl olmayan bir şeye nazarı hakkında bir racülü muâheze ettiği hînde Osmân (radiyallahu anh)’dan haber vârid oldu. O racül ona:&#10024;

İşaretler ve onların aracılığıyla gayb âlemi arasında bir bağlantı vardır. Ve bu, hikmetli firasetin aksine, zevke bağlı olan bir ilimdir. Çünkü hikmetli firaset, tecrübe ve âdet üzerinedir ve bazen doğru olmaz. Bu ise, bu şanın ehli katında onun yalanlanmasına yol olmayan bir şeydir. Çünkü o, Yüce Allah'ın nurudur ve ancak hakikatleri verir. İşte şer'î firaset böyle olur. Ve onun meydana gelme sebebi, bizim zikrettiğimizdir. Ve bazen Yüce Allah, şer'î firaseti öğrettiği âlime, varlıkların görüneninde işaretler kılar. Nitekim kendisine helâl olmayan bir şeye bakması hakkında bir adamı azarladığı zaman Osman (r.a.)'dan haber geldi. O adam ona:

“Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den sonra vahy mi vardır?” dedi.&#10024;

"Resûlullah (s.a.v.)'den sonra vahiy mi vardır?" dedi.

“Hayır, velâkin Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) اتقوا فراسة المؤمن فانە ینظر بنور هللا” buyurdu. “Ben bunu senin gözlerinde gördüm.” diye cevâb verdi.&#10024;

Hayır, aksine Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) "Müminin ferasetinden sakının, çünkü o Allah'ın nuruyla bakar." buyurdu. "Ben bunu senin gözlerinde gördüm." diye cevap verdi.

Ve bu alâmetler ancak hucubdur ki Allah Teâlâ kulûb-i zaîfenin te’nîsi ve mutmainn olmak üzere onların istimâlesi için gayrin gözlerine nasb eder. Ve eğer sana Nebî’den başkası söylerse, sen ancak bunu nûr-i yakînin kitâb-ı hafîz üzerine inbisât etmesinden nâşî görürsün.&#10024;

Ve bu alâmetler ancak perdelerdir ki Yüce Allah, zayıf kalplerin alışması ve mutmain olması için, onları kendine çekmek üzere başkalarının gözlerine yerleştirir. Ve eğer sana Peygamber'den başkası söylerse, sen ancak bunu yakîn nurunun (kesin bilginin ışığı) levh-i mahfûz (Allah katındaki korunmuş kitap) üzerine yayılmasından dolayı görürsün.

İmdi onun hakkında fiiline nazar edersin, aleyhine hükm edersin. Bunda onun sıdkı ile berâber kulakları atar ve nüfûsu ondan munkabız olur. İmdi alâmât-ı zâhireye taalluk ettiği vakit, kalb ve hâtır-ı zaîf ناتقوا فراسة المؤم kavlindeki delîl-i şerʻiyyenin kuvveti ile berâber buna sâkin olur. Ve bundan dolayı baʻzı îmân müctemi‘ olmakla berâber müttehem kılıp, belki kâhindir. Yâhûd sâhib-i re’y ve zekâdır, denir.”&#10024;

Şimdi onun hakkında fiiline bakarsın, aleyhine hükmedersin. Bunda onun doğruluğuyla beraber kulaklar işitir ve nefisler ondan sıkılır. Şimdi dış işaretlere ilişkin olduğu zaman, zayıf kalp ve hatır, "Müminin ferasetinden sakının" sözündeki şer'î delilin kuvvetiyle beraber buna sakin olur. Ve bundan dolayı bazıları, iman bir arada olmakla beraber onu suçlu sayıp, aksine kâhindir. Yahut görüş ve zekâ sahibidir, denir.

Yaʻnî Allah Teâlâ sana rahmet-i rahîmiyyesiyle tecellî edip basar-ı basîretini nûr-i yakîn ile tenvîr etsin. Maʻlûmun olsun ki âlem, sûret-i umûmiyyede iki kısımdır. Birisi hissen meşhûd olan âlemdir ki ona “âlem-i şehâdet” ve “âlem-i mülk” denir. Ve diğeri hissen meşhûd olmayan âlemdir ki buna da “âlem-i gayb” ve “âlem-i melekût” denir. Ve bu taksîm bizlere İbâre-i Kur’ân-ı Kerîm tarzında îrâd olunup âyet-i kerîmenin maʻnâ-yı münîfine işârettir. Âyetin aslı bu şekildedir: ْی َ َِّلَّ نَذِير مبِی مَا أنَا إو َّ َِّلَّ مَا يویح َ إِیلي ََّلَ بِكُم إِن أتَّبِع إ وكُنت بِدعًا مِّن الرسل ِ وَمَا أدرِي مَا يفعَل نِي ی قل مَا (Ahkâf, 46:9) 9 َّلله Âyetin tamâmı: ٌّ حَكِيمه ِ مَا يَشَاء إِنَّه عَیل َ بِإِذن ِ َّلً فَيویحِي َِّلَّ وَحيًا أو مِن وَرَاء حِجَاب ٍ أو يرسِل َ رَسو إ َِسََأن يكلِّمَه ا كان َ لِبوَمَا&#10024;

Yani Yüce Allah sana rahmet-i rahîmiyyesiyle tecelli edip basiret gözünü yakin nuruyla aydınlatsın. Bilinmeli ki âlem, genel görünüşüyle iki kısımdır. Birisi duyularla görülen âlemdir ki ona "âlem-i şehâdet" ve "âlem-i mülk" denir. Ve diğeri duyularla görülmeyen âlemdir ki buna da "âlem-i gayb" ve "âlem-i melekût" denir. Ve bu ayrım bizlere Kur'ân-ı Kerîm ifadesi tarzında bildirilip ayet-i kerimenin yüce anlamına işarettir. Ayetin aslı bu şekildedir: ْی َ َِّلَّ نَذِير مبِی مَا أنَا إو َّ َِّلَّ مَا يویح َ إِیلي ََّلَ بِكُم إِن أتَّبِع إ وكُنت بِدعًا مِّن الرسل ِ وَمَا أدرِي مَا يفعَل نِي ی قل مَا (Ahkâf, 46:9) Ayetin tamamı: ٌّ حَكِيمه ِ مَا يَشَاء إِنَّه عَیل َ بِإِذن ِ َّلً فَيویحِي َِّلَّ وَحيًا أو مِن وَرَاء حِجَاب ٍ أو يرسِل َ رَسو إ َِسََأن يكلِّمَه ا كان َ لِبوَمَا

ِي göredir. Hakk Subhânehu ve Teâlâ hazretlerinin indinde âlem-i gayb yoktur. Belki cemîʻ-i merâtib-i avâlim, indallahda hâzır ve meşhûddur. Nitekim عَالِم الْغَيب ِ وَالشَّهَادَة ِ هو َ الرَّحمَن الرَّحِيم (Haşr, 59:22) buyrulmuştur.&#10024;

Bu sebeple, kader sırrı, kulun kesbine bağlıdır. Çünkü kulun kesbi, kaderin tafsîli ve ayrıntısıdır. Bu, tıpkı Yüce Allah'ın, kendi üzerine açlık ile hükmettiği gibi, kulun kesbine de taalluk ettiği gibidir. Bu sebeple, Hakk Yolcusu'nun riyâzât ve mücâhedâtı, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, nefse ait hazlardan ve muhalefetlerden uzaklaşmakla sınırlı ve hudutlu değildir. Aksine, bu riyâzât ve mücâhedât, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, Yüce Allah'ın, kendi üzerine hükmettiği gibi, kulun kesbine de taalluk ettiği gibidir. Bu sebeple, Hakk Yolcusu'nun riyâzât ve mücâhedâtı, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, nefse ait hazlardan ve muhalefetlerden uzaklaşmakla sınırlı ve hudutlu değildir. Aksine, bu riyâzât ve mücâhedât, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, Yüce Allah'ın, kendi üzerine hükmettiği gibi, kulun kesbine de taalluk ettiği gibidir. Bu sebeple, Hakk Yolcusu'nun riyâzât ve mücâhedâtı, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, nefse ait hazlardan ve muhalefetlerden uzaklaşmakla sınırlı ve hudutlu değildir. Aksine, bu riyâzât ve mücâhedât, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, Yüce Allah'ın, kendi üzerine hükmettiği gibi, kulun kesbine de taalluk ettiği gibidir. Bu sebeple, Hakk Yolcusu'nun riyâzât ve mücâhedâtı, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, nefse ait hazlardan ve muhalefetlerden uzaklaşmakla sınırlı ve hudutlu değildir. Aksine, bu riyâzât ve mücâhedât, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, Yüce Allah'ın, kendi üzerine hükmettiği gibi, kulun kesbine de taalluk ettiği gibidir. Bu sebeple, Hakk Yolcusu'nun riyâzât ve mücâhedâtı, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, nefse ait hazlardan ve muhalefetlerden uzaklaşmakla sınırlı ve hudutlu değildir. Aksine, bu riyâzât ve mücâhedât, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, Yüce Allah'ın, kendi üzerine hükmettiği gibi, kulun kesbine de taalluk ettiği gibidir. Bu sebeple, Hakk Yolcusu'nun riyâzât ve mücâhedâtı, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, nefse ait hazlardan ve muhalefetlerden uzaklaşmakla sınırlı ve hudutlu değildir. Aksine, bu riyâzât ve mücâhedât, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, Yüce Allah'ın, kendi üzerine hükmettiği gibi, kulun kesbine de taalluk ettiği gibidir. Bu sebeple, Hakk Yolcusu'nun riyâzât ve mücâhedâtı, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, nefse ait hazlardan ve muhalefetlerden uzaklaşmakla sınırlı ve hudutlu değildir. Aksine, bu riyâzât ve mücâhedât, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, Yüce Allah'ın, kendi üzerine hükmettiği gibi, kulun kesbine de taalluk ettiği gibidir. Bu sebeple, Hakk Yolcusu'nun riyâzât ve mücâhedâtı, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, nefse ait hazlardan ve muhalefetlerden uzaklaşmakla sınırlı ve hudutlu değildir. Aksine, bu riyâzât ve mücâhedât, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, Yüce Allah'ın, kendi üzerine hükmettiği gibi, kulun kesbine de taalluk ettiği gibidir. Bu sebeple, Hakk Yolcusu'nun riyâzât ve mücâhedâtı, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, nefse ait hazlardan ve muhalefetlerden uzaklaşmakla sınırlı ve hudutlu değildir. Aksine, bu riyâzât ve mücâhedât, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, Yüce Allah'ın, kendi üzerine hükmettiği gibi, kulun kesbine de taalluk ettiği gibidir. Bu sebeple, Hakk Yolcusu'nun riyâzât ve mücâhedâtı, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, nefse ait hazlardan ve muhalefetlerden uzaklaşmakla sınırlı ve hudutlu değildir. Aksine, bu riyâzât ve mücâhedât, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, Yüce Allah'ın, kendi üzerine hükmettiği gibi, kulun kesbine de taalluk ettiği gibidir. Bu sebeple, Hakk Yolcusu'nun riyâzât ve mücâhedâtı, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, nefse ait hazlardan ve muhalefetlerden uzaklaşmakla sınırlı ve hudutlu değildir. Aksine, bu riyâzât ve mücâhedât, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, Yüce Allah'ın, kendi üzerine hükmettiği gibi, kulun kesbine de taalluk ettiği gibidir. Bu sebeple, Hakk Yolcusu'nun riyâzât ve mücâhedâtı, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, nefse ait hazlardan ve muhalefetlerden uzaklaşmakla sınırlı ve hudutlu değildir. Aksine, bu riyâzât ve mücâhedât, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, Yüce Allah'ın, kendi üzerine hükmettiği gibi, kulun kesbine de taalluk ettiği gibidir. Bu sebeple, Hakk Yolcusu'nun riyâzât ve mücâhedâtı, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, nefse ait hazlardan ve muhalefetlerden uzaklaşmakla sınırlı ve hudutlu değildir. Aksine, bu riyâzât ve mücâhedât, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, Yüce Allah'ın, kendi üzerine hükmettiği gibi, kulun kesbine de taalluk ettiği gibidir. Bu sebeple, Hakk Yolcusu'nun riyâzât ve mücâhedâtı, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, nefse ait hazlardan ve muhalefetlerden uzaklaşmakla sınırlı ve hudutlu değildir. Aksine, bu riyâzât ve mücâhedât, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, Yüce Allah'ın, kendi üzerine hükmettiği gibi, kulun kesbine de taalluk ettiği gibidir. Bu sebeple, Hakk Yolcusu'nun riyâzât ve mücâhedâtı, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, nefse ait hazlardan ve muhalefetlerden uzaklaşmakla sınırlı ve hudutlu değildir. Aksine, bu riyâzât ve mücâhedât, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, Yüce Allah'ın, kendi üzerine hükmettiği gibi, kulun kesbine de taalluk ettiği gibidir. Bu sebeple, Hakk Yolcusu'nun riyâzât ve mücâhedâtı, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, nefse ait hazlardan ve muhalefetlerden uzaklaşmakla sınırlı ve hudutlu değildir. Aksine, bu riyâzât ve mücâhedât, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, Yüce Allah'ın, kendi üzerine hükmettiği gibi, kulun kesbine de taalluk ettiği gibidir. Bu sebeple, Hakk Yolcusu'nun riyâzât ve mücâhedâtı, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, nefse ait hazlardan ve muhalefetlerden uzaklaşmakla sınırlı ve hudutlu değildir. Aksine, bu riyâzât ve mücâhedât, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, Yüce Allah'ın, kendi üzerine hükmettiği gibi, kulun kesbine de taalluk ettiği gibidir. Bu sebeple, Hakk Yolcusu'nun riyâzât ve mücâhedâtı, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, nefse ait hazlardan ve muhalefetlerden uzaklaşmakla sınırlı ve hudutlu değildir. Aksine, bu riyâzât ve mücâhedât, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, Yüce Allah'ın, kendi üzerine hükmettiği gibi, kulun kesbine de taalluk ettiği gibidir. Bu sebeple, Hakk Yolcusu'nun riyâzât ve mücâhedâtı, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, nefse ait hazlardan ve muhalefetlerden uzaklaşmakla sınırlı ve hudutlu değildir. Aksine, bu riyâzât ve mücâhedât, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, Yüce Allah'ın, kendi üzerine hükmettiği gibi, kulun kesbine de taalluk ettiği gibidir. Bu sebeple, Hakk Yolcusu'nun riyâzât ve mücâhedâtı, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, nefse ait hazlardan ve muhalefetlerden uzaklaşmakla sınırlı ve hudutlu değildir. Aksine, bu riyâzât ve mücâhedât, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, Yüce Allah'ın, kendi üzerine hükmettiği gibi, kulun kesbine de taalluk ettiği gibidir. Bu sebeple, Hakk Yolcusu'nun riyâzât ve mücâhedâtı, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, nefse ait hazlardan ve muhalefetlerden uzaklaşmakla sınırlı ve hudutlu değildir. Aksine, bu riyâzât ve mücâhedât, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, Yüce Allah'ın, kendi üzerine hükmettiği gibi, kulun kesbine de taalluk ettiği gibidir. Bu sebeple, Hakk Yolcusu'nun riyâzât ve mücâhedâtı, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, nefse ait hazlardan ve muhalefetlerden uzaklaşmakla sınırlı ve hudutlu değildir. Aksine, bu riyâzât ve mücâhedât, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, Yüce Allah'ın, kendi üzerine hükmettiği gibi, kulun kesbine de taalluk ettiği gibidir. Bu sebeple, Hakk Yolcusu'nun riyâzât ve mücâhedâtı, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, nefse ait hazlardan ve muhalefetlerden uzaklaşmakla sınırlı ve hudutlu değildir. Aksine, bu riyâzât ve mücâhedât, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, Yüce Allah'ın, kendi üzerine hükmettiği gibi, kulun kesbine de taalluk ettiği gibidir. Bu sebeple, Hakk Yolcusu'nun riyâzât ve mücâhedâtı, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, nefse ait hazlardan ve muhalefetlerden uzaklaşmakla sınırlı ve hudutlu değildir. Aksine, bu riyâzât ve mücâhedât, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, Yüce Allah'ın, kendi üzerine hükmettiği gibi, kulun kesbine de taalluk ettiği gibidir. Bu sebeple, Hakk Yolcusu'nun riyâzât ve mücâhedâtı, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, nefse ait hazlardan ve muhalefetlerden uzaklaşmakla sınırlı ve hudutlu değildir. Aksine, bu riyâzât ve mücâhedât, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, Yüce Allah'ın, kendi üzerine hükmettiği gibi, kulun kesbine de taalluk ettiği gibidir. Bu sebeple, Hakk Yolcusu'nun riyâzât ve mücâhedâtı, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, nefse ait hazlardan ve muhalefetlerden uzaklaşmakla sınırlı ve hudutlu değildir. Aksine, bu riyâzât ve mücâhedât, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, Yüce Allah'ın, kendi üzerine hükmettiği gibi, kulun kesbine de taalluk ettiği gibidir. Bu sebeple, Hakk Yolcusu'nun riyâzât ve mücâhedâtı, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, nefse ait hazlardan ve muhalefetlerden uzaklaşmakla sınırlı ve hudutlu değildir. Aksine, bu riyâzât ve mücâhedât, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, Yüce Allah'ın, kendi üzerine hükmettiği gibi, kulun kesbine de taalluk ettiği gibidir. Bu sebeple, Hakk Yolcusu'nun riyâzât ve mücâhedâtı, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, nefse ait hazlardan ve muhalefetlerden uzaklaşmakla sınırlı ve hudutlu değildir. Aksine, bu riyâzât ve mücâhedât, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, Yüce Allah'ın, kendi üzerine hükmettiği gibi, kulun kesbine de taalluk ettiği gibidir. Bu sebeple, Hakk Yolcusu'nun riyâzât ve mücâhedâtı, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, nefse ait hazlardan ve muhalefetlerden uzaklaşmakla sınırlı ve hudutlu değildir. Aksine, bu riyâzât ve mücâhedât, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, Yüce Allah'ın, kendi üzerine hükmettiği gibi, kulun kesbine de taalluk ettiği gibidir. Bu sebeple, Hakk Yolcusu'nun riyâzât ve mücâhedâtı, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, nefse ait hazlardan ve muhalefetlerden uzaklaşmakla sınırlı ve hudutlu değildir. Aksine, bu riyâzât ve mücâhedât, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, Yüce Allah'ın, kendi üzerine hükmettiği gibi, kulun kesbine de taalluk ettiği gibidir. Bu sebeple, Hakk Yolcusu'nun riyâzât ve mücâhedâtı, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, nefse ait hazlardan ve muhalefetlerden uzaklaşmakla sınırlı ve hudutlu değildir. Aksine, bu riyâzât ve mücâhedât, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, Yüce Allah'ın, kendi üzerine hükmettiği gibi, kulun kesbine de taalluk ettiği gibidir. Bu sebeple, Hakk Yolcusu'nun riyâzât ve mücâhedâtı, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, nefse ait hazlardan ve muhalefetlerden uzaklaşmakla sınırlı ve hudutlu değildir. Aksine, bu riyâzât ve mücâhedât, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, Yüce Allah'ın, kendi üzerine hükmettiği gibi, kulun kesbine de taalluk ettiği gibidir. Bu sebeple, Hakk Yolcusu'nun riyâzât ve mücâhedâtı, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, nefse ait hazlardan ve muhalefetlerden uzaklaşmakla sınırlı ve hudutlu değildir. Aksine, bu riyâzât ve mücâhedât, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, Yüce Allah'ın, kendi üzerine hükmettiği gibi, kulun kesbine de taalluk ettiği gibidir. Bu sebeple, Hakk Yolcusu'nun riyâzât ve mücâhedâtı, insân-ı kâmilin mertebesine ulaşmak için, nefse ait hazlardan ve muhalefetlerden uzaklaşmakla sınırlı ve hudutlu değildir. Aksine, bu riy

İmdi bizlere nazaran âlem-i melekût, âlem-i şehâdetin muharrikidir. Ve âlem-i şehâdet, Allah Teâlâ hazretleri cânibinden hikmet olmak üzere, âlem-i melekûtun taht-ı kahrında ve teshîrindedir. Âlem-i melekûtun bu tasarrufa istihkâkı, kendi nefsinden ve zâtından değildir. Belki tedbîrât-ı ilâhiyyedeki hikmet bunu iktizâ etmiştir. Âlem-i şehâdetten hiçbir hareket ve sükûn ve ekl ve şürb ve kelâm ve sükût ve samt sâdır olmaz. İllâki âlem-i gaybdan sudûr eder. Ve bu hükmün îzâhân beyânı budur ki hayvânın hareketi, ancak kasd ve irâdeden neş’et eder. Ve kasd ve irâde ise amel-i kalbden olup, âlem-i hissde görünmez. Binâenaleyh bu amel-i kalb, âlem-i gayb cinsindendir. Ve hissen meşhûd olan hareket ve onun emsâli âlem-i şehâdet cinsindendir. Ve bizim indimizde âlem-i şehâdet, âdet olarak hiss ile o âlem-i şehâdetin cinsinden her bir idrâk ettiğimiz şeydir. Ve âlem-i gayb ise âdeten hissimize zâhir olmayan şeyde bizim haber-i şerʻî ve nazar-ı fikrî, yaʻnî basar-ı basîret ile idrâk ettiğimizdir.&#10024;

Şimdi bize göre melekût âlemi, şehâdet âleminin hareket ettiricisidir. Ve şehâdet âlemi, Yüce Allah tarafından bir hikmet olarak, melekût âleminin kahredici etkisi ve teshiri altındadır. Melekût âleminin bu tasarrufa layık olması, kendi nefsinden ve zâtından değildir. Aksine, ilâhî tedbirlerdeki hikmet bunu gerektirmiştir. Şehâdet âleminden hiçbir hareket ve duruş, yeme ve içme, konuşma ve susma ve sessizlik meydana gelmez. Ancak gayb âleminden meydana gelir. Ve bu hükmün açıklayıcı beyanı şudur ki, hayvanın hareketi ancak kasıt ve irâdeden kaynaklanır. Kasıt ve irâde ise kalbin fiilinden olup, his âleminde görünmez. Bu sebeple bu kalbin fiili, gayb âlemi cinsindendir. Ve hissen görünen hareket ve onun benzerleri şehâdet âlemi cinsindendir. Ve bizim katımızda şehâdet âlemi, âdet olarak his ile o şehâdet âleminin cinsinden her bir idrak ettiğimiz şeydir. Gayb âlemi ise âdeten hissimize görünmeyen şeyde bizim şer'î haber ve fikrî bakış, yani basiret gözü ile idrak ettiğimizdir.

İmdi biz deriz ki: Âlem-i şehâdet nasıl zâhir gözü ile görülürse âlem-i gayb da basîret ve bâtın gözüyle görülür. Ve zâhir gözü karanlık olduğu ve önüne ecsâm-ı kesîfe hâil olduğu vakit göremez. Bunlar ona hicâb olur. Ancak bu hicâblar kalktığı vakit görür. Ve ancak bu mevâni‘ mürtefiʻ ve aydınlık, mahsüsât üzerine yayıldığı vakit, basar, mubsarâtı idrâk eder. Binâenaleyh çeşm-i zâhirin idrâki gözün nûruna ve güneşin ziyâsına veyâ diğer ziyâlardan bir ziyâya makrûn olur.&#10024;

Şimdi biz deriz ki: Görünen âlem nasıl dış gözle görülürse, gayb âlemi de içgörü ve iç gözle görülür. Ve dış göz karanlık olduğu ve önüne yoğun cisimler engel olduğu zaman göremez. Bunlar ona perde olur. Ancak bu perdeler kalktığı zaman görür. Ve ancak bu engeller ortadan kalktığı ve aydınlık, duyularla algılanan şeyler üzerine yayıldığı zaman, göz, görülen şeyleri algılar. Bu sebeple dış gözün algılaması, gözün nuruna ve güneşin ışığına veya diğer ışıklardan bir ışığa bağlı olur.

Ayn-ı basîret dahi ayn-ı basar gibidir. Ve o ayn-ı basîretin hicâbı ve perdesi, irtikâb-ı maasî sebebiyle kalbe ârız olan örtüdür. Ve şehevât-ı nefsâniyyedir. Ve vücûd-i Hakk’ın gayri iʻtibâr olunan suver-i mahsüsâta alâkadır. Ve diğer bunlara benzeyen hicâblardır. İşte bu hicâbât ayn-ı basîret ile idrâk-ı melekût yaʻnî âlem-i gayb arasına hâil olur. Ve insân kalbinin âyînesine kasd ve teveccüh ederek, ona ârız olan her bir hicâb zâil oluncaya kadar envâ‘-i mücâhedât ve riyâzât ile onu parlattığı ve sildiği vakit, o âyîne-i kalbin cilâsı, âlem-i gayba yayılmış olan nûr ile ictimâʻ eder. Ve bu ictimâʻ sebebiyle ehl-i melekûtu peyderpey görür. Ve âlem-i gayba münbasıt olan o nûr, âlem-i mahsüsâtta şems menzilesindedir. Bu nûr indinde ayn-ı basîretin yaʻnî kalb gözünün nûru, nûr-i temyîz ile ictimâʻ edip mugâyyebât, olduğu hâl üzere münkeşif olur. Şu kadar var ki çeşm-i hiss ile çeşme-i kalb arasında ince bir fark vardır. O farkın beyânı budur ki: Muhakkak çeşm-i hiss, yaʻnî basar-ı ma‘hûdu, duvar ve ifrât derecede uzaklık ve ifrât derecede yakınlık ve ecsâm-ı kesife ihcâb edip idrâki murâd eden kimse ile idrâk edilecek olan şey arasına hâil olur. Ve bu hâl âlem-i hissde âdet olarak zâhir olan bir kusûr ve aczdir.&#10024;

Basiret gözü de dış göz gibidir. O basiret gözünün perdesi ve örtüsü, günah işleme sebebiyle kalbe arız olan örtüdür. Ve nefsin şehvetleridir. Ve Hakk'ın varlığından başka itibar edilen özel şekillere olan ilgidir. Ve bunlara benzeyen diğer perdelerdir. İşte bu perdeler, basiret gözü ile melekût âlemini yani gayb âlemini idrak etme arasına engel olur. Ve insan kalbinin aynasına yönelip, ona arız olan her bir perde yok oluncaya kadar çeşitli mücâhedât ve riyâzât ile onu parlattığı ve sildiği zaman, o kalp aynasının cilası, gayb âlemine yayılmış olan nur ile birleşir. Ve bu birleşme sebebiyle melekût ehli olanları peyderpey görür. Ve gayb âlemine yayılmış olan o nur, duyular âleminde güneş gibidir. Bu nur katında basiret gözünün yani kalp gözünün nuru, temyiz nuru ile birleşip gayb âlemindeki şeyler, olduğu hâl üzere açığa çıkar. Şu kadar var ki, duyu gözü ile kalp gözü arasında ince bir fark vardır. O farkın açıklaması şudur: Muhakkak duyu gözü yani bilinen dış gözü, duvar ve aşırı derecede uzaklık ve aşırı derecede yakınlık ve yoğun cisimler perdeler ve idrak etmek isteyen kimse ile idrak edilecek olan şey arasına engel olur. Ve bu hâl, duyu âleminde âdet olarak ortaya çıkan bir kusur ve acizliktir.

Meselâ bakmak istediğimiz bir manzaranın önüne bir adam gelse, onun vücûd-i kesîfi gözümüze perde olur. Nazarımız o kesâfetten nüfûz edip o manzarayı göremez. Bu adem-i rü’yet çeşm-i hiss için bir kusûr ve aczdir. Fakat âlem-i hissin âdeti böyledir. Ve nebî veyâhûd velî baʻzen bu âlem-i hissin âdetini hark eder ve yırtar. Nitekim (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz “Ben sizi verâ-i zahrımdan görürüm.” buyurdular. Hâlbuki âlem-i hissin âdeti bir insânın önünden gözleriyle görmesi idi. Arkadan görmek ise hark-ı âdettir. Ve zamânımızda efkâr-ı münevvere ashâbından bulunduklarını iddiâ eden birçok câhiller bu hark-ı âdeti inkâr ederler. Hâlbuki keşfiyyât-ı fenniyye bu humekânın inkâr-ı cahilânelerine peyderpey cevâb vermekte ise de onlar bunun dahi farkında değildirler. Meselâ gözün önüne bir cism-i kesîf gelince ilerisini görememesi âlem-i hissde bir âdet iken röntgen şuâ‘ının keşfi bu âdeti bir dereceye kadar hark etti ve yırttı. Demek ki âlem-i hissde vâkiʻ olan âdâtın baʻzı vesâit ile harkı kâbil imiş. İmdi bu hark-ı âdet için daha birçok vesâit-i mektûme vardır ki onlar bu cehele-i münkirînin mechûlüdür.&#10024;

Örneğin, bakmak istediğimiz bir manzaranın önüne bir adam gelse, onun yoğun bedeni gözümüze perde olur. Bakışımız o yoğunluktan geçip o manzarayı göremez. Bu görememe durumu, duyu organı olan göz için bir kusur ve acizliktir. Fakat duyu âleminin âdeti böyledir. Ve peygamber veya veli bazen bu duyu âleminin âdetini bozar ve yırtar. Nitekim (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz "Ben sizi sırtımın arkasından görürüm." buyurdular. Hâlbuki duyu âleminin âdeti bir insanın önünden gözleriyle görmesi idi. Arkadan görmek ise âdeti bozmaktır. Ve zamanımızda aydın fikirli kişilerden olduklarını iddia eden birçok cahil, bu âdeti bozmayı inkâr ederler. Hâlbuki fennî keşifler, bu ahmakların cahilce inkârlarına peyderpey cevap vermekte ise de onlar bunun dahi farkında değildirler. Örneğin, gözün önüne yoğun bir cisim gelince ilerisini görememesi duyu âleminde bir âdet iken, röntgen ışınının keşfi bu âdeti bir dereceye kadar bozdu ve yırttı. Demek ki duyu âleminde meydana gelen âdetlerin bazı vasıtalar ile bozulması mümkün imiş. Şimdi bu âdeti bozmak için daha birçok gizli vasıta vardır ki onlar bu inkârcı cahillerin bilmediği şeylerdir.

İmdi evliyâ hakkında ibtidâ-i mükâşefât, onların sülûklerinin evvelindedir. Ve muhakkak mürîde en evvel keşf olunan şey, âlem-i mahsüsâttandır ki o mürîd keşfi cümlesinden olarak gelmekte olan bir adamı görür. Yâhûd onu ne hâlde bulunuyorsa o hâl üzere görür. Hâlbuki o mürîd Mekke-i Mükerreme’de iken gördüğü cihetle kendisiyle mer’î olan kimse aralarında buʻd-i müfrit ve ecsâm-ı kesîfe vardır. Ve meselâ kendisi Fâs gibi aksâ-yı Mağrib’de bulunduğu hâlde Ka‘be’yi görür. Bu rü’yete buʻd-i müfrît ve ecsâm-ı kesîfe mâni‘ olmaz. Bunlar ise âdeten âlem-i hissde mâni‘-i rü’yet idiler. Buʻd-i müfrit olduğu hâlde sadânın işitilmesi de böyledir. Bu hark-ı âdeti münkir olan cehele-i bî-dîne de kezâlik keşfîyât-ı fenniyye-i ahîre cevâb vermektedir. Nitekim İstanbul ile Londra ve Paris aralarında buʻd-i müfrit bulunduğu hâlde telsiz telefon vâsıtasıyla İstanbul’da buralardaki nutukları ve konserleri dinlemek mümkün olmaktadır. Ve ihtimâl ki âtî-i karîbde mekân-ı baʻîddeki bir adamı da diğer bir vâsıta ile görmek de mümkün olacaktır. Fakat fennin vesâiti külfetli ve cüz’î bir ârıza-i tabîiyye ile halel-dâr olabilecek bir şeydir.&#10024;

Şimdi, evliyâ hakkında başlangıçtaki keşifler, onların Hakk Yolculuklarının başındadır. Ve muhakkak ki müride en önce keşfedilen şey, duyular âlemindendir ki o mürid, keşfi cümlesinden olarak gelmekte olan bir adamı görür. Yahut onu hangi halde bulunuyorsa o hal üzere görür. Halbuki o mürid Mekke-i Mükerreme'de iken gördüğü için kendisiyle görülen kimse arasında aşırı uzaklık ve yoğun cisimler vardır. Ve örneğin kendisi Fas gibi en uzak Batı'da bulunduğu halde Kâbe'yi görür. Bu görmeye aşırı uzaklık ve yoğun cisimler engel olmaz. Bunlar ise âdeten duyular âleminde görmeye engel idiler. Aşırı uzaklık olduğu halde sesin işitilmesi de böyledir. Bu âdeti bozan durumu inkâr eden dinsiz cahillere de aynı şekilde son fennî keşifler cevap vermektedir. Nasıl ki İstanbul ile Londra ve Paris arasında aşırı uzaklık bulunduğu halde telsiz telefon vasıtasıyla İstanbul'da buralardaki konuşmaları ve konserleri dinlemek mümkün olmaktadır. Ve ihtimal ki yakın gelecekte uzak bir mekândaki bir adamı da başka bir vasıta ile görmek de mümkün olacaktır. Fakat fennin vasıtaları külfetli ve cüz'î bir tabiî arıza ile bozulabilecek bir şeydir.

Velâkin bâlâda îzâh olunan rü’yet-i kalb avârız-ı tabîiyye ile halel-dâr olabilecek mâhiyette değildir. Evâil-i hâllerinde mürîdler indinde bu gibi hark-ı âdetler çok vâkiʻ olur. Hz. Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) “Allah Teâlâ’ya hamd olsun ben bunu zevk ettim. Ve kendi nefsimde bu gibi havârık-ı âdât vâkiʻ oldu.” buyururlar. Ve eğer kendisinden havârık zuhûr eden mürîd, inâyet-i ilâhiyye ve verâset-i nebeviyye ile ihtisâs ehlinden olursa, baʻdehu bu âlem-i mahsüsâttan olan keşifden terakkî ve intikâl edip ehl-i melekûtu peyderpey görür. Ve eğer bu hark-ı âdet keyfiyyeti mürîdden munkatıʻ olmayıp devâm üzere olursa böyle kimselere ıstılâh-ı muhakkıkînde “budelâ’” taʻbîr olunur.&#10024;

Ancak yukarıda açıklanan kalbî görüş, doğal arızalarla bozulabilecek nitelikte değildir. Müridlerin ilk hallerinde bu gibi âdet dışı olaylar çokça meydana gelir. Hz. Şeyh-i Ekber (Allah ondan razı olsun) "Allah Teâlâ'ya hamd olsun, ben bunu tattım. Ve kendi nefsimde bu gibi âdet dışı olaylar meydana geldi." buyururlar. Ve eğer kendisinden âdet dışı olaylar zuhur eden mürid, ilahi inayet ve peygamberlik mirası ile ihtisas (özel bilgi ve yetenek) ehlinden olursa, daha sonra bu duyular âleminden olan keşiften ilerleyip geçerek melekût (melekler âlemi) ehlini peyderpey görür. Ve eğer bu âdet dışı olay niteliği müridden kesilmeyip devamlı olursa, böyle kimselere muhakkiklerin (gerçekleri araştıranların) ıstılahında "budelâ" (Allah dostları, veliler) denir.

Maʻlûm olsun ki “budelâ’” yedi kimseden ibâret olup, bunlar yeryüzünde me’mûr-i ilâhîdirler. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) Fütûhât-ı Mekkiyye’nin 198. Bâb’ının otuzuncu faslında, bunlara “abdâl” dahi tesmiye edip buyurmuşlardır ki: “Hakk Subhânehu ve Teâlâ yeryüzünü yedi iklîm yapmıştır. Ve hâss kullarından yedi kimseyi intihâb etmiştir. Ve onların adını “abdâl” koymuştur. Ve her iklîmin vücûdunu o yedi kimseden biri ile hıfz eyler. Ben Mekke-i Mükerreme hareminde onlar ile cem‘ oldum. Ve onlara selâm verdim. Ve onlar bana selâm verdiler. Ve onlar ile mükâleme ettim.”&#10024;

Bilinmeli ki "budelâ" yedi kişiden oluşur ve bunlar yeryüzünde ilâhî görevlilerdir. Şeyh-i Ekber (Allah ondan razı olsun) Fütûhât-ı Mekkiyye'nin 198. Bölümünün otuzuncu faslında, bunlara "abdâl" da adını vererek şöyle buyurmuştur: "Yüce ve noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah yeryüzünü yedi iklime ayırmıştır. Ve özel kullarından yedi kişiyi seçmiştir. Ve onların adını 'abdâl' koymuştur. Ve her iklimin varlığını o yedi kişiden biriyle korur. Ben Mekke-i Mükerreme hareminde onlarla bir araya geldim. Ve onlara selâm verdim. Ve onlar bana selâm verdiler. Ve onlarla konuştum."

Ve eğer hark-ı âdet mürîde vakit vakit aralık ve fasıla verirse böyle olan kimse ya vâris veyâ sâhibi feterât olan âbiddir. Vârisden murâd hulkan ve irfânen kemâlât-ı Muhammediyyeye nâil olan kimsedir. Ve bu zât-ı saâdet-simât ale’l-ekser ibâdullahı irşâda me’mûr olduğundan bi-hasebi’l-vazife kendisine havârıkın devâmı lâzım değildir. İrşâda müstaid olan kulûb-i zaîfeyi te’nîs ve tatmîn için ara sıra kendisinden hark-ı âdet vâkiʻ olur. Ve sâhib-i feterât olan âbidden murâd dahi henüz hicâb-ı nûrânîden halâs olmamış olan sâlik-i âbiddir ki onda hark-ı âdet telezzüzü vardır. Bu telezzüze olan meyli hasebiyle, hark-ı âdetin inkıtâʻında yenisine intizâren saʻy ve ibâdâtını tezyîd eder. Binâenaleyh bu hark-ı âdet min-tarafillah kendisine bir tâziyâne-i şevk olur. Bu zikr olunan hark-ı âdet âlem-i mahsüsâta âid olan kısımdır.&#10024;

Ve eğer âdet dışı olay müride zaman zaman aralık ve fasıla verirse, böyle olan kimse ya vâris ya da fetret sahibi bir âbiddir. Vâristen kasıt, yaratılış ve irfan bakımından Muhammedî kemallere ulaşmış kimsedir. Ve bu saadet nişanlı zât, çoğunlukla Allah'ın kullarını irşat etmekle görevli olduğundan, görevi gereği kendisine âdet dışı olayların devamı gerekli değildir. İrşada yatkın zayıf kalpleri yatıştırmak ve tatmin etmek için ara sıra kendisinden âdet dışı olay meydana gelir. Ve fetret sahibi âbidden kasıt ise, henüz nûrânî perdeden kurtulmamış olan, âdet dışı olaydan zevk alma eğilimi olan sâlik-i âbiddir. Bu zevk alma eğilimi sebebiyle, âdet dışı olayın kesintiye uğramasında yenisine intizar ederek çabasını ve ibadetlerini artırır. Bu sebeple bu âdet dışı olay, Allah tarafından kendisine bir şevk kamçısı olur. Bu zikredilen âdet dışı olay, duyular âlemine ait olan kısımdır.

Âlem-i basîrete gelince ona hicâb yoktur. Çünkü âlem-i gayb ile ayn-ı basîret arasında mesâfe ve buʻd ve kurb-i müfrit yoktur. Ve ayn-ı basîretin hicâbı ancak kalbe müstevlî olan gıtâ ve gaflet ve kibirdir. Ve bu hicâblar mücâhede ile mürtefiʻ ve kalb aynası silinerek mücellâ olduğu ve pasdan silinerek temizlenip kendisine mukâbil olan şeyin aks etmesine müstaid bulunduğu vakit, âlem-i gaybın suveri lâyıh ve zâhir olur. Lâkin zikr ettiğimiz gibi her ne kadar ayn-ı basîret her bir şeye tahallül eder ve ona her şey münkeşif olur ve âlem-i basîret için hicâb olmaz ve ayn-ı basîret mugâyyebâtı müşâhededen munkatıʻ olmaz ise de burada başka bir hicâb-ı ilâhî vâkiʻ olur. Bu hicâb dahi nûrânî bir hicâbdır. Yaʻnî bu hicâb hazarât-i vücûdiyyede, yaʻnî vücûd-i mutlakın merâtibinde tekevvün eden mugâyyebât üzerine “Cevâd” ismi hazretinden munbasıt ve müstevlî olup, fakat bu muğayyebatın cümlesine âmm olmayan nûrdur. Yaʻnî ayn-ı basîreti münevver olan bir kimse âlem-i gayba nazar ettiği vakit mugâyyebâtın hepsini birden müşâhede edemez. Ancak sen, son derece safâ ve cilâ içinde olmak ile berâber Allah Teâlâ sana mugâyyebâttan ne mikdârını göstermek murâd etmiş ise onlardan sana o kadarı münkeşif olur. İşte bu hâl âlem-i gaybı müşâhededen basar-ı basîretin munkatıʻ olmamasıyla berâber, o basar-ı basîrete cânib-i Hakk’tan çekilmiş olan diğer bir perdedir. Ve bu hâl makâm-ı vahydir ve bu hâle delîlimiz nefsimiz için bizim ona zevkimizdir. Yaʻnî bu hâl bizim nefsimizde vâkiʻ olduğu ve bu hâli biz zevkan bildiğimiz cihetle böyle hükm ettik. Bu hâl ancak bizim nefsimize delîl olur. Başkalarına delîl olamaz. Ve bizim gayrimiz yaʻnî bu hâle zevkan muttaliʻ olmayanlar için delil, Hakk Teâlâ’nın ...أدرِي مَا يفعَل ن ال قل&#10024;

Basiret âlemine gelince, ona perde yoktur. Çünkü gayb âlemi ile basiret gözü arasında mesafe, uzaklık ve aşırı yakınlık yoktur. Basiret gözünün perdesi ancak kalbe hâkim olan örtü, gaflet ve kibirdir. Bu perdeler mücâhede ile ortadan kalktığında ve kalp aynası silinerek parladığında ve pastan temizlenip kendisine karşılık gelen şeyi yansıtmaya hazır bulunduğunda, gayb âleminin suretleri belirir ve görünür olur. Lâkin zikrettiğimiz gibi, her ne kadar basiret gözü her bir şeye nüfuz etse ve ona her şey açılsa ve basiret âlemi için perde olmasa ve basiret gözü gaybî şeyleri müşâhededen kesilmese de, burada başka bir ilâhî perde meydana gelir. Bu perde de nûrânî bir perdedir. Yani bu perde, vücûd mertebelerinde, yani mutlak varlığın mertebelerinde oluşan gaybî şeyler üzerine “Cevâd” isminden yayılan ve hâkim olan, fakat bu gaybî şeylerin hepsine âmm olmayan bir nurdur. Yani basiret gözü nurlanmış olan bir kimse gayb âlemine baktığı zaman gaybî şeylerin hepsini birden müşâhede edemez. Ancak sen, son derece safâ ve cilâ içinde olmakla beraber, Yüce Allah sana gaybî şeylerden ne kadarını göstermek murâd etmiş ise, onlardan sana o kadarı açılır. İşte bu hâl, gayb âlemini müşâhededen basiret gözünün kesilmemesiyle beraber, o basiret gözüne Hak tarafından çekilmiş olan diğer bir perdedir. Bu hâl vahiy makamıdır ve bu hâle delilimiz nefsimiz için bizim ona zevkimizdir. Yani bu hâl bizim nefsimizde meydana geldiği ve bu hâli biz zevkan bildiğimiz cihetle böyle hükmettik. Bu hâl ancak bizim nefsimize delil olur. Başkalarına delil olamaz. Bizim dışımızdakiler, yani bu hâle zevkan muttali olmayanlar için delil, Yüce Allah’ın "...أدرِي مَا يفعَل ن ال قل" (Ne yapacağımı bilmem) sözüdür.

ِي ی kavlidir.

İmdi safâ-i nebevî son derece olmakla berâber mugâyyebât-ı umûr, Hakk Teâlâ’nın kendisine bildirdiği ve keşf ettiği kadar olursa kendisine iğne burnu kadar yol açılmamış olan bir velînin hâli nasıl olur? Var kıyâs et! Ve işte bu ancak hicâb-ı ilâhîdir. Ve bu hicâb-ı ilâhî&#10024;

Şimdi, peygamberlik safiyeti son derece olmakla beraber, gaybî işler, Yüce Allah'ın kendisine bildirdiği ve keşfettirdiği kadar olursa, kendisine iğne ucu kadar yol açılmamış olan bir velinin hâli nasıl olur? Var kıyas et! Ve işte bu ancak ilâhî perdedir. Ve bu ilâhî perde

َََِس 11 Kitâb-ı Azîz’de beyân buyrulmuştur. O da bu âyet-i kerîmededir كان َ لِبوَمَا (Şûrâ, 42:51) Ve âyet-i kerîmede, َ بِإِذنِه ِ مَا يَشَاء فَيویح (Şûrâ, 42:51) yaʻnî “Dilediği şeyi kendi izniyle vahy&#10024;

Kitâb-ı Azîz'de (Kur'an-ı Kerim'de) beyan buyrulmuştur. O da bu ayet-i kerimededir: "كان َ لِبوَمَا" (Şûrâ, 42:51) Ve ayet-i kerimede, "َ بِإِذنِه ِ مَا يَشَاء فَيویح" (Şûrâ, 42:51) yani "Dilediği şeyi kendi izniyle vahyeder."

ِي

َّ eder.” kavli basar-ı basîretin müşâhededeki haddine işâret olduğu gibi َِّلَّ مَا يویح َ إِیل إِن أتَّبِع إ&#10024;

"Ben ancak bana vahyedilene uyarım." sözü, basiret gözünün müşahededeki sınırına işaret ettiği gibi,

ي (Ahkâf, 46:9) kavli dahi kezâlik âlem-i gaybdan kendisine keşf olunan şeyin mikdârına işârettir.&#10024;

"De ki: Ben peygamberlerin ilki değilim." (Ahkâf, 46:9) sözü de aynı şekilde gayb âleminden kendisine keşfedilen şeyin miktarına işarettir.

İmdi o zât-ı muhterem keşf olunan şeyin te’sîrini âlem-i şehâdette görüp bu hadd ve mikdâr üzerine söz söyler de “Böyle olacak, böyle olmayacak ve onun âkıbet emri bunadır.” der. Ve bu ihbârâtın cümlesi kendisine vâkiʻ olan keşf mikdârı üzerinedir. Ve bu beyândan anlaşılır ki evliyâullahın âlem-i şehâdette kıyâmete kadar hâdis olacak olan vukûʻât hakkındaki ihbârâtı ancak kendilerine vâkiʻ olan keşf mikdârıdır. Ve işte bu ayn-ı basîreti açık olan zevâtı muhteremeye karşı bir hicâb-ı ilâhîdir ki kişi âyîne-i kalbini tecliyede son dereceye bâliğ olsa bile bu hicâbın ref‘i, delîl ile aklen ref‘ olunamaz. Yaʻnî böyle bir kimse aklen ne kadar teemmül ve tefekkür ederse etsin bu hicâbın ref‘ini maʻkûl gösterebilecek bir delîl bulamaz. Adem-i imkânın sebebi budur ki bu hicâb, ancak maʻlûmât-ı gayr-i mütenâhîye müteallik olan ilm-i ezelîdir. Yaʻnî esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye nâ-mütenâhîdir. Ve ilm-i ezelî-i ilâhîde sâbit olan bu esmâ ve sıfâtın suver-i ilmiyyeleri de bi’t-tabiʻ nâ-mütenâhîdir. Hâlbuki gayriyyet-i iʻtibâriyye ile zâhir olan vücûd-i mukayyede münhasır bulunan her bir şey mütenâhîdir. Zîrâ o vücûd bir hadd ve bir kayd sâhibidir. Binâenaleyh o vücûd-i mukayyedin ayn-ı basîreti, vücûd-i mutlakın merâtibinin vecihlerinden herhangi bir vech ile o vücûdda dâhil olan şeyi keşf edebilir. Yaʻnî vücûd-i mukayyed vücûd-i mutlakın bilcümle şuûnâtını ihâta ile keşf edemez. Belki onda dâhil olan vücûh-ı şuûnât-ı ilâhiyyeden herhangi bir vechi keşf edebilir. İhâta-i külliyye ancak bu şuûnâtın sâhibi olan Allahu Zü’l-Celâl hazretlerine mahsûsdur. Ve abd-i hâdisin ilmi, ilm-i kadîmi aslâ ihâta edemez.&#10024;

Şimdi o saygıdeğer kişi, keşfedilen şeyin etkisini görünen âlemde görüp bu sınır ve miktar üzerine söz söyler de "Böyle olacak, böyle olmayacak ve onun sonu şuna varacak." der. Ve bu haberlerin hepsi, kendisine meydana gelen keşfin miktarı üzerinedir. Ve bu açıklamadan anlaşılır ki evliyanın görünen âlemde kıyamete kadar meydana gelecek olaylar hakkındaki haberleri ancak kendilerine meydana gelen keşfin miktarıdır. Ve işte bu, basiret gözü açık olan saygıdeğer kişilere karşı bir ilâhî perdedir ki kişi kalp aynasını parlatmada son dereceye ulaşsa bile bu perdenin kalkması, delil ile aklen kaldırılamaz. Yani böyle bir kimse aklen ne kadar derin düşünür ve tefekkür ederse etsin, bu perdenin kalkmasını makul gösterebilecek bir delil bulamaz. İmkânsızlığın sebebi budur ki bu perde, ancak sonsuz bilgilere ilişkin olan ezelî ilimdir. Yani ilâhî isimler ve sıfatlar sonsuzdur. Ve ilâhî ezelî ilimde sabit olan bu isim ve sıfatların ilimsel suretleri de doğal olarak sonsuzdur. Hâlbuki itibari gayrılık ile görünen kayıtlı varlıkta sınırlı bulunan her bir şey sonludur. Zira o varlık bir sınır ve bir kayıt sahibidir. Bu sebeple o kayıtlı varlığın basiret gözü, mutlak varlığın mertebelerinin vecihlerinden herhangi bir vecih ile o varlıkta dahil olan şeyi keşfedebilir. Yani kayıtlı varlık, mutlak varlığın bütün hallerini kuşatarak keşfedemez. Aksine onda dahil olan ilâhî hallerin vecihlerinden herhangi bir vecihi keşfedebilir. Küllî kuşatma ancak bu hallerin sahibi olan Yüce Allah'a özgüdür. Ve sonradan var olan kulun ilmi, ezelî ilmi asla kuşatamaz.

İmdi burada bir suâl vârid olup denilir ki: Sen bu kitâbın birinci bâbında halîfeye “imâm-ı mübîn” tesmiye etmiş idin. Ve onun imâm-ı mübîne hamli Hakk Teâlâ’nın ءٍ وَكُل َّ یس&#10024;

Şimdi burada bir soru ortaya çıkıp denilir ki: Sen bu kitabın birinci bölümünde halifeye "imâm-ı mübîn" (apaçık önder) adını vermiştin. Ve onun imâm-ı mübîne yüklenmesi, Yüce Allah'ın "Her şeyin apaçık bir önderde (İmam-ı Mübin'de) toplandığı" (Yasin Suresi, 12. ayet) sözüyle uyumludur.

ََي ْی ی إِمَام ٍ مبِیأحصَينَاە ف (Yâsîn, 36:12) kavline müsteniddir, demiş idin. İmdi bu delîle nazaran Hakk&#10024;

"Her şeyi apaçık bir İmam'da (Levh-i Mahfuz'da) sayıp yazmışızdır." (Yâsîn, 36:12) kavline dayanır, demiştin. Şimdi bu delile göre Hak

ِي Teâlâ halîfe olan insân-ı kâmilde her bir şeyi ihsâ buyurmuş ve ondan hiçbir şeyi setr etmemiş olmak iktizâ‘ etmez mi?&#10024;

Yüce Allah'ın, halife olan insân-ı kâmilde her bir şeyi ihsan etmesi ve ondan hiçbir şeyi gizlememesi gerekmez mi?

Cenâb-ı Şeyh (radiyallahu anh) bu suâl-i mukaddere cevâben buyururlar ki: Bu âyet-i&#10024;

Cenâb-ı Şeyh (Allah ondan razı olsun) bu varsayılan soruya cevap olarak buyururlar ki: Bu ayet-i

َ kerîme zikr olunan hicâb-ı ilâhînin adem-i vukûʻuna karşı bir delîl olamaz. Zîrâ كل یس “külle şey’in”den murâd insân-ı kâmilin mazhariyyet-i cem‘iyye-i zâtiyye sâhibi olduğuna işârettir. Yoksa mine’l-ezel ile’l-ebed zuhûr etmiş ve edecek olan şuûnât-ı ilâhiyyeye muttaliʻ olacağına işâret değildir. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) Fusûsu’l-Hikem’de Fass-ı Üzeyrî’de&#10024;

Zikredilen kerîme, ilâhî perdenin gerçekleşmemesine karşı bir delil olamaz. Çünkü "كل یس" (her şey) ifadesinden maksat, insân-ı kâmilin zâta ait tüm isimlere mazhar olma özelliğine sahip olduğuna işarettir. Yoksa öncesizden sonsuza dek ortaya çıkmış ve çıkacak olan ilâhî hallere muttali olacağına işaret değildir. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (Allah ondan razı olsun) Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Üzeyrî'de şöyle buyurur:

ی buyururlar ki:مفاتیح الغیب الن َ ال یعلمها اتیح االول اعنفمن المحال ان یعلمە اال هو فانها ای االعیان المف اال هو وقد یطلع هللا من یشاء من عبادە عیل بعض االمور من ذلك Yaʻnî “Aʻyânı, Allah Teâlâ’dan gayri bir kimsenin bilmesi muhâldir. Zîrâ aʻyân mefâtih-i üveldir. Yaʻnî mefâtîh-i gaybdır ki onları Allah Teâlâ’dan gayri kimse bilmez. Ve baʻzen Allah Teâlâ bundan baʻzı umûra ibâdından dilediği kimseleri muttaliʻ kılar.”&#10024;

Şöyle buyururlar: "Gaybın anahtarları Allah katındadır, onları ancak O bilir." Yani "Sabit hakikatleri, Yüce Allah'tan başka bir kimsenin bilmesi imkânsızdır. Çünkü sabit hakikatler, ilk anahtarlardır. Yani gaybın anahtarlarıdır ki onları Yüce Allah'tan başka kimse bilmez. Ve bazen Yüce Allah, bundan bazı hususlara kullarından dilediği kimseleri haberdar eder."

İmdi Hakk Teâlâ ezelen ve ebeden mütecellî olduğu ve insân-ı kâmil ise evveliyyet ve âhiriyyet ile mukayyed bulunduğu cihetle mahdûdun, nâ-mahdûdu ihâtası kâbîl değildir. Hakk 10 İbâre-i Kur’ân-ı Kerîm tarzında îrâd olunup âyet-i kerîmenin maʻnâ-yı münîfine işârettir. Âyetin aslı bu&#10024;

Şimdi, Yüce Allah öncesiz ve sonsuz olarak tecelli ettiği ve insân-ı kâmil ise evvellik ve âhirlikle kayıtlı bulunduğu için, sınırlının sınırsızı kuşatması mümkün değildir. Hak, Kur'an-ı Kerim ifadesi tarzında dile getirilmiş olup, ayet-i kerimenin yüce anlamına işarettir. Ayetin aslı bu şekildedir.

ْی َ şekildedir: َِّلَّ نَذِير مبِی مَا أنَا إو َّ َِّلَّ مَا يویح َ إِیلي ََّلَ بِكُم إِن أتَّبِع إ وكُنت بِدعًا مِّن الرسل ِ وَمَا أدرِي مَا يفعَل نِي ی قل مَا (Ahkâf, 46:9) 11 Âyetin tamâmı: ٌّ حَكِيمنَّه عَیل َ بِإِذنِه ِ مَا يَشَاء إَّلً فَيویح َِّلَّ وَحيًا أو مِن وَرَاء حِجَاب ٍ أو يرسِل َ رَسو إ َّلله ِسََأن يكلِّمَه ا كان َ لِب َ وَمَا&#10024;

قُلْ مَا كُنتُ بِدْعًا مِنَ الرُّسُلِ وَمَا أَدْرِي مَا يُفْعَلُ بِي وَلَا بِكُمْ إِنْ أَتَّبِعُ إِلَّا مَا يُوحَى إِلَيَّ وَمَا أَنَا إِلَّا نَذِيرٌ مُبِينٌ (Ahkâf, 46:9) Ayetin tamamı: وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ أَنْ يُكَلِّمَهُ اللَّهُ إِلَّا وَحْيًا أَوْ مِنْ وَرَاءِ حِجَابٍ أَوْ يُرْسِلَ رَسُولًا فَيُوحِيَ بِإِذْنِهِ مَا يَشَاءُ إِنَّهُ عَلِيٌّ حَكِيمٌ

ِي ِ ِي Teâlâ o insân-ı kâmile aʻyân-ı sâbiteden ancak murâd ettiği şeyleri ızhâr eder. Ve Allah Teâlâ tecelliyât-ı ilâhiyyesinin adem-i tenâhîsini “Allah’ın kelimâtı tükenmez.” (Lokmân, 31:27) ve “Rabb’imin kelimâtı tükenmezden evvel elbette deryâ tükenir.” (Kehf, 18:109) âyet-i kerîmelerinde beyân buyurmuştur.&#10024;

Yüce Allah, o insân-ı kâmile sabit hakikatlerden ancak murat ettiği şeyleri ortaya çıkarır. Ve Yüce Allah, ilâhî tecellilerinin sınırsızlığını "Allah'ın kelimeleri tükenmez." (Lokmân, 31:27) ve "Rabb'imin kelimeleri tükenmezden evvel elbette derya tükenir." (Kehf, 18:109) ayet-i kerimelerinde beyan buyurmuştur.

Vaktâki bu adem-i tenâhî takarrür etti. Ve bizim için âlem-i gaybdan keşf edilen şeyin mahdûdiyyeti sâbit oldu. İmdi bu makâm-ı keşifde olan kimseden herhangi bir şahıs hakkında, onun zâhiri üzerinde, bundan yaʻnî onun ayn-ı sâbitesine taalluk eden âlem-i gaybdan bir şey zuhûr etse, buna “firâset-i şerʻiyye” denir. Ve o derecât-ı mükâşefenin a‘lâsıdır. Zîrâ mükâşefenin dereceleri vardır. Baʻzıları âlem-i misâlden vâkiʻ olur. Ve bu âlemden keşf, muhakkak ve sâbit olmaz. Zîrâ burada mahv ve isbât vardır. Nitekim Hakk Teâlâ buyurur: يَمحو&#10024;

Bu sonsuzluğun yokluğu kesinleştiğinde ve bizim için gayb âleminden keşfedilen şeyin sınırlılığı sabit olduğunda, şimdi bu keşif makamında olan bir kimseden, herhangi bir şahıs hakkında, onun görüneni üzerinde, yani onun tekil sabit hakikatine ait olan gayb âleminden bir şey ortaya çıkarsa, buna "şer'î feraset" denir. Ve o, mükâşefe derecelerinin en yücesidir. Çünkü mükâşefenin dereceleri vardır. Bazıları misal âleminden (maddî ve manevî âlemler arasında bir köprü olan âlem) meydana gelir. Ve bu âlemden keşif, muhakkak ve sabit olmaz. Çünkü burada mahv (silme, yok etme) ve isbat (var etme, sabitleme) vardır. Nitekim Yüce Allah buyurur: يَمحو

َ َّلله شَاء وَيثبِتمَا ي ا (Ra‘d, 13:39) Ve sâlikin bu âlemde gördüğü bir şeyin vukûʻundan haber verdiği hâlde o şey, âlem-i şehâdette zâhir olmaz. Aʻyân-ı sâbitenin keşfi ise aslâ tehallüf etmez.&#10024;

"Allah dilediğini siler ve dilediğini sabit kılar." (Ra‘d, 13:39) Ve Hakk Yolcusu, bu âlemde gördüğü bir şeyin meydana geleceğini haber verdiği hâlde o şey, görünen âlemde ortaya çıkmaz. Sabit hakikatlerin keşfi ise asla değişmez.

َ ی َّ

ْی Zîrâ kazâ-yı mübremdir. Ve Kitâb-ı Azîz’den bu keşfin hazzı َ َليَات ٍ لِّلْمتَوَسِّمِی ذَلِكف إِن (Hicr,&#10024;

Zira o, kesinleşmiş ilâhî kazâdır. Ve Kur'an-ı Kerim'den bu keşfin payı şudur: "Şüphesiz bunda, feraset sahibi kimseler için ibretler vardır." (Hicr, 75)

ِي 15:75) âyet-i kerîmesidir. Zîrâ onlar yaʻnî âlem-i gaybdan olan şeyler için hissde alâmetler ve suver-i hissiyye ve zâhirenin arasıyla âlem-i gayb arasında irtibât vardır. Zîrâ ان هللا خلق آدم عیل صورتە hadîs-i şerîfinin bir maʻnâsı dahi Âdem’in, rûhu sûretinde ve rûhunun dahi ayn-ı sâbitesi sûretinde halk buyrulmuş olmasıdır. Ve sûretten mûrad onun maʻnâsıdır. Ve bu firâseti şerʻiyye, firâset-i hikemiyye hilâfına olarak zevke mevkûf olan bir ilimdir; yaʻnî tedrîs ve tederrüs ile ve mütâlaa-i kütüb ile tahsîl olunamaz. Fakat firâset-i hikemiyye tecrübeye ve âdete müstenid bulunduğundan ta‘lîm ve taallüm olunabilir. Ve ta‘lîm ve taallüm ile tahsîl olunan bu firâset-i hikemiyye baʻzen doğru olmayabilir. Hâlbuki firâset-i şerʻiyye bu şânın ehli indinde yaʻnî firâset-i şerʻiyye ehlinin indinde onun tekzîbine yol olmayan bir firâsettir. Çünkü Allah Teâlâ’nın nûrudur. Ve ancak hakâyık-ı eşyâya ıttılâʻı iʻtâ eder. İşte firâset-i şerʻiyye böyle olur. Ve onun sebeb-i husûlü bizim bâlâda zikr ettiğimiz gibi mirât-ı kalbe cilâ vermektir.&#10024;

(Hicr Suresi, 15:75) ayet-i kerimesidir. Çünkü onlar, yani gayb âleminden olan şeyler için duyuda alâmetler ve duyusal ve görünen suretler aracılığıyla gayb âlemi arasında bir bağlantı vardır. Çünkü "Allah Âdem'i kendi suretinde yarattı" hadis-i şerifinin bir anlamı da Âdem'in, ruhunun suretinde ve ruhunun da ayn-ı sâbitesinin suretinde yaratılmış olmasıdır. Ve suretten maksat onun manasıdır. Ve bu şer'î firaset (ilahi işaretlerden anlam çıkarma yeteneği), hikemî firasetin (deneyime dayalı sezgi) aksine, zevke (manevi tecrübeye) bağlı olan bir ilimdir; yani ders verme ve ders alma ile ve kitap mütalaası ile elde edilemez. Fakat hikemî firaset tecrübeye ve âdete dayandığından öğretilebilir ve öğrenilebilir. Ve öğretme ve öğrenme ile elde edilen bu hikemî firaset bazen doğru olmayabilir. Hâlbuki şer'î firaset bu şanın ehli nezdinde, yani şer'î firaset ehlinin nezdinde, onun yalanlanmasına yol olmayan bir firasettir. Çünkü o, Yüce Allah'ın nurudur. Ve ancak eşyanın hakikatlerine vâkıf olmayı verir. İşte şer'î firaset böyle olur. Ve onun meydana gelme sebebi, bizim yukarıda zikrettiğimiz gibi, kalp aynasına cila vermektir.

İmdi fîrâset-i şerʻiyye ayn-ı basîretin hicâbdan ârî olması sebebiyle, âlem-i gaybı müşâhededen ibâret ise de Allah Teâlâ hazretleri baʻzen bu firâset-i şerʻiyyeyi bildirdiği bir âlime mevcûdâtın bâtınını gösterdiği gibi o mevcûdâtın zâhirinde dahi alâmetler kılar. Nitekim harâma nazar etmiş bir kimseyi Hz. Osman (radiyallahu anh) Efendimiz’in muâheze buyurduğu haberi bize vârid oldu. Hîn-i muâhezede o kimse Hz. Osmân Efendimiz’e hitâben “Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’den sonra vahiy mi geliyor?” dedi. Hz. Osmân Efendimiz cevâben “Hayır! Velâkin Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) اتقوا فراسة المؤمن فانە ینظر بنور هللا buyurdular. Ben senin bu harâma nazarını gözlerinde gördüm” buyurdu.&#10024;

Şimdi, şer'î feraset (İslami anlayış ve sezgi), basiret gözünün perdeden arınmış olması sebebiyle gayb âlemini müşahede etmekten ibaret olsa da, Yüce Allah bazen bu şer'î feraseti bildirdiği bir âlime varlıkların bâtınını gösterdiği gibi, o varlıkların zahirinde de alâmetler kılar. Nitekim harama bakmış bir kimseyi Hz. Osman (r.a.) Efendimiz'in azarladığı haberi bize ulaştı. Azarlama anında o kimse Hz. Osman Efendimiz'e hitaben "Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz'den sonra vahiy mi geliyor?" dedi. Hz. Osman Efendimiz cevaben "Hayır! Aksine Resûlullah (s.a.v.) 'Müminin ferasetinden sakının, çünkü o Allah'ın nuruyla bakar' buyurdular. Ben senin bu harama bakışını gözlerinde gördüm" buyurdu.

Ve bu alâmetler ancak birtakım hicâblardır ki Allah Teâlâ bu firâset sâhiblerine karşı kulûb-i zaîfenin te’nîsi ve bu kulûbun onlara meyli için, gayrin gözlerine nasb eder. Zîrâ eğer sana Nebî (aleyhi’s-selâm)’dan başkası “Ben ancak bu keşf ettiğim şeyi nûr-i yakînin kitâb-ı hafîz yaʻnî levh-i mahfûz üzerine inbisât ettiği vakit gördüm. Onda senin fiiline nazar ettim ve aleyhine hükm eyledim.” dese bu sözde kâilin sıdkını görmekle berâber, kulaklar atar ve ehemmiyyet vermez. Ve nüfûs ondan münkabız olur. Zîrâ kâil sırf ahvâl-i bâtıneden haber verdi. Fakat bu ihbâr alâmât-ı zâhiriyyeye taalluk ettiği vakit, kalb ve hâtır-ı zaîf اتقوا فراسة المؤمن kavlindeki delîl-i şerʻiyyenin kuvveti ile sâkin olur. Yaʻnî sâmi‘ der ki: “Bu zâtın haberi doğrudur. Ve bu gibi ahvâl-i bâtınenin inkişâfına delîl-i şerʻi de vardır.” Ve işte bundan dolayı firâset-i şerʻiyye sâhiblerine karşı baʻzı îmân müctemi‘ olmakla berâber belki bu adam kâhindir yâhûd sâhib-i re’y ve zekâdır. Benim bu hâlimi kehânet veyâ re’y ve zekâ ile bildi, diye onu ithâm eder.&#10024;

Ve bu alâmetler ancak birtakım perdelerdir ki Yüce Allah, bu feraset sahiplerine karşı zayıf kalplerin alışması ve bu kalplerin onlara yönelmesi için, başkalarının gözlerine yerleştirir. Çünkü eğer sana Peygamber (a.s.)'dan başkası "Ben ancak bu keşfettiğim şeyi, kesin bilginin kitabı olan Levh-i Mahfuz üzerine yayıldığı zaman gördüm. Onda senin fiiline baktım ve aleyhine hükmettim." dese, bu sözde söyleyenin doğruluğunu görmekle birlikte, kulaklar önemsemez ve değer vermez. Ve nefisler ondan sıkılır. Çünkü söyleyen sadece iç hallerden haber verdi. Fakat bu haber, dışsal alâmetlere ilişkin olduğu zaman, kalp ve zayıf zihin "Müminin ferasetinden sakınınız" sözündeki şer'î delilin kuvveti ile sakinleşir. Yani dinleyen der ki: "Bu zatın haberi doğrudur. Ve bu gibi iç hallerin açığa çıkmasına şer'î delil de vardır." Ve işte bundan dolayı, şer'î feraset sahiplerine karşı bazı iman sahipleri, "belki bu adam kâhindir yahut görüş ve zekâ sahibidir. Benim bu halimi kehânet veya görüş ve zekâ ile bildi" diye onu itham eder.

TENBÎH

“Kasd ettiğimiz garaz hakkında bâbdan bizim için bir şey bâkî kaldı ki o da şerʻiyye ve hikemiyye olan iki firâset hakkında mukâbele ile tashîh-i nüshâteyndir. Ve beyânı budur ki muhakkak bir kâil: “Sizin indinizde mukabele vardır. İmdi bu firâset-i şerʻiyyeden eşkar ve ezrak ve azîm-i enf ve mu‘tedil-i kühûlenin hazzı nerededir?” diyebilir. Biz deriz ki: Sen bir ârif suâli sordun. Ve biz inşâallahu Teâlâ senin suâlini eyser-i şey ile sana zübde ve telhîs ederiz. O da budur ki biz firâset-i hikemiyyeye nazar ettik. Onun erbâbını ve ona kâil olanları ve onun hükmü ile kâtı‘ olanları iki tarafa vasata râci‘ gördük. Ve onlar eşyâyı mezmûma ve mahmûda taksîm edip vasatta olanın hepsini hayır ve mahmûd kıldılar ve iki tarafdakilerini zemm ve şerr kıldılar da ebyaz-ı şedîd ve eşkar-ı şedîd-i ezrak hakkında zemmden işittiğin şeyi söylediler. Ve o gayr-i mahmûddur. Ve kezâ siyâh-ı ekhal-i şedîd ve burnu ince olmak bunun hepsi cidden mezmûmdur.&#10024;

Amacımız olan konu hakkında bize kalan bir şey var ki o da şeriat ve hikmetle ilgili iki firaset (sezgi, anlayış) hakkında karşılaştırma yaparak iki nüshayı düzeltmektir. Bunun açıklaması şudur: Şüphesiz birisi şöyle diyebilir: "Sizin yanınızda bir karşılaştırma var. Şimdi bu şer'î firasetten, sarışın, mavi gözlü, büyük burunlu ve orta yaşlı olanın payı nerededir?" Biz deriz ki: Sen ârif (bilgili) bir soru sordun. Ve biz, inşallah, senin sorunu sana en kolay şekilde özetler ve kısaltırız. O da şudur: Biz hikmetle ilgili firasete baktık. Onun erbabını (uzmanlarını) ve onu savunanları ve onun hükmüyle kesin hüküm verenleri iki tarafı ortada toplanmış gördük. Ve onlar eşyayı (şeyleri) kötülenmiş ve övülmüş olarak ikiye ayırıp, ortada olanın hepsini hayır ve övülmüş kıldılar ve iki taraftakileri kötülediler ve şer (kötülük) kıldılar da, çok beyaz ve çok sarışın-mavi gözlü hakkında kötülemeden işittiğin şeyi söylediler. Ve o övülmüş değildir. Aynı şekilde, çok koyu siyah ve burnu ince olmak, bunların hepsi gerçekten kötülenmiştir.

Ve iki tarafın birisine meyl-i küllî ile gayr-i mâil olup onların beyninde mu‘tedil olan firâset-i hikemiyyede evvelce takaddüm eden şey hasebi üzere mahmûddur. Vaktâki biz onları bu eşyâyı bu derece üzerine hasr ve kasd ettiklerini gördük. Bu âlemde buna nazar ettik ki hüsn ve kubh nerede zâhir olur. Böyle olunca biz dedik ki: Hüsn ve kubh ancak şerʻan mevcûddur. Bizim için buna delîl kâim oldu. Vaktâki biz muhakkak hamd ve medh ve zemm şerʻan herhangi bir cihetten fiil üzerine olduğunu gördük. İki tarafı ve ortayı nasıl cem‘ ettiğimize nazar ederiz. Ve iki tarafı mezmûm yapmaya ve mahall-i i‘tidâl olan vasatı da mahmûd kılmaya kasd ederiz.&#10024;

Ve iki tarafın birine tamamen eğilip diğerine eğilimli olmayıp, onların arasında dengeli olan hikmetli anlayış, daha önce geçen şeye göre övülmüştür. Biz onların bu şeyleri bu derece üzerine sınırlayıp kastettiklerini gördüğümüzde, bu âlemde güzellik ve çirkinliğin nerede ortaya çıktığına baktık. Böyle olunca biz dedik ki: Güzellik ve çirkinlik ancak şeriatça mevcuttur. Bizim için buna delil ortaya çıktı. Biz, hamd ve övgü ile yerginin şeriatça herhangi bir yönden fiil üzerine olduğunu gördüğümüzde, iki tarafı ve ortayı nasıl birleştirdiğimize bakarız. Ve iki tarafı yerilmiş yapmaya ve denge yeri olan ortayı da övülmüş kılmaya kastederiz.

İmdi biz deriz ki: İnsân bâtınî-i mahz olmaktan hâlî değildir. O da bizim indimizde hâlen ve fiilen tecrîd-i tevhîd ile kâil olandır. Ve bu ahkâm-ı şerâyi‘in taʻtîline müeddî olur. Ve biz deriz ki: Bu bizden baʻîddir. Ve kavâid-i dînden bir kâideyi hedm eden her bir şey ıtlâk ile mezmûmdur. Allah Teâlâ bizi ve sizi bundan hıfz eylesin. Veyâhûd zâhiri mahz olmaktan hâlî olmayıp tecsîm ve teşbîhe müeddî olmak cihetinden söz söyler.&#10024;

Şimdi biz deriz ki: İnsan, tamamen bâtınî olmaktan uzak değildir. O da bizim katımızda, hâl ve fiil olarak tevhidi soyutlayarak söyleyendir. Ve bu, şeriat hükümlerinin geçersiz kılınmasına yol açar. Ve biz deriz ki: Bu bizden uzaktır. Ve dinin kurallarından bir kuralı yıkan her şey mutlak olarak kınanmıştır. Yüce Allah bizi ve sizi bundan korusun. Yahut tamamen zâhirî olmaktan uzak olmayıp, cisimleştirmeye ve benzetmeye yol açması yönünden söz söyler.

İmdi bu da onun gibi şerʻan zemme mülhaktır. Veyâhûd fehm-i lisân üzere şerîatla cârî olmaktan hâlî değildir. Adım adım şâri‘in yürüdüğü cihette yürür ve şâri‘in tevakkuf ettiği cihette tevakkuf eder. Ve işte bu vasattır ve onun için muhabbetullah&#10024;

Şimdi bu da onun gibi, şeriat açısından kınanmaya dâhildir. Yahut dilin anlayışı üzerine şeriatla geçerli olmaktan uzak değildir. Adım adım şeriat koyucunun yürüdüğü yönde yürür ve şeriat koyucunun durduğu yönde durur. Ve işte bu orta yoldur ve onun için Allah sevgisi

َّلله ی bununla sahîh olur. Hakk Teâlâ, وَيَغفِر لكُم ذنوبَكُم يحبِبكُم افَاتَّبِعون (Âl-i İmrân, 3:31) yaʻnî&#10024;

Allah bununla sahih olur. Yüce Allah, "De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın." (Âl-i İmrân, 3:31) yani

ِي “Bana tâbiʻ olunuz ki Allah Teâlâ size muhabbet etsin. Ve zünûbunuzu mağfiret eylesin!” buyurur.&#10024;

İmdi, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, şuûnât-ı zâtiyyesi ve a'yân-ı sâbite, ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olup, her türlü noksan sıfatlardan münezzeh olduğu için, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, zâtî gereklilikleri ve kendilerinin zâtî yatkınlıkları ile, yani yapılmamış/verilmemiş istidatları ile, ezelden ebede kadar, zât itibariyle, sıfat itibariyle ve fiil itibariyle, değişmesi imkânsız olan bir şekilde, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar; bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Binâenaleyh, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hükmettikleri şeylerden asla ayrılmazlar. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler, yani a'yân-ı sâbite, kendi üzerlerine hük

İmdi ittibâ‘-ı şâri‘ ve onun ıktifâ‘-i isri abd için muhabbetullahı sahîh kılar. Ve zünûbu gafr eder. Ve saâdet-i dâimeyi hâsıl eyler. Allah Teâlâ seni azîz eylesin! İşte iki nüshanın vech-i mukâbelesi budur. Eğer bir kâil derse ki: “Bu tekâbülü teslîm ettik. Ve o sahîhdir. Namâza ve cemâate hâzır olan bir racül-i sâkini gördüğüm vakit ale’t-taʻyîn insândan onu nasıl temyîz edelim? Hâlbuki o bununla berâber münâfık-ı musırrdır.” Biz deriz ki: Bu bâbda bir mahal takaddüm etti. Velâkin suâl ettiğin şey üzerine bizim sana cevâb vermemiz lâzım geldi. Ve beyânı budur ki muhakkak sükûn ve salâta huzûr ve onların eşbâhı âlem-i şehâdettendir. Ve onun kâfir oluşu onun sırrındadır. O da âlem-i gaybdandır. Ve bizim için firâset-i şerʻiyye hâsıl olduğu vakit kendi nefislerimizde onun kâfir olduğuna hükm eder ve onu bırakırız. Ve kelime-i tevhîdiyyenin zuhûrundan nâşî onun mâlı ve demi şerʻan mahfûzdur. Onun için bizim muâmelemiz bu nesak üzeredir. Ve bunun gayri ile mükellef değiliz.&#10024;

Şimdi, şeriat sahibine uymak ve onun izini takip etmek, kul için Allah sevgisini sahih kılar. Ve günahları bağışlar. Ve sürekli saadeti meydana getirir. Yüce Allah seni aziz eylesin! İşte iki nüshanın karşılıklı yüzü budur. Eğer bir kimse derse ki: “Bu karşılığı kabul ettik. Ve o sahihtir. Namaza ve cemaate hazır olan sakin bir adamı gördüğüm zaman, onu insandan nasıl ayırt edelim? Hâlbuki o bununla beraber ısrarcı bir münafıktır.” Biz deriz ki: Bu konuda bir yer önce geçti. Velâkin sorduğun şey üzerine bizim sana cevap vermemiz lazım geldi. Ve açıklaması şudur ki, muhakkak sükûn ve namazda huzur ve onların benzerleri âlem-i şehadettendir (görünen âlem). Ve onun kâfir oluşu onun sırrındadır. O da âlem-i gaybdandır (görünmeyen âlem). Ve bizim için şer'î firaset (şeriatın verdiği anlayış) hâsıl olduğu vakit, kendi nefislerimizde onun kâfir olduğuna hükmeder ve onu bırakırız. Ve kelime-i tevhidin zuhurundan dolayı onun malı ve kanı şer'an korunmuştur. Onun için bizim muamelemiz bu düzen üzeredir. Ve bunun dışındaki bir şeyle yükümlü değiliz.

Allah Teâlâ seni muvaffak eylesin! İşte firâset-i şerʻiyye ve hikemiyyenin telhîsi budur. Onları sana gâyet-i îzâh ve tebyîn ile îzâh ettim. Ve onların esbâb-ı husûliyle nefsinde amele ve onlara vukûf ile tahallîye seyyidimiz Allah Subhânehu muvaffak eder. Zîrâ O, buna kâdirdir. Ve bununla iğnâ eder.”&#10024;

Yüce Allah seni başarılı kılsın! İşte şeriat ve hikmet ferasetinin özeti budur. Onları sana son derece açıklayarak ve belirginleştirerek izah ettim. Ve onların meydana gelme sebepleriyle nefsinde amel etmeye ve onlara vakıf olmakla süslenmeye efendimiz Yüce Allah muvaffak eder. Çünkü O, buna kadirdir. Ve bununla zengin eder.

Yaʻnî bu sekizinci bâbda kasd ettiğimiz garaz hakkında bizim için beyânı muktezî bir şey daha kaldı ki o da firâset-i hikemiyyede zikr olunan ahvâlin firâset-i şerʻiyyeye tatbîki ve bunların iki nüshada karşılaştırılmak sûretiyle tesbîtidir. Ve beyânı budur ki birisi çıkıp, “Sizin indinizde mukâbele usûlü vardır. Binâenaleyh firâset-i hikemiyyede zikr ettiğiniz eşkar ve ezrak ve azîm-i enf ve mu‘tedil-i kühûlenin, firâset-i şerʻiyyedeki hazzı ve mukâbili nerededir?” diyebilir. Biz cevâben deriz ki: Sen bir ârife lâyık olan suâl sordun. Ve inşâallahu Teâlâ biz senin suâlini sana kolaylıkla zübde ve telhîs ederiz.&#10024;

Yani, bu sekizinci bölümde amaçladığımız konu hakkında bizim için açıklanması gereken bir şey daha kaldı ki o da hikmetli firasette (sezgisel anlayışta) zikredilen hallerin şeriat firasetine (şeriatın öngörüsüne) uygulanması ve bunların iki nüshada karşılaştırılması yoluyla tespitidir. Ve açıklaması şudur ki birisi çıkıp, "Sizin katınızda karşılık bulma usulü vardır. Bu sebeple hikmetli firasette zikrettiğiniz kızıl yüzlü, mavi gözlü, büyük burunlu ve orta yaşlı kimselerin, şeriat firasetindeki payı ve karşılığı nerededir?" diyebilir. Biz cevap olarak deriz ki: Sen bir ârife (Allah'ı bilen kişiye) layık olan bir soru sordun. Ve Allah Teâlâ'nın izniyle biz senin sorunu sana kolaylıkla özetler ve kısaltırız.

Ve o zübde de budur ki biz firâset-i hikemiyyeye nazar ettik; onun erbâbını ve ona kâil olanlar ve o firâsete göre hükm-i katʻî verenleri, ifrât ve tefrîtten ibâret olan iki tarafa ve i‘tidâlden ibâret olan vasata râci‘ olduklarını gördük. Ve onlar eşyâyı mezmûm ve mahmûd kısımlarına taksîm edip, vasatta olanların hepsini hayr ve mahmûd ittihâz ettiler ve vasatın iki tarafındakilerini mezmûm ve şerr kıldılar da pek beyâz ve pek kızıl ve mavi hakkında zemm kısmından bâlâda işittiğin şeyi söylediler ki o gayr-i mahmûddur. Ve kezâ pek siyâh ve pek kudretten sürmeli göz ve burnu ince olmak bunun hepsi cidden mezmûmdur. Ve iki tarafın birisine meyl-i küllî ile gayr-i mâil olup, onların beyninde mu‘tedil olan firâset-i hikemiyyede mukaddemâ zikri geçtiği üzere mahmûddur.&#10024;

Ve o öz de şudur ki biz hikmetli firasete baktık; onun ehillerini ve ona inananları ve o firasete göre kesin hüküm verenleri, aşırılık ve gevşeklikten ibaret olan iki tarafa ve dengeden ibaret olan ortaya döndüklerini gördük. Ve onlar eşyayı kötülenmiş ve övülmüş kısımlarına ayırıp, ortada olanların hepsini hayır ve övülmüş kabul ettiler ve ortanın iki tarafındakileri kötülenmiş ve şer kıldılar da pek beyaz ve pek kızıl ve mavi hakkında kötüleme kısmından yukarıda işittiğin şeyi söylediler ki o övülmüş değildir. Ve aynı şekilde pek siyah ve pek kudretten sürmeli göz ve burnu ince olmak, bunun hepsi gerçekten kötülenmiştir. Ve iki tarafın birisine tam bir eğilimle eğilimli olmayıp, onların arasında dengeli olan hikmetli firaset, daha önce zikri geçtiği üzere övülmüştür.

Yaʻnî gözün siyâha mâil kestâne renginde olması ve kudretten olan sürmesi pek şedîd olmaması ve burnun ne ince ne de kalın olmaması mahmûddur. Vaktâki biz firâset-i hikemiyye ehlinin bu eşyâyı bu kadr ve derece üzerine yaʻnî ifrât ve tefrît ve i‘tidâl üzere hasr ve kasr ettiklerini gördük. Bu âlem-i sûrette hüsn ve kubhun nerede zâhir olduğuna nazar ettik. Bu nazar netîcesinde dedik ki: Hüsn ve kubh ancak şerʻan mevcûddur. Ve hakîkat-i vücûdda hüsn ve kubh yoktur. Zîrâ bu sıfatlar vücûdât-ı kesîfenin îcâbâtıdır. Ve vücûdlar ise müstakil olmayıp izâfî olduklarından onlardan zâhir olan sıfatlar dahi umûr-ı ademiyyedendir. Ve âlem-i sûret, âlem-i teklîfdir. Binâenaleyh sûret-i insâniyyeden zâhir olan efʻâlden şerʻin hasen dediği, hasendir ve kabîh dediği dahi kabîhdir. Böyle olunca, hüsn ve kubh şerʻan mevcûd olmuş olur.&#10024;

Yani gözün siyaha yakın kestane renginde olması ve yaratılıştan olan sürmesinin çok belirgin olmaması ve burnun ne ince ne de kalın olmaması övülmüştür. Biz, hikmetli firaset (sezgi) ehlinin bu şeyleri bu ölçü ve derece üzerine, yani aşırılık, eksiklik ve orta yol üzere sınırladıklarını gördüğümüzde, bu şekil âleminde güzellik ve çirkinliğin nerede ortaya çıktığına baktık. Bu bakışın sonucunda dedik ki: Güzellik ve çirkinlik ancak şeriat açısından mevcuttur. Hakikî varlıkta ise güzellik ve çirkinlik yoktur. Çünkü bu sıfatlar, yoğun varlıkların gereklilikleridir. Varlıklar ise bağımsız olmayıp izafî (bağıntılı) olduklarından, onlardan ortaya çıkan sıfatlar da yoklukla ilgili işlerdendir. Şekil âlemi, teklif (sorumluluk) âlemidir. Bu sebeple, insan suretinden ortaya çıkan fiillerden şeriatın güzel dediği güzeldir ve çirkin dediği de çirkindir. Böyle olunca, güzellik ve çirkinlik şeriat açısından mevcut olmuş olur.

Nitekim Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) bu maʻnâyı te’yîden Fusûsu’lHikem’de Fass-ı Yunusî’de şöyle buyururlar: ِسَع الحكمة یعلمها ِسَع فان ذم ال فما مذموم اال ماذمە ال هللا او من اعلمە هللا Yaʻnî “Şerʻin zemm ettiği şeyin gayri mezmûm yoktur. Zîrâ şerʻin zemmi hikmetten nâşîdir ki onu Allah bilir. Yâhûd Allah’ın bildirdiği kimse bilir.” İmdi mâdemki hüsn ve kubh ancak şerʻin çizdiği dâireye göredir, o hâlde şerʻin taʻyîn ettiği kavâid bizim için bir delîl-i kâim olur. Ve şerʻ efʻâl-i insâniyyenin ifrât ve tefrîtini mezmûm ve i‘tidâlini mahmûd olarak göstermiş olduğundan biz insânın zâhirine taalluk eden efʻâl üzerine şerʻin verdiği bu hükmü bâtına taalluk eden firâset-i şerʻiyye ile mukâbele ve tatbîk ederek iki tarafı yaʻnî ifrât ve tefrîti ve ortayı, yaʻnî i‘tidâli nasıl cem‘ ettiğimize nazar ederiz. Ve firâset-i şerʻiyyede dahi bu iki tarafı mezmûm ve mahall-i i‘tidâl olan vasatı da mahmûd yapmaya kasd ederiz de deriz ki:&#10024;

Nitekim Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (Allah ondan razı olsun) bu anlamı teyit ederek Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Yunusî'de şöyle buyurur: ِسَع الحكمة یعلمها ِسَع فان ذم ال فما مذموم اال ماذمە ال هللا او من اعلمە هللا Yani "Şeriatın kötülediği şeyin dışında kötülenmiş bir şey yoktur. Çünkü şeriatın kötülemesi, Allah'ın bildiği veya Allah'ın bildirdiği kimsenin bildiği hikmetten kaynaklanır." Şimdi, mademki güzellik ve çirkinlik ancak şeriatın çizdiği daireye göredir, o halde şeriatın belirlediği kurallar bizim için geçerli bir delil olur. Ve şeriat, insan fiillerinin aşırılığını ve eksikliğini kötülenmiş, dengesini ise övülmüş olarak gösterdiğinden, biz insanın görünenine ilişkin fiiller üzerine şeriatın verdiği bu hükmü, bâtına ilişkin şer'î feraset (ilahi işaretlerden anlam çıkarma yeteneği) ile karşılaştırıp uygulayarak, iki tarafı yani aşırılığı ve eksikliği ve ortayı yani dengeyi nasıl bir araya getirdiğimize bakarız. Ve şer'î ferasette de bu iki tarafı kötülenmiş, denge yeri olan ortayı da övülmüş yapmaya kasıt ederiz de deriz ki:

İnsân bâtınî-i mahz olmaktan hâlî değildir. O da bizim indimizde hâlen ve fiilen tecrîdi tevhîd ile kâil olandır. Yaʻnî zevkan vahdet-i vücûdu müdrîk olup, bilcümle efʻâlinde bu zevkine göre hareket eden kimsedir ki bunlar mecâzîb-i ilâhiyyedir. Ve bu hâl ahkâm-ı şerâyiʻin taʻtîline müeddî olur. Zîrâ şerîat isneyniyyet zevki üzerine müsteniddir. Hâlbuki bu gibi kimselerin nazarında ikilik kalmamıştır. Kâlen ve ilmen vahdet-i vücûdu müdrik olanların bu bahisde yeri yoktur. Ve biz deriz ki: Bâtınî-i mahz olup, taʻtîl-i şerâyiʻ vartasına düşmek bizden uzaktır. Zîrâ kavâid-i dînden bir kâideyi hedm eden her bir şey ale’l-ıtlâk mezmûmdur. Allah Teâlâ bizi ve sizi bu vartaya düşmekten hıfz etsin! Zîrâ bu âlem-i hiss ve şehâdet, dâr-ı teklîf ve mevtın-i aʻmâldir. Veyâhûd insân, zâhirî-i mahz olmaktan hâlî olmayıp tecsîm ve teşbîhe müeddî olmak cihetinden söz söyler. Yaʻnî Hakk’ı sûretle takyîd ve tahdîd eyler. İşte bu da bâtınî-i mahz olmak gibi şerʻan zemme mülhaktır. Bu iki hâlden evvelkisi tenzîh-i sırf ve ikincisi teşbîh-i sırf olmakla ikiside şerʻan mezmûmdur. Ve bunun birisi ifrât, diğeri tefrîttir. Veyâhûd insân, fehm-i lisân yaʻnî kelâmdan münkeşif olan maʻnâ üzerine şerîatla cârî olmaktan hâlî değildir.&#10024;

İnsan, tamamen bâtınî olmaktan uzak değildir. O da bizim katımızda, hâl ve fiil olarak tevhidi (Allah'ın birliğini) tecrit ile kabul edendir. Yani, vahdet-i vücudu (varlığın birliğini) zevk yoluyla idrak edip, bütün fiillerinde bu zevkine göre hareket eden kimsedir ki bunlar ilahi cezbelilerdir. Ve bu hâl, şeriat hükümlerinin geçersiz kılınmasına yol açar. Çünkü şeriat, ikilik zevki üzerine kuruludur. Hâlbuki bu gibi kimselerin nazarında ikilik kalmamıştır. Sözle ve ilimle vahdet-i vücudu idrak edenlerin bu konuda yeri yoktur. Ve biz deriz ki: Tamamen bâtınî olup, şeriatı geçersiz kılma tehlikesine düşmek bizden uzaktır. Çünkü din kurallarından bir kuralı yıkan her şey mutlak olarak kınanmıştır. Yüce Allah bizi ve sizi bu tehlikeye düşmekten korusun! Çünkü bu his ve şehadet âlemi, teklif yurdu ve amellerin yeridir. Yahut insan, tamamen zâhirî olmaktan uzak olmayıp, cisimleştirme ve benzetmeye yol açması açısından söz söyler. Yani, Hakk'ı bir suretle kayıtlar ve sınırlar. İşte bu da, tamamen bâtınî olmak gibi şeriatça kınanmaya dâhildir. Bu iki hâlden ilki sırf tenzih (Allah'ı her türlü eksiklikten arındırma) ve ikincisi sırf teşbih (Allah'ı yaratılmışlara benzetme) olmakla ikisi de şeriatça kınanmıştır. Ve bunun birisi ifrat (aşırılık), diğeri tefrittir (eksiklik). Yahut insan, dilin anlaşılması yani kelamdan açığa çıkan mana üzerine şeriatla amel etmekten uzak değildir.

İmdi o kimse Kur’ân ve Hadîs’e bakıp adım adım şâri‘in yürüdüğü cihette yürür. Ve durduğu yerde durur. Yaʻnî şâri‘ tenzîhden ne mikdâr beyân etmiş ise onu alır ve teşbîhden ne teblîğ etmiş ise onu tebellüğ eder. Binâenaleyh tenzîh ve teşbîh beynini cem‘ eder. Ve işte bu vasattır. buyururlar.&#10024;

Şimdi o kimse, Kur'an ve Hadis'e bakıp, şeriat getiren peygamberin yürüdüğü yönde adım adım yürür. Ve durduğu yerde durur. Yani şeriat getiren peygamber, tenzih (Allah'ı eksikliklerden arındırma) konusunda ne kadar beyan etmişse onu alır ve teşbih (Allah'ı yaratılmışlara benzetme) konusunda ne tebliğ etmişse onu kabul eder. Bu sebeple tenzih ve teşbih arasını birleştirir. Ve işte bu, orta yoldur, buyururlar.

ً ی

ی

ه كنت مقیدا ** و ان قلت بالتشبیه كنت محددا یفان قلت بالتي&#10024;

Eğer "mukayyed" (kayıtlı) dersen, beni sınırlamış olursun; eğer "müşebbeh" (benzetilen) dersen, beni hudutlandırmış olursun.

ً

كنت اماما ً بالمعارف سیداو ان قلت باالمرین كنت مسددا ** و&#10024;

Ben, marifetler (İlahi bilgiler) ile bir imam idim; eğer iki şey ile söyleseydim, doğru yola iletilmiş olurdum.

Tercüme

“Eğer sen tenzîhe kâil olur isen mukayyed olursun. Ve eğer teşbîhe kâil olursan muhaddid olursun. Ve eğer emreyn ile kâil olur isen müsedded olursun. Ve maârifde imâm ve seyyid olursun.”&#10024;

Eğer sen tenzihi (Allah'ı her türlü eksiklikten ve yaratılmışlara benzemekten uzak tutmayı) kabul edersen, kayıtlı olursun. Ve eğer teşbihi (Allah'ı yaratılmışlara benzetmeyi) kabul edersen, sınırlayıcı olursun. Ve eğer her iki emri (tenzih ve teşbihi) kabul edersen, doğru yolda olursun. Ve marifetlerde (Allah bilgisi konusunda) imam ve efendi olursun.

Ve böyle kimse için bu tarz-ı hareket ile muhabbetullah sâbit ve sahîh olur; Hakk Teâlâ&#10024;

Ve böyle bir kimse için bu hareket tarzı ile Allah sevgisi sabit ve doğru olur; Yüce Allah

َّلله ی وَيَغفِر لكُم ذنوبَكُم يحبِبكُم ا فَاتَّبِعون (Âl-i İmrân, 3:31) yaʻnî “Bana tâbiʻ olunuz ki Allah Teâlâ&#10024;

"De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın." (Âl-i İmrân, 3:31) yani "Bana tâbi olun ki Yüce Allah sizi sevsin."

ِي size muhabbet etsin ve zünûbunuzu mağfiret eylesin.” buyurur. İşte bu âyet-i kerîmeye nazaran ittibâ‘-i şâri‘ ve onun isrini iktifâ, abd için muhabbetullahı sâbit kılar. Ve böyle bir kimseyi Allah Teâlâ sever. Ve onun zünûbunu gafr ve setr eder. Ve Allah Teâlâ’nın muhabbet ettiği kimse elbette saâdet-i dâimiyyeye nâil olur. Allah Teâlâ seni azîz etsin! İşte iki nüshânın yaʻnî firâset-i hikemiyye ve şerʻiyyenin vech-i mukâbelesi budur.&#10024;

"Size muhabbet etsin ve günahlarınızı bağışlasın." buyurur. İşte bu ayet-i kerimeye göre şeriat sahibine uymak ve onun izini takip etmek, kul için Allah sevgisini sabit kılar. Ve böyle bir kimseyi Yüce Allah sever. Ve onun günahlarını bağışlar ve örter. Ve Yüce Allah'ın muhabbet ettiği kimse elbette sürekli saadete erişir. Yüce Allah seni aziz etsin! İşte iki nüshanın, yani hikmetli ve şeriatlı ferasetin karşılıklı yüzü budur.

Bir kâil çıkıp derse ki: “Pek aʻlâ, firâset-i hikemiyyedeki iki cihetle vasatı yaʻnî ifrât ve tefrît ile i‘tidâli ve buna mukâbil firâset-i şerʻiyyedeki ifrât ve tefrît ile i‘tidâli anladık. Ve kabûl ettik. Ve onun sıhhati nazarımızda sâbit oldu. Fakat namâza ve cemâate hâzır olan ve kendisinde sükûnet bulunan bir adamı gördüğüm vakit, saâdet veyâ şekâvetini taʻyîn etmek üzere insânların içinde onu nasıl temyîz edelim? Hâlbuki o bu sûretle zâhirde şâri‘in isrine iktifâ etmekle berâber, bâtınında münâfık-ı musırrdır. Binâenaleyh onun zâhirine bakarak verdiğim hüküm yanlış olacaktır.”&#10024;

Birisi çıkıp derse ki: "Pekâlâ, hikmetli ferasetteki iki yönü, yani aşırılık ve eksiklik ile dengeyi ve buna karşılık şeriat ferasetindeki aşırılık ve eksiklik ile dengeyi anladık. Ve kabul ettik. Ve onun doğruluğu nazarımızda sabit oldu. Fakat namaza ve cemaate hazır olan ve kendisinde sükûnet bulunan bir adamı gördüğüm vakit, saadetini veya şekavetini belirlemek üzere insanların içinde onu nasıl ayırt edelim? Hâlbuki o, bu suretle zahirde şeriat sahibinin izine uymakla beraber, batınında ısrarcı bir münafıktır. Bu sebeple onun zahirine bakarak verdiğim hüküm yanlış olacaktır."

Biz cevâben deriz ki: Bu bâbdaki beyânâtımızın zımnında bir mahal takaddüm etti. Zîrâ biz bu bâbın faslının ibtidâsında dedik ki: “Herkese Allah Teâlâ nûr-i yakîni vehb etmedi ve onun ayn-ı basîretinden hicâb-ı gıtâyı izâle eylemedi ki firâset-i şerʻiyye ehli silkinde muntazam olsun. Onun ibâdından ancak ona havâss, fâiz olur. Bu kitâbımız ise havâss ve avâm içindir. Firâset-i şerʻiyye sâhibi olmayanların istifâdesi için alâmât-ı zâhireye taalluk eden firâset-i hikemiyyeyi beyân ettik.”&#10024;

Biz cevap olarak deriz ki: Bu konuda açıklamalarımızın içinde bir yer daha önce geçti. Çünkü biz bu bölümün başlangıcında dedik ki: “Allah Teâlâ herkese kesin bilgi nurunu bağışlamadı ve onun basiret gözünden kalın perdeyi kaldırmadı ki şeriat ferasetine sahip olanlar zümresine katılsın. Onun kullarından ancak seçkinler ona ulaşır. Bu kitabımız ise seçkinler ve halk içindir. Şeriat ferasetine sahip olmayanların faydalanması için, dış işaretlere ilişkin hikmetli feraseti açıkladık.”

İmdi senin suâlin bu sözlerin zımnında halledilmiştir. Fakat bu suâline vâzıh bir cevâb da vermemiz lâzım geldi. O da budur ki muhakkak sükûn ve namâza hâzır olmak ve onlara müşâbih olan efʻâl, âlem-i şehâdettendir. Ve onun kâfir oluşu o kimsenin sırrındadır; o da âlemi gaybdandır. Ve bizim için firâset-i şerʻiyye hâsıl olup da onun sırrına muttaliʻ olduğumuz vakit kendi nefîslerimizde onun kâfir olduğuna hükm eder ve onu kendi hâline terk ederiz. Ve onun bâtınını ifşâ ve ızhâr etmeyiz. Ve o kimse zâhirde kelime-i tevhîdiyyeyi kâil olduğu için, onun mâlını ve demini şerʻan muhâfaza ederiz. İşte zâhirde mü’min ve bâtında kâfir olan münâfık hakkında bizim muâmelemiz bu tarzdadır. Ve şerʻan bunun gayri ile mükellef değiliz. Muâmelât-ı husûsiyyemize gelince onun bu hâli firâset-i hikemiyyede gösterilen şemâile-i mezmûme ile alâkadâr olacağından, muâşeret ve muhâlelet emrinde dahi firâset-i hikemiyyenin gösterdiği düstûra nazaran hareket ederiz.&#10024;

Şimdi senin sorun bu sözlerin içinde çözülmüştür. Fakat bu sorununa açık bir cevap da vermemiz gerekti. O da şudur ki, kesinlikle sükûnet ve namaza hazır olmak ve onlara benzeyen fiiller, görünen âlemdendir. Ve o kimsenin kâfir oluşu onun sırrındadır; o da gayb âlemindendir. Ve bizim için şeriat bilgisi oluşup da onun sırrına vâkıf olduğumuz zaman kendi nefislerimizde onun kâfir olduğuna hükmeder ve onu kendi hâline bırakırız. Ve onun bâtınını açığa vurmaz ve göstermeyiz. Ve o kimse zâhirde kelime-i tevhidi söylediği için, onun malını ve kanını şeriat gereği koruruz. İşte zâhirde mümin ve bâtında kâfir olan münafık hakkında bizim muamelemiz bu tarzdadır. Ve şeriat gereği bunun dışındaki bir şeyle yükümlü değiliz. Özel muamelelerimize gelince, onun bu hâli hikmetli firasette gösterilen kötü alametlerle ilgili olacağından, sosyal ilişkiler ve içli dışlı olma konusunda da hikmetli firasetin gösterdiği kurala göre hareket ederiz.

Allah Teâlâ zâhirde firâset-i hikemiyyeye ve bâtında dahi firâset-i şerʻiyyeye muvaffak eylesin! İşte firâset-i şerʻiyye ve hikemiyyenin telhîsi budur ki bunlar desâtîr-i esâsiyyedir. Onları sana pek açık bir sûrette beyân ettim. Ve bu iki firâsetin esbâbı husûsiyle nefsinde amele ve onlara vukûf ile tezeyyüne Seyyid’imiz Allah Subhânehu muvaffak buyurur. Zîrâ Allahu Zü’l-Celâl hazretleri her şeye kâdir olduğu gibi buna da kâdirdir. Ve bu iki firâseti sana ihsân ile iğna buyurur.&#10024;

Yüce Allah, görünen âlemde hikmetli firâsete (sezgiye) ve görünmeyen âlemde de şer'î firâsete muvaffak kılsın! İşte şer'î ve hikmetli firâsetin özeti budur ki bunlar temel prensiplerdir. Onları sana pek açık bir şekilde açıkladım. Ve bu iki firâsetin sebeplerini, özellikle kendi nefsinde amel etmeye ve onlara vâkıf olmakla süslenmeye Seyyid'imiz Yüce Allah muvaffak kılar. Çünkü Celâl sahibi Allah, her şeye kâdir olduğu gibi buna da kâdirdir. Ve bu iki firâseti sana ihsan etmekle zenginleştirir.

****

- DOKUZUNCU BÂB -

KÂTİBİN VE SIFATININ VE KÜTÜBÜNÜN MA‘RİFETİ BEYÂNINDADIR&#10024;

Yazıcının, sıfatının ve yazdıklarının bilgisi hakkındadır.

Şemâilinde ber-güzîde olan âkil ve zîbâ-endâm ve zekî bir kâtibi üzerine&#10024;

Şemailinde seçkin olan akıllı, güzel endamlı ve zeki bir kâtibi üzerine

lâzım kıl ki uzaktan bakışın ile sırr söylersin; o senin göz ucuyla nazarının&#10024;

Gerekli kıl ki uzaktan bakışınla sırrı söylersin; o senin göz ucuyla bakışının.

cevâbını işâretle anlar.

“Allah Teâlâ imâmı muvaffak eylesin! Ve onu arka ve ön olmayan cihete sâlik kılsın! Kâtib, latîf ve kerîm ve şerîf olan bir mevcûddur. Âlem-i gayb onun şerefine ve i‘tilâsına atbaktır. Sâhib-ı sırr İdrîs Nebî (aleyhi’s-selâm)’dır. Ve o, ilk kalem ile yazı yazan kimsedir. Ve o sâhib-i halâ-i kalbdir. Ve onun gıtâsı vardır. Ve hayrın men‘inin ve iʻtâsının zimâmı onun elindedir. Ve o onun bâhir olan ziyâsı ve onun rif‘ati arasında cevelân eder. Ve onun şuâ‘ı ve ziyâsı beyninde mütereddid olur. Kurb ve buʻd üzerine evâmirin müneffizidir. Evvel ve sonra emir sâhibi olan kimsenin sırrını âlimdir. Ganî yapar ve fakîr kılar. İmsâk eder ve îsâr eyler. Ve onun sicilli, nefs-i külliyyedir ki o imâmın mutmainne ve râzıyye ve marzıyye ile mevsûf olan harem-i zekiyyesidir. Onun rakk-ı menşûrunda ulûm-i berzahiyye yazılmıştır.&#10024;

Yüce Allah imamı başarılı kılsın! Ve onu, önü ve arkası olmayan yöne Hakk Yolcusu yapsın! Kâtip, latif, kerim ve şerefli bir varlıktır. Gayb âlemi onun şerefine ve yüceliğine bağlıdır. Sır sahibi İdris Peygamber (a.s.)'dır. Ve o, kalemle ilk yazı yazan kimsedir. Ve o, kalbin halâsının (kurtuluşunun) sahibidir. Ve onun bir örtüsü vardır. Ve hayrın engellenmesinin ve verilmesinin dizgini onun elindedir. Ve o, onun görünen ışığı ile yüceliği arasında dolaşır. Ve onun ışını ile ışığı arasında tereddüt eder. Yakınlık ve uzaklık üzerine emirleri uygulayandır. İlk ve sonra emir sahibi olan kimsenin sırrını bilendir. Zengin yapar ve fakir kılar. Tutumlu davranır ve cömertlik eder. Ve onun sicili, küllî nefistir ki o, imamın mutmainne, râzıyye ve marzıyye (tasavvufta nefsin mertebeleri) ile nitelenen temiz haremidir. Onun açılmış parşömeninde berzahî ilimler (ölüm ve yeniden diriliş arasındaki âleme ait bilgiler) yazılmıştır.

İmdi karâtîs-i ecsâm safâhâtı üzerinde âsârı zâhir olan şey indinde buna emr-i imâmın “nüfûz”u taʻbîr olunur. Ve biz inşâallah bu bâbda iki fasılda kâtibin sıfatını ve kitâbı zikr ve beyân ederiz. و هللا الموفق ال رب غيْە”&#10024;

Şimdi, cisimlerin sayfaları üzerinde eserleri görünen şeyin yanında buna imamın "nüfûzu" (manevi etkisi, nüfuz etmesi) denir. Ve biz, inşallah, bu konuda iki fasılda kâtibin sıfatını ve kitabı zikreder ve açıklarız. "Yardım eden ancak Allah'tır, O'ndan başka Rab yoktur."

Bu bahsi îzâh için bir mukaddime îrâdı îcâb eder. Maʻlûm olsun ki Âdem âlemin zübdesi olduğu ve âlemde her ne mevcûd ise cümlesinin Âdem’de bulunduğu yukarıda geçen bahislerde îzâh edilmiş idi. Âlemin rûhu ve halîfesi, rûh-i küllî-i Muhammedî (sallallahu aleyhi ve sellem)’dir. Ve nefs-i küllî-i âlem o rûh-i küllînin mutmainne ve râzıyye ve marzıyye sıfatlarıyla mevsûf ve pâk ve müzekkâ olan halîlesidir. Ve rûh-i küllî, Âdem-i hakîkîdir. Ve nefs-i küllî, Havvâ’dır ki bunlar vücûd-i hakîkî-i Hakk’ta mündemic kuvve-i külliyye-i vehmiyyenin te’sîriyle cennet-i zâttan âlem-i isneyniyyetten ibâret taayyünât-ı kesîfe&#10024;

Bu konuyu açıklamak için bir giriş yapmak gerekir. Bilinmeli ki Âdem'in âlemin özü olduğu ve âlemde ne mevcutsa hepsinin Âdem'de bulunduğu yukarıda geçen konularda açıklanmıştı. Âlemin ruhu ve halifesi, Muhammedî küllî ruh (sallallahu aleyhi ve sellem)'dir. Ve âlemin küllî nefsi, o küllî ruhun mutmainne (huzura ermiş), râzıyye (razı olmuş) ve marzıyye (kendinden razı olunmuş) sıfatlarıyla nitelenmiş, pak ve arınmış eşidir. Ve küllî ruh, hakiki Âdem'dir. Ve küllî nefs, Havvâ'dır ki bunlar, Hakk'ın hakiki varlığında içkin olan küllî vehim kuvvetinin etkisiyle zât cennetinden, ikilik âleminden ibaret kesif taayyünât (belirginleşmeler) meydana getirir.

ْ mertebesine اهبِطوا (Bakara, 2:36) emriyle hubût ve nüzûl ettiler. Ve rûh-i küllî ile nefs-i küllînin ictimâʻından lâ-yuad ve lâ-yuhsâ ervâh ve nüfûs-i cüz’iyye mütevellid olup, yekdiğeriyle ictimâʻ ettiler. Ve bunların ictimâʻından dahi onların misilleri olan ervâh ve nüfûsi cüz’iyye müteselsilen zuhûr etti ve edegelmekte bulundu.&#10024;

"İnin!" (Bakara, 2:36) emriyle alçalma ve iniş mertebesine indiler. Ve küllî ruh ile küllî nefsin birleşmesinden sayılamayacak kadar çok cüz'î ruhlar ve nefisler türeyip, birbirleriyle birleştiler. Ve bunların birleşmesinden de onların benzerleri olan cüz'î ruhlar ve nefisler kesintisiz olarak ortaya çıktı ve çıkmaya devam etmektedir.

İmdi nefs-i küllîye vârid olan ahkâm, rûh-i küllîden gelir. Ve nefs-i küllî ahkâm-ı sıfâtıyyesine değil belki rûh-i külliyye tâbiʻ bulunduğundan bu husûsda mutmainnedir. Ve zevci olan rûh-i küllînin hükmünden râzıdır. Ve zevci indinde de marzıyyedir. Binâenaleyh kendisi sıfât-ı tabîiyye-yi mülevveseden pâk ve zekiyyedir. Fakat nüfûs-i cüz’iyye, kuvâ-yı vehmiyyenin yaʻnî şeyâtîn-i cinnin te’sîriyle zulmet-i tabîiyyeye mâil ve ervâh-ı cüz’iyyenin daʻvetinden gâfil olduklarından onlara hakîkat-i hâlî telkîn edecek bir dâʻî lâzımdır. Ve bu dâʻîlerde enbiyâ (aleyhimü’s-selâm) ile onların verese-i kâmilleridir. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) bu dâʻîlerden biridir ki bu kitâbıyla ibâdullahı hakâyıka daʻvet buyururlar.&#10024;

Şimdi, küllî nefse gelen hükümler, küllî ruhtan gelir. Ve küllî nefis, sıfatlarına ait hükümlere değil, aksine küllî ruha bağlı olduğundan bu hususta mutmaindir. Ve eşi olan küllî ruhun hükmünden razıdır. Ve eşi katında da rızaya mazhardır. Bu sebeple kendisi, tabiî ve kirli sıfatlardan pak ve temizdir. Fakat cüz'î nefisler, vehim kuvvetlerinin yani cin şeytanlarının etkisiyle tabiî karanlığa meyilli ve cüz'î ruhların davetinden gafil olduklarından, onlara hâlin hakikatini telkin edecek bir davetçi lazımdır. Ve bu davetçiler de peygamberler (a.s.) ile onların kâmil varisleridir. Şeyh-i Ekber (r.a.) Hazretleri, bu davetçilerden biridir ki bu kitabıyla Allah'ın kullarını hakikatlere davet ederler.

İmdi “kalem-i a‘lâ” “akl-ı küll”den ibârettir. Ve o cevher-i amâda taayyün-i melekûtiyyedir ki onda bütün eşyâ meknûndur. “Levh-i mahfûz” nefs-i küllîden ibârettir. Ve o taayyün-i melekîden ibârettir ki “kalem”de mevcûd olan şeyin tafsîli, onda ilkâ-yı kalem ile mütehakkıktır. Ve bu levh, “ümmü’l-kitâb”dır. Ve burada kitâbet-i rakamıyye yaʻnî işârât-ı mahsüse yoktur. Belki kitâbet-i maânî vardır ki akıldan nefse ilkâ olunur. Nitekim Hakk Teâlâ&#10024;

Şimdi, "kalem-i a'lâ" (yüce kalem) "akl-ı küll"den (evrensel akıl) ibarettir. Ve o, amâ cevherinde (mutlak gayb âleminde) melekûti bir taayyündür (melekût âlemine ait bir belirginleşmedir) ki onda bütün eşya gizlidir. "Levh-i mahfûz" (korunmuş levha) nefs-i küllîden (evrensel nefisten) ibarettir. Ve o, melekî taayyünden ibarettir ki "kalem"de mevcut olan şeyin ayrıntısı, onda kalemin ilka etmesiyle (bırakmasıyla) gerçekleşir. Ve bu levh, "ümmü'l-kitâb"dır (kitabın anasıdır). Ve burada rakamsal yazı, yani özel işaretler yoktur. Aksine, akıldan nefse ilka olunan (bırakılan) manalar yazısı vardır. Nasıl ki Yüce Allah

َّلله buyurur: مَا يَشَاء وَيثبِت وَعِندَە أُم الْكِتَاب كُل ِّ أجَل ٍ كِتَاب يَمحو ا (Ra‘d: 13:38-39) Yaʻnî “Âcâl-i&#10024;

Yüce Allah buyurur: "Allah dilediğini siler, dilediğini de sabit kılar. Ana Kitap (Levh-i Mahfuz) O'nun katındadır. Her ecelin bir yazısı vardır. Allah dilediğini siler." (Ra'd: 13:38-39) Yani "Ecellerin

ِ halâyıktan her bir ecell için bir kitâb vardır ki Allah Teâlâ dilediği şeyi mahv eder ve isbât eder. Ve ümmü’l-kitâb onun nezdindedir ki onda mahv ve isbât dâhil değildir.” Zîrâ o levh, kendilerinde mahv ve isbât olan diğer kitâbların hilâfına olarak tagayyürden mahfûzdur. Ve bu kalem-i a‘lâ mevcûd olması îcâb eden şeyleri levh-i mahfûza yazdı. Ve yazmaktan ferâgat eyledi. Ve (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in جف القلم بما هو كائن buyurduklarının maʻnâsı budur. Ve kudret-i ilâhînin mezâhirinden ibâret olan kuvâ-yı rûhâniyye yaʻnî melâikei kirâm çoktur. Onların baʻzısı kalemlerdir ki “kalem-i a‘lâ”da olan şeyden bir mikdâr onda meknûndur. Ve onların baʻzısı elvâhdır ki her kalem kendisine âid olan levhe nukûş-i hurûfiyye mesâbesinde olan suver-i mahsüseyi yazar. Ve bu kalemler her vakit kitâbet içindedir. Baʻzen yazdıkları mahv olur ve baʻzen dahi sâbit kalır. Ve server-i âlem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Miʻrâc’da bu kalemlerin sarîrini yaʻnî cızırtılarını işittiler. Velâkin kalem-i a‘lâ kurumuştur. Ve artık hâlen yazmaz.&#10024;

Yaratılmışlardan her bir ecel için bir kitap vardır ki Yüce Allah dilediği şeyi siler ve sabit kılar. Ve Ümmü'l-Kitap (ana kitap) O'nun katındadır ki onda silme ve sabitleme dâhil değildir. Çünkü o levh, kendilerinde silme ve sabitleme olan diğer kitapların aksine, değişimden korunmuştur. Ve bu yüce kalem, var olması gereken şeyleri Levh-i Mahfuz'a yazdı. Ve yazmaktan vazgeçti. Ve Efendimiz (s.a.s.)'in "Kalem, olacak olan her şeyi yazıp kurumuştur." buyurduklarının anlamı budur. Ve ilahi kudretin tecellilerinden ibaret olan ruhani kuvvetler, yani yüce melekler çoktur. Onların bazısı kalemlerdir ki "yüce kalem"de olan şeyden bir miktar onda gizlidir. Ve onların bazısı levhalardır ki her kalem kendisine ait olan levhaya, harf nakışları mesabesinde olan özel suretleri yazar. Ve bu kalemler her zaman yazma halindedir. Bazen yazdıkları silinir ve bazen de sabit kalır. Ve âlemlerin efendisi (s.a.s.) Efendimiz, Miraç'ta bu kalemlerin cızırtılarını işittiler. Velakin yüce kalem kurumuştur. Ve artık şu anda yazmaz.

Bu îzâhâttan anlaşılır ki akıl, halîfe olan rûhun vezîri olduğu gibi onun kâtibi olan “kuvve-i hayâliyye”nin yed-i yemîninde kalemdir ki halîfeden “kâtib-i hayâl”e vârid olan emri, nefs-i külli levhi üzerine yazar. Fakat akıl ile nefisden başka daha birçok kalemler ve levhler vardır ki onlarda sırası düştükçe ileride peyderpey îzâh olunur.&#10024;

Bu açıklamalardan anlaşılır ki akıl, halife olan ruhun veziri olduğu gibi, onun kâtibi olan hayal gücünün sağ elinde bir kalemdir ki halifeden hayal kâtibine gelen emri, küllî nefis levhası üzerine yazar. Fakat akıl ve nefisten başka daha birçok kalemler ve levhalar vardır ki onlarda sırası geldikçe ileride peyderpey açıklanır.

Ve bu da maʻlûm olsun ki vücûdât-ı izâfiyyenin ve keserâtın aslı hayâldir. Ve bilcümle esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin mahall-i zuhûru ancak âlem-i hayâldir. Ve bu hâyâl vücûd-i hakîkîi Hakk’ta vâkiʻ olduğundan onda dâimâ hakîkat cilvegerdir. Binâenaleyh âlem-i kebirin kâtibi “hayâl”dir. Ve âlem-i sagîr olan vücûd-i insânîdeki kâtib dahi ondaki “kuvve-i hayâliyye”dir. Zîrâ insânın bütün iʻtikâdâtını tesbît eden kuvve-i hayâliyyesidir.&#10024;

Ve bilinmeli ki izafî varlıkların ve çoklukların aslı hayâldir. Ve bütün ilâhî isim ve sıfatların zuhûr yeri ancak hayâl âlemidir. Ve bu hayâl, Hak'ta hakikî varlık olarak meydana geldiğinden, onda daima hakikat tecelli eder. Bu sebeple büyük âlemin yazıcısı "hayâl"dir. Ve küçük âlem olan insan vücudundaki yazıcı da ondaki "hayâl kuvveti"dir. Çünkü insanın bütün inançlarını belirleyen, onun hayâl kuvvetidir.

İmdi hayâlin, hakkı olduğu gibi bâtılı da vardır. Ve hayâl-i hakkın mükevvini akıldır. Ve hayâl-i bâtılın mükevvini kuvve-i vâhimedir. Zîrâ “kuvve-i fikriyye” akla tâbiʻ olursa ona “zâkire-i mütefekkire” derler. Ve eğer vehme tâbiʻ olursa ona “mütehayyile” derler.&#10024;

Şimdi, hayalin, hakikati olduğu gibi bâtılı da vardır. Hak hayalin oluşturucusu akıldır. Bâtıl hayalin oluşturucusu ise vehim kuvvetidir. Çünkü "fikir kuvveti" akla tâbi olursa ona "düşünen hatırlayıcı" derler. Eğer vehme tâbi olursa ona "hayal eden" derler.

Beyit

فیض بدلم زعالم قدس بریز ** تا محو شود خیال باطل زدلم&#10024;

Feys (ilahi feyz, ilahi bereket) gönlüme kutsal âlemden aksın ki batıl düşünce gönlümden silinsin.

Tercüme

“Yâ Rabb âlem-i kudsden gönlüme feyz dök! Tâ ki gönlümden hayâl-i bâtıl zâil ve mahv olsun!”&#10024;

"Ey Rabbim, kutsal âlemden gönlüme feyz akıt ki gönlümden bâtıl hayal yok olsun ve silinsin!"

Mâdemki kâtibin iyisi ve fenâsı vardır. O hâlde maʻnâda şemâili ber-güzîde ve mevzûn olan hayâl-i hakkı ve sûrette dahi firâset-i hikemiyye bahsinde beyân olunan evsâfı hâiz zekî bir kâtibi intihâb et ki sen onunla uzaktan sırr söyleşesin. Ve o kâtib kemâl-i zekâvetinden senin göz ile olan işâretindeki maksûdunu fehm ede.&#10024;

Mademki kâtibin iyisi ve kötüsü vardır. O hâlde, anlamda seçkin ve ölçülü olan hak hayalini ve şekilde de hikmetli sezgi bahsinde açıklanan nitelikleri taşıyan zeki bir kâtibi seç ki sen onunla uzaktan sır söyleşesin. Ve o kâtip, zekâsının mükemmelliğinden, senin göz ile olan işaretindeki maksadını anlasın.

Allah Teâlâ imâm olan rûhu avâyık-ı hayâliyyede bırakmayıp zâtına mazhariyyete muvaffak eylesin! Ve onu ön ve arka olmayan cihete, yaʻnî lâ-taayyün âlemine sâlik kılsın! Zîrâ ön ve arka âlem-i taayyünâtın iktizââtındandır. Kâtib-i maʻnâ bir mevcûddur ki latîfdir, kesîf bir şey değildir. Ve kerîmdir, zîrâ bezl-i vücûd husûsunda aslâ imsâk etmez. Ve şerîfdir, zîrâ mertebesi vazî‘ olan havâss-i zâhireden değildir. Onun şerefine ve i‘tilâsına âlem-i gayb pek ziyâde mutâbıktır. Zîrâ alem-i şehâdet âlem-i süflîdir. Ve âlem-i gayb, âlem-i ulvîdir. Ve kuvvei hayâliyye dahi bu sıfatı hâizdir. Âfâkta bunun nazîri, sâhib-i sırr olan İdrîs (aleyhi’sselâm)’dır. Zîrâ İdrîs (aleyhi’s-selâm) riyâzât-ı şâkka ile nefsini sıfât-ı hayvâniyye ve küdûrâtı tabîiyye ve nakâis-i ârızadan tathîr etmiş ve akl-ı mücerred hâline gelmiştir. Ve âlemde akl-ı küllî kalem-i a‘lâdır. Ve Âdem’de akl-ı cüz’i “kalem-i esfel”dir. Binâenaleyh İdrîs (aleyhi’sselâm)’ın beyne’l-beşer ilk def‘a kalem ile yazı yazması hükm-i bâtının zâhirde bürûzundan ibâret olur. Ve akıl, kâtib olan hayâl, sağ elinde kalem mesâbesindedir. Ve nefis, levh mesâbesindedir. Ve kânûn-i aklî ile nefisde tekevvün eden kazâyâ-yı fikriyye levh-i mahfûzda yazılmış olan suver-i vücûdiyye mesâbesindedir. İşte bunun için (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, اول ما خلق هللا القلم ve اول ما خلق هللا العقل buyurdu. Ve kalem, akl-ı evvelden ibârettir. Ve hayâlin asl-ı vücûd olduğu yukarıda zikr olundu. Zîrâ vücûd-i hayâl olmasa, aklın mahall-i tasarrufu bulunmaz. Ve o kalem, halâ-i kalb sâhibidir. Ve gıtâ sâhibidir. Yaʻnî kalemi aklın zâhirdeki kamış kaleme müşâhebeti vardır. Zîrâ zâhirdeki kalemin içi boştur ve dışı da gışâ ile mestûrdur. Akıl dahi böyledir. Cevfi hâlî ve sâlimdir. Ve vehm ve kuvâ-yı sâire gibi gışâvât-ı muhtelife ile muhât ve mestûrdur.&#10024;

Yüce Allah, imam olan ruhu hayalî engellerde bırakmayıp kendisine mazhar olmaya muvaffak eylesin! Ve onu ön ve arka olmayan yöne, yani lâ-taayyün (belirsizlik) âlemine Hakk Yolcusu kılsın! Çünkü ön ve arka, taayyün (belirlenme) âleminin gerekliliklerindendir. Mana kâtibi, latif (ince) bir varlıktır, kesif (yoğun) bir şey değildir. Ve kerimdir (cömerttir), çünkü varlık bahşetme hususunda asla cimrilik etmez. Ve şeriftir (şereflidir), çünkü mertebesi aşağı olan dış duyulardan değildir. Onun şerefine ve yüceliğine gayb âlemi pek ziyade uygundur. Çünkü şehadet âlemi (görünen dünya) aşağı âlemdir. Ve gayb âlemi (görünmeyen dünya), yüce âlemdir. Ve hayal kuvveti de bu sıfatı taşır. Dış âlemde bunun benzeri, sır sahibi İdris (a.s.)'dır. Çünkü İdris (a.s.) zorlu riyâzât (nefsî perhizler) ile nefsini hayvani sıfatlardan, tabiî kirliliklerden ve arızî eksikliklerden temizlemiş ve mücerred (soyut) akıl hâline gelmiştir. Ve âlemde küllî akıl, kalem-i a'lâdır (en yüce kalemdir). Ve Âdem'de cüz'î akıl "kalem-i esfel"dir (aşağı kalemdir). Bu sebeple İdris (a.s.)'ın insanlar arasında ilk defa kalem ile yazı yazması, bâtınî hükmün dış âlemde ortaya çıkmasından ibaret olur. Ve akıl, kâtip olan hayal, sağ elinde kalem gibidir. Ve nefis, levh (yazı tahtası) gibidir. Ve aklî kanun ile nefiste oluşan fikrî hükümler, levh-i mahfûzda (korunmuş levha) yazılmış olan varlık suretleri gibidir. İşte bunun için (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, "اول ما خلق هللا القلم" (Allah'ın ilk yarattığı kalemdir) ve "اول ما خلق هللا العقل" (Allah'ın ilk yarattığı akıldır) buyurdu. Ve kalem, akl-ı evvelden (ilk akıldan) ibarettir. Ve hayalin varlığının aslı olduğu yukarıda zikredildi. Çünkü hayal varlığı olmasa, aklın tasarruf (iş görme) yeri bulunmaz. Ve o kalem, kalbin boşluğuna sahiptir. Ve örtüye sahiptir. Yani kalemi aklın dış âlemdeki kamış kaleme benzerliği vardır. Çünkü dış âlemdeki kalemin içi boştur ve dışı da bir zar ile örtülüdür. Akıl da böyledir. İçi boş ve sağlamdır. Ve vehim (sanı) ve diğer kuvvetler gibi çeşitli örtülerle çevrili ve örtülüdür.

Ve hayrın men‘inin ve iʻtâsının dizgini o kâtibin elindedir. Zîrâ kâtib esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin mahall-i tecellîsidir. Elindeki kalemi sırr-ı kader dâiresinde icâle eder. “Mâni‘” isminin hükmü ile men‘ ve “Mu‘tî” isminin hükmü ile iʻtâ eder. Ve “Mudill” isminin hükmüyle hayrı men‘ ve şerri iʻtâ eder. Ve “Hâdî” isminin hükmü ile şerri men‘ ve hayrı iʻtâ eder ve kalem-i akıl, kâtib-i hayâlin bâhir olan ziyâsı ve onun rif‘ati arasında cevelân eder. Zîrâ mertebe-i hayâl aslâ zulmet kabûl etmeyen bir âlem-i rûhânîdir. Bunun için o sâhada tekevvün eden suver-i maʻneviyye aslâ basar-ı basîretten istitâr etmez. Ve âlem-i zâhirde ise nûr ve zulmet yekdiğerini taʻkîb ettiğinden suver-i mahsüse çeşm-i zâhire gâh bâriz, gâh mahfî olur. Ve onun mertebesi âlem-i mahsüsâta nazaran refî‘dir. Ve kalem-i akıl onun şuâ‘ı ve ziyâsı arasında gidip gelir. Ve o kalem-i akıl, kâtibin halîfeden aldığı emri uzak ve yakın üzerine infâz eder. Zîrâ buʻd ve kurb hasâis-i cismâniyyedendir. Âlem-i maʻnâ olan hayâlde kurb ve buʻd müsâvîdir. Ve o kalem-i akıl, evvel ve sonra kendisine emir vârid olan kimsenin sırrını âlimdir. Yaʻnî suver-i ilmiyye-i ilâhiyye, suver-i hayâliyyedir. Hâricde vücûdu yoktur. Ve kezâ vücûdi Hakk’ın bi-hâsebi’l-esmâ merâtibe tenezzülünde gayriyyet-i i‘tibâriyyeyi hâiz olarak zuhûr eden suver-i müteayyinenin cümlesi hayâldir. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) Fusûsu’l-Hikem’lerinde Fass-ı Süleymânî’de buyururlar:&#10024;

Hayrın engellenmesinin ve verilmesinin dizgini o kâtibin elindedir. Çünkü kâtib, ilâhî isim ve sıfatların tecelli yeridir. Elindeki kalemi kader sırrı dairesinde hareket ettirir. "Mâni'" isminin hükmü ile engeller ve "Mu'tî" isminin hükmü ile verir. "Mudill" isminin hükmüyle hayrı engeller ve şerri verir. "Hâdî" isminin hükmü ile şerri engeller ve hayrı verir. Akıl kalemi, hayâl kâtibinin açıkça beliren ışığı ve onun yüceliği arasında dolaşır. Çünkü hayâl mertebesi, asla karanlık kabul etmeyen ruhanî bir âlemdir. Bu sebeple o sahada oluşan manevî şekiller, asla basiret gözünden gizlenmez. Dış âlemde ise ışık ve karanlık birbirini takip ettiğinden, özel şekiller dış göze bazen açıkça görünür, bazen gizli kalır. Onun mertebesi, duyular âlemine göre yücedir. Akıl kalemi onun ışını ve ışığı arasında gidip gelir. O akıl kalemi, kâtibin halifeden aldığı emri uzak ve yakın üzerine infaz eder. Çünkü uzaklık ve yakınlık cismanî özelliklerdendir. Mana âlemi olan hayâlde yakınlık ve uzaklık eşittir. O akıl kalemi, evvel ve sonra kendisine emir gelen kimsenin sırrını bilir. Yani ilâhî ilme ait şekiller, hayâlî şekillerdir. Dışarıda varlığı yoktur. Aynı şekilde, Hakk'ın varlığının isimler itibarıyla mertebelere inişinde itibari bir başkalığı haiz olarak ortaya çıkan belirli şekillerin hepsi hayâldir. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) Fusûsu'l-Hikem'lerinde Fass-ı Süleymânî'de buyururlar:

Beyit

ی

** و الذی یفهم هذا حاز ارسار الطریق الحقیقە انما الكون خیال و هو حق ف&#10024;

Bunu anlayan kişi, hakiki yolun sırlarına sahip olmuştur; çünkü kâinat bir hayaldir ve o haktır.

Tercüme

“Muhakkak kevn, hayâldir; o da hakîkatte Hakk’tır. Ve bunu anlayan kimse esrâr-ı tarîkatı hâizdir.”&#10024;

Şüphesiz ki oluş ve bozuluş âlemi hayâldir; o da hakikatte Hakk'tır. Ve bunu anlayan kimse tarikat sırlarına (tasavvuf yolunun gizli bilgilerine) sahiptir.

Ve kezâ Mevlânâ Câmî (kuddise sırruh) buyurur:&#10024;

Aynı şekilde Mevlânâ Câmî (sırrı kutsal olsun) buyurur:

Beyit

است آری عالم همە خیالست ویل ** پیوستە درو حقیقن َ جلوە گر&#10024;

Âlem baştan sona hayaldir, ancak Hakikat sürekli onda tecelli eder.

Tercüme

“Evet âlem bütün hayâldir, fakat onda dâimâ bir hakîkat cilvegerdir.”&#10024;

Evet, âlem bütünüyle hayâldir, fakat onda daima bir hakikat tecelli eder.

Ve emr-i ilâhînin mertebe-i ilme nüzûlü def‘idir. Nitekim buyrulur: َِّلَّ وَاحِدَة وَمَا أمرنَا إ&#10024;

Ve ilâhî emrin ilim mertebesine inişi def'îdir. Nitekim buyrulur: "Bizim emrimiz ancak bir tek emirdir."

كلمح بِالْب (Kamer, 54:50) Ve o mertebeden merâtib-i kevniyyeye nüzûlü tedrîcîdir. Nitekim َََِص&#10024;

"Göz açıp kapayıncaya kadar" (Kamer, 54:50) ve o mertebeden kevnî mertebelere inişi tedricîdir. Nasıl ki

َی ی buyrulur: ِّلُه إِال َّ بِقَدَر مَّعلُوم ء ٍ إِال َّ عِندَنَا خَزَائِنه وَمَا نيوَإِن مِّن یس (Hicr, 15:21)&#10024;

"Hiçbir şey yoktur ki hazineleri bizim yanımızda olmasın ve biz onu ancak belirli bir kaderle indiririz." (Hicr, 15:21)

ٍ ََي

İmdi من قبل “min kabl” ile Hz. Şeyh-i Ekber, sırr-ı kadere taalluk eden aʻyân-ı sâbiteyi ve بعدە نم “min ba‘d” ile de merâtib-i kevniyyeyi murâd buyururlar. Ve tecellî-i ilmî akla olduğundan bu akıl menlehu’l-emr olan hayâlin sırrını âlim olmuş olur.&#10024;

Şimdi, "min kabl" (öncesi) ile Hz. Şeyh-i Ekber (İbn Arabî), kader sırrına ilişkin sabit hakikatleri (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ve "min ba'd" (sonrası) ile de varoluş mertebelerini kastederler. Ve ilmî tecelli akla ait olduğundan, bu akıl, işlerin sahibi olan hayalin sırrını bilmiş olur.

İmdi sırr-ı kader hasebiyle kalem-i akl ganî yapar ve fakîr kılar ve imsâk eder ve îsâr eyler. Yaʻnî o tecelliyât-ı esmâiyyenin mahkûmudur. Ve onun sicilli yaʻnî defteri nefs-i külliyyenin zâtıdır ki o Âdem-i hakîkî olan rûh-i küllînin Havvâ’sıdır. Ve yukarıda îzâh olunduğu üzere imâm olan rûh-i küllînin mutmainne ve râzıyye ve marzıyye sıfatlarıyla mevsûf olan harem-i pâkidir. Ve bu sıfatlar ile ittisâfının sebebi ve ervâh-ı cüz’iyye ile onların halîleleri nüfûs-i cüz’iyye arasındaki münâsebet yukarıda îzâh edilmiştir. Ve âyet-i kerîmede, ءٍ وَكُل یس&#10024;

Şimdi, kader sırrı gereğince akıl kalemi zengin eder ve fakir kılar, tutar ve verir. Yani o, esmâ tecellilerinin (Allah'ın isimlerinin tecellileri) hükmü altındadır. Ve onun sicili, yani defteri, nefs-i külliyyenin (evrensel nefsin) zâtıdır ki o, hakiki Âdem olan rûh-i küllînin (evrensel ruhun) Havvâ'sıdır. Ve yukarıda açıklandığı üzere, imam olan rûh-i küllînin mutmainne (huzura ermiş), râzıyye (razı olmuş) ve marzıyye (kendinden razı olunmuş) sıfatlarıyla nitelenmiş pak haremidir. Ve bu sıfatlarla nitelenmesinin sebebi ile cüz'î ruhlar (bireysel ruhlar) ve onların eşleri olan cüz'î nefisler (bireysel nefisler) arasındaki bağıntı yukarıda açıklanmıştır. Ve ayet-i kerimede, "ءٍ وَكُل یس" (Her şeyin ve her şeyin) buyrulmuştur.

ََي

ی الزبر ِ وَكُل صَغِي ْوَكبِي ْمستَطَر فَعَلُوە ف (Kamer, 54:52-53) yaʻnî “İşledikleri her bir şey defterde&#10024;

"Yaptıkları her şey defterlerdedir. Küçük büyük her şey yazılmıştır." (Kamer, 54:52-53) yani "İşledikleri her bir şey defterde"

ِي merkûmdur. Ve her bir küçük ve büyük mastûrdur.” buyrulması bu merâtibe işârettir. İmdi nefsi külliyyenin neşr olunmuş olan sahîfesinde ulûm-i berzahiyye yazılmıştır.&#10024;

"Her bir küçük ve büyük yazılmıştır." buyrulması bu mertebelere işarettir. Şimdi küllî nefsin yayılmış olan sayfasında berzahî ilimler yazılmıştır.

Maʻlûm olsun ki vücûd-i mutlak-ı Hakk, hakîkat-i Muhammediyyeden ibâret olan mertebe-i vahdetten, mertebe-i vahidiyyete tenezzül ettikte bilcümle eşyânın suver-i ilmiyyeleri yekdiğerinden temeyyüz eyler. Bu mertebede gayriyyet yoktur. Fakat vücûdun rûh-i küllî mertebesine tenezzülünde bu suver-i ilmiyye gayriyyet libâsına bürünerek cevâhir-i mücerrede ve nûrâniyye hâlinde tekevvün ederler. Ve bunlar bu âlemde bî-sûret iken vücûdun misâl mertebesine tenezzülünde, her birerleri âlem-i şehâdette iktisâb edecekleri suver-i kesîfeye mutâbık olmak üzere birer suver-i hayâliyyeye bürünürler. Vücûdun âlem-i şehâdete tenezzülünde dahi bu suver-i hayâliyye birer sûret-i kesîfe hâlini iktisâb ederler. Ve âlem-i misâl, âlem-i ervâh ile âlem-i şehâdet arasında bir berzahdır.&#10024;

Bilinmeli ki Hakk'ın mutlak varlığı, Hakikat-i Muhammediyye'den (Hz. Muhammed'in hakikati, evrensel akıl) ibaret olan vahdet mertebesinden (birlik mertebesi) vahidiyyet mertebesine (çokluk mertebesi) indiğinde, bütün eşyanın ilimdeki suretleri birbirinden ayrılır. Bu mertebede başkalık yoktur. Fakat varlığın küllî ruh mertebesine inişinde bu ilimdeki suretler başkalık elbisesine bürünerek soyut ve nuranî cevherler (varlıkların özleri) halinde oluşur. Ve bunlar bu âlemde suretsiz iken, varlığın misâl mertebesine (hayal âlemi) inişinde, her biri şehadet âleminde (görünen âlem) kazanacakları yoğun suretlere uygun olmak üzere birer hayalî surete bürünürler. Varlığın şehadet âlemine inişinde dahi bu hayalî suretler birer yoğun suret halini kazanırlar. Ve misâl âlemi, ruhlar âlemi ile şehadet âlemi arasında bir berzahtır (geçiş bölgesi).

İmdi kesîf olan nefs-i külliyye, mahsüs olan bir rakk-ı menşûrdur. Yaʻnî neşr olunmuş sahîfedir ki bu sahîfede berzahdan ibâret olan âlem-i misâle menkûş bulunan ilim yazılmıştır. Ve âlem böyle olduğu gibi Âdem dahi böyledir. Âdem’in kuvve-i hayâliyyesi rûh ile nefis arasında bir berzahdır. Ve nefs-i kesîfini teşkîl eden havâss-i zâhiresi ve aʻzâları hayâlinde menkûş olan ulûmun rakk-ı menşûrudur. Zîrâ hâyali ne ise efʻâli ona göre zâhir olur.&#10024;

Şimdi, yoğun olan küllî nefis, duyularla algılanan açılmış bir parşömendir. Yani, yayılmış bir sayfadır ki bu sayfada, berzahtan ibaret olan misal âlemine nakşedilmiş ilim yazılmıştır. Ve âlem böyle olduğu gibi, Âdem de böyledir. Âdem'in hayal kuvveti, ruh ile nefis arasında bir berzahtır. Ve kendisinin yoğun nefsini oluşturan dış duyuları ve organları, hayalinde nakşedilmiş ilimlerin açılmış parşömenidir. Çünkü hayali ne ise, fiilleri ona göre ortaya çıkar.

İmdi gerek âlemde, gerek Âdem’de kağıt mesâbesinde olan ecsâm safâhâtı üzerinde ne gibi âsâr zâhir olursa bu âsâra âlemde imâm olan rûh-i küllînin ve Âdem’de imâm olan rûhi cüz’inin “nüfûz-i emri” tâbîr olunur. Ve rûh, ayn-ı sâbitesi hasebiyle emr eder. Ve aʻyân-ı&#10024;

Şimdi, gerek âlemde gerek insanda kâğıt hükmünde olan cisimlerin yüzeylerinde ne gibi tesirler ortaya çıkarsa, bu tesirlere âlemde imam olan küllî ruhun ve insanda imam olan cüz'î ruhun "emrinin nüfuzu" denir. Ve ruh, sabit hakikati gereği emreder.

َّلله sâbite meşiyyet-i ilâhiyyeye tâbiʻdir. َِّلَّ أن يَشَاء ا وَمَا تَشَاؤون َ إ (İnsân, 76:30) Hükmünce hakîkatte her şey meşiyyet-i ilâhiyyeye tâbiʻdir. Ve biz eğer meşiyyet-i ilâhiyye taalluk ederse bu bâbda iki fasılda kâtibin sıfatını ve kitâbı zikr ve beyân ederiz. Ve muvaffık yaʻnî tevfîk bahş eden Allah Teâlâ’dır. Ve ondan başka merbûbu terbiye edecek Rabb yoktur.&#10024;

Sabit hakikatler, ilâhî iradeye bağlıdır. "Sizler ancak Allah dilerse dilersiniz." (İnsân, 76:30) hükmünce, hakikatte her şey ilâhî iradeye bağlıdır. Ve biz, eğer ilâhî irade ilişirse, bu konuda iki bölümde kâtibin sıfatını ve kitabı zikreder ve açıklarız. Ve başarı veren, yani tevfîk (ilâhî yardım) bahşeden Yüce Allah'tır. Ve O'ndan başka, terbiye edileni terbiye edecek Rabb yoktur.

FASIL

KÂTİB HAKKINDADIR

“Allah Teâlâ seni muvaffak eylesin! Maʻlûmun olsun ki muhakkak Allah Subhânehu memleket-i kübrâda bir levh-i mahfûz ve divitin mürekkebi içinde bir kalemi maʻlûm îcâd eyledi. Ve onda dâim oldukça tafsîl kabûl etmez. Vaktâki mürekkeb ondan kaleme intikâl eyler; onunla hurûf, levhde tafassul eyler. Ve ilim onunla kendisi için gâyet olmayan şeye kadar tafassul eder. İnsânın mâddesi olan nutfe gibi ki zahr-ı âdemde dâim oldukça suver-i insâniyyenin mecmû‘u onda mücmel idi. Ve onda oldukça tafsîl kabûl etmez. Vaktâki levh-i rahme kalem-i insânî ile intikâl eder. Sûret-i insâniyyeye tafassul eyler. Alîdir. Ve onu te’lîf ve tağyîrden mukaddes olan yemîn ile tekvîn eyledi.&#10024;

Allah Teâlâ seni başarılı kılsın! Bilinmeli ki şüphesiz Yüce Allah, büyük memlekette bir levh-i mahfûz (kaderin yazılı olduğu levha) ve divitin mürekkebi içinde bilinen bir kalem yarattı. Ve o levh-i mahfûzda durduğu sürece ayrıntı kabul etmez. Ne zaman ki mürekkep ondan kaleme geçer; onunla harfler levhde ayrıntılanır. Ve ilim onunla kendisi için sonu olmayan şeye kadar ayrıntılanır. İnsanın maddesi olan nutfe (döllenmiş yumurta) gibi ki, Âdem'in sırtında durduğu sürece insan suretlerinin bütünü onda özetlenmişti. Ve onda durduğu sürece ayrıntı kabul etmez. Ne zaman ki rahim levhine insan kalemiyle geçer. İnsan suretine ayrıntılanır. Yücedir. Ve onu, bir araya getirmekten ve değiştirmekten uzak olan yemin ile var etti.

İmdi Hakk cânibinden ilim sebebiyle olan emr-i irâde levh-i mahfûzun sathı üzerine tahrîk-i kalem ile mevcûd olan ve olmayan ve mevcûd olacak ve olmayacak olan şeyin ilmi, yemîne nâfiz olur. Vaktâki bu kitâb iki nüshanın mukâbelesi üzerine ve onların mukâbelesi de iki neş’et üzerine mübtenî oldu. Kâtib, bizden nerede olduğunu taʻrîf etmeyi murâd eyledik.&#10024;

Şimdi, Hak tarafından ilim sebebiyle olan irade emri, Levh-i Mahfuz'un yüzeyi üzerine kalemin hareketiyle, var olan ve olmayan, var olacak ve olmayacak olan şeyin ilmi, yemine nüfuz eder. Ne zaman ki bu kitap iki nüshanın karşılaştırılması üzerine ve onların karşılaştırılması da iki neş'et (varoluş, ortaya çıkış) üzerine kuruldu. Kâtip, bizden nerede olduğunu tarif etmeyi murat ettik.

ی

الوجود یمدە ** قلم االله ولوحه المحفوظ قلیم ولویح ف&#10024;

Varlık âleminde Allah'ın kalemi ve levh-i mahfuzu (kaderin yazılı olduğu levha) bir kalem ve levhadır.

ی ْی

ملكوتە ** ما شئت اجری والرسوم حظوظ هللا فویدی یمی&#10024;

"Dilediğin şeyi icra ettim ve resimler (varlıkların dış görünüşleri) Allah'ın nasibidir, benim elimdedir."

Tercüme

“İlâhın kalemi ve onun levh-i mahfûzu, benim kalemim ve levhime imdâd eder. Ve benim yedim onun melekûtunda Allah’ın yemînidir, ben dilediğim şeyi icrâ ederim ve rüsûm huzûzdur.”&#10024;

İlâhın kalemi ve onun levh-i mahfûzu (kaderin yazılı olduğu levha), benim kalemime ve levhime yardım eder. Ve benim elim, onun melekûtunda (görünmeyen âleminde) Allah’ın yemînidir (güç ve kudretidir), ben dilediğim şeyi icrâ ederim ve rüsûm (gelenekler, kurallar) huzûzdur (hazlardır).

Allah Teâlâ seni bu beyân ettiğimiz hakâyıkı anlamaya muvaffak eylesin! Maʻlûmun olsun ki Allah Subhânehu ve Teâlâ hazretleri memleket-i kübrâda yaʻnî insân-ı kebîr olan âlemde bir levh-i mahfûz ve divitin mürekkebi içinde bir kalem-i maʻlûm îcâd eyledi ki o levhi mahfûz, âlem-i kebîrin nefs-i külliyyesi ve divit, tabîat ve mürekkeb, anâsırdan müteşekkil olan mâddedir. Ve kalem-i maʻlûm akl-ı evveldir. Ve bu akl-ı evvel, mertebe-i vâhidiyyetten ibâret olan hakîkat-i insâniyyedir. Ve bu kalemin “maʻlûm” vasfı ile tavsîfi mertebe-i vâhidiyyetin maʻlûmât-ı ilâhiyyeden olan aʻyân-ı sâbiteyi hâiz olmasındandır. Zîrâ aʻyân-ı sâbite suver-i ilmiyyeden ibârettir. Ve ilm-i ilâhî bu maʻlûmâta tâbiʻdir. Ve kalem divitin mürekkebi içinde bulundukça, hurûf ve kelimât o mürekkebden ayrılıp tafsîl kabûl etmez. Mürekkeb divitten kaleme intikâl ettiği vakit, o kalem sebebiyle hurûf ve kelimât, ecsâm kağıtları üzerinde tafassul eyler. Ve ilm-i esmâî ve sıfâtî, mürekkeb mesâbesinde olan anâsır-ı basîtadan, kalem-i akıl vâsıtasıyla o kadar tafassul eder ki nefs-i küllî levhi üzerinde menkûş olan suver-i mâddiyyeye aslâ gâyet ve nihâyet bulunmaz. Ve ilm-i icmâlî o kalem vâsıtasıyla ilm-i tafsîlî olur. Âlem-i sagîr olan âdemde bunun nazîri nutfedir. İnsânın mâddesi olan nutfe zahr-ı âdemde bulundukça suver-i insâniyyenin mecmû‘u onda mücmeldir. Ve zahr-ı âdemde bulundukça tafsîl kabûl etmez. Vaktâki insân kendi mislini tekvîne meyl edip sâika-i hubb ile nutfesini zahrından kalem-i maʻhûdu ile levh-i rahme nakl eder, o vakit levh-i rahimde kendi misli tekevvün ederek sûret-i insâniyye icmâlden tafsîle gelir. Zîrâ nutfede insân mündemic olduğu mücmelen maʻlûm idi; fakat onun kaşı, gözü, boyu ve endâmının biçimi ve ahvâl ve şuûnâtı mahfî idi. Vaktâki aklâm-ı muhtelife-i kuvâ, onu kırtâs-ı tabîat üzerinde anâsır mürekkebi ile ânen-fe-ânen terkîm etti. Nutfedeki ilm-i icmâli tafsîle geldi. Ve insânın bütün eşkâl ve ahvâli ve şuûnâtı mufassalan maʻlûm oldu.&#10024;

Yüce Allah seni bu beyan ettiğimiz hakikatleri anlamaya muvaffak eylesin! Bilinmeli ki Yüce Allah, büyük memlekette yani büyük insan olan âlemde bir levh-i mahfûz (korunmuş levha) ve divitin mürekkebi içinde bir kalem-i maʻlûm (bilinen kalem) yarattı ki o levh-i mahfûz, büyük âlemin küllî nefsi ve divit, tabiat ve mürekkep, ana unsurlardan oluşan maddedir. Ve kalem-i maʻlûm, akıl-ı evveldir (ilk akıl). Ve bu akıl-ı evvel, vahidiyet mertebesinden ibaret olan insani hakikattir. Ve bu kalemin “maʻlûm” vasfı ile nitelendirilmesi, vahidiyet mertebesinin ilahi bilgilerden olan sabit hakikatleri barındırmasındandır. Çünkü sabit hakikatler, ilmi suretlerden ibarettir. Ve ilahi ilim bu bilgilere tabidir. Ve kalem divitin mürekkebi içinde bulundukça, harfler ve kelimeler o mürekkepten ayrılıp ayrıntı kabul etmez. Mürekkep divitten kaleme intikal ettiği zaman, o kalem sebebiyle harfler ve kelimeler, cisimler kağıtları üzerinde ayrıntılanır. Ve isimsel ve sıfatsal ilim, mürekkep mesabesinde olan basit ana unsurlardan, akıl kalemi vasıtasıyla o kadar ayrıntılanır ki küllî nefis levhası üzerinde nakşedilmiş maddi suretlere asla son ve nihayet bulunmaz. Ve icmâlî ilim o kalem vasıtasıyla tafsîlî ilim olur. Küçük âlem olan insanda bunun benzeri nutfedir. İnsanın maddesi olan nutfe, Âdem'in sırtında bulundukça insani suretlerin bütünü onda özetlenmiştir. Ve Âdem'in sırtında bulundukça ayrıntı kabul etmez. Ne zaman ki insan kendi benzerini yaratmaya meyledip sevgi saikiyle nutfesini sırtından bilinen kalemi ile rahim levhasına nakleder, o zaman rahim levhasında kendi benzeri oluşarak insani suret özetten ayrıntıya gelir. Çünkü nutfede insan özet olarak var olduğu biliniyordu; fakat onun kaşı, gözü, boyu ve endamının biçimi ve halleri ve oluşları gizli idi. Ne zaman ki kuvvetlerin çeşitli kalemleri, onu tabiat kağıdı üzerinde ana unsurlar mürekkebi ile an be an yazdı. Nutfedeki icmâlî ilim ayrıntıya geldi. Ve insanın bütün şekilleri ve halleri ve oluşları ayrıntılı olarak bilindi.

Ve kezâ âlem-i kebîrin mâddesi fezâda nefes-i Rahmânîden tekevvün eden “amâ’” yaʻnî sehâb-ı muzîdir ki manzûme-i şemsiyyemiz onda mahfî idi. Ve bu âlemin nefs-i külliyyesinden ibâret olup arz ile seyyârât-ı sâire ve onların üzerlerinde tekevvün etmiş ve edecek olan bilcümle suver, kalem-i a‘lâ ile bu levh-i mahfûz üzerine yazılmıştır. Ve tafsîl-i mükevvenâta vâsıta olan bu kalem vasıfdan alîyydir. Onun için kendisine kalem-i a‘lâ denilmiştir. Ve o kalemin vücûdu te’lîf ve tağyîrden mukaddes ve tâhir olan yemîn iledir. Yaʻnî irâde-i Hakk iledir. Yemîn, sağ el maʻnâsınadır. Burada cemâl-i Hakk’tan kinâyedir. Zîrâ irâde îcâda taalluk eder. İ‘dâma taalluk etmez. Ve meşiyyet hem îcâda hem de i‘dâma taalluk eder. Ve îcâd lütuf ve cemâl ve i‘dâm kahr ve celâl olduğu için, mürîd ismine taalluk eden irâde yemîn ile taʻbîr buyrulmuştur. Ve bir şeyin îcâdına irâde-i ilâhî taalluk edince, o irâde te’lîf ve tağyîrden mukaddesdir. Nitekim Hakk Teâlâ buyurur: ء ٍ إِذَا أرَدنَاە أن نَّقول َ له كُن فَيَكُونإِنَّمَا قَولُنَا لِش&#10024;

Aynı şekilde, büyük âlemin maddesi, fezada Rahmanî nefesden oluşan "amâ" yani ışıklı buluttur ki, güneş sistemimiz onda gizliydi. Ve bu âlemin küllî nefsinden ibaret olup, arz ile diğer gezegenler ve onların üzerinde oluşmuş ve oluşacak olan bütün şekiller, kalem-i a'lâ ile bu levh-i mahfûz üzerine yazılmıştır. Ve oluşmuş şeylerin ayrıntılandırılmasına aracı olan bu kalem, vasıftan yücedir. Onun için kendisine kalem-i a'lâ denilmiştir. Ve o kalemin varlığı, telif ve değişimden münezzeh ve temiz olan yemin iledir. Yani Hak'ın iradesi iledir. Yemin, sağ el anlamına gelir. Burada Hak'ın cemâlinden kinayedir. Çünkü irade, yaratmaya ilişkindir, yok etmeye ilişkili değildir. Ve meşiyyet (dileme), hem yaratmaya hem de yok etmeye ilişkindir. Ve yaratma lütuf ve cemâl, yok etme ise kahr ve celâl olduğu için, mürîd ismine ilişkin olan irade, yemin ile ifade buyrulmuştur. Ve bir şeyin yaratılmasına ilâhî irade ilişince, o irade telif ve değişimden münezzehtir. Nitekim Yüce Allah buyurur: "İnnemâ kavlunâ li şey'in izâ eradnâhu en nekûle lehu kun fe yekûn." (Biz bir şeyi dilediğimiz zaman, ona sözümüz sadece "Ol!" dememizdir, o da hemen oluverir.)

ََي (Nahl, 16:40) Ve irâdenin îcâda taalluk ettiğine bu âyet-i kerîme delîldir. Zîrâ كان “kâne” kelime-i vücûddur.&#10024;

"Bir şeyi dilediğimiz zaman, ona sözümüz ancak 'Ol!' dememizdir; o da hemen oluverir." (Nahl, 16:40) Ve iradenin yaratmaya ilişkin olduğuna bu yüce ayet delildir. Çünkü "kâne" kelimesi varlık kelimesidir.

İmdi Hakk Subhânehu ve Teâlâ hazretleri ilm-i ilâhîsinde sâbit olan aʻyân sebebiyle îcâdını murâd buyurduğu şeylerin zuhûrunu “Kün!” kavliyle emr eder. Ve bu emr, irâde-i Hakk’tan yemîne, yaʻnî yed-i îcâd olan yed-i cemâle nâfiz olur. Yaʻnî kâtib mesâbesinde bulunan ve hayâlden ibâret olan aʻyân-ı sâbite mertebesinin sağ eline yaʻnî yed-i îcâdına nâfiz olup bu kâtib tahrîk-i kalem ile akl-ı küllün faaliyeti ile levh-i mahfûzun yaʻnî nefs-i külliyyenin sathı üzerine mevcûd olan yaʻnî âlem-i zâhirde vücûd-i izâfî iktisâb etmiş olan ve henüz âlemi ervâh ve misâlde olup, zâhirde mevcûd olmayan ve aʻyân-ı sâbite mertebesinden merâtib-i sâireye tenezzül edecek olan ve olmayacak yaʻnî ebedü’l-âbâd kümm-i gaybda kalacak olan şeyin ilmini yazar. Biz burada kâtibe, aʻyân-ı sâbite ve ona da hayâl dedik. Nitekim Cenâb-ı Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (radiyallahu anh) Efendimiz, Mesnevî-i Şerîfleri’nde böyle buyururlar:&#10024;

Şimdi, Yüce Allah, ilâhî ilminde sabit olan sabit hakikatler sebebiyle yaratmasını murat ettiği şeylerin ortaya çıkmasını "Ol!" sözüyle emreder. Ve bu emir, Hakk'ın iradesinden yemine, yani yaratma eli olan cemâl eline nüfuz eder. Yani kâtip konumunda bulunan ve hayâlden ibaret olan sabit hakikatler mertebesinin sağ eline, yani yaratma eline nüfuz edip bu kâtip, kalemin hareketiyle küllî aklın faaliyetiyle levh-i mahfûzun, yani küllî nefsin yüzeyi üzerine mevcut olan, yani görünen âlemde izafî varlık kazanmış olan ve henüz ruhlar ve misâl âleminde olup, görünürde mevcut olmayan ve sabit hakikatler mertebesinden diğer mertebelere inecek olan ve inmeyecek, yani sonsuza dek gaybın derinliklerinde kalacak olan şeyin ilmini yazar. Biz burada kâtibe, sabit hakikatler ve ona da hayâl dedik. Nasıl ki Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (radiyallahu anh) Efendimiz, Mesnevî-i Şerîfleri’nde böyle buyururlar:

آن خیاالت كە دام اولیاست ** عكس مهرویان بستان خداست&#10024;

O hayaller ki evliyanın tuzağıdır, Allah'ın bahçesindeki güzellerin yansımasıdır.

Tercüme

“Dâm-ı evliyâ olan o hayâlât; bostân-ı Hudâ meh-rûlarının aksidir.”&#10024;

Evliyanın tuzağı olan o hayaller; Allah'ın bahçesindeki ay yüzlü güzellerin yansımasıdır.

Bostân-ı Hudâ’dan murâd, suver-i ilm-i ilâhî mertebesidir. Ve onun meh-rûları zılâl-i esmâ olan aʻyân-ı sâbitedir. Ve aʻyân-ı sâbite, esmâ-i ilâhiyyenin zılâli ve zılâl ise hayâldir. İmdi bu hayâlâttan Cenâb-ı Hakk’ın murâd buyurduğu mikdâr evliyâullahın kulûb-i şerîfelerine aks edip, sırr-ı kadere muttaliʻ olurlar.&#10024;

Bostân-ı Hudâ'dan (Allah'ın bahçesi) maksat, ilâhî ilmin suretleri mertebesidir. Ve onun ay yüzlü güzelleri, esmânın (ilâhî isimlerin) gölgeleri olan sabit hakikatlerdir. Sabit hakikatler ise ilâhî isimlerin gölgeleridir ve gölgeler de hayâldir. Şimdi, bu hayâllerden Yüce Allah'ın dilediği miktar, Allah dostlarının şerefli kalplerine yansır ve onlar kader sırrına vâkıf olurlar.

Ve biz yine yukarıda kâtib ve levh ve kalemin envâ‘ı çoktur, demiş ve sırası geldikçe îzâh olunacağını vaʻd eylemiş idik. Burada îzâhât iʻtâsı münâsib görülüyor.&#10024;

Ve biz yine yukarıda kâtib, levh ve kalemin çeşitleri çoktur demiştik ve sırası geldikçe açıklanacağını vaat etmiştik. Burada açıklamalar verilmesi uygun görülüyor.

Azîz Nesefî hazretleri levh ve kalem ve devât hakkında te’lîf buyurduğu risâlede der ki: “Mâhiyyât ve mahsüsât ve maʻkûlât ve müfredât ve mürekkebât ve cevâhir ve a‘râz, âlem-i ceberûtta idiler. Bu cihetten âlem-i ceberûta “devât” derler. Ve âlem-i kebîrin devâtı olduğu gibi âlem-i sagîrin dahi devâtı vardır. Ve âlem-i sagîrin devâtı nutfedir. Zîrâ âlem-i sagîrde mevcûd olan her şey kâmilen onun nutfesinde mevcûd idi. Fakat cümlesi mestûr ve mücmel idi. Ve yekdiğerinden ayrılmamış idi. Bu cihetten nutfeye devât derler. Bu her iki devâtın kâtibi ve kalemi ve levhi kendisiyle berâberdir ve kendindir. Ve her iki kâtib kitâbeti bir kimseden öğrenmemiştir. Kitâbet her ikisinin zâtı ile berâberdir. Vaktâki âlem-i kebîrin devâtına “Yarıl!” diye bir hitâb geldi, iki şâh oldu. Bir şâhı “akl-ı evvel” oldu ki bu, Hudâ’nın kalemidir. Ve bir şâhı felek-i evvel oldu ki Hudâ’nın arşıdır. Binâenaleyh akl-ı evvel, âlem-i kebîrin kalemi ve arş-ı Hudâ, âlem-i kebîrin levhidir. Akl-ı evvele âlem-i melekûtun cevher-i evveli derler. Ve felek-i evvele de âlem-i mülkün cevher-i evveli derler. Ve akl-ı evvel deryâ-yı nûr idi. O deryânın azametini ancak Hakk Teâlâ bilir. Ve felek-i evvel deryâ-yı zulmet idi. Onun da büyüklüğünü ancak Hakk Teâlâ bilir. Kalem-i Hudâ olan bu akl-ı evvele: “Kendi üzerine ve&#10024;

Azîz Nesefî hazretleri, levh, kalem ve devât (divit) hakkında yazdığı risâlede şöyle der: "Mahiyetler, duyularla algılananlar, akılla idrak edilenler, tekil şeyler, bileşik şeyler, cevherler ve arazlar (nitelikler) âlem-i ceberûtta (yüksek ruhlar âleminde) idiler. Bu sebeple âlem-i ceberûta 'devât' derler. Büyük âlemin (makrokozmosun) bir devâtı olduğu gibi, küçük âlemin (mikrokozmosun) de bir devâtı vardır. Küçük âlemin devâtı ise nutfedir (meni). Çünkü küçük âlemde var olan her şey, eksiksiz olarak o nutfede mevcuttu. Fakat hepsi örtülü ve öz olarak bulunuyordu. Ve birbirinden ayrılmamıştı. Bu sebeple nutfeye devât derler. Bu her iki devâtın kâtibi (yazıcısı), kalemi ve levhi (yazı tahtası) kendisiyle beraberdir ve kendindendir. Ve her iki kâtip de yazmayı bir kimseden öğrenmemiştir. Yazma, her ikisinin zâtı ile beraberdir. Ne zaman ki büyük âlemin devâtına 'Yarıl!' diye bir hitap geldi, iki şah (parça) oldu. Bir şahı 'akl-ı evvel' (ilk akıl) oldu ki bu, Allah'ın kalemidir. Ve bir şahı 'felek-i evvel' (ilk felek) oldu ki bu da Allah'ın arşıdır. Bu sebeple akl-ı evvel, büyük âlemin kalemi ve Allah'ın arşı, büyük âlemin levhidir. Akl-ı evvele âlem-i melekûtun (melekler âleminin) ilk cevheri derler. Ve felek-i evvele de âlem-i mülkün (maddî âlemin) ilk cevheri derler. Ve akl-ı evvel bir nur denizi idi. O denizin azametini ancak Yüce Allah bilir. Ve felek-i evvel bir karanlık denizi idi. Onun da büyüklüğünü ancak Yüce Allah bilir. Allah'ın kalemi olan bu akl-ı evvele: 'Kendi üzerine ve"

َ felek-i evvel üzerine yaz!” diye hitâb geldi. Tarfetü’l-ayn içinde yazdı. شَيئًا أن إِنَّمَا أمرە إِذَا أرَاد يَقول َ له كُن فَيَكُون (Yâsîn, 36:82) Âkıbet ukûl ve nüfûs ve tabâyi‘, akl-ı evvelden zâhir oldu. Ve eflâk ve encüm ve anâsır felek-i evvelden peydâ oldu. Ve tabakât hâline geldi ve yekdiğerinden&#10024;

"İlk felek üzerine yaz!" diye bir hitap geldi. Göz açıp kapayıncaya kadar yazdı. "Bir şeyi dilediği zaman, O'nun emri sadece 'Ol!' demektir, o da hemen oluverir." (Yâsîn, 36:82) Sonunda akıllar, nefisler ve tabiatlar ilk akıldan ortaya çıktı. Ve felekler, yıldızlar ve unsurlar ilk felekten meydana geldi. Ve tabakalar hâline geldi ve birbirlerinden.

َ ه ayrıldı. ََلَ يؤمِنون ٍّ أف ء ٍ یحرَتقًا فَفَتَقنَاهمَا وَجَعَلْنَا مِن َ الْمَاء كُل َّ یس ذِين َ كفَروا أن َّ السَّمَاوَات ِ وَا ْل َرض َ كانَتَاأوَلم يَر َ ال&#10024;

"İnkâr edenler görmediler mi ki, gökler ve yer bitişik idi de biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık? Hâlâ inanmayacaklar mı?"

َي ََي (Enbiyâ, 21:30)

Şârih-i Hakîr der ki: Hilkat-i arz ve semâvât hakkındaki tafsilât bu âyet-i kerîmeye müsteniden Fakîr tarafından Fusûsu’l-Hikem’e yazılan şerhin Mukaddime’sinde îzâh edilmiştir.&#10024;

Şârih-i Hakîr (aciz şârih) der ki: Yerlerin ve göklerin yaratılışı hakkındaki ayrıntılar, bu yüce ayete dayanarak, Fakîr (aciz kul) tarafından Fusûsu'l-Hikem'e yazılan şerhin Mukaddime'sinde açıklanmıştır.

Bu îzâhâta nazaran âlemde ve âdemde kâtib ve kalem ve levhin bâtınîsi olduğu gibi zâhirîsi dahi vardır. Bâtınî olanların merâtibi olduğu gibi zâhirî olanların dahi merâtibi vardır. Kâtib-i bâtınî bir mertebeye göre suver-i esmâiyyeden ibâret olan aʻyân-ı sâbite ve kalem-i bâtınî, akl-ı küll ve levh-i bâtınî, rûh-i küllî ve bir mertebeye göre kâtib, rûh-i küllî ve kalem, melâike ve levh, nefs-i küllîdir. Ve kâtib-i zâhirî, kuvâ-yı tabîiyye ve kalem, anâsır ve levh, sâha-i tabîattır. Ve Âdem’de kâtib-i bâtınî, akıl ve kalem, kuvve-i fikriyye ve levh kalbdir. Ve bir iʻtibâra göre kâtib, akıl ve kalem, kuvve-i vâhime ve levh, kalbdir. Ve bir iʻtibâra göre de kâtib, hayâl ve kalem, kalb ve levh, dimâğdır. Ve kâtib-i zâhirî, havâss-i zâhire ve kalem, aʻzâ ve cevârih ve levh, efʻâlin sâha-i tecelliyâtı olan her bir mahaldir. Bunlar külliyyât iʻtibâriyledir. Cüz’iyyât iʻtibâriyle daha birçok kâtib ve kalem ve levh vardır. Bu kâtiblerin kimi iyi ve kimi fenâ yazar. Ve bâtın ile zâhir arasında iştirâk-ı dâimî vardır. Yaʻnî kâtib ve kalem, bâtınî ve levh, zâhirî olur. Ve bunun aksi de olur. Zîrâ maʻnâdan sûrete ve sûretten maʻnâya dâimâ nüzûl ve urûc vardır. Meselâ Âdem’in iʻtikâdı kâtib ve aʻzâ ve cevârihi kalemdir. İ‘tikâdının aʻzâ ve cevârihi ile nakş ettiği suver-i aʻmâliyye, âlem-i maʻnâ olan berzahda menkûş olur. Binâenaleyh vücûd-i insânîde birçok kâtib ve kalem ve levh vardır.&#10024;

Bu açıklamalara göre, âlemde ve insanda kâtibin, kalemin ve levhin bâtınîsi olduğu gibi, zâhirîsi de vardır. Bâtınî olanların mertebeleri olduğu gibi, zâhirî olanların da mertebeleri vardır. Bâtınî kâtib, bir mertebeye göre isimlerin suretlerinden ibaret olan sabit hakikatler ve bâtınî kalem, küllî akıl ve bâtınî levh, küllî ruhtur; bir mertebeye göre ise kâtib, küllî ruh ve kalem, melekler ve levh, küllî nefistir. Zâhirî kâtib ise tabiî kuvvetler ve kalem, ana unsurlar ve levh, tabiat sahasıdır. İnsanda bâtınî kâtib, akıl ve kalem, fikrî kuvve ve levh kalptir. Bir itibara göre kâtib, akıl ve kalem, vehim kuvveti ve levh, kalptir. Bir itibara göre de kâtib, hayâl ve kalem, kalp ve levh, beyindir. Zâhirî kâtib ise dış duyular ve kalem, uzuvlar ve organlar ve levh, fiillerin tecelli sahası olan her bir yerdir. Bunlar küllîler itibariyledir. Cüz'îler itibariyle daha birçok kâtib ve kalem ve levh vardır. Bu kâtiblerin kimi iyi ve kimi kötü yazar. Bâtın ile zâhir arasında daimi bir iştirak vardır. Yani kâtib ve kalem, bâtınî ve levh, zâhirî olur. Bunun aksi de olur. Çünkü manadan surete ve suretten manaya daima iniş ve yükseliş vardır. Örneğin, insanın inancı kâtib ve uzuvları ile organları kalemdir. İnancının uzuvları ve organları ile nakşettiği amellerin suretleri, mana âlemi olan berzahta nakşolunur. Bu sebeple insan vücudunda birçok kâtib ve kalem ve levh vardır.

Hz. Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) bu “Tedbîrât-ı İlahiyye” kitâbında taʻkîb olunan kâide iki nüshanın yaʻnî âlem ve Âdem nüshalarının mukâbelesi üzerine ve onların mukâbelesi de iki neş’et yaʻnî bâtın ve zâhir neş’etleri üzerine mübtenî olduğu için bizde yaʻnî Âdem’de kâtibin nerede olduğunu taʻrif etmeyi murâd ettik, dedikten sonra remz tarîkiyle âtîdeki maʻnâyı beyân buyururlar: “Kalem-i ilâhî ve onun levh-i mahfûzu benim kalemime ve levhime vücûdda mümidd olur.” Yaʻnî kalem-i Hudâ olan akl-ı evvel, benim akl-i cüz’îme ve levh-i mahfûz-i ilâhî olan nefs-i külliyye dahi benim nefs-i cüz’iyyeme bu vücûd-i izâfî mertebesinde imdâd eder. Zîrâ nefs-i külliyye üzerine akl-ı küll ile nakş edilecek olan sûretlerden birçoklarının irtisâmında, aklâm-ı ukûl-i insâniyye vâsıta olur. Meselâ âlemde zâhir olan bunca ihtirâât nefs-i külliyye üzerine kalem-i akl-ı küll ile yazılmak lâzım olduğu vakit ukûl-i beşer bunları ihtirâ‘ ve ızhâr eder. Binâenaleyh bu ihtirâ‘ ve ızhârda kalem-i Hudâ olan akl-ı küll ile levh-i mahfûz-i ilâhî olan nefs-i külliyye, ukûl ve nüfûs-i cüz’iyyeye mümidd olmuş olur. Yukarıda îzâh olunduğu üzere akl-ı küllün, nefs-i külliyye üzerine yazdığı şeyler emr-i makzî olduğundan bu levh-i ilâhî mahv ve isbâttan mahfûzdur.&#10024;

Hz. Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) bu "Tedbîrât-ı İlahiyye" kitabında takip edilen kural, iki nüshanın yani âlem ve Âdem nüshalarının karşılıklı ilişkisi üzerine ve onların karşılıklı ilişkisi de iki neş'et yani bâtın ve zâhir neş'etleri (varoluş biçimleri) üzerine kurulu olduğu için, bizde yani Âdem'de kâtibin nerede olduğunu tarif etmeyi murad ettik, dedikten sonra remz (işaret) yoluyla aşağıdaki anlamı beyan buyururlar: "İlâhî kalem ve onun levh-i mahfûzu (korunmuş levha) benim kalemime ve levhime varlıkta yardımcı olur." Yani Hak'ın kalemi olan akl-ı evvel (ilk akıl), benim cüz'î aklıma ve ilâhî levh-i mahfûz olan nefs-i külliyye (küllî nefis) dahi benim cüz'î nefsime bu izafî varlık mertebesinde yardım eder. Çünkü küllî nefis üzerine küllî akıl ile nakşedilecek olan suretlerden birçoklarının oluşmasında, insan akıllarının kalemleri aracı olur. Örneğin âlemde görünen bunca icat, küllî nefis üzerine küllî aklın kalemi ile yazılması gerektiği vakit, beşer akılları bunları icat ve ortaya çıkarır. Bu sebeple bu icat ve ortaya çıkarmada Hak'ın kalemi olan küllî akıl ile ilâhî levh-i mahfûz olan küllî nefis, cüz'î akıllara ve nefislere yardımcı olmuş olur. Yukarıda açıklandığı üzere küllî aklın, küllî nefis üzerine yazdığı şeyler emr-i makzî (hükmedilmiş iş) olduğundan bu ilâhî levh mahv (silinme) ve isbat (yazılma)dan korunmuştur.

Meselâ Cenâb-ı Meryem’in bilâ-zevc bu âlem-i zâhirde nefh-i Cibrîl ile Hz. Îsâ (aleyhi’s-selâm)’a hâmile olması bir emr-i makzî idi. Kalem-i ilâhînin bir nevʻi olan Hz. Cibrîl ile levh mesâbesinde olan rahm-i Meryem’e sûret-i Îseviyye menkûş oldu. Bunun olmaması imkânı yok idi. Çünkü emr-i makzî idi. Mahv ve isbât, nefs-i külliyyede zâhir olan suver-i mahsüse elvâhında olur. Bu suver-i mahsüse kazâ-yı ilâhînin tafsîli olan kaderdir. Ve bermûcib-i hadîs-i şerîf, “Kader, kader ile reddolunur.”القدر یرد بالقدر&#10024;

Örneğin, Hz. Meryem'in bu görünen âlemde, eşi olmaksızın, Cibril'in üflemesiyle Hz. İsa'ya (a.s.) hamile kalması, ilâhî hükümle takdir edilmiş bir işti. İlâhî kalemin bir türü olan Hz. Cibril aracılığıyla, levha hükmünde olan Meryem'in rahmine İsa'nın sureti nakşoldu. Bunun olmaması imkânsızdı. Çünkü bu, ilâhî hükümle takdir edilmiş bir işti. Mahv ve isbât (silme ve ispat), küllî nefiste ortaya çıkan özel suretlerin levhalarında gerçekleşir. Bu özel suretler, ilâhî kazânın tafsîli olan kaderdir. Ve şerif hadis gereğince, "Kader, kader ile reddolunur."

Meselâ tabîatta soğukluk ve sıcaklık vardır. Ve kezâ nûr ve zulmet vardır. Soğukluğun reddi sıcaklık ile ve sıcaklığın reddi, soğukluk ile ve kezâ nûrun reddi, zulmet ile ve zulmetin reddi, nûr iledir. Binâenaleyh akıl soğukluğun veyâ zulmetin reddi için bir usûl-i teshîn veyâ tenvîr bulup sıcaklık ve aydınlık hâsıl eder. Ve bi’n-netîce de mahv ve isbât vücûda gelir. Ve kezâ demir, demir ile ve mekr, mekr ile reddolunur. Ve sâirleri de buna kıyâs olunur.&#10024;

Örneğin, doğada soğukluk ve sıcaklık vardır. Aynı şekilde nur ve zulmet vardır. Soğukluğun geri çevrilmesi sıcaklık ile, sıcaklığın geri çevrilmesi soğukluk ile, aynı şekilde nurun geri çevrilmesi zulmet ile ve zulmetin geri çevrilmesi nur iledir. Bu sebeple akıl, soğukluğun veya zulmetin geri çevrilmesi için bir ısıtma veya aydınlatma yöntemi bulup sıcaklık ve aydınlık meydana getirir. Ve sonuç olarak da yok etme ve var etme ortaya çıkar. Aynı şekilde demir, demir ile ve mekr, mekr ile geri çevrilir. Diğerleri de buna kıyas edilir.

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) ikinci beyt-i şerîflerinde buyururlar: “Benim yedim onun melekûtunda Allah’ın yemînidir.” Yaʻnî benim yedim olan hakîkatim onun melekûtunda onun yed-i îcâdıdır. Melekûttan murâd, âlem-i şehâdetin fevkinde olan merâtib-i âlem-i gaybdır. Yaʻnî ervâh ve misâl mertebeleridir. Benim yedimden murâd, ilm-i ilâhîde sâbit olan abdin hakîkatidir ki tecelliyât-ı vücûd, ervâh ve misâl ve şehâdet mertebelerinde bu aʻyânı sâbite hasebiyle vâkiʻ olur. Zîrâ Hakk maʻlûm olan şeyi murâd eder. Ve maʻlûm ise abdin aynı sâbitesi ve hakîkatidir. Binâenaleyh abdin ayn-ı sâbitesi Allah’ın melekûtunda O’nun yed-i îcâdı olur.&#10024;

Şeyh-i Ekber (Allah ondan razı olsun) ikinci beytinde şöyle buyurur: "Benim elim, onun melekûtunda Allah'ın yeminidir." Yani benim elim olan hakikatim, onun melekûtunda onun yaratma elidir. Melekûttan kasıt, âlem-i şehâdetin (görünen âlemin) üstünde olan gayb âleminin mertebeleridir. Yani ruhlar ve misal âlemi mertebeleridir. Benim elimden kasıt, ilâhî ilimde sabit olan kulun hakikatidir ki, varlığın tecellileri, ruhlar, misal âlemi ve görünen âlem mertebelerinde bu sabit hakikatler sebebiyle meydana gelir. Çünkü Hak, bilinen şeyi murad eder. Bilinen ise kulun sabit hakikati ve özüdür. Bu sebeple kulun sabit hakikati, Allah'ın melekûtunda O'nun yaratma eli olur.

“Ben dilediğim şeyi icrâ ederim. Ve rüsûm huzûzdur.” Yaʻnî ben ilm-i ilâhîde sâbit olan hakîkatimin ve ayn-ı sâbitemin istiʻdâdına tebean murâd ettiğim şeyi merâtib-i kevniyyede icrâ ederim. Ve vücûd-i izâfimden zâhir olan rüsûm ve efʻâl, ezelî olan hazzlar ve nasîblerdir.&#10024;

"Ben dilediğim şeyi icra ederim. Ve resimler hazlardır." Yani ben, ilahi ilimde sabit olan hakikatimin ve tekil sabit hakikatimin yatkınlığına uyarak, murat ettiğim şeyi oluş mertebelerinde icra ederim. Ve izafî varlığımdan ortaya çıkan resimler ve fiiller, öncesiz olan hazlar ve nasiblerdir.

Maʻlûm olsun ki kudret, irâdeye ve irâde, ilme ve ilim maʻlûma tâbiʻdir. Ve maʻlûm abdin ayn-ı sâbitesidir. Ve aʻyân-ı sâbite suver-i esmâiyyeden ibârettir.&#10024;

Bilinmeli ki kudret, irâdeye; irâde, ilme; ve ilim de bilinen şeye bağlıdır. Bilinen şey ise kulun tekil sabit hakikatidir. Sabit hakikatler de ilahi isimlerin suretlerinden ibarettir.

İmdi her bir ismin hazînesinde meknûz olan şeylerin mertebe-i efʻâl olan kevnde zuhûru lâ-büddür. Ve abd “Kün!” emrine imtisâlen vücûd-i vâhid-i hakîkî-i Hakk’ta kendi vücûdunu kendisi tekvîn eder. Binâenaleyh fiil-i tekvîn abde izâfe olunur ve bu husûsda Hakk cânibinden cebr yoktur; ancak emr vardır. Bu bahsin tafsîli Fusûsu’l-Hikem’de Fass-ı&#10024;

Şimdi, her bir ismin hazinesinde saklı olan şeylerin, fiiller mertebesi olan kevn âleminde ortaya çıkması kaçınılmazdır. Ve kul, "Ol!" emrine uyarak, Hakk'ın hakiki tek varlığında kendi varlığını kendisi oluşturur. Bu sebeple, oluşturma fiili kula isnat edilir ve bu hususta Hakk tarafından bir zorlama yoktur; ancak bir emir vardır. Bu bahsin ayrıntısı Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı

َّلله َ َ َّلله Sâlihî’dedir. َِّلَّ أن يَشَاء ا اؤون َ إوَمَا تَش (İnsân, 76:30) Vahdet-i irâdeye خَلقَكُم وَمَا تَعمَلُون وَا (Sâffât, 37:96) vahdet-i efʻâle nâzırdır. Ey kâri’-i fatîn bu bahsi iyi teemmül et!&#10024;

"Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz." (İnsan, 76:30) ve "Sizi de yaptıklarınızı da Allah yarattı." (Sâffât, 37:96) ayetleri, irade birliğine ve fiillerin birliğine işaret eder. Ey anlayışlı okuyucu, bu konuyu iyi düşün!

“İmdi kâtib, bir sıfat-ı latîfe-i ilmiyyedir. Yemîn tesmiye olunur. Ve onun mâddesi İlliyyîn’dendir. Ve o makâm-ı ebrârdır. Ve onun sâhibi şarâb-ı memzûcdur. İmdi imâm, âlem-i şehâdette melekûttan bir emri ızhâr etmeyi murâd eyledikte kalbe tecellî eder de sadr münşerîh olur. Ve bu keşf-i gıtâdan ibârettir. İmâmın murâdı onda mürtakım olur. Ve bu kalb, aklın mirâtıdır.&#10024;

Şimdi kâtip, ilme ait latif bir sıfattır. Yemin olarak adlandırılır. Ve onun maddesi İlliyyîn'dendir. Ve o, ebrârın (iyilerin) makamıdır. Ve onun sahibi şarâb-ı memzûcdur (katkısız şarap). Şimdi imam, şehadet âleminde (görünen âlemde) melekûttan (gayb âleminden) bir emri ortaya çıkarmayı murat ettiğinde kalbe tecelli eder de sadr (göğüs) genişler. Ve bu, perdenin kalkmasından ibarettir. İmamın muradı onda (kalpte) belirginleşir. Ve bu kalp, aklın aynasıdır.

İmdi akıl, bundan evvel görmediği şeyi kendi mirâtında görür de imâmın murâdı o olduğunu bilir. İmdi kâtibi çağırıp, onu murâdına muttaliʻ kılar. Ve ona zât-ı nefse şunu, bunu yaz der. İmdi nefsde husûle gelince cevârih üzerine hurûc eder. İşte bunun için biz onun hakkında şarâb-ı memzûcdur, dedik. Zîrâ o ayn-ı mukarrebîn ile imtizâc eyledi. Ve o akıldır. İmdi bunun için onun hakkında ona şeref-i kâmil hâsıl oldu.”&#10024;

Şimdi akıl, daha önce görmediği şeyi kendi aynasında görür de imamın muradının o olduğunu anlar. Şimdi kâtibi çağırıp, onu muradına muttali kılar. Ve ona, zât-ı nefse şunu, bunu yaz der. Şimdi nefiste meydana gelince uzuvlar üzerine çıkar. İşte bunun için biz onun hakkında "karışık şaraptır" dedik. Çünkü o, mukarrebinin (Allah'a yakın olanların) özü ile karıştı. Ve o akıldır. Şimdi bunun için onun hakkında ona tam bir şeref hâsıl oldu.

Maʻlûm olsun ki her ferd-i insânînin ilm-i ilâhîde sâbit olmuş bir hakîkati vardır. Ve bu hakîkat esmâ-i ilâhiyyeden bir ismin sûret-i zılliyye ve hayâliyyesidir. Ve bu hakâyık, vücûd-i hakîkînin mertebe-i vâhidiyyete tenezzülünde sâbit olur. Ve mertebe-i vâhidiyyet hakîkat-i Muhammediyyeden ibâret olan mertebe-i vahdetin tafsîlidir. Ve bu mertebeye hakîkat-i insâniyye ve akl-ı evvel dahi derler. Ve bu sâbit olan hakîkat hangi ism-i ilâhînin zıllî ise o isim o ferd-i insânînin “Rabb-i hâssı” olup, kendi mazharı olan o ferdi cemîʻ-i merâtibde nâsiyesinden çekerek kendi sırât-ı müstakîmi üzerinde yürütür. Binâenaleyh o ismin hazînesinde meknûz olan şuûnât-ı ilâhiyye nelerden ibâret ise dünyâda ve âhirette ve cemîʻ-i mevâtında bunlar o abdin mazharından zâhir olur.&#10024;

Bilinmeli ki her insan ferdinin ilâhî ilimde sabit olmuş bir hakikati vardır. Ve bu hakikat, ilâhî isimlerden bir ismin gölge ve hayalî suretidir. Ve bu hakikatler, hakiki varlığın vahidiyet mertebesine inişinde sabit olur. Ve vahidiyet mertebesi, Hakikat-i Muhammediyye'den ibaret olan vahdet mertebesinin ayrıntısıdır. Ve bu mertebeye Hakikat-i İnsaniyye ve Akıl-ı Evvel de derler. Ve bu sabit olan hakikat hangi ilâhî ismin gölgesi ise, o isim o insan ferdinin "Rabb-i hâssı" (özel Rabbi) olup, kendi mazharı (tecelli yeri) olan o ferdi bütün mertebelerde alnından çekerek kendi doğru yolu üzerinde yürütür. Bu sebeple, o ismin hazinesinde gizli olan ilâhî haller nelerden ibaret ise, dünyada ve ahirette ve bütün duraklarda bunlar o kulun mazharından ortaya çıkar.

İmdi o Rabb-i hassın zıllî olan ayn-ı sâbite, kâtib ve akl-ı evvel, kalem ve abdin her bir mevtındaki vücûd-i izâfisi, levhdir. Ve o ayn-ı sâbite bir sıfat-ı latîfe-i ilmiyyedir. Ve âlemi emr ve şe’ndendir. Âlemde imâm, rûh-i küll-i Muhammedîdir. Ve kâtib bilcümle esmâ-i ilâhiyyenin suver-i zılliyyelerini câmiʻ olan hakîkat-i insâniyyedir. Ve kalem onların suverini merâtib-i muhtelifede nakş eden akl-ı evveldir. Bu merâtibin ilk levhi nefs-i külliyyedir ki levhi mahfûzdur. Ve Âdem’de imâm onun rûh-i cüz’îsi ve kâtib onun kuvve-i hayâliyyesi ve kalem, onun akl-ı cüz’îsi ve levh, vücûd-i izâfîsi olan nefs-i cüz’iyyesidir ki levh-i mahv ve isbâttır.&#10024;

Şimdi, o özel Rabbin gölgesi olan tekil sabit hakikat, kâtip ve ilk akıl, kalem ve kulun her bir anındaki izafî varlığı levhtir. Ve o tekil sabit hakikat, ilme ait latif bir sıfattır. Ve emir âleminden ve şe'ndendir (ilahi bir iş ve oluş). Âlemde imam, küllî Muhammedî ruhtur. Ve kâtip, bütün ilahi isimlerin gölge suretlerini toplayan insânî hakikattir. Ve kalem, onların suretlerini çeşitli mertebelerde nakşeden ilk akıldır. Bu mertebelerin ilk levhi, levh-i mahfûz olan küllî nefistir. Ve Âdem'de imam, onun cüz'î ruhu ve kâtip, onun hayâl kuvveti ve kalem, onun cüz'î aklı ve levh, onun izafî varlığı olan cüz'î nefsidir ki, levh-i mahv ve isbâttır (silme ve ispat levhası).

İmdi tecelliyât-ı vücûd, bi-hasebi’l-esmâ olduğundan ve isim, sıfatın zâhiri ve sıfat ismin bâtını bulunduğundan bu sıfat-ı latîfe-i ilmiyyeden ibâret olan kâtibe “yemîn” yaʻnî desti îcâd olan “sağ el” tesmiye olunur. Ve bu kâtibin mâddesi âlem-i İlliyyîn’dendir. Yaʻnî müstevâ-i Rahmân olan Arş’tandır. Ve o Arş sıfatın mahallidir. Yaʻnî sıfat-ı Rahmâniyyetin mahall-i tecellîsidir. Ve o Arş makâm-ı ebrârdır. Ve o makâmın sâhibi şarâb-ı memzûcdur. Nitekim ebrâr hakkında Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulur: كافورًاكأْسكان َ مِزَاجهَاَِسَ َبون َ مِن ي (İnsân, 76:5) ve âlem ikidir: Birisi âlem-i İlliyyîn, diğeri âlem-i Siccîn’dir. İlliyyîn, âlem-i emr ve Siccîn, âlem-i halktır. Ve âlem-i emr, âlem-i şe’nden ibâret olup latîfdir. Ve âlem-i Siccîn âlem-i&#10024;

Şimdi, varlığın tecellileri isimlere göre olduğundan ve isim sıfatın görüneni, sıfat da ismin bâtını bulunduğundan, bu latif ilim sıfatından ibaret olan yazıcıya "yemîn", yani yaratma eli olan "sağ el" denir. Ve bu yazıcının maddesi Âlem-i İlliyyîn'dendir, yani Rahman'ın istiva ettiği Arş'tandır. Ve o Arş sıfatın mahallidir, yani Rahmâniyet sıfatının tecelli yeridir. Ve o Arş ebrârın (iyilerin) makamıdır. Ve o makamın sahibi şarâb-ı memzûcdur (karışık içecektir). Nitekim ebrâr hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de buyrulur: كافورًاكأْسكان َ مِزَاجهَاَِسَ َبون َ مِن ي (İnsân, 76:5) (İyiler, karışımı kâfur olan bir kadehten içerler.) Ve âlem ikidir: Birisi Âlem-i İlliyyîn, diğeri Âlem-i Siccîn'dir. İlliyyîn, âlem-i emr (emir âlemi) ve Siccîn, âlem-i halktır (yaratılış âlemi). Ve âlem-i emr, âlem-i şe'nden (ilahi işler âlemi) ibaret olup latiftir. Ve Âlem-i Siccîn âlem-i...

َّ zuhûrdan ibâret olup kesîfdir. Ve İlliyyîn zikr olunduğu üzere ebrârın makâmıdır. Nitekim إِن َْی ی عِلِّيِّی كِتَاب َ ا ْل َبرَار ِ لق (Mutaffifîn, 83:18) buyrulur. Ve Siccîn âlem-i tabîat olup makâm-ı&#10024;

...zuhurdan ibarettir ve kesiftir. Ve İlliyyîn, zikredildiği üzere ebrarın (iyilerin) makamıdır. Nitekim "İyilerin kitabı muhakkak İlliyyîn'dedir." (Mutaffifîn, 83:18) buyrulur. Ve Siccîn, tabiat âlemi olup makam-ı...

ِي

ْی ی füccârdır. Nitekim سِجِّی إِن َّ كِتَاب َ الفجَّار ِ لق (Mutaffifîn, 83:7) buyrulur. Ve ervâh-ı ebrâr ber-&#10024;

"Gerçekten füccârın (günahkârların) kitabı Siccîn'dedir." (Mutaffifîn, 83:7) buyrulur. Ve ebrârın (iyilerin) ruhları ise...

ِي mûcib-i hükm-i şerîat amel sebebiyle ahkâm-ı tabîattan halâs olduklarından İlliyyîn’e urûc ederler. Ve ervâh-ı füccâr ahkâm-ı şerʻiyyeyi terk ve huzûzât-ı nefsâniyyeye meyl ile ahkâm-ı tabîatta müstağrak olduklarından İlliyyîn’e urûc edemeyip Siccîn’de kalırlar.&#10024;

Şeriat hükmünün gereği olarak amel sebebiyle tabiî hükümlerden kurtulduklarından İlliyyîn'e (yüksek makamlar) yükselirler. Ve günahkâr ruhlar, şeriat hükümlerini terk edip nefse ait hazlara yönelmekle tabiî hükümlere gömüldüklerinden İlliyyîn'e yükselemeyip Siccîn'de (aşağı makamlar) kalırlar.

İmdi gerek ebrârın ve gerek füccârın kâtibinin mâddesi İlliyyîn’dendir. Binâenaleyh imâm ve halîfe olan rûh, âlem-i şehâdette melekûttan yaʻnî âlem-i gaybdan ilm-i ilâhîde sâbit olan bir emri ızhâr etmeyi murâd eyledikte kalbe tecellî eder de sadr münşerih olur. Ve bu inşirâh-ı sadr, örtünün açılmasından ibârettir. Ve bu hâli müteâkib imâmın murâdı kalbde mürtakım olur. Ve bu kalb vezîr olan aklın âyînesidir. Binâenaleyh akıl bundan evvel görmediği sûret-i hayâliyyeyi kendi âyînesi olan bu kalbde görür. Ve imâmın murâdı bu sûret-i hayâliyyenin ızhârı olduğunu bilir.&#10024;

Şimdi, ister iyilerin ister kötülerin yazıcısının maddesi İlliyyîn'dendir. Bu sebeple, imam ve halife olan ruh, görünen âlemde, melekût âleminden yani gayb âleminden, ilâhî ilimde sabit olan bir işi ortaya çıkarmayı murad ettiğinde kalbe tecelli eder de göğüs genişler. Ve bu göğüs genişlemesi, örtünün açılmasından ibarettir. Ve bu halin ardından imamın muradı kalpte yerleşir. Ve bu kalp, vezir olan aklın aynasıdır. Bu sebeple akıl, bundan önce görmediği hayalî şekli, kendi aynası olan bu kalpte görür. Ve imamın muradının bu hayalî şeklin ortaya çıkarılması olduğunu bilir.

İmdi akıl, kâtib olan kuvve-i hayâliyyeyi çağırıp onu murâdına muttaliʻ kılar. Ve ona zât-ı nefse şunu ve bunu yaz der ve kuvve-i hayâliyyenin kuvve-i nefsâniyye üzerinde tesbît ettiği bu sûretler aʻzâ ve cevârih üzerine hurûc eder. İşte bunun için biz kâtib hakkında şarâb-ı memzûcdur, dedik. Çünkü o mukarrebinin çeşmesi ile imtizâc etti. Ve o mukarreb-i akıldır. Zîrâ vezîr olduğu cihetle halîfeye onun müntesiblerinin cümlesinden daha yakındır. Ve kâtib akıldan istimdâd edip maʻnâyı kalem-i aʻzâ ve cevârih vâsıtasıyla âlem-i sûrete ızhâr eder. İşte şarâbın bu imtizâcından dolayı kâtib hakkında kendisine şeref-i kâmil hâsıl oldu.&#10024;

Şimdi akıl, kâtip olan hayal gücünü çağırıp onu isteğine vâkıf kılar. Ve ona, nefsin özüne şunu ve bunu yaz der ve hayal gücünün nefsanî güç üzerinde sabitlediği bu şekiller, organlar ve uzuvlar üzerine ortaya çıkar. İşte bunun için biz kâtip hakkında "karışık şaraptır" dedik. Çünkü o, mukarrebinin (Allah'a yakın olanın) çeşmesi ile karıştı. Ve o, akla yakın olandır. Zira vezir olduğu için halifeye, onun bağlılarının hepsinden daha yakındır. Ve kâtip, akıldan yardım isteyip manayı, organlar ve uzuvlar aracılığıyla şekiller âlemine gösterir. İşte şarabın bu karışımından dolayı kâtip hakkında kendisine tam bir şeref hâsıl oldu.

“İmdi eğer “Bu Arş yâhûd Kürsî veyâhûd onların arası kâtibinin makâmı nedir?” denirse, biz mevâzı‘amızda takdîr ettiğimiz şey üzere evvelce bildirdik ki muhakkak Kürsî, mahall-i furkândır. Ve o da nefisdir. Hakk Teâlâ وَنَفس وَمَا سَوَّاهَا فَألْهَمَهَا وَتَقوَاهَا فجورَهَا (Şems, 91:7-8) buyurdu. İşte bu kâtibin furkânıdır. Ve onun mertebesi ihtilâf-i ahvâl üzerine mahmûd ve mezmûm hakkında yazmaktır. Ve onun makâmı kitâbetinin mahallinde değildir. Böyle olunca bana haber ver ki bu nasıl vâkiʻ olur? Biz deriz ki: Sözün sahîhdir.&#10024;

Şimdi eğer "Bu Arş yahut Kürsî veyahut onların arası kâtibinin makamı nedir?" denirse, biz konularımızda takdir ettiğimiz şey üzere evvelce bildirdik ki muhakkak Kürsî, furkanın (hak ile batılı ayıran ilahi kelamın) yeridir. Ve o da nefistir. Yüce Allah "Nefse ve onu düzenleyene, sonra da ona kötülüğünü ve takvasını ilham edene yemin olsun." (Şems, 91:7-8) buyurdu. İşte bu kâtibin furkanıdır. Ve onun mertebesi, hallerin farklılaşması üzerine övülen ve yerilen hakkında yazmaktır. Ve onun makamı, yazısının yerinde değildir. Böyle olunca bana haber ver ki bu nasıl meydana gelir? Biz deriz ki: Sözün doğrudur.

İmdi muhakkak maʻlûmun olsun ki Arş’tan Kürsî’ye kadar ulûm-i mukaddeseden ve ittisâf ve furkândan nezîhe olan tenezzülâttan gayri medh ve zemm yoktur. Ve Arş, makâm-ı imâmdır. Ve Kürsî, makâm-ı nefisdir. Ve o hâlen ve makâmen mahall-i tağyîr ve tathîrdir.&#10024;

Şimdi kesinlikle bilinmeli ki Arş'tan Kürsî'ye kadar, kutsal ilimlerden ve nitelenme ile ayrışmadan uzak olan tenezzüllerden (ilahi inişler, tecelliler) başka övgü ve yergi yoktur. Ve Arş, imamlık makamıdır. Ve Kürsî, nefis makamıdır. Ve o, hâl ve makam olarak değişim ve temizlenme yeridir.

İmdi emr, kâtibe nâfiz olduğu vakit, o mukaddes olarak vâhiden nâfiz olur. Zemm ve hamd ile muttasıf olmaz. Binâenaleyh kâtib hizâne-i Muhammediyyeden ancak yazar. Ve o kendisinde her bir emr-i hakîm tefrîk olunan hizânedir. Böyle olunca bu emri müteallikine mevzûʻ olan şey üzere hizâne-i Muhammediyyeden ahz eder. Eğer hamd ise o budur. Bunun indinde kâtibe ilmen ve aynen hâsıl olur. Hâlen ve makâmen değil. Zîrâ o yazdığı şeyin fevkidir. Ondan ancak hüsn sudûr eder. O bi-zâtihi irâde iledir. Ve onun tasarrufu hizâne-i Muhammedî ile kitâbetten ibâret olan onun şuğlündedir.&#10024;

Şimdi, emir kâtibe ulaştığı zaman, o kutsal olarak tek bir şekilde ulaşır. Kınama ve övgü ile nitelenmez. Bu sebeple kâtip, Muhammedî hazineden ancak yazar. Ve o, kendisinde her bir hikmetli işin ayrıldığı hazinedir. Böyle olunca, bu emri, ilgili olduğu şey üzere Muhammedî hazineden alır. Eğer övgü ise, o budur. Bunun yanında kâtibe ilmen ve aynen hâsıl olur. Hâl ve makam olarak değil. Çünkü o, yazdığı şeyin üstündedir. Ondan ancak güzellik ortaya çıkar. O, zâtı itibarıyla irade iledir. Ve onun tasarrufu, Muhammedî hazine ile yazıdan ibaret olan kendi işindedir.

İmdi hâsıl olan emr ona iki emr olarak vârid olur. O ancak bu emr ile resûl ve muhâtabdır. Binâenaleyh kitâbet onun zâhirindendir. Ve kâtib onun bâtınındandır. Ve resûlün hakîkati kâtibin hâlinde ve makâmında kâtibin hâline mümiddedir. Ve onun hâli yâhûd onun hakkı onun rukûmunda ve efʻâlinde onun için mümiddir.&#10024;

Şimdi, meydana gelen iş ona iki iş olarak gelir. O ancak bu iş ile resûl ve muhataptır. Bu sebeple, kitabet onun zahirindendir. Ve kâtip onun batınındandır. Ve resûlün hakikati, kâtibin hâlinde ve makamında kâtibin hâline yardımcıdır. Ve onun hâli yahut onun hakkı, onun yazılarında ve fiillerinde onun için yardımcıdır.

İmdi o müşerref olması cihetinden fevktir. Ve o zâtı cihetinden vâhiddir. Ve bunun cümlesi onun nefsi için değildir. Zîrâ Allah Teâlâ onu takdîs ile tağyîren yâhûd İlliyyîn ile Siccîn’en tebdîl etmek murâd ederse bundan bir mâni‘ onu men‘ edemez idi. Lâkin burada bir sırr vardır ki himmet onun talebine yükselmek için ma‘raz-ı suâlde biz onu sevk ederiz. Ve o da: “Bu kâtibin Siccîn’de olması muhâlden midir? Tâ ki muhakkak Ebû Cehil ve onun gayri olan Fir‘avn’ların bir cüz’ü yaʻnî onun kâtibi ve hakîkati İlliyyîn’dedir. Ve bir cüz’üde Siccîn’dedir. Yâhûd her ne kadar onun irtifâ‘ı aklen muhâl ise de meşiyyet, hakk-ı mutenâ-bihde onun kâtibini takdîs eder oldu. Ve gayr-i mutenâbihde de Siccîn’de kıldı; diyebilelim.” dememizdir.&#10024;

Şimdi, o (İnsan-ı Kâmil) şerefli olması yönünden üstündür. Ve o, zâtı yönünden tektir. Ve bunların hepsi onun kendi nefsi için değildir. Çünkü Yüce Allah onu takdis ederek değiştirmek veya İlliyyîn'den Siccîn'e dönüştürmek isteseydi, hiçbir engel onu bundan alıkoyamazdı. Lâkin burada bir sır vardır ki, biz onu, himmetin bu sırrı talep etmek için yükselmesi amacıyla, soru sorulacak bir konuya sevk ederiz. Ve o sır da şudur: "Bu kâtibin (yazıcının, yani insanın kaderini yazan meleğin) Siccîn'de olması imkânsız mıdır? Ta ki, muhakkak Ebû Cehil ve onun dışındaki Firavunların bir cüz'ü, yani onun kâtibi ve hakikati İlliyyîn'dedir. Ve bir cüz'ü de Siccîn'dedir. Yahut her ne kadar onun (kâtibin) yükselmesi aklen imkânsız ise de, meşiyyet (Allah'ın dilemesi), kendisiyle ilgilenilen hususta onun kâtibini takdis eder oldu. Ve kendisiyle ilgilenilmeyen hususta da Siccîn'de kıldı; diyebilelim." dememizdir.

İmdi şakî, muhakkak külliyyeti ve tevâbi‘i ile şakîdir. Binâenaleyh bu sırr-ı mestûrun keşfine nazar ediniz. Ve bu kilitli bâb sizin gayrinizden değil nefsinizden feth olur.”&#10024;

Şimdi, şakî (kötü kişi), kesinlikle bütünlüğü ve ona bağlı olanlarla birlikte şakîdir. Bu sebeple, bu gizli sırrın keşfine dikkat ediniz. Ve bu kilitli kapı sizin başkasından değil, kendi nefsinizden açılır.

Maʻlûm olsun ki vücûd-i mutlakın gayriyyet libâsıyla zâhir olan ilk mertebesi, rûh-i küllî mertebesidir. Nefs-i külliyye mertebesi ondan zuhûr etmiştir. Ve onun hakîkati mertebe-i vâhidiyyetten ibâret olan hakîkat-i insâniyye mertebesidir. Ve hakîkat-i insâniyye mertebesi, mertebe-i vahdetten ibâret olan hakîkat-i Muhammediyyenin tafsîlidir. Ve Kürsî, nefs-i külliyyedir. Ve onların mâ-beyni âlem-i misâldir.&#10024;

Bilinmeli ki mutlak varlığın, başkalık elbisesiyle görünen ilk mertebesi, küllî ruh mertebesidir. Küllî nefs mertebesi ondan ortaya çıkmıştır. Ve onun hakikati, vahidiyet mertebesinden ibaret olan insani hakikat mertebesidir. Ve insani hakikat mertebesi, vahdet mertebesinden ibaret olan Muhammedi hakikatin ayrıntısıdır. Ve Kürsî, küllî nefstir. Ve onların arası misal âlemidir.

İmdi Arş’tan misâle ve misâlden nefs-i külliyye-i âleme birtakım nukûş yazılır. Binâenaleyh bunlarda da kâtib vardır. Acabâ Arş’ın ve Kürsî’nin ve onların arasının kâtibinin makâmı nedir? diye sorulursa, biz cevâben deriz ki: Bu kitâbın üçüncü bâbında nefsi, leyle-i mübârekeye teşbîh edip, emr-i hakîmin her biri onda tefrîk edildiğini, yaʻnî Hakk Teâlâ hazretlerinin emr ve nehyi bu nefs-i zulmânîde ayrıldığını ve onun hazzı Kürsî olduğunu bildirdik. Ve nefsin mahall-i furkân olduğuna delîl Hakk Teâlâ’nın, فَألْهَمَهَا وَنَفس وَمَا سَوَّاهَا فجورَهَا وَتَقوَاهَا (Şems, 91:7-8) yaʻnî “Nefis ve ona aʻzâ ve cevârihden tesviye eylediği şey hakkı için, imdi o nefse fücûru ve takvâyı ilhâm eyledi.” kavl-i şerîfidir. Ve işte bu nefis kâtibin mahall-i furkânı yaʻnî vâsıta-i tefrîkidir. Ve kâtibin mertebesi, ahvâl-i muhtelifeye göre nefis üzerine mahmûd ve mezmûma dâir yazmaktır. Ve kâtibin makâmı kitâbetinin mahallinde değildir, belki kendi âlemindedir. Meselâ güneş arzı ziyâdar eder. Fakat onun makâmı ziyâ verdiği mahalde değildir, belki kendi âlemindedir.&#10024;

Şimdi Arş'tan misale ve misalden âlemin küllî nefsine birtakım nakışlar yazılır. Bu sebeple bunlarda da bir kâtip vardır. Acaba Arş'ın ve Kürsî'nin ve onların arasının kâtibinin makamı nedir? diye sorulursa, biz cevap olarak deriz ki: Bu kitabın üçüncü bölümünde nefsi, mübarek geceye benzetip, her bir hikmetli işin onda ayrıldığını, yani Yüce Allah hazretlerinin emir ve nehyinin bu zulmanî nefiste ayrıldığını ve onun hazzının Kürsî olduğunu bildirdik. Nefsin ayrım yeri olduğuna delil, Yüce Allah'ın, فَألْهَمَهَا وَنَفس وَمَا سَوَّاهَا فجورَهَا وَتَقوَاهَا (Şems, 91:7-8) yani "Nefis ve ona azalar ve organlardan düzenlediği şey hakkı için, şimdi o nefse fücuru (kötülüğü) ve takvayı (iyiliği) ilham etti." şeklindeki şerefli sözüdür. İşte bu nefis, kâtibin ayrım yeri yani ayırma vasıtasıdır. Kâtibin mertebesi, çeşitli hallere göre nefis üzerine övülen ve yerilen şeylere dair yazmaktır. Kâtibin makamı, yazısının olduğu yerde değildir, aksine kendi âlemindedir. Örneğin güneş yeryüzünü aydınlatır. Fakat onun makamı ışık verdiği yerde değildir, aksine kendi âlemindedir.

Maʻlûm olsun ki her bir nefis kendi ayn-ı sâbitesinin zılli ve o ayn-ı sâbite dahi bir ism-i ilâhînin zıllidir. Binâenaleyh nefis, zıllin zılli olur. İmdi ayn-ı sâbite herhangi ismin zılli ise o ismin hazînesinde meknûz olan ahkâm ve âsâr bu âlem-i kevnde kendisinin zılli olan nefisde zâhir olur. Zîrâ zıll, zî-zılle tâbiʻdir. Böyle olunca her bir nefse fücûr ve takvâdan ilhâm olunan şey, kendi hakîkati olan ayn-ı sâbitesinden ve ona da mazhar olduğu ismin hazînesinden gelir. Baʻzen bir nefsin hakîkati mazhar-ı saâdet iken bu âlem-i kevnde muhîtin verdiği hâl sebebiyle ârızî olarak fücûra meyl eder. Fakat mazhar olduğu ismin ahkâm ve âsârı galebe ve kendisine takvâyı ilhâm etmekle fücûrdan takvâya rücûʻ eder. Ve bunun aksi de vâkiʻ olur. Binâenaleyh nefis fücûr ile tağyîr ve takvâ ile tathîr mahallidir. Ve fücûr mezmûm ve takvâ mahmûddur.&#10024;

Bilinmeli ki her bir nefis kendi ayn-ı sâbitesinin (varlığın özünün) gölgesidir ve o ayn-ı sâbite de bir ilâhî ismin gölgesidir. Bu sebeple nefis, gölgenin gölgesi olur. Şimdi, ayn-ı sâbite hangi ismin gölgesi ise, o ismin hazinesinde saklı olan hükümler ve tesirler, bu oluş ve bozuluş âleminde kendisinin gölgesi olan nefiste ortaya çıkar. Çünkü gölge, aslına tâbidir. Böyle olunca, her bir nefse fücûr (kötülük) ve takvâdan (Allah'tan korkup sakınmaktan) ilham olunan şey, kendi hakikati olan ayn-ı sâbitesinden ve ona da mazhar olduğu (tecelli ettiği) ismin hazinesinden gelir. Bazen bir nefsin hakikati saadet tecelligâhı iken, bu oluş ve bozuluş âleminde çevrenin verdiği hal sebebiyle geçici olarak fücûra meyleder. Fakat mazhar olduğu ismin hükümleri ve tesirleri üstün gelip kendisine takvâyı ilham etmekle fücûrdan takvâya geri döner. Ve bunun aksi de meydana gelir. Bu sebeple nefis, fücûr ile değişim ve takvâ ile arınma yeridir. Ve fücûr kınanmış, takvâ ise övülmüştür.

İmdi bir sâil çıkıp, “Kâtibin makâmı mahall-i kitâbetinde olmaması ve onun mahmûd ve mezmûm yazması nasıl vâkiʻ olur?” diye bir suâl sorabilir. Biz cevâben deriz ki: Suâlin mahallinde vâkiʻdir ve sahîhdir. Bunun îzâhı budur ki Arş’tan Kürsî’ye kadar aslâ medh ve zemm yoktur. Ancak ulûm-i mukaddeseden îttisâf ve furkândan nezîh ve pâk olan tenezzülât vardır. Yaʻnî vücûd-i mutlak-ı Hakk’ın tenezzülât-ı nezîhesi ve merâtib-i vücûd hakkındaki ulûm-i mukaddese vardır. Bu ise mahz-ı hayrdır. İ‘tibârât-ı nefsâniyyeden şerr yoktur. Binâenaleyh bu hayırdır, bu şerrdir diye furkân dahi yoktur. Ve Arş makâm-ı imâmdır. Yaʻnî rûh-i küllînin makâmıdır. Ve rûh-i küllî ile muvâneseti olan ebrârın makâmıdır ve İlliyyîn’dir. Ve Kürsî ise makâm-ı nefisdir ve o nefis hâl ve makâm iʻtibâriyle mahall-i tağyîr ve tathîrdir. Nitekim yukarıda îzâh olundu.&#10024;

Şimdi bir soru soran çıkıp, "Yazıcının makamı, yazı yazdığı yerde olmaması ve onun hem övülen hem de yerilen şeyleri yazması nasıl gerçekleşir?" diye bir soru sorabilir. Biz cevap olarak deriz ki: Soru yerindedir ve doğrudur. Bunun açıklaması şudur ki, Arş'tan Kürsî'ye kadar asla övgü ve yergi yoktur. Ancak kutsal ilimlerden vasıflanmış ve furkandan (hak ile batılı ayıran ilahi ölçü) uzak ve arınmış tenezzüller (ilahi inişler, tecelliler) vardır. Yani, Yüce Allah'ın mutlak varlığının arınmış tenezzülleri ve varlık mertebeleri hakkındaki kutsal ilimler vardır. Bu ise tamamen hayırdır. Nefsani değerlendirmelerden kaynaklanan şer yoktur. Bu sebeple, "bu hayırdır, bu şerdir" diye bir furkan da yoktur. Ve Arş, imam makamıdır. Yani, küllî ruhun makamıdır. Ve küllî ruh ile yakınlığı olan iyilerin makamıdır ve İlliyyîn'dir (cennetin en yüksek derecesi). Kürsî ise nefsin makamıdır ve o nefis, hâl ve makam itibarıyla değişim ve arınma yeridir. Nasıl ki yukarıda açıklandı.

İmdi emir, kâtibe nâfiz olduğu vakit o, mukaddes ve hayr olarak vâhiden nâfiz olur. Ve hayır ve şerrden ibâret olan isneyniyyet ile nâfiz olmaz. Binâenaleyh bu emr bi’t-tabiʻ hayır ve şerr ile de nâfiz olmaz. Böyle olunca kâtib ancak hizâne-i Muhammediyyeden yaʻnî hakîkati insâniyye mertebesinde abdin sâbit olan hakîkatinden nâzil olan hükmü yazar. Ve o hakîkat-i insaniyyeden ibâret olan hizâne-i Muhammediyye kendisinde her bir emr-i hakîm tefrîk olunan bir hizânedir. Zîrâ bu mertebede hakâyık yekdiğerinden temeyyüz etmiştir. Küfür ve îmân ve fakr ve gınâ ve fücûr ve takvâ hakkında kazâ-yı ilâhî sebk etmiştir. Böyle olunca kâtib bu emri müteallikine yaʻnî ayn-ı sâbitesinin zılli olan abdin nefsi üzerine mevzûʻ olan şey vechi ile hizâne-i Muhammediyyeden alır.&#10024;

Şimdi, emir kâtibe ulaştığı zaman o, kutsal ve hayır olarak tek bir şekilde ulaşır. Ve hayır ve şerden ibaret olan ikilik ile ulaşmaz. Bu sebeple bu emir, doğası gereği hayır ve şer ile de ulaşmaz. Böyle olunca kâtip ancak Muhammedi hazineden, yani insânî hakikat mertebesinde kulun sabit olan hakikatinden inen hükmü yazar. Ve o insânî hakikatten ibaret olan Muhammedi hazine, kendisinde her bir hikmetli işin ayrıldığı bir hazinedir. Çünkü bu mertebede hakikatler birbirinden ayrılmıştır. Küfür ve iman, fakirlik ve zenginlik, fücur (günahkârlık) ve takva hakkında ilâhî kazâ (ezelî takdir) önceden belirlenmiştir. Böyle olunca kâtip bu emri, ilgili olduğu şeye, yani sabit hakikatinin gölgesi olan kulun nefsine konulmuş olan şeyin veçhiyle Muhammedi hazineden alır.

Suâl: Arş’tan Kürsî’ye kadar ancak ulûm-i mukaddese ve tenezzülât-ı nezîhe vardır, denildiği hâlde hakîkat-i Muhammediyyenin tafsîli olan hakîkat-i insâniyye mertebesinde, abdin hakîkatinde küfür ve îmân sâbit olduğu beyân olundu. Küfür, mezmûm ve îmân, mahmûd değil midir? Ve emr-i küfür vârid olunca kâtibe mezmûm hakkında emir nâfiz olmuş olmuyor mu?&#10024;

Soru: Arş'tan Kürsî'ye kadar ancak kutsal ilimler ve temiz tenezzüller (ilahi inişler) vardır denildiği hâlde, hakikat-i Muhammediyye'nin (Hz. Muhammed'in hakikatinin) ayrıntısı olan insânî hakikat mertebesinde, kulun hakikatinde küfür ve iman sabit olduğu açıklandı. Küfür kınanmış ve iman övülmüş değil midir? Ve küfür emri geldiğinde, yazıcıya kınanmış hakkında emir geçerli olmuş olmuyor mu?

Cevâb: Bu suâlin cevâbını Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (radiyallahu anh) Efendimiz, Mesnevî-i Şerîf’lerinde âtîdeki beyt-i şerîfler ile iʻtâ buyururlar:&#10024;

Cevap: Bu sorunun cevabını Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (Allah ondan razı olsun) Efendimiz, Mesnevî-i Şerîf'lerinde aşağıdaki beyitlerle verirler:

ی

روكە نزاع خبث ما ست آن از كفر زانروكە قضاست ** نراضیم در&#10024;

Rûke nizâ' hubsun mest âne ez küfr zân rûke kazâst ** Ne rızâyım der

Çünkü bu çekişme, küfürden daha kötü bir sarhoşluktur; zira bu, kazâdır. ** Razı değiliz.

ی

كفر آفت استما نسبت كن ەب رگ خالق حكمت است ** ەكفر هم نسبت ب&#10024;

Küfür, bir afettir; onu, yaratıcının hikmetine nispet etme. Küfür de hikmete nispetle bir hikmettir.

Tercüme

“Kazâ-yı ilâhî olması cihetinden küfre râzıyım. Yoksa bizim hubsümüz cihetinden râzı değilim. Küfür dahi Hâlık’a nisbetle hikmettir. Eğer bize nisbet edersen küfür âfettir.”&#10024;

İlâhî kazâ olması yönünden küfre razıyım. Yoksa bizim kötülüğümüz yönünden razı değilim. Küfür dahi Yaratıcı'ya nispetle hikmettir. Eğer bize nispet edersen küfür bir âfettir.

Maʻlûm olsun ki bir kazâ ve bir de makzî vardır. Zîrâ kazâ-yı ilâhî tecelliyât-ı esmâiyye îcâbı olduğundan ve bu tecelliyât ise ayn-ı kemâl olduğundan Hâlık’a nisbetle hikmettir. Binâenaleyh kemâl ve hikmete râzı olmamak cehildir. Fakat bu hükm-i kazânın âlem-i nefisdeki sûreti makzî olduğundan buna râzı olmak ve bundan hoşlanmak câiz değildir. Bu mes’eleyi lâyıkıyla tavzîh için bir misâl îrad edelim:&#10024;

Bilinmeli ki bir kazâ ve bir de makzî (kaza edilmiş şey) vardır. Çünkü ilâhî kazâ, esmâya (Allah'ın isimlerine) ait tecellilerin gereği olduğundan ve bu tecelliler de kemâlin ta kendisi olduğundan, Yaratıcı'ya nispetle hikmettir. Bu sebeple kemâle ve hikmete razı olmamak cehalettir. Fakat bu kazâ hükmünün nefis âlemindeki şekli makzî olduğundan, buna razı olmak ve bundan hoşlanmak caiz değildir. Bu meseleyi layıkıyla açıklamak için bir örnek verelim:

Gâyet mâhir bir ressâm son derece hasnâ bir kadın resmini kemâl-i mahâretle tersîm ettiği gibi manzarası gâyet kabîh olan bir dilenci resmini de tersîm eder. Ressâm dilencide gördüğü bütün çirkinlikleri fırçasıyla öyle mâhirâne tasvîr eder ve bu çirkinlikleri en inceliklerine varıncaya kadar öyle bir mahâretle tersîm eder ki görenler ressâmın mahâretine hayrân olurlar. Binâenaleyh ressâmın kazâsından ibâret olan tasvîr, hasen ve makzîden ibâret olan sûret, kabîh olur. Hâlbuki ressâmdan sâdır olan ancak kemâl ve hikmet ve sanʻattır. Bu ise ancak hasendir. Ve bu sûret-i hâriciyye ise kabîhdir. İmdi levhayı görenler ressâmın kemâlinden ve hikmet-i sanʻatından râzı olup hoşlanırlar. Ve fakat o sûret-i kabîhadan hoşlanmazlar. Nazarlarına iğrenç görünür. Gerçi ressâmın ilminde hayâl-i hasen ve kabîh sâbit idi. Fakat ondan gerek güzel ve gerek çirkin levhâdan sâdır olan şey ancak kemâl ve hikmet-i sanʻat oldu. Bu ise ondan tersîmin mukaddes ve vâhid olarak nüzûlüdür. Zîrâ onun nazârı ancak kemâl ve hikmetedir. Yoksa kubha değildir. Kubh ba‘de’s-sûret vâkiʻ olan umûr-ı nisebiyye ve iʻtibâriyyedir.&#10024;

Çok usta bir ressam, son derece güzel bir kadının resmini büyük bir ustalıkla çizdiği gibi, manzarası çok çirkin olan bir dilencinin resmini de çizer. Ressam, dilencide gördüğü bütün çirkinlikleri fırçasıyla öyle ustaca tasvir eder ve bu çirkinlikleri en inceliklerine varıncaya kadar öyle bir ustalıkla çizer ki, görenler ressamın ustalığına hayran olurlar. Bu sebeple, ressamın kazâsından ibaret olan tasvir, güzel ve beğenilen bir suret olsa da, çirkin olur. Hâlbuki ressamdan çıkan ancak kemâl, hikmet ve sanattır. Bu ise ancak güzeldir. Ve bu dışsal suret ise çirkindir. Şimdi, tabloyu görenler ressamın kemâlinden ve sanatının hikmetinden razı olup hoşlanırlar. Ve fakat o çirkin suretten hoşlanmazlar. Nazarlarına iğrenç görünür. Gerçi ressamın ilminde güzel ve çirkin hayali sabit idi. Fakat ondan gerek güzel ve gerek çirkin levhadan çıkan şey ancak kemâl ve sanatın hikmeti oldu. Bu ise ondan çizimin kutsal ve tek olarak inmesidir. Çünkü onun bakışı ancak kemâl ve hikmetedir. Yoksa çirkinliğe değildir. Çirkinlik, suretten sonra meydana gelen nispetlere ve itibara ait işlerdir.

İmdi bu misâle mutâbık olarak kâtibin hizâne-i Muhammediyyeden aldığı emir, âlemi sûrette hamdi îcâb ederse, o ancak hamdden ibârettir. Ve eğer zemmi îcâb ederse o da ancak zemmden ibârettir. Ve bu ahz indinde bu emrin mâhiyeti kâtibe ilmen ve aynen hâsıl olur. Hâlen ve makâmen hâsıl olmaz. Zîrâ onun hâli ve makâmı zemm ve hamd ile tavsîfden müberrâdır. Çünkü o zemm ve hamdden yazdığı şeyin fevkidir. O ancak kemâl ve hikmet-i ilâhiyyeyi ızhâr ettiği için ondan ancak hüsn sâdır olur. Ve o bi-zâtihi irâde iledir. Yaʻnî emr-i irâdîyi yazar. Zîrâ irâde ilme ve ilim maʻlûma tâbiʻdir. Ve maʻlûm, ayn-ı sâbitedir. Ve kazâ-yı ilâhî abdin ayn-ı sâbitesinin lisân-ı istiʻdâd ile vâkiʻ olan talebi üzerine nâzil olur. Ve Hakk Teâlâ bu maʻlûmun zuhûrunu onun talebi vechi ile murâd eder. Binâenaleyh kâtib hizâne-i Muhammediyyeden ancak emr-i irâdîyi yazar. Ve onun bu husûsda aslâ tasarrufu yoktur. Onun tasarrufu hizâne-i Muhammediyye ile kitâbetten ibâret olan onun şuğlündedir. Yaʻnî onun tasarrufu yazmak meşgâlesindedir.&#10024;

Şimdi, bu örneğe uygun olarak, kâtibin Muhammedi hazineden aldığı emir, âlemi görünüşte övgüyü gerektirirse, o ancak övgüden ibarettir. Ve eğer yergi gerektirirse, o da ancak yergiden ibarettir. Ve bu alış anında, bu emrin mahiyeti kâtibe ilmen ve aynen hâsıl olur. Hâlen ve makâmen hâsıl olmaz. Çünkü onun hâli ve makâmı yergi ve övgü ile nitelenmekten uzaktır. Çünkü o, yergi ve övgüden yazdığı şeyin üstündedir. O ancak ilâhî kemâli ve hikmeti ortaya koyduğu için ondan sadece güzellik sâdır olur. Ve o, bizatihi irade iledir. Yani iradî emri yazar. Çünkü irade ilme ve ilim de malûma tâbidir. Ve malûm, tekil sabit hakikattir. Ve ilâhî kazâ, kulun tekil sabit hakikatinin yatkınlık diliyle gerçekleşen talebi üzerine iner. Ve Yüce Allah, bu malûmun zuhurunu, onun talebi doğrultusunda murad eder. Bu sebeple kâtip, Muhammedi hazineden ancak iradî emri yazar. Ve onun bu hususta asla tasarrufu yoktur. Onun tasarrufu, Muhammedi hazine ile yazıdan ibaret olan işindedir. Yani onun tasarrufu yazma meşgalesindedir.

İmdi hizâne-i Muhammediyyeden ahzi indinde kâtibe aynen ve ilmen hâsıl olan emir, iki emir olarak, yaʻnî îcâb-ı nüfûzî ve ademî ile vârid olur. O kâtib bu emr ile bir tarafdan resûl diğer tarafdan muhâtabdır. Kâtib onun zâhirinden ve kitâbet, bâtınındandır. Yaʻnî emr-i irâdî bâtından kendisine vârid olunca bu emre karşı muhâtabdır. Ve bu emri ızhâr için aʻzâ ve cevârihe teblîği cihetinden resûldür. Ve resûl olan kâtibin hakîkati yaʻnî ayn-ı sâbitesi hâlinde ve makâmında kâtibe imdâd eder. Ve onun hâli veyâ hakkı dahi zâhirdeki rukûma ve efʻâle imdâd eyler.&#10024;

Şimdi, Muhammedî hazineden alınması durumunda, yazıcıya aynen ve ilmen hâsıl olan emir, iki emir olarak, yani nüfuz edici ve yok edici gereklilik ile gelir. O yazıcı, bu emir ile bir taraftan resûl (elçi), diğer taraftan muhataptır. Yazıcı, onun zâhirinden (görüneninden) ve yazma işi, bâtınındandır (içinden). Yani iradî emir bâtından kendisine geldiğinde, bu emre karşı muhataptır. Ve bu emri ortaya çıkarmak için azalarına ve organlarına tebliğ etmesi yönünden resûldür. Ve resûl olan yazıcının hakikati, yani sabit hakikati, hâlinde ve makamında yazıcıya yardım eder. Ve onun hâli veya hakkı da zâhirdeki (görünen) yazıya ve fiillere yardım eder.

İmdi o maʻnâ olması cihetinden müşerrefdir ve müşerref olması cihetinden dahi fevktir. Ve o zâtı ve hakîkati cihetinden vâhiddir, taaddüd kabul etmez. Fakat sıfâtı cihetinden taaddüd kabûl eder. Zîrâ bir tarafdan muhâtab ve bir tarafdan resûldür. Ve kazâ-yı ilâhîye tebaiyyeti cihetinden zâtı müşerref olup vahdetle muttasıfdır. Ve ızhâr-ı makzî cihetinden yaʻnî suver-i hasene ve kabîha yazması cihetinden iyilik ve fenâlık ile muttasıfdır. Ve kâtibin bu zikr ettiğimiz evsâfının cümlesi kendi nefsi için değildir. Zîrâ Allah Teâlâ fenâ yazan kâtibi takdîs ve tathîr sebebiyle iyiye ve İlliyyîn sebebi ile iyi yazan kâtibi de Siccîn’e ve fenâya tebdîl etmek murâd ederse bu tebdîlden onu men‘ eden hiçbir şey bulunmaz idi. Zîrâ Allah Teâlâ hazretleri یفعل ما یشاء و یحكم ما یرید ’dır. Çünkü kâtibin levh-i nefs üzerine yazdığı şeyler kâbil-i mahv ve isbâttır. Ve çünkü nefis levh-i mahv ve isbâttır.&#10024;

Şimdi, o mana olması yönünden şereflidir ve şerefli olması yönünden de üstündür. Ve o, zâtı ve hakikati yönünden tektir, çokluk kabul etmez. Fakat sıfatları yönünden çokluk kabul eder. Çünkü bir taraftan muhatap ve bir taraftan resuldür. Ve ilâhî kazâya tâbi olması yönünden zâtı şerefli olup birlikle nitelenmiştir. Ve makzîyi (yazılanı) ortaya koyması yönünden, yani güzel ve çirkin suretler yazması yönünden iyilik ve fenalık ile nitelenmiştir. Ve kâtibin bu zikrettiğimiz vasıflarının hepsi kendi nefsi için değildir. Çünkü Yüce Allah, fenâ yazan kâtibi takdis ve temizleme sebebiyle iyiye ve İlliyyîn sebebiyle iyi yazan kâtibi de Siccîn’e ve fenâya dönüştürmek murad etseydi, bu dönüşümden onu men eden hiçbir şey bulunmazdı. Çünkü Yüce Allah, "Dilediğini yapar ve dilediği hükmü verir." Çünkü kâtibin nefis levhası üzerine yazdığı şeyler silinmeye ve ispat edilmeye elverişlidir. Ve çünkü nefis, silme ve ispat etme levhasıdır.

Maʻlûm olsun ki yukarıda dahi îzâh olunduğu üzere abdin ayn-ı sâbitesi ve hakîkati esmâ-i ilâhiyyeden bir ismin zıllidir. Ve bu isim onun Rabb-i hâssıdır. Cemîʻ-i mevâtında abdi nâsiyesinden tutup kendi sırât-ı müstakîmi üzerinde yürütür. Ve esmâ-i ilâhiyye “Hadî” ve “Mudill” ve “Nâfiʻ” ve “Dârr” ve “Mu‘izz” ve “Mudill” …ilh. gibi mütekâbil ve zıddır. Ve her bir isim cemîʻ-i esmâyı hâizdir. Meselâ zehir “Dârr” isminin mazharıdır. Fakat hastalara mikdâr-ı kâfî verilecek olursa “Şâfî” isminin ahkâmı da kendisinden zâhir olur. Ve kezâ çok verilirse zî-hayâtı öldürür. O vakit “Mümidd” isminin mazharı olur. İşte böylece her bir ismin mazharından sâir esmânın ahkâm ve âsârı da zâhir olur. Çünkü her bir isim diğer esmâyı da hâizdir. Fakat “Dârr” isminden zarar zuhûru asıldır. Ve bu asıl aslâ tebeddül etmez. Ondan zâhir olan sâir esmânın ahkâmı fer‘dir. Binâenaleyh “Dârr” ismi külliyyetiyle mûris-i zarardır. Ve kezâ “Mudill” ismi dahi külliyyetle mûris-i dalâlettir.&#10024;

Bilinmeli ki, yukarıda da açıklandığı üzere, kulun tekil sabit hakikati ve özü, ilahi isimlerden bir ismin gölgesidir. Ve bu isim, onun özel Rabbi'dir. Bütün hallerinde kulu alnından tutup kendi doğru yolu üzerinde yürütür. Ve ilahi isimler "Hâdî" (doğru yolu gösteren) ve "Mudill" (saptıran) ve "Nâfi'" (fayda veren) ve "Dârr" (zarar veren) ve "Mu'izz" (yücelten) ve "Mudill" (alçaltan) gibi karşılıklı ve zıttır. Ve her bir isim, bütün isimleri içerir. Örneğin, zehir "Dârr" isminin tecelli yeridir. Fakat hastalara yeterli miktarda verilecek olursa "Şâfî" (şifa veren) isminin hükümleri de kendisinden ortaya çıkar. Ve aynı şekilde çok verilirse canlıyı öldürür. O zaman "Mümît" (öldüren) isminin tecelli yeri olur. İşte böylece her bir ismin tecelli yerinden diğer isimlerin hükümleri ve tesirleri de ortaya çıkar. Çünkü her bir isim diğer isimleri de içerir. Fakat "Dârr" isminden zarar ortaya çıkması asıldır. Ve bu asıl asla başka bir hale geçmez. Ondan ortaya çıkan diğer isimlerin hükümleri fer'dir (ikincildir). Bu sebeple "Dârr" ismi bütünüyle zarar vericidir. Ve aynı şekilde "Mudill" ismi de bütünüyle sapıklık vericidir.

İmdi “Mudill” isminin mazharı olan bir ayn-ı sâbitenin zılli olan vücûd-i kesîf abden, kendi ayn-ı sâbitesinden kuvve-i hayâliyyesine vârid olan emrin ahkâmı sâdır olur. Kuvve-i hayâliyye emr-i îrâdîye karşı muhâtabdır. Ve bu emri aʻzâ ve cevârihe teblîğ etmesi cihetinden resûldür. Ve vazîfesi bu kalemler ile icrâ-i kitâbettir. Binâenaleyh yazmak, zâhirinden ve kâtiblik, bâtınından olur.&#10024;

Şimdi, "Mudill" (saptıran) isminin tecelli ettiği bir tekil sabit hakikatin gölgesi olan yoğun varlık, bir kuldan, kendi tekil sabit hakikatinden hayal gücüne gelen emrin hükümleri ortaya çıkar. Hayal gücü, iradî emre muhataptır. Ve bu emri organlara ve uzuvlara tebliğ etmesi yönünden bir elçidir. Ve görevi, bu kalemler ile yazı yazmaktır. Bu sebeple yazmak, onun zahirinden (dışından) ve kâtiplik, onun batınından (içinden) olur.

Hz. Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) bu beyânât-ı aliyyelerinden sonra buyururlar ki: Bu zikr olunan maʻnâların içinde bir sırr vardır. Biz onu suâl tarzında îrâd ederiz. Zîrâ bu gibi dakîk maʻnâlarda kâri’in önüne kilitli bir kapı mesâbesinde olan bir suâl vazʻ olunursa kâri’de o kilidi açmak ârzûsu hâsıl olur. Ve onun himmeti bu suâlin halli talebine yükselir. O suâl de budur:&#10024;

Hz. Şeyh-i Ekber (Allah ondan razı olsun) bu yüce açıklamalarından sonra şöyle buyurur: Zikredilen bu anlamların içinde bir sır vardır. Biz onu soru tarzında ortaya koyarız. Çünkü bu gibi ince anlamlarda, okuyucunun önüne kilitli bir kapı gibi olan bir soru konulursa, okuyucuda o kilidi açma arzusu oluşur. Ve onun gayreti bu sorunun çözümünü talep etmeye yükselir. O soru da şudur:

“Bâlâda kâtib bir sıfat-ı latîfe-i ilmiyyedir ve onun mâddesi İlliyyîn’dedir, denilmiş idi. Bu kâtibin Siccîn’de olması muhâlden midir? Acabâ biz Ebû Cehil ve Nemrûd gibi sâir Fir‘avn’ların bir cüz’ü yaʻnî kâtibi ve hakîkati İlliyyîn’dedir ve bir cüz’ü de Siccîn’dedir, diyemez miyiz? Veyâhûd her ne kadar Siccîn’de olan şakînin İlliyyîn’e irtifâ‘ı aklen muhâl ise de meşiyyet-i ilâhiyye mu‘tenâ-bih olan umûrda onun kâtibini takdîs eder oldu. Gayr-i mu‘tenâbih olan umurda da onun kâtibini Siccîn’de kıldı diyemez miyiz?”&#10024;

Yukarıda, kâtibin ilme ait latif bir sıfat olduğu ve onun maddesinin İlliyyîn'de olduğu söylenmişti. Bu kâtibin Siccîn'de olması imkânsız mıdır? Acaba biz, Ebû Cehil ve Nemrûd gibi diğer Firavunların bir cüzü, yani kâtibi ve hakikati İlliyyîn'dedir ve bir cüzü de Siccîn'dedir diyemez miyiz? Yahut her ne kadar Siccîn'de olan şakînin (kötü kişinin) İlliyyîn'e yükselmesi aklen imkânsız ise de, ilahi meşiyet (Allah'ın dilemesi) önem verilen işlerde onun kâtibini takdis eder oldu. Önem verilmeyen işlerde de onun kâtibini Siccîn'de kıldı diyemez miyiz?

Biz cevâben deriz ki: Şakî, muhakkak külliyyeti ve tevâbi‘i ile şakîdir. Yaʻnî ezelde ayn-ı sâbitesi esmâ-i celâliyyeden olan Mudill isminin mazharı bulunan her bir kimsenin ayn-ı sâbitesinden iʻtibâren rûhu ve sûret-i misâliyye ve şehâdiyye ve berzahiyyesi ve uhreviyyesi, bütün bu mevtınlardaki tevâbi‘i ile şakîdir. Binâenaleyh bir şakînin cüz’en sa‘îd ve cüz’en şakî olması yaʻnî cüz’en İlliyyîn’de ve cüz’en Siccîn’de olması mümkün değildir. Bu mestûr olan sırrın keşfine nazar ederiz. Bu kilitli kapıyı kendi vücûdunuzun hâricinde değil, ancak kendi&#10024;

Biz cevap olarak deriz ki: Şakî (Allah'ın rahmetinden uzak olan), kesinlikle bütünlüğü ve ona tâbi olanlarla birlikte şakîdir. Yani, öncesiz olarak sabit hakikati, celâlî isimlerden olan Mudill (saptıran) isminin tecelligâhı (tecelli ettiği yer) olan her bir kimsenin sabit hakikatinden itibaren ruhu ve misâlî (maddî olmayan âlemdeki şekli), şehâdet (görünen âlemdeki şekli), berzahî (ölüm sonrası âlemdeki şekli) ve uhrevî (ahirete ait şekli) suretleri, bütün bu mertebelerdeki tâbi olanlarla birlikte şakîdir. Bu sebeple bir şakînin kısmen saîd (mutlu) ve kısmen şakî olması, yani kısmen İlliyyîn'de (cennetin en yüksek derecesi) ve kısmen Siccîn'de (cehennemin en alt tabakası) olması imkânsızdır. Bu yazılı olan sırrın keşfine bakarız. Bu kilitli kapıyı kendi varlığınızın dışında değil, ancak kendi

ی nefsinizden açabilirsiniz. َ بِنَفسِك َ الْيَوم َ عَليك َ حَسِيبًا اقرَأْ كتَابَك َ كق (İsrâ, 17:14) Acabâ bu sırr bizim nefsimizden nasıl feth olur? Biz kendi nefsimizde zevkan biliriz ki îmân ve küfürden ve isyân ve tâattan herhangi maʻnâda müstağrak isek onda istiğrâkımız küllîdir. Zîrâ bunlar ezdâddandır. الضدان ال یجتمعان Kâidesince îmânda istiğrâkımızda cüz’ümüzün küfrü mutasavver değildir. Şekâvet ile saâdet dahi yekdiğerinin zıddıdır. Cüz’en şakî ve cüz’en sa‘îd olmak mutasavver değildir. Zîrâ şey-i vâhid nakîzını câmiʻ olmaz. Bu zâhir-i ahvâlde de böyledir. İnsânın bir gözü ağlarken birisi gülmez; ikisi birden ağlar. Zîrâ vücûdun istiğrâkı ağlamaktadır.&#10024;

"Kitabını oku! Bugün kendi nefsin sana hesap sorucu olarak yeter." (İsrâ, 17:14) Acaba bu sırr bizim nefsimizden nasıl açılır? Biz kendi nefsimizde zevkan biliriz ki, iman ve küfürden ve isyan ve itaatten hangi anlamda batmış isek, onda batışımız küllîdir. Çünkü bunlar zıtlardandır. "İki zıt bir araya gelmez" kuralınca, imanda batışımızda cüz'ümüzün küfrü düşünülemez. Şekavet (mutsuzluk) ile saadet (mutluluk) dahi birbirinin zıddıdır. Cüz'en (kısmen) mutsuz ve cüz'en mutlu olmak düşünülemez. Çünkü tek bir şey zıddını kapsamaz. Bu, hallerin görünen yüzünde de böyledir. İnsanın bir gözü ağlarken diğeri gülmez; ikisi birden ağlar. Çünkü vücudun batışı ağlamaktadır.

Suâl: Küffârdan tasadduk ve infâk-ı yetîm ve incâz-ı vaʻd ve sıdk-ı kelâm gibi mu‘tena-bih olan birtakım aʻmâl-i hasene sâdır olur. Bunları yazan onların kâtibini meşiyyet-i ilâhiyye takdîs ederek İlliyyîn’de kılması ve bunların aksi olan aʻmâl-i seyyieyi yazan kâtibi de Siccîn’de kılması câiz değil midir?&#10024;

Soru: Kâfirlerden sadaka vermek, yetime bakmak, sözünü yerine getirmek ve doğru sözlü olmak gibi önem verilen birtakım güzel işler meydana gelir. Bunları yazanların kâtibini ilâhî irâdenin kutsayarak İlliyyîn'de (cennetin en yüce makamı) kılması ve bunların zıddı olan kötü işleri yazan kâtibi de Siccîn'de (cehennemin en aşağı tabakası) kılması caiz değil midir?

ه

Cevâb: Hakk Teâlâ küffâr-ı münâfıkîn hakkında buyurur: ذِين َ اشيََ وا ْ الضَّالَلة َ بِالْهدَىال َ فَمَا رَبِحَت تِّجَارَتهم وَمَا كانوا ْ مهتَدِين (Bakara, 2:16) Yaʻnî “Onlar hidâyete mukâbil delâleti satın aldılar; binâenaleyh onların ticâretlerinde ribh ve kâr yoktur. Ve onlar mühtedîn değildirler.”&#10024;

Cevap: Yüce Allah, münafık kâfirler hakkında şöyle buyurur: ذِين َ اشيََ وا ْ الضَّالَلة َ بِالْهدَىال َ فَمَا رَبِحَت تِّجَارَتهم وَمَا كانوا ْ مهتَدِين (Bakara, 2:16) Yani “Onlar doğru yolu bırakıp sapıklığı satın aldılar; bu sebeple ticaretleri kâr getirmedi ve onlar doğru yolda değillerdi.”

َ ی ه Ve diğer âyet-i kerîmede buyurur: ِصِِين الدنيَا وَا َلخِرَة ِ وَمَا لهم مِّن نَّا ذِين َ حَبِطَت أعمَالُهم فأُولئِك َ ال (Âl-&#10024;

Ve diğer âyet-i kerîmede buyurur: "İşte onlar, amelleri dünyada ve ahirette boşa gitmiş kimselerdir. Onların hiçbir yardımcıları da yoktur." (Âl-i İmrân, 22)

ِي i İmrân, 3:22) Yaʻnî “O küfredenler amellerini dünyâda ve âhirette bâtıl kıldılar. Ve onlara yardımcı yoktur.” Binâenaleyh küffârın mu‘tena-bih olan amelleri şekâvet-i külliyyeleri iʻtibâriyle bâtıldır. Onların bu amellerine mukâbil ribh ve kârları yoktur.&#10024;

“O küfredenler amellerini dünyada ve ahirette batıl kıldılar. Ve onlara yardımcı yoktur.” Bu sebeple, kâfirlerin önem verdikleri amelleri, küllî bedbahtlıkları itibarıyla batıldır. Onların bu amellerine karşılık bir kazanç ve kârları yoktur.

“Biz deriz ki: Bu kâtib, halîfenin kendi nefsi için ıstınâ‘ eylediği bir mevcûd-i şerîfdir. Ve ünsü için onu musâhib ittihâz eyledi. Binâenaleyh ezâya sabûr ve hamûl ve esrâr-ı melekûtiyyeyi kâtim olarak hulku güzel olmak onun üzerine vâcib olan şeydendir. İbârât-ı vecîze içinde maânî-i kesîreyi fasîh ve belîğ olarak istidrâc edip onlardan sarîhân haber verir.&#10024;

Biz deriz ki: Bu kâtip, halifenin kendi nefsi için özel olarak seçtiği şerefli bir varlıktır. Ve halife, onunla ünsiyet kurmak için onu kendisine arkadaş edinmiştir. Bu sebeple, eziyetlere sabırlı ve dayanıklı olmak, melekût sırlarını (gayb âlemine ait sırları) gizleyen biri olarak ahlakının güzel olması onun üzerine vacip olan şeylerdendir. O, veciz ifadeler içinde birçok manayı fasih ve beliğ bir şekilde toplayıp onlardan açıkça haber verir.

İkâbından emîn olduğu makâmın gayrinde kitâbına bir nass sevk etmez. Eğer emîn olmazsa kitâbında elfâzdan iki ve daha ziyâde maʻnâlarda ihtimâli olan şeyi sevk eder. Tâ ki imâma onun kütübünün baʻzısından bir şey zâhir olup lafzın mütehammilatının birisi o şeyi verir ve imâm bunu kerih görürse imâm bu lafzın mütehammil olduğu ihtimâl-i sânîye udûl eyleye. Ve Allah kesîrü’l-afv ve’t-tecâvüzdür.&#10024;

Allah, azabından emin olduğu makamın dışında kitabına bir nass (açık hüküm) koymaz. Eğer emin olmazsa, kitabında kelimelerden iki ve daha fazla anlamda ihtimali olan şeyi koyar. Ta ki imama, onun kitaplarının bazısından bir şey ortaya çıkıp lafzın taşıdığı anlamlardan biri o şeyi verse ve imam bunu kerih görse, imam bu lafzın taşıdığı ikinci ihtimale yönelsin. Ve Allah çok affedici ve hoşgörülüdür.

İmdi ihtimâl dâhil oldukta onun bir şey-i muayyen üzerine delîl oluşu sâkıt olur. Ve işte bu kâtibin mahâreti ve zeyrekliğidir. Ve hurûfunun ve maânîsinin i‘tidâli beynini cem‘ etmesidir. Ve o kitâbette ancak açık elfâz-ı mu‘tâde-i hitâbiyyeyi istiʻmâl eder ki onların nefse vukûʻu ve kalbe taalluku vardır. Ve eğer siccilâtına hamd ve senâ ve salât ile başlarsa baʻdehu imâmın adline ve onun evsâf-ı hasene-i şerîfesine ve makâm-ı münîfine şurû‘ eyler. Ve ona terğîb eder. Baʻdehu gerek mergûb olan hayr olsun ve gerek bunun gayri olsun emr olunduğu şeyi zikr eder. Ebû Yezîd’e “Ârif isyân eder mi?”&#10024;

Şimdi, ihtimal dahil olduğunda, onun belirli bir şey üzerine delil oluşu ortadan kalkar. Ve işte bu, kâtibin mahareti ve zekâsıdır. Ve harflerinin ve anlamlarının dengesini bir araya getirmesidir. Ve o, yazımında ancak nefse tesir eden ve kalbe ilişkin olan açık, alışılmış hitap sözlerini kullanır. Ve eğer kayıtlarına hamd, senâ ve salât ile başlarsa, ondan sonra imamın adaletine, onun şerefli güzel vasıflarına ve aydınlık makamına başlar. Ve onu teşvik eder. Ondan sonra, ister arzu edilen hayır olsun ister bunun dışındaki bir şey olsun, emrolunduğu şeyi zikreder. Ebû Yezîd’e “Ârif isyan eder mi?” diye soruldu.

َّلله denildi. ِ قَدَرًا مَّقدورًا وَكان َ أمر ا (Ahzâb, 33:38) buyurdu.&#10024;

Allah'ın emri, belirlenmiş bir kaderdir (Ahzâb, 33:38) buyurdu.

Ey birâder! Maʻlûmun olsun ki kâtib bizim zikr ettiğimiz şey üzere olduğu vakit o sıddîkıyyet kapısını çalar. Bu kime vâkiʻ olursa, ona قبلە ما رأیت شیئا اال رأیت هللا hâsıl olur.”&#10024;

Ey kardeş! Bilinmeli ki kâtip, bizim zikrettiğimiz şey üzere olduğu vakit, o sıddîkıyyet (doğruluk ve sadakat) kapısını çalar. Bu kime meydana gelirse, ona “قبلە ما رأیت شیئا اال رأیت هللا” (Bir şey görmedim ki Allah'ı görmüş olmayayım) hâsıl olur.

Biz kâtibin sıfatı hakkındaki beyânâtımıza devâm ile deriz ki: Bu kâtib halîfe olan rûhun kendi nefsi için yaptığı bir mevcûd-i şerîfdir. Ve kendisine mûnis olarak onu musâhib ittihâz etti ki o kâtib, halîfenin nefs-i nâtıkasıdır. Binâenaleyh o kâtibe ezâya sabûr ve mütehammil olmak ve esrâr-ı melekûtiyye ve gaybiyyeyi saklamak sûretiyle hulku güzel olmak vâcib olan umûrdandır. Vecîz ibâreler içinde birçok maʻnâları fasîh ve belîğ olarak istidrâc eder de o maʻnâlardan açık bir sûrette haber verir. İkâbında yaʻnî fitne zuhûrundan emîn olduğu makâmın gayrinde kitâbına yaʻnî âlem-i sûrete bir nass-ı kâtı‘ yazmaz. İkâbından yaʻnî fitne zuhûrundan emîn olduğu yerde âlem-i sûret olan kitâbına elfâzdan iki veyâ daha ziyâde maʻnâlara ihtimâli olan şeyi yazar.&#10024;

Biz kâtibin sıfatı hakkındaki açıklamalarımıza devam ederek deriz ki: Bu kâtip, halife olan ruhun kendi nefsi için yaptığı şerefli bir varlıktır. Ve ruh, kendisine dost olarak onu arkadaş edindi ki o kâtip, halifenin konuşan nefsidir. Bu sebeple o kâtibe, eziyete sabırlı ve dayanıklı olmak ve melekût âlemine ait ve gaybî sırları saklamak suretiyle ahlakının güzel olması gerekli olan işlerdendir. Kısa ifadeler içinde birçok anlamı açık ve etkili bir şekilde toparlar da o anlamlardan açık bir şekilde haber verir. Cezalandırılmaktan, yani fitne çıkmasından emin olduğu makamın dışında, kitabına yani suretler âlemine kesin bir metin yazmaz. Cezalandırılmaktan, yani fitne çıkmasından emin olduğu yerde, suretler âlemi olan kitabına, kelimelerden iki veya daha fazla anlama ihtimali olan şeyi yazar.

Nitekim (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz bir gün ashâb-ı kirâmı arasında buyurdular ki: “Cehennem dağlarının birinin zirvesinden bir kaya kopup yuvarlandı. Yetmiş yılda ka‘r-ı cehenneme vâsıl oldu.” Anlayanlar, anladılar. Anlamayanlar cehennem dağlarının cesâmetine hayret ettiler. Baʻdehu yetmiş yaşında olduğu hâlde reîs-i münâfıkînın haber-i mevti şâyiʻ oldu. Ve (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz bu kavl-i şerîfleriyle bunu ihbâr buyurmuşlar idi. Fakat münâfıkın fevtini ikâb ve fitne vukûʻundan ictinâben nass buyurmadılar da ihtimâl-i sânîye geçilmek kâbil olan kavli istiʻmâl buyurdular. Ve verese-i Muhammedîden olan kâmillerde böylece cevâmiʻü’l-kelîmdir. Onlar dahi sözlerini isr-i Resûlullah’a ittibâʻan îcâb eden ahvâl ve makâmda müteaddid maʻnâlara mahmûl olmak üzere söylerler. Tâ ki imâm olan rûha, onun kitâbları olan âlem-i sûretin baʻzısında bir şey zâhir olup, lafzın muhtemil olduğu maʻnâların birisi o zâhir olan şeyi verdiği ve imâm dahi bu zâhir olan şeyi kerîh gördüğü vakit, imâm bu lafızda mündemic olan ikinci ihtimâle geçe. Bu hâl evliyâullahın hakâyıka dâir söz söyledikleri veyâ yazdıkları vakit çok vâkiʻ olur. Nitekim Ebû’l-Vefâ hazretlerine birisi “Mansûr’un Ene’l-Hakk demesi hakkında ne buyurursunuz?” diye bir suâl sormuş, Hazret dahi “Ene’l-bâtıl mı desin?” buyurmuşlardır.&#10024;

Nasıl ki (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz bir gün yüce sahabeleri arasında şöyle buyurdular: “Cehennem dağlarından birinin zirvesinden bir kaya koptu ve yuvarlandı. Yetmiş yılda cehennemin dibine ulaştı.” Anlayanlar, anladılar. Anlamayanlar ise cehennem dağlarının büyüklüğüne hayret ettiler. Daha sonra, yetmiş yaşında olduğu hâlde münafıkların reisi olan kişinin ölüm haberi yayıldı. Ve (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz bu şerefli sözleriyle bunu haber vermişlerdi. Fakat münafığın ölümünü azarlamaktan ve fitne çıkmasından sakınarak açıkça belirtmediler de, ikinci bir ihtimale geçilmesi mümkün olan bir sözü kullandılar. Ve Muhammedî mirasçılardan olan kâmil insanlar da böylece cevâmiʻü’l-kelîmdir (az sözle çok anlam ifade edenlerdir). Onlar da sözlerini, Resûlullah'ın izine uyarak, icap eden hâl ve makamda birden fazla anlama gelecek şekilde söylerler. Ta ki, imam olan ruha, onun kitapları olan suret âleminin bazısında bir şey ortaya çıkıp, lafzın ihtimal ettiği anlamlardan biri o ortaya çıkan şeyi verdiği ve imam da bu ortaya çıkan şeyi çirkin gördüğü vakit, imam bu lafızda gizli olan ikinci ihtimale geçsin. Bu hâl, Allah dostlarının hakikatlere dair söz söyledikleri veya yazdıkları vakit çokça meydana gelir. Nasıl ki Ebû’l-Vefâ hazretlerine birisi “Mansûr’un Ene’l-Hakk demesi hakkında ne buyurursunuz?” diye bir soru sormuş, Hazret de “Ene’l-bâtıl mı desin?” buyurmuşlardır.

İmdi Hakk, lafzında Vâcibü’l-vücûd hazretleri murâd olunabileceği gibi bâtılın mukâbili olan doğru maʻnâsı da murâd olunabileceğinden ve sâilin istiʻdâdı veyâhûd huzzârın vücûdu, kelâm-ı Mansûr’u îzâha müsâid olmayıp fitne zuhûru melhûz olduğundan Cenâb-ı Ebû’l-Vefâ, Hakk lafzındaki ihtimâl-i sânîye udûl buyurdular.&#10024;

Şimdi, "Hak" lafzında Vacibü'l-vücud (varlığı zorunlu olan) Hazretleri kastedilebileceği gibi, bâtılın karşıtı olan doğru anlamı da kastedilebileceğinden ve soranın yatkınlığı yahut hazır bulunanların varlığı, Mansur'un sözünü açıklamaya uygun olmayıp fitne çıkması muhtemel olduğundan, Cenab-ı Ebü'l-Vefa, "Hak" lafzındaki ikinci ihtimale yöneldi.

“Ve Allah Teâlâ kesîrü’l-afv ve’t-tecâvüzdür.” Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) hazretlerinin bu ibârelerinde de sadedinde olduğumuz bahse mutâbık olarak iki ihtimâl lâyıh olur. Birinci ihtimâl budur ki imâmdan sırr-ı kader îcâbınca fitne ve dalâlete müeddî olan bir kelâm sâdır olursa kesîrü’l-afv olan Allah Teâlâ imâmın ma‘zeretine mebnî onu afv eder. Ve ondan tecâvüz eyler, demek olur. İkinci ihtimâl budur ki halîfe müstahlifin aynıdır. Binâenaleyh halîfenin yaptığı gibi müstahlif olan Hakk Teâlâ dahi hakîkat-i Muhammediyye mertebesinden tenzîl ve taayyün-i Muhammedînin femm-i saâdetinden ızhâr eylediği kelâmında vücûh-i kesîre ve ihtimâlât-ı vefîre istidrâc buyurmuş ve onu vecîz ibârât ve elfâzın en iyisi ile ityân eylemiştir. Ve “afv” lugaten bir şeyin en iyisi ve en güzîdesi maʻnâsına da gelir. Binâenaleyh femm-i saâdet-i Muhammedîden kisve-i elfâza bürünerek zâhir olan Kur’ân’da Hakk Subhânehu ve Teâlâ hazretleri kesîran ibârâtın en iyisini istiʻmâl buyurmuş ve ihtimâlâtı vefîreye udûl ve tecâvüz eylemiştir, maʻnâsı da vâriddir. Mesnevî:&#10024;

"Ve Yüce Allah çok affedici ve çok bağışlayıcıdır." Şeyh-i Ekber (Allah ondan razı olsun) hazretlerinin bu ifadelerinde de, bahsettiğimiz konuya uygun olarak iki ihtimal belirir. Birinci ihtimal şudur ki, imamdan kader sırrı gereğince fitneye ve sapkınlığa yol açan bir söz sadır olursa, çok affedici olan Yüce Allah, imamın mazeretine dayanarak onu affeder ve ondan vazgeçer, demek olur. İkinci ihtimal ise şudur ki, halife, kendisini halife tayin edenin aynısıdır. Bu sebeple, halifenin yaptığı gibi, kendisini halife tayin eden Yüce Allah da, Hakikat-i Muhammediyye mertebesinden indirip Muhammedî taayyünün (Hz. Muhammed'in varlık mertebesi) mübarek ağzından ortaya koyduğu sözünde (Kur'an'da) birçok vecih (yön) ve bol ihtimaller (anlamlar) istidrac (tedricen açıklama) buyurmuş ve onu veciz (özlü) ifadeler ve sözlerin en iyisi ile getirmiştir. Ve "afv" kelimesi sözlükte bir şeyin en iyisi ve en seçkini anlamına da gelir. Bu sebeple, Muhammedî'nin mübarek ağzından sözler elbisesine bürünerek ortaya çıkan Kur'an'da, Hakk Sübhanehu ve Teâlâ hazretleri, çokça ifadelerin en iyisini kullanmış ve bol ihtimallere yönelmiş ve onları aşmıştır, anlamı da geçerlidir. Mesnevi:

كافرستفت اوگكە گوید حق نلب پیغميی ست ** هرآن ازرچە قرگ&#10024;

Ma'lûm olsun ki, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, şuûnât-ı zâtiyye ve niseb-i ilâhiyye itibarıyla mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olup, cemî'-i ahvâl ve ezmine-i muhtelifede münezzeh ve mukaddestir. Binâenaleyh, a'yân-ı sâbite dahi, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelen ve ebeden sabit ve mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olan şuûnât-ı zâtiyye ve niseb-i ilâhiyye olduğundan, hâriçte vücûd-ı izâfî ile zâhir olan sûretleri dahi, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelen ve ebeden sabit olan ayn-ı sâbitelerine mutâbık ve muvafık olarak, sırr-ı kader mucibince, zâhir olurlar. İmdi, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelen ve ebeden sabit olan a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyetinin iktizâ-i zâtiyyesi ve isti'dâd-ı zâtîsi olduğundan, isti'dâd-ı gayr-i mec'ûl ve kâbiliyet-i asliyye olup, asla tağayyür ve tebeddül kabul etmezler. Belki, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelen ve ebeden sabit olan a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyetinin iktizâ-i zâtiyyesi ve isti'dâd-ı zâtîsi olduğundan, isti'dâd-ı gayr-i mec'ûl ve kâbiliyet-i asliyye olup, asla tağayyür ve tebeddül kabul etmezler. Zirâ, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelen ve ebeden sabit olan a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyetinin iktizâ-i zâtiyyesi ve isti'dâd-ı zâtîsi olduğundan, isti'dâd-ı gayr-i mec'ûl ve kâbiliyet-i asliyye olup, asla tağayyür ve tebeddül kabul etmezler. Kezâlik, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelen ve ebeden sabit olan a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyetinin iktizâ-i zâtiyyesi ve isti'dâd-ı zâtîsi olduğundan, isti'dâd-ı gayr-i mec'ûl ve kâbiliyet-i asliyye olup, asla tağayyür ve tebeddül kabul etmezler. Meselâ, bir tohumun içinde, o tohumun ağaç olma isti'dâdı, o tohumun zâtî isti'dâdıdır ve bu isti'dâd, o tohumun zâtıyla kâimdir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtından ayrı bir şey değildir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtıyla birlikte ezelden beri vardır ve ebede kadar da var olacaktır. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir gereğidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir vasfıdır. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir hâlidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir oluşudur. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir nispetidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir bağıntısıdır. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir oranıdır. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir ölçüsüdür. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir miktarıdır. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir keyfiyetidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir hususiyetidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir özelliğidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir özgüllüğüdür. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir niteliğidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir nasıllığıdır. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir şeklidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir biçimidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir sûretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun zâtının bir suretidir. Bu isti'dâd, o tohumun z

Tercüme

“Gerçi Kur’ân lebb-i saâdet-i Peygamberî’den zâhir olmuştur. Her kim Hakk söylemedi derse o kâfirdir ve sâtir-i hakîkattir.”&#10024;

Gerçi Kur'ân, Peygamber'in (a.s.) mübarek dudaklarından ortaya çıkmıştır. Her kim "Hakk söylemedi" derse, o kâfirdir ve hakikati örtendir.

İmdi elfâza ihtimâl dâhil oldukta o lafzın bir şey-i muayyen üzerine delîl olması sâkıt olur. Meselâ Kur’ân-ı Kerîm’de mess-i nisânın, tahâreti îcâb ettiği beyân buyrulmuştur. Hâlbuki “mess” lafzında iki ihtimâl vardır. Birisi ale’l-âde, kadının vücûduna temâsdır. Diğeri cimâʻdan kinâyedir. Binâenaleyh bu lafız temâs ve cimâʻdan birisi üzerine muayyen olarak delîl-i katʻî değildir. Bu sebeble mezâhibde ihtilâf zuhûr etmiştir. Şâfîler temâs maʻnâsına alıp temâs vukûʻnda tecdîd-i tahâret ederler. Ve Hanefîler cimâʻ maʻnâsına alıp temâs ile tecdîd-i vuzû ve tahâret etmezler. İşte bu zikr olunan ahvâl, kâtibin emr-i kitâbette mahâreti ve zekâveti ve zeyrekliğidir. Ve hurûf ve maânîsinin i‘tidâli arasını cem‘ etmesidir. Kâtib kitâbetinde nefse vukûʻu ve kalbe taalluku olan açık elfâz-ı mu‘tade-i hitâbiyyeyi kullanır. Nefsin ahvâline uymayan ve garâbeti hasebiyle kalbe taalluku olmayan gayr-i me’nûs elfâzı istiʻmâl etmez. Aksi hâlde kitâbetten ve hitâbdan maksad hâsıl olmaz.&#10024;

Şimdi, kelimelere ihtimal dâhil olduğunda, o kelimenin belirli bir şey üzerine delil olması ortadan kalkar. Örneğin, Kur'ân-ı Kerîm'de kadınlara dokunmanın (mess-i nisâ), abdest almayı gerektirdiği açıklanmıştır. Hâlbuki "mess" kelimesinde iki ihtimal vardır. Birincisi, âdet olduğu üzere, kadının vücuduna dokunmaktır. Diğeri ise cinsel ilişkiden kinayedir. Bu sebeple bu kelime, dokunma ve cinsel ilişkiden birisi üzerine kesin bir delil değildir. Bu sebeple mezhepler arasında ihtilaf ortaya çıkmıştır. Şâfiîler dokunma anlamına alıp dokunma gerçekleştiğinde abdesti yenilerler. Hanefîler ise cinsel ilişki anlamına alıp dokunma ile abdest ve tahareti yenilemezler. İşte bu zikredilen durumlar, yazarın yazma işindeki mahareti, zekâsı ve uyanıklığıdır. Ve harfler ile anlamlarının dengesini bir araya getirmesidir. Yazar, yazısında nefse etki eden ve kalbe ilişkin olan açık, alışılmış hitap kelimelerini kullanır. Nefsin hallerine uymayan ve garipliği sebebiyle kalbe ilişkin olmayan alışılmadık kelimeleri kullanmaz. Aksi hâlde yazıdan ve hitaptan maksat hâsıl olmaz.

Nitekim büleğâ-yı Arabdan birisi bir kıyâfet-i acîbe ile merkebe binmiş hey’et-i acîbesini temâşâ için halk etrâfına toplanmış. Mümâ-ileyh sevk-i belâğatle onlara gayr-i me’nûs elfâz ile hitâb edip: ما لكم تكأ كئتم كما تكأكئتم عیل ذی جنة قافر نقعوا Yaʻnî “Size ne oldu ki bir delinin başına toplandığınız gibi toplandınız? Dağılınız!” demiş. Halk bu gayr-i me’nûs elfâzı işitince bu adama cinnîler musallat olmuş diyerek gülüşmüşler ve ne demek istediğini anlamamışlar.&#10024;

Nasıl ki, Arap belagatçılarından birisi garip bir kıyafetle eşeğe binmiş, halk onun garip halini seyretmek için etrafına toplanmıştı. Adı geçen kişi, belagat sevkıyla onlara alışılmadık sözlerle hitap edip: "ما لكم تكأ كئتم كما تكأكئتم عیل ذی جنة قافر نقعوا" yani "Size ne oldu ki, ıssız bir yerdeki delinin başına toplandığınız gibi toplandınız? Dağılınız!" demişti. Halk bu alışılmadık sözleri işitince, bu adama cinler musallat olmuş diyerek gülüşmüşler ve ne demek istediğini anlamamışlardı.

Kâtibin emr-i kitâbetinde bir uslûb-i mahsûsu vardır. Evvelen kitâbına hamd ve senâ ve salât ile başlar. Baʻdehu imâmın adlini ve onun güzel ve şerîf olan vasıflarını ve âlî olan makâmını beyân eder. Ve imâma ve onun makâmına teveccühe terğîb eyler. Ondan sonra da gerek merğûb olan hayr olsun ve gerek mezmûm olan şerr olsun emr olunduğu şey ne ise onu zikr eder. Yaʻnî kâtib, kitâbına abdin mülâbis olduğu ism-i ilâhî ne ise evvelâ onunla başlar. Sonra rubûbiyyet-i esmâiyyesi hasebiyle âlemleri terbiye eden müsemmâya hamd edip, “elHamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn” yazar. Baʻdehu rahmet-i zâtıyye ve sıfâtıyye-i âmme ve hâssasıyla mütecellî olan Allahu Zü’l-Celâl hazretlerini “er-Rahmâni’r-Rahîm” elfâzıyla senâ&#10024;

Kâtibin yazı yazma emrinde özel bir üslubu vardır. Önce kitabına hamd, senâ ve salât ile başlar. Ondan sonra imamın adaletini, onun güzel ve şerefli vasıflarını ve yüce makamını açıklar. Ve imama ve onun makamına yönelmeye teşvik eder. Ondan sonra da, ister istenen hayır olsun isterse kınanan şer olsun, emredilen şey ne ise onu zikreder. Yani kâtip, kitabına kulun büründüğü ilahi isim ne ise evvela onunla başlar. Sonra esmaya ait rububiyeti (Rab oluşu) sebebiyle âlemleri terbiye eden müsemmaya (ismin işaret ettiği zata) hamd edip, “elHamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn” yazar. Ondan sonra zâta ait ve sıfatlara ait genel ve özel rahmetiyle tecelli eden Yüce Allah hazretlerini “er-Rahmâni’r-Rahîm” lafızlarıyla över.

ه َّلله eder. Baʻdehu ين َ آمَنوا صَلُّوا عَليه ِ وَسَلِّموا تَسلِيمًا ذِ ِّ يَا أيهَا ال َ وَم ََلَئِكتَه يصَلُّون َ عَیل النَّنی إِن َّ ا (Ahzâb,&#10024;

İmdi, Hak Teâlâ, kendi üzerine açlık ile hükmettiği gibi, kulun kesbine de hükmetti. Binâenaleyh, kulun kesbi, kader sırrının bir tafsîli ve ilâhî kazânın bir ayrıntısıdır. Zira kazâ, Allah'ın küllî hükmü, yani toplu/icmâlî küllî hükümdür; kader ise, kazânın zaman içinde tafsîli, yani özel sebepler ve şartlar tahtında her bir varlığın hâllerinin takdiridir. Bu sebeple, kulun kesbi, kaderin bir parçasıdır ve kaderin reddi, ancak başka bir kader ile mümkündür.

ِي 33:56) emrine imtisâlen salât ile başlar. Zîrâ salât Hakk cânibinden rahmet ve melâikeden istiğfâr ve mü’minlerden duâdır. Bu bâbdaki tafsîlât “Esrâr-ı Salât” hakkındaki risâle-i Fakîr’de mündemic olduğundan bu tafsîlatın burada îrâdı tatvîl-i mûcib olur.&#10024;

(Ahzâb Sûresi 33:56) emrine uyarak salât ile başlar. Çünkü salât, Hak tarafından rahmet, meleklerden istiğfar ve müminlerden duadır. Bu konudaki ayrıntılar, Fakir'in "Esrâr-ı Salât" (Salâtın Sırları) hakkındaki risalesinde (küçük kitapçık) bulunduğu için, bu ayrıntıların burada zikredilmesi sözü uzatmaya sebep olur.

Baʻdehu imâm olan rûhun memleket-i insâniyyedeki adlini ve evsâf-ı hasene ve şerîfesini ve onun makâmı olan İlliyyîn’i beyân eder. Ve ondan sonra onun hâdıra ve bâdiyesini imâm cânibine teveccühe ve onun makâmı olan âlem-i İlliyyîn’e terğîb eder. Ondan sonra da abdin ayn-ı sâbitesi ve hakîkati iktizâsı üzere mergûb olan hayırdan ve mezmûm olan şerrden her ne ile emr olunmuş ise onu zikr eder.&#10024;

Bundan sonra, imam olan ruhun insanlık ülkesindeki adaletini ve güzel ve şerefli vasıflarını ve onun makamı olan İlliyyîn'i açıklar. Ve ondan sonra, onun hazır ve açık olanını imama yönelmeye ve onun makamı olan İlliyyîn âlemine teşvik eder. Ondan sonra da, kulun sabit hakikati ve özü gereği, arzu edilen hayırdan ve kötülenen şerden her ne ile emrolunmuş ise onu zikreder.

Ebû Yezîd Bistamî (kuddise sırruh) hazretlerine “Ârif isyân eder mi?” diye&#10024;

Ebû Yezîd Bistamî (kuddise sırruh) hazretlerine "Ârif (Allah'ı bilen kişi) isyan eder mi?" diye soruldu.

َّلله sordular. ِ قَدَرًا مَّقدورًا وَكان َ أمر ا (Ahzâb, 33:38) âyet-i kerîmesini kırâatle cevâb verdi. Ubeydullah Ahrâr (kuddise sırruh) hazretleri Risâle-yi Vâlidiyye’lerinde şöyle buyururlar: “Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî (kuddise sırruh) baʻzı musannafâtında yazmışlardır ki erbâb-ı keşfin baʻzılarına mâ-fî’l-istiʻdâd münkeşif olup kendi istiʻdâdlarından ma‘sıyet zuhûr edeceğini görürler. Evliyâya göre ismet şart olmayıp hüküm راد لما قضیت ال vâkiʻ olacağından zulmet-i isyânın şuhûdundan ve onun hicâbından müşevveş olurlar. Tövbe ve istiğfârın o zulmet-i mezbelenin mâhisi olduğunu yakînen ve tahkîkan bildiklerinden, tövbe ve istiğfâr ile o zulmeti izâle etmek için o sûretin hemen vukûʻunu ârzû ederler. Ve o ma‘sıyeti mürtekib olurlar.” Şeyh Rükneddîn Alâü’d-Devle hazretleri “Bu söz insânı cür’etkâr kılar. Ahvâlini hıfz eden ve kendilerini teşvîşten sıyânet eden kimselere bu sırrı ızhâr etmek câiz değildir.” diye iʻtirâz eylemiştir.&#10024;

"وَكَانَ أَمْرُ اللَّهِ قَدَرًا مَّقْدُورًا" (Ahzâb, 33:38) ayet-i kerimesini okuyarak cevap verdi. Ubeydullah Ahrâr (kuddise sırruh) hazretleri Risâle-yi Vâlidiyye'lerinde şöyle buyururlar: "Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbn Arabî (kuddise sırruh) bazı eserlerinde yazmışlardır ki, keşif ehlinin bazılarına, yatkınlıklarında olan şeyler açığa çıkar ve kendi yatkınlıklarından günahın ortaya çıkacağını görürler. Evliyaya göre ismet (günahtan korunmuşluk) şart olmayıp, 'Hüküm, kaza ettiğim şeye göre gerçekleşir' kaidesi geçerli olacağından, isyan karanlığının ortaya çıkmasından ve onun perdesinden dolayı sıkıntıya düşerler. Tövbe ve istiğfarın o günah karanlığını giderici olduğunu kesin ve tahkiki olarak bildiklerinden, tövbe ve istiğfar ile o karanlığı gidermek için o günahın hemen gerçekleşmesini arzu ederler ve o günahı işlerler." Şeyh Rükneddîn Alâü'd-Devle hazretleri "Bu söz insanı cüretkâr kılar. Hallerini koruyan ve kendilerini sıkıntıdan sakınan kimselere bu sırrı açıklamak caiz değildir." diye itiraz etmiştir.

Ey birâder, maʻlûmun olsun ki kâtib bu fasılda îrâd ettiğimiz evsâf üzere olduğu vakit, o sıddîkıyyet kapısını çalar. Ve bu vasıfdaki kâtib her kime zâhir ve vâkiʻ olursa o kimseye, “Bir şey görmedim; illâ ki o şeyden evvel Allah’ı gördüm.” demek hâli hâsıl olur. Zîrâ o kimse yukarıdan beri îzâh olduğu vech ile bilir ki vücûd-i kevn hayâlden ibârettir. Ve bu suver-i hayâliyyede zâhir olan vücûd-i hakîkî-i Hakk’tır. Binâenaleyh suver-i eşyâya nazar ettikte irfân-ı tâmmı hasebiyle evvelen vücûd-i hakîkî-i Hakk’ı müşâhede eder. Baʻdehu suver-i eşyâyı müşâhede eder. Bu ise Cenâb-ı Sıddîk-ı Ekber Ebû Bekir (radiyallahu anh) Efendimiz’in meşreb-i ârifâneleridir.&#10024;

Ey kardeş, bilinmeli ki kâtip bu bölümde ortaya koyduğumuz nitelikler üzere olduğu zaman, o sıddîkıyyet (doğruluğun ve sadakatin en üst mertebesi) kapısını çalar. Ve bu vasıftaki kâtip her kime açıkça ve meydana gelmiş olarak zuhur ederse, o kimseye, "Bir şey görmedim; ancak o şeyden evvel Allah'ı gördüm." demek hâli hâsıl olur. Çünkü o kimse yukarıdan beri açıklandığı şekilde bilir ki kevn (oluş) varlığı hayalden ibarettir. Ve bu hayalî suretlerde görünen, Hakk'ın hakiki varlığıdır. Bu sebeple eşyanın suretlerine baktığında, tam irfanı (bilgisi) gereği evvelâ Hakk'ın hakiki varlığını müşahede eder. Ondan sonra eşyanın suretlerini müşahede eder. Bu ise Cenâb-ı Sıddîk-ı Ekber Ebû Bekir (radiyallahu anh) Efendimiz'in ârifâne meşrebidir (bilgece yolu, anlayışı).

FASIL

KİTÂB HAKKINDADIR

“Yemîn, kâtib olduğu vakit, biz devâta ve kaleme ve mürekkebe ve kendisine yazı yazılacak olan levhe muhtâc oluruz. Hokka ve yemîn ve nûn ve kalem-i a‘lâ ve levh-i mahfûz gibi. Ve hâlde tahattut misli olan şey levhde irtikâm-ı emsile ve levhde merkûm-i emsileden sâdır olup, îcâd-ı avâlim vâkiʻ olan şeyin misli.&#10024;

Yemin, yazıcı olduğu zaman, biz divitlere, kaleme, mürekkebe ve kendisine yazı yazılacak olan levhaya muhtaç oluruz. Divit, yemin, nûn harfi, yüce kalem ve levh-i mahfûz gibi. Ve hâlde, yazının benzeri olan şey, levhada örneklerin birikmesinden ve levhada yazılı örneklerden meydana gelip, âlemlerin yaratılışının gerçekleştiği şeyin benzeridir.

İmdi burada levh-i mahfûzu ve levh-i mahv ve isbâtı iyi anla! Ve bizim onun rakmında nihâyeti olmayan şey için onu hâvî olarak nasıl isbât ettiğimize nazar et! Hâlbuki vücûda dâhil olan her şey mütenâhîdir. Binâenaleyh lâ-yetenâhînin ve kutub gibi âlem-i asgarda olan şeyin nasıl olduğunu tedkîk eyle ve belki sırr-ı mevfûr sadırda ola! Ve o bir mevziʻdir ki ârif, onun maʻrifetinde ilticâya muhtâc olur.&#10024;

Şimdi burada levh-i mahfûzu (korunmuş levha, kaderin yazılı olduğu yer) ve levh-i mahv ve isbâtı (silme ve ispat levhası, değişen kaderin yazıldığı yer) iyi anla! Ve bizim, onun yazımında sonu olmayan şey için onu kapsayıcı olarak nasıl ispat ettiğimize dikkat et! Hâlbuki varlığa dâhil olan her şey sonludur. Bu sebeple sonsuzun ve kutup gibi küçük âlemde (insan) olan şeyin nasıl olduğunu incele ve aksine bol sır göğüste olabilir! Ve o, ârifin (Allah'ı bilen kişi) kendi bilgisinde sığınmaya muhtaç olduğu bir yerdir.

İmdi levh, mahall-i kitâbettir. Biz onu kitâb tesmiye ederiz. Ve deriz ki o iki kısma münkasimdir. Kitâb-ı merkûm ve kitâb-ı mastûrdur. Allah Teâlâ وَالطورِ وَكِتَاب ٍ مَّسطور (Tûr, 52:1-2) buyurur. Ve yine كِتَاب مَّرقوم (Mutaffifîn, 83:9) buyurur. Mastûra kasem eder. Ve merkûmdan haber verir. Ve o Siccîn’de ve İlliyyînde’dir.&#10024;

Şimdi levh, yazma yeridir. Biz onu kitap diye adlandırırız. Ve deriz ki o iki kısma ayrılmıştır. Kitâb-ı merkûm ve kitâb-ı mastûrdur. Yüce Allah "Tûr'a ve yazılmış kitaba yemin olsun." (Tûr, 52:1-2) buyurur. Ve yine "O, yazılmış bir kitaptır." (Mutaffifîn, 83:9) buyurur. Mastûra yemin eder. Ve merkûmdan haber verir. Ve o Siccîn'de ve İlliyyîn'dedir.

İmdi mastûr âlem-i ervâhdadır. Ve merkûm âlem-i gayb ve şehâdettedir. Ve Hâlık cânibinden merkûm, keşf-i sahîh cihetinden ondan mastûrdur. Lâkin mele-i aʻlâ onu muayene etmediği için onları kabûl edeni ancak vech-i vâhid görür. Ve o âlem-i emr için mastûrdur. Ve vaktâki insân ulüvv ve süfli cem‘ edip iki vechede muttaliʻ oldu. Binâenaleyh onun için merkûm oldu.&#10024;

Şimdi, gizli olan ruhlar âlemindedir. Ve belirtilen, gayb ve şehadet âlemindedir. Ve Yaratıcı tarafından belirtilen, doğru keşif yönünden ondan gizlidir. Lakin yüce melekler topluluğu onu incelemediği için, onları kabul edeni ancak tek bir vecih görür. Ve o, emir âlemi için gizlidir. Ve insan, yüce ve aşağı olanı bir araya getirip iki vechede muttali olduğu vakit, bu sebeple o, insan için belirtilmiş oldu.

İmdi râkımın velâ ettiği şey ancak mastûrdur. Ve o mevziʻ-i müşkildir. İpliklerin mevziʻ-i in‘ikâdıdır. Ve onun baʻzısı, baʻzısına dâhil olur. Ve kitâbdan arza velâ olunan şey kezâ mastûr oldu. Ve onları müşâhid olan kimsede râkımın velâ eylediği vech iʻtibâriyle merkûm oldu.&#10024;

Şimdi, yazarın bağlı olduğu şey ancak yazılı olandır. Ve o, zor bir konudur. İpliklerin düğümlenme yeridir. Ve onun bazısı, bazısına dâhil olur. Ve kitaptan arza bağlı olan şey de aynı şekilde yazılı oldu. Ve onları gözlemleyen kimsede, yazarın bağlı olduğu şekil itibarıyla belirtildi.

İmdi bu mastûr-i arzî, ulûm-i ahkâm sâhibleri olan fukahânın ilmidir ki onların kalbleri hubb-i dünyâ sebebiyle muâyene-i melekûttan mahcûbdur. İmdi melâike âlem-i emr-i ulvîden mastûrdadır. Ve fukahâ âlem-i halk-ı esfelden mastûrdadır. Ve muhakkıklar iki vechi müşâhede sebebiyle merkûmdadır.&#10024;

Şimdi, bu yazılı olan, dünya sevgisi sebebiyle kalpleri melekût âlemini (Allah'ın kudret ve hükümranlık âlemi) müşahededen perdelenmiş olan fıkıh âlimlerinin ilmidir. Şimdi, melekler yüce emir âleminden yazılıdır. Fıkıh âlimleri ise aşağı halk âleminden yazılıdır. Muhakkikler (hakikati araştıranlar) ise iki yönü de müşahede etmeleri sebebiyle belirtilmiştir.

İmdi arza velâ olunan şeyi hissen müşâhede ederler. Ve râkımdan velâ eylediği şeyi ki o, sırr-ı muhakkak hakkında mâ-fevka’l-arş’tır. Ve avâlim-i emrin baʻzısı hakkında mâ-fevka’s-semâ‘dır. Onu kalben ve aklen müşâhede ederler. ِّع َ عَنحَن ََّ إِذَا فز قلُوبِهِم قَالُوا مَاذَا قَال َ رَبكُم قَالُوا الْحَق (Sebe’, 34:23) Yaʻnî “Hattâ onların kalblerinden feza‘ ref‘ olundukta nedir? derler. Rabb’inizdir, diye hitâb gelir. Hakk’tır derler.” Onlara tecellî eder. Ona hitâb ederler; onlara hitâb eyler. Binâenaleyh onlar münhacib olurlar. Hicâb yırtıldığı ve onlar hakkında esbâb mün‘adim olduğu vakit, halâyık hakkında sırr-ı kaderin nasıl hükm ettiğine nazar eylerler. Ve emri, mebde’i üzerine mülâhaza ederler. İsterlerse susarlar ve isterlerse söylerler.&#10024;

Şimdi, arza veli kılınan şeyi duyularıyla gözlemlerler. Ve kendisinden veli kıldığı şeyi ki o, muhakkak sır hakkında Arş'ın üstündedir ve emir âlemlerinin bazısı hakkında göklerin üstündedir, onu kalben ve aklen gözlemlerler. "Hattâ onların kalplerinden korku kaldırıldığında 'Rabbiniz ne dedi?' derler. 'Hakk'tır' diye cevap verirler." (Sebe', 34:23) Yani "Hattâ onların kalplerinden korku kaldırıldığında 'Nedir?' derler. 'Rabbinizdir' diye hitap gelir. 'Hakk'tır' derler." Onlara tecelli eder. Ona hitap ederler; o da onlara hitap eder. Bu sebeple onlar perdelenirler. Perde yırtıldığı ve onlar hakkında sebepler ortadan kalktığı zaman, yaratılmışlar hakkında kader sırrının nasıl hükmettiğine bakarlar. Ve emri, başlangıcı üzerine düşünürler. İsterlerse susarlar ve isterlerse söylerler.

İmdi onlara hitâb eyler, onun kitâbı onların kalblerindedir. Ve o elvâh-ı mahfûzadır ki her bir şey için mev‘ıza ve tafsîl olarak her bir şey onda mektûbdur. Ve onda kırâat ederler. Ve ondan haber verirler ve bu havâtır-ı Rabbâniyyedir.”&#10024;

Şimdi onlara hitap eder; onun kitabı onların kalplerindedir. Ve o, her bir şey için öğüt ve ayrıntı olarak her bir şeyin yazılı olduğu levh-i mahfûzdur. Ve onda okurlar. Ve ondan haber verirler ve bunlar Rabbanî düşüncelerdir.

Yaʻnî sağ el yazıcı olduğu vakit, biz hokkaya ve kaleme ve mürekkebe ve üzerine yazı yazılacak olan levhe muhtâc oluruz. Zîrâ جَعَلكُم خَالَئِف َ ا ْلَرض (Enʻam, 6:165) âyet-i kerîmesi ve&#10024;

Yani sağ el yazıcı olduğu vakit, biz hokkaya, kaleme, mürekkebe ve üzerine yazı yazılacak olan levhaya muhtaç oluruz. Çünkü جَعَلكُم خَالَئِف َ ا ْلَرض (Enʻam, 6:165) ayet-i kerimesi ve

ِ آدم عیل صورتە ان هللا خلق hadîs-i şerîfi mûcibince bir kitâbette dahi bizi istihlâf buyuran Hakk’ın sıfatı üzerineyiz. Nitekim îcâd-ı âlemde bizim vücûdât-ı mukayyedemize mukâbil vücûd-i mutlak-ı Hakk ve bizim sağ elimize mukâbil, yed-i îcâd-ı Hakk ve hokkamıza mukâbil “nûn”, yaʻnî cemîʻ-i suver-i esmâiyyenin yekdiğerinden temeyyüzü olmaksızın müctemi‘ oldukları hakîkat-i Muhammediyye ve vahdet mertebesi ve kullandığımız kaleme mukâbil dahi akl-ı küllî ve mürekkebe mukâbil dahi mâdde ve kağıdımıza mukâbil dahi levh-i mahfûz yaʻnî nefs-i külliyye-yi âlem vardır. Ve kezâ fiilde değil, hâlde yaʻnî ilimde tahattut misli olan şey ve levhde yaʻnî hâricde emsilenin irtikâmı ve yazılması ve levhde yazılmış olan emsileden sâdır olarak îcâd-ı avâlim vâkiʻ olan şeyin misli, âdemin nefs-i cüz’iyyesinde fiilen değil, hâlen mündemic olan veledinin sûretine ve baʻdehu o sûretin kalem-i maʻlûm-i âdem ile levh-i rahimde irtikâmına ve bu levh-i rahimde mürtakım olup, tevellüd eden âdemin sûret-i misâliyyesinden alâ-vechi’t-teselsül sâdır olan onun misline tekâbül eder. İşte burada levh-i mahfûzu yaʻnî nefsi külliyye ve cüz’iyye-i âlem-i ekber ve asgarın bâtını olan suver-i ilmiyyeyi ve onların zâhiri olan levh-i mahv ve isbâtı iyi anla! Ve bizim yazısında nihâyeti olmayan şeyi hâvî olarak o levhi nasıl isbât ettiğimize nazar-ı akıl ile nazar et! Zîrâ biz ilmimizde olan maânîye hokkanın içinde yek-vücûd olan birçok hurûf ve kelimât kisvelerini ilbâs ederek, kalem vâsıtasıyla kağıt üzerine nasıl ilâ-mâ-lâ-nihâye terkîm eder ve o kağıt üzerinde nasıl mahv ve isbât edersek Hakk dahi ilminde olan suveri öylece karâtis-i ecsâm üzerine anâsır kisvelerini ilbâs ederek ilâ-mâlâ-nihâye terkîm edip, mahv ve isbât eyler. İşte bu îzâhtan sen, levh-i mahfûzu ve lehv-i mahv&#10024;

"Allah Âdem'i kendi suretinde yarattı" hadîs-i şerîfi gereğince, bir yazma işinde de bizi halife kılan Hakk'ın sıfatı üzerineyiz. Nasıl ki âlemin yaratılışında bizim kayıtlı varlıklarımıza karşılık Hakk'ın mutlak varlığı ve bizim sağ elimize karşılık Hakk'ın yaratma eli ve hokkamıza karşılık "nûn", yani tüm esmâî suretlerin birbirinden ayrılmaksızın bir araya geldiği hakîkat-i Muhammediyye (Hz. Muhammed'in hakikati) ve vahdet mertebesi ve kullandığımız kaleme karşılık da küllî akıl ve mürekkebe karşılık da madde ve kağıdımıza karşılık da levh-i mahfûz, yani âlemin küllî nefsi vardır. Aynı şekilde, fiilde değil, hâlde yani ilimde çizme misali olan şey ve levhte yani dışarıda misallerin yazılması ve levhte yazılmış olan misallerden kaynaklanarak âlemlerin yaratılışının meydana gelmesi misali, Âdem'in cüz'î nefsinde fiilen değil, hâlen içkin olan çocuğunun suretine ve sonrasında o suretin Âdem'in bilinen kalemiyle rahim levhinde yazılmasına ve bu rahim levhinde yazılıp doğan Âdem'in misalî suretinden teselsül yoluyla çıkan onun misaline karşılık gelir. İşte burada levh-i mahfûzu, yani âlem-i ekber (büyük âlem) ve âlem-i asgarın (küçük âlem) bâtını olan ilmî suretleri ve onların zâhiri olan levh-i mahv ve isbâtı iyi anla! Ve bizim yazısında nihayeti olmayan şeyi içeren o levhi nasıl ispat ettiğimize akıl gözüyle bak! Çünkü biz ilmimizde olan anlamlara, hokkanın içinde tek varlık olan birçok harf ve kelime kisvelerini giydirerek, kalem vasıtasıyla kağıt üzerine nasıl sonsuzca yazar ve o kağıt üzerinde nasıl siler ve ispat edersek, Hakk da ilminde olan suretleri öylece cisimler kağıtları üzerine unsurlar kisvelerini giydirerek sonsuzca yazar, siler ve ispat eder. İşte bu izahtan sen, levh-i mahfûzu ve levh-i mahvı anla.

َّلله ve isbâtı iyi anla! Nitekim Hakk Teâlâ مَا يَشَاء وَيثبِت وَعِندَە أُم الْكِتَاب يَمحو ا (Ra‘d, 13:39)&#10024;

Allah'ın dilediğini silip yok ettiğini ve dilediğini sabit kıldığını, ana kitabın (Levh-i Mahfuz) da O'nun katında olduğunu iyi anla!

ِ buyurur.

İmdi suver-i kevniyye levh-i tabîatta bir tarafdan mahv olur ve bir tarafdan peydâ olur. Nitekim âyet-i kerîmede مِثلِهَا مَا نَنسَخ مِن آيَة ٍ أو ننسِهَا نَأْت ِ بِخَي ْمِّنهَا أو (Bakara, 2:106) buyrulur. Binâenaleyh sâha-i tabîatta mensûc olan bir sûret bozulunca onun misli peydâ olur. Ve levh-i hayâl dahi böyledir. Ve fezâ-i bî-nihâyede yaʻnî ayn-ı vücûd-i mutlak-ı Hakk’ta mütekevvin olan avâlimin hey’et-i mecmû‘a-i bî-nihâyesi böyle olduğu gibi onlardan her birinin üzerinde mütekevvin olan suver dahi ilâ-mâ-lâ-nihâye böyledir. Hâlbuki vücûd-i izâfîye dâhil olan her şey mütenâhîdir. Zîrâ her birinin evveli ve âhiri vardır. Böyle olunca fezâ-i lâ-yetenâhîde mine’l-ezel ile’l-ebed mütekevvin olan avâlim-i bî-nihâyenin vücûd-i izâfîde müteayyin olan kutub gibi âlem-i asgardaki tahattut misli olan şeyin ve onun levhindeki irtikâm-ı emsilenin nasıl olduğunu bi’l-mukayese tedkîk et! Belki bu tedkîkin esnâsında onlara âid birçok sırrlar levh-i sadırda vâkiʻ ve muntakış olur da bu husûsda sende ilm-i zevkî ve irfân-ı Muhammedî husûle gelir. Ve o levh-i sadır öyle bir mevziʻdir ki ârif o esrârı bilmek husûsunda bu mevziʻe ilticâya muhtâc olur.&#10024;

Şimdi, oluşa ait şekiller tabiat levhasında bir yandan yok olur ve bir yandan ortaya çıkar. Nasıl ki ayet-i kerimede "مِثلِهَا مَا نَنسَخ مِن آيَة ٍ أو ننسِهَا نَأْت ِ بِخَي ْمِّنهَا أو" (Bakara, 2:106) buyrulur. Bu sebeple, tabiat sahasında dokunmuş olan bir şekil bozulunca onun benzeri ortaya çıkar. Hayal levhası da böyledir. Ve sonsuz uzayda, yani Hakk'ın mutlak varlığının kendisinde oluşmuş olan âlemlerin sonsuz toplamı böyle olduğu gibi, onlardan her birinin üzerinde oluşmuş olan şekiller de sonsuza dek böyledir. Hâlbuki izafî varlığa dahil olan her şey sonludur. Çünkü her birinin başı ve sonu vardır. Böyle olunca, sonsuz uzayda öncesizden sonsuza dek oluşmuş olan sonsuz âlemlerin izafî varlıkta belirlenmiş olan kutup gibi, küçük âlemdeki (mikrokozmos) alçalma benzeri olan şeyin ve onun levhasındaki benzerlerin birikiminin nasıl olduğunu karşılaştırmalı olarak incele! Aksine, bu incelemenin esnasında onlara ait birçok sır, gönül levhasında meydana gelir ve nakşolur da bu hususta sende zevkî ilim ve Muhammedî irfan (Hz. Muhammed'in (a.s.) manevî mirası olan bilgi) husule gelir. Ve o gönül levhası öyle bir yerdir ki, ârif o sırları bilmek hususunda bu yere sığınmaya muhtaç olur.

Beyit

Ne istersen yürü var ondan iste,

Hudâ’nın ulû dergâhı gönüldür.

َ ی

Zîrâ ârifin levh-i sadrı kendi kitâbıdır. َ بِنَفسِك َ الْيَوم اقرَأْ كتَابَك َ كق (İsrâ, 17:14) İmdi levh mahall-i kitâbettir. Biz o mahall-i kitâbete “kitâb” tesmiye ederiz. Ve deriz ki o kitâb iki kısma münkasimdir. Birisi kitâb-ı merkûm ve diğeri kitâb-ı mastûrdur. Nitekim Allah Teâlâ وَالطور&#10024;

Çünkü ârifin gönül levhası kendi kitabıdır. "Oku kitabını! Bugün sana hesap sorucu olarak nefsin yeter." (İsrâ, 17:14) Şimdi levha, yazma yeridir. Biz o yazma yerine "kitap" adını veririz. Ve deriz ki o kitap iki kısma ayrılır. Birisi yazılı kitap, diğeri satırlara geçirilmiş kitaptır. Nasıl ki Yüce Allah "Tûr'a andolsun" (Tûr, 52:1) buyurmuştur.

ِ وَكِتَاب ٍ مَّسطور (Tûr, 52:1-2) ve kezâ كِتَاب مَّرقوم (Mutaffifîn, 83:9) buyurur. Bu âyetlerde kitâb-ı mastûra yemîn eder ve merkûmdan haber verir. Ve o kitâb-ı merkûm hem Siccîn’de ve hem de İlliyyîn’de olur. Kitâb-ı mastûr âlem-i ervâhda ve kitâb-ı merkûm âlem-i gayb ve şehâdettedir.&#10024;

Yüce Allah, Tûr Suresi 52:1-2'de "Satır satır yazılmış kitaba yemin olsun" ve Mutaffifîn Suresi 83:9'da "Yazılmış bir kitaptır" buyurur. Bu ayetlerde satır satır yazılmış kitaba yemin eder ve yazılmış kitaptan haber verir. O yazılmış kitap hem Siccîn'de (amel defterlerinin kaydedildiği yer) hem de İlliyyîn'de (iyi amellerin kaydedildiği yer) bulunur. Satır satır yazılmış kitap ruhlar âleminde, yazılmış kitap ise gayb ve şehadet (görünen) âlemindedir.

Maʻlûm olsun ki henüz gayriyyet libâsıyla müteayyin olmayan mertebe-i vahidiyyette sâbit suver-i esmâiyye cevâhir-i mücerrede hâlinde olarak, gayriyyet libâsıyla müteayyin olan rûh-i küllî levhinde mastûr olur. Ve ondan sonra âlem-i gayb olan misâl-i mutlak levhinde ve baʻdehu levh-i tabîat olan âlem-i şehâdette merkûm olur. Mastûr ile merkûmun farkı budur ki mastûr mahv kabûl etmez. Ve merkûm mahv ve isbât kabûl eder. Ve keşf-i sahîh cihetinden Hâlık tarafına nazaran merkûm olanlar onun cânibinden mastûrdur. Zîrâ mahv ve isbât dahi meşiyyet-i Hâlık’a nazaran vâkiʻ olur. Lâkin mele-i a‘lâ yaʻnî melâike-i kirâm mastûr ve merkûm iʻtibârâtını muâyene etmediği için, gerek mastûru ve gerek merkûmu kabûl edeni, ancak vech-i vâhid görür yaʻnî bir âlem görür. Ve o vech-i vâhid dahi âlem-i ervâhdır ki suveri esmâiyye onda mastûrdur. Zîrâ mele-i a‘lâ indinde zamân ve mekân iʻtibârâtı yoktur. Fakat insân mele-i a‘lânın hilâfınadır. Zîrâ insân ulüvv ve süfli cem‘ ettiği için, âlem-i emr ile âlem-i halktan ibâret olan iki vechede muttaliʻ olduğundan melâike indinde mastûr olan şey, insân için merkûm oldu.&#10024;

Bilinmeli ki henüz başkalık elbisesiyle belirlenmemiş olan vahidiyet mertebesinde sabit olan isimlere ait suretler, soyut cevherler hâlinde olarak, başkalık elbisesiyle belirlenmiş olan küllî ruh levhasında yazılır. Ve ondan sonra gayb âlemi olan mutlak misal levhasında ve daha sonra tabiat levhası olan şehadet âleminde kaydedilir. Yazılan ile kaydedilenin farkı şudur ki, yazılan silinmeyi kabul etmez. Ve kaydedilen silinmeyi ve ispatı kabul eder. Ve doğru keşif açısından, Yaratıcı tarafına göre kaydedilenler, O'nun tarafından yazılmıştır. Çünkü silme ve ispat da Yaratıcı'nın dilemesine göre gerçekleşir. Lakin yüce melekler, yani kerim melekler, yazılan ve kaydedilen ayrımlarını gözlemlemedikleri için, gerek yazılanı gerekse kaydedileni kabul edeni ancak tek bir vecih görür, yani tek bir âlem görür. Ve o tek vecih de ruhlar âlemidir ki, isimlere ait suretler onda yazılıdır. Çünkü yüce melekler katında zaman ve mekân ayrımları yoktur. Fakat insan yüce meleklerin aksinedir. Çünkü insan yüceliği ve alçaklığı bir araya getirdiği için, emir âlemi ile halk âleminden ibaret olan iki vecihe muttali olduğundan, melekler katında yazılı olan şey, insan için kaydedilmiş oldu.

Beyit

پشت چە صورت بنماید صائب زماالئك مطلب رتبت انسان ** آیینەء ن&#10024;

Püşt-i çe sûret binümâyed Sâib zi-melâik matlab rütbe-i insân
Âyîne-i nûr-ı Hakîkat-nümâdır insân

Sâib, insan, meleklerden hangi surette görünürse görünsün, insanlık rütbesini iste. İnsan, Hakikati gösteren nur aynasıdır.

ی

Tercüme

“Ey Sâib, mertebe-i insâniyyeyi melâikeden arama! Zîrâ sırsız bir âyîne ne sûret gösterebilir?”&#10024;

Ey Sâib, insanlık mertebesini meleklerde arama! Çünkü sırsız bir ayna ne suret gösterebilir?

ی

İmdi râkımın yaʻnî شَأْن ٍ هو َ ف كُل َّ يَوم (Rahmân, 55:29) mûcibince esmâ-i ilâhiyyenin&#10024;

Şimdi, bu fakirin yani "Her gün yeni bir iştedir." (Rahmân, 55:29) ayeti gereğince ilâhî isimlerin

ِي ٍ velâ ettiği şey ancak mastûrdur. Ve esmâ-i ilâhiyyenin tecelliyâtı her mevtına göre başka bir renge hâiz olduğundan râkımın velâ ettiği mahall-i tecellî, mevziʻ-i müşkildir. Ve o mevziʻ ipliklerin düğümlendiği mahalle benzer ki baʻzısı baʻzısına dâhil olur. Yaʻnî mastûr ile merkûm, o mevziʻ-i müşkilde yekdiğeriyle girift bir hâldedir. Nitekim Ümmü’l-Kitâb’dan arza velâ olunan şey mastûr oldu. Zîrâ çeşm-i hiss bunların menşe’ ve mebde’ini göremez. Ancak suver-i hissiyyeyi müşâhede eder. Fakat bu suver-i hissiyyenin mebde’ini basar-ı basîretle müşâhede eden ehl-i keşf indinde, râkım olan esmâ-i ilâhiyyenin velâ ettiği yaʻnî teveccüh ve amel ettiği vech iʻtibâriyle bu mastûr-i arzî merkûm oldu. Ve bu mastûr-i arzî, ulûm-i ahkâm sâhibleri olan fukahânın ilmidir ki onların kalbleri hubb-i dünyâ sebebiyle hicâb içinde olup, melekûtu yaʻnî âlem-i zâhirin bâtınını müşâhede ve muâyene edemezler.&#10024;

Râkımın (yazanın) velâ ettiği şey ancak mastûrdur (gizli, yazılı olmayan). Ve ilâhî isimlerin tecellileri her mertebeye göre başka bir renge sahip olduğundan, râkımın velâ ettiği tecelli yeri, zor bir mevzidir. Ve o mevzi ipliklerin düğümlendiği yere benzer ki bazıları bazılarına dahil olur. Yani mastûr ile merkûm (yazılı olan), o zor mevzide birbiriyle girift bir hâldedir. Nasıl ki Ümmü’l-Kitâb’dan (ana kitaptan) arza velâ olunan şey mastûr oldu. Çünkü his gözü bunların menşeini (kaynağını) ve mebdeini (başlangıcını) göremez. Ancak duyusal şekilleri müşâhede eder. Fakat bu duyusal şekillerin başlangıcını basar-ı basîretle (içgörü gözüyle) müşâhede eden keşif ehli nezdinde, râkım olan ilâhî isimlerin velâ ettiği yani teveccüh (yönelme) ve amel ettiği vech (yön) itibarıyla bu arzî mastûr merkûm oldu. Ve bu arzî mastûr, ahkâm ilimleri sahipleri olan fukahânın (İslam hukukçularının) ilmidir ki onların kalpleri dünya sevgisi sebebiyle hicap (perde) içinde olup, melekûtu yani görünen âlemin bâtınını (iç yüzünü) müşâhede ve muâyene edemezler.

İmdi melâike yukarıda beyân olunduğu vech ile âlem-i emr-i ulvîden mastûrda kâimdirler ve fukahâ-i âlem halk-ı esfelden mastûrda kâimdirler. Ve muhakkıklar ise iki vechi yaʻnî hem âlem-i melekûtu ve hem de âlem-i mülkü müşâhedeleri sebebiyle merkûmdadır. Binâenaleyh arza velâ ve teveccüh ve amel olunan şeyi ve onda tekevvün eden suveri hissen müşâhede ederler. Ve râkımın yaʻnî esmâ-i ilâhiyyenin her mevtında velâ ve teveccüh ve amel ettiği şeyi ki o şey ezelde tahakkuk etmiş olan sırr yaʻnî aʻyân-ı sâbite hakkında mâ-fevka’larş’tır. Yaʻnî cismâniyyetin ve vücûdât-ı izâfiyyenin fevkidir. Ve avâlim-i emrin yaʻnî avâlimi şe’nin baʻzısı hakkında mâ-fevka’s-semâdır. Yaʻnî âlem-i halkın mâ-fevki olan âlem-i misâli mutlaktır. O şeyi kalben ve aklen müşâhede ederler. Hattâ kalblerinden feza‘ ve ürküntü ref‘ olundukta “Bu zâhir olan nedir?” derler. Hakk Teâlâ’dan “Rabb’inizdir.” diye hitâb gelir. Onlar dahi bu keşif bâtıl değil, Hakk’tır; derler. Bu ...ِّع َ عَن قلُوبِهِمحَن ََّ إِذَا فز (Sebe’, 34:23) âyet-i kerîmesi Sûre-i Sebe’de vâkiʻ olup Cenâb-ı Şeyh (radiyallahu anh) burada maʻnâ-yı bâtınîsini tefsîren îrâd buyururlar.&#10024;

Şimdi, melekler yukarıda açıklandığı gibi ulvî emir âleminden yazılı olanda kâimdirler ve âlimler aşağı âlemden yazılı olanda kâimdirler. Muhakkikler ise iki yönü, yani hem melekût âlemini hem de mülk âlemini müşâhede etmeleri sebebiyle belirtilen yerdedirler. Bu sebeple, arza yönelen, teveccüh eden ve amel edilen şeyi ve onda oluşan suretleri duyularıyla müşâhede ederler. Ve yazanın, yani ilâhî isimlerin her mertebede yöneldiği, teveccüh ettiği ve amel ettiği şeyi, ki o şey ezelde tahakkuk etmiş olan sır, yani sabit hakikatler hakkında arşın üstündedir. Yani cismaniyetin ve izafî varlıkların üstündedir. Ve emir âlemlerinin, yani oluş âlemlerinin bazısı hakkında semanın üstündedir. Yani halk âleminin üstü olan mutlak misal âlemidir. O şeyi kalben ve aklen müşâhede ederler. Hatta kalplerinden korku ve ürküntü giderildiğinde "Bu zâhir olan nedir?" derler. Yüce Allah'tan "Rabbinizdir." diye hitap gelir. Onlar da bu keşif bâtıl değil, Hak'tır; derler. Bu "Hatta kalplerinden korku giderildiği zaman..." (Sebe', 34:23) âyet-i kerîmesi Sebe' Sûresi'nde vâki' olup Cenâb-ı Şeyh (Allah ondan razı olsun) burada bâtınî anlamını tefsir ederek zikreder.

İmdi Hakk onlara tecellî eder. Onlar, mütecellî olan Hakk’a hitâb ederler ve Hakk Teâlâ dahi onlara hitâb eyler. Binâenaleyh bu tecellî içinde ekvân ve eşyâdan münhacib olurlar. Ve bu ekvân ve vücûdât-ı izâfiyye perdesi yırtıldığı ve onların indinde esbâb mün‘adim olduğu vakit, halâyık hakkında sırr-ı kaderin nasıl hükm ettiğine nazar eylerler. Ve emri, mebde’i üzerine mülâhaza ederler. Yaʻnî âlem-i şehâdette mütekevvin olan efrâd-ı halâikin aʻyân-ı sâbitelerini müşâhede edip, ezelde ve ibtidâda hangi ism-i ilâhînin mazharı olduğuna vâkıf olurlar.&#10024;

Şimdi Hak onlara tecelli eder. Onlar, tecelli eden Hak'ka hitap ederler ve Yüce Allah da onlara hitap eder. Bu sebeple bu tecelli içinde varlıklardan ve eşyadan perdelenirler. Ve bu varlıkların ve izafî varlıkların perdesi yırtıldığı ve onların katında sebepler ortadan kalktığı zaman, yaratılmışlar hakkında kader sırrının nasıl hükmettiğine bakarlar. Ve emri, başlangıcı üzerine düşünürler. Yani şehadet âleminde oluşmuş olan yaratılmış fertlerin sabit hakikatlerini müşahede edip, öncesizlikte ve başlangıçta hangi ilahi ismin mazharı olduğuna vakıf olurlar.

Mesnevî

قعر تار وپودت در روند ەدور نامت بشنوند ** تا ب كامالن از&#10024;

Ma'lûm olsun ki, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, a'yân-ı sâbiteye nisbetle, mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olup, ezelen ve ebeden münezzehtir; binâenaleyh, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilmindeki vücûdât-ı izâfiyye ve mevhûme olup, hâriçte vücûdları yoktur; belki, Hak Teâlâ'nın şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan niseb ve taallukât-ı ilâhiyyenin sûretleridir; imdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilmindeki vücûdât-ı izâfiyye ve mevhûme olduklarından, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyetine nisbetle, mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olup, ezelen ve ebeden münezzehtir; zirâ, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, a'yân-ı sâbiteye nisbetle, mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olup, ezelen ve ebeden münezzehtir; kezâlik, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilmindeki vücûdât-ı izâfiyye ve mevhûme olduklarından, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyetine nisbetle, mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olup, ezelen ve ebeden münezzehtir; meselâ, bir ayn-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilmindeki vücûd-ı izâfî ve mevhûm olup, hâriçte vücûdu yoktur; belki, Hak Teâlâ'nın şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan nisbet ve taalluk-ı ilâhînin sûretidir; binâenaleyh, bu ayn-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilmindeki vücûd-ı izâfî ve mevhûm olduğundan, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyetine nisbetle, mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olup, ezelen ve ebeden münezzehtir; imdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilmindeki vücûdât-ı izâfiyye ve mevhûme olduklarından, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyetine nisbetle, mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olup, ezelen ve ebeden münezzehtir; zirâ, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, a'yân-ı sâbiteye nisbetle, mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olup, ezelen ve ebeden münezzehtir; kezâlik, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilmindeki vücûdât-ı izâfiyye ve mevhûme olduklarından, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyetine nisbetle, mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olup, ezelen ve ebeden münezzehtir; velhâsıl, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilmindeki vücûdât-ı izâfiyye ve mevhûme olup, hâriçte vücûdları yoktur; belki, Hak Teâlâ'nın şuûnât-ı zâtiyyesinden ibaret olan niseb ve taallukât-ı ilâhiyyenin sûretleridir.

دیدە باشندت ترابا حالها بكلە پیش از زادن توسالها **&#10024;

Senin hâllerini, doğmandan yıllar önce, toprağın içinde görmüşlerdir.

Tercüme

“Kâmiller senin adını uzaktan işitirler, senin târ u pûdunun ka‘rına kadar muttaliʻ olurlar. Yaʻnî senin kâlıb-ı unsurinde mündemic olan tecelliyât-ı esmâiyyeyi ve sûret-i misâliyyeni ve rûhunu ve ayn-ı sâbiteni ve ayn-ı sâbitenin hangi ismin mazharı olduğunu görürler; belki senin velâdetinden nice senelerce mukaddem seni her mevtınındaki hâllerin ile berâber görmüş olurlar.”&#10024;

Kâmiller senin adını uzaktan işitirler, senin varlığının en derin noktasına kadar vâkıf olurlar. Yani senin maddî bedeninde gizli olan ilahi isimlerin tecellilerini ve misâl âlemindeki sûretini ve ruhunu ve tekil sabit hakikatini ve tekil sabit hakikatinin hangi ismin tecelligâhı olduğunu görürler; aksine senin doğumundan nice seneler önce seni her mertebedeki hâllerin ile birlikte görmüş olurlar.

Ve bu sırr-ı kaderin onlar üzerinde esbâb perdesi arkasından nasıl hükm ettiğini görüp, onları bütün efʻâl ve harekâtında maʻzûr görürler. Zîrâ bu eşyânın cümlesi mezâhir-i esmâ-i ilâhiyye olup, hakîkatte bilcümle harekât ve sükûnun vücûd-i hakîkîye âid olduğuna muttaliʻ olmuşlardır. Bu ehl-i keşf isterlerse bu müşâhedelerinden bahs etmeyip, sükût ederler. Ve isterlerse iktizâ-yı hâle göre söylerler. Zîrâ onların ifşâ-i ketmleri de tecelliyât-ı Hakk îcâbındandır. Bu gibi zevâtın sözleri kendilerinden değildir.&#10024;

Ve bu kader sırrının, sebepler perdesi arkasından onlar üzerinde nasıl hükmettiğini görüp, onları bütün fiil ve hareketlerinde mazur görürler. Çünkü bu eşyanın hepsi ilahi isimlerin tecelli yerleri olup, hakikatte bütün hareket ve sükûnun gerçek varlığa ait olduğuna muttali olmuşlardır. Bu keşif ehli isterlerse bu müşahedelerinden bahsetmeyip susarlar. Ve isterlerse hâlin gereğine göre söylerler. Çünkü onların sırları açığa vurması veya gizlemesi de Hakk'ın tecellilerinin gereğindendir. Bu gibi zatların sözleri kendilerinden değildir.

İmdi O, yaʻnî Hakk Teâlâ bî-harf ve savt onlara, yaʻnî basar-ı basîretlerinden hicâb kalkmış olan ehl-i keşfe hitâb eder. Hakk’ın kitâbı bu gibi zevât-ı saâdet-simâtın kalblerindedir. Zîrâ cemʻiyyet-i esmâiyyesiyle Hakk Teâlâ kulûb-i kâmilîne mütecellîdir. Nitekim hadîs-i&#10024;

Şimdi O, yani Yüce Allah, harfsiz ve sessiz olarak onlara, yani basiret gözlerinden perde kalkmış olan keşif ehline hitap eder. Hakk'ın kitabı, bu gibi saadet nişanlı zatların kalplerindedir. Çünkü Yüce Allah, isimlerinin bütünlüğüyle kâmil kullarının kalplerine tecelli eder. Nitekim hadis-i

ی ی ی kudsîde عبدی المؤمن قلب وال سمائ ولكن یسعن ارض ال یسعن Yaʻnî “Yerime ve göğüme sığmadım velâkin mü’min kulumun kalbine sığdım.” buyrulur. Bu hâlde olan kulûb-i kâmilîn birtakım levh-i mahfûzlardır. Her şeye âid mev‘ıza ve tafsîli hâvî olduğu hâlde, her bir şey onda yazılmıştır. Zîrâ Hakk Teâlâ’nın cemʻiyyet-i esmâiyyesiyle mütecellî olduğu bir kalbe mezâhiri esmâiyyeden ibâret olan her bir şey maʻ-tafsîlât mündemic ve mektûb olmak tabîidir. Ve suver-i esmâiyye muntabi‘ olan kulûb-i elvâh-ı mahfûzadır. Çünkü suver-i esmâiyye aʻyân-ı sâbiteden ibâret olup, cümlesi hakâyık-ı eşyâdır. Ve hakâyık ise aslâ inkılâb kabûl etmez. Yaʻnî meselâ ism-i Mudill, ism-i Hâdî’ye ve ism-i Dârr, ism-i Nâfiʻa inkılâb eylemez. Binâenaleyh bu kâmilin her bir şeyi tafsîlatıyla berâber elvâh-ı mahfûzadan ibâret olan kalblerinde kırâat ederler. Ve bu kitâb-ı Hakk münderecâtından haber verirler. Ve bu haber verdikleri şeyler havâtır-ı Rabbâniyyedir.&#10024;

Kutsî hadiste, "Yeryüzüme ve göğüme sığmadım, velâkin mümin kulumun kalbine sığdım" buyrulur. Bu hâlde olan kâmil kulların kalpleri, birtakım levh-i mahfûzlardır (Allah katındaki kader levhası). Her şeye ait öğüt ve ayrıntıyı içerdiği hâlde, her bir şey onda yazılmıştır. Çünkü Yüce Allah'ın isimlerinin bütünlüğüyle tecelli ettiği bir kalbe, isimlerin tecellilerinden ibaret olan her bir şeyin ayrıntılarıyla birlikte dâhil olması ve yazılı olması tabiidir. Ve isimlerin suretlerinin basılı olduğu kalpler, levh-i mahfûzlardır. Çünkü isimlerin suretleri, sabit hakikatlerden ibaret olup, hepsi eşyanın hakikatleridir. Ve hakikatler ise asla değişim kabul etmez. Yani örneğin Mudill ismi, Hâdî ismine ve Dârr ismi, Nâfi' ismine dönüşmez. Bu sebeple bu kâmil insanlar, her bir şeyi ayrıntılarıyla beraber levh-i mahfûzlardan ibaret olan kalplerinde okurlar. Ve bu Hakk kitabının içeriklerinden haber verirler. Ve bu haber verdikleri şeyler, Rabbanî ilhamlardır.

Maʻlûm olsun ki bu müşâhede bu kitâbın beşinci bâbında beyân olunduğu üzere muhakkıkların “fenâ-i sâlis-i mahk-ı küllî” taʻbîr ettikleri makâm sâhiblerine mahsûsdur. Onlar ashâb-ı selb olup, Hakk’ın gayrinden zâhildirler. Ve Cenâb-ı Mevlânâ (radiyallahu anh) Efendimiz Mesnevî-i Şerîf’lerinde onların hâline işâreten buyururlar:&#10024;

Bilinmeli ki bu müşâhede, bu kitabın beşinci bölümünde açıklandığı üzere, muhakkiklerin "fenâ-i sâlis-i mahk-ı küllî" (üçüncü yok oluş, küllî silinme) diye adlandırdıkları makam sahiplerine özgüdür. Onlar, Hakk'ın dışındaki her şeyden uzaklaşmış, arınmış kişilerdir. Ve Cenâb-ı Mevlânâ (radiyallahu anh) Efendimiz, Mesnevî-i Şerîf'lerinde onların hâline işaret ederek şöyle buyururlar:

Mesnevî

بشنوید فكرت شوید ** تا خطاب ارجغ را وش و نگحس و ن ن&#10024;

Dinleyin, düşünün.

ی ی ی

Tercüme

“Bî-hiss ve bî-gûş ve bî-fikret olunuz. Tâ ki “irciʻ” hitâb-ı ilâhîsini işitesiniz.”&#10024;

Hissiz, kulaksız ve fikirsiz olunuz ki "irci'" (Rabbine dön) ilâhî hitabını işitesiniz.

Ve bu makâmın mâdûnunda bulunanların kalblerine olan tecelliyât-ı ilâhiyyeyi âlemi hiss ve şehâdetin suver-i mer’iyyesi ve mesmû‘ olan sadâları ve bunlardan mütehassıl tefekkürât-ı akliyye karıştığından onların kulûbu elvâh-ı mahfûza değil, belki elvâh-ı mahv ve isbât olur. Ve onların havâtırı, havâtır-ı Rabbâniyye-i sırf olmayıp, havâtır-ı melekiyye ve nefsâniyye ve şeytâniyye ile memzûc olur. Binâenaleyh onların ihbârâtı dahi ona göre olur.&#10024;

Ve bu makamın aşağısında bulunanların kalplerine olan ilahi tecellilere, hissedilen ve görülen âlemin şekilleri, işitilen sesler ve bunlardan oluşan akli düşünceler karıştığından, onların kalpleri levh-i mahfuz değil, aksine mahv ve ispat levhaları olur. Ve onların hatıraları, sırf Rabbanî hatıralar olmayıp, meleki, nefsani ve şeytani hatıralarla karışık olur. Bu sebeple onların haber verdikleri şeyler de buna göre olur.

“İmdi ey seyyid, bu kâtibi tefattun et! Zîrâ senin için mansıb-ı imâmet varsa onun için mansıb-ı hitâbet vardır ki o hitâbetin gayri ile müstakil değildir. Ve o hitâbette imâmdır. Eğer sen hitâbette onunla berâber olursan, ona hizmet içindir. Velâkin senin imâmet-i ihâtiyyende ikâmet-i Hakk için, bu ve onun hizbinde olan onun gayri dâhildir. Binâenaleyh onun hürmetine râî ol! O, senin sâhib-i tâb‘ındır ve senden muhâtabdır. Ve ona muhabbet et; yoksa senin üzerine mülkünü ifsâd eyler. Zîrâ vezîr ona muhtâcdır. Senin gâyen ve vezîrin gâyesi meskeninin tedbîridir. Ve onun kütübü bâdiyen hakkında sen istesen de senin istediğin şey sebebiyle değil, ona vârid olan şey sebebiyle cereyân eder.&#10024;

Şimdi ey efendi, bu kâtibi iyi anla! Çünkü senin için imamlık makamı varsa, onun için hatiplik makamı vardır ki, o hatiplik makamı, kendisinden başka bir şeyle bağımsız değildir. Ve o hatiplikte imamdır. Eğer sen hatiplikte onunla beraber olursan, bu ona hizmet içindir. Fakat senin kuşatıcı imamlığında Hakk'ı ayakta tutmak için, bu ve onun hizbinde olan ondan başkası da dahildir. Bu sebeple onun hürmetine riayet et! O, senin tabiatının sahibidir ve senden muhataptır. Ve ona muhabbet et; yoksa senin mülkünü bozar. Çünkü vezir ona muhtaçtır. Senin amacın ve vezirinin amacı, meskeninin idaresidir. Ve onun kitapları, senin çölün hakkında, sen istesen de senin istediğin şey sebebiyle değil, ona gelen şey sebebiyle cereyan eder.

Ve maʻlûmun olsun ki muhakkak Hazret için, ancak bâdiyesi sebebiyle maʻnâ vardır. İmdi eğer bâdiye fâsid olur ve senin üzerine hücûm ederse bu mülkün fesâdına müeddî olur. Ve senin için onun telâfîsi nasıl olur? Ve o fücûr ve takvâ üzerine emîndir. Ve senin mülkün ise bu iki sıfatı berâberce kabûl eder. Ve ben sana nasîhat ettim, mülâzim ol!”&#10024;

Ve bilinmeli ki, muhakkak Yüce Allah için, ancak başlangıcı sebebiyle bir anlam vardır. Şimdi eğer başlangıç bozuk olursa ve senin üzerine hücum ederse, bu, mülkün bozulmasına yol açar. Ve senin için onun telafisi nasıl olur? Ve o, fücur (kötülük) ve takva (Allah'tan korkma) üzerine emindir. Ve senin mülkün ise bu iki sıfatı beraberce kabul eder. Ve ben sana nasihat ettim, ona bağlı kal!

Yaʻnî ey seyyid olan rûh, yukarıda îzâh ettiğimiz kâtibin evsâfını tefattun et! Bu tefattun sana pek lâzımdır. Zîrâ hilâfetin hasebiyle senin için mülk-i vücûdda mansıb-ı imâmet varsa onun için de mansıb-ı hitâbet vardır. Ve o kâtib, mansıb-ı hitâbetten gayri olan umûrda müstakil değildir; belki sana tâbiʻdir. Fakat emr-i hitâbette imâm olduğundan müstakildir. Sen muharrik-i vücûd olduğun cihetle eğer onunla berâber olursan, onun vazîfe-i hitâbeti lâyıkıyla îfâ edebilmesine hizmet içindir. Velâkin ahkâm-ı Hakk’ı ikâme için, bu kâtib ve onun hizbinde olan o kâtibin gayri, senin imâmet-i ihâtiyyende dâhildir. Zîrâ mülk-i vücûd senin şuûnâtının zuhûru için muhdesdir ve sen o mülkün hâkimisin.&#10024;

Yani ey efendi olan ruh, yukarıda açıkladığımız kâtibin özelliklerini iyi anla! Bu anlayış sana çok gereklidir. Çünkü hilafetin sebebiyle senin için varlık mülkünde imamlık makamı varsa, onun için de hitabet makamı vardır. Ve o kâtip, hitabet makamından başka işlerde bağımsız değildir; aksine sana bağlıdır. Fakat hitabet işinde imam olduğundan bağımsızdır. Sen varlığı harekete geçiren olduğun için, eğer onunla birlikte olursan, bu, onun hitabet görevini layıkıyla yerine getirebilmesine hizmet içindir. Ancak Hakk'ın hükümlerini yerine getirmek için, bu kâtip ve onun hizbinde olan o kâtibin dışındakiler, senin kuşatıcı imamlığının içindedir. Çünkü varlık mülkü, senin hallerinin ortaya çıkması için yaratılmıştır ve sen o mülkün hâkimisin.

İmdi mâdemki kâtib senin mülkünde hitâbet emrinde imâmdır ve bu vazîfe ona mevdûʻdur. Sen ona hürmette kusûr etme! O kâtib senin sâhib-i tâb‘ındır. Yaʻnî senin mühürdârındır. Ve raiyyene olan hitâbı senin tarafından ve sana izâfetle vâkiʻ olur. Ve ona muhabbet et! Ve hoş tut! Ünf ile muâmele etme! Aksi hâlde senin üzerine mülkünü ifsâd eyler. Zîrâ vezîr olan akıl tedvîr-i umûrda ona muhtâcdır. Hâlbuki senin gâyen ile vezîrin gâyesi ve maksadı, meskeninin yaʻnî mülkünün umûrunu tedbîr etmek ve hüsn-i idâre eylemektir. Ve kâtibin yazdığı şeyler sen her ne kadar murâd edersen et, senin istediğin şey sebebiyle değil, ona mazhar olduğun isim hazretinden vârid olan şey sebebiyledir. Ve o bâdiyen yaʻnî senin tebʻan olan aʻzâ ve cevârihin hakkında bu vârid olan şeyleri yazar.&#10024;

Şimdi mademki kâtip senin mülkünde hitabet işinde önderdir ve bu görev ona verilmiştir. Sen ona hürmette kusur etme! O kâtip senin mühürdarındır. Yani senin mühürdârındır. Ve halkına olan hitabı senin tarafından ve sana nispetle gerçekleşir. Ve ona muhabbet et! Ve hoş tut! Kaba davranma! Aksi hâlde senin mülkünü bozar. Çünkü vezir olan akıl, işleri idare etmede ona muhtaçtır. Hâlbuki senin gayen ile vezirinin gayesi ve maksadı, meskeninin yani mülkünün işlerini idare etmek ve güzelce yönetmektir. Ve kâtibin yazdığı şeyler, sen her ne kadar murat edersen et, senin istediğin şey sebebiyle değil, ona mazhar olduğun isim hazretinden gelen şey sebebiyledir. Ve o, senin tebaan olan azaların ve organlarının hakkında bu gelen şeyleri yazar.

Ve maʻlûmun olsun ki muhakkak Hazret için ancak bâdiyesi sebebiyle maʻnâ vardır. Yaʻnî senin hâdıran olan makarr-ı idâren için maʻnâ-yı tasarruf ancak bâdiyen yaʻnî tebʻanın sâkin olduğu köyler sâyesindedir. Ve onlar senin aʻzâ ve cevârihindir. Aʻzâ ve cevârih olmasa, efʻâl zâhir ve tasarruf bâhir olmaz.&#10024;

Bilinmeli ki, muhakkak bir yönetici için ancak taşrası sebebiyle bir anlam vardır. Yani senin idare merkezine ait olan yönetim makamın için tasarruf anlamı ancak taşran, yani tebaanın oturduğu köyler sayesinde vardır. Ve onlar senin organların ve uzuvlarındır. Organlar ve uzuvlar olmasa, fiiller ortaya çıkmaz ve tasarruf belirgin olmaz.

İmdi eğer bâdiye fâsid olur ve isyân ederek senin üzerine hücûm ederse, bu hâl mülkünün fesâdını müeddî olur. Ve bu fesâd ve isyân muvâcehesinde nasıl tanzîm-i umûr ile telâfî-i mâfât edersin! Ve o kâtib fücûr ve takvâ üzerine emîndir. Yaʻnî bu şerhin ibtidâlarında mürûr ettiği üzere nefis fücûr ile tağyîr ve takvâ ile tathîr mahalli olup, kâtib bunların her ikisini de yazar. Ve senin mülkün olan nefis bu iki sıfatı da berâber kabûl eder. Binâenaleyh yukarıdan berî ben sana nasîhat ettim. Bu nasîhatım dâiresinde muâmele icrâsına devâm et!&#10024;

Şimdi, eğer iç âlemin bozulur ve isyan ederek sana saldırırsa, bu durum senin mülkünün (bedeninin) bozulmasına yol açar. Ve bu bozulma ve isyan karşısında işleri nasıl düzenleyip kayıpları telafi edersin! Ve o kâtip (melek) fücur (günahkârlık) ve takva (Allah'tan korkma) üzerine emindir. Yani, bu şerhin başlarında geçtiği üzere, nefis günahkârlık ile değişme ve takva ile temizlenme yeri olup, kâtip bunların her ikisini de yazar. Ve senin mülkün olan nefis bu iki sıfatı da beraber kabul eder. Bu sebeple, baştan beri ben sana nasihat ettim. Bu nasihatım çerçevesinde amel etmeye devam et!

TEZKİRE-İ RABBÂNÎ

“Bu, halîfe-i insânîye, enniyyetim ve hüviyyetim arasında mütereddid olan sırr-ı ulûhiyyetim kendisinde mebsûs olan emr-i mutâ‘-ı ilâhîdir. Ve ben vechimi bilâ-irâde murâd eden kimseye ibâha ettim. Ve hicâbları bir yırtış yırttım ki yama ve telfîk kabûl etmez. Ve kulûbdan havf ref‘ olunur da maâlim-i guyûb ile tezeyyün eyler. Hazretimde sâcid olarak âkif ol! Zîrâ sen dâimâ müşâhidsin. Muhakkak sücûdda rü’yet ve vukûfda hicâb vardır. Muhakkak ben kazandığı şey sebebiyle her bir nefis üzerine kâim olan kayyûmum.&#10024;

"Bu, insânî halifeye, benim enniyetim (benliğim) ve hüviyetim (kimliğim) arasında tereddüt eden ilâhlık sırrımın kendisinde yayılmış olduğu, itaat edilen ilâhî emirdir. Ve ben, yüzümü irâdesizce murat eden kimseye ibâha ettim (açtım, gösterdim). Ve perdeleri öyle bir yırtışla yırttım ki, yama ve ekleme kabul etmez. Ve kalplerden korku kalkar da gayb âleminin işaretleriyle süslenir. Benim huzurumda secde ederek dur! Çünkü sen daima müşahitsin (gözlemleyensin). Muhakkak ki secdede rü'yet (görme) ve vukûfta (durmada) hicap (perde) vardır. Muhakkak ki ben, kazandığı şey sebebiyle her bir nefis üzerine kâim olan kayyûmum."

İmdi tastîr ettiğim şeyi iyi anla! Ve resm eylediğim şeye nazar eyle! Zîrâ rü’yette hitâb ve hitâbda da rü’yet yoktur. Ve selâm ve rahmet-i şuhûd ve berekât-ı vücûd senin üzerine ve senden münfasıl olmayan kimsenin üzerine olsun ve sana muttasıl olmayana değil.”&#10024;

Şimdi yazdığım şeyi iyi anla! Ve çizdiğim şeye bak! Çünkü görmede hitap ve hitapta da görme yoktur. Ve şuhûdun (Allah'ı görme) selamı ve rahmeti ve varlığın bereketleri senin üzerine ve senden ayrılmayan kimsenin üzerine olsun ve sana bitişik olmayana değil.

Maʻlûm olsun ki her bir maʻnâ evvelen kalbe hutûr eder. Ve ondan sonra dimâğa aks edip akıl o maânîde tefekkür eder. Ve hutûr-ı maânî insânın kendi irâde ve ârzûsuyla vâkiʻ olan bir şey değildir. Bu maânî bilâ-irâde kalbe gelir. Bu havâtır dört kısımdır.&#10024;

Bilinmeli ki her bir anlam, önce kalbe doğar. Ve ondan sonra beyne yansıyıp akıl o anlamlar üzerinde düşünür. Ve anlamların kalbe doğması, insanın kendi iradesi ve arzusuyla meydana gelen bir şey değildir. Bu anlamlar, iradesiz olarak kalbe gelir. Bu düşünceler dört kısımdır.

1- Havâtır-ı Rabbânî veyâ Rahmânî

2- Havâtır-ı Melekî

3- Havâtır-ı Nefsânî

4- Havâtır-ı Şeytânî

Cenâb-ı Şeyh (radiyallahu anh) bu kâtib bahsinde “tevkî‘” nâmı tahtında bu dört nevʻi hâtıranın esâsâtını beyân buyururlar. Fakîr “tevkî‘’” lafzını beyne’l-küttâb müsta‘mel olan “tezkire/fermân” kelimesiyle tercüme ettim. Bu tezâkirde/fermânlarda her bir mertebe-i vücûdun iktizâsı üzere desâtîr-i esâsiyye ve evâmir-i mücmele mündericdir. Fermân/tezkîre-i Rabbânî münderecâtı şudur: Bu tevkî‘-i Rabbânî, halîfe-i insânî olan kâmile, enniyyetim ile yaʻnî rütbe-i zâtiyyem cihetinden vücûd-i aynîmin tahakkuku ile hüviyyetim yaʻnî cemîʻ-i hakâyıkı müştemil olan hakîkat-i mutlakam arasında mütereddid olan sırr-ı ulûhiyyetim kendisinde mebsûs ve munbasıt olan emr-i mutâ‘-ı ilâhîdir.&#10024;

Şeyh (Allah ondan razı olsun) bu kâtip bahsinde "tevkî'" adı altında bu dört tür hatıranın esaslarını açıklarlar. Ben "tevkî'" lafzını katipler arasında kullanılan "tezkire/ferman" kelimesiyle tercüme ettim. Bu tezkirelerde/fermanlarda her bir varlık mertebesinin gereği üzere temel kurallar ve özlü emirler bulunmaktadır. Rabbanî fermanın/tezkiresinin içeriği şudur: Bu Rabbanî tevkî', insân-ı kâmil olan halifeye, benim enniyetimle yani zâtî rütbem cihetinden aynî varlığımın tahakkuku ile hüviyetim yani bütün hakikatleri içeren mutlak hakikatim arasında gidip gelen ulûhiyet sırrımın kendisinde yayılmış ve genişlemiş olan ilâhî ve itaat edilen emirdir.

Maʻlûm olsun ki merâtib-i vücûd hakkında yukarıda geçen îzâhâttan dahi anlaşılmış olacağı vech ile vücûd-i mutlak-ı Hakk’ın lâ-taayyün yaʻnî ahadiyyet-i zâtıyye mertebesinde cemîʻ-i nuût ve evsâf muzmahilldir. Vaktâki zât-ı mutlaka bi-hasebi’l-esmâ ve’s-sıfât merâtibe tenezzül ederek, suver-i mezâhir ile müteayyin olur. Mertebe-i vahdette sâbit olan sırr-ı ulûhiyyet bu âlem-i taayyüne vârid olan emr-i mutâ‘-ı ilâhîde mebsût ve munbasıt olur. Zîrâ ilâh, me’lûhu iktizâ eder. Ve me’lûh onun merâtib-i taayyünâtıdır. Binâenaleyh bu emr-i mutâ‘i ilâhî taayyün ile lâ-taayyün arasında mütereddid olur.&#10024;

Bilinmeli ki, varlık mertebeleri hakkında yukarıda geçen açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, Hakk'ın mutlak varlığı, taayyünsüzlük yani zâtî ahadiyet mertebesinde bütün nitelikler ve vasıflar gizlidir. Ne zaman ki mutlak zât, isimler ve sıfatlar gereğince mertebelere inerek, mazharların suretleriyle taayyün eder (belirginleşir). Vahdet mertebesinde sabit olan ilâhlık sırrı, bu taayyün âlemine gelen itaat edilen ilâhî emirde yayılır ve genişler. Çünkü ilâh, kendisine ibadet edileni gerektirir. Ve kendisine ibadet edilen, onun taayyün mertebeleridir. Bu sebeple bu itaat edilen ilâhî emir, taayyün ile taayyünsüzlük arasında gidip gelir.

İmdi insân-ı kâmil, hüviyyeti iʻtibâriyle Hakk’tır. Ve taayyünü iʻtibâriyle de abddir. Binâenaleyh bu evâmir, kâmilin kendi hakîkatinden kendi taayyününe nâzil ve vârid olur. Ve&#10024;

Şimdi insân-ı kâmil, hüviyeti (varlığının özü) itibarıyla Hakk'tır. Ve taayyünü (belirginleşmesi, özel bir varlık olarak ortaya çıkması) itibarıyla da kuldur. Bu sebeple bu emirler, kâmilin kendi hakikatinden kendi taayyününe iner ve gelir. Ve

ی bi’l-âsâle insân-ı kâmil (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz olduğundan, فقد رآی الحق آنن رم yaʻnî “Beni gören muhakkak Hakk’ı gördü.” kelâm-ı münîfi ile hüviyyet-i aliyyelerinin zât-ı Hakk ve taayyünlerinin dahi zât-maa‘s-sıfât Hakk olduğuna işâret buyururlar. Ve Kur’ân-ı Kerîm kendilerinin hüviyyetleriyle, taayyünleri arasında mütereddid olan emr-i mutâ‘-ı ilâhîdir.&#10024;

Asıl olarak insân-ı kâmil (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz olduğundan, "Beni gören muhakkak Hakk'ı gördü." yüce sözüyle, yüce hüviyetlerinin Hakk'ın zâtı ve taayyünlerinin (belirginleşmelerinin) de zât-maa's-sıfât (sıfatlarla birlikte zât) Hakk olduğuna işaret buyururlar. Ve Kur'ân-ı Kerîm, kendilerinin hüviyetleriyle taayyünleri arasında gidip gelen, itaat edilen ilâhî emirdir.

َ َّلله Ve Kur’ân-ı Kerîm’de kendi hüviyyetlerinin Hakk olduğuna, َ رَیم وَمَا رَمَيت َ إِذ رَمَيت َ وَلكِن َّ ا (Enfâl, 8:17) yaʻnî “Attığın vakitte sen atmadın, velâkin Allah attı.” âyet-i kerîmesinde ve taayyünlerinin abd olduğuna da َِسََمِّثلُكُم قل إِنَّمَا أنَا ب (Kehf, 18:110) yaʻnî “Yâ Habîbim de ki: Ben de ancak sizin gibi bir beşerim.” âyet-i kerîmesinde işâret buyrulur. Bu hakîkat kâffe-i eşyâ hakkında da böyledir. Nitekim Hakk Teâlâ hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’de âmme-i mü’mînine&#10024;

Ve Kur'ân-ı Kerîm'de kendi hüviyetlerinin Hak olduğuna, "Attığın vakitte sen atmadın, velâkin Allah attı." (Enfâl, 8:17) ayet-i kerîmesinde ve taayyünlerinin (belirginleşmelerinin) kul olduğuna da "Ey Habîbim de ki: Ben de ancak sizin gibi bir beşerim." (Kehf, 18:110) ayet-i kerîmesinde işaret buyrulur. Bu hakikat bütün eşya hakkında da böyledir. Nasıl ki Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de bütün müminlere şöyle buyurur:

َّلله teşmîlen, َ قَتَلهم فَلم تَقتلُوهم وَلكِن َّ ا (Enfâl, 8:17) yaʻnî “Onları siz katl etmediniz, velâkin Allah katl etti.” buyurur. Ve Hz. Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) Fütûhât-ı Mekkiyye’lerinde سبحان الذی اظهر االشیاء وهو عینها tesbîhi ile bu hakîkate işâret buyururlar. Ancak insân cem‘iyyet-i esmâiyyeye mazhar ve onun ahsen-i takvîm üzere mahlûk olan taayyünü bu esmânın zuhûr-ı ahkâmına müsâid olduğu için eşyâ-yı sâireden efdal ve ekmeldir. Bu sebeble tezkire-i Rabbânîde buyurulur ki: “Ben vechimi murâd eden kimseye bilâ-irâde ibâha ettim.” Yaʻnî mâsivâ iʻtibâr olunan mezâhir-i sıfâtiyye ve esmâiyyemde ve eşyâda istiklâl-i vücûd tevehhümünden iʻrâz edip bunların kayyûmu olan zât’ıma teveccüh eden kimselere irâde ve meşiyyet-i ilâhiyyem taalluk etmeksizin vechimi ve zâtımı mübâh kıldım. Zîrâ bu ibâha onun teveccühünün netîce-i tabîiyye ve zarûriyyesidir. Ve bu gibi netâyîcin husûlüne bi’t-tabiʻ irâde taalluk etmez. İrâde teveccüh edenindir. Ve hicâbât-ı sıfâtıyye ve esmâiyyemi bir yırtış yırttım ki yama ve telfîk kabûl etmez.&#10024;

Allah, "Onları siz öldürmediniz, velâkin Allah öldürdü." (Enfâl, 8:17) buyurur. Ve Hz. Şeyh-i Ekber (Allah ondan razı olsun) Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde "Her şeyi açığa çıkaran ve her şeyin aynısı olan Allah münezzehtir." tesbihi ile bu hakikate işaret buyururlar. Ancak insan, esmâ-i ilâhiyyenin (Allah'ın isimlerinin) topluluğuna mazhar olduğu ve onun ahsen-i takvîm üzere yaratılmış olan taayyünü (belirginleşmesi) bu isimlerin hükümlerinin zuhuruna müsait olduğu için diğer şeylerden daha üstün ve daha mükemmeldir. Bu sebeple Rabbânî tezkirede buyurulur ki: "Ben vechimi (zâtımı) murad eden kimseye iradesiz olarak mübah kıldım." Yani, mâsivâ (Allah'tan başka her şey) sayılan sıfat ve isim tecellilerimde ve eşyada bağımsız varlık vehminden yüz çevirip bunların kayyımı (varlıklarını ayakta tutan) olan zâtıma yönelen kimselere, ilahi iradem ve meşiyyetim (dilemem) taalluk etmeksizin vechimi ve zâtımı mübah kıldım. Çünkü bu mübah kılma, o kimsenin yönelişinin doğal ve zorunlu sonucudur. Ve bu gibi sonuçların meydana gelmesine doğal olarak irade taalluk etmez. İrade, yönelenindir. Ve sıfat ve isim hicaplarımı (perdelerimi) öyle bir yırtış yırttım ki yama ve ekleme kabul etmez.

İmdi bu hicâb yırtılınca kulûbdan tecelliyât-ı esmâiyyeden hâsıl olan havf ref‘ olunur. Ve artık böyle kalbler maâlim-i guyûb ile tezeyyün eyler. Ve benim vechime hicâb olan esmâ ve sıfât perdeleri yırtılınca, benim gaybûbet-i iʻtibâriyyem senin nazarından kalkar. Ben senin muvâcehende hâzır olurum. Binâenaleyh bu hâlde sen benim huzûrumda sâcid olarak âkif ol! Zîrâ sen artık benim vechimi ale’d-devâm müşâhede edersin. Muhakkak sücûdda rü’yet ve vukûfda hicâb vardır. Nitekim bir pâdişâh-ı azîmü’ş-şânın huzûrunda bulunan kimse huzû‘ ve tevâzu‘ hâlindedir. Binâenaleyh sücûd ve huzû‘ hâlinde rü’yet vardır. Ve o pâdişâhın azametini bilmekle berâber, huzûrdan hâric olanlar, huzû‘ ve sücûd emrinde hicâb içindedir. Muhakkak ben abdin cemîʻ-i mevâtında kazandığı ve iktisâb eylediği şey sebebiyle her bir nefis üzerine kâim olan kayyûmum. Zîrâ abdin evvelen lisân-ı istiʻdâd ile taleb eylediği şey sûret-i ilmimde ve baʻdehu âlem-i ervâhda ve baʻdehu misâlde ve baʻdehu ayn-ı sâbitesi iktizâsınca kesb eylediği şeyler âlem-i şehâdette peydâ oldu. Binâenaleyh onun nefsi her bir mevtında benim vücûd-i hakîkîm ve zâtım ile kâimdir. Ve ben onun cemîʻ-i merâtib ve mevâtında kayyûmuyum.&#10024;

Şimdi bu perde yırtılınca kalplerden, ilahi isimlerin tecellilerinden kaynaklanan korku giderilir. Ve artık böyle kalpler gayb âlemlerinin işaretleriyle süslenir. Ve benim yüzüme perde olan isim ve sıfat perdeleri yırtılınca, benim itibari gayb oluşum senin nazarından kalkar. Ben senin karşında hazır olurum. Bu sebeple bu halde sen benim huzurumda secde ederek dur! Çünkü sen artık benim yüzümü sürekli müşahade edersin. Muhakkak secdede görme ve duruşta perde vardır. Nasıl ki yüce şanlı bir padişahın huzurunda bulunan kimse huşu ve tevazu halindedir. Bu sebeple secde ve huşu halinde görme vardır. Ve o padişahın azametini bilmekle beraber, huzurdan dışarıda olanlar, huşu ve secde emrinde perde içindedir. Muhakkak ben kulun bütün mertebelerde kazandığı ve edindiği şey sebebiyle her bir nefis üzerine kâim olan kayyımım. Çünkü kulun evvela yatkınlık diliyle talep ettiği şey ilmimde, ve sonra ruhlar âleminde, ve sonra misal âleminde, ve sonra sabit hakikatinin gereğince kesb ettiği şeyler şehadet âleminde ortaya çıktı. Bu sebeple onun nefsi her bir mertebede benim hakiki varlığım ve zâtım ile kâimdir. Ve ben onun bütün mertebelerinde kayyımuyum.

İmdi bu tezkiremden tastîr eylediğim şeyi iyi anla ve senin vücûd-i izâfînde ve hayâlinde ve efʻâl ve aʻmâlinde resm eylediğim şeye dikkatle nazar eyle! Ve bu hâl-i müşâhede içinde benden hitâba muntazır olma! Zîrâ rü’yette ve huzûrda hitâb olmaz. Ve hitâb olan mahalde de rü’yet ve huzûr bulunmaz. Yaʻnî mer’î ve hâzır olanın vücûd ve evsâfından bahs olunmaz. Ve vücûd ve evsâfından bahs olunan şey dahi mer’î ve hâzır değildir. Ve ism-i Selâm ile tecellîm ve rahmet-i müşâhede ile zuhûrum ve vücûd-i mutlakamın berekâtı senin üzerine olsun. Ve senden ayrılmayan kimselerin üzerine olsun. Ve sana muttasıl olmayarak huzûrumdan buʻda düşenler bu tecelliyâtımdan mahrûm olsunlar.&#10024;

Şimdi bu tezkiremden yazdığım şeyi iyi anla ve senin izafî varlığında, hayalinde, fiillerinde ve amellerinde resmettiğim şeye dikkatle bak! Ve bu müşâhede hâli içinde benden hitap beklemeye kalkma! Çünkü rü’yette ve huzurda hitap olmaz. Ve hitap olan yerde de rü’yet ve huzur bulunmaz. Yani görünen ve hazır olanın varlığından ve vasıflarından bahsedilmez. Ve varlığından ve vasıflarından bahsedilen şey de görünen ve hazır değildir. Ve Selâm ismiyle tecellim ve müşâhede rahmetiyle zuhurum ve mutlak varlığımın bereketleri senin üzerine olsun. Ve senden ayrılmayan kimselerin üzerine olsun. Ve sana bağlı olmayarak huzurumdan uzak düşenler bu tecellilerimden mahrum olsunlar.

TEZKİRE-İ MELEKÎ

“Bu emr-i hatm, melek-i kerîmedir. Halîfe-i insânînin kalbi üzerine nâzil ol! Muhakkak sen onu üç ahvâlden birisi üzerinde bulursun. Ya benim iledir, ya nefsi iledir, yâhûd düşmanı olan İblîs iledir.&#10024;

Bu son emir, yüce melektir. İnsân-ı kâmilin kalbi üzerine in! Muhakkak sen onu üç hâlden birisi üzerinde bulursun. Ya benim iledir, ya nefsi iledir, yahut düşmanı olan İblis iledir.

İmdi onu benim ile bulursan bu tevkî‘de sana îkâʻ eylediğim şeyden bir şeyi ona ilkâ etme; zîrâ ben ona nefsim ile mütevellîyim. Bana teveccüh eden ve beni, benim gayrim olan her bir kimse üzerine ihtiyâr eyleyen kimse bana sıklet vermez. Binâenaleyh abdimin siyâset-i kalbine mütevellî olurum.&#10024;

Şimdi onu benimle bulursan, bu yazıda sana bildirdiğim şeylerden hiçbirini ona söyleme; çünkü ben ona bizzat kendim bakıyorum. Bana yönelen ve beni, benden başkası olan her bir kimse üzerine tercih eden kişi bana yük olmaz. Bu sebeple kulumun kalbini yönetmeyi üstlenirim.

İmdi ey melek-i kerîm, müteeddib ol! Ve onu nüzûlune vâkıf kılma ki tefrikaya düşer ve onun maʻrifeti için sana tebâdür eyler. Zîrâ sen esmâdan bir isim cihetinden benim indimdensin. Ondan mütevârî ol! Ve onu onun nefsinden ve şeytândan hıfz et! Ve gücün yettiği kadar onlar ile mücâhede et! Ve eğer sen onu nefis ile bulursan, kendi cânibinden muhâdeseten ona ihtâr eyle! Karîn olan adüvvü ve nefsi sana vâkıf olmaksızın ki seni tekzîb eder. Enfâsın senin üzerine mahsûb ve evkâtın senin üzerine şâhiddir. Mübâhdan sakın ki nâdim olursun. Ve mekrûh ve memnû‘dan sakın ki şakî olursun. Tarîk-i vâsi‘i üzerine lâzım kıl! Ve ferâizi yaʻnî Allah’ın sana farz kıldığı şeyi edâ et! Mübâhattan ekl ve şürb ve uyku ve bunun gayrini bu fiil-i mübâhı murâd ettiğin vakit, onu umûmun tenâvülü gibi tenâvül etme ki nâdim veyâ şakî olursun. Velâkin onu tenzîh ve ibâdet ile tenâvül et! Tenzîh senin noksânının ve onun hakkında Hakk’a iftikârının ve&#10024;

Şimdi ey kerem sahibi melek, edepli ol! Ve onu inişine vâkıf kılma ki ayrılığa düşer ve onun bilgisi için sana koşar. Çünkü sen isimlerden bir isim yönünden benim katımdansın. Ondan gizlen! Ve onu kendi nefsinden ve şeytandan koru! Ve gücün yettiği kadar onlar ile mücadele et! Ve eğer sen onu nefis ile bulursan, kendi tarafından gizlice ona ihtar et! Yakın olan düşman ve nefis sana vâkıf olmaksızın ki seni yalanlar. Nefeslerin senin üzerine sayılmış ve vakitlerin senin üzerine şahittir. Mübahtan sakın ki pişman olursun. Ve mekruh ve yasak olandan sakın ki bedbaht olursun. Geniş yolu kendine gerekli kıl! Ve farzları, yani Allah’ın sana farz kıldığı şeyi yerine getir! Mübah olan yeme, içme ve uyku ve bunun dışındaki şeyleri, bu mübah fiili murat ettiğin zaman, onu herkesin tüketimi gibi tüketme ki pişman veya bedbaht olursun. Bilakis onu tenzih ve ibadet ile tüket! Tenzih senin noksanlığının ve onun hakkında Hakk’a muhtaç oluşunun ve

َ Hakk’ın buna olan hâcetinden tenzîhini rü’yet ile tenâvüldür. Nitekim Hakk Teâlâ, وَهو يطعِم وَال َ يطعَم (Enʻâm, 6:14) yaʻnî “O it‘âm eder, it‘âm olunmaz.” buyurur.&#10024;

Bu, Hakk'ın buna olan ihtiyacından uzak olduğunu görmekle elde edilen bir faydadır. Nitekim Yüce Allah, وَهو يطعِم وَال َ يطعَم (Enʻâm, 6:14) yani “O yedirir, kendisi yedirilmez.” buyurur.

İmdi sana tenbîh etti ve bildirdi. Ve ibâdete gelince senin bunun hakkında lâyık olan cihetten nazar etmendir. İmdi onu ibâdetine avn ittihâz eyle! Salât ve cihâd ve onun gayri olan ferâizin edâsına kuvvet için ekl gibi ve kıyâm-ı leyle kuvvet için nevm gibi. Ve inzâl-i şehvet için değil, velâkin veled-i sâlih için veyâhûd harâma düşmekten hıfz için nikâh gibi. Ve iʻtibâr ancak teferrüc ve imâta-i ezâ ve irşâd-ı dâll ve mazlûma yardım ve bunun emsâlidir. İşte tevkî‘-i ilâhî ile melek-i kerîmin havâtırı budur.”&#10024;

Şimdi sana tenbih etti ve bildirdi. İbadete gelince, senin bunun hakkında layık olan yönden bakmandır. Şimdi onu ibadetine yardımcı edin! Namaz, cihat ve bunların dışındaki farzları yerine getirmeye güç için yemek gibi ve gece ibadetine güç için uyku gibi. Şehveti gidermek için değil, aksine salih bir evlat için yahut harama düşmekten korunmak için nikâh gibi. İtibar ancak gezmek, eziyeti gidermek, sapkını doğru yola iletmek ve mazluma yardım etmek ve bunun benzerleridir. İşte ilahi emirle kerim meleğin (ilahi ilhamın) hatıraları budur.

Yukarıda îzâh olunduğu üzere insân, cemîʻ-i merâtib-i ilâhiyyeyi câmiʻ ve cem‘iyyeti esmâiyyeyi hâizdir. Binâenaleyh onun hüviyyeti cihetinden hakkıyyeti olduğu gibi melekiyyeti ve nefsâniyyeti ve şeytâniyyeti de vardır. Ve her bir mertebesinden kendisine havâtır ve ilkâât vâkiʻ olur. Havâtır-ı Rabbâniyye yukarıda geçti; şimdi de havâtır-ı melekî beyân buyrulur.&#10024;

Yukarıda açıklandığı üzere insan, bütün ilâhî mertebeleri kendinde toplayan ve ilâhî isimlerin bütünlüğünü taşıyandır. Bu sebeple onun kimliği yönünden ilâhî hakikati olduğu gibi, meleklik, nefsânîlik ve şeytânîlik yönleri de vardır. Ve her bir mertebesinden kendisine içe doğuşlar (havâtır) ve ilhamlar (ilkâât) meydana gelir. Rabbânî içe doğuşlar yukarıda geçti; şimdi de melekî içe doğuşlar açıklanır.

İmdi makâm-ı cem‘den mertebe-i melekîye vârid olan tezkire münderecâtı da şudur: Bu emr-i hatm yaʻnî bu emr-i vücûbî, kerîm olan meleğedir. Ey melek-i kerîm, halîfe-i insânînin kalbi üzerine nüzûl et! Bu nüzûlünde sen, onu muhakkak üç hâlin birisi üzerinde bulursun. Yaʻnî sen, onu ya benim ile veyâ nefsi ile veyâhûd düşmanı olan İblîs ile berâber ve meşgûl bir hâlde bulursun. Eğer sen, onu cemîʻ-i mâsivâdan iʻrâz edip bana teveccüh etmiş ve benim ile meşgûl olmuş bir hâlde bulursan, sana bu tezkirede îrâd eylediğim şeylerden hiçbir şeyi ona ilkâ etme; çünkü ben ona nefsim ve zâtım ile mütevellîyim ve müteveccihim ve bana teveccüh eden ve beni, benim gayrim olan her bir kimse ve her bir şey üzerine tercîh ve ihtiyâr eyleyen kimseye benim ale’d-devâm teveccühüm bana kelâl ve sıklet vermez. Nitekim âyet-i kerîmede وَسِعَ كُرسِيه السَّمَاوَات ِ وَا ْلَرض َ وَال َ يَؤودە حِفظُهمَا (Bakara, 2:255) buyrulur. Binâenaleyh ben, abdimin siyâset-i kalbine yaʻnî kalbinin idâresine bilâ-inkıtâʻ müteveccih olurum.&#10024;

Şimdi, cem makamından melekî mertebeye gelen tezkirenin içeriği şudur: Bu kesin emir, yani bu zorunlu emir, kerim olan meleğedir. Ey kerim melek, insan halifesinin kalbi üzerine in! Bu inişinde sen, onu muhakkak üç halden birisi üzerinde bulursun. Yani sen, onu ya benimle veya nefsiyle yahut düşmanı olan İblis ile beraber ve meşgul bir halde bulursun. Eğer sen, onu bütün masivadan (Allah dışındaki her şeyden) yüz çevirip bana yönelmiş ve benimle meşgul olmuş bir halde bulursan, sana bu tezkirede bildirdiğim şeylerden hiçbir şeyi ona ilka etme (bırakma); çünkü ben ona nefsim ve zâtım ile mütevelliyim (işlerini üstlenmişim) ve müteveccihim (yönelmişim) ve bana yönelen ve beni, benim gayrım olan her bir kimse ve her bir şey üzerine tercih ve ihtiyar eyleyen kimseye benim sürekli yönelişim bana yorgunluk ve ağırlık vermez. Nitekim ayet-i kerimede "وَسِعَ كُرسِيه السَّمَاوَات ِ وَا ْلَرض َ وَال َ يَؤودە حِفظُهمَا" (Bakara, 2:255) buyrulur. Bu sebeple ben, kulumun kalbinin siyasetine, yani kalbinin idaresine kesintisiz olarak yönelirim.

İmdi ey melek-i kerîm, benim müteveccih olduğum kalbe karşı, müteeddib ol! Ve onu nüzûlüne vâkıf kılma! Zîrâ eğer nüzûlüne vâkıf olursa cem‘den farka düşer. Ve senin ilkââtının maʻnâsını anlamak için sana teveccühde isti‘câl eder. Hâlbuki sen asıl değilsin. Zîrâ sen, benim esmâmdan bir isim cihetinden asıl olan zâtım indinden bir fer‘sin. Binâenaleyh ondan mütevârî ve müstetir ol! Ve onun nazarından istitârınla berâber onu, onun nefsinden ve şeytândan hıfz et! Ve gücün yettiği kadar onun nefsi ve şeytânı ile mücâhede ve harb et! Onları mağlûb etmeye saʻy eyle!&#10024;

Şimdi ey kerîm melek, benim yöneldiğim kalbe karşı edepli ol! Ve onu inişine vâkıf kılma! Çünkü eğer inişine vâkıf olursa, cem'den (birlik halinden) farka (ayrılık haline) düşer. Ve senin ilhamlarının anlamını anlamak için sana yönelmekte acele eder. Hâlbuki sen asıl değilsin. Çünkü sen, benim isimlerimden bir isim yönünden asıl olan zâtım katından bir fer'sin (dal, şube). Bu sebeple ondan gizli ve örtülü ol! Ve onun nazarından gizlenmenle beraber onu, kendi nefsinden ve şeytandan koru! Ve gücün yettiği kadar onun nefsi ve şeytanı ile mücadele ve harp et! Onları mağlup etmeye çalış!

Menkabe

Sadreddîn-i Konevî (kuddise sırruh) hazretlerinin mürîdânından birisi, bilâ-isti‘zân halvete girer. Ve bi’t-tabiʻ birkaç gün ortadan gâib olur. Hz. Şeyh onun nerede olduğunu rüfâkasından sorar. Halvette bulunduğunu haber verirler. Cenâb-ı Şeyh onun halvethânesine gider. Birçok yazılar yazmakla meşgûl bulur. “Bu yazdığın nedir?” diye sorar. Mürîd cevâben der ki: “Şeyhim, vaktâki halvete girdim. Önümde birisi zâhir olup, Hz. Cibrîl olduğunu söyledi. Ve sana ulûm-i ledünniyye ilkâ edeceğim dedi. Ve ağzıma tükürdü. Bu hâli müteâkib bende birçok maânî tulûʻ etti. Şimdi gâib olmamak için o ulûmu tesbît ve tahrîr ile meşgûlüm.” Hz. Şeyh tebessüm edip buyurdular ki “Sen Cibrîl’in zuhûrundan mukaddem ne ile meşgûl idin?” Mürîd, “Zikrullah ile meşgûl idim.” dedi. Hz. Şeyh, irşâden buyurdular ki: “Hiç Hz. Cibrîl, Hakk’a teveccüh edip, zikrullah ile meşgûl olan bir kimsenin kalbine tefrika îrâs eder mi? Zuhûr eden Cibrîl değil, seni Hakk’tan iʻrâz ettirmek için şeytân-ı laʻîn idi. Sen benim iznim lâhık olmaksızın halvete girdiğin için bu fitneye mübtelâ oldun. Şimdi halvetten çık ve bu ilkâât-ı şeytâniyyeyi dahi (imhâ) mahv et!”&#10024;

Sadreddin Konevî (sırrı kutsal olsun) hazretlerinin müritlerinden biri, izin almaksızın halvete (yalnız kalma ve ibadet etme yeri) girer. Ve doğal olarak birkaç gün ortadan kaybolur. Hz. Şeyh onun nerede olduğunu arkadaşlarından sorar. Halvette bulunduğunu haber verirler. Cenâb-ı Şeyh onun halvethanesine gider. Birçok yazılar yazmakla meşgul bulur. "Bu yazdığın nedir?" diye sorar. Mürit cevaben der ki: "Şeyhim, halvete girdiğim zaman. Önümde birisi ortaya çıkıp, Hz. Cibrîl olduğunu söyledi. Ve sana ledün ilimlerini (Allah katından gelen gizli ilimler) ilka edeceğim (öğreteceğim) dedi. Ve ağzıma tükürdü. Bu halin ardından bende birçok manalar doğdu. Şimdi kaybolmamak için o ilimleri tespit ve yazmakla meşgulüm." Hz. Şeyh tebessüm edip buyurdular ki: "Sen Cibrîl'in ortaya çıkmasından önce ne ile meşgul idin?" Mürit, "Zikrullah ile meşgul idim." dedi. Hz. Şeyh, irşat ederek (doğru yolu göstererek) buyurdular ki: "Hiç Hz. Cibrîl, Hakk'a yönelip, zikrullah ile meşgul olan bir kimsenin kalbine ayrılık (Hakk'tan uzaklaşma) sokar mı? Ortaya çıkan Cibrîl değil, seni Hakk'tan yüz çevirtmek için lanetlenmiş şeytan idi. Sen benim iznim olmaksızın halvete girdiğin için bu fitneye yakalandın. Şimdi halvetten çık ve bu şeytanî telkinleri de (yok et) mahvet!"

Ey melek-i kerîm, halîfe-i insânın kalbine nüzûlün hîninde, eğer sen onu sıfât-ı nefsâniyyesinde müstağrak ve onlar ile meşgûl bulursan, kendi cânibinden ona iktizâ eden sözler ile ihtâr et! Seni tekzîb etmemesi için, onun karîni olan adüvvü ve şeytânı ve nefsi vâkıf olmayacak sûrette bu ihtârını icrâ et! Ey halîfe-i insânî, nefislerinin ne gibi iʻtikâdât ve aʻmâl içinde masrûf olduğu mahsûb ve evkâtın ve aʻmâlin ve efʻâlin üzerine şâhiddir. Mübâh olan efʻâlin kesretinden sakın ki hesâbı olduğu için nâdim olursun. Ve aʻmâl ve efʻâl-i mekrûha ve memnû‘adan sakın ki onlarda ısrâr şekâvetini iktizâ eder. Tarîk-i vâsi‘ olan câdde-i şerîatta yürümeyi üzerine lâzım kıl! Ve ferâizi yaʻnî Allah Teâlâ’nın sana farz kıldığı şeyi edâ et! Mübâhâttan ekl ve şürb ve uyku ve buna mümâsil olan efʻâlden bir fiil-i mübâhı icrâ etmek istediğin vakit, onu avâmın tenâvülü gibi tenâvül etme ki ya nâdim veyâ şakî olursun. Velâkin onu havâss gibi tenzîh ve ibâdet kasdı ile tenâvül et!&#10024;

Ey kerem sahibi melek, insân-ı kâmilin kalbine indiğin zaman, eğer onu nefsine ait sıfatlara dalmış ve onlarla meşgul bulursan, kendi tarafından ona gerekli olan sözlerle uyar! Seni yalanlamaması için, onun yoldaşı olan düşmanı, şeytanı ve nefsini haberdar etmeyecek şekilde bu uyarını yerine getir! Ey insân-ı kâmil, nefislerinin ne gibi inançlar ve ameller içinde harcandığı hesaplıdır ve vakitlerin, amellerin ve fiillerin üzerine şahittir. Mübah olan fiillerin çokluğundan sakın ki, hesabı olduğu için pişman olursun. Mekruh ve yasaklanmış amellerden ve fiillerden de sakın ki, onlarda ısrar etmek mutsuzluğunu gerektirir. Geniş yol olan şeriat caddesinde yürümeyi kendine gerekli kıl! Ve farzları, yani Yüce Allah'ın sana farz kıldığı şeyi yerine getir! Mübah olanlardan yemek, içmek, uyku ve buna benzer fiillerden mübah bir fiili yapmak istediğin zaman, onu avamın tüketimi gibi tüketme ki ya pişman ya da mutsuz olursun. Aksine, onu havas gibi arınma ve ibadet kastıyla tüket!

Tenzîh sûretiyle tenâvül budur ki: Sen kendini ekl ve şürb ve nevm olmaksızın yaşamayacak bir hâl-i noksân içinde ve Hakk’a muhtâc ve Hakk’ı bu hâcetlerden münezzeh görerek tenâvül edersin. Nitekim Hakk Teâlâ وَهو َ يطعِم وَال َ يطعَم (Enʻâm 6:14) buyurur. Ve bu âyette sana tenzîh ile tenâvülü bildirir. Ve seni îkâz eder. Ve ibâdet sûretiyle tenâvüle gelince o da budur ki: Sen ekl ve şürb ve nevm hakkında lâyık olan cihetten nazar edersin. Yaʻnî bu gibi mübâhâtı ibâdete yardımcı ve muîn ittihâz edersin. Meselâ namâz ve cihâd ve bunlara mümâsil ferâizin edâsına kuvvet husûlü için ekl edersin. Ve kıyâm-ı leyle kuvvet için uyursun. Ve inzâl-i şehvet için değil, ancak veled-i sâlih husûlü veyâhud galebe-i şehvetle harâma düşmekten mahfûziyyet için cimâʻ edersin. Ve ibret almak için teferrüc etmek ve imâta-i ezâ yaʻnî yollar üzerinde halkın mürûr ve ubûruna mâni‘ olan ve zahmet veren şeyleri izâle ve yolunu şaşırmış olan kimselere doğru yolu göstermek ve mazlûma yardım etmek ve bunun emsâli olan işlere kuvvet husûlü için yer, içer ve uyursun. İşte tevkî‘-i ilâhî ile melek-i kerîmin havâtırı budur. Ve bunlar havâtır-ı melekînin esâsâtı olup, teferruâtı sâlikin dirâyet ve fetâneti ile mekşûf olur.&#10024;

Tenzih yoluyla tenavül (Hakk'tan rızık alma) şudur ki: Sen kendini yeme, içme ve uyuma olmaksızın yaşayamayacak eksik bir hâl içinde görürsün ve Hakk'a muhtaç olduğunu, Hakk'ı ise bu ihtiyaçlardan uzak ve arınmış bilerek rızık alırsın. Nasıl ki Yüce Allah, "O yedirir, fakat kendisi yedirilmez." (En'âm 6:14) buyurur. Ve bu ayette sana tenzih ile tenavülü bildirir. Ve seni uyarır. İbadet yoluyla tenavüle gelince, o da şudur ki: Sen yeme, içme ve uyuma hususunda layık olan yönden bakarsın. Yani bu gibi mübah şeyleri ibadete yardımcı ve destekleyici kabul edersin. Örneğin namaz ve cihad ve bunlara benzer farzların edasına kuvvet kazanmak için yersin. Ve gece ibadetine kuvvet için uyursun. Ve şehveti boşaltmak için değil, ancak salih evlat edinmek veya şehvetin galebesiyle harama düşmekten korunmak için cinsel ilişkiye girersin. Ve ibret almak için gezmek, ve eziyeti gidermek yani yollar üzerinde halkın geçişine engel olan ve zahmet veren şeyleri ortadan kaldırmak, ve yolunu şaşırmış kimselere doğru yolu göstermek, ve mazluma yardım etmek ve bunun benzeri işlere kuvvet kazanmak için yer, içer ve uyursun. İşte ilahi işaretle kerim meleğin hatıraları (kalbe gelen ilhamlar) budur. Ve bunlar meleki hatıraların esasları olup, ayrıntıları Hakk Yolcusu'nun anlayışı ve zekâsıyla açığa çıkar.

TEZKİRE-İ NEFSÂNÎ

“Nefs-i berzahiyyeye vârid olmayan emr-i ilâhî nâfiz oldu: Dünyâda kendisinin râhatı onda olan ve uhrâda onun hakkında onun üzerine taleb olmayan ve onun için bizim indimizde ecir bulunmayan şeyi işlemeyi halîfe-i insânîye ihtâr et! Eğer sana icâbet ederse o senin içindir; benim için değildir. Ve eğer senden iʻrâz ederse, o benim içindir; senin için değildir. Yâhûd vaktine göre onun için olan kimse içindir. Ve muhakkak sen onu üçün biri üzerine bulacaksın. Ya benim ile ya melek ile yâhûd şeytân ile.&#10024;

Nefs-i berzahiyyeye (iki âlem arasında bir geçiş mertebesi olan nefse) ulaşmayan ilâhî emir geçerli oldu: "Dünyada rahatı kendisinde olan, ahirette kendisi hakkında bir talep olmayan ve bizim katımızda kendisi için bir karşılık bulunmayan şeyi işlemeyi insânî halifeye hatırlat! Eğer sana icabet ederse, o senin içindir; benim için değildir. Ve eğer senden yüz çevirirse, o benim içindir; senin için değildir. Yahut vaktine göre onun için olan kimse içindir. Ve muhakkak sen onu üçün biri üzerine bulacaksın. Ya benim ile ya melek ile yahut şeytan ile."

İmdi onu benim ile bulursan ona taarruz eyle! Zîrâ senin ferâğın bir şuğl olur ve hicâbını ref‘ eyler ve onu tes’îd eder. Eğer onu melek ile bulursan müteeddib ol! Ve melek levm ile ya gaflet ve sehv ile munfasıl oluncaya kadar, tevakkuf et! Ve bu takdîrce bunu ona ihtâr eyle! Ve eğer onu şeytân ile bulursan ona müzâhim olup, ikisinin arasına hâil ol ve lâime ile gel! Ve sen onun üzerine şeytânı gâlib kılma! Onun hakkında kuvvetini istiʻmâl et! Ve ona hîle eyle! Zîrâ onun keydi zaîfdir. Ve getirdiğin şey üzerine sâbit ol ve onun üzerine mütenevviʻ olma! Zîrâ o sana avdet edecektir.”&#10024;

Şimdi onu benimle bulursan ona karşı çık! Çünkü senin boş kalman bir meşguliyet olur ve onun perdesini kaldırır ve onu mutlu eder. Eğer onu bir melekle bulursan edepli ol! Ve melek kınama ile ya da gaflet ve yanılma ile ayrılıncaya kadar bekle! Ve bu durumda bunu ona hatırlat! Ve eğer onu şeytanla bulursan ona engel ol, ikisinin arasına gir ve kınama ile gel! Ve sen onun üzerine şeytanı galip kılma! Onun hakkında kuvvetini kullan! Ve ona hile yap! Çünkü onun tuzağı zayıftır. Ve getirdiğin şey üzerine sabit ol ve onun üzerine çeşitli olma! Çünkü o sana geri dönecektir.

Yaʻnî bu tezkire-i nefsâniyyede, latîf olan nefs-i berzahiyyeye değil, belki kesîf olan nefs-i dünyeviyyeye emr-i ilâhî nâfiz oldu. O emir de budur:&#10024;

Yani bu nefsanî tezkirede, latif olan berzahî nefse değil, aksine kesif olan dünyevî nefse ilâhî emir nüfuz etti. O emir de şudur:

Ey nefis, sen halîfe-i insânîye öyle bir şey ihtâr et ki o şey içinde onun dünyâda râhatı ve lezzeti vardır. Ve halîfe-i insânî dünyâda kendisinin râhatı ve lezzeti bulunan o şeyi icrâ eylediği vakit artık âhirette o şey hakkında ve onun icrâsı üzerine bir ıvaz taleb edemez. Ve o şey için bizim indimizde aslâ ecir ve mükâfât yoktur.&#10024;

Ey nefis, sen insân-ı kâmile öyle bir şey hatırlat ki o şey içinde onun dünyada rahatı ve lezzeti vardır. Ve insân-ı kâmil dünyada kendisinin rahatı ve lezzeti bulunan o şeyi yerine getirdiği zaman artık ahirette o şey hakkında ve onun yerine getirilmesi üzerine bir karşılık isteyemez. Ve o şey için bizim katımızda asla ecir ve mükafat yoktur.

Meselâ insân, ben dünyâda kemâl-i iştihâ ile lezzetli yemekler yedim ve latîf şerbetler içtim ve kaba döşeklerde râhat râhat uyudum. Binâenaleyh âhirette de bu fiillerimin ıvazına&#10024;

Örneğin insan, ben dünyada büyük bir iştahla lezzetli yemekler yedim ve hoş şerbetler içtim ve kaba döşeklerde rahat rahat uyudum. Bu sebeple ahirette de bu fiillerimin karşılığı olarak

َ intizâr ederim, diyemez. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulur: يرِيد حَرث َ الدنيَا نؤتِه ِ مِنهَا مَن كان&#10024;

"Kim dünya ekinini isterse, ona ondan veririz." buyrulur.

ی ا َل خِرَة ِ مِن نَّصِيب وَمَا له ف (Şûrâ, 42:20) Yaʻnî “Sevâb-ı dünyâyı murâd eden kimseye biz onu ٍ ِي veririz ve onun için âhirette nasîb yoktur.” Eğer o halîfe-i insânî, senin bu ihtârâtını kabûl ederse o sana mahsûs ve münhasır olur. Ve senin tasarrufun tahtında bulunur. Benim için değildir, yaʻnî o kimse abdü’n-nefsdir. Abdullah değildir. Ve eğer senin râhat ve lezzet-i dünyeviyyeye olan daʻvetine icâbet etmeyip de rızâ-yı şerîfim için senden yüz çevirirse o kimse bana mahsûs ve münhâsırdır. Senin için değildir. Yaʻnî o, abdullahdır. Abdü’n-nefs değildir. Yâhûd senden iʻrâzı ve senin ihtârâtını adem-i kabûl ve icrâsı, bir kimsenin te’sîrinden nâşî olursa, bu insân kendisine te’sîri olan kimse içindir. Bu fıkrayı îzâh için Cenâb-ı Mevlânâ (radiyallahu anh) Efendimiz’in “Fîhi Mâ-Fîh” nâmındaki eser-i âlîlerinden âtîdeki beyânât-ı münîfe kâfîdir:&#10024;

(Şûrâ, 42:20) "Kim dünya sevabını isterse, ona dünyadan veririz ve onun için ahirette bir nasip yoktur." Yani, "Dünya sevabını isteyen kimseye biz onu veririz ve onun için ahirette nasip yoktur." Eğer o insân-ı kâmil, senin bu uyarılarını kabul ederse, o sana özgü ve sınırlı olur. Ve senin tasarrufun altında bulunur. Benim için değildir, yani o kimse nefsin kuludur. Allah'ın kulu değildir. Ve eğer senin dünya rahatına ve lezzetine olan davetine icabet etmeyip de benim şerefli rızam için senden yüz çevirirse, o kimse bana özgü ve sınırlıdır. Senin için değildir. Yani o, Allah'ın kuludur. Nefsin kulu değildir. Yahut senden yüz çevirmesi ve senin uyarılarını kabul etmemesi ve uygulamaması, bir kimsenin etkisinden kaynaklanırsa, bu insan kendisine etki eden kimse içindir. Bu fıkrayı açıklamak için Cenâb-ı Mevlânâ (radiyallahu anh) Efendimiz'in "Fîhi Mâ-Fîh" adlı yüce eserlerinden aşağıdaki aydınlatıcı beyanlar yeterlidir:

“Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz: رس َ العلماء من زار االمراء وخي ْ االمراء باب الفقي ْ وبأس الفقي ْ عیل باب االميْ من زار العلماء نعم االمي ْ عیل Yaʻnî “Ulemânın şerlisi ümerâ ziyâretine gidenler ve ümerânın hayırlısı ulemâyı ziyâret edenlerdir. Fakîrin kapısına giden emîr ne güzel emîrdir. Ve emîrin kapısına giden fakîr ne fenâ fakîrdir.” buyurmuşlardır. Halk bu hadîs-i şerîfin zâhirini alıp âlimlerin şerlilerinden olmamak için bir âlimin, emîrin ziyâretine gitmesi câiz olmadığını söylerler. Hâlbuki bu kelâm-ı münîfin maʻnâ-yı şerîfi onların zannettikleri gibi değildir. Ve belki onun maʻnâsı budur ki; âlimlerin şerlisi ümerâdan imdâd uman ve salâh ve sedâdı ümerâ vâsıtasıyla olan ve onların korkusundan salâha saʻy eden kimsedir. Ve onun ziyâret-i ümerâ husûsunda tahsîl ettiği niyyet ümerânın kendisine ihsân etmesi ve hürmet eylemesi ve mansıb vermesidir. Binâenaleyh o âlim, ümerâ sebebiyle salâh kesb eder. Ve cehilden ilme gider. Ve âlim olunca onların siyâsetleri korkusundan müeddeb olur. Ve ister istemez tarîk-i muvâfık üzerinde yürür. Gerek emîr sûrette onun ziyâretine gelsin ve gerek o, emîrin ziyâretine gitsin, alâ küllî hâl o, emîrin zâiri ve emîr onun mezûru olur. Velâkin bir âlim, ümerâ sebebiyle ilim ile muttasıf olmayıp belki onun ilmi evvelen ve âhiren Hakk Teâlâ hazretleri için olmuş bulunursa mezheb ve saʻyi râh-ı sevâb üzerine olur. Zîrâ onun tab‘ı ancak budur. Balıklar sudan gayri bir mahalde zindegânî edemedikleri gibi o âlim de o revişten gayrisine kâdir olamaz. Ve ondan o hâl zâhir olur. Böyle bir âlimin aklı müdîr ve zâcir olur. Çünkü onun zamânında cem‘-i halk gerek âgâh olsunlar; gerek olmasınlar, heybetinden müncezir olup, aks-i pertevinden istimdâd eylerler. Eğer böyle bir âlim, sûreta emîrin ziyâretine gitse bile emîr zâir ve o âlim mezûr olur. Zîrâ cemîʻ-i ahvâlde emîr ondan istifâde eder. Ve muâvenet görür ve o âlim ise emîrden müstağnîdir. Güneş gibi nûr-bahştır. İşi atâ ve bahşiştir.”&#10024;

Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: "رس َ العلماء من زار االمراء وخي ْ االمراء باب الفقي ْ وبأس الفقي ْ عیل باب االميْ من زار العلماء نعم االمي ْ عیل" Yani "Âlimlerin şerlisi, emirleri ziyaret edenlerdir; emirlerin hayırlısı ise âlimleri ziyaret edenlerdir. Fakirin kapısına giden emir ne güzel emirdir. Ve emirin kapısına giden fakir ne kötü fakirdir." Halk, bu hadis-i şerifin görünen anlamını alıp, âlimlerin şerlilerinden olmamak için bir âlimin, emiri ziyaret etmesinin caiz olmadığını söylerler. Hâlbuki bu yüce sözün şerefli anlamı onların zannettikleri gibi değildir. Aksine, onun anlamı şudur: Âlimlerin şerlisi, emirlerden yardım uman, doğruluğu ve dürüstlüğü emirler aracılığıyla olan ve onların korkusundan doğru olmaya çalışan kimsedir. Ve onun emirleri ziyaret etme hususunda edindiği niyet, emirlerin kendisine ihsan etmesi, hürmet göstermesi ve makam vermesidir. Bu sebeple o âlim, emirler sebebiyle doğruluk kazanır. Ve cehaletten ilme gider. Ve âlim olunca onların siyasetlerinin korkusundan edepli olur. Ve ister istemez uygun yol üzerinde yürür. Gerek emir görünüşte onu ziyarete gelsin, gerek o, emiri ziyarete gitsin, her hâlükârda o, emirin ziyaretçisi ve emir onun ziyaret edileni olur. Velâkin bir âlim, emirler sebebiyle ilimle vasıflanmayıp aksine onun ilmi öncesiz ve sonrasız Yüce Allah hazretleri için olmuş bulunursa, mezhebi ve çabası doğru yol üzerine olur. Çünkü onun tabiatı ancak budur. Balıklar sudan başka bir yerde yaşayamadıkları gibi, o âlim de o davranıştan başkasına kadir olamaz. Ve ondan o hâl ortaya çıkar. Böyle bir âlimin aklı yönetici ve engelleyici olur. Çünkü onun zamanında bütün halk, ister farkında olsunlar ister olmasınlar, heybetinden çekinir ve ışığının yansımasından yardım dilerler. Eğer böyle bir âlim, görünüşte emiri ziyarete gitse bile, emir ziyaretçi ve o âlim ziyaret edilen olur. Çünkü bütün hâllerde emir ondan istifade eder. Ve yardım görür ve o âlim ise emirden müstağnidir. Güneş gibi nur vericidir. İşi bağış ve ihsandır.

İşte ibâredeki او لمن له عیل حسب وقتە fıkrası ve bâlâdaki îzâhât mûcibince böyle bir kimse tarîk-i salâh ve sedâda sâlik olsa bile abdullah değildir; belki kendi üzerinde müessir olan kimsenin abdidir.&#10024;

İşte ibaredeki "O, vaktine göre ailesi olana aittir" fıkrası ve yukarıdaki açıklamalar gereğince, böyle bir kimse doğru ve dürüstlük yolunda ilerlese bile Allah'ın kulu değildir; aksine, kendi üzerinde etkili olan kimsenin kuludur.

İmdi ey nefis, sen halîfe-i insânîyi üç hâlin birisi içinde bulacaksın. Yaʻnî ya benim ile veyâ melek ile veyâhûd şeytân ile berâber bulacaksın. Eğer onu benim ile bulursan, ona taarruz eyle! Ve müteveccih ol! Zîrâ senin sıfâtından ferâğın bir meşgale teşkîl eder ve hicâbını kaldırır. Ve o sebeble saîd olursun. Ve terakkiyât-ı insâniyye, nefis sebebiyledir. İnsân ale’d-devâm kendisine savlet eden sıfât-ı nefsiyye ile mücâhede ettiği için kurb-i ilâhîye nâil olur. Eğer onu melek ile bulursan müteeddib ol! Ve aralarına girme bekle ki melek levm ile yaʻnî “Bu fiilin nâ-hoştur; niçin yaptın; bu fiil sana lâyık değil idi.” tarzında ilkââtta bulunsun. Veyâhûd âlâyişi dünyeviyye gafletine dalsın ve umûrunda sâhî olsun da melek ondan ayrılsın ve ilkââtını katʻ eylesin. Binâenaleyh melek ondan ayrılınca sen bu ilkââtı ona ihtâr et! Ve onu gaflet-i sehvden îkâz eyle! Ve eğer onu şeytân ile bulursan şeytâna müzâhim ol ve ikisinin arasına gir! Ve levvâme sıfatı ile zâhir ol, yaʻnî onun ilkâât-ı şeytâniyyeye tebean işlediği fiilden dolayı ona pişmanlık ve nedâmet ilkâ eyle! Ve onun üzerine şeytânı gâlib kılma! Ve onu şeytânın taht-ı tasarrufunda bırakma ve onun hakkında kuvvetini istiʻmâl et ve ona hîle eyle! Zîrâ şeytânın&#10024;

Şimdi ey nefis, sen insânî halifeyi üç halden birinin içinde bulacaksın. Yani ya benimle veya melek ile yahut şeytan ile beraber bulacaksın. Eğer onu benimle bulursan, ona saldır! Ve yönel! Çünkü senin sıfatlarından ayrılman bir meşguliyet oluşturur ve perdesini kaldırır. Ve o sebeple mutlu olursun. Ve insânî ilerlemeler, nefis sebebiyledir. İnsan sürekli kendisine saldıran nefsî sıfatlarla mücadele ettiği için ilâhî yakınlığa ulaşır. Eğer onu melek ile bulursan edepli ol! Ve aralarına girme, bekle ki melek kınama ile yani "Bu fiilin hoş değildir; niçin yaptın; bu fiil sana layık değildi." tarzında telkinlerde bulunsun. Yahut dünyevî gösteriş gafletine dalsın ve işlerinde gafil olsun da melek ondan ayrılsın ve telkinlerini kessin. Bu sebeple melek ondan ayrılınca sen bu telkinleri ona hatırlat! Ve onu gaflet ve yanılgıdan uyandır! Ve eğer onu şeytan ile bulursan şeytana engel ol ve ikisinin arasına gir! Ve levvâme sıfatı ile ortaya çık, yani onun şeytanî telkinlere uyarak işlediği fiilden dolayı ona pişmanlık ve nedamet telkin et! Ve onun üzerine şeytanı galip kılma! Ve onu şeytanın tasarrufu altında bırakma ve onun hakkında kuvvetini kullan ve ona hile yap! Çünkü şeytanın

َ hîlesi ve keydi zaîfdir. Nitekim الشَّيطَان ِ كان َ ضَعِيفًا إِن َّ كيد (Nisâ, 4:76) buyrulur.&#10024;

Şeytanın hilesi ve tuzağı zayıftır. Nitekim "Şeytanın tuzağı zayıftır." (Nisâ, 4:76) buyrulur.

Maʻlûm olsun ki şeytân zâhir değildir. Ve onun fiili ancak ilkââttan ibârettir. Nefis ise zâhirdir; binâenaleyh nefis aʻmâlini ahkâm-ı şerʻiyyeye tevfîk ettikçe şeytâna galebesi muhakkaktır. Meselâ kuvve-i şehevâniyyesi gâlib olan bir kimseye şeytân zinâyı ilkâ eder. Bu ancak bir hâtıradır; nefis şehvetini menkûhasıyla kazâ ettiği taktirde hem şeytâna galebe eder ve hem de me’cûr olur. Efʻâl-i sâirede buna makıysdır.&#10024;

Bilinmeli ki şeytan görünen değildir. Ve onun fiili ancak vesvese vermekten ibarettir. Nefis ise görünendir; bu sebeple nefis amellerini şeriat hükümlerine uygun hale getirdikçe şeytana üstün gelmesi kesindir. Örneğin, şehvet kuvveti üstün gelen bir kimseye şeytan zinayı vesvese eder. Bu ancak bir düşüncedir; nefis şehvetini nikâhlı eşiyle giderdiği takdirde hem şeytana üstün gelir hem de sevap kazanır. Diğer fiillerde de bu duruma kıyas edilir.

İmdi ey nefis, sen bu sûretle halîfe-i insânîye getirdiğin şey ne ise onun üzerine sâbit ol! Onun üzerine mütenevviʻ ve mütelevvin olarak zâhir olma ki ne yapacağını bilemeyerek şaşırıp kalmasın. Zîrâ cemî‘-i merâtibde onun avdeti ve rücûʻu sanadır. Yaʻnî senin nefs-i emmâre, nefs-i levvâme, nefs-i mülhime ve nefs-i mutmainne ve nefs-i râzıyye ve nefs-i marzıyye ve nefs-i kâmile mertebelerinde, o halîfe-i insânî hep seninle berâberdir.&#10024;

Şimdi ey nefis, sen bu şekilde insânî halifeliğe getirdiğin şey ne ise, onun üzerine sabit ol! Onun üzerine çeşitli ve değişken olarak ortaya çıkma ki, ne yapacağını bilemeyerek şaşırıp kalmasın. Çünkü bütün mertebelerde onun dönüşü ve geri gelişi sanadır. Yani senin nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefis), nefs-i levvâme (kendini kınayan nefis), nefs-i mülhime (ilham alan nefis), nefs-i mutmainne (huzura ermiş nefis), nefs-i râzıyye (razı olan nefis), nefs-i marzıyye (kendinden razı olunan nefis) ve nefs-i kâmile (olgun nefis) mertebelerinde, o insânî halife hep seninle beraberdir.

TEZKİRE-İ ŞEYTÂNÎ

“Emrî değil, emr-i ilâhî-i irâdî nâfiz olur: Halîfe-i insânî üzerine hudûdun tecâvüzü ile ve intihâk-i mehârim ile ve küfür ve şirk ve bağy ve haset ve fahşâ ile ve benim gayrime ibâdet ile nüzûl et! Eğer herhangi bir emirde sana vefâ ederse ondan diğer bir emre udûl et! Sen onu elbette üçün biri üzerine bulursun. Ya benim ile ya melek ile ya nefis ile. Eğer benim ile bulursan, o hangi bâbda ve hangi isimdedir? Nazar et! Ve milketin memleketinden nüzûl et, hakîkat cinsinden olan âlem-i hayâlden sakın ki o onda benim ile berâberdir. Tâ ki evliyâm için ismetimin ve onlar için hıfzımın ve onlar üzerine olan gayretimin nasıl olduğunu göresin.&#10024;

Emir değil, ilâhî iradî emir geçerli olur: İnsan halifesi üzerine, sınırların aşılmasıyla, haramların çiğnenmesiyle, küfür, şirk, isyan, haset ve fuhuşla ve benden başkasına ibadetle in! Eğer herhangi bir emirde sana vefa ederse, ondan başka bir emre geç! Sen onu elbette üç şeyden biri üzerine bulursun: Ya benimle, ya melekle, ya da nefisle. Eğer benimle bulursan, o hangi konuda ve hangi isimdedir? Dikkat et! Ve mülkünün memleketinden in, hakikat cinsinden olan hayal âleminden sakın ki o, onda benimle beraberdir. Ta ki evliyam için ismetimin (günahlardan korunmuşluğumun) ve onlar için hıfzımın (korumamın) ve onlar üzerine olan gayretimin nasıl olduğunu göresin.

İmdi efʻâlime ve sıfâtıma tenezzül eylediği vakit, tezkirende olan şeyden ona ilkâ et! Eğer kabûl ederse, bu vakitte o senin içindir. Baʻdehu tâib olup rücûʻ ettikte, onun günâhı senin üzerinedir ki sen onunla nâr-ı cehennemde hâlid ve muhalled olarak ebedî muazzeb olursun. Ve eğer bana şirk ederse o senin içindir. Ve onun azâbı onun ve senin üzerinedir. Ve eğer onu melek ile berâber bulursan, onunla muhârebe et! Eğer ona galebe edersen, ben kalırım. Eğer abdimi mahzûl edersem onun nâsiyesi senin milketindir. Ve eğer onu mansûr kılarsam iki emir olur: Ya senden kabûl etmemesi yâhûd kabûl edip ondan dönerek avdet etmesidir. Ve ben onun için bana kurbet olarak buʻd nasb etmem. Ve senin hîlen sana râci‘ olur. Ve eğer onu nefis ile berâber bulursan, o nefse âcileyi tezyîn et! Ve ona emeli bast eyle! Ve eğer onunla iştigâl ederse ilkâ et! Zîrâ o senin için fi’l-hâl abd-i mutâ‘dır. Hâlbuki ben hizlân ve nusret arasında onunla berâberim. Onun hakkında ilmim ile hükm ederim. Ve ben Alîm u Kadîr’im.”&#10024;

Şimdi, fiillerime ve sıfatlarıma tenezzül ettiği zaman, tezkirende olan şeyden ona ilka et! Eğer kabul ederse, bu vakitte o senin içindir. Sonra tövbe edip geri döndüğünde, onun günahı senin üzerinedir ki sen onunla cehennem ateşinde ebedî ve sürekli olarak azap görürsün. Ve eğer bana şirk koşarsa o senin içindir. Ve onun azabı onun ve senin üzerinedir. Ve eğer onu melek ile beraber bulursan, onunla muharebe et! Eğer ona galip gelirsen, ben kalırım. Eğer kulumu mağlup edersem onun alnı senin mülkündür. Ve eğer onu galip kılarsam iki emir olur: Ya senden kabul etmemesi yahut kabul edip ondan dönerek geri gelmesidir. Ve ben onun için bana yakınlık olarak uzaklık nasp etmem. Ve senin hilen sana döner. Ve eğer onu nefis ile beraber bulursan, o nefse aceleyi süsle! Ve ona emeli yay! Ve eğer onunla meşgul olursa ilka et! Çünkü o senin için hemen itaatkâr bir kuldur. Hâlbuki ben mağlubiyet ve zafer arasında onunla beraberim. Onun hakkında ilmim ile hükmederim. Ve ben Alîm ve Kadîr'im.

Yaʻnî bu tezkire-i şeytânî, emr-i teklîfînin değil, emr-i irâdî-i ilâhînin nüfûzu içindir. Maʻlûm olsun ki Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) Efendimiz’in Fusûsu’l-Hikem’de Fass-ı Ya‘kûbî’de beyân buyurdukları üzere emir ikidir. Birisi emr-i teklîfîdir ki bu emir enbiyâ (aleyhimü’s-selâm) vâsıtasıyla âlem-i şehâdette ibâda teblîğ buyrulur. Diğeri emr-i irâdîdir ki Hakk Subhânehu ve Teâlâ hazretleri ibâdın aʻyân-ı sâbitelerinin istiʻdâdlarıyla taleb ettikleri hâlin zuhûrunu irâde buyurur. Abdin lisân-ı istiʻdâd ile taleb ettiği hâl saâdet ise saâdetine ve şekâvet ise şekâvetine hükm-i ilâhî lâhık olur. Hîn-i daʻvette enbiyâ (aleyhimü’s-selâm)’dan sırr-ı kader mestûr olduğu için onlar emr-i teklîfîyi umûma müsâveten teblîğ ederler. Onlar daʻvet ettikçe eşkıyânın şekâveti ve süedânın dahi saâdeti tezâyüd eder. Binâenaleyh enbiyâ (aleyhimü’s-selâm) hazâratı, etıbbâ gibidirler; bir hastanın mealî helâke ise tabîb onu tedavî ettikçe marazı iştidâd eder ve tabîb hayrette kalır.&#10024;

Yani bu şeytanî hatırlatma, teklif emrinin değil, ilâhî irade emrinin nüfuzu içindir. Bilinmeli ki Şeyh-i Ekber (Allah ondan razı olsun) Efendimiz'in Fusûsu'l-Hikem'de, Fass-ı Ya'kûbî'de beyan buyurdukları üzere emir ikidir. Birisi teklif emridir ki bu emir peygamberler (a.s.) vasıtasıyla görünen âlemde kullara tebliğ buyrulur. Diğeri irade emridir ki Yüce Allah, kulların sabit hakikatlerinin yatkınlıklarıyla talep ettikleri halin zuhurunu irade buyurur. Kulun yatkınlık diliyle talep ettiği hal saadet ise saadetine ve şekavet ise şekavetine ilâhî hüküm ulaşır. Davet anında peygamberlerden (a.s.) kader sırrı gizli olduğu için onlar teklif emrini herkese eşit olarak tebliğ ederler. Onlar davet ettikçe eşkıyanın şekaveti ve bahtiyarların da saadeti artar. Bu sebeple peygamberler (a.s.) hazretleri, doktorlar gibidirler; bir hastanın sonu helake ise doktor onu tedavi ettikçe hastalığı şiddetlenir ve doktor hayrette kalır.

İmdi ism-i Hâdî’nin mazharı olan enbiyâya emr-i teklîfî vârid olduğu gibi ism-i Mudill’in mazharı olan İblîs’e de kezâlik emr-i teklîfî vârid olur. Ve her iki tarafda dahi bu emri teklîfî değil, emr-i irâdî-i ilâhî nâfiz olur. Zîrâ hakîkatte hidâyet enbiyâ (aleyhimü’s-selâm)’ın yedlerinde olmadığı gibi ıdlâl dahi İblis’in elinde değildir. Nitekim Nebiyy-i Zî-şân hakkında&#10024;

Şimdi, Hâdî isminin mazharı olan peygamberlere teklif emri geldiği gibi, Mudill isminin mazharı olan İblis'e de aynı şekilde teklif emri gelir. Ve her iki tarafta da bu teklif emri değil, ilâhî irade emri geçerli olur. Çünkü hakikatte hidayet peygamberlerin (a.s.) ellerinde olmadığı gibi, saptırma da İblis'in elinde değildir. Nasıl ki Şanlı Peygamber hakkında da böyledir.

َ َّلله Hakk Teâlâ hazretleri: يَهدِي مَن يَشَاء َ َّلَ تَهدِي مَن أحبَبت َ وَلكِن َّ ا إِنَّك (Kasas, 28:56) Yaʻnî “Ey Habîbim sen sevdiğine hidâyet-bahş değilsin, velâkin Allah Teâlâ dilediğine hidâyet verir.” Ve kezâ İblîs hakkında buyurur: إِن َّ عِبَادِي ليس َ لك َ عَليهِم سلْطَان (Hicr, 15:42) Yaʻnî “Ey İblîs, benim kullarım vardır ki onlar üzerinde senin kuvvetin nâfiz değildir.”&#10024;

Yüce Allah buyurur: "Sen sevdiğine hidâyet veremezsin, velâkin Allah dilediğine hidâyet verir." (Kasas, 28:56) Ve aynı şekilde İblîs hakkında buyurur: "Ey İblîs, benim kullarım vardır ki onlar üzerinde senin gücün etkili değildir." (Hicr, 15:42)

Bu mukaddime maʻlûm olduktan sonra tezkire-i şeytânînin müfâdı anlaşılır: Ey İblîs, halîfe-i insânî üzerine nüzûl et de ona hudûd-i şerʻiyyeyi tecâvüzü ve evâmir-i ilâhiyyeye hürmetsizliği ve küfür ve inkârı ve şirki ve envâ‘-i zulmü ve hasedi ve envâ‘-i rezâil ve fuhşiyâtı ve benim gayrime ibâdeti ihtâr eyle! Ve bunları icrâya teşvîk eyle! Eğer bunlardan herhangi bir emrde sana vefâ eder ve senin ihtârına muvâfakat ile icrâ eylerse diğer bir emre udûl et! Meselâ ona şarâb içmeyi ihtâr et! Eğer muvâfakatla içerse zinâyı ihtâr et! Onu da icrâ ederse katl-i nefse teşvîk et ve onu da icrâ eylerse tekzîb-i enbiyâ ve şerâyiʻa daʻvet et! Bunu da kabûl ederse inkâr-ı Hâlık’ı ilkâ eyle!&#10024;

Bu giriş bilindikten sonra şeytanî hatırlatmanın anlamı anlaşılır: Ey İblis, insan halifesi üzerine in de ona şeriat sınırlarını aşmayı, ilahi emirlere hürmetsizliği, küfrü, inkârı, şirki, türlü zulümleri, hasedi, türlü rezillikleri ve fuhşiyatı ve benden başkasına ibadeti hatırlat! Ve bunları yapmaya teşvik et! Eğer bunlardan herhangi bir işte sana vefa eder ve senin hatırlatmana uygun olarak yaparsa, başka bir işe geç! Örneğin ona şarap içmeyi hatırlat! Eğer uygun olarak içerse zinayı hatırlat! Onu da yaparsa cana kıymaya teşvik et ve onu da yaparsa peygamberleri ve şeriatları yalanlamaya davet et! Bunu da kabul ederse Yaratıcı'yı inkâr etmeyi telkin et!

Ey İblîs, nüzûl ettiğin vakit, halîfe-i insânîyi elbette üç hâlin biri üzerinde bulursun. Ya benim ile ya melek ile veyâhûd nefis ile bulursun. Eğer benim ile bulursan onun hangi bâbda ve hangi ismin tecellîsi tahtında bulunduğuna nazar et! Yaʻnî benim ile bulduğun insân, tevekkül ve sabr ve rızâ gibi ebvâb-ı muhtelifeden hangi bâbda benim ile berâberdir. Ve bu bâblarda esmâ-i ilâhiyyemden Mu‘izz ve Mudill ve Mu‘tî ve Mâni‘ gibi hangi isimlerin tecellîsi tahtında bulunmaktadır. Senin mülkün olan tabîat ve kesâfet memleketinden onun hâline göre nüzûl et! Zîrâ o her ne kadar benim ile berâber ise de senin memleketin olan âlem-i tabîat içindedir. Binâenaleyh kesâfet-i unsuriyye içinde, meselâ tevekkül bâbında duran ve Mâni‘ isminin tecellîsi tahtında olup, fakr u zarûrete giriftâr olan insâna tevekkülünü halel-dâr edebilecek ilkââtta bulun! Fakat hakîkat cinsinden olan âlem-i hayâle duhûlden sakın ki o insân o latîf olan âlem-i hayâlde benim ile berâberdir. Zîrâ bu insân senin memleketin olan kesâfet ve tabîat âleminden çıkıp hakîkat âlemine duhûl etmiştir. Ve şeyâtîn, semâ-i hakîkate urûc edemezler. Ve orada şeyâtîn için aslâ tasallut ve tasarruf yoktur. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de&#10024;

Ey İblis, yeryüzüne indiğin zaman, insân-ı kâmili elbette üç hâlden biri üzerinde bulursun. Ya benimle, ya melek ile veyahut nefis ile bulursun. Eğer benimle bulursan, onun hangi kapıda ve hangi ismin tecellisi altında bulunduğuna bak! Yani benimle bulduğun insân, tevekkül, sabır ve rıza gibi çeşitli kapılardan hangi kapıda benimle beraberdir. Ve bu kapılarda ilahi isimlerimden Muizz (izzet veren), Mudill (dalalete düşüren), Mu'tî (veren) ve Mâni' (engelleyen) gibi hangi isimlerin tecellisi altında bulunmaktadır. Senin mülkün olan tabiat ve yoğunluk memleketinden onun hâline göre in! Çünkü o her ne kadar benimle beraber ise de senin memleketin olan tabiat âlemi içindedir. Bu sebeple, maddi yoğunluk içinde, örneğin tevekkül kapısında duran ve Mâni' isminin tecellisi altında olup, fakirlik ve zarurete düşmüş olan insana tevekkülünü bozabilecek telkinlerde bulun! Fakat hakikat cinsinden olan hayal âlemine girmekten sakın ki o insân o latif olan hayal âleminde benimle beraberdir. Çünkü bu insân senin memleketin olan yoğunluk ve tabiat âleminden çıkıp hakikat âlemine girmiştir. Ve şeytanlar, hakikat semasına yükselemezler. Ve orada şeytanlar için asla tasallut ve tasarruf yoktur. Nasıl ki Kur'ân-ı Kerîm'de (buyrulduğu gibi).

ْی buyrulur: إِال َّ مَن ِ اسيَََق َ السَّم ع َ فَأتبَعَه شِهَاب مبِی وَحَفِظْنَاهَا مِن كُل ِّ شَيطَان ٍ رَّجِيمٍ (Hicr, 15:17-18)&#10024;

"Ve onu kovulmuş her şeytandan koruduk. Ancak kulak hırsızlığı yapan olursa, onu da parlak bir ateş takip eder." (Hicr, 15:17-18)

Maʻlûm olsun ki yukarıda dahi bi’l-münâsebe îrâd edildiği üzere hayâl; biri Hakk, diğeri bâtıl olmak üzere iki kısım iʻtibâr edilmiştir. Hayâl-i Hakk, ism-i Hâdî’nin ve hayâl-i bâtıl dahi ism-i Mudill’in te’sîrât-ı tahtındadır. İblîs hakîkat cinsinden olan âlem-i hayâle duhûl edemez ise de evhâm cinsinden olan hayâl âlemine dâhil olur. Ve onda dilediği gibi tasarruf eder.&#10024;

Bilinmeli ki yukarıda da yeri gelmişken belirtildiği üzere hayâl; biri Hak, diğeri bâtıl olmak üzere iki kısım kabul edilmiştir. Hak hayâli, Hâdî isminin (doğru yolu gösteren ismin) ve bâtıl hayâl de Mudill isminin (saptıran ismin) tesirleri altındadır. İblis, hakikat cinsinden olan hayâl âlemine giremez ise de vehim cinsinden olan hayâl âlemine dâhil olur. Ve onda dilediği gibi tasarruf eder.

İmdi evliyâullahın dâmı olan hayâlât, Mesnevî-i Şerîf’de beyân buyrulduğu üzere ilmi ilâhîde sâbit olan aʻyân-ı sâbitenin ukûsü ve zılâlîdir.&#10024;

Şimdi, evliyanın tuzağı olan hayaller, Mesnevî-i Şerîf'te açıklandığı üzere, ilahi ilimde sabit olan sabit hakikatlerin yansımaları ve gölgeleridir.

Mesnevî

آن خیاالن َ كە دام اولیاست ** عكس مهرویان بستان خداست&#10024;

O hayaller ki evliyanın tuzağıdır, Allah'ın bahçesindeki güzellerin yansımasıdır.

İblîs’in bu hayâlâtta aslâ tasarrufu olamaz. Zîrâ bunlar hakâyık-ı sâbitedir. Ve gayreti ilâhiyye İblîs’i bu âlemden tart eder. Nitekim tezkirede buyrulur: “Tâ ki evliyâm için ismetimin ve onlar için hıfzımın ve onlar üzerine olan gayretimin nasıl olduğunu göresin!”&#10024;

İblis'in bu hayallerde asla tasarrufu olamaz. Çünkü bunlar sabit hakikatlerdir ve ilahi gayret İblis'i bu âlemden uzaklaştırır. Nitekim tezkirede buyrulur: "Tâ ki evliyâm için ismetimin ve onlar için hıfzımın ve onlar üzerine olan gayretimin nasıl olduğunu göresin!"

İmdi ey İblîs, halîfe-i insânî efʻâlim ve sıfâtım mertebesi olan âlem-i tabîat ve kesâfete bi-hasebi’l-beşeriyye tenezzül eylediği vakit, seni bu mertebede tasarrufa me’zûn kıldığım cihetle, tezkirende olan şeyden ona bir şey ilkâ et, eğer kabûl ederse bu vakitte o senin içindir.&#10024;

Şimdi ey İblis, insân-ı kâmilin fiillerim ve sıfatlarım mertebesi olan tabiat âlemine ve bedenin yoğunluğuna beşeriyet gereği indiği zaman, seni bu mertebede tasarruf etmeye yetkili kıldığım için, senin defterinde yazılı olan şeyden ona bir şey ilham et; eğer kabul ederse, bu vakitte o senin içindir.

ً Nitekim biraz yukarıda هللا قدرا ً مقدورا یزید أیعض العارف قال وكان امر فقد قیل الن ibâresinin&#10024;

Nitekim biraz yukarıda "هللا قدرا ً مقدورا یزید أیعض العارف قال وكان امر فقد قیل الن" ibaresinin

ی şerhinde bu husûsda îzâhât-ı müfîde iʻtâ kılınmış idi. Eğer o kimse senin ilkââtından bir şey kabûl ve icrâ ettikten sonra, o ma‘sıyetten tâib olup, rücûʻ ederse onun günâhı senin üzerine olur. Ve sen o günâh sebebiyle nâr-ı cehennemde hâlid ve muhalled olarak ebedî muazzeb olursun. Ve oالتا ئب من الذنب كمن ال ذنب له yaʻnî “Günâhdan tövbe eden kimse günâh yapmamış olan kimse gibidir.” hadîs-i şerîfi mûcibince bu ma‘sıyetten halâs olur. Ve eğer sen ona şirki ilkâ edersen ve o da onu kabûl ederse o senin için olur. Ve o şirkin azâbı hem onun üzerine ve hem de senin üzerinedir. Ve eğer onu melek ile berâber bulursan o melek ile harb et! Zîrâ onun ilkââtı, senin ilkââtının zıddıdır. İki zıdd ise müctemi‘ olmaz. Eğer bu harb netîcesinde meleğe galebe edersen ve meleğin ilkââtı munkatıʻ olursa ihâta-i zâtiyyem hasebiyle ben kalırım ve eğer sana fırsat vererek abdimi senin yed-i kahr ve tasarrufunda mahzûl edersem, onun nâsiyesi senin milketindir. Zîrâ sana mağlûb olan kullarımın nâsiyeleri ism-i Mudill’in elindedir. Ve bu isim onları kendi sırât-ı müstakîmi üzerinde çekip götürür. Ve eğer abdimi mansûr kılarsam iki hâl hâsıl olur. Ya senin ilkââtını kabûl ve icrâ etmez veyâhûd kabûl ve icrâ ettikten sonra onda ısrâr etmeyerek hâl-i salâha avdet eder. Ve ben bu iki hâlden dolayı onun için bana kurbet olarak buʻd nasb etmem. Yaʻnî ihâta-i zâtiyyesi hasebiyle Hakk Teâlâ her şeye o şeyin kendisinden daha yakındır. Buʻd ve uzaklık abdin nazarına ve mâsivâ-yı Hakk’ta istiğrâkına göre izâfî ve iʻtibârîdir. Hakîkatte Hakk’tan yakın hiçbir şey yoktur. Binâenaleyh ilkâât-ı şeytâniyyeye tebean abd bir fesâdı icrâ edip tövbe edince, Hakk Teâlâ bu kurbet-i hakîkiyye içinde ona buʻdi izâfî ve iʻtibârîyi nasb etmez. Zîrâ ilkâât-ı şeytâniyyeyi kabûl etmeyen ve kabûl ve icrâ edip de baʻdehu tâib ve müstağfir olan kimsenin nazarı Hakk’adır. Bu ise kurbet-i hakîkiyye içinde kurbet-i i‘tibâriyyedir. Binâenaleyh o kimse için buʻd yoktur.&#10024;

Bu hususta faydalı açıklamalar verilmişti. Eğer o kimse senin telkinlerinden bir şeyi kabul ve icra ettikten sonra, o günahtan tövbe edip geri dönerse, onun günahı senin üzerine olur. Ve sen o günah sebebiyle cehennem ateşinde ebediyen kalıcı ve sürekli olarak azap görürsün. Ve o, "Günâhtan tövbe eden kimse günah işlememiş olan kimse gibidir." hadis-i şerifi gereğince bu günahtan kurtulur. Ve eğer sen ona şirki telkin edersen ve o da onu kabul ederse, o senin için olur. Ve o şirkin azabı hem onun üzerine hem de senin üzerinedir. Ve eğer onu melek ile beraber bulursan, o melek ile savaş! Çünkü onun telkinleri, senin telkinlerinin zıddıdır. İki zıt ise bir araya gelmez. Eğer bu savaş neticesinde meleğe üstün gelirsen ve meleğin telkinleri kesilirse, zâtî kuşatıcılığım gereği ben kalırım ve eğer sana fırsat vererek kulumu senin kahır ve tasarruf elinde zayıf düşürürsem, onun alnı senin mülkündür. Çünkü sana mağlup olan kullarımın alınları ism-i Mudill'in (saptıran isminin) elindedir. Ve bu isim onları kendi doğru yolu üzerinde çekip götürür. Ve eğer kulumu galip kılarsam iki hal ortaya çıkar. Ya senin telkinlerini kabul ve icra etmez veyahut kabul ve icra ettikten sonra onda ısrar etmeyerek salih hale geri döner. Ve ben bu iki halden dolayı onun için bana yakınlık olarak uzaklık tayin etmem. Yani, zâtî kuşatıcılığı gereği Yüce Allah her şeye o şeyin kendisinden daha yakındır. Uzaklık ve mesafe kulun bakış açısına ve Hak'tan başkasına dalmasına göre izafî ve itibârîdir. Hakikatte Hak'tan yakın hiçbir şey yoktur. Bu sebeple şeytanî telkinlere uyarak kul bir fesadı işleyip tövbe edince, Yüce Allah bu hakiki yakınlık içinde ona izafî ve itibârî uzaklığı tayin etmez. Çünkü şeytanî telkinleri kabul etmeyen ve kabul ve icra edip de sonradan tövbe eden ve bağışlanma dileyen kimsenin bakışı Hak'kadır. Bu ise hakiki yakınlık içinde itibârî bir yakınlıktır. Bu sebeple o kimse için uzaklık yoktur.

İmdi ey İblîs, abdimin bu hâli içinde senin hîlen sana râci‘ olur. Ve sen onunla muazzeb olursun. Ve eğer onu nefis ile berâber bulursan, o nefse dünyânın lezâiz-i âcilesini müzeyyen bir hâlde göster ve ona birtakım âmâl-i dünyeviyyeyi bast eyle! Meselâ o nefse, de ki: “Sen fakîrsin nefîs taâmları yemeye ve latîf bir süknâda oturmaya kudretin yoktur. Ticâret et!” ve ticârete sülûk edince de de ki: “İşte görüyorsun ki istikâmet dâiresinde ahz u iʻtâ ancak kifâf-ı nefse hâdimdir. Binâenaleyh çok para kazanmak için hîle lâzımdır. Metâ‘ı müşterîlere eksik ver ki sermâyen tezâyüd etsin.” O kimsenin eline böyle gayr-i meşrû‘ sûrette bir mikdâr fazla meblağ geçince, de ki: “Bu para ile kumar oyna ki defʻaten eline birçok meblağ girsin.” Kumarda para kazanınca da de ki: “İşte bak şimdi oldukça gınâ hâsıl oldu. Umûmhânelerde latîf nisvân var. Oraya git, ayş ü işret eyle ki lezâiz-i âcile-i dünyeviyyeden müstefîd olasın.” Ve eğer o abdim senin bu ilkâât-i mütevâliyyeni peyderpey kabûl ve icrâ ederse ona istediğin kadar ilkââtta bulun! Zîrâ o bu hâl içinde sana mutî‘dir. Ben ise o abdimin hizlânı ve nusreti arasında onunla berâberim. Onun hakkında ilmim ile hükm ederim. Yaʻnî sen abdimi mağlûb ederek onu helâke sevk ettiğin vakit, benim onun hakkındaki hükmüm, onun ezelde ilm-i ilâhîmde sâbit olan hakîkatine ve ayn-ı sâbitesine göredir. Eğer ezelde lisân-ı istiʻdâd ile şekâveti taleb etmiş ise şekâvetle hükm ederim. Ve eğer saâdeti taleb etmiş ise ona nusret edip onun yakasını senin elinden kurtararak saâdetine hükm eylerim. Ve ben Alîm-i Kadîr’im. Yaʻnî kudretim, irâdeme ve irâdem dahi ilmime ve ilmim dahi maʻlûm olan aʻyân-ı sâbite-i ibâda tâbiʻdir. Vallahu’l-Hâdî.&#10024;

Şimdi ey İblis, kulumun bu hâli içinde senin hilen sana döner. Ve sen onunla azap görürsün. Ve eğer onu nefis ile beraber bulursan, o nefse dünyanın geçici lezzetlerini süslü bir halde göster ve ona birtakım dünyevî emelleri yay! Örneğin o nefse, de ki: “Sen fakirsin, nefis yemekleri yemeye ve güzel bir meskende oturmaya gücün yoktur. Ticaret et!” Ve ticarete başlayınca da de ki: “İşte görüyorsun ki dürüstlük dairesinde alım satım ancak geçimini sağlamaya hizmet eder. Bu sebeple çok para kazanmak için hile lazımdır. Malı müşterilere eksik ver ki sermayen artsın.” O kimsenin eline böyle gayrimeşru şekilde bir miktar fazla para geçince, de ki: “Bu para ile kumar oyna ki aniden eline birçok para girsin.” Kumarda para kazanınca da de ki: “İşte bak şimdi oldukça zenginlik oluştu. Genelevlerde güzel kadınlar var. Oraya git, eğlen ve içki iç ki dünyanın geçici lezzetlerinden faydalanasın.” Ve eğer o kulum senin bu ardı ardına gelen telkinlerini peş peşe kabul ve icra ederse ona istediğin kadar telkinde bulun! Çünkü o bu hal içinde sana itaatkârdır. Ben ise o kulumun yardımsız kalması ve yardım görmesi arasında onunla beraberim. Onun hakkında ilmim ile hükmederim. Yani sen kulumu mağlup ederek onu helake sevk ettiğin vakit, benim onun hakkındaki hükmüm, onun öncesiz olarak ilahi ilmimin içinde sabit olan hakikatine ve tekil sabit hakikatine göredir. Eğer öncesiz olarak yatkınlık diliyle şakiliği talep etmiş ise şakilikle hükmederim. Ve eğer saadeti talep etmiş ise ona yardım edip onun yakasını senin elinden kurtararak saadetine hükmederim. Ve ben Alîm-i Kadîr’im (her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten). Yani kudretim, irademe ve iradem dahi ilmime ve ilmim dahi bilinen kulların sabit hakikatlerine tabidir. Allah Hâdî’dir (doğru yolu gösterendir).

“Ey seyyid-i kerîm, vücûdda tevkî‘ât Hakk’tır ki onlara havâtır taʻbîr olunur. Onların mekânetini sana îzâh eyledim. Ve eğer senin kâtibin onlara a‘ref-i nâsdan ise ve bu üç onun tahtı teshîrinde ise ve Hakk Teâlâ onu sâhib-ı sırr olarak kabûl edip ilm-i ihâtî ve makâm bahş etmiş ise onun kadrini bil! Ve onu derecesinden tenzîl etme! Zîrâ bu tevkî‘ât onun yedi iledir. Ve onun emri redd olunmaz. Ve kadîmen mülûk üzerine mücâlisi gelmedi. Ve onların hâli tagayyür etmedi, illâ bisâtından. Binâenaleyh bisâtını kerîm olarak tefakkud eyle! Ve ondan dost ile düşman arasını temyîz et! Fiilin ile onunla berâbersin ve ihsân, cümle hakkında mukayyed ve müseddiddir ki kînleri giderir. Ve hıkdı izâle eder. Ve meveddet ve gayreti ismâr eyler. Vallahu’l- muvaffık!”&#10024;

Ey yüce efendi, varlıkta ilahi yazılar (tevkî‘ât) Hak'tandır ki onlara hatıralar (havâtır) denir. Onların değerini sana açıkladım. Ve eğer senin kâtibin (yazıcın) onlara insanlar içinde en bilgili olanlardan ise ve bu üç şey (kalem, levh, kâtip) onun kontrolü altında ise ve Yüce Allah onu sır sahibi olarak kabul edip kuşatıcı ilim ve makam bahşetmiş ise onun değerini bil! Ve onu derecesinden düşürme! Çünkü bu ilahi yazılar onun eliyle gerçekleşir. Ve onun emri geri çevrilmez. Ve eskiden beri krallar üzerine meclisleri gelmedi. Ve onların hâli değişmedi, ancak oturdukları yerden (bisât). Bu sebeple oturduğun yeri yüce olarak gözet! Ve ondan dost ile düşman arasını ayırt et! Fiilin ile onunla berabersin ve ihsan (iyilik), herkes hakkında kayıtlı ve doğruya yönelticidir ki kinleri giderir. Ve nefreti ortadan kaldırır. Ve sevgi ve gayreti meyve verir. Başarı Allah'tandır!

Ey seyyid-i kerîm olan rûh, vücûd-i izâfî âleminde bu zikr ettiğimiz Rabbânî ve melekî ve nefsânî ve şeytânî olan tezâkir, tevkî‘ât-ı Hakk’tır. Onlara ıstılâh-ı muhakkıkînde havâtır taʻbîr olunur. Ve insân bir ân bile hutûr-ı havâtırdan hâli değildir. Ve her gelen hâtıra mutlaka bu dörtten birine tevâfuk eder. Sâlik bu gelen havâtırın mâhiyetlerine dikkat ederse bunlardan hangisi olduğunu tefattun edebilir. Fakat tefrîk için pek ziyâde dirâyet ve fetânet lâzımdır. Zîrâ bazen hâtıra-i şeytânî, ecri azîm olan bir hayırdan men‘ için, ecri daha az olan bir hayra teşvîk eder. Ve bu teşvîk hâtıra-i melekî zannolunur. Nitekim Mesnevî-i Şerîf’de mezkûrdur ki Hz. Muâviye sabâh namâzına hâzır olamadığı için çok müteessif olur. Hakk Teâlâ hazretleri bu teessüfüne mukâbil bir ecr-i azîm ihsân buyurduğu için ertesi sabâh İblîs, yine böyle teessüfle ecr-i azîme nâil olmayıp, yalnız sabâh namâzının ecriyle kalması için, Hz. Muâviye’yi namâza uyandırır. Ve kezâ nefis gizli bir maksadına nâil olmak için, sâlike hâtıra-i ibâdeti ilkâ eder.&#10024;

Ey yüce ruh, izafî varlık âleminde zikrettiğimiz bu Rabbânî, melekî, nefsânî ve şeytânî hatırlatmalar, Hakk'ın işaretleridir. Onlara muhakkiklerin ıstılahında havâtır denir. Ve insan bir an bile havâtırın gelmesinden uzak değildir. Ve her gelen hâtıra mutlaka bu dörtten birine denk gelir. Hakk Yolcusu bu gelen havâtırın mahiyetlerine dikkat ederse bunlardan hangisi olduğunu anlayabilir. Fakat ayırmak için pek çok dirayet ve fetanet lazımdır. Çünkü bazen şeytanî hâtıra, büyük ecir getiren bir hayırdan men etmek için, ecri daha az olan bir hayra teşvik eder. Ve bu teşvik melekî hâtıra zannedilir. Nasıl ki Mesnevî-i Şerîf'te zikredilmiştir ki Hz. Muâviye sabah namazına hazır olamadığı için çok üzülür. Yüce Allah hazretleri bu üzüntüsüne karşılık büyük bir ecir ihsan buyurduğu için ertesi sabah İblis, yine böyle üzüntüyle büyük ecire nail olmayıp, yalnız sabah namazının ecriyle kalması için, Hz. Muâviye'yi namaza uyandırır. Ve aynı şekilde nefis gizli bir maksadına nail olmak için, Hakk Yolcusu'na ibadet hâtırasını ilka eder.

Nitekim Tezkiretü’l-Evliyâ’da mündericdir ki evliyâullahdan Fudayl İbn Iyâz hazretleri zamânında gâzîler harbe hâzır olurlar. Cenâb-ı Fudayl pek müsinn olduğu cihetle ferâizi-i salâtı oturduğu hâlde kılarken nefsi ona hitâben, “Ey Fudayl! Mü’minler gazâya hâzır oldular. Sen niçin kalkıp bu farzı edâ etmezsin?” der. Hz. Fudayl buyurur ki: Bu ilkâ-yı nefsânî üzerine vücûdumda kuvvet hissettim. Ve baʻdehu teemmül edip nefsime dedim ki: “Ey nefis! Namâzı kâimen kılamadığın hâlde gazâ gibi müşkil bir işte senin ne zevkin vardır? Husûsiyle netîcesi mevttir. Hâlbuki sen ölümden istikrâh edersin; bu ilkâda mutlakâ senin bir hîlen vardır. Eğer hîleni îzâh etmezsen seni azîm bir mücâhede altına vazʻ ederim.” Nefis dedi ki: “Vaktâki sen gazâya hâzır olup müsellah olarak halk huzûruna çıkarsın. Herkes beni parmakla gösterip derler ki: Bakınız şu Fudayl’a! Bu sinn ü sâlinde gayret-i dîniyye sevkiyle harbe gidiyor, halkın bu tahsîninden son derece mahzûz olurum. Gerçi ondan sonra ölüm gelir ammâ ben senin elinde her gün ölmekteyim, bir kere ölürüm ve öldükten sonra da nâmım dillerde destân olur.” Hz. Fudayl buyurur ki: “Nefis, bu ilkââtıyla benim ihlâsımı kökünden koparmak ve beni dînden tecrîd etmek istediğini anladım. Ve gazâdan vazgeçtim.”&#10024;

Nitekim Tezkiretü’l-Evliyâ’da yazılıdır ki evliyâullahtan Fudayl İbn Iyâz hazretleri zamanında gaziler harbe hazır olurlar. Cenâb-ı Fudayl çok yaşlı olduğu için namazın farzlarını oturarak kılarken nefsi ona hitaben, “Ey Fudayl! Müminler savaşa hazır oldular. Sen niçin kalkıp bu farzı eda etmezsin?” der. Hz. Fudayl buyurur ki: Bu nefsî telkin üzerine vücudumda kuvvet hissettim. Ve ondan sonra düşünüp nefsime dedim ki: “Ey nefis! Namazı ayakta kılamadığın halde savaş gibi zor bir işte senin ne zevkin vardır? Özellikle neticesi ölümdür. Halbuki sen ölümden tiksinirsin; bu telkinde mutlaka senin bir hilen vardır. Eğer hilenî açıklamazsan seni büyük bir mücâhede altına sokarım.” Nefis dedi ki: “Ne zaman ki sen savaşa hazır olup silahlı olarak halk huzuruna çıkarsın. Herkes beni parmakla gösterip derler ki: Bakınız şu Fudayl’a! Bu yaşta din gayreti sevkiyle harbe gidiyor, halkın bu övgüsünden son derece hoşnut olurum. Gerçi ondan sonra ölüm gelir ama ben senin elinde her gün ölmekteyim, bir kere ölürüm ve öldükten sonra da adım dillerde destan olur.” Hz. Fudayl buyurur ki: “Nefis, bu telkinleriyle benim ihlasımı kökünden koparmak ve beni dinden soyutlamak istediğini anladım. Ve savaştan vazgeçtim.”

Havâtır hakkında menâkıb-ı evliyâda bu gibi misâller pek çoktur. Yekdiğerinden tefrîk için pek ziyâde dikkat ve fetânet lâzımdır. Şu kadar ki bu havâtırı yekdiğerinden tefrîk için muhakkıkîn baʻzı alâmetler zikr etmişlerdir:&#10024;

Evliya menkıbelerinde, düşünceler hakkında bu gibi örnekler pek çoktur. Bunları birbirinden ayırmak için çok fazla dikkat ve zekâ gereklidir. Ancak bu düşünceleri birbirinden ayırmak için araştırmacılar bazı işaretler zikretmişlerdir:

Havâtır-ı Rabbânî veyâ Hakkânî hayra teşvîk husûsunda kaviyyen vârid olur. Ve havâtır-ı nefsânî dahi şerre teşvîk husûsunda kaviyyen vârid olur. Ve havâtır-ı melekî hayra teşvîk husûsunda zaîfen vârid olur. Ve havâtır-ı şeytânî şerre teşvîk husûsunda kezâ zaîfen vârid olur.&#10024;

Rabbânî veya Hakkânî hatıralar, hayra teşvik etme hususunda kuvvetli bir şekilde gelir. Nefsânî hatıralar da şerre teşvik etme hususunda kuvvetli bir şekilde gelir. Melekî hatıralar hayra teşvik etme hususunda zayıf bir şekilde gelir. Şeytanî hatıralar ise şerre teşvik etme hususunda aynı şekilde zayıf bir şekilde gelir.

Hz. Şeyh (radiyallahu anh) buyururlar ki: Bu havâtırın mekânetini ve merâtibini, ey halîfe-i insânî sana îzâh eyledim. Ve eğer senin kâtibin yaʻnî nefs-i nâtıkan o havâtırın mâhiyetlerini tefrîk ve temyîz husûsunda a‘ref-i nâsdan ise ve bu üç hâtıra yaʻnî melekî, nefsânî, şeytânî havâtır onun taht-ı teshîrinde ise ve Hakk Teâlâ senin nefs-i nâtıkanı, esrâr-ı ilâhiyyesini kabûle ehil ve emîn ittihâz edip, yukarıda îzâh olunduğu üzere ilm-i ihâtî ve makâm bahş etmiş ise, o kâtibin kadrini bil!&#10024;

Hz. Şeyh (Allah ondan razı olsun) buyurur ki: Ey insânî halife, bu düşüncelerin yerini ve derecelerini sana açıkladım. Ve eğer senin kâtibin, yani konuşan nefsin, o düşüncelerin mahiyetlerini ayırma ve ayırt etme hususunda insanların en bileni ise ve bu üç düşünce, yani meleki, nefsani, şeytani düşünceler onun kontrolü altında ise ve Yüce Allah senin konuşan nefsini, ilahi sırları kabul etmeye ehil ve emin kılmış, yukarıda açıklandığı üzere kuşatıcı ilim ve makam bahşetmiş ise, o kâtibin değerini bil!

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) yukarıda dört nevʻi hâtıra beyân buyurduğu hâlde üçünün taht-ı teshîrde olabileceğine îmâ buyurmuşlardır. Zîrâ hâtıra-i Rabbânî halîfe-i insânînin taht-ı tasarruf ve teshîrinde değildir. Ve bu havâtır ona kendisinin kayyûmu olan hüviyyetinden vârid olur. Ve onun hüviyyeti Hakk olup mutasarrıf-ı hakîkîdir. Fakat melek ve nefis ve şeytân mutasarrıf-ı izâfî ve mecâzî olduklarından kurb-i ferâiz makâmında bulunan zevâtın taht-ı teshîrinde bulunurlar.&#10024;

Şeyh-i Ekber (Allah ondan razı olsun) yukarıda dört çeşit hâtıra (kalbe gelen düşünce) açıkladığı hâlde, üçünün kontrol altına alınabileceğine işaret etmiştir. Çünkü Rabbânî hâtıra (Allah'tan gelen düşünce), insânî halifenin (insanın) tasarrufu ve kontrolü altında değildir. Ve bu hâtıralar ona, kendisinin kayyımı (işlerini gören, ayakta tutan) olan hüviyetinden (kimliğinden) gelir. Ve onun hüviyeti Hak olup, hakiki mutasarrıftır (gerçek tasarruf edendir). Fakat melek, nefis ve şeytan izafî (bağıntılı) ve mecazî (gerçek olmayan) mutasarrıf olduklarından, kurb-i ferâiz makamında (farz ibadetlerle Allah'a yakınlaşma derecesinde) bulunan kişilerin kontrolü altında bulunurlar.

İmdi nefs-i nâtıkanın mertebesine ve derecesine riâyet edip onu tenzîl ve tezlîl etme! Zîrâ bu zikr olunan tevkî‘ât sana bu kâtibin yediyle vârid olur. Ve onun emri vârid olunca, reddi mümkün değildir. Ve kadîmen mülûk ve rüesâ-yı hükûmet aleyhine onların mücâlisi ve musâhibleri gelmedi. Ve onların hâli bozulmadı. Ancak onların bisâtından geldi. Ve bozuldu ve mülûkun bisâtı etrâf-ı memleketlerine idâre-i umûr için gönderdikleri me’mûrlardır. Bu me’mûrların leîm olması mücâlislerinin kendi aleyhlerine kıyâmına ve mülkün harâbisine sebeb oldu. Binâenaleyh sen kendine bisât-ı kerîm araştırıp intihâb et! Ve o bisâttan dost ile düşman arasını temyîz eyle! Zîrâ senin fiilin onunla berâberdir. Ve ihsân cümle hakkında mukayyed ve müseddiddir. Yaʻnî fiilin ihsân olursa sen bu ihsân sebebiyle bağlar ve doğru yola sevk etmiş olursun. Ve ihsân ve kerem, gizli adâveti giderir. Ve kalblerde olan kîni izâle eder. Ve tebʻanın kalbinde meveddet ve muhabbet semeresi bitirir ve senin lehinde onlar da bir gayret peydâ eyler. Vallahu’l-muvaffık!&#10024;

Şimdi, konuşan nefsin mertebesine ve derecesine riayet et ve onu alçaltma, hor görme! Çünkü bu zikredilen yazılı emirler sana bu kâtibin eliyle gelir. Ve onun emri geldiğinde, geri çevrilmesi mümkün değildir. Ve eskiden krallar ve hükümet başkanları aleyhine, onların meclis üyeleri ve sohbet arkadaşları gelmedi. Ve onların durumu bozulmadı. Ancak onların maiyetinden geldi. Ve bozuldu ve kralların maiyeti, memleketlerinin etrafına işleri idare etmek için gönderdikleri memurlardır. Bu memurların alçak olması, meclis üyelerinin kendi aleyhlerine ayaklanmasına ve ülkenin harap olmasına sebep oldu. Bu sebeple sen kendine kerem sahibi bir maiyet araştırıp seç! Ve o maiyetten dost ile düşman arasını ayırt et! Çünkü senin fiilin onunla beraberdir. Ve ihsan, herkes hakkında kayıtlı ve doğru yola sevk edicidir. Yani fiilin ihsan olursa, sen bu ihsan sebebiyle bağlar ve doğru yola sevk etmiş olursun. Ve ihsan ve kerem, gizli düşmanlığı giderir. Ve kalplerde olan kini ortadan kaldırır. Ve tebaanın kalbinde sevgi ve muhabbet meyvesi bitirir ve senin lehine onlar da bir gayret gösterir. Başarı Allah'tandır!

****

ONUNCU BÂB

ASHÂB-I CİBÂYÂT OLAN MÜSEDDİDLER VE ÂMİLLER BEYÂNINDADIR&#10024;

Vergi toplayan memurlar ve âmiller hakkındadır.

“Allah Teâlâ senin kuvvetini üzerinde hıfz eylesin! Ey seyyid-i kerîm, maʻlûmun olsun ki muhakkak Allah Teâlâ mevcûdâtın baʻzısını baʻzısı üzerine ref‘ etti. Ve onları reîs ve mer’ûs ve mâlik ve memlûk kıldı. Ve muhakkak Allah Teâlâ yevm-i kıyâmette, raiyyenin bâdiyesi ve hâdırası hakkında senden adl mutâlebe eder. Ve muhakkak Allah&#10024;

Yüce Allah senin kuvvetini üzerinde korusun! Ey yüce efendi, bilinmeli ki muhakkak Yüce Allah varlıkların bazısını bazısının üzerine yükseltti. Ve onları reis ve yönetilen, mâlik ve memlûk kıldı. Ve muhakkak Yüce Allah kıyamet gününde, kırsal ve şehirli halk hakkında senden adalet talep eder. Ve muhakkak Allah

ً Teâlâ senden onları sorar. Nitekim buyurur: ََصََ وَالْفؤَاد َ كُل أُولئِك َ كان َ عَنه مَسؤوال إِن َّ السَّم ع َ وَالْب (İsrâ, 17:36) Yaʻnî “Kulak ve göz ve kalbin her birinden sâhibinin ameli suâl olunur.” Ve&#10024;

Yüce Allah senden onları sorar. Nitekim buyurur: ََصََ وَالْفؤَاد َ كُل أُولئِك َ كان َ عَنه مَسؤوال إِن َّ السَّم ع َ وَالْب (İsrâ, 17:36) Yani “Kulak, göz ve kalbin her birinden sahibinin ameli sorulur.”

َ yine buyurur: يَوم َ تَشهَد عَليهِم ألْسِنَتهم وَأيدِيهِم وَأرجلُهم بِمَا كانوا يَعمَلُون (Nûr, 24:24) Yaʻnî “Bir gün gelir ki dilleri ve elleri ve ayakları, amel ettikleri şeyle onların üzerine şehâdet eder.” Ve hakâyıkı beyân ederek buyurur: ََّلَ جلُودكُم ََّلَ أبصَاركُم و كُنتم تَستَيَِ ون َ أن يَشهَد َ عَليكُم سَمعكُم ووَمَا (Fussilet, 41:22) Yaʻnî “Kulağınızın ve gözünüzün ve cülûdunuzun aleyhinize şehâdet etmesini setr eder olmadınız.” ve bunun emsâlî...&#10024;

Yine buyurur: "O gün dilleri, elleri ve ayakları, yapmış oldukları şeylerle aleyhlerine şahitlik edecektir." (Nûr, 24:24) Yani "Bir gün gelir ki dilleri, elleri ve ayakları, yaptıkları şeyle onların aleyhine şahitlik eder." Ve hakikatleri açıklayarak buyurur: "Kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin aleyhinize şahitlik etmesinden sakınmıyordunuz." (Fussilet, 41:22) Yani "Kulağınızın, gözünüzün ve derilerinizin aleyhinize şahitlik etmesini örtbas etmediniz." ve bunun benzerleri...

İmdi göz ve kulak ve dil ve el ve batn ve ferc ve ayak senin bâdiyen ehlinden âmillerin ve emînlerindir. Ve onlardan her biri iktisâb eylediği asnâf-ı mâldan bir sınıf üzerine reîs ve hâzindir. Ve onların reîsi ve imâmı hissdir ki bu havâssin kâffesi amelleriyle ona rücûʻ eder. Ve muhakkak hiss riyâseti ve memleketi ile sultân-ı hayâlin tahtında mer’ûsdur. Ve hayâl, sıhhat ve fesâddan kendisinde olan şey ile sultân-ı zikrin tahtında mer’ûsdur. Ve zikir, sultân-ı fikrin tahtında mer’ûsdur. Ve fikir, sultân-ı aklın tahtında mer’ûsdur. Ve akıl senin vezîrindir. Ve sen rûh-i kudsî taʻbîr olunan reîs-i imâmsın. Ey imâm-ı kerîm, sana evvelen lâyık olan nefsin ile eşyâya mübâşerete temekkünündür ki emri müttehid kılar.”&#10024;

Şimdi göz, kulak, dil, el, karın, cinsel organ ve ayak senin şehrinin halkından olan görevlilerin ve güvenilir adamlarındır. Ve onlardan her biri, kazandığı mal çeşitlerinden bir sınıf üzerine başkan ve hazinedardır. Ve onların başkanı ve imamı histir ki, bu duyuların hepsi amelleriyle ona döner. Ve muhakkak ki his, başkanlığı ve yönetimi ile hayal sultanının tahtı altında yönetilmektedir. Ve hayal, kendisinde bulunan sıhhat ve fesattan dolayı zikir sultanının tahtı altında yönetilmektedir. Ve zikir, fikir sultanının tahtı altında yönetilmektedir. Ve fikir, akıl sultanının tahtı altında yönetilmektedir. Ve akıl senin vezirindir. Ve sen, ruh-i kudsî olarak adlandırılan baş imamsın. Ey yüce imam, sana öncelikle layık olan, nefsinle eşyaya doğrudan yönelme gücündür ki, bu, emri birleştirir.

Bu onuncu bâb idâre-i memleket için lâzım olan nâzırların ve vâlîlerin ve onların aʻvânının beyânındadır.&#10024;

Bu onuncu bölüm, ülkenin yönetimi için gerekli olan nazırların ve valilerin ve onların yardımcılarının açıklanmasındadır.

Ey vücûd-i insânî memleketinin kerîm efendisi olan rûh, senin müstahlifin olan Allah Teâlâ sana bahş etmiş olduğu kuvveti ve sultânı senin üzerinde hıfz eylesin! Maʻlûmun olsun ki muhakkak Allah Teâlâ mevcûdâtın baʻzısını baʻzısı üzerine ref‘ etti ve mufazzal kıldı. Ve onları reîs ve mer’ûs ve mâlik ve memlûk, yaʻnî metbû‘ ve tâbiʻ sınıflarıyla mümtâz eyledi. Zîrâ vücûdat-ı izâfiyye âleminde mütekevvin olan her bir şey mezâhir-i esmâiyyeden birisidir. Ve esmâ-i ilâhiyye arasında tekâbül ve tefâzul vardır. Esmâdan baʻzıları, bazı isimlerin reîsi ve imâmı olup kendilerine tâbiʻ olan isimlerin metbû‘udur. Ve bu hakîkate işâreten Kur’ân-ı&#10024;

Ey insan vücudu memleketinin cömert efendisi olan ruh, senin halifen olan Yüce Allah sana bahşetmiş olduğu kuvveti ve saltanatı senin üzerinde korusun! Bilinmeli ki muhakkak Yüce Allah varlıkların bazısını bazısı üzerine yükseltti ve üstün kıldı. Ve onları reis ve yönetilen, mâlik ve memlûk, yani uyulan ve tabi olan sınıflarıyla farklılaştırdı. Çünkü izafî varlıklar âleminde oluşmuş olan her bir şey, ilahi isimlerin tecelli yerlerinden birisidir. Ve ilahi isimler arasında karşılık gelme ve üstünlük vardır. İsimlerden bazısı, bazı isimlerin reisi ve imamı olup kendilerine tabi olan isimlerin uyulanıdır. Ve bu hakikate işaretle Kur’an-ı

ْی Kerîm’de تِلْك َ الرسل فَضَّلْنَا بَعضَهم عَیل بَعض (Bakara, 2:253) ve َ عَیل بَعضقَد فَضَّلْنَا بَعض َ النَّبِيِّیوَل (İsrâ, 17:55) buyrulur. İşte bu esâsa tebean vücûd-i insânîdeki kuvâ ve aʻzâdan baʻzıları, baʻzılarına hâkimdir. Ve rûh onların cümlesinin reîsi ve imâmıdır. Ve onun raiyyesi ve tebʻası iki nevʻidir. Birisi bâdiye ve diğeri hâdıradır. Yukarıdaki şerhlerde îzâh olunduğu üzere bâdiye, havâss-i zâhire ile aʻzâ ve cevârihdir. Ve hâdıra kuvâ-yı bâtınedir.&#10024;

Kerîm'de "İşte o peygamberlerden bazısını bazısına üstün kıldık." (Bakara, 2:253) ve "Gerçekten peygamberlerin bazısını bazısına üstün kıldık." (İsrâ, 17:55) buyrulur. İşte bu esasa uyarak insan vücudundaki kuvvetlerden ve organlardan bazıları, bazılarına hâkimdir. Ve ruh, onların hepsinin reisi ve imamıdır. Ve onun tebaası ve bağlıları iki çeşittir. Birisi "bâdiye" (dışa dönük, bedensel) ve diğeri "hâdıra" (içe dönük, ruhsal)dır. Yukarıdaki açıklamalarda izah edildiği üzere bâdiye, dış duyular ile organlar ve uzuvlardır. Ve hâdıra, içsel kuvvetlerdir.

İmdi ey rûh, muhakkak Allah Teâlâ yevm-i kıyâmette bu her iki kısım tebʻa hakkında senden âdalet mutâlebe eder. Ve onlardan senin tasarrufun ile zuhûr eden aʻmâl ve efʻâli birer birer senden sorar. Ve mevtın-ı kıyâmet mevtın-ı dünyâya makıys olmayıp, her şeyin hakîkati inkişâf eden bir mevtındır ve o mevtında a‘râzdan ibâret olan aʻmâl kendilerine münâsib olan sûretler ile zâhir olur. Ve yevm-i hesâbda suâl bir tecellî-i umûmî-i ilâhî ile vâkiʻ olup, her nefis kendi amellerini ızhâr ederek kendisinin lehinde veyâ aleyhinde şehâdet eder. Ve bu tecellî-i umûmî netîcesinde herkes hesâbını verir. Zîrâ Allah Teâlâ hazretleri serîʻü’l-hesâbdır. Ve&#10024;

Şimdi ey ruh, muhakkak Yüce Allah kıyamet gününde bu her iki kısım tebaa hakkında senden adalet talep eder. Ve onlardan senin tasarrufun ile ortaya çıkan amelleri ve fiilleri tek tek senden sorar. Ve kıyamet yeri dünya yerine kıyaslanamaz, her şeyin hakikatinin ortaya çıktığı bir yerdir ve o yerde arazlardan ibaret olan ameller kendilerine uygun olan suretler ile görünür. Ve hesap gününde sorgu, genel bir ilahi tecelli ile gerçekleşir, her nefis kendi amellerini ortaya koyarak kendisinin lehinde veya aleyhinde şahitlik eder. Ve bu genel tecelli sonucunda herkes hesabını verir. Çünkü Yüce Allah hesabı çabuk görendir.

... ََََص bunun delîli âtîdeki âyet-i kerîmelerdir. إِن َّ السَّمع َ وَالْب (İsrâ, 17:36) ve يَوم َ تَشهَد عَليهِم ألْسِنَتهم&#10024;

... Bunun delili aşağıdaki ayet-i kerimelerdir: "Şüphesiz kulak, göz ve kalp..." (İsrâ, 17:36) ve "O gün dilleri onlara şahitlik edecektir..."

َََّل وَأيدِيهِم (Nûr, 24:24) ve عكُم وكُنتم تَستَيَِ ون َ أن يَشهَد َ عَليكُم سَموَمَا (Fussilet, 41:22) ve bunun emsâli diğer âyât-ı Kur’âniyye’de vardır.&#10024;

"O gün dilleri, elleri ve ayakları, yapmış olduklarına dair aleyhlerine şahitlik edecektir." (Nûr, 24:24) ve "Siz, kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin aleyhinize şahitlik etmesinden sakınmıyordunuz." (Fussilet, 41:22) ve bunun benzeri diğer Kur'an ayetlerinde vardır.

İmdi göz ve kulak ve dil ve burun ve el gibi havâss-i zâhire ve batn ve ferc ve ayak gibi aʻzâ ve cevârih senin bâdiyen ehlinden bulunan âmillerin ve emînlerindir. Ve efʻâl ve aʻmâlin, hükûmet-i zâhirede beytü’l-mâla cem‘ edilen vergiler mesâbesindedir ki onları bu havâss ve aʻzâ cibâyet ederler. Ve hazîneye cem‘ eylerler. Ve bunlardan her biri iktisâb eylediği asnâf-ı mâldan yaʻnî mâl mesâbesinde olan asnâf-ı aʻmâlden bir sınıf üzerine reîs ve hazînedâr olmak üzere taʻyîn edilmiştir. Ve bunların cümlesinin reîsi ve imâmı “hiss-i müşterek”tir. Ve hiss-i müşterek, havâs-ı zâhirenin âhiri ve havâss-i bâtınenin evvelidir. Ve kuvâ-yı zâhire ve bâtınenin fasl-ı müşterekidir. Binâenaleyh havâss-i zâhirenin kâffesi amelleriyle ona rücûʻ eder. Ve cümlesinin amelleri onda toplanır. Ve bu hiss-i müşterek, riyâseti ve memleketi yaʻnî reîsi bulunduğu havâss-i zâhire ile tebʻası ile berâber “sultân-ı hayâl”in tahtında mer’ûsdur. Yaʻnî sultân-ı hayâle tâbiʻdir. Zîrâ “hayâl”in vazîfesi havâss-i zâhire ile bilinen şeylerin sûretlerini ve misâllerini zabt etmektir. Meselâ gözler bir şahsı veyâ bir şehri görür, evvelen hiss-i müşterekte cem‘ olur. Ve hiss-i müşterek onları kendi metbû‘u olan hazîne-i hayâle îsâl eder. Ve o şahıs veyâ şehir gözden gâib olsa insân onu tekrâr göz ile görmeye muhtâc olmaksızın, onu hazîne-i hayâlde dilediği vakit, müşâhede eder. Ve hayâl, sahîh ve fâsid olarak kendisinden toplanan şeyler ile sultân-ı zikrin tahtında mer’ûsdur. Yaʻnî “kuvve-i hâfızâ”ya tâbiʻdir. Ve kuvve-i hâfızanın vazîfesi havâss-i zâhire ve bâtıneden sahîh ve fâsid olarak gelen her maʻnâyı zabt eder. Ve kuvve-i hâfıza sultân-ı fikrin tahtında mer’ûsdur. Yaʻnî ona tâbiʻdir. Ve “kuvvei fikriyye”nin vazîfesi havâss-i zâhire ve bâtıneden kuvve-i hâfızaya vâsıl olan şeyleri müşâhede etmektir. Ve onların suver ve maânîlerinde terkîb ve tahlîl ile tasarruf eylemektir. Ve fikir, “sultân-ı akl"ın tahtında mer’ûsdur. Yaʻnî kuvve-i fikriyye sultân-ı akla tâbiʻdir. Binâenaleyh kuvve-i hâfızada gördüğü şeylerin sahîh ve fâsidini aklın tasarrufu vâsıtasıyla tefrîk ve temyîz eder.&#10024;

Şimdi, göz, kulak, dil, burun ve el gibi dış duyular ile karın, cinsel organ ve ayak gibi organlar ve uzuvlar, senin ülkenin halkından olan görevlilerin ve güvenilir kişilerindir. Ve fiillerin ve amellerin, görünen yönetimde devlet hazinesine toplanan vergiler gibidir ki, onları bu duyular ve organlar toplar. Ve hazineye biriktirirler. Ve bunlardan her biri, kazandığı mal çeşitlerinden, yani mal hükmünde olan amel çeşitlerinden bir sınıf üzerine başkan ve hazinedar olmak üzere atanmıştır. Ve bunların hepsinin başkanı ve imamı "hiss-i müşterek"tir (ortak duyu). Ve hiss-i müşterek, dış duyuların sonu ve iç duyuların başlangıcıdır. Ve dış ve iç kuvvetlerin ortak ayrım noktasıdır. Bu sebeple, dış duyuların hepsi amelleriyle ona döner. Ve hepsinin amelleri onda toplanır. Ve bu hiss-i müşterek, başkanlığı ve ülkesi, yani başkanı olduğu dış duyular ve tebaası ile beraber "hayal sultanı"nın hükmü altındadır. Yani hayal sultanına bağlıdır. Çünkü "hayal"in görevi, dış duyularla bilinen şeylerin şekillerini ve misallerini zapt etmektir. Örneğin, gözler bir kişiyi veya bir şehri görür, öncelikle hiss-i müşterekte toplanır. Ve hiss-i müşterek onları kendi bağlı olduğu hayal hazinesine ulaştırır. Ve o kişi veya şehir gözden kaybolsa, insan onu tekrar göz ile görmeye ihtiyaç duymaksızın, onu hayal hazinesinde dilediği vakit, müşahede eder. Ve hayal, doğru ve yanlış olarak kendisinden toplanan şeyler ile zikir sultanının hükmü altındadır. Yani "kuvve-i hâfızâ"ya (hafıza gücüne) bağlıdır. Ve kuvve-i hâfızanın görevi, dış ve iç duyulardan doğru ve yanlış olarak gelen her manayı zapt etmektir. Ve kuvve-i hâfıza fikir sultanının hükmü altındadır. Yani ona bağlıdır. Ve "kuvve-i fikriyye"nin (düşünme gücünün) görevi, dış ve iç duyulardan kuvve-i hâfızaya ulaşan şeyleri müşahede etmektir. Ve onların şekillerinde ve manalarında terkip ve tahlil ile tasarruf etmektir. Ve fikir, "akıl sultanı"nın hükmü altındadır. Yani kuvve-i fikriyye akıl sultanına bağlıdır. Bu sebeple, kuvve-i hâfızada gördüğü şeylerin doğru ve yanlışını aklın tasarrufu vasıtasıyla ayırır ve temyiz eder.

İmdi eğer kuvve-i fikriyye akla tâbiʻ olursa ona “zâkire-i mütefekkire” ve eğer kuvvei vâhimeye tâbiʻ olursa ona “mütehayyile” derler. Velhâsıl “kuvve-i hâfıza” kitâba benzer ve “kuvve-i zâkire-i mütefekkire” o kitâbın kâri’idir. Ve “kuvve-i hayâl” kâtibdir. Ve “kuvve-i vâhime” âfâktaki şeytânın nazîri olup bu işi karıştırır ve ıdlâl eder. Ve “hiss-i müşterek” her tarafdan akıp gelen nehirleri ve ırmakları birleştiren denize benzer.&#10024;

Şimdi, eğer düşünme kuvveti akla tâbi olursa ona "düşünen hatırlayıcı" ve eğer vehim kuvvetine tâbi olursa ona "hayal eden" derler. Sözün özü, "hafıza kuvveti" kitaba benzer ve "düşünen hatırlayıcı kuvvet" o kitabın okuyucusudur. Ve "hayal kuvveti" kâtiptir. Ve "vehmetme kuvveti" dış âlemdeki şeytanın benzeri olup bu işi karıştırır ve saptırır. Ve "ortak duyu" her taraftan akıp gelen nehirleri ve ırmakları birleştiren denize benzer.

İmdi ey rûh, akıl senin vezîrindir. Ve sen vücûd-i insânîde rûh-i kudsî taʻbîr olunan reîs ve imâmsın. Ey imâm-ı kerîm olan rûh, sana memleket-i insâniyyenin idâresi husûsunda evvelen lâyık olan şey, eşyâya ve umûra nefsin ile yaʻnî bizzât mübâşereten temekkünündür ki bu hâl idâre emrini müttehid kılar. Zîrâ halîfe, müstahlifin aynıdır. Ve senin müstahlifin olan Hakk Teâlâ hazretlerinin eşyâya olan tecellîsinde tefâvüt yoktur. Meşhûd olan tefâvüt eşyânın&#10024;

Şimdi ey ruh, akıl senin vezirindir. Ve sen insan vücudunda ruh-i kudsî (kutsal ruh) olarak adlandırılan reis ve imamsın. Ey kerem sahibi imam olan ruh, sana insanlık memleketinin idaresi hususunda öncelikle layık olan şey, eşyaya ve işlere nefsinle yani bizzat doğrudan yerleşmendir ki bu hal idare emrini birleştirir. Çünkü halife, halife tayin edenin aynısıdır. Ve senin halife tayin edenin olan Yüce Allah hazretlerinin eşyaya olan tecellisinde (yansımasında) farklılık yoktur. Görünen farklılık eşyanın

ی istiʻdâdât-ı muhtelifelerinden münbaisdir. Nitekim خَلْق ِ الرَّحمَن ِ مِن تَفَاوتٍ مَّا تَرَى ف (Mülk, 67:3)&#10024;

Bu, çeşitli yatkınlıklardan kaynaklanır. Nitekim "Rahman'ın yaratmasında bir düzensizlik görmezsin." (Mülk, 67:3)

ِي buyrulur. Ve ihtilâf-ı istiʻdâda âid tafsîlât dahi yukarıdaki şerhlerde geçti.&#10024;

İmdi, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, bütün mertebelerde, ezelen ve ebeden, değişmesi imkânsız olan bir zâtî gereklilik ile münezzeh ve arınmış olduğu için, zâtî haller, oluşlar ve bağıntılar itibarıyla da değişmesi imkânsızdır. Binâenaleyh, sabit hakikatler, değişmesi imkânsız olan zâtî gereklilikleri sebebiyle, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olarak, ezelen ve ebeden, değişmesi imkânsızdır. Bu sebeple, sabit hakikatlerin dış âlemde ortaya çıkışları, onların zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği şekilde, an be an, çeşitli zamanlarda, oluş ve bozuluş âleminde, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkışlarıdır. Bu sebeple, sabit hakikatlerin dış âlemde ortaya çıkışları, onların zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği şekilde, an be an, çeşitli zamanlarda, oluş ve bozuluş âleminde, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkışlarıdır. Bu sebeple, sabit hakikatlerin dış âlemde ortaya çıkışları, onların zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği şekilde, an be an, çeşitli zamanlarda, oluş ve bozuluş âleminde, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkışlarıdır. Bu sebeple, sabit hakikatlerin dış âlemde ortaya çıkışları, onların zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği şekilde, an be an, çeşitli zamanlarda, oluş ve bozuluş âleminde, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkışlarıdır. Bu sebeple, sabit hakikatlerin dış âlemde ortaya çıkışları, onların zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği şekilde, an be an, çeşitli zamanlarda, oluş ve bozuluş âleminde, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkışlarıdır. Bu sebeple, sabit hakikatlerin dış âlemde ortaya çıkışları, onların zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği şekilde, an be an, çeşitli zamanlarda, oluş ve bozuluş âleminde, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkışlarıdır. Bu sebeple, sabit hakikatlerin dış âlemde ortaya çıkışları, onların zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği şekilde, an be an, çeşitli zamanlarda, oluş ve bozuluş âleminde, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkışlarıdır. Bu sebeple, sabit hakikatlerin dış âlemde ortaya çıkışları, onların zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği şekilde, an be an, çeşitli zamanlarda, oluş ve bozuluş âleminde, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkışlarıdır. Bu sebeple, sabit hakikatlerin dış âlemde ortaya çıkışları, onların zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği şekilde, an be an, çeşitli zamanlarda, oluş ve bozuluş âleminde, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkışlarıdır. Bu sebeple, sabit hakikatlerin dış âlemde ortaya çıkışları, onların zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği şekilde, an be an, çeşitli zamanlarda, oluş ve bozuluş âleminde, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkışlarıdır. Bu sebeple, sabit hakikatlerin dış âlemde ortaya çıkışları, onların zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği şekilde, an be an, çeşitli zamanlarda, oluş ve bozuluş âleminde, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin, kendilerine ait haller ve oluşlar ile ortaya çıkar. Bu durum, Hak Teâlâ'nın

İmdi senin hâdırana ve bâdiyene olan tecelliyât-ı zâtıyyen dahi böyle olmalıdır.&#10024;

Şimdi senin hazırda olan ve uzakta olan varlığına yönelik zâta ait tecellilerin de böyle olması gerekir.

“İmdi aklı kavî olan emîn mu‘temede nazar et ki bu cibâyâtı raiyyenin ellerinden tarîk-i adl ve siyâset üzere istihrâca nezâret eder. Zîrâ beyt-i mâl olmaksızın senin için bekâ ve elbette senin için ondan gınâ yoktur. Ve sen onların kâffesini mutâlibsin. Raiyye senden rıfk ve hüsn-i muâşeret ister. Ve seni istihlâf eden dahi senden imtisâl-i emr ve meşiyyet-i adl ister. Bu iki makâmda müteyakkız ol! Ve ancak o şeye ârif ve ona harîs olan bir müseddidi ve âmili taʻyîn et! Zîrâ emr-i vâhidde kesret, fesâdı müeddî olur. Zîrâ eğer sen birden çok taʻyîn edersen her biri senin indinde sâhibi üzerinde câh ve zuhûr taleb eder; binâenaleyh gayret gösterirler. Hâlbuki raiyyet zaîfdir. Ekserîya tahammül edemeyecekleri şeyi onların üzerine tahmîl ederler. İmdi bu onların katî‘atlerine ve helâklerine bir sebeb olur. Binâenaleyh bu nazarın ifsâd ettiği şey, ıslâh ettiği şeyden daha çoktur. Ve Aleyhi’s-Selâm buyurdu: “Münbet, ne arzı sürebilir ve ne de hayvân bırakır.” Ve yine buyurdu: “Kim ki bu dîni takviye etti, dîn ona gâlib oldu.” Ve seni istihlâf eden, “Elini boynuna bağlanmış kılma yaʻnî imsâk etme ve bast-ı küllî ile bast etme, yaʻnî elini pek açık tutup, isrâf etme!” (İsrâ, 17:29) buyurdu.&#10024;

Şimdi, aklı güçlü olan güvenilir bir yöneticiye bak ki, o, bu vergileri halkın ellerinden adalet ve siyaset yoluyla toplamaya nezaret eder. Çünkü devlet hazinesi olmaksızın senin için kalıcılık yoktur ve elbette ondan senin için zenginlik yoktur. Ve sen onların hepsinden sorumlusun. Halk senden yumuşaklık ve iyi geçim ister. Ve seni halife kılan da senden emre uyma ve adil bir yönetim ister. Bu iki makamda uyanık ol! Ve ancak o şeyi bilen ve ona düşkün olan doğru bir yönetici ve görevli tayin et! Çünkü tek bir işte çokluk, fesada yol açar. Çünkü eğer sen birden çok görevli tayin edersen, her biri senin katında diğer görevli üzerinde mevki ve görünürlük talep eder; bu sebeple gayret gösterirler. Hâlbuki halk zayıftır. Çoğunlukla tahammül edemeyecekleri şeyi onların üzerine yüklerler. Şimdi bu onların yok olmalarına ve helak olmalarına bir sebep olur. Bu sebeple bu bakışın bozduğu şey, düzelttiği şeyden daha çoktur. Ve Aleyhi’s-Selâm buyurdu: “Münbet, ne arzı sürebilir ve ne de hayvan bırakır.” Ve yine buyurdu: “Kim ki bu dini takviye etti, din ona galip oldu.” Ve seni halife kılan, “Elini boynuna bağlanmış kılma yani cimrilik etme ve tamamen açma, yani elini pek açık tutup, israf etme!” (İsrâ, 17:29) buyurdu.

İmdi sâim ol ve iftâr et ve kıyâm et ve uyu! Ve ben senin için bir müseddid intihâb ettim ki seninle berâber olan herhangi bir hayrı elbette i‘dâm etmezsin. Ve onunla berâber meşy eden onun rufekâsı hakkında ona nazar edersin.&#10024;

Şimdi oruç tut ve iftar et ve ayakta dur ve uyu! Ve ben senin için bir müseddid (doğru yolu gösteren) seçtim ki, seninle beraber olan herhangi bir hayrı elbette yok etmezsin. Ve onunla beraber yürüyen arkadaşları hakkında ona bakarsın.

İmdi onu rufekâsıyla bu cibâyâta gönder. Sen onun sîretini beğenirsin. Ve bâsiretine şükr edersin. Âgâh ol ki o ilimdir. Ve onun rufekâsı sebât ve iktisâd ve hazm ve rıfktır. Zîrâ o senin medînene rufekâsıyla dâhil olduğu vakit mîzân-ı adli ve hüsn-i siyâseti ikâme eder. Zîrâ o nâfizü’l-basîradır. Raiyyenin hubsünü ve mekâidini bilip kendisine vâcib olan şeyi alır. Ve maslahat ve tâkat mikdârınca teklîf eder. Ve tecâvüz etmez.&#10024;

Şimdi onu arkadaşlarıyla bu dağlara gönder. Sen onun davranışını beğenirsin ve basiretine şükredersin. Bil ki o ilimdir ve onun arkadaşları sebat, iktisat, hazım ve rıfktır. Çünkü o, senin şehrine arkadaşlarıyla girdiği zaman adalet terazisini ve güzel yönetimi ayakta tutar. Çünkü o, basireti keskin olandır. Halkın kötülüğünü ve hilelerini bilip kendisine gerekli olan şeyi alır ve maslahat ve güç miktarınca teklif eder ve aşırıya gitmez.

İmdi ona iʻtimâd edip, onu ashâb-ı harâcdan bulunan, zikr ettiğimiz rüesâ üzerine emîr yap! Binâenaleyh sen onun âkıbetine hamd edersin. İnşâallahu Teâlâ.”&#10024;

Şimdi ona güvenip, onu vergi verenlerden olan, zikrettiğimiz başkanlar üzerine emir yap! Bu sebeple sen onun akıbetine şükredersin. İnşallah.

Yaʻnî ey vücûd-i insânî memleketinde halîfe olan rûh, ahâlî-i memleketin olan kuvâ ve aʻzânın ellerinden vergileri adâlet ve siyâset dâiresinde toplayanlara nezâret etmek üzere aklı kavî olan emîn mu‘temede nazar et! Zîrâ vergilerin cem‘ olduğu beyt-i mâl olmaksızın mülkün için bekâ yoktur. Ve elbette sen ondan müstağnî değilsin. Ve sen o vergilerin cümlesini istersin. Ahâlîde senden rıfk ile muâmele ve hüsn-i muâşeret ister. Ve seni istihlâf eden Hakk Subhânehu ve Teâlâ hazretleri dahi emrine imtisâl ve infâz-ı adâlet ister. Bu iki makâmda yaʻnî ahâlînin talebi ile Hakk Teâlâ’nın talebi arasında müteyakkız ol! Ve iki tarafın matlûbunu is‘âf ve îfâ edememekten hazer eyle! Ve bir iş üzerine müdîr ve âmil taʻyîn edeceğin vakit, o işi bilir ve onu yoluyla işlemeye harîs ve heveskâr olan bir kimseyi taʻyîn et! Zîrâ emr-i vâhidde kesret fesâdı müeddî olur. Yaʻnî bir iş üzerine iki veyâ daha ziyâde müdîr ve mutasarrıf taʻyîn edersen o işin bozulmasına sebeb olur. Ve emr-i idâre muhtel olur. Çünkü sen bir işe birden çok kimse taʻyîn edersen her birisi sana karşı, o iş üzerinde teferrüd edip kendini göstermek ister ve fazla gayret gösterirler. Hâlbuki ahâlî zaîfdir. Ekserîyâ fazla gayret ibrâzıyla teveccüh kazanmak için, ahâlî-i zaîfenin tahammül edemeyecekleri birtakım teklîfâtı onların üzerine tahmîl ederler. Bu hâl onların senden katʻ-ı irtibâtlarına ve zuhûr edecek fetret ve teşevvüş-i idâre dahi izmihlâl ve helâklerine bir sebeb olur. Binâenaleyh bu, emr-i vâhid üzerine müteaddid müdîr ve mutasarrıf taʻyîni nazarı o işi ıslâhdan ziyâde ifsâd eder.&#10024;

Yani ey insan varlığı ülkesinde halife olan ruh, ülkenin halkı olan kuvvetlerin ve organların ellerinden vergileri adalet ve siyaset dairesinde toplayanlara nezaret etmek üzere aklı güçlü olan güvenilir ve itimat edilir kişiye bak! Çünkü vergilerin toplandığı beytü'l-mal olmaksızın mülkün için devamlılık yoktur. Ve elbette sen ondan müstağni değilsin. Ve sen o vergilerin hepsini istersin. Halk da senden yumuşak muamele ve iyi geçim ister. Ve seni halife kılan Yüce Allah hazretleri de emrine uyulmasını ve adaletin yerine getirilmesini ister. Bu iki makamda, yani halkın talebi ile Yüce Allah'ın talebi arasında uyanık ol! Ve iki tarafın isteğini yerine getirememekten sakın! Ve bir iş üzerine yönetici ve görevli atayacağın zaman, o işi bilen ve onu usulüne uygun işlemeye istekli ve hevesli olan bir kimseyi ata! Çünkü tek bir işte çokluk fesada yol açar. Yani bir iş üzerine iki veya daha fazla yönetici ve tasarruf sahibi atarsan, o işin bozulmasına sebep olur. Ve yönetim işi karışır. Çünkü sen bir işe birden çok kimse atarsan, her birisi sana karşı, o iş üzerinde tek başına hareket edip kendini göstermek ister ve fazla gayret gösterirler. Hâlbuki halk zayıftır. Çoğunlukla fazla gayret göstererek teveccüh kazanmak için, zayıf halkın tahammül edemeyecekleri birtakım yükümlülükleri onların üzerine yüklerler. Bu hal onların senden bağlarını koparmalarına ve ortaya çıkacak yönetimdeki karışıklık ve düzensizlik de onların yok olmasına ve helaklerine bir sebep olur. Bu sebeple, tek bir iş üzerine birden fazla yönetici ve tasarruf sahibi atamak, o işi ıslah etmekten ziyade bozar.

Ve (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz hazretleri bu teklîfât-ı müfritanın netâyic-i seyyiesini beyânen buyururlar: “Münbet yaʻnî rencber ne arzı sürebilir ve ne de bir hayvân bırakır yaʻnî bir hayvân besleyebilir.” Ve yine buyurdular: “Kim ki bu dîni takviye etti; dîn ona gâlib oldu.” Yaʻnî bu dînin esâsı ifrât ve tefrîtten ictinâb ve ikisinin arası olan i‘tidâle riayet husûslarını şiddetle iltizâm eyledi. Cemîʻ-i umûrunda i‘tidâl ona gâlib ve tabîat-ı sâniyye oldu. Ve seni istihlâf eden Hakk Subhânehu ve Teâlâ hazretleri dahi “Ne buhul ve imsâk et ve ne de isrâf derecesinde bezl et! Yaʻnî ikisinin arası olan hadd-i i‘tidâli ve sehâyı ihtiyâr eyle!” (İsrâ, 17:29) buyurdu. Böyle olunca ibâdette dahi ifrât ve tefrîtten ictinâb edip, sâim ol! Ve iftâr et, büsbütün açlıkla evkât-ı güzâr olup vücûdunu zaîf düşürme ve büsbütün ekl ve şürbe dalıp vücûdunu kesîf ve rûhâniyyetten ârî kılma! Geceleri kâim olmakla berâber vücûdun ihtiyâcı derecesinde de uyku uyu! Ve ben senin için bir müseddid ve bir müdîr intihâb ettim ki cemîʻ-i umûrunda seninle berâber olacak olan her bir hayrı onun hüsn-i idâresi sayesinde zâyi‘ ve fevt etmezsin. Ve onunla berâber yürüyen o müdîrin rufekâsı hakkında onun netâyic-i efʻâline nazar edersin. Binâenaleyh o müdîri rufekâsıyla berâber bu cibâyata yaʻnî beyt-i mâla girecek vergilerin tahsîline gönder. Sen îfâ-yı vazîfede onun sîretini beğenirsin ve basîretine teşekkür edersin. Âgâh ol ki o müseddid ve müdîr dediğimiz ilimdir. Ve onun rufekâsı dahi îfâ-yı vazîfede sebât ve iktisâd ve hazm ve teyakkuz ve rıfktır. Zîrâ o müdîr-i ilim senin medîne-yi vücûduna rufekâsıyla berâber dâhil olduğu vakit, mîzân-ı adlî ve hüsn-i siyâseti ikâme ve vazʻ eder. Çünkü çeşm-i basîreti tebʻanın ahvâline nüfûz eder. Onların fenâlıklarını ve hîlelerini bilip kendisince alınması vâcib olduğunu bildiği şeyi alır ve maslahatın iktizâsına ve tebʻanın tâkatine göre teklîfât icrâ eder. İ‘tidâli tecâvüz etmez.&#10024;

Ve Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, bu aşırı tekliflerin kötü sonuçlarını açıklayarak buyururlar: “Münbit, yani rençber, ne toprağı sürebilir ne de bir hayvan bırakır, yani bir hayvan besleyebilir.” Ve yine buyurdular: “Kim ki bu dini takviye etti; din ona galip oldu.” Yani bu dinin esası, aşırılıktan ve gevşeklikten kaçınma ve ikisinin arası olan itidale riayet hususlarını şiddetle benimsedi. Bütün işlerinde itidal ona galip ve ikinci bir tabiat oldu. Ve seni halife kılan Yüce Allah hazretleri de “Ne cimrilik et ne de israf derecesinde harca! Yani ikisinin arası olan itidal haddini ve cömertliği seç!” (İsra, 17:29) buyurdu. Böyle olunca ibadette dahi aşırılıktan ve gevşeklikten kaçınıp, oruç tut! Ve iftar et, büsbütün açlıkla vakitlerini geçirme ve vücudunu zayıf düşürme ve büsbütün yeme ve içmeye dalıp vücudunu kesif ve ruhanilikten arınmış kılma! Geceleri ayakta durmakla beraber vücudunun ihtiyacı derecesinde de uyku uyu! Ve ben senin için bir müseddid (doğru yola ileten) ve bir müdir (yönetici) seçtim ki bütün işlerinde seninle beraber olacak olan her bir hayrı onun güzel idaresi sayesinde zayi etmez ve kaçırmazsın. Ve onunla beraber yürüyen o müdirin arkadaşları hakkında onun fiillerinin sonuçlarına bakarsın. Bu sebeple o müdiri arkadaşlarıyla beraber bu cibayata, yani beytülmala girecek vergilerin tahsiline gönder. Sen vazifeyi yerine getirmede onun davranışını beğenirsin ve basiretine teşekkür edersin. Bilinmeli ki o müseddid ve müdir dediğimiz ilimdir. Ve onun arkadaşları da vazifeyi yerine getirmede sebat ve iktisat ve hazım (olgunluk) ve teyakkuz (uyanıklık) ve rıfktır (yumuşaklıktır). Çünkü o ilim müdiri senin vücut şehrine arkadaşlarıyla beraber dahil olduğu vakit, adalet terazisini ve güzel siyaseti kurar ve yerleştirir. Çünkü basiret gözü tebaanın hallerine nüfuz eder. Onların fenalıklarını ve hilelerini bilip kendisince alınması vacip olduğunu bildiği şeyi alır ve maslahatın gerekliliğine ve tebaanın gücüne göre teklifler icra eder. İtidali aşmaz.

İmdi o müseddide iʻtimâd edip onu yukarıda reîs ve mer’ûs bahsinde zikr ettiğimiz rüesâ üzerine emîr yap! Sen onu bunlar üzerine emîr nasb edersen, onun îfâ ettiği vazâifin âkıbetine hamd edersin. İnşâallahu Teâlâ.&#10024;

Şimdi o doğru yolda olana güvenip onu, yukarıda reis ve idare edilen bahsinde zikrettiğimiz reisler üzerine emir yap! Sen onu bunların üzerine emir atarsan, onun yerine getirdiği görevlerin sonucuna hamd edersin. İnşallah.

****

- ON BİRİNCİ BÂB CİBÂYATIN HAZRET-İ İLAHİYYEYE REF‘İ VE İMÂM-I KUDSÎNİN ONLARA VUKÛFU VE ONLARI MELİKÜ’L-HAKK SUBHÂNEHU HAZRETLERİ’NE REF‘İ&#10024;

ON BİRİNCİ BÖLÜM: CİBÂYATIN (toplanan vergilerin) İLAHÎ HUZURA SUNULMASI VE KUTSAL İMAMIN ONLARI BİLMESİ VE ONLARI HAK MELİK OLAN YÜCE ALLAH'A SUNMASI

BEYÂNINDADIR

“Ey seyyid-i kerîm, maʻlûmun olsun ki: “İʻlâm-ı ta‘lîm değil, iʻlâm-ı tenbîhdir.” Muhakkak Allah Teâlâ, melikü’l-emlâktir ve Rabbü’l-erbâbdır ve seyyidü’l-sâdâttır. Ve küll ise vücûduyla berâber ademdir. Zîrâ ale’l-ıtlâk mevcûd olan ancak O’dur. Onun vücûduna bidâyet ve bekâsına da nihâyet yoktur. Onun hakkında, ilminde zâhir ve bâtın yoktur. Belki eşyânın kâffesi kadîmi ve hâdisi, evveli ve âhiri ve esfeli ve a‘lâsı ancak onunla zâhir oldu. Ve ancak ondan ona rücûʻ etti ve ondan çıkan bir şey ancak ona çıktı.&#10024;

Ey yüce efendi, bilinmeli ki: "Bilgi vermek öğretmek değil, uyarmaktır." Şüphesiz Yüce Allah, mülklerin sahibidir ve rablerin Rabbi'dir ve efendilerin efendisidir. Ve her şey, varlığıyla birlikte yokluktur. Çünkü mutlak olarak var olan ancak O'dur. O'nun varlığının başlangıcı ve bekasının da sonu yoktur. O'nun hakkında, ilminde görünen ve görünmeyen yoktur. Aksine, eşyanın hepsi, eskisi ve yenisi, evveli ve ahiri ve aşağısı ve yukarısı ancak O'nunla ortaya çıktı. Ve ancak O'ndan O'na döndü ve O'ndan çıkan bir şey ancak O'na çıktı.

İmdi Hakk Subhânehu senin bütün ahvâline, hafîsine ve celîsine, hepsine muttaliʻdir. Senden kerîh gördüğü bir şeye muttaliʻ olmasın; ve seni nehy ettiği cihette bulmasın ve seni emri cihetinde fakd eylemesin. Sen ise semi‘ ve mutî‘sin.”&#10024;

Şimdi Yüce Allah senin bütün hallerine, gizli ve açık olan her şeyine vâkıftır. Senden hoşlanmadığı bir şeye vâkıf olmasın; seni yasakladığı yönde bulmasın ve seni emrettiği yönde kaybetmesin. Sen ise işiten ve itaat edensin.

Ey seyyid-i kerîm olan rûh, bu bahse maʻlûmun olsun ki diye başlamam, sana bilmediğin şeyi öğretmek için değil, belki bildiğin ve fakat cisme mukârenetinden dolayı unuttuğun şeyi hâtırına getirmek içindir. Zîrâ sen aslın olan Hakk Subhânehu ve Teâlâ hazretlerini ârifsin. Nitekim Mesnevî-i Şerîf’de Cenâb-ı Mevlânâ (radiyallahu anh) buyururlar:&#10024;

Ey yüce ruh, bu bahse "bilinmeli ki" diye başlamam, sana bilmediğin şeyi öğretmek için değil, aksine bildiğin ve fakat bedene yakınlığından dolayı unuttuğun şeyi hatırlatmak içindir. Çünkü sen aslın olan Yüce Allah hazretlerini bilirsin. Nasıl ki Mesnevî-i Şerîf'te Mevlânâ (radiyallahu anh) buyururlar:

اە نیست ** در دماغش جز غم هللا نیستگتن آ جامه از تن جان ز&#10024;

Ma'lûm olsun ki, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, bütün noksan sıfatlardan münezzeh ve bütün kemâl sıfatlarla muttasıf olduğu için, zâtında ve sıfatlarında mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olup, ezelen ve ebeden bir ve aynıdır. Binâenaleyh, zât-ı ulûhiyyet, şuûnât-ı zâtiyyesinde de mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olup, ezelen ve ebeden bir ve aynıdır. Şuûnât-ı zâtiyye ise, a'yân-ı sâbite denilen, Hak Teâlâ'nın ilminde sabit olan varlık suretleridir. Bu a'yân-ı sâbite de, zât-ı ulûhiyyetin şuûnâtı olduğu için, mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olup, ezelen ve ebeden bir ve aynıdır. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde sabit olduğu gibi, hâriçte de zuhûr ederler. Hâriçte zuhûr eden bu a'yân-ı sâbiteye, vücûdât-ı izâfiyye denilir. Vücûdât-ı izâfiyye ise, vücûd-ı mutlak olan Hak Teâlâ'nın zâtının tecellîleridir. Bu tecellîler de, a'yân-ı sâbitenin isti'dâdlarına göre zuhûr ederler. Binâenaleyh, a'yân-ı sâbitenin isti'dâdları ne ise, hâriçte zuhûr eden vücûdât-ı izâfiyye de ona göre olur. Bu sebeple, a'yân-ı sâbitenin isti'dâdları değişmediği için, hâriçte zuhûr eden vücûdât-ı izâfiyye de değişmez. Ancak, vücûdât-ı izâfiyyenin ahvâli, ezmine-i muhtelifede tağayyür ve tebeddül eder. Bu tağayyür ve tebeddül ise, a'yân-ı sâbitenin isti'dâdlarının gereği olarak, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelden takdir edilmiş olan kader sırrına göredir. Nitekim, Hak Teâlâ, Kur'ân-ı Kerîm'de buyurmuştur ki: "Biz her şeyi bir kaderle yarattık." (Kamer Sûresi, 49. âyet) Bu âyet-i kerîme, her şeyin bir kaderle yaratıldığını ve bu kaderin de Hak Teâlâ'nın ilminde ezelden sabit olduğunu beyan etmektedir. Binâenaleyh, her şeyin kaderi, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelden sabit olduğu için, değişmesi imkânsızdır. Ancak, kaderin tafsili, yani ayrıntıları, zaman içinde zuhûr eder. Bu zuhûr da, a'yân-ı sâbitenin isti'dâdlarına göre olur. Bu sebeple, a'yân-ı sâbitenin isti'dâdları ne ise, kaderin tafsili de ona göre olur. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde sabit olduğu için, Hak Teâlâ'nın zâtından ayrı değildir. Belki, Hak Teâlâ'nın zâtının aynıdır. Bu sebeple, a'yân-ı sâbiteye, Hak Teâlâ'nın ilmî sûretleri de denilir. Bu ilmî sûretler de, Hak Teâlâ'nın zâtının tecellîleri olduğu için, mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olup, ezelen ve ebeden bir ve aynıdır. Velhâsıl, Hak Teâlâ'nın zâtı, sıfatları, şuûnâtı ve a'yân-ı sâbitesi, mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olup, ezelen ve ebeden bir ve aynıdır. Ancak, hâriçte zuhûr eden vücûdât-ı izâfiyyenin ahvâli, ezmine-i muhtelifede tağayyür ve tebeddül eder. Bu tağayyür ve tebeddül ise, a'yân-ı sâbitenin isti'dâdlarının gereği olarak, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelden takdir edilmiş olan kader sırrına göredir.

Tercüme

“Elbise tenden âgâh olmadığı gibi cân da tenden ve cisimden âgâh değildir; onun dimâğında Allah gamından başkası yoktur.”&#10024;

Elbise bedenden haberdar olmadığı gibi can da bedenden ve cisimden haberdar değildir; onun zihninde Allah derdinden başkası yoktur.

İşte sana bu âlem-i cisim içinde ikâzen ve tenbîhen derim ki: Muhakkak Allah Teâlâ hazretleri emlâkın Melik’idir. Ve Rabb’lerin Rabb’idir. Ve seyyidlerin Seyyid’idir. Yaʻnî Allah&#10024;

İşte sana bu cisimler âlemi içinde, seni uyandırarak ve dikkatini çekerek derim ki: Şüphesiz Yüce Allah, mülklerin Meliki'dir. Ve Rablerin Rabbi'dir. Ve seyyidlerin Seyyidi'dir. Yani Allah.

ََّللِه Teâlâ ِ ملْك السَّمَاوَات ِ وَا ْلَرض و (Âl-i İmrân, 3:189) âyet-i kerîmesi mûcibince bilcümle emlâkin&#10024;

"Allah Teâlâ'nın göklerin ve yerin mülkü kendisinindir." (Âl-i İmrân, 3:189) ayet-i kerimesi gereğince bütün mülklerin

ِ Melik’i ve mutasarrıfıdır. Ve vücûdât-ı izâfiyye âleminde yekdiğeri üzerinde mutasarrıf ve mürebbî olan şeylerin Rabb’idir. Zîrâ bunlar mezâhir-i esmâiyyedir. Ve her birinin te’sîri başkadır. Binâenaleyh erbâb, müteferrikadır. Onların hepsinden hayırlısı olan Rabbü’l-&#10024;

Melik'i ve tasarruf edicisidir. Ve izafî varlıklar âleminde birbirleri üzerinde tasarruf eden ve terbiye eden şeylerin Rabb'idir. Çünkü bunlar, isimlerin tecelli yerleridir. Ve her birinin etkisi başkadır. Bu sebeple rabler, farklı farklıdır. Onların hepsinden hayırlısı olan Rabbü'l-

َّلله erbâbdır. الْوَاحِد الْقَهَّار أأربَاب متَفَرِّقون َ خَي ْأم ِ ا (Yûsuf, 12:39) Yaʻnî “Erbâb-ı müteferrika mı hayırlıdır, yoksa Vâhid u Kahhâr olan Allah Teâlâ mı hayırlıdır?” Ve bu iʻtibâr ile seyyidlerin seyyididir. Ve onun vücûduna ve varlığına bidâyet ve bekâsına da nihâyet yoktur. Yaʻnî onun varlığının başlangıcı ve sonu yoktur. Ve onun ilminde zâhir ve bâtın iʻtibârâtı yoktur. Yaʻnî şu şey Hakk Teâlâ’nın ilminde bâtındır ve şu şey onun ilminde zâhirdir, denemez. Hâlbuki bizim ilmimizde bu iʻtibâr mevcûddur. Zîrâ bize nazaran vücûd-i maʻlûm bizim vücûdumuzun gayridir. Velâkin Hakk Teâlâ hazretlerine nazaran böyle değildir. Belki eşyânın kâffesi, kadîmi ve hâdisi ve evveli ve âhiri ve esfeli ve a‘lâsı ancak onun vücûdu ile zâhir oldu. Binâenaleyh Hakk Teâlâ hazretleri ء ٍ محِيطَّلَ إِنَّه بِكُل ِّ یس أ (Fussilet, 41:54) âyet-i kerîmesinde buyrulduğu üzere&#10024;

Allah, rablerin Rabbidir. "Ayrı ayrı rabler mi daha hayırlıdır, yoksa Vâhid ve Kahhâr olan Allah Teâlâ mı daha hayırlıdır?" (Yûsuf, 12:39) Yani "Ayrı ayrı rabler mi daha hayırlıdır, yoksa Vâhid ve Kahhâr olan Allah Teâlâ mı daha hayırlıdır?" Ve bu itibarla seyyidlerin seyyididir. Ve onun varlığına başlangıç ve bekasına da son yoktur. Yani onun varlığının başlangıcı ve sonu yoktur. Ve onun ilminde görünen ve görünmeyen itibarları yoktur. Yani şu şey Hak Teâlâ'nın ilminde görünmeyendir ve şu şey onun ilminde görünendir, denemez. Hâlbuki bizim ilmimizde bu itibar mevcuttur. Çünkü bize göre bilinen varlık, bizim varlığımızın dışındadır. Velakin Hak Teâlâ hazretlerine göre böyle değildir. Aksine eşyanın hepsi, kadimi ve hâdisi ve evveli ve âhiri ve esfeli ve a'lâsı ancak onun varlığı ile ortaya çıktı. Bu sebeple Hak Teâlâ hazretleri, "Şüphesiz O, her şeyi kuşatmıştır." (Fussilet, 41:54) ayet-i kerimesinde buyrulduğu üzere,

ََي

َ zâtıyla cemîʻ-i eşyâyı muhîttir. Ve onun vücûd-i mutlakı cemîʻ-i eşyâya sârîdir. وَهو َ مَعَكُم أين مَا كُنتم (Hadîd, 57:4) Böyle olunca onun ilminde butûn ve zuhûr iʻtibârâtı olamaz. Zuhûr ve butûn iʻtibârları ancak onun vücûdunun merâtibine göredir. Ve kezâ eşyânın kâffesi ancak ondan ona rücûʻ etti. Zîrâ onun vücûdundan peydâ olan kâinât bozulduğu vakit, yine kendi aslı olan onun vücûduna rücûʻ eder. Ve ondan çıkan ve peydâ olan bir şey ancak yine ona çıktı. Zîrâ onun vücûdunun hudûdu yoktur ki ondan çıkan şey o hudûdu tecâvüz edip başka bir mahalle çıksın.&#10024;

O, zâtıyla bütün eşyayı kuşatmıştır. Ve onun mutlak varlığı bütün eşyaya yayılmıştır. "Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir." (Hadîd, 57:4) Böyle olunca, onun ilminde gizlilik ve açıklık değerlendirmeleri olamaz. Açıklık ve gizlilik değerlendirmeleri ancak onun varlığının mertebelerine göredir. Ve aynı şekilde, eşyanın hepsi ancak ondan ona döndü. Çünkü onun varlığından meydana gelen kâinat bozulduğu zaman, yine kendi aslı olan onun varlığına döner. Ve ondan çıkan ve meydana gelen bir şey ancak yine ona çıktı. Çünkü onun varlığının sınırı yoktur ki ondan çıkan şey o sınırı aşıp başka bir yere çıksın.

Maʻlûm olsun ki vücûd-i mutlak-ı Hakk, eltâf-ı eltâf-ı latîfdir. Ve bu mertebe künh-i zâttır. Tefekkür ile aslâ idrâk olunamaz. Ve bu mertebeden bahis mümkün olmadığı için câiz değildir. Ve bizim fezâ dediğimiz sâha ayn-ı vücûd olup, nâ-mütenâhîdir. Lâ-yuad ve lâ-yuhsâ tekevvün ve tefessüd eden avâlim bu vücûdda tekevvün ve tefessüd eder. Bu vücûdun merâtibi tenezzüliyyesi vardır ki mertebe-i vahdet, vâhidiyyet, ervâh, misâl, âlem-i şehâdet ve insândır. Bu merâtib hakkındaki tafsîlât Fakîr tarafından Fusûsu’l-Hikem’e yazılan şerhin Mukaddime’sinde bast ve beyân edilmiştir. Vücûdun vâhidiyyet mertebesinden sonraki tenezzülât ve tecelliyâtı bu vâhidiyyet mertebesinde sâbit olan suver-i esmâiyye hasebiyle ve gayriyyet-i iʻtibâriyye sûretiyledir. Binâenaleyh her bir mertebe vücûd-i mutlak-ı Hakk’ın kesâfetiyle vâkiʻ olmuştur.&#10024;

Bilinmeli ki Hakk'ın mutlak varlığı, lütufların en latifidir. Ve bu mertebe zâtın özüdür. Düşünce ile asla idrak edilemez. Ve bu mertebeden bahsetmek mümkün olmadığı için caiz değildir. Ve bizim uzay dediğimiz alan, varlığın kendisi olup sonsuzdur. Sayısız ve hesapsız oluşan ve bozulan âlemler bu varlıkta oluşur ve bozulur. Bu varlığın tenezzül mertebeleri vardır ki bunlar vahdet, vâhidiyyet, ruhlar, misal, şehadet âlemi ve insan mertebeleridir. Bu mertebeler hakkındaki ayrıntılar Fakir tarafından Fusûsu'l-Hikem'e yazılan şerhin Mukaddime'sinde genişçe açıklanmıştır. Varlığın vâhidiyyet mertebesinden sonraki tenezzülleri ve tecellileri, bu vâhidiyyet mertebesinde sabit olan isimlere ait suretler sebebiyle ve itibari bir başkalık şeklindedir. Bu sebeple her bir mertebe, Hakk'ın mutlak varlığının yoğunlaşmasıyla meydana gelmiştir.

Nitekim Ebû’l-Hasan Gûrî hazretleri buyurur: سبحان من لطف نفسە فسماە حقا ً وكثف ً نفسە فسماە خلقا Yaʻnî “Tenzih ederim o Zât-ı Ecell u A‘lâ’yı ki nefsini latîf kılıp, ona Hakk tesmiye etti ve kesîf kılıp, ona da halk tesmiye etti.” Binâenaleyh eşyânın kâffesi, kadîmi ve hâdisi, evveli ve âhiri ve esfeli ve a‘lâsı ancak onun vücûduyla zâhir oldu.&#10024;

Nitekim Ebû’l-Hasan Gûrî hazretleri buyurur: سبحان من لطف نفسە فسماە حقا ً وكثف ً نفسە فسماە خلقا Yani “O en yüce ve en ulu Zât'ı tenzih ederim ki, kendisini latif kılıp ona Hak adını verdi ve kendisini kesif kılıp ona da halk adını verdi.” Bu sebeple, eşyanın hepsi, eskisi ve yenisi, evveli ve sonu, aşağısı ve yukarısı ancak O'nun varlığıyla ortaya çıktı.

Suâl: Sen her şeye Hakk’ın zâtıyla sârî olduğunu söyledin; Hâlbuki vücûdda cîfe ve revs vardır. Bunlar da vücûd-i Hakk mıdır?&#10024;

Soru: Sen her şeye Hakk'ın zâtıyla sirayet ettiğini söyledin; hâlbuki varlıkta leş ve pislik vardır. Bunlar da Hakk'ın varlığı mıdır?

Cevâb: Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) bu suâle “Men Arefe Nefsehu Fakad Arefe Rabbehu” risâlelerinde cevâb verip, buyururlar ki: Bizim sözümüz cîfeyi cîfe ve revsi revs görmeyen kimseyedir. Cîfeyi cîfe ve revsi revs gören kimseye sözümüz yoktur.&#10024;

Cevap: Şeyh-i Ekber (Allah ondan razı olsun) bu soruya "Men Arefe Nefsehu Fakad Arefe Rabbehu" (Nefsini bilen Rabbini bilir) risalelerinde cevap verip, şöyle buyurur: Bizim sözümüz, leşi leş ve pisliği pislik olarak görmeyen kimseyedir. Leşi leş ve pisliği pislik olarak gören kimseye sözümüz yoktur.

Suâl: Cîfe, cîfe olduğu hâlde onu cîfe görmemek nasıl olur?&#10024;

Soru: Leş, leş olduğu hâlde onu leş görmemek nasıl olur?

Cevâb: Cîfe, insânın taayyününe nazaran cîfedir. Cîfe içinde taayyüş eden hayvânâta nazaran cîfe değildir. Belki niʻmet ve rızıktır. Nitekim necâset böceği insân indinde mu‘teber ve tıyb olan gül içine vazʻ edilirse helâk olur. Fakat necâset içinde taayyüş ve tenaʻum eder. Binâenaleyh vücûdda kubh-i mutlak yoktur. Belki kubh ve hüsn, iʻtibârîdir. Hakîkate nâzır olan kimse cîfeyi mutlakâ cîfe görmez. Cîfeyi, cîfe gören kimse hakîkatten hicâb içinde kalan kimsedir ki bu gibi kimselere ibzâl-i hakâyık ve maârif câiz değildir. Ve bunlara karşı bu bâbda söz söylemek muvâfık olmaz.&#10024;

Cevap: Leş, insanın belirlenimine göre leştir. Leş içinde yaşayan hayvanlara göre leş değildir. Aksine nimet ve rızıktır. Nasıl ki pislik böceği, insan katında değerli ve güzel olan gülün içine konulursa helâk olur. Fakat pislik içinde yaşar ve zevk alır. Bu sebeple varlıkta mutlak çirkinlik yoktur. Aksine çirkinlik ve güzellik, itibârîdir (görecelidir). Hakikate bakan kimse leşi mutlak olarak leş görmez. Leşi leş gören kimse hakikatten perde içinde kalan kimsedir ki bu gibi kimselere hakikatleri ve marifetleri (ilahi bilgileri) açıklamak caiz değildir. Ve bunlara karşı bu konuda söz söylemek uygun olmaz.

İmdi Hakk Subhânehu senin bütün ahvâline, hafîsine ve celîsine velhâsıl hepsine muttaliʻdir. Çünkü yukarıdaki îzâhâta nazaran sâbit oldu ki Hakk Subhânehu hazretleri seninle berâberdir. Belki senin zâhirin ve bâtınındır. Böyle olunca senden zuhûrunu kerîh gördüğü bir şeye muttaliʻ olmasın ve seni nehy etmiş olduğu şeyler tarafında bulmasın. Ve seni emr eylediği şeyler tarafından gâib olmuş bir hâlde görmesin. Ey rûh, senin müstahlifin olan Hakk Teâlâ sende sıfat-ı semîʻiyyet ve itâat vazʻ buyurmuştur. Emrini işitir ve itâat eylersin.&#10024;

Şimdi, Yüce Allah senin bütün hallerine, gizli ve açık olanlarına, kısacası hepsine vâkıftır. Çünkü yukarıdaki açıklamalara göre sabit oldu ki Yüce Allah seninle beraberdir. Aksine, senin görünenin ve bâtının O'dur. Böyle olunca, senden ortaya çıkmasını hoş görmediği bir şeye vâkıf olmasın ve seni yasaklamış olduğu şeyler tarafında bulmasın. Ve seni emrettiği şeyler tarafından kaybolmuş bir halde görmesin. Ey ruh, senin yerine geçen Yüce Allah sende işitme ve itaat sıfatını yerleştirmiştir. Emrini işitir ve itaat edersin.

“Ey seyyid-i kerîm, hazret-i kalbiyye ve cismiyyeden sana ve senden Allah Teâlâ’ya olan cibâyâtının keyfiyyeti-i usûlü üzerine olan tenbîh bizim üzerimizde taayyün etti. Hazret-i cismiyyeye gelince, bu hazret, zikr ettiğimiz mahsüsâtı cibâyet eder. Ve onun emîri hayâldir. Ve onun sâhib-i harâcı hissdir.&#10024;

Ey yüce efendi, kalbî ve cismanî hazretlerden sana ve senden Yüce Allah'a olan vergilerinin toplanma usulünün niteliği üzerine uyarı, bizim üzerimize vacip oldu. Cismanî hazrete gelince, bu hazret, zikrettiğimiz duyuları toplar. Ve onun emiri hayaldir. Ve onun vergi toplayıcısı histir.

İmdi havâss, ihtilâf-ı izâfî üzere mahsüsâtı alıp, onları sâhib-i harâc olan hisse edâ eder. Onları hizâne-i hayâle ref‘ eder. Burada kendisine ref‘ olunan şey cinsinden bir isim iktisâb eder. Ve onlardan mahsüsât ismi zâil olup onlara mütehayyilât ismi verilir. Baʻdehu hayâl, sultân-ı zikrin tahtında kezâlik sâhib-i harâc olur. Onları hıfz eder. Burada mütehayyilât ismi onlardan mezkûrâta yâhûd mahfûzâta intikâl eder. Baʻdehu sultân-ı fikir tahtında sâhib-i harâc olan zikir onları ona arz eder. Onları ihtibâr eder ve ayırır. Ve onlardan raiyyeye suâl eder. Ve bunda hak ve bâtıl arasını tefrîk eder. Zîrâ hissin ağâlît-i kesîresi vardır. Ve mezkûrât ismi onlardan mütefekkirâta intikâl eder. Vaktâki onları tedkîk eder ve kendisinde galat ettiği şeyi hisse reddeder. Ve onlardan sahîh olan şeyi ahz eder ve onlar ile hazret-i akla dâhil olur. Fikir, sultân-ı aklın tahtında sâhib-i harâc olur.&#10024;

Şimdi, havâss (duyular), izafî farklılık üzerine duyularla algılanan şeyleri alır ve onları vergi sahibi olan hisse (duyuya) öder. Onları hayal hazinesine yükseltir. Burada kendisine yükseltilen şey cinsinden bir isim kazanır. Ve onlardan "duyularla algılanan şeyler" ismi kaybolur, onlara "hayal edilen şeyler" ismi verilir. Daha sonra hayal, zikir sultanının tahtında aynı şekilde vergi sahibi olur. Onları korur. Burada "hayal edilen şeyler" ismi onlardan "zikredilen şeyler"e yahut "korunan şeyler"e geçer. Daha sonra, fikir sultanının tahtında vergi sahibi olan zikir, onları ona arz eder. Onları inceler ve ayırır. Ve onlardan halka (duyulara) soru sorar. Ve bunda hak ile batıl arasını ayırır. Çünkü hissin (duyunun) pek çok yanılgısı vardır. Ve "zikredilen şeyler" ismi onlardan "düşünülen şeyler"e geçer. Onları incelediği ve kendisinde hata ettiği şeyi hisse (duyuya) geri çevirdiği zaman. Ve onlardan doğru olan şeyi alır ve onlar ile akıl hazretine (akıl mertebesine) dahil olur. Fikir, akıl sultanının tahtında vergi sahibi olur.

İmdi hazret-i akla vâsıl ve ona dâhil olduğu vakit; bu amel-i semʻdir, bu amel-i basardır, bu amel-i lisândır, diye bunun kâffesine müstevfâ oluncaya kadar ulûm ve aʻmâl-i mufassaladan getirdiği şeyi ona arz eder. Ve onların ismi, maʻkûlâta intikâl eder. Vezîr olan akıl, onları ahz eder. Ve onları rûh-i küllî-i kudsîye getirir.&#10024;

Şimdi, akıl mertebesine ulaşıp ona dâhil olduğu zaman; "bu işitme eylemidir, bu görme eylemidir, bu dilin eylemidir" diye, bunların hepsini eksiksiz bir şekilde kapsayıncaya kadar, ayrıntılı ilimlerden ve eylemlerden getirdiği şeyi akla sunar. Ve onların ismi, akılla idrak edilenlere intikal eder. Vezir konumundaki akıl, onları alır. Ve onları kutsal küllî ruha getirir.

İmdi nefs-i nâtıka onun için istizân edip dâhil olur. Elleri arasında olan cemî‘-i maʻkûlatı vazʻ eder de ona der ki: “Seyyid-i kerîm ve halîfe üzerine selâm olsun. İşte ummâlinin yedi üzerinde hazretinin bâdiyesinden sana vâsıl olan şey, budur.” Onları rûh ahz edip, hazret-i kudsîye girer. Sâcid olarak yere kapanır ve bu secde, secde-i kurbdür. Ve Hakk’ın hazret-i kâbulünün kapısını çalmaktır. Kapı açılır, başını kaldırır. Bu tecellîde ona hâsıl olan dehşetten nâşî elinden aʻmâl düşer. “Ne getirdin?” diye nidâ olunur. “Falân ibn falânın aʻmâlidir ki sultânın beni onun üzerine halîfe kıldı. Bâdiye-i hazretten bana kabz ile emr eylediğin cemî‘-i harâcı bana ref‘ eyledi” der. Hakk dahi “Onu imâm-ı mübîne kabûl edin ki onu halktan evvel ben onu yazmış idim.” der. Harf-i vâhid eksik olmaz. Onun zimâmını İlliyyîn’e çekiniz buyurur. Ref‘ olunur ve bu Sidretü’lMüntehâ’dadır. Velâkin eğer bu amellerde mezâlim ve lâyık olmayan şey olursa onlara ebvâb-ı semâ feth olunmaz. Ve onların mahall-i vusûlü felek-i esîrdir. Ve evvelde vâkiʻ olan gibi burada da hitâb vâkiʻ olur. Baʻdehu onlara emr olunur da Siccîn’e tevdîʻ olunur.&#10024;

Şimdi, konuşan nefis onun için izin isteyip içeri girer. Ellerinde olan bütün akledilir şeyleri önüne koyar ve ona der ki: "Kerem sahibi efendiye ve halifeye selam olsun. İşte, senin hizmetkârlarının eliyle, hazretinin çölünden sana ulaşan şey budur." Ruh onları alır ve kutsal hazrete girer. Secde ederek yere kapanır ve bu secde, yakınlık secdesidir. Ve Hakk'ın kabul hazretinin kapısını çalmaktır. Kapı açılır, başını kaldırır. Bu tecellide ona hâsıl olan dehşetten dolayı elinden ameller düşer. "Ne getirdin?" diye seslenilir. "Falan oğlu falanın amelleridir ki sultan beni onun üzerine halife kıldı. Hazretin çölünden bana toplamasını emrettiğin bütün vergileri bana yükseltti" der. Hakk da "Onu İmam-ı Mübin'e kabul edin ki onu halktan evvel ben yazmıştım" der. Tek bir harf eksik olmaz. Onun dizginini İlliyyîn'e çekiniz buyurur. Yükseltilir ve bu Sidretü'l-Müntehâ'dadır. Ancak eğer bu amellerde zulümler ve layık olmayan şeyler olursa onlara sema kapıları açılmaz. Ve onların ulaşma yeri esir feleğidir. Ve evvelde meydana gelen gibi burada da hitap meydana gelir. Ondan sonra onlara emredilir de Siccîn'e teslim edilir.

ْی ی َ Hakk Teâlâ buyurur: سِجِّی إِن َّ كِتَاب َ الفجَّار ِ لق (Mutaffifîn, 83:7) Ve yine buyurur: إِن َّ كِتَاب&#10024;

Hakk Teâlâ buyurur: "Hayır, şüphesiz günahkârların kitabı Siccîn'dedir." (Mutaffifîn, 83:7) Ve yine buyurur: "Hayır, şüphesiz iyilerin kitabı İlliyyîn'dedir." (Mutaffifîn, 83:18)

ِي َْی ی عِلِّيِّی ا ْل َبرَار ِ لق (Mutaffifîn, 83:18) Ve Hakk, rûh-i kudsîye Sidretü’l-Müntehâ’da buyurur&#10024;

"Hayır, şüphesiz iyilerin kitabı İlliyyîn'dedir." (Mutaffifîn, 83:18) Ve Yüce Allah, kutsal ruha Sidretü’l-Müntehâ'da buyurur.

ِي ki: “Ey kulum, işte bu ameller seni bize ref‘ etti ve seni bu mahall-i esnâya çıkardı. Kardeşine ve arkadaşına dûne’s-semâ nazar et!”&#10024;

Bilinmeli ki: “Ey kulum, işte bu ameller seni bize yükseltti ve seni bu yüce makama çıkardı. Kardeşine ve arkadaşına gökyüzünün altından bak!”

İmdi ona nazar eder, kendi üzerine olan ihsân-ı ilâhîyi ârif olur. Binâenaleyh müşâhededen minnet ile meşgûl olur. Böyle olunca ihticâb eyler ve eğer bu olmasa idi; bu hazretten zâil olmak sahîh olmaz idi. Velâkin Allah Teâlâ kelimenin tememmümü için her&#10024;

Şimdi ona bakar, kendi üzerine olan ilâhî ihsanı bilir. Bu sebeple müşâhededen (Allah'ı görme/bilme hali) minnet ile meşgul olur. Böyle olunca perdelenir ve eğer bu olmasaydı; bu hazretten (ilâhî huzurdan) uzaklaşmak doğru olmazdı. Aksine Yüce Allah kelimenin tamamlanması için her şeyi yapar.

َ bir şeye bir sebeb kıldı. Hakk Teâlâ, وَكلِمَته ألْقَاهَا إِیل مَريَم (Nisâ, 4:171) yaʻnî “Kelimesini Meryem’e ilkâ eyledi.” buyurdu. Ve إِليه ِ يَصعَد الْكلِم الطَّيِّب وَالْعَمَل الصَّالِح يَرفَعه (Fâtır, 35:10) yaʻnî “Kelim-i tayyib ona suûd eder ve amel-i sâlih onu ref‘ eyler.” buyurdu. Ve ism-i aʻmâl, rûhâ vusûl indinde maʻkûlâttan intikâl eder. Ona rûh ıtlâk olunur. Binâenaleyh Hakk Subhânehu ve Teâlâ onlara nazar ettikte hulle-i behâyı iksâ eder. Ve onları minberi Celâl üzerine oturtur. Ve isimlerini ervâhdan esrâra nakl eder. İşte kâilin aʻmâli tezkîye edin, yaʻnî tatahhur ve taallüvv ve tenemmüv edin kavlinin maʻnâsı budur. İmdi onların intikâlleri sebebiyle isimler onların üzerine intikâl eder. Hâlbuki onlar zâtında vâhidedir.”&#10024;

Bir şeye bir sebep kıldı. Yüce Allah, "Kelimesini Meryem'e ilkâ eyledi" (Nisâ, 4:171) buyurdu. Ve "Güzel söz O'na yükselir, salih amel de onu yükseltir" (Fâtır, 35:10) buyurdu. Amellerin ismi, ruha ulaşma anında akılla idrak edilenlerden intikal eder. Ona ruh denir. Bu sebeple Yüce Allah onlara baktığında güzellik elbisesi giydirir. Ve onları Celâl minberi üzerine oturtur. Ve isimlerini ruhlardan sırlara nakleder. İşte "Kâilin amellerini temizleyin, yani arındırın, yüceltin ve geliştirin" sözünün anlamı budur. Şimdi onların intikalleri sebebiyle isimler onların üzerine intikal eder. Hâlbuki onlar zâtında birdir.

Ey seyyid-i kerîm olan rûh, kalbden yânî maʻnâdan ve cisimden yaʻnî sûretten sana ve senden dahi Allah Teâlâ’ya olan birtakım hâsılât ve vâridât vardır. Bunların asılları ne keyfiyyetle vâkiʻ olduğuna dâir tenbîh ve îkâz lüzûmu bizim üzerimizde müteayyin oldu. Ve onları îzâh etmek lâzım geldi. Şöyle ki: Hazret-i cismiyye, onuncu bâbda zikr olunan mahsüsâtı cibâyet eder. Yaʻnî göz ve kulak ve dil ve burun ve el gibi havâss-i zâhireden ve batn ve ferc ve ayak gibi aʻzâ ve cevârihden sâdır olan aʻmâli cem‘ eder. Ve bu hazretin emîri ve hâkimi hayâldir. Zîrâ havâssi sevk ve idâre eder. Ve harâcı kabz eden dahi hiss-i müşterektir. Binâenaleyh havâss-i zâhire, sınıflarının ihtilâfı üzere muhîtindeki mahsüsâtı alıp, onları harâcın ve verginin kâbızı olan hiss-i müştereke edâ eder. Meselâ el buzu tutar ve âteşe temâs eder. Birinin soğukluğunu diğerinin sıcaklığını hiss-i müştereke ilkâ eder. Ve hiss-i müşterek dahi onları hizâne-i hayâle ref‘ eder. Ve bunlar burada kendisine ref‘ olunan mertebe cinsinden ve o mertebenin hâline münâsib bir isim iktisâb eder. Ve artık onlardan “mahsüsât” ismi zâil olup, “mütehayyilât” ismi verilir. Zîrâ her ne zamân buz ve âteş zikr edilse el temâs etmeksizin onların soğukluk ve sıcaklıklarını insân tahayyül edebilir.&#10024;

Ey yüce efendi olan ruh, kalpten yani manadan ve cisimden yani suretten sana ve senden de Yüce Allah'a birtakım sonuçlar ve ilhamlar vardır. Bunların asıllarının ne şekilde meydana geldiğine dair uyarı ve ikaz lüzumu bizim üzerimizde belirlenmiş oldu. Ve onları açıklamak lazım geldi. Şöyle ki: Cisim mertebesi, onuncu bölümde zikredilen duyularla algılanan şeyleri toplar. Yani göz, kulak, dil, burun ve el gibi dış duyulardan ve karın, cinsel organ ve ayak gibi organlardan çıkan amelleri bir araya getirir. Ve bu mertebenin emiri ve hakimi hayaldir. Çünkü duyuları sevk ve idare eder. Ve vergiyi toplayan da ortak histir. Bu sebeple dış duyular, sınıflarının farklılığına göre çevresindeki duyularla algılanan şeyleri alıp, onları verginin ve haracın toplayıcısı olan ortak hisse öder. Örneğin el buzu tutar ve ateşe temas eder. Birinin soğukluğunu diğerinin sıcaklığını ortak hisse iletir. Ve ortak his de onları hayal hazinesine yükseltir. Ve bunlar burada kendisine yükseltilen mertebe cinsinden ve o mertebenin haline uygun bir isim kazanır. Ve artık onlardan "duyularla algılanan şeyler" ismi kalkıp, "hayal edilen şeyler" ismi verilir. Çünkü ne zaman buz ve ateş zikredilse, el temas etmeksizin onların soğukluk ve sıcaklıklarını insan hayal edebilir.

Baʻdehu hayâl, sultân-ı zikrin yaʻnî kuvve-i hâfızanın tahtında sâhib-i harâc olur. Yaʻnî kâbız-ı cibâyât olur ve onları hıfz eder. Bu mertebede dahi “mütehayyilât” ismi “mezkûrâta” yâhûd “mahfûzâta” intikâl eder. Baʻdehu sultân-ı fikrin tasarrufu altında kâbız-ı harâc olan kuvve-i zâkire bu mezkûrât veyâ mahfûzâtı bu kuvve-i müfekkireye arz eder. Kuvvei müfekkire onların mâhiyetlerini tedkîk eder. Ve birer birer tefrîk eyler. Ve bu tedkîk ve tefrîk esnâsında onlar hakkında hükm-i sahîh verebilmek için raiyyeye yaʻnî havâss ve aʻzâya onlardan suâl eder. Ve baʻdehu hak ve bâtıl arasını tefrîk eder. Zîrâ hissin birçok tağlilâtı vardır. Meselâ hiss-i basar güneşi bir kalkan cirmi kadar görür. Bu rü’yetini hayâle verir. Baʻdehu hayâl kuvve-i hâfızaya verir. Ve hâfızada kuvve-i müfekkireye arz eder. Ve kuvve-i fikriyye cirm-i şemsin bu kadar olduğunu kabûl edip derhâl hükm etmez. Tedkîk eder ve cirm-i şemsin gâyet uzak mesâfede vâkiʻ olduğunu ve büyük bir cirmin uzaktan küçük görüneceğini teemmül eder. Ve binâenaleyh hiss-i basarın cesâmet-i şems hakkında aldandığına hükm eyler. Ve “mezkûrât” ismi artık “mütefekkirât” nâmına intikâl eder. Ve kuvve-i fikriyye onları tedkîk edip kendisinde galat vâkiʻ olan şeyi tekzîb ederek âid olduğu hisse reddeder. Ve ancak sahîh olan şeyi kabûl eder. Ve sahîh olarak aldığı şeyler ile aklın huzûruna girer. Ve fikir, sultân-ı aklın tasarrufu tahtında kâbız-ı harâc olur. Ve fikir elindeki şeyler ile huzûr-i akla vâsıl ve ona dâhil olduğu vakit, “Bu semʻin amelidir. Ve bu basarın amelidir ve bu lisânın amelidir.” diyerek ve bilcümle havâss ve aʻzânın kâffesinden sâdır olan aʻmâli beyân eyleyerek, ulûm ve aʻmâl-i mufassaladan getirdiği şeyleri akla arz eyler. Ve bu şeylerin isimleri artık mütefekkirâttan “maʻkûlât” isimine intikâl eder. Vezîr olan akıl dahi onları alıp, rûh-i küllî-i kudsîye getirir ve rûh hakkındaki beyânât bu kitâbın birinci bâbında geçti.&#10024;

Bundan sonra hayal, zikrin sultanı yani hafıza kuvvetinin idaresi altında vergi toplayıcı olur. Yani vergileri toplar ve onları korur. Bu mertebede de "mütehayyilât" ismi "mezkûrât" yahut "mahfûzât" ismine geçer. Bundan sonra, fikrin sultanının tasarrufu altında vergi toplayıcı olan zâkire kuvveti, bu mezkûrât veya mahfûzâtı müfekkire kuvvetine arz eder. Müfekkire kuvveti onların mahiyetlerini inceler. Ve birer birer ayırır. Ve bu inceleme ve ayırma esnasında onlar hakkında doğru hüküm verebilmek için halka yani duyulara ve organlara onlardan sorar. Ve bundan sonra hak ile bâtıl arasını ayırır. Zira hissin birçok yanıltması vardır. Örneğin görme duyusu güneşi bir kalkan büyüklüğünde görür. Bu görüşünü hayale verir. Bundan sonra hayal hafıza kuvvetine verir. Ve hafızada müfekkire kuvvetine arz eder. Ve fikriyye kuvveti güneşin cisminin bu kadar olduğunu kabul edip derhal hükmetmez. İnceler ve güneşin cisminin çok uzak mesafede bulunduğunu ve büyük bir cismin uzaktan küçük görüneceğini düşünür. Ve bu sebeple görme duyusunun güneşin büyüklüğü hakkında aldandığına hükmeder. Ve "mezkûrât" ismi artık "mütefekkirât" adına geçer. Ve fikriyye kuvveti onları inceleyip kendisinde hata meydana gelen şeyi yalanlayarak ait olduğu duyuya geri çevirir. Ve ancak doğru olan şeyi kabul eder. Ve doğru olarak aldığı şeyler ile aklın huzuruna girer. Ve fikir, aklın sultanının tasarrufu altında vergi toplayıcı olur. Ve fikir elindeki şeyler ile aklın huzuruna ulaştığı ve ona dahil olduğu zaman, "Bu işitmenin amelidir. Ve bu görmenin amelidir ve bu dilin amelidir." diyerek ve bütün duyuların ve organların tamamından sadır olan amelleri beyan ederek, ilimler ve ayrıntılı amellerden getirdiği şeyleri akla arz eder. Ve bu şeylerin isimleri artık mütefekkirâttan "ma'kûlât" ismine geçer. Vezir olan akıl da onları alıp, kutsal küllî ruha getirir ve ruh hakkındaki beyanlar bu kitabın birinci bölümünde geçti.

Baʻdehu nefs-i nâtıka yaʻnî nefs-i insânî akıl için rûh-i küllî-i kudsîden istîzân edip, baʻde’l-müsâade akıl huzûra dâhil olur ve ellerinde bulunan cemîʻ-i maʻkûlâtı rûhun önüne vazʻ edip ona der ki: “Esselâmu aleyke ey seyyid-i kerîm ve halîfe olan rûh, işte âmillerin eli üzerinde hazretinin bâdiyesi olan havâss ve aʻzâdan sana vâsıl olan şey, budur.” Rûh dahi onları alıp, kendisinin müstahlifi olan Hazret-i Kudsî’ye girer ve sâcid olarak yere kapanır. İşte bu&#10024;

Bundan sonra konuşan nefis, yani insan nefsi, akıl için kutsal küllî ruhtan izin ister; izin verildikten sonra akıl huzura girer ve elinde bulunan bütün akledilir şeyleri ruhun önüne koyarak ona der ki: "Selâm olsun sana ey kerem sahibi efendi ve halife olan ruh, işte senin çöle benzeyen duyularından ve organlarından, amillerin eliyle sana ulaşan şey budur." Ruh da onları alıp, kendisinin halifesi olduğu Kutsal Hazret'e girer ve secde ederek yere kapanır. İşte bu

ََّللِه secde وَاسجد وَاقيََِب (Alak, 96:19) âyet-i kerîmesinde beyân buyrulan secde-i kurbdür. ِ يَسجد و&#10024;

Bu, Alak Suresi'nin 19. ayetinde beyan buyrulan "Secde et ve yaklaş" (96:19) ayet-i kerimesinde belirtilen yakınlık secdesidir.

ی السَّمَاوَات ِ وَا ْلَرضمَن ف (Ra‘d, 13:15) âyet-i kerîmesinde beyân buyrulan secde-i ibâdet değildir. ِ ِي Zîrâ evvelki secde huzûrda ve ikinci secde gıyâbda vâkiʻdir. Ve huzûrda kurb ve gıyâbda ise buʻd vardır. Ve huzûrda olan secde Hakk’ın hazret-i kabûlünün kapısını çalmak yaʻnî huzûrda vazʻ olunan şeylerin kabûlünü niyâz eylemektir. Baʻdehu bâb-ı kabûl açılır ve halîfe olan rûh dahi başını kaldırır. Bu tecellî-i kabûlde kendisine hâsıl olan dehşetten nâşî elinden aʻmâl düşer. Zîrâ medhûş olanda kudret-i tasarruf kalmaz. Hazret-i kudsîden “Ne getirdin?” diye nidâ olunur. Rûh dahi “Falân oğlu falânın amellerini getirdim ki senin kudret-i kudsiyyen beni onun üzerine halîfe kılmış idi. Onun havâss ve aʻzâsından bana kabz ile emr eylediğin cemîʻ-i harâcı ve hâsılâtı âmillerim vâsıtasıyla bana ref‘ eyledi.” der. Hakk dahi “Onu imâm-ı mübîne kabûl edin ki onu âlem-i kesâfette ızhârdan mukaddem ben onu yazmış idim.” buyurur. İmâm-ı mübîn hakkındaki îzâhât birinci bâbda münderic ibârât-ı mustalaha bahsinde iʻtâ edilmiştir.&#10024;

"Göklerde ve yerde kim varsa, ister istemez Allah'a secde eder." (Ra'd, 13:15) ayet-i kerimesinde beyan buyrulan secde, ibadet secdesi değildir. Çünkü evvelki secde huzurda ve ikinci secde gıyabda meydana gelir. Huzurda yakınlık ve gıyabda ise uzaklık vardır. Huzurda olan secde, Hakk'ın kabul kapısını çalmak, yani huzurda sunulan şeylerin kabulünü niyaz etmektir. Sonra kabul kapısı açılır ve halife olan ruh da başını kaldırır. Bu kabul tecellisinde kendisine hâsıl olan dehşetten dolayı elinden ameller düşer. Çünkü dehşete düşende tasarruf kudreti kalmaz. Kutsal Hazret'ten "Ne getirdin?" diye nida olunur. Ruh da "Falan oğlu falanın amellerini getirdim ki senin kutsal kudretin beni onun üzerine halife kılmıştı. Onun duyularından ve azalarından bana toplama emrettiğin bütün vergileri ve hasılatı amillerim vasıtasıyla bana yükseltti." der. Hakk da "Onu İmam-ı Mübin'e (Levh-i Mahfuz'a) kabul edin ki onu kesafet âleminde (maddi dünyada) ortaya çıkarmadan önce ben onu yazmıştım." buyurur. İmam-ı Mübin hakkındaki izahat birinci babda münderic (içerilen) ıstılahlar (teknik terimler) bahsinde verilmiştir.

İmdi bu ameller levh-i mahfûzdan ibâret olan imâm-ı mübînde yazılmış olan şeyler olup, harf-i vâhid eksik olmaz. Eğer bu ameller sâlih olursa Hakk Teâlâ “Onun zimâmını İlliyyîn’e çekiniz.” buyurur. Ve bu ameller ber-mûcib-i emr oraya ref‘ olunur ki bu İlliyyîn makâmı, Sidretü’l-Müntehâ’dadır. Ve Sidretü’l-Müntehâ âlem-i sûverin nihâyet bulduğu bir makâmdır. Ve onun fevki âlem-i sûret değildir. Velâkin eğer bu amellerde mezâlim ve lâyık olmayan şeyler bulunursa, onlara ebvâb-ı semâ feth olunmaz. Nitekim âyet-i kerîmede&#10024;

Şimdi bu ameller, levh-i mahfûzdan ibaret olan İmam-ı Mübin'de yazılmış şeyler olup, tek bir harf bile eksik olmaz. Eğer bu ameller salih olursa, Yüce Allah "Onun dizginini İlliyyîn'e çekiniz." buyurur. Ve bu ameller emre uygun olarak oraya yükseltilir ki bu İlliyyîn makamı, Sidretü'l-Müntehâ'dadır. Ve Sidretü'l-Müntehâ, suretler âleminin (maddi formlar dünyası) sona erdiği bir makamdır. Ve onun üstü suretler âlemi değildir. Fakat eğer bu amellerde zulümler ve layık olmayan şeyler bulunursa, onlara göklerin kapıları açılmaz. Nitekim ayet-i kerimede şöyle buyrulur:

ه buyrulur: ذِين َ كذَّبوا ْ بِآيَاتِنَا وَاستَكْيی َ وا ْ عَنهَا ال َ تفَتَّح لهم أبوَاب السَّمَاءإِن َّ ال (Aʻrâf, 7:40) Ve bu gibi aʻmâli gayr-i sâlihanın mahall-i vusûlü felek-i esîrdir. Ve felek-i esîr âlem-i tabîattır. Ve yukarıda beyân olunan hitâb gibi burada da hitâb vâkiʻ olur. Ve baʻdehu bu aʻmâl ber-mûcib-i emr&#10024;

"Âyetlerimizi yalanlayan ve onlara karşı kibirlenen kimselere gök kapıları açılmaz." (Aʻrâf, 7:40) buyrulur. Ve bu gibi salih olmayan amellerin ulaştığı yer esir feleğidir. Esir feleği ise tabiat âlemidir. Yukarıda açıklanan hitap gibi burada da hitap meydana gelir. Ve ondan sonra bu ameller emre uygun olarak...

ْی ی Siccîn’e tevdîʻ olunurlar. Nitekim Hakk Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de سِجِّی تَاب َ الفجَّار ِ لقإِن َّ كِ&#10024;

Füccârın kitabı Siccîn'e konulur. Nitekim Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de "Şüphesiz füccârın kitabı Siccîn'dedir." buyurur.

ِي

َْی ی (Mutaffîfîn, 83:7) ve عِلِّيِّی إِن َّ كِتَاب َ ا ْل َبرَار ِ لق (Mutaffîfîn, 83:18) buyurur. Ve Hakk Teâlâ rûh-i&#10024;

"Hayır, şüphesiz günahkârların kitabı Siccîn'dedir" (Mutaffifîn, 83:7) ve "Hayır, şüphesiz iyilerin kitabı İlliyyîn'dedir" (Mutaffifîn, 83:18) buyurur.

ِي kudsîye Sidretü’l-Müntehâ’da buyurur ki: “Ey kulum, işte benim emrime imtisâlen işlenmiş olan bu ameller seni bize ref‘ etti ve seni bu mahall-i esnâ ve a‘lâya çıkardı. İhvâna ve rufekâna yaʻnî âlem-i kesâfette senin gibi libâs-ı anâsıra bürünmüş olan emsâl ve akrânına dûne’s-semâ‘ nazar et ki onlardan aʻmâl-i sâliha sâdır olmadığı için senin çıktığın makâma çıkamadılar.” Rûh bu emir mûcibince onlara nazar eder. Kendi hakkında ibzâl buyrulân ihsân-ı ilâhîyi ârif olur. Binâenaleyh bu müşâhede ve muhâtaba hâlinden, ihsân-ı Hudâ’yı teemmül ile meşgûl olur. Ve bu meşgûliyet ile müşâhededen hicâba düşer. Ve eğer bu hicâb olmasa idi; rûhun bu hazret-i kudsîden zâil olması sahîh olmaz idi. Yaʻnî huzûrdan infikâkı mümkün olmaz idi. Velâkin Allah Teâlâ kelimenin tetemmümü için her bir şeye bir sebeb kıldı.&#10024;

Kutsal Sidretü'l-Müntehâ'da şöyle buyurur: "Ey kulum, işte benim emrime uyarak işlenmiş olan bu ameller seni bize yükseltti ve seni bu yüce ve yüksek makama çıkardı. Kardeşlerine ve arkadaşlarına, yani kesafet âleminde senin gibi unsurlar elbisesine bürünmüş olan benzerlerine ve akranlarına aşağıdan bak ki onlardan salih ameller sâdır olmadığı için senin çıktığın makama çıkamadılar." Ruh bu emir gereğince onlara bakar. Kendi hakkında bolca ihsan buyrulan ilahi lütfu idrak eder. Bu sebeple bu müşahede ve hitap halinden, Allah'ın lütfunu düşünmekle meşgul olur. Ve bu meşguliyet ile müşahededen perdelenir. Ve eğer bu perde olmasaydı; ruhun bu kutsal huzurdan ayrılması doğru olmazdı. Yani huzurdan ayrılması mümkün olmazdı. Velakin Yüce Allah kelimenin tamamlanması için her bir şeye bir sebep kıldı.

Maʻlûm olsun ki her bir sûret-i müteayyine, maʻnâsından dolayı nakş edilmiş olan bir kelimedir. Ve suver-i müteayyinenin mine’l-ezel ile’l-ebed nihâyeti yoktur. Nitekim Hakk&#10024;

Bilinmeli ki her bir belirlenmiş şekil, anlamından dolayı nakşedilmiş bir kelimedir. Ve belirlenmiş şekillerin öncesizden sonsuza dek sonu yoktur. Nasıl ki Yüce Allah

ه Teâlâ buyurur: لنَفِد َ الْبَحر قَبل َ أن تَنفَد َ كلِمَات رَن وكان َ الْبَحر مِدَادًا لِّكلِمَات ِ رَنل (Kehf, 18:109) Yaʻnî&#10024;

Yüce Allah buyurur: "De ki: Rabbimin sözleri için deniz mürekkep olsa ve bir o kadarını daha katsak bile, Rabbimin sözleri tükenmeden deniz tükenirdi." (Kehf, 18:109) Yani

ِّي ی ِّي ی “Bahr-i muhît Rabb’imin kelimâtını tahrîr için mürekkeb olsa, Rabb’imin kelimâtı bitmezden evvel bahr-i muhît biter idi.” Sûret-i insâniyye bu sûret-i müteayyine arasında ekmeldir. Ve zâhirde ona teklîfât-ı ilâhiyye vâkiʻ olması bâtında tekvîn-i suver içindir. Binâenaleyh hazret-i kudsiyyede medhûş olan rûhun âlem-i hisse rücûʻu ve hazret-i kudsden ihticâbı lâzımdır ki onun sûret-i müteayyinesinin fesâdına yaʻnî ecell-i müsemmâsına kadar, kendisinden zuhûru mukadder olan aʻmâl-i sâliha veyâ tâliha sudûr etsin ve bu sûretle de o kelime-i vücûd tetemmüm eylesin ve vücûd-i insânîye kelime taʻbîr olunmasının delîli Hakk Teâlâ’nın وَكلِمَته َ ألْقَاهَا إِیل مَريَم (Nisâ, 4:171) kavl-i şerîfidir. Zîrâ Hakk Teâlâ hazretleri vücûd-i Îsâ’ya kelime taʻbîr buyurmuştur. Ve aʻmâle kelime taʻbîrinin delîli dahi الصَّالِح إِليه ِ يَصعَد الْكلِم الطَّيِّب وَالْعَمَل يَرفَعه (Fâtır, 35:10) âyet-i kerîmesidir. Zîrâ kelimât-ı tayyibeden olan “Lâ ilâhe illallah” ameli lisândır. Ve bu kelimât, hazret-i kudse suûd eder. Ve bu amel-i sâlihe mukârin olursa, o ameli sâlih onu İlliyyîn’e ref‘ eyler. Ve ism-i aʻmâl rûhâ vusûl indinde maʻkûlâttan intikâl eder. Artık ona rûh ıtlâk olunur. Ve ervâh-ı mücerrede hâlinde olan o aʻmâle Hakk Teâlâ hazretleri nazar ettikte onlara hulle-yi behâyi yaʻnî birer suver-i cemîleyi iksâ eder. Ve onları minber-i Celâl üzerine ikʻâd eyler. Ve isimlerini de ervâhdan esrâra nakl eder. Ve zâhirde vâkiʻ olan teklifât-ı ilâhiyye üzerine bâtında tekvîn-i suver bu vech ile olur. Ve hûrî ve gılmân ve eşcâr ve enhâr ve kusûr-i cinân, gözler görmedik ve kulaklar işitmedik ve kalb-i beşere hutûr etmedik bir hâlde olarak âlem-i esrârda bu sûretle müteayyin olur. Ve kezâ bunun aksi olarak hayât ve akârib ve zakkûm ve zebâniye ve nâr gibi sûretler dahi aʻmâl-i tâlihadan peydâ olur.&#10024;

“Bahr-i muhît Rabb’imin kelimâtını tahrîr için mürekkeb olsa, Rabb’imin kelimâtı bitmezden evvel bahr-i muhît biter idi.” İnsan sûreti, bu belirlenmiş sûretler arasında en mükemmelidir. Ve dış âlemde ona ilâhî tekliflerin (emir ve yasakların) gelmesi, iç âlemde sûretlerin yaratılması içindir. Bu sebeple, kutsal huzurda kendinden geçmiş olan ruhun his âlemine geri dönmesi ve kutsal huzurdan perdelenmesi gereklidir ki, onun belirlenmiş sûretinin bozulmasına, yani ecel-i müsemmâsına (belirlenmiş ölüm vaktine) kadar, kendisinden zuhuru mukadder olan sâlih veya kötü ameller meydana gelsin ve bu sûretle de o varlık kelimesi tamamlanmış olsun. İnsan varlığına kelime denilmesinin delili, Yüce Allah’ın “Ve kelimesini Meryem’e ilka etti.” (Nisâ, 4:171) şerif sözüdür. Çünkü Yüce Allah hazretleri, İsa’nın varlığına kelime demiştir. Ve amellere kelime denilmesinin delili de “Güzel sözler O’na yükselir, sâlih amel de onu yükseltir.” (Fâtır, 35:10) âyet-i kerîmesidir. Çünkü güzel kelimelerden olan “Lâ ilâhe illallah” sözü, dilin amelidir. Ve bu kelimeler, kutsal huzura yükselir. Ve bu sâlih amele eşlik ederse, o sâlih amel onu İlliyyîn’e (en yüce makama) yükseltir. Ve amellerin ismi, ruha ulaşma anında akılla idrak edilenlerden intikal eder. Artık ona ruh denilir. Ve mücerred ruhlar hâlinde olan o amellere Yüce Allah hazretleri nazar ettiğinde, onlara güzellik elbisesi, yani birer güzel sûret giydirir. Ve onları Celâl minberi üzerine oturtur. Ve isimlerini de ruhlardan sırlara nakleder. Ve dış âlemde meydana gelen ilâhî teklifler üzerine iç âlemde sûretlerin yaratılması bu şekilde olur. Ve hûrî ve gılmân ve ağaçlar ve nehirler ve cennet köşkleri, gözlerin görmediği ve kulakların işitmediği ve beşer kalbine gelmeyen bir hâlde olarak sırlar âleminde bu sûretle belirlenir. Ve aynı şekilde bunun aksi olarak, yılanlar ve akrepler ve zakkum ve zebânîler ve ateş gibi sûretler de kötü amellerden meydana gelir.

Mesnevî

ِسَ صورن َ خواهد شدن كند در دل وطن ** روز محهر خیایل كو&#10024;

Kıyamet günü hayallerin gönülde vatan tuttuğu gün olacaktır.

ِسَت واجبست سيْن َ كان بر وجودت غالبست ** هم بدان تصویر ح&#10024;

Ma'lûm olsun ki, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, bütün noksan sıfatlardan münezzeh ve bütün kemâl sıfatlarla muttasıf olduğu için, zâtında ve sıfatlarında mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olup, ezelen ve ebeden aynı hâl üzeredir; binâenaleyh, zât-ı ulûhiyyetinde ve sıfatlarında hiçbir tağayyür ve tebeddül vâki' olmaz; belki, şuûnât-ı zâtiyyesinde dahi tağayyür ve tebeddül yoktur; zirâ, şuûnât-ı zâtiyye, zât-ı ulûhiyyetin aynıdır; lâkin, şuûnât-ı zâtiyyenin taalluk ettiği a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde mevcûd olan sûretler olup, bunlar dahi mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olduklarından, bunlarda dahi tağayyür ve tebeddül vâki' olmaz; ancak, a'yân-ı sâbitenin hâriçte zuhûr eden ahvâli ve keyfiyetleri, ezmine-i muhtelife ve merâtib-i müteaddidede tağayyür ve tebeddül eder; bu tağayyür ve tebeddül, a'yân-ı sâbitenin iktizâ-i zâtiyyesinden neş'et eder; zirâ, her bir ayn-ı sâbitenin, kendi isti'dâd-ı zâtisine göre, hâriçte zuhûr etmesi mukarrerdir; bu zuhûr, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelden takdir edilmiş olup, buna "sırr-ı kader" denir; binâenaleyh, kader, Hak Teâlâ'nın ilminde a'yân-ı sâbitenin ahvâlini ve keyfiyetlerini ezelden takdir etmesidir; kazâ ise, bu takdirin hâriçte zuhûr etmesidir; imdi, Hak Teâlâ'nın zâtı, sıfatları ve şuûnâtı, tağayyür ve tebeddülden münezzeh olduğu gibi, a'yân-ı sâbite dahi tağayyür ve tebeddülden münezzehtir; ancak, a'yân-ı sâbitenin hâriçte zuhûr eden ahvâli ve keyfiyetleri, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelden takdir edilmiş olan sırr-ı kader mucibince, tağayyür ve tebeddül eder; bu tağayyür ve tebeddül, Hak Teâlâ'nın irâdesiyle ve kudretiyle vâki' olur; lâkin, bu irâde ve kudret, a'yân-ı sâbitenin iktizâ-i zâtiyyesine tâbi'dir; zirâ, Hak Teâlâ, kendi üzerine, her bir ayn-ı sâbitenin kendi isti'dâd-ı zâtisine göre zuhûr etmesine hükmetmiştir; bu sebeple, a'yân-ı sâbitenin hâriçte zuhûr eden ahvâli ve keyfiyetleri, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelden takdir edilmiş olan sırr-ı kader mucibince, tağayyür ve tebeddül eder; bu tağayyür ve tebeddül, Hak Teâlâ'nın irâdesiyle ve kudretiyle vâki' olur; lâkin, bu irâde ve kudret, a'yân-ı sâbitenin iktizâ-i zâtiyyesine tâbi'dir; zirâ, Hak Teâlâ, kendi üzerine, her bir ayn-ı sâbitenin kendi isti'dâd-ı zâtisine göre zuhûr etmesine hükmetmiştir; bu sebeple, a'yân-ı sâbitenin hâriçte zuhûr eden ahvâli ve keyfiyetleri, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelden takdir edilmiş olan sırr-ı kader mucibince, tağayyür ve tebeddül eder; bu tağayyür ve tebeddül, Hak Teâlâ'nın irâdesiyle ve kudretiyle vâki' olur; lâkin, bu irâde ve kudret, a'yân-ı sâbitenin iktizâ-i zâtiyyesine tâbi'dir; zirâ, Hak Teâlâ, kendi üzerine, her bir ayn-ı sâbitenin kendi isti'dâd-ı zâtisine göre zuhûr etmesine hükmetmiştir; bu sebeple, a'yân-ı sâbitenin hâriçte zuhûr eden ahvâli ve keyfiyetleri, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelden takdir edilmiş olan sırr-ı kader mucibince, tağayyür ve tebeddül eder; bu tağayyür ve tebeddül, Hak Teâlâ'nın irâdesiyle ve kudretiyle vâki' olur; lâkin, bu irâde ve kudret, a'yân-ı sâbitenin iktizâ-i zâtiyyesine tâbi'dir; zirâ, Hak Teâlâ, kendi üzerine, her bir ayn-ı sâbitenin kendi isti'dâd-ı zâtisine göre zuhûr etmesine hükmetmiştir; bu sebeple, a'yân-ı sâbitenin hâriçte zuhûr eden ahvâli ve keyfiyetleri, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelden takdir edilmiş olan sırr-ı kader mucibince, tağayyür ve tebeddül eder; bu tağayyür ve tebeddül, Hak Teâlâ'nın irâdesiyle ve kudretiyle vâki' olur; lâkin, bu irâde ve kudret, a'yân-ı sâbitenin iktizâ-i zâtiyyesine tâbi'dir; zirâ, Hak Teâlâ, kendi üzerine, her bir ayn-ı sâbitenin kendi isti'dâd-ı zâtisine göre zuhûr etmesine hükmetmiştir; bu sebeple, a'yân-ı sâbitenin hâriçte zuhûr eden ahvâli ve keyfiyetleri, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelden takdir edilmiş olan sırr-ı kader mucibince, tağayyür ve tebeddül eder; bu tağayyür ve tebeddül, Hak Teâlâ'nın irâdesiyle ve kudretiyle vâki' olur; lâkin, bu irâde ve kudret, a'yân-ı sâbitenin iktizâ-i zâtiyyesine tâbi'dir; zirâ, Hak Teâlâ, kendi üzerine, her bir ayn-ı sâbitenin kendi isti'dâd-ı zâtisine göre zuhûr etmesine hükmetmiştir; bu sebeple, a'yân-ı sâbitenin hâriçte zuhûr eden ahvâli ve keyfiyetleri, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelden takdir edilmiş olan sırr-ı kader mucibince, tağayyür ve tebeddül eder; bu tağayyür ve tebeddül, Hak Teâlâ'nın irâdesiyle ve kudretiyle vâki' olur; lâkin, bu irâde ve kudret, a'yân-ı sâbitenin iktizâ-i zâtiyyesine tâbi'dir; zirâ, Hak Teâlâ, kendi üzerine, her bir ayn-ı sâbitenin kendi isti'dâd-ı zâtisine göre zuhûr etmesine hükmetmiştir; bu sebeple, a'yân-ı sâbitenin hâriçte zuhûr eden ahvâli ve keyfiyetleri, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelden takdir edilmiş olan sırr-ı kader mucibince, tağayyür ve tebeddül eder; bu tağayyür ve tebeddül, Hak Teâlâ'nın irâdesiyle ve kudretiyle vâki' olur; lâkin, bu irâde ve kudret, a'yân-ı sâbitenin iktizâ-i zâtiyyesine tâbi'dir; zirâ, Hak Teâlâ, kendi üzerine, her bir ayn-ı sâbitenin kendi isti'dâd-ı zâtisine göre zuhûr etmesine hükmetmiştir; bu sebeple, a'yân-ı sâbitenin hâriçte zuhûr eden ahvâli ve keyfiyetleri, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelden takdir edilmiş olan sırr-ı kader mucibince, tağayyür ve tebeddül eder; bu tağayyür ve tebeddül, Hak Teâlâ'nın irâdesiyle ve kudretiyle vâki' olur; lâkin, bu irâde ve kudret, a'yân-ı sâbitenin iktizâ-i zâtiyyesine tâbi'dir; zirâ, Hak Teâlâ, kendi üzerine, her bir ayn-ı sâbitenin kendi isti'dâd-ı zâtisine göre zuhûr etmesine hükmetmiştir; bu sebeple, a'yân-ı sâbitenin hâriçte zuhûr eden ahvâli ve keyfiyetleri, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelden takdir edilmiş olan sırr-ı kader mucibince, tağayyür ve tebeddül eder; bu tağayyür ve tebeddül, Hak Teâlâ'nın irâdesiyle ve kudretiyle vâki' olur; lâkin, bu irâde ve kudret, a'yân-ı sâbitenin iktizâ-i zâtiyyesine tâbi'dir; zirâ, Hak Teâlâ, kendi üzerine, her bir ayn-ı sâbitenin kendi isti'dâd-ı zâtisine göre zuhûr etmesine hükmetmiştir; bu sebeple, a'yân-ı sâbitenin hâriçte zuhûr eden ahvâli ve keyfiyetleri, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelden takdir edilmiş olan sırr-ı kader mucibince, tağayyür ve tebeddül eder; bu tağayyür ve tebeddül, Hak Teâlâ'nın irâdesiyle ve kudretiyle vâki' olur; lâkin, bu irâde ve kudret, a'yân-ı sâbitenin iktizâ-i zâtiyyesine tâbi'dir; zirâ, Hak Teâlâ, kendi üzerine, her bir ayn-ı sâbitenin kendi isti'dâd-ı zâtisine göre zuhûr etmesine hükmetmiştir; bu sebeple, a'yân-ı sâbitenin hâriçte zuhûr eden ahvâli ve keyfiyetleri, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelden takdir edilmiş olan sırr-ı kader mucibince, tağayyür ve tebeddül eder; bu tağayyür ve tebeddül, Hak Teâlâ'nın irâdesiyle ve kudretiyle vâki' olur; lâkin, bu irâde ve kudret, a'yân-ı sâbitenin iktizâ-i zâtiyyesine tâbi'dir; zirâ, Hak Teâlâ, kendi üzerine, her bir ayn-ı sâbitenin kendi isti'dâd-ı zâtisine göre zuhûr etmesine hükmetmiştir; bu sebeple, a'yân-ı sâbitenin hâriçte zuhûr eden ahvâli ve keyfiyetleri, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelden takdir edilmiş olan sırr-ı kader mucibince, tağayyür ve tebeddül eder; bu tağayyür ve tebeddül, Hak Teâlâ'nın irâdesiyle ve kudretiyle vâki' olur; lâkin, bu irâde ve kudret, a'yân-ı sâbitenin iktizâ-i zâtiyyesine tâbi'dir; zirâ, Hak Teâlâ, kendi üzerine, her bir ayn-ı sâbitenin kendi isti'dâd-ı zâtisine göre zuhûr etmesine hükmetmiştir; bu sebeple, a'yân-ı sâbitenin hâriçte zuhûr eden ahvâli ve keyfiyetleri, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelden takdir edilmiş olan sırr-ı kader mucibince, tağayyür ve tebeddül eder; bu tağayyür ve tebeddül, Hak Teâlâ'nın irâdesiyle ve kudretiyle vâki' olur; lâkin, bu irâde ve kudret, a'yân-ı sâbitenin iktizâ-i zâtiyyesine tâbi'dir; zirâ, Hak Teâlâ, kendi üzerine, her bir ayn-ı sâbitenin kendi isti'dâd-ı zâtisine göre zuhûr etmesine hükmetmiştir; bu sebeple, a'yân-ı sâbitenin hâriçte zuhûr eden ahvâli ve keyfiyetleri, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelden takdir edilmiş olan sırr-ı kader mucibince, tağayyür ve tebeddül eder; bu tağayyür ve tebeddül, Hak Teâlâ'nın irâdesiyle ve kudretiyle vâki' olur; lâkin, bu irâde ve kudret, a'yân-ı sâbitenin iktizâ-i zâtiyyesine tâbi'dir; zirâ, Hak Teâlâ, kendi üzerine, her bir ayn-ı sâbitenin kendi isti'dâd-ı zâtisine göre zuhûr etmesine hükmetmiştir; bu sebeple, a'yân-ı sâbitenin hâriçte zuhûr eden ahvâli ve keyfiyetleri, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelden takdir edilmiş olan sırr-ı kader mucibince, tağayyür ve tebeddül eder; bu tağayyür ve tebeddül, Hak Teâlâ'nın irâdesiyle ve kudretiyle vâki' olur; lâkin, bu irâde ve kudret, a'yân-ı sâbitenin iktizâ-i zâtiyyesine tâbi'dir; zirâ, Hak Teâlâ, kendi üzerine, her bir ayn-ı sâbitenin kendi isti'dâd-ı zâtisine göre zuhûr etmesine hükmetmiştir; bu sebeple, a'yân-ı sâbitenin hâriçte zuhûr eden ahvâli ve keyfiyetleri, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelden takdir edilmiş olan sırr-ı kader mucibince, tağayyür ve tebeddül eder; bu tağayyür ve tebeddül, Hak Teâlâ'nın irâdesiyle ve kudretiyle vâki' olur; lâkin, bu irâde ve kudret, a'yân-ı sâbitenin iktizâ-i zâtiyyesine tâbi'dir; zirâ, Hak Teâlâ, kendi üzerine, her bir ayn-ı sâbitenin kendi isti'dâd-ı zâtisine göre zuhûr etmesine hükmetmiştir; bu sebeple, a'yân-ı sâbitenin hâriçte zuhûr eden ahvâli ve keyfiyetleri, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelden takdir edilmiş olan sırr-ı kader mucibince, tağayyür ve tebeddül eder; bu tağayyür ve tebeddül, Hak Teâlâ'nın irâdesiyle ve kudretiyle vâki' olur; lâkin, bu irâde ve kudret, a'yân-ı sâbitenin iktizâ-i zâtiyyesine tâbi'dir; zirâ, Hak Teâlâ, kendi üzerine, her bir ayn-ı sâbitenin kendi isti'dâd-ı zâtisine göre zuhûr etmesine hükmetmiştir; bu sebeple, a'yân-ı sâbitenin hâriçte zuhûr eden ahvâli ve keyfiyetleri, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelden takdir edilmiş olan sırr-ı kader mucibince, tağayyür ve tebeddül eder; bu tağayyür ve tebeddül, Hak Teâlâ'nın irâdesiyle ve kudretiyle vâki' olur; lâkin, bu irâde ve kudret, a'yân-ı sâbitenin iktizâ-i zâtiyyesine tâbi'dir; zirâ, Hak Teâlâ, kendi üzerine, her bir ayn-ı sâbitenin kendi isti'dâd-ı zâtisine göre zuhûr etmesine hükmetmiştir; bu sebeple, a'yân-ı sâbitenin hâriçte zuhûr eden ahvâli ve keyfiyetleri, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelden takdir edilmiş olan sırr-ı kader mucibince, tağayyür ve tebeddül eder; bu tağayyür ve tebeddül, Hak Teâlâ'nın irâdesiyle ve kudretiyle vâki' olur; lâkin, bu irâde ve kudret, a'yân-ı sâbitenin iktizâ-i zâtiyyesine tâbi'dir; zirâ, Hak Teâlâ, kendi üzerine, her bir ayn-ı sâbitenin kendi isti'dâd-ı zâtisine göre zuhûr etmesine hükmetmiştir; bu sebeple, a'yân-ı sâbitenin hâri

ِسَ هر عرض را صور تیست ** صورت هریك عرض را نوبتیست روز مح&#10024;

Her bir arzın bir sureti vardır; her bir arzın suretinin bir sırası vardır.

چون زدستت زخم بر مظلوم رست ** آن درخن َ كشت از زقوم رست&#10024;

Çünkü elinden mazluma yara ulaştı, o ağaç zakkumdan bitti.

يْد دمتگكژدم كشت یماین سخنهای چومار وكژ دمت ** مار و&#10024;

Ma'lûm olsun ki, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, bütün noksan sıfatlardan münezzeh ve bütün kemâl sıfatlarla muttasıf olduğu için, zâtında ve sıfatlarında mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddüldür; yani değişmesi ve başka bir hâle geçmesi imkânsızdır. Binâenaleyh, zât-ı ulûhiyyet, ezelen ve ebeden, kendi üzerine, kendi zâtî iktizâsıyla, kendi zâtına mahsûs olan şuûnât-ı zâtiyye ile hükmetti. Bu şuûnât-ı zâtiyye, Hak Teâlâ'nın ilmindeki a'yân-ı sâbiteye taalluk eder. Bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olup, zât-ı ulûhiyyetin gayrı değildir; belki zât-ı ulûhiyyetin aynıdır. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki vücûdât-ı izâfiyye ve vücûdât-ı mevhûmedir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki şuûnât-ı zâtiyyenin tecellîleridir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki niseb ve taalluklardır. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki kâbiliyet-i asliyyedir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki isti'dâd-ı zâtîdir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki isti'dâd-ı gayr-i mec'ûldür. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki sırr-ı kaderdir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki hükm-i külli-i icmâlîdir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki kazâ-yı ilâhîdir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki Hazine-i gaybdır. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki âlem-i kevn'in sûretleridir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki cemî'-i merâtibdeki ahvâlin sûretleridir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki ezmine-i muhtelifedeki umûrun sûretleridir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki ale'l-infirâd her bir şeyin sûretidir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki her bir şeyin ayn-ı sâbitesidir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki her bir şeyin isti'dâd-ı zâtisidir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki her bir şeyin kâbiliyet-i asliyyesidir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki her bir şeyin husûsiyetidir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki her bir şeyin keyfiyetidir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki her bir şeyin mikdârıdır. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki her bir şeyin mahall-i zuhûrudur. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki her bir şeyin tekâbülüdür. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki her bir şeyin zâten, sıfaten ve fiilen varlığıdır. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki her bir şeyin mütekevvin olmasıdır. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki her bir şeyin âlem-i kevn'de zuhûr etmesidir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki her bir şeyin âfâk ve enfüste zuhûr etmesidir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki her bir şeyin âsâr-ı rûhâniyyet ve kesâfet-i ten ile zuhûr etmesidir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki her bir şeyin nebât ve efrâd-ı hayvâniyye ile zuhûr etmesidir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki her bir şeyin insân-ı kâmil ile zuhûr etmesidir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki her bir şeyin şeriat sâhibi nebiyy-i zîşân (a.s.) ile zuhûr etmesidir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki her bir şeyin sâlik ile zuhûr etmesidir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki her bir şeyin riyâzât ve mücâhedât ile zuhûr etmesidir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki her bir şeyin huzûzât-ı nefsâniyye ve muhâlefât ile zuhûr etmesidir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki her bir şeyin add-i mahsûs ile zuhûr etmesidir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki her bir şeyin âdât-ı tabiîyye ile zuhûr etmesidir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki her bir şeyin inhirâf ile zuhûr etmesidir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki her bir şeyin zulmet ile zuhûr etmesidir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki her bir şeyin kanûn-ı ilâhî ve kavâid-i ahlâkî ile zuhûr etmesidir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki her bir şeyin hurûc ile zuhûr etmesidir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki her bir şeyin izâhtan müstağnî olmasıdır. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki her bir şeyin kazâ-yı ilâhî ve kader ile zuhûr etmesidir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki her bir şeyin hükm-i külli-i icmâlî ve tafsili ile zuhûr etmesidir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki her bir şeyin ayn-ı sâbite ve esbâb-ı mahsûsa ile zuhûr etmesidir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki her bir şeyin mukayyed ve merâtib ile zuhûr etmesidir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki her bir şeyin cemî'-i merâtibdeki ahvâl ve ezmine-i muhtelifedeki umûr ile zuhûr etmesidir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki her bir şeyin âlem-i kevn'de iktizâ-i zâtiyye ile zuhûr etmesidir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki her bir şeyin isti'dâd-ı zâtî ve isti'dâd-ı gayr-i mec'ûl ile zuhûr etmesidir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki her bir şeyin mekr ve redd-i kader ile zuhûr etmesidir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki her bir şeyin abd ve abdin kesbine mevkûf olmasıdır. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki her bir şeyin vücûdda zâten, sıfaten ve fiilen var olmasıdır. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki her bir şeyin kâbiliyet-i asliyye ve isti'dâd-ı zâtî ile zuhûr etmesidir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki her bir şeyin ânen fe ânen zuhûr etmesidir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki her bir şeyin efrâd-ı hayvâniyye ve nebât ile zuhûr etmesidir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki her bir şeyin tekâbül ve mahall-i zuhûr ile zuhûr etmesidir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki her bir şeyin taalluk ve husûsiyet ile zuhûr etmesidir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki her bir şeyin keyfiyet ve mikdâr ile zuhûr etmesidir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki her bir şeyin meselâ, zirâ, iktizâ ve zuhûr ile zuhûr etmesidir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki her bir şeyin reddolunur ve müddet ile zuhûr etmesidir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki her bir şeyin kendi üzerine açlık ile hükmetti ve abdin kesbine taalluk ettiği gibi zuhûr etmesidir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki her bir şeyin salik ve insan-ı kamil ile zuhûr etmesidir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki her bir şeyin insan-ı kâmilin münhasır ve mahdûd olması ile zuhûr etmesidir. Bu a'yân-ı sâbite, zât-ı ulûhiyyetin ilmindeki her bir şeyin kayyım, kâim, gâlib, muhtâr, bennâ, mübâlağa, ism-i fâil, mi'mâr, mahlûk, velhâsıl ve san'at ile zuhûr etmesidir.

Tercüme

“Gönülde yerleşmiş her bir hayâl, rûz-i mahşerde bir sûret olacaktır. Senin vücûduna gâlib olan bir sîretin sûretiyle senin haşrin îcâb eder. Rûz-i mahşerde her arazın bir sûreti vardır. Her bir arazın sûretinin nevbeti vardır. Senin elinden bir mazlûma cefâ eriştiği vakit, o zakkûm cinsinden yetişen bir ağaç olur. Senin bu yılan ve akreb gibi sözlerin, yılan ve akreb olup, senin nefsini katʻ eder.”&#10024;

Gönülde yerleşmiş her bir hayâl, kıyamet gününde bir şekil olacaktır. Senin varlığına üstün gelen bir karakterin şekliyle senin dirilişin gerekir. Kıyamet gününde her bir arazın (geçici niteliğin) bir şekli vardır. Her bir arazın şeklinin sırası vardır. Senin elinden bir mazluma eziyet ulaştığı zaman, o zakkum cinsinden yetişen bir ağaç olur. Senin bu yılan ve akrep gibi sözlerin, yılan ve akrep olup, senin nefsini keser.

İşte “Aʻmâli tezkiye edin!” yaʻnî “Tatahhur edin ve yükselin ve tenemmüv edin!” kavlinin maʻnâsı budur. Ve bu kavl zavallı gâfil insânlara büyük bir nasîhattır.&#10024;

İşte "Amelleri temizleyin!" yani "Temizlenin ve yükselin ve gelişin!" sözünün anlamı budur. Ve bu söz, zavallı gafil insanlara büyük bir nasihattir.

İmdi ameller mertebeden mertebeye intikâl ettikleri için, bu mertebelerin isimleriyle mevsûm olur. Yaʻnî yukarıda îzâh olunduğu üzere onlara “mahsüsât”, “mütehayyilât”, “mezkûrât veyâ mahfûzât”, “mütefekkirât”, “maʻkûlât”, “ervâh” ve “esrâr” tesmiye olunur. Hâlbuki o ameller zâtında bir şeydir. Meselâ göz bir sûreti görür. Bu rü’yet, mahsüsâttan esrâr mertebesine varıncaya kadar, hadd-i zâtında amel-i basardan başka bir şey değildir. İhtilâf-ı esmâ ancak mertebenin ihtilâfından münbaisdir.&#10024;

Şimdi ameller mertebeden mertebeye geçtikleri için, bu mertebelerin isimleriyle adlandırılır. Yani yukarıda açıklandığı üzere onlara “mahsusât” (duyularla algılanan şeyler), “mütehayyilât” (hayal edilen şeyler), “mezkûrât veya mahfûzât” (hatırlanan veya akılda tutulan şeyler), “mütefekkirât” (düşünülen şeyler), “maʻkûlât” (akılla idrak edilen şeyler) ve “ervâh” (ruhlar) ve “esrâr” (sırlar) denir. Hâlbuki o ameller özünde tek bir şeydir. Örneğin göz bir sureti görür. Bu görme, mahsusât mertebesinden esrâr mertebesine varıncaya kadar, kendi özünde görme amelinden başka bir şey değildir. İsimlerin farklılığı ancak mertebenin farklılığından kaynaklanır.

“İmdi abdin tâatta hareketi ne eşref olduğuna nazar et ve burada zâhir ve bâtın ve şerîat ve hakîkat ve amel-i cevârih ve amel-i kulûb yaʻnî hazret-i akıldaki amel ictimâʻ eder. Ve senin amel-i seyyiâtına gelince, onlar hizâne-i hayâlde sâlihâttan iftirâk eder. Ve alem-i ulvîden felek-i esîrdedir. Ey seyyid, semâvât-ı ulâyı hark eden bu amelleri üzerine lâzım kıl! Ve ulûma gelince bizim zikr ettiğimiz amellerden değildir. Zîrâ ulûm maʻlûmâtı haysiyyetiyledir. İmdi maârif suûd eylediği ve her bir maʻrifet vâkıf olduğu vakit kendi ma‘rûfu iledir. Binâenaleyh ilmini billah kıl ki ilmin nakâisdan mukaddes ve münezzeh olsun. Ve lillahi’l-hamd. Ve söyleyen Allah için güzel söylemiştir:&#10024;

Şimdi kulun ibadetteki hareketinin ne kadar şerefli olduğuna bak; burada görünen ve görünmeyen, şeriat ve hakikat, organlarla yapılan amel ve kalplerin ameli, yani akıl hazretindeki amel bir araya gelir. Senin kötü amellerine gelince, onlar hayal hazinesinde iyi amellerden ayrılır. Ve yüce âlemden eter feleğindedir. Ey efendi, yüce gökleri delen bu amelleri kendine gerekli kıl! Bilimlere gelince, bizim zikrettiğimiz amellerden değildir. Çünkü bilimler, bilinenler itibarıyladır. Şimdi marifetler yükseldiğinde ve her bir marifet vâkıf olduğunda kendi bilineni iledir. Bu sebeple ilmini Allah ile kıl ki ilmin eksikliklerden kutsal ve uzak olsun. Ve hamd Allah'adır. Ve söyleyen Allah için güzel söylemiştir:

Bâkî kıldığın kimsenin fenâsından sonra, sen zâhir oldun; imdi o kimse bilâvücûd oldu. Zîrâ sen, O oldun.”&#10024;

Baki kıldığın kimsenin yok oluşundan sonra, sen ortaya çıktın; şimdi o kimse varlıksız oldu. Çünkü sen, O oldun.

Yaʻnî yukarıdaki îzâhâttan müstebân olduğu üzere abdin evâmir-i ilâhîye imtisâl ve nevâhîden ictinâb etmesi sûretiyle tâat dâiresinde hareketi ne kadar eşref bir şey olduğuna nazar et! Ve onun derece-i şerâfetini teemmül eyle ve bu tâatta zâhir ve bâtın ve şerîat ve hakîkat ve aʻzâların ameli ve kalbin yaʻnî hazret-i aklın ameli hep sende ictimâʻ eder. Zîrâ tâatında muvâfakat-ı şerîat ve selâmet-i zâhir ve safâ-i bâtın hasebiyle hakîkate ittisâl olduğu gibi dürüst olan amel-i cevârih, amel-i kulûb ile müttehid olur.&#10024;

Yani, yukarıdaki açıklamalardan anlaşıldığı üzere, kulun ilâhî emirlere uyması ve yasaklardan kaçınması suretiyle itaat dairesinde hareket etmesinin ne kadar şerefli bir şey olduğuna dikkat et! Ve onun şeref derecesini düşün; bu itaatte görünen ve görünmeyen, şeriat ve hakikat, organların ameli ve kalbin yani aklın ameli hep sende birleşir. Çünkü itaatinde şeriata uygunluk, dışın sağlamlığı ve içsel saflık sebebiyle hakikate ulaşma olduğu gibi, dürüst olan organların ameli, kalplerin ameli ile birleşir.

Ve senin fenâ amellerine gelince, onlar hizâne-i hayâle kadar gidebilip, orada aʻmâl-i sâlihadan ayrılır. Ve onların suver-i kabîhaları, âlem-i ulvîden felek-i esîrdedir. Ve felek-i esîr arzı muhît olan havâ-yı nesîmînin nihâyet bulduğu tabaka olup âlem-i tabîattır. Binâenaleyh aʻmâl-i seyyie bu tabakayı hark edip semâvât-ı ulâya çıkamaz. Binâenaleyh ey seyyid olan rûh, semâvât-ı ulâyı hark edip, Sidret-i Müntehâ’ya suûd eden bu aʻmâl-i sâlihayı üzerine lâzım kıl!&#10024;

Senin kötü amellerine gelince, onlar hayal hazinesine kadar gidebilir ve orada iyi amellerden ayrılır. Onların çirkin suretleri, yüce âlemden esir feleğindedir. Esir feleği, arzı kuşatan hafif havanın nihayet bulduğu tabaka olup tabiat âlemidir. Bu sebeple kötü ameller bu tabakayı delip yüce semalara çıkamaz. Bu sebeple ey efendi olan ruh, yüce semaları delip Sidretü'l-Müntehâ'ya (son sınır ağacı, miraçta ulaşılan son nokta) yükselen bu iyi amelleri kendine gerekli kıl!

Ulûma gelince bu ulûm bizim zikr ettiğimiz amellerin cinsinden değildir. Zîrâ ulûm, taalluk eylediği maʻlûmâtın hâline tâbiʻdir. Eğer maʻlûm, şerîf ise o ilim dahi şerîfdir. Ve eğer hasîs ise ilim de hasîsdir. Binâenaleyh maârif suûd eylediği ve her bir maʻrifet tevakkuf eylediği vakit, kendi ma‘rûfuyladır. Yaʻnî ma‘rûfu nezdine kadar çıkar. Ve ma‘rûfu nezdinde tevakkuf eder. Böyle olunca ilmini Allah Teâlâ hazretlerinin zât-ı şerîfine ve sıfât ve esmâsına ve efʻâline muhtass kıl ki ilmin nakâisdan mukaddes ve münezzeh olsun. Ve şerâfette bilcümle ulûma tefevvuk eylesin. Ve Hz. Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) Efendimiz’in cümlenin sonunda “Ve lillahil-hamd” buyurması kendi ilimlerinin billah olduğunu beyândır.&#10024;

İlimlere gelince, bu ilimler bizim zikrettiğimiz ameller cinsinden değildir. Çünkü ilimler, ilişkin olduğu malumatın hâline bağlıdır. Eğer malum şerefli ise o ilim de şereflidir. Ve eğer değersiz ise ilim de değersizdir. Bu sebeple marifetler yükseldiği ve her bir marifet durakladığı zaman, kendi marufuyladır. Yani marufu nezdine kadar çıkar. Ve marufu nezdinde duraklar. Böyle olunca ilmini Yüce Allah hazretlerinin şerefli zâtına ve sıfat ve isimlerine ve fiillerine özel kıl ki ilmin eksikliklerden kutsal ve arınmış olsun. Ve şerefte bütün ilimlere üstün gelsin. Ve Hz. Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) Efendimiz'in cümlenin sonunda "Ve lillahil-hamd" (Hamd Allah'a mahsustur) buyurması, kendi ilimlerinin Allah ile olduğunu beyandır.

Maʻlûm olsun ki ilim ikidir. Birisi ilm-i hakîkat, diğeri ilm-i hayâldir. İlm-i hakîkat enbiyânın ve onların vârisleri olan evliyânın ta‘lîm buyurdukları ilimdir ki hakîkat ile hayâl beynini câmiʻdir. Bu ilmi tahsîl edenler, hakîkat-ı vücûd ile hayâl arasındaki revâbıtı ârif oldukları için hayrete düşerler. Bu hayret, hayret-i mahmûdedir. Zîrâ ilm-i hakîkî netîcesidir.&#10024;

Bilinmeli ki ilim ikidir. Birisi hakikat ilmi, diğeri hayâl ilmidir. Hakikat ilmi, peygamberlerin ve onların vârisleri olan evliyânın öğrettikleri ilimdir ki hakikat ile hayâl arasını birleştirir. Bu ilmi öğrenenler, varlığın hakikati ile hayâl arasındaki bağıntıları bildikleri için hayrete düşerler. Bu hayret, övülmüş bir hayrettir. Çünkü hakiki ilmin sonucudur.

ً ی Onun için (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, فیك تحيْا رب زدن yaʻnî “Yâ Rabb, sende benim tahayyürümü tezyîd eyle!” buyurdu. İlm-i hayâl dahi felâsife ile ehl-i fennin mütevağğıl oldukları ulûm-i tabîiyyedir. Bu tâife enbiyâ ve evliyânın ta‘lîmâtına iltifât etmeyip mâddiyyâtın tedkîki ile hakîkat-i vücûdu idrâke saʻy ederler. Hâlbuki mâdde ve mâddeden müteşekkil olan suver-i muhtelife hep hayâlâttan ibârettir. Bu hayâlât ise vücûd-i hakîkînin zılâl-i esmâsından başka bir şey değildir. Ve hayâlâta müstağrak olan kimseler bir hayâli bırakıp diğerine yapışmak sûretiyle ömr-i azîzlerini ifnâ ederler. Ve aslâ doğru yolu bulamayıp hayrete düşerler. Onların bu hayreti, hayret-i mezmûmedir. Çünkü hayâlin verdiği bir amelin netîcesidir. Ve bu ilim ayn-ı cehildir. Zîrâ bi-hasebi’ş-şuûnât tecelliyât-i dâimeden ibâret olan emr-i ilâhînin nihâyeti yoktur ki bir gâyede tevakkuf mümkün olabilsin. Hakîkat-i hâl böyle iken ehl-i hayâl bir gâyeye vusûl için sarf-ı gayret ederler. Bunun muhâl olduğunu bilmezler. Kendilerinin mesleklerine ta‘rîz olunsa, techîl ederler.&#10024;

Onun için Efendimiz (s.a.v.), "Yâ Rabb, sende benim tahayyürümü (şaşkınlığımı) artır!" buyurdu. Hayal ilmi de filozoflar ve bilim adamlarının derinlemesine uğraştıkları doğal bilimlerdir. Bu zümre, peygamberlerin ve evliyaların öğretilerine önem vermeyip, maddiyatın incelenmesiyle varlığın hakikatini idrak etmeye çalışırlar. Hâlbuki madde ve maddeden oluşan çeşitli şekiller hep hayallerden ibarettir. Bu hayaller ise hakiki varlığın isimlerinin gölgelerinden başka bir şey değildir. Ve hayallere dalmış olan kimseler, bir hayali bırakıp diğerine yapışmak suretiyle değerli ömürlerini tüketirler. Ve asla doğru yolu bulamayıp hayrete düşerler. Onların bu hayreti, kınanmış bir hayrettir. Çünkü hayalin verdiği bir amelin neticesidir. Ve bu ilim, cehaletin ta kendisidir. Zira zâta ait haller itibarıyla sürekli tecellilerden ibaret olan ilahi işin bir sonu yoktur ki bir amaçta durmak mümkün olabilsin. Durumun hakikati böyle iken, hayal ehli bir amaca ulaşmak için gayret sarf ederler. Bunun imkânsız olduğunu bilmezler. Kendilerinin mesleklerine itiraz edilse, cahillikle suçlarlar.

İmdi ilm-i hakîkatin sâlikleri diridir. Nitekim hadîs- şerîfde العلم حیا ً لم یمتمن صار ب ً ابدا yaʻnî “İlim ile diri olan kimse ebeden ölmez.” buyrulur. Zîrâ onların maʻlûmları hakîkat-i vücûd olan Hakk’tır. Ve Hakk Teâlâ, Hayy’dir. Binâenaleyh bu âlimler, maʻlûmları olan Hayyı dâim ile bâkîdir. Ve ilm-i hayâl erbâbının maʻlûmu fânî olan mâddiyyâttır. Binâenaleyh onlarda fânî olan maʻlûmları ile fânîdir. İşte bu maʻnâya binâen âtîdeki beyti söyleyen ne güzel söylemiştir:&#10024;

Şimdi, hakikat ilminin Hakk Yolcuları diridir. Nitekim hadîs-i şerîfte العلم حیا ً لم یمتمن صار ب ً ابدا yani “İlim ile diri olan kimse ebediyen ölmez.” buyrulur. Çünkü onların bildikleri, varlığın hakikati olan Hakk'tır. Ve Yüce Allah, Hayy'dir (diri ve hayat verendir). Bu sebeple bu âlimler, bildikleri Hayy ile sürekli ve kalıcıdır. Hayâl ilmi sahiplerinin bildikleri ise fânî olan maddî şeylerdir. Bu sebeple onlar da fânî olan bildikleriyle fânîdir. İşte bu anlama dayanarak aşağıdaki beyti söyleyen ne güzel söylemiştir:

“Ey Hayy-ı dâim olan Rabb-i müteal, bâkî kıldığın kimsenin fenâsından sonra, sen zâhir oldun. Böyle olunca o kimse bilâ-vücûd oldu, çünkü sen o kimse oldun.”&#10024;

Ey daima diri olan Yüce Rab, bâkî kıldığın kimsenin yok oluşundan sonra sen ortaya çıktın. Böyle olunca o kimse varlıksız oldu, çünkü sen o kimse oldun.

Zîrâ kendisinde ilm-i hakîkat hâsıl olan kimse, bütün varlıkları, Hakk’ın varlığı görür ve vücûdât-ı izâfiyyeyi vücûd-i hakîkî-i Hakk’ın bi-hasebi’l-esmâ taayyününden ibâret bilir. Ve kendi vücûdu dahi bu vücûdât-ı izâfiyye arasında bir mazhar-ı ilâhî olup, vücûd-i Hakk’tan gayri olmadığını zevkan ârif olur. Bu ilm-i zevkîde istiğrâkı hasebiyle kendisinin vücûd-i mevhûmunu nefy eder. Bu nefy-i vücûddan sonra onda vücûd-i hakîkî-i Hakk zâhir olur ve bi’n-netîce o kimse bilâ-vücûd olur. Ve bilâ-vücûd olunca kendisinin tasarrufât-ı vehmiyyesi kalmaz. Artık onun mazharında mutasarrıf olan vücûd-i hakîkî-i Hakk olur. Nitekim hadîs-i kudsîde, ََصََا ً و لِسَانَا ً و یَدَا ً فنی ا أُحِبَّه فَإِذَا أحبَبت كُنت له سَمعَا ً و ب َّ بِالنَّوَافِل ِ حَن ََّ اذال َ يَزَال عَبدِي يَتَقَرَّب إِیل&#10024;

Çünkü kendisinde hakikat ilmi oluşan kimse, bütün varlıkları Hakk'ın varlığı olarak görür ve izafî varlıkları, Hakk'ın hakiki varlığının isimler itibarıyla belirginleşmesinden ibaret bilir. Kendi varlığı da bu izafî varlıklar arasında ilahi bir mazhar olup, Hakk'ın varlığından başka olmadığını zevken (manevi tecrübeyle) anlar. Bu zevkî ilimde istiğrakı (kendinden geçmesi) sebebiyle kendi vehmedilmiş varlığını yok eder. Bu varlık yokluğundan sonra onda Hakk'ın hakiki varlığı ortaya çıkar ve sonuç olarak o kimse varlıksız olur. Varlıksız olunca kendisinin vehmî tasarrufları kalmaz. Artık onun mazharında tasarruf eden Hakk'ın hakiki varlığı olur. Nitekim hadîs-i kudsîde şöyle buyrulmuştur: "ََصََا ً و لِسَانَا ً و یَدَا ً فنی ا أُحِبَّه فَإِذَا أحبَبت كُنت له سَمعَا ً و ب َّ بِالنَّوَافِل ِ حَن ََّ اذال َ يَزَال عَبدِي يَتَقَرَّب إِیل" (Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder, nihayet onu severim. Onu sevdiğim zaman da onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli olurum.)

ي يَبطِش...الخ یتكلم و ن َص ون یب يَسمَع و ن yaʻnî “Abdim ben onu sevinceye kadar nevâfil ile bana&#10024;

"Yebtış... ilh." (tutar... vb.) konuşur ve "Nasıh" (nasihat eden) işitir, yani "Kulum, ben onu sevinceye kadar nafile ibadetlerle bana yaklaşır."

ی ی ی takarrübden zâil olmaz; vaktâki ben onu severim onun sem‘i ve basarı ve lisânı ve yedi olurum, binâenaleyh benimle işitir, benimle görür, benimle söyler, benim ile tutar...ilh.” buyrulur.&#10024;

...yakınlıktan yok olmaz; ne zaman ki ben onu severim, onun işitmesi, görmesi, dili ve eli olurum, bu sebeple benimle işitir, benimle görür, benimle söyler, benimle tutar... ve benzeri." buyrulur.

****

- ON İKİNCİ BÂB MEDÎNE-İ BEDENDE MÜFSİDLERE MÜTEVECCİH OLAN SÜFERÂ’ VE RUSÜL&#10024;

ON İKİNCİ BÖLÜM BEDEN ŞEHRİNDE BOZGUNCULARA YÖNELEN ELÇİLER VE RESULLER

BEYÂNINDADIR

“Ey seyyid-i kerîm, maʻlûmun olsun ki muhakkak hikmet, mülûkten aklı şehvetine gâlib olan kimse indinde düşmanlarından bir düşmana ancak fıtnat ve zekâ ve şecâat ve vefâ ve sıdk ve diyânet ve emânet ve hüccet ile ilim ve mevâkıʻ-ı kelîm sâhibi olan bir elçi tevcîh etmesini iʻtâ etti. Zîrâ elçi mürseline ve onun menziletine delîldir.&#10024;

Ey yüce efendi, bilinmeli ki muhakkak hikmet, aklı şehvetine üstün gelen hükümdarlar katında, düşmanlarından bir düşmana ancak zekâ, akıl, cesaret, vefa, doğruluk, dindarlık, emanet ve delil ile ilim ve söz söyleme makamlarına sahip olan bir elçi göndermesini sağladı. Çünkü elçi, gönderene ve onun makamına delildir.

İmdi eğer bu evsâf üzere olursa muhakkak onun mürseli bu mesâbede ve daha yüksek olduğu bilinir. Çünkü onu irsâl eden kimse bilmese idi ve onu taakkul etmese idi; bu elçiyi başkalarından temyîz etmez idi. Ve eğer bizim vasf ettiğimizin zıddı olarak kâzib ve hâin ve kesîrü’l-heves, sahîf olursa muhakkak onu irsâl eden ondan eshafdır.&#10024;

Şimdi, eğer bu özellikler üzere olursa, muhakkak onun göndericisinin bu mertebede ve daha yüksek olduğu bilinir. Çünkü onu gönderen kimse bilmeseydi ve onu akletmeseydi; bu elçiyi başkalarından ayırt etmezdi. Ve eğer bizim vasfettiğimizin zıddı olarak yalancı, hain, hevesleri çok ve zayıf olursa, muhakkak onu gönderen ondan daha zayıftır.

İmdi bu takarrür edince, ey seyyid-i kerîm, sen medînen için müfsid olan melik-i mutâ‘-ı hevâya resûllerini tevfîk ve hüdâ ve fikir ve iʻtibâr ve tedebbür ve sebât ve kasd ve hazm ve istibsâr ve tezekkür ve havf ve recâ ve insâf ve bu evsâfın mümâsili kıl! İşte resûllerini böyle yapman lâyık olur. Düşmanlarına resûllerini bunları yapan melik felâh bulur. Ve kâr eder. Ve muazzam olur. Zîrâ o, bilir ki zarûrette onlar düşmanını hüccet-i kâtı‘a ile kam‘ ederler ve ekserîyâ şerre kasd eden hevâ, teslîm olup, rücûʻ ederek, hayra kasd eyler. Ve mukâbele ve mukâtele meûnetine kifâyet eder. Eğer senin üzerine müfsid ve mülkünün fesâdına sâʻî olan hevânın resûlleri sana gelirse, onlara gılzet etme! Zîrâ resûllere ihânet, adem-i siyâsettendir. Ve hırs ve kizb ve hiyânet ve gadr ve cübn ve buhl ve cehl ve şerr ve acz ve belâdet ve bu sıfât-ı zemîmenin mümâsili olan resûllerden biri sana gelirse, onlardan ibtidâ nefret etme ve onları kovma! Ve onlara kavl-i kerîm ile söyle! Sen onların semʻlerini ve basarlarını ahz edersin. Serîrine yaʻnî serîr-i mülküne otur ve onlar için meclisini hâlî kıl! Vezîrin olan akla emr et! Onlara senden mütercem olsun. Zîrâ o süûsdur.”&#10024;

Şimdi bu durum kesinleşince, ey yüce efendi, sen şehrin için bozgunculuk yapan, hevasına itaat eden melike karşı resullerini başarıya ulaştırma, doğru yolu gösterme, düşünme, ibret alma, tedbirli olma, sebat etme, azmetme, ihtiyatlı olma, basiretli olma, hatırlama, korkma, umut etme ve insaflı olma gibi özelliklerle donat! İşte resullerini böyle yapman uygun olur. Düşmanlarına resullerini bu şekilde hazırlayan melik kurtuluşa erer. Ve kazançlı çıkar. Ve yüce olur. Çünkü o bilir ki, zor durumda onlar düşmanını kesin delille sustururlar ve çoğu zaman şerre yönelen heva, teslim olup geri dönerek hayra yönelir. Ve karşılık verme ve savaşma zahmetine yeterli gelir. Eğer sana, bozgunculuk yapan ve mülkünün bozulmasına çalışan hevanın resulleri gelirse, onlara sert davranma! Çünkü resullere ihanet, siyaset bilmemekten kaynaklanır. Ve hırs, yalan, hıyanet, vefasızlık, korkaklık, cimrilik, cehalet, şer, acizlik, aptallık ve bu kötü sıfatların benzeri olan resullerden biri sana gelirse, onlardan başlangıçta nefret etme ve onları kovma! Ve onlara güzel sözle söyle! Sen onların işitme ve görme duyularını alırsın. Tahtına, yani mülkünün tahtına otur ve onlar için meclisini boşalt! Vezirin olan akla emret! Onlara senden tercüman olsun. Çünkü o, kötü bir durumdur.

Bu on ikinci bâb beden şehrinde müfsidlere mensûb ve müteveccih olan sefîrler ve resûller beyânındadır.&#10024;

Bu on ikinci bölüm, beden şehrinde fesatçılara mensup ve onlara yönelmiş olan elçiler ve resuller hakkındadır.

Ey seyyid-i kerîm olan rûh, hükûmet-i zâhirede mülûkten hangisinin aklı, şehvet-i nefsâniyyesine gâlib oldu ise hikmet o kimsenin düşmanlarından bir düşmana ancak fatîn ve zekî ve şecî‘ ve vefâkâr ve sâdık ve mütedeyyin ve emîn ve ihticâca sâlih, âlim ve müessir söz sâhibi olan bir elçi göndermesini iʻtâ ve îcâb etti. Zîrâ iş görebilecek olan elçi ancak bu sıfatları hâiz olan elçidir. Ve hikmet ancak bu vasıfları hâiz olan kimsenin elçi olarak gönderilmesini iktizâ eder. Ve elçi kendisini gönderen kimsenin hâline ve onun mertebesine delîldir. Ve elçi bu ta‘dâd olunan vasıflarda olursa, hiç şübhe yoktur ki onu gönderen kimsenin bu mesâbede ve ondan yüksek olduğu bilinir. Çünkü onu gönderen kimse bu evsâfın ne demek olduğunu hâlen ve zevkan bilmese idi ve bu evsâfı taakkul etmese idi; bu elçiyi birçok adamların arasından tefrîk ve temyîz etmez idi. Ve eğer gönderilen elçi bizim vasf ettiğimizin zıddı olarak kâzib ve hâin ve hevesât-ı nefsâniyyesine mübtelâ ve akılsız olursa hiç şübhe yok ki onu gönderen kimse ondan daha akılsızdır.&#10024;

Ey yüce ruh, görünen yönetimde krallardan hangisinin aklı, nefsanî şehvetine üstün geldiyse, hikmet o kimsenin düşmanlarından bir düşmana ancak uyanık, zeki, cesur, vefalı, sadık, dindar, güvenilir, delil getirmeye uygun, âlim ve etkili söz sahibi olan bir elçi göndermesini verdi ve gerekli kıldı. Çünkü iş görebilecek olan elçi ancak bu sıfatları taşıyan elçidir. Ve hikmet ancak bu vasıfları taşıyan kimsenin elçi olarak gönderilmesini gerektirir. Ve elçi, kendisini gönderen kimsenin hâline ve onun mertebesine delildir. Ve elçi bu sayılan vasıflarda olursa, hiç şüphe yoktur ki onu gönderen kimsenin bu mertebede ve ondan yüksek olduğu bilinir. Çünkü onu gönderen kimse bu vasıfların ne demek olduğunu hâl ve zevk yoluyla bilmeseydi ve bu vasıfları akıl yoluyla kavramasaydı; bu elçiyi birçok adamın arasından ayırt etmez ve seçmezdi. Ve eğer gönderilen elçi bizim vasfettiğimizin zıddı olarak yalancı, hain, nefsanî heveslerine düşkün ve akılsız olursa, hiç şüphe yok ki onu gönderen kimse ondan daha akılsızdır.

İşte bu söylediğimiz maʻnâ takarrür edince ey seyyid-i kerîm olan rûh, medîne-i cismine ifsâd edici olan, melik-i mutâ‘-ı hevâya elçilerini evsâf-ı hasene sâhibleri olan tevfîk ve hüdâ ve fikir ve iʻtibâr ve tedebbür ve sebât ve kasd ve hazm ve istibsâr ve tezekkür ve havf ve recâ ve insâf ve bu evsâfın mümâsili yap! “Tevfîk” bir emrde muvaffakiyyet, “hüdâ” doğru yolu göstermek, “fikir” bir emrin nefʻ ve zararını düşünmek, “iʻtibâr” ibret almak, “tedebbür” tefekkür ile sülûku ve hareketi ihtiyâr etmek, “sebât” emr-i maʻkûlde ber-karâr olmak, “kasd” niyyet edilen husûsun icrâsına teveccüh etmek, “hazm” işinde basîret ve rüşd ile hareket etmek, “istibsâr” umûrda vuzûh taleb etmek, “tezekkür” bir emri tekrâr be-tekrâr nazar-ı akıldan geçirmek, “havf” zarar ve tehlikeyi teemmül, “recâ” fâide ve necât ümit etmek, “insâf” umûrda ifrât ve tefrîtin vasatını ihtiyâr etmektir ki adl ve i‘tidâldir.&#10024;

İşte bu söylediğimiz anlam yerleşince, ey yüce efendi olan ruh, beden şehrine bozgunculuk yapan, hevanın itaat edilen kralına elçilerini güzel vasıflara sahip olan tevfîk (bir işte başarıya ulaşma), hüdâ (doğru yolu gösterme), fikir (bir işin fayda ve zararını düşünme), iʻtibâr (ibret alma), tedebbür (düşünerek yol ve hareket seçme), sebât (akla uygun bir işte kararlı olma), kasd (niyet edilen hususun icrasına yönelme), hazm (işinde basiret ve rüşd ile hareket etme), istibsâr (işlerde açıklık talep etme), tezekkür (bir işi tekrar tekrar akıl süzgecinden geçirme), havf (zarar ve tehlikeyi düşünme), recâ (fayda ve kurtuluş ümit etme) ve insâf (işlerde aşırılık ve eksikliğin ortasını seçme ki bu adalet ve denge demektir) gibi vasıfların benzerleri yap!

Ey rûh, iklîm-i cisimde bir hükümdâr-ı kavî ve mutâ‘ olan hevâya göndereceğin elçileri böyle sıfatlardan yapman lâyık ve münâsib olur. Ve düşmanlarına bu gibi evsâfı elçi olarak gönderen melik, zâtında ve idâresinde felâh bulur. Ve mülküne zarar tareyânından vâreste kalmakla kâr eder. Ve tebʻası ve düşmanları indinde taʻzîm ve hürmete sezâ olur. Zîrâ o hükümdâr bilir ki zarûrette herhangi bir düşmanın tecâvüzü hâlinde bu elçiler o düşmana ikâme edecekleri hüccet-i kâtı‘a ve delîl-i vâzıh ile onun tecâvüzünü men‘ ederler. Ve ekserîyâ mülk-i vücûdda işi gücü şerre kasd etmekten ibâret olan hevâ, o mukniʻ delîli kabûl ve teslîm edip, şerre teveccühden rücûʻ ederde hayra kasd eyler. Ve bu rücûʻu sebebiyle senin sâir tecâvüz eden düşmanlarına mukâbele ve mukâtelende yardım eder. Ve eğer sana karşı müfsid ve mülkünün fesâdına sâʻî olan melik-i mutâ‘-ı hevânın, her biri hükümdârları gibi müfsid olan elçileri sana gelirse sakın onlara karşı galîz muâmele etme! Zîrâ elçilere ihânet usûl-i siyâset ve idâreye adem-i vukûfdan neş’et eder. Nitekim “Elçiye zevâl yoktur.” darb-ı meseli meşhûrdur. Meselâ hevâ cânibinden sana hırs ve kizb ve hıyânet ve gadr ve cübn ve buhl ve cehl ve şerr ve acz ve belâdet gibi sıfât-ı zemîmeden bir elçi gelecek olursa hemen nefret edip onları huzûrundan kovma ve onlara güzel muâmele edip, kavl-i leyyin ile söz söyle! Sen bu sayede onların semʻlerini ve basarlarını ahz edersin, yaʻnî onlar senin sözlerine kıymet verip dinlemeye meyl ederler. Ve gözlerini sana dikerler. “Durun bakalım bu güzel şeyler söylüyor, dinleyelim.” derler. Bu gibi elçiler gelince sen mülk-i vücûddaki tahtına otur. Meclisinde ancak vezîrin olan aklı bırakıp sâirlerini dışarı çıkar. Ve akla emr et ki senin sözlerini onlara nakl etsin ve sana karşı tercümânlık vazîfesini yapsın. Zîrâ akıl, ziyâdesiyle süûs ve idâreye ve siyâsete vâkıfdır. Yaʻnî ey rûh, mülk-i vücûdda senin tahtın kalbdir. Meselâ hırs elçisi geldiği vakit, kalbi sâir havâtırdan hâlî kıl! Kalbinde vezîrin olan aklı ve elçi olan hırsı ibkâ et! Ve akıl vâsıtasıyla hırsın ilkââtını dinle!&#10024;

Ey ruh, beden ülkesinde güçlü ve itaat edilen bir hükümdar olan hevâya (nefsin arzu ve isteklerine) göndereceğin elçileri böyle sıfatlardan yapman uygun ve yerinde olur. Düşmanlarına bu gibi vasıfları elçi olarak gönderen hükümdar, kendi özünde ve idaresinde başarı bulur. Ülkesine zarar gelmesinden uzak kalmakla kazanç sağlar. Tebası ve düşmanları katında saygı ve hürmete layık olur. Çünkü o hükümdar bilir ki, zor durumda herhangi bir düşmanın saldırısı halinde, bu elçiler o düşmana sunacakları kesin delil ve açık kanıt ile onun saldırısını engellerler. Ve çoğunlukla vücut ülkesinde işi gücü şerre kastetmekten ibaret olan hevâ, o ikna edici delili kabul ve teslim edip, şerre yönelmekten vazgeçer de hayra yönelir. Bu vazgeçişi sebebiyle senin diğer saldıran düşmanlarına karşı koymanda ve savaşmanda yardım eder. Eğer sana karşı bozgunculuk yapan ve ülkenin fesadına çalışan, hevânın itaat edilen hükümdarı gibi, her biri kendi hükümdarları gibi bozguncu olan elçileri sana gelirse, sakın onlara karşı kaba davranma! Çünkü elçilere ihanet, siyaset ve idare usullerini bilmemekten kaynaklanır. Nitekim "Elçiye zeval yoktur." atasözü meşhurdur. Örneğin, hevâ tarafından sana hırs, yalan, hıyanet, gadir, korkaklık, cimrilik, cehalet, şer ve acizlik gibi kötü sıfatlardan bir elçi gelecek olursa, hemen nefret edip onları huzurundan kovma ve onlara güzel davranıp, yumuşak sözle konuş! Sen bu sayede onların kulaklarını ve gözlerini kendine çekersin, yani onlar senin sözlerine kıymet verip dinlemeye meylederler. Ve gözlerini sana dikerler. "Durun bakalım bu güzel şeyler söylüyor, dinleyelim." derler. Bu gibi elçiler gelince sen vücut ülkesindeki tahtına otur. Meclisinde ancak vezirin olan aklı bırakıp diğerlerini dışarı çıkar. Ve akla emret ki senin sözlerini onlara nakletsin ve sana karşı tercümanlık vazifesini yapsın. Çünkü akıl, fazlasıyla işleri yürütmeye, idareye ve siyasete vakıftır. Yani ey ruh, vücut ülkesinde senin tahtın kalptir. Örneğin hırs elçisi geldiği vakit, kalbi diğer düşüncelerden boşalt! Kalbinde vezirin olan aklı ve elçi olan hırsı bırak! Ve akıl vasıtasıyla hırsın telkinlerini dinle!

“İmdi eğer hırs rusül cümlesinden olup tekellüm ederse, o ancak kendi hakîkati ile söyler. Binâenaleyh sana der ki: İsmi hevâ olan bu melik-i mutâ‘ kendi kuvveti tahtına dâhil olman için bizi sana gönderdi. Aksi hâlde iʻlân-ı harb et! Ve cem‘-i emvâl ve iddihâra harîs olmanı ve şerîatın getirdiği şeye muhâlefeti sana emr etti. Sen ona dersin ki: “Ey resûl, bizim indimizde senin mekânetin azîm ve menziletin kerîmdir.” Zîrâ o senden bunu işittiği vakit, mesrûr olur. Çünkü kendi sultânından bunun mislini dinlemedi. “Velâkin ey resûl, aklın ile buna nazar et ve nefsinden insâf eyle Allah hakkında ne dersin? O, bizim Rabb’imiz midir? Yoksa değil midir?” “Evet, Rabb’imizdir.” der. Sen dersin ki: “Ey resûl, bu içinde bulunduğumuz dârdan, yaʻnî dâr-ı dünyâdan rıhlet eder miyiz? Yoksa etmez miyiz?” Der ki: “Biz ondan rıhlet ederiz.” Sen dersin ki: “Bizim inkılâbımız ve ric‘atimiz Allah’a mıdır? Yoksa onun gayrine midir?” Sana: “Allah’adır.” der. Sen dersin ki: “Allah Teâlâ şerʻine ve dînine muhâlif olan kimseyi ne ile vasf eyledi?” “Şekâ’ ile” der. Sen ona dersin ki: “Yâ kendisine itâat edeni?” “Saâdet ile” der. Ona dersin ki: “Seni Allah’dan bir şey müstağnî kılar mı?” “Hayır!” der. Sen dersin ki: “Ey, hırs, sen bu hevânın bir resûl-i mersûlüsün. Bil ki ben seni kendisinde Allah’ın rızâsı olan şeye daʻvet ederim. Farz et ki taleb-i mâla harîs oldun ve olmadın, senin için mektûb olan şeyin gayri sâbit olur mu?” “Evet” der. Sen dersin ki: “Ey hırs senin hakîkatin bâkîdir. Velâkin onu tâata ve merzât-ı Rabb’e sarf et! Ve onlara harîs ol ki o sebeblerle saîd olasın. Ve metâ‘ kâlîldir. Ve kılleti ile berâber fânîdir. Ve dâr-ı âhiret hayırlı ve ekberdir. Ve sen burada da hırssın; orada da hırssın, senin menziletine noksân gelmez.” “Evet” der. Ve inkıyâd eder. Ve hırs tarîk-i ilme ve dîne teveccüh eder. Binâenaleyh mülkün takavvî eder. Ve mülk-i hevâ zaîf olur. Ve onlardan hıyânet ve kizb ve fücûr...ilh. âhire, her bir resûl ile böyle yap! Ve eğer uzamasa onlardan her bir resûle kendi menziletinin muktezâsı olan şeyle hepsi teslîm oluncaya kadar, hüccetleri nasıl ikâme edeceğini zikr ederdik. Zîrâ İslâm asıldır. Onlar senin resûllerinin hilâfına olarak kendi asıllarına rücûʻ ederler. Zîrâ senin resûllerin ebeden aleyhine irtidâd etmezler ve onların gâyeti hevânın onların kelâmlarını kabûl etmemesidir. Binâenaleyh onlar hâibin olarak dönerler.&#10024;

Şimdi, eğer hırs, elçiler grubundan olup konuşursa, o ancak kendi hakikati ile söyler. Bu sebeple sana der ki: İsmi hevâ olan bu itaat edilen melik, kendi kuvveti altına girmen için bizi sana gönderdi. Aksi hâlde savaş ilan et! Ve malları toplama ve biriktirme konusunda hırslı olmanı ve şeriatın getirdiği şeye muhalefet etmeni sana emretti. Sen ona dersin ki: “Ey elçi, bizim yanımızda senin makamın yüce ve merteben değerlidir.” Çünkü o senden bunu işittiği zaman sevinir. Çünkü kendi sultanından bunun benzerini dinlemedi. “Aksine ey elçi, aklın ile buna bak ve nefsinden insaf et, Allah hakkında ne dersin? O, bizim Rabb’imiz midir? Yoksa değil midir?” “Evet, Rabb’imizdir.” der. Sen dersin ki: “Ey elçi, bu içinde bulunduğumuz diyardan, yani dünya diyarından göç eder miyiz? Yoksa etmez miyiz?” Der ki: “Biz ondan göç ederiz.” Sen dersin ki: “Bizim dönüşümüz ve geri gelişimiz Allah’a mıdır? Yoksa O’ndan başkasına mıdır?” Sana: “Allah’adır.” der. Sen dersin ki: “Yüce Allah, şeriatına ve dinine muhalif olan kimseyi ne ile vasfetti?” “Şekavet ile” der. Sen ona dersin ki: “Ya kendisine itaat edeni?” “Saadet ile” der. Ona dersin ki: “Seni Allah’tan bir şey müstağni kılar mı?” “Hayır!” der. Sen dersin ki: “Ey hırs, sen bu hevânın gönderilmiş bir elçisisin. Bil ki ben seni kendisinde Allah’ın rızası olan şeye davet ederim. Farz et ki mal talebinde hırslı oldun ve olmadın, senin için yazılmış olan şeyin gayrisi sabit olur mu?” “Evet” der. Sen dersin ki: “Ey hırs, senin hakikatin bakidir. Aksine onu itaate ve Rabbin rızasına sarf et! Ve onlara hırslı ol ki o sebeplerle mutlu olasın. Ve dünya malı azdır. Ve azlığı ile beraber fanidir. Ve ahiret yurdu daha hayırlı ve daha büyüktür. Ve sen burada da hırssın; orada da hırssın, senin mertebene noksan gelmez.” “Evet” der. Ve boyun eğer. Ve hırs ilim ve din yoluna yönelir. Bu sebeple senin mülkün kuvvetlenir. Ve hevâ mülkü zayıf olur. Ve onlardan hıyanet ve yalan ve fücur... ilh. sonuna kadar, her bir elçi ile böyle yap! Ve eğer uzamasa onlardan her bir elçiye kendi mertebesinin gerektirdiği şeyle hepsi teslim oluncaya kadar, delilleri nasıl ikame edeceğini zikrederdik. Çünkü İslam asıldır. Onlar senin elçilerinin aksine olarak kendi asıllarına dönerler. Çünkü senin elçilerin ebediyen aleyhine irtidat etmezler ve onların gayesi hevânın onların sözlerini kabul etmemesidir. Bu sebeple onlar hüsrana uğramış olarak dönerler.

İmdi bu hakâyıkı ârif ol! Ve ben sana düşmanın resûlleriyle keyfiyyet-i tekellümü beyân ettim. Ve bu birden mâ-bekâya istidlâl edersin. Ve işte bunun için el-yevm mürîdlerin felâhları az olduğunu görürsün. Bu meclis mislinin adem-i muhâdarasından nâşîdir. Ve onlar ancak sözü bu resûller üzerine min-gayr-i siyâsetin galîz kılarlar. İşte bundan nâşî, sen onun için tarîk-i hayra duhûl görürsün. Hâlbuki onun için sübût yoktur. Ve şeytân onunla eğlenir. Ve burada hakâyık-ı müttesi‘a vardır ki onların beyânı inhisâr kabûl etmez. Binâenaleyh ihtisâr cinsinden olan maksûdumuzdan bizi ihrâc edecek şey bize münharık olur korkusuyla onlara dalmayı terk ettik. Ve bu kadar kâfîdir. Binâenaleyh onu istiʻmâl et! İnşâallah reşâdet bulursun.”&#10024;

Şimdi bu hakikatleri bil! Ben sana düşmanın elçileriyle konuşma şeklini açıkladım. Ve sen bu tek örnekten diğerlerine kıyas yaparsın. İşte bunun için günümüzde müridlerin kurtuluşlarının az olduğunu görürsün. Bu, böyle bir meclisin bulunmamasından kaynaklanır. Ve onlar ancak sözü bu elçiler üzerine, siyaset gözetmeksizin kaba bir şekilde söylerler. İşte bundan dolayı, sen onun için hayır yoluna girdiğini görürsün. Hâlbuki onun için bir sağlamlık yoktur. Ve şeytan onunla eğlenir. Ve burada geniş hakikatler vardır ki onların açıklaması sınırlamayı kabul etmez. Bu sebeple, özetleme cinsinden olan maksadımızdan bizi çıkaracak şey bize döner korkusuyla onlara dalmayı terk ettik. Ve bu kadar yeterlidir. Bu sebeple onu kullan! İnşallah doğru yolu bulursun.

Yaʻnî hırs, hevânın resûlleri cümlesinden olarak gelip tekellüm ederse o ancak hakîkati ile söyler. Zîrâ her şeyin bir hakîkati sâbittir. Ve her bir şey hakîkatinin hilâfına kavl veyâ fiil ızhâr edemez. Binâenaleyh hırs dahi söze başlarsa ancak hakîkatine lâyık ve münâsib olan manâyı ızhâr eder de sana der ki mülk-i vücûdda hevâ denilen melik-i mutâ‘ kendi kuvveti ve saltanatı tahtına dâhil olman için beni sana elçi olarak gönderdi. Ve cem‘-i emvâle ve emvâli iddihâra harîs olmanı ve zekât ve sadaka, infâk-ı ıyâl gibi şerîatın getirdiği şeye muhâlefet etmeni sana emr etti. Eğer sen bu emri kabûl etmezsen ona karşı iʻlân-ı harb et! Sen onun bu sözlerine mukâbil hiddet etmeyip sükûnetle dersin ki: “Ey elç, bizim indimizde senin merteben azîm ve kadrin kerîmdir.” O sıfat-ı hırs senden bu mülâyim sözleri işittiği vakit, huşûnet-i asliyyesi sâkin ve mesrûr olur. Çünkü kendi sultânı olan hevâdan böyle bir söz işitmemiştir. Zîrâ hevâ, sıfat-ı hırsı av köpeği gibi kullanır. Sen sözüne devâm ile ona dersin ki: “Ey resûl, aklın ile şuna nazar et ve nazar ettiğin şeye de nefsinden adâlet ve insâf eyle ki Allah hakkında ne dersin? O bizim Rabb’imiz midir? Yoksa değil midir?” Hırs, insâf edip “Evet Rabb’imizdir.” der. Ve sen yine ona dersin ki: “Ey elçi olan hırs, bu içinde bulunduğumuz dârdan yaʻnî dâr-ı dünyâdan rıhlet eder miyiz; yoksa etmez miyiz?” “Biz ondan rıhlet ederiz.” diye cevâb verir. Yine ona dersin ki: “Bizim inkılâbımız ve ric‘atimiz Allah’a mıdır? Yoksa onun gayrine midir?” Sana: “Allah’adır.” diye cevâb verir. Tekrâr sen ona dersin ki: “Allah Teâlâ şerʻine ve dînine muhâlif olan kimseyi ne ile vasf eyledi?” “Şekâvet ile” der. Sen yine ona dersin ki “Yâ itâat edeni?” “Saâdet ile” der. Sen ona dersin ki: “Seni Allah’dan bir şey müstağnî kılar mı?” “Hayır, kılmaz, ben ona muhtâcım.” der. Sen dersin ki: “Ey elçi olan hırs, sen hevâ tarafından gönderilmiş bir resûlsün ve hevânın hakîkati emr-i ilâhîye muhâlefet olduğundan seni de bu işe me’mûr etti. Hâlbuki ben seni Allah’ın râzı olduğu şeye daʻvet ederim. Farz et ki taleb-i mâla harîs oldun veyâhûd olmadın, senin için ezelde mektûb olan şeyden ziyâdesi sâbit olur mu?” Hırs: “Evet olmaz.” der. Sen tekrâr dersin ki: “Ey hırs, senin hakîkatin bâkî ve sâbittir. Aslâ tebeddül etmez. Velâkin o hakîkatini tâata ve Rabb’in rızâsı olan husûsata tevcîh et! Ve sebebi saâdetin olacak şeylere harîs ol ve metaʻ-ı dünyâ azdır ve azlığıyla berâber sebâtı yoktur; fânîdir. Farz et ki milyonlarca altın cem‘ ettin; sonun ölüm ve yaşadığın zamânlardaki nafakan dahi birkaç lokmadan ibâret değil mi? Bunları cem‘ için çektiğin taab ve meşakkat neye yarar? Ve dâr-ı âhiret hayırlı ve ekberdir. Çünkü dâr-ı bekâdır ve onda ki tecelliyât-ı cemâliyye dâr-ı dünyâdaki gibi mahdûd olmayıp nâ-mütenâhîdir ve sen burada da hırssın; orada da hırssın, yaʻnî sen dünyânın müzahrefâtını cem‘e sâʻî olduğun vakit dahi sana hırs derler ve sevâb-ı uhrevîye sâʻî olduğun vakit dahi sana yine hırs derler, ismin ve hakîkatin aslâ tebeddül etmez. Binâenaleyh senin kadrine noksân gelmez.” Hırs bu hitâbâtı işittiği vakit, “Evet, dediklerin doğrudur.” der. İnkıyâd ederek tarîk-i ilme ve dîne teveccüh eder. Bu sûrette sende ulûm-i nâfiʻa ve ahlâk-ı hasene hâsıl olup bu sayede mülkün kuvvetlenir ve hevânın mülkü ve tasarrufu zaîf olur. Ve onlardan yaʻnî hevânın elçilerinden olan hıyânet ve kizb ve fücûrdan...ilh. her bir resûl ile ayn-ı muâmeleyi icrâ et! Ve eğer bahis uzamasa hevânın resûllerinden her bir resûle kendi mertebesinin ve kadrinin muktezâsı olan şeyle, hepsi teslîm ve münkâd oluncaya kadar, onlara karşı ne vech ile delîller ikâme edeceğini zikr ederdik. Şârih-i Fakîr dahi bir misâl îrâd edeyim:&#10024;

Yani hırs, hevanın elçilerinden biri olarak gelip konuşursa, o ancak hakikatiyle söyler. Çünkü her şeyin bir hakikati sabittir. Ve her bir şey, hakikatinin aksine bir söz veya fiil ortaya koyamaz. Bu sebeple hırs da söze başlarsa ancak hakikatine layık ve uygun olan manayı ortaya koyar da sana der ki: "Varlık mülkünde heva denilen itaat edilen hükümdar, kendi kuvveti ve saltanatı altına girmen için beni sana elçi olarak gönderdi. Ve malları toplamaya ve malları biriktirmeye hırslı olmanı ve zekât, sadaka, aileye nafaka gibi şeriatın getirdiği şeye karşı gelmeni sana emretti. Eğer sen bu emri kabul etmezsen, ona karşı savaş ilan et!" Sen onun bu sözlerine karşılık hiddetlenmeyip sükûnetle dersin ki: "Ey elçi, bizim katımızda senin merteben yüce ve değerin cömerttir." O hırs sıfatı senden bu yumuşak sözleri işittiği zaman, asli sertliği sakinleşir ve sevinir. Çünkü kendi sultanı olan hevadan böyle bir söz işitmemiştir. Zira heva, hırs sıfatını av köpeği gibi kullanır. Sen sözüne devam ederek ona dersin ki: "Ey elçi, aklın ile şuna bak ve baktığın şeye de nefsinden adalet ve insaf eyle ki Allah hakkında ne dersin? O bizim Rabb'imiz midir? Yoksa değil midir?" Hırs, insaf edip "Evet Rabb'imizdir." der. Ve sen yine ona dersin ki: "Ey elçi olan hırs, bu içinde bulunduğumuz diyardan yani dünya diyarından göç eder miyiz; yoksa etmez miyiz?" "Biz ondan göç ederiz." diye cevap verir. Yine ona dersin ki: "Bizim dönüşümüz ve geri gelişimiz Allah'a mıdır? Yoksa onun gayrına mıdır?" Sana: "Allah'adır." diye cevap verir. Tekrar sen ona dersin ki: "Yüce Allah, şeriatına ve dinine muhalif olan kimseyi ne ile vasfetti?" "Şekavet ile" der. Sen yine ona dersin ki: "Ya itaat edeni?" "Saadet ile" der. Sen ona dersin ki: "Seni Allah'tan bir şey müstağni kılar mı?" "Hayır, kılmaz, ben ona muhtacım." der. Sen dersin ki: "Ey elçi olan hırs, sen heva tarafından gönderilmiş bir elçisin ve hevanın hakikati ilahi emre karşı gelmek olduğundan seni de bu işe görevlendirdi. Halbuki ben seni Allah'ın razı olduğu şeye davet ederim. Farz et ki mal talebine hırslı oldun veya olmadın, senin için ezelde yazılmış olan şeyden fazlası sabit olur mu?" Hırs: "Evet olmaz." der. Sen tekrar dersin ki: "Ey hırs, senin hakikatin baki ve sabittir. Asla değişmez. Velakin o hakikatini itaate ve Rabb'in rızası olan hususlara yönelt! Ve saadetinin sebebi olacak şeylere hırslı ol ve dünya malı azdır ve azlığıyla beraber sebatı yoktur; fanidir. Farz et ki milyonlarca altın topladın; sonun ölüm ve yaşadığın zamanlardaki nafakan dahi birkaç lokmadan ibaret değil mi? Bunları toplamak için çektiğin zahmet ve meşakkat neye yarar? Ve ahiret diyarı hayırlı ve daha büyüktür. Çünkü o beka diyarıdır ve onda ki cemal tecellileri dünya diyarındaki gibi sınırlı olmayıp sonsuzdur ve sen burada da hırssın; orada da hırssın, yani sen dünyanın süslerini toplamaya çalıştığın zaman dahi sana hırs derler ve uhrevi sevaba çalıştığın zaman dahi sana yine hırs derler, ismin ve hakikatin asla değişmez. Bu sebeple senin değerine noksan gelmez." Hırs bu hitapları işittiği zaman, "Evet, dediklerin doğrudur." der. İnkıyat ederek ilim ve din yoluna yönelir. Bu surette sende faydalı ilimler ve güzel ahlaklar hasıl olup bu sayede mülkün kuvvetlenir ve hevanın mülkü ve tasarrufu zayıf olur. Ve onlardan yani hevanın elçilerinden olan hıyanet ve yalan ve fücurdan... ilh. her bir elçi ile aynı muameleyi icra et! Ve eğer bahis uzamasa hevanın elçilerinden her bir elçiye kendi mertebesinin ve değerinin gerektirdiği şeyle, hepsi teslim ve itaat edinceye kadar, onlara karşı ne şekilde deliller ikame edeceğimizi zikrederdik. Fakir Şarih de bir misal vereyim:

Meselâ hevânın resûllerinden kizb dahi elçi olarak gelse, ona yukarıda îzâh olunan mukaddemâtı beyân ettikten sonra dersin ki: Sen dünyâda da yalansın; âhirette de yalansın. Senin hakîkatin bâkî ve sâbittir; aslâ tebeddül etmez. Velâkin o hakîkatini tâat ve Rabb’in rızâsına tevcîh et! Meselâ iki mü’minin arasını ıslâha sâʻî olup, sâikâ-i gazabla yekdiğerinin aleyhinde söyledikleri sözü inkâr et; belki her birinin mizâcına mülâyim gelecek sözler&#10024;

Örneğin, hevanın elçilerinden yalan da elçi olarak gelse, ona yukarıda açıklanan ön bilgileri belirttikten sonra dersin ki: Sen dünyada da yalansın; ahirette de yalansın. Senin hakikatin kalıcı ve sabittir; asla değişmez. Aksine o hakikatini ibadete ve Rab'bin rızasına yönelt! Örneğin, iki müminin arasını düzeltmeye çalışıp, öfke saikiyle birbirlerinin aleyhinde söyledikleri sözü inkâr et; aksine her birinin mizacına uygun gelecek sözler söyle.

ْی ْی söylenmiş olduğundan bahisle o sözleri tasnî‘ et! Zîrâ به ازراست فتنە انكيدروغ مصلحت آمي Yaʻnî “İşi ıslâh edecek olan yalan, fitne koparan doğrudan daha iyidir.” denilmiştir. İki&#10024;

İmdi, bu sözler, "İşi düzeltecek olan yalan, fitne çıkaran doğrudan daha iyidir," denildiği için, bu sözleri tasnif et.

ْ ی mü’minin arasını bu sûretle te’lîfe muvaffak olursan َ أخَوَيكُمفَأصلِحوا بَی (Hucurât, 49:10) emr-i ilâhîsine imtisâl etmiş ve bu sebeble saâdet-i uhreviyyeye nâil olmuş olursun. Ve sen ister sevâb-ı uhrevîye nâil olmak için ve ister müzahrefât-ı dünyeviyyeyi elde etmek için zâhir ol; her iki sûrette de yalansın. Fakat dünyâ fânî olduğu cihetle bu husûsdaki amelin hebâdır. Ve âhiret bâkî olduğu cihetle bu husûsa masrûf olan amelin mahfûzdur. Sıfat-ı kizb dahi bu maʻkûl muhâkeme netîcesinde sana inkıyâd edip, sende bir hulk-ı hasen peydâ olur ve kezâ mülkün kuvvet bulur.&#10024;

Eğer müminlerin arasını bu şekilde uzlaştırmaya muvaffak olursan, "Müminler ancak kardeştirler, öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin." (Hucurât, 49:10) ilâhî emrine uymuş ve bu sebeple ahiret saadetine erişmiş olursun. Ve sen ister ahiret sevabına erişmek için, ister dünya süslerini elde etmek için ortaya çık; her iki durumda da yalansın. Fakat dünya fani olduğu için bu husustaki amelin boşa gider. Ve ahiret baki olduğu için bu hususa harcanan amelin korunmuştur. Yalan sıfatı da bu akla uygun muhakeme neticesinde sana boyun eğer, sende güzel bir huy meydana gelir ve aynı şekilde mülkün kuvvet bulur.

Velhâsıl hevânın resûlleri, mülk-i vücûd-i insânîyi harâb edecek olan birtakım sıfat-ı zemîmeden ibâret olup onlardan her birinin hakîkati sâbittir. Bunların kâmilen mahv ve izâlesi kâbil değildir. Zîrâ tebdîl-i hakâyık mümkün değildir. Ancak onları mülk-i vücûdun salâhında istiʻmâl edebilmek lâzımdır. Meselâ kimyâda “arsenik” dediğimiz anasır bir semm-i kâtildir. Fakat etıbbâ vücûdun ve marazın iktizâsına göre onu bir nisbet-i muayyene dâiresinde devâ olarak istiʻmâl ederler. Onun bu sûretle istiʻmâli, insânı öldürmediği gibi vücûd-i insânînin ıslâhına ve devâm-ı hayâtına sebeb olur. Yalnız her şeyde olduğu gibi bunların tatbîkinde de ilim ve zekâvet ve fetânet lâzımdır.&#10024;

Sözün özü, nefsin elçileri, insan vücudu mülkünü harap edecek birtakım kötü sıfatlardan ibarettir ve onlardan her birinin hakikati sabittir. Bunların tamamen yok edilmesi ve ortadan kaldırılması mümkün değildir. Çünkü hakikatlerin değişmesi mümkün değildir. Ancak onları vücut mülkünün iyiliği için kullanabilmek lazımdır. Örneğin, kimyada "arsenik" dediğimiz elementler öldürücü bir zehirdir. Fakat doktorlar, vücudun ve hastalığın gerektirdiğine göre onu belirli bir oran dahilinde ilaç olarak kullanırlar. Onun bu şekilde kullanılması, insanı öldürmediği gibi insan vücudunun iyileşmesine ve hayatının devamına sebep olur. Yalnız her şeyde olduğu gibi bunların uygulanmasında da ilim, zekâ ve feraset lazımdır.

İşte hevânın resûllerine böyle delîl ve hüccet ikâme edilince onlar birer birer teslîm olurlar. Ve inkıyâd eylerler. Zîrâ İslâm asıldır. Ve İslâm inkıyâddır. Nitekim hadîs-i şerîfde, ما َصانە و یمجسانە من مولود اال وقد یولد عیل فطرة االسالم ثم ابواە یهودانە و ین yaʻnî “Hiçbir mevlûd yoktur ki fıtrat-ı İslâm üzere doğmasın; sonra onu ebeveyni Yahûdî ve Nasrânî ve Mecûsî yapar.” buyrulur. Binâenaleyh her şey fıtrat-ı inkıyâd üzere mütekevvin olup, muhîtinde onu terbiyye edenler kendi tavırlarına münkâd kılarlar. Ve hevânın resûlleri de kendi hakîkatleri dâiresinde gerek sana ve gerek hevâya münkâd olmak istiʻdâdındadır. Onlar senin resûllerinin hilâfına olarak kendi asıllarına rücûʻ ederler. Ve bu rücûʻları hevânın aleyhine irtidâden vâkiʻ olur. Zîrâ sana münkâd olduklarından hevâya muhâlefetleri tabîî olur. Velâkin senin resûllerin ebedî senin aleyhine irtidâd etmezler. Zîrâ senin resûllerin sıfât-ı hamîdeden ibâret olup, onları hevâya gönderdiğin vakit, hevâ onlara senin yaptığın gibi onları delîl ve burhân ile kendine münkâd kılamaz. Nihâyet onların kelâmlarını ve daʻvetlerini kabûl etmez. İşte bu kadar! Böyle olunca senin elçilerin hâib olarak senin tarafına rücûʻ ederler. Zîrâ onların sıfât-ı zemîmeye inkılâbları müstahîldir. Ve çünkü sıfât-ı zemîme asıl değildir, ârızîdir ve sıfât-ı ârızada asıl olan ademdir.&#10024;

İşte hevanın elçilerine böyle delil ve kanıt sunulunca onlar birer birer teslim olurlar ve boyun eğerler. Çünkü İslam asıldır ve İslam boyun eğmektir. Nitekim hadis-i şerifte, "ما َصانە و یمجسانە من مولود اال وقد یولد عیل فطرة االسالم ثم ابواە یهودانە و ین" yani "Hiçbir doğan yoktur ki İslam fıtratı üzere doğmasın; sonra onu ebeveyni Yahudi, Hristiyan ve Mecusi yapar." buyrulur. Bu sebeple her şey boyun eğme fıtratı üzere oluşmuş olup, çevresinde onu terbiye edenler kendi tavırlarına boyun eğdirirler. Hevanın elçileri de kendi hakikatleri dairesinde gerek sana gerekse hevaya boyun eğme yatkınlığındadır. Onlar senin elçilerinin aksine kendi asıllarına dönerler. Ve bu dönüşleri hevanın aleyhine irtidat (dinden dönme) olarak gerçekleşir. Çünkü sana boyun eğdiklerinden hevaya muhalefetleri doğal olur. Fakat senin elçilerin ebediyen senin aleyhine irtidat etmezler. Çünkü senin elçilerin övülmüş sıfatlardan ibaret olup, onları hevaya gönderdiğin zaman, heva onlara senin yaptığın gibi onları delil ve kanıt ile kendine boyun eğdiremez. Nihayet onların sözlerini ve davetlerini kabul etmez. İşte bu kadar! Böyle olunca senin elçilerin hayal kırıklığına uğramış olarak senin tarafına dönerler. Çünkü onların kötü sıfatlara dönüşmeleri imkânsızdır. Ve çünkü kötü sıfatlar asıl değildir, arızidir ve arızi sıfatlarda asıl olan yokluktur.

İmdi bu hakâyıkı ârif ol ve işte ben sana düşmanın olan hevânın elçileriyle ne muâmelede bulunacağını ve ne sûretle tekellüm edeceğini beyân ettim. Ve bir de misâl getirdim. Ve bu bir misâlden diğerleriyle yapacağın muâmeleye istidlâl edersin. Ve bu hakâyıkı bilmek ve inde’l-îcâb tatbîk etmek mürîdlere pek ziyâde lâzımdır. Ve işte bu hakâyıka vâkıf olmadıkları için elyevm tarîkatta mürîdlerin felâhları pek az olduğunu görürsün. Çünkü onlar hevâ cânibinden elçi olarak gelen redî bir hâtırayı evvelâ hüsn-i kabûl edip onu münkâd ederek umûr-ı hayriyyede istihdâm usûlünü bilmezler. Ve böyle bir hâtıra gelince hemen ürküp usûl-i siyâsete riâyet etmeksizin, “Def‘ ol; ben senin ilkââtına kulak vermem!” gibi galîz muâmele ederler. Ve kaba sofuluk gösterirler. İşte herhangi bir mürîdin böyle muâmelesinden nâşî sen onu tarîk-i hayr olan bir tarîkata duhûl ve sülûk etmiş olduğu hâlde terakkîde sâbit kadem görmezsin. Ve o kimse kendisini erbâb-ı tarîkat ve sülûkten zanneder. Hâlbuki o kimse tarîkattan bir koku almamıştır. Şeytân onunla istihzâ eder ve onu kukla gibi oynatır. Ne‘ûzu billah!&#10024;

Şimdi bu hakikatleri bil ve işte ben sana düşmanın olan nefsin elçileriyle nasıl muamele edeceğini ve nasıl konuşacağını açıkladım. Ve bir de örnek verdim. Ve bu bir örnekten diğerleriyle yapacağın muameleye çıkarım yaparsın. Ve bu hakikatleri bilmek ve gerektiğinde uygulamak müridlere çok fazla lazımdır. Ve işte bu hakikatlere vakıf olmadıkları için bugün tarîkatta müridlerin kurtuluşlarının çok az olduğunu görürsün. Çünkü onlar nefis tarafından elçi olarak gelen kötü bir düşünceyi önce iyi karşılayıp onu boyun eğdirerek hayırlı işlerde kullanma usulünü bilmezler. Ve böyle bir düşünce gelince hemen ürküp siyaset usulüne riayet etmeksizin, "Defol; ben senin telkinlerine kulak vermem!" gibi kaba muamele ederler. Ve kaba sofuluk gösterirler. İşte herhangi bir müridin böyle muamelesinden dolayı sen onu hayır yolu olan bir tarîkata girmiş ve sülûk etmiş olduğu halde ilerlemede sabit adımlı görmezsin. Ve o kimse kendisini tarîkat ve sülûk ehli zanneder. Hâlbuki o kimse tarîkattan bir koku almamıştır. Şeytan onunla alay eder ve onu kukla gibi oynatır. Allah'a sığınırız!

Ve bu bahisde birçok mürîdânın böyle tarîk-i hayra duhûlüyle berâber adem-i sübûtu iktizâ-yı istiʻdâd olması ve cemîʻ-i mezâmm ve mehâmidin hakîkatte Hakk’a rücûʻu gibi birçok vâsi‘ hakîkatler vardır ki onların beyânı tafsîlât-ı müteselsileyi îcâb ettiğinden; inhisâr kabûl etmez. Bizim maksûdumuz ise ihtisârdır. Eğer bu vâsi‘ hakâyıkın beyânına mübâşeret edersek maksûdumuz olan ihtisâr dâiresinden çıkmak ve bu sebeble ezhânı teşvîş etmek korkusu vardır. Binâenaleyh bu mebâhise dalmaktan vazgeçtik. Ezkiyâya bu kadar kâfîdir.&#10024;

Ve bu konuda, birçok müridin böyle hayır yoluna girmesiyle birlikte, var olmamasının yatkınlığın gereği olması ve bütün kötü ve iyi özelliklerin hakikatte Hakk'a dönmesi gibi, birçok geniş hakikatler vardır ki, onların açıklanması birbirini takip eden ayrıntıları gerektirdiğinden, sınırlama kabul etmez. Bizim amacımız ise kısaltmadır. Eğer bu geniş hakikatlerin açıklanmasına başlarsak, amacımız olan kısaltma dairesinden çıkmak ve bu sebeple zihinleri karıştırmak korkusu vardır. Bu sebeple bu konulara dalmaktan vazgeçtik. Zeki olanlara bu kadar yeterlidir.

İmdi ey kâri’-i fatîn, sen, bizim beyân ettiğimiz şeyler ile amel et, Hakk Subhânehu ve Teâlâ hazretlerinin murâd-ı aliyyesi taalluk ederse doğru yolu bulursun.&#10024;

Şimdi ey anlayışlı okuyucu, sen, bizim açıkladığımız şeylerle amel et, Yüce Allah'ın yüksek iradesi ilişirse doğru yolu bulursun.

****

- ON ÜÇÜNCÜ BÂB KUMANDANLAR VE ORDULAR VE ONLARIN MERÂTİBİ BEYÂNINDADIR&#10024;

ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM KUMANDANLAR VE ORDULAR VE ONLARIN MERTEBELERİNİ AÇIKLAMAKTADIR

“Ey seyyid-i kerîm, maʻlûmun olsun ki muhakkak ordular, mülk çadırı üzerinde kâim olan erkân ve onu tutan evtâddır. Ve yine maʻlûmun olsun ki mülk, hânedir; onu tutan dörd rükn lâzımdır. Ve inşâallahu Teâlâ ben onları sana beyân ederim. Ve onlar senin evsâf-ı mahmûden ve ahlâk-ı refî‘andır. Binâenaleyh sen onlardan dört havâssı intihâb et ki eflâk-i memleketin onların üzerinde devr eder. Ve saltanatın döner. Ecnâdın mütebâkîsi bu dördün emri altındadır.&#10024;

Ey yüce efendi, bilinmeli ki ordular, mülk çadırı üzerinde duran direkler ve onu tutan kazıklardır. Ve yine bilinmeli ki mülk, bir evdir; onu ayakta tutan dört temel direk gereklidir. Ve inşallah ben onları sana açıklarım. Ve onlar senin övülmüş vasıfların ve yüce ahlâkındır. Bu sebeple sen onlardan dört özelliği seç ki memleketinin gökleri onların üzerinde dönsün. Ve saltanatın devam etsin. Orduların geri kalanı bu dördün emri altındadır.

İmdi nazarın onlara münhasır olsun ve onların her biri senin mülkünü müdebbir olan letâif-i maʻlûmedir. Ve biz onları iki emrden dolayı ancak dört yaptık. Emrin biri budur ki muhakkak, dört besâit-i adediyyede asl-ı sânîdir. Ve besâit-i adediyye ilâ-mâlâyetenâhî terkîb-i a‘dâdda asıldır. Ve beyânı budur ki: Muhakkak besâit-i aded birden ona kadardır. Ve besâit içinde onu câmiʻ olan ancak dörttür. Zîrâ dördün hakîkati, dörttür ve onda üç vardır ki yedi olur ve onda iki vardır ki dokuz olur ve onda bir vardır ki on olur. Ve aded içinde ondan başka onu mutazammın olan aded yoktur. İşte bu hikmeti mutazammın olduğu için biz onu intihâb ettik. Ve mâ-bakâ kuvvetleri bi’l-kuvve hâmildir.&#10024;

Şimdi bakışın onlara sınırlı olsun ve onların her biri senin mülkünü idare eden bilinen latifelerdir. Ve biz onları iki husustan dolayı ancak dört yaptık. Hususlardan biri şudur ki, muhakkak, dört, sayısal basitlerin ikincil aslıdır. Ve sayısal basitler, sonsuza dek sayıların terkibinde asıldır. Ve bunun açıklaması şudur ki: Muhakkak sayısal basitler birden ona kadardır. Ve basitler içinde onu kapsayan ancak dörttür. Çünkü dördün hakikati dörttür ve onda üç vardır ki yedi olur ve onda iki vardır ki dokuz olur ve onda bir vardır ki on olur. Ve sayılar içinde ondan başka onu içeren sayı yoktur. İşte bu hikmeti içerdiği için biz onu seçtik. Ve geri kalan kuvvetleri potansiyel olarak taşır.

İmdi biz dördün mülkü ikâme ettiklerini bildik. Ve bundan dolayı Hamele-i Arş, Hakk Teâlâ’nın buyurduğu gibi sekiz oldu. Ve onlar Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in buyurduğu gibi el-yevm dörttür. Ve bunun için Allah Teâlâ yevm-i kıyâmeti vasf ettiği&#10024;

Şimdi biz dördün mülkü ayakta tuttuklarını bildik. Bu sebeple, Yüce Allah'ın buyurduğu gibi Arş'ı taşıyanlar sekiz oldu. Ve onlar, Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in buyurduğu gibi bugün dörttür. Ve bunun için Allah Teâlâ kıyamet gününü vasfettiği

َ vakit حمِل عَرش َ رَبِّك َ فَوقَهم يَومَئِذ ٍ ثَمَانِيَةوَي (Hâkka, 69:17) buyurdu. “Yevme-izin” buyurdu ki yevm-i kıyâmete işâret eder. Ve biz bu âlem-i hayvânî mülkünü ki o senin mülkündür; dört tabâyiʻ üzerine kâim bulduk ve âlem-i kebîr dört anâsır üzerine kâim oldu. Ve bu bâb-ı erbaîndir. Ve dört vâsi‘ bir bâbdır ki onun îrâdı fâide hakkındaki maksûddan bizi ihrâc eder.”&#10024;

"O gün Rabbinin Arş'ını sekiz (melek) üstlerinde taşır." (Hâkka, 69:17) buyurdu. "O gün" buyurdu ki kıyamet gününe işaret eder. Ve biz bu hayvanlık âlemi mülkünü ki o senin mülkündür; dört tabiat üzerine ayakta durur bulduk ve büyük âlem dört ana unsur üzerine ayakta durdu. Ve bu kırkıncı bölümdür. Ve dört geniş bir bölümdür ki onun getireceği fayda hakkındaki maksattan bizi çıkarır.

Cenâb-ı Şeyh (radiyallahu anh), mülk-i âfâkî ve enfüsîyi çadıra ve mâddî ve maʻnevî orduları da çadırı tutan direğe ve etrâfına dikilen kazıklara teşbîh buyurmuşlardır. Ve diğer bir teşbîh olarak buyururlar ki: Mülk bir hâne gibidir. Ve hâneyi tutan dört duvar veyâ direk lâzımdır. Ve bunlar mülk-i vücûd-i insânîde evsâf-ı mahmûde ve ahlâk-i refîʻadır. Binâenaleyh ey seyyid-i kerîm olan rûh, o evsâf ve ahlâkın havâssı ve zübdesi olan dört vasıf ve hulku seç ki mülk-i vücûdunun eflâki onların üstünde devr eder. Ve saltanatın onların vâsıtasıyla döner. Orduların mütebâkîsi yaʻnî evsâf ve ahlâk-ı sâire bu dört vasıf ve hulkun emri altındadır. Böyle olunca nazarın münhasıran bu dört vasfa ma‘tûf olsun. Ve bu vasıfların her biri senin vücûdunun mülkünü müdebbir olan letâif-i maʻlûmedir ki âtîde beyân olunacaktır. Ve biz bu evsâfı iki emr ve şe’nden dolayı ancak dörde münhasır kıldık. İki emrin birisi budur ki muhakkak dört adedi, besâit-i adediyyede yaʻnî âhâd hânelerinde ikinci asıldır. Ve birinci asıl vâhiddir. Zîrâ kâffe-i a‘dâdın merâtibi vâhidden tekevvün eder.&#10024;

Şeyh (Allah ondan razı olsun), dış âlem ve iç âlem mülkünü çadıra, maddi ve manevi orduları da çadırı tutan direğe ve etrafına dikilen kazıklara benzetmiştir. Ve başka bir benzetme olarak buyururlar ki: Mülk bir ev gibidir. Ve evi tutan dört duvar veya direk lazımdır. Ve bunlar, insan vücudu mülkünde övülmüş sıfatlar ve yüce ahlâktır. Bu sebeple ey yüce ruh, o sıfatların ve ahlâkın özellikleri ve özü olan dört sıfatı ve ahlâkı seç ki, vücudunun mülkünün felekleri onların üstünde döner. Ve saltanatın onların vasıtasıyla döner. Orduların geri kalanı, yani diğer sıfatlar ve ahlâklar bu dört sıfatın ve ahlâkın emri altındadır. Böyle olunca bakışın sadece bu dört sıfata yönelmiş olsun. Ve bu sıfatların her biri senin vücudunun mülkünü idare eden bilinen latifelerdir ki ileride açıklanacaktır. Ve biz bu sıfatları iki husus ve durumdan dolayı ancak dörde sınırladık. İki husustan birisi şudur ki, muhakkak dört sayısı, sayısal basitlerde yani birler hanelerinde ikinci asıldır. Ve birinci asıl birdir. Çünkü bütün sayıların mertebeleri birden oluşur.

Meselâ 1 + 1 = 2 ve 1 + 1 + 1 = 3...ilh. sûretinde merâtib-i a‘dâd ilâ-mâ-lâ-nihâye teselsül edip gider. Ve birden ona kadar olan besâit-i adediyye ilâ-mâlâ-yetenâhî terkîb-i a‘dâdda asıldır. Meselâ on adedinden sonra yine birden başlanıp on bir, on iki...ilh. gider. Ve kezâ yirmiden, otuzdan, kırktan sonra dahi yine böylece teselsül eder. Besâit-i adediyye içinde dört adedinin aslı sânî olmasının sebebi budur ki: Dört adedi, on adedine kadar mâdûnu ve mâfevki olan adedleri câmiʻdir.&#10024;

Örneğin, 1 + 1 = 2 ve 1 + 1 + 1 = 3... şeklinde sayı mertebeleri sonsuza dek zincirleme devam edip gider. Ve birden ona kadar olan basit sayılar, sonsuz sayıların terkibinde asıldır. Örneğin, on sayısından sonra yine birden başlanıp on bir, on iki... şeklinde gider. Ve aynı şekilde yirmiden, otuzdan, kırktan sonra dahi yine böylece zincirleme devam eder. Basit sayılar içinde dört sayısının ikinci asıl olmasının sebebi şudur ki: Dört sayısı, on sayısına kadar kendinden önceki ve sonraki sayıları kapsar.

Meselâ dört kendisinden evvel olan 1 ve 2 ve 3 adedlerini câmiʻdir ve kendisinden sonra gelen 5, 6, 7, 8, 9, 10 adedlerini de bi’l-kuvve muhtevîdir. Yaʻnî 4 + 1 = 5 ve 4 + 2 = 6 ve 4+3=7 ve 4 +1 + 3 = 8 ve 4 + 2 + 3 = 9 ve 4 + 1 + 2 + 3 = 10 olur. Zîrâ dört adedi biri ve ikiyi ve üçü hâmildir. Bu hâmil olduğu adedler kendisine zamm olundukta böylece ona kadar kendi mâfevkindeki besâit-i adediyyenin merâtibi hâsıl olur. Ve dörtten başka âhâd hâneleri içinde bu hâssayı hâiz olan hiçbir aded yoktur. İşte bu hikmeti mutazammın olduğu için biz dördü intihâb ettik. Bu dört sıfat-ı mülk-i vücûdda sâir sıfatları ve kuvvetleri hâmildir. Böyle olunca bu dört sıfatın, hânenin dört duvarı hâneyi tuttuğu gibi mülkü ikâme ettiklerini bildik. Ve bundan dolayı Hamele-i Arş, yevm-i kıyâmette Hakk Teâlâ’nın Kur’ân-ı Kerîm’de buyurduğu gibi sekiz oldu. Zîrâ yevm-i kıyâmette bâtın zâhir olur ve kuvvede olanlar fiile gelir. Binâenaleyh el-yevm dört olarak zâhir olan Hamele-i Arş’ın bevâtını dahi zâhir olacağından&#10024;

Örneğin dört, kendisinden önceki 1, 2 ve 3 sayılarını kapsar ve kendisinden sonra gelen 5, 6, 7, 8, 9, 10 sayılarını da potansiyel olarak içerir. Yani 4 + 1 = 5 ve 4 + 2 = 6 ve 4 + 3 = 7 ve 4 + 1 + 3 = 8 ve 4 + 2 + 3 = 9 ve 4 + 1 + 2 + 3 = 10 olur. Çünkü dört sayısı biri, ikiyi ve üçü taşır. Bu taşıdığı sayılar kendisine eklendiğinde, böylece ona kadar kendi üstündeki sayısal basitliklerin mertebeleri oluşur. Ve dörtten başka, birler basamağı içinde bu özelliği taşıyan hiçbir sayı yoktur. İşte bu hikmeti içerdiği için biz dördü seçtik. Bu dört, varlık mülkünün sıfatında diğer sıfatları ve kuvvetleri taşır. Böyle olunca, bu dört sıfatın, evin dört duvarının evi tuttuğu gibi mülkü ayakta tuttuklarını bildik. Ve bundan dolayı Arş'ı taşıyanlar, kıyamet gününde Yüce Allah'ın Kur'an-ı Kerim'de buyurduğu gibi sekiz oldu. Çünkü kıyamet gününde bâtın zâhir olur ve potansiyelde olanlar fiile gelir. Bu sebeple, bugün dört olarak görünen Arş'ı taşıyanların bâtınları da zâhir olacağından

َ mecmû‘u sekiz olur. Nitekim Allah Teâlâ yevm-i kıyâmeti vasf ettiği vakit وَيَحمِل عَرش َ رَبِّك فَوقَهم يَومَئِذ ٍ ثَمَانِيَة (Hâkka, 69:17) buyurmuştur. Ve يَومَئِذٍ “yevme-izin” kavliyle yevm-i kıyâmete işâret buyurur.&#10024;

toplamı sekiz olur. Nasıl ki Yüce Allah kıyamet gününü vasfettiği zaman, "O gün Rabbinin Arş'ını onların üstünde sekiz (melek) taşır." (Hâkka, 69:17) buyurmuştur. Ve "yevme-izin" sözüyle kıyamet gününe işaret buyurur.

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) Fütûhât-ı Mekkiyye’lerinin 371. bâb’ının faslı sânîsinde ve hâmisinde el-yevm, kavâim-i Arş’ın dört olduğuna ve yevm-i kıyâmette sekiz olacağına dâir tafsîlât ve îzâhât iʻtâ buyurmuştur. Onların buraya tercüme ve nakli şerhin tatvîlini mûcib olur. Ve biz bu âlem-i hayvânî mülkünü ki o senin mülk-i cismindir; dört tabâyiʻ üzerine binâ olunduğunu gördük ki onlar da rutûbet, yubûset, harâret ve bürûdet’tir. Ve âlemi kebîr olan manzûme-i şemsiyyemizi teşkîl eden hey’et dahi dört unsur üzerine kâim oldu. Onlar dahi rükn-i mâyi‘ ve rükn-i gâz ve rükn-i sulb ve rükn-i âteş yaʻnî harârettir. Ve burada unsur taʻbîri kimyâgerlerin bahs ettikleri anâsır-ı basîta değildir. Ehl-i hikmetin bahs ettikleri havâss-ı umûmiyye-i ecsâmdır. Binâenaleyh erbâb-ı fennin bu ıstılâha iʻtirâzları becâ değildir. Ve hiç şübhe yok ki fennen dahi sâbit olduğu üzere gerek vücûd-i âlem ve gerek vücûd-i âdem bu dört rükn ve tabâyiʻ üzerinde kâimdir. Ve bu tabâyiʻ ve anâsır-ı erbaa bâbı, bâb-ı erbâindir. Yaʻnî merâtib-i vücûd kırktır. Binâenaleyh dört adedi vâsi‘ bir bâbdır ki eğer biz onun tafsîl ve îzâhına şürû‘ edersek maksûdun hâricine çıkmış oluruz. Bu bâbda maʻlûmât almak isteyenler Fütûhât-ı Mekkiyye’nin birinci cildi evâilini mütâlaa etsin.&#10024;

Şeyh-i Ekber (Allah ondan razı olsun), Fütûhât-ı Mekkiyye adlı eserinin 371. bölümünün ikinci ve beşinci fasıllarında, Arş'ın direklerinin bugün dört tane olduğuna ve kıyamet gününde sekiz tane olacağına dair ayrıntılı açıklamalar ve izahlar vermiştir. Onların buraya tercüme ve nakli, şerhin uzamasına sebep olur. Ve biz, senin cisim mülkün olan bu hayvanî âlem mülkünün dört tabiat üzerine kurulduğunu gördük ki onlar da rutubet, kuruluk, sıcaklık ve soğukluktur. Ve büyük âlem olan güneş sistemimizi oluşturan yapı da dört unsur üzerine kurulmuştur. Onlar da sıvı rüknü, gaz rüknü, katı rüknü ve ateş yani sıcaklık rüknüdür. Ve burada "unsur" tabiri, kimyagerlerin bahsettikleri basit elementler değildir; aksine, hikmet ehlinin bahsettikleri cisimlerin genel özellikleridir. Bu sebeple, fen ehlinin bu ıstılaha itirazları yerinde değildir. Ve hiç şüphe yok ki, fen açısından da sabit olduğu üzere, gerek âlem varlığı gerekse insan varlığı bu dört rükn ve tabiat üzerine kuruludur. Ve bu tabiatlar ve dört unsur konusu, kırkıncı konudur. Yani, varlık mertebeleri kırktır. Bu sebeple, dört sayısı geniş bir konudur ki eğer biz onun ayrıntı ve açıklamasına başlarsak, maksadın dışına çıkmış oluruz. Bu konuda bilgi almak isteyenler, Fütûhât-ı Mekkiyye'nin birinci cildinin başlarını okusun.

“Ve dörde muhtass kılmanı onun eclinden emr ettiğimiz diğer emre gelince; zîrâ onlardan sana halel gelen ve mülkünü ifsâd eden cihetler dörttür. Sağ, sol, arka ve ön cihetlerdir.&#10024;

"Ve dörde özel kılmanı emrettiğimiz diğer emre gelince, onun sebebi şudur: Çünkü onlardan sana zarar gelen ve mülkünü bozan yönler dörttür. Bunlar sağ, sol, arka ve ön yönlerdir.

ْ ی

İmdi sana halel getireni Hakk Teâlâ beyân buyurur: ِ أيدِيهِم وَمِن مِّن بَی َّ َلتِيَنَّهم ثم خَلْفِهِم وَعَن أيمَانِهِم وَعَن شَمَآئِلِهِم (Aʻrâf, 7:17) Yaʻnî “Baʻdehu elbette onlara önlerinden ve arkalarından ve sağlarından ve sollarından geleyim.” Ve ziyâdesini zikr etmedi. Ve sahîh de olmaz. Zîrâ bâkîsi ancak üst ve alt olan ikidir.&#10024;

Şimdi sana zarar vereni Yüce Allah şöyle beyan buyurur: "Sonra elbette onlara önlerinden ve arkalarından ve sağlarından ve sollarından geleyim." (A'râf, 7:17) Ve fazlasını zikretmedi. Ve doğru da olmaz. Çünkü geri kalan ancak üst ve alt olan ikidir.

İmdi alt seni kendisine daʻvet eder ve üst tenzîh-i ilâhînin mahall-i tarîkidir. Ve onlardan sana halel ve fesâd takarrüb etmez. Ve onlardan her bir cihet üzerine bu dörtten birisini etbâ‘ıyla ve ecnâdıyla nasb et ki mülkü himâye etsinler. Ve sen âfiyette emîn ve râhat olarak yaşayasın. Zîrâ senin düşmanın hîlekârdır. Kıtâle kudreti yoktur. Ve ancak gadr ile ıtmâ‘ eder. Binâenaleyh sen atâyayı bu dörde murâkıb kıldığın vakit emrin salâh bulur. Ve düşman sana her ne vakit gelse ve herhangi tarafdan gelse senin hakkında murâdına vusûlden kendisini men‘ edeni bulur. Böyle olunca sen havfi sağından ve recâyı solundan ve ilmi önünden ve tefekkürü arkandan nasb et! Düşman senin sağından geldiği vakit, havfi ecnâdıyla bulur. Onu def‘e kâdir olmaz. Ve mâ-bakâ dahi bu gibidir. Ve biz ancak bu tertîbi müretteb kıldık. Zîrâ düşman ancak bu cihetlerden gelir.&#10024;

Şimdi alt seni kendisine davet eder ve üst, ilahi tenzihin (Allah'ı eksikliklerden arındırmanın) yoludur. Ve onlardan sana zarar ve bozulma yaklaşmaz. Ve onlardan her bir yöne bu dörtten birini, yardımcılarıyla ve türleriyle birlikte yerleştir ki mülkü korusunlar. Ve sen afiyette, güvende ve rahat olarak yaşayasın. Çünkü senin düşmanın hilekârdır. Savaşmaya gücü yoktur. Ve ancak hile ile tamah eder. Bu sebeple sen bağışları bu dörde gözcü kıldığın zaman işin düzelir. Ve düşman sana her ne zaman gelse ve herhangi taraftan gelse, senin hakkında muradına ulaşmaktan kendisini alıkoyanı bulur. Böyle olunca sen korkuyu sağından ve ümidi solundan ve ilmi önünden ve tefekkürü arkandan yerleştir! Düşman senin sağından geldiği zaman, korkuyu yardımcılarıyla bulur. Onu def etmeye gücü yetmez. Ve geri kalan da böyledir. Ve biz ancak bu düzeni tertip ettik. Çünkü düşman ancak bu yönlerden gelir.

İmdi havfi sağa tahsîs ettik. Ve beyânı budur ki muhakkak sağ, cennet mevziʻidir. Ve sol, nâr mevziʻidir. Düşman sağ tarafdan geldikte, ancak şehevât ve lezâizden ibâret olan cennet-i âcile ile gelir, ona onları tezyîn eder. Ve onları ona sevdirir. Böyle olunca ona havf taarruz edip onlardan onu def‘ eder. Ve eğer o olmasa idi; elbette onlara düşerdi. Ve onun vukûʻuyla da senin mülkünde helâk vâkiʻ olur. Binâenaleyh havfin ancak bu mevziʻde olması îcâb eder. Ve onu cihetlerden onun gayrinde istiʻmâl etme ki ye’s ve kunût vâkiʻ olur. Eşyâyı mevziʻlerine vazʻ etmek hikmettendir.&#10024;

Şimdi korkuyu sana özgü kıldık. Bunun açıklaması şudur ki, muhakkak sağ, cennetin yeridir. Sol ise cehennemin yeridir. Düşman sağ taraftan geldiğinde, ancak geçici cennetten ibaret olan şehvetler ve lezzetlerle gelir, onları ona süsler. Ve onları ona sevdirir. Böyle olunca korku ona saldırır ve onu onlardan uzaklaştırır. Eğer o olmasaydı; elbette onlara düşerdi. Onun meydana gelmesiyle de senin mülkünde helak meydana gelir. Bu sebeple korkunun ancak bu yerde olması gerekir. Onu yönlerden onun dışında kullanma ki ümitsizlik ve karamsarlık meydana gelir. Eşyayı yerlerine koymak hikmettendir.

İmdi insân için havf, cündî için salâh gibidir. Zîrâ o ancak adûya mübâşeret indinde veyâhûd onunla onun nüzûlünü vikâye eder. Ve eğer onu bu mevtının gayrinde alırsa, onunla eğlenir. Ve bir akılsız câhil olur. Ve eğer sana düşman sol cihetten gelirse, o ancak sana kunût ve ye’s ve Allah’a sû’-i zann ile gelir. Ve elbette sana galebe-i maktı îkâʻ edip seni helâk eder.&#10024;

Şimdi, insan için korku, asker için zırh gibidir. Çünkü o, ancak düşmanla karşılaşma anında veya onun saldırısını engellemek için kullanılır. Ve eğer onu bu yerin dışında kullanırsa, onunla eğlenir. Ve bir akılsız cahil olur. Ve eğer sana düşman sol taraftan gelirse, o ancak sana ümitsizlik ve yeis ve Allah'a karşı kötü zan ile gelir. Ve elbette sana nefretin üstünlüğünü yaşatıp seni helak eder.

İmdi ona Allah (azze ve celle) hazretlerine hüsn-i zann ile recâ kâim olup onu def‘ eder ve onu kam‘ eyler. Ve kezâ o önünden gelirse, zâhir-i kavl iledir.&#10024;

Şimdi, ona Allah (azze ve celle) hazretlerine karşı güzel zan ile ümit ayakta durur ve onu def eder ve onu bastırır. Aynı şekilde o önünden gelirse, sözün görünen anlamı iledir.

İmdi o tecsîm ve teşbîhe müeddî olur. Böyle olunca ona ilim kâim olup, bununla sana vusûlden onu men‘ eder. Binâenaleyh hâsirînden olur. Ve kezâ arkasından geldikte şübhe ile ve hayâlât-ı fâside cihetinden umûr ile gelir. Binâenaleyh tefekkür kâim olup onu def‘ eder. Zîrâ eğer o tefekkür etmez ve bu eşyânın şübûhât olduğuna muttaliʻ oluncaya kadar taʻmîk etmezse mülkünü helâk eder. Senin kuvvetin olan bu medînenin kıtâlinde düşman için ancak bu dört cihetten yol vardır.&#10024;

Şimdi o, cisimleştirme ve benzetmeye yol açar. Böyle olunca, ona ilim hâkim olur ve bu ilim, seni ona ulaşmaktan alıkoyar. Bu sebeple, sen hüsrana uğrayanlardan olursun. Aynı şekilde, onun arkasından geldiğinde, şüphe ve bozuk hayaller yönünden işlerle gelir. Bu sebeple, tefekkür hâkim olur ve onu def eder. Çünkü eğer o tefekkür etmez ve bu eşyanın şüpheler olduğuna muttali oluncaya kadar derinleşmezse, mülkünü helak eder. Senin kuvvetin olan bu şehrin savaşında düşman için ancak bu dört yönden yol vardır.

İmdi bunları sana zikr ettiğim gibi tertîb ettiğin vakit, belden müstahkem olur. Ve müstahkem kıl ki düşman onlara müdâfaaya kâdir olmasın.&#10024;

Şimdi bunları sana zikrettiğim gibi tertip ettiğin zaman, belden müstahkem olur. Ve müstahkem kıl ki düşman onlara müdafaaya kadir olmasın.

İmdi eğer ziyâde edersen dahi bunlar lâzımdır. Bisâtında olup, emrini kendilerine ilkâ eylediğin on üzerine ziyâde etme ve biz onları ancak hıfz-ı anâsır eclinden on yaptık. Zîrâ tenzîh-i Hakk’ın re’si olan hudûd ondur. Ve onlar dahi ön, arka, sağ, sol, üst, alt, ön, son, küll ve ba‘zdır. Binâenaleyh Rabb’ini bu hudûddan tenzîh eden kimse üzerine onlar medâr-ı selâmettir. Ve dâr-ı bekâda mülkün bekâsıdır. Tenzîh etti ve saâdet-i ebediyyeye nâil oldu. Böyle olunca eğer düşman bizim zikr ettiğimiz kâidelerimizden bir kâideyi hedme ârız olursa, hazer et ve bu hadden herhangi bir hadde mahsûs olup, ecnâddan kendisine ihtiyâc bulunan elinin altındaki bu kumandanları nasb et! Her bir hadden ashâbıyla berâber bir emîri olup, onun indinde nukabâsıyla ve urefâsıyla berâber vâkıfdır. Binâenaleyh düşman geldiği vakit senin üzerine merâm kolay olur. Ve sen hangi tarafdan geldiğine nazar edersin bu tarafdan olan emîri daʻvet edip bürûz ile emr edersin. Zîrâ onun himmeti sana kifâyet eder. Ve her tarafda da böyledir.&#10024;

Şimdi, eğer daha fazla ekleme yaparsan bile bunlar gereklidir. Kendi alanında olup, emrini kendilerine ilettiğin on şey üzerine ekleme yapma; biz onları ancak unsurları korumak için on yaptık. Çünkü Hakk'ı eksikliklerden arındırmanın başı olan sınırlar on tanedir. Ve onlar da ön, arka, sağ, sol, üst, alt, ön, son, bütün ve parçadır. Bu sebeple Rabb'ini bu sınırlardan tenzih eden kimse için onlar kurtuluş vesilesidir. Ve sonsuzluk yurdunda mülkün devamıdır. Tenzih etti ve ebedî saadete ulaştı. Böyle olunca, eğer düşman bizim zikrettiğimiz kurallarımızdan bir kuralı yıkmaya kalkışırsa, dikkatli ol ve bu sınırdan herhangi bir sınıra özgü olup, askerlerden kendisine ihtiyaç duyulan elinin altındaki bu komutanları görevlendir! Her bir sınırın, adamlarıyla birlikte bir emiri vardır ve onun yanında nakibleri (bir topluluğun temsilcileri) ve arifleriyle (bilgili kişiler) birlikte hazırdır. Bu sebeple düşman geldiği zaman senin için maksada ulaşmak kolay olur. Ve sen hangi taraftan geldiğine bakarsın, bu taraftan olan emiri çağırıp ortaya çıkmasını emredersin. Çünkü onun gayreti sana yeter. Ve her tarafta da böyledir.

İmdi ey seyyid-i kerîm bizim resm eylediğimiz şeyi tahkîk et ve bu tertîb üzerine hâfız ol! Mes‘ûd ve mesrûr olursun. İnşâallahu Teâlâ.&#10024;

Şimdi ey yüce efendi, bizim resmettiğimiz şeyi iyice anla ve bu düzen üzere ezberle! Mutlu ve sevinçli olursun. İnşallah.

Zübde-i evsâfı dörde muhtass ve münhasır kılmanı emr ettiğimiz diğer sebebe gelince o da budur ki: Senin mülküne ancak dört tarafdan halel ve fesâd gelir. Onlar da sağ ve sol ve arka ve ön taraflardır. Ve sana halel getiren bu dört tarafı Hakk Teâlâ hazretleri Kelâm-ı Mecîd’inde&#10024;

Evsafının özünü dört şeye özel ve sınırlı kılmanı emrettiğimiz diğer sebebe gelince, o da şudur: Senin mülküne ancak dört taraftan bozukluk ve fesat gelir. Onlar da sağ ve sol ve arka ve ön taraflardır. Ve sana bozukluk getiren bu dört tarafı Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'inde

َّ şöyle beyân buyurur َلتِيَنَّهم ثم (A‘râf, 7:17) Bu âyet-i kerîme Hakk Teâlâ hazretlerine karşı bî-edebâne nizâ‘a cür’et eden İblis’in ifâdesini nakilden ibârettir.&#10024;

"Sonra onlara mutlaka geleceğim" (A'râf, 7:17) ayet-i kerimesi, Yüce Allah'a karşı edepsizce çekişmeye cüret eden İblis'in ifadesini nakletmekten ibarettir.

Maʻlûm olsun ki İblîs’in hükümrân ve mutasarrıf olduğu mevtın, âlem-i kesâfet ve anâsırdır. Ve cihât ile takayyüd, âlem-i kesâfet ve taayyünün iktizâsıdır. Ve cihât ise altıdır. Onlar da sağ, sol, arka ve ön ve üst ve alttır. Hâlbuki âyet-i kerîmede İblîs’den naklen ancak dördü zikr olunmuş ve üst ile alt meskût bırakılmıştır. Sebebi budur ki: Alt seni kendisine daʻvet eder. Yaʻnî arz, kuvve-i câzibesiyle seni üzerinde tutar. Eğer bu câzibe kuvveti olmasa, sen onun üstünde duramayıp fezâya doğru fırlar; gider idin. Ve arzın seni bu sûretle kendisine daʻveti ve seni tutması bi’t-tabiʻ senin devâm-ı hayâtını te’mîn içindir. Binâenaleyh bu tarafdan sana fesâd ve halel gelmez. Ve üst ise tenzîh-i ilâhînin mahall-i tarîkidir. Zîrâ Hakk Teâlâ hazretleri senin fevkinden ziyâ-yı şemsi inzâl eder. Ve bu ziyâ vâsıtasıyla birçok hastalıklara sebeb olan mikrobları helâk eyler ve diğer fâideler verir. Yağmur yağdırır; seyller vâsıtasıyla arzda senin hayâtına muzırr olan mevâdd-ı müteaffineyi izâle eder. Ve rüzgâr irsâl eder; bu sûretle senin hayâtına muzırr olan havâ-yı müteaffini dağıtır. Daha bunlar gibi senin hayâtına lâzım olan şeyler peydâ eder ki bunlar ehl-i fenn nazarında sâbit olmuş hakîkatlerdendir. Meselâ şimşekler ile havâda “ozon” denilen mâdde tekevvün eder. Velhâsıl fevkinden sana halel ve fesâd gelmek şöyle dursun, bu cihet tenzîh-i ilâhînin sana vusûlune mahsûs bir tarîk olmuş olur. Böyle olunca Kur’ân-ı Kerîm’de dört cihetin zikri, ancak sana bu cihetlerden halel ve fesâd geldiğine delîl-i kavîdir. Ve bu da senin hayâtında fiilen ve zevkan sâbit ve sana maʻlûmdur.&#10024;

Bilinmeli ki İblis'in hükümran ve tasarruf sahibi olduğu yer, kesafet ve anasır âlemidir. Yönlerle sınırlanma ise kesafet ve taayyün âleminin gereğidir. Yönler altıdır: sağ, sol, arka, ön, üst ve alt. Hâlbuki ayet-i kerimede İblis'ten naklen ancak dördü zikredilmiş, üst ile alt ise bahsedilmemiştir. Bunun sebebi şudur: Alt seni kendisine davet eder. Yani yer, çekim kuvvetiyle seni üzerinde tutar. Eğer bu çekim kuvveti olmasa, sen onun üstünde duramayıp fezaya doğru fırlar giderdin. Yerin seni bu şekilde kendisine davet etmesi ve seni tutması, doğal olarak senin hayatının devamını sağlamak içindir. Bu sebeple bu taraftan sana fesat ve zarar gelmez. Üst ise ilahi tenzihin (Allah'ın eksik ve değişimden uzak oluşunun) yoludur. Zira Yüce Allah senin üzerinden güneş ışığını indirir. Bu ışık vasıtasıyla birçok hastalığa sebep olan mikropları yok eder ve başka faydalar verir. Yağmur yağdırır; seller vasıtasıyla yerde senin hayatına zararlı olan çürümüş maddeleri giderir. Rüzgar gönderir; bu şekilde senin hayatına zararlı olan çürümüş havayı dağıtır. Daha bunlar gibi senin hayatına lazım olan şeyler meydana getirir ki bunlar bilim ehlinin nazarında sabit olmuş hakikatlerdendir. Örneğin şimşekler ile havada "ozon" denilen madde oluşur. Sözün özü, üzerinden sana zarar ve fesat gelmek şöyle dursun, bu yön ilahi tenzihin sana ulaşmasına özgü bir yol olmuş olur. Böyle olunca Kur'an-ı Kerim'de dört yönün zikri, ancak sana bu yönlerden zarar ve fesat geldiğine güçlü bir delildir. Bu da senin hayatında fiilen ve zevken sabit ve sana malumdur.

İmdi mâdemki sana ancak bu dört cihetten fesâd gelebilir; o hâlde âtîde zikr olunacak olan dört zübde-i evsâfdan her birini bu dört cihetten her biri üzerine etbâ‘ı ve ecnâdıyla berâber nasb et ki mülk-i vücûdunu himâye ve muhâfaza etsinler. Ve sen de âfiyette emîn ve râhat&#10024;

Şimdi mademki sana ancak bu dört yönden bozulma gelebilir; o hâlde aşağıda zikredilecek olan dört öz vasıftan her birini, bu dört yönden her biri üzerine, tâbileri ve cinsleriyle birlikte yerleştir ki varlık mülkünü korusunlar ve muhafaza etsinler. Ve sen de afiyette emin ve rahat olasın.

ْی ی olarak vakt-i muayyenene kadar yaşayasın. Zîrâ َّلَّ تَعبدوا الشَّيطَان َ إِنَّه لكُم عَدو ٌّ مبِی آدَم َ أن يَا بَن&#10024;

Ey Âdem oğulları, şeytana tapmayın, çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır. Belirli bir vakte kadar yaşayasın.

ِي

َ َّ (Yâsîn, 36:60) âyet-i kerîmesinde ihbâr buyrulduğu üzere İblîs senin düşmanındır. Ve كيد إِن الشَّيطَان ِ كان َ ضَعِيفًا (Nisâ, 4:76) âyet-i kerîmesinde ihbâr buyrulduğu üzere de hîlekârdır. Vaktâki kudreti yoktur; ancak gadr ile ve hîle ile ıtmâʻ eder ve seni aldatır. Binâenaleyh sen atâyâ-yı mâddiyye ve maʻneviyyeni bu dört vasf üzerine murâkıb ve mebzûl kıldığın vakit emrin salâh bulur. Ve işlerin intizâm kesb eder. Ve düşman olan İblîs sana her ne vakit, herhangi tarafdan gelse, orada senin hakkındaki murâd-ı fâsidine vusûl ve nâiliyyetten kendisini men‘ eden bir muhâfız bulur. Böyle olunca bu dört vasıfdan biri olan havfi sağından ve ikinci vasf olan recâyı da solundan ve üçüncü vasf olan ilmi de önünden ve dördüncü vasf olan tefekkürü de arkandan nasb et! Mülkün hudûd-ı erbaası bu muhâfızlar ile mesdûd olunca düşman sâğından geldiği vakit havfi ordusuyla berâber bulur. Ve onlar ile mukâteleye ve def‘e kâdir olmaz. Diğer üç cihet dahi böyledir. Ve mülk-i vücûdu muhâfaza için biz ancak bu tertîbi münâsib bulduk. Çünkü düşman ancak bu cihetlerden gelebilir.&#10024;

Yüce Allah'ın (Yâsîn, 36:60) ayet-i kerimesinde bildirdiği üzere İblis senin düşmanındır. Ve (Nisâ, 4:76) ayet-i kerimesinde bildirdiği üzere de hilekârdır. Gücü yoktur; ancak hile ve aldatma ile seni kandırır ve aldatır. Bu sebeple sen maddi ve manevi bağışlarını bu dört vasıf üzerine gözeten ve bol kıldığın zaman işin düzelir. Ve işlerin düzene girer. Ve düşman olan İblis sana her ne zaman, herhangi bir taraftan gelse, orada senin hakkındaki kötü amacına ulaşmaktan ve onu elde etmekten kendisini alıkoyan bir koruyucu bulur. Böyle olunca bu dört vasıftan biri olan korkuyu sağından ve ikinci vasıf olan ümidi de solundan ve üçüncü vasıf olan ilmi de önünden ve dördüncü vasıf olan tefekkürü de arkandan yerleştir! Mülkün dört sınırı bu koruyucular ile kapalı olunca düşman sağından geldiği zaman korkuyu ordusuyla beraber bulur. Ve onlar ile savaşmaya ve def etmeye gücü yetmez. Diğer üç yön de böyledir. Ve varlık mülkünü korumak için biz ancak bu düzenlemeyi uygun bulduk. Çünkü düşman ancak bu yönlerden gelebilir.

Havfi sağ cihete taʻyîn ve tahsîs etmemizin sebebi budur ki: Muhakkak sağ taraf cennet ve sol taraf nâr mevziʻidir. Binâenaleyh düşman sağ tarafdan geldiği vakit, ancak şehevât ve lezâizden ibâret olan cennet-i âcile ile gelir. Bunları ona hoş ve müzeyyen gösterip, onları ona sevdirir.&#10024;

Korkuyu sağ tarafa belirlememizin ve tahsîs etmemizin sebebi şudur: Muhakkak sağ taraf cennet ve sol taraf cehennem yeridir. Bu sebeple düşman sağ taraftan geldiği zaman, ancak şehvetlerden ve lezzetlerden ibaret olan peşin cennet ile gelir. Bunları ona hoş ve süslü gösterip, onları ona sevdirir.

Meselâ zinâ ve livâta ve şürb-i hamr ve kumar ve sirkat ve ahkâm-i şerʻiyye ile adem-i takayyüd ve hürriyet-i hayvâniyye gibi her biri nefsin hazzına ve lezzetine hâdim olan efʻâli gösterir. Ve bunların her birini kabûl ve icrâya teşvîk için, mağlata ve savsatalar îrâd eder. Meselâ tevlîd-i veled olmadıktan sonra kazâ-yı şehvet husûsunda menkûha ile metres tasarrufunda ne fark vardır. Ve kezâ maksad kazâ-yı şehvet değil mi? Zinâ ile livâta arasında ne fark vardır; husûsiyle livâtada veled husûlü havfi de yoktur. Ve diğerleri hakkında da bunlara mümâil türlü türlü mağlata ve safsatalar ilkâ eder.&#10024;

Örneğin, zina, livata, içki içme, kumar, hırsızlık ve şeriat hükümlerine bağlı kalmama ve hayvani hürriyet gibi, her biri nefsin hazzına ve lezzetine hizmet eden fiilleri gösterir. Ve bunların her birini kabul ve icraya teşvik için, yanıltıcı sözler ve safsatalar ileri sürer. Örneğin, çocuk meydana gelmedikten sonra şehveti giderme hususunda nikâhlı eş ile metres kullanma arasında ne fark vardır? Ve aynı şekilde maksat şehveti gidermek değil midir? Zina ile livata arasında ne fark vardır; özellikle livatada çocuk olma korkusu da yoktur. Ve diğerleri hakkında da bunlara benzer türlü türlü yanıltıcı sözler ve safsatalar telkin eder.

İmdi bu ilkââta karşı havf tekâbül eder. Ve havf iki nevʻidir. Birisi Allah Teâlâ’dan diğeri nâsdan havfdir. Makbûlü Hakk’tan havfdir. Zîrâ halktan havf dahi insânı mesâvîden men‘ edebilir ise de pek zaîfdir. Meselâ zinâ ve livâtayı halkın taʻn ve teşnî‘inden veyâhûd kânûnen mücâzâta giriftâr olacağından havfen icrâ edemez. Fakat kalbinde havf-i Hakk olmadığından halkın muttaliʻ olamayacağına kanâat-i kâmile husûlünde bî-pervâ icrâ eder. Bu kitâbda mevzûʻ-i bahs olan havf, ancak havf-i Hakk’tır. Binâenaleyh İblîs mevziʻ-i cennet olan sağ cihetten lezâiz-i nefsâniyyeyi arz ettiği vakit, kendisine tekâbül etmek üzere havf-i Hakk’ı ancak sağ tarafa vazʻ et! Ve onu başka tarafda istiʻmâl etme! Meselâ sol tarafa vazʻ etme! Zîrâ sol taraf nâr mevziʻidir.&#10024;

Şimdi bu ilhamlara karşı korku karşılık gelir. Ve korku iki çeşittir. Birisi Yüce Allah'tan, diğeri insanlardan korkudur. Makbul olanı Hak'tan korkudur. Çünkü halktan korku da insanı kötülüklerden alıkoyabilse de pek zayıftır. Örneğin, zina ve livatayı halkın kınamasından veyahut kanunen cezaya çarptırılacağından korkarak yapamaz. Fakat kalbinde Hak korkusu olmadığından, halkın muttali olamayacağına tam bir kanaat oluştuğunda pervasızca yapar. Bu kitapta bahsi geçen korku, ancak Hak korkusudur. Bu sebeple İblis, cennetin yeri olan sağ cihetten nefse ait hazları arz ettiği vakit, kendisine karşılık gelmek üzere Hak korkusunu ancak sağ tarafa koy! Ve onu başka tarafta kullanma! Örneğin sol tarafa koyma! Çünkü sol taraf ateşin yeridir.

Ve düşman sol tarafdan sana hayât-ı dünyeviyyenin âlâm ve ızdırâbâtını arz eder. O tarafda recâ ve ümîd-i rehâ yerine havfi bulursa rahmet-i ilâhiyyeden ye’s ve ümîdsizlik hâsıl olur. Ve bu ye’s ve nevmîdi tezâyüd ederek intihâra sebeb olur. Ve bu sûretle düşman mülkünü ifsâd ederek maksûduna nâil olur. Fakat düşman sol tarafda recâ ve ümîdi tevâbi‘iyle berâber bulursa mülküne halel ve fesâd îrâs edemez. Böyle olunca her şeyi yerli yerine vazʻ etmen îcâb eder. Zîrâ eşyâyı mevziʻlerine vazʻ etmek hikmettendir.&#10024;

Düşman sol taraftan sana dünya hayatının acılarını ve ızdıraplarını gösterir. O tarafta kurtuluş ümidi ve beklentisi yerine korkuyu bulursa, ilahi rahmetten ümitsizlik ve yeis meydana gelir. Bu ümitsizlik ve yeis artarak intihara sebep olur. Bu şekilde düşman, mülkünü bozarak amacına ulaşır. Fakat düşman sol tarafta ümidi ve beklentiyi, ona bağlı şeylerle birlikte bulursa, mülküne zarar ve fesat veremez. Böyle olunca her şeyi yerli yerine koyman gerekir. Çünkü eşyayı yerlerine koymak hikmettendir.

İmdi insân için havf-i Hakk, cündî ve süvâri için silâh gibidir. Zîrâ süvârî düşmana karşı çıktığı vakit veyâhûd düşmanın gelmesine intizâr eylediği zamân silâhını kullanır. Ve eğer bu mevtının gayrinde yaʻnî adem-i lüzûm hâlinde silâhını alıp evzâʻ-ı nâ-becâ gösterirse böyle kimse ile herkes istihzâ eder. Ve kendisini istihzâya sebebiyet veren kimse ise akılsız ve câhil bir adam olur. Ve eğer düşman sana sol cihetten gelirse, o ancak sana ümîtsizlik ve ye’s ve Allah’a sû’-i zann ile gelir. Ve senin bu hâller içinde istiğrakın senin üzerine buğz ve adâvetin ve maktın galebesini îcâb edip seni helâk eder.&#10024;

Şimdi, insan için Allah korkusu, asker ve süvari için silah gibidir. Çünkü süvari, düşmana karşı çıktığı veya düşmanın gelmesini beklediği zaman silahını kullanır. Ve eğer bu durumun dışında, yani gereksiz bir halde silahını alıp uygunsuz davranışlar gösterirse, böyle bir kimseyle herkes alay eder. Ve kendisini alaya sebep veren kimse ise akılsız ve cahil bir adam olur. Ve eğer düşman sana sol taraftan gelirse, o ancak sana ümitsizlik ve yeis ve Allah'a karşı kötü zan ile gelir. Ve senin bu haller içinde boğulman, senin üzerine buğz ve düşmanlığın ve nefretin üstün gelmesini gerektirip seni helak eder.

Meselâ İblîs sana sol cihetten gelip der ki: “Sen kesîrü’l-âilesin. Fakr ve zarûretin derece-i nihâyede olduğundan onların iâşelerini lâyıkıyla te’mîn edemiyorsun. Vüs‘at-ı rızk husûlü için esbâba teşebbüs ettiğin hâlde muvaffak olamadın. Beş vakitte duâ ettiğin hâlde de Cenâb-ı Hakk senin üzerine bir rızık kapısı açmadı. Sen mü’min olduğun hâlde bu azâb-ı elîmi çekip duruyorsun. Diğer tarafdan Hakk’a küfür ve isyân edenler vüs‘at-i rızk ve râhat içindedir.&#10024;

Örneğin İblis sana sol taraftan gelip der ki: "Senin ailen kalabalık. Fakirlik ve zorluğun son derecede olduğundan onların geçimlerini gerektiği gibi sağlayamıyorsun. Rızkın genişlemesi için sebeplere başvurduğun hâlde başarılı olamadın. Beş vakit dua ettiğin hâlde de Yüce Allah senin üzerine bir rızık kapısı açmadı. Sen mümin olduğun hâlde bu acı azabı çekip duruyorsun. Diğer taraftan Allah'a küfür ve isyan edenler rızık genişliği ve rahatlık içindedir."

َ ه Cenâb-ı Hakk, Kur’ân-ı Kerîm’de, كفَروا ذِينلو تَزَيَّلُوا لعَذَّبنَا ال (Feth, 48:25) yaʻnî “Eğer siz zâil olsanız elbette biz kâfirleri ta‘zîb eder idik.” buyurduğu hâlde küffârı tatyîb ve mü’minleri ta‘zîb ediyor.” Eğer sâlik bu ilkââtı kabûl ve sıhhatine iʻtikâd ederse, rahmet-i ilâhiyyeden me’yûs olup, Allah Teâlâ’ya sû’-i zann sâhibi olur. Bu iʻtikâd ise dünyâda ve âhirette helâkine müeddî olur. Binâenaleyh sol tarafda recâ olursa düşman geldiği vakit onu bulur ve sâlik onun bu ilkââtına karşı der ki: “Hakk Subhânehu ve Teâlâ hazretlerinin beni bu hâl içine bırakmasında elbette bir lutf-i hafîsi vardır. Ve küffâra bezl-i niam buyurması husûsunda da bir kahr-i hafîsi vardır. Hayât-ı dünya ne kadar zahmetli olursa olsun serî‘ü’z-zevâldir. Ve âhiret dâr-ı bekâdır. Cenâb-ı Hakk kullarına sabır ve tevekkül tavsiye buyuruyor. Ben esbâba teşebbüsde devâm ile tevekkül ve sabr ederim. Elbette lutf-i Hakk bir râhat ihsân eder. Eğer&#10024;

Yüce Allah, Kur'ân-ı Kerîm'de, "Eğer siz aradan çekilseydiniz, elbette biz kâfirleri cezalandırırdık." (Fetih, 48:25) buyurduğu hâlde, kâfirleri rahat ettiriyor ve müminleri sıkıntıya sokuyor." Eğer Hakk Yolcusu bu telkinleri kabul eder ve doğruluğuna inanırsa, ilâhî rahmetten ümidini keser ve Yüce Allah hakkında kötü zanna sahip olur. Bu inanç ise dünyada ve ahirette helakine yol açar. Bu sebeple, sol tarafta (nefiste) ümit olursa, düşman (şeytan) geldiği vakit onu bulur ve Hakk Yolcusu onun bu telkinlerine karşı der ki: "Yüce ve münezzeh olan Hakk'ın beni bu hâl içine bırakmasında elbette gizli bir lütfu vardır. Ve kâfirlere nimetler vermesi hususunda da gizli bir kahredişi vardır. Dünya hayatı ne kadar zahmetli olursa olsun, çabuk geçicidir. Ve ahiret, ebedî kalma yurdudur. Yüce Allah kullarına sabır ve tevekkül tavsiye ediyor. Ben sebeplere sarılmaya devam ederek tevekkül ve sabrederim. Elbette Hakk'ın lütfu bir rahatlık ihsan eder. Eğer

َّلله ben Hakk’ın rahmetinden ümîdimi katʻ edersem kâfir olurum. Zîrâ ِ إِال َّ الْقَوم وال َ يَيأس مِن رَّوح ِ ا َ الْكافِرون (Yûsuf, 12:87) buyurur. Ve bu cevâb düşmanın ilkââtını def‘ eder.&#10024;

Eğer ben Hakk'ın rahmetinden ümidimi kesersem kâfir olurum. Çünkü Yüce Allah, "Allah'ın rahmetinden ancak kâfirler topluluğu ümit keser." (Yûsuf, 12:87) buyurur. Ve bu cevap, düşmanın vesveselerini def eder.

Ve eğer düşman ön tarafdan gelirse, zâhir-i kavl ile gelir. Ve bu zâhir-i kavl ile geliş tecsîm ve teşbîhe müeddî olur. Ve onun bu zâhir-i kavl ile gelişine karşı, “ilim” mukâbele edip, düşman olan İblîs’in bu vâsıta ile seni mağlûb etmesine mâni‘ olur. Meselâ düşman sana ön tarafdan gelip der ki: “Hakk Teâlâ الرَّحمَن عَیل الْعَرش ِ استَوَى (Tâhâ, 20:5) ve Cenâb-ı Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ان هللا خلق آدم عیل صورت الرحمن buyurduğu cihetle Allah Teâlâ hazretleri “İnsân sûretinde olduğu hâlde Arş üzerinde bağdaş kurup oturmuştur.” İşte bu iki kavlin zâhirinden müstefâd olan maʻnâlar budur.” Bu iʻtikâd ise Hakk Teâlâ hazretlerinin cisim ve insân sûretine müşâbih olduğunu ve bir mekânı bulunduğunu kabûl etmekten ibâret olup küfr-i sarîhdir.&#10024;

Ve eğer düşman ön taraftan gelirse, sözün görünen anlamıyla gelir. Ve bu sözün görünen anlamıyla geliş, cisimleştirmeye ve benzetmeye yol açar. Ve onun bu sözün görünen anlamıyla gelişine karşı, "ilim" karşılık verip, düşman olan İblis'in bu yolla seni mağlup etmesine engel olur. Örneğin düşman sana ön taraftan gelip der ki: "Yüce Allah 'Rahman Arş'a istiva etti' (Tâhâ, 20:5) ve Peygamber Efendimiz (s.a.v.) 'Allah Âdem'i Rahman'ın suretinde yarattı' buyurduğu için, Allah Teâlâ hazretleri 'İnsan suretinde olduğu halde Arş üzerinde bağdaş kurup oturmuştur.' İşte bu iki sözün görünen anlamından anlaşılan manalar budur." Bu inanç ise Yüce Allah hazretlerinin cisim ve insan suretine benzediğini ve bir mekanı bulunduğunu kabul etmekten ibaret olup açık küfürdür.

İmdi sâlik bu kavl-i zâhire karşı ilim ile mukâbele edip der ki: “Rahmân, Hakk Subhânehu ve Teâlâ hazretlerinin ism-i câmiʻidir ki onun tahtında nâ-mütenâhî esmâ vardır. Ve Arş, vücûdât-ı kevniyye-i kesîfedir. Ve bu vücûdât-ı kevniyye-i kesîfe Hakk’ın vücûdundan ve varlığından zâhir olmuştur. Ve Hakk esmâ-i bî-nihâyesinin mezâhirini bu mertebe-i kevnde ızhâr etmiştir. Binâenaleyh vücûdât-ı izâfiyye esmâ-i ilâhiyyeden her birinin Arş’ı ve onların hey’et-i mecmûʻası da Rahmân’ın Arş’ı ve tahtı mesâbesinde olup sûretten münezzeh olan vücûd-i mutlak-ı Hakk onların bâtınıdır. Ve kezâ Âdem, taayyünü iʻtibâriyle, hayât, ilim, semʻ, basar, irâde, kudret, kelâm ve tekvînden ibâret olan sekiz sıfât-ı ilâhiyyeyi hamle müsâid olduğundan ve sıfata sûret ıtlâkı da câiz olduğundan insânın, sûret-i Rahmân üzerine halk buyrulmuş olmasının maʻnâsı da budur. Yoksa, bundan Hakk Teâlâ hazretlerinin Âdem sûretinde olması maʻnâsı çıkmaz.” İşte ilm-i tasavvufa müstenid olan bu cevâblara karşı İblîs hâib u hâsır olarak avdet eder.&#10024;

Şimdi Hakk Yolcusu, bu zâhirî söze karşı ilim ile karşılık verip der ki: “Rahmân, Yüce Allah hazretlerinin her şeyi kapsayan ismidir ki onun altında sonsuz isimler vardır. Ve Arş, yoğun kevnî varlıklardır. Ve bu yoğun kevnî varlıklar, Hakk’ın varlığından ve mevcudiyetinden ortaya çıkmıştır. Ve Hakk, sonsuz isimlerinin tecellilerini bu kevn mertebesinde açığa çıkarmıştır. Bu sebeple izafî varlıklar, ilahî isimlerden her birinin Arş’ı ve onların bütününün toplamı da Rahmân’ın Arş’ı ve tahtı mesabesindedir; sûretten uzak olan Hakk’ın mutlak varlığı onların bâtınıdır. Ve aynı şekilde Âdem, taayyünü (belirlenimi) itibarıyla, hayat, ilim, işitme, görme, irade, kudret, kelâm ve tekvinden (yaratma) ibaret olan sekiz ilahî sıfatı taşımaya uygun olduğundan ve sıfata sûret denilmesi de caiz olduğundan, insanın Rahmân sûreti üzere yaratılmış olmasının anlamı da budur. Yoksa, bundan Yüce Allah hazretlerinin Âdem sûretinde olması anlamı çıkmaz.” İşte tasavvuf ilmine dayanan bu cevaplara karşı İblîs, umduğunu bulamamış ve hüsrana uğramış olarak geri döner.

Ve kezâ İblîs, sâlikin arkasından geldikte şübhe ile ve hayâlât-ı fâsideye müstenid olan umûr ile gelir. Bu sûrette de ona tefekkür karşı çıkıp def‘ eder. Zîrâ sâlik, İblîs tarafından ilkâ edilen şeylerin şübhelerden ve fâsid hayâllerden olduğuna vâkıf oluncaya kadar, taʻmîk etmezse onları hakîkat diye kabûl eder. Ve bi’n-netîce de mülk-i vücûdî zâhiren ve bâtınen helâk olur.&#10024;

Aynı şekilde İblîs, Hakk Yolcusu'nun arkasından geldiğinde şüpheyle ve bozuk hayallere dayanan işlerle gelir. Bu durumda da tefekkür ona karşı çıkar ve onu def eder. Çünkü Hakk Yolcusu, İblîs tarafından ilka edilen şeylerin şüphelerden ve bozuk hayallerden olduğunu anlayıncaya kadar derinlemesine düşünmezse, onları hakikat diye kabul eder. Ve sonuç olarak da varlık mülkü zâhiren ve bâtınen helak olur.

Meselâ kütüb-i muhakıkîni mütâlaa ile meşgûl olan bir sâlike İblîs arkasından gelip der ki: “Âlem, esmâ-i ilâhiyyenin mezâhirinden ibârettir. Ve esmâ-i ilâhiyye ise taʻtîl kabûl etmez. Binâenaleyh kıyâmet-i kübrâ ile hey’et-i âlem bozulunca esmâ-i ilâhiyyenin mezâhiri de kalmaz. Esmâ-i ilâhiyye muattal olmak lâzım gelir; böyle olunca kıyâmet-i kübrâ hakkında olan âyât-ı Kur’âniyye başka maʻnâlara mahmûl olmak îcâb eder. Ve esmâ-i ilâhiyye muattal olmamak için senin zannın gibi kıyâmet vâkiʻ olmaz. Ve sûret-i âlem ebediyyen devâm edip gider.” Ve desâtîr-i hakâyıka nazaran vehleten câzib görünen bu fikrin şübheden ve hayâlat-ı fâsideden ibâret olduğuna şübhe yoktur. Zîrâ sâlik bu sûrette tefekkür edip der ki: “Âlem ve Âdem sûret-i Rahmân üzeredir. Âdem’in kıyâmeti öldüğü vakit kopar. Hâlbuki efrâd-ı âdemiyyeden birinin kıyâmeti kopmakla Hakk Teâlâ hazretlerinin sûret-i âdemiyyedeki tecellîsi munkatıʻ olmaz. Belki birinin kıyâmeti kopar yerine diğeri kâim olur. Âlem dahi böyledir. Fezâ-yı bî-nihâyede lâ-yuad ve lâ-yuhsâ avâlim-i şehâdiyye mevcûddur. Bunlardan birinin sûreti bozulup kıyâmeti kopmakla Allah Teâlâ hazretlerinin avâlim-i şehâdiyye sûretindeki tecelliyâtı muattal olmaz. Binâenaleyh bu avâlim-i şehâdiyyeden birisi olan âlemimizin elbette kıyâmeti kopacaktır. Ve Kur’ân-ı Kerîm’in sarâhatini te’vîle aslâ mahal yoktur. Ve kıyâmet-i kübrânın vukûʻu ile arzın başka bir sûrete tebeddülü ve mahlûkâtın neş’et-&#10024;

Örneğin, muhakkiklerin kitaplarını okumakla meşgul olan bir Hakk Yolcusuna İblis arkasından gelip der ki: "Âlem, ilâhî isimlerin tecellî yerlerinden ibarettir. Ve ilâhî isimler ise işlevsiz kalmayı kabul etmez. Bu sebeple, büyük kıyametle âlemin yapısı bozulunca, ilâhî isimlerin tecellî yerleri de kalmaz. İlâhî isimlerin işlevsiz kalması gerekir; böyle olunca, büyük kıyamet hakkındaki Kur'an âyetlerinin başka anlamlara yorumlanması icap eder. Ve ilâhî isimlerin işlevsiz kalmaması için senin zannettiğin gibi kıyamet meydana gelmez. Ve âlemin şekli sonsuza dek devam edip gider." Ve hakikatlerin ilkelerine göre ilk bakışta çekici görünen bu fikrin şüpheden ve bozuk hayallerden ibaret olduğuna şüphe yoktur. Çünkü Hakk Yolcusu bu şekilde tefekkür edip der ki: "Âlem ve Âdem, Rahman'ın sureti üzeredir. Âdem'in kıyameti öldüğü vakit kopar. Hâlbuki insan fertlerinden birinin kıyameti kopmakla Yüce Allah hazretlerinin insan suretindeki tecellîsi kesintiye uğramaz. Aksine, birinin kıyameti kopar, yerine diğeri kâim olur. Âlem de böyledir. Sonsuz uzayda sayılamayacak kadar çok şehadet âlemleri (görünen âlemler) mevcuttur. Bunlardan birinin sureti bozulup kıyameti kopmakla Yüce Allah hazretlerinin şehadet âlemleri suretindeki tecellîleri işlevsiz kalmaz. Bu sebeple, bu şehadet âlemlerinden birisi olan âlemimizin elbette kıyameti kopacaktır. Ve Kur'an-ı Kerim'in açıklığını yorumlamaya asla yer yoktur. Ve büyük kıyametin vukuu ile yeryüzünün başka bir surete dönüşmesi ve mahlûkatın yeniden yaratılışı...

ی i âhiret üzerine inşâsı şekk ve şübhe edilecek bir şey değildir. كيف َ بَدَأ ا ْل َرض ِ فَانظُرواقل سِيْ وا ف&#10024;

Ahiret üzerine kurulu olması şüphe edilecek bir şey değildir. "De ki: Yeryüzünde gezin de (Allah'ın) yaratmaya nasıl başladığını görün."

ِي َ َّلله ينش َِی النَّشأة َ ا َل خِرَة م َّ االْخَلْق َ ث (Ankebût, 29:20) âyet-i kerîmesi bunun delîl-i katʻisidir.” İşte bu gibi tefekkürât netîcesinde düşman tarafından arkadan ilkâ olunan şeylerin nass-ı katıʻa karşı şübhelerden ve fâsid hayâllerden ibâret olduğu anlaşılır. Şu cihet dahi hafî olmasın ki bütün bu tedbîrât ve muhâkemât ilim sâyesinde vâkiʻ olur. Cehil her husûsda bâdî-i helâktir.&#10024;

“Sonra Allah, ahiret hayatını yaratacaktır.” (Ankebût, 29:20) ayet-i kerimesi bunun kesin delilidir. İşte bu gibi düşünceler sonucunda, düşman tarafından arkadan fısıldanan şeylerin, kesin naslara (ayet ve hadis metinlerine) karşı şüphelerden ve bozuk hayallerden ibaret olduğu anlaşılır. Şu husus da gizli kalmasın ki, bütün bu tedbirler ve muhakemeler ilim sayesinde gerçekleşir. Cehalet her hususta helak sebebidir.

İmdi senin kuvvetin ve sultânın olan bu medîne-i vücûdun için kıtâlde, düşman ancak bu ta‘dâd ettiğimiz dört cihetten yol bulur. Ve sana bu taraflardan hücûm ve savlet eder. Eğer sen bu zikr ettiğim dört vasf-ı husûsîyi yerli yerine koyup tertîb edersen belden ve medîne-i vücûdun müstahkem olur. Beldenin hudûd-ı erbaasını bunlarla müstahkem kıl ki düşman onlara müdâfaaya kâdir olmasın.&#10024;

Şimdi, senin kuvvetin ve hükümranlığın olan bu vücut şehrin için savaşta, düşman ancak bu saydığımız dört yönden yol bulur. Ve sana bu taraflardan saldırır ve hücum eder. Eğer sen bu zikrettiğim dört özel vasfı yerli yerine koyup düzenlersen, belden ve vücut şehrin sağlam olur. Beldenin dört hududunu bunlarla sağlam kıl ki düşman onlara karşı koymaya muktedir olmasın.

İmdi eğer medîne-i vücûdun hıfzı için hudûdu bu gösterdiğimiz dörtten ziyâde i‘tibâr etsen bile yine bu dört vasf-ı husûsî lâzımdır. Fakat bisâtında olup, yaʻnî senin âlem-i taayyününde olup emrini kendilerine ilkâ eylediğin on hadden ziyâdesini nazar-ı iʻtibâra alma! Ve biz bu ziyâde olan haddleri ancak hıfz-ı anâsır yaʻnî hıfz-ı taayyün sebebiyle ona iblâğ ettik. Çünkü tenzîh-i Hakk’a esâs olan hudûd ondur. Ve onlar da ön, arka, sağ, sol, üst, alt, ön, son, küll ve ba‘zdır. Yaʻnî cüz’dür. Binâenaleyh Rabb’ini bu on hadden tenzîh eden kimse üzerine bu haddlerin her biri medâr-ı selâmettir. Dâr-ı bekâda mülkün bekâsıdır. Böyle bir kimse Hakk’ı bu haddlerden tenzîh edince, saâdet-i ebediyyeye nâil ve hayât-ı ebediyyeye vâsıl olur.&#10024;

Şimdi, eğer varlık şehrinin korunması için sınırlarını bu gösterdiğimiz dörtten daha fazla kabul etsen bile, yine bu dört özel vasıf gereklidir. Fakat senin âlem-i taayyününde (belirlenmiş varlık âlemi) olup, emrini kendilerine ilettiğin on sınırdan fazlasını dikkate alma! Ve biz bu fazla olan sınırları ancak unsurların korunması, yani belirlenmiş varlığın korunması sebebiyle ona ulaştırdık. Çünkü Hakk'ı eksik ve değişimden uzak tutmaya esas olan sınırlar on tanedir. Ve onlar da ön, arka, sağ, sol, üst, alt, ön, son, küll (bütün) ve cüz'dür (parça). Bu sebeple Rabb'ini bu on sınırdan eksik ve değişimden uzak tutan kimse üzerine bu sınırların her biri kurtuluş sebebidir. Sonsuzluk yurdunda mülkün bekasıdır. Böyle bir kimse Hakk'ı bu sınırlardan eksik ve değişimden uzak tutunca, ebedî saadete erişir ve ebedî hayata ulaşır.

Maʻlûm olsun ki vücûd-i mutlak-ı Hakk esmâ-i bî-nihâyesi hasebiyle suver-i muhtelifei kevniyyede zâhir olmuştur. Suver-i kevniyyeden her birisi bu zikr olunan on hadd ile mevsûfdur. Misâl olarak bir sûret-i insâniyyeyi alalım:&#10024;

Bilinmeli ki Hakk'ın mutlak varlığı, sonsuz isimleri sebebiyle, oluşa ait çeşitli suretlerde ortaya çıkmıştır. Oluşa ait suretlerden her biri, zikredilen bu on özellikle nitelenmiştir. Örneğin, bir insan suretini ele alalım:

Bu sûret-i müteayyinenin önü, arkası, sağı, solu, üstü, altı, evveli ve âhiri ve eczâ-i vücûduna nazaran külliyyeti ve sûret-i âleme nazaran kendi vücûdunun cüz’iyyeti sâbittir. Bunların cümlesi onun haddidir. Fakat vücûd-i mutlak-ı Hakk bu hudûdun cümlesinden münezzehdir. Zîrâ onun vücûdu nâ-mütenâhî olduğu cihetle önü, arkası, sağı, solu, üstü, altı yoktur. Ve onun varlığı kendinden lâ-yenfekk olduğundan ne evveli ne de âhiri yoktur. Ve varlık bir mefhûm-i nâ-mütenâhî olup kâbil-i tecezzî ve inkısâm olmadığından, külliyyet sıfatı ile de muttasıf değildir. Ve kendisine nazaran bir küll olup, vücûdu ondan bir cüz’ olmadığından sıfat-ı cüz’iyetten dahi münezzehdir. İşte sen Hakk’ı bu haddlerden tenzîh ettiğin vakit, senin cezân amelinin cinsinden olur. Yaʻnî amelin Hakk’ı bu haddlerden tenzîh olduğundan sen Hakk’ı her bir hadden tenzîh ettiğin vakit bu haddlerden her birisi senin için cânib-i mutlakına urûca sebeb ve senin medâr-ı selâmetin olur. Ve dâr-ı bekâda yaʻnî Hakk’a rücûʻun indinde&#10024;

Bu belirli şeklin önü, arkası, sağı, solu, üstü, altı, başlangıcı ve sonu ile varlığının parçalarına göre bütünlüğü ve âlem şekline göre kendi varlığının cüz'îliği sabittir. Bunların hepsi onun sınırıdır. Fakat Hakk'ın mutlak varlığı bu sınırların hepsinden uzaktır. Çünkü onun varlığı sonsuz olduğu için önü, arkası, sağı, solu, üstü, altı yoktur. Ve onun varlığı kendisinden ayrılmaz olduğundan ne başlangıcı ne de sonu vardır. Ve varlık sonsuz bir kavram olup parçalanmaya ve bölünmeye elverişli olmadığından, bütünlük sıfatı ile de nitelenmiş değildir. Ve kendisine göre bir bütün olup, varlığı ondan bir cüz' olmadığından cüz'îlik sıfatından da uzaktır. İşte sen Hakk'ı bu sınırlardan uzaklaştırdığın zaman, senin cezan amelinin cinsinden olur. Yani amelin Hakk'ı bu sınırlardan uzaklaştırmak olduğundan sen Hakk'ı her bir sınırdan uzaklaştırdığın zaman bu sınırlardan her biri senin için mutlak tarafına yükselmeye sebep ve senin kurtuluşunun dayanağı olur. Ve ebedîlik yurdunda yani Hakk'a dönüşünde

ی mülk-i vücûdunun bekâsını mûcib olur. Bu مَقعَد ِ صِدق ٍ عِند َ مَلِيك ٍ مقتَدِرف (Kamer, 54:55) âyet-i&#10024;

Varlığının bekasını gerektirir. Bu, "Kudretli bir hükümdarın katında, doğruluk makamında" (Kamer, 54:55) ayetidir.

ِي kerîmesinde beyân buyrulan makâmdır. Ve bu makâma vusûl, saâdet-i ebediyyeye nâiliyyettir. Böyle olunca seni bu makâma vusûlden men‘e teşebbüs eden düşman eğer bizim zikr ettiğimiz kâidelerden bir kâideyi yıkmaya mütesaddî olursa ondan hazer et! Ve mülk-i vücûdunun haleldâr ve fâsid olmaması için her bir hadde mahsûs olarak zikr ettiğimiz evsâfdan her birisini tevâbi‘iyle berâber îcâb eden hadde nasb et ki Hakk Subhânehu ve Teâlâ hazretleri kumandan mesâbesinde olan evsâf-ı mezkûreyi sana müsahhar kıldı. Her bir hadde mahsûs olan evsâf-ı muhtelifenin bir emîri vardır. Bu emîr serhadde nakîbleriyle ve ârifleriyle berâber durup hıfz eder. Binâenaleyh düşman o hadden geldiği vakit, senin için onu def‘ etmek ve maksadına vâsıl olmak kolay olur. Ve sen dâimâ müteyakkız olup, düşmanın sana hangi tarafdan geldiğine bakarsın. Bu tarafa mahsûs olan emîri daʻvet edip, tevâbi‘iyle berâber düşmana mukâbele etmesini emr edersin. Ve o emîrin himmeti sana kâfî gelir. Ve her tarafda da böyle yaparsın&#10024;

ayet-i kerîmede açıklanan makamdır. Bu makama ulaşmak, sonsuz mutluluğa erişmektir. Böyle olunca, seni bu makama ulaşmaktan alıkoymaya çalışan düşman, eğer bizim zikrettiğimiz kurallardan birini yıkmaya kalkışırsa, ondan sakın! Varlık mülkünün bozulmaması ve zarar görmemesi için, her bir sınıra özgü olarak zikrettiğimiz vasıfların her birini, tâbileriyle birlikte, gereken sınıra yerleştir ki Yüce Allah, kumandan konumunda olan bu zikredilen vasıfları sana boyun eğdirdi. Her bir sınıra özgü olan farklı vasıfların bir emîri vardır. Bu emîr, sınırda nakîpleriyle (temsilcileriyle) ve ârifleriyle (bilgeleriyle) birlikte durup onu korur. Bu sebeple, düşman o sınırdan geldiği zaman, senin için onu def etmek ve maksadına ulaşmak kolay olur. Sen de daima uyanık olup, düşmanın sana hangi taraftan geldiğine bakarsın. Bu tarafa özgü olan emîri çağırıp, tâbileriyle birlikte düşmana karşı koymasını emredersin. O emîrin gayreti sana yeterli gelir. Her tarafta da böyle yaparsın.

İmdi ey seyyid-i kerîm olan rûh, bizim beyân ettiğimiz bu hakâyıkı, bu vücûd-i izâfî âleminde tahkîk edip zevkan ârif ol ve maʻrifetini dâimâ tatbîk ederek bu tertîbi muhâfaza et! İnşâallahu Teâlâ mes‘ûd ve mesrûr olursun.&#10024;

Şimdi ey kerem sahibi ruh, bizim açıkladığımız bu hakikatleri, bu izafî varlık âleminde araştırıp zevk yoluyla bilen ol ve bilgini daima uygulayarak bu düzeni koru! İnşallah mutlu ve sevinçli olursun.

****

- ON DÖRDÜNCÜ BÂB ALEYHİNE LİKÂ’ İNDİNDE HARBLERİN İDÂRESİ VE ORDULARIN TERTÎBİ&#10024;

ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: KARŞILAŞMA ANINDA SAVAŞLARIN YÖNETİMİ VE ORDULARIN DÜZENLENMESİ

BEYÂNINDADIR

“Ey seyyid-i kerîm, zât-ı şerîfinin muhâfazasına mülâzım ol! Binâenaleyh indindeki mevziʻin enzehine kasd eyle! Ve onu tahsîn et! Ve onu lâzım kıl! Onu süknânın mevziʻi ittihâz et! Âgâh ol, o Kürsî’dir ki mevziʻ-i kademeyndir. Ve bu menzil dâr-ı sünnettir. Ve hâmî-i mâni‘ ve zirvesi âlî olan hısn-ı şerʻdir. Ve nefsin ile harbe mübâşeret etme! Zîrâ sen helâk olursan, mülkün helâk olur. Ve eğer sen hazretinde kalıp da zikr ettiğimiz ve sana tertîb ettiğimiz kumandanlarının ve emîrlerinin baʻzılarını hurûbâ mübâşeret için tevcîh edersen, onlar münhezim olsalar bile sen kalırsın. Ve mülkün ve senin indindeki ricâl ve senin imdâd eylediğin ordular bâkî kalır. Görmez misin? Dal kuruduğu ve munkatıʻ olduğu vakit, kök onu cebr eder ve dallanır. Ve eğer kök fâsid olursa ağacın hepsi helâk olur.&#10024;

Ey yüce efendi, şerefli zâtının korunmasına özen göster! Bu sebeple, katındaki en temiz mevkiye yönel! Ve onu güzelleştir! Ve onu kendine gerekli kıl! Onu yerleşeceğin yer edin! Bil ki, o Kürsî'dir ki, iki ayağın konulduğu yerdir. Ve bu menzil, sünnet yurdudur. Ve koruyucu, engelleyici ve zirvesi yüce olan şeriat kalesidir. Ve nefsinle savaşa girişme! Çünkü sen helâk olursan, mülkün de helâk olur. Ve eğer sen huzurunda kalıp da zikrettiğimiz ve sana düzenlediğimiz kumandanlarının ve emirlerinin bazılarını savaşlara girişmeleri için yönlendirirsen, onlar yenilseler bile sen kalırsın. Ve mülkün ve senin katındaki adamlar ve senin yardım ettiğin ordular bâkî kalır. Görmez misin? Dal kuruduğu ve koptuğu zaman, kök onu zorlar ve dallanır. Ve eğer kök bozulursa, ağacın hepsi helâk olur.

İmdi melik, mülkün köküdür ve devlet cisimdir ve onun rûhu meliktir. İmdi ne vakit, rûh helâk olursa cisim de helâk olur. Ve cisimde bir şey münfesid olduğu ve rûh bâkî kaldığı vakit, tabîb onu ıslâh eder ve tedbîr senin tabîbindir. Binâenaleyh nefsini muhâfaza et ve mekîde olarak onunla düşmanına mübâşir olma! Sana düşmanın nüzûl ettiği ve cem‘an iltikâ eylediği vakit sâhil-i ilim üzerinde dur!&#10024;

Şimdi, melik mülkün köküdür ve devlet cisimdir, onun ruhu da meliktir. Şimdi, ne zaman ruh helak olursa, cisim de helak olur. Ve cisimde bir şey bozulduğu ve ruh baki kaldığı zaman, tabip onu düzeltir ve tedbir senin tabibindir. Bu sebeple nefsini koru ve tuzak olarak onunla düşmanına doğrudan saldırma! Düşmanın sana indiği ve topluca karşılaştığı zaman, ilim sahili üzerinde dur!

Baʻdehu asâ-yı himmet ile bu bahr-i ilmin yüzüne vur! Sana bir tarîk açılınca ona dâhil ol! Zîrâ düşmanın senin isrîne iktifâ edecektir. Çünkü ilim, bâb-ı riyâset ve ucübdür. Ve şeytân onda ıtmâ‘ eder. Binâenaleyh düşman arkandan bahr-i ilmin ortasına gelince, o bi’z-zarûre onun üzerine kavuşur. Böyle olunca kıtâl ve sıdâ‘ olmaksızın gark olur. Ve işte bunun için ulemânın baʻzısı “İlmi Allah’ın gayri için taleb ettik; ilim ibâ etti. Bizi ancak Allah’a redd eyledi.” dedi. Ve bu mekr-i ilâhînin ahsenindendir ve Allah Teâlâ mâkirlerin hayırlısıdır. Zîrâ Fir‘avn, Mûsâ’ya iktifâ etti. Ve mekrullahdan gâib oldu da helâk oldu. Eğer sana düşmanın “İlim taleb et; tâ ki enbiyâ-i zamânın üzerine teâlî edesin ve mülûk sana hâzı‘ olsunlar ve halk sana muhtâc bulunsunlar.” derse bu, emr-i şeytânîdir, deme! Düşmanını mütefattın ol! Velâkin taleb-i ilme müsâraat et! Zîrâ şeytân ve senin hevân ma‘melsiz amelin ile ferahlanırlar. Ve muhakkak ilim, kendi hakîkatinin verdiğinin gayrinden ibâ ettiği onlardan gâib oldu. Ve bu mes’elede İblîs’e târî olan cehil&#10024;

Bundan sonra himmet asasıyla bu ilim denizinin yüzüne vur! Sana bir yol açılınca ona gir! Çünkü düşmanın senin izini takip edecektir. Çünkü ilim, başkanlık ve kendini beğenmişlik kapısıdır. Ve şeytan onda tamah eder. Bu sebeple düşman arkandan ilim denizinin ortasına gelince, o zorunlu olarak onun üzerine kavuşur. Böyle olunca savaş ve mücadele olmaksızın boğulur. Ve işte bunun için âlimlerin bazısı “İlmi Allah’tan başkası için talep ettik; ilim yüz çevirdi. Bizi ancak Allah’a geri çevirdi.” dedi. Ve bu, ilâhî tuzağın en güzelindendir ve Yüce Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır. Çünkü Firavun, Musa’yı takip etti. Ve Allah’ın tuzağından gafil oldu da helak oldu. Eğer sana düşmanın “İlim talep et; tâ ki zamanın peygamberlerinin üzerine yücelesin ve krallar sana boyun eğsinler ve halk sana muhtaç bulunsunlar.” derse bu, şeytanî bir emirdir, deme! Düşmanını fark et! Aksine ilim talebine acele et! Çünkü şeytan ve senin nefsin amelsiz işin ile sevinirler. Ve muhakkak ilim, kendi hakikatinin verdiğinden başkasından yüz çevirdiği onlardan gizli kaldı. Ve bu meselede İblis’e arız olan cehalet

ْ

ْی ی budur ki o ilim ile ıdlâli tahayyül etti. Ve مِن نَّار وَخَلقتَه مِن طِیخَي ْمِّنه خَلقتَن أنَا (A‘râf, 7:12)&#10024;

İşte bu, o ilim ile sapmayı hayal etti. Ve "Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın." (A'râf, 7:12)

ِي Yaʻnî “Ben ondan hayırlıyım. Beni nârdan halk ettin ve onu topraktan halk ettin.” kavlini zannetti. Ve muhakkak tarîk-i ubûdiyyet üzerinde gayrullah için sücûd böyledir. Hâlbuki bunun hepsi cehl-i mahzdır. İlim değildir. O ise onun ilim olduğunu tahayyül etti de ilim ile ıdlâl ettim, dedi. İşte bunun için taleb-i ilme tahrîs etti. Hâlbuki bilmez ki ilim onun aybını ve cehlini keşf eder.”&#10024;

Yani "Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise topraktan yarattın." sözünü zannetti. Ve muhakkak ki kulluk yolu üzerinde Allah'tan başkası için secde etmek böyledir. Hâlbuki bunun hepsi katıksız cehalettir. İlim değildir. O ise bunun ilim olduğunu tahayyül etti de ilim ile saptırdım, dedi. İşte bunun için ilim talebine teşvik etti. Hâlbuki bilmez ki ilim onun ayıbını ve cehaletini ortaya çıkarır.

Ey seyyid-i kerîm olan rûh, hilâfet-i ilâhiyyeyi hâiz olması iʻtibâriyle şerîf olan zâtının muhâfazasına devâm et! Binâenaleyh nezdinde bulunan mevâzi‘in en pâk ve nezîhine müteveccih ol ve o mevziʻi tahkîm et! Ve o mevziʻe devâm et ve o mevziʻi nefsin için sâkin olacak bir mahal olmak üzere ihtiyâr eyle ki orada nefsini muhâfaza edebilirsin. Seni îkâz ve âgâh edeyim ki o mevziʻ-i Kürsî’dir. Yaʻnî taalluk eylediğin vücûd-i kesîf-i nefsânîdir. Ve o Kürsî mevziʻ-i kademeyndir. Yaʻnî emr ve nehy-i ilâhînin taalluk ettiği bir mertebe-i vücûddur. Ve bu menzil dâr-ı sünnettir. Ve şerîat kal‘asıdır. Ve bu kal‘a, seni himâye eder. Ve düşmanın tecâvüzüne mâni‘dir. Zirvesi yüksek olduğundan düşman oraya çıkamaz.&#10024;

Ey kerem sahibi ruh, ilahi hilafeti taşıması sebebiyle şerefli olan zatını korumaya devam et! Bu sebeple, yanında bulunan yerlerin en pak ve temizine yönel ve o yeri sağlamlaştır! Ve o yere devam et ve o yeri nefsin için sakin olacak bir yer olarak seç ki orada nefsini koruyabilesin. Seni uyarıp haberdar edeyim ki o yer Kürsî'dir (Allah'ın kudret ve hükümranlığının tecelli ettiği yer). Yani, ilişkin olduğu nefsanî kesif (yoğun) varlıktır. Ve o Kürsî, iki ayağın yeridir. Yani, ilahi emir ve nehyin (yasaklamanın) ilişkin olduğu bir varlık mertebesidir. Ve bu menzil (durak), sünnet yurdudur. Ve şeriat kalesidir. Ve bu kale, seni himaye eder. Ve düşmanın tecavüzüne engeldir. Zirvesi yüksek olduğundan düşman oraya çıkamaz.

Maʻlûm olsun ki şerîatın fevâid-i bî-nihâyesinden biri de rûhun taalluk eylediği vücûdi kesîf-i unsurînin sürʻatle fesâdına mâni‘ olmaktır. Meselâ şerîat sekr veren meşrûbâtı men‘ etmiştir. Şerʻin bu nehyinden ictinâb etmeyenlerin mübtelâ oldukları emrâz etıbbânın raporlarıyla sâbit ve binlerce numûneleriyle zâhirdir.&#10024;

Bilinmeli ki şeriatın sonsuz faydalarından biri de ruhun ilişkili olduğu yoğun, unsurlardan oluşan bedenin hızla bozulmasına engel olmaktır. Örneğin, şeriat sarhoşluk veren içecekleri yasaklamıştır. Şeriatın bu yasağından kaçınmayanların yakalandıkları hastalıklar, doktorların raporlarıyla sabittir ve binlerce örneğiyle açıktır.

Ve kezâ şerîat hınzır eti eklinden nehy eder. Buna devâm edenlerin tirişin illetine mübtelâ oldukları tedkîkât-ı tıbbiyye ile tezâhür etmiştir.&#10024;

Aynı şekilde şeriat domuz eti yemekten men eder. Buna devam edenlerin, tıbbi araştırmalarla trişin hastalığına yakalandıkları ortaya çıkmıştır.

Ve kezâ şerîat kazâ-yı şehvette isrâf edilmemesini tavsiye ve zinâ ve livâtayı men‘ eder. Ve bu isrâfa mübtelâ olanların envâʻ-i ilel-i sâriyye ile ma‘lûl oldukları tıbben sâbittir. Ve kesret-i zinâ ictimâʻi bir belâdır.&#10024;

Aynı şekilde şeriat, şehvet konusunda aşırıya kaçılmamasını tavsiye eder ve zinayı ve livatayı yasaklar. Tıbben sabittir ki, bu aşırılığa düşenler çeşitli bulaşıcı hastalıklarla malul olurlar. Zinanın çokluğu ise toplumsal bir beladır.

Ve kezâ şerîat kumarı men‘ eder. Bu nehyden ictinâb etmeyenlerin hayâtta ne ağır cezâlara mübtela oldukları binlerce numûnesiyle sâbittir.&#10024;

Aynı şekilde şeriat kumarı yasaklar. Bu yasaktan kaçınmayanların hayatta ne ağır cezalara uğradıkları binlerce örneğiyle sabittir.

Velhâsıl şâri‘in emir ve nehyi dünyâca ve âhiretçe, seni düşmanın olan İblîs’in tasallutundan muhâfaza için vâkiʻ olmuştur. Ve bu emir ve nehy, bu âlemde müteayyin olup bilcümle esmâ-i ilâhiyye ahkâmının zuhûruna müsâid olan vücûd-i kesif-i izâfînin îcâbından dolayı mevzûʻdur. Ve bu vücûd-i kesîfin îcâbı ve iktizâsı hayvâniyyete meyildir. O, bu âlemde hiçbir kayd ile mukayyed olmaksızın serkeşâne hareket etmek ister. Ve onun böyle serkeşâne hareketi helâkini müeddî olur. Ve onun helâki hâlinde de sûret-i insâniyyeden muntazar ve matlûb olan gâye fevt olur. Düşmanın maksadı da ancak budur. Nitekim ezelde mûcidine karşı&#10024;

Sözün özü, şeriat sahibinin emir ve yasakları, dünyada ve ahirette, seni düşmanın olan İblis'in tasallutundan korumak için meydana gelmiştir. Ve bu emir ve yasak, bu âlemde belirli hale gelmiş ve bütün ilahi isimlerin hükümlerinin ortaya çıkmasına elverişli olan yoğun izafî varlığın gerekliliğinden dolayı konulmuştur. Ve bu yoğun varlığın gerekliliği ve zorunluluğu, hayvanlığa meyildir. O, bu âlemde hiçbir kayıt ile sınırlanmaksızın başıboşça hareket etmek ister. Ve onun böyle başıboşça hareketi helakine yol açar. Ve onun helaki halinde de insanlık suretinden beklenen ve istenen gaye kaybolur. Düşmanın maksadı da ancak budur. Nasıl ki öncesiz olarak yaratıcısına karşı

َْی böyle ahd ederek, َ ْلَ غوِيَنَّهم أجمَعِی فَبِعِزَّتِك (Sâd, 38:82) yaʻnî “İzzetin hakkı için ben onların hepsini iğvâ edeyim. Ve azdırıp doğru yoldan çıkarayım.” demiştir.&#10024;

Şeytan böyle ahd ederek, "İzzetin hakkı için ben onların hepsini iğvâ edeyim. Ve azdırıp doğru yoldan çıkarayım." demiştir.

Ey seyyid-i kerim olan rûh, bu cism-i unsûrî senin için Kürsî’dir. Ve bu Kürsî îzâh ettiğimiz vech ile emir ve nehyin taalluk eylediği bir mevziʻdir. Ve bu emir ve nehy, menzil-i dâr-ı sünnettir. Yaʻnî Hz. Şâri‘ (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in akvâl ve efʻâl ve ahvâl-i seniyyelerinin mahall-i tatbîkîdir. Ve sünen-i seniyye düşmanın tecâvüzüne mâni‘ olan bir hâmîdir. Ve zirvesi yüksek olan şerʻ kal‘asıdır.&#10024;

Ey yüce efendi olan ruh, bu unsurlardan oluşan beden senin için Kürsî'dir (Allah'ın kudret ve hükümranlığının tecelli ettiği yer). Ve bu Kürsî, açıkladığımız şekilde, emir ve yasağın ilişkin olduğu bir yerdir. Ve bu emir ve yasak, sünnet yurdunun menzilidir. Yani Hz. Şeriat Sahibi (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'in yüce sözlerinin, fiillerinin ve hallerinin uygulama yeridir. Ve yüce sünnetler, düşmanın tecavüzüne engel olan bir koruyucudur. Ve zirvesi yüksek olan şeriat kalesidir.

İmdi sen bu kal‘aya tahassun edip, düşmanın tecâvüzü hâlinde bizzât harbe mübâşeret etme ve harbi bizzât idâre etme! Zîrâ sen helâk olursan, mülkün dahi harâb olur. Çünkü idâre-i memleket inhilâle dûçâr olur. Ve reîs-i hükûmetin helâki üzerine memleketin müteneffizânı ayrı ayrı istiklâl hevesine düşerler. Ve bu teşettüt-i idâreden düşman müstefîd olup mülkü kâmilen zabt eder. Fakat harb esnâsında hazretinde yaʻnî kalbgâhda kalıp da yukarıda zikr ettiğimiz vech ile sana tertîb ettiğimiz kumandanlarının ve emîrlerinin îcâb edenlerini harbe mübâşeret için düşmana tevcîh edersen, onlar münhezim olsalar bile, sen kalırsın. Ve senin indindeki ricâl ve idâre ettiğin orduların diğer bir kısmı bâkî kalır.&#10024;

Şimdi sen bu kaleye sığınıp, düşmanın saldırısı hâlinde savaşa bizzat girişme ve savaşı bizzat yönetme! Çünkü sen helak olursan, ülken de harap olur. Zira ülke yönetimi çözülmeye uğrar. Ve hükümet başkanının helak olması üzerine ülkenin nüfuzlu kişileri ayrı ayrı bağımsızlık hevesine düşerler. Ve bu yönetim dağınıklığından düşman faydalanıp ülkeyi tamamen ele geçirir. Fakat savaş sırasında makamında, yani kalpgâhta (kalbin merkezi) kalıp da yukarıda zikrettiğimiz şekilde sana düzenlediğimiz kumandanlarını ve emirlerini gerekenleri savaşa girişmeleri için düşmana yöneltirsen, onlar yenilseler bile, sen kalırsın. Ve senin yanındaki adamların ve yönettiğin orduların diğer bir kısmı baki kalır.

Baʻdehu îcâb eden tedbîri ittihâz edersin. Ve mülkün inhilâlden kurtulur. Görmez misin? Bir ağacın dalı kuruduğu veyâhûd kesildiği vakit, kök onu telâfî eder ve yeniden dallanır. Ve eğer kök çürüyüp bozulmuş olursa, ağacın hey’et-i mecmû‘ası helâk olur ve kurur. Melik ve reîs-i hükûmet, mülkün köküdür ve devlet, cisim mesâbesindedir. Ve onun rûhu melik ve reîsi hükûmettir. Binâenaleyh ne vakit rûh helâk olursa cisim de helâk olur. Ve cisimde aʻzâ-yı vücûddan biri münfesid olduğu ve rûh bâkî kaldığı vakit tabîb onu ıslâh eder. Ve tedbîr senin tabîbindir. Binâenaleyh tedbîr vâsıtasıyla nefsini muhâfaza et! Ve mekîde olarak yaʻnî keyd ve hîle nevʻinden olmak üzere nefsin ile düşmana mübâşeret etme! Ve bizzât düşmana karşı çıkma! Ve düşman ordusuyla senin üzerine geldiği ve senin orduların ile düşmanın ordusu yekdiğerine mülâkî olduğu vakit, sen deryâ-yı ilmin kenârında dur! Ondan sonra himmet asâsı ile bu ilim deryâsının sathına vur! Bu deryâ-yı ilimden sana bir yol açılınca, hiç tereddüd etme bu tarîke gir! Zîrâ düşmanın seni taʻkîb edecektir.&#10024;

Bundan sonra gerekli tedbiri alırsın. Ve mülkün dağılmaktan kurtulur. Görmez misin? Bir ağacın dalı kuruduğu veya kesildiği zaman, kök onu telafi eder ve yeniden dallanır. Ve eğer kök çürüyüp bozulmuş olursa, ağacın bütün yapısı helak olur ve kurur. Melik ve hükümet başkanı, mülkün köküdür ve devlet, cisim gibidir. Ve onun ruhu melik ve hükümet başkanıdır. Bu sebeple ne zaman ruh helak olursa cisim de helak olur. Ve cisimde vücut azalarından biri bozulduğu ve ruh baki kaldığı zaman tabip onu ıslah eder. Ve tedbir senin tabibindir. Bu sebeple tedbir vasıtasıyla nefsini muhafaza et! Ve tuzak olarak, yani hile ve düzen türünden olmak üzere nefsin ile düşmana girişme! Ve bizzat düşmana karşı çıkma! Ve düşman ordusuyla senin üzerine geldiği ve senin orduların ile düşmanın ordusu birbirine kavuştuğu zaman, sen ilim deryasının kenarında dur! Ondan sonra himmet asası ile bu ilim deryasının yüzeyine vur! Bu ilim deryasından sana bir yol açılınca, hiç tereddüt etme bu yola gir! Çünkü düşmanın seni takip edecektir.

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh), rûhu, Cenâb-ı Mûsâ’ya ve İblîs’i de Fir‘avn’a ve ilmi de deryâya teşbîh buyurmuştur. Nitekim Fir‘avn tevâbi‘iyle Musâ (aleyhi’s-selâm)’ı Bahr-i Ahmer’in sâhiline kadar taʻkîb etmiş ve Cenâb-ı Mûsâ asâsı ile bahre vurup, kendisine bir yol açılmakla o tarîke dâhil olarak karşı cihete geçmiş ve Fir‘avn dahi onu taʻkîben bu tarîke girmiş ise de deniz kavuşup helâk olmuştur. Rûh dahi İblîs’in tecâvüzü hâlinde deryâ-yı ilimden açılacak bir tarîke sülûk etmek îcâb eder. Zîrâ ilim, riyâset ve ucüb tevlîd edeceğinden ve benî âdemin helâki riyâset ve ucüb sebebleriyle vâkiʻ olduğundan şeytân benî âdemin ilim cânibine meylini pek ziyâde ârzû eder. Ve onu riyâset ve ucüb sebebleriyle helâke saʻy eyler. Binâenaleyh sen ilim sâhiline gelip açılan tarîke girince düşman dahi arkandan gelir. Vaktâki bahr-i ilmin vasatına gelir, deryâ onun üzerine kavuşup kıtâl ve sıdâ‘ vâkiʻ olmaksızın kolaylıkla gark ve helâk olur.&#10024;

Şeyh-i Ekber (Allah ondan razı olsun), ruhu Hz. Musa'ya, İblis'i de Firavun'a ve ilmi de denize benzetmiştir. Nasıl ki Firavun adamlarıyla Musa'yı (a.s.) Kızıldeniz sahiline kadar takip etmiş ve Musa asasıyla denize vurup kendisine bir yol açılınca o yola girerek karşı tarafa geçmiş ve Firavun da onu takiben bu yola girmiş ise de deniz kapanıp helak olmuştur. Ruh da İblis'in tecavüzü halinde ilim denizinden açılacak bir yola girmelidir. Çünkü ilim, riyaset (başkanlık) ve ucüb (kendini beğenme) doğuracağından ve insanoğlunun helakı riyaset ve ucüb sebepleriyle meydana geldiğinden, şeytan insanoğlunun ilim tarafına yönelmesini çok fazla arzu eder. Ve onu riyaset ve ucüb sebepleriyle helake sürüklemeye çalışır. Bu sebeple sen ilim sahiline gelip açılan yola girince düşman da arkandan gelir. Ne zaman ki ilim denizinin ortasına gelir, deniz onun üzerine kapanır ve savaş ve gürültü olmaksızın kolaylıkla boğulur ve helak olur.

Ve işte bu hakîkate binâen ulemânın baʻzıları “İlmi, Allah’ın gayri için taleb ettik; ilim ibâ etti ve bizi ancak Allah’a redd eyledi.” dedi. Yaʻnî biz ilmi riyâsete nâil olmak ve nâsa tefevvuk ederek bu sâyede niam ve refâh-ı dünyeviyyeye vâsıl olmak için istedik. İlim tahsîl ettikçe bu maksad fevt oldu ve ilim bizi Allah’ın gayri olan bu makâsıda vusûlden imtinâ‘ etti. Ve nihâyet bizim elimizden tutup maksad-ı aslî-i hilkat olan maʻrifetullaha sevk eyledi. Bu sözün sıdkı, emsâl-i kesîresiyle zâhir ve bâhirdir. Nitekim hikmet, kîmyâ, riyâziyye ve hey’et gibi ilimlerin mütehassısları ve mesâlik-i muhtelife erbâbı, bu ulûm ve fünûnu teferrüd ve tahsîl-i servet maksadıyla taallüme niyyet ettikleri hâlde netîcede mûcid-i hakîkîyi idrâk ile vahdet-i vücûdu tasdîke mecbûr kalmışlardır. Ve bu hâl mekr-i ilâhînin en güzelindendir. Ve Allah Teâlâ mâkirlerin hayırlısıdır. Zîrâ maksad-ı aslî olan maʻrifetullahın gayrine niyyet şerrdir. Ve şerre adem-i vüsûl ise hayırdır. Ve şerre kasd olunduğu hâlde netîcede hayr zuhûru mekr-i ilâhînin en güzel olan kısmındandır. Bu ise hâssa-i ilimdir. Onun için رتبة العلم اعیل الرتب&#10024;

İşte bu hakikate dayanarak, bazı âlimler "İlmi, Allah'tan başkası için istedik; ilim ise direndi ve bizi ancak Allah'a geri çevirdi." dediler. Yani biz ilmi, başkanlığa erişmek ve insanlara üstün gelerek bu sayede dünyevî nimetlere ve refaha ulaşmak için istedik. İlim tahsil ettikçe bu maksat kayboldu ve ilim bizi Allah'tan başka olan bu amaçlara ulaşmaktan alıkoydu. Ve nihayet elimizden tutup, yaratılışın asıl maksadı olan Allah bilgisine sevk etti. Bu sözün doğruluğu, pek çok benzeriyle açıkça ortadadır. Nasıl ki hikmet, kimya, matematik ve astronomi gibi ilimlerin uzmanları ve farklı yolların sahipleri, bu ilimleri ve fenleri bireyselleşmek ve servet kazanmak amacıyla öğrenmeye niyet ettikleri halde, sonuçta hakiki yaratıcıyı idrak ederek vahdet-i vücudu (varlığın birliğini) tasdik etmeye mecbur kalmışlardır. Ve bu hal, ilahi tuzağın (mekr-i ilâhî) en güzelindendir. Ve Yüce Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır. Çünkü asıl maksat olan Allah bilgisinden başkasına niyet etmek şerdir. Ve şerre ulaşamamak ise hayırdır. Ve şerre kasıt olunduğu halde, neticede hayrın ortaya çıkması, ilahi tuzağın en güzel kısmındandır. Bu ise ilmin özelliğidir. Onun için "İlmin mertebesi mertebelerin en yücesidir."

َ َ ه ه buyrulmuştur. Ve Hakk Teâlâ hazretleri, َّلَ يَعلمون ذِين ذِين َ يَعلمون َ وَالهَل يَستَوِي ال (Zümer, 39:9) yaʻnî “Bilen ile bilmeyen müsâvî midir?” buyurmasındaki sırr ve hikmet budur.&#10024;

"De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" (Zümer, 39:9) buyrulmuştur. Yani "Bilen ile bilmeyen eşit midir?" buyurmasındaki sır ve hikmet budur.

İmdi İblîs, benî âdemi ilme teşvîk edip onu o ilim sâhasında ıdlâl için arkasından gelir. Fakat ilmin hâssası netîcede insânı maʻrifetullaha sevk olduğundan İblîs kasd-ı ıdlâli îfâ edemez. Şerri murâd ettiği hâlde netîcede hayr zuhûr eder. Ve nitekim Fir‘avn, isr-i Mûsâ’ya iktifâ ederek deryâya dâhil oldu. Ve deryâ kavuşup kendisi helâk oldu. Eğer deryâ kavuşmayıp Hz. Mûsâ’ya yetişe idi; onunla harb ve kıtâl edecek idi. Ulü’l-azm bir peygamber-i zî-şân ile mukâtele mahz-ı şerr idi. Ve onun bu şirk-i îkâ‘ına mâni‘ olan helâki ise ayn-ı hayr idi.&#10024;

Şimdi İblis, insanoğlunu ilme teşvik edip onu o ilim sahasında saptırmak için arkasından gelir. Fakat ilmin özelliği neticede insanı Allah bilgisine yönelttiğinden İblis saptırma kastını yerine getiremez. Şerri murat ettiği hâlde neticede hayır ortaya çıkar. Ve nasıl ki Firavun, Musa'nın (a.s.) izini takip ederek denize girdi. Ve deniz kapanıp kendisi helak oldu. Eğer deniz kapanmayıp Hz. Musa'ya (a.s.) yetişseydi; onunla harp ve savaş edecekti. Ulu'l-azm bir şanlı peygamber ile savaşmak tam bir şer idi. Ve onun bu şirki işlemesine engel olan helakı ise tam bir hayır idi.

ه

َ َ Husûsiyle garkı idrâk eylediği vakit, ذِي آمَنَت بِه ِ بَنو إِرسَائِيلنت أنَّه ال إِلِه َ إِال َّ الآم (Yûnus, 10:90) dedi. Ve bade’l-îmân gark oldu. Ve bu sûretle mekrullahdan gâib oldu.&#10024;

Özellikle boğulmayı idrak ettiği vakit, "İsrailoğullarının inandığı, kendisinden başka ilah olmayan Allah'tan başka ilah olmadığına inandım" (Yûnus, 10:90) dedi. Ve imandan sonra boğuldu. Ve bu şekilde Allah'ın gizli yönlendirmesinden gâib oldu.

İmdi eğer düşmanın sana “İlim taleb et; tâ ki enbiyâ-i zamânın üzerine teâlî edesin. Ve mülûk senin önünde hâzı‘ ve mütevâzı‘ olsunlar. Ve halk sana muhtâc bulunsunlar.” derse sakın bu emr-i şeytânîdir deyip tahsîl-i ilme sülûkten iʻrâz etme! Ve düşmanın bu ilkâdaki kasdını mütefattın ol! Ve taleb-i ilme müsâraat et! Zîrâ düşmanın olan İblîs ile senin hevânın ferahı ve sürûru ancak senin ma‘melsiz amelin iledir. Ve ilim ise maʻmeli olmayan bir ameldir. Yaʻnî sen tahsîl-i ilme meşgûl olduğun vakit, başka türlü amel ile iştigâle vaktin müsâid olmaz. Evkâtını tahsîl-i ilim işgâl eder. Düşmanların seni başka amellerden alıkoydukları için sevinirler. Hâlbuki o zavallılar bilmezler ki ilim kendi hakîkatinin verdiği şeyin gayrinden ibâ eder. Yaʻnî ilim öyle bir şeydir ki yukarıda îzâh olunduğu üzere netîcede maʻrifetullaha îsâl eder. Onun hakîkatinin verdiği şey ancak budur. Binâenaleyh bu mes’elede yaʻnî ilme teşvîk ve terğîb mes’elesinde İblîs’in cehli, ilim ile ıdlâli tahayyül etmesidir. Hâlbuki ilmin hakîkati dalâlete değil, hidâyete sevk ettiğini İblîs bilemedi. Çünkü İblîs’in çeşm-i bâtını kördür. Hakîkate nazar edemez. O yalnız çeşm-i zâhir sâhibidir. Şeytânın bir gözü kördür, denilmesi bu iʻtibâr iledir. Ve İblîs’in zâhir-bîn olup hakîkati görememesini müsbit delâilden biri de&#10024;

Şimdi, eğer düşmanın sana "İlim öğren ki zamanının peygamberlerinin üzerine yücelesin. Ve krallar senin önünde boyun eğsin ve alçakgönüllü olsunlar. Ve halk sana muhtaç bulunsunlar." derse, sakın bu şeytanî bir emirdir deyip ilim öğrenme yolundan yüz çevirme! Ve düşmanının bu telkindeki maksadını anla! Ve ilim öğrenmeye acele et! Çünkü düşmanın olan İblis ile senin nefsinin sevinci ve mutluluğu ancak senin amelsiz işin iledir. Ve ilim ise işi olmayan bir ameldir. Yani sen ilim öğrenmekle meşgul olduğun zaman, başka türlü bir işle meşgul olmaya vaktin uygun olmaz. Vakitlerini ilim öğrenmek meşgul eder. Düşmanların seni başka işlerden alıkoydukları için sevinirler. Hâlbuki o zavallılar bilmezler ki ilim, kendi hakikatinin verdiği şeyden başka bir şeyden ibarettir. Yani ilim öyle bir şeydir ki yukarıda açıklandığı üzere neticede Allah'ı bilmeye ulaştırır. Onun hakikatinin verdiği şey ancak budur. Bu sebeple bu meselede, yani ilme teşvik ve rağbet ettirme meselesinde İblis'in cehaleti, ilim ile saptırmayı tahayyül etmesidir. Hâlbuki ilmin hakikatinin dalalete değil, hidayete sevk ettiğini İblis bilemedi. Çünkü İblis'in iç gözü kördür. Hakikate bakamaz. O yalnız dış göz sahibidir. Şeytanın bir gözü kördür denilmesi bu itibarladır. Ve İblis'in zahir-bîn olup hakikati görememesini ispat eden delillerden biri de

ْی ی Âdem’e secde ve ser-fürû ile emr olundukta, نَّار وَخَلقتَه مِن طِی مِنأنَا ْ خَي ْمِّنه خَلقتَن (Aʻrâf, 7:12)&#10024;

Âdem'e secde ve baş eğme emredildiğinde, "Ben ondan daha hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın." (A'râf, 7:12) dedi.

ِي yaʻnî “Ben Âdem’den hayırlıyım. Çünkü beni latîf olan nârdan ve onu kesîf olan topraktan yarattın.” deyip, ona ser-fürû etmekten ibâ etmesidir. İblîs bu kavlini ilme müstenid zannetti.&#10024;

Yani "Ben Âdem'den hayırlıyım. Çünkü beni latîf olan ateşten ve onu kesîf olan topraktan yarattın." deyip, ona boyun eğmekten kaçınmasıdır. İblîs bu sözünü ilme dayalı zannetti.

ً ی ی Hâlbuki Hakk Teâlâ melâikeye ا ْلَرض ِ خَلِيفَة جَاعِل ف إِن (Bakara, 2:30) buyurmuş ve İblîs dahi&#10024;

Hâlbuki Yüce Allah meleklere "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" (Bakara, 2:30) buyurmuş ve İblis dahi

ِي ِّي melâike arasında bu hitâbı duymuş idi. Halîfe ise müstahlifin aynıdır. Binâenaleyh mu‘teber olan şey, halîfetullah olan Âdem’in zâhiri değil, bâtınıdır. Melâikenin Âdem’e secde ve serfürû ile mükellef olması, onun hakîkatine nazarandır. Çeşm-i bâtını kör olan İblîs, Âdem’in hakîkatini göremediği gibi mûcid-i hakîm’i olan Allah Teâlâ hazretlerinin emrine muhâlefetle tarîk-i ubûdiyet üzerinde de yürüyemedi. Ucüb ve tekebbürü buna da mâni‘ oldu. Fakat Âdem taştan ve topraktan binâ olunan Ka‘be’ye secde ile emr olunduğu vakit, “Bu gayrullaha secde olmakla câiz değildir.” demedi. Tarîk-i ubûdiyyet üzerinde yürüyerek Ka‘be’ye secde etti. Ve beni, halîfe olarak yarattın ve sıfât-ı semâniyye-i ilâhiyyenin mazharı kıldın. Ve cemâddan ibâret olan Ka‘be’nin taayyünü ile benim taayyünüm arasında fark vardır. “Ben a‘lâyım, o ednâdır. Niçin ona secde edeyim?” diyerek serkeşlik etmedi. Zîrâ Âdem bilir ki Hakk Teâlâ hazretleri Hakîm’dir. Onun emrine karşı kıyâs sû’-i edebdir. Ubûdiyyet ancak emre imtisâldir.&#10024;

Melekler arasında bu hitabı duymuş idi. Halife ise, kendisinden halifelik istenen varlığın aynısıdır. Bu sebeple muteber olan şey, Allah'ın halifesi olan Âdem'in görüneni değil, bâtınıdır. Meleklerin Âdem'e secde ve baş eğmekle yükümlü olması, onun hakikatinedir. Bâtın gözü kör olan İblis, Âdem'in hakikatini göremediği gibi, hikmet sahibi yaratıcısı olan Yüce Allah'ın emrine karşı gelerek kulluk yolu üzerinde de yürüyemedi. Kendi beğenmişliği ve kibiri buna da engel oldu. Fakat Âdem, taştan ve topraktan yapılmış olan Kâbe'ye secde etmekle emrolunduğu zaman, "Bu, Allah'tan başkasına secde etmekle caiz değildir." demedi. Kulluk yolu üzerinde yürüyerek Kâbe'ye secde etti. Ve "Beni halife olarak yarattın ve ilahi sekiz sıfatın mazharı kıldın. Ve cansızdan ibaret olan Kâbe'nin taayyünü (belirlenimi) ile benim taayyünüm arasında fark vardır. Ben daha yüceyim, o daha aşağıdır. Niçin ona secde edeyim?" diyerek isyan etmedi. Çünkü Âdem bilir ki Yüce Allah Hakîm'dir (her şeyi hikmetle yapandır). Onun emrine karşı kıyas yapmak kötü edeptir. Kulluk ancak emre uymaktır.

İmdi İblîs’in yukarıdan beri îzâh olunan ahvâli hep cehl-i mahzdır, ilim değildir. O ise onun ilim olduğunu tahayyül etti de “Ben, Âdem’i ilim ile ıdlâl ettim.” dedi. Bu sebeble benî âdemi taleb-i ilme teşvîk eyledi. Hâlbuki bilmez ki eğer benî âdem ilimde mütebahhir olursa bu ilim onun aybını ve cehlini keşf ve ızhâr eder. Ve bi’n-netîce Âdem dalâlete düşmek şöyle dursun belki hidâyet bulur.&#10024;

Şimdi İblis'in yukarıdan beri açıklanan halleri hep katıksız cehalettir, ilim değildir. O ise onun ilim olduğunu hayal etti de "Ben, Âdem'i ilim ile saptırdım." dedi. Bu sebeple insanoğlunu ilim talebine teşvik etti. Hâlbuki bilmez ki eğer insanoğlu ilimde derinleşirse bu ilim onun ayıbını ve cehaletini keşfeder ve açığa çıkarır. Ve sonuç olarak Âdem sapıklığa düşmek şöyle dursun aksine hidayet bulur.

َّلله ه

Suâl: Hakk Teâlâ hazretleri, عَیل عِلْمٍ ه اأفَرَأيت َ مَن ِ اتَّخَذ َ إِلهَه هَوَاە وَأضَل (Câsiye, 45:23) yaʻnî “Hevâsını ilâh ittihâz eden kimseyi görmez misin? Allah Teâlâ onu ilim üzerinde ıdlâl eyledi.” buyurur. Bundan ilim üzerinde de ıdlâl vâkiʻ olduğu anlaşılır. Hâlbuki ilim hidâyete sevk eder, denildi.&#10024;

Soru: Yüce Allah, "Hevâsını ilâh edinen kimseyi görmez misin? Allah Teâlâ onu ilim üzere saptırdı." (Câsiye, 45:23) buyurur. Bundan, ilim üzerinde de sapkınlığın meydana geldiği anlaşılır. Hâlbuki ilim hidayete sevk eder, denildi.

Cevâb: Hidâyete sevk eden ilim, ilm-i kâmildir. İlm-i nâkıs, ıdlâl eder. Nitekim İblîs’in zâhir-i hâle nazaran vâkiʻ olan kıyâsı da bir ilim idi. Fakat nâkıs bir ilim olduğundan cehil ile mümtezic oldu. Binâenaleyh bu nâkıs olan ilim aslâ ona fâide bahş olmayıp, matrûd-i huzûr-i ilâhî oldu.&#10024;

Cevap: Doğru yola sevk eden ilim, kâmil ilimdir. Eksik ilim, saptırır. Nasıl ki İblis'in, görünen duruma göre yaptığı kıyas da bir ilimdi. Fakat eksik bir ilim olduğundan cehaletle karıştı. Bu sebeple bu eksik ilim ona asla fayda vermeyip, ilahi huzurdan kovulmasına sebep oldu.

İmdi hevâsını ilâh ve kendi üzerinde mutasarrıf ittihâz eden kimse, ilm-i nâkıs ile iktifâ etmiş olacağından, ona bu ilmin itmâmı tavsiye edilse, kendisini âlim-i kâmil zu‘m&#10024;

Şimdi, hevasını ilah edinen ve kendi üzerinde tasarruf sahibi sayan kimse, eksik bilgiyle yetinmiş olacağından, ona bu bilginin tamamlanması tavsiye edilse, kendisini kâmil bir âlim zanneder.

َ eylediğinden kabûl etmez. Nitekim bâlâdaki âyet-i kerîmenin mâ-ba‘dinde, م َ عَیل سَمعِه ِ وَخَت ً ََصَِە ِ غِشَاوَة وَقَلْبِه ِ وَجَعَل َ عَیل ب (Câsiye, 45:23) buyrulmuştur. Ve bu ilm-i nâkıs, ayn-ı cehildir. Ve bu ilim ile muttasıf olan kimse cehl-i mürekkeb sâhibidir. Bilmez; bilmediğini de bilmez. Nitekim جان برد دین برد نیم طبیب نیم فقیە denilmiştir.&#10024;

kabul etmez. Nitekim yukarıdaki ayet-i kerimenin devamında, "Allah, kulağını ve kalbini mühürlemiş, gözünün üzerine de perde çekmiştir." (Câsiye, 45:23) buyrulmuştur. Ve bu eksik bilgi, cehaletin ta kendisidir. Ve bu bilgi ile nitelenen kimse, cehl-i mürekkeb (bilmediğini bilmeme hali) sahibidir. Bilmez; bilmediğini de bilmez. Nitekim "Canı da gitti, dini de gitti; yarım doktor, yarım fakih yüzünden" denilmiştir.

“Ve ey seyyid, metâlib-i hayrâtın kâffesine, düşmanın tahrîs ettiği vakit, böyle makâsıd-ı fâside iledir.&#10024;

Ey efendi, hayırlı isteklerin hepsine, düşmanın kışkırttığı zaman, böyle kötü maksatlarla yönelir.

İmdi onlardan rücûʻ etme! Zîrâ mürâî’-i âmil, muhlis-i battâldan daha güzeldir. Zîrâ amel hâlis olmasa bile, müstemirr olduğu vakit, elbette kalbe bir nûr hâsıl eder ki bir lahzada onu ihlâsa reddeder. Binâenaleyh onun cemîʻ-i aʻmâl-i sâlifesi makbûl olur. Ve işte bunun için düşmanın hüznü ve esefi kesîr olur. Çünkü o seni, hakkında hasenâta munkalib olan bu aʻmâle muharrısdır; maʻlûmun olsun, inde’l-likâ tertîb-i cüyûşa gelince bundan evvelki bâbda zikr ettiğimiz gibidir. Binâenaleyh sen havâssınla berâber kalbde ol! Çünkü bu, manzarı düşmana hevl veren şeydendir. Zîrâ Allah Teâlâ onu teb’îd eder. Ebeden sana mukâtil olmaz ve ancak senin gadrini murâd eder. Ve muhakkak onun mukâtelesi, ancak mülk ile berâber olup, senin aleyhinde ve lehindedir. Ve kabûl ve redd senindir. Ve tafsîl üzerine tertîbi, onun bastından bu ucâleyi tazyîk eder. Ve düşmanın adem-i kıtâlinden nâşî onda fâide yoktur. İmdi onunla senin gâyetin mevâzı‘-ı gadrden hazer etmendir; iyi anla!”&#10024;

Şimdi onlardan geri dönme! Çünkü amel eden riyakâr, tembel ihlaslıdan daha iyidir. Çünkü amel halis olmasa bile, devamlı olduğu zaman, elbette kalbe bir nur verir ki bir anda onu ihlasa döndürür. Bu sebeple onun geçmiş bütün amelleri kabul olur. Ve işte bunun için düşmanın üzüntüsü ve pişmanlığı çok olur. Çünkü o seni, hakkında iyiliklere dönüşen bu amellere teşvik edendir; bilinmeli ki, karşılaşma anında orduları düzenlemeye gelince, bundan önceki bölümde zikrettiğimiz gibidir. Bu sebeple sen, seçkinlerinle beraber kalpte ol! Çünkü bu, düşmana korku veren şeydendir. Zira Yüce Allah onu uzaklaştırır. Sonsuza dek seninle savaşmaz ve ancak senin hile yapmanı ister. Ve muhakkak onun savaşması, ancak mülk ile beraber olup, senin aleyhinde ve lehindedir. Ve kabul ve ret senindir. Ve tafsîl üzerine tertibi, onun genişliğinden bu özeti sıkıştırır. Ve düşmanın savaşmamasından dolayı onda fayda yoktur. Şimdi onunla senin amacın, hile yerlerinden sakınmandır; iyi anla!

Ey seyyid-i kerîm olan rûh, düşmanın olan İblîs’in kâffe-i metâlib-i hayriyyeye seni teşvîk ve tahrîs etmesi böyle fâsid maksadlara mübtenîdir. O seni bu gibi metâlib-i hayriyyeye teşvîk ettiği vakit, bu ilkâ-yı şeytânîdir; elbette bir maksad-ı fâsidi vardır diyerek o hayırlı işten yüz çevirme!&#10024;

Ey yüce ruh, düşmanın olan İblis'in seni bütün hayırlı isteklere teşvik ve kışkırtması, böyle bozuk maksatlara dayanır. O seni bu gibi hayırlı işlere teşvik ettiği zaman, bu şeytanî bir ilhamdır; elbette bozuk bir maksadı vardır diyerek o hayırlı işten yüz çevirme!

Meselâ sana der ki: “Sadaka ver; halk görüp sana kerîm desinler yâhûd halkın sana emânet ettiği mâla tecâvüz etme ki halk nazarında muhterem olasın. Ve işitenler seni medh ü senâ eylesinler.” Sen bunları Hakk için değil, halk için icrâ etsen bile: “Şerʻin makbûl addettiği bu amellerde ihlâs yoktur; binâenaleyh indallahda da ecrî yoktur.” diyerek terk etme! Eğer terk edersen muhlis-i battâl yaʻnî amelsiz bir muhlis olursun. Çünkü riyâkârâne amel eden bir kimse amelsiz muhlisden daha güzeldir. Zîrâ amel hâlis olmasa yaʻnî Hakk için olmayıp halka hoş görünmek için olsa bile mâdemki o amel şerʻa mutâbık olan bir ameldir; ona devâm olunduğu vakit, elbette kalb için bir nûr hâsıl eder. Ve o nûr, bir lahzada sâhibini ihlâsa reddeder. Ve ihlâsı sebebiyle de geçmiş aʻmâl-i riyâkârânesinin kâffesi indallahda makbûl olur. Ve düşman, ilkââtının boşa gittiğini görmekle pek ziyâde mahzûn ve müteessif olur. Çünkü o bi-çâre seni ve mülkünü ifsâda saʻy ettiği hâlde seyyiât, hasenâta mübeddel oldu.&#10024;

Örneğin sana der ki: “Sadaka ver ki insanlar görüp sana cömert desinler yahut insanların sana emanet ettiği mala tecavüz etme ki insanlar nezdinde saygın olasın. Ve işitenler seni övüp yüceltsinler.” Sen bunları Hak için değil, insanlar için yapsan bile: “Şeriatın makbul saydığı bu amellerde ihlas yoktur; bu sebeple Allah katında da karşılığı yoktur.” diyerek terk etme! Eğer terk edersen amelsiz bir muhlis, yani amelsiz bir ihlaslı olursun. Çünkü riyakârca amel eden bir kimse, amelsiz ihlaslıdan daha iyidir. Zira amel halis olmasa, yani Hak için olmayıp insanlara hoş görünmek için olsa bile, mademki o amel şeriata uygun bir ameldir; ona devam edildiği zaman, elbette kalp için bir nur meydana getirir. Ve o nur, bir anda sahibini ihlasa döndürür. Ve ihlası sebebiyle de geçmiş riyakârca amellerinin hepsi Allah katında makbul olur. Ve düşman, vesveselerinin boşa gittiğini görmekle pek ziyade üzgün ve pişman olur. Çünkü o biçare seni ve mülkünü bozmaya çalıştığı halde kötülükler iyiliklere dönüşmüş oldu.

Ey seyyid-i kerîm olan rûh, bunu böyle bil de velev ki riyâkârâne olsun şerʻe mutâbık olan aʻmâli kendin terk etme ve böyle amel edenleri de ta‘yîb ve takbîh eyle!&#10024;

Ey yüce ruh, bunu böyle bil de, riyakârca bile olsa, şeriata uygun amelleri kendin terk etme ve böyle amel edenleri de ayıplama ve kötüleme!

Düşmana mülâki olduğun vakit, ordunun sûret-i tertîbine gelince, bunu evvelki bâbda îzâh ettik. Binâenaleyh oradaki beyânâtımız vechi ile sen havâssın olan kuvâ ile kalbde ol, bizzât harbe mübâşeret etme! Bu vazʻiyyet, görünüşü düşmana hevl ve havf veren bir vazʻiyyettir. Zîrâ bu manzarın verdiği hevl sebebiyle Allah Teâlâ onu kalbgâha hücûmdan tard ve tebʻîd eder. Ve ebeden bizzât seninle mukâteleye cesâret edemez. Ve o ancak sana karşı keyd ve hîle ile gadri murâd eder. Nitekim hîleleri yukarıda îzâh olundu. Ve muhakkak onun mukâtelesi yaʻnî aʻvân ve ensârı olan kuvâ, ancak mülk ile berâber yaʻnî senin vücûd-i kesîf-i izâfînde olup o kuvâ senin lehine ve aleyhine dönebilir.&#10024;

Düşmanla karşılaştığın zaman, ordunun düzenlenme şekline gelince, bunu önceki bölümde açıkladık. Bu sebeple, oradaki açıklamalarımız doğrultusunda, sen duyuların olan kuvvetlerle kalpte ol, bizzat savaşa girişme! Bu durum, görünüşü düşmana korku ve dehşet veren bir durumdur. Çünkü bu manzaranın verdiği dehşet sebebiyle Yüce Allah onu kalbe hücumdan uzaklaştırır ve def eder. Ve sonsuza dek bizzat seninle savaşmaya cesaret edemez. Ve o ancak sana karşı tuzak ve hile ile kötülük ister. Nasıl ki hileleri yukarıda açıklandı. Ve muhakkak onun savaşı, yani yardımcıları ve destekçileri olan kuvvetler, ancak mülk ile beraber, yani senin yoğun izafî varlığında olup o kuvvetler senin lehine ve aleyhine dönebilir.

Meselâ kuvve-i gazabiyye ve kuvve-i şeheviyye ve nefs-i hayvâniyye hep senin vücûdun ile berâberdir. Bunlar senin aleyhinde olarak düşmana yardım edebilecekleri gibi senin lehinde olarak düşmana muhalefet edebilirler. Aleyhine oldukları vakit, mîzân-ı şerʻ ile reddedersin. Ve lehine oldukları vakit yine mîzân-ı şerʻ ile kabûl edersin. Ve düşmana mülâkât vaktinde, harb için ordularının tertîbini ve usûl-i harbi tafsîl etmek ve bunların dakâyıkını bast eylemek, acele tertîb edilmiş olan bu risâleyi tazyîk eder. Ve zâten yukarıda beyân olunduğu üzere düşmanın bizzât kıtâle adem-i cesâretinden dolayı bu dakâyıkı bast ve tafsîlde fâide de yoktur. Yalnız muhâfaza-i hudûd için tertîb-i cüyûş hakkındaki maʻlûmât evvelki bâbda muhtasaran beyân edilmiş idi. Bu kâfîdir. Düşmanın işi gücü seni hîle ile aldatarak helâk etmektir. Binâenaleyh senin gâye-i nazarın, gadr ve keyd mevziʻlerinden hazer etmekten ibârettir. Yaʻnî düşmanın herhangi bir husûsda ilkââtı vâkiʻ olunca, onu ilim vâsıtasıyla tedkîk etmen ve hîlesini def‘ eylemen îcâb eder. Zîrâ onun keydi de zaîfdir. Nitekim Hakk Teâlâ hazretleri إِن َّ كيد َ الشَّيطَان ِ كان َ ضَعِيفًا (Nisâ, 4:76) buyurur.&#10024;

Örneğin, gazap kuvveti, şehvet kuvveti ve hayvani nefs hep senin varlığınla birliktedir. Bunlar, senin aleyhine olarak düşmana yardım edebilecekleri gibi, senin lehine olarak düşmana karşı da durabilirler. Aleyhine oldukları zaman, şeriat ölçüsüyle onları reddedersin. Ve lehine oldukları zaman yine şeriat ölçüsüyle kabul edersin. Ve düşmanla karşılaşma vaktinde, savaş için ordularının düzenlenmesini ve savaş usullerini ayrıntılandırmak ve bunların inceliklerini açıklamak, aceleyle hazırlanmış olan bu risaleyi sıkıştırır. Ve zaten yukarıda belirtildiği üzere, düşmanın bizzat savaşa cesaret edememesinden dolayı bu incelikleri açıklamakta ve ayrıntılandırmakta fayda da yoktur. Yalnızca sınırları korumak için orduların düzenlenmesi hakkındaki bilgiler önceki bölümde kısaca açıklanmıştı. Bu yeterlidir. Düşmanın işi gücü, seni hile ile aldatarak helak etmektir. Bu sebeple senin asıl amacın, hile ve tuzak yerlerinden sakınmaktan ibarettir. Yani düşmanın herhangi bir hususta telkinleri meydana gelince, onu ilim vasıtasıyla incelemen ve hilesini def etmen gerekir. Çünkü onun tuzağı da zayıftır. Nitekim Yüce Allah hazretleri "Şeytanın tuzağı gerçekten zayıftır." (Nisâ, 4:76) buyurur.

****

- ON BEŞİNCİ BÂB BU MERTEBE A‘DÂDININ GÂLİB OLDUĞU SIRR BEYÂNINDADIR VE ONA&#10024;

ON BEŞİNCİ BÖLÜM, BU MERTEBEDEKİ SAYILARIN ÜSTÜN GELDİĞİ SIRRIN AÇIKLANMASINDADIR VE ONA

TENBÎHDİR

Maʻlûm olsun ki muhakkak aded, vücûdda Allah Teâlâ’nın sırrlarından bir sırrdır. Ve Kur’ân’da yâhûd şerʻde her bir aded maʻnâsından nâşî mezkûrdur. Ve hakezâ Allah Teâlâ ikiden on ikiye kadar mevcûdât-ı müteaddideyi halk etti ve merâtib-i a‘dâdın nihâyetini tebyîn eyledi. Zîrâ merâtib-i aded dörttür. Ahâd, aşerât, miât ve âlâfdır. Ve dört ekmel-i adedden ve onlardan her birinin nihâyeti dokuza kadardır ve tekrâr başlar. Ve biz ancak on iki nihâyettir dedik; zîrâ âlem-i insânî terkîbinin nihâyeti on ikidendir. Çünkü o ümmehât-ı erbaadan ve müvelledât-ı erbaadan ve nefis ve akıl ve insân ve mertebeden mürekkebdir. Ve bir tâife bu a‘dâda harîs olup onlardan ulûm-i kesîre istihrâc ederler. Ve onlar ile tevhîde delâlet eylerler. Ve bunun şerhi bu muhtasarda uzun olur. Biz rücûʻ edip deriz ki: Muhakkak vâhid, “fî” vâsıtasıyla değild, “vâv” vâsıtasıyla misli üzerine haml olunursa ikinin vücûdu zâhir olur. Onun iki üzerine terekkübü üçün vücûdunu ızhâr eder. Ve üç üzerine olursa dördün vücûdu zâhir olur. Ve onu binden tenkîs edersen, bin zâil olur. Binâenaleyh o asıldır. Ve çift adedlerin evveli iki ve ferd adedlerin evveli üçtür. Ve iki her bir çift ve zevcin aslıdır. Ve üç her bir ferdin ve tekin aslıdır.&#10024;

Bilinmeli ki sayı, varlıkta Yüce Allah'ın sırlarından bir sırdır. Ve Kur'an'da yahut şeriatta her bir sayı, anlamından dolayı zikredilmiştir. Aynı şekilde Yüce Allah, ikiden on ikiye kadar çeşitli varlıkları yarattı ve sayı mertebelerinin sonunu açıkladı. Çünkü sayı mertebeleri dörttür: Birler, onlar, yüzler ve binlerdir. Ve dört, sayıların en mükemmelindendir ve onlardan her birinin sonu dokuza kadardır ve tekrar başlar. Ve biz ancak on iki nihayettir dedik; çünkü insan âlemi terkibinin sonu on ikidendir. Çünkü o, dört ana unsurdan ve dört türemişten ve nefis, akıl, insan ve mertebeden oluşmuştur. Ve bir topluluk bu sayılara düşkün olup onlardan birçok ilim çıkarırlar. Ve onlar ile tevhide delalet ederler. Ve bunun açıklaması bu kısa eserde uzun olur. Biz geri dönüp deriz ki: Muhakkak bir, "fî" vasıtasıyla değil, "vâv" vasıtasıyla misli üzerine yüklenirse ikinin varlığı ortaya çıkar. Onun iki üzerine terkibi üçün varlığını gösterir. Ve üç üzerine olursa dördün varlığı ortaya çıkar. Ve onu binden çıkarırsan, bin yok olur. Bu sebeple o asıldır. Ve çift sayıların ilki iki ve tek sayıların ilki üçtür. Ve iki, her bir çift ve zevcin aslıdır. Ve üç, her bir tek ve ferdin aslıdır.

İmdi zevc takaddüm-i tabîî ile ferd üzerine mukaddemdir. Onun hilâfı mümkün değildir. Zîrâ onun takaddümü tabîîdir. Üçten evvel senin dördü ve dörtten evvel beşi bulman ebeden mümkün değildir.&#10024;

Şimdi, eş (koca) doğal bir öncelik ile fert (birey) üzerine önceliklidir. Bunun aksini düşünmek mümkün değildir. Çünkü onun önceliği doğaldır. Üçten önce dördü ve dörtten önce beşi bulman sonsuza dek mümkün değildir.

İmdi bu takarrür ettikte aded, zevc ve ferd içinde mahsûr olur. İmdi baʻzı mevâtında ferd, zevce gâlib olur. Ve baʻzı mevâtında zevc, ferde galebe eder. Ve insâna hevâsıyla ve gayrin hevâsıyla harb etmek vâcibdir.&#10024;

Şimdi bu durum kesinleşince, sayı çift ve tek içinde sınırlı olur. Şimdi bazı durumlarda tek, çifte üstün gelir. Ve bazı durumlarda çift, teke üstün gelir. Ve insana kendi hevasıyla ve başkasının hevasıyla savaşmak zorunludur.

İmdi o muhârebe ettiği vakit, bir mübâhda veyâ bir ma‘sıyette muhârebe etmekten hâlî değildir. İmdi eğer hevâsıyla bir ma‘sıyette veyâ bir mübâhda harb ederse zevc ferde gâlib olur. Ve eğer gayrin hevâsıyla harb ederse,ferd zevc üzerine gâlib olur. Şu kadar var ki eğer ma‘sıyette olursa, zevc ferd üzerine gâlib olur. Zîrâ tevhîd ikidir. Biri tevhîdi ahadiyyettir. Ve o ümmet-i İslâmiyyeden olan âsîlerin tevhîdidir. Ve o asl-ı fâsid üzerine mürekkeb olan tevhîd-i sahîhdir. Ve diğeri tevhîd-i ferdâniyyettir. Ve o Muhammed ve Musâ (aleyhimü’s-selâm)’ın ve âriflerin ve ümmet-i İslâmiyyeden olan âlimlerin tevhîdidir. Ve asl-ı sahîh üzerine mürekkeb olan tevhîd-i sahîhdir.&#10024;

Şimdi, o savaş yaptığı zaman, bir mübahta (yapılması günah olmayan şey) veya bir günah işlemekte savaşmaktan uzak değildir. Şimdi eğer kendi hevasıyla (nefsî arzusuyla) bir günah işlemekte veya bir mübahta savaşırsa, zevc (eş, çift) ferde (tek olana) üstün gelir. Ve eğer başkasının hevasıyla savaşırsa, ferd zevc üzerine üstün gelir. Şu kadar var ki eğer günah işlemekte olursa, zevc ferd üzerine üstün gelir. Çünkü tevhid ikidir. Biri ahadiyyet (birlik) tevhididir. Ve o, İslam ümmetinden olan günahkârların tevhididir. Ve o, aslı bozuk olan üzerine kurulmuş sahih (doğru) tevhiddir. Ve diğeri ferdaniyyet (teklik) tevhididir. Ve o, Muhammed ve Musa (a.s.)'ın ve ariflerin ve İslam ümmetinden olan âlimlerin tevhididir. Ve aslı sahih olan üzerine kurulmuş sahih tevhiddir.

İmdi tevhîd-i ahadiyyet her bir mevtında her bir şeye galebe eder. Binâenaleyh sen düşmanını onun senin üzerine tasrîf etmesinden tahaffuz et! Ve tevhîd-i ferdâniyyet baʻzı mevâtında gâlib olur. Ve baʻzı mevâtında mağlûb olur.&#10024;

Şimdi, ahadiyyet (Allah'ın birliği ve tekliği) tevhidi her bir durumda her bir şeye üstün gelir. Bu sebeple sen düşmanını, onun senin üzerinde tasarruf etmesinden koru! Ferdâniyyet (Allah'ın eşsizliği ve benzersizliği) tevhidi ise bazı durumlarda üstün gelir ve bazı durumlarda mağlup olur.

İmdi onun galebe ettiği mevâtında onu iltizâm et! Ve mağlûb olduğu vakit, tevhîdi ahadiyyeti iltizâm et! Ve bu bâb, esrâr-ı azîmeyi muhtevîdir. Biz ihtisârdan nâşî onları terk ettik. Zîrâ onların baʻzısı baʻzısına müteşaʻab ve baʻzısının fehmi baʻzısının fehmine mütevakkıfdır. Ve bu işâret ârife kifâyet eder.”&#10024;

Şimdi, onun üstün geldiği yerlerde onu benimse! Mağlup olduğu zaman ise, ahadiyet (Allah'ın birliği) tevhidini benimse! Bu konu, büyük sırları içerir. Biz, kısaltma sebebiyle onları terk ettik. Çünkü onların bazısı bazısına dallanıp budaklanır ve bazısının anlaşılması bazısının anlaşılmasına bağlıdır. Bu işaret, arif olana yeter.

Yaʻnî bu on beşinci bâb bir sırrın beyânında ve o sırr üzerine nazar-ı ukûlü câlibdir ki bu mertebe-i şehâdette adedlerin hükmü o sırr sebebiyle gâlib olur.&#10024;

Yani bu on beşinci bölüm, bir sırrın açıklanmasındadır ve akılların dikkatini o sırra çeker ki, bu şehadet mertebesinde (görünen âlemde) sayıların hükmü o sır sebebiyle üstün gelir.

Maʻlûm olsun ki muhakkak aded, vücûdda ve varlık içinde Allah Teâlâ hazretlerinin&#10024;

Bilinmeli ki muhakkak sayı, varlıkta ve varlık içinde Yüce Allah hazretlerinin

ه َّلله sırrlarından bir sırrdır. Ve Kur’ân’da ذِي خَلق َ سَب ع َ سَمَاوَاتٍ ال ا (Talâk, 65:12) ve ن َّ عِدَّة َ الشهورا&#10024;

Allah'ın sırlarından bir sırdır. Kur'an'da "Yedi göğü tabaka tabaka yaratan Allah'tır." (Talâk, 65:12) ve "Şüphesiz Allah katında ayların sayısı on ikidir." (Tevbe, 9:36) ayetleri ile "Allah'ın yarattığı şeylerde tefekkür edin, Allah'ın Zâtı hakkında tefekkür etmeyin." hadisi şerifi, bu sırra işaret eder.

ِ َّلله ی َّلله َ ِ كِتَاب ِ اَِسَََ شَهرًا ف ِ اثنَا ع عِند َ ا (Tevbe, 9:36) ve وَإِن َّ يَومًا عِند َ رَبِّكَ كألْف ِ سَنَة ٍ مِّمَّا تَعدون (Hacc, 22:47)&#10024;

"Allah katında ayların sayısı on ikidir" (Tevbe, 9:36) ve "Şüphesiz Rabbinin katında bir gün, sizin saydığınız bin yıl gibidir" (Hacc, 22:47)

ِي ve emsâli âyât-ı kerîme ile şerʻ-i şerîfde sabâh namâzının iki ve zuhrun dört ve akşamın üç rek‘at olması ve namâzın beş vakitte farzıyyeti ve emsâli ahkâm-ı adediyyenin zikri bu adedlerin maʻnâlarından nâşî vâkiʻ olmuştur. Ve bu adedler sırr-ı vücûd olduğu için ashâb-ı kirâm hazarâtı taraflarından sabâh namâzının niçin iki ve akşamın üç rek‘at olduğu (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’den suâl olunmamıştır. Zîrâ bu sırr nüfûs-i müterakkiyyenin her birerlerine cânib-i Hakk’tan keşf olunan ulûm-i ledünniyyedendir. Ve hakezâ Allah Teâlâ&#10024;

Ve benzeri ayet-i kerimeler ile şeriatta sabah namazının iki, öğlenin dört ve akşamın üç rekât olması ve namazın beş vakitte farz kılınması ve benzeri sayısal hükümlerin zikri, bu sayıların anlamlarından dolayı meydana gelmiştir. Ve bu sayılar varlık sırrı olduğu için, sahabe efendilerimiz tarafından sabah namazının niçin iki ve akşamın üç rekât olduğu Efendimiz'den (sallallahu aleyhi ve sellem) sorulmamıştır. Çünkü bu sır, ilerlemiş ruhlara Hakk tarafından keşfedilen ledün ilimlerindendir (Allah katından gelen gizli bilgiler). Ve aynı şekilde Yüce Allah.

ْ ی ْ ی ی َ hazretleri, ء ٍ خَلقنَا زَوجَیوَمِن كُل ِّ یس (Zâriyât, 51:49) ve يَومَیخَلق َ ا ْل َرض َ ف (Fussılet, 41:9) ve قَدَّر&#10024;

Hazretleri, "Her şeyden çift çift yarattık." (Zâriyât, 51:49) ve "Yeryüzünü iki günde yaratan..." (Fussılet, 41:9) ve "Takdir etti."

ِ ََي ِ ِيْلَ

ی ی أربَعَة ِ أيَّام ٍ فِيهَا أقوَاتَهَا ف (Fussılet, 41:10) ve سِتَّة ِ أيَّام ٍ رض َ ف خَلق السَّمَاوَات ِ وَا (Hûd, 11:7) ve&#10024;

ي ي أربَعَة ِ أيَّام ٍ فِيهَا أقوَاتَهَا ف (Fussılet, 41:10) ve سِتَّة ِ أيَّام ٍ رض َ ف خَلق السَّمَاوَات ِ وَا (Hûd, 11:7) ve

ِي ِي

ی بطون ِ أُمَّهَاتِكُم خَلْقًالُقكُم فخَلقَكُم مِّن نَّفس وَاحِدَة ٍ ثم َّ جَعَل َ مِنهَا زَوجَهَا وَأنزَل َ لكُم مِّن ا ْل َنعَام ِ ثَمَانِيَة َ أزوَاج يَخ&#10024;

Sizi annelerinizin karınlarında, üç katlı karanlık içinde, yaratılıştan yaratılışa geçirerek yaratır.

ِي

ی ی ه ََلَث ٍ ظُلُمَات ٍ ثمِن بَعد ِ خَلْق ٍ ف (Zümer, 39:6) ve الْحَج ِّ وَسَبعَة ٍ إِذَا رَجَعتم م يَجِد فَصِيَام ثَالثَة ِ أيَّام ٍ ففَمَن ل&#10024;

"Üç karanlık içinde bir yaratılıştan sonra bir yaratılışla sizi yaratır." (Zümer, 39:6) ve "Hacda kurban bulamayan kimse üç gün hacda, yedi gün de döndüğünüz zaman oruç tutar." (Bakara, 2:196)

ِي ِي

َّلله َِسَََة كامِلة تِلْك َ ع (Bakara, 2:196) ve َِسَََ شَهرًا ِ اثنَا ع إِن َّ عِدَّة َ الشهور ِ عِند َ ا (Tevbe, 9:36) âyet-i kerîmelerinde beyân buyurduğu üzere ikiden on ikiye kadar mevcûdât-ı müteaddideyi halk etti. Ve merâtib-i a‘dâdın nihâyetini tebyîn eyledi. Zîrâ merâtib-i aded dörttür ve onlar âhâd, aşerât, miât, ulûfdur. Ve dört ekmel adeddir. Ve bu merâtib-i adedden her birinin nihâyeti dokuza kadardır. Dokuz tamâm olduktan sonra tekrâr başlar. Yaʻnî ahâd hâneleri birden dokuza, aşerât hâneleri ondan doksana ve miât hâneleri yüzden dokuz yüze ve ulûf hâneleri binden dokuz bine ve on binden doksan bine ve yüz binden dokuz yüz bine ve dokuz yüz binden, dokuz yüz doksan dokuz bine kadardır. Ve ondan sonra milyon gelir. Ve milyon binlerin tekerrüründen ibârettir. Ve Arabîde milyon yerine elf ü elf taʻbîrâtı müsta‘meldir. Ve Firenkçede “milyon” kelimesi bin maʻnâsına olan “mil” kelimesinden müştâktır. “Milyar” dahi böyledir.&#10024;

Yüce Allah, "İşte tam on iki ay" (Bakara, 2:196) ve "Şüphesiz Allah katında ayların sayısı on ikidir" (Tevbe, 9:36) ayet-i kerimelerinde bildirdiği üzere, ikiden on ikiye kadar çeşitli varlıkları yarattı. Ve sayı mertebelerinin sonunu açıkladı. Çünkü sayı mertebeleri dörttür ve onlar birler, onlar, yüzler, binlerdir. Ve dört en mükemmel sayıdır. Ve bu sayı mertebelerinden her birinin sonu dokuza kadardır. Dokuz tamam olduktan sonra tekrar başlar. Yani birler haneleri birden dokuza, onlar haneleri ondan doksana ve yüzler haneleri yüzden dokuz yüze ve binler haneleri binden dokuz bine ve on binden doksan bine ve yüz binden dokuz yüz bine ve dokuz yüz binden, dokuz yüz doksan dokuz bine kadardır. Ve ondan sonra milyon gelir. Ve milyon binlerin tekrarından ibarettir. Ve Arapçada milyon yerine "elf ü elf" (bin kere bin) tabiri kullanılır. Ve Frenkçede "milyon" kelimesi bin anlamına gelen "mil" kelimesinden türemiştir. "Milyar" dahi böyledir.

Ve biz emr-i halkta merâtib-i a‘dâdın nihâyeti ancak on ikidir, dedik. Çünkü âlem-i insânî terkîbinin nihâyeti on ikidendir. Çünkü insân ümmehât-ı erbaadan yaʻnî sulb, mâyi‘ ve gaz ve harâret-i garîziyyeden ibâret olan erkân-ı erbaadan ve müvellüdât-ı erbaadan yaʻnî safrâ ve dem ve sevdâ ve balgamdan ibâret bulunan ahlât-ı erbaadan ve nefis ve akıl ve insân ve mertebeden mürekkebdir. Nefisden murâd, nefs-i hayvâniyye ve akıldan murâd, nefs-i nâtıka ve rûh ve insândan murâd, nefs-i hayvânî ile nefs-i nâtıkanın hey’et-i mecmûʻası ve mertebeden murâd dahi nefsin, nefs-i kâmile ve bâkiyyeye kadar olan merâtibi ve kezâ akl-ı maâş ve maâd ve akl-ı külle kadar olan mertebeleri ve insânın, insân-ı hayvân mertebesinden insân-ı kâmil mertebesine kadar olan merâtibidir.&#10024;

Ve biz, yaratılış işinde sayı mertebelerinin sonunun ancak on iki olduğunu söyledik. Çünkü insan âlemi terkibinin sonu on ikidendir. Çünkü insan, dört ana unsurdan yani sulb, sıvı, gaz ve doğuştan gelen ısıdan ibaret olan dört erkândan; ve dört müvellidattan yani safra, kan, sevda ve balgamdan ibaret bulunan dört hılttan; ve nefis, akıl, insan ve mertebeden oluşmuştur. Nefisten kasıt, hayvani nefis; akıldan kasıt, konuşan nefis ve ruh; insandan kasıt, hayvani nefis ile konuşan nefsin toplam hâli; ve mertebeden kasıt ise nefsin, kâmil ve bâki nefse kadar olan mertebeleri ve aynı şekilde geçim ve ahiret aklı ile küllî akla kadar olan mertebeleri ve insanın, hayvani insan mertebesinden insân-ı kâmil mertebesine kadar olan mertebeleridir.

Ve bir tâife bu a‘dâdın esrârı üzerine meşgûl olup, onlardan ulûm-i kesîre istihrâc ederler ki ulûm-i riyâziyye bu cümledendir. Ve bu ulûm-i riyâziyye ile meşgûl olanlar bu ilmin delâletiyle vahdet-i vücûdu ve vücûdun nâ-mütenâhîliğini idrâk ederler. Ve bu ilmin şerhi uzun ve burada saded hârîcidir. Binâenaleyh biz sadede rücûʻ edip deriz ki: Muhakkak vâhid “fî” vâsıtasıyla değil “vâv” vâsıtasıyla misli üzerine haml olunursa ikinin vücûdu zâhir olur. Yaʻnî birde bir dediğimiz veyâ bir kere bir dediğimiz vakit, yine bir olduğu için aded husûlünde “fî” vesâtatına mürâcaat edemeyiz. Belki aded husûlü kasdıyla bire bir ilâve etmek için “vâv” istiʻmâl ederek bir “ve” bir iki deriz. Şekl-i riyâzîde “vâv” yerine “+” zâid işâretini kullanıp 1 + 1 = 2 yazarız. Ve kezâ vâhid ikiye “vâv” vâsıtasıyla ilâve olunursa üçün vücûdu ve üç üzerine ilâve olunursa dördün vücûdu zâhir olur. Eğer vâhidi bin adedinden tenkîs ve tarh edersek bin mertebesi bozulup başka bir aded peydâ olur. Binâenaleyh vâhid asıldır. Ve bilcümle a‘dâdın menşe’idir. Ve 2, 4, 6, 8, 10, 12…ilh. çift adedlerin evveli iki ve 3, 5, 7, 9, 11, 13…ilh. tek adedlerin evveli üçtür. Şu hâlde iki adedi, ne kadar çift ve zevc aded varsa hepsinin aslıdır. Ve üç dahi bütün ferd ve tek adedlerin aslıdır. Zevc adedler, tek adedler üzerine takaddüm-i tabîî ile takaddüm etmiştir. Tekin zevc üzerine takaddümü mümkün değildir. Meselâ ikiden evvel üçü, dörtten evvel beşi bulmak mümkün olmaz. Binâenaleyh zevc ve ferd, tertîb-i tabîî üzeredir. Kendi sıralarında birini bulmadıkça diğerine geçmek kâbil değildir. Meselâ üçten evvel dört ve dörtten evvel beş bulunmaz. Bu esâs takarrür edince adedin çift ve tek dâiresinde mahsûr olduğu anlaşılır.&#10024;

Ve bir grup, bu sayıların sırları üzerine çalışıp, onlardan birçok ilim çıkarırlar ki matematik ilimleri bu cümledendir. Ve bu matematik ilimleriyle meşgul olanlar, bu ilmin delaletiyle vahdet-i vücûdu (varlığın birliğini) ve varlığın sonsuzluğunu idrak ederler. Ve bu ilmin açıklaması uzun olup burada konunun dışındadır. Bu sebeple biz konuya dönüp deriz ki: Muhakkak bir, "çarpı" vasıtasıyla değil, "ve" vasıtasıyla kendi benzeri üzerine eklenirse ikinin varlığı ortaya çıkar. Yani birde bir dediğimiz veya bir kere bir dediğimiz zaman, yine bir olduğu için sayı elde etmede "çarpı" aracılığına başvuramayız. Aksine, sayı elde etme kastıyla bire bir ilave etmek için "ve" kullanarak bir "ve" bir iki deriz. Matematiksel şekilde "ve" yerine "+" artı işaretini kullanıp 1 + 1 = 2 yazarız. Ve aynı şekilde bir ikiye "ve" vasıtasıyla ilave olunursa üçün varlığı ve üç üzerine ilave olunursa dördün varlığı ortaya çıkar. Eğer biri bin sayısından çıkarır ve atarsak, bin mertebesi bozulup başka bir sayı meydana gelir. Bu sebeple bir asıldır. Ve bütün sayıların menşeidir. Ve 2, 4, 6, 8, 10, 12... gibi çift sayıların ilki iki ve 3, 5, 7, 9, 11, 13... gibi tek sayıların ilki üçtür. Şu halde iki sayısı, ne kadar çift ve zevc (eşli) sayı varsa hepsinin aslıdır. Ve üç de bütün ferd (tek) ve tek sayıların aslıdır. Zevc sayılar, tek sayılar üzerine doğal bir öncelik ile öncelik kazanmıştır. Tekin zevc üzerine öncelik kazanması mümkün değildir. Örneğin ikiden evvel üçü, dörtten evvel beşi bulmak mümkün olmaz. Bu sebeple zevc ve ferd, doğal bir sıra üzeredir. Kendi sıralarında birini bulmadıkça diğerine geçmek mümkün değildir. Örneğin üçten evvel dört ve dörtten evvel beş bulunmaz. Bu esas yerleşince, sayının çift ve tek dairesinde sınırlı olduğu anlaşılır.

İmdi a‘dâdın hükümrân olduğu mevtın, mertebe-i şehâdettir. Zîrâ mertebe-i şehâdet âlem-i keserâttır. Ve âlem-i keserâtta a‘dâdın te’sîrâtı vâreste-i îzâhdır. Ve keserât, taaddüdü îcâb eder. Böyle olunca bu mertebe-i şehâdette baʻzı mevâtında aded-i ferd, aded-i zevce ve aded-i zevc, aded-i ferde gâlib olur. Meselâ tekvîn-i eşyâda zevciyyet takaddüm-i tabîî ile mütekaddim ve bilcümle mükevvenât üzerine gâlibdir. Zîrâ tekvînde bir tarafdan zât ve diğer tarafdan şeyin şey’iyyeti lâzımdır. Ve zevc adedlerin aslı ikidir. Binâenaleyh tekvîn dahi bu asıl üzerine mebnîdir. Ve ondan sonra eşyânın tekevvününde ferdiyyet gâlibdir. Zîrâ tekevvün-i eşyâ ferdiyyet-i selâsiyye üzerine mübtenîdir. Ve ferdiyyet-i selâsiyye dahi Hakk tarafından “zât”, “irâde” ve “kavl” ve şey tarafından dahi şeyin ilm-i ilâhî mertebesinde ademi hâlinde sâbit olan zâtı, “Kün!” kavlini istimâ‘ı, emre imtisâlidir. Nitekim Hakk Teâlâ ء ٍ إِذَاإِنَّمَا قَولُنَا لِش&#10024;

Şimdi, sayıların hükümran olduğu yer, şehadet mertebesidir. Çünkü şehadet mertebesi, kesret âlemidir (çokluk âlemi). Ve kesret âleminde sayıların tesirleri açıklamaya muhtaç değildir. Ve kesret, çokluğu gerektirir. Böyle olunca, bu şehadet mertebesinde bazı yerlerde tek sayı, çift sayıya ve çift sayı, tek sayıya üstün gelir. Örneğin, eşyanın yaratılışında çiftlik, tabiî bir öncelikle öndedir ve bütün yaratılmışlar üzerine hâkimdir. Çünkü yaratılışta bir taraftan zât ve diğer taraftan şeyin şeyliği (varlığı) gereklidir. Ve çift sayıların aslı ikidir. Bu sebeple yaratılış da bu asıl üzerine kuruludur. Ve ondan sonra eşyanın oluşumunda teklik üstündür. Çünkü eşyanın oluşumu, üçlü teklik üzerine kuruludur. Ve üçlü teklik de Hak tarafından "zât", "irâde" ve "kavl" (söz) ile ve şey tarafından da şeyin ilâhî ilim mertebesinde yokluk hâlinde sabit olan zâtı, "Ol!" sözünü işitmesi ve emre uymasıdır. Nasıl ki Yüce Allah: "إِنَّمَا قَولُنَا لِشَيْءٍ إِذَا أَرَدْنَاهُ أَن نَّقُولَ لَهُ كُن فَيَكُونُ" (Biz bir şeyi dilediğimiz zaman, ona sözümüz sadece "Ol!" dememizdir, o da hemen oluverir.) buyurmuştur.

ََي أن نَّقول َ له كُن فَيَكُون أرَدنَاە (Nahl, 16:40) buyurur.&#10024;

"Biz bir şeye ol demeyi dilediğimiz zaman, ona ancak ol deriz, o da hemen oluverir." (Nahl, 16:40) buyurur.

İmdi üç üçe mukâbil olmakla eşyâdan her biri kendi nefsini vücûd-i Hakk’ta ve vücûdi Hakk ile tekvîn eder. Ve kezâ vücûd-i kesîf-i insânî mertebesinde dahi bu esâs cârîdir. Şöyle ki: İnsâna kendi hevâsıyla ve gayrin hevâsıyla harb etmek vâcibdir. Ve harbe mübâşir olan insân ya mübâh veyâ ma‘sıyet olan bir emirde hevâsıyla harb eder. Bu sûrette zevc ferde gâlib olur. Çünkü insân vâhidü’l-ayn olup, ferddir. Fakat aklı hevâsıyla muhârib olduğu için bu ferdiyyetin hükmü kalmaz. Belki vücûdunda vâkiʻ olan bu harbde ikinin hükmü cârî olur. Ve eğer insân, kâmil ve irşâda ehil olup, kendi mürîdânının hevâsıyla bir emr-i mübâhda harb ederse o vakit, ferd zevc üzerine gâlib olur. Zîrâ şerʻ, mübâhı men‘ etmemiştir. Ve şerʻ isneyniyyet üzerine mebnîdir. Çünkü şerʻ bir tarafdan Hakk ve diğer tarafdan abd ve arada resûl mertebelerini ve melâike ve kitâb ve emr ve nehy gibi vesâiti îcâb eder. Bunlar ise kesrettir.&#10024;

Şimdi, üç üçe karşılık geldiği için, eşyadan her biri kendi nefsini Hakk'ın varlığında ve Hakk'ın varlığıyla oluşturur. Aynı şekilde, insanın yoğun beden mertebesinde de bu esas geçerlidir. Şöyle ki: İnsana kendi hevasıyla ve başkasının hevasıyla savaşmak vaciptir. Ve savaşa başlayan insan, ya mübah (yapılması serbest) ya da masiyet (günah) olan bir işte hevasıyla savaşır. Bu durumda, çift (zevç) tek olana (ferd) üstün gelir. Çünkü insan, tek bir öz olup ferddir. Fakat aklı hevasıyla savaştığı için bu ferdiyetin hükmü kalmaz. Aksine, vücudunda meydana gelen bu savaşta ikinin hükmü geçerli olur. Ve eğer insan, kâmil ve irşada ehil olup, kendi müridlerinin hevasıyla mübah bir işte savaşırsa, o zaman tek olan (ferd) çift olana (zevç) üstün gelir. Çünkü şeriat, mübahı yasaklamamıştır. Ve şeriat, ikilik üzerine kuruludur. Çünkü şeriat bir taraftan Hakk'ı ve diğer taraftan kulu ve arada resul mertebelerini ve melekler, kitap, emir ve nehiy gibi vasıtaları gerektirir. Bunlar ise çokluktur.

İmdi tekmîl-i nüfûs kasdıyla bir insân-ı kâmil mürîdin hevâsının, şerʻin müsâade ettiği mübâhâta meylini kesr ederse ferd olan insân-ı kâmil, zevc üzerine gâlib olur. Eğer şerʻin men‘ ettiği ma‘sıyette harb ederse o vakit, ferd olan insân-ı kâmil, isneyniyyet üzerine mebnî olan şerʻin hükmü tahtında olmakla zevc ferde gâlib olur. Bunun illeti ve sebebi budur ki tevhîd ikidir. Birisi tevhîd-i ahadiyyettir ki zât-ı Hakk’ı birlemekten ibârettir. Ve bu tevhîd, ümmet-i İslâmiyyeden olan âsîlerin tevhîdidir. Ve o asl-ı fâsid üzerine mürekkeb olan tevhîd-i sahîhdir.&#10024;

Şimdi, nefisleri olgunlaştırma amacıyla bir insân-ı kâmil, müridin hevasının, şeriatın izin verdiği mübah şeylere olan eğilimini kırarsa, tek olan insân-ı kâmil, eş üzerine üstün gelir. Eğer şeriatın yasakladığı günahla savaşırsa, o zaman tek olan insân-ı kâmil, ikiliğe dayalı şeriatın hükmü altında olmakla, eş ferde üstün gelir. Bunun illeti ve sebebi şudur ki, tevhid ikidir. Birincisi, ahadiyyet (birlik) tevhididir ki, Hakk'ın zâtını birlemekten ibarettir. Ve bu tevhid, İslam ümmetinden olan günahkârların tevhididir. Ve o, bozuk asıl üzerine kurulu sahih tevhiddir.

Maʻlûm olsun ki bu kitâbın mevâziʻ-i müteaddidesinde dahi şerh olunduğu üzere vücûdi hakîkî vâhiddir. Vücûd-i mükevvenât bu vücûd-i hakîkînin merâtib-i tenezzüliyyesinden başka bir şey değildir. Binâenaleyh vücûd-i hakîkîyi bu eşyânın verâsında aramak ve hâzır iken onu gâib addetmek bir akîde-i fâsidedir. Ve akîde-i insânî, cem‘-i aʻmâlinde asıl olduğundan bu âkide-i fâside, bir asl-ı fâsid olur. Fakat vücûd-i hakîkînin zâtını birlemek sahîhdir. Binâenaleyh ümmet-i İslâmiyyeden olan âsîlerin eşyâyı her bir vech ile Hakk’ın gayri görüp zâtını tevhîd etmeleri asl-ı fâsid üzerine terkîb edilmiş olan bir tevhîd-i sahîh olur. Ve tevhîdin diğeri tevhîd-i ferdâniyyettir. Bu da Hakk’ın vücûdda ferdâniyyetidir. Zîrâ vücûd-i hakîkî onun varlığı olduğu gibi vücûdât-ı izâfiyye de onun varlığıdır.&#10024;

Bilinmeli ki bu kitabın birçok yerinde de açıklandığı üzere hakiki varlık tektir. Oluşmuş şeylerin varlığı, bu hakiki varlığın tenezzül mertebelerinden başka bir şey değildir. Bu sebeple hakiki varlığı bu eşyanın ötesinde aramak ve hazır iken onu kayıp saymak yanlış bir inançtır. Ve insana ait inanç, bütün işlerinde esas olduğundan, bu yanlış inanç, yanlış bir esas olur. Fakat hakiki varlığın zâtını birlemek doğrudur. Bu sebeple İslam ümmetinden olan âsilerin eşyayı her bir şekilde Hakk'ın gayrı görüp zâtını birlemeleri, yanlış esas üzerine kurulmuş olan doğru bir birleme olur. Ve birlemenin diğeri ferdaniyet birlemesidir. Bu da Hakk'ın varlıkta ferdaniyetidir. Çünkü hakiki varlık onun varlığı olduğu gibi izafî varlıklar da onun varlığıdır.

َ ه

Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de الْبَاطِن اهِر وهو َ ا ْل َوَّل وَا َل خِر وَالظ (Hadîd, 57:3) buyrulmuş ve varlıkların cümlesi kendi vücûduna ilhâk edilmiştir. Ve bu tevhîd Muhammed ve Mûsâ (aleyhimü’s-selâm)’ın ve âriflerin ve ümmet-i İslâmiyyeden olan âlimlerin tevhîdidir. Ve bu, asl-ı sahîh üzerine terkîb edilmiş olan tevhîd-i sahîhdir. Zîrâ sahîh olan tevhîd-i zâtî ile yine sahîh olan tefrîd-i vücûdu câmiʻdir. Ve tevhîd-i ferdâniyyette (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz ile Mûsâ (aleyhimü’s-selâm)’ın zikri bu zevkin onlarda galebesinden nâşîdir. Diğer enbiyâ (aleyhimü’s-selâm)’ın adem-i zikri bu zevkten mahrûmiyetleri sebebiyle değildir. Zîrâ (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, bu zevkin ekmeli ile mütezevviktir. Nitekim لو دلیتم&#10024;

Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de "O, Evvel'dir, Âhir'dir, Zâhir'dir, Bâtın'dır." (Hadîd, 57:3) buyrulmuş ve varlıkların hepsi kendi varlığına katılmıştır. Ve bu tevhid, Muhammed ve Mûsâ (a.s.)'ın ve âriflerin ve İslâm ümmetinden olan âlimlerin tevhîdidir. Ve bu, doğru asıl üzerine kurulmuş olan doğru bir tevhiddir. Çünkü doğru olan zâtî tevhid ile yine doğru olan vücudun tefrîdini (varlığı birleme ve tek tek ayırma) bir araya getirir. Ve ferdâniyyet (teklik) tevhîdinde Efendimiz (s.a.v.) ile Mûsâ (a.s.)'ın zikri, bu zevkin onlarda üstün gelmesinden kaynaklanır. Diğer peygamberlerin (a.s.) zikredilmemesi, bu zevkten mahrum olmaları sebebiyle değildir. Çünkü Efendimiz (s.a.v.), bu zevkin en mükemmeli ile tat almıştır. Nitekim "لو دلیتم" (eğer sarkıtsaydım/sarkıtsaydınız) (bu ifade, metnin devamı için bir başlangıç olup, tek başına anlamlı bir cümle oluşturmaz ve genellikle bir hadis veya sözün ilk kısmıdır).

ی بحبل لهبط عیل هللا ve هذا ید هللا ve فقد رای الحق من رآن yaʻnî “Eğer ipinizi uzatsanız Allah’ın üzerine düşerdi.” ve “Bu Allah’ın elidir.” ve “Beni gören muhakkak Hakk’ı gördü.” buyururlar.&#10024;

"Eğer ipinizi uzatsanız Allah'ın üzerine düşerdi." ve "Bu Allah'ın elidir." ve "Beni gören muhakkak Hakk'ı gördü." buyururlar.

َ ی ی Ve Mûsâ (aleyhi’s-selâm) أنظُر إِليكرَب ِّ أرِن (A‘râf, 7:143) dedikte Hakk Teâlâ لن تَرَان (A‘râf,&#10024;

Ve Musa (a.s.) "Rabbim, bana kendini göster, sana bakayım" (A'râf, 7:143) dediğinde Yüce Allah "Beni asla göremeyeceksin" (A'râf, 7:143) buyurdu.

ِي ِي 7:143) buyurmakla berâber Tûr’a tecellî ettikte Mûsâ (aleyhi’s-selâm)’ın bî-hûş olup ayıldıktan&#10024;

"Sen beni asla göremezsin!" (A'râf Sûresi, 7:143) buyurmakla beraber, Tûr'a tecelli ettiğinde Musa (a.s.)'ın kendinden geçip ayıldıktan

َ ی َ 12 sonra تبت إِليك ان سبحَانَك demesi zevk-i müşâhedeye vusûle ve esrâr-ı vücûda ıttılâʻına delîldir. Ve kezâ Hakk Teâlâ hazretlerinin Cenâb-ı Mûsâ’ya “Hasta oldum ıyâdet etmedin ve acıktım beni doyurmadın.” buyurması kezâlik onun tevhîd-i ferdâniyyetine burhândır.&#10024;

Sonra "Sana yöneldim, Sen her türlü noksanlıktan uzaksın" demesi, müşâhede zevkine ulaşmasına ve varlık sırlarına vâkıf olmasına delildir. Aynı şekilde Yüce Allah hazretlerinin Hz. Musa'ya "Hasta oldum, ziyaret etmedin ve acıktım, beni doyurmadın" buyurması da, O'nun biricik tevhidine kanıttır.

İmdi alâ-derecâtihim bu zevke nâil olan ümmet-i İslâmiyyenin ârifleri ve âlimleri dahi tevhîd-i ferdâniyyet üzeredirler. Bu îzâhâttan anlaşılır ki tevhîd-i ahadiyyet her bir mevtında yaʻnî âlem-i insânînin emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne...ilh. mertebelerinde her bir insân üzerine galebe eder. Ve zât-ı Hakk’ı gerek âsî gerek mutî‘ olsun tevhîd etmeyen bir ferd 12 İbâre-i Kur’ân-ı Kerîm tarzında îrâd olunup âyet-i kerîmenin maʻnâ-yı münîfine işârettir. Âyetin aslı bu&#10024;

Şimdi, derecelerine göre bu zevke ulaşan İslam ümmetinin ârifleri ve âlimleri de ferdaniyet (Allah'ın birliği ve benzersizliği) tevhidini benimsemişlerdir. Bu açıklamalardan anlaşılır ki, ahadiyet (Allah'ın mutlak birliği) tevhidi, her bir mertebede, yani insan âleminin emmâre (kötülüğü emreden nefs), levvâme (kendini kınayan nefs), mülhime (ilham alan nefs), mutmainne (huzura ermiş nefs) gibi mertebelerinde her bir insan üzerine üstün gelir. Ve Hak Zât'ı, ister âsi ister itaatkâr olsun, tevhid etmeyen bir fert, Kur'an-ı Kerim ifadesi tarzında dile getirilip ayet-i kerimenin aydınlatıcı anlamına işarettir. Ayetin aslı bu

ی ی ی ه şekildedir: فَلمَّاإِیل الْجَبَل ِ فَإِن ِ استَقَر َّ مَكانَه فَسَوف َ تَرَانِي وَلكِن ِ انظُر أنظُر إِليك َ قَال َ لن تَرَانِي مَه رَبه قَال َ رَب ِّ أرِنِي وَلمَّا جَاء مویس َ لِمِيقَاتِنَا وَكل َ َ َ ه ر َّ مویس َ صَعِقًا فَلمَّا أفَاق َ قَال َ سبحَانَك َ تبت إِليك َ وَأنَا ْ أوَّل الْمؤمِنِیْی به لِلْجَبَل ِ جَعَله دَكًّا وَخر تَجَیل (A‘râf, 7:143) yoktur. Binâenaleyh bu tevhîd ashâbı, vücûd-i hakîkî-i vâhidin ferdâniyyetini müdrik olmadıkları için, âlem-i vücûdda kendi düşmanları olan hevâlarının ahkâmına tebaiyyetten vâreste kalamazlar. Böyle olunca bu tevhîdin, düşman olan hevâyı kendi üzerlerine tasrîf etmenden hazer edip tahaffuz etmek lâzımdır. Fakat tevhîd-i ahadiyyet ile tevhîd-i ferdâniyyeti cem‘ eden bir kâmile nazaran bu tevhîd-i ferdâniyyet baʻzı mevâtında gâlib olur. Ve baʻzı mevâtında mağlûb olur. Şu hâlde onun galebe ettiği mevtınlarda onu iltizâm etmek ve mağlûb olduğu vakitlerde dahi tevhîd-i ahadiyyeti iltizâm eylemek lâzımdır.&#10024;

"Mûsâ tayin ettiğimiz vakitte gelip Rabbi onunla konuşunca, 'Rabbim, bana kendini göster de sana bakayım!' dedi. Rabbi, 'Beni asla göremezsin! Ama dağa bak; eğer o yerinde durabilirse, sen de beni göreceksin!' buyurdu. Rabbi dağa tecelli edince onu darmadağın etti; Mûsâ da baygın düştü. Ayılınca, 'Seni tenzih ederim! Sana tövbe ettim ve ben inananların ilkiyim!' dedi." (A‘râf, 7:143) ayetinde belirtilen durum yoktur. Bu sebeple, bu tevhid ehli, hakiki ve tek varlığın birliğini idrak edemedikleri için, varlık âleminde kendi düşmanları olan heveslerinin hükümlerine uymaktan kurtulamazlar. Böyle olunca, bu tevhidin, düşman olan hevesi kendi üzerlerine yöneltmekten sakınıp korunmak gerekir. Fakat ahadiyyet tevhidini (Allah'ın birliğini) ve ferdâniyyet tevhidini (Allah'ın tekliğini) birleştiren bir insân-ı kâmile göre, bu ferdâniyyet tevhidi bazı durumlarda üstün gelir. Ve bazı durumlarda yenik düşer. Şu hâlde, onun üstün geldiği durumlarda onu benimsemek ve yenik düştüğü zamanlarda dahi ahadiyyet tevhidini benimsemek gerekir.

Maʻlûm olsun ki insân-ı kâmilin ahvâli muhtelifdir. Baʻzen nazarında hakîkat ve baʻzen şerîat gâlib olur. Hakîkat, şerîata gâlib olduğu vakit, ferd zevc üzerine gâlib olur. Bunun için, ِسَیعة لو ظهرت الحقیقة لبطلت ال yaʻnî “Eğer hâkikat zâhir olursa elbette şerîat bâtıl olurdu.” denilmiştir. Ve şerîat gâlib olduğu vakit, zevc, ferd üzerine gâlib olur.&#10024;

Bilinmeli ki insân-ı kâmilin halleri çeşitlidir. Bazen onun nazarında hakikat ve bazen şeriat üstün gelir. Hakikat, şeriata üstün geldiği zaman, ferd zevc üzerine üstün gelir. Bunun için, ِسَیعة لو ظهرت الحقیقة لبطلت ال yani “Eğer hakikat ortaya çıksaydı elbette şeriat geçersiz olurdu.” denilmiştir. Ve şeriat üstün geldiği zaman, zevc, ferd üzerine üstün gelir.

Nitekim Nefehâtü’l-Üns’de mezkûrdur ki:

“İki veliyy-i kâmil esnâ-yı seferde tavla oynamakta olan bir tâifeye tesâdüf ederler. Birisi derhâl onlara muvâfakatle oyun oynamaya başlar. Oyun bittikten sonra yollarına devâm ederler. Bir müddet sonra yine tavla oynayan diğer bir cemâate tesâdüf ederler. Bu def‘a evvelce tavla oynayan zât, onlara hiddet edip: “Niçin lehv ile meşgûl oluyorsunuz?” diye itâb ederek oyunlarını bozar. Aralarında nizâ‘ zuhûr eder. Baʻdehu oradan ayrılıp yine yollarına devâm ettikleri sırada refîki evvelki ve sonraki hâlinden suâl eder. O zât-ı şerîf dahi cevâben der ki: “Nazar-ı hakîkatle baktığım vakit, iş evvelki gördüğün gibi olur. Ve nazar-ı şerîatla baktığım vakit sonraki gibi olur.”&#10024;

İki kâmil veli, yolculuk sırasında tavla oynamakta olan bir topluluğa rastlarlar. Birisi hemen onlara katılır ve oyun oynamaya başlar. Oyun bittikten sonra yollarına devam ederler. Bir süre sonra yine tavla oynayan başka bir topluluğa rastlarlar. Bu defa daha önce tavla oynayan zat, onlara kızıp: “Niçin boş işlerle meşgul oluyorsunuz?” diye çıkışarak oyunlarını bozar. Aralarında tartışma çıkar. Daha sonra oradan ayrılıp yine yollarına devam ettikleri sırada arkadaşı, önceki ve sonraki hâlini sorar. O şerefli zat da cevaben der ki: “Hakikat gözüyle baktığım zaman, iş önceki gördüğün gibi olur. Şeriat gözüyle baktığım zaman ise sonraki gibi olur.”

İşte bu zâtın evvelki hâli tevhîd-i ferdâniyyetin galebesi ve ikincisi mağlûbiyyeti hâlidir ki bu mağlubiyet hâlinde tevhîd-i ahadiyyeti iltizâm etmiştir.&#10024;

İşte bu zâtın önceki hâli, ferdâniyet (Allah'ın tek ve eşsiz olması) tevhîdinin üstün gelmesi ve ikincisi ise onun mağlup olması hâlidir ki, bu mağlubiyet hâlinde ahadiyet (Allah'ın birliği) tevhîdini benimsemiştir.

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) Üsbû‘iyye’lerinin pazar günkü virdinde tevhîd-&#10024;

Şeyh-i Ekber (Allah ondan razı olsun) Üsbû‘iyye'lerinin pazar günkü virdinde tevhîd-

ْی ی i ferdâniyyeti işâreten, االحدیةعی كیف اوحدك وال وجود یل ف yaʻnî “Ayn-ı ahadiyyette benim vücûdum olmadığı hâlde ben seni nasıl tevhîd ederim. Benim vücûdum, senin vücûd-i hakîkîne muzâf olan bir vücûd olup, hakîkatte benim sûretimle ve her bir şeyin sûretiyle zâhir olan Sen’sin.” buyururlar. Ve yine bu kelâmın mâba‘dinde, كیف ال اوحدك والتوحید رس العبودیة yaʻnî “Ben, Sen’i nasıl tevhîd etmem ki tevhîd, ubûdiyyetin sırrıdır. Zîrâ benim vücûd-i abdânîmin zuhûru zât-ı ahadiyyenin bilinmesi ve onun tevhîdi içindir.” buyururlar. Bu da tevhîd-i ahadiyyete işârettir. Nitekim hadîs-i kudsîde فخلقت الخلق العرف buyrulmuştur.&#10024;

ْی ی i ferdâniyyeti işâreten, االحدیةعی كیف اوحدك وال وجود یل ف yani “Teklik aynında benim varlığım olmadığı hâlde ben seni nasıl birlerim. Benim varlığım, senin hakiki varlığına bağıntılı olan bir varlık olup, hakikatte benim şeklimle ve her bir şeyin şekliyle görünen Sensin.” buyururlar. Ve yine bu sözün sonrasında, كیف ال اوحدك والتوحید رس العبودیة yani “Ben, Seni nasıl birlemem ki birleme, kulluğun sırrıdır. Çünkü benim kul olarak varlığımın ortaya çıkışı, teklik zâtının bilinmesi ve onun birlenmesi içindir.” buyururlar. Bu da teklik birlemesine işarettir. Nasıl ki hadîs-i kudsîde فخلقت الخلق العرف buyrulmuştur.

Müellif-i kitâb, Hz. Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) buyururlar ki: Bu bâb, esrâr-ı azîmeyi muhtevîdir. Biz ihtisâr maksadıyla bu esrârın tafsîlini terk ettik. Zîrâ o esrârın baʻzılarından baʻzıları teşaʻub eder. Ve baʻzılarını anlamak baʻzılarının anlaşılmasına yaʻnî birtakım mukaddemât îrâdına mütevakkıfdır. Ve bu işâret âriflere kâfîdir. Fi’l-hakîka yukarıda bir nebze şerh ve îzâh olunan esrârı lâyıkıyla anlamak için Cenâb-ı Şeyh (radiyallahu anh) âsârı aliyyesini ve ezcümle Fusûsu’l-Hikem ile Fütûhât-ı Mekkiyye’sini mütâlaa etmek lâzımdır. Bu bâbda âsâr-ı aliyyelerindeki îzâhâtı nakl etmek mümkün olmadığı zâhirdir. Şerhde dahi bu kadar îzâhât ile iktifâ edilmiştir. Anlayanlar anlar, anlamayanlara bunların mukaddemâtını taallüm etmek iktizâ eder.&#10024;

Kitabın yazarı, Hz. Şeyh-i Ekber (Allah ondan razı olsun) şöyle buyurur: Bu bölüm, büyük sırları içerir. Biz kısaltma amacıyla bu sırların ayrıntılarını terk ettik. Çünkü o sırların bazıları diğer bazı sırları doğurur. Ve bazılarını anlamak, diğer bazılarının anlaşılmasına, yani birtakım ön bilgilerin verilmesine bağlıdır. Ve bu işaret, âriflere yeterlidir. Gerçekte, yukarıda bir miktar açıklanan sırları hakkıyla anlamak için Cenâb-ı Şeyh'in (Allah ondan razı olsun) yüce eserlerini ve özellikle Fusûsu'l-Hikem ile Fütûhât-ı Mekkiyye'sini incelemek gerekir. Bu bölümde, yüce eserlerindeki açıklamaları nakletmek mümkün olmadığı açıktır. Şerhte dahi bu kadar açıklama ile yetinilmiştir. Anlayanlar anlar, anlamayanlara bunların ön bilgilerini öğrenmek gerekir.

****

- ON ALTINCI BÂB SENENİN FASILLARI ÜZERİNDE RÛHÂNİYYET YAʻNÎ RÛH İÇİN TERTÎB-İ&#10024;

ON ALTINCI BÖLÜM YILIN MEVSİMLERİ ÜZERİNDE RUHANİLİK YANİ RUH İÇİN DÜZENLEME

GIDÂ BEYÂNINDADIR

“Maʻlûmun olsun ki muhakkak gıdâ, her bir mütegaddînin bekâsı için mevzûʻ bir sebeb-i ilâhîdir. Ondan onun için gınâ yoktur. Ve bizim ile tabîiyyûn arasında eşyâda ancak i‘tiyâd olunan gıdâ kaldı.&#10024;

Bilinmeli ki muhakkak gıda, her bir beslenen varlığın varlığını sürdürmesi için konulmuş ilâhî bir sebeptir. Ondan onun için bir kurtuluş yoktur. Ve bizim ile tabiatçılar (tabiatı esas alanlar) arasında eşyada ancak alışılmış gıda kaldı.

İmdi biz bir sûretle tab‘-ı hayât olan rutûbet ve harâretin bekâsı sebebiyle mütegaddîde bekâ-i hayâtla berâber, aylarca ve senelerce onun ademini ve istiʻmâlinin terkini tecvîz ederiz. Binâenaleyh Hakk onu tağdiye ettikçe ve onda hayât yarattıkça, bâkî kalır. Onlar ise indlerinde olan at‘ımeyi vücûd-i hayâta sebeb görürler. Ve bu fasıl, onun hakkında muhâlifîn ile kelâma muhtâc değildir. Zîrâ tarîk-i tasavvuf mücâdele-i muhâlifîn üzerine mebnî değildir. Zîrâ onlar ayn-ı cem‘ içinde olup, nasıl lâyık olursa kalbleriyle Allah ile meşgûldürler.&#10024;

Şimdi biz, bir şekilde hayatın tabiatı olan nem ve sıcaklığın kalıcılığı sebebiyle, beslenen varlıkta hayatın kalıcılığıyla birlikte, aylarca ve senelerce onun yokluğunu ve kullanılmasının terkini caiz görürüz. Bu sebeple Yüce Allah onu besledikçe ve onda hayat yarattıkça, o varlık kalıcı olur. Onlar ise kendi yanlarında olan yiyeceği hayatın varlığına sebep görürler. Ve bu bölüm, onun hakkında muhaliflerle konuşmaya muhtaç değildir. Çünkü tasavvuf yolu, muhaliflerle mücadele üzerine kurulu değildir. Çünkü onlar, ayn-ı cem' (bütün varlıkların tek bir hakikatte birleştiği idraki) içinde olup, kalpleriyle Allah ile nasıl layık olursa öyle meşguldürler.

Maʻlûmun olsun ki muhakkak ilkbahâr faslı, hârr-ı ratbdır. Ve o tab‘-ı hayâttır. Ve muhakkak nefis onda hareket ve esfâr ve teferrüc ve nezâhât için neşât bulur. Zîrâ bu cemîʻ-i hayvânât ve nebâtât hakkında hareket-i tabîiyye zamânıdır. Binâenaleyh nefs-i hayvâniyye bundan dolayı ihtizâz eyler. Mürîd ona benzerse hatâ eder.&#10024;

Bilinmeli ki ilkbahar mevsimi, sıcak ve nemlidir. Ve o, hayatın tabiatıdır. Ve muhakkak nefis, onda hareket, yolculuklar, gezintiler ve eğlenceler için neşe bulur. Çünkü bu, bütün hayvanlar ve bitkiler hakkında tabiî hareket zamanıdır. Bu sebeple hayvani nefis bundan dolayı titrer. Hakk Yolcusu ona benzerse hata eder.

Ey seyyid-i kerîm, Allah’dan hazer et! Zamân, tab‘ıyla bir şey verdiği ve sen, ehli memleketinin baʻzısının tab‘ını buna benzer gördüğün vakit, sen onu tab‘ına bırakma!&#10024;

Ey cömert efendi, Allah'tan sakın! Zaman, tabiatıyla bir şey verdiği ve sen, memleketinin bazı insanlarının tabiatını buna benzer gördüğün zaman, sen onu tabiatına bırakma!

ً ی Velâkin vezîrin akla emr et! Hadîm-i fikrine emr etsin ki Hakk Teâlâ’nın ذَلِك َ لعِيی َةإِن َّ ف&#10024;

Velâkin vezire akla emret! Aklın hizmetkârı olan fikrine emretsin ki Yüce Allah'ın "Şüphesiz bu, akıl sahipleri için bir ibrettir." (Âl-i İmrân, 3/190) buyruğu, akıl sahiplerine mahsustur.

ِي

ََی ا ْل َبصَار ْلِّ ویل (Nûr, 24:44) kavli ve َّت وَرَبَت وَأنبَتَت مِن كُل ِّ زَوج بَهِيجفَإِذَا أنزَلْنَا عَليهَا الْمَاء اهي (Hacc, ِ ِي&#10024;

"Gözleri ve gönülleri çeviren Allah'tır" (Nûr, 24:44) kavli ve "Biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman o kabarır, gelişir ve her güzel çiftten bitkiler bitirir" (Hacc, 22:5) ayeti, Hak Teâlâ'nın, her ne kadar zât-ı ulûhiyyeti itibarıyla değişmesi imkânsız olsa da, isimleri ve sıfatları itibarıyla, sabit hakikatlerin gerektirdiği şekilde, an be an, sürekli olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile, dış âlemde ve iç âlemde, oluş ve bozuluş âleminde, çeşitli zamanlarda ve bütün mertebelerde, kendisinin zâtî yatkınlığına uygun olarak, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlığına göre, kendisinde bulunan haller, oluşlar ve bağıntılar ile

َ 22:5) kavli ve ت ِ ا ْلَرض زخرفَهَا وَازَّيَّنَتحَن َََّ إِذَا أخَذ (Yûnus, 10:24) kavli gibi. Umûr-ı şerʻiyyeden onun indindeki şeyi kuvve-i hâfızadan alsın! Ve bunu onun hayâtı kıldı. Böyle olunca hareket-i nefis bu fasl-ı rebî‘îde bu zamâna muvâfık olan gıdânın talebinde olur. Binâenaleyh nefis, esrâr-ı muâmelâttan kendisinde nefis için bu mücâhedât-ı şâkka olmayan şeyi alır. Şiddet ve dıykın ademi ile berâber nefis, iʻtibârât ve masnû‘âtta efkâr ve masnû‘âta icâle-i basar indinde Sâniʻ üzerine icâle-i basîret gibi, kendisine makâmât-ı aliyye bahş eden sünene ve şerʻiyyâta şürû‘ eyler. Bu nazar ile tahakkuk ettikte, teferrüce ve enhâra ve çemenzâra ve mevâzı‘-i nevâdîre ve cibâldeki ezhâra ve ormanlara hurûcda müsâmaha eder.&#10024;

(Yûnus, 10:24) ayetinde buyrulduğu gibi: "Yeryüzü bütün güzelliklerini alıp süslendiği zaman..." ve (Kehf, 18:7) ayetinde buyrulduğu gibi: "Biz yeryüzündeki her şeyi, insanlar için bir süs yaptık ki, onların hangisinin daha güzel iş yaptığını deneyelim." Şeriat işlerinden, onun katındaki şeyi hafıza kuvvetinden alsın! Ve bunu onun hayatı kıldı. Böyle olunca, nefsin hareketi bu bahar mevsiminde, bu zamana uygun olan gıdanın talebinde olur. Bu sebeple nefis, muamelelerin sırlarından, kendisinde nefis için bu zorlu mücadeleler olmayan şeyi alır. Şiddet ve darlığın yokluğuyla birlikte nefis, itibarlarda ve sanat eserlerinde, fikir ve sanat eserlerine bakışını Sâni' (Yaratıcı) üzerine basiretini çevirmek gibi, kendisine yüce makamlar bahşeden sünnetlere ve şeriat hükümlerine başlar. Bu bakış açısıyla gerçekleştiğinde, gezintiye, nehirlere, çimenliklere, nadir yerlere, dağlardaki çiçeklere ve ormanlara çıkmada müsamaha gösterir.

İmdi o, çiçekler âleminden ve arâzî-i münbitedeki ve sahrâlardaki ve nehirlerin sâhillerinde müşâhede ettiği şeyin kesreti üzerinde dâimâ iʻtibâr ve fikir ve istibsâr meyvelerini toplar. Ve cennet hakkında ve onda Allah Teâlâ’nın evliyâsı için hâzırladığı şey hakkında tefekkür eder. Zîrâ bahâr zamânı onun zamânıdır. Ve o, dâr-ı hayevândır.&#10024;

Şimdi o, çiçekler âleminden ve verimli topraklardaki, çöllerdeki ve nehirlerin sahillerindeki gözlemlediği şeylerin çokluğu üzerinde daima ibret alma, düşünme ve derinlemesine bakma meyvelerini toplar. Çünkü o, cennet hakkında ve orada Yüce Allah'ın evliyası için hazırladığı şeyler hakkında tefekkür eder. Zira bahar zamanı onun zamanıdır ve o, hayvanlar âlemidir.

İmdi o, hârr-ı ratb olan tab‘-ı hayâttır. Binâenaleyh bunda ve bunun kâffesinde tefekkür ettiği vakit, onu aʻmâle tahrîz eder. Ve onun şedâidi, Allah indindeki naîm-i dâimden umduğu şeyin azametinden nâşî onun üzerine kolay gelir. İşte bu zamân-ı şebâb ve ikbâldir. Ve onun âhiri, evveli gibi değildir.&#10024;

Şimdi o, sıcak ve nemli olan hayat tabiatıdır. Bu sebeple, bunda ve bunun tamamında tefekkür ettiği zaman, onu amellere teşvik eder. Ve onun zorlukları, Allah katındaki sürekli nimetten umduğu şeyin büyüklüğünden dolayı onun üzerine kolay gelir. İşte bu, gençlik ve yükseliş zamanıdır. Ve onun sonu, ilki gibi değildir.

Bu on altıncı bâb; senenin ilkbahâr, yaz, sonbahâr ve kış mevsimlerinden ibâret olan dört faslında cisim, nasıl ki muhtelif ve mevsime münâsib gıdâlar ile takviye edilirse bu fasıllarda rûh için de her bir mevsime göre muhtelif gıdâlar tertîbi lâzım geldiğini beyân eder.&#10024;

Bu on altıncı bölüm; senenin ilkbahar, yaz, sonbahar ve kış mevsimlerinden oluşan dört faslında beden, nasıl ki çeşitli ve mevsime uygun gıdalar ile güçlendirilirse, bu fasıllarda ruh için de her bir mevsime göre çeşitli gıdalar düzenlenmesinin gerekli olduğunu açıklar.

Maʻlûmun olsun ki muhakkak cisim için gıdâ, her bir mütegaddînin bekâsı ve yaşaması için Hakk Teâlâ cânibinden vazʻ edilmiş olan bir sebebdir. Bu sebebin vazʻı da “Hakîm” ism-i şerîfinin iktizâsıdır. Zîrâ mâdemki insânda açlık dediğimiz bir hâl vardır; eğer böyle bir sebeb olmasa idi, insân kendisinde böyle bir hâl hâdis olunca, bunu ne sûretle def‘ edeceğini bilemeyip hayrette kalır idi. Fakat acıktığı vakit, def-i cû‘a sebeb olan gıdâyı bildiği cihetle, bu sebebe teşebbüs eyler ve acıkan kimse bu âlemde gıdâdan müstağnî olamaz. Ve bu adem-i istiğnâ âlem-i zâhirde her tâifenin ve bilhâssa tabîiyyûnun nazarında sâbittir. Fakat bizim ile yaʻnî ehl-i tasavvuf ve hakîkat ile nazarları zevâhir-i âleme ma‘tûf olan tabîiyyûn arasında eşyânın gıdâ-yı mu‘tâda olan ihtiyâcı hakkında bir fark vardır. Bize göre gıdâ, bir sebeb-i âdîden ibârettir. Binâenaleyh biz deriz ki: Mütegaddî aylarca ve senelerce gıdâ istiʻmâlini terk etmiş olsa yaşayabilir. Ve cism-i mütegaddîde bir sûretle tab‘-ı hayât olan rutûbet ve harâret dahi bâkî kalır. Yaʻnî ekl ve şürb olmaksızın onun vücûdunda rutûbet ve harâret-i garîziyye bulunur. Zîrâ devâm-ı hayât gıdâdan değil, belki Hakk Subhânehu ve Teâlâ hazretlerinin gıdâ zımnında hayâtı halk buyurmasındandır. Binâenaleyh Hakk Teâlâ onu tağdiye ettikçe ve onda hayât yarattıkça mütegaddî olan kimsenin cisminde hayât bâkî kalır. Ve böyle bir kimse gıdâ istiʻmâl etmeksizin yaşar. İşte bu hüküm, tabîiyyûnun havsalasına sığmaz. Bunu hayâl ve efsâne zannederler. Fakat bu sûretle ömür-güzâr olan ehl-i hakîkatin menâkıbı mütevâtirdir. Ve bu hâl ehl-i hakîkat indinde zevkan sâbittir. Tabîiyyûn bu mütevâtir olan menâkıba da inanmazlar. Onlar indlerinde olan at‘ımeyi vücûd-i hayâta sebeb görürler. İşin hakîkati ise böyle değildir. Nitekim Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (radiyallahu anh) Efendimiz kendi hâl-i âlîlerini beyânen şöyle buyururlar:&#10024;

Bilinmeli ki cisim için gıda, her beslenen varlığın bekası ve yaşaması için Yüce Allah tarafından konulmuş bir sebeptir. Bu sebebin konulması da "Hakîm" ism-i şerîfinin gereğidir. Çünkü mademki insanda açlık dediğimiz bir hâl vardır; eğer böyle bir sebep olmasaydı, insan kendisinde böyle bir hâl meydana gelince, bunu ne şekilde gidereceğini bilemeyip şaşkınlık içinde kalırdı. Fakat acıktığı zaman, açlığı gidermeye sebep olan gıdayı bildiği için, bu sebebe başvurur ve acıkan kimse bu âlemde gıdadan müstağni olamaz. Ve bu müstağni olmama durumu, görünen âlemde her zümrenin ve bilhassa tabiatçıların nazarında sabittir. Fakat bizim yani tasavvuf ve hakikat ehli ile nazarları görünen âleme dönük olan tabiatçılar arasında eşyanın alışılmış gıdaya olan ihtiyacı hakkında bir fark vardır. Bize göre gıda, sıradan bir sebepten ibarettir. Bu sebeple biz deriz ki: Beslenen varlık aylarca ve senelerce gıda kullanmayı terk etmiş olsa da yaşayabilir. Ve beslenen cisimde bir şekilde hayatın tabiatı olan rutubet ve hararet de baki kalır. Yani yeme ve içme olmaksızın onun vücudunda doğuştan gelen rutubet ve hararet bulunur. Çünkü hayatın devamı gıdadan değil, aksine Yüce Allah Hazretlerinin gıda kapsamında hayatı yaratmasındandır. Bu sebeple Yüce Allah onu besledikçe ve onda hayat yarattıkça beslenen kimsenin cisminde hayat baki kalır. Ve böyle bir kimse gıda kullanmaksızın yaşar. İşte bu hüküm, tabiatçıların anlayışına sığmaz. Bunu hayal ve efsane zannederler. Fakat bu şekilde ömür süren hakikat ehlinin menkıbeleri mütevatirdir (çok sayıda kişi tarafından nakledilmiştir). Ve bu hâl hakikat ehli katında zevken (yaşayarak) sabittir. Tabiatçılar bu mütevatir olan menkıbelere de inanmazlar. Onlar kendi katlarında olan yiyeceği hayatın varlığına sebep görürler. İşin hakikati ise böyle değildir. Nasıl ki Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (radiyallahu anh) Efendimiz kendi yüce hâllerini açıklayarak şöyle buyururlar:

Beyit

واە ** قوت و قوت من آید از الەگحق علیمست ورسول هللا&#10024;

Vah! Kuvvet ve kudret Allah'tan gelir, O her şeyi bilendir ve Allah'ın Resulü'dür.

ذشت اكنون چهل سال تمام ** كە نكشتم مفتقر من بر طعامگدر&#10024;

ذشت اكنون چهل سال تمام ** كە نكشتم مفتقر من بر طعام

حاصل است ** نك طعام هللا بجانم واصل است چون ابیت عند رن&#10024;

"Çünkü Rabbimin katında gecelerim, canıma helal yiyecek olarak ulaşır."

ی

Tercüme

“Hakk Teâlâ alîmdir. Ve Resûlallah dahi şâhiddir ki benim kuvvetim ve rızkım Allah Teâlâ cânibinden gelir. Şimdiye kadar kırk yıl mürûr etti ki ben taâma muhtâc olmadım. Mâdemki bende ابیت عند رن hadîs-i şerîfinin sırrı zâhir olmuştur; işte bu sırrın husûlü netîcesi&#10024;

Yüce Allah her şeyi bilendir. Resûlullah (a.s.) da şahittir ki benim kuvvetim ve rızkım Yüce Allah tarafından gelir. Şimdiye kadar kırk yıl geçti ki ben yemeğe muhtaç olmadım. Mademki bende "Rabbimin katında gecelerim, beni yedirir ve içirir" hadis-i şerifinin sırrı ortaya çıkmıştır; işte bu sırrın gerçekleşmesinin sonucu şudur:

ی olarak Allah Teâlâ’nın taâmı benim canıma vâsıl olmuştur.”&#10024;

Ma'lûm olsun ki, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, bütün noksan sıfatlardan münezzeh ve bütün kemâl sıfatlarla muttasıf olduğu için, zâtında ve sıfatlarında mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddüldür; yani değişmesi ve başka bir hale geçmesi imkânsızdır. Binâenaleyh, zât-ı ulûhiyyet, ezelen ve ebeden, kendi üzerine, kendi zâtî gerekliliği ile hükmettiği için, bu hüküm, zâtî gereklilikten kaynaklanan bir hüküm olduğundan, zâtî gereklilik de değişmesi imkânsız olduğundan, bu hüküm de değişmesi imkânsızdır. İmdi, bu hüküm, zâtî gereklilikten kaynaklanan bir hüküm olduğu için, zâtî gereklilik de değişmesi imkânsız olduğundan, bu hüküm de değişmesi imkânsızdır. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, ezelen ve ebeden, kendi üzerine, kendi zâtî gerekliliği ile hükmettiği için, bu hüküm, zâtî gereklilikten kaynaklanan bir hüküm olduğundan, zâtî gereklilik de değişmesi imkânsız olduğundan, bu hüküm de değişmesi imkânsızdır. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, ezelen ve ebeden, kendi üzerine, kendi zâtî gerekliliği ile hükmettiği için, bu hüküm, zâtî gereklilikten kaynaklanan bir hüküm olduğundan, zâtî gereklilik de değişmesi imkânsız olduğundan, bu hüküm de değişmesi imkânsızdır. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, ezelen ve ebeden, kendi üzerine, kendi zâtî gerekliliği ile hükmettiği için, bu hüküm, zâtî gereklilikten kaynaklanan bir hüküm olduğundan, zâtî gereklilik de değişmesi imkânsız olduğundan, bu hüküm de değişmesi imkânsızdır. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, ezelen ve ebeden, kendi üzerine, kendi zâtî gerekliliği ile hükmettiği için, bu hüküm, zâtî gereklilikten kaynaklanan bir hüküm olduğundan, zâtî gereklilik de değişmesi imkânsız olduğundan, bu hüküm de değişmesi imkânsızdır. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, ezelen ve ebeden, kendi üzerine, kendi zâtî gerekliliği ile hükmettiği için, bu hüküm, zâtî gereklilikten kaynaklanan bir hüküm olduğundan, zâtî gereklilik de değişmesi imkânsız olduğundan, bu hüküm de değişmesi imkânsızdır. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, ezelen ve ebeden, kendi üzerine, kendi zâtî gerekliliği ile hükmettiği için, bu hüküm, zâtî gereklilikten kaynaklanan bir hüküm olduğundan, zâtî gereklilik de değişmesi imkânsız olduğundan, bu hüküm de değişmesi imkânsızdır. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, ezelen ve ebeden, kendi üzerine, kendi zâtî gerekliliği ile hükmettiği için, bu hüküm, zâtî gereklilikten kaynaklanan bir hüküm olduğundan, zâtî gereklilik de değişmesi imkânsız olduğundan, bu hüküm de değişmesi imkânsızdır. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, ezelen ve ebeden, kendi üzerine, kendi zâtî gerekliliği ile hükmettiği için, bu hüküm, zâtî gereklilikten kaynaklanan bir hüküm olduğundan, zâtî gereklilik de değişmesi imkânsız olduğundan, bu hüküm de değişmesi imkânsızdır. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, ezelen ve ebeden, kendi üzerine, kendi zâtî gerekliliği ile hükmettiği için, bu hüküm, zâtî gereklilikten kaynaklanan bir hüküm olduğundan, zâtî gereklilik de değişmesi imkânsız olduğundan, bu hüküm de değişmesi imkânsızdır. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, ezelen ve ebeden, kendi üzerine, kendi zâtî gerekliliği ile hükmettiği için, bu hüküm, zâtî gereklilikten kaynaklanan bir hüküm olduğundan, zâtî gereklilik de değişmesi imkânsız olduğundan, bu hüküm de değişmesi imkânsızdır. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, ezelen ve ebeden, kendi üzerine, kendi zâtî gerekliliği ile hükmettiği için, bu hüküm, zâtî gereklilikten kaynaklanan bir hüküm olduğundan, zâtî gereklilik de değişmesi imkânsız olduğundan, bu hüküm de değişmesi imkânsızdır. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, ezelen ve ebeden, kendi üzerine, kendi zâtî gerekliliği ile hükmettiği için, bu hüküm, zâtî gereklilikten kaynaklanan bir hüküm olduğundan, zâtî gereklilik de değişmesi imkânsız olduğundan, bu hüküm de değişmesi imkânsızdır. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, ezelen ve ebeden, kendi üzerine, kendi zâtî gerekliliği ile hükmettiği için, bu hüküm, zâtî gereklilikten kaynaklanan bir hüküm olduğundan, zâtî gereklilik de değişmesi imkânsız olduğundan, bu hüküm de değişmesi imkânsızdır. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, ezelen ve ebeden, kendi üzerine, kendi zâtî gerekliliği ile hükmettiği için, bu hüküm, zâtî gereklilikten kaynaklanan bir hüküm olduğundan, zâtî gereklilik de değişmesi imkânsız olduğundan, bu hüküm de değişmesi imkânsızdır. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, ezelen ve ebeden, kendi üzerine, kendi zâtî gerekliliği ile hükmettiği için, bu hüküm, zâtî gereklilikten kaynaklanan bir hüküm olduğundan, zâtî gereklilik de değişmesi imkânsız olduğundan, bu hüküm de değişmesi imkânsızdır. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, ezelen ve ebeden, kendi üzerine, kendi zâtî gerekliliği ile hükmettiği için, bu hüküm, zâtî gereklilikten kaynaklanan bir hüküm olduğundan, zâtî gereklilik de değişmesi imkânsız olduğundan, bu hüküm de değişmesi imkânsızdır. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, ezelen ve ebeden, kendi üzerine, kendi zâtî gerekliliği ile hükmettiği için, bu hüküm, zâtî gereklilikten kaynaklanan bir hüküm olduğundan, zâtî gereklilik de değişmesi imkânsız olduğundan, bu hüküm de değişmesi imkânsızdır. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, ezelen ve ebeden, kendi üzerine, kendi zâtî gerekliliği ile hükmettiği için, bu hüküm, zâtî gereklilikten kaynaklanan bir hüküm olduğundan, zâtî gereklilik de değişmesi imkânsız olduğundan, bu hüküm de değişmesi imkânsızdır. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, ezelen ve ebeden, kendi üzerine, kendi zâtî gerekliliği ile hükmettiği için, bu hüküm, zâtî gereklilikten kaynaklanan bir hüküm olduğundan, zâtî gereklilik de değişmesi imkânsız olduğundan, bu hüküm de değişmesi imkânsızdır. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, ezelen ve ebeden, kendi üzerine, kendi zâtî gerekliliği ile hükmettiği için, bu hüküm, zâtî gereklilikten kaynaklanan bir hüküm olduğundan, zâtî gereklilik de değişmesi imkânsız olduğundan, bu hüküm de değişmesi imkânsızdır. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, ezelen ve ebeden, kendi üzerine, kendi zâtî gerekliliği ile hükmettiği için, bu hüküm, zâtî gereklilikten kaynaklanan bir hüküm olduğundan, zâtî gereklilik de değişmesi imkânsız olduğundan, bu hüküm de değişmesi imkânsızdır. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, ezelen ve ebeden, kendi üzerine, kendi zâtî gerekliliği ile hükmettiği için, bu hüküm, zâtî gereklilikten kaynaklanan bir hüküm olduğundan, zâtî gereklilik de değişmesi imkânsız olduğundan, bu hüküm de değişmesi imkânsızdır. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, ezelen ve ebeden, kendi üzerine, kendi zâtî gerekliliği ile hükmettiği için, bu hüküm, zâtî gereklilikten kaynaklanan bir hüküm olduğundan, zâtî gereklilik de değişmesi imkânsız olduğundan, bu hüküm de değişmesi imkânsızdır. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, ezelen ve ebeden, kendi üzerine, kendi zâtî gerekliliği ile hükmettiği için, bu hüküm, zâtî gereklilikten kaynaklanan bir hüküm olduğundan, zâtî gereklilik de değişmesi imkânsız olduğundan, bu hüküm de değişmesi imkânsızdır. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, ezelen ve ebeden, kendi üzerine, kendi zâtî gerekliliği ile hükmettiği için, bu hüküm, zâtî gereklilikten kaynaklanan bir hüküm olduğundan, zâtî gereklilik de değişmesi imkânsız olduğundan, bu hüküm de değişmesi imkânsızdır. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, ezelen ve ebeden, kendi üzerine, kendi zâtî gerekliliği ile hükmettiği için, bu hüküm, zâtî gereklilikten kaynaklanan bir hüküm olduğundan, zâtî gereklilik de değişmesi imkânsız olduğundan, bu hüküm de değişmesi imkânsızdır. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, ezelen ve ebeden, kendi üzerine, kendi zâtî gerekliliği ile hükmettiği için, bu hüküm, zâtî gereklilikten kaynaklanan bir hüküm olduğundan, zâtî gereklilik de değişmesi imkânsız olduğundan, bu hüküm de değişmesi imkânsızdır. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, ezelen ve ebeden, kendi üzerine, kendi zâtî gerekliliği ile hükmettiği için, bu hüküm, zâtî gereklilikten kaynaklanan bir hüküm olduğundan, zâtî gereklilik de değişmesi imkânsız olduğundan, bu hüküm de değişmesi imkânsızdır. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, ezelen ve ebeden, kendi üzerine, kendi zâtî gerekliliği ile hükmettiği için, bu hüküm, zâtî gereklilikten kaynaklanan bir hüküm olduğundan, zâtî gereklilik de değişmesi imkânsız olduğundan, bu hüküm de değişmesi imkânsızdır. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, ezelen ve ebeden, kendi üzerine, kendi zâtî gerekliliği ile hükmettiği için, bu hüküm, zâtî gereklilikten kaynaklanan bir hüküm olduğundan, zâtî gereklilik de değişmesi imkânsız olduğundan, bu hüküm de değişmesi imkânsızdır. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, ezelen ve ebeden, kendi üzerine, kendi zâtî gerekliliği ile hükmettiği için, bu hüküm, zâtî gereklilikten kaynaklanan bir hüküm olduğundan, zâtî gereklilik de değişmesi imkânsız olduğundan, bu hüküm de değişmesi imkânsızdır. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, ezelen ve ebeden, kendi üzerine, kendi zâtî gerekliliği ile hükmettiği için, bu hüküm, zâtî gereklilikten kaynaklanan bir hüküm olduğundan, zâtî gereklilik de değişmesi imkânsız olduğundan, bu hüküm de değişmesi imkânsızdır. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, ezelen ve ebeden, kendi üzerine, kendi zâtî gerekliliği ile hükmettiği için, bu hüküm, zâtî gereklilikten kaynaklanan bir hüküm olduğundan, zâtî gereklilik de değişmesi imkânsız olduğundan, bu hüküm de değişmesi imkânsızdır. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, ezelen ve ebeden, kendi üzerine, kendi zâtî gerekliliği ile hükmettiği için, bu hüküm, zâtî gereklilikten kaynaklanan bir hüküm olduğundan, zâtî gereklilik de değişmesi imkânsız olduğundan, bu hüküm de değişmesi imkânsızdır. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, ezelen ve ebeden, kendi üzerine, kendi zâtî gerekliliği ile hükmettiği için, bu hüküm, zâtî gereklilikten kaynaklanan bir hüküm olduğundan, zâtî gereklilik de değişmesi imkânsız olduğundan, bu hüküm de değişmesi imkânsızdır. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, ezelen ve ebeden, kendi üzerine, kendi zâtî gerekliliği ile hükmettiği için, bu hüküm, zâtî gereklilikten kaynaklanan bir hüküm olduğundan, zâtî gereklilik de değişmesi imkânsız olduğundan, bu hüküm de değişmesi imkânsızdır. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, ezelen ve ebeden, kendi üzerine, kendi zâtî gerekliliği ile hükmettiği için, bu hüküm, zâtî gereklilikten kaynaklanan bir hüküm olduğundan, zâtî gereklilik de değişmesi imkânsız olduğundan, bu hüküm de değişmesi imkânsızdır. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, ezelen ve ebeden, kendi üzerine, kendi zâtî gerekliliği ile hükmettiği için, bu hüküm, zâtî gereklilikten kaynaklanan bir hüküm olduğundan, zâtî gereklilik de değişmesi imkânsız olduğundan, bu hüküm de değişmesi imkânsızdır. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, ezelen ve ebeden, kendi üzerine, kendi zâtî gerekliliği ile hükmettiği için, bu hüküm, zâtî gereklilikten kaynaklanan bir hüküm olduğundan, zâtî gereklilik de değişmesi imkânsız olduğundan, bu hüküm de değişmesi imkânsızdır. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, ezelen ve ebeden, kendi üzerine, kendi zâtî gerekliliği ile hükmettiği için, bu hüküm, zâtî gereklilikten kaynaklanan bir hüküm olduğundan, zâtî gereklilik de değişmesi imkânsız olduğundan, bu hüküm de değişmesi imkânsızdır. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, ezelen ve ebeden, kendi üzerine, kendi zâtî gerekliliği ile hükmettiği için, bu hüküm, zâtî gereklilikten kaynaklanan bir hüküm olduğundan, zâtî gereklilik de değişmesi imkânsız olduğundan, bu hüküm de değişmesi imkânsızdır. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, ezelen ve ebeden, kendi üzerine, kendi zâtî gerekliliği ile hükmettiği için, bu hüküm, zâtî gereklilikten kaynaklanan bir hüküm olduğundan, zâtî gereklilik de değişmesi imkânsız olduğundan, bu hüküm de değişmesi imkânsızdır. Bu sebeple

Ve yine diğer bir beyitlerinde buyururlar:&#10024;

Ve yine diğer bir beytinde şöyle buyurur:

ْی

است ** درون دیدەء پر نور او خمار لقاستقوسی كش كە شب بخرابات قاب&#10024;

Gözü nurlu olanın içinde, sevgiliye kavuşma sarhoşluğu vardır. Öyle bir kadeh sun ki, geceyi harabat meyhanesinde geçireyim.

ی

ماستاز پیميی نام آن خراباتست ** نشان یطعم یسقین ابیت عند رن&#10024;

"Ma'staz peymâyî" (sarhoşluk ölçme) diye adlandırılan o harabat (meyhane), "Yedirilir, içirilir, Rabbimin katında gecelerim" (hadis-i şerif) işaretidir.

ی

Tercüme

“Gece Kâbe Kavseyn meyhânesinde olan kimsenin pür-nûr olan gözünün içi mahmûr-ı likâdır. O meyhânenin adı ابیت عند رن dir ki, Peygâmberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)&#10024;

Gece Kâbe Kavseyn meyhanesinde olan kimsenin nur dolu gözünün içi, ilahi güzelliğin sarhoşudur. O meyhanenin adı "Rabbimin katında gecelerim"dir ki, Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

ی

ی Efendimiz یطعم و یسقین kelâm-i hakîkat ittisâmı ile nişân vermişlerdir. Zîrâ onlar hadîs-i&#10024;

Efendimiz (a.s.) "O beni yedirir ve içirir" hakikat yüklü sözüyle işaret vermişlerdir. Çünkü onlar hadis-i

ی ی şerîflerinde و یسقین یطعمن ابیت عند رن yaʻnî “Ben Rabb’imin indinde gecelerim, beni yedirir&#10024;

Şerif hadislerinde ve "Ben Rabb'imin katında gecelerim, beni yedirir ve içirir" yani "Ben Rabb'imin indinde gecelerim, beni yedirir ve içirir" buyrulmuştur.

ی ve içirir.” buyururlar.

Ve insânın gıdâ ile yaşaması ve gıdâsız yaşaması bahsini îzâh ve isbât için muhâlifler ile uzun uzadıya mücâdeleye lüzûm görmeyiz; çünkü tarîk-i tasavvuf ve hakîkat, muhâlifler ile mücâdele usûlünü kabûl etmez. Belki ondan men‘ eder. Çünkü onlar keserâtı ayn-ı ahadiyyet hakkında cem‘ edip, gereği gibi kalbleriyle Allah ile meşgûldürler. Binâenaleyh onlar ne gıdâyı ve ne de mütegaddîyi görmezler; belki her bir mazharda Hakk’ı müşâhede ederler.&#10024;

Ve insanın gıda ile yaşaması ve gıdasız yaşaması bahsini açıklamak ve ispat etmek için muhalifler ile uzun uzadıya mücadeleye lüzum görmeyiz; aksine tasavvuf ve hakikat yolu, muhalifler ile mücadele usulünü kabul etmez. Aksine ondan men eder. Çünkü onlar kesretleri (çoklukları) ayn-ı ahadiyyet (birliğin özü) hakkında bir araya getirip, gereği gibi kalpleriyle Allah ile meşguldürler. Bu sebeple onlar ne gıdayı ve ne de gıdalananı görmezler; aksine her bir mazharda (tecelli yerinde) Hakk’ı müşahede ederler.

Maʻlûmun olsun ki ilkbahâr faslı hem sıcak ve hem rutûbetlidir. Ve sıcaklık ile râtıblık, hayâtın tabîatıdır. Ve insânın nefs-i hayvâniyyesi muhakkak ilkbahârda hareket etmek ve gezmek ve mesîrelere teferrüce gitmek ve tenezzüh eylemek için kuvvet ve neşât bulur. Ve bu hâli herkes ilkbahârda kendi vücûdunda hisseder. Zîrâ bu hâller bilcümle hayvânât ve nebâtât hakkında hareket-i tabîiyye zamânıdır. İşte nefs-i hayvâniyye hareket-i tabîiyye zamânı olan bahâr sebebiyle ihtizâz eyler. Mürîdin nefs-i hayvâniyyesi bu zamânda eğer tab‘-ı bahâra benzerse hatâ eder. Çünkü mürîd hayvâniyyet ve tabîiyyet mertebesinden insâniyyet ve hakîkat mertebesine urûca niyyet etmiştir. Eğer bahâra benzerse, fiili niyyetine muhâlif olur. Ve süfliyyette kalıp teâlî edemez.&#10024;

Bilinmeli ki ilkbahar mevsimi hem sıcak hem de nemlidir. Sıcaklık ve nemlilik ise hayatın doğasıdır. İnsanın hayvani nefsi, ilkbaharda hareket etmek, gezmek, mesire yerlerine eğlenmeye gitmek ve tenezzüh etmek için kuvvet ve neşe bulur. Herkes bu hâli ilkbaharda kendi vücudunda hisseder. Çünkü bu hâller, bütün hayvanlar ve bitkiler hakkında tabiî hareket zamanıdır. İşte hayvani nefs, tabiî hareket zamanı olan bahar sebebiyle titrer. Hakk Yolcusu'nun hayvani nefsi bu zamanda eğer baharın tabiatına benzerse hata eder. Çünkü Hakk Yolcusu, hayvaniyet ve tabiîlik mertebesinden insaniyet ve hakikat mertebesine yükselmeye niyet etmiştir. Eğer bahara benzerse, fiili niyetine aykırı olur ve süflîlikte kalıp yükselemez.

Ey seyyid-i kerîm olan rûh, mûcidin olan Allah Teâlâ’dan hazer et ve sebeb-i îcâdını ibtâle saʻy etme! Zamân, tabîatı ile sana sıfât-ı nebâtiyye ve hayvâniyyeden bir şey verdiği ve sen ehl-i memleketinden yaʻnî kuvâ ve aʻzâ ve cevârihinden baʻzılarının tab‘ını, tab‘-ı bahâra benzer gördüğün vakit, sen nefs-i hayvâniyyeni ve kuvânı ve aʻzâ ve cevârihini bu tabîatlarına bırakma! Vezîrin olan akla emr et! Kendisine hâdim olan kuvve-i müfekkireye, kuvve-i hâfızada menkûş ve mahfûz olan umûr-ı şerʻiyyeyi almasını emr etsin. Meselâ kuvve-i hâfızada&#10024;

Ey yüce ruh, seni yaratan Yüce Allah'tan sakın ve yaratılış sebebini ortadan kaldırmaya çalışma! Zaman, tabiatı gereği sana bitkisel ve hayvansal sıfatlardan bir şey verdiği ve sen memleketinin halkından, yani kuvvetlerinden, organlarından ve uzuvlarından bazılarının tabiatını bahar tabiatına benzer gördüğün zaman, sen hayvansal nefsini, kuvvetlerini, organlarını ve uzuvlarını bu tabiatlarına bırakma! Vezirin olan akla emret! Kendisine hizmet eden düşünme kuvvetine, hafıza kuvvetinde nakşedilmiş ve korunmuş olan şer'î işleri almasını emretsin. Örneğin hafıza kuvvetinde

َ ی tab‘-ı bahârın hilkatindeki sırr ve hikmeti beyânen Hakk Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de, ذَلِك إِن َّ ف&#10024;

Yüce Allah, baharın yaratılışındaki sırrı ve hikmeti açıklamak üzere Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurur: "İşte bu..."

ِي ا ْل َبصَارً ْلِّ ویل لعِيی َة(Nûr, 24:44) yaʻnî “Bunda ebsâr sâhibleri için alâmetler vardır.” buyurduğu ve ِ ِي&#10024;

"Bunda basiret sahipleri için ibretler vardır." (Nûr, 24:44) buyurduğu ve

ََی kezâ, بَهِيج َّت وَرَبَت وَأنبَتَت مِن كُل ِّ زَوجفَإِذَا أنزَلْنَا عَليهَا الْمَاء اهي (Hacc, 22:5) yaʻnî “Biz arza suyu inzâl ettiğimiz vakit o arz mühtezz olur ve şişer. Ve nebât ve hayvândan her bir zevc-i behîci inbât eder.” buyurduğu ve kezâ, حَن َََّ إِذَا أخَذَت ِ ا ْلَرض زخرفَهَا وَازَّيَّنَت (Yûnus, 10:24) yaʻnî “Tâ ki yeryüzünde envâʻ-i nebâtât biter ve zemîn müzeyyen olur.” buyurduğu ve daha buna mümâsil nice âyât-ı Kur’âniyye mahfûzdur.&#10024;

Aynı şekilde, "Biz yeryüzüne suyu indirdiğimiz zaman, o yer hareketlenir ve kabarır. Ve bitkiden ve hayvandan her güzel çifti bitirir." (Hacc, 22:5) buyurduğu ve aynı şekilde, "Nihayet yeryüzü süsünü takınıp bezendiği zaman" (Yûnus, 10:24) buyurduğu ve daha buna benzer nice Kur'an ayetleri korunmuştur.

Aklın emriyle hâdim olan fikir bunları kuvve-i hâfızadan alıp fasl-ı bahârdaki tecellî-i umûmî-i ilâhîyi teemmül eyler. Ve böyle bir tecellî-i amm ile meyyit mesâbesinde olan arzı&#10024;

Akılın emriyle hizmet eden fikir, bunları hafıza kuvvetinden alıp bahar mevsimindeki genel ilâhî tecellîyi (Allah'ın varlığının ve sıfatlarının görünür olması) düşünür. Ve böyle genel bir tecellî ile ölü hükmünde olan yeryüzünü

َ َّلله Hakk’ın nasıl ihyâ buyurduğunu nazar-ı ibret ile müşâhede eder. Ve ِ كيف فَانظُر إِیل آثَار ِ رَحمَت ِ ا&#10024;

Hakk'ın nasıl dirilttiğini ibret nazarıyla gözlemler.

َ َ دِير ء ٍ قالْمَون ََ وَهو َ عَیل كُل ِّ یس لمحن ا ْل َرض َ بَعد َ مَوتِهَا إِن َّ ذَلِك يحن (Rûm, 30:50) yaʻnî “Rahmet-i&#10024;

“Allah’ın rahmetinin eserlerine bak ki, yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor. Şüphesiz O, ölüleri elbette diriltecektir ve O’nun her şeye gücü yeter.” (Rûm, 30:50) yani “Allah’ın rahmetinin eserlerine bak ki, yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor. Şüphesiz O, ölüleri elbette diriltecektir ve O’nun her şeye gücü yeter.”

ََي ِْي ِْي ilâhiyyenin eserlerine nazar et ki mevtinden sonra arzı nasıl ihyâ eder. İşte bunun gibi elbette ölüleri de diriltir. Ve o her şeye kâdirdir.” âyet-i kerîmesinin müfâd-ı münîfinden yevm-i kıyâmette arzın tebeddülünden sonra ölmüş olan insânların bir tecellî-i amm ile nasıl ihyâ buyrulacağına intikâl eder. İşte Hakk Teâlâ bu tefekkürâtı nefs-i nâtıka-i insâniyyenin fasl-ı bahârdaki hayâtı kıldı. Binâenaleyh hareket-i tabîiyye zamânı olan ilkbahârda nefs-i nâtıkanın hareketi bu fasl-ı bahârda, bu zamâna muvâfık olan gıdâ-yı maʻnevînin talebinde olur. Ve netîcede nefis birtakım meşakkatli ve ağır mücâhedeler ihtiyârına hâcet kalmaksızın müteeddeb olup esrâr-ı muâmelâttan birçok şeyler öğrenir. Meselâ nefis, şedîd mücâhedât ve tazyîkât-ı riyâzât olmaksızın, suver-i ekvâna nazar-ı ibretle bakmayı ve masnû‘ât-ı ilâhiyye üzerinde tefekkürü ve masnû‘âta baktığı vakit, onların sâniʻi olan Hakk Teâlâ hazretlerinin sıfât ve esmâsına intikâli i‘tiyâd eder.&#10024;

“Allah'ın eserlerine bak ki, ölümünden sonra yeryüzünü nasıl diriltir. İşte bunun gibi elbette ölüleri de diriltir. Ve O her şeye kâdirdir.” ayet-i kerimesinin aydınlatıcı anlamından, kıyamet gününde yeryüzünün başka bir hale geçmesinden sonra ölmüş olan insanların genel bir tecelli (ilahi bir görünüm) ile nasıl diriltileceğine geçilir. İşte Yüce Allah bu tefekkürleri (derin düşünceleri) insan nefsinin (konuşan nefsin) bahar mevsimindeki hayatı kıldı. Bu sebeple, tabiî hareket zamanı olan ilkbaharda, konuşan nefsin hareketi bu bahar mevsiminde, bu zamana uygun olan manevî gıdanın talebinde olur. Ve neticede nefis, birtakım meşakkatli ve ağır mücâhedeler (nefisle mücadeleler) seçmesine gerek kalmaksızın edeplenir ve muamelatın (ilahi işleyişin) sırlarından birçok şeyler öğrenir. Örneğin nefis, şiddetli mücâhedeler ve riyâzâtın (nefsî perhizlerin) baskıları olmaksızın, varlıkların şekillerine ibret nazarıyla bakmayı ve ilahi sanat eserleri üzerinde tefekkürü ve sanat eserlerine baktığı zaman, onların yaratıcısı olan Yüce Allah hazretlerinin sıfat ve isimlerine geçişi alışkanlık edinir.

Nitekim Hz. Mısrî Niyâzî buyurur:

Âdem’e eşyâda esmâ görünür,

Cümle esmâdan müsemmâ görünür,

Bu Niyâzî’den de Mevlâ görünür,

Âdem isen sümme vechullahı bul,

Kande baksan ol güzel Allah’ı bul!

Ve nefs-i nâtıka, bu hâli i‘tiyâd edince, kendisine makâmât-ı aliyye bahş eden sünen-i seniyye-i risâlet-penâhîye ve şerʻiyyâta şürû‘ edip, onların ahkâmına ittibâ‘dan inhirâf etmemeye gayret eyler. Bu nazar ile tahakkuk edince, artık fasl-ı bahârda nefs-i hayvâniyyelerinin hareketiyle seyrân-gâhlara koşan ehl-i hevâ insânlar gibi, teferrüce ve enhârı câriyye temâşâsına ve çemenzâra ve mevâzı‘-ı nevâdîre ve dağlardaki çiçekleri temâşâya ve ormanlara gidip gezmek ârzûsundan munkatıʻ olur. Ve mesîrelere çıkmakta müsâmaha eder ve ihvâna muvâfakat veyâ diğer bir zarûret sebebiyle çıksa bile, o çiçekler âleminden ve arâzî-i münbetedeki ve sahrâlardaki ve nehirlerin sâhillerindeki masnû‘âttan müşâhede ettiği şeylerin kesreti üzerinde dâimâ iʻtibâr ve fikir ve istibsâr meyvelerini toplar. Ve Hakk Teâlâ’nın bahârdaki tecelliyât-ı cemâliyyesini görüp cennet hakkında ve Allah Teâlâ’nın evliyâsı için cennette hâzırladığı şeyler hakkında tefekkür eder. Zîrâ bahâr zamânı, cennet zamânıdır. Ve cennet dâr-ı hayevândır.&#10024;

Ve konuşan nefis, bu hâli alışkanlık edindiğinde, kendisine yüce makamlar bağışlayan peygamberliğin yüce sünnetlerine ve şeriat hükümlerine başlar, onların hükümlerine uymaktan sapmamaya gayret eder. Bu bakış açısıyla gerçekleşince, artık bahar mevsiminde hayvanî nefislerinin hareketiyle gezinti yerlerine koşan heves ehli insanlar gibi, eğlenmeye ve akan nehirleri seyretmeye ve çimenliklere ve nadir yerlere ve dağlardaki çiçekleri seyretmeye ve ormanlara gidip gezme arzusundan kesilir. Ve mesire yerlerine çıkmakta müsamaha eder ve kardeşlere uyma veya diğer bir zaruret sebebiyle çıksa bile, o çiçekler âleminden ve verimli arazilerdeki ve sahralardaki ve nehirlerin sahillerindeki sanat eserlerinden müşâhede ettiği şeylerin çokluğu üzerinde daima ibret ve fikir ve basiret meyvelerini toplar. Ve Yüce Allah'ın bahardaki cemâlî tecellilerini görüp cennet hakkında ve Yüce Allah'ın evliyası için cennette hazırladığı şeyler hakkında tefekkür eder. Çünkü bahar zamanı, cennet zamanıdır. Ve cennet, hayat yurdudur.

Nitekim Hakk Teâlâ buyurur: َِّلَّ لهو وَلعِب وَإِن َّ الدَّار َ ا َل خِرَة َ له ِي َ الْحَيَوَان لو وَمَا هَذِە ِ الْحَيَاة الدنيَا إ َ كانوا يَعلمون (Ankebût, 29:64) Yaʻnî “Bu hayât-ı dünyâ, ancak lehv ve la‘bdir ve dâr-ı âhiret için muhakkak hayât vardır. Eğer bilseler!” Yaʻnî bu hayât-ı dünyâ bir meşgale-i fânîdir. Ve çocukların oyunu gibi bıkılır ve nihâyet bulur bir şeydir. Suver-i kevniyyeden herhangi birisine gönül bağlansa mürûr-i zamân ile bozulur. Ve bozulmasıyla gönlün alakası zâil olur. Ve hayâtı dünyânın yeknesaklığı hasebiyle usanılır.&#10024;

Nitekim Yüce Allah buyurur: َِّلَّ لهو وَلعِب وَإِن َّ الدَّار َ ا َل خِرَة َ له ِي َ الْحَيَوَان لو وَمَا هَذِە ِ الْحَيَاة الدنيَا إ َ كانوا يَعلمون (Ankebût, 29:64) Yani “Bu dünya hayatı, ancak bir eğlence ve oyundur ve ahiret yurdu için muhakkak hayat vardır. Keşke bilselerdi!” Yani bu dünya hayatı, geçici bir meşgaledir. Ve çocukların oyunu gibi bıkılan ve nihayet bulan bir şeydir. Oluş âlemindeki suretlerden herhangi birine gönül bağlansa, zamanla bozulur. Ve bozulmasıyla gönlün ilgisi ortadan kalkar. Ve dünya hayatının tekdüzeliği sebebiyle usanılır.

Velâkin dâr-ı âhiret böyle olmayıp onun sûretleri dünyâdaki gibi anâsır-ı muhtelifeden terekküb etmeyip âlem-i âhiretin cevher-i basîtına muvâfık bir mâdde-i rûhâniyyeden mahlûk olduğu için fenâ-pezîr olmaz. Ve tecelliyâtın tevâlîsi sebebiyle bir görülen bir daha görülmediğinden bıkmak ve usanmak da târî olmaz. Binâenaleyh cennet, hayât-ı ebediyye mahalli olup, mevt ve fenâ yoktur. Onun tab‘ı, hârr-ı râtıb olan tab‘-ı hayâttır. İşte fasl-ı bahârda gördüğü şeyin kâffesinde böyle tefekkür ettiği vakit, bu tefekkür, mütefekkirin nefsini aʻmâl-i sâliha icrâsına teşvîk eder. Ve aʻmâl-i sâlihanın şedâidi ve nefsin huzûzâttan mahrûmiyeti,&#10024;

Fakat ahiret yurdu böyle olmayıp, onun şekilleri dünyadaki gibi çeşitli unsurlardan oluşmadığı ve ahiret âleminin basit cevherine uygun ruhani bir maddeden yaratıldığı için yok olmaz. Ve tecellilerin (ilahi görünüşlerin) ardı ardına gelmesi sebebiyle bir görülen bir daha görülmediğinden bıkmak ve usanmak da söz konusu olmaz. Bu sebeple cennet, ebedi hayat mahalli olup, ölüm ve yok olma yoktur. Onun tabiatı, sıcak ve nemli olan hayat tabiatıdır. İşte bahar mevsiminde gördüğü her şeyde böyle düşündüğü zaman, bu düşünce, düşünenin nefsini salih ameller işlemeye teşvik eder. Ve salih amellerin zorlukları ile nefsin hazlardan mahrumiyeti,

ِسَ ْی ْی Allah Teâlâ hazretlerinin, سمعت وال خطر عیل قلب ب رأت وال اذن ما ال عیالصالحی اعددت لعبادی yaʻnî “Ben sâlih kullarım için göz görmedik ve kulak işitmedik ve kalb-i beşere hutûr etmedik şeyler hâzırladım.” kavl-i şerîfi mûcibince naîm-i dâimden umduğu şeyin azametinden nâşî, o mütefekkir üzerine kolay gelir. İşte bu fasl-ı bahâr, zamân-ı şebâb ve ikbâldir. Ve onun âhiri olan sonbahârın hâli evveli gibi yaʻnî ilkbahâr gibi değildir. Zîrâ ilkbahâr zuhûr ve sonbahâr ihtîfâ zamânıdır. Ve zuhûr, ihtîfa gibi değildir. Ve vücûd-i insânîde bahârın mukâbili şebâb ve harîfin mukâbili şeyhûhattır. Ve hiç şübhe yoktur ki gençlik ihtiyârlığa benzemez. Gençlikteki kuvvet ve kudret ihtiyârlıkta ihtifâ eder.&#10024;

Yüce Allah'ın, "Ben sâlih kullarım için gözün görmediği, kulağın işitmediği ve insan kalbine gelmeyen şeyler hazırladım." kutsal sözü gereğince, o mütefekkir üzerine, sürekli nimetlerden umduğu şeyin azametinden dolayı kolay gelir. İşte bu bahar mevsimi, gençlik ve yükseliş zamanıdır. Ve onun sonu olan sonbaharın hâli, evveli gibi yani ilkbahar gibi değildir. Çünkü ilkbahar ortaya çıkış, sonbahar ise gizleniş zamanıdır. Ve ortaya çıkış, gizleniş gibi değildir. Ve insan varlığında baharın karşılığı gençlik, sonbaharın karşılığı ise yaşlılıktır. Ve hiç şüphe yoktur ki gençlik yaşlılığa benzemez. Gençlikteki kuvvet ve kudret yaşlılıkta gizlenir.

“Ve yaz zamânına gelince, o hârr-ı yâbisdir. Nârın tab‘ıdır. Ey seyyid, bu fasılda ihtiyârlık hâli ve kiber-i sinnden nâşî muktedir olamayacağı aʻmâlden za‘f hakkında fikir ve Hakk Teâlâ’nın وَإِذَا الْجَحِيم سعِّرَت (Tekvîr, 81:12) âyetindeki kavline nazar ve cehennem ve şiddeti ve saʻîri hakkında fikir ve harâret-i kıyâmeti ve onun atşını ve nâsın havuzdan tardını ve terlere gark olmayı tefekkür, senin üzerine gâlib olmak lâyık olur. Bunun emsâlî bu fasılda nefsinin gıdâsı olmak iktizâ eder. Zîrâ âlem-i seâdîye iltihâk için ona mülâyim olur. Ve bu bir hâlet-i ceyyidedir.”&#10024;

Yaz zamanına gelince, o kuru ve sıcaktır. Ateşin tabiatıdır. Ey efendi, bu mevsimde ihtiyarlık hali ve yaşlılıktan kaynaklanan, yapamayacağı işlerden dolayı duyduğu zayıflık hakkında düşünmek ve Yüce Allah'ın “Cehennem kızıştırıldığı zaman” (Tekvir, 81:12) ayetindeki sözüne bakmak ve cehennemin şiddeti ve alevleri hakkında düşünmek ve kıyametin sıcaklığını, onun susuzluğunu ve insanların havuzdan kovulmasını ve terlere boğulmayı tefekkür etmek, senin üzerine galip gelmesi uygun olur. Bunun benzerleri bu mevsimde nefsinin gıdası olması gerekir. Çünkü saadet âlemine katılmak için ona uygun olur. Ve bu iyi bir haldir.

Yaʻnî ilkbahârdan sonra yaz mevsimi hulûl eder. Ve bu mevsim sıcak ve kuraktır. Ve sıcaklık ile kuraklık âteşin tabîatıdır. Ey seyyid olan rûh, bu yaz mevsiminde ahvâl-i âfâkı bırakıp merkebin ve matıyyen olan kâlıb-ı cismânîye ârız olacak olan ihtiyârlık hâlini düşün ve sinnin terakkîsi sebebiyle bu kâlıb-ı cismânîye târî olan za‘fın, hayât-ı uhreviyyede fâidesi olacak olan aʻmâl-i sâlihayı îfâya mâniʻ olacağını tefekkür et! Ve Hakk Teâlâ’nın sûre-i Tekvîr’deki, وَإِذَا الْجَحِيم سعِّرَت (Tekvîr, 81:12) yaʻnî “Cehennem kızdırıldığı vakit.” âyetindeki kavl-i şerîfine nazar edip cehennemi ve onun şiddetini ve kızgınlığını düşün ve kıyâmet gününde arzın tebeddülü ve şemsin takarrübü sebebiyle tekevvün eden şiddet-i harâreti ve o harâret sebebiyle ecsâma ârız olan susamak keyfiyyetini ve o esnâda teskîn-i atş, ancak bir havuza inhisâr edip ve sû’-i amelleri hasebiyle birtakım nâsın o havuzdan melâike tarafından tardını ve bu harâret yüzünden nâsın tepeden tırnağa kadar terlere gark olmasını tefekkür et! Zîrâ yaz mevsimi, bu hâlin yüz binde birini zevkan nefsinde müşâhede için vazʻ edilmiş olan bir mevsimdir. Binâenaleyh bu mevsimde bu gibi tefekkürât senin üzerine galebe etsin. Ve bunlar bu fasılda nefsinin gıdâsı olsun. Zîrâ bu gibi tefekkürât seni tedhîş edip nefsini aʻmâl-i sâlihaya sevk eder. Ve bu ameller nefsinin dâr-ı âhirette âlem-i saâdete iltihâkı için ona mülâyim ve muvâfık olur. Eğer bu mevsimde bu tefekkürâta dalar isen, güzel ve sâf ve pâk olan bir hâl içinde olursun.&#10024;

Yani ilkbahardan sonra yaz mevsimi gelir. Ve bu mevsim sıcak ve kuraktır. Ve sıcaklık ile kuraklık ateşin tabiatıdır. Ey seyyid olan ruh, bu yaz mevsiminde dış âlemin hallerini bırakıp merkebin ve binek hayvanın olan bedensel kalıbına arız olacak olan ihtiyarlık halini düşün ve yaşın ilerlemesi sebebiyle bu bedensel kalıba gelen zayıflığın, ahiret hayatında faydası olacak olan salih amelleri yapmaya engel olacağını tefekkür et! Ve Yüce Allah'ın Tekvir Suresi'ndeki, وَإِذَا الْجَحِيم سعِّرَت yani "Cehennem kızdırıldığı vakit." ayetindeki şerefli sözüne bakıp cehennemi ve onun şiddetini ve kızgınlığını düşün ve kıyamet gününde arzın başka bir hale geçmesi ve güneşin yaklaşması sebebiyle oluşan şiddetli harareti ve o hararet sebebiyle bedenlere gelen susuzluk niteliğini ve o esnada susuzluğu gidermenin ancak bir havuza sınırlı olduğunu ve kötü amelleri sebebiyle birtakım insanların o havuzdan melekler tarafından kovulmasını ve bu hararet yüzünden insanların tepeden tırnağa kadar terlere boğulmasını tefekkür et! Çünkü yaz mevsimi, bu halin yüz binde birini tadarak nefsinde görmen için konulmuş olan bir mevsimdir. Bu sebeple bu mevsimde bu gibi tefekkürler senin üzerine üstün gelsin. Ve bunlar bu bölümde nefsinin gıdası olsun. Çünkü bu gibi tefekkürler seni korkutup nefsini salih amellere sevk eder. Ve bu ameller nefsinin ahiret yurdunda saadet âlemine katılması için ona uygun ve elverişli olur. Eğer bu mevsimde bu tefekkürlere dalarsan, güzel ve saf ve pak olan bir hal içinde olursun.

İmdi ey kâri’-i muhterem, bu nasâyıh, kıyâmete ve onun ahvâl ve ehvâline îmân edenleredir. Buna îmân etmeyenler kâbil-i hitâb değildir. Zîrâ bu münkirler hem kendi nefislerinden ve hem de âfâkın ahvâlinden gâfil ve bî-haberdirler. Onlar kendi vücûdlarının pederlerinin vücûdunda mütekevvin bir huveyn olup, nutfe ile rahm-ı mâdere sabb olunduğunu ve rahm-ı mâderde ânen-fe-ânen tekemmül edip cenîn hâline geldiklerini ve baʻdehu tammü’laʻzâ bir hâlde vücûd-i mâderden hurûc edip hayât-ı dünyeviyyeye karıştıklarını ve baʻdehu ânen-fe-ânen tekemmül ederek bilmediklerini öğrendiklerini ve ondan sonra kemâle gelip kimi şâir, kimi edîb, kimi mühendis ve kimi miʻmâr olduğunu ve bunların cümlesi birtakım istihâlâttan ibâret olup bundan sonra yine o istihâlâtın devâm edip gideceğini tefekkür edemeyen mahdûdü’l-fikr kimselerdir. Onların efkâr-ı mahdûdelerine bu istihâlâtın baʻde’lmevt dahi devâm edeceğini ve manzûme-i şemsiyyemizin dahi hâlen istihâlede olduğunu ilkâ edebilmek kâbil değildir. Çünkü onlar ulûm-i dünyeviyyede ne kadar zekâvet-i zâhiriyye ibrâz etseler bile yine ahmaktırlar. Çünkü temyîz-i sahîh sâhibi değildirler. Bildikleri şeylerden netâyic-i sahîha istihrâc edemezler.&#10024;

Şimdi ey saygıdeğer okuyucu, bu öğütler, kıyamete ve onun hallerine ve dehşetlerine iman edenler içindir. Buna iman etmeyenler hitaba layık değildir. Çünkü bu inkârcılar hem kendi nefislerinden hem de dış âlemin hallerinden gafil ve habersizdirler. Onlar, kendi varlıklarının, babalarının varlığında oluşmuş bir "küçük o" olup, nutfe ile anne rahmine döküldüğünü ve anne rahminde an be an tekâmül edip cenin haline geldiklerini ve ondan sonra tam uzuvlu bir halde anne varlığından çıkıp dünya hayatına karıştıklarını ve ondan sonra an be an tekâmül ederek bilmediklerini öğrendiklerini ve ondan sonra olgunluğa erişip kimi şair, kimi edip, kimi mühendis ve kimi mimar olduğunu ve bunların hepsinin bir takım başkalaşımlardan ibaret olup bundan sonra yine o başkalaşımların devam edip gideceğini tefekkür edemeyen sınırlı düşünceli kimselerdir. Onların sınırlı fikirlerine, bu başkalaşımların ölümden sonra dahi devam edeceğini ve güneş sistemimizin dahi hâlen başkalaşım içinde olduğunu telkin edebilmek mümkün değildir. Çünkü onlar dünya ilimlerinde ne kadar zahiri zekâ gösterirlerse göstersinler yine ahmaktırlar. Çünkü doğru muhakeme sahibi değildirler. Bildikleri şeylerden doğru sonuçlar çıkaramazlar.

Mesnevî

ْی ْی

نبود احمقستر ذیك مطلقست ** چونكە این تمیيگس كاینچنی&#10024;

Ma'lûm olsun ki, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, a'yân-ı sâbite denilen sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) ile, şuûnât-ı zâtiyye denilen zâta ait haller, oluşlar ile ve niseb denilen nispetler, bağıntılar ile mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül yani değişmesi ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan bir mertebede münezzeh yani uzak, beri, arınmış (eksik ve değişimden uzak) olduğu gibi, umûr denilen işler, hususlar, oluşlar ve ahvâl denilen haller, durumlar ile de ezelen ve ebeden münezzehtir. Binâenaleyh, hâriç denilen dış, dışarısı âlemde zâhir denilen görünen, açıkça beliren olan her bir sûret denilen şekil, biçim, sırr-ı kader denilen kader sırrı, kaderin gizli hakikati gereğince, ayn-ı sâbite denilen tekil sabit hakikatinde mukayyed denilen kayıtlı, sınırlanmış, belirli bir kayda bağlı olan isti'dâd-ı zâtî denilen zâtî istidat, doğuştan/özden gelen yatkınlık ile zuhûr denilen görünme, ortaya çıkma bulur. İmdi, bu zuhûr denilen görünme, ortaya çıkma, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyetine taalluk denilen ilgi, bağlantı, ait olma etmez. Belki, o zuhûr denilen görünme, ortaya çıkma, o ayn-ı sâbite denilen tekil sabit hakikatinin isti'dâd-ı zâtisi denilen kendisinin zâtî yatkınlığına taalluk denilen ilgi, bağlantı, ait olma eder. Zirâ, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, cemî'-i merâtib denilen bütün mertebelerde, cemî' denilen bütün, hepsi ahvâl denilen haller, durumlar ve ezmine-i muhtelife denilen çeşitli zamanlar, farklı zaman dilimlerinde, mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül yani değişmesi ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan bir mertebede münezzeh yani uzak, beri, arınmış (eksik ve değişimden uzak)dir.

Tercüme

“Böyle bir kimse her ne kadar zekiyy-i mutlak olsa bile mâdemki bu temyîz yoktur, ahmaktır.”&#10024;

Böyle bir kimse, her ne kadar mutlak zeki olsa bile, mademki bu ayrım yeteneği yoktur, ahmaktır.

“Ve zamân-ı harîfe gelince, o üçüncü fasıldır. O bârid-i yâbisdir. Bu da tab‘-ı mevttir. Bu fasıldaki gıdân da mevt ve onun sekerâtı ve gamerâtı ve tevhîd ile mi yoksa şirk ile mi hatm olunacağın ve hasmın cânibinden sana ne şey ilkâ olunacağı ve tayyib mi yoksa habîs mi olarak meleğin rûhunu nez‘ edeceği ve ona bâb-ı semâ feth olunup olunmayacağı ve mevti indinde İlliyyîn’de mi yoksa Siccîn’de mi olacağı hakkındaki tefekkür senin üzerine gâlib olmak iktizâ eder. Ve zîrâ bu, âhiret vilâdetinden mevtın-ı evveldir. Ve muhakkak dünyâ el-yevm sana hâmildir. Ve bu cisim, mevlûd için meşîme&#10024;

Sonbahar zamanına gelince, o üçüncü fasıldır. O soğuk ve kurudur. Bu da ölüm tabiatıdır. Bu fasıldaki gıdanın da ölüm ve onun sekeratları (ölüm anındaki zorluklar) ve sıkıntıları ve tevhîd (Allah'ın birliği inancı) ile mi yoksa şirk (Allah'a ortak koşma) ile mi sona ereceği ve düşmanın tarafından sana neyin ilka olunacağı (fısıldanacağı) ve meleğin ruhunu temiz mi yoksa pis mi olarak alacağı ve ona gök kapısının açılıp açılmayacağı ve ölüm anında İlliyyîn'de (iyilerin makamı) mi yoksa Siccîn'de (kötülerin makamı) mi olacağı hakkındaki tefekkür (derin düşünce) senin üzerine hâkim olması gerekir. Çünkü bu, ahiret doğumundan önceki ilk ölüm yeridir. Ve muhakkak dünya bugün sana hamiledir. Ve bu cisim, doğacak olan için bir meşîme (döl yatağı) gibidir.

َّلله gibidir. Ve mevt ile vilâdet vâkiʻ olur. Ve işte bunun için Hakk Teâlâ أخرَجَكُم مِّن بطونِ وَا أُمَّهَاتِكُم ال َ تَعلمون َ شَيئًا (Nahl, 16:78) buyurur. Ve sen ulûm-i âhiretten sana feth olunacak şeye izâfet ile el-yevm böylesin. Ve sen onu ve Allah Teâlâ’nın kulları için vaʻd ve vaʻîdden i‘dâd eylediği şeyi muâyene edersin. İşte zamân-ı harîfde bunun mislî olan fikir sana gâlib olsun.”&#10024;

Allah gibidir. Ve ölüm ile doğum meydana gelir. Ve işte bunun için Yüce Allah "Sizi annelerinizin karınlarından hiçbir şey bilmez bir hâlde çıkardı." (Nahl, 16:78) buyurur. Ve sen, ahiret ilimlerinden sana açılacak şeye nispetle bugün böylesin. Ve sen onu ve Yüce Allah'ın kulları için vaat ve tehditten hazırladığı şeyi gözlerinle görürsün. İşte sonbahar zamanında bunun benzeri olan düşünce sana hâkim olsun.

Yaʻnî sonbahâr faslına gelince, bu zamân üçüncü fasıldır. Ve bu faslın tabîatı bârid ve yâbisdir ki mevtın tabîatı dahi böyledir. Zîrâ mevt, vücûd-i hayvânîdeki harâret-i garîziyyenin müntafî olmasıyla vâkiʻ olur. Ve damarlardaki kanlar donup cesede kuruluk ârız olur.&#10024;

Yani sonbahar mevsimine gelince, bu zaman üçüncü mevsimdir. Ve bu mevsimin tabiatı soğuk ve kurudur ki ölümün tabiatı da böyledir. Çünkü ölüm, hayvanî vücuttaki doğal sıcaklığın sönmesiyle meydana gelir. Ve damarlardaki kanlar donup cesede kuruluk arız olur.

İmdi ey rûh, bu fasıldaki gıdân âtîde beyân olunan tefekkürât olmak münâsib olur:&#10024;

Şimdi ey ruh, bu bölümdeki gıdan, aşağıda açıklanan tefekkürler olması uygun olur:

1- Ölüm hâlinin îrâs ettiği şiddet-i elem hasebiyle ârız olacak olan bî-hûşluk.&#10024;

1- Ölüm hâlinin sebep olduğu şiddetli acı yüzünden ortaya çıkacak olan baygınlık.

2- Ve ölümün gamerâtı yaʻnî vücûdda husûle getirdiği sıkıntı.&#10024;

2- Ve ölümün sıkıntıları, yani varlıkta meydana getirdiği zorluk.

3- Ve bu sekerât ve gamerât içinde tevhîd ile mi yoksa şirk ile mi hatm olunacaksın?&#10024;

3- Ve bu ölüm sarhoşlukları ve sıkıntıları içinde, bir olan Allah'a inanarak mı yoksa O'na ortak koşarak mı öleceksin?

Ya‘nî âlâm-ı mevt içinde fikrin Hakk ile mi yoksa gayr ile mi meşgûl olacaktır. Zîrâ&#10024;

Yani ölüm acıları içinde fikrin Allah ile mi yoksa Allah'tan başkasıyla mı meşgul olacaktır. Çünkü

bu ızdırâbât içinde vücûda ârız olan âlâm ile meşgûliyetten vazgeçip, Hakk’ı ve&#10024;

Bu ızdıraplar içinde varlığa arız olan acılarla meşguliyetten vazgeçip, Hakk'ı ve

huzûr-i Hakk’ı tefekkür, eğer inâyet-i Hakk olmazsa gâyet müşkildir.&#10024;

Hakk'ın huzurunu düşünmek, eğer Hakk'ın yardımı olmazsa çok zordur.

4- Ve bu hâl-i ihtizâr içinde hasmın olan İblîs tarafından seni fikr-i Hakk’tan çevirmek&#10024;

4- Ve bu can çekişme hâli içinde düşmanın olan İblis tarafından seni Hak düşüncesinden çevirmek

için ne gibi şeyler ilkâ olunacaktır? Zîrâ vücûdât-ı mevhûmeye âlâkası olan insânın,&#10024;

için ne gibi şeyler ilham edilecektir? Çünkü vehmedilmiş varlıklarla ilişkisi olan insanın,

mahza bu âlâkası sebebiyle İblîs’in ilkâ edeceği efkâr-ı fâside ve bâtıle pek çoktur.&#10024;

Sadece bu bağlantısı sebebiyle İblis'in ilka edeceği (akla getireceği) bozuk ve bâtıl fikirler pek çoktur.

Cenâb-ı Hakk’a istiâze ederiz.

5- Ve rûhunu nez‘e me’mûr olan melek onu cesedinden tayyib veyâ habîs olarak mı&#10024;

5- Ve ruhunu çekip almaya memur olan melek onu bedeninden iyi veya kötü olarak mı

nez‘ edecektir?

6- Rûhûn nez‘ olunduktan sonra ona bâb-ı semâ açılacak mıdır, yoksa açılmayacak&#10024;

Ruh bedenden ayrıldıktan sonra ona gök kapısı açılacak mıdır, yoksa açılmayacak mıdır?

َ ه

mıdır? Zîrâ Kur’ân-ı Kerîm’de, تفَتَّح لهم أبوَاب ذِين َ كذَّبوا ْ بِآيَاتِنَا وَاستَكْيی َ وا ْ عَنهَا الإِن َّ ال&#10024;

Kur'an-ı Kerim'de, "Âyetlerimizi yalanlayan ve onlara karşı kibirlenen kimselere gök kapıları açılmaz" buyrulmuştur.

السَّمَاء (A‘râf, 7:40) yaʻnî “Âyâtımızı tekzîb edip onlardan istikbâr eden kimselere&#10024;

“Âyetlerimizi yalanlayıp onlara karşı büyüklük taslayan kimselere”

ebvâb-ı semâ feth olunmaz.” buyrulur. Ve mâsivâya alâka ise hâlen Hakk’tan iʻrâz&#10024;

"Gök kapıları açılmaz." buyrulur. Ve Allah'tan başkasına ilgi ise hâl itibarıyla Hakk'tan yüz çevirmedir.

ve istikbârdır. Neûzü billah!

7- Mevti indinde nez‘ olunan rûh, âlem-i İlliyyîn’de mi yoksa âlem-i Siccîn’de mi&#10024;

7- Ölümü anında bedenden çekilen ruh, İlliyyîn âleminde mi yoksa Siccîn âleminde mi olur?

olacaktır? Zîrâ kişinin kendi vücûd-i mevhûmuna ve muhîtindeki mevcûdât-ı&#10024;

olacaktır? Çünkü kişinin kendi vehmedilmiş varlığına ve çevresindeki varlıklara

mevhûmeye olan alâkası rûhu için muhkem ve kavî bir bağ olduğundan, âlem-i&#10024;

Vehmedilmiş olana olan ilgisi, ruhu için sağlam ve güçlü bir bağ olduğundan, âlem-i

tabîattan ibâret olan Siccîn âleminde mukayyed olup kalır. Mâverâ-yı tabîat olan&#10024;

Tabiattan ibaret olan Siccîn âleminde kayıtlı olup kalır. Tabiat ötesi olan

âlem-i hakîkate urûc edemez.

Mesnevî

بند بكسل باش آزاد ای پِس** چند باش بند سیم و بند زر&#10024;

Ey oğul, zincirleri kır, başını özgür kıl; ne zamana kadar gümüş ve altın zincirine bağlı kalacaksın?

Tercüme

“Ey oğul, alâkât bağlarını kopar; azâd ol! Ne zamâna kadar gümüş ve altın kaydında olacaksın?”&#10024;

Ey oğul, alâka bağlarını kopar; özgür ol! Ne zamana kadar gümüş ve altın kaydında olacaksın?

İşte mevti ihtâr eden sonbahâr faslında bu gibi tefekkürât sana galebe etsin. Zîrâ bu mevt, vilâdet-i âhiretten ilk mevtındır ki rûh, berzahda zâhir olur. Ve baʻdehu ikinci mevtında zuhûr eder ki bu da ba‘s-i cismânîdir. Baʻdehu mîzân ve hisâb ve sırât ve cennet ve cehennem mevtınlarına intıkâl eyler. Binâenaleyh şimdiki hâl-i hayâtında dünyâ sana hâmiledir. Ve bu cisim mevlûd-i âhiret olan rûhun için bir meşîme gibidir. Öldüğün vakit, vilâdet vâkiʻ olur. Ve&#10024;

İşte ölümü hatırlatan sonbahar mevsiminde bu gibi düşünceler sana üstün gelsin. Çünkü bu ölüm, ahiret doğumundan ilk ölümündür ki ruh, berzahta (ölümle kıyamet arasındaki âlem) ortaya çıkar. Ve ondan sonra ikinci ölümünde ortaya çıkar ki bu da bedensel diriliştir. Ondan sonra mizan, hesap, sırat, cennet ve cehennem ölümlerine intikal eder. Bu sebeple şimdiki hayat hâlinde dünya sana gebedir. Ve bu beden, ahiretin doğumu olan ruhun için bir plasenta gibidir. Öldüğün zaman, doğum gerçekleşir.

َّلله rûhûn âlem-i berzaha doğar. İşte bundan dolayı Hakk Teâlâ hazretleri, أخرَجَكُم مِّن بطونِ وَا أُمَّهَاتِكُم ال َ تَعلمون َ شَيئًا (Nahl, 16:78) yaʻnî “Sizi bir şey bilmediğiniz hâlde ananızın karnından çıkardı.” buyurur. Ve sen ulûm-i âhiretten sana feth olunacak şeye izâfet ile el-yevm böylesin. Yaʻnî sen cenin hâlinde iken hayât-ı dünyeviyyede envâʻ-i lezzât ve âlâm bulunduğunu bilmez ve idrâk etmez idin. Vaktâki dünyâya doğdun bunları vücûdunun istihâlât-ı mütevâliyyesi içinde peyderpey zevkan bildin ve gördün. Şimdi dünyâda rûhun cenîn hâlindedir. Hayât-ı uhreviyyedeki lezzât ve âlâmı bilmez bir hâldesin. Vaktâki ölüp âhiret âleminde doğarsın oradaki âlâm ve lezzâtı dünyâda gördüğün ve zevkan bildiğin gibi görür ve bilirsin. Ve sana enbiyâ ve evliyânın haber verdikleri hâlde inanmadığın ahvâle muttaliʻ olursun. Ve bu âlemde Allah Teâlâ’nın kulları için vaʻd ve vaʻîdden yaʻnî niʻmet ve aʻzâbdan hâzırladığı şeyleri re’yü’l-ayn müşâhede ederek, hayât-ı dünyeviyyeye aldanıp bunları tekzîb ve inkâr ettiğine pişmân olursun. İşte sonbahârda bu gibi fikirler sana gâlib olsun.&#10024;

Allah ruhun berzah âlemine doğar. İşte bu sebeple Yüce Allah, "Sizi bir şey bilmediğiniz hâlde ananızın karnından çıkardı." (Nahl, 16:78) buyurur. Ve sen, ahiret ilimlerinden sana açılacak şeye nispetle bugün böylesin. Yani sen cenin hâlinde iken dünya hayatında türlü lezzetler ve acılar bulunduğunu bilmez ve idrak etmez idin. Ne zaman ki dünyaya doğdun, bunları vücudunun ardışık değişimleri içinde peyderpey tadarak bildin ve gördün. Şimdi dünyada ruhun cenin hâlindedir. Ahiret hayatındaki lezzetleri ve acıları bilmez bir hâldesin. Ne zaman ki ölüp ahiret âleminde doğarsın, oradaki acıları ve lezzetleri dünyada gördüğün ve tadarak bildiğin gibi görür ve bilirsin. Ve sana peygamberlerin ve evliyanın haber verdikleri hâlde inanmadığın hallere muttali olursun (haberdar olursun). Ve bu âlemde Yüce Allah'ın kulları için vaat ve tehditten, yani nimet ve azaptan hazırladığı şeyleri gözünle görerek, dünya hayatına aldanıp bunları yalanladığına ve inkâr ettiğine pişman olursun. İşte sonbaharda bu gibi fikirler sana üstün gelsin.

“Ve zamân-ı şitâya gelince, o bârid-i râtıbdır. Ve o tab‘-ı berzahdır. Bu zamânda berzah hakkındaki fikir senin gıdân olmak îcâb eder.&#10024;

Kış zamanına gelince, o soğuk ve nemlidir. Ve o, berzah tabiatındadır. Bu zamanda berzah hakkındaki fikir senin gıdan olması gerekir.

İmdi sen iki menzil arasındasın, acabâ sen âl-i Fir‘avn gibi sabâh ve akşam nâra arz olunan kimselerden misin yoksa cennetler arz olunan kimselerden misin ki mü’minler gibi riyâz-ı cennete taalluk edersin ve onlardan dilediğin mekâna nüzûl eylersin? Ve berzahda ya muhâlefâtta veyâ mübâhâtta enfâs ve evkâttan zâyi‘ ettiğin şey üzerine sana müstashib olacak hasret hakkında tefekkür et ki sen bu vakitte, Allah Teâlâ’nın seni dünyâya redd eylemesini temennî edersin. Ve bu temennî ise sana nâfiʻ olmaz. Ve Allah Teâlâ seni reddeylemez. Binâenaleyh hasretlerin çoğalır. Ve ale’t-tevâlî içini çekersin.&#10024;

Şimdi sen iki durak arasındasın, acaba sen Firavun ailesi gibi sabah ve akşam ateşe sunulan kimselerden misin, yoksa cennetlere sunulan kimselerden misin ki müminler gibi cennet bahçelerine ait olursun ve onlardan dilediğin yere inersin? Ve berzahda (ölümden sonraki âlemde) ya karşı çıkmalarda ya da övünmelerde nefeslerden ve vakitlerden zayi ettiğin şey üzerine sana eşlik edecek hasret hakkında düşün ki sen bu vakitte, Yüce Allah'ın seni dünyaya geri göndermesini temenni edersin. Ve bu temenni ise sana fayda vermez. Ve Yüce Allah seni geri göndermez. Bu sebeple hasretlerin çoğalır. Ve sürekli içini çekersin.

İmdi fikr-i sahîh ve ilm-i râsıh ile vakt-i hasret ve teğabün olduğunu ve nefʻ vermediğini teyakkun ettiğin vakit, tahassür edersen hasretin ve tövbe edersen tövben ve nâdim olur isen nedemin fâide verecek olan hayât-ı dünyâda bu vakit hakkında seni cehd&#10024;

Şimdi, doğru düşünce ve sağlam bilgi ile, pişmanlık ve aldanma zamanı olduğunu ve fayda vermediğini kesin olarak anladığın zaman, pişman olursan pişmanlığın, tövbe edersen tövben ve nedamet duyarsan nedametin, fayda verecek olan dünya hayatında bu vakit hakkında seni zorlar.

َ ve ictihâda sevk eder. Nitekim Hakk Teâlâ buyurur: ََلً صَالِحًا فَأُولئِك َِّلَّ مَن تَاب َ وَآمَن َ وَعَمِل َ عَم إ&#10024;

Nitekim Yüce Allah buyurur: "Ancak tövbe eden, iman eden ve salih amel işleyenler başka. İşte onların kötülüklerini Allah iyiliklere çevirir."

َّلله سَيِّئَاتِهِم حَسَنَات ٍ يبَدِّل ا (Furkân, 25:70) Yaʻnî “Tövbe eden ve inanıp amel-i sâlih işleyen kimseler müstesnâdır. İşte Allah Teâlâ onların seyyiatını hasenâta tebdîl eder.” Ve yine&#10024;

“Ancak tövbe eden, iman eden ve salih amel işleyenler müstesnâdır. İşte Allah Teâlâ onların kötülüklerini iyiliklere çevirir.”

ی ه

ََصی Hakk Teâlâ buyurur: تبتحَدَهم الْمَوت قَال َ إِنََ أ ذِين َ يَعمَلُون َ السَّيِّئَات ِ حَن ََّ إِذَا حوَليسَت ِ التَّوبَة لِل&#10024;

Yüce Allah buyurur: "Onlardan birine ölüm gelip çattığında der ki: Rabbim, beni geri döndür ki, terk ettiğim dünyada salih ameller işleyeyim. Hayır, asla! Bu, onun söylediği boş bir sözden ibarettir. Onların arkasında, diriltilecekleri güne kadar bir berzah (engel) vardır." (Mü'minûn Sûresi, 99-100)

ِّي َ ا َلن (Nîsâ, 4:18) Yaʻnî “Seyyiât işleyen kimseler için tövbe değildir ki onlardan birisinin mevti geldiği vakit, el-ân tövbe ettim diye.” Zîrâ hayât-ı dünyâdan olan bu cüz’ ondan değildir ve ancak dünyâda işlediği şey kendisine nefʻ vermeyen dâr cinsinden olan berzahdandır.&#10024;

"Seyyiât işleyen kimseler için tövbe değildir ki onlardan birisinin ölümü geldiği vakit, hemen şimdi tövbe ettim desin." Çünkü dünya hayatından olan bu kısım ondan değildir ve ancak dünyada işlediği şey kendisine fayda vermeyen, berzah cinsinden olan bir yurttandır.

İmdi bu fasılda nefsin gıdâsı bu gıdâ olsun! İnşâallah o sana nâfiʻ olur. Binâenaleyh iki gıdâ arasını cem‘ ettiğin vakit muâmelât için cismin ve varidât için de aklın sahîh olur. Ve sen, her bir zamânda sâhib-i ilim ve amel olursun. O da şerʻin kendisine teşvîk eylediği şeydir. Ve sana onunla emr eder ve seni ona daʻvet eder. Binâenaleyh ey seyyid, nefsinin necâtına ve raiyyenin necâtına saʻy eyle!”&#10024;

Şimdi bu bölümde nefsin gıdası bu gıda olsun! İnşallah o sana faydalı olur. Bu sebeple iki gıdayı bir araya getirdiğin zaman, işler için bedenin ve ilhamlar için de aklın sağlıklı olur. Ve sen, her zamanda ilim ve amel sahibi olursun. O da şeriatın kendisine teşvik ettiği şeydir. Ve sana onunla emreder ve seni ona davet eder. Bu sebeple ey efendi, nefsinin kurtuluşuna ve halkın kurtuluşuna gayret et!

Dört mevsimden kış mevsimine gelince, bu mevsimin tabîatı soğuk ve yaştır. Ve bu tabîat âlem-i berzahın tabîatıdır. Zîrâ kış mevsiminde bu soğukluk ve yaşlık ağaçlara ve nebâtâta ve baʻzı hayvânâta nasıl bir nevm-i sübâtî îrâs eder ve onlarda olan âsâr-ı hayâtiyyeyi bahâra kadar bâtında ihfâ eyler ise berzah dahi ecsâmdaki âsâr-ı hayâtiyyeyi yevm-i ba‘se kadar öylece bâtında gizler. Ve berzah sırf âlem-i rûhânî olup, cismâniyyetten ârîdir. Binâenaleyh yevm-i ba‘se kadar ervâh bu hâl içinde olup, onların naîmi ve azâbı dahi rûhânîdir. Baʻzı kimselerin zâhib oldukları gibi rûh cisimden alâkasını katʻ ettikten sonra diğer bir cisme taalluk etmez. Bu fikr-i tenâsüh bâtıldır.&#10024;

Dört mevsimden kış mevsimine gelince, bu mevsimin tabiatı soğuk ve yaştır. Ve bu tabiat, berzah âleminin (ölümden sonra ruhların beklediği âlem) tabiatıdır. Çünkü kış mevsiminde bu soğukluk ve yaşlık, ağaçlara, bitkilere ve bazı hayvanlara nasıl bir kış uykusu verir ve onlardaki hayat eserlerini bahara kadar içte gizlerse, berzah da bedenlerdeki hayat eserlerini kıyamet gününe kadar öylece içte gizler. Ve berzah sırf ruhanî bir âlem olup, cismaniyetten uzaktır. Bu sebeple kıyamet gününe kadar ruhlar bu hâl içinde olup, onların nimeti ve azabı da ruhanîdir. Bazı kimselerin zannettikleri gibi, ruh cisimden alakasını kestikten sonra başka bir cisme ait olmaz. Bu tenasüh (ruh göçü) fikri bâtıldır.

İmdi sen berzahda iki menzil arasında yaʻnî hayât-ı dünyeviyye ile hayât-ı uhreviyye arasında bulunursun. Veyâhûd hayât-ı dünyeviyyede berzaha intikâlin vaktinde cennet ve cehennem menzilleri arasındasın. Acabâ sen, النَّار يعرَضون َ عَليهَا غدوًّا وَعَشِيًّا وَيَوم َ تَقوم السَّاعَة أدخِلُوا آل َ فِرعَون َ أشَد َّ الْعَذَاب (Mü’mîn, 40:46) âyet-i kerîmesi mûcibince, âl-i Fir‘avn gibi sabâh ve ِ akşam nâra arz olunan kimselerden misin? Yoksa وَأورَثَنَا ا ْل َرض َ نَتَبَوَّأ ُ مِن َ الْجَنَّة ِ حَيث نَشَاء فَنِعم َ أجر َْی الْعَامِلِی (Zümer, 39:74) âyet-i kerîmesi mûcibince cennetler arz olunan kimselerden misin? Ki mü’minler gibi riyâz-ı cennete taalluk edersin. Ve onlardan dilediğin mekâna nüzûl eylersin. Hadîs-i şerîfde, روضة من ریاض الجنة او حفرة من حفرات النيْا القيی yaʻnî “Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçe veyâhûd cehennem çukurlarından bir çukurdur.” buyrulduğu cihetle kabre yaʻnî berzaha intikâlin vaktinde hayât-ı dünyeviyyede evâmir-i ilâhiyyeye muhâlefet veyâhûd huzûzât-ı nefsâniyyene meclûbiyyet sebebiyle kesret-i mübâhât ile iştigâl yüzünden nefeslerini ve vakitlerini zâyi‘ ve isrâf ettiğin için sana berzahda müşâhede edeceğin hâl sebebiyle ârız olacak olan hasreti ve nedâmeti tefekkür et!&#10024;

Şimdi sen berzahta, yani dünya hayatı ile ahiret hayatı arasında iki menzil arasında bulunursun. Yahut dünya hayatında berzaha geçişin vaktinde cennet ve cehennem menzilleri arasındasın. Acaba sen, "Onlar sabâh akşam ateşe arz olunurlar. Kıyamet koptuğu gün de: Firavun ailesini azabın en şiddetlisine sokun! denilir." (Mü'min, 40:46) ayet-i kerimesi gereğince, Firavun ailesi gibi sabâh ve akşam ateşe arz olunan kimselerden misin? Yoksa "Bize o yeri miras bıraktı ki, cennetten dilediğimiz yere yerleşiriz. Çalışanların mükâfatı ne güzeldir!" (Zümer, 39:74) ayet-i kerimesi gereğince cennetler arz olunan kimselerden misin? Ki müminler gibi cennet bahçelerine ait olursun ve onlardan dilediğin mekâna inersin. Hadis-i şerifte, "Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçe yahut cehennem çukurlarından bir çukurdur." buyrulduğu için, kabre yani berzaha geçişin vaktinde, dünya hayatında ilahi emirlere karşı gelme yahut nefse ait hazlara düşkünlük sebebiyle çokça övünmekle meşgul olman yüzünden nefeslerini ve vakitlerini zayi ve israf ettiğin için sana berzahta müşâhede edeceğin hâl sebebiyle ârız olacak olan hasreti ve pişmanlığı düşün!

ه

َ

Ve sen bu nedâmet vaktinde ذِي كُنَّا نَعمَلل صَالِحًا غَي ْ َ الوَهم يَصطَرِخون َ فِيهَا رَبَّنَا أخرِجنَا نَعم (Fâtır, 35:37) âyet-i kerîmesi mûcibince Allah Teâlâ’nın seni dünyâya reddeylemesini temennî edip, “Yâ Rabb, bizi hayât-ı dünyeviyyeye ircâʻ eyle ki evvelce işlediğimiz amel yerine amel-i&#10024;

Ve sen bu pişmanlık vaktinde, "Rabbimiz, bizi çıkar ki, daha önce yaptığımızdan başka, salih amel işleyelim!" (Fâtır, 35:37) ayet-i kerimesi gereğince Yüce Allah'ın seni dünyaya geri göndermesini temenni edip, "Ey Rabbimiz, bizi dünya hayatına geri döndür ki, evvelce işlediğimiz amel yerine salih amel işleyelim!" dersin.

ه ه sâlih işleyelim.” dersin ve Hakk Teâlâ, ر َ وَجَاءكُم النَّذِير ر فِيه ِ مَن تَذَكأوَلم نعَمِّركُم مَّا يَتَذَك (Fâtır, 35:37) yaʻnî “Ben size dünyâda düşünüp nasîhat kabûl edecek kadar ömür vermedim mi ve size nezîr, yaʻnî peygamber gelmedi mi?” buyurur ve senin temennî-i rücûʻun fâide vermez ve Allah Teâlâ seni redd eylemez. Böyle olunca hasretlerin şiddet kesb eder. Ve ale’t-tevâlî içini çekip durursun.&#10024;

"Salih işleyelim." dersin ve Yüce Allah, "أَوَلَمْ نُعَمِّرْكُم مَّا يَتَذَكَّرُ فِيهِ مَن تَذَكَّرَ وَجَاءكُمُ النَّذِيرُ" (Fâtır, 35:37) yani "Ben size dünyada düşünüp öğüt kabul edecek kadar ömür vermedim mi ve size nezîr, yani peygamber gelmedi mi?" buyurur ve senin geri dönme isteğin fayda vermez ve Yüce Allah seni geri çevirmez. Böyle olunca hasretlerin şiddetlenir. Ve sürekli içini çekip durursun.

İmdi hayât-ı dünyeviyyede elinde fırsat var iken böyle bir vakt-i hasret ve teğâbün geleceğini ve hasret ve nedâmetin fâide vermeyeceğini teyakkun ettiğin vakit, tahassür edersen hasretin ve tövbe edersen tövben ve nâdim olursan nedâmetin fâide verecek olan bu hayât-ı dünyâda, bu teyakkun ve tefekkürün vakt-i berzahdaki hâlin için seni cehd ve ictihâda sevk eder. Nitekim Hakk Teâlâ nedâmetin hayât-ı dünyeviyyede fâide vereceğini beyânen buyurur:&#10024;

Şimdi, dünya hayatında elinde fırsat varken, böyle bir hasret ve aldanma vaktinin geleceğini ve hasret ile pişmanlığın fayda vermeyeceğini anladığın zaman, eğer hasret duyarsan hasretinin, tövbe edersen tövbenin ve pişman olursan pişmanlığının fayda vereceği bu dünya hayatında, bu anlayış ve düşünüş, berzah vaktindeki hâlin için seni çaba ve gayrete sevk eder. Nasıl ki Yüce Allah, pişmanlığın dünya hayatında fayda vereceğini açıklayarak buyurur:

َ َِّلَّ مَن تَاب َ وَآمَن إ (Furkân, 25:70) ve kezâ diğer bir âyette de ...وَليسَت ِ التَّوبَة(Nisâ, 4:18) buyurur. Zîrâ hâl-i ihtizârdaki tövbe makbûl olmaz. Çünkü hâl-i ihtizârda hayât-ı dünyâdan olan bu cüz’, dünyâ hayâtından değildir. Belki hayât-ı dünyâ ile hayât-ı berzah arasında fasl-ı müşterektir. Ve ekserîyâ muhtezirlere ahvâl-i berzah zâhir olup müşâhede ettiği şeylerden bahs etmeye başlar. Etrafında bulunanlar hastalık hâli sebebiyle sayıkladığını ve hezeyân ettiğini zannederler. Binâenaleyh muhtezirin cüz’-i hayâtı, dünyâda işlediği şey hakkında nedâmeti kendisine fâide vermeyen berzah cinsinden olur.&#10024;

"Ancak tövbe eden, iman eden ve salih amel işleyenler müstesna" (Furkân, 25:70) ve aynı şekilde diğer bir ayette de "...Tövbe değildir" (Nisâ, 4:18) buyurur. Çünkü can çekişme hâlindeki tövbe makbul olmaz. Zira can çekişme hâlinde dünya hayatından olan bu cüz, dünya hayatından değildir. Aksine, dünya hayatı ile berzah hayatı arasında ortak bir geçiş noktasıdır. Ve çoğunlukla can çekişenlere berzah halleri ortaya çıkar ve müşahade ettiği şeylerden bahsetmeye başlar. Etrafında bulunanlar, hastalık hali sebebiyle sayıkladığını ve hezeyan ettiğini zannederler. Bu sebeple can çekişenin hayat cüzü, dünyada işlediği şey hakkında pişmanlığın kendisine fayda vermediği berzah cinsinden olur.

İmdi bu kış faslında nefsinin gıdâsı bu gibi tefekkürât olsun. İnşâallah bu tefekkürât-ı rûhâniyye ve maʻneviyye sana nâfiʻ olup seni cehd ve ictihâda sevk eder. Ve sen iki gıdâ yaʻnî cismânî ve rûhânî gıdâyı cem‘ ettiğin vakit, gıdâ-yı cismânî sebebiyle muâmelât için cismin ve zikr olunan rûhânî ve maʻnevî gıdâ sebebiyle de vâridât için aklın sahîh olur. Yaʻnî aklın evhâm ve hayâlattan mücerred olarak vâridât-ı ilâhiyye ve maânî-i Rabbâniyyeyi kabûle müstaid olur. Ve sen her bir zâmanda bu aklın ile ilm-i ledünn ve cismin ile de amel-i sâlih sâhibi olursun. Ve bu iki şey şerîat-ı mutahhara-i Muhammediyyenin kendisine teşvîk eylediği şeylerdir. Ve sana ilim ve amel ile emr eder. Ve seni bu nevʻi ilim ve amele daʻvet eyler. Binâenaleyh ey seyyid olan rûh, ulûm-i ledünniyye ile nefsinin necâtına ve amel-i sâlih ile raiyyen olan aʻzâ ve cevârihinin necâtına çalış!&#10024;

Şimdi bu kış mevsiminde nefsinin gıdası bu gibi düşünceler olsun. İnşallah bu ruhanî ve manevî düşünceler sana faydalı olup seni çaba ve gayrete sevk eder. Ve sen iki gıdayı, yani cismanî ve ruhanî gıdayı bir araya getirdiğin zaman, cismanî gıda sebebiyle işler için bedenin ve zikredilen ruhanî ve manevî gıda sebebiyle de ilhamlar için aklın sağlıklı olur. Yani aklın vehim ve hayallerden arınmış olarak ilahî ilhamları ve Rabbanî anlamları kabule yatkın olur. Ve sen her bir zamanda bu aklın ile ilm-i ledün (Allah katından gelen ilim) ve bedenin ile de salih amel sahibi olursun. Ve bu iki şey, temiz Muhammedî şeriatın kendisine teşvik eylediği şeylerdir. Ve sana ilim ve amel ile emreder. Ve seni bu nevi ilim ve amele davet eder. Bu sebeple ey seyyid olan ruh, ledünnî ilimler ile nefsinin kurtuluşuna ve salih amel ile tebaan olan azalarının kurtuluşuna çalış!

“Maʻlûmun olsun ki muhakkak senin ehl-i devletin dünyâda hak ve adl ve insâf ile muâşeret eyler. Ve tarîk-i vâzıh-ı şerʻi üzerinde onlar ile yürür ise muhakkak Allah Teâlâ onları senin için yevm-i kıyâmette adl ve hüsn-i menkabe ve sîret ve muâşeret ile lehine şâhid olarak ikâme eder. Ve eğer onlar tarîk-i muhâlefât ve memnû‘âta udûl ederlerse aleyhine münʻakis olup, Hakk Teâlâ, onları yevm-i kıyâmette kubh-i sîret ve muâşeret ile aleyhine şâhid yapar.&#10024;

Bilinmeli ki, senin devlet adamların dünyada hak, adalet ve insaf ile geçinirler ve şeriatın açık yolu üzerinde onlarla birlikte yürürsen, Yüce Allah kıyamet gününde onları senin için adalet, güzel işler, iyi davranış ve geçim ile lehine şahit olarak ortaya çıkarır. Ve eğer onlar muhalefet ve yasaklara yönelirlerse, bu durum aleyhine döner ve Yüce Allah kıyamet gününde onları kötü davranış ve geçim ile aleyhine şahit yapar.

İmdi Allah’dan kork; tahaffuz et! Allah Teâlâ buyurur: الْيَوم َ نَختِم عَیل أفوَاهِهِم وَتكلِّمنَا َ أيدِيهِم وَتَشهَد أرجلُهم بِمَا كانوا يَكْسِبون (Yâsîn, 36:65) Yaʻnî “O günde biz onların ağızlarını mühürleriz. Kazandıkları şeyi bize elleri söyler ve ayakları şehâdet eder.” Ve yine buyurur: “O günde onların dilleri, elleri ve ayakları amel ettikleri şeyler ile onların&#10024;

Şimdi Allah'tan kork; korun! Yüce Allah buyurur: " الْيَوم َ نَختِم عَیل أفوَاهِهِم وَتكلِّمنَا َ أيدِيهِم وَتَشهَد أرجلُهم بِمَا كانوا يَكْسِبون " (Yâsîn, 36:65) Yani "O gün biz onların ağızlarını mühürleriz. Kazandıkları şeyi bize elleri söyler ve ayakları şahitlik eder." Ve yine buyurur: "O gün onların dilleri, elleri ve ayakları amel ettikleri şeyler ile onların aleyhine şahitlik eder."

َ aleyhine şehâdet eder.” (Nûr: 24:24) Ve yine buyurur: ََصََ وَالْفؤَاد َ كُل أُولئِك َ كان إِن َّ السَّم ع َ وَالْب ً عَنه مَسؤوال (İsrâ, 17:36) Yaʻnî “Kulak ve göz ve kalbin her birinden ameli suâl olunur.”&#10024;

"Aleyhine şahitlik eder." (Nûr: 24:24) Ve yine buyurur: "Şüphesiz kulak, göz ve kalp; bunların hepsi yaptıklarından sorumludur." (İsrâ, 17:36) Yani "Kulak, göz ve kalbin her birinden ameli sorulur."

Ve senenin fasıllarından her bir fasılda ebdânda ve haseb-i sinn üzerine illetler ve marazlar tehaddüs ettiği gibi rûhâniyyette dahi illetler vardır. Binâenaleyh her bir fasılda sana taʻrîf ettiğimiz ağdiye-i rûhâniyyeye nazar et! Zîrâ seninle onların tenâvülü arasına ve onların ahzine hâil olup, sana mâni‘ olan şey, bunda min-gayr-i taʻyîn her ne olursa olsun, o senin illetindir. Binâenaleyh sen nefsin için onu taʻyîn et! Zîrâ sen, seninle kendisinde hayâtın ve sıhhatin ve bekân olan bu gıdânın arasına hâil olan sebebi bilirsin. Ve biz ancak ağdiyede ulûmu zikr ettik. Ve aʻmâlden sükût ettik. Ve ameli, gıdâ ittihâz etmedik. Zîrâ rûh amel sebebiyle değil, ilm-i ilâhî sebebiyle hayât bulur. Ve ilm-i ilâhî ancak amel ile zâhir olur.&#10024;

Ve senenin fasıllarından her bir fasılda bedenlerde ve yaşa göre hastalıklar ve marazlar ortaya çıktığı gibi, ruhanîlikte de hastalıklar vardır. Bu sebeple her bir fasılda sana tanıttığımız ruhanî gıdalara bak! Çünkü seninle onların yenilmesi arasına ve onların alınmasına engel olup, sana mâni olan şey, bunda belirlenmeksizin her ne olursa olsun, o senin hastalığındır. Bu sebeple sen nefsin için onu belirle! Çünkü sen, seninle kendisinde hayatın ve sağlığın ve bekân olan bu gıdanın arasına engel olan sebebi bilirsin. Ve biz ancak gıdalarda ilimleri zikrettik. Ve amellerden sustuk. Ve ameli, gıda edinmedik. Çünkü ruh amel sebebiyle değil, ilâhî ilim sebebiyle hayat bulur. Ve ilâhî ilim ancak amel ile ortaya çıkar.

İmdi bu ezmân-ı muhtelifede ulûm-i ilâhiyyenin iktisâbıyla emr ettiğim vakit aʻmâl ile de emr etmiş olurum. Nitekim tabîb “Senin gıdân zîrbâc olsun.” der. Ve onun zîrbâc kavli ile teğaddi etmek muhâldir. Ve zîrbâcda ancak sana, onu müeddî olan bir rûhâniyyet-i mevzûʻa-ı mevdûʻa vardır ki cisim kâim olur. Böyle olunca sen eti alırsın ve ona şeker ve badem ve zağferân ve sirke ve biber ve ona tabhı mu‘tedil oluncaya kadar, tayyib cinsinden mümkün ve leyyin mu‘tedil âteş üzerinde terekkübü olan şeyi vâfî mikdârda katarsın. Kıvâma geldiği vakit onu indirip tenâvül edersin. Sana rûhâniyyetini verir. Ve o Allah Teâlâ’nın kendisinde senin için îdâʻ eylediği emânettir. Binâenaleyh sen onunla ihyâ olunursun. Ve sıhhatini takviye edersin. Ve cismin amel ve hizmet ettiği her bir şey fazla olarak hurûc eder ki sen onu beyt-i kazerden remy edersin.”&#10024;

Şimdi, bu çeşitli zamanlarda ilâhî ilimlerin kazanılmasıyla emrettiğim vakit, amellerle de emretmiş olurum. Nasıl ki tabip "Senin gıdan zîrbâc olsun." der. Ve onun zîrbâc sözüyle beslenmek imkânsızdır. Ve zîrbâcta ancak sana, onu yerine getiren, konulmuş, bırakılmış bir ruhanî tesir vardır ki cisim ayakta durur. Böyle olunca sen eti alırsın ve ona şeker ve badem ve safran ve sirke ve biber ve ona pişirmesi dengeli oluncaya kadar, güzel cinsinden mümkün ve yumuşak dengeli ateş üzerinde terkibi olan şeyi yeterli miktarda katarsın. Kıvama geldiği vakit onu indirip yersin. Sana ruhanî tesirini verir. Ve o, Yüce Allah'ın kendisinde senin için emanet ettiği bir emanettir. Bu sebeple sen onunla canlanırsın. Ve sıhhatini güçlendirirsin. Ve cismin amel ve hizmet ettiği her bir şey fazla olarak dışarı çıkar ki sen onu heladan atarsın.

Ey rûh, maʻlûmun olsun ki muhakkak senin ehl-i devletin yaʻnî aʻzâ ve cevârihin dünyâ dediğimiz âlem-i efʻâlde hak ve adl ve insâf dâiresinde muâşeret eyler ve açık bir yol olan şerîat caddesi üzerinde bu sıfatlar ile yürür ise Allah Teâlâ o aʻzâ ve cevârihi yevm-i kıyâmette senin için şâhid-i adl olarak ikâme edip senin dünyâdaki hüsn-i menkabeni ve hüsn-i sîretini ve hüsni muâşeretini beyân ile lehine şehâdet ederler.&#10024;

Ey ruh, bilinmeli ki muhakkak senin devlet ehlin, yani organların ve uzuvların, dünya dediğimiz fiiller âleminde hak, adalet ve insaf dairesinde geçinir ve açık bir yol olan şeriat caddesi üzerinde bu sıfatlarla yürür ise, Yüce Allah o organları ve uzuvları kıyamet gününde senin için adil bir şahit olarak diker ve senin dünyadaki güzel meziyetlerini, güzel ahlakını ve güzel geçimini açıklayarak lehine şahitlik ederler.

Ve eğer bu aʻzâ ve cevârihin evâmir-i ilâhiyyeye muhâlefet ve şerʻin men‘ ettiği yola dönerler ise onların şehâdeti aleyhine münʻakis olup, Hakk Teâlâ onları yevm-i kıyâmette dünyâdaki kötü sîretine, fenâ muâşeretine şâhid yapar. Zîrâ aʻzâ ve cevârihin dünyâda unsuriyyâttan mürekkeb olan cemâddan ibârettir. Ve onların muharriki sensin. Ve sen onları murâdına göre isti‘mâl edersin. Onlar senin irâden tahtında zebûndur.&#10024;

Ve eğer bu organlar ve uzuvlar ilâhî emirlere karşı gelir ve şeriatın yasakladığı yola dönerlerse, onların şahitliği aleyhine döner ve Yüce Allah onları kıyamet gününde dünyadaki kötü gidişatına, kötü yaşantısına şahit yapar. Çünkü organlar ve uzuvlar dünyada elementlerden oluşan cansız varlıklardan ibarettir. Ve onların hareket ettiricisi sensin. Ve sen onları isteğine göre kullanırsın. Onlar senin iraden altında zayıftır.

Meselâ sen onları târik-i tâata sevk edersen, onların bu irâdene muhâlefet olarak târik-i ma‘sıyete gitmeleri mümkün değildir. Böyle olunca ey rûh, Allah’dan kork! Ve muhâlefâttan tahaffuz et! Hakk Teâlâ hazretleri bu hâli beyânen Kur’ân-ı Kerîm’de buyurur الْيَوم َ نَختِم (Yâsîn, 36:65) Yaʻnî “Yevm-i kıyâmette onların ağızlarını mühürleriz. Kazandıkları ameli bize&#10024;

Örneğin sen onları ibadete yöneltirsen, onların bu iradene karşı gelerek günaha yönelmeleri mümkün değildir. Böyle olunca ey ruh, Allah'tan kork! Ve muhalefetlerden sakın! Yüce Allah bu hali açıklayarak Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurur: الْيَوم َ نَختِم (Yâsîn, 36:65) Yani "Kıyamet gününde onların ağızlarını mühürleriz. Kazandıkları ameli bize..."

... ََََص elleri söyler. Ve ayakları bu amellere şehâdet eyler.” Ve yine buyurur: إِن َّ السَّم ع َ وَالْب (İsrâ, 17:36) Yaʻnî “Kulak ve göz ve kalbin her birinden ameli suâl olunur.”&#10024;

... elleri söyler. Ve ayakları bu amellere şahitlik eder. Ve yine buyurur: إِن َّ السَّم ع َ وَالْب (İsrâ, 17:36) Yani “Kulak ve göz ve kalbin her birinden ameli sorulur.”

ی ْی

Maʻlûm olsun ki: َ بَينَهم َ وَالشهَدَاء وَقض ء َ بِالنَّبِيِّیرَب ِّهَا وَوضِع َ الْكِتَاب وَیحی وَأرسَ َقَت ِ ا ْل َرض بِنور&#10024;

Bilinmeli ki: "Yer, Rabbinin nuruyla aydınlandı, kitap ortaya kondu, peygamberler ve şahitler getirildi ve aralarında adaletle hükmedildi."

ِي ِي ِ َ َّلَ يظْلمون َ وَوفِّيَت كُل نَفس مَّا عَمِلت وَهو َ أعلم بِمَا يَفعَلُون بِالْحَق ِّ وَهم (Zümer, 39:69-70) Yaʻnî “Arz-ı mahşer, Rabb’inin nûruyla işrâk eder. Ve kitâb vazʻ olunur. Ve enbiyâ ve şâhidler getirilir. Ve onların arası Hakk ile kazâ olunur ve onlar zulm olunmazlar. Her nefse işlediği şeyin mukâbili tâmmı verilir. Ve Allah Teâlâ onların işledikleri şeyi bilir.” âyet-i kerîmesi mûcibince yevmi kıyâmette arza öyle bir tecellî-i ilâhî vâkiʻ olur ki bütün meknûzâtını ızhâr eder. Zîrâ Rabb’inin nûruyla parlar ve işrâk eder. Nûr kendi zâhir ve eşyâyı muzhir olduğundan arzın Rabb’inin nûruyla işrâkı dahi kendisinin neş’e-i rûhâniyyede zuhûrundan ve meknûzâtını dahi neş’e-i rûhâniyyede ızhârından ibâret olur. Ve ecsâd-ı beşer ve sâire arzın meknûzâtındandır.&#10024;

"وَأَشْرَقَتِ الْأَرْضُ بِنُورِ رَبِّهَا وَوُضِعَ الْكِتَابُ وَجِيءَ بِالنَّبِيِّينَ وَالشُّهَدَاءِ وَقُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْحَقِّ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ وَوُفِّيَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ وَهُوَ أَعْلَمُ بِمَا يَفْعَلُونَ" (Zümer, 39:69-70) Yani “Mahşer yeri, Rabb’inin nuruyla aydınlanır. Ve kitap konulur. Ve peygamberler ve şahitler getirilir. Ve onların arası Hak ile hükme bağlanır ve onlar zulme uğramazlar. Her nefse işlediği şeyin tam karşılığı verilir. Ve Yüce Allah onların işledikleri şeyi bilir.” ayet-i kerimesi gereğince kıyamet gününde yeryüzüne öyle bir ilahi tecelli meydana gelir ki, bütün gizli hazinelerini ortaya çıkarır. Çünkü Rabb’inin nuruyla parlar ve aydınlanır. Nur, kendisi görünen ve eşyayı görünür kılan olduğundan, yeryüzünün Rabb’inin nuruyla aydınlanması da kendisinin ruhani neşede (ruhani âlemde) zuhurundan ve gizli hazinelerini de ruhani neşede ortaya çıkarmasından ibaret olur. Ve insan bedenleri ve diğer varlıklar yeryüzünün gizli hazinelerindendir.

Binâenaleyh ecsâd-ı beşer dahi neş’e-i rûhâniyyede zâhir olur. Ve vazʻ-ı kitâbdan murâd hisâb ve mîzândır. Hisâb ve mîzân denilince zannolunmasın ki Hakk Teâlâ hükkâm gibi bir mevki‘de durup onun huzûrunda milyarlarca efrâd-ı beşerin birer birer hesâbı ve suâli görülecek ve defter-i aʻmâlleri okunacak ve amelleri dünyâda bildiğimiz şekildeki terâzîlere vazʻ olunup tartılacak. Ve netîcede onların leh veyâ aleyhinde hükm olunacaktır. Bu katʻa böyle değildir. Hakk Teâlâ hazretleri serîʻü’l-hisâbdır. Ve hisâb odur ki Hakk Teâlâ: َِّلَّ كنَفس ََّلَ بَعثكُم إ مَّا خَلْقكُم و وَاحِدَة ٍ (Lokmân, 31:28) âyet-i kerîmesi mûcibince tecellî-i Vâhid ile her bir nefisde meknûz olan aʻmâlin sûretlerini onların etrâfında ızhâr eder. Zîrâ aʻmâl ağacın meyvesi gibidir. Nitekim tecellî-i Vâhid’den ibâret olan bahârda her bir ağaç kendisinde meknûz olan evrâk ve ezhârı ve meyveleri ızhâr eder. Ve cümlesi “Bende bu vardır.” diye cevâb iʻtâsıyla hesâblarını verirler. Ve mîzân odur ki her bir amelin sûreti ancak kendi sâhibine taalluk edip, sâhibinin gayrine&#10024;

Bu sebeple insan bedenleri de ruhanî oluşumda ortaya çıkar. Kitap koymaktan maksat hesap ve mîzandır. Hesap ve mîzan denilince sanılmasın ki Yüce Allah hâkimler gibi bir mevkide durup, O'nun huzurunda milyarlarca insan ferdinin birer birer hesabı ve sorgusu görülecek, amel defterleri okunacak ve amelleri dünyada bildiğimiz şekildeki terazilere konulup tartılacak. Ve neticede onların lehine veya aleyhine hüküm verilecektir. Bu kesinlikle böyle değildir. Yüce Allah hazretleri hesabı çabuk görendir. Ve hesap odur ki Yüce Allah: "Sizin yaratılmanız ve diriltilmeniz, ancak tek bir kişi gibidir." (Lokmân, 31:28) ayet-i kerimesi gereğince, Vâhid tecellisiyle her bir nefiste gizli olan amellerin suretlerini onların etrafında açığa çıkarır. Çünkü ameller ağacın meyvesi gibidir. Nasıl ki Vâhid tecellisinden ibaret olan baharda her bir ağaç kendisinde gizli olan yaprakları, çiçekleri ve meyveleri açığa çıkarır. Ve hepsi "Bende bu vardır." diye cevap vererek hesaplarını verirler. Ve mîzan odur ki her bir amelin sureti ancak kendi sahibine ilişkindir, sahibinin başkasına ait değildir.

َ gitmez. وَال َ تَزِر وَازِرَة وِزر َ أُخرَى (Enʻâm, 6:164) ve مَن يَعمَل مِثقَال َ ذَرَّة ٍ رسًََّافَمَن يَعمَل مِثقَال َ ذَرَّة ٍ خَيْ ًا يَرَە و يَرَە (Zilzâl, 99:7-8) âyet-i kerîmeleri mûcibince her bir ferde âid olan aʻmâl ve ahlâk ve evsâfdan bir zerre eksik ve ziyâde olmaz. Binâenaleyh bu tecellî-i âmm netîcesinde hisâb ve mîzân berâberdir. ِصِ ََّلَ نَا ِسََّائِر فَمَا له مِن قوَّة ٍ و ال يَوم َ تبیل (Târık, 86:9-10) âyet-i kerîmesi bu maʻnâyı haber verir. Nitekim bu hâlin nazîri âlemde görülür. Bahârda her bir ağacın evrâk ve ezhârı kendisinde zâhir olur. Kayısı yaprağı ve çiçeği kızılcık ağacından zâhir olmaz. Ve her ağacın meyvesi kendi istiʻdâdı nisbetinde olup ziyâde ve eksik değildir. Bir elma fidanında kırk okka elma peydâ olmaz. Ve kezâ meyvesi olmayan kavak ve söğütte meyve zâhir olmaz.&#10024;

وَالَ تَزِر وَازِرَة وِزرَ أُخرَى (Enʻâm, 6:164) ve فَمَن يَعمَل مِثقَال َ ذَرَّة ٍ خَيْ ًا يَرَە و مَن يَعمَل مِثقَال َ ذَرَّة ٍ شَرًّا يَرَە (Zilzâl, 99:7-8) ayet-i kerimeleri gereğince, her bir ferde ait olan amellerden, ahlaktan ve vasıflardan bir zerre eksik veya fazla olmaz. Bu sebeple, bu genel tecellî sonucunda hesap ve mizan eşittir. فَمَا لَه مِن قوَّة ٍ و الَ نَاصِرَ (Târık, 86:9-10) ayet-i kerimesi bu anlamı haber verir. Nasıl ki, bu durumun benzeri âlemde görülür. Baharda her bir ağacın yaprakları ve çiçekleri kendisinde ortaya çıkar. Kayısı yaprağı ve çiçeği kızılcık ağacından ortaya çıkmaz. Ve her ağacın meyvesi kendi yatkınlığı oranında olup, fazla veya eksik değildir. Bir elma fidanında kırk okka elma meydana gelmez. Aynı şekilde, meyvesi olmayan kavak ve söğütte meyve ortaya çıkmaz.

وَالْوَزن يَومَئِذ ٍ الْحَق (A‘râf, 7:8) Enbiyâdan murâd dünyâda emr ve nehy-i ilâhîyi teblîğ eden saâdetlilerdir ki onlar kendilerine tâbiʻ olan ervâhın imâmı bulunan rûh-i küllîlerdir. Ve şühedâdan murâd neş’e-i rûhâniyye üzere zâhir olan nüfûsun aʻzâ ve cevârihi ve onların aʻyânı sâbitelerinin inkişâfıdır.&#10024;

وَالْوَزن يَومَئِذ ٍ الْحَق (A‘râf, 7:8) Enbiyadan (peygamberlerden) maksat, dünyada ilâhî emir ve yasakları tebliğ eden o mutlu kişilerdir ki, onlar kendilerine tâbi olan ruhların imamı olan küllî ruhlardır. Şühedadan (şehitlerden) maksat ise, ruhanî neşe (manevî coşku) üzere ortaya çıkan nefislerin organları ve uzuvları ile onların sabit hakikatlerinin (değişmez ezelî özlerinin) inkişafıdır (açığa çıkmasıdır).

Bu âlemin kâlıbındaki el ve ayak tekellüm etmez. Ancak dil söyler. Zîrâ bu âlemin âdeti böyledir. Fakat neş’e-i rûhâniyye üzerine müteayyin olan kâlıbların elleri ve ayakları söyler. Zîrâ kelâm, rûhun hâssasındandır. Ve kezâ rü’yet dahi böyledir. Bu âlemde gören ancak gözdür. Fakat rûh her cihetten görür. Binâenaleyh arz-ı mahşerdeki kâlıbda ahkâm ve âsâr-ı rûhiyye zâhir olur. Ve bu hâl hayât-ı dünyeviyyede envâʻ-i mücâhedât ve riyâzât ile sıfât-ı hayvâniyyeden musaffâ olan kesâfet-i tabîiyyeden kurtulup eşbâhı ile ervâhı arasındaki muhâlefeti izâle edebilen evliyâullah indinde zevkan zâhir ve bâhirdir. Ahkâm-ı hayvâniyyede müstağrak olan ehl-i kesâfet bu hâli inkâr ederlerse maʻzûrdurlar. Çünkü onlar bu zevâtı da kendileri gibi zannederler.&#10024;

Bu âlemin kalıbındaki el ve ayak konuşmaz. Ancak dil konuşur. Çünkü bu âlemin âdeti böyledir. Fakat ruhanî neşve (ruhun coşkusu) üzerine belirlenmiş olan kalıpların elleri ve ayakları konuşur. Çünkü konuşma, ruhun özelliklerindendir. Aynı şekilde görme de böyledir. Bu âlemde gören ancak gözdür. Fakat ruh her yönden görür. Bu sebeple mahşer yerindeki kalıpta ruhanî hükümler ve tesirler ortaya çıkar. Ve bu hâl, dünya hayatında çeşitli mücâhedât ve riyâzât ile hayvansal sıfatlardan arınmış olan bedenin yoğunluğundan kurtulup bedenleri ile ruhları arasındaki karşıtlığı giderebilen Allah dostları (evliyâullah) katında zevk yoluyla açıkça belirgindir. Hayvansal hükümlere dalmış olan maddi yoğunluk sahibi kişiler bu hâli inkâr ederlerse mazur görülürler. Çünkü onlar bu zâtları da kendileri gibi zannederler.

Senenin fusûl-i erbaasından her bir fasılda cisimlerde her sinnin îcâbına göre birtakım illetler ve marazlar tahaddüs ettiği gibi bu fasılların her birinde rûhlarda dahi birtakım illetler ve marazlar peydâ olur. Meselâ ilkbahârda cisimde şehvet-i hayvâniyye ziyâde olur. Ve her sinnin îcâbına göre bu şehvetin şiddeti rûhu mütâlaa-i maânîden men‘ edip kazâ-yı şehvet cânibine imâle eder. Ve bu hâl rûhun marazı ve illeti olur.&#10024;

Yılın dört mevsiminden her bir mevsimde, cisimlerde her yaşın gereğine göre birtakım hastalıklar ve rahatsızlıklar ortaya çıktığı gibi, bu mevsimlerin her birinde ruhlarda da birtakım hastalıklar ve rahatsızlıklar belirir. Örneğin ilkbaharda cisimde hayvansal şehvet artar. Ve her yaşın gereğine göre bu şehvetin şiddeti, ruhu anlamları düşünmekten alıkoyup şehveti giderme tarafına yöneltir. Ve bu hâl ruhun rahatsızlığı ve hastalığı olur.

Binâenaleyh her bir fasılda sana taʻrîf ettiğimiz rûhânî gıdâlara nazar et! Ve onların tedâriki ile meşgûl ol! Zîrâ senin ile o rûhânî gıdâların tenâvülü arasına ve onların ahzine hâil olup, rûhun kuvvetlenmesine mâni‘ olan şey, senin illetindir. Ve o mevâni‘i şudur ve budur, diye taʻyîn etmek ve burada ta‘dâd ve îzâh etmek mümkün değildir. Çünkü o mevâni‘ şahsa ve sinne göre tebeddül eder. Meselâ bahâr mevsiminde şiddet-i şehvet bir delikanlıyı son derece işgâl eder. Fakat bir ihtiyâra olan te’sîr-i şehvet başka sûretle olur. Ve onun rûhunu diğer birtakım efkâr ile işgâl eyler. Böyle olunca herkes her mevsimde kendi mevâni‘ini zekâ ve dirâyetine göre kendisi taʻyîn eder. Zîrâ insân nefsine basîret üzeredir. Ve sen, seninle rûhunun hayâtı ve sıhhati ve bekâsı için lâzım olan rûhânî gıdâların arasına hâil olan sebebleri, pek iyi bilirsin. Ve bunlar birtakım alâkât-ı mâsivâdır ki kalbin gışâları ve perdeleridir. Ve biz bu rûhânî gıdâlar bahsinde ulûmu zikr ettik. Aʻmâle dâir bir şey söylemedik. Ve ameli, rûhun gıdâsı ittihâz etmedik. Çünkü rûh amel sebebiyle değil, ilm-i ilâhî sebebiyle hayât bulur. Ve ilm-i ilâhî de ancak amel ile zâhir olur. Ve ilimsiz amel, taklîd olup, taklîdin âfâtı çoktur. Ve amelsiz ilim ise sâhibine mâl olmamış olan bir ilim olduğu için ârîdir. Ve âriyyet olan libâs hâl-i mevtında nasıl ki vücûddan nez‘ olunursa, bu ilim dahi öylece vücûddan münteziʻ olur.&#10024;

Bu sebeple her bir bölümde sana tanıttığımız ruhanî gıdalara dikkat et! Ve onların hazırlanmasıyla meşgul ol! Çünkü senin ile o ruhanî gıdaların alınması arasına girip, onların elde edilmesine engel olup, ruhun kuvvetlenmesine mani olan şey, senin hastalığındır. Ve o engelleri şudur ve budur, diye belirlemek ve burada sayıp açıklamak mümkün değildir. Çünkü o engeller kişiye ve yaşa göre başka bir hale geçer. Örneğin bahar mevsiminde şiddetli şehvet bir delikanlıyı son derece meşgul eder. Fakat bir ihtiyara olan şehvetin tesiri başka bir şekilde olur. Ve onun ruhunu diğer birtakım düşünceler ile meşgul eder. Böyle olunca herkes her mevsimde kendi engellerini zekâ ve dirayetine göre kendisi belirler. Çünkü insan nefsine karşı basiret üzeredir. Ve sen, seninle ruhunun hayatı ve sağlığı ve kalıcılığı için gerekli olan ruhanî gıdaların arasına giren sebepleri, pek iyi bilirsin. Ve bunlar birtakım mâsivâ (Allah dışındaki şeyler) ilgileridir ki kalbin örtüleri ve perdeleridir. Ve biz bu ruhanî gıdalar bahsinde ilimleri zikrettik. Amellere dair bir şey söylemedik. Ve ameli, ruhun gıdası kabul etmedik. Çünkü ruh amel sebebiyle değil, ilâhî ilim sebebiyle hayat bulur. Ve ilâhî ilim de ancak amel ile ortaya çıkar. Ve ilimsiz amel, taklit olup, taklidin afetleri çoktur. Ve amelsiz ilim ise sahibine mal olmamış olan bir ilim olduğu için emanettir. Ve emanet olan elbise ölüm halinde nasıl ki bedenden çıkarılırsa, bu ilim dahi öylece bedenden çekilip alınır.

İmdi bu ezmân-ı muhtelifede ulûm-i ilâhiyyenin iktisâbıyla emr ettiğim vakit, aʻmâl ile de emr etmiş olurum. Çünkü amel, ilmin netîcesidir. Ve mukaddime ile emir, netîce ile de emir demektir. Bunun misâl-i zâhiri budur ki tabîb “Senin gıdân zîrbâc olsun.” der. Hâlbuki tabîbin telaffuz ettiği “zîrbâc” lafzı ile cismin tegaddî etmesi mümkün değildir. Zîrâ bu lafızda ancak bir maʻnâ mündemicdir. Hâlbuki sûrî olan cismin bir gıdâ-yı sûrîye muhtâcdır. Bu lafzın maʻnâsıyla cismin tegaddî edemez. Afrika’nın şimâli olan Mağrib cihetinde meşhûr bir taâm olan zîrbâca bir rûhâniyyet vazʻ ve tevdîʻ olunmuştur ki ekl olunduğu vakit, cisim o rûhâniyyetle kâim olur. Binâenaleyh ondaki rûhâniyyeti cismine intikâl ettirmek için, o taâmın sûretini tedârike mecbûrsun.&#10024;

Şimdi, bu çeşitli zamanlarda ilâhî ilimlerin kazanılmasıyla emrettiğim zaman, amellerle de emretmiş olurum. Çünkü amel, ilmin sonucudur. Ve mukaddime ile emir, sonuç ile de emir demektir. Bunun açık örneği şudur ki, tabip "Senin gıdan zîrbâc olsun." der. Hâlbuki tabibin telaffuz ettiği "zîrbâc" lafzı ile cismin beslenmesi mümkün değildir. Zira bu lafızda ancak bir anlam gizlidir. Hâlbuki maddî olan cisim, maddî bir gıdaya muhtaçtır. Bu lafzın anlamıyla cisim beslenemez. Afrika'nın kuzeyi olan Mağrib tarafında meşhur bir yemek olan zîrbâca bir ruhanî tesir (manevî güç) yerleştirilmiş ve emanet edilmiştir ki, yendiği zaman, cisim o ruhanî tesirle ayakta durur. Bu sebeple, ondaki ruhanî tesiri cismine aktarmak için, o yemeğin şeklini temin etmeye mecbursun.

Böyle olunca sen bir mikdâr et alırsın ve bu ete şeker ve badem ve zağferân ve sirke ve biber ve diğer birtakım kokulu bahârlar katarsın. Ve bu terkîbi hafîf ve mu‘tedil âteş üzerinde pişirirsin; kıvâma geldiği vakit âteşten indirip yersin. İşte bu taâmın sûreti sana rûhâniyyetini verir. Ve o rûhâniyyet Allah Teâlâ’nın bu taâmın sûretinde senin için îdâʻ eylediği bir emânettir ki sen o rûhâniyyet ile ihyâ olunursun ve sıhhatini takviye edersin. Ve cisminde mi‘de ve em‘â gibi aʻzâlar o gıdâyı hazm edip cismine lâzım olan mevâddı neşr eder. Ve lüzûmsuz kalan mevâddı dahi ihrâc eder. Ve sen bu fazla olan mevâddı dahi def‘-i hâcet ile beyt-i kazerden dışarıya atarsın.&#10024;

Böyle olunca sen bir miktar et alırsın ve bu ete şeker, badem, safran, sirke, biber ve diğer birtakım kokulu baharatlar katarsın. Ve bu karışımı hafif ve orta ateşte pişirirsin; kıvama geldiği vakit ateşten indirip yersin. İşte bu yemeğin şekli sana ruhanî tesirlerini verir. Ve o ruhanî tesirler, Yüce Allah'ın bu yemeğin şeklinde senin için emanet ettiği bir şeydir ki sen o ruhanî tesirler ile canlanırsın ve sıhhatini güçlendirirsin. Ve bedeninde mide ve bağırsaklar gibi organlar o gıdayı hazmedip bedenine lazım olan maddeleri yayar. Ve lüzumsuz kalan maddeleri de dışarı atar. Ve sen bu fazla olan maddeleri de tuvalet yoluyla evden dışarı atarsın.

“Aʻmâl de böyledir. Onları yaparsın; ulûm ve derecâttan onların rûhâniyyetlerini alırsın ve bu taâmın fazlasını terk ettiğin gibi cehennemde küffâra terk edersin ki onlar dahi bu aʻmâlde seherlerde kıyâmdan ve mesâcide ve Allah yolunda saʻyden ve soğukta isbâğ-ı vuzû‘dan ve cemîʻ-i mekârihden nâil olduğun meşâkk ve şedâiddir. Ve onlar dünyâda bu aʻmâl-i şedîde-i şerʻiyyedir.&#10024;

Ameller de böyledir. Onları yaparsın; ilimlerden ve derecelerden onların ruhanî tesirlerini alırsın ve bu yemeğin fazlasını terk ettiğin gibi cehennemde kâfirlere terk edersin ki onlar dahi bu amellerde seherlerde kıyamdan (gece ibadeti için kalkmaktan) ve mescitlerde ve Allah yolunda çalışmaktan ve soğukta abdesti tam almaktan ve bütün zorluklardan nail olduğun meşakkatler ve şiddetli sıkıntılardır. Ve onlar dünyada bu şiddetli şeriat amelleridir.

İmdi onların kâffesini terk edersin ve âhirete ancak onların Allah Teâlâ’nın onlara&#10024;

Şimdi onların hepsini terk edersin ve ahirete ancak onların Yüce Allah'ın onlara

َ ه tevdîʻ eylediği letâiflerini kalb edersin ki onların uyûnunu onun هدِيَنَّهم ذِين َ جَاهَدوا فِينَا لنوَال&#10024;

Sen, "Bizim uğrumuzda mücâhede edenlere elbette yollarımızı gösteririz" (Ankebut Suresi, 29/69) ayetinin işaret ettiği, Hak Teâlâ'nın sana emanet ettiği latifelerini (manevi inceliklerini) kalbedersin (dönüştürürsün), ki onların gözlerini (basiretlerini) onunla açarsın.

َّلله َّلله َ سبلنَا (Ankebût, 29:69), َ وَيعَلِّمكُم ا اتَّقوا ْ او (Bakara, 2:282) kavlinde burada görürsün.&#10024;

"Ve bizim uğrumuzda mücâhede edenlere elbette yollarımızı gösteririz." (Ankebût, 29:69) ve "Allah'tan korkun, Allah size öğretir." (Bakara, 2:282) sözünü burada görürsün.

İmdi gıdâ-yı cismânînin sebebini yapmadıkça ona vâsıl olmadığın gibi, kezâlik bu gıdâ-yı rûhânîyi dahi bilmedikçe ona vâsıl olmazsın. Ve onun eşedd-i aʻmâli onu yemendir. Onun ekli ameldir. Ve onun ameline onun hakkında dişlerin tahrîki ve lisânı ve boğazı ve hulkumu ve merîyi ve mi‘deyi ve em‘âyı ve ciğeri teshîr cinsinden hâdim lâzımdır. Ondan sana rûh-i hayât sereyân eder. Ve gayrin onu ekli vaktinde sana ondan bir şey hâsıl olmaz.&#10024;

Şimdi, bedensel gıdanın sebebini yapmadıkça ona ulaşamadığın gibi, aynı şekilde bu ruhsal gıdayı da bilmedikçe ona ulaşamazsın. Ve onun en şiddetli ameli onu yemendir. Onun yemeği ameldir. Ve onun ameline, onun hakkında dişlerin hareket ettirilmesi ve dilin, boğazın, gırtlağın, yemek borusunun, midenin, bağırsakların ve ciğerin hizmet etmesi cinsinden yardımcılar gereklidir. Ondan sana hayat ruhu yayılır. Ve başkasının onu yediği vakitte sana ondan bir şey hâsıl olmaz.

İmdi bu gıdâ-yı rûhânî de böyledir. Onu ancak nefsin ile senin mütenâvil olman lâzımdır. Ve bu takdîrce Allah Teâlâ onu sana iʻtâ eyler. Ekser-i nâs bu amel-i şerʻiden olan gıdâ-yı ilâhî sebebiyle bu neş’et-i rûhâniyyeyi ikâmeden ne acîb teâmî eylediler. Ve biz katʻa bildik ki muhakkak cisim, yevm-i kıyâmette amelinin sûreti üzerine ve nefis dahi amelinin sûreti üzere haşr olunur.&#10024;

Şimdi bu ruhanî gıda da böyledir. Onu ancak nefsin ile senin alman gerekir. Ve bu takdirde Yüce Allah onu sana verir. İnsanların çoğu, şeriatten olan bu ilahi gıda sebebiyle bu ruhanî oluşumu gerçekleştirmekten ne acayip bir şekilde kör oldular. Ve biz kesin olarak bildik ki, muhakkak cisim, kıyamet gününde amelinin şekli üzerine ve nefis de amelinin şekli üzere haşrolunur.

İmdi saîd iki güzel sûrettendir. Ve iki kelime beynini cem‘ eder. İşte bu cihet-i aʻmâlden hâsıl olan gıdâdır.&#10024;

Şimdi saîd (mutlu kişi) iki güzel sûrettendir. Ve iki kelime arasını birleştirir. İşte bu, amellerden hâsıl olan gıdadır.

Aʻmâl dahi atʻıme-i zâhiriyye gibidir. O amelleri işlersen; ulûm ve derecât-ı maʻneviyye cinsinden olan rûhâniyyetlerini alırsın. Ve âhiret neş’e-i rûhâniyyesi gâlib olan bir âlem olduğundan bu âlem-i zâhir ve şehâdetten gözünü kapattığın vakit, iktisâb ettiğin derecât-ı maʻneviyyeyi, o âlemde bulursun. Binâenaleyh bu âlemde taâm-ı zâhirînin fazlası olan müstakzerâtı, fare ve necâset böceği misillû hayvânât-ı süfliyyeye terk ettiğin gibi, aʻmâlin şedâid ve meşâkk-ı uhreviyyesini dahi dâr-ı azâb ve terbiye olan cehennemde küffâra terk edersin. Zîrâ bu aʻmâlin rûhâniyyetini almak için seher vakitlerinde tatlı uykunu terk ettin. Ve mesâcîde gitmek ve Allah yolunda saʻy etmek zahmetini ihtiyâr eyledin. Ve soğuk havâlarda titreyerek abdest üzerine abdest aldın. Ve nefsinin mekrûh gördüğü aʻmâli işlemek meşakkatine ve şedâidine tahammül ettin. Binâenaleyh المؤمن و جنة الكافر الدنیا سجن hadîs-i şerîfi mûcibince bu meşakkatleri ihtiyâr ile dünyâyı kendine zindân ettin. Ve nevbet-i azâbı savdın. Fakat kefere ve fecere hayât-ı dünyâya ve onun lezzâtına mağrûr ve mağbûn olup, rahâta meyl ettiler. Vaktâki bu âlem-i zâhirden mevt-i tabîî ile gözleri kapandı; nevbet-i şiddet ve meşakkat onlara geldi. Böyle olunca aʻmâlin rûhâniyyetlerini almakla sen onların meşâkk ve şedâid-i uhreviyyesini küffâra terk ettin. İşte aʻmâlin ihrâc olunan fazlası dünyâda bu aʻmâl-i şedîde-i şerʻiyyedir ki sen hayât-ı uhreviyye için onların kâffesini terk ettin. Ve âhirete ancak onların Allah Teâlâ’nın onlara tevdîʻ eylediği letâiflerini kalb ettin. Ve bu letâifin uyûnunu ve&#10024;

Ameller de görünen yiyecekler gibidir. O amelleri işlersen; ilimler ve manevî dereceler cinsinden olan ruhanî tesirlerini alırsın. Ve ahiret, ruhanî neşenin (manevî coşkunun) baskın olduğu bir âlem olduğundan, bu görünen ve şehadet âleminden gözünü kapattığın zaman, kazandığın manevî dereceleri o âlemde bulursun. Bu sebeple, bu âlemde görünen yiyeceğin fazlası olan pislikleri fare ve pislik böceği gibi aşağı hayvanlara terk ettiğin gibi, amellerin uhrevî zorluk ve sıkıntılarını da azap ve terbiye yurdu olan cehennemde kâfirlere terk edersin. Çünkü bu amellerin ruhanî tesirlerini almak için seher vakitlerinde tatlı uykunu terk ettin. Ve mescitlere gitmek ve Allah yolunda çaba göstermek zahmetini seçtin. Ve soğuk havalarda titreyerek abdest üzerine abdest aldın. Ve nefsinin hoş görmediği ameli işlemek meşakkatine ve zorluklarına katlandın. Bu sebeple, "الدنيا سجن المؤمن و جنة الكافر" (Dünya müminin zindanı, kâfirin cennetidir) hadis-i şerifi gereğince bu meşakkatleri seçmekle dünyayı kendine zindan ettin. Ve azap sırasını savdın. Fakat kâfirler ve günahkârlar dünya hayatına ve onun lezzetlerine aldanıp mağlup oldular ve rahata meylettiler. Ne zaman ki bu görünen âlemden doğal ölümle gözleri kapandı; şiddet ve meşakkat sırası onlara geldi. Böyle olunca, amellerin ruhanî tesirlerini almakla sen onların uhrevî zorluk ve sıkıntılarını kâfirlere terk ettin. İşte amellerin çıkarılan fazlası dünyada bu şiddetli şer'î amellerdir ki sen ahiret hayatı için onların hepsini terk ettin. Ve ahirete ancak onların Allah Teâlâ’nın onlara emanet ettiği inceliklerini (latifelerini) çevirdin. Ve bu inceliklerin kaynaklarını ve

ه menba‘larını Allah Teâlâ’nın, م سبلنَا ذِين َ جَاهَدوا فِينَا لنَهدِيَنَّهوَال (Ankebût, 29:69) yaʻnî “Bizim&#10024;

Allah Teâlâ'nın, "Bizim uğrumuzda mücâhede edenlere elbette yollarımızı gösteririz." (Ankebût, 29:69) buyruğunda belirtilen menbalarını, yani kaynaklarını,

َّلله َّلله yolumuzda mücâhede edenleri elbette biz tarîkimize hidâyet eyleriz.” Ve كُم اَ وَيعَلِّم وَاتَّقوا ْ ا (Bakara, 2:282) yaʻnî “Allah’a ittikâ edin ki Allah size ta‘lîm etsin.” kavl-i şerîfinde bu dünyâda gördün, yaʻnî Allah Teâlâ bu âyetlerde ulûm ve derecâta nâiliyyetin sebebini sana gösterdi.”&#10024;

"Yolumuzda mücâhede edenleri elbette biz tarîkimize hidâyet eyleriz." ve "Allah'a ittikâ edin ki Allah size ta'lîm etsin." kutsal sözünde bu dünyada gördün, yani Yüce Allah bu ayetlerde ilimlere ve derecelere ulaşmanın sebebini sana gösterdi.

İmdi gıdâ-yı cismânînin sebebini yapmadıkça ona vâsıl ve onun rûhâniyyetine nâil olamayacağın gibi bu gıdâ-yı rûhânîyi dahi bilmedikçe ona vâsıl olamazsın.&#10024;

Şimdi, cismanî gıdanın sebebini yapmadıkça ona ulaşamayacağın ve onun ruhanî tesirlerine nail olamayacağın gibi, bu ruhanî gıdayı da bilmedikçe ona ulaşamazsın.

İmdi gıdâ-yı cismânînin eşedd-i aʻmâli onu yemendir. Ve onu yemen, ameldir. Ve ameli ekl için bu gıdâ-yı cismânî hakkında birtakım hâdimler lâzımdır. Onlar da dişler ve dil ve boğaz ve hulkûm ve merî ve mi‘de ve em‘â ve ciğer gibi aʻzâlardır. Bu hadimlerin hizmeti netîcesinde, o taâmdan senin cismine rûh-i hayât sereyân eder. Ve başka bir kimsenin yediği taâmdan sana bir menfaat hâsıl olmaz. İşte bu gıdâ-yı rûhânî de böyledir. Bu gıdâ-yı rûhânîyi ancak bizzât mütenâvil olman îcâb eder. Ve bu takdîrce o rûhâniyyeti Allah Teâlâ sana ihsân eyler. Ne acîbdir ki nâsın çoğu, bu amel-i şerʻiden tahassül eden gıdâ-yı ilâhî sebebiyle, ikâme edilecek olan bu neş’et-i rûhâniyyeden kör oldular.&#10024;

Şimdi, bedensel gıdanın en şiddetli işi onu yemektir. Ve onu yemek, bir eylemdir. Ve bu bedensel gıda hakkında, yeme eylemi için birtakım hizmetçiler gereklidir. Onlar da dişler, dil, boğaz, gırtlak, yemek borusu, mide, bağırsaklar ve karaciğer gibi organlardır. Bu hizmetçilerin hizmeti sonucunda, o yiyecekten senin bedenine hayat ruhu yayılır. Ve başka bir kimsenin yediği yiyecekten sana bir fayda oluşmaz. İşte bu ruhani gıda da böyledir. Bu ruhani gıdayı ancak bizzat alman gerekir. Ve bu durumda o ruhaniliği Yüce Allah sana ihsan eder. Ne acayiptir ki insanların çoğu, bu şer'î (ilahi yasa ile belirlenmiş) amelden oluşan ilahi gıda sebebiyle, kurulacak olan bu ruhani oluşumdan kör oldular.

Maʻlûmun olsun ki enbiyâ ve evliyâ gördüklerini bildiler ve bildiklerini söylediler. Sâir nâsın gözleri kapalı olduğundan onlar yalnız dinlediler ve dinleyenlerin bir kısmı inandı ve amel etti. Ve bir kısmı inanmakla berâber, râhat ve lezâiz-i nefsâniyyeden geçemeyip, ameli terk ettiler. Ve bir kısmı da inanmadığı için amel etmedi. Bu iki kısım hayât-ı dünyeviyyeye mağrûr ve mağbûn olanlardır. Bunlar mevt ile uyandıkları vakit görüp nedâmet edeceklerdir. Ve enbiyâ ve evliyânın bu sözlerine şimdi gülüp onları inkâr edenler, şedâid-i uhreviyye içinde âh u enîn eyleyeceklerdir.&#10024;

Bilinmeli ki peygamberler ve evliyalar gördüklerini bildiler ve bildiklerini söylediler. Diğer insanların gözleri kapalı olduğundan onlar yalnız dinlediler ve dinleyenlerin bir kısmı inandı ve amel etti. Ve bir kısmı inanmakla beraber, nefse ait hazlardan ve lezzetlerden geçemeyip, ameli terk ettiler. Ve bir kısmı da inanmadığı için amel etmedi. Bu iki kısım, dünya hayatına aldanmış ve aldatılmış olanlardır. Bunlar ölümle uyandıkları vakit görüp pişman olacaklardır. Ve peygamberlerin ve evliyaların bu sözlerine şimdi gülüp onları inkâr edenler, ahiret sıkıntıları içinde ah edip inleyeceklerdir.

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh), ahvâl-i uhreviyyeyi hayât-ı dünyeviyyede müşâhede edenlerden olduğu için nâsın körlüğüne bi-hakkın taaccüb buyurmuşlardır. Ve onlar bu müşâhedelerine mebnî buyururlar ki: Biz katʻa bildik ki muhakkak cisim, yevm-i kıyâmette amelinin sûreti üzere ve nefs-i nâtıka dahi kezâ amelinin sûreti üzere haşr olunacaktır. Zîrâ elân istihâlede bulunan arzımız yevm-i kıyâmette tebeddül edip bir istihâle daha geçirecektir. Ve bu istihâlesinde neş’e-i rûhâniyye gâlib olacak ve nüfûs-i nâtıka-i beşeriyye dahi kezâlik neş’ei rûhâniyye gâlib olan cisimlere taalluk eyleyecektir. İşte yevm-i haşrde verilecek olan cisimler, amellerinin sûretine mutâbık ve nüfûs-i nâtıka dahi kendilerine gâlib olan sıfatların sûretine muvâfık bulunacaktır.&#10024;

Şeyh-i Ekber (Allah ondan razı olsun), ahiret hallerini dünya hayatında gözlemleyenlerden olduğu için insanların körlüğüne haklı olarak şaşırmışlardır. Ve onlar bu gözlemlerine dayanarak derler ki: Biz kesin olarak bildik ki, cisim kıyamet gününde amelinin sureti üzere ve konuşan nefis de aynı şekilde amelinin sureti üzere haşrolunacaktır. Çünkü şu an değişim içinde bulunan arzımız kıyamet gününde değişip bir değişim daha geçirecektir. Ve bu değişiminde ruhani neşe üstün gelecek ve insanlara ait konuşan nefisler de aynı şekilde ruhani neşenin üstün geldiği cisimlere ait olacaktır. İşte haşr gününde verilecek olan cisimler, amellerinin suretine uygun ve konuşan nefisler de kendilerine üstün gelen sıfatların suretine uygun bulunacaktır.

Binâenaleyh bu âlemde kendisine envâʻ-i sıfât-ı hayvâniyye gâlib olanların sûreti dahi bu suver-i hayvâniyyeye inkılâb eyleyecektir. Böyle olunca bu âlemde aʻmâl-i sâliha işleyen süedâ iki güzel sûretten tekevvün eyleyecektir ki birisi cismine ve diğeri rûhuna ve nefs-i nâtıkasına âiddir. Ve iki kelime beynini cem‘ edecektir ki birisi cismi ve diğeri rûhudur. İşte bu söylediğimiz hüsn-i cihet aʻmâlden olan gıdâdan neş’et eder.&#10024;

Bu sebeple, bu âlemde kendisine hayvanî sıfatların çeşitleri üstün gelenlerin şekli de bu hayvanî şekillere dönüşecektir. Böyle olunca, bu âlemde iyi işler yapan mutlu kişiler iki güzel şekilden oluşacaktır ki, birisi bedenine ve diğeri ruhuna ve düşünen nefsine aittir. Ve iki kelime arasını birleştirecektir ki, birisi bedeni ve diğeri ruhudur. İşte bu söylediğimiz güzellik yönü, amellerden olan gıdadan kaynaklanır.

“Allah seni muvaffak eylesin! Ve seni müsedded kılsın! Maʻlûmun olsun ki her bir muhdes için bir gıdâ vardır ki onunla iğtidâ eyler. Onda onun bekâsı vardır. Ve maʻlûmun olsun ki muhakkak Mikâil erzâk ve bilcümle mahsüs olan ağdiye üzerine emîndir. Ve ona senden cemîʻ-i beden üzerine gıdâyı veren ciğer tekâbül eder. Ve kezâ İsrâfîl eşbâhı, ervâh ile tağdiye eder. Ve Cebrâîl ervâhı ulûm ve mâarif ile tağdiye eyler.&#10024;

Allah seni başarılı kılsın! Ve seni doğru yola iletsin! Bilinmeli ki her yaratılmış şey için bir gıda vardır ki onunla beslenir. Onda onun devamlılığı vardır. Ve bilinmeli ki şüphesiz Mikâil, rızıklar ve bütün duyularla algılanan gıdalar üzerine emindir. Ve ona, senden bütün bedene gıdayı veren karaciğer karşılık gelir. Aynı şekilde İsrâfîl, bedenleri ruhlarla besler. Ve Cebrâîl, ruhları ilimler ve marifetler (Allah'ı tanıma bilgileri) ile besler.

İmdi her bir mevcûdun bekâsı umûrdan bir emre merbûtan vâkiʻ olur. Bu emr dahi onun gıdâsıdır. Nitekim cevherin gıdâsı araz iledir. Onsuz onun için bekâ yoktur. Ve kezâ cisim te’lîf iledir. Ve kezâ akıl baʻzı ulûm-i zarûriyye iledir. Ve kezâ heyûlâ suver iledir.&#10024;

Şimdi, her bir varlığın bekası, işlerden bir emre bağlı olarak meydana gelir. Bu emir de onun gıdasıdır. Nasıl ki cevherin gıdası araz iledir; onsuz onun için beka yoktur. Aynı şekilde cisim, terkip iledir. Aynı şekilde akıl, bazı zorunlu ilimler iledir. Aynı şekilde heyûlâ (ilk madde), suretler iledir.

İmdi rûh-i kudsî, kendi vücûdunda dâimâ kendisinin bekâsına müteattıştır. Ve onun bekâsı ulûm-i ilâhiyye iledir. O, onun gıdâsıdır. Ve işte bunun için Allah Teâlâ&#10024;

Şimdi kudsî ruh, kendi varlığında daima kendisinin kalıcılığına bağlıdır. Ve onun kalıcılığı ilâhî ilimler iledir. O, onun gıdasıdır. Ve işte bunun için Yüce Allah

ی Peygamber’i (aleyhi’s-selâm)’a: عِلْمًاوَقل رَّب ِّ زِدن (Tâhâ, 20:114) buyurdu.&#10024;

Yüce Allah, şanlı peygamberine (a.s.) "Rabbim, ilmimi artır de!" (Tâhâ, 20:114) buyurdu.

ِي

Baʻdehu Buhârî’nin onu Sahîh’inde tahrîc edip dediği vech üzere gıdâ-yı mahsüs sûretinde gördü ki Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdu: “Bana gösterildi ki gûyâ bana bir kadeh süt verildi, ben onu içtim. Eser-i reyy tırnaklarımdan hurûc etti. Baʻdehu artığımı Ömer’e verdim.” Yâ Resûlullah nasıl te’vîl ettin? dediler. “İlim.” buyurdu. Ve onu Miʻrâc gecesinde içti. Ve ona “Seninle ümmetine Allah Teâlâ’nın eriştirdiği fıtrattır.” denildi.”&#10024;

Sonra Buhârî'nin onu Sahîh'inde rivayet edip dediği gibi, özel bir gıda şeklinde gördü ki, Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Bana gösterildi ki, sanki bana bir kadeh süt verildi, ben onu içtim. Doygunluk eseri tırnaklarımdan çıktı. Sonra artığımı Ömer'e verdim." "Ey Resûlullah, nasıl yorumladın?" dediler. "İlim." buyurdu. Ve onu Mi'râc gecesinde içti. Ve ona "Seninle ümmetine Yüce Allah'ın ulaştırdığı fıtrattır." denildi.

Allah Teâlâ seni idrâk-i hakâyıka muvaffak eylesin! Ve idrâk-ı maânî husûsunda seni vehmin taht-ı te’sîrinde bırakmayıp müsedded kılsın!&#10024;

Yüce Allah seni hakikatleri idrak etmeye muvaffak kılsın! Ve anlamları idrak etme hususunda seni vehmin etkisi altında bırakmayıp doğru yola iletsin!

Maʻlûmun olsun ki her bir muhdesin iğtidâ eylediği bir gıdâ vardır ki bu gıdâ o muhdese olan şeyin kıyâm ve bekâsına sebeb olur. Meselâ toprak su ile ve su müvellidü’l-mâ ve müvellidü’l-humûza ile gıdâlanır. Ve bunların gıdâsı nefes-i Rahmânî ve nefes-i Rahmânînin gıdâsı vücûd-i hakîkîdir. Ve vücûd-i hakîkî cümlesinin kayyûmudur. Ve vücûd-i vâhid-i hakîkînin cemîʻ-i âlemi muhît olan mezâhir-i külliyye-i kudreti dörttür. Onlar da Cebrâîl, Mikâîl ve İsrâfîl ve Azrâîl (aleyhimü’s-selâm)’dır.&#10024;

Bilinmeli ki, her bir sonradan yaratılmışın beslendiği bir gıda vardır ki, bu gıda o sonradan yaratılmış şeyin varlığını sürdürmesine ve kalıcılığına sebep olur. Örneğin, toprak su ile ve su hidrojen ve oksijen ile beslenir. Ve bunların gıdası Rahmânî nefes (Allah'ın varlığına hayat veren nefes) ve Rahmânî nefesin gıdası hakiki varlıktır. Ve hakiki varlık hepsinin kayyımıdır. Ve bir olan hakiki varlığın bütün âlemi kuşatan küllî kudret tezahürleri dörttür. Onlar da Cebrâîl, Mikâîl ve İsrâfîl ve Azrâîl (a.s.)'dır.

Bunlardan Mikâil (aleyhi’s-selâm) erzâk ve bilcümle mahsüs olan ağdiye üzerine emîndir. Yaʻnî âlemin hey’et-i mecmû‘asında gıdâya muhtâc olan her bir hâdisin kendi nevʻine mahsûs olan gıdâyı onun ihtiyâc-ı bünyevîsine göre Cenâb-ı Mikâîl tevzîʻ eder. Ve onun taht-ı idâresinde ve emrinde lâ-yuad ve lâ-yuhsâ melâike olup bu ağdiye-i mahsüseyi keyl ve takdîr ederler. Ve onun âlemin hey’et-i mecmû‘asına olan vücûh-i te’sîrâtından her birisi bir kanadıdır. Binâenaleyh kanatlı melâike denilince kuşlar gibi kanatlı bir sûret-i acîbe tahayyül edilmemelidir. Kur’ân ve ahâdis, teşbîhât ve isti‘ârât üzerine gelmiştir.&#10024;

Bunlardan Mikâil (a.s.) rızıklar ve bütün maddî gıdalar üzerine emindir. Yani âlemin bütünündeki gıdaya muhtaç olan her bir varlığın, kendi türüne özgü olan gıdayı, onun bünyesel ihtiyacına göre Cenâb-ı Mikâîl dağıtır. Ve onun idaresi ve emri altında sayılamayacak kadar melekler olup bu özel gıdaları ölçer ve takdir ederler. Ve onun âlemin bütünündeki tesirlerinin her bir yönü bir kanadıdır. Bu sebeple kanatlı melekler denilince kuşlar gibi kanatlı acayip bir şekil hayal edilmemelidir. Kur'an ve hadisler, benzetmeler ve istiareler üzerine gelmiştir.

İmdi sen bir mâddeyi vezn ve takdîr ettiğin vakit, Cenâb-ı Mîkâîl’in vücûh-i te’sîrinden bir te’sîr tahtında vezn ve takdîr edersin. Zîrâ bu kuvâ-yı külliyye-i ilâhiyye âlem-i kevnin hey’et-i mecmû‘asını tedvîre me’mûrdurlar. Ve âlem-i sagîr olan senin vücûdunda Mîkâîl’in nazîri ciğerindir. Gıdâdaki kanı alıp bi’t-tasfiyye kalbe ve damarlara tevzîʻ eder. Ve sen bu sâyede gıdâdan müstefîd olursun.&#10024;

Şimdi sen bir maddeyi tartıp ölçtüğün zaman, Cenâb-ı Mîkâîl'in (dört büyük melekten biri) tesir etme şekillerinden birinin tesiri altında tartıp ölçersin. Çünkü bu küllî ilâhî kuvvetler, oluş ve bozuluş âleminin bütün yapısını idare etmekle görevlidirler. Ve küçük âlem olan senin vücudunda Mîkâîl'in benzeri ciğerindir. Ciğer, gıdadaki kanı alıp saflaştırarak kalbe ve damarlara dağıtır. Ve sen bu sayede gıdadan faydalanırsın.

Ve kuvâ-yı külliyye-i ilâhiyyeden biri de İsrâfîl (aleyhi’s-selâm)’dır. Eşbâhı ve ecsâdı ervâh ile tağdiye eder. Ve bunun senin vücûdundaki nazîri kalbdir ki onun darabânı rûh-i hayvânînin vücûdda kıyâmına bâʻisdir. Ve onun emrinde lâ-yuad ve lâ-yuhsâ melâike olup âlemin hey’et-i mecmû‘asında vücûh-i te’sîrâtı lâ-yuad ve lâ-yuhsâdır.&#10024;

Ve ilâhî küllî kuvvetlerden biri de İsrâfîl (a.s.)'dır. Bedenleri ve cisimleri ruhlar ile besler. Ve bunun senin varlığındaki benzeri kalptir ki, onun atışı hayvanî ruhun varlıkta ayakta durmasına sebep olur. Ve onun emrinde sayılamayacak ve hesaba gelmeyecek melekler olup, âlemin bütün yapısında tesirlerinin yönleri sayılamayacak ve hesaba gelmeyecek kadardır.

Ve bu dört kuvâdan birisi dahi Cebrâîl (aleyhi’s-selâm)’dır ki ervâhı ulûm ve maârif ile tağdiye eyler. Ve onun emrinde dahi bî-nihâye melâike olup ,âlemin hey’et-i umûmiyyesinde vücûh-i te’sîrâtı lâ-yuaddır. Ve senin vücûdunda onun mukâbili dimâğına taalluk eden akıldır ki sen o akıl vâsıtasıyla suver-i âlemden birtakım maânî istihrâc edip rûhunu tağdiye edersin.&#10024;

Ve bu dört kuvvetten biri de Cebrail (a.s.)'dır ki ruhları ilimler ve marifetlerle besler. Onun emrinde de sonsuz melekler vardır ve âlemin genel yapısında tesirlerinin yüzleri sayılamaz. Senin vücudunda onun karşılığı, beynine ait olan akıldır ki sen o akıl vasıtasıyla âlem suretlerinden birtakım manalar çıkarıp ruhunu beslersin.

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh), dördüncü kuvvet olan Azrâîl (aleyhi’s-selâm)’ı burada zikr etmemiştir. Zîrâ Cenâb-ı Azrâîl sûretten maʻnâyı nez‘e ve ifnâya me’mûrdur. Ve fenâda ise gıdâ ile kıyâm mevzûʻ-i bahs olamaz.&#10024;

Şeyh-i Ekber (Allah ondan razı olsun), dördüncü kuvvet olan Azrâîl (a.s.)'ı burada anmamıştır. Çünkü Azrâîl (a.s.) suretten manayı çekip almaya ve yok etmeye memurdur. Yok oluşta ise gıda ile ayakta kalma söz konusu olamaz.

İmdi her bir mevcûdun bekâsı, umûrdan bir emre merbûten vâkiʻ olur. Bu emr dahi onun gıdâsıdır. Nitekim yukarıda bir nebze îzâh olundu. Ve kezâ cevherin gıdâsı araz iledir. Meselâ tûl ve arz ve umk birer arazdır. Bunlar bir mâddenin ve bir cevherin vücûdu olmaksızın mahsüsen müşâhede olunamazlar. Ve kezâ cismin gıdâsı cevherlerin te’lîfi ve terkîbi iledir. Meselâ bir cism-i hayvânî birçok muhtelif anâsır-ı basîtadan terekküb eder. Ve bunların zerrâtı ânen-fe-ânen vücûddan infikâk edip yerine yenileri gelir. Ve bu sûretle cisim bunlarla tegaddî eyler. Ve kezâ aklın gıdâsı baʻzı ulûm-i zarûriyyedir. Meselâ soğuk havâda akıl vücûdun ısıtılmasına ve açlık hâlinde gıdâ tedârikine hükm eder. Binâenaleyh aklın vücûdu bu ulûm-i zarûriyye ile kâimdir. Eğer bir kimsede bu ulûm-i zarûriyye görülmese onda aklın adem-i vücûduna hükm olunur. Ve kezâ heyûlânın gıdâsı suver iledir. Zîrâ heyûlâ akılda bir emr-i mevhûmdur. Ancak sûret ile onun vücûduna istidlâl olunur. Meselâ esîr dediğimiz, mahsüs bir şey değildir. Akılda sâbit olan bir cevher-i heyûlânîdir. Biz onun vücûduna sûretlerden intikâl ederiz. Binâenaleyh bu sûretler o cevher-i heyûlânînin gıdâsı olur.&#10024;

Şimdi, her bir var olanın bekası, işlerden bir emre bağlı olarak meydana gelir. Bu emir de onun gıdasıdır. Nasıl ki yukarıda bir miktar açıklandı. Aynı şekilde cevherin gıdası araz iledir. Örneğin, uzunluk, genişlik ve derinlik birer arazdır. Bunlar bir maddenin ve bir cevherin varlığı olmaksızın özel olarak gözlemlenemezler. Aynı şekilde cismin gıdası cevherlerin birleşmesi ve terkibi iledir. Örneğin, bir hayvansal cisim birçok farklı basit unsurdan oluşur. Ve bunların zerreleri an be an varlıktan ayrılıp yerine yenileri gelir. Ve bu şekilde cisim bunlarla beslenir. Aynı şekilde aklın gıdası bazı zorunlu bilgilerdir. Örneğin, soğuk havada akıl vücudun ısıtılmasına ve açlık halinde gıda tedarikine hükmeder. Bu sebeple aklın varlığı bu zorunlu bilgilerle ayaktadır. Eğer bir kimsede bu zorunlu bilgiler görülmezse, onda aklın yokluğuna hükmedilir. Aynı şekilde heyûlânın (ilk madde, formsuz cevher) gıdası suretler iledir. Çünkü heyûlâ akılda vehmedilmiş bir iştir. Ancak suret ile onun varlığına çıkarım yapılır. Örneğin, esir dediğimiz, özel bir şey değildir. Akılda sabit olan heyûlânî bir cevherdir. Biz onun varlığına suretlerden intikal ederiz. Bu sebeple bu suretler o heyûlânî cevherin gıdası olur.

İmdi rûh-i kudsî ki vücûd-i insânîde halîfe-i ilâhî olan rûh-i izâfîdir. O dahi kendi vücûdunda dâimâ gıdâ-yı mahsûsu ile kendisinin bekâsına müteattıştır. Ve onun bekâsına sebeb olan gıdâ, ulûm-i ilâhiyyedir. Ve işte bunun için Allah Teâlâ hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’de&#10024;

Şimdi, insan varlığında ilâhî halife olan izafî ruh, o da kendi varlığında daima kendisine özgü gıdası ile bekasına bağlıdır. Ve onun bekasına sebep olan gıda, ilâhî ilimlerdir. Ve işte bunun için Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de

ی Peygamber’i (aleyhi’s-selâm)’a, عِلْمًاوَقل رَّب ِّ زِدن (Tâhâ, 20:114) yaʻnî “Yâ Habîb’im, yâ Rabb&#10024;

Peygamber’e (a.s.) “Rabbim, ilmimi artır” (Tâhâ, 20:114) yani “Ey Habibim, ey Rabbim

ِي benim ilmimi tezyîd et, de!” buyurdu.&#10024;

İmdi, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, bütün noksan sıfatlardan münezzeh ve bütün kemâl sıfatlarla muttasıf olduğu için, zâtına ait haller, oluşlar, yani sabit hakikatler, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan şeylerdir; bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler, ezelen ve ebeden değişmezler. Binâenaleyh, dış âlemde meydana gelen bütün işler, oluşlar, bu sabit hakikatlerin gerektirdiği şekilde, yani kendilerinin zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği üzere, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin hallerine uygun olarak ortaya çıkar. Bu sebeple, kader sırrı, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatlerin değişmezliğine ilişkindir; çünkü Hak Teâlâ, kendisinin zâtî yatkınlığına göre, her bir tekil sabit hakikatin, bütün mertebelerde, çeşitli zamanlarda, oluş ve bozuluş âleminde nasıl ortaya çıkacağını ezelden bilmiştir. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler olarak, yani kendilerinin zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği üzere, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan şeylerdir. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler olarak, yani kendilerinin zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği üzere, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan şeylerdir. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler olarak, yani kendilerinin zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği üzere, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan şeylerdir. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler olarak, yani kendilerinin zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği üzere, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan şeylerdir. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler olarak, yani kendilerinin zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği üzere, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan şeylerdir. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler olarak, yani kendilerinin zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği üzere, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan şeylerdir. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler olarak, yani kendilerinin zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği üzere, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan şeylerdir. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler olarak, yani kendilerinin zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği üzere, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan şeylerdir. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler olarak, yani kendilerinin zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği üzere, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan şeylerdir. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler olarak, yani kendilerinin zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği üzere, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan şeylerdir. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler olarak, yani kendilerinin zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği üzere, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan şeylerdir. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler olarak, yani kendilerinin zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği üzere, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan şeylerdir. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler olarak, yani kendilerinin zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği üzere, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan şeylerdir. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler olarak, yani kendilerinin zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği üzere, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan şeylerdir. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler olarak, yani kendilerinin zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği üzere, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan şeylerdir. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler olarak, yani kendilerinin zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği üzere, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan şeylerdir. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler olarak, yani kendilerinin zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği üzere, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan şeylerdir. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler olarak, yani kendilerinin zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği üzere, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan şeylerdir. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler olarak, yani kendilerinin zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği üzere, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan şeylerdir. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler olarak, yani kendilerinin zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği üzere, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan şeylerdir. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler olarak, yani kendilerinin zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği üzere, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan şeylerdir. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler olarak, yani kendilerinin zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği üzere, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan şeylerdir. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler olarak, yani kendilerinin zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği üzere, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan şeylerdir. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler olarak, yani kendilerinin zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği üzere, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan şeylerdir. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler olarak, yani kendilerinin zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği üzere, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan şeylerdir. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler olarak, yani kendilerinin zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği üzere, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan şeylerdir. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler olarak, yani kendilerinin zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği üzere, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan şeylerdir. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler olarak, yani kendilerinin zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği üzere, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan şeylerdir. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler olarak, yani kendilerinin zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği üzere, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan şeylerdir. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler olarak, yani kendilerinin zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği üzere, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan şeylerdir. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler olarak, yani kendilerinin zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği üzere, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan şeylerdir. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler olarak, yani kendilerinin zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği üzere, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan şeylerdir. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler olarak, yani kendilerinin zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği üzere, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan şeylerdir. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler olarak, yani kendilerinin zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği üzere, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan şeylerdir. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler olarak, yani kendilerinin zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği üzere, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan şeylerdir. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler olarak, yani kendilerinin zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği üzere, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan şeylerdir. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler olarak, yani kendilerinin zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği üzere, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan şeylerdir. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler olarak, yani kendilerinin zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği üzere, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan şeylerdir. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler olarak, yani kendilerinin zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği üzere, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan şeylerdir. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler olarak, yani kendilerinin zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği üzere, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan şeylerdir. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler olarak, yani kendilerinin zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği üzere, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan şeylerdir. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler olarak, yani kendilerinin zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği üzere, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan şeylerdir. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler olarak, yani kendilerinin zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği üzere, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan şeylerdir. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler olarak, yani kendilerinin zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği üzere, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan şeylerdir. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler olarak, yani kendilerinin zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği üzere, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan şeylerdir. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler olarak, yani kendilerinin zâtî yatkınlıklarının gerektirdiği üzere, değişmesi imkânsız olan ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan şeylerdir. Bu sebeple, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık suretleri olan sabit hakikatler olarak, yani

Baʻdehu Buhârî’de münderic olan ahadîs-i sahîha meyânında zikr olunan bir hadîs-i şerîfde beyân buyrulduğu vech ile o ilmi, gıdâ-yı mahsüs sûretinde âlem-i maʻnâda gördü ki&#10024;

Sonra, Buhârî'de yer alan sahih hadisler arasında zikredilen bir hadis-i şerifte açıklandığı üzere, o ilmi, manâ âleminde özel bir gıda şeklinde gördü ki

ی onu şu hadîs-i şerîfde böylece beyân buyurdular: أتیت...الخ أریت كأن&#10024;

Yüce Peygamber (a.s.) onu şu hadîs-i şerîfte böylece beyan buyurdular: "أتیت...الخ أریت كأن" (Bana getirildi... gibi gösterildim).

İmdi âlem-i maʻnâda gördükleri ve içtikleri sütü, ilim ile te’vîl eylediler. Ve (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, bu sütü Miʻrâc gecesinde içti. Yaʻnî meşhûr olduğu üzere Miʻrâc gecesi kendilerine üç kadeh getirildi birisinde su ve birinde şarâb ve birinde de süt var idi. اخيَت ی اللیی buyurup sütü içtiler. Ve sütü ihtiyâr edip içtikte “Yâ Resûlullah, seninle ümmetine Allah Teâlâ’nın eriştirdiği fıtratı ihtiyâr eyledin.” denildi. Zîrâ fıtrat inkıyâd üzeredir. Ve İslâm ise inkıyâddan ibârettir. Ve inkıyâdın zıddı olan muhâlefet İblîs ve tevâbi‘inin hâlidir ki umûr-ı&#10024;

Şimdi, mana âleminde gördükleri ve içtikleri sütü, ilim ile yorumladılar. Ve (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, bu sütü Mi'rac gecesinde içti. Yani, meşhur olduğu üzere Mi'rac gecesi kendisine üç kadeh getirildi; birisinde su, birinde şarap ve birinde de süt vardı. اخيَت ی اللیی buyurup sütü içtiler. Ve sütü tercih edip içtiklerinde "Ey Resûlullah, seninle ümmetine Yüce Allah'ın eriştirdiği fıtratı tercih ettin." denildi. Çünkü fıtrat boyun eğme üzerinedir. Ve İslam ise boyun eğmeden ibarettir. Ve boyun eğmenin zıddı olan muhalefet, İblis ve ona tabi olanların halidir ki işler...

ه ârızıyyedendir. Ve süt leyyin ve müfîd olan bir gıdâdır. Nitekim Hakk Teâlâ بَنًا خَالِصًا سَآئِغًال َْی لِلشَّارِبِی (Nahl, 16:66) buyurur.&#10024;

Bu, arızî bir durumdandır. Ve süt, yumuşak ve faydalı bir gıdadır. Nitekim Yüce Allah, "İçenlere âfiyet veren, halis bir süt" (Nahl, 16:66) buyurur.

Maʻlûm olsun ki rü’yâ üç nevʻi üzeredir. Birine “keşf-i mücerred” diğerine “keşf-i muhayyel” üçüncüsüne “hayâl-i mücerred” derler.&#10024;

Bilinmeli ki rüya üç çeşittir. Birine "keşf-i mücerred" (saf keşif), diğerine "keşf-i muhayyel" (hayalî keşif), üçüncüsüne ise "hayâl-i mücerred" (saf hayal) derler.

“Keşf-i mücerred” görülen rü’yânın hâl-i yakazada aynen zuhûrudur. Bu nevʻi rü’yâ&#10024;

"Keşf-i mücerred" (saf keşif), görülen rüyanın uyanık halde aynen ortaya çıkmasıdır. Bu tür rüya

َّلله َّلله taʻbîre muhtâc değildir. Nitekim رَسوله الرؤيَا بِالْحَق ِّ لتَدخلُن َّ الْمَسجِد َ الْحَرَام َ إِن شَاء ا لقَد صَدَق َ ا&#10024;

Allah, Allah tabire muhtaç değildir. Nitekim Resulü rüyayı hak ile tasdik etti: "Andolsun ki Allah, Resulünün rüyasını doğru çıkardı. Eğer Allah dilerse, siz güven içinde, saçlarınızı tıraş etmiş veya kısaltmış olarak Mescid-i Haram'a muhakkak gireceksiniz."

ِّ ْی ْی َ رؤوسَكُمقِیَ محَل آمِنِی (Feth, 48:27) âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere Sallallahu Aleyhi ve Sellem kendilerini başlarını tıraş etmiş oldukları hâlde Mescîd-i Harâm’a dâhil olmuş gördüler. Altı sene sonra aynen zuhûr etti.&#10024;

"Başlarınızı tıraş etmiş olarak güven içinde Mescid-i Haram'a gireceksiniz." (Fetih, 48:27) ayet-i kerimesinde beyan buyrulduğu üzere, Sallallahu Aleyhi ve Sellem kendilerini başlarını tıraş etmiş oldukları hâlde Mescid-i Haram'a dahil olmuş gördüler. Altı sene sonra aynen ortaya çıktı.

İkincisi “keşf-i muhayyel”dir. Bu nevʻi rü’yâ taʻbîre muhtâcdır. Ve rü’yâ taʻbîrinde bir kâide yoktur. Yûsuf (aleyhi’s-selâm) hakkında olduğu gibi taʻbîr-i rü’yâ ilmi mevhibe-i ilâhîdir. Taʻbîr-i rü’yâ ale’l-ekser maʻnâda görülen sûretin maʻnâsından âlem-i şehâdetteki suverden bir sûret-i münâsibeye intikâl etmek sûretiyledir. İşte hadîs-i şerîfde beyân buyrulan sütün, ilim ile te’vîli bu nevʻidendir.&#10024;

İkincisi "keşf-i muhayyel"dir (hayalî keşif). Bu tür rüya, yoruma muhtaçtır. Rüya yorumunda bir kural yoktur. Yusuf (a.s.) hakkında olduğu gibi, rüya yorumu ilmi ilahi bir bağıştır. Rüya yorumu çoğunlukla, manada görülen şeklin anlamından, görünen âlemdeki şekillerden uygun bir şekle geçiş yoluyladır. İşte hadis-i şerifte bildirilen sütün ilim ile yorumlanması bu türdendir.

Üçüncüsü “hayâl-i mücerred”dir, bu rü’yâ hâl-i yakazada râînin dimâğına müntakış olan suver-i süfliyyenin rûhuna in‘ikâsından ibârettir ki aslâ te’vîli ve taʻbîri yoktur. Buna “adgâsü ahlâm” dahi derler. Türkçesi perişân rü’yâ demek olur. Meselâ bir kimse hâl-i yakazada bir kadına mübtelâ olur. Uyuduğu vakit onun hayâli zâhir olarak ihtiʻlâm vâkiʻ olur. Veyâhûd tuzlu taâmlar ekl eder, uykusunda şiddet-i atş hâsıl olur. Akar sular ve çeşmeler görür. İşte etıbbânın bahs ettikleri rü’yâ bu üçüncü nevʻi rü’yâdır. Onlar iki evvelki rü’yâdan gâfildirler.&#10024;

Üçüncüsü "hayâl-i mücerred"dir (soyut hayal), bu rüya, uyanıklık halinde görenin beynine nakşolmuş aşağılık suretlerin ruhuna yansımasından ibarettir ki, asla yorumu ve tabiri yoktur. Buna "adgâsü ahlâm" (karışık rüyalar) da derler. Türkçesi perişan rüya demek olur. Örneğin, bir kimse uyanıklık halinde bir kadına tutulur. Uyuduğu vakit, o kadının hayali belirerek ihtilam (rüyada boşalma) meydana gelir. Veyahut tuzlu yiyecekler yer, uykusunda şiddetli susuzluk oluşur. Akan sular ve çeşmeler görür. İşte tıp bilginlerinin bahsettikleri rüya bu üçüncü nevi rüyadır. Onlar ilk iki rüyadan habersizdirler.

“Ey seyyid-i kerîm, sana Hakk Subhânehu hazretlerinin bâdiye-i mülkünde, onun hükm-i tedbîri üzerinde Allah ile berâber olmak ve gıdâ-yı ervâhın isticlâbında taksîr etmemek lâyık olur. Zîrâ sen ondan ziyâdenin talebiyle me’mûrsun. Muhakkak ervâh, aslâ ilimden doymaz. Ve biz bunu muhakkakan bildik.&#10024;

Ey yüce efendi, sana Yüce Allah'ın mülkünün çölünde, O'nun tedbir hükmü üzerinde Allah ile beraber olmak ve ruhların gıdasını çekip getirmekte kusur etmemek yakışır. Çünkü sen, ondan daha fazlasını talep etmekle görevlisin. Muhakkak ki ruhlar, asla ilimden doymaz. Ve biz bunu kesinlikle bildik.

İmdi (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz: “İki aç doymaz: Tâlib-i ilim ve tâlibi dünyâ” buyurdular. Ve ulûmdan taht-ı kademenin ahz eylediği şeyi taleb etme! Ancak ondan kendisine ifrât eylediği kullarından ona tahsîs eylediği rahmeti ve onlara hâss kıldığı ilmi taleb et ve o ilm-i ledünnîdir. Zîrâ ulûm-i muâmelât her ne kadar latîf ve âlî olsa da onların ulüvvü ve cemâlî ve hüsnü ve letâfeti, nazar-ı aklînin ve efkârın hükmü ile müdennes olan ulûm-i efkâra nazar iledir. Bu ise tavr-ı aklın verâsıdır. Ve onun nûru eclâ ve mirâtı asfâdır. Velâkin tahsîli, amele mukârin olmayan ulûm-i ledünniyye istishâb-ı amel iledir. Ve ikisinin arasındaki fark zâhirdir. Zîrâ ulûm-i aʻmâle himem mütealliktir. Ve işte bunun için onun medâricinden bir medrec üzerine gelir. Ve o ulûm-i saâdettir. Ve bu benim sana tenbîh ettiğim ulûm, mahlûkun iktisâbıyla müdennes olmayan imtisâl-i mutlak üzerine mevkûf olan ulûm-i ledünniyyedir. Ve gerçi Hakk onu müekkeddir.&#10024;

Şimdi, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “İki aç doymaz: İlim talep eden ve dünya talep eden” buyurdular. Ve ilimlerden, ayağın altının aldığı şeyi talep etme! Ancak ondan, kendisine aşırı düşkün olan kullarından ona özel kıldığı rahmeti ve onlara has kıldığı ilmi talep et ve o ilim ledünnîdir (Allah katından gelen ilim). Çünkü muamelat ilimleri her ne kadar latif ve yüce olsa da, onların yüceliği, güzelliği, hoşluğu ve letafeti, aklî bakışın ve fikirlerin hükmüyle kirlenmiş olan fikir ilimlerine göredir. Bu ise aklın sınırlarının ötesindedir. Ve onun nuru daha parlak ve aynası daha saftır. Fakat tahsili, amele yakın olmayan ledünnî ilimler, amelle birlikte elde edilir. Ve ikisinin arasındaki fark açıktır. Çünkü amele ait ilimlere himmetler (manevi çabalar) ilişkindir. Ve işte bunun için onun derecelerinden bir derece üzerine gelir. Ve o saadet ilimleridir. Ve bu benim sana hatırlattığım ilimler, yaratılmışın kazanımıyla kirlenmemiş, mutlak itaate bağlı olan ledünnî ilimlerdir. Ve gerçi Hak onu teyit etmiştir.

Velâkin Hakk Subhânehu’nun mir’ât-ı rûh üzerine tâli‘ kıldığı latîfe-i kesb vâkiʻ olur. Zîrâ o, suʻûd-i ebhıre ve tevellüd-i sehâb haysiyyetiyle âlem-i hevâdan olan bir inbiʻâs-ı süflîdir. Ve taht-ı anâsıra dâhil olan her bir şeye tağyîr müsâraat eder. Meğerki onun sâhibi muvâzene üzerinde kavîyü’l-muhâfaza ola. Harekât ve sekenât ve matâʻim ve meşâribde bununla rütbe-i i‘tidâli muhâfaza eder.&#10024;

Ancak Yüce Allah'ın ruh aynası üzerine doğurttuğu kesb latifesi meydana gelir. Çünkü o, buharların yükselmesi ve bulutların oluşması sebebiyle hava âleminden gelen aşağı bir yayılımdır. Ve ana unsurların hükmü altına giren her şeye değişim hızla gelir. Meğer ki onun sahibi denge üzerinde güçlü bir koruyucu olsun. Hareketlerde, duruşlarda, yiyeceklerde ve içeceklerde bununla denge derecesini korur.

İmdi bu takdîrce onun için bu makâm hâlis oldukta saîd olur. Ve bu ulûm ise minâyetten nâşî bu hıfz-ı beşerîden bir şeye muhtâc olmaz.”&#10024;

Şimdi, bu takdire göre, onun için bu makam saf hâle geldiğinde mutlu olur. Ve bu ilimler ise, minnetten kaynaklandığı için, bu beşerî korumadan hiçbir şeye muhtaç olmaz.

Ey seyyid-i kerîm olan rûh, bu Hz. Şehâdet’te sana lâzım ve lâyık olan şey budur ki: Hakk Subhânehu ve Teâlâ hazretlerinin bâdiye-i mülkü olan bu âlem-i zâhir-i kesîfde, onun hükm-i tedbîri üzerinde Allah ile berâber olmalısın. Ve ervâha mahsûs olan gıdâyı celb ve tedârik emrinde aslâ kusûr ve tekâsül etmemelisin. Bâdiye ve hâdıra hakkındaki îzâhât yukarıdaki bahislerde mürûr etmiş idi.&#10024;

Ey kerem sahibi ruh, bu Şehadet mertebesinde sana gerekli ve uygun olan şey şudur: Hakk Sübhanehu ve Teâlâ hazretlerinin mülkünün çölü olan bu kesif görünen âlemde, O'nun tedbir hükmü üzerinde Allah ile beraber olmalısın. Ve ruhlara özgü olan gıdayı elde etme ve hazırlama işinde asla kusur ve tembellik etmemelisin. Çöl ve yerleşik hayat hakkındaki açıklamalar yukarıdaki bahislerde geçmişti.

Hakk Teâlâ hazretlerinin bâdiye-i mülkü bu âlem-i şehâdettir. Ve âlem-i şehâdetin devâm ve kıyâmına âid Hakk Teâlâ’nın hükm-i tedbîr-i bî-nihâyedir. Bir kısmı şerʻ ile bir kısmı akıl ile idrâk olunur. Binâenaleyh sen gerek cisminin ve gerek rûhunun kuvvet ve sıhhatine âid gıdâları bu tedbîrât-ı ilâhiyye saʻyesinde ahz edersin. Ve sen bunları icrâ ederken Hakk’la berâber olduğunu unutmazsın. Zîrâ Kur’ân-ı Kerîm’de, كُنتموَهو َ مَعَكُم أين َ مَا (Hadîd, 57:4) yaʻnî “Nerede olursanız olunuz; o sizinle berâberdir.” buyrulur. Ve ehl-i hakîkat indinde âlem, Hakk’ın zâhiri ve Hakk, âlemin bâtınıdır.&#10024;

Yüce Allah'ın mülkünün çölü bu görünen âlemdir. Ve görünen âlemin devamına ve ayakta kalmasına ait olan, Yüce Allah'ın sonsuz tedbir hükmüdür. Bunun bir kısmı şeriat ile, bir kısmı akıl ile idrak edilir. Bu sebeple sen, gerek cisminin gerekse ruhunun kuvvet ve sağlığına ait gıdaları bu ilahi tedbirler sayesinde alırsın. Ve sen bunları uygularken Hak ile beraber olduğunu unutmazsın. Çünkü Kur'an-ı Kerim'de, كُنتموَهو َ مَعَكُم أين َ مَا (Hadîd, 57:4) yani "Nerede olursanız olunuz; o sizinle beraberdir." buyrulur. Ve hakikat ehli katında âlem, Hakk'ın görünen yüzü; Hak ise âlemin bâtınıdır.

Beyit

و جهان جملە بدن ** اصناف مالئكە حواس این تن حق جان جهانست&#10024;

Ve bütün cihan bedendir, melekler sınıfları bu bedenin duyularıdır, Hak cihanın canıdır.

ْی

رها همە فنگ است و دِص و موالید اعضا ** توحید همی افالك و عنا&#10024;

Ruh, bütün hile ve tuzaklardır ve organların doğurduğu şeylerdir; tevhid ise felekler ve yaratılışlardır.

Tercüme

“Hakk cihânın cânıdır ve cihân cümle bedendir. Asnâf-ı melâike ise bu tenin havâssidir. Eflâk ve anâsır ve mevâlîd aʻzâdır. İşte tevhîd budur, bunun gayri hep kesrettir.”&#10024;

Hak, cihanın canıdır ve cihan bütünüyle bedendir. Melek sınıfları ise bu bedenin duyularıdır. Felekler, unsurlar ve varlıklar uzuvlardır. İşte tevhîd (Allah'ın birliği inancı) budur, bunun dışındaki her şey çokluktur.

İmdi rûhun gıdâsı ilimdir. Ve sen o ilmin izdiyâdını taleb ile emr olundun. Zîrâ Cenâb-&#10024;

Şimdi ruhun gıdası ilimdir. Ve sen o ilmin artmasını istemekle emrolundun. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Rabbim, ilmimi artır" buyurmuştur.

ی ı Risâlet-meâb Efendimiz’e عِلْمًاوَقل رَّب ِّ زِدن (Tâhâ, 20:114) hitâbı geldi ve bunun ümmetine de&#10024;

Risâlet-meâb Efendimiz'e (a.s.) "Rabbim, ilmimi artır de!" (Tâhâ, 20:114) hitabı geldi ve bunun ümmetine de

ِي

ْی şâmil olduğunu اطلبوا العلم من المهد ایل اللحد ve اطلبوا العلم ولو بالصی ve طلب العلم فریضة عیل كل مسلم و مسلمة ve emsâli ahâdîs-i şerîfe ile zâhirdir. Ve muhakkak ervâh aslâ ilimden doymaz. Ve biz bunun böyle olduğunu nefsimizde tahakkukan ve zevkan bildik. Zîrâ Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî (kuddise sırruh) Efendimiz’e gâlib olan ism-i hâss-ı ilâhi “Alîm” ism-i şerîfi olup, âsâr-ı aliyyeleriyle zâhir ve bâhir olduğu üzere kendileri ulûm-i ledünniyyede bir bahr-i bî-pâyân idiler. Ve rûhun ilme doymadığına (Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in منهو مان ال یشبعان...الخ hadîs-i şerîfi delîl-i katʻidir.&#10024;

"Beşikten mezara kadar ilim talep ediniz" ve "İlim Çin'de de olsa talep ediniz" ve "İlim talep etmek her Müslüman erkek ve kadına farzdır" gibi şerefli hadislerle ilmin her şeyi kapsadığı açıktır. Ve muhakkak ruhlar asla ilimden doymaz. Ve biz bunun böyle olduğunu kendi nefsimizde kesin olarak ve tadarak bildik. Çünkü Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî (sırrı kutsal olsun) Efendimiz'e üstün gelen özel ilahi isim "Alîm" ism-i şerifi olup, yüce eserleriyle açıkça ve belirgin bir şekilde görüldüğü üzere kendileri ledün ilimlerinde (Allah katından gelen gizli ilimler) uçsuz bucaksız bir deniz idiler. Ve ruhun ilme doymadığına, (Allah'ın salât ve selâmı üzerine olsun) Efendimiz'in "İki şey vardır ki doymazlar..." hadis-i şerifi kesin bir delildir.

Ve tâlib-i ilim, ehl-i rûh ve tâlib-i dünyâ ise ehl-i nefisdir. Birisi Hakk’ın mazhar-ı cemâli ve diğeri mazhar-ı celâlidir. Ve tecelliyât-ı cemâliyye ile celâliyyenin nihâyeti olmadığı için her iki sınıf dahi doymak bilmezler. Ve ulûm iki kısımdır. Birisi âlem-i süflîden vârid olur ki ona ulûm-i zâhire de denir. Ve diğeri âlem-i ulvîden vârid olur ki ona da ulûm-i bâtıne ve ulûm-i ledünniyye denir. Binâenaleyh sen ulûmdan taht-ı kademinin ahz eylediği şeyi taleb etme, yaʻnî âlem-i süflîden vârid olan ilim ile iktifâ etme ve ulûmdan ancak bir ilmi taleb et ki Hakk Teâlâ hazretleri kullarından baʻzılarını milyonlarca kulları arasından ayırıp, rahmetini onlara muhtas kıldı. Ve bu rahmetin eseri olarak ilm-i ledünnîyi ona ihsân eyledi. İşte onlara&#10024;

İlim talep eden kişi ruh ehli, dünya talep eden kişi ise nefs ehlidir. Birisi Hakk'ın cemâl tecellisinin mazharı, diğeri ise celâl tecellisinin mazharıdır. Cemâl ve celâl tecellilerinin sonu olmadığı için her iki sınıf da doymak bilmezler. İlimler iki kısımdır. Birisi aşağı âlemden gelir ki ona zâhirî ilimler de denir. Diğeri ise yüce âlemden gelir ki ona da bâtınî ilimler ve ledünnî ilimler denir. Bu sebeple sen ilimlerden ayağının altından aldığın şeyi talep etme, yani aşağı âlemden gelen ilim ile yetinme ve ilimlerden ancak öyle bir ilmi talep et ki Yüce Allah kullarından bazılarını milyonlarca kulları arasından ayırıp, rahmetini onlara özel kıldı. Ve bu rahmetin eseri olarak ledünnî ilmi ona ihsan etti. İşte onlara

َّلله mahsûs olan bu ilmi ve onun izdiyâdını taleb et! بِرَحمَتِه ِ مَن يَشَاء يَختَص وَا (Bakara, 2:105) Zîrâ âlem-i süflîden ve taht-ı kademinden vârid olan ulûm-i muâmelât, her ne kadar latîf ve âlî olsa da onların uluvvü ve cemâlî ve hüsnü ve letâfeti, nazar-ı aklînin ve fikirlerin hükmü ile kirlenmiş olan ulûm-i efkâra göredir. Zîrâ efkâr, ale’l-ekser evhâmın taht-ı te’sîrindedir.&#10024;

Allah'a özgü olan bu ilmi ve onun artışını iste! "Rahmetiyle dilediğini seçer." (Bakara, 2:105) Çünkü aşağı âlemden ve ayaklar altından gelen muamelat ilimleri, her ne kadar latif ve yüce olsa da, onların yüceliği, güzelliği, hoşluğu ve latifliği, aklî bakışın ve fikirlerin hükmüyle kirlenmiş olan fikir ilimlerine göredir. Çünkü fikirler, çoğunlukla vehimlerin etkisi altındadır.

Ve kuvve-i vâhime efkârı meslek-i sedîdden inhirâf ettirip ıdlâl eder. Nitekim nazar-ı aklînin mahsûlü olan mesâlik-i felsefiyyedeki ihtilâfât meydândadır. Ve kezâ fünûndaki nazariyyât dahi aynı mes’elede ihtilâfa bâdî olagelmektedir. Bu ihtilâfât, nazar-ı aklînin ve efkârın kuvve-i vâhime ile müdennes olmasından başka bir şey değildir. Fakat âlem-i ulvîden vârid olan ulûm-i ledünniyye tavr-ı aklın verâsı olup, Hakîm-i Zü’l-Celâl hazretleri cânibinden geldiği ve akıl ve efkârın dahli olmadığı için nûru parlak ve mirâtı gâyet musaffâdır. Onun nûru parlak olduğu için çeşm-i rûhu kör ve yalnız akıl gözü açık olan kimselerin, huffâş gibi gözlerini kamaştırır. Bi’t-tabiʻ bakamadıkları bu ilmi inkâr edip âlem-i süflînin zulümâtını nûr zannederler.&#10024;

Ve vehim kuvveti, düşünceleri doğru yoldan saptırıp yanıltır. Nasıl ki akıl yürütmenin ürünü olan felsefî yollardaki farklılıklar ortadadır. Ve aynı şekilde bilimlerdeki teoriler de aynı meselede farklılıklara sebep olagelmektedir. Bu farklılıklar, akıl yürütmenin ve düşüncelerin vehim kuvvetiyle kirlenmesinden başka bir şey değildir. Fakat yüce âlemden gelen ledün ilimleri (Allah tarafından doğrudan verilen ilimler) aklın tavrının ötesinde olup, Yüce ve Celâl Sahibi Allah tarafından geldiği ve akıl ile düşüncelerin müdahalesi olmadığı için nuru parlak ve aynası gayet saftır. Onun nuru parlak olduğu için ruh gözü kör ve yalnız akıl gözü açık olan kimselerin, yarasa gibi gözlerini kamaştırır. Doğal olarak bakamadıkları bu ilmi inkâr edip aşağı âlemin karanlıklarını nur zannederler.

İmdi bu ulûm-i ledünniyyenin tahsîli amele mukârin değildir; lâkin istishâb-ı amel ile olur. Yaʻnî ulûm-i zâhir gibi meşakkat-i tahsîl ile hâsıl olmaz. Velâkin buna nâil olanlar amel edenler arasında bulunur. Ve ulûm-i zâhire ile ulûm-i bâtıne arasındaki fark zâhirdir. Zîrâ ulûmi aʻmâle himem taalluk eder. Yaʻnî himmet masrûf olmayınca ulûm-i aʻmâl tahsîl edilemez. Ve işte bunun için aʻmâl, himmetlerin medâricinden ve tarîklerinden bir medrec ve tarîk üzerine hâsıl olur. Zîrâ himem mütefâvittir. Kiminin himmeti şedîd ve kiminin zaîf ve kiminin vasat derecede olur. Herhangi derecede olursa olsun, mâdemki aʻmâl-i sâliha-i şerʻiyyeye âid bir ilimdir, cümlesi ulûm-i saâdettir.&#10024;

Şimdi, bu ledün ilimlerinin (Allah katından gelen gizli ilimler) öğrenilmesi amelle birlikte değildir; ancak ameli sürdürmekle olur. Yani, zahirî ilimler gibi öğrenme zorluğuyla elde edilmez. Fakat buna ulaşanlar, amel edenler arasında bulunur. Zahirî ilimler ile batınî ilimler arasındaki fark açıktır. Çünkü amellere ait ilimlere himmetler (manevî çabalar) ilişkindir. Yani, himmet sarf edilmedikçe amellere ait ilimler elde edilemez. İşte bunun için ameller, himmetlerin mertebelerinden ve yollarından bir mertebe ve yol üzerine elde edilir. Çünkü himmetler farklı farklıdır. Kiminin himmeti şiddetli, kiminin zayıf ve kiminin orta derecede olur. Hangi derecede olursa olsun, mademki şeriatın salih amellerine ait bir ilimdir, hepsi saadet ilimleridir.

Binâenaleyh bu ulûmda mahlûkun kesbinin dahli zâhirdir. Fakat bu benim sana tenbîh ettiğim ulûm, mahlûkun iktisâbıyla, riyâ ve süm‘a gibi sıfât-ı nefsâniyye ile müdennes olmayan imtisâl-i mutlak yaʻnî Hakk’a teveccüh-i kâmil üzerine mevkûf olan ulûm-i ledünniyyedir. Ve gerçi Hakk, abdini o ulûma sevk eder. Ve abd dahi Hakk’ın sevk eylediği bu tarîk üzerinde himmeti ile yürür ise de burada Hakk Subhânehu’nun mirât-ı rûh üzerine tâlî kıldığı latîfe-i kesb vâkiʻ olur. Yaʻnî ulûm-i ledünniyye için abdin masrûf olan himmeti nazar-ı aklîsine ve efkârına müstenid değildir. Belki Hakk Subhânehu hazretleri onun mirât-ı rûhuna bir latîfe-i kesb aks ettirir. Abdin ameli ve hareketi de ona göre vâkiʻ olur ki bu ancak ilhâm-ı ilâhîdir. Ve ilhâmda ise evhâmın dahli ve te’sîri olmaz. Nitekim enbiyâda bu hâle vahiy derler. وَمَا يَنطِق عَن&#10024;

Bu sebeple, bu ilimlerde yaratılmışın kesbinin (irâdî kazanımının) etkisi açıktır. Fakat benim sana hatırlattığım bu ilimler, yaratılmışın kazanımıyla, riya ve süm'a (gösteriş ve duyurma isteği) gibi nefse ait sıfatlarla kirlenmemiş, mutlak bir uyum, yani Hakk'a tam bir yöneliş üzerine kurulu olan ledün ilimleridir (Allah katından gelen gizli ilimler). Ve gerçi Hakk, kulunu o ilimlere sevk eder. Kul da Hakk'ın sevk ettiği bu yol üzerinde gayretiyle yürürse de, burada Hakk Sübhanehu'nun ruh aynası üzerine parlattığı bir kesb latifesi (irâdî kazanım inceliği) meydana gelir. Yani ledün ilimleri için kulun harcadığı gayret, onun akli görüşüne ve düşüncelerine dayanmaz. Aksine, Hakk Sübhanehu hazretleri onun ruh aynasına bir kesb latifesi yansıtır. Kulun ameli ve hareketi de ona göre meydana gelir ki bu ancak ilahi ilhamdır. İlhamda ise vehimlerin (sanıların) etkisi ve tesiri olmaz. Nasıl ki peygamberlerde bu hale vahiy derler. وَمَا يَنطِق عَن

ِ َ يویح َِّلَّ وَیح الْهَوَى إِن هو َ إ (Necm, 53:3-4) Zîrâ ulûm-i zâhire gıdâ-yı cismânî sebebiyle dimâğa&#10024;

Zira zahir ilimler, bedensel gıda sebebiyle beyne

ي suûd eden ebhıre ve semâ-yı dimâğda tevellüd eden sehâb haysiyyetiyle âlem-i hevâdan olan bir inbiʻâs-ı süflîdir. Bu gibi kimselerin nutku âlem-i hevâdandır, ilhâm tarîkiyle değildir.&#10024;

Bu, yükselen buharlar ve beynin göğünde oluşan bulutlar sebebiyle hava âleminden gelen aşağılık bir yayılımdır. Bu gibi kimselerin sözleri hava âlemindendir, ilham yoluyla değildir.

Beyit

شعر شاعر همە بود تف سي ْ ** شعر عاشق بود همە تفسبيْ&#10024;

Şairin şiiri hep bir tasvir idi, âşıkın şiiri ise hep bir teşbih idi.

Tercüme

“Şâirin şiiri tokluk harâretidir. Âşıkın şiiri ise alâ-tarîki’l-ilhâm tefsîr-i Kur’ân’dır.”&#10024;

Şairin şiiri, tokluktan gelen bir coşkudur. Âşığın şiiri ise ilham yoluyla Kur'an'ın tefsiridir.

İmdi taht-ı anâsıra dâhil olan her bir şey çabuk bozulur. Ve dimâğ ise gıdâ-yı cismânî vâsıtasıyla kuvvet ve sıhhat bulan bir şey olduğu için taht-ı anâsıra dâhildir. Binâenaleyh o da sürʻatle bozulmaya müstaiddir. Meğerki onun sâhibi, sıhhat ve kuvvetinin muvâzenesini gâib etmemek için kavîü’l-muhâfaza ola. Harekât ve sekenâtında ve yiyeceğinde ve içeceğinde gâyet dikkat edip, onun rütbe-i i‘tidâlini muhâfaza eder.&#10024;

Şimdi, elementlerin etkisi altına giren her şey çabuk bozulur. Ve beyin ise, bedensel gıda vasıtasıyla kuvvet ve sağlık bulan bir şey olduğu için elementlerin etkisi altındadır. Bu sebeple o da hızla bozulmaya yatkındır. Ancak sahibi, sağlığının ve kuvvetinin dengesini kaybetmemek için çok koruyucu olmalıdır. Hareketlerinde ve duruşlarında, yiyeceğinde ve içeceğinde çok dikkat edip, onun denge derecesini korur.

Meselâ vücûdunu çok it‘âb etmez. Ve nisyân verecek gıdâları yemez. Ve tıbben dimâğa za‘f verecek şeylerden ictinâb eder. İşte bu takdîrce dimâğını bu sûretle hıfz eden kimse için ulûm-i zâhiriyyede bir makâm-ı hâlis takarrür ettiği vakit saîd olur ki bundaki taab ve külfet vâreste-i îzâhdır. Hâlbuki bu ulûm-i ledünniyye inâyet-i Hakk’tan nâşî bu gibi külfetli hıfz-ı beşerîden birtakım tedbîrlere muhtâc olmaz. Hattâ urefâdan birisine: “Kerâmat mı efdal, maʻrifet mi efdaldir?” diye sormuşlar. “Elbette maʻrifet efdaldir. Zîrâ kerâmat nakz-ı vuzû‘ ile zâil olur. Dâimâ abdestli bulunmak lâzımdır; maʻrifet ise gusle ihtiyâc halinde bile ârifden münfekk değildir.” demiştir. Zîrâ birisi amel ve diğeri inâyet-i Hakk netîcesidir.&#10024;

Örneğin, bedenini çok yormaz. Ve unutkanlık verecek gıdaları yemez. Ve tıbben beyne zayıflık verecek şeylerden kaçınır. İşte bu durumda, beynini bu şekilde koruyan kimse için, zahirî ilimlerde özel bir makamın yerleştiği zaman mutlu olur ki, bundaki yorgunluk ve külfet açıklamaya muhtaç değildir. Hâlbuki bu ledünnî ilimler (Allah vergisi gizli ilimler), Hakk'ın inayetinden (yardımından) dolayı, bu gibi külfetli beşerî koruma tedbirlerine ihtiyaç duymaz. Hatta ariflerden birine: "Keramet mi daha üstündür, marifet (Allah'ı bilme) mi daha üstündür?" diye sormuşlar. O da: "Elbette marifet daha üstündür. Çünkü keramet abdestin bozulmasıyla ortadan kalkar. Daima abdestli bulunmak lazımdır; marifet ise gusle ihtiyaç halinde bile ariften ayrılmaz." demiştir. Çünkü birisi amel (kulun çabası) ve diğeri Hakk'ın inayetinin (yardımının) sonucudur.

****

- ON YEDİNCİ BÂB -

İNSÂNA MEVDÛʻ OLAN ESRÂRIN HAVÂSSI VE SÂLİKİN AHVÂLİNDE NE&#10024;

İnsana emanet edilen sırların özellikleri ve Hakk Yolcusu'nun hallerinde.

VECH İLE OLMASI LÂYIK OLACAĞI BEYÂNINDADIR&#10024;

Yüz ile olması uygun olacağının açıklanmasındadır.

Ve Ben Bu Bâba Muzâhâtı Îdâ‘ Ettim ve O Beş Bâb Üzeredir&#10024;

Ben bu bölüme eklemeler yaptım ve o beş bölüm üzerinedir.

“Ey esrâr-ı guyûba müteattış olan ashâb-ı kulûb! Maʻlûmunuz olsun! Biliniz ki vücûh-i izâfâttan herhangi bir vech ile olursa olsun, izâfet-i teşrîf ve ihtisâsdan veyâhûd mülk ve istihkâktan bir şeyi bir şeye ancak münâsebetinden nâşî izâfe ettim. Ve hiçbir delîl bir medlûle delâlet etmedi ve hiçbir râî bir mer’îyi görmedi. Ve hiçbir sâmi‘ bir mesmû‘u işitmedi; ancak münâsebetinden nâşî vâkiʻ oldu. Şu kadar var ki o, baʻzen zâhir olup kurbünden dolayı ma‘rûf olur ve baʻzen gizlenip buʻdundan dolayı mechûl olur. Ve o iki kısım üzerine olup, zâhire ve bâtınedir. Zâhire olanları, nazar ettikleri ve tahkîk eyledikleri vakit, ehl-i zâhir ârif olurlar. Bâtıne ise aslâ nazar ile bilinmez. Zîrâ onların maʻrifeti vehb-i ilâhiyye mevkûfdur. Ve işte bu, tavr-ı nübüvvet ve velâyettir. Ve ikisinin arasındaki fâzılda hafâ yoktur. Zîrâ Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem) metbû‘dur. Velî, ona tâbiʻ olup onun mişkâtından iktibâs eder. Ve münâsebet-i zâhireden bir nevʻi ile de tezâhür eder. Hitâb vâkiʻ oldu ve mu‘teddün-bih olan akâid sâbit oldu da dediler ki: Allah mevcûddur; biz de mevcûduz. Eğer bizim vücûdumuza maʻrifetimiz olmasa idi, vücûdun maʻnâsını bilmez idik; tâ ki muhakkak Bârî, mevcûddur, diyebilelim. Ve kezâlik vaktâki bizde sıfat-ı ilim halk olundu; onun içinde ilmi isbât edip o âlimdir, dedik ve hayâtı da bizim hayâtımız ile ve semʻi ve basarı ve kelâmı asvâtımız ve hurûfumuz ile değil, nüfûsumuzun kelâmı ile ve kudreti ve irâdesi de böyledir. Ve gınâ ve kerem ve cûd ve afv ve rahmetten sâir esmânın kâffesi de böyledir. Onların hepsi bizim indimizde mevcûddur.&#10024;

Ey gayb sırlarına susamış kalplerin sahipleri! Biliniz ki, izafetlerin (bağıntıların) herhangi bir yönüyle olursa olsun, şereflendirme ve özgü kılma bağıntısından veya mülkiyet ve hak sahipliğinden bir şeyi bir şeye ancak aralarındaki münasebetten dolayı izafe ettim. Ve hiçbir delil bir delil olunana delalet etmedi ve hiçbir gören bir görüleni görmedi. Ve hiçbir işiten bir işitileni işitmedi; ancak aralarındaki münasebetten dolayı meydana geldi. Şu kadar var ki o, bazen ortaya çıkar ve yakınlığından dolayı bilinir ve bazen gizlenir ve uzaklığından dolayı bilinmez. Ve o iki kısım üzerine olup, görünen ve görünmeyendir. Görünenleri, ehl-i zâhir (zahiri bilenler) baktıkları ve tahkik ettikleri vakit, ârif olurlar. Görünmeyen ise asla bakmakla bilinmez. Çünkü onların bilgisi ilahi bağışa bağlıdır. Ve işte bu, nübüvvet ve velayet makamıdır. Ve ikisinin arasındaki fazilette bir kapalılık yoktur. Çünkü Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem) uyulması gerekendir. Velî, ona tabi olur ve onun kandilinden ışık alır. Ve görünen bir münasebet türüyle de tezahür eder. Hitap meydana geldi ve muteber olan inançlar sabit oldu da dediler ki: Allah mevcuttur; biz de mevcuduz. Eğer bizim varlığımıza dair bilgimiz olmasaydı, varlığın anlamını bilmezdik; ta ki muhakkak Yaratıcı mevcuttur, diyebilelim. Ve aynı şekilde bizde ilim sıfatı yaratıldığı vakit; onun içinde ilmi ispat edip o âlimdir, dedik ve hayatı da bizim hayatımız ile ve işitme ve görme ve kelamı seslerimiz ve harflerimiz ile değil, nefislerimizin kelamı ile ve kudreti ve iradesi de böyledir. Ve zenginlik ve kerem ve cömertlik ve af ve rahmetten diğer isimlerin hepsi de böyledir. Onların hepsi bizim katımızda mevcuttur.

İmdi vaktâki nefsini bize onlar ile tesmiye etti, biz onları taakkul ettik. Böyle olunca onun bizde îcâd eylediği şeyin gayrini taakkul etmedik. Ve bunun mâadâsını o sebeble cihet-i selbden bildik. Ve o bunun gibi değildir. Kadem sıfât-ı isbât değildir. Ve onun maʻnâsı, ancak kendi vücûdunda onun evveli olmamaktır. Böyle olunca ilim, ondan nefy-i evveliyyete taalluk etti. Ve yine geride geçen gibi bildik ki evveliyyet bizim indimizde mevcûd olan bir hakîkattir. Ve nefy dahi bizim indimizde, bizde onların vücûdundan sonra eşyânın fakdından nâşî maʻlûmdur. Bir hâlden bir hâle ve bir mekândan bir mekâna ve bir nazardan bir nazara intikâlimiz onu îzâh eder. Bi’n-netîce biz hakîkat-i nefyi ve hakîkat-i evveliyyeti ârif olduk.&#10024;

Şimdi, nefsini bize o isimlerle adlandırdığı zaman, biz onları akıl yoluyla kavradık. Böyle olunca, onun bizde var ettiği şeyden başkasını akıl yoluyla kavrayamadık. Ve bunun dışındakini, o sebeple olumsuzlama yönünden bildik. Ve o, bunun gibi değildir. Kadimlik, ispat sıfatı değildir. Ve onun anlamı, ancak kendi varlığında bir başlangıcının olmamasıdır. Böyle olunca ilim, ondan evveliyetin olumsuzlanmasına ilişti. Ve yine geride geçtiği gibi bildik ki, evveliyet bizim katımızda mevcut olan bir hakikattir. Ve olumsuzlama da bizim katımızda, bizde onların varlığından sonra eşyanın yokluğundan dolayı bilinen bir şeydir. Bir halden bir hale ve bir mekândan bir mekâna ve bir bakış açısından bir bakış açısına geçişimiz onu açıklar. Sonuç olarak biz, olumsuzlama hakikatini ve evveliyet hakikatini bildik.

Baʻdehu nefyi evveliyyete haml ettik ve Hakk’ı onlar ile vasf eyledik. Ve o sıfat-ı selbdir ve bir şey muhakkak nazîri ve zıddı ile bilinir. Ve (aleyhi’s-selâm) Efendimiz, من عرف نفسه عرف ربه yaʻnî “Nefsini bilen Rabb’ini bildi.” buyurdu da onun için bizde sıfâttan halk olunan şeyi isbât etti, gayri değil. İşte bu bir maʻrifettir. Ve onun bizden mümtâz olduğu maʻrifet-i selb bâkî kaldı. Böyle olunca kendileriyle bizim hudûsümüz ve ubûdiyyetimiz ve ademden vücûda ihrâcımız sâbit olan sıfâtı ahz eyledik. Ve ondan onları nefy eyledik ve onun için indimizde muayyen bir sıfat-ı isbât bulmadık ki onu onunla bilelim. Lâkin biz onu bir hüküm üzerine biliriz ki biz onun üzerinde değiliz, onun için sâbittir.&#10024;

Bundan sonra, evvelliği (başlangıcı olmama halini) nefyettik (inkâr ettik) ve Hak'kı onlar ile vasfettik. Ve o, selb sıfatıdır (olumsuzlama sıfatıdır) ve bir şey muhakkak benzeri ve zıddı ile bilinir. Ve (a.s.) Efendimiz, "من عرف نفسه عرف ربه" yani "Nefsini bilen Rabb'ini bildi." buyurdu da onun için bizde sıfattan halk olunan şeyi ispat etti, başkasını değil. İşte bu bir marifettir (bilgidir). Ve onun bizden mümtaz olduğu (ayrıcalıklı olduğu) selb marifeti (olumsuzlama bilgisi) baki kaldı. Böyle olunca, kendileriyle bizim hudusumuz (sonradan var oluşumuz) ve ubudiyetimiz (kulluğumuz) ve ademden (yokluktan) vücuda (varlığa) çıkarılışımız sabit olan sıfatları aldık. Ve ondan onları nefyettik (inkâr ettik) ve onun için katımızda belirli bir ispat sıfatı bulmadık ki onu onunla bilelim. Lakin biz onu bir hüküm üzerine biliriz ki biz onun üzerinde değiliz, onun için sabittir.

İmdi bu münâsebet olmasa idi; bizim için akîde sâbit olmaz, idi. Ve biz aslâ onu ârif olmaz idik. Bundan sonra biz onu her ne kadar vasf ettiğimiz şeyle bildik ise de muhakkak bu sıfâtı bizim hakkımızda âfât ve ezdâd taʻkîb eder. Hâlbuki onun hakkında bâkîdir; onları bir zıdd ve âfet taʻkîb etmez. Ve biz bunu onların üzerinde iki veyâ daha ziyâde zamânda bekâmız ile bildik. Böyle olunca biz sıfât-ı bekâyı ârif olduk. Ve onu bu sıfat-ı nezîhe-i mukaddeseye sâhib yaptık. Ve bu bâb uzundur. Ve biz onu açık olarak “Eşbâhü’l-Cedâvil” kitâbımızda îzâh eyledik. Ve o bir kitâb-ı şerîfdir ki biz onda maârifi efhâma takrîb için eşkâl ile beyân ettik. İşte bu münâsebet-i zâhireden ve hazret-i ilâhiyyedeki muzâhâttan bir kısımdır.”&#10024;

Şimdi, bu bağıntı olmasaydı, bizim için inanç sabit olmazdı ve biz onu asla bilmez olurduk. Bundan sonra, biz onu her ne kadar vasfettiğimiz şeyle bildik ise de, muhakkak bu sıfatları bizim hakkımızda afetler ve zıtlıklar takip eder. Hâlbuki onun hakkında bâkidir; onları bir zıt ve afet takip etmez. Ve biz bunu onların üzerinde iki veya daha fazla zamanda kalışımızla bildik. Böyle olunca biz beka sıfatlarını bildik. Ve onu bu temiz ve kutsal sıfata sahip yaptık. Ve bu konu uzundur. Ve biz onu açık olarak “Eşbâhü’l-Cedâvil” kitabımızda açıkladık. Ve o şerefli bir kitaptır ki biz onda marifetleri (ilahi bilgileri) zihinlere yaklaştırmak için şekillerle beyan ettik. İşte bu, görünen bağıntıdan ve ilahi hazretteki (Allah'ın huzurundaki) açıklamalardan bir kısımdır.

Bu on yedinci bâb, Hakk Subhânehu ve Teâlâ hazretlerinin, نَّا عَرَضنَا ا ْل َمَانَة َ عَیل السَّمَاوَات ِ إ&#10024;

Bu on yedinci bölüm, Yüce Allah'ın, "Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk da onlar onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular. Onu insan yüklendi. Şüphesiz o çok zalim, çok cahildir." (Ahzâb Sûresi, 33/72) ayetinde buyurduğu emanet sırrının, insân-ı kâmilin hakikatinde nasıl ortaya çıktığını açıklar.

ِ

ْ ی َ أن يَحمِلْنَهَا وَأشفَقن َ مِنهَا وَحَمَلهَا ا ْل ِنسَانوَا ْل َرض ِ وَالْجِبَال ِ فَأبَی (Ahzâb, 33:72) yaʻnî “Biz emâneti göklere ve yere ve dağlara arz ettik. Onlar, onu yüklenmekten ibâ ve ondan havf ettiler ve onu insân yüklendi.” âyet-i kerîmesinde beyân buyurduğu üzere, bu vücûd-i insâniyye îdâʻ buyurduğu esrârın hâssalarını ve sâlikin bu emânet-i mevdûʻaya hıyânet etmemiş olması için ahvâlinde ne vech üzere olması lâyık olacağını beyân eder. Ve insânın iki vechi olup, biri Hakk’a ve biri halka mukâbil bulunduğundan, bu bâbda insânın her iki cihete olan muzâhâtını yaʻnî mukâbelesini ve mümâseletini ve tenâzurunu beyân eyledim. Ve bu on yedinci bâb, beş bâbı muhtevî olup, bu bâbların her birisi bu kitâbın birer bâbı mesâbesindedir. Şu hâlde bu Tedbîrât-ı İlahiyye kitâbı bu beş bâb ile berâber cem‘an yirmi iki bâb üzerine müretteb olmuş olur.&#10024;

“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik. Onlar, onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular da onu insan yüklendi.” (Ahzâb, 33:72) ayet-i kerimesinde beyan buyurduğu üzere, bu bölüm, insana emanet edilen bu varlığa yerleştirilen sırların özelliklerini ve Hakk Yolcusu'nun bu emanete hıyanet etmemesi için hallerinde ne şekilde olması gerektiğini açıklar. İnsanın iki yönü olup, biri Hakk'a, diğeri halka dönük bulunduğundan, bu bölümde insanın her iki yöne olan karşılığını, yani mukabelesini, benzerliğini ve tenazurunu açıkladım. Bu on yedinci bölüm, beş bölümü içerir ve bu bölümlerin her biri bu kitabın birer bölümü gibidir. Şu halde bu Tedbirat-ı İlahiyye kitabı, bu beş bölümle birlikte toplam yirmi iki bölüm üzerine düzenlenmiş olur.

Ey nazar-ı hissîden gâib olan ve esrâr-ı ilâhiyyeye susamış bulunan kalb sâhibleri, maʻlûmunuz olsun! Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) bu bâbda beyân buyurduğu esrâr ve hakâyıkı, ashâb-ı kulûba hitâb ediyor. Ve ashâb-ı kulûb, ahkâm-ı tabîiyye ve sıfât-ı hayvâniyyede müstağrak olan kimseler değil, bu gibi esrârı kabûle müstaid olan urefâ-yı ilâhiyyedir. Binâenaleyh kalb ancak onların kalbidir. Gayr-i ârifin kalbine kalb denilmesi, mecâzendir; hakîkaten değildir.&#10024;

Ey duyusal bakış açısından gizli olan ve ilâhî sırlara susamış bulunan kalp sahipleri, bilinmeli ki! Şeyh-i Ekber (Allah ondan razı olsun) bu konuda beyan buyurduğu sırları ve hakikatleri, kalp sahiplerine hitap ediyor. Ve kalp sahipleri, tabiî hükümlerde ve hayvanî sıfatlarda boğulmuş kimseler değil, bu gibi sırları kabule yatkın olan ilâhî âriflerdir. Bu sebeple kalp ancak onların kalbidir. Ârif olmayanın kalbine kalp denilmesi, mecazendir; hakikaten değildir.

Beyit

ی ی

** خانەء دیوراچە دل خوان دل ییك منظریست ربان&#10024;

Ma'lûm olsun ki, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, a'yân-ı sâbite denilen sabit hakikatler, değişmez ezelî özler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) itibarıyla, şuûnât-ı zâtiyye denilen zâta ait haller, oluşlar ve niseb denilen nispetler, bağıntılar ile mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül yani değişmesi ve başka bir hale geçmesi imkânsız olan bir mertebede münezzeh yani uzak, beri, arınmış (eksik ve değişimden uzak) iken, umûr denilen işler, hususlar, oluşlar itibarıyla ezelen ve ebeden hâriçte zâhir yani görünen, açıkça beliren sûretler ile mütekevvin yani oluşmuş, meydana gelmiş ve mütegayyir yani değişen ve mütebeddil yani başka bir hale geçen bir mertebede kâim yani ayakta duran, varlığını sürdüren ve gâlib yani üstün gelen, hâkim olan bir zâttır.

آنكە دل نام كردە بمجاز ** روبە پیش سگان كوی انداز&#10024;

O ki mecazen gönül adını verdi, onu mahalle köpeklerinin önüne at.

Tercüme

“Kalb dediğimiz şey, Rabbânî olan bir mahall-i temâşâdır. Sen şeytânın evine niçin kalb diyorsun? O senin mecâzen kalb tesmiye ettiğin şeyi, git de mahalle köpeklerinin önüne at!”&#10024;

Kalb dediğimiz şey, Rabbanî olan bir seyir yeridir. Sen şeytanın evine niçin kalb diyorsun? O senin mecazen kalb adını verdiğin şeyi, git de mahalle köpeklerinin önüne at!

ی

Ve Hakk Subhânehu ve Teâlâ hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’de, ذَلِك َ لذِكْرَى لِمَن كان َ لهإِن َّ ف&#10024;

Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de, "Şüphesiz bunda, kalbi olana yahut hazır bulunarak kulak verene elbette bir öğüt vardır." buyurur.

ِي ْ بقَل (Kâf, 50:37) yaʻnî “Bu Kur’ân’da kalb sâhibi olan kimse için pend ve nasîhat vardır.” buyurur. Kalbe âid hakâyık ve maârif Hz. Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) Efendimiz’in Fusûsu’l-Hikem’lerinde “Hikmet-i Kalbiyye”de beyân olunmuştur.&#10024;

"Bu Kur'ân'da kalb sahibi olan kimse için öğüt ve nasihat vardır." buyurur. Kalbe ait hakikatler ve marifetler Hz. Şeyh-i Ekber (Allah ondan razı olsun) Efendimiz'in Fusûsu'l-Hikem'lerinde "Hikmet-i Kalbiyye"de açıklanmıştır.

İmdi biliniz ki izâfet-i teşrîf ve ihtisâs veyâ izâfet-i mülk ve istihkâk gibi vücûh-i izafâttan herhangi bir vech ile olursa olsun, bir şeyi bir şeye izâfe ettiğim vakit, bunu ancak aralarında bir münâsebet mevcût olduğu için ederim. Meselâ “Abdü’l-Hâlık” dersem, abd ile Hakk arasında hâlıkıyyet ve mahlûkıyyet münâsebetleri mevcûd olduğundan, Hâlık’ı, abde izâfe ederim. Bu izâfet-i teşrîf olur. Ve “Hâtemü’n-nebiyyîn” denildiği vakit, nübüvvetin hâtemiyyeti (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e tahsîs edilmiş olduğundan bu izâfet,&#10024;

Şimdi bilinmeli ki, şereflendirme ve özgü kılma bağıntısı veya mülkiyet ve hak etme bağıntısı gibi bağıntı çeşitlerinden herhangi bir şekilde olursa olsun, bir şeyi bir şeye bağıntıladığım zaman, bunu ancak aralarında bir uygunluk mevcut olduğu için yaparım. Örneğin "Abdü'l-Hâlık" dersem, kul ile Hak arasında yaratıcılık ve yaratılmışlık uygunlukları mevcut olduğundan, Yaratıcı'yı kula bağıntılarım. Bu, şereflendirme bağıntısı olur. Ve "Hâtemü'n-nebiyyîn" denildiği zaman, peygamberliğin son bulması (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'e özgü kılınmış olduğundan bu bağıntı,

َ ی ی izâfet-i ihtisâs olur. Ve kezâ Kur’ân-ı Kerîm’de ا ْل َرض ِ وَمَا بَينَهمَا وَمَا تَحت السَّمَاوَات ِ وَمَا فله مَا ف&#10024;

Aynı şekilde Kur'ân-ı Kerîm'de "Göklerde olanlar, yerde olanlar, ikisi arasında bulunanlar ve yerin altında olanlar O'nundur." buyrulması da, Allah'a ait olma bağıntısının özel bir şekilde ifade edilmesidir.

ِي ِي

ْی اليَََّى (Tâhâ, 20:6) buyrulması Hakk hakkında izâfet-i mülk olur. Ve kezâ اعددت لعبادی الصالحی&#10024;

"Göklerde, yerde, ikisi arasında ve toprağın altında olan her şey O'nundur." (Tâhâ, 20:6) buyrulması, Hak Teâlâ hakkında mülkiyet bağıntısı olur. Aynı şekilde, "Ben sâlih kullarım için öyle şeyler hazırladım ki..."

ْی رأت...الخال عی ما hadîs-i kudsîsinde sâlih kullar için ihzâr buyrulan göz görmedik niʻmetler, onlara olan izâfet-i istihkâktır ve bu izâfetlerin cümlesinde birer münâsebet vardır. Ve yine böylece her bir delîl ile medlûl ve her bir râî ile mer’î ve her bir sâmi‘ ile mesmû‘ aralarında mutlaka bir münâsebet mevcûddur. Meselâ ziyâ, kendi menbaʻının vücûduna delîldir. Ve kezâ zıll, zî-zıllin vücûduna delîldir. Ve bu delîller ile medlûller arasındaki münâsebet zâhirdir. Ve şiddet-i kurbünden dolayı ma‘rûf ve maʻlûm olup muhtâc-ı îzâh değildir.&#10024;

"Göz görmedik..." hadîs-i kudsîsinde sâlih kullar için hazırlanmış olan nimetler, onlara ait olma ve hak etme bağıntısıdır ve bu bağıntıların hepsinde birer uygunluk vardır. Aynı şekilde, her bir delil ile delalet ettiği şey, her bir gören ile görülen ve her bir işiten ile işitilen arasında mutlaka bir uygunluk mevcuttur. Örneğin, ışık kendi kaynağının varlığına delildir. Aynı şekilde gölge, gölgelenen şeyin varlığına delildir. Bu deliller ile delalet ettikleri şeyler arasındaki uygunluk açıktır. Ve aşırı yakınlığından dolayı bilinen ve anlaşılan olup açıklamaya muhtaç değildir.

Ve kezâ bir kimse bir şeyi görürse veyâ işitirse ancak münâsebetten dolayı görür ve işitir. Meselâ bir kalabalık arasında bir kimse, refîkini arasa, o kalabalığı teşkîl eden eşhâsın hiçbiri o kimsenin nazarını işgâl etmez. Vaktâki o eşhâs arasında refîki zâhir olur, gözü ancak onu görür. Zîrâ o kimse ile o efrâd-ı kesîre arasında bir münâsebet yoktur; onun münâsebeti ancak refîki iledir. Ve işitilen kelâmlar dahi böyledir. Şu kadar var ki bu münâsebet baʻzen zâhir olup kurbünden dolayı ma‘rûf ve maʻlûm olur. Ve baʻzen hafî olduğundan, buʻdünden dolayı mechûl olur. Münâsebet-i zâhire ve karîbe bâlâdaki misâller ile tavazzuh etmiştir.&#10024;

Aynı şekilde bir kimse bir şeyi görürse veya işitirse ancak bağıntıdan dolayı görür ve işitir. Örneğin bir kalabalık arasında bir kimse, arkadaşını arasa, o kalabalığı oluşturan kişilerin hiçbiri o kimsenin dikkatini çekmez. Ne zaman ki o kişiler arasında arkadaşı ortaya çıkar, gözü ancak onu görür. Çünkü o kimse ile o kalabalık fertler arasında bir bağıntı yoktur; onun bağıntısı ancak arkadaşı iledir. Ve işitilen sözler dahi böyledir. Şu kadar var ki bu bağıntı bazen açıkça belirip yakınlığından dolayı bilinen ve anlaşılan olur. Ve bazen gizli olduğundan, uzaklığından dolayı bilinmeyen olur. Açık ve yakın bağıntı yukarıdaki örneklerle açıklanmıştır.

Münâsebet-i hafiyye ve baʻîdeye gelince, meselâ bir kimse birçok ehibbâsı arasında baʻzılarına ziyâde muhabbet eder. Hiç şübhe yoktur ki bu muhabbet bir sebeb-i hafîye müsteniddir. Bunu o kimsenin kendisi de îzâh edemez. Ancak tedkîkât-ı amîka netîcesinde bu hafâ, mertebe-i akılda zâhir olur. Veyâhûd bu muhabbet bir nisbet-i baʻîdeden neş’et eder. Meselâ muhabbet ettiği kimse vâsıtasıyla muhib kendisi için mâddî veyâ maʻnevî bir fâide tahayyül eder. Bu ise bir nisbet-i baʻîdedir.&#10024;

Gizli ve uzak bağıntıya gelince, örneğin bir kimse birçok dostu arasında bazılarına daha çok sevgi besler. Hiç şüphe yoktur ki bu sevgi, gizli bir sebebe dayanır. Bunu o kimsenin kendisi de açıklayamaz. Ancak derin incelemeler sonucunda bu gizlilik, akıl mertebesinde ortaya çıkar. Yahut bu sevgi, uzak bir bağıntıdan kaynaklanır. Örneğin sevgi beslediği kimse aracılığıyla seven kişi kendisi için maddî veya manevî bir fayda hayal eder. Bu ise uzak bir bağıntıdır.

Bu zikr olunan münâsebet, zâhire ve bâtıne olmak üzere iki kısımdır. Münâsebet-i zâhire, bâlâda zikr olunan misâllerden anlaşılacağı üzere, nazar-ı aklî ve hissî ve tedkîk ve tahkîk-i fikrî vâsıtasıyla ehl-i zâhir tarafından bilinebilir. Fakat münâsebet-i bâtıne aslâ bu vâsıtalar ile bilinemez. Çünkü bu münâsebâtın maʻrûfiyyeti vehb-i ilâhîye mevkûfdur. Ve zîrâ esrâr-ı ilâhiyye cümlesindendir. Ve işte bu maʻrifet tavr-ı nübüvvet ve velâyettir. Ve bu iki tavır arasındaki farkta hafâ olmadığından îzâha lüzûm yoktur. Ancak bu farkın düstûr-i esâsîsini beyânen deriz ki: Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz metbuʻdur. Velî ise zâhiren ve bâtınen ona tâbiʻ olup onun mişkâtından iktibâs eder. Ve bu münâsebet-i bâtıne bize münâsebeti zâhireden olan bir nevʻi ile de tezâhür edebilir. Ve işte münâsebet-i zâhireden bir nevʻi ile tezâhür eden münâsebet-i bâtıneye mebnî fazl-ı hitâb yaʻnî hükm-i bi’l-meşhûd vâkiʻ oldu. Ve bi’n-netîce mu‘tedün-bih olan akâid, sübût buldu da urefâ-yı ilâhiyye dediler ki: “Allah mevcûddur; biz de mevcûduz. Eğer bizim vücûdumuza maʻrifetimiz olmasa idi; vücûdun maʻnâsını bilmez idik; tâ ki muhakkak Bârî Teâlâ mevcûddur, diyebilelim.”&#10024;

Zikredilen bu bağıntı, görünen ve görünmeyen olmak üzere iki kısımdır. Görünen bağıntı, yukarıda zikredilen örneklerden anlaşılacağı üzere, akıl ve his yoluyla yapılan inceleme ve fikrî araştırma vasıtasıyla zahir ehli tarafından bilinebilir. Fakat görünmeyen bağıntı asla bu vasıtalar ile bilinemez. Çünkü bu bağıntıların bilinmesi ilâhî bağışa bağlıdır. Ve çünkü ilâhî sırlar cümlesindendir. Ve işte bu bilgi, nübüvvet ve velâyet tavrıdır. Ve bu iki tavır arasındaki farkta kapalılık olmadığından açıklamaya lüzum yoktur. Ancak bu farkın temel düsturunu açıklayarak deriz ki: Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz uyulması gerekendir. Velî ise görünen ve görünmeyen yönleriyle ona tâbi olup onun kandilinden ışık alır. Ve bu görünmeyen bağıntı bize görünen bağıntıdan olan bir tür ile de ortaya çıkabilir. Ve işte görünen bağıntıdan bir tür ile ortaya çıkan görünmeyen bağıntıya dayalı olarak fazl-ı hitâb yani müşahhas hüküm meydana geldi. Ve sonuç olarak muteber akideler sübut buldu da ilâhî ârifler dediler ki: “Allah mevcuttur; biz de mevcuduz. Eğer bizim varlığımıza dair bilgimiz olmasaydı; varlığın anlamını bilmezdik; tâ ki muhakkak Yüce Yaratıcı mevcuttur, diyebilelim.”

Maʻlûm olsun ki bir vücûd yaʻnî varlık mefhûmu, bir de adem yaʻnî yokluk mefhûmu vardır. Bu iki mefhûm yekdiğerinin zıddıdır. Vücûd aslâ yokluk kabûl etmediği gibi adem yaʻnî yokluk dahi ebedî varlık kabûl etmez. Taʻbîr-i diğerle ne var yok olur ve ne de yok var olur.&#10024;

Bilinmeli ki bir varlık kavramı, bir de yokluk kavramı vardır. Bu iki kavram birbirinin zıddıdır. Varlık asla yokluk kabul etmediği gibi, yokluk da ebediyen varlık kabul etmez. Başka bir deyişle, ne var olan yok olur ne de yok olan var olur.

İmdi biz kendi vücûdumuza ve muhîtimizdeki eşyânın vücûduna nazar ettiğimiz vakit, varlık maʻnâsını idrâk ederiz. Biz kendi vücûdumuzu idrâk edince, deriz ki yoktan var çıkmaz; var ancak vardan çıkar. Binâenaleyh bizim vücûdât-ı izâfiyyemiz, vücûd-i hakîkîden zuhûr etmiştir. Böyle olunca vücûd-i hakîkî sâhibi olan Allah Teâlâ hazretleri mevcûddur.&#10024;

Şimdi biz kendi varlığımıza ve çevremizdeki eşyanın varlığına baktığımız zaman, varlık anlamını idrak ederiz. Biz kendi varlığımızı idrak edince, deriz ki yoktan var çıkmaz; var ancak vardan çıkar. Bu sebeple bizim izafî varlıklarımız, hakiki varlıktan ortaya çıkmıştır. Böyle olunca hakiki varlık sahibi olan Yüce Allah mevcuttur.

İmdi bu hüküm, eserden müessire intikâl sûretiyle verilmiş bir hüküm olur. Ve kezâ kendi vücûdumuza nazar edip onda sıfat-ı ilmi müşâhede ederiz de deriz ki: “Mâdemki biz var olan vücûd-i hakîkîden zuhûr ettik ve mâdemki bizde sıfat-ı ilim mevcûddur; böyle olunca sıfatı ilim dahi yoktan var olmadı; belki vardan var oldu. Binâenaleyh bu sıfat, vücûd-i hakîkîde mevcûd idi ki eseri bizde zâhir oldu. Şu hâlde Allah Teâlâ, Alîm’dir.” Ve kezâ hayât-ı ilâhiyyeyi hayâtımızla ve onun semʻini ve basarını, semʻimiz ve basarımız ile böylece idrâk ederiz. Ve kezâ onun kelâmını, bizim asvâtımız ve ağzımız ve dudaklarımız ile telaffuz ettiğimiz hurûf ile değil, belki nefs-i nâtıkamızın kelâmı ile idrâk eyleriz. Zîrâ insân harf ve savt ile tekellüm etmeyip zâhiren sâkit bir hâlde bulunsa da bâtında bî-harf ü savt tekellüm eder. Biz buna içinden söylemek deriz. Ve kezâ Hakk Teâlâ’nın kudretini ve irâdesini kendi kudretimiz ve irâdemiz ile idrâk ederiz. Ve kezâ gınâ ve kerem ve cûd ve afv ve rahmet gibi sâir esmânın kâffesini kendimizde müşâhede etmekle, bunların vücûdu hakîkî-i Hakk’ta mevcûdiyyetine hükm ederiz.&#10024;

Şimdi bu hüküm, eserden müessire geçiş yoluyla verilmiş bir hüküm olur. Aynı şekilde kendi varlığımıza bakıp onda ilim sıfatını gözlemleriz de deriz ki: “Mademki biz var olan hakiki varlıktan ortaya çıktık ve mademki bizde ilim sıfatı mevcuttur; böyle olunca ilim sıfatı da yoktan var olmadı; aksine vardan var oldu. Bu sebeple bu sıfat, hakiki varlıkta mevcuttu ki eseri bizde ortaya çıktı. Şu halde Yüce Allah, Alîm’dir.” Aynı şekilde ilahi hayatı kendi hayatımızla ve O'nun işitmesini ve görmesini, kendi işitmemiz ve görmemizle böylece idrak ederiz. Aynı şekilde O'nun kelamını, bizim seslerimiz ve ağzımız ve dudaklarımız ile telaffuz ettiğimiz harflerle değil, aksine konuşan nefsimizin kelamıyla idrak ederiz. Çünkü insan harf ve ses ile konuşmayıp zahiren sessiz bir halde bulunsa da batında harfsiz ve sessiz konuşur. Biz buna içinden söylemek deriz. Aynı şekilde Yüce Hakk'ın kudretini ve iradesini kendi kudretimiz ve irademiz ile idrak ederiz. Aynı şekilde zenginlik ve cömertlik ve bağış ve af ve rahmet gibi diğer tüm isimleri kendimizde gözlemlemekle, bunların Hakk'ın hakiki varlığında mevcudiyetine hükmederiz.

İmdi vaktâki Hakk Teâlâ hazretleri kendi nefsini ve zâtını bize bu sıfât ve esmâ ile tavsîf ve tesmiye etti: Ve biz bunları kendi nefsimizde de bulduk; binâenaleyh biz onları zevkan taakkul ettik. Ve bizim taakkul ettiğimiz sıfât ve esmâ, ancak onun bizde îcâd ettiği şeylerdir. Bizde îcâd etmediği şeyleri taakkul etmedik ve bizde îcâd ettiği şeylerin mâadâsını, selb ve nefy cihetinden bildik. Ve sıfât-ı sübûtiyye sıfât-ı selbiyye gibi değildir. Meselâ kadem, sıfât-ı isbât değildir. Çünkü kadem dediğimiz sıfatın maʻnâsı, ancak kendi vücûdunda onun evveli olmamaktır. Binâenaleyh bizim ilmimiz, vücûd-i Hakk’tan evveliyyetin selb ve nefyine taalluk etti de bu ilme istinâden vücûd-i Hakk’ın evveli yoktur, dedik. Ve yine bizde mevcûd olan sıfatlar gibi bildik ki evveliyyet, bizim indimizde mevcûd olan bir hakîkattir ve efrâd-ı insâniyyeden her birinin vücûdunun bir evveli vardır. Bu sebeble biz evveliyyetin ne demek olduğunu zevkan biliriz. Ve vücûdât-ı izâfiyyeden her birinin böyle evveli olduğu gibi bir de âhiri vardır. Ve evveliyyetle muttasıf olan eşyâdan her birinin âhiri gelince biz o eşyâyı nazarımızdan gâib ederiz. Binâenaleyh nazarımızda müsbet iken menfî olur. Ve kezâ sâbit olan bir hâlimiz bizden meslûb ve menfî olup yerine diğer bir hâl gelir. Ve bir mekânda sâbit olduğumuz hâlde oradan intikâl edip yeni bir mekâna geliriz. Evvelki mekân menfî olur ve kezâ bir nazardan bir nazara intikâl ederiz. Evvelki nazar menfî olur. İşte bu ahvâl bize nefyin ne demek olduğunu îzâh eder. Bi’n-netîce biz hakîkat-i nefyi ve hakîkat-i evveliyyeti zevkan ârif oluruz. Bu maʻrifetten sonra nefyi evveliyyete haml ederek vücûd-i Hakk’ı onlar ile vasf ederiz. Ve bu sıfat, sıfat-ı selb olur. Ve bir şey muhakkak nazîri ve zıddı ile bilinir.&#10024;

Şimdi, Yüce Allah kendi nefsini ve zâtını bize bu sıfatlar ve isimlerle tanımlayıp adlandırdı: Ve biz bunları kendi nefsimizde de bulduk; bu sebeple biz onları zevk yoluyla idrak ettik. Ve bizim idrak ettiğimiz sıfatlar ve isimler, ancak O'nun bizde var ettiği şeylerdir. Bizde var etmediği şeyleri idrak etmedik ve bizde var ettiği şeylerin dışındakileri, olumsuzlama ve yok sayma yönünden bildik. Ve sübûtî sıfatlar (Allah'ın varlığını ve kemalini ifade eden sıfatlar) selbî sıfatlar (Allah'ın eksikliklerden uzak olduğunu ifade eden sıfatlar) gibi değildir. Örneğin, kadem (öncesizlik), ispat edici bir sıfat değildir. Çünkü kadem dediğimiz sıfatın anlamı, ancak kendi varlığında onun bir başlangıcı olmamasıdır. Bu sebeple bizim ilmimiz, Hakk'ın varlığından öncesizliğin olumsuzlanmasına ve yok sayılmasına ilişkin oldu da bu ilme dayanarak Hakk'ın varlığının bir başlangıcı yoktur, dedik. Ve yine bizde mevcut olan sıfatlar gibi bildik ki öncesizlik, bizim katımızda mevcut olan bir hakikattir ve insan fertlerinden her birinin varlığının bir başlangıcı vardır. Bu sebeple biz öncesizliğin ne demek olduğunu zevk yoluyla biliriz. Ve izafî varlıklardan her birinin böyle bir başlangıcı olduğu gibi bir de sonu vardır. Ve öncesizlikle nitelenmiş olan eşyalardan her birinin sonu gelince biz o eşyayı görüş alanımızdan kaybederiz. Bu sebeple görüşümüzde olumlu iken olumsuz olur. Ve aynı şekilde sabit olan bir hâlimiz bizden alınıp olumsuz olur ve yerine başka bir hâl gelir. Ve bir mekânda sabit olduğumuz hâlde oradan hareket edip yeni bir mekâna geliriz. Önceki mekân olumsuz olur ve aynı şekilde bir görüşten bir görüşe geçeriz. Önceki görüş olumsuz olur. İşte bu hâller bize olumsuzlamanın ne demek olduğunu açıklar. Sonuç olarak biz olumsuzlamanın hakikatini ve öncesizliğin hakikatini zevk yoluyla biliriz. Bu marifetten sonra olumsuzlamayı öncesizliğe yükleyerek Hakk'ın varlığını onlar ile vasfederiz. Ve bu sıfat, selbî sıfat olur. Ve bir şey muhakkak benzeri ve zıddı ile bilinir.

Nitekim االشیاء تنكشف باضدادها düstûru meşhûrdur. Bu hakîkate binâen sıfat-ı sübûtiyye zıddı olan sıfât-ı selbiyye ve sıfât-ı selbiyye de zıddı olan sıfât-ı sübûtiyye ile maʻlûm olur. Ve kadîm zıddı olan hâdis ile ve hâdis zıddı olan kadîm ile anlaşılır. Ve Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu hakîkate mebnî: “Nefsini bilen Rabb’ini bildi.” buyurdu da bizim vücûdâtı izâfiyyemizde sıfâttan halk olunan şeyi vücûd-i hakîkî-i Hakk için isbât etti. Başka sıfâtı isbât etmedi. Zîrâ biz vücûd-i hakîkîye nazaran cüz’ mesâbesinde olan vücûdumuzdaki sıfâta muttaliʻ olunca küllümüz mesâbesinde olan vücûd-i hakîkîde de o sıfatların vücûdunu idrâk ederiz. Nitekim tafsîli yukarıda geçti. İşte bu bir maʻrifettir. Bu maʻrifet isbâttan sonra vücûd-i hakîkî-i Hakk’ın bizden mümtâz olduğu maʻrifet-i selb bâkî kaldı. Ve maʻrifet-i selbe vusûl için dahi bizim kendileriyle hudûsümüz ve ubûdiyyetimiz ve ademden vücûda ihrâcımız sâbit olan sıfatları aldık. Ve vücûd-i hakîkîden bu sıfatları nefy ettik. Ve bu maʻrifet-i selb hakkında Hakk için indimizde muayyen bir sıfat-ı isbât bulmadık ki Hakk’ın o sıfatını bizdeki o sıfat ile bilelim. Binâenaleyh bizim bu maʻrifetimiz, maʻrifet-i zevkiyye değil, belki bir maʻrifet-i hükmiyyedir. Çünkü biz bu maʻrifet-i selbi bir hüküm üzerine biliriz ki o hüküm üzerinde bizim bizliğimiz yoktur. Ve bu hüküm ancak onun için sâbittir. Meselâ biz deriz ki: Bizim vücûdumuz hâdisdir. Hakk’ın vücûdu ise hâdis değildir. Ve biz abdiz, Hakk ise ma‘bûddur. Ve bizim vücûd-i izâfîmiz ezelde ademde idi, onun vücûd-i hakîkîsi ise ezelde ma‘dûm olmayıp mevcûd idi.&#10024;

Nasıl ki "Eşya zıtlarıyla ortaya çıkar" düsturu meşhurdur. Bu hakikate göre, sübûtî sıfatlar zıddı olan selbî sıfatlarla ve selbî sıfatlar da zıddı olan sübûtî sıfatlarla bilinir. Ve öncesiz olan, zıddı olan sonradan olma ile ve sonradan olma, zıddı olan öncesiz ile anlaşılır. Ve Peygamberimiz (s.a.v.) bu hakikate dayanarak: "Nefsini bilen Rabb'ini bildi." buyurdu da bizim izafî varlıklarımızda sıfattan yaratılan şeyi, Hakk'ın hakiki varlığı için ispat etti. Başka sıfatı ispat etmedi. Çünkü biz, hakiki varlığa göre cüz mesabesinde olan varlığımızdaki sıfata muttali olunca, küllümüz mesabesinde olan hakiki varlıkta da o sıfatların varlığını idrak ederiz. Nasıl ki tafsili yukarıda geçti. İşte bu bir marifettir (bilgidir). Bu ispat marifetinden sonra, Hakk'ın hakiki varlığının bizden ayrı olduğu selb marifeti (olumsuzlama bilgisi) baki kaldı. Ve selb marifetine ulaşmak için de bizim kendileriyle sonradan oluşumuz, kulluğumuz ve yokluktan varlığa çıkarılışımız sabit olan sıfatları aldık. Ve hakiki varlıktan bu sıfatları nefyettik (yok saydık). Ve bu selb marifeti hakkında Hakk için bizde, Hakk'ın o sıfatını bizdeki o sıfat ile bileceğimiz muayyen bir ispat sıfatı bulmadık. Bu sebeple bizim bu marifetimiz, zevkî bir marifet (deneyimsel bilgi) değil, aksine hükmî bir marifettir (akıl yürütmeyle elde edilen bilgi). Çünkü biz bu selb marifetini, üzerinde bizim bizliğimizin olmadığı bir hüküm üzerine biliriz. Ve bu hüküm ancak onun için sabittir. Örneğin biz deriz ki: Bizim varlığımız sonradan olmuştur. Hakk'ın varlığı ise sonradan olma değildir. Ve biz kuluz, Hakk ise mabuttur (tapılan). Ve bizim izafî varlığımız ezelde yoklukta idi, onun hakiki varlığı ise ezelde yok olmayıp mevcuttu.

İmdi sıfât-ı sübûtiyyede bizim hayâtımız, ilmimiz, semʻimiz, basarımız, irâdemiz, kudretimiz, kelâmımız Hakk’ın hayâtına, ilmine, semʻine, basarına, irâdesine, kudretine, kelâmına muzâhî ve mukâbil oldu. Ve kezâ sıfât-ı selbiyyede dahi bizim hudûsümüz O’nun kademine ve ubûdiyyetimiz ma‘bûdiyyetine ve bizim ihtiyâcımız O’nun samediyyetine ve me’lûhiyyetimiz O’nun ulûhiyyetine mukâbil ve muzâhî oldu. Eğer bu münâsebet, müzâhât olmasa idi, bizim için Hakk hakkında akîde sâbit olmaz idi. Ve biz aslâ onu ârif olmaz, idik. Binâenaleyh biz nefsimizi bilmekle Hakk’ı bilmiş oluruz. Bu beyânâttan sonra deriz ki: Biz Hakk’ı her ne kadar kendimizi vasf ettiğimiz şeyle bilir isek de hiç şübhe yoktur ki bizdeki bu sıfâtı, âfât ve ezdâd taʻkîb eder.&#10024;

Şimdi, sübûtî sıfatlarda (Allah'ın varlığını gösteren sıfatlar) bizim hayatımız, ilmimiz, işitmemiz, görmemiz, irademiz, kudretimiz, kelamımız Hak'kın hayatına, ilmine, işitmesine, görmesine, iradesine, kudretine, kelamına benzer ve karşılık gelir oldu. Aynı şekilde selbî sıfatlarda (Allah'ın eksikliklerden uzak olduğunu gösteren sıfatlar) da bizim sonradan var oluşumuz O'nun öncesizliğine, kulluğumuz O'nun ma'bûdiyetine (tapılmaya layık oluşuna), bizim ihtiyacımız O'nun samediyetine (hiçbir şeye muhtaç olmayışına) ve ilahlık taslayışımız O'nun ulûhiyyetine (ilahlığına) karşılık gelir ve benzer oldu. Eğer bu münasebet, benzerlik olmasaydı, bizim için Hak hakkında bir inanç sabit olmazdı. Ve biz asla O'nu ârif olmazdık. Bu sebeple biz kendimizi bilmekle Hak'kı bilmiş oluruz. Bu açıklamalardan sonra deriz ki: Biz Hak'kı her ne kadar kendimizi vasfettiğimiz şeyle bilir isek de, bizdeki bu sıfatları afetler ve zıtlıklar takip eder.

Meselâ hayâtımız mevt dediğimiz âfet ile munkatıʻ olur ve zıddına mübeddel olur. Ve dimâğımıza bir âfet ve illet târî olunca ilmimiz cehle tebeddül eder. Ve sıfât-ı sâiremizde dahi böylece birer âfet netîcesinde zıddına munkalib olur.&#10024;

Örneğin, hayatımız ölüm dediğimiz afet ile kesintiye uğrar ve zıddına dönüşür. Ve beynimize bir afet ve hastalık geldiğinde ilmimiz cehalete dönüşür. Ve diğer sıfatlarımızda da böylece birer afet sonucunda zıddına döner.

Hâlbuki Hakk hakkında bu sıfatlar bâkîdir. Onun hayâtı, mevte ve ilmi, cehle ve semʻi, sameme ve basarı, amâya ve kudreti, acze ve irâde, sekteye mübeddel olmak, ihtimâli yoktur. Zîrâ onları bir zıdd ve âfet taʻkîb etmez. Ve biz bunun böyle olduğunu bizim o sıfatların üzerinde iki veyâ daha ziyâde zamânda bekâmız ile bildik. Yaʻnî bu sıfatların bizde zuhûr-ı âsârı ancak bizim vücûdât-ı izâfiyyemizin bekâsıyla mümkün olduğunu zevkan bildik ve müşâhede ettik. Böyle olunca biz Hakk’ın sıfat-ı bekâsını da ârif olduk. Ve Hakk’ı bu sıfat-ı nezîhe-i mukaddeseye sâhib yaptık. Ve bu sıfat dahi Hakk ile bizim aramızda bir münâsebet ve tekâbüldür. Ve bu münâsebât ve muzâhât hakkındaki bâb uzundur ve biz onu açık olarak “Eşbâhü’l Cedâvil” ismindeki kitâbımızda îzâh eyledik. Ve o bir kitâb-ı şerîfdir ki biz onda maʻrifet-i muzâhâtı efhâma takrîb için eşkâl ile beyân ettik.&#10024;

Hâlbuki Hak Teâlâ hakkında bu sıfatlar kalıcıdır. O'nun hayatının ölüme, ilminin cehalete, işitmesinin sağırlığa, görmesinin körlüğe, kudretinin acze ve iradesinin sekteye dönüşmesi ihtimali yoktur. Çünkü onları bir zıtlık ve âfet takip etmez. Ve biz bunun böyle olduğunu, o sıfatların üzerimizde iki veya daha fazla zamanda kalıcılığı ile bildik. Yani bu sıfatların bizde eserlerinin ortaya çıkmasının ancak bizim izafî varlıklarımızın kalıcılığı ile mümkün olduğunu zevken bildik ve müşahede ettik. Böyle olunca biz Hak Teâlâ'nın beka sıfatını da idrak ettik. Ve Hak Teâlâ'yı bu temiz ve kutsal sıfata sahip kıldık. Ve bu sıfat dahi Hak Teâlâ ile bizim aramızda bir münasebet ve tekabüldür. Ve bu münasebetler ve benzerlikler hakkındaki bölüm uzundur ve biz onu açık olarak "Eşbâhü'l Cedâvil" ismindeki kitabımızda açıkladık. Ve o, şerefli bir kitaptır ki biz onda benzerlikler bilgisini zihinlere yaklaştırmak için şekillerle beyan ettik.

Bu Şârih-i hakîr ü zelîl, Cenâb-ı Şeyh (radiyallahu anh) hazretlerinin bu kitâb-ı münîfini görmedim. Eğer mütâlaa nasîb olsa idi; burada beyânât-ı aliyyelerinin esâsına âid maʻlûmât-ı mücmele derci mümkün olurdu. Ma‘hazâ Cenâb-ı Şeyh (radiyallahu anh) hazretlerinin bu bâbdaki beyânât-ı aliyyeleri alâ-kadri’l-istitâ‘a açık bir sûrette şerh edildi. İşte yukarıda îzâh olunan beyânât, münâsebet-i zâhireden ve hazret-i ilâhiyyedeki muzâhât ve mukâbelât ve mümâselât ve mütenâzırâttan bir kısımdır. Bunları anlayanlar sıfât-ı sâireyi de ona tatbikan ârif olurlar. Vallahu’l-Hâdî.&#10024;

Bu hakir ve zelil şârih, Şeyh (Allah ondan razı olsun) hazretlerinin bu aydınlatıcı kitabını görmedim. Eğer mütalaa nasip olsaydı; burada yüce beyanlarının esasına ait özet bilgiler derci mümkün olurdu. Bununla birlikte Şeyh (Allah ondan razı olsun) hazretlerinin bu konudaki yüce beyanları, güç yettiğince açık bir şekilde şerh edildi. İşte yukarıda açıklanan beyanlar, zahirî münasebetten ve ilahi hazretteki karşılıklı destekler, karşılıklar, benzerlikler ve birbirine bakan şeylerden bir kısımdır. Bunları anlayanlar, diğer sıfatları da ona uygulayarak ârif olurlar. Hidayet veren Allah'tır.

Ve münâsebet-i bâtıneye gelince, onun hakkında seni nefsine tevkîl eyledik. Zîrâ o, mücâhedât sebebiyle müşâhedâtta idrâk olunur. Ve bizim için insân ile âlem arasında olan muzâhât-ı sâniyye bâkî kaldı. Biz kitâblarımızın çoğunda onun hakkındaki kavli bast ettik. Burada dahi onun külliyyâtını ve ecnâsını ve kendilerinin gayrinde te’sîri olan onların ümerâsını hâvî olarak bir fasl-ı karîb-i câmiʻi, o cinsden zikr ederiz. Ve eğer bu kitâbımızda, işâret ve tenbîh tarîkini kasd etmese idik; sûret-i eflâk ve onların tertîbi üzerine onun için devâir temsîl eder ve âlemde her bir felek için bu feleğin hâssiyeti ile insândan ona tekâbül eden şeyi gösterir idik.”&#10024;

İçsel bağıntıya gelince, onun hakkında seni kendi nefsine havale ettik. Çünkü o, mücâhedât (nefisle mücadeleler) sebebiyle müşâhedâtta (gözlemlerde) idrak edilir. Ve bizim için insan ile âlem arasında olan ikinci benzerlikler baki kaldı. Biz kitaplarımızın çoğunda onun hakkındaki sözü genişlettik. Burada da onun külliyatını (bütününü) ve cinslerini ve kendilerinden başkasında etkisi olan onların önderlerini içeren, o cinsten, kapsamlı ve yakın bir bölüm zikrederiz. Ve eğer bu kitabımızda, işaret ve uyarı yolunu kastetmeseydik; feleklerin (gök cisimlerinin) şekli ve onların düzeni üzerine onun için daireler temsil eder ve âlemde her bir felek için bu feleğin özelliği ile insandan ona karşılık gelen şeyi gösterirdik.

Münâsebet-i zâhire bâlâda zikr ve îzâh edilmiş idi. Münâsebet-i bâtıneye gelince bunu aklen ve hissen ve fikren bilmek ve anlamak mümkün değildir. Bu münâsebet ancak kişinin kendi nefsinde vâkiʻ olan bir hâl olduğu için biz bu husûsda seni nefsine havâle ettik. Zîrâ o münâsebet kişinin nefs-i hayvâniyyesine karşı olan mücâhedât-ı mütenevviʻası sebebiyle, cânib-i Hakk’tan ihsân olunan müşâhedâtta idrâk olunur. Nefs-i hayvâniyyesinin ahkâm ve te’sîrâtı altında zebûn olan kimseler, bunu inkâr ederler. Onlar, يَعلمون َ ظاهِرًا مِّن َ الْحَيَاة ِ الدنيَا وَهم َ عَن ِ ا َل خِرَة ِ هم غَافِلُون (Rûm, 30:7) hükmüne mâ-sadaktırlar.&#10024;

Görünen bağıntı yukarıda zikredilmiş ve açıklanmıştı. Gizli bağıntıya gelince, bunu aklen, hissen ve fikren bilmek ve anlamak mümkün değildir. Bu bağıntı ancak kişinin kendi nefsinde meydana gelen bir hâl olduğu için biz bu hususta seni nefsine havale ettik. Çünkü o bağıntı, kişinin hayvanî nefsine karşı olan çeşitli mücadeleleri sebebiyle, Hak tarafından ihsan olunan müşahedelerde idrak olunur. Hayvanî nefsinin hüküm ve tesirleri altında zayıf düşen kimseler, bunu inkâr ederler. Onlar, يَعلمون َ ظاهِرًا مِّن َ الْحَيَاة ِ الدنيَا وَهم َ عَن ِ ا َل خِرَة ِ هم غَافِلُون (Rûm, 30:7) hükmüne mazhardırlar.

Meselâ müddet-i ömründe rü’yâ görmemiş olan bir adam farz edilse ona rü’yâ denilen bir hâl olduğundan bahs edildiği vakit taaccüb ve belki de inkâr eder. Ve rü’yânın vücûdunu, nefsinde müşâhede etmemiş olan bu münkire karşı, isbât ve ızhâr mümkün değildir. Münkir-i rü’yâ bunu ancak kendi nefsinde müşâhede ettiği vakit, tasdîk eder. Binâenaleyh münâsebet-i bâtıneyi burada îzâh mümkün olmadığından bu husûsda sükûtu ihtiyâr ettik. Ve yukarıda Hakk ile insân arasındaki tekâbül ve tenâzura âid münâsebât-ı zahire îzâh edilmiş olduğundan şimdiki hâlde bizim için insân ile âlem arasındaki münâsebât-ı zâhireye âid ikinci muzâhât ve tekâbül ve tenâzur ve temâsül bâkî kaldı. Biz kitâblarımızın çoğunda, insân ile âlem arasındaki muzâhâta âid beyânatı bast eyledik. Burada dahi o muzâhâtın külliyyâtını ve ecnâsını ve kendilerinin gayrinde te’sîri olan bu muzâhâtın âmirlerini hâvî olarak bir fasl-ı karîb-i câmiʻi zikr ve beyân edeceğiz. Ve eğer bu kitâbımızda işâret ve tenbîh tarîkini kasd ve ihtiyâr etmemiş ola idik, eflâkin sûretini ve onların tertîbini müş’ir olmak üzere dâireler tasvîr ve temsîl eder idik. Ve âlemde her bir felek için, bu feleğin hâssıyyeti ile insândan o feleğe ve onun hâssıyyetine tekâbül eden şeyi gösterir idik.&#10024;

Örneğin, ömrü boyunca rüya görmemiş bir adam farz edilse, ona rüya denilen bir hal olduğundan bahsedildiği zaman şaşırır ve hatta inkâr eder. Ve rüyanın varlığını kendisinde gözlemlememiş olan bu inkârcıya karşı, ispat ve açıklama mümkün değildir. Rüya inkârcısı bunu ancak kendi nefsinde gözlemlediği zaman tasdik eder. Bu sebeple, içsel bağıntıyı burada açıklamak mümkün olmadığından bu hususta susmayı tercih ettik. Ve yukarıda Hak ile insan arasındaki karşılıklı ilişki ve benzerliğe ait görünen bağıntılar açıklanmış olduğundan, şimdi bizim için insan ile âlem arasındaki görünen bağıntılara ait ikinci benzerlikler ve karşılıklı ilişki, benzerlik ve denklik kaldı. Biz kitaplarımızın çoğunda, insan ile âlem arasındaki benzerliklere ait beyanları genişlettik. Burada da o benzerliklerin külliyatını ve cinslerini ve kendilerinin dışındakinde etkisi olan bu benzerliklerin âmirlerini içeren kapsamlı ve yakın bir bölümü zikredecek ve açıklayacağız. Ve eğer bu kitabımızda işaret ve uyarı yolunu kastetmemiş ve tercih etmemiş olsaydık, feleklerin şeklini ve onların düzenini bildirmek üzere daireler tasvir ve temsil ederdik. Ve âlemde her bir felek için, bu feleğin özelliğini ve insandan o feleğe ve onun özelliğine karşılık gelen şeyi gösterirdik.

“Ve halkın cümlesi avâlim-i erbaa üzerinde devr eder ki âlem-i a‘lâ ve âlem-i istihâle ve âlem-i imâret-i emkine ve âlem-i nisebdir. Ve bu avâlimden her birinin bir gâyesi vardır.&#10024;

Ve yaratılmışların hepsi dört âlem üzerinde döner ki bunlar yüce âlem, dönüşüm âlemi, mekânların imar edilmesi âlemi ve bağıntılar âlemidir. Ve bu âlemlerden her birinin bir gayesi vardır.

İmdi âlem-i kebîrden âlem-i a‘lânın muhtevî olduğu şeyin kâffesi yirmi hakîkattir. Ve âlem-i istihâle, on beş hakîkattir. Ve âlem-i imâret-i emkine, dört hakîkattir. Ve âlemi niseb, on hakîkattir. Ve onların hepsi insânda mevcûddur. Ve bunlar ümmehâttır ki kırk dokuz hakîkattir. Ve insân da böyledir.”&#10024;

Şimdi, büyük âlemden yüce âlemin içerdiği şeylerin hepsi yirmi hakikattir. Ve dönüşüm âlemi on beş hakikattir. Ve mekânların imar edilmesi âlemi dört hakikattir. Ve bağıntılar âlemi on hakikattir. Ve onların hepsi insanda mevcuttur. Ve bunlar kırk dokuz hakikat olan ana unsurlardır. Ve insan da böyledir.

Yaʻnî halkın hey’et-i mecmû‘ası külliyyâtı iʻtibâriyle dört âlem üzerine binâ edilmiş ve onun üzerinde dönmekte bulunmuştur. Bunlardan biri bidâyet-i hilkatten iʻtibâren arza nisbeten vâkiʻ olan merâtib-i halkıyye olup, âlem-i a‘lâ tesmiye olunur. Bu ulüvv, ulüvv-i mâddî ve maʻnevîyi şâmildir.&#10024;

Yani halkın bütünlüğü, küllî oluşları itibarıyla dört âlem üzerine kurulmuş ve onun üzerinde dönmekte bulunmuştur. Bunlardan biri, yaratılışın başlangıcından itibaren arza nispetle meydana gelen yaratılış mertebeleri olup, âlem-i a'lâ (yüksek âlem) olarak adlandırılır. Bu yükseklik, maddî ve manevî yüksekliği kapsar.

Meselâ hakîkat-i külliyye-i Muhammediyyeden iʻtibâren arzın tekevvününe kadar olan vücûd-i mutlakın merâtib-i maʻneviyye ve mâddiyyesi âlem-i ulvî olduğu gibi arzın tekevvününden sonra vücûd bulan ve arza nazaran semâ ve fevk addolunan ecrâm-ı süfliyyeden Zühre ve Utârid ve Kamer dahi âlem-i ulvî iʻtibâr olunmuştur. Binâenaleyh bu iʻtibârât hey’eti cedîde ulemâsının nokta-i nazarına göre vâkiʻ olan bir taksîm değildir. Hey’et-i cedîdeye nazaran Zühre ve Utârid ecrâm-ı süfliyyeden olduğu gibi Kamer dahi arzın peykidir.&#10024;

Örneğin, Muhammedî küllî hakikatten itibaren yeryüzünün oluşumuna kadar olan mutlak varlığın manevî ve maddî mertebeleri yüce âlem olduğu gibi, yeryüzünün oluşumundan sonra varlık bulan ve yeryüzüne göre gök ve üst kabul edilen aşağı âlemlerden Zühre (Venüs), Utarid (Merkür) ve Kamer (Ay) dahi yüce âlem kabul edilmiştir. Bu sebeple, bu kabuller, yeni astronomi bilginlerinin bakış açısına göre meydana gelen bir ayrım değildir. Yeni astronomiye göre Zühre ve Utarid aşağı âlemlerden olduğu gibi, Kamer dahi yeryüzünün uydusudur.

İmdi bu muhâlefet-i nazar bu iki iʻtibârdan her birinin ibtâlini îcâb etmez. Meselâ mevsim-i bahârda açılmış bir güle nazar eden bir şâir ve bir nebâtât âlimi ve bir kimyâger ve bir bağbân başka başka nazarlar ile bakar ve her biri kendi ilmi dâiresinde mütefekkir olur. Hâlbuki bunların her biri kendi tefekkürâtında musîbdir. Birisinin, diğerinin fikrini cerh etmeye hakkı yoktur. İşte hey’et hakkında muhakkıkîn ile ehl-i fennin nazarları da böyledir. Nitekim sırası düştükçe muhtasaran îzâh olunur.&#10024;

Şimdi, bu görüş ayrılığı, bu iki bakış açısının her birinin geçersiz kılınmasını gerektirmez. Örneğin, bahar mevsiminde açmış bir güle bakan bir şair, bir botanik bilgini, bir kimyager ve bir bahçıvan, farklı farklı açılardan bakar ve her biri kendi ilmi dairesinde düşünür. Hâlbuki bunların her biri kendi düşüncelerinde isabetlidir. Birisinin, diğerinin fikrini çürütmeye hakkı yoktur. İşte gök cisimleri hakkında araştırmacılar ile fen ehlinin görüşleri de böyledir. Nasıl ki sırası düştükçe kısaca açıklanır.

İkinci âlem, âlem-i istihâledir. Bunlar da arzı muhît olan felek-i esîr ve felek-i harâret ve felek-i havâ ve felek-i mâ ve felek-i turâb...ilh.’dir.&#10024;

İkinci âlem, dönüşüm âlemidir. Bunlar da yeryüzünü kuşatan esîr feleği (esîr tabakası), hararet feleği (ısı tabakası), hava feleği (hava tabakası), su feleği (su tabakası) ve toprak feleği (toprak tabakası) gibi âlemlerdir.

Üçüncü âlem, âlem-i imâret-i emkinedir. Bunlar dahi kuvâ-yı tabîiyye, nebât, hayvân, cemâddır.&#10024;

Üçüncü âlem, mekânların imar âlemidir. Bunlar da tabiî kuvvetler, bitki, hayvan, cansız varlıklardır.

Dördüncü âlem, âlem-i nisebdir. Bunlar da maʻkûlât-ı aşere tesmiye olunan araz, keyfe kemm, zamân, izâfet…ilh.’dir.&#10024;

Dördüncü âlem, bağıntılar âlemidir. Bunlar da "on akledilir" diye adlandırılan araz, nitelik, nicelik, zaman, izafet gibi şeylerdir.

İmdi hakîkat-i Muhammediyyeden iʻtibâren âlem-i kebîr tesmiye olunan manzûme-i şemsiyyemizin âlem-i a‘lâsının muhtevî olduğu şeyin kâffesi yirmi hakîkattir. Bunları muhakkıkîn hazarâtı kitâblarında birçok mahallerde beyân etmişlerdir. Ez-cümle Fütûhât-ı Mekkiyye’nin cild-i evvelinde ve İsmâîl Hakkı hazretlerinin Maʻrifetnâmesi’nde ve Lâhicî’nin Gülşen-i Râz Şerhi’nde ve Mahmûd Şebüsteri’nin Mirât-ı Hakâyık’ında mufassalân mündericdir. Ve Hz. Şeyh (radiyallahu anh) âtîde insân ile âlem arasındaki muzâhâtı beyân sırasında îzâh ederler. Ve âlem-i istihâle on beş hakîkattir. Ve âlem-i imâret-i emkine dört hakîkattir. Ve âlem-i niseb on hakîkattir. Ve zübde-i mahlûkât olan insânda bu hakâyıkın hepsi mevcûddur. Zîrâ insân, âlem-i kebîrin bir cüz’üdür. Ve her küllün cüz’ü, o küllün ahkâm ve evsâfını câmiʻ olacağında şübhe yoktur ve bu ta‘dâd olunan kırk dokuz hakîkat, ümmehât ve asıl olup onların fürû‘u vardır. Ve insân dahi âlem-i kebîr gibi bu kırk dokuz hakîkati câmiʻdir.&#10024;

Şimdi, Hakikat-i Muhammediyye'den (Hz. Muhammed'in hakikati, evrenin yaratılışının ilk ilahi tecellisi) itibaren, büyük âlem diye adlandırılan güneş sistemimizin yüksek âleminin içerdiği şeylerin hepsi yirmi hakikattir. Muhakkikler (gerçekleri araştıran âlimler) bunları kitaplarında birçok yerde açıklamışlardır. Örneğin, Fütûhât-ı Mekkiyye'nin birinci cildinde, İsmail Hakkı Hazretleri'nin Marifetnâme'sinde, Lahicî'nin Gülşen-i Raz Şerhi'nde ve Mahmud Şebüsteri'nin Mir'at-ı Hakayık'ında ayrıntılı olarak yer almaktadır. Ve Şeyh (r.a.) ileride insan ile âlem arasındaki benzerlikleri açıklarken bunları izah ederler. Ve istihale âlemi (dönüşüm âlemi) on beş hakikattir. Ve imaret-i emkine âlemi (mekânların imar edildiği âlem) dört hakikattir. Ve nispetler âlemi on hakikattir. Ve yaratılmışların özü olan insanda bu hakikatlerin hepsi mevcuttur. Çünkü insan, büyük âlemin bir cüz'üdür. Ve her bütünün cüz'ü, o bütünün hükümlerini ve vasıflarını toplayacağında şüphe yoktur ve bu sayılan kırk dokuz hakikat, ana ve asıl olup onların tali kolları vardır. Ve insan da büyük âlem gibi bu kırk dokuz hakikati toplamıştır.

“İmdi âlem, hilkatinin iktizâ ettiği şeyden nâşî doksan sekiz hakîkate mahsûrdur. Baʻdehu insân âlem-i ekber üzerine onun sebebiyle istihlâfı sâbit olan, kendisinde mebsûs sırr-ı ilâhî ve semâvât ve arzda olan şeyin teshîri ile ziyâde oldu. Binâenaleyh emrin kâffesi doksan dokuz geldi. Onları ihsâ eden kimse cennete dâhil oldu. Ve müheymîn olan yüz, her bir şey üzerinde mütemmim oldu. Ve o, Hakk’tır.&#10024;

Şimdi âlem, yaratılışının gerektirdiği şeyden dolayı doksan sekiz hakikate sınırlıdır. Bundan sonra insan, kendisinde yayılmış olan ilâhî sır ve göklerde ve yerde olan şeyin emrine verilmesiyle, büyük âlem üzerine halifeliği sabit olan bir varlık olarak daha da yüceldi. Bu sebeple işin tamamı doksan dokuz olarak geldi. Onları sayan kimse cennete girdi. Ve her şey üzerinde tamamlayıcı olan yüzüncü, her şeye hâkim olan Hakk'tır.

İmdi vücûdun kâffesi yüzdür. Onlardan ism-i aʻzâm olan yüz mütemmimdir. Ve kezâlik cennet dahi yüz derecedir. Onlardan mütemmim olan yüz cennet-i kesîbdir ki onda naîm yoktur; ancak rü’yet vardır. Ve bir mü’min ve mahlûk için ona duhûl, ancak nazar vaktindedir. O Hazret-i Hakk’tır. Ve bu, bir esrâr-ı acîbedir ki mevcûdâttan menziletini bilmen için, seni ona îkâz eyledik. Ve muhakkak nâr dahi yüz derekedir. Onlardan derek-i hicâb mütemmimdir. Ve o, irtidâd ve rücûʻ vaktinde meşhedlerin mahallidir. Zîrâ o, kendisinden sükût ettiği derece mukâbili üzerinden onun derekâtına düşer. Binâenaleyh a‘lâ-yı İlliyyîn, esfel-i sâfilîne tekâbül eder. Hakk Teâlâ, لقَد خَلقنَا&#10024;

Şimdi, varlığın tamamı yüzdür. Onlardan ism-i a'zâm olan yüz tamamlayıcıdır. Aynı şekilde cennet de yüz derecedir. Onlardan tamamlayıcı olan yüz, içinde nimet olmayan, ancak rü'yet (Allah'ı görme) olan Kesîb Cenneti'dir. Bir mümin ve yaratılmış için oraya giriş, ancak bakış anındadır. O, Yüce Hak'tır. Bu, varlıklardan mertebesini bilmen için seni uyardığımız şaşırtıcı sırlardan biridir. Muhakkak ki cehennem de yüz derekedir. Onlardan hicap derekesi tamamlayıcıdır. O, irtidat ve geri dönüş anında şahitlik yerlerinin mahallidir. Çünkü o, kendisinden sükût ettiği derecenin karşılığı üzerinden onun derekelerine düşer. Bu sebeple A'lâ-yı İlliyyîn (en yüce makam), Esfel-i Sâfilîn'e (en aşağı makam) karşılık gelir. Yüce Allah, لَقَد خَلقنَا

ی أحسَن ِ تَقوِيم ٍ ا ْل ِنسَان َ ف (Tîn, 95:4) yaʻnî “Biz insânı ahsen-i takvîmde yarattık.” buyurur ki&#10024;

"Biz insanı en güzel biçimde yarattık." (Tîn, 95:4) buyurur ki

ِي

َْی baʻdehu ondan ahsen yoktur. فَل َ سَافِلِیثم َّ رَدَدنَاە أس (Tîn, 95:5) Yaʻnî “Baʻdehu onu esfel-i sâfilîne redd eyledik.” buyurur ki ondan sonra ondan esfel yoktur.”&#10024;

Ondan sonra ondan daha güzel yoktur. "Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik." (Tîn, 95:5) Yani "Ondan sonra onu aşağıların aşağısına indirdik." buyurur ki, ondan sonra ondan daha aşağısı yoktur.

Yaʻnî âlem, hilkatinin iktizâ ettiği merâtib ve mezâhirden dolayı doksan sekiz hakîkat dâiresinde mahsûrdur. Ve bu hakâyık kütüb-i muhakkıkînin çoğunda münderic olduğundan burada birer birer ta‘dâd ve îzâhı şerhin tatvîlini mûcib olur. Bu doksan sekiz hakîkat, külliyyât iʻtibâriyledir. Cüz’iyyâtı nâ-mütenâhidir.&#10024;

Yani âlem, yaratılışının gerektirdiği mertebeler ve zuhur yerleri sebebiyle doksan sekiz hakikat dairesinde sınırlıdır. Ve bu hakikatler, muhakkiklerin (gerçeği araştıranların) kitaplarının çoğunda yer aldığından, burada tek tek sayılması ve açıklanması şerhin (açıklamanın) uzamasına sebep olur. Bu doksan sekiz hakikat, küllî (genel) olarak böyledir. Cüz'îleri (parçaları, ayrıntıları) ise sonsuzdur.

Ve insân, âlem-i ekberin zübdesi olduğundan bu hakâyıkın kâffesini câmiʻ olmakla berâber, kendisinde âlem-i ekberde olmayan bir şey dahi vardır ki o da kendisinde mebsûs olan sırr-ı ilâhîdir. Ve bu sırr-ı ilâhî te’sîriyle semâvât ve arzda olan şeylere mutasarrıf olmasıdır.&#10024;

Ve insan, büyük âlemin özü olduğundan bu hakikatlerin hepsini kendinde toplamakla birlikte, kendisinde büyük âlemde olmayan bir şey de vardır ki o da kendisinde yayılmış olan ilâhî sırdır. Ve bu ilâhî sırrın etkisiyle göklerde ve yerde olan şeylere tasarruf etmesidir.

ی ی Nitekim Hakk Teâlâ buyurur: ا ْل َرض ِ جَمِيعًا مِّنه السَّمَاوَات ِ وَمَا ف وَسَخَّر َ لكُم مَّا ف (Câsiye, 45:13)&#10024;

Nitekim Yüce Allah buyurur: "Göklerde ve yerde ne varsa hepsini sizin hizmetinize verdi." (Câsiye, 45:13)

ِي ِي Yaʻnî “Semâvât ve arzda olan şeyleri Hakk Teâlâ size musahhar kıldı.” Ve insânda mebsûs olan sırr-ı ilâhî, emânet-i ilâhiyyedir ki o emâneti âlem-i ekberin taayyünü kabûle müsâid olmadı.&#10024;

Yani, "Yüce Allah göklerde ve yerde olan şeyleri size boyun eğdirdi." Ve insanda yayılmış olan ilâhî sır, ilâhî emanettir ki o emaneti büyük âlemin belirlenimi kabule uygun olmadı.

ْ ی Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: َ أن يَحمِلْنَهَاعَرَضنَا ا ْل َمَانَة َ عَیل السَّمَاوَات ِ وَا ْل َرض ِ وَالْجِبَال ِ فَأبَی إِنَّا وَأشفَقن َ مِنهَا وَحَمَلهَا ا ْل ِنسَان (Ahzâb, 33:72) İnsânın istiʻdâd-ı zâhirî ve bâtınîsi yaʻnî istiʻdâd-ı 13 Çevirenin Notu: Ahmed Avnî Konuk hazretleri, farklı mahallerde Erzurumlu İbrâhîm Hakkı hazretlerini “İsmâîl Hakkı” olarak tesmiye etmiştir. İbrâhim Hakkı hazretlerinin mürşidinin ismi “İsmâîl Fakîrullah” idi. Dervîşlerin mürşidlerinin isimleriyle anılmaları muʻtâddır. Tahmîn olunur ki Ahmed Avnî Bey döneminde İbrâhîm Hakkı hazretleri bu isim ile de anılıyordu. Yoksa müteaddid def’alar yazılmış olduğu vech ile sehven yapılmış olmadığı âşikârdır. mecʻûlü ve gayr-i mecʻûlü bu emâneti kabûle müsâid olduğu için, onu yüklendi. Binâenaleyh emr-i zuhûrun kâffesi doksan dokuz hakîkat dâiresine mahsûr oldu. Ve bu hakâyıkı ihsâ eden kimse cennete dâhil oldu.&#10024;

Nitekim ayet-i kerimede buyrulur: "Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular. Onu insan yüklendi." (Ahzâb, 33:72) İnsanın zâhirî ve bâtınî yatkınlığı, yani kazanılmış ve kazanılmamış yatkınlığı bu emaneti kabule uygun olduğu için, onu yüklendi. Bu sebeple zuhur işinin tamamı doksan dokuz hakikat dairesiyle sınırlı oldu. Ve bu hakikatleri sayan kimse cennete dahil oldu.

Ma‘lûm olsun ki esmâ-i ilâhiyye külliyyâtı iʻtibârıyla doksan dokuzdur. Âlem-i ekber doksan sekizinin mazharıdır. Ve insân-ı kâmil ise doksan dokuzunun mazharıdır. Binâenaleyh insân-ı kâmil her bir ismin ahkâmı tahtında istitâr eder. Ve kendisinde o ismin ahkâm ve âsârı zâhir olursa o ismi ihsâ etmiş olur. Zîrâ cennet setr maʻnâsınadır. Ve bu ihsâ, ihsâ-yı fiili ve zevkîdir. Esmâ-i hüsnâyı kavlen ihsâ eden kimseler, her ne kadar ecir ve mükâfâta nâil olurlar ise de hayât-ı dünyeviyyede bu cennet-i âcile dâhil olamazlar. Meselâ insân-ı kâmil, Muhyî isminin ahkâmında istitâr ettiği vakit, ölüyü diriltir ve Mümît isminin ahkâmında istitâr ettiği vakit, diriyi öldürür. Ve kezâ Hâlık isminde müstetir olunca halk eder. Nitekim Îsâ (aleyhi’sselâm)’dan ve sâir enbiyâ-yı izâm ve evliyâ-yı kirâmdan menkûldür. Ve müheymin olan yüz, her bir şey üzerinde mütemmim oldu. Ve o müheymin olan yüz Hakk’tır. Böyle olunca vücûd ve varlık emrinin hey’et-i mecmû‘ası yüz mertebe ve hakîkate bâliğ olur. Yüzüncüsü mütemmim olan ism-i aʻzamdır. Yaʻnî doksan dokuz esmânın kâffesini muhît ve cümlesine müstaʻlî olan bir isim dahi vardır ki o ism-i aʻzamdır ve o vücûd-i mutlak-ı Hakk’tır. Zîrâ cemîʻi hakâyık ve merâtibin kayyûmudur. Ve bu hakâyık ve merâtib onunla kâimdir.&#10024;

Bilinmeli ki ilâhî isimler, küllîlikleri itibarıyla doksan dokuzdur. Âlem-i ekber (büyük âlem, makrokozmos) doksan sekizinin mazharıdır (tecelli yeridir). Ve insân-ı kâmil ise doksan dokuzunun mazharıdır. Bu sebeple insân-ı kâmil, her bir ismin hükümleri altında gizlenir. Ve kendisinde o ismin hükümleri ve tesirleri ortaya çıkarsa, o ismi ihsâ etmiş (sayıp kuşatmış) olur. Çünkü cennet, setr (örtme, gizleme) anlamındadır. Ve bu ihsâ, fiilî ve zevkî (yaşantısal) bir ihsâdır. Esmâ-i hüsnâyı (Allah'ın güzel isimlerini) sözle sayan kimseler, her ne kadar ecir ve mükâfâta nâil olsalar da, dünya hayatında bu âcil (peşin) cennete dâhil olamazlar. Örneğin insân-ı kâmil, Muhyî (dirilten) isminin hükümlerinde gizlendiği zaman, ölüyü diriltir ve Mümît (öldüren) isminin hükümlerinde gizlendiği zaman, diriyi öldürür. Ve aynı şekilde Hâlık (yaratan) isminde gizli olunca halk eder (yaratır). Nasıl ki Îsâ (a.s.)'dan ve diğer yüce peygamberlerden ve kerem sahibi velilerden nakledilmiştir. Ve müheymin (gözetip koruyan, hâkim olan) olan yüz, her bir şey üzerinde tamamlayıcı oldu. Ve o müheymin olan yüz, Hakk'tır. Böyle olunca, varlık ve var olma işinin bütünsel yapısı yüz mertebe ve hakikate ulaşır. Yüzüncüsü, tamamlayıcı olan ism-i aʻzamdır (en büyük isimdir). Yani doksan dokuz ismin hepsini kuşatan ve hepsine üstün gelen bir isim daha vardır ki o ism-i aʻzamdır ve o, Hakk'ın mutlak varlığıdır. Çünkü bütün hakikatlerin ve mertebelerin kayyımıdır (varlığını sürdürenidir). Ve bu hakikatler ve mertebeler onunla kâimdir (ayakta durur).

Ve kezâlik cennet dahi yüz derecedir. Ve bu cennetlerin mütemmimi olan yüzüncü cennet, cennet-i kesîbdir ki o cennette naîm yoktur. Ancak rü’yet vardır. Zîrâ bir kimse zikr olunan hakâyıktan birine dâhil ve onun ahkâmında istitâr eylese derecât-ı cennetten birisine dâhil olmuş olur. Ve bu cennetlerin her birinde abdin nazarında kendi vücûdu zâhir ve vücûd-i mutlak-ı Hakk bâtındır. Binâenaleyh onun nazarında kendi vücûduna taalluk eden lezzet ve naîm mevcûddur. Ve yalnız yüzüncü cennet olan cennet-i kesîbde, abdin nazarında vücûd-i izâfîsi mahv ve vücûd-i Hakk’ta müstehlek ve binâenaleyh onun vücûdu bâtın ve Hakk’ın vücûd-i mutlakı zâhir olduğu için onda rü’yet vardır. Ve burada abd için naîm ve lezzet yoktur.&#10024;

Aynı şekilde cennet de yüz derecedir. Ve bu cennetleri tamamlayan yüzüncü cennet, cennet-i kesîb'dir ki o cennette nimet yoktur. Ancak rü’yet (Allah'ı görme) vardır. Çünkü bir kimse zikredilen hakikatlerden birine dâhil olsa ve onun hükümlerinde gizlense, cennet derecelerinden birine dâhil olmuş olur. Ve bu cennetlerin her birinde kulun nazarında kendi varlığı görünür ve Hakk'ın mutlak varlığı gizlidir. Bu sebeple onun nazarında kendi varlığına ait lezzet ve nimet mevcuttur. Ve yalnız yüzüncü cennet olan cennet-i kesîb'de, kulun nazarında izafî varlığı yok olmuş ve Hakk'ın varlığında erimiş ve bu sebeple onun varlığı gizli ve Hakk'ın mutlak varlığı görünür olduğu için onda rü’yet vardır. Ve burada kul için nimet ve lezzet yoktur.

ی Belki râî, ayn-ı mer’î ve mer’î ayn-ı râîdir. Ve bu cennette isneyniyyet iʻtibârı yoktur. Ve ان ف ً لیس فیها قصور و حور و غلمان یتجیل فیها ربنا ضاحكا الجنة جنة yaʻnî “Cennette bir cennet vardır ki onda köşkler ve hûrîler ve gılmânlar yoktur. Orada Rabb’imiz dâhık olarak, yaʻnî kemâl-i tecellî ile tecellî eder.” hadîs-i şerîfi bu cenneti ihbâr buyurur. Ve bir mü’min ve mahlûk için bu cennete duhûl, ancak nazar vaktindedir. Ve bu nazar vaktinde nâzır ve manzûr şey-i vâhid olur. Ve o Hazret-i Hakk’tır. Ve bu bir esrâr-ı acîbedir ki ey insân, mevcûdât içinde, kadrîni ve menziletini bilmen için seni bu esrâr hakkında îkâz eyledik.&#10024;

Aksine, gören, görülenin kendisi ve görülen de görenin kendisidir. Ve bu cennette ikilik söz konusu değildir. Ve "Cennette bir cennet vardır ki onda köşkler ve hûrîler ve gılmânlar yoktur. Orada Rabb'imiz dâhık olarak, yani kemâl-i tecellî (Allah'ın tüm isim ve sıfatlarıyla tam olarak görünmesi) ile tecellî eder." hadîs-i şerîfi bu cenneti haber verir. Ve bir mümin ve yaratılmış için bu cennete giriş, ancak bakış anındadır. Ve bu bakış anında bakan ve bakılan tek bir şey olur. Ve o da Yüce Hak'tır. Ve bu, ey insan, mevcutlar içinde kadrini ve menziletini bilmen için seni bu sırlar hakkında uyardığımız acayip sırlardan biridir.

İmdi cennet böyle yüz derece olduğu gibi nâr dahi onlara mukâbil olarak yüz derekedir. Derek-i hicâb bu derekâtın cümlesini muhît olup onların mütemmimidir. Ve o derek-i hicâb derecât-ı cennetten irtidâd ve rücûʻ vaktinde her iki tarafın meşhedlerine nâzır olan mahaldir. Zîrâ o irtidâd ve rücûʻ eden kimse kendisinden sükût ettiği derecenin mukâbili olan derekeye düşer.&#10024;

Şimdi cennet böyle yüz derece olduğu gibi, cehennem de onlara karşılık olarak yüz derecedir. Hicap derekesi (perdelenme derecesi) bu derekelerin hepsini kuşatır ve onların tamamlayıcısıdır. Ve o hicap derekesi, cennet derecelerinden geri dönme ve vazgeçme vaktinde, her iki tarafın (cennet ve cehennemin) şahit olunan yerlerine bakan mahaldir. Çünkü o geri dönen ve vazgeçen kimse, kendisinden düştüğü derecenin karşılığı olan derekeye düşer.

Ma‘lûm olsun ki hayât-ı dünyeviyyede cennet-i kesîb-i âcil, abdin vücûd-i Hakk’ta fenâi küllî ile kendi nefsinden fenâsıdır. Ve bu derecât cennetin mütemmimidir. Ve onların cümlesini muhîttir. Ve nârdan bunun mukâbili, abdin nefsinin sıfâtında istiğrâkı ve vücûd-i Hakk’tan gaflet-i tammıdır. Ve bu hâl derekât-ı nârın her birinde abde müstevlî olan derek-i hicâb olduğu cihetle bilcümle derekâtın mütemmimidir.&#10024;

Bilinmeli ki dünya hayatında, hemen kazanılan cennet, kulun Hakk'ın varlığında tamamen yok olmasıyla kendi nefsinden fani olmasıdır. Ve bu dereceler cenneti tamamlar. Ve onların hepsini kuşatır. Ve ateşten bunun karşılığı, kulun nefsinin sıfatlarında boğulması ve Hakk'ın varlığından tam bir gaflet içinde olmasıdır. Ve bu hâl, cehennemin her bir derecesinde kula hâkim olan hicap derecesi olduğu için bütün dereceleri tamamlar.

İmdi abd, derecât-ı cennetten olan sıfât-ı Hakk’tan bir sıfâtta müstağrak iken o hâlden irtidâd ve rücûʻ edip onun mukâbili olan sıfât-ı nefsâniyyeden birine avdet etse, derecât-ı cennetten onun mukâbili olan dereke-i nâra düşer. Meselâ “Halîm” esmâ-i ilâhiyyeden biridir. Abd bu ismin ahkâmı tahtında müstetir olup bu ismin cennetine dâhil iken nefsinden nâşî gazabla ittisâf eylese bu cennetin mukâbili olan dereke-i nâra sükût eder. Zîrâ onun bu gazab-ı nefsânîsi vücûd-i Hakk’tan hicâbı iktizâsındandır. Eğer bu hicâb kendisine müstevlî olmasa idi; vücûdda Hakk’ın gayrini görüp gazab etmeyecekti. Ve ahlâk-ı hasenenin her birine tekâbül eden ahlâk-ı zemîmenin her biri böylece derekât-ı nârdan birer derekedir. Böyle olunca a‘lâ-i&#10024;

Şimdi kul, cennet derecelerinden olan Hakk'ın sıfatlarından bir sıfatta derinleşmişken o hâlden dönüp vazgeçerek onun karşılığı olan nefsanî sıfatlardan birine geri dönse, cennet derecelerinden onun karşılığı olan cehennem derecesine düşer. Örneğin "Halîm" ilâhî isimlerden biridir. Kul bu ismin hükümleri altında gizlenmiş olup bu ismin cennetine dâhil iken nefsinden kaynaklanan gazapla nitelense, bu cennetin karşılığı olan cehennem derecesine düşer. Çünkü onun bu nefsanî gazabı, Hakk'ın varlığından perdelenmeyi gerektirmesindendir. Eğer bu perde kendisine hâkim olmasaydı; varlıkta Hakk'ın gayrını görüp gazap etmeyecekti. Ve güzel ahlâkın her birine karşılık gelen kötü ahlâkın her biri böylece cehennem derecelerinden birer derecedir. Böyle olunca en yüce

ی İlliyyîn, esfel-i sâfilîne tekâbül eder. Nitekim Hakk Teâlâ أحسَن ِ تَقوِيمٍ لقَد خَلقنَا ا ْل ِنسَان َ ف (Tîn,&#10024;

İlliyyîn, esfel-i sâfilîne (aşağıların aşağısı) karşılık gelir. Nitekim Yüce Allah, "Biz insanı en güzel biçimde yarattık." (Tîn,

ِي 95:4) buyurur ki; insânın halkından sonra, bu sûret-i insâniyyedeki hüsnden daha âlî bir sûret-i&#10024;

"Andolsun ki insanı en güzel biçimde yarattık." (Tîn Sûresi, 95:4) buyurur ki; insanın yaratılışından sonra, bu insan biçimindeki güzellikten daha yüce bir biçim yoktur.

َْی mahlûka yoktur. Ve yine ثم َّ رَدَدنَاە أسفَل َ سَافِلِی (Tîn, 95:5) buyurur ki insânın halkından sonra, mertebe-i vücûdda, insândan daha sâfil bir mahlûk yoktur.&#10024;

"Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik" (Tîn, 95:5) buyurur ki, insanın yaratılışından sonra, varlık mertebesinde insandan daha aşağı bir mahlûk yoktur.

Ma‘lûmun olsun ki kâffe-i sıfât ve esmâ-i ilâhiyye mecmaʻı olan sûret-i insâniyyeye müteveccihen vâkiʻ olan vücûd-i hakîkînin silsile-i merâtibine nazaran insân kâffe-i mevcûdâttan a‘lâdır. Ve cemâd hepsinden esfeldir. Bu tertîbe göre evvelen insân-ı kâmil, sâniyen insân-ı hayvân ve sâlisen ale’l-ıtlâk hayvân, râbian nebât, hâmisen cemâddır. Ve sûreti insâniyyeye en yakın bulunan diğerlerinden a‘lâdır. Ve insân-ı kâmil ile insân-ı hayvân arasındaki fark, merâtib-i sûriyye değil, merâtib-i maʻneviyyedir.&#10024;

Bilinmeli ki, bütün ilâhî sıfatların ve isimlerin toplandığı insan sûretine yönelmiş olan hakikî varlığın mertebeler silsilesine göre insan, bütün varlıklardan daha yücedir. Cansız varlık ise hepsinden daha aşağıdadır. Bu sıralamaya göre, evvela insân-ı kâmil, ikinci olarak hayvanî insan (nefsine tâbi olan insan), üçüncü olarak mutlak hayvan, dördüncü olarak bitki, beşinci olarak da cansız varlık gelir. İnsan sûretine en yakın bulunan diğerlerinden daha yücedir. İnsân-ı kâmil ile hayvanî insan arasındaki fark, dışsal mertebeler değil, manevî mertebelerdir.

ی

İşte أحسَن ِ تَقوِيمٍ لقَد خَلقنَا ا ْل ِنسَان َ ف (Tîn, 95:4) âyet-i kerîmesinde bu mertebeye işâret&#10024;

İşte "Biz insanı en güzel biçimde yarattık" (Tîn, 95:4) ayet-i kerimesinde bu mertebeye işaret vardır.

ِي buyrulur. Velâkin tabîat-ı asliyyesinden inhirâf ve adem-i teslimiyyet ve inkıyâd cihetinden mertebe-i insâniyye, esfeldir. Bu iʻtibâr ile evvelen cemâd, sâniyen nebât ve sâlisen hayvân ve râbian insân-ı hayvân gelir. Zîrâ cemâd, zâtı ve fıtratı ile Allah’dan gayri mutasarrıf olmadığına şehâdet eder. Binâenaleyh keşfen ve hakîkaten Rabb’ini ârif ve tab‘an ve tavʻan ona münkâd ve mutî‘dir. Nebâtta ise nümüvv ve tevlîd-i misl gibi bir nevʻi hareket ve tasarruf vardır. Bu hareket ve tasarruf sebebiyle nebât cemâddan aşağıdır. Hiss sâhibi olan hayvân ise bu ikisinden sonra gelir. Zîrâ onda nefis ve hüküm ve vehim vardır. Ve nefsini kuvve-i hayvâniyyesiyle idrâk eder ve kendisinde enâniyyet olup bu benlik ile muhtecib-i Hakk’tır. İnsân-ı nâkıs ondan sonra gelir. Zîrâ Rabb’ini bilmez. Ve ona nefsini ve gayri teşrîk eder. Ve re’yinde ve husûsiyle&#10024;

...buyrulur. Ancak asli tabiatından sapma, teslimiyetsizlik ve boyun eğmeme yönünden insani mertebe, en aşağıdadır. Bu bakımdan, önce cansız varlık, ikinci olarak bitki ve üçüncü olarak hayvan, dördüncü olarak da hayvanî insan gelir. Çünkü cansız varlık, zâtı ve fıtratı ile Allah'tan başka bir tasarruf edici olmadığına şahitlik eder. Bu sebeple, keşfen ve hakikaten Rabb'ini bilir ve tabiatı gereği ve isteyerek O'na boyun eğer ve itaat eder. Bitkide ise büyüme ve benzerini üretme gibi bir tür hareket ve tasarruf vardır. Bu hareket ve tasarruf sebebiyle bitki cansız varlıktan daha aşağıdadır. His sahibi olan hayvan ise bu ikisinden sonra gelir. Çünkü onda nefis, hüküm ve vehim vardır. Ve nefsini hayvanî kuvvetiyle idrak eder ve kendisinde enâniyyet (benlik) olup bu benlik ile Hak'tan perdelidir. Noksan insan ondan sonra gelir. Çünkü Rabb'ini bilmez. Ve O'na nefsini ve başkasını ortak koşar. Ve kendi görüşünde ve özellikle...

َْی maʻrifet-i ilâhiyyede hatâ eder. Ve aklı ve fikri ile mukayyeddir. İşte ثم َّ رَدَدنَاە أسفَل َ سَافِلِی (Tîn, 95:5) âyet-i kerîmesinde bu maʻnâya işâret buyrulur.&#10024;

İlahi bilgide hata eder. Ve aklı ve fikri ile kayıtlıdır. İşte "Sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik." (Tîn, 95:5) ayet-i kerimesinde bu anlama işaret buyrulur.

İnsân-ı kâmil ise a‘lâ ve esfelin her ikisine de nâzır olup, onun vücûdu berzah&#10024;

İnsân-ı kâmil ise en yüce ve en aşağı mertebelerin her ikisine de bakıp, onun varlığı bir berzahtır (iki şey arasında engel, geçiş noktası).

ی makâmındadır. A‘lâya nazaran (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz فقد رأی الحق من ران&#10024;

A'lâ'ya nazaran (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz "Hakk'ı gören paslanmıştır" makamındadır.

ی buyurur. Ve onun vârisleri olan evliyâ-yı kirâm, انا الحق ve جبن َ سوی هللا لیس ف ve سبحانە ما ی اعظم شان gibi sözler söylerler. Ve esfele nazaran َِسََمِّثلُكُم إِنَّمَا أنَا ب (Kehf, 18:110) buyrulmuştur.&#10024;

buyurur. Ve onun vârisleri olan evliyâ-yı kirâm (Allah dostları), "Ben Hakk'ım", "Allah'tan başka varlık yoktur" ve "Şanı ne yücedir" gibi sözler söylerler. Ve aşağıdakine göre, "Ben de ancak sizin gibi bir insanım" (Kehf, 18:110) buyrulmuştur.

“Baʻdehu rücûʻ edip deriz ki: Âlem-i a‘lânın en üstü latîfe-i istivâdır. Ve o, hakîkat-ı külliyye-i Muhammediyyedir. Ve onun feleki hayâttır. Ve insândan ona nâzır olan onun latîfesidir. Ve rûh-i kudsîdir.&#10024;

Bundan sonra geri dönüp deriz ki: Yüce âlemin en üstü istivâ latîfesidir (Allah'ın arşa istivâ etmesiyle ilgili manevî incelik). Ve o, küllî Muhammedî hakikattir. Ve onun feleği hayattır. Ve insandan ona bakan, onun latîfesidir. Ve kudsî ruhtur.

Baʻdehu âlem-i Arş’ta insândan ona nâzır olan cisimdir.&#10024;

Bundan sonra Arş âleminde insandan ona bakan cisimdir.

Baʻdehu alem-i Kürsî’de insândan ona nâzır olan kuvâsıyla nefisdir ve vaktâki mevziʻ-i kademeyn oldu; imdi kezâlik nefis de mahall-i emr ve nehy ve medh ve zemm oldu.&#10024;

Bundan sonra Kürsî âleminde insandan ona bakan kuvvetleriyle nefistir ve ayakların yeri olduğu zaman; şimdi aynı şekilde nefis de emir ve nehiy, övgü ve yerginin yeri oldu.

Baʻdehu beyt-i maʻmûr âleminde insândan ona nâzır olan kalbdir.&#10024;

Bundan sonra, beyt-i ma'mûr (göklerdeki Kâbe'nin karşılığı olan kutsal ev) âleminde insandan ona bakan kalptir.

Baʻdehu âlem-i melâikede insândan ona nâzır olan ervâh ve merâtib gibi mertebelerdir.&#10024;

Bundan sonra melekler âleminde insandan ona bakan ruhlar ve mertebeler gibi mertebelerdir.

Baʻdehu Zuhal ve onun feleki âleminde insândan onlara nâzır olan kuvve-i zâkire ve muahharı dimâğdır.&#10024;

Sonra Zuhal ve onun feleği âleminde insandan onlara bakan zâkire kuvveti (hatırlama gücü) ve onun sonuncusu da beyindir.

Baʻdehu Müşterî ve onun feleki âleminde insândan ona nâzır olan müfekkire-i âkıle ve nâfûhdur.&#10024;

Bundan sonra Müşteri ve onun feleği âleminde insandan ona bakan akıl yürüten düşünce ve nefistir.

Baʻdehu Merîh ve onun feleki âleminde insândan ona nâzır olan kuvve-i asabiyye ve kebeddir.&#10024;

Bundan sonra Merih ve onun feleği âleminde insandan ona bakan kuvvet, sinir ve karaciğerdir.

Baʻdehu Şems ve onun feleki âleminde insândan ona nâzır olan kuvve-i müfekkire ve vasat-ı dimâğdır.&#10024;

Bundan sonra, Güneş ve onun felek âleminde insandan ona bakan düşünme kuvveti ve beynin orta kısmıdır.

Baʻdehu Zühre ve onun feleki âleminde insândan ona nâzır olan kuvve-i vehmiyye ve rûh-i hayvânîdir.&#10024;

Bundan sonra Zühre ve onun feleği âleminde insandan ona bakan vehim kuvveti ve hayvani ruhtur.

Baʻdehu Utârid ve onun feleki âleminde insândan ona nâzır olan kuvve-i hayâliyye ve dimâğın mukaddemidir.&#10024;

Bundan sonra Utarid ve onun feleği âleminde insandan ona bakan hayal gücü ve beynin ön kısmıdır.

Baʻdehu Kamer ve onun feleki âleminde insândan ona nâzır olan kuvve-i hissiyye ve havâssdir. İşte âlem-i a‘lâ-i tabakâtı ve insândan onların nazâiri budur.&#10024;

Bundan sonra Ay ve onun feleği âleminde insandan ona bakan duyusal kuvvet ve duyulardır. İşte yüksek âlemin tabakaları ve insandan onların benzerleri budur.

Ve âlem-i istihâleye gelince felek-i esîr ondandır. Ve onun rûhu harâret ve yubûsettir. İnsândan onlara nâzır olan safrâdır. Ve onun rûhu kuvve-i hâzımedir.&#10024;

Dönüşüm âlemine gelince, esîr feleği (gök cisimlerinin hareket ettiği varsayılan madde) ondandır. Ve onun ruhu hararet ve kuruluktur. İnsandan onlara karşılık gelen ise safradır. Ve onun ruhu sindirim kuvvetidir.

Baʻdehu felek-i âlem-i havâda ve onun rûhu olan harâret ve rutûbette insândan onlara nâzır olan demdir. Ve onun rûhu kuvve-i câzibedir.&#10024;

Bundan sonra, hava âleminin feleğinde ve onun ruhu olan sıcaklık ve nemde, insandan onlara bakan zamandır. Ve onun ruhu çekim kuvvetidir.

Baʻdehu âlem-i felek-i mâ‘da ve onun rûhu olan bürûdet ve rutûbette insândan ona nâzır olan balgamdır. Ve onun rûhu kuvve-i dâfiʻadır.&#10024;

Bundan sonra, mâda feleği âlemi ve onun ruhu olan soğukluk ve nemlilikte insandan ona karşılık gelen balgamdır. Ve onun ruhu itici kuvvettir.

Baʻdehu âlem-i felek-i turâbda ve onun rûhu olan bürûdet ve yubûsette insândan onlara nâzır olan sevdâdır. Ve onun rûhu kuvve-i mâsikedir.&#10024;

Bundan sonra, toprak feleği âleminde ve onun ruhu olan soğukluk ve kurulukta, insandan onlara bakan şey sevdadır (kara safra). Ve onun ruhu tutucu kuvvettir (mâsike kuvveti).

Arza gelince yedi tabakadır ki arz-ı sevdâ ve arz-ı gabrâ ve arz-ı hamrâ ve arz-ı safrâ ve arz-ı beyzâ ve arz-ı zerkâ ve arz-ı hadrâdır. Ve insândan onlara nâzır olan tabakât-ı cisim ve deri ve yağ ve et ve damarlar ve sinirler ve adalât ve kemiklerdir.&#10024;

Arza gelince, yedi tabakadır ki bunlar kara toprak, tozlu toprak, kırmızı toprak, sarı toprak, beyaz toprak, mavi toprak ve yeşil topraktır. Ve insandan onlara karşılık gelenler ise cisim tabakaları, deri, yağ, et, damarlar, sinirler ve kaslar ile kemiklerdir.

Ve imâret-i emkine âlemine gelince rûhâniyyûn ondandır. Ondan ona nâzır olan kendisindeki kuvâdır. Baʻdehu âlem-i hayvânda insândan ona nâzır olan insândan hisseden şeydir.&#10024;

Mekânların imarı âlemine gelince, ruhanîler ondandır. Ondan ona bakan, kendisindeki kuvvetlerdir. Sonra hayvan âleminde insandan ona bakan, insandan hisseden şeydir.

Baʻdehu âlem-i nebâtta ona nâzır olan insândan nâmî olan şeydir.&#10024;

Bundan sonra bitki âleminde ona karşılık gelen, insandan büyüyen şeydir.

Baʻdehu âlem-i cemâdda ona nâzır olan insândan hissetmeyen şeydir.&#10024;

Bundan sonra, cansızlar âleminde ona bakan insandan hissetmeyen şeydir.

Âlem-i nisebe gelince, araz ondandır. İnsândan ona nâzır olan kara ve beyâz ve buna mümâsil bulunan şeydir.&#10024;

Nispetler âlemine gelince, araz (bir cevherde bulunan ve ondan ayrı düşünülemeyen nitelik) ondan kaynaklanır. İnsandan ona bakan kara ve beyaz ve buna benzer şeylerdir.

Baʻdehu âlem-i keyfede insândan ona nâzır olan sahîh ve sakîmdir.&#10024;

Bundan sonra, keyfiyet âleminde insandan ona bakan, sağlam ve hastadır.

Baʻdehu âlem-i kemmde insandan ona nâzır olan sinnin on yıl olması ve tûlünün beş zirâ‘ olmasıdır.&#10024;

Bundan sonra, nicelik âleminde insandan ona bakanın yaşının on yıl olması ve boyunun beş arşın olmasıdır.

Baʻdehu âlem-i eynede insândan ona nâzır olan ısbı‘dır ki onun mevziʻ-i keffdir. Ve zirâ‘dır ki mevziʻi yeddir.&#10024;

Sonra, ayna âleminde insandan ona bakan parmaktır ki onun yeri avuçtur. Ve ön koldur ki yeri eldir.

Baʻdehu âlem-i zamânda insândan ona nâzır olan başımın hareketi vaktinde vechimin taharrüküdür.&#10024;

Bundan sonra, zaman âleminde insandan, ona bakan başımın hareketi vaktinde yüzümün hareketidir.

Baʻdehu âlem-i izâfette insândan ona nâzır olan bu onun yukarısı ve aşağısıdır.&#10024;

Bundan sonra, izafî âlemde insandan ona bakan bu, onun yukarısı ve aşağısıdır.

Baʻdehu âlem-i vazʻda insândan ona nâzır olan lugati ve dînidir.&#10024;

Bundan sonra, konulmuş âlemde insandan ona bakan şey, onun dili ve dinidir.

Baʻdehu en-yef‘ale âleminde insândan ona nâzır olan onun eklidir.&#10024;

Sonra, "yapacağı âlemde" insandan ona bakan, onun yediğidir.

Baʻdehu en-yenfa‘ile âleminde insândan ona nâzır olan zebh olundu; öldü ve içti; kandı ve ekl etti; doydu hâlleridir.&#10024;

Sonra, âlemde etkilenen insandan ona bakan kurban edildi; öldü ve içti; kandı ve yedi; doydu hâlleridir.

14

Baʻdehu ümmehâtta ihtilâf-ı suver âleminde fil ve hımâr ve arslan ve sırsır gibidir. İnsândan ona nâzır olan mezmûm ve mahmûddan suver-i maʻneviyyeyi kabûl eden kuvvettir. Bu zekîdir, şu hâlde o fîldir. Bu belîddir, şu hâlde o hımârdır. Bu şecî‘dir; şu hâlde o arslandır. Bu korkaktır; şu hâlde o sırsırdır. İşte bu müstevfâ, muhtasar olarak âlem-i kebîr ile insânın muzâhâtıdır.&#10024;

Bundan sonra, ana maddelerde suretlerin farklılaşması âleminde fil, eşek, aslan ve sırsır (bir tür küçük kuş) gibidir. İnsandan ona bakan, kötülenmiş ve övülmüş olan manevî suretleri kabul eden kuvvettir. Bu zekidir, şu hâlde o fildir. Bu aptaldır, şu hâlde o eşektir. Bu cesurdur; şu hâlde o aslandır. Bu korkaktır; şu hâlde o sırsırdır. İşte bu, büyük âlem ile insanın kısa ve eksiksiz bir benzerliğidir.

İmdi o insâna ne oldu ki nefsini rıkk-ı şehevâttan tahlîsa saʻy etmez. Vücûdda kendisine eşref-i merâtib hâsıl olduğu gibi, merâtib-i seâdiyyenin esnâsını da tahsîl ede.”&#10024;

Şimdi o insana ne oldu ki nefsini şehvet köleliğinden kurtarmaya çalışmaz? Varlıkta kendisine mertebelerin en şereflisi nasip olduğu gibi, saadet mertebelerinin ortalarını da elde etsin.

Âlem ile Âdem’in mazhar olduğu hakayıkı beyândan sonra onların arasındaki tenâzur ve tekâbülün muhtasâran fürû‘unun beyânına rücûʻ edip deriz ki: Âlem-i a‘lânın en üstü latifei istivâdır. Ve bu latife-i istivâ taʻbîrinden murâd, hakîkât-i külliyye-i Muhammediyyedir.&#10024;

Âlem ile Âdem'in mazhar olduğu hakikatleri açıkladıktan sonra, onların arasındaki karşılıklı uygunluk ve eşleşmenin kısa bir şekilde ayrıntılarını açıklamaya dönerek deriz ki: Yüksek âlemin en üst latifesi istivâ latifesidir. Ve bu istivâ latifesi tabirinden kastedilen, küllî Muhammedî hakikattir.

Ma‘lûm olsun ki merâtib-i vücûdun ilk mertebesi vücûd-i mutlak-ı Hakk’tır. Ve o nâmütenâhî olup, hiçbir vasf ve naʻt ve isim ile mevsûf ve men‘ût ve mevsûm değildir. Binâenaleyh bu mertebeden bahs etmek aslâ mümkün değildir. Ve o zât-ı baht ve künh-i zâttır.&#10024;

Bilinmeli ki varlık mertebelerinin ilk mertebesi, Hakk'ın mutlak varlığıdır. Ve o, sonsuz olup hiçbir vasıf, nitelik ve isim ile vasıflanmış, nitelenmiş ve isimlendirilmiş değildir. Bu sebeple bu mertebeden bahsetmek asla mümkün değildir. Ve o, sırf zât ve zâtın özüdür.

ی Bu mertebe hakkında (Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz ذات هللا ال تتفكروا ف buyurur. Yaʻnî “Zât-ı Hakk’ta külfet-i tefekkürü terk ediniz.” demektir. 14 Sırsır: Çekirgeye benzer bir hayvândır. Gecelerde acîb sesle bağırır. (Ağustos böceği derler.) ( )&#10024;

Bu mertebe hakkında Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) "ذات هللا ال تتفكروا ف" buyurur. Yani "Hak'ın Zât'ı hakkında tefekkür zahmetini terk ediniz." demektir. Sırsır: Çekirgeye benzer bir hayvandır. Geceleri acayip bir sesle bağırır. (Ağustos böceği derler.)

İmdi bu mertebe bilcümle esmâ ve sıfâtın kenz-i mahfîsidir. Vaktâki bu kenz-i mahfîde kâmin olan sıfât ve esmâ takâzâ-yı zuhûrda bulundular. Vücûd-i mutlak-ı Hakk bunları habs-i zâttan, mahzâ kendilerine rahmeten ıtlâk eyledi. Ve zuhûr, vücûdu iktizâ ettiğinden ve hâlbuki vücûd-i hakîkîden başka mevcûd olmadığından bunların mezâhirini ızhâr için kendi mertebesinden tenezzül ve onlara kendi vücûdundan bir varlık vermek iktizâ eyledi. Ve bu tenezzül hareketi îcâb etti ve bu hareket sıfat-ı hayâtın te’sîri tahtında vâkiʻ oldu.&#10024;

Şimdi, bu mertebe bütün isim ve sıfatların gizli hazinesidir. Ne zaman ki bu gizli hazinede saklı olan sıfatlar ve isimler ortaya çıkma isteğinde bulundular, Hak'ın mutlak varlığı bunları zâtın hapsinden, sırf kendilerine rahmet olarak serbest bıraktı. Zuhur, varlığı gerektirdiğinden ve hâlbuki hakiki varlıktan başka mevcut olmadığından, bunların mazharlarını (tecelli yerlerini) ortaya çıkarmak için kendi mertebesinden tenezzül etmesi ve onlara kendi varlığından bir varlık vermesi gerekti. Bu tenezzül hareketi icap etti ve bu hareket hayat sıfatının etkisi altında meydana geldi.

İmdi zât-ı sırf mertebesi olan mertebe-i ahadiyyetten ilk tenezzül mertebe-i vahdete vâkiʻ oldu. Bu tenezzül eltâf-ı eltâf-ı latîf olan vücûd-i mutlakın bir derece kesâfeti demektir. Ve bu kesâfet bu mertebenin mâdûnundaki merâtibe nazaran eltâfdır. Ve âlem-i esfele nazaran âlem-i a‘lânın en üst tabakasıdır. Ve vücûd-i mutlak-ı Hakk, ilk tenezzülünde bu mertebe ile berâber olduğu için buna latîfe-i istivâ ta‘bîr olundu. Ve cemîʻ-i hakâyıkı câmiʻ olduğu ve Muhammediyyetle muttasıf bulunduğu için ona hakîkat-ı külliyye-i Muhammediyye denildi. Ve sıfat-ı hayâtın te’sîr-i tahtında vâkiʻ olmakla onun feleki, felek-i hayâttır. Ve insândan ona nâzır olan onun ayn-ı sâbitesi olan latîfesidir. Ve rûh-i kudsîsidir ki ona rûh-i sultânî ve rûh-i izâfî dahi derler. مِن رویح وَنَفَخت فِيهِ (Hicr, 15:29) de ona işâret buyrulur.&#10024;

Şimdi, sırf zât mertebesi olan ahadiyyet mertebesinden ilk iniş, vahdet mertebesine gerçekleşti. Bu iniş, mutlak varlığın en ince inceliklerinden olan bir derece yoğunlaşması demektir. Ve bu yoğunluk, bu mertebenin altındaki mertebelere göre daha incedir. Ve aşağı âleme göre, yüce âlemin en üst tabakasıdır. Ve Hakk'ın mutlak varlığı, ilk inişinde bu mertebe ile birlikte olduğu için buna istivâ latifesi denildi. Ve bütün hakikatleri kapsadığı ve Muhammediyet ile nitelendiği için ona küllî Muhammedi hakikat denildi. Ve hayat sıfatının etkisi altında gerçekleştiği için onun feleği, hayat feleğidir. Ve insandan ona bakan, onun sabit hakikati olan latifesidir. Ve ona ruh-i sultânî ve ruh-i izâfî de dedikleri kutsal ruhudur. مِن رویح وَنَفَخت فِيهِ (Hicr, 15:29) ayetinde de ona işaret buyrulur.

ِي

Baʻdehu âlem-i Arş’ta yaʻnî vücûd-i izâfî âleminde insândan ona mütenâzır olan onun cismidir. Ve Arş’a dâir olan îzâhât bu kitâbın evâilinde şerh olundu.&#10024;

Bundan sonra, Arş âleminde, yani izafî varlık âleminde, insandan ona karşılık gelen onun cismidir. Arş'a dair açıklamalar ise bu kitabın başlarında şerh edildi.

Baʻdehu âlem-i Kürsî’ye yaʻnî nefs-i küll âlemine insânda mütenâzır olan kuvâsıyla berâber nefs-i insâniyyedir. Ve kuvâ ve nefs-i insâniyye hakkındaki tafsîlât yukarılarda mürûr etti. Ve vaktâki nefs-i külliyye mevziʻ-i kademeyn, yaʻnî mezmûmât ve mahmûdâtın mahall-i zuhûru ve tecellîsi oldu; kezâlik nefs-i insâniyye dahi emir ve nehyin ve medh ve zemmin mevridi oldu. Zîrâ memdûhât ve mahmûdât emri ve mezmûmât nehyi iktizâ eyledi. Bu bâbdaki îzâhât da kezâlik yukarılarda geçti.&#10024;

Bundan sonra Kürsî âlemi, yani küllî nefis âlemi, insanda ona karşılık gelen kuvvetleriyle birlikte insan nefsi demektir. Ve kuvvetler ve insan nefsi hakkındaki ayrıntılar yukarıda geçti. Ve küllî nefis, iki ayağın yeri, yani kötülenmiş ve övülmüş şeylerin ortaya çıkış ve tecelli yeri olduğu zaman; aynı şekilde insan nefsi de emir ve nehyin, övgü ve yerginin kaynağı oldu. Çünkü övülmüş ve beğenilmiş şeyler emri, kötülenmiş şeyler ise nehyi gerektirdi. Bu konudaki açıklamalar da aynı şekilde yukarıda geçti.

Baʻdehu âlem-i ekberde olan beyt-i maʻmûra mukâbil ve mütenâzır olan kalbdir. Ve beyt-i maʻmûr vücûdun, hakîkât-i insâniyye ve vâhidiyyet mertebesidir. Zîrâ bu mertebede bilcümle esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin suver-i ilmiyyeleri peydâ olur. Ve bu suver-i ilmiyye, bi’lâhire vücûdât-ı hâriciyye ve izâfiyyeye münʻakis olur. Ve insânda kalb buna mukâbil olmuştur. Zîrâ insân ızhâr edeceği bir sanʻatın sûretini evvelâ kalbinde tahayyül edip, baʻdehu kuvâsıyla dimâğına verir. Ve dimâğında aklıyla hüsn ve kubhunu teemmül eder. Ve bilcümle vâridât, insânın kendi hakîkatinden ve ayn-ı sâbitesinden evvel emrde kalbine nâzil olur. Binâenaleyh kalb beyt-i maʻmûra tekâbül eder. Ondan sonra âlem-i ekberde olan alem-i melâikeye insânda tekâbül ve tenâzur eden ervâh ve merâtib-i melâike gibi mertebelerdir. Yaʻnî vücûd-i insânîde rûh-i nebâtî ve rûh-i hayvânî ve rûh-i insânî mevcûd olup, bu ervâhın ayrı ayrı mertebeleri vardır. Ve âlem-i kebirde dahi cemâdâta, nebâtâta ve hayvânâta ve insâna müvekkel olan melâike ve onların merâtibi vardır.&#10024;

Bundan sonra, büyük âlemde bulunan Beyt-i Ma'mur'a karşılık gelen ve onunla eşleşen, kalptir. Beyt-i Ma'mur ise varlığın, insânî hakikatin ve vahidiyet (birlik) mertebesidir. Çünkü bu mertebede, bütün ilâhî isimlerin ve sıfatların ilimdeki suretleri ortaya çıkar. Bu ilimdeki suretler, daha sonra dış ve izafî varlıklara yansır. İnsanda kalp buna karşılık gelmiştir. Çünkü insan, ortaya koyacağı bir sanatın suretini önce kalbinde tahayyül eder, sonra kuvvetleriyle onu beynine verir. Beyninde ise aklıyla onun güzelliğini ve çirkinliğini düşünür. Bütün ilhamlar, insanın kendi hakikatinden ve ayn-ı sâbitesinden (tekil sabit hakikatinden) ilk önce kalbine iner. Bu sebeple kalp, Beyt-i Ma'mur'a karşılık gelir. Ondan sonra, büyük âlemde bulunan melekler âlemine insanda karşılık gelen ve eşleşen, ruhlar ve meleklerin mertebeleri gibi mertebelerdir. Yani, insânî varlıkta nebâtî ruh, hayvânî ruh ve insânî ruh mevcut olup, bu ruhların ayrı ayrı mertebeleri vardır. Büyük âlemde de cansızlara, bitkilere, hayvanlara ve insana vekil olan melekler ve onların mertebeleri vardır.

Ondan sonra Zuhal ve onun felek-i âleminde insâna mütekâbil ve mütenâzır olan kuvve-i zâkire ve dimâğın muahharıdır. Maʻlûm olsun ki keşf-i hesâbî ve rasadîye müstenid olan ilm-i hey’ette manzûme-i şemsiyyemiz, arz ile berâber sekiz seyyâre ve onların mahreklerinden ibârettir. Ve onlar; Neptün, Uranüs, Zuhal, Müşterî, Merîh, Arz, Zühre ve Utarid’dir. Ve Şems, bu manzûmenin kalbgâhında olup merkezi teşkîl eder. Ve Kamer, Arz’ın peykidir. Binâenaleyh Arz’ın fevkinde olan ecrâmın aded-i eflâki Neptün, Uranüs, Zuhal, Müşterî, Merih, Şems, Zühre, Utarid ve Kamer olmak üzere dokuzdur. Ve diğer seyyârâtın peykleri o seyyârâta nazaran birer felek addolunursa da Arz’a nazaran felek değildir. Ve bir küre-i âteşin olarak merkezde vâkiʻ olan Şems cümlesine ziyâ-pâş olur. Ve Kamer, Şems’den aldığı ziyâyı Arz’a aks ettirir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de, رسَِاجًا وَهَّاجًا وَجَعَلْنَا (Nebe’, 78:13) yaʻnî “Biz yanan bir kandîl halk ettik.” Ve جَعَل َ الشَّمس َ ضِيَاء وَالْقَمَر َ نورًا (Yûnus, 10:5) yaʻnî “Şems’i Allah Teâlâ ziyâ ve Kamer’i de nûr olarak halk eyledi.” buyurur. “Sirâc-ı vehhâc” taʻbîrinden Şems’in keşf-i fennîye mutâbık olarak bir küre-i âteşin olduğu vâzıhan anlaşılır.&#10024;

Ondan sonra Zühal ve onun âlem feleğinde insana karşılık gelen ve ona denk olan, hatırlama kuvveti ve beynin arka kısmıdır. Bilinmeli ki, hesaplamaya ve gözleme dayalı olan astronomi ilminde, güneş sistemimiz, Dünya ile birlikte sekiz gezegen ve onların yörüngelerinden ibarettir. Ve onlar; Neptün, Uranüs, Zühal, Müşteri, Merih, Dünya, Zühre ve Utarit’tir. Ve Güneş, bu sistemin kalbinde olup merkezi oluşturur. Ve Ay, Dünya’nın uydusudur. Bu sebeple, Dünya’nın üstünde olan gök cisimlerinin felek sayısı Neptün, Uranüs, Zühal, Müşteri, Merih, Güneş, Zühre, Utarit ve Ay olmak üzere dokuzdur. Ve diğer gezegenlerin uyduları o gezegenlere göre birer felek sayılsa da, Dünya’ya göre felek değildir. Ve merkezde bulunan ateşten bir küre olan Güneş, hepsine ışık saçar. Ve Ay, Güneş’ten aldığı ışığı Dünya’ya yansıtır. Nasıl ki Kur’ân-ı Kerîm’de, "سِرَاجًا وَهَّاجًا وَجَعَلْنَا" (Nebe’, 78:13) yani “Biz yanan bir kandil yarattık.” Ve "جَعَلَ الشَّمْسَ ضِيَاءً وَالْقَمَرَ نُورًا" (Yûnus, 10:5) yani “Güneş’i Yüce Allah ışık ve Ay’ı da nur olarak yarattı.” buyurur. “Sirâc-ı vehhâc” ifadesinden, Güneş’in bilimsel keşfe uygun olarak ateşten bir küre olduğu açıkça anlaşılır.

İmdi Cenâb-ı Şeyh (radiyallahu anh), zamân-ı âlîlerinde manzûme-i şemsiyyemizin henüz mekşûf olmayan Neptün ve Uranüs nâmlarındaki iki seyyâresi ile onların feleklerinden bahs buyurmamıştır. Ve bu adem-i zikr insândan onlara tekâbül eden bir şey bulunmamasını îcâb etmez. İnsân mâdemki bu manzûme-i şemsiyyenin bir zübdesi ve onun hulâsa-i acîbi ve zî-iktidârıdır; elbette bu iki seyyâre ile de onun bir tekâbül ve tenâzurü olması lâzım gelir. Fakat bu tekâbül ve tenâzurün ne olduğunu bilmek ve anlamak ilhâm-i ilâhîye ve keşf-i maʻnevîye vâbestedir. Fakîr’e ise bu bâbda bir maʻnâ lâyıh olmadı. Şâyed lâyıh olursa bi-inâyetillahi teâlâ âtide tahşiye olunur.&#10024;

Şimdi, Şeyh (Allah ondan razı olsun), yüce zamanında güneş sistemimizin henüz keşfedilmemiş Neptün ve Uranüs adlı iki gezegeni ile onların yörüngelerinden bahsetmemiştir. Ve bu zikretmeyiş, insandan onlara karşılık gelen bir şey bulunmamasını gerektirmez. İnsan mademki bu güneş sisteminin bir özü ve onun şaşırtıcı özeti ve iktidar sahibidir; elbette bu iki gezegen ile de onun bir karşılığı ve benzerliği olması gerekir. Fakat bu karşılığın ve benzerliğin ne olduğunu bilmek ve anlamak ilahi ilhama ve manevi keşfe bağlıdır. Fakire ise bu konuda bir anlam belirmedi. Şayet belirirse, Yüce Allah'ın inayetiyle gelecekte açıklanır.

Hz. Şeyh (radiyallahu anh), felek-i Kamer’e olan eflâki, âlem-i a‘lâ tabakâtı addedip insânda onlara tekâbül eden şeyleri ta‘dâd buyurmuş olduğundan kemâl-i vuzûhuna mebnî onların şerhine lüzûm görülmedi&#10024;

Hz. Şeyh (radiyallahu anh), Ay feleğine ait olan felekleri ve yüksek âlem tabakalarını sayıp, insanda onlara karşılık gelen şeyleri de tek tek belirttiğinden, bunların açıklanmasına, tam açıklığı sebebiyle gerek görülmedi.

Âlem-i istihâleye gelince, felek-i esîr o âlem-i istihâledendir. Ehl-i fenn indinde maʻlûmdur ki Arz’ın muhîtindeki havâ-yı nesîmînin sihanı dört bin kilometre râddesindedir. Havâ-yı nesîmî fevka doğru telattuf ede ede seyyâle-i esîriyyeye inkılâb eyler. Ve bu felek-i esîrden suûd hâlinde ilk tesâdüf eden felek, felek-i Kamer olur.&#10024;

Değişim âlemine gelince, esîr feleği o değişim âlemindendir. Bilim ehli katında bilinir ki Arz'ın çevresindeki hafif havanın kalınlığı dört bin kilometre civarındadır. Hafif hava yukarı doğru inceldikçe incelerek esîr akışkanına dönüşür. Ve bu esîr feleğinden yükseliş hâlinde ilk rastlanan felek, Ay feleği olur.

İmdi Arz’dan bi’l-istihâle telattuf ederek suûd eden mevâdd, ancak felek-i esîre kadar çıkar. Ve kezâ Arz’ın mâddiyyâtına da bu felek-i esîrden vâkiʻ olan kesâfât ile imdâd vâkiʻ olur. Ve bu felek-i esîrin rûhu harâret ve yubûsettir. Zîrâ zerrât-ı esîriyye harâretle müteharriktir. Ve harâret elektronların yubûsetini iktizâ eder. Ve insânda buna mütenâzır olan safrâdır. Ve safrânın rûhu tebâbette sâbit olduğu üzere kuvve-i hâzimedir. Felek-i esîrden sonra daha kesîf olan havâ-yı nesîmî gelir. Ve âlem-i havâ felekinin rûhû harâret ve rutûbettir. Zîrâ havâ muhîti Arz’da dâimâ hâl-i harekettedir. Ve onun muharriki kezâ harârettir. Ve müvellidü’l-mâ’ ile müvellidü’l-humûza havânın anâsır-ı asliyyesinden bulunduğundan onun râtıb bulunması tabîîdir.&#10024;

Şimdi, Arz'dan (Dünya'dan) dönüşümle incelerek yükselen maddeler, ancak esîr feleğine (esîr katmanına) kadar çıkar. Aynı şekilde, Arz'ın maddiyatına da bu esîr feleğinden meydana gelen yoğunlaşmalarla yardım ulaşır. Bu esîr feleğinin ruhu hararet ve kuruluktur. Çünkü esîr zerrecikleri hararetle hareketlidir. Hararet de elektronların kuruluğunu gerektirir. İnsanda buna karşılık gelen ise safradır. Safranın ruhu, tıpta sabit olduğu üzere, sindirim kuvvetidir. Esîr feleğinden sonra daha yoğun olan nesimî hava gelir. Hava âlemi feleğinin ruhu ise hararet ve rutubettir. Çünkü hava, Dünya çevresinde daima hareket halindedir. Onun hareket ettiricisi de yine hararettir. Su oluşturan (hidrojen) ve asit oluşturan (oksijen) havanın asli unsurlarından olduğundan, onun nemli olması tabiidir.

İnsândan havâya mütenâzır olan şey, tebâbet mûcibince ahlât-ı erbaadan bulunan kandır. Ve kanın rûhu kuvve-i câzibedir. Felek-i havâdan sonra Arz’ı muhît olan felek, felek-i mâ’dır. Ve o havâ-yı nesîmîden daha kesîfdir. Ve onun rûhu bürûdet ve rutûbet olup, muhtâc-ı îzâh değildir. İnsândan felek-i mâ‘ya mütenâzır olan şey, ahlât-ı erbaadan balgamdır ki tebâbette ona muhât dahi taʻbîr olunur. Ve balgamın rûhu kuvve-i dâfiʻadır. Su feleğinden sonra Arz’da toprak feleği gelir ve onun rûhu bürûdet ve yubûsettir. Ve insânda ahlât-ı erbaadan buna mütenazır olup tabîatı bârid ve yâbis, sevdâdır. Ve sevdânın rûhu kuvve-i mâsikedir.&#10024;

İnsandan havaya karşılık gelen şey, tıp ilmine göre dört hıltan (vücut sıvısından) olan kandır. Kanın ruhu ise çekici kuvvettir. Hava feleğinden sonra Arz'ı kuşatan felek, su feleğidir. O, esintili havadan daha yoğundur. Onun ruhu soğukluk ve rutubet olup, açıklamaya muhtaç değildir. İnsandan su feleğine karşılık gelen şey, dört hıltan balgamdır ki, tıpta ona muhât da denir. Balgamın ruhu ise itici kuvvettir. Su feleğinden sonra Arz'da toprak feleği gelir ve onun ruhu soğukluk ve kuruluktur. İnsanda dört hıltan buna karşılık gelen ve tabiatı soğuk ve kuru olan ise sevdadır. Sevdanın ruhu ise tutucu kuvvettir.

Ve âlem-i istihâleden olan Arz, yedi tabakadır. Bunlar da terkibât-ı muhtelifesi mûcibince kara ve boz ve kızıl ve sarı ve beyâz ve mâvi ve yeşil renktedir ki ilm-i tabakâtü’larz bunların usûl ve fürûʻundan tafsîlâtıyla bahs eder. Esîrden i‘tibâren ta‘dâd olunan bu feleklerin kâffesi istihâle âlemindendir. Âlem-i kevnde türlü türlü sûretler bunların istihâlâtından husûle gelir.&#10024;

Ve dönüşüm âleminden olan Yer, yedi tabakadır. Bunlar da çeşitli bileşimlerinin gereğince kara, boz, kızıl, sarı, beyaz, mavi ve yeşil renktedir ki, yer katmanları bilimi bunların ana ve tali kısımlarından ayrıntılarıyla bahseder. Esîrden (gök cisimlerinin hareket ettiği varsayılan madde) itibaren sayılan bu feleklerin (gök katmanları) hepsi dönüşüm âlemindendir. Oluş ve bozuluş âleminde türlü türlü şekiller bunların dönüşümlerinden meydana gelir.

İmâret-i emkine âlemine gelince âlem-i kebîrdeki rûhâniyyûn yaʻnî kuvâ-yı tabîiyye bu âlemdendir. Ve onlara melâike-i unsûriyyûn dahi denir. Ve bunlar Âdem’e secde ve ser-fürû ile me’mûrdur. Zîrâ insânın âlemde tasarrufu hep bu kuvâ-yı tabîiyyenin kendisine ser-fürû etmesi netîcesinde vâkiʻ olur. Ve vücûd-i insânîde bu kuvâ ve melâikeye mütenâzır olan şey, kendisindeki kuvâ-yı muhtelifedir ki şerʻde vücûd-i insânîye “360” melâike, müvekkel olduğunun beyân buyurulması bu hakîkate işârettir.&#10024;

Mekânların imar edildiği âleme gelince, büyük âlemdeki ruhanîler, yani tabiî kuvvetler bu âlemdendir. Ve onlara unsurlara ait melekler de denir. Ve bunlar Âdem'e secde etmek ve boyun eğmekle görevlidir. Çünkü insanın âlemde tasarrufu hep bu tabiî kuvvetlerin kendisine boyun eğmesi sonucunda meydana gelir. Ve insan vücudunda bu kuvvetlere ve meleklere karşılık gelen şey, kendisindeki çeşitli kuvvetlerdir ki, şeriatta insan vücuduna "360" meleğin müvekkel (vekil tayin edilmiş) olduğunun beyan buyurulması bu hakikate işarettir.

Ondan sonra âlem-i hayvân gelir. Ve insânda ona mütenâzır olan şey, vücûd-i insânîdeki hiss dediğimiz şeydir. Ondan sonra âlem-i nebât gelir. İnsândan ona mütenâzır olan şey nümüvvdür. Zîrâ insânın cismi, nebât gibi ânen-fe-ânen büyür. Ondan sonra âlem-i cemâd gelir. İnsânda ona mütenâzır olan şey, onun vücûdunda hiss etmeyen şeydir. Meselâ tırnak ve saç kesildiği vakit, insân hiçbir elem duymaz.&#10024;

Ondan sonra hayvanlar âlemi gelir. Ve insanda ona karşılık gelen şey, insan varlığındaki his dediğimiz şeydir. Ondan sonra bitkiler âlemi gelir. İnsandan ona karşılık gelen şey büyümedir. Çünkü insanın bedeni, bitki gibi an be an büyür. Ondan sonra cansızlar âlemi gelir. İnsanda ona karşılık gelen şey, onun vücudunda hissetmeyen şeydir. Örneğin tırnak ve saç kesildiği zaman, insan hiçbir acı duymaz.

Âlem-i nisebe gelince, bunlar da on nisbetten ibâret olup, araz, keyfe, kemm, eyne, zamân, izâfet, vazʻ, en-yef‘ale, en-yenfa‘ile ve ümmehâtta ihtilâf-ı suverdir. Bunların cümlesi âlem-i kebîrde mevcûd olduğu ve vücûd-i insânîde her birine muzâhî ve mukâbil olan şeyler 15 Dört bin kilometre muhtâc-ı tedkîktir. (Ahmed Avni Konuk) bulunduğu metinde misâller ile beyân buyrulmuştur. Her birinin tafsîl ve şerhi tatvîl-i mûcib olur. Maksad tekâbülü beyândır.&#10024;

Âlem-i nispetlere gelince, bunlar da on nispetten ibaret olup, araz (cevherin niteliği), keyf (nitelik), kem (nicelik), eyne (nerede oluş), zaman (ne zaman oluş), izafet (bağıntı), vaz' (durum), en-yef'ale (yapması), en-yenfa'ile (edilmesi) ve ümmehât (ana maddeler) hususlarında suretlerin farklılaşmasıdır. Bunların hepsi âlem-i kebîrde (büyük âlemde, makrokozmos) mevcuttur ve insânî vücutta her birine benzer ve karşılık gelen şeyler metinde örneklerle açıklanmıştır. Her birinin ayrıntılı açıklaması ve şerhi uzatmaya sebep olur. Maksat, karşılık gelmeyi açıklamaktır.

İşte yukarıdan beri zikr olunan şeyler kâfî ve muhtasar olarak âlem-i kebîr ile vücûd-i insânîdeki muzâhâttır.&#10024;

İşte yukarıdan beri zikredilen şeyler, yeterli ve özet olarak büyük âlem ile insan vücudundaki tezahürlerdir.

İmdi o insâna ne büyük gaflet târî olmuştur ki nefsini şehevât ve ârzû esâretinden kurtarmaya çalışmaz. Ve vücûdda kendisine eşref-i merâtib olan mertebe-i insâniyye hâsıl olduğu gibi merâtib-i seâdiyyenin a‘lâsı ve esnâsı olan aslına rücûʻ saâdet-i uzmâsını da tahsîl etmez de âlem-i tabîattan ibâret olan Siccîn’de mahbûs kalır. Zîrâ zerrât-ı esîriyyenin milyonlarda biri havâya ve havânın milyonlarda bir zerresi suya ve suyun milyonlarda bir zerresi nebâta ve nebâtın milyonlarda bir zerresi hayvâna ve hayvânın milyonlarda bir zerresi insâna ve insânın milyonlarda bir zerresi nutfeye ve nutfenin yüz binlerde bir zerresi cenîne inkılâb etmez. Ve cenînin yüz binlerde biri kemâle gelmez ve doğan cenînin yüz binlerde biri âlim ve fâzıl olmaz. Ve âlim olanların yüz binlerde biri mebde’ ve maâdını ârif olmaz. Ve ârif olanların yüz binlerde biri aslına rücûʻa müstaid bir insân-ı kâmil olmaz.&#10024;

Şimdi, o insana ne büyük bir gaflet çökmüştür ki nefsini şehvet ve arzuların esaretinden kurtarmaya çalışmaz. Ve varlıkta kendisine mertebelerin en şereflisi olan insanlık mertebesi hâsıl olduğu gibi, saadet mertebelerinin en yücesi ve en değerlisi olan aslına dönüş büyük saadetini de elde etmez de, tabiat âleminden ibaret olan Siccîn'de (en aşağı mertebe) tutsak kalır. Çünkü esir zerrelerinin milyonlarda biri havaya, havanın milyonlarda bir zerresi suya, suyun milyonlarda bir zerresi nebâta, nebâtın milyonlarda bir zerresi hayvana, hayvanın milyonlarda bir zerresi insana, insanın milyonlarda bir zerresi nutfeye ve nutfenin yüz binlerde bir zerresi cenîne dönüşmez. Ve cenînin yüz binlerde biri kemâle gelmez ve doğan cenînin yüz binlerde biri âlim ve fâzıl olmaz. Ve âlim olanların yüz binlerde biri başlangıcını ve dönüş yerini bilen (mabde ve meadını ârif) olmaz. Ve ârif olanların yüz binlerde biri aslına dönmeye yatkın bir insân-ı kâmil olmaz.

Ey kâri’-i muhterem, vücûdda sûret-i insâniyyeye nâil olmak bir şeref-i azîmdir. Bunu ahkâm-ı tabîatta müstağrak olup, akâmete mahkûm etmek büyük bir hüsrândır. Cidden teemmül et!&#10024;

Ey saygıdeğer okuyucu, varlık âleminde insan şekline ulaşmak büyük bir şereftir. Bunu, tabiat kanunlarına gömülüp, başarısızlığa mahkûm etmek büyük bir kayıptır. Gerçekten düşün!

“Ve insâna mevdûʻ olan esrâr-ı ilâhiyyeye gelince, cidden kesîrdir. Onlardan baʻzısı mizâcına ve vazʻ-ı tabîisine ve bazısı hâline ve vazʻ-ı ilâhîsine râci‘dir. Ve biz bu kitâbda esrâr-ı ilâhiyye-i rûhâniyyesinden baʻzısının zikrine muhtâcız ve eğer ona mizâcdan az bir şey karışırsa bizim garazımız değildir. Ve biz esrâr-ı velâyet ile velîye ve esrâr-ı nübüvvet ile nebîye rû‘ üzerine rûh-i kudsî vâsıtasıyla olan tenezzülât-ı ilâhiyye ile bu esrârın sultânını ızhâr ederiz. Her bir kimse kendi salâtını ve tesbîhini bilir. Ve Nebî (aleyhi ve âlihi’s-selâm), tenezzülâtın nevʻilerini نفث “nefs” ve “ğatt” ile zikr etti. Ve nûri melekînin ihtirâkından nâşî, salsala-i ceres, onu ona onda eşedd kıldı. Bu terkîb-i tabîî zulmeti tâ ki zâtıyla insânda olan nûr-i rûhiyye vâsıl ola. Binâenaleyh ona ilkâ eder. Rûhun onunla iştigâli sebebiyle cevârih inhidâr eyler ve tab‘ münharif olur. Ve mizâc tagayyür eder. Zîrâ cisim ondan iştigâl edip kendisine ilkâ olunan şeyi hâfızdır.&#10024;

İnsana emanet edilmiş olan ilâhî sırlar ise gerçekten çoktur. Onlardan bazısı insanın mizacına ve doğal yapısına, bazısı da hâline ve ilâhî konumuna aittir. Biz bu kitapta, ilâhî ruhanî sırların bazısını zikretmeye muhtacız ve eğer ona mizaçtan az bir şey karışırsa, bu bizim amacımız değildir. Biz, velâyet sırları ile velîye ve nübüvvet sırları ile nebîye (peygambere), Kutsal Ruh vasıtasıyla ruha inen ilâhî tenezzüllerle (ilâhî inişlerle) bu sırların sultanını (en yücesini) ortaya koyarız. Her bir kimse kendi namazını ve tesbihini bilir. Nebî (a.s.), tenezzüllerin (ilâhî inişlerin) çeşitlerini "nefs" (içine üfleme) ve "ğatt" (sıkma) ile zikretti. Melekî nurun yanmasından dolayı, çan sesi (vahiy sesi) onu onda daha şiddetli kıldı. Bu doğal terkip (beden), zulmeti (karanlığı) taşır ki, zâtıyla insanda olan ruhanî nur ona ulaşsın. Bu sebeple ona (ruha) ilka eder (vahyi bırakır). Ruhun onunla (bedenle) meşgul olması sebebiyle uzuvlar zayıflar ve tabiat sapar. Mizaç değişir. Çünkü cisim ondan (ruhtan) meşgul olup kendisine ilka olunan şeyi (vahyi) muhafaza eder.

İmdi ondan nûr-i melekî munsarif oldukta ondan kurtulur. Ve alnı terler ve vechi&#10024;

Şimdi, ondan meleki nur ayrıldığında, ondan kurtulur. Ve alnı terler ve yüzü

ْی kızarır. Ve bir bağdan çözülmüş gibi kıyâm eder. Ve o Hakk Teâlâ’nın, ه ِ الروح ا ْل َمِینَزَل َ ب&#10024;

Ve o, Yüce Allah'ın "Ruhu'l-Emîn (Cebrail a.s.) onu indirdi" (Şuara, 193) buyurduğu gibi, bir bağdan çözülmüş gibi kıyam eder.

ِ َ عَیل قَلْبِك (Şuarâ, 26:193-194) yaʻnî “Vahy ile rûhü’l-emîn kalbine nâzil oldu.” kavlidir. Ve ona bir adam olarak temessül ettiği vakit, ona ilkâ eylediği şey, ehvendir. Bu takdîrce cihet-i semʻden alır ve o muhâdesedir. Ve evliyâullah için bunda meşreb-i şehiyy vardır. Ve insân üzerine hâl, iştidâd eylediği ve vücûd-i hissîden gâib olduğu vakit, eğer bu gaybette ona bir ilim hâsıl olup, burada onu taakkul eder ve rücûʻ vaktinde taakkul eyler ve ibârede Allah Teâlâ’nın ona iʻtâ eylediği şey mikdârı üzere onu taʻbîr eyler ise bu, hâli ilâhîdir. Ve inde’l-ifâka kalb bir sürûr bulur ve çok kere ona ibride isâbet eyler. İşte bu hâl, sahîhdir. Ve eğer tağyîb ve baʻdehu reddolunup, üzerinde kabzdan bir kabza ahzinden gayri bir şey bulmazsa ona bir şey müsmir olmaz ve fâidesi yoktur. Velâkin hissden gâib olmuştur.&#10024;

"Rûhü'l-emîn (Cebrail) kalbine vahy ile indi." (Şuarâ, 26:193-194) sözüdür. Ve ona bir adam olarak göründüğü zaman, ona ilk öğrettiği şey, en kolay olanıdır. Bu durumda işitme yönünden alır ve o, karşılıklı konuşmadır. Ve Allah dostları için bunda lezzetli bir meşrep (manevî yol) vardır. Ve insan üzerine hâl (manevî durum) şiddetlendiği ve duyusal varlıktan (bedeninden) kaybolduğu zaman, eğer bu kayboluşta ona bir ilim hâsıl olup, burada onu akleder ve geri dönüş vaktinde de akleder ve ifadede Yüce Allah'ın ona verdiği şey miktarınca onu yorumlarsa, bu, ilâhî bir hâldir. Ve ayıldığı zaman kalp bir sevinç bulur ve çok kere ona serinlik isabet eder. İşte bu hâl, sahihtir. Ve eğer kayboluş ve sonrasında geri çevrilip, üzerinde kabzdan (manevî sıkıntıdan) bir sıkıntı almaktan başka bir şey bulmazsa, ona bir şey fayda vermez ve yararı yoktur. Ancak duyudan kaybolmuştur.

İmdi bu hâl, mizâcdandır. Kalb zikir yâhûd tahayyül sebebiyle harâretlenir. Ondan rûhun tecvîf-i kebîrinden dimâğa bir buhar suûd eder; aklı örter ve rûh-i hayvânîyi sereyândan men‘ eder. Ve sâhibini masrû‘ gibi remy eyler.&#10024;

Şimdi bu hâl, mizaca bağlıdır. Kalp, zikir yahut tahayyül sebebiyle ısınır. Ondan, ruhun büyük boşluğundan beyne bir buhar yükselir; aklı örter ve hayvani ruhun yayılmasını engeller. Ve sahibini sara hastası gibi yere serer.

İmdi bu hâl, sahîhdir, velâkin mizâcdandır; onda fâide yoktur. Ve işte bunun için sen ona sorarsan sana der ki: “Gûyâ bana bir siyâh bornus giydirildi ve gözümün önüne bir bulut geldi. Ve ben gâib oldum.” Ve o bu bizim zikr ettiğimiz buhardır.&#10024;

Şimdi bu hâl, doğrudur, fakat mizaca bağlıdır; onda fayda yoktur. Ve işte bunun için sen ona sorarsan sana der ki: “Sanki bana siyah bir bornoz giydirildi ve gözümün önüne bir bulut geldi. Ve ben kayboldum.” Ve o, bizim zikrettiğimiz bu buhardır.

Yaʻnî Hakk Teâlâ hazretlerinin insâna tevdîʻ ve emânet eylediği esrârın beyânına gelince, bu esrâr cidden pek çoktur. Ve esrârın baʻzısı insânın terkîb-i unsurîsinden mütevellid olan mizâcına ve destgâh-ı tabîatta mensûc olan bünyesine ve bazısı mazhâr olduğu Rabb-i hâssının hazînesinden ânen-fe-ânen nâzil olan hâline ve vazʻ-ı ilâhîsine yaʻnî ilm-i ilâhîde sâbit olan hakîkatine râci‘dir. Ve biz bu kitâbda insânın esrâr-ı ilâhiyye-i rûhâniyyesinden baʻzısının zikrine muhtâcız. Zîrâ bu kitâbın mevzûʻu bunu iktizâ eder. Ve eğer insânın bu esrâr-ı ilâhiyyei rûhâniyyesine onun mizâcından az bir şey karışırsa bizim garazımız o değildir. Ve ondan bahse lüzûm görmeyiz.&#10024;

Yani Yüce Allah'ın insana emanet ettiği sırların açıklanmasına gelince, bu sırlar gerçekten çoktur. Ve sırların bazısı insanın unsurlardan oluşan yapısından kaynaklanan mizacına ve tabiat tezgahında dokunmuş bünyesine, bazısı da mazhar olduğu özel Rabbinin hazinesinden an be an inen hâline ve ilahi konumuna, yani ilahi ilimde sabit olan hakikatine aittir. Ve biz bu kitapta insanın ilahi ruhani sırlarından bazısını zikretmeye muhtacız. Çünkü bu kitabın konusu bunu gerektirir. Ve eğer insanın bu ilahi ruhani sırlarına onun mizacından az bir şey karışırsa, bizim amacımız o değildir. Ve ondan bahsetmeye lüzum görmeyiz.

Ve biz velîye, velâyetin esrârıyla ve nebîye de nübüvvetin esrârıyla rûʻ üzerine rûh-i kuds vâsıtasıyla olan tenezzülât-ı ilâhiyye ile bu esrârın sultânını ve kuvvetini ve tasarrufunu ızhâr ederiz. “Rû‘” rûh vezninde sadr maʻnâsınadır ki kalbin âlem-i tabîatta müteveccih olan yüzüdür. Ve mahall-i hevâcis-i nefsâniyye ve vesâvis-i şeytâniyyedir. Fakat te’yîd-i iʻtisâmı ile nefs-i rûhîye mahal olursa nûr-i ilâhî ile münevver ve rezâil ondan zâil olur.&#10024;

Ve biz, veliye velayetin sırlarıyla ve nebiye de nübüvvetin sırlarıyla, ruh üzerine ruh-i kuds (kutsal ruh) vasıtasıyla olan ilahi inişlerle bu sırların sultanlığını, kuvvetini ve tasarrufunu ortaya çıkarırız. "Rû'" kelimesi "ruh" vezninde olup "sadr" (göğüs) anlamına gelir ki, kalbin tabiat alemine dönük olan yüzüdür. Ve nefsani heveslerin ve şeytani vesveselerin yeridir. Fakat ilahi yardım ile güçlenerek ruhani nefse mahal olursa, ilahi nur ile aydınlanır ve kötü huylar ondan gider.

İmdi nebîye vahy ve velîye ilhâm, rûh-i kudsî vâsıtasıyla onların rû‘u üzerine tenezzül eyler. Ve tenezzülât-ı ilâhiyye kalbin bâtınından nefsin bâtınına ve nefsin bâtınından kalbin zâhirinedir. Ve biz bu esrârın sultânını ve tasarrufunu beyân ederiz. Kur’ân-ı Kerîm’de Hakk Teâlâ hazretleri, كُل ٌّ قَد عَلِم َ ص ََلَتَه وَتَسبِيحَه (Nûr, 24:41) yaʻnî “Her bir kimse salâtını ve tesbîhini bilir.” buyurur.&#10024;

Şimdi, peygambere vahiy ve veliye ilham, Rûh-i Kudsî (kutsal ruh) aracılığıyla onların ruhu üzerine iner. Ve ilahi inişler, kalbin iç yüzünden nefsin iç yüzüne ve nefsin iç yüzünden kalbin dış yüzünedir. Ve biz bu sırların sultanlığını ve tasarrufunu açıklarız. Kur'ân-ı Kerîm'de Yüce Allah hazretleri, كُل ٌّ قَد عَلِم َ ص ََلَتَه وَتَسبِيحَه (Nûr, 24:41) yani “Her bir kimse salâtını ve tesbîhini bilir.” buyurur.

Maʻlûm olsun ki musallî lugatte müteahhir maʻnâsınadır. Bu takdirce âyet-i kerîmenin maʻnâ-yı münîfi her şey, Rabb’inin ibâdetinde teahhurda rütbesini ve tenzîh nevʻinden kendi istiʻdâdının verdiği tesbîhi bilir, demek olur. Zîrâ vücûd-i kesîf-i izâfî ile müteayyin olan her bir mazhar, kendi vücûdunun Hakk’ın vücûdunda müteahhir olduğunu hâlen bilir. Ve kezâ kendi istiʻdâdı tenzîh nevʻinden ne gibi bir tenzîhi iktizâ ediyorsa onu hâlen bilir. Zîrâ bu biliş, o mazharın kendi nefsini tab‘an bilmesi demektir. Ve salât, duâ ve taleb maʻnâsına geldikte her şey kendi Rabb-i hâssının hazînesinde meknûz olan hâli lisân-ı istiʻdâd ile taleb eder. Ve taleb ettiği şeyi bilir. Ve onun tesbîhi bu Rabb-i hâssının hâlen ve fiilen zikridir. Ve bu zikrini onun istiʻdâd-ı zâtîsi bilir. Ve o şey salâtını ve tesbîhini ilmen ârif olmak, îcâb etmez. İlmen ârif olanlar insân-ı kâmillerdir. Ve Nebî (aleyhi’s-selâm), bu tenezzülât-ı ilâhiyyenin nevʻilerini&#10024;

Bilinmeli ki "musallî" kelimesi sözlükte "geri kalan, sonraya bırakılan" anlamına gelir. Bu durumda, ayet-i kerimenin yüce anlamı, her şeyin Rabb'inin ibadetinde geri kalma rütbesini ve tenzih türünden kendi yatkınlığının verdiği tesbihi bildiği demektir. Çünkü izafî ve yoğun varlığıyla belirlenmiş her bir mazhar (tecelli yeri), kendi varlığının Hakk'ın varlığında geri kaldığını hâlen bilir. Aynı şekilde, kendi yatkınlığı tenzih türünden ne gibi bir tenzihi gerektiriyorsa, onu hâlen bilir. Çünkü bu biliş, o mazharın kendi nefsini doğası gereği bilmesi demektir. Ve salât, dua ve talep anlamına geldiğinde, her şey kendi özel Rabb'inin hazinesinde saklı olan hâli, yatkınlık diliyle talep eder. Ve talep ettiği şeyi bilir. Ve onun tesbihi, bu özel Rabb'inin hâlen ve fiilen zikridir. Ve bu zikrini onun zâtî yatkınlığı bilir. Ve o şeyin salâtını ve tesbihini ilmen bilmesi gerekmez. İlmen bilenler insân-ı kâmillerdir. Ve Nebî (a.s.), bu ilahi tenezzüllerin (aşağı inişlerin) türlerini

ی “nefs” ve “ğatt” taʻbîrleriyle beyân buyurdu. Nitekim hadîs-i şerîfde رویع ان روح القدس نفث ف&#10024;

"Nefs" ve "gatt" tabirleriyle açıkladı. Nitekim hadis-i şerifte "Ruhu'l-Kudüs (Cebrail) benim kalbime nefes etti" buyrulmuştur.

ً لن یموت حن َ یستكمل رزقە ان احدا buyrulmuştur. Ve nefs-i rûhî, kelâm-ı rûhânî sûretidir ki ervâhı aliyye-i külliyye-i melekiyyeden nefsin bâtınına ilkâ olunur. Ve kalbin zâhirinde peydâ olur. Ve “ğatt” nâim hey’etindeki hâl gibidir. Yaʻnî uyku hâline müşâbih bir hâl içinde vâkiʻ olan ilkâdır. Ve nûr-i melekînin ihtirâkından nâşî salsala-i ceres, yaʻnî ilkâ-yı melekî vahyi, (Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e vahiy esnâsında eşedd kıldı. Zîrâ ilkâ, rûʻa vâkiʻ olur. Ve rû‘ ise yukarıda îzâh olunduğu üzere kalbin âlem-i tabîata müteveccih olan yüzüdür. Ve kalbin bir yüzü de âlem-i rûha müteveccihdir. Binâenaleyh nûr-i melekînin ihtirâkından nâşî salsala-i ceresin vahyi şedîd kılması, bu terkîb-i tabîî-i zulmeti zâtıyla insânda olan nûr-i rûhîye vâsıl olmak içindir. Zîrâ rû‘, bu esnâda nûr-i ilâhî ile münevver olup, ahkâm-ı tabîiyyeden pâk ve rûh cânibine müteveccih olur. Ve bu hâl içinde de ilkâ-yı melekiyye müstaid bulunur. Ve ilkâ-yı melekî hâlinde rûh bu ilkâ ile iştigâl eylediği için cevârih ve aʻzâ ihtilâc eyler. Ve tabîat bozulur. Ve mizâc tagayyür eder. Zîrâ rûh, vahy ile iştigâl edip kendisine ilkâ olunan şeyi hâfız olduğundan cisimden tedbîrini katʻ eder.&#10024;

"Hiç kimse rızkını tamamlamadan ölmez" buyrulmuştur. Ve ruhsal nefis, yüce küllî melekî ruhlardan nefsin bâtınına ilka olunan ruhsal kelamın şeklidir. Ve kalbin görünen kısmında belirir. Ve "ğatt" uyuyan kişinin halindeki gibi bir durumdur. Yani uyku haline benzeyen bir hal içinde meydana gelen ilka'dır. Ve melekî nurun yanmasından kaynaklanan çan sesi, yani melekî ilka olan vahiy, Efendimiz'e (Sallallahu aleyhi ve sellem) vahiy esnasında şiddetli geldi. Çünkü ilka, ru'a (kalbin dışa dönük yüzü) meydana gelir. Ve ru' ise yukarıda açıklandığı üzere kalbin tabiat alemine dönük olan yüzüdür. Ve kalbin bir yüzü de ruh alemine dönüktür. Bu sebeple melekî nurun yanmasından kaynaklanan çan sesinin vahyi şiddetli kılması, bu karanlık tabiî terkibiyle insanda bulunan ruhsal nura ulaşmak içindir. Çünkü ru' bu esnada ilahi nur ile aydınlanıp, tabiî hükümlerden arınır ve ruh tarafına yönelir. Ve bu hal içinde de melekî ilka'ya hazır bulunur. Ve melekî ilka halinde ruh bu ilka ile meşgul olduğu için organlar ve uzuvlar titrer. Ve tabiat bozulur. Ve mizaç değişir. Çünkü ruh, vahiy ile meşgul olup kendisine ilka olunan şeyi ezberlediğinden cisimden tedbirini keser.

İmdi o kimseden nûr-i melekî munsarif olduğu vakit, o şiddetten kurtulur. Ve alnı terler. Yüzü kızarır. Ve bir bağdan çözülmüş gibi kıyâm eder. Hâricden onun bu hâlini görenler bir illete mübtelâ olmuş zannederler. Zîrâ onlar hâl-i vahyi câhildirler. Onlar inhirâf-ı mizâcı yalnız bir marazdan tevellüd eder bilirler. Başka türlüsüne akılları ermez; kemâl-i cehillerinden inkâr&#10024;

Şimdi o kimseden meleki nur uzaklaştığı zaman, o şiddetten kurtulur. Ve alnı terler. Yüzü kızarır. Ve bir bağdan çözülmüş gibi ayağa kalkar. Dışarıdan onun bu hâlini görenler bir hastalığa yakalanmış zannederler. Çünkü onlar vahiy hâlini bilmezler. Onlar mizaçtaki sapmayı sadece bir hastalıktan kaynaklanır bilirler. Başka türlüsüne akılları ermez; tam cehaletlerinden inkâr ederler.

ْی ederler. Ve bu hâl Hakk Teâlâ’nın نَزَل َ بِه ِ الروح ا ْل َمِی (Şuarâ, 26:193) kavliyle beyân buyurduğu hâldir. Ve Nebî (aleyhi’s-selâm)’a Rûhü’l-Emîn, yaʻnî Hz. Cibrîl (aleyhi’s-selâm) bir adam olarak temessül ederek ilkâ-yı vahy eylediği vakit, ona bu ilkâ ettiği şey, evvelki hâl gibi şedîd olmayıp ehvendir. Bu temessülde Nebî (aleyhi’s-selâm) vahyi, cihet-i semʻden alır ve o muhâdesedir, yaʻnî mükâleme mâhiyetindedir. Nitekim (Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e Cenâb-ı Cibrîl baʻzen ashâb-ı kirâmdan Dıhye sûretinde mütemessilen zâhir olur idi. Ve evliyâullah için bu ilkâ-yı melekîde şâyân-ı ârzû bir meşreb vardır. Zîrâ onlar vâris-i nebevî olup, tenezzülât-ı ilâhiyye onların rû‘u üzerine rûh-i kudsî vâsıtasıyla esrâr-ı velâyet ile vâkiʻ olur. Ve bu esrâr onlara velâyet-i hâssa-i Muhammediyyeden nâzil olur.&#10024;

Onlar böyle yaparlar. Ve bu hâl, Yüce Allah'ın "Onu Rûhu'l-Emîn indirdi" (Şuarâ, 26:193) sözüyle açıkladığı hâldir. Ve Peygamber'e (a.s.) Rûhu'l-Emîn, yani Hz. Cibrîl (a.s.) bir adam olarak şekillenip vahiy indirdiği zaman, ona indirdiği bu şey, önceki hâl gibi şiddetli olmayıp daha hafiftir. Bu şekillenmede Peygamber (a.s.) vahyi işitme yönünden alır ve o, karşılıklı konuşma mahiyetindedir. Nitekim Efendimiz'e (s.a.v.) Cenâb-ı Cibrîl bazen sahâbeden Dıhye şeklinde şekillenerek görünürdü. Ve Allah dostları için bu melekî ilhamda arzuya değer bir meşrep (manevî yol) vardır. Çünkü onlar peygamber vârisi olup, ilâhî tenezzüller (ilâhî tecellilerin aşağı mertebelere inmesi) onların ruhu üzerine rûh-i kudsî (kutsal ruh) vasıtasıyla velâyet sırları (Allah dostluğunun gizli hakikatleri) ile gerçekleşir. Ve bu sırlar onlara özel Muhammedî velâyetten (Hz. Muhammed'e ait özel Allah dostluğu makamından) iner.

İnsânda bir kavî hâl peydâ olup, vücûd-i hissîden gâib olduğu vakit, eğer bu gaybette ona bir ilim hâsıl olarak o hâl içinde o ilmi taakkul eder ve rücûʻ yaʻnî sahv vaktinde de o ilmi taakkul eyler ve Allah Teâlâ’nın ona ihsân buyurduğu şey kadar ibâre bulup o ilmi beyâna muktedir olur ise bu hâl, hâl-i ilâhîdir. Te’sîrât-ı sâireden mütevellid bir hâl değildir. Bu hâl geçtikten sonra kalbinde bir sürûr ve ferah bulur. Ve ekserîyâ kendisine bir serinlik isâbet eder. İşte bu hâl, hâl-i sahîhdir. Ve eğer vücûd-i hissîden gâib olup, baʻdehu sahva gelir ve kendisine ilimden bir şey hâsıl olmayıp üzerinde ancak kendinden geçtiğini bilmek hâli hâdis olursa bu hâlin ona semeresi yoktur. Ve bundan ona fâide olmaz. Bu hâl, mizâcdan tevellüd etmiştir. Kalb, zikir veyâ sülûkünde terakkî ettiğini tahayyül etmesi sebebiyle harâretlenir. Kalbinden rûhun tecvîf-i kebîrinden dimâğa bir buhar suûd eder. Aklı örter ve rûh-i hayvânîyi sereyândan men‘ eder. Ve sâhibini sar‘ası tutmuş bir adam gibi yerden yere çarpar. Nitekim zikr-i cehriyle envâ‘ı harekâtta bulunan baʻzı dervîşlere vâkiʻ olur. Bu hâl dahi ca‘lî olmayıp sahîh bir hâldir. Velâkin mizâcdan tevellüd eder. Onda fâide yoktur. Eğer sen bu hâle mübtelâ olan bir dervîşe sorsan sana cevâben der ki: “Sanki bana bir siyâh bornus giydirildi ve gözümün önüne bir bulut geldi ve ben gâib oldum.” Ve işte bu siyâh kisve ve bulut bizim zikr ettiğimiz buhardır. Kesreti harekât ve tahayyülden gelir. Nitekim bu gibi ahvâl “babalı” taʻbîr olunan zenciyyelerin bir araya toplanıp “kânfâ” taʻbîr ettikleri def‘ çalarak kendilerinde zuhûr eder. Ve onlar bu hâle “başa gelmek” taʻbîr ederler. Zîrâ mizâcda insânların cümlesi müşterektir.&#10024;

İnsanda güçlü bir hâl ortaya çıkıp, duyusal varlıktan kaybolduğu zaman, eğer bu kayboluşta ona bir ilim hâsıl olur ve o hâl içinde o ilmi akleder ve geri dönüş yani ayılma vaktinde de o ilmi akleder ve Yüce Allah'ın ona ihsan ettiği şey kadar ifade bulup o ilmi açıklamaya muktedir olursa, bu hâl ilahi bir hâldir. Başka tesirlerden kaynaklanan bir hâl değildir. Bu hâl geçtikten sonra kalbinde bir sevinç ve ferahlık bulur. Ve çoğunlukla kendisine bir serinlik isabet eder. İşte bu hâl, sahih bir hâldir. Ve eğer duyusal varlıktan kaybolup, sonra ayılır ve kendisine ilimden bir şey hâsıl olmayıp üzerinde ancak kendinden geçtiğini bilmek hâli meydana gelirse, bu hâlin ona bir semeresi yoktur. Ve bundan ona fayda olmaz. Bu hâl, mizaçtan kaynaklanmıştır. Kalp, zikir veya sülûkünde ilerlediğini hayal etmesi sebebiyle ısınır. Kalbinden ruhun büyük boşluğundan beyne bir buhar yükselir. Aklı örter ve hayvani ruhun yayılmasını engeller. Ve sahibini sarası tutmuş bir adam gibi yerden yere çarpar. Nitekim cehri zikirle çeşitli hareketlerde bulunan bazı dervişlere meydana gelir. Bu hâl dahi yapmacık olmayıp sahih bir hâldir. Velakin mizaçtan kaynaklanır. Onda fayda yoktur. Eğer sen bu hâle müptela olan bir dervişe sorsan sana cevaben der ki: "Sanki bana siyah bir bornoz giydirildi ve gözümün önüne bir bulut geldi ve ben kayboldum." Ve işte bu siyah kisve ve bulut bizim zikrettiğimiz buhardır. Hareketlerin ve hayalin çokluğundan gelir. Nitekim bu gibi hâller, "babalı" tabir edilen zencilerin bir araya toplanıp "kanfa" tabir ettikleri def çalarak kendilerinde zuhur eder. Ve onlar bu hâle "başa gelmek" tabir ederler. Zira mizaçta insanların hepsi ortaktır.

“Ve hâl-i sâlis-i kezzâba gelince, onun sâhibi meclisinin ehlini taakkul eder ve nefsinden ve hissinden gâib olmaz ve hareket eder. Husûsiyle semâ‘ ve elhân meclislerinde.&#10024;

Yalancı üçüncü hâle gelince, onun sahibi meclisinin ehlini akleder ve kendisinden ve hissinden gafil olmaz ve hareket eder. Özellikle semâ ve ezgili meclislerde.

İmdi bu, suhriyye-i şeytân olan vesvese ve hadîs-i nefs sâhibidir. O kendisine ilkâ olunan her bir şeyi ulûm zanneder. Hâlbuki o, semûmdur. Bu hâlette muhâtab olduğu her bir şey üzerine gâlib olmaz. Zîrâ o, hâlet-i şeytâniyyedir. Ve kuvvet-i şeytânda seni hissinden gâib edebilmek yoktur.&#10024;

Şimdi bu, şeytanın aldatması olan vesvese ve nefsin konuşması sahibidir. O, kendisine ilham edilen her şeyi ilim zanneder. Hâlbuki o, zehirdir. Bu hâlde muhatap olduğu her şey üzerine üstün gelemez. Çünkü o, şeytanî bir hâldir. Ve şeytanın kuvvetinde seni hissinden (duygularından) uzaklaştırabilmek yoktur.

Baʻdehu sana ilkâ eder ve sen onu taakkul edersin ve o ancak bedelen iki vechin biri üzeredir; ya senin masrû‘ gibi gâib olmandır; velâkin sana bir şey ilkâ etmez. Zîrâ o kendisinden kaptığı kimseyi bulamaz. Veyâhûd senin gâib olmamandır. Sen hissinle berâber olduğun hâlde sana ilkâ eder. Ve baʻzen senin bâtınına harâretten ve tevehhümden ve buʻde istıtlâ‘dan ve hitâba isti‘dâddan olan bir nevʻiden bir şey gibidir. Senin bu makâmda temekkününü bildiği vakit, sana bir hitâb ilkâ eder.&#10024;

Bundan sonra sana ilham eder ve sen onu akıl edersin ve o ancak karşılık olarak iki durumdan biri üzerinedir; ya senin, çarpılmış gibi kaybolmandır; fakat sana bir şey ilham etmez. Çünkü o, kendisinden kapıp alan kimseyi bulamaz. Yahut senin kaybolmaman hâlidir. Sen hissinle birlikte olduğun hâlde sana ilham eder. Ve bazen senin iç âlemine hararetten ve vehimden ve uzaklığı görmekten ve hitaba yatkınlıktan olan bir türden bir şey gibidir. Senin bu makamda yerleştiğini bildiği zaman, sana bir hitap ilham eder.

İmdi sen nefsinde, sana ilkâ olunan şey hasebi üzere mevâkıʻ-ı hitâbı hissedersin. Ve bulduğun şeyden haber verirsin. Sen bunu nefsinde bulduğun cihetle ihbârın sahîhdir. Ve senin bunu Hakk’a nisbet etmen bâtıldır. Ve çok kere mevâkıʻ-ı hitâbında sana der: “Ey kulum, muhakkak ben senin Rabb’inim benim gayrime nazar etme ki hicâba düşersin. Ve bana ancak benim ile nazar et! Eğer sen bana seninle nazar edersen, şirke düşersin. Binâenaleyh ben nâzır ve manzûrum.” hitâbından buna müşâbih olan şeyi söyler. Ve İblîs bunun Allah cânibinden olduğuna senin iʻtikâd etmene kâni‘ olur. Binâenaleyh sana müstevlî olur. Ve sen tûl-i ömründe ona bir mahal olursun.&#10024;

Şimdi sen kendi içinde, sana ilham edilen şey gereğince hitap makamlarını hissedersin. Ve bulduğun şeyden haber verirsin. Sen bunu kendi içinde bulduğun için haber vermen doğrudur. Ve senin bunu Hakk’a nispet etmen yanlıştır. Ve çok kere hitap makamlarında sana der: “Ey kulum, muhakkak ben senin Rabb’inim, benden başkasına bakma ki perdeye düşersin. Ve bana ancak benimle bak! Eğer sen bana seninle bakarsan, şirke düşersin. Bu sebeple ben hem bakan hem de bakılanım.” hitabından buna benzer olan şeyi söyler. Ve İblis bunun Allah tarafından olduğuna senin inanmana ikna olur. Bu sebeple sana üstün gelir. Ve sen uzun ömründe ona bir yer olursun.

İmdi eğer sen bile idin ki muhakkak muhâtaba-i Hakk sende ihsâs bırakmaz ve vehim ve tahayyül ve istiʻdâd ve intizâr ile değildir. Seninle berâber olan hissinin bekâsıyla bilirdin ki muhakkak senin gibi muhdes olan mücânisinle berâbersin. Seninle eğlenmek murâd eder. Ve bunun çoğunu ashâb-ı semâ‘ ve vecd ve üzerine vehim ve tahayyül gâlib olan kimse bulursun. Binâenaleyh üzerine fenâ-i mahzı lâzım kıl! Eğer bir şey bulmazsan bu fitneden eslemdir. Ve eğer onda bir şey bulursan, imdi o, matlûbdur. Ve telbîs mürtefiʻ olur. İblîs’in burada sana medhali yoktur.&#10024;

Şimdi, eğer sen bilseydin ki Hak'la konuşma sende kesinlikle bir his bırakmaz ve vehim, tahayyül, isti'dâd ve intizâr ile değildir, seninle beraber olan hissinin kalıcılığıyla bilirdin ki sen kesinlikle senin gibi sonradan yaratılmış olan benzerinle berabersin. Seninle eğlenmek ister. Ve bunun çoğunu semâ ve vecd ehli ile üzerine vehim ve tahayyülün hâkim olduğu kimselerde bulursun. Bu sebeple, üzerine tam bir yok oluşu gerekli kıl! Eğer bir şey bulmazsan, bu fitneden daha güvendesin. Ve eğer onda bir şey bulursan, şimdi o, istenendir. Ve aldatma ortadan kalkar. İblîs'in burada sana bir girişi yoktur.

Ey mürîd, senin böyle olman ve şu esrârı kendi nefsinden bilmen lâyıktır. Gayrisi senin nefsinden bilmediğin şeyi senden bilir haysiyyette câhillerden olma!”&#10024;

Ey mürîd, senin böyle olman ve bu sırları kendi nefsinden bilmen gerekir. Aksi takdirde, kendi nefsinden bilmediğin şeyi senden bilen cahillerden olma!

Yaʻnî yukarıda hâl-i ilâhî ile hâl-i mizâcî hakkında îzâhât verildi. Üçüncüsü olan hâl-i kezzâbın îzâhına gelince, bu yalancı hâlin sâhibi, o hâl içinde yanında oturanları taakkul eder. Ve nefsinden ve hissinden gâib olmaz. Ve hareket eder. Yaʻnî kendi nefsinde olan hâlleri idrâk eder. Ve vücûduna bir diken batsa acısını duyar. Ve iki dizi üstü otururken dizleri ağrımış olsa vazʻiyyetini tebdîl eder. Husûsiyle kıyâm ve kuûd hâlinde zikr-i cehrî olunurken kasâid ve ilâhî tegannî olduğu vakit, vücûd sağa ve sola sallanmak ve çarh vurup, dönmek hâllerinde sâlik ne yaptığını bilir. Ve züvvârın kendilerini temâşâ ettiklerini müşâhede eder.&#10024;

Yani yukarıda ilâhî hâl ile mizacî hâl hakkında açıklamalar verildi. Üçüncüsü olan yalancı hâlin açıklamasına gelince, bu yalancı hâlin sahibi, o hâl içinde yanında oturanları akleder. Ve nefsinden ve hissinden gâib olmaz. Ve hareket eder. Yani kendi nefsinde olan hâlleri idrak eder. Ve vücuduna bir diken batsa acısını duyar. Ve iki dizi üstü otururken dizleri ağrımış olsa vaziyetini değiştirir. Hususiyle kıyam ve kuûd hâlinde cehrî zikir olunurken kasideler ve ilahiler tegannî olduğu vakit, vücut sağa ve sola sallanmak ve çark vurup, dönmek hâllerinde sâlik ne yaptığını bilir. Ve ziyaretçilerin kendilerini temaşa ettiklerini müşahede eder.

İmdi böyle bir sâlik, vesvese ve hadîs-i nefis sâhibidir. Vesvese ve hadîs-i nefis, yaʻnî nefsin lâkırdıları suhriyye-i şeytândır. Ve şeytân bu vâsıtalar ile benî âdem ile istihzâ eder. Çünkü onu bunlar vâsıtasıyla ıdlâl eyler. Ve sâlik, bu hâl içinde kendisine ilkâ olunan her bir şeyi ulûm-i ledünniyye nevʻinden zanneder. Bunlar ise ulûm değil, kalbini öldüren semûmdur. Bu hâl içinde muhâtab olduğu her bir şey üzerine gâlib olmaz. Yaʻnî kendisine ilkâ olunan şeyde o sâlik üzerine kuvvet-i takarrür yoktur. Zîrâ o hâlet-i şeytâniyyedir. Ve kuvvet-i şeytânda seni hissinden gâib edebilmek yoktur. Çünkü şeytânın keydi zaîfdir. Nitekim Hakk Teâlâ hazretleri إِن َّ كيد َ الشَّيطَان ِ كان َ ضَعِيفًا (Nisâ, 4:76) buyurur. Ve şeytân vesveseni ve nefsini tahrîk ettikten sonra sana ilkâ eder. Ve sen o ilkâyı taakkul edersin. Ve bu hâl ancak bedelen yaʻnî biri diğerine tebeddül etmek sûretiyle iki vechin biri üzerine olur; ya sen sar‘aya tutulmuş gibi kendinden gâib olursun velâkin bu hâl içinde sana bir şey ilkâ edemez. Zîrâ şeytân kendisinden kaptığı kimseyi ve onun idrâkini bulamaz. Ve bu hâl yukarıki bahisde îzâh olunan mizâcın tahtı te’sîrinden vâkiʻ olur. Veyâhûd sen böyle masrû‘ gibi kendinden gâib olmazsın. Hissinle berâber olduğun hâlde sana nefsin vâsıtasıyla şeytân bir maʻnâ ilkâ eder. Ve baʻzen senin bâtınına harâretten olan bir nevʻiden bir şey giydirir. Yaʻnî hissin bâkî iken kalbinde harâret-i aşk istiʻdâdı bulunduğu için bu harâreti suver-i cemîleden birine imâle eder. Ve sen bir mahbûba taaşşuk edersin ve bu sebeble seni fesâda sevk eder. Veyâhûd bir husûsda tevehhümün gâlib olur.&#10024;

Şimdi böyle bir Hakk Yolcusu, vesvese ve nefsin lâkırdıları sahibidir. Vesvese ve nefsin lâkırdıları, yani nefsin konuşmaları şeytanın aldatmasıdır. Ve şeytan bu vasıtalar ile insanlarla alay eder. Çünkü onu bunlar vasıtasıyla saptırır. Ve Hakk Yolcusu, bu hâl içinde kendisine ilham olunan her bir şeyi ulûm-i ledünniyye (Allah katından gelen gizli ilimler) nevinden zanneder. Bunlar ise ilim değil, kalbini öldüren zehirlerdir. Bu hâl içinde muhatap olduğu her bir şey üzerine üstün gelmez. Yani kendisine ilham olunan şeyde o Hakk Yolcusu üzerine yerleşme kuvveti yoktur. Zira o şeytanî bir hâldir. Ve şeytanın kuvvetinde seni hissinden uzaklaştırabilmek yoktur. Çünkü şeytanın tuzağı zayıftır. Nitekim Yüce Allah hazretleri "Şüphesiz şeytanın tuzağı zayıftır." (Nisâ, 4:76) buyurur. Ve şeytan vesveseni ve nefsini harekete geçirdikten sonra sana ilham eder. Ve sen o ilhamı akıl edersin. Ve bu hâl ancak bedelen, yani biri diğerine dönüşmek suretiyle iki vechin birisi üzerine olur; ya sen saraya tutulmuş gibi kendinden uzaklaşırsın velakin bu hâl içinde sana bir şey ilham edemez. Zira şeytan kendisinden kaptığı kimseyi ve onun idrakini bulamaz. Ve bu hâl yukarıdaki bahiste açıklanan mizacın tesiri altında meydana gelir. Veyahut sen böyle sara tutmuş gibi kendinden uzaklaşmazsın. Hissinle beraber olduğun hâlde sana nefsin vasıtasıyla şeytan bir mana ilham eder. Ve bazen senin iç âlemine hararetten olan bir neviden bir şey giydirir. Yani hissin baki iken kalbinde aşk harareti yatkınlığı bulunduğu için bu harareti güzel suretlerden birine yöneltir. Ve sen bir sevgiliye aşık olursun ve bu sebeple seni fesada sevk eder. Veyahut bir hususta vehmin üstün gelir.

Meselâ irşâd-ı halka ehliyyetini tevehhüm edersin. Ve şeytân senin bu istiʻdâdını gördüğü için bâtınına bu tevehhümünü takviye edecek bir hâl giydirir. Eğer bu hâl içinde irşâdı halka kıyâm edersen hem dâll ve hem de mudill olursun. Veyâhûd buʻde istıtlâ‘-ı istiʻdâdın olur. Yaʻnî keşfe meyl ve talebin bulunur. Bâtınına birtakım muhayyelât-ı kâzibe gösterir. Sen onları keşf-i sahîh zannedip, âtîde şöyle ve böyle vukûʻât zuhûr edecektir diye ihbâr edersin. Hiçbirisi vâkiʻ olmaz. Binâenaleyh şeytân hem seninle eğlenir ve hem de seni halka maskara eder. Veyâhûd sende hitâb-ı ilâhiyye istiʻdâd tevehhümü gâlib olur. Senin bu makâm-ı vehimde temekkününü bildiği vakit, senin bâtınına bir hitâb ilkâ eder. Binâenaleyh sen nefsinde sana ilkâ olunan şey hasebi üzere, hitâbın ne husûsda vâkiʻ olduğunu hissedersin. Ve bulduğun şeyden haber verirsin. Sen bunu nefsinde bulduğun cihetle ihbârın doğrudur. Bunda kâzib değilsin. Velâkin senin bunu Hakk’a nisbet etmen yaʻnî bu hitâb-ı Hakk’tır demen bâtıldır. Ve çok kere mevâkıʻ-ı hitâbında şeytân sana şöyle der: “Ey kulum, muhakkak ben senin Rabb’inim, benim gayrime nazar etme ki hicâba düşersin ve bana ancak benim ile nazar et! Eğer sen bana seninle nazar edersen şirke düşersin. İmdi ben nâzır ve manzûrum.” Gerçi bu hitâb hakîkatte doğrudur. Velâkin hissinden gâib olmayan ve fenâ-i mahz hâlinde bulunmayan sâlik bu hitâb-ı ilâhîye ehil değildir. Kasd-ı şeytân sâliki henüz hâli olmayan maʻnâlara sevk edip netîcede ıdlâl eylemektir.&#10024;

Örneğin, halkı irşat etme ehliyetini vehmedersin. Şeytan da senin bu yatkınlığını gördüğü için iç dünyana bu vehmini güçlendirecek bir hâl giydirir. Eğer bu hâl içinde halkı irşat etmeye kalkışırsan, hem sapmış hem de saptırıcı olursun. Yahut uzaktan bir yatkınlık sezgin olur. Yani keşfe meylin ve talebin bulunur. İç dünyana birtakım yalan hayaller gösterir. Sen onları doğru keşif zannedip, gelecekte şöyle ve böyle olaylar ortaya çıkacaktır diye haber verirsin. Hiçbirisi gerçekleşmez. Bu sebeple şeytan hem seninle eğlenir hem de seni halka maskara eder. Yahut sende ilahi hitap yatkınlığı vehmi baskın olur. Şeytan senin bu vehim makamında yerleştiğini bildiği zaman, senin iç dünyana bir hitap ilka eder. Bu sebeple sen kendi nefsinde sana ilka olunan şey gereğince, hitabın ne hususta gerçekleştiğini hissedersin. Ve bulduğun şeyden haber verirsin. Sen bunu kendi nefsinde bulduğun için haberin doğrudur. Bunda yalancı değilsin. Lakin senin bunu Hak'ka nispet etmen, yani "bu Hak'kın hitabıdır" demen bâtıldır. Ve çok kere hitap anlarında şeytan sana şöyle der: "Ey kulum, muhakkak ben senin Rabb'inim, benim gayrıma nazar etme ki hicaba düşersin ve bana ancak benim ile nazar et! Eğer sen bana seninle nazar edersen şirke düşersin. Şimdi ben nazır ve manzûrum." Gerçi bu hitap hakikatte doğrudur. Lakin hissinden gâib olmayan ve tam bir yok oluş (fenâ-i mahz) halinde bulunmayan sâlik bu ilahi hitaba ehil değildir. Şeytanın amacı, sâliki henüz hazır olmadığı manalara sevk edip neticede saptırmaktır.

Bir mahalde şeytân Îsâ (aleyhi’s-selâm)’a hitâben یا عیش قل ال اله اال هللا der. Îsâ (aleyhi’s-selâm) buyurur ki: “Ey la‘în ben lâ ilâhe illallah, derim; fakat senin telkîninle değil.” İmdi şeytândan hakîkat dahi olsa, hiçbir şey telakkî edilmek câiz değildir. Zîrâ ıdlâle me’mûr olandan tarîk-i hidâyete sevk vazîfesi beklenmez. İşte şeytân hitâblardan buna benzer şeyler söyler. Ve İblîs yukarıda ta‘dâd ve îzâh olunan hâllerin Allah Teâlâ cânibinden olduğuna senin iʻtikâd ettiğine kâni‘ olunca artık sana müstevlî olur. Ve sende istediği gibi tasarruf etmeye başlar. Ve sen tûl-i ömründe onun mahall-i tasarrufu olursun. Binâenaleyh sâlik değil, maâzallah hâlik olursun.&#10024;

Bir yerde şeytan İsa (a.s.)'a hitaben "Ey İsa, Allah'tan başka ilah yoktur de!" der. İsa (a.s.) buyurur ki: "Ey lanetlenmiş, ben 'Allah'tan başka ilah yoktur' derim; fakat senin telkininle değil." Şimdi, şeytandan hakikat dahi olsa, hiçbir şey kabul edilmek caiz değildir. Çünkü saptırmakla görevli olandan doğru yola sevk etme görevi beklenmez. İşte şeytan hitaplardan buna benzer şeyler söyler. Ve İblis, yukarıda sayılan ve açıklanan hallerin Yüce Allah tarafından olduğuna senin inandığına kanaat getirince artık sana üstün gelir. Ve sende istediği gibi tasarruf etmeye başlar. Ve sen ömrün boyunca onun tasarruf yeri olursun. Bu sebeple Hakk Yolcusu değil, Allah korusun, helak olan olursun.

Burada tavzîh-i bahs için bir menkabe irâdı münâsib görüldü, şöyle ki:&#10024;

Burada konuyu açıklamak için bir menkıbe (evliya hikâyesi) anlatılması uygun görüldü, şöyle ki:

Nefehâtü’l-Üns’de münderic olduğu üzere Ebû Muhammed Haffâf, Şîrâz meşâyihi ile bir yerde oturmuş idi. Sohbetleri müşâhedeye dâir idi. Herkes kendi hâline göre söz söyledi. Ebû Muhammed Haffâf sâkit durur idi. Huzzârdan Müemmil Cessâs ona karşı ısrâr edip “Bu husûsda mutlakâ sen de bir söz söylemelisin.” dedi. Ebû Muhammed Haffâf dedi: “Sizin söylediğiniz sözler ilmin taʻrîfine müstenid idi ve hakîkat-i müşâhedeye mübtenî değil idi. Ve hakîkat-ı müşâhede odur ki hicâb münkeşif ola ve sen Hakk’ı açık bir sûrette göresin.” Ona dediler ki: “Sen bu sözü ne makâmdan söylersin? Ve bu sana nasıl maʻlûm oldu?” Haffâf dedi ki: “Betük bâdiyesinde idim. Çok ihtiyâc ve meşakkate dûçâr oldum. Münâcâtta idim. Gördüm ki ânsızın hicâb münkeşif oldu ve Hakk’ı ayân gördüm. Arş üzerine oturmuş idi. Secde ettim. Meşâyih bu sözü işitince sükût ettiler. Müemmil Cessâs, Haffâf’ı o meclisden alıp muhaddislerden İbn Saʻdân’ın önüne götürdü. İbn Sa‘dân onlara taʻzîm etti. Müemmil Cessâs&#10024;

Nefehâtü’l-Üns’de geçtiği üzere Ebû Muhammed Haffâf, Şîrâz meşâyihi (tasavvuf büyükleri) ile bir yerde oturuyordu. Sohbetleri müşâhedeye (Allah'ı görme, müşahede etme) dairdi. Herkes kendi hâline göre söz söyledi. Ebû Muhammed Haffâf sessiz duruyordu. Orada bulunanlardan Müemmil Cessâs ona karşı ısrar edip “Bu hususta mutlaka sen de bir söz söylemelisin.” dedi. Ebû Muhammed Haffâf dedi ki: “Sizin söylediğiniz sözler ilmin tarifine dayanıyordu ve hakikat-i müşâhedeye (müşahede hakikatine) bağlı değildi. Ve hakikat-i müşâhede odur ki perde kalksın ve sen Hakk’ı açık bir şekilde göresin.” Ona dediler ki: “Sen bu sözü ne makamdan (manevi dereceden) söylersin? Ve bu sana nasıl malum oldu?” Haffâf dedi ki: “Betük çölünde idim. Çok ihtiyaç ve sıkıntıya düçar oldum. Münâcâtta (Allah'a yakarışta) idim. Gördüm ki ansızın perde kalktı ve Hakk’ı apaçık gördüm. Arş üzerine oturmuştu. Secde ettim.” Meşâyih bu sözü işitince sustular. Müemmil Cessâs, Haffâf’ı o meclisten alıp muhaddislerden (hadis âlimlerinden) İbn Saʻdân’ın önüne götürdü. İbn Sa‘dân onlara tazim etti. Müemmil Cessâs

ْی dedi ki: “Ey Şeyh bize (Sallallahu aleyhi ve sellem)’den السماء و االرض...الخطان عرشا ً بیان للشی hadîs-i şerîfini rivâyet et! İbn Sa‘dân, (Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e varıncaya kadar&#10024;

ْY dedi ki: "Ey Şeyh, bize (Sallallahu aleyhi ve sellem)'den 'Semâ ve arz... iki çizgi, arş için bir beyandır' hadîs-i şerîfini rivâyet et! İbn Sa‘dân, (Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'e varıncaya kadar."

ْی hadîs-i şerîfin senedlerini beyân ederek, السماء و االرض اذا اراد بعبد فتنة كشفان للشیطان عرشا ًبی له عنە yaʻnî “Şeytânın semâ ile arz arasında bir tahtı vardır. Bir kulu fitneye düşürmek istediği vakit, onu gösterir.” sûretinde hadîs-i şerîfi beyân eyledi. Vaktâki Haffâf bu hadîsi işitti: “Bir daha tekrâr et!” dedi. İbn Sa‘dân tekrâr etti. Haffâf ağlayarak yerinden kalktı. Ve dışarıya çıktı. Günlerce tağayyüb etti. Baʻdehu yine o meşâyihin huzûruna geldi. Nerede kaldığını sordular. “O vakitten beri kıldığım namâzları kazâ ettim. Zîrâ şeytâna (aleyhi’l-la‘ne)’ye tapmışım. Şimdi o la‘îni görüp secde ettiğim yere gideceğim ve orada la‘net edeceğim” dedi. Çıkıp gitti.&#10024;

Hadis-i şerifin senedlerini açıklayarak, "Şeytanın gök ile yer arasında bir tahtı vardır. Bir kulu fitneye düşürmek istediği zaman, onu gösterir." şeklinde hadis-i şerifi bildirdi. Haffaf bu hadisi işittiği vakit, "Bir daha tekrar et!" dedi. İbn Sa'dan tekrar etti. Haffaf ağlayarak yerinden kalktı ve dışarıya çıktı. Günlerce ortadan kayboldu. Daha sonra yine o şeyhlerin huzuruna geldi. Nerede kaldığını sordular. "O vakitten beri kıldığım namazları kaza ettim. Çünkü şeytana lanet olasıya tapmışım. Şimdi o lanetliyi görüp secde ettiğim yere gideceğim ve orada lanet edeceğim." dedi. Çıkıp gitti.

Maʻlûm olsun ki şeytân-ı la‘în Hakk’a teveccüh eden sâlikleri ıdlâl için envâʻ-i hıyel ve desâise teşebbüs eder. Ve dâimâ ilkâât-ı kâzibe ile ıdlâle saʻy eder. Ve onları ıdlâl için hıyel ve desâisi kendilerinin meslekine âid şeylerden tedârik eder. Zîrâ Hakk Subhânehu ve Teâlâ hazretleri berâ-yı imtihân-ı ibâd, la‘îne hıyel ve desâis husûsunda çok kuvvet vermiştir. Sâlik terakkî edip kendisine esrâr-ı arıziyye münkeşif oldukta İblîs muhayyel olarak arz sûretinde görünür. Ve esrâr-ı semâviyye münkeşif oldukta muhayyel semâ sûretinde zâhir olur. Ve hattâ tecellî-i zâtîye karışır. Fakat bu sûretlerin hiçbirisinde sâliki hissinden kapamaz. Binâenaleyh sâlik için en büyük mîzân bu gibi mükâşefâtta hissine nazar etmektir. La‘în ancak Sallallahu aleyhi ve sellem sûretinde zâhir olamaz. Zîrâ (Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz ism-i Hâdî’nin mazhar-ı etemmi ve şeytân-ı la‘în ise ism-i Mudill’in mazhar-ı etemmidir. الضدان ال یجتمان kâidesince iki zıdd bir yerde ictimâʻ edemez. Nitekim nûr, zulmet ve zulmet, nûr olamaz.&#10024;

Bilinmeli ki lanetli şeytan, Hakk'a yönelen sâlikleri saptırmak için türlü hile ve desiselere başvurur. Ve daima yalan telkinlerle saptırmaya çalışır. Ve onları saptırmak için hile ve desiseleri, kendilerinin mesleğine ait şeylerden temin eder. Çünkü Yüce Allah, kulları imtihan etmek için, lanetli şeytana hile ve desiseler hususunda çok kuvvet vermiştir. Sâlik ilerleyip kendisine arza ait sırlar (dünyevi sırlar) açığa çıktığında, İblis hayalî olarak arz suretinde görünür. Ve semavi sırlar açığa çıktığında, hayalî sema suretinde ortaya çıkar. Ve hatta zâtî tecelliye (Allah'ın öz tecellisi) karışır. Fakat bu suretlerin hiçbirinde sâliki hissinden (duygusundan) yakalayamaz. Bu sebeple sâlik için en büyük ölçüt, bu gibi keşiflerde hissine bakmaktır. Lanetli şeytan ancak Sallallahu aleyhi ve sellem suretinde ortaya çıkamaz. Çünkü (Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz Hâdî (doğru yolu gösteren) isminin en kâmil mazharı ve lanetli şeytan ise Mudill (saptıran) isminin en kâmil mazharıdır. الضدان ال یجتمان (İki zıt bir araya gelmez) kuralınca iki zıt bir yerde birleşemez. Nasıl ki nur, karanlık ve karanlık, nur olamaz.

İmdi sen eğer bilse idin ki muhakkak muhâtaba-i Hakk sende ihsâs bırakmaz; mutlakâ seni hissinden gâib kılar. Yaʻnî sen bu hâl içinde, kendi nefsinden ve muhîtindeki eşyâdan gâib olursun. Ve bu muhâtabada yukarıda îzâh olunduğu vech ile vehmin ve tahayyülün ve istiʻdâdın ve intizârın dahli yoktur; binâenaleyh nefsinle berâber olan hissin mevcûd iken, böyle bir muhâtaba vukûʻunda bilirdin ki o muhâtaba Hakk’tan değildir; belki muhakkak senin gibi sıfâtı hudûs ile muttasıf olan mücânisinle yaʻnî şeytân-ı la‘în ile berâbersin. Seni meslekinde ıdlâl etmek sûretiyle seninle istihzâ etmek murâd ettiğinden böyle ilkââtta bulunur. Ve bu gibi ilkâât ile fitneye dûçâr olanların çoğunu semâ‘ ve vecd ashâbından ve üzerine vehim ve tahayyül gâlib olan kimselerden bulursun. Böyle olunca üzerine fenâ-i mahzı lâzım kıl! Yaʻnî fenâ-i mahz hâli vâkiʻ olmaksızın bâtınına ilkâ olunan maânîyi derhâl Hakk cânibindendir diye kabûl etme! Eğer sana fenâ-i mahz hâli hâsıl olup da o hâl içinde bir maʻnâ ve bir hitâb bulmaz isen bu hâl, fitneden eslemdir. Ve eğer o hâl içinde bir şey bulur isen, o şey erbâb-ı hakîkatin matlûbu olan şeydir. Ve bu hâlde telbîs kalkar. Yaʻnî maʻnâ ve hitâb acabâ Hakk’tan mıdır? Yoksa İblîs cânibinden midir? diye şübheye mahal yoktur. Çünkü bu fenâ-i mahz hâlinde sana İblîs’in&#10024;

Şimdi sen eğer bilseydin ki Hak'tan gelen hitap sende kesinlikle bir his bırakmaz; mutlaka seni hissinden uzaklaştırır. Yani sen bu hâl içinde, kendi nefsinden ve çevrendeki eşyadan uzaklaşırsın. Ve bu hitapta, yukarıda açıklandığı gibi, vehmin, tahayyülün, yatkınlığın ve beklentinin bir dahli yoktur; bu sebeple nefsinle birlikte olan hissin mevcutken, böyle bir hitap meydana geldiğinde bilirdin ki o hitap Hak'tan değildir; aksine kesinlikle senin gibi sonradan olma sıfatlarıyla nitelenmiş olan benzerinle, yani lanetlenmiş şeytanla berabersin. Seni yolunda saptırmak suretiyle seninle alay etmek istediğinden böyle telkinlerde bulunur. Ve bu gibi telkinlerle fitneye düşenlerin çoğunu semâ ve vecd ehli olanlardan ve üzerine vehim ve tahayyülün hâkim olduğu kimselerden bulursun. Böyle olunca üzerine tam bir yok oluşu (fenâ-i mahz) gerekli kıl! Yani tam bir yok oluş hâli meydana gelmeksizin bâtınına telkin olunan anlamları derhâl Hak tarafından diye kabul etme! Eğer sana tam bir yok oluş hâli hâsıl olup da o hâl içinde bir anlam ve bir hitap bulmaz isen bu hâl, fitneden daha güvenlidir. Ve eğer o hâl içinde bir şey bulur isen, o şey hakikat ehlinin istediği şeydir. Ve bu hâlde aldatma ortadan kalkar. Yani anlam ve hitap acaba Hak'tan mıdır? Yoksa İblis tarafından mıdır? diye şüpheye yer yoktur. Çünkü bu tam bir yok oluş hâlinde sana İblis'in

َْی tasallutu olamaz. Zîrâ İblîs ahd-i ezelîsinde buraya dâhil olmayacağına َِّلَّ عِبَادَك َ مِنهم الْمخلصِی إ (Sâd, 38:83) kavliyle beyân etmiştir.&#10024;

Oraya İblis'in tasallutu olamaz. Çünkü İblis, ezelî ahdinde, "Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların müstesnâdır." (Sâd, 38:83) kavliyle buraya dâhil olmayacağını beyân etmiştir.

Ey mürîd, senin bu îzâh ettiğimiz ahvâl ile berâber olman ve bu esrârı kendi nefsinden bilmen lâyıktır. Zîrâ gerek hidâyet ve gerek dalâlet sana, senin nefsinden vâkiʻ olur. Ve esrârın kâffesi ancak senin nefsindedir. Eğer sen bu esrârı nefsinden bilmezsen, öyle câhillerden olursun ki senin nefsinden bilmediğin şeyi başkaları senden bilir. Yaʻnî başkaları senin nefsinde olan şeyi bildikleri hâlde sen kendinde olan şeyi bilmeyecek derecede câhil olursun. Sakın böyle câhillerden olma! Bu hâl şuna benzer. Meselâ bir kimsenin elinde bir pırlanta taşı bulunur da kıymetini bilmez. Bunu başkaları görüp bilirler. Bu öyle bir cehâlettir ki netîcesi hüsrân ve ziyândır. Zîrâ sâika-i cehâletle onu elinden bir hiçe mukâbil çıkarır.&#10024;

Ey mürîd, senin bu açıkladığımız haller ile birlikte olman ve bu sırları kendi nefsinden bilmen gerekir. Çünkü gerek hidayet ve gerek dalalet sana, senin nefsinden meydana gelir. Ve sırların hepsi ancak senin nefsindedir. Eğer sen bu sırları nefsinden bilmezsen, öyle cahillerden olursun ki senin nefsinden bilmediğin şeyi başkaları senden bilir. Yani başkaları senin nefsinde olan şeyi bildikleri halde sen kendinde olan şeyi bilmeyecek derecede cahil olursun. Sakın böyle cahillerden olma! Bu hal şuna benzer. Örneğin bir kimsenin elinde bir pırlanta taşı bulunur da kıymetini bilmez. Bunu başkaları görüp bilirler. Bu öyle bir cehalettir ki neticesi hüsran ve ziyandır. Çünkü cehalet saikasıyla onu elinden bir hiç karşılığında çıkarır.

“Baʻdehu ma‘lûmun olsun ki muhakkak rûhânîlerin ilkâ-i emr ve nehyi yoktur. Ve onların ancak tahsîs ve ihbârı vardır. Zîrâ onların emrinin fâidesi yoktur.&#10024;

Bundan sonra bilinmeli ki, ruhanîlerin emir ve yasaklama telkinleri yoktur. Ve onların ancak tahsis etme ve haber verme işleri vardır. Çünkü onların emrinin faydası yoktur.

İmdi eğer seni tedebbür edecek bir rûhâniyyet senin üzerine müstevlî olduğu vakit, nazar et! Eğer sana emr eder ve ibâdâtın bir nevʻini nehy ederse bu şeytâniyyedir. Ondan kaç, zikri ve Âyete’l-Kürsî ve Sûre-i Bakara kırâatini teksîr et! Ve eğer sana emr etmez velâkin sana haber verirse sen onda şeytân ve bunun gayri olması beyninde ihtimâl üzeresin. Ve onların arası, bir şeyi baʻdehu diğer bir şeyi baʻdehu diğerini ilkâ etmek sûretiyle ilkâda sürʻat-i tenevvü‘ ile temeyyüz eder. Binâenaleyh o rûh ve şeytândır. Ve eğer emr-i vâhid müstemirr olursa kezâlik sen hâl-i fitnede onunla berâbersin. Ve eğer sahîhi murâd edersen ancak fenâ-i küllî hâlinde min-gayr-i temsîl ve lâ-hiss sana hâsıl olan şeydir. İlkâdan olan şeye senin fehm-i mücerredin müstesnâdır. Ve sırr-ı müşâhedei beht ve sırr-ı keşf-i ilim ve sırr-ı bekâ-i edeb ve sırr-ı fenâ-i tevhîd ve sırr-ı kabz-ı iftikâr ve sırr-ı bast-ı suâl vardır. Ve esrâr çoktur. Ve bizim zikr ettiğimiz şeyde onu istiʻmâl eden kimse için devâ-i nâfiʻ vardır.”&#10024;

Şimdi, eğer seni düşündürecek bir ruhanîyet senin üzerine hâkim olduğu zaman, dikkat et! Eğer sana emir verir ve ibadetlerin bir türünü yasaklarsa, bu şeytanîdir. Ondan kaç, zikri ve Âyete’l-Kürsî ile Bakara Sûresi okumayı çoğalt! Ve eğer sana emir vermez, aksine sana haber verirse, sen onda şeytan ve bunun dışındaki bir şey olması arasında bir ihtimal üzeresin. Ve onların arası, bir şeyi, ardından başka bir şeyi, ardından bir başkasını ilham etme suretiyle, ilhamdaki hızlı çeşitlilik ile ayırt edilir. Bu sebeple o ruh ve şeytandır. Ve eğer tek bir emir sürekli olursa, aynı şekilde sen fitne hâlinde onunla berabersin. Ve eğer doğru olanı istersen, ancak tam bir yok oluş hâlinde, temsilsiz ve hissiz olarak sana hâsıl olan şeydir. İlhamdan olan şeye senin soyut anlayışın istisnadır. Ve sırf müşahede sırrı, ilim keşfi sırrı, edep bekası sırrı, tevhidin yok oluşu sırrı, fakirliğin kabzedilmesi sırrı ve isteğin yayılması sırrı vardır. Ve sırlar çoktur. Ve bizim zikrettiğimiz şeyde, onu kullanan kimse için faydalı bir deva vardır.

Yaʻnî yukarıdaki îzâhâta zamîme olmak üzere maʻlûmun olsun ki rûhânîlerin yaʻnî meleklerin kulûb-i ibâda emr ve nehy ilkâ etmeleri yoktur. Ve onların ilkââtı ancak teşvîk ve ihbâra taalluk eder. Meselâ aʻmâl-i hayriyyeden bir amelin icrâsına teşvîk eder. Veyâhûd muâmelâtında teşebbüs edeceğin bir fiilin mazarratını ihbâr eder. Bunlar havâtır-ı melekiyyedir. Sen bunları ister icrâ ve ister terk edersin. Ve onlar senin irâdene hâkim değildirler. Binâenaleyh onların emrinde fâide yoktur. Bu sebebden emir ve nehy etmezler. Yalnız teşvîk ve ihbâr ederler. Seni tedebbür edecek ve irâdene tahakküm edecek bir rûhâniyyet senin üzerine müstevlî olduğu vakit, nazar et ve tedkîk eyle! Eğer sana ibâdâtın bir nevʻi ile emir ve nehy ederse bu melekî değil, şeytânîdir. Ondan kaç ve çokça zikrullaha meşgûl ol ve Âyete’l-Kürsî’yi ve Sûre-i Bakara’yı çok oku!&#10024;

Yani, yukarıdaki açıklamalara ek olarak bilinmeli ki ruhanilerin, yani meleklerin, kulların kalplerine emir ve yasak ilka etmeleri yoktur. Ve onların ilka ettikleri şeyler ancak teşvik ve haber vermeye ilişkindir. Örneğin, hayırlı işlerden bir amelin yapılmasına teşvik eder. Veyahut muamelelerinde teşebbüs edeceğin bir fiilin zararını haber verir. Bunlar meleki hatıralardır. Sen bunları ister yaparsın ister terk edersin. Ve onlar senin iradene hâkim değildirler. Bu sebeple onların emrinde fayda yoktur. Bu sebepten emir ve yasak etmezler. Yalnız teşvik ve haber verirler. Seni tedbir almaya sevk edecek ve iradene hükmedecek bir ruhanilik senin üzerine üstün geldiği vakit, dikkat et ve incele! Eğer sana ibadetlerin bir çeşidi ile emir ve yasak ederse bu meleki değil, şeytanidir. Ondan kaç ve çokça zikrullah ile meşgul ol ve Ayete’l-Kürsi’yi ve Bakara Suresi’ni çok oku!

Meselâ bünyen zaîfdir, hâlbuki sen bu zaîf bünye ile evlâd ü ıyâlinin nafakasını tedârik için saʻye mecbûrsun. İblîs bu hâlinle berâber sana ibâdâtın bir nevʻinden olan savm-ı nâfile ile emr eder. Eğer sen bu emre tebean savm-ı nâfileye mübâşeret edersen, vücûdun büsbütün zaîf olup, ferâizi edâya kâdir olamayacak ve evlâd ü ıyâlinin nafakasını tedârik edemeyecek derecede marîz olursun. Melʻûn ise bu emri ile maksadına nâil olur. Veyâhûd farz-ı vakti edâya niyyet ettiğin hâlde umûr-ı dünyeviyyeden bir husûsun lüzûm-i icrâsını hâtırına ilkâ ile salâtın edâsından nehy eder. Ve sen o işin icrâsına teşebbüs edersin onunla meşgûl iken vakt-i salât fevt olur. Namâzın kazâya kalır. Ve bu sûretle melʻûn kezâlik maksadına nâil olur. Bu gibi emir ve nehylerde gâyet dürüst muhâkeme lâzımdır. Böyle bir hâl vukûʻunda ne gibi çâreye tevessül edilmesi lâzım geleceğini Cenâb-ı Şeyh (radiyallahu anh) beyân buyurmuştur:&#10024;

Örneğin, bedenin zayıftır; hâlbuki sen bu zayıf bedenle çoluk çocuğunun geçimini sağlamak için çalışmaya mecbursun. İblis, bu hâlinle birlikte sana ibadetlerin bir türü olan nafile orucu emreder. Eğer sen bu emre uyarak nafile oruca başlarsan, bedenin büsbütün zayıflar ve farzları yerine getiremeyecek, çoluk çocuğunun geçimini sağlayamayacak derecede hasta olursun. Melun (lanetlenmiş) ise bu emriyle amacına ulaşır. Yahut farz namazı kılmaya niyet ettiğin hâlde, dünyevî işlerden bir hususun yerine getirilmesi gerektiğini aklına getirerek seni namazı kılmaktan alıkoyar. Ve sen o işi yapmaya kalkışırsın, onunla meşgulken namaz vakti geçer. Namazın kazaya kalır. Ve bu şekilde melun, aynı şekilde amacına ulaşır. Bu gibi emir ve yasaklarda gayet dürüst bir muhakeme (akıl yürütme) gereklidir. Böyle bir hâl meydana geldiğinde ne gibi bir çareye başvurulması gerektiğini Cenab-ı Şeyh (Allah ondan razı olsun) açıklamıştır:

Ve eğer bir rûhâniyyet zikr olunan sûret üzere sana emr etmeyip, “Falân şey böyle olacak” gibi bir şey hakkında sana haber verir ise bunda iki ihtimâl vardır; ya şeytândır veyâ şeytânın gayri olan rûhdur. Bunların fark ve temyîzi ilkâda sürʻat-i tenevvü‘ vukûʻu iledir. Eğer ihbâr, evvelen bir şey, sonra diğer bir şey ve baʻdehu başka bir şey ilkâsı sûretiyle olursa o ilkâyı icrâ eden rûh ve şeytândır. Bu ihbârât arasında baʻzen doğrusu olduğu gibi birçok da&#10024;

Eğer bir ruhanî varlık, zikredilen şekilde sana emir vermeyip de, "Falan şey böyle olacak" gibi bir şey hakkında sana haber verirse, bunda iki ihtimal vardır: Ya şeytandır veya şeytanın dışında bir ruhtur. Bunları ayırt etme ve fark etme, ilhamda meydana gelen hızlı çeşitlilik iledir. Eğer haber verme, önce bir şey, sonra başka bir şey ve ardından yine başka bir şeyin ilham edilmesi şeklinde olursa, o ilhamı gerçekleştiren ruh ve şeytandır. Bu haberler arasında bazen doğru olanı olduğu gibi, birçok da yanlış olanı bulunur.

ْی ی ی yalanlar bulunur. Nitekim hadîs-i şerîfde şöyle buyrulur: یداذن ولیه في فیقرؤ ها ف الكلمة یحفظها الجن فیها اكي َ من مأة كذبة Yaʻnî “Cinnî hıfz edip velîsinin kulağına okuduğu kelimeye yüzden ziyâde yalan katar.” Cin tarafından vâkiʻ olan ilkâât hakkındaki tafsîlât-ı sâire “Âkâmü’l-Mercân fî Ahkâmü’l-Cânn” ismindeki kitâbda mündericdir. Bu kitâb 1326 sene-i hicriyyesinde Mısır’da tabʻ edilmiştir. Artık zamânımızda iştigâli revâc bulan celb-i ervâh usûlündeki sekâmet buna göre tasavvur olunabilir. Bununla meşgûl olanlar berzaha intikâl eden zevâtın rûhlarıyla mülâkât ettiklerini zannederler. Ve bunların baʻzı ihbarâtı doğru olduğu görerek, bu husûsda itminân-ı kalb hâsıl ederler. Bu doğru değildir. Gerçi ervâh-ı berzahiyye ile mülâkât mümkündür. Fakat mülâkat sıfât-ı nefsâniyyeden halâs olup, hayât-ı berzahiyye ile münâsebet peydâ eden, ehl-i sülûke mahsûsdur. Sûrî ve maʻnevî tahâretten baʻîd olanlara takarrüb edenler bu gibi ervâh ve şeyâtîndir. Murâdları benî âdem ile istihzâ ve onları ıdlâldır. Cenâb-ı Hakk’tan isti‘âze ederiz.&#10024;

Yalanlar bulunur. Nitekim hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur: یداذن ولیه في فیقرؤ ها ف الكلمة یحفظها الجن فیها اكي َ من مأة كذبة Yani “Cin, ezberleyip velisinin kulağına okuduğu kelimeye yüzden fazla yalan katar.” Cin tarafından meydana gelen ilhamlar hakkındaki diğer ayrıntılar “Âkâmü’l-Mercân fî Ahkâmü’l-Cânn” isimli kitapta yer almaktadır. Bu kitap, Hicrî 1326 senesinde Mısır’da basılmıştır. Artık zamanımızda yaygınlaşan ruh çağırma usulündeki bozukluk buna göre tasavvur olunabilir. Bununla meşgul olanlar, berzaha intikal eden kişilerin ruhlarıyla görüştüklerini zannederler. Ve bunların bazı haberlerinin doğru olduğunu görerek, bu hususta kalben tatmin olurlar. Bu doğru değildir. Gerçi berzah ruhlarıyla görüşmek mümkündür. Fakat görüşme, nefsanî sıfatlardan kurtulup berzah hayatıyla münasebet kuran, Hakk Yolcularına özgüdür. Maddi ve manevi temizlikten uzak olanlara yaklaşanlar, bu gibi ruhlar ve şeytanlardır. Maksatları, insanlarla alay etmek ve onları saptırmaktır. Yüce Allah’tan sığınma dileriz.

Ve eğer ilkâda emr-i vâhid müstemirr ve dâim olursa ve sürʻat-i tenevvü‘ bulunmazsa, yine sen rûh ve şeytân ile hâl-i fitnedesin. Ve eğer ilkânın sahîhini murâd edersen, ancak yukarıda îzâh edilmiş olduğu üzere fenâ-i küllî hâlinde, sana hiçbir temsîl vâkiʻ olmaksızın ve senin hissin bulunmaksızın sana hâsıl olan ilkâdır. Eğer bu ilkâya senin fehm-i mücerredin ve nazar-ı aklın karışırsa, bu da fitneden sâlim değildir. Bu hâl dahi sıhhatten müstesnâdır.&#10024;

Ve eğer ilhamda tek bir iş sürekli ve daimî olursa ve çeşitlenme hızı bulunmazsa, yine sen ruh ve şeytan ile fitne halindesin. Ve eğer ilhamın doğrusunu istersen, ancak yukarıda açıklandığı üzere tam bir yok oluş halinde, sana hiçbir temsil olmaksızın ve senin hissin bulunmaksızın sana hâsıl olan ilhamdır. Eğer bu ilhama senin soyut anlayışın ve akıl bakışın karışırsa, bu da fitneden uzak değildir. Bu hal de doğruluktan istisnadır.

Mesnevi

فكرت شوید ** تا خطاب ارجغ را بشنوید وش نگحس و ن ن&#10024;

Ma'lûm olsun ki, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, bütün şuûnât-ı zâtiyyesiyle, ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül ve münezzehdir. Binâenaleyh, a'yân-ı sâbite dahi, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyet gibi, ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül ve münezzehdir. İmdi, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyet gibi, ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül ve münezzeh olduğu gibi, hâriçte dahi, vücûd-ı izâfî ile, zâhir olan vücûdât-ı izâfiyye dahi, a'yân-ı sâbite gibi, ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül ve münezzehdir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyet gibi, ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül ve münezzeh olduğu gibi, hâriçte dahi, vücûd-ı izâfî ile, zâhir olan vücûdât-ı izâfiyye dahi, a'yân-ı sâbite gibi, ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül ve münezzehdir.

ی ی ی

Tercüme

“Tabîî olan hissden ve kulaktan ve fikirden tecerrüd ediniz ki يَا أيَّتهَا النَّفس الْمطمَئِنَّة ً إِیل رَبِّك ِ رَاضِيَة ً مَّرضِيَّةارجِغ (Fecr, 89:27-28) hitâb-ı ilâhîsini işitesiniz.”&#10024;

Doğal olan histen, kulaktan ve fikirden soyutlanın ki "Ey huzura ermiş nefis! Rabbine dön, sen O'ndan razı, O da senden razı olarak!" (Fecr, 89:27-28) ilâhî hitabını işitesiniz.

ِي

İmdi esrâr-ı ilâhiyyenin envâ‘ı çoktur:

Müşâhede-i beht sırrı ve keşf-i ilim sırrı ve bekâ-i edeb sırrı ve fenâ-i tevhîd sırrı ve kabz-ı iftikâr sırrı ve bast-ı suâl sırrı bu esrârın envâ‘ındandır. Ve bu esrârdan hangisi olursa olsun, onu istiʻmâl edecek olan sâlik için bizim bu bahisde zikr ettiğimiz usûl ve kavâ‘idde devâ-i nâfiʻ vardır. Zîrâ sâlik bu esrâra müteallik olan ilkââttaki hak ve bâtılı bu kavâ‘ide göre fark ve temyîz eder. Bâtılı redd ve hakkı kabûl eder.&#10024;

Şaşkınlık müşahedesi sırrı, ilim keşfi sırrı, edep bekası sırrı, tevhid fenası sırrı, fakirlik kabzı sırrı ve istek bastı sırrı bu sırların çeşitlerindendir. Ve bu sırlardan hangisi olursa olsun, onu kullanacak olan Hakk Yolcusu için bizim bu konuda zikrettiğimiz usul ve kurallarda faydalı bir deva vardır. Çünkü Hakk Yolcusu bu sırlara ilişkin ilhamlardaki hak ve batılı bu kurallara göre ayırt eder. Batılı reddeder ve hakkı kabul eder.

İmdi bu esrâr âtîde havâss-ı ahcâr bahsinde birer birer îzâh olunur.&#10024;

Şimdi bu sırlar, ileride taşların özelliklerinin bahsinde birer birer açıklanır.

“İmdi biz havâss-ı ahcâr-ı insâniyyeyi zikr edelim. Hacer-i beht bu cinsdendir. Ve o azîz bir taştır. Ve onda esmerlik vardır. Ve mahalli bahr-i zulümâttır. Ve onun esrâr-ı acîbesi vardır. Ve o kalbde bir nükte-i zâtiyyedir. Gözde bebek gibidir ki o mahall-i rü’yettir. Cum‘ada bir sâat gibidir. Nitekim Aleyhi ve âlihi’s-selâm buyurdu: Ve ona cum‘a bir mirât olarak temsîl olundu ki onda bir siyâh nokta var idi. Ve ihbâr buyurdu ki o, cum‘ada olan bir sâattir.&#10024;

Şimdi biz insanî taşların özelliklerini zikredelim. Beht taşı bu cinstendir. Ve o aziz bir taştır. Ve onda esmerlik vardır. Ve yeri karanlık denizdir. Ve onun şaşırtıcı sırları vardır. Ve o kalpte zâta ait bir noktadır. Gözde bebek gibidir ki o görme yeridir. Cuma gününde bir saat gibidir. Nasıl ki Aleyhi ve âlihi’s-selâm buyurdu: Ve ona cuma bir ayna olarak temsil olundu ki onda bir siyah nokta vardı. Ve haber verdi ki o, cuma gününde olan bir saattir.

İmdi kalb üzerinde örtü bulunduğu vakit, bu taşın vücûdu zâhir olmaz. Ve insânda akıldan ve onun gayrinden olan cemîʻ-i ervâh ancak bu noktanın müşâhedesine müterakkıbdır. Eğer kalb murâkabe ve zikir ve tilâvet ile insikâl ederse bu nokta zâhir olur. Ve zâhir olduğu vakit, ona zât-ı Hakk’ın gayri tekâbül eden bir şey yoktur; binâenaleyh bu taştan bir nûr intişâr eder. Cismin zâviyelerine sârî olur. Akıl ve onun gayri hayrette kalır. Bu taştan çıkan nûr-i azîm ve vâsi‘ ve onun şa‘şaânîsi onları medhûş kılar. Böyle olunca onlar için ne zâhir ve ne de bâtın tasrîf ve hareket zâhir olmaz. Ve işte bunun için “hacer-i beht” tesmiye olundu.&#10024;

Şimdi, kalp üzerinde bir örtü bulunduğu zaman, bu taşın varlığı ortaya çıkmaz. Ve insanda akıldan ve onun dışındaki bütün ruhlar ancak bu noktanın gözlemlenmesini bekler. Eğer kalp murakabe (Allah'ı görüyormuş gibi ibadet etme), zikir ve tilavet (Kur'an okuma) ile cilalanırsa, bu nokta ortaya çıkar. Ve ortaya çıktığı zaman, ona Hak Zât'ından başka karşılık gelen bir şey yoktur; bu sebeple bu taştan bir nur yayılır. Bu nur, cismin (bedenin) köşelerine yayılır. Akıl ve onun dışındaki her şey hayrette kalır. Bu taştan çıkan büyük ve geniş nur ve onun parıltısı onları şaşkına çevirir. Böyle olunca, onlar için ne görünen ne de görünmeyen bir tasarruf ve hareket ortaya çıkmaz. Ve işte bunun için "hacer-i beht" (şaşkınlık taşı) olarak adlandırıldı.

İmdi Allah Teâlâ bu abdin bekâsını murâd eylediği vakit, kalb üzerine bir sehâbpareyi irsâl eder ki bu nükteden çıkan nûr-i münfehık ile kalb arasında hâil olur. Nûr ona münʻakis olarak müstemirr olur ve ervâh ve cevârih serbest olur. Ve bu, ancak tesbîttir. Bu takdîrce abd, resmin bekâsı için bu sehâbenin arkasından müşâhid olarak bâkî kalır. Ve tecellî dahi dâimâ bâkî olup, bu hacerde ebeden zâil olmaz. Ve işte bunun için çokları der ki: Muhakkak Hakk aslâ bir şeye tecellî etmedi; bundan sonra ondan inhicâb eyledi. Velâkin sıfât muhtelif olur. Ve bu maʻnâda bizim beyitlerimiz vardır:&#10024;

Şimdi, Yüce Allah bu kulun kalıcılığını dilediği zaman, kalbin üzerine bir bulut parçası gönderir ki, bu ince noktadan çıkan yayılan nur ile kalp arasında bir engel olur. Nur, ona yansıyarak sürekli hâle gelir ve ruhlar ile organlar serbest kalır. Ve bu, ancak bir sabitlemedir. Bu takdirde kul, şeklin kalıcılığı için bu bulutun arkasından müşâhede ederek kalıcı olur. Ve tecellî de daima kalıcı olup, bu taşta ebediyen yok olmaz. Ve işte bunun için çokları der ki: Muhakkak Hak asla bir şeye tecellî etmedi; bundan sonra ondan perdelendi. Velâkin sıfatlar farklı olur. Ve bu anlamda bizim beyitlerimiz vardır:

“Vaktâki bâbullahı çalmaya devâm ettim. Lâhî değil, murâkıb idim. Tâ ki ayne onun sübha-i vechi zâhir oldu. Git gidebildiğin kadar; ancak O’dur.”&#10024;

Kapısını çalmaya devam ettim. Oyuncu değil, gözlemciydim. Nihayet O'nun yüzünün tesbihi açıkça belirdi. Git, gidebildiğin kadar; ancak O'dur.

Ve Allah Teâlâ’nın kalbine îmân yazdığı kimse de böyledir. Zîrâ onu ebeden mahv&#10024;

Ve Yüce Allah'ın kalbine iman yazdığı kimse de böyledir. Çünkü onu sonsuza dek mahvetmez.

َ ی etmez. Ve bunun için, قلُوبِهِم ا ْل ِيمَان أُولئِك َ كتَب َ ف (Mücâdele, 58:22) yaʻnî “İşte kalblerine&#10024;

İşte kalplerine imanı yazmış olduğu kimseler onlardır.” âyet-i kerîmesi, kulun kesbine taalluk ettiği gibi, Hak Teâlâ’nın da kendi üzerine imanı yazmakla hükmettiğini gösterir.

ِي îmân yazdığı kimseler onlardır.” buyurdu. İşte bu hacer-i nâfiʻ matlubdur ki seni müşâhede-i mahbûba muttaliʻ kılar.&#10024;

"İman yazdığı kimseler onlardır." buyurdu. İşte bu faydalı taş, seni sevgiliyi müşahede etmeye ulaştıran istenen şeydir.

İmdi bunu bil ve Kur’ân’dan bu sırrın âyeti ِّع َ عَن قلُوبِهِم قَالُوا مَاذَا قَال َ رَبكُمحَن ََّ إِذَا فز َّ قَالُوا الْحَق (Sebe’, 34:23) dir. Ve hacerin hâssıyyeti budur ki herhangi bir vakitte abd ile kâim oldukta o, ona taarruz eden her bir şeyi min-gayri iltifât ve lâ-maʻrifet kahr eder.”&#10024;

Şimdi bunu bil ve Kur'an'dan bu sırrın ayeti "Nihayet kalplerinden korku giderilince, 'Rabbiniz ne buyurdu?' derler. 'Hakkı buyurdu' derler." (Sebe', 34:23) ayetidir. Ve taşın özelliği şudur ki, herhangi bir zamanda kul ile kâim olduğunda, o, kendisine saldıran her şeyi, iltifat etmeksizin ve bilmeksizin kahreder.

İmdi âlem-i kebîrde mevcûd olan zî-kıymet ahcâra mukâbil, vücûd-i insânîdeki ahcâr-ı havâssı zikr edelim: Âlem-i kebîrde üzerlerine baʻzı suver aks etmiş olmasından dolayı hayretâver ve esmer renkli birtakım ahcâr-ı kıymetdâr olduğu gibi insânda da buna mümâsil bir haceri beht vardır. Ve o taş azîz bir taştır. Onda esmerlik vardır. Ve onun mahalli bahr-i zulümâttır. Bahr-i zulümâttan murâd, destgâh-ı tabîatta anâsır-ı kesîfeden mensûc olan kalbdir. Zîrâ âlemi anâsır bahr-i zulümâttır. Ve hacer-i behtten murâd kalb-i unsurîden vâkiʻ olan süveydâdır ki bu süveydâda sırr-ı mestûr vardır. Yaʻnî maʻnâ, sûrete taalluk etmiştir. Sanʻatın ele ve gamzenin göze taalluku gibi. Binâenaleyh bu maʻnâ o sûretin ne dâhilinde ve ne de hâricindedir. Niteliksiz ve taʻrîfi gayr-i kâbil olmak üzere taalluk etmiştir. Ve buna latîfe-i ahfâ taalluk eder. Ve latîfei ahfânın rengi baʻzı muhakkıkîne göre siyâhdır.&#10024;

Şimdi, büyük âlemde mevcut olan değerli taşlara karşılık, insan vücudundaki hassas taşları zikredelim: Büyük âlemde üzerlerine bazı suretler yansımış olmasından dolayı hayret verici ve esmer renkli birtakım değerli taşlar olduğu gibi, insanda da buna benzer bir beht taşı vardır. Ve o taş aziz bir taştır. Onda esmerlik vardır. Ve onun mahalli zulmet denizidir. Zulmet denizinden maksat, tabiatın işleyişinde yoğun unsurlardan dokunmuş olan kalptir. Çünkü unsurlar âlemi zulmet denizidir. Ve beht taşından maksat, unsurlardan oluşan kalpten meydana gelen süveydâdır ki bu süveydâda gizli bir sır vardır. Yani mana, surete ilişkindir. Sanatın ele ve gamzenin göze ilişkin olduğu gibi. Bu sebeple bu mana o suretin ne dahilinde ne de haricindedir. Niteliksiz ve tarifi mümkün olmayan bir şekilde ilişkindir. Ve buna latîfe-i ahfâ ilişkindir. Ve latîfe-i ahfânın rengi bazı muhakkiklere göre siyahtır.

ی ی

Ve Hakk Teâlâ hazretleri hadîs-i kudsîde االخق انا ف Yaʻnî “Ben ahfâdayım.” buyurur. Ve o hacerin esrâr-ı acîbesi vardır. Ve o kalbde bir nükte-i zâtiyyedir. Yaʻnî kalbin zâtı olan bir nokta-i mahsûsasıdır. Kalb mevcûd olan mahalde mutlaka o da bulunur. Gözde mahall-i rü’yet olan bebek gibidir. Göz olan yerde bebeğin bulunmaması kâbil değildir. Ve kezâ cum‘a gününde olan bir sâat gibidir ki o sâatte her duâ ve taleb ind-i ilâhîde mutlakâ kabûl olunur. Nitekim (Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz hadîs-i şerîfinde beyân buyurmuştur. Zât-ı Risâlet-penâhiye cum‘a günü bir âyîne sûretinde temsîl olundu ki o âyînede bir siyâh nokta var idi. O siyâh noktanın cum‘a günündeki sâat-i makbûl olduğunu ihbâr buyurdular.&#10024;

Ve Yüce Allah, kudsî hadiste "Ben ahfâdayım." buyurur. Ve o taşın şaşırtıcı sırları vardır. Ve o, kalpte zâta ait bir inceliktir. Yani kalbin zâtı olan özel bir noktasıdır. Kalbin bulunduğu yerde mutlaka o da bulunur. Gözde görme yeri olan bebek gibidir. Göz olan yerde bebeğin bulunmaması mümkün değildir. Ve aynı şekilde cuma gününde olan bir saat gibidir ki o saatte her dua ve talep Allah katında mutlaka kabul olunur. Nasıl ki (Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz hadis-i şerifinde beyan buyurmuştur. Peygamber Efendimiz cuma günü bir ayna şeklinde temsil olundu ki o aynada bir siyah nokta vardı. O siyah noktanın cuma günündeki kabul olunan saat olduğunu haber buyurdular.

İmdi kalb üzerinde sıfât-ı nefsâniyyeden mütevellid mesâvî ve maâsî ve akâid-i fâsid örtüsü olduğu vakit, bu hacerin vücûdu kalbde zâhir olmaz. Hâlbuki insânda akıldan ve onun gayri olan kuvâdan mevcûd olan ervâhın kâffesi, ancak bu noktanın müşâhedesine muterakkıb ve muntazırdır.&#10024;

Şimdi, kalp üzerinde nefse ait sıfatlardan kaynaklanan kötülükler, günahlar ve bozuk inançlar örtüsü olduğu zaman, bu taşın varlığı kalpte ortaya çıkmaz. Hâlbuki insanda akıldan ve onun dışındaki kuvvetlerden (akıl, vehim, hayâl gibi içsel güçler) mevcut olan ruhların hepsi, ancak bu noktanın müşahedesini (gözlemlemesini) bekler ve umar.

Maʻlûm olsun ki insânın vücûdunda mevcûd olan kuvve-i akliyye ve kuvve-i hayâliyye ve kuvve-i müfekkire ve kuvve-i sâmi‘a ve kuvve-i bâsıra gibi kuvvetlerin her biri ayrı ayrı birer rûh sâhibidir. Bu ervâhın hey’et-i mecmû‘ası rûh-i küllî-i insânîyi teşkîl eder. Onun için&#10024;

Bilinmeli ki insanın vücudunda mevcut olan akıl kuvveti, hayal kuvveti, düşünme kuvveti, işitme kuvveti ve görme kuvveti gibi kuvvetlerin her biri ayrı ayrı birer ruh sahibidir. Bu ruhların toplamı, küllî insan ruhunu oluşturur. Bu sebeple

ََََص âyet-i kerîmede bunlardan her birinin ayrı ayrı mes’ûliyyeti zikr edilmiştir. إِن َّ السَّم ع َ وَالْب ً ه مَسؤوالوَالْفؤَاد َ كُل أُولئِك َ كان َ عَن (İsrâ, 17:36) Bunların mes’ûliyeti rûh-i küllî-i insâniyyenin mes’ûliyyetini intâc eder.&#10024;

Ayet-i kerîmede bunlardan her birinin ayrı ayrı sorumluluğu zikredilmiştir: "Şüphesiz kulak, göz ve kalp; bunların hepsi sorumludur." (İsrâ, 17:36) Bunların sorumluluğu, küllî insan ruhunun sorumluluğunu doğurur.

İmdi eğer kalb murâkabe ile yaʻnî inâyet-i Hakk’ın tecellîsine intizâr ile ve zikrullah ve tilâvet-i Kur’ân ile parlatılır ise bu nokta zâhir olur. Çünkü üzerindeki paslar bu sûretle silinir. Ve bu nokta incilâ bulup zâhir olduğu vakit, ona zât-ı Hakk’ın gayri tekâbül eden hiçbir şey yoktur. Zîrâ mâsivâdan hiçbir sûretin in‘ikâsını kabûl etmez. Binâenaleyh zât-ı Hakk’ın tecellîsi sebebiyle bu taştan bir nûr intişâr eder. Cismin her köşesine yayılır. Ve vücûd-i insânîdeki rûhi akıl ve sâir ervâh-ı kuvâ, onu görünce hayrette kalırlar. Ve bu taştan çıkan nûr-i azîm ve vâsi‘ ve onun parıltısı bu ervâhı medhûş kılar. Bu hâlde o ervâhın vücûd-i insânîde ne zâhiren ve ne de bâtınen hiçbir tasarruf ve hareketlerinden eser kalmaz. Zîrâ bu hayret onları faâliyyetten alıkor. İşte bunun için kalbdeki bu nükte-i zâtiyyeye “hacer-i beht” tesmiye olundu. Bu tecellîye mazhar olan abdin cemîʻ-i kuvâsı tasarrufdan kaldığı cihetle bunların hey’et-i mecmû‘ası olan rûh-i küllî dahi hayrete müstağrak olup o abd fenâ-i küllî hâlinde bulunur. Bu fenâ-i mahz içinde abd muâmelât-ı dünyeviyye ve sûriyyeden muâttal kalır. Allah Teâlâ bu abdin beşeriyyete reddi sûretiyle bekâsını murâd eylediği vakit, kalb üzerine bir bulut parçası gönderir ki bu noktadan çıkan nûr-i azîm ve vâsi‘ ile kalb arasına hâil olur. Nûr o bulut parçasına münʻakis olarak müstemirr olur. Ve ervâh-ı kuvâ ve cevârih serbest olur. İşte bu hâl, o abdi tecellî ile istitâr arasında tesbîttir. Bu takdîrce abd, resm-i beşeriyyetin bekâsı için bu bulutun arkasından zât-ı Hakk’ı ale’d-devâm müşâhede ederek, beşeriyyet dâiresinde kâim olur. Ve tecellî dahi munkatıʻ olmayıp bu hacerde ebeden zâil olmaz. İşte bunun için nâil-i tecellî olan zevâtın çokları dediler ki: “Muhakkak Hakk aslâ bir şeye tecellî etmedi ki bu tecellîden sonra mütecellâ-lehden inhicâb etsin.” Yaʻnî Hakk tecellîden sonra mutlakâ bir sûretle istitâr eyler. Ve bu tecellî içinde abdin böyle kelâmları vâkiʻ olur:&#10024;

Şimdi, eğer kalp murakabe ile yani Hakk'ın inayetinin tecellisine intizar ile ve zikrullah ve Kur'an tilaveti ile parlatılırsa, bu nokta ortaya çıkar. Çünkü üzerindeki paslar bu şekilde silinir. Ve bu nokta parlayıp ortaya çıktığı vakit, ona İlahi Zât'tan başka karşılık gelen hiçbir şey yoktur. Zira mâsivâdan (Allah dışındaki her şeyden) hiçbir şeklin yansımasını kabul etmez. Bu sebeple, İlahi Zât'ın tecellisi sebebiyle bu taştan bir nur yayılır. Cismin her köşesine yayılır. Ve insânî varlıktaki ruhî akıl ve diğer kuvvetler ruhları, onu görünce hayrette kalırlar. Ve bu taştan çıkan büyük ve geniş nur ve onun parıltısı bu ruhları şaşkına çevirir. Bu halde o ruhların insânî varlıkta ne zahiren ne de batınen hiçbir tasarruf ve hareketlerinden eser kalmaz. Zira bu hayret onları faaliyetten alıkoyar. İşte bunun için kalpteki bu zâtî noktaya "hacer-i beht" (şaşkınlık taşı) adı verildi. Bu tecelliye mazhar olan kulun bütün kuvvetleri tasarruftan kalktığı için, bunların toplamı olan küllî ruh dahi hayrete gark olup o kul küllî fena (tam yok oluş) halinde bulunur. Bu saf fena içinde kul dünyevî ve zahirî muamelelerden muattal (işlevsiz) kalır. Yüce Allah bu kulun beşeriyete reddi suretiyle bekasını murad eylediği vakit, kalp üzerine bir bulut parçası gönderir ki bu noktadan çıkan büyük ve geniş nur ile kalp arasına engel olur. Nur o bulut parçasına yansıyarak sürekli olur. Ve kuvvetler ruhları ve uzuvlar serbest olur. İşte bu hal, o kulu tecelli ile örtünme arasında sabitlemektir. Bu takdirce kul, beşeriyetin devamı için bu bulutun arkasından İlahi Zât'ı sürekli müşahede ederek, beşeriyet dairesinde ayakta durur. Ve tecelli dahi kesintiye uğramayıp bu taşta ebediyen zail olmaz. İşte bunun için tecelliye nail olan zatların çoğu dediler ki: "Muhakkak Hakk asla bir şeye tecelli etmedi ki bu tecelliden sonra tecelli ettiği şeyden perdelensin." Yani Hakk tecelliden sonra mutlaka bir şekilde örtünür. Ve bu tecelli içinde kulun böyle kelamları meydana gelir:

Beyit

َی

زنم هو هودل چو جای حق بود حق با منست و من بحق ** حق بحق واصل شدە بر خویشی&#10024;

Zira Hak Teâlâ, kendi üzerine açlık ile hükmettiği gibi, kulun kesbine de hükmetti. Bu sebeple, Hakk Yolcusu'nun riyâzât ve mücâhedâtı, yani nefse ait hazlara karşı çıkmaları, insân-ı kâmilin mertebelerine ulaşmak için bir sebep ve bir vesiledir. Bu durum, insân-ı kâmilin, Hak'tan başka bir şeyle sınırlı ve hudutlu olmadığını gösterir.

Tercüme

“Vaktâki kalb cây-ı Hakk oldu: Hakk benim iledir. Ben de Hakk ileyim. Hakk Hakk’a vâsıl olmuştur. Kendimin üzerinde Hû Hû derim.”&#10024;

Kalb Hakk'ın yeri olduğu zaman: Hakk benimledir. Ben de Hakk ileyim. Hakk Hakk'a ulaşmıştır. Kendimin üzerinde "Hû Hû" derim.

Velâkin sıfât, muhtelif olur. Yaʻnî sıfât-ı tecelliyât ve onun keyfiyyetleri ihtilâf üzeredir. Zîrâ tecellî kavâbil ve istiʻdâda göredir. Ve kavâbil ve istiʻdâd ise muhtelifdir. Çünkü esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyede ihtilâf bulunduğu vâreste-i îzâhdır.&#10024;

Ancak sıfatlar farklı olur. Yani tecellî sıfatları ve onların nitelikleri farklılık üzerinedir. Çünkü tecellî, kabiliyetlere ve yatkınlığa göredir. Ve kabiliyetler ve yatkınlık ise farklıdır. Çünkü ilâhî isim ve sıfatlarda farklılık bulunduğu açıklamaya muhtaç değildir.

Ve bu maʻnâda bizim beyitlerimiz vardır: Vaktâki murâkabe ve zikir ve tilâvet ile bâbullahı çalmaya devâm ettim. Ve bu kapıyı çalmakta lâhî değil idim. Yaʻnî ben de sülûk sâhibiyim, benim de bu iş ile âşinâlığım vardır, tarzında akrân ve emsâlime tefevvuk dâiyesinde değil idim. Belki mâsivâdan külliyyen katʻ-ı nazar edip cidden tecellî-i Hakk’ın zuhûruna murâkıb ve muntazır idim. Âkıbet inâyet-i Hakk zuhûr edip hacer-i behtten rûh-i küllîmin aynına onun celâl-i vechi zâhir oldu. Bu zuhûr ebeden munkatıʻ olmadı. Git gidebildiğin kadar. Ancak hep onun celâl-i vechidir.&#10024;

Ve bu anlamda bizim beyitlerimiz vardır: Ne zaman ki murakabe, zikir ve tilavet ile Allah'ın kapısını çalmaya devam ettim. Ve bu kapıyı çalmakta lahi (boşboğaz, gösterişçi) değildim. Yani ben de sülûk (tasavvuf yolculuğu) sahibiyim, benim de bu iş ile aşinalığım vardır, tarzında akran ve benzerlerime üstün gelme iddiasında değildim. Aksine, Allah'tan başka her şeyden tamamen yüz çevirip, gerçekten Hakk'ın tecellisinin (ilahi görünümün) ortaya çıkışına murakıp (gözetleyen) ve muntazır (bekleyen) idim. Sonunda Hakk'ın inayeti (yardımı) ortaya çıkıp, hacer-i behtten (şaşkınlık taşından) küllî ruhumun aynasına O'nun celâl-i vechi (ululuk yüzü) zahir oldu. Bu zuhur sonsuza dek kesilmedi. Git gidebildiğin kadar. Ancak hep O'nun celâl-i vechidir.

İmdi ey sâlik, ع الباب ولج ولجمن قر yaʻnî “Kim ki kapıyı çaldı ve çalmakta ısrâr etti, içeriye girdi.” Ve kezâ من طلب و جد وجد yaʻnî “Kim ki taleb etti ve talebinde mücidd oldu, istediğini buldu.” buyrulmuş olduğu vechiyle talebde ciddiyet ve istikâmet şarttır. Fütûr aslâ câiz değildir.&#10024;

Şimdi ey Hakk Yolcusu, "Kim ki kapıyı çaldı ve çalmakta ısrar etti, içeriye girdi." ve aynı şekilde "Kim ki talep etti ve talebinde ciddi oldu, istediğini buldu." buyrulmuş olduğu üzere, talepte ciddiyet ve istikamet şarttır. Gevşeklik asla caiz değildir.

Ubeydullah Ahrâr (kuddise sırruh) Risâle-i Vâlidiyye’lerinde böyle buyururlar:&#10024;

Ubeydullah Ahrâr (sırrı kutsal olsun) Risâle-i Vâlidiyye adlı eserlerinde şöyle buyururlar:

“Sultân Ebû Yezîd Bistâmî’nin bir mürîdi var idi ki senelerce zikre meşgûl olduğu hâlde ona hiçbir feth ve küşâd vâkiʻ olmamış idi. Bu hâlden hiçbir fütûr getirmeyip günden güne cidd ve cehdi ziyâde olur idi. Mürîdân-ı sâire onun bu hâline taaccüb ederler idi. Hz. Sultân buyururlar ki: “Baʻzı âdem birtakım ahvâl ve vâkıât sebebiyle üns ve huzûr hâsıl edip nefsinde bu sûretle hazz peydâ olur. Ve o kimsenin adem-i fütûru bundan dolayıdır. O mürîd ise adem-i huzûr ve esbâb-ı fütûr ile berâber zikrine müdâvemet ve saʻy eyler. Onun himmet ve azîmeti cümleden akvâ ve a‘lâdır. Ona sultânü’z-zâkirîn diyelim” buyururlar. Cümle ashâb onu bu nâm ile zikr ederler.&#10024;

Sultan Ebû Yezîd Bistâmî'nin bir müridi vardı ki senelerce zikre meşgul olduğu hâlde ona hiçbir feth (manevi açılış) ve küşâd (manevi genişleme) meydana gelmemişti. Bu hâlden hiçbir gevşeklik göstermeyip günden güne ciddiyeti ve çabası artıyordu. Diğer müridler onun bu hâline şaşırırlardı. Hz. Sultan buyururlar ki: "Bazı insanlar birtakım haller ve olaylar sebebiyle ünsiyet ve huzur elde edip nefsinde bu şekilde haz meydana gelir. Ve o kimsenin gevşeklik göstermemesi bundan dolayıdır. O mürid ise huzursuzluk ve gevşeklik sebepleriyle birlikte zikrine devam eder ve çaba gösterir. Onun himmeti ve azmi herkesten daha güçlü ve daha yücedir. Ona 'sultânü'z-zâkirîn' (zikredenlerin sultanı) diyelim" buyururlar. Bütün dostlar onu bu isimle anarlar.

Ve Allah Teâlâ’nın kalbine îmân yazdığı kimse dahi böyledir ki nûr-i îmân onun&#10024;

Yüce Allah'ın kalbine iman yazdığı kimse de böyledir ki iman nuru onun

َ ی süveydâ-i kalbinden aslâ zâil olmaz. Bu sebeble âyet-i kerîmede قلُوبِهِم ا ْل ِيمَان أُولئِك َ كتَب َ ف&#10024;

Bu sebeple âyet-i kerîmede "İşte onlar, Allah'ın kalplerine imanı yazdığı kimselerdir." buyrulmuştur.

ِي

َ َّلله (Mücâdele, 58:22) ve kezâ إِيمَانَكُم لِيضِيع وَمَا كان َ ا (Bakara, 2:143) buyurdu. İşte vücûd-i insânîde matlûb olan şey bu hacer-i nâfiʻdir ki seni müşâhede-i mahbûba muttaliʻ kılar. Binâenaleyh bu beyân ettiğimiz sırrı bil ve dâimâ onun talebinde ol! Ve Kur’ân-ı Kerîm’den bu&#10024;

"Allah'a ve ahiret gününe inanan bir toplumun, Allah'a ve Resûlüne düşman olanlarla seviştiğini göremezsin." (Mücâdele, 58:22) ve aynı şekilde "Allah imanınızı zayi edecek değildir." (Bakara, 2:143) buyurdu. İşte insan vücudunda istenen şey, seni sevgiliyi müşahede etmeye ulaştıran bu faydalı taştır. Bu sebeple, beyan ettiğimiz bu sırrı bil ve daima onu talep et! Ve Kur'an-ı Kerim'den bu

َّ sırrın âyeti ِّع َ عَن قلُوبِهِم قَالُوا مَاذَا قَال َ رَبكُم قَالُوا الْحَقذَا فزحَن ََّ إ (Sebe’, 34:23)’dır. Bu âyet-i&#10024;

"Hatta kalplerinden korku giderilince, 'Rabbiniz ne buyurdu?' derler. (Melekler de) 'Hakkı buyurdu.' derler." (Sebe', 34:23) ayeti, sırrın ayetidir.

ِ kerîmenin maʻnâ-yı münîfi yukarılarda geçti. Ve bu hacer-i behtin yaʻnî hayret taşının hâssıyyeti budur ki herhangi bir vakitte abd ile kâim oldukta, yaʻnî kalbden örtü kalkıp tecellîye mazhar oldukta, o taş o abde taarruz eden hicâbât-ı zulmânî ve nûrânîyi min-gayri iltifât ve lâmaʻrifet, yaʻnî o abdin iltifâtı ve maʻrifeti olmaksızın kahr eder. Ve abdin kalbi mâsivâya taalluk belâsından külfetsizce kurtulur. İşte bu müşâhede-i beht sırrıdır.&#10024;

Kerîme'nin (Kur'an âyeti) yüce anlamı yukarıda geçti. Ve bu hayret taşının özelliği şudur ki, herhangi bir zamanda kul ile kâim olduğunda, yani kalpten örtü kalkıp tecellîye (Allah'ın isim ve sıfatlarının görünmesine) mazhar olduğunda, o taş o kula saldıran karanlık ve nuranî perdeleri, kulun iltifatı ve bilgisi olmaksızın kahreder. Ve kulun kalbi, Allah'tan başkasına ilgi belasından külfetsizce kurtulur. İşte bu, hayret müşâhedesinin sırrıdır.

Fakîr 1321 sâl-i rûmîsinde rûh-i küllîsi mebhût bir halde kalmış ve henüz beşeriyyete redd olunmamış olan bir zâtı Yenibahçe’de kâin hânesinde mürşidim Mehmed Es‘ad Dede hazretleri ve baʻzı rufekâ-yı muhtereme ile berâber ziyâret ettim. Bu zât, muhaddisînden ve tarîkat-ı Şâzeliyye meşâyih-i kirâmından Tûnuslu Mustafâ Efendi hazretleri idi. Kendileri bermûcib-i sünnet-i seniyye sağ ellerinin ayasını sağ yanaklarına vaz‘ edip kıbleye müteveccihen yatmışlar idi. Vech-i mübâreki gâyet parlak yanakları gül gibi latîf bir humret içinde ve gözleri gâyet parlak olup, açık bir hâlde kıble cihetine nâzır idi. Yanında bulunduğumuz kadar aslâ gözlerini kırpmadı. Ve aʻzâ ve cevârihinde hiçbir hareket eseri görünmedi. Hareminden aldığımız maʻlûmâta göre bilâ-ekl ve şürb günlerce bu hâl içinde imiş, kendisinden hiçbir hâceti beşerî zâhir olmaz imiş. Nihâyet bu zât-ı muhterem beşeriyyete redd olunmaksızın âhirete intikâl etmiştir. (Kadessallahu sırrahu)&#10024;

Fakir, 1321 Rûmî yılında, küllî ruhu şaşkın bir halde kalmış ve henüz insanlık âlemine geri dönmemiş olan bir zâtı, Yenibahçe'de bulunan evinde, mürşidim Mehmed Es'ad Dede hazretleri ve bazı değerli dostlarla birlikte ziyaret ettim. Bu zât, muhaddislerden (hadis âlimlerinden) ve Şâzeliyye tarikatının büyük şeyhlerinden Tunuslu Mustafa Efendi hazretleri idi. Kendileri, yüce sünnete uygun olarak sağ ellerinin ayasını sağ yanaklarına koymuş ve kıbleye dönük olarak yatmışlardı. Mübarek yüzü gayet parlak, yanakları gül gibi hoş bir kızıllık içindeydi ve gözleri gayet parlak olup, açık bir halde kıble yönüne bakıyordu. Yanında bulunduğumuz süre boyunca asla gözlerini kırpmadı. Azalarında ve organlarında hiçbir hareket eseri görünmedi. Eşinden aldığımız bilgiye göre, yemeden ve içmeden günlerce bu hal içinde imiş, kendisinden hiçbir beşerî ihtiyaç ortaya çıkmaz imiş. Nihayet bu muhterem zât, insanlık âlemine geri dönmeksizin ahirete intikal etmiştir. (Allah sırrını kutsasın.)

ْ ه

“Ve hacer-i zümrüd bundandır. Allah Teâlâ’nın kitâbından onun âyeti ذِين َ اتَّقَواإِن َّ ال َ ه َصِ ون روا ْ فَإِذَا هم مبإِذَا مَسَّهم طَائِف مِّن َ الشَّيطَان ِ تَذَك (A‘râf, 7:201)’dır.&#10024;

Zümrüt taşı da bundandır. Yüce Allah'ın kitabından onun ayeti "Şeytandan onlara bir vesvese dokunduğunda hemen hatırlayıp (Allah'ı anarlar), işte o zaman görürler." (A'râf, 7:201) ayetidir.

İmdi kuvve-i müzekkirenin hâssıyyeti İblîs’i fi’l-hâl keydinin mülâhazen a‘mâ etmek ve onu tedhîş eylemektir. Binâenaleyh lâhık olmaz, basarı ona rücûʻ eder. Şu kadar ki mü’min iki hâlin biri üzerinedir: Ya gaflettedir; böyle olunca merreten-uhrâ ona karîb olur. Veyâ huzûrdadır; böyle olunca eğer yaklaşırsa ondan yanar. La‘nehullah kendisinde ârif-i billâh olan hâneye duhûle cür’et edemez. Ârif uyusun, uyanık olsun, müsâvîdir.”&#10024;

Şimdi, hatırlama kuvvetinin özelliği, İblis'i hemen tuzağının düşüncesinde kör etmek ve onu korkutmaktır. Bu sebeple ona ulaşamaz, görüşü ona geri döner. Şu kadar var ki mümin iki hâlden biri üzerinedir: Ya gaflettedir; böyle olunca bir başka sefer ona yakın olur. Veya huzurdadır; böyle olunca eğer yaklaşırsa ondan yanar. Allah'ın laneti üzerine olsun, kendisinde Allah'ı bilen (ârif-i billâh) olan eve girmeye cesaret edemez. Ârif uyusun, uyanık olsun, fark etmez.

Yaʻnî âlem-i kebîrde mevcûd olan hacer-i zümrüde mukâbil insânda dahi bir sırr ve bir latîfe vardır. Âlem-i kebîrde mevcûd olup yeşil bir taştan ibâret olan hacer-i zümrüdün havâssındandır ki bunu hâmil olan kimse perîşân rü’yâlar görmez. Ve kâlbinde kuvvet olur. Ve sarʻa isâbet etmez. Ve ehl-i tecrübe diğer havâssından dahi bahs ederler. İnsânda buna mukâbil olan latîfe dahi kuvve-i müzekkiredir. Ve kuvve-i müzekkire, latîfe-i sırra taalluk eder. Ve latife-i sırrın rengi muhakkıklardan baʻzılarının kavline göre yeşildir. Ve âlem-i kebîrdeki hacer-i zümrüdün rengi de yeşildir.&#10024;

Yani, büyük âlemde mevcut olan zümrüt taşına karşılık, insanda da bir sır ve bir latife vardır. Büyük âlemde mevcut olup yeşil bir taştan ibaret olan zümrüt taşının özelliklerindendir ki, bunu taşıyan kimse perişan rüyalar görmez. Ve kalbinde kuvvet olur. Ve sara isabet etmez. Ve tecrübe ehli, diğer özelliklerinden de bahsederler. İnsanda buna karşılık olan latife de hatırlama kuvvetidir. Ve hatırlama kuvveti, sır latifesine ilişkindir. Ve sır latifesinin rengi, bazı muhakkiklerin (gerçekleri araştıranların) sözüne göre yeşildir. Ve büyük âlemdeki zümrüt taşının rengi de yeşildir.

ه ه

Kur’ân-ı Kerîm’de bu sırrın âyeti, روا ْ فَإِذَا هم ذِين َ اتَّقَوا ْ إِذَا مَسَّهم طَائِف مِّن َ الشَّيطَان ِ تَذَكإِن َّ ال َ َصِ ون مب (A‘râf, 7:201) yaʻnî “Şunlar ki ittikâ ederler: Şeytân tarafından onlara vesvese dokunsa, tezekkür ederler. İmdi onlar doğru yolu görürler.” kavl-i şerîfidir. Âlem-i kebîrdeki zümrüdün hâssıyyeti, perîşân rü’yâlara mâni‘ olmak ve kalbe kuvvet vermek olduğu gibi kuvve-i müzekkirenin hâssıyyeti dahi İblîs’i hîlesinden men‘ etmek ve onu tedhîş eylemektir. Ve zümrüd taşının havâssından biri de efʻînin gözünü kör etmektir. Nitekim bu maʻnâya işâreten Cenâb-ı Mevlânâ (radiyallahu anh) bir beyt-i şerîflerinde şöyle buyururlar:&#10024;

Kur'ân-ı Kerîm'de bu sırrın âyeti, "إِن َّ ال َ َصِ ون مب روا ْ فَإِذَا هم ذِين َ اتَّقَوا ْ إِذَا مَسَّهم طَائِف مِّن َ الشَّيطَان ِ تَذَك" (A‘râf, 7:201) yani "Şunlar ki Allah'tan korkup sakınırlar: Şeytan tarafından onlara bir vesvese dokunsa, hemen hatırlayıp düşünürler. Şimdi onlar doğru yolu görürler." kutsal sözüdür. Büyük âlemdeki zümrütün özelliği, perişan rüyalara engel olmak ve kalbe kuvvet vermek olduğu gibi, hatırlama kuvvetinin özelliği de İblis'i hilesinden alıkoymak ve onu korkutmaktır. Ve zümrüt taşının özelliklerinden biri de engerek yılanının gözünü kör etmektir. Nasıl ki bu anlama işaretle Cenâb-ı Mevlânâ (Allah ondan razı olsun) kutsal beyitlerinden birinde şöyle buyururlar:

ْی

كن دفع اژدهار اژدهاست دررە عشق َ است چون زمرد ** از برق آن زمرد هیگ&#10024;

Ancak ejderhanın ortaya çıkışı ejderhadır, inci ise zümrüttür; o zümrütün parıltısından heybet oluşur.

Tercüme

“Eğer yolda ejderhâ var ise aşk, zümrüd taşı gibidir. O aşk, zümrüdünün berkından ejderhâyı def‘ et!”&#10024;

Eğer yolda ejderha var ise aşk, zümrüt taşı gibidir. O aşk zümrüdünün parıltısından ejderhayı def et!

Mesnevî

نفس اژدرهاست با صدزور فن ** روی شیخ اورازمرد دیدە كن&#10024;

Nefis, yüzlerce hile ve güçle bir ejderhadır; sen şeyhin yüzünü, o ejderhayı öldüren yiğidin yüzü olarak gör.

Bunun gibi kuvve-i müzekkire de İblîs’i keydinin mülâhazasından kör eder. Yaʻnî zümrüd, yılanın gözünü kör ettiği gibi İblîs’in hîlesine nazar ettiği gözünü kör eder. Ve basarı kuvve-i müzekkire sâhibine lâhık ve râci‘ olmaz. Ancak şeytân bir mü’mine vesvese ilkâ ettiği vakit, o mü’min iki hâlin biri üzerine bulunur. Ya gaflette bulunur; bu hâlde şeytân ona merreten-ba‘de-uhrâ karîb olur. Mü’min için bu hâl tehlikelidir. Zîrâ bu hâl-i gaflette kuvve-i müzekkiresi muattaldır. Şeytân birisinde iğvâ edemezse diğerinde iğvâ eder. Ve onu helâke sevk eder. Veyâhûd huzûr içindedir; mü’min huzûrda iken şeytân ona yaklaşırsa, şeytân onun nûrundan yanar. Şeytân la‘nehullah huzûrda olan mü’mine yaklaşmak şöyle dursun, içinde ârifi billah olan hâneye duhûle cür’et edemez. Hânede bulunan ârif ister uyusun; ister uyanık bulunsun şeytân için müsâvîdir. Zîrâ ârif-i billâh uyumuş olsa da kalbi huzûrdadır. Bu da bekâi edeb sırrıdır.&#10024;

Bunun gibi, hatırlama kuvveti de İblis'i tuzağının düşüncesinden kör eder. Yani, zümrüt yılanın gözünü kör ettiği gibi, İblis'in hilesine bakan gözünü kör eder. Ve hatırlama kuvveti sahibine basiret (içgörü) ulaşmaz ve geri dönmez. Ancak şeytan bir mümine vesvese verdiği zaman, o mümin iki halden biri üzerine bulunur. Ya gaflette bulunur; bu halde şeytan ona tekrar tekrar yaklaşır. Mümin için bu hal tehlikelidir. Çünkü bu gaflet halinde hatırlama kuvveti işlevsizdir. Şeytan birinde aldatamazsa diğerinde aldatır. Ve onu helake sürükler. Yahut huzur içindedir; mümin huzurda iken şeytan ona yaklaşırsa, şeytan onun nurundan yanar. Allah'ın laneti şeytan, huzurda olan mümine yaklaşmak şöyle dursun, içinde Allah'ı bilen arif olan eve girmeye cesaret edemez. Evde bulunan arif ister uyusun; ister uyanık bulunsun şeytan için fark etmez. Çünkü Allah'ı bilen arif uyumuş olsa da kalbi huzurdadır. Bu da ebedi beka sırrıdır.

“Ve yâkût-i ahmer de bundandır. Allah Teâlâ’nın kitâbından onun âyeti ليس َ كمِثلِهِ ءیس (Şûrâ, 42:11)’dir. Ve onun hâssıyyeti insân, rûh-i kudsî cihetinden ona müşâhid ََي olduğu vakit, o zât-ı Hakk’a müteallik olan ulûmu bilir ki gayrin muttaliʻ olmadığı şeydir.&#10024;

Kırmızı yakut da bundandır. Yüce Allah'ın kitabından onun ayeti "ليس َ كمِثلِهِ ءیس" (Şûrâ, 42:11) ayetidir. Ve onun özelliği şudur ki, insan, kutsal ruh (ilahi ilham) yönünden ona şahit olduğu zaman, o, Hak Zât'a ait olan ilimleri bilir ki bu, başkasının muttali olmadığı bir şeydir.

İmdi eğer nefs-i gazabiyyesi cihetinden ona müşâhid olur ve cebâbireden bir cebbâra müsâdif bulunursa, muhakkak o, onu ıdlâl eder. Ve nefsinde taazzumdan onun için bulduğu şeye hâzı‘ kılar. Ve eğer ona serzeniş eder ve tahvîf eylerse, onu afv eder.”&#10024;

Şimdi, eğer gazap nefsi yönünden ona şahit olursa ve zorbalardan bir zorba ile karşılaşırsa, muhakkak o, onu saptırır. Ve nefsinde büyüklük taslamaktan dolayı onun için bulduğu şeye boyun eğdirir. Ve eğer ona çıkışır ve korkutursa, onu affeder.

Maʻlûm olsun ki âlem-i imkânda yâkût dedikleri kıymetli taş Serendîb Ada’sında ve Zengibâr’da kâin bir dağın eteklerinde bulunur. Rengi âteşin kırmızı, esmer, sarı, beyâz, mavi, pembe, şarâbî, bulanık ergûvânî ve siyâh olur. Sâir taşlardan vehleten ağırlığı ve sertliği ile fark olunur. Yâkûtu ancak elmâs deler.&#10024;

Bilinmeli ki imkân âleminde yakut dedikleri kıymetli taş, Serendib Adası'nda ve Zengibar'da bulunan bir dağın eteklerinde bulunur. Rengi ateş kırmızısı, esmer, sarı, beyaz, mavi, pembe, şarabî, bulanık erguvanî ve siyah olur. Diğer taşlardan ilk bakışta ağırlığı ve sertliği ile ayırt edilir. Yakutu ancak elmas deler.

Yâkûtun havâssı şunlardır: Hâmil olan kimse tâûndan emîn olur. Ve eğer ağzında tutarsa kalbine kuvvet verir. Ve gam ve kederi izâle eder. Ve susuzluğu teskîn eyler. Ve onu hâmil olan kimse, insânların nazarında azîz ve muhterem olur. Ve ondan yaptıkları bir nevʻi ma‘cûn vücûda çok kuvvet verir. Ve kanı tasfiye eder.&#10024;

Yakutun özellikleri şunlardır: Onu taşıyan kimse vebadan emin olur. Ve eğer ağzında tutarsa kalbine kuvvet verir. Ve gam ile kederi giderir. Ve susuzluğu dindirir. Ve onu taşıyan kimse, insanların nazarında aziz ve muhterem olur. Ve ondan yaptıkları bir çeşit macun vücuda çok kuvvet verir. Ve kanı temizler.

İmdi âlemde mevcûd olan kırmızı yâkûta mukâbil olarak âdem’de dahi yâkût-i ahmer mesâbesinde bir sırr ve latîfe vardır. Ve bu sırr, latîfe-i rûhdur. Ve latîfe-i rûhun rengi&#10024;

Şimdi âlemde mevcut olan kırmızı yakuta karşılık olarak insanda da kırmızı yakut değerinde bir sır ve latife vardır. Ve bu sır, ruh latifesidir. Ve ruh latifesinin rengi

َ muhakkıkînden baʻzılarına göre kırmızıdır. Ve Allah Teâlâ’nın kitâbından bu sırrın âyeti, ليس ءثلِه ِ یسكم ِ (Şûrâ, 42:11) yaʻnî “Onun misli gibi bir misil yoktur.” kavl-i şerîfidir. ََي&#10024;

Bazı araştırmacılara göre kırmızıdır. Ve Yüce Allah'ın kitabından bu sırrın ayeti, ليس ءثلِه ِ یسكم ِ yani "Onun misli gibi bir misil yoktur." şerefli sözüdür.

Maʻlûm olsun ki her bir rûh kendi ayn-ı sâbitesine taalluk eder. Ve her bir ayn-ı sâbite bir ism-i ilâhînin sûretidir. Ve esmâ-i ilâhiyye mütefâvit olup âsârı muhtelif bulunduğundan yekdiğerinin misli ve nazîrî değildir. Zîrâ tecellî-i ilâhîde tekrâr yoktur. Biri diğerine aslâ benzemez. Binâenaleyh her bir rûh bu iʻtibâr ile ءليس َ كمِثلِه ِ یس (Şûrâ, 42:11) vasfını hâizdir.&#10024;

Bilinmeli ki her bir ruh kendi sabit hakikatine ilişkindir. Ve her bir sabit hakikat, bir ilâhî ismin suretidir. Ve ilâhî isimler farklı olup tesirleri çeşitli bulunduğundan, birbirinin benzeri ve dengi değildir. Çünkü ilâhî tecellîde tekrar yoktur. Biri diğerine asla benzemez. Bu sebeple her bir ruh, bu itibarla "Hiçbir şey O'nun benzeri değildir" (Şûrâ, 42:11) vasfını taşır.

ََي Nitekim bunun misâli âlem-i hissde zâhirdir. Efrâd-ı âdemiyye insâniyyette yekdiğerinin misli ve nazîri olduğu hâlde halkan ve hulkan yekdiğerinin misli ve nazîri değildir. Bu iʻtibâr ile her biri ءليس َ كمِثلِه ِ یس (Şûrâ, 42:11) vasfına mâ-sadaktır.&#10024;

Nitekim bunun örneği duyular âleminde açıktır. İnsan fertleri, insanlık vasfında birbirinin benzeri ve dengi olduğu hâlde, yaratılış ve ahlâk bakımından birbirinin benzeri ve dengi değildir. Bu bakımdan her biri "Hiçbir şey O'nun benzeri değildir" (Şûrâ, 42:11) vasfına mazhardır.

ََي

İmdi sâlike tecellî-i rûhî olduğu vakit, onun sıfât-ı beşeriyyesi zâil olur. Fakat tecellî muhtecib olursa tabîat-ı nefsiyye avdet edip salik için tuma‘nînet hâsıl olmaz. Ve tecellî-i rûhânî baʻzı kere envâr-ı zikir ve tâatın galebesinden olur. Ve bahr-i rûhâniyyet temevvüc ettiği vakit sâhil-i kalbe çarpar. İnsân rûh-i kudsî cihetinden bu hâli müşâhid olduğu vakit, zât-ı Hakk’a müteallik olup başkalarının muttaliʻ olamayacağı ulûmu öğrenir ki bu ulûmun ahz-ı keyfiyyeti yukarıki şerhlerde geçti. Ve bu keşf-i ilim sırrıdır. Ve tecellî-i rûhî, alâmet-i hudûs ile muttasıf olup, sâlikin üzerinde kuvve-i ifnâiyyesi olamayacağından, sâlik bu tecellî içinde kendi muhîtini ve muhîtindeki efʻâli ve harekâtı idrâk eder.&#10024;

Şimdi, Hakk Yolcusu'na ruhanî tecelli (ilahi nurun kalbe yansıması) olduğu zaman, onun beşerî sıfatları ortadan kalkar. Fakat tecelli gizlenirse, nefsanî tabiat geri döner ve Hakk Yolcusu için huzur hâsıl olmaz. Ruhanî tecelli bazen zikir ve ibadet nurlarının üstün gelmesinden olur. Ruhanîlik denizi dalgalandığı zaman kalbin sahiline çarpar. İnsan, kutsal ruh yönünden bu hâli müşahede ettiği zaman, İlahi Zât'a ait olup başkalarının muttali olamayacağı ilimleri öğrenir ki bu ilimlerin alınış keyfiyeti yukarıdaki şerhlerde geçti. Bu, ilim keşfinin sırrıdır. Ruhanî tecelli, sonradan olma alametiyle nitelenmiş olup, Hakk Yolcusu'nun üzerinde yok edici kuvveti olamayacağından, Hakk Yolcusu bu tecelli içinde kendi çevresini ve çevresindeki fiilleri ve hareketleri idrak eder.

İmdi sâlik bu hâl içinde iken, muhîtinde gördüğü münkerâttan bir şeye karşı nefs-i gazabiyyesiyle zâhir olur. Ve muhâlif-i şerʻ harekette bulunan cebâbireden bir cebbâra müsâdif bulunursa onu ıdlâl eder. Ve o cebâbirin nefsinde taazzumdan, o sâlike karşı bulduğu şeye yaʻnî taazzum ve tekebbür cinsinden bulduğu şeyi tevâzu‘a tahvîl eder. Ve o cebbârın nezdinde bu tecellî sâhibi azîz ve muhterem görünür. Nitekim yâkûtun havâssından biri de bu idi. Ve eğer bu tecellî sâhibi, o cebbâra karşı bu muhâlif-i şerʻ hareketinden dolayı serzeniş ederse ve onu azâb-ı ilâhîyi tezkîr ile tahvîf ederse o cebbâr elinde kuvvet-i zâhiriyye var iken ona zulme kıyâm edemeyip afv ile muâmele eyler.&#10024;

Şimdi Hakk Yolcusu bu hâl içinde iken, çevresinde gördüğü kötülüklerden bir şeye karşı gazap nefsiyle ortaya çıkar. Ve şeriata aykırı hareket eden zorbalardan bir zorbaya rastlarsa onu doğru yoldan saptırır. Ve o zorbanın nefsinde büyüklük taslamadan, o Hakk Yolcusuna karşı bulduğu şeyi, yani büyüklük taslama ve kibir cinsinden bulduğu şeyi tevazuya dönüştürür. Ve o zorbanın yanında bu tecelli sahibi aziz ve muhterem görünür. Nasıl ki yakutun özelliklerinden biri de bu idi. Ve eğer bu tecelli sahibi, o zorbaya karşı bu şeriata aykırı hareketinden dolayı serzeniş ederse ve onu ilâhî azabı hatırlatarak korkutursa, o zorba elinde zahirî kuvvet varken ona zulmetmeye kalkışamayıp affederek muamele eder.

َ

“Ve mavi yâkût taşı da bundandır. Allah Teâlâ’nın kitâbından onun âyeti ال َ معَقِّب لِحكْمِه ِ (Ra‘d, 13:41)’dir. O öyle bir şeydir ki ashâb-ı ahvâle ve halka mahsûs olarak insâna Rabbâniyyet verir.”&#10024;

Mavi yakut taşı da bundandır. Yüce Allah'ın kitabından onun ayeti "O'nun hükmünü değiştirecek kimse yoktur." (Ra'd, 13:41)'dir. O öyle bir şeydir ki, haller sahiplerine (tasavvufî halleri yaşayanlara) ve halka özgü olarak insana Rabbanîlik (Allah'a ait olma, ilahî özellikler taşıma) verir.

Âfâk-ı âlemde mavi yâkût taşı olduğu gibi nefs-i insâniyyede buna mukâbil muzâhî olarak mavi yâkût taşı vardır. Ve mavi yâkût taşını hâmil olan kimsenin sözü beyne’n-nâs nâfiz olduğu ve kendisi nâs indinde muhterem ve azîz bulunduğu gibi bu taşa mukâbil olan sırr ve latîfe kendisine münkeşif olan kimsede gerek ashâb-ı ahvâl olan sâlikleri ve gerek sâlik olmayıp ashâb-ı muâmelâttan bulunan kimseleri terbiye hâssası hâsıl olur. Zîrâ Allah Teâlâ’nın kitâbından bu sırr ve latîfenin âyeti ال َ معَقِّب َ لِحكْمِهِ (Ra‘d, 13:41) kavl-i şerîfidir. Maʻnâ-yı münîfi “Onun hükmünü reddeder yoktur.” demek olur ve bu sırr, rûhun latîfe-i hafî mertebesidir ki nefsin râzıyye mertebesine muhâzîdir. Ve latîfe-i hafînin rengi baʻzı muhakkıkîne göre nîlgûn yaʻnî mavidir. Rûh burada hilâfetinden maksûd olan mertebeyi ihrâz etmiş olduğundan ulûhiyyetin Rabbâniyyeti ile de muttasıf olur. Ve bu sıfatla muttasıf olunca gerek sâliklere ve gerek halka karşı olan akvâl-i mürşidânesini redde cür’et-yâb olan bulunmaz. Şekâvet-i ezeliyye ashâbı üzerinde bile umûr-ı dünyeviyyede tasarrufa kâdir olur. Bu fenâ-i tevhîd sırrıdır.&#10024;

Dış âlemde mavi yakut taşı olduğu gibi, insan nefsinde de buna karşılık gelen, benzer bir mavi yakut taşı vardır. Mavi yakut taşını taşıyan kimsenin sözü insanlar arasında geçerli olduğu ve kendisi insanlar katında saygın ve değerli bulunduğu gibi, bu taşa karşılık olan sır ve latife kendisine açılan kimsede, gerek haller sahibi olan Hakk Yolcularını ve gerek Hakk Yolcusu olmayıp muameleler sahibi olan kimseleri terbiye etme özelliği oluşur. Çünkü Yüce Allah'ın kitabından bu sır ve latifenin ayeti "Onun hükmünü reddedecek yoktur." (Ra'd, 13:41) şerefli sözüdür. Bu şerefli sözün anlamı "Onun hükmünü reddedecek yoktur." demektir ve bu sır, ruhun latife-i hafî (gizli latife) mertebesidir ki, nefsin râzıyye (razı olmuş) mertebesine paraleldir. Latife-i hafînin rengi bazı muhakkiklere göre nilgün yani mavidir. Ruh burada hilafetinden maksat olan mertebeyi elde etmiş olduğundan, ilahlığın Rabbâniyeti ile de nitelenir. Bu sıfatla nitelenince, gerek Hakk Yolcularına ve gerek halka karşı olan mürşidane sözlerini reddetmeye cüret eden kimse bulunmaz. Ezelî şakavet (mutsuzluk) sahipleri üzerinde bile dünyevî işlerde tasarruf etmeye kadir olur. Bu, fenâ-i tevhîd (tevhidde yok olma) sırrıdır.

َ َّلله

“Sarı yâkût taşı: Allah Teâlâ’nın kitâbından onun âyeti خَلقَكُم وَمَا تَعمَلُون وَا (Sâffât, 37:96)’dır. Ashâb-ı makâmâta mahsûsdur. Onun hâssası ubûdiyyet ve zillet ve iftikârdır. Kendisine hâsıl olanla hâlini câhil olanın makâm-ı müşterektir.&#10024;

Sarı yakut taşı: Yüce Allah'ın kitabından onun ayeti "خَلقَكُم وَمَا تَعمَلُون وَا" (Sâffât, 37:96)'dır. Makam sahiplerine özgüdür. Onun özelliği kulluk, alçakgönüllülük ve muhtaçlıktır. Kendisine hâsıl olanla hâlini bilmeyenin ortak makamıdır.

Âfâk-ı âlemdeki sârı yâkût taşına mukâbil olarak însânda dahi sarı yâkût taşı vardır. Ve bu sırr ,nefs-i marzıyye makâmında bulunan kimseye münkeşif olduğu cihetle nefsin merâtibini katʻ ve ikmâl eden zevâta mahsûsdur. Ve latîfe-i nefsin nûru muhakkıklardan bir kısmının&#10024;

Dış âlemdeki sarı yakut taşına karşılık olarak insanda da sarı yakut taşı vardır. Ve bu sır, nefs-i marzıyye (Allah'ın kendisinden razı olduğu nefis mertebesi) makamında bulunan kimseye açığa çıktığı için, nefsin mertebelerini aşan ve tamamlayan kişilere özgüdür. Ve latîfe-i nefsin (nefis latifesinin) nuru, muhakkıklardan (hakikatleri araştırıp bulanlardan) bir kısmının.

َ َّلله indinde sarıdır. Ve Allah Teâlâ’nın kitâbından bu sırrın âyeti, خَلقَكُم وَمَا تَعمَلُون ا (Sâffât, 37:96) yaʻnî “Allah Teâlâ sizi ve amellerinizi halk eyledi.”dir. Binâenaleyh bu sırrın hâssası, ubûdiyyet ve zıllet ve iftikârdır. Zîrâ makâmât-ı nefsi ubûr eden urefâ-i billah zevkan bilir ki nefsin hâlıkı kezâ nefisden sâdır olan aʻmâlin hâlıkı Hakk’tır. Böyle olunca zevk-i maʻrifet ile onu ma‘bûd bilip, âbid olurlar ve onun kibriyâsı muvâcehesinde kendilerini zelîl görürler. Ve cemîʻ-i ihtiyâclarında ona müftekir ve muhtâc olduklarını derk ve teyakkun ederler. Kendisine bu makâm hâsıl olan kimsenin hâli böyle olduğu gibi kendisine bu makâm hâsıl olmayıp hâlini câhil kimse de ayn-ı hâl içindedir. Zîrâ câhil, nefsinin ve aʻmâlinin hâlıkı Hakk olduğundan gâfil olsa da fiilen bu vâkiʻdir. Ve onun müdebbir-i umûru Hakk’tır. Meselâ açlık ve tokluk nefsin şânındandır. Ve ekl-i taâm hâl-i abdiyyettir. Abd taâm ekli hâlinde, maʻbûduna karşı fiilen abdiyyetini arz eder. وَهو َ يطعِم وَال َ يطعَم (Enʻâm, 6:14) Ve karnı açıkan kimse Rezzâk’a arz-ı iftikâr eder. Ve hasta olup harekete mecâli kalmayan kimsenin ve husûsiyle meyyitin hâli zilleti meydândadır. Câhilin cehli bu ubûdiyyet ve zıllet ve iftikâra mâni‘ değildir. Böyle olunca anlaşılır ki bu makâm ârif ile câhil arasında bir makâm-ı müşterektir. İkisinin arasındaki fark irfân ile cehilden ibârettir. Bu dahi kabz-ı iftikâr sırrıdır.&#10024;

Allah katında sarıdır. Ve Yüce Allah'ın kitabından bu sırrın ayeti, خَلقَكُم وَمَا تَعمَلُون (Sâffât, 37:96) yani "Yüce Allah sizi ve amellerinizi yarattı."dır. Bu sebeple bu sırrın özelliği, kulluk, zillet ve muhtaçlıktır. Çünkü nefsin makamlarını aşan Allah'ı bilen ârifler, zevk yoluyla bilirler ki nefsin yaratıcısı ve aynı şekilde nefisten çıkan amellerin yaratıcısı Hakk'tır. Böyle olunca, marifet zevkiyle O'nu mabud bilip, kul olurlar ve O'nun büyüklüğü karşısında kendilerini zelil görürler. Ve bütün ihtiyaçlarında O'na muhtaç ve bağımlı olduklarını idrak ve kesin olarak anlarlar. Kendisine bu makam hâsıl olan kimsenin hâli böyle olduğu gibi, kendisine bu makam hâsıl olmayıp hâlini bilmeyen cahil kimse de aynı hâl içindedir. Çünkü cahil, nefsinin ve amellerinin yaratıcısının Hakk olduğundan gafil olsa da fiilen bu gerçekleşmektedir. Ve onun işlerinin idare edicisi Hakk'tır. Örneğin açlık ve tokluk nefsin özelliğindendir. Ve yemek yemek kulluk hâlidir. Kul, yemek yeme hâlinde, mabuduna karşı fiilen kulluğunu arz eder. وَهو َ يطعِم وَال َ يطعَم (En'âm, 6:14) Ve karnı acıkan kimse Rezzâk'a muhtaçlığını arz eder. Ve hasta olup harekete gücü kalmayan kimsenin ve özellikle ölü kimsenin zillet hâli meydandadır. Cahilin cehaleti bu kulluk, zillet ve muhtaçlığa engel değildir. Böyle olunca anlaşılır ki bu makam ârif ile cahil arasında ortak bir makamdır. İkisinin arasındaki fark irfan ile cehaletten ibarettir. Bu da muhtaçlığı kavramanın sırrıdır.

“Hacer-i mükerrem, Allah Teâlâ’nın kitâbından onun âyeti ءٍ وَجَعَلْنَا مِن َ الْمَاء كُل َّ یس&#10024;

Değerli taş, Yüce Allah'ın kitabından bir ayetidir: "Her canlı şeyi sudan yarattık."

ََي ٍّ یح (Enbiyâ, 21:30)’dir. Felek-i hayât onunla devr eder. Her bir mevcûdda her bir şeyde َي bulunur. Ve onun hâssıyyeti kalb-i aʻyândır. Tedbîr ve ihkâm olunup istediğin şey üzerine ondan az bir şey ilkâ eylediğin vakit, bu şeyin hakîkatinin verdiği şeyden nâşî onun aynı değişir. Ehl-i kîmyâ indinde iksîr gibidir ki sen onu alıp kazdîr ve hadîd üzerine izâfe edersen, onları gümüşe kalb edersin. Ve nuhâs ve rasâs üzerine izâfe edip onları altına kalb eylersin. Hâlbuki o, birdir; ihtilâf-ı tabâyi‘den nâşî, kabûl muhtelif olur. Bu hakîkat de böyledir. Onu âsîye ilkâ edersin; tâîʻ olur ve kâfire ilkâ edersin; mü’min olur ve bu, vücûdu azîz olan kibrît-i ahmerdir ki Allah Teâlâ onu esirgediği şeylerden kıldı. Ve onu hazînelerinin en yükseğine tevdîʻ etti. Ona vâsıl olan kimse, onun üzerinde, onun eserini göremez. Zîrâ onun üzerindeki hâsıl, onunla zanîndir.&#10024;

"Her canlı şeyi sudan yarattık" (Enbiyâ, 21:30) ayetinde belirtildiği gibi, hayat feleği onunla döner. Her varlıkta ve her şeyde "canlı" bulunur. Onun özelliği, sabit hakikatlerin kalbidir. Bir şeyi düzenleyip sağlamlaştırdığında ve istediğin şey üzerine ondan az bir şey bıraktığında, bu şeyin hakikatinin verdiği şeyden dolayı onun özü değişir. Kimyacılar katında iksir gibidir ki, sen onu alıp kalay ve demir üzerine uygularsan, onları gümüşe çevirirsin. Bakır ve kurşun üzerine uygularsan, onları altına çevirirsin. Hâlbuki o, birdir; tabiatların farklılığından dolayı kabul farklı olur. Bu hakikat de böyledir. Onu âsiye bırakırsın; itaatkâr olur ve kâfire bırakırsın; mümin olur. Bu, varlığı aziz olan kırmızı kükürttür ki, Yüce Allah onu esirgediği şeylerden kıldı ve onu hazinelerinin en yükseğine emanet etti. Ona ulaşan kimse, onun üzerinde, onun eserini göremez. Çünkü onun üzerindeki sonuç, onunla birlikte zannedilendir.

Âfâk-ı âlemde, ehl-i kîmyâ indinde iksîr taʻbîr olunan hacer-i mükerrem olduğu gibi buna mukâbil olarak vücûd-i insânîde dahi böyle bir hacer-i mükerrem vardır. Ve bu hacer, nefs-i sâfiyye erbâbından haklarında inâyet-i ezeliyye-i ilâhiyye şeref sâdır olanlara münkeşif olur. Yaʻnî kendilerine hacer-i beht münkeşif olan zevât arasında bulunur. Ve Kur’ân-ı&#10024;

Dış âlemde, kimyacılar katında iksir olarak adlandırılan değerli bir taş olduğu gibi, buna karşılık insan vücudunda da böyle değerli bir bir taş vardır. Ve bu taş, saf nefis sahiplerinden, haklarında ezelî ilâhî inâyet şerefi ortaya çıkanlara açılır. Yani kendilerine hacer-i beht (şaşkınlık taşı) açılan kişiler arasında bulunur. Ve Kur'an-ı

ٍّ Kerîm’de bu hacer-i mükerremin âyeti ء ٍ یحوَجَعَلْنَا مِن َ الْمَاء كُل َّ یس (Enbiyâ, 21:30) Yaʻnî “Biz her&#10024;

Kerîm'de bu mükerrem taşın âyeti "وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاء كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ" (Enbiyâ, 21:30) yani "Biz her canlı şeyi sudan yarattık."

َي ََي şeyin hayâtını sudan kıldık.” kavl-i şerîfidir. Zîrâ vücûdât-ı izâfiyye arşı, su üzerinde mebnîdir. Nitekim Hakk Teâlâ وَكان َ عَرشه عَیل الْمَاء (Hûd, 11:7) buyurur. Ve eşyânın sudan tekevvün olduğu ve her bir şeyde su mündemic olduğu ehl-i fenn indinde sâbit olduğundan burada tafsîli mûcibi tatvîl olur.&#10024;

"Her şeyi sudan yarattık." yüce sözüdür. Çünkü izafî varlıkların arşı, su üzerinde kuruludur. Nitekim Yüce Allah "Arşı su üzerinde idi." (Hûd, 11:7) buyurur. Ve eşyanın sudan oluştuğu ve her bir şeyde suyun gizli olduğu bilim ehli katında sabit olduğundan burada ayrıntısı uzatmaya sebep olur.

İmdi su, vücûdât-ı izâfiyyenin aslı olduğu ve her şeyde mevcûd bulunduğu gibi zât-ı Hakk dahi her şeye sârîdir. Ve bilcümle eşyânın kayyûmudur. Ancak her şeyde bâtındır. Velâkin mertebe-i ahfâya nâil olan saâdetlilerde zâhirdir ve onlardan mütecellîdir. Ve bu tecellî, tecellî-i Rabbânîdir. Bu kitâbın müellifi Cenâb-ı Şeyh-i Ekber ve Kibrit-i Ahmer (radiyallahu anh) Efendimiz “Kitâbü Tuhfeti’s-Sefere İlâ Hazreti’l-Berere”sinde buyururlar ki: “Tecellî-i Rabbânîde rü’yet olduğundan fenâ-ender-fenâ zâhir olup nefs-i emmâre bi’l-külliyye meyyit olup tuma‘nînet hâsıl olur.”&#10024;

Şimdi, su izafî varlıkların aslı olduğu ve her şeyde bulunduğu gibi, Hak'ın zâtı da her şeye yayılmıştır. Ve bütün eşyanın kayyımıdır. Ancak her şeyde bâtındır. Fakat en gizli mertebeye ulaşan bahtiyarlarda zâhirdir ve onlardan tecellî eder. Ve bu tecellî, Rabbânî tecellîdir. Bu kitabın müellifi Cenâb-ı Şeyh-i Ekber ve Kibrit-i Ahmer (radiyallahu anh) Efendimiz, "Kitâbü Tuhfeti’s-Sefere İlâ Hazreti’l-Berere" adlı eserinde şöyle buyurur: "Rabbânî tecellîde görme olduğundan, fenâ-ender-fenâ (yokluk içinde yokluk) ortaya çıkar ve nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefis) tamamen ölerek tam bir huzur hâsıl olur."

Ve tecellî-i Rabbânî iki nevʻidir. Biri zâtî diğeri sıfâtîdir. Tecellî-i zâtî ulûhiyet ve&#10024;

Ve Rabbanî tecelli iki çeşittir. Biri zâtî, diğeri sıfatîdir. Zâtî tecelli, ilâhlık ve

َ ه rubûbiyyet olup tecellî-i ulûhiyyet Cenâb-ı Fahr-i Risâlet Efendimiz’e olmuştur ki ذِينإِن َّ ال َ َّلله يبَايِعونَك َ إِنَّمَا يبَايِعون َ ا (Feth, 48:10) âyet-i kerîmesiyle işâret olunmuştur.&#10024;

Rubûbiyyet olup, İlahi Zât'ın tecellisi Cenâb-ı Fahr-i Risâlet Efendimiz'e (a.s.) olmuştur ki, "Sana biat edenler ancak Allah'a biat etmişlerdir." (Fetih, 48:10) ayet-i kerimesiyle buna işaret olunmuştur.

ه

Ve tecellî-i rubûbiyyet Hz. Mûsâ Efendimiz’e olmuştur ki رَبه لِلْجَبَل ِ جَعَله دَكًّا تَجَیل فلمَّا وَخَر َّ مویس َ صَعِقًا (A‘râf, 7:143) kavl-i şerîfiyle bu makâma işâret olunmuştur. Tecellî-i sıfâtîye gelince bu da iki nevʻ üzere olup ya cemâlî veyâ celâlîdir. Bunlardan her biri dahi zâtî ve kalbî olur.&#10024;

Ve Rablık tecellisi Hz. Musa Efendimiz'e olmuştur ki, "Rabbi dağa tecelli edince onu darmadağın etti ve Musa baygın düştü." (A'râf, 7:143) şerefli sözüyle bu makama işaret edilmiştir. Sıfat tecellisine gelince, bu da iki tür üzere olup ya cemalî (güzellik ve lütuf tecellisi) ya da celalîdir (azamet ve kahır tecellisi). Bunlardan her biri de zâtî (özden gelen) ve kalbî (kalbe ait) olur.

Eğer tecellî-i mevcûdiyyet sıfâtıyla olursa fenâ-ender-fenâ zâhir olur. Nitekim bu tecellî Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerine zâhir oldukta ما الوجود اال هللا yaʻnî “Vücûd ancak Allah’ın vücûdudur.” buyurdu.&#10024;

Eğer varlık tecellisi sıfatlar aracılığıyla olursa, fenâ içinde fenâ (yokluk içinde yokluk) ortaya çıkar. Nasıl ki bu tecelli Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerine ortaya çıktığında, "ما الوجود اال هللا" yani "Varlık ancak Allah'ın varlığıdır." buyurdu.

Eğer tecellî, vâhidiyyet sıfâtında zâhir olursa vahdet zâhir olur. Nitekim Ebû Sa‘îd hazretlerine vukûʻunda bazı sözler söylediler.&#10024;

Eğer tecelli, vahidiyet (Allah'ın birliği) sıfatlarında ortaya çıkarsa, birlik belirginleşir. Nasıl ki Ebû Sa‘îd hazretlerine bu durum vuku bulduğunda bazı sözler söylediler.

Eğer kâimiyyet sıfâtında tecellî ederse, kıyâm bi’n-nefs zâhir olur. Nitekim Bâyezîd’e&#10024;

Eğer kâimiyet (varlığı kendi kendine ayakta durma) sıfatında tecelli ederse, kıyam bi'n-nefs (kendi kendine var olma) ortaya çıkar. Nasıl ki Bâyezîd’e

ی ی vukûʻunda ما اعزم شان نسبحا buyurdu.&#10024;

Yüce Allah, "Ne yüce bir bağıntıdır o!" buyurdu.

Ve eğer âlimiyyet sıfâtında tecellî ederse ilm-i ledünnî hâsıl olur. Nitekim Hızır&#10024;

Ve eğer âlimlik sıfatında tecelli ederse, ledün ilmi (Allah katından gelen gizli bilgi) elde edilir. Nasıl ki Hızır (a.s.)'a verildiği gibi.

ه ه (aleyhi’s-selâm)’a vâkiʻ olmuştur ki دنَّا عِلْمًا منَاە مِن لوَعَل (Kehf, 18:65) âyet-i kerîmesi bu makâma işârettir.&#10024;

Bu makama, "Katımızdan ona bir ilim öğrettik" (Kehf, 18:65) ayet-i kerimesi, Musa'ya (a.s.) vaki olan olaya işaret etmektedir.

Eğer mürîdiyyet sıfâtında tecellî ederse irâde zâhir olur. Nitekim Ebû Osmân hazretlerine zâhir oldukta “Otuz seneden beri murâdullah benim murâdımdır.” buyurdu.&#10024;

Eğer müridlik sıfatında tecelli ederse irade ortaya çıkar. Nasıl ki Ebû Osmân hazretlerine ortaya çıktığında "Otuz seneden beri Allah'ın muradı benim muradımdır." buyurdu.

Eğer kâdiriyyet sıfâtında tecellî ederse kudret zâhir olur. Nitekim Efendimiz (sallallahu&#10024;

Eğer kudret sıfatında tecelli ederse kudret ortaya çıkar. Nasıl ki Efendimiz (sallallahu

َ َّلله aleyhi ve sellem) hazretlerine vâkiʻ olmuştur ki َ رَیم مَا رَمَيت َ إِذ رَمَيت َ وَلكِن َّ ا (Enfâl, 8:17) âyet-i kerîmesi bu makâma işâret olunmuştur.&#10024;

(Aleyhi's-selâm) hazretlerine, "Attığın zaman sen atmadın, ancak Allah attı." (Enfâl, 8:17) âyet-i kerîmesi vâki' olmuştur ki bu makâma işaret olunmuştur.

Ve eğer bekâ sıfâtından tecellî ederse ref‘-i isneyniyyet iktizâ eder. Nitekim Hüseyin İbn Mansûr’a zuhûrundan “Seninle benim aramda müzâhim olan ancak benim, beni vücûdunla aradan kaldır.” buyurdu.&#10024;

Ve eğer bekâ sıfatlarından tecelli ederse, ikiliğin ortadan kalkmasını gerektirir. Nasıl ki Hüseyin İbn Mansûr'a zuhurundan "Seninle benim aramda engel olan ancak benim, beni varlığınla aradan kaldır." buyurdu.

Ve eğer râzıkıyyet sıfâtında tecellî ederse rızk-ı ihsânî iʻtâ olunur. Nitekim Cenâb-ı Meryem’e zuhûr etmiştir ki وَهزِّي إِليك ِ بِجِذع ِ النَّخلةِ (Meryem, 19:25) âyet-i kerîmesi bu makâma işârettir.&#10024;

Ve eğer rızık veren sıfatında tecelli ederse, ihsan edilmiş rızık verilir. Nasıl ki Hz. Meryem'e zuhur etmiştir ki "Hurma ağacının gövdesini kendine doğru silkele" (Meryem, 19:25) ayet-i kerimesi bu makama işarettir.

Ve eğer hâlkıyyet sıfâtında tecellî ederse halk ile ittihâdı zâhir olur. Nitekim Îsâ&#10024;

Ve eğer halkiyet sıfatında tecelli ederse, halk ile birliği ortaya çıkar. Nitekim İsa

ْی (aleyhi’s-selâm)’a vâkiʻ olmuştur ki ِ كهَيئَة ِ الطَّيوَإِذ تَخلُق مِن َ الطِّی (Mâide, 5:110) âyet-i kerîmesi&#10024;

"Ve çamurdan kuş biçiminde bir şey yaratırsın" (Mâide, 5:110) âyet-i kerîmesi, İsa (a.s.)'a vaki olmuştur.

ِ ْ bu makâma işârettir.

Ve eğer azamet ve kibriyâ sıfâtında tecellî ederse âsâr-ı vücûdun mahvı zâhir olur.&#10024;

Ve eğer azamet ve kibriyâ sıfatlarında tecelli ederse, varlığın eserlerinin yok olması ortaya çıkar.

Ve eğer cebbâriyyet sıfâtında tecellî ederse gâyet heybette bir nûr zâhir olur.&#10024;

Ve eğer cebrîlik (Allah'ın mutlak kudreti) sıfatında tecellî ederse, gayet heybetli bir nur ortaya çıkar.

Ve eğer kahhâriyyet sıfâtında tecellî ederse fenâ-ender-fenâ zâhir olur.&#10024;

Ve eğer kahredicilik sıfatlarında tecelli ederse, yok oluş içinde yok oluş ortaya çıkar.

Ve eğer azîziyyet sıfâtında tecellî ederse saâdet-i dâreyn hâsıl olur.&#10024;

Ve eğer azîziyyet (üstünlük, yücelik) sıfatında tecellî ederse, iki cihan saadeti elde edilir.

İmdi bu îzâhâttan anlaşıldığı üzere, insânda mevcûd olan bu hacer-i mükerremin hâssıyyeti âfâk-ı âlemdeki iksîrin hâssıyyeti gibi kalb-ı aʻyândır. Tedbîr ve hikmet dâiresinde olarak dilediğin şey üzerine ondan biraz bir şey ilkâ edecek olursan, o şeyin hakîkatinin iktizâsına göre o şeyin aynı tekallüb eder. Yaʻnî o şeyin hakîkatinin ve ayn-ı sâbitesinin istiʻdâdı dâiresinde bu âlem-i izâfîdeki aynı tekallüb eder; yoksa hakîkat-i sâbitesi tebeddül etmez. Zîrâ kalb-ı hakâyık mümkün değildir. Bu hakîkat, âlem-i âfâkta ehl-i kîmyâ indindeki iksîre benzer. Bu bahisde kîmyâya müteallik baʻzı îzâhât-ı mücmele iʻtâsı fâideden hâli değildir.&#10024;

Şimdi bu açıklamalardan anlaşıldığı üzere, insanda mevcut olan bu mükerrem taşın (felsefe taşı) özelliği, âlem ufuklarındaki iksirin özelliği gibi hakikatlerin kalbidir. Tedbir ve hikmet dairesinde olarak dilediğin şey üzerine ondan biraz bir şey bırakacak olursan, o şeyin hakikatinin gerekliliğine göre o şeyin kendisi başkalaşır. Yani o şeyin hakikatinin ve tekil sabit hakikatinin yatkınlığı dairesinde bu izafî âlemdeki kendisi başkalaşır; yoksa sabit hakikati başka bir hale geçmez. Çünkü hakikatlerin başka bir hale geçmesi imkânsızdır. Bu hakikat, dış âlemde kimyacılar nezdindeki iksire benzer. Bu bahiste kimyaya ilişkin bazı özet açıklamalar verilmesi faydadan uzak değildir.

Maʻlûm olsun ki ilm-i kîmyâ iki nevʻdir; birisi kîmyâ-yı cedîddir ki mekteblerde tedrîs olunur ve anâsır-ı basîtadan ve onların mürekkebâtından bahs eder. Bu kîmyâ ulûm-i zâhiriyyedendir ve Frenkler bu ilmin mütehassıslarına “şimist” ta‘bîr ederler. Diğeri filizzât-ı nâkısayı tedâbir-i kâmile kuvvetiyle mertebe-i noksândan kemâl derecesine îsâl etmek ilmidir. Ve ma‘deniyyâtın en kâmili gümüş ve altın iʻtibâr edilmiştir. Ve bu ilim mekteblerde tedrîs olunmayıp, erbâbı indinde hafî tutulur. Frenkler bu ilmin mütehassıslarına “alşimist” ta‘bîr edip yakın vakte kadar istihzâ ederler idi. Vaktâki ahîran “elektron” nazariyyesi keşf olundu; kîmyâda mezkûr olan anâsır-ı basîtanın yekdiğerine inkılâbı imkânı anlaşıldı. Hayâl addiyle istihzâ ettikleri şeyin hakîkat olduğunu derk ettiler. Zîrâ anâsır-ı basîtadan her birinin atomu müteaddid elektronlardan mürekkebdir. Ve menfî elektron etrâfında müsbet elektronlar devr ederler, şemsin etrâfında seyyâratın devri gibi. Her bir unsurun atomlarını teşkîl eden elektronlardan baʻzıları tarh veyâ tezyîd olunursa, başka bir unsurun atomuna inkılâb eder.&#10024;

Bilinmeli ki kimya ilmi iki çeşittir; birincisi modern kimyadır ki okullarda öğretilir ve basit elementlerden ve onların bileşiklerinden bahseder. Bu kimya, dış bilimlerdendir ve Batılılar bu ilmin uzmanlarına "kimyager" derler. Diğeri ise eksik madenleri, tam tedbirler kuvvetiyle noksanlık mertebesinden olgunluk derecesine ulaştırma ilmidir. Ve madenlerin en olgunu gümüş ve altın kabul edilmiştir. Ve bu ilim okullarda öğretilmeyip, erbabı katında gizli tutulur. Batılılar bu ilmin uzmanlarına "simyacı" derler ve yakın zamana kadar alay ederlerdi. Ne zaman ki yakın zamanda "elektron" teorisi keşfedildi; kimyada bahsedilen basit elementlerin birbirine dönüşme imkânı anlaşıldı. Hayal sayarak alay ettikleri şeyin gerçek olduğunu idrak ettiler. Çünkü basit elementlerden her birinin atomu çok sayıda elektrondan oluşmuştur. Ve negatif elektron etrafında pozitif elektronlar dönerler, güneşin etrafında gezegenlerin dönmesi gibi. Her bir elementin atomlarını oluşturan elektronlardan bazıları çıkarılır veya artırılırsa, başka bir elementin atomuna dönüşür.

Meselâ bakırın elektronlarını tebdîl ile altına kalbı mümkün olur. Ancak bu elektronların tezyîd ve tenkîsi ne gibi ahvâl ve şerâit dâiresinde olduğu keşf edilememiştir. Hâlbuki kîmyâyı atîkada, istiʻmâl edilen iksîr bu atomların elektronlarını tebdîl ile anâsırı yekdiğerine kalb edebilir. Ancak iksîrin usûl-i istihsâli erbâbı indinde hafî tutulur. Bu kîmyâ-yı atîk erbâbı derler ki; usûl-i istihsâl-i iksîr ve onun istiʻmâliyle kalb-ı maâdin esrâr-ı ilâhiyyedendir. Erbâbı, maʻnâ ve ehl-i irfândan gayrisine keşf-i câiz değildir. Âlâyiş-i hırs ve mefâsid-i dünyâ ile mülevves olan kimselere bu ilmin ta‘lîminde hey’et-i ictimâʻiyye-i beşeriyye için zarar vardır. Ammâ dâmen-i himmetini lezzât-ı dünyâ levsinden çekmiş olan ehlullah ve evliyâullaha bu sırrın inkişâfında zarar değil, belki fâide vardır. Nitekim Hz. Mevlânâ (radiyallahu anh) buyururlar:&#10024;

Örneğin, bakırın elektronlarını değiştirerek onu altına dönüştürmek mümkün olur. Ancak bu elektronların artırılması ve azaltılmasının hangi haller ve şartlar dairesinde olduğu keşfedilememiştir. Hâlbuki eski kimyada kullanılan iksir, bu atomların elektronlarını değiştirerek elementleri birbirine dönüştürebilir. Ancak iksirin üretim yöntemi, bu işin ehli olanlar nezdinde gizli tutulur. Bu eski kimya ehli olanlar derler ki; iksirin üretim yöntemi ve onun kullanılmasıyla madenleri altına dönüştürme, ilahi sırlardandır. Bu sırrın, mana ve irfan ehli olmayanlara açıklanması caiz değildir. Hırsın gösterişi ve dünyanın fesatlarıyla kirlenmiş olan kimselere bu ilmin öğretilmesinde insan toplumları için zarar vardır. Ama himmet eteğini dünya lezzetlerinin kirinden çekmiş olan Allah dostlarına ve evliyalara bu sırrın açığa çıkmasında zarar değil, aksine fayda vardır. Nasıl ki Hz. Mevlânâ (Allah ondan razı olsun) buyururlar:

كیمیا و سیمیا و ریمیا ** این نیاشد جز بذات اولیا&#10024;

Kimya, simya ve rimya (büyücülük) ancak evliyanın zâtında bulunur.

Tercüme

“Kîmyâ ve sîmyâ ve rîmyâ taʻbîr olunan ulûm-i garîbe ve hafiyye ancak evliyânın zâtına mahsûsdur.”&#10024;

"Kimya, simya ve rimya olarak adlandırılan garip ve gizli ilimler ancak evliyanın zâtına özgüdür."

Ve ulûm-i hafiyye ve garîbe beş nevʻdir; kîmyâ, sîmyâ, hîmyâ, lîmyâ ve rîmyâdır. Bunlara âid taʻrîfât saded hâricinde olduğu için terk olundu. Bunlar hakkında maʻlûmât-ı mücmele almak isteyen ihvân-ı bâ-safâ Hindistan’da tab‘ edilmiş olan “Matla‘u’l-Ulûm ve Mecmaʻu’l-Fünûn” nâmındaki kitâbı mütâlaa etsinler.&#10024;

Gizli ve garip ilimler beş çeşittir: kimya, simya, himya, limya ve rimyadır. Bunlara ait tanımlar konunun dışında olduğu için bırakıldı. Bunlar hakkında genel bilgi almak isteyen temiz kalpli kardeşler, Hindistan'da basılmış olan "Matla'u'l-Ulûm ve Mecma'u'l-Fünûn" adlı kitabı okusunlar.

İmdi bu taʻrîfâttan kîmyâ-yı atîkın ne olduğu ve iksîrin ne demek olduğu anlaşıldı. İşte sen bu iksîri alır ve kazdîre yaʻnî [kurşuna] ve demire izâfe edersin. İksîrin te’sîriyle onlar gümüşe inkılâb eder. Ve bakır ve kalay üzerine izâfe edersin, onları altına kalb eylersin. Hâlbuki iksîr aslında bir şeydir. Fakat maâdinin tabâyi‘i muhtelif olduğundan kendilerine iksîr izâfe olundukta, kabûlleri de muhtelif olur. Yaʻnî kimi gümüşe, kimi altına inkılâb eder. İşte hacer-i mükerrem olan bu hakîkat de böyledir. Bu hacer-i mükerrem kendisine münkeşif olan zât-ı muhterem onu nazarıyla âsîye ilkâ ederse mutî‘ olur. Ve kâfire ilkâ ederse mü’min olur. Hâce Hâfız-ı Şîrâzî (kuddise sırruh) bu makâma işâretle buyurur:&#10024;

Şimdi bu tanımlamalardan eski simyanın ne olduğu ve iksirin ne demek olduğu anlaşıldı. İşte sen bu iksiri alır ve kurşuna ve demire eklersin. İksirin etkisiyle onlar gümüşe dönüşür. Ve bakır ile kalay üzerine eklersin, onları altına çevirirsin. Hâlbuki iksir aslında tek bir şeydir. Fakat madenlerin tabiatları farklı olduğundan, kendilerine iksir eklendiğinde, kabulleri de farklı olur. Yani kimi gümüşe, kimi altına dönüşür. İşte değerli taş olan bu hakikat de böyledir. Bu değerli taş, kendisine açığa çıkan saygıdeğer kişi onu nazarıyla âsiye (günahkâra) atarsa itaatkâr olur. Ve kâfire atarsa mümin olur. Hâce Hâfız-ı Şîrâzî (sırrı kutsal olsun) bu makama işaretle buyurur:

كنندكە كوشەء جشیم بماكنند ** آیا بودكیمیاآنانكە خاكرا بنظر&#10024;

Onlar, cisim köşesini kimya ile yaparlar. Acaba o kimya, toprağı nazarıyla yapanlar mıdır?

Tercüme

“Onlar ki hâkî nazar ile kîmyâ ederler. Olabilir mi ki bize de göz ucuyla baksınlar.”&#10024;

Onlar ki değersiz şeyi kıymetli hâle getirirler. Mümkün müdür ki bize de göz ucuyla baksınlar.

Ve kezâ Cenâb-ı Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (kuddise sırruhü’s-sâmî) Efendimiz kendi hâl-i âlîlerini beyânen buyururlar:&#10024;

Aynı şekilde Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (sırrı yüceltilsin) Efendimiz, kendi yüce hâlini açıklayarak şöyle buyurur:

كف من زر شود و نقرەء خام ** چبون مرا راە زند فتنە گر زر و وارمخاك چون در&#10024;

Altın ve ham gümüş, nasıl olur da bana yol keser, o fitneci altın ve gümüş gibi toprak nasıl olur da bana yol keser?

Nazmen Tercüme

“Hâk mâdemki destimde olur hep zer ü sîm. Bana rehzen mi olur, fitneci altın akça.”&#10024;

"Toprak mademki elimde olur hep altın ve gümüş. Bana yol kesen mi olur, fitneci altın akçe."

Ve yine buyururlar:

كە بهر لحظە كیمیا سازدرگكند مس را ** مش نكه زركیمیا عجب آیدز&#10024;

Her an bakırı altın yapan kimya gibi, bakırdan altın yapmak şaşılacak bir şey değildir.

Nazmen Tercüme

“Nuhâsı altın eder, kîmyâ, acîbdir bu, nuhâsa bak ki beher lâhzâ kîmyâ çıkarır.”&#10024;

Kimya, bakırı altına çevirir, bu şaşırtıcıdır; bakıra bak ki her an kimya çıkarır.

Velhâsıl bu makâm-ı azîme sâhibi olan evliyâullahın bu gibi sözleri çoktur. İşte bu hacer-i mükerrem vücûdu azîz ve nâdir olan o kibrît-i ahmer ve iksîrdir ki Allah Teâlâ onu esirgediği şeylerden kıldı. Ve bu hakîkati kemâl-i nefâsetinden dolayı gizledi. Ve onu müstehak ve lâyık olmayan kimselerden esirgedi. Bu esirgeme hâşâ ki Hakk Teâlâ hazretlerinin buhlünden ola. Eğer bu hakîkati Hakk Teâlâ, ehlinin gayrine ibzâl buyurursa hikmetine münâfî olurdu. Zîrâ bir sabînin eline bir pırlanta taşını teslîm veyâhûd bir sârıka cevheri emniyyet edip, tevdîʻ etmek inde’l-ukâla hamâkattır. Allah Teâlâ hazretleri ise bu gibi sıfât-ı nâ-lâyıkadan münezzehdir. Onun için bu hakîkati, hazînelerinin en yükseğine tevdîʻ etti ki o hazîne tecelliyâtı Rabbâniyye hazînesidir. Ve onun fevkinde tecellî yoktur. Nitekim yukarıda îzâh olundu.&#10024;

Sözün özü, bu yüce makamın sahibi olan Allah dostlarının bu gibi sözleri çoktur. İşte bu mükerrem taş, aziz ve nadir olan o kırmızı kükürt ve iksirdir ki Yüce Allah onu esirgediği şeylerden kıldı. Ve bu hakikati, kemal derecesindeki kıymetinden dolayı gizledi. Ve onu müstehak ve layık olmayan kimselerden esirgedi. Bu esirgeme, haşa ki Yüce Allah hazretlerinin cimriliğinden ola. Eğer bu hakikati Yüce Allah, ehlinin dışındakilere bolca verseydi, hikmetine aykırı olurdu. Çünkü bir çocuğun eline bir pırlanta taşını teslim etmek veyahut bir hırsıza cevheri emanet edip tevdi etmek, akıl sahipleri katında ahmaklıktır. Yüce Allah hazretleri ise bu gibi layık olmayan sıfatlardan münezzehtir. Onun için bu hakikati, hazinelerinin en yükseğine tevdi etti ki o hazine, Rabbanî tecelliler hazinesidir. Ve onun üstünde tecelli yoktur. Nasıl ki yukarıda izah olundu.

İmdi bu hacer-i mükerremin inkişâfı her bu tecellîye nâil olanlara da vâkiʻ olmaz. Binâenaleyh bu hazîneye vâsıl olan kimse onun üzerinde bu hacer-i mükerremin eserini göremez. Ancak haklarında inâyet-i ezeliyye sebk etmiş olanlar müstesnâdır. Nitekim bu hâlin âsârı zâhirdir. İ‘tirâf etmelidir ki zamânımızda evliyâullaha tesâdüf olunduğu hâlde bir nazarda sâliki makâm-ı fenâya îsâl edenler görülemedi. Ve görenler de işitilmedi. Hâlbuki bu kitâbın müellifi Şeyh-i Ekber ve Cenâb-ı Mevlânâ ve Abdülkâdir Geylânî ve Şâh-ı Nakşıbend ve emsâlî pîrân (rıdvânallahu aleyhim ecmaʻîn) hazâratından bizlere birçok haber-i mütevâtir vârid olmuş ve menâkıb-ı kesîre nakl edilmiştir. Binâenaleyh bu hacer-i mükerrem kendilerine münkeşif olan zevât, nâdirin nâdiridir. Zîrâ bu hacerin üzerine min-ciheti’l-Hakk sâdır olan hüküm, zanîn&#10024;

Şimdi, bu değerli taşın açığa çıkışı, bu tecelliye nail olan herkese de gerçekleşmez. Bu sebeple, bu hazineye ulaşan kimse, onun üzerinde bu değerli taşın etkisini göremez. Ancak haklarında ezelî inayet (Allah'ın öncesiz yardımı) geçmiş olanlar istisnadır. Nasıl ki bu hâlin etkileri açıktır. İtiraf edilmelidir ki zamanımızda evliyalarla karşılaşılmasına rağmen, bir bakışta Hakk Yolcusu'nu fenâ makamına (Allah'ta yok olma hâli) ulaştıranlar görülemedi. Ve görenler de işitilmedi. Hâlbuki bu kitabın müellifi Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) ve Cenâb-ı Mevlânâ (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) ve Abdülkâdir Geylânî ve Şâh-ı Nakşıbend (Bahâeddin Nakşıbend) ve benzeri pîrler (Allah hepsinden razı olsun) hazretlerinden bizlere birçok mütevatir haber (yalan üzerinde birleşmeleri imkânsız topluluklarca nakledilen haber) ulaşmış ve çok sayıda menkıbe (keramet ve olağanüstü hâller) nakledilmiştir. Bu sebeple, bu değerli taş kendilerine açığa çıkan zâtlar, nadirin nadiridir. Çünkü bu taşın üzerine Hak tarafından sâdır olan hüküm, zanin (şüpheli, zanna dayalı) değildir.

ی yaʻnî esirgemedir. ِس لنا بجاە تبینا المصطق اللهم ی Bu da bast-ı suâl sırrıdır. 16 Çevirenin Notu: “Kazdir” kurşun manasına geldiğinden rikâ metinde boşluk bırakılan yere kurşun ibâresi eklenmiştir.&#10024;

Yani esirgemektir. Ey Allah'ım, seçilmiş peygamberin hürmetine bize yardım et. Bu da dileğin genişletilmesi sırrıdır. Çevirenin Notu: "Kazdır" kurşun anlamına geldiğinden rikâ metinde boşluk bırakılan yere kurşun ibaresi eklenmiştir.

“Sebebsiz sanʻat müddeîsi, yalan sözde ve da‘vada ve kizbler içinde yaşadı.”&#10024;

Sebepsiz sanat iddia edeni, yalan sözde, iddiada ve yalanlar içinde yaşadı.

Yaʻnî kîmyâ-yı sûrîde sebebi yaʻnî iksîri tahsîl etmeksizin sanʻat iddiâsında bulunan kimse, halka karşı yalan sözde ve kuru daʻvâda ve kizbler ile halkı aldatmak sûretiyle zindegânî eyledi. Ve bu yalanlarıyla halkın elindeki mâlı alıp maîşet etti. Ve bu hacer-i mükerrem kendilerine münkeşif olup kîmyâ-yı maʻnevî sanʻatına vâkıf olmayanlar da halkı irşâd daʻvâsına kıyâm etmekle onlar dahi bu tâife gibi zindegânî eylediler.&#10024;

Yani, zahirî kimyada, sebebi yani iksiri elde etmeksizin sanat iddiasında bulunan kimse, halka karşı yalan sözde, kuru davada ve yalanlarla halkı aldatmak suretiyle hayatını sürdürdü. Ve bu yalanlarıyla halkın elindeki malı alıp geçimini sağladı. Ve bu mükerrem taş (iksir) kendilerine açığa çıkıp manevî kimya sanatına vakıf olmayanlar da halkı irşat davasına kalkışmakla onlar dahi bu zümre gibi hayatlarını sürdürdüler.

“Lehçesi sâdık, talebi mahfûz olan muhibb-i nâsıhın sözünü dinle!”&#10024;

"Dili doğru, isteği gizli olan nasihatçi dostun sözünü dinle!"

Ey tâlib-i hakîkat, sen bu gibi kâzib müddeîlerin kuru daʻvâlarına kulak asmayıp lehçesi sâdık ve talebi kizbden mahfûz olan ve senden sûrî ve maʻnevî hiçbir fâideye intizâr etmeksizin seni seven nâsıhın sözünü dinle! Zîrâ bu vasıf kendisinde iksîr-i maʻnevî bulunduğunun alâmetidir.&#10024;

Ey hakikat talep eden kişi, sen bu gibi yalancı iddia sahiplerinin boş iddialarına kulak asmayıp, dili doğru olan, talebi yalandan korunmuş bulunan ve senden görünürde veya manevî hiçbir fayda beklemeksizin seni seven nasihatçinin sözünü dinle! Çünkü bu özellik, kendisinde manevî iksir (manevî güç ve etki) bulunduğunun işaretidir.

“Neyyir eflâkinden nüzûl etti. Terkîb-i nisebin tahsîline saʻy et!”&#10024;

O, feleklerin ışığından indi. Bağıntıların terkibini elde etmeye çalış!

Neyyir, şems maʻnâsınadır. Ve kîmyâ-yı atîk ıstilâhında şemsden murâd nuhâsdır. Yaʻnî bakır, altın mertebesine urûc için kendi eflâkinden yaʻnî kendi muhîtinden nüzûl etti. Altın nisebinin terkîbi hâsıl olmak için saʻy et! Yaʻnî ona bir terkîb yap ki onda altının nisbetleri hâsıl olsun. Bakırdan murâd sâlikin vücûd-i kesîfidir. Altından murâd dahi rûh-i izâfîsidir. Yaʻnî bakır gibi olan vücûd-i kesîfine bir terkîb-i maʻnevî yap ki altın gibi olan rûha inkılâb eylesin.&#10024;

Neyyir, güneş anlamına gelir. Eski kimya teriminde güneşten maksat bakırdır. Yani bakır, altın mertebesine yükselmek için kendi feleklerinden, yani kendi çevresinden indi. Altın bağıntısının terkibi oluşması için çabala! Yani ona öyle bir terkip yap ki onda altının nispetleri oluşsun. Bakırdan maksat Hakk Yolcusu'nun yoğun bedenidir. Altından maksat ise onun izafî ruhudur. Yani bakır gibi olan yoğun bedenine öyle bir manevî terkip yap ki altın gibi olan ruha dönüşsün.

“Civayı ma‘deninden al, ondan firâr-ı müktesebi çek!”&#10024;

“Cıvayı madeninden al, ondan kazanılmış kaçışı çek!”

Kîmyâ-yı atîk ıstilâhında “firâr” civa maʻnâsınadır. Ve tabîatı hâr olup müzekker iʻtibâr olunmuştur. Civa, bulunduğu kabın şeklini alır. Ve her tarafa akıp gider bir mâdde olduğu ve nefis dahi ayn-ı vasfı hâiz bulunduğu için Cenâb-ı Şeyh (radiyallahu anh), nefsi civaya teşbîh buyurmuştur. Yaʻnî sen civa gibi olan nefsi, kendi ma‘deni olan vücûd-i kesîfden, al ve o aldığın civayı ma‘deninden, çek çıkar! Zîrâ o, ma‘denî olan vücûd-i kesîfde kaldıkça kendi sıfâtından taarrî edemez.&#10024;

Eski kimya teriminde "firar" cıva anlamına gelir. Ve cıva, tabiatı gereği sıcak olup erkek kabul edilmiştir. Cıva, bulunduğu kabın şeklini alır. Ve her tarafa akıp giden bir madde olduğu ve nefis de aynı özelliği taşıdığı için Şeyh (Allah ondan razı olsun), nefsi cıvaya benzetmiştir. Yani sen cıva gibi olan nefsi, kendi madeni olan yoğun bedenden al ve o aldığın cıvayı madeninden çek çıkar! Çünkü o, madeni olan yoğun bedende kaldıkça kendi sıfatlarından arınamaz.

“İmdi sen onu râm ettiğin vakit, onun zâtı kendisinde olan terkîbi ve resebî hâmil olur.”&#10024;

Şimdi sen onu boyun eğdirdiğin zaman, onun zâtı kendisinde olan terkibi ve resebî (kalıntıları) taşır.

İmdi sen kîmyâ-yı atîk mûcibince civayı eczâ-yı lâzıme ile tahlît edip taktîr, sahk, tasʻîd, teşvîd, teşmî‘, taʻfîn, hall ve akd ameliyyâtını icrâ ederek onu safvet hâline râm ettiğin vakit, onun zâtı kendisinde mündemic olan terkîbi ve resebî yaʻnî tortuyu hâmil olur. Yaʻnî civa gibi olan nefis envâʻ-i riyâzet potasında türlü terbiyelere maʻrûz kaldıktan sonra sâfı ve tortusu birer tarafa ayrılır. Sâfı melekiyyet ve tortusu beşeriyyet olur. Ve nefis zâtında bu iki hâli de hâmildir.&#10024;

Şimdi sen, eski kimya gereğince cıvayı gerekli maddelerle karıştırıp damıtma, öğütme, yüceltme, beyazlatma, mumlama, çürütme, çözme ve katılaştırma işlemlerini uygulayarak onu saflık haline getirdiğin zaman, onun zâtı kendisinde bulunan terkibi ve tortuyu taşır. Yani cıva gibi olan nefis, çeşitli riyâzet potasında türlü terbiyelere maruz kaldıktan sonra saflığı ve tortusu birer tarafa ayrılır. Saflığı melekiyet (meleklik hali) ve tortusu beşeriyet (insanlık hali) olur. Ve nefis zâtında bu iki hali de taşır.

“Fâzıl, lehebde neyyirâtın imtizâcı sebebiyle suûd etti; onun hâline nazar et!”&#10024;

Faziletli kişi, alevde ışıkların karışması sebebiyle yükseldi; onun hâline bak!

Neyyirâttan murâd şems ile kamerdir. Ve kîmyâ-yı atîk ıstılâhında şems, nuhâsa ve kamer, gümüşe ıtlâk olunur. Civa ameliyye-i kimyeviyye ile nuhâsa ve nuhâs, gümüşe inkılâb eder. Yaʻnî âteşte neyyirâtın imtizâcı sebebiyle civada fazla olan rusûbât suûd eder. Ve tebahhur edip havâya gider. Baʻzı iksîr tarh olundukta altına inkılâb eder. Sen onun bu hâline nazar et! Civa gibi olan nefs-i emmâre, terbiye olunarak nuhâs gibi olan nefs-i levvâmeye ve ondan sonra gümüş gibi olan nefs-i mülhimeye inkılâb eder. Ve âteş-i riyâzet ile ondan fazla olan sıfât-ı zemime tasa‘ud eder. Baʻzı iksîr-i evliyâ tarh olunarak nefs-i mutmainne makâmına terakkî edip altın hâline gelir.&#10024;

Neyyirât'tan kasıt güneş ile aydır. Ve eski kimya teriminde güneş bakıra, ay ise gümüşe denir. Cıva, kimyasal işlemle bakıra, bakır da gümüşe dönüşür. Yani ateşte güneş ve ayın karışması sebebiyle cıvada fazla olan tortular yükselir. Ve buharlaşıp havaya gider. Bazı iksirler katıldığında altına dönüşür. Sen onun bu hâline bak! Cıva gibi olan nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefis), terbiye edilerek bakır gibi olan nefs-i levvâme'ye (kendini kınayan nefis) ve ondan sonra gümüş gibi olan nefs-i mülhime'ye (ilham alan nefis) dönüşür. Ve riyâzet ateşiyle ondan fazla olan kötü sıfatlar yükselir. Bazı evliya iksirleri katılarak nefs-i mutmainne (huzura ermiş nefis) makamına yükselip altın hâline gelir.

“İmdi onu ifnâ ettiği vakit sebeb bâkî kalır. Senin kalayını aynda altına kalb eder.”&#10024;

Şimdi onu yok ettiği zaman sebep kalıcı olur. Senin kalayını aynen altına çevirir.

Yaʻnî o nefsi, âteş-i riyâzet ifnâ ettiği vakit, sebeb yaʻnî ayniyyet fânî olmaz. Belki yine yerinde durur. Fakat kalay gibi olan senin aynını altına tebdîl eder. Yaʻnî fenâ-fillâh hâlinde abdin vücûd-i izâfîsi fânî olmaz, yine bâkîdir. Velâkin o vücûd-i izâfî artık vücûd-i Hakkânî olur. Ve bu ebyât-ı şerîfeden anlaşıldığı üzere sâlik vücûdunda bu istihâlâtı geçirmek için iksîre muhtâcdır. Ve o da hacer-i mükerrem kendisine münkeşif olan mürşid-i kâmil ve mükemmildir. Ve her velî bu istihâlâta muktedir değildir.&#10024;

Yani o nefsi, riyâzât ateşi yok ettiği zaman, sebep yani ayniyet yok olmaz. Aksine yine yerinde durur. Fakat kalay gibi olan senin aynını altına dönüştürür. Yani fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) hâlinde kulun izafî varlığı yok olmaz, yine kalıcıdır. Velâkin o izafî varlık artık Hakk'a ait varlık olur. Ve bu şerefli beyitlerden anlaşıldığı üzere, Hakk Yolcusu kendi varlığında bu dönüşümleri geçirmek için iksire muhtaçtır. Ve o da kendisine hacer-i mükerrem (değerli taş, simya taşı) keşfedilmiş olan kâmil ve mükemmel mürşittir. Ve her velî bu dönüşümlere muktedir değildir.

Zıllin izâlesi ve tasrîrin katʻı:

“Allah Teâlâ, ثم َّ قَبَضنَاە إِلينَا قَبضًا يَسِيًْا (Furkân, 25:46) yaʻnî “Baʻdehu biz onu kabzı yesîr ile kendimize kabz ederiz.” buyurdu. Ve zıll ancak sanʻattaki sebebden nâşî bâkî kalır.&#10024;

Yüce Allah, "Sonra onu yavaş yavaş kendimize çekeriz." (Furkân, 25:46) buyurdu. Gölge ise ancak sanattaki sebepten dolayı kalıcı olur.

İmdi zıll dâim oldukça emrde tedlîs vardır. Ve onda tasarruf ve izâlesi memnû‘dur. Eğer senin indinde hacer-i mükerrem mevcûd değilse ve netîce-i hakâyık yok ise sana bir imâm talebi lâzımdır. Eğer bulamaz isen odanı cemî-i eşyâdan hâlî kıl! Ve halvet ittihâz eyle ve zikrin “Allah, Allah” olsun, başkası değil. Bundan evvel, istiʻdâdına göre yiyecek&#10024;

Şimdi, gölge var oldukça işte bir aldatma vardır. Ve onda tasarruf etmek ve onu gidermek yasaktır. Eğer senin yanında değerli taş mevcut değilse ve hakikatlerin sonucu yok ise sana bir imam talep etmek lazımdır. Eğer bulamaz isen odanı bütün eşyalardan boşalt! Ve halvet edin ve zikrin "Allah, Allah" olsun, başkası değil. Bundan önce, yatkınlığına göre yiyecek

َ ve içecek hemminden teferruğ et! Müstenedini bu ءكمِثلِه ِ یسليس (Şûrâ, 42:11) âyeti kıl!&#10024;

Yiyecek ve içecek kaygısından kurtul! Dayanağını "O'nun benzeri hiçbir şey yoktur." (Şûrâ, 42:11) ayeti yap!

ََي

İmdi muhakkak en yakın yedi günde ve en uzak kırk günde zıllin zevâli lâ-büddür. Ve tasrîre gelince, onun sebebi nefsin âlem-i melekût ile şehâdet arasında sıkışmasıdır. Ve&#10024;

Şimdi, muhakkak ki en yakın yedi günde ve en uzak kırk günde gölgenin ortadan kalkması kaçınılmazdır. Açıklamaya gelince, onun sebebi nefsin melekût âlemi (gayb âlemi) ile şehâdet âlemi (görünen âlem) arasında sıkışmasıdır.

ی َّلله

ِی o bâb-ı ahvâldir. Ona Hakk Teâlâ’nın الْقلُوبِ تَطمَی أال َ بِذِكْر ِ ا (Ra‘d, 13:28) kavlini haml eyle, muhakkak onun tasrîri inşâallahu Teâlâ munkatıʻ olur.”&#10024;

O, haller kapısıdır. Ona Yüce Allah'ın "Bilin ki, kalpler ancak Allah'ı anmakla huzur bulur." (Ra'd, 13:28) kavlini yükle; muhakkak ki onun açıklaması, Allah'ın izniyle, kesintiye uğrar.

Maʻlûm olsun ki mahsüsât, mütehayyilât, mezkûrât, mahfûzât, mütefekkirât, maʻkûlât denilen şeylerin cümlesi birer zılldir. Ve nefis bunların te’sîrâtı tahtında dâimâ söyler ve feryâd eder, durur. Nefsin bu hadîsleri tasrîrdir. İmdi bu bahis bu zıllerin izâlesini ve tasrîrin katʻını beyân eder.&#10024;

Bilinmeli ki duyularla algılananlar, hayal edilenler, hatırlananlar, hafızada tutulanlar, üzerinde düşünülenler ve akılla idrak edilenler denilen şeylerin hepsi birer gölgedir. Ve nefis, bunların tesirleri altında daima konuşur ve feryat eder, durur. Nefsin bu konuşmaları, tasvir etmektir. Şimdi bu bahis, bu gölgelerin giderilmesini ve tasvir etmenin kesilmesini açıklar.

َّ

Hakk Teâlâ hazretleri Sûre-i Furkân’da, ألم تَر َ إِیل رَبِّك َ كيف َ مَد َّ الظِّل َّ وَلو شَاء لجَعَله سَاكِنًا ثم َلً ثم َّ قَبَضنَاە إِلينَا قَبضًا يَسِيًْا الشَّمس َ عَليه ِ دَلِي جَعَلْنَا (Furkân: 25:45-46) yaʻnî “Rabb’ini görmez misin; zılli nasıl temdîd eyledi. Ve eğer dilese idi; onu sâkin kılardı. Baʻdehu biz onun üzerine şemsi delîl yaptık. Ondan sonra onu kabz-ı yesîr ile yaʻnî birdenbire değil, tedrîc ile kendimize kabz ettik. Yaʻnî izâle ettik.” buyurur. Ve zıll, ancak sunʻ-i ilâhîdeki illet ve sebebden dolayı bâkî kalır ve devâm eder. Ve bu illet ve sebeb dahi hikmet-i ilâhiyyedir. Zîrâ sâni’in sun‘u bir maksad-ı maʻkûle müsteniddir.&#10024;

Yüce Allah, Furkân Suresi'nde, "Rabb'ini görmez misin; gölgeyi nasıl uzattı? Ve eğer dileseydi; onu hareketsiz kılardı. Ondan sonra biz onun üzerine güneşi delil yaptık. Ondan sonra onu kolayca, yani birdenbire değil, yavaş yavaş kendimize çektik. Yani ortadan kaldırdık." (Furkân: 25:45-46) buyurur. Ve gölge, ancak ilâhî sanattaki illet ve sebepten dolayı kalıcı olur ve devam eder. Ve bu illet ve sebep de ilâhî hikmettir. Çünkü sanatçının sanatı, akla uygun bir amaca dayanır.

İmdi zıll devâm ettikçe emr-i ilâhîde tedlîs yaʻnî setr vardır. Bu iktizâ-yı setr ya abdin ayn-ı sâbitesinin ve hakîkatinin îcâbıdır. Veyâhûd esbâb-ı ârıziyyeye müsteniddir. Esbâb-ı ârıziyye, adem-i ihlâs-ı tâmm veyâ şübheli veyâ harâm gıdâ ekli veyâ kalbe hubb-i mâsivâ galebesi gibi ahvâldir. Ve bu sûretlerde abdden o zıllin izâlesi ve onda tasarruf mümkün değildir. Eğer senin indinde hacer-i mükerrem sırrı ve netîce-i hakâyık olan bâlâda mezkûr hâssıyyât-ı ahcâr mevcûd değil ise mutlakâ sana bir imâm yaʻnî bir mürşid-i kâmil ve mükemmil lazımdır ki senin uyûb-i nefsini sana keşf eylesin.&#10024;

Şimdi, gölge devam ettikçe ilâhî işte bir tedlîs, yani bir örtme vardır. Bu örtme gerekliliği ya kulun ayn-ı sâbitesinin ve hakikatinin gereğidir ya da ârızî sebeplere dayanır. Ârızî sebepler, tam ihlâssızlık veya şüpheli ya da haram gıda yeme veya kalbe mâsivâ (Allah dışındaki şeyler) sevgisinin galebe çalması gibi durumlardır. Ve bu durumlarda kuldan o gölgenin giderilmesi ve onda tasarruf etmek mümkün değildir. Eğer senin yanında hacer-i mükerrem (Kâbe taşı) sırrı ve hakikatlerin sonucu olan yukarıda anılan taşların özellikleri mevcut değilse, mutlaka sana bir imam, yani bir mürşid-i kâmil ve mükemmil (olgun ve olgunlaştıran bir rehber) lazımdır ki senin nefsinin kusurlarını sana açığa çıkarsın.

Mürşidin envâ‘ı çoktur; ednâsı sana tövbe telkîn edip nefsini emmârelikten, levvâme mertebesine terakkî ettirendir. Ve a‘lâsı nezdinde hacer-i mükerrem sırrı bulunan ve iksîr gibi mahfî ve nâdirü’l-vücûd olandır ki seni mertebe mertebe terakkî ettirerek nefs-i sâfiyye mertebesine îsâl eder. Ve sende hacer-i beht sırrını inkişâf ettirir. Eğer hakkında inâyet-i ezeliyye sebk etmiş ise sana hacer-i mükerrem sırrı münkeşif olarak sen de mürşidin gibi nâdirü’l-vücûd bir iksîr olursun.&#10024;

Mürşidin çeşitleri çoktur; en düşüğü sana tövbe telkin edip nefsini emmârelikten (kötülüğü emreden nefis), levvâme (kendini kınayan nefis) mertebesine yükseltendir. Ve en yücesi, yanında hacer-i mükerrem (değerli taş) sırrı bulunan ve iksir gibi gizli ve nadirü’l-vücûd (varlığı nadir olan) olandır ki seni mertebe mertebe yükselterek nefs-i sâfiyye (arınmış nefis) mertebesine ulaştırır. Ve sende hacer-i beht (şaşkınlık taşı) sırrını açığa çıkarır. Eğer hakkında ezelî inayet (Allah'ın ezelî yardımı) geçmiş ise, sana hacer-i mükerrem sırrı açığa çıkarak sen de mürşidin gibi nadirü’l-vücûd bir iksir olursun.

Eğer himmetin âlî olup da mürşidin a‘lâsını bulamaz isen âtîdeki çâreye tevessül et: Odanı bilcümle eşyâdan hâlî bırak! Yaʻnî nazarın tesâdüf ettikçe sana hâtıra verecek olan eşyâyı kaldır. Burasını kendine halvethâne ittihâz et! Ve kıbleye müteveccihen otur. “Allah, Allah” diye zikre devâm et, başka isim zikr etme! Ve halvete girmezden mukaddem, istiʻdâdın nisbetinde yiyecek ve içecek ihzâr et ki hâcet-i gıdâ halvet esnâsında sana havâtır vermesin. Bu sûretle ekl ve şürb hemminden teferruğ etmiş olursun. Yiyeceğini ve içeceğini istiʻdâdından noksân tedârik etme ki pek ziyâde açlık hâtırını perîşân etmesin. Ve fikrini, ءليسَ كمِثلِه ِ یس (Şûrâ,&#10024;

Eğer himmetin yüce olup da mürşidlerin en üstününü bulamaz isen, aşağıdaki çareye başvur: Odanı bütün eşyalardan boşalt! Yani, gözün tesadüf ettikçe sana hatıra verecek olan eşyayı kaldır. Burasını kendine halvethane (yalnız kalma yeri) edin! Ve kıbleye dönerek otur. "Allah, Allah" diye zikre devam et, başka isim zikretme! Ve halvete girmeden önce, yatkınlığın oranında yiyecek ve içecek hazırla ki, gıda ihtiyacı halvet esnasında sana vesvese vermesin. Bu şekilde yeme ve içme kaygısından kurtulmuş olursun. Yiyeceğini ve içeceğini yatkınlığından eksik tedarik etme ki, pek fazla açlık zihnini perişan etmesin. Ve fikrini, "Hiçbir şey O'nun benzeri değildir" (Şûrâ,

ََي 42:11) yaʻnî “Onun misli bir şey yoktur.” âyet-i kerîmesine istinâd ettir ki zikrinle fikrin tevâfuk etsin. Eğer bu şartlara riâyet edersen, istidâdına göre en yakın yedi günde ve en uzak kırk günde yukarıda îzâh ettiğimiz zıller zâil olur.&#10024;

"Onun misli bir şey yoktur." (Şûrâ Sûresi, 42:11) ayet-i kerimesine dayandır ki zikrinle fikrin uyum sağlasın. Eğer bu şartlara uyarsan, yatkınlığına göre en yakın yedi günde ve en uzak kırk günde yukarıda açıkladığımız gölgeler ortadan kalkar.

Tasrîre yaʻnî nefsin feryâd ve ıztırâbına gelince, onun sebebi nefsin âlem-i melekût ile âlem-i şehâdet arasında sıkışmasıdır. Ve bu ahvâle taalluk eden bir bâbdır. Her bir sâlikin&#10024;

Tasrîre, yani nefsin feryat ve ıstırabına gelince, onun sebebi nefsin melekût âlemi (gayb âlemi) ile şehâdet âlemi (görünen âlem) arasında sıkışmasıdır. Ve bu, hallere ilişkin bir bölümdür. Her bir sâlikin

َّلله şahsına göre değişir. Birininki diğerine benzemez. Sen o tasrîre Hakk Teâlâ’nın, ِ أال َ بِذِكْر ِ ا&#10024;

Allah şahsına göre değişir. Birininki diğerine benzemez. Sen o tasvire Yüce Allah'ın, "Kalpler ancak Allah'ı anmakla huzur bulur." (Ra'd Sûresi, âyet 28) buyruğunu ekle.

ِی ی الْقلُوب تَطمَی (Ra‘d, 13:28) yaʻnî “Zikrullah ile kalbler mutmainn olur ve sükûn bulur.” kavlini haml eyle! Muhakkak nefsin tasrîri inşâallahu Teâlâ munkatıʻ olur.&#10024;

"Elâ bi zikrillâhi tatmainnu'l-kulûb" (Ra'd, 13:28) yani "Bilin ki kalpler ancak Allah'ı anmakla huzur bulur ve sükûnete erer" sözünü kendine rehber edin! Muhakkak ki nefsin seni esir alması, inşallah, sona erecektir.

**** - ON YEDİNCİ BÂBDAN BİRİNCİ BÂBDIR VE O KİTÂBIN BÂBLARINDAN ON&#10024;

Aşağıdaki paragrafı sade Türkçeye çevir:

**FASIL**

Ma'lûm olsun ki, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, bütün noksan sıfatlardan münezzeh ve bütün kemâl sıfatlarla muttasıftır. O'nun zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde hiçbir tağayyür ve tebeddül vâki' olmaz. Zirâ tağayyür ve tebeddül, noksanlık alâmetidir. Hak Teâlâ ise, noksanlıklardan münezzehtir. Binâenaleyh, Hak Teâlâ'nın zâtı, sıfatları ve fiilleri ezelen ve ebeden aynıdır.

Ancak, Hak Teâlâ'nın şuûnât-ı zâtiyyesi, yani zâtına ait haller ve oluşlar vardır. Bu şuûnât, Hak Teâlâ'nın zâtında bir değişim veya başkalaşma değildir. Bilâkis, O'nun zâtının kemâlini gösteren tecellîleridir. Bu tecellîler, âlemde farklı sûretlerde zâhir olur.

Bu şuûnât-ı zâtiyye, a'yân-ı sâbite denilen sabit hakikatler, değişmez ezelî özler olarak Hak'ın ilminde mevcuttur. Bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilmindeki varlık sûretleridir. Onlar, hâriçte vücûd bulmadan önce, Hak Teâlâ'nın ilminde sabit ve değişmez bir şekilde vardırlar.

Bu a'yân-ı sâbite, mümteniu't-tağayyürdür, yani değişmesi imkânsızdır. Onlar, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelden ebede kadar aynı kalırlar. Onların değişmesi, Hak Teâlâ'nın ilminde bir noksanlık veya cehalet olmasını gerektirir ki, bu da muhâldir.

Binâenaleyh, âlemde gördüğümüz bütün değişimler ve başkalaşmalar, a'yân-ı sâbitenin değişmesinden değil, bilâkis, onların farklı mertebelerde ve farklı zamanlarda zuhûr etmesinden kaynaklanır. Her bir ayn-ı sâbite, kendi isti'dâd-ı zâtisine göre, farklı sûretlerde ve farklı ahvâlde zâhir olur.

Bu zuhûrlar, Hak Teâlâ'nın irâdesi ve kudretiyle gerçekleşir. O, her an yeni bir şe'ndedir. Bu, O'nun zâtında bir değişim değil, bilâkis, O'nun kemâlinin ve sonsuz kudretinin bir tecellîsidir.

İmdi, Hak Teâlâ'nın zâtı, sıfatları ve fiilleri ezelen ve ebeden aynı olmakla birlikte, O'nun şuûnât-ı zâtiyyesi, âlemde farklı sûretlerde ve farklı ahvâlde zuhûr eder. Bu zuhûrlar, a'yân-ı sâbitenin isti'dâd-ı zâtisine göre gerçekleşir ve Hak Teâlâ'nın irâdesi ve kudretiyle meydana gelir.

SEKİZİNCİDİR -

AKLIN, NÛR-İ YAKÎNİ SÂHA-İ KALB ÜZERİNE İFÂZÂSININ MAʻRİFETİ&#10024;

AKLIN, YAKİN NÛRUNU KALP SAHASI ÜZERİNE AKITMASININ BİLGİSİ

“Zikr edeceğimiz şeyde, takrîb için bir misâl takdîm edelim, şöyle ki: Muhakkak güneş cism-i mücellâya mukâbil olduğu vakit, bu cisimden bir nûr inbi‘âs eder. Şemse mukâbil olmayan mevziʻi, o nûr sebebiyle in‘ikâs-ı şuâ‘ ile izâ‘e eder. Ziyâ-i kamer gibi ki o ziyâ-yı şemsin in‘ikâsıdır.&#10024;

Zikredeceğimiz şeyde, yakınlaştırmak için bir örnek sunalım, şöyle ki: Muhakkak güneş parlak bir cisme karşılık geldiği zaman, bu cisimden bir nur yayılır. Güneşe karşılık gelmeyen yeri, o nur sebebiyle ışınların yansımasıyla aydınlatır. Ayın ışığı gibi ki o, güneş ışığının yansımasıdır.

İmdi güneşi görmek murâd eden kimse, kendisine nûr-i münʻakis vuran mevziʻe aynını nasb etsin ve cism-i mücellâya baksın. O şemsi keşf eder. Ve bu tertîbden bir şekli müselles gelir ki rükn-i vâhid şems; rükn-i sânî, cism-i mücellâ ve rükn-i sâlis, şuâ‘-i münʻakisin vurduğu mahaldir. Ve benim sana misâli darbımdan sonra maʻlûmun olsun ki muhakkak nefs-i hayvâniyyeden, kendisinde rûh olan tecvîf-i kebîr cânibinden kalbden bir nûr feyezân eden emâkin-i cismin aksâsına vâsıl olur. Baʻdehu bu nûr, hareket-i felek gibi in‘ikâs eder, dimâğa muttasıl oluncaya kadar terakkî eyler.&#10024;

Şimdi güneşi görmek isteyen kimse, kendisine yansıyan ışığın vurduğu yere gözünü diksin ve parlak cisme baksın. O, güneşi keşfeder. Ve bu düzenlemeden üçgen bir şekil ortaya çıkar ki, birinci köşe güneş; ikinci köşe, parlak cisim ve üçüncü köşe, yansıyan ışığın vurduğu yerdir. Ve benim sana örnek vermemden sonra bilmelisin ki, kesinlikle hayvanî nefisten, kendisinde ruh olan büyük boşluk (beden) tarafından kalpten feyezan eden bir nur, cismin en uzak yerlerine ulaşır. Daha sonra bu nur, feleğin hareketi gibi yansır, beyne ulaşıncaya kadar yükselir.

İmdi ittisâl-i sereyân, akla muttasıl olur ki onun ayn-ı basîret üzerine te’sîr-i&#10024;

Şimdi, yayılmanın bitişikliği akla bitişik olur ki onun basiret gözü üzerine etkisi...

َ ی istifâzâsı vardır. Bu nûr ayn-ı basîrete zâhir oldukta basar için şems gibidir. O, ذَلِكإِن َّ ف&#10024;

Bu nur, basiret gözüne göründüğünde, görme duyusu için güneş gibidir.

ِي كْرَى لِمَن كان َ له قَلْبلذ ِ (Kâf, 50:37) kavline muhâtabdır. Burada hiss için maʻnâ yoktur. Binâenaleyh şuâ‘ ayn-ı basîretten sâha-i kalb üzerine in‘ikâs eder; gözden şuâ‘ın mubsarât üzerine in‘ikâsı gibi. Böyle olunca acâib-i melekûte nazar eder ve envâr ittisâl eyler. Ve bunun indinde kalbde ikinci göz açılır. Ve o aynü’l-yakîndir ve o nûr-i yakîne nâzırdır. Zîrâ Allah Teâlâ’nın iki nûru vardır. Ve nûrun biri onunla hidâyet ve nûrun diğeri de ona hidâyet eyler. Ve onun için kalbde iki göz vardır. Biri ayn-ı basîrettir ki o ilm-i yakîndir. Ve diğer göz ayn-ı yakîndir. Ona hidâyet eden nûra nazar eder. Allah&#10024;

"لِكُلِّ مَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ" (Kâf, 50:37) sözüne muhataptır. Burada his için anlam yoktur. Bu sebeple ışın, basiret gözünden kalbin sahası üzerine yansır; gözden ışının görünen şeyler üzerine yansıması gibi. Böyle olunca melekût âleminin acayipliklerine bakar ve nurlarla birleşir. Ve bunun yanında kalpte ikinci bir göz açılır. Ve o, aynü'l-yakîndir (görerek kesin bilgi edinme) ve o, yakîn nuruna bakar. Çünkü Yüce Allah'ın iki nuru vardır. Ve nurun biri onunla hidayet eder ve nurun diğeri de ona hidayet eder. Ve onun için kalpte iki göz vardır. Biri ayn-ı basirettir ki o, ilm-i yakîndir (bilgiyle kesin bilgi edinme). Ve diğer göz aynü'l-yakîndir. Ona hidayet eden nura bakar. Allah

َّلله Teâlâ لِنورِە ِ مَن يَشَاء يَهدِي ا (Nûr, 24:35) buyurur. Ve o nûr-i yakîndir. Ve nûr-i diğer&#10024;

Yüce Allah, "Allah dilediğini nuruna iletir" (Nûr, 24:35) buyurur. Ve o nur, yakin nurudur. Ve diğer nur...

َ ه hakkında dahi بِه ِ كُم نورًا تَمشونيَجعَل ل (Hadîd, 57:28) buyurur. Onunla hidâyet eden nûr ona hidâyet eden nûra muttasıl olduğu vakit, insân, semâvât ve arzın melekûtunu muâyene eder. Ve halâyık hakkında sırr-ı kaderin nasıl hükmettiğini mülâhaza eyler. Ve o Hakk Teâlâ’nın نور عَیل نور (Nûr, 24:35) kavlidir.&#10024;

Yüce Allah, onun hakkında dahi, "Size yürüyeceğiniz bir nur verir" (Hadîd, 57:28) buyurur. Onunla hidâyet eden nur, ona hidâyet eden nura bağlandığı zaman, insan, göklerin ve yerin melekûtunu (görünmeyen âlemini) gözlemler. Ve yaratılmışlar hakkında kader sırrının nasıl hükmettiğini düşünür. Ve o, Yüce Allah'ın "Nur üstüne nur" (Nûr, 24:35) sözüdür.

Cenâb-ı Şeyh (radiyallahu anh) bu kitâb-ı münîfi esâs iʻtibâriyle on yedi bâb üzerine tertîb buyurmuştur. Ve on yedinci bâbda insâna mevdûʻ olan esrârın havâssını ve sâlikin ne gibi ahvâl üzerine olması îcâb edeceğini ve âlem-i kebîr ile âlem-i sagîr olan insânda bu esrâra tekâbül eden şeyleri zikr eylemek iktizâ etmiş olduğundan bu on yedinci bâbı da beş bâb üzerine te’lîf eylemiştir. Bu beş bâbdan her birine mevdûʻ olan hakâyık ve maârif, hadd-i zâtında on yedinci bâbın esâsâtına dâhil olmakla berâber kitâbın hey’et-i mecmû‘asının ayrı ayrı birer bâbı add ve iʻtibâr olunmaya da sezâ bulunduğundan, kitâbın on yedinci bâbının bu birinci bâbı, on sekizinci bâbı mesâbesinde vâkiʻ olmuştur. Bu on sekizinci bâbda aklın, nûr-i yakîni sâha-i kalb üzerine ne sûretle ifâza eylediği beyân ve îzâh olunur:&#10024;

Şeyh (Allah ondan razı olsun) bu yüce kitabı esas itibarıyla on yedi bölüm üzerine düzenlemiştir. Ve on yedinci bölümde insana yerleştirilmiş sırların özelliklerini, Hakk Yolcusu'nun ne gibi haller üzere olması gerektiğini ve büyük âlem ile küçük âlem olan insanda bu sırlara karşılık gelen şeyleri zikretmek gerektiğinden, bu on yedinci bölümü de beş bölüm üzerine yazmıştır. Bu beş bölümden her birine yerleştirilmiş hakikatler ve bilgiler, aslında on yedinci bölümün esaslarına dahil olmakla birlikte, kitabın bütününün ayrı ayrı birer bölümü kabul edilmeye ve sayılmaya da layık olduğundan, kitabın on yedinci bölümünün bu birinci bölümü, on sekizinci bölümü yerinde meydana gelmiştir. Bu on sekizinci bölümde aklın, yakin nurunu kalbin sahası üzerine ne şekilde yaydığı açıklanır ve izah edilir.

İmdi gerek akıl ve gerek nûr-i yakîn ve gerek sâha-i kalb, hiss-i basar ile görülebilecek mâddî şeyler olmadığından zikr edilecek olan maârifi fehme takrîb için bir misâl-i mâddî îrâdı îcâb eder. Zîrâ misâl ile maʻkûl, mahsüs olur.&#10024;

Şimdi, gerek akıl, gerek yakîn nuru ve gerek kalb sahası, gözle görülebilecek maddî şeyler olmadığından, zikredilecek olan marifetleri anlamaya yaklaştırmak için maddî bir örnek vermek gerekir. Çünkü örnek ile akılla idrak edilen şey, hissedilir hâle gelir.

Şöyle ki: Güneş parlak bir cisme mukâbil olduğu vakit, bu cisimden bir nûr inbi‘âs eder. Ve bu cisim kendisinden aks eden o nûr ile güneşe mukâbil olmayan mevziʻi ziyâlandırır. Nitekim ilm-i hey’ete vâkıf olanlar bilirler ki güneş arzın herhangi bir noktasından gurûb ettikte o nokta karanlık olur. Ve bu karanlık noktaya tekâbül eden kamere güneşin ziyâsı vârid olunca kurs-ı kamer aydınlanır. Ve ondan intişâr eden aydınlık arzın karanlık noktasına in‘ikâs eder. Arzın bu karanlık noktasında sâkin olup güneşi görmek murâd eden kimse, kendisine nûr münʻakis olan arza ve cism-i münevver olan kamere nasb-ı nigâh etsin. O güneşin vücûdunu keşf eder. Ve onun vücûduna muttaliʻ olur. Ve bu tertîbden üç rükn-i hâvî bir şekil peydâ olur ki birinci rükn, güneş; ikinci rükn, parlak cisim ve üçüncü rükn, şuâ‘-ı münʻakisin vâsıl olduğu mahall-i muzlimdir.&#10024;

Şöyle ki: Güneş parlak bir cisme karşılık geldiği zaman, bu cisimden bir ışık yayılır. Ve bu cisim, kendisinden yansıyan o ışık ile güneşe karşılık gelmeyen yeri aydınlatır. Nasıl ki astronomi bilimine vâkıf olanlar bilirler ki güneş yeryüzünün herhangi bir noktasından battığında o nokta karanlık olur. Ve bu karanlık noktaya karşılık gelen aya güneşin ışığı ulaştığında ay diski aydınlanır. Ve ondan yayılan aydınlık yeryüzünün karanlık noktasına yansır. Yeryüzünün bu karanlık noktasında sakin olup güneşi görmek isteyen kimse, kendisine ışık yansıyan yeryüzüne ve aydınlanmış cisim olan aya baksın. O, güneşin varlığını keşfeder. Ve onun varlığına muttali olur. Ve bu düzenden üç rüknü içeren bir şekil ortaya çıkar ki birinci rükn, güneş; ikinci rükn, parlak cisim ve üçüncü rükn, yansıyan ışığın ulaştığı karanlık yerdir.

Bu misâli îrâd ettikten sonra maʻlûmun olsun ki nefs-i hayvâniyyeden bir nûr feyezân eder. Ve bu nûr, rûhun taalluk ve hükm ettiği kalb cânibinden çıkar, emâkin-i cismin aksâsına vâsıl olur. Yaʻnî nefs-i hayvânî ki cisme ihtiyârıyla hareket veren kuvvettir. Bunun makarrı kalbdir. Rûh-i insânînin bu nefs-i hayvânîye kalbde, sanʻatın ele ve gamzenin çeşme taalluku gibi taʻrîfe sığmayan bir taalluku vardır. Ve bu taalluka tecvîf-i kebîr taʻbîr olunur.&#10024;

Bu örneği verdikten sonra bilinmeli ki hayvanî nefisten bir nur fışkırır. Ve bu nur, ruhun ilişki kurduğu ve hükmettiği kalpten çıkar, bedenin en uzak yerlerine ulaşır. Yani, bedene isteğiyle hareket veren kuvvet olan hayvanî nefsin merkezi kalptir. İnsan ruhunun bu hayvanî nefse kalpte, sanatın ele ve gamzenin çeşmeye ait olması gibi, tarife sığmayan bir bağlantısı vardır. Ve bu bağlantıya "tecvîf-i kebîr" (büyük boşaltma/içini oyma) denir.

İmdi bu nûr kalbden feyezân edip cismin aksâ-yı emâkinine yaʻnî parmakların ucuna kadar vâsıl olur. Baʻdehu bu nûr hareket-i felek gibi in‘ikâs edip dimâğa muttasıl oluncaya kadar terakkî eyler. Bu nûrun sereyân-ı muttasılı yaʻnî lâ-yenkatı‘ birbirine muttasılan vürûdu, akla muttasıl olur ki o nûrun kalbdeki ayn-ı basîret üzerinde te’sîr-i istifâzası vardır. Yaʻnî akla muttasıl olan o nûrdan kalbdeki ayn-ı basîret istifâza eder. Bu nûr ayn-ı basîrete zâhir oldukta,&#10024;

Şimdi bu nur kalpten taşarak bedenin en uzak yerlerine, yani parmakların ucuna kadar ulaşır. Ondan sonra bu nur, feleğin hareketi gibi yansıyarak beyne ulaşıncaya kadar yükselir. Bu nurun kesintisiz akışı, yani birbirine sürekli olarak ulaşması, akla bağlanır ki o nurun kalpteki basiret gözü üzerinde feyiz verici bir etkisi vardır. Yani akla bağlı olan o nurdan kalpteki basiret gözü feyiz alır. Bu nur basiret gözüne göründüğünde,

ی hiss-i basar için şems-i mâddî gibidir. O ayn-ı basîret ذَلِك َ لذِكْرَى إِن َّ ف (Kâf, 50:37) yaʻnî&#10024;

O, görme duyusu için maddî güneş gibidir. O basiret aynasıdır. "Şüphesiz bunda, kalbi olana yahut hazır bulunup kulak verene bir öğüt vardır." (Kâf, 50:37) yani

ِي “Kendisi için kalb olan kimseye bu Kur’ân’da pend ve nasîhat vardır.” kavline muhâtab olur. Demek ki ayn-ı basîreti meftûh olmayan kimseler bu hitâba ehil değildirler. Burada hiss için maʻnâ yoktur. Yaʻnî bu ayn-ı basîret-i hiss bir şey değildir; belki bir basar-ı maʻnevîdir.&#10024;

"Kendisi için kalbi olan kimseye bu Kur'ân'da öğüt ve nasihat vardır." sözüne muhatap olur. Demek ki basiret gözü açık olmayan kimseler bu hitaba ehil değildirler. Burada his için bir anlam yoktur. Yani bu basiret gözü hissi bir şey değildir; aksine manevi bir görüştür.

İmdi şuâʻ, ayn-ı basîretten sâha-i kalb üzerine in‘ikâs eder. Bu in‘ikâs, gözden çıkan şuâ‘ın mubsârat, yaʻnî suver-i eşyâ üzerine in‘ikâsına benzer. Böyle olunca o ayn-ı basîret ki çeşm-i bâtındır acâib-i melekûta, yaʻnî bevâtın-ı eşyânın acâibine nazar eder. Ve envârın menşe’inden zuhûru ve in‘ikâsı muttasılan vârid olduğundan bunun indinde kalbde ikinci bir çeşm-i maʻnevî daha açılır. Ve o göz, aynü’l-yakîndir ki nûr-i yakîne nazar eder. Çünkü Allah Teâlâ’nın iki nûru vardır. Nûrun birisiyle zulmet-i tabîat içinde, sırât-ı müstakîm görülüp yürünür ve diğer nûr dahi bu sırât-ı müstakîmde Hakk’a hidâyet eder. Zîrâ her sırât-ı müstakîm üzerinde yürüyen mü’min nûr-i Hakk’ı müşâhede edemez. İşte bu iki nûr için kalbde de iki göz vardır. Birisi ayn-ı basîrettir ki o ilm-i yakîndir ve basar-ı hissînin galatâtını gören ancak bu gözdür. Ve ikinci göz ayn-ı yakîndir ki Hakk’a hidâyet eden nûra nazar eder. Bu ayn-ı yakîne&#10024;

Şimdi ışın, basiret gözünden kalbin sahası üzerine yansır. Bu yansıma, gözden çıkan ışının görülen şeyler, yani eşyanın suretleri üzerine yansımasına benzer. Böyle olunca o basiret gözü ki bâtınî gözdür, melekûtun acayiplerine, yani eşyanın bâtınî yönlerinin acayiplerine bakar. Ve nurların menşeinden zuhuru ve yansıması sürekli geldiğinden, bunun yanında kalpte ikinci bir manevî göz daha açılır. Ve o göz aynü'l-yakîndir ki yakin nuruna bakar. Çünkü Yüce Allah'ın iki nuru vardır. Nurlardan birisiyle tabiat karanlığı içinde doğru yol görülüp yürünür ve diğer nur da bu doğru yolda Hakk'a hidayet eder. Zira her doğru yol üzerinde yürüyen mümin, Hakk'ın nurunu müşahede edemez. İşte bu iki nur için kalpte de iki göz vardır. Birisi basiret gözüdür ki o ilm-i yakîndir ve hissî görmenin yanlışlarını gören ancak bu gözdür. Ve ikinci göz aynü'l-yakîndir ki Hakk'a hidayet eden nura bakar. Bu aynü'l-yakîne

َّلله taalluk eden nûr hakkında Hakk Teâlâ, لِنورِە ِ مَن يَشَاء يَهدِي ا (Nûr, 24:35) yaʻnî “Allah Teâlâ nûruna dilediği kimseyi irşâd eyler.” buyurur. Bu nûr, nûr-i yakîndır. Ayn-ı basîrete taalluk&#10024;

Yüce Allah, kendisine ait olan nur hakkında, "Allah Teâlâ nuruna dilediği kimseyi irşad eder." (Nur, 24:35) buyurur. Bu nur, yakin nurudur. Basiret gözüne ilişkindir.

ه eden nûr hakkında dahi كُم نورًا تَمشون َ بِهِ يَجعَل ل (Hadîd, 57:28) yaʻnî “Sizin için bir nûr yaptı ki siz onunla meşy edersiniz.” buyurur. Ve bu da ilm-i yakîndir.&#10024;

Hatta nur hakkında da (Hadîd, 57:28) yani “Sizin için bir nur yaptı ki siz onunla yürürsünüz.” buyurur. Ve bu da ilm-i yakîndir (kesin bilgi).

İmdi basar-ı basîretin nûru olan ilm-i yakîn, ayn-ı yakînin nûru olan nûr-i yakîne muttasıl olduğu vakit, insân semâvât ve arzın melekûtunu yaʻnî bevâtınını muâyene ve müşâhede eder. Hakk Teâlâ’nın keşfini murâd eylediği mikdâr, hakâyık-ı eşyâya ve aʻyân-ı sâbiteye nazar edip, halâik hakkında sırr-ı kaderin nasıl hükmettiğini ayn-ı yakîn ile görür. Bu âlem-i zulmânîde her bir kimsenin hakîkati iktizâsı olmak üzere ne gibi efʻâl ile meşgûl olacağını ve şakî ve saîdi bilir. Bu iki nûrun delîl-i ittisâli Kur’ân-ı Kerîm’de, نور عَیل نور (Nûr, 24:35) Yaʻnî “Nûr üzerine nûr.” kavlidir. Nitekim (Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, ashâb-ı kirâmdan Hz. Zeyd’e “Yâ Zeyd, nasıl sabâhladın?” buyururlar. Hz. Zeyd dahi şu cevâbı verir: “Yâ Resûlullah mü’min olarak sabâhladım.” Server-i Kâinât Efendimiz hazretleri “Her şey için bir hakîkat vardır; senin îmânının hakîkati nedir?” buyururlar. Cenâb-ı Zeyd dahi “Nefsimi dünyâdan çektim ve gündüz susuz oldum ve gece uyanık kaldım. Keenne bâriz olarak Rabb’imin arşına nazar ederim. Ve keenne tenaʻum ve telezzüz eden ehl-i cennete ve muazzeb olan ehl-i nâra nazar ederim.” dedi. Server-i Enbiyâ (aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) Efendimiz, اصبت فالزم yaʻnî “İsâbet ettin, binâenaleyh sükût et!” buyurdular. Ve Cenâb-ı Mevlânâ (radiyallahu anh) Efendimiz Mesnevî-i Şerîf’inin cild-i evvelince Cenâb-ı Zeyd lisânından şöyle tefsîr ve beyân buyururlar:&#10024;

Şimdi, basiret gözünün nuru olan kesin bilgi (ilm-i yakîn), kesin görüşün (ayn-ı yakîn) nuru olan nur-i yakîne bağlandığı zaman, insan göklerin ve yerin melekûtunu, yani iç yüzlerini gözlemler ve seyreder. Yüce Allah'ın keşfetmeyi dilediği ölçüde, eşyanın hakikatlerine ve sabit hakikatlere bakar ve yaratılmışlar hakkında kader sırrının nasıl hükmettiğini kesin görüşle görür. Bu karanlık âlemde her bir kişinin hakikatinin gereği olarak ne gibi fiillerle meşgul olacağını ve kimin kötü, kimin iyi olacağını bilir. Bu iki nurun birleşmesinin delili Kur'an-ı Kerim'de, "Nûr üzerine nûr." (Nûr, 24:35) kavlidir. Nasıl ki Peygamber Efendimiz (s.a.v.), yüce sahabelerden Hz. Zeyd'e "Ey Zeyd, nasıl sabahladın?" buyururlar. Hz. Zeyd de şu cevabı verir: "Ey Resûlullah, mümin olarak sabahladım." Kainatın Efendisi Hazretleri "Her şey için bir hakikat vardır; senin imanının hakikati nedir?" buyururlar. Hz. Zeyd de "Nefsimi dünyadan çektim ve gündüz susuz oldum ve gece uyanık kaldım. Sanki açıkça Rabb'imin arşına bakıyorum. Ve sanki nimetlenen cennet ehline ve azap gören cehennem ehline bakıyorum." dedi. Peygamberlerin Efendisi (a.s.) Efendimiz, "İsabet ettin, bu sebeple sus!" buyurdular. Ve Hz. Mevlânâ (r.a.) Efendimiz Mesnevî-i Şerîf'inin birinci cildinde Hz. Zeyd'in dilinden şöyle tefsir ve beyan buyururlar:

را ** كیف اصبحت ای رفیق با صفا صبایح زید فت پیغميی گ&#10024;

Ey saf arkadaş, sabahı nasıl geçirdin?

فتگر شگفت ** كو نشان ازباغ ایمانگفت عبدا ً مؤمنا ً باراوشگ&#10024;

Ma'lûm olsun ki, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, a'yân-ı sâbiteye nisbetle, mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olup, cemî'-i şuûnât-ı zâtiyyesinden münezzeh ve mukaddestir; binâenaleyh, a'yân-ı sâbite, ezelen ve ebeden, hâriçte vücûd-ı izâfîye mazhar olsalar da, zât-ı ulûhiyyet, onlara taalluk eden şuûnât-ı zâtiyyesinden, zâten, sıfaten ve fiilen münezzeh ve mukaddestir; imdi, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, vücûd-ı mevhûm ile sâbit olan, vücûdât-ı izâfiyye ve mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olan, zât-ı ulûhiyyetin şuûnât-ı zâtiyyesidir; belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, zât-ı ulûhiyyetin, kendi üzerine hükmettiği, kâbiliyet-i asliyye ve isti'dâd-ı zâtîsidir; nitekim, Hak Teâlâ, kendi üzerine açlık ile hükmettiği gibi, a'yân-ı sâbite de, kendi üzerine, Hak Teâlâ'nın ilminde, vücûd-ı izâfîye mazhar olmaya hükmetmiştir; bu sebeple, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, vücûd-ı mevhûm ile sâbit olan, vücûdât-ı izâfiyye ve mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olan, zât-ı ulûhiyyetin şuûnât-ı zâtiyyesidir; velhâsıl, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, vücûd-ı mevhûm ile sâbit olan, vücûdât-ı izâfiyye ve mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olan, zât-ı ulûhiyyetin şuûnât-ı zâtiyyesidir.

روزها ** شب نخفتستم زعشق و سوز ها ام منەفت تشتە بودگ&#10024;

Aşk ve yanıştan dolayı günler ve geceler uyumadım. Susuzdum.

ذرد نوك سنانگب كردم چنان ** كە زاسيی ذرگتاز روز و شب&#10024;

Ma'lûm olsun ki, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, a'yân-ı sâbiteye taalluk eden şuûnât-ı zâtiyyesi itibarıyla mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olup, cemî'-i merâtib-i vücûdda ezelen ve ebeden münezzeh ve mukaddestir; binâenaleyh, Hak Teâlâ'nın zâtı, a'yân-ı sâbiteye taalluk eden şuûnâtı itibarıyla, hâriçte vücûd-ı izâfî ile zâhir olan vücûdât-ı mevhûme gibi, tağayyür ve tebeddüle uğraması mümteni'dir. İmdi, Hak Teâlâ'nın zâtı, a'yân-ı sâbiteye taalluk eden şuûnâtı itibarıyla, hâriçte vücûd-ı izâfî ile zâhir olan vücûdât-ı mevhûme gibi, tağayyür ve tebeddüle uğraması mümteni'dir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler olup, Hak Teâlâ'nın zâtına ait hallerdir; bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtı, a'yân-ı sâbiteye taalluk eden şuûnâtı itibarıyla, hâriçte vücûd-ı izâfî ile zâhir olan vehmedilmiş varlıklar gibi, değişmesi ve başka bir hale geçmesi imkânsızdır. Zirâ, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler olup, Hak Teâlâ'nın zâtına ait hallerdir; bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtı, a'yân-ı sâbiteye taalluk eden şuûnâtı itibarıyla, hâriçte vücûd-ı izâfî ile zâhir olan vehmedilmiş varlıklar gibi, değişmesi ve başka bir hale geçmesi imkânsızdır. Kezâlik, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sabit hakikatler olup, Hak Teâlâ'nın zâtına ait hallerdir; bu sebeple, Hak Teâlâ'nın zâtı, a'yân-ı sâbiteye taalluk eden şuûnâtı itibarıyla, hâriçte vücûd-ı izâfî ile zâhir olan vehmedilmiş varlıklar gibi, değişmesi ve başka bir hale geçmesi imkânsızdır.

ذرد نوك سنانگب كردم چنان ** كە زاسيی ذرگتاز روز و شب

Bilinmeli ki, Yüce Allah'ın İlahi Zâtı, sabit hakikatlere ilişkin zâta ait halleri itibarıyla değişmesi ve başka bir hale geçmesi imkânsızdır; varlığın bütün mertebelerinde öncesiz olarak ve sonsuza dek eksik ve değişimden uzak ve kutsaldır; bu sebeple, Yüce Allah'ın Zâtı, sabit hakikatlere ilişkin halleri itibarıyla, dışarıda bağıntılı varlık ile görünen vehmedilmiş varlıklar gibi, değişime ve başkalaşmaya uğraması imkânsızdır. Şimdi, Yüce Allah'ın Zâtı, sabit hakikatlere ilişkin halleri itibarıyla, dışarıda bağıntılı varlık ile görünen vehmedilmiş varlıklar gibi, değişime ve başkalaşmaya uğraması imkânsızdır. Aksine, sabit hakikatler, Yüce Allah'ın ilmindeki sabit hakikatler olup, Yüce Allah'ın Zâtına ait hallerdir; bu sebeple, Yüce Allah'ın Zâtı, sabit hakikatlere ilişkin halleri itibarıyla, dışarıda bağıntılı varlık ile görünen vehmedilmiş varlıklar gibi, değişmesi ve başka bir hale geçmesi imkânsızdır. Çünkü, sabit hakikatler, Yüce Allah'ın ilmindeki sabit hakikatler olup, Yüce Allah'ın Zâtına ait hallerdir; bu sebeple, Yüce Allah'ın Zâtı, sabit hakikatlere ilişkin halleri itibarıyla, dışarıda bağıntılı varlık ile görünen vehmedilmiş varlıklar gibi, değişmesi ve başka bir hale geçmesi imkânsızdır. Aynı şekilde, sabit hakikatler, Yüce Allah'ın ilmindeki sabit hakikatler olup, Yüce Allah'ın Zâtına ait hallerdir; bu sebeple, Yüce Allah'ın Zâtı, sabit hakikatlere ilişkin halleri itibarıyla, dışarıda bağıntılı varlık ile görünen vehmedilmiş varlıklar gibi, değişmesi ve başka bir hale geçmesi imkânsızdır.

ك ساعت یكیستی كە از آن سو جملە ٔ ملت یكیست ** صد هزاران سال و&#10024;

"O saat birliğidir ki, o yönden milletin tamamı birdir."

Yüz binlerce yıl ve

هست ازل را و ابد را اتحاد ** عقل را رە نیست آن سوز افتقاد&#10024;

Ezel ile ebedin birliği vardır; akıl, o yokluk ateşine yol bulamaz.

ول این دیارفت از این رە كورە آوردی بیار ** در خور فهم و عقگ&#10024;

Ma'lûm olsun ki, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, a'yân-ı sâbiteye taalluk eden şuûnât-ı zâtiyyesi itibarıyla, ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olup, cemî'-i merâtib-i vücûdda münezzeh ve mukaddestir; binâenaleyh, a'yân-ı sâbite dahi, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olan niseb ve taallukât-ı zâtiyyesinin sûretleri olduğundan, onlar dahi ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddüldürler; imdi, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olunca, onların hâriçte zuhûr eden ahvâl ve şuûnâtı dahi, o a'yân-ı sâbitenin iktizâ-i zâtiyyesinden neş'et ettiğinden, onlar dahi mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olurlar; belki, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olan a'yân-ı sâbitenin hâriçte zuhûr eden ahvâl ve şuûnâtı, o a'yân-ı sâbitenin iktizâ-i zâtiyyesinden neş'et ettiğinden, onlar dahi mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olurlar; zira, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olan a'yân-ı sâbitenin hâriçte zuhûr eden ahvâl ve şuûnâtı, o a'yân-ı sâbitenin iktizâ-i zâtiyyesinden neş'et ettiğinden, onlar dahi mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olurlar; nitekim, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olan a'yân-ı sâbitenin hâriçte zuhûr eden ahvâl ve şuûnâtı, o a'yân-ı sâbitenin iktizâ-i zâtiyyesinden neş'et ettiğinden, onlar dahi mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olurlar; velhâsıl, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olan niseb ve taallukât-ı zâtiyyesinin sûretleri olduğundan, onlar dahi ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddüldürler; binâenaleyh, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olunca, onların hâriçte zuhûr eden ahvâl ve şuûnâtı dahi, o a'yân-ı sâbitenin iktizâ-i zâtiyyesinden neş'et ettiğinden, onlar dahi mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olurlar; bu sebeple, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olan niseb ve taallukât-ı zâtiyyesinin sûretleri olduğundan, onlar dahi ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddüldürler; imdi, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olunca, onların hâriçte zuhûr eden ahvâl ve şuûnâtı dahi, o a'yân-ı sâbitenin iktizâ-i zâtiyyesinden neş'et ettiğinden, onlar dahi mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olurlar; bu sebeple, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olan niseb ve taallukât-ı zâtiyyesinin sûretleri olduğundan, onlar dahi ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddüldürler; nitekim, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olan niseb ve taallukât-ı zâtiyyesinin sûretleri olduğundan, onlar dahi ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddüldürler; velhâsıl, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olan niseb ve taallukât-ı zâtiyyesinin sûretleri olduğundan, onlar dahi ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddüldürler; bu sebeple, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olan niseb ve taallukât-ı zâtiyyesinin sûretleri olduğundan, onlar dahi ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddüldürler; imdi, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olunca, onların hâriçte zuhûr eden ahvâl ve şuûnâtı dahi, o a'yân-ı sâbitenin iktizâ-i zâtiyyesinden neş'et ettiğinden, onlar dahi mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olurlar; bu sebeple, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olan niseb ve taallukât-ı zâtiyyesinin sûretleri olduğundan, onlar dahi ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddüldürler; nitekim, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olan niseb ve taallukât-ı zâtiyyesinin sûretleri olduğundan, onlar dahi ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddüldürler; velhâsıl, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olan niseb ve taallukât-ı zâtiyyesinin sûretleri olduğundan, onlar dahi ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddüldürler; bu sebeple, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olan niseb ve taallukât-ı zâtiyyesinin sûretleri olduğundan, onlar dahi ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddüldürler; imdi, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olunca, onların hâriçte zuhûr eden ahvâl ve şuûnâtı dahi, o a'yân-ı sâbitenin iktizâ-i zâtiyyesinden neş'et ettiğinden, onlar dahi mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olurlar; bu sebeple, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olan niseb ve taallukât-ı zâtiyyesinin sûretleri olduğundan, onlar dahi ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddüldürler; nitekim, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olan niseb ve taallukât-ı zâtiyyesinin sûretleri olduğundan, onlar dahi ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddüldürler; velhâsıl, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olan niseb ve taallukât-ı zâtiyyesinin sûretleri olduğundan, onlar dahi ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddüldürler; bu sebeple, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olan niseb ve taallukât-ı zâtiyyesinin sûretleri olduğundan, onlar dahi ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddüldürler; imdi, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olunca, onların hâriçte zuhûr eden ahvâl ve şuûnâtı dahi, o a'yân-ı sâbitenin iktizâ-i zâtiyyesinden neş'et ettiğinden, onlar dahi mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olurlar; bu sebeple, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olan niseb ve taallukât-ı zâtiyyesinin sûretleri olduğundan, onlar dahi ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddüldürler; nitekim, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olan niseb ve taallukât-ı zâtiyyesinin sûretleri olduğundan, onlar dahi ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddüldürler; velhâsıl, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olan niseb ve taallukât-ı zâtiyyesinin sûretleri olduğundan, onlar dahi ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddüldürler; bu sebeple, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olan niseb ve taallukât-ı zâtiyyesinin sûretleri olduğundan, onlar dahi ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddüldürler; imdi, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olunca, onların hâriçte zuhûr eden ahvâl ve şuûnâtı dahi, o a'yân-ı sâbitenin iktizâ-i zâtiyyesinden neş'et ettiğinden, onlar dahi mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olurlar; bu sebeple, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olan niseb ve taallukât-ı zâtiyyesinin sûretleri olduğundan, onlar dahi ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddüldürler; nitekim, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olan niseb ve taallukât-ı zâtiyyesinin sûretleri olduğundan, onlar dahi ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddüldürler; velhâsıl, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olan niseb ve taallukât-ı zâtiyyesinin sûretleri olduğundan, onlar dahi ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddüldürler; bu sebeple, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olan niseb ve taallukât-ı zâtiyyesinin sûretleri olduğundan, onlar dahi ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddüldürler; imdi, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olunca, onların hâriçte zuhûr eden ahvâl ve şuûnâtı dahi, o a'yân-ı sâbitenin iktizâ-i zâtiyyesinden neş'et ettiğinden, onlar dahi mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olurlar; bu sebeple, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olan niseb ve taallukât-ı zâtiyyesinin sûretleri olduğundan, onlar dahi ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddüldürler; nitekim, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olan niseb ve taallukât-ı zâtiyyesinin sûretleri olduğundan, onlar dahi ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddüldürler; velhâsıl, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olan niseb ve taallukât-ı zâtiyyesinin sûretleri olduğundan, onlar dahi ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddüldürler; bu sebeple, a'yân-ı

فت خلقان چون ببینند آسمان ** من به بینم عرش را باعر شیانگ&#10024;

Ma'lûm olsun ki, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, bütün noksan sıfatlardan münezzeh ve bütün kemâl sıfatlarla muttasıf olduğu için, zâtında mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olup, ezelen ve ebeden aynı hâl üzeredir. Şuûnât-ı zâtiyyesi dahi, zâtına tâbi' olduğundan, onlarda dahi tağayyür ve tebeddül tasavvur olunamaz. Binâenaleyh, a'yân-ı sâbite denilen, Hak Teâlâ'nın ilminde mevcûd olan ve vücûd-ı hâricîye çıkmamış olan eşyânın sûretleri dahi, zât-ı ilâhiyyenin şuûnâtından ibaret oldukları cihetle, ezelden ebede kadar, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Zirâ, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, eşyânın sûretleri ve mahiyetleri olup, Hak Teâlâ'nın ilmi ise, zâtına tâbi'dir. Zâtında tağayyür ve tebeddül olmayan Hak Teâlâ'nın ilminde dahi tağayyür ve tebeddül olamaz. İmdi, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri vechile, sabit ve karar üzeredirler. Onlarda dahi tağayyür ve tebeddül câiz değildir. Belki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd

هشت جنت هفت دوزخ پیش من ** هست پیدا همچو بت پیش شمن&#10024;

Sekiz cennet, yedi cehennem benim için putperestin önündeki put gibi apaçıktır.

كندم من زجو در آسیایك بیت وا یم شناسم خلق را ** هم چو&#10024;

Kendimi bir değirmen taşı gibi görüyorum, halkı da buğday gibi biliyorum.

انە كیست ** پیش من پیدا چو مار و ما هیستگكە بهشن َ كیست و بی&#10024;

O kimdir ki benim önümde yılan ve balık gibi görünür, o kimdir ki onun payı yoktur.

Tercüme

“Bir sabâh Peygamber, Zeyd’e “Ey refîk-i bâ-safâ nasıl sabâhladın?” buyurdu. Hz. Zeyd “Abd-i mü’min olarak.” dedi. Tekrâr buyurdular ki: “Eğer îmânın bağı açıldı ise hani nişânı?” Hz. Zeyd, “Ben günlerce susamış ve gece aşk ve sûzişlerden uyumamıştım. Nihâyet gece ve gündüzden öyle geçtim. Nasıl ki mızrâğın ucu siperden geçer. Öyle ki o cânibden cümle-i millet birdir. Yüz bin sene ve bir sâat müsâvîdir. Ezel ile ebedin ittihâdı vardır. Aklın o tarafa tarîk-i tahkîk ve tefahhusu yoktur.” Server-i Enbiyâ Efendimiz buyurdular: “Bu yoldan, bu diyârın fehm ve ukûlune lâyık, armağan getirdin ise getir bakalım.” Hz. Zeyd dedi: “Halk, âsumânı nasıl görüyorlar ise ben de arşı ve arşîleri görüyorum. Benim önümde sekiz cennet ve yedi cehhennem, putperestin önündeki put gibi zâhir oldu. Değirmende buğdayı arpadan tanıdığım gibi, halkı birer birer tânırım. Öyle ki cennetlik kimdir ve bigâne kimdir? Benim önümde mâr ve mâh gibi âşikârdır.”&#10024;

Bir sabah Peygamber, Zeyd'e "Ey safalı dost, nasıl sabahladın?" buyurdu. Hz. Zeyd "Mümin bir kul olarak." dedi. Tekrar buyurdular ki: "Eğer imanının bağı açıldı ise nişanı nerede?" Hz. Zeyd, "Ben günlerce susamış ve gece aşk ve yanışlardan uyumamıştım. Nihayet gece ve gündüzden öyle geçtim. Nasıl ki mızrağın ucu siperden geçer. Öyle ki o taraftan milletin tamamı birdir. Yüz bin sene ve bir saat eşittir. Ezel ile ebedin birleşmesi vardır. Aklın o tarafa araştırma ve inceleme yolu yoktur." Peygamberlerin Efendisi buyurdular: "Bu yoldan, bu diyarın anlayış ve akıllarına layık, armağan getirdin ise getir bakalım." Hz. Zeyd dedi: "Halk, gökyüzünü nasıl görüyorlarsa ben de arşı ve arş ehli melekleri görüyorum. Benim önümde sekiz cennet ve yedi cehennem, putperestin önündeki put gibi ortaya çıktı. Değirmende buğdayı arpadan tanıdığım gibi, halkı birer birer tanırım. Öyle ki cennetlik kimdir ve yabancı kimdir? Benim önümde yılan ve ay gibi apaçıktır."

İşte Cenâb-ı Zeyd (radiyallahu anh) نور عَیل نور (Nûr, 24:35) sırrına vâsıl olan saâdetlilerden olup, sırr-ı kaderin halk üzerine nasıl hükmettiğini ayn-ı yakîn ile görmüştür. Ve bu kitâbın müellifi Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (radiyallahu anh) dahi bu sırra mazhar olmakla vukûʻât-ı âtiyye-i âlem hakkında izn-i ilâhî ile birçok maʻlûmât iʻtâ buyurmuştur. “Şecere-i Nu‘mâniyye”si ile “Ankâ-yı Muğrib”i ve “Muhâdaratü’l-Ebrâr ve Müsâmeratü’lÂhyâr”ındaki “Harâbü’l büldân fî ahiri’z-zamân” bahsi bu keşifleri cümlesindendir.&#10024;

İşte Hz. Zeyd (Allah ondan razı olsun), "Nûr üstüne Nûr" (Nûr, 24:35) sırrına ulaşan bahtiyarlardan olup, kader sırrının insanlar üzerinde nasıl hükmettiğini kesin bir bilgiyle görmüştür. Ve bu kitabın yazarı Hz. Şeyh-i Ekber (Allah ondan razı olsun) de bu sırra mazhar olmakla, âlemin gelecekteki olayları hakkında ilâhî izinle birçok bilgi vermiştir. "Şecere-i Nu‘mâniyye"si ile "Ankâ-yı Muğrib"i ve "Muhâdaratü’l-Ebrâr ve Müsâmeratü’l-Ahyâr"ındaki "Harâbü’l büldân fî ahiri’z-zamân" (ahir zamanda şehirlerin harap olması) bahsi bu keşiflerinden bazılarıdır.

****

- EBVÂB-I KİTÂBIN ON YEDİNCİSİNDEN İKİNCİ BÂBDIR -&#10024;

Kitabın on yedinci bölümünden ikinci kısımdır.

AYNÜ’L-YAKÎN’İN İDRÂKİNDEN MEN‘ EDEN HİCÂBLAR, AYN-I KALBİ&#10024;

Ma'lûm olsun ki, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, bütün mertebelerde, ezelen ve ebeden, her türlü değişimden ve başka bir hale geçmeden münezzehtir. Zira zât-ı ulûhiyyet, kendi üzerine, değişmesi imkânsız olan bir varlık ile hükmetti. Binâenaleyh, zât-ı ulûhiyyet, ne dışarıda ne de ilimde, ne de vehmedilmiş varlıklarda, ne de izafî varlıklarda, ne de sabit hakikatlerde, ne de zâta ait hallerde, ne de nispetlerde, ne de oluşmuş şeylerde, ne de kuvvetlerde, ne de akıllarda, ne de ruhlarda, ne de nefislerde, ne de tabiatlarda, ne de cisimlerde, ne de şekillerde, ne de suretlerde, ne de başka bir şeyde, hiçbir şekilde değişmez.

MELEKÛTUN İDRÂKİNDEN MEN‘ EYLEYEN HİCÂBLAR BEYÂNINDADIR&#10024;

Melekût âlemini idrak etmekten alıkoyan perdelerin açıklanmasındadır.

“Envârın üç olduğunu evvelce zikr etmiş idik: nûr-i hâyât, nûr-i akıl, nûr-i yakîn.&#10024;

Daha önce nurların üç tane olduğunu belirtmiştik: hayat nuru, akıl nuru, yakin nuru.

Nûr-i hayâta gelince, o nefs-i hayvâniyye şuâ‘ının in‘ikâsıdır. Onun illetleri üçtür. Rân, hicâb ve akıldır. Ve onların cümlesi Kur’ân’da mezkûrdur. Ve onların mâddeleri, âlem-i şehâdette sıfât-ı beşeriyye-i zâhiredir. İşte bu makâmda kalbe hâsıl olan emrâzdır. Bu, ancak nefs-i emmâre-i behîmiyye cihetindendir. Ve cevher-i akıldan onun şuâ‘ının in‘ikâsıyla kalbe hâsıl olan nûra gelince, onun illeti nefs-i gazabiyyedir. Onun bir âteşi vardır ki kalbi pişirir ve yakar.&#10024;

Hayat nuruna gelince, o hayvani nefsin ışığının yansımasıdır. Onun illetleri (hastalık sebepleri) üçtür: Paslanma, perde ve akıl. Ve onların hepsi Kur'an'da zikredilmiştir. Ve onların maddeleri, şehadet âleminde (görünen dünyada) zahir olan beşerî sıfatlardır. İşte bu makamda kalbe hâsıl olan hastalıklardır. Bu, ancak behimî (hayvanî) emmare nefis (kötülüğü emreden nefis) yönündendir. Ve akıl cevherinden, onun ışığının yansımasıyla kalbe hâsıl olan nura gelince, onun illeti gazap nefisidir. Onun bir ateşi vardır ki kalbi pişirir ve yakar.

İmdi ondan kalb üzerinde bir duman çıkıp akıl ve kalb arasına hâil olur. Böyle olunca mâdde munkatıʻ olur. Binâenaleyh kalb muzlim olur ve bu duman o gıtâ ve kinn ve gışâvedir. Eğer tekâsüf ederse amâya müeddî olur. Velâkin sudûrdaki kalbi körletir. Ve burada sudûrun zikrinde bir işâret vardır; biz onu sana terk ettik ve nûr-i yakîne gelince ki o emel-i aksâdır.&#10024;

Şimdi ondan kalbin üzerinde bir duman çıkıp akıl ile kalbin arasına engel olur. Böyle olunca madde kesilir. Bu sebeple kalp kararır ve bu duman o örtü, perde ve giysidir. Eğer yoğunlaşırsa körlüğe yol açar. Ancak göğüslerdeki kalbi körleştirir. Ve burada göğüslerin zikredilmesinde bir işaret vardır; biz onu sana bıraktık ve en yüce arzu olan yakin nuruna gelince.

İmdi onun illeti kalbden adem-i ihlâs ve aʻmâl-i mahmûde ve mezmûmeye nazar ile kabz olup onunla aynü’l-yakîn arasına hâil olur. Eğer iʻrâz ederse, elbette ondan hicâb zâil ve inşirâh vâkiʻ ve envâra muttasıl ve âyât-ı acâib zâhir olur. Ve bu faslın tahkîki&#10024;

Şimdi onun illeti, kalpten ihlâssızlık ve övülen ile yerilen amellere bakmakla bir sıkıntı olup, onunla aynü'l-yakîn (gözle görme kesinliği) arasına engel olur. Eğer yüz çevirirse, elbette ondan perde kalkar, ferahlık meydana gelir, nurlara ulaşır ve şaşırtıcı işaretler ortaya çıkar. Ve bu bölümün tahkiki (gerçekliğinin araştırılması) şöyledir:

َّلله َّلله ه Hakk Teâlâ’nın نور السَّمَاوَات ِ وَا ْل َرض ا (Nûr, 24:35) kavlinden له نورًا فَمَا له م يَجعَل ِ اوَمَن ل&#10024;

Hakk Teâlâ'nın "Allah, göklerin ve yerin nurudur" (Nûr, 24:35) sözünden ve "Kime Allah nur vermemişse, onun için nur yoktur" (Nûr, 24:40) sözünden bilinmeli ki, bütün mertebelerde var olan her şey, zâtî bir gereklilikle, kendisinin zâtî yatkınlığına göre, öncesiz olarak ve sonsuza dek, Hak'tan gelen bir nur ile aydınlanmıştır.

ِ مِن نور (Nûr, 24:40) kavline kadar nazar eden kimse hakkındadır. Burada envârın&#10024;

"Nûr" (24:40) kavline kadar nazar eden kimse hakkındadır. Burada nurların

َ 17 mukâbilinde sana hicâblar zâhir olur ki آيَات ٍ بَيِّنَات لِّقَوم ٍ يَعقِلُون yaʻnî “Taakkul eden tâife için açık alâmetler vardır.”&#10024;

Buna karşılık sana öyle perdeler görünür ki, "Akıl eden topluluk için apaçık deliller vardır."

Yaʻnî bu bâb, kitâbın on yedinci bâbının bir cüz’ü olan ikinci bâbdır ki kitâbın hey’et-i mecmûʻasının on dokuzuncu bâbı mesâbesindedir. Ve bu bâb bundan evvelki bâbda îzâh olunan çeşm-i yakîni idrâkten men‘ eden perdeleri ve kalb gözünü eşyânın bevâtınını idrâkten men‘ eden perdeleri beyân eder:&#10024;

Yani bu bölüm, kitabın on yedinci bölümünün bir cüzü olan ikinci bölümdür ki kitabın bütününün on dokuzuncu bölümü konumundadır. Ve bu bölüm, bundan önceki bölümde açıklanan kesin bilgiyi idrak etmekten alıkoyan perdeleri ve kalp gözünü eşyanın iç yüzlerini idrak etmekten alıkoyan perdeleri açıklar:

Evvelki bâbda fehme takrîb için bir misâl-i mâddî îrâd ederek envârın üç olduğunu zikr etmiş idik. Bu envâr-ı selâse âfâkta şemsin ziyâsı ve kamere vâsıl olan ziyâ-yı şems sebebiyle kurs-ı kamerde zâhir olan nûr ve kurs-ı kamerden arzın muzlim noktasına vâsıl olan nûr idi. Ve buna mukâbil olarak vücûd-i insânîde dahi kezâ üç nûr mevcûd idi ki birisi nefs-i hayvâniyyeden çıkan nûr, diğeri nefs-i hayvâniyyeden çıkıp akla aks eden nûr ve üçüncüsü akıldan ayn-ı basîrete vâsıl olan nûr idi. Binâenaleyh vücûd-i insânîde biri nûr-i hayât, diğeri nûr-i akıl ve biri nûr-i yakîn olmak üzere üç nûr mevcûd olmuş olur.&#10024;

Önceki bölümde, konuyu anlamaya yaklaştırmak için maddî bir örnek vererek nurların üç tane olduğunu belirtmiştik. Bu üç nur, dış âlemde güneşin ışığı, aya ulaşan güneş ışığı sebebiyle ayın yüzeyinde görünen nur ve ayın yüzeyinden yeryüzünün karanlık noktasına ulaşan nur idi. Buna karşılık olarak, insan varlığında da aynı şekilde üç nur mevcuttu ki, bunlardan biri hayvansal nefisten çıkan nur, diğeri hayvansal nefisten çıkıp akla yansıyan nur ve üçüncüsü akıldan basiret gözüne ulaşan nur idi. Bu sebeple, insan varlığında biri hayat nuru, diğeri akıl nuru ve biri de yakîn nuru olmak üzere üç nur mevcut olmuş olur.

1-Nûr-i Hayât: Bu nûr nefs-i hayvâniyye şuâ‘ının cemîʻ-i zerrât-ı vücûda ve dimâğa ve ondan akla in‘ikâsıdır. Onun ilel-i mevâni‘i üçtür. Birisi “rân”, diğeri “hicâb ve üçüncüsü “akıl”dır. Rân, irtikâb-ı maâsîden nâşî kalbde hâsıl olan perdedir ve hicâb, mirât-ı kalbe suveri ekvânın intibâʻıdır ki matlûbun rü’yetine mâni‘ ve hâil olur. Ve aklın mâni‘ olması nûr-i ilimden bir şey iktisâb etmeyip kendi tahminâtına tâbiʻ olmasından nâşîdir.&#10024;

1-Hayat Nuru: Bu nur, hayvani nefsin ışınının vücudun bütün zerrelerine ve beyne, oradan da akla yansımasıdır. Onun engelleyici sebepleri üçtür. Birincisi "rân", diğeri "hicâb" ve üçüncüsü "akıl"dır. Rân, günah işlemekten dolayı kalpte oluşan perdedir ve hicâb, kalbin aynasına varlıkların suretlerinin yansımasıdır ki, istenilenin görülmesine engel ve perde olur. Ve aklın engel olması, ilim nurundan bir şey edinmeyip kendi tahminlerine tabi olmasından kaynaklanır.

İmdi nefs-i hayvâniyye güneşe ve akıl kamere ve kalb arzın mevziʻ-i muzlimine mukâbil tutuldukta rânnın vücûdu nûr-i hayâtın küsûfuna ve hicâbın vücûdu nûr-i aklın kalbe in‘ikâsına mâni‘ bir hâile ve akl-ı bî-ilmin vücûdu da nûr-i hayât ile ayn-ı basîret arasına hâil olarak 17 İbâre-i Kur’ân-ı Kerîm tarzında îrâd olunup âyet-i kerîmenin maʻnâ-yı münîfine işârettir. Âyetin aslı bu&#10024;

Şimdi, hayvani nefs güneşe, akıl aya ve kalp de yeryüzünün karanlık yerine karşılık tutulduğunda, rânın (kalbi kaplayan pasın) varlığı hayat nurunun tutulmasına ve hicabın (perdenin) varlığı akıl nurunun kalbe yansımasına engel bir korkuluk olarak, bilgisiz aklın varlığı da hayat nuru ile basiret (içgörü) arasına engel olarak, Kur'an-ı Kerim ifadesi tarzında söylenip ayet-i kerimenin yüce anlamına işarettir. Ayetin aslı budur.

َ ی ه şekildedir: Nahl, 16:12 َ َلَيَات ٍ لِّقَوم ٍ يَعقِلُون ذَلِكل َ وَالْنَّهَار َ وَالشَّمس َ وَالْقَمَر َ وَالْنجوم مسَخَّرَات بِأمرِە ِ إِن َّ فِي يوَسَخَّر َ لكُم الل kezâlik küsûfa mukâbildir. Nitekim arz, şems ile kamer arasına hâil olursa husûf ve kamer, şems ile arz arasına hâil olursa küsûf vâkiʻ olur. Ve kezâ şemsin ziyâsı kamere vâsıl ve kamerden arza nûr-i in‘ikâs ettiği hâlde nûrun in‘ikâs ettiği mahalde insân her tarafı kapalı bir yerde bulunsa nûr-i kameri idrâk edemez.&#10024;

"Ve sizin için geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı hizmetinize verdi. Yıldızlar da O'nun emriyle hizmetinizdedir. Şüphesiz bunda akıl eden bir topluluk için nice ibretler vardır." (Nahl, 16:12) aynı şekilde küsûfa (güneş tutulmasına) karşılıktır. Nasıl ki, dünya, güneş ile ay arasına girerse ay tutulması (husûf) ve ay, güneş ile dünya arasına girerse güneş tutulması (küsûf) meydana gelir. Aynı şekilde güneşin ışığı aya ulaşıp aydan dünyaya yansıma ışığı olduğu hâlde, ışığın yansıdığı yerde insan her tarafı kapalı bir yerde bulunsa ay ışığını algılayamaz.

Ve “rân” ve “hicâb” ve “akıl” mâni‘alarının cümlesi Kur’ân-ı Kerîm’de zikr edilmiştir. Rân, hakkında Hakk Teâlâ buyurur: َلَّ بَل رَان َ عَیل قلُوبِهِم ك (Mutaffifîn, 83:14) ve hicâb, hakkında&#10024;

Ve "rân" (kalbin paslanması), "hicâb" (perde) ve "akıl" (idrakin sınırlılığı) engellerinin hepsi Kur'ân-ı Kerîm'de zikredilmiştir. Rân hakkında Yüce Allah şöyle buyurur: َلَّ بَل رَان َ عَیل قلُوبِهِم ك (Mutaffifîn, 83:14) ve hicâb hakkında da.

ه

ْ ی buyurur: مَّستورًا ذِين َ ال َ يؤمِنون َ بِا َلخِرَة ِ حِجَابًا َ الآن َ جَعَلْنَا بَينَك َ وَبَیوَإِذَا قَرَأْت َ الْقر (İsrâ, 17:45) Ve akıl, hakkında dahi buyurur: َِّلَّ كا ْل َنعَام ِ بَل هم أضَل كْيَََهم يَسمَعون َ أو يَعقِلُون َ إِن هم إأم تَحسَب أن َّ أ (Furkân, 25:44) Ve bunların mâddeleri âlem-i şehâdette beşeriyyetin sıfât-ı zâhiresidir. Ve bu mertebe-i&#10024;

"Kur'an okuduğun zaman, seninle ahirete inanmayanlar arasına gizli bir perde çekeriz." (İsrâ, 17:45) buyurur. Akıl hakkında dahi, "Yoksa sen onların çoğunun işittiğini yahut aklettiğini mi sanırsın? Onlar ancak hayvanlar gibidir, hatta yolca daha sapıktırlar." (Furkân, 25:44) buyurur. Bunların maddeleri, âlem-i şehâdette (görünen âlemde) insanlığın görünen sıfatlarıdır.

ً َّلله ی şehâdette kalbe hâsıl olan emrâzdır. Nitekim Hakk Teâlâ buyurur: مَرَضا قلُوبِهِم مَّرَض فَزَادَهم اف&#10024;

Kalbe şehadette hâsıl olan hastalıklar şunlardır: Nitekim Yüce Allah buyurur: "Kalplerinde bir hastalık vardı da Allah hastalıklarını artırdı."

ِي (Bakara, 2:10) Bu da ancak nefs-i emmâre-i behîmiyye cihetindendir. Zîrâ bu âlem-i şehâdete kadem basan her bir ferd-i beşer ale’l-âde nefs-i emmâre ile zâhir olur. Hakk Teâlâ bu hakîkate,&#10024;

Bu da ancak hayvansal nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefis) yönündendir. Çünkü bu şehadet âlemine (görünen dünyaya) adım atan her bir insan ferdi, olağan bir şekilde nefs-i emmâre ile ortaya çıkar. Yüce Allah bu hakikate,

ی ِس خإِن َّ ا ْل ِنسَان َ لق (Asr, 103:2) âyet-i kerîmesinde işâret buyurur. Ve nefs-i emmâre mertebesi&#10024;

"İnsan gerçekten ziyandadır." (Asr, 103:2) ayet-i kerimesinde işaret buyurur. Ve nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefis) mertebesi

ِي behîmiyyet hâlinden ibârettir. Ve behîmiyyet ise huzûzât-ı nefsâniyyeye meyli iktizâ eder. Ve bundan dolayı insân nefsine girân gelen o emr-i ilâhiyyeye muhâlefet ve nefsine hoş gelen nevâhîye müsâraat eyler. Ve bunlar kalb için “rân” olur. Ve kezâ nefsine hoş gelen kadın, para, mansıb gibi suver-i kevniyyeye alâka ve muhabbet eder. Ve bu da kalb için hicâb olur. Ve aklı muzlim yaʻnî akl-ı maâş ve akl-ı cüz’i dahi kendi tavrının verâsında olan bevâtın-ı umûru idrâk edemediğinden mertebe-i şehâdet ve sıfât-ı beşeriyye ahkâmının hâricine çıkamayıp, مَا&#10024;

İnsan, behîmiyyet (hayvanîlik) hâlinden ibarettir. Ve behîmiyyet ise nefse ait hazlara meyli gerektirir. Ve bundan dolayı insan, nefsine ağır gelen o ilâhî emre karşı çıkar ve nefsine hoş gelen yasaklara koşar. Ve bunlar kalp için "rân" (pas, kir) olur. Ve aynı şekilde nefsine hoş gelen kadın, para, makam gibi oluş âlemine ait şekillere ilgi ve muhabbet eder. Ve bu da kalp için hicâb (perde) olur. Ve aklı muzlim (karanlık akıl), yani akl-ı maâş (geçim aklı) ve akl-ı cüz'î (parçalı akıl) dahi kendi sınırının ötesinde olan işlerin iç yüzlerini idrak edemediğinden, şehadet mertebesi (görünen âlem) ve beşerî sıfatların hükümlerinin dışına çıkamaz.

َ َِّلَّ الدَّهر موت وَنَحيَا وَمَا يهلِكُنَا إَِّلَّ حَيَاتنَا الدنيَا ن َ إ ه (Câsiye, 45:24) yaʻnî “Bizim ancak hayât-ı&#10024;

"Bizim ancak dünya hayatımız bizi helâk eder" (Câsiye, 45:24) yani "Bizim ancak dünya hayatımız bizi helâk eder" (Câsiye, 45:24) yaʻnî “Bizim ancak hayât-ı

ِي dünyâmız vardır ki biz ölüp diriliriz. Ve bizi ancak dehr helâk eder.” der. Nitekim tabiîyyûn ve mâddiyyûn ve diğer münkirîn kendi akl-ı cüz’ilerinin hükmüne tebean bu iddiâda bulunurlar. Ve Cenâb-ı Mevlânâ (radiyallahu anh) Mesnevî-i Şerîf’lerinde buna işâreten buyururlar:&#10024;

"Bizim iki dünyamız vardır ki biz ölüp diriliriz. Ve bizi ancak zaman helâk eder." der. Nasıl ki doğacılar, maddeciler ve diğer inkârcılar, kendi cüz'î akıllarının hükmüne uyarak bu iddiada bulunurlar. Ve Cenâb-ı Mevlânâ (Allah ondan razı olsun) Mesnevî-i Şerîf'lerinde buna işaret ederek buyururlar:

ی

پنهانیست كرا در دل شك و پیچانیست ** در جهان او فلسقهو&#10024;

Ma'lûm olsun ki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sûretler olup, zât-ı ulûhiyyet'in şuûnât-ı zâtiyyesi ve niseb-i ilmiyyesidir; binâenaleyh, mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olup, ezelen ve ebeden münezzehtirler; hâriçte vücûdları yoktur, belki vücûd-ı izâfî ile mevcûddurlar; zîrâ, vücûd-ı mutlak, Hak Teâlâ'ya mahsûstur. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sûretler olduğundan, Hak Teâlâ'nın ilmi de zâtına zâid olmadığından, bu a'yân-ı sâbite de zât-ı ulûhiyyet'e zâid değildir; belki, zât-ı ulûhiyyet'in aynıdır. Binâenaleyh, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilmindeki sûretler olup, zât-ı ulûhiyyet'in şuûnât-ı zâtiyyesi ve niseb-i ilmiyyesidir.

فلسف كند رویش سیاە گگاە گاە ** آن راعتقادی یم نماید&#10024;

Felsefe, kendi görüşünü bazen siyah, bazen beyaz gösterir; biz onu inanç olarak kabul etmeyiz.

Tercüme

“Her kimin kalbinde akl-ı cüz’inin te’sîriyle şekk ve dolaşıklık vardır; o kimse cihânda gizli bir felsefîdir. Vakit vakit iʻtikâd gösterir; fakat akl-ı cüz’i mâni‘asından halâs olamadığı için o felsefe damarı onun rûy-i kalbini karartır.”&#10024;

Her kimin kalbinde cüz'î aklının (insanın sınırlı aklı) etkisiyle şüphe ve karışıklık varsa; o kimse dünyada gizli bir felsefecidir. Zaman zaman inanç gösterir; fakat cüz'î aklının engelinden kurtulamadığı için o felsefe damarı onun kalbinin yüzünü karartır.

2-Nûr-i Akıl: Cevher-i akıldan, nefs-i hayvâniyye şuâ‘ının in‘ikâsıyla kalbe hâsıl olan nûrun illeti ve marazı, nefs-i gazabiyyedir ki bu nefsin şânı teâlî ve tekebbürdür ve ucubdur. Yaʻnî kendini beğenmektir. Ve bunlar sıfat-ı İblîs’dir. Bu nefsin bir âteşi vardır ki kalbi pişirir ve yakar. Ve ondan kalb üzerinde bir duman çıkar; akıl ile kalb arasına hâil olur. Ve bi’n-netîce nefs-i hayvâniyyeden akla ve akıldan kalbe vârid olan mâdde-i nûr munkatıʻ olur. Binâenaleyh kalbi zulmet kaplar ve bu dumana gıtâ ve kinn ve gışâve taʻbîr olur. Nitekim Hakk Teâlâ&#10024;

2-Akıl Nuru: Cevher-i akıldan, hayvani nefsin ışığının yansımasıyla kalbe gelen nurun hastalığı ve illeti, gazap nefistir ki bu nefsin özelliği yücelik, kibir ve kendini beğenmektir. Yani kendini beğenmektir. Ve bunlar İblis'in sıfatlarıdır. Bu nefsin bir ateşi vardır ki kalbi pişirir ve yakar. Ve ondan kalbin üzerine bir duman çıkar; akıl ile kalp arasına engel olur. Ve sonuç olarak hayvani nefisten akla ve akıldan kalbe gelen nur maddesi kesilir. Bu sebeple kalbi karanlık kaplar ve bu dumana gıtâ (örtü), kinn (perde) ve gışâve (kalın örtü) denir. Nasıl ki Yüce Allah

َ َ Kur’ân-ı Kerîm’de her birine işâreten böyle buyurur: غِطَاءك فَكشَفنَا عَنك (Kâf, 50:22) ve وَجَعَلْنَا&#10024;

Kur'ân-ı Kerîm'de her birine işaretle şöyle buyurur: "غِطَاءك فَكشَفنَا عَنك" (Kâf, 50:22) ve "وَجَعَلْنَا"

َّلله كِنَّة ً أن يَفقَهوەعَیل قلُوبِهِم أ (Enʻâm, 6:25) ve غِشَاوَة عَیل قلُوبِهم وَعَیل سَمعِهِم وَعَیل أبصَارِهِم خَتَم َ ا (Bakara, 2:7) ve eğer bu duman tekâsüf ederse, körlüğe sebeb olur. Velâkin hiss-i basarı değil&#10024;

قُلُوبِهِمْ أَكِنَّةً أَن يَفْقَهُوهُ (En'âm, 6:25) ve وَعَلَىٰ سَمْعِهِمْ وَعَلَىٰ أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ وَعَلَىٰ قُلُوبِهِمْ خَتَمَ اللَّهُ (Bakara, 2:7) ve eğer bu duman yoğunlaşırsa, körlüğe sebep olur. Aksine görme duyusu değil.

ی sudûrdaki kalbi körletir. Nitekim Hakk Teâlâ Sûre-i Hacc’da, ا ْل َرض ِ فَتَكُون َ لهم قلُوبأفَلم يَسِيْ وا ف&#10024;

Yani zuhurdaki kalbi körletir. Nitekim Yüce Allah Hac Suresi'nde şöyle buyurur: "أفَلم يَسِيْ وا فِى ا ْل َرض ِ فَتَكُون َ لهم قلُوب" (Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, düşünecek kalpleri olsun?).

ِي

ی ه َ الصدور ف نَّلَ تَعیم َ ا ْل َبصَار وَلكِن تَعیم َ الْقلُوب ال سمَعون َ بِهَا فَإِنَّهَايَعقِلُون َ بِهَا أو آذَان ي (Hacc, 22:46) yaʻnî ِ ِي َِي “Acabâ yeryüzünde gezmezler mi ki akvâm-ı mâzîye şehirlerinin harâbelerini görüp kalbleriyle taakkul edeler. Ve târîhlerini işiteler. Gerçi onların hiss-i basarları kör değildir. Velâkin sadırlarındaki kalbleri kördür.” 18 Çevirenin Notu: Esâs alınan iki nüshadan birinde )كُن( “künn” diğer nüshada ise (كن) “kinn” şeklindedir. “Künne” kelimesinin maʻnâsı, sundurmadır. “Kinn” kelimesinin maʻnâsı ise örtü ve perdedir.&#10024;

“Acaba yeryüzünde gezmezler mi ki geçmiş kavimlerin şehirlerinin harabelerini görüp kalpleriyle akıl erdirsinler ve tarihlerini işitsinler. Gerçi onların gözleri kör değildir, aksine göğüslerindeki kalpleri kördür.” Çevirenin Notu: Esas alınan iki nüshadan birinde (كُن) “künn” diğer nüshada ise (كن) “kinn” şeklindedir. “Künne” kelimesinin anlamı, sundurmadır. “Kinn” kelimesinin anlamı ise örtü ve perdedir.

İmdi akl-ı maâş sâhibi olan nefs-i gazabiyye tekebbür edip hakâyıkı idrâk husûsunda rehbere muhtâc olmadığına kâni‘ olduğu için tevâzu‘u ve tezellülü kabûl etmez. Ve Hakk’a daʻvet olunsa Ebû Cehil gibi hiddet eder. Nâr-ı hiddet ve gazabdan peydâ olan duman gittikçe tekâsüf edip kalbi kör olur. Zîrâ nûr-i akıl kalbe bu duman mâni‘asıyla vâsıl olamaz. Maraz-ı&#10024;

Şimdi, geçim aklı sahibi olan gazaplı nefis, kibirlenip hakikatleri idrak etme hususunda rehbere muhtaç olmadığına inandığı için tevazuu ve alçakgönüllülüğü kabul etmez. Ve Hakk'a davet edilse, Ebu Cehil gibi hiddetlenir. Hiddet ve gazap ateşinden meydana gelen duman gittikçe yoğunlaşıp kalbi kör eder. Çünkü akıl nuru, bu duman engeliyle kalbe ulaşamaz.

ً َّلله amâ tezâyüd eder. مَرَضا فَزَادَهم ا (Bakara, 2:10) Nitekim zamânımız münkirlerinin hâli bunun şâhîd-i belîğidir. Kendilerini Peygamber’den daha âkil zannederler. Bevâtın-ı umûrdan kör olduklarını bilemezler.&#10024;

Allah onların hastalığını artırdı. Nitekim zamanımızdaki inkârcıların hâli bunun açık şahididir. Kendilerini Peygamber'den daha akıllı zannederler. İşlerin iç yüzünden kör olduklarını bilemezler.

Cenâb-ı Şeyh (radiyallahu anh) buyururlar ki Kur’ân-ı Kerîm’de “sudûr” lafzının zikrinde bir işâret vardır. Biz o işâretin keşfini ve tefehhümünü sana terk ettik, burada îzâh etmedik. Sudûr lafzındaki işâret hakkında Fakîr’e lâyıh olan maʻnâ şudur: Sadr, sine maʻnâsına geldiği gibi bir şeyin evveline ve bâlâsına dahi denir. Ve sudûr cem‘idir. Ve bir şeyin evveli ve bâlâsı maʻnâsına alındıkta sırr-ı kadere işâret olunur. Zîrâ her ferdin ayn-ı sâbitesi ve hakîkati&#10024;

Şeyh (Allah ondan razı olsun) buyurur ki, Kur'ân-ı Kerîm'de "sudûr" kelimesinin zikredilmesinde bir işaret vardır. Biz o işaretin keşfini ve anlaşılmasını sana bıraktık, burada açıklamadık. Sudûr kelimesindeki işaret hakkında Fakîr'e uygun gelen anlam şudur: Sadr, göğüs anlamına geldiği gibi, bir şeyin başlangıcına ve üst kısmına da denir. Ve sudûr, onun çoğuludur. Bir şeyin başlangıcı ve üst kısmı anlamına alındığında, kader sırrına işaret edilir. Çünkü her ferdin sabit hakikati ve özü

ی ه

َ kendinin masdarıdır. Binâenaleyh الصدور ف نالْقلُوب ال َّلَ تَعیم َ ا ْل َبصَار وَلكِن تَعیم (Hacc, 22:46)&#10024;

Kör olan gözler değil, kör olan kalplerdir (Hacc, 22:46).

ِ ِي َِي âyet-i kerîmesinde ilm-i ilâhîde hakîkati şekâvetle sâbit olanlara işâret buyrulur. Yaʻnî onların hiss-i basarları kör değildir. Âlem-i şehâdette şakî-i ezelî ile saîd-i ezelînin çeşm-i zâhirleri suver-i kevniyyeyi müşâhede de müsâvîdir. Velâkin onların sudûrda ve ezelde ilm-i ilâhîde sâbit olan hakîkatleri îcâbınca kalbleri kördür. Ve onlar a‘mâ-yı ezelîdir. Onlara nush ve pend kâr etmez. Ve Peygamber (aleyhi’s-selâm), onları Hakk’a daʻvet ettikçe körlüklerinden inkârlarında ısrâr ederler ve şekâvetlerini artırırlar. Nitekim âyet-i kerîmede, َ َّلَ تَهدِي مَن إِنَّك&#10024;

"Gerçek şu ki sen sevdiğini doğru yola iletemezsin, ancak Allah dilediğini doğru yola iletir ve O, doğru yola girecek olanları daha iyi bilir." ayet-i kerimesinde, ilahi ilimde hakikati şakilikle sabit olanlara işaret buyrulur. Yani onların gözleri kör değildir. Görünen âlemde ezelî şakî ile ezelî saîdin dış gözleri, oluş suretlerini görmekte eşittir. Fakat onların kalpleri, göğüslerinde ve ezelde ilahi ilimde sabit olan hakikatleri gereğince kördür. Ve onlar ezelî körlerdir. Onlara öğüt ve nasihat fayda etmez. Ve Peygamber (a.s.), onları Hakk'a davet ettikçe, körlüklerinden dolayı inkârlarında ısrar ederler ve şakiliklerini artırırlar. Nitekim ayet-i kerimede, "Gerçek şu ki sen sevdiğini doğru yola iletemezsin, ancak Allah dilediğini doğru yola iletir ve O, doğru yola girecek olanları daha iyi bilir." buyrulur.

َّلله َ يَهدِي مَن يَشَاء أحبَبت َ وَلكِن َّ ا (Kasas, 28:56) yaʻnî “Ey Peygamber’im, sen sevdiğine hidâyet bahş olamazsın. Velâkin Allah Teâlâ dilediğine hidâyet eder.” buyrulur. Hakk Teâlâ hazretlerinin meşiyyeti, ilmine ve ilmi de maʻlûma tâbiʻdir. Ve maʻlûm ise aʻyân-ı sâbitedir. Binâenaleyh ilm-i ilâhîde bilâ-cebr şekâvetle sâbit olan kimselerin hidâyetine bi’t-tabiʻ meşiyyet-i ilâhiyye taalluk etmez. Ve bu hâlde de onlardan, hidâyet ve dalâlet nevʻinden hakîkatlerinin iktizâsı olan şeyler zâhir olur.&#10024;

"Sen sevdiğine hidayet veremezsin, ancak Allah dilediğine hidayet eder." (Kasas, 28:56) buyrulur. Yüce Allah'ın dilemesi, O'nun ilmine, ilmi de bilinen şeye bağlıdır. Bilinen şey ise sabit hakikatlerdir. Bu sebeple, ilahi ilimde zorlama olmaksızın mutsuzlukla sabit olan kimselerin hidayetine doğal olarak ilahi dileme ilişmez. Bu durumda da onlardan, hakikatlerinin gerektirdiği hidayet ve dalalet türünden şeyler ortaya çıkar.

Cenâb-ı Şeyh (radiyallahu anh) birinci bâbın nihâyetinde iki nûr yekdiğerine muttasıl olduğu vakit, insân halâik hakkında sırr-ı kaderin nasıl hükmettiğini müşâhede eder, buyurmuş olduğundan sırr-ı kadere taalluk eden sudûrdaki işâretin keşfini de tâlib-i hakîkat olan kâri’e terk etmiştir.&#10024;

Şeyh (Allah ondan razı olsun) birinci bölümün sonunda, iki nur birbirine bitiştiği zaman, insanın yaratılmışlar hakkında kader sırrının nasıl hükmettiğini gözlemlediğini buyurduğundan, kader sırrına ilişkin ortaya çıkan işaretin keşfini de hakikat talep eden okuyucuya bırakmıştır.

3-Nûr-i Yakîn: Bu nûr-i yakîn insân için en son emeldir. Ve o emelin fevkinde insân için başka bir emel yoktur. İmdi bu nûr-i yakînin illeti ve marazı kalbde adem-i ihlâsdır. Yaʻnî tamâmıyla Hakk ve hakîkate kalbin teveccüh edememesidir. Ve aʻmâl-i mahmûde ve mezmûmeye nazar ile kalbin makbûz olmasıdır. Meselâ sâlik kesret-i salât ve savm ve zikir gibi aʻmâl-i mahmûdesine nazar edip: “Bu kadar ibâdetim ve aʻmâl-i sâliham var. Elbette bu sayede derecât-ı âliyyeye irtikâ ederim.” der. Veyâhûd “Benim bunca isyânım ve aʻmâl-i tâliham var. Bunların eskâli altında elbette zebûn iken benim için terakkiyât-ı maʻneviyye kapısı kapanmıştır.” der. Ve adem-i ihlâsda riyâ ile halkı ve diğer sûretlerde dahi kendini ve amellerini görür. Hâlbuki sâlike lâzım olan nefy-i mâsivâ ve nefy-i vücûd idi. Bu hâller ise isbât-ı mâsivâ ve isbât-ı vücûd olup, kâmilen onların zıddıdır. Ve bunlar ayn-ı yakîne hicâb olan şeylerdir. Eğer sâlik bunlardan iʻrâz edip kemâl-i hulûs ile Hakk’a teveccüh ederse, elbette kalbden hicâb zâil olur. Ve kalbe inşirâh vâkiʻ olur. Ve zikr olunan üç nûra muttasıl olup, kalbindeki ayn-ı yakîne âyât ve acâibât-ı melekût zâhir olur. Ve bu faslın zuhûr-i hakîkati Hakk&#10024;

3-Yakîn Nuru: Bu yakîn nuru, insan için en son amaçtır. Ve o amacın ötesinde insan için başka bir amaç yoktur. Şimdi, bu yakîn nurunun hastalığı ve rahatsızlığı kalpteki ihlâssızlıktır. Yani kalbin tamamıyla Hak'ka ve hakikate yönelmemesidir. Ve kalbin, övülen ve yerilen amellere bakarak sıkışmasıdır. Örneğin, Hakk Yolcusu, çok namaz kılma, oruç tutma ve zikir gibi övülen amellerine bakıp: "Bu kadar ibadetim ve salih amelim var. Elbette bu sayede yüksek derecelere yükselirim." der. Yahut "Benim bunca isyanım ve kötü amelim var. Bunların ağırlıkları altında elbette zayıf düşmüşken benim için manevî ilerleme kapısı kapanmıştır." der. Ve ihlâssızlıkta riya ile halkı, diğer durumlarda ise kendini ve amellerini görür. Hâlbuki Hakk Yolcusu'na gerekli olan, mâsivâyı (Allah dışındaki her şeyi) nefyetmek ve kendi varlığını nefyetmekti. Bu haller ise mâsivâyı ispat etmek ve kendi varlığını ispat etmek olup, tamamen onların zıddıdır. Ve bunlar, yakîn nuruna perde olan şeylerdir. Eğer Hakk Yolcusu bunlardan yüz çevirip tam bir samimiyetle Hak'ka yönelirse, elbette kalpten perde kalkar. Ve kalbe genişlik gelir. Ve zikredilen üç nura ulaşarak, kalbindeki yakîn nuruna melekût âleminin ayetleri ve harikaları görünür. Ve bu bölümün hakikatinin zuhuru Hak'tır.

َّلله َّلله ه Teâlâ’nın Sûre-i Nûr’da vâkiʻ نور السَّمَاوَاتِ ا (Nûr, 24:35) kavl-i şerîfinden م يَجعَل ِ اوَمَن ل له نورًا فَمَا له مِن نور (Nûr, 24:40) kavli münîfine kadar nazar-ı ayn-ı yakîn ile nazar eden kimse hakkında vâkiʻ olur ki bunlar altı âyet-i kerîmedir. Bu âyet-i kerîmenin beyân-ı hakâyıkı, müstakil bir kitâb olmaya sezâ bulunduğundan burada şerh ve tefsîri mümkün değildir. İşte kitâbın bu bâbında zikr olunan üç nûr mukâbilindeki hicâbların neden ibâret olduğu sana zâhir&#10024;

Yüce Allah'ın Nûr Sûresi'nde geçen "Allah göklerin ve yerin nurudur" (Nûr, 24:35) şerefli sözünden, "Allah kime nur vermezse, onun için nur yoktur" (Nûr, 24:40) aydınlatıcı sözüne kadar, yakîn gözüyle bakan kimse hakkında meydana gelir ki bunlar altı yüce ayettir. Bu yüce ayetin hakikatleri açıklaması, müstakil bir kitap olmaya layık bulunduğundan, burada şerh ve tefsiri mümkün değildir. İşte kitabın bu bölümünde zikredilen üç nur karşılığındaki perdelerin neden ibaret olduğu sana açıkça belli olur.

َ 19 olmuştur. Cenâb-ı Şeyh (radiyallahu anh) آيَات ٍ بَيِّنَات لِّقَوم ٍ يَعقِلُون âyet-i kerîmesini bahse kemâl-i mutâbakatından dolayı ibâre-i kitâb tarzında îrâd buyurmuştur ki: “Envâr-ı selâseyi ve onların hicâblarını taakkul eden tâife için açık ve vâzıh beyânât vardır.” Demek olur.&#10024;

Cenâb-ı Şeyh (Allah ondan razı olsun), "Aklını kullanan bir topluluk için apaçık ayetler vardır." ayet-i kerimesini, konuya tam uygunluğundan dolayı kitabın ifadesi tarzında buyurmuştur ki, bu da "Üç nuru ve onların perdelerini akleden topluluk için açık ve belirgin beyanlar vardır." demek olur.

****

- ON YEDİNCİ BÂBDAN ÜÇÜNCÜ BÂBDIR VE O KİTÂBIN BÂBLARINDAN&#10024;

ON YEDİNCİ BÖLÜMDEN ÜÇÜNCÜ BÖLÜMDÜR VE O KİTABIN BÖLÜMLERİNDEN

YİRMİNCİYİ İTMÂM EDER LEVH-İ MAHFÛZ HAKKINDADIR Kİ O İMÂM-I MÜBÎN VE LEVH-İ MAHV VE&#10024;

YİRMİNCİYİ TAMAMLAR LEVH-İ MAHFÛZ HAKKINDADIR Kİ O İMÂM-I MÜBÎN VE LEVH-İ MAHV VE

İSBÂTTIR

“Ve bu velîyi ve nebîyi cem‘ eden makâmdır. Ve o beynlerini tefrîk eder.&#10024;

Bu, velîyi ve nebîyi bir araya getiren makamdır ve o, ikisinin arasını ayırır.

İmdi Allah Teâlâ kalemi devâtın tercümânı ve onun ulûmunu rüsûm ile mufassıl kıldı. Binâenaleyh o âlem-i mahfûzdur. Ve o müsbit ve mâhîdir. Ve ümmü’l-kitâbdır ki o kitâb-ı mastûrdur. Ve onun ulûmu kuvvesinde mücmeldir. İfsâh edinceye kadar ondan taakkul olunmaz. Ve levh-i mahv ve isbâta gelince, o iki taraflı zümrüddür ki yevm-i tebdîle kadar kâinât-ı âleme tevdîʻ olunmuştur. O levh-i mahsûrdur. Ve melâike-i teshîr onun üzerine muhîttir. Ve senden kalem-i îmâna nazar eder. Ve levhde tenevvu‘-i ezmân, tenevvu‘-i emâkin, tenevvu‘-i evzâʻ, tenevvuʻ-i aʻrâz ile tenevvu‘-i ahvâl vardır.&#10024;

Şimdi Yüce Allah, kalemi divitin tercümanı ve onun ilimlerini resimlerle ayrıntılı kıldı. Bu sebeple o, korunmuş âlemdir. Ve o, ispat eden ve yok edendir. Ve o, yazılı kitap olan Ümmü'l-Kitap'tır. Ve onun ilimleri kuvvesinde topludur. Açıklanıncaya kadar ondan bir şey anlaşılmaz. Levh-i Mahv ve İsbat'a gelince, o, tebdil gününe kadar âlemdeki varlıklara emanet edilmiş iki taraflı zümrüttür. O, sınırlı bir levhadır. Ve teshir edilmiş melekler onun üzerini kuşatmıştır. Ve senden iman kalemine bakar. Ve levhada zamanların çeşitliliği, mekânların çeşitliliği, durumların çeşitliliği, arazların çeşitliliği ile hallerin çeşitliliği vardır.

İmdi âhiri, evveli ebeden nesh eder. Ve o mahv ve isbâttır. Binâenaleyh onlar temâsüllerine rücûʻ ettikte kalem-i a‘lâda haşr olurlar, semâvât-ı ulâya intikâl ederler. Nebî ve vâris-i âlem, kalem-i a‘lâya çıkar. Ve ilkâ muhtelif olur. Zîrâ kalem-i nebînin iki tarafı vardır. Ve kalem-i velînin dahi bir tarafı vardır. Ve veliyy-i ârif ve mü’min levhe çıkar. Binâenaleyh merâtib mümtâz olur. Vallahu a‘lem.”&#10024;

Şimdi, son, öncesizi sonsuza dek ortadan kaldırır. Ve o, yok etme ve ispat etmedir. Bu sebeple onlar benzerlerine döndüklerinde, yüce kalemde toplanırlar, yüce göklere intikal ederler. Peygamber ve âlemin vârisi, yüce kaleme çıkar. Ve ilham farklı olur. Çünkü peygamberin kaleminin iki tarafı vardır. Ve velinin kaleminin de bir tarafı vardır. Ve ârif veli ve mümin levhaya çıkar. Bu sebeple mertebeler ayrıcalıklı olur. En doğrusunu Allah bilir.

Yaʻnî on yedinci bâbın bir cüz’ü olan bu üçüncü bâb kitâbın hey’et-i mecmû‘asının yirminci bâbını ikmâl ve itmâm eder. Ve bu bâb, imâm-ı mübîn ve levh-i mahv ve isbât olan levh-i mahfûz hakkındaki beyânâta dâirdir.&#10024;

Yani on yedinci bölümün bir parçası olan bu üçüncü bölüm, kitabın bütününün yirminci bölümünü tamamlar ve bitirir. Ve bu bölüm, imam-ı mübin (her şeyi açıklayan ana kitap) ve levh-i mahv ve isbat (yazılanların silinip yeniden yazılabildiği levha) olan levh-i mahfuz (evrenin tüm yazgısının kayıtlı olduğu levha) hakkındaki açıklamalara ilişkindir.

Maʻlûm olsun ki bu kitâbın dokuzuncu bâbında levh ve kaleme ve devâta dâir tafsîlât-ı lâzıme iʻtâ edilmiş olduğundan bu bâbdaki maânîyi lâyıkıyla tefehhüm için, o tafsîlâtı mütâlaa etmek kâri’in-i kirâm için pek lâzımdır.&#10024;

Bilinmeli ki bu kitabın dokuzuncu bölümünde levh (Levh-i Mahfuz), kalem ve divit (yazı takımı) hakkında gerekli ayrıntılar verilmiş olduğundan, bu bölümdeki anlamları hakkıyla anlamak için, o ayrıntıları okumak değerli okuyucular için çok gereklidir.

İmdi o bâbda denilmiş idi ki levh-i mahfûz, âlem-i kebîrin nefs-i külliyyesi ve divit, tabîat ve mürekkeb, anâsırdan mürekkeb olan mâddedir. Ve kalem, akl-ı evvel ve bu akl-ı evvel mertebe-i vâhidiyyetten ibâret olan hakîkat-i insâniyyedir.&#10024;

Şimdi o konuda denilmişti ki levh-i mahfûz (kaderin yazılı olduğu levha), büyük âlemin küllî nefsi (evrensel ruhu) ve divit (hokkadaki mürekkep kabı) tabiat, mürekkep ise ana unsurlardan (dört elementten) oluşan maddedir. Ve kalem, ilk akıl (Allah'ın ilk yarattığı akıl) ve bu ilk akıl, vahidiyet mertebesinden (Allah'ın birliği mertebesinden) ibaret olan insânî hakikattir.

İmdi levh-i mahfûz imâm-ı mübîndir. Çünkü bilcümle hakâyıkın suverini câmiʻdir. Ve levh-i mahv ve isbâttır. Zîrâ onda zâhir olan suver-i hakâyık peyderpey tekevvün edip bozulur. Ve bu levh, velîyi ve nebîyi cem‘ eden makâmdır. Zîrâ suver-i evliyâ ve enbiyâ bu nefs-i külliyye mertebesinde tekevvün ederler. Ve yine bu levh, onların ahvâl ve şuûnâtı hasebiyle birini diğerinden tefrîk eder.&#10024;

Şimdi, levh-i mahfûz (Allah katındaki ana kayıt defteri) imâm-ı mübîndir (her şeyi açıklayan ana kitaptır). Çünkü o, bütün hakikatlerin suretlerini (şekillerini) kapsar. Ve o, levh-i mahv ve isbâttır (silme ve ispat etme levhasıdır). Zira onda görünen hakikat suretleri peş peşe oluşur ve bozulur. Ve bu levh, velîyi (Allah dostunu) ve nebîyi (peygamberi) bir araya getiren makamdır. Zira evliyâ ve enbiyâ (velîler ve peygamberler) suretleri bu nefs-i külliyye (evrensel nefis) mertebesinde oluşurlar. Ve yine bu levh, onların halleri ve oluşları sebebiyle birini diğerinden ayırır.

İmdi Allah Teâlâ kalemi, divitin ve hokkanın tercümânı yaptı. Ve onun ulûmunu rüsûmi zâhiriyye ile tafsîl edici kıldı. Zîrâ hokka ve mürekkeb olmasa kalem kağıt üzerine kelimâtı nakş edemeyeceği gibi tabîat hokkası ve anâsır mürekkebi olmasa idi; kalem olan akl-ı evvel dahi nefs-i küllde mündemic olan sûretleri ecsâm kağıtları üzerine nakş eyleyemez idi.&#10024;

Şimdi Yüce Allah kalemi, divitin ve hokkanın tercümanı yaptı. Ve onun ilimlerini görünen resmî şekillerle ayrıntılandıran kıldı. Çünkü hokka ve mürekkep olmasa kalem kâğıt üzerine kelimeleri nakşedemeyeceği gibi, tabiat hokkası ve unsurlar mürekkebi olmasaydı; kalem olan ilk akıl da küllî nefiste (evrensel ruh) gizli olan suretleri cisimler kâğıtları üzerine nakşedemezdi.

İmdi nefs-i küll, cemîʻ-i suver kendisinde mündemic olduğuna binâen levh-i mahfûzdur. Ve sûretlerin peyderpey onda tekevvün ve tefessüdüne nazaran dahi o müsbit ve mâhîdir ve 19 İbâre-i Kur’ân-ı Kerîm tarzında îrâd olunup âyet-i kerîmenin maʻnâ-yı münîfine işârettir. Âyetin aslı bu&#10024;

Şimdi küllî nefis, bütün suretler kendisinde toplandığı için levh-i mahfûzdur. Ve suretlerin onda peyderpey oluşmasına ve bozulmasına göre de o, ispat edici ve yok edicidir ve Kur'ân-ı Kerîm ifadesi tarzında söylenip ayet-i kerimenin aydınlatıcı anlamına işarettir. Ayetin aslı bu

َ ی ه

َ şekildedir: Nahl, 16:12 َ َلَيَات ٍ لِّقَوم ٍ يَعقِلُون ذَلِكوَالْقَمَر َ وَالْنجوم مسَخَّرَات بِأمرِە ِ إِن َّ فِي يل َ وَالْنَّهَار َ وَالشَّمسوَسَخَّر َ لكُم الل ümmü’l-kitâbdır. Ve kitâb-ı mastûrdur. Zîrâ âlemde tekevvün etmiş ve edecek olan rüsûm ve&#10024;

"Ve geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Yıldızlar da O'nun emriyle hizmetkârdırlar. Şüphesiz bunda akleden bir topluluk için elbette ibretler vardır." (Nahl, 16:12) ümmü'l-kitâbdır (ana kitaptır). Ve yazılı kitaptır. Çünkü âlemde oluşmuş ve oluşacak olan izler ve

ْی ی nukûşun aslıdır. Ve bu nukûş ve rüsûmun kâffesi onda mastûrdur. إِمَام ٍ مبِی ء ٍ أحصَينَاە فوَكُل َّ یس&#10024;

"Her şeyi apaçık bir kitapta sayıp yazmışızdır." ayetinin işaret ettiği gibi, her şeyin aslı olan o apaçık kitapta, bütün nakışlar ve resimler yazılıdır.

ِي ََي (Yâsîn, 36:12) Ve onun ulûmu kuvvesinde mücmeldir. Nukûş ve rüsûm ile ifsâh ve tebyîn edinceye kadar kendisinde mündemic olan şeyler taakkul olunmaz. Nitekim kalem divitinin mürekkebi içinde bulundukça hurûf ve kelimât taakkul olunmaz. Ondaki hurûf ve kelimât bi’lkuvve mevcûddur. Ve cümlesi mücmeldir. Vaktâki mürekkeb divitten kaleme intikâl eder, o kalem sebebiyle hurûf ve kelimât kağıt üzerinde tafassul eyler. Ve kezâ ilm-i esmâî ve sıfâtî mürekkeb mesâbesinde olan anâsır-ı basîtadan kalem-i akl-ı evvel vâsıtasıyla karâtis-i ecsâm üzerinde o kadar tafassul eder ki nefs-i küllî levhi üzerinde menkûş olan suver-i mâddiyyeye ve arzdan ibâret olan efʻâle aslâ gâyet ve nihâyet bulunmaz. Ve ilm-i icmâli o kalem vâsıtasıyla ilm-i tafsîli olur.&#10024;

"Biz her şeyi apaçık bir Kitap'ta sayıp yazmışızdır." (Yâsîn, 36:12) Ve onun ilimleri, kuvvetinde toplu hâldedir. Nakışlar ve resimlerle açıklanıp beyan edilinceye kadar kendisinde gizli olan şeyler akıl ile kavranamaz. Nasıl ki kalem divitinin mürekkebi içinde bulundukça harfler ve kelimeler akıl ile kavranamaz. Ondaki harfler ve kelimeler potansiyel olarak mevcuttur. Ve hepsi toplu hâldedir. Ne zaman ki mürekkep divitten kaleme intikal eder, o kalem sebebiyle harfler ve kelimeler kâğıt üzerinde ayrıntılanır. Aynı şekilde, isimlere ve sıfatlara ait ilim, mürekkep mesabesinde olan basit unsurlardan, ilk akıl kalemi vasıtasıyla cisimler sayfaları üzerinde o kadar ayrıntılanır ki, küllî nefis levhası üzerinde nakşedilmiş olan maddî suretlere ve arzdan ibaret olan fiillere asla bir son ve nihayet bulunmaz. Ve toplu ilim, o kalem vasıtasıyla ayrıntılı ilim olur.

Ve levh-i mahv ve isbâta gelince, o iki taraflı zümrüddür ki yevm-i tebdîle kadar kâinâtı âleme tevdîʻ olunmuştur. Yaʻnî iki taraflı zümrüd levha mesâbesinde olan nefs-i külliyye-i âlem ve nefs-i külliyye-i Âdem’dir. Zümrüd nîm şeffâf bir hacer olduğu cihetle bir tarafındaki nakış diğer tarafında mer’î olur. Ve kezâ nefs-i külliyye ve cüz’iyye dahi zü’l-ciheteyn olup, zâhiri ve bâtını vardır. Ve zâhirindeki sûret bâtınına aks eder. Ve bu levh yevm-i tebdîle kadar kâinât-ı âleme tevdîʻ olunmuştur. Zîrâ yevm-i tebdîl olan yevm-i kıyâmette ahkâm-ı nefsiyye&#10024;

Levh-i mahv ve isbâta gelince, o, kıyamet gününe kadar kâinat âlemine emanet edilmiş iki taraflı zümrüttür. Yani, iki taraflı zümrüt levha hükmünde olan, âlemin küllî nefsi ve Âdem'in küllî nefsidir. Zümrüt yarı şeffaf bir taş olduğu için, bir tarafındaki nakış diğer tarafında görünür. Aynı şekilde, küllî ve cüz'î nefs de iki yönlü olup, zâhiri ve bâtını vardır. Ve zâhirindeki sûret bâtınına yansır. Ve bu levh, kıyamet gününe kadar kâinat âlemine emanet edilmiştir. Çünkü kıyamet günü olan yevm-i tebdîlde nefsî hükümler…

ْ mürtefiʻ olup ahkâm-ı rûhiyye zâhir olur. Nitekim Hakk Teâlâ: وَبَرَزوا يَوم َ تبَدَّل ا ْلَرض غَي ْ َ ا ْلَرض&#10024;

yükselip ruhsal hükümler ortaya çıkar. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur: "O gün yer başka bir yere, gökler de başka göklere dönüştürülür ve hepsi Vâhid ve Kahhâr olan Allah'ın huzuruna çıkarlar."

ِ

َّلله

20 ِ الْوَاحِد ِ الْقَهَّار buyurur. Taʻbîr-i diğerle yevm-i tebdîlde zuhûr butunâ inkılâb eder ve levh-i ِ nefse müntakış olan sûretlerin bevâtını zâhir olur. Ve bu nefs-i külliyye ve cüz’iyye levh-i mahsûrdur. Ve melâike-i teshîr onların üzerini kaplamıştır ki bu melâike Âdem’e secde ve serfûru ile me’mûr olan melâikedir. Nitekim nefs-i külliyye-i âlemin mahrekinde ve mihverinde deverânı ve zerrât-ı âlemin adem-i intişârı ve mevâsimin ahkâmı hep bu melâike-i teshîr yaʻnî kuvâ-yı muhtelife-i tabîiyyenin te’sîrâtı tahtında vâkiʻ olduğu gibi nefs-i cüz’iyye-i insâniyyenin tekevvünü ve kıvâmı hep melâike-i müvekkele, yaʻnî kuvâ-yı muhtelifenin te’sîriyledir. Ve bu melâike senin hilkatinden maksûd olan kalem-i imâna nazar ederler. Yaʻnî onların hizmetleri senin kalem-i imânının nakş edeceği rüsûm içindir. Şeyh Sa‘dî (kuddise sırruh) bu hâle işâreten buyurur:&#10024;

"Tek ve Kahhar olan Allah" buyurur. Başka bir ifadeyle, dönüşüm gününde zuhur, bütünlüğe dönüşür ve nefse nakşolmuş suretlerin iç yüzleri ortaya çıkar. Bu küllî ve cüz'î nefs, sınırlı bir levhadır. Teshir melekleri onların üzerini kaplamıştır ki bu melekler, Âdem'e secde ve boyun eğme ile görevli olan meleklerdir. Nasıl ki âlemin küllî nefsindeki hareket ve mihverindeki dönüşü, âlem zerrelerinin dağılmaması ve mevsimlerin hükümleri hep bu teshir meleklerinin, yani çeşitli tabiî kuvvetlerin tesirleri altında meydana geliyorsa, insanî cüz'î nefsin oluşumu ve varlığı da hep görevli meleklerin, yani çeşitli kuvvetlerin tesiriyle olur. Bu melekler, senin yaratılışından maksat olan iman kalemine bakarlar. Yani onların hizmetleri, senin iman kaleminin nakşedeceği resimler içindir. Şeyh Sa'dî (sırrı kutsal olsun) bu duruma işaretle buyurur:

ی

بكف آری و بغفلت نخوری كارند ** تا تو نانو باد و مه و خورشید فلك در ابر&#10024;

Ma'lûm olsun ki, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, a'yân-ı sâbiteye nisbetle, mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olup, cemî'-i şuûnât-ı zâtiyyesinden münezzeh ve berîdir. Binâenaleyh, a'yân-ı sâbite, ezelen ve ebeden, hâriçte vücûd-ı izâfîye mazhar olmaksızın, Hak Teâlâ'nın ilminde sâbit ve mütehakkık olan sûretlerdir. İmdi, bu a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri îcâbı, zâhir ve bâtın, evvel ve âhir, cemî'-i merâtib ve ahvâlde, ezmine-i muhtelife ve âlem-i kevn ve fesâdda, kendi iktizâ-i zâtiyyeleri ve isti'dâd-ı gayr-i mec'ûlleri ve kâbiliyet-i asliyyeleri ve niseb-i ilmiyye ve şuûnât-ı zâtiyyeleri îcâbı, ale'l-infirâd, her bir ayn-ı sâbite, kendi üzerine, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi husûsiyet ve keyfiyet ve mikdâr ve kemmiyet ve ahvâl ve evsâf ve ef'âl ve âsâr ve esmâ ve sıfât ve şuûnât ve niseb ve taallukât ve sâir levâzımât ve iktizâ-i zâtiyyesiyle hükmetti. Meselâ, bir ayn-ı sâbite, kendi üzerine, Hak Teâlâ'nın ilminde, açlık ile hükmetti. Kezâlik, bir ayn-ı sâbite, kendi üzerine, Hak Teâlâ'nın ilminde, tokluk ile hükmetti. Ve kezâlik, bir ayn-ı sâbite, kendi üzerine, Hak Teâlâ'nın ilminde, hastalık ile hükmetti. Ve kezâlik, bir ayn-ı sâbite, kendi üzerine, Hak Teâlâ'nın ilminde, sıhhat ile hükmetti. Ve kezâlik, bir ayn-ı sâbite, kendi üzerine, Hak Teâlâ'nın ilminde, saâdet ile hükmetti. Ve kezâlik, bir ayn-ı sâbite, kendi üzerine, Hak Teâlâ'nın ilminde, şekâvet ile hükmetti. Ve kezâlik, bir ayn-ı sâbite, kendi üzerine, Hak Teâlâ'nın ilminde, zenginlik ile hükmetti. Ve kezâlik, bir ayn-ı sâbite, kendi üzerine, Hak Teâlâ'nın ilminde, fakirlik ile hükmetti. Ve kezâlik, bir ayn-ı sâbite, kendi üzerine, Hak Teâlâ'nın ilminde, ilim ile hükmetti. Ve kezâlik, bir ayn-ı sâbite, kendi üzerine, Hak Teâlâ'nın ilminde, cehil ile hükmetti. Ve kezâlik, bir ayn-ı sâbite, kendi üzerine, Hak Teâlâ'nın ilminde, hayat ile hükmetti. Ve kezâlik, bir ayn-ı sâbite, kendi üzerine, Hak Teâlâ'nın ilminde, memât ile hükmetti. Ve kezâlik, bir ayn-ı sâbite, kendi üzerine, Hak Teâlâ'nın ilminde, iman ile hükmetti. Ve kezâlik, bir ayn-ı sâbite, kendi üzerine, Hak Teâlâ'nın ilminde, küfür ile hükmetti. Ve kezâlik, bir ayn-ı sâbite, kendi üzerine, Hak Teâlâ'nın ilminde, itaat ile hükmetti. Ve kezâlik, bir ayn-ı sâbite, kendi üzerine, Hak Teâlâ'nın ilminde, isyan ile hükmetti. Ve kezâlik, bir ayn-ı sâbite, kendi üzerine, Hak Teâlâ'nın ilminde, hayır ile hükmetti. Ve kezâlik, bir ayn-ı sâbite, kendi üzerine, Hak Teâlâ'nın ilminde, şer ile hükmetti. Ve kezâlik, bir ayn-ı sâbite, kendi üzerine, Hak Teâlâ'nın ilminde, hidayet ile hükmetti. Ve kezâlik, bir ayn-ı sâbite, kendi üzerine, Hak Teâlâ'nın ilminde, dalâlet ile hükmetti. Ve kezâlik, bir ayn-ı sâbite, kendi üzerine, Hak Teâlâ'nın ilminde, cennet ile hükmetti. Ve kezâlik, bir ayn-ı sâbite, kendi üzerine, Hak Teâlâ'nın ilminde, cehennem ile hükmetti. Ve kezâlik, bir ayn-ı sâbite, kendi üzerine, Hak Teâlâ'nın ilminde, rızık ile hükmetti. Ve kezâlik, bir ayn-ı sâbite, kendi üzerine, Hak Teâlâ'nın ilminde, ecel ile hükmetti. Ve kezâlik, bir ayn-ı sâbite, kendi üzerine, Hak Teâlâ'nın ilminde, evlât ile hükmetti. Ve kezâlik, bir ayn-ı sâbite, kendi üzerine, Hak Teâlâ'nın ilminde, zevce ile hükmetti. Ve kezâlik, bir ayn-ı sâbite, kendi üzerine, Hak Teâlâ'nın ilminde, mal ile hükmetti. Ve kezâlik, bir ayn-ı sâbite, kendi üzerine, Hak Teâlâ'nın ilminde, mülk ile hükmetti. Ve kezâlik, bir ayn-ı sâbite, kendi üzerine, Hak Teâlâ'nın ilminde, makam ile hükmetti. Ve kezâlik, bir ayn-ı sâbite, kendi üzerine, Hak Teâlâ'nın ilminde, şöhret ile hükmetti. Ve kezâlik, bir ayn-ı sâbite, kendi üzerine, Hak Teâlâ'nın ilminde, izzet ile hükmetti. Ve kezâlik, bir ayn-ı sâbite, kendi üzerine, Hak Teâlâ'nın ilminde, zillet ile hükmetti. Ve kezâlik, bir ayn-ı sâbite, kendi üzerine, Hak Teâlâ'nın ilminde, kuvvet ile hükmetti. Ve kezâlik, bir ayn-ı sâbite, kendi üzerine, Hak Teâlâ'nın ilminde, zaaf ile hükmetti. Ve kezâlik, bir ayn-ı sâbite, kendi üzerine, Hak Teâlâ'nın ilminde, gençlik ile hükmetti. Ve kezâlik, bir ayn-ı sâbite, kendi üzerine, Hak Teâlâ'nın ilminde, ihtiyarlık ile hükmetti. Ve kezâlik, bir ayn-ı sâbite, kendi üzerine, Hak Teâlâ'nın ilminde, güzellik ile hükmetti. Ve kezâlik, bir ayn-ı sâbite, kendi üzerine, Hak Teâlâ'nın ilminde, çirkinlik ile hükmetti. Ve kezâlik, bir ayn-ı sâbite, kendi üzerine, Hak Teâlâ'nın ilminde, erkeklik ile hükmetti. Ve kezâlik, bir ayn-ı sâbite, kendi üzerine, Hak Teâlâ'nın ilminde, dişilik ile hükmetti. Ve kezâlik, bir ayn-ı sâbite, kendi üzerine, Hak Teâlâ'nın ilminde, insanlık ile hükmetti. Ve kezâlik, bir ayn-ı sâbite, kendi üzerine, Hak Teâlâ'nın ilminde, hayvanlık ile hükmetti. Ve kezâlik, bir ayn-ı sâbite, kendi üzerine, Hak Teâlâ'nın ilminde, bitkilik ile hükmetti. Ve kezâlik, bir ayn-ı sâbite, kendi üzerine, Hak Teâlâ'nın ilminde, cansızlık ile hükmetti. Ve kezâlik, bir ayn-ı sâbite, kendi üzerine, Hak Teâlâ'nın ilminde, her ne ile hükmetti ise, o hüküm, Hak Teâlâ'nın ilminde, ezelen ve ebeden, sâbit ve mütehakkık oldu. Zirâ, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri îcâbı, kendi üzerine hükmetti. Ve bu hüküm, Hak Teâlâ'nın ilminde, ezelen ve ebeden, mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddüldür. Binâenaleyh, Hak Teâlâ'nın ilminde, a'yân-ı sâbitenin kendi üzerine hükmettiği hüküm, Hak Teâlâ'nın kazâ-yı ilâhîsidir. Ve bu kazâ-yı ilâhî, hükm-i külli-i icmâlîdir. Ve bu hükm-i külli-i icmâlî, Hak Teâlâ'nın ilminde, ezelen ve ebeden, sâbit ve mütehakkık oldu. Ve bu kazâ-yı ilâhî, a'yân-ı sâbitenin kendi üzerine hükmettiği hükümden ibarettir. Ve bu hüküm, a'yân-ı sâbitenin isti'dâd-ı zâtîlerinden neş'et etti. Ve bu isti'dâd-ı zâtîler, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyetinin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibarettir. Ve bu şuûnât-ı zâtiyye, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyetinin ayn-ı zâtıdır. Binâenaleyh, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, a'yân-ı sâbiteye nisbetle, mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olup, cemî'-i şuûnât-ı zâtiyyesinden münezzeh ve berîdir. Ve bu şuûnât-ı zâtiyye, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyetinin ayn-ı zâtı olduğu için, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti de, a'yân-ı sâbiteye nisbetle, mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olup, cemî'-i şuûnât-ı zâtiyyesinden münezzeh ve berîdir. Velhâsıl, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilminde, kendi isti'dâd-ı zâtîleri îcâbı, kendi üzerine hükmetti. Ve bu hüküm, Hak Teâlâ'nın ilminde, ezelen ve ebeden, sâbit ve mütehakkık oldu. Ve bu hüküm, Hak Teâlâ'nın kazâ-yı ilâhîsidir. Ve bu kazâ-yı ilâhî, hükm-i külli-i icmâlîdir. Ve bu hükm-i külli-i icmâlî, Hak Teâlâ'nın ilminde, ezelen ve ebeden, sâbit ve mütehakkık oldu. Ve bu kazâ-yı ilâhî, a'yân-ı sâbitenin kendi üzerine hükmettiği hükümden ibarettir. Ve bu hüküm, a'yân-ı sâbitenin isti'dâd-ı zâtîlerinden neş'et etti. Ve bu isti'dâd-ı zâtîler, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyetinin şuûnât-ı zâtiyyesinden ibarettir. Ve bu şuûnât-ı zâtiyye, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyetinin ayn-ı zâtıdır. Binâenaleyh, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, a'yân-ı sâbiteye nisbetle, mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olup, cemî'-i şuûnât-ı zâtiyyesinden münezzeh ve berîdir. Ve bu şuûnât-ı zâtiyye, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyetinin ayn-ı zâtı olduğu için, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti de, a'yân-ı sâbiteye nisbetle, mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olup, cemî'-i şuûnât-ı zâtiyyesinden münezzeh ve berîdir.

ِسَط انصاف نباشدكە توفرمان نيی ی شتە و فرمان بر دار ** بگهر ازین تورس&#10024;

Sana, yazılmamış bir fermanı yerine getirmeyen ve fermanı yerine getiren birine, cevher itibarıyla kendinden daha aşağıda olan birine, insaf etmemen yakışmaz.

Tercüme

“Felekin bulutu, rüzgârı, ayı ve güneşi meşgûldür; tâ ki sen eline bir ekmek getiresin ve gafletle yemeyesin diye. Hepsi senin için sergeşte ve mutî‘dir. Senin adem-i itâatin şart-ı insâf değildir.”&#10024;

Feleğin bulutu, rüzgârı, ayı ve güneşi meşguldür; tâ ki sen eline bir ekmek getiresin ve gafletle yemeyesin diye. Hepsi senin için şaşkın ve itaatkârdır. Senin itaatsizliğin insaf şartı değildir.

Ve levhde zamânlar, mekânlar, vazʻlar ve arzlar değiştikçe ahvâl dahi değişir. Kâide budur ki bunların sonuncusu evvelkisini ebeden nesh eder; bozar. Binâenaleyh bu levh, mahv ve isbât levhidir. Meselâ nefs-i cüz’iyye-i insâniyye bir zamânda sabî ve bir zamânda şâbb ve bir zamânda kehl ve bir zamânda ihtiyâr olur. Sabâvetindeki hâli başka, gençlikte ve ihtiyârlıktaki hâlleri başkadır. Gençlik hâli sabâvet hâlini nesh eder. Ve kezâ mekânlar da böyledir. Meselâ mesciddeki hâli başka hânesindeki hâli başkadır. Ve kezâ hâl-i salâttaki vazʻı başka, ekl ve şürb ve nevm hâllerindeki vazʻı başkadır. Ve arazlar da böyledir. Gülme hâli ağlamadan başkadır. Ve bu ahvâlin sonuncusu evvelkisini bozar. Binâenaleyh bu ahvâl temâsüllerine yaʻnî iki taraflı zümrüd olan levhin zâhirinden bâtınına rücûʻ ettikte, kalem-i a‘lâda haşr ve cem‘ olurlar. Semâvât-ı ulâya sefer ve intikâl ederler. 20 İbâre-i Kur’ân-ı Kerîm tarzında îrâd olunup âyet-i kerîmenin maʻnâ-yı münîfine işârettir. Âyetin aslı bu&#10024;

Levhde zamanlar, mekânlar, durumlar ve arazlar değiştikçe haller de değişir. Kural şudur ki, bunların sonuncusu, öncekinin hükmünü sonsuza dek kaldırır; bozar. Bu sebeple bu levh, silme ve ispat levhidir. Örneğin, insanın cüz'î nefsi bir zamanda çocuk, bir zamanda genç, bir zamanda orta yaşlı ve bir zamanda yaşlı olur. Çocukluktaki hali başka, gençlikteki ve yaşlılıktaki halleri başkadır. Gençlik hali çocukluk halini hükümsüz kılar. Aynı şekilde mekânlar da böyledir. Örneğin, mescitteki hali başka, evindeki hali başkadır. Aynı şekilde namazdaki durumu başka, yeme, içme ve uyku hallerindeki durumu başkadır. Arazlar da böyledir. Gülme hali ağlamadan başkadır. Ve bu hallerin sonuncusu öncekinin hükmünü bozar. Bu sebeple bu haller, iki taraflı zümrüt olan levhin görünen yüzünden bâtınına döndüğünde, Yüce Kalem'de toplanır ve bir araya gelirler. Yüce göklere yolculuk eder ve intikal ederler. Kur'ân-ı Kerîm ifadesi tarzında söylenmiş olup, ayet-i kerimenin parlak anlamına işarettir. Ayetin aslı bu

ْ َّلله şekildedir: İbrâhîm, 14:48 ِ الْوَاحِد ِ الْقَهَّار ِ ض غَي ْ َ ا ْلَرض ِ وَالسَّمَاوَات وَبَرَزوايَوم َ تبَدَّل ا ْلَر&#10024;

Yeryüzü başka bir yere, gökler de başka göklere dönüştürüldüğü ve insanlar tek ve kahredici olan Allah'ın huzuruna çıktıkları gün.

Maʻlûm olsun ki nefs-i nâtıka-i insâniyye kâtib ve onun îmânı, kalemdir. Ve îmânın derecâtı olduğundan her bir nefs-i nâtıka kendi derece-i kâbiliyeti dâiresinde taalluk ettiği cismi tedbîr eder. Binâenaleyh ahvâl dahi o nisbette tenevvü‘ eyler. Ve onları temâsülleri suver-i berzahiyyeleridir. Ve berzah dahi merâtib üzerinedir. Bu merâtib, İlliyyîn’den Siccîn’e kadardır. Velâkin gerek ebrârın ve gerek füccârın kâtiblerinin mâddesi İlliyyîn’dendir. Çünkü cümlesinin nefs-i nâtıkası âlem-i emrden ibâret olan İlliyyîn’den nüzûl etmiştir.&#10024;

Bilinmeli ki insanın konuşan nefsi (düşünen ve idrak eden ruhu) bir kâtip, onun imanı ise kalemdir. İmanın dereceleri olduğundan, her bir konuşan nefs, kendi kabiliyet derecesi dâhilinde ilişkili olduğu cismi yönetir. Bu sebeple haller de o oranda çeşitlenir. Onların benzerleri ise berzahî suretleridir (ara âlemdeki şekilleridir). Berzah da mertebeler üzerinedir. Bu mertebeler İlliyyîn'den (en yüce makam) Siccîn'e (en aşağı makam) kadardır. Ancak gerek iyilerin gerekse kötülerin kâtiplerinin maddesi İlliyyîn'dendir. Çünkü hepsinin konuşan nefsi, âlem-i emrden (emir âlemi) ibaret olan İlliyyîn'den inmiştir.

İmdi nüzûlde müsâvât mevcûd ise de urûcda bu müsâvât yoktur. Baʻzıları kalem-i a‘lâya ve baʻzıları semâvât-ı ulâya ve baʻzıları levhe çıkarlar. Ve kalem-i a‘lâ, akl-ı evvel ve akl-ı küll ve hakîkat-i insâniyye mertebesidir. Ve semâvât-ı ulâ, âlem-i ceberûttaki semâvât ve arz-ı hâsdır. Ve levh, âlem-i mülkün cevher-i evveli olan felek-i evveldir.&#10024;

Şimdi inişte eşitlik mevcut olsa da yükselişte bu eşitlik yoktur. Bazıları yüce kaleme, bazıları yüce göklere ve bazıları levhe çıkarlar. Yüce kalem, ilk akıl, küllî akıl ve insânî hakikat mertebesidir. Yüce gökler, ceberût âlemindeki gökler ve özel arzdır. Levh ise mülk âleminin ilk cevheri olan ilk felektir.

İmdi âlem-i kebîrin diviti mebde’-i nüzûldür. Ve âlem-i sagîrin diviti olan nutfe mebde’i urûcdur. Zîrâ âlem-i kebîrde evvel olan akıldır. Ve âhir olan tabîattır. Ve âlem-i sagîr olan insânda evvel olan tabîattır ve âhir olan akıldır. Ey kâri’-i muhterem buna göre teemmül et!&#10024;

Şimdi, büyük âlemin (makrokozmos) diviti (yazı yazma aracı, başlangıç noktası) inişin başlangıcıdır. Küçük âlemin (mikrokozmos) diviti olan nutfe (döllenmiş yumurta/tohum) ise yükselişin başlangıcıdır. Çünkü büyük âlemde ilk olan akıldır ve son olan tabîattır. Küçük âlem olan insanda ise ilk olan tabîattır ve son olan akıldır. Ey muhterem okuyucu, buna göre düşün!

Âlem-i sagîrden nebî ve vâris-i âlem olan insân, hîn-i urûcunda kalem-i a‘lâya çıkar. Ve bu urûc mutlakâ mevt ile olan urûc maʻnâsına değildir. Belki hayât-ı dünyeviyye içinde olan urûcdur. Zîrâ bu zevâtın mevti ve kıyâmeti hayât-ı dünyeviyye devâm ettiği hâlde vâkiʻ olur. Ve onlar موتوا قبل ان تموتوا hâli içindedirler.&#10024;

Küçük âlemden olan ve âlemin vârisi olan insan, yükselişi sırasında yüce kaleme çıkar. Ve bu yükseliş kesinlikle ölümle olan yükseliş anlamına gelmez. Aksine, dünya hayatı içinde olan bir yükseliştir. Çünkü bu zâtların ölümü ve kıyameti, dünya hayatı devam ettiği hâlde meydana gelir. Ve onlar "Ölmeden önce ölünüz" hâli içindedirler.

İmdi onların urûcları kalem-i a‘lâya çıktığı ve kalem-i a‘lâ âlem-i mülk ve melekûtun fevki bulunduğu cihetle kâtibleri olan nefs-i nâtıkalarının kalemlerine olan ilkâsı dahi baʻzen âlem-i mülke ve baʻzen âlem-i melekûta âid olmak üzere muhtelif olur. Zîrâ kalem-i nebînin iki tarafı vardır. Bir tarafı melekûta ve bir tarafı da mülke ve taʻbîr diğerle bir tarafı Hakk’a ve&#10024;

Şimdi onların yükselişleri yüce kaleme ulaştığı ve yüce kalem mülk ve melekût âleminin üstünde bulunduğu için, kâtipleri olan konuşan nefislerinin kalemlerine olan ilhamı da bazen mülk âlemine ve bazen melekût âlemine ait olmak üzere farklılık gösterir. Çünkü peygamber kaleminin iki tarafı vardır. Bir tarafı melekûta ve bir tarafı da mülke, başka bir ifadeyle bir tarafı Hakk'a ve

ی bir tarafı halka râci‘dir. Onun kalemi Hakk’a râci‘ olduğu vakit, فقد رأی الحق آنمن ر buyurur.&#10024;

Bir tarafı halka ilişkindir. Onun kalemi Hak'ka ilişkin olduğu vakit, "fakat o an Hakk'ı gördü" buyurur.

ِسَ Ve halka râci‘ olduğu vakit dahi انا اغضب كما یغضب الب buyurur. Ve kıs-âlâ-hazâ! Zîrâ nebî daʻvete me’mûrdur. Ve velî daʻvete me’mûr olmadığından onun kaleminin bir tarafı vardır. O da âlem-i melekûta râci‘dir. Ve ilkââtını, tâbiʻ olduğu nebînin cihet-i melekûtiyyesine âid olan kaleminden alır. Ve veliyy-i ârif ve mü’mîn levhe çıkar ki yukarıda zikr olundu. Ve bu bahsin lâyıkıyla tefehhümü için kâtibe dâir olan dokuzuncu bâbı iyi mütâlaa edip anlamak lâzımdır. Cenâb-ı Hakk cümlemize fehm-i dürüst ihsân buyursun!&#10024;

Ve halka döndüğü zaman dahi "Ben de Allah'ın gazaplandığı gibi gazaplanırım" buyurur. Ve buna kıyasla! Çünkü peygamber davete memurdur. Ve veli davete memur olmadığından onun kaleminin bir tarafı vardır. O da melekût âlemine aittir. Ve ilhamlarını, tabi olduğu peygamberin melekûtî yönüne ait olan kaleminden alır. Ve ârif veli ve mümin levhe çıkar ki yukarıda zikredildi. Ve bu bahsin layıkıyla anlaşılması için kâtibe dair olan dokuzuncu babı iyi mütalaa edip anlamak lazımdır. Yüce Allah hepimize doğru anlayış ihsan buyursun!

**** ON YEDİNCİ BÂBDAN DÖRDÜNCÜ BÂBDIR VE O, KİTÂBDAN YİRMİ BİRİNCİ&#10024;

ON YEDİNCİ BÖLÜMDEN DÖRDÜNCÜ BÖLÜMDÜR VE O, KİTAPTAN YİRMİ BİRİNCİ

BÂBDIR

ESBÂB-I ZEFERÂT VE VECEBÂT VE SEMÂʻ İNDİNDE TEHARRÜK&#10024;

Zaferlerin, vecidlerin ve semâ esnasında hareket etmenin sebepleri

BEYÂNINDADIR

“Semâ‘ vücûdda Allah Teâlâ‘nın esrârından bir sırrdır. Ve illiyyet nefsinde vâhiddir. Ve sâmi‘ler iki şahısdır. Bir şahıs nefsiyle dinler ve bir şahıs aklıyla dinler. Ve başka sâmi‘ vâkiʻ değildir. Ve o kimse ki Rabb’iyle sâmi‘ olduğunu söyledi; muhakkak onunla semʻ-i aklın yolları süst olur. Lâkin aklın iki semʻi vardır: Fıtratı cihetinden semʻ ve vazʻı cihetinden semʻdir. Ve vazʻ cihetinden kendisinin semʻi olan o kimsedir ki (aleyhi’s-selâm) Efendimiz’in Rabb’inden olan كنت سمعە الذی یسمع به kavli indinde vukûfen ona Rabb’iyle işitir, denir.&#10024;

Semâ, varlıkta Yüce Allah'ın sırlarından bir sırdır. Ve illet olma hususunda tektir. Dinleyenler ise iki kişidir. Bir kişi nefsiyle dinler ve bir kişi aklıyla dinler. Başka bir dinleyici meydana gelmez. Ve o kimse ki Rabbiyle dinlediğini söyledi; muhakkak onunla akıl kulağının yolları zayıflar. Lakin aklın iki kulağı vardır: Fıtratı yönünden işitme ve vaz'ı (konumu, durumu) yönünden işitme. Ve vaz' yönünden kendisinin işitmesi olan o kimsedir ki, Efendimiz'in (a.s.) Rabb'inden olan "Ben onun işittiği kulağı olurum" sözü karşısında, ona Rabbiyle işitir, denir.

Aklıyla işiten kimse her bir şeyde ve her bir şeyden ve her bir şey üzerinde işitir; takayyüd etmez ve onun alâmeti bunda beht ve cumûd-i beşeriyyettir. Ve aklıyla değil nefsiyle işiten kimse, ancak neğâmatta ve tatlı ve şehiyye asvâtta işitir. Ve onun alâmeti ihsâsdan fânî olarak, inde’s-semâ‘ teharrük etmesidir. Ve müteharrik ne vakit, semâ‘da hissederse muhakkak o şeytânın maskarasıdır. Ve eğer hissetmez ve her bir şeyde fânî olursa o sâhib-i nefisdir. Ve onun kuvveti tahtındadır. Ve hâli sâhihdir. Ve sahîhâtü’lfenâdır. Ve bu fenâ bu semâʻda hareket akîbinde, ebeden bir ilim ityân edemez.&#10024;

Aklıyla işiten kimse, her bir şeyde, her bir şeyden ve her bir şey üzerinde işitir; sınırlanmaz ve bunun alâmeti, onda şaşkınlık ve beşerî donukluktur. Aklıyla değil de nefsiyle işiten kimse ise ancak nağmelerde ve tatlı, iştah açıcı seslerde işitir. Bunun alâmeti, hissetmekten fani olarak, dinleme anında hareket etmesidir. Hareket eden kişi ne zaman dinlemede hissederse, muhakkak o şeytanın maskarasıdır. Eğer hissetmez ve her bir şeyde fani olursa, o nefis sahibidir. Onun kuvveti altındadır ve hâli doğrudur. O, fenâda (yok oluşta) doğrudur. Bu fenâ, bu dinlemedeki hareketin ardından, sonsuza dek bir ilim getiremez.

İmdi o bir ilim ityân eylediğini iddiâ ederse fânî olmamıştır. Ve aklıyla da sâmi‘ olmamıştır. Zîrâ o teharrük etti. Binâenaleyh onun için ancak kâzib olmak kalır. Zîrâ sâmi‘-i nefs, elbette bir ilim vermez. Ve semâ‘-i akıl ile berâber hareket olmaz. İmdi kim ki hareketle ilim arasını cem‘ ederse hakâyıkı câhil olan kazîbdir.”&#10024;

Şimdi, o kişi bir ilim getirdiğini iddia ederse, fani olmamıştır. Ve aklıyla da işitmemiştir. Çünkü o hareket etti. Bu sebeple onun için ancak yalancı olmak kalır. Çünkü nefsin işitmesi, elbette bir ilim vermez. Ve aklın işitmesiyle birlikte hareket olmaz. Şimdi kim ki hareketle ilim arasını birleştirirse, hakikatleri bilmeyen bir yalancıdır.

Yaʻnî bu bâb kitâbın on yedinci bâbının bir cüz’ü olan dördüncü bâbdır ki kitâbın hey’eti mecmûʻasının yirmi birinci bâbı mesâbesindedir. Âh etmenin ve sadırda fıkırtı zuhûrunun ve semâ‘ indinde vücûdun hareket etmesinin sebebleri beyânındadır.&#10024;

Yani bu bölüm, kitabın on yedinci bölümünün bir cüzü olan dördüncü bölümdür ki, kitabın bütününün yirmi birinci bölümü konumundadır. Ah etmenin, göğüste hırıltı belirmesinin ve sema esnasında bedenin hareket etmesinin sebepleri hakkındadır.

Semâʻ, vücûd-i izâfi âleminde Allah Teâlâ’nın esrârından bir sırrdır. Ve semâ‘ın illiyyeti olan şey hadd-i zâtında ve nefsinde mesmû‘ olan şeydir. Fakat illiyyet olan mesmû‘ bir şey olduğu hâlde onu dinleyenler iki nevʻi şahısdır. Şahsın bir nevʻi nefsiyle dinler ve bir nevʻi dahi aklıyla ve rûhuyla dinler. Sâmi‘ ancak bu iki nevʻa münhasırdır. Başka nevʻi yoktur. Eğer bir kimse Rabb’i ile sâmi‘ olduğunu söylerse muhakkak onun Rabb’iyle sâmi‘ olması sâmi‘-i aklın yollarını süst ve zaîf eder. Velâkin aklın iki türlü semʻi vardır. Birisi fıtratı cihetinden olan semʻi ve diğeri de vazʻ-ı ilâhîsi cihetinden olan semʻidir.&#10024;

Semâ, izafî varlık âleminde Yüce Allah'ın sırlarından bir sırdır. Ve semâ'ın sebebi olan şey, kendi özünde ve kendiliğinde işitilen şeydir. Fakat sebep olan işitilen bir şey olduğu hâlde onu dinleyenler iki tür kişidir. Kişinin bir türü nefsiyle dinler ve bir türü de aklıyla ve ruhuyla dinler. Dinleyici ancak bu iki türe sınırlıdır. Başka türü yoktur. Eğer bir kimse Rabbi ile dinleyici olduğunu söylerse, muhakkak onun Rabbiyle dinleyici olması, aklın dinleme yollarını gevşek ve zayıf eder. Velâkin aklın iki türlü işitmesi vardır. Birisi fıtratı yönünden olan işitmesi ve diğeri de ilâhî vazifesi yönünden olan işitmesidir.

Vazʻı cihetinden semʻi olan kimsenin hâli (Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in Rabb’inden ihbâren beyân buyurduğu meşhûr hadîs-i kudsîye müsteniddir. O da كنت سمعە الذی یسمع به yaʻnî “Ben onun semʻi olurum, onunla işitir.” kavl-i şerîfidir. Ve Hakk Teâlâ, abdin semʻi olunca, abdin isneyniyyeti kalmaz. Binâenaleyh isneyniyyet mertebesinde sâbit olan onun aklının ve rûhunun tarîk-i semʻi de süst ve zaîf olmak zarûrî olur. Velâkin aklın ve rûhun fıtrâtı cihetinden olan semʻinde bu hâl olmaz. Zîrâ o isneyniyyet mertebesinde sâbittir. Aklın bu iki türlü semʻi arasında bu fark mevcûd olmakla berâber aklın her iki semʻiyle işiten kimse her bir şeyde yaʻnî sûrette ve maʻnâda ve her bir şeyden yaʻnî mükevvenâtta mevcûd olan cemâddan ve nebâttan ve hayvândan ve insândan ve her bir şey üzerinde yaʻnî her ne hâl üzerinde olursa olsun işitir. Onun işitmesi bir kayd ile mukayyed olmaz. Yaʻnî onun semʻine maʻnâdaki mesmû‘ için sûret ve uzakta bulunan mesmû‘ için buʻd veyâ ulüvv ve süfl mâni‘ olmaz. Zîrâ bu kuyûdâtın cümlesi semʻ-i hiss içindir. Semʻ-i rûh ve akıl bu gibi kuyûddan ârîdir. Nitekim Hakk Teâlâ buyurur: ء ٍ إِال َّ يسَبِّح بِحَمدَە ِ وَلكِن ال َّ تَفقَهون َ تَسبِيحَهموَإِن مِّن یس (İsrâ, 17:44)&#10024;

Vaziyet itibarıyla işitmesi olan kimsenin hâli, (Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'in Rabb'inden haber vererek beyan buyurduğu meşhur hadis-i kudsîye dayanır. O da "Ben onun işitmesi olurum, onunla işitir." anlamındaki yüce sözdür. Ve Yüce Allah, kulun işitmesi olunca, kulun ikiliği kalmaz. Bu sebeple ikilik mertebesinde sabit olan onun aklının ve ruhunun işitme yolu da gevşek ve zayıf olmak zorunlu olur. Velâkin aklın ve ruhun fıtratı cihetinden olan işitmesinde bu hâl olmaz. Zira o ikilik mertebesinde sabittir. Aklın bu iki türlü işitmesi arasında bu fark mevcut olmakla beraber aklın her iki işitmesiyle işiten kimse her bir şeyde yani şekilde ve anlamda ve her bir şeyden yani oluşmuş varlıklarda mevcut olan cansızdan ve bitkiden ve hayvandan ve insandan ve her bir şey üzerinde yani her ne hâl üzerinde olursa olsun işitir. Onun işitmesi bir kayıt ile sınırlanmış olmaz. Yani onun işitmesine anlamdaki işitilen için şekil ve uzakta bulunan işitilen için uzaklık veya yücelik ve alçaklık engel olmaz. Zira bu kayıtların hepsi duyusal işitme içindir. Ruh ve akıl işitmesi bu gibi kayıtlardan arınmıştır. Nasıl ki Yüce Allah buyurur: "Hiçbir şey yoktur ki O'nu hamd ile tesbih etmesin; ancak siz onların tesbihini anlamazsınız." (İsrâ, 17:44)

ََي Yaʻnî “Allah Teâlâ’yı hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir şey yoktur. Velâkin siz onların tesbîhlerini bilemezsiniz.”&#10024;

Yani "Yüce Allah'ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tesbihlerini bilemezsiniz."

İmdi cemâd ve nebât ve hayvân hep tesbîh ederler. Ve hiss-i semʻ onları işitemez. Onları duyan ve işiten ancak semʻ-i rûhdur. Nitekim bu kitâbın müellifi Cenâb-ı Şeyh (radiyallahu anh), Fusûsu’l-Hikem’lerinde onların tesbîhlerini işittiklerini beyân buyururlar. Ve aklın ve rûhun semʻindeki alâmet, beht ve hayret ve beşeriyyetin cumûduyla sıfât-ı beşeriyyenin istitârıdır. Zîrâ beşeriyyetin bu mesmû‘âtı işitmeye tâkati yoktur. Eğer beşeriyyetin sıfâtı mevcûd iken bu mesmû‘ât, semʻ-i rûh ile işitilse, insân şiddet-i hevlinden maâzallah tecennün eder. Binâenaleyh Hakk Teâlâ hazretleri “Halîm” ism-i şerîfiyle tecellî edip, bu hâli gafr ve setr eder. Nitekim yukarıki âyet-i kerîmenin mâ-ba‘dinde إِنَّه كان َ حَلِيمًا غَفورًا (İsrâ, 17:44) buyrulmakla bu hakîkate işâret olunur. Ve aklıyla değil, nefsiyle yaʻnî beşeriyyeti încimâd ve sıfât-ı beşeriyyesi istitâr etmeyerek işiten kimse, ancak mûsîkî nağmelerinde ve tatlı ve semʻa iştihâ-âver olan sadâlarda, semʻ-i hissini istiʻmâl eder. Ve bunları hiss kulağıyla dinler ve onun alâmeti ihsâsdan fânî olarak inde’s-semâ‘ vücûdunun hareket etmesidir. Yaʻnî nefsiyle, hoşâvâz bir kimsenin tegannî eylediği kasâid ve ilâhiyyâtı dinlediği vakit, ondan duyduğu lezzetle ihsâsdan fânî olur. Meselâ gözü o sırada gördüğü şeylerle meşgûl olamaz. Yanında birisi mükâleme etse, ne söylediğini fark etmez. Zîrâ hiss-i semʻ meşgûldür. Bu sırada havâtır-ı mâsivâ kendisinden müntefîdir. Eğer ben şöyle ve böyle hareket edersem beni ta‘yîb ederler, gibi şeyleri düşünemez. Bu sırada ya Mevlevî fukârası gibi çarh vurur veyâhûd diğer turuk-ı aliyye dervişânı gibi sağa ve sola hareket eder. Ve bu sûretle müteharrik olan kimse vakt-i semʻada hissederse yaʻnî gözü gördüğü ve kulağı işittiği şeylerle meşgûl olursa, muhakkak o şeytânın maskarasıdır. Zîrâ hissinden gâib olmayan kimseye böyle taklîden hareket câiz değildir. Ve bunda riyâ ve sümʻa olduğu için şeytân bu sebeble onu ıdlâl edip istihzâ eder. Sâliklere bundan ictinâb lâzımdır. Ve eğer hissetmez ve yukarıda îzâh olduğu üzere, her bir şeyden fânî olursa, o kimse sâhib-i nefisdir ve nefsin kuvveti ve hükmü tahtındadır. Velâkin semâ‘ indindeki hâli hareketi sahîhdir, taklîd değildir. Ve hissinden fânî olması da sahîh ve sâbittir. Böyle bir kimse bu fenâyı müteâkib ve semâ‘da hareket akîbinde aslâ bir ilim ityân edemez. Yaʻnî bu fenâdan ayıldıktan sonra ben şöyle hareket ettim ve böyle yaptım diyemez. Zîrâ kendi hâlini bilemez. Eğer o bir ilim ityân eylediğini iddiâ ederse, kendi hâline vâkıf olduğu cihetle hissinden fânî olmamıştır. Yaʻnî nefsiyle sâmi‘ olmamıştır. Ve aklı ve rûhu ile de sâmi‘ olmamıştır. Çünkü onun vücûdu hareket etti. Zîrâ aklıyla sâmi‘ olanda hareket olamayacak idi. Bu iki türlü semʻ vâkiʻ olmayınca artık ona mukallid ve kâzib demekten başka bir söz kalmaz. Çünkü semâ‘-ı nefis mutlakâ bir ilim vermez ve semâ-i akıl ile berâber hareket olmaz. Binâenaleyh kim ki hareketle ilim arasını cem‘ ederse, o hakâyıkı câhil olan kâzib olmuş olur. Artık tekkelerdeki dervîşlerin hâli buna göre teemmül olunsun.&#10024;

Şimdi cansız varlıklar, bitkiler ve hayvanlar hep tesbih ederler. Ve duyma hissi onları işitemez. Onları duyan ve işiten ancak ruhun işitmesidir. Nasıl ki bu kitabın müellifi Cenâb-ı Şeyh (a.s.), Fusûsu'l-Hikem'lerinde onların tesbihlerini işittiklerini beyan buyururlar. Ve aklın ve ruhun işitmesindeki alâmet, şaşkınlık ve hayret ve beşeriyetin donukluğuyla beşerî sıfatların gizlenmesidir. Çünkü beşeriyetin bu işitilenleri işitmeye gücü yoktur. Eğer beşeriyetin sıfatları mevcut iken bu işitilenler, ruhun işitmesiyle işitilse, insan şiddetli korkudan Allah korusun delirir. Bu sebeple Yüce Allah "Halîm" ism-i şerifiyle tecelli edip, bu hâli örter ve gizler. Nasıl ki yukarıdaki ayet-i kerimenin devamında "İnnehu kâne halîmen gafûrâ" (İsrâ, 17:44) buyrulmakla bu hakikate işaret olunur. Ve aklıyla değil, nefsiyle yani beşeriyeti donuklaşmayarak ve beşerî sıfatları gizlenmeyerek işiten kimse, ancak musiki nağmelerinde ve tatlı ve kulağa iştah veren seslerde, his kulağını kullanır. Ve bunları his kulağıyla dinler ve onun alâmeti, duyudan fani olarak dinleme anında vücudunun hareket etmesidir. Yani nefsiyle, hoş sesli bir kimsenin teganni eylediği kasideleri ve ilahileri dinlediği vakit, ondan duyduğu lezzetle duyudan fani olur. Örneğin gözü o sırada gördüğü şeylerle meşgul olamaz. Yanında birisi konuşsa, ne söylediğini fark etmez. Çünkü duyma hissi meşguldür. Bu sırada Allah'tan gayrı düşünceler kendisinden kalkmıştır. Eğer ben şöyle ve böyle hareket edersem beni ayıplarlar gibi şeyleri düşünemez. Bu sırada ya Mevlevi fakirleri gibi sema döner veyahut diğer yüce tarikat dervişleri gibi sağa ve sola hareket eder. Ve bu suretle hareket eden kimse sema vaktinde hissederse yani gözü gördüğü ve kulağı işittiği şeylerle meşgul olursa, muhakkak o şeytanın maskarasıdır. Çünkü hissinden gâib olmayan kimseye böyle takliden hareket caiz değildir. Ve bunda riya ve gösteriş olduğu için şeytan bu sebeple onu saptırır ve alay eder. Hakk Yolcularına bundan kaçınmak lazımdır. Ve eğer hissetmez ve yukarıda açıklandığı üzere, her bir şeyden fani olursa, o kimse nefis sahibidir ve nefsin kuvveti ve hükmü altındadır. Velakin sema anındaki hali hareketi sahihtir, taklit değildir. Ve hissinden fani olması da sahih ve sabittir. Böyle bir kimse bu fenayı müteakip ve sema'da hareket akabinde asla bir ilim getiremez. Yani bu fenadan ayıldıktan sonra ben şöyle hareket ettim ve böyle yaptım diyemez. Çünkü kendi halini bilemez. Eğer o bir ilim getirdiğini iddia ederse, kendi haline vakıf olduğu cihetle hissinden fani olmamıştır. Yani nefsiyle işitici olmamıştır. Ve aklı ve ruhu ile de işitici olmamıştır. Çünkü onun vücudu hareket etti. Çünkü aklıyla işitici olanda hareket olamayacak idi. Bu iki türlü işitme meydana gelmeyince artık ona mukallit ve yalancı demekten başka bir söz kalmaz. Çünkü nefsin sema'ı mutlaka bir ilim vermez ve aklın sema'ı ile beraber hareket olmaz. Bu sebeple kim ki hareketle ilim arasını birleştirirse, o hakikatleri bilmeyen yalancı olmuş olur. Artık tekkelerdeki dervişlerin hali buna göre düşünülsün.

“Maʻlûmun olsun ki Allah Teâlâ kalb-i abd üzerine envâ‘-i vecdden bir nevʻ ile maârif inzâl etmek murâd eyledikte, kalb-i maʻkûl üzerine berd-i kurbü irsâl eder. Binâenaleyh semâ‘-ı kalb teberrüd edip esfele meyl eder. Harâret-i garıziyyeyi dimâğa sâ‘id olarak bulur. Onun üzerine dikilir. Böyle olunca harâret münʻakis olup saha-i kalbe sürtününceye kadar esfele meyl eder. Bu sürtünmeden bir nâr tevellüd edip suûd eyler. Ve eğer berd, yakîn ve kurb bulutunda bir menfez bulursa, suûd eder.&#10024;

Bilinmeli ki Yüce Allah, kulun kalbine çeşitli vecd hallerinden bir tür ile marifetler indirmeyi dilediğinde, akıl sahibi kalbin üzerine yakınlık soğukluğunu gönderir. Bu sebeple kalbin işitmesi soğur ve aşağıya doğru meyleder. Doğuştan gelen harareti beyne yükselmiş olarak bulur. Onun üzerine dikilir. Böyle olunca hararet yansır ve kalbin yüzeyine sürtünene kadar aşağıya doğru meyleder. Bu sürtünmeden bir ateş doğar ve yükselir. Ve eğer soğukluk, yakınlık ve kurbiyet bulutunda bir menfez bulursa, yükselir.

İmdi bu, teevvüh tesmiye olunan zeferât olur ve eğer bir menfez bulamazsa, sehâbı a‘lâ rutubâtına onun cemdinden hulûl eder. Sâhib-i hâle, hâlinde târî olan bükâ bundandır. Ve eğer bu âteş ciğeri pişirirse bu teevvühde yanık kokusu meşmûm olur. Ve bu nâr, kendisinde olan tazyîk sebebiyle tecvîf-i kalbi yarar.&#10024;

Şimdi bu, teevvüh denilen zeferât olur ve eğer bir menfez bulamazsa, bulutun yüksek rutubetlerine onun donmasından girer. Hâl sahibine, hâlinde ârız olan ağlama bundandır. Ve eğer bu ateş ciğeri pişirirse bu teevvühte yanık kokusu duyulur. Ve bu ateş, kendisinde olan tazyik sebebiyle kalbin içini yarar.

İmdi o kimse için bu vakitte fıkırtı mesmû‘ olur ki vecbe ve sayha ve recfe tesmiye olunur. Ve bu vakitte sâhib-i hâlden sayha vâkiʻ olur.&#10024;

Şimdi o kimse için bu vakitte fıkırtı işitilir ki vecbe (kalbin şiddetli çarpması), sayha (çığlık) ve recfe (titreme) diye adlandırılır. Ve bu vakitte hâl sahibinden çığlık meydana gelir.

İmdi hâzirûndan kalbinde cilâ olan kimse, bu sayhadan nâşî derhâl bî-hûş olur. Ve o kalbe salsala-i nâr tabîîdir. Ve kulûb üzerine kuvvetli geldiği vakit, ondan nâşî yarılır. Ve hâzirûndan kalbinde kesret-i ruyûn olan kimseyi, bu sayhadan dolayı ra‘de ve feza‘ ahz eder. Ve ondan sâhib-i hâl üzerine inkâr vâkiʻ olur. Ve bu der ki: “Biz selefde onun vâkiʻ olduğunu işitmedik. Hâlbuki Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem) üzerine mevârid vârid olur idi. Biz ondan ne sayha ettiğini ve ne de bî-hûş olduğunu işitmedik.”&#10024;

Şimdi, hazır bulunanlardan kalbinde parlaklık olan kimse, bu sesten dolayı derhal kendinden geçer. Ve o kalbe ateşin şırıltısı doğaldır. Ve kalpler üzerine kuvvetli geldiği zaman, ondan dolayı yarılır. Ve hazır bulunanlardan kalbinde çokça paslanma olan kimseyi, bu sesten dolayı titreme ve korku kaplar. Ve ondan hâl sahibine (tasavvufî bir hâli yaşayan kişiye) inkâr meydana gelir. Ve bu kişi der ki: “Biz geçmişte onun meydana geldiğini işitmedik. Hâlbuki Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) üzerine ilahi ilhamlar gelirdi. Biz ondan ne ses çıkardığını ne de kendinden geçtiğini işitmedik.”

İmdi sen, onun kavline iltifât etme! Zîrâ onun kalbi matbû‘dur. Ve biz mukaddemâ semâ‘-i akıl ile semâ-i nefis arasını beyân ve tefrîk ettik. Ve hepsi kendi bâbında sahîhdir. Ve hurûc-i nârda ve bu zeferâtta hayât-ı ârif vardır. Nâr bizim zikr ettiğimiz sehâb aralarından hurûcu murâd ettiği ve müterâkım olarak kendisinde menfez olan şeye in‘ikâs ettiği vakit ve kalbi ve ciğeri pişirdiği ve onları yaktığı hînde sâhib-i hâl ânsızın ölür. Ve bu nârın kalbden dimâğa irticâcı indinde sâhib-i hâlden hareket ve şath tekevvün eder. Ve onun ekser-i hurûcu dikliğine ve girift bir hâldedir. Binâenaleyh sâhibi hâlin harekâtı da gayr-i mevzûn olur. Ve bir kâideye merbût olmaz. Ve çoğu onlardan deverânda zâhir olur. Zîrâ şekl-i insân hakîkatte müstedîrdir. Ve âteş dahi onun şekli üzerine cereyân eder.&#10024;

Şimdi sen, onun sözüne itibar etme! Çünkü onun kalbi mühürlüdür. Ve biz daha önce akıl işitmesi ile nefis işitmesi arasını açıkladık ve ayırdık. Ve hepsi kendi konusunda doğrudur. Ve ateşin çıkışında ve bu sararmalarda ârifin hayatı vardır. Ateş, bizim zikrettiğimiz bulut aralarından çıkmayı murat ettiği ve birikerek kendisinde geçit olan şeye yansıdığı zaman ve kalbi ve ciğeri pişirdiği ve onları yaktığı anda hâl sahibi ansızın ölür. Ve bu ateşin kalpten beyne geri dönmesi anında hâl sahibinden hareket ve şath (vecit hâlinde söylenen sözler) meydana gelir. Ve onun çoğu çıkışı dikliğine ve girift bir hâldedir. Bu sebeple hâl sahibinin hareketleri de ölçüsüz olur. Ve bir kurala bağlı olmaz. Ve çoğu onlardan dönmede ortaya çıkar. Çünkü insan şekli hakikatte yuvarlaktır. Ve ateş dahi onun şekli üzerine cereyan eder.

İmdi eğer bu sehâb rakîk olarak aralıklara çıkarsa, muhakkak harâret münteşir olup, sâhib-i hâlden zefre zâhir ve kalbi için vecbe mesmû‘ olmaz. Velâkin ona dıhk gâlib olur.”&#10024;

Şimdi eğer bu bulut ince olarak aralıklara çıkarsa, muhakkak hararet yayılır ve hâl sahibinden titreme ortaya çıkmaz ve kalbi için çarpıntı duyulmaz. Aksine ona gülme hâli üstün gelir.

Ey tâlib-i hakîkat, maʻlûmun olsun ki Allah Teâlâ bir kulunun kalbi üzerine vecdin nevʻilerinden bir nevʻ ile maârif inzâl etmek ve bu hâli zevkan bildirmek murâd eyledikte kalbi maʻkûl yaʻnî bildiğimiz sanev-beriyyü’ş-şekl ve çam fıstığı şeklindeki kalb üzerine bir kurb serinliği irsâl eder ve insân bu hâlin başlangıcında kalbi üzerinde o serinliği duyar. Binâenaleyh kalbin üst tabakasındaki havâ teberrüd edip aşağıya meyl eder. Zîrâ soğuk havâ tenezzül eder. Ve buna mukâbil kalbdeki harâret-i garîziyyeyi dimâğa çıkar, bir hâlde bulur. Yaʻnî harâret tenezzül eden soğuk havâya amûden çıkar. Ve dimâğa çıkan harâret aksü’l-amel ile sâha-i kalbe sürtününceye kadar esfele meyl eder. Bu harâret-i münʻakisenin sâha-i kalbe sürtünmesinden bir nâr tevellüd edip yaʻnî şiddetli bir harâret hâsıl olup, bu nâr suûd eder.&#10024;

Ey hakikat talep eden kişi, bilinmeli ki Yüce Allah bir kulunun kalbi üzerine vecdin (ilahi aşkın coşkunluğu) çeşitlerinden bir çeşitle marifetler (ilahi bilgiler) indirmeyi ve bu hâli zevk yoluyla (doğrudan deneyimle) bildirmeyi murat ettiğinde, kalbe, yani bildiğimiz çam kozalağı şeklindeki kalbin üzerine bir yakınlık serinliği gönderir ve insan bu hâlin başlangıcında kalbi üzerinde o serinliği duyar. Bu sebeple kalbin üst tabakasındaki hava soğuyup aşağıya doğru eğilim gösterir. Çünkü soğuk hava aşağı iner. Ve buna karşılık kalpteki doğal sıcaklığı beyne çıkar, bir hâlde bulur. Yani sıcaklık, aşağı inen soğuk havaya dikey olarak çıkar. Ve beyne çıkan sıcaklık, ters etkiyle kalbin yüzeyine sürtünene kadar aşağıya doğru eğilim gösterir. Bu yansıyan sıcaklığın kalbin yüzeyine sürtünmesinden bir ateş doğup, yani şiddetli bir sıcaklık oluşup, bu ateş yukarı çıkar.

Ve eğer aşağı tabakaya tenezzül eden berd, yakîn ve kurb bulutunda bir menfez ve bir geçit bulursa, hârice çıkar. İşte bu menfezden çıkan sıcak havâya teevvüh ve zeferât tesmiye olunur. Yaʻnî sâhib-i hâlin çıkardığı “âh” sadâsına zefre denir.&#10024;

Ve eğer aşağı tabakaya inen soğukluk, yakınlık ve yakınlaşma bulutunda bir menfez ve bir geçit bulursa, dışarı çıkar. İşte bu menfezden çıkan sıcak havaya teevvüh (iç çekme) ve zeferât (derin nefesler) denir. Yani hâl sahibinin çıkardığı “âh” sesine zefre denir.

Ve eğer bir menfez bulup “âh” sadâsıyla çıkamazsa, kalbin üst tabakasındaki bulutun soğuk kısmından onun rutubâtına hulûl eder. Ve sâhib-i hâlde ağlama hâline sebeb olur.&#10024;

Ve eğer bir çıkış yolu bulup "âh" sesiyle dışarı çıkamazsa, kalbin üst tabakasındaki bulutun soğuk kısmından onun nemine nüfuz eder. Ve hâl sahibinde ağlama hâline sebep olur.

Ve eğer bu âteş kalbden ciğerlere sereyân eden kan vâsıtasıyla ciğere vâsıl olup, ciğeri pişirirse sâhib-i hâlin “âh” diye çıkardığı nefesden yanık kokusu duyulur. Ve bu nâr ve şiddeti harâret kendisinde mevcûd olan kuvve-i tazyîkiyye sebebiyle cevf-i kalbi yaʻnî kalbin yekdiğerine mümâs olan aksamını ayırır ve yarar ve bu vakitte bir tencere içinde kaynayan suyun fıkırtısına müşâbih bir fıkırtı işitilir ki buna vecbe ve sayha ve recfe tesmiye olunur. Ve bu vakitte sâhib-i hâlden sayha zuhûr eder. Nitekim Kur’ân tilâvet olunan veyâhûd kasîde okunan meclislerde baʻzı zevâttan zuhûrunu herkes görür.&#10024;

Ve eğer bu ateş, kalpten ciğerlere yayılan kan vasıtasıyla ciğere ulaşıp ciğeri pişirirse, hâl sahibinin "âh" diye çıkardığı nefesten yanık kokusu duyulur. Ve bu ateş ve hararetin şiddeti, kendisinde mevcut olan tazyik edici kuvvet sebebiyle kalbin içini, yani kalbin birbirine temas eden kısımlarını ayırır ve yarar ve bu vakitte bir tencere içinde kaynayan suyun fokurtusuna benzer bir fokurtu işitilir ki buna vecbe (kalbin şiddetli çarpıntısı), sayha (çığlık) ve recfe (titreme) denir. Ve bu vakitte hâl sahibinden çığlık ortaya çıkar. Nasıl ki Kur'an okunan veya kaside okunan meclislerde bazı zatlardan ortaya çıkışını herkes görür.

İmdi o meclisde hâzır olanların kalbinde cilâ olan yaʻnî kalbindeki muhtelif örtüleri ve perdeleri izâle etmiş bulunan kimse bu sayhayı işitince derhâl bî-hûş olur. Ve o kalbe bir zincirin halkaları gibi müteselsilen vârid olan nâr-ı tabîî salsalasıdır. Ve kalblerin üzerine kuvvetli geldiği vakit müteselsil olmasından nâşî yarılır. Ve meclisde hâzır olan kimselerin kalbinde kesret-i ruyûn olan kimseyi bu sayhadan nâşî lerze ve havf tutar. Ve o kimse dûçâr olduğu bu lerze ve havfden dolayı hiddet ederek sâhib-i hâli inkâr edip der ki: “Biz selef-i sâlihînden böyle sayhalar vâkiʻ olduğunu işitmedik. Hâlbuki (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz üzerine ahvâl-i muhtelife-i şerîfe vârid olurdu. Biz o hazretin ne sayha ettiğini ve ne de bî-hûş olduğunu işitmedik.” Bu itirâz müncemidü’l-kalb bir mü’minin iʻtirâzıdır. Eğer îmândan nasîbi olmayan birisi olursa, “Bu adam sinirli mecnûnun biridir.” der. Nitekim fîzamâninâ dînsizlerin hâli muhtâc-ı tafsîl değildir.&#10024;

Şimdi, o mecliste hazır olanlardan kalbinde cilâ olan, yani kalbindeki çeşitli örtüleri ve perdeleri gidermiş bulunan kimse, bu sayhayı işitince derhâl kendinden geçer. Ve o kalbe bir zincirin halkaları gibi art arda gelen, doğal ateşin şırıltısıdır. Ve kalplerin üzerine kuvvetli geldiği vakit, art arda olmasından dolayı yarılır. Ve mecliste hazır olan kimselerden kalbinde çok pas olan kimseyi bu sayhadan dolayı titreme ve korku tutar. Ve o kimse, maruz kaldığı bu titreme ve korkudan dolayı hiddetlenerek hâl sahibini inkâr edip der ki: “Biz salih seleflerden böyle sayhalar meydana geldiğini işitmedik. Hâlbuki (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz üzerine çeşitli şerefli haller gelirdi. Biz o hazretin ne sayha ettiğini ne de kendinden geçtiğini işitmedik.” Bu itiraz, kalbi katılaşmış bir müminin itirazıdır. Eğer imandan nasibi olmayan birisi olursa, “Bu adam sinirli bir delidir.” der. Nasıl ki günümüzde dinsizlerin hâli açıklamaya muhtaç değildir.

İmdi ey sâlik-i muhterem, sen onların sözlerine kulak asma! Onlar bu gibi ahvâl-i şerîfeden bî-haber hayvân makûlesidirler. Zîrâ onların kalbi matbû‘dur. Nitekim Hakk Teâlâ&#10024;

Şimdi ey saygıdeğer Hakk Yolcusu, sen onların sözlerine kulak asma! Onlar bu gibi şerefli hallerden habersiz hayvan türündendirler. Çünkü onların kalbi mühürlenmiştir. Nasıl ki Yüce Allah

َ buyurur: وَنَطبَع عَیل قلُوبِهِم فَهم ال َ يَسمَعون (A‘râf, 7:100)&#10024;

buyurur: "Ve kalplerini mühürleriz de işitmezler." (A'râf, 7:100)

Ve biz semâ‘ın kaç nevʻi olduğunu ve semâ‘-ı akl ile semâ‘-ı nefs arasını bundan mukaddem beyân ve tefrîk ettik. Ve bu beyânâtın o bahis ile irtibâtı vârdır. Ve bu hâllerin cümlesi kendi bâbında ve kendi dâiresinde sahîh ve sâbittir. Ve kalbden hurûc-i nârda ve bu zeferâtta ve teevvühlerde hayât-ı ârif vardır. Nâr bizim zikr ettiğimiz sehâb arasından hurûcu murâd eder. Ve müterâkim olarak kendisinde menfez olan şeye in‘ikâs eder. Ve kalbi ve ciğeri pişirir. Ve onları yakarsa, sâhib-i hâl ânsızın teslîm-i rûh edip, ölür. Nitekim menâkıb-ı evliyâda semâ‘ meclislerinde böyle vefât edenlerin isimleri ve ahvâli zikr edilmiştir. Ve bunlar aşk-ı ilâhînin şehîtleridir. Ve bu nârın kalbden dimâğa irticâcı ve hareket-i suûdiyyesi indinde, sâhibi hâlden hareket-i gayr-i muntazame tekevvün eder. Ve ondan şathıyyât yaʻnî hakâyıka müteallik ve anlaşılması müşkil baʻzı kelâmlar sâdır olur. Nitekim bu hâl içinde baʻzıları, لیس&#10024;

Biz, semâın kaç çeşidi olduğunu ve akıl semâı ile nefis semâı arasındaki farkı daha önce açıkladık ve ayırdık. Bu açıklamaların o konuyla bağlantısı vardır. Bu hallerin hepsi kendi alanında ve kendi dairesinde doğru ve sabittir. Kalpten ateşin çıkışında, bu sararmalarda ve inlemelerde ârifin hayatı vardır. Ateş, bizim bahsettiğimiz bulutlar arasından çıkmayı kasteder. Ve birikerek kendisinde menfez olan şeye yansır. Kalbi ve ciğeri pişirir. Eğer onları yakarsa, hal sahibi aniden ruhunu teslim edip ölür. Nitekim evliya menkıbelerinde semâ meclislerinde böyle vefat edenlerin isimleri ve halleri zikredilmiştir. Bunlar ilâhî aşkın şehitleridir. Bu ateşin kalpten beyne geri dönüşü ve yukarı doğru hareketi sırasında, hal sahibinden düzensiz hareketler meydana gelir. Ondan şathıyyât, yani hakikatlere ilişkin ve anlaşılması güç bazı sözler sadır olur. Nitekim bu hal içinde bazıları, لیس

ی ی جبن َ سوی هللا ف yaʻnî “Cübbemin içinde Allah’dan gayri yoktur.” Ve baʻzıları, ما اعظم سبحان ی شان yaʻnî “Ben, beni tenzîh ederim; şânım ne kadar azîmdir.” demiştir. Ve bu nârın hurûcu ekserîyâ dikliğine ve girift bir hâlde kemâl-i tazyîk ile vâkiʻ olduğundan, sâhib-i hâlin harekâtı da gayr-i mevzûn olur. Ve bir kâideye merbût olmaz. Ma‘hazâ bu harekâtın çoğu deverân hâlinde zâhir olur. Yaʻnî kimi bir merkez etrâfında tavâf eder gibi devr eder. Ve kimi Kâdirîler ve Mevlevîler gibi sağdan sola doğru kendi vücûdunu tedvîr eyler. Çünkü şekl-i insân hakîkatte müstedîrdir. Ve âteş dahi onun hakîkatinin şekli üzerine devren-i cereyân eder.&#10024;

Yani "Cübbemin içinde Allah'tan başka yoktur." Ve bazıları, "Ben, beni eksikliklerden uzak tutarım; şanım ne kadar yücedir." demiştir. Ve bu ateşin çıkışı çoğunlukla dikine ve girift bir halde, tam bir basınçla meydana geldiğinden, bu hali yaşayan kişinin hareketleri de ölçüsüz olur. Ve bir kurala bağlı olmaz. Bununla birlikte bu hareketlerin çoğu dönme halinde ortaya çıkar. Yani kimi bir merkez etrafında tavaf eder gibi döner. Ve kimi Kadirîler ve Mevlevîler gibi sağdan sola doğru kendi vücudunu döndürür. Çünkü insan şekli hakikatte daireseldir. Ve ateş de onun hakikatinin şekli üzerine dönerek akar.

Cenâb-ı Şeyh (radiyallahu anh) şekl-i insân taʻbîriyle hem âleme ve hem de âdeme işâret buyururlar. Zîrâ âleme insân-ı kebîr ve âdeme insân-ı sagîr derler. Ve şekl-i âlemin kürevî ve hareketinin, devrî olduğuna ilm-i hey’et bilenler vâkıfdırlar. Ve şekl-i âdem dahi hakîkatte kürevîdir. Zîrâ onun aslı nutfedir. Ve nutfe rahm-i mâdere munsabb oldukta müstedîr olarak takarrur eder. Ve vücûd-i âdemdeki cereyân-ı dem dahi devrîdir. Binâenaleyh âlem ve âdemin deverânı yekdiğerine mutâbık ve muvâfıktır. Cenâb-ı Mevlânâ (radiyallahu anh) buna işâreten bir gazel-i şerîflerinde şöyle buyururlar:&#10024;

Şeyh (Allah ondan razı olsun) "insan şekli" ifadesiyle hem âleme hem de insana işaret eder. Çünkü âleme büyük insan ve insana küçük insan derler. Ve âlemin şeklinin küresel, hareketinin ise devrî olduğuna astronomi bilenler vâkıftırlar. Ve insanın şekli de hakikatte küreseldir. Çünkü onun aslı nutfedir. Ve nutfe ana rahmine döküldüğünde yuvarlak olarak yerleşir. Ve insan vücudundaki kan dolaşımı da devrîdir. Bu sebeple âlem ve insanın deverânı birbirine uygun ve mutabıktır. Mevlânâ (Allah ondan razı olsun) buna işaret ederek şerefli bir gazelinde şöyle buyurur:

ای جيی ئیل از آسمان از عشق تو پاكوفتە ** ای انجم وچرخ فلك اندر هوا پاكوفتە&#10024;

Ey gökyüzü, senin aşkından dolayı gök kubbe ayaklarını yere vurdu. Ey yıldızlar ve feleğin çarkı, senin aşkından dolayı havada ayaklarını yere vurdu.

كوفتەقبا پا رس بر شدە هم ن كلەاندر خرابات فنا شا هنشاهان محتشم ** هم ن&#10024;

Koftakba pa res ber şode hem n külender harabat-ı fenâ şâhenşâhân-ı muhteşem ** hem n

ی ی

Tercüme

“Ey Zât-ı Ecell u A‘lâ, asumândan Cenâb-ı Cibrîl senin aşkından semâ‘ eder. Encüm ve çarh-ı felek havâda semâ‘ eyler. Fenâ meyhâneleri içinde muhteşem şâhenşâhlar, hem külâhsız ve hem de cübbesiz şûrîde bir hâlde semâ‘ ederler.”&#10024;

Ey en yüce ve en ulu Zât, gökten Cebrail senin aşkından sema eder. Yıldızlar ve felek çarkı havada sema eder. Fena meyhaneleri içinde muhteşem şahlar, hem külahsız hem de cübbesiz, şaşkın bir halde sema ederler.

İmdi bu yukarıda îzâh olunan bulut kesîf olmayıp da rakîk olarak tecvîf-i kalbe çıkarsa, onun sâha-i kalbi hakki sebebiyle çıkan harâret dahi bu buluta tebean münteşir olup sâhib-i hâlden zefre ve teevvüh zâhir olmaz. Ve kalbinde de vecbe ve fıkırtı mesmû‘ olmaz. Velâkin ona dıhk ve gülme gâlib olur. Nitekim Cenâb-ı Mevlânâ (radiyallahu anh) Efendimiz bu hâle işâreten buyururlar:&#10024;

Şimdi, yukarıda açıklanan bu bulut yoğun olmayıp da ince bir şekilde kalbin boşluğuna çıkarsa, kalbin sahasının hakkı sebebiyle çıkan hararet de bu buluta bağlı olarak yayılır ve hâl sahibinden iç çekme ve ah etme ortaya çıkmaz. Ve kalbinde de çarpıntı ve fıkırtı işitilmez. Aksine, ona kahkaha ve gülme hâkim olur. Nasıl ki Cenâb-ı Mevlânâ (radiyallahu anh) Efendimiz bu hâle işaret ederek buyururlar:

ی

نا بیضەء دل زایدت مسن َ و ذوق و قهقهە باش هان بر بیضەء دل پاسبان** مانند مریع&#10024;

Hayır, gönül yumurtası sana lezzet ve kahkaha vermez; aksine, gönül yumurtasına bekçilik et, tıpkı bir tavuk gibi.

Tercüme

“Kuşlar gibi gönül yumurtasının bekçisi ol; tâ ki dil beyzâsından sana mestlik ve zevk ve kahkaha doğsun.”&#10024;

Kuşlar gibi gönül yumurtasının bekçisi ol ki, dil yumurtasından sana mestlik, zevk ve kahkaha doğsun.

****

(Mu‘teriza hâricindeki ibârât-ı tercüme ve mu‘teriza içindeki ibâreler, şerhdir.) ON YEDİNCİ BÂBDAN BEŞİNCİ BÂBDIR VE O FASILLAR ÜZEREDİR VE KİTÂB&#10024;

(Parantez dışındaki ifadeler tercüme, parantez içindeki ifadeler ise şerhtir.) ON YEDİNCİ BÖLÜMDEN BEŞİNCİ BÖLÜMDÜR VE O FASILLAR ÜZERİNEDİR VE KİTAP

ONUNLA HATM OLUNDU

“Kitâbın yirmi ikinci bâbı makâmındadır.”&#10024;

"Kitabın yirmi ikinci bölümü makamındadır."

“Ey mürîd, maʻlûmun olsun ki nefsinin necâtı odur ki her şeyden evvel nefsinin ayıblarını sana gösterecek ve seni nefsinin tâatından çıkaracak bir üstâd aramak – eğer onu aramakta aksâ-yı emâkine rıhlet etsen dahi – sana vâcibdir. Ve ben sana inşâallahu Teâlâ şeyh aradığın müddette onu buluncaya kadar, ne yapacağını vasıyyet ederim.&#10024;

Ey mürid, bilinmeli ki nefsinin kurtuluşu şudur: Her şeyden önce, nefsinin ayıplarını sana gösterecek ve seni nefsinin itaatinden çıkaracak bir üstat aramak – eğer onu aramakta en uzak yerlere yolculuk etsen dahi – sana farzdır. Ve ben sana, inşallah, şeyh aradığın süre boyunca onu buluncaya kadar ne yapacağını vasiyet ederim.

İmdi onu bulduğun vakit, hâzır gâibden ebsardır. (Yaʻnî mukîm olduğun şehirde böyle bir üstâd-ı kâmil bulursan, gâibde ve diğer memlekette vücûdunu haber aldığın bir üstâdı bulmak için ihtiyâr-ı sefer etme! Zîrâ hâzır olan üstâd-ı kâmilin ahvâli, sana gâibdekinin ahvâlinden daha vâzıh görünür. Veyâhûd onu terk edip diğer bir üstâd arama!)&#10024;

Şimdi onu bulduğun zaman, hazır olan gâib olandan daha iyidir. (Yani bulunduğun şehirde böyle bir üstâd-ı kâmil (tasavvuf yolunda olgunlaşmış rehber) bulursan, gâibde ve başka bir memlekette varlığını haber aldığın bir üstâdı bulmak için yolculuk yapmayı seçme! Çünkü hazır olan üstâd-ı kâmilin halleri, sana gâibdekinin hallerinden daha açık görünür. Yahut onu terk edip başka bir üstâd arama!)

Onun önünde, gâsilin önündeki meyyit gibi ol! (Yaʻnî onun irâdesine tâbiʻ ol ve kendi irâdenden geç!)&#10024;

Onun önünde, yıkayıcının önündeki ölü gibi ol! (Yani onun iradesine tabi ol ve kendi iradenden vazgeç!)

Eğer onu şerîata muhalif görürsen dahi onun aleyhinde sana bir hâtıra hutûr etmesin! Zîrâ insân maʻsûm değildir. (Maʻlûm olsun ki enbiyâ maʻsûmdur. Onlardan muhâlif-i şerîat aslâ bir fiil sâdır olmaz. Evliyânın kısm-ı aʻzâmı muhâlifet-i şerîattan mahfûzdur. Baʻzıları sırr-ı kader iktizâsı olmak üzere mahfûz değildir. Onlardan ahyânen muhâlif-i şerʻ ahvâl sudûr edebilir. Fakat bu muhâlefette aslâ musırr olmazlar. Derhâl istiğfâr ederler. Ve bunun sırrı onların ayn-ı sâbiteleri Gaffâr isminin mahall-i tecellîsi olmalarını iktizâ etmesidir. Binâenaleyh onların bu hâli nefislerinin iktizâsı olmayıp, sırr-ı kaderin îcâbıyla irâdei ilâhiyyenin kendi üzerlerinde cereyânı maksadına mübtenîdir. Bu da onların kendi hakîkatlerine ıttılâʻları netîcesidir. Yâhûd onlardan muhâlif-i şerʻ olan ahvâl bir sebeb ve hikmet tahtında sudûr eder. Nitekim Cenâb-ı Şâh-ı Nakşibend (kuddise sırruh) hazretleri bir gece dervîşlerine hitâben: “Bizim emrimize içinizde kim itâat eder?” buyurur. Dervîşler emirlerine intizâr eylediklerini söylerler. Hazret onlar ile berâber kalkıp, bir boş eve girerler. Birçok kumaşlar varmış. Onun sirkat edilmesini emr eder. O kumaşları gizlice nakl ederler. Bu nakl keyfiyyeti vâkiʻ olduktan sonra o eve baʻdehu aynı gecede hırsızlar girip kumaşları sirkat etmek isterlerse de bulamazlar. Ferdâsı dervîşlerin nakl ettikleri kumaşlar sâhibine iâde olunur. İşte görülüyor ki Cenâb-ı Pîr’in emr-i âlîleri sûrette sirkat ve maʻnâda hıfz ve siyânet idi. Binâenaleyh mürîdin onlardan sudûrunu gördüğü muhâlif-i şerîat evâmir ve efʻâle iʻtirâzları katʻa câiz değildir.)&#10024;

Eğer onu şeriata aykırı görürsen bile, onun aleyhinde sana bir düşünce gelmesin! Çünkü insan masum değildir. (Bilinmeli ki peygamberler masumdur. Onlardan şeriata aykırı hiçbir fiil asla sadır olmaz. Evliyanın büyük kısmı şeriata aykırılıktan korunmuştur. Bazıları ise kader sırrının gereği olarak korunmuş değildir. Onlardan bazen şeriata aykırı haller ortaya çıkabilir. Fakat bu aykırılıkta asla ısrarcı olmazlar. Derhal istiğfar ederler. Ve bunun sırrı, onların ayn-ı sâbitelerinin Gaffâr isminin tecelli yeri olmasını gerektirmesidir. Bu sebeple onların bu hali nefislerinin gereği olmayıp, kader sırrının icabıyla ilahi iradenin kendi üzerlerinde cereyan etmesi maksadına dayanır. Bu da onların kendi hakikatlerini bilmeleri sonucudur. Yahut onlardan şeriata aykırı olan haller bir sebep ve hikmet altında ortaya çıkar. Nasıl ki Cenâb-ı Şâh-ı Nakşibend (kuddise sırruh) hazretleri bir gece dervişlerine hitaben: “Bizim emrimize içinizde kim itaat eder?” buyurur. Dervişler emirlerine intizar ettiklerini söylerler. Hazret onlar ile beraber kalkıp, bir boş eve girerler. Birçok kumaşlar varmış. Onun çalınmasını emreder. O kumaşları gizlice naklederler. Bu nakil keyfiyeti meydana geldikten sonra o eve daha sonra aynı gecede hırsızlar girip kumaşları çalmak isterlerse de bulamazlar. Ertesi gün dervişlerin naklettiği kumaşlar sahibine iade olunur. İşte görülüyor ki Cenâb-ı Pîr’in yüce emirleri görünüşte hırsızlık ve manada koruma ve muhafaza idi. Bu sebeple müridin onlardan ortaya çıktığını gördüğü şeriata aykırı emir ve fiillere itirazları kesinlikle caiz değildir.)

Ve nefsinde mahmûd ve mezmûmdan vâkiʻ olan şey, herhangi bir cinsden olursa olsun ondan gizleme! (Zîrâ o senin tabîbindir. Ve nefsinde mahmûd olan şeyler sıhhat ve mezmûm olan şeyler marazdır. Bir kimse tabîb-i müdâvîsinden sıhhatine ve marazına dâir olan ahvâli gizlemek câiz değildir. Aks-i hâlde tedâvîde muvaffakıyyet hâsıl olmaz.)&#10024;

Ve kendi nefsinde övülmüş ve yerilmiş olan şey, hangi cinsten olursa olsun, onu ondan gizleme! Çünkü o senin tabibindir. Ve nefsinde övülmüş olan şeyler sağlık, yerilmiş olan şeyler ise hastalıktır. Bir kimsenin, kendisini tedavi eden tabibinden sağlığına ve hastalığına dair halleri gizlemesi caiz değildir. Aksi halde tedavide başarı elde edilemez.

Onun mekânında oturma ve elbisesini giyme ve onun huzûrunda kölenin efendisi huzûrundaki hâl-i cülûsunu müstevfir olarak otur. (Zîrâ mürşide karşı olan edebin onun sûret-i cismânîsine değil, maʻnâsınadır. Ve onun maʻnâsı Hakk’tır. Ve sana olan hizmeti pek büyüktür. Çünkü seni de kendi maʻnâsına çeker. Binâenaleyh böyle bir zâta bi’t-tabiʻ kölenin efendisine karşı göstereceği edebin yüz derece ziyâdesi îcâb eder. Ve mürîdin böyle bir edebi hak-şinâslık olur. Ve aksi hâl nânkörlüktür.)&#10024;

Onun mekânında otur ve elbisesini giy ve onun huzurunda, kölenin efendisi huzurundaki oturuş hâlini, tevazu göstererek otur. Çünkü mürşide karşı olan edep, onun cismanî şekline değil, manasınadır. Ve onun manası Hakk'tır. Ve sana olan hizmeti pek büyüktür. Çünkü seni de kendi manasına çeker. Bu sebeple, böyle bir zâta karşı, doğal olarak kölenin efendisine karşı göstereceği edebin yüz derece fazlası gerekir. Ve müridin böyle bir edebi, hakkı bilmek olur. Ve aksi hâl nankörlüktür.

Ve sana bir şey yapmakla emr ettikte, sana emr ettiği şeyi bilmen için onu tesbît et! Ve hemen mübâderet etme ki sen, sana emr ettiği şeyi bilemezsin. (Yaʻnî sana bir iş havâle ettiği vakit, bu işin mâhiyeti ve sûret-i icrâsı ne vech ile olacağını lâyıkıyla bilmek için sözüne dikkat edip onu zihninde tesbît et! Ve sözü tamâmıyla dinlemeksizin acele ile o işe mübâderet etme ki sana emr ettiği şeyi lâyıkıyla anlayamamış olduğun için güzelce ve tamâmıyla îfâ edemezsin.)&#10024;

Ve sana bir şey yapmanı emrettiğinde, sana emrettiği şeyi bilmen için onu zihninde sabitle! Ve hemen acele etme ki sen, sana emrettiği şeyi bilemezsin. (Yani sana bir iş havale ettiği zaman, bu işin mahiyeti ve icra şekli nasıl olacağını layıkıyla bilmek için sözüne dikkat edip onu zihninde sabitle! Ve sözü tamamıyla dinlemeden aceleyle o işe girişme ki sana emrettiği şeyi layıkıyla anlayamamış olduğun için güzelce ve tamamıyla yerine getiremezsin.)

Ve ona bir şey ityân etme ve sana emr ettiği şeyin sebebinden suâl etme! (Yaʻnî sana bir şey söylediği ve emr ettiği vakit, ona kendi fikrini beyân etme! Ve emrine karşı “Efendim bu emrin sebebi nedir? Niçin böyle yapalım? diye sorma!)&#10024;

Ve ona bir şey verme ve sana emrettiği şeyin sebebini sorma! (Yani sana bir şey söylediği ve emrettiği zaman, ona kendi fikrini açıklama! Ve emrine karşı "Efendim bu emrin sebebi nedir? Niçin böyle yapalım?" diye sorma!)

Ve sen ona rü’yâ ve sâir husûsâtta ahvâlinden herhangi bir hâli vasf ettiğin vakit, onun şerhini taleb etme! Ve ona bir iş hakkında söz söylediğin vakit, ondan o söze cevâb isteme! Ve bir kâilin kavline onun hakkında ihtimâl verme! (Yaʻnî mürşidin hakkında birisi çıkıp da nâhoş bir şey söylerse, belki bu hâl vâriddir diye ihtimâl verme! Bu adam benim mürşidimin hâlini ve ulüvv-i kadr ve menziletini bilmediği için onun sû’-i tefehhümünden ibârettir, de!)&#10024;

Ve sen ona rüya ve diğer hususlarda hallerinden herhangi bir hali anlattığın zaman, onun açıklamasını talep etme! Ve ona bir iş hakkında söz söylediğin zaman, ondan o söze cevap isteme! Ve bir konuşanın sözüne onun hakkında ihtimal verme! (Yani mürşidin hakkında birisi çıkıp da nahoş bir şey söylerse, aksine bu hal mümkündür diye ihtimal verme! Bu adam benim mürşidimin halini ve yüce kadrini ve mertebesini bilmediği için onun kötü anlamasından ibarettir, de!)

Ve sen, onun düşmanını bildiğin vakit, o düşmanı Allah yolunda terk et! Ve onunla mücâlese ve muâşere etme ve onu seven ve ona senâ eden kimseyi gördüğün vakit, onu sev ve ihtiyâcını kazâ et! Ve eğer şeyhin haremini tatlîk ederse onu tezevvüc etme ve şeyhin beyt-i halvetine duhûlden sakın ve onun odasında onunla berâber beytûtet etme! Yâhûd beytûtet ettiğin haysiyyette seni göremeyecek vechle ona karîb olarak uyu ki seni çağırdığı vakit, işitesin. Ve yaptığın işi onunla müşâvere etme! Zîrâ sen aslına münâkızsın. Çünkü senin emrinin merbût olduğu asl, senin murâdın değil, ancak şeyhinin irâde ettiği şeydir. (Hâlbuki sen işini ona sormadan ve onun murâdını bilmeden yaptın. Eğer yaptığın sûretin gayri bir şey beyân ederse, ta‘mîr edemezsin; binâenaleyh bu husûsda müşâvere muzırrdır.)&#10024;

Ve sen, onun düşmanını bildiğin zaman, o düşmanı Allah yolunda terk et! Ve onunla mücadele ve arkadaşlık etme ve onu seven ve onu öven kimseyi gördüğün zaman, onu sev ve ihtiyacını gider! Ve eğer şeyhin haremini boşarsa onu nikâh etme ve şeyhin halvet odasına girmekten sakın ve onun odasında onunla beraber geceleme! Yahut gecelediğin durumda seni göremeyecek şekilde ona yakın olarak uyu ki seni çağırdığı zaman, işitesin. Ve yaptığın işi onunla istişare etme! Çünkü sen aslına aykırısın. Çünkü senin işinin bağlı olduğu asıl, senin isteğin değil, ancak şeyhinin irade ettiği şeydir. (Hâlbuki sen işini ona sormadan ve onun isteğini bilmeden yaptın. Eğer yaptığın şeklin dışında bir şey beyan ederse, düzeltemezsin; bu sebeple bu hususta istişare zararlıdır.)

Senin hâtırına bir şey geldiği vakit, onu kendi nefsinden terk et! Ve onun sana resm eylediği şeye iltifât ve ona iʻtimâd et! (Yaʻnî yapacağın bir iş hakkında sana bir fikir gelir ve şeyhin sana bir yol gösterir ise onu kabûl et! Ve onu beğenmemezlik etme!)&#10024;

Senin aklına bir şey geldiği zaman, onu kendi nefsinden terk et! Ve onun sana resmettiği şeye iltifat et ve ona itimat et! (Yani yapacağın bir iş hakkında sana bir fikir gelir ve şeyhin sana bir yol gösterirse onu kabul et! Ve onu beğenmemezlik etme!)

Zîrâ bir işte şuyûhdan biriyle müşâvere ettiğin vakit, bunu murâd etmese de sana onu yap der. Zîrâ hâl onu iktizâ eder. Ve o ise sana zarar verir. Ve eğer onu yapma dese, sana nefy vardır. Hâlbuki onun indinde nefsinde ve salâh-ı nefsinde ziyâde zarar vardır. (Meselâ elinde bir mikdâr paran var, çarşıda bir dükkân açıp ticâret etmek istersin. Bu husûsu şeyhinle müşâvere ettiğin vakit, senin hâlin ve vazʻiyyetin bunu iktizâ eder. Hâlbuki sen bu ticâret içinde bin türlü fitneye müsâdif olup, kalbini muhâfaza edemeyeceğin için sana bu zarar verir. Ve eğer onu yapma dese, zâhiren sana nefʻi vardır. Hâlbuki bu ticâret indinde senin nefsine ve salâh-ı nefsine pek ziyâde zarar vardır.)&#10024;

Çünkü bir işte şeyhlerden biriyle danıştığın zaman, bunu istemese de sana onu yap der. Çünkü hâl onu gerektirir. Ve o ise sana zarar verir. Ve eğer onu yapma dese, sana fayda vardır. Hâlbuki onun katında nefsinde ve nefsinin iyiliğinde daha fazla zarar vardır. (Örneğin elinde bir miktar paran var, çarşıda bir dükkân açıp ticaret etmek istersin. Bu hususu şeyhinle danıştığın zaman, senin hâlin ve vaziyetin bunu gerektirir. Hâlbuki sen bu ticaret içinde bin türlü fitneye rastlayıp, kalbini koruyamayacağın için sana bu zarar verir. Ve eğer onu yapma dese, görünüşte sana faydası vardır. Hâlbuki bu ticaret katında senin nefsine ve nefsinin iyiliğine pek çok zarar vardır.)

İmdi bu zarar-ı zâhiri kabûl etmemek evlâdır. İşlemesi hâtırına hutûr eden bir işte onunla müşâvere etme! Velâkin bu hâtırı terk et ve işleme! Zîrâ senin vaktini iʻmâr eden şeyhinin sana teklîf ettiği şeydir. (Maʻlûmun olsun ki mürşid-i hakîkî, meşâyih-i rüsûm gibi değildir. Bu zât-ı muhterem, her bir mürîdin hâtırasına muttaliʻ olduğu gibi gezdiği, yürüdüğü yerlerde yaptığı işlere de vâkıfdır. Ve mürîdleri onun nazarında bir ân bile gâib değildir. Nitekim Cenâb-ı Mevlânâ’nın peder-i âlîleri Sultânü’l-Ulemâ Bahâddîn el-Veled hazretleri mürîdleri olan Sultân Alâeddîn-i Selçûkî’yi, Muhammed Harzemşâh ile olan bir muhârebesinde câsûslukla Harzemşâh’ın ordusuna gidip onları iğfâl ederek gece onlar tarafına tahsîs olunan çadırda uykuya dalmış olduğu hâlde “Melik, kalk uyku zamânı değildir.” diye uyandırarak Harzemşâh’ın elinden kurtardığı, Menâkıb-ı Sipehsâlar’da mufassalan nakl edilmiştir. Ve kezâ Cenâb-ı Şâh-ı Nakşıbend, dervîşlerinden birini bir iş husûsunda bir yere gönderir. Dervîş o işi bitirdikten sonra avdet ederken havâ pek sıcak olduğundan biraz istirâhat etmek için bir ağacın gölgesi altında uyur. Cenâb-ı Şâh-ı Nakşıbend, rü’yâsında bir asâ ile dervîşin üzerine hücûm buyurup: “Kalk burası uyuyacak yer midir?” buyururlar. Dervîş uyandığı vakit, baş ucunda iki kurdun durduğunu görür. Hemen kalkıp ,Kasr-ı Ârifân’a geldikte Cenâb-ı Pîr’i şehir içinde yol üstünde kendisine muntazır bir hâlde bulur. Ve mûmâ-ileyhe hitâben, “Hiç öyle mahûf ve hatarnâk yerde istirâhat olur mu?” buyururlar. Meşâyih-i hakîkiyyenin mürîdlerine karşı olan bu gibi muâmelâtı pek çoktur. Mürşidim Mevlevî Mehmed Es‘ad Dede (kuddise sırruh) hazretleri tarafından dahi bu Fakîr-i pür-taksîre karşı kaç def‘alar bu gibi ahvâl vâkiʻ olmuştur. O vakâyi‘in burada zikri tatvîli mûcib olur. Bundan anlaşılır ki mürîdin her hâtırayı mürşidi ile müşâveresine lüzûm yoktur. Onlar mürîdi kendilerinden daha a‘lâ bilirler. Binâenaleyh hakkında enfa‘ olan tarîk ne ise onu gösterirler. Hemen emirlerine itâat, mürîdin sebeb-i necâtı olur.)&#10024;

Şimdi bu zahirî zararı kabul etmemek daha iyidir. İşlemeyi aklına getiren bir işte onunla istişare etme! Aksine bu düşünceyi terk et ve o işi yapma! Çünkü senin vaktini değerlendiren şey, şeyhinin sana teklif ettiği şeydir. Bilinmeli ki hakiki mürşid, geleneksel şeyhler gibi değildir. Bu muhterem zat, her bir müridin aklından geçenlere muttali olduğu gibi, gezdiği, yürüdüğü yerlerde yaptığı işlere de vâkıftır. Ve müridleri onun nazarında bir an bile kaybolmaz. Nitekim Cenâb-ı Mevlânâ’nın yüce babaları Sultânü’l-Ulemâ Bahâddîn el-Veled hazretlerinin, müridleri olan Sultân Alâeddîn-i Selçûkî’yi, Muhammed Harzemşâh ile olan bir muharebesinde casuslukla Harzemşâh’ın ordusuna gidip onları aldatarak gece onlar tarafına tahsis olunan çadırda uykuya dalmış olduğu halde “Melik, kalk uyku zamanı değildir.” diye uyandırarak Harzemşâh’ın elinden kurtardığı, Menâkıb-ı Sipehsâlar’da ayrıntılı olarak nakledilmiştir. Ve aynı şekilde Cenâb-ı Şâh-ı Nakşıbend, dervişlerinden birini bir iş hususunda bir yere gönderir. Derviş o işi bitirdikten sonra dönerken hava pek sıcak olduğundan biraz istirahat etmek için bir ağacın gölgesi altında uyur. Cenâb-ı Şâh-ı Nakşıbend, rüyasında bir asa ile dervişin üzerine hücum buyurup: “Kalk burası uyuyacak yer midir?” buyururlar. Derviş uyandığı vakit, baş ucunda iki kurdun durduğunu görür. Hemen kalkıp, Kasr-ı Ârifân’a geldiğinde Cenâb-ı Pîr’i şehir içinde yol üstünde kendisine bekler bir halde bulur. Ve adı geçene hitaben, “Hiç öyle korkulu ve tehlikeli yerde istirahat olur mu?” buyururlar. Hakiki şeyhlerin müridlerine karşı olan bu gibi muameleleri pek çoktur. Mürşidim Mevlevî Mehmed Es‘ad Dede (kuddise sırruh) hazretleri tarafından dahi bu kusurlu Fakir’e karşı kaç defalar bu gibi haller meydana gelmiştir. O olayların burada zikri uzatmaya sebep olur. Bundan anlaşılır ki müridin her düşünceyi mürşidi ile istişare etmesine lüzum yoktur. Onlar müridi kendilerinden daha iyi bilirler. Bu sebeple hakkında en faydalı olan yol ne ise onu gösterirler. Hemen emirlerine itaat, müridin kurtuluş sebebi olur.

Ve hâtır ancak zâhiren ve bâtınen fâriğ-i battâl olan fenâ mürîde mahsûsdur. (Yaʻnî bir mürşid-i hakîkîye intisâbdan sonra kendi hâtırasına tâbiʻ olmak, gerek zâhirde ve gerek bâtında kendisini o mürşid ile mukayyed bilmeyen ve tarîk-i Hakk’ta battâl olan fenâ mürîde mahsûs bir hâldir. Zîrâ onun hamâkatı meydândadır. Kendisi bir mürşîdin lüzûmunu hissettiği hâlde bâtınını muhâfaza etmek şöyle dursun edeb-i zâhirîden de gâfildir. Mâdemki kendi emrinde serbest idi; bir mürebbîye ve mürşide intisâba ne lüzûm var idi? Ancak şurası şâyân-ı kayddır ki bu teslîm-i kâmil, mürşîd-i hakîkîye karşıdır. Eğer bir kimse meşâyih-i rüsûmdan birini mürşid-i hakîkî zannedip ona intisâb eder ve baʻde’l-intisâb zâhirinde ve bâtınında ahvâlinin tebeddülünü görmezse, aldandığına hükm etmeli ve kendisine bir mürşid-i hakîkî aramalıdır. Ve eğer zâhirinde ve bâtınında salâh ve tebeddül görüp de mürşidine iʻtirâz ve onu terk eder ve başka bir mürşid ararsa, o mürîd, battâl ve fenâ bir mürîd olur. Zîrâ kendi hâtırasına tâbiʻ olmuştur. Ve kendi ahvâlindeki tebeddülün farkına varmamıştır. Ve onu kabûl eden mürşid dahi meşâyih-i hakîkiyyeden olmayıp meşâyihi rüsûmdandır. Zîrâ meşâyih-i hakîkiyye şahs-ı vâhid hükmündedir. Birini redd ve inkâr, cümlesini redd ve inkârdır. Nitekim&#10024;

Ve hatır, ancak zahiren ve batınen boş ve işe yaramaz olan kötü müride özgüdür. Yani, hakiki bir mürşide bağlandıktan sonra kendi hatırasına uymak, gerek zahirde gerek batında kendisini o mürşide bağlı bilmeyen ve Hakk yolunda işe yaramaz olan kötü müride özgü bir hâldir. Çünkü onun ahmaklığı ortadadır. Kendisi bir mürşidin gerekliliğini hissettiği hâlde, batınını korumak şöyle dursun, zahiri edepten de gafildir. Mademki kendi emrinde serbest idi; bir terbiye ediciye ve mürşide bağlanmaya ne lüzum vardı? Ancak şurası kayda değerdir ki, bu tam teslimiyet, hakiki mürşide karşıdır. Eğer bir kimse, adetlere bağlı şeyhlerden birini hakiki mürşid zannedip ona bağlanır ve bağlandıktan sonra zahirinde ve batınında hallerinin değiştiğini görmezse, aldatıldığına hükmetmeli ve kendisine hakiki bir mürşid aramalıdır. Ve eğer zahirinde ve batınında salâh ve değişim görüp de mürşidine itiraz eder ve onu terk eder ve başka bir mürşid ararsa, o mürid, işe yaramaz ve kötü bir mürid olur. Çünkü kendi hatırasına uymuştur. Ve kendi hallerindeki değişimin farkına varmamıştır. Ve onu kabul eden mürşid dahi hakiki şeyhlerden olmayıp adetlere bağlı şeyhlerdendir. Çünkü hakiki şeyhler tek bir şahıs hükmündedir. Birini reddetmek ve inkâr etmek, hepsini reddetmek ve inkâr etmektir. Nitekim

ْ ی enbiyânın birini redd ve inkâr hepsini redd ve inkârdır. َ أحَد ٍ مِّن رسلِهِ ال َ نفَرِّق بَی (Bakara, 2:285) âyet-i kerîmesi bu hâlin delîl-i bâhiridir. Ve böyle bir mürîdi kabûl eden meşâyihin, meşâyih-i hakîkiyyeden olmadığı da zâhirdir. Çünkü meşâyih-i hakîkiyye şahs-ı vâhid hükmünde olduğuna göre, o mürîd evvelki şeyhini reddetmekle kendisini reddetmiştir. Ve mürîd-i mu‘teriz bu redd ve iʻtirâzıyla mecârî-i feyzi kendi üzerine kapatmıştır. Onu kabûlden hiçbir fâide melhûz değildir. Ve meşâyih-i hakîkiyye mürîdin hâlini keşf etmedikçe kabûl etmezler. Meğerki şeyh-i evvelin izin ve icâzeti ola.)&#10024;

Peygamberlerden birini reddetmek ve inkâr etmek, hepsini reddetmek ve inkâr etmektir. "Peygamberlerinden hiçbirini diğerinden ayırmayız." (Bakara, 2:285) ayet-i kerimesi bu durumun açık delilidir. Ve böyle bir müridi kabul eden şeyhlerin, gerçek şeyhlerden olmadığı da açıktır. Çünkü gerçek şeyhler tek bir şahıs hükmünde olduğuna göre, o mürid önceki şeyhini reddetmekle kendisini reddetmiştir. Ve itiraz eden mürid bu reddi ve itirazıyla feyz akış yollarını kendi üzerine kapatmıştır. Onu kabulden hiçbir fayda beklenmez. Ve gerçek şeyhler, müridin halini keşfetmedikçe kabul etmezler. Ancak ilk şeyhin izin ve icazeti olursa kabul ederler.

Ve efʻâlinden bir fiilde ona iʻtirâz etme! Ve ona bunu niçin yaptın diye sorma! (Zîrâ redd ve iʻtirâz mecârî-i feyzi seddeder. Ve mürşid-i hakîkînin efʻâli senin tavr-ı aklından hâric olsa bile onu kabûl et! Çünkü o basîrdir. Sen henüz a‘mâsın. Senin iʻtirâzın a‘mânın basîre olan iʻtirâzı kabîlindendir. Ve onun sebeb-i efʻâlini sormak sû’-i edebdir. Ve hafîf meşrebliktir.)&#10024;

Ve onun fiillerinden bir fiilde ona itiraz etme! Ve ona "Bunu niçin yaptın?" diye sorma! Çünkü reddetmek ve itiraz etmek feyiz akış yollarını kapatır. Ve gerçek mürşidin fiilleri senin akıl yürütme tarzının dışında olsa bile onu kabul et! Çünkü o basiretlidir. Sen henüz körsün. Senin itirazın, körün basiretli olana itirazı gibidir. Ve onun fiillerinin sebebini sormak edepsizliktir. Ve hafif meşrepliktir.

Ve şeyhinin senin üzerine takdîm ettiği her bir kimseye şâkird olup, hizmet et! Ve şeyhinin seni gördüğüne yakîn hâsıl ettiğin bir yerde oturma! Edebe mülâzim ol! Yolda gecenin gayri onun önünde yürüme! (Gece yol aydınlık olur ve yolda bir mâni‘a olmadığı görülürse mürîdin yine şeyhin önünde yürümesi câiz değildir.)&#10024;

Şeyhinin senden üstün tuttuğu her bir kimseye öğrenci ol ve hizmet et! Şeyhinin seni gördüğüne kesin kanaat getirdiğin bir yerde oturma! Edep kurallarına bağlı kal! Yolda, gece hariç, onun önünde yürüme! (Gece yol aydınlık olur ve yolda bir engel olmadığı görülürse bile müridin yine şeyhin önünde yürümesi caiz değildir.)

Ve devâmlı ona nazar etme! Zîrâ bu kıllet-i hayâyı ve kalbden ihtirâmın hurûcunu îrâs eder. Ve onun meclisinde çok oturma! Cülûsun beyt-i halvetinde şeyhin oda kapısının arkasında olsun; tâ ki istediği zamân seni bulsun! (Bu vasıyyet hângâhda mürşid ile berâber sâkin olanlara mahsûsdur. Bi’t-tabiʻ kendi hânesinde ehl ü ıyâli arasında sâkin olanlara değildir.)&#10024;

Ve sürekli ona bakma! Çünkü bu, hayânın azlığını ve kalpten saygının çıkışını doğurur. Ve onun meclisinde çok oturma! Oturuşun, şeyhin halvet odasının kapısının arkasında olsun; ta ki istediği zaman seni bulsun! (Bu vasiyet, dergâhta mürşid ile beraber oturanlara özgüdür. Doğal olarak kendi evinde eşi ve ailesi arasında oturanlara değildir.)

Şeyhinle müşâvere etmedikçe ve ondan isti‘zân eylemedikçe bir kimsenin hâcetini kazâ etme! Ve onun odasına girme ve girersen elini öp ve başını önüne eğ! (Bu vasıyyet dahi kezâ hângâhda sâkin olan mürîdâna mahsûsdur. Zîrâ şeyhinden uzak bir mahalde oturan bir mürîdin her mürâcaat eden kimsenin def‘-i ihtiyâcı için şeyhine mürâcaatı bir emr-i mustahîldir. Ve hângâhda oturanlar dâimâ şeyhin odası önünden geçebileceklerinden, istedikleri zamân odaya girmeleri câiz değildir. Ancak çağırılınca girmelidirler. Fakat odasına girildiği vakit, elinin öpülmesi ve başın öne eğilmesi her mürîde lâzım olan edebdir.)&#10024;

Şeyhinle istişare etmedikçe ve ondan izin almadıkça bir kimsenin ihtiyacını giderme! Ve onun odasına girme ve girersen elini öp ve başını önüne eğ! (Bu vasiyet de aynı şekilde dergâhta oturan müridlere özgüdür. Çünkü şeyhinden uzak bir yerde oturan bir müridin, her müracaat eden kimsenin ihtiyacını gidermek için şeyhine başvurması imkânsız bir iştir. Ve dergâhta oturanlar daima şeyhin odası önünden geçebileceklerinden, istedikleri zaman odaya girmeleri caiz değildir. Ancak çağırılınca girmelidirler. Fakat odasına girildiği zaman, elinin öpülmesi ve başın öne eğilmesi her müride gerekli olan edeptir.)

Ve onun imtisâl-i emrine ve senin için olan nehyine muhabbet et ve onun ırzını şahîh olarak hâfız ol! (Yaʻnî emr ve nehyinde içine kerâhat gelmesin. Ve onun ırzını ve nâmûsunu ve haysiyyetini ve esrârını ağyara karşı muhâfazada gâyet şahîh ve bahîl ol! Ve kemâl-i gayretle vikâye et!&#10024;

Ve onun emrine uymayı ve senin için olan yasağına uymayı sev ve onun ırzını sağlam bir şekilde koru! (Yani emir ve yasağında içine bir kerâhat gelmesin. Ve onun ırzını, namusunu, haysiyetini ve sırlarını başkalarına karşı korumakta son derece sağlam ve cimri ol! Ve tam bir gayretle onu koru!

Ve ona taâm takdîm ettiğin vakit, ona muktezî olan şeyin kâffesiyle berâber önüne koy! (Yaʻnî kaşık, ekmek ve sâire gibi şeylerden birini noksân bırakma!)&#10024;

Ve ona yemek sunduğun zaman, ona gerekli olan her şeyle birlikte önüne koy! (Yani kaşık, ekmek ve benzeri şeylerden birini eksik bırakma!)

Ve kapı ardında dur! Eğer seni çağırırsa icâbet edesin. Ve eğer çağırmazsa fâriğ oluncaya kadar, terk et! Fâriğ oldukta; eğer sana emr ederse taâmı veyâ sofrayı kaldır. Ve eğer taâmdan bir şey artıpta sana ekl ile emr ederse, onu ye ve nasîbini bir kimseye îsâr etme ve içinden deme ki: “Şeyh yalnız başına yiyor.” Eğer taâm çok olursa; “Eklini istiʻzâm edip fâriğ oluyor.” Veyâhûd “Yalnız başına ekl eden kimse hakkındaki hadîs, onun hakkında vâkiʻdir.” (Yaʻnî şeyhini münferiden ekl eder bir hâlde görürsen, içinden iʻtirâz edip yalnız başına taâm ekl edenlerin zemmi hakkında hadîs-i şerîf vârid olduğu hâlde şeyh niçin bu hadîs-i şerîfe riâyet etmiyor. Yoksa bu hadîs-i şerîfi bilmiyor mu? Ve taâm çok olduğu vakit, ne kadar çok yiyor, hâlbuki tarîkatta kıllet-i taâm şarttır. Bu niçin böyle yapıyor? Deme!)&#10024;

Ve kapı ardında dur! Eğer seni çağırırsa icabet et. Ve eğer çağırmazsa, doyuncaya kadar, terk et! Doyduğunda; eğer sana emrederse yemeği veya sofrayı kaldır. Ve eğer yemekten bir şey artıp da sana yemeni emrederse, onu ye ve nasibini bir kimseye verme ve içinden deme ki: “Şeyh yalnız başına yiyor.” Eğer yemek çok olursa; “Yemesini büyük görüp doyuyor.” Veyahut “Yalnız başına yemek yiyen kimse hakkındaki hadis, onun hakkında geçerlidir.” (Yani şeyhini tek başına yemek yer bir halde görürsen, içinden itiraz edip yalnız başına yemek yiyenlerin kınanması hakkında hadis-i şerif varid olduğu halde şeyh niçin bu hadis-i şerife riayet etmiyor. Yoksa bu hadis-i şerifi bilmiyor mu? Ve yemek çok olduğu vakit, ne kadar çok yiyor, halbuki tarikatta az yemek şarttır. Bu niçin böyle yapıyor? Deme!)

Onu senden mesrûr etmeyecek olan şeyde seni görmemesine cehd et! (Yaʻnî şeyhine onu memnûn etmeyecek olan bir hâl içinde görünmemeye gayret et!)&#10024;

Seni kendisinden memnun etmeyecek bir durumda seni görmemesine çaba göster! (Yani şeyhine, onu memnun etmeyecek bir hâl içinde görünmemeye gayret et!)

Ve onun üzerine mütemennî olma! (Yaʻnî şeyhinden bir şey ve bir hâl isteme! Meselâ seyyidinâ diğer, ihvânımızda baʻzı ahvâl-i şerîfe zâhir oluyor. Bende ise böyle bir hâl yoktur. Bana da ihsân buyursanız gibi sözler söyleme! Zîrâ şeyh her bir mürîdi kendi istiʻdâdı dâiresinde terbiye buyurur.)&#10024;

Ve onun üzerine temennide bulunma! (Yani şeyhinden bir şey ve bir hâl isteme! Örneğin, "Efendim, diğer kardeşlerimizde bazı şerefli haller ortaya çıkıyor. Bende ise böyle bir hâl yoktur. Bana da ihsan buyursanız" gibi sözler söyleme! Çünkü şeyh, her bir müridi kendi yatkınlığı dairesinde terbiye eder.)

Meşâyihin mekrinden hazer et! Zîrâ onlar tâlibe baʻzı vakitlerde mekr ederler. Onlar ile berâber huzûrda enfâsın üzerine hâfız ol! Eğer senden şeyhe karşı edebde bir kusûr vâkiʻ olursa ve sen bilirsen ki onu bildi ve müsâmaha eyledi. Ve seni muâheze etmedi; bil ki sana mekr etti. Ve bildi ki senden bir şey (yaʻnî bir hayr) gelmez. Ve bunun için sana karşı sükût etti. Ve seni hatra ve hatve ve lahza üzerine muâheze ettiği ve senin üzerine enfâsını tazyîk eylediği vakit, kabûl ve feth ve rızâ ile mübşer ol! (Zîrâ mürşid-i hakîkî bir mürîd-i sâdıkın her bir hâtırasını ve tarîk-i Hakk’taki her bir adımını ve çeşm-i kalbinin her bir bakışını taʻkîb edip, onun hakkında tazyikât icrâ eder. Ve bu mürîd-i sâdık hakkında onun bu tazyikâtı kabûl ve feth ve rızâ alâmetidir. Ve bunlar mürîd hakkında beşârettir.)&#10024;

Meşâyihin (tasavvuf büyükleri) mekrinden sakın! Çünkü onlar, Hakk Yolcusu'na bazı zamanlarda mekr ederler. Onlar ile birlikte huzurda nefeslerinin üzerine dikkat et! Eğer senden şeyhe karşı edepte bir kusur meydana gelirse ve sen onun bunu bildiğini ve müsamaha ettiğini bilirsen. Ve seni sorgulamadıysa; bil ki sana mekr etti. Ve senden bir şey (yani bir hayır) gelmeyeceğini bildi. Ve bunun için sana karşı sustu. Ve seni hatıra, adım ve an üzerine sorguladığı ve senin üzerine nefeslerini sıkı tuttuğu zaman, kabul, fetih ve rıza ile müjdelen! (Çünkü hakiki mürşid, sadık bir müridin her bir hatırasını ve Hakk yolundaki her bir adımını ve kalp gözünün her bir bakışını takip edip, onun hakkında baskılar uygular. Ve bu sadık mürid hakkında onun bu baskıları kabul, fetih ve rıza alametidir. Ve bunlar mürid hakkında müjdelerdir.)

Onu bast içinde gördüğün vakit ona karşı lâubâlî olma! Belki her ne vakit münbasıt olursa kalbinde mehâbet ve iclâl ve taʻzîm-i ihtirâm ve ihtişâmı tezyîd et! Ve her ne vakit bastı ve huzû‘u ziyâdeleştirirse onun hakkında mehâbet ve celâli ziyadeleştir. Ve eğer şeyhin sefere gider ve seni mevziʻinde (ya‘nî odasında) terk ederse, sen her gün oraya gittiğin vakitlerde, gûyâ o gâib olmamış gibi, onun oturmakta olduğu mevziʻe, ona selâm vererek devâm et! Ve onun gaybetinde, huzûrdaki riâyetinle hürmete mürâî ol! Ve onu bir mevziʻe hurûcu murâd eder gördüğün vakit, ona bunun hakkında “Nereye?” deme! Onun efʻâli hakkında ona bir re’y beyân etme! Ve eğer seninle müşâvere ederse emri ona reddeyle; zîrâ onun meşvereti senin re’yine iftikârından değildir. Ancak sana karşı tehabbüben ve siyâseten müşâvere eder. Ve sen onu bir mevziʻe müdâvim görürsen ona bundan bahs etme ve içinden “Bu onun bir âdetidir.” deme! Müdâvim olduğu bir mevziʻden intikâl ettikte ona dâir bahs açma!&#10024;

Onu genişlemiş hâlde gördüğün zaman ona karşı laubali olma! Aksine, ne zaman genişlerse kalbinde saygı, yücelik, hürmet ve ihtişamını artır! Ve ne zaman genişlemeyi ve alçakgönüllülüğü artırırsa, onun hakkında saygıyı ve yüceliği artır. Ve eğer şeyhin sefere gider ve seni yerinde (yani odasında) bırakırsa, sen her gün oraya gittiğin vakitlerde, sanki o kaybolmamış gibi, onun oturmakta olduğu yere, ona selâm vererek devam et! Ve onun yokluğunda, huzurundaki riayetinle hürmete riayet et! Ve onu bir yere çıkmak istediğini gördüğün zaman, ona bunun hakkında "Nereye?" deme! Onun fiilleri hakkında ona bir fikir beyan etme! Ve eğer seninle istişare ederse, emri ona geri çevir; çünkü onun istişaresi senin fikrine muhtaç olmasından değildir. Ancak sana karşı sevgi ve siyaseten istişare eder. Ve sen onu bir yere devamlı gider görürsen ona bundan bahsetme ve içinden "Bu onun bir âdetidir." deme! Devamlı gittiği bir yerden ayrıldığında ona dair bahs açma!

Ve kendisinde emr olan veyâ sana söylediği sözü te’vîl etme! Dinlediğin şeyin zâhiri indinde tevakkuf et! Ve sana emr ettiği vakit, onu yap ve onun hatâ olduğunu teyakkun edersen dahi onun emr ettiği şeyi icrâ et! Ve onda te’vîle gitme! Ve eğer onun emrini te’vîl edip de isâbet etsen, imdi o hatâdır. Nitekim sana emr ettiği vech ile onu te’vîl etmeyip de işlediğin vakit, o emr hatâ idi; sen ise isâbet ettin. (Yaʻnî şeyhin emrinde zâhiren hatâ olsa ve senin te’vîlin musîb olsa bile, senin isâbetin şeyhin hatâsıyla müsâvidir. Çünkü hadd-i zâtında senin te’vîlin hatâdır. Nazar, işin hatâ ve isâbetine değil senin te’vîlinedir. Ve te’vîl ise senin murâdındır; hâlbuki sen kendi murâdını şeyhin irâdesinde ifnâ edecek idin.)&#10024;

Ve kendisinde emir olan veya sana söylediği sözü yorumlama! Dinlediğin şeyin görünen anlamında dur! Ve sana emir verdiği zaman, onu yap ve onun hatalı olduğunu kesin olarak bilsen dahi onun emrettiği şeyi yerine getir! Ve onda yoruma gitme! Ve eğer onun emrini yorumlayıp da doğru yapsan, şimdi o hatadır. Nasıl ki sana emrettiği şekilde onu yorumlamayıp da işlediğin zaman, o emir hataydı; sen ise doğru yaptın. (Yani şeyhin emrinde görünüşte hata olsa ve senin yorumun doğru olsa bile, senin doğru yapman şeyhin hatasıyla eşittir. Çünkü aslında senin yorumun hatadır. Bakış, işin hata ve doğru olmasına değil senin yorumunadır. Ve yorum ise senin isteğindir; hâlbuki sen kendi isteğini şeyhin iradesinde yok edecektin.)

Zîrâ bizim indimizde tarîkte mürîd hakkında hidâyet, şeyh iledir. Ve şeyh, Allah iledir. İlim, sahîh-i vech ile emirde te’vîlin isâbetinde değildir. Ve hidâyet ancak elbette min-gayr-i te’vîl imtisâl-i emrdedir. Ve onun sırrı bizim indimizde hazret-i ilâhiyyede açık ve zâhirdir. Ve her ne vakit, emr ettiği şeyi şeyhe karşı te’vîl veyâ tahayyül ettiğin bir tedbîr ile ona böyle murâd ettiğini söylersen, bil ki muhakkak sen nefsine rücûʻ edip idbâr içindesin. Hâlbuki mürîdlerin çoğu üzerine gelen şey (yaʻnî hırmân ve inkıtâʻ ve adem-i fütûh ve vusûl) ancak teevvüldendir. Zîrâ te’vîl hazz-ı nefisdir. Ve âkil-i zâhirî ise onun emrine karşı kıyâs yapmaz. Ve te’vîl etmez; belki emrin kâffesi vücûb üzeredir. İmdi onunla hitâb olundukta ona mübâderet olunur.&#10024;

Çünkü bizim görüşümüze göre, yolda mürid hakkında hidayet şeyh iledir. Ve şeyh, Allah iledir. İlim, doğru bir şekilde emrin tevilinde isabet etmekte değildir. Ve hidayet ancak elbette tevilsiz olarak emre uymaktadır. Ve onun sırrı bizim görüşümüze göre ilahi huzurda açık ve belirgindir. Ve her ne zaman, şeyhin emrettiği şeyi tevil eder veya hayal ettiğin bir tedbir ile ona böyle murad ettiğini söylersen, bil ki muhakkak sen nefsine dönüp gerileme içindesin. Hâlbuki müridlerin çoğu üzerine gelen şey (yani mahrumiyet, kesinti, fütuhsuzluk ve vusulsuzluk) ancak tevildendir. Çünkü tevil nefsin hazzıdır. Ve zahiri akıl sahibi ise onun emrine karşı kıyas yapmaz. Ve tevil etmez; aksine emrin tamamı vacip üzerinedir. Şimdi onunla hitap olunduğunda ona hemen başlanır.

Ve şeyhin hâzır olduğu vakit, arkan ona isâbet eden bir mevziʻde namâz kılma! İki edebi (yaʻnî edeb-i salât ile edeb-i şeyhi) cemʻ et! Ve onun emri olmaksızın bir sözü ifşâ etme! Yeme ve uyuma ve mu‘tâd olan ahvâlden bir hâl üzerinde ona iktifâ etme! Zîrâ sana enfa‘dır. Meğerki seni buna daʻvet ede! (Yaʻnî yemende ve uyumanda veyâhûd oturmak ve yatmak ve mütâlaa etmek gibi ahvâlde şeyhin ahvâline tâbiʻ olma ki bu senin üzerine müşkilât tahmîl etmemiş olacağı cihetle sana enfa‘dır. Meğerki o seni baʻzı evkâtta buna daʻvet ede. Bu hâl müstesnâdır. Meselâ “Gel bu akşam taâmı benim ile ekl et!” veyâhûd “Bugün seninle berâber falân yere gidelim.” gibi seni baʻzı husûsâta daʻvet ederse bu, yalnız bir kereye mahsûs olduğu için ittibâʻda müşkilâtın olmaz.)&#10024;

Şeyhin hazır olduğu vakit, arkası sana dönük bir yerde namaz kılma! İki edebi (yani namaz adabını ve şeyhe karşı adabı) bir araya getir! Onun emri olmaksızın bir sözü açıklama! Yeme, uyuma ve alışılmış hallerden bir hal üzere ona uyma! Çünkü bu sana daha faydalıdır. Ancak seni buna davet ederse (yani yemeğinde, uyumanda veya oturmak, yatmak ve ders çalışmak gibi hallerde şeyhin hallerine tabi olma ki, bu senin üzerine zorluk yüklememiş olacağı için sana daha faydalıdır. Ancak o seni bazı vakitlerde buna davet ederse, bu hal istisnadır. Örneğin, "Gel bu akşam yemeği benimle ye!" veya "Bugün seninle beraber falan yere gidelim." gibi seni bazı hususlara davet ederse, bu, yalnız bir kereye mahsus olduğu için uymakta zorluğun olmaz.)

Bunda onun sana daʻvetinin sûreti: “Yâ seyyidinâ, seninle berâber yememi emr eder misin?” yâhûd “Seninle berâber bir odada uymamı emr eder misin?” veyâhûd “Döneyim mi?” demen gibi ona meşveretle taarruz etmemendir. Ben korkarım ki hepsini benimle berâber yap; yâhûd indimde uyu, diye ve bu bizim indimizde buʻdların nihâyetidir. Zîrâ o nazlanmayı ve ıskât-ı hürmet ve heybeti dâʻîdir. Ve bu, mürîdden her ne vakit ma‘dûm olursa, muhakkak iflâh olmaz. Hâlbuki o, elbette lâ-büddür. Ve bunun hilâfını söyleyen kimse nefsini ârif değildir. (Yaʻnî şeyh ile yüz göz olup, bâtınında ona karşı olan hürmet zâil ve nazarında evvelce hissettiğin heybet sâkıt olursa, feyz alamaz ve terakkî edemezsin. Binâenaleyh bunları izâle edecek esbâbdan tevakkî îcâb eder. Bu sebebler dahi metinde zikr olunan şeylerdir. Her kim ben bunları yapmakla berâber şeyhime olan hürmetimi de muhâfaza ederim derse, nefsini bilmeyen bir câhildir. Zîrâ her zamân birlikte yaşadığı kimseye karşı lâubâlilik husûlü nefsin îcâbât-ı tabîiyyesindendir.)&#10024;

Burada onun seni davet etmesinin şekli şudur: "Ey efendimiz, seninle beraber yememi emreder misin?" yahut "Seninle beraber bir odada uyumamı emreder misin?" yahut "Döneyim mi?" demen gibi, ona danışarak karşı gelmemendir. Ben korkarım ki hepsini benimle beraber yap; yahut yanımda uyu, diye ve bu bizim yanımızda uzaklıkların sonudur. Çünkü o, nazlanmayı ve hürmet ile heybetin düşmesini gerektirir. Ve bu, müritten her ne zaman yok olursa, muhakkak iflah olmaz. Hâlbuki o, elbette kaçınılmazdır. Ve bunun aksini söyleyen kimse nefsini ârif değildir. (Yani şeyh ile yüz göz olup, iç dünyasında ona karşı olan hürmet yok olur ve nazarında evvelce hissettiğin heybet düşerse, feyz alamaz ve ilerleyemezsin. Bu sebeple bunları ortadan kaldıracak sebeplerden sakınmak gerekir. Bu sebepler de metinde zikredilen şeylerdir. Her kim ben bunları yapmakla beraber şeyhime olan hürmetimi de muhafaza ederim derse, nefsini bilmeyen bir cahildir. Çünkü her zaman birlikte yaşadığı kimseye karşı laubalilik oluşması nefsin tabiî gerekliliklerindendir.)

Ey mürîd, onu bulduğun vakit, hâlin şeyh ile böyle olsun ve ben şimdiki hâlde, şeyh aradığın müddette, sana yapacağın şeyi vasıyyet ederim. İnşâallahu Teâlâ.&#10024;

Ey mürîd, onu bulduğun zaman, şeyh ile hâlin böyle olsun ve ben şimdi, şeyh aradığın süre boyunca, sana yapacağın şeyi tavsiye ederim. İnşâallahu Teâlâ.

İmdi bunun evveli husumâyı irzâ (Yaʻnî bir kimse ile husûmetin varsa onun ile sulh olmaktır.) ve reddine muktedir olduğun mezâlimi redd (Yaʻnî bi-gayr-i hakkın bir kimsenin mâlını almış ve sâir hukûkunu tecâvüz etmiş isen eğer o adam ber-hayât ise ona mâlını ve hakkını iâde etmen ve eğer vefât etmiş ise vârislerini bulup, onlara vermendir.)&#10024;

Şimdi bunun ilki, düşmanlıkları gidermek (yani bir kimseyle düşmanlığın varsa onunla barışmaktır) ve geri vermeye gücünün yettiği haksızlıkları geri vermektir (yani haksız yere bir kimsenin malını almış ve diğer haklarına tecavüz etmiş isen eğer o adam hayattaysa ona malını ve hakkını iade etmen ve eğer vefat etmiş ise varislerini bulup, onlara vermendir).

Ve muhâlefâtta ve musâhabet-i ilimde evkâtından fevt eylediğin şey üzerine ağlayarak tövbedir. Sen muhakkak zünûbundan yakîn üzeresin. Ve tövbenin kabûlünden de hatar üzeresin. (Yaʻnî senin günâhların gözünün önünde sâbit ve mütehakkıktır. Tövbenin kabûl ve adem-i kabûlü ise mechûlündür. Binâenaleyh tövbem makbûldür diye hükm edemezsin.)&#10024;

Ve ilim sohbetlerinde ve muhalefetlerde vakitlerinden kaçırdığın şey üzerine ağlayarak tövbe etmektir. Sen muhakkak günahlarından emin bir durumdasın. Ve tövbenin kabulünden de tehlike üzeresin. (Yani senin günahların gözünün önünde sabit ve gerçekleşmiştir. Tövbenin kabul edilip edilmemesi ise senin için bilinmeyendir. Bu sebeple tövbem kabul edilmiştir diye hüküm veremezsin.)

Ve ancak tahâret-i kâmile üzere otur ve senden hades zuhûr ettiği vakit abdest alırsın. (Yaʻnî abdestin bozuldukça abdest alıp bir ân abdestsiz gezmezsin.)&#10024;

Ve ancak tam bir temizlik üzere otur ve senden abdeste aykırı bir durum ortaya çıktığı zaman abdest alırsın. (Yani abdestin bozuldukça abdest alıp bir an bile abdestsiz gezmezsin.)

Ve abdest aldığın vakit iki rek‘at namâz kılarsın. Ve beş vakit namâzı cemâatte ve nâfileyi de evinde muhâfız olursun. (Zîrâ ferâiz-i edâda riyâ olmayacağından cemâate devâm lâzımdır. Nâfile namâzlar ise böyle değildir. Onlarda riyâ olmak mahzûru vardır.)&#10024;

Abdest aldığın zaman iki rekât namaz kılarsın. Beş vakit namazı cemaatle, nafile namazları da evinde kılmaya özen gösterirsin. Çünkü farzları eda etmede riya (gösteriş) olmayacağından cemaate devam etmek gerekir. Nafile namazlar ise böyle değildir; onlarda riya olma tehlikesi vardır.

Fasıl (1)

Namâz

“Abdest aldığın vakit, hilâfdan hurûca saʻy et! Ve abdesti tamâm al ki o abdesti bir kimse namâz için alır ve onu itmâm eder. Ve harekâtından her bir harekete bed’de besmele çek ve ellerini terk-i dünyâ ile yıka ve zikir ve tilâvet ile mazmaza et! Ve ravâihi ilâhiyyenin şemmiyle istinşâk eyle ve burnunu huzû‘ ve tarh-ı kibir ile temizle ve vechini hayâ ile ve kollarını dirseklerine kadar tevekkül ile yıka! Ve kulaklarını söz dinlemek ve onun en güzeline ittibâ‘ etmek ile mesh et ve ayaklarını kesîb-i müşâhedeyi îtâ‘ için yıka! Baʻdehu lâyıkı üzere Allah Teâlâ’ya senâ eyle ve sana sünen-i hüdâyı vâzıh kılan onun Resûl’ü (sallallahu aleyhi ve sellem) üzerine salavât getir ve seccâdende Rabb’in huzûrunda tahdîd ve teşbîh olmaksızın dur ve vechin ile Ka‘be’ye teveccühün gibi kalbini ona tevcîh eyle ve tahkîk eyle ki vücûdda ondan gayri bir şey yoktur. Ve sen zarûreten muhlis olursun. Ve onu taʻzîm ve ubûdiyyetini müşâhede ile tekbîr et! Ve kırâat ettiğin vakit okunan âyet hasbi üzere ol!&#10024;

Abdest aldığın zaman, muhalefetten çıkmaya çalış! Ve abdesti tam al ki o abdesti bir kimse namaz için alır ve onu tamamlar. Ve hareketlerinden her bir harekete başlarken besmele çek ve ellerini dünyayı terk etme niyetiyle yıka ve zikir ve tilavet ile ağzını çalkala! Ve ilahi kokuları koklama niyetiyle burnuna su çek ve burnunu huşu ve kibirden arınma ile temizle ve yüzünü haya ile ve kollarını dirseklerine kadar tevekkül ile yıka! Ve kulaklarını söz dinlemek ve sözün en güzeline uymak ile mesh et ve ayaklarını müşâhede kesbini (irâdî kazanımını) yerine getirmek için yıka! Ondan sonra layık olduğu üzere Yüce Allah'a senâ et ve sana hidayet yollarını açıklayan O'nun Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) üzerine salavat getir ve seccadende Rabbin huzurunda sınırlama ve benzetme olmaksızın dur ve yüzünle Kâbe'ye yöneldiğin gibi kalbini de O'na yönelt ve tahkik et ki varlıkta O'ndan başka bir şey yoktur. Ve sen zorunlu olarak ihlaslı olursun. Ve O'nu tazim ve kulluğunu müşâhede ile tekbir et! Ve kıraat ettiğin zaman okunan ayet gereğince ol!

İmdi eğer Allah üzerine senâ olursa, sen muhaddes ol ve sana kitâbını tilâvet eden O’dur. Kendi üzerine senâyı sana ta‘lîm eder ki onun nefsi üzerine sen onunla senâ edersin. Ve onun hudûdu indinde tevakkufun için, âyet-i emr ve nehyde ve bunun gayrinde de böyledir. Ve Seyyid’inin hukûktan sana tevcîh eylediği şeyi bil!&#10024;

Şimdi, eğer Allah üzerine övgü olursa, sen de yenilenmiş ol ve sana kitabını okuyan O'dur. Kendi üzerine övgüyü sana öğretir ki, sen de onun nefsi üzerine onunla övgüde bulunursun. Ve onun sınırları yanında durman için, emir ve nehiy ayetinde ve bunun dışında da böyledir. Ve Efendinin sana haklardan yönelttiği şeyi bil!

İmdi onları edâ ve muhâfaza için kalbinde ihzâr eyle ve rükû‘unda ve ref‘inde ve sücûdunda ve cemî‘-i harekâtında selâm verinceye kadar nâsiyyen onun yedinde olduğunu mülâhaza eyle! Ve selâm verdikte akdin üzerinde kal ki senin ve Rabb’inin gayri bir kimse yoktur. Ve sana emr eden üzerine lafz ile selâm ver! Zîrâ selâmın nefsinedir. فَإِذَا دَخَلْتم بيوتًا فَسَلِّموا عَیل أنفسِكُم (Nûr, 24:61) Yaʻnî “İmdi bir hâneye girdiğiniz vakit nefisleriniz üzerine selâm veriniz.” Ve her ne vakit evine girersen iki rek‘at ile ona selâm ver! Ve dâhil olduğun her bir mevziʻde böyledir.”&#10024;

Şimdi onları yerine getirmek ve korumak için kalbinde hazır et ve rükûunda, doğrulmanda, secdende ve bütün hareketlerinde selâm verinceye kadar alnının onun elinde olduğunu düşün! Ve selâm verdiğinde, senin ve Rabb'inin dışında kimsenin olmadığını bilerek bu hâl üzere kal. Ve sana emreden üzerine sözle selâm ver! Çünkü selâmın kendi nefsinedir. فَإِذَا دَخَلْتم بيوتًا فَسَلِّموا عَیل أنفسِكُم (Nûr, 24:61) Yani "İmdi bir eve girdiğiniz vakit nefisleriniz üzerine selâm veriniz." Ve her ne zaman evine girersen iki rekât namaz ile ona selâm ver! Ve girdiğin her yerde böyledir.

Abdest aldığın vakit hilâfdan yaʻnî mekrûhât ve müfsidâttan hâric kalmaya çalış! Ve abdesti gusül ve mesh husûslarında tertîbe ve sünen-i seniyyeye riâyet ile tamâm al! Ve namâza mahsûs olarak almayıp, tahâretle bulunmak için alsan bile namâz kılacak olan bir kimsenin i‘tinâ ve dikkat ile aldığı abdest gibi tamâm al! Bu abdest namâz için değildir; nasıl olsa olur diyerek müsâmaha etme ve her bir hareketine abdest alırken besmele ile başla! Ve ellerini terki dünyâ niyyetiyle yıka! Ve terk-i dünyâ, muhabbet-i masivâyı kalbden ihrâc etmek demektir. Yoksa evlâd ve ıyâlden ve kâffe-i muâmelât-ı dünyeviyyeden tecerrüd edip, ruhbâniyyeti ihtiyâr etmek değildir.&#10024;

Abdest aldığın zaman, hilâftan yani mekruh ve müfsid şeylerden uzak kalmaya çalış! Abdesti, gusül ve mesh konularında tertibe ve yüce sünnetlere riayet ederek tam olarak al! Namaza özel olarak almayıp, temiz bulunmak için alsan bile, namaz kılacak olan bir kimsenin özen ve dikkatle aldığı abdest gibi tam olarak al! Bu abdest namaz için değildir; nasıl olsa olur diyerek hoşgörü gösterme ve abdest alırken her bir hareketine besmele ile başla! Ellerini dünyayı terk etme niyetiyle yıka! Dünyayı terk etmek, masivâ (Allah dışındaki her şey) sevgisini kalpten çıkarmak demektir. Yoksa evlattan ve aileden ve tüm dünyevî ilişkilerden soyutlanıp, ruhbanlığı seçmek değildir.

Mesnevî

ی

قماش و نقرە و فرزند و زن جیست دنیا از خدا غافل بدن ** ن&#10024;

Kumaş, gümüş, evlat ve kadın nedir? Allah'tan gafil olmaktır dünya.

Tercüme

“Dünyâ nedir? Hudâ’dan gâfil olmaktır; yoksa kumaşlar, gümüşler, evlâd ve kadın değildir.”&#10024;

Dünya nedir? Allah'tan gafil olmaktır; yoksa kumaşlar, gümüşler, evlat ve kadın değildir.

Ve ağzına su verirken kalben zikir ve tilâvet et ve Allah Teâlâ’nın maʻnevî ve rûhânî olan kokularını koklamak niyyetiyle burnuna su ver! Ve zilleti ihtiyâr ve kibri nefsinden tarh ve ihrâc niyyeti ile burnunu temizle! Ve yüzünü Hakk’a ve halka karşı hayâ niyyeti ile yıka! Ve kollarını dirseklerine kadar, cemîʻ-i umurunda Hakk’a tevekkül niyyeti ile yıka! Ve kulaklarını söz dinlemek ve dinlediğin sözlerin en güzeline ittibâ‘ etmek niyyeti ile mesh et! Ve ayaklarını kesîb-i müşâhedeyi tayy etmek ve çiğnemek niyyeti ile yıka! “Kesîb” lugatte kum tepesine ıtlâk olunur. Istılâh-ı şerʻide küre-i cennette suver-i cinâniyyeden hâli bir mahaldir ki ehl-i cennet o makâmda cemî‘-i lezaîz-i cinâniyyeden el çekmiş oldukları bir hâlde tecellî-i zâtîye nâil olurlar. Kesîbin küre-i arzdaki nazîri Hz. Mûsâ (aleyhi’s-selâm)’a göre Tûr-i Sinâ’dır. Ve ümmet-i merhûme-i Muhammediyyeye göre Ka‘be-i Muazzama’dır. Ve muhakkıkîne göre bu tecellî-i zâtîye mazhariyyet için âhirete intizâr îcâb etmez. Onlar bu kesîbi müşâhedeyi bu âlemde dahi pây-i rûhlarıyla tayy ederler. Nitekim bu kitâbın mefhûmuna muttalî olanlar bunu istib‘âd etmezler. Ayaklarını yıkadıktan sonra seni tahârete muvaffak eden Allah Teâlâ’ya hamd ü senâ et! Ve sana Hakk’a giden yolu açık bir sûrette gösteren Allah Teâlâ’nın resûlü Hâtem-i Enbiyâ (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz üzerine salavât getir.&#10024;

Ağzına su verirken kalben zikir ve tilâvet et ve Yüce Allah'ın manevî ve ruhanî kokularını koklamak niyetiyle burnuna su ver. Zilleti seçmek ve kibri nefsinden atmak ve çıkarmak niyetiyle burnunu temizle. Yüzünü Hak'ka ve halka karşı hayâ niyetiyle yıka. Kollarını dirseklerine kadar, bütün işlerinde Hak'ka tevekkül niyetiyle yıka. Kulaklarını söz dinlemek ve dinlediğin sözlerin en güzeline uymak niyetiyle mesh et. Ayaklarını kesîb-i müşâhedeyi (kesîb'i müşahede etmeyi) aşmak ve çiğnemek niyetiyle yıka. "Kesîb" sözlükte kum tepesine denir. Şeriat ıstılahında ise cennet küresinde cennete ait suretlerden boş bir yerdir ki, cennet ehli o makamda cennete ait bütün lezzetlerden el çekmiş oldukları bir halde zâtî tecelliye nail olurlar. Kesîb'in yeryüzündeki benzeri Hz. Musa (a.s.)'a göre Tur-i Sina'dır. Ve Muhammedî merhamet edilmiş ümmete göre Kâbe-i Muazzama'dır. Ve muhakkiklere göre bu zâtî tecelliye mazhariyet için ahireti beklemek gerekmez. Onlar bu kesîbi müşahede etmeyi bu âlemde dahi ruhlarının ayaklarıyla aşarlar. Nitekim bu kitabın anlamına vâkıf olanlar bunu yadırgamazlar. Ayaklarını yıkadıktan sonra seni temizliğe muvaffak eden Yüce Allah'a hamd ve senâ et. Ve sana Hak'ka giden yolu açık bir şekilde gösteren Yüce Allah'ın resûlü Hâtem-i Enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz üzerine salavât getir.

Ve seccâdende veyâhûd namâzı kılacağın bir mahalde Rabb’inin huzûrunda tahdîd ve teşbîh olmaksızın yaʻnî onu tenzîh-i sırf ile tahdîd ve teşbîh-i sırf ile takyîd etmeksizin dur ve tenzîh ve teşbîhe dâir îzâhât yukarılarda geçti. Ve yüzünü nasıl Ka‘be’ye çevirmekte isen, kalbini de Hakk’a çevir. Ve bu tevcîhinde vücûdda ondan gayri bir şey yoktur. Yaʻnî vücûd ve varlık ancak Hakk’ın olup gerek senin ve gerek senin muhîtindeki eşyânın vücûdları hep onun vücûdât-ı izâfiyyesinden ibârettir. Binâenaleyh senin ve cemîʻ-i mevcûdâtın hakîkati hep Hakk’tır. Ve cümlesinin ma‘bûdudur. Ve vücûdât-ı izâfiyyesinden âbid olarak kendisine müteveccihdir. İşte kendi abdiyyetini ve Hakk’ın ma‘bûdiyyetini böyle bilip, Hakk’a müteveccih olursan nazarında mâsivâ denilen mevcûdât-ı mevhûme zâil olacağından bi’zzarûre ibâdetinde muhlis olursun. Ve onun vücûd-i hakîkîsinin azametini ve bî-nihâyeliğini ve sen onun muvâcehesinde, her vech ile mahdûdiyyetini ve kulluğunu çeşm-i kalbin ile müşâhede ile tekbîr et! Ve namâzın iftitâh tekbîrini bu müşâhede içinde olduğun hâlde al! Ve Kur’ân-ı Kerîm’i kırâat ettiğin vakit, okunan âyet-i kerîmenin maʻnâ-yı münîfi ne ise kalbini bu maʻnâda&#10024;

Ve seccadende yahut namaz kılacağın bir yerde Rabb'inin huzurunda sınırlama ve benzetme olmaksızın, yani onu sırf tenzih ile sınırlayıp sırf teşbih ile kayıt altına almaksızın dur; tenzih ve teşbihe dair açıklamalar yukarıda geçti. Ve yüzünü nasıl Kâbe'ye çevirmekte isen, kalbini de Hakk'a çevir. Ve bu yönelişinde varlıkta ondan başka bir şey yoktur. Yani varlık ve vücud ancak Hakk'a aittir; gerek senin ve gerek senin çevrendeki eşyanın varlıkları hep onun izafî varlıklarından ibarettir. Bu sebeple senin ve bütün mevcutların hakikati hep Hakk'tır. Ve hepsinin ma'bududur. Ve izafî varlıklarından kul olarak kendisine yönelmiştir. İşte kendi kulluğunu ve Hakk'ın ma'budiyetini böyle bilip, Hakk'a yönelirsen, nazarında mâsivâ denilen vehmî varlıklar yok olacağından, zorunlu olarak ibadetinde ihlaslı olursun. Ve onun hakiki varlığının azametini ve sonsuzluğunu ve sen onun karşısında, her yönden sınırlılığını ve kulluğunu kalp gözünle müşahede ile tekbir et! Ve namazın iftitah tekbirini bu müşahede içinde olduğun halde al! Ve Kur'ân-ı Kerîm'i okuduğun vakit, okunan ayet-i kerimenin yüce anlamı ne ise kalbini bu anlamda tut.

ی ْ ِلَفَِه

ْی müstağrak kıl! Eğer âyetin maʻnâsı َ وَله الْكِيی ِيَاء فعَالمِیِ الْحَمد رَب ِّ السَّمَاوَات ِ وَرَب ِّ ا ْل َرض ِ رَب ِّ ال&#10024;

"Ve hamd, göklerin Rabbi ve yerin Rabbi olan âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur." âyetinin anlamı seni tamamen kuşatsın!

ِي السَّمَاوَات ِ وَا ْل َرض ِ وَهو َ الْعَزِيز الْحَكِيم (Câsiye, 45:36-37) ve emsâli vech ile Allah Teâlâ’ya hamd ü senâya dâir ise sen muhaddes yaʻnî kelâmın muhâtabı ol ve sana kitâbını tilâvet eden senin lisânından Hakk Subhânehu ve Teâlâ hazretleridir. Kendine hamd ü senâyı sana ta‘lîm eder. Ve sen onun bu ta‘lîmi vechi ile onun nefsi ve zât-ı vâcibi üzerine hamd ü senâ edersin. Ve bunun zımnında kasd-ı hilkat ve hikmet-i isneyniyyet tahakkuk eder.&#10024;

وَ لَهُ الْكِبْرِيَاءُ فِي السَّمَاوَاتِ وَ الْأَرْضِ وَ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (Câsiye, 45:36-37) ve benzeri ifadelerle Yüce Allah'a hamd ve senâya dair ise, sen muhaddes, yani kelâmın muhatabı ol ve sana kitabını okuyan, senin dilinden Yüce ve Münezzeh Hakk'ın kendisidir. Kendine hamd ve senâyı sana öğretir. Ve sen, O'nun bu öğretmesiyle, O'nun nefsi ve vâcip olan zâtı üzerine hamd ve senâ edersin. Ve bunun içinde yaratılış amacı ve ikilik hikmeti gerçekleşir.

Nitekim Hakk Teâlâ َِّلَّ لِيَعبدونِ وَمَا خَلقت الْجِن َّ وَا ْل ِنس َ إ (Zâriyât, 51:56) buyurmuştur. Ve okunan âyetler emir ve nehye ve sâir ahkâmına dâir ise onun kulları için çizdiği hudûd dâiresinde tevakkuf için böylece tedebbür ve tefekkür lâzımdır. Ve seyyidin olan Allah Zü’lCelâl hazretlerinin gerek kendisine ve gerek halka tahsîs eylediği hukûk cinsinden sana tevcîh eylediği şeyi bil de onları edâ ve muhâfaza için kalbinde cem‘ ve ihzâr et ki bunları bilmemek yüzünden hukûk-şikenler zümresine dâhil olmayasın. Ve rükû‘unda ve rükû‘dan kalktığında ve sücûdunda velhâsıl namâz içinde cemîʻ-i harekâtında selâm verinceye kadar nâsiyen onun&#10024;

Nitekim Yüce Allah, "Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım." (Zâriyât, 51:56) buyurmuştur. Ve okunan ayetler emir ve yasaklara ve diğer hükümlerine dair ise, kulun, Allah'ın kendisi için çizdiği sınırlar dairesinde durması için böylece düşünüp taşınması gerekir. Ve efendin olan Yüce Allah'ın gerek kendisine gerekse halka tahsis ettiği haklar cinsinden sana yönelttiği şeyi bil de, bunları yerine getirmek ve korumak için kalbinde topla ve hazır et ki, bunları bilmemek yüzünden hakları çiğneyenler zümresine dahil olmayasın. Ve rükûunda ve rükûdan kalktığında ve secdende, kısacası namaz içinde bütün hareketlerinde selam verinceye kadar alnın onun.

21 yedinde olduğunu mülâhaza eyle! Yaʻnî ومَّا مِن دَآبَّة ٍ إِال َّ هو َ آخِذ بِنَاصِيَتِهَا âyet-i kerîmesinden gâfil olma! Ve selâm verdikten sonra dahi akdin üzerinde yaʻnî yukarıda zikr olunan tedebbür ve tefekkürün üzerinde sâbit kal ki bu akdine dâhil olan senin ve Rabb’inin gayri bir kimse yoktur. Binâenaleyh ona karşı ahd-şiken olma! Ve sana emr eden Hakk Subhânehu ve Teâlâ hazretlerine lafz ile selâm ver! Zîrâ senin hüviyyetin Hakk olduğu için bu selâmın senin nefsine&#10024;

21 yaşında olduğunu düşün! Yani "Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, idaresi O'nun elinde olmasın." ayetinden gafil olma! Ve selam verdikten sonra dahi, akdin üzerinde, yani yukarıda zikredilen tedebbür ve tefekkürün üzerinde sabit kal ki, bu akdine dahil olan senin ve Rabb'inin gayri bir kimse yoktur. Bu sebeple ona karşı ahdini bozma! Ve sana emreden Yüce Allah hazretlerine söz ile selam ver! Çünkü senin hüviyetin Hak olduğu için bu selamın senin nefsine

ً âid olur. Nitekim Hakk Teâlâ hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’de فَإِذَا دَخَلْتم بيوت (Nûr, 24:61) yaʻnî “Bir hâneye girdiğiniz vakit nefislerinize selâm veriniz.” buyurur. Binâenaleyh her ne vakit evine veyâ odana girersen iki rek‘at tahiyye namâzı kılıp nefsine selâm ver ve dâhil olduğun her bir mevziʻde de böyle yap! “Burası tenhâdır; kime selâm vereyim?” tarzında hakîkat-i hâlden câhil olanların fikrinde bulunma! Zîrâ cühelâ kendi nefislerinin hakîkatini bilmedikleri gibi her bir zerrede Hakk’ın müşâhid olduğunu idrâk edemezler de bu âyet-i kerîmenin hükmünü cennete haml ederler. Mevt ile hakîkat-i hâl kendilerine inkişâf ettiği vakit, mecnûn kendileri olduğunu pek acı bir sûrette idrâk ederler. Fakat iş işten geçmiş bulunur.&#10024;

ilişkin olur. Nasıl ki Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de "فَإِذَا دَخَلْتم بيوت" yani "Bir eve girdiğiniz vakit nefislerinize selâm veriniz." buyurur. Bu sebeple her ne zaman evine veya odana girersen iki rekât tahiyye namazı kılıp nefsine selâm ver ve dâhil olduğun her bir yerde de böyle yap! "Burası tenhâdır; kime selâm vereyim?" tarzında, hakikatin durumundan cahil olanların fikrinde bulunma! Çünkü cahiller kendi nefislerinin hakikatini bilmedikleri gibi her bir zerrede Hakk'ın müşahit (her şeyi gören ve bilen) olduğunu idrak edemezler de bu ayet-i kerimenin hükmünü cennete yorarlar. Ölüm ile hakikatin durumu kendilerine açığa çıktığı vakit, deli olanın kendileri olduğunu pek acı bir şekilde idrak ederler. Fakat iş işten geçmiş bulunur.

Fasıl (2)

Yemek ve İçmek

“Ancak ihtiyâcdan nâşî ye ve doyma ve suyu çok içme! Ve tasannu‘an ve taazzüzen yeme! Fakat taâma ihtiyacın kadar ye! Ve açlığına bir kimseyi vâkıf kılma ve acelesiz ve müteennî olarak ye! Lokmayı mutavassıt olarak al! Ağzına koyduğun vakit iyi çiğne ve besmele çek! Onu çiğnediğin vakit yut! Baʻdehu sana onları ihsân eden Allah Teâlâ’ya hamd et! Ve bu esnâda diğer lokmaya elini uzatırsın. Kezâ besmele çek! Yutuncaya kadar evvelki gibi yap! Baʻdehu Allah’a hamd eyle ve hâcetini alıncaya kadar diğerlerine elini uzatırsın. Ve yalnız olsan bile sû’-i edebi i‘tiyâd etmemek için önünden ye! Ve şehvetten hazer et! Ve seninle berâber yiyen kimsenin yüzüne ve eline bakma! Ve bunda it‘âm eden ve it‘âm olunmayan kimsenin tenzîhine kalbin ile nazar et ki sana naksın mütebeyyin olsun! Böyle olunca eklinde ibâdette olursun. Ve sen az yiyorsun diyen kimsenin sözüne iltifât ve ısğa etme ki bu, senin onu terkine müeddî olur. Varsın “Sen az yiyorsun.” denilsin. Ve taâm sofrasına hâzır olduğun vakit, sen el kaldıran kimsenin âhiri ol ve sofra kalkıncaya kadar kıyâm etme! Ve hânende yeme; baʻdehu cemâate gelesin de taazzüz ile onlar ile berâber yiyesin; gûyâ sen az yersin; muhakkak bu, münâfıkların ahlâkındandır. Ve eklin bir vakitten bir vakte olsun!”&#10024;

Ancak ihtiyaçtan dolayı ye ve doy ve suyu çok iç! Ve gösterişten ve kibirden dolayı yeme! Fakat yemeğe ihtiyacın kadar ye! Ve açlığını kimseye belli etme ve acele etmeden ve ağırbaşlılıkla ye! Lokmayı orta büyüklükte al! Ağzına koyduğun zaman iyi çiğne ve besmele çek! Onu çiğnediğin zaman yut! Ondan sonra sana onları ihsan eden Yüce Allah'a hamd et! Ve bu esnada diğer lokmaya elini uzatırsın. Aynı şekilde besmele çek! Yutuncaya kadar önceki gibi yap! Ondan sonra Allah'a hamd et ve ihtiyacını giderinceye kadar diğerlerine elini uzatırsın. Ve yalnız olsan bile kötü edebi alışkanlık edinmemek için önünden ye! Ve şehvetten sakın! Ve seninle beraber yiyen kimsenin yüzüne ve eline bakma! Ve bunda, yemek yedirenin ve yemek yedirilmeyenin yüceliğine kalbinle dikkat et ki sana eksikliğin açıkça görünsün! Böyle olunca yemeğinde ibadette olursun. Ve sen az yiyorsun diyen kimsenin sözüne iltifat etme ve kulak verme ki bu, senin onu terk etmene yol açar. Varsın "Sen az yiyorsun." denilsin. Ve yemek sofrasına hazır olduğun zaman, sen el kaldıran kimsenin sonuncusu ol ve sofra kalkıncaya kadar kalkma! Ve evinde yeme; ondan sonra cemaate gelesin de kibirle onlarla beraber yiyesin; güya sen az yersin; muhakkak bu, münafıkların ahlakındandır. Ve yemeğin bir vakitten bir vakte olsun!

Yaʻnî bu fasıl, kendine bir şeyh-i kâmil buluncaya kadar ne vech ile yiyip içeceğini beyân eder. Zîrâ şeyh-i kâmili bulduktan sonra yemek içmek husûsunda da onun taʻyîn edeceği hatt-ı hareketi taʻkîb etmek îcâb eder.&#10024;

Yani bu fasıl, kendisine bir insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) bir şeyh buluncaya kadar nasıl yiyip içeceğini açıklar. Çünkü insân-ı kâmil şeyhi bulduktan sonra yemek içmek hususunda da onun belirleyeceği hareket çizgisini takip etmek gerekir.

İmdi telezzüz ve tenaʻum için değil, ancak ihtiyâcdan nâşî ye ve sofradan doymadan kalk ve suyu çok içme! Zîrâ mi‘deyi çok doldurmak ve çok su içmek tevessü‘üne ve bi’n-netîce tedâvisi müşkil emrâza sebeb olur. Ve tasannu‘ ve teazzüz tarîkiyle yeme! Yaʻnî cemâatle bir sofraya oturduğun vakit, fikrini muhîtinle meşgûl edip, halkın senin hakkında hoş gördüğün 21 İbâre-i Kur’ân-ı Kerîm tarzında îrâd olunup âyet-i kerîmenin maʻnâ-yı münîfine işârettir. Âyetin aslı bu&#10024;

Şimdi, zevk ve nimetlenmek için değil, ancak ihtiyaçtan dolayı ye ve sofradan doymadan kalk ve suyu çok içme! Çünkü mideyi çok doldurmak ve çok su içmek, midenin genişlemesine ve sonuç olarak tedavisi zor hastalıklara sebep olur. Ve yapmacık ve nazlanarak yeme! Yani, cemaatle bir sofraya oturduğun zaman, fikrini çevrenle meşgul edip, halkın senin hakkında hoş gördüğün 21 Kur'an-ı Kerim ifadesi tarzında söylenip ayet-i kerimenin yüce anlamına işarettir. Ayetin aslı bu

َّلله ه ی şekildedir: Hûd, 11:56 ِصَِاط ٍ مستَقِيمٍ عَیلمَّا مِن دَآبَّة ٍ إِال َّ هو َ آخِذ بِنَاصِيَتِهَا إِن َّ رَنِّي ی وَرَبِّكُمِ رَنِّي ی لْت عَیل ا تَوَكإِنِّي fikre zehâblarını te’mîn için tasannu‘ ve gösteriş yaparak veyâhûd kırıtarak ve nâzlanarak pek fâsılalı ve ufak lokmalar ile yeme! Belki sofrada bu gibi efkârdan hâli olarak edeb dâiresinde ihtiyâcın kadar ye! Ve “Şu kadar saatten beri ağzıma bir lokma koymadım.” gibi sözlerle kimseyi açlığına muttaliʻ kılma! Lokmayı orta kıt‘ada olarak alıp acelesiz ve teennî ile ye! Ve lokmayı iyi çiğne ve lokmayı alırken besmele çek! İyice çiğnedikten sonra yut! Ve yuttuktan sonra bu niʻmetleri sana ihsân eden Allah Teâlâ’ya hamd et ve karnını doyuruncaya kadar her lokmada bu vech ile hareket et! Yalnız olsan bile terbiyesizliğe alışmamak için önüne tesâdüf eden mahalden ye! Ve kabın diğer taraflarını karıştırarak yeme! Ve hırs ve şehvetle eklden hazer et! Yaʻnî sofraya nefsinin iştihâ ettiği bir taâm gelirse, “Aman bitirecekler! Birkaç lokma daha fazla alayım.” deyip, lokmanın birini yutmadan diğerine el uzatmak sûretiyle kapışarak yeme! Ve sofradaki kimselerin ellerine ve yüzlerine mütemâdî nazarlarını atf etme! Ve insân her ne hâl içinde bulunursa bulunsun, mutlakâ iyi ve kötü havâtırdan hâli kalmayacağından, taâm esnâsında da düşünmekten vâreste kalamaz. Binâenaleyh sen taâm esnâsında وَهو َ يطعِم وَال َ يطعَم (Enʻâm, 6:14) âyet-i kerîmesi mûcibince seni it‘âm eden ve kendisi it‘âm olunmayan Hakk Subhânehu ve Teâlâ hazretlerinin, min-haysü’z-zât, taâm ekli gibi sıfât-ı kevniyyeden münezzeh bulunduğuna kalbin ile nazar et ki zât-ı Hakk’ın kemâli ve senin noksânın senin önünde açıktan açığa görülsün. Bu tefekkür ve müşâhede içinde eklin hâlinde ibâdette olursun. Sofrada “Sen ne kadar az yiyorsun, böyle vücûd beslenir mi?” diyen kimselerin sözlerine iltifât etme! Eğer edersen bu fâideli olan hasleti terk edip, zararlı bir hâle rücû‘ etmiş olursun.&#10024;

İşte şöyledir: "Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah'a ait olmasın. O, onun alnından tutmuştur. Şüphesiz Rabbim doğru yol üzeredir." (Hûd, 11:56) düşüncesine gitmelerini sağlamak için yapmacık ve gösteriş yaparak veya kırılarak ve nazlanarak çok aralıklı ve ufak lokmalarla yeme! Aksine sofrada bu gibi düşüncelerden uzak olarak edep dairesinde ihtiyacın kadar ye! Ve "Şu kadar saatten beri ağzıma bir lokma koymadım." gibi sözlerle kimseyi açlığına haberdar etme! Lokmayı orta büyüklükte alıp acelesiz ve ağırbaşlılıkla ye! Ve lokmayı iyi çiğne ve lokmayı alırken besmele çek! İyice çiğnedikten sonra yut! Ve yuttuktan sonra bu nimetleri sana ihsan eden Yüce Allah'a hamd et ve karnını doyuruncaya kadar her lokmada bu şekilde hareket et! Yalnız olsan bile terbiyesizliğe alışmamak için önüne tesadüf eden yerden ye! Ve kabın diğer taraflarını karıştırarak yeme! Ve hırs ve şehvetle yemekten sakın! Yani sofraya nefsinin iştah ettiği bir yemek gelirse, "Aman bitirecekler! Birkaç lokma daha fazla alayım." deyip, lokmanın birini yutmadan diğerine el uzatmak suretiyle kapışarak yeme! Ve sofradaki kimselerin ellerine ve yüzlerine sürekli bakışlarını yöneltme! Ve insan her ne hal içinde bulunursa bulunsun, mutlaka iyi ve kötü düşüncelerden uzak kalamayacağından, yemek esnasında da düşünmekten kurtulamaz. Bu sebeple sen yemek esnasında "O yedirir, fakat kendisi yedirilmez." (En'âm, 6:14) ayet-i kerimesi gereğince seni doyuran ve kendisi doyurulmayan Yüce Allah hazretlerinin, zâtı itibarıyla, yemek yeme gibi yaratılışa ait sıfatlardan uzak bulunduğuna kalbin ile bak ki Hakk'ın zâtının kemâli ve senin noksanın senin önünde açıkça görülsün. Bu tefekkür ve müşâhede içinde yemek yeme halinde ibadette olursun. Sofrada "Sen ne kadar az yiyorsun, böyle vücut beslenir mi?" diyen kimselerin sözlerine iltifat etme! Eğer edersen bu faydalı olan hasleti terk edip, zararlı bir hale dönmüş olursun.

Maʻlûm olsun ki mi‘deyi çok doldurmamak tıbben dahi kabûl edilmiş olan bir mesleki müfîddir. (Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz bu hakîkati bin üç yüz küsûr sene evvel “Âdemoğlu mi‘desinden daha şerlî bir kab doldurmamıştır.” mealindeki hadîs-i şerîfiyle beyân buyurmuşlardır. Taâmın muğaddîsini intihâb edip az yemek, mi‘deyi lezzet duymak için türlü türlü taâmlar ile doldurmaktan daha fâidelidir. Mi‘de hastalıkları, hep mütelevvin at‘ıme ile mi‘denin it‘âb edilmesinden münbais bir hâl olduğu bâhir bir hakîkattir. Taâm sofrasına oturduğun vakit, bekle ki herkes taâma el uzatsın. Ve sen elini en sonra uzat! Ve herkes taâma meşgûl iken ben ihtiyâcımı te’mîn ettim deyip sofradan kalkma! Taâm bitinceye kadar bekle! Ve ziyâfete daʻvet olunduğun vakit, orada herkese karşı az yiyor görünmek ve onlar ile berâber taazzüz tarîkiyle ekl etmek için evinde karnını doyurup, o ziyâfete gelme! Zîrâ bu riyâ olup münâfıkların ahlâkındandır. Ve eklin yirmi dört sâatte bir vakitten bir vakte olsun ki bu hâle alışır isen gündüzleri sıyâm içinde bulunmak da kolay olur.&#10024;

Bilinmeli ki mideyi çok doldurmamak, tıbben dahi kabul edilmiş faydalı bir yöntemdir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu hakikati bin üç yüz küsur sene önce “Âdemoğlu midesinden daha şerli bir kap doldurmamıştır.” mealindeki hadis-i şerifiyle açıklamışlardır. Besleyici yiyecekleri seçip az yemek, mideyi lezzet duymak için türlü türlü yiyeceklerle doldurmaktan daha faydalıdır. Mide hastalıkları, hep çeşitli yiyeceklerle midenin yorulmasından kaynaklanan bir hal olduğu açık bir hakikattir. Yemek sofrasına oturduğun zaman, bekle ki herkes yemeğe el uzatsın. Ve sen elini en sonra uzat! Ve herkes yemeğe meşgul iken ben ihtiyacımı temin ettim deyip sofradan kalkma! Yemek bitinceye kadar bekle! Ve ziyafete davet olunduğun zaman, orada herkese karşı az yiyor görünmek ve onlar ile beraber izzetli bir şekilde yemek yemek için evinde karnını doyurup, o ziyafete gelme! Çünkü bu riya olup münafıkların ahlakındandır. Ve yemek yirmi dört saatte bir vakitten bir vakte olsun ki bu hale alışır isen gündüzleri oruçlu bulunmak da kolay olur.

Fasıl (3)

Kesb ve Tevekkül Hakkındadır

Yakînin yok ise, sâhib-i sanʻat ol! Ve tevekkül ızhâr etme; hâlbuki senin indinde ondan bir şey yoktur. Ve sen yakîninin kuvvetinden ve hüsn-i tevekkülünden aczini tahayyül edersin. Ve ancak o senin himmetinin naksından ve aslının denâetinden ve maʻrifetinin kılletindendir. Binâenaleyh hadd-i veraʻ üzerine sanʻat sâhibi ol! Ve bunda cehd et!&#10024;

Yakînin yok ise, sanat sahibi ol! Ve tevekkül gösterme; hâlbuki senin yanında ondan bir şey yoktur. Ve sen yakîninin kuvvetinden ve güzel tevekkülünden aczini hayal edersin. Ve ancak o senin gayretinin eksikliğinden ve aslının alçaklığından ve marifetinin azlığındandır. Bu sebeple vera' (şüpheli şeylerden sakınma) sınırında sanat sahibi ol! Ve bunda çabala!

İmdi nefsin kuûdu ve tevekkülü taleb ederse, ona bunda mücâhede etme! Ona daʻvâsında müsâmaha et! Ve onunla ma‘rûf olduğun mevtından, kendisinde şehirden garîb olduğu bilinmeyen emsâr-ı kibâra rıhlet et! Ve onu bu şehrin mevziʻ vâhidinde oturtma; belki ona mevâzı‘ı değiştirt ve bir kimseye muâşir kılma! Ve ona âşinâ etme ve insân gördüğün ve onda sana bir şey ile geldiğini teferrüs ettiğin yâhûd onun bir hareketini işitip onu görmediğin vakit, sana nefis der ki: “İşte bu sana Allah tarafından bir fetihtir ki sana bu feth ile dâhil oldu.”&#10024;

Şimdi nefsin oturmayı ve tevekkülü talep ederse, bu konuda onunla mücadele etme! Onun iddiasında ona müsamaha göster! Ve onunla alışık olduğun yerden, kendisinde şehirden garip olduğu bilinmeyen büyük şehirlere göç et! Ve onu bu şehrin tek bir yerinde oturtma; aksine ona yerleri değiştirt ve onu kimseye arkadaş kılma! Ve ona aşina etme ve insan gördüğün ve onda sana bir şey ile geldiğini anladığın yahut onun bir hareketini işitip onu görmediğin vakit, sana nefis der ki: “İşte bu sana Allah tarafından bir fetihtir ki sana bu fetih ile dahil oldu.”

İmdi onu kabûl etme ve onu ona redd eyle! Zîrâ o sana intizâr ile ve rızka taalluktan nâşî gelmiştir. Hattâ bu vakitte Allah’ın onu nereden iʻtâ ettiği ona keşf olundu.&#10024;

Şimdi onu kabul etme ve onu ona reddet! Çünkü o sana bekleyişle ve rızka bağlılıktan dolayı gelmiştir. Hatta bu vakitte Allah'ın onu nereden verdiğini ona keşf olundu.

İmdi helâk üzerine olsan dahi onu kabûl etme! Eğer intizârsız sana bir şey gelirse ve önünde hâsıl olursa bu fütûhun rü’yeti indinde, ilk hâtırda nefsinde bulduğun şeye nazar et! Eğer nefsinde ondan bir inkıbâz bulursan, onu ona redd eyle! دع ما یریبك ایل ما ال یریبك Yaʻnî “Sana şekk veren şeyi, sana şekk vermeyen şeye terk et ve tebdîl et!” Ve eğer bir inkıbâz bulmazsan ve hırs bulursan muhakkak onun sâhibi harîsdir. Onu redd et ve kabûl etme! Eğer o hırsa karîn değil ise bu vakitte ondan muhtâc olduğun mikdârı al; mâ-bakâyı ona redd eyle! Ve kendilerine ityân-ı fütûh ile âdet cârî olan ribâtlar ve mescidlerde ve buna benzer mevziʻlerde oturma! Ve bunun cümlesi senin yakînini takviye eder. Ve eğer bunu yapmazsan, nefsin sana hıyânet etmiştir. Kendi makâmından söyleyen sûfîyi dinleme ki “Ben Rabb’imin gayrini görmem.” dedi. Onu benim sana zikr ettiğim şeye müzâhim olmak için demedi. Velâkin ibtidâen bunu yapmak şuğl-i battâlîndir.&#10024;

Şimdi, helâk üzerine olsan bile onu kabul etme! Eğer beklemediğin bir şey sana gelirse ve önünde belirirse, bu açılışın (fütûh) görünüşü karşısında, ilk anda gönlünde bulduğun şeye bak! Eğer gönlünde ondan bir sıkıntı bulursan, onu ona reddet! دع ما یریبك ایل ما ال یریبك Yani “Sana şüphe veren şeyi, sana şüphe vermeyen şeye terk et ve değiştir!” Ve eğer bir sıkıntı bulmazsan ve hırs bulursan, muhakkak onun sahibi hırslıdır. Onu reddet ve kabul etme! Eğer o hırsa yakın değil ise, bu vakitte ondan muhtaç olduğun miktarı al; geri kalanını ona reddet! Ve kendilerine açılışların (fütûh) gelmesiyle âdet olan ribatlarda (tekke, zaviye) ve mescitlerde ve buna benzer yerlerde oturma! Ve bunların hepsi senin yakînini (kesin inancını) güçlendirir. Ve eğer bunu yapmazsan, nefsin sana hıyanet etmiştir. Kendi makamından konuşan sûfîyi dinleme ki “Ben Rabb’imin gayrını görmem.” dedi. Onu benim sana zikrettiğim şeye engel olmak için demedi. Velakin başlangıçta bunu yapmak boş bir uğraştır.

Yirmi ikinci bâbın bu üçüncü faslı kesb yaʻnî rızık tedâriki için çalışmak veyâhûd kesbi terk edip tevekkül eylemek, yaʻnî Rezzâk’ın hiç umulmadık bir sûretle ihsânının vürûduna iʻtimâden oturup zikir ve tilâvet ve tâat ile meşgûl olmak husûslarını beyân eder:&#10024;

Yirmi ikinci bölümün bu üçüncü faslı, kesb yani rızık temini için çalışmak veya kesbi terk edip tevekkül etmek, yani Rezzâk'ın (rızık veren Allah'ın) hiç umulmadık bir şekilde ihsanının gelmesine güvenerek oturup zikir, tilavet ve ibadetle meşgul olmak hususlarını açıklar:

Ey sâlik, eğer yakînin yok ise yaʻnî rızık tahsîline çalışmaksızın Allah Teâlâ hazretlerinin hiç hesâb etmediğin bir vech ile senin rızkını sana ihsân edeceğine şübhen var ise bir sanʻat sâhibi ol! Ve o sanʻat sebebiyle rızkını iktisâb eyle! Böyle şekk ve şübhe içinde bulunduğun hâlde sakın tevekkül ızhâr edeyim deme; sonra aç kalır ve bi’n-netîce tevekkül denilen sıfatı da inkâr edersin. Zîrâ tevekkül senin hâlin değildir. Ve senin indinde sıfat-ı yakînden bir zevk yoktur. Ve sen yakîninin kuvvetinden ve hüsn-i tevekkülden aczini tahayyül edersin. Yaʻnî rızık husûsundaki şekkin ve Rezzâk’a adem-i iʻtimâdın, senin hayâlin ve vehmindir. Ve hüsn-i tevekkülde aczine hükm etmen dahi ancak bu vehim ve hayâle müstenid olan bir hükümdür. Hakîkat-i hâl ise böyle değildir; sen bir sanʻat ittihâz ederek çalışsan veyâhûd çalışmayıp Rezzâk’a iʻtimâden otursan senin mukadder olan rızkın seni bulur. Ancak Hakk Subhânehu ve Teâlâ hazretleri abdin iʻtikâdına göre mütecellî olduğundan tevekkülde yakîn sâhibi değilsen ve şekkin var ise bu vehim ve hayâline göre tecellî vâkiʻ olup seni saʻye sevk eder. Ve saʻy ile yorulmak senin Rezzâk’a adem-i iʻtimâdının cezâsıdır. Nitekim Cenâb-ı Mevlânâ (radiyallahu anh) “Fîhi Mâ-fîh” de şöyle buyururlar:&#10024;

Ey Hakk Yolcusu, eğer kesin bilgin yoksa, yani rızık kazanmak için çalışmaksızın Yüce Allah'ın hiç hesap etmediğin bir şekilde senin rızkını sana ihsan edeceğine dair şüphen varsa, bir sanat sahibi ol! Ve o sanat sebebiyle rızkını kazan! Böyle şüphe içinde bulunduğun halde sakın tevekkül (Allah'a güvenme) gösterdiğini söyleme; sonra aç kalır ve sonuç olarak tevekkül denilen sıfatı da inkâr edersin. Çünkü tevekkül senin halin değildir. Ve senin nezdinde kesin bilgiden bir zevk yoktur. Ve sen kesin bilginin kuvvetinden ve güzel tevekkülden acizliğini hayal edersin. Yani rızık hususundaki şüphen ve Rezzâk'a (rızık verene) güvenmemen, senin hayalin ve vehmindir. Ve güzel tevekkülde acizliğine hükmetmen dahi ancak bu vehim ve hayale dayalı bir hükümdür. Oysa durumun hakikati böyle değildir; sen bir sanat edinerek çalışsan veya çalışmayıp Rezzâk'a güvenerek otursan, senin takdir edilmiş rızkın seni bulur. Ancak Yüce Allah kulun inancına göre tecelli ettiğinden, tevekkülde kesin bilgi sahibi değilsen ve şüphen varsa, bu vehim ve hayaline göre tecelli meydana gelir ve seni çalışmaya sevk eder. Ve çalışmakla yorulmak, senin Rezzâk'a güvenmemenin cezasıdır. Nitekim Mevlânâ (Allah ondan razı olsun) "Fîhi Mâ-fîh" adlı eserinde şöyle buyururlar:

Şiir

ی

خلق َ ** ان الذی هو رزف َ سوف یأتین لقد علمت و ما االرساف من&#10024;

"Yaratılan, rızkı olan şeyin kendisine geleceğini kesinlikle bilmiştir ve rızıklar, zayıf olanlardan değildir."

ی ی ی

ال یعنین تطلبە ** و لو جلست اتان اسغ له فیعنین&#10024;

"Eğer sen, benim için bir şey talep etseydin, ben de senin için bir şey talep ederdim."

Tercüme

“İsrâf, benim ahlâkımdan olmadığı maʻlûmumdur; rızkım olan şey muhakkak bana vâsıl olacaktır. Rızık için koşup onu aramak beni yorar; eğer oturur isem, rızkım bilâ-zahmet bana gelir.”&#10024;

"İsrafın benim ahlakımdan olmadığı bilinmektedir; rızkım olan şey kesinlikle bana ulaşacaktır. Rızık için koşup onu aramak beni yorar; eğer oturursam, rızkım zahmetsizce bana gelir."

İmdi hakîkat-i hâl böyle iken senin tevekküldeki adem-i yakînin ve Rezzâk’a adem-i iʻtimâdın himmetinin noksânından ve aslının denâetinden ve maʻrifetinin kılletindendir. Mâdemki himmetin kâmil ve aslın seniyy ve âlî ve maʻrifetin kesîr değildir; o hâlde rızık husûsunda vehim ve hayâle tâbiʻ olduğun için, hadd-i veraʻ üzerine yaʻnî şerʻ-i şerîfin çizdiği hudûd dâiresinde sanʻat sâhibi olup ticâretle meşgûl ol! Ve bunda cehd et!&#10024;

Şimdi, durumun hakikati böyleyken, senin tevekküldeki kesin inançsızlığın ve Rezzâk'a (rızık verene) güvensizliğin, gayretinin eksikliğinden, aslının alçaklığından ve bilgisinin azlığındandır. Mademki gayretin tam değil, aslın yüce ve yüksek değil ve bilgin çok değil; o halde rızık konusunda vehim ve hayale tabi olduğun için, vera sınırları içinde, yani şeriatın çizdiği sınırlar dairesinde sanat sahibi olup ticaretle meşgul ol! Ve bunda çabala!

Maʻlûm olsun ki bu vesâyâ tarîk-i Hakk’a sâlik olanlara mahsûsdur; ehl-i dünyâya değildir. Zîrâ ehl-i dünyâ kesîf, cehil ve enâniyyet içinde bulunduklarından çalışmaksızın Allah&#10024;

Bilinmeli ki bu öğütler, Hakk Yolcusu olanlara özgüdür; dünya ehline değildir. Çünkü dünya ehli, yoğunluk, bilgisizlik ve benlik içinde bulunduklarından çalışmaksızın Allah'a ulaşamazlar.

ه َّلله Teâlâ’nın rızık ihsân edeceğini kabûl etmezler. Ve onlar ه مَخرَجًا وَيَرزقه مِنَ يَجعَل ل وَمَن يَتَّق ِ ا&#10024;

Allah Teâlâ'nın rızık ihsan edeceğini kabul etmezler. Ve onlar, "Kim Allah'tan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolu açar ve onu ummadığı yerden rızıklandırır." (Talak Suresi, 2-3) ayetini de kabul etmezler.

ََّل يَحتَسِب حَيث (Talâk, 65:2-3) âyet-i kerîmesinin müfâd-ı münîfinden şübhededirler. Ehl-i küfür ve inkâr ise bu hakîkati kabûl etmek şöyle dursun istihzâ ederler. Hâlbuki hâdisât-ı hayâtiyye fiilen onları tekzîb ve onlar ile istihzâ ettiğinin farkında olmazlar. Ve bu hâdisâta karşı “şans” deyip geçerler.&#10024;

(Talâk, 65:2-3) ayet-i kerimesinin aydınlatıcı anlamından şüphe içindedirler. Küfür ve inkâr ehli ise bu hakikati kabul etmek şöyle dursun, alay ederler. Hâlbuki hayat olayları fiilen onları yalanladığının ve onlarla alay ettiğinin farkında olmazlar. Ve bu olaylara karşı "şans" deyip geçerler.

İmdi ey sâlik, nefsin kuûdu ve tevekkülü taleb ederse, ona karşı bu talebinde mücâhedeye yaʻnî muhâlefete kıyâm etme! Bu daʻvâsında ona müsâmaha et! Fakat herkesin seni tanıdığı mahalde sâkin olmayıp bir şehre veyâ büyük bir şehrin bir mahallesine git ki o şehir veyâ mahallede zenginler ve kibârlar sâkin olduğu cihetle, fakîrler ve garîbler oturduğu mechûl olsun. Yaʻnî o mahallede fakîr ve garîb bulunabileceği kimsenin hâtırına gelmesin. Ve bu şehre gittiğin vakit dahi nefsini bu şehrin bir yerinde oturtma da ona mevâzı‘ı değiştirt! Yaʻnî iki gün bir noktada sâkin olursan üçüncü günü başka bir noktaya git! Ve nefsini kimse ile muâşir kılma! Ve ona kimseyi tanıttırma! Ve tevekkül daʻvâsında bulunan nefsini bu sûretle kıskıvrak her tarafdan bağla! İnsân gördüğün ve o mevziʻde sana para ve yiyecek gibi bir şey ile geldiğini teferrüs ettiğin veyâhûd bir adamın hareketini işitip onu görmediğin vakit, nefs-i müddeî sana der ki: “İşte bu sana Allah tarafından bir fetihdir ki sana bu feth-i rızık ile dâhil oldu.” Böyle olunca o gelen şeyi kabûl etme! Ve onu getiren kimseye reddeyle. Zîrâ o rızık sana intizâr ile ve senin rızka taallukundan nâşî gelmiştir. Tâ ki bu intizâr ve taalluk vaktinde Allah Teâlâ hazretlerinin o rızkı ne cânibden iʻtâ eylediği nefse keşf olundu. Mâdemki nefsin vâsıta-i mahlûka intizârı ve rızka taalluku vardır. Açlıktan helâk üzerinde olsan bile o gelen şeyi kabûl etme! Eğer intizârsız sana bir şey gelir ve önünde hâsıl olursa bu fütûhun rü’yeti indinde nefsinde vehle-i ûlâda hâsıl olan hâtıraya nazar et! Eğer nefsinde bu şeyden bir inkıbâz bulursan, onu getirene redd eyle ve دع ما یریبك ایل ماال یریبك hadîs-i şerîfi mûcibince amel eyle ve eğer ilk hâtırada bir inkıbâz bulmayıp, hırs bulursan muhakkak onun sâhibi harîsdir. Onu redd et! Ve kabûl etme! Ve eğer bu şeyi getiren kimse hırsa karîn değil ise bu vakitte o gelen para ve yiyecekten muhtâc olduğun kadar al! Mütebâkisini, sonra sana lâzım olur, mütâlaasıyla iddihâr etmeyip getirene reddeyle! Ve ribâtlar ve mescidlerde ve buna benzer mevki‘lerde oturma ki erbâb-ı hasenât buralarda garîb ve fakîr kimseler bulunacağı mülâhazasıyla para ve yiyecek gibi fütûh getirmeyi âdet etmişlerdir.&#10024;

Şimdi ey Hakk Yolcusu, nefsin oturmayı ve tevekkülü talep ederse, bu talebinde ona karşı mücadeleye, yani muhalefete kalkışma! Bu iddiasında ona müsamaha et! Fakat herkesin seni tanıdığı yerde oturmayıp bir şehre veya büyük bir şehrin bir mahallesine git ki o şehir veya mahallede zenginler ve kibarlar oturduğu için, fakirler ve gariplerin oturduğu bilinmesin. Yani o mahallede fakir ve garip bulunabileceği kimsenin aklına gelmesin. Ve bu şehre gittiğin zaman dahi nefsini bu şehrin bir yerinde oturtma da ona yerleri değiştirt! Yani iki gün bir noktada oturursan üçüncü günü başka bir noktaya git! Ve nefsini kimse ile arkadaş kılma! Ve ona kimseyi tanıttırma! Ve tevekkül iddiasında bulunan nefsini bu şekilde kıskıvrak her taraftan bağla! İnsan gördüğün ve o yerde sana para ve yiyecek gibi bir şey ile geldiğini sezdiğin veya bir adamın hareketini işitip onu görmediğin zaman, iddiacı nefsin sana der ki: “İşte bu sana Allah tarafından bir fetihtir ki sana bu rızık fethi ile geldi.” Böyle olunca o gelen şeyi kabul etme! Ve onu getiren kimseye reddet. Çünkü o rızık sana intizar ile ve senin rızka olan bağıntından dolayı gelmiştir. Ta ki bu intizar ve bağıntı vaktinde Yüce Allah hazretlerinin o rızkı ne taraftan verdiğini nefse keşf olundu. Mademki nefsin yaratılmış bir aracıya intizarı ve rızka bağıntısı vardır. Açlıktan helak üzerinde olsan bile o gelen şeyi kabul etme! Eğer intizarsız sana bir şey gelir ve önünde hazır olursa bu fetihlerin görülmesi anında nefsinde ilk anda oluşan hatıraya bak! Eğer nefsinde bu şeyden bir sıkıntı bulursan, onu getirene reddet ve دع ما یریبك ایل ماال یریبك hadis-i şerifi gereğince amel et ve eğer ilk hatırada bir sıkıntı bulmayıp, hırs bulursan muhakkak onun sahibi hırslıdır. Onu reddet! Ve kabul etme! Ve eğer bu şeyi getiren kimse hırsa yakın değil ise bu vakitte o gelen para ve yiyecekten muhtaç olduğun kadar al! Geri kalanını, sonra sana lazım olur düşüncesiyle biriktirmeyip getirene reddet! Ve ribatlarda ve mescitlerde ve buna benzer yerlerde oturma ki hayır sahipleri buralarda garip ve fakir kimseler bulunacağı düşüncesiyle para ve yiyecek gibi fetihler getirmeyi adet edinmişlerdir.

İşte bu bizim beyân ettiğimiz vasâyânın kâffesi senin yakînini kuvvetlendirir. Ve eğer bu vasâyâyı yapmazsan, nefsin sana hıyânet etmiştir.” “Ben Rabb’imin gayrini görmem.” diyen sûfînin sözüne bakıp da “Mâdemki vücûdda Hakk’ın gayri bir mevcûd yoktur; bana rızkımı ayağıma getiren kimse de Hakk’ın gayri değildir; o hâlde rızkımı Hakk ihsân etmiştir; her ne hâl içinde olursam olayım elbette ben onu kabûl ederim.” deme! Zîrâ bu sözü sûfî kendi makâmından söylemiştir. Onun sözü kendi makâmına nazaran Hakk’tır. Fakat senin makâmın bu makâm olmadığı cihetle, senin onu dinlemen câiz değildir. Hadd-i zâtında bu sûfî o sözü benim sana zikr ettiğim şeye müzâhim ve muhâlif olmak için dememiştir. Belki benim sözlerim seni bu sûfînin makâmına daʻvetten ibârettir. Zîrâ seni vehm-i isneyniyyetten kurtarıp, hakîkati tevhîde ve yakîne sevk eder.&#10024;

İşte bizim açıkladığımız bu öğütlerin hepsi senin kesin inancını kuvvetlendirir. Ve eğer bu öğütleri yapmazsan, nefsin sana ihanet etmiştir. "Ben Rabb'imin gayrısını görmem." diyen sûfînin sözüne bakıp da "Mademki varlıkta Hakk'ın gayrısı bir varlık yoktur; bana rızkımı ayağıma getiren kimse de Hakk'ın gayrısı değildir; o halde rızkımı Hakk ihsan etmiştir; her ne hal içinde olursam olayım elbette ben onu kabul ederim." deme! Çünkü bu sözü sûfî kendi makamından söylemiştir. Onun sözü kendi makamına göre haktır. Fakat senin makamın bu makam olmadığı için, senin onu dinlemen caiz değildir. Aslında bu sûfî o sözü benim sana zikrettiğim şeye zıt ve aykırı olmak için dememiştir. Aksine benim sözlerim seni bu sûfînin makamına davet etmekten ibarettir. Çünkü seni ikilik vehminden (varlıkta iki ayrı şey olduğu sanısından) kurtarıp, hakikati tevhide (birliğe) ve kesin inanca sevk eder.

İmdi sen henüz vehm-i isneyniyyet içinde bulunduğun hâlde, ibtidâen sûfînin bu sözüyle amel etmiş olursan, tarîk-i Hakk’ta tembel ve battâl olan sâliklerin işini yapmış olur ve yakînini takviye edememiş bulunursun.&#10024;

Şimdi sen henüz ikilik vehmi içinde bulunduğun hâlde, başlangıçta sûfînin bu sözüyle amel etmiş olursan, Hakk Yolunda tembel ve battâl olan sâliklerin işini yapmış olur ve yakînini (şüphesiz inancını) güçlendirememiş bulunursun.

Fasıl (4)

Sohbet

“Ve sohbet mürîde şeyin eşerridir. Zîrâ tarîk, katʻ-ı me’lûfât ve terk-i müstahsenât üzerine mebnîdir. Vaktâki sohbet ülfet ve ünse ve tağyîr-i mahal, müfârakat vukûʻu indinde vücûd-i eleme müeddî olur; işte bunun için biz onu mekrûh kıldık. Ve işte bunun için meşâyih derler ki: “Kim ki halvette üns ve melâda vahşet buldu; imdi onun ünsü halvette Allah ile değildir. Ve ancak onun üzerine iltibâs vâkiʻ oldu.”&#10024;

Sohbet, mürid için şerli bir şeydir. Çünkü yol, alışkanlıkları kesmek ve beğenilen şeyleri terk etmek üzerine kuruludur. Sohbet, ülfet ve alışkanlığa dönüştüğünde ve yer değiştirme, ayrılık meydana geldiğinde eleme yol açar; işte bunun için biz onu mekruh kıldık. Ve işte bunun için şeyhler derler ki: "Kim ki halvette (yalnızlıkta) ünsiyet (alışkanlık) ve lezzette vahşet (yalnızlık hissi) buldu; şimdi onun ünsiyeti halvette Allah ile değildir. Ve ancak onun üzerine iltibas (karışıklık, yanılgı) meydana geldi."

Binâenaleyh mürîde cümleten sohbetten i‘tizâl evlâdır. Onun himmeti, taleb-i şeyhde olsun. Eğer şeyhi bulursa, onun gayrine bakmasın. Şeyhin şâkirdlerinin ihvetini sahâbet etmesin ve onlarla mücâlese eylemesin. Eğer şeyh bununla emr ederse, müstesnâdır.&#10024;

Bu sebeple, müride (tasavvuf yolunda ilerleyen kişiye) topluca sohbetten uzak durmak daha iyidir. Onun gayreti, şeyh arayışında olsun. Eğer şeyhini bulursa, ondan başkasına bakmasın. Şeyhin öğrencilerinin kardeşliğini arkadaş edinmesin ve onlarla oturup kalkmasın. Eğer şeyh buna emrederse, bu durum istisnadır.

İmdi mürîde kendi cinsinden halk ile berâber olmak ve onun gayri vahş gibi olup kaçmak ve bununla üns-i billahı taleb etmek ve zikri iksâr eylemek ve o husûsda mücâhede edip bir kimse ile beytûtet etmemek ve mücâlese eylememek lâyık olur. Eğer sohbete ıztırâr olursa, musâhibi ile berâber nefsine murâkıb olsun; eğer onun meğîbi indinde, kendisinde vahşet bulursa, ondan ve onun sohbetinden ayrılsın. Eğer bu ona tâbiʻ olur ve onu taleb ederse, şehirden firâr etsin. Sevbinde ve meskeninde de böyledir. Nefsinden elbisesini sevdiğini hissettiği vakit, onu satıp, başkasını iştirâ eylesin. Ve eğer ondan müstağnî ise onu versin ve eğer mekânını severse, ondan tahavvül etsin. Ve vücûdda ferdânî oluncaya kadar, kalbinden nasîb alacak bir şey bırakmasın. Zîrâ Hakk Subhânehu gerek tâi‘înden ve gerek onların gayrinden, kendisinin gayriyle ünsü olan kalbe tecellî buyurmaz.&#10024;

Şimdi, Hakk Yolcusu'na kendi cinsinden insanlarla beraber olmak ve onlardan vahşi gibi kaçmak, bununla Allah ile ünsiyet (yakınlık) talep etmek, zikri çoğaltmak, o hususta mücâhede edip kimseyle gecelememek ve kimseyle oturup kalkmamak uygun olur. Eğer sohbete mecbur kalırsa, arkadaşıyla beraber nefsini gözetlesin; eğer arkadaşının yokluğunda kendisinde bir yalnızlık hissederse, ondan ve onun sohbetinden ayrılsın. Eğer bu arkadaş ona tâbi olur ve onu ararsa, şehirden kaçsın. Giysisinde ve meskeninde de böyledir. Nefsinden elbisesini sevdiğini hissettiği zaman, onu satıp başkasını satın alsın. Ve eğer ondan müstağni ise onu versin ve eğer mekânını severse, ondan başka bir yere taşınsın. Ve varlıkta tek başına kalıncaya kadar, kalbinden nasip alacak bir şey bırakmasın. Çünkü Yüce Allah, gerek itaatkârlardan gerekse onların dışındakilerden, kendisinin gayriyle ünsiyeti olan kalbe tecelli etmez.

Ve eğer şeyh onun için tabîb ve kendisinde mürîdin helâkı olan illetin vücûdu ve onun indinde onun devâsı olmasa, onun mücâlesesi câiz olmaz idi. Ve onunla üns vechi üzere değil, ta‘lîm-i edeb vechi üzere oturur olsun. Zîrâ tâlibin şeyhe ünsü taalluk ettiği vakit, onun üzerine tarîk uzar ve onun tıbbı şeyhe güç ve ona müteazzir olur. Ve illetinden âfiyeti istibtâ‘ eyler. Ve bu onunla ünsden nâşîdir ve şeyhin şâkirdden garazı her bir vakitte, onu zikr ile maʻmûrü’l-kalb bulmaktır. Hattâ bir zamânda onun fiilinde bir kimsenin mücâlesetine müeddî olan şeyi ona ilkâ ettiği vakit, onu müteellim görür. Binâenaleyh şeyh bilir ki muhakkak mürîde feth olundu ve ona i‘tinâ eder ve onun muâşereti îsâr ve fütüvvet ve sehâvet-i nefs ve onlardan hukûk talebini terk ile olsun ve onların fazlını görsün ve nefsi için onların indinde bir hak görmesin.&#10024;

Ve eğer şeyh onun için bir tabip ve kendisinde müridin helakına sebep olan hastalığın varlığı ve onun yanında o hastalığın devası olmasa, onunla oturması caiz olmazdı. Ve onunla ünsiyet kurma şeklinde değil, edep öğretme şeklinde otursun. Çünkü talibin şeyhe ünsiyet kurması gerçekleştiği zaman, onun üzerine yol uzar ve şeyhin onu tedavi etmesi zorlaşır ve imkânsız hale gelir. Ve hastalığından şifa bulmayı geciktirir. Ve bu, onunla ünsiyet kurmasından kaynaklanır ve şeyhin öğrenciden her zaman istediği şey, onu zikirle kalbi mamur bulmaktır. Hatta bir zamanda, onun fiilinde bir kimseyle oturmaya yol açan şeyi ona telkin ettiği zaman, onu acı çeker görür. Bu sebeple şeyh bilir ki muhakkak müride feth (manevi açılım) nasip oldu ve ona ihtimam gösterir ve onunla olan ilişkisi fedakârlık, cömertlik ve nefsin yüceliği ile ve onlardan hak talep etmeyi terk etmekle olsun ve onların faziletini görsün ve nefsi için onların yanında bir hak görmesin.

Binâenaleyh onlar üzerine fazl, nasıl olur ve bu illetten nâşî biz mürîde terk-i sohbet ile emr ettik. Zîrâ sohbet için, edâsı onun üzerine vâcib olan hukûk vardır ki onu kalbinde Allah Teâlâ’nın edâ-i hukûkundan işgâl eder; o ise zaîfdir.&#10024;

Bu sebeple onlar üzerine fazl nasıl olur ve bu illetten dolayı biz müride sohbeti terk etmesini emrettik. Çünkü sohbet için, edası onun üzerine vacip olan haklar vardır ki, bu haklar onu kalbinde Yüce Allah'ın haklarını eda etmekten alıkoyar; o ise zayıftır.

İmdi ona uzlet ve firâr evlâdır. Zîrâ sohbet mütemekkînin-i ekâbirin şiyemindendir. Ve onlar ile berâber nefsin üzerinde ol! Eğer seni zemm ederlerse, sen zemmin ehlisin ve eğer medh ederlerse, kendilerinin evsâfıdır ki onlardan söylerler. Ve Allah Teâlâ senin emrini onlara setr etmiştir. Ve eğer onlara keşf ede idi; aybı görürler idi. Binâenaleyh onların hamdi ile sana olan senâlarıyla ferâhlanma.”&#10024;

Şimdi ona uzlet ve kaçış daha iyidir. Çünkü sohbet, büyük kemâl sahiplerinin (tasavvufta olgunluğa erişmiş kimseler) özelliklerindendir. Ve onlarla birlikte nefsinin üzerinde ol! Eğer seni kınarlarsa, sen kınanmaya layıksın ve eğer överlerse, kendilerinin vasıflarıdır ki onlardan bahsederler. Ve Yüce Allah senin durumunu onlara gizlemiştir. Ve eğer onlara açsaydı; ayıbı görürlerdi. Bu sebeple onların övgüsü ve sana olan senalarıyla sevinme.

Sohbet mürîde en ziyâde şerlî olan bir şeydir. Çünkü tarîk-i Hakk, ülfet olunan ve i‘tiyâd edilen şeylerden vazgeçmek ve nefsin hoşgördüğü ve beğendiği şeyleri terk etmek esâsları üzerine binâ olunmuştur. Sohbet, ülfet ve ünse ve bu ülfet ve ünsiyyetin hâsıl olduğu mahallin tagayyürü ve tebeddülü ve müfârakat vukûʻu kalbde elemin vücûduna müeddî olduğu vakit, sâlik hakkında muzırr olur. İşte ayrılığı hüzün ve eleme sebeb olan sohbeti biz mekrûh kıldık. Ve işte bu sebebden dolayı meşâyih derler ki: “Kim ki halvette ve yalnızlıkta ünsiyyet ve melâda ve halk arasında vahşet bulmuş ise onun ünsiyyeti halvette Allah ile değildir ve ancak ona iltibâs vâkiʻ olmuştur.”&#10024;

Sohbet, müride en çok şerli olan bir şeydir. Çünkü Hakk yolu, alışılan ve âdet edinilen şeylerden vazgeçmek ve nefsin hoş gördüğü ve beğendiği şeyleri terk etmek esasları üzerine kurulmuştur. Sohbet, alışkanlığa ve ünsiyete ve bu alışkanlık ve ünsiyetin meydana geldiği yerin değişmesi ve başka bir hale geçmesi ve ayrılığın gerçekleşmesi kalpte elemin varlığına yol açtığı zaman, Hakk yolcusu hakkında zararlı olur. İşte ayrılığı hüzün ve eleme sebep olan sohbeti biz mekruh saydık. Ve işte bu sebepten dolayı meşâyih derler ki: “Kim ki halvette ve yalnızlıkta ünsiyet ve lezzet ve halk arasında vahşet bulmuş ise onun ünsiyeti halvette Allah ile değildir ve ancak ona iltibas (karışıklık, yanlış anlama) vâki olmuştur.”

Maʻlûm olsun ki tarîkte sâlik için şeyhinin emriyle halvette bulunmak kâidesi de vardır. Fakat sâlikin nefsi bu halvetten aslâ hoşlanmaz. İşte sâlikin nefsi halveti kerîh gördüğü için şeyhi onu halvete koyar. Ve eğer sâlikin nefsi halvette üns ve râhat bulur ve halk ile imtizâcdan sıkılır ise şeyhi onu halvete koymayıp bilakis halk ile imtizâc ve muâşerete sevk eder. Zîrâ maksûd olan şey, terk-i müstahsenâttır.&#10024;

Bilinmeli ki tarikatta Hakk Yolcusu için şeyhinin emriyle halvette (yalnız kalma, inzivaya çekilme) bulunma kuralı da vardır. Fakat Hakk Yolcusunun nefsi bu halvetten asla hoşlanmaz. İşte Hakk Yolcusunun nefsi halveti çirkin gördüğü için şeyhi onu halvete koyar. Ve eğer Hakk Yolcusunun nefsi halvette ünsiyet (yakınlık, alışkanlık) ve rahat bulur ve halk ile karışmaktan sıkılır ise şeyhi onu halvete koymayıp aksine halk ile karışmaya ve bir arada yaşamaya sevk eder. Çünkü amaçlanan şey, güzel görülen şeyleri terk etmektir.

İmdi sâlik, halveti müstahsen görürse halk ile muâşeretten sıkılır ise onun ünsiyyeti Allah ile değil, nefsi iledir. Ancak tarîkte halvet kâidesi olduğu cihetle, onun ihtiyâr-ı halvet etmesinde, bu kâide-i halvet ile iltibâs vâkiʻ olmuş olur. Yaʻnî sâliklerin halvete girmek kâidesine mutâbık olarak bu da halvete girmiş bulunur. Fakat halvetteki maksad bu sâlik için mevcûd olmadığından fâidesi yoktur. Yalnız şekl-i zâhirisinde iltibâs ve müşâbehet görünür.&#10024;

Şimdi, Hakk Yolcusu, halveti (yalnız kalmayı) güzel görürse ve insanlarla bir arada olmaktan sıkılırsa, onun yakınlığı Allah ile değil, nefsi iledir. Ancak, tarikatta halvet kuralı olduğu için, onun halveti tercih etmesinde, bu halvet kuralı ile bir karışıklık meydana gelmiş olur. Yani, Hakk Yolcularının halvete girme kuralına uygun olarak bu da halvete girmiş bulunur. Fakat halvetteki maksat bu Hakk Yolcusu için mevcut olmadığından faydası yoktur. Yalnızca dış görünüşünde bir karışıklık ve benzerlik görünür.

Binâenaleyh mürîde, müfârakatı elem verecek olan sohbetten vazgeçmek evlâdır. Onun himmeti şeyh-i kâmil aramaya masrûf olmalıdır. Eğer şeyh-i hakîkîyi bulursa başkasının sohbetine bakmamalıdır. Ve şeyhin mürîdleriyle de musâhabet ve mücâleset câiz değildir. Zîrâ onların cümlesi sâlik olup, henüz hâl-i noksândadır. Binâenaleyh bunlarla musâhabe ve mücâlese, sâlik için zarardır. Eğer şeyh bunlarla musâhabe ve mücâleseyi emr ederse, bu hâl müstesnâdır. Çünkü şeyh sâlikin kemâline lâzım olanı emr eder. İhtimâl ki sâlikin noksânları, bunlardaki noksândan ziyâdedir. Sâlik bunlardaki kemâlâtı nefsine numûne ittihâz etmek için şeyhi bu sûretle emr etmiştir.&#10024;

Bu sebeple, müride, ayrılığı elem verecek olan sohbetten vazgeçmek daha iyidir. Onun gayreti, kâmil bir şeyh aramaya yönelmiş olmalıdır. Eğer hakiki şeyhi bulursa, başkasının sohbetine bakmamalıdır. Ve şeyhin müridleriyle de sohbet etmek ve oturup kalkmak caiz değildir. Çünkü onların hepsi Hakk Yolcusu olup, henüz noksan halindedir. Bu sebeple bunlarla sohbet etmek ve oturup kalkmak, Hakk Yolcusu için zarardır. Eğer şeyh bunlarla sohbet etmeyi ve oturup kalkmayı emrederse, bu durum istisnadır. Çünkü şeyh, Hakk Yolcusunun olgunlaşması için gerekli olanı emreder. İhtimal ki Hakk Yolcusunun noksanları, bunlardaki noksandan daha fazladır. Hakk Yolcusu, bunlardaki kemalatı kendisine örnek edinmesi için şeyhi bu şekilde emretmiştir.

İmdi mürîde kendi cinsinden yaʻnî ehl-i tarîkten olan halk ile berâber olmak ve ehl-i tarîkin gayri bulunan kimseler onun indinde hayvânât-ı vahşiyye gibi olup onlardan kaçmak ve bu firâr husûsunda Allah Teâlâ hazretleriyle ünsiyyeti taleb etmek ve Allah Teâlâ’yı çok zikr etmek ve bu husûsda nefsinin meyelânına muhâlefet edip bir kimse ile berâber düşüp kalkmamak ve mücâlese eylememek lâyık olur. Eğer bir kimse ile sohbet için ıztırâr vâkiʻ olursa, musâhibi ile nefsi arasındaki râbıtaya murâkıb olsun; eğer bu musâhibinin tağayyübünü farz ettikte kendisinde vahşet ve hüzün ve elem hissederse, o musâhibinden ve onun sohbetinden ayrılmak lâzım gelir. Ve eğer musâhibi onun arkasını bırakmayıp taʻkîb eder ve onu arar ise şehirden firâr etsin. Bu sûretle nefsinin me’lûfâtını katʻ etmiş olur.&#10024;

Şimdi, Hakk Yolcusu'na kendi cinsinden, yani tarikat ehli olan insanlarla birlikte olmak ve tarikat ehli olmayan kimselerin onun nazarında vahşi hayvanlar gibi olup onlardan kaçmak ve bu kaçış hususunda Yüce Allah ile ünsiyet (yakınlık) talep etmek ve Yüce Allah'ı çok zikretmek ve bu hususta nefsinin eğilimine karşı gelip bir kimse ile düşüp kalkmamak ve sohbet etmemek uygun olur. Eğer bir kimse ile sohbet için zorunluluk meydana gelirse, sohbet ettiği kişi ile kendi nefsi arasındaki bağıntıya dikkat etsin; eğer bu sohbet ettiği kişinin kaybolduğunu varsaydığında kendisinde yalnızlık, hüzün ve acı hissederse, o sohbet ettiği kişiden ve onun sohbetinden ayrılması gerekir. Ve eğer sohbet ettiği kişi onun peşini bırakmayıp takip eder ve onu ararsa şehirden kaçsın. Bu şekilde nefsinin alışkanlıklarını kesmiş olur.

Elbisesinde ve meskeninde de bu kâideye riâyet îcâb eder. Eğer giydiği elbiseye karşı nefsinde bir muhabbet hissederse, onu satıp nefsinin hoşlanmadığı başka bir elbise iştirâ etsin. Ve eğer elbisenin semeninden müstağnî ise satmayıp birisine versin. Ve eğer oturduğu hâneyi veyâ odayı severse, onu değiştirsin. Velhâsıl bu vücûd-i izâfî âleminde ferdânî oluncaya kadar, kalbinden nasîb ve behre alabilecek hiçbir şey bırakmasın. Zîrâ Hakk Subhânehu ve Teâlâ hazretleri gerek mutî‘ olanlardan ve gerek mutî‘ olanların gayrinden bulunsun kendisinden başkasıyla ünsiyyet peydâ etmiş olan kalbe tecellî buyurmaz.&#10024;

Elbisesinde ve meskeninde de bu kurala uyması gerekir. Eğer giydiği elbiseye karşı nefsinde bir sevgi hissederse, onu satıp nefsinin hoşlanmadığı başka bir elbise satın alsın. Ve eğer elbisenin bedeline ihtiyacı yoksa satmayıp birisine versin. Ve eğer oturduğu evi veya odayı severse, onu değiştirsin. Sözün özü, bu izafî varlık âleminde tek başına kalıncaya kadar, kalbinden pay ve nasip alabilecek hiçbir şey bırakmasın. Çünkü Yüce Allah, gerek itaat edenlerden gerekse itaat etmeyenlerden olsun, kendisinden başkasıyla yakınlık kurmuş olan kalbe tecelli etmez.

Beyit

“Sür çıkar gayri gönülden tâ tecellî ede Hakk. Pâdişâh konmaz saraya hâne maʻmûr olmadan.”&#10024;

"Yabancıyı gönülden çıkar ki Hak tecelli etsin. Padişah, saray mamur olmadan oraya yerleşmez."

Nitekim bu bâbdaki îzâhât “hacer-i beht” bahsinde geçmiş idi. Ve eğer şeyh, sâlikin tabîbi ve mürîdde onun helâkini mûcib olan illetin vücûdu ve şeyhde bu illetin ilâcı olmasa idi; mürîde şeyh ile mücâlese bile câiz olmaz idi. Binâenaleyh mürîd şeyhi ile üns vechi üzere değil, ta‘lîm-i edeb vechi üzere oturmak lâzımdır. Yaʻnî mürîd, “Ben nâkısım ve şeyhim kâmildir. Ben ondan kemâlin ne demek olduğunu ve Hakk’a vusûlün usûlünü öğreneceğim.” niyyeti ile şeyhinin huzûruna gitmelidir. Ve bu gibi niyyetlerden hâli olarak mahzâ nefsi, şeyhi ile üns bulduğu için onun huzûruna giderse, bunda mahzûr vardır. Zîrâ tâlibin, şeyhe ünsü taalluk ettiği vakit, onun üzerine sülûku uzar ve onun tedâvisi şeyhe güç ve müteazzir olur. Ve illetinden kurtulup iktisâb-ı âfiyet edebilmesi teahhür eyler. Zîrâ şeyh dahi suver-i kevniyyeden biridir. Ve mürîd, onun maʻnâsından katʻ-ı nazarla, onun taayyün-i kevnîsi ile ve sûreti ile ünsiyyet peydâ ederse, kalbi mâsivâ-yı Hakk’la üns eylemiş olur. Ve Hakk’ın gayriyle ünsiyyeti olan kalbe tecellî vâkiʻ olmayacağından sâlik bu vartadan kurtuluncaya kadar, sülûkunu itmâm ve tecellî-i Hakk’a mazhariyyetle iktisâb-ı kemâl eyleyemez.&#10024;

Nasıl ki bu konudaki açıklamalar "hacer-i beht" (şaşkınlık taşı, hayret makamı) bahsinde geçmişti. Ve eğer şeyh, Hakk Yolcusu'nun tabibi ve müridin helakine sebep olan hastalığın varlığı ve şeyhte bu hastalığın ilacı olmasaydı; müride şeyh ile sohbet etmek bile caiz olmazdı. Bu sebeple müridin şeyhi ile samimiyet üzere değil, edep öğrenme üzere oturması gerekir. Yani mürid, "Ben noksanım ve şeyhim kâmildir. Ben ondan kemâlin ne demek olduğunu ve Hakk'a ulaşmanın usulünü öğreneceğim." niyetiyle şeyhinin huzuruna gitmelidir. Ve bu gibi niyetlerden uzak olarak sadece nefsi, şeyhi ile samimiyet bulduğu için onun huzuruna giderse, bunda sakınca vardır. Çünkü talibin, şeyhe samimiyeti iliştiği zaman, onun üzerine Hakk yolculuğu uzar ve onun tedavisi şeyhe zor ve güçleşir. Ve hastalığından kurtulup afiyet kazanabilmesi gecikir. Çünkü şeyh dahi oluşsal suretlerden biridir. Ve mürid, onun manasından bağımsız olarak, onun oluşsal belirlenimi ile ve sureti ile samimiyet peyda ederse, kalbi Hakk'ın gayrısıyla samimiyet kurmuş olur. Ve Hakk'ın gayrısıyla samimiyeti olan kalbe tecelli (ilahi nurun yansıması) vaki olmayacağından Hakk Yolcusu bu tehlikeden kurtuluncaya kadar, Hakk yolculuğunu tamamlayıp Hakk'ın tecellisine mazhariyetle kemâl kazanamaz.

Tarîkte mevcûd olan râbıtaya gelince bunda dahi bâlâdaki niyyet mevcûd olmadıkça müessir olmaz. Hadd-i zâtında sûret-i şeyhin dahi puttan ibâret olduğu muhakkıkîn hazarâtı taraflarından beyân buyrulmuştur.&#10024;

Tarikat yolunda mevcut olan rabıtaya gelince, bunda da yukarıdaki niyet mevcut olmadıkça etkili olmaz. Aslında şeyhin suretinin de puttan ibaret olduğu muhakkikîn (gerçekleri araştıran âlimler) tarafından açıklanmıştır.

Mesnevî

ی

ی او بت شكنچون خلیل آمد خیال یارمن ** صورتش بت معن&#10024;

Ma'lûm olsun ki, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, a'yân-ı sâbiteye taalluk eden şuûnât-ı zâtiyye ve niseb-i ilâhiyye itibarıyla mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olup, cemî'-i ahvâl ve ezmine-i muhtelifede münezzeh ve mukaddestir. Binâenaleyh, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, âlem-i kevn ve fesâdda vâki' olan tağayyür ve tebeddülden münezzeh ve mukaddes olduğu gibi, a'yân-ı sâbite dahi, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelen ve ebeden sabit ve mütehakkık olup, hâriçte vücûd-ı izâfî ile mütekevvin olan vücûdât-ı izâfiyye ve vücûdât-ı mevhûme gibi, tağayyür ve tebeddüle kâbil değildir. İmdi, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyeti, a'yân-ı sâbiteye taalluk eden şuûnât-ı zâtiyye ve niseb-i ilâhiyye itibarıyla mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddül olduğu gibi, a'yân-ı sâbite dahi, Hak Teâlâ'nın ilminde ezelen ve ebeden sabit ve mütehakkık olup, hâriçte vücûd-ı izâfî ile mütekevvin olan vücûdât-ı izâfiyye ve vücûdât-ı mevhûme gibi, tağayyür ve tebeddüle kâbil değildir.

Tercüme

“Benim hayâl-i yarîm, Halîl gibi geldi. Onun sûreti puttur; maʻnâsı ise put kırıcıdır.”&#10024;

Benim sevgili hayalim, Halil (a.s.) gibi geldi. Onun şekli puttur; anlamı ise put kırıcıdır.

İmdi şeyh ile zâhiren ve hayâlen mücâlese onun sûretiyle üns üzerine olmayıp, maʻnâsına nazar ile olmak îcâb eder. Ve şeyhin başına mürîdleri toplamaktan garazı, kendisine hâdim tedârik etmek ve halkı kendisine celb edip elini öptürmek ve hürmet ve taʻzîm ettirmek değil, her bir vakitte onların kalblerini zikr-i ilâhî ile maʻmûr bulmaktır. Hattâ bir zamân gelir ki şeyh mürîdin yapacağı bir işte bir kimsenin mücâlesetine müeddî olan şeyi ona ilkâ ve emr ettiği vakit, mürîdi müteellim görür. Yaʻnî mürîd kendi kendine der ki: “Keşke şeyhim bana halk ile müvâneset ve mücâlesete sebeb olan bu işin îfâsını emr etmemiş olsaydı. Ne iyi olurdu.” deyip müteessir olur. Binâenaleyh şeyh, mürîdin bu hâlinden mürîde feth-i ilâhî olduğunu bilir ve onun tekmîl-i sülûkune i‘tinâ eder. Zîrâ yukarıda Hakk’ın gayri ile ünsü olan kalbe Hakk Teâlâ tecellî buyurmaz, denilmiş idi. Mürîd ise Hakk’ın gayriyle ünsiyyetten tevahhuş ettiği cihetle mazhar-ı tecellî olur.&#10024;

Şimdi, şeyh ile görünüşte ve hayalde birlikte olmak, onun şekliyle ünsiyet kurmak üzerine olmayıp, manasına bakmakla olması gerekir. Şeyhin müridleri başına toplamasındaki amacı, kendisine hizmetçi edinmek, halkı kendisine çekip elini öptürmek ve hürmet ve saygı ettirmek değil, her zaman onların kalplerini ilahi zikirle dolu bulmaktır. Hatta bir zaman gelir ki şeyh, müridin yapacağı bir işte bir kimseyle birlikte olmaya yol açan şeyi ona telkin ve emrettiği vakit, müridi üzgün görür. Yani mürid kendi kendine der ki: “Keşke şeyhim bana halk ile ünsiyet ve birlikte olmaya sebep olan bu işi yapmamı emretmemiş olsaydı. Ne iyi olurdu.” deyip üzülür. Bu sebeple şeyh, müridin bu halinden müride ilahi bir açılış olduğunu bilir ve onun seyr-ü sülûkunu tamamlamasına özen gösterir. Çünkü yukarıda, Hakk'ın gayrısıyla ünsiyeti olan kalbe Yüce Allah'ın tecelli etmeyeceği söylenmişti. Mürid ise Hakk'ın gayrısıyla ünsiyetten ürktüğü için tecelli mazharı olur.

İmdi mürîd bi-hasebi’l-ihtiyâc halk ile muâşeret mecbûriyetinde bulunursa, onun muâşereti îsâr, yaʻnî kendisi muhtâc iken gayre bahş ve atâ etmek ve fütüvvet yaʻnî mürüvvet ve ihsân ve sehâvet-i nefs yaʻnî nefsini halkın hizmetine bezl etmek ve onlardan hukûk talebini terk etmek esâslarına müstenid olmalıdır. Ve kendi üzerine onların fazlını görmeli ve nefsi için onların indinde bir hak görmemelidir.&#10024;

Şimdi, Hakk Yolcusu ihtiyacına göre halkla iç içe olmak zorunda kalırsa, onun bu iç içe oluşu; îsâr (yani kendisi muhtaçken başkasına bağış ve ihsanda bulunmak), fütüvvet (yani mürüvvet, ihsan ve nefsin cömertliği, yani nefsini halkın hizmetine adamak) ve onlardan hak talep etmeyi terk etmek esaslarına dayanmalıdır. Ve kendi üzerine onların faziletini görmeli ve nefsi için onların yanında bir hak görmemelidir.

İmdi nefsini onların mâdûnunda gören kimse onlar üzerine nasıl fazl iddiâsında bulunabilir. İşte bu ta‘dâd ettiğimiz esbâb-ı müşkileden dolayı biz mürîde terk-i sohbet ile emr ettik. Zîrâ sohbet için, edâsı mürîd üzerine vâcib olan birtakım haklar vardır ki o hakların îfâsını tefekkür ederken, kalbinde Allah Teâlâ’nın edâ-i hukûkunu ihmâl eder. Mürîd zaîf olup, hem hukûk-ı halkı ve hem de hukûk-ı Hakk’ı edâya kâdir değildir. Bu iki nevʻi hukûku cem‘ ve edâ, sâhib-i kuvvet olan kâmillerin kârıdır. Böyle olunca o zaîf olan mürîde halktan uzlet ve firâr evlâdır. Çünkü sohbet, mütemekkînin-i ekâbirin şiyemindedir. Yaʻnî sohbet, ehl-i temkîn olan ekâbir-i evliyâullahın hûylarındandır. Ve onlar zikr olunan iki nevʻi hukûku edâya muktedirdirler.&#10024;

Şimdi, nefsini onların altında gören kimse, onlar üzerine nasıl bir üstünlük iddiasında bulunabilir? İşte bu saydığımız zorlu sebeplerden dolayı biz müride (tasavvuf yoluna yeni giren kişiye) sohbeti terk etmesini emrettik. Çünkü sohbet için, edası mürid üzerine vacip olan birtakım haklar vardır ki, o hakların yerine getirilmesini düşünürken, kalbinde Yüce Allah'ın haklarını yerine getirmeyi ihmal eder. Mürid zayıf olup, hem halkın haklarını hem de Hakk'ın haklarını yerine getirmeye kadir değildir. Bu iki tür hakkı bir araya getirip yerine getirmek, kuvvet sahibi olan kâmillerin (olgunlaşmış kişilerin) işidir. Böyle olunca, o zayıf olan müride halktan uzaklaşmak ve kaçmak daha iyidir. Çünkü sohbet, büyük temkin sahiplerinin (manevi makamında sağlam duranların) karakterindendir. Yani sohbet, Allah dostlarının büyüklerinden olan temkin ehlinin huylarındandır. Ve onlar, zikredilen iki tür hakkı yerine getirmeye muktedirdirler.

İmdi sen mütemekkinîn-i ekâbir ile berâber olduğun vakit, nefsine nâzır ol! Eğer seni zemmederlerse, sen zemme lâyıksın ve zemmin ehlisin ve eğer seni medh ederlerse, kendilerinin evsâfını söylerler. Ve Allah Teâlâ senin emrini onların önünde settârlığıyla setr etmiştir. Ve eğer senin bâtınını ve ahvâlini onlara keşf ede idi ayıblarını görürler idi; binâenaleyh bu ekâbir beni medh ettiler ve bana senâ eylediler diye ferâhlanma ve mesrûr olma! Ve kendinin hakîkaten medh ve senâya lâyık olduğunu zannetme!&#10024;

Şimdi sen büyük makam sahipleriyle birlikte olduğun zaman, nefsine dikkat et! Eğer seni yererlerse, sen yermeye lâyıksın ve yermenin ehlisin ve eğer seni överlerse, kendilerinin özelliklerini söylerler. Ve Yüce Allah senin durumunu onların önünde ayıplarını örterek gizlemiştir. Ve eğer senin iç yüzünü ve hallerini onlara açsaydı ayıplarını görürlerdi; bu sebeple bu büyükler beni övdüler ve bana senâ ettiler diye sevinme ve mutlu olma! Ve kendinin gerçekten övgüye ve senâya lâyık olduğunu zannetme!

Fasıl (5)

Mescidlere Saʻy Etmek

“Mürîde çok hareket etmemek lâyık olur. Zîrâ o müferrikadır. Teşevvüş-i hâlinden nâşî biz onu, kendini irşâd edecek şeyh talebinin gayrinde, seferden men‘ ettik.&#10024;

Müride çok hareket etmemek uygun olur. Çünkü o, dağıtıcıdır. Hâlinin karışıklığından dolayı biz onu, kendisini irşat edecek şeyh arayışı dışında, yolculuktan menettik.

İmdi mesâcide veyâ bir zarûrete seyr ettiği vakit, sağa ve sola iltifât etmesin ve basarını nazar-ı ûlâ mehâfetinden nâşî, ayaklarını bastığı cihete nasb etsin. Ve meşyinde zikr ile müşteğıl olsun. Ve ona selâm veren kimseye redd-i selâm eylesin. Hiçbir kimse ile tevakkuf etmesin. Ve bir kimseye “Nasılsın?” demesin. Ve bundan hazer etsin. Zîrâ o bizim indimizde sa‘bdır. Ve yolundan taş ya diken veyâ necesden ezâ cinsinden olarak bulduğu her bir şeyi izâle etsin. Ve yazılı bir kağıt bulursa, onu duvar kovuğuna kaldırsın. Ve onu ayaklarıyla itip bırakmasın. Ve yolunu gâib edenlere yol göstersin. Ve zaîfe yardım etsin. Ve ağırlığa tahammül etsin. İşte bunun hepsi ona vâcibdir. Ve selâm verdiği vakit, arzda ve semâda Allah için her bir abd-i sâlihe selâm versin. Bu makâmdan sana redd olunur. Yürümende koşmaktan sakın! Ucübsüz teennî ile olsun. Zîrâ o senin hemmin için evferdir. Ve eğer bir şeyi hâmil olup da dinlenmek istersen, yoldan udûl et! Ve herkesin yolunu daraltma!&#10024;

Şimdi, mescitlere veya bir zorunluluk sebebiyle yürüdüğü zaman, sağa ve sola bakmasın ve ilk bakışta korkudan dolayı gözlerini ayaklarını bastığı yere diksin. Ve yürüyüşünde zikirle meşgul olsun. Ve ona selam veren kimseye selamı iade etsin. Hiçbir kimseyle durmasın. Ve bir kimseye "Nasılsın?" demesin. Ve bundan sakınsın. Çünkü o, bizim katımızda zordur. Ve yolundan taş ya da diken veya necasetten (pislikten) eziyet veren cinsten olarak bulduğu her şeyi temizlesin. Ve yazılı bir kağıt bulursa, onu duvar kovuğuna kaldırsın. Ve onu ayaklarıyla itip bırakmasın. Ve yolunu kaybedenlere yol göstersin. Ve zayıfa yardım etsin. Ve ağırlığa tahammül etsin. İşte bunların hepsi ona vaciptir. Ve selam verdiği zaman, yerde ve gökte Allah için her bir salih kula selam versin. Bu makamdan sana geri çevrilir. Yürümende koşmaktan sakın! Kendini beğenmişlikten uzak bir ağırbaşlılıkla olsun. Çünkü o, senin gayretin için daha verimlidir. Ve eğer bir şeyi taşıyıp da dinlenmek istersen, yoldan sap! Ve herkesin yolunu daraltma!

Ve mecâlis-i semâ‘a huzûrdan sakın! Eğer şeyhin sana ona huzûr ile emr ederse, hâzır ol ve dinleme! Ve zikr ile meşgûl ol! Zîrâ senin semâ‘ın zikrin olup şiir cinsinden olan semâ‘ndan evlâdır. Ve husûsiyle muhabbet ve şevk bâbının gayrinde inşâd eden kavvâl azdır. Ve nefis bunun indinde ihtizâz eder. Ve senin indinde daʻvâ îrâs eyler. Eğer kavvâl mevte dâir inşâd eder ve sana zikr-i cehennemde, havf ve kabz ve hüzün ve bükâ yâhûd zehâb-ı ömür yâhûd mevt ve onun kürübâtı yâhûd hesâb ve kısâs veyâ kıyâmet mevkıfleri vârid olursa, ona ısğâ eyle! Bu gelen şey hakkında tefekkür et! Eğer sana bir hâl gâlib olup seni ihsâsinden gâib kılar ve sen de kıyâm edersen, kıyâmın senin değildir. Ve seni ancak vâridin kaldırmıştır.&#10024;

Ve semâ meclislerinde huzurdan sakın! Eğer şeyhin sana ona huzur ile emrederse, hazır ol ve dinleme! Ve zikir ile meşgul ol! Çünkü senin semâın zikrin olup şiir cinsinden olan semâından daha iyidir. Ve özellikle muhabbet ve şevk (Allah sevgisi ve coşkusu) konusunda inşad eden (şiir okuyan) kavvâl (semâ meclislerinde şiir okuyan kişi) azdır. Ve nefis bunun yanında titrer. Ve senin yanında iddia ortaya çıkarır. Eğer kavvâl ölüme dair inşad eder ve sana cehennem zikrinde, korku ve kabz (manevi sıkıntı) ve hüzün ve ağlama yahut ömrün geçip gitmesi yahut ölüm ve onun sıkıntıları yahut hesap ve kısas veya kıyamet durakları gelirse, ona kulak ver! Bu gelen şey hakkında tefekkür et! Eğer sana bir hal galip olup seni hissetmekten uzaklaştırır ve sen de ayağa kalkarsan, ayağa kalkman senin değildir. Ve seni ancak vâridin (kalbe gelen ilahi ilham) kaldırmıştır.

İmdi ne vakit, ihsâsine rücûʻ edersen, derhâl otur. İ‘tidâlin hey’etine rücûʻ et! Zîrâ semâ‘da hareket mecrâ-yı i‘tidâlden inhirâfdır. Ve bi-hasebi’l-kasd mütenevvî‘ olur. Eğer sen tahrîkini hissettiğin hâlde hareket edersen, imdi hareketin Siccîn’de müstekarr oluncaya kadar, yukarıdan aşağıya nüzûl eden kimse gibi esfeledir. Allah Teâlâ’dan âfiyet taleb ederiz. Ve eğer sen nefsinden ve ihsâsinden fânî olduğun hâlde hareket edersen, cinânda veyâ nârda, kalbinde onun istîlâ-i azametiyle Allah Teâlâ’da fânî oldun.&#10024;

Şimdi ne zaman ki, hissetmeye geri dönersen, derhâl otur. Denge hâline geri dön! Çünkü semâda hareket, denge seyrinden bir sapmadır. Ve kasıtlı olarak çeşitlenir. Eğer sen hareketini hissettiğin hâlde hareket edersen, şimdi hareketin Siccîn'de (en aşağı tabaka, cehennemin en alt katı) karar kılıncaya kadar, yukarıdan aşağıya inen kimse gibi en aşağıyadır. Yüce Allah'tan afiyet dileriz. Ve eğer sen nefsinden ve hissetmenden fani olduğun hâlde hareket edersen, cennetlerde veya narda (cehennemde), kalbinde onun azametinin istilasıyla Yüce Allah'ta fani oldun.

İmdi hareketin İlliyyîn’de müstekarr oluncaya kadar ulviyyedir. Ve eğer bir kadından veyâ bir şâbb-ı emredden senin için olan bir ma‘şûk hakkında fânî oldun ise imdi fânî olman ve hâlin sahîh olmak ile berâber hareketin Siccîn’de cehennemdedir. Hâlbuki nâs seni Allah hakkında fânî oldu tevehhüm ederler.&#10024;

Şimdi, hareketin İlliyyîn'de (yüksek mertebelerde) karar kılıncaya kadar yücedir. Ve eğer bir kadından veya tüysüz bir gençten senin için olan bir sevgili hakkında fânî olduysan, şimdi fânî olman ve hâlin doğru olmakla beraber hareketin Siccîn'de (aşağı mertebelerde) cehennemdedir. Hâlbuki insanlar seni Allah hakkında fânî oldu sanırlar.

İmdi mecâlis-i semâ‘a huzûrdan sakın! Eğer sohbete ıztırârın olursa, şeyh buluncaya kadar, ehl-i muâmeleden olan âbidleri ve müctehidleri sâhib ittihâz et! Eğer onları şehir içinde bulamaz isen, sevâhilde ve harâb mescidlerde ve dağların eteklerinde ve vâdîlerin içinde ara! Zîrâ onlar gece onlara gelirler. Ve sen onlardan olmaya azm ettiğin vakit, ancak mescidde olduğun hâlde, namâz vakti senin üzerine dâhil olsun. Ve mürîdlerden müferrit olan salâta ikâmet olunduğu vakit vâsıl olan kimsedir. Eğer salâta ikâmet olunduğu hâlde mescide gelirsen, muhakkak son derece tefrît ile ifrât ettin. Ve sen onlardan değilsin. Velâkin tekbîre-i ihrâm veyâ imâm ile rek‘at seni fevt ederse buna sözümüz yoktur. Zîrâ bu îmânları hakkında taʻn olunan âmmenin hükmündendir. Binâenaleyh Allah’a tövbe et! Ve istînâf eyle! Ve bir mescide ve mescidde saff-ı vâhide ve mevziʻ-i vâhide müdâvim olmaktan sakın.”&#10024;

Şimdi semâ meclislerinde bulunmaktan sakın! Eğer sohbete mecbur kalırsan, bir şeyh buluncaya kadar, ehl-i muameleden (tasavvuf yolunda ameli esas alanlardan) olan âbidleri ve müctehidleri (dinî konularda içtihat yapabilen âlimleri) kendine rehber edin! Eğer onları şehir içinde bulamaz isen, sahillerde, harabe mescitlerde, dağların eteklerinde ve vadilerin içinde ara! Çünkü onlar gece onlara gelirler. Ve sen onlardan olmaya karar verdiğin zaman, ancak mescitte olduğun hâlde, namaz vakti senin üzerine girsin. Ve müridlerden müferrit (tek başına ibadet eden) olan, namaza kamet getirildiği zaman yetişen kimsedir. Eğer namaza kamet getirildiği hâlde mescide gelirsen, muhakkak son derece aşırıya kaçtın. Ve sen onlardan değilsin. Fakat tekbir-i ihramı veya imamla bir rekâtı kaçırırsan buna sözümüz yoktur. Çünkü bu, imanları hakkında kınanan avamın hükmündendir. Bu sebeple Allah’a tövbe et! Ve yeniden başla! Ve bir mescide, mescitte tek bir safa ve tek bir yere devamlı olmaktan sakın.

Mürîde ikâmet etmekte olduğu mahalden çok sefer ve hareket etmemek lâyıktır. Çünkü esnâ-yı seferde gözü birçok şeyler görür ve bu gördüğü şeyler kalbine havâtır verir. Ve bu havâtır efkârını perîşân eder. Ve kendini cem‘iyyetten tefrikaya düşürür. İşte sâlikin hâlini teşvîş edeceği için biz onu seferden ve çok hareketten men‘ ettik. Eğer onun bu hareket ve seferi, kendisini irşâd edebilecek bir şeyh aramak maksûduna mebnî ise muvâfık ve câiz olur.&#10024;

Hakk Yolcusu'na, ikamet ettiği yerden çok fazla yolculuk yapmaması ve hareket etmemesi yakışır. Çünkü yolculuk esnasında gözü birçok şey görür ve bu gördüğü şeyler kalbine vesveseler verir. Ve bu vesveseler onun düşüncelerini dağıtır. Ve kendini toparlanmışlıktan dağınıklığa düşürür. İşte Hakk Yolcusu'nun hâlini karıştıracağı için biz onu yolculuktan ve çok hareketten men ettik. Eğer onun bu hareketi ve yolculuğu, kendisini irşad edebilecek bir şeyh arama maksadına dayanıyorsa uygun ve caiz olur.

Cemâatle namâz kılmak için mesâcide veyâ gıdâ tedâriki gibi bir zarûrete seyr ettiği vakit, sağına ve soluna bakmaksızın yürümeli ve basarını nazar-ı ûlâ korkusundan nâşî ayaklarını bastığı cihete nasb etmelidir. Zîrâ yolda giderken etrâfına bakınacak olursa, nazarı nefsine hoş gelecek bir manzaraya müsâdif olup, bu nazar-ı ûlâyı ikinci ve üçüncü bakışlar taʻkîb eyler. Ve bu menâzırın kimi meselâ sâhib-i cemâl bir kadın olup, nazar etmek nâ-meşrû‘ ve harâm bulunur. Ve baʻzısı mübâh olup nazarda beis olmamakla berâber kalbe havâtır verdiği cihetle sâlike muzırr olur.&#10024;

Cemaatle namaz kılmak için camilere veya gıda temini gibi bir zorunlulukla yürüdüğü zaman, sağına ve soluna bakmaksızın yürümelidir ve ilk bakışın (nazar-ı ûlâ) korkusundan dolayı gözünü ayaklarını bastığı yöne dikmelidir. Çünkü yolda giderken etrafına bakacak olursa, gözü nefsine hoş gelecek bir manzaraya rastlar ve bu ilk bakışı ikinci ve üçüncü bakışlar takip eder. Ve bu manzaraların kimi, örneğin güzel bir kadın olup, bakmak gayrimeşru ve haram bulunur. Ve bazısı mübah olup bakmakta sakınca olmamakla birlikte kalbe vesveseler verdiği için Hakk Yolcusu'na zararlı olur.

Sâlik bu mahzûrlardan emîn olmak için nazarını muhâfaza etmek ve yürürken kalben zikr ile meşgûl olmak lâzımdır. Yolda bir kimse kendisine selâm verirse, redd-i selâm etmeli ve hiçbir kimse ile tevakkuf edip mükâlemeye dalmamalı ve bir kimseye, hâl ve hâtır sormamalıdır. Bundan hazer etmelidir. Zîrâ böyle râst geldiği kimse ile mükâleme ve musâhabe bizim indimizde güçtür. Çünkü ahvâl-i kalbini tasfiye ile meşgûl olan sâlike, derhâl musâhibinin ahvâli aks eder. Ve onda eser bırakır. Binâenaleyh bu husûsdaki mesâînin akâmetine sebeb olur. Bu hâl beyâz ve temiz bir elbiseye ufak bir kir veyâ toz bulaşmasına benzer. Ve memerr-i nâsda taş veyâ diken veyâ neces gibi halka eziyet verecek bir şey görürse onları kaldırıp halka eziyet vermeyecek olan bir mahalle vazʻ etmelidir. Ve yazılı bir kağıt bulursa onu duvar kovuğuna veyâ diğer bir münâsib mahale kaldırmalıdır. Zîrâ nutuk ve kitâbet ve kağıt, insanlığa mahsûs olan niam-ı ilâhiyyedir. Niam-ı ilâhiyyenin kadrini bilmeyip ayaklar altında çiğnemek bî-edebliktir. Ve küfrândandır. Yiyip içtiği kaba tebevvül eden ancak hayvândır. Bu husûsda münevverü’l-fikr geçinen mütefelsiflerin kaba sofuluktur ve cehâlettir demeleri mahdûdiyyet-i fikirlerine delîl-i bâhirdir. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın insânlara ibzâl buyurduğu envâ‘-i niamı idrâk ve takdîrden âciz bir hâldedirler.&#10024;

Hakk Yolcusu, bu sakıncalardan güvende olmak için bakışlarını korumalı ve yürürken kalben zikirle meşgul olmalıdır. Yolda bir kimse kendisine selâm verirse, selâmı almalı ve hiçbir kimse ile durup konuşmaya dalmamalı ve bir kimseye hâl ve hatır sormamalıdır. Bundan sakınmalıdır. Çünkü böyle rast geldiği kimse ile konuşma ve sohbet bizim katımızda zordur. Çünkü kalbinin hallerini tasfiye ile meşgul olan Hakk Yolcusu'na, hemen sohbet arkadaşının halleri akseder. Ve onda iz bırakır. Bu sebeple bu husustaki çabaların başarısızlığına sebep olur. Bu hâl, beyaz ve temiz bir elbiseye ufak bir kir veya toz bulaşmasına benzer. Ve insanların geçtiği yerde taş veya diken veya pislik gibi halka eziyet verecek bir şey görürse onları kaldırıp halka eziyet vermeyecek olan bir yere koymalıdır. Ve yazılı bir kağıt bulursa onu duvar kovuğuna veya diğer uygun bir yere kaldırmalıdır. Çünkü konuşma ve yazı ve kağıt, insanlığa özgü olan ilâhî nimetlerdir. İlâhî nimetlerin kadrini bilmeyip ayaklar altında çiğnemek edepsizliktir. Ve nankörlüktendir. Yiyip içtiği kaba işeyen ancak hayvandır. Bu hususta münevverü’l-fikr geçinen mütefelsiflerin "kaba sofuluktur ve cehalettir" demeleri, fikirlerinin sınırlılığına açık bir delildir. Çünkü Yüce Allah'ın insanlara bolca ihsan ettiği çeşitli nimetleri idrak ve takdir etmekten âciz bir hâldedirler.

Yolunu gâib edenlere rehberlik ve zaîfe yardım etmelidir. Ve bulunduğu muhît içinde halkın kendisine tahmîl ettiği birtakım ağır vazifelere tahammül eylemelidir. İşte insânlık yolunu bulup Hakk’a vâsıl olmak isteyen sâlike bu zikr olunan vazâîfin cümlesi vâcibdir. Ve selâm verdiği vakit, arzda ve semâda Allah Teâlâ hazretlerinin rızâ-yı şerîfi için her bir abd-i sâlihe selâm versin. Yaʻnî selâmını bu niyyetle versin. Eğer selâmını bu niyyetle verirsen hiç şübhe etme ki selâmın sana bu niyyetinin makâmından redd olunur. Zîrâ gerek yerde ve gerek gökte bulunan sâlih kulların hüviyyetleri hep Hakk’tır. Ve senin selâmın ise senin ve onların hüviyyetleri olan Hakk’a müteveccihen vâkiʻ olmuştur. Binâenaleyh selâmın bu hüviyyetten sana redd olunur. Ve selâmın ibâd-ı sâlihine hasrı, Hakk Teâlâ hazretlerinin ism-i Selâm ile onlara mütecellî olması sebebiyle dünyâda ve âhirette ancak onların selâmette bulunmalarına mübtenîdir. İbâd-ı tâlıhîn ve fâsıkînın dahi hüviyyetleri Hakk ise de Hakk Teâlâ onlara ism-i Selâm ile mütecellî değildir. Zîrâ onlarda bu tecellîyi kabûl edecek istiʻdâd yoktur. Ve tecellî ise istiʻdâda göre olur.&#10024;

Yolunu kaybedenlere rehberlik etmeli ve zayıfa yardım etmelidir. Ve bulunduğu ortam içinde halkın kendisine yüklediği birtakım ağır görevlere dayanmalıdır. İşte insanlık yolunu bulup Hakk'a ulaşmak isteyen Hakk Yolcusu'na bu zikredilen görevlerin hepsi vaciptir. Ve selâm verdiği vakit, yerde ve gökte Yüce Allah'ın rızası için her bir sâlih kula selâm versin. Yani selâmını bu niyetle versin. Eğer selâmını bu niyetle verirsen hiç şüphe etme ki selâmın sana bu niyetinin makamından geri çevrilir. Çünkü gerek yerde ve gerek gökte bulunan sâlih kulların hüviyetleri hep Hakk'tır. Ve senin selâmın ise senin ve onların hüviyetleri olan Hakk'a yönelerek meydana gelmiştir. Bu sebeple selâmın bu hüviyetten sana geri çevrilir. Ve selâmın sâlih kullara özgü kılınması, Yüce Allah'ın Selâm ismiyle onlara tecelli etmesi sebebiyle dünyada ve ahirette ancak onların selâmette bulunmalarına dayanır. Kötü ve fâsık kulların dahi hüviyetleri Hakk ise de Yüce Allah onlara Selâm ismiyle tecelli değildir. Çünkü onlarda bu tecelliyi kabul edecek yatkınlık yoktur. Ve tecelli ise yatkınlığa göre olur.

“Yerdeki sâlih kullar maʻlûmumuzdur, gökteki sâlih kullar kimlerdir?” denecek olursa, cevâben deriz ki: Arzımızın sâbih ve dâir bulunduğu fezâ-yı bî-nihâyede milyonlarca avâlim, sâbih ve dâirdir. Ve onların her biri üzerinde envâ-i mahlûkât-ı ilâhiyye vardır. Nitekim Hakk Teâlâ hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’de ihbâr buyurur: وَمِن آيَاتِه ِ خَلْق السَّمَاوَات ِ وَا ْل َرض ِ وَمَا بَث َّ فِيهِمَا مِن دَابَّة ٍ وَهو َ عَیل جَمعِهِم إِذَا يَشَاء قَدِير (Şûrâ, 42:29) Yaʻnî “Semâvât ve arzı halk etmesi ve onlarda dâbbe cinsinden olan şeyi bess ve neşr etmesi, onun vücûdunun ve varlığının alâmetlerindendir. Kadîr’in meşiyyeti taalluk ettiği vakit, o Kâdir-i mutlak onların yed-i kudretinde cem‘i üzerindedir.” Ve dâbbe, hayvân ve insâna şâmil olan bir lafızdır.&#10024;

"Yerdeki sâlih kullar (Allah'a itaat eden iyi insanlar) malumumuzdur, gökteki sâlih kullar kimlerdir?" denilecek olursa, cevaben deriz ki: Arzımızın (dünyamızın) yüzdüğü ve döndüğü sonsuz uzayda milyonlarca âlem yüzmekte ve dönmektedir. Ve onların her biri üzerinde çeşitli ilahi yaratıklar vardır. Nitekim Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de haber verir: وَمِن آيَاتِه ِ خَلْق السَّمَاوَات ِ وَا ْل َرض ِ وَمَا بَث َّ فِيهِمَا مِن دَابَّة ٍ وَهو َ عَیل جَمعِهِم إِذَا يَشَاء قَدِير (Şûrâ, 42:29) Yani "Gökleri ve yeri yaratması ve onlarda dâbbe (canlı) cinsinden olan şeyi yayması ve dağıtması, O'nun varlığının ve kudretinin işaretlerindendir. Kadîr'in (her şeye gücü yetenin) dilemesi iliştiği zaman, o Mutlak Kadir onların kudret elinde toplanması üzerinedir." Ve dâbbe, hayvan ve insanı kapsayan bir lafızdır.

Yürürken koşmaktan sakın! Zîrâ insâna koşmak yakışmaz. Bu hâl hayvânların sıfatıdır. Yürümen ucübsüz yaʻnî kendini beğenerek ve tekebbür ederek olmayıp teennî ile olsun. Zîrâ bu derece yürüyüş senin kasd ve himmetini te’mîn için çoktur bile. Çünkü sen ehl-i dünyâ gibi harîs değilsin ki fevt olacak olan bir menfaat-i dünyeviyye uğrunda koşasın. Senin kasdın ancak mesâcide ve zikrullah meclislerinedir. Bunun dahi vakti maʻlûm olup, ikâmetgâhından hesâbla çıkmış olman îcâb eder. Böyle teennî ile yürümek bu maksada vusûl için çoktur bile. Ve eğer arkanda bir yükün olup, dinlenmek istersen, halkın kesretle mürûr ettiği cadde ve yolu tebdîl et ki onların yolunu daraltıp mürûr ve ubûrlarında herkesi râhatsız etmeyesin. Ve semâ‘ meclislerine gitmekten sakın! Eğer şeyhin “Git!” diye emr ederse, git! Fakat fikrini çalınan saz ve okunan kasâid ve ilâhiyyât nağmeleriyle meşgûl etme! Ve ancak zikrullah ile meşgûl ol! Çünkü sen henüz mübtedî ve nefsi zinde olan bir sâlik olduğun için senin semâ‘ın zikrin olmalıdır. Ve sana bu zikir, şiir ve nağme cinsinden olan semâ‘ından evlâdır. Ve husûsiyle semâ‘ esnâsında mutriblerin ve zâkirlerin çoğu muhabbet ve şevke dâir olan eş‘âr ve ebyât tegannî ederler. Ve nefis bunları dinlediği vakit, ihtizâz eder. Ve sen de bu ihtizâz-ı nefis, makâm-ı velâyete kadem basmış olmak gibi birtakım asılsız daʻvâlar îrâs eder. Ve eğer kasâid ve ilâhî tegannî eden zâkirler mevte dâir şiirler okurlar ve sana cehennemi düşünmek yüzünden korku ve kabz ve hüzün ve ağlama veyâhûd ömrünün geçtiği veyâ mevt ve mevtin sıkıntıları veyâhûd yevm-i ba‘sde hisâb ve kısâs ve kıyâmetin mevâtın ve mevâkıf-ı muhtelifesi tefekkürâtı vârid olursa, bu fikirlere tâbiʻ ol! Ve tefekküre tamâmıyla dal ki huzûzât ve lezzât 22 Ebû Bekîr er-Râzî el-Belhî (k.s.) hazretlerine birgün birisi semâʻ hakkında ne dersin dedi: Hazret, “Ziyâde fitne âmîz ve tarab engîzdir. Kendini fitneden sakın!” dedi. O kimse tekrâr “Meşâyih-i kirâm hazarâtı onu yapmadılar mı?” dedi. Hazret cevâben, “Ey baba dostu! Seni vaktin dahi onların vakti gibi olduğu zamân sen de onlar gibi yap!” buyurdu. (Ahmed Avnî Konuk) ve müzeyyinât-ı dünyeviyyeye meylden istikrâh edesin. Eğer sana bir hâl gâlib olup seni havâssinden gâib kılar ve sen de kıyâm edip deverâna başlar isen, bu kıyâm ve deverân senin irâdenle vâkiʻ olmamış ve seni ancak bir vârid-i ilâhî kaldırmıştır. Zîrâ sen bu kıyâm ve deverân esnâsında kendi hâline ve deverânı temâşâ eden züvvârın ahvâline muttaliʻ ve vâkıf değilsin. Mest-i lâ-yaʻkıl bir hâldesin. Ve eğer kendini ve muhîtini idrâke başlarsan derhâl kıyâm ve deverândan vazgeçip, otur iʻtidâl hey’etine rücûʻ et! Zîrâ semâ‘da hareket, mecrâ-i i‘tidâlden inhirâfdır. Yaʻnî semâ‘ esnâsında kıyâm ve deverân insânın harekât-ı mu‘tâdesine muhâlif şûrîdelik ızhârından ibârettir. Bu harekât-ı gayri mu‘tade hiss ve idrâk yerinde iken insân için kâbil-i tecvîz değildir.&#10024;

Yürürken koşmaktan sakın! Çünkü insana koşmak yakışmaz. Bu hâl hayvanların sıfatıdır. Yürümen, kendini beğenerek ve kibirlenerek olmayıp, ağırbaşlılıkla olsun. Çünkü bu derece yürüyüş, senin amacını ve gayretini sağlamak için bile çoktur. Çünkü sen dünya ehli gibi hırslı değilsin ki, elden kaçacak olan dünyevî bir menfaat uğruna koşasın. Senin amacın ancak mescitlere ve zikrullah meclislerinedir. Bunun da vakti belli olup, ikametgâhından hesapla çıkmış olman gerekir. Böyle ağırbaşlılıkla yürümek, bu maksada ulaşmak için bile çoktur. Ve eğer arkanda bir yükün olup dinlenmek istersen, halkın çokça geçtiği cadde ve yolu değiştir ki, onların yolunu daraltıp geçişlerinde herkesi rahatsız etmeyesin. Ve semâ' meclislerine gitmekten sakın! Eğer şeyhin "Git!" diye emrederse, git! Fakat fikrini çalınan saz ve okunan kasideler ve ilahiyat nağmeleriyle meşgul etme! Ve ancak zikrullah ile meşgul ol! Çünkü sen henüz başlangıç seviyesinde ve nefsi zinde olan bir sâlik olduğun için, senin semâ'ın zikrin olmalıdır. Ve sana bu zikir, şiir ve nağme cinsinden olan semâ'ından daha iyidir. Ve özellikle semâ' esnasında mutriplerin ve zâkirlerin çoğu, muhabbet ve şevke dair olan şiirler ve beyitler okurlar. Ve nefis bunları dinlediği vakit, titrer. Ve sen de bu nefsin titremesini, velayet makamına adım basmış olmak gibi birtakım asılsız iddialar zannedersin. Ve eğer kasideler ve ilahi okuyan zâkirler ölüme dair şiirler okurlar ve sana cehennemi düşünmek yüzünden korku ve sıkıntı ve hüzün ve ağlama veyahut ömrünün geçtiği veya ölüm ve ölümün sıkıntıları veyahut kıyamet gününde hesap ve kısas ve kıyametin farklı yerleri ve durakları düşünceleri gelirse, bu fikirlere tabi ol! Ve düşünmeye tamamıyla dal ki, nefse ait hazlar ve lezzetler ve dünyevî süslerden tiksinesin. Eğer sana bir hâl üstün gelip seni duyularından uzaklaştırır ve sen de kalkıp dönmeye başlarsan, bu kalkış ve dönüş senin iradenle meydana gelmemiş ve seni ancak ilahi bir vârid (kalbe gelen ilahi ilham) kaldırmıştır. Çünkü sen bu kalkış ve dönüş esnasında kendi hâline ve dönüşünü seyreden ziyaretçilerin hâllerine muttali ve vâkıf değilsin. Akılsız bir sarhoş hâldesin. Ve eğer kendini ve çevreni idrak etmeye başlarsan derhâl kalkış ve dönüşten vazgeçip, otur ve itidal hâline dön! Çünkü semâ'da hareket, itidal mecrasından sapmadır. Yani semâ' esnasında kalkış ve dönüş, insanın alışılmış hareketlerine aykırı bir şaşkınlık göstermekten ibarettir. Bu alışılmadık hareketler, his ve idrak yerinde iken insan için caiz değildir.

Beyt-i Sâib

ْی

زلزلەء نپستموقوف به وقت است سماع دل عارف ** هر روز در اجزای زمی&#10024;

Nefsin zelzelesi zamana bağlıdır; arif kişinin gönlünün semaı ise her gün yeryüzünün cüzlerinde (parçalarında) meydana gelir.

Tercüme

“Dil-i ârifin semâ‘ı bir hâle ve te’sîr-i hâss vaktine mevkûfdur. Zîrâ eczâ-yı zemînde her gün zelzele olmaz.”&#10024;

Ârifin gönlünün semâ'ı (dinlediği şeyden etkilenmesi) bir hâle (manevî coşkuya) ve özel bir tesir vaktine bağlıdır. Çünkü yeryüzünün parçalarında her gün zelzele olmaz.

Eğer hiss ve idrâkin yerinde olup kıyâm ve deverânını müdrik olduğun hâlde hareket edersen bu hareketin Siccîn’de istikrâr edinceye kadar, yukarıdan aşağıya nüzûl eden kimse gibi esfele vâkiʻ olur. Zîrâ vücûd-i insânîdeki hareketin mecrâ-yı i‘tidâlden inhirâfı kasda göre mütenevvî olur. Binâenaleyh hiss ve idrâki yerinde iken, benim şûrîdeliğimi halk görüp, “Hâl sâhibi mübârek bir adamdır.” desinler kasdıyla veyâ âtîde gösterilecek bir sâik ile hareket ve kıyâm sâlikin Siccîn’de yaʻnî âlem-i tabîat ve nefisde istikrâr edinceye kadar yukarıdan aşağıya sükûtunu mûcibdir. Allah Teâlâ’dan âfiyet niyâz eyleriz.&#10024;

Eğer his ve idrakin yerinde olup, onların ayakta duruşunu ve dönüşünü idrak ettiğin hâlde hareket edersen, bu hareketin Siccîn'de (en aşağı mertebede) istikrar edinceye kadar, yukarıdan aşağıya inen kimse gibi aşağıya doğru gerçekleşir. Çünkü insan vücudundaki hareketin, itidal (denge) mecrasından sapması, kasda göre çeşitlenir. Bu sebeple, his ve idraki yerinde iken, "Benim şaşkınlığımı halk görüp, 'Hâl sahibi mübarek bir adamdır.' desinler" kasdıyla veya ileride gösterilecek bir saikle hareket ve kıyam, Hakk Yolcusunun Siccîn'de, yani tabiat ve nefis âleminde istikrar edinceye kadar yukarıdan aşağıya düşüşünü gerektirir. Yüce Allah'tan afiyet dileriz.

Ve eğer sen nefsinden ve havâssinden fânî olduğun hâlde kıyâm ve deverân eylersen, mutrib ve zâkirin cinâna veyâ nâra dâir tegannî eylediği eş‘ârın maânîsini teemmül ve tefekkür etmen sebebiyle, kalbine Allah Teâlâ’nın azameti müstevlî olduğu için, Allah Teâlâ’da fânî oldun. Binâenaleyh bu hâlde hareketin İlliyyîn’de istikrâr edinceye kadar esfelden a‘lâya doğrudur. Zîrâ muharrikin âlem-i ulvîdendir.&#10024;

Ve eğer sen kendi nefsinden ve duyularından fani olduğun hâlde ayakta durur ve dönersen, mutribin (müzisyen) ve zâkirin (zikreden) cennete veya cehenneme dair terennüm ettiği şiirlerin anlamlarını düşünüp tefekkür etmen sebebiyle, kalbine Yüce Allah'ın azameti hâkim olduğu için, Yüce Allah'ta fani oldun. Bu sebeple bu hâlde hareketin, İlliyyîn'de (en yüce makam) sabit oluncaya kadar aşağıdan yukarıya doğrudur. Çünkü seni hareket ettiren şey, ulvî âlemdendir (yüce âlem).

Ve eğer bir kadından veyâ bir şâbb-ı emredden ma‘şûkun olup da semâ‘ esnâsında kalbine ve bu aşkın galebesiyle fânî oldun ise senin bu fânî olman ve hâlin sahîh olmakla berâber, hareketin Siccîn’de yaʻnî âlem-i tabîat ve nefisde, cehennemdedir. Zîrâ muharrikin âlem-i süflîdendir. Hâlbuki nâs seni böyle kıyâm ve deverân içinde görüp, Allah’da fânî oldu, tevehhüm ederler. Sâlik, cemîʻ-i ahvâlinde sıdk üzere olmak îcâb eder.&#10024;

Eğer bir kadından veya tüysüz bir gençten sevgilin olup da semâ esnasında kalbine bu aşkın üstün gelmesiyle fânî olduysan, senin bu fânî olman ve hâlin doğru olmakla birlikte, hareketin Siccîn'de, yani tabiat ve nefis âleminde, cehennemdedir. Çünkü seni harekete geçiren şey aşağı âlemdendir. Hâlbuki insanlar seni böyle kalkıp dönme hâlinde görüp, Allah'ta fânî oldu sanırlar. Hakk Yolcusu, bütün hâllerinde doğruluk üzere olması gerekir.

Nefehâtü’l-Üns’de mezkûrdur ki: Ruzbahân Baklî (kuddise sırruh) Ka‘be-i Muazzama’yı tavâf esnâsında mağlûbu’l-hâl olarak sayhalar edermiş. Bir gün her nasılsa çalgı çalan bir câriyenin muhabbetine giriftâr olmuş. Ve bu ibtilâsı esnâsında dahi Ka‘be’yi tavâf ederken câriyenin aşkıyla na‘ralar atarmış. Halk bu na‘raların dahi evvelki na’ralar gibi Allah için olduğunu zannettiklerinden, Cenâb-ı Ruzbahân Harem-i Şerîf’de oturan meşâyihin huzûruna gidip, “Ey meşâyih-i kirâm, bu ana kadar olan sayhalarım Allah için idi, bundan sonraki na‘ralarım câriyenin aşkından nâşîdir. Böyle biliniz.” deyip ve kisve-i dervîşânesini çıkarıp onların önüne koyar ve kendisi de sevdiği câriyenin hizmetine mülâzemet eyler. Cenâbı Ruzbahân’ın evliyâullah’dan olup kendisine âşık olduğunu câriyeye anlatırlar. Câriye, Hazret’in berekât-ı nazarıyla ta‘yîb ve müstağfir olup hâl-i salâha rücû‘ eyler. Ve Cenâb-ı Ruzbahân dahi bir müddet sonra câriyenin aşkından halâs olup, meşâyih-i Harem huzûruna gelir. Ve elbise-i dervîşânesini tekrâr iksâ ile evvelki hâline rücûʻ eyler.&#10024;

Nefehâtü’l-Üns'te zikredilmiştir ki: Ruzbahân Baklî (sırrı kutsal olsun) Kâbe-i Muazzama'yı tavaf ederken, hâline yenik düşerek çığlıklar atarmış. Bir gün, nasıl olduysa, çalgı çalan bir cariyenin sevgisine tutulmuş. Ve bu tutkunluğu sırasında dahi Kâbe'yi tavaf ederken cariyenin aşkıyla naralar atarmış. Halk bu naraların da önceki naralar gibi Allah için olduğunu zannettiklerinden, Cenâb-ı Ruzbahân, Harem-i Şerîf'te oturan şeyhlerin huzuruna gidip, "Ey yüce şeyhler, bu ana kadar olan çığlıklarım Allah içindi, bundan sonraki naralarım cariyenin aşkından kaynaklanmaktadır. Böyle biliniz." deyip derviş elbisesini çıkarıp onların önüne koyar ve kendisi de sevdiği cariyenin hizmetine girer. Cenâb-ı Ruzbahân'ın evliyâullahtan (Allah dostlarından) olup kendisine âşık olduğunu cariyeye anlatırlar. Cariye, Hazret'in bereketli bakışıyla ayıplarından arınır ve tövbe edip salih hâle döner. Ve Cenâb-ı Ruzbahân da bir müddet sonra cariyenin aşkından kurtulup Harem şeyhlerinin huzuruna gelir. Ve derviş elbisesini tekrar giyerek önceki hâline döner.

Semâ‘a müteallik esâsât ve tafsîlât-ı sâire bu on yedinci bâbın dördüncü bâbında mürûr etmiştir. Eğer kendinde sohbete iştiyâk ve ıztırâr hâsıl olursa, bir şeyh-i kâmil buluncaya kadar halka karışıp onlar ile münâsebette bulunan âbidleri ve müctehidleri musâhib ittihâz eyle! Zîrâ Cenâb-ı Hakk onlara halk ile imtizâcla berâber muhâfaza-i salâh kudretini ihsân eylemiştir. Eğer bu zevâtı şehir içinde bulamaz isen, ıssız deniz kenarlarında ve harâb mescidlerde ve dağların eteklerinde ve vâdîlerin içinde ara! Zîrâ onlar geceleri halktan baʻîd olan bu gibi mahallere gelip ihyâ-i leyl ederler. Ve sen onların zümresinden olmaya azm ve niyyet ettiğin vakit, namâz vakitlerinden daha evvelce mescidlere git! Ve orada vakt-i namâzın hulûlünü bekle! Ve mürîdlerden uzlette ifrât eden kimse, namâza kıyâm edildiği sırada mescide vâsıl olan kimsedir. Eğer uzlete ve halvete riâyet edeyim diye mescide kâmet olunurken gelirsen, bu halvetin ve uzletinde son derece ifrât ve cemâate vusûlde de tefrît etmiş olursun. Ve bu hâlde de âbidler ve müctehidler zümresinden olmamış bulunursun. Velâkin bu ifrât ve tefrîti bir dereceye vardırıp tekbîr-i ihrâma veyâ imâm ile kılınan namâzın bir rek‘atına yetişemezsen, artık buna karşı söyleyecek bir söz bulamayız. Zîrâ böyle namâz vaktini geçirip tam vaktinde cemâate yetişmemen îmânlarına za‘f isnâdı sûretiyle taʻn olunan, cehele-i avâma âid hükümdendir. Yaʻnî ahkâm-ı şerʻiyyede rek‘at-ı ûlâya veyâ diğer rek‘atlara yetişmemiş olan kimselere dâir vazʻ olunan kavâid ve verilen fetvâlar avâma âiddir. Sen ise tarîk-i havâssı taʻkîbe niyyet ettin. Binâenaleyh senden böyle ahvâl-i avâm sudûr ederse, Allah’a rücûʻ et ve ibâdetini ve namâzını istînâf eyle ve bir mescide müdâvim olmayıp muhtelif mesâcide git! Ve gittiğin mescidlerde birinci veyâ ikinci veyâ diğer safflarda durmayı ve mescidin sağında veyâ solunda veyâhûd diğer bir mahall-i muayyeninde kendine bir mevziʻ-i ihtiyârı âdetinden vazgeç! Zîrâ yukarıda zikr olunduğu üzere tarîk, katʻ-ı me’lûfât üzerine mebnîdir.&#10024;

Semâ'a ilişkin esaslar ve diğer ayrıntılar bu on yedinci bölümün dördüncü bölümünde geçmiştir. Eğer kendinde sohbete istek ve zorunluluk hâsıl olursa, bir insân-ı kâmil buluncaya kadar halka karışıp onlarla münasebette bulunan âbidleri ve müctehidleri arkadaş edin! Çünkü Yüce Allah onlara halk ile kaynaşmakla beraber salâhı koruma kudretini ihsan etmiştir. Eğer bu zevâtı şehir içinde bulamaz isen, ıssız deniz kenarlarında ve harabe mescitlerde ve dağların eteklerinde ve vadilerin içinde ara! Çünkü onlar geceleri halktan uzak olan bu gibi yerlere gelip geceyi ibadetle geçirirler. Ve sen onların zümresinden olmaya azim ve niyet ettiğin vakit, namaz vakitlerinden daha evvelce mescitlere git! Ve orada namaz vaktinin gelmesini bekle! Ve müridlerden uzlette aşırıya kaçan kimse, namaza kıyam edildiği sırada mescide ulaşan kimsedir. Eğer uzlete ve halvete riayet edeyim diye mescide kamet olunurken gelirsen, bu halvetinde ve uzletinde son derece aşırıya kaçmış ve cemaate ulaşmada da kusur etmiş olursun. Ve bu halde de âbidler ve müctehidler zümresinden olmamış bulunursun. Velakin bu aşırılığı ve kusuru bir dereceye vardırıp tekbir-i ihrama veya imam ile kılınan namazın bir rekatına yetişemezsen, artık buna karşı söyleyecek bir söz bulamayız. Çünkü böyle namaz vaktini geçirip tam vaktinde cemaate yetişmemen, imanlarına zayıflık isnadı suretiyle kınanan, cahil avama ait hükümdendir. Yani şer'î hükümlerde birinci rekata veya diğer rekatlara yetişmemiş olan kimselere dair konulan kurallar ve verilen fetvalar avama aittir. Sen ise havas yolunu takip etmeye niyet ettin. Bu sebeple senden böyle avam halleri sudur ederse, Allah'a rücu et ve ibadetini ve namazını yeniden başla ve bir mescide devamlı olmayıp çeşitli mescitlere git! Ve gittiğin mescitlerde birinci veya ikinci veya diğer saflarda durmayı ve mescidin sağında veya solunda veyahut diğer bir belirli yerinde kendine bir mevzi seçme adetinden vazgeç! Çünkü yukarıda zikrolunduğu üzere tarikat, alışkanlıkları terk etmek üzerine kuruludur.

Fasıl (6)

Havâtır

“Maʻlûmun olsun ki sen fukâra ile muâşeret veyâ onlara hizmet ettiğin vakit, onların hizmetleri cinsinden olan maslahatları hakkında sana hutûr eden bir hâtırı redd etme! Zîrâ onların havâtırı sana resûllerdir. Binâenaleyh gasl-i siyâb ve tabh-ı taâm yâhûd bu menâfiʻden bir şey cinsinden sana hutûr eden her bir şeyi min-gayr-i-tevakkuf işle! Zîrâ gece gelen fukarâya havâtır, hutûr eyler ve onların mücâhedeleri, onları söylemekten men‘ eder. Tâ ki şehveti hakkında kendi nefsi için saʻy etmeye ve Allah Subhânehu onların sıdkı ile berâber iki emr arasını cem‘ etmeyi murâd eder. Binâenaleyh onlara hutûr eden şeyin işlemesini senin nefsine ilkâ eyler.&#10024;

Bilinmeli ki sen fakirlerle düşüp kalktığın veya onlara hizmet ettiğin zaman, onların hizmetleri cinsinden olan faydaları hakkında sana gelen bir düşünceyi geri çevirme! Çünkü onların düşünceleri sana elçilerdir. Bu sebeple çamaşır yıkama ve yemek pişirme yahut bu faydalardan bir şey cinsinden sana gelen her bir şeyi hiç duraksamadan yap! Çünkü gece gelen fakirlere düşünceler gelir ve onların mücâhedeleri, onları söylemekten alıkoyar. Ta ki şehveti hakkında kendi nefsi için çaba göstermeye ve Yüce Allah onların doğruluğu ile beraber iki emri bir araya getirmeyi murad eder. Bu sebeple onlara gelen şeyin yapılmasını senin nefsine ilka eder.

İmdi bunun indinde kalk ve onu yap! Ve onu onlara ityân eyle ki onlar için derecei mücâhede ve matlûba meyl hâsıl olsun. Ve sen de bu husûsda sana hâsıl olan ecirden başkaca, tasdîk-i havâtırı taallüm edersin. Ve hayırdan bir şeyi hakîr görme; zîrâ bu tarîk, irbâh tarîkidir. Ve hâlik ancak Allah Teâlâ aleyhinde hâlik olur. Ve dört şey, irbâhın ahkeminden olup, hayrâtın kâffesini fâiz olur. Hizmet-i fukâra ve selâmet-i sadr ve zahr-i gaybda müslimîne duâ ve onlar ile berâber nefsin aleyhinde olmaktır. İbtidâ-yı hâlinde mürîd cânib-i Hakk’tan ve cânib-i halktan her bir cânibden havâtır-ı reddiyeden sâlim olamaz.&#10024;

Şimdi, bunun yanında kalk ve onu yap! Ve onu onlara ulaştır ki onlar için mücâhede derecesi ve istenilene yönelme meydana gelsin. Ve sen de bu hususta sana hâsıl olan ödülden başka, kalbe gelen düşünceleri tasdik etmeyi öğrenirsin. Ve hayırdan hiçbir şeyi küçük görme; çünkü bu yol, irbâh (kazanç, artış) yoludur. Ve yaratan ancak Yüce Allah'a karşı yaratan olur. Ve dört şey, irbâhın en sağlamlarından olup, bütün hayırları kapsar. Bunlar; fakirlere hizmet, gönül rahatlığı, gıyabında Müslümanlara dua etmek ve onlarla birlikte nefsin aleyhinde olmaktır. Başlangıç hâlinde mürid (tasavvuf yoluna yeni giren kişi), Hak tarafından ve halk tarafından gelen reddedici düşüncelerden (kalbe gelen olumsuz düşünceler) salim olamaz.

İmdi mürîd üzerine müekked olan şey nâs onun sû’-i zannından sâlim olmaya saʻydir ve eğer buna âdet ve tecrübe ile havâtırı ve keşfi sahîh olan sâdık olsan dahi sana hutûr eden bir hâtır-ı sû’ide sana hutûr eden gibidir. İmdi bil ki o, ilkâ-yı şeytândandır. Ve ondan Allah Teâlâ’ya rücû et! Ve Allah’a istiğfâr eyle ve onun halkıyla iştigâli değil, bâtınının maʻmûr olmasını taleb et! Ve onların mesâvisi ile şuğlün nasıl olur ve şeytân ancak seni derece derece felâketine sevk etmeyi ve seni tekzîb için seni tasdîki ve sana ihânet için sana ikrâmı sever. Binâenaleyh tahaffuz et! Ve bu ancak zikr ile munkatıʻ olur. Ve cânib-i Hakk’ta olan şey dahi senden ilim ile munkatʻı our. Vallahu a‘lem.”&#10024;

Şimdi, mürid üzerine düşen kesin görev, insanların onun hakkındaki kötü zanlarından güvende olmaya çalışmaktır. Ve eğer sen, âdet ve tecrübe ile kalbine gelen düşünceleri ve keşfi doğru olan sadık bir kişi olsan bile, sana gelen kötü bir düşünce, sana gelen diğer düşünceler gibidir. Şimdi bil ki o, şeytanın telkinindendir. Ve ondan Yüce Allah'a dön! Ve Allah'tan bağışlanma dile ve insanların yaratılışıyla meşgul olmayı değil, kendi iç dünyanın mamur olmasını iste! Ve onların kötülükleriyle meşguliyetin nasıl olur? Şeytan ancak seni derece derece felaketine sürüklemeyi ve seni yalanlamak için seni doğrulamayı ve sana ihanet etmek için sana ikram etmeyi sever. Bu sebeple korun! Ve bu ancak zikir ile kesilir. Ve Hak tarafından olan şey de senden ilim ile kesilir. En doğrusunu Allah bilir.

Yaʻnî sen dervîşler ile muâşeret veyâ onların hizmetlerini deruhte edersen, onların muhtâc oldukları umûr ve husûsâta dâir sana birtakım hâtıralar hutûr eder. Sana vârid olan bu gibi hâtıraları redd etme! Kabûl ve icrâ et! Çünkü sana gelen bu hâtıralar, onların havâtırı olup onlar tarafından sana resûl olarak gelmişlerdir. Binâenaleyh onların elbiselerini yıkamak ve yemeklerini pişirmek gibi veyâ onların menâfiʻine âid olarak buna mümâsil şeylerden bir hâtıra sana vârid olursa, aslâ tereddüd ve tevakkuf etmeksizin o hâtırayı işle! Çünkü gece gelen fukarâya ihtiyâcât-ı tabîiyye ve zarûriyyeleri hakkında baʻzı hâtırlar hutûr eder. Ve onlar bu ihtiyâcları için nefislerine karşı mücâhede ettikleri cihetle, ben şuna ve buna muhtâcım diye musâhiblerine söyleyemezler. Ve bu mücâhede bu ihtiyâclarını söylemekten kendilerini men‘ eder. Ve bunu kendi şehvet ve ârzûsu hakkında mahzâ nefsinin lehine saʻy etmemiş olmak için yaparlar. Hâlbuki Allah Subhânehu ve Teâlâ hazretleri onların sülûklerindeki sıdkları sebebiyle iki emr arasını yaʻnî hem mücâhedeleri ve hem de ihtiyâclarının husûlü arasını cem‘ etmeyi murâd eder de onlara hutûr eden bu hâtıranın işlemesini senin nefsine ilkâ eyler. Binâenaleyh sana böyle bir hâtıra hutûr edince derhâl kalk ve onu yap ve o fiili onların önüne koy ki onlara hem mücâhede derecesi ve hem de matlûb olan hâcetlerine nâiliyyet keyfiyyeti hâsıl olsun. Ve sen dahi bu hizmeti îfâ sebebiyle, sana hâsıl olan ecirden başkaca tasdîk-i havâtırın ne demek olduğunu fiilen ve zevkan öğrenesin. Ve sakın hayr nevʻinden olan bir şeyi hakîr ve küçük görüp de işlemekten sarf-ı nazar etme, zîrâ bu tarîk-i Hakk maʻnevî kâr ve kazanç yoludur. Ve helâk olan kimse, ancak vazʻ-ı ilâhî olan umûr-ı hayriyyenin aleyhine hareket ettiği için helâk olur. Ve dört şey kârların ve kazançların en kuvvetlilerinden olup hayrâtın kâffesini fâiz ve câmiʻ olur ki onlar da fukâraya hizmet, selâmet-ı sadr ve müslîmine gıyâblarından duâ ve fukarâ&#10024;

Yani sen dervişlerle birlikte yaşar veya onların hizmetlerini üstlenirsen, onların ihtiyaç duydukları işler ve hususlar hakkında sana birtakım hatıralar gelir. Sana gelen bu gibi hatıraları reddetme! Kabul et ve yerine getir! Çünkü sana gelen bu hatıralar, onların hatıraları olup onlar tarafından sana elçi olarak gelmişlerdir. Bu sebeple onların elbiselerini yıkamak ve yemeklerini pişirmek gibi veya onların menfaatlerine ait olarak buna benzer şeylerden bir hatıra sana gelirse, asla tereddüt etmeden ve duraksamadan o hatırayı yap! Çünkü gece gelen fakirlere doğal ve zorunlu ihtiyaçları hakkında bazı hatıralar gelir. Ve onlar bu ihtiyaçları için nefislerine karşı mücadele ettikleri için, "Ben şuna ve buna muhtacım" diye arkadaşlarına söyleyemezler. Ve bu mücadele, bu ihtiyaçlarını söylemekten onları alıkoyar. Ve bunu, kendi şehvet ve arzusu hakkında sırf nefsinin lehine çalışmamış olmak için yaparlar. Hâlbuki Yüce Allah, onların Hakk Yolculuklarındaki doğrulukları sebebiyle iki emri, yani hem mücadelelerini hem de ihtiyaçlarının gerçekleşmesini bir araya getirmeyi murat eder de onlara gelen bu hatıranın yapılmasını senin nefsine ilka eder. Bu sebeple sana böyle bir hatıra gelince derhal kalk ve onu yap ve o fiili onların önüne koy ki onlara hem mücadele derecesi hem de istenen ihtiyaçlarına ulaşma niteliği hâsıl olsun. Ve sen de bu hizmeti yerine getirme sebebiyle, sana hâsıl olan ecirden başkaca hatıraları tasdik etmenin ne demek olduğunu fiilen ve zevken öğrenesin. Ve sakın hayır cinsinden olan bir şeyi hakir ve küçük görüp de yapmaktan vazgeçme, zira bu Hakk yolu manevi kâr ve kazanç yoludur. Ve helak olan kimse, ancak ilahi düzen olan hayırlı işlerin aleyhine hareket ettiği için helak olur. Ve dört şey kârların ve kazançların en kuvvetlilerinden olup hayırların hepsini kapsar ve içine alır ki onlar da fakirlere hizmet, gönül rahatlığı ve Müslümanlara gıyaplarında dua ve fakirlere hizmettir.

ْ ile muâşeret hâlinde kendi nefsinin aleyhine hareket etmektir. Ve bu dört şey hakkında لن تَنَالُوا َ َّلله َِّ حَن ََّ تنفِقوا ْ مِمَّا تحِبونالْيی (Âl-i İmrân, 3:92) ve َ بِقَلْب ٍ سَلِيمٍ َِّلَّ مَن أن ََ ا ََّلَ بَنون َ إ َ َّلَ يَنفَع مَال و يَوم (Şuarâ,&#10024;

Bu dört şey hakkında "Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe asla iyiliğe ulaşamazsınız." (Âl-i İmrân, 3:92) ve "O gün ne mal fayda verir ne de evlatlar. Ancak Allah'a kalb-i selîm (arınmış bir kalp) ile gelenler müstesna." (Şuarâ, 26:88-89) ayetleri ile muâşeret hâlinde kendi nefsinin aleyhine hareket etmektir.

ََلَ 26:88-89) ve تزَكُّوا أنفسَكُم ف (Necm, 53:32) gibi birçok ayât-ı Kur’âniyye ve ahâdis-i şerîfe vardır.&#10024;

İmdi, bu sırr-ı kaderin tafsîli, Hak Teâlâ'nın kendi üzerine hükmettiği ve kendi zâtî gerekliliği ile kendisini vasıflandırdığı bir husustur; bu, O'nun zâtî yatkınlığının gereğidir ve bu yatkınlık yapılmamış, yani doğuştan ve kendiliğinden olan bir yatkınlıktır. Binâenaleyh, bu yatkınlık, değişmesi imkânsız olan sabit hakikatler mertebesinde, yani Hak'ın ilmindeki varlık suretleri mertebesinde, ezelen ve ebeden mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddüldür. Bu sebeple, Yüce Allah, "Allah'ın mekrinden (gizli yönlendirmesinden) emin mi oldular? Hüsrana uğrayan topluluktan başkası Allah'ın mekrinden emin olmaz." (A'râf, 7:99) buyurmuştur. Kezâlik, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsirinde, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) buyrulmuştur. Bu sebeple, "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?" (A'râf, 7:99) ayetinin tefsir

İbtidâ-i hâlinde mürîde gerek Hakk ve gerek halk hakkında her bir tarafdan birtakım fenâ ve münâsebetsiz hâtıralar hutûr eyler. Ve mürîd bunlardan sâlim olamaz. Binâenaleyh mürîd üzerine müekkeden lâzım olan şey, nâsı kendi sû’-i zannından sâlim kılmaya saʻy etmesidir. Yaʻnî mürîd nefsini herkese karşı sû’-i zann etmekten halâs etmeye çalışmalıdır. Ve eğer bir kimse hakkında hâtıran için “Benim bu hâtıram o kimseden gördüğüm âdet ve tecrübem ile sâbittir. Ve bu âdet ve tecrübeye nazaran keşfim sahîhdir. Ve binâenaleyh bu hâtıramda sıdkım zâhirdir.” desen bile, sana hutûr eden fenâ bir hâtıra dahi âdete ve tecrübeye müstenid olmaksızın sana vârid olan hâtıra gibidir.&#10024;

Başlangıç hâlinde, Hakk yolcusuna hem Allah hem de insanlar hakkında her bir taraftan birtakım kötü ve uygunsuz düşünceler gelir. Ve Hakk yolcusu bunlardan kurtulamaz. Bu sebeple, Hakk yolcusu üzerine kesinlikle gerekli olan şey, insanları kendi kötü zannından kurtarmaya çalışmasıdır. Yani Hakk yolcusu, nefsini herkese karşı kötü zan beslemekten kurtarmaya çalışmalıdır. Ve eğer bir kimse hakkında gelen düşüncen için "Benim bu düşüncem, o kimseden gördüğüm âdet ve tecrübem ile sabittir. Ve bu âdet ve tecrübeye göre keşfim doğrudur. Ve bu sebeple bu düşüncemde doğruluğum açıktır." desen bile, sana gelen kötü bir düşünce de, âdete ve tecrübeye dayanmaksızın sana gelen düşünce gibidir.

Meselâ sârık olduğu tecrübeten sâbit olan bir kimsenin bulunduğu mahalde bir şey sirkat edilse “Bu adamın sârık olduğu tecrübeten sâbittir. Binâenaleyh bunu o çalmıştır.” deme! Belki bunu o çalmamıştır ve sen ona sû’-i zann etmiş olursun. İşte bu gibi havâtır bil ki şeytânın ilkââtındandır. Ve böyle bir hâtıra vukûʻunda Allah Teâlâ’ya rücûʻ et! Ve Allah’a istiğfâr eyle! Ve Hakk Teâlâ’nın mahlûkâtıyla iştigâli değil, bâtınının bu gibi hicâbâtın zevâli sûretiyle maʻmûr olmasını Hakk’tan taleb ve niyâz eyle! Esâsen senin vazîfen nukûş-ı mâsivâdan sadrının tathîriyle iştigâlden ibâret iken, halkın mesâvîsi ile iştigâlin nasıl olur? Ve tarîk-i Hakk’taki saʻy ve mücâheden nerede kalır? Ve şeytân bu gibi ilkââtı ancak seni derece derece felâkete sevk etmek için yapar. Ve bu gibi ilkââttan olan bir şeyde seni tasdîk ederse, bu tasdîki bilâhere seni tekzîb etmek içindir. Ve sana ikrâm ederse, mutlakâ ihânet etmek içindir. Zîrâ şeytân benî âdemi her cihetten iğvâ etmeye Cenâb-ı İzzet’e karşı kasem etmiştir. Nitekim&#10024;

Örneğin, hırsız olduğu tecrübeyle sabit olan bir kimsenin bulunduğu yerde bir şey çalınsa, "Bu adamın hırsız olduğu tecrübeyle sabittir. Bu sebeple bunu o çalmıştır." deme! Aksine, bunu o çalmamıştır ve sen ona kötü zan beslemiş olursun. İşte bu gibi düşünceler bil ki şeytanın vesveselerindendir. Ve böyle bir düşünce meydana geldiğinde Yüce Allah'a dön! Ve Allah'tan bağışlanma dile! Ve Hakk Teâlâ'nın yaratılmışlarla meşgul olmasını değil, kendi bâtınının bu gibi perdelerin ortadan kalkması suretiyle mamur olmasını Hakk'tan iste ve niyaz et! Esasen senin görevin, gönlünün Allah'tan gayrı şeylerin izlerinden temizlenmesiyle meşgul olmaktan ibaretken, halkın kötülükleriyle meşguliyetin nasıl olur? Ve Hakk Yolundaki çaban ve mücâheden nerede kalır? Ve şeytan bu gibi vesveseleri ancak seni derece derece felakete sevk etmek için yapar. Ve bu gibi vesveselerden olan bir şeyde seni tasdik ederse, bu tasdiki bilahare seni yalanlamak içindir. Ve sana ikram ederse, mutlaka ihanet etmek içindir. Çünkü şeytan, insanları her yönden aldatmaya Cenâb-ı İzzet'e karşı yemin etmiştir. Nasıl ki

َْی Kur’ân’da buyrulur: َ ْلَ غوِيَنَّهم أجمَعِی قَال َ فَبِعِزَّتِك (Sâd, 38:82) Binâenaleyh şeytân ezeldeki ahdine binâen bu zikr olunan şeylerin icrâsını vazîfe bilir. Ve vazîfesini îfâ etmeyi dahi pek sever.&#10024;

Kur'ân'da buyrulur: "Senin izzetine yemin ederim ki, onların hepsini azdıracağım." (Sâd, 38:82) Bu sebeple şeytan, öncesizdeki ahdine dayanarak bu zikredilen şeyleri yerine getirmeyi vazife bilir. Ve vazifesini yapmayı da pek sever.

İmdi sen bu gibi ilkâât-ı şeytâniyyeye karşı bu kitâbın on yedinci bâbında zikr olunduğu üzere sendeki hacer-i zümrüdü yaʻnî kuvve-i müzekkireni istiʻmâl et! Yaʻnî Kur’ân-ı&#10024;

Şimdi sen, bu gibi şeytanî telkinlere karşı, bu kitabın on yedinci bölümünde zikredildiği üzere, sendeki zümrüt taşını, yani hatırlama kuvvetini kullan! Yani Kur'an-ı

َ ه ه Kerîm’deki, َصِ ون مب روا ْ فَإِذَا هم ذِين َ اتَّقَوا ْ إِذَا مَسَّهم طَائِف مِّن َ الشَّيطَان ِ تَذَكإِن َّ ال (A‘râf, 7:201) yaʻnî “Şunlar ki ittikâ ederler. Şeytân tarafından onlara vesvese dokundukta tezekkür ederler. Binâenaleyh onlar doğru yolu görürler.” âyet-i kerîmesi mûcibince amel et ve bu İblîs’i hîlesinden men‘ eyle! Ve bu hacer-i zümrüd sayesinde İblîs’i keydinin mülâhazasından kör et! Ve ondan bu sûretle tahaffuz eyle! Ve işte bu ilkâât-ı şeytâniyye ancak bu sûretle zikr ile munkatıʻ olur. Ve Hakk hakkındaki havâtır-ı rediyye dahi ancak ilim sayesinde munkatıʻ olur. Ve bu da sende olan yâkût-i ahmerin hâssasıdır. Sen bu hacer sırrının inkişâfı hâlinde zât-ı Hakk’a müteallik olup başkalarının muttaliʻ olamayacağı ulûmu öğrenirsin. Ve bu hâl keşf-i ilim sırrının inkişâfıdır. Ve bu ulûmun ahz-ı keyfiyyeti bu kitâbın muhtelif mahallerinde mürûr etti. Ve bu yâkût-i ahmer sırrının Kur’ân-ı Kerîm’deki âyeti ءليس َ كمِثلِه ِ یس (Şûrâ, 42:11) kavl-i&#10024;

Kur’ân-ı Kerîm’deki, "Şunlar ki ittikâ ederler. Şeytân tarafından onlara vesvese dokundukta tezekkür ederler. Binâenaleyh onlar doğru yolu görürler." (A‘râf, 7:201) âyet-i kerîmesi gereğince amel et ve bu İblîs’i hilesinden men et! Ve bu zümrüt taşı sayesinde İblîs’i tuzağının düşüncesinden kör et! Ve ondan bu şekilde korun! Ve işte bu şeytanî vesveseler ancak bu şekilde zikir ile kesilir. Ve Hak hakkındaki kötü düşünceler de ancak ilim sayesinde kesilir. Ve bu da sende olan kırmızı yakutun özelliğidir. Sen bu taş sırrının açığa çıkması halinde Hakk’ın zâtına ilişkin olup başkalarının muttali olamayacağı ilimleri öğrenirsin. Ve bu hal, ilim sırrının keşfinin açığa çıkmasıdır. Ve bu ilimlerin alınış keyfiyeti bu kitabın muhtelif yerlerinde geçti. Ve bu kırmızı yakut sırrının Kur’ân-ı Kerîm’deki âyeti "Hiçbir şey O'nun benzeri değildir." (Şûrâ, 42:11) kavl-i şerifidir.

ََي şerîfidir. Bunun tafsîli dahi “yâkût-i ahmer” bahsinin îzâhında geçti.&#10024;

Bu, şerefli bir sırdır. Bunun ayrıntısı da "kırmızı yakut" bahsinin açıklamasında geçti.

****

Alîm olan Allahü Zü’l-Celâl hazretlerine hamd ü senâ olsun ki bu kitâb-ı münîfin şerhi 1344 sene-i hicriyesi Cemâdi’l-Ulâsının 30. ve 1341 sene-i Rûmîsi Kânûn-i Evveli’nin 16. Çarşamba günü sabâhı hitâm buldu.&#10024;

Yüce ve her şeyi bilen Allah'a hamd ve senâ olsun ki, bu aydınlatıcı kitabın şerhi, Hicrî 1344 senesinin Cemâziyelevvel ayının 30. günü ve Rûmî 1341 senesinin Kânun-i Evvel ayının 16. günü Çarşamba sabahı tamamlandı.

ْی ْی وعیل آلە واوالدە ومرسلی وصل وسلم عیل ارسَف واعرف واسعد جمیع االنبیاء والوالحمدهلل رب العالمی&#10024;

Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. Salât ve selâm, en şerefli, en bilinen ve en mutlu kılınmış tüm peygamberlere ve elçilere olsun.

ْی

ازواجە واصحابە اجمعی

Abd-i cânı

Ahmed Avnî el-Mevlevî
