# Cumâ Sûresi

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/cuma-suresi
**Sayfa:** 101

---

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç

İşârî Te’vîl ve Tefekkürü 

(62- Cum’a Sûresi) 

 

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (269/62-50) 

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

 

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç

İşârî Te’vîl ve Tefekkürü 

(62- Cum’a Sûresi) 

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (269/62-50) 

 GÖNÜLDEN ESİNTİLER: 

 

نُودِي لِلصَّلَاةِ مِن يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ 

(62/9) “lissalâti min yevmi-lcumu’ati fes’ev ilâ zikri(A)llâhi”

(62/9) “Cuma günü, salat (namaz) için ezan okunduğu zaman hemen ALLAH’ın zikrine gidin”

KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç

İşârî Te’vîl ve Tefekkürü

(62- Cum’a Sûresi)

Yazan ve Düzenleyen MURAT DERÛNİ 

İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (269/62-50)

NECDET ARDIÇ

TERZİ BABA

“İz- -T-B- “Es Selâm En Necat”

Adres

Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin

Pehlivan Caddesi No: 31/3

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi

Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ

 (0533) 7743937

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

İçindekiler………………………………………………………..................(4) Ön Söz.....................................................................(5) 

Cum’a nedir?.............................................................(8) 

Cum’a Sûresi giriş.....................................................(17) 

Âyet-1-...................................................................(22)

Âyet-2-...................................................................(42)

Âyet-3-...................................................................(51)

Âyet-4-...................................................................(52)

Âyet-5-...................................................................(54)

Âyet-6-...................................................................(61)

Âyet-7-...................................................................(68)

Âyet-8-...................................................................(70)

Âyet-9-...................................................................(71)

Âyet-10-.................................................................(79)

Âyet-11-.................................................................(87)

12-Terzi Baba-1-Halvetten notlar-..............................(93)

Cem’ül Cem-............................................................(95)

Terzi Baba Kitapları listesi-.......................................(102)

ÖN SÖZ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

Muhterem okuyucularım; her ne vesile ile elinize geçmiş olan bu kitabımızdan, İnşeallah Cenâb-ı Hakk’ın idrak vermesi ile en geniş şekilde faydalanmanızı temen-ni ederim.

Bu vesile ile evvelâ bütün okuyuculara bir ömür boyu sağlık, sıhhat ve gönül muhabbetleri ve gerçek ma’nâ da tasavvufî idrakler niyaz ederim. Bu dünya da en büyük kazanç burasını, bu âlemi şehâdet-i, gerçekten müşahede ederek yaşayıp geçirmek ve kendini tanımayı bilmek olacaktır. Kûr’ân-ı Kerîm’de (yolculuk) adlı İz-Terzi Baba sohbetleri ve kitaplarının bu hususta faydalı olabileceğini düşünüyorum, Bunlardan biri de konumuz olan “CUM’Â” Sûresidir. İçinde bir hayli mevzular olan bu Sûre-i şerifin zâhir, bâtın nûrundan bu dünyada iken yararlanmaya gayret edelim. Cenâb-ı Hakk’tan bu hususta her kez için başarılar niyaz ederim.

Kûr’ân-ı Kerîm Allah-ın kelâmıdır ve zâhiri, beşerî Arap kavminin lisânı, bâtını ve hakikat-i ise, İlâh-î Arapça lisânı’dır. Ve bunu idrak etmek için de ayrıca İrfan ehli yanın da ayrı bir eğitim almak gerekmektedir. İşte böylece Kelâm-ı İlâhî yi hakikat-i itibari ile anlamak biraz daha mümkün olacaktır. Her bir Âyet-i Kerîmenin biçok mertebelerden anlatım ve izâhları vardır, Cenâb-ı Hakk İlâh-î kitabımızdan en geniş şekilde yararlanmamızı nasib eder İnşeallah. 

---------------

Gerçek ümmet-i Muhammed; “Ademiyyet” mertebesinden başlayarak, bütün mertebeleri kendi bünyesinde “cem” ederek “mertebe-i kemalat”a ulaşmış ve yedinci günü de idrak etmiş kâmil insan’dır. 

Cuma namazı bütün müslümanlara farz ise de, batınen “makam-ı cem’ül cem”e varanların kemal namazıdır. Bu yüzden haftada bir defadır. “ İz- -T-B- “

Cuma, cem kelimesinden meydana gelir. Cuma de­mek, cem hali olarak varlığın mânâ âleminde a’yân-ı sâbiteler halinde toplu bulunuşudur.[1] “ İz- -T-B-

Cuma ve gecesi; cem ve karanlıktır, bunun ikisi de topluluk­tur. Hali ise zâtın kendi kendinde bulunduğu haldir yani mülkünü henüz meydana getirmemiştir. İşte mülkünü mey­dana getirmeyi şiddetle arzu etmesi ve “Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi sevdim, bu âlemleri halk ettim”[2] kudsî hadisinin işaret ettiği ilk tecellinin başlangıcı Regaib gecesidir.[3] “ İz- -T-B-

---------------

 “Memur mâzûrdur” düstûruyla üstlendiğim bu vazîfeyi, Terzi Baba’nın feyiz pınarından gönlüme akan ilhâmlarla yerine getirmeye çalıştım. Bu süreçte, âyetlerin hem zâhirî hem de bâtınî ma’nâlarını bir bütün olarak ele almaya özen gösterdim. Bununla birlikte, zâhirî tefsirler hâli hazırda çokça mevcût olduğundan, çalışmamın odak noktasını âyetlerin iç, derûnî, enfüsî ve bâtınî mânâları oluşturdu.

Ana metinlerin altına, numaralandırılarak dipnotlar şeklinde, konu, kelime sözlük açıklamaları ve kaynaklar gerektiği yerlerde müracaat ve bilgi için belirtilmiştir.

İrfâniyet yolunda desteğini esirgemeyen İz-Efendi Babam, Nüket Annem ve Eşim Serpil hanımlara teşekkür ederim. Cenâb-ı Hak razı olduklarından eylesin, inşallah. 

Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenle-nişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın ruhlarına, Nusret babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, Nüket annemin ve İz-Efendi babamın ruhaniyetlerine, ceddinin, ceddimin ve eşimin ceddinin ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR”

 ÜSKÜDAR/İSTANBUL 31-01-2026

 “CUMA” NEDİR?

Bu gün 20/04/2001 Cuma günü öğleden sonra yine İzmir’deyiz sekiz tane sorumuz var, onlara yavaş yavaş bakalım Mevlam nasıl bir seyir nasib edecek görelim birinci soru “Cuma” nedir, bu gün Cuma olması dolayısıyla Cuma’nın hakikati nedir, neden Cuma günü imam efendi kıraat ederken namazda sesli okuyor, neden Cuma salatı (namazı) iki rekat, imam ile kılınan farzı iki rekattır, aynı saatte olan Perşembe ve Cumartesi günlerinin öğle namazları veya haftanın diğer günlerinde olan öğle namazları aynı vakit olduğu halde neden sessiz okunuyor. Cuma günü de öğle salatı (namazı) aynı saatte kılınıyor, yani Cuma salatı (namazı) saatinde kılınıyor, Cuma’ın farzı ama neden sesli okuyor imam efendi, genelde öğle ikindi namazlarında imam neden sessiz okuyor, Akşam, Yatsı ve Sabah namazlarında imam neden sesli okuyor.

Düşündüğümüz zaman hep niye niye hep neden bir sürü önümüze hususlar çıkıyor, eğer bizden evvelki ilim adamları yani bu günlere kadar gelen ilim adamları bunların cevaplarını kitaplara yazıp izahlı olarak namaz hocalarını ortaya koymuş olsalar bu gün bunları düşünmemize gerek kalmayacaktı. Bakın hep soru neden üzerinedir, namazda sünnet de farz da neden böyle, biz hikmetini bilmeyiz öyle demişler öyle yapılıyor. Tamam kardeşim insanoğlu şuurlu bir varlıktır. Şuurlu bir varlığa şuursuz hareket yaptırır mı? O şuuru veren şuurlu varlık en üstteki şuurlu varlık şuurlu olarak var ettiği en şuurlu varlığa yani Allah’ın kendi ilahi şuuruyla kendinden bir şuur olarak ruh olarak var ettiği varlığa şuursuz iş yaptırır mı? Yani sadece hareket olsun diye bir iş yaptırır mı, o yapılan her hareketin içinde bir idrak olacak yani yapılış sebebi olacaktır. Bu sadece bir sebep te değildir, ispatlama da olacak işte kısaca bildiğiniz meseleler, namaz kılıyorken ayakta durduk kıyamdır “Elif”, eğildik rüku “Dal” , secdeye vardık secde. Secdeye vardık “Mim” oldu, yan yana getirdiğimiz zaman Âdem oldu. 

Bakın mühür bastık. İşte yaptığımız bize şuursuz gibi gelen bu hareketin içerisinde mutlak şuur vardır, İlahi şuur vardır. Yani diyor ki büyük şuur yani Allah Teala Hz leri şuurlu var ettiği insana bak ey kulum sen ayakta durduğun zaman burada da eğildiğin zaman burada da secdeye vardığın zaman kendi ismini sen hareketlerin ile yazmış oluyorsun. Yani sen Âdem’sin diye lafsen söylemesen de fiilen ispatlamışsın Âdem olduğunu “Elif” , “Dal” , “Mim” Âdem dir. Tahiyyata oturduğu zaman da Muhammed oluyorsun diyor bunlara dikkat et diyor. 

Yani Cenab-ı Hakk’ın insanoğluna yani Âdemoğluna tavsiye ettiği gerek lafzi tavsiyeler öğretiler, gerek fiili hareketlerin hepsi bir ilahi sebebe ve bilgiye dayanıyor. Eğer öyle olmasaydı, ne Kur’an Allah’ın kelamı olurdu, ne de biz Allah’ın kulu olurduk Allah’a yakışır bir kul olmamız gerekiyor ki zaten O bizim programımızı öyle yapıyor, ama biz nefsimize yaraşır, kul olarak yaşamaktayız. Allah’ın kulu değil de nefsin kulu olma yolunda yarışıyoruz daha. Allah cümlemizi kendini idrak eden kullar yoluna dahil yoluna dahil etsin bunları böyle konuşabiliyoruz, dinleyebiliyoruz, eğer konuşulmamış dinlenilmemiş olsa işte her birerlerimiz o guruplara dahil olmuş olacağız.

Cenab-ı Hakk çekmiş cazibesi ile Cuma da böyle bir oluşumdur, Cuma namazında da aynı hareketler vardır, bütün namazlarda vardır. Haftada bir Cenab-ı Hakk erlere yani erkeklere Cuma namazını farz etmiştir, ama şimdi bazı ilim adamlarımız arkadan hanımlar da katılabilir diyorlar tabi ki katılabilir neden katılamasınlar, hanımlara farz değildir, ama iştirak edebilirler. Ama mecbur değillerdir. Yani gitmeseler de bir şey lazım gelmez. Aynı vaktin öğle namazını evde kılarak değerlendirebiliyorlar. 

Cuma “Cem” demektir, toplanma günü topluluk demektir, neden Perşembe günü bu namazı kıldırmamışlar, Cumartesi günü kıldırmamışlar, Pazar kıldırmamışlar, Cumartesi bilindiği gibi “Sebt” günü Yahudilere ait bir gündür, Pazar da Hıristiyanlara ait bir gündür, Cuma da Müslümanlara ait bir gündür. Neden Cuma bütün dinleri islam dini topladığı gibi Cuma da bütün bir haftadaki ibadeti bünyesinde topluyor. Yahudiler cumartesi günü çalışmıyorlar çünkü yasaktır, Hıristiyanlar Pazar günü çalışmıyorlar onlara da yasak Kuran-ı Kerim’de ve Tevratta da خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضَ فِى سِتَّةِ اَيَّامٍ 7/54 Allah semavat ve arzı altı günde halk etti, altı kün de halk etti, veya altı oluşumda merhale merhale ortaya getirdi, yedinci günde dinlendi diyor Yahudiler, Tevrat’ta öyle yazıyor, Allah bu altı günde yoruldu bu âlemleri meydana getirirken yedinci gün yani “Sebt” günü yani Cumartesi günü dinlendi diyor, bu oluşum üzerine bu zanları üzerine Cumartesi günü onlar tatildeler Cumartesi günü iş yapmazlar yasakdır.

Şimdi islamiyete gelirsek yani Müslümanlara bizlere gelirsek bizim tatil günümüz yok, yani Cuma’yı eski büyüklerimiz bir gün dinlenmek için tatil yapmışlarsa da o ittifakla bir kararla ama genelde Müslümanın tatili yoktur. Ne diyor يَاۤ اَيُّهَا الَّذِينَ اَمَنُوۤا اِذَا نُودِىَ لِلصَّلَوةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا اِلَى ذِكْرِ اللَّهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ 62/9 “Cum’a namazını kıldıktan sonra yeryüzüne yayılın rızkınızı kazanmaya çıkınız. Bakın Cuma namazından sonra yatınız, istirahat ediniz demiyor. Cumartesi günü tatil yapmak zaten bizim günümüz olmadığı için bize layık değildir, Pazar günü hiç değildir. Ama tabi dünya sistemi yaşantısı içerisinde uluslararası ilişkiler içerisinde batıya uyduğumuzdan cumartesiyi pazarı tatil yapmışız, Cuma gününü iş günü yapmışız. Peki neden Müslümanların belirli bir günü yok, tatili yok, olsaydı Cenab-ı Hakk açık olarak söylerdi. Cuma günü sizin bayramınız diyor, Cuma bayram ama tatil değildir. Eğer tatil olmuş olsa işte ayette Cuma suresinde 9. Ayette onu söylemez. Namazı kıldıktan sonra yeryüzüne dağılınız ve rızkınızı taleb ediniz diyor. 

Yoksa istirahat ediniz akşama kadar derdi. Sabahtan öğleye kadar namaz için hazırlık yapın öğleden sonra da istirahat edin derdi. Neden haftada yedi gün var ve bütün haftada çalışma zorunluluğu vardır veya ihtiyaç vardır islamiyette Hz Rasulullah’a kadar gelen süre Cenab-ı Hakk’ın bu âlemleri oluşturma süresiydi. İçinde insan dahil bakın buraya çok iyi dikkat edin bu âlemleri oluşturma süresi yani “Kün” ol süresi ama bu âlemlerin bir de “Feyekun” süresi vardır. Yani bozulma süresi vardır. İşte islamiyete verilen yedinci gün yani Cuma günü bu bozulma sürecinin başladığı gündür veya süreçtir. Hz Rasulullah (sav) Efendimiz ilk Cuma geldiği zaman Hz Rasulullah da ilk peygamberlik kendisine geldiği zaman dünyanın üzerindeki yedinci gün faaliyete geçti. Bakın Yahudiliğe, Hırıstiyanlığa kadar altı Kün yani oluşum.

Burası anlaşıldı mı bakın İslamiyet bir dönem açtı yeni bir çığır açtı. Biz dünyanın son gününü yaşıyoruz. Son gün süresini yani yedinci evreyi yaşıyoruz. Bu islamiyetle başladı. Hz Rasulullah’ın peygamberlik almasıyla yedinci gün başladı. İşte onun için bizim diğer peygamber ümmetlerinden daha çok çalışmamız gereklidir. Hem altı “Kün” yani altı oluşumu üstümüzde faaliyete geçirmemiz gerekiyor, hem de yedinci gün kıyamet gününün hazırlığını yapmamız gerekiyor. Kısa bir süre kaldığı için ümmet-i Muhammed’e istirahat yoktur. Bakın bu diğer ümmetlere olan bir lütuf değildir, mü’minlere olan bir lütuftur. Yani daha çok çalışma ve ahirette daha çok kazanç imkanı demektir.

İşte bu oluşum yani yedinci günün faaliyeti yani dünyanın tekrar geriye çekilme yani kıyamet faaliyeti Hz Rasulullah’ın peygamberliğini almasıyla kıyamet saati başladı. Kıyamet süreci devam ediyor biz onun içindeyiz. Kıyamet bir günde bir anda olacak bir hadise değildir. Bıçakla keser gibi yani yarısı dünya yarısı ahiret gibi değildir, o bir süreçtir, nasıl bir çocuk bir süreç içerisinde dünyaya geliyor, ölüm hadisesi nasıl belirli bir yaştan sonra başlıyor, yaşasak da ölüm hadisesi bizde devam ediyor, o ölüm denen şey onun son noktasıdır. Son düğmenin basıldığı yerdir. Yahut ipliğin bağlandığı yerdir. 

Bakın “Cuma” cem demektir, ayrıca bütün mertebeleri içinde bulunduran demektir. Cem edendir yani daha evvelce yaşanmış altı “KÜN” emrini ve kendine ait olan yedinci “KÜN” fe yekün emrini içinde bulunduran bir oluşumdur genel olarak. İşte Mehdi (as) ın çıkmasıyla İsa (as) ın gelmesiyle işte belirli on tane işaretlerin olmasıyla yahut kıyamet âlemetlerinin gözükmesiyle nihayet o büyük gün ile bu yedinci gün hakikati de kapanmış bitmiş olacaktır. Yani dünya doğmuş yaşamış gelişmiş ve süresini doldurmuş olacaktır. Tabi o gün kim yeryüzünde yaşarsa onlar bu hayatı yaşayacaktır. Ama herkesin kendi bireysel ölümü kendi kıyameti olmaktadır. 

Şimdi bu genel manada böyle olduğu gibi Cuma toplanma namazı erlere ait olan bir namazdır ve Cuma’nın farzları vardır, dört tane beş tane farzı vardır. 1. Farzı erkek olmak, veya birinci farzı hür belde olmaktır. Yani bayrağınızın sallandığı bir yer olacak istila halinde olan bir yerde Cuma namazı kılınmaz. Esir olanlar Cuma namazı kılamazlar. Beldenin hürlüğü sonra er kişi olacak, o kişi de hür olacaktır. Köle olursa Cuma namazını kılamıyor. Ayrıca bir başka şartı çocuk olmayacak, yetişkin olacak, ama Cuma namazına çocuklar da gelir. O ayrı konu o demek değildir, tabi alıştırılması için orada o namaz kılmıyor prova yapıyor yani mutlak namaz hükmünde değil, nasıl zaten 12 yaşından 15 yaşından evvel çocuklarda buluğa ermeyince mükellef değiller, çocuk yaşı farz hükmüne geldiğinde zorlanmıyor, alışık olduğundan kolay geliyor.

Bir de hasta olmayacak, hastalara da farz değildir Cuma namazı. Bunlar ne demektir? Bunları kendi bünyemize intikal ettirdiğimiz zaman gene zahiri şartlar tabi zahiri şartların her şeyde olduğu gibi batıni şartları da var, bunlar nedir, evvela baştan alalım o beldenin hür olması; hangi beldenin Türkiyenin mi, İstanbul’un mu, İzmir’in mi, vücut mülkünün yani bu beldenin bizim toprak beldemizin hür olması lazımdır. Yani nefsimizin işgalinden hayalin vehmin, cinin, şeytanın işgalinden evvela kurtulmuş olması lazımdır. Böyle düşünürsek acaba kaç kişiye farz olacak acaba. 

Allah’ın kullarına bildirmiş olduğu her hükmün bir zahiri bir batını vardır en azından bize hep zahirini anlattılar, bu bedenin halini anlattılar bunu da yarım yarım anlattılar, ne olduğunu bildirmediler, sen yap da Allah bilir dediler, hikmetini şeyhim bilir, Peygamberim bilir dediler. Peygamberin hikmetini bilir, peygambere o hikmet bildirilmek için verildi, kendine kalsın diye verilmedi, kendinde kalsın diye verilseydi dışarıya çıkmazdı Allah ile Rasulullah Efendimizin arasında olan bir hukuk olurdu dışarıya aksettirilmezdi. 

“Her ne vaki oldu ise sert eser, cümlesi n ashabına verdi haber” diyor Süleyman Çelebi bakın hiç sır bırakmadı ama biz O’nun açık olarak ifşa ettiği şeyleri kendi hayel ve vehmimizle perdeledik kapattık o sonsuz ilmi belirli bir çerçeve içerisinde kullanır, nakli ve hayali tatbik eder hallere düştük. Ne kadar perişan haldeyiz, hem dünya ümmetleri olarak hem de biz islam milletleri olarak islam ümmetleri olarak evvela bu beden mülküne sahip çıkmamız lazımdır, yani hayelden vehimden nefisten bunların hepsini temizlememiz lazımdır. İşte onun için Kur’an okuyorken “Euzu besmele çek diyor” çünkü varlığın istila içerisinde senin varlığın istilada ise o zaman “Cem” yapamazsın. 

Cuma namazı düştü, daha birincide düştü, sonra ne gerekiyordu, er olacaktı, erkek olacaktı, yani buradaki erlikten maksat görüntüdeki fiziksel erlikte değil, er olması için kişinin rüşte ermesi lazım yani çocuk iken çocuksa çocuk kız ise kız diyoruz ama reşit değildir daha gerçekten er olmuş değildir. İşte bedeni rüşt böyle olduğu gibi esas erlik ruhi rüşt ile ancak oluşuyor. Caddeden geçenlere baksak da elimizde bir fanus olsa yani bir cam küre olsa onların hakikatlerini görmek gibi bir özellik ortaya çıkmış olsa acaba er şekliyle yani erkek şekliyle geçen kaç kişinin gerçek er olduğunu tesbir edebiliriz. 

İşte gerek hanım suretiyle gerek erkek suretiyle görünenlerin iç bünyeleri çok değişik haldedir, hanım olarak gördüğümüz şey aslında bakarsınız rical erdir, yani iç bünyesi olarak dışarıdan erkek olarak gördüğümüz iç bünyesi olarak hanım silüyetindedir. Neden erliğe ulaşamamıştır, gerçek irfaniyete ve er haline ulaşamamıştır. Yani dışarıdaki görüntüler hiç kimseyi aldatmamalıdır. Tabi dışarıdaki görüntünün hukuku ayrı hukuk ama batıni erlik ayrı bir hukuktur. İşte Cuma günü erlerin namazı dediği budur. Yani Cuma günleri evliyaullah’ın toplanma günüdür manasınadır. 

Dış suret ile ehlullah’a benzeyen diğer o varlıklar benzer namaz kılmaktadırlar, yani ehlullahın rahmetinden onlara o rahmet verilmektedir. Yoksa umumi cemaate yani sıradan zahir erlere bu farz değildir. Ama zahir olarak ehlullah’ın vücudu ile vücutlandıklarından emir hepsine şamil olmuş oluyor. Ama batında onlara farz değildir. Zahirdeki hac gibi, zahirdeki bayramlar gibi oluyor, bayramı yapan esas o sene içerisinde hakk’a vasıl olan kimseler ama onların dışları diğer insanların dışı gibi sureti gibi olduğundan visal ehli olmayanlar da onların rahmetinden benzer kimlik taşıdıklarından onlarda benzer bayram yapıyorlar. 

Gerçek bayram değil, benzer bayram yapıyorlar onlar Hakk’ın onlara verdiği lütuf ile o suretleri de ayırmıyor hepsine bayram yaptırıyor. Hani belirli bir yerde belirli sayıda ziyfet vardır, davetliler gelir, gelir de ondan sonra dışarıda ısrarla bekleyenler vardır. Mesela maç için kapıyı açarlar haydi herkes girsin gibilerde girsin seyretsin gibilerde onun gibi evvela oranın hak edenleri yani o Cuma namazını kılmayı hak edenleri içeriye sonradan da kapıda bekleyenler benzerleri itibariyle benzerlikleri itibariyle girerler, benzer namaz kılarlar. 

Yani şekli olarak Cuma namazını kılar. İki rekat olması o rekatın bir tanesinin Fenafillah makamında yani bir rekatını Fenafillah bir rekatını da Bakabillah olarak iki rekat kılınır, üç dörtt beş neden kılınmıyor, gereği yoktur. Orada iki esas Fenafillah Bakabillah, çünkü oraya gelenler onun altındakilerin hepsini aşmışlardır, vaktiyle o namazları çok kılmışlardır. Geceleri sabahlara kadar kılmışlardır orya ulaşmak için. 

Diğer öğle namazlarından ayrıca açık bir farkı cehri okunmasıdır, yani Fatiha ve ilave surenin açıktan okunmasıdır. Diğerlerinde açıktan okunmuyor, öğle vakit namazında, burada cehri, açıktan okunması her ayet Cenab-ı Hakk’ın Zat’ından bir oluşumu ortaya koymaktadır, yani Zat’i bilgileri vermekte her ayet. İşte diğer günlerin günün ortasında olduğu halde öğle namazını sessiz, ama Cuma günü Cuma namazının sesli okunması sebebi oraya gelen Zat ehlinin toplandığı o Cuma esnasında İmam efendinin okuduğu o Zat’i ayetleri hepsinin birden yaşamasını sağlamaktır. Yani İlahi tecellinin hepsinde ayni o günkü zuhur o günkü tecelli olmasıdır. 

Ve hepsinin ondan aynı hisseyi almalarıdır, tevhid etmeleridir bilgileri. İki rekat birinde tabi imam her iki rekatta ayrı Fatiha aynı ama ilave sureler ayrı okunuyor, işte iki ayrı tecelli bu tecellinin birisi Fenafillah tecellisini anlatan ayet olması lazım, bir tanesi de Bakabillah hakikatini anlatan ayetler olması lazımdır. Tabi bunlar bilinç ile yapılan şeyler değil imamın kolayına aklına hangi ayet geliyorsa daha kısa olan uzatmamak için onu okuyor. 

Beldenin hür olması, bizim nefsani varlığımızdan sıyrılmamız yani özel kimliğimiz ile kalmamız Rahmani ruhani kalmamız, ikincisi er olmamız hakiki er olmamız, üçüncüsü yetişkin olmamız, buluğa ermiş olmamız, nasıl buluğa işte ruhani buluğa nasıl olacak Hakk’ın varlığının bizim varlığımızdan başka bir şey olmadığını idrak ederek hakk ile Hakk olur, buluğa rüşde ermek demek işte bu hali gerek görüntü olarak er gerek görüntü olarak hanım şeklinde olsun kim iç bünyede bu hale uymuşsa o er hükmündedir. Yani görüntüsü dışarıdan hanım da olsa rical hükmündedir. İşte onlar esas Cuma namazını kılabilirler.

Hanımların Cuma namazı kılar dediği bu itibariyledir. Yetişkin olması lazım, er olması lazım, hasta olmaması lazımdır, hastadan kasıt başının ağrıması ayağının ağrıması gözünün ağrıması değildir. Tabi onlar da geçerli ama suret olarak geçerlidir, surette de insanın bir hastalık manisi varsa gidemeyebiliyor, mazur bırakılıyor. Ama burada hastalık ruhani hastalıktır. İç bünyedeki hayali hastalıklar, onlardan zaten kurtulmamış olsa ne kendisi er olabiliyor, ne Cuma kendisine farz olabiliyor, ne de hür beldede olabiliyor.

Diğer günlerde sessiz okunması yani hafi gizli okunması Kur’an’ın cemaatle olduğu halde öğle ve ikindi namazları sessiz okunuyor diğerlerinde sesli okunuyor. Öğle ve ikindi namazları güneşin en yüksekte olduğu yeryüzünün en çok aydınlıkta olduğu zamandır. Bu zamana da Bakabillah deniyor. Yani Allah ile baki eğer bir kişi Hakk ile baki ise onun sesinin dışarıya çıkmasına gerek yoktur, çünkü evin içinde olan bir kimsenin dışarıya ben evin içindeyim diye seslenmesine gerek var mıdır, zaten evin içindedir.

Diğer namazlar bakın hep gece namazları yani karanlıkta kılınan namazlar sesli okunan namazlardır. Bunlar Akşam namazı Yatsı namazı hep bunlar gece ile ilgilidir hele yatsı namazı gecenin en koyu olduğu zamandır, işte bu da kişinin Fenafillah mertebesinde olduğu devredir ve bu fenafillahtan çıkması için seslenmesi; Ya rabbi bana Bakabillahta yani senin sonsuz deryanda sükünete yönelt diye Bakabillah’ın kendisinde zuhura çıkmasını istemesidir seslenmesidir. Onun için Sabah akşam ve Yatsı namazları sesli okunuyor, Fenafillah mertebesinden kişinin çıkıp Bakabillah’a yani kendi gerçek hakikatine ulaşması için diğerleri de kendi hakikatinde yaşadığından Bakabillahta yaşadığından oradan da dışarıya bir sesin çıkmasına gerek kalmadığından ihtiyacı olmadığından sesi çıkmıyor. Bir insanın karnı aç ise talepte bulunur fırına gider bana ekmek verin der, ahçıya gider yemek ver der, ama karnı doymuş her şeyi yerinde ise sesi çıkmaz. Namazların sesli veya sessiz okunmasındaki sebebler de bunlardır. Ama daha birçok sebepleri de vardır onlar ayrı konulardır. Allah’ın işleri bunlarla sınırlı olmaz.[4] “ İz- -T-B-

------------- 

 Not= Yeri gelmişken Cum’a salât-ı/namazı hakkında küçük bir tefekkür daha yapalım. Bilindiği gib bütün farz salât’ların da olduğu gibi vaktinde kılınamayan salâtların telâfisi kaza ile giderilmektedir. Ancak Cum’a namazı farz olduğu halde kazası yoktur. Cemeatle vaktinde kılınırsa kılınır aksi halde ikindiye daha vakit olduğu halde bile kılınamaz. 

 Elcevap. Çünkü Cum’a salâtının kendine ait bir makamı yoktur, Cum’a günü öğlen salâtı makamında vekâleten kılındığ için kazası yoktur. Bir salât’ın kazaya kalması için o salât’ın kendine ait asaleten bir vakti/makam olması lâzımdır.

 Herhangi bir Cum’a gününün öğle salât-ı vaktinde eda edilemesse daha sonra uygun bir zaman da kazası eda edilir ancak Cum’a salâtının kazsı eda edilmez. 

 Üzerinde ibretle durulması lazım gelen Fıkhi ve irfani bir konudur. “ İz- -T-B-

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

EUZÛ BİLLÂHİ MİNEŞ ŞEYTANİR RACÎM

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

[5]

(سورة الجمعة)

CUM’Â SÛRESİ GİRİŞ…

---------------

Hakkında

Medine döneminde inmiştir. 11 âyettir. Sûre, adını 9. âyette geçen “elCumu’a”kelimesinden almıştır. Sûrede başlıca, Hz. Muhammed’in peygamberolarak gönderilişi, Yahudilerin Allah’ın dininden yan çizmeleri ve Cumanamazı ile ilgili bazı hükümler konu edilmektedir.

Nüzul

Mushaftaki sıralamada altmış ikinci, iniş sırasına göre yüz onuncu sûredir. Muhtemelen hicretin 1. yılında nâzil olmuştur (bk. Emin Işık, “Cum‘a Sûresi”, DİA, VIII, 92). Derveze, sûrede yahudilerden bahsedildiği, Hendek Savaşı’ndan sonra ise Medine’de yahudi kalmadığı noktasından hareketle en azından bu savaştan söz eden Ahzâb sûresinden önce inmiş olması gerektiğini ifade eder (VIII, 227). Aynı kanaati paylaşan Süleyman Ateş, Ebû Hüreyre’den yapılan –sûrenin kendisinin müslüman olmasından sonraki bir tarihte indiği bilgisini içeren– rivayetin sahih olamayacağını, çünkü onun Hayber’in fethi sırasında Hz. Peygamber’e gelip müslüman olduğunu ifade eder ve bu rivayeti ona yapılmış bir iftira olarak niteler (IX, 429, 431). Fakat İbn Âşûr’a göre, Hendek Savaşı’ndan sonra da bazı müslümanların Hayber yahudileriyle ortak ziraî faaliyetlerinin devam ettiği ve aralarında sıkı bir iletişimin bulunduğu dikkate alındığında (XXVIII, 169), sûrede onlardan söz edilmesini yadırgamamak gerekir ve Ebû Hüreyre’nin rivayeti esas alınarak bu sûrenin Hayber’in fethedildiği yıl nâzil olduğu düşünülebilir (XXVIII, 204, 205).

Konusu

Esmâ-i hüsnâdan dört ismin yer aldığı bir tesbih ifadesiyle başlayan sûrede Hz. Peygamber’in gönderilmesinin hikmetlerine değinilmekte, kendilerine Tevrat verilenlerin bu ilâhî emanetin sorumluluğunu taşıyamadıkları belirtilip yahudilerin bazı bencilce iddiaları eleştirilmekte, cuma namazının müslümanlar açısından taşıdığı önem ve bu ibadetin anlamı üzerinde durulmaktadır.

Bazı müfessirlere göre bu sûrede yahudilerin kendileri için övünç konusu yaptıkları şu üç iddia çürütülmüştür: a) Yalnız kendilerinin kutsal kitap sahibi oldukları ve başka bir toplumun içinden peygamber çıkamayacağı, b) Kendilerinin Allah’ın has ve imtiyazlı kulları oldukları, c) Allah’ın kendileri için kutsal bir gün (cumartesi) belirlediği ve müslümanların kutsal kitaplarında ise böyle bir belirleme bulunmadığı (bk. Zemahşerî, IV, 97).[6]

#### ---------------

Sûre-i şerifin, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

(62) Mushaf sıra numarası.

(110) Nüzul sıra numarası.

(17) Alfabetik sırası.

(28) Cüz sırası.

(11) Âyet sayısı.

(11) Fasıla harfleri.

(239) Genel toplamdır.

Rakamları tek tek toplarsak,

(6+2+1+1+1+7+2+8+1+1+1+1=32) dir.

Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır. Ancak fazla vaktinizi almamak için genel sayıları ve bağlantısını vermekle yetinelim. 

---------------

Yirmi dört âyet olup fâsılaları م، ن  harfleridir.   (Mim) harfi “3” adettir. Cemül Cem’ül Cem ile Feth oldu hüda kapıları yani Muhammed’ül emin, Hz. Muhammed ve Hakikat-i Muhammedi mertenelerin Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediye ile Cem edilmesidir. (Nun) harfi “8” adettir. Tevhid-i Ef’al ve 8 . Cennetin Nûr-u Muhammedi ile Cem edilmesidir. Yani Zahir ve Bâtın’ın Cem-i olan Cem’ül Cem dir.

---------------

Sûre-i Şerifin sayı değerine göz atalım.

(جمع) “Cim: 3” “Mim: 40” “Ayın: 70” Toplarsak 3+40+70= 113 dir.

113 te 1 ve 13 tür. 

Mushaf sıralamasında (62) (6+2=8) nüzul sıralamasında (110) (11) dir. (11) âyettir. Genel sayı toplamı 239 idi. (2+3+9=14) idi. 

(1+13+8+11+11+14=58) dir. 

(1) Ahadiyet Mertebesi, 

 (11) Hz. Muhammed mertebesi,

(11) Tevhid- Zât,

(13) Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediye.

(14) Nûr-u Muhammediye dir. 

(113) Besmele-i Şerif…

 Daha başka sayısal bağlantılar vardır. Bu kadar ile iktifa edelim… 

 “Cum’a” harflerinin kısaca anlamı;

 “Cim” Cem,

 “Mim” Hakikat-i Muhammediye

 “Ayın” Göz, Müşahade,

Hakikat-i Muhammediyeyi Cem’ül Cem hali ile zahir batın müşahadedir. 

CUMA namaz için çağrıldığında,

Salattan sonrada dağıldığında,

Bolca nimeti nasip bulduğunda,

Rahman Rahiym olan Allâh'ın adıyla,[7]

Mealen;

---------------

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1. Göklerdeki ve yerdeki her şey, mülkün sahibi, mukaddes, mutlak güç sahibi, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah’ı tespih eder.

2. O, ümmîlere, içlerinden, kendilerine âyetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderendir. Hâlbuki onlar, bundan önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.

3. (Allah, o peygamberi) onlardan henüz kendilerine katılmayan başkalarına da göndermiştir. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

4. İşte bu, Allah’ın lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah, büyük lütuf sahibidir. 

5. Tevrat’la yükümlü tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerle kitap taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın âyetlerini inkâr eden topluluğun hâli ne kötüdür! Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.

6. De ki: “Ey Yahudi akidesini benimseyenler! Bütün insanlar değil de, yalnız kendinizin Allah’ın dostları olduğunu iddia ediyorsanız, (bunda da) samimi iseniz haydi ölümü isteyin!”

7. Ama onlar, daha evvel yaptıklarından dolayı asla ölümü istemezler. Allah, zalimleri hakkıyla bilir.

8. De ki: “Sizin kendisinden kaçıp durduğunuz ölüm var ya, o mutlaka size ulaşacaktır. Sonra gaybı da, görünen âlemi de bilen Allah’a döndürüleceksiniz de, O size yapmakta olduklarınızı haber verecektir.”

9. Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allah’ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır. 

10. Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan nasibinizi arayın. Allah’ı çok zikredin ki kurtuluşa eresiniz.

11. (Durum böyle iken) onlar bir ticaret veya bir oyun eğlence gördükleri zaman hemen dağılıp ona koştular ve seni ayakta bıraktılar. De ki: “Allah’ın yanında bulunan, eğlence ve ticaretten daha hayırlıdır. Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır.”[8]

---------------

 Bismillâhirrahmânirrahîm.

 “Rabbi zidniy ilmâ.” “Ya rabb-i ilmimizi ziyadeleştir.”

---------------

سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ {الحشر/1}

(62/1) “Yusebbihu li(A)llâhi mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ardi-lmeliki-lkuddûsi-l’azîzi-lhakîm(i)” 

(62/1) “Göklerde ve yerde olanların hepsi padişah, mukaddes, azîz ve hakîm olan Allah'ı tesbîh etmektedir.”

---------------

Âyet-i kerime tesbih âyetlerindendir.

---------------

“Tesbîh” kelimesi “havada ve suda hareket etmek, geçip gitmek, yüzerek uzaklara gitmek” demek olan   "sebh" kökünden türemiş bir kelimedir. 

SEBEHA: (Sülâsî/üçlü fiildir ancak tesbîh etmek anlamında kullanılmaz)

SEBBEHA: Tesbîh etti. 

YÜSEBBİHU: Tesbîh eder/ediyor.

TESBİH: Tesbîh etmek.

SEBBİH: Tesbîh et/emir.

Kûr’ân’daki anlamı, Allah-ı O’na yakışmayan şeylerden uzak tutmak, Allah-ı yüceltmek.

"Tesbîh" Allah'a ibadet etmede hızlı ol­mak anlamında da kullanılır.

Sübhân, Yüce Allah'ın zâtı­nın temizlik ve kutsallığını ifade eder. Buna "sübhâniyet" veya "subhiyet" diyebiliriz. Sübhân esmâ-i husnâdandır. 

"Tesbîh" kavramının İslâmî dönemde kapsadığı mânâ­ları ise şöyle sıralayabiliriz:

Zemahşeri’ye göre "salât" farz namazları, "tesbîh" ise nafile ibadetleri ihtiva etmektedir. 

Kurtubî ise, lügat mânâsından hareket ederek, "tesbîh"in, akmak, gitmek, anlamına geldiğini ve Allah'ın noksan sıfâtlardan tenzîh edilmesi mânâsına alındığını söyler.

Bu yorumdan hareketle şöyle denebilir, "tesbîh"; suya dalıp akıp gitmek ve gözden kaybolmak mânâsına geldiğine göre, Allah (c.c.) da noksan sıfâtlardan münezzehtir. Beş duyu ile ihata edilemez. 

Nitekim şu yorum bunu te’yid etmektedir: "Tesbîh" in lügat mânâsı olan "suya dalmak", yüzen kişiyi gözlerden kaybeder ve uzaklaştırır. Belki de bu uzaklaşmanın mânâsı gelişerek gözlerin ihata edemediği bir varlığı kapsa­mıştır. İnsan düşüncesinde bunun en açık örneği Allah'dır. Zira O, insanların kendisini “Zât-ı yönünden” idrâk etmelerinden uzak olduğu gibi, kendisine yakışmayan sıfâtlardan da uzaktır.[9] “ İz- -T-B-

Gök gönül göğüdür, yer ise beden arzıdır. Gönül göğünde Allah mutlak tenzihinde olarak tesbih edilir. Yeryüzü ve beden arzı ise tüm eksikliklerden münezzehtir ve bulunanlar bu 

şekilde tesbih ederler. (M.D.)

Bütün âlemin bütün varlıkların tümden olarak Hakk’ı hamd etmesidir. Hakk’a hamd etmesidir, neden çünkü İşte kendi mevcudiyetlerinin Hakk’ın varlığından olduğunu idrak ettiklerinde “Hamd” etmiş olurlar yani ona şükür babında onların hamdları tesbihleri idi يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِى السَّمَوَاتِ وَمَا فِى الاَرْضِ 62/1 Semavat ve arzda ne varsa hepsi Allah’ı tesbih etmektedirler demesi onların tümden olan hamdıdır. bütün varlığa Hakk’ın verdiği vücuddan dolayı o varlık mevcuttur. Yani her varlığın bireysel hamdı, bir de tüm olarak bütün varlığın hamdı, işte bu hamd Makam-ı Mahmud’a yönelinen Hz Peygamberin şahsında bir Makm-ı Mahmud var bir de Allah’ın varlığında Makam-ı Mahmud vardır. Bu ikisi ayrı bir durumdur. İşte bütün varlık Allah’ın varlığındaki Hamd makamına yönelmektir, külli ve bütün olan bu da altıncaı “Hamd” dır.[10] “ İz- -T-B- ”

يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِى السَّمَوَاتِ وَمَا فِى الاَرْضِ 62/1 hiçbir varlık yoktur ki O’nun tesbihini çekmesin ve O’nun hamdı ile hamd etmesin, ne kadar varlık varsa bunların hepsi Hakk’ı tesbih etmektedirler. Bakın zikretmektedirler demiyor tesbih etmektedirler diyor. Şu halde zikir hadisesi insana ait bir oluşumdur, tesbih de bütün genel varlığa ait olan bir oluşumdur. Ancak insan hem tesbih hem de zikir yapma özelliğine sahiptir. 

Diğerleri ancak tesbihat yapabiliyolar, ama insan hem tesbih hem zikir yapıyor. Bu varlığın tesbihi iki türlüdür birisi lisani tesbih, birisi de hali tesbihtir. Hali ile tesbihatı, lisani tesbih kendi lisanları ile yaptığı tesbihatları vardır. Tesbih: Hakk’ı yüceltmek, tenzih etmek, bir varlığın fiili ve tabii tesbihatı ise o varlığın ne iş için halk edildi ise o halk ediliş sebebini ortaya koyması onun tesbihidir, fiili tesbihatıdır. Yani Cenab-ı Hakk bir çiçeği çiçek olarak halk etmişse çiçek olarak onun varlığının zuhura gelmesi onun tesbihatıdır. Fiziki tesbihatıdır. 

Bir de lisani tesbihatı vardır, ayrıca o çiçeğin renginin kırmızı sarı olması çiçeğin kendine ait bakın hiç birisi bir başkasına benzemiyor, كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِى شَاْنٍ 55/29 o her değişik zuhurlardadır, işte bütün bu âlemdeki varlıkların var oluş hakikatleri ve bu hakikatlerin içerisindeki şekilleri onların tesbihatıdır. Yani Hakk’ı zuhura getirmeleri tesbihten maksat Hakk’ı söylemek değil mi, işte onlar kendi varlıkları ile Hakk’ı zuhura getirdiklerinden varlıkları tesbihattır. Tabi insan da bu yönüyle bakıldığında bizim de varlığımız aynen tesbihattır. Ama insan şuurlu bir varlık olduğundan aynı zaman da idrakli zikrini de yapmaktadır.

Zikir ile tesbih biri iradi olan zikir biri gayri iradi olan elinde olmadan yapılan fıtratı üzere yapılandır, ama diğeri insan iradesi ile yapılandır zikir.[11] “ İz- -T-B- ”

Yolumuza Fusûs’ül Hikem ile devam edelim.

Cenab-ı Hakkın iki lutfu vardı, biri Zat’i lütuf diğeri esmai lütuftur. Öğrenende hasıl olan herhangi bir ilim şeyh ve evliya vasıtaları ile müride hasıl olan marif-i rabbaniye gibi kulların elleri vasıtasıyla bir muallimin talimine ve şeyhin irşadına muhtaç olmaksızın talib-i Hakka cihet-i batından hasıl olup ilim gibi kulların elleri tavassut etmeksizin vücud-u haricide vaki olan Allah’ın atâları ve ihsanları iki kısımdır biri atâya-yı Zatiye diğeri atâya-yı esmaiyedir.

Yani insanların bir elleri ile çalışmaları neticesinde Cenab-ı Hakkın atâ verdiği özellik vardır, bir de manen verdiği Zat’ından verdiği kul çalışmadan verdikleri vardır. İnsanların çalışmaları ile Cenab-ı Hakkın verdiği bir ilim vardır bir de manen Zatından verdiği yani kul çalışmadan verdiği özellikler vardır. 

Malum olsun ki vücud-u mutlak-ı Hakk Zat-ı ahadiyesi hasebiyle atâ ve ihsan etmez. Zira atâ sıfat ve esma icabıdır. Bu mertebede Hakk esma ve sıfattan ganidir, O’nun bil cümle sıfat ve esması Zat-ı ahadiyetinde mündemiç ve müstehlektir, bunlar zuhur etmese de yine Zat-ı mutlak yine Zat-ı mutlaktır. 

Yani ahadiyet mertebesinde Cenab-ı Hakk’ın esmaları sıfatları meydana gelmese de o gene kendi mertebesinde Zat-ı mutlaktır. Zaten o mertebeden atâ olmaz. Neden? Çünkü zuhur yoktur ahadiyet mertebesinde. Atâ olması için esma ve sıfatlar gereklidir. Onların zuhuruyla birlikte atâ da oluşmaktadır.

Tohum yere ekilmemişse o kendi zatındadır onun içinden bir şey çıkmaz. İçinde bir şeyler var dal, yaprak, çiçek vs. ama içinde gizli bulunmaktadır. Ne zaman ki o toprağa ekilecek işte sıfat ve esma mertebelerine inecek atâ ondan sonra zuhur edecektir. 

Ondan sonra yaprağını alacaksın, gölgesinden faydalanacaksın. Çiçeğinden, meyvesinden faydalanacaksın. Yoksa bunlar özünde duruyorken çekirdeğin içindeki meyveyi bu durumda yiyemezsin. Çekirdeğin içinde meyve var ama kendi zatında gizli olduğu için yiyemezsin. O çekirdeğin içindeki sıfatlar yani özellikler ve isimler çekirdekten dışarıya çıkmalarını taleb ederler. Hani demişti ya Zat’ta hapistedirler, işte o koskoca ağaç çekirdeğin içinde hapis ve orda helak olmuş durumdadır. Ortaya çıkmadığı için kimliksiz kalmıştır. Ama orada mevcuttur. Sıfat ve esma zuhur isterler. Hak kendi Zat’ına gene kendi Zat’ında tecelli etmekle orda ilimleri meydana gelir. O çekirdeğin içindeki öz yine kendi kendine tecelli etmekle orda onların ilimleri meydana gelir. Ne şekilde olacağı, tadı, rengi, cinsi, şekli vs. çekirdeğin içerisinde meydana gelir. 

Buna “Feyz-i Akdes” tabir ederler. Yani çok yüksek feyz demektir, en uç noktadaki feyz demektir. Hakkın bu tecellisi ile ilim mertebesinde, ilme tenezzüle esma ve sıfat mertebesine Vahdet ve Uluhiyet mertebesidir. Ondan sonra Hakkın Zatının her bir mertebeye tenezzülü bu ilim mertebesinde hasıl olan esmasının sureti üzere olur. 

Yani feyz-i akdeste, o ilk programlamada nasıl meydana getirileceği düşünülmüşse ondan sonraki tesirat o program üzeredir. Hakkın her bir mertebeye tenezzülü bu mertebe-i ilimde hasıl olan esmasının sureti üzerine olur.

Yani yaprak olacaksa yaprak sureti üzere olur, çiçek olacaksa çiçek sureti, meyve olacaksa meyve sureti üzere olur Hakk’ın tecellisi. Böylece vücud-u haricide, yani dış vücutta yani şimdi bizim içinde bulunduğumuz hazret-i şehadette, bu müşahede âleminde, şahadet âleminde ve âlem-i dünyada ve vücutlarımızda hasıl olan atâya-ı esmaiyedir. Yani bizim şu meydana gelen varlığımız esmanın bize vermiş olduğu atâ, italardır, lütuflardır. Yani esma-i hüsnanın bize verdikleri atâdır, hibedir. Yani bizleri meydana getirmiş olan esma-i hüsnadandır, o isimler olmasa biz meydana çıkamayız. İşte onun için her varlığın ismi onun Rabb’ıdır. 

Bu atâ-ı esma da yani smadan gelen bu özelliklerde atâ-ı Zat’ta mevcuttur. Esma da kendi başına bir şey değildir o da Zat’ına bağlıdır. O’nun içinde O’nunla birliktedir. Zira Zat-ı Hakk ilminde peyda olan esma suretleri nefesi rahmanisiyle açılmak, ortaya çıkmak yani letafet mertebesinden kesafet mertebesine tenezzül etmek suretiyle vücut verdi. Onların istidatları kabiliyetleri neden ibaret ise ona göre atâ ve ihsan etti. 

Yani bir meyve nasıl oluşacaksa istidat ve kabiliyeti ne yönde ise esma-i ilahiye onu o yönde meydana çıkarmak için atâda bulundu itâ da bulundu. Yani onun oluşmasını meydana getirdi. Ona güneşini, suyunu, havasını, toprağını verdi. Bu verilenler hep atâdır. Meyve ve çiçeğin oluşmasında bütün âlem onun etrafında pervanedir. Meyve, meyve olmak için güneşe ücret ödemedi, sucuya toprağa bir ödeme yapmadı. Bunları hep Cenab-ı Hakk veriyor bunlar hep atâdır. 

İşte bunları neden veriyor o çiçeğin özündeki talebinden veriyor. Onlar hep konuşuyor, Cenab-ı Hakk bütün bu varlıklarla konuşuyor. Varlıklar da onunla konuşuyor, alış veriş halindeler. Ama bu konuşmaların türlü yönleri var; يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِى السَّمَوَاتِ وَمَا فِى الاَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ 62/1 “semavat ve arzda ne varsa hepsi tesbih ederler” tesbihleri hal lisanları ile konuşmaları demektir. Hakk ilminde peyda olan sever-i esmaiyeyi nefes-i rahmanisi ile açılması için yani latefet mertebesinden kesafet mertebesine tenezzül etmek suretiyle vücut verdi. 

İlmi varlıklar olan âlemdeki bütün bu varlıklar Zat-ı uluhiyetten, Zat-ı ahadiyetten kendilerini hapisten kurtulmalarını talep ettiler. Nasıl ki çekirdeğin içindeki ağaç hapis iseler ahadiyet mertebesinde de bütün bu âlemler mahpus durumdaydı, gizli durumdaydı.

İşte bütün bu âlemlerin programı yapıldı ve o programlar kendilerine has görevlerini yerine getirebilmeleri için talepte bulundular. Yani batın âlemden zahir âleme çıkmaya talepte bulundular Cenab-ı Hakk da nefes-i rahmanisi ile “Huu..” diye bütün ilmi özellikleri bütün âleme yaydı. İşte her gittikleri yerde ilimler kendilerine birer ceset birer suret aldılar, meyve ise meyve oldu ağaç ise ağaç oldu, galaksi ise galaksi oldu, demirse demir, topraksa toprak oldu. Dolayısı ile bütün bu âlemde gördüğümüz varlıklar yaratılmış varlıklar değil zuhur etmiş varlıklardır. Yani Hakkın Zat’ından nefes-i rahmani ile zuhur etmiş varlıklardır.

Ve böylece kendi istidatları orantısında kendilerinde var olan ilm-i ezelilerini ortaya çıkardılar, bu onların sanatları, özellikleri oldu. Ve Cenab-ı Hakk da zahiren yani ilm-i latifte iken zahire çıkmaları için kendilerine bir atâda bulundu. Yani içine programını koydu, dışarıdan da o programın tatbikini de ortaya koydu. Onların istidatları ve kabiliyetleri neden ibaret ise ona göre atâ ve ihsan etti. Yani kim nerede neyi istiyorsa onu verdi. Bir zeytine elma olması gerektiğini söylemedi. Yani zeytine ne ihtiyacı varsa onu verdi, zeytine, elmanın ihtiyacı olan nefes-i rahmanisini suyunu herhangi bir şeyini vermedi.

Elma neyi istiyorsa onu verdi, zeytin ne istiyorsa onu verdi. Hayvan neyi istiyorsa, nebat neyi istiyorsa onu atâ etti. Böylece bu atâlar yani bu lütuflar Zat-ı vahdet ve uluhiyetten meydana çıktı, asılları uluhiyete ve vahdete dayanır. Her ne kadar esma ve sıfat yollu zuhura geliyorsa da esma ve sıfat da Zat’a dayandığından genelde Zat kaynaklı oldu. Bu surette Zati lütuf ve tecelliyat Zati tecelliyat dedikleri Zatı uluhiyetin tecellisi olur. Bütün bu âlemler tecelliyat-ı Zatiye ve Zat-i 

uluhiyetin tecellisi oldu. 

İnsan-ı kamil Allah ism-i caminin mazharı olmak itibarıyla bu âlemde Hakkın Zat tecellisi bizatihi Âdem’e olur, yani İnsan-ı Kamil’e olur. 

Yani Zat’i tecelli evvela insan-ı kamile olur. Cenab-ı Hakk’ın bu âlemlere tecellisi her an olmaktadır. Ama bu tecellileri sıfat tecellileri, esma tecellileri, fiil tecellileri olmaktadır.

Zat tecellisi sadece insan-ı kamil’e olmaktadır. O saadetli Zat bütün varlıkların ayan-ı sabiteleri, iktizasınca yani bütün varlıktaki ayan-ı sabitelerinin gereğince kendilerine verilmesi icap eden atâyayı yani verilecek şeyleri kendisinde hilafet olması dolayısıyla ve bakıcısı olması nedeniyle onlara tevzi eder. 

İnsan-ı kamil bütün bu âlemlerde var olan neyi nereye verilecekse insan-ı kamile gelir, insan-ı kamil bunu tevzi eder. Kendisi Allah isminin mazharı olması dolayısıyla ve de halife olması dolayısıyla. 

Bu madde âleminde vaki olan bu isim tecellilerine “Feyz-i Mukaddes” tabir ederler. İşte bu iki kısım atâya yani iki kısım verilişe zevk sahipleri bunların arasındaki tecellileri anlar. 

Yani bir tecelli Zat’ın kendisinden geliyor “Feyz-i Akdes”; “Feyz-i Mukaddes” İnsan-ı Kamil’in aracılığı ile esma tecellisi olarak bütün âlemlere yayılır.[12] “ İz- -T-B- ”

Bizim okuduğumuz tefsir ya da mealler o tefsircinin mealcinin Kur’an’ıdır. Ona ne kadar aklı eriyorsa o kadar var orada yoksa oradaki Kur’an Azimmuşanın tamamı değildir. Orada “Yakiyn” gelinceye kadar buyuruyor. “Yakiyn”i tarif etmişler, burada ifade edilen “Yakın” değil, yaklaşmakla ilgisi yoktur, hele hele ölüm ile hiç ilgisi yoktur. Buradaki “Yakiyn” oluşma manasınadır. “Yakiyn”, ef’aliyle, esmasıyla, sıfatıyla, Zat’ıyla HAKK’tır. HAKK’ın ta kendisidir. Yakiyn hali bu demektir. 

 Buna ulaşmak için “İlmel Yakıyn”, Aynel Yakıyn”, Hakkel Yakıyn” demişler, HAK olarak o mevzunun içinde olmaktır. O mevzuun tamamı kendisi olmak, o halde ne dememiz gerekiyor bu mertebe ile baktığımızda “Va’bud rabbeke” Rabbına ibadet et, yani daha evvel hayalinde kurguladığın Rabb-ı hassına ibadet et, mazursun hatta şu zamana kadar mazursun, İnsanın suretinin zahiri yani insan suretinin zahir yönü kendisini tedbir eden, yürüten kendisini yönlendiren olan ruhuna ve nefsine zahir lisanla hamd eder. Allahüteala dahi âlemin suretlerini kendi nefsine hamid kıldı. يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِى السَّمَوَاتِ وَمَا فِى الاَرْضِ 62/1 buyuruyor ya. Semavat ve arz da ne varsa hepsi tesbih ederler ayetinin hakikatini burada açıklıyor. Allahüteala dahi âlemin suretlerini kendi nefsine hamid kıldı. Nasıl insanın zahiri yani bizim kelamımız, hamd ediyor, neye ediyor? Bizim batınımıza hamd ediyor. Özümüzde var olana hamd ediyor. Öze dönük olduğu zaman Rabb-ı hasını idrak etmiş olduğu zaman kendine hamd etmiş oluyor, özüne hakikatine hamd etmiş oluyor. Şükretmiş oluyor. Hamdın beş ve diğer ma’nâ da sekiz mertebesi vardı, her mertebede hamd bir başka özellik kazanıyor.

 İşte Allahüteala da bu âlemin suretlerini kendi nefsine hamid kıldı. (nefs-i emare değil) Yani hamd edici kıldı. Yani hamd edici olarak var etti. Yani bu âlem suretleri otomatik olarak özüne hakikatine hamd ediyor. Hani esma-i ilahiye suretleri meydana getiriyor dedik ya, işte o esmaya hamd ediyorlar, teşekkür ediyorlar ki bizi zuhura getirdin senin varlığınla bizler zuhura geldik, mazharlar olduk diyorlar. Hani bir kahvenin 40 yıl hatırı vardır insanlar arasında öyle derler. Allahüteala dahi âlem suretlerini kendi nefsine hamid kıldı. Nefs o şeyin hakikatidir, özüdür. Buradaki nefis, nefs-i emmare değildir. İşte bu nefsin hakikatinin ne olduğunu bilmeyenler burasını okuduğu zaman nefsine hamid kıldı deyince nefs-i emmaresine hamd ediyor hükmünü çıkartır, bu anlayış ise batıldır. 

 Âlemi kendi nefsine hamid kıldı, çünkü insan suretinin bakası, zahirinin bakası ve hayatı ve insanlığı ve kemalat-ı ilahiye tahsili ve kendi varlığı suret-i ilahiye üzere (Allah Âdem’i kendi sureti üzere halk etti) mahluk olmasıyla vasıflanması batını olan ruh sebebiyledir. Yani insanın bu şekilde vasıflanması batınındaki ruhunun sebebiyledir. Ruh olmazsa hiçbir şey olmayacaktı. İşte sureti özüne yani ruhuna hamd etmiş oluyor. Neden? Çünkü bütün bu varlığının meydanda olması, yaşaması var olması yaptığı özellikleri hep ruhuna bağlıdır. Yani insanın bu şekilde meydana gelmesi batını olan ruhu sebebiyledir. Ruhu olmasa ne bu vasıfları alabilecek ne de bu şerefe nail olabilecektir. Zahir ve batının toplamı olan âlem suretlerinin bakası ve ayakta durması dahi kendisinin batını ve ruhu olan HAKK ile olduğu için ona hamiddir. Yani bütün mevcudat kendi batını olan HAKK’la mevcut olduğundan mevcudiyetinin şükranesi olmak üzere hamd etmektedirler. Bu ilmi bilmek bütün kainatın yaşamını ve sırrını bilmektir. 

Bir kuşu düşünün üzerinde o kadar güzel renkler var bunu hangi ressam yapabilir. İşte bu mükemmellik onun içindeki ruhu yönüyledir. Onu tedbir eden yani müdebbiri olan ruhu yönüyledir. Dolayısıyla o hamd etmektedir kendisini meydana getiren ruhuna hamd etmektedir. O ruh da ruh-u ilahiyeden meydana geldiğinden dolayısıyla hamd Rabbine rücudur, onun için semavat ve arzda ne varsa hepsi Rablarını tesbih etmektedirler. Âlemin batını ve ruhu olan HAKK ile olduğu için ona hamiddir. Yani HAKK’a hamiddir, hamd ederler. Velakin bizim vücud-u mukayyedemiz ve taayyunumuz, perde olduğundan, Yani bizim vücudumuz, varlığımız perde olduğundan onların tesbihlerini idrak edemiyor. 

 Her bir varlık tesbihini yapıyor fakat biz onu idrak edemiyoruz. Zira âlemin suretlerinin cins ve çeşitleri çoktur, biz o suretlerin tümünü ihata edemeyiz. Tafsil olarak ihata edemeyiz. Mücmel olarak bir kuşu bilmemiz genel olarak kuşları bilmemize yeterli oluyor zaten. Ama bir cinsten trilyonlarca varmış nerede doğmuş yaşamış, rızkı neymiş, üzerinde kaç tüyü varmış, her birinin protein yapısı nasılmış, bunları tafsili olarak bilmemiz mümkün değildir, gerek de yoktur. Çünkü her cinsin sureti ancak kendi cinsinin lisanı üzere olan hamd ve senasını anlayabilir. Yani her varlıktaki sena ayrı tür, ayrı lisan ayrı bir şekilde yapılmaktadır. İnsanın senası kelamıyladır, düşüncesiyle, hem zahiriyle hem de batınıyladır. Ama bir kuşun senası belki ötüyor dediğimiz o kuşlar zikretmekteler, sena etmektedirler. 

 Onların hamidleri kendi lisanları üzeredir. Hani bazen köpek uluyor, acaba o esnada “Hu” ismini mi zikrediyor, “Allah” mı diyor ne diyor? O ses onun suretinden değil kendi özünden geliyor. İnsanlar bir de bu bilgisizliğinden dolayı “köpek gibi uluma” diyebiliyor.

 Bilgisizlik herkes tarafından bilinçsizce tekrarlandıkça o bilgisizlik bilgi hükmüne giriyor. O horoz belirli vakitlerde nasıl ötüyor, öttüğü zaman ne demek istiyor neyi zikrediyor? Çünkü her cinsin sureti ancak kendi cinsin lisanını üzere hamd ve senasını anlayabilir. Şimdi âlemin suretleri âlemde ne varsa kendilerinin ruh ve isimlerini kendi mertebesi itibariyle noksanlıklardan diğerlerine göre değil, tenzih etmeleri hasebiyle tesbih ederler. Bir çiçek düşünelim bu çiçek bulunduğu hal üzere kemalattadır. Bulunduğu halin kemalatındadır. Başkasına göre değil. Ne halde olursa olsun. Bu bir üste göre zeval olabilir o ayrıdır. 

 Bir gülün kırmızısı ile lalenin kırmızısı başka başka olabilir. Ama lalenin kırmızısı da kendine has bir kemalat, gülün kırmızılığı da kendine has bir kemalattır. Kırmızı boyanın kırmızılığı da kendine has bir kemalattır. Ve kendilerinden zahir olan kemalat hasebiyle de hamd ederler. Yani benim bulunduğum mertebe en üst mertebedir noksanlıktan kendimi tenzih ederim diyor. Burada razılık değil ilmi bir hal vardır. Razılık bir zorlanma karşılığında olur. Bulunduğu halin kemal hal üzere olduğunu idrak edip, o hal her ne hal olursa olsun çünkü her hal bir kemal üzeredir. 

 Eğer bir yerde Allah varsa sıfat-ı ilahiye, esma-ı ilahiye varsa ruh varsa o ruhun meydana getirdiği bir suret varsa o suret kemal üzeredir. Kemalsiz olması düşünülemez. Ama bireyler arası, varlıklar arası, şu eksik, şu fazla, bu ona göre, ona göredir fazlalıklar eksiklikler, ama diken bulunduğu yerde kemal üzeredir. Belki güle göre noksandır diken, gülün kokusu var ama dikenin kokusu yoktur. Ama kendi bulunduğu yerde kemal üzere olduğundan kendi tesbihini kendi tenzihini yapar. Belki ben kendimi tenzih ederim noksanlıktan der. Çünkü o diken kemal üzere olmasa zaten diken olmaz. Isırgan, ısırgan otu olmaz. Isırgan ben ısırganım diye kendini noksanlıktan tenzih eder, ısırganlıkta kemal üzereyim diye. Kendini noksanlıktan tenzih ediyor. Burası tenzihin bir başka vechesidir. İşte onun için” يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِى السَّمَوَاتِ وَمَا فِى الاَرْضِ 62/1 buyurur. Bir çirkin koku, güzel dediğimiz kokuya göre çirkin kokudur. Güzel koku kendini çirkin kokulardan tenzih ediyorum değildir oradaki tenzihi, tesbihi. Çirkin koku dahi kendini güzel kokudan tenzih eder. Etmezse varlığını sürdüremez. O onun kendi güzelliğidir. Bizim nefsimize ters geldiği için biz ona çirkin diyoruz. 

 Bir tezek böceği tezeğin içinde yuvalanıyor, oynuyor çalışıyor hayatı orada geçiyor, işte ona göre güzellik odur. Dolayısıyla Efendimiz (s.a.v.) bu nükteyi belirtmek için ölmüş bir hayvan için “dişleri ne güzel” buyurmuştur. Sahabe-i Kiram ne kötü kokuyor diye burunlarını kapatmışlar, Efendimiz de dişlerinin güzelliğini görmüştür. Bu olay bu hakikati belirtmektedir. Yani her yerde ne varsa kemal üzeredir. Dolayısıyla o kendisini tenzih eder, kendine göre olan kendi noksanlığınında ben noksan değilim diye tenzih eder ve bu tenzihi ile de tesbihini yapar. Çünkü tenzihi tesbih manasınadır. Bu tesbihleri bir fiil meydana gelmesi neticesinde kendilerini tenzih ederler ama kendilerinden bir de kemalat meydana geldiği için de o esmaya, o sıfata, o ruha beni kendi kemalim üzere halk ettin diye hamd ederler.[13] “ İz- -T-B- ”

Malum olsun ki kelam Hakk’ın sıfatlarından bir sıfattır. Âlemin suretleri Hakk’ın zahiridir, böylece Hakk’ın sıfatları bu zuhur yerlerinde onların istidatları oluşumları (binlerce sene türlerin aynı kalması istidatlarının değişmemesindendir.) ve taayyünlerinin gereği yönüyle zahir olur. Onlardan kelamın zuhura çıkması dahi hallerinin gerektirdiği yönledir. 

 Bu suretlerin cümlesinden konuşan Hakk olduğundan her birisi ayrı ayrı Hakk’ın birer lisanıdır. Tesbih ediyor ama o tesbih dahi kendisinden değildir. Hadid suresinin 1. Ayetinde سَبَّحَ لِلَّهِ 57/1 buyurur, Tesbih etti, geçmişte tesbih etti manasınadır. يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِى السَّمَوَاتِ 62/1 ise “tesbih ediyor, şu anda ve gelecekte“ manasınadır. Biri tesbih etti, kurguda daha başlangıçta, burada ise zuhura getirdi. يُسَبِّحُ tesbih ediyor. Nitekim Cenab-ı Şeyh (r.a.) Fütuhat-ı Mekkiye’sinin 12. babında buyururlar ki; nebat ve cemadın ruhları vardır. Ehli keşiften gayrisinin idrakinden batındır. Yani bitkilerin ve madenlerin ruhları vardır. Keşif ehlinden gayrisi bunu bilemezler onlara gizlidir. Böylece hayvandan idrak olunan şey onlarda his olunmaz. İnsan tesmiye olunan bu mizac-ı hassın ayrı olarak ehl-i keşfin indinde her şey konuşan hayvandır. Bizim keşfimiz dahi ona şahittir. Yani Muhyiddin-i Arabi Hz.leri bizim keşfimiz de buna şahittir buyurur.

 Zira biz konuşan lisan ile taşların Hakk’ı zikrettiklerini kulaklarımızla işittik buyurur. Ve yine o babın diğer bir yerinde buyururlar; Bu tesbih keşif sahibi olmayan nazar ehlinin dediği gibi lisan-ı hal ile değildir. Yani bütün âlem tesbihlerini yapar diyor ya bu tesbih keşif sahibi olmayan ehl-i nazarın yani görüş ehlinin suret ehlinin dediği gibi lisan-ı hal ile değildir. Tesbihin bir başka yönü de o varlığın o mahalde nasıl meydana gelmişse onun tesbihi odur, ayrıca. Yani şeklinin, özelliğinin, hakikatinin varlığı onun tesbihidir. Kokusunu vermesi onun tesbihidir, beş duyu ile alındığı kadarıyla. Ama keşif sahibi indinde kelam-ı lisan ile de tesbihlerini işitmek mümkündür.[14] “ İz- -T-B- ”

---------------

Bir gün Sümbül Efendi vaaz ederken 15-20 dakika konuşuyor, bir boşluk veriyor, tekrar söze devam ediyor, 15-20 dakika daha konuşuyor, tekrar bir boşluk veriyor 15-20 dakika daha tekrar konuşuyor. Üçüncü konuşmasını bitirdikten sonra „ey camat anladınız mı ben neler konuştum“ şimdi bir kısmı birinci konuşmasının çoğunu anladık efendim diyorlar, yani ilk bölümü anladık efendim diyorlar, peki ikinci bölümü anladınız mı, bazıları anladık bazıları anlayamadık efendim diyorlar, peki üçüncü bölümü anladınız mı, hiç kimse anlayamadık efendim diyorlar. Tabi anlayamazsınız direğin arkasındakine konuştum ben onları diyor. Görmediği halde o zaman Molla Muslihittin oradan çıkıyor, geliyor Sümbül Efendinin elini öpüyor, ona derviş oluyor. Yani artık Mutmain oluyor artık iyice içinden geçenleri bildi, anlattığı mevzular da derin oldukça Vahdet mevzuları ama O’nun belirli bir açılımı olduğu için onları aldı ve de boyun büktü, ne yaptı secde etti, manasında yani eşiğe baş koydu, Mollalığı bir tarafa bıraktı.

Daha evvelki Mollalık medrese ilmi benlik ilmi onu secde etmesine mani oluyordu, neden, ben daha çok biliyorum ben daha çok Arapça biliyorum ben daha çok ayet biliyorum, yahut ben de onun kadar biliyorum en azından gibi benlik yapıyordu o ilim onda. Kendini alim görüyordu yüksek görüyordu, ama baktı ki Sümbül Efendinin ayetlerdeki anlayışı oraya bakış açısı onun derinliğine inmesi kendi ilminin çok üstünde ve dışında bir hadisedir. Onun için onun ilmini kabul etmek zorunda kaldı. Evvela inkar ederken ilim olarak ispatladığı için Sümbül Efendinin bahsettiği o Hakikatleri kabul etmek zorunda kaldı. 

Şimdi hadiseye geliyoruz ve bu kısa süre içerisinde eski dervişlerin önüne geçti. Hadi bakalım şimdi Sümbül Efendi olmaz oğlum sen dur bakalım daha eski dervişler vardı senin dersin daha buraya gelmedi mi diyecekti ona, hayır öyle şey olmaz, erin hakkını vermek lazımdır, hani ne derler „yiğidi öldür ama hakkını ver“ derler bakın yani hakkını almak daha kötü, işte hiç bir idareci de çevresindeki insanları kayırmaması lazımdır. Bu daha eski bunun parası daha çok bunun çevresi daha çok gibi tabi ki eskilere hakaret babında değil eskilerin de hizmeti çoktur, onları da bilmek lazımdır, onların da hakkını korumak lazımdır, ama nerede ne gerekiyorsa onu yapmak lazımdır. 

Bu yol şahsi bir yol değildir, Allah’ın yolu şahısların yolu değildir, bir şeyh efendi kendisinden sonra görev bırakacağı kimseyi çok iyi seçmesi lazımdır. Kendini çok sevdiği için değil veya ona çok hürmet ettiği için değil, daha çok masraf ettiği para harcadığı için değil, Hakk yoluna aralarındakinin hangisi daha fazla hizmeti olabilecekse arkasından onu tayin etmesi lazımdır. Bakın kendine hizmeti, çevreye hizmeti değil, Hakk yoluna hangisi daha çok hizmet edecek kapasitede ise kabiliyette ise isterse ötekilerden fakir olsun, ister şöyle veya böyle olsun, mühim olan mesele Allah’a hizmettir. Hakk’a hizmet çevreye hizmettir. Neticede ne denmiştir, halka hizmet Hakk’a hizmettir, çünkü halkta zuhurda olan Hakk’ın varlığıdır. 

Işte bir gün dedi kodular başlıyor, Ümmi Sinan dergahında işte efendim biz daha eskiyiz de işte şöyle oluyor da böyle oluyor da işte o dahaçok seviliyor da daha dün geldi de işte şöyle böyle gibilerden dedi kodular başlıyor, bu dedi kodular Sümbül Efendinin kulağına gidiyor, bir gün bütündervişleri topluyor, diyor ki yaz mevsim bahar hadi çocuklar bana birer demet çiçek toplayın bu bahçelerden yani çayırlardan kimsenin ekili dikili arazisinden değil, dağdan tepelerden bana birer demet çiçek getirin özledim diyor. Kıştan çıktık biraz saksıya koyalım da gönlümüz açılsın diyor. 

Bütün dervişler dağılıyorlar o yeşil çiçek daha güzel ne güzel sarı çiçek açmış işte lale açmış sümbül açmış, hepsi birer demet çiçek toplamışlar getirmişler, Molla Muslihittin de dolaşmış, dolaşmış bir kırık çiçek görmüş kırık yerinden onu koparıp almış ama çiçek kurumuş durumda dolaşmış başka çiçek yok elinde o çiçeği almış getirmiş, diğer dervişler tek tek takdim ediyor, efendim buyurun diyorlar o da sağ olun oğlum ne kadar güzel çiçekler toplamışsın bak nede güzel kokuyor, derken Muslihittn efendiye sıra gelmiş şimdi hepsinde koskoca demetler var ellerinde o garibin bir tek soluk kurumuş çiçek dalı var elinde buyurun efendim ben de bunu getirebildim diyor. 

Bakıyor ki oğlum ne bu hal bak arkadaşların ne kadar güzel çiçekler getirdi yoksa sana çiçekmi kalmadı yani hepsini onlar mı topladılarda sana çiçek mi kalmadı deyince, efendim diyor hayır çiçek vardı daha tarlada ben de koparabilirdim ama, hangi çiçeğin başına gittiysem elimi uzattıysam يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِى السَّمَوَاتِ وَمَا فِى الاَرْضِ Cum‘a /1 âyeti hükmüyle hepsinin tesbihatta olduğunu duydum tesbihlerini işittim diyor. Onun için hiç birisini koparamadım yani tesbihlerini kesemedim kopardığım zaman tesbihatına mani olacaktım onlar rablarını tesbih ediyorlardı bundan onları men edemezdim peki bu çöp ne diyor, işte bu da rüzgardan veya biri tarafından kırılmış tesbihatı durmuş bunu da sizin huzurunuza getirdim sizin tesbihatınızdan faydalansın diye diyor. 

Ondan sonra çevresine dönüyor, eski dervişlere gördünüz mü benim muhabbetim nedenmiş ona diyor, işte hepsi sonra anlıyorlar ondaki olan füyuzatı, gelişmeyi ve orada şu sözü söylüyor, bir başka hadise de öyle oluyor, bir imtihan daha oluyor aradan bir müddet geçtikten sonra da diyor ki bir sohbet esnasında dervişlere dönerek ey çocuklar siz Allah’ın yerinde olsaydınız misal olarak bu âlemleri nasıl halk ederdiniz işte kimileri diyor ki efendim ben hep yaz olmasını isterdim neden işte kışın soğukta mahlukat kalmasın yakacak derdi olmasın, demiş oh iyi olur ne güzel düşünmüşsün demiş. 

Derken sırayla sen ne yapardın oğlum demiş ben herkesi giydirirdim kimseyi örtüsüz bırakmazdım sen ne yapardın ben de herkesi yedirirdim kimseyi rızıksız bırakmazdım işte sen ne yapardın sırayla soruyor, ben de işte herkese ev bark edindirirdim kimseyi açıkta bırakmazdım gibilerde kendi hayallerine göre bir şeyler düşünüyorlar, Molla Muslihittine sıra gelince oğlum sen ne yapardın efendim ben her şeyi merkezinde bırakırdım, yani olduğu gibi bırakırdım, neden oğlum herkes bir fikir attı ortaya, efendim diyor Allah zaten bunun en güzelini yapmış onu mülkünde ona müdahele edecek bir halimiz yok ki, daha güzelini yapmamız mümkün değil ki ne kafamız o kadar işler ne irademiz ne malımız yapabilecek halimiz vardır, en güzelini yapmıştır merkezinde bırakırdım diyor.

Ondan sonra hadi oğlum senin adın „Merkez“ olsun bundan sonra diyor. Ondan sonra Merkez Efendi bu hadiseden sonra ona lakab oluyor. Mollalığı unutuluyor, Muslihittin ismi unutuluyor ve Merkez oluyor ismi. Işte tarihte bu tür hadiseler dervişler arasında geçen bu tür hadiseler olur, mesela ben kendi hayatımdan size örnek vereyim pek sevmem kendimden bahsetmeyi ama mevzu geldiği için biz Cenab-ı Hakk’ın lutfuyla Cenab-ı Hakk’ın düzenlemesi ile aile içerisinde yani akraba içerisinde bir büyüğümüz vardı, biz ona „enişte“ derdik, çocukluğumuzda ama sonradan baktık ki o suret olarak „enişte“ imiş ama manada babamızmış bizim, yani görüntü olarak enişte yani babamın ablasının beyi yani eşi, çocukluğumuzda enişte enişte herkez enişte diyor biz de enişte dedik, sonradan baktık ki bu enişte lakabı zahirdeki lakabıymış.

Özde ise bizim babamızmış, mana olarak öyle tecelli etmiş, işte yavaş yavaş buluğ çağına erince aklımız başımıza gelmeye başladığı zaman anladık ki o enişte değil efendi babaymış. Aradan bir hayli zaman geçti, belirli bir Hak yolunun içerisinde bulduk kendimizi, çocuk yaşlarda genç yaşlarda ama bu yola bizden çok daha evvel girmiş, ve epey yol almış kimseler vardı. Biz onlara büyüğümüz ağabeyimiz diye bakıyorduk öyle hitap ediyorduk. Vaktaki zaman geçti, tabi hayat durmuyor, belirli yaşlara ulaştık, Nusret Babam Rahmetullah-ı aleyh Allah onlardan razı olsun haklarını ödememiz mümkün değildir, nihayet baki âleme teşrif etmezden evvel buradan veda etmezden evvel oğlum dedi bu iş sana kaldı, bakın benden daha çok yaşlı çok daha tecrübe sahibi kimseler vardı, bizim onlar ğabeylerimiz yani biz bu işlere başladığımız zaman onlar bir hayli yol almışlardı, biz onların en küçüğü olduğumuz halde bize bıraktı.

Takdir-i ilahi böyleymiş yanlış anlamayın bir şey anlatmak için söylemiyorum sorulan sorunun cevabını daha yaşanmış hadiselerden vermek için bunların içerisinde yani halife olan diğer büyüklerimizin hepsi bize tabi oldular sonradan. Tabi biz onlara gereken hürmetimizi gösterdik hiç bir zaman onların üstünde her hangi bir otorite kurmak gibi herhangi bir büyüklük gibi haşa kesinlikle, her zaman onlar bizim başımızın üstünde yerleri vardı halen daha yerleri vardır ve hürmetimiz sonsuzdur hepsine, bu mesele başka hizmet meselesi başkadır. Şimdi onlar bana kızsalarmıydı, darılsalar mıydı, bağırsalar mıydı, hayır tabi onlar da öyle yaptılar, hiç sesleri çıkmadı mademki böyleymiş, diye iş böyle oldu. Yani geride kalmanın bir kişinin kusurundan oluş şekli var, bir de kişinin kabiliyetinin o kadar olmasından kaynaklanan bir oluşum var. Işte kişi kendi kusurundan geriye kalmışsa onun suçlusu kendisidir, başka kimse değildir, ama bir kişinin kabiliyeti o kadarsa ortada suç aranmaz. O kişinin de bir hak iddiasında bulunması da yanlış olur. 

Ben daha eskiydim de bu benim hakkımdı da gibi sözlerde bulunması yanlış olur. Yalnız şeyh efendi kendinden sonra gelecek kişiyi kendi menfaatine uygun olanı değil Hak yolunun menfaatine uygun olanı bi taraf olarak seçmesi gerekir. Bakın şimdi imam bile olacak olan kişide neyi arıyorlar, iki kişi var diyelim birisi imam tayin edilecek bir yere evvela hangisinin kıraatı daha güzel iki eş değer gibi gözüken hangisinin kıraatı daha güzel hangisinin daha çok ezberi var, diyelim ki bir tanesi 20 sure biliyor, diğeri 21 sure biliyor, işte o 21 sureyi bilen o yönde ondan ileridedir. Her şeyi eşit olur da o bir sure fazla olursa o imam olması lazımdır. 

Diyelim kıraatları ve her şeyleri uygun ama birinin sesi daha mülayim daha güzel işte sesi güzel olanın imam olması lazımdır eş değerde dahi olsa, diyelim ki hepsi beşer sayfa hafızlık yaptı, yani her cüzden beş sayfa ezberi var, ötekinin de beş sayfa ezberi var, ezberleri eşit ama birinin kıratı sesi tonu daha hoşsa onun imam olması lazımdır. Ama öteki imamlık yapmayacak mı tabi ki yapacak yeri geldiği zaman o da faydalandıracak kendi buluduğu camiada çevrede, kendinden daha üstünü yoksa o da orada görev yapacak. 

Şimdi birde diğer yönden meseleye bakalım biz hep dervişler yönünden meseleye baktık bir de şeyh yönünden bakmak lazımdır, yani şeyhi incelemek lazımdır. Şimdi biz dervişleri inceledik eğer ismi bir şeyh efendi olan kimse hakikaten şeyh ise yani irfan ehli ise onun üzerinde tabi konuşulacak bir şey yok söz yoktur, o hakkı ile görevini yapar, ama ismi şeyh te o makamın insanı değil ise bu sefer onun üstünde durmak lazımdır. Tam tersi de oluyor işlerin bir dervişin kabiliyeti oluyor, çok güzel kabiliyeti oluyor, fakat o kabiliyet işlenemezse o suç dervişte değil şeyh efendidedir. 

Şimdi bakın elinizde bir top altın madeni var, ham altın külçesi var, o külçenin takıya dönüşmesi için potada evvela eritilmesi lazımdır, yani kaynatılması sıvı haline getirilmesi lazımdır. Üzerinde bulunan her türlü curufun temizlenmesi lazımdır. Ondan sonra yapılacak malzemenin kalıbının oluşması lazım sonra da o altını o kalıba dökmek lazım ki istenilen eşya meydana gelsin, takı meydana gelsin, insanın üzerine konacak şerefe ulaşsın. Şimdi biz bakın ne kadar yanlış düşünüyoruz, altını bileğimize taktığımız zaman boynumuza taktığımız zaman veya bir yere taktığımız zaman altınla kıymetlendik zannediyoruz. Altın ile değerlendik zannediyoruz.

Halbuki altınla biz değerlenmiyoruz, altın bizim ile değer kazanıyor. Neden, çünkü altın bizden değerli değil ki, biz altından da değerliyiz elmastan da değerliyiz, Cenab-ı Hakk’ın mana âleminden zahir âleme gönderdiği elmastan pırlantadan çok daha değerli varlıklarız biz. Çünkü Cenab-ı Hakk’ın ruhuyla teciz edilmişiz, Cenab-ı Hakk’ın nuruyla teciz edilmişiz, Nur mu daha değerli, altın mı daha değerli, malzeme mi daha değerli, ama altına takıya dolara değer veriyoruz biz nefsimize yaradığı için. Ve de baş tacı ediyoruz bu sebepten ortada insan olmasa burası yığınla altın olsa ne işe yarar ki ! hayvanın bile önüne at hayvan bile yemez derler. Yemez tabi ne yapsın karnını doyurmaz ki, bir de işin bu yönü vardır. 

Yani dervişin geriye kalmasının iki sebebi var, birisi kendi gayretsizliğinden birisi de götürücünün yetersizliğinden biz şeyh efendileri yanlış tanıyoruz ne yazık ki şeyh efendinin her şeyi bildiğini her mertebede hareket edebildiğini zannediyoruz. Halbuki öyle değildir ve onlara haksızlık yapıyoruz. Yalnız onlar da bu haksızlığa çanak tutuyorlar ya işlerine öyle geliyor ya hoşlarına öyle geliyor. Şimdi bakın şeriat, tarikat hakikat marifet din-i islamın dört mertebesi var, bir de bunları anlayan insan-ı Kamil var. Dört mertebesi vardır. Şeriat mertebesini imamlar, tarikat mertebesini şeyh efendiler, hakikat mertebesini Arifler, Marifet mertebesini Arif-i Billahlar ancak eğitebilir. Çünkü bunların hepsinin sahası başkadır. İmam efendi şeyhlik yapamaz, sahası değil bilemez çünkü, şeyh efendi de ariflik yapamaz, işte biz şeyh dediğimiz kimsenin hem şeyh, hem arif, hem de Arif-i Billah olduğunu zannediyoruz. Genel kanı olarak tarikatlarda. Şeyh efendi her şey demek değildir, bunun çok açık bilinmesi lazımdır. Kim nedir nerededir, ona göre tesbit edilsin ona göre gidilecekse arkasından gidilsin gidilmeyecekse gidilmesin. 

Bir şeyh efendi hem Ariftir, hem de Arif-i billahtır, o ayrı olabilir, ama bir şey efendi Arif ise arif-i Billah ise şeyhlikte kalmaz. Yani o mertebede kalmaz. Çevresini de kendi düzeyine çıkarır. Mutlaka çıkarır siz helikopter ile gidiyorsanız aşağıya bir ip merdiven uzatmışsanız o merdivene tutunan kişiyi alırsınız helikopterin içine koyarsınız. Onu yerde yürütmezsiniz, şeyh efendi helikopter ile yukarıdan gidecek dervişler aşağıda yürüyerek gidecek nerede kaldı bu birlik nerede kaldı onun miraç ettirmesi yukarıya çekmesi, demek ki helikopterde değil o da yürüyor mesela yani kimse için eleştiri mevzu değildir, yani tesbit etmek için söylüyoruz yoksa beni kimsenin hali ilgilendirmez biz kendi yaşantımıza bakarız herhangi bir şey soran olursa onu cevaplamaya çalışırız bilirsek bilmezsek ondan Allah razı olsun deriz, bilmediğimiz bir şeyi araştırma fırsatı yolu açılmış olur.

Araştırırız öğreniriz eğer mümkünse araştırdığımızı bildiririz görebilirsek göremezsek de biz faydalanırız. Bir insan her şeyi biliyor demek değildir, yani bir insan şeyh olmakla beraber herhangi bir şey olmakla her şeyi de bilmek zorunda değildir. Şeyh efendinin görevi yeni gelen canları nefis mertebesinden çıkarıp Hakikat-ı İlahiyeye ulaştırmak ruh mertebesine ulaştırmak görevi budur, bunun dışında hayat yok mu var, bir sürü bilgiler var bir sürü sanat var bir sürü sosyal dallar var, şeyh efendinin bunları bilmesine gerek yoktur. O yönde ihtiyaç sahibi kimse orada ihtisası olana gider avukatlık işi varsa avukata gider, hakimlik işi varsa hakime gider. Yani şeyh efendinin bunları bilmesi bir şey değildir. 

Şeyh efendilerin bilmesi lazım gelen şey Allah yolu nasıldır, ve bu yollarda hangi menziller vardır. Kişi hangi sürede hangi zamanda nereye gelmiş nerede yaşıyor, yolun kaçıncı kilometresinde işte yolcunun bunu bilmesi lazımdır. lüzumlu olan hadise budur, derviş için en mühim hadise budur, hala hazırda ben yolun neresindeyim, işte efendim on senelik dervişliğimiz var, 25 senelik dervişliğimiz var soruyoruz kardeşim nerdesin sen diye 25 senedir yoldayım tarikat ehliyim diyorsun tarikat ehli ne demek yol ehli demektir peki bu yolun neresindesin?[15] “ İz- -T-B- ”

---------------

هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ رَسُولًا مِّنْهُمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَإِن كَانُوا مِن قَبْلُ لَفِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ {الجمعة/2} 

(62/2) “Huve-llezî be’ase fî-l-ummiyyîne rasûlen minhum yetlû ‘aleyhim âyâtihi ve yuzekkîhim ve yu’allimuhumu-lkitâbe velhikmete ve-in kânû min kablu lefî dalâlin mubîn(in)”

(62/2) Ümmîlere kendi içlerinden, onlara âyetlerini okuyan, onları arındıracak, onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir elçi gönderen O’dur. Oysa onlar daha önce apaçık bir sapkınlık içindeydiler. 

---------------

Efendimiz (s.a.v.) gerçekten okuma yazma bilmiyor muydu? Ve âyette “ümm” tabiri ile bahsedilen okuma yazma bilmiyenlere mi öğretiyordu? Başka bir yönü olan “ümm” ana olana mensup olanlara mı öğretiyordu? Bunu iyi anlayabilmek için “Ümm” kavramını iyi anlamamız lazımdır. (M.D.)

# Ümmi Peygamber (s.a.v.)

(Gerçekten Hz. Muhammed (s.a.v.) okuma yazma bilmiyor mu idi?....)

Bu hali gerçek yönüyle anlamaya çalışalım. 

Evvelâ “Ümm” kelimesinin harf ve sayı değerlerine bir göz atıp daha sonra diğer yönlerini de ele almağa çalışa-lım.

 “ümm” (ana)

 “elif” 1 

 “mim” 40

 “mim” 40

 81 tersi 18’dir. 

İkisinin toplamı (81 + 18) = 99 eder 

Böylece “ümm” (ana) kelimesi” 18 bin âlemi ve 99 “esma’ül hûsna”yı ifade etmiş olduğu açık olarak görülmüş olmaktadır.

 “ümmiy” 

 “elif” 1

 “mim” 40

 “mim” 40

 “ye” 10

 91 tersi 19’dir. 

18 bin âlemde var olan “İnsân-ı Kâmil”dir, ki o da âlemlerin ana’sıdır

Ümm : Ana, anne, valide, (asıl-esas) (başlıca olan şey)

 Ümmi : Anasından nasıl doğmuş ise öyle kalıp okuma yaz-ma öğrenmemiş (kimse)

# Ümmi-i Sadık

Ümmi-i sadık : Ümmi peygamber, Hz. Muhammed (s.a.v.)

Kûr’ân-ı Keriym A’raf Sûresi 7. sûre 157. âyettinde; 





elleziyne yettebi’unerrasûl­ennebiyyel ümmiyyelleziy 

yecidünehü mektüben ındehüm fiyttevrati vel inciyli 

Meâlen :

“Âyetlerimize inanıp, yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları, okuyup yazması olmayan Peygamber Muhammed’e uyanlara yazacağız,” buyrulmaktadır.

Özet yorum: Tevrat ve İncil’de yazılı olan Ümmi Peygamber (s.a.v.) Kûr’ân, yani zât ilminin anası olduğu gibi, Tevrat, “Esma” ilminin, İncil “sıfat” ilminin de anası, kay-nağı olduğu yukarıdaki âyette açık olarak bildirilmişltir.

Hz. Rasûlullah (s.a.v.)in ümmi olması bizim anladığı-mız mânâda okuma yazma bilmemesi demek değil, okuma yazma araçlarına (kağıt-kâlem) gibi ihtiyacı olmadığı mânâsı-nadır.

Âlemimizde böyle başka bir zuhur yoktur. Bu oluşum sadece Hz. Muhammed (s.a.v.) efendimize has ve onun en büyük mu’cizelerindendir. İlmi ilâhi o mahalden bütün insân-lık âlemine yayılmıştır.

Cebrâil (a.s.) ın kendisine ilk geldiğinde “Ikra’’’ (oku) demesi manidardır. 

Cebrâil (a.s.) cahil bir varlık mı idi ki; okuma yazma bilmeyene “Ikra’’’ (oku) diye hitab etsin.

Peygamberimiz (s.a.v.) vefat etmesine yakın bir za-manda “bana kağıt veriniz size birşeyler yazacağım!” buyurmuştu. 

Orada bulunanlardan bir kısmı “kağıt verelim,” bir kısmı da “vermeyelim,” dedi. Ömer’ül Faruk (r.a.) bu kı-sımda idi. “Allah’u Teâlâ’nın kitabı bize yetişir,” dedi. 

(ve kağıt verilmedi...........) (**)[16] 

# Ümm’ül Bilâd

Ümm’ül bilâd : Beldelerin anası → Mekke-i Mükerreme

Ümm’ül kura : Şehirlerin anası → Mekke-i Mükerreme

Kûr’ân-ı Keriym Şura Sûresi 42/7. âyetinde; 

وَكَذٰلِكَ اَوْحَيْنَا اِلَيْكَ قُرْاٰنًا عَرَبِیًّا







ve kezalike ev­hayna ileyke Kûr’ânen ‘arebiyyen 

litün­zire ümmel kura ve men havleha 

ve tün­zire yevmel cem’ı lâ raybe fiyhi 

feriy­kun fiyl cenneti ve feriykun fiyssa’ıyri

Meâlen :

“Ey Muhammed! Böylece şehirlerin anası olan Mekke’de ve çevresinde bulunanları uyarman, şüphe götürmeyen toplanma günü ile uyarman için sana arapça okunan bir kitap vâhyettik. İnsânların bir takımı cennete, bir takımı da çılgın alevli ateşe girer,” buyrulmaktadır.

Özet yorum : Her şehir ve kasaba, içinde yaşayan-ların ve yaşananların anası’dır. Her türlü oluş ve doğuşları kucaklayıp muhafaza etmektedirler. Tarihleri sürecinde ora-larda nasıl hadiseler cereyan etmişse, o hadiselerin özelliği nispetince değer kazanırlar.

İşte bu yüzden dünya tefekkür tarihinin, kuruluşundan beri en büyük hadiselerini kucaklayan “Mekke-i Müker-reme” beldelerin (şehirlerin) anası ünvanını almıştır.

Burada evvelâ Canab-ı Hakk zâtından,

- “ilk halife” “insân” (Âdem-i) dünyaya ikram etti ve onunla beraber zât-i tecellisi olan zuhur mahalli “Beytullah”ı ikram etti. 

- daha sonra “İbrahim”i (a.s.) ikram etti, 

- daha sonra “İsmail” (a.s.) ı, 

- daha sonra “zem zem”i ikram etti. 

- daha sonra âlemlere rahmet Habibini Hz. Muham-med Mustafa (s.a.v.) i, 

- daha sonra “İslâm”ı, onunla beraber “Kûr’ân”ı ikram etti. 

- Ve bütün mertebeleri kapsamına alan “zât-i te-celli”sini ikram etti. *[17] “ İz- -T-B- ”

İşte bu yüzden, senin de “tezkiye” edilmiş (temizlen-miş) beden-i varlığın, “arz-ı mübarek”in “ümm’ül Kûr’ân”dır. 

Bütün mübarek ikramlar sana bu mübarek beden şeh-rinde olmaktadır. Elden gitmeden evvel mevcud vücûdları-mızın kıymetini bilelim

Kûr’ân-ı Keriym Şura Sûresi 42/7. âyetinde; 

وَكَذٰلِكَ اَوْحَيْنَا اِلَيْكَ قُرْاٰنًا عَرَبِیًّا 

ve kezalike ev­hayna ileyke kûr’ânen ‘arebiyyen

Meâlen :

“İşte böylece Kûr’ân’ı arapça olarak sana vâhyettik.”

Bu âyeti kerimede, Kûr’ân-ı Keriym’in hiç bir “ara-cı” olmadan Hz. Muhammed’e vâhy edildiği bildirilmek-tedir. 

Diğer bazı âyetlerde “Cebrâil” ve değişik şekillerde “vâhy” edildiği bildirilmektedir. Yeri geldikçe inceleyeceğiz.

Kûr’ân’ın arapça olarak vâhy edilmesi “Kelime-i Tev-hid” isimli kitabımızda da belirttiğimiz gibi, Hakk tarafından yapılan “dört”üncü tercümesidir.

# Ümm’ül Kitab

Ümm’ül kitab : “Akl-ı evvel”, arş’ın üstündeki kaza ve kader levhası, “levh-i mahfuz”

Kûr’ân-ı Keriym Şura Sûresi 43. sûre 1,2,3,4. âyetinde;









ha miym (1) 

vel kitabıl mübiyni (2)

inna ce’alnahü Kûr’ânen ‘arebiyyen le’alleküm ta’kılune (3)

ve innehü fiy ümmil kitabi ledeyna le’aliyyün hakiy­mün (4)

Meâlen :

“Ha, mim, apaçık kitab’a and olsun ki, akledesiniz diye Kûr’ân’ı arapça okunan bir kitab kılmışızdır, şüp-hesiz o, bizim katımızda Ana kitab’da mevcud, yüce ve hikmet dolu bir kitab’dır.” 

(Vâhiylerin toplu olduğu toplandığı ana kitab)

Özet yorum : 

“Ha-Mim” “Hakikat-i Muhammedi”dir. Her tecellide mertebesi vardır. 

Burada bahsedilen “vel kitabil mübin” (ve açık kitab) bâtından zahire, çıkışa doğru, “Esma – Rûbubiyyet” mertebesi, “ilmi ilâhi”nin tafsile doğru açılmasıdır.

“inna ce’alnahü Kûr’ânen ‘arebiyyen”

“inna” → “muhakkak ki biz” 

“cealna” → “kıldık - murad ettik” 

“hu” → “o’nu” 

“Kûr’ânen arabiyyen”→ “arapça Kûr’ân olarak”

“le’alleküm ta’kılune”, 

“umulur ki akledersiniz” 

“ve innehü fiy ümmil kitabi”, 

“muhakkak o ümm’ül kitabdır.” → “Akl-ı evvel”

“ledeyna le’aliyyün hakiy­mün”, 

“yanımızda olan yüce ve hikmet dolu kitabdır.”

# Ümm’ül Kûr’ân

Ümm’ül Kûr’ân : Fâtiha sûresi 

(Kûr’ân-ı Keriym’in aslı olduğu için ümm’ül Kûr’ân’dır.)

Bir Hadis-i şerif’de : 

“Ey cabir, dikkat et, sana Kûr’ân’da nazil olan en büyük sûreyi bildiriyorum: Fâtiha-ı şerifedir! Zira onda her derde karşı bir şifa vardır,” buyruldu. *[18]

Bir Hadis-i Kudsi’de

“Ben (sâlât) namaz sûresi olan Fâtihayı benim aramla kulum arasında yarı yarıya taksim ettim; yarısı benim ve yarısı kulumundur ve kulumun istediği hak-kıdır,” buyuruldu.

Efendimiz (s.a.v.) de bunu şöyle beyan buyurur: 

Kul, “elhamdilillâhi Rabbil âlemiyn” der, 

Allah (c.c.) da, “kulum bana hamd etti” der. 

Kul, “errâhmanirrahiym” der, 

Allah (c.c.) da, “kulum beni sena etti” der. 

Kul “maliki yemiddin” der, 

Allah (c.c.) da der ki, “kulum beni temcid etti (yü-celtti) ve buraya kadar, benim;

“iyyake na’büdü ve iyyake nesta’in” kulumla be-nim aramda; sûrenin sonu ise sadece kulumundur ve kulumun istediği hakkıdır,” der, diyor. *[19]

Kûr’ân-ı Keriym Hicr Sûresi 15. sûre 87. âyetinde;

 ~~15.87~
وَلَقَدْ اٰتَيْنَاكَ سَبْعًا مِنَ الْمَثَانٖى وَالْقُرْاٰنَ الْعَظٖيمَ

ve lekad ateynake seb’an minel mesani vel kurane’l aziyme 

Meâlen :

“And olsun ki, sana daima tekrarlanan yedi (ikili-lerden) âyetli fâtiha’yı ve Kûr’ân’ı aziym’i verdik,” buyurulmaktadır.

Bilindiği gibi Ümm’ül Kûr’ân; “Fâtiha-ı Şerif” “seb’ul mesani” biri besmele olarak yedi âyettir.[20] “ İz- -T-B- ” 

Muhyiddin İbn-i Arabi hazretleri, İbn Arabî, “ümmî” kelimesini “ümm” (anne, esas, kaynak) köküyle ilişkilendirir. Ona göre ümmî, “kaynağına (aslına) bağlı olan ve henüz ‘yazılmamış’ (yani, kesin hükümlerle donmamış, şekillenmemiş) olan” demektir. Bu, ilâhî hakikati saf bir şekilde, ön yargısız alabilecek bir “fıtrî istidat” halidir. Fütûhât’ta bu durum, “kevnî ve şer’î ayetleri doğrudan, vasıtasız (nâkilsiz) bir marifetle anlamaya açık olma” potansiyeli olarak anlatılır. Bu, cahillik değil, aksine bir tür masumiyet ve kabul ediciliktir.[21]

Temizlenme (Tezkiye): Bu, "Nefs mertebelerinin arındırılması ve Hak'tan gayrı her şeyin (mâsivâ) kalpten silinmesi" sürecidir. Nihai tezkiye, "Tecellî-i Zât" karşısında nefsin fanâ olması, sadece Hakk'ın bâkî kalmasıdır. Bu, Füsûs'ta ifade edilen "Hakikatü'l-Hakâik" (hakikatlerin hakikati) makamına ulaşmaktır.

Yuallimuhumü'l-Kitâbe ve'l-Hikme; Hikmet ilmi ledün ve eşyanın yerli yerince kullanılması yani uluhiyet mertebesinin her mertebenin hakkını yerli yerince vermesidir. Kitap ise Kûr’ânı samit ile yazılı mushaf ve hareketli Kûr’ân ise hameli Kûr’ân olan İnsanı Kamil ve Kamil İnsandır. Ayrıca bu âlemde bir kitaptır. 

(Aleyhim) “üzerlerine okuması” denmesi, bu hakikatleri giyininmelei bütün varlıkları bu mertebe düzeyinde onların ahlâkı olmaları daha sonra da diğer mertebelere uruc ederek seyrini tamamlamalarıdır. (M.D.)

"Hakikat-i Muhammediyye'nin tecellisinden önce, insan nefsinin 'kesret' (çokluk) içinde kaybolmuş, aslını unutmuş, 'tevhid'den uzak düşmüş olması" halidir. "Apaçık sapıklık", nefsin kendini hakikat zannetmesi (ene'nin putlaşması), ilâhî isimlerin tecellilerini (âyetleri) okuyamayarak varlığı birbirinden kopuk ve anlamsız görme halidir. İç elçinin gelişi, bu "karanlık ve dağınıklık" (dalâl) halinden, "aydınlık ve toplanmışlık" (hidâyet ve câmi'iyyet) haline geçiştir.[22] 

---------------

وَآخَرِينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ {الجمعة/3} 

(62/3) “Ve âharîne minhum lemmâ yelhakû bihim ve huve-l’azîzu-lhakîm(u)”

(62/3) Henüz kendilerine katılmamış bulunan daha başkalarına da (elçi gönderilmiştir). O üstündür, her işi hikmetlidir.

---------------

(Yetlü) “okuyan” sözünün muhatabı önceki âyette ümmet-i Muhammed, yâni ümmet-i icabettir. Yâni kendine, davetine tabi olanlardır. Ümmet-i davet ise daha henüz bu ve benzeri Âyetlerin muhatabı değillerdir. (M.D.)

"Henüz onlara katılmamış/ulaşmamış başkaları" ise, henüz o "ümmî" (fıtrî ve boş) haline ermemiş, yani "nefs mertebeleri"nde daha aşağı seviyelerde bulunan, hakikate ulaşma yolculuğuna (seyr u sülûk) henüz başlamamış veya başlangıç aşamasında olan talip ve potansiyel kâmil insan adaylarıdır.[23] 

"Azîz" ismi, "ğalabe" (üstün gelme) ve "kıymet" (değer) mânâlarını taşır. Burada tecelli eden anlamı şudur: Allah, Hakikat-i Muhammediyye'yi (elçiyi) göndermekle, nefslerin en değersiz, en karanlık hallerine (dalâl) bile üstün gelir, onları fetheder ve onlara kendi katındaki yüksek değeri ( kâmil insân olma istidadını) bahşeder. Bu "iç elçi", nefsin en koyu gaflet kalelerini dahi fethedecek güçtedir. Bu, bir "ruhânî fetih"tir.[24]

---------------

ذَلِكَ فَضْلُ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَن يَشَاء وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ {الجمعة/4} 

(62/4) “Zâlike fadlu(A)llâhi yu/tîhi men yeşâ(u) va(A)llâhu zû-lfadli-l’azîm(i)”

(62/4) Bu, Allah'ın lütufudur, ihsanıdır, dilediğine verir onu ve Allah, pek büyük bir lütuf ve ihsan sahibidir.    

---------------

Âyet-i kerimede fadl, yeşau ve zû-lfadli-l’azîm kavramları dikkat çekmektedir.

“Fadl” fazlın-lütfun Allah yani uluhiyet mertebesi itibari ile olduğu bildirilmetedir. Bu lütüf ve “Fadl” Feyzi mukaddes olarak kişinin bağlı bulunduğu esmâ dan gelir. Bu cemali veya celalide olmaz bu lütuftur. Nasıl ki bir inanan için Hacca, Umreye gitmek bir lütüfsa inanmayan için kendisine gelen para, mal, mevki vs. haram kaynaklı olsada ona lütüf olarak görür. 

Bu feyzi mukaddes kaynaklı sıfât mertebesinden gelen bir lütf-fadl dır.

Neml sûresi 40. Âyette;

Bu benim rabbımın fazli keremindendir. Lütfu ihsânıdır. dedi. Başımıza ne türlü bir hadise gelirse gelsin, ister nefsimize uygun gelsin, isterse tabiatımıza uygun gelmesin, her halükârda bu Âyet-i söylemek bizler için çok büyük lütuf olacaktır. heze min fadli Rabbî diyor.

Şimdi şeriat ve tarikat mertebesinde kulun varlığı geçerlidir, kul müstakil bir varlık ki diğer mertebelerde öyle ama görünüş farklılığı ile kul kendi istiklaliyle Cenab-ı Hakk’ın kendisine vermiş olduğu programı eksi veya artı uyguluyor, eksi uyguladığı zaman Cenab-ı Hakk’ın gazabını çekmekte artı uyguladığı zaman merhametini celb etmektedir. İşte bu merhametini celb etmesi onun iyi kul Cenab-ı Hakk’ın onun üstünde يَشَاۤءَ iyi dilemesini ortaya getiriyor. Yani Allah bizatihi ben bunu böyle yaptım da ötekini öyle yaptım cebri cebren bir şey yapmamış oluyor. Yani o يَشَاۤءَ dileme ayetini yani dileseydim çok yerde vardır, eğer Allah dileseydi bütün insanları tek bir ümmet yapardı diyor. Allah dileseydi bütün insanların kalplerine hidayet verirdi, diyor dileseydi diyor. İşte buradaki dilemeyi kulların çalışması neticesinde kullar çalışmadığı için onlara hidayet vermedi bir kısmına verdi çalışanlara bir kısmına da vermedi, ama Allah’ın dilemesini kulun fiiline bağlamış oluyor. Allah doğrudan doğruya eğer derse ki biz tabi ki o soru ortaya geliyor o zaman demek ki günah ehli cehennem ehlini Allah dilememiş ki iyi vasıfta olmasını dilememiş ki neticede cehenneme gitmiş diledikleri de cennete gitmiş o zaman bir özellik bir şeylik olmuyor mu? Ayrımcılık olmuyor mu? Diye soru çıkıyor, tefsirler fazla buralara girmezler Allah’ın kudreti her şeyin üzerinde mutlaktır. O dilediğini yapar, diyorlar, dilediğini cehenneme koyar, dilediğini cennetine koyar diye böyle bir yuvarlak izah şekliyle bırakırlar.

İşte bunu böyle bilmemiz lazımdır evvela çünkü karşımıza gelen kimsenin hangi mertebede olduğunu anladığımızda ondan sonra onun mertebesine göre konuşmamız gerekiyor. İşte irfaniyette buradadır, karşımıza gelen kimse belirli bir seviye almışsa bizim ona şeriat mertebesinden vereceğimiz cevap onu karşılamaz. Ama o nezaketen dinler gider, bir daha da uğramaz, ama onun bulunduğu mertebeden veya ulaşmaya çalıştığı mertebeden eğer o, o mertebede mutlak bulunmuş olsa zaten onu çözmüştür. Çözmüş olması lazımdır o mertebenin hakikatini, oraya doğru yükselmeye çalıştığından ve miraç üzerinde olduğundan onu yukarıya çekmek için o dilediği yerden cevabını vermek gerekiyor. Şimdi Hakikat ve Marifet mertebeleri itibariyle baktığımızda ki onlar birbirine yakın şeriat ile tarikat aşağı yukarı aynı hüküm içerisinde hakikat ile marifet bir başka onların üstünde bir hüküm içerisindedir. “ İz- -T-B- ”

“Men yeşa” “Men” kimliklerdir. Her bir kimlik bir esmâ-i ilahiyyeye bağlıdır. 

Uluhiyet mertebesinin bu azim fazlı-lütfu aldığı kaynak ise feyzi akdes olan zât mertebesidir. Ve her mertebenin yani esmânın fazlını yerli yerince verir. Nasıl posatacı, kurye adresine teslim eder. Ahmet’in gönderisi Ayşe’ye gitmez. Ayrıca kurye günümüzde teslimat kodu isteyere işini sağlama almaktadır. “Men” kimliğe esmânın kodu ne ise dilenen ve dilediği yerli yerince ulşatırılmış olur. Ve elma ağacından, armut meydana gelmez. (M.D.) 

---------------

مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْرَاةَ ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوهَا كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا بِئْسَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِ اللَّهِ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ {الجمعة/5} 

(60/5) “Meselu-llezîne hummilû-ttevrâte sümme lem yahmilûhâ kemeseli-lhimâri yahmilu esfârâ(an) bi/se meselu-lkavmi-lleżîne kezzebû bi-âyâti(A)llâh(i) va(A)llâhu lâ yehdî-lkavme-zzâlimîn(e)”

(62/5) Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu yüklen-memiş olanların (taşımayanların) durumu kocaman kitap-ları taşımakta olan eşeğin durumunu andırır.

---------------

Mûsâ (a.s.)’ın bu yaşadıkları mânâ olarak bu mertebeye ulaşmış kişiye Tevrat olarak gelir ve kişide yaşanmaya başlar. “Tevrat haberi daha ilerilere yaymak” olduğundan kişideki tevhid bilgisi bu mertebe îtibarıyle daha da genişliyor.[25]

“ İz- -T-B- ”

Tevrat esmâ ilminin anasıdır.[26] “ İz- -T-B- ”

Tevrat; Mûseviyyet mertebesinin ilim kitabıdır. 

Mûseviyyet mertebesi Esma mertebesidir. 

“Nûr-u İlâhi” de bu mertebede zuhura çıkmaktadır.[27] “ İz- -T-B- ” 

Mertebe-i Mûseviyyette beni isrâil’e yüklenen Tev-rat’ı yani, “Tevhid-i Esma” “Tenzih mertebesi”ni idrak edip gerçek mânâda taşımadılar, yani gereğini yerine getirme-diler; sırtlarından attılar. 

Onun yerine ise, nefislerinden ve ticari menfaatlerini öne çıkaran bir sürü dünyevi kanunları, kitapları yüklendiler. Bunun misali ise, kocaman kitapları taşıyan eşeğin misali ol-du.

Aradaki farka bakın ki, ümmet-i Muhammed’e “zâ-lûmen cehula” hükmü ile Kûr’ân yani Tevhid-i zât yüklen-di, ki halen bu yük büyük bir gayret, hayret ve şevk ile taşın-maktadır.

Kûr’ân-ı Keriym Azhab sûresi 33/72. âyetinde 

inna ‘aradnel e­manete alessemavati vel ardı vel cibali feebeyne en yahmilneha ve eşfakne minha ve hamelehel insânü innehü kane zalümen cehulen

Meâlen : 

Cidden biz o emaneti göklere ve yere ve dağlara sunduk da onu yüklenmekten kaçındılar, ondan korktu-lar, onu insân yüklendi. Cidden o pek zâlim ve pek ca-hil...

Özet yorum :

Yukarıdaki âyetlerde bahsedilen “emanet”, “Kûr’ân”dır. 

Kûr’ân ise, zâttır, bunun tecellisi ise, “zât-i zuhur”dur.

Zât-i ilâhi, bütün âlemlerde, zahir ismiyle ef’al merte-besi itibariyle zuhurdadır. Bu oluşum tabii bir oluşumdur. 

Bu yönüyle semavat ve arz onu yüklenmiştir. 

(Bakara Suresi 2/255. ayet)

“vesia küsiyyühüssemavati vel ardı” 

Semavat ve arzın yüklenmekten kaçındıkları zât-i zu-hur, zât-i tecellidir ki mutlak bir irfaniyet gerektirmektedir.. 

Bu irfaniyet ise, ancak halife olan insânda mevcuttur. 

İnsân ise, iki yönden zâlim ve cahil’dir.

Birinci yönü; hemen kolayca anlaşıldığı gibi, lugâti ve beşeri mânâdaki; eziyet ve bilgisizliktir, ki insânda mev-cuttur.

İkinci yönü ise; gerçek mânâda insân-ı kâmilin vasfı olan zâlim ve cahil’liktir. 

Şöyle ki: Daha baş taraflarda da bahsettiğimiz gibi, 

“zâlim – zulüm – zûlmet – karanlık”, â’ma’iyyet,

âlemlerin ve insân-ı kâmil’in kaynağıdır. 

Cahil’lik ise, mechul’lük, mutlak bilinmezliktir. 

Bu yönüyle “zâlûmen cehula”nın kaynağı, “merte-be-i Ahadiyyet”tir, ki aynı zamanda bu mertebede inniyet ve hüvviyyet, özde kimlik olmuş olur. 

- İnniyyet mertebesi “İnsân” ve “Kûr’ân”ın kaynağı, ki bunlar iki kardeştir.

- Hüvviyeti ise, âlemlerin ve zâtının zahir tecellisi olan beyt’ül atik (eski – ezeli ev). Beytullah olan Kâ’be-i Muazzama’dır.

Bâtıni mânâda “zâlûmen cehulâ” bu demektir.

“Onu insân yüklendi” ifadesiyle (haşa...) Cenâb-ı Hakk yanlış bir iş mi yapmış olmakta ve emaneti yani zâtî tecelli-

sini ehil olmayan ellere mi bırakmaktadır?...

Hakk için böyle bir şey düşünmek mümkün olabilir mi?... Tabii ki hayır. O ne işlerse Hâkim ve Âlim isimleri gereğince 

her işini hikmetle işlemektedir.

O halde Hakk’ın zât-i kelâmını “Kelâmullah’ı” bizler çok iyi anlamaya çalışarak öylece tatbik etmeye gayret etmek zorundayız. 

İşte Cenâb-ı Hakk, Ahadiyyet mertebesinden kayna-ğını alan iki kardeşi, dünya âlemi olan Hz. Şehadet’te Kûr’ân’ı yani zâtî tecellisini kardeşi olan “İnsân”a yükledi. 

Bu hale “hamele-i Kûr’ân” (“Kûr’ân-ı natık”) (ko-nuşan Kûr’ân) dendi. Genelde bu ifade Hâfız olan, Kûr’ân’ı ezberleyenlere verilmiştir, ki bunlar Kûr’ân’ın sadece savt (sesini) zahiren dilleri ile yüklenmişlerdir.

Bir kısım yüklenici zahir arapça bilenler ise, zahir-i şeriat mertebesi itibariyle yüklenmişlerdir. 

Sadece “zâlûmen ve cehula” olan kaynağını Aha-diyyet mertebesinden aldıktan sonra tekrar aslına dönerek oraya ulaşan kimselere bu emanet verilmiştir. Çünkü bir ba-kıma bunlar her iki yönden zâlim ve cahil’dirler.

Birinci yön : Bireysel nefisleri itibariyle bakıldığında, bunlar “nefis’lerinin cahili” kalmışlar, çünkü kendi gerçek ilâhi varlıklarını idrak ederek ortada beşeriyetleri kalmadı-ğından bunun cahili olmuşlardır.

Böylece bireysel nefislerini tekrar faaliyete geçirme-melerine gayret ettiklerinden onu hayatlarından dışarıya çı-kardıklarından nefislerine karşı zâlim olmuşlardır. 

Böylece nefs’lerine karşı “zâlûmen cehula”dırlar. 

İkinci yön ise; yukarıda bahsedildiği üzere varlığını Ahadiyyet mertebesinden alan zâlûmen cehula hükmüdür.

Risâlet-i Gavsiyede; 

#### “Ya Rabbi senin mekânın var mıdır?” 

“Ya Gavsi; ben mekânların mekânıyım,” buyurul-muştur. 

Bir hadis-i şerifte; 

“dehre küfretmeyiniz dehr Allah’tır,” hükmü ile: “mekânların mekânı” ve “zamanların zamanı” da Hakk’ tır. Mekân ve mukim, mahâl ve mahâlleli, zaman ve zamane de kendisidir, ancak mertebelere riâyet şarttır. 

Eğer mertebelere riâyet edilmezse her şey birbirinin içine girerek karmaşa olur. Bu ancak gerçek bir tevhid – irfa-niyet ilmi ile açıklığa kavuşur.

Gerçek tevhid ilmi ise, akılda olan değil, varlığında olan tevhid ilmidir.[28] “ İz- -T-B- ”

Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim,

Cümleniz çocuklar gibi, eteğe binicisiniz; at gibi eteğin ucunu tutmuşsunuz.

Ya’nî, ey ehl-i sûret! Çocuklar kamıştan at yapıp, yular makamında kendi eteklerinin ucunu nasıl ellerinde tutarsa, siz de vehim ve kıyâs merkebine binip yular makamında da zan ve enzâr-ı fikriyyenizi tutmuşsunuz; ve onları maksada vusûl için Burak ve Düldül zannetmişsiniz.

Hak'dan "Muhakkak zan nef vermez" erişti; zan merkebi, felekler üzerine ne vakit koştu?

Ya’nî, ey nazar-ı fikrî ile hakikate vusûle çalışanlar! Hak Teâlâ Necm sûre-i şerîfesinde (Necm, 53/28) “Muhakkak zan Hak cinsinden bir şeyi müfîd olmaz” buyurdu. Binâenaleyh zan ve kıyâs ve vehim atı, sûrî ve ma’nevî felekler üzerine koşabilir mi?

İki zannın en galibi, o birinin tercîhindedir; sen güneşin aydınlığında inâd etmezsin.

Meselâ gece karanlığında, uzaktan gördüğün bir karartı hakkında bir dikili taş mıdır, yoksa bir ağaç kütüğü müdür? Diye bir müşkil ârız olsa; bir kıyâs-ı fikrî yapıp zannının en gâlibi üzerine hükm eder ve yanındakilere bu zann-ı gâlibini kabûl ettirmek için inâd edersin. Vaktâki güneş doğar ve aydınlık hâsıl olur, o karartının hakikati meşhûd olunca, artık inâd eder misin?

Sonra kendi merkeblerinizi görürsünüz; kendi ayağınızdan bir merkeb yapmışsınız.

Vehminiz ve fikriniz ve hissiniz ve idrâkiniz kamış gibidir. Agâh ol, çocuk merkebi bil!

Beşi zâhir ve beşi bâtın olan havâssiniz cinsinden bulunan vehminiz ve fikriniz ve idrâkiniz, çocuklann at taklîdi yaparak bindikleri kamışlar gibidir. Bu meşâir-i aşere ile her neyi idrâk ederseniz aldanırsınız. Nitekim mu’cizât-ı enbiyâyı ve kerâmât-ı evliyâyı inkâr edenler, bu havâslerinin hükmü altında zebûn kaldıkları için inkâr ederler ve bu sebeble enbiyâyı ve kitâbullâhı ve ahvâl-i âhireti münkir olurlar. 

Ehl-i dilin ilimleri, onların hammâlıdtr; ehl-i tenin ilimleri, onlann yükleridir.

Evliyâ-yı Hakk’ın ilimleri, onları taşır ve ehl-i zâhirin havâss-i zâhire ve bâtınesinden hâsıl olan ilimleri, onlann üzerinde birer yüktür ve o yükleri taşımak zahmetinde müstağrakdırlar.

İlim kalb üzerine vurduğu vakit bir yâr olur; ilim ten üzerine vurduğu vakit, bir yük olur.

İlim, âlem-i hakikatten kalbe mün’akis olduğu vakit, bilcümle umûrunda yardımcı bir dost olur; ve ilim, âlem-i sûretten tenin havâssi üzerine mün’akis olduğu vakit, sâhibine bir yük olur ve onun dimâğını yorar; ve çok meşgûl olursa ilel-i dimâğiyyede mübtelâ olur. Nitekim misâlleri pek çoktur.

Hak Teâlâ eşeklerin taşıdığı kitaplar buyurdu. İlim Hû!dan olmadığı vakit, yük olur.

Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Cum’a’da (Cum’a, 62/5) “Kendilerine Tevrât tahmil olunduktan sonra, onu yüklemeyenlerin misli, kitâblar taşıyan eşeklerin misli gibidir” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya’nî vahy-i ilâhî ile amel etmeyip kendilerinin kıyâsât-ı akliyyeleriyle amel edenler, arkalatına kitâblar yükletilmiş olan eşeklere benzerler; ve bu halde olanların ilmi, hüviyyet-i ilâhiyyeden gelen ilim değil, belki esfel-i sâfılîn-i tabîat vâsıtasıyla gelen bir ilim olur ve böyle ilim de, hayvanlara yükletilmiş bir yük mâhiyyetinde bulunur.

İlim ki, vâsıtasız Hudan olmaya, o mâşıtanın rengi gibi, sâbit olmaz.

Ya’nî bilâ-vâsıta hüviyyet-i ilâhiyyeden gelen ilmin mahall-i taalluku rûhdur ve rûh ise bâkîdir. Esfel-i sâfılîn-i tabîat vâsıtasıyla gelen ilmin mahall-i taalluku havâss-i cisimdir; ve cisim ise, gelinin yüzünü süsleyen mâşıtanın, gelinin yanaklanna ve dudaklarına sürdüğü penbe boyalar gibi sâbit değildir. Mevt hâli gelip, cismin havâssi muattal kalınca, bu ilmin aslâ fâidesi olmaz; fâidesi olan ancak rûha taalluk eden ilimdir.

Fakat bu ilim yükünü iyi çektiğin vakit, yükü kaldırırlar ve sana hoşluk bahş ederler.

Fakat bu ilm-i zâhirî yükünü, ulûm-i ledünniyye ve keşfıyyeyi münkir olmayarak taşır ve bu ilim vâsıtasıyla, ulûm-i evliyâya vuküf ve intikâl niy yet-i hâlisasıyla taşır ve zahmet çeker isen; bir gün gelir fedâ-yı enâniyyetinin mükâfatı olarak senden o ilm-i zâhirî yükünü kaldırıp, ona bedel sana ulûm-i ledünniyye vermek sûreti ile hoşluk bahş ederler.

Agâh ol, o ilim yükünü hevâ için çekme; tâ ki bâtındaki ilmin anbarını göresin.

Binâenaleyh ey zâhir-perest, kendine gel! “Herkes bana âlim desinler ve beni tahsîn edip, hürmet ve riâyet etsinler, nâmım dillerde söylensin” diyerek hevâ-yı nefsânî sâikasıyla bu ilm-i zâhirî yükünü yüklenme ve kendini beyhûde zahmete sokma. Eğer bu gibi enâniyet duygularından vaz geçersen, o vakit kendi bâtınındaki ilmin anbarını ve menba’ım görürsün. Zîrâ senin hüviyyetin Hak’dır ve sen o hüviyyetini kendi enâniyyetin ile setr edip durursun.

Tâ ki ilim rehvârı üzerine binesin; ondan sonra senin omuzundan yük düşer.

Ya’nî rahvân bir at gibi olan ilm-i bâtınî üzerine bindiğin vakit, kıyâsât-ı akliyye ile tahsil etmiş olduğun o ilm-i zâhirî 

yükü senin omuzundan kendi kendine düşer.[29]

---------------

قُلْ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ هَادُوا إِن زَعَمْتُمْ أَنَّكُمْ أَوْلِيَاء لِلَّهِ مِن دُونِ النَّاسِ فَتَمَنَّوُا الْمَوْتَ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ {الجمعة/6} 

(62/6) “Kul yâ eyyuhâ-llezîne hâdû in ze’amtum ennekum evliyâu li(A)llâhi min dûni-nnâsi fetemennevû-lmevte in kuntum sâdikîn(e)”

(62/6) De ki: Ey Yahudi (hadi) olanlar, eğer gerçekten de öbür insanlar hariç, kendinizi, Allah'ın dostları sanıyorsanız, sözünüz doğruysa ölümü isteyin. 

---------------

Âyeti kerime Museviyet mertebesi âyetkerindendir.

---------------

“Kul” ifadesi ile efendimiz (s.a.v.) olan hitap açıkça ismi geçmediği için ümmeti Muhammed’i de genelleme yaparak kapsamına almaktadır. Her kim okuyorsa bu hitap öncelikle kendi varlığında geçerlidir.

“Hâdû” kelimesi mealerde “Yahudi” olarak çevrilmiş olsada hakikati “Hadi” üzere olan tarikat mertebesini ifade etmektedir.

Tarikat mertebesi üzerine âyeti kerime büyük bir aydınlatma getirmektedir. 

“Ze’amtum ennekum evliyâu li(A)llâhi” kendiniz Allah’ın velisi, dostu mu sanıyorsunuz? Derken bu mertebenin bunun zannı içinde olduğu-olabileceği ifade edilmektedir. 

“Sadık” yani tasdik edici olmak için ölmeden ölüm yani fenafillah hakikat mertebesini istemek gerekmektedir. (M.D) 

“Veli” ve Velayet nedir? Yolumuza surê-i Fetih’te İz- Efendi babamın anlatımıyla devam edelim. İnşeAllah.

Uzun senelerdir bu mevzularla ilgili olduğum halde velâyet-in bu tür bir terkiple ne anlatıldığına ve ne de yazıldığına şahit olmamış ve bu hususta hep bir gerçek izah tabiri aramıştım, o kadar çok tabirler kullanılmıştı ki; hattâ bir çok kimseler bu tabirlerin ifade ettiği kişilerin kendileri olduğunu hiç bir delilsiz, zan ve vehim etmişlerdir ki, böyle bir benlik anlayışlarına nasıl düşüldüğü hayret edilecek şeylerden dir. 

Yeri gelmişken velâyet kelimesinin ifade ettiği manâdan kısmen bahsedelim gerçi bu hususta çok kelâm edilmiş çok yazılar yazılmış, çok ta iddialarda bulunanlar olmuştur, ilgilenenler araştırıp bulabilirler, birkaç satırda biz ilâve etsek kime ne zararı olur ki.? 

Lügatta Veli=(Veli) Ermiş-eren-Allah dostu-Mâlik-Küçük çocukların halinden mes’ul kimse-Baba-Allah’ın isimlerinden biri.) Diye ifade edilmektedir. 

Evvelâ, velâyet-i, hakk’ın ve halkın Velileri diye ikiye ayırabiliriz. 

(1) Halkın velileri = Bunlar aslında, gerçek manâ da (Veli) olmayıp, zahirde, belki ibadet ve taat-lerinin çok görülmesinden, (Evliya gibi) lâkabı yakıştırılıp daha sonraki nesiller tarafından (Evliya) diye tanınan ve bu şekilde şöhret bulan, yapılarına göre (âbit, zâkir, şâkir, mutteki) gibi olan İnsanlardır. Evliya diye şöhret bulmuş bu kimseler halkın evliyalarıdır ki; Evliya sınıfına girmezler. 

(2) Hakk’ın velileri = İse (4) sınıftır: 

(1) = Meşreb-i İbrâhimiyye velileri: 

(2) = Meşreb-i Museviyye velileri:

(3) = Meşreb-i İseviyye velileri:

(4) = Meşreb-i Muhammediyye velileri, dir ki, en kemal-lileri bunlardır. 

Not=Yukarıda bahsedilen, Museviyyet, İseviyyet velileri, dışarıda yaşayanlar değil Kûr’ân-ı Kerîm’de belirtilen mertebeleri itibariyledir.Aslında dışarıda böyle bir velâyette 

söz konusu değildir. 

Aslında gerçek manâ da bir veliyi kolay, kolay tanımak mümkün olmaz, çünkü (Hakk ehlinin olmaz nişanı) denmiştir. 

Bir Hadîs-i Kûdsî de, Efendimizin ağzından; Cenâb-ı Hakk. (Benim Veli kullarım kubbelerimin altındadır, onları benden başka kimse tanımaz.) Diye buyurmuştur. Kendi tanıtmadıkça..... 

Allah-ın kubbeleri, O nun İsimleri ve sıfatlarıdır, Velileri onların korumaları altındadır ve oralarda sakindirler. Allah (c.c.) lühü Rasûl ve Nebi ismini almamıştır ama (Veli) ismini almıştır.



( Vallah-u veliyyül mü’minîn) 

3/68. “Allah Teâlâ ise mü'minlerin _veli_sidir.”

Görüldüğü gibi Allah (c.c.) lühü Mü’minlerin Veli’si dir, o halde Veli olmanın ilk şartı Mü’min olmaktır. İman ehli olmayan bazı kimselerden bazı değişik haller zuhura gelse bile o hallerinden dolayı Veli’dir denemez çünkü tamamen beşeri ve nefsidir, İblis ve tebeasının işe karışmasıyla olur ve hiç bir manevi yönü yoktur. Bu halin farkında olamayan bazı kişiler bu hallerden etkilenebilirler. 

Yukarıdaki Âyet-i Kerîme’de görüldüğü gibi (Esmâ’ül Hüsnâ) dan üç isim vardır, biri Zât-î olan (Allah) ismidir ki Zât-ı na aittir Kulunun hissesi yoktur. Diğerleri ise Esmâ-i ilâyeden’dir ve Hak ile Kul arasında müşterektir. İşte bu yüzden aralarında geçiş vardır. Bazan Hakk bu isimlerle Kulunda zuhur eder bazen de Kulu bu isimlerle Hakk’ta zuhur eder. Bazen de kulun kendi nefsinde bireysel olarak zuhur eder. Gerçek Velilik Hakk’ın, Kulun da, Allah ismiyle, yapmış olduğu tecel-lisi’dir, orada ve arada Kulun kulluğu kalmadığından Esmâ’ül hüsnâ’dan 0lan Veli ismi, Esmâ’i zâtiyye’den olan Allah ismi yönünden zuhur eder, böylece Kulunda kulluk yönüyle bulunan Veli ismi Zâtına ait olmuş olur. Çok husûsî olan bu halde ise Veli Allah’tır. Bu hal geçtikten sonra gene Kul kuldur, ancak irfaniyyet-i ile bütün bu hallerin farkındadır, farkında olması ise o nun veliliği’dir. Bu ise Kulunun veli ismiyle Hakk’ta zuhuru-dur ki, kubbelerinin altındadır.

Böylece yine müşterek olan Mü’min Esmâ’sı bazen Hakk’ın Kuluna ayna olmasıyla, Kulu’nun Hakk’ta zuhuru, bazen de, Kulu’nun Hakk’a ayna olmasıyla hakk’ın kulunda ki, zuhurunu oluşturmakta’dır, Bu ise (Mü’min Mü’minin aynasıdır) Hadîs-i kudsîsi’nin faaliyyet sahasıdır. İşte daha yukarıda belirtilen, Velâyet! (zuhur halini kadîm haline dönüştürmektir) ifadesinin özet açılımı budur diyebiliriz. Kulu yapmış olduğu nefs terbiyesi almış olduğu irfaniyyet hakikatleriyle nefsini tanıdıkça kendinde var olan gerçek hakikati anladığında kendinde nefsine ait bir şey kalmadığını da, anladığında işte o zaman (zuhur hali yani “beşeriyyet-i” kadîm haline yani “hakikatine” dönüşmektedir.) 

Gerçek Evliyaları bir başka yönüyle üç kısma ayı-rabiliriz. 

(1) Evliya-ı şahsiyye: Kendi şahsında gizli Evliya.

(2) Evliya-ı cemâatiyye: Kendi topluluğunun Evliyası.

(3) Evliya-ı umumiyye: Kıyamete doğru gelecek olan Mehdî (a.s.) lâm dır. 

(1) Evliya-ı şahsiyye = Halkın hiç tanımadığı bilmediği Allah-ın (c.c.) lühü gizli Velileri, Cenâb-ı Hakk’ın o mahalde o mahallin anlayışı üzere zuhur ettiği mahaller’dir ve tasarrufları yoktur. Kendi halleri ve ken-di mahallerinde sade bir yaşam sürerek hayatlarına devam ederler. 

(2) Evliya-ı cemâatiyye = Çevresinde bir ce-mâat oluşmuş irfan, tevhid ve muhabbet ehli eğitici kimselerdir. Yakın çevresinden birçoğu dahi o nun Veliliğinin farkında bile değildir. Bunların Zât-î olanları ayrıca gizli bâtında (Rasûl) dürler, ancak bu risâletleri, yeni bir hüküm getirme yönüyle değil, evvelce gelen hükümleri, Zât-î hususiyyetleri gereği, gerçeği ile sonraki nesilleri ulaştırmaları yönüyle (irsal) etmekte ve haber vermeleridir bu oluşum ise velâyetleri yönüyledir.

İşte bazı kitaplarda Nübüvvet sona ermiştir, ancak (Risâlet) devam etmektedir, diye bahsedilen husus bâtın-î manâda budur. Zâhiren (Risalet ve Nübüvvet) sona ermiştir yeni bir hüküm gelmeyecektir. Çünkü din (tamamlanmıştır.) Ancak bu dinin batın-î manâda olan hususiyyetleri Hakk’ın Velileri tarafından yeni kuşaklara bâtın-î hakikatleri (rasûl) irsâl etmekte ve haber vermeleri yönüyle nişansız (irsâl)olarak devam etmektedir. 

Ayrıca zâhirî Risalette, zâhir ehli Âlimlerimiz tarfından vekâlet yönüyle zâhiren yürütülmektedir. Bahsedilen husus budur.

Gerçekten de bâtın-î risâlet kesilmiş olsa idi İslâ-mın gerçek manâ da olan bâtın-ı kesintiye uğrar sadece zâhiri bir İslâm anlayışı ve tatbikatı kalırdı ki, bu da sadece kabukla olan bir meşguliyyet olurdu. Ancak şunu da üzülerek ifade etmek gerekirse İslâm’ın büyük çoğunluğu sadece zâhir ve beden-î bir İslâm-ı yaşamakta özde ve rûhta olanı yaşayanlar ise çok azınlıkta kalmaktadırlar. 

(3) Evliya-ı umumiyye ise= Geleceği belirtilen (Mehdî) (a.s.) dır ve başka da yoktur. İşte (Velâyet kemâlâtı) denilen husus bu kimsede ortaya çıkacak ve onda son bulacaktır. Hz. Rasûlüllah’ın (genel Rasûlü) habercisi ve vekili olacaktır, O nun devrinde (Hâdî) isminin zuhuru çoğalacağından ve kendisi (Hâdî) isminin nokta zuhur mahalli olacağından kendisi bilmediği halde, Mehdîliği halk tarafından hemen kabul görecektir. Geçmiş zamanlarda ve zamanımızda da bu iddialar görüldüğü gibi, ben Mehdiyim, ben falanım, ben filânım diye o kişilerin bu iddialarda bulunmaları bu makamlarla hiç ilgilerinin olmadığını, ancak kendi hayal ve zanlarında kurdukları kendi hayal dünyalarının Mehdîleri veya hayal-î diğer mertebelerin sahipleri oldukları açık olarak anlaşılmaktadır. 

Yani ben şuyum iddiasında bulunmak o şeyin kendinde olmadığını açık olarak belirtmektedir. Bu hali şöyle özetlemişlerdir. (Bilen demez, deyen bilmez, bu nasıl sırdır ki, akıl ermez.) Evet yine şu anda o sonsuz olarak okunan ve okunacak olan sabah (Ezân-ı Muhammedîlerinden biri daha okunmakta bu yüzden şimdilik yine yazılarımı daha sonra devam etmek üzere toplamak zamanı geldi. 

Evet yolumuza tekrar devam edelim. Veliliğin tarifini yaparken,(zuhur halini, kadîm haline dönüş-türmektir.) Demiştik, bunu biraz açmaya çalışalım. 

“Zuhur hali” demek hakk’tan en uzak mevkî de perdelenmiş olarak nefsinde zâhir olmak, demektir. “Kadim hali” ise kişinin (â’yan-ı sabitesi) ve “vene-fahtü” hakikatiyle bâtın da ki gerçek ilâhi kimliğidir. İşte Velâyet zâhir varlığını ilâhi kimliğine (Veli) etmesi (yaklaştırması) ve onda (nefiy) yok etmesidir. 

İşte bu haliyle yaşayan, görüntü de olan o beden Hakk’ın velisi yani zuhur mahalli ve zât-î tecelligâhıdır. Bu da ancak gerçek bir eğitim ve irfaniyyet mesleğidir. Ciddi düzenli, mutlak bir bilinç ve irfaniyyet isteyen bir husustur, eğiten ve eğitilen iki tarafında kaabiliyetli olması gerekir ve yaklaşık ortalama (15/20) seneye ihtiyaç vardır. Ancak sistemsiz bir uygulama ile nice (15/20) seneler geçse yine de hiç bir netice alınamaz. 

Bazı meraklı kimseler zaman, zaman sağ olsunlar iyi niyetleri ile ziyaretimize gelirler, hallerini anlatırlar, şu kadar zamandır, şuradayız, buradayız, aşağı yukarı yaklaşık (20) senedir dersliyiz derler, bizde bu süre zarfında ne yaptınız, nerelerdesiniz, diye istişari manâ da bir soru yöneltince (biz bilmeyiz efendim hocam bilir) derler. Bu ve benzeri cevaplardan ne sonuçlar çıkartılır sizlerin idraklerinize bırakıyorum. Cenâb-ı Hakk cümlemize selâmet ve kurtuluş nasib etsin. İnşeallah. 

Şehadet kelimesinde Efendimizin iki özelliği vardır. Biri (abd) lığı, diğeri de (Rasûl) lüğüdür. İşte (abd) lığı yani zâhiri, yani o zâhirini bâtınına ulaştırdığı için (abd) lığı aynı zamanda (Veliliği) dir. (Rasûllüğü) de (Risâlet-i) dir. Ve (abd) lığı daha önde gelmektedir, çünkü Velâyet olmayınca kişi özüne ve özündeki Hakk’a varamayacağından, zâten Rasûl veya nebî olması’da mümkün değildir. Her Peygamberin Veliliği vardır, ancak her veli Peygamber değildir. Aşağıdaki Âyet-i Kerîme 

ile bu mevzua özet olarak son verelim.[30] “ İz- -T-B- ”

Muhyiddin İbn-i Arabî hazretleri, "Hâdû" fiilini, "bir şeye yönelmek, dönmek, tâbi olmak" anlamındaki "hevde" köküyle ilişkilendirir. Buradan hareketle, "Yahudi olanlar", "belirli bir sınırlı hakikate/kurala (nass, şekil, zahir) yapışıp onun dışındakini reddeden, hakikati onda tekel gören ve bu yönelişiyle (hedy) kendini üstün/özel addeden nefs mertebesi"ni temsil eder.

"Kesret" (çokluk) içinde kalıp "vahdet"i (birliği) görememenin en tehlikeli sonucudur. "Öbür insanlar hariç" (min dûnin-nâs) ifadesi, "ayrılık" (ferk) ve "ötekileştirme" halidir. Allah'ın dostluğu (velâyet) herkese açıktır ve her şey O'nun tecellisidir. Bir grubu diğerlerinden ayırarak dostluk iddiası, "ilâhî rahmeti ve tecelliyi sınırlandırmak" anlamına gelir ki, bu küstahça bir iddiadır.

Buradaki asıl hastalık, "ben" (ene) duygusunun ilâhî bir lütuf olan velâyeti kendi mülkü zannetmesidir. Bu, "enaniyetin velâyete bulaşması"dır. Fütûhât'ta bahsedilen "Velâyet-i Hassa" (özel velilik) değil, "Velâyet-i Amme" (genel velilik) anlayışına aykırıdır. 

Buradaki "ölüm" (mevt), bedenin toprağa düşmesi değil, "nefsin benlik iddiasından (enaniyet) ölmesi", yani "Fenâ" halidir. Ayetin hakikî çağrısı şudur:

"Ey kendi sınırlı anlayışını, yolunu veya makamını mutlak hakikat ve Allah dostluğunun tek yolu sanan nefs! Eğer bu iddianızda samimiyseniz, ‘ben’liğinizden (enaniyetinizden) ölmeye (fenâ) talip olun. Gerçek velâyet, ‘ben’in ölümüyle başlar. Eğer siz hakikaten Allah’ın dostu iseniz, ‘ben’ dediğiniz şey ortadan kalkmalı, sadece O kalmalıdır. İşte o zaman gerçek velî olduğunuzu anlarsınız." 

"Ölümü istemek", hakikatte "Fenâ Fillah" makamına 

talip olmak, kulluğun (ubudiyet) gereğidir. Eğer nefs bu ölümü istemekten kaçıyorsa, bu, onun iddiasının samimi olmadığının, hâlâ "ben" (ene) putuna tapındığının kanıtıdır.[31]

---------------

وَلَا يَتَمَنَّوْنَهُ أَبَدًا بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِالظَّالِمِينَ {الجمعة/7} 

(62/7) “Velâ yetemennevnehu ebeden bimâ kaddemet eydîhim va(A)llâhu ‘alîmun bi-zzâlimîn(e)”

(62/7) Ve ebediyen istiyemezler ölümü, elleriyle hazırladıkları şeyler yüzünden ve Allah, zalimleri bilir.

---------------

Ölüm ihtiyari ve zaruri olmak üzere iki türlüdür. Tarikat mertebesinden “Len terani” Sen beni göremezsin[32] hitabı geçerli olduğu gibi ihtiyari ölümde gerçekleşmez… Ancak nefsin tercih etmediği zaruri ölüm hali olur. Âyette bahsedilen ihtiyari ölüm ile ölmeden önce ölme halidir. 

“El” ise burada nefsin emrinde olan ef’ali infialiyedir. Nefsin hazırladığı hayali ve vehimi fiiler buna engel olur. (M.D.)

Buradaki “isteyemezler” fiili, sadece bir tercih değil, “tam bir rızâ ve irade ile talep edemezler” anlamındadır. Nefs, “Fenâ”yı (benliğin ölümünü) gerçekten isteyemez. Çünkü fenâ, onun varlık iddiasının (enâniyet) sonudur. Nefs, doğası gereği varlığını sürdürmek ister; bu onun “tabiatı”dır. Dolayısıyla, nefsin benliği (ene), hakikatte kendi ölümünü talep edemez. Bu talep, ancak Allah’ın o nefse bir lütfu (fadl) ve çekmesi (cezb) ile mümkün olur. “Ebediyen” ifadesi, bu halin, nefs “ben” iddiasında kaldığı sürece değişmeyeceğini gösterir.

“Eller” (Eydî): Fiil ve tasarruf organıdır. Tasavvufta, “nefsin kudret ve irade sahası”nı temsil eder. Nefsin kendi başına yapabildiği, seçebildiği her şey onun “eli”yle yaptığıdır.

“Hazırladıkları” (Kaddemet): Geçmişte biriktirdikleri, amel defterlerine yazdırdıkları. Bu, sadece ahlaki fiiller değil, “itikadî ve kalbî kazançlar”dır. En önemlisi, “ben” (ene) inşası ve “hakikat tekelciliği”dir. Nefs, sürekli olarak “ben müminim”, “ben âbidim”, “ben veliyim”, “benim yolum doğru” şeklinde kendine bir kimlik, bir varlık alanı (kesb) hazırlar. İşte bu “benlik inşası” (binaü’l-enâniyye), onun “eliyle” hazırladığı en büyük şeydir.

Nefs, bu “ben” yapısını (binayı) kurdukça, onunla özdeşleşir. Bu yapı onun varlık sebebi, ilahı (ma’bûd) haline gelir. Kendi eliyle kurduğu bu “ben” putu, onun “Fenâ”yı (o putun yıkılışını) istemesine engel olur. Çünkü o put yıkılırsa, nefs kendini yok olmuş hisseder. Bu, bir insanın kendi eliyle ördüğü bir zindanda kalıp, o zindanın kapısını açmaya kıyamaması gibidir. Zindan, onun “kesbi”dir; ondan kurtulmak, o kesbi terk etmeyi gerektirir.

Buradaki “zulüm”, klasik “haksızlık” anlamının yanı sıra, “bir şeyi ait olmadığı yere koymak”tır. Bu tanıma göre en büyük zulüm, “Vahdet” (Birlik) dairesinde, “kesret” (çokluk) iddiasında bulunmaktır. Yani, “ben”i (ene) mutlak ve bağımsız bir varlık gibi görerek, onu ait olmadığı bir makama (rubûbiyet/benlik sahibi olma) koymaktır. Allah’ın onları “bilmesi”, sadece bir haberdarlık değil, onların bu halinin, O’nun ilminde “zelil ve hakir” bir suret (ayn-ı sâbite) olarak sabit olmasıdır. Bu bilgi, onların bu halde kalmalarının ezeli bir hikmete dayandığını gösterir. Ayrıca, “Allah bilir” ifadesi, bu nefs halinin ancak Allah’ın ilmiyle tam kavranabilecek karmaşık bir hastalık olduğuna işaret eder.[33]

---------------

قُلْ إِنَّ الْمَوْتَ الَّذِي تَفِرُّونَ مِنْهُ فَإِنَّهُ مُلَاقِيكُمْ ثُمَّ تُرَدُّونَ إِلَى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ {الجمعة/8} 

(62/8) “Kul inne-lmevte-llezî tefirrûne minhu fe-innehu mulâkîkum sümme turaddûne ilâ ‘âlimi-lgaybi ve-şşehâdeti feyunebbi-ukum bimâ kuntum ta’melûn(e)”

(62/8) De ki: "Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, muhakkak sizi bulacaktır. Sonra görünmeyeni ve görüneni bilene döndürüleceksiniz. O size (bütün) yaptıklarınızı haber verecektir.  

---------------

Bu âyeti kerime de efendimiz (s.a.v.) ve her ümmetinde kim okuyorsa onu şahsınadadır. 

 

Burada bahsedilen zaruri ölümdür. Ölümü tadıştan kaçış olmadığını ifade etmekte ve her nerede olursanız sizi bulacaktır diye ifade etmektedir. Ama hayalde olan yine hayali olarak dönecektir. (M.D.)

“O gayb ve şahadet âlemlerini bilene döndüreleceksiniz” diyor, demek ki bu âlemlerin içerisinde madde gözüyle tespit edemediği-miz bir gayb var ve kendimizdeki gaybten yola çıkarak o gaybi anlamamız çok daha kolay olur. Gaybe imân, maddeye şahadetlik, biz bu iki hakikati idrak etmiş olursak Rabbimizi de kendimizi de daha iyi anlamış oluruz. 

“Eşhedü en lâ ilâhe illâllah” değilmidir bizim dinimiz ilk şartı, “Eşhedü” ben görüyorum, müşahede ediyorum ki, Allah’ın varlığından başka bir varlık yoktur ve gayb âlemi olarakta imân ediyorum ki o da Allah’ın varlığından başka bir şey değildir. O kimseler ki müşahede âlemine şâhit olurlar, gayb âlemine de imân ederler, gayb âlemine olan imân kuvvetli bir imân ise o da müşahede gibidir, şahadet gibidir.[34]

Dönüşün daha bugünden buraya olması lazımdır ki ahret nefsi emmare ile yapılanların haberleri almak kişi için hoş olmasa gerektir. (M.D.)

Çünkü her şey, O'nun ilminde sabit olan bir hakikatten (ayn-ı sâbite) gelir ve yine o ilimdeki hükmüne göre sonuçlanır. Dönüş, ilimden ilme, ama nihayetinde "İlm-i İlâhî"nin ta kendisine olan dönüştür. 

"Haber Verecektir (Yünebbi'ukum)": Bu bir "anlatma" değil, "zahir kılma, açığa çıkarma"dır. Muhyiddin İbn-i Arabî hazretleri, kıyamet gününü, "Hakikatlerin tecessüd ettiği (cisimleştiği) gün" olarak yorumlamaktadır. İnsanın bâtınındaki her şey, o gün bir surete (haşr-i cismânî) bürünerek karşısına çıkacaktır. Nefsin "ben Allah'ın dostuyum" iddiası da, "benden başkası doğru değil" kibri de, kendi öz suretinde görünecektir. Bu, "nefsin kendi aynasında kendini görmesi"dir. Orada haber veren aslında nefsin kendi fiillerinin hakikatleridir; Allah ise, o hakikatleri olduğu gibi izhar edendir.[35]

---------------

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا نُودِي لِلصَّلَاةِ مِن يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ {الجمعة/9}

(62/9) “Yâ eyyuhâ-llezîne âmenû izâ nûdiye lissalâti min yevmi-lcumu’ati fes’ev ilâ zikri(A)llâhi ve zerû-lbey’(a) zâlikum hayrun lekum in kuntum ta’lemûn(e)”

(62/9) Ey iman edenler! Cuma günü, salat (namaz) için ezan okunduğu zaman hemen ALLAH’ın zikrine gidin alış verişi bırakın. 

---------------

Kûr’ân-ı Kerîm’de geçen zikir Âyetlerindendir.

---------------

Ey iman edenler o saatte alış verişi kesin deniyor, ya­ni dünya alıy verişini, çünkü: Ahiret alış verişi yapılacaktır. Hele bu alış veriş, duaların kabul olduğu saate rastlarsa.

Cum’a: Cem, yani topluluk demektir. 

Bir bakıma cum’a batınen cem, haline ulaşmış kimselerin kıldığı na­maz demektir.

Birinci rek’at’e gerçek kimliği ile başlayan ve 

İkinci rek’atta’da ilahi benliğe ulaşılan bir namaz olmaktadır.

Cum’a namazının şartlarından bazıları şunlardır.

(A) Erkek olmak: Er, yani Hak erlerinden olmak.

(B) Hür olmak: Yani, nefsinden hür olmak.

(C) Mukim olmak: Yani, mertebi-i Hak’ta makam tut­mak.

(D) Hasta olmamak: Yani, nefs hastalığından kur­tulmuş olmak.

(E) Kör olmamak: Yani, hakikati gören göze sahip ol­mak.

(F) Ayakları olmak: Yani, hak yoluna giden ayakları olmak.

Genelde, her yetişmiş müslümana farz olan Cum’a namazı özelde de bazı hakikatleri ifade etmektedir. Bize mümkün olduğu kadar zahirden, batma geçmek için çalışmak gerekmektedir.[36]

Şimdi şeriat, Tarikat, Hakikat, Haddi, ama bu neyi ifade ediyor, haddi hududu ile ne anlayacağız, bu ayetin hududu Haddi dendiğinde ne anlayacağız. Şimdi خَلَقَ اللَّهُ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضَ 29/44 bunun zahiri var batını var haddi var. Haddi; semavattan bahsediyorsa bizim kafamızda bütün semavatı idrak etmemiz gerekir. Yani ayetin hududlarına kadar gitmemiz gerekiyor o anda kendi gönlümüzde. Haddi dediğimiz budur. Biz kendi kafamızda semavatı küçücük bir lafzi olarak geçirirsek Kur’an’ın o muazzam ifadesini idrak edemeyiz. Biz onu küçültmüş oluruz kendi idrakimizde. 

Matlaı doğuş yeri demektir, Kur’an-ı Kerim’in dört kaynaktan verisi vardır, dört ana mertebe bazı ayetler, ef’ali yani fiil mertebesi, ef’al mertebesinde yani zahirinden gelir, bazı ayetler, esma mertebesinden gelir, yani tarikat mertebesinden esma mertebesinden geliyor, esma mertebesi tarikat, esma mertebesi nedir dendiği zaman rububiyet, rablık mertebesi, terbiye mertebesi yani bu âlemin bir üstündeki âlemdir. Madde âlemini yöneten âlemdir, buna âlem-i melekut da diyorlar, âlem-i misal de deniyor, tabi bunlar kelime olarak hep geçer, ilmi olarak geçer, ama yaşaması bir başka eğitime bağlıdır. Kelam olarak anlaşılır da ama yaşamda bir türlü yerine oturmaz. Esma âleminden geliyor, 

Haddi Sıfat âleminden geliyor, yani ayetlerin bir kısmı da Sıfat âlemi kaynaklıdır, bir kısmı da Zat âlemi kaynaklıdır. Yani Cenab-ı Allah’ın bizatihi kendi Zat’ı ile ifade ettiği ayetlerdir. Mesela وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى 15/29 bakın şimdi bu Zat’i bir ayettir. Ve de tulu yani doğuş yeri Allah’ın Zat’ıdır. يَاۤ اَيُّهَا الَّذِينَ اَمَنُوۤا 62/9 “ey iman edenler namazlarınızı kılın diye diye fizik bedene hitap eden ef’ali ayetlerdir, fiil mertebesi ile ilgili olan ayetlerdir. İşte bu şeriat mertebesidir. Ama Allah’ın Zat’ından bahseden ayetler Hakikat mertebesini anlatan ayetlerdir. Ama biz ne yapıyoruz bunun farkında olmadığımız-dan bu görüş içerisinde o ayetleri değerlendirmeye çalışıyoruz. O zaman ayetin hakikatinin bizde açılması mümkün değildir, kilitli kapı arkasından birinin seslenmesi gibi kalıyor ancak. O kilidi açmayıp o oda içerisine girmeden o seslenen kişi ile de görüşmeden ayrıca onun ne demek istediğini biz net olarak anlayamayız çünkü içerideki âlem bir başka âlemdir. Biz dışarıdaki âleme göre içerisini değerlendirmeye ve çok küçük açıdan değerlendirmeye çalışıyoruz. Onun için Kur’an’ı anlayamıyoruz hakkıyla. Lafsını anlıyoruz, manasını ve Haddini ve Matlaını anlayamıyoruz, maalesef boşta kalıyor. Veya faaliyet sahasına geçemiyor. Tabi bu bizim suçumuz değildir, bu günlere kadar gelen eğitimin neticesidir, külli bir anlayışın neticesidir. Böyle söyleyenleri de bazı tutucu ehl-i sünnet alimleri susturdular, biliyorsunuz tarih içerisinde kelamcılar ile tasavvufçuların gerçi mutlak tasvvufçu az önce de dediğimiz gibi kimse ile mücadele etmez onun bir davası yok ki zaten mücadele yapsın ama onlarla mücadele edenler olmuştur, başlarını kesenler olmuştur, reddedenler olmuştur, tarihte de bu böyledir bizden evvelki peygamberimizden evvelki devirlerde de böyle olmuştur.[37] “ İz- -T-B- ”

Biz şimdi yedinci günü yaşıyoruz altı gün oluşum günleri 7. gün de kevn-fesad bozulum günleridir, o yedinci gün bize ait olan yani Ümmet-i Muhammed’e ait olan bir süredir ki biz onu yaşıyoruz şimdi. Onun için bize tatil yoktur, يَاۤ اَيُّهَا الَّذِينَ اَمَنُوۤا اِذَا نُودِىَ لِلصَّلَوةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا اِلَى ذِكْرِ اللَّهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ 62/9 Cuma günü yeryüzünüze dağılın rızkınızı yerde gökte arayın buyuruyor, gidin istirahat edin demiyor. Yahudilerin cumartesileri var, Hıristiyanların pazarları var, çünkü onların haftaları altı gündür, altı “kün”dür, bizim ise yedi gündür. İşte buraya kadar tenezzülümüzün neticesinde burada varlıklar olarak imkan dahiline girmiş, mümkinat olan her zaman değişebiliyor, imkan dahilinde olan varlıklar olarak burada zuhurdayız. Ama özümüzde Hakk’ın özünden başka bir şey yoktur. Ancak biz o özümüze ulaşamadığımız zaman nefsaniyet o bizim özümüze sahip çıkıyor, biz nefsimizi o şekilde ilah edinmiş oluyoruz. O nefsimiz batınımızda olan bütün bu hakikatlere perde çekmiş oluyor. Rabbımızla aramıza giriyor, bir sürü fikri oyunlar yaparak bizi ötelere atmış oluyor.

İşte bu şekilde meydana gelmiş olan kişideki Hakk arzusu, iştiyakı kişinin daha ezelden zaten içinde bulunan Hakkın ta kendisinin kendi kendisine ulaşma arzusundan başka bir şey değildir. Yani kendi aslına ulaşması arzusundan başka değildir. O zaman bizim iştiyakımızdan evvel O’nun bize olan iştiyakı aslında kendinin kendindeki iştiyakı ama kul abd ismiyle olan iştiyakı kulun iştiyakından daha fazladır. Hani ayet-i kerimede فَاذْكُرُونِۤى اَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُوالِى وَلا تَكْفُرُونِ 2/152 Beni zikrediniz ben de sizi zikredeyim. Evvela “beni zikredin” diye emrediyor, yani zikir O’ndan geliyor, sonra biz O’nu zikretmeye başlıyoruz.

Hani Bayazid-i Bestami öyle demiş; seyr-i sulukumun başında dört şey vardı ki bunları ben kendimden zannederdim, meğerki bunların hepsi Hakk’tanmış diyor. Ben Hakk’ı zikrettiğimi zannederdim halbuki Hakk beni zikrediyormuş, ben Hakk’ı düşündüğümü zannediyordum, halbuki Hakk beni düşünüyormuş diyor. Seyr-i sulukumun sonunda bunları anladım diyor. Yani ben kendim bunları düşündüm, yaptım, ulaştığımı zannederdim, halbuki Hakk benden bunları yapıyormuş diye o idrake ulaşmıştır.[38] “ İz- -T-B- ” 

İşte yeri gelmişken Gerçek salat ve salavat nedir onu söyleyelim:

Salat, namazdı ya. Gerçek namaz âlemde Hakkın varlığını seyretmek. Birinci halde Hakkın varlığını seyretmek. Salavat salatın Cem’idir. Salavat ise kendi varlığını seyretmek. Yani âlemde kendi varlığını seyretmektir. Hazret-i Peygamber Efendimize salatü Selâm getirmek onu methetmek değildir. Zâhire göre öyledir. Şeriat yaşantısında olan kimselere göre Allah-ümme Salli Alâ Seyyidina Muhammed deriz. (S.A.V.) göndeririz ve o bundan haberdar olur ve o da bize selâm gönderirdir şekliyledir. Fakat Hz. Peygamber yönünde olan salat ise Hz. Peygamberin gerçek, halini idrak etmektir. Yani, iç bünyedeki yaşantısına nüfûz etmektir, etmeye çalışmaktır.

Onu zorlamaktır. Salavat da onu kendinde yaşamaktır. Onun hallerini kendinde yaşamaya çalışmak ve çaba sarf etmektir. İşte, ne diyorlardı Cuma günü iç ezan okunmazdan evvel İNNELLAHE VE MELAİKETEHU YUSALLUNE ALENNEBİY YA EYYUHELLEZİNE AMENU SALLU ALEYHİ VE SELLİMU TESLİMA. (33/56) İşte burada bu gerçekleri anlatıyor. İnnallahe (Muhakkak ki Allah) Hz. Peygambere selatü selâm getirir. Bu nasıl bir şey, bunu düşünebiliyor mu insân acaba? Bunu düşünmek, idrak etmek, yaşamak değil, onun kenarına köşesine bile gelemiyoruz da öylece geçiyoruz. İşte biz bunları idrak edelim diye onu her hafta bize iki defa okutuyor. Cuma günü bir hutbenin bitişinde, bir de ezan okunmazdan evvel. Ezan okumak nedir? Ezan okumak, gerçeği idrak edip ayaklanmaktır. Yani kendi gerçek varlığını idrak edip ilan etmektir onu. Oturmuş olan bilginin havalanması, ayağa kalkması. Kendi gerçek varlığını idrak etmektir. Namaz da onun için ayakta başlar. Namazın ayakta durma hükmü de öyle. Kendi gerçeğini idrak etmek ve şahlanmak. Daha yükseğe gidemezsin ki, Beşeriyetinle ancak bu kadar yükselebilirsin. Zıplasan olmaz, oynasan olmaz, namazın içinde. İşte bunun en yüksek idrak seviyesi demektir. Rükûnun ifadesi, bu idraki yavaş yavaş hazmetmek devresidir. Secde ve tahiyyatta bunu idrak edip yaşantıda sabitleşmesidir. İçine sinmesidir.

Ey Melekler... İnnallahe (Muhakkak ki Allah. Ve melekleri Hz. Peygambere selatü selâm getirirler. Yani, Hz. Peygamberdeki gerçek yaşantının ne olduğumu: melekler dahi idrak ederler demektir. Allah’ın Hz. Peygambere selâm getirmesi, yani salavat getirmesi kendini zatı ile orda seyretmesidir. Sıfatları ile değil. Zatı ile kendini, çünkü o hakîkati Muhammedîye değil mi zaten. Hakîkati Muhammed’i de Hakkın sûretlenmiş olarak ortaya çıkması değil mi? Bunun da bir ismi İnsan-ı Kâmil değil mi? Bilimselliği yönünden. Dolayısıyla, Hakkın kendini en geniş mahalde en şümullü mahalde, fakat birim hükmü altında birimsiz olarak seyretmesi Hakkın Hz. Peygambere selavatı şerîfe getirmesidir. Diğer ifade ile “yüsalli” “sahibinin zâtı ile zuhur ettiği mahallin adıdır.” Ve onun değerine biz bakalım şimdi. Hakk bir mahalde, o mahalli yüceltiyorsa kendini yüceltiyor demektir. Şimdi en azından bunu melekler de biliyor böyle olduğunu. İdrak ediyorlar. En sonunda ne diyor: Ya Eyyuhelleziyne Amenu. Ey İman edenler. Buradaki îmân acaba hangi îmân derecesinden bahsedilen îmândır? Kaç türlü îmân dereceleri vardır. Buradaki îmân derecesinin en alt düzeyi Kendi varlığının Hakkın varlığı olduğuna îmân etmektir. Oraya gelmeden daha. Çünkü bu iş îmân etmeden olmaz. Gerçek îmân budur. Allah’ın varlığına, başka putların olmadığına. İman etmek. O taklidi îmândır. Gerçek, tahkiki îmânın başlangıcı kendi varlığının Hakkın varlığı olduğuna îmân etmektir. 

Çünkü, ELİF LAM. MİM ZALİKEL KİTABE LA RAYBE FİH, HÜDENLİL MUTTAKİYN. ELLEZİYNE MÜ'MİNİYNE BİL GAYBİ. (2/1-2-3) Kendi gaiplerinde olan Hakkın varlığını idrak ederek kendi, gaiplerinde olan ile Hakka, îmân etmek. Yani Kendi beşeriyeti ile îmân etmesi sadece beşeriyet anlamı ile olan îmândır. Bu taklidi îmândır. Gerçek îmân ise kendi varlığını hissetmesi, yani kendinin öz varlığında Hakkın varlığını hissetmesi idrak etmesi, (yaşaması) kendinde böyle bir varlığın mevcudiyetini idrak etmesi ve dışarıda zannettiği varlığın da, kendi varlığından başka bir varlık olmadığını idrak etmek sûretiyle îmân yollu bunu yaşayabilmesi mümkün olur. İşte bu da YA EYYUHELLEZİYNE AMENU, (33/56) Yani Ey İman edenler. Ey Müslümanlar demiyor. Ey îmân edenler demesi, işte bu hitap bu hale gelmiş kişileredir. Zaten bu hale gelmeyenin öteki halleri anlaması mümkün değildir. İşte dinler geçeriz, Nitekim dinleyip geçtiğimiz gibi. Âyettir deriz.

Ahh. Hocanın sesi ne güzeldi deriz. Ağlattı söyletti bizi deriz. Hâlbuki ağlanması gereken şey gerçekten halimizin perişanlığıdır.

Ey İman edenler Sallu aleyh. Siz de o Peygambere salavatı şerîfe getirin. Yani siz de onu anın. Ama nasıl anın. Evvela meleklerin andığı gibi anın. Sonradan da Hakkın andığı gibi anın. Meleklerin andığı gibi anamazsak. Hakkın andığı gibi. Yani onun düşünce yapısı ile anmamız, zikretmemiz mümkün değildir. İşte neticede insân melek Hak. Üç türlü idrak seviyesi îmân seviyesi idrak seviyesi çıktı. Birincisi beşeriyet yönüyle olan ki birinci seferde yapılması gerekli. İkincisi meleklerin ikinci seferde yapılması gerekli. Üçüncüsü ise salavatın Cem ve fark hükmü ile birlikte yaşayan mahallin yaptığı salavattır. Ancak buradan şuraya doğru da bir geçiş olur: Bu hale geldikten sonra düşünce düzeyinde, düşünce yapısında peygamber diye de bir şey de kalmaz. Mürşit diye bir şey kalmaz. Şeyh diye bir şey de kalmaz. Bunların hepsi biter. Fenafişşeyh, Fenafirrasul, fenafillah ve bakabillah mertebeleri tamamlanmış hepsi cem olmuş olur. 

Bunlar yol üzerinde geçilmesi gereken merhalelerdir. Eğer buralarda oyalanırsa kişi üst mertebeye geçemez. İşte buraları çok ince meselelerdir. Bir mahal eğer daha peygamber var şeyh var, mürşit var, hoca var, yok bilmem ne var, ayrı ayrı varlıklar görürse zaten cem makâmına gelmemiş olur. Cem makâmına geldikten sonra bunları ayrı ayrı fark etmesi mümkün, olmaz. Peki bunlar yok mudur? Haa. Bunların hepsi yerli yerincedir. Vardır, fakat Hakkın varlığı ile vardır. Ayrı, ayrı kendilerine has varlıklar olarak var değillerdir. İşte Hakkın varlığı ile var oldukları için kendi kendini orda müşahede eder ve kendi kendine salavat getirir. Kendi özelliğini ortaya koymak sûretiyle salavat getirir. Dolayısıyla öyle bir göz olacak ki kişi, bütün görüşleri kendinde toplamak sûretiyle hiçbir yerde ayrılık gayrılık gözetmeyecek. O göz bütün görüşleri benliğinde toplamıştır. İtikatlardan her itikadın hakîkatten gelen bir aslı vardır ki mutlak göz bunu görür. Bütün itikatların kendine has bir gerçeği vardır. O mutlak göz bütün itikatlarda sâri ve cari olan hali görür. O itikadın gerçek yönünü görür. Ve onun gerçek yönünü görmesi sebebiyle onları inkâr etmez ve red etmez. 

Ayrılık hükmü ile oraya nazar etmez. Kendindeki olan güçlerin seyrini orada müşahede eder. Kendinde olan herhangi bir hali kişi ayrı bir tarafa atamayacağı gibi diğer birimlerde görünen itikat ve yaşantıları da ayırması mümkün olmaz. Eğer kişi, kişilik hükmü ile bunlara bakıyorsa muhakkak bunları ayırır. Bu kişiliğin özelliğidir zaten. Birimin birime karşı olan değişik halleridir. Ama birim birimlikten çıkmış da genel bir hüviyet içerisine girmişse onun için artık ayrı diye bir şey söz konusu olmaz. Bir mutlak yoktur ki onun kayıtlı bir yüzü olmasın. Mutlak denen varlığın meydana çıkması için belirli bir kayda bürünerek ortaya gelmesi söz konusudur. Mutlak denen varlık öyle bir varlık ki, salt varlığın meydana çıkması mümkün değildir. Yani idrak edilebilir hale gelmesi, maddeleşmesi, o mânânın maddeye dönüşmesi sûretiyle ancak o mânâ belirlenmiş hale gelir. Bunun da o sûretle kayda girmiş olması demektir. Mesela diyelim ki bir Şu Suyun aslı mânâ yönünden mânâsı vardır, fakat maddesi olmadığı için hissedilemez anlaşılamaz. Su olabilmesi için belirli hidrojen, oksijen atomlarının, karışması ile meydana gelir ki bu da onun kayda girmesidir. İşte bütün varlıkta gördüğümüz, madde olarak bildiğimiz her şey ve maddeli ve mânâlı bildiğimiz varlıklar, yani İnsan varlığı Hakkın bir vasfını ortaya koyması sûretiyle belirli bir kayda girer.[39] “ İz- -T-B- ”

Gerçek manada rüşte ermek: Kendi hakikatine ulaşmak demektir. Rahmani, ruhani, ilmî olarak “vuslat, marifettir” demişlerdir. Kendi aslına ulaştığı zaman yani ruhani olarak Hakk'a ulaştığı zaman, gurbet, firak, farklılık ortadan kalktığı zaman rüşte ermiş olunmaktadır. Kendini Hakk ile birlikte, Tüm, külli olarak varlığını keşfettiğinde, kendi hakikatine şâhit olduğunda işte bu rüşdtür; "Ve eşhedehüm alâ enfüsihim" (7/172) “ve nefisleri üzerine şahit oldular” ki, orada kendilerinde Allah'tan başka bir varlık yoktur. Gerçek mükellef de bunlardır. Cuma namazının farziyeti de hakikatte bunlaradır, cem makamında olanlaradır. Ancak onların varlığında da geneledir.[40] “ İz- -T-B- ”

---------------

فَإِذَا قُضِيَتِ الصَّلَاةُ فَانتَشِرُوا فِي الْأَرْضِ وَابْتَغُوا مِن فَضْلِ اللَّهِ وَاذْكُرُوا اللَّهَ كَثِيرًا لَّعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ {الجمعة/10} 

(62/10) “Fe-izâ kudiyeti-ssalâtu fenteşirû fî-l-ardi vebtegû min fadli(A)llâhi veżkurû(A)llâhe kesîran le’allekum tuflihûn(e)”

(62/10) Salat (namaz) bitince yeryüzüne dağılın ve 

Allah’ın lütfundan isteyin. Allah’ı çok zikredin. Umulur ki kurtuluşa erersiniz.

---------------

Kûr’ân-ı Kerîm’de geçen zikir Âyetlerindendir.

---------------

Kur’anı Keriym Furkan Suresi 25. sure 59. ayette



 



elleziy halekas­semavati vel arda ve ma beynehüma fiy sitteti eyyamin sümmesteva alel ar­şi errahmanü fes’el bihi habiyren

“Gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri altı günde halk eden, sonra da arşa hükmeden Rahman’dır. Bunu haberdar olana sor”

Kur’an’da bu ve benzeri ayetlerle, Tevrat’ta da benzeri ayetlerle; yerlerin, göklerin ve aralarında olanların altı (6) günde halkedildiği belirtilmektedir. 

Gün hakkında değişik yorumlar yapılmıştır. 

Bazıları altı “gün”, 

bazıları altı “kün”, 

bazıları altı “zuhur”dur demişlerdir. 

Yahudiler İse; “Allah bu âlemleri altı günde yarattı, yedinci (sebt) günü (yani Cumartesi günü) dinlendi” diye, o gün hiçbir iş yapmayıp, ateş dahi yakmazlar.

Göklerin, yerin (arzın) ve aralarındakilerin altı günde halkedilmesinin değişik yorumları var ise de, genel anlamıyla şu demektir: 

Allah (c.c) 

1 - A’maiyetten 

2 - Ahadiyyete, 

3 - oradan Ulühiyyete ve Vahidiyyete

4 - oradan Rahmaniyyete, 

5 - oradan Rububiyyete, 

6 - oradan da Melikiyyete tecelli etmesiyle bütün âlemler zuhura gelmiştir.

Bu altıncı (6.) güne de Cum’a (cem) günü denmiştir. 

Yani bütün “Sıfat-i Zatiyye” ve “Esma-i İlahiyye”nin ef’al mertebesinde tümüyle kemaliyle zuhura çıktığı “cem-i ilahi” günüdür.

Baş tarafta da belirtildiği gibi, 

“Zat-ı Mutlak” kendi varlığında mevcut, sıfat, isim ve fiillerini zuhura çıkarmayı murad etti.

Ve “nefes-i Rahmaniyye”sini sonsuz fezaya nefhetti (üfledi), “batın”dan “zahir”e çıkardı. 

Genel kader seyri içersinde, bütün zuhurlar bulundukları mahallerde faaliyete başladılar. 

Bu kemalat altı (6) tecelli ile oluştuğundan, bunu (yani “eyyam”‘ı) 

bazıları “altı gün”, 

bazıları “altı kün”, 

bazıları “altı zuhur”olarak değerlendirdiler.

Her mertebedeki tecelli ve oluşumlar Rahmaniyyet hakikatiyle meydana geldiğinden, onlarda ve oralarda mutlak tasarrufta olan Rahmaniyyet olduğundan, onların “arş”ı ve onları kucaklayan oldu.

Ancak batın esması ile kendini gizleyip, zahir ismiyle zuhur ettiği mahallin ismini alarak, fiilini o ad ile ortaya koyarak, kendini perdeledi.

Şimdi, bir başka hakikate dikkatinizi çekmek istiyorum. 

Altı (6) gün ile zahir isminin kemalatı zuhura geldiğinden, her kemalat da bir zevali (sonu) olduğundan; içinde bulunduğumuz zaman ise “ahir zaman”, “bozulma, kemalde zeval zamanı (günü)” olduğundan yedinci (7.) gündür.

Bu yedinci (7.) gün “Hakikat-i Muhammediyye”ye mahsustur. Çünkü bu ümmet ile zahir ismi bu âlemde kemalata erer ve onların sonu yani kıyameti ile batın isminin tecellisi zuhuruna başlar.

Cenab-ı Şeyh-i Ekber (r.a) “Fütühat-ı Mekkiye”lerinin üçyüz altmış yedinci (367.) babında; 

[Semavatta İdris (a.s)’a mülaki olduğu zamanda sorduğu suallerden birisi olmak üzere, özetle buyurmuşlar ki Ona, 

“kıyametin yakın alametlerinden bir alameti bana ta’rif buyur,” dedim. 

“Vücud-u Âdem kıyamet alametlerindendir” buyurdu.[41]

Kıyamet insan nesli üzerine olacağından, yeryüzüne insan gelmeden kıyamet kopmaz. 

İşte Âdem (a.s)’ın yeryüzünde görülmesi, kıyametin büyük alametidir. 

Ondan sonra gelen her peygamber, kendi mertebesi itibariyle, kıyametin alametidir.

“Vücud-u Muhammedi” yeryüzünde göründüğünde ve 40 yaşlarında da o vücudda “Hakikat-i Muhammedi” faaliyete geçtiğinde, yedinci (7.) gün olan kıyamet fiilen başlamış bulunmaktadır. 

Kıyamet belirli bir günde, hemen olup bitecek bir şey değildir. Onun da başı ve sonu vardır. 

Başlangıcı Muhammed (a.s)’ın nübüvveti, sonu ise, zelzelerle oluşan fiili durumdur.

Bilindiği gibi Museviler Cumartesi, Hristiyanlar Pazar günü tatil yaparlar. Çünkü onlarda yedinci (7.) gün boştur. 

Her ne kadar Müslümanlar için zahiren Cum’a günü bayram ve tatil kabul edilmiş ise de, batınen yedinci (7.) gün de çalışma ve hem de çok çalışma günüdür. 

Esasen Kur’anı Keriym Cum’a Suresi 62. sure 10. ayette bunu ifade etmektedir.

feiza kudıyetissalatü fenteşiru fiyl ardı vebteğu min fadlillahi vezkurullahe kesiyren le’alleküm tüflihune

“Namaz bitince yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan isteyin. Allah’ı çok zikredin. Umulur ki kurtuluşa erersiniz. (62/10)

İşte Ümmet-i Muhammed, “Hakikat-i Muhammedi” üzere, bütün peygamberlerle bildirilen gerçekleri kendi bünyelerinde cem ettiklerinden, aynı zamanda (cami) cem edici yani toplayıcı vasıfları vardır. 

Bu yüzden de ibadethanelerinin büyüklerine “cami” (toplayıcı) ismi verilir.

Zahir ve batın bütün mertebeleri kendilerinde toplamışlardır.

İçinde bulunduğumuz ahır zamanda her şey açığa çıkmıştır. Araştıranlar için, gizli hiçbir şey kalmamıştır. Hayat çok süratlenmiştir. 

Ve ne yazıktır ki; kendisine bu âlemin en değerli varlığı olan akıl aracı verilmiş olan insanlık, bu aklını hiç düşünmeden çılgınlık derecesine vardırılmış bir bayağılıkla kullanmakta veya hiç kullanmamaktadır. Böylece kıyamet süresini ve son şansını çok süratle kısaltmaktadır.

Gerçek Ümmet-i Muhammed, “Ademiyyet” mertebesinden başlayarak bütün mertebeleri kendi bünyesinde cem ederek, “mertebe-i kemalat”a ulaşmış ve yedinci (7.) günü de idrak etmiştir.

Cum’a namazı zahiren bütün Müslümanlara farz ise de, batınen makam-ı “cem’ül cem”e varanların kemal 

namazıdır. Bu yüzden haftada bir defadır.

Bu ayet-i kerimeye bir de enfüsi yönden bakmaya çalışalım:

- Senin varlığında bulunan gönül semanı, 

- güçlerini, kuvvetlerini yani (meleke) meleklerini halketti, onları zuhura getirdi. 

- Ve yer yüzünü yani toprak bedenini de halketti,ki onunla tutup, onunla yürüyüp, onunla hareket ederek yaşayabilesin. 

- Ve ikisi arasında olanı da, yani zahir bedenin ile batın âlemin olan gönül semanın arasında dolaşan duygularını da halketti. 

Az yukarıda genel olarak belirtildiği gibi bunları sende de özel olarak altı (6) günde, yani altı (6) oluşumla, ortaya çıkardı: 

İşte sen şu gün, kemal günü olan yedinci (7.) günde yaşadığından, bunun da çok kısa olduğundan haberin var mı?

Kendi varlık sebebini ve varlığının ne olduğunu anlamak istiyorsan, 

- ehlini bulup 

- evvela Ademliğini anlamaya çalışarak “Adem-i mana”yı yalancı hayal cennetinden beden arzına indirip, 

- onun eğitimi ve kemaliyle meşgul olarak, mertebe mertebe yükselerek “Hakikat-i Muhammediyye”ye kadar ulaşırsın. 

İşte o zaman sen “asri” yani bu asra ve genel asırlara mensup gerçek bir varlık olursun. Çünkü içinde bulunduğumuz zaman “asr-ı Muhammedi” zamanıdır ve çok sonlarına yaklaşılmıştır.

 Asrilik şekille, şalla, saltanatla, açılmakla değil; her şeyi gerçek değeri ile öğrenip tatbik etmekledir.

Varlığının hakikatini “Hakk”ın hakikati olarak müşahede 

ettiğin zaman, varlığın “Rahman”‘a arş olmuş, yani seni 

zatıyla ihata etmiş olur ki; bu da bir bakıma senin için yedinci (7.) gündür.

Yine başka bir yön ile baktığımızda; 

İnsanda yedi (7) nefs mertebesi vardır. 

Bilindiği gibi bunlar; “emmare”, “levvame”, “mülhime”, “mutmeinne”, “radiye”, “merdiyye” ve yedincisi “safiye” dir. 

“Safiye”de; insan saf, mücerret ve asli üzere kalır ki; bu da işin evveline yani özüne dönüştür. 

Böylece o varlıkta kendine ait bir vasıf kalmaz. O, Hak ile vasıflanır ki; onun nefsinin kemalatı olan yedinci (7.) günüdür.

Kur’anı Keriym Furkan Suresi 25. sure 59. ayet



errahmanü fes’el bihi habiyren

“Rahmanı, Bunu haberdar olana sor” 

Yukarıda belirtilen ayetin son bölümü olan bu kısmını da çok iyi anlamamız gerekmektedir.

Kendini tanımaya ve “ben neyim?”in cevabını bulmaya samimiyetle çalışan kişinin, sorması lazım gelen birçok soruları toplayıp, onların cevaplarını bulması lazım gelecektir.

Yukarıdaki ifadede de; herkesten değil, herşeyi ehlinden sorun tavsiyesi ve ikazı vardır. 

Bu, ehlini gayrete sevketmektedir. Ehli olmayandan bir şey talep etmek, yanlışlık üzerine yanlışlık yapmak olacaktır.

- Rahman’dan haber verebilecekler, kendi varlıklarındaki Hakk’ı idrak etmiş, “Hay” esması ile “hayat-ı hakiki”ye ulaşmış. 

- Hak lisanı ile “Kur’an-ı Natık” (Konuşan Kur’an) olmuş, 

- “ilm-i ledün” (hakikat ilmi) ile “nefha-i ilahiyye”yi nefhedecek, “nefes-i Rahmani” ile isimlere hayat verir hale gelmiş,

- her nazarda Hakkı müşahede etmiş, 

- nefsini bilerek Rabb’ını bilmiş, 

- “Hakikat-i Muhammediyye”‘ye erişmiş, 

- daha yukarıda belirtilen ihsan hakikatini idrak ederek,

- aldığı zati ihsanları taliplerine ihsan ederek yaşayan, Allah’ın fakr elbisesiyle zuhur ettiği mahallerdir.

İşte böyle mahalli (zuhur yeri), İnsan-ı Kamil’i bulduğunda; “ona Rahman’dan sor.”

Çünkü en geniş manada onun “Rahman”dan haberi vardır ve senin bütün sorularını cevaplandırır.

Nasıl bulurum dersen; hiç vakit geçirmeden aramaya başla, canla başla talep et, samimiyetle Rabb’ına yönel, O’ndan iste. 

İnşeallah sana da O’na mülaki olmak nasib olur. Böylece evvela kaybettiğin kendini, sonra da Rahman’ı bulursun.[42]

Biraz yukarıda, “Cum’a namazı zahiren bütün Müslümanlara farz ise de, batınen makam-ı “cem’ül cem”e varanların kemal namazıdır. Bu yüzden haftada bir defa” olduğu bildirilmiştir.

“5” vakit namaz şeriat mertebesi namazı, 25 salat-ı vusta (orta namaz) olan esmâ mertebesi namazı, Salat-ı daimun 50 vakit ile sıfât mertebesi namazıdır. Cum’a “cem’ül cem”e varanların kemal namazı ile haftada bir (1) defa ile Zât mertebesi namazıdır.

Sayısal ifadeleri toplarsak 5+25+50+1= 81 dir. Gizli yazışılı ise 18 dir. 18 bin âlemi varlığında toplayan İnsan-ı Kamil – Kamil insandır. 81 ile 18 toplarsak 81+18= 99 dur. Cum’a, Cem’ül Cem ehli kendi varlığında ve âlemde 99 esmâ-i ilahiyye cem edip Allah’ı zikr edendir. 

Yeri gelmişen Cum’a âyetleri üzerinde çalıştığım gün Cum’a salatı için ezan-ı Muhammedi ile camiye çağrılmıştım. Evimize yakın olan genelde gittiğim Üsküdar Selamsız'da Selanikliler Sokağı ile Secaat[43] Sokağı'nın kesişiminde bulunan Şuca[44] Ahmetpaşa Camine gittim. Bir cenaze vardı. İmam’ın duasında Emine hanıma aitmiş. Cum’a namazı bittiğinde eve girerken 6. Dairede oturan Zakir[45] eşi ve yanında her halde misafirleri ile karşılaştım. Haze min fadli rabbihi. (M.D.)

---------------

وَإِذَا رَأَوْا تِجَارَةً أَوْ لَهْوًا انفَضُّوا إِلَيْهَا وَتَرَكُوكَ قَائِمًا قُلْ مَا عِندَ اللَّهِ خَيْرٌ مِّنَ اللَّهْوِ وَمِنَ التِّجَارَةِ وَاللَّهُ خَيْرُ الرَّازِقِينَ {الجمعة/11} 

(62/11) “Ve-izâ raev ticâraten ev lehven(i)nfaddû ileyhâ ve terakûke kâ-imâ(en) kul mâ ‘inda(A)llâhi hayrun mine-llehvi ve mine-tticâra(ti) va(A)llâhu hayru-rrâzikîn(e)”

(62/11) Ve onlar, bir alışveriş, yahut eğlence görünce ona gidip dağıldılar ve seni ayakta bıraktılar; de ki: Allah'ın katındaki daha da hayırlıdır alışverişten ve eğlenceden ve Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır.  

---------------

Rivâyet olunur ki Medine'de açlık ve pahalılık olmuştu. Resulullah (s.a.v) Cuma günü hutbede iken bir kervan geliverdi. Onun def sesini işitince cemaatın birçoğu, Hz. Peygamber'i ayakta bırakarak dışarıya fırlamışlardı. Buharî, Müslim, Tirmizi ve diğerleri Cabir b. Abdullah (r.a)'dan şöyle rivayet etmişlerdir: "Hz. Peygaber (s.a.v) ile namaz kılacağımız sırada yiyecek getiren bir kervan geliverdi. Cemaat ona yöneldi, hatta Peygamber'in yanında on iki adamdan başka kimse kalmadı. Bunun üzerine âyeti nazil oldu." Bir rivâyette de Resulullah buyurmuştur ki, "Eğer hepsi çıksaydı mescid üzerlerine ateş olurdu." Hz. Peygamber'in yanında kalan on iki kişiden onu, Aşer-i Mübeşşere (cennetle müjdelenen on kişi) ikisi de Bilal ile Cabir yahut Ammar ile İbnü Mes'ud veya Bilal ile İbnü Mes'ud idi. Kervan Abdullah b. Avf (r.a)'a aittir. Âyetteki "lehv", kafile gelirken çalınması adet haline gelen kös veya def, dünbelektir. Bazıları da bunun davul zurna olduğunu söylemişlerdir. Mamafih âyetteki zamiri müennes (dişi) olarak ticarete gönderilmiş denilerek lehv ile beraber ticarete, denilerek de yalnız lehve gönderilmemiştir. Bu da göstermektedir ki, mescidden çıkanların maksadı, lehv değil ticaret idi. Bunun da sebebi, kıtlık ve pahalılığın şiddeti, bir de hutbeyi bırakıp çıkmakta bir sakıncanın olmadığını zannetmeleri olmuştu. De ki ey Allah'ı zikretmek için kalkan Resul! Allah'ın katındaki menfaatler lehivden de ticaretten de hayırlıdır. Çünkü onlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir. Allah yanındaki lütuf ve sevab ise sonsuz ve ebedidir. Kaldı ki eğlencenin menfaati de zihinde kurulan hayalden ibarettir. Ve Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır. Asıl rızık O'ndan istenmelidir. O nasib etmeyince sebeplerden hiç birisinin faydası olmaz. Ticaretlerin üstünde Allah'ın öyle rızık kapıları vardır ki, onlar kapanınca bütün ticaretler de kapanır. Onun için ticaret sevdasıyla her şeyi unutan yahudileri Allah Teâlâ bu sûrede kınadıktan sonra müminleri yükseltmek üzere bu emirlerle Cumaya hidayet ve irşad buyurmuştur.[46]

"Ticaret": "Kesb" (kazanç) ve "tamah" (açgözlülük) halidir. Bu, sadece maddî kazanç değil, nefsin manevî alandaki kazanç hırsıdır: Makam, şöhret, keramet, ilim, hatta "sevap kazanma" telaşı bile, hakikatte Allah için değil de nefsin haz duyması için yapılıyorsa bir "ticaret"tir. Nefs, sürekli bir şeyler "biriktirme" (iktisâb) peşindedir.

"Eğlence (Lehv): "Gaflet" ve "hevâ" halidir. Nefsin, ciddi ve ağır olan hakikat yolculuğundan (seyr u sülûk) kaçıp, geçici hazlar, oyalanmalar (lahv) ve vehmî lezzetler peşinde koşmasıdır. Tasavvufta "lehv", hakikatten uzaklaştıran her türlü boş ve faydasız iştir.

Bu ikisi, nefsin "kesret" (çokluk) âlemine dalmasının iki ana yoludur: Biri "elde etme" (ticaret), diğeri "oyalanma" (lehv).

"Dağılıp Gitmek (İnfaddû)": Kalbin ve dikkatin (himmettin) birliğinden (cem') dağılıp (tefrika) parçalanmasıdır. Hakikat talibi, "cem'ü'l-himme" (himmeti toplama) halinde iken, nefsin bir arzusu (ticaret veya lehv) zuhur edince, o birlik bozulur, himmet dağılır, kişi manen "oradan ayrılır". Bu, "huzur" halinden "gaflet" haline düşmektir.

"Seni Ayakta Bıraktılar": Buradaki "sen", sadece Hz. Peygamber değil, o anda kişinin kalbinde tecelli eden "hakikat", "Hakikat-i Muhammediyye" veya "ilâhî hitap"tır. Nefsin arzularına yönelen kişi, hakikati "ayakta" (kâim), yani canlı, diri, hazır ve konuşur halde bırakıp gider. Hakikat, her an hazırdır, ama nefs ondan yüz çevirir.

"Rızık", sadece maddî gıda değil, "vücûd" (varlık) ve "ma'rifet" (hakikat bilgisi) nimetidir. Allah, kuluna sadece bedenini değil, ruhunu, kalbini ve aklını da besleyen rızıklar verir. En hayırlı rızık, "vücûd" (varlık) ve "hidayet"tir. Kulun asıl arayışı, bu en hayırlı rızık olan "Hakikat rızkı" olmalıdır. Nefsin peşinde koştuğu ticaret ve eğlence, basit ve geçici rızıklardır; oysa Allah katındaki, kalbin ebedî gıdasıdır.

"Allah katında olan", "ilm-i ilâhî'de sabit olan hakikatler (a'yân-ı sâbite), ilâhî isimlerin tecellileri, marifet, muhabbet ve vuslat"tır. Bu, nefsin geçici "kazancı" (kesb) değil, kalbin ebedî "vuslatı" (vusûl)dur. Ticaret "senindir" (li-ke) dir, "Allah katında olan" ise "O'nundur" (li-llâh). Birisi fânîye, diğeri Bâkî'ye bağlanır.

Bu ifade, sûfîyi sürekli olarak "Mâ İndallâh" (Allah katındaki) ile meşgul olmaya davet eder. Zikir, fikir, murakabe, bu "Allah katındaki"ni talep etmektir. Dünyevî ve nefsanî her şey, bu asıl "hazine"nin yanında değersiz kalır.

"Râzik" (rızık veren) ismi, burada özel bir vurgu taşır. Nefs, kendine göre bir "rızık" (kazanç, haz) peşinde koşar, ama asıl ve hayırlı olan rızkı veren (terzîk) Allah'tır. Sûfî, rızkı vereni bilmeli (mâ'rife) ve rızkı O'ndan istemelidir.

Bu, sûfînin murakabesinde yaşadığı en büyük problemdir: Nefs, bir anlık da olsa hakikat meclisinden (halvet) çıkıp dünyevî bir düşünceye (hatır) dalar.

"Nefs, bir 'kazanç' (ticaret) veya bir 'oyalanma' (lehv) zuhur ettiğinde, hemen ona yönelir; kalbin birliğini (cem') bozar, himmetini dağıtır (infidâd) ve seni -yani kalbindeki canlı hakikati (Hakikat-i Muhammediyye)- ayakta ve hazır halde bırakıp gider. (Ey Resul, onlara) de ki: 'Allah katında olan -yani ilm-i ilâhîdeki sabit hakikatler, marifet ve vuslat- o geçici kazanç ve eğlenceden çok daha hayırlıdır. Ve bilin ki Allah, en hayırlı rızık verendir; O'nun vereceği vücûd, marifet ve yakîn rızkı, nefsin peşinde koştuğu şeylerin hepsinden üstündür.'"[47]

Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim.

Onu dinle ki, Yezdân ne kadar men etti. Ashâb-ı Nebi'ye germ ve serd söyledi.

Ey sâlik dinle ki, Hak Teâlâ hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’de fevâid-i dünyeviyyeye meyilden ne kadar men' buyurdu; ve Peygamberin ashâbına bu husûsta yumuşak ve sert ta’rîz ve tevbîhte bulundu.

Zîrâ ki kıtlık senesinde davul sesi üzerine, bilâ-tevakkuf cumayı bâtıl ettiler.

Kıtlık senesinde bir cum’a günü, ashâb-ı kirâm câmi’-i şerifte ve Nebiyy-i zîşân Efendimiz dahi minberde hutbede idiler. Medîne-i Münevvere’ye kervan geldi ve halka ihbâr için davul çalmağa başladı. Câmide davul sesini du-yan ashâb, zahîre tedâriki için derhal dışan fırladılar. Câmi’de ancak on kişi kaldı. Onun üzerine sûre-i Cum’a’da olan bu âyet-i kerîme nâzil oldu: (Cum’a, 62/11) ya’nî “Ve ticâreti ve lehvi gördükleri vakit ona dağıldılar ve seni kâim olarak terk ettiler. De ki: Allah indinde olan şey, lehivden ve ticâretten hayırlıdır. Ve Allah Teâlâ rızık vericilerin hayırlısıdır.” Âyet-i kerîmede beyân buyrulan “ticâret”, kervanın getirdiği zahîre mübâyaası ve “lehv"den murâd dahi kervanın çaldığı davuldur. Ve nebiyy-i zîşân Efendimiz bu dağılma hakkında buyurdular ki: “Nefs-i Muhammed yed-i kudretinde olan Allah Teâlâ’ya yemin ederim ki, eğer hepsi çıksa idiler, Allah Teâlâ onların üzerine vâdîyi ateş olarak alevlendirirdi!”

Tâ ki başkalarının ucuz alması lâzım gelmesin, o satılmak üzere getirilmiş maldan nef ini bizden onlar götürsün!

“Namazı terk edip câmi’den dışan fırlayan tâife, kervanın getirdiği zahireleri derhal başkalan ucuza kapatmak lâzım gelmesin ve o satılmak üzere ge-tirilen maldan ucuzluk nef ini de bizden evvel mürâcaat edenler alıp götürmesinler fikriyle dağıldılar.” “Sarfe” nef’ demektir ve “celeb” satmak için bir şehirden diğer şehire sürdükleri koyun ve eşyâ ve şâire ma’nâsınadır.

Peygamber, halvette namaz içinde, niyâz üzere iki üç fakîr ile sâbit kaldı.

“Düse” ta’bîri kılletten kinâyedir. Bu vak’ada Efendimiz câmi’-i şerifte dördü Hulefâ-yı râşidîn olmak üzere, on kişi ile kalmış idiler. Ve Abdullah ibn Mes’ûd ve Bilâl Habeşî (r.a.) hazretleri de kalanlar içinde idi.

Buyurdu: " Lehv ve davul ve ticâret niçin sizi bir Rabbâniden kat' etti?" 

Nebiyy-i zîşân Efendimiz buyurdu ki: “Lehvden ibâret olan hayât-ı dünyâ ve davul sesi ve ticâret sizi cânib-i Hakk’a ve hakikate da’vet eden ve Rabbânî olan bir Peygamber’den niçin kat’edip ayırdı?”

Muhakkak siz hayran olarak buğday tarafına dağıldınız; ondan sonra peygamber'i ayakta hâlî bıraktınız.

Ya’nî “Ey ehl-i Medîne, buğday muhabbetinin galebesi sebebiyle hayrân olarak câmi’den dağıldınız; sonra Rabbânî olan Nebiyy-i zîşânı hutbede ayakta hâlî ve yalnız bıraktınız!”

Bu ve âtîdeki beyt-i şerifler, yukarıda zikrolunan âyet-i kerîmenin maanî-i münîfesini tavzihtir. Bu âyet-i kerîmede ve bu beyt-i şerifte, dünyâ muhab-beti sebebiyle insân-ı kâmilin huzûr-ı ma’rifetini terkedip dağılanlan da tevbîh ve ta’rîz vardır.

Buğday için bâtıl tohum ektiniz ve o Hakk'ın Resulünü bıraktınız.

Buğday muhabbetine mağlûbiyetten dolayı kalbinize bâtıl olan hubb-i nefs tohumunu ektiniz. Ve o Hakk'm Resûlü’nü terkedip, muhabbet-i mâsi- vâyı, muhabbet-i Hakk’a tercih ettiniz.

Onun sohbeti lehivden ve maldan hayırlıdır. Bak, kimi terkettin gözünü ov!

O Hak Resûlü’nün sohbeti ve huzûru, hayâlden ibâret olan lehivden ve maldan hayırlıdır; onun huzûp Hak’tır ve da’veti hakikattir. Binâenaleyh, basar-ı basiretindeki gaflet çapaklannı sil de nazar-ı dikkatle bir bak ki, kimi terkettin? Ya’nî hakikati hayâle fedâ ettin!

Sizin hırsınıza bu yakîn olmadı mı ki, Rezzâk ve razılıların hayırlısı benim!

“Sizin haris olan nefsinizin gözüne mübalağa ile rızık verici ve nzık vericilerin hayırlısı ben olduğum yakînen görünmedi de, böyle Peygamber’imi ayakta bırakıp terkettiniz?” demek olur.

O ki, kendinden buğday gıda verir, sizin tevekküllerinizi ne vakit zayi' koyar?

O Hak Teâlâ hazretleri ki, buğdaya kendi hazîne-i gaybından gıdâ ve neşv ü nemâ verir, eğer rızık husûsunda o buğdayı yetiştiren Rezzâk'a i’timâd edip tevekkül etseniz, sizin bu tevekküllerinizi hiç zâyi' eder mi?

Buğday için mi ondan ayrı oldun ki, buğdayı gökten göndermiştir!

Garip şey! Hak Resûlü’nü buğday muhabbeti için terk etmekle ne kadar muhâkemesizlik ettin! Hele bir iyi düşün! Buğdayı âsumân-ı gaybdan âlem-i zuhûra gönderen Rezzâk-ı âlem olan Hak’tan buğday için mi ayrıldın? Ehl-i idrâk için bu lâyık olur mu?[48]

---------------

Cum’a günü hakında oluşan müşahade ve tefekkür yazılarını uygun olur düşüncesi ile buraya alıyoruz.

---------------

12-Terzi Baba -1- Halvetten Notlar, 28/06/1985 Cuma, altıncı gün: Sabah kalktım elimi yüzümü yıkadım biraz kendime geldim bir müd-det kitab okudum, sonra çarkı felekleri yaptım, daha sonra saat yarıma kadar bant dinledim.

Cuma vakti yaklaşıyordu kalktım abdest aldım, ezan okununcaya kadar tefekkür ettim, bu arada cuma gününde bulunan dua­ların kabul saati vaktini aramaya çalıştım ve o saatin, tam ezan oku­nup iki rek’at namaz kıldıktan sonraki, o andır olduğu kuvvetle muh­temeldir diye düşündüm.

Az sonrada ezan okundu, kalktım kısa bir selâ getirdim ve vakit ezanı okuyup, iki rek’at namaz kıldım. Daha sonra dünden hazırladığım duayı okudum ve bu iş bitti.

Dua saati vakti hakkında şöyle düşündüm; 

- Ezan okunacağı zaman güneş tam kemâldedir, 

- Ezan-ı Muhammedi ise, Zâtın her yönlü kemâlini kendi kendine kendinde olarak ilânıdır, 

- Salat (namaz) ise, kemâlât ızharından sonra bu kemâlâtı yaşamasıdır. İki rek’at oluşu, aslında tekliğine delâlet sayılır, (fenabillah – bakabillah)

- İşte böyle bir anda, kendinin kendine kendi olarak yaptığı duanın kabul olmaması herhâlde mümkün değildir.

Günün kemâli, ezanın kemâli, salatın (namazın) kemâli, duanın kemâli ve kâmilin kemâli bir araya gelirse, işte o saat, duaya icabet saatı olur ister istemez.

Daha sonra bu günkü zikre geçtim, bu ağırlıklı olarak progra­ma göre “Ahad” zikri olacak.

Güzelce kendimi vererek başladım devam ediyorum. Düşünceme hiç bir şey almak istemiyorum, gelmeğe çalışan zuhurları döndürüyorum, yalnız bu arada “ahmed” var, onu döndüremiyorum. 

“Neye,” diye düşünüyorum, sonra “orası zaten onun,” deniyor ve ben de onu bırakıyorum, daha sonra o da gidiyor.

Yine ateş basmağa başlıyor, fakat bu gün daha az, çünkü “Ahad” zikri daha ziyade tefekküre dayanıyor. 

Böylece yoruluncaya kadar devam ediyorum, daha sonra düşünceye dalıyorum. 

Bu hâlin gerçekte Zât cenneti olduğunu düşünüyorum, cennet bahçelerinden bir bahçe, bu küçük bir yer.

Cum’a gününde olan dua saatinin bir başka yönünü düşündüm.

“Cum’” cem demek, “gün” ise, ilâhi tecelli demektir. Eğer sen kendinde ef’âl, esmâ, sıfat ve zât olarak gerçek kimliğinle kendini cem edebilmişsen işte sende, onun adı “Cum’a”dır.

Cum’a’nın “A” sı Ahadiyettir; o da sırf zât tecellisidir.

İşte her ne zaman bu tecelli ile olursan, o an senin için Cum’a da olan duaların kabul saati vaktidir, değerlendir. Aslında onu da değerlendirecek zaten sen değilsin, o da ayrı mesele.

Yine yoruldum biraz uzandım yarım saat kadar dalmışım. Kalktım abdest aldım, ikindiyi kıldım. 

Tekrar ağırlıklı olarak “Ahad”a devam ettim. 

Bir müddet kitab okudum, daha sonra bant dinledim zaten akşam oldu.

İftar ettim, akşam sahurda yaptığım gibi gene zeytin yemedim, ağzımın acılığı daha iyi... Yemekten sonra biraz oturdum, tekrar zikr, kitab, bant, tefekkür... 

Bu gece kulaklıkları aldım, çok iyi oldu. Onlarla sesizce dinleniyor ve uyumamaya da yardımcı oluyor.

Saat üç, yine kalan ekmeği yedim, iki adette zeytin, bir bardak su sahur oldu. 

Bir kaset daha dinledim, namaz kılıp yattım. Zaten saat dört olmuştu; bu günde böyle geçti.[49] “ İz- -T-B- ”

---------------

Cem'ül Cem 

C….. P…. 26 Dec 2010 18:30:45

Aleyküm selâm Mu….çığım, Gönderdiklerin gene güzel olmuş eline diline gönlüne sağlık. Ancak bahsettiğin "kı….sî" dervişine ihtiyatlı yaklaş bir daha görürsen hareketlerini daha yakından takib et, seninde belirttiğin gibi genelde o dervişlerin "meczupluğu" tartışılır, gerçek meczupluk mu, yoksa başka tesirlerin altında oluşan meczupluk mu? Cenâb-ı Hakk nâkıs ve süflî hallerden hepimizi muhafaza buyursun. Herkese selâmlar hoşça kal. 

---------------

Selâmün aleyküm Terzi Babacığım.

Dünkü zuhuratlarda bir kaç konuyu atlamışız ve yeni oluşan ayrıntılar oldu.. Bugünün Cum’a olması sebebiyle yeni müşahade ve zuhuratlar oluştu.

Çalıştığımız yer Kamu Kuruluşu olduğu için isimler gizlendi. Zâten Kimlikler Fâniydiler. Bâki olan İkram sâhibi Rabbimizin Vechi.. Selâm ve Muhabbetle ekte ki dört Mertebeden. Ellerinizden Öperiz... 

---------------

Cem-ül Cem

Günlerden zâhiri âlemde 24-12-2010 Cuma günü idi… Sayısal toplamı 2+4+1+2+2+1 = 12 Hakikat-i Muhamme-dînin (İnsân-ı Kâmil’in) zuhur günü idi. 

Bu tarihin bünyesinde 3 adet 12 ve 2+1=3 ve bu 3 mertebenin toplamı olan 40 = Mim’in yani zuhuru ve Hakikat-i Muhammedî’nin oluşumu vardı… Mim sayısının açımlı itibari 90 =9 ile üst mertebelerden aldığı yansıma Esmâ-î Mertebeden zuhur edecekti. 20 = 1 Zâhir ve Bâtın-ı ve 10 ile Sıfat mertebesinin de zuhurda olduğunu gösteriyordu.. 

12 =İnsân-ı Kâmil, 10 Sıfat-i ve 9 Esmâ-i İlâhiyye’sini faaliyete geçiriyordu. Bu sayıların toplamı 12 +10 + 9 = 31 Tersi 13 olan Hakikatül Ahadiyyet’ül Ahmediyye bu zuhurunu 31 olan “Lâm Elif” (Mürid) yokluk aynasından yansıtıyordu.

Cuma günü yedinci gün idi.. Kıyâmet günü Vahidül Kahhâr’ın Zâhir ve Bâtın Evvel ve Âhir zuhur günü.. 

Cuma’ya gelmeden önce fark ehli olmak ve 6. Günde Îmân-ı Kemâle erdirip 7. Gün ile yakinlik kurmak gerekiyordu. Müridin müşahadesinde ve Hakikatında Cum’ânın açılımları zuhur etti...

1. Cum’a gününde Hayal-i Şeriat-ı Hakiki Şeriate dönüştü.

2. Cum’a Gününde Hayal-i Tarikat-ı Hakiki Tarikata dönüştü.

3. Cum’a gününde Hayal-i Hakikat-i Hakiki Hakikate dönüştü..

4. Cuma gününde Hayal-i Marifeti-i Hakiki Marifete dönüştü. 

5. Cum’a gününde Hayal-i Kutbiyyet-i Hakiki Kutbiyyete dönüştü.

6. Cum’a gününde Hayal-i Kurbiyyet-i Hakiki Kurbiyyete dönüştü.

7. Cum’a gününde Hayal-i Ubudiyyet-i Hakiki Ubudiyyete dönüştü.

Cum’a gününde Hayali Ulûhiyyet mertebesi Hakiki Ulûhiyyet Mertebesine dönüştü.

Bu yedi merâtibin, yedi mertebesi olup cem'i 49 eder.. Toplamı ise 13 tüm mertebeler Hakikat-ül Ahadiyyet-ül Ahmediyyeyi verir ki tam ve kâmil mânâsıyla bir tek Hz. Muhammed’de zuhura gelmiştir.

Birinci Cum’a zâhir olduğu için fark mertebesi oluştu.

İkinci Cum’a bâtında cem mertebesi olan eşyanın hakikatı zuhur etti.

Bu iki mertebenin toplamı ile 14 Nur-u Muhammedî zuhur etti. 

Birde bu iki mertebe fark ve cem’in toplamı olan cem’ül cem Mertebesi zuhura geldi. Mürîd İnsân-ı Kâmile yokluk aynası oldu.. Ve bu süretle mürid hakikatinde hakikatiyle zuhur etti. 

Mürid bu mertebeler bünyesinde saat yedide fark âleminde ki “Dâr” esmâsı’ndan Rezzak esmâsı’na yolculuğa başladı. Saat 8 de Sübutî sıfatlara bağlı olan Rezzak esmâsının faaliyet sahasındaydı… Bu cem’ül cem gününde Rezzak Esmâsı altında Mürid ile birlikte G…, R…, A…, E…, A…. Ö…. Esmâları faaliyet sahalarında mânevi kazanımlar elde ediyorlardı.. Toplam-ı yedi etmiş idi.. Faaliyet sahasında Esmâ-i İlâhiyye Cem olunmuştu. Esmâlar’ın biri olana A….. ya Allah (c.c.) Esmâ-i İlâh-înin isimlerini öğretmiş idi. Mürid ondan dolayı Esmâ-i İlâhiyye isimlerine vâkıf olabiliyordu. Zaman biraz ilerleyince mânevi temizlikçi N… Esmâsı, faaliyyet yerine geldi Esmâsı gereğince faaliyet sahasının nizamını düzenliyordu.. Mürid’in faaliyet sahasında ki işi ana unsuru su idi. Yardımcı unsurlar ateş, hava ve toprak idi.. Müridin ise Asli unsuru Hava idi. Diğer üç unsur yardımcı konumdaydı.. Ve Rezzak Esmâsı’nın faaliyet sahasında ısı sistemi oluşumunu dört Esmâ üstlenmiş idi. Ve Ateş, Hava, Su, Toprak olan 4 unsur bir araya gelecekti.. Saat ilerledi 11 de Muhammediyyet Mertebesinde Zâhiri ve Bâtini Abdestleri Cem edildi. 12 de ise İnsân-ı Kâmil’in hâkimiyyetinde K..R..N 100+200+50 =350=35 toplamı 8 faaliyet sahası ve tersi 53 Ebu’l Vaktin şifre rakamı, köye hakikatlerinin olduğu yerde ki faaliyet sahasında Cem olmaya gittiler . 

Camide tüm Esma-i İlahiyye Cem olmuştu. Vaazda İmam Esmâsı gerçek Mümin Esmâsı’nın Allah’ın (Zat mertebesinin) ismi anılınca kalbi titrer dedi. Bu anda Mürid Esmâsı’nın kalbi haşyetten tir tir Allah diye titmemekte.. 

Sadr-ı ise yangın yeri gibi ateş kesbetmişti..Ben ateştenim dese doğru söylemiş olurdu.. Ö…. Esmâsı İki Ezân-ı Muhammediyye ile Hazret-i Muhammediyyet Mertebesinin özgürlüğünü ilân etti. İmam Hutbede ilân ediyordu Hazret-i Muhammediyyet Mertebesinin Muhacirun Ashab-ı Medineye Hicret-i edip Ensar Ashab-ı ile yardımcıları ile Cem olmuşlardı.. Hz. Muhammed ile Cem’ul Cem. Muhammediyyet Mertebesi zuhuru Celâl-i Teceliden Cemâli Tecellinin koruması altında esenlik yurdundaydı. 

İmam Esmâsı Cum’a salatının ikinci rekatında İhlas Sûresini terennüm etmekteydi… Tevhid-i Zat mertebesinin Sûresiydi . 

Tevhid-i Zat”, Zatların birliği anlamınadır.

Makamı: “Tenzih-i ve Teşbih-i Tevhiddir” Cem, yani toplamadır.

“Baka billâh” (Hakk’ta baki olma) demektir.

Zikri: “Ya Samed”dir.

Âlemi: “Zat âlemi” (“Âlemi lâhud”) Peygamberi: “Muhammed Mustafa” (s.a.v.). dır.

Lâkabı: “Habibullah”

Kelimesi: “lâ mağbude illâllah - lâ ilâhe illâllah” dır.

Seyr-i: “Seyri meaallah” Allah’la beraber seyirdir.

Sûresi: “İhlâs Sûresi” dir.

İhlâs Sûresi Elmalılı Hamdi Yazır Meali

1 - De ki; O Allah birdir.

2 - Allah eksiksiz, sameddir (Bütün varlıklar O'na muhtaç, fakat O, hiç bir şeye muhtaç değildir

3 - Doğurmadı ve doğurulmadı

4 - O 'na bir denk de olmadı. 

---------------

İmam Esmâsı Tevhid-i Zat, Tevhid-i Sıfat, Tevhid-i Esmâ, Tevhid-i Ef’âl Dört mertebeyi bildiyordu.. 

1- Âyet ZAT mertebesinde ki Ulûhiyyetim ve Ahadiyyetim ile tecelli etmekteyim diyordu… Ve Sıfat, Esma, Efalim burada Cem’ul Cem olmuştur…. İnsân-ı Kâmil Cem’ul Cem içinde Hüviyyet ve Ulûhiyetinin olduğunu ve devamında ki Âyetlerin dört mertebeden hakikatini söyle… 

2- Vâhidiyyet Sahamda Samed’im Hem zâtım, Hem sıfatım zuhur yerlerim olan Esmâ ve Ef’âliyyet denk olamaz. Bu oluşumların olması veya olmaması Samediyyetime bir eksiklik getirmez. Tüm bu zuhurların tecelli kaynağı benim…

3- Esmâ-i İlâhiyyem doğurmaktan veya doğrulmaktan meydana gelmedi. Samed zuhurumun bir tecelli yeri oldular. Mutlak Tenzih-i anlayış yeri olduğundan Vacibul Vücud Hazretleri Hiçbir Şeye denk değildir. Hiçbir şey ile sûretlenmez. Hiçbir kayıt altına girmez…

4- Zât-i birliğimden Ef’âl mertebesine yansıyan Şe’niyyet-lerimin sonu yoktur… Ef’âl-i İlâhîm’deki Ahad tecellileri Zatıma Denk değildir. Çünkü bu şe’niyyetler Esmâ-i İlâhîm’den Ef’âl-i İlâhîm’e zuhur etme aynalarımdır.Tenzih-i yaklaşım oduğundan Ef’âl Zâta benzetilemez.

Salat’ın bitiminde Rezzak Esmâsına dönülüyor.. Bu oluşumların nura dönüşmesi için maddi ve manevi rızıklar hazmediliyor.

Saat 3’te 24 saate göre 15’te İlmel Yakin, Aynel Yakin ve Hakkal Yakin ve Tüm bu mertebelerin toplamı ve Zâhir Bâtın Hakikati Muhammediyyet mertebesi tarafından Makam-ı Mahmud ve İseviyyet Mertebesi Rezzak Esmâsı’nda zuhur ediyorlar. Bu anda Müridde Mesnevi Şerif Şerhinden Makam ve Hal sahibi olan Ebu’l Vakt Ve İbnu’l Vakt bahsinin mânâları’nı hazm etmeye çalışmakta… 

Esmâlar’ımız nerde diyorlar… Mürid çıkıyor ve gel diyorlar.. Faaliyet sahasına alınan 3 mertebe sürekli faaliy-yette olacak diyorlar. 6 mertebenin faaliyet sürelerini Makam-ı Mahmud istiyor (Ondanda daha üst makamlar istemekte)... İseviyyet mertebesinde ki Gören İnsan Müride Mertebe 3’inkini gösterip bak diyor.. Hepsini böyle alabilirsin diyor. Mürid rakamları alıyor.

Mertebe 1 = 2880 H = Mertebe birin hakikatı (İbrâhimiyyet Mertebesinin hakikatı) 18 = 18000 âlemdir. Esmâ-i İlâhiyye’dir. 

Mertebe 2 = 4124 H = Mertebe ikininin Hakikatı (Mûseviyyet Mertebesinin hakikati ) =11 Hazreti Muhammed Mertebesi..

Mertebe 3 = 3507 H = Mertebe üçün hakikati (İseviyyet Mertebesi) 15 = Zâhir Bâtın Hakikat-i Muhammedi

Mertebe 4 = 6601 H = Mertebe 4 (Hazreti Muhammed Mertebesi) = 13 Hakikatul Ahadiyet’ul Ahmediyye Mertebesine Daha sonra Mürid 5 ve 6 mertebelerinide idrak ediyor…

Mertebe 5 =78648 H = Mertebe 5 (Hakikat-i Muhammediyye Mertebesi) 33 = 6. Mertebe olan Hakikat-ül Ahadiyyet’ül Ahmediyye mertebesine bağlı..Mertebe 6 = 87089 H = Mertebe 6 ( Hakikat-i Ahadiyyet’ül Ahmediyye Mertebesi) 5 Hazarât-ı Hamse 5. ve 6 mertebeler biz biriz diyorlar. Birde Tüm metrelerin bağlı olduğu, faaliyetinde de hakikatinde bulunan 7. Mertebe Nur-i Muhammedi var diyorlar. Her şeyde var olduğu için sayman mümkün değildir. 

Başlangıştan bu yana olan 4 mertebedeki Cum’a ile Ef’âli, Esmâ-i, Sıfat-i ve Zâti oluşum İhlâs Sûresi’nin tüm hakikatlerini de bildiriyor…[50]

---------------

Böylelikle CUM’A sûresi çalışmamızın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Okuyucuların azami istifa etmelerini idrak ve feyiz kapılarının açılarak, “cem’ül cem”e varanların kemal salatı (namazı) idrakin ve ikame edenler olmak niyazıyla… “Haza min fadli Rabbihi”. Rabbimin fazlındandır. Bu vesile ile bu çalışmada İz-Efendi Babamızın maddi-mânevi yardımlarını yanımızda hissettiğimizden, kendisine minnettarız. İz-Efendi Babamız ve gayri de memnun olur, İnşealllah… Herkese başarılar diler, Rabbü-l erbab’ımın “Allah-Cami” Zât ismine sığınır, verdiği imkan ve diğer bütün lütuflarından dolayı hamd ederim.

---------------

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR”

ÜSKÜDAR/İSTANBUL 06-02-2026 CUM’A

---------------

Terzi Baba Kitapları 

 Baskısı olan kitaplar. 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

3) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri

4) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" (Osmanlıca'dan Çeviri)

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân 

8) Tuhfetü'l Uşşâki (Osmanlıca'dan Çeviri)

9) Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet

10) Kelime-i Tevhîd

11) Vâhy ve Cebrâil

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

13) (13) On Üç ve Hakîkat-i İlâhiyye

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

16) Divan (3)

19) Sûre-i Feth ve Fethin Hakîkatleri

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

22) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (12) Yûsuf Sûresi

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

35) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Fâtiha Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

41) İnci Tezgâhı

49) (36) Yâ-Sin Sûresi

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed Rasûlüllah (s.a.v.)

63) İnci Mercan Tezgâhı: Düşündürücü Nükteler

67) (67) Mülk Sûresi

68) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Namaz Sûreleri 

69) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (2) Namaz Sûreleri

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

95) Terzi Baba (8) (19/53)

96) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (41) Fussilet Sûresi

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

118) (52) Tûr Sûresi ve M. Nusret Tura Hz.

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

177) Necdet Ardıç'ın Tasavvuf Anlayışında Seyr ü Süluk Mertebeleri (İlâhiyat Tezi)

213) 1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214) 2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

---------------------------------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

---------------------------------------------

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem (a.s.)

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

---------------------------------------------

Terzi Baba kitapları sıra listesi

KAYNAKÇA

 

1. KUR'ÂN VE HADîS

2. VEHB : Hakk'ın hibe yoluyla verdiği ilim.

3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi'i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu'l Hikem ve sohbetlemizden müşâhede ile toplanan ilim.

 

(Gönülden Esintiler) 

 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

3) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri

4) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" (Osmanlıca'dan Çeviri)

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân

8) Tuhfetü'l Uşşâki (Osmanlıca'dan Çeviri)

9) Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet

10) Kelime-i Tevhid

11) Vâhy ve Cebrâil

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

13) (13) On Üç ve Hakîkat-i İlâhiyye

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

16) Divan (3)

17) Kevkeb: Kayan "Yıldız"lar

18) Hz. Peygamberimiz Efendimizi Rû'ya-da Görmek 

19) Sûre-i Feth ve Fethin Hakîkati

20) Terzi Baba Umre Dosyası (2009)

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

22) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (12) Yûsuf Sûresi

23) İbretlik "Değmez" Dosyası

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

25) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (1) Köle Ve İncir Sepeti

26) Bir Zuhûrât'ın Düşündürdükleri: Tenzîh, Teşbîh, Tevhîd

27) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (2) Genç ve Kıymetli Elmas

28) Kur'ân-ı Kerîm'de Tesbîh ve Zikir

29) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (27) Karınca-Neml Sûresi

30) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (19) Meryem Sûresi

31) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (18) Kehf-Mağara Sûresi

32) Terzi Baba (3) İstişare Dosyası 

33) Terzi Baba Umre Dosyası (2010)

34) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (3) Bakara "İnek" Hikâyesi

35) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Fâtiha Sûresi

36) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (2) Bakara Sûresi

37) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (53) Necm-Yıldız Sûresi

38) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (17) İsra Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

40) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (3) Âl-i İmrân Sûresi

41) İnci Tezgâhı

42) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (4) Nisâ Sûresi 

43) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (5) Mâide Sûresi 

44) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (7) A'râf Sûresi 

45) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (14) İbrâhîm Sûresi 

46) Salat - İngilizce

47) Salat - İspanyolca

48) İrfan Mektebi - Fransızca

49) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (36) Yâ-Sin Sûresi

50) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (76) İnsân Sûresi

51) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (81) Tekvîr Sûresi

52) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (89) Fecr Sûresi

53) Mehmet Hazmi Tura (Yüksek Lisans Tezi)

 54) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Beled-Şems-Leyl-Duhâ İnşirâh-Tîn (90-95) Sûreleri 

55) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (28) Kasas Sûresi

56) İrfan Mektebi Şerhi - Fransızca

57) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (20) Tâ Hâ Sûresi

58) Muhyiddin-i Arabî - Mir'ât-ül İrfan ve Şerhi

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ-Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ-Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed-Rasûlüllah (s.a.v.)

62) Bir Hikâye Birçok Yorum: (4) Bir Ressam Hikâyesi

63) İnci Mercan Tezgâhı: Düşündürücü Nükteler

64) Ölüm Hakkında: Kıyam'et

65) Reşahat'tan Birkaç Bölüm'ün Şerh/Sohbet ve Yorumları

66) Abdulkâdir Geylâni - Risâle-i Gavsiyye Şerhi

67) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (67) Mülk Sûresi

68) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Namaz Sûreleri-(1) 

69) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Namaz Sûreleri-(2)

70) Yehova Şahitleri ile Mülâkat

71) Mübarek Geceler ve Bayramlar - Fransızca

72) Îmân ve Îkân

73) Celâl Cemâl Celâl: İbretlik Bir Dosya Daha (3)

74) Terzi Baba Umre Dosyası (2012)

75) Mahmut Şebüsteri - Gülşen-i Raz ve Şerhi

76) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (5) Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler Hikâyesi

77) Aşk ve Muhabbet Yolu: M. Nusret Tura

78) A'yân-ı Sâbite: Kazâ Ve Kader

79) Terzi Baba (4) İstişare Dosyası

80) Terzi Baba (5) İstişare Dosyası

81) Hayâl Vâdîsi'nin Çıkmaz Sokakları 

82) Mektuplarda Yolculuk - M. Nusret Tura

83) Terzi Baba Umre Dosyası (2013)

84) Nusret Tura - Vecizeler Hikâyeler

85) Nusret Tura - Tasavvufda Aşk ve Gönül

86) Terzi Baba (6) İstişare Dosyası

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

89) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (6) Her Şey Merkezinde Mi?

90) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-1) Şerhi

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

92) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (2) Şerhi

93) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân - İngilizce

94) İbretlik Bir Hikâye Daha - Mescid-i Dırar. Kubbetu'l

 Kara.

95) Terzi Baba (8) (19/53)

96) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (41) Fussilet Sûresi

97) Terzi Baba Umre Dosyası (2015)

98) Solan Bahçenin Kuruyan Gülleri 

99) Terzi Baba (9) İstişare Dosyası

100) İrfan Mektebi Ve Şerhi - İspanyolca

101) Bosna Hersek Seyahati Dosyası

102) İrfan Mektebi Ve Şerhi - İngilizce

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

105) Cemo ve Farko

106) Terzi Baba Umre Dosyası (2016)

107) Vahy ve Cebrâîl - Fransızca

108) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (1) - Peygamberimizi Ru'ya-da Görmek

109) Tasavvufî Îzâhlar

110) (19-53) Şeker Risalesi

111) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" Şerhi

112) Bir Kardeşin Soruları ve Cevapları

113) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-2) Şerhi

114) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-3) Şerhi

115) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-4) Şerhi

116) Kudüs Seyahati Dosyası

117) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-5) Şerhi

118) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (52) Tûr Sûresi ve M. Nusret Tura Hz.

119) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (01) Âdem Fassı

120) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (02) Şit Fassı

121) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (03) Nuh Fassı

122) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (04) İdris (05) İbrahim Fassı

123) Mahmut Şebüsteri - Gülşen-i Raz (2) - Terzi Baba Şerhinin Tamamı

124) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Satıh İnce

125) Terzi Baba Umre Dosyası (2018)

126) Ben'deki Terzi Babam (1) - Murat Cağaloğlu

127) Ben'deki Terzi Babam (2) - Murat Cağaloğlu

128) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaf Dağı Ve Zümrüd-ü Anka

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

130) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kilise Çanları

131) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: 53. Âyetleri ve Terzi Baba

132) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaner Yiğido

133) Muhtelif İrfan Sohbetleri (1)

134) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (2)

135) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (3)

136) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (4)

137) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (5)

138) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (6)

139) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (7)

140) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (8)

141) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (9)

142) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (10)

143) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (11)

144) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (12)

145) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (13)

146) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (14)

147) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (15)

148) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (16)

149) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (17)

150) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (18)

151) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (19)

152) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (20)

153) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (21)

154) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (22)

155) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (23)

156) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (24)

157) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (25)

158) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (26)

159) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (27)

160) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (28)

161) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (29)

162) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30)

163) Esmâ-i hüsnâ (1) - M. Nusret Tura Hz.

164) Esmâ-i hüsnâ (2) - M. Nusret Tura Hz. - Fütuhat ve Müşâhedeleri

165) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (75) Kıyamet Sûresi

166) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-6) Şerhi

167) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-7) Şerhi

168) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetlerden Seçmeler (31)

169) İbretlik Bir Hikâye Daha - Usta'dan Çırağına Tavsiyeler

170) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (4) - Terzi Baba'nın Görüldüğü Zuhuratlar

171) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (5) - Yoruma Açık Eğitim Zuhuratları

172) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (6) - Tuzak-Mekr-Hileli Zuhuratlar

173) Terzi Baba Umre Dosyası (2020)

174) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (83) Mutaffifin Sûresi

175) Mübarek Geceler Ve Bayramlar - İspanyolca

176) Korona Virüs'ün Düşündürdükleri

177) Terzi Baba, "14-İrfan Mektebi" Tezi

178) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (84) İnşikak Sûresi

179) 13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan Mektebi

180) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem - A- Mukaddime

181) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem - B- Ayniyet ve Gayriyyet

182) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (06) İshak Fassı

183) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (07) İsmail (08) Yakup Fassı

184) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (09) Yusuf Fassı

185) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (10) Hud Fassı

186) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (11) Salih (12) Şuayb Fassı

187) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (13) Lut (14) Üzeyir Fassı

188) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (15) İsa Fassı

189) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (16) Süleyman (17) Dâvud (18) Yunus (19) Eyyüb Fassı

190) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (20) Yahya (21) Zekeriyya Fassı

191) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (22) İlyas (23) Lokman (24) Harun-Fassı

192) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (25) Musa (26) Halid Fassı

193) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (27) Muhammed-Fassı

194) Silsile-i Uşşakiyye

195) Terzi Baba-Özel, Kütüphane ve Müze Arşivi

196) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Üç Silahşörler

197) Dur Rabb'ın Namaz Kılıyor (1)

198) Ramazan ve Oruç

199) İrfan Mektebi-Ders Târif Sıralaması

200) Dur Rabb'ın Namaz Kılıyor (2)

201) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (1)

202) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (2)

203) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (3)

204) Kur'ân-ı Kerîm'de Nefs Âyetleri 

205) Zekât ve İnfak 

206) Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207) 68-Kalem-sûresi-

208) Naz-Makâmı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209) 4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210) 6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211) Terzi Babam'dan esintiler. Muhtelif konular. 

212) 2023-Umre dosyası.

213) 1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214) 2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215) 86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Sûresi. 

216) Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217) 85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Sûresi. 

218) 8-5- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Cem-Cemâli..

219) 87-88-18-Ku-Ker-Yol-A’la-Gaşiye-Sureleri.

220) 61-19- Ku-Ker-Yol-Saff Suresi. 

221) 8-20- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Murat-Derûni.

222) Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-Mübarek-geceler-bitirme tezi- 

223) 6-En’Âm Suresi. Murat-Derûni.

224) 9-4-Tevbe Suresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

225) 10-Yunus Suresi.

226) 11-Hud Suresi Nihal Manaz.

227) 9-21-Tevbe Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

228) 10-Yunus Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

229) 2-Terzi Babam’dan esintiler. Selim Çoban.

230) 16-34-Ku-Ke-Yol- Murat Derûni.Cağaloğlu.

231) 5-6-Ku-Ke-Yol- Hicr-Suresi-Cem-Cemali. 

232) 31-Ku-Ke-Yol-Lokman-Suresi. T.B.

233) 21-26-Ku-Ke-Yol-Enbiya-Suresi. Murat Derunî. 

234) 22-27-Ku-Ke-Yol-Hac-Suresi. Murat Derunî. 

235) 25-29-Ku-Ke-Yol-Furkân-Suresi. Murat Derunî. 

236) 24-24-Ku-Ke-Yol-Nûr-Suresi. Murat Derunî.

237) 29-35-Ku-Ke-Yol-Ankebût-Suresi. Murat Derunî.

238) 26-39-Ku-Ke-Yol-Şu’ara-Suresi. Murat Derunî.

239) 23-7-Ku-Ke-Yol-Mü’minûn-Suresi. T.O.Cem Cemâlî.

240) Canan Çalışkan, T.B. salât-namaz yüksek lisans tezi.

241) Mustafa safi Efendi-Abdürrezzak tek. 

242) 30-36-Ku-Ke-Yol-Rûm-Sûresi. Murat Derûnî.

243) 33-25-Ku-Ke-Yol-Ahzab-Sûresi. Murat Derûnî.

244) 35-37-Ku-Ke-Yol-Fâtır-Sûresi. Murat Derûnî.

245) 10-Ku-Ke-Yol-Yunus-Sûresi-2- Yusuf-Ramazan Yücel. 

246) 34-5-Ku-Ke-Yol-Sebbe-Sûresi. Şerif kır. ÇHU. 

247) 37-40-Ku-Ke-Yol-Sâffât-Sûresi. Murat Derûnî.

248) 38-5-Ku-Ke-Yol-Sâd-Sûresi. Abdürrezzak tek-Muhtefi.

249) 40-42-Ku-Ke-Yol-Mü’min-Sûresi. Murat Derûni. 

250) 42-38-Ku-Ke-Yol-Şûrâ-Sûresi. Murat Derûni. 

251) 47-28-Ku-Ke-Yol-Muhammed-Sûresi. Murat Derûni. 

252) 43-43-Ku-Ke-Yol-Zuhruf-Sûresi. Murat Derûni. 

253) 49-41-Ku-Ke-Yol-Hucurat-Sûresi. Murat Derûni. 

254) 50-32-Ku-Ke-Yol-Kaf-Sûresi ve Mustafa Hilmi Sâfî. 

Murat Derûni. 

255) 13-Ku-Ke-Yol-Ra’d-Sûresi. Ozan sanlı Şentürk.

256) 32- Ku-Ke-Yol-Secde Sûresi. Muharrem Halil İz.

257) 39- Ku-Ke-Yol-Zümer Sûresi. Cem Demiroğlu.

258) 44- Ku-Ke-Yol-Duhan Sûresi. Murat Derûni. 

259) 45- Ku-Ke-Yol-Câsiye Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

260) 51- Ku-Ke-Yol-Zâriyât Sûresi. Murat Derûni. 

261) 54- Ku-Ke-Yol-Kamer Sûresi. Murat Derûni. 

262) 56- Ku-Ke-Yol-Vâkıa Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

263) 57- Ku-Ke-Yol-Hadid Sûresi. Murat Derûni. 

264) 58- Ku-Ke-Yol-Mücadele Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

265) 59- Ku-Ke-Yol-Haşır Sûresi. Murat Derûni. 

266) 60- Ku-Ke-Yol-Mümtehine Sûresi. Murat Derûni. 

267) 46- Ku-Ke-Yol-Ahkâf Sûresi. Muharrem Halil İz.

268) 62- Ku-Ke-Yol-Cuma Sûresi. Murat Derûni. 

269) 63- Ku-Ke-Yol-Münâfikûn Sûresi. Ozan sanlı Şentürk.

270) 64- Ku-Ke-Yol-Tegabün Sûresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

271) 65- Ku-Ke-Yol-Talâk Sûresi Yusuf-Ramazan,Yücel. 

272) 66- Ku-Ke-Yol-Tahrim Sûresi. Cem Demiroğlu.

273) 69- Ku-Ke-Yol-Hakkâ Sûresi. Murat Derûni. 

274) 70- Ku-Ke-Yol-Mearic Sûresi. Murat Derûni. 

275) 71- Ku-Ke-Yol-Nuh Sûresi. Murat Derûni. 

276) 72- Ku-Ke-Yol-Cin Sûresi. Murat Derûni. 

------------------------- 

Altı peygamber serisi 

------------------------- 

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ-Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ-Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed-Rasûlüllah (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi

------------------------- 

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

32) Terzi Baba (3) İstişare Dosyası 

79) Terzi Baba (4) İstişare Dosyası

80) Terzi Baba (5) İstişare Dosyası

86) Terzi Baba (6) İstişare Dosyası

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

95) Terzi Baba (8) (19/53)

99) Terzi Baba (9) İstişare Dosyası

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

108) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (1) - Peygamberimizi Ru'ya-da Görmek

109) Tasavvufî Îzâhlar

110) (19-53) Şeker Risalesi

126) Ben'deki Terzi Babam (1) - Murat Cağaloğlu

127) Ben'deki Terzi Babam (2) - Murat Cağaloğlu

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

131) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: 53. Âyetler ve Terzi Baba

165) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (75) Kıyamet Sûresi

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi 

-------------------------

25) (1) Köle ve İncir Sepeti

27) (2) Genç ve Kıymetli Elmas

34) (3) Bakara "İnek" Hikâyesi

62) (4) Bir Ressam Hikâyesi

76) (5) Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler Hikâyesi

89) (6) Her Şey Merkezinde mi? Hikâyesi

------------------------- 

Dîvanlar serisi 

------------------------- 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

16) Divan (3)

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi

------------------------- 

17) Kevkeb: Kayan "Yıldız" lar

23) İbretlik "Değmez" Dosyası

73) Celâl Cemâl Celâl: İbretlik Bir Dosya Daha (3)

81) Hayâl Vâdîsi'nin Çıkmaz Sokakları 

94) İbretlik Bir Hikâye Daha - Mescid-i Dırar. Kubbetu'l

 Kara.

98) Solan Bahçenin Kuruyan Gülleri 

105) Cemo ve Farko

112) Bir Kardeşin Soruları ve Cevapları

124) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Satıh İnce

128) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaf Dağı Ve Zümrüd-ü Anka

130) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kilise Çanları

132) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaner Yiğido

169) İbretlik Bir Hikâye Daha - Usta'dan Çırağına Tavsiyeler

196) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Üç Silahşörler 

201) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (1)

202) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (2)

203) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (3)

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

------------------------- 

2) Hacc Divanı

20) Terzi Baba Umre Dosyası (2009)

33) Terzi Baba Umre Dosyası (2010)

74) Terzi Baba Umre Dosyası (2012)

83) Terzi Baba Umre Dosyası (2013)

97) Terzi Baba Umre Dosyası (2015)

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

106) Terzi Baba Umre Dosyası (2016)

125) Terzi Baba Umre Dosyası (2018)

173) Terzi Baba Umre Dosyası (2020)

212) Terzi Baba Umre dosyası (2023)

------------------------ 

Îmânın beş şartı kitapları

------------------------- 

2) Hacc Divanı

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân

10) Kelime-i Tevhid

72) Îmân ve Îkân

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

198) Ramazan ve Oruç

205) Zekât ve İnfak

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

------------------------ 

46) Salat - İngilizce

47) Salat - İspanyolca

48) İrfan Mektebi - Fransızca

56) İrfan Mektebi Şerhi - Fransızca

71) Mübarek Geceler ve Bayramlar - Fransızca

93) İslam, İman, İhsan, İkan - İngilizce

100) İrfan Mektebi ve Şerhi - İspanyolca

102) İrfan Mektebi ve Şerhi - İngilizce

107) Vahy ve Cebrâîl - Fransızca

175) Mübarek Geceler ve Bayramlar – İspanyolca

199) 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

209) 4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210) 6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

----------------------- 

Hakkımızda yapılan yüksek lisans tezi kabul edilmiş kitaplarımız.

53) Hazmi Tura: Marmara Üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü ilahiyat ana bilim dalı Tasavvuf bilim dalı. Fatma Sena Yönlüer. “2010-İstanbul.

103) Terzi Baba Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyyat fakültesi yüksek lisans tezi. Serkan denkçi. “2019-Bursa”

177) Terzi Baba, Tekirdağ Namıkkemal İniversitesi İlâhiyat fakültesi İlâhiyat bölümü bitirme tezi. “14-İrfan mektebi” tezi. Yavuz Burak Kır. “2019-Tekirdağ.

216) Nusret Tura, Bursa Uludağ İniversitesi yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel. “2024-Bursa.

222)Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-“Mübarek-geceler-“ kitabı bitirme tezi--“2022-Sakarya.

240) T.c. Üsküdar üniversitesi tasavvuf araştırmaları enstitüsü tasavvuf kültürü ve edebiyatı anabilim dalı necdet ardıç / Terzi baba’nın tasavvuf anlayışında namaz kavramı Canan Çalışkan yüksek lisans tezi. 2025 

------------------------

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2-3-4-5-6-7-8-9-10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

142-141-143-144-145-146-

------------------------ 

Kitaplar devâm ediyor şu an Yekün= (276+146=422)

-----------------------

Terzi Baba ilâhileri. 

Erler demine Nusret tura.

1) Meğer-Kürşat.

2) Candır Allah-Kürşat.

3) Canım Allah-Kürşat. 

4) Boş çevirme ellerimi-Kürşat. 

5) Çözdüm sırrını. Kürşat.

6) Nasihattır hep sözlerim. Kürşat.

7) Hakk-ı ister isen eğer. Kürşat.

8) Mevlâm seni özlerim. Kürşat.

9) Neler olmaz. Kürşat.

--------------------------------------- 

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - TERZİ BABA yüksek lisans tezi. KİTAP – Tasavvuf Serisi 103 - Sayfa 236… ↑

- Aclûnî, “Keşfu’l-Hafâ, 2/133. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - TERZİ BABA yüksek lisans tezi. KİTAP – Tasavvuf Serisi 103 - Sayfa 237… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 5-2001-3-CD-Sohbet Arası Sohbetler – Tasavvuf Serisi 137 - Sayfa 249… ↑

- https://www.instagram.com/p/DDMuUCViVDS/ ↑

- Diyanet işleri başkanlığı, İslâm Ansiklopedisi… ↑

- Rahman Rahimin Adıyla şiirinden… ↑

- Diyanet Meali… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Kûr'ân'da-Tesbih-ve zikir- Tasavvuf Serisi 28 – Sayfa 5… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 5-2001-3-CD-Sohbet Arası Sohbetler– Tasavvuf Serisi 137 - Sayfa 47… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 15-2-CD-Sohbet Arası Sohbetler – Tasavvuf Serisi 147 - Sayfa 15… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Fu-Hi-02- ŞİT FASSI – Tasavvuf Serisi 120 - Sayfa 13… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Fu-Hi-03- NUH FASSI – Tasavvuf Serisi 121 - Sayfa 67… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Fu-Hi-03- NUH FASSI – Tasavvuf Serisi 121 - Sayfa 82… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 1-1998-2000-1-İzmir İrfan Sohbetleri- CD-1– Tasavvuf Serisi 133 - Sayfa 342… ↑

- Eshab-ı Kiram Ahmed Faruk Cilt 5 sahife 51 ↑

- Bu hususta daha geniş bilgi “Kelime-i Tevhid” kitabı-mızın “Mekke-i Mükerreme” bölümü sayfa 137 de vardır. ↑

- Ramuzul ehadis s.590 – Hadis 6167 ↑

- Elmalılı M.Hamdi Yazır, Hak dini Kûr’ân dili cild 1, sayfa 54 ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – Vahy ve Cebrail – Tasavvuf Serisi 11 - Sayfa 129… ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye, Cilt 2, Sayfa 68 (Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye Baskısı) ve Cilt 3, Sayfa 154. ↑

- Muhyiddin İbni Arabi Hazretleri ↑

- Muhyiddin İbni Arabi Hazretleri ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – (6) Peygamber (4) Hz.Mûsâ-Kelimullah – Tasavvuf Serisi 59 - Sayfa 129… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – Vahy ve Cebrail – Tasavvuf Serisi 11 - Sayfa 286… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – Vahy ve Cebrail – Tasavvuf Serisi 11 - Sayfa 305… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Vahy Cebrail – Tasavvuf Serisi 11 - Sayfa 301… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 2, Sayfa 423 ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Sûre-i Feth – Tasavvuf Serisi 19 - Sayfa 33… ↑

- Füsûs'ül-Hikem, "Hârûn (Harun) Fassı", Fütûhât-ı Mekkiyye, "Nefs Mertebeleri" Bahsi (Özellikle Cilt 2), Fütûhât-ı Mekkiyye, "Velâyet" ve "Enâniyet" İlişkisi, Tedbîrât-ı İlâhiyye, "Nefsin Tedbiri" Bölümleri ↑

- 7/143 ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye, “Kesb ve İrade” Bahisleri - Füsûs’ül-Hikem, “Yusuf Fassı” - Füsûs’ül-Hikem, “Hûd Fassı” - Tedbîrât-ı İlâhiyye, “Nefsin Tedbiri” - Fütûhât-ı Mekkiyye, “Fenâ” Makamları ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 2-BAKARA Sûresi– Tasavvuf Serisi 36 - Sayfa 11… ↑

- Tedbîrât-ı İlâhiyye, "Sonuç ve Akıbet" ile İlgili Bölümler ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - (Salat) – Tasavvuf Serisi 05 - Sayfa 92… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 5-2001-3-CD-Sohbet Arası Sohbetler – Tasavvuf Serisi 137 - Sayfa 194… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Fü-Hi-27-MUHAMMED FASSI – Tasavvuf Serisi 193 - Sayfa 155… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 4-LÜBBÜL LÜB– Tasavvuf Serisi 111 - Sayfa 150… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 1-4-İnsân-ı Kâmil-Cili-Terzi-Baba-Şerhi – Tasavvuf Serisi 115 - Sayfa 149… ↑

- Fusüsu’l HikemAvni Konuk Şerhi, Adem Fassı, Cilt: l S: 159-160 ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Cilt-2-Dur Rabb-ın namaz kılıyor – Tasavvuf Serisi 200 - Sayfa 149… ↑

- yüreklilik, yiğitlik. ↑

- şecâatli, cesur, yiğit. ↑

- Zikreden, Allâh'ı anmakta olan kişiye denir ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye, "Himmetin Cem'i ve Tefrikası" Bahisleri, Füsûs'ül-Hikem, "Lokman Fassı", Tedbîrât-ı İlâhiyye, "Nefsin Tedbiri ve Rızık" Bölümleri, Fütûhât, "Rızık ve Tevekkül" Meseleleri ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 5, Sayfa 126… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Terzi Baba-1 – Tasavvuf Serisi 12 - Sayfa 232… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Terzi Baba-1 – Tasavvuf Serisi 12 - Sayfa 86… ↑
