# Mücâdele Sûresi

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/mucadele-suresi
**Sayfa:** 83

---

Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç

İşârî, Te'vîl ve Tefekkürü

(58-Mücâdele Sûresi)

NECDET ARDIÇ

İRFAN SOFRASI

TASAVVUF SERİSİ (264/58)

 

Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç

İşârî, Te'vîl ve Tefekkürü

(58-Mücâdele Sûresi)

NECDET ARDIÇ

İRFAN SOFRASI

TASAVVUF SERİSİ (264/58)

 GÖNÜLDEN ESİNTİLER

KUR'ÂN-I KERÎM'DE YOLCULUK

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç

İşârî, Te'vîl ve Tefekkürü

(58-Mücâdele Sûresi)

Yazan ve Düzenleyen

Abdurrezzak Tek Muhtefî

İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (264/58)

NECDET ARDIÇ

İZ-TERZİ BABA

" İz- -T-B- "Es Selâm, En Necat"

Adres

Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin

Pehlivan Caddesi No: 31/3

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi

Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ

Tel: (0533) 774 39 37

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

İçindekiler.................................................................(4)

Ön söz......................................................................(5)

Bismillâhir Rahmânir Rahîm..........................................(8)

Ebced sayı değerleri....................................................(9)

Mücâdele Sûresi Âyet yorumları...................................(10)

Âyet 1.....................................................................(10)

Âyet 2.....................................................................(16)

Âyet 3.....................................................................(22)

Âyet 4.....................................................................(23)

Âyet 5-6..................................................................(26)

Âyet 7.....................................................................(31)

Âyet 8.....................................................................(34)

Âyet 9.....................................................................(37)

Âyet 10...................................................................(39)

Âyet 11...................................................................(42)

Âyet 12...................................................................(47)

Âyet 13...................................................................(50)

Âyet 14-15...............................................................(55)

Âyet 16-17...............................................................(57)

Âyet 18...................................................................(60)

Âyet 19...................................................................(61)

Âyet 20-21..............................................................(63)

Âyet 22...................................................................(68)

Terzi Baba kitapları sıra listesi....................................(75)

# 

# ÖN SÖZ

Hamdü senâ, bütün kâinatı kudret ve hikmetiyle idare eden, rahmet ve inayetiyle her şeyi kuşatan Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ’ya mahsustur. Salât ve selâm, rahmeten li’l-âlemîn olarak gönderilen Habîb-i Kibriyâ, Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e; Ehl-i Beytine, ashâbına ve kıyamete dek onların izinden yürüyen bütün müminlerin üzerine olsun.

Bu kitap, Terzi Babanın “Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk” serisinin bir parçası olan 58. Mücâdele Sûresi’nin işârî tefsiridir. Mücâdele Sûresi, Medine toplumunun aile, ahlâk, toplumsal düzen ve iman sınavı etrafında yaşadığı meseleleri bir arada ele alan dikkat çekici bir sûredir. Sûrenin başında, Câhiliye’den kalma bir boşama usulü olan zıhârın hükümsüz kılınması ve bunun yerine kefâret esasının getirilmesiyle aile hukukunda köklü bir tashih yapılır. Ardından, Allah’a ve Resûlü’ne karşı gelen, gizli toplantılarla müminlerin huzurunu bozmaya çalışan ve dinî-siyasî bir bozgunculuk üreten çevrelerin iç yüzü açığa çıkarılır; bu çerçevede hem yahudilerin hem de münafıkların psikolojik ve toplumsal yıpratma faaliyetleri deşifre edilir. Sûre, yalnızca bu çevreleri eleştirmekle kalmaz; buna karşılık müminlere meclis adabı, konuşma disiplini, Resûlullah’la münasebetin edepleri ve toplumsal nezaketin ilkeleri gibi pratik ölçüler de kazandırır.

Son kısımda ise iman iddiasının gerçek ölçüsü ortaya konur: Allah’a ve âhiret gününe gerçekten iman edenlerin, en yakın akrabaları dahi olsa Allah’a ve Resûlü’ne karşı tavır alanlarla gönül birliği kuramayacakları bildirilir; buna karşılık kalplerine imanın yazıldığı, ilâhî teyide mazhar kılındıkları ve Allah’ın hizbine dahil edildikleri haber verilir. Bu yönüyle Mücâdile sûresi, bir taraftan Medine döneminde karşılaşılan somut iç ve dış tehditleri ifşa ederken, diğer taraftan samimi müminin hem aile hayatında hem toplumsal ilişkilerinde hem de iman sadakatinde hangi ölçülere bağlı kalması gerektiğini gösteren kuşatıcı bir irşad metni hüviyeti taşır.

Terzi Baba, bugüne kadar elliden fazla sûrenin işârî tefsîrini kaleme alarak bu sahada eşsiz bir mânevî hazîne bı

rakmıştır. Bu zengin mirasın tamamlanmasını arzu eden gönül dostlarının talepleri üzerine, geriye kalan sûrelerin tefsîri için yeni bir çalışma başlatılmış; bazı sûrelerin yorumu da mânevî evlâtlarına tevdi edilmiştir. Bendenizden de bu hizmete katılmam istenince, memnuniyetle kabul ettim.

Bu eserin kaleme alınışında dirayet ve rivayet tefsirlerinden faydalanılmış olmakla birlikte, yorumlar daha çok tasavvufî tefsirler dikkate alınarak geliştirilmiştir. Bu bağlamda başta Sülemî’nin Hakâiku’t-Tefsîr’i olmak üzere, Tüsterî, İmam Kuşeyrî, İbn Berrecân, İbnü’l-Arabî, Rûzbihân Baklî, Necmüddin-i Dâye, Nimetullah Nahcuvânî ve İsmail Hakkı Bursevî’nin tefsirlerinden istifade edilmiştir. Ayrıca ilgili âyetlere dair Terzi Baba’nın muhtelif eserlerindeki yorumları da önemli bir kaynak olarak değerlendirilmiştir.

Bilindiği üzere, ilk sûfîlerle birlikte Kur’ân’ın keşf, ilham, mânevî tecrübe ve gönle doğan işaretler çerçevesinde yorumlanması, tasavvufî tefsirlerin ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Mutasavvıflara göre Kur’ân’daki kelime, lafız ve cümlelerin ilk bakışta akla gelen zâhirî anlamlarının yanı sıra, sûfînin mârifetteki derecesine göre halka halka genişleyen bâtınî mânâları da vardır. Bu mânâlara ulaşmak, sadece bilgi birikimi ve tefekkür kabiliyetiyle değil; aynı zamanda arınmış bir kalp, temizlenmiş bir nefis ve yüksek ahlâkî olgunlukla mümkündür.

Şüphesiz bu tefsir biçimi, iç mânâyı zâhirle birlikte dikkate aldığı için zâhiri tamamen yok sayan bâtınî tefsirden ayrılmaktadır. Nitekim sûfîler, bu hassasiyetlerini “zâhire aykırı düşen her bâtın bâtıldır” sözüyle dile getirmişlerdir. Biz de aynı hassasiyeti gözettik ve daha ziyade muhakkiklerin eserlerine dayanarak yaptığımız yorumlarda âyetlerin zâhirî anlamıyla çelişmemeye özen gösterdik. Çünkü işârî yorum, “indî tahayyüller” ve “şâirane söylemler”den uzak durarak, hak ve hakikatin derinliğini ve zenginliğini ortaya koyan bir yöntemdir.

Öte yandan günümüz meal ve tefsirlerinde geçen “yaratma, yaratılış” kelimeleri bu çalışmada “halk etme, var etme, tecelli ve zuhura getirme” anlamında mecazen kullanılmıştır. Zira “yaratma” zahiren daha çok “yoktan meydana getirmeyi” ifade eder. Her ne kadar bu anlayış şeriat ve tarikat mertebelerinde geçerliyse de hakikat ve mârifet mertebelerinde hükümsüzdür. Çünkü varlığın her şeyi kuşatmış olduğu dikkate alındığında mutlak manada bir yokluktan bahsedilemez; dolayısıyla mahlûkatın varlığı, yokluktan değil Hakk’ın ezelî ilmindeki sâbit hakikatlerin zuhur ve vücuda gelmesiyle gerçekleşir. Ayrıca tevhidin hakikati bakımından “yaratan ve yaratılan” şeklinde iki ayrı varlık düşüncesi de ikiliğe sebep olacaktır ki bu da ârifler nezdinde şirktir.

Muhterem okuyucum, bu kitâbın yazılışında, tertibinde, basımında ve bütün safhalarında emeği geçenleri saygıyla yâd etmenizi, geçmişlerine de hayır duâda bulunmanızı niyâz ederim.

Yâ Rabbi! Bu kitaptan hâsıl olacak mânevî feyzi, başta Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in mübârek rûhuna; âlinin, ashâbının, bütün peygamberler ve ehlullâhın rûhlarına; bilhassa Terzi Babamızın, Nusret Babamızın, Hazmi Babamızın ve Mustafa Sâfî Babamızın rûhlarına ve tüm geçmişlerimizin rûhlarına hediye ettim, haberdar edip kabul eyle.

Muhterem okuyucum, bu kitâbı okumaya başlarken nefsin hevâsından, zan ve hayâlden, gafletten sıyrılmaya gayret ederek; saf bir gönülle ve Besmele ile başlamanızı tavsiye ederim. Zira akıl ve kalp, vehim ve hayalin tesiri altındayken, bu ve benzeri eserlerden hakiki mânâda istifade etmek mümkün olmayacaktır.

Gayret bizden, muvaffakiyet Hak’tandır.

Hürmet ve muhabbetlerimle,

Abdurrezzak Tek

18/03/2026, BURSA

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

Medine döneminde inen Mücâdele Sûresi, Kur’ân-ı Kerîm’in (58)’inci sûresidir. Âyet sayısı (22)’dir. Adını, ilk âyetinde geçen “tücâdilüke” (seninle tartışan) ifadesinden almıştır. Evs b. Sâmit el-Ensârî’nin Câhiliye geleneğine uyarak “zıhâr” diye anılan bir tür boşama ile hanımı Havle bint Sa‘lebe’yi boşaması ve artık kendisinin annesi gibi mahremi konumunda bulunduğunu söylemesi üzerine Havle, Resûl-i Ekrem’e gelerek boşanmak istemediğini söylemiş ve kendisiyle tartışmaya girmiştir. Bu olay sebebiyle nâzil olan sûrenin adı sözü edilen hanıma işaretle “Mücâdile”, Resûlullah’la yaptığı tartışma dolayısıyla “Mücâdele” diye belirlenmiştir.

Mücâdile sûresinin muhtevası genel olarak üç ana başlık altında ele alınabilir. İlk bölümde, Câhiliye dönemine ait bir boşama şekli olan zıhârın geçersiz kılındığı, bu sözü söyleyen kimsenin ise kefâretle yükümlü tutulduğu bildirilir (âyet 1-4).

İkinci bölümde, Allah’a ve Resûlü’ne karşı gelen, ilâhî sınırları aşan kimselerin sonunda zillet ve cezaya uğrayacakları belirtilir; onların gizli-açık bütün fiillerinin Allah tarafından bilindiği vurgulanır (âyet 5-7). Ardından yahudiler ve münafıkların müslümanları tedirgin etmek için gizli görüşmeler yapmaları, Hz. Peygamber’e saygı görünümü altında incitici sözler söylemeleri eleştirilir; buna karşılık müminlere meclis adabı, gizli konuşmanın sınırları ve Resûlullah’la görüşmenin edepleri öğretilir (âyet 8-13). 

Üçüncü bölüm ise, dış görünüşte mümin gibi davranıp gerçekte yahudilerle dostluk kuran münafıkları konu edinir. Bunların ne müminlerle ne de yahudilerle tam anlamıyla aynı çizgide olmadıkları, yalan yere yemin ederek bunu bir korunma vasıtası hâline getirdikleri ve insanları Allah yolundan uzaklaştırmaya çalıştıkları bildirilir. Bu kısımda ayrıca hak-bâtıl mücadelesinde Allah’ın ve resullerinin mutlaka galip geleceği ilâhî bir hüküm olarak zikredilir; sûrenin sonunda ise gerçek müminlerin, en yakın akrabaları dahi olsa Allah’a ve Resûlü’ne düşmanlık eden kimselere sevgi beslemeyecekleri, Allah’ın onların kalplerine imanı yazdığı, kendilerinden razı olduğu ve onları kendi hizbine dahil ettiği ifade edilir.

Mücâdile sûresi, Medine döneminin sonlarına doğru nazil olmuştur. Bu yönüyle sûrede, Medine toplumunun karşı karşıya bulunduğu bazı siyasî ve sosyal problemlerin izleri açıkça görülür. Özellikle Medine çevresindeki yahudi gruplarının hem Mekke müşrikleriyle hem de münafıklarla gizli ilişkiler kurarak Resûlullah’a ve müminlere karşı psikolojik bir mücadele yürüttükleri anlaşılmaktadır. Sûre, bu bozguncu faaliyetleri açığa çıkararak müslüman toplumu hem bilgilendirmekte hem de teyakkuz hâline çağırmaktadır. Bunun yanında 21. âyette samimi müminlere ilâhî yardım vaad edilmekte, 22. âyette ise Allah katında makbul olan imanın ölçüsü açık ve kesin bir şekilde ortaya konulmaktadır. (Yaşaroğlu, DİA, 31/438-439).

## Ebced Sayı Değerleri

Mücâdele (مجادلة) kelimesini oluşturan harfler ve bu harflerin sayı değerleri şöyledir: م Mîm (40),ج Cîm (3), ا Elif (1), د Dâl (4), ل Lâm (30), ة Te (400). Toplamı: 478. 

4+7+8: 19’dur. (19) Kur’ân-ı Kerîm’in şifresidir.

Sûrenin ebced sayı değerleri şöyledir:

Cüz’ü (28)’dir. 2+8: (10) İseviyet mertebesine işaret eder. Nüzul sırası (105)’dir. 1+5: (6) İmân mertebeleri ve 6 yöndür. Mushaftaki sırası (58)’dir: 5+8: (13) Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediye mertebesidir.

Âyetlerinin sayısı (22)’dir. 2+2: (4): Şeriat, tarikat, hakikat ve marifet mertebelerine delalettir. Kelime sayısı (473): Rakamlarının toplamı (4+7+3: 14) (14) Nûr-ı Muhammediyye’ye işarettir. Harf sayısı (1992)’dir. Rakamların toplamı (1+9+9+2: 21) 2+1: (3) Zât, sıfat ve isim bakımından ilâhî oluşumun (tekvin) sayısıdır.

# 

# ÂYET YORUMLARI

---------------

Âyet 1

قَدْ سَمِعَ اللّٰهُ قَوْلَ الَّتٖي تُجَادِلُكَ فٖي زَوْجِهَا وَتَشْتَكٖٓي اِلَى اللّٰهِ وَاللّٰهُ يَسْمَعُ تَحَاوُرَكُمَاؕ اِنَّ اللّٰهَ سَمٖيعٌ بَصٖيرٌ

(58/1) Kad semi’a(A)llâhu kavle-lletî tucâdiluke fî zevcihâ ve teştekî ila(A)llâhi va(A)llâhu yesme’u tehâvurakumâ(c) inna(A)llâhe semî’un basîr(un)

(58/1) Allah, kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü işitmiştir. Allah, sizin sürdürdüğünüz konuşmayı (zaten) işitmekteydi. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

---------------

Âyetin başındaki “işitti” anlamındaki fiil, belâgat açısından sebep-sonuç ilişkisine dayalı bir mecazla “duayı kabul etti” anlamında kullanılmıştır. Burada geçen mücâdele kelimesi ise münâkaşa etmek, karşılıklı konuşmak ve bir mesele hakkında söz alışverişinde bulunmak anlamlarını taşır. Buna göre âyet, kocası hakkında hüküm sormak üzere Hz. Peygamber’e başvuran, kocasının kendisine yönelttiği zıhâr sözlerini tekrar ederek durumunu anlatan ve bu sıkıntısını Allah’a arz ederek dua eden kadının yakarışının Hak katında kabul gördüğünü ifade etmektedir.

Âyette zikredilen olayın arka planı, câhiliye döneminde bilinen zıhâr uygulamasıyla ilgilidir. Câhiliye Arapları arasında bir boşama türü sayılan zıhâr, erkeğin eşine “Sen bana annemin sırtı gibisin” şeklinde hitap etmesiyle gerçekleşirdi. Bu söz, kadını fiilen boşamadan evlilik hayatını askıya alan ve çoğu zaman kadını mağdur eden bir uygulamaydı. Erkekler bazen eşlerine veya eşlerinin akrabalarına kızdıklarında onları cezalandırmak amacıyla zıhâr yapar, böylece kadın evlilik bağından fiilen mahrum bırakılmış olurdu.

Zıhâr hakkındaki anlayışın değişmesine vesile olan olay, Evs b. Sâmit’in eşi Havle bint Sa‘lebe ile yaşadığı hadisedir. Rivayete göre Evs bir sebeple öfkelenerek eşine zıhâr yapmış, bunun üzerine Havle uğradığı haksızlığı gidermek için Hz. Peygamber’e başvurmuştur. O sırada bu mesele hakkında henüz bir vahiy bulunmadığından Resûl-i Ekrem, mevcut geleneksel uygulamaya uygun bir görüş bildirmiştir. Ancak Havle bu hükmü kabul etmeyerek durumu yeniden anlatmış ve sonunda Allah’a yönelerek kendisini bu sıkıntıdan kurtarması için dua etmiştir. Çok geçmeden Mücâdele sûresinin ilk dört âyeti nazil olmuş ve zıhârın boşama sayılmayacağı, fakat ağır bir kefâret gerektiren çirkin bir söz olduğu bildirilmiştir. Böylece evlilik bağının tamamen kopması engellenmiş ve zıhâr uygulaması köklü bir şekilde düzeltilmiştir (Yaman, DİA, 44/387-388).

Haddizatında Havle’nin şikâyeti zahirde bir aile meselesi gibi görünse de bâtında kulun kırık bir kalple Rabbine yönelişini temsil eder. İnsan bütün sebeplerden ümidini kesip samimi bir kalple Allah’a yöneldiğinde ilâhî yardım mutlaka tecelli eder. Sıkıntısını yalnız Allah’a arz eden ve aczini O’na içtenlikle sunan kimseye Allah kâfi gelir. Kul Rabbine karşı ne kadar derin bir tevazu ve ihtiyaç hâli gösterirse, ilâhî lütuf ve yardım da o ölçüde genişler. Nitekim Allah Teâlâ’nın âyete “قد سمع الله” (Allah gerçekten işitti) buyruğuyla başlaması, kulun feryadının ilâhî huzurda zayi olmayacağını göstermektedir. Bu durum sâlik için güçlü bir murâkabe şuuru doğurur; zira Allah’ın işittiğini ve gördüğünü bilen kimse sözünde, niyetinde ve fiilinde daha dikkatli olur. Aynı zamanda bu olay, insanın hayatın sıkıntıları karşısında ümidini insanlardan kesip doğrudan Allah’a yönelmesi gerektiğini de hatırlatır. Çünkü kırık bir kalple yapılan dua Hak katında büyük bir değer taşır ve çoğu zaman kulun fark etmediği bir rahmet kapısının açılmasına vesile olur.

Rivayete göre Hz. Ömer halifeliği döneminde bir gün bir merkebin üzerinde giderken Havle bint Sa‘lebe ile karşılaşmış, Havle onu durdurarak uzun süre nasihatte bulunmuştur. “Ey Ömer!” diyerek sözlerine başlayan Havle, onun çocukluk yıllarında “Ömercik” diye çağrıldığını, daha sonra “Ömer”, ar

dından da “Müminlerin emiri” unvanını aldığını hatırlatmış ve şöyle demiştir: “Ey Ömer! Allah’tan kork. Ölümün kesin olduğunu bilen kimse iyilik yapma fırsatını kaçırmaktan korkar; hesaba çekileceğini bilen kimse de azaptan sakınır.” Hz. Ömer bu nasihatleri ayakta dinlemişti. Yanındakilerden biri, “Ey Müminlerin emiri! Bu yaşlı kadın için mi bu kadar uzun süre beklediniz?” deyince Hz. Ömer şöyle cevap vermiştir: “Evet, vallahi sabahtan akşama kadar beni ayakta tutsa, farz namazlar dışında onu dinlemeye devam ederdim. Bu kadının kim olduğunu biliyor musunuz? Bu, Havle bint Sa‘lebe’dir. Allah Teâlâ onun sözünü yedi kat göğün üzerinden işitmiştir. Âlemlerin Rabbinin sözünü dinlediği bir kadının sözünü Ömer dinlemesin mi?” (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 21/12).

Sûfî müfessirlere göre şikâyetin Allah’tan başkasına yönelmekten arındığı noktada ulaştığı makam necvâ, yani gizli münâcat makamıdır. Necvâ ile şikâyet arasında ise kulun Mevlâsına karşı bir inbisât, yani içten bir yöneliş hâli ortaya çıkar. Necvâ kalbin derinliklerinde gerçekleşir. Kul hüznünü ve içindeki hâli Rabbine arz ettiğinde Allah onun gizli yakarışını işitir ve ona istediğini ihsan eder. Bu sebeple gerçek yöneliş, Allah hakkında, Allah ile ve Allah için yapılandır.

Hak Teâlâ bir kulunu seçerken onun zayıflığına, soyuna, kazancına, güzelliğine veya çirkinliğine, amelinin çokluğuna ya da ilminin genişliğine bakmaz. Aksine kulun kalbinin taleplerine ve kendisine yönelişine bakar. Kul samimi bir şekilde Rabbine yöneldiğinde Allah da onu güzel bir kabul ile kabul eder, ilâhî lütflarıyla onu gözetir ve imtihanların ezici zorluklarını ondan uzaklaştırır. Ardından kalbine kendi yakınlığını hissettirir ve cömertliğinin pınarlarını akıtır. Böylece kalp marifet nuru, yakîn parıltısı ve iman ışığıyla dolar. Kul ilâhî muhabbetle arınır ve müşâhede bahçelerinde uçmaya başlar; hakikat ağaçlarından kurbiyet meyveleri toplar ve bu sayede kudsî tecellîlerin yükünü taşıyabilecek hâle ulaşır (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/402).

“Allah işitendir ve görendir” Kendisine münâcat edenin yakarışını işitir, O’na yönelenin duasını kabul eder ve hem şikâyet edenin hem de kendisinden şikâyet edilenin hâlini görür. Ancak Allah’ın işitmesi, insanın işitmesi gibi sonradan meydana gelen bir idrak değildir. Allah’ın bir şeyi işitmesi, daha önce bilmediği bir şeyi sonradan öğrenmesi anlamına gelmez. Böyle bir düşünce, ilâhî zât ve sıfatlar hakkında hatalı bir tasavvura götürür.

Nitekim Necmeddin-i Dâye Allah’ın işitmesini ezelî ilmin bir tecellisi olarak açıklamıştır. Varlıkta ortaya çıkan her hâl, Allah’ın ezelî ilminde bilinen hükümlerin zaman içinde görünür hâle gelmesinden ibarettir. Bu sebeple Kur’ân’da Allah’ın bir şeyi “işitmesi” veya “görmesi” ifade edildiğinde bu, O’nun yeni bir bilgi kazanması değil, ezelde bilinen bir şeyin yaratılış sahnesinde ortaya çıkmasının ilâhî ilim tarafından kuşatılmış olduğunu gösterir. (Dâye, Te’vîlât-ı Necmiyye, 6/103-104) 

Şu hâlde sâlik bütün hâllerinin Hak katında ezelden beri bilindiğini ve ilâhî nazarın her an kalbin üzerine yönelmiş olduğunu unutmamalıdır. Böyle sözünün, niyetinin ve kalbindeki en gizli düşüncenin bile ilâhî ilmin kuşatması dışında olmadığını idrak eder. Bu bilinç ise onu hem tevhide hem de edebe yönelten derin bir farkındalık hâline sevk eder.

Semî’ ve Basîr İsimlerinin Sırları

Allah Teâlâ hem işiten hem de işittirendir. İşittiren oluşu ise iki yöndendir: Birincisi, işitme kabiliyetini bizzat kullarda yaratmasıdır. İkincisi ise, kelâmını ve hitabını dilediği kullarına duyurmasıdır. Mûsâ aleyhisselâmın ilâhî hitaba muhatap olması bu mânânın açık örneklerinden biridir.

Tevhîd-i efâl açısından bakıldığında hakikatte işiten yalnız Allah’tır. İşitme, kulda meydana gelen bir kabul ve etkilenme şeklinde düşünülürse bu durum sıfat tevhidi bakımından değerlendirilir. Cem ve ahadiyyet mertebesinde ise işitme, doğrudan zâta nisbet edilen bir hakikat olarak görünür. Böylece sem‘, yalnız işitme duyusunu ifade eden bir sıfat olmaktan çıkar; ilâhî idrakin farklı mertebelerdeki zuhurlarını kuşatan daha geniş bir anlam kazanır. 

Nitekim işitme bazı mertebede bilme anlamı taşımakta; bilme de başka bir mertebede işitme hükmüne dönüşmektedir. Bu da ilâhî isimlerin birbirinden bütünüyle ayrı olmadığını, aksine belirli varlık mertebelerinde birbirlerinin hükümlerini de taşıdığını gösterir. 

Bu bağlamda her mertebenin kendine mahsus bir konuşması vardır. Her mertebe, kendi istidadı ölçüsünde zuhura yönelir. Varlık, mertebelerin bu yönelişini işitir, mertebeler de varlığın hitabını alır. Böylece işitme ile konuşma arasında karşılıklı bir nisbet ortaya çıkar. Ne var ki bu karşılıklılık hakikatte kesrete değil, tek bir ilâhî kaynağa dayanır. Bu yüzden gerçek anlamda işiten de konuşan da Allah’tır. Çünkü O, zâtı gereği “Ol!” hitabına sahiptir; hem bu hitabı söyleyen hem de onun zuhura açtığı hakikatleri işitendir. Böylece Semî’ ismi, yalnız duymakla sınırlı kalmaz; varlığın ortaya çıkışını kuşatan bir tecellîye dönüşür. Hak, bütün mertebelerde hem hitap eden hem de o hitabın karşılığını işitendir.

Zât mertebesinden bakıldığında ise Hak konuşandır; fakat orada O’ndan ayrı bir işitenden söz edilemez. Çünkü ayrı bir işiten tasavvur edildiğinde, Hak ile birlikte başka bir varlık kabul edilmiş olur. Buna karşılık varlığın dilini gerçekten idrak ve müşâhede eden kimse, bütün varlığı konuşur ve işitir hâlde bulur. Zira ona göre her şey, ilâhî hitabın ve ilâhî işitmenin bir mazharıdır.

Öyleyse varlık konuşuyorsa, onu kavrayan bir işitme de vardır. Her hitap, onu alan ve idrak eden bir işitmeye dayanır. Bu sebeple varlık yalnız konuşan değil, aynı zamanda işitendir de. Üstelik bu varlık, sınırları çizilmiş bir bütün değil, sonu bulunmayan bir zuhûr alanıdır. Bundan dolayı Semî’ ismi de sonu gelmeyen bu tecellî alanında sürekli tasarruf hâlindedir.

Aynı şekilde Basîr ismi de her mertebede o mertebenin hükmüne göre farklı bir zuhura sahiptir. Aynların (a’yân) henüz ortaya çıkmadığı mertebede basar, ilim anlamına gelir; fakat burada söz konusu olan ilim, malûmatın birbirinden ayrıştığı tafsîlî bir bilgi değil, daha ziyade zâtî ve kuşatıcı bir bilme hâlidir. Bu sebeple “Allah kullarını hakkıyla görendir” buyruğu, mutlak ve mukayyed bütün mertebeleri kuşatan ilâhî bir idrake işaret etmektedir.

Aynlar zuhura çıkıp kevn ulvî-süflî, küllî-cüz’î mertebe

lerde çoğalmaya başladığında ise ilâhî ilim, ilk akıl mertebesinde küllîler düzeyinde tecellî eder. Bu merhale, Hay isminin görünür hâle geldiği makamdır. Hayat sıfatının belirginleşmesi de bu zuhûr ile ilgilidir. Çünkü bu mertebeden önce Zât, hayat ve ölüm gibi karşıt nitelemelerden, hatta isimlerin tamamından münezzeh olarak düşünülür.

Öte yandan Basîr ismi, Hayat, İlim, İrade ve Kudret isimleriyle olan nisbetine göre farklı vecihlere sahiptir. Nitekim Basîr isminin Âlim ismiyle zuhuru, nefs hazretindedir. Bu mertebede basar, yalnız hayata bağlı bir his olmaktan çıkar ve ilimle birleşir. Zira ilk akıl mertebesinde Hay isminden kazanılan dirilik, küllî nefis mertebesinde bilgi şeklinde belirir. Böylece Basîr burada hem diri, hem bilen, hem de yazılı sûretleri gören bir isim olarak tecellî eder. Bu sûretler de hakikatte ilmin kendisidir.

Nefis hazretindeki ruhanî sûretlerin durumu, insan zihnindeki sahih tasavvurların zihinde yer edişine benzer. Nasıl ki doğru tasavvurlar zihinde bir tür yazı hükmünde ise, küllî nefisteki ruhanî sûretler de böyledir. Bu sebeple bu mertebede basar ile ilim birbirinden ayrılmaz; aynı hakikat bir yönden ilim, diğer yönden basar adıyla anılır.

Basîr isminin yazı mertebesinde, yani küllî heyûlâ düzeyindeki zuhuru ise irade âlemine aittir. Bu mertebede Basîr, Mürîd ismiyle birlikte tecellî eder; fakat bu tecellî, önceki mertebelerde kazanılmış hayat ve ilim hükümlerini de içinde taşır. Böylece henüz cismanî sûret hâline gelmemiş, fakat o sûretlere dönüşmeye hazır bulunan mânalar bu hazrette yer alır. Hak Teâlâ da burada, fiile yaklaşmış ve zuhura âmâde hâle gelmiş olanları görendir.

Basîr isminin Kadîr ismiyle zuhuru ise makdûrun fiilen ortaya çıktığı mertebede gerçekleşir. Bu seviyede basar, artık yalnızca bir hazırlık veya ilmî kuşatma değil; cisimlerin birbirlerine açılması ve parçaların birbirini görünür kılması şeklinde ortaya çıkar. Bu da kudretin makdûr üzerindeki fiilî tasarrufunu ifade eder. (Tilimsânî, Me’âni’l-Esmâi’l-İlâhiyye, 107-115; 136-139)

---------------

Âyet 2

اَلَّذٖينَ يُظَاهِرُونَ مِنْكُمْ مِنْ نِسَٓائِهِمْ مَا هُنَّ اُمَّهَاتِهِمْۜ اِنْ اُمَّهَاتُهُمْ اِلَّا الّٰٓئٖ وَلَدْنَهُمْۜ وَاِنَّهُمْ لَيَقُولُونَ مُنْكَرًا مِنَ الْقَوْلِ وَزُورًاۜ وَاِنَّ اللّٰهَ لَعَفُوٌّ غَفُورٌ

(58/2) Elleżîne yuzâhirûne minkum min nisâ-ihim mâ hunne ummehâtihim(s) in ummehâtuhum illâ-llâ-î velednehum(c) ve-innehum leyekûlûne munkeran mine-lkavli ve zûrâ(an)(c) ve-inna(A)llâhe le’afuvvun ġafûr(un).

(58/2) İçinizden kadınlarına zıhar yapanlar bilsinler ki, o kadınlar onların anaları değildir. Onların anaları ancak, kendilerini doğuran kadınlardır. Şüphesiz onlar (zıhar yaparlarken) hoş karşılanmayan ve yalan bir söz söylüyorlar. Şüphesiz Allah çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır.

---------------

Bu âyet, zâhirde zıhâr uygulamasının geçersizliğini bildirirken bâtında yaratılışın hakikatine işaret etmektedir. Gerçek annelik yalnızca doğuran kadına ait kılınarak insanın varlığının yaratılış, gelişme ve rızıkla beslenme süreçleriyle şekillendiği ortaya konmaktadır. Doğum, emzirme ve büyüme hâllerinin her birinde Allah’ın Rahmân isminin tecellileri görünür. Zira yaratma, varlığı yetiştirme ve rızıkla besleme hep ilâhî rahmetin farklı mertebelerdeki tezahürleridir.

Bu sebeple annelik bağı yalnız biyolojik bir ilişki değil, aynı zamanda ilâhî rahmetin yaratılış üzerindeki sürekli tasarrufunun bir göstergesidir. İnsan varlığı doğumla başlayan, rızıkla devam eden ve gelişmeyle tamamlanan bir rahmet tezahürü içinde ortaya çıkar. Bu bağların korunması ve haramlık hükümlerinin konulması da yaratılış düzeninin ve rahmet nizamının muhafazasına yöneliktir. Böylece nesep bağları, varlığın meydana gelişi ve sürdürülmesi sırasında tecelli eden ilâhî rahmetin bir hatırlatıcısı hâline gelir.

Âyet aynı zamanda insanın iç dünyasında bulunan kuvveler arasındaki ilişkiye de işaret etmektedir. Hevâya dayanan söz hakikatte bir hüküm taşımaz; çünkü hakikati belirleyen şey ilâhî düzene uygun olan fiildir. İnsan, kendi arzusu doğrultusunda söylediği bir sözle varlığın hakikatini değiştiremez. Bu sebeple hakikate dayanmayan söz ve hükümler kalpte bir karşılık bulmaz. Kalp hakikati tanıdığında sözün doğruluğunu da onunla ölçer. Hevâya dayanan söz kalbi karartırken, hakikate dayanan söz kalbi aydınlatır. Bu yüzden dil kalpte yerleşmiş olan hakikate uygun hareket ettiğinde söz doğruluk kazanır; hakikatten kopup hevânın peşine düştüğünde ise söz çirkin ve bâtıl hâle gelir.

Kalp ile dil arasındaki ilişki de bu çerçevede ayrı bir anlam kazanmaktadır. Dil zikri dile getirir, kalp ise bu zikrin tesirini kabul eden merkezdir. Zikir dilde başladığında onun harareti kalbe ulaşır ve kalpte bir uyanış meydana getirir. Bu uyanış, insanın iç dünyasında ruhânî kuvvelerin harekete geçmesine vesile olur. Kalp bu hareketle birlikte zikrin manasını daha derinden kavramaya yönelir. İlâhî hakikatler kalpte belirginleştiğinde zikir yalnız bir söz olmaktan çıkar ve varlığın farklı mertebelerine uzanan bir anlama kavuşur. Bu sebeple sâlik hakikate ulaşmış ve kemale ermiş olsa bile zikri terk etmez. Zira zikir kalpte yer ettiğinde insanı hakikatten uzaklaştıran söz ve davranışlara izin vermez. Ruh ile beden arasındaki bağ sürdüğü müddetçe bedenle yapılan ibadet de devam eder. Sâlik zikirle kalbini diri tuttuğunda kalp ilâhî hakikate yönelir ve akıl da bu yönelişe eşlik eder.

Âyetin sonunda gelen “Allah çok affedici ve çok bağışlayıcıdır” ifadesi, kişinin cehaletle işlediği hatadan sonra tövbe etmesi hâlinde Allah’ın onu bağışlayacağını bildirir. Ancak söylediği bu sözün kefareti vardır. Allah’ın emrettiği bu kefaret hem yapılan hatanın telafisi hem de bir daha böyle bir sözün söylenmemesi için konulmuş bir uyarıdır. (Dâye, Te’vîlât-ı Necmiyye, 6/103; Nahcuvânî, Fevâtihu’l-İlâhiyye, 2/394)

Afüv ve Gafûr İsimlerinin Sırları

Afüv ismi, “silmek, yok etmek, bağışlamak, vazgeçmek” gibi mânalara gelen afv kökünden türemiş olup “kullarının günahlarını silen, affeden, cezaları ortadan kaldıran; isyan edenlerin günahlarını onlara müsamaha göstermek suretiyle örten” anlamlarında mübalağa ifade eden bir isimdir. Cezalandırılmayı hak eden kişiye cezasını vermemek anlamında af, kelimenin “yok etmek, ortadan kaldırmak” (mahv) şeklindeki asıl anlamını desteklemektedir.

İlâhî af iki mertebede ele alınır: biri ilim, diğeri mârifet mertebesidir. İlim mertebesindeki af, kulun işlediği suça rağmen cezaya uğratılmaması şeklinde görünür. Bunun karşısında en ağır suç ise şirktir. Çünkü şirk, fiili kendine nisbet ederek Hak’tan bağımsız bir fail tasavvur etmektir. Kul, yaptığı şeyi kendinden bilip böylece Hak ile birlikte başka bir tesir sahibi kabul ettiğinde, en büyük günah olan şirke düşmüş olur. Şeriata aykırı bu davranışı nedeniyle de cezayı hak eder. 

Günahların affına açılan kapının temelinde tevhid şuuru yer alır. Çünkü tevhid, “Güç ve kuvvet ancak Allah’ındır” hakikatine dayanır ve bütün iyiliklerin aslı da bu idraktir. Bu sebeple istiğfar eden kul, bir bakıma tevhide yönelmiş olmaktadır. Zira istiğfar, işlenen fiili sahiplenmekten vazgeçmek ve onu kendine nispet etmekten Allah’a sığınmak demektir.

Bu hakikatten perdelenmiş olanlar ise henüz fiilin tamamını bütünüyle Allah’a nisbet edecek derecede tahkike ulaşmış değildir. Bu sebeple Afüv ismi, onların mertebesinde özellikle bu sınır içinde tecellî eder.

Keşif ehli mertebesinde bulunanlar, varlıkta cereyan eden her şeyin hakikatte Allah’a ait olduğunu şühûd yoluyla idrak ederler. Bu idrak, nazarî bir kabul değil; şüphe barındırmayan doğrudan bir müşâhededir. Böyle olunca onların hâli, affa mazhar olmuş kimselerin hâline benzer. Çünkü nefsin fiili sahiplenme iddiası onların nazarında çözülmüştür.

Bu sebeple Afüv isminin hükmü, keşf ehlinin seyrinin başlangıçlarında belirir. Daha sonra “Allah’tan başka fail yoktur” hakikati açıldığında, artık kalpleri müşâhede ettikleri bu hakikatten başkasına bağlanmaz. Böylece nefsin ve masivânın payı giderek silinir. Bu zümrenin istiğfarı, işledikleri belirli günahlardan dolayı değil, nefsi görme ve ona pay verme hâlinden dolayıdır. Çünkü onların nazarında asıl perde, tek tek günahlar değil, nefsin kendisini ortaya koymasıdır.

Dolayısıyla Afüv ismi avamın zikrine daha uygundur. Zira bu isim, günahını fark eden ve bağışlanma talep eden kimseleri ıslah eder. Fakat sâliklerin zikrinde asıl maksat, günahı veya sevabı sürekli anmak değil, bunların ötesine geçerek Hakk’a yönelmektir. Bu sebeple seyir ehli için ne günahı büyütmek ne de iyiliği sahiplenmek uygundur. Nitekim bu mânâ, “Günahını ayağının altına koy; haseneni de günahının altına koy” sözüyle ifade edilmiştir.

Gafûr kelimesi ise sözlükte “örtmek, gizlemek, kirlenmekten korumak için bir şeyin üstünü örtmek” mânasındaki gafr (gufrân, mağfiret) kökünden sıfat olup “birinin kusurunu örten, suçunu bağışlayan” anlamına gelir. Gafûr ile Gaffâr isimleri de bu örtme ve bağışlama manasında birleşir. Buna göre Allah’ın Gafûr oluşu, affettiği kulun günahını ve bu günahın doğuracağı cezayı örtmesi demektir.

Bu anlam, bir yönüyle Afüv ismi, bir yönüyle de Rahîm ismiyle irtibatlıdır. Çünkü mağfiret, yalnız günahın bağışlanması değil, aynı zamanda kulun ilâhî rahmetle kuşatılmasıdır. Zümer sûresindeki “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin” buyruğunun hemen ardından “Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar” (Zümer 39/53) denilmesi de burada rahmetin özellikle mağfiret şeklinde tecellî ettiğini göstermektedir.

Bilmek gerekir ki Gafûr ismi, yalnız günahları bağışlayan bir isim değildir; diğer ilâhî isimlerin hükümlerini de kendi içinde taşıyarak farklı mertebelerde tecellî eder. Bu yüzden bazen doğrudan günahı bağışlar, bazen Settâr isminin hükmüyle kusuru örter.

Hâdî ismiyle birleştiğinde ise mağfiret daha ince bir anlam kazanır. Bu durumda bağışlamak, sadece bir suçu silmek değil; kalbi o şeye yönelmekten korumak anlamına gelir. Böylece şehvetler velîlerin kalplerine uğramaz, dünya onların gönlünü meşgul etmez, kötü huylar nefislerinde karşılık bulmaz. Güzel ahlâk onlarda yerleşik bir meleke hâline geldiği için, onun zıtları hatırlarından silinmiş olur.

Muhiblerin ise kalplerinden âhiret talebi dahi giderilmiştir; çünkü onlar nimetten çok Mün‘im ile meşguldürler. Hatta kendi iyiliklerini bile kendilerine nisbet etmezler; onları Allah’tan bilirler. Sonunda kötülük de onların müşâhedesinden örtülür ve nazarlarında yalnız Hak kalır. İşte Hâdî isminin eşlik ettiği mağfiretin nihai ufku budur.

Mağfiret ve setr yalnız rahmet ve hidâyet yönüyle değil, bazen Mudil isminin hükmüyle de görünür. Bu durumda hakikatin içindeki maslahat yönü kişiden gizlenir; o da onu fark edemez hâle gelir. Görünürde bu bir örtmedir; fakat bu örtünün zâhirinde azap, bâtınında ise başka bir hikmet bulunur.

---------------

Terzi Baba, Hâdî ve Mudil isimleri arasındaki irtibatı “Ve onun zürriyyetini, -evet- onları kalıcı kıldık” (Saffât, 37/77) âyeti üzerinden şöyle izah etmektedir:

“Hâdî” ismi asıl “Mudil” ismi ise yardımcıdır. Yâni Hadî isminin anlaşılması onun zıddı olan Mudil’e bağlıdır. Mudil olmasa her şey Hâdî durumunda olacağından tabiileşecektir. Tabii olanın ise zıddı olmayınca değerlendirilmesi mümkün olamayacaktır. Bu sebeble Mudil ismi Hâdî isminin zıddı olduğundan, Hâdî’nin değeri Mudil ile anlaşılmaktadır. İşte görüldüğü gibi “Hâdî” ismi asıl, “Mudil” ise onun anlaşılması için yardımcı bir isimdir. Hâdînin hakikati ortaya çıktıktan sonra, Mudil ismine gerek kalmayacağından, onları suda boğduk. Ve Nûhiyyet mertebesinde bulunan, “Hâdî” isminin zuhuru olan o ve onun Zürriyyetini kalıcı kıldık. Bu husus mertebesi itibariyle kıyamete kadar böyledir. 

Seyr-i sülûk yolunda fırka-i nâciye daha buralardan başlamaktadır. Ancak burası Nûhiyyet mertebesinin necâtı’dır. Her mertebenin necât-ı başka, başka anlayış ve idrak makamlarındandır. Burada anlamamız gereken şey varlığımızda bulunan “Hâdî” isminin asıl, Onun zuhura çıkmasına sebep olan “Mudil” isminin ise yardımcı bir esmâ olduğunu anlayıp onun ahlâk ve manâsına itibar etmemiz bilincine varmamızdır. 

İşte o zaman bu Âyet-i Kerîme bizim de üzerimizde, (zürriyyetini kalıcı kıldık) hükmü ile “Hâdî” ismi yönünden yürümüş olur, yâni bizde o zürriyyetten, olmuş oluruz. Aksi halde “Mudil” ismi yönünden daha o mertebe de boğulmuş

lardan oluruz. 

Bir bakıma bu “Mudil” ismini asıl alıp “Mudil” ismi deryasında boğulmuşlardan oluruz. Bu mertebelerde bunları idrak edemez isek zâten daha yukarılara mânen de çıkamayız ve gerçek manâ da Hakikat-i Muhammediyye ye de erişemez, sûret-i Muhammediyye de zâhiren kalmış oluruz. (Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh a.s. – Tasavvuf Serisi 21 – Sayfa 65)

---------------

Bu nisbetin bir başka görünüşü de kalbin âhiret yönüne karşı kapanmasıdır. Kişinin kalbi âhirete bağlanmaz, ona karşı bir yöneliş taşımaz. Şayet bununla birlikte dünyanın güzel görünen yönü de ondan örtülürse, artık bu kişi tam bir mahrumiyet içine düşer. Çünkü ne dünyanın lezzetini tadabilir ne de âhiret talebinin huzuruna erebilir. Bu ise şakavetin en açık tezahürlerinden biridir.

Kul bazen yalnız hakikatten değil, tövbe imkânından da perdelenir. Böyle olunca Tevvâb isminin tecellîsi onun varlığında görünmez ve kişi hatalarından dönüş kapısını fark edemez. Bazen de kişi tövbe eder; fakat tövbenin ardından salih amele yönelme imkânı kendisine açılmaz. Çünkü tövbe, aslında amele açılan bir kapıdır. Eğer kul pişmanlıkta kalır, fakat bu pişmanlığı telâfi ve ıslah ile tamamlamazsa, o kapının eşiğinde durup kalmış olur. 

Bir başka mahrumiyet şekli de terakki yollarının örtülmesidir. Kişi bir mertebeye ulaşır; fakat orayı son nokta zannederek ilerleyemez. Hâlbuki hakikat yolunda durmak da bir eksikliktir. Bu yüzden kemale gücü yettiği hâlde geri kalmak, en ağır kusurlardan biri sayılmıştır.

Varlıkta görülen her türlü örtü, sonuçta Gafûr isminin bir tecellîsidir. Bu sebeple keşif ehli, perdeleri sadece mahrumiyet sebebi olarak görmez; onları aynı zamanda Hakk’ın tecellî ettiği mahaller ve hakikatin güzelliklerini açığa çıkaran menziller olarak değerlendirir. Hatta şeriat, akıl, tabiat veya nakil bakımından ilk bakışta hoş görülmeyen örtü biçimleri bile, nihayetinde bu ilâhî ismin hükmü dışında kalmaz. (Tilimsânî, 

Me’âni’l-Esmâi’l-İlâhiyye, 148-151; 225-226)

---------------

Âyet 3

وَالَّذٖينَ يُظَاهِرُونَ مِنْ نِسَٓائِهِمْ ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا قَالُوا فَـتَحْرٖيرُ رَقَـبَةٍ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَتَمَٓاسَّاؕ ذٰلِكُمْ تُوعَظُونَ بِهٖؕ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبٖيرٌ

(58/3) Velleżîne yuzâhirûne min nisâ-ihim śümme ya’ûdûne limâ kâlû fetahrîru rakabetin min kabli en yetemâssâ żâlikum tû’ażûne bih vallâhu bimâ ta’melûne ḣabîr(un).

(58/3) Kadınlarından zıhar yaparak ayrılıp sonra da söylediklerinden dönecek olanlar, eşleriyle birbirlerine dokunmadan önce, bir köle azat etmelidirler. İşte bu hüküm ile size öğüt veriliyor. Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

---------------

Âyette geçen “dönüş” ifadesi, hatalı bir sözden vazgeçerek doğruya yönelmeyi de ifade eder. Zira kişi söylediği sözün yanlışlığını fark ettiğinde davranışıyla onu geçersiz kılar ve hakikate geri döner. Bu dönüş yalnız sözle değil, fiil ve sorumlulukla gerçekleşir. Kefaretin emredilmesi de bu dönüşün ciddiyetini ortaya koymaktadır.

Nitekim erkeğin söylediği bu asılsız söz kadını anne konumuna getirmez. Kefaretin gerekli kılınmasının sebebi, kişinin söylediği böylesine çirkin bir söz ve kendi nefsine karşı işlediği hatadır. Çünkü o, eşine annesinin hürmetini nispet etmiş ve nikâhın haramlığını annelik hürmetiyle kıyaslamıştır. Oysa anneliğin haramlığı daha yüce ve gerçek bir bağa dayanmaktadır (İbn Berrecân, Tefsîr, 5/314).

İşârî açıdan âyet, sâlikin iç dünyasında meydana gelen bir hâle de işaret eder. Sâlik kalbinde doğan manevî vâridlerle meşgul olurken bazen zikri ihmal edebilir. Bu ihmal çoğu zaman nefsânî kuvvelerin gizli bir tesirinden kaynaklanır. Bu sebeple kalbe gelen hâle güvenerek zikri terk etmemeli, aksine dili zikre yeniden yöneltmelidir. Âyette geçen “köle azat et

mek” ifadesi de bu bağlamda nefsi bağlayan kuvvelerden birini serbest bırakmayı ve onun hâkimiyetinden kurtulmayı hatırlatır. Sâlik nefsinin bağlarını çözdükçe zikir kalpte daha güçlü bir şekilde yerleşir ve kalp ilâhî hakikate daha iyi idrak eder. (Dâye, Te’vîlât-ı Necmiyye, 6/104).

Bu çerçevede köle azat etmek, insanın kendi nefsini bağlayan zincirleri çözmesini hatırlatan bir anlam taşır. Nefis hevâya kapıldığında sâlik hakikatten uzaklaştırır. Bu bağ çözüldüğünde kalp yeniden hakikate yönelir. Oruç ise nefsin arzularını dizginleyen bir terbiye yoludur. Açlık ve sabır, insanın iç dünyasında yeni bir denge kurarken fakirleri doyurmak ise kişiyi kendi nefsine kapanmaktan çıkarır ve başkalarının ihtiyacını gözetmeye yöneltir. 

Görüldüğü üzere bu üç mertebe, nefsin terbiyesinin farklı yönlerini ortaya koymaktadır: Bağlardan kurtulmak, arzuları dizginlemek ve merhameti genişletmek. Sâlik bu yolla hevâsına kulak vermez ve kalbini ilâhî olana bağlar.

Âyetin sonunda yer alan “Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır” ifadesi ise, zıhâr suçu ve onun kefareti dâhil olmak üzere insanların işledikleri bütün fiillerin Allah’ın bilgisi altında olduğunu hatırlatmaktadır. Allah hem yapılan işlerin zahirini hem de içindeki niyetleri bilendir. Bu nedenle sâlikin görevi, kendisi için konulan ilâhî hükümlere uymak ve Allah’ın belirlediği sınırları ihlal etmemektir.

---------------

Âyet 4

فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَتَمَٓاسَّاۚ فَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَاِطْعَامُ سِتّٖينَ مِسْكٖينًاۜ ذٰلِكَ لِتُؤْمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهٖۜ وَتِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِۜ وَلِلْكَافِرٖينَ عَذَابٌ اَلٖيمٌ

(58/4) Femen lem yecid fesiyâmu şehrayni mutetâbi’ayni min kabli en yetemâssâ(s) femen lem yestati’ fe-it’âmu sittîne miskînâ(en)(c) żâlike litu/minû bi(A)llâhi ve rasûlih(i)(c) ve tilke hudûdu(A)llâh(i)(k) ve lilkâfirîne ‘ażâbun elîm(un)

(58/4) Kim (köle azat etme imkânı) bulamazsa, eşine dokunmadan önce ard arda iki ay oruç tutmalıdır. Kimin de buna gücü yetmezse altmış fakiri doyurmalıdır. Bunlar, Allah’a ve Resûlüne hakkıyla iman edesiniz, diyedir. İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kâfirler için elem dolu bir azap vardır.

---------------

Âyette keffâretin sırasıyla köle azâde etmek, ard arda iki ay oruç tutmak ve altmış fakiri doyurmak şeklinde gelmesindeki hikmet şudur: Öncelikle köle azat etmek daha büyük bir fazilet ve sevap taşıdığı için ilk sırada zikredilmiştir. Ayrıca azat edilen kölenin değeri çoğu zaman altmış fakiri doyurmak için harcanan maldan daha fazladır. Oruç kefaretinin iki ay olarak belirlenmesi ise nefsin terbiyesini ağırlaştırmak ve onu bu tür sözlerden alıkoyacak güçlü bir disiplin meydana getirmek içindir. Oruç aynı zamanda kulun Cenâb-ı Hakk’ın Samed isminin gerektirdiği istiğna ve nefis terbiyesiyle ahlâklanmasını sağlar. Bu imkân bulunmadığında onun zıddı bir uygulama devreye girer ki o da yoksulları doyurmaktır. Çünkü mal harcamak da nefsi terbiye eden bir davranıştır; tıpkı oruçta olduğu gibi nefsi arındırma özelliği taşır. Bu sebeple infak etmek, nefsi cimrilik hastalığından kurtarmaya ve insanı ilâhî azaptan uzaklaştırmaya vesile olur.

Doyurulacak yoksulların sayısının altmış olarak belirlenmesi de orucun altmış gün olmasına bağlıdır. Oruç iki ay boyunca tutulduğu için sayıya riayet edilerek doyurulacak fakirlerin sayısı da altmış olarak belirlenmiştir. Bunun yanında altmış sayısında başka bir sırra da işaret edilmiştir. Rivayetlerde bu ümmetin ömrünün çoğunlukla altmış ile yetmiş yıl arasında olduğu bildirilmiştir. Bu sayıya riayet eden kimse, sembolik olarak ömrünün tamamını ibadetle geçirmiş gibi bir anlam kazanır ve bu yönüyle ilâhî azaptan korunma ümidi taşır.

İbnü’l-Arabî’ye göre köle azat etmek iki şekilde anlaşılabilir: mutlak ve mukayyed azat. Mutlak azat, kişinin kendisini öyle bir makama yerleştirmesidir ki o makamda Hak Teâlâ onun gözü, kuvveti ve kendisini diğer varlıklardan ayıran uzuvları olur. Bu hâle ulaşan kimse hakikat karşısında hür hâle gelir; çünkü artık nefsin bağlarından kurtulmuştur. Mu

kayyed azat ise kişinin kendisini varlığın boyunduruğundan kurtararak yalnız Allah’a kulluk etmeye yönelmesidir. Buna rağmen insanın kulluğu tamamen ortadan kalkmaz; zira kulluk insanın zatına ait bir özelliktir ve bundan azat olmak mümkün değildir. Kul her hâlükârda Allah’a kulluk içinde kalır 

Kefaret olarak yedirmenin muteber kabul edilmesinin hikmeti de açıklanmıştır. Zira yedirmek, yiyen kimsenin hayatını muhafaza etmesine vesile olur. Bu sebeple başkasını doyuran kişi, Hakk’ın Muhyî (hayat veren) isminin ahlâkı ile ahlâklanmış sayılır; kendi fiiliyle yokluğa sürüklediği şeyi bu şekilde yeniden ihya etmiş olur. İki ay orucun kefaret olarak belirlenmesinin sebebi ise başka bir hikmete dayanır. Ümmet-i Muhammed’e göre ay, Ay’ın belirlenmiş evrelerindeki hareketinin tamamlanmasıyla ortaya çıkar. Bu durum, nefsin ilâhî menzillerdeki seyrine benzetilmiştir. Buna göre insan bir ay boyunca nefsiyle seyreder ve bu süreçte yaratıcısının kendisi üzerindeki rubûbiyetini kabul edip itiraf eder. İkinci ayda ise Rabbi ile seyreder; bu mertebede Hak onun kuvvetleri ve uzuvları üzerinde tasarruf sahibi olur. Artık onun kuvvetlerinde bütün bu mertebeleri kat eden Hak’tır. (İbnü’l-Arabî, Rahmetün mine’r-Rahmân, 5/339).

Tasavvufî açıdan bakıldığında âyet, ruh ile nefis arasındaki ilişkiye de işaret etmektedir. Nefis ruhun bineği ve eşi gibidir. Ruh, nefsin arzularından uzaklaşarak ondan yüz çevirdiğinde bu durum zıhâra benzetilmiştir. Ancak ilâhî hikmet gereği ruh ile nefis arasındaki ilişki tamamen kesilmez. Ruh yeniden nefisten faydalanmak istediğinde, bu faydalanma kefaretle gerçekleşir. Bu bağlamda köle azat etmek, nefsin bağlarından kurtulmayı; iki ay oruç tutmak ise nefsin her iki âleme yönelen arzularını dizginlemeyi ifade eder. Sâlik bu disipline güç yetiremezse, nefis ve sıfatlarının baskısı altında zayıflayan ruhânî kuvvetleri güçlendirmesi gerekir. Bu da onları beslemek ve güçlendirmek anlamında fakirleri doyurmaya benzetilmiştir.

Aynı âyet, sâlikin kalbinde tecelli eden mânâların zikrin gıdasıyla beslenmesi gerektiğine de delalet etmektedir. Bu gıda kalbî, nefsî, sırî, ruhî ve hafî zikir mertebeleriyle gerçekleşir. Bunların her biri onar olarak sayılır ve böylece toplamı altmışa ulaşır. Her mertebedeki “on” sayısı, zikir sırasında insanın zâhirî ve bâtınî duyularının hazır bulunması sebebiyledir. Eğer bu duyular gaflet içinde kalırsa zikir tam gerçekleşmez ve ibadetin kemali ortaya çıkmaz.

İki ay peş peşe oruç tutmak ise sâlikin zikrin dışında kalan sözlerden uzak durmasını ve bütün dikkatini zikre yöneltmesini hatırlatır. Bu süreklilik sayesinde zikrin yolları kalpte açılır ve kişinin iç dünyasında yeni bir düzen meydana gelir. Âyette geçen “altmış fakir” ifadesi de sembolik olarak insanın göğsünde bulunan latîfelerin ve unsurların kuvveleridir. Sâlik bu kuvveleri zikrin gıdasıyla beslediğinde kalpteki dağınıklık ortadan kalkar ve kuvveler Hakk’ın zikrine yönelmiş olur. (Dâye, Te’vîlât-ı Necmiyye, 6/104-105).

---------------

Âyet 5-6

اِنَّ الَّذٖينَ يُحَٓادُّونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ كُبِتُوا كَمَا كُبِتَ الَّذٖينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَقَدْ اَنْزَلْـنَٓا اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍؕ وَلِلْكَافِرٖينَ عَذَابٌ مُهٖينٌۚ

(58/5) İnne-lleżîne yuhâddûna(A)llâhe ve rasûlehu kubitû kemâ kubite-lleżîne min kablihim(c) ve kad enzelnâ âyâtin beyyinât(in)(c) ve lilkâfirîne ‘ażâbun muhîn(un).

يَوْمَ يَبْعَثُهُمُ اللّٰهُ جَمٖيعًا فَيُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُواۜ اَحْصٰيهُ اللّٰهُ وَنَسُوهُۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ شَهٖيدٌ۟

(58/6) Yevme yeb’aśuhumu(A)llâhu cemî’an feyunebbi-uhum bimâ ‘amilû(c) ahsâhu(A)llâhu ve nesûh(u)(c) va(A)llâhu ‘alâ kulli şey-in şehîd(un).

(58/5-6) Allah’a ve Resûlüne düşmanlık edenler, kendilerinden öncekilerin alçaltıldığı gibi alçaltılacaklardır. Oysa biz apaçık âyetler indirdik. Kâfirler için alçaltıcı bir azap vardır. Allah’ın onları hep birden diriltip yaptıklarını kendilerine haber vereceği günü hatırla. Allah onları sayıp zaptetmiş, onlarsa bunları unutmuşlardır. Allah, her şeye şahittir.

---------------

Allah’ın emrine karşı gelen ve Hz. Peygamber’in getirdiği hükümlere uymayan kimseler sonunda zillete düşer ve hüsrana uğrar. Nitekim müşriklerden önce yaşamış olan kâfirler ve günahkârlar da aynı akıbete uğramışlardır. Allah Teâlâ, suç işleyenlerden intikam alma hususunda değişmeyen sünnetini icra etmiştir. Bu sebeple kim Hz. Peygamber’in sünnetini terk eder ve onun getirdiği din içinde bidat ortaya çıkarırsa aynı yolu takip etmiş ve benzer bir zillete maruz kalmış olur. (Kuşeyrî, Letâifü’l-İşârât, 6/2135-2136)

İşârî açıdan âyet, sâlikin bâtınında zuhur eden ilâhî uyarıları hatırlatmaktadır. Nitekim sâlikin nefis âlemine dair apaçık işaretler kendisine gösterilir; ancak o, bu işaretleri görmezden gelir ve nefsine verilen ilâhî nimetleri inkâr ederse zilletle karşı karşıya kalır. İnkarcılar kibirleri ve hakkı kabul etmemeleri sebebiyle nasıl zelil edilmişlerse, sâlikin bâtınında ilâhî latîfelere karşı direnen nefsânî kuvveler de aynı akıbete uğrar. Bu zillet, hak ehlinin nazarında değersiz hâle gelmek ve kalpler üzerinde ağırlık meydana getirmek şeklinde ortaya çıkar. Nefsânî kuvveler hakikatin karşısında mağlup olduklarında ise, ebedî izzeti kazanabilecekleri vakitleri zayi ettiklerini fark ederek derin bir pişmanlık duyarlar. (Dâye, Te’vîlât-ı Necmiyye, 6/106)

Altıncı âyette ise Allah Teâlâ ilminin kuşatıcılığını hatırlatmaktadır. O’nun ilmi kalplerdeki niyetleri, zihinden geçen düşünceleri ve varlık âlemindeki en küçük zerreleri dahi kuşatır. Bu ilâhî kuşatma ezelden ebede kadar devam eder; göklerde ve yerde zerre kadar hiçbir şey O’nun ilminden gizli kalmaz. “Allah her şeye şahittir” buyruğu da bu hakikati pekiştirmektedir. Zira Hak Teâlâ ulûhiyetinin gereği olarak zatı ve sıfatlarıyla her şey üzerinde hazır ve nazırdır; varlıkların bütün hâllerini ezelde kendi ilmiyle kuşatmış ve onlara şahit olmuştur.

Buna rağmen insanların çoğu bu hakikatten gafildir. Kalplerini örten cehalet ve günah perdeleri sebebiyle yaptıklarını unutmuş ve kendilerini hesaba çekmeden yaşamışlardır. Bu sebeple kişi işlediği günahları hatırlamaz, onlar için pişmanlık duymaz ve tövbe etmeye yönelmezse ömrünü zayi etmiş demektir. Çünkü kulun unuttuğu ameller Allah katında unutulmaz; hepsi ilâhî ilimde sayılıp kaydedilmiştir. İnsan mahşer gününde bu amellerle karşılaşacak ve yaptıklarının hesabını verecektir. O gün artık tövbe edenin tövbesi fayda vermez, dua edenin duası kabul edilmez ve özür dileyenin özrü geçerli sayılmaz. (Sülemî, Hakâiku’t-Tefsîr, 2/314; Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/402)

Şu hâlde kalpte doğan ilâhî vâridler, sâliki hakikate çağıran ilâhî hitaplar mahiyetindedir. Ancak bâtınında bulunan nefsânî kuvveler bu çağrıya çoğu zaman direnç gösterir. Bu direniş devam ettikçe kalpteki nûr zayıflar ve kalp hakikatin müşâhedesinden uzaklaşır. Aslında kıyamet gününde perdelerin kaldırılması da bu derunî hakikatin açığa çıkmasından ibarettir. Çünkü insanın varlığında meydana gelen hiçbir fiil yok olmaz; hepsi ilâhî ilmin kuşatması içinde sabit kalır. Zira varlıkta ortaya çıkan bütün hâller, ezelî ilimde sabit bulunan a‘yân-ı sâbitenin hükümlerinin zuhura gelmesinden ibarettir. Bu sebeple insan dünyada gaflet sebebiyle amellerini hatırlamasa bile, ilâhî ilim onları eksiksiz bir şekilde kuşatmış durumdadır.

Bu hakikatin idraki kalpte sürekli bir uyanıklık meydana getirir. Çünkü ilâhî ilim yalnız zahirî fiilleri değil, kalpte doğan düşünceleri, niyetleri ve en gizli yönelişleri de kuşatır; varlığın hiçbir mertebesi bu şuhûdun dışında kalmaz. Sâlik bu hakikati idrak ettiğinde kalbi gaflet perdelerinden arınır ve ilâhî huzurda bulunma bilinciyle hareket etmeye başlar. Böylece söz ve davranışları ölçü kazanır; bâtınında yavaş yavaş müşâhede ufku genişler vel kendi varlığının da ilâhî nazarın bir tecellîsi olduğunu idrak ederek bütün fiillerini Hak ile kaim olan bir edep içinde yaşamaya yönelir.

Şehîd İsminin Hakikati

Şehîd ismi, sözlükte “bir şeyi kesin biçimde bilmek, ona vâkıf olmak ve gerektiğinde bu bilgiyi ortaya koymak” anlamındaki şehâdet kökünden gelir. Allah’a nisbet edildiğinde ise bu isim, O’nun her şeyi tam bir kuşatıcılıkla bildiğini, hiçbir şeyin O’nun ilminden gizli kalmadığını ifade eder. Bu sebeple şehîd, yalnız görüneni bilen değil; insanların duyularına ve idrakine kapalı kalan yönleri de aslî hüviyetiyle bilen ilâhî bir sıfattır. Nitekim Kur’ân’da geçen “âlimü’l-gaybi ve’ş-şehâde” ifadesi de bu mânayı desteklemekte, Allah’ın hem gizliyi hem de açık olanı kuşattığını göstermektedir.

Kur’ân-ı Kerîm’de şehîd ve şâhid lafızlarıyla, ayrıca fiil kalıplarıyla Allah’a nisbet edilen bu kavram, ilâhî ilmin farklı bir yönünü öne çıkarmaktadır. Âlimler, şehîd isminin özünde “bilen” anlamı taşıdığı, ancak şâhid kelimesine göre daha kapsamlı bir muhtevaya sahip bulunduğu görüşündedir. Bu isim, müşâhedeye dayalı ve hiçbir eksiklik barındırmayan bir bilgiyi ifade eder. Gazzâlî de bu yakınlığı dikkate alarak, ilim mutlak olarak düşünüldüğünde Alîm, bâtına taalluk ettiğinde Habîr, zâhire yönelik olduğunda ise Şehîd isminin öne çıktığını belirtmiştir.

Bununla birlikte Allah’ın bilmesi, insan bilgisinde olduğu gibi duyu organlarına dayalı değildir. O, vasıtalara muhtaç olmaksızın hem görüneni hem görünmeyeni bilir. Bu sebeple bazı âlimler şehîd ismini yalnız “bilen” değil, aynı zamanda “tanıklık eden” anlamında da değerlendirmiştir. Buna göre Allah’ın şehâdeti, özellikle âhirette kulların dünya hayatındaki amellerine yönelik tanıklığını da kapsar. Bu isim, anlam bakımından Alîm, Semî‘, Basîr, Habîr, Muhsî, Müheymin ve Rakīb gibi isimlerle yakın bir ilişki içindedir; ancak bunlar arasında Şehîd ismi özellikle her şeyi kuşatan, gözeten ve gerektiğinde buna şahitlik eden ilâhî ilmi vurgulaması bakımından ayrı bir yere sahiptir. (Topaloğlu, DİA, 38/428)

Tilimsânî’ye göre Şehîd ismi temel olarak “şâhid”, yani her şeyi bilerek ve kuşatarak tanıklık eden anlamını taşır. Bu sebeple “Allah, kendisinden başka ilâh olmadığına şahitlik etti” (Âl-i İmrân, 3/18) hakikati, ilâhî şehâdetin en yüksek ifadesidir.

Âyette meleklerin ve ilim sahiplerinin de bu şehadete dahil edilmesi, irfaniyet açısından bakıldığında, insan aklının anlayışına uygun bir hitap tarzı olarak değerlendirilir. Buna göre asıl ve mutlak şehâdet Allah’a aittir; diğerleri ise bu hakikatin gölgesi mesabesindedir. 

Öte yandan Hz. Peygamber’in “Siz yeryüzünde Allah’ın şahitlerisiniz” buyruğu, kulların bağımsız biçimde şahitlik ettiği anlamına gelmez; bilakis onların şahitliğinde Allah’ın Şehîd isminin zuhuru bulunduğunu ifade eder. Bu yönüyle Şehîd ismi, Rakīb ve Alîm isimleriyle irtibatlı olur.

Şehîd isminin tam mazharı ise kutbü’l-aktâbdır. Çünkü kutup, varlık dairelerinin merkezinde bulunduğu için insanlarda ve diğer mevcudatta ortaya çıkan farklı hâlleri kendi mertebesine göre kuşatıcı bir nazarla idrak eder. Bu sebeple her şeyle bir nisbet içindedir; fakat hiçbir şey onu kuşatacak bir seviyeye ulaşamaz. O, her mertebeye bakan bir menzilde bulunduğu için Şehîd ismi onda daha belirgin bir şekilde tecellî eder.

Bununla birlikte kutub, bazı sûretlere dair cüz’î keşiflerden habersiz kalabilir. Ancak bu, onun cehaleti anlamına gelmez. Çünkü o şeyleri küllî bir ilimle bilir. Onu sınırlayan husus, bedenî sûretle kayıtlı oluşudur. Eğer bu cismanî kayıt bulunmasaydı, hiçbir sûret ona gizli kalmazdı. (Tilimsânî, Me’âni’l-Esmâi’l-İlâhiyye, 218-219)

Öte yandan Şehîd isimi seyrü sülûk açısından ele alındığında sâlike ilâhî huzurda bulunma şuurunu kazandırıcı bir rol oynar. Zira Hak Teâlâ’nın müşâhedesi altında yaşadığını idrak eden kimse, kalbinde doğan niyetin, dilinden çıkan sözün ve fiilinde beliren her yönelişin ilâhî şehâdetten uzak olmadığını bilir. Bu idrak kalbe yerleştiğinde sâlik yalnız dış amellerini düzeltmekle yetinmez; o amellerin kaynağı olan bâtınını da tasfiye etmeye yönelir.

Bu sebeple Şehîd isminin terbiyesi, sâlikte hem murâkabe hâlini hem de tevhidî bir bakışı meydana getirir. Murâkabe ile her hâlinin ilâhî huzurda cereyan ettiğini kavrar; tevhid nazarıyla da çokluk içinde dağılmış gibi görünen şahitliklerin gerçekte tek bir ilâhî şehâdetin farklı tecellîlerinden ibaret olduğunu idrak eder. Böylece şahitlik, dış dünyaya ait bir tanıklık olmaktan çıkar; kalbi Hak ile diri ve uyanık tutan daimî bir huzur hâline dönüşür.

---------------

Âyet 7

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِؕ مَا يَكُونُ مِنْ نَجْوٰى ثَلٰثَةٍ اِلَّا هُوَ رَابِعُهُمْ وَلَا خَمْسَةٍ اِلَّا هُوَ سَادِسُهُمْ وَلَٓا اَدْنٰى مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْثَرَ اِلَّا هُوَ مَعَهُمْ اَيْنَ مَا كَانُواۚ ثُمَّ يُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُوا يَوْمَ الْقِيٰمَةِؕ اِنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلٖيمٌ

(58/7) Elem tera enna(A)llâhe ya’lemu mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ard(i)(s) mâ yekûnu min necvâ śelâśetin illâ huve râbi’uhum velâ ḣamsetin illâ huve sâdisuhum velâ ednâ min żâlike velâ ekśera illâ huve me’ahum eyne mâ kânû(s) śümme yunebbi-uhum bimâ ‘amilû yevme-lkiyâme(ti)(c) inna(A)llâhe bikulli şey-in ‘alîm(un).

(58/7) Göklerdeki ve yerdeki her şeyi Allah’ın bildiğini görmüyor musun? Üç kişi gizlice konuşmaz ki, dördüncüleri O olmasın. Beş kişi gizlice konuşmaz ki altıncıları O olmasın. Bundan daha az yahut daha çok da olsalar, nerede olurlarsa olsunlar, O mutlaka onlarla beraberdir. Sonra onlara yaptıklarını Kıyamet günü haber verecektir. Allah, her şeyi hakkıyla bilir.

---------------

Bu ve devamındaki âyetlerde, Resûlullah döneminde yaşanan bazı olaylar vesilesiyle İslâm’ın temel inanç ve ahlâk ilkelerine işaret edilmektedir. Müslümanların toplumsal ilişkilerinde gözetmeleri gereken bazı muaşeret kuralları örneklerle açıklanmakta; toplumda huzur, bireyler arasında sevgi ve saygının korunması için bu kurallara riayet etmenin gerekliliği vurgulanmaktadır. Aynı zamanda bu ilkelere uygun davranmanın, kişinin Allah katındaki derecesini yükselten bir amel olduğu da belirtilmektedir.

Âyetlerde dikkat çekilen hususlardan biri, birkaç kişinin bir araya gelerek gizlice konuşması ve başkalarının bulunduğu ortamlarda fısıltıyla görüşmesidir. Bu durum Kur’ân’da “necvâ” kavramı ile ifade edilmiştir. İnsanların gizli konuşmalar yapması çoğu zaman başkalarında kuşku, merak veya tedirginlik doğurabilir; bu da dostlukların zedelenmesine ve bazen husumetlerin ortaya çıkmasına yol açabilir. Bu sebeple Kur’ân-ı Kerîm, çeşitli vesilelerle gizli görüşmeleri olumsuz bir tutum olarak değerlendirmiş; ancak haklı sebepler bulunduğunda bunu bütünüyle yasaklamamış, bazı durumları istisna etmiştir. (Kur’ân Yolu, 5/269)

Âyette geçen Allah’ın kullarıyla “beraber olması” ifadesi ise ilim ve hüküm bakımından anlaşılmalıdır; yoksa zât bakımından bir yerde bulunma anlamına gelmez. Çünkü Allah’ın zâtı mekânla kayıtlı olmaktan münezzehtir. Bu sebeple sûfîler bu beraberliği farklı mertebelerde açıklamışlardır: Hak, günahkâr kullarla mağfiretiyle, salih kullarla ihsanıyla, âriflerle ise marifetiyle beraberdir.

Allah Teâlâ arşa istivâ ettiğinde, istivânın gereği olarak varlığın bütün mertebeleri O’nun ilmi ve kudreti altında kalmıştır. Varlıkta ne kadar ince ve küçük olursa olsun hiçbir şey O’nun ilminden, korumasından ve kuşatmasından gizli kalmaz. Bu hakikatin bir benzeri insanın kendi varlığında da görülebilir. Bedenin içine yerleştirilen ruh, bütün bedene sirayet eder ve bedenin en küçük parçası bile onun idrakinden uzak kalmaz.

Bu sebeple Allah’ın görmesi, işitmesi ve ilmi hiçbir perde ile engellenmez; O’nun hakkında uzaklık veya engel tasavvur edilemez. Hiçbir kul O’ndan kaçamaz ve hiçbir şey O’nun ilminden gizlenemez. Bununla birlikte Allah’ın varlıkla beraberliği mekânsal bir birliktelik değildir. Mekân yaratılmışlara ait bir özelliktir; Allah ise mekânın ötesinde bir ulviyet ve yücelik sahibidir. (İbn Berrecân, Tefsîr, 5/316)

Mekân, yön ve ayrılık gibi kayıtlar ortadan kalktığında ve zât ile sıfat tecellîlerinin nurları ârifin kalbinde parladığında ma‘iyyetin hakikati idrak edilir. Çünkü Allah Teâlâ mahlûkla birleşmekten de onlardan ayrılmaktan da münezzehtir. Bu sebeple O’nun beraberliği mekânsal bir birliktelik değil, ilim ve şuhûd ile gerçekleşen ilâhî bir kuşatıcılıktır.

Allah ile ve Allah için bir araya gelenlerin hâlini fark edebilen kimse onların yüzlerinde bu ma‘iyyetin izlerini görür. Bu hâl yalnızca zahirî bilgiyle elde edilen bir idrak değildir; bilakis ilâhî ilmin ezelî kuşatıcılığının kalpte tecellî etmesiyle ortaya çıkan bir farkındalıktır. Zira ilâhî ilim bütün varlığı kuşatır ve ilâhî sıfatların hükümleri fiiller vasıtasıyla varlık âleminde görünür. Bu hakikat, Allah’ın hâdis varlıkların mahalli olduğu anlamına gelmez; O bundan münezzehtir. Burada söz konusu olan, ârifin müşâhedesinde varlık kayıtlarının zayıflaması ve her şeyin ilâhî huzurun tecellîleri içinde idrak edilmesidir.

Bu sebeple sûfîler, huzur ma‘allah bilinci taşıyan kimselerle beraber bulunmayı tavsiye etmişlerdir. Çünkü Allah’ın ma‘iyyetini idrak eden kimse bu bilinç sayesinde muhalefetten sakınır; bu idrake sahip olmayan ise şüphelere ve haramlara düşmeye daha yakın olur. (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/403).

Necmeddin Dâye ise âyeti tasavvufî anlamda farklı yorumlamıştır. Ona göre Allah, ruhânî ve cismânî kuvvelerde bulunan her şeyi bilir. İnsan varlığında yer alan ulvî ve süflî kabiliyetler O’nun emanetleridir. Allah bu kabiliyetleri insanın yaratıldığı çamurun içine yerleştirmiş ve ona kendi ruhundan üflemiştir.

“Üç kişinin gizli konuşması olmaz ki O onların dördüncüsü olmasın.”

Madenî, nebâtî ve hayvanî kuvvelerin; ayrıca süflî ve arzî tabiatın gizli yönelişleri olduğu gibi, cinlere, meleklere ve akla ait ulvî kuvvelerin de gizli yönelişleri vardır. Bu üç kuvvenin gizli yönelişlerinde Allah onların dördüncüsüdür.

Aynı şekilde “Beş kişinin gizli konuşması olmaz ki O onların altıncısı olmasın” ifadesi de insanın beş duyusuna işaret eder. Allah insanın idrak vasıtası olan bu duyuların bütün faaliyetlerini kuşatır. Çünkü Allah duyuları idrak araçları olarak yaratmış ve idrak onlar vasıtasıyla gerçekleşmiştir. Bu sebeple duyuların gerçekleştirdiği hiçbir hareket, onları kullananın farkındalığından ve ilâhî ilmin kuşatmasından bağımsız değildir.

“Bundan daha azı veya daha çoğu da olsa nerede olurlarsa olsunlar O mutlaka onlarla beraberdir” buyruğu ise varlığa dair daha kapsamlı bir hakikate işaret etmektedir. Buna göre aradaki vasıtalar çoğalsa veya ilişkiler farklı mertebelerde ortaya çıksa da ilâhî ma‘iyyet bütün varlığı ku

şatır. Bu sırrı ancak önce bir olan zâtı, sonra da çokluk içinde birliğin hakikatini bilen kimse anlayabilir. (Dâye, Te’vîlât-ı Necmiyye, 6/106-107).

Şu hâlde ma‘iyyet yalnızca Allah’ın kullarının fiillerini bilmesi anlamında olmayıp aynı zamanda varlığın bütün mertebelerinin ilâhî ilmin tecellîleri olarak ortaya çıkmasıyla da ilgilidir. Bu sebeple ilâhî ma‘iyyet temelde iki düzeyde gerçekleşir: Biri bütün varlığı kuşatan ilmî ma‘iyyet, diğeri ise âriflerin kalbinde gerçekleşen şuhûdî ma‘iyyettir. İlm-i ilâhî ezelden beri bütün varlığı kuşattığı için hiçbir varlık O’nun bilgisinin dışında değildir. Sâlik bu hakikati ancak kalpte doğan tecellîlerle idrak eder. Böylece varlık mertebelerinde görülen çokluk, ilâhî ilmin farklı zuhurları olarak anlaşılmaya başlar.

Bu idrak sûfîlerin “ma‘iyyetullah” diye ifade ettikleri hâle götürür. Sâlik bu mertebede ilâhî huzur bilincini kalbinde diri tutar ve sözlerini, fiillerini ve niyetlerini bu şuurla düzenler. Murâkabe ile başlayan bu hâl derinleştikçe huzur hâline dönüşür ve sâlik kalbini Hakk’ın nazarı altında tutmaya çalışır ve bu ilâhî beraberliği sürekli bir farkındalık olarak yaşar. Nihayetinde ise bu idrak müşâhede mertebesine ulaştığında varlıkta görülen çokluk, ilâhî hakikatin farklı mertebelerdeki tecellîleri olarak anlaşılır.

---------------

Âyet 8

اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذٖينَ نُهُوا عَنِ النَّجْوٰى ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا نُهُوا عَنْهُ وَيَتَنَاجَوْنَ بِالْاِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَمَعْصِيَتِ الرَّسُولِ وَاِذَا جَٓاؤُ۫كَ حَيَّوْكَ بِمَا لَمْ يُحَيِّكَ بِهِ اللّٰهُۙ وَيَقُولُونَ فٖٓي اَنْفُسِهِمْ لَوْلَا يُعَذِّبُنَا اللّٰهُ بِمَا نَقُولُؕ حَسْبُهُمْ جَهَنَّمُۚ يَصْلَوْنَهَاۚ فَبِئْسَ الْمَصٖيرُ

(58/8) Elem tera ilâ-lleżîne nuhû ‘ani-nnecvâ śümme ye’ûdûne limâ nuhû ‘anhu ve yetenâcevne bil-iśmi vel’udvâni ve ma’siyeti-rrasûli ve-iżâ câûke hayyevke bimâ lem yuhayyike bihi(A)llâhu ve yekûlûne fî enfusihim levlâ yu’ażżibuna(A)llâhu bimâ nekûl(u) hasbuhum cehennemu yaslevnehâ febi/se-lmasîr(u).

(58/8) Gizlice konuşmaktan menedilip de menedildikleri 

şeyi işleyen ve günah, düşmanlık ve peygambere isyanı konuşanları görmedin mi? Sana geldiklerinde Allah’ın seni selâmlamadığı selâmla selâmlıyorlar. İçlerinden de “Söylediklerimizden dolayı Allah bize azap etse ya!” diyorlar. Cehennem onlara yeter! Oraya girecekler. Ne kötü varış yeridir orası! 

---------------

Bu âyetin, Yahûdiler ve münâfıklar hakkında nâzil olduğu rivayet edilir. Onlar müminlerle karşılaştıklarında kendi aralarında gizlice konuşur, küçük gruplar hâlinde toplanarak birbirlerine işaretler yapar ve böylece müminleri rahatsız etmeye çalışırlardı. Bunun üzerine Resûlullah onları bu tür davranışlardan menetmiş; fakat onlar uyarıya rağmen aynı tutumu sürdürmüşlerdir.

Yahûdiler ve münâfıklar ayrıca Hz. Peygamber’i selamlarken de alaycı bir üslup kullanırlardı. “Esselâmü aleyke” demek yerine, Yahûdî dilinde “ölüm senin üzerine olsun” anlamına gelen “essâmü aleyke” sözünü söyleyerek bunu selâm gibi gösterirlerdi. Hz. Peygamber ise onların bu sözlerine, “sizin üzerinize olsun” anlamına gelen “ve aleyküm” ifadesiyle karşılık verirdi.

Âyette geçen “içlerinden ‘Allah bizi söylediklerimiz sebebiyle cezalandırsa ya!’ diyorlar” ifadesi, onların kendi aralarında veya baş başa kaldıklarında bu sözleri dile getirdikleri şeklinde de anlaşılabilir. İnkârcı ve sapkın kimselerin Allah’ın azabını insanî ölçülerle değerlendirmeleri ve cezayı hemen gerçekleşmesi gereken bir şey gibi görmeleri sık rastlanan bir tutumdur. Oysa Kur’ân ve hadislerde Allah Teâlâ’nın birçok günahı hemen cezalandırmadığı, kullarına mühlet verdiği ve hükmünü çoğu zaman kendi hikmeti gereği ertelediği belirtilir. Bu gecikme, imtihanın bir parçasıdır. Bu sebeple dünyada hemen cezalandırılmamayı, yapılanların karşılıksız kalacağı şeklinde anlamak büyük bir yanılgıdır. (Kur’ân Yolu, 5/270-271)

İşarî olarak ise âyet, daha önce de geçtiği üzere sâlikin bâtınında yer alan kuvveler arasındaki mücadele şeklinde yorumlanabilir. Nitekim insanın kalbinde hakka yönelen kuvve

ler bulunduğu gibi, nefse ve hevâya bağlı kuvveler de vardır. Bu ikinci grup çoğu zaman açık bir düşmanlık yerine gizli bir muhalefet ortaya koyar. Nitekim âyette geçen “necvâ” ifadesi, bâtındaki muhalefetin çoğu zaman insanın fark etmediği gizli düşünceler şeklinde ortaya çıktığına işaret etmektedir.

Dolayısıyla müridin seyrindeki bu gizli yönelişleri fark etmesi oldukça önemlidir. Çünkü nefsânî kuvveler çoğu zaman doğrudan inkâr etmek yerine kalpte şüphe, küçümseme veya alay şeklinde ortaya çıkar. Bu hâl devam ettiğinde kişinin iç dünyasında hakka yönelen kuvveler zayıflar ve kalpteki denge bozulur. Bu sebeple sâlik kalbinde doğan düşünceleri dikkatle gözlemlediğinde hangi yönelişlerin Hakk’a, hangilerinin ise nefse ait olduğunu ayırt edebilmelidir. Böyle bir farkındalık kalbe yerleştiğinde nefis gizli muhalefetini sürdürmekte zorlanır ve ruhî kuvveler güç kazanır.

Haddizatında insan, farklı mertebelerdeki kuvvelerin birleşmesiyle oluşan küçük bir âlem niteliğindedir. Bu kuvveler arasında nefsânî olanlar insanın tabiatına ve hevâya bağlı yönünü temsil ederken, rûhânî olanlar onu hakikate ve marifete yöneltir. Nefsânî kuvveler başlıca şehevî, gadabî ve vehmî-hayalî güçlerdir; bunlar insanda arzu, öfke, kuruntu ve tasavvur gibi yönelişleri meydana getirir. Bunlar yaratılış itibariyle kötü değildir; bilakis hayatın devamı ve insanın dünyadaki varlığını sürdürebilmesi için gerekli olan tabiî güçlerdir. Ancak kontrol edilmediklerinde kalbi perdeleyerek insanı hevâ ve gaflete sürükleyebilirler. 

Buna karşılık akıl, kalp ve ruh gibi rûhânî latîfeler insanı ilâhî hakikate yönelten kuvvelerdir. İnsan varlığında bu iki yön arasında sürekli bir denge bulunur ve kalp bu dengenin merkezinde yer alır; kalp hangi tarafa yönelirse insanın bütün kuvveleri de o yöne meyleder. Manevî yolculukta amaç nefsânî kuvveleri ortadan kaldırmak değil, onları terbiye ederek kalbin ve rûhânî kuvvelerin emrine vermektir. Bu sebeple seyru sülûk sürecinde mücâhede, riyâzet, tezkiye ve irfan yoluyla nefsânî eğilimler dengelenir ve sâlikin bâtınında hakka yönelen kuvveler güç kazanır. 

---------------

Âyet 9

يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُٓوا اِذَا تَنَاجَيْتُمْ فَلَا تَتَنَاجَوْا بِالْاِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَمَعْصِيَتِ الرَّسُولِ وَتَنَاجَوْا بِالْبِرِّ وَالتَّقْوٰىؕ وَاتَّقُوا اللّٰهَ الَّـذٖٓي اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ

(58/9) Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû iżâ tenâceytum felâ tetenâcev bil-iśmi vel’udvâni ve ma’siyeti-rrasûli ve tenâcev bilbirri ve-ttakvâ(s) vettekû(A)llâhe-lleżî ileyhi tuhşerûn(e).

(58/9) Ey iman edenler! Siz baş başa gizlice konuştuğunuz zaman, günah, düşmanlık ve peygambere isyanı konuşmayın. İyilik ve takvayı konuşun ve huzuruna toplanacağınız Allah’a karşı gelmekten sakının.

---------------

Gerek bu âyetten gerekse konuya temas eden diğer âyet ve hadislerden anlaşıldığına göre gizli konuşma ve görüşmeler, özünde mutlak olarak yasaklanmış değildir. Yasaklama, daha çok konuşulan konuların günah, düşmanlık ve isyana yönelik olması yahut bu tür gizli konuşmaların çevrede bulunan kişilerde şüphe, huzursuzluk ve tedirginlik doğurması sebebine bağlanmıştır. Nitekim bu âyette ve Nisâ sûresinin 114. âyetinde, konuşmanın iyilik ve hayır amacı taşıması hâlinde günah sayılmayacağı açıkça ifade edilmiştir. Aynı doğrultuda Resûlullah’ın “Üç kişi olduğunuzda iki kişi üçüncüden ayrı olarak fısıldaşmasın; çünkü bu onu üzer” (İbn Mâce, “Edeb”, 50) buyruğu da gizli konuşmaların yasaklanmasının, başkaları üzerinde olumsuz etkiler doğurabilecek durumlarla ilgili olduğunu göstermektedir.

Âyette geçen “günah, düşmanlık ve peygambere karşı gelme hususunda fısıldaşmak” ifadesi ise, zaten müminlere yakışmayan bir davranış olduğu için çoğu müfessir tarafından münafıkların tutumuna işaret olarak yorumlanmıştır. Buna karşılık “iyilik ve takvâ hakkında konuşun” buyruğunun, müminlere doğru davranış biçimini öğretmeye yönelik olduğu ifade edilmiştir. Bu yorum, “Ey iman edenler!” hitabının samimi müminlere yöneldiği anlayışına dayanır. Bununla birlikte bazı müfessirler, dış görünüşte iman etmiş sayıldıkları için müminler arasında kabul edilen münafıkların da bu hitabın muhatabı olabileceğini belirtmişlerdir. (Ku’ân Yolu, 5/572)

Âyetin sonunda yer alan “Huzurunda toplanacağınız Allah’a karşı gelmekten sakının” uyarısı, müminleri yalnızca belirli fiillerden değil, onları doğuran bütün yönelişlerden sakındıran kapsamlı bir hatırlatmadır. Bu ifade, insanı hem dünyada hem de âhirette ilâhî gazaba sürükleyebilecek günah ve düşmanlıktan uzak durmayı emrettiği gibi, özellikle Rasûlullah’a muhalefete götüren tutumların da terk edilmesini gerekli kılar. Böylece Kur’ân yalnızca açık fiilleri değil, bu fiillerin kaynağını oluşturan sebepleri de yasaklayarak müminlerin hayatını daha başlangıç noktasından itibaren koruma altına alır.

“İyilik ve takvâ hakkında konuşun” buyruğu ise müminlerin gizli konuşmalarının hangi istikamete yönelmesi gerektiğini belirtir. Buna göre müminlerin aralarındaki konuşmalar hayır ve takvâ çerçevesinde olmalı; Allah yolunda fedakârlık, nefsin tezkiyesi ve ilâhî emirlere yönelik gibi konuları içermelidir. Sehl et-Tüsterî âyeti Allah’ı zikretmek, Kur’ân tilâvet etmek, iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak gibi amellerle açıklamış ve böylece müminlerin sözlerinin kalbi ihya eden bir içerik taşıması gerektiğini belirtmiştir. (Tüsterî, Tefsîr, 564)

Bu yönüyle âyet, yalnız zahirî konuşmaların değil, kalpte doğan iç yönelişlerin terbiyesine de dikkat çekmektedir. Zira kalp, ilâhî vâridlerin ve nefsânî hâtırların karşılaştığı bir mahaldir. Nefse yönelen hâtırlar insanı günaha ve düşmanlığa sürüklerken, Hak’tan gelen vâridler kalbi hayra ve takvâya yöneltir. Bu sebeple sâlik için esas olan, kalpte doğan yönelişleri murâkabe ederek onları zikir ve ibadetle Hak tarafına çevirmektir. Kalbin zikirle meşgul olması, Kur’ân ile ünsiyet kurması ve hayrı yaymaya yönelmesi bu iç terbiyenin en belirgin tezahürleridir.

Bu sebeple sâlik, konuşurken kendisini işitenin kim olduğunu unutmamalı ve sözlerinde ihtiyatlı davranmalıdır. Zira insan söylediği sözlerden sorumludur ve nihayetinde kendi sözleriyle yüzleşecektir; kıyamet gününde amellerin kayde

dildiği kitap önüne konulduğunda kişi söylediklerinin kendisine okunmasıyla karşılaşacaktır.

Tasavvuf yolunda ilerleyen mürid için bu âyet aynı zamanda sohbet adabına da işaret etmektedir. Buna göre sâlik, şeyhinin meclisinde bulunduğunda ona gelen mârifetleri kendi aklî düşünceleriyle ölçmeye kalkışmamalı, bu sebeple şüpheye düşmemelidir. Aynı şekilde yol arkadaşlarına karşı kıskançlık beslemekten, onların manevî hâllerini veya mürşidinin nezdindeki yerlerini çekememekten sakınmalı; şeyhinin verdiği emirler konusunda da itaatten ayrılmamalıdır.

Sâlik yalnız kaldığı zamanlarda da dikkatli olmalıdır. Çünkü bu durumda nefis, şeytanın telkinlerine daha açık hâle gelebilir. Bu telkinler bazen zât ve sıfat hakkında şüpheler doğurur, bazen de insanın kemale ulaştığı ve artık terbiyeye ihtiyaç duymadığı düşüncesini telkin eder. Bundan dolayı mürid, bu tür düşüncelerle meşgul olmak yerine zikirle kalbini muhafaza etmeli ve tümüyle Hakk’a yönelmelidir. (Dâye, Te’vîlât-ı Necmiyye, 6/108-109)

---------------

Âyet 10

اِنَّمَا النَّجْوٰى مِنَ الشَّيْطَانِ لِيَحْزُنَ الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَلَيْسَ بِضَٓارِّهِمْ شَيْـًٔا اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ

(58/10) İnnemâ-nnecvâ mine-şşeytâni liyahzune-lleżîne âmenû ve leyse bidârrihim şey-en illâ bi-iżniallâh(i) ve ’alallâhi felyetevekkeli-lmu’minûn(e).

(58/10) O kötü fısıltılar iman edenleri üzmek için ancak şeytandan kaynaklanmaktadır. Oysa şeytan, Allah’ın izni olmadıkça, mü’minlere hiçbir zarar verebilecek değildir. Öyle ise mü’minler ancak Allah’a tevekkül etsinler.

---------------

Âyette yasaklanan gizli konuşmaların mahiyeti açıklanarak bunların şeytanın telkini olduğu bildirilmektedir. Şeytan, insanı günaha sevk eden sözleri süsleyerek müminlerin kal-

binde hüzün ve tedirginlik meydana getirmek ister. 

Tasavvufî açıdan bakıldığında ise âyet insanın iç dünyasında meydana gelen gizli telkinlere de işaret etmektedir. Nitekim şeytanın gizli telkinleri (necvâ), nefs-i emmâreye yönelttiği vesveselerden ibarettir. Bu vesveseler kalpte şüphe ve huzursuzluk doğurarak sâlikin iç dünyasında bir daralma meydana getirir. Kalbin daralması, ruhun melekût mertebelerine yönelişini zayıflatır ve onu manevî yolculuğunda yavaşlatır. Bu durum kabz hali olarak da adlandırılmıştır.

Haddizatında kalbin hakikati şeytanın nüfuz alanının dışındadır. Çünkü kalp Hak Teâlâ’nın nazargâhı ve ilâhî tecellîlerin mazharıdır. Bu sebeple şeytanın etkisi kalbin özünde değil, daha çok nefsânî yönlerinde ortaya çıkar. Ruh ve kalp aslında ilâhî koruma altındadır; dolayısıyla sâlik için önemli olan şeytanın vesveseleriyle doğrudan mücadele etmek değil, kalbi zikir ve huzur hâline yöneltmektir. Kalp Hak’ka yöneldiğinde nefis ile şeytan arasındaki bu gizli fısıltıların etkisi kendiliğinden zayıflar ve kalp yeniden ilâhî huzurun nuruna yönelir.

Bundan anlaşılmaktadır ki, hakikate karşı ortaya çıkan itirazlar çoğu zaman nefis, tabiat ve şeytandan kaynaklanır. Çünkü bu üçü zulmânî kuvveler olarak insanı aşağıya çeker. Buna karşılık hayra yönelik muvafakat kalp, ruh ve sır gibi nûrânî latîfelerde zuhur eder. Bu sebeple sûfîler, nefsânî ve şeytânî telkinlere iltifat etmeyip kalbi Hak’ka yöneltmeyi esas almışlardır. Zararın ve faydanın yalnız Allah’tan geldiğini bildikleri için O’na dayanır ve kalplerini şeytanın vesveselerine teslim etmezler. Böylece şeytanın telkinleri ve münafık nefsin fısıltıları selîm ve mutmain kalp üzerinde kalıcı bir tesir bırakamaz. (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/404; Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 21/46)

Tevekkül Ehli Olmak

İlk sûfîler tarafından “kişinin işini bütünüyle Hakk’a teslîm etmesi ve O’nun vekâletine güvenmesi” şeklinde tarif edilen tevekkül, avâm için güç, havâs için ise kolay sayılan makamlardan biri kabul edilmiştir. Çünkü nefsini seven, onun arzuları peşinde koşan ve mal ile mülke bağlanan avâm, sebeplerle perdelenmiş durumdadır. Sebepleri terk ettiğinde helâk olacağı vehmine kapılır; aklı vehimle karıştığı, imanı da yeterince kuvvet bulmadığı için Allah’a gereği gibi güvenemez. İşin hakikatte kendi elinde bulunmadığını ve kendi kudretinin hiçbir tesiri olmadığını bilmediğinden, tevekkül ona son derece ağır gelir. Buna karşılık havâs mertebesine ulaşanlar, yakîn sahibi olmaları sebebiyle fiilin, kuvvetin ve tesirin bütünüyle Allah’a ait olduğunu idrâk ederler; böylece tevhîd-i ef‘âl makamında tevekkülü de aşmış olurlar.

İbnü’l-Arabî’ye göre de her şeyde hakikî fâil, sebepler perdesinin ardındaki Hak’tır. Bu sebeple mutlak mânada bir tevekkülden söz etmek dahi problemli görünmektedir. Zira varlık ve oluş mertebesinde fiil ve tasarruf zaten Allah’a aittir; mümkinin kendisine nisbet edilebilecek bağımsız bir fiili yoktur ki onu Allah’a havale etsin. Bu yüzden İmam Gazzâlî, yalnız sebeplere güvenmeyi tevhid açısından şirk saymaktadır. Bununla birlikte sebepleri bütünüyle ihmal etmek de nebevî tavsiyeye aykırıdır. O hâlde yapılması gereken, sebepleri gözetmek fakat onlara değil, yalnız Allah’a itimat etmektir.

Tevekkül ehli olmanın üç temel aşaması vardır. Birinci aşama, kişinin sebepleri bütünüyle terk etmeksizin Allah’a tevekkül etmesidir. Burada sebeplere sarılmaktaki maksat, nefsi meşrû meşguliyetlerle oyalayarak hevâ ve hevesten uzaklaştırmak; ayrıca bir iş ve meslek sahibi olarak insanlara faydalı olmaktır. Buna karşılık sebeplerden müstağni görünmeye çalışmanın sâlik açısından ciddi bir tehlikesi vardır: Böyle bir tavır, kişide mânevî iddia bulunduğu izlenimini doğurabilir. Nitekim insanlar, çoğu zaman sebepleri terk edenler hakkında hüsn-i zanda bulunarak onları yüksek bir mertebede görürler. Bu ise sâliki ucub ve riyâ gibi âfetlere sürükleyebilir. Dolayısıyla bu aşamada sebeplere sarılmak, aynı zamanda nefsin bu tür hastalıklarından korunmaya da vesile olur.

İkinci aşama, sâlikin tevekkülü tam ve sahih biçimde gerçekleştirebilmek için sebepleri bir kenara bırakıp yalnız Allah’a yönelmesi; O’ndan başkasından hiçbir beklenti içine girmemesidir. Birinci derecede esas olan, sebepleri kullanmakla birlikte kalbi Allah’a bağlamak iken burada asıl husus, sebepleri görmemektir. Zira sebeplere tutunan kimse, bir bakıma Al

lah’tan ziyade sebeplere dayanmış olmakta; bu da tevekkülün kemâline engel teşkil etmektedir.

Üçüncü aşama ise tevekküle ilişkin tüm kusur ve noksanlıklardan arınmaktır. Bu mertebede sâlik, fiillerin bütünüyle Allah’a ait olduğunu müşâhede ettiği için önceki iki aşamada bulunan tevekkül anlayışlarının taşıdığı eksikliği de fark eder. Çünkü mütevekkil, tevekkül ederken Allah’ı işlerinde vekil tayin etmektedir; bu ise dolaylı biçimde kendisine ait bir iş veya mülk tasavvur ettiğini gösterir. Hâlbuki eşya da, mülk de, tasarruf da bütünüyle Allah’a aittir.

Tilimsânî’ye göre Hakk’ı kendine vekil tayin eden kimseye şu hatırlatma yapılmalıdır: “Hangi işte Rabbini kendine vekil kıldın? Eğer O’na ait bir işte vekil kıldıysan, sen daha O’nu vekil edinmeden önce de o iş zaten O’nundu. Yok, eğer kendine ait olduğunu düşündüğün bir hususta O’nu vekil kıldıysan, bilmelisin ki gerçekte sana ait hiçbir şey yoktur.” (Şerhu Menâzil, 155)

Bu bakış, sâlikin Hakk’ın izzet ve kahriyle eşyaya mutlak surette mâlik olduğunu ve bu mülkiyette hiçbir ortağın bulunmadığını idrâk etmesini sağlar. Kişi her şeyin Hakk’a ait olduğunu müşâhede ettiğinde, gerçekte sahibi olmadığı bir şey üzerinde iddiada bulunmaz; mülkü mutlak sahibine teslîm eder ve hâlis kullukla yetinir. Zira her şeyin sahibinin Allah olduğunu ve mülkiyetinde hiçbir ortağın bulunmadığını bilmek, kulluğun temel gereklerindendir. (Tek, Tasavvufî Mertebeler, 127-131)

---------------

Âyet 11

يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُٓوا اِذَا قٖيلَ لَكُمْ تَفَسَّحُوا فِي الْمَجَالِسِ فَافْسَحُوا يَفْسَحِ اللّٰهُ لَكُمْۚ وَاِذَا قٖيلَ انْشُزُوا فَانْشُزُوا يَرْفَعِ اللّٰهُ الَّذٖينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْۙ وَالَّذٖينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ دَرَجَاتٍؕ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبٖيرٌ

(58/11) Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû iżâ kîle lekum tefessehû fî-lmecâlisi fefsehû yefsehi(A)llâhu lekum(s) ve-iżâ kîle-nşuzû fenşuzû yerfa’i(A)llâhu-lleżîne âmenû minkum velleżîne ûtû-l’ilme deracât(in) va(A)llâhu bimâ ta’melûne ḣabîr(un).

(58/11) Ey iman edenler! Size, “Meclislerde yer açın” denildiği zaman açın ki, Allah da size genişlik versin. Size, “Kalkın”, denildiği zaman da kalkın ki, Allah içinizden inananların ve kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yükseltsin. Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

---------------

Tefsirlerde bu âyetin nüzul sebebi olarak genellikle Resûlullah’ın sohbet meclislerinde yaşanan bazı olaylar zikredilir. Rivayete göre Hz. Peygamber bir gün Suffe’de ashabıyla sohbet ederken yeni gelen bazı kimseler ayakta kalmıştı. Bunların arasında Bedir Gazvesi’ne katılmış ve Resûlullah’ın özel değer verdiği sahâbîler de bulunuyordu. Bunun üzerine Hz. Peygamber, yanındakilere işaret ederek onlara yer açılmasını istedi. Ancak yerinden kalkması gereken bazı kimselerin yüzlerinden bu durumdan hoşnut olmadıkları anlaşıldı. Münafıklar da bunu fırsat bilerek Hz. Peygamber’in adaletli davranmadığı ve bazı kimseleri kayırdığı yönünde söylentiler yaymaya başladılar. Bu durum üzerine söz konusu âyet nâzil olarak hem meseleyi açıklığa kavuşturmuş hem de müminlere meclis adabına dair önemli bir ölçü öğretmiştir.

Bununla birlikte âyetin hükmü yalnızca bu olayla sınırlı değildir. Nüzul sebebi âyetin anlamını açıklamaya yardımcı olmakla birlikte, âyetin mesajı bütün müminleri kapsayan genel bir ahlâk ilkesini ortaya koymaktadır. Kur’ân’ın önceki âyetlerde vurguladığı üzere Allah’ın ilminin her şeyi kuşattığına ve insanların sonunda O’nun huzurunda hesap vereceklerine inanan kimseler, sosyal ilişkilerinde de bu bilinçle hareket etmek durumundadırlar. Bu sebeple âyet, müminleri başkalarına zarar vermekten kaçınmakla yetinmeyip aynı zamanda gönül almayı, başkalarına yer açmayı ve toplumsal kaynaşmayı güçlendiren davranışlar sergilemeye yönlendirmektedir.

Meclislerde yer açma veya gerektiğinde başkası için yerinden kalkma gibi davranışlar, İslâm ahlâkında incelik ve nezaketin bir göstergesi olarak değerlendirilmiştir. Bu tür davranışlar yalnızca bireysel bir erdem değil, aynı zamanda toplum içinde sevgi ve saygının güçlenmesine katkı sağlayan önemli bir görgü kuralıdır. Nitekim Hz. Peygamber, “Kul müslüman kardeşine yardım ettiği sürece Allah da onun yardımcısı olur” buyurarak (Müsned, 2/274) başkalarına kolaylık sağlamanın ilâhî yardımın vesilesi olduğunu ifade etmiştir.

Âyette yer alan “Kalkın!” buyruğu da yalnızca meclislerde yer değiştirmeyi değil, iyilik ve fayda içeren her türlü çağrıya olumlu karşılık vermeyi kapsayan genel bir ilke olarak anlaşılmıştır. Bu yönüyle âyet, müminlere hem sosyal ilişkilerde nezaket ve fedakârlık göstermeyi hem de iyiliğe yönelik her türlü davete hazır olmayı öğütlemektedir. Böyle davranan kimselerin derecelerinin Allah katında yükseltileceği özellikle vurgulanmış; iman ile ilmin insanı yücelten iki temel değer olduğu hatırlatılmıştır. (Kur’ân Yolu, 5/272-273)

İşârî olarak ise âyetin anlamı şöyledir: Kalplerinizi iman ve mârifet nuruyla genişletin; sadırlarınızı nefsin varlık iddiasından arındırın ki ilâhî tecellîler oraya insin ve gönülde Hakk’ın nazarından başka hiçbir şey kalmasın. Bunun karşılığında Allah kuluna kendi yakınlığının genişliğini, ünsiyetinin rahatlığını ve kudsî lütuflarının kapılarını açar. Böylece içinizden iman edenlerin ve kendilerine ilim ve mârifet verilenlerin derecelerini yükseltir. Zira iman müşâhedenin mahallidir; müşâhede de mârifetin hakikatidir.

İnsan kendi varlığını merkeze koydukça gönül daralır; başkalarının hâline ve Hak’tan gelen lütuflara yer kalmaz. Sülûk yoluna giren kimse bu darlığı terk etmeli ve gönlünü başkalarına yer açabilecek bir genişliğe ulaştırmalıdır.

Bu genişlik yalnız insanlara karşı gösterilen bir nezaket değildir; aynı zamanda mârifetin kabulüne hazırlıktır. Çünkü kalp ilâhî tecellîlerin mazharıdır. Kalp benlikle dolu kaldığında bu tecellîlere yer bulamaz; fakat kul benliğini geri çektiğinde gönülde bir açıklık meydana gelir ve ilâhî hikmetler orada görünmeye başlar.

Ayrıca sâlike bulunduğu makamdan yükselmesi emredildiğinde içinde bulunduğu hâle bağlanmamalıdır. Çünkü sülûk yolunda bir makamda durmak doğru değildir. Her makamın ötesinde daha geniş bir idrak ve daha derin bir mârifet vardır. Nitekim sâlik önce imanla yönelir; bu yöneliş kalbi hazırladığında müşâhede doğar. Müşâhede ise kalpte yeni bir idrak kapısı açar ve bilgi kuru bir öğrenme olmaktan çıkarak mârifete dönüşür.

Âyette iman edenlerle kendilerine ilim verilenlerin derecelerinin ayrı ayrı zikredilmesi de bu hakikate işaret etmektedir. İman nuru, beraberinde iman bulunmayan ilmin nurundan daha üstündür. Ancak ilim imandan doğmuşsa onun nuru daha güçlü olur ve sahibini başkalarından üstün kılar. Bu sebeple Allah Teâlâ kendilerine ilim verilenlerin derecelerini daha yüksek kılmıştır.

Bu çerçevede ilim ikiye ayrılır: biri öğrenilen ilim, diğeri ise müşâhedenin doğurduğu ilimdir. Birincisi sâliki hakikate götüren bir yoldur; ikincisi ise hakikatin doğurduğu idraktir. Bu nedenle müşâhede ile birlikte bulunan ilim daha güçlü ve daha sahih kabul edilmiştir. Buradaki ilim yalnızca söz ve bilgi değildir; kalpte yerleşen idrak hâlidir. Bu idrak güçlendikçe kulun hâli değişir; mahlukâta şefkat nazarıyla bakar. Bu yüzden sâlik için asıl mesele zahiren mecliste yer kapmak değil, gönlünde yer açabilmektir. Gönül genişlediğinde hem insanlar için bir sığınak hâline gelir hem de Hak’tan gelen lütufların yerleştiği bir makam olur.

Kısacası sâlik, gönlünü nefsânî darlıklardan ve varlık iddiasından arındırmalı, kalbinde ilâhî tecellîlere yer açmalıdır. Ulaştığı mertebelere güvenmemeli; keşif ve kerametlere bağlanmamalıdır. Manevî terbiyesiyle meşgul olup Hak’tan başka bir şeye teveccüh etmemelidir.

“Allah içinizden iman edenleri yükseltir” buyruğu, kalbin imanla kuvvet kazanması sonucunda mânevî hâllerin ortaya çıkmasına işaret eder. “Kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltir” ifadesi de hakikat bilgisine ulaşan kimselerin mârifette farklı derecelere sahip olduğunu gösterir. Ledünnî ilme ulaşanların mertebeleri sayıyla sınırlandırılamaz. 

“Allah yaptıklarınızdan haberdardır” hitabı ise sâlikin nefsânî payları terk etmesini, arzularını bırakmasını ve kalbini ilâhî olana çevirmesini hatırlatır. Çünkü Allah Teâlâ kulun amellerini, niyetlerini ve kalbinde gizlediği hâlleri bilir; amelinin riyâ mı yoksa ihlâs mı olduğunu, az mı çok mu olduğunu da bilir. Hiçbir şey O’na gizli kalmaz. Bu sebeple bulunduğu mecliste kibirlenen, gönülsüz davranan veya emre uymayı kendisi için bir eksiklik sayan kimse de Allah’ın bilgisi dışında değildir; O herkese hâline göre karşılık verir. (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/404; Dâye, Te’vîlât-ı Necmiyye, 6/109; Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 21/49).

Habîr İsminin Hakikati

Habîr ismi, sözlükte “bir şeyin iç yüzünü bilmek, onu yoklayıp tecrübe ederek mahiyetine vâkıf olmak” anlamındaki hubr/hibre kökünden gelir. Allah’a nisbet edildiğinde ise bu isim, yalnızca varlıkların dış yönlerini değil, onların hakikatini, mahiyetini ve insanlardan gizli kalan taraflarını da kuşatan bilgi anlamını taşır. Bu sebeple Habîr, ilâhî ilmin özellikle bâtına, gizli olana ve içte saklı bulunan mânalara taalluk eden yönünü öne çıkarır.

Kur’ân-ı Kerîm’de kırk dört yerde Allah’a nisbet edilen bu isim, çoğunlukla Allah’ın insanların bütün fiillerinden, niyetlerinden ve âhiretteki hallerinden haberdar olduğunu bildiren âyetlerde geçer. Bu kullanımın dikkat çekici yönü, çoğu yerde tehditten çok uyarı ve müjde üslûbu taşımasıdır. Habîr ismi ayrıca Latîf, Basîr, Hakîm ve Alîm gibi isimlerle birlikte zikredilerek, ilâhî bilginin farklı yönlerini tamamlayıcı bir çerçeve içinde sunmaktadır.

Gazzâlî’ye göre Habîr, ilim kavramı etrafında kümelenen isimlerden biridir. Nitekim Alîm ismi bilginin genel ve mutlak mânasını ifade ederken, Habîr daha çok duyularla kavranamayan bâtınî yönü bildirir. Buna karşılık Şehîd görünen ve müşahede edilen alana, Hakîm hikmet ve yerli yerindelik boyutuna, Muhsî ise sınırlı ve sayılabilir ayrıntılara taalluk eder. Bu çerçevede Vâsi‘ ismi de kuşatıcılığı itibariyle Habîr ismine yakın bir anlam taşımaktadır.

Kuşeyrî de Habîr isminin kul üzerindeki tesirini, Allah’ın her hâle ve her yönelişe vâkıf olduğu bilinciyle tam bir teslimiyet hâline ulaşmak şeklinde açıklar. Bu mertebeye eren kul, ihtiyaç ve dileklerini uzun uzun ifade etmeye gerek duymaz; zira kalbinden geçeni de bilenin Allah olduğunu bilir. (Topaloğlu, DİA, 14/378-379)

Allah’ın Habîr oluşuna delil, O’nun yaratıcı olmasıdır. Zira yaratan, yarattığını en iyi bilendir. Bu yüzden “Yaratan bilmez mi?” buyruğunun ardından “O Latîf’tir, Habîr’dir” denilmiştir. Burada Latîf ismiyle Habîr isminin birlikte zikredilmesi anlamlıdır. Çünkü ilâhî bilgi, eşyayı dıştan kuşatan kaba bir bilme değil; latif bir ihata ile her şeyin inceliğine nüfuz eden bir bilmedir. 

Bununla birlikte Allah Teâlâ’nın kuşatıcılığı, yalnız gizli olanı bilmesiyle sınırlı değildir. O’nun kayyûmiyyeti, latif ve kesif bütün mertebelerde câridir. Her şey O’nunla kaim olduğu için, hiçbir şey O’nun ilminden ayrı kalmaz. Üstelik O’nun ilmi zâtından ayrı bir sıfat gibi düşünülmez; zâtın kendisi kuşatıcıdır. Bu sebeple şeylerin “şeylik” kazanması, mâhiyetlerinin belirlenmesi ve varlık sahasında ayırt edilmesi de bu ilâhî ihata ile ilgilidir.

Buna göre her şey varlığını O’nunla sürdürdüğü için, hiçbir zât, hiçbir sıfat ve hiçbir fiil O’nun ilminden bağımsız değildir. Hak Teâlâ şeyi dışarıdan kuşatan bir gözlemle değil, bizzat onun varlığını ayakta tutan hakikat olarak bilir. Bu sebeple O’nun ilmi, zâtından ayrı bir şey değildir; zâtı hem bilen, hem bilinen, hem de bilginin kendisidir. Bu sebeple O’ndan hiçbir şey de gizli kalmaz; zira Allah, Habîr’dir. (Tilimsânî, Me’âni’l-Esmâi’l-İlâhiyye, 160-161)

---------------

Âyet 12

يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُٓوا اِذَا نَاجَيْتُمُ الرَّسُولَ فَقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيْ نَجْوٰيكُمْ صَدَقَةًؕ ذٰلِكَ خَيْرٌ لَكُمْ وَاَطْهَرُؕ فَاِنْ لَمْ تَجِدُوا فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحٖيمٌ

(58/12) Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû iżâ nâceytumu-rrasûle fekaddimû beyne yedey necvâkum sadaka(ten)(c) żâlike ḣayrun lekum ve ather(u)(c) fe-in lem tecidû fe-inna(A)llâhe ġafûrun rahîm(un).

(58/12) Ey iman edenler! Peygamber ile baş başa konu

şacağınız zaman, baş başa konuşmanızdan önce bir sadaka verin. Bu, sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Şâyet (sadaka verecek bir şey) bulamazsanız, bilin ki Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

---------------

Resûlullah ile özel görüşmek isteyenlerin sayısı artınca bazı kimseler bu görüşmeleri gereğinden fazla uzatıyor, bu durum da Peygamber’in başkalarıyla ilgilenmesini güçleştirerek onu zor durumda bırakıyordu. Bunun üzerine bu âyet nâzil olmuş ve Resûlullah’la özel görüşmenin bir adabı belirlenmiştir. Buna göre, imkânı olan kimselerin bu görüşmeden önce fakirlere verilmek üzere bir sadaka vermeleri istenmiştir (Râzî, Tefsîr, 29/271). Bu uygulamanın kalıcı bir yükümlülük getirmekten ziyade, peygamberlik makamına gösterilmesi gereken saygıyı hatırlatmak amacı taşıdığı anlaşılmaktadır. Nitekim “Bulamazsanız” ifadesi bunun bir teşvik mahiyetinde olduğunu göstermektedir. Ardından gelen âyet de maksadı daha açık biçimde ortaya koymuştur.

Bu düzenleme sayesinde Resûlullah’ı gereksiz yere meşgul eden görüşmeler azalmış, böylece onun ağırlaşan peygamberlik görevini daha rahat yerine getirmesi sağlanmıştır. Ayrıca vahiy almakta olan Peygamber’in gereksiz sorularla sıkıştırılmaması gerektiği de şu âyette açıkça vurgulanmıştır: ““Ey iman edenler! Size açıklandığı takdirde, sizi üzecek olan şeylere dair soru sormayın. Eğer Kur’an indirilirken bunlara dair soru sorarsanız size açıklanır. (Hâlbuki) Allah onları bağışlamıştır. Allah, çok bağışlayandır, halîmdir.” (Mâide 5/101).

Dikkat çekici olan husus, bu düzenlemenin yalnızca biçimsel bir kural koymakla yetinmemesi, aynı zamanda toplumsal fayda da gözetmesidir. Zira özel görüşmeden önce sadaka verilmesi şartı, Kur’an’ın sıkça vurguladığı infak ilkesini hatırlatırken fakirlerin gözetilmesine de katkı sağlamıştır.

Ancak amaç gerçekleşince bu uygulamanın sürdürülmesine gerek kalmamıştır. Böylece Müslümanlar için hem Resûlullah’ın makamına saygı gösterilmesi hem de imkân sahiplerinin ihtiyaç sahiplerini gözetmesi gerektiği hususunda kalıcı bir mesaj bırakılmıştır. Bunun yanında bu düzenlemenin, Resûlullah’ın huzurunu gereksiz yere işgal eden münafıkları ortaya çıkarmaya yönelik bir yönünün de bulunduğu düşünülebilir. Çünkü onların Peygamber’i samimiyetle dinlemek için maddî fedakârlıkta bulunmaları beklenmezdi. (Kur’ân Yolu, 5/274-275)

Allah Teâlâ bu âyetle irade ehline bir edep öğretmiştir. Mürîd, şeyhleriyle rüyalarının yorumu, gönlüne gelen ilhâmlar ve mânevî sırlar hakkında konuşmak istediğinde önce ona karşı teslimiyet göstermeli ve bunu da sevgi ve irade şartıyla yapmalıdır. Bu şekilde gerçekleşen sohbet kalpler için daha arındırıcı ve nefisler için daha berrak olur.

Eğer mürid şeyhlerinin haklarını tam olarak yerine getirmekte zayıf kalırsa, fakat yine samimi bir yönelişi varsa ve kendi kusurunun fakında bulunursa, Allah onun bu eksikliğini bağışlar. Rahmetiyle onu yine de büyüklerin derecelerine ulaştırır. (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/406)

Dâye’ye göre ise âyet, zikre yönelmeden önce kalbin hazırlanmasına işaret eder. Sâlik doğrudan gizli zikre yönelmez; önce dua, niyaz ve zikirle gönlünü arındırır. Kalp zikre alıştıkça ruh ve sır latifeleri de bu zikre iştirak eder. Böylece zikir yalnız dilde kalan bir söz olmaktan çıkar ve insanın bütün varlığına yayılır.

Bâtında bulunan latifeler ise farklı kuvveler hâlinde ortaya çıkar. Bazıları kuvvetlidir, bazıları da zayıf ve muhtaç durumdadır. Zikir bu zayıf yönleri besler ve onları diriltir. Bu sebeple zikir, kalbin fakir yönlerine verilen bir sadaka gibi kabul edilebilir. (Dâye, Te’vîlât-ı Necmiyye, 6/110)

Nitekim seyrü sülûkta kalp, ruh, sır ve hafî latifeleri zikirle uyanır ve her biri kendi mertebesine uygun bir idrak kazanır. Kalbî zikir kalbi arındırır, sırrî zikir kalbin derinliklerinde saklı olan sırları ortaya çıkarır, ruhî zikir gönlün daha derûnî taraflarından inkişafa meydana getirir. Hafî zikir ise en gizli olan latifeye ulaşarak sâlikin Hak ile olan yakınlığını derinleştirir. Zikir kuvvet kazandıkça latifeler arasındaki perdeler kalkar ve sâlik kendi varlığında tecellî eden ilâhî nurları daha açık biçimde idrak etmeye başlar.

Bununla birlikte sâlik her zaman bu mertebeye ulaşacak kuvveti bulamayabilir. Zamanın darlığı, hâlin zayıflığı veya kalbin dağılması buna engel olabilir. Fakat kul yönelişini kaybetmez ve aczini bilirse ilâhî rahmet ona kapıyı kapatmaz. Çünkü Hak Teâlâ kullarının hâlini bilir ve onların eksikliklerini bağışlar. Bu yüzden seyrü sülûkta asıl olan kesintisiz bir yöneliştir. Kul bazen zikirde kuvvet bulur, bazen zayıflar; fakat yönelişini kaybetmediği sürece rahmet kapısı onun için açık kalır.

Şu hâlde sâlik, ilim ve irfan meclislerine girmeden evvel kalbini arındırmalı; şeyhinden mârifet ve keşfe dair bir söz işitmek istediğinde buna nefsinin iddiasıyla değil, gönlünü teslim ederek yönelmelidir. Çünkü mânevî sohbet, zahirde soru ve cevap gibi görünse de hakikatte kalpler arasında gerçekleşen bir intikaldir. Bu intikalin gerçekleşmesi için kalpte bir genişlik ve teslimiyet bulunmalıdır.

Dolayısıyla mürid, hakikat kapısına yönelmeden önce gönlünü nefsânî bağlardan temizlemeli, kalbinde yer tutan dünya meyillerini terk etmelidir. Âyette zikredilen sadaka, bu bakımdan nefsin alışkanlıklarından alıkoymanın ve varlık iddiasından vazgeçmenin bir sembolü gibidir. Bu yönüyle âyet, sâlike önemli bir edep öğretir. Hakikat erbâbının huzuruna giren kimse oraya dünya yükünü ve nefsânî beklentilerini taşımamalıdır. Kalbini hafifleterek ve gönlünü arındırarak girdiğinde o meclisten aldığı feyiz daha güçlü olur. Böylece zahirde Resûlullah ile konuşmanın adabı öğretilirken bâtında kalbin ilâhî hitaba hazırlanmasının yolu gösterilmiş olur.

---------------

Âyet 13

ءَاَشْفَقْتُمْ اَنْ تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيْ نَجْوٰيكُمْ صَدَقَاتٍؕ فَاِذْ لَمْ تَفْعَلُوا وَتَابَ اللّٰهُ عَلَيْكُمْ فَاَقٖيمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَاَطٖيعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُؕ وَاللّٰهُ خَبٖيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ

(58/13) E-eşfektum en tukaddimû beyne yedey necvâkum sadakât(in)(c) fe-iż lem tef’alû ve tâba(A)llâhu ‘aleykum fe-akîmû-ssalâte ve âtû-zzekâte ve-etî’û(A)llâhe ve rasûleh(u)(c) va(A)llâhu ḣabîrun bimâ ta’melûn(e).

(58/13) Baş başa konuşmanızdan önce sadakalar vermekten çekindiniz mi? Bunu yapmadığınıza ve Allah da sizi affettiğine göre artık namazı kılın, zekâtı verin, Allah’a ve Resûlüne itaat edin. Allah, bütün yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

---------------

Bir önceki âyetle getirilen düzenlemenin asıl maksadının kalıcı bir yükümlülük koymak değil, müminleri eğitmek ve onları belirli bir edebe alıştırmak olduğu bu âyetin ifadesinden daha açık şekilde anlaşılmaktadır. Nitekim burada müminlerin bu husustaki eksikliklerinin Allah tarafından bağışlandığı bildirilmekte; söz konusu uygulamanın sürekli bir malî mükellefiyet olarak anlaşılmaması gerektiği hatırlatılmaktadır. Bunun yerine müminlerden, zaten üzerlerine farz kılınmış olan ibadetleri hakkıyla yerine getirmeleri; namazlarını özenle kılmaları, zekâtlarını vermeleri ve Allah ile Resûlü’ne itaat etmeleri istenmektedir.

Resûlullah ile özel görüşmenin adabı öğretildikten sonra sadaka verme şartı kaldırılarak müminlerin üzerindeki yük hafifletilmiştir. Bu durum aynı zamanda Kur’an’da nesih ilkesinin nasıl işlediğini de göstermektedir. Nesih, bir hükmün bütünüyle ortadan kaldırılması değil, zaman ve şartların gerektirdiği daha uygun bir hükümle değiştirilmesidir. Bu sebeple Kur’an’da bir hüküm kaldırıldığında onun yerine ya daha kolay uygulanabilir yahut ona benzer bir hüküm getirilir.

Bazı sâlikler kalbî ve sırrî zikir mertebelerine ulaşarak latifelerin terbiyesiyle meşgul olurlar. Bazıları ise bu mertebelere ulaşamaz ve zahirî ibadetlerle yol alırlar. Kur’an her iki hâli de kabul eder ve her birine uygun bir yol gösterir. Bu sebeple hakikat yolunda ilerleyen kimse başkalarının hâlini küçümsememelidir. Çünkü her kul kendi istidadı ölçüsünde ilerler. Kimi zahirî ibadetlerle yürür, kimi zikir ve murakabe ile kalbin derinliklerine yönelir, kimi de mârifet ve keşif mertebelerine ulaşır. Bu farklılık insanların istidatlarının ve kabiliyetlerinin çeşitliliğinden doğar. 

Şu hâlde Kur’ân bir yandan kalbî zikre ve mânevî terbiye yoluna işaret ederken, diğer yandan namaz, zekât ve itaat gibi açık ibadetleri hatırlatarak bütün müminlere yürüyebilecekleri bir yol göstermiştir. Böylece herkes kendi istidadına uygun bir yoldan Hak’ka yönelir.

Sâlik için esas olan, kendi hâlini bilmek ve bulunduğu mertebede samimiyetle yürümektir. Kul samimi olduğunda Allah onu rahmetiyle destekler ve ona kendi kabiliyeti ölçüsünde kapılar açar. Bu yüzden hakikat yolunda üstünlük iddiası değil, tevazu ve muhabbet esastır. Nitekim âyetin sonunda yer alan “Allah yaptıklarınızdan haberdardır” buyruğu da bu hakikate işaret etmektedir. Çünkü Hak Teâlâ kulun kalbine yerleştirilmiş olan kabiliyetleri ve ona verilen kuvveleri bilir; bu kuvvelerle ne kadar amel edebileceğini de bilir. 

Aynı şekilde açık ve gizli bütün ameller O’nun ilminden gizli değildir. Bu sebeple kul ibadetlerini gösteriş için değil, yalnız Allah’ın rızasını kazanmak için yerine getirmelidir; O’nun azabından sakınarak dua ve niyazla yönelmelidir. Nitekim Resûlullah’ın dualarından biri şöyledir: “Allah’ım! Kalbimi nifaktan, amelimi riyadan, dilimi yalandan ve gözümü hain bakışlardan koru. Çünkü sen gözlerin hain bakışını ve kalplerin gizlediğini bilirsin.” (Süyûtî, Câmiʿu’s-sağîr, 1529).

Âyette ibadetler arasında özellikle namaz ve zekâtın zikredilmesi de onların önemine işaret eder. Namaz bedeni ibadetlerin başıdır. Kıyam, rükû, secde ve oturuş gibi fiillerin yanı sıra besmele, Kur’ân tilaveti, tesbih, tahmid, tekbir, tevhid ve Peygamber’e salât ü selam gibi ibadetin özünü teşkil eden zikir ve duaları içinde toplar. Bu sebeple ona “namaz” adı verilmiştir. Namazını eda eden kul ilâhî koruma altına girer; onu terk eden ise bu korumadan mahrum kalır. Zekât ise mâlî ibadetlerin esasıdır. Zekât ile kalp cimrilik kirinden temizlenir, mal da haram karışmasından arınır. Nitekim zekât kelimesi aynı zamanda temizlik anlamını taşımaktadır. (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 21/57)

---------------

Yeri gelmişken Terzi Baba’nın namaz ve zekât konusundaki şu uyarısı oldukça önemlidir: 

Bilindiği gibi İslam dininin beş temel direğinden biri de “namaz”dır. Namazın birçok yönü olduğunu alimlerimiz bildirmişlerdir. Bunların fıkhi yönü dini kitapların hepsinde çok geniş ve tafsilatlı bir şekilde anlatılmıştır. Biz burada “namaz hocası” kitaplarında belirtilen, “namaz nasıl kılınır?” şekli ile değil de; namazın daha ziyade ortaya çıkmamış olan manevi ve iç yönü, ilgili kısımlarım ele almak istiyoruz. vahdet yönü ile Cenab’ı Hak müsaade ettiği, aklımızın erdiği kadar inşeallah açıklamaya çalışacağız. Allah c.c. cümlemize gayret ve gönül genişliği versin gereğini yerine getirmeye çalışalım. Çünkü İslamda namaz sadece fiziksel bazı hareketleri yapmaktan ibaret bir oluşum değil, batın’ı ile birlikte, yani içi ve özü ile birlikte, çok mühim bir ibadet şeklidir. Bilindiği gibi namaz ibadetinin biri “hareketler” unsuru vardır. Diğeri “sözler” olmak üzere iki ana Namaz kılan kimse, bilerek veya bilmeyerek bu iki yönünü de yerine getirmektedir. Namaz içerisinde ezbere söylenen sözler ağız pınarından akar, dökülür. Okuyan bu oluşumu idrak etse de etmese de, yapılan bu iş eğer, şartlanmışlıklar ve alışkanlıklar içinde, adet hükmünde kalıyor ise, biz ancak Namaz kıldığımızı zannedebiliriz. Bu şekliyle, acaba, namazımız gerçek hukuku ile meydana gelmiş olabilir mi? Cenab-ı Hak’kın bizlere vermiş olduğu akıl, bilgi ve ruhla, sözleri ve hareketleriyle namazlarımızı, biz Müslümanlara yaraşır bir şekilde eda etmemiz, Hak’kın luizurunda değerimizin artmasına sebeb olacaktır. O halde mümkün olduğu kadar “hareketler” ve “sözler” olarak namaz ibadetini iyi inceleyip, araştırıp, gerçek yönlerini ortaya çıkarıp, öylece eda etmeye çalışmalıyız. (Konuyla ilgili daha geniş bilgi için bk: 5-Terzi Baba Necdet Ardıç, Salat, 8-49).

Ayrıca Terzi Baba zekât ve infâkı şeriat, tarikat, mârifet ve hakikat mertebelerindeki anlamı bakımından şöyle yorumlamaktadır:

 Şeriat mertebesi itibariyle; Kûr’ân-ı Keriymde bi-zâtihi Cenâb-ı Hakk Peygamber Efendimiz ve Ehl-i Beyti zekât alacakların içinde zikretmemiştir. Yani zât mertebesinden 8 grup bildirilmiştir. (8) sayısı Tevhidi-i Efâl yani Allah ehli, halkını bildirmektedir. Kûr’ân-ı Kerimde Uluhiyyet mertebesi-Risâlet mertebesini zekât alma konusunda görevlendirmiş ve (8) Ef’âl-Allah ehline-halkına verilmesi bildirilmiştir. Bunların içinde kalbi İslâma ısındırılaracaklar olması ile de genel bir rahmet yani rahmeti Rahmâniyyedir. 

Tarikat mertebesi itibariyle; Hadis-Risâlet mertebesi de zekât (farz-ı kifaye kurb-u feraiz) değil de bunu sadaka (sünnet-kurb-u nevafil) olarak Ehl-i ve Al-i ne bildirmiştir. Zâhirde ehli ve Al-i yani hane halkı ve akrabaları alamadığı gibi bâtında ehl-i beyt ve Al-i Muhammed yakın çevredekiler bunu alamaz. Efendimiz (s.a.v.) Hazreti Hasan’ı insanların zekâtta insanların kiri var diyerek menetmiştir. Yapılan “nefis arınma” çalışmasındaki, yine Efendimiz (s.a.v.) “vücudu zenbike” en büyük günah vücüd-bedenindir. Yani kendine vehimi vücud vermendir buyurulmuştur. Kişi yaptığı nefis tezkiyesi çalışmalarında her bir esmâ-i ilâhiyyeyi nefsi emmare istikametinde kullanmaktan vazgeçilipp sahibi olan Hakka teslim etmesi bir arınma ve zekâttır ki bu vücut kiridir. Onun için Resülullah Efendimiz (s.a.v.) ve Ehl-i beyti bunu kullanmaz. Çünkü nefsi emmare kiri vardır. Al-i Muhammed Efendimizin akrabaları yani Hakk canibince kullanılan Esmâ-i İlahiyye, zekât memuru olamaz, çünkü esmâ-i ilâhiyyenin nefsi emmmare tarafına kullanılması söz konusu olabilir. 

Hakikat mertebesi itibariyle; “Hasan b. Ali sadaka hurmalardan bir hurma aldı, onu ağzına koydu. Resülûllah şöyle dedi: Onu bırak, at. Bizim sadaka yemediğimizi bilmelisin." Hadisi şerifte zekât malı olmakla beraber yenilmesi istenmeyen “Hurma” dır. Hurma dışında yemişi ile kesreti ifade etmektedir. İçinde bulunan bir çekirdek ise vahdettir. Kesrette vahdettir. Bu dünya zuhurat-ı bir başka zekât malı olarak ta tecelli edebilirdi. O zaman hurmanın vahdette kesret yani çoklukta birlik olması sebebi de işin içindedir. Bir ayrı konuda Efendimiz (s.a.v.) biz sadaka (zekât) yemeyiz derken kendisi ve Ehl-i Beyti kastetmiştir. Kendileri Allah(c.c.) -Zât ehlidir. Bu yüzden yaşantıları vahdette kesrettir. Hasan Harakani hazretlerinin dediği gibi “30 yıldır halk ile konuşurum zannederler halbuki Hakk ile konuşurum. O yüzden zekât kisvesi altında sıfât tecellisi altında kalamazlar… 

Marifet mertebesi itibariyle; Ganimetten pay verilmesi, âlimler tarafından zekâttan bedel olarak görülmüştür.

Diğer yönü ile. Mertebe-i Muhammediyyet yeryüzünde zuhura çıktıktan sonra, diğer mertebelerin bütün bilgileri Mertebe-i Muhammediyyeye ganimet olarak kaldı. Mertebe-i Muhammed-î de, bu ganimetlerin faydalı ve geçerli olabilecek ve tatbik edilebilecek olanlarını kendi bünyesi içerisine alıp gerçek sahibi olan Hakikat-i Muhammediyye ye iltihak eyledi. İşte bu yüzden kendinden evvelki bütün mertebeler nesih-kaldırıldı. O günden sonra tek Sırat-ı müstakîm ve sıratullah hakikat-i Muhammed-î sistemi içerisinde olan geçerli oldu. Diğer Sırat- yollar kendi devirlerinde geçerli olduğu halde Hakikat-i Muhammed-î geldikten sonra nesih-kaldırıldı. Aslına dönüştürüldü. (205-İz. Terzi Baba Necdet Ardıç, Zekât ve İnfâk, 44-45, 48)

---------------

Âyet 14-15

اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذٖينَ تَوَلَّوْا قَوْمًا غَضِبَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْۜ مَا هُمْ مِنْكُمْ وَلَا مِنْهُمْۙ وَيَحْلِفُونَ عَلَى الْكَذِبِ وَهُمْ يَعْلَمُونَ

(58/14) Elem tera ilâ-lleżîne tevellev kavmen ġadiba(A)llâhu ‘aleyhim mâ hum minkum velâ minhum ve yahlifûne ‘alâ-lkeżibi vehum ya’lemûn(e).

اَعَدَّ اللّٰهُ لَهُمْ عَذَابًا شَدٖيدًاۜ اِنَّهُمْ سَٓاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

(58/15) E’adda(A)llâhu lehum ‘ażâben şedîdâ(en) innehum sâ-e mâ kânû ya’melûn(e).

(58/14-15) Allah’ın kendilerine gazap ettiği bir topluluğu dost edinenleri görmez misin? Onlar ne sizdendirler ne de onlardan. Onlar bile bile yalan yere yemin ederler. Allah, onlara çetin bir azap hazırlamıştır. Gerçekten onların yaptıkları şey ne kötüdür!

---------------

14. âyetten itibaren sûrenin sonuna kadar, Allah’a ve Resûlü’ne düşmanlık eden kimselerin görünürde bir dayanışma sergileseler de gerçekte hem kendilerini hem de birbirlerini aldattıkları ve nihayetinde hüsrana uğrayacakları belirtilmektedir. Bunun ardından samimi müminlere, bu tür kimselerle ilişkilerinde daha dikkatli olmaları gerektiği hatırlatılmaktadır.

Bu kimselerin, zahiren müslüman gibi görünüp gerçekte İslâm’a karşı düşmanlık besleyen münafıklar olduğu anlaşılmaktadır. Âyette onların iş birliği yaptıkları kimselerden “Allah’ın gazabına uğramış bir topluluk” olarak söz edilmiştir. Kimlikleri açıkça belirtilmemekle birlikte bağlamı dikkate alan müfessirlerin büyük çoğunluğu burada Medine ve çevresinde yaşayan yahudilerin kastedildiği kanaatindedir. 

Tefsirlerde bu âyetlerin nüzûl sebebi olarak bazı rivayetlere göre Abdullah b. Nebtel adlı bir münafığın Resûlullah’ın huzurunda onun aleyhine konuşmadığına dair yalan yere yemin etmesi ve beraberinde getirdiği kimselerin de bile bile yalan yere yemin etmeleri zikredilir (Zemahşerî, Keşşâf, 4/76-77). Bununla birlikte âyetin maksadı yalnız bu olaya işaret etmek değildir. Asıl vurgu, yalan yere yemin etmeyi alışkanlık hâline getiren ve yeminlerini bir kalkan gibi kullanarak insanları aldatan kimselerin nifak ehlinin en belirgin vasıflarından birine sahip olduklarını göstermektir. (Kur’ân Yolu, 5/278)

İşârî olarak âyet, sâlikin iç dünyasında ortaya çıkabilecek gizli bir hastalığa da dikkat çekmektedir. İnsan hakikat yoluna yöneldiğinde kalpte iki eğilim belirir: biri Hakk’a yönelen kalp, diğeri ise hevâya meyleden nefis. Eğer kişi kalbin çağrısına kulak vermez ve nefsin eğilimine uyar ise kalpte tevhidin berraklığı zayıflar, yerini ikiliğe bırakır. İkilik zamanla nifak hâline dönüşebilir. İnsan dış görünüşte hak ve hakikate bağlı görünür; fakat kalbinde farklı yönelişler barındırır. Bu durum seyrini gözetenler için ciddi bir engeldir. Çünkü kalpte doğruluk ve birlik yerleşmedikçe mârifetin nuru orada tam anlamıyla tecellî etmez.

Bu sebeple sâlik kalbini sürekli murakabe etmeli, batınında beliren bu çelişkileri fark ederek nefsin eğilimlerini terk etmelidir. Aksi hâlde kalbinde doğan ilâhî vâridleri küçümseyebilir; onları kendi kabullerini bozan bir engel gibi görerek inkâr etmeye kadar varabilir. Böyle bir tavır kalbin nurunu zayıflatır ve sâliki hakikat yolundan uzaklaştırır. Oysa kalpte doğan ilâhî işaretleri tevazu ile karşılayan kimse, zamanla bu vâridlerin kendisini daha derin bir idrake ve daha saf bir tevhid şuuruna ulaştırdığını görür.

---------------

Âyet 16-17

اِتَّخَذُٓوا اَيْمَانَهُمْ جُنَّةً فَصَدُّوا عَنْ سَبٖيلِ اللّٰهِ فَلَهُمْ عَذَابٌ مُهٖينٌ

(58/16) İtteḣażû eymânehum cunneten fesaddû ‘an sebîli(A)llâhi felehum ‘ażâbun muhîn(un).

لَنْ تُغْنِىَ عَنْهُمْ اَمْوَالُهُمْ وَلَٓا اَوْلَادُهُمْ مِنَ اللّٰهِ شَيْـًٔاۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ فٖيهَا خَالِدُونَ

(58/17) Len tuġniye ‘anhum emvâluhum velâ evlâduhum mina(A)llâhi şey-â(en)(c) ulâ-ike ashâbu-nnâr(i)(s) hum fîhâ ḣâlidûn(e).

(58/16-17) Onlar yeminlerini kalkan yapıp (insanları) Allah’ın dininden alıkoydular. Bunun için onlara alçaltıcı bir azap vardır. Onların malları da evlatları da Allah’a karşı kendilerine bir yarar sağlamayacaktır. Onlar, cehennemliklerdir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.

---------------

Münafıklar, gerektiğinde yaptıkları yeminleri kendileri için bir kalkan hâline getirmişlerdir. Böylece hem müminlerin kendilerine karşı tavır almasını engellemeyi hem de canlarını ve mallarını güvence altına almayı amaçlamışlardı. Yeminlerini bu şekilde bir örtü gibi kullanarak gerçek niyetlerini gizlemiş, insanları Allah’ın dininden uzaklaştırmaya çalışmışlardı. Kendi güvenliklerini koruyabilmek için karşılaştıkları kimseleri İslâm’a girmekten alıkoymuş, müslümanları da zayıf ve güçsüz göstererek insanların kalplerinde şüphe uyandırmaya çalışmışlardı.

İşte bu sebeple Kur’ân onların bu davranışlarını ağır bir 

şekilde kınamakta ve kendilerini küçük düşürecek bir azapla karşılaşacaklarını bildirmektedir. Bu azap yalnızca bir ceza değil, aynı zamanda onların mahşer günü bütün insanların huzurunda rezil ve rüsvay olmalarına da sebep olacak bir azaptır. Çünkü dünyada gizlemeye çalıştıkları gerçek yüzleri o gün açıkça ortaya çıkacaktır.

---------------

Terzi Baba’ya göre cehennem ehlinin cehenneme girmesi, iblisin dört yönden saldırmasıyla oluşmaktadır. Kim bu tehlikeyi ciddiye alır da dört tarafında bulunan, dört meleği daha çok kuvvetlendirirse bu tehlikeden onların yardımı ile kurtulabilir. 

Eğer onlara yardım edip kuvvetlendiremezse, dört cihet’in kapıları aralık kaldığından, iblis oralardan içeriye sızıp nüfuz ederek, kişiyi kendi ahlâkıyla ahlâklandırır ve böylece o kişide iblisin ahlâkı ortaya çıktığından, onun askeri olmuş olur. Sûreta insân görüntüsünde; fakat bâtınen iblis ahlâkındadır. 

İşte bu tür hal ve ahlâk içerisinde olan insânlar ve iblislerle cehennem doldurulacaktır.

Yine her paket neslin kandine ait cennet ve cehennemleri vardır. Bizden evvel bizim dünyamızdan ve gökyüzü arzlarından geçmiş Âdem Muhammed Paket sülale nesilleri kendi cehennem ve cennetlerindedir. 

Ancak içinde bulunduğumuz, bizim Âdem Muhammed neslimizin henüz kıyameti kopmadığı ve hesap kitap görülmediği için bizler için hazırlanan cennet ve cehennem boştur. Bizim kıyametimiz kopup hesap görüldükten sonra kişiler layık olduğu yerlere gidecek böyle bizlere ayrılan cennet ve cehennem iskân olacaktır. (İz. Terzi Baba Necdet Ardıç, 213-Gökyüzü İnsaları Araştırması, 1/246; 321-322)

---------------

Dünya hayatında insanlar çoğu zaman mallarına ve evlatlarına güvenerek kendilerini güçlü hissederler. Münafıklar da sahip oldukları bu imkânların kendilerini her türlü tehlikeden koruyacağını sanmışlardır. Fakat Kur’ân bu düşüncenin büyük bir aldanış olduğunu açıkça bildirir. Zira kıyamet günü geldiğinde ne mal ne de evlat insana Allah’ın azabı karşısında bir fayda sağlayacaktır.

Onlar dünyada mallarıyla övünmüş, evlatlarının çokluğunu bir güç ve itibar vesilesi saymışlardır. Hatta bazıları, “Eğer Muhammed’in söyledikleri doğruysa biz mallarımız ve evlatlarımız sayesinde kendimizi azaptan kurtarırız” diye düşünmüşlerdir. Bu âyet ise onların bu kuruntularını kesin bir şekilde reddetmektedir. Çünkü o gün hiç kimse sahip olduğu servetle kurtulamaz ve hiçbir evlat da babasının yahut yakınlarının azabını engelleyemez.

Kıyamet günü öyle bir gündür ki herkes kendi ameliyle baş başa kalacaktır. İnsanlar arasındaki dünyevî bağlar çözülür, güç ve servet değerini kaybeder. Kurtuluş ancak iman ve salih amel ile mümkündür. Bu sebeple Kur’ân, münafıkların dünyada kendilerine güven kaynağı saydıkları şeylerin ahirette hiçbir değer taşımayacağını hatırlatarak insanları bu büyük aldanıştan sakındırmaktadır.

Yahudi ve münafıklar nasıl ki yalan yere yaptıkları yeminlerinin arkasına sığınmışlarsa, sâlik de dünyada selâmet bulmak, maddî nimetlere kavuşmak veya insanlar arasında itibar elde etmek için mânevî yolunu bir araç hâline getirirse ne dinini koruyabilir ne de dünyası selâmete erer. (Kuşeyrî, Letâifü’l-İşârât, 6/2140)

İnsan bazen sözleriyle hakka bağlı görünür; fakat kalbi başka yönlere meyleder. Böyle kimseler dillerindeki mârifete dair sözleri kendileri için bir kalkan hâline getirirler. Bu kalkan sayesinde hem insanların nazarında itibarlarını korumak isterler hem de kalplerindeki eğilimleri gizlemeye çalışırlar. Fakat bu hâl kalbin Hak’tan uzaklaşmasına ve hevânın hâkimiyetine yol açar. Böylece insan, farkına varmadan Hak yolundan uzaklaşır.

Bu uzaklaşmanın sonucu ise kalpte meydana gelen bir karanlıktır. Kalp, ilâhî zikrin ve hakikatin kabulüne kapanır. İşte âyette bildirilen “alçaltıcı azap” bu hâlin en açık sonucudur. Çünkü kalp hakikate kapanınca sâlik hem dünyada huzurdan mahrum kalır hem de hakikat ehlinin nazarında değerini kaybeder.

Hakikat perdesi kaldırıldığında dünyevî imkânlarının hiçbirinin ona gerçek bir fayda sağlamadığını anlar. Çünkü sâlik için kurtuluş selim bir kalbe kavuşmaktan başka bir şey değildir. Bu sebeple kalbini nefsin hevâsından korumalıdır. Haset, kin, öfke ve kibir gibi zulmânî sıfatlar kalpte bulunduğu sürece derûnu bulanır. Buna karşılık kalbi zikre yönelip Hak’ka bağlandığında bu karanlıklar dağılır ve gönlü yeniden ilâhî nurun kabulüne hazır hâle gelir. (Dâye, Te’vîlât-ı Necmiyye, 6/112)

---------------

Âyet 18

يَوْمَ يَبْعَثُهُمُ اللّٰهُ جَمٖيعًا فَيَحْلِفُونَ لَهُ كَمَا يَحْلِفُونَ لَكُمْ وَيَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ عَلٰى شَىْءٍۜ اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ الْكَاذِبُونَ

(58/18) Yevme yeb’aśuhumu(A)llâhu cemî’an feyahlifûne lehu kemâ yahlifûne lekum(s) veyahsebûne ennehum ‘alâ şey-/(in)(c) elâ innehum humu-lkâżibûn(e).

(58/18) Allah’ın onları hep birden dirilteceği, onların da (kendilerini kurtaracak) bir iş üzerinde olduklarını sanarak size yemin ettikleri gibi Allah’a da yemin edecekleri günü düşün! İyi bilin ki, onlar yalancıların ta kendileridir.

---------------

Münafıklar dünyada müminlere karşı yemin ederek kendilerini haklı göstermeye çalıştıkları ve yalan yere yemin etmeyi alışkanlık hâline getirdikleri gibi, kıyamet günü Allah’ın huzurunda da aynı tavrı sürdürecekler ve kendilerinin doğru bir iş yaptıklarını, hak bir yol üzerinde bulunduklarını iddia edeceklerdir. Fakat bu iddia onların batıl zanlarından başka bir şey değildir. Çünkü hakikatte onların sözleri hiçbir temele dayanmadığından bütün söyledikleri yalandır.

Kur’ân’ın bildirdiğine göre şeytan onları kuşatmış ve Allah’ı anmayı kendilerine unutturmuştur. Bu sebeple nefislerinin ar

zularına ve şeytanın vesveselerine uyan bu kimseler, farkında olmadan şeytanın safına katılmışlardır. Şeytanın safında olanlar ise sonunda mutlaka hüsrana uğrayacaktır. Dünyada insanları aldatmak için başvurdukları yalan yeminler onların karakteri hâline gelmiş, adeta tabiatlarına işlemiştir. Bu yüzden âhirette bile aynı yolu denemeye kalkışacak, sanki yeminlerinin kendilerini kurtaracağını zannedeceklerdir.

Hâlbuki her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilen Allah’ın huzurunda böyle bir davranışın hiçbir faydası olmayacaktır. Kur’ân’da geçen “elâ” edatı da bu duruma dikkat çekmek içindir. Bu ifade onların nifak hastalığının ne kadar derin olduğunu ve bu hastalığın onlarda kökleştiğini gösterir. Öyle ki bu alışkanlık yalnız dünya hayatıyla sınırlı kalmayıp ölümden sonra bile onlardan ayrılmayacaktır. Nitekim “Eğer geri gönderilseler yine kendilerine yasak edilen şeylere dönerler; çünkü onlar gerçekten yalancıdırlar” (En‘âm 6/28) âyetiyle bu hastalığın sürekliliğine işaret edilmiştir. (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 21/64)

---------------

Âyet 19

اِسْتَحْوَذَ عَلَيْهِمُ الشَّيْطَانُ فَاَنْسٰيهُمْ ذِ كْرَ اللّٰهِؕ اُو۬لٰٓئِكَ حِزْبُ الشَّيْطَانِؕ اَلَٓا اِنَّ حِزْبَ الشَّيْطَانِ هُمُ الْخَاسِرُونَ

(58/19) İstahveże ‘aleyhimu-şşeytânu fe-ensâhum żikra(A)llâh(i) ulâ-ike hizbu-şşeytân(i) elâ inne hizbe-şşeytâni humu-lḣâsirûn(e).

(58/19) Şeytan onları hâkimiyeti altına alıp kendilerine Allah’ı anmayı unutturmuştur. İşte onlar şeytanın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, şeytanın tarafında olanlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.

---------------

Şeytan, nefs-i emmârenin toprağında şehvet bitkisinin yeşermeye başladığını gördüğünde oraya yerleşir ve nefsi kendi arzusunu gerçekleştirmeye teşvik eder. Böylece nefis onun bineği hâline gelir. Ardından kalp diyarına yönelir ve orayı harap etmeye başlar; kalbe tabiatın ve şeytanın karanlıklarını sokar. Bunun sonucunda kalpte zikrin yolu ve ona ait sıfatlar görünmez hâle gelir. Kalp zikirden perdelenince İblis ve askerleri için bir yurt hâline gelir ve şeytan oraya hâkim olur. Bunun sebebi, kulun şeytanın süslemesine aldanmasıdır. Şeytan, din işini dünya işiyle karıştırarak ve ilim yoluyla saptırarak onu kandırır. Kişi ilmin inceliklerini bilmezse şeytanın avı hâline gelmesi kaçınılmazdır. (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/405-406)

Âyette zikredilen “şeytanın hakimiyeti”, kalbin zikirsiz kalmasıyla başlar. Zikir terk edildiğinde kalp yavaş yavaş gaflete düşer; gaflet arttıkça şeytanın tasarrufu güçlenir. Böylece insan, farkında olmadan şeytanın taraftarı olur. İmam Kuşeyrî’ye göre şeytan sâlike hâkim olduğunda ona Allah’ı zikretmeyi unutturur, nefsi hâkim olduğunda ise Allah’ı unutturur. Dolayısıyla düşmanların en büyüğü kişinin kendi nefsidir; ona terbiye etmek yerine ona yardım eden kimse hem dünyada hem de âhirette büyük ziyan ve zarardadır. (Kuşeyrî, Letâifü’l-işârât, 6/2141)

Şeytanın bir kimseyi tesiri altına almış olmasının en belirgin alameti, onu zahirine yöneltip kalbini ihmal ettirmesidir. İnsan yeme, içme ve giyinmesini düzeltmekle meşgul oldukça kendisini düzenli ve düzgün zanneder; fakat bu meşguliyet kalbi Allah’ın kendisine ihsan ettiği nimetleri tefekkür etmekten ve şükrünü yerine getirmekten alıkoyar. Böylece dışı mamur görünürken içi giderek boşalır.

Şeytan bununla yetinmez; dili de zikirden uzaklaştırır. Kişiyi gıybet, iftira, yalan ve faydasız sözlerle meşgul eder. Dil Hakk’ı anmaktan uzaklaştıkça kalp de zikrin nurundan mahrum kalır. Çünkü dil ile kalp arasında bir bağ vardır; biri bozulduğunda diğeri de bundan etkilenir.

Yine şeytan kulu boş ve anlamsız sözleri dinletir, onu hakikati işitmekten alıkoyar. Hak söz ağır gelir, faydasız söz ise kolay ve hoş görünür. Böylece farkına varmadan kalbini besleyecek sözlerden uzaklaşır, nefsini besleyen sözlere yönelir. Bu hâl devam ettikçe kalpte bir kasvet meydana gelir. Kalp tefekkürden, şükürden ve murakabeden uzaklaştıkça gaflet yerleşir; gaflet yerleştikçe de şeytanın tasarrufu güçlenir. Artık insan kendisini doğru yolda zannetse bile iç dünyasında hakikatten uzaklaşmış olur. 

Nitekim Şah el-Kirmânî şöyle demiştir: “Şeytanın kula hâkim olmasının alameti, onu zahirini imar etmekle meşgul etmesi; yeme, içme ve giyinmeye yöneltmesi; kalbini Allah’ın nimetlerini düşünmekten ve şükürden alıkoymasıdır. Dilini zikirden uzaklaştırıp yalan, gıybet ve iftiraya sevk eder. Kalbini murakabeden uzaklaştırıp dünya işleriyle meşgul eder ve helâl lokmadan mahrum bırakıp harama yönlendirir.” (Sülemî, Hakâikü’t-Tefsîr, 2/314)

Sâlik için bundan çıkarılacak ders ise şudur: Ne olursa olsun zikir terk edilmemelidir. Sülûk tam anlamıyla gerçekleştirilemese bile zikir bırakılmamalıdır. Çünkü zikri terk eden kimse gaflete düşer; gaflet ise insanı şeytanın taraftarı yapar. Şeytanın safında yer almanın sonu ise hüsrandır; zira böyle biri hem sermayesini kaybeder hem de bunun karşılığında azaba düçar olur.

Unutulmamalıdır ki kişi bir hâli tekrar ettikçe o hâl zamanla kalpte yerleşir ve tabiat hâline gelir. Kalpte oluşan her hâl, zamanla kalbin durumunu belirler. Eğer kalp doğrulukla beslenirse hakikati kabul eder; fakat hile ve iddia ile beslenirse hakikat karşısında bile eğrilikten vazgeçmez. Bu yüzden seyrin esası, zahiri düzeltmek değil, kalbi doğruluk üzere sabit kılmak ve herhâlde hakikate teslim olmaktır.

---------------

Âyet 20-21

اِنَّ الَّذٖينَ يُحَٓادُّونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُٓ اُو۬لٰٓئِكَ فِي الْاَذَلّٖينَ

(58/20) İnne-lleżîne yuhâddûnallâhe ve rasûlehu ulâ-ike fî-l-eżellîn(e).

كَتَبَ اللّٰهُ لَاَغْلِبَنَّ اَنَا۬ وَرُسُلٖيؕ اِنَّ اللّٰهَ قَوِيٌّ عَزٖيزٌ

(58/21) Keteba(A)llâhu leaġlibenne enâ ve rusulî(c) inna(A)llâhe kaviyyun ‘azîz(un)

(58/20-21) Allah’a ve peygamberine düşman olanlar var ya, işte onlar en aşağı kimselerin arasındadırlar. Allah, “Şüphesiz ben ve peygamberlerim galip geleceğiz” diye yazmıştır. Şüphe yok ki, Allah çok kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.

---------------

Allah’a ve Resûlü’ne karşı gelmek, yalnızca bir muhalefet değil, ilâhî sınırları aşmak ve hakka karşı durmak demektir. Bu tutum insanı izzetten uzaklaştırır ve zillete sürükler. Bu sebeple âyet, böyle kimselerin “en aşağılar” arasında bulunduğunu bildirir. Bu aşağılık, sadece bir mertebe düşüklüğü değil; hakikatten uzaklaşmanın sebep olduğu derin bir hüsrandır.

Zira Allah Teâlâ’nın izzeti mutlak ve sınırsızdır. O’na karşı duranın payına düşen ise bu izzetten mahrumiyet ve buna bağlı olarak zillettir. Bu yüzden Allah’a düşmanlık eden kimse, dış görünüşte güçlü ve üstün görünse bile hakikatte değerini yitirmiştir. Onun sahip olduğu güç, geçici bir görüntüden ibarettir.

Böyle bir zilletin tezahürü hem dünyada hem de âhirette ortaya çıkar. Dünyada bazen yenilgi, çözülme ve itibar kaybı şeklinde görülür; âhirette ise açık bir azap ve pişmanlık hâline dönüşür. Çünkü hakka karşı duran kimse, sonunda yenilmiş olur.

Buna karşılık âyetin ikinci kısmı ilâhî hükmün değişmezliğini bildirir: “Ben ve peygamberlerim mutlaka galip geleceğiz.” Bu galibiyet yalnız zahirî bir üstünlükten öte ayna zamanda hakikatin bâtıl karşısındaki kesin zaferidir. Hak ve hakikat kaynağını Allah’tan aldığı için kalıcıdır; bâtıl ise ne kadar güçlü görünse de geçicidir ve sonunda yok olmaya mahkûmdur.

Bu sebeple hakka mensup olanlar, zaman zaman zorluklarla karşılaşsalar da nihayetinde galip olan tarafta yer alırlar. Çünkü onların dayanağı, kudreti sonsuz olan Allah’tır. O güçlüdür, azîzdir; hiçbir güç O’na karşı koyamaz ve O’nun hük

müne üstün gelemez.

Bursevî’ye göre burada şöyle bir soru akla gelebilir: “Allah mutlak güç ve izzet sahibi olduğu hâlde ve müminlere yardım vaad etmişken, müminlerin zaman zaman yenilgiye uğramasının sebebi nedir?”

Bu durum, galibiyetin değerini ve imtihanın hikmetini ortaya koymak içindir. Eğer müminler daima galip, inkârcılar ise sürekli mağlup olsaydı, hak ile bâtıl arasındaki ayrım zorunlu ve açık bir bilgi hâline gelir; böylece imtihanın anlamı kalmazdı. Bu sebeple Allah bazen müminlere sıkıntı verir, bazen de inkârcıları bu tür durumlarla karşı karşıya bırakır. Böylece insan, hakikati araştırarak ve deliller üzerinde düşünerek imana yönelir.

Öte yandan müminlerin karşılaştığı sıkıntılar, çoğu zaman arınmalarına vesile olur; günahlarının bağışlanmasına ve kalplerinin temizlenmesine hizmet eder. Buna karşılık inkârcıların uğradığı musibetler ise ilâhî bir azap ve ikaz mahiyeti taşır. Bu nedenle aynı olay, mümin için rahmet ve arınma vesilesi olurken, inkârcı için azap ve cezaya dönüşebilir. (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 21/69-70)

İşârî olarak âyetin anlamı şöyledir: Kalpte doğan ilâhî işaretler ve latif manalar dikkate alınmadığında, sâlik farkına varmadan hak ve hakikatten uzaklaşmaya başlar. Bu uzaklaşma başlangıçta hafif bir gevşeme gibi görünse de zamanla kalpte yerleşir ve Allah ile kul arasında bir perdeye dönüşür. Böylece kalpteki yöneliş zayıflar, kurbiyet yerini huzurdan kovummaya bırakır.

Zillet de bu kovulmanın tabiî neticesidir. Çünkü izzet, Hak’ka yakınlıkla ve O’na teslimiyetle meydana gelir; zillet ise O’ndan yüz çevirmekle ve nefsin arzularına tâbi olmakla ortaya çıkar. İnsan Hak’tan uzaklaştıkça, dışarıdan güçlü ve itibarlı görünse bile iç dünyasında bir düşüş yaşar ve manevî değerini kaybeder.

Bu sebeple sâlike düşen, tabiatı gereği hakka karşı direnç gösteren nefsini terbiye etmek ve onun süflî isteklerine boyun eğmemektir. Zira nefis, insanı aşağıya çeken bir meyil taşır; ona tâbi olunduğunda kişi farkına varmadan zilletin içine sürüklenir. Aksi hâlde insan, kendisine verilmiş olan halifelik istidadını zayıflatır; Hak ile irtibatını kuvvetlendirmek yerine koparır ve bu sebeple manevî derecesini kaybederek aşağıların en aşağısına düşer.

“Ben ve resullerim mutlaka galip geleceğiz” hükmü ise, kalplerin ve ruhların nefislere galip geleceğinin ezelde yazıldığının göstergesidir. Kalpte iman, zikir ve marifet kuvvetlendiğinde nefis ve hevâsı geri çekilir. Bu da kalpte bir galibiyet meydana getirir. Allah Teâlâ, zikir hamleleriyle inkârcı nefislere üstün gelmeleri için kalplere ve ruhlara yardım eder. 

Bu durumda kişi için asıl mücadele, kalpte hangi tarafın galip olacağı meselesidir. Eğer sâlik Hakk’a yönelirse ilâhî yardım ona ulaşır ve kalpte Hak galip gelir. Fakat nefsine uyarsa, zillete düşer. Çünkü hak ve hakikat, Allah’a dayanır; Allah ise güçlüdür, mutlak galiptir ve hiçbir zaman mağlup olmaz.

Kavî İsminin Hakikati

Kavî ismi, sözlükte “güçlü olmak, kudret sahibi bulunmak ve bir işi yerine getirebilecek yeterliliğe sahip olmak” anlamındaki kuvvet kökünden türemiştir. Allah’a nisbet edildiğinde ise bu isim, O’nun her şeye kudreti yeten ve hiçbir acziyetle nitelenmeyen mutlak güç sahibi olduğunu ifade eder.

Fahreddin er-Râzî, Kavî ismini iki yönüyle açıklamıştır. Ona göre Allah’ın bütün kâinat üzerinde eksiksiz bir tesir icra etmesi bakımından bu isim, O’nun kādir oluşuna işaret eder. Buna karşılık hiçbir şeyden etkilenmemesi ve hiçbir dış tesire muhtaç olmaması yönüyle de vâcibü’l-vücûd oluşunu gösterir.

Bazı âlimler Kavî isminin “güç veren” anlamı da taşıdığını belirtmişlerdir. Nitekim Kur’ân’da Hz. Hûd’un kavmine, Allah’a yönelip bağışlanma diledikleri takdirde O’nun onların kuvvetine kuvvet katacağı bildirilmiştir (Hûd 11/52). Bu da Kavî isminin yalnız mutlak kudreti değil, aynı zamanda kullara güç ve dayanıklılık veren yönünü de düşündürmektedir.

Kavî ismi; Azîz, Cebbâr, Kādir, Kahhâr, Metîn ve Muktedir gibi ilâhî isimlerle yakın bir anlam alanına sahiptir. Genellikle zâtî isimler arasında değerlendirilmekle birlikte, “güç ve kuv-

vet veren” mânası esas alındığında fiilî sıfatlarla da ilişkili görülmüştür. (Topaloğlu, DİA, 25/68)

Tilimsânî’ye göre Kavî ism-i şerîfi, mümkin varlıkların kendi başlarına varlık sahasına çıkacak bir güç taşımadıklarını göstermektedir. Çünkü mümkinlerin zuhuru ancak bir tercih ile gerçekleşir; bu tercih de Kavî isminin hükmüne dayanır. Dolayısıyla imkân, mümkinin zatında bağımsız şekilde bulunan bir özellik değil, ilâhî kudretin ona taalluk edebilme yönüdür.

Bu sebeple “şunun olması mümkündür” denildiğinde, aslında mümkinin kendi zatında kâim bir nitelikten değil, onu varlık alanına çıkarabilecek ilâhî kudretten söz edilmiş olur. Zira mümkin, varlığa gelmeden önce ne zatı ne de sıfatları bakımından müstakil bir hakikate sahip değildir.

Buradan hareketle Allah’ın kudreti, mevcut âlem düzeniyle yahut sınırlı bir varlık tertibiyle sınırlandırılamaz. Bu yüzden imkân âlemini yalnız gözlemlenen yahut tasavvur edilen mevcut düzenle sınırlamak doğru değildir. Tür bakımından sonu gelmeyen âlemler, ilâhî kudretin genişliğini daha uygun biçimde göstermektedir. Bu bakımdan, “mümkün olanın en güzeli sadece bu görünen âlemdir” şeklindeki daraltıcı yaklaşım yeterli görülmemiştir.

Kavî ismi, diğer tüm ilâhî isimlerle yakından ilişkilidir. Çünkü isimlerin mânâlarında, sıfatlarında ve fiillerinde görülen bütün güç ve tesir, hakikatte Kavî isminin hükmüne dayanır. Başka bir ifadeyle, varlıkta müşahede edilen her türlü kudret ve dayanıklılık, Allah’ın kuvvetinin bir tecellîsidir. Bu sebeple çokluk içinde görülen bütün kuvvetler, birbirinden bağımsız güçler değil, tek bir ilâhî kuvvetin farklı zuhurlarıdır.

Kavî ismi aynı zamanda sâlikin hâlini toparlayan amelî bir yön da taşır. Nitekim halvette hastalanan, bedenî veya ruhî bir zaaf hisseden, zikirde yorgun düşen yahut içten içe gevşeklik duyan kimse, bu ismin zikriyle yeniden toparlanır. Çünkü bu isim, dağılmış kuvvetleri bir araya getiren, kalbe sebat veren ve nefsi gevşeklikten çıkaran bir tecellî taşımaktadır. (Tilimsânî, Me‘âni’l-Esmâi’l-İlâhiyye, 247-248)

Azîz isminin hakikati için ise şu âyetlerin tefsirine bakınız: Sâd, 38/9, 66; Câsiye, 45/2.

---------------

Âyet 22

لَا تَجِدُ قَوْمًا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ يُوَٓادُّونَ مَنْ حَٓادَّ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَلَوْ كَانُٓوا اٰبَٓاءَهُمْ اَوْ اَبْنَٓاءَهُمْ اَوْ اِخْوَانَهُمْ اَوْ عَشٖيرَتَهُمْۜ اُو۬لٰٓئِكَ كَتَبَ فٖى قُلُوبِهِمُ الْاٖيمَانَ وَاَيَّدَهُمْ بِرُوحٍ مِنْهُۜ وَيُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرٖى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدٖينَ فٖيهَاۜ رَضِىَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُۜ اُو۬لٰٓئِكَ حِزْبُ اللّٰهِۜ اَلَٓا اِنَّ حِزْبَ اللّٰهِ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

(58/22) Lâ tecidu kavmen yu’minûne bi(A)llâhi velyevmi-l-âḣiri yuvâddûne men hâdda(A)llâhe ve rasûlehu velev kânû âbâehum ev ebnâehum ev iḣvânehum ev ‘aşîratehum(c) ulâ-ike ketebe fî kulûbihimu-l-îmâne ve eyyedehum birûhin minh(u) ve yudḣiluhum cennâtin tecrî min tahtihâ-l-enhâru ḣâlidîne fîhâ(c) radiya(A)llâhu ‘anhum ve radû ‘anh(u)(c) ulâ-ike hizbu(A)llâh(i)(c) elâ inne hizba(A)llâhi humu-lmuflihûn(e).

(58/22) Allah’a ve ahiret gününe iman eden hiçbir topluluğun, babaları, oğulları, kardeşleri yahut kendi soy-sopları olsalar bile, Allah’a ve peygamberine düşman olan kimselere sevgi beslediğini göremezsin. Allah onların kalplerine imanı yazmış ve onları kendi katından bir ruh ile desteklemiştir. Onları, içlerinden ırmaklar akan ve içlerinde ebedî kalacakları cennetlere sokacaktır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah’ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, Allah’ın tarafında olanlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.

---------------

Âyet, hakiki imanın insanın sevgi ve bağlılık ölçülerini belirlediğini göstermektedir. Allah’a ve âhiret gününe gerçekten iman eden kimse, en yakın akrabaları dahi olsa, Allah’a ve Resûlü’ne karşı düşmanlık besleyenlerle kalbî bir dostluk kuramaz. Çünkü gerçek mümin için iman bağı, kan bağından daha üstündür. Bu sebeple âyette, babalar, oğullar, kardeşler ve yakın akrabalar özellikle zikredilerek, imanın gerektiğinde en güçlü dünyevî bağların önüne geçtiği vurgulanmıştır.

Ayrıca âyet, müminleri akrabalık, soy yakınlığı veya toplumsal bağlar gibi unsurlar üzerinden hakka muhalif çevrelerle dayanışmaya çekme tehlikesine karşı da uyarmaktadır. Nitekim daha önce münafıkların yahudilerle kurduğu gizli iş birliği de böyle bir kaymaya örnek teşkil etmektedir. Mümin, yakınlık bağlarını hakikatin önüne geçirmemeli; her durumda Allah’ın ve Resûlü’nün tarafında yer almalıdır.

Bununla birlikte burada kastedilen, her gayrimüslime yahut her günahkâra mutlak düşmanlık beslemek değildir. Asıl ölçü, Allah ve Resûlü’ne karşı açık bir düşmanlık ve husumet içinde bulunmaktır. Allah’ın kendisine düşman olduğunu bildirmediği kimseye bizzat düşmanlık edilmez; onun hatalı fiili ve bozuk tutumu kerih görülür. Bu sebeple müşrik bile olsa anne ve babaya saygı bütünüyle kaldırılmış değildir; Resûlullah’a karşı düşmanlık etmedikleri sürece kendilerine iyi davranılır ve hukukları gözetilir. Fakat Allah’a ve Resûlü’ne açıkça düşmanlık edenler artık sıradan bir yakınlık ölçüsü içinde değerlendirilemez; böyle bir durumda hiç kimseye itaat edilmez. Çünkü bu tür bir itaat, insanı hak çizgisinden uzaklaştırır. Bu sebeple müminin görevi, her hâlükârda Allah’ın ve Resûlü’nün tarafında yer almaktır.

Âyetin devamında bu tavrın mükâfatı açıklanmaktadır: Allah, böyle kimselerin kalplerine imanı yazmış, onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir. Bu ilâhî teyid, onların imanını sağlamlaştırmış, yönelişlerini kuvvetlendirmiş ve onları hakta sebat sahibi kılmıştır. Sonunda Allah onlardan razı olur, onlar da Allah’tan razı olurlar. İşte gerçek başarı ve ebedî felah budur. Bu sebeple kurtuluşa erecek olanlar, yalnızca Allah’ın tarafında bulunan kimselerdir. (Kur’ân Yolu, 5/279)

Âyetin “Allah onların kalplerine imanı yazmış ve onları kendi katından bir ruh ile desteklemiştir” buyruğu, işârî bakımdan Allah Teâlâ’nın velî kullarını yalnız iman nimetiyle değil, hususî bir ilâhî teyidle de desteklediğini gösterir. Hak Teâlâ onların ruhlarına zatî tecellîsiyle yönelmiş, onları sadece sıfat müşâhedesinde bırakmayıp daha derin bir yakınlığa mazhar kılmıştır. Bu sayede onlar rubûbiyyetin sırlarına ve ulûhiyyetin nurlarına dair daha ince hakikatleri idrak ederler.

Bu ilâhî teyidin bir neticesi olarak Allah, dostlarının kalplerine nazarıyla yönelmiş, kudretiyle onları sahiplenmiş, ilmiyle kuşatmış ve nuruyla ihata etmiştir. Kalplerine yazdığı bu ilâhî hakikatlerin satırlarında tevhid, mârifet, sıdk, istikamet, güven, itimat ve tevekkül yer alır. Bunlar kulun kendi kazanımı değil, Allah’ın kalpte yarattığı lütuf ve mevhibelerdir. Kulda görülen iman ve İslâm alâmetleri de gerçekte ilâhî tevfikin eseridir.

Yine kalpteki bu yazılar, Allah’ın velî kullarına başlangıçtan itibaren bahşettiği iman istidadının ve mânevî ikramların işaretidir. Ardından Cenâb-ı Hak kalpte nurdan bir göz açar ve bu gözle perdeleri kaldırır. Böylece velî kullar, kalplerine yazılan iman nurunun bereketiyle gayb âlemine dair hakikatleri müşâhede etmeye başlarlar.

Âyette geçen “kendi katından bir ruh ile desteklemiştir” ifadesi de bu teyidin mahiyetine işaret etmektedir. Buradaki ruh, Kur’ân’ın nuru, ilâhî yardım ve nusret yahut kalpte doğan mânevî nur olarak anlaşılabilir. Çünkü bütün bunlar kula hayat verir; onu hakikati idrake, rûhânî derecelere yönelmeye ve sırf tabiat âleminin karanlığına gömülmekten kurtulmaya sevk eder. Bu sebeple onlara “ruh” denilmiştir. Nitekim Tüsterî, “Ruhun hayatı zikirle, zikrin hayatı zâkirle, zâkirin hayatı da mezkûr iledir” diyerek mânevî hayatın kaynağını ifade etmiştir. Allah, amellerindeki ihlâs sebebiyle velî kullarından razı olmuş; onlar da Allah’ın kendilerine verdiği lütuf ve mükâfattan hoşnut kalmışlardır.

İmanın kalbe ilâhî bir yazı olarak yerleşmesi ve kulun katından bir ruh ile teyid edilmesi, Hak tecellîsinin sürekliliğini de gösterir. Zira Allah Teâlâ bir kalbe tecellî edip sonra onu büsbütün kendi hâline terk etmez. Aynı şekilde Hakk’ın kalbine imanı yazdığı kimse de bu ilâhî yazıyı kendi eliyle silemez. Allah’ın nâibleri olan şeyhler ve ârifler de bu zümredendir. Onlar varlıkta tecellî eden hiçbir şeyi inkâr etmez; her şeyi Hak’tan gelen bir tecellî olarak değerlendirirler. Bu sebeple Cenâb-ı Hak onların yalnızca imana değil, kendi katından gelen bir ruh ile de teyid edildiklerini haber vermiştir. (Tüsterî, Tefsîr, 565-566; İbnü’l-Arabî, Rahmetün mine’r-Rahmân, 5/349)

“Onları, içlerinden ırmaklar akan ve içlerinde ebedî kalacakları cennetlere sokacaktır.” Bu müjde, cennet ehlinin kavuşacağı nimetin sürekliliğini göstermektedir. Orada müminlere yokluk, zeval, ölüm, hastalık ve fakirlik gibi eksiklikler arız olmayacaktır. Nitekim Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Bir münâdî şöyle seslenir: Bundan böyle siz daima sağlıklı olacak, artık hiç hastalanmayacaksınız; ebediyen yaşayacak, hiç ölmeyeceksiniz; genç kalacak, asla ihtiyarlamayacaksınız; nimete kavuşacak ve hiçbir zaman mahrumiyet görmeyeceksiniz.” (Müslim, Cennet, 2827; Tirmizî, Tefsir, 3246).

“Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır.” Kul için en büyük nimetlerden biri de ilâhî rızâya mazhar olmaktır. Allah’ın razı olduğu kullardan olmayı isteyen kimse, O’nun buyruklarını teslimiyetle kabul etmeli, yasaklarından sakınmalı ve sözünde, fiilinde, hâlinde O’nun rızâsına uygun bir istikamet üzere bulunmalıdır. Çünkü kul Rabbine itaat ettikçe O’nun rızâsına yaklaşır; Allah’ın rızâsına erdiğinde de artık kalpte ondan başkasına yer kalmaz.

---------------

Terzi Baba ise bu rızalığı ilâhi isimler üzerinden şöyle izah etmektedir: İnsan olma özelliği esmaül Hüsna yı hakikatiyle ortaya çıkarmaktır. İşte halife bu kimsedir, kendindeki esmaül hüsnayı faaliyete geçirmek demek, dolayısıyle esmaül Hüsna ya dahi rahmet olması demektir. İşte insan budur. “fesalli li rabbike” “rabb’ın için namaz kıl” (108/2) yapılan her bilinçli hareket o esmaya ait ve esma için olmaktadır, esmanın zuhura çıkmasına biz vesile olduğumuzdan, dolayısıyla ona hayat vermiş olmaktayız, bu durumda O bizden razı oluyor, böylece biz de merzi-razı olunmuşlardan, oluyoruz aksi halde onu onun istemediği yönde kullandığımızda o bizden razı olmuyor, ve ahrette hakkını talep edecek, kul hakkı dediği bir bakıma işte budur ayrıca hayatımız onlarla devam ediyor ama biz farkında olmuyoruz. (İz. Terzi Baba Necdet Ardıç, 213-Gökyüzü İnsaları Araştırması, 2/298-299)

---------------

“İşte onlar, Allah’ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, Allah’ın tarafında olanlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” 

Allah’ın tarafında olanlar, Hakk’ı tanıyan, O’nu seven ve tevhid üzere yaşayan kimselerdir. Allah Teâlâ onları hem nefislerine hem de düşmanlarına karşı destekler. Bu ilâhî destek sayesinde Hakk’a yakınlık yolunda karşılaştıkları zorlukları aşar, imtihanların zorluklarından korunurlar. Onların Hak ile buluşmaları kendi güç ve gayretleriyle değil, yine Allah’ın yardımıyladır. Çünkü onlar Allah’ı Allah ile bulmuşlardır.

Bu sebeple ricâlullahtan biri ortaya çıktığında bâtıl ehli dağılır, yanlışta direnenlerin kuvveti kırılır. Zira onların heybet ve vakarında Hakk’ın nurundan bir iz vardır. Allah onları güzel bir gözetimle korumuş, kendi yakınlığının nuru ile aydınlatmış, isimlerini yüceltmiş, değerlerini büyütmüş ve sırlarını halktan gizlemiştir.

Sehl’e göre bunlar abdallar ve onların da üstünde bulunan sıddıklardır. Onlar ilâhî ilimlerin sırlarına vâris olmuş, başlangıçtan sona kadar kendilerine açılan mânevî mânalara muttali kılınmış kimselerdir. Bu sebeple Allah’ın koruması ve himayesi altındadırlar. Nurları diğer nurlara üstün gelir, makamları başka makamların üstüne çıkar. Onlar daima cem mertebesinde Hak ile beraberdirler. (Tüsterî, Tefsîr, 566)

Aynı zamanda bunlar Allah için öfkelenen, bu uğurda kınayanın kınamasından çekinmeyen, O’nun yeryüzündeki adamlarıdırlar; haramlarını koruyan ve ilâhî hukuku savunan kimselerdir. Kalpleri Allah ile itmi’nân bulmuştur. Allah’ın velîleri ve has kulları olmaları hasebiyle bulundukları yerler için bir emniyet vesilesi olurlar. Kalplerinin gözleri Rablerine bakar, kalplerinin kulakları O’ndan işitir. Allah onları seçmiş, kendisine yöneltmiş ve kendisine ulaştırmıştır. Bununla birlikte onları halkın nazarından da gizlemiştir.

Bu yüzden onların Allah katındaki menzillerini insanlar bilemez. Çünkü onlar nefisleri için değil, yalnız Allah hakkı için hareket ederler. Tabiatlarının gerektirdiği arzular karşısında Allah’ın muradını üstün tutarlar. Bunların karşısında yer alan şeytan taraftarları ise hüsran, zillet ve rüsvaylığa mahkûmdur; onlar için kurtuluş yoktur.

İşârî olarak bu âyet-i kerimede ayrıca ruhun; sır, hafî, kalp, nefis ve hevâya nisbetle bir asıl ve menşe durumunda olduğuna işaret vardır. Çünkü bunların tamamı ruhun bedenle birleşmesinden doğmaktadır. Bu bakımdan hepsi ruhun çocukları gibidir. Sır ile nefsin, kalp ile hevânın birbirine yakın zikredilmesi de bunların tek bir asıldan doğmaları sebebiyledir.

Şu hâlde sâlik, nefsin ve hevânın karanlık ve şeytânî sıfatlarından yüz çevirip kalbî, sırrî ve ruhî yönelişle ilâhî hazret ve huzura dönerse, Allah’ın imanlarını sır ve kalp levhalarına yazdığı kimselerden olur. Bu yazı, kuru bir bilgi değil; iyanî, şühûdî ve tahkik edilmiş bir iman yazısıdır. Allah Teâlâ onları, cemî ve küllî bir ruhu ile de teyid eder. Bu ruh, hakikatte zatî vahdet ile esmâdaki kesreti bir araya getirir; biri diğerini perdelemeden iki şühûdu birden cem eder. Böylece sâlik hem vahdetin nurunu hem de kesretin hikmetini aynı anda idrak edebilecek bir istidada kavuşur.

Ardından Allah onları, altlarından hikmet, hakikat, ilim ve irfan nehirleri akan cennetlere sokar. Bu cennetler, zâtî tecellîlerin, sıfatî feyizlerin ve esmâî nurların sâlikin varlığında yerleştiği makamlardır. Sâlik nâsûtiyyetten fânî olmakla Allah’tan razı olur; Allah da onu lâhûtiyyetin bekāsına mazhar kılmakla ondan razı olur. İşte bu kimseler Allah’ın tarafında olanlardır; yani zât, sıfat ve esmâ sırlarına mazhar kılınmış kişilerdir. Kurtuluşa erecek olanlar da ancak bunlardır. Çünkü onların varlığı, Hak Teâlâ’nın Kayyûm isminin feyziyle kaimdir.

Bu mânevî teyidin kalpte nasıl tecellî ettiği ise, sâlikin tasfiye sürecinde kalp levhasında meydana gelen değişimlerle daha açık biçimde anlaşılır. Kalp başlangıçta türlü izlerle dolu bir levha gibidir; arzular, hatıralar, korkular, alışkanlıklar ve dağınık yönelişler o levhayı kaplar. Tasfiye ilerledikçe bu karışıklıklar silinir ve kalpte önce takvânın izi belirir. Ardından sâlik, kalp levhasının baştan sona Allah ismiyle dolduğunu müşâhede eder. Bu isim bazen kırmızı, bazen beyaz, bazen yeşil nur ile yazılmış olarak görünür. Nihayet kalp, renk ve şekil kaydından da sıyrılarak saf bir nur levhası hâline gelir. Bu safiyet merhalesinde ledünnî ilmin izleri belirmeye başlar. Fakat burada sâlik için asıl edep, müşâhede ettiği renklere ve hâllere takılıp kalmamak, kalbi yazanın kim olduğunu unutmamaktır. Çünkü o levhaya nakşı koyan da onu silen de sonunda kendi ilmine mahal kılan da Allah Teâlâ’dır. (Dâye, Te’vîlât-ı Necmiyye, 6/113-114; Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 21/78)

Ey sâlik, unutma ki şu anda amel, gayret ve kazanma yurdundasın. Önünde duran vakit, ekme ve hazırlanma vaktidir. Yarın ise âhiret yurduna geçeceksin; orada artık amel ve kazanma değil, burada elde edilenin karşılığı vardır. Dünya nimetleri geçici ve kesilmeye mahkûmdur; âhiret nimetleri ise bâkîdir, zevâl kabul etmez. Bu hakikati kavrayanlar fanî olanı bâkî olana tercih etmezler. 

Hâli daha ileride olanlar ise dünya yurduna da âhiret yurduna da tâlib olmazlar; onların asıl maksadı Allah’tır. Bu sebeple dünya ve âhiret nimetleri onların nazarında bir gaye değil, sonuçtan ibarettir. Zira onlar yönlerini nimete değil Mün‘im’e çevirmişlerdir.

Sen de bu idrake ulaşırsan hakikatte Allah’ın tarafında olanlardan olursun. Kendi nefsin için değil, yalnız Hak için yaşarsın; Hakk’ın muradını kendi arzularının önüne geçirirsin. Böylece bütün yönelişin, bütün gayreti ve bütün kazancın Allah için olur.

--------------------- 

 Rabb-ımıza şükrederiz bu çalışmamızda nihayet. (15-04-2026” tarinde tamamlanmıştır. 

Gayret bizden, muvaffakiyet Hak’tandır.

Hürmet ve muhabbetlerimle, Abdurrezzak Tek BURSA

Terzi Baba Kitapları 

 Baskısı olan kitaplar. 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

3) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri

4) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" (Osmanlıca'dan Çeviri)

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân 

8) Tuhfetü'l Uşşâki (Osmanlıca'dan Çeviri)

9) Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet

10) Kelime-i Tevhîd

11) Vâhy ve Cebrâil

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

13) (13) On Üç ve Hakîkat-i İlâhiyye

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

16) Divan (3)

19) Sûre-i Feth ve Fethin Hakîkatleri

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

22) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (12) Yûsuf Sûresi

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

35) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Fâtiha Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

41) İnci Tezgâhı

49) (36) Yâ-Sin Sûresi

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed Rasûlüllah (s.a.v.)

63) İnci Mercan Tezgâhı: Düşündürücü Nükteler

67) (67) Mülk Sûresi

68) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Namaz Sûreleri 

69) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (2) Namaz Sûreleri

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

95) Terzi Baba (8) (19/53)

96) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (41) Fussilet Sûresi

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

118) (52) Tûr Sûresi ve M. Nusret Tura Hz.

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

177) Necdet Ardıç'ın Tasavvuf Anlayışında Seyr ü Süluk Mertebeleri (İlâhiyat Tezi)

213) 1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214) 2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

---------------------------------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

---------------------------------------------

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem (a.s.)

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

---------------------------------------------

Terzi Baba kitapları sıra listesi

KAYNAKÇA

 

1. KUR'ÂN VE HADîS

2. VEHB : Hakk'ın hibe yoluyla verdiği ilim.

3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi'i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu'l Hikem ve sohbetlemizden müşâhede ile toplanan ilim.

 

(Gönülden Esintiler) 

 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

3) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri

4) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" (Osmanlıca'dan Çeviri)

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân

8) Tuhfetü'l Uşşâki (Osmanlıca'dan Çeviri)

9) Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet

10) Kelime-i Tevhid

11) Vâhy ve Cebrâil

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

13) (13) On Üç ve Hakîkat-i İlâhiyye

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

16) Divan (3)

17) Kevkeb: Kayan "Yıldız"lar

18) Hz. Peygamberimiz Efendimizi Rû'ya-da Görmek 

19) Sûre-i Feth ve Fethin Hakîkati

20) Terzi Baba Umre Dosyası (2009)

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

22) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (12) Yûsuf Sûresi

23) İbretlik "Değmez" Dosyası

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

25) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (1) Köle Ve İncir Sepeti

26) Bir Zuhûrât'ın Düşündürdükleri: Tenzîh, Teşbîh, Tevhîd

27) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (2) Genç ve Kıymetli Elmas

28) Kur'ân-ı Kerîm'de Tesbîh ve Zikir

29) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (27) Karınca-Neml Sûresi

30) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (19) Meryem Sûresi

31) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (18) Kehf-Mağara Sûresi

32) Terzi Baba (3) İstişare Dosyası 

33) Terzi Baba Umre Dosyası (2010)

34) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (3) Bakara "İnek" Hikâyesi

35) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Fâtiha Sûresi

36) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (2) Bakara Sûresi

37) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (53) Necm-Yıldız Sûresi

38) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (17) İsra Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

40) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (3) Âl-i İmrân Sûresi

41) İnci Tezgâhı

42) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (4) Nisâ Sûresi 

43) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (5) Mâide Sûresi 

44) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (7) A'râf Sûresi 

45) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (14) İbrâhîm Sûresi 

46) Salat - İngilizce

47) Salat - İspanyolca

48) İrfan Mektebi - Fransızca

49) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (36) Yâ-Sin Sûresi

50) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (76) İnsân Sûresi

51) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (81) Tekvîr Sûresi

52) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (89) Fecr Sûresi

53) Mehmet Hazmi Tura (Yüksek Lisans Tezi)

 54) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Beled-Şems-Leyl-Duhâ İnşirâh-Tîn (90-95) Sûreleri 

55) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (28) Kasas Sûresi

56) İrfan Mektebi Şerhi - Fransızca

57) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (20) Tâ Hâ Sûresi

58) Muhyiddin-i Arabî - Mir'ât-ül İrfan ve Şerhi

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ-Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ-Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed-Rasûlüllah (s.a.v.)

62) Bir Hikâye Birçok Yorum: (4) Bir Ressam Hikâyesi

63) İnci Mercan Tezgâhı: Düşündürücü Nükteler

64) Ölüm Hakkında: Kıyam'et

65) Reşahat'tan Birkaç Bölüm'ün Şerh/Sohbet ve Yorumları

66) Abdulkâdir Geylâni - Risâle-i Gavsiyye Şerhi

67) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (67) Mülk Sûresi

68) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Namaz Sûreleri-(1) 

69) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Namaz Sûreleri-(2)

70) Yehova Şahitleri ile Mülâkat

71) Mübarek Geceler ve Bayramlar - Fransızca

72) Îmân ve Îkân

73) Celâl Cemâl Celâl: İbretlik Bir Dosya Daha (3)

74) Terzi Baba Umre Dosyası (2012)

75) Mahmut Şebüsteri - Gülşen-i Raz ve Şerhi

76) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (5) Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler Hikâyesi

77) Aşk ve Muhabbet Yolu: M. Nusret Tura

78) A'yân-ı Sâbite: Kazâ Ve Kader

79) Terzi Baba (4) İstişare Dosyası

80) Terzi Baba (5) İstişare Dosyası

81) Hayâl Vâdîsi'nin Çıkmaz Sokakları 

82) Mektuplarda Yolculuk - M. Nusret Tura

83) Terzi Baba Umre Dosyası (2013)

84) Nusret Tura - Vecizeler Hikâyeler

85) Nusret Tura - Tasavvufda Aşk ve Gönül

86) Terzi Baba (6) İstişare Dosyası

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

89) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (6) Her Şey Merkezinde Mi?

90) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-1) Şerhi

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

92) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (2) Şerhi

93) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân - İngilizce

94) İbretlik Bir Hikâye Daha - Mescid-i Dırar. Kubbetu'l

 Kara.

95) Terzi Baba (8) (19/53)

96) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (41) Fussilet Sûresi

97) Terzi Baba Umre Dosyası (2015)

98) Solan Bahçenin Kuruyan Gülleri 

99) Terzi Baba (9) İstişare Dosyası

100) İrfan Mektebi Ve Şerhi - İspanyolca

101) Bosna Hersek Seyahati Dosyası

102) İrfan Mektebi Ve Şerhi - İngilizce

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

105) Cemo ve Farko

106) Terzi Baba Umre Dosyası (2016)

107) Vahy ve Cebrâîl - Fransızca

108) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (1) - Peygamberimizi Ru'ya-da Görmek

109) Tasavvufî Îzâhlar

110) (19-53) Şeker Risalesi

111) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" Şerhi

112) Bir Kardeşin Soruları ve Cevapları

113) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-2) Şerhi

114) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-3) Şerhi

115) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-4) Şerhi

116) Kudüs Seyahati Dosyası

117) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-5) Şerhi

118) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (52) Tûr Sûresi ve M. Nusret Tura Hz.

119) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (01) Âdem Fassı

120) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (02) Şit Fassı

121) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (03) Nuh Fassı

122) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (04) İdris (05) İbrahim Fassı

123) Mahmut Şebüsteri - Gülşen-i Raz (2) - Terzi Baba Şerhinin Tamamı

124) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Satıh İnce

125) Terzi Baba Umre Dosyası (2018)

126) Ben'deki Terzi Babam (1) - Murat Cağaloğlu

127) Ben'deki Terzi Babam (2) - Murat Cağaloğlu

128) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaf Dağı Ve Zümrüd-ü Anka

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

130) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kilise Çanları

131) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: 53. Âyetleri ve Terzi Baba

132) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaner Yiğido

133) Muhtelif İrfan Sohbetleri (1)

134) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (2)

135) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (3)

136) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (4)

137) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (5)

138) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (6)

139) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (7)

140) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (8)

141) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (9)

142) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (10)

143) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (11)

144) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (12)

145) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (13)

146) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (14)

147) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (15)

148) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (16)

149) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (17)

150) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (18)

151) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (19)

152) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (20)

153) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (21)

154) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (22)

155) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (23)

156) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (24)

157) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (25)

158) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (26)

159) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (27)

160) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (28)

161) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (29)

162) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30)

163) Esmâ-i hüsnâ (1) - M. Nusret Tura Hz.

164) Esmâ-i hüsnâ (2) - M. Nusret Tura Hz. - Fütuhat ve Müşâhedeleri

165) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (75) Kıyamet Sûresi

166) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-6) Şerhi

167) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-7) Şerhi

168) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetlerden Seçmeler (31)

169) İbretlik Bir Hikâye Daha - Usta'dan Çırağına Tavsiyeler

170) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (4) - Terzi Baba'nın Görüldüğü Zuhuratlar

171) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (5) - Yoruma Açık Eğitim Zuhuratları

172) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (6) - Tuzak-Mekr-Hileli Zuhuratlar

173) Terzi Baba Umre Dosyası (2020)

174) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (83) Mutaffifin Sûresi

175) Mübarek Geceler Ve Bayramlar - İspanyolca

176) Korona Virüs'ün Düşündürdükleri

177) Terzi Baba, "14-İrfan Mektebi" Tezi

178) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (84) İnşikak Sûresi

179) 13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan Mektebi

180) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem - A- Mukaddime

181) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem - B- Ayniyet ve Gayriyyet

182) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (06) İshak Fassı

183) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (07) İsmail (08) Yakup Fassı

184) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (09) Yusuf Fassı

185) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (10) Hud Fassı

186) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (11) Salih (12) Şuayb Fassı

187) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (13) Lut (14) Üzeyir Fassı

188) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (15) İsa Fassı

189) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (16) Süleyman (17) Dâvud (18) Yunus (19) Eyyüb Fassı

190) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (20) Yahya (21) Zekeriyya Fassı

191) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (22) İlyas (23) Lokman (24) Harun-Fassı

192) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (25) Musa (26) Halid Fassı

193) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (27) Muhammed-Fassı

194) Silsile-i Uşşakiyye

195) Terzi Baba-Özel, Kütüphane ve Müze Arşivi

196) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Üç Silahşörler

197) Dur Rabb'ın Namaz Kılıyor (1)

198) Ramazan ve Oruç

199) İrfan Mektebi-Ders Târif Sıralaması

200) Dur Rabb'ın Namaz Kılıyor (2)

201) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (1)

202) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (2)

203) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (3)

204) Kur'ân-ı Kerîm'de Nefs Âyetleri 

205) Zekât ve İnfak 

206) Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207) 68-Kalem-sûresi-

208) Naz-Makâmı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209) 4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210) 6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211) Terzi Babam'dan esintiler. Muhtelif konular. 

212) 2023-Umre dosyası.

213) 1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214) 2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215) 86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Sûresi. 

216) Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217) 85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Sûresi. 

218) 8-5- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Cem-Cemâli..

219) 87-88-18-Ku-Ker-Yol-A’la-Gaşiye-Sureleri.

220) 61-19- Ku-Ker-Yol-Saff Suresi. 

221) 8-20- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Murat-Derûni.

222) Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-Mübarek-geceler-bitirme tezi- 

223) 6-En’Âm Suresi. Murat-Derûni.

224) 9-4-Tevbe Suresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

225) 10-Yunus Suresi.

226) 11-Hud Suresi Nihal Manaz.

227) 9-21-Tevbe Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

228) 10-Yunus Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

229) 2-Terzi Babam’dan esintiler. Selim Çoban.

230) 16-34-Ku-Ke-Yol- Murat Derûni.Cağaloğlu.

231) 5-6-Ku-Ke-Yol- Hicr-Suresi-Cem-Cemali. 

232) 31-Ku-Ke-Yol-Lokman-Suresi. T.B.

233) 21-26-Ku-Ke-Yol-Enbiya-Suresi. Murat Derunî. 

234) 22-27-Ku-Ke-Yol-Hac-Suresi. Murat Derunî. 

235) 25-29-Ku-Ke-Yol-Furkân-Suresi. Murat Derunî. 

236) 24-24-Ku-Ke-Yol-Nûr-Suresi. Murat Derunî.

237) 29-35-Ku-Ke-Yol-Ankebût-Suresi. Murat Derunî.

238) 26-39-Ku-Ke-Yol-Şu’ara-Suresi. Murat Derunî.

239) 23-7-Ku-Ke-Yol-Mü’minûn-Suresi. T.O.Cem Cemâlî.

240) Canan Çalışkan, T.B. salât-namaz yüksek lisans tezi.

241) Mustafa safi Efendi-Abdürrezzak tek. 

242) 30-36-Ku-Ke-Yol-Rûm-Sûresi. Murat Derûnî.

243) 33-25-Ku-Ke-Yol-Ahzab-Sûresi. Murat Derûnî.

244) 35-37-Ku-Ke-Yol-Fâtır-Sûresi. Murat Derûnî.

245) 10-Ku-Ke-Yol-Yunus-Sûresi-2- Yusuf-Ramazan Yücel. 

246) 34-5-Ku-Ke-Yol-Sebbe-Sûresi. Şerif kır. ÇHU. 

247) 37-40-Ku-Ke-Yol-Sâffât-Sûresi. Murat Derûnî.

248) 38-5-Ku-Ke-Yol-Sâd-Sûresi. Abdürrezzak tek-Muhtefi.

249) 40-42-Ku-Ke-Yol-Mü’min-Sûresi. Murat Derûni. 

250) 42-38-Ku-Ke-Yol-Şûrâ-Sûresi. Murat Derûni. 

251) 47-28-Ku-Ke-Yol-Muhammed-Sûresi. Murat Derûni. 

252) 43-43-Ku-Ke-Yol-Zuhruf-Sûresi. Murat Derûni. 

253) 49-41-Ku-Ke-Yol-Hucurat-Sûresi. Murat Derûni. 

254) 50-32-Ku-Ke-Yol-Kaf-Sûresi ve Mustafa Hilmi Sâfî. 

Murat Derûni. 

255) 13-Ku-Ke-Yol-Ra’d-Sûresi. Ozan sanlı Şentürk.

256) 32- Ku-Ke-Yol-Secde Sûresi. Muharrem Halil İz.

257) 39- Ku-Ke-Yol-Zümer Sûresi. Cem Demiroğlu.

258) 44- Ku-Ke-Yol-Duhan Sûresi. Murat Derûni. 

259) 45- Ku-Ke-Yol-Câsiye Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

260) 51- Ku-Ke-Yol-Zâriyât Sûresi. Murat Derûni. 

261) 54- Ku-Ke-Yol-Kamer Sûresi. Murat Derûni. 

262) 56- Ku-Ke-Yol-Vâkıa Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

263) 57- Ku-Ke-Yol-Hadid Sûresi. Murat Derûni. 

264) 58- Ku-Ke-Yol-Mücadele Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

265) 59- Ku-Ke-Yol-Haşır Sûresi. Murat Derûni. 

266) 60- Ku-Ke-Yol-Mümtehine Sûresi. Murat Derûni. 

267) 46- Ku-Ke-Yol-Ahkâf Sûresi. Muharrem Halil İz.

268) 62- Ku-Ke-Yol-Cuma Sûresi. Murat Derûni. 

269) 63- Ku-Ke-Yol-Münâfikûn Sûresi. Ozan sanlı Şentürk.

270) 64- Ku-Ke-Yol-Tegabün Sûresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

271) 65- Ku-Ke-Yol-Talâk Sûresi Yusuf-Ramazan,Yücel. 

272) 66- Ku-Ke-Yol-Tahrim Sûresi. Cem Demiroğlu.

273) 69- Ku-Ke-Yol-Hakkâ Sûresi. Murat Derûni. 

274) 70- Ku-Ke-Yol-Mearic Sûresi. Murat Derûni. 

275) 71- Ku-Ke-Yol-Nuh Sûresi. Murat Derûni. 

276) 72- Ku-Ke-Yol-Cin Sûresi. Murat Derûni. 

------------------------- 

Altı peygamber serisi 

------------------------- 

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ-Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ-Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed-Rasûlüllah (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi

------------------------- 

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

32) Terzi Baba (3) İstişare Dosyası 

79) Terzi Baba (4) İstişare Dosyası

80) Terzi Baba (5) İstişare Dosyası

86) Terzi Baba (6) İstişare Dosyası

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

95) Terzi Baba (8) (19/53)

99) Terzi Baba (9) İstişare Dosyası

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

108) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (1) - Peygamberimizi Ru'ya-da Görmek

109) Tasavvufî Îzâhlar

110) (19-53) Şeker Risalesi

126) Ben'deki Terzi Babam (1) - Murat Cağaloğlu

127) Ben'deki Terzi Babam (2) - Murat Cağaloğlu

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

131) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: 53. Âyetler ve Terzi Baba

165) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (75) Kıyamet Sûresi

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi 

-------------------------

25) (1) Köle ve İncir Sepeti

27) (2) Genç ve Kıymetli Elmas

34) (3) Bakara "İnek" Hikâyesi

62) (4) Bir Ressam Hikâyesi

76) (5) Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler Hikâyesi

89) (6) Her Şey Merkezinde mi? Hikâyesi

------------------------- 

Dîvanlar serisi 

------------------------- 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

16) Divan (3)

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi

------------------------- 

17) Kevkeb: Kayan "Yıldız" lar

23) İbretlik "Değmez" Dosyası

73) Celâl Cemâl Celâl: İbretlik Bir Dosya Daha (3)

81) Hayâl Vâdîsi'nin Çıkmaz Sokakları 

94) İbretlik Bir Hikâye Daha - Mescid-i Dırar. Kubbetu'l

 Kara.

98) Solan Bahçenin Kuruyan Gülleri 

105) Cemo ve Farko

112) Bir Kardeşin Soruları ve Cevapları

124) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Satıh İnce

128) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaf Dağı Ve Zümrüd-ü Anka

130) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kilise Çanları

132) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaner Yiğido

169) İbretlik Bir Hikâye Daha - Usta'dan Çırağına Tavsiyeler

196) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Üç Silahşörler 

201) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (1)

202) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (2)

203) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (3)

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

------------------------- 

2) Hacc Divanı

20) Terzi Baba Umre Dosyası (2009)

33) Terzi Baba Umre Dosyası (2010)

74) Terzi Baba Umre Dosyası (2012)

83) Terzi Baba Umre Dosyası (2013)

97) Terzi Baba Umre Dosyası (2015)

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

106) Terzi Baba Umre Dosyası (2016)

125) Terzi Baba Umre Dosyası (2018)

173) Terzi Baba Umre Dosyası (2020)

212) Terzi Baba Umre dosyası (2023)

------------------------ 

Îmânın beş şartı kitapları

------------------------- 

2) Hacc Divanı

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân

10) Kelime-i Tevhid

72) Îmân ve Îkân

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

198) Ramazan ve Oruç

205) Zekât ve İnfak

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

------------------------ 

46) Salat - İngilizce

47) Salat - İspanyolca

48) İrfan Mektebi - Fransızca

56) İrfan Mektebi Şerhi - Fransızca

71) Mübarek Geceler ve Bayramlar - Fransızca

93) İslam, İman, İhsan, İkan - İngilizce

100) İrfan Mektebi ve Şerhi - İspanyolca

102) İrfan Mektebi ve Şerhi - İngilizce

107) Vahy ve Cebrâîl - Fransızca

175) Mübarek Geceler ve Bayramlar – İspanyolca

199) 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

209) 4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210) 6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

----------------------- 

Hakkımızda yapılan yüksek lisans tezi kabul edilmiş kitaplarımız.

53) Hazmi Tura: Marmara Üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü ilahiyat ana bilim dalı Tasavvuf bilim dalı. Fatma Sena Yönlüer. “2010-İstanbul.

103) Terzi Baba Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyyat fakültesi yüksek lisans tezi. Serkan denkçi. “2019-Bursa”

177) Terzi Baba, Tekirdağ Namıkkemal İniversitesi İlâhiyat fakültesi İlâhiyat bölümü bitirme tezi. “14-İrfan mektebi” tezi. Yavuz Burak Kır. “2019-Tekirdağ.

216) Nusret Tura, Bursa Uludağ İniversitesi yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel. “2024-Bursa.

222)Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-“Mübarek-geceler-“ kitabı bitirme tezi--“2022-Sakarya.

240) T.c. Üsküdar üniversitesi tasavvuf araştırmaları enstitüsü tasavvuf kültürü ve edebiyatı anabilim dalı necdet ardıç / Terzi baba’nın tasavvuf anlayışında namaz kavramı Canan Çalışkan yüksek lisans tezi. 2025 

------------------------

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2-3-4-5-6-7-8-9-10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

142-141-143-144-145-146-

------------------------ 

Kitaplar devâm ediyor şu an Yekün= (276+146=422)

-----------------------

Terzi Baba ilâhileri. 

Erler demine Nusret tura.

1) Meğer-Kürşat.

2) Candır Allah-Kürşat.

3) Canım Allah-Kürşat. 

4) Boş çevirme ellerimi-Kürşat. 

5) Çözdüm sırrını. Kürşat.

6) Nasihattır hep sözlerim. Kürşat.

7) Hakk-ı ister isen eğer. Kürşat.

8) Mevlâm seni özlerim. Kürşat.

9) Neler olmaz. Kürşat.

---------------------------------------
