# Tahrîm Sûresi

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/tahrim-suresi
**Sayfa:** 99

---

Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç

İşârî, Te'vîl ve Tefekkürü

(66) TAHRÎM Sûresi

NECDET ARDIÇ

İRFAN SOFRASI

TASAVVUF SERİSİ (272-66-9)

KUR'ÂN-I KERÎM'DE YOLCULUK

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç

İşârî, Te'vîl ve Tefekkürü

(66) TAHRÎM Sûresi

NECDET ARDIÇ

İRFAN SOFRASI

TASAVVUF SERİSİ (272-66-9)

 GÖNÜLDEN ESİNTİLER

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç

İşârî, Te'vîl ve Tefekkürü

(66- TAHRÎM SÛRESİ)

Yazan ve Düzenleyen

Terzi Oğlu Cem Cemâlî

İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (272-66-9

NECDET ARDIÇ

İZ-TERZİ BABA

" İz- -T-B- "Es Selâm, En Necat"

Adres

Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin

Pehlivan Caddesi No: 31/3

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100. Yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi

Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ

Tel: (0533) 774 39 37

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

İçindekiler..........................................................(4)

ÖN SÖZ (5)

Giriş-Sûre Hakkında Genel Bilgiler (7)

Âyet (1) (10)

Âyet (2) (16)

Âyet (3) (21)

Âyet (4) (26)

Âyet (5) (34)

Âyet (6) (41)

Âyet (7) (49)

Âyet (8) (58)

Âyet (9) (67)

Âyet (10) (73)

Âyet (11) (79)

Âyet (12) (86)

Terzi Baba Kitapları (93)

ÖN SÖZ

Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allâh'a; salât ve selâm, Hz. Resûlullah'a (s.a.v.), Ehl-i Beyt hazerâtına, ezvâc-ı tâhirâta ve ashâb-ı kirâma olsun.

Muhterem okuyucum, elinizdeki eser, Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk serisinin bir halkası olarak kaleme alınan Tahrîm Sûresi'nin işârî te'vîli ve tefekkürüdür.

Terzi Babamız, bugüne dek onlarca sûrenin işârî yorumunu kaleme almış, kalan sûrelerin de aynı neşeyle tamamlanması için bâzı sûreleri, kendi irfân terbiyesiyle yetiştirdiği ma'nevî evlâtlarına tevdî' buyurmuştur. Bendeniz de Cenâb-ı Hakk'ın izni ve Terzi Babamın himmetiyle daha evvel Enfâl, Hicr, Mü'minûn ve Zümer sûrelerinin yazımını tamamlamıştım. Şimdi ise bu bereketli silsilenin yeni bir halkası olarak Tahrîm Sûresi'ni sizlere takdîm ediyorum.

Tahrîm Sûresi, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) hâne-i saâdetinde yaşanan mahrem bir hâdiseden hareketle âile hayâtını ayakta tutan emânet, sır, sadâkat, edep ve mes'ûliyet ölçülerini beyân eder. Sûrede mü'minlere, nefislerini ve ehillerini nârdan koruma vazîfesi hatırlatılarak âile içinde îmân ve takvânın muhâfazası emredilir. Bu çerçevede sâliha hanımların vasıfları zikredilir; sûrenin nihâyetinde ise sâlih olan ve olmayan kadın misâlleri üzerinden îmân, inkâr, sadâkat ve hıyânetin ferdî mes'ûliyeti ortaya konur.

Enfüsî cihetten hâne, sâlikin iç âlemidir. Buradaki erkek ve kadın sûretleri de akıl ve nefs kuvvetlerini temsîl eder. Hevâsına kapılan nefs, kalbin sırrını ifşâ edip iç hânede fitne çıkarır. Hakk'ın emrine teslîm olan akıl ise nefsi terbiye ederek kalbi muhâfaza eder. Sûredeki tevbe, cihâd ile nefsini ve ehlini nârdan muhâfaza etme emirleri, sâlikin iç hânesini ıslâh etmesine yönelik birer işârî îkazdır. Necât, bu iç nizâmın Hakk'ın emrine bağlanmasıyla hâsıl olur.

Bu zâhirî ve enfüsî çerçeve, çalışmanın usûlünü de belirlemiştir. Âyet-i kerîmeler kitap boyunca zâhir, bâtın ve enfüsî olmak üzere üç cihetten okunmuştur. Zâhirde lafzın lügat kökü, dil bilgisi yapısı ve nüzûl sebebi esas alınmış; bâtında bu zemin üzerinden mertebeler diline açılan ma'nâlar takip edilmiştir. Enfüsî okumada ise âyetin insanın iç dünyâsına ve ma'nevî hâllerine bakan ciheti öne çıkarılmıştır. Bu çalışma boyunca şu esas dâimâ gözetilmiştir: Bâtınî ve enfüsî ma'nâ zâhirin yerine geçmez. Kurulan işârî bağlar da kesin birer hüküm değil, ma'nevî münâsebet ve karîne olarak görülmelidir. Peygamberlerin ismeti ve ezvâc-ı tâhirâtın hürmeti, bütün yorumların üzerinde değişmez bir edeb ölçüsü olarak gözetilmiştir. Nefse dâir temsîller, o mübârek zâtları nefisle özdeşleştirmez; yalnızca âyetteki hakîkatin insanın iç âlemindeki karşılığını göstermeye çalışır.

Bu niyet ve edeb ölçüsü içinde duâmız şudur: Yâ Rabb! Bu kitabın ma'nevî hâsılâsını geçmiş ve gelecek bütün ehl-i gönlün, bilhâssa annelerimizin, hanımlarımızın ve kızlarımızın rûhlarına hediye eyledim; lütfunla kabûl eyle. Bu eserdeki isâbetli her nokta Sen'in tevfîkindendir; her hatâ, noksan ve kusûr ise benim taksîrimdendir. Sen'den olanı kabûl buyur, benden olanı affedip ört. Bu satırları yazanı, okuyanı ve dinleyeni muhabbetullâh ve muhabbet-i Resûlullâh (s.a.v.) ile dirilenlerin kâfilesine dâhil et.

Gayret bizden, muvaffakiyet Hakk'tandır. Dönüş O'nadır.

Hürmet ve muhabbetlerimle,

Terzi Oğlu Cem Cemâlî

05/07/2026, İstanbul 

GİRİŞ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

Tahrîm Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in altmış altıncı sûresi olup on iki âyettir. Mushafta Talâk Sûresi'nden sonra, Mülk Sûresi'nden önce yer alır. Hicret'ten sonra Medîne'de nâzil olmuştur. Sûre adını, birinci âyette geçen "tüharrimu" (تُحَرِّمُ, "harâm kılıyorsun") fiilinin mastarı olan "tahrîm"den alır. 

Sûrenin Muhtevâsı

Sûre, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) hâne-i saâdetinde yaşanan mahrem bir hâdiseyle başlar. Resûlullâh, eşlerinin rızâsı için kendisine helâl kılınmış bir şeyi nefsine yemînle yasaklar. Bunun üzerine "Allâh'ın sana helâl kıldığını niçin kendine harâm kılıyorsun?" hitâbıyla, bu yemînden keffâret vererek dönmeye çağrılır. Ardından sûre, bir eşe emânet edilen sırrın fâş edilmesine ve hâne içindeki dürüstlük ve güveni sarsan gizli ittifâka temâs eder. Cenâb-ı Hakk eşleri tevbeye ve Peygamber'in huzûrunda edebe da'vet eder; tevbe edilmediği takdîrde boşanmanın dahi ihtimâl dâhiline girmesi mes'elenin ağırlığını açıkça gösterir.

Sûrenin devâmında hitap bütün mü'minlere yönelir: "Kendinizi ve ehlinizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun." Ateşin başında bulunan melekler, kendilerine emredileni eksiksiz yerine getiren tâvizsiz vazîfeliler olarak zikredilir; hâne mes'ûliyeti burada âhiret hesâbıyla iç içe okunur. Ardından sûre, kulun kendini ve ehlini korumasının yolunu nasûh tevbesinde toplar: samimî, ıslâh edici ve geri dönmemeye azimli bir yöneliş. Kıyâmet günü mü'minlerin önlerinde ve sağlarında koşan nûr, bu dönüşün âhiretteki karşılığıdır.

Hz. Peygamber'e (s.a.v.) kâfir ve münâfıklara karşı sebatla cihâd etmesi emredildikten sonra sûre, dört kadının kıssasıyla nihâyete erer. Hz. Nûh ve Lût'un (a.s.) eşlerinin âkıbeti, nikâh bağının tek başına kurtuluşa yetmediğini ihtâr eder. Firavun'un eşi Âsiye ise en zâlim hükümranlık altında dahi îmânın korunabileceğine misâldir. İmrân'ın kızı Meryem ise iffet, sıdk ve teslîmiyet kemâliyle bütün mü'minlere numûne kılınır.

Sûre, hânedeki mahrem bir hâdiseden îmânın özüne uzanır: Kurtuluş; nesep ve yakınlık bağından ziyâde tevbe, takvâ, sadâkat ve ubûdiyyet sâyesindedir. Âile de bu hakîkatin sınandığı başlıca imtihân alanıdır.

Ebced Sayı Değerleri

Sûrelerin kelime ve harf sayıları, sayım usûlüne göre kaynaktan kaynağa değişir. Burada Elmalılı Hamdi Yazır'ın Hak Dini Kur'ân Dili adlı eserinde belirtilen sayılar esas alınmıştır.

Cüz'ü (28)'dir. (2) ve (8) olarak ayırırsak, (2) Tek'in "sen" ve "ben" olarak çifte dönüşmesini, (8) ise cennet mertebelerini gösterir. Toplamı (2+8=10), varlık ile yokluğun bir arada bulunmasına, Îseviyyet ve fenâ-fillâh mertebesine işâret eder.

Mushaftaki sırası (66)'dır. (6) îmânın hakîkatlerini ve altı ciheti ifâde eder. Toplamı (6+6=12), Hakîkat-i Muhammediyye mertebesinin remzidir.

Nüzûl sırası (107)'dir. (1), (0) ve (7) olarak ayırırsak, (1) Ahadiyyet ve teklik âlemini, (0) hiçlik (fenâ) hâlini, (7) ise nefs mertebelerini ifâde eder.

Âyetlerinin sayısı (12)'dir. Ma'nâsı yukarıda açıklandı.

Kelime sayısı (254)'tür. (2) Tek'in çift görünmesini, (5) Hazarât-ı Hamse'yi, (4) şerîat, tarîkat, hakîkat ve ma'rifet mertebelerini ifâde eder. Toplamı (2+5+4=11), Hz. Muhammed (s.a.v.) mertebesinin remzidir.

Harf sayısı (1060)'tır. (1+0+6+0=7) eder, nefs mertebelerinin remzidir.

Fâsılalar

Sûrenin fâsılaları ن (Nûn) (5 âyet), ر (Râ) (4 âyet), م (Mîm) (2 âyet) ve ا (Elif) (1 âyet) harfleridir. Bu fâsıla düzeni sûreye sâkin, geniş ve akıcı bir âhenk kazandırır; özellikle uzayan kapanışlar okuyuşa yumuşak bir soluk verir.

(Nûn) harfi Nûr-u İlâhî'ye, (râ) Rahmâniyyet ile Rubûbiyyet'e, (mîm) Hakîkat-i Muhammediyye'ye, (elif) ise Zât-ı Ahadiyyet'e işâret eder.

"Tahrîm" Kelimesinin Ebced Sayı Değerleri

"Tahrîm" (تحريم) kelimesini oluşturan harflerin ebced sayı değerleri şöyledir: ت (Te) = 400, ح (Hâ) = 8, ر (Râ) = 200, ى (Ye) = 10, م (Mîm) = 40. Toplarsak, (400+8+200+10+40 =658) elde ederiz. (6+5+8=19) eder ki, Besmele'nin harf sayısıdır, ayrıca İnsân-ı Kâmil'in remzidir.

"Tahrîm" Kelimesini Oluşturan Harflerin Ma'nâları

Şimdi bu harflerin her birinin taşıdığı ma'nâya kısaca değinelim. (Te) harfi tevbe ve tahârete, (hâ) hayât-ı hakîkî ile hikmete, (râ) rubûbiyyete, (ye) yakîn ile Yedullâh'a, (mîm) ise Hakîkat-i Muhammediyye'ye işâret eder.

Bu harfler, ma'nevî seyrin merhalelerine de bir işâret olarak okunabilir. Yola Te'nin tevbe ve tahâretiyle girilir. Ardından kul, Râ'nın bildirdiği Rabbin terbiyesine teslîm olur. Bu terbiye derinleştikçe Ye'de yakîn yerleşir ve kul kendini Yedullâh'ın kabzasında, kendi varlığından geçmiş bulur. Ancak bu fenâdan sonradır ki Hâ'nın işâret ettiği hayât-ı hakîkî ile hikmet ihsân edilir. Mîm ise bu seyrin Hakîkat-i Muhammediyye'de kemâle erdiğine işâret eder.

ÂYET YORUMLARI

-------------------

يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ لِمَ تُحَرِّمُ مَٓا اَحَلَّ اللّٰهُ لَكَۚ تَبْتَغ۪ي مَرْضَاتَ اَزْوَاجِكَۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

(66-1) Yâ eyyuhen nebiyyu lime tuharrimu mâ ehallallâhu lek, tebteğî merdâte ezvâcik, vallâhu gafûrun rahîm.

(66-1) Ey Nebî! Eşlerinin rızâsını arayarak, Allâh'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine harâm ediyorsun? Allâh Gafûr'dur, Rahîm'dir.

-------------------

Bu âyet-i kerîme bizlere Ef'âl-Mülk mertebesinden okunmaktadır. Çünkü helâl ve harâm, fiil ve hüküm sahasına âittir.

Helâl ve harâm koyma yetkisi (teşri') yalnız Allâh'a âittir; kul kendi re'yi, hevâsı veya şahsî bir maslahat kaygısıyla bu sınırlara müdâhale edemez. Âyet bu hakîkati, Hz. Resûlullâh'ın (s.a.v.) hânesindeki husûsî bir hâdise üzerinden ümmete tâlim eder.

Âyetin nüzûl sebebi hakkında iki rivâyet nakledilir. Bunlardan ilki bal şerbeti hâdisesidir (Buhârî, Talâk, Bâb: 8, Hadîs no: 5267; Müslim, Talâk, Bâb: 20, Hadîs no: 1474). Resûlullâh (s.a.v.), hanımlarından Hz. Zeyneb bint Cahş'ın (r.a.) yanında bal şerbeti içer ve bu sebeple orada daha uzun kalırdı. Hz. Âişe ve Hz. Hafsa (r.a.) aralarında anlaşarak, Resûlullâh yanlarına geldiğinde kendisinden meğâfîr kokusu aldıklarını söylediler. Meğâfîr, hoş olmayan kokulu bir ağaç reçinesidir. Güzel kokuya son derece hassas olan Efendimiz, bir daha o şerbetten içmemeye yemîn etti ve sûrenin ilk âyeti bu hâdise üzerine nâzil oldu.

İkinci rivâyet olan Hz. Mâriye hâdisesine göre Efendimiz (s.a.v.), Hz. Hafsa'yı (r.a.) memnûn etmek için câriyesi Mâriye'ye (r.a.) yaklaşmayı kendisine yasaklamıştı. Bu rivâyet sened bakımından bal şerbeti hâdisesi kadar kuvvetli görülmez.

Her iki rivâyet de Resûlullâh'ın (s.a.v.), eşlerine gösterdiği nezâket ve rızâ arayışı sebebiyle helâl bir fiili şahsen terk ettiğinde birleşir. Bu terk, şer'î hüküm koyma değil, şahsî bir ferâgattir. Lâkin Nebevî fiil ümmet için bir ölçü teşkil ettiğinden, bu husûsî ferâgat zamanla umûmî bir uygulamaya dönüşebilirdi. Bu sebeple Cenâb-ı Hakk, helâl ve harâm sınırlarının ancak kendi hükmüyle sâbit olduğunu beyân buyurdu.

"Yâ eyyuhen nebiyyu" (Ey Nebî!)

Nebî kelimesi, yüksek yer ma'nâsındaki nebeve veya büyük ve mühim haber anlamındaki nebe' kökünden türemiştir. Bu îtibarla hem yüksek bir rütbeye hem de gayb âleminden haber alıp bildiren zâta delâlet eder. Bu vasıf, Resûlullâh'ın (s.a.v.) gayb âleminden aldığı ilâhî teblîği mülk âlemine ulaştıran mukaddes peygamberlik vazîfesine işâret eder.

Hitap zâhirde, beşeriyyeti cihetiyle Hz. Peygamber'e (s.a.v.) yönelirken; bâtında Hakîkat-i Muhammediyye mertebesine, enfüste ise ilâhî hakîkatlerden nasip alan mü'min gönle seslenir. Ancak, Hakîkat-i Muhammediyye mertebesinde teklîf ve sınırlandırıcı hüküm bulunmadığından, hitap doğrudan beşeriyet mertebesine yöneliktir. Bu yönüyle hitap zâhirde Hz. Peygamber'e (s.a.v.), enfüste ise onun vârisleri olan kâmil mürşidlere ve Kur'ân terbiyesindeki mü'minlere yönelir. Bununla birlikte, nebî vasfı Hakîkat-i Muhammediyye mertebesi için de geçerlidir; zîrâ o mertebe, bütün ilmî feyizlerin kaynağıdır.

Kur'ân-ı Kerîm, Hz. Âdem, Hz. Nûh, Hz. İbrâhîm, Hz. Mûsâ, Hz. Dâvûd ve Hz. Zekeriyyâ (a.s.) gibi peygamberlere isimleriyle hitap ettiği hâlde, Hz. Resûlullâh'a (s.a.v.) hiçbir yerde "yâ Muhammed" diye seslenmez. Ona dâimâ "Yâ eyyühen nebiyyu" ve "Yâ eyyüher resûl" gibi makâmını yücelten bir lafızla seslenir. Âyetteki îkaz dahi, nübüvvet makâmının izzetini ve Resûl-i Ekrem'in ismetini muhâfaza eden müeddep bir üslûpla gelmiştir.

Aynı hitap, sûrenin dokuzuncu âyetinde tekrâr gelir. Burada hitap, Efendimiz'in (s.a.v.) âile hayâtına dâir husûsî bir îkaz taşırken, orada küffâr ve münâfıklarla mücâhede emrine yönelir. Sûrenin şahsî ve âilevî bir meseleyle başlayıp umûmî bir vazîfeye açılması, hâne içindeki intizâmın, toplum içindeki mücâdelenin esâsı olduğunu gösterir. Nefsini ve hânesini terbiye edemeyen, dışarıdaki cihâdı göğüsleyemez. Bu îtibarla sûre, dış cihâdın kuvvetini iç mücâhedeye, ümmetin dirâyetini ise hâne içindeki istikâmete bağlar. 

Enfüsî yönden "nebî" gönlün haber alma istîdâdına da işâret eder. Gönle gelen sahîh ilhâm ve keşifler, emir âleminden mülk âlemine inen haber ve bildirimlerdir. Fakat bu haberler, ancak nefsânî kirlerden ve beşeriyet ağırlığından arınmış saf gönüllerde berrak biçimde müşâhede edilir. Kalp bulanık ise gelen haberlere nefsâniyyet karışır. Bu sebeple gönle gelen her vâridât sahîh görülmez. 

Terzi Baba'nın Vâhy ve Cebrâil isimli kitabında sahîh bilginin üç mertebesi zikredilir (s. 223): Vahiy, ilhâm ve firâset. Vahiy peygamberlere mahsûstur; lafzı ve ma'nâsı Hakk'tandır. Bu kapı Hz. Resûlullâh (s.a.v.) ile kapanmış, ümmet için ölçü olarak Kur'ân ve Sünnet kalmıştır. İlhâm ise Hakk dostlarının gönlüne doğan kudsî açılımlardır; kişiye özeldir, umûma bağlayıcı yeni bir hüküm koymaz. Firâset de mü'minin basîretidir; şer'î ölçüler, ilim, edep ve hâdiselerin doğru okunması içinde değer kazanır. Bu üç mertebenin dışında kalan, kaynağı seçilemeyen her iç ses, duygu, kuruntu ve "gaybî fısıltı" ihtiyâtla karşılanmalıdır. Gönle gelen her şeyi geldiği gibi hakîkat sayıp onunla hüküm vermek, sâliki vehmin tuzağına düşürür. Vâridât, Kur'ân'a, Sünnet'e, şer'î mîzana ve kâmil rehberlerin terbiyesine arz edilmeden güvenilir bilgi hükmü almaz.

"Lime tuharrimu mâ ehallallâhu lek" (Allâh'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine harâm ediyorsun?)

Harâm, dokunulmaz kılınan sınır ve yasak alan ma'nâsındaki h-r-m kökünden gelir. Câhiliye döneminde kilitli, girilemeyen yerleri yâhut üzerine yük vurulamayan develeri ifâde etmek için kullanılırdı. Mekke ve Medîne'ye Harâmeyn denilmesi de bu hürmet ve sınırlandırmadan dolayıdır; dışarıda serbest olan bâzı fiiller bu mukaddes sınırların içinde yasaktır. Helâl ise düğümü çözmek ve bağı açmak ma'nâsındaki h-l-l köküne dayanır. 

Şer'î ıstılahta harâm, Cenâb-ı Hakk'ın bir hikmet ve kullarına yönelik bir zarar sebebiyle yasakladığı fiildir. Helâl ise kulları için temiz ve hayırlı kılıp serbest bıraktığıdır. Âyetteki tahrîm (tuharrimu) yeni bir şer'î hüküm koymak değil, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) zâtına mahsûs, kendi nefsine yönelik bir yemîndir. Zîrâ helâl ve harâmın sınırını tâyin etmek yalnızca Hakk'a âittir; O'nun temiz kıldığını hiçbir mahlûk kerih ilân edemez.

Helâli fiilen terk etmek, onu hükmen harâm kılmakla aynı şey değildir. Kul edep, zühd, sağlık veya nefs terbiyesi için helâlden uzak durabilir. Bu şahsî tercih, helâlin aslî hükmünü değiştirmez. Fakat bu kaçınma kalıcı bir kural hâlini alıp ilâhî ruhsatı daraltırsa, artık zühd sınırından çıkıp tahrîm sınırına yaklaşır. Amelin hükmü niyete göre de değişir. Hakk'ın rızâsı için bırakılan helâl kulluğu kemâle yaklaştırır. Mahlûkun rızâsı ya da hoşnutluğu için helâlleri terk etmek ise kalbi Hakk'tan uzaklaştırır.

Buraya kadar söylenen, helâli terkin zâhirî hükmüdür. Bâtınî yönden helâli harâm kılmak ise Hakk'ın o mahalldeki tecellîsiyle araya perde koymaktır. Helâl, kulun tecellî-i ilâhîyi müşâhede edebileceği meşrû sahadır. Bu kapıyı vehim, korku veya nefsânî bir tesirle kendine kapatan sâlik, o sâdır olacak ma'rifetten mahrûm kalır.

Mesele enfüsî cihetten bal şerbeti hâdisesi üzerinden düşünüldüğünde, bal ma'rifetullâhın tatlılığına; şerbet ise bu ma'rifetin muhabbete dönüşmesine delâlet eder. Bal şerbetinin ikrâm edildiği mecliste fazlaca kalmak, rûhun muhabbet hâlindeki istiğrâkına benzer. Kıskanç nefs bu lezzete tahammül edemeyerek sâliki o huzûr ve muhabbet ikliminden uzaklaştırmak ister. Sâlik nefsin bu telkinine mağlûp olursa, gönlüne ihsân edilen ma'nevî tatlılıktan mahrûm kalır. Bu mertebede "lime tuharrimu" hitâbı şöyle işitilir: Gönlüne indirdiğim ma'rifet tecellîsini, nefsin vesvesesi ve vehmin gölgesiyle niçin kendine harâm ediyorsun?

"Tebteğî merdâte ezvâcik" (Eşlerinin rızâsını arayarak)

Âyette irâde etmek (turîdu) değil, aramak ve canla başla talep etmek ma'nâsındaki "ibtigâ" (tebteğî) lafzı seçilmiştir. İbtigâ, gelip geçici bir hevesten öte, bir şeyin peşinde koşarak fiilen onun için mücâdele etmeyi gösterir.

Hakk Teâlâ, Habîb'ini eşlerinin rızâsını gözettiği için kınamaz; çünkü bu hâl, beşerî muhabbet ve âile içi nezâketin gereğidir. Ancak bu rızâ arayışının, ilâhî sınırları daraltmasına da müsâade etmez. Çünkü rızâsı aranacak asıl merci Hakk'tır. Mahlûka gösterilecek nezâket Hâlık'ın hudûduyla çatıştığında öncelik dâimâ Hakk'ın edebine âittir.

Beşerî münâsebetlerde muhabbet ve fedâkârlık, bâzen farkına varmaksızın bir tahakküm vâsıtasına dönüşebilir. Sevgi temelli sitemler, helâl olan bir sahayı âdeta gizli bir yasağa dönüştürerek insanı o meşrû lütuftan mahrûm bırakır. Netîcede Hakk'ın geniş tuttuğu helâl dâiresi, kulun hoşnutluğu uğruna daraltılır. Elbette sevilen kimseye edep gösterilir; fakat Hakk'ın helâl kıldığını, mahlûkun hâtırı için nefse bağ kılmaya kimsenin salâhiyeti yoktur.

Zevc ve zevce lafızları erkek ve kadına delâlet etse de, işârî ma'nâda insanın kemâl ve noksanlık hâllerine işâret eder. Mesnevî-i Şerîf şerhinde Ahmed Avni Konuk bu ayrımı cinsiyete değil, nefsânî hazlara mağlûp olup olmama hâline bağlar. Buna göre, hazz-ı nefsânîye esir olmayan kâmil ve ârif kimse ma'nâda erkek; enâniyet, cehâlet ve hevâ ile kayıtlı kalan kimse ma'nâda kadın hükmündedir. Bu îtibarla, sûrette kadın olan kâmil kimseler mânen erkek (ricâl), sûrette erkek olan gâfil ve nâkıs kimseler ise mânen kadın sayılır (c. I, s. 73).

Nitekim Kur'ân'daki "ricâl" lafzı cismânî erkeklikten çok ma'nevî kemâli ifâde eder. Nûr, Ahzâb ve Tevbe sûrelerinde övülen "erler"; ticâret ve alışverişin kendilerini Allâh'ın zikrinden alıkoymadığı, ahdine sâdık kalan, zâhirini güzel fiillerle, bâtınını güzel ahlâkla temizleyen kimselerdir. Bu vasıflar bedenin değil, rûh-ı insânînin sıfatlarıdır. Hakk'ın murâd ettiği erlik, insanın sûretinde değil, Hakk karşısındaki sadâkat, zikir, vefâ ve tahâretinde aranır (c. X, s. 482).

Enfüsî cihetten zevc ve zevce, insanın içindeki akıl ve nefsin karşılığı olarak okunabilir. Mesnevî şerhinde Ahmed Avni Konuk'un belirttiği gibi, buradaki akıl dünyâ işlerini hesap eden akl-ı maâş değil, yönünü Hakk'a çeviren akl-ı maâddır. Nefs ise dünyâ evinin levâzımını ister: Îtibâr, üstünlük, görünme, rızık, sofra ve tahakküm. Maksadına ulaşmak için kimi zaman tevâzu' kisvesine bürünür, kimi zaman riyâset ve azamet dâvâ eder. Nefs âlem-i dünyâya, akıl ise rûhun sıfatı olarak âlem-i emre baktığı için bu ikisi aynı beden evinde sürekli çekişme hâlindedir (c. II, s. 202-204).

Bu yönüyle "eşlerinin rızâsını aramak", Hakk'a yönelmesi gereken aklın, nefsin hevâsını hoş tutmaya çalışıp giderek onun hükmü altına girmesidir. Ezvâc lafzının çoğul gelmesi de bu ma'nâyı kuvvetlendirir. Nefs tek bir merkez gibi görünse de şehvet, gazap, hırs, enâniyet, câh arzusu ve beğenilme isteği gibi birçok yönelişe sâhiptir. Akıl bunların her birini ayrı ayrı memnûn etmeye kalkarsa velâyetini onlara teslîm eder. Rehber olması gereken akıl hizmetkâra döner; terbiye edilmesi gereken nefs karar makâmına oturur. Sûrenin altıncı âyetinde gelecek "nefsinizi ve ehlinizi ateşten koruyun" emri bu iç nizâmı tamamlar: Akıl velâyet makâmına döner, nefs terbiye altına alınır, insanı ateşe taşıyan dağınık arzular kapı dışında tutulur. 

"Vallâhu Gafûrun Rahîm" (Allâh Gafûr'dur, Rahîm'dir)

Gafûr ismi, örtmek ve gizlemek ma'nâsındaki ğ-f-r kökünden türemiştir. Mağfiret, günâhı veya cezâyı örtmek demektir. Afüvv ismi günâhın izini tamâmen silerken, Gafûr kusûru silmeden örterek kulu rüsvay olmaktan ve günâhın acı netîcelerinden muhâfaza eder.

Gafûr'un hükmü günâhların örtülmesinden daha geniştir. Varlıktaki her setrde bu ismin bir izi vardır. Bu örtme Hâdî isminin tecellîsiyle birleştiğinde, Hakk sevdiği kulun kalbinden aşağı arzuları, dünyânın câzibesini ve ameline güvenme vehmini örter. Böylece kul Hakk'ın vechinden gayrına takılıp kalmaktan kurtulur. Aynı setr Mudill isminin hükmüne bağlandığında koruyucu olmaktan çıkar, saptırıcı bir perdeye döner. Dalâlet ehlinin hakîkati görememesi, âhiret kaygısından gâfil kalması bu türdendir. Özetle, hidâyet ehli için rahmet olan bu örtü, dalâlet ehli için mahrûmiyete dönüşür.

Rahîm ismi ise merhamet ve lütuf ma'nâsındaki r-h-m kökünden türemiştir. Fusûsu'l-Hikem Ahmed Avni Konuk şerhinde rahmetin iki yüzünden söz edilir (Süleymân Fassı, c. III, s. 211-214; Zekeriyyâ Fassı, c. IX, s. 1-3): "Bahşedilen rahmet" (rahmet-i imtinân) ve "hak edilen rahmet" (rahmet-i vücûb). Bahşedilen rahmet kulun amelinden öncedir. Bir hizmetin yâhut hak edişin karşılığı değil, varlığın aslına taalluk eden umûmî bir lütuftur ve Rahmân ismiyle irtibatlıdır. Hakk'ın Zâtında gizli isimlerin Nefes-i Rahmânî ile zuhûra gelip varlık aynalarında belirmesidir. Hak edilen rahmet ise kul varlık sahasına çıktıktan sonra îmân, takvâ, sâlih amel ve ma'rifet yolundaki yönelişi üzerinden görünür. Bu da nihâyetinde Hakk'ın lütfudur. Fakat kulun sadâkati içinde tecellî ettiğinden Rahîm ismiyle irtibatlıdır. 

Gafûr ve Rahîm isimleri Kur'ân'da çoğu zaman birlikte zikredilir. Hakk, kulun günâhını hemen teşhir edip onu ümitsizliğe düşürmez. Tevbe ile yönelen kulun geçmiş kusûrlarını Gafûr ismiyle örterken, Rahîm ismiyle önüne yeni bir dönüş kapısı açar.

Âyetin akışı da bu ilâhî üslûbu te'yîd eder. Hitap muhabbet dolu bir îkazla başlayıp, tehdit veya cezâ ile değil mağfiret ve rahmetle nihâyete erer. Bir sonraki âyette yemînlerin keffâret ile çözülme yolunun gösterilmesiyle birlikte, Gafûr isminin setri ile Rahîm isminin lütfu ma'nâdan hükme geçecektir.

-------------------

قَدْ فَرَضَ اللَّهُ لَكُمْ تَحِلَّةَ أَيْمَانِكُمْ ۚ وَاللَّهُ مَوْلَاكُمْ ۖ وَهُوَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

(66-2) Kad faradallâhu leküm tehillete eymâniküm, vallâhu mevlâküm, ve hüvel alîmül hakîm.

(66-2) Allâh, yemînlerinizi çözmeyi size farz (meşrû') kılmıştır. Allâh sizin Mevlâ'nızdır. O, Alîm'dir, Hakîm'dir.

-------------------

Bu âyet-i kerîme bizlere Ef'âl-Mülk mertebesinden okunmaktadır, zîrâ yemînin çözülmesi de keffâretin edâsı da fiil sahasında vukû' bulur.

Birinci âyette Hz. Resûlullâh (s.a.v.) eşlerinin rızâsını gözeterek Allâh'ın helâl kıldığı bir nîmeti kendine harâm kılmasına, Cenâb-ı Hakk mağfiret ve rahmetiyle müdâhale buyurmuştu. Habîb'ini incitmeden îkaz ederek helâl ve harâm hudûdunun ancak kendisine âit olduğunu hatırlatmıştı. Bu âyet ise meselenin hüküm tarafını açar. İlk âyetteki husûsî hâdise, burada ümmetin tamamına şer'î bir ölçü kılınır.

"Kad faradallâhu leküm" (Allâh size farz (meşrû') kılmıştır)

Kad edatı hükmün kesin ve sâbit olduğunu bildirir. Farada fiili lügatte ölçü koymak, belirlemek, paylaştırmak ve sınır çizmek ma'nâlarına gelir. Yemînle kurulan bağın çözülmesi Hakk'ın tâyin ettiği ölçü ile olur. Kur'ân'da farada fiili çoğunlukla kula yüklenen mükellefiyetleri anlatır; burada ise "leküm" (sizin için) kaydıyla gelerek, yemînin daralttığı alanı açan bir ruhsat ve rahmete dönüşür.

"Tehillete eymâniküm" (yemînlerinizi çözmeyi)

Tehille, bağı çözmek ve kayıt hâlinden serbestliğe çıkarmaktır. İlk âyetteki "tuharrimu" (harâm kılıyorsun) ifâdesi helâli yasak sınırına çekerken, buradaki "tehille" o sınırın meşrû şekilde kaldırıldığını beyân eder. Kulun sözüyle kurulan bağ, Hakk'ın koyduğu hükümle çözülür.

Yemînin çözülmesi keffâretle sâbit olur. Keffâret, örtmek ma'nâsındaki k-f-r kökünden gelir. İlk âyette Hakk'ın Gafûr ismiyle kulun kusûrunu setretmesine mukâbil, burada kul keffâret yoluyla kendi yemînini örter.

Mâide Sûresi yemîn keffâretinin yollarını açıklar: On fakîri doyurmak, onları giydirmek veya bir köle âzâd etmek. Bunlara kudreti olmayan kimse için ise üç gün oruç vardır (Mâide, 5/89). 

Keffâret, sözün mes'ûliyetini muhâfaza ederken kul için meşrû bir telâfi ve dönüş kapısı açar. İmkânı olan malıyla telâfî eder, buna güç yetiremeyen bedeniyle... Bu tertipte, "Allâh sizin için kolaylık diler, zorluk dilemez" (Bakara, 2/185) ilâhî esâsı tecellî ederek mükellefiyeti kulun tâkatine göre belirler.

Enfüsî yönden, fakîri doyurmak ve giydirmek, sâlikin içinde ihmâl ettiği nûrânî lâtifeleri besleyip büyütmesidir. Köle âzâd etmek, mâsivâya bağlanarak köleleşmiş nefsi bu esâretten kurtarmaktır. Zâhirde bir başkasının bağını çözen kul, hakîkatte kendi esâret zincirini kırar ve Hakk'ın rahmetine ayna olur. Oruç ise nefsi sakınma, sabır ve hudûd içinde tutma yoluyla terbiye ve tasfiye etmektir. 

Eymân, yemîn kelimesinin çoğuludur. Kökündeki "sağ el" ma'nâsı kuvvet, bereket, ahid ve te'yîdi ihtivâ eder. Arap örfünde ahidleri pekiştirmek için sağ ellerin vurulması âdetinden türeyen yemîn, kulun "vallâhi" diyerek Hakk'ı şâhit kılması ve sözünü bağlamasıdır. Bu sebeple yemîn, alelâde bir beyân olmayıp, hürmetinin korunması için keffâret ile kayıt altına alınmıştır.

Enfüsî yönden yemîn, kulun kendi cüz'î irâdesini mutlaklaştırma meyline işâret eder. Kul, bir işi yapıp yapmayacağına dâir kesin hüküm verdiğinde, fâillik vehmini nefsine nisbet etmiş olur. Hâlbuki hakîkî fâil ancak Hakk'tır. Kulun vazîfesi ahdine sadâkat gösterirken cüz'î irâdesini mutlaklaştırmaktan kaçınmaktır. Yemînin keffâretle çözülmesi ise kulun benlik vehmini kıran ve onu hakîkî fâili idrâke sevk eden bâtınî bir tasfiyedir.

"Vallâhu mevlâküm" (Allâh sizin Mevlâ'nızdır)

Mevlâ; mâlik, hâmi, yakın ve sığınılan sâhip ma'nâsındadır. Âyet, yemînini çözecek olan kula önce hakîkî dayanağını hatırlatır. Kul kendi ahdiyle kendini bağlasa da, bağın da çözülmenin de nihâî mutasarrıfı Hakk'tır. Mevlâ olan Allâh, kulunu kendi sözünün ve vehminin ağırlığı altında yardımsız bırakmaz.

Fusûsu'l-Hikem Ahmed Avni Konuk şerhinde benzer bir ifâde "Allâh Teâlâ muhakkak bizim Mevlâ'mızdır" şeklinde geçer ve şöyle şerh edilir (Îsâ Fassı, c. III, s. 159):

-------------------

Her birerlerimiz hakîkatte Allâh Teâlâ hazretlerinin isimlerinden birer isme görünme yeriyiz. Ve Allâh Teâlâ, hükümleri ve eserleri bizde açığa çıkan o isimler ile bizim emrimizi tedbîr buyurur (hayâtımızı ve bütün işlerimizi idâre eder). Çünkü Hakk isimlerinin mutlak veliyyidir ve onların tasarruf edicisidir ve isimler ise tasarruf edilendir. Ve halbuki tasarruf edilen olmak kul olmanın gereğidir. Bizim kesîf vücûdlarımız ise o isimlerin taayyün etmiş sûretlerinden ibârettir. Bundan dolayı biz kullarız ve Allâh Teâlâ mutlak velâyeti dolayısıyla bizim Mevlâ'mızdır.

-------------------

Mevlâ kelimesinin özündeki yakınlık, onu hem efendi hem de himâye edilen kimse için kullanılır kılar. Hakk'ın kula, kulun da Hakk'a nisbeti bu yakınlıkta (velâyet) birleşir. Hakk "Velî" ismiyle kuluna sâhip çıkarken, kul da bu nisbete bürünerek "evliyâ" olur. Ancak kulun velâyeti dâimâ ilâhî ismin gölgesindedir; zîrâ asıl velâyet Hakk'a âittir. Bu yakınlık ittihâd veya hulûl değildir. Kul kuldur, Rabb yine Rabb'dir. Ortadan kalkan, yalnızca aradaki mesâfe vehmidir; zîrâ Hakk kuluna şah damarından daha yakındır (Kâf, 50/16).

Bu yakınlıkta, kulun kudreti kendi beşeriyyetine nisbet etme vehmi fenâ bulur; zîrâ kudsî hadîste buyrulduğu üzere, kul nâfilelerle yaklaştıkça Hakk onun "işiten kulağı, gören gözü, tutan eli" olur (Buhârî, Rikâk, Bâb: 38, Hadîs no: 6502). Kudret vehminin çözülmesi kulu hakîkî Mutasarrıf'ın yed-i kudretine teslîm eder.

Enfüsî cihetten Mevlâ, sâlikin kalben yöneldiği sığınaktır. Hakk'ı unutup akla, nefse yâhut mahlûkâta güvenmek, sahte velîler edinmek demektir. Mevlâ'yı dil ile ikrâr etmekle birlikte kalben sahte dayanaklara yönelenler, vehim bağından kurtulamazlar. Gerçek kul hakîkî Mevlâ'sına ilticâ eder ve şu niyâza sarılır: "Sen bizim Mevlâ'mızsın, kâfirlere karşı bize yardım et" (Bakara, 2/286).

"Ve hüvel alîmül hakîm" (O, Alîm'dir, Hakîm'dir)

Alîm; olmuş, olmakta olan ve olacak her şeyi ezelî ve ebedî ilmiyle kuşatandır. Hiçbir şey Hakk'ın ilminden gizli olarak zuhûra gelmez; zuhûr ettikten sonra da o ilmin dışına çıkmaz.

Hakîm ise hükmeden, hükmünü muhkem kılan ve her şeyi yerli yerine koyan demektir. Hakk ilm-i ezelîsine uygun olarak her emri, ruhsatı ve sınırı bir hikmet dâhilinde takdîr eder.

Buradaki hikmet, yemînin ciddiyetini korurken kulu kendi sözünün altında ezilmekten kurtaran ve keffâret yoluyla meşrû bir çıkış sunan ilâhî dengede tecellî eder.

Mevlâ ismi, Alîm ve Hakîm tecellîlerine açılan bir kapıdır; Hakk, kulunu ilmiyle bilir ve hikmetiyle terbiye ederek ona meşrû çıkış yolları gösterir. Sâlik kendi niyetlerini ve gizli hâtırlarını bütünüyle ihâta edemez; onu kendisinden daha iyi bilen Alîm, isti'dâdına göre terbiye eden ise Hakîm'dir. Sâlikin edebi, aklın dar tedbîrine teslîm olmak yerine, hâlini ezelden bilen ve yolunu hikmetle çizen Hakk'ın takdîrine râm olmaktır.

Beyit:

Tedbîrini terk eyle takdîr Hüdâ'nındır

Sen yoksun o benlikler hep vehm ü gümânındır

Birden bire bul aşkı bu tuhfe bulanındır

Devrân olalı devrân erbâb‐ı safânındır

Âşıkda keder neyler gam halk‐ı cihânındır

Koyma kadehi elden söz pîr‐i mugânındır

--- Şeyh Gâlib

Ya'nî: Ey sâlik, kendi tedbîrine güvenip netîceyi kendinden bilme; hüküm Allâh'ın takdîrindedir. Müstakil bir varlık sandığın benlik, vehim ve zanndan ibârettir. Aşk ise kazanılmış (kesbî) bir mülk değil, Hakk'ın verdiği bir ihsândır. Bu âlemde hakîkî devrân, gönlü safâ bulanlarındır. Âşığın kalbinde dünyâ kederi hüküm süremez; gam, Hakk'tan gâfil kalanların yüküdür. Öyleyse aşk kadehini elden bırakma; bu, irfân yolunun pîrinden gelen sözdür.

-------------------

وَإِذْ أَسَرَّ النَّبِيُّ إِلَىٰ بَعْضِ أَزْوَاجِهِ حَدِيثًا فَلَمَّا نَبَّأَتْ بِهِ وَأَظْهَرَهُ اللَّهُ عَلَيْهِ عَرَّفَ بَعْضَهُ وَأَعْرَضَ عَن بَعْضٍ ۖ فَلَمَّا نَبَّأَهَا بِهِ قَالَتْ مَنْ أَنبَأَكَ هَٰذَا ۖ قَالَ نَبَّأَنِيَ الْعَلِيمُ الْخَبِيرُ

(66-3) Ve iz eserre'n-nebiyyu ilâ ba'dı ezvâcihî hadîsâ, fe lemmâ nebbeet bihî ve azherehullâhu aleyhi arrefe ba'dahu ve a'rada an ba'd, fe lemmâ nebbeehâ bihî kâlet men enbeeke hâzâ, kâle nebbeeniye'l-Alîmul-Habîr.

(66-3) Hani Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti. O sırrı başkasına haber verince, Allâh da bu durumu Peygamber'e açıklayınca; Peygamber sırrı ifşâ eden eşine bunun bir kısmını bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmişti. Peygamber bunu ona haber verince eşi: "Bunu sana kim bildirdi?" dedi. Peygamber: "Bana Alîm ve Habîr olan Allâh bildirdi" dedi.

-------------------

Bu âyet-i kerîme bizlere Ef'âl-Mülk mertebesinden okunmaktadır. Çünkü âyet baştan sona fiillerle örülüdür: Gizlemek, haber vermek, açığa çıkarmak, bir kısmını bildirip bir kısmından yüz çevirmek.

Âyet, sır saklama edebini Hâne-i Saâdet'te yaşanan mahrem bir hâdise üzerinden ümmete ta'lîm eder.

Tefsîrlerde, Efendimiz'in (s.a.v.) zevcesine söylediği sırrın mâhiyeti hakkında farklı rivâyetler nakledilir. Bâzı rivâyetler bunu ilk âyetteki yemîn hâdisesiyle ilişkilendirir; diğerleri ise ümmetin istikbâline, bilhâssa Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer'in (r.a.) hilâfetine dâir bir haber olarak aktarır.

Âyet, ne sırrın muhtevâsını ne de muhatapların isimlerini verir. Dikkat şahıslardan ve ayrıntılardan uzaklaşarak emânetin korunmasına ve Allâh'ın her şeyi kuşatan ilmine yönelir. Âyet sır saklamayı ta'lîm ederken kendi üslûbuyla da aynı edebi sergiler: Meselenin hükmünü bildirir fakat mahremiyeti ifşâ etmez.

"Ve iz eserre'n-nebiyyu ilâ ba'dı ezvâcihî hadîsâ" (Hani Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti)

Eserre fiili, sözü gizli tutmak ve sînede saklamak ma'nâsındaki s-r-r kökünden gelir; fısıldamak yahut muayyen bir muhâtaba gizli tutmak kaydıyla açmak demektir. Hadîs ise söz ve haber ma'nâsındadır. Resûlullâh'ın (s.a.v.) zevcesine söylediği bu söz, umûma açık olmayan husûsî bir emânettir ve imtihân da bu emânetin muhâfaza edilmesiyle başlar.

Tasavvuf ıstılâhında sırr, kalbin de ötesinde, kulun Hakk ile arasındaki en mahrem müşâhede ve ünsiyet mahalli olan latîfeye verilen addır. Bu ma'nâdan bakıldığında sırrın ifşâsı, kul ile Hakk arasındaki mahrem hâli ehil olmayan bir mahalle taşımaktır.

"Hürlerin sîneleri sırların kabridir" kelâm-ı kibârınca, buradaki hür kimse, nefsinin esâretinden kurtulup kemâle ermiş olan kimsedir. Nefs-i emmârenin hükmünden kurtulamayan kişi ise bu emâneti içinde saklayamaz; onu izhâr etme ve kendine pay çıkarma arzusuna kapılır. Sır, dilde dolaştıkça zâyi' olur, sînede saklandıkça aslî hüviyetini korur.

Zîrâ her bâtınî ma'nânın zâhire çıkacağı husûsî bir vakti vardır. Zâhir ismi o ma'nâyı izhâr edeceği zamana kadar, Bâtın ismi onu sînede örter. Bir hakîkatin özü îtibâriyle doğru olması, onun her yerde ve herkese söylenebileceği ma'nâsına gelmez. Vaktinden önce açılan bir sır, muhâtapların idrâkini aşarak fitneye veya taşınamayacak ağır bir yüke dönüşebilir. Bu sebeple ma'nevî sırlar ekseriyetle kıssa, temsîl ve remiz libâsına büründürülerek vâzedilir; ehil olan o örtünün altındaki cevheri keşfederken gâfil olan zâhirdeki kabukta kalır.

Enfüste sır, sâlikin gönlüne doğan husûsî ilhâm ve vâridâttır. Bunlar hemen dile dökülmeyip evvelâ gönülde hazmedilmeli ve amel ile olgunlaşmalıdır. Hâlbuki ham nefs, bu ilâhî feyzi derhâl ifşâ etmek, halka anlatarak kendini göstermek ve bunu ma'nevî bir imtiyâz vesîlesi kılmak ister. Sâlikin imtihânı da burada başlar: Kendisine lütfedileni kendinden bilmemek, vaktinden önce ehil olmayanlara açmamak ve sırrı nefsin beğenilme arzusuna kurban etmemek.

"Fe lemmâ nebbeet bihî" (O sırrı başkasına haber verince)

Nebbeet fiili, mühim bir haberi aktarmak ma'nâsındaki n-b-e kökünden türemiştir. Âyette haberin seyri dört merhalede gerçekleşir. Evvelâ Hz. Peygamber (s.a.v.) zevcesine mahrem bir sözü emânet eder; sonra bu söz diğer zevceye aktarılarak emânet zedelenir; ardından Cenâb-ı Hakk bu ifşâyı Resûl'üne bildirir (izhâr buyurur); nihâyet Hz. Peygamber (s.a.v.) muhâtabına, onun terbiyesi için gereken kısmı haber verir. Böylece söz; nebevî mahremiyette emânet, nefsânî aktarımda ifşâ, ilâhî bildirişte izhâr, nebevî ta'rîfte ise hikmetli bir îkaz sûretine bürünür.

Enfüste bu hâdise insanın iç âleminde vukû bulur. Bu cihette Nebî, insandaki rûhânî merkezi; zevce ise rûha yakın olmasına rağmen henüz tam ma'nâsıyla terbiye görmemiş olan nefsi temsîl eder. Rûh, Hakk'tan aldığı ma'nâyı nefsin kemâle ermesi için ona ulaştırır; fakat nefs arınmadıkça o emâneti vakarla taşıyamaz, hayâle ve konuşma arzusuna tahvil eder.

Sır, ifşâ etmek lisânın en büyük âfetlerindendir. İmâm Gazâlî'nin İhyâ'da dil âfetleri ve sır saklama bahsinde işâret ettiği üzere, sâlik bu zaafı kelâmını çoğaltarak değil, sükût ile nefsini terbiye ederek aşar.

"Ve azherehullâhu aleyhi" (Allâh da bu durumu Peygamber'e açıklayınca)

Âyet burada "haber verdi" değil, "izhâr etti" buyurur. Haber, bir vâsıtanın kelâm ile naklettiği sözdür. İzhâr ise perdenin kaldırılması ve gizli olanın şühûda çıkmasıdır. Gizli kalan hâl, ilâhî bildirimle Nebî'nin müşâhedesine zâhir kılınmıştır; o bunu işitmenin ötesinde, doğrudan basîretinin açılmasıyla idrâk eder.

Buna mukâbil Resûlullâh (s.a.v.), zevcesine cevap verirken "Bana Alîm ve Habîr olan haber verdi" buyurarak inbâ (haber verme) ifâdesini seçer. Çünkü ilâhî mertebeden nebevî idrâke yansıyan o hakîkat, muhâtaba beşer diliyle aktarılırken onun fehmine (idrâk seviyesine) ve kabûl mahalline uygun bir kelâm sûretine bürünür.

"Arrefe ba'dahu ve a'rada an ba'd" (Peygamber sırrı ifşâ eden eşine bunun bir kısmını bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmişti)

Arrefe fiili, bir hakîkati yerli yerince bildirmek ma'nâsını taşıyan a-r-f kökünden gelir; ma'rifet, ârif ve ta'rîf kelimeleri de bu asıldandır. Hakîki ârif, bildiğini gelişigüzel ortaya dökmeyen; sâhip olduğu ma'rifeti hikmetle yerine, vaktine ve muhâtabın isti'dâdına göre ta'rîf edendir. A'rada ise sükût etmek, kusûrun üzerinde durmayıp keremle geçmektir.

Resûlullâh (s.a.v.) kendisine bildirilen ifşâyı muhâtabına açarken meselenin tamamını ortaya dökmez. Bir kısmını bildirir, bir kısmından keremle yüz çevirir. Hatâyı îkaz ederken mahremiyeti bütünüyle teşhîr ederek muhâtabını mahcûb etmez. Terbiye için kâfi gelecek ölçüyü gözetir, fazlasını örtülü bırakır.

Bu nebevî tavır, sırrı tamâmen açmakla bütünüyle gizlemek arasında hikmetli bir ölçü olduğunu gösterir. Sır, tamâmen kapanınca faydasız bir suskunluğa, bütünüyle açıldığında ise fitneye yol açar. Edeb, bu ikisi arasındaki mîzânı korumaktır.

"Men enbeeke hâzâ" (Peygamber bunu ona haber verince eşi: "Bunu sana kim bildirdi?" dedi)

Sırrı ifşâ eden zevce, Hz. Resûlullâh'ın (s.a.v.) durumdan haberdâr olduğunu görünce bu suâli sorar. Gizlice aktardığını sandığı sözün Nebî tarafından bilinmesine şaşırır. Oysa Nebî, beşerî kanallarla bilgi alan bir kul olduğu gibi, Hakk'ın bildirmesiyle gaybdan da haber alan bir peygamberdir.

Bu suâl, hatâsı yüzüne söylenen insanın ilk nefsânî tepkisidir. Beşerî tabîat, kabâhatini sükûnetle kabûl etmek yerine derhâl savunmaya geçer. Sorulan soru, bir pişmanlık ya da îtiraftan ziyâde, mes'ûliyeti başka yöne çevirme gayretidir. Sırrı bizzat açan kimsenin kendi fiilini bırakıp dışarıda fâil araması, nefsin kendi kusûrunu örtme meylini gösterir.

"Kâle nebbeeniye'l-Alîmul-Habîr" (Peygamber: "Bana Alîm ve Habîr olan Allâh bildirdi" dedi)

Bu cevap, "O, sırrı da ondan daha gizli olanı da bilir" (Tâhâ, 20/7) âyet-i kerîmesiyle aynı hakîkate açılır. Kul sözünü gizlice aktardığını zannetse de Cenâb-ı Hakk o sırrı ve sînede saklanan en gizli niyetleri dahi ihâta eder.

Alîm ismi önceki âyette Hakîm ile birlikte zikredilmişken, burada Habîr ismiyle gelir. Alîm, her şeyi ezelî, ebedî ve mutlak sûrette kuşatırken; Habîr, o mutlak ilmin gizli hâllere, en ince ayrıntılara ve fiillerin arkasındaki niyetlere nüfûz eden vechesidir. Alîm her şeyi icmâlî olarak bilir. Habîr ise o bilginin zuhûr mahallindeki husûsî hâline nüfûz eder. Bu yüzden sırrın ifşâsı Habîr ismiyle karşılanır; zîrâ mesele dilden dökülen sözden ziyâde, o sözü söyleten iç hâl, zaaf ve niyetlerdir.

Fusûsu'l-Hikem Ahmed Avni Konuk şerhinde bu husûs, Zâtî ilim ile esmâ ve sıfâta âit ilim ayrımıyla açıklanır (Şit Fassı, c. I, s. 201-203). Zâtî ilim, Hakk'ın kendi Zât'ına olan kadîm ve mutlak ilmidir ve ma'lûmâta tâbi' değildir. Esmâ ve sıfâta âit ilim ise bu Zâtî ilmin taayyünler, hâller ve fiiller sahasında tafsîlî olarak zâhire çıkmasıdır. Bu ikinci cihette ilim, ma'lûmun zuhûr tarzına tâbi' görünür: Ezelde bilinen hakîkat, şehâdet âleminde kendi sûreti, hâli ve fiiliyle açığa çıkar.

Muhammed Sûresi'ndeki "Biz sizi imtihân ederiz, tâ ki sizden mücâhid olanları bilelim" (Muhammed, 47/31) beyân-ı ilâhîsi de bu ma'nâ üzerine anlaşılmalıdır. Buradaki bilme, Hakk'ın bilmediği bir şeyi sonradan öğrenmesi kâbilinden olmayıp, ezelde sâbit olan isti'dâdın imtihân meydanında fiile dökülerek şühûda gelmesidir. Önceki icmâlî ilim iken, imtihânla zâhire çıkan tafsîlî ve zevkî ilimdir.

Kul dahi kendi hakîkatini ancak hâdiselerin aynasında tadar: Sabır musîbette, tevekkül belirsizlikte, muhabbet ise fedâkârlıkta âşikâr olur. Hakk bunları ezelde bildiği gibi, zuhûr mahallinde de bütün tafsîlâtıyla ihâta buyurur.

Enfüsî yönden Alîm ve Habîr isimlerinin idrâki kulda iki hâl doğurur: Haşyet ve emniyet. Haşyet, hiçbir niyetin ve gizli maksadın Hakk'tan saklı kalamayacağını bilmenin getirdiği mehabettir. Emniyet ise bütün hâllerinden haberdâr olan bir Mevlâ'nın terbiyesinde bulunduğunu idrâk etmenin huzûrudur.

Bu idrâk sâlike iki aslî edep kazandırır: Murâkabe ve setr. Murâkabe, başkasının sırrını ve kusûrlarını kurcalamayı bırakıp kendi iç hâline dikkat kesilmektir. Setr ise şâhit olduğu hatâyı örtmek ve kendisine tevdî edilen sırrı muhâfaza etmektir. 

Hakk her sırrı bilen Habîr, dilediğini örten Settâr'dır. Kula düşen vazîfe de, sırrı emânet bilen bir kalp ve dil sâhibi olmaktır.

-------------------

إِن تَتُوبَا إِلَى اللَّهِ فَقَدْ صَغَتْ قُلُوبُكُمَا ۖ وَإِن تَظَاهَرَا عَلَيْهِ فَإِنَّ اللَّهَ هُوَ مَوْلَاهُ وَجِبْرِيلُ وَصَالِحُ الْمُؤْمِنِينَ ۖ وَالْمَلَائِكَةُ بَعْدَ ذَٰلِكَ ظَهِيرٌ

(66-4) İn tetûbâ ila'llâhi fe kad sağat kulûbükümâ, ve in tezâherâ aleyhi fe inna'llâhe hüve mevlâhu ve Cibrîlü ve sâlihu'l-mü'minîn, ve'l-melâiketü ba'de zâlike zahîr.

(66-4) (Ey Peygamber'in eşleri!) Eğer siz ikiniz Allâh'a tevbe ederseniz, ne iyi. Çünkü kalpleriniz kaydı. Eğer Peygamber'e karşı birbirinize arka çıkarsanız bilin ki Allâh onun yardımcısıdır, Cibrîl de, sâlih mü'minler de. Bunlardan sonra melekler de ona arka çıkarlar.

-------------------

Bu âyet-i kerîme bizlere Ef'âl-Mülk mertebesinden okunmaktadır. Çünkü merkezinde yer alan fiillerden tevbe bir dönüşü, tezâhur karşılıklı dayanışmayı, müzâheret ise yardımı anlatır.

Önceki âyetlerde, Hz. Resûlullâh'ın (s.a.v.) bir zevcesine emânet ettiği sırrın diğerine aktarıldığı, iki zevcenin de bu hâdise etrafında aynı tavırda birleştiği anlatılmıştı. Bu âyet evvelâ onları tevbeye çağırır; bu tavırda ısrâr edilmesi hâlinde ise Resûlullâh'ın (s.a.v.) yalnız ve sâhipsiz olmadığını beyân eder.

"İn tetûbâ ila'llâhi" (Eğer siz ikiniz Allâh'a tevbe ederseniz)

Tevbe, lügatte rücû etmek demektir. Zâhiren hatâdan dönmek olan bu fiilin bâtınî hakîkati, kalbin yönünü kaydığı geçici sûretlerden çevirip yeniden Allâh'a yöneltmektir.

Tevbenin her mertebede ayrı bir vechesi vardır. Şerîat mertebesinde tevbe, günâhtan pişmanlık duyup ona dönmemeye azmetmektir. Tarîkat mertebesinde kalbi mâsivânın, ya'nî Hakk'tan gayrı olan meşgûliyetlerin istilâsından arındırmaktır. Hakîkat mertebesinde kendine varlık, kudret ve tesir nisbet etme vehminden sıyrılmaktır. Ma'rifet mertebesinde ise kesretin dağınıklığından kurtulup vahdete bağlanmaktır.

Tevbenin Hz. Peygamber'e (s.a.v.) değil, Allâh'a yöneltilmesi, evliliğin mahremiyetine ve emânetine riâyet etmeyi Allâh'a itâatle ilişkilendirir. Bu mahremiyeti ihlâl eden kimse, bir kula karşı kusûr etmiş olmakla kalmaz, Allâh'ın koyduğu hudûdu da aşmış olur.

Tevbe, Kur'ân dilinde hem kul hem Hakk hakkında kullanılır. Kul Hakk'a döner; Hakk da kuluna rahmetiyle yönelir, ona dönüş kapısını açar ve tevbesini kabûl eder. "Sonra, tevbe etsinler diye onlara döndü" (Tevbe, 9/118) âyet-i kerîmesi uyarınca, kulun Hakk'a dönüşü ancak ilâhî rahmetin kula önceden teveccüh etmesiyle mümkündür.

Nitekim Hz. Resûlullâh (s.a.v.), Allâh'ın gündüz günâh işleyenin tevbe etmesi için geceleyin, gece günâh işleyenin tevbe etmesi için de gündüz elini açtığını haber verir (Müslim, Tevbe, Bâb: 31, Hadîs no: 2759). Burada "el açmak", rahmet kapısının kul için dâimâ açık tutulduğuna işârettir.

Âyetin tertîbinde bu rahmet mîzanı tecellî eder. Tevbeye da'vetin îkaz ve tehdîdden önce zikredilmesi, "Rahmetim gazabıma galebe çaldı" kudsî hadîsindeki ma'nâya işâret eder (Buhârî, Bed'ü'l-Halk, Bâb: 1, Hadîs no: 3194; Müslim, Tevbe, Bâb: 14, Hadîs no: 2751).

"Fe kad sağat kulûbükümâ" (Çünkü kalpleriniz kaymıştı)

Sağa fiili, kalbin bir yana meyletmesi, eğilmesi ve kulak kabartmasıdır. En'âm Sûresi'nde âhirete inanmayanların kalplerinin aldatıcı söze meylini tasvir ederken de aynı kök kullanılır (En'âm, 6/113). Kalbin sağması, Hakk'ın râzı olduğu istikâmetten saparak geçici sûretlere yönelmesidir.

Âyette doğrudan "isyân ettiniz" denilmeyip "kalpleriniz kaymıştı" buyrulması, asıl meselenin dış fiilde değil, kalbin yönelişinde olduğunu açığa çıkarır. Fiil, içteki meylin dışa vurmasından ibârettir.

Kad vurgusuyla pekiştirilen bu geçmiş zaman kipi, meylin gelip geçen bir vesveseden ibâret kalmayıp fiilen gerçekleştiğini ortaya koyar. Ancak âyetin tevbeye da'vetle başlaması, bu kaymanın henüz yerleşik bir hâl almadığını, dönüş kapısının açık tutulduğunu gösterir.

Bâtınî bakışla kalp, Hakk'ın ma'rifetine mahal olan latîfedir. Tasavvuf ehli indinde makbûl olan "Yerim de göğüm de beni kuşatamaz; fakat mü'min kulumun kalbi beni kuşatır" kudsî hadîsi , kalbin bu ma'rifet mahalli oluşuna işâret eder.

Kalp, isminde bulunan "takallub" ya'nî hâlden hâle dönme ma'nâsı gereğince rûh ile nefs, kabz ile bast, cemâl ile celâl arasında dalgalanan bir tabîata sâhiptir. Hz. Peygamber'in (s.a.v.) "Ey kalpleri çeviren Allâh'ım, kalbimi Senin dînin üzere sâbit kıl" duâsı (Tirmizî, Deavât, Bâb: 89, Hadîs no: 3522), kalbin bu değişkenliğini ve sâlikin ancak Hakk'ın hıfzıyla sebâta erebileceğini beyân eder.

Nitekim Hz. Resûlullâh (s.a.v.), Âdemoğlunun kalbini Rahmân'ın iki parmağı arasında dilediği gibi evirip çevirdiğini haber vermiştir (Müslim, Kader, Bâb: 17, Hadîs no: 2654). Mesnevî-i Şerîf şerhinde Ahmed Avni Konuk bu iki parmağı cemâlî ve celâlî tecellîler olarak yorumlar. Kalp bu iki tecellî arasında çevrilirken kimi zaman lütufla genişleyip bast ve üns hâline bürünür, kimi zaman kahırla daralıp heybet ve kabza bürünür. Bu sürekli takallub, kulun kendi başına bırakılmadığını, dâimâ ilâhî tasarruf altında bulunduğunu âşikâr kılar. Kalbin istikâmeti kulun kesbî gücüne değil, doğrudan Hakk'ın tesbîti ve tecellîsine bağlıdır (c. I, s. 238; c. XI, s. 29; c. XII, s. 238).

Mesnevî-i Şerîf Ahmed Avni Konuk şerhinde kalp, Hakkânî, melekî, nefsânî ve şeytânî yönelişlerin kesiştiği bir dört yol ağzı olarak tasvir edilir. Kalbe gelen her kasıt ve hâtıra bu yollardan birinden gelir. Sâlik bâzen Hakk'a çağıran bir ilhâma, bâzen meleğin hayra sevk eden telkînine, bâzen nefsin hevâsına, bâzen de şeytanın vesvesesine muhâtap olur. Kalbin kayması, bunlardan hangisine kulak verdiğiyle ilgilidir. Kalbi korumanın yolu, içine doğan hâtırayı fiile dökmeden evvel menşeini ayırt edebilmektir (c. VI, s. 105-107).

Kalbin mâsivâya meyli, bir tecellîde yâhut mazharın bizzat kendisinde takılıp kalmasıyla âşikâr olur. Cemâle kapılıp celâli, celâlden ürküp rahmeti göremeyen ya da mazhardaki ilâhî vechi fark edemeyen kalp için halk, Hakk'a açılan bir âyet olmaktan çıkıp perdeden ibâret kalır.

Bu kaymanın temelinde görüş kusûru yatar. Konuk'un Mesnevî şerhinde belirttiği üzere insan, vehmî varlığını hakîkî zannettiğinde su ve çamurdan ibâret bedeninde hapsolur; mebdei (Hakk'tan geldiğini) ve âkıbeti (yine O'na döndürüleceğini) bir arada göremez. Bu dar görüş sebebiyle kendi benliğine ve bedenî varlığına meyleden kalp için "sağa" (kayma), varlığı yanlış yorumlamanın kaçınılmaz bir netîcesidir (c. VIII, s. 423).

"Ve in tezâherâ aleyhi" (Eğer Peygamber'e karşı birbirinize arka çıkarsanız)

Tezâherâ fiili z-h-r kökünden gelir. Sırt, arka ve destek ma'nâsını taşıyan bu kök, karşılıklılık kalıbıyla iki tarafın birbirine sırt vermesini, ortak bir direnç oluşturmasını anlatır.

İnsan bir anlık gafletle hatâ edebilir, kalbi bir yöne meyledebilir. Ancak hatâda birbirine arka çıkmak, o meyli kişisel bir sürçme olmaktan çıkarıp ortak bir cepheye dönüştürür. Kalpte başlayan kayma, destek bulduğunda büyür. Cemâlî tecellînin açtığı mühlette tevbeyle önü alınmadığında, ilâhî terbiyenin celâlî îkazını da'vet eder.

Enfüsî bakışla tezâhur, kalpteki küçük bir meylin nefsânî kuvvelerden destek bulmasıdır. Nefs o meyli sâhiplenir, akl-ı maâş ona mazeretler üretir ve alışkanlıklar da bu meyli besler. İçerideki bu dayanışmayla ilk kayma, giderek yerleşik bir melekeye dönüşür. Erken fark edilen meyil dönüşe açıkken, karaktere yerleştikten sonra sökülmesi güçleşir. Bu yüzden meyil, sâbit bir hüküm hâline gelmeden tevbe ile kesilmelidir.

"Fe inna'llâhe hüve mevlâhu" (Şüphesiz Allâh onun Mevlâ'sıdır)

İki kişinin zâhirî dayanışması karşısında, bizzat ilâhî velâyet tecellî eder. Sûrenin ikinci âyetinde ümmete hitâben gelen "Allâh sizin Mevlâ'nızdır" hükmü, burada hüve zamirinin te'kîdiyle Hz. Resûlullâh'a (s.a.v.) tahsis olunur. Onun hâmîsi doğrudan Allâh'tır.

Cibrîl, mü'minlerden sâlih olanlar ve melekler bu aslî velâyetin ardından zikredilir. Yardımcı olarak zikredilen bu zevât, ilâhî velâyetin farklı mertebelerdeki mazharlarıdır. Âyet, Resûlullâh'ın (s.a.v.) yalnız olmadığını beyân ederken, her türlü desteği tek bir asıla ve kaynağa bağlar.

Hz. Resûlullâh'ın (s.a.v.) hakîkati olan Hakîkat-i Muhammediyye, esmânın cem'ine mazhardır. Bu küllî merkez karşısında cüz'î kuvvetlerin müstakil bir hükmü ve tesiri yoktur. Zâhirde beşerî dayanışma ne kadar güçlü görünse de, deryâ karşısındaki dalgalar misâlidir. Yegâne tasarruf ilâhî velâyete âittir.

Enfüsî yönden bu hakîkat sâlike kuvvet verir. Kalp, nefs-i emmâre ile ona tâbi' olan akl-ı cüz'înin ittifâkı karşısında kendini yalnız ve çaresiz zannedebilir. Ancak Hakk'a yönelen kalbin sâhibi ve hâmîsi bizzat Allâh'tır. İçerideki nefsânî direnç ne kadar gürültülü olursa olsun, ilâhî velâyet kalbi kuşatır. Bu idrâk yerleştikçe sâlik, telvînin dalgalanmalarından kurtulup temkîn makâmının sükûnetine ulaşır.

"ve Cibrîlü" (Cibrîl)

Âyet, ilâhî velâyet beyanının ardından nusret mertebelerini sıralar: Cibrîl, mü'minlerin sâlihi ve melekler. Nusret önce mutlak kaynağına nisbet edilmekte, ardından gaybî, rûhânî ve beşerî mazharları gösterilmektedir. Böylece, asıl fâilin Hakk olduğu ve sayılan unsurların bu yardımın farklı mertebelerdeki tecellîlerinden ibâret bulunduğu anlaşılır.

Hazarât-ı Hamse diliyle bakıldığında, Allâh lafzı yardımın mutlak kaynağı olan Zât mertebesine (Lâhût) teveccüh eder. Cibrîl sıfat mertebesine (Ceberût), melâike ilâhî emrin rûhânî icrâsı olarak esmâ mertebesine (Melekût) işâret eder. Sâlihu'l-mü'minîn ise şehâdet âleminin kâmillerini, ya'nî tüm mertebeleri kendinde cem' eden İnsân-ı Kâmil'i temsîl eder. Nusret, gaybdan şehâdete kadar uzanan bütün varlık mertebelerinde tecellî eder.

Vahyi gayb hazînesinden alıp mahalline eksiksiz ulaştıran emîn elçi olan Cibrîl, Kur'ân'da "Rûhu'l-emîn" (Şuarâ, 26/193) ve "Rûhu'l-Kudüs" (Nahl, 16/102) isimleriyle de anılır. Meleklerden ayrı zikredilmesi, onun ilâhî hitâbı peygamberlere ulaştıran husûsî mukarrebiyetini gösterir.

Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî şerhindeki îzâhına göre; mukarreb meleklerden İsrâfîl sûretlerin ve cisimlerin hayâtına, Mîkâîl bedenlerin rızkına, Azrâîl sûretle ma'nânın ayrılmasına memur kılınmışken; Cibrîl rûh-i insânînin hayâtına ve kalbin rızkına bakar. Cibrîl'in getirdiği, cismin değil kalbin gıdâsı olan ilm-i ledündür. O, salt haber taşıyan bir elçi olmanın ötesinde, kalbi ihyâ eden ma'nânın vâsıtasıdır (c. IX, s. 509-511).

Resûlullâh (s.a.v.) beşerî haber kanallarına muhtaç değildir. Hücre-i saadette gizlenen sır, ilâhî irâdeyle Peygamber'e izhâr edilir. Cibrîl bu te'yîd ve ihbâr düzeninin rûhânî vechesidir. Nefsânî karışımlara, ifşâ ve dedikoduya açık olan beşerî kelâmın aksine; Cibrîlî haber kaynağından kopmadan, mahallini şaşırmadan ve emânet vasfını yitirmeden nübüvvet mahalline ulaşır.

Enfüsî yönden Cibrîl, gaybî ma'nâyı idrâk edip kalbe ulaştıran rûhânî aklıdır. Konuk'un şerhinde insan aklı Cibrîl misâliyle açıklanır: Akıl, kendi isti'dâdı ölçüsünde gayb cihetine nazar ederek aldığı ma'nâyı şehâdet âlemine indirir ve amel mertebesine taşır. Ancak burada kasdedilen, nefsin hîlelerine hizmet eden akl-ı maâş değil, ma'nâyı aslına uygun indiren nûrânî idrâktir (c. IX, s. 118-119).

Cibrîl'in enfüsî koruması, sâlikin kalbine indirilen sahîh uyarı ve ilhâmlar ile gerçekleşir. Bâzen hâtıra gelen bir âyet, görülen bir rüyâ ya da yaşanan bir hâdise, nefsin vesveselerinden âzâde birer rûhânî îkazdır. Sâlikin vazîfesi, bu Cibrîlî ma'nâyı nefsânî hayâl ve vehimden ayırt etmek, gelen uyarıyı emânet bilerek Hakk'ın rızâsına uygun bir amele dönüştürmektir.

"Ve sâlihu'l-mü'minîn" (sâlih mü'minler de)

Salâh, bozukluğun giderilmesi, şeyin kendi yerini, fıtrî dengesini ve istikâmetini bulmasıdır. Bulunduğu mertebenin hakkını vererek îmânı hâline, hâli ameline, ameli ise istikâmetine uygun düşen kimse sâlihtir.

Sâlih mü'min, kendi hevâsına göre hareket etmeyip Hakk'ın koyduğu ölçülere göre amel eden tahkîk ve yakîn ehlidir. Bu yönüyle sâlih amel, Terzi Baba'nın Îmân ve Îkân kitabında belirttiği üzere, "ma'nâsı ve programı Hakk'tan, tatbîki kuldan olan ameldir". Nisâ Sûresi'ndeki, "Kim Allâh'a ve Peygamber'e itâat ederse, işte onlar, Allâh'ın kendilerine nîmet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve sâlihlerle beraberdirler..." (Nisâ, 4/69) âyeti, bu zümrenin rûhânî beraberliğini ilan eder.

Âyette sâlih mü'minler çoğulu yerine, mü'minlerin sâlihi ifâdesiyle tekil lafız tercih edilmiştir. Bu kullanım, sayıca çokluktan ziyade sâlihlik vasfının kendindeki birliğine ve bu vasıfta birleşen sâlih zümrenin sadâkatine işaret eder.

Bâtınî bakışla sâlihu'l-mü'minîn, Hz. Resûlullâh'ın (s.a.v.) nübüvvet nûruna bağlı velâyet ehlidir. Onlar Hakk'ın dînini zâhiri ve bâtınıyla, sözün ötesinde hâl ve amel ile taşıyan, Resûl'ün gaybî emânetlerini sadâkatle muhâfaza eden kimselerdir. Tekil hitap, bu sâlihlerin dağınık fertler olmaktan ziyade, müşterek bir velâyet ve vahdet hakîkati etrafında kenetlenmiş ma'nevî safını bildirir.

Enfüsî cihetten sâlihu'l-mü'minîn, sâlikin içinde ıslâh olmuş hâlleridir. Sıdk, sabır, tevekkül, rızâ ve yakîn kalbe yerleştikçe nefs-i emmâreye karşı sarsılmaz birer destek kuvvetine dönüşür. İçerideki bu ıslâh olmuş hâller, dışta sâlih dostların, ihvânın ve mürşidin rûhânî nazarlarıyla birleşerek sâliki takviye eder.

"Ve'l-melâiketü ba'de zâlike zahîr" (Bunlardan sonra melekler de ona arka çıkarlar)

Elçilik ve kuvvet ma'nâlarını taşıyan melâike, ilâhî emrin rûhânî ordusudur. Cibrîl'in ardından meleklerin de ayrıca anılması, Resûlullâh'a (s.a.v.) yönelen yardımın tek bir mertebeyle sınırlı kalmayıp bütün gaybî mertebeleri kuşattığını âşikâr kılar.

Ba'de zâlike ifâdesi, hem mertebeler arası tertîbi hem de birbirini takviye eden ilâve kuvveti bildirir. Önce ilâhî velâyet, ardından Cibrîl'in emînliği, sâlihlerin sadâkati ve nihâyet melâikenin rûhânî müzâhereti sıralanır. Âyet, baştaki "tezâherâ" fiili ile sondaki "zahîr" vasfı arasında kök ve ma'nâ birliği kurar: İki eşin Resûl'e karşı gösterdiği beşerî dayanışmanın mukâbilinde, rûhânî nizâmın sarsılmaz ittifâkı yer alır.

Melâike çoğul olduğu hâlde zahîr kelimesinin tekil gelişi, yardım edenlerin çokluğuna rağmen nusretin tek bir merkezden, ilâhî emre tam bir teslîmiyetle yöneldiğini îmâ eder.

Resûl'ün (s.a.v.) arkasında durmak, hakîkatte onun arkasında duran Hakk'ın velâyetine yaslanmaktır. "Kim Resûl'e itâat ederse, muhakkak Allâh'a itâat etmiş olur" (Nisâ, 4/80). Ve "Şüphesiz sana biât edenler, gerçekte Allâh'a biât etmektedirler..." (Fetih, 48/10) âyetleri, Resûl'e yönelen bağlılığın doğrudan Hakk'a yönelen bağlılık olduğunu beyân eder.

Enfüsî yönden, sâlikin iç âleminde ibâdet ve sülûk ile kazanılmış rûhânî kuvvetler nefsânî sıkıntı ânında kalbin lehine dizilir. Melekût ordusunun Resûl'ün (s.a.v.) arkasında saf tutması gibi, bu kuvveler de nefs-i emmâre ile akl-ı cüz'înin ittifâkı karşısında kalbin yanında durur. Böylece, bâtında mahfûz olan ilâhî velâyet, kulun kendi iç kuvvetleriyle zâhire çıkar.

-------------------

عَسَىٰ رَبُّهُ إِن طَلَّقَكُنَّ أَن يُبْدِلَهُ أَزْوَاجًا خَيْرًا مِّنكُنَّ مُسْلِمَاتٍ مُّؤْمِنَاتٍ قَانِتَاتٍ تَائِبَاتٍ عَابِدَاتٍ سَائِحَاتٍ ثَيِّبَاتٍ وَأَبْكَارًا

(66-5) Asâ rabbuhû in tallakakunne en yubdilehû ezvâcen hayren minkunne muslimâtin mu'minâtin kânitâtin tâ'ibâtin âbidâtin sâ'ihâtin seyyibâtin ve ebkârâ.

(66-5) Eğer o (Peygamber) sizi boşarsa, Rabbinin ona, sizden daha hayırlı; kendisini Allâh'a teslîm eden, îmân eden, sürekli itâat eden, tevbe eden, ibâdet eden, oruç tutan / seyr eden, dul ve bâkire eşler vermesi umulur.

-------------------

Bu âyet-i kerîme bizlere Ef'âl-Mülk mertebesinden okunmaktadır.

Dördüncü âyetteki tevbeye da'vet ve ilâhî nusret beyânının ardından gelen bu hitap, îkazı bir adım ileri taşır. Resûlullâh'ın (s.a.v.) zevcelerini boşaması hâlinde, Rabbinin ona daha hayırlı eşler vermeye kâdir olduğu bildirilir.

"Asâ" (umulur ki)

Asâ lafzı, kul hakkında ihtimal ve beklenti bildirirken, Hakk hakkında kesinlik ifâde eder. Kur'ân'da Hakk'a nisbet edilen asâ, şart tahakkuk ettiğinde inecek hükmün beyânıdır. Bu lafız muhâtabı emniyetin getirebileceği gevşeklikten çekip alarak havf ile recâ arasında tutar. Hemen önce gelen tevbe da'vetiyle birlikte düşünüldüğünde ise recâ kapısının açık bırakıldığı görülür.

"Rabbühû" (onun Rabb'i)

Rabbühû izâfeti, meseleyi beşerî geçimsizlik dâiresinden çıkarıp doğrudan ilâhî terbiye ve tasarrufa bağlar. İşârî cihetten rabbuhû ifâdesi, her varlığı kendi isti'dâdına göre kemâle erdiren Rabb-i Hâss hakîkatine bakar. Hz. Resûlullâh'ın (s.a.v.) Rabb-i Hâss'ı ism-i câmi' olan Allâh ismidir. Ezvâc-ı tâhirât, Resûlullâh'ın (s.a.v.) nikâhında bulunmakla bu kuşatıcı terbiyenin dâiresine girmişlerdir. Âyet onlardan bu yüce makâma yaraşır bir edep talep eder; aksi takdîrde Rabbü'l-Erbâb'ın o hususî dâireye daha lâyık zevceler ikâme edeceğini ihtâr eder.

"Tallakakünne" (sizi boşarsa)

Talâk, salıvermek, serbest bırakmak ve bağı çözmek anlamlarına gelen t-l-k kökündendir. Nikâh, ahid ile kurulan bir bağdır; talâk ise bu bağın çözülmesidir. 

Enfüsî yönden talâk, kalbin mâsivâ ile olan bağını kesmesidir. Gönül nefsânî alışkanlıklarına ve kendisini Hakk'tan alıkoyan kayıtlara tutundukça, daha hayırlı tecellîlerin mahalli olamaz. Kelime-i tevhîdin "lâ ilâhe" nefyiyle mâsivâyı bırakıp "illâllâh" ile Hakk'a bağlanması gibi, mâsivâdan talâk da kalbin ezelî mîsâkını tazelemesidir.

"Yubdilehû" (onun için değiştirir, yerine başkasını koyar)

Yubdilehû fiili, zâhirde zevce değişikliğini bildirirken, bâtınî yönden tecellî mahallerinin her ân değişip dönüşmesine işâret eder. Âlem kevn ve fesâd üzerine kurulmuştur. Hiçbir hâl kalıcı değildir. Bir kayıt çözülürken başka bir kapı açılır.

Fusûsu'l-Hikem Ahmed Avni Konuk şerhinde bu dönüşüm "halk-ı cedîd" (ya da "teceddüd-i emsâl") kavramıyla şöyle açıklanır (Mukaddime, c. I, s. 38-39):

-------------------

Âlem sûretlerinin hepsi dâimâ yeni halk ediliş içindedir. Her an başka başka halk ediş ve yeni vücûd gelir.

Ve her göz açıp kapama süresi içinde başka var etme ve ortadan kaldırma gerçekleşir. Velâkin bu var etme ve ortadan kaldırma rahmânî feyzin sona erme ve yenilenme sürati sebebiyle idrâk olunmaz. Ve bu sürat sebebiyle, eşyâ sûretlerinin istikrâr üzere olduğu zannedilir.

Kısacası kâinat sûretlerinden hiçbir sûret, iki anda dâimî kalmaz. Fakat ortadan kalkan sûret, sonradan olan sûretin benzeri olduğundan duyu bu değişime vâkıf olamaz. Çünkü âlemin bütün hepsi a'râzdan ibârettir; ve a'râz ise iki zamanda dâimî kalmaz. İmkân dâhilinde olan varlıklar onların sûretiyle Hakk'ın açığa çıkmasından ibârettir.

Ve bu açığa çıkma ise, Hakk'ın tecellîsidir. Hakk'ın tecellîsinde sâbit oluş yoktur; tekrâr da yoktur. Çünkü "külle yevmin hüve fîy şe'n" (Rahmân, 55/29) âyet-i kerîmesi gereğince Hakk her anda bir başka iştedir.

-------------------

Âlemdeki bu teceddüd enfüsî cihette, sâlikin içindeki hâllerin ve nefsin tebdîli olarak yaşanır. Hakk bir hâli giderip yerine başkasını getirir. Dün ağır gelen bugün kolaylaşır; dün gönlü bağlayan bugün tesirini yitirir. Sâlikin edebi, gidenin ardından feryâd etmeyip, geleni kulluk terbiyesi içinde karşılamak ve bu tebdîli Hakk'ın ıslâhı olarak görmektir. Sülûkun başında rûha direnen nefs de terbiye ile tebdîl olunur; teslîm, îmân, kunût, tevbe ve ibâdetle saflaşarak rûhun seyrine râm bir yoldaş hâline gelir.

"Ezvâcen" (zevceler)

Ezvâc kelimesi sûrenin birinci âyetinde de geçmişti. Zâhiren bununla Hz. Resûlullâh'ın (s.a.v.) mübârek eşleri kastedilir. İşârî yönden ezvâcen lafzı, gelen tecellîye yaraşır tâze bir kabûl kâbiliyetinin açılmasıdır. Varlık âleminin aslı da bu zevciyyet (çiftlik) üzerine kuruludur: Akl-ı küll fâil mertebesinde Kalem gibi nakşederken, Nefs-i küll kâbil mertebesinde Levh gibi o nakşı kabûl eder. Küllî çiftin bu izdivâcından bütün kevnî sûretler zuhûra gelir.

"Hayren minkünne" (sizden daha hayırlı)

Hayr; iyi, faydalı, makbûl ve Hakk'ın rızâsına uygun olan şeydir.

Âyetin devâmında sıralanan vasıflar (müslimât, mü'minât, kânitât, tâibât, âbidât, sâihât) Hakk'a doğru seyrin merhalelerini gösterir. Sâlik bu yolda teslîmiyetle başlar, îmânla kalbini tahkîm eder, kunûtla istikâmet kazanır, tevbeyle sürçmelerinden arınır, ibâdetle bütün hâllerini kulluğa çevirir, sâihât ile de dünyâ bağlarından çözülür.

Bu vasıf dizisi, Ahzâb Sûresi'ndeki meşhûr âyetin bir hülâsası niteliğindedir. Orada Cenâb-ı Hakk "müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, mü'min erkekler ve mü'min kadınlar, itâat eden erkekler ve itâat eden kadınlar... oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve kadınlar..." diye sayar ve hepsine "mağfiret ve büyük bir ecir" va'd eder (Ahzâb, 33/35). Tahrîm Sûresi'ndeki bu âyette ise aynı vasıflar, Resûlullâh'ın (s.a.v.) hânesine yaraşır zevcelerin şahsında toplanır.

Enfüsî yönden "daha hayırlı zevceler", rûha direnmeyen, terbiye ile saflaşmış ve Hakk'a yönelişte ona yoldaş olmuş nefsânî kuvvetlerdir. Eski bağlar çözüldüğünde, yerlerine daha temiz, daha uyumlu ve istikâmete elverişli hâller konur. Âyetin sıraladığı vasıflar da bu iç dönüşümün merhaleleridir.

"Müslimât" (teslîm olmuş kadınlar)

Müslimât, selâmet, esenlik ve bütünlük anlamlarına gelen s-l-m kökündendir. İslâm, kulun kendisini Hakk'a teslîm ederek selâmete yönelmesidir. Müslime ise bu teslîmiyeti niyetinde ve yaşayışında taşıyan kadındır.

Teslîmiyet, kulun aczini ve hudûdunu bilerek Hakk'ın hükmüne rızâ göstermesidir. Nefs kendi tedbîrine ve hevâsına bel bağladıkça sıkışır; Hakk'a yöneldikçe emniyet bulur. Teslîm olan kalp, hâdiseleri kendi dar görüşüyle değil, ilâhî hikmet ve rahmetin genişliği içinde karşılar. Bu yönüyle teslîmiyet bir zaafiyet değil, nefsin iddiâsından çıkıp Hakk'ın selâmetine sığınmasıdır.

Müslimât vasfının başta yer alması, sûrenin başından beri işlenen beşerî irâdenin sınırını bilme esasıyla irtibatlıdır. Bu vasıf, diğer bütün kemâlâtın zeminidir; teslîmiyet olmadan îmân kalbe yerleşmez, îmân yerleşmeden kunût süreklilik kazanamaz; kunût olmadan da tevbe, ibâdet ve seyr sağlam bir istikâmet bulamaz.

"Mü'minât" (îmân etmiş kadınlar)

Mü'minât, güven, emniyet ve tasdîk anlamlarını taşıyan e-m-n kökündendir. Îmân, dil ile ikrâr edilenin kalp ile tasdîk edilerek iç emniyete dönüşmesidir. Mü'mine, Hakk'ın va'dine, hükmüne, ilmine ve rahmetine güvenen, bu güveni kalbinde sâbit kılan kadındır.

Mü'minât vasfının müslimâttan sonra gelişi, zâhirden bâtına doğru bir mertebe tertîbidir. İslâm, kulun Hakk'a boyun eğip teslîm olmasıyken, îmân bu teslîmiyetin kalpte kökleşmesidir. Kur'ân'da bedevîlere hitâben, "Siz îmân etmediniz; lâkin 'boyun eğdik, teslîm olduk' deyin; çünkü îmân henüz kalplerinize girmedi" (Hucurât, 49/14) buyurulması bu mertebe farkını gösterir.

Mü'min aynı zamanda Hakk'ın bir ismidir. Emniyet veren de, kalbe îmânı yerleştiren de O'dur. Bu cihetten kuldaki îmân, hakîkatte Mü'min ismiyle o kalpte beliren tecellîdir. Bu tecellîyle kul taklîdden tahkîke yürüdükçe, kalbindeki tasdîk yavaş yavaş şühûda döner. Dışarıdan haber alınarak bilinen emniyet, müşâhede ile bulunan emniyete inkılâb eder.

Îmân bahsi hakkında daha geniş îzâhât için Terzi Baba'nın Îmân ve Îkân kitabı ile Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk serisinin Mü'minûn Sûresi kitabına mürâcaat edilebilir.

"Kânitât" (sürekli itâat eden, kunût hâlinde olan kadınlar)

Kânitât, dâimî itâat, sükûnetle yöneliş, huşû içinde duruş ve Hakk'ın huzûrunda edebi muhâfaza etme anlamlarına gelen kunût kelimesinden türetilmiştir. Kânite, itâati geçici bir duygu olmaktan çıkarıp kalıcı bir ahlâka dönüştüren kadındır.

Kânit kimse her ânında kendisini Hakk'ın huzûrunda bilir ve bu şuurla edebini muhâfaza eder. Bu biliş onu taşkınlıktan korur; hâline vakar, fiiline edep, yönelişine istikrâr kazandırır.

Enfüsî olarak kânitât, sâlikin iç dünyasında dağınık kuvvetlerin Hakk'ın emri altında toplanmasına işâret eder. Nefsin îtirazları kesilir, kalp itmi'nâna erer; irâde, akıl ve diğer bâtınî kuvvetler ilâhî hükme rızâ ile boyun eğer.

"Tâibât" (tevbe eden kadınlar)

Tâibât, tevbe edenler demektir. Tevbe, kulun hatâdan, gafletten ve nefsin yönelişinden dönerek Hakk'a rücû etmesidir.

Müslimât teslîmiyeti, mü'minât kalpteki tasdîki, kânitât süreklilik kazanmış itâatti anlatır. Tâibât ise bu istikâmette bir sürçme olduğunda hemen Hakk'a dönme melekesidir. Bu makâmda tevbe, işlenmiş bir günâhın ardından gelen bir kerelik pişmanlıktan ziyâde, her nefeste yüzünü yeniden Hakk'a çeviren dâimî bir uyanıklığa dönüşür.

"Âbidât" (ibâdet eden kadınlar)

Âbidât, kulluk, boyun eğme ve hizmet anlamlarına gelen a-b-d kökünden türemiştir. Âbide, kulluk ve ibâdet yönü bütünüyle şahsiyetine yerleşmiş kadındır.

Bu vasfın beşinci sırada zikredilmesi, ibâdeti sırf zâhirî bir amel olmaktan çıkarıp önceki vasıfların beslediği bir ubûdiyyet hâline bağlar.

İbâdet, kulun kendi irâdesiyle gaybdaki Allâh'a ikilik üzere kulluk etmesidir. Bu mertebede ma'nâ da fiil de kulda görünür. Ubûdet ise kulun benlik vehmini kaldırmasıyla zuhûra gelir. Kul aradan çekildiğinde o mahallde hükmünü yürüten bizzat Hakk olur. Artık kulluk, uzakta tasavvur edilen bir ma'buda yöneliş değil, hâzır olan Hakk'ın kulda fiilini yürütmesidir. Özetle, "ibâdet kulun fiilidir, ubûdet ise Hakk'ın fiilidir".

Seyrde amel ile ilerleyene âbid, ilimle yükselene âlim, amel ve ilmi kendi varlığından soyunarak Hakk'a bağlayana ârif denir. Âbid bedeniyle ibâdet eder, âlim ibâdetin hükmünü ve hikmetini bilir, ârif ise ibâdet edenin de ibâdete kuvvet verenin de Hakk olduğunu müşâhede eder.

"Sâihât" (oruç tutan, seyr eden kadınlar)

Sâihât, akmak, dolaşmak ve seyr etmek anlamlarındaki s-y-h kökündendir. Klâsik tefsîrlerde bu kelime ekseriyetle "oruç tutan kadınlar" şeklinde açıklanır. Çünkü oruçlu kimse, nefsin alıştığı gıdadan ve arzudan uzaklaşarak bir tür iç yolculuğa çıkar. Seyyah nasıl yurdundan ayrılıp yolda zahmete katlanırsa, oruçlu da nefsin yurdu sayılan alışkanlıklardan sıyrılarak Hakk'a yönelmenin meşakkatini taşır. Bu yönüyle sâihât; hicret eden kadınları, ilim ve ibâdet yolunda yürüyenleri ve dünyâya bağlanmayan zühd ehlini hatırlatır.

Bâtınen sâiha, varlık mertebelerinde durmadan seyr eden, bir tecellîde takılıp kalmayan mazhardır. Her tecellîde kendisine açılan ma'nâyı alır ve bir sonraki zuhûra geçer. Sâlikin iç âlemi de bu akış üzeredir: Bir hâle erer ama onu mülk edinmez; bir zevke ulaşır ama "buldum" deyip orada durmaz. Gelen tecellîyi seyrinde kendine perde kılmaz.

Her ânın tecellîsi yenidir. Sûfîlerin "ibnü'l-vakt" (vaktin çocuğu) dedikleri sâlik de bu yeniliğe karşı uyanık olmalıdır. O, geçmişin hâtırasıyla oyalanmak yâhut geleceğin vehmine kapılmak yerine, bulunduğu ânın hükmünü idrâk edip o hükmün edebiyle yoluna devâm eder.

Sâihâtın işâret ettiği oruç, enfüsî düzeyde Gazâlî'nin İhyâ'da zikrettiği üç mertebeyi kendinde toplar. Avâmın orucu mideyi yemekten içmekten ve bedeni şehevî arzulardan uzak tutmaktır. Havâssın orucu âzâları (göz, kulak, dil ve eli) günâhtan çekmektir. Ehassu'l-havâssın orucu ise kalbi Hakk'tan gayrı her düşünceden boşaltır. Sâiha bu üç mertebeyi cem eder: Zâhirde oruç, bâtında nefsin alışkanlıklarından hicret, enfüste Hakk'a doğru kesintisiz seyr.

"Seyyibât ve ebkâr" (dullar ve bâkireler)

Seyyibât, evlendikten sonra boşanmış veya dul kalmış kadın anlamındaki seyyibe kelimesinin; ebkâr ise henüz evlenmemiş bâkire anlamındaki bikr kelimesinin çoğuludur.

Zâhirde bu iki vasfın birlikte zikredilmesi, evlilik geçmişinin bir imtiyaz ölçüsü kılınmadığını, her iki hâlin de ilâhî takdîrin dâiresinde bulunduğunu ihtâr eder. Kadının asıl kıymeti, zâhirî nikâh geçmişinden ziyâde Hakk'a yönelişteki ihlâs ve kemâliyle ölçülür.

İsmâîl Hakkı Bursevî (k.s.) hazretleri, bu iki vasfın Hz. Meryem (a.s.) ile Firavun'un hanımı Âsiye'ye (a.s.) işâret ettiğini ve Cenâb-ı Hakk'ın âhirette bu iki hanımı Hz. Peygamber'e (s.a.v.) eş kılacağını nakleder. Nitekim sûrenin sonundaki tertip de bu münâsebeti doğrular; on birinci âyette Hz. Âsiye, on ikinci âyette ise Hz. Meryem mü'minlere örnek gösterilir.

Bu naklî vechelerin ötesinde, seyyibât ile ebkâr teceddüd-i emsâl sırrı üzerinden de okunabilir. Teceddüd-i emsâl sırrınca, her tecellî öncekine benzese de aslında yeni bir zuhûrdur. Bu cihetten bikr, tecellînin daha önce dokunulmamış, ilk ve tâze vechine; seyyibe ise o tecellînin geçmiş mertebelerle irtibatlı, tecrübe barındıran yönüne bakar.

Enfüsî yönden bu iki vasıf, sâlikin kalbindeki tecrübe ile tazeliğin cem'idir. Sâlikin nefsi ve kalbi, geçmiş tecellîlerden izler, ibretler ve hikmetler taşıdığı ölçüde seyyibe; her yeni tecellîyi ilk kez karşılaşıyormuşçasına saf bir hayretle kabûl ettiği ölçüde ise bikrdir. Geçmişin tecrübesi ona basîret ve mîzan sağlarken, yeni tecellî içindeki hayret ve diriliği muhâfaza eder.

-------------------

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا قُوا أَنفُسَكُمْ وَأَهْلِيكُمْ نَارًا وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ عَلَيْهَا مَلَائِكَةٌ غِلَاظٌ شِدَادٌ لَّا يَعْصُونَ اللَّهَ مَا أَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ

(66-6) Yâ eyyuhellezîne âmenû kû enfusekum ve ehlîkum nâren vakûduhân nâsu vel hicâretu aleyhâ melâiketun gılâzun şidâdun lâ ya'sûnallâhe mâ emerehum ve yef'alûne mâ yu'merûne.

(66-6) Ey îmân edenler! Kendinizi ve ehlinizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan bir ateşten koruyun. O ateşin üzerinde çok sert, çok güçlü melekler vardır ki Allâh'ın kendilerine emrettiği şeylere aslâ isyân etmezler ve emrolundukları şeyi harfi harfine yerine getirirler.

-------------------

Bu âyet-i kerîme bizlere Ef'âl-Mülk mertebesinden okunmaktadır.

Sûrenin ilk beş âyetinde hitap önce Hz. Resûlullâh'ın (s.a.v.) şahsına, ardından zevcelerine yönelmişti. Bu âyette ise hitap genişleyerek bütün mü'minleri ihâta eder. Nebevî hânede yaşanan îkaz, artık ümmetin her hânesine uzanan bir terbiye emridir. Âyet, her mü'mine önce kendi nefsini, sonra kendisine emânet edilen ehlini ateşten koruma vazîfesini omuzlatır.

"Yâ eyyühe'llezîne âmenû" (Ey îmân edenler)

Îmânın mertebelere göre farklı îzâhları vardır. Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk serisinin Mü'minûn Sûresi adlı kitabında bu seyir şöyle özetlenmiştir (s. 9-10):

-------------------

Îmân genelde "dil ile ikrâr, kalp ile tasdîk" şeklinde ifâde edilir. Özelde ise Hakk'ın "Mü'min" esmâsının insân aynasında tecellî etmesidir.

Hakîkî îmâna seyrin dört kapısı vardır:

Bu kapılardan ilki, "İslâm" ya'nî "teslîm" olmak, inancını diliyle ikrâr (beyân) etmek ve şerîatın beş şartını yerine getirmektir. Bunları yapan kişiye "Müslüman" denir.

Bundan sonra kişi, sâlih amellerle ve temiz bir niyetle yoluna devâm ederse, daha evvel dilinde olanı kalbi de tasdîk etmeye başlar, böylece ikinci kapıya ya'nî "îmân" kapısına ulaşıp "mü'min" olur.

Kişi yine seyrine ve çalışmalarına devâm ederse, meşhûr Cibrîl (a.s.) hadîsinde ifâde edilen, "Hakk'ın her an kendisini gördüğü bilincine" ya'nî "ihsân" kapısına ulaşır ve ona artık "muhsin" derler.

Buraya kadarki îmân anlayışı "isneyniyyet" ya'nî "ikilik" üzerinedir. "Hakk" ve "kul" olarak iki ayrı varlık vehmine dayanır. Eğer kişi, "çık aradan kalsın yaradan" hükmüne uyar da o ikiyi bire düşürür ve Hakk'a dâir şüphesiz ve tereddütsüz bir ilme, "ikân"a, ya'nî "yakîn"e ulaşıp Hakk'a vâsıl olursa, "ârif"lerden olur.

Yakîne ulaşıncaya kadar kişi "lâfzen mü'min" iken, diğer ifâdeyle "taklîdî îmân" sâhibi iken, buraya varınca "Hakkan mü'min" ya'nî hakîkaten mü'min olur, Hakk esmâsının zuhûru olur.

-------------------

Kul o anda hangi şuûr ve idrâk düzeyindeyse, "Yâ eyyühe'llezîne âmenû" hitâbını da o mertebeden duyar.

Âyet, îmân emâneti ile hâne mes'ûliyetini birlikte hatırlatır. Nefsi ve ehli ateşten koruma emri, îmânı kalpte duran hareketsiz bir tasdîkten çıkarıp söze, lokmaya, terbiyeye, sırra ve hâne nizâmına yayılan bir şuûra bağlar. Mü'min, kendi nefsini ve ehlini Allâh'ın emâneti bilir. Bu şuûrla kalbini, dilini ve evinin nizâmını gözetir. 

"Âmenû" lafzının kökü olan e-m-n, emniyet ve emân ma'nâlarını taşır. Îmân, kulun Hakk'ın emânına sığınması ve kalbin bu emânda sükûn bulmasıdır. Kalbi Hakk'ın emânında karar kılmayan kimse, ehline emniyet taşıyamaz.

Âyetin muhâtabı îmân etmiş kimselerdir. Burada ateşe götüren tehlike, îmân dâiresinin içinde beliren isyân, hudûdu bozma ve hâne nizâmının çözülmesidir. Sûrenin başında bu çözülmenin birkaç sûreti yer alır: Helâlin mahlûk rızâsı uğruna fiilen daraltılması, eşin hîleli bir sözle sakınmaya sevk edilmesi, hanımların kocalarına karşı birbirine dayanıp gizli bir cephe kurması ve emânet edilen sırrın ifşâ edilmesi. Bunların her biri hâne içinde cereyân eden küçük hâdiseler gibi görünse de, eğer Hakk'ın hudûdunu çiğneyen bu hâllere karşı tedbir alınmazsa âile nizâmı bozulur, ateşe götüren bozulma hâne içinde kök salar. Takvâ sâhibi mü'min, Allâh'ın hükmünü ciddiye alan ve bu hudûdun kendi nefsiyle âilesi içinde çiğnenmesine rızâ göstermeyen kimsedir.

"Kû enfüseküm" (kendinizi koruyun)

Kû emri v-k-y kökünden gelir; takvâ da aynı köktendir. Vikâye, bir şeyi zarardan muhâfaza etmek, onunla tehlike arasına siper koymaktır. Âyetin emri, insanın kendisiyle helâke götüren sebepler arasına bilinçli bir takvâ siperi çekmesidir.

Aynı vikâye kökü, mü'minin dilinden bir niyâz olarak da geçer: "Rabbimiz, bize dünyâda da âhirette de güzellik ver ve bizi ateşin azâbından koru" (Bakara, 2/201). Buradaki "kınâ" (bizi koru) ile bu âyetteki "kû" (kendinizi koruyun) aynı kökten gelir. Kul, Rabbinden kendisi için istediği vikâyeyi burada kendi nefsi ve ehli için bir vazîfe olarak üstlenmeye çağrılır.

Enfüseküm, kendinizi demektir. Mü'min evvelâ kendi nefsinde emniyet, istikâmet ve takvâ hâlini kurar. Sonra bu hâl âilesine ve yakın çevresine söz, örneklik ve edep olarak sirâyet eder.

Nefsin yedi mertebesi vardır: Emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râziye, marziyye ve sâfiye. "Kendinizi koruyun" emri, sâlik hangi nefs mertebesindeyse o mertebenin tehlikesine karşı bir îkazdır: Emmârede şehvet, öfke ve isyândan; levvâmede pişmanlığın ümitsizliğe dönüşmesinden; mülhimede ilhâmı hevâ ve vehimle karıştırmaktan korunmak gerekir. Mutmainne ve sonraki mertebelerde ise hâlin lezzetiyle perdelenmekten, rızâyı ve kemâli kendine mâl etmekten sakınmak icap eder.

"Ve ehlîküm" (ve ehlinizi)

Kendi nefsini gözeten kul, vazîfenin henüz yarısındadır; emir, hânenin kalan fertlerine de uzanır.

Ehl, bir yere, bir hâle veya bir hakîkate mensup olan kimseler demektir. Ehl-i Beyt, ehl-i kitâb, ehl-i dîn, ehl-i hâl ve ehl-i sünnet ifâdelerinde bu âidiyet ma'nâsı vardır. Âyetteki ehl, dar ma'nâda âile fertlerini, geniş ma'nâda kişinin sorumluluğu altındaki yakın çevresini içine alır. İnsan kendi nefsinden hesâba çekildiği gibi, kendisine emânet edilen hâneden, evlâttan ve terbiyesinde tesiri bulunan kimselerden de sorumludur.

Ehlini korumak; onlara dîni öğretmek, örnek olmak, sakındırmak ve duâ etmektir. Fakat hidâyetin hükmü Hakk'a âittir; insan en yakınını dahi zorla ehl-i îmân yapamaz. Baba evlâdını, koca eşini, hoca talebesini ateşten çekip çıkaramaz. Herkes nihâyetinde kendi îmânı ve ameliyle tek başına Hakk'ın huzûruna çıkar. Nitekim sûrenin onuncu âyetinde, Hz. Nûh ve Hz. Lût'un (a.s.) hanımlarının nebevî bir hânede yaşamalarına rağmen kocalarına ihânet edip cehenneme sürüklendiği beyân edilecektir.

Rivâyete göre ehlini korumanın yolu sorulduğunda Hz. Ali (k.v.) "Onlara öğretin ve onları edeplendirin" buyurmuştur. İbn Abbâs (r.a.) ise "Onlara Allâh'ı hatırlamalarını, O'na itâat etmelerini ve günâhlardan sakınmalarını emredin" demiştir (Taberî, Câmi'u'l-beyân, Tahrîm 66/6).

Bu korumanın zâhirdeki tatbîki en açık biçimde çocuğun terbiyesinde görünür. İmâm Gazâlî, "Çocuk, ana babasının elinde bir emânettir; tertemiz kalbi, her nakşı kabûle hazır kıymetli bir cevherdir" der; o cevhere hayır nakşedilirse hayırla, şer nakşedilirse şerle büyür. "Her doğan çocuk fıtrat üzere doğar; sonra anne babası onu Yahûdî, Hristiyan veya Mecûsî yapar" hadîsi de bunu bildirir (Buhârî, Cenâiz, Bâb: 92, Hadîs no: 1385; Müslim, Kader, Bâb: 22, Hadîs no: 2658).

Hânenin korunması maddî geçim ve himâyeyi aşar; helâl lokmayla beslemeyi, hayâtı salât vakitlerinin ritmine alıştırmayı, hayâ ve ölçü kazandırmayı, doğru sözü ve büyüğe hürmeti öğretmeyi, kötü arkadaştan muhâfazayla sâlih çevreye yönlendirmeyi ve ibâdeti sevdirmeyi içine alır. İmâm Gazâlî İhyâ'nın çocuk terbiyesi bahsinde bu tatbîkin ölçülerini etraflıca verir.

Bu ta'lîm ve edep ancak muhabbet zemininde kök tutar. Çocuğun kalbinde Hakk'a, Resûlüne, Kur'ân'a ve sâlihlere karşı sevgi uyanmadan verilen bilgi kuru kalır. Hz. Resûlullâh (s.a.v.) torunlarını sever, secde hâlinde sırtına çıktıklarında onları incitmemek için doğrulmayı geciktirirdi. Edep, böyle şefkatle verilir.

Hâne terbiyesi üç direk üzerinde durur: Ev halkını Hakk için birbirine bağlayan muhabbet, küçüğü ezmeden büyüğe hürmeti koruyan şefkat ve her ferdin hakkını gözetip çocuklar arasında ayrım yapmayan adâlet. Bu üç direk zayıfladığında hânede güven sarsılır, söz tesirini kaybeder.

Enfüsî yönden sâlikin ehli, kendisine emânet edilen ve gönül hânesinde kürsîlerde oturan esmâ-i ilâhiyyedir. Sâlik bu esmâyı nefsânî yönde kullanırsa, onları esmâ-i nefsiyyeye dönüştürmüş, onlara zulmetmiş, Hakk'ın emânetine ihânet etmiş olur. Bu bakımdan "ehlinizi koruyun" emri, bu isimleri terbiye ederek nefsin esâretinden kurtarmak ve yeniden ilâhî aslına döndürmektir.

Hâne terbiyesinin bir başka enfüsî karşılığı daha vardır. Sâlikin iç dünyâsında yeni uyanan latîfeler onun ma'nevî çocuğu gibidir; buna veled-i kalb denir. Sâlik bu çocuğa hoyrat davranır veya onu ihmâl ederse, nefs-i emmâreye kaptırır; edep ve istikâmetle büyütürse iç hânesi nûrânî bir düzene kavuşur.

"Nâren" (yakıtı insanlar ve taşlar olan)

Nâr ve nûr, n-v-r kökündendir; ikisinde de parıltı vardır. Nâr yakarken nûr aydınlatır; celâlin yakıcılığı ile cemâlin aydınlığı aynı hakîkatin iki vechesidir. Zâhirde nâr, günâhkârları saran ve Hakk'ın gazap tecellîsine mazhar olan cehennem ateşidir.

Mesnevî şerhinde Ahmed Avni Konuk âyetin bu bölümünü şöyle îzâh eder (c. I, s. 418):

-------------------

Büyük kıyâmette, madde âlemine âit sûretler ve unsurlar ateşe dönüşecektir. Bu, aklen uzak görülecek bir şey değildir. Çünkü şiddetli çarpışma ve sürtüşmelerin netîcesinde büyük bir harâret meydana gelir. Buna göre insan, rûhunu îmân ile tabîat âleminin esâretinden kurtaramazsa, maddî ve nefsânî bağları içinde mahpus kalır. Kâfirler de bu maddî ve nefsânî yapılarına tâbi' oldukları için, sonunda ateşe girmeleri kaçınılmaz bir hâl olur. 

-------------------

Enfüsî cihetten nâr, insanı içten içe tutuşturan nefsâniyet ateşidir. Şehvet, gazap, kibir ve gaflet, görünmeden sâhibini için için kül eden közlerdir. Âhirette ise insan, dünyâda sînesinde taşıdığı bu yakıtın sûretiyle karşılaşır. Nefsâniyet ateşi orada Hakk'tan uzaklık (bu'd) ve perdelenme (hicâb) sebebiyle pişmanlık ateşine dönüşür.

Bir başka yönden nâr, nefisteki yanlış zanları ve zulmeti yakıp saflaştıran arındırıcı bir kuvvettir. Hz. Mûsâ'nın (a.s.) gördüğü ateş bu inceliğe güzel bir işârettir. O, çölde bir ateşe yöneldiğinde "Ben bir ateş gördüm; size ondan bir kor parçası getiririm yâhut ateşin yanında bir yol gösterici bulurum umuduyla gidiyorum" demişti (Tâhâ, 20/10). Fakat mübârek vâdîde, ağaç tarafından kendisine "İnnî ene'llâhu Rabbü'l-âlemîn" (Şüphesiz Ben, âlemlerin Rabbi olan Allâh'ım) hitâbı geldi (Kasas, 28/30). Beşerî göz ateşe yönelmişken hakîkatte ise ilâhî hitâbın kapısı açıldı. Mûsâ (a.s.) için ateş yakıcı bir azâb değil nübüvvet hitâbının zuhûr mahalli oldu. Bu sebeple, ateş lafzı, yakıcılığı yanında celâlin içindeki uyarı, uyandırma ve rahmete çağırma yönüyle de düşünülmelidir.

Abdülkerim Cîlî (k.s.) hazretleri İnsân-ı Kâmil'de celâlin bâtınında dâimâ cemâlin gizli olduğunu, her çetin tecellînin içinden bir cemâl doğduğunu belirtir. İlâhî ikrâm, varlık perdesini yırtıp ardındaki cemâli görünür kılmak üzere, ekseriyetle doğum sancısını andıran bir şiddetle tecellî eder. "Zü'l-Celâli ve'l-İkrâm" ismi de bu sırra bakar. Bu yüzden ârif, celâl ateşinde bile gizli bir rahmet sezer. Bu incelik, cehennem ateşinin hakîkatini hafifletmek için değil, kulun dünyâdayken uyanıp ondan korunması için zikredilir.

"Vakûduhân nâsu vel hicâretu" (yakıtı insanlar ve taşlar olan)

Vakûd, ateşin beslendiği yakıttır. Âyet, cehennemin odun veya kömürle değil, insanlarla ve taşlarla tutuşacağını bildirir.

Müfessirler hicâretu (taşlar) hakkında farklı açıklamalar nakleder. Bunların kükürt taşları olduğu yahut müşriklerin taptığı putları ifâde ettiği söylenmiştir. "Siz ve Allâh'tan başka taptıklarınız cehennemin yakıtısınız" hitâbı bu ikinci yorumu destekler (Enbiyâ, 21/98). İnsan kendi eliyle yapıp güç vehmettiği putları kurtarıcı sansa da onlar âhirette fayda sağlamak bir yana, ateşini artıran birer yakıta inkılâb eder.

Muhyiddîn b. Arabî (k.s.) hazretleri, Fütûhât-ı Mekkiyye'de aynı husûsta şöyle buyurmuştur:

------------------- 

Cehennem bir evdir: Sıcaklığı, tutuşmuş havadır. Âdemoğullarından ve ilâh edinilmiş taşlardan başka, o ateşin közü yoktur. Cinler, bu ateşin alevidir. (c. II, s. 399)

Müşrikler, bir kısmı ilâhlarıyla birlikte olmak üzere, ateşe girerler. İlâhların da onlarla birlikte ateşe girmesinin nedeni, ilâhların Allâh karşısında kendilerine fayda vermeyeceğini kesin olarak görmelerini sağlamaktır, çünkü onlar, ilâhları kendi düşünceleriyle ilâh edinmişler; yoksa ilâhî bir yasayla ilâh edinmemişlerdir. (c. XIII, s. 15)

-------------------

Enfüsî cihetten insanın cehennemin yakıtı olması, kendi amelleriyle ve nefsânî bağlılıklarıyla bu ateşe malzeme taşıması demektir. Taş yakıtı ise merhameti sönmüş, Hakk'ı hatırlamaktan donup katılaşmış kalptir. Nasıl müşrik kendi eliyle yonttuğu putu mâbud edinip ateşine yakıt yapıyorsa, gâfil de katılaştırdığı kalbi taşa çevirip aynı ateşe atmış olur. Put dışarıda taştan yontulurken, gâfilin gönlü içeride taşa döner. Nitekim kalbin katılaşması Kur'ân'da yine hicâre kelimesiyle tasvir edilir: "Sonra kalpleriniz katılaştı; taş gibi, hattâ daha da katı oldu" (Bakara, 2/74). Gönül Hakk'ı hatırlamaktan uzak kaldıkça katılaşır ve ateşe atılacak taştan farkı kalmaz.

"Aleyhâ melâiketün gılâzun şidâdun" (üzerinde sert ve güçlü melekler vardır)

Melâike, ilâhî emri icrâ eden nûrânî varlıklardır. Âlemde isimlerin hükümleri melekî kuvvetlerle yürür. Melek, vazîfesini cüz'î irâdeyle değil, mutlak itâatle yerine getirir.

Âyette bu melekler iki sıfatla anılır: Gılâz (sert, tâvizsiz) ve şidâd (şiddetli, karşı konulmaz). Bu kapıda yakarış ve mazeret geçersizdir; melek kendisine emredileni sorgulamadan îfâ eder. Burada şefâat değil, hükmün kesin icrâsı esastır.

Kur'ân bu ateşin başındaki melekleri başka yerlerde de zikreder: "Onun üzerinde on dokuz melek vardır" (Müddessir, 74/30). Hemen ardından da "Biz cehennemin bekçilerini ancak meleklerden kıldık" buyrulur (Müddessir, 74/31). Bu bekçilerin reîsi Mâlik adıyla anılır (Zuhruf, 43/77).

Beşerî ilişkilerde katı ve tâvizsiz olmak çoğu zaman kusûr sayılsa da ilâhî hükmün icrâ makâmındaki meleklerde bu vasıf vazîfenin gereğidir. Onlar Kahhâr ve Cebbâr gibi celâlî isimlerin âhiretteki icrâ sûretini taşırlar. Sertlik kendilerinden değil, taşıdıkları hükmün celâlindendir; fâil yine Hakk'tır.

Enfüsî yönden bu iki sıfat, sâlikin kendi nefsine karşı takınması gereken tavra işâret eder. Nefse karşı gılzet, ona tâviz vermemek; şiddet ise onu dizginden ayırmamaktır. Bu makâmda gevşeklik göstermek nefse teslîmiyettir; gerçek merhamet ise onu helâk yolundan çevirmektir.

"Lâ ya'sûnallâhe mâ emerahüm ve yef'alûne mâ yü'merûn" (Allâh'ın kendilerine emrettiği şeyde O'na isyân etmezler ve emrolundukları şeyi yaparlar)

Bu cümle, meleklerin Allâh'ın emrine mutlak itâatini ve emrolunandan milim sapmadıklarını beyân eder.

Enfüsî yönden bu mutlak itâat, sâlikin iç disiplinine kılavuzluk eder. İnsanın içinde onu hesâba çeken, uyaran ve Hakk'a döndüren kuvvetler bulunur. Bu kuvvetler sıhhatli işlediğinde nefse mazeret üretmez, günâhı süslemez, kusûru haklı göstermez. Kişiyi doğrudan Hakk'ın emrine çağırır.

Nefs araya girdiğinde muhâsebe kendini savunmaya, murâkabe ise kuruntuya dönüşebilir. Melekî kuvvetin alâmeti, nefsin arzularını değil Hakk'ın emrini esas almasıdır. O, kişiye kusûrunu gösterirken onu ümitsizliğe değil, tevbe ve edebe yönlendirir. 

Âyetin başındaki "kendinizi koruyun" emri, sonundaki melekî itâat tasvîrinde tamamlanır. Korunmak, nefsin arzularını kontrol altına alıp iç âlemi Hakk'ın emrine itâat eder hâle getirmektir. Dışta âileyi, içte nefsi koruyan bu vikâye, kulun ateşle arasına takvâdan bir siper çeker.

-------------------

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ كَفَرُوا لَا تَعْتَذِرُوا الْيَوْمَ ۖ إِنَّمَا تُجْزَوْنَ مَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ

(66-7) Yâ eyyuhellezîne keferû lâ ta'tezirûl yevm, innemâ tuczevne mâ kuntum ta'melûn.

(66-7) Ey inkâr edenler! Bugün özür beyân etmeyin! Siz ancak yapmış olduğunuz şeylerin karşılığını görüyorsunuz.

-------------------

Bu âyet-i kerîme bizlere Esmâ-Rubûbiyyet mertebesinden okunmaktadır; zîrâ kulun, Rabbinin huzûrunda kendi amellerinin hesâbıyla yüzleşmesini anlatır.

Önceki âyette mü'minlere "kendinizi ve ehlinizi ateşten koruyun" hitâbıyla vikâye ve rahmet cihetinden seslenilmişti. Burada ise hitap inkâr ehline dönerek adâleti öne çıkarır; karşılarına çıkan kötü âkıbet, dünyâdaki amellerinin tabiî netîcesidir.

"Yâ eyyuhellezîne keferû" (Ey inkâr edenler!)

Kefere fiili, bir şeyin üzerini örtmek ve kapamak ma'nâsındaki k-f-r kökünden türemiştir. Şer'î ve zâhirî cihetten küfür; Hakk'ın varlığını, birliğini, âyetlerini veya nîmetlerini örtmektir.

Bâtınî yönden küfür, insanın ilâhî tecellîleri hayâl ve vehim perdesiyle örtmesi; Allâh'ın mutlak varlığı karşısında kendisine ve eşyâya bağımsız bir varlık nisbet etmesidir. Gaflette yaşayan ve kendini Hakk'ın gayrı gören mü'min de bu vehmiyle zuhûrdaki Hakk'ı perdeler.

Müşâhede ehli müstesnâ, her insan kendi zihninde tasavvur ettiği bir ilâhî sûrete bağlanarak farkında olmadan o sûrete kulluk eder. Tasavvuf ıstılâhında "ilâh-ı mu'tekad" denilen bu bâtınî perdenin îzâhını, Fusûsu'l-Hikem Ahmed Avni Konuk şerhinden dilini sadeleştirerek buraya aktaralım (Hûd Fassı, c. II, s. 317-318):

-------------------

Bilinsin ki, müşâhede sâhiplerinin dışında olan her bir şahsın, zihninde tasavvur edip inandığı birer İlâh vardır. Onlar, bulundukları muhît içinde küçük yaşlarından beri, İlâh hakkında işittikleri ve okudukları vasıfları bir araya toplayıp, bunların bütün hepsinden, zihinlerinde birer İlâh tasavvur ve hayâl ederler. Bu sûret onların kendi nefislerinde, yine kendi nefislerinden îcâd ettikleri ilâhdır. Ve onlar kendilerince, işte İlâh böyledir ve böyle olması gerekir, derler. Ve onların ibâdeti bu sûretedir. Oysa o sûreti, nefislerinde, yine kendi nefislerinden îcâd ettikleri için bu inanışlarındaki ilâhları nefislerinin aynı olur. Bundan dolayı nefislerine tapmış olurlar. Bu ise putperestlikten başka bir şey değildir. Aralarında şu kâdar fark vardır ki, putperestlerin putu âşikâr olduğu için herkes görür; bunların putu gizlidir, yalnız kendilerine mahsûstur. Ve bunların bahis ve mücâdelelerindeki ma'nâ ancak hayâllerindeki ilâhı bir dîgerine kabûl ettirmekten ibârettir. Ve her birisi kendi hayâlinin diğerleri üzerinde hükümrân olmasını ister.

Fakat müşâhede sâhipleri böyle değildir. Onların kalpleri, aklî zannlardan ve vehmî inanışlardan sâfidir. Bu hakîkat sâhibi zâtlar, İlâh'ın zât'ı yönünden, taayyün ve kayıtlanma kabûl etmeyeceğini, ancak isimler ve sıfatlar yönüyle, muhtelif sûretlerde tecellîleri bulunduğunu bilirler ve kendilerine mahsûs bir inanış ile kayıtlanmayıp O'nu her şeyde müşâhede ederler.

Önceki sınıf İhlâs sûresini okuyup ma'nâsına muhâlefet ederler. Yânî Hakk, kimseden doğmadığı halde, onlar nefislerinden doğurur ve îcâd ederler ve bu hayâli sûretlerini Hakk'a denk edinmiş olurlar. İkinci sınıf ise, ne sonradan olandan doğurur ve îcâd ederler ve ne de denk edinirler.

Şimdi Hakk, inanış ehline, hayâllerindeki sûrete uygun olarak tecellî ettiği zaman, onu kabûl edip tasdîk edici olurlar ve o sûrete uymayan bir şekilde olan Hakk'ın tecellîsini inkâr edip ondan Hakk'a sığınırlar. Ve hakîkatte, Hakk'a karşı kötü edebde bulundukları halde, bu inkârlarıyla edebi muhâfâza ettiklerini zannederler. Bununla berâber Hakk, hâricî ve zihnî sûretlerin hepsinde tecellî edici olduğundan, onların inandıkları ve hayâl ettikleri sûretlerde tecellî eden dahi Hakk'tır. Onların kötü edebleri, Hakk'ı sâdece o sûrete mahsûs kılmış olmalarından ileri gelmektedir.

-------------------

Küfür lafzının iki işârî vechi daha vardır: İlki, Hakk'ın kulun günâhlarını Gafûr ismiyle örtmesidir ki bir sonraki âyette bu husûs "Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter" ifâdesiyle beyân edilecektir. İkincisi ise ilâhî sırları ehil olmayanlardan korumak üzere setretmektir.

Tasavvuf dilinde bu ikinci sır, küfr-i hakîkî ve küfr-i bâtıl ayrımıyla anılır. Bâtıl küfür Hakk'ın varlığını örterken, hakîkî küfür kendi kendini gizler. "Âriflerin küfrü" olarak bilinen bu oluşum, Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk serisinin Namaz Sûreleri (2) kitabında şöyle aktarılır (s. 112-113):

-------------------

Ariflerin küfrü ise şöyledir: İrfân ehli kendi bünyesinde zuhûrda olan Hakk'ın varlığını her yerde her zaman açığa çıkarmaz ve hatta gerek olmadıkça hiçbir zaman açığa çıkarmaz, ve özünde olan Hakk'ın varlığını dışındaki kendi beşeriyeti ile bilerek ve şuûrla perdeler, örter.

Beyazıd-ı Bistâmî bu anlama işâret etmek için; "Ben otuz yıldan beri Allâh ile konuşurum ama insanlar benim kendileriyle konuştuğumu zannediyorlar" demiştir.

Yine bu konuda anlattığımız bir hikâye vardır: İki ârif arkadaş bir akşam namazını kılarlar iken imam dalgınlıkla iki rekâtta da bu sûreyi [Kâfirûn] okumuş, neyse namaz bitmiş camî'den çıkmışlar yolda giderlerken âriflerden biri diğerine, "İmâm ne yaptı gördün mü?" diye sormuş, diğeri de, "Evet, gördüm-duydum" demiş. "Kâfirûn sûresini iki kere okudu", demiş, bu sefer diğer ârif olan, "ama birini senin için birini de benim için okudu", demiş.

Bu husûsta ârifler şöyle demişlerdir: "Küfrü bâtıl mutlak hakk-ı örtmüştür. Küfrü Hakk ise kendi kendini örtmüştür."

-------------------

"Yâ eyyuhellezîne keferû" nidâsı Kur'ân-ı Kerîm'de doğrudan hitap olarak sâdece bu âyette geçer. Bu sözün asıl muhâtabı, kıyâmet günü cehenneme sevk edilen inkâr ehlidir; zîrâ dünyâ tevbe ve teklîf yurdu, âhiret ise hüküm ve cezâ mahallidir. Bununla birlikte, bu uhrevî hitâbı dünyâda okuyan inkârcıya da mü'mine de birer hisse vardır. Dünyâdaki inkârcı bu sözde, tevbe kapısı henüz açıkken karşılaşacağı kötü âkıbeti işitir. Mü'min ise kendi nefsindeki gizli küfürden, ya'nî hakîkati örten gaflet ve benlik perdelerinden sakınmaya çağrılarak o gün bu dehşetli hitâba muhâtap olmaktan şimdiden sakındırılır.

"Lâ ta'tezirû" (Özür beyân etmeyin!)

Ta'tezirû; özür dilemek, mâzeret ileri sürmek ve hatâya gerekçe aramak demektir. Özür ve tevbe ancak imtihân kapısı açıkken, dünyâ hayâtı sürerken gösterilen samîmî yönelişle makbûl olur. Amel defteri kapanıp hakîkatler açığa çıktıktan sonra, kalpte karşılığı bulunmayan sözlü mâzeretlerin kıymeti kalmaz.

Aynı dehşetli sahne Mürselât Sûresi'nde de tasvîr edilir: "Bu, onların konuşamayacağı gündür; kendilerine izin de verilmez ki özür dilesinler" (Mürselât, 77/35-36). Özrün reddi, o gün konuşma ve mâzeret zemîninin bütünüyle ortadan kalkmasındandır.

Tevbe kapısının ne zamâna kadar açık kaldığı husûsunda Mesnevî-i Şerîf Ahmed Avni Konuk şerhindeki îzâhât şöyledir (c. VIII, s. 203-204):

-------------------

2495. "Tövbe için batı tarafında bir kapı vardır; bu kapı kıyâmete kadar halka açık kalır."

[...] Bu beyitte, Ebû Hüreyre hazretlerinden rivâyet edilen şu hadîse işâret edilmektedir: "Kim ki güneşin batıdan doğmasından evvel tevbe ederse, Allâh onun tevbesini kabûl eder." Bu hadîs-i şerîfin âfâkî ve enfüsî ma'nâları vardır.

Âfâkî ma'nâ şudur: Dünyânın ömrü sona yaklaşınca, yeryüzünün kendi ekseni etrafındaki dönüş düzeni, tabîat kuvvetleriyle ilgili bir sebeple sarsılır ve Hakk'ın emriyle tersine döner. İnsanlar bu olağanüstü hâli görünce korkuya kapılır ve Allâh'a yönelirler. Fakat artık belâ ve âşikâr hüküm vakti gelmiş olduğundan, o anda yapılan tevbe kabûl edilmez.

Enfüsî ma'nâ ise şudur: "Kim ölürse, onun kıyâmeti kopmuştur" hadîsi gereğince, ölüm her insanın kendi kıyâmetidir. Ölüm döşeğinde, ya'nî can çekişme hâlinde, insan rûhunun güneşi bu yoğun maddî bedenden çıkarak berzah âlemine doğar. Bu sırada ölmek üzere olan kişiye berzah hâlleri açılır; daha önce inkâr ettiği şeyleri görür ve artık onları tasdîk eder.

Fakat bu anda yapılan tevbe kabûl edilmez. Çünkü ölüm ânındaki kişi gayba îmân etmiş değildir; gördüğü şeylere dayanarak şuhûdî îmân, ya'nî görmeye dayalı bir tasdîk sâhibi olmuştur. Halbuki Allâh katında makbûl olan îmân, Bakara sûresinin başında bildirildiği üzere, "gayba îmân edenlerin" îmânıdır: "Onlar gayba îmân ederler." (Bakara, 2/3)

-------------------

"El-yevm" (Bugün)

Yevm, sıradan bir takvim günü olmayıp ilâhî bir hükmün açığa çıktığı husûsî vakittir. Kur'ân'daki "yevmü'l-fasl" (ayırım günü), "yevmü'd-dîn" (hesap günü), "yevmü't-tegâbün" (aldanmanın açığa çıktığı gün) gibi terkîpler bu ma'nâyı pekiştirir. Lafzın başındaki elif-lâm takısı muayyen bir vakte delâlet eder. Zâhirde bu, mâzeretlerin kabûl edilmeyeceği o mahşer ânıdır.

Bâtınen ise "el-yevm", Hakk'ın kulun idrâkinde ve müşâhedesinde hâzır bulunduğu her ândır. "Limeni'l-mülkü'l-yevm" ("Bugün mülk kimindir?") (Mü'min, 40/16) âyetindeki "el-yevm", nefsî benliğin aradan çekildiği ve mülkün bütünüyle Vâhid ve Kahhâr olan Allâh'a âit olduğunun idrâk edildiği şuûr ânıdır. İşte bu ân, kulun nefsî benliğinin kıyâmetidir.

"İnnemâ tuczevne mâ kuntum ta'melûn" (Siz ancak yapmış olduğunuz şeylerin karşılığını görüyorsunuz)

İnnemâ edatı, âhirette kulun karşısına çıkacak olan yegâne hakîkatin dünyâda işlediği amellerinin tabiî netîcesi olduğunu vurgular; başka bir ihtimâle yer bırakmaz.

Tuczevne fiili, karşılık vermek anlamındaki c-z-y kökünden türemiştir. Türkçede cezâ kelimesi ekseriyetle azap ma'nâsında kullanılsa da Arapça aslında hem mükâfâtı hem de kahrı içine alan, fiilin karşılığı ma'nâsında câmi' bir kavramdır. Âyet, her nefsin kendi ektiğini biçeceğini beyân eder: "Kim zerre ağırlığınca hayır işlemişse onu görür; kim zerre ağırlığınca şer işlemişse onu görür" (Zilzâl, 99/7-8).

Edilgen bir sîga ile gelen tuczevne fiilinde, karşılığı veren fâil açıkça zikredilmez. Yegâne fâil-i hakîkî Hakk olmakla birlikte, kul âhirette kendi amellerinin sûretinden başkasıyla karşılaşmayacaktır. Bu cihetten kul, kendi cezâsını henüz dünyâdayken kendi amel ve ahlâkıyla tâyin etmiş olur. Fusûsu'l-Hikem Ahmed Avni Konuk şerhinde, hükmün dâimâ hükmedilenin hakîkatinden doğduğu şu ifâdelerle beyân edilir (Üzeyr Fassı, c. III, s. 86-87):

-------------------

Hâkim, kim olursa olsun; her hâkîm hükmettiği şeyle ve hükmettiği şeyde üzerine hükmedilendir. Ya'nî hâkim ister Hakk olsun, ister halk olsun, bir şeyle ve bir şeyde hükmettiği vakit, ancak o şeyin zâtının ve hakîkatinin gereği ne ise, ona göre hükmeder. [...] Çünkü mahkûm, hâkime der ki: "Benim hâlimin gereği budur. Sen benim hakkımda şu hüküm ile hâkim ol!" Bundan dolayı, mahkûm vereceği hüküm ile evvelâ hâkimi üzerine hükmedilen yapar.

-------------------

Aynı eserde, kula isâbet eden karşılığın, a'yân-ı sâbitesindeki ezelî isti'dâda ve bu isti'dâdın fiiller sahasında açığa çıkan tecellîsine bağlı olduğu şöyle îzâh edilir (Ya'kûb Fassı, c. II, s. 186):

-------------------

Hakk tarafından cezâ yânî karşılık, a'yân-ı sâbitenin Hakk'a verdikleri ilim dolayısıyla ve Hakk'ın vücûd aynasında tecellî eden sûret gereğiyledir. Ve a'yân-ı sâbite, ne hâl üzere idiyseler, kendilerine o şeyin teklîf olunmasını ve kendilerine o haller ile "cezâ yânî karşılık" verilmesini, Hakk'a teklîf ederler. Ve onların bu teklîfini Hakk da, "karşılık" olarak onlara verir. Ve sonuçta kulun üzerinde Hakk'ın eseri, ancak kulun gereğince, yânî ezelde ayn-ı sâbitesinin bulunduğu hâl üzere gerçekleşir.

-------------------

Bu tecellî düzeninde, kazâ ve kaderde cebr (zorlama) bulunmadığı da şöyle açıklanır (Mukaddime, c. I, s. 21-22):

-------------------

Şimdi onların mertebelerinin tümünde isti'dâd ve kâbiliyyetleri üzere açığa çıkmalarına Hakk'ın hükmetmesi ilâhî kazâdır. Fakat bu hükümde zorlama yoktur. Çünkü bu hükmü, a'yân-ı sâbite kendileri üzerine vermişlerdir ve Hakk ilk olarak üzerine hüküm verilendir. Ya'nî her bir ayn-ı sâbite kendi zatına âit kâbiliyyetini gösterip Hakk'a demiştir ki: "Ey lütuf sahibi, benim hakkımda saadet hükmünü ver ve beni bu hüküm çerçevesinde açığa çıkar!" Bundan dolayı zorlama her 'ayn'ın isti'dâd ve kâbiliyetlerinden kendi üzerlerine olmuştur. 

-------------------

Hakk'ın hükmü, kulun ayn-ı sâbitesindeki ezelî isti'dâdın talebine göre zuhûra gelir. Kula isâbet eden tecellî, dışarıdan dayatılan bir hüküm olmayıp, kendi hakîkatinin sûret bulmuş hâlidir. Bu sebeple sâlik, başına gelen her karşılığın kendi bâtınî yönelişiyle olan münâsebetini bilerek nefsini dâimâ hesâba çekmelidir.

Terkîbdeki "kuntum" lafzı süreklilik bildirir. Geçmiş zaman bildiren "kâne" fiilinin ardından gelen "ta'melûn" muzâri (geniş/şimdiki zaman) kalıbı, Arapçada alışkanlık kazanmış ve tabîat hâline gelmiş fiillere delâlet eder. Buradaki küfür de geçici bir sürçme olmayıp, ısrârla sürdürülmüş ve fıtratı bütünüyle kaplamış bir perdedir.

Sûrenin ilk âyetinde geçici bir hatâ Gafûr ve Rahîm isimleriyle karşılanmışken, burada tabîat hâline gelmiş perdeleme "tuczevne mâ kuntum ta'melûn" hükmüyle karşılanır. İlkinde tevbe ve dönüş kapısı açıkken, ikincisinde kul kapıyı kendi eliyle kapatmış, kendi amelinin sûretiyle baş başa kalmıştır.

Âyet aynı zamanda amellerin âhirette sûret kazanacağı hakîkatine, ya'nî "tecessüm-i a'mâl" sırrına işâret eder. Kulun orada karşılaşacağı her şey, dünyâda işlediği amellerin cisimlenmiş sûretidir. Bu hakîkat Gülşen-i Râz'da şöyle îzâh edilmiştir:

-------------------

Ten gömleğinden soyunduğun, ya'nî öldüğün vakit, ayıpların ve hünerlerin birdenbire görünür olur. Nakledilmiş olduğun berzah âleminde bir vücûdun olur. Lâkin bu dünyâdaki gibi kesîf değil. Öyle su gibi ondan sûret görünür, ya'nî suya karşılık olan sûret, o suya nasıl yansırsa, senin berzah vücûduna dahi amellerinin ve ahlâkının sûretleri öylece yansır. O berzahta bütün sırlar âşikâr olur. Eğer Kur'ân'dan bir delil istersen "yevme tubles serâir; fe mâ lehü min kuvvetin ve lâ nasır" (Târık, 86/9-10) ya'nî, "O günde insânın nefsinde mevcût olan sırlar âşikâr olur. İnsan için bu hâli def' edecek bir kuvvet ve yardımcı yoktur. Çünkü sırlarının âşikâr olması, verilen berzaha âit vücûdun gereğindendir" âyet-i kerîmesini oku!

Ve bu yansımadan başka senin ahlâkın has âlem olan berzahın hallerine uygun olarak, cisimler ve şahıslar olur. Ahlâkın kötü ise çirkin sûretler, iyi ise iyi ve güzel sûretler olup sana arkadaş olurlar. Sen, bir takım işâretlerden ibâret olan ameller ve ahlâkın sûret elbisesine bürünerek âşikâr olmalarını olmayacak bir şey sanma! Nitekim bu dünyâda kuvvet ve elementlerden bitki, hayvan ve maden meydana geldi; ya'nî oksijen, azot, karbon vb. gibi basit elementler gaz hâlinde sûretsiz oldukları halde, yoğunlaşıp madenler, bitkiler ve hayvanlar sûretlerinde âşikâr oldu. İşte böylece, senin bütün ahlâkın cân âleminde bâzen nûrlar ve bâzen de ateşler sûretinde âşikâr olur. (Terzi Baba şerhi, s. 109-110)

-------------------

Bu durum, "el-cezâü min cinsi'l-amel" (karşılık amelin cinsindendir) kâidesinin tecellîsidir. Her amel, bir tohum gibi kendi cinsinden bir semere (meyve) verir. İsmâîl Hakkı Bursevî'nin Rûhu'l-Beyân'da belirttiği üzere, dünyâda Hakk'ı bâtıl perdeleriyle örten ve O'nun müşâhedesinden mahrûm kalan kimse, âhirette de rü'yet-i cemâlden mahrûmiyetle cezâlandırılır.

Sâlik, bugün gönlüne hangi tohumu ektiğine dikkat etmelidir. Şehvet, gazap, kibir, haset ve gaflet tekrarlandıkça cehennem ateşine yakıt hazırlarken; tevbe, takvâ, hayâ ve ihlâs nûrânî sûretlere bürünür. Kulun yarın karşılaşacağı manzara, bugün ısrârla beslediği bâtınî hâlin sûret kazanmış şeklidir.

-------------------

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا تُوبُوا إِلَى اللَّهِ تَوْبَةً نَّصُوحًا عَسَىٰ رَبُّكُمْ أَن يُكَفِّرَ عَنكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ وَيُدْخِلَكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ يَوْمَ لَا يُخْزِي اللَّهُ النَّبِيَّ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ ۖ نُورُهُمْ يَسْعَىٰ بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَبِأَيْمَانِهِمْ يَقُولُونَ رَبَّنَا أَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا وَاغْفِرْ لَنَا ۖ إِنَّكَ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

(66-8) Yâ eyyuhellezîne âmenû tûbû ilâllâhi tevbeten nasûhâ, asâ rabbukum en yukeffire ankum seyyiâtikum ve yudhilekum cennâtin tecrî min tahtihel enhâru, yevme lâ yuhzîllâhun nebiyye vellezîne âmenû meah, nûruhum yes'â beyne eydîhim ve bi eymânihim yekûlûne rabbenâ etmim lenâ nûrenâ vagfir lenâ, inneke alâ küllî şey'in kadîr.

(66-8) Ey îmân edenler! Allâh'a nasûh bir tevbe ile dönün! Umulur ki Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter ve sizi altından nehirler akan cennetlere koyar. O gün ki Allâh, Nebî'yi ve onunla birlikte îmân edenleri rüsvay etmez; nûrları önlerinde ve sağlarında koşar. Derler ki: "Rabbimiz! Nûrumuzu bizim için tamamla ve bizi bağışla. Şüphesiz Sen her şeye kâdirsin."

-------------------

Bu âyet-i kerîmenin mü'minleri nasûh tevbeye da'vet eden ilk bölümü Ef'âl-Mülk mertebesinden, cennet hayâtını tasvîr eden ikinci bölümü Esmâ-Rubûbiyyet mertebesinden bizlere okunmaktadır.

Önceki âyette inkâr ehline "bugün özür beyân etmeyin" denilerek her nefsin âhirette dünyâdaki amellerinin sûretiyle yüzleşeceği ihtâr edilmişti. Burada hitap yeniden mü'minlere döner. Âyet, cehennem azâbından korunmanın ve cennete girmenin yolunu beyân eder: Hâlis ve geri dönüşsüz bir nasûh tevbe.

"Yâ eyyuhellezîne âmenû" (Ey îmân edenler)

Bu hitâbın tafsîlâtı altıncı âyette geçmişti. Orada mü'minlere "kendinizi ve ehlinizi ateşten koruyun" buyrulmuştu, burada ise tevbe-i nasûh da'veti yapılır.

"Tûbû tevbeten nasûhâ" (nasûh bir tevbe ile dönün)

Tevbe kelimesi dördüncü âyette îzâh edilmişti. "Tevbeten nasûhâ" terkîbi ise Kur'ân'da yalnız bu âyette yer alır.

Nasûh lafzı, arılık ve samimiyet bildiren n-s-h kökündendir; katıksız olmak, yırtığı onarmak ve hayır dilemek ma'nâlarını cem' eder. Buna göre nasûh tevbe; içinde gizli bir niyet, riyâ veya dünyâ menfaati bulunmayan, yırtılan îmân elbisesini gözyaşıyla onaran ve nefse en içten hayrı dileyip onu hakîkat tarafına çeken dönüştür.

Hz. Ömer'den (r.a.) ve Übey b. Kâ'b'dan (r.a.) nakledildiğine göre nasûh tevbe, kişinin günâhtan vazgeçip ona bir daha dönmemesidir; tıpkı sağılan sütün memeye dönmemesi gibi.

İmâm Gazâlî ise İhyâ'da nasûh tevbenin üç şartı olduğunu beyân eder: İlim, hâl ve fiil. İlim günâhın çirkinliğini bilmek, hâl bu bilgiden doğan pişmanlık, fiil ise günâhı terk edip telâfî yoluna girmektir. Bu rükünlerden biri eksik kalırsa tevbe de noksan kalır.

Hasan-ı Basrî'ye (r.a.) nisbet edilen ta'rîfte ise dört şart öne çıkar: Kalbin nedâmeti, dilin istiğfârı, âzâların günâhı terk etmesi ve o günâha bir daha dönmemeye azmetmek. 

Muhyiddîn b. Arabî (k.s.) hazretleri bu azme mühim bir edep kaydı koyar: Kul geleceğini bilemediği için, "bir daha asla" sözünü kendi gücüne dayanan bir iddiâya çevirmemeli, azmini Hakk'ın tevfîkine bağlamalıdır. İlm-i ilâhîde o kulun aynı günâha döneceği yazılı ise, "bir daha asla" diyen kul iddiâsında yalancı durumuna düşer. Bu yüzden âriflerin nasûh tevbesi Hz. Âdem'in (a.s.): "Rabbenâ zalemnâ enfüsenâ" (Rabbimiz, nefislerimize zulmettik) (A'râf, 7/23) niyâzında olduğu gibi, geleceğe dâir bir benlik dâvâsı gütmeden doğrudan Hakk'ın rahmetine sığınmaktır.

Tevbe-i nasûhun mâhiyeti, Mesnevî-i Şerîf Ahmed Avni Konuk şerhinde Nasûh adlı bir hamamcının kıssasıyla anlatılır (c. X, s. 68-84). Yüzü ve sesi kadına benzeyen Nasûh, yıllarca kadınlar hamamında tellâklık eder. Yaptığı işin günâh olduğunu bilir, defâlarca tevbe eder; fakat her seferinde nefsi gâlip gelir ve ahdini bozar. Bir gün hamamda padişâhın kızının kıymetli incisi kaybolur. Herkesin soyularak tek tek aranması emredilince, Nasûh'un yıllardır gizlediği hâlin açığa çıkması ve bunun hayâtına mal olması an meselesi olur.

İşte o dehşet ânında, dilin alışkanlığıyla değil, rûhun feryâdıyla Hakk'a sığınır. İnci bulununca Nasûh kurtulur; fakat pâdişâhın kızı onu tekrar çağırdığında da'veti reddeder. Bu kıssanın işaret ettiği veche şudur: Gerçek tevbe insanı önce öldürür, sonra yeni bir hayatla diriltir. Ölen, günâhın çekimine kapılan nefistir; dirilen ise ezelî mîsâka dönen rûhtur. Sütün memeye dönmemesi gibi, arınan rûh da eski günâh mahalline rücû etmez.

"Asâ Rabbüküm" (Rabbiniz umulur ki)

Beşinci âyette geçen asâ lafzı, sâdık yöneliş karşısında ilâhî va'din kesinliğini beyân eder.

Örtme fiilinin fâili olarak "Allâh" yerine "Rabbüküm" (Rabbiniz) isminin zikredilmesi, tevbe eden kulun bağışlanma talebiyle birlikte bir terbiye ve kemâle erdirilme tasarrufuna da muhtaç bulunmasındandır.

Bâtınen tevbe, sâlikin nefsinin tasavvur ettiği hayâlî rableri fark edip onlardan yüz çevirmesidir. Sâlik evvelâ Rabb-i Hâss'ına yönelir. Sonra rablık vasfının Rabbü'l-Erbâb olan Allâh'a âit olduğunu fark ederek yönelişini doğrudan Zât'a taşır.

"En yükeffire anküm seyyiâtiküm" (kötülüklerinizi sizden örtmesi)

Keffâret fiilinin fâili burada bizzat Rabb'dir. Kul hakîkati örttüğünde küfre düşerken, Rabb kulun kusûrlarını örttüğünde bu setr mağfirete dönüşür.

Âyetin silmek yerine örtmek lafzını seçmesi, vukû bulan amelin târihî gerçekliğinden dolayıdır. Hakk'ın Gafûr ve Gaffâr isimleri o kusuru teşhîr edilmekten ve utandırıcı netîcelerinden korur.

Furkân Sûresi'ndeki "Allâh onların kötülüklerini iyiliklere çevirir" (Furkân, 25/70) müjdesi ise bu örtmenin bir üst mertebesidir. Orada yalnız setr değil tebdîl vardır. Tebdîl, günâhın sûretini örtmekle kalmaz, onun mâhiyetini değiştirir. Sâdık bir pişmanlıkla hatırlanan her günâh kulda tevâzû, uyanıklık ve dâimî istiğfâr doğurarak birer hasene kaynağına dönüşür.

Seyyiât kelimesi, kötülük ve çirkinlik ma'nâlarını taşıyan s-v-' kökündendir. Bunlar fiilî, kavlî, kalbî ve hâlî olabilir. Harâm fiiller fiilî, yalan ve gıybet kavlî, kibir ve hased kalbî, gaflet ve kasvet ise hâlî seyyiedir. Kökünde enâniyet, ya'nî benlik vehmi bulunur. Dünyâda biriktirilen bu kötülükler âhirette zulmânî bir sûrete bürünerek zâhir olacaktır.

Seyyie anlayışı her mertebede farklıdır. Sûfîlerin "Hasenâtü'l-ebrâr seyyiâtü'l-mukarrabîn" (ebrârın, ya'nî şerîat mertebesinde yaşayanların güzel kabûl ettiği bâzı hâller, mukarrabîn, ya'nî yakîn ehli için eksiklik sayılır) sözü bu hakîkati ifâde eder. Şerîat mertebesinde harâm ve günâhlar; tarîkatte gaflet ve gevşeklik; hakîkatte kula kudret ve tesir nisbet etmek; ma'rifette ise Hakk'tan gayrıyı müstakil görmek birer seyyiedir. Nasûh tevbe, her mertebenin kendi seyyiesinden rücû etmesini gerektirir.

"Ve yüdhileküm cennâtin" (ve sizi cennetlere koyar)

Cennât, örtmek ve gizlemek ma'nâsındaki c-n-n kökündendir. Cin, cünûn ve cenîn kelimeleri de bu kökle irtibatlıdır: Cin gizli varlıktır, cünûn aklın örtülmesidir, cenîn anne karnında gizli bebektir. Ağaçlarla örtülü bahçeye cennet denmesi de bundandır. 

Cennet, zâhirde mü'minlere va'd edilen ebedî nîmet yurdudur; işârî yönden ise Hakk'ın rahmetiyle örtülen kulun daha rü'yet ve müşâhedeye açıldığı mertebedir.

Lafzın çoğul gelmesi cennet mertebelerine işâret eder. 

Terzi Baba'nın eserlerinde cennetler "amel (veya nîmet) cennetleri" ile "tevhîd cennetleri" olarak iki kısımda ele alınır. Kur'ân'da bildirilen sekiz cennetin yedisi, yedi nefs mertebesinde yaşayanlar için hazırlanan ve doğrudan nefse hitap eden sûrî nîmet cennetleridir. Sekizinci cennet ise âriflerin ve İnsân-ı Kâmil'in dâhil olduğu, kendi içinde dört mertebeye ayrılan tevhîd cennetidir. Bu dört cennetin îzâhını Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk serisinin Rahmân Sûresi kitabından aktaralım (s. 78-79):

-------------------

Birincisi: Tevhîd-i Ef'âl'de yaşayan İbrâhîmiyet mertebesinin, meşreb-i İbrâhîmiyet velîleridir. Tevhîd-i Ef'âl hakîkati üzeredirler. Tevhîd kelimeleri "lâ fâile illallâh"tır. Bütün varlıkta "fâil-i mutlak"ın Hakk olduğunu yakîn bilgisiyle bilirler ve yaşarlar. Bu irfâniyetleri onlar için cennetlerini oluşturur.

İkincisi: "Tevhîd-i Esmâ"da yaşayan Mûseviyet mertebesinin, "meşreb-i Mûseviyet" velîleridir. "Tenzîh" hakîkati üzeredirler. Tevhîd kelimeleri "lâ mevcüde illallâh"tır. Bütün varlıkta mevcûd olanın sâdece Hakk olduğunu yakîn bilgisiyle bilirler ve yaşarlar. Bu irfâniyetleri onlar için cennetlerini oluşturur.

[Üçüncüsü] Tevhîd-i Sıfat'ta yaşayan Îseviyet mertebesinin, "meşreb-i Îseviyet" velîleridir. "Teşbîh" hakîkati üzeredirler. Tevhîd kelimeleri "lâ mevsüfe illallâh"tır. Bütün varlıkta mevcûdun ve sıfatlarının Hakk'ın olduğunu ve kendilerinde de var olanın Hakk'ın sıfatları olduğunu yakîn bilgisiyle bilirler ve yaşarlar. Bu irfâniyetleri onlar için cennetlerini oluşturur.

[Dördüncüsü] ise: Cennetlerin en üstünü olan Zât cennetidir. "Tevhîd-i Zât"ta yaşayan Muhammediyyet mertebesinin, "meşreb-i Muhammedî" velîleridir. "Tevhîd-i Zât" hakîkati üzeredirler. Tevhîd kelimeleri "lâ ma'bude illallâh" ile "lâ ilâhe illallâh"tır. Bütün varlıkta var olanın Hakk'ın Zâtından başka bir şey olmadığını ve kendilerinde de var olan Hakk'ın Zâtı olduğunu yakîn bilgisiyle bilirler ve yaşarlar. Bu zâtî irfâniyetleri onlar için cennetlerini oluşturur.

Bu [son] iki cennetin bir diğer sâkinleri de vardır ki onlar 

da "İnsân-ı Kâmil"lerdir. Az yukarıda bahsedilen zâtlardan farkları, bütün mertebeleri kendi bünyelerinde cem' edip o hakîkatlerle beşeriyet libasına bürünmeleri, nâs içinde "gizli hazîne" olarak yaşamaları ve taliplilerini kendi geçtikleri yollardan Hakk'a ulaştırmaya çalışmalarıdır. Bir bakıma "ihsân"ın hakîkatini yaşayanlar da bunlardır. Kelimeleri, "lâ ilâhe illallâh MuhammedürResûlullâh"tır.

-------------------

İşte nasûh tevbe, sâliki bu cennetlere hazırlayan ilk adımdır.

"Tecrî min tahtihe'l-enhâr" (altlarından ırmaklar akan)

Bu tasvîr, Kur'ân'ın cennet beyânında sıkça tekrar eder. Yedinci âyetteki ateşin katı ve yakıcı hâline mukâbil, burada dâimî bir akış, hareket, canlılık ve serinlik tasvîr edilir.

Irmakların altlarından akması, ilâhî feyzin o makâmın temelinden kesintisiz kaynadığına işâret eder. İşârî yönden bu ırmaklar rahmet, hayât ve nûr akışıdır. Su aktıkça berrak kalır, durgun su ise bozulmaya yüz tutar. Kalp de böyledir: Rahmet ve nûr akışıyla diri kaldıkça idrâki, muhabbeti ve ameli tâzelenir; bu akıştan mahrûm kaldığında kasvete ve gaflete düşer. Bu yüzden cennet suyu "gayri âsin", ya'nî bozulmayan, kokmayan ve sâfiyetini yitirmeyen bir su olarak vasfedilmiştir.

Muhammed Sûresi'nde cennetteki dört ırmak zikredilir: "İçenlere lezzet veren su, asla bozulmayan süt, içenlere lezzet veren şarap ve süzme bal ırmakları" (Muhammed, 47/15). İşârî okumada su şerîatin berrak ilmini ve hayâtı, süt tarîkatin besleyici zikir ve ibâdetini, şarap hakîkatin cezbeli muhabbetini, bal ise ma'rifetin süzülmüş halâvetini temsîl eder. Sâlik dünyâda hangi ırmaktan beslenmişse, âhirette de onun hakîkatiyle karşılaşır.

"Yevme lâ yuhzîllâhu'n-Nebiyye vellezîne âmenû meah" (o gün Allâh, Nebî'yi ve onunla birlikte îmân edenleri utandırmaz)

Yevm burada mahşer günüdür. Rüsvaylık, kusûrun herkesin huzûrunda teşhîr edilmesidir.

"Lâ yuhzî" va'di, mü'minler için dünyâda nasûh tevbe ile örtülen kusûrların o gün de gizlenerek utandırmamasıdır. Nebî (s.a.v.) hakkında ise bu hitap, noksanların setredilmesini değil, onun ismet ve izzetinin âşikâr kılınmasını beyân eder. Sûrenin başındaki mahrem îkaz, bu âyetteki izzet beyânıyla tamamlanır.

"Onunla birlikte îmân edenler" ifâdesi, tarihî beraberliğin ötesinde, nübüvvet nûruna olan bâtınî bağlılığı da hatırlatır. Kim Resûl'ün getirdiği hakîkate îmân eder, onun izinden gider ve nasûh tevbe ile arınırsa, kendi mertebesince bu maiyyete dâhil olur. Nebî'nin izzeti zâtına mahsûstur; mü'minin izzeti ise ona ittibâ ve Hakk'ın rahmeti nisbetindedir.

"Nûruhum yes'â beyne eydîhim ve bi-eymânihim" (nûrları önlerinde ve sağlarında koşar)

Hadîd Sûresi 57/12 âyetinde de müjdelenen bu koşan nûr, dünyâda sâlih amel, ihlâs ve zikirle kazanılan aydınlığın âhirette tecessüm etmesidir. 

Muhyiddîn b. Arabî (k.s.) hazretlerinin Fütûhât'ta belirttiği üzere (c. XVII, s. 172), Mutlak Vücûd bizzat nûrdur; her şey ancak O'nun nûruyla zâhir olur. Mü'minin nûru, Hakk'ın nûrundan gelen bir tecellîdir. Sehl et-Tüsterî'nin ifâdesiyle: "Mü'minin nûru nûr-u Muhammedî'den, nûr-u Muhammedî ise nûr-u ilâhîden bir kıvılcımdır." Hz. Resûlullâh'ın (s.a.v.) "beni nûr yap" niyâzı, kulun vehmî benliğin karanlığından kurtulup Hakk'ın nûruyla aydınlanma arzusunu dile getirir.

Nûrun önden koşması yolu aydınlatırken, sağdan koşması amel defterlerinin sağdan verileceğine, ya'nî Ashâb-ı Yemîn'in selâmetine delâlet eder.

Âyette sol ve arka yönlerin zikredilmemesi, cennet ehli için artık geçmişin (arkanın) geride kalması, bedbahtların yönü olan solun ise bütünüyle ortadan kalkmasındandır. Saâdete eren mü'minin her yanı sağdır, ya'nî Ashâb-ı Yemîn hükmündedir. Nûrun yalnız önde ve sağda koşması, onun yüzünün bütünüyle cemâle ve rızâya dönük olmasının remzidir.

Kâşânî'nin Te'vîlâtü'l-Kur'ân'ında önden koşan nûr vahdet kaynağından gelen ilmî kemâli, sağdan koşan nûr ise kalpten doğan amelî kemâli temsîl eder. İsmâîl Hakkı Bursevî de Rûhu'l-Beyân'da bu koşan nûrun sâlikin mertebesine göre derecelendiğini söyler: kiminde ihlâs nûru bir mum, kiminde sıdk nûru bir ay, kâmilde ise vefâ nûru bir güneş gibi parlar.

Rivâyete göre kıyâmet gününde mü'minler cehennemin üzerine kurulan ince ve keskin köprüden geçerken kendi nûrlarıyla aydınlanacaktır. Bu nûr, dünyâda yaptıkları sâlih amellerin, ihlâslı tevbelerin ve samîmî zikirlerin âhiretteki aydınlığıdır. Köprü, sâhibinin nûrunun ölçüsüne göre kimi için genişler, kimi için incelir. Nûru çok olan rahatlıkla geçer, nûru az olan zorlanır.

Bu yüzden Hadîd Sûresi'nde münâfıklar mü'minlere "Bekleyin, nûrunuzdan bir parça alalım" der. Onlara "Arkanıza dönün de nûr arayın" denilir (Hadîd, 57/13). Nûr dünyâda kazanılır, mahşerde başkasından ödünç alınamaz.

"Yekûlûne rabbenâ etmim lenâ nûrenâ" (Derler ki: "Rabbimiz! Nûrumuzu bizim için tamamla")

Nûrun tamamlanmasına bir başka cihetten Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk serisinin Tevbe Sûresi kitabından bir bölüm aktararak bakalım (s. 122):

-------------------

Nûr'un tamamlanması, Zât-ı İlâhî'nin apaçık oluşudur. Nûru, İnsân-ı Kâmil'e nisbet ettiğimizde, Kur'ân'ın sırrının ve Cemâl-i İlâhî'nin apaçık ortaya çıkışıdır.

[...] Bir sâlik açısından "nûrun tamamlanması" onun kemâle erdirilmesidir. Allâh'ın indindeki İslâmiyetin idrâk ettirilmesidir. Mâide 3. âyetinde beyân olunduğu gibi "Bugün dininizi kemâle erdirdim" ya'nî a'yân-ı sâbitenizi tamamladım, a'yân-ı sâbiteniz neyi gerektiriyorsa onu üzerinize ikmâl ettim, nîmetimi üzerinize böylece tamamladım, demektir.

-------------------

Mü'minler nûr sâhibi olmalarına rağmen "nûrumuzu tamamla" diye niyâzda bulunurlar, çünkü nûr, elde edilip sâbit kalınacak bir makâm değil, kesintisiz bir seyrdir. Kul Ef'âl nûrundan Esmâ'ya, Esmâ'dan Sıfât'a ve nihâyet Zât tecellîsinin mutlak nûruna, ya'nî "nûrun alâ nûr" hakîkatine yükselmedikçe nûru tamamlanmış sayılmaz.

Kâşânî bu talebi fenâ cihetinden okur: Nûrun tamamlanmasını istemek, kulun kendi varlık kalıntılarından arınarak yalnız Vech-i Bâkî'nin mutlak nûrunu dilemesidir. İsmâîl Hakkı Bursevî ise bu duânın, cennet ehlinin Allâh'a ve O'nunla mülâkâta duydukları şiddetli hasreti gösterdiğini belirtir; nûr arttıkça likâ iştiyâkı da derinleşir.

"Vağfir lenâ" (Ve bizi bağışla)

Mağfiret talebinin nûr talebiyle birlikte gelmesi, keşif arttıkça sâlikin kendi noksanını daha net görmesindendir. Her mertebenin kemâli, bir sonraki mertebenin noksanı sayıldığından istiğfâr sülûkta süreklidir. 

Hz. Resûlullâh'ın (s.a.v.) çokça istiğfâr etmesi de bu edebi bize öğretir. Nitekim O (s.a.v.) buyurmuştur: "Ey insanlar, Allâh'a tevbe edin; ben günde yüz kere O'na tevbe ve istiğfâr ederim." (Müslim, Zikir, Dua, Tövbe ve İstiğfâr, Bâb: 42, Hadis no: 2702).

"İnneke alâ küllî şey'in Kadîr" (Şüphesiz ki Sen her şeye kadîrsin)

Kadîr ismi, takdîr ve güç yetirme ma'nâlarındaki k-d-r kökündendir; potansiyel olan her hakîkati kuvveden fiile çıkarmaya muktedir olan Zâtî kuvvete delâlet eder.

Bu kudret karşısında sâlik, geleceğe dâir "bir daha asla" gibi nefse dayanan bir iddiâda bulunmaz; zîrâ dilediğini dilediği ölçüde zuhûra getiren ancak Kadîr olan Hakk'tır. Sûrenin tevbe da'vetiyle açılan bu bölümü, kulun mutlak kudret karşısında kendi acziyetini ikrâr etmesiyle mühürlenir. Benlik dâvâsı aradan çekildiğinde, zâhirde ve bâtında ancak Kadîr isminin mutlak fâilliği kalır. Bu mutlak acz ile mutlak kudret tasdîki, ubûdiyyetin ve hakîkî kulluğun özüdür.

-------------------

يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ جَاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِقِينَ وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْ ۚ وَمَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ ۖ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ

(66-9) Yâ eyyuhen nebiyyu câhidil kuffâre vel munâfikîne vagluz aleyhim, ve me'vâhum cehennem, ve bi'sel masîr.

(66-9) Ey Nebî! Kâfirlere ve münâfıklara karşı cihâd et, onlara karşı sert ve tâvizsiz davran. Onların barınağı cehennemdir. O ne kötü bir varış yeridir!

-------------------

Bu âyet-i kerîme bizlere Ef'âl-Mülk mertebesinden okunmaktadır; zîrâ örgüsü baştan sona fiiller üzerine kuruludur.

Önceki âyetlerde hitap mü'minlere yönelmiş, onlar nasûh tevbeye, nûra ve cennete çağrılmıştı. Burada söz yeniden Hz. Resûlullâh'a (s.a.v.) döner. Fakat bu defa hitap onun şahsî hâlinden çok, küfür ve nifâka karşı duran toplumsal vazîfesine yöneliktir. Âyet, nübüvvetin cemâlî ve celâlî vazîfeleri kendinde toplayan mâhiyetini gösterir. Ardından küffâr ve münâfığın kötü âkıbeti haber verilir.

"Yâ eyyuhe'n-Nebiyyü" (Ey Nebî)

Birinci âyette geçtiği gibi nebî, mühim haber ma'nâsındaki nebe' kökünden türemiştir. Hakk'tan aldığı haberi tebliğ eden ve bu emâneti koruyan zâttır. Hakîkati dışarıdan örten küfre ve onu içten tahrîb etmeye çalışan nifâka karşı tâvizsiz durmak, bu nebevî vazîfenin özüdür.

"Câhid" (cihâd et, mücâhede et)

Câhid kelimesi c-h-d kökünden gelir. Cehd; gayret, samîmî çaba ve bütün gücünü yüce bir maksada yöneltmek demektir. Cihâd; ilim, sabır ve irâdeyle yürütülen mücâdeleyi ifâde eder ve üç mertebede ele alınır: 

Cihâd-ı asgar, dış âlemde haricî düşmana, ya'nî inkâr ehline karşı, cemiyet hâlinde icrâ edilen silâhlı muhârebedir.

Cihâd-ı kebîr, Kur'ân, hüccet, ilim ve beyân ile yürütülen fikrî mücâdeledir. Nitekim "Sen de bununla (Kur'ân ile) onlara karşı büyük bir cihâd ile cihâd et" buyrulur (Furkân, 25/52).

Cihâd-ı ekber ise kişinin en büyük düşmanı olan nefs-i emmâresiyle kendi iç dünyâsında giriştiği mücâhededir. 

Rivâyete göre Efendimiz (s.a.v.) Tebük Seferi dönüşünde ashâbına "Küçük cihâddan büyük cihâda döndük" buyurmuş; "Yâ Resûlullâh, büyük cihâd hangisidir?" diye sorulunca "Nefisle olan cihâddır" cevâbını vermiştir. Bu rivâyetin senedi zayıf görülmüş olsa da ma'nâsı ehlullâh tarafından makbûl tutulmuştur. Zîrâ nefisle mücâhedeyi öven sahîh nasslar pek çoktur. Nitekim Efendimiz (s.a.v.) "Mücâhid, nefsiyle cihâd edendir" buyurmuştur (Tirmizî, Fedâilü'l-Cihâd, Bâb: 2, Hadîs no: 1621).

Dış düşmanı bertarâf etmek muayyen şartlara ve vakitlere bağlıyken; nefsi, hevâyı ve vehmi kalpten uzaklaştırmak ömür boyu kesintisiz süren bir mücâhededir. "Mücâhede, müşâhedenin tohumudur" sözü mücâhedenin gâyesinin Hakk'ı ve hakîkati müşâhede etmek olduğunu veciz biçimde özetler. Mücâhededen mahrûm kalan, bu müşâhededen de mahrûm kalır.

"Küffâr" (kâfirler)

Zâhirde küffâr, Hakk'ın varlığını, birliğini ve nübüvvetin getirdiği hakîkati örten inkâr ehlidir. Enfüsî yönden ise gönül sahasını istilâ ederek hakîkat nûrunu perdeleyen nefs-i emmâre orduları ile şeytanın vehim ve vesveseleridir.

"Münâfikîn" (münâfıklar)

Münâfık, dıştan îmân dâiresinde görünmesine rağmen bâtınında inkâr ve nifâkı gizleyen kimsedir. Mü'minlerle aynı safta bulunup sûretâ aynı ibâdetleri edâ etse de, âkıbeti şekâvet (bedbahtlık) olacaktır; çünkü Cenâb-ı Hakk amellerin dış sûretine değil, kalplerdeki niyet ve sâfiyete bakar. Nitekim âyet-i kerîmede "Muhakkak ki münâfıklar, ateşin en aşağı tabakasındadırlar" (Nisâ, 4/145) buyrulmuştur.

Efendimiz (s.a.v.) de münâfığın alâmetini üç hasletle zik

reder: Konuştuğunda yalan söylemek, söz verdiğinde sözünde durmamak ve kendisine bir şey emânet edildiğinde hıyânet etmek (Buhârî, Îmân, Bâb: 24, Hadîs no: 33; Müslim, Îmân, Bâb: 25, Hadîs no: 59; Tirmizî, Îmân, Bâb: 14, Hadîs no: 2631).

Fusûsu'l-Hikem'in Nûh Fassı şerhinde münâfığın, hakîkati itibâriyle Hakk'ın celâlî isimlerinden birinin mazharı olduğu belirtilir. Münâfık, zâhirde peygamberin da'vetine uyup ibâdet ederek cemâlî isimlerin terbiyesi altına girmiş görünse de, bu durum onun bâtınî hakîkatini değiştirmez, çünkü a'yân-ı sâbitesindeki ezelî isti'dâdı ve onu terbiye eden Rabb-i Hâss'ı celâlîdir. (C. I, s. 287-291)

Ahmed Avni Konuk Mesnevî şerhinde münâfıkla cehennem arasında şöyle bir münâsebet kurar (c. I, s. 168):

-------------------

Münâfık adı cehennemden iştikâk etmiştir (türemiştir). Cehennem nasıl insanı yakarsa, onun ma'nâsı da insanı öylece yakar. Zîrâ birine münâfık desen kızar ve âteş-i gazab kalbinde alevlenir. Binaenaleyh bu kelimenin ma'nâsında cehennem çeşnisi vardır.

-------------------

Âyetin zemmettiği, hilekâr münâfıktır ve bu şer'î hüküm sabittir. Bununla birlikte aynı lafzın bir başka işârî vechi daha vardır. Muhyiddîn b. Arabî (k.s.) hazretleri, Fütûhât-ı Mekkiyye'de münâfık kavramını "münâfık muvâfıktır" sırrı çerçevesinde ele alır (c. XIV, s. 297; c. XVIII, s. 48). Özet olarak aktarırsak:

-------------------

Âlem; zâhir ve bâtın, celâl ve cemâl, kahır ve lütuf gibi çift yönlü tecellîlerle kâimdir. Kâmil insan bu çift yönlü yapıyı müşâhede ettiği için tek bir vecihle takılıp kalmaz; her şeyi kendi mertebesinde ve hakîkati içinde tanır.

Kâmil insan, karşılaştığı her sûrette Hakk'ın bir tecellîsini görür ve ona yerli yerince muâmele eder; zâhirin hakkını verirken bâtındaki hakîkati de ihmâl etmez. Dışarıdan bakıldığında, onun farklı insanlara farklı davrandığı sanılabilir. Fakat onun bu hâli, menfaat için şekil değiştirmek değildir: O, karşılaştığı her tecellîye kendi mertebesinin hükmünce muvâfakat eder. Ona bir nev'î "münâfık" denmesi, kınanan nifâk illetinden değil, zâhir ve bâtın iki yönü de gözeterek her tecellîye hakîkati ölçüsünce muvâfakat edebilmesi sebebiyledir. Kınanan münâfık ise iki taraf arasında hakîkati gözeterek değil, yalan ve istihzâ ile dolaşır; mü'minin yanında îmân iddiâ ederken inkârcının yanında onu alaya alır. Kâmil insan ise kimseyi aldatmaz, bâtınında asla inkâr taşımaz.

Dolayısıyla "münâfık muvâfıktır" sözü, ahlâkî ikiyüzlülüğü öven bir ifâde değildir. Zâhir ile bâtını, celâl ile cemâli yerli yerince görebilen kâmil bir idrâke işâret eder. Kâmil insan zıtlıkları birbirine düşman iki hakîkat olarak değil, ilâhî tecellînin farklı yüzleri olarak görür.

-------------------

"Vağluz aleyhim" (ve onlara sert davran)

Ağluz emri ğ-l-z kökünden gelir; kalınlık, sertlik ve tâvizsizlik bildirir. Aynı kökten "gılâz" kelimesi altıncı âyette cehennem meleklerinin tâvizsizliğini tavsif etmek için kullanılmıştı. Burada ise aynı celâlî tavır Nebî'ye (s.a.v.) emredilmektedir. Bu sertlik nefs kaynaklı yersiz bir öfke değil, bâtılın hakîkati bozmasına geçit vermeyen nebevî bir kararlılıktır.

Kur'ân-ı Kerîm, bu celâlî tavrın sınırlarını da çizer. Âl-i İmrân Sûresi'nde Hz. Resûlullâh'a (s.a.v.), "Eğer kaba ve katı yürekli olsaydın, etrâfından dağılırlardı" (Âl-i İmrân, 3/159) hitâbıyla merhamet tavsiye edilirken; Fetih Sûresi'nde mü'minlerin "kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametli" (Fetih, 48/29) oldukları beyân edilir. Burada mühim olan celâlin yerli yerinde kullanılmasıdır: mü'minin nasîbi merhamet, bâtılın payı ise tâvizsizliktir. Zîrâ yerini şaşıran merhamet zaafa, yerini şaşıran sertlik zulme kapı aralar.

Enfüsî yönden bu celâlî duruş, sâlikin kendi içindeki küfür ve nifâk kuvvelerine karşı tâvizsiz olmasıdır. Nefse karşı gösterilen yumuşaklık onu azdırırken, celâlî tavır terbiye eder. Sâlikin nefsine "bir defadan bir şey olmaz" veya "bu hayrı yapıyorum, benim de pay almaya hakkım var" türünden pazarlık kapılarını açması, nifâkın içinde kökleşmesine yol açar. Tâvizsizlik, bu nefsî pazarlık zemînini en baştan kurutmaktır.

Ancak nefse yöneltilen bu sertlik hikmetle dengelenmelidir. Aşırı sertlik sâliki ümitsizliğe sevk eder, aşırı yumuşaklık da nefsi şımartır. Kâmil mücâhede celâl ile cemâl arasındaki o hassas îtidal noktasıdır. Nitekim Hz. Resûlullâh (s.a.v.), "Şüphesiz Rabbinin senin üzerinde hakkı vardır, nefsinin senin üzerinde hakkı vardır ve âilenden her hak sâhibinin senin üzerinde hakkı vardır. Öyleyse her hak sâhibine hakkını ver" buyurarak bu dengeyi göstermiştir (Buhârî, Savm, Bâb: 51, Hadîs no: 1968; Tirmizî, Zühd, Bâb: 64, Hadîs no: 2413). Nefse yönelen celâl, onu helâk etmek için değil, Hakk'a hakîkî ma'nâda kulluk edecek kıvâma getirmek içindir.

"Ve me'vâhum cehennem" (Onların barınağı cehennemdir)

Me'vâ; sığınılan yer, barınak ve dönüş mahalli demektir. Sekizinci âyette mü'minlere altından nehirler akan cennetler va'd edilmişken; burada küffâr ve münâfığın me'vâsının cehennem olduğu beyân edilir. Her iki menzil de nihâyetinde birer sığınaktır; ancak sığınılan mahaller celâl ve cemâl tecellîlerinin farkıyla birbirinden bütünüyle ayrışır.

Cehennem ehli, geçici ve dâimî olmak üzere iki sınıftır. Geçici olanlar, günâhlarının cezâsını çekip arındıktan sonra cennete girecek olan günâhkâr mü'minlerdir. Dâimî olanlar ise şirk, küfür ve nifâk üzere ölenlerdir ki, onlar cehennemden asla çıkamazlar.

Enfüsî yönden me'vâ, kalbin yöneldiği kıbledir. Gönül Hakk'a sığındığında me'vâsını O'nun huzûrunda bulur. Şâyet nefsine, zannına ve dünyâ menfaatine sığınırsa, sığındığı o geçici gölgeler zamanla kendisi için birer zindana dönüşür.

Cehennem kelimesinin kökenine dâir iki meşhûr îzâh vardır. İlki, kelimenin İbrânîce Hinnom Vâdîsi'nden geldiği yönündedir. Kudüs yakınlarındaki bu vâdî, çöplerin ve cesetlerin yakıldığı, sürekli ateş tüten bir mahal olarak bilinir. İkincisi ise Arapça "ceheme" (derin ve karanlık olmak) kökünden türediği görüşüdür. Her iki îzâh da cehennemin karanlık, derin ve yakıcı bir azap mahalli oluşuna işâret eder.

Cehennem, Hakk'ın Müntakîm ve Kahhâr isimlerinin aslî tecellîgâhıdır. Sûrenin altıncı âyetinde ateşin yakıtının insanlar ve taşlar olduğu bildirilmişken, burada "me'vâhum cehennem" buyrularak bu yakıcı azâbın küffâr ve münâfık için ebedî bir yurt ve kalıcı bir âkıbet olduğu vurgulanır.

Bir başka yönden cehennem, kişinin kendi hakîkatinden ve Allâh'ın cemâlini müşâhededen, ya'nî rü'yetullâhtan mahrûm kalmasıdır. Me'vâ kelimesi, küffâr ve münâfık için bu uzaklık (bu'd) ve perdelenme (hicâb) hâlinin kalıcı hâle gelmesini ifâde eder.

Cehennem ehlinin hissettiği bu uzaklık, vehmî bir perdedir. Hakîkatte hiçbir varlığın ne bu dünyâda ne de âhirette Allâh'tan uzak kalması söz konusu değildir. Nitekim, "Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir" (Hadîd, 57/4) âyeti muktezâsınca O, her şeyi kuşatmış, her ân ve her zerrede hâzır ve nâzırdır. Şu hâlde cehennem ehlinin uzaklığı, Hakk'ın onlardan uzaklaşması değil; kendi kesif perdeleri sebebiyle Hakk'ın nûrunu müşâhede ve ihsâs edememelerinden ibârettir.

Nasıl ki güneş her yere aynı ışığı verdiği hâlde gözünü kapatanlar karanlıkta kalırsa; kâfirler de dünyâdayken hakîkat nûrunu örterek kendi nefislerine zulmettikleri için âhirette o cehâlet karanlığının (zulmetin) içinde ikâmet ederler. Âhiretteki bu karanlık, dünyâda işledikleri "örtme" (küfür) fiillerinin berzahî bir sûrete bürünmesinden başka bir şey değildir.

"Ve bi'sel masîr" (o ne kötü varış yeridir)

Masîr, s-y-r kökünden gelir; seyrin nihâyetinde ulaşılan menzil ve varış yeridir. Her varlık bilse de bilmese de dâimî bir seyr hâlindedir; esas olan ise bu seyrin istikâmetidir.

"Ve bi'se'l-masîr" terkîbi, Kur'ân'da küffâr ve münâfığın nihâî âkıbetini bildiren dehşetli bir celâl ihtârı olarak tekrarlanır (bkz. Âl-i İmrân, 3/162; Tevbe, 9/73; Mülk, 67/6).

Kul dünyâda nefs-i emmârenin vehimlerine kapılıp kibir ve menfaate teslîm olduğunda, özündeki ilâhî nûru örterek kendi elleriyle cehenneminin odununu hazırlar. Bu masîrin "kötü" olarak vasfedilmesindeki asıl sarsıcı cihet, âhirette perdeler kalktığında uyanacak olan o amansız pişmanlık ve hasrettir. Ebedî hayâtını nefsâniyetine fedâ ettiğini fark eden insan, dışarıdan yakılan bir ateşle değil, bizzat kendi içinden tutuşan bir ateşle baş başa kalacaktır. Bu ilâhî hüküm, insanın kendi aslından koparak kibrin ve cehâletin yurduna, ya'nî bizzat kendi inşâ ettiği zindana ebediyyen hapsolmasının dehşetini ilân eder.

Enfüsî cihetten masîr, sâlikin her nefeste yöneldiği gâyedir. Kalbini Hakk'a çeviren sâlik, seyrini cemâl ve likâ (vuslat) ufkuna doğru sürdürür. Yönünü nefsine, vehmine ve dünyâ menfaatine çeviren ise farkında olmadan kendi varış menzilini uzaklık ve ayrılık (bu'd ve firâk) vâdîsine ayarlar. Bugün gönül hangi kıbleye yönelmişse, yarın onu karşılayacak olan me'vâ bizzat odur.

-------------------

ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا لِّلَّذِينَ كَفَرُوا امْرَأَتَ نُوحٍ وَامْرَأَتَ لُوطٍ ۖ كَانَتَا تَحْتَ عَبْدَيْنِ مِنْ عِبَادِنَا صَالِحَيْنِ فَخَانَتَاهُمَا فَلَمْ يُغْنِيَا عَنْهُمَا مِنَ اللَّهِ شَيْئًا وَقِيلَ ادْخُلَا النَّارَ مَعَ الدَّاخِلِينَ

(66-10) Dareballâhu meselen lillezîne keferûmreete nûhın vemreete lût, kânetâ tahte abdeyni min ibâdinâ sâlihayni fe hânetâhumâ fe lem yuğniyâ anhumâ minallâhi şey'en ve kîledhulen nâre mead dâhılîn.

(66-10) Allâh, inkâr edenlere Nûh'un karısı ile Lût'un karısını misâl verdi. Bu ikisi, kullarımızdan iki sâlih kulun nikâhı altında idiler; fakat onlara hıyânet ettiler. Kocaları, Allâh'ın azâbından hiçbir şeyi onlardan savamadı. İkisine de "Ateşe girenlerle birlikte girin!" denildi.

-------------------

Bu âyet-i kerîmenin ilk yarısı bizlere Ef'âl-Mülk mertebesinden, ikinci yarısı ise Esmâ-Rubûbiyyet mertebesinden okunmaktadır. Hıyânet bir fiil, "ateşe girin" hükmü de bu fiilin âhirette yaşanan karşılığıdır.

Bu âyetten itibâren sûre yeni bir safhaya geçer. Son üç âyet, dört kadın sûreti üzerinden îmân, inkâr, yakınlık ve sadâkat ölçüsünü ortaya koyar.

İlk misâlde Hz. Nûh'un ve Hz. Lût'un (a.s.) zevceleri zikredilir. Bu iki kadın peygamber nikâhı altında yaşadıkları hâlde eşlerine hıyânet etmiş, nübüvvet hânesine yakınlık onları ilâhî hükümden kurtarmamıştır. Buradaki hıyânet nâmûsa değil, îmân emânetine ve peygamber da'vetine yönelik bir hıyânettir. Bu sebeple onlar, peygamber yakınlığıyla, soyla ve zâhirî intisâbla kurtuluş uman herkese ibret kılınmıştır.

Sonraki âyette Firavun sarayında îmânını koruyan Hz. Âsiye, son âyette Hz. Îsâ'nın annesi Hz. Meryem zikredilir. Bu iki kadın kemâle ermiş sadâkatin misâlidir: biri küfrün merkezinde îmânını korur, diğeri iffet, tasdîk ve saf kabûl ile ilâhî nefhanın mahalli olur.

"Dareballâhu meselen lillezîne keferû" (Allâh, inkâr edenlere misâl verdi)

Daraba fiilinin aslî ma'nâsı vurmaktır; yeryüzünde sefere çıkmak, para basmak, çadır kurmak gibi pek çok yan ma'nâsı vardır. Bu ma'nâların hepsinde ortak bir iz bulunur: Bir şeyin vurularak, basılarak veya dikilerek yerinde belirgin ve sağlam hâle gelmesi. Âyetteki misâl kuru bir anlatım değil, kalbe vurulan, zihne nakşedilen ve vicdanda kök salan ilâhî bir mühürdür. Misâli darb eden de bizzat Allâh'tır.

Mesel, lügatte benzerlik, denklik ve temsîl ma'nâlarına gelir. Kur'ânî meseller gaybî hakîkatleri şehâdet âlemindeki sûretlere büründürür. Sırf akılla kavranması güç olan soyut ma'nâlar, bu temsîl aynasında idrâke yaklaştırılır. Mesel, hakîkati idrâklere göre ölçülendiren ilâhî bir tenezzüldür.

Kur'ân-ı Kerîm insanı tefekküre da'vet ederken bu beyân üslûbuna sıkça başvurur: "Allâh insanlara böyle misâller verir; umulur ki düşünüp öğüt alırlar" (İbrâhîm, 14/25); "Bu misâlleri insanlara veriyoruz; onları ancak âlimler akleder" (Ankebût, 29/43). Misâl, hakîkatin akla ve kalbe taşınmış sûretidir. Muhâtabın kâbiliyeti ne kadarsa, misâlden alacağı hisse de o kadar olur.

Hz. Mevlânâ'nın (r.a.) Mesnevî'si de baştan sona bu usûl üzerine kuruludur. Eserdeki kıssalar, hakîkat deryasına açılan ârifâne birer kapıdır. İdrâk mertebelerinin farklılığı sebebiyle ilâhî sırlar hikâyelerin perdesi altında sunulur. Enfüsî cihetten bu meseller, sâlikin iç dünyâsındaki hâllerin tâ'rîfidir; ulü'l-elbâb olanlar kabukta takılmayıp öze nüfûz ederler.

Âyetteki misâl öncelikle inkâr edenler için olsa da mü'minler için de dolaylı bir îkaz taşır: Hz. Peygamber'e (s.a.v.) ve onun ma'nevî vârisleri olan ehlullâha beşerî yakınlık kişiyi şahsî îmân ve sadâkat mes'ûliyetinden kurtarmaz. Zîrâ kurtuluş ancak takvâ ve sıdk iledir. Âyet bu kâideyi iki peygamber hanımı üzerinden açık beyân eder.

"İmraete Nûhin ve'mraete Lût" (Nûh'un karısı ve Lût'un karısı)

Bu iki kadın, iki büyük peygamberin hânesinde, vahyin ve irşâdın merkezinde yaşamalarına rağmen kalpleri o hakîkat nûruna açılmadı.

"Kânetâ tahte abdeyni min ibâdinâ sâlihayni" (ikisi de kullarımızdan iki sâlih kulun nikâhı altındaydı)

Taht kelimesi zâhiren nikâh himâyesini ve hukûkî bağlılığı ifâde etse de bâtında peygamberlik feyzinin gölgesinde bulunmayı simgeler.

Âyetteki "abdeyn" (iki kul) vasfı, "min ibâdinâ" (kullarımızdan) kaydıyla Hakk'ın Zât'ına izâfe edilmiştir ki bu husûsî bir tazîmdir. Abd, kendi varlığından geçip bütünüyle Mevlâ'sının mülkü olan kimsedir. İrâdesini, fiilini ve nisbetini Hakk'a teslîm eder. Ubûdiyyet bu teslîmin en yüksek mertebesidir.

Hakk, Hz. Nûh ve Lût'u "kullarımızdan iki sâlih kul" diye tavsîf eder. Daha önce belirtildiği üzere sâlih; kendi mertebesinin hakkını veren, Hakk ile sulh olmuş ve istikâmet üzere bulunan kimsedir. Bu tavsîf hem peygamberlerin Hakk indindeki yüksek makâmını tescil eder hem de mâruz kaldıkları hıyânetin kendilerinden kaynaklanmadığını ortaya koyar.

"Fe-hânetâhumâ" (fakat onlara hıyânet ettiler)

Bu iki hanımın hıyâneti nikâh ve iffet cihetinden, ya'nî fuhuş değildir. İbn Abbâs'tan (r.a.) nakledildiği üzere hiçbir nebînin hanımı zinâ ile lekelenmemiştir. Buradaki hıyânet dîn ve nifâk cihetindendir.

İki kadının hıyânetlerinin sûretleri farklıdır. Tefsîrlerde Hz. Nûh'un karısının, kocasının da'vetini alaya alıp "bu adam mecnûndur" diyerek inkâr cephesini desteklediği; Hz. Lût'un karısının ise eve gelen misâfirleri kavmine haber verdiği nakledilir.

İşârî cihetten bu iki kadının hâli, nefsin iki temel âfetine işâret eder. Hz. Nûh'un karısının hıyâneti, aklın istihzâsı, kibri ve dilin tekzîbidir. Hz. Lût'un karısının hıyâneti ise, toplumsal baskı karşısında irâdenin gevşemesi, korkuya ve vehme kapılmasıdır.

Bu hıyânetin bâtınî kökü, "Elestü bi-rabbikum" hitâbına verilen "Kâlû belâ" ahdine kadar uzanır. Ruhlar âleminde kul, Rabbini tasdîk etmiş ve rubûbiyyeti Hakk'a mahsûs bilmiştir. Dünyâ imtihânında nefs bu ahdi unutturarak kalbi sahte rablerin, hevânın ve menfaatin tahakkümü altına sokar. Bâtınî planda hıyânet, kulun o ilk ikrâra sadâkat göstermemesinden ibârettir.

Hıyâneti enfüsî cihetten şöyle okuyabiliriz: Cenâb-ı Hakk insana rûhundan bir nefha lutfetmiş, gönlü ilâhî isimlerin tecellîgâhı kılmıştır. Bu büyük emânete hıyânet, gönüldeki esmâyı rahmânî istikâmetten saptırıp nefsânî menfaat uğrunda kullanmaktır. "Allâh hâinleri sevmez" (Enfâl, 8/58) ilâhî beyânı, zâhirî ahde vefâsızlığı kapsadığı gibi, kendisine bahşedilen fıtrî isti'dâdı nefs yolunda harcayarak kendine zulmedenleri de içine alır.

"Fe-lem yuğniyâ anhumâ minallâhi şey'en" (o iki sâlih kul, Allâh'tan onlara gelecek hiçbir şeyi onlardan savamadı)

Nübüvvet gibi en yüksek bir makâm dahi, Hakk'ın izni ve kuldaki kabûl isti'dâdı olmadan kişiye fayda vermez. Şefâat de ancak Hakk'ın izniyle ve ehline ulaşır.

Fusûsu'l-Hikem Ahmed Avni Konuk şerhinde açıklandığı üzere, kulun dünyâda ortaya koyduğu hâl, onun ezelî isti'dâdının açığa çıkmasından ibârettir (Ya'kûb Fassı, c. II, s. 186-187; Lût Fassı, c. III, s. 72-73). Burada "isti'dâdın gayr-i mec'ûl" (sonradan îcâd ya da var edilmemiş) oluşu esastır; kulun hakîkati ilâhî ilimde nasıl sâbit kılınmışsa, şehâdet âleminde de o hakîkatin hükümleri zâhir olur.

Nitekim "De ki: Herkes kendi şâkilesi üzere amel eder" (İsrâ, 17/84) âyet-i kerîmesi ile "Herkes ne için yaratıldı ise o kendisine kolaylaştırılmıştır" hadîs-i şerîfi (Buhârî, Kader, Bâb: 4, Hadîs no: 6596; Müslim, Kader, Bâb: 1, Hadîs no: 2647; Tirmizî, Kader, Bâb: 3, Hadîs no: 2136) bu sırrı beyân eder. Sâlih amel sâlih mizâca kolay gelirken, fâsık amel de bâtını karanlık olana câzib görünür.

Peygamberlerin vazîfesi hidâyete ulaştırmak değil, teblîğ ve irşâddır. Onlar insanların ma'nevî hastalıklarını tedâvî eden tabîbler gibidirler. Ancak tabîbin verdiği ilaç her bedende aynı tesiri göstermediği gibi, peygamberlerin irşâdı da her nefiste aynı netîceyi vermez. Şifâya kâbiliyeti olan beden ilaçtan fayda görür; kâbiliyeti helâke dönük olan bedende ise ilaç marazı daha da azdırabilir. Aynı şekilde peygamber da'veti, hidâyete kâbiliyeti olanın saâdetini, inkâra meyledenin ise içindeki nifâkı ortaya çıkarır.

Ebû Tâlib bu sırrın bâriz bir misâlidir; Resûl-i Ekrem (s.a.v.) amcasının îmân etmesini çok istemişti. Lâkin "Sen sevdiğini hidâyete erdiremezsin; fakat Allâh dilediğini hidâyete erdirir" (Kasas, 28/56) hitâb-ı ilâhîsi, hidâyetin beşerî muhabbet veya nesep bağıyla sınırlı olmadığını tescil eder. Şayet nübüvvet himmeti tek başına kâfi gelseydi, Fahr-i Kâinat'ın amcası hidâyetten mahrûm kalmazdı. Ancak hidâyet, zâhirî yakınlıktan ziyâde bâtındaki kabûl isti'dâdının inkişâfıdır.

Hz. Nûh'un (a.s.) oğlu Ken'ân'ın kıssası da bu hakîkatin başka bir veçhesidir. O, kendi aklına güvenip "bir dağa sığınırım, beni sudan korur" (Hûd, 11/43) diyerek gemiye binmedi ve kibri yüzünden boğuldu. Hz. Nûh'un (a.s.) "Rabbim, oğlum benim ehlimdendir" niyâzına Hakk, "o senin ehlinden değildir" diye cevap verdi (Hûd, 11/46). Âile içinde bile a'yân farklılık arz eder. Kan bağı "ehl" olmanın zâhirî yönüdür; bâtınî yakınlık ise ancak tevhid yolundaki beraberlikle olur.

Sözün özü, bu iki hanımın hânedeki maddî yakınlığı, bâtınlarındaki inkâr isti'dâdını dönüştürmeye yetmemiştir.

Muhyiddîn b. Arabî (k.s.) hazretlerinin belirttiği üzere kul, cebrî bir kaderi yaşamaya mahkûm edilgen bir varlık değildir. Kulun dünyâda açığa çıkan fiili, kendi hakîkatinin talebidir. Hakk'ın ilmi kulun ayn-ı sâbitesinde ne üzere sâbit olduğunu bilir ve irâde-i ilâhiyye o doğrultuda taalluk eder. Bu sebeple kul, kendi hakîkatinde karşılığı olmayan bir şeyle cezâlandırılmaz.

Cenâb-ı Hakk kuluna zulmetmez; ancak insan da kendi irâdî tercihlerini cebir mâzereti arkasına gizleyemez. Zâhirde teklîf ve mes'ûliyet vardır; bâtında ise her can kendisinde saklı olan isti'dâdı izhâr eder. Nübüvvet da'veti, kuldaki cevheri ortaya çıkaran bir mihenk taşıdır. Sıddîk ile Ebû Cehil'in yolları bu mihenkte birbirinden ayrılır.

Tahrîm Sûresi'ndeki bu kıssa, tarihsel bir hâdiseden öte, her devirde tecellî eden ezelî bir hükümdür. Kurtuluş zâhirî bağlarda değil, sadâkattedir. Kalpte kabûl isti'dâdı bulunmadıkça en yüce rehberin yanında olmak dahi fayda sağlamaz. Buna mukâbil, bâtınında hidâyet nûru parlayan sâlik, zâhiren ne kadar uzak görünse de ilâhî cezbe ile dâvete icâbet eder. Hakîkî yakınlık, bedenlerin mekân birliğinden ziyâde, gönüllerin aynı hakîkate teslîm olmasıyla hâsıl olur.

Nitekim Resûl-i Ekrem (s.a.v.) "Ameli kendisini geri bırakan kimseyi nesebi ileri götürmez" buyurarak bu ölçüyü vazetmiştir (Müslim, Zikr, Bâb: 11, Hadîs no: 2699; Tirmizî, Kıraât, Bâb: 3, Hadîs no: 2945).

Aynı çerçevede Efendimiz'in (s.a.v.) kendi âile efrâdına hitâbı da şöyledir: "Ey Kureyş topluluğu! Nefislerinizi Allâh'tan satın alın; Allâh katında size hiçbir faydam olmaz! Ey Abdümenaf oğulları! Allâh katında size hiçbir faydam olmaz! Ey Abdülmuttalib oğlu Abbas! Allâh katında sana hiçbir faydam olmaz! Ey Resûlullâh'ın halası Safiyye! Allâh katında sana hiçbir faydam olmaz! Ey Muhammed'in kızı Fâtıma! Malımdan dilediğini benden iste, fakat Allâh katında sana hiçbir faydam olmaz!" (Buhârî, Vasâyâ, Bâb: 11, Hadîs no: 2753; Müslim, Îmân, Bâb: 89, Hadîs no: 204). Peygamber yakını dahi olsa Hakk katında herkes kendi îmânı, ameli ve sadâkatiyle tartılır.

"Ve kîle'dhulâ'n-nâra mea'd-dâhilîn" ("Haydi, ateşe girenlerle birlikte siz de girin!" denildi)

Bu iki kadın dünyâda peygamber hânelerine mensup görünseler de, âhirette o nisbetten doğan ayrı bir muâmeleye mazhar olmadılar.

Âyette geçen "girenlerle birlikte" kaydı, kişinin bâtında hangi zümreye mensup ise âhirette de onunla haşredileceğini te'yîd eder. Çünkü mâ'iyyet, ya'nî beraberlik, kişinin kendi muhabbet ve yönelişinin hükmüdür. Kalbi kiminle ise haşri de onunladır.

İşârî yönden nâr, dışarıdan dayatılan bir azaptan öte; kişinin kendi inkârının ve kibrinin netîcesinde bâtınından zuhûr eden sûrettir. Cenâb-ı Hakk'ın "yüreklerin ta üstüne tırmanan" (Hümeze, 104/6-7) bir alev olarak tasvîr ettiği bu ateşin menşei, kalbin mâsivâya olan bağlılığıdır.

Bu iki kadın, peygamber hânesinin nûru yanı başlarında parladığı hâlde o nûru değil hicâbı seçtiler ve nihâyetinde o hicâbın ateşiyle haşrolundular.

-------------------

وَضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا لِّلَّذِينَ آمَنُوا امْرَأَتَ فِرْعَوْنَ إِذْ قَالَتْ رَبِّ ابْنِ لِي عِندَكَ بَيْتًا فِي الْجَنَّةِ وَنَجِّنِي مِنْ فِرْعَوْنَ وَعَمَلِهِ وَنَجِّنِي مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ

(66-11) Ve daraballâhu meselen lillezîne âmenûmreete Firavun, iz kâlet rabbibni lî indeke beyten fîl cenneti ve neccinî min Firavune ve amelihî ve neccinî minel kavmiz zâlimîn.

(66-11) Allâh, îmân edenlere de Firavun'un karısını misâl verdi. Hani o şöyle demişti: "Rabbim! Bana Senin katında, cennette bir ev yap. Beni Firavun'dan ve onun amelinden kurtar. Beni bu zâlimler topluluğundan da kurtar!"

-------------------

Bu âyet-i kerîme bizlere Ef'âl-Mülk mertebesinden okunmaktadır.

Onuncu âyette inkâr edenlere Hz. Nûh ile Hz. Lût'un eşleri misâl verilerek, peygamber nikâhında olmanın dahi îmân ve sadâkat yoksa kişiyi kurtarmaya yetmeyeceği anlatılmıştı. Bu âyette ise küfrün merkezinde, Firavun'un sarayında îmânını gizleyip muhâfaza eden Âsiye mü'minlere misâl kılınır. İşârî cihetten Âsiye, nefs-i emmârenin saltanatından Hakk'a sığınan latîf kalbi simgeler. Firavun ulûhiyyet iddiâsıyla helâke sürüklenirken, aynı saraydan Âsiye'ye bir ebedî saâdet yolu açılmıştır.

Âsiye'nin Kur'ân'daki en bâriz vasfı, sarayda Hz. Mûsâ'yı (a.s.) himâye etmesidir. İlâhî takdîrle Nil sularından kurtarılan sandık saraya getirildiğinde, Cenâb-ı Hakk bu çocuğun muhabbetini Âsiye'nin kalbine yerleştirmiştir (Kasas, 28/8). Firavun çocuğu öldürmek isteyince Âsiye "O benim ve senin için bir göz aydınlığıdır; onu öldürmeyin" (Kasas, 28/9) diyerek mukâvemet gösterdi.

Hz. Mûsâ (a.s.), kendisini öldürmek isteyen düşmanının sarayında, onun eliyle büyütüldü. Sütanne olarak yine kendi annesine teslîm edilmesiyle tamamlanan bu süreç, "Allâh emrinde gâliptir" (Yûsuf, 12/21) hükmünün çarpıcı tecellîlerinden biridir.

Enfüsî cihetten Firavun nefs-i emmâreyi, Hz. Mûsâ ise Hakk'tan gelen akl-ı nûrânîyi temsîl eder. Nefs, beden arzındaki saltanatını yıkacak hakîkati, ilâhî takdîr gereği kendi eliyle besleyip büyütür. "O, ölüden diriyi çıkarır" (Rûm, 30/19) sırrınca, ölü hükmündeki nefs-i emmâre zemininden diri olan rûh hakîkati zuhûr eder.

Âyetin asıl tefekkür merkezi Âsiye'nin işkenceler altındaki sebâtı ve niyâzıdır. Rivâyetlerde onun îmânından ötürü en çetin azaplara mâruz kaldığı, lâkin bu hâlde dahi yüzünü semâya çevirip rızâ makâmından ayrılmadığı zikredilir.

Belâ esnâsında dudaktan dökülen bu niyâz, kulluğun muktezâsıdır. Nitekim Fusûsu'l-Hikem Ahmed Avni Konuk şerhinde açıklandığı üzere, sabır belâ ânında sızlanmak değil, nefsi Hakk'ın gayrısına şikâyet etmekten alıkoymaktır (Eyyûb Fassı, c. III, s. 332-335). Eyyûb (a.s.) "bana sıkıntı dokundu" (Enbiyâ, 21/83) ilticâsına rağmen sabırla övülmüştür. Çünkü kulun aczini bilerek belânın kaldırılması için Rabbine duâ etmesi, sabrına ve kazâya rızâsına eksiklik vermez. Âsiye'nin "Rabbim!" diye başlayan niyâzı da bu ma'nâdadır.

"Ve daraballâhu meselen lillezîne âmenû" (Allâh, îmân edenlere de misâl verdi)

Cenâb-ı Hakk bu sûrede mukaddes îkaz ve müjdelerini soyut emirler yerine, müşahhas sîmâlar üzerinden kalbe nakşeder. Önceki âyette kâfirlere ibret, burada mü'minlere güzel bir örnek vardır. Âsiye'nin misâli, en çetin dış şartların bile îmâna mâni olmadığını gösteren, mü'minlere umut veren bir kıssadır.

"İmraete Firavune" (Firavun'un karısını)

Âyette "zevce" yerine "imra'e" lafzının tercih edilmesi, dördüncü ve onuncu âyetlerde belirtildiği üzere, eşler arasındaki hukukî bağdan ziyâde kadının müstakil şahsiyetine ve ferdî mes'ûliyetine işâret eder.

Enfüsî yönden her insanın içinde bir Firavun ile bir Âsiye vardır. İçteki Firavun, ten sarayında "en yüce rab benim" (Nâziât, 79/24) diyerek sahte ulûhiyyet dâvâsı güden müstakil benlik kuvvetidir. Âsiye ise bu benlik zulmünden kurtulup ezelî vatanına dönme arzusuyla Hakk'a niyâz eden, kurtuluşu nefsin saltanatında değil Rabbin katında arayan latîf kalptir.

"İz kâlet" (Hani o demişti)

Âyetteki "iz" (hani) edatı, tarihteki bir ânı ya da hâdiseyi hatırlatmanın ötesinde, her ân mü'min gönüllerde yenilenen bir hâli ihsâs eder. Âsiye'nin âyette tasvîr edilen niyâzı geçmişte olduğu kadar, bugün de Firavunî benliğin baskısından bunalmış mü'min kalplerden yükselen Hakk'a ilticânın dilidir.

"Rabbi" (Rabbim)

Âsiye'nin "Rabbim" diyerek kendi Rabb-i Hâss'ına yönelmesi, Firavun'un "en yüce rab benim" iddiâsının açıkça reddidir. Burada "Yâ Allâh" yerine "Yâ Rabbi" denilmesi, Zât tecellîsinden evvel esmâ ve sıfat terbiyesinden geçilmesi gerektiğini gösterir. Zîrâ kul, husûsî terbiyesinden geçtiği isim vasıtasıyla Rabbü'l-Erbâb'a vâsıl olur.

"İbni lî beyten" (Bana bir ev yap)

İbni, benim için demektir. Kur'ân'da duâ çoğu zaman emir sîgasıyla gelir: "İhdinâ" (bizi hidâyete erdir), "iğfir lenâ" (bizi bağışla), "ibni lî" (bana inşâ et). Bu emir, Hakk'a karşı bir buyruk olmayıp, acziyetin yakınlık diliyle ifâdesidir. Âyetteki "lî" (benim için) kaydı ise sülûkun ve ezelî isti'dâdın ferdîliğine işâret eder.

Beyt, insanın sükûn bulduğu, barındığı ve gecelediği meskendir. Âsiye zâhirde cennette bir mesken talep ederken, bâtınen kalbin Hakk ile itmi'nâna erdiği ilâhî yakınlık makâmını murâd eder. Şirk ve vehim kirlerinden arınmış kalp, Hakk'ın tecellîgâhı olan hakîki Beytullâh'tır. Bu açıdan Âsiye'nin niyâzı şöyle okunabilir: Rabbim, kalbimi Senin tecellîne uygun bir beyt hâline getir.

Firavun, aynı "ibni lî" kalıbıyla yardımcısı Hâmân'a "bana göğe uzanan bir kule yap; belki göklerin yollarına erişir de Mûsâ'nın ilâhına ulaşırım" der (Ğâfir, 40/36). Koca semâya doğru kibirle bir kule yükseltmek ister, karısı ise Hakk'ın katında bir ev diler. Aynı lafız, bir hânede îmân ile küfrün, tevâzu ile istikbârın ne kadar yakın durabileceğini gösterir.

"İndeke" (Senin katında)

İndeke; senin yanında, katında, nezdinde demektir. Kelime ma'nevî yakınlık, husûsî mahremiyet ve Hakk'ın mülkünde bulunma ma'nâlarını taşır.

Âsiye duâsında "bana cennette bir ev" demez; "Senin katında, bir ev, cennette" der. Önce Hakk'a yakınlığı, sonra evi, en sonra cenneti söyler. Belâgatte öne alınan lafız, ona verilen ehemmiyeti gösterir. Bu tertîbe göre Âsiye önce komşuyu, ya'nî Hakk'a yakınlığı; sonra evi (ya'nî bu yakınlığın devâmlı olmasını); en sonra mahalleyi, ya'nî cenneti ister. Cenneti bir nîmet olarak değil, Hakk'a yakınlığın mahalli olarak diler.

İrfân ehli için cennet, yeme içme hazlarının yeri olmaktan çok Hakk'a yakınlık (kurb) ve O'nun cemâlini perdesiz görme (rü'yet) makâmıdır. Nitekim Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Cennetlikler cennete girince Allâh Tebâreke ve Teâlâ şöyle buyurur: 'Size daha da artırmamı istediğiniz bir şey var mı?' Cennet ehli derler ki: 'Yüzlerimizi ağartmadın mı? Bizi cennete koyup cehennemden kurtarmadın mı?' Bunun üzerine Allâh perdeyi kaldırır. Artık onlara, Rableri Azze ve Celle'ye bakmaktan daha sevgili hiçbir şey verilmiş olmaz" (Müslim, Îmân, Bâb: 80, Hadîs no: 181; Tirmizî, Cennet, Bâb: 16, Hadîs no: 2552).

Enfüsî yönden sâlik, seyrinin başında rahatı ve sıkıntılarının gitmesini ister; bu, nîmet cennetinin talebidir. Sonra amelinin netîcesine kavuşmayı, güzel ahlâka ermeyi, kulluğunun hâlis olmasını ve kalbinin nûrlanmasını diler. Bunların hepsi îmânın eseridir, fakat hiçbiri "indeke" değildir. "İndeke", bütün bu mertebelerden sonra, Rabbin bizzat kendisine duyulan iştiyâkın dilidir; Yunus Emre'nin "Bana seni gerek seni" niyâzında olduğu gibi...

"Fi'l-cenneti" (Cennette)

Cennetin kelime kökü ve cennet mertebeleri sekizinci âyette geçmişti; burada yalnız harf-i ta'rîfin getirdiği husûsîlik üzerinde duracağız.

Âsiye'nin niyâzındaki lafız belirsiz bir cennet değil, "el-cenneti"dir. Baştaki harf-i ta'rîf onu bilinen, husûsî bir cennet kılar. "Rabbi" lafzında geçtiği gibi, Âsiye'nin yönelişi esmâ mertebesinden başladığına göre, tâlip olduğu cennet de Rabbinin cenneti, ya'nî esmâ cennetidir: İlâhî isimlerin tecellî ettiği bir bahçe, kulun her isimden hissesini aldığı bir kurb mahalli. Fakat "indeke" lafzında görüldüğü üzere Âsiye'nin nazarı bu bahçede de durmaz; esmâ cennetini, onu kuşatan Müsemmâ'ya, ya'nî Rabbi'nin huzûruna açılan bir kapı bilir. Cennet ona bir gâye değil, Rabbinin yakınlığına erdiren bir mertebe olur.

Cennet kök itibâriyle örtmek ve gizlemek ma'nâsına gelir. Bu yönüyle Âsiye, kendisini Firavun'un zulmünden ve kavmin baskısından örtecek bir ilâhî himâye ister; bu, Hakk'ın velâyet örtüsüdür. Hakk'ın velâyeti konusu ikinci ve dördüncü âyette geçmişti.

"Ve neccinî min Firavune ve amelihî ve neccinî minel kavmiz zâlimîn" (Beni Firavun'dan ve onun amelinden kurtar. Beni bu zâlimler topluluğundan da kurtar!)

Neccinî, necât kökünden gelir; helâk mahallinden selâmet mahalline çıkarmak demektir. Âsiye önce maksadını söyler ("indeke"), sonra bu murâda ulaşmanın önündeki engellerin kaldırılmasını ister. Kurtuluş talebi hedefin ardından gelir; çünkü kurtuluşun değeri, varılacak makâma göre anlaşılır.

Duâda üç kurtuluş ister: Firavun'dan, onun amelinden ve zâlim kavminden. Nefsin saltanatı da üç mertebelidir: Benlik iddiâsının aslı, bu iddiânın fiillere dökülmüş eserleri ve o düzeni ayakta tutan iç-dış kuvvetler. Kalbin hürriyeti bu üçünden de kurtulmakla tamamlanır.

Firavun'un kendisi, "en yüce rab" iddiâsını dile getiren nefs-i emmâredir. Hakk'a âit rubûbiyyet ma'nâsını kendi benliğine nisbet eder. Enfüsî yönden Âsiye'nin "beni Firavun'dan kurtar" demesi, kalbin kendisini rablik makâmına oturtan benlik vehminden, nefs-i emmârenin tasallutundan kurtulmak istemesidir.

Abdülkerim Cîlî (k.s.) hazretleri İnsân-ı Kâmil'de bu iddiânın bir başka inceliğine işâret eder: Hakîkat cihetinden âlemde Hakk'ın varlığından başka varlık bulunmadığından, Firavun'un sözünün işâret ettiği rubûbiyyet hakîkati de aslen O'na âittir ve bu yönüyle söz doğrudur. Fakat Firavun bu hakîkate vâkıf olarak değil, sözü kendi nefsâniyetine ve vehmî benliğine nisbet ederek söylediği için, hakîkat onun dilinden geçerken bâtıla döner. Nitekim muhakkik bir ârifin "ene'l-Hakk"ı, kendi benliğinden geçip sözü Hakk'a vermesi cihetinden tevhîd olur; aynı söz benlik mahallinden çıktığında firavunluğa döner.

"Amelihî", ya'nî "onun ameli", Firavun'un iddiâsının eseri 

ve dışa vurmuş fiilidir. Benlik yalnız soyut bir dâvâ değildir; o dâvâ fiillere, huylara ve meyillere bürünerek dışa taşar. Kibir, hased, şehvet, gazap, tûl-i emel, hubb-i dünyâ, tahakküm arzusu ve hakkı kendi menfaatine göre eğip bükme temâyülü onun amelidir. Kalp benlik dâvâsından yüz çevirse de, o dâvânın bıraktığı alışkanlıklar onda iz sürmeye devâm edebilir. Bu yüzden Âsiye Firavun'dan kurtulmayı yeterli görmez, onun alışkanlığa dönüşmüş amellerinden de kurtulmayı ister.

"El-Kavmü'z-zâlimîn", Firavun'un düzenini ayakta tutan topluluktur. Kavm, ortak bir yöneliş etrâfında birleşmiş topluluk demektir. Firavun'un kavmi, avânesi ve askerleri, enfüsî ma'nâda nefsin saltanatını korumaya çalışan vehim, hayâl, gazap, şehvet ve dünyevî arzular gibi zulmânî kuvvetlerdir. Âsiye'nin "zâlim kavimden" kurtulma talebi, bu zulüm düzenini ayakta tutan kuvvetlerin tümünden kurtulmayı içerir.

Zulüm; bir şeyi hak ettiği yerin dışına koymak, hakkını ihlâl etmek ve karanlığa düşürmek demektir. Kur'ân'ın "inne'ş-şirke le-zulmün azîm" (Şüphesiz şirk, çok büyük bir zulümdür) (Lokmân, 31/13) buyurması da bundandır: Şirk, kul olanı kulluk yerinden çıkarır, Hakk'a âit olanı mahlûka nisbet eder. Âsiye'nin sığındığı içteki kuvvetler de tıpkı böyle, yerli yerinde işlediğinde Hakk'a âlet, nefse koşulduğunda zâlim olur.

Fusûsu'l-Hikem'de zulmün iki ayrı yüzüne işâret edilir (Nûh Fassı, c. I, s. 298-299). Kulun izâfî vücûdunu müstakil zannedip vücûd husûsunda Hakk'a ortaklık dâvâsına kalkışması en büyük zulümdür. Buna mukâbil "zâlimun li-nefsihî" (Fâtır, 35/32) ifâdesi övgüyle te'vîl edilir: Nefsânî şehvetleri terk edip vehmî benliğini Hakk yolunda mahveden kemâl ehlinin hâli. Âsiye'nin duâsı birinciden kurtulup ikincinin terbiyesine girmektir.

-------------------

وَمَرْيَمَ ابْنَتَ عِمْرَانَ الَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا فِيهِ مِن رُّوحِنَا وَصَدَّقَتْ بِكَلِمَاتِ رَبِّهَا وَكُتُبِهِ وَكَانَتْ مِنَ الْقَانِتِينَ

(66-12) Ve meryemebnete ımrânelletî ahsanet fercehâ fe nefahnâ fîhi min rûhınâ ve saddekat bi kelimâti rabbihâ ve kutubihî ve kânet minel kânitîn.

(66-12) Allâh, îmân edenlere İmrân kızı Meryem'i de misâl verdi. O iffetini sapasağlam korumuştu. Biz de ona rûhumuzdan üfledik. O Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını tasdîk etti ve gönülden itâat edenlerden oldu.

-------------------

Bu âyetin ilk cümlesi bizlere Ef'âl-Mülk mertebesinden, devâmı ise Zât-Ulûhiyyet mertebesinden okunmaktadır.

Zâhiren âyet, Hz. Meryem'in (a.s.) iffeti, tasdîki ve gönülden itâati üzerinden mü'minlere bir kemâl misâli sunar. İşârî cihetten ise Meryem, mâsivâya bütünüyle kapalı, Hakk'ın emrine ve tecellîsine ise tam ma'nâsıyla açık bir gönlü temsîl eder. Gönül mâsivâya kapandığı ölçüde ilâhî kelimeyi taşımaya lâyık bir rahîm hâline gelir.

On birinci âyette Âsiye, zulmet içinden Hakk'ın nûruna hicret eden îmânın misâliydi. Kulluk kemâli onda duâ, ilticâ ve sabır sûretinde zâhir olmuştu. Burada ise Hz. Meryem, îmânda derinleşerek beşerî varlığından geçen, ilâhî kelimeye mahal olan saf gönlün misâlidir. Onda kemâl, kabûl ve mazhariyet sûretinde tamamlanır.

Âsiye "indeke" (Senin katında) niyâzıyla kurbiyyeti talep etmişken, Hz. Meryem bu kurbiyyetin bizzat mazharı olmuştur. Hz. Zekeriyyâ (a.s.) mihrâba her girdiğinde onun yanında mevsimsiz rızıklar bulup "Bu sana nereden geliyor?" diye sorduğunda, Hz. Meryem "Bu, Allâh katındandır" (Âl-i İmrân, 3/37) cevâbını verirdi. Talep, kulun isti'dâdının dilidir; mazhariyet ise ilâhî ihsânın, kulun kâbiliyeti ölçüsünde onda zuhûra çıkmasıdır.

"Meryeme'bnete İmrân" (İmrân kızı Meryem)

Meryem ismi İbrânîce asıllı olup "âbide" (ibâdet eden) ve "betûl" (dünyâdan el çekip kendini Hakk'a adayan) ma'nâlarını taşır. Kur'ân'da ismiyle anılan tek kadın oluşu ve adına müstakil bir sûrenin bulunması, Hz. Meryem'in fazîletini ve temsîl ettiği kulluk kemâlini gösterir.

Hz. Peygamber (s.a.v.) erkeklerden kemâle erenlerin çok olduğunu, kadınlardan ise Firavun'un karısı Âsiye ile İmrân kızı Meryem'in kemâle erdiğini bildirmiştir (Buhârî, Enbiyâ, Bâb: 32, Hadîs no: 3411; Müslim, Fedâilü's-Sahâbe, Bâb: 11, Hadîs no: 2431; Tirmizî, Et'ime, Bâb: 31, Hadîs no: 1834). Bu iki hanım, kendi mertebeleri itibâriyle kadınlık kemâlinin iki zirvesidirler.

Hz. Meryem (a.s.), annesi tarafından Beytü'l-Makdis'e adanmış, Hz. Zekeriyyâ'nın (a.s.) himâyesinde bir ibâdet ve inzivâ hayâtı sürmüştü. Enfüsî cihetten bu hâl, gönlün dünyâdan ve mâsivâdan çekilip bütünüyle Hakk'a tahsîs edilmesini remzeder. Nefsânî karışıklıklardan arınan kalp böylece ilâhî tecellîye açık bir mihrâb hâline gelir; kulun iç âlemi Hakk'tan gelen feyizlere, nefese ve ma'nevî doğuşa elverişli bir mahal olur.

Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk serisinin Meryem Sûresi kitabında işâret edildiği gibi (s. 8), Meryem ismi Mîm harfiyle başlayıp Mîm ile biter; bu, onun baştan sona Hakîkat-i Muhammediyye'nin kuşatması altında bulunduğuna işârî bir karînedir. Ortadaki Râ Hakk'ın Rahmâniyyet sıfatına, Ye ise Hakk'a olan yakîn hâline delâlet eder.

Meryem isminin ebced sayı değeri 290'dır; rakamları toplanınca 11'e varır ki bu, Hz. Muhammed (s.a.v.) mertebesinin sayısıdır. Meryem (a.s.) bu câmi' mertebenin kuşatması altında, kendi taayyünü cihetinden onun bir mazharıdır. 11'den, onun fizikî ve beşerî varlığını temsîl eden 1 düşüldüğünde geriye 10 kalır ve bu da Îseviyyet mertebesinin sayısıdır.

Âyet Hz. Meryem'i (a.s.) husûsî bir nisbetle anar: "İbnete İmrân" (İmrân'ın kızı). Kur'ân'ın seçkin kıldığı hânedânlardan biri de "Âl-i İmrân"dır. Cenâb-ı Hakk, Âdem'i, Nûh'u, İbrâhim âilesini ve İmrân âilesini âlemler üzerine seçtiğini bildirir (Âl-i İmrân, 3/33). [Kur'ân'da iki ayrı İmrân anılır; biri Hz. Mûsâ ile Hz. Hârûn'un (a.s.) babası, diğeri Hz. Meryem'in (a.s.) babasıdır] Böylece Meryem (a.s.) hem seçkin bir hânedâna mensûbiyetle anılır hem de kendi îmânı, iffeti ve teslîmiyetiyle bu nisbeti bizzat taşıyan bir şahsiyet olarak gösterilir.

"Elletî ahsanet fercehâ" (o iffetini sapasağlam korumuştu)

Ahsanet fiili; sağlamlaştırma ve sığınma ma'nâlarına gelen h-s-n kökündendir. Zâhirde aşılmaz kaleleri anlatan "hısn" kelimesi de bu asıldandır. Ferc kelimesi ise lügatte yarık, açıklık ve dışa açılan boşluk demektir. Kelimenin iffet ma'nâsında mecazen kullanılması, bedende korunması gereken mahrem bir menfeze delâlet etmesindendir. 

Enfüsî planda "ahsanet fercehâ", mâsivâya açılan tüm menfezleri muhkem bir kale gibi korumak, her bir kapıyı yabancıya kapayıp yalnızca ilâhî tecellîye âmâde kılmaktır. Göz, kulak, dil ve zihindeki her hâtıra bu menfezlerdendir. Hz. Meryem bu hıfz ile mutlak bir halvet hâline girmiş ve varlığını Hakîkat'in nüzûlüne kâbil kılmıştır. Nitekim "Onlardan yana bir perde çekmişti; Biz de ona rûhumuzu gönderdik" (Meryem, 19/17) âyeti, dışa çekilen perdenin ardında açılan kudsî mahremiyeti beyân eder.

"Ferc" (açıklık) ile "ferec" (tasadan kurtulup ferahlama) kelimelerinin aynı kökten gelmesi de bu işârî ma'nâyı destekler. Kulun ağyâra sıkı sıkıya kapadığı sînesi, nefh-i rûh tecellîsiyle ebedî bir ferahlığa ve rahmânî bir zuhûra mazhar olur.

"Fe nefahnâ fîhi min rûhınâ" (Biz de ona rûhumuzdan üfledik)

Âyetin bu bölümü Zâtî'dir. "Nefahnâ" (üfledik) ve "rûhınâ" (rûhumuzdan) kelimelerinin sonunda bulunan "nâ" zamîri "Biz" ma'nâsındadır. Üfleme fiilinin fâili bizzat Hakk'tır. Üflenen de Hakk'ın Zâtî rûhudur.

"Fe" bağlacı, nefsî arınma ile rûhî nefhanın sülûkî ardışıklığını gösterir. Kalp mâsivâya açılan pencerelerini kapattıkça ilâhî atâya ehil hâle gelir; lâkin bu nefha kulun kendi kesbiyle ürettiği bir netîce değil, arınmış mahalli kuşatan vehbî bir lütuftur.

Âyette "fîhâ" dişil zamîri yerine "fîhi" eril zamîrinin tercih edilmesi, işârî bir incelik barındırır. Zîrâ Hz. Meryem, sînesini ve nefsini gayrullahtan tamamen arındırarak ma'nevî "ricâl" (erler) mertebesine yükselmiştir. Eril zamîr onun cismine değil bu rûhânî mertebesine işâret eder.

Bu rûh üflemesi şüphesiz bir hulûl yahut ittihâd (birleşme) şeklinde anlaşılamaz. Nasıl ki "Beytullâh" terkibi Hakk'ın o mekânda cismen bulunmasını gerektirmiyorsa, Hz. Meryem'e yönelen nefha da Hakk'ın emrinden gelen rûhânî bir tecellînin arınmış sînede zâhir olmasından ibârettir.

Hz. Âdem'in (a.s.) halk edilişindeki "Ve nefahtü fîhi min rûhî" (ona rûhumdan üfledim) (Hicr, 15/29) tecellîsi ile Hz. Îsâ'nın (a.s.) doğumundaki nefha, aynı Zâtî menbâdan gelen iki husûsî tecellîdir.

İnsanın bu âlemdeki vücûdu dört tecellî sûretiyle tamamlanmıştır: Hz. Âdem anasız ve babasız; Hz. Havvâ annesiz olarak Hz. Âdem'den; Hz. Îsâ babasız olarak Hz. Meryem'den; geri kalan insanlar ise anne ve babadan halk edilmiştir. Bu dörtlü taksîm, ilâhî kudretin sebepler dâiresine mahkûm olmadığını gösteren birer burhandır.

Terzi Baba'nın Vahiy ve Cebrâil kitabında açıklandığı üzere, Hz. Âdem'e (a.s.) üflenen rûh Rûh-ı Sultânî olup Mûseviyyet mertebesine kadar olan seyirde faaliyettedir. Mûseviyyet'ten Îseviyyet mertebesine geçişte ise yeni bir sistem gerekir. İşte Hz. Meryem'e üflenen rûh, bu geçişi sağlayan ve Rûhu'l-Kudüs ismiyle anılan kudsî, Zâtî tecellîdir. Muhammediyyet mertebesinde ise ilâhî açılımlar Rûhu'l-A'zam ile desteklenir. Bunlar anlayış ve idrâkte olan inkılâplardır, maddî oluşumlar değildir. Şartlanmış, dünyâya dönük cismânî yaşantıyı geride bırakıp mi'râca ve hakîkate doğru yükseliştir.

Fusûsu'l-Hikem Ahmed Avni Konuk şerhinde Hz. Îsâ'nın üç unvanından bahsedilir: "Rûhullâh", "Kelimetullâh" ve "Abdullâh" (Îsâ Fassı, c. III, s. 149-152). Kendi ifâdelerimizle kısaltarak buraya aktaralım:

-------------------

Îsâ (a.s.), tabîatın kesâfetinden münezzeh ve tertemiz bir varlık olarak, Cebrâil'in (a.s.) Hz. Meryem'e üflemesiyle vücut bulmuş ilâhî bir rûhtur; bu hakîkatiyle "Rûhullâh"tır. Bu rûhânî öz ve ilâhî nefes sebebiyledir ki, ölüleri Allâh'ın izniyle diriltme sırrı onun nefsinde ve üflemesinde zâhir olmuştur. 

Aynı zamanda o, beşerî bir babanın aracılığı olmaksızın doğrudan ilâhî "Kün" (Ol) emrinin beşer sûretinde taayyün etmiş hâlidir; bu eşsiz zuhûrundan dolayı da "Kelimetullâh" (Allâh'ın Kelimesi) vasfını taşır.

Ancak ondaki bu eşsiz ve latîf ilâhî tecellîler, hakîkati idrâk edemeyenleri yanılgıya (hulûl ve ittihâd zannına) düşürerek ona Ulûhiyyet atfetmelerine sebep olmuştur. Oysa Îsâ (a.s.), "Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allâh'a ibâdet edin" (Meryem, 19/36) diyerek kendi nefsiyle Rabbinin arasını ayıran ve O'nun karşısında mutlak acziyetini ikrâr eden kâmil bir "Abdullâh"tır (Allâh'ın kulu). Hakîkatte onun eliyle gerçekleşen ölüleri diriltme fiili ve gösterdiği kudret bizzat Hakk'a aittir. Îsâ (a.s.), ilâhî isimlerin mükemmel bir görünme yeri olarak Rabbinin huzûrunda mutlak kulluk dâiresinde durur. 

Bu üç unvan, onun hem ilâhî nefesi ve kelâmı taşıyan latîf halkiyyetine hem de Hâlık karşısındaki kusûrsuz kulluğunu cem' eden ilâhî bir dengeyi ifâde eder.

-------------------

"Ve saddekat bi-kelimâti Rabbihâ ve kütübihî" (O Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını tasdîk etti)

Saddekat fiili sıdk kökünden türemiştir. Hz. Meryem'in sıdkı ve tasdîki, dil ile yapılan kuru bir ikrârdan öte, kalbin ilâhî emre tam mutâbakatıdır. O, akl-ı cüz'înin imkânsız gördüğü yerde tereddüt etmemiş, Hakk'ın kelimesine kendi varlığında (ve gönlünde) bir yer açmıştır. Sıddîkiyyet mertebesi bu mutâbakatın kalıcı bir makâm hâline gelmesidir.

Meryem'in (a.s.) tasdîk ettiği en büyük kelime, kendi vücûdunda zuhûr eden Hz. Îsâ'dır. Nitekim Kur'ân onu "Allâh'ın elçisi, Meryem'e ilkâ ettiği kelimesi ve O'ndan bir rûh" (Nisâ, 4/171) diye anar. Cebrâil'in (a.s.) beşer sûretinde temessül ederek müjdelediği bu ilâhî emri Hz. Meryem bütün varlığıyla kabûl ve tasdîk etmiştir.

Nefh-i ilâhînin Hz. Meryem'deki netîcesi Kelimetullâh'ın tecellîsidir. Enfüsî planda sâlik, Îseviyyet mertebesinde fenâ bularak kendisinde Rûhu'l-Kudüs'ün tasarrufunu müşâhede eder. Bu mertebede sâlikin dilinden dökülen irfânî sözler kendi lafzı değil, en derin latîfesine üflenmiş rûhun konuşmasıdır.

İrfân ehline göre kelime, dilden dökülen bir lafızdan öte, bâtındaki bir ma'nânın bir sûret kazanarak zâhir olmasıdır. Tüm mevcûdât Hakk'ın "Kün" (Ol) emrinden Nefes-i Rahmânî ile zuhûr ettiği için, aslında her varlık Allâh'ın tükenmez birer kelimesidir. Hz. Îsâ'nın husûsiyeti, bu rahmânî emrin kudsî nefha vâsıtasıyla beşer sûretinde apaçık tecellî ettiği muayyen bir kelime oluşudur. Hz. Muhammed (s.a.v.) ise varlık âlemindeki bütün kelimeleri kendinde cem' eden "cevâmiü'l-kelim" makâmının sâhibidir.

Hz. Meryem'in (a.s.) kitapları tasdîk etmesi, Hz. Îsâ'ya ta'lîm olunan Tevrât'ın ve İncîl'in hakîkatini kendi varlığında kabûl ve himâye etmesidir. İncîl burada yalnız yazılı bir mushaf değil, Îsâ'nın (a.s.) fenâ hâlinde yaşadığı hayât, dilinden dökülen Hakk'a âit sözler ve onun varlığında tecessüm eden ilâhî hakîkattir.

Bu kitapların bir de gaybî veçhesi vardır. Her mevcûd bir kelime ise, bu kelimelerin ezelî kaydı da ilâhî ilmin nakşedildiği Levh-i Mahfûz'dur. Hz. Meryem yalnızca zuhûra çıkan kelimeleri (kelimât) değil, onların sıfat mertebesindeki ezelî sâbitelerini (kütüb) de tasdîk ederek Hakk'ı hem zâhir hem bâtında doğrulamıştır.

Sıddîkiyyetin zâhiren en bâriz timsali Hz. Ebû Bekir'in (r.a.) Mi'râc'ı tasdîkidir. Hz. Meryem'in tasdîki ise bunun daha ileri bir mertebesidir: O, haberi yalnız kalbiyle doğrulamakla kalmamış, tasdîk ettiği Kelime'yi bizzat varlığında taşımış, zuhûra getirmiş ve müşâhedeli olarak tasdîk etmiştir. Saddekat fiilinin mâzî kalıbıyla gelmesi de bu tasdîkin geçici bir hâl değil, ezelî isti'dâdının zuhûra çıkması olduğuna işâret eder.

"Ve kânet mine'l-kânitîn" (ve gönülden itâat edenlerden oldu)

Kunût, sükûnet, huşû ve Hakk'a kesintisiz yöneliş hâlidir. Beşinci âyette kadınlar "kânitât" dişil çoğuluyla zikredilmişken, Hz. Meryem'in burada eril çoğul olan "kânitîn" zümresine dâhil edilmesi dikkate şâyân bir işârettir. Zîrâ bu hitap, onu cinsiyet sınırlarının ötesinde, nebîler, sıddîklar ve velîlerle aynı kulluk safında birleştirir. Velâyet makâmında hüküm zâhirî cinsiyete değil, kalbin kunûtuna göredir.

Enfüsî yönden sâlik, nefsin menfezlerini muhâfaza ettiği nisbette tahkîm edilmiş bir gönül kalesi olur. Bu arınmış mahalle kudsî nefha indiğinde gönülde hikmet kelimesi doğar; lâkin sülûk burada nihâyete ermez. Tecellînin kalıcı bir makâma ve kesintisiz bir sükûnete kavuşması gerekir ki, kunût işte bu dâimî huzûr hâlidir. Kunût, sâlikin telvînden kurtulup temkîne ermesi ve ilâhî huzûrda sâbit kadem durmasıdır.

Evvelki âyetlerde kadın nefsin, erkek rûh ve aklın remzi olarak okunmuştu. Bu durum, kadının yalnızca edilgen ve sapmaya açık bir nefs cephesini temsîl ettiği zannını uyandırmamalıdır. Nitekim Cenâb-ı Hakk, sûrenin sonunda hem sukûtun hem de kemâlâtın en çarpıcı misâllerini kadın sûretleri üzerinden va'zederek bu dengenin her iki yönde de câri olduğunu gösterir.

Bu işârî dilde erkek ve kadın, cinsiyetlerin sâbit karşılıkları olmayıp, her beşerde mündemiç olan kabûl ve tesir kutuplarının remizleridir. Nihai kemâlât, maddî kalıplara değil, kalbin Hakk'a yönelişine ve rûhun nefse galebe çalmasına bağlıdır.

-------------------

Tahrîm Sûresi'nin zâhir ve bâtın ma'nâlarını anlamaya çalıştığımız bu yolculuğun sonuna gelmiş bulunuyoruz. Cenâb-ı Hakk'tan, bu kitabı okuma ya da dinleme imkânı bulan tüm gönül dostlarını Kur'ân-ı Kerîm'in zâhir ve bâtın nûrundan faydalandırmasını niyâz ederim. Bizlere bahşettiği sonsuz rahmet ve ihsânlar sebebiyle Allâh'a hamd ederiz.

Cem CEMÂLÎ, 05/07/2026, İstanbul

# Terzi Baba Kitapları 

 Baskısı olan kitaplar. 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

3) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri

4) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" (Osmanlıca'dan Çeviri)

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân 

8) Tuhfetü'l Uşşâki (Osmanlıca'dan Çeviri)

9) Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet

10) Kelime-i Tevhîd

11) Vâhy ve Cebrâil

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

13) (13) On Üç ve Hakîkat-i İlâhiyye

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

16) Divan (3)

19) Sûre-i Feth ve Fethin Hakîkatleri

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

22) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (12) Yûsuf Sûresi

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

35) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Fâtiha Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

41) İnci Tezgâhı

49) (36) Yâ-Sin Sûresi

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed Rasûlüllah (s.a.v.)

63) İnci Mercan Tezgâhı: Düşündürücü Nükteler

67) (67) Mülk Sûresi

68) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Namaz Sûreleri 

69) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (2) Namaz Sûreleri

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

95) Terzi Baba (8) (19/53)

96) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (41) Fussilet Sûresi

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

118) (52) Tûr Sûresi ve M. Nusret Tura Hz.

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

177) Necdet Ardıç'ın Tasavvuf Anlayışında Seyr ü Süluk Mertebeleri (İlâhiyat Tezi)

213) 1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214) 2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

---------------------------------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

---------------------------------------------

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem (a.s.)

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

---------------------------------------------

Terzi Baba kitapları sıra listesi

KAYNAKÇA

 

1. KUR'ÂN VE HADîS

2. VEHB : Hakk'ın hibe yoluyla verdiği ilim.

3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi'i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu'l Hikem ve sohbetlemizden müşâhede ile toplanan ilim.

 

(Gönülden Esintiler) 

 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

3) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri

4) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" (Osmanlıca'dan Çeviri)

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân

8) Tuhfetü'l Uşşâki (Osmanlıca'dan Çeviri)

9) Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet

10) Kelime-i Tevhid

11) Vâhy ve Cebrâil

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

13) (13) On Üç ve Hakîkat-i İlâhiyye

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

16) Divan (3)

17) Kevkeb: Kayan "Yıldız"lar

18) Hz. Peygamberimiz Efendimizi Rû'ya-da Görmek 

19) Sûre-i Feth ve Fethin Hakîkati

20) Terzi Baba Umre Dosyası (2009)

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

22) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (12) Yûsuf Sûresi

23) İbretlik "Değmez" Dosyası

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

25) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (1) Köle Ve İncir Sepeti

26) Bir Zuhûrât'ın Düşündürdükleri: Tenzîh, Teşbîh, Tevhîd

27) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (2) Genç ve Kıymetli Elmas

28) Kur'ân-ı Kerîm'de Tesbîh ve Zikir

29) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (27) Karınca-Neml Sûresi

30) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (19) Meryem Sûresi

31) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (18) Kehf-Mağara Sûresi

32) Terzi Baba (3) İstişare Dosyası 

33) Terzi Baba Umre Dosyası (2010)

34) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (3) Bakara "İnek" Hikâyesi

35) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Fâtiha Sûresi

36) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (2) Bakara Sûresi

37) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (53) Necm-Yıldız Sûresi

38) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (17) İsra Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

40) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (3) Âl-i İmrân Sûresi

41) İnci Tezgâhı

42) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (4) Nisâ Sûresi 

43) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (5) Mâide Sûresi 

44) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (7) A'râf Sûresi 

45) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (14) İbrâhîm Sûresi 

46) Salat - İngilizce

47) Salat - İspanyolca

48) İrfan Mektebi - Fransızca

49) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (36) Yâ-Sin Sûresi

50) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (76) İnsân Sûresi

51) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (81) Tekvîr Sûresi

52) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (89) Fecr Sûresi

53) Mehmet Hazmi Tura (Yüksek Lisans Tezi)

 54) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Beled-Şems-Leyl-Duhâ İnşirâh-Tîn (90-95) Sûreleri 

55) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (28) Kasas Sûresi

56) İrfan Mektebi Şerhi - Fransızca

57) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (20) Tâ Hâ Sûresi

58) Muhyiddin-i Arabî - Mir'ât-ül İrfan ve Şerhi

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ-Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ-Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed-Rasûlüllah (s.a.v.)

62) Bir Hikâye Birçok Yorum: (4) Bir Ressam Hikâyesi

63) İnci Mercan Tezgâhı: Düşündürücü Nükteler

64) Ölüm Hakkında: Kıyam'et

65) Reşahat'tan Birkaç Bölüm'ün Şerh/Sohbet ve Yorumları

66) Abdulkâdir Geylâni - Risâle-i Gavsiyye Şerhi

67) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (67) Mülk Sûresi

68) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Namaz Sûreleri-(1) 

69) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Namaz Sûreleri-(2)

70) Yehova Şahitleri ile Mülâkat

71) Mübarek Geceler ve Bayramlar - Fransızca

72) Îmân ve Îkân

73) Celâl Cemâl Celâl: İbretlik Bir Dosya Daha (3)

74) Terzi Baba Umre Dosyası (2012)

75) Mahmut Şebüsteri - Gülşen-i Raz ve Şerhi

76) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (5) Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler Hikâyesi

77) Aşk ve Muhabbet Yolu: M. Nusret Tura

78) A'yân-ı Sâbite: Kazâ Ve Kader

79) Terzi Baba (4) İstişare Dosyası

80) Terzi Baba (5) İstişare Dosyası

81) Hayâl Vâdîsi'nin Çıkmaz Sokakları 

82) Mektuplarda Yolculuk - M. Nusret Tura

83) Terzi Baba Umre Dosyası (2013)

84) Nusret Tura - Vecizeler Hikâyeler

85) Nusret Tura - Tasavvufda Aşk ve Gönül

86) Terzi Baba (6) İstişare Dosyası

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

89) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (6) Her Şey Merkezinde Mi?

90) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-1) Şerhi

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

92) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (2) Şerhi

93) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân - İngilizce

94) İbretlik Bir Hikâye Daha - Mescid-i Dırar. Kubbetu'l

 Kara.

95) Terzi Baba (8) (19/53)

96) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (41) Fussilet Sûresi

97) Terzi Baba Umre Dosyası (2015)

98) Solan Bahçenin Kuruyan Gülleri 

99) Terzi Baba (9) İstişare Dosyası

100) İrfan Mektebi Ve Şerhi - İspanyolca

101) Bosna Hersek Seyahati Dosyası

102) İrfan Mektebi Ve Şerhi - İngilizce

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

105) Cemo ve Farko

106) Terzi Baba Umre Dosyası (2016)

107) Vahy ve Cebrâîl - Fransızca

108) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (1) - Peygamberimizi Ru'ya-da Görmek

109) Tasavvufî Îzâhlar

110) (19-53) Şeker Risalesi

111) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" Şerhi

112) Bir Kardeşin Soruları ve Cevapları

113) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-2) Şerhi

114) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-3) Şerhi

115) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-4) Şerhi

116) Kudüs Seyahati Dosyası

117) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-5) Şerhi

118) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (52) Tûr Sûresi ve M. Nusret Tura Hz.

119) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (01) Âdem Fassı

120) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (02) Şit Fassı

121) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (03) Nuh Fassı

122) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (04) İdris (05) İbrahim Fassı

123) Mahmut Şebüsteri - Gülşen-i Raz (2) - Terzi Baba Şerhinin Tamamı

124) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Satıh İnce

125) Terzi Baba Umre Dosyası (2018)

126) Ben'deki Terzi Babam (1) - Murat Cağaloğlu

127) Ben'deki Terzi Babam (2) - Murat Cağaloğlu

128) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaf Dağı Ve Zümrüd-ü Anka

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

130) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kilise Çanları

131) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: 53. Âyetleri ve Terzi Baba

132) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaner Yiğido

133) Muhtelif İrfan Sohbetleri (1)

134) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (2)

135) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (3)

136) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (4)

137) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (5)

138) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (6)

139) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (7)

140) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (8)

141) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (9)

142) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (10)

143) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (11)

144) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (12)

145) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (13)

146) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (14)

147) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (15)

148) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (16)

149) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (17)

150) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (18)

151) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (19)

152) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (20)

153) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (21)

154) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (22)

155) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (23)

156) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (24)

157) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (25)

158) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (26)

159) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (27)

160) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (28)

161) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (29)

162) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30)

163) Esmâ-i hüsnâ (1) - M. Nusret Tura Hz.

164) Esmâ-i hüsnâ (2) - M. Nusret Tura Hz. - Fütuhat ve Müşâhedeleri

165) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (75) Kıyamet Sûresi

166) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-6) Şerhi

167) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-7) Şerhi

168) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetlerden Seçmeler (31)

169) İbretlik Bir Hikâye Daha - Usta'dan Çırağına Tavsiyeler

170) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (4) - Terzi Baba'nın Görüldüğü Zuhuratlar

171) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (5) - Yoruma Açık Eğitim Zuhuratları

172) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (6) - Tuzak-Mekr-Hileli Zuhuratlar

173) Terzi Baba Umre Dosyası (2020)

174) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (83) Mutaffifin Sûresi

175) Mübarek Geceler Ve Bayramlar - İspanyolca

176) Korona Virüs'ün Düşündürdükleri

177) Terzi Baba, "14-İrfan Mektebi" Tezi

178) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (84) İnşikak Sûresi

179) 13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan Mektebi

180) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem - A- Mukaddime

181) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem - B- Ayniyet ve Gayriyyet

182) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (06) İshak Fassı

183) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (07) İsmail (08) Yakup Fassı

184) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (09) Yusuf Fassı

185) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (10) Hud Fassı

186) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (11) Salih (12) Şuayb Fassı

187) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (13) Lut (14) Üzeyir Fassı

188) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (15) İsa Fassı

189) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (16) Süleyman (17) Dâvud (18) Yunus (19) Eyyüb Fassı

190) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (20) Yahya (21) Zekeriyya Fassı

191) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (22) İlyas (23) Lokman (24) Harun-Fassı

192) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (25) Musa (26) Halid Fassı

193) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (27) Muhammed-Fassı

194) Silsile-i Uşşakiyye

195) Terzi Baba-Özel, Kütüphane ve Müze Arşivi

196) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Üç Silahşörler

197) Dur Rabb'ın Namaz Kılıyor (1)

198) Ramazan ve Oruç

199) İrfan Mektebi-Ders Târif Sıralaması

200) Dur Rabb'ın Namaz Kılıyor (2)

201) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (1)

202) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (2)

203) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (3)

204) Kur'ân-ı Kerîm'de Nefs Âyetleri 

205) Zekât ve İnfak 

206) Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207) 68-Kalem-sûresi-

208) Naz-Makâmı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209) 4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210) 6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211) Terzi Babam'dan esintiler. Muhtelif konular. 

212) 2023-Umre dosyası.

213) 1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214) 2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215) 86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Sûresi. 

216) Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217) 85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Sûresi. 

218) 8-5- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Cem-Cemâli..

219) 87-88-18-Ku-Ker-Yol-A’la-Gaşiye-Sureleri.

220) 61-19- Ku-Ker-Yol-Saff Suresi. 

221) 8-20- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Murat-Derûni.

222) Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-Mübarek-geceler-bitirme tezi- 

223) 6-En’Âm Suresi. Murat-Derûni.

224) 9-4-Tevbe Suresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

225) 10-Yunus Suresi.

226) 11-Hud Suresi Nihal Manaz.

227) 9-21-Tevbe Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

228) 10-Yunus Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

229) 2-Terzi Babam’dan esintiler. Selim Çoban.

230) 16-34-Ku-Ke-Yol- Murat Derûni.Cağaloğlu.

231) 5-6-Ku-Ke-Yol- Hicr-Suresi-Cem-Cemali. 

232) 31-Ku-Ke-Yol-Lokman-Suresi. T.B.

233) 21-26-Ku-Ke-Yol-Enbiya-Suresi. Murat Derunî. 

234) 22-27-Ku-Ke-Yol-Hac-Suresi. Murat Derunî. 

235) 25-29-Ku-Ke-Yol-Furkân-Suresi. Murat Derunî. 

236) 24-24-Ku-Ke-Yol-Nûr-Suresi. Murat Derunî.

237) 29-35-Ku-Ke-Yol-Ankebût-Suresi. Murat Derunî.

238) 26-39-Ku-Ke-Yol-Şu’ara-Suresi. Murat Derunî.

239) 23-7-Ku-Ke-Yol-Mü’minûn-Suresi. T.O.Cem Cemâlî.

240) Canan Çalışkan, T.B. salât-namaz yüksek lisans tezi.

241) Mustafa safi Efendi-Abdürrezzak tek. 

242) 30-36-Ku-Ke-Yol-Rûm-Sûresi. Murat Derûnî.

243) 33-25-Ku-Ke-Yol-Ahzab-Sûresi. Murat Derûnî.

244) 35-37-Ku-Ke-Yol-Fâtır-Sûresi. Murat Derûnî.

245) 10-Ku-Ke-Yol-Yunus-Sûresi-2- Yusuf-Ramazan Yücel. 

246) 34-5-Ku-Ke-Yol-Sebbe-Sûresi. Şerif kır. ÇHU. 

247) 37-40-Ku-Ke-Yol-Sâffât-Sûresi. Murat Derûnî.

248) 38-5-Ku-Ke-Yol-Sâd-Sûresi. Abdürrezzak tek-Muhtefi.

249) 40-42-Ku-Ke-Yol-Mü’min-Sûresi. Murat Derûni. 

250) 42-38-Ku-Ke-Yol-Şûrâ-Sûresi. Murat Derûni. 

251) 47-28-Ku-Ke-Yol-Muhammed-Sûresi. Murat Derûni. 

252) 43-43-Ku-Ke-Yol-Zuhruf-Sûresi. Murat Derûni. 

253) 49-41-Ku-Ke-Yol-Hucurat-Sûresi. Murat Derûni. 

254) 50-32-Ku-Ke-Yol-Kaf-Sûresi ve Mustafa Hilmi Sâfî. 

Murat Derûni. 

255) 13-Ku-Ke-Yol-Ra’d-Sûresi. Ozan sanlı Şentürk.

256) 32- Ku-Ke-Yol-Secde Sûresi. Muharrem Halil İz.

257) 39- Ku-Ke-Yol-Zümer Sûresi. Cem Demiroğlu.

258) 44- Ku-Ke-Yol-Duhan Sûresi. Murat Derûni. 

259) 45- Ku-Ke-Yol-Câsiye Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

260) 51- Ku-Ke-Yol-Zâriyât Sûresi. Murat Derûni. 

261) 54- Ku-Ke-Yol-Kamer Sûresi. Murat Derûni. 

262) 56- Ku-Ke-Yol-Vâkıa Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

263) 57- Ku-Ke-Yol-Hadid Sûresi. Murat Derûni. 

264) 58- Ku-Ke-Yol-Mücadele Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

265) 59- Ku-Ke-Yol-Haşır Sûresi. Murat Derûni. 

266) 60- Ku-Ke-Yol-Mümtehine Sûresi. Murat Derûni. 

267) 46- Ku-Ke-Yol-Ahkâf Sûresi. Muharrem Halil İz.

268) 62- Ku-Ke-Yol-Cuma Sûresi. Murat Derûni. 

269) 63- Ku-Ke-Yol-Münâfikûn Sûresi. Ozan sanlı Şentürk.

270) 64- Ku-Ke-Yol-Tegabün Sûresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

271) 65- Ku-Ke-Yol-Talâk Sûresi Yusuf-Ramazan,Yücel. 

272) 66- Ku-Ke-Yol-Tahrim Sûresi. Cem Demiroğlu.

273) 69- Ku-Ke-Yol-Hakkâ Sûresi. Murat Derûni. 

274) 70- Ku-Ke-Yol-Mearic Sûresi. Murat Derûni. 

275) 71- Ku-Ke-Yol-Nuh Sûresi. Murat Derûni. 

276) 72- Ku-Ke-Yol-Cin Sûresi. Murat Derûni. 

277) 73- Ku-Ke-Yol-Müzzemmil Sûresi. Murat Derûni. 

278) 74- Ku-Ke-Yol-Müddessir Sûresi. Murat Derûni. 

279) 44- Ku-Ke-Yol-Duhân Sûresi. Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

280) 46- Ku-Ke-Yol-Ahkaf Sûresi. Yusuf,Ramazan,Yücel.

281) 77- Ku-Ke-Yol-Mürselât Sûresi. Murat Derûni. 

282) 78- Ku-Ke-Yol-Nebe’ Sûresi. Murat Derûni. 

283) 79- Ku-Ke-Yol-Nâziât Sûresi. Murat Derûni. 

284) 80- Ku-Ke-Yol-Abese Sûresi. Murat Derûni. 

285) 88- Ku-Ker-Yol-Gaşiye-Suresi. Murat Derûni.

286) 91- Ku-Ker-Yol-Şems-Sûresi. Terzi Baba.

287) 92- Ku-Ker-Yol-Leyl-Sûresi. Terzi Baba.

288) 93- Ku-Ker-Yol-Duhâ-Sûresi. Terzi Baba.

289) 94- Ku-Ker-Yol-İnşirâh-Sûresi. Terzi Baba.

290) 95- Ku-Ker-Yol-Tin-Sûresi. Terzi Baba.

291) 96- Ku-Ker-Yol-Alâk-Sûresi. Terzi Baba.

292) 97- Ku-Ker-Yol-Kadir-Sûresi. Terzi Baba.

293) 98- Ku-Ker-Yol-Beyyine-Sûresi. Terzi Baba.

294) 99- Ku-Ker-Yol-Zilzal-Sûresi. Terzi Baba.

295) 100- Ku-Ker-Yol-Âdiyat-Sûresi. Terzi Baba.

296) 101- Ku-Ker-Yol-Karia-Sûresi. Terzi Baba.

297) 102- Ku-Ker-Yol-Tekâsür-Sûresi. Terzi Baba.

298) 103- Ku-Ker-Yol-Asr-Sûresi. Terzi Baba.

299) 104- Ku-Ker-Yol-Hümeze-Sûresi. Terzi Baba.

300) 105- Ku-Ker-Yol-Fil-Sûresi. Terzi Baba.

301) 106- Ku-Ker-Yol-Kureyş-Sûresi. Terzi Baba.

302) 107- Ku-Ker-Yol-Mâûn-Sûresi. Terzi Baba.

303) 108- Ku-Ker-Yol-Kevser -Sûresi. Terzi Baba.

304) 109- Ku-Ker-Yol-Kâfirûn-Sûresi. Terzi Baba.

305) 110- Ku-Ker-Yol-Nasr-Sûresi. Terzi Baba.

306) 111- Ku-Ker-Yol-Tebbet-Sûresi. Terzi Baba.

307) 112- Ku-Ker-Yol-İhlâs-Sûresi. Terzi Baba.

308) 113- Ku-Ker-Yol-Felâk-Sûresi. Terzi Baba.

309) 114- Ku-Ker-Yol-Nâs-Sûresi. Terzi Baba.

310) Kur’an-ı Kerimde Yolculuk. İşârî te’vîl ve tefekkürü. 

Hakkında İz-Terzi Baba genel yorumu,

----------

Kur’an-ı Kerimde Yolculuk. İşârî te’vîl ve tefekkürü. 

İz-Terzi Baba. Ciltler. 

311) 1-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B. 

312) 2-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B. 

313) 3-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B. 

314) 4-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B. 

315) 5-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B. 

316) 6-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B. 

317) 7-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B. 

318) 8-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B. 

319) 9-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B. 

320) 10-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B. 

321) 11-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B. 

322) 12-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B. 

323) 13-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B. 

324) 14-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B. 

325) 15-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B. 

326) 16-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B. 

327) 17-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B. 

328) 18-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B. 

329) 19-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B. 

330) 20-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B. 

331) 21-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B. 

332) 22-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B. 

333) 23-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B. 

334) 24-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B. 

335) 25-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B. 

336) 26-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B. 

337) 27-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B. 

338) 28-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B. 

339) 29-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B. 

340) 30-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B. 

341) 31-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B. 

342) 32-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B. 

343) 33-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B. 

344) 34-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B. 

345) 35-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B. 

346) 36-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B. 

347) 37-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B. 

348) 38-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B. 

------------------------- 

Altı peygamber serisi 

------------------------- 

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ-Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ-Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed-Rasûlüllah (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi

------------------------- 

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

32) Terzi Baba (3) İstişare Dosyası 

79) Terzi Baba (4) İstişare Dosyası

80) Terzi Baba (5) İstişare Dosyası

86) Terzi Baba (6) İstişare Dosyası

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

95) Terzi Baba (8) (19/53)

99) Terzi Baba (9) İstişare Dosyası

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

108) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (1) - Peygamberimizi Ru'ya-da Görmek

109) Tasavvufî Îzâhlar

110) (19-53) Şeker Risalesi

126) Ben'deki Terzi Babam (1) - Murat Cağaloğlu

127) Ben'deki Terzi Babam (2) - Murat Cağaloğlu

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

131) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: 53. Âyetler ve Terzi Baba

165) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (75) Kıyamet Sûresi

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi 

-------------------------

25) (1) Köle ve İncir Sepeti

27) (2) Genç ve Kıymetli Elmas

34) (3) Bakara "İnek" Hikâyesi

62) (4) Bir Ressam Hikâyesi

76) (5) Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler Hikâyesi

89) (6) Her Şey Merkezinde mi? Hikâyesi

------------------------- 

Dîvanlar serisi 

------------------------- 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

16) Divan (3)

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi

------------------------- 

17) Kevkeb: Kayan "Yıldız" lar

23) İbretlik "Değmez" Dosyası

73) Celâl Cemâl Celâl: İbretlik Bir Dosya Daha (3)

81) Hayâl Vâdîsi'nin Çıkmaz Sokakları 

94) İbretlik Bir Hikâye Daha - Mescid-i Dırar. Kubbetu'l

 Kara.

98) Solan Bahçenin Kuruyan Gülleri 

105) Cemo ve Farko

112) Bir Kardeşin Soruları ve Cevapları

124) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Satıh İnce

128) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaf Dağı Ve Zümrüd-ü Anka

130) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kilise Çanları

132) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaner Yiğido

169) İbretlik Bir Hikâye Daha - Usta'dan Çırağına Tavsiyeler

196) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Üç Silahşörler 

201) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (1)

202) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (2)

203) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (3)

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

------------------------- 

2) Hacc Divanı

20) Terzi Baba Umre Dosyası (2009)

33) Terzi Baba Umre Dosyası (2010)

74) Terzi Baba Umre Dosyası (2012)

83) Terzi Baba Umre Dosyası (2013)

97) Terzi Baba Umre Dosyası (2015)

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

106) Terzi Baba Umre Dosyası (2016)

125) Terzi Baba Umre Dosyası (2018)

173) Terzi Baba Umre Dosyası (2020)

212) Terzi Baba Umre dosyası (2023)

------------------------ 

Îmânın beş şartı kitapları

------------------------- 

2) Hacc Divanı

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân

10) Kelime-i Tevhid

72) Îmân ve Îkân

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

198) Ramazan ve Oruç

205) Zekât ve İnfak

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

------------------------ 

46) Salat - İngilizce

47) Salat - İspanyolca

48) İrfan Mektebi - Fransızca

56) İrfan Mektebi Şerhi - Fransızca

71) Mübarek Geceler ve Bayramlar - Fransızca

93) İslam, İman, İhsan, İkan - İngilizce

100) İrfan Mektebi ve Şerhi - İspanyolca

102) İrfan Mektebi ve Şerhi - İngilizce

107) Vahy ve Cebrâîl - Fransızca

175) Mübarek Geceler ve Bayramlar – İspanyolca

199) 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

209) 4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210) 6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

----------------------- 

Hakkımızda yapılan lisans, yüksek lisans, doktora tezleri ve kabul edilmiş kitaplarımız.

53) ‘‘Mehmet Hazmi Tura’’ Marmara Üniversitesi Sosyal bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalı / Tasavvuf Bilim Dalı Yüksek Lisans Tezi- Fatma Sena Yönlüer. 2010-İstanbul.

103) “Uşşâkî Kültürünün Günümüze Yansıması “Necdet Ardıç” Örneği” Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyyat Fakültesi yüksek lisans tezi- Serkan Denkçi. 2019-Bursa

177) ‘‘İrfan Mektebi Hak Yolunun Seyr Defteri’’, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi İlâhiyat Bölümü lisans tezi- Yavuz Burak Kır. 2019-Tekirdağ.

216) ‘‘Nusret Tura’’, Bursa Uludağ Üniversitesi yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel. 2024-Bursa.

222)“Tarikatlarda Mübârek Gün ve Gecelerin Yeri ve Ehemmiyeti’’. Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi lisans tezi-Fahrettin Avan. 2022-Sakarya.

240) ‘‘Necdet Ardıç / Terzi Baba’nın Tasavvuf Anlayışında Namaz Kavramı’’.Üsküdar Üniversitesi Tasavvuf Araştırmaları Enstitüsü Tasavvuf kültürü ve Edebiyatı Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi- Canan Çalışkan. 2025-İstanbul 

XXX) ‘‘Salâhaddîn Uşşâkî’nin Mirâtü’l-Esmâ İsimli Eserinin Metin İncelemesi ve Eser Bağlamında Balıkesir ve Trakya Bölgesi Uşşâkilerinin Etvâr-ı Seb’a Uygulamaları”, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Yüksek Lisans Tezi- İbrahim Paksoy. 2024-Ankara

XXX) ‘‘Uşşâkî Şiirinde Din Ve Tasavvuf’’ Dicle Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İslam Tarihi ve Sanatları Anabilim Dalı Türk-İslam Edebiyatı Bilim Dalı Doktora Tezi- Cengiz Aydın. 2020-Diyarbakır

------------------------

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2-3-4-5-6-7-8-9-10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

## Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

142-141-143-144-145-146-

------------------------ 

Kitaplar devâm ediyor şu an Yekün= (348+150=498)

-----------------------

Terzi Baba ilâhileri. 

Erler demine Nusret tura.

1) Meğer-Kürşat.

2) Candır Allah-Kürşat.

3) Canım Allah-Kürşat. 

4) Boş çevirme ellerimi-Kürşat. 

5) Çözdüm sırrını. Kürşat.

6) Nasihattır hep sözlerim. Kürşat.

7) Hakk-ı ister isen eğer. Kürşat.

8) Mevlâm seni özlerim. Kürşat.

9) Neler olmaz. Kürşat.

-----------------------------
