# Hâkka Sûresi

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/hakka-suresi
**Sayfa:** 116

---

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç

İşârî Te’vîl ve Tefekkürü 

(69- Hakkâ Sûresi)

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (273/69-51) 

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

 

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç

İşârî Te’vîl ve Tefekkürü

(69- Hakkâ Sûresi)

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (273/69-51) 

 GÖNÜLDEN ESİNTİLER: 

 

فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظِيمِ 

(69/52) “Fesebbih bismi rabbike-l’azîm”

(69/52) O halde Rabbinin yüce ismiyle, haydi tesbih et!

KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç

İşârî Te’vîl ve Tefekkürü

(69-HAKKÂ SÛRESİ) 

Yazan ve Düzenleyen MURAT DERÛNİ 

İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (273/69-51)

NECDET ARDIÇ

TERZİ BABA

“İz- -T-B- “Es Selâm En Necat”

Adres

Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin

Pehlivan Caddesi No: 29/5

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi

Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ

 (0533) 7743937

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

İçindekiler..........................................................,,,,,,,(4)

Ön Söz…………………………………………………………………………………(5)

Hakkâ Sûresi Hakkında Genel Bilgiler……………………………….(7)

Âyet (1-3)………………………………………………………………………..(12)

Âyet (4-6)…………………………………………………………………………(23)

Âyet (7-9)…………………………………………………………………………(29)

Âyet (10-12)…………………………………………………………………….(36)

Âyet (13-15)…………………………………………………………………….(47)

Âyet (16-18)…………………………………………………………………….(56)

Âyet (19-21)…………………………………………………………………….(68)

Âyet (22-24)…………………………………………………………………….(74)

Âyet (25-27)…………………………………………………………………….(77)

Âyet (28-30)…………………………………………………………………….(81)

Âyet (31-33)…………………………………………………………………….(90)

Âyet (34-36)…………………………………………………………………….(94)

Âyet (37-39)…………………………………………………………………….(96)

Âyet (40-42)…………………………………………………………………….(99)

Âyet (43-45)…………………………………………………………………..(102)

Âyet (46-48)…………………………………………………………………..(109)

Âyet (49-51-52)……………………………………………………………..(112)

Terzi Baba Kitabları Listesi ……………………………...............(124)

ÖN SÖZ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

Muhterem okuyucularım; her ne vesile ile elinize geçmiş olan bu kitabımızdan, İnşeallah Cenâb-ı Hakk’ın idrak vermesi ile en geniş şekilde faydalanmanızı temen-ni ederim.

Bu vesile ile evvelâ bütün okuyuculara bir ömür boyu sağlık, sıhhat ve gönül muhabbetleri ve gerçek ma’nâ da tasavvufî idrakler niyaz ederim. Bu dünya da en büyük kazanç burasını, bu âlemi şehâdet-i, gerçekten müşahede ederek yaşayıp geçirmek ve kendini tanımayı bilmek olacaktır. Kûr’ân-ı Kerîm’de (yolculuk) adlı İz-Terzi Baba sohbetleri ve kitaplarının bu hususta faydalı olabileceğini düşünüyorum, Bunlardan biri de konumuz olan “HÂKKA” Sûresidir. İçinde bir hayli mevzular olan bu Sûre-i şerifin zâhir, bâtın nûrundan bu dünyada iken yararlanmaya gayret edelim. Cenâb-ı Hakk’tan bu hususta her kez için başarılar niyaz ederim.

Kûr’ân-ı Kerîm Allah-ın kelâmıdır ve zâhiri, beşerî Arap kavminin lisânı, bâtını ve hakikat-i ise, İlâh-î Arapça lisânı’dır. Ve bunu idrak etmek için de ayrıca İrfan ehli yanın da ayrı bir eğitim almak gerekmektedir. İşte böylece Kelâm-ı İlâhî yi hakikat-i itibari ile anlamak biraz daha mümkün olacaktır. Her bir Âyet-i Kerîmenin biçok mertebelerden anlatım ve izâhları vardır, Cenâb-ı Hakk İlâh-î kitabımızdan en geniş şekilde yararlanmamızı nasib eder İnşeallah. 

 “Memur mâzûrdur” düstûruyla üstlendiğim bu vazîfeyi, Terzi Baba’nın feyiz pınarından gönlüme akan ilhâmlarla yerine getirmeye çalıştım. Bu süreçte, âyetlerin hem zâhirî hem de bâtınî ma’nâlarını bir bütün olarak ele almaya özen gösterdim. Bununla birlikte, zâhirî tefsirler hâli hazırda çokça mevcût olduğundan, çalışmamın odak noktasını âyetlerin iç, derûnî, enfüsî ve bâtınî mânâları oluşturdu.

Ana metinlerin altına, numaralandırılarak dipnotlar şeklinde, konu, kelime sözlük açıklamaları ve kaynaklar 

gerektiği yerlerde müracaat ve bilgi için belirtilmiştir.

İrfâniyet yolunda desteğini esirgemeyen İz-Efendi Babam, Nüket Annem ve Eşim Serpil hanımlara teşekkür ederim. Cenâb-ı Hak razı olduklarından eylesin, inşallah. 

Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenle-nişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın ruhlarına, Nusret babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, Nüket annemin ve İz-Efendi babamın ruhaniyetlerine, ceddinin, ceddimin ve eşimin ceddinin ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR”

ÜSKÜDAR/İSTANBUL

19-02-2026

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

EUZÛ BİLLÂHİ MİNEŞ ŞEYTANİR RACÎM

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

(سورة الحاقّة)

HÂKKA SÛRESİ GİRİŞ…

---------------

Hakkında

Mekke döneminde inmiştir. 52 âyettir. Sûre, adını birinci âyeti oluşturan“el-Hâkka” kelimesinden almıştır. Hâkka, mutlaka gerçekleşecek olan kıyametdemektir. Sûrede başlıca, Kıyameti inkâr edenlerin görecekleri cezalarve mü’minler ile kâfirlerin dehşetli Kıyamet günündeki hâlleri konu edilmektedir.

Nüzul

Mushaftaki sıralamada altmış dokuzuncu, iniş sırasına göre yetmiş sekizinci sûredir. Mülk sûresinden sonra, Meâric sûresinden önce Mekke’de inmiştir.

Konusu

Sûrenin ana konusu vahiy yani Kur’an’ın ilâhî kelâm oluşu ve peygamberliktir. Ayrıca kıyamet halleri; yeryüzünde fesat çıkaran ve peygamberleri yalancılıkla itham eden Âd, Semûd, Lût, Firavun, Nûh kavimleri gibi eski kavimlerden, bunların başına gelen felâketlerden söz etmekte, âhirette mutlu ve bedbaht olacak kimselerin durumlarını açıklamaktadır.[1]

#### ---------------

Sûre-i şerifin, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

(69) Mushaf sıra numarası.

(78) Nüzul sıra numarası.

(34) Alfabetik sırası.

(29) Cüz sırası.

(52) Âyet sayısı.

(52) Fasıla harfleri.

(314) Genel toplamdır.

Rakamları tek tek toplarsak,

(6+9+7+8+3+4+2+9+5+2+5+2=62) dir.

Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır. Ancak fazla vaktinizi almamak için genel sayıları ve bağlantısını vermekle yetinelim. 

---------------

Elli iki âyet olup fâsılaları ة، ل، م، ن، ه  harfleridir.   (He) harfi “9” adettir. Hüviyet-i ilahiyyenin Rububiyet mertebesinde bulunan hakikatidir. (Te) harfi 23 adettir. Hüviyet-i ilahiyyenin, beşeri hüviyete 23 sene içinde hakikatinin aktarılması-anlatılmasıdır. (Lam) harfi 1 adettir. Uluhiyet mertebesinin hakikatidir. (Mim) harfi dört adettir. Hakikat-i Muhammediyenin şeriat, tarikat, hakikat, marifet mertebesinden hakikatidir. (Nun) harfi “15” adettir, (1+5=6) dir. Nûr-u Muhammediyenin 6 yönü Hakk ile ihata etmesidir.

---------------

Sûre-i Şerifin sayı değerine göz atalım.

(حاقّة) “Ha: 8” “Elif: 1” “Kaf: 100” “Kaf: 100” “Te: 400” harf değerlerinden oluşmaktadır. Toplarsak 8+1+100+100+400= 609 dur. 0 aradan kaldırıldığı zaman 69 sûre-i şerif sayı değerini vermektedir. 

6+9= 15 dir. 

Mushaf sıralamasında (69) (6+9=15) nüzul sıralamasında (78) (7+8=15) dir. (52) (5+2=7) âyettir. Genel sayı toplamı 314 (3+1+4=8) idi. (15+15+15+7+8=60) dır. 

(7) Yedi nefis mertebesi,

(8) Tevhid-i Ef’al ve 8 cennet,

(15) Zahir ve batın Hakikat-i Muhammediyedir. 

Daha başka sayısal bağlantılar vardır. Bu kadar ile iktifa edelim… 

O HAKKA olan, nedir O Hakk olan?

Dirayetle ne bildirdi Hakk olan?

Semud haddi aşan yelle yok olan,

Rahman Rahiym olan Allâh'ın adıyla,[2]

Mealen;

---------------

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1. Gerçekleşecek olan kıyamet!

2. Nedir o gerçekleşecek olan kıyamet?

3. Bilir misin gelecek olan kıyamet nedir? 

4. Semûd ve Âd kavimleri, yüreklerini hoplatacak olan büyük felaketi (Kıyameti) yalanladılar.

5. Semûd kavmi korkunç bir sarsıntı ile helâk edildi.

6. Âd kavmine gelince, onlar da uğultulu ve dondurucu şiddetli bir rüzgârla helâk edildi.

7. Allah, onu kesintisiz olarak yedi gece, sekiz gün onların üzerine musallat etti. Öyle ki (eğer orada olsaydın), o kavmi, içi boş hurma kütükleri gibi oracıkta yere serilmiş hâlde görürdün.

8. Şimdi onlardan geri kalan bir şey görüyor musun?

9. Firavun, ondan öncekiler ve yerle bir olan şehirler (halkı olan Lût kavmi) hep o suçu işlediler.

10. Öyle ki Rablerinin elçilerine karşı geldiler. Bunun üzerine Allah da onları gittikçe artan bir azap ile yakaladı.

11, 12. Şüphesiz, (Nûh zamanında) su bastığı vakit, sizi gemide biz taşıdık ki, bu olayı sizin için bir uyarı yapalım ve belleyecek kulaklar da onu bellesin.

13, 14, 15. Sûr’a bir defa üfürülünce, yeryüzü ve dağlar kaldırılıp birbirine bir çarptırılınca, işte o gün olacak olmuş (kıyamet kopmuş)tur.

16. Gök de yarılmış ve artık o gün o da çökmeye yüz tutmuştur.

17. Melekler onun kıyılarındadır. O gün Rabbinin Arş’ını, bunların da üstünde sekiz taşıyıcı taşır.

18. O gün (hesap için Allah’a) arz olunursunuz. Hiçbir sırrınız gizli kalmaz.

19. İşte o vakit, kitabı kendisine sağından verilen kimse der ki: “Gelin, kitabımı okuyun!”

20. “Çünkü ben, hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum.”

21. Artık o, hoşnut bir hayat içindedir.

22. Yüksek bir cennettedir.

23. Onun meyveleri sarkar (kolaylıkla devşirilebilir).

24. (Onlara şöyle denir:) “Geçmiş günlerde yaptıklarınıza karşılık, afiyetle yiyin, için.

25. Kitabı kendisine sol tarafından verilen ise şöyle der: “Keşke kitabım bana verilmeseydi.”

26. “Hesabımın ne olduğunu da bilmeseydim.”

27. “Keşke ölüm her şeyi bitirseydi.”

28. “Malım bana hiçbir yarar sağlamadı.”

29. “Saltanatım da yok olup gitti.”

30. (Allah, şöyle der:) “Onu yakalayıp bağlayın.”

31. “Sonra onu cehenneme atın.”

32. “Sonra uzunluğu yetmiş arşın olan zincire vurun onu.”

33. “Çünkü o, azamet sahibi Allah’a iman etmiyordu.”

34. “Yoksulu doyurmağa teşvik etmiyordu.”

35. “Bu sebeple, bugün burada onun samimi bir dostu yoktur.”

36. “Kanlı irinden başka bir yiyeceği de yoktur.”

37. Onu günahkârlardan başkası yemez.”

38, 39, 40. Görebildiklerinize ve göremediklerinize yemin ederim ki, o (Kur’an), hiç şüphesiz çok şerefli bir elçinin (Allah’tan alıp tebliğ ettiği) sözüdür.

41. O, bir şairin sözü değildir. Ne de az inanıyorsunuz!

42. Bir kâhinin sözü de değildir. Ne de az düşünüyorsunuz!

43. O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmedir.

44, 45. Eğer (Peygamber) bize isnat ederek bazı sözler uydurmuş olsaydı, mutlaka onu kudretimizle yakalardık.

46. Sonra da onun şah damarını mutlaka keserdik.

47. Hiçbiriniz de bu cezayı engelleyip ondan savamazdı.

48. Şüphesiz Kur’an, Allah’a karşı gelmekten sakınanlara bir öğüttür.

49. Şüphesiz biz, içinizden yalanlayanların olduğunu elbette biliyoruz.

50. Şüphesiz Kur’an, kâfirler için mutlaka bir pişmanlık sebebidir.

51. Şüphesiz Kur’an, gerçek kesin bilgidir.

52. O hâlde sen, yüce Rabbinin adıyla tespih et.[3]

---------------

 Bismillâhirrahmânirrahîm.

 “Rabbi zidniy ilmâ.” “Ya rabb-i ilmimizi ziyadeleştir.”

---------------

الْحَاقَّةُ {الحاقة/1}

(69/1) “Elhâkka(tu)” 

(69/1) O Hâkka

---------------

Elmalılı hamdi yazır tefsirinde “Hâkka” kelimesi hakkında 12 değişik yorum vardır.

1. Hakk kelimesi "sabit ve gerekli" mânâlarında alındığı takdirde el-Hâkka; meydana gelmesi gerekli olan, geleceği hiç kuşkusuz sabit olan saat demektir.

2. Hakk kelimesi, bir şeyi hakikati üzere tanımak ve tanıtmak mânâsına mastar olarak düşünüldüğünde "el-Hâkka", kendisinde durumların hakkıyle tanınacağı, yani eşyanın hakikatini açıp ortaya çıkaracak saat demektir.

3. el-Hâkka, "işlerin hakikatlerini kapsayan" demektir. Yani içinde, doğruluğu ve gerçekleşmesi gerekli işlerin ve hallerin meydana geldiği şey demektir ki, Kıyamet'te meydana gelmesi ve varlığı gerekli olan sevap, ceza ve diğer kesin işleri ifade eder.

4. Hâkka, hakka demektir. Hakka ise, hukûk kelimesinin tekili olan hak tan daha özeldir. "Bu benim özel hakkımdır." mânâsına denir.

5. Hâkka, şaşmaksızın inen ve yapacağını yalansız yapan bela demektir ki "Onun oluşunu yalanlayan yok."(Vâkıa, 56/2) mânâsınadır.

6. Bir toplum üzerine meydana gelmesi hak olan vakit demektir ki birinci mânâya yakındır.

7. Herbir doğruluk ve eğriliğe, iyilik ve kötülüğe ceza ve mükâfatın hak olduğu, başka bir deyişle her çalışana çalışmasının karşılığının verilmesinin hak olduğu vakit demektir ki, bu da kıyamettir.

8. Yükümlü ve sorumlu kişilerin yaptığı işlerin bütün eserleri gerçekleşip artık bekleme sınırından çıkıldığı hak saat demektir. Çünkü bütün sevap ve ceza o gün ortaya çıkar.

9. Ezheri'nin görüşüne göre, yenmeye ve üstün gelmeye çalışmak mânâsına, onunla karşılaştım da onu hakladım, yani "yenişmek üzere karşılaştım da ben yendim" denilmesinde olduğu gibi "haklamak" yani hakkından gelmek mânâsınadır. Çünkü bu kıyamet günü, dini hususunda Allah'la batıl yoldan yarışa kalkanları hep hakları, yenilgiye uğratır.

10. Ebu Müslim'in görüşüne göre, el-Hâkka, "Rabbının sözü hak oldu."(Yunus, 10/33; Ğâfir, 40/6) âyetinde geçen fiilinden türetilmiş fâile (etken ortaç)tır.

11. Âkıbet, âfiyet kelimeleri gibi mastardır ki, "sırf hakikat" demek olur.

12. Bu kelime, kıyametin ismi olması itibarıyla, başka 

herhangi bir anlamı düşünülmeden, türememiş isim olur.

Bunların herbirinden bir mânâ anlaşılmakla beraber, demek oluyor ki el-Hâkka, "O Hâkkanın ne olduğunu sana ne bildirdi?" buyrulduğu üzere akıl ve düşünceyle bilinen bir şey değildir.[4]

---------------

"El-Hâkka", Kıyamet sûresinin ilk ayeti olup, kıyamet gününün isimlerinden biridir. Muhyiddin İbn-i Arabî hazretleri bu kavramı, zahirî anlamının (kıyamet saati) ötesinde, varlığın nihai hakikati (el-Hakku) ve bu hakikatin mutlak olarak tecelli edeceği "an" (el-Hînetü'l-Câmi'a) olarak yorumlar. Onun sisteminde "Hâkka", "Hak" kökünden türemiş olup, hem "gerçekleşmesi kesin olan (vâcibü'l-vukû')" hem de "her şeyin hakikatini (eşyanın a'yân-ı sâbitesini) açığa çıkaracak olan" anlamlarına gelir.

"Hâkka", "Hak" kökünden gelir. Bu, iki temel mânâyı içerir:

Vücûb (Kesinlik): Varlığı zorunlu, gerçekleşmesi kesin olan. Bu, kıyametin mutlaka kopacağına işarettir.

İzhâr (Açığa Çıkarma): "Hakk" kelimesi, bir şeyin hakikatini ortaya koymak anlamına da gelir. "Hâkka", "eşyanın hakikatlerini (ayân-ı sâbite) bütün çıplaklığıyla açığa çıkaracak olan vakit" demektir. O gün, herkes kendi ezelî hakikatinin (istidadının) suretini görecektir. "O gün, herkesin kendi ayn-ı sâbitesini müşahede edeceği gündür."

---------------

Hakka kelimesinin sonunda “TE” (ﺔ) harfi hardır.

(ت ﺔ) TE

Te, bazen görünür, bazen gizlenir

Kavmin varlığında payına onun çeşitlilik düşer

Mertebesi Zatı ve sıfatları kuşatır

Onun fiil mertebesinde temkini yoktur

Ortaya çıkarıp gösterir sırlardan gariplikler izhar eder

Levh mülkünü, kalemleri ve Nun’u

Leyli, şemsi, A’la’yı ve Tarık’ı

Zatında, Duha’yı İnşirahı ve Tin’i 

 (İbn Arabi)

“Arapça, kelimelerin eril (müzekker) ve dişil (müennes) olabildiği dillerden biridir. Arapçada 3 adet müenneslik (dişillik) işareti vardır ve bunlardan biri de tai merbutadır. 

Tai merbuta, "bitişik ta" demektir. Bir diğer ismi de tai te'nis'tir (yani dişillik ta'sı). Bu işaret, kelimelerin sonuna birleşen ve kapalı yazılan Te harfidir. Bir başka ifadeyle, Arapçanın 3. harfi olan Te harfinin iki yazılış şeklinden (açık ve kapalı) biridir. Açık yazılan Te harfi de, tıpkı kapalı yazılan tai merbuta işareti gibi, dişillik alameti olarak görev alabilmektedir” Açık olarak yazılan “TE” (ت), Kapalı olarak yazılan “TE” (ﺔ) bu şekildedir. 

Sonuç olarak, isminden de anlaşılabileceği gibi tai merbuta işareti, Te harfinin bir yazım formudur ve açık yazılan Te harfi gibi iki nokta ile noktalanmıştır. Kelimelerin sonlarında yer alır ve genellikle dişillik bildirir; ancak kendisinden sonra bir harf gelecek olursa, artık kapalı yazılamaz ve açık Te şeklinde yazılır. (İbn Arabi)

---------------

“EnTe” (Sen) ancak ilim suretinde tecelli eder. “Te” harfi ise “EnTe” (sen) şeklindeki hitap harfidir. Bu ise hitap edilenin müşahede edilmesini gerektirir. “Te” ile ilgili; bilindiği gibi o da (En-te) nin “Te” sidir, onu diyebilmek için orada hazır olan ancak gaybde olan bir (Ene) olması lazımdır ki muhatabına (En-te) diyebilsin, aslında oradaki “Te” (ente) (ene) nin “T” deki kendini gizlemiş olan (Ene) sidir. (Ente) nin zuhur sahası “T” kaldırılınca zaten ortada kendisi kalmış olmaktadır. “T” ile Zatın zuhur mahalli olan birey böylece âlemi şehadette tasdik olunmuş olmaktadır. (Necdet Ardıç ‘Terzi Baba’)

---------------

“TE” (ﺔ) harfi yetkin kulluk mahallidir. Muhatab alınan makamdır: “Ene – EnTe”. Aynı zamanda kelimenin sonunda yer alan “TE” kelimeye müenneslik (dişilik) verir. Bu da mahallin edilgenliğinin kabul ediciliğini gösterir ki, bu da buraya kadar ki hakikatlerin evvela kabulü, sonra açığa çıkarılması için önemlidir. Aslında her şey hem edilgen (dişi) hem de etken (eril) dir. Bir şeyin zuhur bulması için Hakk’ın etkenliğine mukabil bunu kabul edecek edilgen bir mahalle ihtiyaç vardır ki tecelli zuhur edebilsin. (Er… Ay…)

Görüldüğü gibi, “TE” harfinin alt yuvarlığı İnsan-ı Kamil’in toplayıcılığını, üstündeki iki nokta, daha önce ifade ettiğimiz gibi bilgi noktasıdır, “TE” nin üzerindeki bir nokta Uluhiyetini, diğer noktada beşeriyetini gösterir. Dolayısıyla bu yönüyle “TE” ALLAH isminin mazharı olan İNSAN-I KAMİL makamı olmuştur. (Er… Ay…)[5] “ İz- -T-B- ”

---------------

مَا الْحَاقَّةُ {الحاقة/2} 

(69/2) “Mâ-lhâkka(tu)”

(69/2) Ne o Hâkka?

---------------

"Hakikat'in (el-Hakk) mutlak oluşu karşısında beşerî idrakin acziyetini" ve "ilâhî tecellînin (taayyün) mahiyetinin akıl ve duyularla kavranamayacağını" ifade eder. 

"Mâ" (ne) soru edatı, burada "hakikatin zatı itibarıyla bilinemezliğine" işaret eder. "El-Hâkka", "Hak" kökünden gelir ve "Hakk'ın kendini en kapsamlı şekilde açtığı an" anlamındadır. Ancak bu açılma (tecellî), tecellî edenin (Hakk'ın) zatını değil, sadece isim ve sıfatlarının tecellîlerini gösterir. Soru, insan aklının (akl-ı meâd) bu tecellînin hakikatini kavrama kapasitesinin olmadığını, dolayısıyla "O günün mahiyeti neyle kavranabilir ki?" anlamında bir "acziyet itirafı" dır.

Bu, aynı zamanda "ilâhî zâtın (hüviyet) bilinemezliği" ilkesinin kıyamet gününe uygulanmasıdır. Nasıl ki Allah'ın zatı idrak edilemez, O'nun kıyamet günündeki tecellîsinin keyfiyeti de idrak edilemez. 

"ilmelyakîn" (bilgi yoluyla bilme) ile "hakkalyakîn" (bizzat yaşayarak bilme) arasındaki farkı gösterir. Dünyada iken "El-Hâkka" hakkında bilgi sahibi olunabilir (ilmelyakîn), ama "O nedir?" sorusu, onun mahiyetinin ancak vuku bulduğunda (hakkalyakîn) tam olarak anlaşılacağını vurgular.

"Mâ" Soru Edatı, Kur'an'daki bazı soru edatları, "ilâhî sırra (gayb) işaret" eder. "Mâ el-Hâkkah?" sorusu da bu kategoridedir. Bu soru, aslında "Hakk'ın tecellîsinin keyfiyetini" sormaktadır. Ancak bu sorunun cevabı yoktur, çünkü tecellînin keyfiyeti, tecellî edenin zatı gibi bilinemez. Soru, "tecellînin zuhur edeceği ânın (vaktin) ve o anda olacakların mahiyetinin, beşerî aklın kategorilerine sığmayacağını" göstermek için sorulmuştur.[6]

---------------

وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْحَاقَّةُ {الحاقة/3} 

(69/3) “Vemâ edrâke mâ-lhâkka(tu)”

(69/3) O Hâkka’yı sana bildiren (idrak ettiren) nedir?

---------------

“ve mâ edrake” bakın “kef” dedi, o ise muhatap/hitab edilendir, işte böylece karşımıza muhatap geldi. Burada bu hitabı iki yönlü anlamamız gerekiyor, birisi mutlak sûrette Aleyhisselâtü Vesselâm Efendimize olan hitap, biride onun ümmetine olan hitaptır. Burada bunu ayırmamız lâzımdır. Ayırmamız lâzımdır ki, sonra tekrar birleyebilelim. İki ayrı özelliğin hakîkatlerini idrâk edip, tekrar birleyebilelim. Şimdi, bu hitap evvelâ, (s.a.v.) Efendimize geldiği için, evvelâ onun yönüyle bakalım. “Ve ma” burada düşünüyoruz, öyle birşey ki bu, “Vemâ edrâke mâ-lhâkka” “Ey habibim sen bu Hâkka’nın (Hakk’ın) ne olduğunu idrâk ettin” Yâni benim sana bildirdiğim hakîkatlerle vermiş olduğumu idrâk ettin.

Neden? Çünkü Mirac gecesi yapılan eğitim ile zâten Efendimiz (s.a.v) kendinde olan Hakk’ı, Hakikati anlamak ile onu yaşadı, idrâk etti. Hâkka nın olduğunu mutlak olarak, hiçbirimizin anlayamayacağı kadar, yüksek bir seviye ve derecede idrâk etti. İşte onun tasdiki budur. Yaşadın yâni “derk” ettin. 

Derk/idrak= “Lügatta. Anlayış. Kavrayış. Akıl erdir-mek. Fehim. Yetiştirmek.” Ma’nâsında geçmektedir ki, “kişinin bünyesine işlemiş müşahedeli bilgi” demektir. 

Ama bu husus bize döndüğü zaman, ümmete döndüğü zaman, bu âyetin muhatabı biz olduğumuz zaman, “vemâ edrâke” orada “mâ” soru hükmüne geldi, olumsuz hükmüne geldi. Sen bu “Hâkka’ yı idrâk etmedin yâni edemedin. Yâni bu Hakk’ın ne olduğunu idrâk edemedin. “Vemâ edrâke mâ-lhâkka” Hakk’ın ne olduğunu sen idrâk edemedin veyahut edebildin mi? Veya etmeye çalış, gibi dikkatimiz çekilmektedir. 

Efendimiz (s.a.v) hakkında sen mutlak olarak Hakk’ı idrâk ettin ve yaşadın, ama bu bize döndüğü zaman, Biz Hakk’ı yaşamadığımız için, Hakk’tan haberimiz olmadığı için, “ve mâ edrake” siz bunu idrâk etmediniz. Neyi “ve mâ” etmediniz “Hâkka” Hakk olanı idrâk etmediniz, ama etmeye çalışın. Madem ki bu “Hâkka” diye bir özellik var, bir güzellik, bir hoşluk vardır. O zaman bu âyetle bizi oraya yöneltmekte ve bunun ne olduğunu yavaş yavaş şerh etmek için değerini bize anlatmak için “mâ-lhâkka” Diye devam etmektedir. Bunu idrak etmek için Ve Mirac dönüşü, “Men reani fekad real Hakk” “beni gören ancak Hakk'ı gördü” diye ümmetine 

bildirdi. Bunu iyi tefekkür etmek lazımdır.(M.D.)[7] “ İz- -T-B- ”

Kırk yıl secdem Sana'dır ya Hazret-i Muhammed!

İşte bu dizede bu hakikat belirtilmiş oluyor. Kişiler diyorlar ki; “bu Hazreti Peygamberi putlaştırmak olur, dolayısıyla şiir hatalıdır. Allah'a secde edilir, kula secde edilmez.”

“Kırk yıl secdem Sanadır” derken, O'na değil, O'ndaki hakikati ilâhiyyeyedir, sureti Rasûlullah'a değil. Velev ki sureti Rasûlullah'a olsun; o sureti Rasûlullah ki, Allah'ın suretlerinden en kemalli bir surettir, niye secde edilmesinki. Ama bu bir âdet hükmünde, hüküm hükmünde değildir. Şeriatte yanlıştır. Şeriat mertebesinde beşere secde edilmez. Ama Peygamber Efendimiz sadece beşer değil. “Ben de sizin gibi bir beşerim, ama bana vahiy olunur.” (41/6) İşte orası Uluhiyyet tarafını belirtiyor.

Yusuf (a.s.) mertebesinde bile “11 kardeş ay ve yıldızın bana secde ettiklerini gördüm rüyamda” (12/4) diyor. 20 küsür sene sonra da aynı hadise fiilen, fiziken tatbik ediliyor. 11 tane kardeşi, babası ve annesi geliyorlar O'nun makamının önünde secde ediyorlar. 

Oraya secde olursa, Hazreti Peygamber'e olmaz mı? Ama yine tekrar edelim, bu secde O'nun beşeriyetine değildir. Kabe-i muazzama'da, o Beyt-i yukarıya kaldırınca, herkes birbirine secde ediyor olur. İşte insan da Hakkın hakikati olduğundan, ama aynı zamanda her insanın kendine ait bir beşeri yönü de olduğundan, adalet olması lâzım geldiğinden, bu taraftaki kişi, o taraftakinin Uluhiyyetine secde ediyor, beşeriyyetine değildir. 

Kendisindeki beşeriyyeti ile karşısındakinin “Ve nefahtü”süne, hakikatine secde ediyor. Aynı şekilde o da beşeriyyetiyle karşısındakinin “Ve nefahtü”süne secde ediyor. Îşte o zaman tam adalet kurulmuş olur. Zâten orada Kâ’be'de yaşanan kemâl hadise de budur. Yoksa önümüzde duran granit kayasından yapılmış taşa, toprağa değildir.

(Terzi Baba-6 Peygamber (2) Hz.Nuh (a.s.) sohbetinden.) 

---------------

NOT= Yukarıda bahsi geçen secde hakkında başka bir yerde izah babında yazdığım benzer yazıyıda buraya ilâve etmeyi uygun gördüm. (T. B.) 

---------------

Not: Yukarıdaki şiirin 8. satırındaki “kırk yıl secdem sanadır” ifadesi okuyanlara ters gelmesin, çünkü bu sözler değişik mertebeden, Hakîkat-i Muhammediyye’ye göre söylenmiştir, zuhûru Muhammediyye’ ye göre değildir. Hz. Resûlüllah’ın bâtınına ve hakîkatine göredir; sûret ve zâhirine göre değildir. 

O’nun bâtını “Hak” zâhiri ise “halk”’tır. İfade edilen secde bâtınına’dır. Bâtını ise “Hak” olduğundan en geniş ma’nâda Hakk’ın zuhûr mahalli olan Hz. Muhammed’in (s.a.v.) şahsında yapılan secde dileği doğrudan Hakk’a olmaktadır. 

Kâ’be’ye dönerek secde eden bütün Müslümanlar, tabii ki onun taş yapısına değil, özünde bulunan Hakk’ın tecellîsine secde ederler. Meleklerin Âdem’e secde etmeleri onun toprak kalıbına değil, özünde bulunan Hakk’ın varlığınadır. 

“Men reani fekad real Hakk” “beni gören ancak Hakk’ı gördü” hakikatini gerçek ma’nâ da idrak edip yaşayabiliyorsak, o zaman zâten mesele yoktur. Ancak bunları sadece ezbere lâfzen söylüyorsak, bu hususta anlayış ve yaşam yetersizliğinden sorun çoktur. 

Bu sahada söz çoktur yeri olmadığı için bu kadar izahı yeterli bulalım ve Hz. Resûlümüzü gerçek mertebeleriyle idrâk edip anlamaya gayret edelim. (Necdet Ardıç-Terzi Baba)[8]

Bu âyeti de “idrakini idraki” için 2. Âyette geçen "hakk’alyakîn" yani yaşantı ile yaşamak gerekir. Bunun içinde bir irfan ehli bulup kendisine talebe olup söylediklerini harfiyen yerine getirmek gerekir. Çünkü o da bu yollardan geçip seyrini tamamlamıştır. (M.D.)

 

YAKÎN İLMİNİN ÜÇ MERTEBESİ

İşte Hakk olan yakin ilmide bilindiği gibi 3 mertebedir. İlm’el ayn’el hakk’el yakindir. Diğeri bilmel yakin aradaki farkı analtabildim mi? Bilim ile yakin beşerin beşere anlattığı beşerce anlatılan anlaşılan şeylerdir. Yani beşer sınırları içerisinde ama yakin ilmi ilahi ilimdir. Hakkın kuluna öğrettiği ilim. Ve onunda mertebeleri vardır. Kul kendini geliştirdikçe evvela bu hakikatleri ilmî, aynî manasında ondan sonra da aynel yakin ilmel yakin manasında sonra biraz daha içine nüfuz ederek aynel yakin.

İlmel yakinde tefekkür var. Sadece ilmi manada, aynel yakinde müşahede de dahil ediliyor. O ilme, ayn yani görme, daha güzel idrak etme yani daha kapsamlı meseleyi anlâma ve müşahede etmektedir. Hakkal yakin ise onların hepsini hakikatleri itibariyle onları kendinde bulmaktadır. Buraları biz fazla zorlâmayalım ilm’el yakini dahi bizim için müthiş bilgi kaynağı var ki hakkın kuluna bildirdiği ilimdir, bu zati ilimdir. Gerçek ilim budur şüphesiz peygamberimizin bize bildirdiği ilim bu ilimdir. 

İlm’el yakin ama ehli zahir bunu bilmel yakine çevirmiş bu ilahi bilgiler beşerileştirilmiş. Beşerden beşere ölü nakli gibi olmakta. Şeriat ehli imam efendi çıkıyor hutbeye, şunu bunu yapın edin, bakıyorsun herkes uyuyor. Niçin? Can yok ki anlatılan şeyde, bir ses duyuluyor. “Münadiyen yünadi lil iman” Biz imana davette bir ses duymuştuk (uzaktan) ama diğer taraftan “amenerresulu bima ünzile ileyhi” bakın iman bu işte. Diğerinde biz duymuştuk bir Allah ve peygamber var onlara iman edin diye duymuştuk diyor ama ötekinde Allah peygamberin imanını tasdik ediyor. Arada ne kadar fark var. Amenerresulü, resul iman etti, bima neye ünzile indirildi, ileyhi; ona indirildi. Yani peygamber efendimize gelen kur’anı kerime evvela peygamberimiz kendi inandı, kendi iman etti, bu haktandır diye. Hayali değil, vehmi değil diye o kendi iman etti ve bütün âlemlerdeki hakikatin Hakk’ın hakikati olduğuna iman etti, evvela kendi iman etmez de mutmain olmazsa ümmetine bunu nasıl anlatır kişi mütmain olmadığı sağlâm bilmediği bir bilgiyi nasıl başkasına aktarır şüpheli bir bilgiyi.

İşte bunlar ilmel aynel yakin yani yakin ilimleri değil. Kurbiyet değil. Kurb ikilik isteyen bir iş, 2 varlık var yakınlaşıyor birbirine. Ama yakin ikinin tek olduğu, ikinin tek olarak ifade edildiği manadır. Diğerinde 2, 2 olarak ifade ediliyor. Bunlar biraz uzaktalar da kurb yani yaklaşıyorlar biraz. Yaklaşsalar da birleşmeleri mümkün değil çünkü 2 ayrı hüküm var iki ayrı kabul var. Ancak yakin ilminde ikinin teke dönüşmesi var. İşte islâm’ın da hakikati budur. 

İseviyet mertebesinde tesliste yani üçlükte olan o anlayış, eba ebi ve ruhul kudüs, islâmiyetin zahirinde şeriatında ikiye inmektedir. Yani yukarıda Allah, aşağıda kul. Üçten iki’ye indi. Ve bu ikilik besmele-i şerifte teke indirildi. Üç’ün bir bütün olduğu ifadesiyle teke indirildi. Bismillahirrahmanirrahim. Aslında burada da üç isim var. Allah, Rahman, Rahim. Bakın teslis gibi, üçlü gibi ama Allah, rahman ve rahimiyeti ile birlikte bildirilmekte, yani bir olarak Allah’ın rahman ve rahim sıfatları vardır. Rahman ve rahime bir kimlik verilmiyor. Üçleştirilmiyor, tekleştiriliyor. 

İşte tevhid bunu bir olarak gösteriyor bu da en güzel bir kelâm. Ve bunun da en güzel ifadesi elhamdulillahi rabb’ül âlemin, ne kadar güzel yapılmış biz bunları ezbere aldığmız için farkında değiliz konuşulan söylenen kelimelerdeki dehşetin manadaki dehşetin farkında değiliz. Diğer ifadeyle mükemmelliğin farkında değiliz. Çünkü bedava kazanmışız, çocukluğumuzda ezberlemişiz ama neler söylüyoruz. Bütün âlemlerin kaynakları hakikatleri hep bunların içerisindedir. İşte yusufî hakikatlerden yusufiyet mertebesine kadar gelen seyri bize o nüktelerle bildirilmiş oluyor. İşte o ailenin diyelim o Yusuf yakup oğullarının yaşantısı içerisinde bize “isr” i anlatıyor. Yani yeryüzünde gece yürümeyi anlatıyor. Ama onun kemâli olan esrayı da peygamberimiz bize anlatıyor gece yürümenin gökyüzünde yürümenin ne olduğunu bize anlatıyor. Bizim böyle bir peygamberimiz var. Böyle büyük bir Allahımız var. Bizlere bunları nakletmekte hiçbir zorluğu zor görmeden hiçbir şeyden çekinmeden aktaran evliyalarımız ariflerimiz var. Bunların hepsine şükrederiz teşekkür ederiz.[9] 

“ İz- -T-B- ”

---------------

كَذَّبَتْ ثَمُودُ وَعَادٌ بِالْقَارِعَةِ {الحاقة/4} 

(44/4) “Kezzebet semûdu ve ’âdun bilkâri’a(ti)”

(44/4) Semûd ve Âd, kapılarını çalacak olan o felaketi yalan saymışlardı.    

---------------

Kıyametin farklı isimlerini (Vâkıa, Kâria, Tâmmme, Sâhha), onun farklı tecelli yönleridir. "Vâkıa" (56/1) vuku bulması kaçınılmaz olanı, "Kâria" (101/1) ise kalplere çarpan büyük felaketi ifade eder. "Hâkka", bu iki ismi de kapsayan daha kuşatıcı bir isimdir; çünkü o, hem vukuu kesin olan (vücûb) hem de hakikati açığa çıkaran (izhâr) dır. 

---------------

“Kâria” kelimesi, kapı çalan anlamına gelmektedir. Burada mecazi anlamda kıyametin yakın olduğu ifade edilmektedir. 

---------------

الْقَارِعَةُ

(101/1) El kâriatu

(101/1) Kâria. 

---------------

Önceki sûrelerde kıyâmetin fiillerinden bahsedilirken burada o oluşumlardan meydana gelecek olan gürültüden 

bahsedilmektedir. 

Bu gürültü “afâki ve enfüsi” olmak üzere iki türlüdür yani “nefsinde ve senin dışındaki âlemde” olacak gürültüdür. Bilindiği gibi gürültü ansızın gelen ve bir sisteme bağlı olmayan ses ve görüntü değişikliğidir. 

---------------

مَا الْقَارِعَةُ

(101/2) Mel kâriatu. 

(101/2) Kâria nedir? 

---------------

Bizlerde de bireysel olarak daha önce bahsedilen sarsıntılar olduğunda, ama az ama çok bunların gürültüsü olmaktadır. 

---------------

(1) (A, uzun okunur) Ansızın gelen belâ. Kıyâmet.

(2) Belâ ve musibetten hıfz-ı İlâhiye dâir okunan dua ve âyetler. 

(3) Peygamberimiz'in (s.a.v.) düşman üzerine saldığı asker grubu.

(4) Pek şiddetli rüzgâr. (İnternet bilgisi)

---------------

قَارِعَ “Kâria” “Kaf” kudret kâfıdır, Önündeki “Elif” Ulûhiyet kudretini ifade etmektedir, “Rı” Rahmaniyyet hakikatidir, “Ayn” ise Göz olarak bunların müşahedesini ifade etmektedir. 

Takdiri İlâhiyye, insanların hiç ummadıkları bir zamanda ansızın tecellilerini zuhura getirmektedir. 

---------------

وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْقَارِعَةُ

(101/3) Ve mâ edrâke mel kâriah.

(101/3) Kâria'nın ne olduğunu sana bildiren nedir?

---------------

Ve mâ edrâke mel kâriah. (3) 

O gürültünün sen ne olduğunu bilir misin? Nasıl bir gürültüdür? Nasıl zelzele olduğu zaman zeminden hop hop vurarak görültü geliyor. İşte bunun çok daha şiddetlisini düşünelim. O görltüyü sen yaşayabildin mi? İdrak edebildin mi? Gibilerden. İşte bizlerde de bu bireysel zelzeleler olduğu zaman, bu görültüler bizde de vücut mülkümüzde kopuyor. Ama az, ama çok yine kopuyor. 

Bu gürültü “afâki ve enfüsi” olmak üzere iki türlüdür yani “nefsinde ve senin dışındaki âlemde” olacak gürültüdür. Hakk ve irfaniyyet yolculuğunda “enfüsi-nefsimizde” olan gürültüleri eğer idrak sahipleri isek duyar anlar ve “derk-idrak” ederiz. Ancak “afâki-dışımızda” bizden sonra olacak olan kıyamet gürltülerini ancak ilmi bilgiler yönünden, dinimizin bizlere bildirdiği şekli ve miktarı kadar bilir, “derk-idrak” ederiz. Çünkü gelecekte olacak olan o hadiselerin azametini, bu günkü kıyas ve bilgilerimizle mutlak ma’nâ da, idrak etmek yaşamadıkça mümkün değildir.[10] “ İz- -T-B- ” 

---------------

فَأَمَّا ثَمُودُ فَأُهْلِكُوا بِالطَّاغِيَةِ {الحاقة/5}

(69/5) “Fe-emmâ semûdu feuhlikû bi-ttâgiye(ti)”

(69/5) Semûd kavmi korkunç bir sarsıntı ile helâk edildi.

---------------

وَأَمَّا عَادٌ فَأُهْلِكُوا بِرِيحٍ صَرْصَرٍ عَاتِيَةٍ {الحاقة/6} 

 (69/6) “Ve emmâ ‘âdun feuhlikû birîhin sarsarin ‘âtiye(tin)”

(69/6) Âd kavmine gelince, onlar da uğultulu ve dondurucu şiddetli bir rüzgârla helâk edildi.

---------------

(Âd=azgınlık, Semûd=inat,) nefsin aşırılığı ile helakini temsil eder. Onların helakine sebep olan "tâğut" (azgınlık) ve "rîh-i sarsar" (dondurucu rüzgâr) gibi şeyler, nefsin kendi içindeki yıkıcı güçlerin sembolüdür. Nefs, haddini aştığında, kendi kendini helak eder.

Ad kavminin peygamberleri Hz. Hûd (a.s) dır. Fusûs’ül Hikem de Hûd (a.s) fassının hikmetinde;

Hûdiyye'de "hikmeti ahadiyye" râsıhtır yani derinliğinde o vardır. Vechi budur ki: yani onun özelliği şudur ki, Hûd (a.s.) çok bağlantılı mazharlarında yani zıhırında Vâhid'in rubûbiyyetini müşahede eder idi. Yani bağlantıların zuhurlarında vahidin rububiyetini yani tekin Rab mertebelerini müşahede eder idi. 

Ya'nî her bir mahlûku terbiye eden, onun tâbi' olduğu bir ism-i hâssdır. Yani kendine has bir Esma-ı ilahiyyedir. Esmâ-i ilâhiyye hesap edilmez ve sayısız oldu­ğundan onların terbiyeleri tahtında bulunan mazharlar dahi öylece sayılabilir değildir. Esma-ı İlahiyenin o kadar çok zuhurları vardır ki bunları saymak mümkün değildir. 

Binâenaleyh her bir "isim" bir Rab'dir. Bu surette rabbı olan (kul) dahî çok olur. İşte Hûd (a.s.) bu Rablara bağlı zuhurlarda çok olan rabları bi taraf edip bir rubûbiyyet müşahede et­miş idi. Yani ilk defa bu hakikati O kendisi müşahede etmiş. Bu âlemdeki bütün Rabların aslında tek bir Rabba bağlı olduğunu müşahede etmiş idi. 

İşte “Âd” yaşantısı üzere olan nefsi emmare kişinin varlığında “Hûdiyyet” mertebesi üzerine bir idrak ve anlayış olduğunda nefesi rahmani den ezen sert celali rüzgar ile o kişiye rahmet olur. Ve hayal ve vehim yönü hakikat anlayışının şiddetli sarsıntı ve vuruntuları ile hakiki sünneti yaşam (kurb-u nevafil) ile yıkılır. Ve nefsi emmarenin azgınlık ve inat yönü kırılır. Esmâ-i ilahiyyenin tek rabden kaynaklandığı anlayışı ile esmâlar nefsi emmare üzere artık ullanışamaz. Ayrıca peygamberleri “Hud” olduğu için nefsi emarenin “Hud’ut” sınırını aşması olarak düşünülebilir. (M.D.)

Yolumuza Mesnev-i Şerif beyitleri ile devam edelim,

Hûd (a.s.)ın ahdinde Âd kavmini helâk eden rüzgârın kıssası

Hûd, mü’minlerin etrâfına bir çizgi çekti; rüzgâr oraya erişirdi, latîf olurdu.

Nebîler Târîh’inde bahsedildiği üzere Hûd (a.s.) Âd kavmine gönderilmiş idi. Kavminden pek az kimse îmân etti. Îmân etmeyenler gerek Hûd (a.s.)a ve gerek mü'minlere ezâ ve cefâya başladılar. Hak Teâlâ inkârcılara azâb edeceğini vahiy buyurdu. Hûd (a.s.) mü'minlerin etrâfına bir çizgi çekti; Cenâb-ı Hak şiddetli bir rüzgâr gönderdi; bu rüzgâr çizgi içindeki mü'min-lere gâyet latîf ve hafîf olarak isâbet ettiği halde, çizgi dışındaki inkârcıları havaya kaldırıp, yere çarpar ve parça parça ederdi. Nitekim âyet-i kerîmede: 

(Hâkka, 69/6) “Ve emmâ âdun fe uhlikû bi rîhın sarsarin âtiyeh”

"Ve Âd kavmine gelince; onlar şiddetli rüzgâr ile helâk olundular" buyrulur.

Her kim ki o hattın dışında idi, hepsini havada parça parça ederdi.

Nitekim Şeybân-ı Râî, namaz vakti cemâate gittiği zaman, kurdun oraya girmemesi için, koyun sürüsünün etrâfına gözüken bir hat çekerdi; hiçbir kurt o hattın içine gitmezdi; bir koyun da o nişandan dönmezdi.

Evliyâullâhdan Şeybân hazretleri İmâm-ı Şâfiî hazretlerinin asrında Mısır'da çobanlık eden, kerâmetleri görülen muhterem bir zât imiş. Kerâmetlerinden birisi de, Cum'a namâzında cemâate gideceği zaman, koyun sürüsünün etrâfına bir çizgi çeker ve onları gözetimsiz bırakır gidermiş. Çizginin içine bir kurt giremediği gibi, bir koyun da dışarı çıkamaz imiş. İmâm-ı Şâfiî hazretleri o muhterem zâtın ziyâretine gittiği zaman, huzûrunda iki diz üstü oturduğundan, ba'zı kişiler cenâb-ı İmâm'a: "Bu zât ümmîdir, sen ise bir mezheb imamısın; bu kadar hürmetine sebeb nedir?" dediklerinde, cenâb-ı İmâm: "O Allah'ı benden daha iyi bilir" buyururlar imiş.

Kurdun hırs rüzgârı ve koyunun hırsı, Allah adamının dâiresine bağlandı. 

Ecel rüzgârı da âriflere böyledir; o Yûsuf rüzgârı gibi yumuşak ve hoştur.

Şiddetli rüzgâr Âd kavminin mü'minlerine gâyet yumuşak olarak isâbet ettiği gibi, ölüm rüzgârı da âriflere öylece yumuşak ve latîf bir halde eser. Ve bu ecel rüzgârı onlara, Yûsuf (a.s.)ın gömleğinin kokusunu rüzgâr nasıl güzel ve latîf bir halde getirmiş ise, âriflere de mahbûblarının kokusunu, öyle latîf ve hoş bir halde getirir.

Ateş İbrâhîm'i dişliyemedi; çünkü Hakk'ın güzîdesi ve seçmesi olursa, onu nasıl ısırır?

Ya'ni Nemrûd'un ateşi İbrâhîm (a.s.)ı yakamadı; çünkü Hakk’ın peygamberlik için seçtiği bir kul idi; ateş onu nasıl yaksın?

Dîn ehli, şehvet ateşinden yanmaz; bâkîleri yerin dibine kadar götürmüştür.

Dîn ehli nefsâni hazlar ve şehvetler ateşine yanmaz; çünkü onlar bu nefsâni hazlarda Allah'ın peygamberi tarafından çizilmiş olan hudûttan ileriye geçemezler. Hudûdu geçenler her ne kadar sûrette dîn ehli görünür iseler de, hakîkatte dîn ehli değildirler; çünkü dînin bir ma’nâsı da boyun eğmedir. Bu şer'i hudûdu geçip, nefsâni şehvetlerine esîr olanları o şehvet ateşi, zâhiren ve bâtınen yerin dibine kadar götürür. Zâhiren yerin dibine götürmesi, nefsâni şehvetlerini sûisti'mâl edenlerin çok uzun ömürlü olamayıp, az bir müddet zarfında ölmeleridir. Bâtınen yerin dibine götürmesi, rûhunun tabîat âleminde ve aşağıların aşağısında mahpûs kalıp, rûhâniyyet ve illiyyîn âlemine yükselememesidir.[11]

---------------

سَخَّرَهَا عَلَيْهِمْ سَبْعَ لَيَالٍ وَثَمَانِيَةَ أَيَّامٍ حُسُومًا فَتَرَى الْقَوْمَ فِيهَا صَرْعَى كَأَنَّهُمْ أَعْجَازُ نَخْلٍ خَاوِيَةٍ {الحاقة/7} 

(69/7) “Sehharahâ ‘aleyhim seb’a leyâlin ve semâniyete eyyâmin husûmen feterâ-lkavme fîhâ sar’â ke-ennehum a’câzu nahlin hâviye(tun)”

(69/7) O fırtınayı üzerlerine yedi gece sekiz gündüz musallat etmişti. Öyle ki, o kavmi içi boş hurma kütükleri gibi oracıkta yere serilmiş halde görürdün.

---------------

Hûd (a.s.) tarihi kaynaklara göre İbrahim (a.s.) dan yaklaşık 400 sene önce yaşamıştır.

İbrahim (a.s.) Tevhid-i ef’al ve sayısal değeri 8 dir. 

Âd kavmi üzere 7 gece ve 8 gündüz fırtınanın musallat olması 7 nefis mertebeleridir. 8 gündüz ise Tevhid-i Ef’al dir.

Yol ehli salikin “6” nefsi mardiyye ve “7” nefsi safiyye mertebelerinden İbrahimiyet mertebesine geçebilmesi ve nefsi emmarenin bakiyeleri kalmadan geçebilmesi için şiddetli sarsıntılar ve bu fırtına gereklidir. O zaman gönül sahası temizlensin ve Zatsız tevhid olan Tevhid-i Ef’al ile gönül ka’besinin temelleri atılabilsin. 

Hurma; kesrette vahdet olan sıfat tecellisidir. Sıfat tecellisinin ilkide hay sıfatıdır. Hurma kütüğünün celali rüzgarlar ile yıkılması hakkani sıfatların nefsi emmare istiametinde kullanılması sonucu o mahalle gelen azaptır. 

“Feterâ” görürsün, görürdün ifadesi efendimiz (s.a.v.) in görürsün yani sen bunu müşahade edersin. Ümmetine gelince ise görürdündür. Sende bu sahayı idrak eder ve o zamanı kendi varlığında yaşayabilsen bunları idrak ve müşahade edebilirsin. (M.D.)

"Nefsin hevâ ve tuğyanla geçen ömrünün (yedi gece sekiz gündüz) ardından, ilâhî celâl rüzgârıyla nasıl tamamen yok olup gittiğini" ve "geride hakikatten yoksun, içi boşalmış bir beden/kimlikten (hurma kütüğü) başka bir şey kalmadığını" anlatan derin sembollerdir.[12]

Hurma Ağacı: Hurma ağacı, İbn-i Arabî'de sıkça "insan-ı kâmil" veya "mümin" sembolü olarak kullanılır. Kökü sağlam, dalları göğe yükselen, meyve veren bereketli bir ağaçtır.

İçi Boş Hurma Kütüğü: Ancak burada "içi boş" (hâviye) hurma kütüklerinden bahsedilir. Bu, "ruhundan, canından, hakikatinden arınmış, sadece dış kabuğu (sûreti) kalmış nefs" i temsil eder. Yani, nefsin asıl gayesi olan hakikate ulaşma (meyve verme) potansiyelini kaybetmiş, içi hevâ ve tuğyanla dolmuş, sonra da onlar da yok olup gitmiş, geriye sadece boş bir kalıp (ceset/kimlik) kalmıştır.

Yere Serilmiş Halde: Bu, "nefsin enâniyet (benlik) dik duruşunun kırılması, kibrinin yere serilmesi" dir. Daha önce dağları oyarak kendine sağlam kaleler (kibir ve gurur) inşa eden nefs, şimdi yerde sürünmekte, acz içinde yatmaktadır.

Görmek (Terâhâ): Ayette "görürdün" ifadesi yine "basîret gözüyle müşahede" ye davettir. Sâlik, nefsinin bu tür tuğyan hallerinin akıbetini, hakikat nazarıyla görebilmelidir.[13]

Rüzgâr (Rîh): Hûd Fassı'nda rüzgâr, "ilâhî nefesin (nefes-i rahmânî) celâl yönüyle tecellisi" dir. Bu rüzgâr, kimi zaman rahmet (bulutları sürer, tohumları döller), kimi zaman da azap (Âd kavmini helak eden dondurucu fırtına) olarak tecelli eder. Âd kavminin helaki, onların bu ilâhî tecelliye karşı hazırlıksız yakalanmaları ve onu sadece azap olarak görmeleridir. Oysa aynı rüzgâr, başka bir kavim için rahmet olabilir.

Yedi Gece Sekiz Gündüz: Bu süre, Hûd Fassı'nın te'vilinde "nefsin yedi sıfatı (hayat, ilim, irade, kudret, semi', basar, kelâm) ve bu sıfatların sekizinci bir mertebede (zât) toplanması" ile ilişkilendirilebilir. Nefs, bu yedi sıfatla (yedi gece) dünyada faaliyet gösterir, ancak bunların hepsi fânîdir. Sekiz gündüz ise, bu sıfatların Hakk'ın zâtında (Bâkî) yok oluşunu (fenâ) simgeler. Yani, yedi gece nefsin varlık sahnesi, sekiz gündüz ise o sahnenin yıkılışıdır.[14] 

(69/7) ayeti, Âd kavminin helakini anlatırken, aslında insanın iç âlemindeki "Âd"ın (nefsin tuğyan, kibir ve hevâ ile karakterize olan hali) akıbetini resmeder. "Yedi gece sekiz gündüz", nefsin hevâ ve gafletle geçirdiği her anın (yedi gece) ve bu hallerin ilâhî celâl tecellisiyle (sekiz gündüz) mutlaka yüzleşeceğinin sürekliliğini ifade eder. "İçi boş hurma kütükleri" ise, nefsin enâniyetle şişip kabardıktan sonra, hakikat rüzgârı karşısında nasıl içinin boşaldığını, sadece manasız bir dış kabuktan (sûretten) ibaret kaldığını gösterir.

"Öyle ki görürdün" (terâhâ) ifadesi, sâliki bu hakikati "basîret gözüyle müşahedeye" çağırır. Kendi nefsindeki "Âd"ı, onun azgınlığını ve bu azgınlığın kaçınılmaz sonunu görüp ibret alması için bir uyarıdır.

"Hakikat (el-Hâkka) geldiğinde, nefsin hevâ ve tuğyan üzerine kurulu bütün yapıları, yedi gece sekiz gündüz süren bir rüzgâr gibi savrulacak ve geriye sadece içi boşalmış, manasız kalıplar (hurma kütükleri) kalacaktır."[15] 

---------------

فَهَلْ تَرَى لَهُم مِّن بَاقِيَةٍ {الحاقة/8} 

(69/8) “Fehel terâ lehum min bâkiye(tin)”

(69/8) Bak şimdi görebilir misin onlardan bir kalıntı?

---------------

“Fehel terâ” ile “tera”-görüyor ikinci defa kullanılmaktadır. Ve daha dikkatli bakılması istenirken artık müşahade etmen lazım nefsin tuğyan ve azgınlığından artık kalan bir şey var mı? Denilmektedir. (M.D.)

Kur'an'daki tekrarlar asla boş değildir; her biri "varlık mertebelerindeki (hadarat-ı hamse) farklı tecellileri" veya "manevi yolculuktaki (seyr u sülûk) derinleşen halleri" ifade eder.

İlk Soru (69/7'nin sonu): Daha çok "zâhirî helak" ve "ibret alma" boyutuna vurgu yapar. Âd kavminden geriye gözle görülür bir şey (ceset, eser) kalıp kalmadığını sorgular.

İkinci Soru (69/8): Bu ise daha ziyade "bâtınî helak" ve "manevi kalıntı" boyutuna işaret eder. Yani, ilk helakten sonra dahi nefste gizlenmiş olabilecek enâniyet (benlik) kırıntıları, gizli riya, gizli kibir gibi "manevi kalıntılar" ın (bâkıye) var olup olmadığını sorgular. Bu, daha derin bir arınma (tezkiye) ve daha ince bir muhasebe çağrısıdır.

(69/7) te'vilinde "hurma kütükleri" nefsin sûretini (dış kabuğunu) simgeliyordu. Bu ayetteki "min bâkıyeh" (bir kalıntı) ifadesi, o sûretin de ötesine geçerek "nefsin sıfatlarından" geriye bir şey kalıp kalmadığını sorgular.

Fenâ an-nesne (Şeyde yok olmak): İlk mertebe. Nefs, kötü sıfatlardan (kibir, hased, hırs) arınır.

Fenâ an-resm (Sûrette yok olmak): İkinci mertebe. Nefs, iyi amellerinin bile kendisine ait olduğu vehmini (ucb) terk eder.

Fenâ an-sıfât (Sıfatlarda yok olmak): Bu ayetin işaret ettiği derin mertebe. Nefs, sadece kötü sıfatlardan değil, "kendisine ait" zannettiği tüm sıfatlardan (ilim, kudret, irade vehmi) arınır. Artık tüm sıfatların Allah'ın olduğunu müşahede eder. İşte "onlardan bir kalıntı görebilir misin?" sorusu, bu en derin fenâ mertebesine ulaşan kişi için, nefsânî sıfatlardan eser kalıp kalmadığını sorgular.[16] 

"Nefsini terbiye edip kötü sıfatlardan arındırdıktan sonra, bak bakalım, geride o sıfatlardan eser kalmış mı?" Cevap, "Hayır, kalmamış olmalı"dır. Eğer kaldıysa, terbiye tamamlanmamış demektir.[17]

Bazı sâliklerin fenânın ilk mertebelerinde takılıp kalır, ancak hakiki âriflerin "fenâ-i mutlak"a ulaşır. 69/8'deki sorunun tekrarı, işte bu "fenâ-i mutlak"a bir davettir. İlk soru (69/7'nin sonu) "acaba helak oldular mı?" diye sorarken, ikinci soru (69/8) "acaba helakleri o kadar kesin ve tam oldu ki, onlardan hiçbir iz, hiçbir kalıntı kalmadı mı?" diye sorar. Bu, "yok oluşun ötesinde bir yok oluş" tur. Fenâdan sonra gelen bekâ (Bâkî ile bâki olma) haline işarettir. Artık geride sadece Bâkî olan Allah kalmıştır.[18]

---------------

وَجَاء فِرْعَوْنُ وَمَن قَبْلَهُ وَالْمُؤْتَفِكَاتُ بِالْخَاطِئَةِ {الحاقة/9}

(69/9) “Ve câe fir’avnu vemen kablehu velmu/tefikâtu bilhâti-e(ti)”

(69/9) Firavun, ondan öncekiler ve altı üstüne getirilen şehirler (halkı) hep o günahı işlediler.

---------------

Âyet numarasına bakıldığı zaman sayısal bağlantılarının ne kadar örtüştüğü görülür. Firavun döneminin peygamberi Hz. Mûsâ (a.s.), Tevhid-i esmâ mertebesi resulüdür ve sayısal sıralaması 9 dur. Âyet sayısal değeride 9 dur. Sûre sayısı 69 ile toplarsak 69+9= 78 dir. Ondan önce gelen 7 nefis ve 8 ile İbrahim (a.s.) ve Tevhid-i Ef’al mertebesinde yaşantılarda nefsi emmarenin bu ayet, "nefsin farklı mertebelerindeki tuğyan hallerini" ve bu hallerin sembolize ettiği "manevi hastalıkları" anlatır. Tuğyan (azgınlık), benlik (enaniyet), kibir, riya gibi varlık günahlarını işlediler. (M.D.) 

Firavun, "enâniyet" (benlik) ve "rubûbiyet davası" nın sembolüdür. O, nefsin "ene" (ben) dediği ve kendini Hak'tan ayrı, bağımsız bir varlık zanneden yönünü temsil eder. Firavun'un "Ben sizin en yüce rabbinizim" (Nâziât 79/24) sözü, nefsin "şirk-i hafî" (gizli şirk) içinde, kendi varlığını Allah'ın varlığından ayrı görmesinin ve bu vehim varlığa (ene) güvenmesinin sembolüdür.

Firavun, "nefsin vehmî varlığı" ve "ulûhiyet iddiası" nın sembolü olarak derinlemesine tahlil eder. Firavun'un boğulması, nefsin enâniyet denizinde boğulup gitmesi, yani "benlik iddiasının yok olması" gerektiğine işaret eder. Firavun'un sihirbazları ise, nefsin akıl ve duyularla elde ettiği geçici güçleri (keşf ve keramet gibi görünen ama hakikatte nefsi besleyen halleri) temsil eder.[19]

(Men Kablehû): Taklit ve Gelenek Bağı, "taklit" (taassub) ve "atalar dini" ne olan körü körüne bağlılığı simgeler. İnsan, nefsindeki "Firavun"a (enâniyet) kapılmadan önce, atalarından devraldığı yanlış inanç ve alışkanlıkların (taklidî iman veya inkâr) esiri olabilir. "Ondan öncekiler", nefsin "geçmişe takılıp kalma" (istikrâb) ve "yeniliklere (hakikate) kapalı olma" (inkâr) halini temsil eder. Bu, manevi yolculukta kişiyi hakikatten alıkoyan bir başka büyük engeldir. Taklidî imanın (imanı aklî deliller ve keşifle tahkik etmemiş olmanın) kişiyi nefsin tuzağından kurtaramaz, aksine onu daha da katılaştırır. "Ondan öncekiler", işte bu taklid ve gelenek bataklığına saplanmış nefsin halidir.[20]

"El-Mü'tefikât" (altüst olmuş şehirler), "hevâ" (nefsin arzu ve tutkuları) ve "şehevîlik" in sembolüdür. Lût kavminin sapkınlığı, nefsin meşru sınırları aşarak, yaratılış gayesine (fıtrat) aykırı bir şekilde kendi hevâsına tapmasını temsil eder. "Altüst olmak" (ifk), bu şehirlerin fiziken yıkılmasından öte, "fıtratlarının altüst olması", yani yaratılış gayelerinden sapmaları anlamına gelir. Nefs, hevâ ve şehvete kapıldığında, onun üzerine kurulu olduğu manevi yapı (kalp, akıl, irade) altüst olur, yıkılır gider.  Lût kavminin sapkınlığını, "hikmetin (ilâhî düzenin) ters yüz edilmesi" dir. Onların işlediği fiil, sadece bir ahlaksızlık değil, aynı zamanda kâinatın ve yaratılışın düzenine (fıtrata) karşı bir başkaldırıdır. Bu, nefsin, kendi varlık düzenini (kalp, ruh dengesi) bozup, onu hevânın elinde oyuncak etmesine benzer.[21]

"Bil-hâtıeh" (o günah ile, o hata ile) ifadesi, bu üç farklı grubun da ortak bir noktada birleştiğini gösterir. İbn-i Arabî'ye göre bu ortak nokta, "hata" (hâtıeh) kavramında toplanır. "Hâtıeh", sadece bir günah değil, "kişinin kendi haddini bilmemesi, yaratılış gayesinden (fıtrat) sapması" dır. Bu, üç grupta da farklı şekillerde tezahür eden aynı temel hastalıktır:

Firavun'da "ulûhiyet iddiası" (haddini aşma, tuğyan) 

Öncekilerde "taklit ve inkâr" (hakikati kabullenmeme)

Lût kavminde "hevâ ve şehvet" (fıtratı bozma)

Bu üçü de özünde "hata" dır, yani Hak'tan sapmadır.

Kibir ve Enâniyet (Firavun): Nefsin en büyük hastalığı, varlığını Hak'tan ayrı görmesi ve kendini yeterli sanmasıdır (istiklâl vehmі).

Taklit ve Taassub (Öncekiler): Aklını kullanmayıp başkalarının yolunu körü körüne takip etmek, hakikati görmeye en büyük engeldir.

Şehvet ve Hevâ (Lût kavmi): Nefsin arzularına köle olmak, kalbin aynasını paslandırır ve hakikatin yansımasını engeller.[22]

(69/9) ayeti, insanlık tarihi boyunca farklı şekillerde tezahür eden, ancak özü aynı olan bir hastalığı anlatır: "Hak'tan sapma" (hâtıeh). Firavun, nefsin enâniyet ve ulûhiyet iddiasını; ondan öncekiler, taklit ve gelenek bağını; altüst olan şehirler (Lût kavmi) ise hevâ ve şehvetin fıtratı bozmasını temsil eder. Bu üçü de insanın iç âleminde (nefs, kalp, ruh) var olan ve onu Hak'tan alıkoyan büyük engellerdir. Bu ayet, sâlike (manevi yolcuya) şu mesajı verir: "Kendi içindeki Firavun'u (enâniyeti), atalarından devraldığın taklidi (gelenek bağını) ve hevâna olan düşkünlüğünü (şehveti) tanı. Çünkü bunlar, seni helak edecek olan iç düşmanlarındır. Tarihte altüst olup gidenler, senin içindeki bu düşmanlara galip gelemeyenlerdir."[23]

---------------

فَعَصَوْا رَسُولَ رَبِّهِمْ فَأَخَذَهُمْ أَخْذَةً رَّابِيَةً {الحاقة/10} 

(69/10) “Fe’asav rasûle rabbihim fe-ehazehum ahzeten râbiye(ten)”

(69/10) Öyle ki Rablerinin elçilerine karşı geldiler. Bunun üzerine onları gittikçe artan bir azap ile yakaladı.

---------------

Âyet-i kerime rububiyet mertebesi âyetlerindendir

---------------

Hakk’ın eğitimine bakın ki; Mûsâ (a.s.)’nın şahsında ma’nâ-ı “Mûseviyye”yi öldürmeye çalışan Fir’âvn onu kendi sarayında büyütecektir.

Bir sâlik’in sûret yaşı bu mertebeye ulaştığında yaklaşık (30/40) lar civarında olabilir. Ancak bu mertebe tevhid mertebelerinin “tevhid-i esmâ” ikincisi olduğundan, hayata bakışında yenilikler oluşacaktır. İşte bu yüzden burası yeni bir doğum olduğundan yeni bir kimlik oluşacaktır. O kişinin fiziki babası bu eğitimi veremeyeceğinden bu hususta onun devre dışı kalması gerektiğinden, geri plâna alınmıştır. Onun bâtın babası o mertebenin nefih edicisi olan gerçek manâda ki, irfan ehli olan mürşididir. Putperest olan zâhir babası-velisi ise Fir’âvn kendi nefsi emmâresi’dir. Onunla birlikte (40) yaşlarına kadar ancak ondan etkilenmeden yaşamıştır. 

Fir’âvn ise, (Kahhâr-Cebbar-Azîz) Esmâlarının (Celâlî) görünümüdür. 

Zâhiren o yıl Mûsâ (a.s.) diye kesilen yaklaşık kırk bin çocuğa karşılık asıl kesilmesi gereken Mûsâ (a.s.) geliyor Fir’âvn’un kucağında büyüyor ki Cenâb-ı Hakk (c.c.) işlerinin ne denli şaşılacak derecede olduğunu göstermektedir. Aynı şekilde bizim bireysel varlığımızda da nefsi emmâre kendi saltanatını elinden alacak korkusuyla o kadar fikir ve düşünceyi kesip yok ediyor ancak asıl yok etmesi gerekeni alıyor kendisi yetiştirmeye başlıyor.

Hakk zâhiri halktır. Mûsâ’da, Fir’âvn’da bu hakikât içindedir yani Mûsâ’nın da Fir’âvn’un da hakikâtinde bâtınen Hakk zâhiren halk vardır. Zuhurları böyle olmakla esmâ-i ilâhîyyeleri birbirine zıt olduklarından sûretteki davranışları da zıt olarak çıkmaktadır. 

Zâhiren Fir’âvn câhil bir insân değildi, eğitilmiş, makam ve mertebe sâhibi yönetici bir kimse idi. Kendisinde bu kadar büyük güç ve kuvvet bulunca da bunları kendisine ait zannetti bâtınen dahi nefsi emmârenin beden mülkündeki gücü bu kadar yüksek mâhiyettedir. Fir’âvn tafsili ve yaygın olan bu âlemleri bu şekilde kendisine mâl etmek sûretiyle bozgunculuk yapıyordu aynı şekilde nefsi emmâre de, fikirlerde ve düşüncelerde onların sâhibi benim diyerek bozgunculuk yapıyordu yani Hakk’ın varlığını kendisine mâl etmekteydi. 

Yaptığım araştırmalarda[24] “Fir’âvn ve hâmân” kelimelerinin açık olarak lügat ma’nâlarını bulamadım, sadece (‘âvn) kısmının “avniyyet-yardım” olduğunu biliyoruz. Genelde “Fir’âvn” o günlerin zâlim bir hükümdarı,” hâmân” ise onun veziri olarak belirtilmektedir. 

Şimdi bu üç kelimeyi indî-batıni yönüyle incelemeye bakalım. () “Fir’âvn” kelimesini aslı üzere iki hece-kelimeye bölelim. “Fir ’âvn” () olacaktır. Yani birinci kısmı “Fir” ikinci kısmıda, “’âvn” bu harflerin ebced sayı değerlerine baktığımız zaman, “Fe-80” “rı-200” “ayn-70- 130” “vav-6” “nun-50” dir. Bunları toplarsak, (80+200+70+6+50=406) (4+6=10) diğer şekilde sadece tek sıra sayıları toplarsak, (8+2+7+6+5=28) bunu da toplarsak, (2+8=10) gene on dur. İki ayrı hece olarak toplarsak, “Fir” “Fe-80” “rı-200” toplarsak, (80+200=280) dir. “’âvn” “ayn-70-130” “vav-6” “nun-50” toplarsak, (70+6+50=126) gene toplarsak, (1+2+6=9) 

Ayrıca büyük ebced hesabı ile de “ayn” (130) dur ki oda (13) tür.

( ) “Fir-’âvn.” Tasavvufta (Fenâ’fir’rasûl) (Rasûlde fani olmak) diye bir tabir ve yaşam süresi vardır ki, bu mertebede kişi (Rasûlde fani olur) ancak bu makam gene mürşidinde vâki olur yani o mertebenin idraki, mürşidinin hakikatini “rasûl” makamında görmek-bilmektir. Hangi mertebenin sohbeti yapılıyor ise, o mertebenin “Rasûl-habercisi”dir. (F-Fatih) (açıcı) (R-Rahman ve Rahîm) dir. Bu mertebenin Rasûl-u Hz. Mûsâ Mertebe-i Mûseviyyet olduğundan, burada ki, (Fenâ’fir’rasûl) Fenâ-i Mûsâ’dır. Çünkü “Fir’âvn” zâten “mû” su da gark-fani olmuştur. (Fenâ’fir’rasûl-Mûsâ) olmuştur. Yani ma’nâ-ı Mûseviyyette Fâni ve gark olmuştur, onun hükmü altına girmiştir. 

Sayı değeri (280) (28) dir ki bu yönüylede metebe-i Muhammediyye’ye bağlıdır. O zaman Mûsâ, hâdi ismi yönünden, Fir’âvn ise, genelde Mudil ismi yönünden, (Fenâ’fir’rasûl-u-Muhammed)de Fâni olmuşlardır.

“’âvn” ikinci heceye gelince, o da, âvn’iyyet, yardım-muavenet, gibi anlamları vardır. Hâl böyle olunca, (1+2+6=9) sayı değeri zâten (9) dur bu da bilindiği gibi Mûseviyyet mertebesi’nin sayı değeridir. Bu yönüyle Fir’âvn’ un “âvn” iyyet-i Mûsâ’nın mertebe kazanması yönünden en büyük yardımcısı-âvn’iyyet-i olmuştur. Zâhirde her ne kadar savaş üzere iselerde, neticede Mertebe-i Mûsevviyyetin bu genişlikte ortaya çıkmasına sebeb olmuştur. Eğer onun bu inkârcı ısrarlı davranışları olmasa idi mertebe-i Mûseviyyet bu kadar geniş ve ma’nâlı olarak zâhir olmazdı. 

âvn’iyyet, başındaki (âyn) ın büyük Ebced hesabı ile (130) yani (13) olduğunu yukarıda ifade etmiştik bu durumda bu âvniyyet-yardım dahi “Hakikat-i Muhammediyye” ye bağlı olduğu ve oradan geldiği açık olarak görülmektedir. Bilindiği gibi “Hakikat-i muhammediyye”nin âvn’iyyet-i “Ensâr ve muhacirin, yani sahabe-i kirâm’dır. 

() (cünd) Askerlerine gelince, (cim-3) (nun-50) (dal-4) tür, toplarsak, (3+50+4=12) Hakikat-i Muhammediyye’dir. Böylece bu askerlerinde, Hakikat-i Muhammediyye’ye bağlı esmâ-i İlâhiyye’nin zuhurları olduğunu anlamamız zor olmayacaktır. Bunlar askerdir yani bağlı olduğu makamın isteğine göre hareket ederler memur hükmündedirler, memur ise mazurdur. Bu yüzden onlarda reisleri Fir’âvn gibi hakikat-i Mûseviyye’nin “Mû” “su” yunda ve hakikat-i “Mu”hammediye deryasında “gark-gaşy” oldular bu “Mu-su” ile kaplandılar ve bâtın isminin tecellisine bırakıldılar.[25] “ İz- -T-B- ” 

---------------

Bu ayet, "nefsin, kendisine gönderilen ilâhî uyarıcılara (peygamberler/akl-ı selim/vicdan) karşı gelmesi" ve bunun sonucunda "terkîbî bir azap" (gittikçe artan, katmerli bir ceza) ile yakalanmasının enfüsi (içsel) anlamını açıklar.

Rablerinin Elçilerine Karşı Geldiler" (Fe-Asav Rasûle Rabbihim): İsyânın Hakikati

Zâhirî Anlam: Firavun, önceki kavimler ve Lût kavmi, kendilerine gönderilen peygamberlere (Musa, Sâlih, Hûd, Lût vb.) isyan ettiler, onları yalanladılar.

Te'vili: Bu ifade, "nefsin, kendi içindeki hakikat elçisine isyanı" anlamına gelir. "Rablerinin elçileri" (rusule rabbihim) sadece tarihî peygamberler değil, aynı zamanda: 

Akıl (el-Akl): İnsana doğruyu yanlışı gösteren içsel peygamber.

Vicdan (ed-Damîr): İyiliği emredip kötülükten sakındıran içsel uyarıcı.

Kalp (el-Kalb): Hakikat tecellilerine muhatap olan latife.

Peygamberlerin getirdiği mesajın özü (Hakikat-i Muhammediyye'nin tecellisi): Her insanın fıtratına yerleştirilmiş olan tevhid bilinci.

"Asav" (isyan ettiler) fiili, "nefsin bu içsel elçilerin sesini bastırması, onları dinlememesi, onlara karşı gelmesi" dir. Firavun'un Musa'ya isyanı, nefsin kendi aklına ve vicdanına isyanının en büyük sembolüdür. Lût kavminin Lût'a isyanı, nefsin fıtratının (yaratılış gayesinin) sesine karşı gelmesidir. "Ondan öncekiler"in peygamberlerine isyanı ise, nefsin taklit ve gelenek bağlarıyla hakikate kapalı olmasıdır.

"Gittikçe Artan Bir Azap" (Ehaznehüm Ahzen Râbiyâ): Terkîbî Azabın Mahiyeti

Ayetin sonundaki "ehaznehüm ahzen râbiyâ" ifadesi, "onları gittikçe artan bir azap ile yakaladı" demektir. "Râbiyâ" kelimesi, "artan, çoğalan, katmerli" anlamına gelir. İbn-i Arabî'nin te'vilinde bu, çok katmanlı bir azap türünü ifade eder:

Zahirî-Bâtınî Bütünlükte Azap

Azap (ceza), sadece fizikî bir ceza değil, "kişinin kendi amelinin hakikatinin (eser-i amel) ona dönmesi" dir. "Râbiyâ" (artan), bu dönüşün "katmerli" ve "sürekli" olu-şunu ifade eder.

Yani: Zahirî Azap: Bedene, mala, topluma gelen musibetler (Âd kavminin rüzgârı, Semûd'un sayhası, Lût kavminin altüst oluşu).

Bâtınî Azap: Ruhun, kalbin, nefsin çektiği azap; pişmanlık, hüzün, hakikatten mahrumiyet, vehmin esareti.

Bu ikisi birleştiğinde azap "râbiyâ" (artan/katmerli) olur.

Amelin Kendisine Dönmesi (Tecessüd-ü A'mâl)

Amellerin (iyi veya kötü) âhirette bir suret kazanarak (tecessüd) kişinin karşısına çıkmasıdır. "Râbiyâ" (artan), bu suretin, kişinin dünyada işlediği günahla orantılı olarak büyümesi, katlanması ve sürekli artan bir azap haline gelmesidir. Nasıl ki kişi dünyada isyan ettikçe günahı artıyorsa (isyanın dozu artıyorsa), âhirette de azabı aynı oranda artar. Bu, ilâhî adaletin tam bir yansımasıdır.[26]

---------------

إِنَّا لَمَّا طَغَى الْمَاء حَمَلْنَاكُمْ فِي الْجَارِيَةِ {الحاقة/11} 

(69/11) “İnnâ lemmâ tagâ-lmâu hamelnâkum fî-lcâriye(ti)”

(69/11) Kuşkusuz, sular kabarınca sizi gemide biz taşıdık.

---------------

Âyet-i kerime zât mertebesi ayetlerindendir.

---------------

Âyet-i kerimede bahsedilen gemi Hz. Nûh’un gemisi olmak ile beraber oksijen deryasında yüzen Hakikat-i Muhammedi olan beden tekneleridir. 

Bu Hakikat-i Muhammed-i teknesini Hakk’ın emri gereği salikin idrak ve bilincinde inşa etmesi gerekir ki nefsi emmarenin isyan tufanı ile yükselince bu kabaran suda batmadan yüzebilsin. Ve bizatihi cenâb-ı Hakk bu beden teknesini taşıyan hareket ettiren “Na” biziz demektedir. (M.D.)

Bu yolculuğumuzun iskelesi Nûhiyyet, vasıtası, “Levhalar ve çiviler” ile yapılmış, beden gemimiz, kaptanı da Hakikat-i Muhammediyye’ye uyum sağlamaya çalışan “aklımız”dır.

Vücûd-u mutlak kendi özünde var olan hakikat-i insâniyye, mertebesi’ni hakikat-i Muhammediyye olarak, yavaş, yavaş Âdem ismiyle, dünya sahnesi, olan âlem-i şehadet’te ortaya koymağa başladı. Nihayet dünya da necâtiyyet kurtuluşa ihtiyaç olduğu devirde necâtiyyet hakikatlerinin zuhura çıkıp faaliyyet göstermesi için, Nûh’u ve işareti olan gemisini yapıp içine girilmesini bildirdi. Girenler yollarına devam edip necâtiyyet üzere seyirlerini sürdürürken, girmeyenler ise helâkiyyet üzere gizlenerek yollarından kalmışlardır. 

Hâl böyle olunca, bir sâlik’in seyr-i sülûkunda bu devre de biraz uzun sürmekte, bundan kurtulması için, Nûh’un, yâni İnsân-ı Kâmil’in o mertebe de kendine hazırladığı gemiye, lüksüne bakmadan binmesi gerekecektir. İşte o gemi onu İlâhi ilim deryasında yüzdürecek beşeri ölümden koruyacaktır. 

Daha evvelce girdiği Yunus gemisinin karnından suyun dibinden, kurtulmuş, bu sefer de Nûh’un gemisine binerek sudan necat bulmuştur. O gemiyi ancak İnsân-ı Kâmil inşa edebilmektedir. 

(Fe enceynâhu ve eshabessefîneti ve cealnâhe Âyeten lil âlemîn.)

29/15. “Fakat biz onu ve gemi arkadaşlarını kurtuluşa erdirdik ve onu -o hadiseyi- âlemler için bir ibret kıldık.”

İşte bu İnsân-ı Kâmil gemisine binenlerin gerçekten kurtarılacağı zât-î bir Âyet ile açık olarak belirtilmektedir. (Fe enceynâhu) “biz onu kurtardık” 

İfadesinin içinde her ne kadar “mazi-geçmiş” fiili varsa da aynı zamanda “yaşanan-hal” fiilide vardır. Bu günde kurtardık hükmü her yaşanan gün için de geçerlidir. Yâni kurtarış fiili Hakk’a aittir ve O, her an dilediği gibi hareket eder. Bu ve benzeri hadiseler sadece yaşandıkları günlerle sınırlı değildirler. Kûr’ân-ı Kerîm de yazılı ne varsa, tafsilî ve fiilî Kûr’ân olan bu âlemde herşey taptaze devam etmektedir. İşte gerçek seyr’u sülûk bu Peygamberler seyrini “hâl” de, 

yaşamak ve yaşatmaktır.[27] “ İz- -T-B- ”

İnsanın manevi tekâmülünde "nefsânî taşkınlıkların (tufan) ardından, hakikat gemisine (sefine-i ilâhiyye) binerek kurtuluştur." 

Buradaki "su" (mâ), İbn-i Arabî sembolizminde "vehmin taşkınlığı" veya "nefs-i emmâre'nin azgınlığı (tuğyan)" dır. Su, hayatın kaynağı olduğu gibi, vehim de insanın idrakini besleyen bir unsurdur. Ancak vehim haddini aştığında (tağa), yani "Hakk'ın sınırlarını çiğneyip, her şeyi kendi penceresinden yorumlamaya kalkıştığında", tıpkı Nuh devrindeki tufan gibi, insanın manevi varlığını boğacak bir felakete dönüşür. Bu, nefsin arzularının (hevâ) akıl ve kalp ülkesini istila etmesidir.

"Sizi Gemide Biz Taşıdık (Hamelnâkum fîl-Câriyeti)": Hakikat Gemisi ve Kurtuluş

"Câriye" (gemi), nefsin taşkın sularından (vehim, hevâ) kurtuluşu sağlayan ilâhî vasıtaları temsil eder. Bu gemi:

a) Nuh'un Şahsı ve Hakikati: İlk planda, kurtuluş gemisi Nuh (a.s.)'ın hakikatidir. Ona iman edip tabi olanlar, tufandan kurtulmuştur. Bu, peygamberlere ve onların vârisi olan kâmil mürşidlere tabi olmanın önemini vurgular.

b) İlim ve Marifet Gemisi: Daha derin bir tevilde, gemi "ilâhî ilimler" ve "hakikat bilgisi (marifet)" ile yüklü bir sefine olarak görülür. Nitekim bir hadis-i şerifte ilmin, kurtuluşa erenlerin gemisi olduğu ifade buyurulmuştur. Bu ilim, sadece naklî bilgiler değil, keşf ve ilham yoluyla kalbe doğan ledünnî ilimdir (ilm-i ledün) .

c) İnsan-ı Kâmil Gemisi: İbn-i Arabî perspektifinde en kapsamlı tevil, geminin "İnsan-ı Kâmil" olmasıdır. Tıpkı Nuh'un gemisinde her hayvan türünden bir çift bulunması gibi, İnsan-ı Kâmil de tüm ilâhî isim ve sıfatların tecelli ettiği kapsayıcı bir varlıktır. Onun varlığı, âlemin (mikrokozmos ve makrokozmos) dengesini korur. Nefsin taşkın sularına kapılanlar, ancak bu kâmil insanın manevi himayesine (sohbet, rehberlik) sığınarak kurtulabilirler. "Sizi gemide biz taşıdık" ifadesindeki "biz" zamiri, hem ilâhî kudreti (Allah) hem de bu kudretin tecelli ettiği kâmil varlıkları (Nuh, mürşid) kapsar.[28] 

---------------

لِنَجْعَلَهَا لَكُمْ تَذْكِرَةً وَتَعِيَهَا أُذُنٌ وَاعِيَةٌ {الحاقة/12} 

(69/12) “Linec’alehâ lekum tezkiraten vete’iyehâ użunun vâ’iye(tun)”

(69/12) “Bu, size bir öğüt ve ibret olsun ve belleyip unutmayan kulaklarda kalsın diye.

---------------

Nuh (a.s.) ın kavmi kendisini dinlemedi ve kulaklarını tıkadı. Ümmeti Muhammed ise bu hakikatler karşısında öğüt ve ibret almakta hakikati işiten kulakların bunları unutmayıp ibret alması istenmektedir. (M.D.)

( Ve innî küllemâ deavtühüm liteğfira lehüm cealû esabiahüm fî azânihim vestağşevsiyabehüm ve esarrû vestekberû istikbâran.)

71/7. “Muhakkak ki: Ben onlar için mağfiret buyurasın diye kendilerini her ne zaman dâvet etti isem parmaklarını kulaklarına tıkadılar ve elbiselerine büründüler ve ısrar ettiler ve böbürlenmekle böbürleniverdiler.”

Parmaklarını kulaklarına tıkamak, o sesi hiç duymamak içindir. Çünkü o ses “Esmâ-i İlâhiyye” nin sesidir, o sesi kulak yönüyle duyduktan sonra, içlerinde ki “esmâ-i nefsiyye” nin sesi kesileceğinden bunu göze alamadılar. Hattâ elbiselerini de başlarına geçirip o Esmâ-i İlâhî sözlerini dinlememek için perde etmişlerdir. 

Birinci mânia kulağa parmak tıkamak, bu da yetmezse örtü ile başı kapamaktır. Baş ilimdir, kulak ise ilmin girdiği kapıdır. “Mudil” isminin zuhurları olan kavmi, “Hâdî” isminin zuhuru olan Nûh-u dinlememek için kulaklarını tıkayıp, başlarını örterek, Hâdî isminden gelen tebliği ki; “emri teklifi” dir, nefs-i emmâreleri “esmâ-i nefsiyye” leri yönünden kabul etmediler. 

İşte bir Hakk tebliğ ve tavsiyesinin kabul edilmeyişi bu yüzdendir. Kimin ki, “nefs-i emmâre’si ve esmâ-i nefsiyye’si” galipse o kimse Hakk’ın dâvetini kabul etmez. Bu kabul etmeme kendi sorumluluğu altındadır. Kendi çabalarıyla “emri teklifi” ye uyup bu durumdan kurtulma imkânı her zaman vardır, ancak biraz gayret gerektirmektedir. Cenâb-ı Hakk bâzı insânları mutlak “mudil” esmâsının zuhurları olarak halk etmemiştir, bütün insânlarda bütün “Esmâ-i İlâhiyye” mevcuttur, Hakk haksızlık etmez yeter ki bizler, “emri teklifi” olan Allah (c.c.) nün peygamberleri vasıtasıyla bildirdikleri tavsiyelerine uyalım. 

Söz buraya gelmişken küçük bir hatıramı da kısaca özetlemek isterim. 

(1957-58) senelerinde (Hazmi) babam-ı fırsat bulduğum bazı cumartesi ikindi namazından sonra Beyazıt camiinde okuttuğu Mesnevi derslerine katılırdım.

Yine sohbetlerinin birinde yukarıda ki Âyet-i kerîmeyi mevzu u içinde okuyup anlattığını yeri geldikçe hep hatırlarım. Rûhu şad, sırrı bâkî, Allah (c.c.) razı olsun.[29] 

“ İz- -T-B- ”

Bu ayet, "ilâhî tecellilerin ve hakikatlerin, insanın manevi yolculuğunda nasıl birer 'zikr' (hatırlatma, ibret) olduğunu" ve bu hakikatlerin ancak "hakiki kulak" (el-üznü'l-vâiye) sahipleri tarafından anlaşılıp muhafaza edileceğini anlatır.

"Bu, Size Bir Öğüt ve İbret Olsun Diye (Li-Nec'alehâ Leküm Tezkireh)" 

Nuh tufanı, insana "kendi içindeki tufanı" (nefsin taşkınlıklarını) hatırlatan bir ibrettir. Her insan, Nuh kavmi gibi, kendi içinde bir "tufan" (hırs, öfke, gaflet) yaşar ve bu tufandan kurtuluşun ancak "ilâhî gemi"ye (hakikat gemisi) sığınmakla mümkün olduğunu unutur. Bu kıssa, ona bu hakikati hatırlatır.

Âlemdeki her olay, aslında "Hakk'ın isim ve sıfatlarının bir tecellisi" dir . Tufan, "Kahhâr" (kahreden) ve "Müntakim" (intikam alan) isimlerinin; gemi ise "Rahîm" (merhametli) ve "Mücîr" (koruyan) isimlerinin tecellisidir. Bu kıssa, insana bu isimlerin tecellilerini hatırlatır ve onu, kesret (çokluk) içinde vahdeti (birliği) görmeye davet eder.

Nefsin yedi mertebesi vardır (emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râdıye, marziyye, kâmile) . Nuh tufanı, nefs-i emmâre'nin taşkınlığını; gemi ise nefs-i mutmainne'nin sükûnet ve kurtuluşunu sembolize eder. Bu kıssa, sâlike (manevi yolcuya) kendi nefsinin hangi mertebede olduğunu ve hangi mertebeye ulaşması gerektiğini hatırlatır.

"Ve Belleyip Unutmayan Kulaklarda Kalsın Diye (Ve Teiyehâ Üzünün Vâiyeh)": Hakiki Kulağın Vasıfları

Üzünün Vâiyeh" (Belleyip Unutmayan Kulak): Bu, sadece işiten ve ezberleyen bir kulak değil, "işittiği hakikati özümseyen, onunla amel eden ve onu asla unutmayan kulak" tır. İbn-i Arabî'ye göre böyle bir kulak, "kalp kulağı" dır (üznü'l-kalb). Zira hakiki işitme ve belleme, fizikî kulakla değil, basîret (kalp gözü) ve idrak ile olur. 

İnsanın iç âleminde (nefsinde) bir "tufan" kopar. Bu tufan, nefs-i emmâre'nin taşkınlıkları, vehmin azgınlığı, hevâ ve şehvetin kabarmasıdır. Bu tufanda boğulmamak için bir "gemi" ye binmek gerekir. Bu gemi, "ilâhî hakikatler" (marifet, keşf, ilham), "kâmil insanın rehberliği" (mürşid), "şeriatın emir ve yasakları" (ilâhî tedbirler) ve nihayetinde "insanın kendi özünde inşa ettiği İnsan-ı Kâmil hakikati" dir. Bu gemiye binenler 

tufandan kurtulur.

İşte bu kurtuluş hikâyesi (tufan ve gemi), sonraki nesillere (bize) bir "tezkire" (ibret, hatırlatma) olarak anlatılır. Bu hatırlatmanın amacı, bizim de kendi içimizdeki tufanı fark etmemiz ve kurtuluş gemisine binmemiz içindir. Ancak bu hatırlatmadan sadece "üzünün vâiyeh" sahipleri, yani "hakikat kulağı açık olanlar, işittiklerini özümseyenler, onlarla amel edenler ve onları asla unutmayanlar" istifade eder. Onlar, bu kıssada sadece tarihî bir olay değil, kendi nefslerinin hallerini ve kurtuluş yolunu görürler.

İlâhî hatırlatmalar (tezkire), insanın kendi içindeki hakikatleri (fıtratını) keşfetmesi içindir. Tufan ve gemi kıssası, insana kendi içindeki nefsânî tufanı ve ondan kurtuluşun yolunu (hakikat gemisi) hatırlatır. Ancak bu hatırlatmadan sadece "üzünün vâiyeh" sahipleri, yani kalp kulağı açık olanlar, işittiklerini özümseyenler, onlarla amel edenler ve onları asla unutmayanlar istifade eder. Onlar, bu kıssada sadece geçmişte yaşanmış bir olay değil, kendi nefslerinin bugünkü halini ve yarınki kurtuluş yolunu görürler. Bu, "tezkire"nin (hatırlatma) hakiki anlamıdır.[30]

---------------

فَإِذَا نُفِخَ فِي الصُّورِ نَفْخَةٌ وَاحِدَةٌ {الحاقة/13} 

(69/13) “Fe-izâ nufiha fî-ssûri nefhatun vâhide(tun)”

(69/13) Sura bir kerecik üfürülünce.

---------------

İsrâfil (a.s.) her an hazır olarak beklediği ve bu sûr’u üfleyeceği belirtilmektedir, bu nedenle kimse vakti tam olarak bilmediğinden dolayı bizlerin her an buna hazır olarak hayatımızı sürdürmemiz gerekmektedir. 

Özel olarak ise dünyâdaki vaktimiz dolduğu anda Âzrail (a.s.) özel olarak sadece bize bu sûr’u üfleyecektir bu nedenle buna da hazrılıklı olmalıyız. Gerçekçi bir düşünce ile baktığımızda ise görürüz ki bize özel olarak üflenecek olan sûr, genele üflenecek olan sûr’dan daha mühimdir. 

Bu sûr’un öküz boynuzu gibi, üflenen yeri dar çıkış yeri geniş olduğu ifâde edilmiştir, günümüzdeki teknolojiler ışığında bu konuda daha birçok yorumlarda bulunabiliriz. 

Aslında Âyet-i Kerîme’nin bâtın mânâsında yatan özellik, sûr bizim vücût varlığımızdır. İşte bu sûr’un içerisine nefahi ilâhîyye üflendiği zaman nefsâni mânâda ne varsa hepsini söker atar ve o kişinin nefsinin kıyâmeti kopar. Bu hâdise gerçeleşmeden de nefsi emmâreden kurtulamayız. İlk önce bir üfleyici gelecek önce “ve nefahtü fihi min rûhi” (15/29) nefhayı ilâhîyyesini üfleyecek ve orada hayat meydana gelmeye başlayacak, bu Âyet-i Kerîme’de belirtilen üfleme ile nefsi emmâre oradan çıkarılacak, başka türlü nefsi emmârenin oradan çıkması kolay kolay mümkün değildir. “İz- -T-B-”

Bu âyet-i kerime henüz bu dünyada oluşacak hadiseyi bizlere anlatmaktadır. 

Âyet sayısal değeri 69+13= 82 dir. 8+2= 10 dur. 

Bu âyete kadar Museviyet mertebesine kadar olan hallerden haber verilmişti. Ve bu mertebe fenafirresül resülde fena haliydi. 10 ise Fenafillah mertebesidir. Âyette vahide (tekil, benzersiz) olmak ile beraber nefsi külliye işarettir. Nefha-i ilahiyye Nefsi külliye nefha edilince “külli nefsin zaikatül mevt” tüm nefisler ölümü tadıcıdır. Aslında bu hadise her an gerçekleşmekte ve bu âlemler bir an var, bir an adem hükmündedir. (M.D.)

Akıl bilici nefs tadıcıdır. Bu yüzden “ ölümü nefs tadacaktır” “Küllü nefsin zaikat’ül mevt” (29/57) denmiştir. “İz- -T-B-”

---------------



(Küllünefsin zâikatül mevt sümme ileynâ türcaun)

(Ankabut /29/57) “Her nefs, ölümü tadıcıdır, sonra da bize döndürüleceksinizdir.”

---------------

“Her nefs, ölümü tadıcıdır,”

Aslında ölüm diye bir şey yoktur, sâdece elbise değiştirmek vardır çünkü “tadış” kelimesi ile varlığın yokolmayıp devam edeceği açık olarak belirtilmektedir. Bu nedenle ölüm “geçiş” mânâsınadır. “Tadış” hayât belirtisidir, hayâtı olmayan tad alamaz. Cenâb-ı Hakk (c.c) hayâtımız olduğu halde elimizden duyularımızı almış olsa o kişi yaşadığından hiçbir şey anlayamaz, bu da gösteriyor ki “tadış” o cesede âit değildir. O tadışı yapmakta olan rûhtan, kastedilen nefs’tir, bu cesed elbisesi ile bağları kesilince kendi âlemine dönerek, o şartlar içinde tadışına devam etmektedir. O geçiş yapılan bu ortamın şartlarını şu an sâhibi olduğumuz madde bedenin algılıyıcıları algılayamamaktadır çünkü çok latîftirler, bizdeki alıcılar ise kesîftirler. Ancak çok az insana nasîp olacak bir biçimde rü’yâ yoluyla Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın lütfuyla alışlar olabilmektedir. 

Bu değişik tadışlar, kişinin dünya da iken yaşadığı değer yargıları itibariyle olacağı açıktır. Kişinin dünyada yaşadığı hayat tarzı ona alışkanlık üzere bir hayat yaşamasına sebeb olduğundan ondan ayrılması epey güç olacaktır. Hayatını dünya şartlarına göre düzenleyen kişinin tadışı ile hayatını âhiret şartlarına göre düzenleyen kimselerin ölümü tadışları tabîidir ki, bir olmayacaktır. Bu tadışın kaynağı zâhiri beş duyu ile değil, bâtın-i beş duyu olacaktır. Dünya da iken bu bâtın-i duygularını da dünya ve nefs istikametinde kullandı ise bu tadış oldukça acı olacaktır, eğer bu duygularını hakikati itibariyle kullandı ise çok müjdeli bir tadış olacaktır. 

“ sonra da bize döndürüleceksinizdir.”

Tabiatın aslı olan ismi zâhire, bedenin dört unsuru olan, toprak toprağa, suyu suya, ateşi ateşe, havası havaya, dönüşerek onlar kendi hakikatleri olan ismi zâhir âlemlerine intikâl edecektir ve burada kendi asılları üzere bir başka varlığın tekrar temel unsurları olacaklardır. Böylece seyirlerini dünyanın son kıyameti kopuncaya kadar sürdüreceklerdir. Bu âlemden olduklarından ve fiziken de sorumlu olmadıklarından âhiret ahvali onların üzerinde geçerli olmayacaklardır. 

Ahiret, berzah âlemine, geçen ise o âlemden gelen rûh ve nefs’tir, rûhumuz Allah’ın bize tahsis ettiği kendinden kendi hakikati ve kendi hakikat-i olan bizde ki varlığı, nefsimiz ise bizim hakikatimiz olan bireysel varlığımızın lâtif hakikatidir. Ancak biz onu zâhiren kullandığımızda kesif, yani tabiat-toprak ahlâklı yaparız. Hakikat-i üzere kullandığımızda ise onun hakikat-i olan esmâül hüsnâ ile Hakk olarak kullanmış oluruz, işte bu yoldanda rububiyyet mertebesinden kendi aslı olan Allah ismine ulaşmış olur. 

İşte bâzı kimseler, Allah esmâsına, bâzı kimseler, Rabb esmâsına, bâzı kimseler, nur esmâsına, bâzı kimseler, nar esmasına, bâzı kimseler mudil esmâsına, bâzı kimseler, kahhar esmasına, bâzı kimseler, cebbar esmâsına döndürüleceklerdir. Diğerlerinide buna göre kıyas edin. İşte kim hangi esmâ cihetiyle döndürülecek ise tadışı o mânâdan olacaktır.

Her esmâ-i ilâhiyye Hakk’ın bir kimliği olduğundan (bize döndürüleceksiniz) ifadesi ile bu hakikate dikkat çekilmiştir.[31] “ İz- -T-B- ”

---------------

Bu ayet, "varlığın hakikatine (el-Hâkka) doğru yolculukta, nefsânî varlığın ilk sarsılışı ve fenâ (yok oluş) sürecinin başlangıcı" anlamına gelir.

"Sûr" Kelimesinin İki Anlamı: İbn-i Arabî, "sûr" kelimesinin Arapça'da iki kökle ilişkili olabileceğine dikkat çeker. Birincisi, bildiğimiz "boru" anlamındaki "sûr"dur. İkincisi ise "sûret" (şekil, form) kelimesinin çoğulu olan "suver"dir. Bu bağlamda, bazı âlimler "sûra üfürmek" ifadesini "sûretlere ruh üflemek" olarak yorumlamışlardır . 

Nefes-i Rahmânî Bağlantısı:  "Nefes-i rahmânî" (Rahmân'ın nefesi), varlığın ortaya çıkmasının temel sebebidir. Tıpkı bir insanın konuşmak için nefes vermesi gibi, Allah da âlemi halk etmek için "Rahmân" sıfatıyla nefes vermiştir. Bu nefes, "a'yân-ı sâbite"yi (ezelî sabit hakikatler) varlık sahasına çıkarmıştır. Bu perspektiften bakıldığında, "sûra üfürmek", ilâhî nefesin varlık üzerindeki tasarrufunun bir devamıdır. İlk üfürülüş (nefha-i ûlâ), nefsânî varlıkların (mâsivâ) sarsılıp yok olması; ikinci üfürülüş (nefha-i sâniye) ise onların yeniden diriltilmesidir.

Ayetteki "nefhatun vâhidah" (tek bir üfürüş) ifadesi, bu üfürülüşün şiddetini ve kesinliğini vurgular. "İlâhî celâlin (kahredici kudret) tek bir tecellisiyle her şeyin yok oluvermesi" anlamına gelir.

(Nefh fî's-sûr), "insana üfürülen ruhun (nefha-i rûh) bu dünyadaki görevini tamamlaması ve aslına dönmesi" olarak yorumlanabilir. İlk üfürülüşte (Âdem'in halk edilişi) ruh bedenlere girmişti; son üfürülüşte (kıyamet) ise ruh bedenlerden ayrılır ve sahibine (Allah'a) döner. Bu, varlığın başlangıcı (mebde) ile sonu (meâd) arasındaki mükemmel uyumu gösterir.

"Sûra üfürülüş", "nefs-i emmâre'nin (kötülüğü emreden nefs) yıkılışı" dır. Bu, sâlikin manevi yolculuğunda nefsânî benliğinin (enâniyet) ilk büyük darbeyi yemesi, sarsılması ve yok olmaya yüz tutmasıdır.

Fenâ ve Bekâ: Sûrun ilk üfürülüşü (nefha-i ûlâ), "fenâ" (yok oluş) makamını temsil eder. Bu, nefsânî varlığın, benlik iddiasının (enâniyet) tamamen yok olmasıdır. İkinci üfürülüş (nefha-i sâniye) ise "bekâ" (kalıcılık) makamını temsil eder. Bu da, yok olan nefsânî varlığın yerine, Hakk'ın varlığıyla diri kalma (bekâ billâh) halidir.[32] 

---------------

وَحُمِلَتِ الْأَرْضُ وَالْجِبَالُ فَدُكَّتَا دَكَّةً وَاحِدَةً {الحاقة/14} 

(69/14) “Ve humileti-l-ardu velcibâlu fedukketâ dekketen vâhide(ten)”

(69/14) Ve yeryüzü ve dağlar, bir kerecik birbirlerine çarpıp dağılınca.

---------------

Fizik beden vücûdumuz yeryüzü ve dağ hükmündedir. Her birerlerimizin vücûtlarında tabîattan kaynaklanan toprak oluşumları yani şartlanma dağlarımız değişmeye başladığı zaman ve anasır-ı erbâanın toprak kısımları birbirine çarpılıp dağlınca kişinin elinden alınmış demektir. (M.D.)

Bu ayet, "insanın iç âlemindeki sabit ve değişmez zannettiği yapıların (yeryüzü ve dağlar), hakikatin tek bir tecellisiyle nasıl tamamen sarsılıp yok olduğunu" anlatan derin bir semboldür. 

"Yeryüzü" (ard) ve "dağlar" (cibâl), insanın iç âlemindeki farklı varlık katmanlarını ve nefsânî yapıları sembolize eder.

Yeryüzü (el-Ard): Genellikle "insanın bedeni, maddî varlığı, nefs-i emmâre'nin zemini" olarak yorumlanır. Nasıl ki fizikî yeryüzü üzerinde hayat sürüyor ve çeşitli bitkiler (ameller, düşünceler) yetişiyorsa, insanın iç âlemindeki "arz" da (nefsin alt katmanları) onun duygu, düşünce ve eylemlerinin yeşerdiği topraktır. Ayrıca "arz", "tevazu" (alçakgönüllülük) makamının da sembolüdür. Ancak burada tevazu değil, nefsânîliğin zemini kastedilir. 

Dağlar (el-Cibâl): Dağlar, insanın iç âleminde "sabit, değişmez, güçlü ve görkemli zannettiği yapılar" dır. Bunlar:

Kibir ve Gurur (Kibr): Nefsin kendini büyük görmesi, başkalarından üstün tutması.

Enâniyet (Benlik): Kişinin kendi varlığını Hakk'ın varlığından ayrı ve bağımsız görme vehmi.

Taklit ve Taassup: Atalardan devralınan ve sorgulanmadan kabul edilen inanç ve alışkanlıklar. Bunlar, dağlar gibi sağlam ve sarsılmaz görünür.

Makam, Mevki ve Şöhret: İnsanın toplum içinde elde ettiği ve nefsini beslediği konumlar.

Amellerin Bıraktığı Gurur (Ucb): Kişinin yaptığı iyi amellerden dolayı kendini beğenmesi, bunları bir "dağ" gibi görüp onlara güvenmesi.

"Birbirlerine Çarpılıp Dağılınca" (Fe Dukketâ Dekketen Vâhideh): Tek Bir Darbeyle Yıkılış

"İlâhî celâlin tek bir tecellisiyle nefsânî yapıların tamamen yok oluşu" nu anlatır. "Dekketen vâhideh" (tek bir çarpış/darbe), bu yok oluşun şiddetini, kesinliğini ve bir defada oluvermesini vurgular.

a) "Humileti'l-ardu vel-cibâlu" (Yeryüzü ve dağlar kaldırıldı): Bu, nefsânî yapıların (beden, benlik, kibir, makam) "bulundukları yerden sökülüp alınması" , yani kişinin onlara olan bağlılığının ve güveninin tamamen ortadan kalkmasıdır. Kişi, bir anda kendini bu yapıların dışında, onlardan kopmuş halde bulur.

b) "Fe dukketâ" (Çarpıldılar/Parçalandılar): Bu yapılar birbirine çarpılıp paramparça edilir. Yani, "nefsin tüm katmanları (arz) ve onun üzerindeki kibir, gurur, enâniyet dağları, birbirine vurularak toz haline getirilir." Bu, nefsin tamamen "tecrit" (soyutlanma) ve "fenâ" (yok oluş) halidir. Artık geride hiçbir "dağ" (kibir) ve hiçbir "yeryüzü" (nefsânî zemin) kalmamıştır.

c) Nefs Mertebeleri Bağlamında: Nefs mertebeleri düşünüldüğünde, bu tek darbe, "nefs-i emmâre" nin (kötülüğü emreden nefs) ve onun en belirgin özellikleri olan "kibir", "gurur", "hırs" dağlarının yıkılmasıdır. Bu yıkılış, nefsin bir üst mertebeye (levvâme, mülhime) geçişi için gereklidir. Ancak buradaki yıkılış, kıyamet bağlamında olduğu için, çok daha köklü ve nihaîdir.[33]

İnsanın iç âleminde "kesin hakikat" (el-Hâkka) tecelli ettiğinde, nefsânî varlığın tüm katmanlarının nasıl yok olup gittiğini anlatır. "Yeryüzü" (el-ard), insanın bedeni ve nefsânî varlığının zemini; "dağlar" (el-cibâl) ise bu zemin üzerinde yükselen kibir, gurur, enâniyet, taklit, makam sevgisi gibi nefsânî engellerdir. Bunlar, sağlam ve sarsılmaz zannedilir. Ancak hakikat tecelli ettiğinde, tek bir darbe (dakkaten vâhideh) ile yeryüzü yerinden kaldırılır (humileti), dağlar birbirine çarpılıp paramparça edilir (dukketâ). Geriye, bu yapılardan hiçbir kalıntı kalmaz. Bu, fenâ-i mutlakın (tamamen yok oluş) ta kendisidir. Ve bu yok oluş, bekâ billâh'ın (Hak ile bâkî olma) ön şartıdır.[34]

---------------

فَيَوْمَئِذٍ وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ {الحاقة/15} 

(69/15) “İnnâ kâşifû-l’azâbi kalîlâ(en) innekum ‘â-idûn(e)”

(69/15) İşte o gün o vâkıa (mutlaka gerçekleşecek olan şey) vukua gelmiştir. 

---------------

İşte o gün o birtek vurup yıkışın olduğu ikinci üfürme meydana geldiği vakit, Vâkı'a olmuş yani en büyük bela olan Kıyamet kopmuş, "Onun meydana gelmesini yalanlayan yok. O alçaltıcı ve yükselticidir." (Vâkıa, 56/2, 3) sırrı ortaya çıkmıştır.

“Kıyâmet; zâtın zuhuru, sıfât saltanatının sönüşü.” dür. Cenâb-ı Hakka has mahallerde yani kim ki kendi varlığının hakikatini ilâhi varlığın hakikati olarak idrak eder, işte o Hakka mahsus mahaldir. Yani Hakk’ın zâti tecellisi itibariyle olan mahaldir. Diğer mahallerde de Hakk vardır ama fiilleri, isimleri yönünden zuhuru vardır, şeksiz şüphesiz bütün varlıkta ama zâtına mahsus mahal marifetullah bilgisine sahip olan kimselerdir.[35]

Bu ayet, "hakikatin (el-Hâkka) tam ve mutlak olarak zuhur ettiği anı" , "nefsânî varlığın (mâsivâ) tamamen yok oluşunun (fenâ) ardından, hakiki varlığın (Hakk) mutlak olarak ortaya çıkışını (bekâ)" ifade eder. 

"Yevm" (gün), bizim bildiğimiz 24 saatlik zaman diliminden ibaret değildir. O, "ilâhî tecellilerin zuhur ettiği her bir vakit" anlamına gelir. "Yevme izin" (işte o gün), "Hakk'ın, varlığın hakikatini (el-Hâkka) tamamen açığa çıkardığı o özel an" dır. Bu an, dünya hayatının sona erdiği, zamanın durduğu ve ebediyetin başladığı andır. "Zamanın ötesindeki bir ana" işaret olarak yorumlar. O an, artık ne geçmiş ne gelecek vardır; sadece "şimdi" (ân-ı dâim) vardır ve bu "şimdi"de hakikat tüm çıplaklığıyla tecelli eder.

"Vâkıa" kelimesi, "vukû" (olmak, meydana gelmek) kökünden gelir. Ancak bu, sıradan bir oluş değil, "ezelde takdir edilmiş olanın (kaza) artık tamamen ortaya çıkması" dır. "Vâkıa", sûrenin ilk ayetindeki "el-Hâkka" ile aynı anlam dairesindedir. Hatta bazı tefsirlerde "el-Hâkka" ve "el-Vâkıa"nın kıyametin iki ismi olduğu belirtilir.

"Veka'at" fiili, olayın artık gerçekleştiğini, oldu-bittiye geldiğini ifade eder. İbn-i Arabî'nin te'vilinde bu, "artık işin bitmiş olması" anlamına gelir. Daha önceki ayetlerde anlatılan sûra üfürülüş (nefsânî varlığın sarsılışı) ve yeryüzü ile dağların birbirine çarpılıp dağılması (nefsânî yapıların tamamen yok oluşu) süreçleri tamamlanmış, artık nihai sonuç ortaya çıkmıştır. Bu sonuç:

Fenâ'nın (Yok Oluşun) Tamamlanması: Nefsânî varlık, enâniyet, kibir, gurur, dünyevî bağlar (dağlar) ve onların zemini olan nefsânî arzular (yeryüzü) tamamen yok olmuştur. Artık onlardan eser kalmamıştır.

Bekâ'nın (Kalıcılığın) Başlaması: Bu yok oluşun ardından, geriye sadece Bâkî olan Allah (el-Bâkî) kalmıştır. İşte "vâkıa"nın vuku bulması, aslında "Bâkî olan'ın tecellisinin artık hiçbir perde olmaksızın zuhur etmesi" dir.

Bu, tasavvuftaki "fenâ fillah" (Allah'ta yok olma) ve "bekâ billah" (Allah ile bâkî olma) makamlarının en yüksek noktasıdır. Kul, nefsânî varlığından tamamen fânî olmuş, Hakk'ın varlığında bâkî olmuştur. Artık hakikat, tüm çıplaklığıyla ortadadır.[36]

---------------

وَانشَقَّتِ السَّمَاء فَهِيَ يَوْمَئِذٍ وَاهِيَةٌ {الحاقة/16}

(69/16) “Venşakkati-ssemâu fehiye yevme-izin vâhiye(tun)”

(69/16) Gök de yarılmış ve artık o, o gün zayıf düşmüştür.

---------------

Kıyamet yaklaştığında gökyüzünde oluşacak birçok fiziki ve fiili hallerin bazılarının, bu şekilde bildirilmesi. Gökte âyet olan, bazılarının bildirilmesi. Hani daha evvelce Tebareke-i Şerifte, 

“bak bakalım gökyüzünde bir çatlak bir tefavut bir uygunsuzluk görebilecek misin?” (67/3)

Diye ikaz edildiği halde ve arkasından da “tekrar, tekrar bak,” burada kendini bilen insan için, bizim başımızda, bizi saran hayâli birşey bulamayacaksın denildiği halde, burada ise, “Gök de yarılmış ve artık o, o gün zayıf” düşmüştür deniyor. 

Demek ki onun bir süresi vardır. Yâni gökyüzündeki nizamın da bir süresi vardır. Bu nizamın süresi bittiği zaman gökyüzünde bu hâdiseler oluşacak. Zâhirde böyle olduğu gibi gönlümüzde de bu böyle olacak. Hayâli bir gökyüzü, her birerlerimizin akıl semâsında mevcûttur. Yâni kişi kendini tanımazdan evvel, nasıl ki hayâli bir yaşantı yaşıyorsa, hayâl âleminde yaşıyorsa, buna zâhiren gaflet cenneti, hayatı da denilebilir. Neden? Çünkü namaz kılmaz, oruç tutmaz, işte şuraya gitmez, buraya gitmez. Dini vecibeleri yerine getirmez. Bu nefsinin cennetidir. Kayıtsız yaşamak, beşeri nefsinin cennetidir.

 İşte sende de, Hakîkati ilâhîye sarsıntıları başladığı zaman. Yâni gönlünde muhabbet rüzgârları esip, seni sarsmaya başladığı zaman. “İzâ zülziletil ardu zilzâleha” (99/1) âyetinde bahsedildiği gibi o vuruntular, sana gelmeye başladığı zaman, senin hayâl gücün çatlamaya başlar. Ve sonunda hayal gücün yarılır ve zayıf kalır. Hayâlindeki dünyan hayâli dünyan, yalancı dünyan, aslında olmayan, senin kendi kendine varettiğin o dünyan, kendi haline, yâni yokluk haline dönüşmeye başlar. Ve sonunda yokluk haline dönüşmüş olur.

İşte bir şeyin birden, bir anda ortadan kalkması müm-kün değildir. Ya camisi yıkılırken minaresi yıkılır, tavanı çöker. İşte bizimde nefsani düşüncelerimizin hayâli, düşüncelerimizin, hayâli kurgularımızın birer ikişer direklerin, ortadan kalkmasıyla, o gök kubbe yâni çatı kendimize kurmuş olduğumuz hayâli dünyanın, semânın çatısı, yavaş yavaş böyle çatlamaya patlamaya başlar. Ve sonunda yarılır ve zayıf düşer. Zâten, bu bizim başımızda bizi saran hayâl kubbesidir. İşte böylece nefsin hayvani ruh tarafı, gökyüzünün insân-i ruh gökyüzünden, ayrılması çatlamasıdır ve sonunda yarılıp bizden bu hayalin ayrılmasıdır.

Nefsin hayâl dünyası çatlayıp, yarılmadıktan sonra gerçek fezaya ulaşmamız mümkün değildir. Yâni “semâvati vel ard” deniyor ya. Bu semâvatın dünyanın aktarından kurtulamıyoruz bizde o semâ çatısı olduğu sürece. Yâni hayâlimizde var ettiğimiz kubbe yarılmadıkça, onun dışına çıkmamız mümkün olamıyor.[37] “ İz- -T-B- ”

"İnşikâk" (yarılma), "perdelerin kalkması, sınırların ortadan kalkması" anlamına gelir. İnsanın idrak katmanları (gök), normalde onu doğrudan ilâhî tecellilerden koruyan (veya perdeleyen) bir işleve sahiptir. Ancak kıyamet günü (el-Hâkka) geldiğinde, bu koruyucu katmanlar yarılır, perde kalkar ve insan, hakikati doğrudan, perdesiz olarak müşahede etmek zorunda kalır.

"Vâhiyeh" kelimesi, "zayıf düşmüş, gücü tükenmiş, sarkmış, çökmüş" anlamlarına gelir. 

a) İdrak Âletlerinin Çöküşü: İnsanın akıl, idrak, mantık, muhakeme gibi tüm yüksek yetileri (gök), hakikatin tecellisi karşısında iflas eder. Artık onlar, o gün hiçbir işe yaramaz, hiçbir güçleri kalmaz. Çünkü hakikat, onların kavrama sınırlarını tamamen aşmıştır. Onlar, adeta "sarkmış, çökmüş" bir halde, aciz ve işlevsiz kalırlar.

b) Koruyucu Kalkanın Düşmesi: Gök, aynı zamanda insanı ilâhî celâlin şiddetinden koruyan bir kalkandı. Ancak o gün bu kalkan düşmüş, zayıflamış, işlevini yitirmiştir. İnsan, ilâhî tecelli karşısında çırılçıplak ve korumasız kalır.

c) Nefsânî Güçlerin Tükenmesi: İbn-i Arabî'nin Tedbîrât-ı İlâhiyye'de anlattığı insan ülkesi (memleket-i insâniyye) metaforunda, "gök", ülkenin en yüksek katmanını, belki de "yönetici sarayını" temsil eder. Kıyamet günü bu saray (aklın, idrakin, manevi güçlerin merkezi) bile çöker, zayıf düşer. Yönetici (akıl) artık hükmedemez hale gelir. Ülke (insan) tamamen Hakk'ın hükmüne teslim olur.[38] 

--------------- 

وَالْمَلَكُ عَلَى أَرْجَائِهَا وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ 

ثَمَانِيَةٌ {الحاقة/17} 

(69/17) “Velmeleku ‘alâ ercâ-ihâ ve yahmilu ‘arşe rabbike fevkahum yevme-izin śemâniye(tun)”

(69/17) Melekler, etrafında toplanırlar ve Rabbinin arşını o gün, onların üstünde, sekiz melek taşır.

---------------

Âyet-i kerime rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

---------------

Melek “kuvve” demektir. (M.D.)

MELÂİKE-İ KİRÂM’IN HAKİKATİ

Bilinsin ki, vücûdun, yukarıda ayrıntılı olarak anlatılan ilmî sûretler, ya’nî insâni hakîkat mertebesinden tenezzülü, yine o mertebede mevcût olan kudret sıfâtının zuhur yerleri ile, ya’nî kuvvetler ile olur. Çünkü vücûtta kudret ve kuvvet olmayınca irâde ettiği bir şeyin var edilmesi mümkün olmaz. Allah Teâlâ Hazretleri “metîn kuvvet sahibidir”. Ve kudret, diğer sıfatlar gibi hakîki vücûdun işlerinden bir iş olduğu yönle zât’ının gayrı değildir. Böyle olduğu halde, maddeciler onu bağımsız bir şey zannedip, var etmenin kaynağını iki bağımsız vücûda dayandırdıktan sonra, birine “madde”, diğerine “kuvvet” demişlerdir. Şüphe yok ki bu hüküm onların vehme dayanan bir zanlarından ibârettir.

(Necm, 53/30)

 “Zâlike mebleğühüm minel ilm” 

“Onların ilimden ulaşabildikleri budur” 

ve 

(Yûnus, 10/36)

“innezzanne lâ yûğnî minel hakkı şey’a” 

“Şüphesiz zan haktan bir şey kazandırmaz” 

Şimdi, fiiller kuvvet ile açığa çıkacağından, ilâhî fiiller de melâike-i kirâm ile açığa çıkar. İlâhî kuvvetlerin ismi nebîlerin (aleyhimü’s-selâm) lisânında “melâike”dir. Çünkü “melek” “kuvvet ve şiddet” ma’nâsındadır. 

Melekler iki kısımdır: Birisi tabîî, diğeri unsurîdir. 

Tabîi melekler, unsurların bulunmadığı fezâda tabîi sûretlerden var olmuş olan ulvî rûhlardır. Bunlar fezâda var olmuş oldukları ve unsurlardan bir araya getirilmiş olan maddî cisimler ile münâsebete sahip olmadıkları yönle, Âdem’e secde ve itaât ile emrolunmadılar. 

İkincisi, unsursal meleklerdir ki, bunlar unsurlara mensûp olan rûhlardır; ve Âdem’e secde ve itâat ile mükelleftirler. Melâike-i kirâm, tercih sâhibi olmayıp, o kuvvetin sâhibi olan ulûhiyyet zât’ının irâdesine tâbi’ olduklarından haklarında: 

(Tahrîm, 66/6)

“lâ ya’sûnellâhe mâ emerahüm ve yefalune mâ yu’merune” 

“Allah'ın onlara emrettiği şeyde, Allah'a âsi olmazlar ve emrolundukları şeyi yaparlar.” 

buyurulmuştur. Nitekim, insân vücûdundaki kuvvetler dahi insânın irâdesine tâbi’dir. İnsan irâdesini bir şeye yöneltince o kuvvet o şeye sarf edilmiş olur ve aslâ uymamazlık etmez.

Unsursal melekler, sonsuz kesîf âlemlerin idâresine me’mûrdurlar. Bunların sayıları bir araya toplanıp sayılmaya gelmez. Melekler hiss ve şehâdet âleminde kesîf şahıslar gibi görünmezler, çünkü rûhturlar. Hayâl âleminde çeşitli sûretlerle sûretlenerek görünür olurlar. Bu sûret-lenme, görenin halleri ve inançları ile bağlantılıdır. Hz. Cibrîl’in cenâb-ı Meryem’e ve diğer melâike-i kirâmın Lût (a.s.) vesâir nebîlere (aleyhimü’s-selâm) ve evliyâya ve sâlihlere sûretlenmeleri gibi. Onların bu sûretlenmeleri esnâsında görenin yanında hâzır olanlar, bu melekleri müşâhede edemezler. Çünkü hayâl âlemine dâhil olan ancak o görendir. Şu kadar ki yanındakilerden de hayâl âlemine dâhil olanlar bulunsun. Bu sûretlenmeyi bunlar da görebilir. Meleklerin tasarruf yönleri “kanatlar”a benzetilmiştir. Nitekim, 

Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulur:

(Fâtır, 35/1)

 “El Hamdu Lillahi Fatıris Semavati vel Ardı Caılil Melaiketi Rusülen ülıy ecnihatin mesna ve sülase ve ruba' yeziydü fiyl halkı ma yeşa'” 

 “Hamd göklerin ve yerin Fatır’ı, melekleri ikişer, üçer ve dörder kanatlı Rasuller olarak kılan Allah içindir. Halkedilişte dilediğini arttırır” .

Bundan dolayı bu kuvvetlerin göklerde ve yeryüzünde çok çeşitli te’sîrleri vardır. Mutlak vücûdun mertebeler ve çeşitli durumlardaki idâresi bu kuvvetler vâsıtasıyladır. Bunlar ulûhiyyet tarafından her bir mertebeye ve her bir tavra gönderilirler. Ya’nî ba’zıları nebîlere vahiy ile ve ba’zıları evliyâya ilhâm ile ve diğer insânlardan her birine ve hayvânlara ve bitkilere ve ma’denlere kısacası bütün eşyâya çok çeşitli işlerin tasarruf ve idâresi için gönderilirler. Herhangi bir meleğin kendisinden te’sîr alan şeye bir te’sîr ile bağlanması onun “kanad”ıdır. Bundan dolayı her bir te’sîr yönü, bir “kanat” olmuş olur. Meleklerin kanatları, ya’nî te’sîrlerinin yönleri sayıyla sınırlı değildir; belki onların te’sîrlerinin çok çeşitli olması sebebiyle kanatlarının sayılması mümkün değildir. Onun için (s.a.v.) Efendimiz mi’rac gecesinde Cebrâil (a.s.)’ı altı yüz kanatlı olarak müşâhede ettiklerini hikâye buyurmuşlardır. Yüksek maksatları:

(Fâtır,35/1)

 “yeziydü fiyl halkı ma yeşa'” 

“halkedilişte dilediğini arttırır” 

Âyet-i kerîmesi gereğince te’sîrlerinin yönlerinin çokluğuna işâret buyurmaktır.[39] “ İz- -T-B- ”

Âyette geçen etrafında toplanırlar, tabii olan unsursal meleklerdir.

“Arş” için ise Taha sûresi 5. Âyette bakmak bizlere faydalı olur.

---------------

(Er rahmânu alel arşistevâ.) 

(Tâ-Hâ, 20/5) “Rahmân arşın üzerine istivâ etti.”

---------------

Bu Âyeti kerîme hakkında çok geniş yorumlar yapılmıştır. Anlaması ve idrâk etmesi kolay değildir. “istivâ etti” kelime olarak içten ve dıştan kapladı mânâsınadır. Bu iç ve dış ayırımı sırasında dahi; 

İçteyken dışta değil miydi? 

Dıştayken içte yok muydu? Gibi, birçok sorular ortaya çıkmaktadır.

Arş bütün bu madde âlemini çevreleyen bir olgudur ve Arş-ı Âlâ madde âleminin üstündedir, orada artık maddî düşünce ve varlıklar ve hatta manyetik haller dahi yoktur.

Mülkümüz olan madde bedenimizin üstü, başımızı dahi ihâta eden O’nun varlığıdır. 

Bizler bu konulara alt düzeyden yani birimsellikten baktığımız için madde mertebesinde sadece kendimizi görüyoruz ve kendimizi âşikâr ediyoruz, oysa mânâ yönüyle bakılırsa beşerî benliğin olmayıp Hakk’ın Rahmâniyyet-i yönüyle âşikâr olduğu görülmektedir.[40] “ İz- -T-B- ”

"Arş" kelime anlamıyla "yüksek yer, tavan, taht" demektir . Tasavvufî ıstılahta ise, "ilâhî isim ve sıfatların tümünün toplu olarak tecelli ettiği en kapsamlı ve en yüce varlık mertebesi" dir. Arş, varlık mertebelerinin (hazerât-ı hams) en üstünü olan "âlem-i lâhût" (ilâhî âlem) veya "mertebe-i ulûhiyyet" (ulûhiyyet mertebesi) ile ilişkilendirilir. O, Allah'ın zâtı değil, zâtın isim ve sıfatlarıyla tecelli ettiği en kapsamlı aynadır. 

“arşe rabbike” Senin rabbinin ifadesinin iki yönü vardır. İlki efendimiz (s.a.v.) ve ismi tahsis yapılmadığı için ikincisi ümmetini ilgilendiren yönüdür. 

Efendimiz (s.a.v.) in rabbi Allah (c.c.) esmâsıdır. O zaman ifade Allah c.c. in arşını yani Rahman-Rahmaniyet mertebesini hakikatin vuku bulacağı gün 8 melek yani kuvvet taşır. Bu kuvvetler Sübûtî sıfatlar; hayat, ilim, semi, basar, irade, kudret, kelam ve tekvin olmak üzere sekiz tanedir. Bu âlem bazında oluşan hadisedir.

Bizlerde kıyamet vuku bulduğu zaman nefis ölümü tattığı için artık orada kalan esma-i ilahiyye ve sıfât-ı ilahiyyedir. 7, 40 ve 52. Günler ile onlarda hakikatlerine geri döner. (M.D.)

Arşı Taşımak (Haml): "Taşımak" (haml), fizikî bir yük taşımak değil, "bir şeyi ayakta tutmak, varlığını sürdürmesini sağlamak, ona destek olmak" anlamındadır. Arşı taşıyan melekler, arşın (ilâhî tecellilerin en kapsamlı mertebesinin) varlığını ve düzenini koruyan, onu ayakta tutan ilâhî güçlerdir. Onlar, adeta "arşın sütunları" gibidir.

Sekiz (Semâniyeh) Sayısının Sembolizmi: İbn-i Arabî sisteminde sayıların derin anlamları vardır. "Sekiz" sayısı şu şekillerde te'vil edilir:

Sekiz Cennet (Cennât-ı Semâniye): Sekiz, genellikle cennetlerin sayısıdır. Arşı taşıyan sekiz melek, "ilâhî rahmetin ve nimetlerin (cennet) kaynağı olan sekiz temel tecelliyi" temsil edebilir. Onlar arşı taşıdıkça, cennetlerden rahmet akar.

Sekiz Büyük Melek (Kerrûbiyyûn): İbn-i Arabî, bazı eserlerinde arşı taşıyan meleklerin "Kerrûbiyyûn" (Allah'a en yakın melekler) olduğunu ve bunların Cebrail, Mikail, İsrafil, Azrail gibi büyük melekleri kapsadığını belirtir. Kıyamet günü bunlara dört melek daha eklenir ve sekiz olurlar. Bu sekiz melek, ilâhî kudretin, rahmetin, ilmin, hayatın, iradenin, semi'n (işitme), basar'ın (görme) ve kelâm'ın (konuşma) tecelli ettiği sekiz büyük ruhânî varlıktır.

Sekiz Sıfat-ı Subûtiyye: Kelâm ilminde Allah'ın sekiz 

sıfat-ı subûtiyyesi vardır: Hayat, İlim, İrade, Kudret, Semi', Basar, Kelâm, Tekvin. Çünkü arş (ilâhî tecellilerin en kapsamlı mertebesi), ancak bu sekiz sıfatın tecellisiyle ayakta durur, varlığını sürdürür. Bu sıfatlar olmadan arşın varlığı düşünülemez. Onlar, arşın manevî sütunlarıdır.

Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleriyle devam edelim.

Arşın hâmili bu dörttürler[41] ve sen şâhsın, intihâh cihetinden bu her dörde mensubun daha iyisisin!"

Ya'ni, “Arş-ı Rahmân’ı yüklenmiş olan bu dört melâikedir; ve sen ey Hz. Cibril, o dört büyük melâike arasında şâhsın! İntibâh ve basiret cihetinden bu dördün efdalisin!” Ma‘lûm olsun ki, “arş” kelimesinin birkaç lügavî ma'nâları vardır: “Taht”, “hânenin damı” ve “izz ü câh” ve “kıvâm” ve “bir işin sıhhati” ve “bir şeyin kavî tarafi” ve “yükseklik” ve “mülk” ma'nâlarına gelir. Ehl-i tefsîr ve hadîs, maânî-i Kur’ân’dan ve ahâdisten arş hakkında iki ma'nâya zâhib olmuşlardır. Bir kavle göre arş, âlemi ihâta etmiştir ve onun hakikatini ancak Allah Teâlâ bilir; ve bu ma‘nâ “sakf-i hâne” ma'nâsına tevâfuk eder. Ve diğer kavle göre “arş”, vücûd-i mutlakm bilcümle merâtibi ile berâber âlem-i şehâdetin hey’et-i mecmûasıdır; ve bu ma‘nâ dahi “taht” ma‘nâ-yı lügavîsine tevâfuk eder. Ve (Tâhâ, 20/5) “Rahman arş üzerine müstevî oldu” remzinin ma'nâsını sezdirir. Zîrâ bunda ma‘nâ-yı ittihâd vardır. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddin Arabî (kuddise sırruhû) hazretleri et-TedbMtü’l-İlâhiyye fî Islâh-ı Memleketi’ İnsâniyye ismindeki kitâb-ı şerifin mukaddimesinde bu arş hakkında îzâhât i‘tâ buyurmuşlardır.[42]

"Onun hâmilini mahşer günü sekiz görürsün; o zaman sekizin efdali de sen olursun."

Bu beyt-i şerifte el-Hâkka sûresinde vâki’ (Hâkka, 69/17) “Ve melekler semânın etrâfında emr-i İlâhîye ”muntazır iken semâ münşakk oldukta, meleklerin fevkinde olan Rabbi-nin arşını o günde sekiz melâike yüklenir.” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ehl-i tefsîr arş-ı rahmânî hâmillerinin dünyâda dört ve yevm-i kıyâmette sekiz melek olduğunu beyân etmişlerdir. Cenâb-ı Pîr efendimiz dahi bu ma'nâyı beyân buyurmuşlardır. Şeyh-i Ekber (kuddise sirruhû) hazretleri Fütûhât-ı Mekkiyye' lerinin on dördüncü bâbında bu ma'nâyı tavzîhan birçok esrar ve hakâyık ibzâi buyurmuşlardır. Burada zikri uzun olur.[43]

---------------

يَوْمَئِذٍ تُعْرَضُونَ لَا تَخْفَى مِنكُمْ خَافِيَةٌ {الحاقة/18} 

(69/18) “Yevme-izin tu’radûne lâ tahfâ minkum hâfiye(tun)”

(69/18) O gün ahvaliniz öylesine meydana çıkarılır ki hiçbir şeyiniz gizli kalmaz.

---------------

Kişi nasıl üst makamlara dilekçe verir ve ahvalini, halini anlatır. Kıyamet günü kişinin enfüs (iç alemi) meydana çıkacaktır. Nasıl zuhurat (rüyalarda) güzel denilen şeyler veya kabus denilen şeyler görülüyorsa bunlar kişinin halinin yansımalarıdır. Rüyada görülen hayvanlar ise nefsi emmare ve nefsi levvamenin kötü ahlaklarıdır. Eğer celali bir nefsi emmare üzere yaşam ile ölüm mecburi olarak tadılırsa kişinin bu sireti, ahirinde suretine dönüşecetir.

Eğer irfani bir yaşantı sürerse kişi zat cennetlerinde rahmani bir yaşantı ve hali üzerine olacaklardır. (M.D.) 

Bu ayet, "insanın hakikat karşısında (el-Hâkka) tamamen açığa çıkması, nefsânî varlığının tüm katmanlarının (zâhir-bâtın, sır-hafî) hiçbir perde kalmaksızın zuhur etmesi" anlamına gelir. Bu, varlığın en derin hakikatlerinin tecelli ettiği andır.

(Yevme izin tu'radûne): İlâhî Huzurda Durmak,  "arz" sadece fizikî bir duruş değil, "varlığın aslî hakikatine (a'yân-ı sâbite) bürünerek Hakk'ın huzurunda tecelli etmesi" dir. "Yevme izin" (o gün), sûrenin başındaki "el-Hâkka"nın (kesin hakikat) tam olarak vuku bulduğu andır. Bu anda, her şey olduğu gibi ortaya çıkar. "Tu'radûne" fiili, bir şeyi sunmak, göstermek, arz etmek anlamına gelir. Yani insanlar, tüm benlikleriyle, tüm amelleriyle, tüm sırlarıyla Hakk'a "arz edilirler", yani gösterilirler. Bu arz ediliş, insanın kendi hakikatini de ilk defa tam ve eksiksiz olarak görmesidir.

"Hiçbir Şeyiniz Gizli Kalmaz" (Lâ tahfâ minkum hâfîyeh): Sırların Zuhuru ve Perdelerin Kalkması, "Hâfîyeh", "gizli olan, saklı olan, en ince sır" anlamına gelir. İnsanın gizli kalmış, saklı olan hiçbir yönü kalmaz. Bu, şu katmanlarda gerçekleşir.

a) Zâhir ve Bâtının Birleşmesi (Cem'u'z-Zâhir ve'l-Bâtın)

Dünya hayatında insanın iki yönü vardır: görünen (zâhir) ve görünmeyen (bâtın). Ameller, sözler, davranışlar zahirdedir. Niyetler, düşünceler, kalpteki gizli duygular ise bâtındadır. O gün, bu iki yön birleşir. "Herkesin bildiği" ile "yalnızca Allah'ın bildiği" arasında hiçbir fark kalmaz. İnsanın en gizli niyetleri, en mahrem duyguları, hatta kendisinin bile farkında olmadığı en derin saikleri (hâfîyeh) açığa çıkar. Bu, tasavvuftaki "tecellî-i zât" ın en büyük tezahürüdür.

Fütûhât-ı Mekkiyye Bağlantısı: Fütûhât'ta İbn-i Arabî, kıyamet gününü "perdelerin tamamen kalktığı gün" (yevm keşfi'l-estâr) olarak niteler. Bu perde, sadece Allah ile kul arasındaki perde değil, aynı zamanda kulun kendi nefsiyle arasındaki perdedir. İnsan, kendi hakikatini olduğu gibi görür. Artık nefsine dair hiçbir vehmi kalmaz, hiçbir kendini aldatma imkânı bulamaz.

b) Amellerin Tecessüdü (Tecessüdü'l-A'mâl)

Amellerin (iyi veya kötü) âhirette bir suret kazanmasıdır (tecessüd). O gün, insanın yaptığı her amel, bir varlık suretine bürünerek karşısına çıkar. Ayetteki "lâ tahfâ minkum hâfîyeh" ifadesi, bu suretlerin en gizli ameller için dahi tecessüd edeceğini gösterir. Yani, insanın unuttuğu, önemsemediği, belki de farkında bile olmadığı en küçük bir iyilik veya kötülük bile o gün somut bir gerçeklik olarak ortaya çıkar. Bu, ilâhî adaletin en mükemmel tecellisidir.

Fütûhât'ta, amellerin tecessüdü konusunu detaylandırır. Ona göre, her amel, işlendiği anda bir "varlık" kazanır ve âhirette kişinin karşısına ya güzel bir surette (iyi ameller) ya da çirkin bir surette (kötü ameller) çıkar. 69/18 ayeti, bu tecessüdün en kapsamlı şekilde gerçekleşeceğini haber verir. Hiçbir amel, hiçbir niyet bu tecessüdün dışında kalmaz.

c) Nefs Mertebelerinde Açığa Çıkma

Nefs mertebeleri (emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râdıye, marziyye, kâmile) düşünüldüğünde, bu ayet şu anlama gelir: O gün, nefsin tüm mertebeleri, tüm katmanları, tüm gizli tarafları açığa çıkar. Nefs-i emmâre'nin gizli kalmış kötülük emirleri, nefs-i levvâme'nin gizli pişmanlıkları, nefs-i mülhime'nin gizli ilhamları, nefs-i mutmainne'nin gizli huzuru... Heps, bir bir zuhur eder. İnsan, nefsinin tüm katmanlarını bir arada müşahede eder. Bu, insanın kendi hakikatini tam olarak görmesidir.

Tedbîrât-ı İlâhiyye'de insanın iç dünyası bir ülkeye (memleket) benzetilir . Bu ülkede akıl (sultan), nefs (halk), duyular (askerler), organlar (memurlar) ve bunların yönetimi (tedbîrât) vardır. 69/18 ayeti, bu insan ülkesinde "genel sayım" veya "teftiş" gibidir. Ülkenin sultanı (akıl), tüm halkı (nefsin tüm yönleri), tüm askerleri (duyular), tüm memurları (organlar) ve onların yaptığı tüm işleri (ameller) tek tek gözden geçirir, hesap sorar. Hiçbir şey gizli kalmaz. Bu, ülkenin (insanın) nihaî muhasebesidir.

Füsûs'ül-Hikem'de, sıkça "sır" (sirr) ve "sırrın sırrı" (sirru's-sirr) kavramlarını kullanılır. İnsanda, zahir ve bâtının ötesinde, daha derin, daha gizli katmanlar vardır. "Hâfîyeh" kelimesi, işte bu en derin, en gizli katmanları ifade eder. O gün, sadece açık olanlar değil, bu en gizli katmanlar (sırrın sırrı) bile açığa çıkar. İnsanın kendisinin dahi bilmediği, farkında olmadığı en derin hakikatleri (belki de a'yân-ı sâbitesi) zuhur eder. Bu, insanın kendi varlık sebebini, kaderini, ezelî hakikatini ilk defa tam olarak görmesidir.

"Hâfî" İsmi ve Tecellisi: "Hâfî", Allah'ın isimlerinden biridir ve "en gizli, en latif, idrak edilemeyen" anlamına gelir. Ayetteki "hâfîyeh", bu ilâhî ismin mahlûkattaki yansımasıdır. O gün, "Hâfî" olan (Allah), kendini öyle bir tecelli ettirir ki, kullarında gizli olan her şey (hâfîyeh) açığa çıkar. Bu, Allah'ın "Zâhir" (görünen) ve "Bâtın" (gizli) isimlerinin birlikte tecelli etmesidir.[44]

---------------

فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ فَيَقُولُ هَاؤُمُ اقْرَؤُوا كِتَابِيهْ {الحاقة/19} 

(69/19) “Fe-emmâ men ûtiye kitâbehu biyemînihi feyekûlu hâumu-kraû kitâbiyeh”

(69/19) Derken kimin kitabı, sağ yanından verilirse artık der ki: Gelin, işte kitabımı okuyun.

---------------

“Fe” artık, o zaman, bu zaman hangi kim “men” kimlik bunun farkında ise O’nun kitabı “Hu kitabı” sağ tarafından yani sağ tarafından Akl-ı küll tarafından nefsi küllüne yani üretkenliğine verilmektir. Ve bu kitab bu dünya hayatında ilmi olarak yazıldığı gibi, ahrette ayni olarak karşısına çıkacaktır. (M.D.)

"Sağ" (yemîn) ve "sol" (şimâl) kavramları, sadece fizikî yönler değil, "varlığın iki temel tecelli yönünü" ifade eder. Sağ taraf, "rahmet, lütuf, cemâl, nûr ve bereket" in tecelli ettiği yöndür. Sol taraf ise "kahır, celâl, zulmet ve azap" ın tecelli ettiği yöndür.

"Kitabın sağdan verilmesi", insanın yaratılış gayesine (hilâfet) uygun yaşadığını, ilâhî rahmete mazhar olduğunu ve kendi hakikatinin (ayn-ı sâbite) nûrâniyetini müşahede ettiğini gösterir. Bu, aynı zamanda o kişinin "ashâb-ı yemîn" (sağ yaranları) yani cennet ehlinden olduğunun işaretidir.

Fütûhât'ta sağ ve solun sadece fizikî yönler olmadığını, varlığın iki temel tecelli yönü olduğunu detaylandırır. Sağ, "rahmet" ve "cemâl"in; sol ise "kahır" ve "celâl"in tecelli ettiği yöndür.[45] (Sağ’ın Akl-ı küll ve solun Nefsi küll özellileride vardır. M.D.)

"Kitap" (el-Kitâb): İnsanın Ayn-ı Sâbitesi ve Amel Defteri, sadece yapılan amellerin yazılı olduğu bir defter değil, aynı zamanda insanın "ezelî hakikati" (ayn-ı sâbite) ile de ilişkilidir.

a) Amel Defteri: İlk katmanda, kitap, insanın dünyada yaptığı tüm amellerin, söylediği tüm sözlerin, hatta kalbinden geçirdiği tüm düşüncelerin kaydedildiği defterdir. Ancak bu defter, sıradan bir kayıt değil, "amellerin tecessüd ettiği" (somutlaştığı) bir varlık suretidir. Kişi, kitabını aldığında, aslında kendi amellerinin hakikatini, onların tecessüd etmiş hallerini görür.

b) Ayn-ı Sâbite Bağlantısı: Daha derin bir tevilde, kitap, insanın "ezelî hakikati" (ayn-ı sâbite) ile de ilişkilendirilebilir. Ayn-ı sâbite, insanın Allah'ın ilminde ezelden beri var olan sabit hakikatidir. O gün, insan sadece amellerini değil, aynı zamanda kendi yaratılış gayesini, istidadını, kaderini, yani "kim olduğunu" da bu kitapta müşahede eder. Kitap, insanın kendi hakikatinin bir yansımasıdır. Sağdan verilmesi, bu hakikatin nûrâniyetini gösterir.[46]

"Alın, Okuyun Kitabımı!" (Hâümü-kraû kitâbiye): Neşe ve Sevinç İfadesi

Ayetin en dikkat çekici kısmı, kitabı sağdan alan kişinin sevinçle etrafındakilere seslenmesidir: "Alın, okuyun kitabımı!" 

a) Amellerin Güzelliğini Müşahede: Kişi, kitabını aldığında, içinde yazılı olan amellerin güzel suretlerini görür. İyi amelleri, güzel birer varlık suretinde tecessüd etmiştir. Bu manzarayı gören kişi, büyük bir mutluluk ve neşe duyar. Bu neşe, onu etrafındakilere, hatta belki tüm mahşer halkına, "Gelin, benim amellerimin güzelliğini görün!" demeye iter. Bu, "şükür" ve "hamd" in en yüce ifadesidir.

b) Kendi Hakikatini Tanıma ve İkrar: Kişi, kitabında kendi hakikatini (ayn-ı sâbite) görür. Bu, onun "ben kimim, neden halk edildim, istidadım neydi?" sorularına nihai cevabı bulmasıdır. Kendi hakikatini tanımanın verdiği derin mutluluk, onu bu sevinçli haykırışa iter. Bu, aynı zamanda "Ben Rabbim olarak Allah'tan razıyım, O da benden razı" (râdıyeten marziyye) makamının bir ifadesidir.

c) "Hâümü" İfadesinin Derinliği: Arapça'da "hâümü" emir kipinde bir sesleniştir ve genellikle ikram ederken, bir şeyi sunarken kullanılır. Bu ifadenin kullanılmasının, cennet ehlinin amellerini bir "ikram" olarak sunması anlamına geldiğin söylenebilir. Yani, "Size de ikram edeyim, benim güzel amellerimi görün!" demektedir.[47] 

Kitabın sağdan verilmesi" , insan ülkesinde (kişinin iç dünyasında) yönetimin başarılı olduğunu, ülkenin huzur ve refah içinde olduğunu gösterir. Yani, akıl (sultan), nefsi (halkı) iyi yönetmiş, organları (memurlar) iyi kullanmış, duyuları (askerler) iyi sevk etmiş ve ülke (insan) kemâle ermiştir. Bunun sonucunda, ülkenin yöneticisi (akıl/insan) büyük bir mutlulukla, "İşte benim yönetimimin sonuçları, gelin görün!" der.[48]

İnsan-ı kâmil, Allah'ın isim ve sıfatlarının en mükemmel şekilde tecelli ettiği varlıktır. 69/19 ayeti, insan-ı kâmilin hakikatinin zuhur ettiği an olarak da yorumlanabilir. Kitabı sağdan alan kişi, insan-ı kâmilin (kamil insan) ta kendisidir. Onun kitabı, tüm ilâhî isim ve sıfatların tecelli ettiği bir "kâinat"tır. O, "Alın, okuyun kitabımı!" derken, aslında kendi varlığında tecelli eden ilâhî isimleri, yani Allah'ın ayetlerini göstermektedir.[49]

---------------

إِنِّي ظَنَنتُ أَنِّي مُلَاقٍ حِسَابِيهْ {الحاقة/20} 

(69/20) “İnnî zanentu ennî mulâkin hisâbiyeh 

(69/20) “Zaten ben sanıyordum (biliyordum) ki kıyamet günü hesabıma kavuşacağımı”

---------------

Kişi hesabını nasıl sanabilir (bilebilir)? Eğer bu dünya hayatında iken her gün nefsini kontrol edebilir. Yani muhasebeye, hesaba çekebilirse bunu bilebilir. Nefsini muhasebeye çekebilmesi için bir irfan ehli bulup nefsi emmare, levvame, mülhime, mutmainne, radiye, mardiye, safiye mertebelerinin detaylarını öğrenmeli nefsini bilmelidir. (M.D.) 

İşte biz nefsimizi gerçek ma’nâda tanıyamadığımızdan hep onu aşağılarda tutmaktayız. Ama kaide şu; "men arefe nefsehu, fakat arefe Rabbehu". "Kim nefsini tanıdı Rabbini o bildi."

Nefsini bilen Rabbini bilir. Men arefe Ruhehu dememişler. Çünkü nefsini tanımayan ruhu zâten tanıyamaz. Nefsini tanıyanda ruhunu bilmiş olur, böylece ruh mertebesini tanımaya da yolu açılır. 

Ve Cenâb-ı Hakk sıfatı zâtiyyesinde, "kâim bi nefsihi" diyor, kötü nefs mi şimdi, Cenâb-ı Hakkın zâti sıfatlarından biri olan kâim bi nefsihi? “İZ- -T-B-”

Nasıl bir mekana gidiliyor yeniliyor, içiliyor v.s. bunun benzeri bir durum burada gelecek hesap için daha önceden istenen kalemlerin fiyatları biliniyorsa ödenecek hesapta bir süprizle karşılaşılmaz. Ve hesap geldiği zaman bunun geleceği bilinir. Ama bilinmiyen bir yerde bilinmiyen özellikle nefsi emmareye hizmet eden lüks mekanlarda gelen hesap insanın beklemediği ve ödeyemeyeceği bir hesap olabilir. (M.D.)

"İnsan-ı kâmilin (kamil insanın) , dünya hayatında iken sahip olduğu yakîn (kesin bilgi) ve murakabe (Allah'ın gözetiminde olma bilinci) sayesinde, âhiretteki hesabına dair kesin bir bilgi ve güvene sahip olmasını" ifade eder. Ayette geçen "zan" kelimesi, bu bağlamda sıradan bir "sanı" değil, "yakîn mertebesine ulaşmış kesin bilgi" anlamındadır. 

Ayetin zahirî tercümesinde "sanıyordum" (zanentu) ifadesi, günlük dilde "şüpheli bir tahmin" gibi anlaşılabilir. Ancak İbn-i Arabî, Kur'an'daki "zan" kelimesinin çoğu zaman "kesin bilgi" (yakîn) anlamında kullanıldığını vurgular. Nitekim âlimler, bu ayetteki "zan"ın "yakîn" (kesin bilgi) manasında olduğunda ittifak etmişlerdir .

Üç yakîn mertebesi vardır:

İlme'l-yakîn (Bilgi yoluyla kesinlik): Bir şeyi haber yoluyla, delil ve istidlal ile bilmek. Örneğin, ateşin yaktığını duymak ve bunun doğruluğuna aklen kanaat getirmek.

Ayne'l-yakîn (Görerek kesinlik): Bir şeyi bizzat müşahede ederek, gözle görerek bilmek. Ateşi görmek ve sıcağını hissetmek.

Hakka'l-yakîn (Yaşayarak kesinlik): Bir şeyin bizzat içinde olarak, onu yaşayarak bilmek. Ateşin içine girmek ve yanmak.

Bu ayetteki "zan" (yakîn), işte bu mertebelerin en yükseğine, yani "hakka'l-yakîn"e işaret eder. Kul, dünyada iken, keşf ve müşahede yoluyla âhiret hallerini öyle bir bilmiştir ki, bu bilgi adeta onu yaşamışçasına kesindir. Bu nedenle kıyamet günü kitabını gördüğünde, bu karşılaşma ona sürpriz olmaz; aksine, beklediği, emin olduğu bir şeyin gerçekleşmesinin mutluluğunu yaşar.[50]

"Hesap" (hisâb) kelimesi, sadece sayısal bir hesaplaşma değil, "amellerin hakikatlerinin (tecessüd-ü a'mâl) kişi tarafından müşahede edilmesi" anlamına gelir. Daha önceki ayetlerin tevilinde de belirtildiği gibi, her amel, işlendiği anda bir varlık kazanır ve âhirette kişinin karşısına güzel veya çirkin bir surette çıkar. (Zaten bu amellerin karşılığı bu dünya hayatında suretlenip görülse iyi amel işleyenin gördüğü güzelliği seyretmekten kendini alamaz ve dünya hayatındaki yaşantısına dönemez. Kötü amel işleyen çirkin suretini görecek olsa hemen oracıkta ödü kopar ve hayatı son bulur. (M.D.)

"Mulâkın" (Kavuşan, Karşılaşan): Bu kelime, bir şeyle yüz yüze gelmek, onu bizzat görmek anlamındadır. Kişi, sadece amellerinin sayısal dökümünü görmeyecek; amellerinin hakikatleriyle, onların tecessüd etmiş suretleriyle bizzat karşılaşacaktır. Âhiretteki en büyük müşahedelerden biridir.[51]

"Ben zaten biliyordum (zanentu) ki kıyamet günü hesabıma kavuşacağım" der. Yani, "Ben kendi kazamın kaderini, istidadımı, Rabbimin bana olan muamelesini dünyada iken keşfettim ve şimdi o keşfimin gerçekleştiğini görüyorum" demektedir.[52]

---------------

فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَّاضِيَةٍ {الحاقة/21} 

(69/21) “Fehuve fî ‘îşetin râdiye(tin)””

(69/21) “Artık o, razı olduğu bir yaşayış, bir zevk içindedir.”

---------------

“Hüve” ifadesi Hüvesi hüvesine “Hu” olanı ifade eder, Muhyiddin arabi hazretleri Hu deyip “Hu” olmayan yok olsun demiştir. (M.D.)

“el yakıynü hüvel hakk” yani “yakıyn, zâtıyla – sıfatıyla hakk’tır” denmiştir. 

Tefsirler “yakıyn”i bazı yerlerde “ölüm” ile tercüme etmişlerdir. Kısmen bu da doğrudur. Ölmeden evvel ölen kimselerin varlığında Hakk’tan başka birşey kalmadığından ikilik de düşer, teklik olan “yakıyn”lik kalır. “İZ- -T-B-”

“Razı” olmuştur. Tevhid-i bir yaşantı ve zevkten razı olmuş ve olunmuş bir şekilde “yakıyn” halindedir. (M.D.)

Bu ayet, "insan-ı kâmilin, fenâ (yok oluş) mertebelerini aşıp bekâ (kalıcılık) makamına ulaştıktan sonra içinde bulunduğu ilâhî hoşnutluk halini" ifade eder.

"Îşetün râdiyeh" (hoşnut bir yaşayış), bu rızâ halinin artık kalıcı ve ebedî bir yaşam formuna bürünmüş halidir.[53]

---------------

فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ {الحاقة/22} 

(69/22) “Fî cennetin ‘âliye(tin)”

(69/22) “Yüksek bir cennettedir.”

---------------

Âli yüksek cennet içinde olmak zâte cennetlerinin içinde olmatır. Bu cennet kendi içinde Ef’âl, Esmâ, Sıfât, Zât ve İnsan-ı Kamil cennetleridir. (M.D.) 

"Îşetün râdiyeh" (hoşnut bir yaşayış), en yüksek derecelerdeki cennet ehlinin, yani Allah'ın rızasını kazanmış (marziyye) ve O'ndan razı olmuş (râdiye) kâmil kulların halidir. Onların yaşayışı, sadece yemek, içmek ve fizikî zevklerden ibaret değil; aynı zamanda Allah'ı müşahede etmenin, O'nun cemâlini seyretmenin verdiği sonsuz bir hoşnutluk ve mutluluktur.[54]

---------------

قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ {الحاقة/23} 

(69/23) “Kutûfuhâ dâniye(tun)”

(69/23) O cennetin meyveleri aşağıya sarkmıştır.

---------------

Bu cennetin meyvaları Esmâ-i ilahiyyelerdir, aşağı sarkıp yaklaşmış olmaları, Hakk’al yakin olarak esmâ-i ilahiyyenin hakikatine vakıf olup kullanılmasıdır. (M.D.)

"Dâniyeh" kelimesi şu anlamlara gelir:

a) Zaman ve Mekan Kaydının Kalkması: Dünyada iken, bir amelin karşılığını almak, bir manevî mertebeye ulaşmak için zaman ve mekân şartları, çaba (mücâhede) ve sabır gerekirdi. Cennette ise bu kayıtlar kalkar. Arzu edilen her şey, arzu edildiği anda, hiçbir engel olmaksızın elde edilir. "Yakınlık" işte bu "anında erişim" in ifadesidir.

b) Perdesiz Müşahede: Dünyada iken, Allah'ın tecellileri perdeler ardındaydı ve sâlik bu perdeleri aşmak için yıllarca mücadele ederdi. Cennette ise bu perdeler tamamen kalkar. İlâhî tecelliler, tıpkı sarkmış meyveler gibi, cennet ehline perdesiz, doğrudan ve yakından zuhur eder.[55]

O ağaçlar sana muti dirler; zîrâ o ağaçlar senin sıfatından meyvelidirler.

Bu beyt-i şerîfde el-Hâkka sûre-i şerîfesinde vâki’ (Hâkka, 69/21-23) “O sâlih kimse,’râzı olduğu bir yaşa¬yış içinde” yüksek cennettedir ki, onun ağaçlannın dallanndaki meyveler ya¬kındır” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya’ni “Bu ağaçlar ve meyveleri se¬nin dünyâdaki ibâdâtının ve sıfât-ı hamîdenin eserleridir. Sıfâtın, zâtına mutî’ olduğu gibi, onlann meyveleri de sana mutî’ olurlar.”

Bu sıfât mademki burada senin emrindedir, binâenaleyh orada o senin cezân da senin emrindedir.[56]

---------------

كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئًا بِمَا أَسْلَفْتُمْ فِي الْأَيَّامِ الْخَالِيَةِ {الحاقة/24} 

(69/24) “Kulû veşrabû henî-en bimâ esleftum fî-l-eyyâmi-lhâliye(ti)”

(69/24) "Geçmiş günlerde yaptığınız işlerden ötürü afiyetle yeyin, için." (denir).

---------------

İlm’el yakîn mertebelerinde öğrenilen, ayn’el yakın mertebelerindeki çalışmalar ile müşahade edilen esma ve sıfât ve zat mertebesi bilgileri bu çalışmalarınız karşılığı olarak yiyip için yani hakk’al yakın olarak kullanabilirsiniz. (M.D.) 

"Henîen" kelimesi, "amellerin karşılığının kusursuzluğu ve nimetlerin arızasızlığı" yanında, "kulun bu nimetleri hak ettiğine dair vicdanî bir huzur ve güven" i de ifade eder. Dünyada iken, kişi yaptığı iyi amellerden bazen şüpheye düşer, kabul olup olmadığından emin olamaz. Ancak âhirette bu "afiyetle" hitabı, ona amellerinin kabul edildiğini ve şimdi aldığı nimetleri tam bir gönül huzuruyla, hiçbir vicdan azabı veya şüphe duymadan tüketebileceğini bildirir.[57] 

"Önden Gönderilmesi" (İslâf) Kavramı: İnsanın dünyada yaptığı her amel, işlendiği anda bir varlık kazanır ve âhirete "önden gönderilir" (tecessüd-ü a'mâl). Bu ameller, orada ya kişiye arkadaşlık edecek güzel suretlere ya da ona azap verecek çirkin suretlere dönüşür. Ayetteki "esleftum" (önceden gönderdiniz) ifadesi, işte bu "amellerin tecessüdü ve âhirete intikali" hakikatine işaret eder. Cennet ehli, şimdi yiyip içtikleri nimetlerin, aslında dünyada iken kendi elleriyle "önden gönderdikleri" salih amellerin birer sureti olduğunu bilirler. Bu bilinç, onların lezzetini daha da artırır.[58]

Geçmiş Günler" (Eyyâmi'l-Hâliye): "Gün" (yevm) kavramını sadece 24 saatlik zaman dilimi olarak değil, "ilâhî tecellilerin zuhur ettiği her bir vakit" dir. Dünya günleri (eyyâm), insanın amellerini işlediği, imtihan edildiği ve manevî mertebeler katettiği zaman dilimleridir. Bu "geçmiş günler", âhiretteki ebedî "gün"ün (yevmu'd-dîn / el-Hâkka) karşılığını hazırlayan zemindir. Ayet, dünya günlerinin (eyyâm) boşa geçmediğini, aksine ebedî hayatın (âhiret günü) sermayesini oluşturmasıdır.[59] 

---------------

وَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِشِمَالِهِ فَيَقُولُ يَا لَيْتَنِي لَمْ أُوتَ كِتَابِيهْ {الحاقة/25} 

(69/25) “Ve emmâ men ûtiye kitâbehu bişimâlihi feyekûlu yâ leytenî lem ûte kitâbiyeh”

(69/25) Kitabı sol tarafından verilen ise der ki: "Keşke kitabım verilmeseydi de,

---------------

Kitabın sol tarafından verilmesi, sol genel olarak nefsi külliyi temsil eder. Birimsel olarak kişinin nefsi tarafıdır. Yaşamını nefsi emmarenin hayali ve vehimi tarafında geçirilmesi ile kişi yapmış olduğu ameli gayri salih yani programı nefsinden, uygulaması nefsinden olan işler ile bu kitabı aslında kendi yazar ve ahirette basılmış hali ile karşılaşır ve keşke verilmesiydi der. (M.D.) 

"Nefs-i emmâre'nin (kötülüğü emreden nefs) enâniyet (benlik) ve gaflet içinde geçirdiği ömrünün muhasebesiyle yüzleştiğinde duyduğu derin pişmanlığı, hayıflanmayı ve yok olmayı arzulayışını" ifade eder. 

"Kitabın soldan verilmesi", insanın yaratılış gayesine (hilâfet) aykırı yaşadığını, ilâhî kahra mazhar olduğunu ve kendi hakikatinin (ayn-ı sâbite) zulmetini müşahede ettiğini gösterir. Bu, aynı zamanda o kişinin "ashâb-ı şimâl" (sol yaranları) yani cehennem ehlinden olduğunun işaretidir.[60]

Kitabı soldan verilen kişi, kitabını aldığında, içinde yazılı olan amellerin çirkin suretlerini görür. Kötü amelleri, iğrenç birer varlık suretinde tecessüd etmiştir. Bu manzarayı gören kişi, büyük bir pişmanlık ve dehşete kapılır. "Keşke kitabım verilmeseydi" feryadı, işte bu çirkin suretlerle yüzleşmenin verdiği dayanılmaz acının ifadesidir. Kişi, adeta "Keşke bu çirkinlikleri görmeseydim, keşke amellerimin hakikatini bilmeseydim" demektedir.[61]

---------------

وَلَمْ أَدْرِ مَا حِسَابِيهْ {الحاقة/26} 

(69/26) “Velem edri mâ hisâbiyeh”

(69/26) Ve keşke bilmeseydim, hesabım nedir.

---------------

Nefsi emmarenin hayal ve vehim istikametinde kullanılması ve Hakk’ın varlığı olan beden varlığına sahip çıkılmasının, varlığında bulunan esmâ-i ilahiyye, sıfât-ı ilahiyye nefsi emmare istikametinde kullanılması ve aziz, cabbar ve mütebbir olan şeytan’ın esmaları üzerine yaşantının sonucu olan hesabının olduğunu öğrenince bunu bilmeseydim diyecektir. (M.D.) 

Bu ayet, "nefs-i emmâre'nin (kötülüğü emreden nefs) âhirette amellerinin hakikatiyle (tecessüd-ü a'mâl) yüzleştiğinde, bu yüzleşmenin verdiği acıyla birlikte, artık sadece amellerin varlığından değil, aynı zamanda onların mahiyetini bilmenin (hesap) verdiği ayrı bir azaptan da kaçış arzusunu" ifade eder. Bu, cehaletin (gafletin) âhirette nasıl bir pişmanlık kaynağı olduğunun en çarpıcı ifadesidir.

"Bilmek" (ilm) iki türlüdür: Birincisi, dünyada iken elde edilen ve kişiyi kurtuluşa götüren "faydalı ilim" (ilm-i nâfi'). İkincisi ise, âhirette kişinin kendi aleyhine şahitlik eden, onu mahkûm eden "delil ilmi" dir. Kitabı soldan verilen kişi, artık bu ikinci tür bilgiye sahiptir. O, amellerinin ne olduğunu, onların hakikatini, iyi mi kötü mü olduğunu, ne kadar ağırlıkta olduğunu bilmektedir. İşte bu bilgi, onun için ayrı bir azap kaynağıdır. Çünkü bilmek, sorumluluğu ve acıyı artırır. "Keşke bilmeseydim" feryadı, bu "bilmenin azabından" kaçış arzusudur.[62]

Kitabı soldan verilen kişi, sadece amellerinin çirkin suretlerini görmekle kalmaz; aynı zamanda "bu amellerin ne anlama geldiğini, onların hakikatini, kendisi için ne tür bir sonuç doğuracağını" da bilir. Yani, "hesabının ne olduğunu" bilir. Bu bilgi, onun azabını katbekat artırır. Çünkü o, sadece azap çekmekle kalmaz, aynı zamanda neden azap çektiğini, hangi amellerinin bu azaba sebep olduğunu da en ince ayrıntısına kadar bilir. Bu, cehennem azabının en büyük manevî boyutlarından biridir.[63]

69/25'teki "keşke kitabım verilmeseydi" feryadı, kişinin "amellerinin varlığından" (onların tecessüd etmiş suretlerini görmekten) kaçışını ifade eder. 69/26'daki "keşke bilmeseydim hesabım nedir" feryadı ise, kişinin "bu amellerin mahiyetini bilmekten" , onların ne anlama geldiğini, ne tür bir sonuç doğurduğunu idrak etmekten kaçışını ifade eder. İki feryat birlikte, cehennem ehlinin içine düştüğü durumun vahametini gösterir: Onlar, hem amellerinin çirkin suretlerini görmekte, hem de bu suretlerin kendileri için ne anlama geldiğini tam olarak bilmektedirler. Bu bilgi, onların azabını ebedî kılan en önemli unsurlardan biridir.[64]

---------------

يَا لَيْتَهَا كَانَتِ الْقَاضِيَةَ {الحاقة/27} 

(69/27) “Yâ leytehâ kâneti-lkâdiye(tu)”

(69/27) Keşke ölümümle her iş olup bitseydi.

---------------

Bu ancak bir temenni olarak kalır. Efendimiz (s.a.v) den varid olan Hadîs-i şerifte;

(Sahih-i buhari tercümesi cilt 11 s. 133) şöyle bir Hadîs-i şerif vardır. 

Rasûlullâh salla’lâhu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur:

Ebû Saîd-i Hudrî radiya’llâhu anh’den rivâyete göre. 

Kıyâmet günü (ehli Cennet, Cennet’e, Cehennemlikler de Cehennem’e ayrıldıktan sonra) “ölüm” aklı karalı alaca bir “koyun” sûretinde getirilecek. Bir dellâl: Ey Cennet halkı, diye bağıracak! Cennet’tekiler hemen boyunlarını uzatıp başlarını kaldıracaklar ve (bulundukları yerden çıkarak) bakacaklar. Şimdi dellâl: Bunu bilirmisiniz? Diye sorar. Ehl-i Cennet’in hepsi onu görerek: Evet biliriz, bu ölümdür, derler. Sonra dellâl: Ey Cehennem halkı, diye yüksek sesle seslenir! Onlar da boyunlarını uzatıp başlarını kaldırırlar. Ve (bulundukları berzahtan çıkıp korku içinde) bakarlar. Dellâl: Bunu biliyormusunuz, diye sorar. Onlarda hepsi, onu görerek: Evet biliriz bu ölümdür derler. Bundan sonra koyun sûretindeki ölüm (Cennet’le Cehennem arasında) boğazlanır. Bundan sonra dellâl: “Ey Cennet halkı! Cennet’te ebedî yaşayacaksınız, artık ölüm, yoktur. (Cehennem halkına da) Ey cehennem’likler sizde karargâhınızda ebedîsiniz, size de ölüm yoktur!” diyecek. Bundan sonra münâdî (Bu gaflettekiler ehl-i dünyadır.) Âyetini okur. (19/39)

---------------

Görüldüğü gibi Hadîs-i şerif bu hususa çok büyük bir açıklık getirmekte’dir. Yukarıda bahsedilen hallerin hakikatini bizlere bildirmektedir. Peygamberimiz (ölüm aklı karalı alaca bir “koyun” sûretinde) getirilecek. Diye buyuyarak, ölümü hayvânlık mertebesinden “nefs-i levvâme” sûretinde tasvir etmiştir. O halde ölüm denen mahlûk “nefs-i emmâre ve levvâme” üzerinde geçerlidir. Gerçek insân üzerinde geçerli değildir. Fiziki olan ölüm bir yok oluş değil bir (zâika-tadıştır,) tadış, ise aynı hayattır. “Ölen (hayvân) imiş âşıklar ölmez” diyen Yunus emre ne kadar güzel söylemiş. O halde kişi daha şimdiden kendinde bulunan ölümlü hâl ve taraflarının farkına varıp daha bu dünyada iken onları eğiterek yavaş yavaş yok eder, öldürürse daha sonra kendisinde ölüm diye bir tereddüt ve korku kalmaz. Bu ihtiyari ölümle öldükten sonra kişinin yeni bir yapı ile ve gerçek varlığı ile ikinci doğuşunu gerçekleştirmesini ve yeni oluşan bu “veled-i kâlb-gönül evlâdını” bir İnsân-ı Kâmilin nezaretinde en iyi şekilde yetiştirmesi gerekecektir. İşte böylece ikinci sefer olan “uruc” aslına yükselme başlamış, daha bu günden ebedi hayat namzeti olmuş olacaktır.[65] “ İz- -T-B- ”

---------------

مَا أَغْنَى عَنِّي مَالِيهْ {الحاقة/28} 

(69/28) “Mâ agnâ ‘annî mâliyeh”

(69/28) “Malım bana hiçbir yarar sağlamadı.” 

---------------

Nefsi emmarenin hayal ve vehim yönü ile kendilerine verilen malları birçoğu Allah (c.c.) İbrahim a.s. tutulup ateşe atılacağı zaman da bulunduğu yerin inkarcı halkı hayır, hasenat olsun diye bu ateşe odun taşımaktaydılar. Mekke müşrikleride, Allah yolunda canları ve malları için savaşanları engellemek için harcamışlardır. Ve bazılarıda cimrilik edip malı Allah (c.c.) değil nefsin hevası için harcadığı için biriktirdiği dünya malı kendisine fayda vermeyecektir. (M.D.)

"Mal" (mâl), kelime anlamıyla "meyledilen, eğilim gösterilen şey" demektir. Bu kök anlamdan hareketle, insanın kalbinin meylettiği, sevgi ve bağlılık duyduğu, kendisiyle övündüğü, güvendiği her şey onun "malı" dır. Bu bağlamda "mal" (mâl) ile "mâsivâ" (Allah'tan gayrı her şey) arasında doğrudan bir ilişki vardır. Kişi, ne kadar çok şeye kalben bağlanır, onları kendine "mal" edinirse, Hak'tan o kadar uzaklaşır. Âhirette ise bu bağların hepsi kopacak ve kişi, "mallarının" (mâsivânın) kendisine hiçbir fayda vermediğini, aksine onu Hak'tan alıkoyduğu için zarar verdiğini görecektir.

a) Maddî Servet: Altın, gümüş, ev, araba, tarla vb. Bunların en belirgin olanlarıdır. Kişi bunları biriktirir, onlarla övünür, onlara güvenir. Ancak âhirette bunların hiçbiri onunla gelmez ve ona fayda vermez.

b) Makam ve Şöhret: İnsanın toplum içinde elde ettiği konum, itibar, insanların kendisine gösterdiği saygı, övgü. Bunlar da kişinin kalbini bağladığı, uğruna mücadele ettiği birer "mal" dır. Âhirette bu makam ve şöhretin hiçbir anlamı kalmayacak, kişiye fayda vermeyecektir.

c) Evlat ve Aile: İnsanın en çok sevdiği, uğruna her şeyi göze aldığı evlatları ve ailesi de birer "mal" dır. Ancak kıyamet günü kişi, evladından ve ailesinden ayrı düşecek, onlar da ona fayda sağlamayacaktır. Nitekim ayette "evlatlarınız da fayda veremez" (60/3) buyrulmuştur.

d) İlim ve Marifet: Daha ince bir tevilde, kişinin kendisine "mal" edindiği ilim, hatta tasavvufî bilgi ve keşifler bile, eğer bunlar nefsin gururuna (ucb) ve kibre vesile oluyorsa, âhirette kişiye fayda vermeyen bir "mal" a dönüşebilir. Kişi, "Ben âlimim, ben ârifim, ben keşif sahibiyim" diyerek bunlarla övünürse, bu ilim onun için bir yük olur. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.), "İlmi, cahillerle münakaşa etmek, âlimlere karşı böbürlenmek veya insanların dikkatini kendine çekmek için öğrenen kimseye Allah ateşi hazırlamıştır" buyurmuştur.[66]

İnsan-ı kâmil (kamil insan), malı kalbine bağlamaz, ona esir olmaz. Mal, onun elinde bir araçtır, amaç değil. O, malı Allah yolunda harcar, onunla iyilik yapar, ama kalben ona bağlanmaz. Bu nedenle, âhirette malı ona fayda vermekle kalmaz, aynı zamanda onun için bir şeref vesilesi olur. Çünkü o malı, Allah rızası için harcamıştır. Kitabı soldan verilen kişi ise, malı kalbine bağlamış, onu Allah yolunda harcamamış, belki de haram yollardan kazanmıştır. Bu nedenle malı ona fayda vermediği gibi, aleyhine şahitlik de eder.[67] 

 "Mal" (mâl), sadece maddî serveti değil, insanın kalbini bağladığı, güvendiği, kendisine "mal" edindiği her şeyi (makam, şöhret, evlat, ilim, yetenek) kapsar. Kişi, dünyada bu "mallara" güvenerek kendini müstağni (kimseye muhtaç değil) zanneder, bir istiklâl vehmi içinde yaşar. Ancak âhirette bu vehmî zenginliğinin çöktüğünü, asıl zenginliğin Allah'a ait olduğunu (el-Ğaniyy) ve kendisinin O'na ne kadar muhtaç olduğunu (fakr) acı bir şekilde idrak eder.  

---------------

هَلَكَ عَنِّي سُلْطَانِيهْ {الحاقة/29} 

(69/29) “Heleke ‘annî sultâniyeh”

(69/29) Gücüm kuvvetim helak olup gitti.

---------------

(55/88) “Ve lâ ted’u meallâhi ilâhen âhar, lâ ilâhe illâ hû, kullu şey’in hâlikun illâ vechehu, lehul hukmu ve ileyhi turceûn.”

(55/88) “Ve Allah ile beraber başka bir ilâh'a dua etme (ibadet etme). O'ndan başka ilâh yoktur. O'nun vechi hariç herşey helâk olucudur. Hüküm O'nundur. Ve O'na döndürüleceksiniz. ” 

Kasas sûresinde onun “vechi” hariç herşey helak olucu olduğu ve dönüşün ona olduğu bildirilmektedir. Kişinin ölümü tattığı için ef’ali, esması, sıfatı elinden alındığı için artık bunu kullanıcak gücü yoktur. Nasıl eli ayağı tutmayan, konuşmayan felçli hareket edemez, istediğini dile getiremez dünya hayatında verilen bu “sultan” güç artık yoktur.

 “İz- -T-B-”

“İlla bi sultan” güce dünya hayatında ulaşmak gerekmektedir. (M.D.)

Zahir ve batın bu aktarların dışına “sultan gücü ile” çıkan ilk insan “İdris” (a.s), daha sonra da en kemalli bir şekilde “Hz. Muhammed” (a. s) olmuştur.

Batini yönüne gelince; buda üç yönlüdür. 

Biri beden aktarından, diğeri nefs aktarından, üçüncüsü de ruh aktarından çıkmaktır 

1 - Beden varlığından çıkmak için onu iyi tanımak gerekir. 

Bu yolda yapılan ibadetler (namazlar, oruçlar, zikirler, sohbetler, v.s), şuurlu olmak kaydıyla, hep beden dünyasının aktarından çıkmak içindir. 

Toprak, su, ateş, hava unsurundan ibaret olan beden dünyamız, gaflette olduğumuz müddetçe bizi kendi içinde hapiste “siccinde” tutmaktadır. 

Buradan kurtuluşu; “Süre-i Yusuf”ta Yusuf (a.s)’ın kuyudan ve hapisten kurtuluş hadisesinde görmekteyiz. Buradakı “sultan gücü”, bu hali idrak etmektir.

2 - Nefs aktarından çıkmak ise, 

“ilahi eğitim” (“seyr-i sülük”) neticesinde 

“emmare”, “levvame”, “mülhime”, 

“mutmeinne”, “radıye”, “merdiyye”, 

“safiyye” mertebelerini ve duygusal yaşamı aşmak suretiyle oluşmaktadır. 

Az yukarıda belirtilen “küllü şey’in halikun” ayetinde belirtilen “şey’iyyet” in yani eşyanın hakikatini anlamak suretiyle mümkün olmaktadır. 

Bu babta Hz. Mevlana,

“Ne suç, işlemişiz ki bu dünya hapishanesine konmuşuz? Burada bulunmamızın sebeb-i hikmeti birkaç mahpusu bu zindandan (nefs zindanından) kurtarmak içindir,” diye ifade etmiştir. 

İşte “İnsan-ı Kamil”den kim bu yardımı almışsa, ona “sultan gücü” ulaşmış ve o güçle “nefs aktar”ını aşmış olur.

3 - Ruh aktarından çıkmak ise, yine “ilahi eğitim” ile “seyr-i sülük”a devam etmek ve “Hazerat-ı Hamse” (Beş Hazret) mertebesini aşmak suretiyle mümkün olabilmektedir. 

Ruh gemisini kapsül yaparak, semavat ve gönül aleminde seyre çıkarak “Sidretü’l Münteha”ya (alemin son sınırına) ulaşır. 

Cebrail’in durduğu yerden geçerek kendisinde bulunan “Hakikat-i Muhammedi” sayesinde “yanarsam ben yanarım” diyerek ilahi hakikate ulaşmış olur. 

Burada kendisinde faaliyete geçen “Allah” esması, onun alemlerin dışına çıkmasına sebep olan sultan gücüdür.

“Allah” esmasının zuhuru bütün alemlerde geçerli ve alemler üstü de bir özelliği olduğundan, kimde “Allah” ismi manen zuhura gelirse, o kimse bu alemlerin kutrundan çıkmış olur. 

Böylece “mi’rac” hakikatini idrak ederek, hadis-i şerifte bildirilen, “Benim Allah ile öyle bir anım olur ki, oraya ne bir melek-i mukarreb ne de bir nebi-i mürsel giremez,” diye ifade edilmiştir.

Meseleye “Vahdet-i Vücud” (vücudun birliği) yönüyle baktığımızda; bütün bu alemler Hakk’ın varlığında Hakk’ın vücuduyla mevcud olduklarından, ayrıca başka bir alem de olmadığından, esasen hiçbir şekilde semavat ve arzın dışına çıkma imkanımız yoktur. 

Bu çıkış batini olarak, beşeri anlayışımızdan, “şey’iyyet” ve “men’iyyet” imizden çıkmaktır.

Yukarıda belirtilen aşamaları yapamayan kimseler, semavat ve arzın kutrundan çıkamayıp, kendi “siccin”inde (hapishanesinde) ebedi olarak yaşarlar. Kendi gerçek hakikatlerini idrak edemezler. Gurbette ve firkatte 

kalırlar.[68] “ İz- -T-B- ” 

Bu ayet, "insanın dünyada iken kendisine güvendiği, dayandığı, izzet ve kudret vehmi veren her şeyin (sultân) âhirette tamamen yok oluşunu ve kişinin bu yok oluş karşısında duyduğu derin acziyeti" ifade eder. "Sultân", sadece siyasî iktidarı değil, insanın nefsine güven veren, onu müstağni kılan, kendisiyle övündüğü ve başkalarına karşı üstünlük tasladığı her türlü güç, makam, itibar, yetki ve kudret vehmini kapsar. 

"sultân" kelimesi, insanın nefsinde "istiklâl vehmi" (bağımsız varlık ve güç sahibi olma yanılgısı) oluşturan her şeyin sembolüdür. Kelimenin kökü olan "s-l-t", "bir şeye gücü yetmek, hâkim olmak, üstün gelmek" anlamlarına gelir. İnsan, dünya hayatında sahip olduğu çeşitli güç ve imkânlarla kendini başkalarından üstün görür, bir "izzet" ve "kudret" vehmine kapılır. İşte bu vehmin tamamı "sultân" dır.

a) Maddî Güç ve İktidar: Devlet başkanlığı, yöneticilik, makam, mevki, emir verme yetkisi, insanlar üzerinde kurulan hâkimiyet. Bunlar en belirgin "sultân" örnekleridir. Kişi, bu güç sayesinde kendini izzetli ve kudretli zanneder. Ancak âhirette bu gücün tamamen elinden alındığını, bir hiç olduğunu görür.

b) İlmî Güç ve Yetki (Hüccet/Delil): "Sultân" kelimesi Kur'an'da sıkça "kesin delil, hüccet" anlamında da kullanılır (örneğin, "size bu konuda bir sultân indirmedik" - "size bu konuda bir delil vermedik"). Bu bağlamda, kişinin dünyada sahip olduğu ilim, bilgi, keşif, marifet gibi manevî güçler de birer "sultân" dır. Kişi, "Ben âlimim, ben ârifim, ben keşif sahibiyim" diyerek bunlarla övünür, bunları kendine güç ve itibar kaynağı yapar. Ancak âhirette bu ilmin dahi, eğer onunla amel edilmemişse veya nefsin gururuna (ucb) vesile olmuşsa, kişiye hiçbir fayda vermediği gibi, aleyhine delil (sultân) olur. 69/26'daki "keşke bilmeseydim" feryadı, bu tür bir "sultân"ın (ilmin) dahi kişiye azap verebileceğini gösterir.

c) Nefsânî Kudret ve İzzet Vehmi: İnsanın fizikî gücü, gençliği, sağlığı, güzelliği, soyu, asaleti, kabilesi, taraftarları, hatta çocukları bile birer "sultân" dır. Kişi, bunlara güvenerek "Ben kimseyi takmam, ben güçlüyüm" vehmine kapılır. Ancak ölümle ve âhiretle birlikte tüm bu güçler yok olur gider. Geriye sadece Allah'ın kudreti (el-Kavî, el-Azîz) kalır.

d) Şirk ve Tuğyan Sembolü Olarak Sultân: Firavun'un, Nemrud'un, Şeddad'ın "sultân"ı (güç ve saltanatı), onların en büyük şirk ve tuğyan sebebi olmuştur. Onlar, bu güçleriyle Allah'a karşı gelmiş, ulûhiyet iddiasında bulunmuşlardır. Kitabı soldan verilen kişi de bir anlamda kendi "Firavun"luğunu, yani nefsinin enâniyetini ve Allah'a karşı gelişini temsil eden "sultân"ının yok oluşuna ağlamaktadır.[69]

 

"Helak Olup Gitti" (Heleke annî): İnsanın dünyada iken sahip olduğu ve kendisine "ben" dedirten, izzet ve kudret vehmi veren her şeyin âhirette tamamen yok oluşunu ve kişinin bu yok oluş karşısında duyduğu derin acziyeti ifade eder. "Heleke" (helak oldu, yok oldu) fiili, bu yok oluşun kesinliğini ve geri dönülemezliğini vurgular. "Annî" (benden) ifadesi ise, bu gücün artık kendisiyle hiçbir ilişkisinin kalmadığını, ondan tamamen kopup gittiğini gösterir.

Bu ayet, şu hakikatleri de içerir:

a) İstiklâl Vehminin Çöküşü: Dünyada iken insan, sahip olduğu güç ve imkânlarla kendini müstağni (kimseye muhtaç değil) görür, bir istiklâl vehmi içinde yaşar. "Ben" der, "ben yaparım, ben ederim" der. Ancak âhirette bu vehmî istiklâlinin tamamen çöktüğünü, aslında her an ve her şeyde Allah'a muhtaç olduğunu, hiçbir gücünün olmadığını acı bir şekilde idrak eder. "Heleke annî sultâniyeh" feryadı, işte bu idrakin, bu çöküşün ifadesidir.

b) Gerçek Güç Sahibi'nin (el-Kavî, el-Azîz) 

Tecellisi: Bütün sahte güçler (sultânlar) yok olup gittiğinde, geriye sadece gerçek ve mutlak güç sahibi olan Allah (el-Kavî, el-Azîz, el-Cebbâr) kalır. Âhirette kişi, ne kadar "sultân" sahibi olursa olsun, hepsinin birer vehimden ibaret olduğunu ve asıl gücün yalnızca Allah'a ait olduğunu görür. Bu, "el-mülkü yevmeizin lillâh" (Mülk o gün Allah'ındır) ayetinin en somut tecellisidir (el-Hâkka'nın zuhuru).

c) Nefs-i Emmâre'nin İflası: Nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefs), varlığını ve gücünü bu dünyevî "sultân"lardan (mal, makam, şöhret, güç) alır. Âhirette bu dayanaklar yok olunca, nefs-i emmâre de iflas eder, çaresiz ve aciz kalır. Bu, nefsin en büyük azabıdır. Kitabı soldan verilen kişinin feryatları, işte bu iflasın, bu çaresizliğin dışavurumudur.[70]

---------------

خُذُوهُ فَغُلُّوهُ {الحاقة/30} 

(69/30) “Huzûhu fegullûh(u)”

(69/30) Tutun onu hemen bağlayın onu

---------------

Kendisine verilen tüm imkanlar elinde alınmakta ve nefsi emmare istikametinde kullandığı vehimi, hayali bağlanmakta ve artık selahiyeti olmadığı için bağlanmaktadır. (M.D.)

Bu ayet, "nefs-i emmâre'nin (kötülüğü emreden nefs) enâniyet ve tuğyanının artık nihai olarak durdurulması, onun ilâhî kahır ile kuşatılması ve cehennemî akıbete mahkûm edilmesi" anlamına gelir. Bu emir, ilâhî celâlin (kahredici kudretin) tecellisidir.

"Tutun onu!" (huzûhu): "ahz" (tutmak, yakalamak) fiili, "ilâhî kahır ve celâlin kulu kuşatması" nı ifade eder. Daha önceki ayetlerde (69/25-29) kişi, kitabının verilmesinden, hesabının mahiyetini bilmekten, malının fayda vermediğinden ve gücünün yok olup gittiğinden yakınmıştır. Bu, onun dünyada güvendiği her şeyin elinden alınmasıdır. Şimdi ise sıra, "bizzat kendi varlığının (nefsinin) ilâhî kudret tarafından kuşatılmasına" gelmiştir.

İbn Ebî Hâtim'in rivayet ettiği bir hadis-i şerifte, Allah "Tutun onu!" dediğinde, yetmiş bin meleğin hemen ona yöneldiği ve her bir meleğin bir işaretle yetmiş bin kişiyi cehenneme atabilecek güçtedir. 

"Hemen bağlayın onu!" (Fe gullûh): 

"Gull", boyna ve ellere vurulan pranga, demir halka demektir. "Taglîl" ise, birini prangaya vurmak, zincire vurmak anlamına gelir

a) Nefsin Azgınlığının Durdurulması: Dünyada iken nefs-i emmâre, sürekli kötülüğü emreder, azar, tuğyana kaçar, durdurulamaz bir hırs ve şehvet içinde koşar. Âhirette ise bu azgınlık artık durdurulur. Nefis, prangaya vurulmuş gibi, artık hiçbir yere kımıldayamaz, hiçbir kötülük işleyemez hale gelir. Bu, onun için ayrı bir azaptır; çünkü kötülük işleme, azma, şehvetini tatmin etme imkânı elinden alınmıştır.

b) Hürriyet Vehminin Elinden Alınması: Dünyada iken insan, nefsinin arzularına uyarak kendini hür zanneder, istediği gibi yaşadığını düşünür. Oysa bu, vehmî bir hürriyettir. Gerçekte o, nefsinin ve şeytanın esiridir. Âhirette ise bu vehmî hürriyet elinden alınır ve gerçek esaretiyle (ilâhî kahra mahkûmiyetle) yüzleşir. Prangalar, işte bu "hakiki esaretin" sembolüdür.

c) Azap Meleklerine Teslim: "Bağlayın" emri, aynı zamanda bu kişinin azap meleklerine (zebanilere) teslim edilmesini de ifade eder. Dünyada iken ona güzel davranan, onu koruyup kollayan rahmet melekleri (hafaza melekleri, kiramen kâtibin) artık ondan ayrılmıştır. Şimdi onu, azap melekleri kuşatmış, sarmış, bağlamış ve cehenneme sürüklemektedir.[71]

Allah (c.c.) dışında her şey (mâsivâ) bir "kayd" (sınırlama, bağ) altındadır. İnsan, dünyada iken bu kayıtlardan (nefsânî bağlar, mâsivâ sevgisi, gaflet) kurtulup Hakk'a yöneldiği ölçüde gerçek hürriyete (ıtlâk) erer.

Kitabı soldan verilen kişi, dünyada iken bu kayıtlardan kurtulamamış, aksine onlara daha sıkı sarılmış, nefsinin arzularına (hevâ) esir olmuştur. Âhirette ise bu manevî esaretinin fizikî bir karşılığını görür: Boynuna ve ellerine prangalar vurulur. 69/30 ayeti, işte bu "içsel (nefsani) esaretin dışa vurumu" dur.[72]

---------------

ثُمَّ الْجَحِيمَ صَلُّوهُ {الحاقة/31} 

(69/31) “Summe-lcahîme sallûh(u)”

(69/31) "Sonra cehenneme atın onu."

---------------

Nefsi emmarenin vehim ateşi yakin olarak vaki olmuş ve ve bu ateş sol ehlinin cehennemi olmuş ve bu ateşin içine atılmasını tüm benliği ile hissetmeye başlamıştır. (M.D.) 

"Cahîm" kelimesi, "cahame" (çok derin kuyu, ateşi çok şiddetli olan) kökünden türemiştir. O, cehennemi sadece fizikî bir azap mekânı olarak değil, aynı zamanda "manevî bir azap hali" olarak da yorumlar. Bu manevî azabın en büyük unsuru, "Allah'tan uzaklık" (bu'd) ve "ilâhî rahmetten mahrumiyet" tir (hırmân). Cehennem ehli, Allah'ı hatırlamanın, O'nun zikriyle huzur bulmanın, O'nun cemâlini müşahede etmenin lezzetinden ebediyen mahrum kalır. İşte asıl büyük azap budur. Fizikî ateş, bu manevî azabın sadece bir yansımasıdır.

"Atın onu!" (Sallûh): Fiili, "onu cehenneme atın, onu o ateşe yaslayın, onu oraya sokun" anlamlarına gelir. Bu fiil, azabın şiddetini ve kişinin içine düştüğü aşağılanma halini vurgular. 

a) Nefsânî Varlığın Tamamen Yok Oluşu: Daha önceki 

ayetlerde (69/25-29) kişinin dünyada güvendiği her şey (mal, güç, itibar) elinden alınmıştı. 69/30'da bizzat kendi varlığı (nefsi) tutulup bağlanmıştı. Şimdi ise, bu bağlanmış varlık, cehennem ateşine atılmaktadır. Bu, nefsânî varlığın (enâniyet, benlik iddiası) tamamen yok oluşunun ve ilâhî kahır içinde eriyip gitmesinin sembolüdür.

b) Aşağılanmanın Doruk Noktası: Dünyada iken kendini büyük gören, böbürlenen, kibirlenen, başkalarına tepeden bakan bu nefs, şimdi en aşağılık duruma düşürülmüştür. Cehenneme "atılması", bu aşağılanmanın (zillet) en uç noktasıdır. Artık o, değersiz bir nesne gibi ateşe fırlatılıp atılmaktadır.

c) "Salâvet" (Ateşe Atma) ve "Salât" (Namaz) İlişkisi: "Salâvet" (ateşe atma) ile "salât" (namaz, dua) kelimeleri aynı kökten gelebilir. Nasıl ki namaz, kişiyi Allah'a yaklaştırıp yüceltiyorsa (şeref), cehenneme atılmak da kişiyi Allah'tan uzaklaştırıp alçaltmaktadır (zillet). Bu, dünyada iken Allah'a yönelmeyenlerin (salâtı terk edenlerin) âhiretteki karşılığıdır. Nitekim 74/42-43 ayetlerinde cehennemliklere "Sizi bu cehenneme sokan nedir?" diye sorulduğunda, "Biz namaz kılanlardan değildik" cevabını vereceklerdir.[73]

---------------- 

ثُمَّ فِي سِلْسِلَةٍ ذَرْعُهَا سَبْعُونَ ذِرَاعًا فَاسْلُكُوهُ {الحاقة/32} 

(69/32) “Summe fî silsiletin zer’uhâ seb’ûne zirâ’an feslukûh(u)”

(69/32) Sonra da onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincir içinde oraya sokun!

---------------

“Seb’ûne” yetmiş, yedi nefis mertebesinin her birerinin 10 kötü ahlakından kınayedir. Nefis mertebelerinin kötü ahlakının vehim ateşi sol ehline yetmiş arşın zincir olmuş ve cehenneme bağlamıştır. Nasıl vahşi hayvanları zincire bağlarlar. Nefsi emmarenin hayal ve vehimi zincire bağlanarak özgürlüğü elinden alınmıştır. (M.D.) 

"zincir" (silsile), "insanın dünya hayatında iken kalbini bağladığı, kendisiyle Hakk arasına perde çektiği her şeyin" sembolüdür. Bu zincir, fizikî olmaktan çok önce manevî bir gerçekliktir. Kişi, dünyada iken:

Mal sevgisiyle,

Makam ve şöhret hırsıyla,

Nefsânî arzularıyla (şehvet),

Bâtıl inanç ve taklitlerle,

Günah alışkanlıklarıyla kendi kendine "görünmez zincirler" örmüş, kalbini bu zincirlerle Hak'tan bağlamıştır. Âhirette ise bu manevî zincirler, fizikî birer azap aracına dönüşür (tecessüd-ü a'mâl). Kişi, dünyada iken gönlünü bağladığı şeylerin, şimdi boynuna, eline, ayağına vurulmuş birer pranga olduğunu görür. 69/32 ayeti, işte bu "manevî bağların maddî azaba dönüşmesi" nin ifadesidir.[74]

"Yetmiş Arşın" (Seb'ûne Zirâ'an) Zincirin uzunluğunun yetmiş arşın (yaklaşık 35-50 metre) olduğu ifade edilir.

"Yetmiş" sayısı, Arapça'da ve Kur'an'da sıkça "çokluk, kesret, tamlık, şiddet" anlamında kullanılan bir kinayedir.

"Oraya Sokun!" (Feslukûh) "Feslukûh" fiili, "onu oraya (zincirin içine) sokun, geçirin, dahil edin" anlamına gelir. Bu ifade, azabın artık kişinin bizzat kendi varlığına nüfuz ettiğini, onu çepeçevre kuşattığını gösterir. "nefsânî varlığın ilâhî kahır içinde tamamen kayboluşu, eriyişi" dir. Kişi, artık kendi varlığını bile hissedemez hale gelir; çünkü o, tamamen zincirlerin (günahlarının) ve ateşin (cehennemin) içinde kaybolmuştur. Bu, dünyada iken Allah'tan gayrısına (mâsivâya) dalıp kaybolanların (fîhi yemûhûn) âhiretteki akıbetidir.

---------------

إِنَّهُ كَانَ لَا يُؤْمِنُ بِاللَّهِ الْعَظِيمِ {الحاقة/33} 

(69/33) “İnnehu kâne lâ yu/minu bi(A)llâhi-l’azîm(i)”

(69/33) Çünkü o, büyük Allah'a inanmıyordu. 

---------------

Allah’ın varlığına inanmak hayali ve hakiki olmak üzeredir. Hayali tenzihi inançtan yani Allah yukarıda, ötelerde, nurdan tahtının üstünde, onu yapar, bunu yapmaz v.s. çeşitlendirilebilir. Ve eksiliklerden münezzehtir. Kişi eğer önce kendinde ve daha sonra Hakk’ın varlığında eksik olmadığını anlarsa hakiki tenzih inancına geçmiş olur. Ve daha sonra Allah (c.c.) varlığının her yerde olduğunu idrak edrer ve teşbih eder. Batının yaptığı teşbih ise kendi hayallerindeki teşbihtir. Hakiki tenzih ve hakiki teşbih birleştirildiğinde hakiki tevhid inancı ortaya çıkar. 

Sol ehli gafletinden ve inkarından dolayı Allah (c.c.) inanmıyorlardı. Nefsi emmarenin hayal ve vehimi kaynaklı bilgileri ile oluşturdukları rab-ilahlarını şirk-ortak koşmaktadırlar. (M.D.)

Bu ayet, "azabın kaynağının, insanın Allah'a iman etmemesi (küfür) ve O'nu gereği gibi tanımaması (mârifetsizlik) olduğunu" ifade eder.

"lâ yu'minu" (inanmıyordu) ifadesi, kişinin:

a) Allah'ın Varlığını İnkârı (Küfr-i Cühûd): En temel seviyede, Allah'ın varlığını ve birliğini inkâr etmek.

b) Allah'ın Sıfatlarını Tanımamak: Allah'ın "Azîm" (büyük, yüce) sıfatını ve diğer sıfatlarını (celâl, cemâl, kemâl) gereği gibi bilmemek, O'nu layıkıyla tanımamak.

c) Tevhidi İdrak Edememek: Varlığın birliğini (vahdet-i vücûd) kavrayamamak, kesret (çokluk) içinde kaybolup Hakk'ı görememek. Bu, en derin anlamda bir "iman eksikliği" dir. Kişi, her şeyi Allah'tan ayrı görür, O'nun tecellilerini 

okuyamaz.

d) Gaflet ve Nisyân: Allah'ı unutmak, O'nu hatırlamamak, O'nun emir ve yasaklarına karşı duyarsız olmak. Kur'an'da "onlar Allah'ı unuttular, Allah da onları unuttu" (9/67) buyrulur. 69/33 ayetindeki "inanmıyordu" ifadesi, bu unutkanlığı ve gafleti de kapsar.[75]

"Büyük Allah" (Billâhi'l-Azîm) "Azîm" ismi, Allah'ın "celâl ve cemâl sıfatlarının hepsini kapsayan mutlak büyüklüğü" nü ifade eder. O, sadece "büyük" değil, aynı zamanda "azameti karşısında her şeyin aciz kaldığı, hiçbir şeyin O'na denk olmadığı" yüce varlıktır.

Celâl ve Cemâl Tecellileri: Allah'ın "Azîm" ismi, hem celâl (kahır, gazap, intikam) hem de cemâl (rahmet, lütuf, ihsan) tecellilerini kapsar. Kitabı soldan verilen kişi, dünyada iken Allah'ın bu azametini tanımamış, O'na gereken saygıyı (takvâ) göstermemiş, O'nun celâlinden korkmamış, cemâline de yönelmemiştir. Bu nedenle âhirette, Allah'ın azametini (celâl tecellisi olarak) bizzat yaşayarak öğrenir. 69/30-32'deki tutulma, bağlanma, cehenneme atılma ve zincire vurulma, işte bu celâl tecellisinin somut yansımalarıdır.

Allah'ın "Azîm" isminin tecellisinin, kâinattaki her şeyde görülebileceğini söyler. Ancak bu tecelliyi görmek için iman ve mârifet gerekir. İman etmeyenler, bu tecelliyi göremez ve âhirette onun kahredici yönüyle karşılaşırlar.[76]

---------------

وَلَا يَحُضُّ عَلَى طَعَامِ الْمِسْكِينِ {الحاقة/34} 

(69/34) “Velâ yehuddu ‘alâ ta’âmi-lmiskîn(i)”

(69/34) Ve miskîni doyurmaya teşvik etmez.

---------------

Miskîn, sükûn halinde olup kendine aît hiç bir şeyi olmayandır. 

Evvela miskîn hükmünü “yâ âdemuskun ente ve zevcukel cennete” yani “Ey Âdem! Sen ve eşin, cennette sâkin olun.” (Bakara, 2/35) âyeti kerîmesi ile Âdem a.s’da görmekteyiz, daha sonra sekine olarak Tâlut ve Câlut hâdisesinde görmekteyiz bundan sonra Bedir savaşında “kalplerine sekineyi indirdik” hükmü ile görmekteyiz. 

Hakk’ın kendilerinde en çok zuhura geldiği mahâller bu miskînlerdir, kendi varlıklarından kendilerinde hiçbir şey kalmamıştır bütün varlıkları Hakk’ın varlığı olmuştur. Ve Hakk’ta sakin-miskin olmuşlardır. 

Bu kimselerin doyurulması hakîkati Muhammedi nin orada daha da güçlenmesi demek olacağından onları doyurmazlar. Bahsi geçen miskin, halk arsındaki anlaşılan değersiz varlık anlamında değil Hakk indindeki gerçek sakinlik halleridir.[77] “ İz- -T-B- ”

---------------

فَلَيْسَ لَهُ الْيَوْمَ هَاهُنَا حَمِيمٌ {الحاقة/35}

(6935) “Feleyse lehu-lyevme hâhunâ hamîm(un)”

(69/35) " Artık bugün, ona, burada bir dost yoktur.

---------------

Dünya hayatında dostu, hayal, vehim, hevası ve nefsi emmaresi ile yaşayanların geçici menfaat dostluğuydu. Hakiki dost olan Allah (c.c.) ile olan bağı ve ilgisini Hakkı örtüp gizleyerek kesmişti. (M.D.)

---------------

وَلَا طَعَامٌ إِلَّا مِنْ غِسْلِينٍ {الحاقة/36} 

(69/36) “Velâ ta’âmun illâ min gislîn(in)”

(69/36) Ve irinden başka bir yemek de yoktur.

---------------

Bu ayet, "cehennem ehlinin, dünyada iken yaptıkları kötü amellerin ve bâtıl inançların hakikatinin (tecessüd-ü a'mâl) kendilerine yiyecek olarak sunulmasını" ifade eder. "Gıslîn" sadece fizikî bir irin değil, "kişinin dünyada iken ürettiği kötü amellerin, günahların ve bâtıl düşüncelerin manevî tortusu" nun sembolüdür.

"Gıslîn" Kavramının Mahiyeti : "Gıslîn" kelimesi, "gasl" (yıkamak) köküyle ilişkilidir. Bu, "günahların yıkanıp arıtıldığı, ancak bu arınmanın azap şeklinde tezahür ettiği bir madde" anlamına gelebilir. Daha derin bir te'vilde ise "gıslîn", kişinin dünyada iken işlediği kötü amellerin, söylediği kötü sözlerin, beslediği kötü niyetlerin ve bâtıl inançların âhirette "tecessüd etmiş" (somutlaşmış) halidir. Nasıl ki cennet ehli için iyi ameller güzel yiyeceklere dönüşüyorsa, cehennem ehli için de kötü ameller iğrenç yiyeceklere dönüşür. Kişi, dünyada iken ne ile beslendiyse (kötü ameller, günahlar, bâtıl inançlar), âhirette onun karşılığını yer. "Gıslîn", işte bu "manevî gıdanın maddî azaba dönüşmüş hali" dir.[78]

---------------

لَا يَأْكُلُهُ إِلَّا الْخَاطِؤُونَ {الحاقة/37} 

(69/37) “Lâ ye/kuluhu illâ-lhâti-ûn(e)”

(69/37) Onu günahkârlardan başkası yemez.

---------------

Nefs-i emmâre, günahlarla, haramlarla, kötü düşüncelerle, haset, kin, kibir gibi manevî hastalıklarla beslenir. Bunlar, nefsin "gıdası" haline gelir. Âhirette ise bu manevî hastalıklar, "gıslîn" gibi maddî ve iğrenç bir azaba dönüşür. Ve onu günahkarlardan başkası yemez, yani tatmaz. (M.D.)

---------------

فَلَا أُقْسِمُ بِمَا تُبْصِرُونَ {الحاقة/38}

(69/38) “Felâ uksimu bimâ tubsirûn(e)”

(69/38) Andolsun gördüklerinize,

وَمَا لَا تُبْصِرُونَ {الحاقة/39} 

(69/39) “Vemâ lâ tubsirûn(e)”

(69/39) Ve görmedikleriniz.

---------------

لَا Lâ:  Arabçada kelimenin başında nefy edatı'dır. Cevap yerine veya yersiz inkârda kullanılır. "Yoktur, değildir" gibi.

Gördüklerinize ve görmediklerinize yemin edilmekle beraber, kırık mealde “gördüklerinize ve görmediklerinize yemin etmiyorum” anlamına gelmektedir. Zâhiri olarak Gördüklerinize ve görmediklerinize üstüne yemin etmiyorum, Görmenin – Müşahadenin üstüne yemin edilecek - yemin edilmeyecek kadar önemli bir olay demek olur. 

Ama işi evveline aslına döndürüp bâtınen bakacak olursak; لَا Lâ, ”Lâm” ve “Elif” harflerinden müteşekkildir. “Lam” Lahut-Ulûhiyet, “Elif” Ahadiyyet-Zât mertebesini ifade etmektedir. 

أُقْسِمُ Kasem-yemin ederim, kim kasem-yemin eder. “Ben” Kasem ederim. Burada “Elif” ile Ahadiyete dönük yönü olmak ile beraber, okuyucuya da dönük yönü vardır. Görmeyi-Müşahadeyi imandan yakîn bir biliş ile ikan yani kesin bir bilgi ile “Elif” 12 zâhir ve bir bâtın noktalı 13 ile kasem-yemin ederim. Esmâ mertebesinden müşahade ile oluşan bu hâl Resülûllah (s.a.v.) in Rabbi hassı ile Allah esmâsı ile ve diğer müşahade ehli için kendi Rabbi hassı olan Esmâları iledir. Ama bu dünya hayatında hakk’ı- hakikati görmeyen, göremeyen ehl-i gaflet için bu olay gelecek zaman da olduğunu düşündüğü için لَا أُقْسِمُ “Lâ uksimu” Yemin edilecek bir durum yok (gördüklerinize ve görmediklerinize) hükmündedir. Ama ehli irfan için لَا أُقْسِمُ “Lâ uksimu” Lâ ya yani “Lâm Elif” Ulûhiyet ve Ahadiyyet mertebelerine yemin hükmündedir. Resülûllah (s.a.v.) efendimizin Cenâb-ı Hakkın A’maiyyet mertebesini tarif ederken, altında ve üstünde hava olmayan bir yerdeydi diye tarif ettiğini duyan Hazret-i Ali Efendimiz elan yani şimdide öyledir buyurmuştur.

“Lâ” nın farkına varıp, hayal ve vehim den geçip, bu mükevvenat âleminin hakkın hayalinden başka bir şey olmadığını anlayan irfan ehli görüneni ve görünmeyeni taa! başından görmektedirler. İşte bu da (بِمَا) daki بِ (Bi-Be) olan risâlet mertebesinin veya bu mertebenin varisi olan bu mertebenin vekili-varisinin elini tutmakla olur. Diğer gaflet ehli ise (لَا) “La” Yokluk hayal perdesinden daha geçememiş olduklarından batını müşahade edecekleri halleri yoktur, kendileri ortada yoktur ki, yok olan neyi görecektir. “Köre neki, görene” demişlerdir.

(بِمَا) Şeyler, eşya, eşya eşyanın hakikati ile ile olan Nûr ile görülmesi mümündür. 

Basîr kavramı esmâ-i hüsnâdan biri olarak “görmeye konu olan şeyleri bütün özellikleriyle idrak edip gören” şeklinde tarif edilebilir.[79] 

Sadece zahir âlemde görülenler olduğu gibi bâtın alemde göremediğimiz oluşumlarda vardır. Melek, cin, şeytan v.s şeyleri görmek zahir gözü ile mümkün değildir. Bâtın âlem kalb-gönül gözüyle belirli bir irfani eğitim sonucu idrak ve müşahade edilebilir. (M.D.) 

Arife göre nahoş bir şey yoktur ve onun için (bir şeyi) süslemeye gerek yoktur. Hak ise kulları adına inançsızlıktan razı olmaz. Bu durum işleri bilmemeyi sağlayan perdeleri çekmede örtünün ta kendisidir. Gözler perdeleri yakar ve bu nedenle de zahirden batına geçmek (itibar) emredilmiştir. ‘Bu hususta basiret sahipleri için ibret vardır.[80] Örtü çekilmiş, kapı kilidenmiş, bahşiş cömertçe ihsan edilmiştir. Artık perdenin faydası olmadığı kadar kapı da engel değildir. Zahirden batına geçecek bir göz olunca, hiçbir perde onun karşısında duramaz. Perdeleri ve örtüleri görünce, sevenlerin gözlerin den perdelenmiş olduğunu zannedersin.[81]

---------------

إِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ مِيقَاتُهُمْ أَجْمَعِينَ {الدخان/40} 

(69/40) “İnnehu lekavlu rasûlin kerîm(in)”

(69/40) O hiç şübhesiz kerîm bir Resulün getirdiği sözdür.

---------------

İlâhî hakikatlerin ve kelâm-ı ilâhî’nin kendisine ikram edildiği ve onları kendi nefsinden değil vahy olarak zâhire çıkaran “Kerîm Resûl'ün sözüdür.”[82] “ İz- -T-B- ”

---------------

- Nedir sîmurgu ve Kâf Dağını bildir; 

Cennet ve Cehennem ve a'râfı bildir.

- O âlem nerdedir ki yok nişânı; 

Onun bir günüdür, buranın bir yıl zamanı. 

- Bu cihândan başka var mevcût ve hâsıl; 

O "Görmediğiniz şeyler"e bir bakış kıl. (69.sûre/39.âyet)

- Bana nerede o Câbulkâ’yı göster; 

Câbulsâ şehrinin cihânını göster. 

- Düşün “doğular ve bâtılar” nerede;(70.sûre/40.âyet) 

Bak onlara ve tâlip ol sırlara bu âlemde.

- "mislehünne”yi bak İbn-i Abbâs; (65.sûre/12.âyet) 

Nasıl tefsir eder, gör ki ol hassas. 

- Sen uykudasın ve gördüklerin hayâli; 

Ne görüyorsan onundur bir misâli. 

********* 

Gerçek kimliğimizi bulamadığımız sürece hayâli bir varlık olarak ortadayız ve hayâl olarak yaşamımızı sürdürmekteyiz. Efendimiz (s.a.v)’in bir hadisi şerifte buyurduğu üzere “İnsanlar uykudadır, öldükleri zaman uyanacaklardır.” Aslında burada belirtilen fiziksel ölüm değildir, çünkü dünyâda yaşarken hayâl ile yaşamış isek fiziksel ölüm ile öldüğümüzde âhirette yine hayâl içerisinde bir yaşantı devâm edecektir. Bizler “ölmeden evvel ölme” hükmünü yâni bireysel beşeri kimliğimiz ortadan kalkar ve gerçek Hakkânî varlığımız zuhûra gelirse işte o zaman hayâlden kurtulmuş oluruz. 

Hayâl yoku var, varı da yok olarak gösterir ve insanı tamamen değişik bir yaşantıya saplar. Bu âlemde görünen herşey misâlden ibarettir. Bu misâllerden gerçeklerine geçebilirsek eğer hayâtımızın gâyesi budur ve ne mutlu bize.[83] “ İz- -T-B- ”

---------------

وَمَا هُوَ بِقَوْلِ شَاعِرٍ قَلِيلًا مَا تُؤْمِنُونَ {الحاقة/41} 

(69/41) “Vemâ huve bikavli şâ’ir(in) kalîlen mâ tu/minûn(e)”

(69/41) Ve bu, şair sözü değil, ne de az inanırsınız.

---------------

Yasin sûresinde âyetlerin şiir ve efendimiz (s.a.v.) in şair olmadığı belirtilir.

 

(Ve mâ allemnâhuş şi’re ve mâ yenbagî leh, in huve illâ zikrun ve kur’ânun mubîn.)

(36/69) “Ve Biz, O'na (Peygamber'e) şiir öğretmedik. Ve (bu), O'na yakışmaz. O (O'na indirilen), sadece zikir ve apaçık Kur'ân'dır.”

********* 

O günkü Arap kavimleri içerisinde şiir çok gelişmiş idi, Kâ’be duvarlarına şiirler asılır ve güzel şiirler uzun zamanlar asılı durur, şiir yarışmaları yapılırdı. Her peygamber kendi devresinde kavmi arasında seçkin olan değer yargıları ne ise onunla gelmiştir. 

Ve onlar Kûr’ân-ı Kerîm’in gelen âyetlerini görmeye başlayınca bunu şiir zannettiler. 

Bu Âyet-i Kerîme’ bize Kûr’ân-ı Kerîm’in bir isminin de “zikir” olduğunu söylemektedir. Burada işte zikrin ne olduğu gerçek mânâsı ile ifâde edilmektedir.(s.a.v.) Efendimizin izahının ta kendisidir bu Âyet-i Kerîme’ yâni zâkir de kendisidir, mezkûr da kendisidir, zikir de kendisidir. Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ın zâti tecellisi orada ise başka bir şekilde olması da mümkün değildir. Aynı zamanda apaçık Kûr’ân’dır. Hz. Ayşe vâlidemize Efendimiz (s.a.v)’i sorduklarında “siz hiç Kûr’ân okumazmısınız” buyurmuştur. 

Şeriat mertebesinden baktığımızda ona şiir değil zikir ve Kûr’ân öğretildi, hakîkatinde ise zikrin ve apaçık Kûr’ân’nın ta kendisi Efendimiz (s.a.v)mizdir.

Zikir ise iki türlüdür;

Bir yönüyle belirli sayıda esmâi ilâhîyyenin çekilmesidir.

Diğer yön ile hatırlama yâni kişinin kendisinde mevcût olan İlâh-î hakîkatleri düşünerek varlığını idrâk etmesidir. 

Bu zikirde sayısal zikir yok şuur vardır. Her ortamda ve şartta yapabileceğimiz Hakkâni tefekkürler zikirdir.[84] 

“ İz- -T-B- ” 

---------------

وَلَا بِقَوْلِ كَاهِنٍ قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ {الحاقة/42} 

(69/42) “Velâ bikavli kâhin(in) kalîlen mâ tezekkerûn(e)”

(69/42) Ve kahin sözü de değil, ne de az düşünürsünüz.

---------------

Her ne kadar bazıları sana şair ve kâhin gibi bazı lâkaplar takmak istiyorlarsa da, aslında gerçekten biz seni, hem bir şahit, hem bir müjdeleyici ve uyarıcı olarak göndedik. Hakikatte ise bu vasıflar kendilerinindir. Ancak sen onlara ayna olduğunu için senin gönül aynanda kendileri gördüler ancak bu görüntüyü inkârları yönünden sen zannetiler. 

İşte seni bütün bunlara şahit ve ehli hâl için İlâh-i vasıflarla müjdeleyici ve ayakları kayma durumunda olanlarada ikaz edici olarak gönderdik. 

İşte İz-Terzi Babamızın vasıflarıda aynen böyledir. Hakk’ın gerçek varlığının ve hakikatlerinin şahidi olarak, aynı zaman da açıklayıcısıdır. Ve gerçek Hakikat-i Muhammedi ve Hakiakat-i İlahi ile müjdeleyeci ve ayağının kayma ihtimali olanlarıda daha baştan uyarıcıdır. (M.D.) 

---------------

تَنزِيلٌ مِّن رَّبِّ الْعَالَمِينَ {الحاقة/43} 

(69/43) “Tenzîlun min rabbi-l’âlemîn(e)”

(69/43) Âlemlerin Rabbinden indirilmiştir. 

---------------

Kûr'ân, Allah'ın kelâmı sıfatının tecellisidir. O, yaratılmış değildir (gayr-i mahlûk) ve beşerî sözlerden mahiyet itibarıyla tamamen farklıdır. Bu farklılık şu noktalarda belirginleşir:

Kaynak (Mebde'): Şiir ve kehânetin kaynağı insan nefsi, şeytan veya cinlerdir. Kur'an'ın kaynağı ise Allah'ın zâtıdır.

Muhteva (Muhtevâ): Kur'an, geçmişten ve gelecekten haber verir, gaybı bildirir, insanı hakikate götüren yolları gösterir. Kehânet ise genellikle kısmi, belirsiz ve çoğu zaman yanlış haberler verir.

Etki (Te'sîr): Kur'an'ın lafzı ve mânâsı, okuyan ve dinleyen üzerinde tarif edilemez bir tesir bırakır, kalplere huzur verir, imanı artırır. Kâhin sözleri ise böyle bir tesirden yoksundur, genellikle insanları vesveseye sevk eder.[85]

---------------

وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنَا بَعْضَ الْأَقَاوِيلِ {الحاقة/44} 

(69/44) “Velev tekavvele ‘aleynâ ba’da-l-ekâvîl(i)”

(69/44) Ve eğer bize isnad ederek bazı laflar etseydi.

---------------

Efendimiz (s.a.v.) Allah c.c isnad ederek lafzı ile söylediği “Hadisi kudsi”dir. Onun böyle bir şey söylemesi düşünülemez. Bu uyarı onun yolunda olduğunu ve kendisinin hayalini, ilham geldiğini söyleyen ve aktaran kişileredir. (M.D.)

Bilindiği gibi “sahih-sıhhatli-Rahmân-î” bilgilerin üç hâli vardır. 

(1) VAHY: 

(2) İLHAM: 

(3) FİRASET: tir. Bunların dışındaki bütün bilgiler beşeri hayali ve vehmi’dir. Yukarıda belirtilen yolların karşılıkları ise. 

(1) VAHY: “Kûr’ân”

(2) İLHAM: “Hadîs-i kudsi” 

(3) FİRASET: “Hadis-i Şerif” ler karşılığı’dır. Şimdi bunları incelemeye çalışalım. 

(1) VAHY: Bilindiği gibi “VAHY’in (mânâ’sı ve lâfzı) Allah’dan’dır” ve üzerinde kul tarafından hiç bir değişiklik yapılamaz. Peygamberlere has, onlara verilen gönüllerine ve ruhlarına kaydedilen, zamanlarının zât-î bilgileridir. Sonuncusu ise, Efendimize verilen “Kûr’ân” dır ki, O da bütün mertebeleri kapsayan “Zat” i bilgilerdir. 

(2) İLHAM: Evliyayı Kirâm’a sunulan “VAHY” in açılımları olan İlâh-î bilgilerdir. Bu kişilerin kendilerindeki karşılığı, kendi “Hadîs-i kudsi” leri’dir. Bunlar genele açık uygulanacak hüküm düzeyinde değillerdir, kişiye ve ancakvarsa, taliblilerinin istifade edebileceği, indî, özel bilgiler ve hallerdir. 

“Hadis-i kudsi” nin tarifi. Bilindiği gibi, (mânâ’sı Hakk’tan, lâfzı Peygamberden-dir.) Bu kurala binâen, herhangi bir kimseye gelen gaybi mânâda olan bir bilgi veya hissiyat, Tamamı ile birlikte, olduğu gibi kabul edilmesi mümkün değildir. Eğer kabul edilirse, gelen zuhurat, bilgi veya benzeri varidad, deyenler de vardır. “VAHY” hükmünde kabul edilmiş olacağından! Şirkin ve küfrün ta kendisidir. Gelen yeri İlâh, kendini de, farkında olmadan Peygamber, ilân etmek olur. 

O halde bu İlâh-î kural gereği, gönlümüze veya aklımıza gelen varidat, düşünce, ilham veya evham, “gayb’î fısıltı” dediğimiz kaynağını tam tesbit edemediğimiz, kimlik veya yönlerden gelen her hangi bir şey ne tür olursa olsun, geldiği üzere olduğu gibi kabullenip, ilmi mânâ da doğrudur. Hükmü ile kullanım tatbikatına geçmek çok tehlikeli bir oyundur. Çünkü İlâh-î nezâket seyrine aykırıdır. Bunlara bir takım hayal vehim karışması mümkün’dür. 

Bu sahanın ölçüsü “Hadis-i kudsi” kıyasıdır. Ve ihtiyat gerektirir. Peygamber Efendimiz dahi Hakk’tan geldiğine şüphe etmediği halde kendi nefsi için, nefsine gelen haber ve bilgileri kolay ve düzgün anlaşılacak kelimelerden meydana gelen kendi kurduğu cümleler ile ashabına hüküm olarak bildirmiştir. Böylece gelen İlham varidat ilmi bir mânâ olarak, (mânâ’sı Hakk’tan,) Peygamberimiz de, kolay anlaşılacak bir ifade de olması için cümle ve lâfız düzenlemesiyle, (lâfzı Peygamberden’dir.) 

Diğer yönden, “bir şey sordum anında cevabı geldi,” gibi, hususlar dahi şüphelidir. Çünkü Örf, nass ve Adetullah’a uygun değildir. Peygamberimizin hayatında bu tür yaşantılar pek çoktur. Bazıları Efendimize gelip soru sorduklarında, Efendimiz bunların bazılarına cevap verir bazıları için ise kendisinde o an, bir fikir oluşmadığından soru soranlardan bir miktar süre isterdi. Hz. Âişe annemizin kayboluş hadisesini herkez bilir. Bu hadisenin açıklığa kavuşması için Efendimiz yaklaşık bir ay kadar, hakkında “Vahy-i İlâh-î” gelinceye kadar beklemiştir. Herhangi bir kimseye “Rahmân-i gayb-î fısıltı” her an acaba hazırda, emre amade bekliyorda, her hangi bir şey sorulduğunda hemen cevap mı, alıyor.? Bu da çok şüpheli bir haldir. Eğer öyle olsaydı peygamberimize sorulan soruların cevabı anın da evvelâ ona gelirdi. İstisnaları olmakla birlikte, bu sahada da Örf, nass ve Adetullah bu yöndedir. 

Ümmet-i diye bilinen ve açık olarak imân ettiğini söyleyen bazı âlim, zahiri sûfi ve kendilerini mü’min addeden bazı kimseler dahi bunların farkında olmamış ya yok saymış ya da inkâr etmişlerdir. 

Bâtınî denilen, madde âleminin, mâverâ’sı-arkası, gürünmeyen tarafında ki lâtif fertleri, bu görünen zâhir âlemin zâhir fertlerinden kıyas edilmeyecek kadar çoktur ve biz bunların gerçek mahiyetlerini ne yazıkki bilmiyoruz. Bildiğimiz, yani Peygamberlerimiz vasıtasıyla bildiğimiz genel faaliyyette olan iki tür, melek ve iblis isminde lâtif varlıklar vardır ve bu varlıklar bütün âlemi kaplamışlardır. Gece gündüz sıcak soğuk demeden heryerde ve her zaman faaliyettedirler. Melekler, Nur’dan halkediklerinden daha lâtiftirler doğrudan kesif olan insanlarla iletişime geçemezler ancak onları görevli olarak dışarıdan kontrol ederler. 

İblis ise, Ateş kaynaklı olduğundan lâtifin kesifidir, dilediği yer ve zamanda daha da kesifleşerek insan varlığındaki duygulara veya görüntü ile insanlara, zuhuratta veya yaşantı da yaklaşması daha kolaydır. Bu yüzden insanlar için en tehlikeli olanlar bu taifedir. İçlerinde Mü’min’ler ve kâfirlerde vardır. Mü’min olan bazıları zaman zaman az da olsa, insanlara yardımda bulunurlar. Ehli küfür olanlardan ise insanlara zarardan başka hiç bir şey gelmez. 

En büyük hileleri sûreta Hakk’tan görünmeleridir. 

Nasılki batılı bazı hrıstiyanlar meslek olarak islâm dini hakkında eğitim yapıp hatta doktoraya kadar eğitimlerini geliştirip orta halli bir müslümanın üstünde bir bilgiye sahip olabiliyor ve bu bilgisini evvelâ doğru küçük bilgiler halinde verip daha sonra güven kazanınca yanlış bilgileri verip aklını bozmaları gibi. Farkında olmadan zarar verirler. İşte en tehlikeli hal de budur. Bu hususta din kitaplarında çok geniş bilgiler vardır. Dileyenler oralardan daha geniş bilgiler alabilirler. Biz yolumuza devam edelim. 

Bu hususlar kıyasi olan fiziki ölçüler değil ki, açık bir değelendirme yapılsın. Hissi olan hususlardır ki, onun da hemen kolayca tesbit edilebilen bir ölçüsü yoktur. 

Yemek yapmak için alınan bir malzeme bile, eğer kuru ve ince gıda ise elekten geçirilmekte, yıkanın veya sulu bir gıda ise kevgirden geçirilmekte. Taneli gıdalar ise ayıklanarak gözden geçirilmekte, ondan sonra işleme konmaktadırlar. Yapraklı ve kabuklu yiyeceklerin de kabuklarının ve dış yapraklarının soyulması gerekmektedir, yani hiçbir gıda yokturki üstünde veya içinde, temizlenmesi gereken bir bölüm olmasın ve ondan sonra sofraya gelsin. 

Lâtif olan mânâ âleminden yola çıkan ilâh-î bilgiler hangi mertebeden geçerlerse o metbenin malzemesinden bir pakete sarılarak o mertebeden diğer bir mertebeye geçebilir. Daha sonra o mertebedende bir sonraki mertebeye geçebilmek için de o mertebenin paketiyle paketlenir, o mertebedende bir sonraki mertebeye geçerken gene yeni geldiği mertebenin paketine girmiş olur aksi halde yeni geldiği mertebeye uyum sağlayamaz. Taa ki, Ef’âl âleminde zuhura çıkması için buranın evvelâ beşeri hayal paketiyle paketlenmesi lâzımdır ki bu âlemin şeriatı içinde kendine bir yer bulabilsin, aksi halde olduğu gibi gelse bu âleme uyum sağlayamayacağı için bozulan paketsiz gıdalar gibi bozulur kullanılamaz. Uyum sağlanamaz. İşte buradaki tehlike eğer o doğru bilginin üzerinden geçtiği yerlerden giyindiği paketleri üstünden çıkartılmazsa bulunduğu yerin paketi muamelesi görür. Çünkü onu kullanacak olanda aynı paket renginin içindedir. O yüzden oda aynı muamele ile meamele edecektir. Ve paketi görüp onu gerçek mal zannedecektir. İşte daha evvel kendisi paketlikten çıkmış aslı üzere kalmış bir mânâ ehli ancak gelen paketi birer birer dış paketlerinden soyarak gerçek içinde olan hakiki değeri ortaya çıkaracaktır. İşte ancak o paket gıda, gerçek mânâ da içi özü gıda edilmiş olacaktır. İşte bu mânâ âleminden gelen paketlerin içindede ne olduğu gerçek mânâ da belli değildir hayal ve vehim âleminden yapılan bir sürü sahte bilgi paketleri vardır ve bu âleme her an ihrac edilmektedirler dışı itibariyle hakikilerinden ayırmak mümkün değildir işte burada gerçek bir ölçüme ve ölçüye ihtiyaç vardır. İşte yukarıda bahsedilen hadise budur hayal ve gayb âleminden zuhur eden paketleri alıp dışını soyup içini değerlendirip dünya sofrasına gayb yemeklerini üzerindeki paketlerini temizleyip saf bir halde, gıdalanmak için kendimize ve çevremize sunmalıyız. Bunun dışında gaybdan veya nereden geldiği belli olmayan paket bilgileri olduğu gibi kullanmaya kalkarsak yediğimiz şey ancak ambalaj-paket olur, bizse onu leziz yemek zannederiz epey bir zaman sonra onun sonsuz sıkıntıları ortaya çıkar ama iş işten geçmiştir. 

Gerçek ve hakiki olan mânevi gıdaların, ilham varidat müşahede, v.s. olan lâtif hallerinde bu sistem içerisinde muamele görmesi tabii olacaktır. Yani akıl ve gönül süzgecinden geçirilmesi lâzım gelecektir ancak bunun şartı süzgeçin (T.S.E.) tevhid, tesis ve eminlik, sıtandardından mühürlenip geçmiş olması lâzımdır. Yoksa süzgeçin delikleri veya ölçü ayarları bozuk ise aldanmaktan ve netice de hüsrandan başka bir işe yaramayacaktır. 

O halde yani, (1) VAHY: “Kûr’ân” yolu kapalı olduğundan üzerinde konuşulması mümkün değildir. (2) İLHAM: “Hadîs-i kuds-i” yolu ve kıyası açıktır bu yol halen çalışmaktadır, ancak çok dikkat istemektedir. Gelen gaybi oluşumların Rahmân-î kaynaklı olması akıl ve gönül süzgecinden geçirilip anlaşılabilecek, yani “sağlıkla kullanılabilecek” hale getirilmesi lâzım gelecektir. İşte bu çalışmadan sonra bu bilginin sahibi o kişi olur. 

Aksi halde kişi geldiği gibi aktarılan hususun taşeronu olur, bu sebeble sahip değil taşıyıcı olur, eğer taşıdığı zararlı bir paket-yük’se gönderildiği yerde oluşacak zarara da, tabii ki ortak olmuş olacaktır. 

Yukarıda belirtilen hususlar dahilinde hareket eden kimseler, Peygamberin mânevi varisleri, bunlardır. Zâhiri varisleri ise Firaset sahibi Âlimlerdir. Bunların dışında başka bir yol yoktur. 

(3) FİRASET: İse, bilindiği gibi mü’min’in vasfı’dır “Hadis-i Şerif” ler düzeyidir. 

“Hadis-i Şerif” lerin, tarifi ise, (mânâ’sı da, lâfzı da, Peygamberden’dir.) 

Bunların hepsi Efendimizden zuhura çıktığı halde, mertebe farklılıklarının ne kadar bariz olduğu açık olarak bildirilmektedir. Bunların dışında her hangi bir bilgi ve duygu oluşumunun veya kurgulanmasının mümkün olmadığı bildirilmekte, eğer oldurulmuşsa ona itibar edilmemesi gerektiğini bu ölçüler bize bildirmektedir. 

O halde! 

(1) VAHY: “İlâh-î” dir, Bu yol kapalıdır. Daha evvel bu yoldan gelenler ölçü olur ve tatbik edilir, bunlardan başka yeni ölçüler olamaz. 

(2) İLHAM: “Kuds-î,” “kevn-î ve mülki” dir. İsminin üstünde olması gibi, bunların ana kaynağının ve hakikatinin kuds-î, izahlarının ve cümle, düzenlemelerinin ise “kevn-î ve mülki” olması gerekmektedir. Yani o hale yükselmiş olan bir kişiye “kuds” âleminden bir İlham gelince onu alıp kendi idrak anlayış ve irfaniyyeti ile çevresinin oldukça kolay bir yolla anlayıp faydalanabileceği bir düzenleme ile yakınlarına bu sıhhatli bilgiyi aktarabil-mesidir. İşte bu yoldan elde edilen bir bilgi duyulduğu zaman hiçbir endişeye ve şüpheye mahal kalmadan ve dinleyende de mevzuun kendi sekinesini ortaya çıkararak mutmain olmuş bir gönülde, huzur ile dinlenmesini sağlar ve bast halini oluşturur. Bu da ölçüsüdür. Ayrıca bu hususun tarifi (bilenin sözü nettir,) hükmüdür. 

(3) FİRASET: “Firaset” ise, sadece “kevn-î ve mülkî” dir. Ef’âli ve fıkhi işlerde oluşur kıyasa ve içtihade dayanan bir ilim düzeyidir. Burası zâten fark âlemidir, gaybi bir hususiyyet-i yoktur, beşere gönderilen hükümler istikametinde hareket edilir. Bu hususta söz çoktur dileyen ilgili yerlerden daha fazlasını bulabilirler.[86] “ İz- -T-B- ”

---------------

لَأَخَذْنَا مِنْهُ بِالْيَمِينِ {الحاقة/45} (44/45) 

(69/45) “Le-ehaznâ minhu bilyemîn(i)”

(69/45) Elbette biz onu bundan dolayı kuvvetle yakalardık.

---------------

ثُمَّ لَقَطَعْنَا مِنْهُ الْوَتِينَ {الحاقة/46} 

(69/46) “Summe lekata’nâ minhu-lvetîn(e)”

(69/46) Sonra da onun şah damarını keser atardık. 

---------------

Şah damarının kesilmesi kişinin kendisine şah damarından yakın olan Hakk ve hakikat ile olan bağlantısıdır. Bu bağlantıyı keserdik anlamına gelir. (M.D.)

Mesneviden: Hak teala Kur’an-ı Kerim’de وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ 50/16 “Ben kuluma şah damarından daha yakınım” buyurdu. Sen ise bundan gafil olup, tefekkür okunu uzağa düşürdün. Yani tenzih ettin. Demek ki tefekkür bir düşünce bir uçuş bir gidiştir, bir oktur. Nerenin okudur? Hedefinin okudur, sana hangi hedefi gösterdilerse tefekkürün o hedefe gider saplanır. Eğer hedefin yoksa okun da önüne düşer. Cenab-ı Hakk sana şah damarından yakınım buyuruyor, Onu da biraz açmak lazım, şah damarının dememiş, şah damarının deseydi ne olurdu? Şah damarı dediği senin varlığındır, hayatiyetin olan varlığındır. Yani yaşamındır. Yani sende ben varım demek istiyor. Hayatın benim demek istiyor. Yani sen yoksun demek istiyor. Şah damarının dese sende ben varım demek olacaktır. Şah damarından daha yakınım dediği sen yoksun demek oluyor. “Sen ise bundan gafil olup tefekkür okunu uzağa düşürdün “ diyor Mevlana Hz leri.

---------------

"Allah'a iftira etmenin (takavvül) cezasının, kişinin hayat kaynağının tamamen kesilmesi, yani varlık sebebinin ve manevî desteğinin yok edilmesi olduğunu" ifade eder. "Vetîn" (şah damarı/can damarı), insanın hem fizikî hem de manevî hayatının bağlı olduğu en temel damarın sembolüdür.

"Vetîn" (şah damarı/can damarı), "insanın varlığını ayakta tutan en temel bağ, hayat kaynağı" nın sembolüdür. Bu, sadece fizikî bir damar değil, aynı zamanda:

a) Ruh-beden Bağı: İnsanın ruhu ile bedeni arasındaki bağlantıyı sağlayan en ince ve en hassas damar. Fizikî ölüm anında kesilen ilk şeydir.

b) İlâhî Feyz Bağı: Daha derin bir te'vilde, "vetîn", insanın Rabbinden aldığı manevî feyzin, ilhamın ve hayatiyetin ulaştığı en temel kanaldır. Kâf Suresi 16. ayette Allah'ın insana "şah damarından daha yakın" olduğu bildirilir. İbn-i Arabî bu yakınlığı, Allah'ın varlığının insana her şeyden daha yakın olduğu, ama insanın bu yakınlığı idrak edemediği şeklinde yorumlar. 69/46 ayetindeki "vetîn"in kesilmesi, işte bu "ilâhî yakınlık bağının" koparılması, yani kişinin Allah'ın rahmetinden ve desteğinden tamamen mahrum bırakılması anlamına gelebilir.

c) "Habl-i Verîd" ile İlişkisi: Bir akademik çalışmada, İbn Arabî geleneğinde "habl-i verîd" (şah damarı/can damarı) kavramının, "berzah" (iki âlem arasındaki ara bölge) kavramıyla birlikte ele alındığı ve Allah'ın insana olan yakınlığının, bu damarın anatomik ve fizyolojik yapısındaki incelikle sembolize edildiği belirtilmektedir. Buna göre, kalp-damar sistemindeki kirli ve temiz kan dolaşımının birbirine çok yaklaştığı noktalar, madde ile mana, kul ile Hak arasındaki ince perdeyi simgeler. "Vetîn"in kesilmesi, bu perdenin kalkması ve kişinin ilâhî huzurdan kovulmasıdır.[87] 

---------------

فَمَا مِنكُم مِّنْ أَحَدٍ عَنْهُ حَاجِزِينَ {الحاقة/47} 

(69/47) “Femâ minkum min ehadin ‘anhu hâcizîn(e)”

(69/47) Hiçbiriniz buna mâni de olamazdınız.

---------------

Yol ehli olduğunu iddia edip bu tür ayak kaydırıcı hallere ve vartalara düşenleri halleri ortadır. Yolumuzda bu tür haller olmuş ve ibret alınması için ibretlik dosyalar halinde düzenlenmiştir. “Âdem’in kendi kendine ettiğini bütün âlem bir araya gelse yapamaz.” denilmiştir. (M.D.)

---------------

وَإِنَّهُ لَتَذْكِرَةٌ لِّلْمُتَّقِينَ {الحاقة/48}

(69/48) “Ve-innehu letekiratun lilmuttekîn(e)”

(69/48) O hiç kuşkusuz, takva sahipleri için unutulmayacak bir öğüttür.

---------------

“Takva”, sakınmak olduğundan, her mertebenin kendine göre takvası vardır. 

Şeriatin takvası günahlardan sakınmak ve amellerden geri kalmamaktır. Tarikat’ın takvası muhabbetten geri kalamaktadır. Hakikatin takvası Hakk’tan gafil olmamaktır. Marifetin takvası ise bir an olsun Hak’tan ayrı kalmaktır. 

Kim hangi mertebede ise Hakk’ın sözünden unutulmayacak bir öğüt almalıdır. (M.D.)

---------------

وَإِنَّا لَنَعْلَمُ أَنَّ مِنكُم مُّكَذِّبِينَ {الحاقة/49} 

(69/49) “Ve-innâ lena’lemu enne minkum mukezzibîn(e)”

(69/49) Ve şüphe yok ki biz, elbette biliriz, sizden, yalanlayanlar vardır.

---------------

Âyet-i kerime zâti âyetlerdendir. 

---------------

Nefsi emmarenin hevası ile kulaklarını tıkayıp Hakk’ın sözünü işitmeyenler ve kendi varlıklarını olduğunu iddia edenler, Hakk’ı yalanlamaktadırlar. Ve Allah (c.c.) zati olarak bunu bildiğini bildirmektedir. (M.D.)

"Bilmek" (Na'lemu) Allah'ın ilmi (ilm-i ilâhî), halk edilmişlerin bilgisinden tamamen farklıdır. O'nun ilmi, ezelîdir, ebedîdir, kuşatıcıdır ve halk edilmişlere bağlı değildir. Bu ilim anlayışının temelinde "a'yân-ı sâbite" (sabit hakikatler/ezelî örnekler) öğretisi vardır.

A'yân-ı Sâbite ve İstidat:  Allah her şeyi halk etmeden önce, kendi ilminde onların ezelî hakikatlerini (a'yân-ı sâbite) bilir. Bu hakikatler, varlığa çıkacak her şeyin (insanların, nesnelerin, olayların) değişmez özünü, istidadını ve kabiliyetini belirler. Bir varlığın "ne" olacağı, "nasıl" olacağı, hayır mı şer mi işleyeceği, iman mı edecek yoksa inkâr mı edecek? Bunların hepsi, o varlığın ayn-ı sâbitesinde (ezelî hakikatinde) mevcuttur. 69/49 ayetindeki "elbette biliriz" (lene'lemu) ifadesi, işte bu ezelî ilme, yani herkesin ayn-ı sâbitesinde ne olduğunu bilmeye işaret eder.

İstidâd-ı Gayr-i Mec'ûl (Kılınmamış İstidat): Fusûs'ül-Hikem'in "Üzeyr Fassı"nda   "isti'dâd-ı gayr-i mec'ûl" (kılınmamış istidat) kavramını işlenir. Buna göre, bir varlığın istidadı, o varlığın ayn-ı sâbitesinin gereğidir ve Allah tarafından sonradan halk edilmemiştir. O, ezelden beri o varlığın hakikatinde vardır. Bu, kaderin sırrıdır. 69/49 ayetindeki "yalanlayanlar", işte bu ezelî istid atları gereği hakikati yalanlama eğiliminde olanlardır. Allah, onların bu eğilimini ezelde bilir.

---------------

وَإِنَّهُ لَحَسْرَةٌ عَلَى الْكَافِرِينَ {الحاقة/50} 

(69/50) “Ve-innehu lehasratun ‘alâ-lkâfirîn(e)”

(69/50) Ve her halde o, kâfirler üzerinde bir hasrettir.

---------------

"Hasret", sadece "üzüntü" değil, "elden kaçırılan fırsatın, ulaşılamayan hedefin, kaybedilen nimetin verdiği derin acı ve pişmanlık" anlamına gelir.

Bu dünya hayatında Allah (c.c.) kitabından öğüt almayıp, kendi varlığında bu hakikati örtüp gizleyen için bir daha ele gemneyecek pişmanlık ve hasret olacaktır. Onun içinden bu zati hakikatleri idrak ve nüfüz edebilmek için irfani çalışmalar yapılması elzem olduğu açıktır. (M.D.)

Kâfirlerin "küfür" istidadında halk edilmiş olmaları (a'yân-ı sâbitelerinin gereği), onların dünyada Kûr'ân'ı yalanlamalarına yol açar. Ancak bu, onların mazereti değildir; çünkü onlar, kendi tercihleriyle (ihtiyarî fiilleriyle) bu istidatlarını açığa çıkarırlar. Âhirette duyacakları hasret, işte bu ezelî istidatlarının bir sonucu olarak, hakikati kaçırmış olmanın acısıdır. Füsûs'ül-Hikem'in "Üzeyr Fassı"nda işlenen "isti'dâd-ı gayr-i mec'ûl" (kılınmamış istidat) kavramı, bu derin sırrı anlamaya yardımcı olur.

---------------

وَإِنَّهُ لَحَقُّ الْيَقِينِ {الحاقة/51} 

(69/51) “Ve-innehu lehakku-lyakîn(i)”

(69/51) Ve şüphe yok ki o, elbette gerçeğin ta kendisidir.

---------------

"Yakîn" (kesin bilgi) üç mertebede ele alınır ve bu mertebeler, insanın hakikate ulaşma derecelerini gösterir.

"Kur'an'ın (Hakk'ın kelâmı) sadece doğru olmakla kalmayıp, aynı zamanda 'hakkalyakîn' mertebesinde, yani bizzat yaşanarak, müşahede edilerek idrak edilecek olan mutlak hakikatin ta kendisi olduğunu" ifade eder. 

a) İlme'l-yakîn (İlim yoluyla kesinlik): Bir şeyi haber yoluyla, delil ve istidlal (akıl yürütme) ile bilmek. Örneğin, bir ateşin varlığını dumanından veya birinden duyarak bilmek. Bu, bilginin en alt mertebesidir.

b) Ayne'l-yakîn (Görerek kesinlik): Bir şeyi bizzat müşahede ederek, gözle görerek bilmek. Ateşi görmek, onun varlığına dair çok daha güçlü bir bilgi verir. Bu, bilginin orta mertebesidir.

c) Hakka'l-yakîn (Yaşayarak kesinlik): Bir şeyin bizzat içinde olarak, onu yaşayarak bilmek. Ateşin içine girmek, onun yakıcılığını hissetmek, ateşin varlığına dair en kesin ve en yüksek bilgidir.

---------------

İlimlerin başında tarif gerekirse “Bilim” diye bir saha var, ama “İlim” başka bir şeydir. Bilim bilmek genel olarak, herkesin üzerinde çalıştığı kendi sahasına göre çalıştığı bilgilerin ismi “Bilim” dir. Bir gün otobüsün kapılarına baktım, durakta bekliyorum eve gideceğim ön tarafta binilir yazıyor, arka tarafta inilir yazıyor. Başındaki “b” çıkarılırsa ikisi de inilir oluyor. Oradaki “B” harfini ayırdığımız zaman “Bilim” deki “B” harfini ayırdığımız zaman o zaman “İlim” çıkıyor ortaya. “Bilim” in ilmel, aynel, Hakkal yaşantısı yoktur, sadece sathi, madde bilgilerini ilgilendiriyor. derinliği ve yüksekliği yoktur. ama "B" yi alır“ sadece salt “İlim” kalırsa işte o zamanİlmel yakıyn, Aynel Yakıyn, Hakkal Yakıyn sahası ortaya açılmış oluyor. 

Peki o zaman o “B” harfi ne olacaktır? Oradaki “Bilim” in “B” si Arapça’da ne oluyor, “İle” oluyor. İşte o “B” yi ayırdığımız zaman ilim ile ancak Hakk’a gidilir. “B” nin başındaki dikey çizgiyi ayırırsak bir ve 3 olur yani 13 ortaya çıkar. Bilimin içinde bunlar var, ama bilim sahiplerin onun farkında olmadıkları için bilimden gerçek ilme geçmeleri mümkün olmuyor. işte onun açılımı da “B” harfini ayırdığımızda “B” ye bir kimlik verdiğimizde “Bilim” içinde “B” nin bir ayrı kimliği yok bir bütün olarak kelime bütünlüğü var ama “B” yi baştan ayırırsak ona bir kimlik, şahsiyet verdiğimizde esas ortaya çıkan “İle” dir. Oradaki “İle” ilim ile bu ilim de İlahi ilimler ile ancak Yakıyn hali ve ilimler ortaya çıkmış oluyor. 

Şimdi bunun birinci sahasına ”İlmel Yakıyn” oradaki “Yakıyn” kelimesi Türkçedeki “Yakın” değildir. bu bir Arapça kelimedir, Türkçedeki “Yakın” ın Arapça’daki karşılığı “Kurp” yani Kurban bayramı, “Kurb-u nevafil” denildiği gibi uzakta olan iki varlığın birbirine yaklaşmasıdır. İşte “Kurban” denildiği zaman bizim hemen aklımıza süslenmiş kesilecek koyun kuzu geliyor. Halbuki o değildir, “Kurb” yakınlaşma manasınadır, işte o kurban kesildiği zaman Hakk’a yaklaşılacak “Kurb” kurban değildir, ama kelime o hale gelmiştir. O koç koyun kurban değil bir vasıtadır Hakk’a yaklaşma vasıtasıdır. Ayrıca koyun kurban edilince insan Hakk’a nasıl yaklaşacak bu hale o hayvan daha layıktır. Neden çünkü canını veriyor, biz ne veriyoruz cebimizden üç beş kuruş çıkıyor. Hangisi daha değerlidir. Her neyse bu işin başka bir tarafı ama düşünmek lazımdır. 

Hazmi Babam kurban almaya gittiği zaman nerede sakin oturan ufak tefek arızaları olanları alırmış, çünkü onlara kimse bakmıyor, tenezzül etmiyor, satılmasa belki sahibi geriye götürecek onlar da kurbanlıktan mahzun olmasınlar diye nerede kişilerin almadıkları varsa gider onu kurbanlık olarak seçermiş. Şimdi iki hayvan koyalım yan yana bunlardan birisinin sureti çok güzel diğerinin de ufak tefek ayağında kulağında ve boynuzunda ufak tefek kusur var ama kurban olmaya engel kusurlar değil. Bunlar dış görünüşleri farklı olsa bile içeriden bir farkları var mı? ruhaniyet olarak farkları var mı? Hiç farkları yoktur. Bakın ne kadar değişik hayat görüşleri ortaya çıkabiliyor. 

Evvela kişi kendine dönmeye başladığı zaman işte bu ilim 

Yakıyn ilimlerinin başlangıcıdır. Zaten çalışmalarımız içerisinde sohbetlerde Hakk’a olan yakıynlik kendimize olan yakıynlik anlayışları içerisinde eğer bu yakıyn ilmi çalışmaları sahaları olmazsa kimse bir yere gidemez hiçbir yere gidemeyiz. Yakıyn ilmi ile ancak Hakk’a yol almak mümkündür, yakıyn ilmi günümüzdeki navigasyondan başka bir şey değildir. Bilmediğiniz bir yer bile olsa o ilim sizi oraya kadar tarif ederek götürüyor. Yani şunu bilmemiz gerekiyor her birerlerimiz bu sahada Yakıyn ilmi içerisinde çalışmaktayız. Çünkü bu ilimden başka Hakk’a yaklaştıracak hiçbir saha ilim yoktur. İşte tasavvun özü aslı budur. 

Yoksa tasavvuf birkaç şiir okumakla birkaç zikir yapmakla birkaç ilahi okuyupta duygulanmakla aşılacak bir saha ulaşılacak bir mahal değildir. Tabi onların hepsi de lazım şeriat mertebesi de lazım tarikat mertebesi de lazım bu tarikat mertebesinde şiirler lazım olur insanın muhabbeti işte coştuğu zaman yazar, hepsi güzel yerli yerincedir, ama devam eden yolculukta Hakikat Mertebesi sahasına gelindiği zaman mutlaka Yakıyn ilmine ihtiyaç vardır. O yakıyn ilmi de “Men arafe nefsehu fakat arefe rabbehu” bakın ilk şartı budur. “Kim ki nefsine arif olursa” nefsine arif olmak için de yakıyn ilmi yani kişinin kendi hakikatine dönük bir ilim sahasına geçmek gerekmektedir. Ondan sonra da “Men arefe nefsehu fakat arefe rabbehu” o da Yakıyn ilminin ikinci aşamasıdır. Kişi rabbını böylece tanımış oluyor.

“Yakıyn” kelimesini tarif ederlerken Muhiddin-i Arabi Hz leri “El yakıyni Hüvel Hakk” diye tarif etmiştir. yani yakıyn af’aliyle, esmasıyla, sıfatıyla, Zatı’yla Hakk’ın ta kendisidir. O halde yapılan bu sahadaki çalışmaların Allah’ın Zat’ına giden yol üzerinde olması lazım geldiği açık olarak görülmektedir. Birçok ilimler var ki fıkhi ilimler şeriat mertebesi istikametindedir, bazı duygusal ilimler bilgiler kitaplar tarikat mertebesindedir ki tarikat yol olduğu halde o tarikatlarda ne yazık ki yol diye bir şey kalmamış, oturma haline dönüşmüş, tabi onlar da güzel şeylerdir, karşı durmak manasına değil söylediklerim oraları olmamış olsa oralara giden insanlar nerede vakit geçirecekler, o kadar kişiyi oraları muhafaza etmiş oluyor. 

En azında Allah lafzı peygamber lafzı çıkıyor, zikir çıkıyor, bunlar çok güzel çalışmalardır, ama hedefi buluyor mu bulmuyor mu orası ayrı konudur. Şeriat bir zemin hazırlamakta bu olmazsa hiç birisi olmaz hani demişler ya “Bir şeriat ki tarikatı yoktur atıldır, bir tarikat ki şeriatı yoktur batıldır” bakın hiç yanına yaklaşmayın ne olursa olsun isterse bilgisi allame bilgisi olsun neticede hepsi bozgunculuktur neticede bir işe yaramaz. 

Yakıyni üçe ayırmışlar “İlmel Yakıyn” ancak bu bilimden sonra oluşacak bir hadisedir. Evvela bilgi olarak bilinecek ama bu saha kişinin dışında bildiği bilgi sahasıdır. Yani her türlü meslekten tıptan olsun hukuktan olsun gök bilimlerden deniz bilimlerinden bu bilgi hep dışarıda olan bir bilgidir yani kişi yoktur. Kişi bilgiyi yüklenmekte ama kendisi ortada yoktur. İşte bu gafletin ta kendisidir. Kişinin kendini bilmemesi gafletin ta kendisidir. İstediği kadar bu dini bir ilim bilim sahibi olsun. Çünkü bilgisi dilinin ucunda ve aklının üstündedir. İçeriye bünyeye ruhaniyete ulaşmış erişmiş nüfuz etmiş bir bilgi değildir, işte aradaki fark odur, Yakıyn ilmi kişinin özüne indirilen özünü idrak eden özünü anlatan bir ilimdir, “Bilim” ise kendi dışında olan bilgilerin toplamıdır. Gerçek manada ilim kişinin kendine dönük yaptığı çalışmalardır. Kendisini tanıması yönünde yaptığı sahadaki bilgilerdir. Onun da başlangıcı Âdem (as) dan Muhammed (sav) e kadar o peygamberan hazaratının nasıl evrelerden devrelerden geçtikleri bunların hepsi bizim hayatımızdır. Onlar dünya süresi içerisinde geniş bir zamanda bunlar yaşanmış bizler ise bu yaşanan süreyi kendi hayat süremizin içerisinde daha kısa kısa bölümlerle yaşamamız gerekiyor. 

O halde böyle bir seyir yapmış olan bir kimse bakın bütün insanlık seyirini hayatı süresince kendi bünyesince yaşamış oluyor. İşte bu hadise de bireyin altı seyirinden ikincisidir. Birisi insanlık tarihinin seyr-i suluku ikincisi de kebdi ömür boyu yaptığı seyr-i suluku ikinci seyr-i suluk, üçüncüsü de bilindiği gibi bir senelik seyr-i suluk. Bazı kimseler bu yakıyn ilimlerini değişik şekillerde tarif etmişlerdir. Birisi diyor ki: “Birinin bir arkadaşı var, o arkadaş savaşa girmiş, yanındaki arkadaşa anlatmış, yanındaki arkadaş da bir üçüncüye 

anlatmış, bu ilmi yakınlıktır.” Yani iki nakilden sonra geliyor. 

Birisi de savaşın içerisine girmiş, kendi savaşmış o savaşı anlatıyor. Bu da “Aynel Yakıyn” dir. Ama savaşı yapan yine de ötekidir. Ama yaşadığını anlatıyor. Diğeri anlatanın anlattığından anlatıyor. Tabi ikinci daha ileri derecede bir anlatıştır. Üçüncüsü ise kişinin kendisinin savaşa girip savaşmasıdır. Acısıyla tatlısıyla işte yaralanmasıyla kazanıyorsa eğer onun yaşantısı ile böylece kendinin yaşamasıdır. 

Yemek şeklinde tarif edenler oluyor, birisi bir lokantaya gidiyor, çok güzel bir yemek yiyor onu arkadaşına anlatıyor, arkadaşı da dinliyor dinleyen “İlmi yakın” durumundadır. Diğeri ise kendisi lokantaya gidiyor o yemeği kendisi yiyor bu kendi müşahedesi “Aynel Yakıyn” ama sonra bakıyor ki o biz başkasının yemeğini yiyoruz bu yemek nasıl üretildi mutfağa gidip yemeği kendisi yapıyor, bu da Hakk’al Yakıyn” yani işin hakikatidir. Bunlar gibi pek çok daha kıyaslar vardır sizler de bulabilirsiniz.

Böylece baktığımız zaman ilimlerin arasına bir zahiri ilimler “Bilim” olarak geçmekte diğeri de İlahi ilim olarak yalnız ilahi ilim derken fıkhi manada olan ilim ilahi ilim değil onlar beşeri ilimler dini ilimlerdir. İlahi olan ilimler Yakıyn ilimleridir. Bu yakıyn ilimlerinden sonra da kişinin Hakk ile Hakk olması Hakk ile birlikte hayatını sürdürmesi neticesinde Cenab-ı Hakk ona kendi indinden kendi yanından bazı lütuflarda bulunur yalnız bu saha tehlikelidir, çok dikkatli olması lazımdır. Nasıl ki Hızır (as) dan bahsederken Kehf suresi 65. Ayette فَوَجَدَا عَبْدًا مِنْ عِبَادِنَاۤ اَتَيْنَاهُ رَحْمَةً مِنْ عِنْدِنَا وَعَلَّمْنَاهُ مِنْ لَدُنَّا عِلْمًا “..İndimizden ilim verdiğimiz bir kulumuzu buldular…” İndimizden ilim verdiğimiz dediği işte Ledün ilmidir. Hızır (as) a Cenab-ı Hakk bir lütufta bulunmuş O’na bazı bilgiler vermiş, Allah onu sahneye çıkarıyor. Allah’a şükrederiz Hızır (as) Musa (as) hepsine teşekkür ederiz o günkü sahneler olmuş, yaşanmış kayda geçmiş biz de onları görmediğimiz halde bilgilerimiz vasıtasıyla öğrenmiş oluyoruz, hatta yakıyn ilmi ile görmüş gibi oluyoruz. İşte o hadiseleri yaşadığımız zaman hangi düzeyde yaşamış isek gerek ilm’el yakıyn, gerek ayn’el yakıyn, gerek Hakk’al Yakıyn olarak yaşantılarını müşahede etmiş oluyoruz. Ama bu ancak bir eğitim ile ve hedef göstermekle mümkün olmaktadır. Kişi kendi kendine yakıyn ilimlerini bilemez, bulamaz. 

“Len terani” diyor, “Sen beni göremezsin” bunun karşısında peygamber efendimiz de “Men reani fakat reel Hakk” bana bakan Hakk’ı görür diyor. işte bunların hepsi Yakıyn ilminin içerisindeki merhaleleri bize bildiriyor. Buradan da anlıyoruz ki Hızır (as) hakkında peygamber miydi veli miydi diye ihtilaflar vardır ama bize bu hadise gösteriyor, Hızır (as) ile Musa (as) ın olduğu üç hadisede Hızır (as) ın nebi olduğunu görüyoruz. “Nebe” haber, “Nebi” de haberci manasınadır. O üç hadiseden bize Hızır (as) haber verdiği için o sürede Hızır (as) nebidir. Daha önceki halini bilmiyoruz daha sonraki halini de bilmiyoruz çünkü başka haber yok ondan evvelki ve sonraki devirlerinde velidir ama heber verdiği sürede nebidir. Tabi Allahualem bu benim kendi anlayışımdır, kendi düşüncemdir başkaları ne derlerse diyebilirler. 

Cenab-ı Hakk her birerlerimize bu hakikati gerçekten idrak eden evvela kendi yakıyn haliyle tanıyan kimselerden eylesin inşeallah.[88] “ İz- -T-B- ” 

---------------

فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظِيمِ {الحاقة/52} 

(69/52) “Fesebbih bismi rabbike-l’azîm(i)”

(69/52) O halde Rabbinin yüce ismiyle, haydi tesbih et!

---------------

Âyet-i kerime rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

---------------

“Tesbîh” kelimesi “havada ve suda hareket etmek, geçip gitmek, yüzerek uzaklara gitmek” demek olan   "sebh" kökünden türemiş bir kelimedir. 

SEBEHA: (Sülâsî/üçlü fiildir ancak tesbîh etmek anlamında kullanılmaz)

SEBBEHA: Tesbîh etti. 

YÜSEBBİHU: Tesbîh eder/ediyor.

TESBİH: Tesbîh etmek.

SEBBİH: Tesbîh et/emir.

Kûr’ân’daki anlamı, Allah-ı O’na yakışmayan şeylerden uzak tutmak, Allah-ı yüceltmek.

"Tesbîh" Allah'a ibadet etmede hızlı ol­mak anlamında da kullanılır.

Sübhân, Yüce Allah'ın zâtı­nın temizlik ve kutsallığını ifade eder. Buna "sübhâniyet" veya "subhiyet" diyebiliriz. Sübhân esmâ-i husnâdandır. 

Bu çalışmada, “sebbeha” fiilinin türevleri sebbaha / yüsebbihu / tüsebbihu / yüsebbihune / sebbih vb.) ile “Sübhan” kelimesinin geçtiği Âyetlere yer verilmiştir. 

Bunların dışında, “çok zikretmek, tesbih etmek” anlamında tercüme edilen diğer 3 Âyet de en sonda belirtilmiştir. İslâm gelmezden önce de "tesbih" sözcüğü biliniyor ve kullanılıyordu. 

"Tesbîh" kavramının İslâmî dönemde kapsadığı mânâ­ları ise şöyle sıralayabiliriz:

Zemahşeri’ye göre "salât" farz namazları, "tesbîh" ise nafile ibadetleri ihtiva etmektedir. 

Kurtubî ise, lügat mânâsından hareket ederek, "tesbîh"in, akmak, gitmek, anlamına geldiğini ve Allah'ın noksan sıfatlardan tenzîh edilmesi mânâsına alındığını söyler.

Bu yorumdan hareketle şöyle denebilir, "tesbîh"; suya dalıp akıp gitmek ve gözden kaybolmak mânâsına geldiğine göre, Allah (c.c.) da noksan sıfatlardan münezzehtir. Beş duyu ile ihata edilemez. 

Nitekim şu yorum bunu te’yid etmektedir: "Tesbîh" in lügat mânâsı olan "suya dalmak", yüzen kişiyi gözlerden kaybeder ve uzaklaştırır. Belki de bu uzaklaşmanın mânâsı gelişerek gözlerin ihata edemediği bir varlığı kapsa­mıştır. İnsan düşüncesinde bunun en açık örneği Allah'dır. Zira O, insanların kendisini “Zât-ı yönünden” idrâk etmelerinden uzak olduğu gibi, kendisine yakışmayan sıfatlardan da uzaktır.[89] “ İz- -T-B- ”

 Tesbih hakkında bilgi verdikten sonra öyle ise ne tesbih edilmesi gerek ona bakalım…

Önceki âyet ve bu âyetin sayısal değeri bizlere yol gösterecektir.

69+51= 120 dir. 0 ı kaldırısak 12 kalır. 

65+52 = 121 dir. 12+1= 13 tür.

(12) Hakikat-i Muhammedi ve ders sisteminde zikri Allah c.c. esmâsıdır. 

69/51. Âyette geçen Hakk’al Yakın ve 12. Ders ile 36 ders tamamlanmış ve Uruc (Mirac) tamam olmuş olmaktadır. 

(13) Hakikat’ül Ahatüyet’ül Ahmediyedir. “13” 12 zahir ve 1 batın noktadan oluşan eliftir. Ve 1 bâtın nokta içinde dönüş tecellileri olan, “Tevhid-i Zât, “Tevhid-i Sıfât”, “Tevhid-i Esmâ”, Tevhid-i Ef’âl” vardır.

“Rabbike” senin rabin ile tahsis vardır. Efendimiz (s.a.v.) in Rabbi hassı Allah (c.c.) esmâsıdır.

Fusûs’ül Hikem “Rabbi has” konusunda Resülullah efendimiz (s.a.v.) haricindeki peygamberlerin bir esmâya bağlı olduğu bildirilir. Buna örnek yapmış olduğu irfani-tevhidi çalışmalar ile irfan ehlide bağlı bulunduğu esmâyı çekmekle bu âyet ile izinli olduğu anlaşılır. (M.D.)

Kişi yaklaşık olarak “Rabb-ı hassı” nı tanıması için şöyle bir sistem kullanabilir. Kendisine belirli bir tarih başlangıcı olarak bir sayfa dosya kâğıdı alsın ve bunu ortadan ikiye bir çizgi ile ayırsın. Sol tarafın üst başına olumlu sağ tarafın da üst başına olumsuz, diye yazsın, bir ay boyunca her gün yaptığı işleri, eğilimlerini, düşüncelerini, duygularını, istek ve arzularını, eğilimlerini, istemediği şeylere verdiği tepkileri, açık yüreklilik ile, olumlu olanları olumlu tarafına, olumsuz olanları olumsuz tarafına yazsın. 

Bir ay sonunda bunları toplayıp bir değerlendirme yapsın. Genel eğilimlerini özetle de olsa anlayabilecektir, bu kendinde bulduğu değerler ve haller hangi esmâya uygun geliyor ise muhtemelen o esmâ üzerinde durması lâzım gelecektir. Ancak buda gerçek bir ölçü olmaz çünkü değer yargıları zamanla da değişebilmektedir. Bu yüzden gençlik ve orta yaşlarda bu esmanın tesbiti daha zordur. İleri yaşlara gelindiğinde kişiliğin o kimsede daha oturmuş olacağından ileri yaşlarda bunun tesbiti daha sağlıklı olacaktır. Füsusü-l Hikem de bahsedilen peygamberlerin hikmetlerinin isimleri böyle ilâh-î bir anlayışla tesbit edilmiştir. Ve gerçekten bu tesbitler çok muhteşemdir. 

Uzun seneler bu sahalarda dolaşıldığı için ve bir hayli tecrübeler neticesinde Terzi Baba da kendi “ismi has”ını yaklaşık olarak tesbit etmiş idi ancak açıklamamıştı. Sebebi ise dışarıdan bir tasdik beklemesi idi. İşte zaman içinde bu tasdikler bazı sebeblerle zuhura çıktığından Terzi Baba da “Rabb-ı hası” “ismi has”ını bu kitabı ile bâtından zâhire çıkarmış bulunuyor ki o isimde (Selâm) ismidir. 

Genelde bu mertebeler tarif edilirken, “elif” harfinden misal verilir. “Elif” gerçekte (7) si Nefs (5)i Hazret mertebelerini ifade etmektedir, toplam (12) mertebedir. Bunlar zâhiri mertebelerdir, bu mertebelerin/noktaların her birerlerinin zikir esmâları kendi bölümlerinde belirtilmiş idi.“Elif” in bir de (13) üncü bâtın mertebesi/noktası, vardır ki; bütün âlemlerin kaynağıdır. Bunun kişiye özel olan esmâsının tayini Hakk’a aittir. Kişi bu esmâ zikrini müşahedesinde aracısız olarak ancak Hakk’tan alır.

Bu oldukça gizli bir sırdır, ehline açılır. Bazı tevhid ehli kimselerin (sükûn) devrelerinde ki devamlı virdleri Kelime-i Tevhid, salâvat ve kendilerine müşahede ile belirtilen o özel esmâları olur, ender ulaşılan yaşamlardan biridir.[90] “ İz- -T-B- ”

---------------

Böylelikle HÂKKA sûresi çalışmamızın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Okuyucuların azami istifa etmelerini idrak ve feyiz kapılarının açılarak, Hakk’ın gerçekliğini, idrak edenlerden ve Rabbimizi yüce ismiyle, haydi tesbih edenlerden olmak niyazıyla… “Haza min fadli Rabbihi”. Rabbimin fazlındandır. Bu vesile ile bu çalışmada İz-Efendi Babamızın maddi-mânevi yardımlarını yanımızda hissettiğimizden, kendisine minnettarız. İz-Efendi Babamız ve gayri de memnun olur, İnşealllah… Herkese başarılar diler, Rabbü-l erbab’ımın “Allah-Cami” Zât ismine sığınır, verdiği imkan ve diğer bütün lütuflarından dolayı hamd ederim.

---------------

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR”

ÜSKÜDAR/İSTANBUL 02-03-2026

Terzi Baba Kitapları 

 Baskısı olan kitaplar. 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

3) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri

4) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" (Osmanlıca'dan Çeviri)

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân 

8) Tuhfetü'l Uşşâki (Osmanlıca'dan Çeviri)

9) Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet

10) Kelime-i Tevhîd

11) Vâhy ve Cebrâil

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

13) (13) On Üç ve Hakîkat-i İlâhiyye

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

16) Divan (3)

19) Sûre-i Feth ve Fethin Hakîkatleri

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

22) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (12) Yûsuf Sûresi

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

35) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Fâtiha Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

41) İnci Tezgâhı

49) (36) Yâ-Sin Sûresi

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed Rasûlüllah (s.a.v.)

63) İnci Mercan Tezgâhı: Düşündürücü Nükteler

67) (67) Mülk Sûresi

68) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Namaz Sûreleri 

69) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (2) Namaz Sûreleri

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

95) Terzi Baba (8) (19/53)

96) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (41) Fussilet Sûresi

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

118) (52) Tûr Sûresi ve M. Nusret Tura Hz.

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

177) Necdet Ardıç'ın Tasavvuf Anlayışında Seyr ü Süluk Mertebeleri (İlâhiyat Tezi)

213) 1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214) 2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

---------------------------------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

---------------------------------------------

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem (a.s.)

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

---------------------------------------------

Terzi Baba kitapları sıra listesi

KAYNAKÇA

 

1. KUR'ÂN VE HADîS

2. VEHB : Hakk'ın hibe yoluyla verdiği ilim.

3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi'i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu'l Hikem ve sohbetlemizden müşâhede ile toplanan ilim.

 

(Gönülden Esintiler) 

 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

3) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri

4) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" (Osmanlıca'dan Çeviri)

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân

8) Tuhfetü'l Uşşâki (Osmanlıca'dan Çeviri)

9) Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet

10) Kelime-i Tevhid

11) Vâhy ve Cebrâil

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

13) (13) On Üç ve Hakîkat-i İlâhiyye

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

16) Divan (3)

17) Kevkeb: Kayan "Yıldız"lar

18) Hz. Peygamberimiz Efendimizi Rû'ya-da Görmek 

19) Sûre-i Feth ve Fethin Hakîkati

20) Terzi Baba Umre Dosyası (2009)

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

22) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (12) Yûsuf Sûresi

23) İbretlik "Değmez" Dosyası

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

25) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (1) Köle Ve İncir Sepeti

26) Bir Zuhûrât'ın Düşündürdükleri: Tenzîh, Teşbîh, Tevhîd

27) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (2) Genç ve Kıymetli Elmas

28) Kur'ân-ı Kerîm'de Tesbîh ve Zikir

29) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (27) Karınca-Neml Sûresi

30) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (19) Meryem Sûresi

31) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (18) Kehf-Mağara Sûresi

32) Terzi Baba (3) İstişare Dosyası 

33) Terzi Baba Umre Dosyası (2010)

34) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (3) Bakara "İnek" Hikâyesi

35) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Fâtiha Sûresi

36) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (2) Bakara Sûresi

37) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (53) Necm-Yıldız Sûresi

38) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (17) İsra Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

40) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (3) Âl-i İmrân Sûresi

41) İnci Tezgâhı

42) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (4) Nisâ Sûresi 

43) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (5) Mâide Sûresi 

44) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (7) A'râf Sûresi 

45) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (14) İbrâhîm Sûresi 

46) Salat - İngilizce

47) Salat - İspanyolca

48) İrfan Mektebi - Fransızca

49) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (36) Yâ-Sin Sûresi

50) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (76) İnsân Sûresi

51) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (81) Tekvîr Sûresi

52) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (89) Fecr Sûresi

53) Mehmet Hazmi Tura (Yüksek Lisans Tezi)

 54) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Beled-Şems-Leyl-Duhâ İnşirâh-Tîn (90-95) Sûreleri 

55) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (28) Kasas Sûresi

56) İrfan Mektebi Şerhi - Fransızca

57) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (20) Tâ Hâ Sûresi

58) Muhyiddin-i Arabî - Mir'ât-ül İrfan ve Şerhi

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ-Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ-Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed-Rasûlüllah (s.a.v.)

62) Bir Hikâye Birçok Yorum: (4) Bir Ressam Hikâyesi

63) İnci Mercan Tezgâhı: Düşündürücü Nükteler

64) Ölüm Hakkında: Kıyam'et

65) Reşahat'tan Birkaç Bölüm'ün Şerh/Sohbet ve Yorumları

66) Abdulkâdir Geylâni - Risâle-i Gavsiyye Şerhi

67) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (67) Mülk Sûresi

68) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Namaz Sûreleri-(1) 

69) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Namaz Sûreleri-(2)

70) Yehova Şahitleri ile Mülâkat

71) Mübarek Geceler ve Bayramlar - Fransızca

72) Îmân ve Îkân

73) Celâl Cemâl Celâl: İbretlik Bir Dosya Daha (3)

74) Terzi Baba Umre Dosyası (2012)

75) Mahmut Şebüsteri - Gülşen-i Raz ve Şerhi

76) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (5) Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler Hikâyesi

77) Aşk ve Muhabbet Yolu: M. Nusret Tura

78) A'yân-ı Sâbite: Kazâ Ve Kader

79) Terzi Baba (4) İstişare Dosyası

80) Terzi Baba (5) İstişare Dosyası

81) Hayâl Vâdîsi'nin Çıkmaz Sokakları 

82) Mektuplarda Yolculuk - M. Nusret Tura

83) Terzi Baba Umre Dosyası (2013)

84) Nusret Tura - Vecizeler Hikâyeler

85) Nusret Tura - Tasavvufda Aşk ve Gönül

86) Terzi Baba (6) İstişare Dosyası

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

89) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (6) Her Şey Merkezinde Mi?

90) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-1) Şerhi

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

92) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (2) Şerhi

93) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân - İngilizce

94) İbretlik Bir Hikâye Daha - Mescid-i Dırar. Kubbetu'l

 Kara.

95) Terzi Baba (8) (19/53)

96) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (41) Fussilet Sûresi

97) Terzi Baba Umre Dosyası (2015)

98) Solan Bahçenin Kuruyan Gülleri 

99) Terzi Baba (9) İstişare Dosyası

100) İrfan Mektebi Ve Şerhi - İspanyolca

101) Bosna Hersek Seyahati Dosyası

102) İrfan Mektebi Ve Şerhi - İngilizce

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

105) Cemo ve Farko

106) Terzi Baba Umre Dosyası (2016)

107) Vahy ve Cebrâîl - Fransızca

108) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (1) - Peygamberimizi Ru'ya-da Görmek

109) Tasavvufî Îzâhlar

110) (19-53) Şeker Risalesi

111) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" Şerhi

112) Bir Kardeşin Soruları ve Cevapları

113) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-2) Şerhi

114) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-3) Şerhi

115) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-4) Şerhi

116) Kudüs Seyahati Dosyası

117) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-5) Şerhi

118) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (52) Tûr Sûresi ve M. Nusret Tura Hz.

119) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (01) Âdem Fassı

120) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (02) Şit Fassı

121) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (03) Nuh Fassı

122) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (04) İdris (05) İbrahim Fassı

123) Mahmut Şebüsteri - Gülşen-i Raz (2) - Terzi Baba Şerhinin Tamamı

124) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Satıh İnce

125) Terzi Baba Umre Dosyası (2018)

126) Ben'deki Terzi Babam (1) - Murat Cağaloğlu

127) Ben'deki Terzi Babam (2) - Murat Cağaloğlu

128) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaf Dağı Ve Zümrüd-ü Anka

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

130) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kilise Çanları

131) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: 53. Âyetleri ve Terzi Baba

132) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaner Yiğido

133) Muhtelif İrfan Sohbetleri (1)

134) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (2)

135) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (3)

136) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (4)

137) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (5)

138) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (6)

139) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (7)

140) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (8)

141) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (9)

142) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (10)

143) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (11)

144) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (12)

145) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (13)

146) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (14)

147) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (15)

148) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (16)

149) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (17)

150) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (18)

151) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (19)

152) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (20)

153) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (21)

154) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (22)

155) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (23)

156) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (24)

157) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (25)

158) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (26)

159) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (27)

160) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (28)

161) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (29)

162) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30)

163) Esmâ-i hüsnâ (1) - M. Nusret Tura Hz.

164) Esmâ-i hüsnâ (2) - M. Nusret Tura Hz. - Fütuhat ve Müşâhedeleri

165) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (75) Kıyamet Sûresi

166) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-6) Şerhi

167) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-7) Şerhi

168) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetlerden Seçmeler (31)

169) İbretlik Bir Hikâye Daha - Usta'dan Çırağına Tavsiyeler

170) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (4) - Terzi Baba'nın Görüldüğü Zuhuratlar

171) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (5) - Yoruma Açık Eğitim Zuhuratları

172) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (6) - Tuzak-Mekr-Hileli Zuhuratlar

173) Terzi Baba Umre Dosyası (2020)

174) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (83) Mutaffifin Sûresi

175) Mübarek Geceler Ve Bayramlar - İspanyolca

176) Korona Virüs'ün Düşündürdükleri

177) Terzi Baba, "14-İrfan Mektebi" Tezi

178) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (84) İnşikak Sûresi

179) 13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan Mektebi

180) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem - A- Mukaddime

181) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem - B- Ayniyet ve Gayriyyet

182) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (06) İshak Fassı

183) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (07) İsmail (08) Yakup Fassı

184) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (09) Yusuf Fassı

185) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (10) Hud Fassı

186) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (11) Salih (12) Şuayb Fassı

187) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (13) Lut (14) Üzeyir Fassı

188) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (15) İsa Fassı

189) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (16) Süleyman (17) Dâvud (18) Yunus (19) Eyyüb Fassı

190) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (20) Yahya (21) Zekeriyya Fassı

191) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (22) İlyas (23) Lokman (24) Harun-Fassı

192) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (25) Musa (26) Halid Fassı

193) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (27) Muhammed-Fassı

194) Silsile-i Uşşakiyye

195) Terzi Baba-Özel, Kütüphane ve Müze Arşivi

196) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Üç Silahşörler

197) Dur Rabb'ın Namaz Kılıyor (1)

198) Ramazan ve Oruç

199) İrfan Mektebi-Ders Târif Sıralaması

200) Dur Rabb'ın Namaz Kılıyor (2)

201) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (1)

202) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (2)

203) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (3)

204) Kur'ân-ı Kerîm'de Nefs Âyetleri 

205) Zekât ve İnfak 

206) Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207) 68-Kalem-sûresi-

208) Naz-Makâmı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209) 4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210) 6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211) Terzi Babam'dan esintiler. Muhtelif konular. 

212) 2023-Umre dosyası.

213) 1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214) 2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215) 86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Sûresi. 

216) Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217) 85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Sûresi. 

218) 8-5- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Cem-Cemâli..

219) 87-88-18-Ku-Ker-Yol-A’la-Gaşiye-Sureleri.

220) 61-19- Ku-Ker-Yol-Saff Suresi. 

221) 8-20- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Murat-Derûni.

222) Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-Mübarek-geceler-bitirme tezi- 

223) 6-En’Âm Suresi. Murat-Derûni.

224) 9-4-Tevbe Suresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

225) 10-Yunus Suresi.

226) 11-Hud Suresi Nihal Manaz.

227) 9-21-Tevbe Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

228) 10-Yunus Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

229) 2-Terzi Babam’dan esintiler. Selim Çoban.

230) 16-34-Ku-Ke-Yol- Murat Derûni.Cağaloğlu.

231) 5-6-Ku-Ke-Yol- Hicr-Suresi-Cem-Cemali. 

232) 31-Ku-Ke-Yol-Lokman-Suresi. T.B.

233) 21-26-Ku-Ke-Yol-Enbiya-Suresi. Murat Derunî. 

234) 22-27-Ku-Ke-Yol-Hac-Suresi. Murat Derunî. 

235) 25-29-Ku-Ke-Yol-Furkân-Suresi. Murat Derunî. 

236) 24-24-Ku-Ke-Yol-Nûr-Suresi. Murat Derunî.

237) 29-35-Ku-Ke-Yol-Ankebût-Suresi. Murat Derunî.

238) 26-39-Ku-Ke-Yol-Şu’ara-Suresi. Murat Derunî.

239) 23-7-Ku-Ke-Yol-Mü’minûn-Suresi. T.O.Cem Cemâlî.

240) Canan Çalışkan, T.B. salât-namaz yüksek lisans tezi.

241) Mustafa safi Efendi-Abdürrezzak tek. 

242) 30-36-Ku-Ke-Yol-Rûm-Sûresi. Murat Derûnî.

243) 33-25-Ku-Ke-Yol-Ahzab-Sûresi. Murat Derûnî.

244) 35-37-Ku-Ke-Yol-Fâtır-Sûresi. Murat Derûnî.

245) 10-Ku-Ke-Yol-Yunus-Sûresi-2- Yusuf-Ramazan Yücel. 

246) 34-5-Ku-Ke-Yol-Sebbe-Sûresi. Şerif kır. ÇHU. 

247) 37-40-Ku-Ke-Yol-Sâffât-Sûresi. Murat Derûnî.

248) 38-5-Ku-Ke-Yol-Sâd-Sûresi. Abdürrezzak tek-Muhtefi.

249) 40-42-Ku-Ke-Yol-Mü’min-Sûresi. Murat Derûni. 

250) 42-38-Ku-Ke-Yol-Şûrâ-Sûresi. Murat Derûni. 

251) 47-28-Ku-Ke-Yol-Muhammed-Sûresi. Murat Derûni. 

252) 43-43-Ku-Ke-Yol-Zuhruf-Sûresi. Murat Derûni. 

253) 49-41-Ku-Ke-Yol-Hucurat-Sûresi. Murat Derûni. 

254) 50-32-Ku-Ke-Yol-Kaf-Sûresi ve Mustafa Hilmi Sâfî. 

Murat Derûni. 

255) 13-Ku-Ke-Yol-Ra’d-Sûresi. Ozan sanlı Şentürk.

256) 32- Ku-Ke-Yol-Secde Sûresi. Muharrem Halil İz.

257) 39- Ku-Ke-Yol-Zümer Sûresi. Cem Demiroğlu.

258) 44- Ku-Ke-Yol-Duhan Sûresi. Murat Derûni. 

259) 45- Ku-Ke-Yol-Câsiye Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

260) 51- Ku-Ke-Yol-Zâriyât Sûresi. Murat Derûni. 

261) 54- Ku-Ke-Yol-Kamer Sûresi. Murat Derûni. 

262) 56- Ku-Ke-Yol-Vâkıa Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

263) 57- Ku-Ke-Yol-Hadid Sûresi. Murat Derûni. 

264) 58- Ku-Ke-Yol-Mücadele Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

265) 59- Ku-Ke-Yol-Haşır Sûresi. Murat Derûni. 

266) 60- Ku-Ke-Yol-Mümtehine Sûresi. Murat Derûni. 

267) 46- Ku-Ke-Yol-Ahkâf Sûresi. Muharrem Halil İz.

268) 62- Ku-Ke-Yol-Cuma Sûresi. Murat Derûni. 

269) 63- Ku-Ke-Yol-Münâfikûn Sûresi. Ozan sanlı Şentürk.

270) 64- Ku-Ke-Yol-Tegabün Sûresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

271) 65- Ku-Ke-Yol-Talâk Sûresi Yusuf-Ramazan,Yücel. 

272) 66- Ku-Ke-Yol-Tahrim Sûresi. Cem Demiroğlu.

273) 69- Ku-Ke-Yol-Hakkâ Sûresi. Murat Derûni. 

274) 70- Ku-Ke-Yol-Mearic Sûresi. Murat Derûni. 

275) 71- Ku-Ke-Yol-Nuh Sûresi. Murat Derûni. 

276) 72- Ku-Ke-Yol-Cin Sûresi. Murat Derûni. 

------------------------- 

Altı peygamber serisi 

------------------------- 

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ-Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ-Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed-Rasûlüllah (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi

------------------------- 

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

32) Terzi Baba (3) İstişare Dosyası 

79) Terzi Baba (4) İstişare Dosyası

80) Terzi Baba (5) İstişare Dosyası

86) Terzi Baba (6) İstişare Dosyası

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

95) Terzi Baba (8) (19/53)

99) Terzi Baba (9) İstişare Dosyası

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

108) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (1) - Peygamberimizi Ru'ya-da Görmek

109) Tasavvufî Îzâhlar

110) (19-53) Şeker Risalesi

126) Ben'deki Terzi Babam (1) - Murat Cağaloğlu

127) Ben'deki Terzi Babam (2) - Murat Cağaloğlu

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

131) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: 53. Âyetler ve Terzi Baba

165) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (75) Kıyamet Sûresi

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi 

-------------------------

25) (1) Köle ve İncir Sepeti

27) (2) Genç ve Kıymetli Elmas

34) (3) Bakara "İnek" Hikâyesi

62) (4) Bir Ressam Hikâyesi

76) (5) Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler Hikâyesi

89) (6) Her Şey Merkezinde mi? Hikâyesi

------------------------- 

Dîvanlar serisi 

------------------------- 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

16) Divan (3)

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi

------------------------- 

17) Kevkeb: Kayan "Yıldız" lar

23) İbretlik "Değmez" Dosyası

73) Celâl Cemâl Celâl: İbretlik Bir Dosya Daha (3)

81) Hayâl Vâdîsi'nin Çıkmaz Sokakları 

94) İbretlik Bir Hikâye Daha - Mescid-i Dırar. Kubbetu'l

 Kara.

98) Solan Bahçenin Kuruyan Gülleri 

105) Cemo ve Farko

112) Bir Kardeşin Soruları ve Cevapları

124) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Satıh İnce

128) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaf Dağı Ve Zümrüd-ü Anka

130) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kilise Çanları

132) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaner Yiğido

169) İbretlik Bir Hikâye Daha - Usta'dan Çırağına Tavsiyeler

196) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Üç Silahşörler 

201) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (1)

202) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (2)

203) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (3)

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

------------------------- 

2) Hacc Divanı

20) Terzi Baba Umre Dosyası (2009)

33) Terzi Baba Umre Dosyası (2010)

74) Terzi Baba Umre Dosyası (2012)

83) Terzi Baba Umre Dosyası (2013)

97) Terzi Baba Umre Dosyası (2015)

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

106) Terzi Baba Umre Dosyası (2016)

125) Terzi Baba Umre Dosyası (2018)

173) Terzi Baba Umre Dosyası (2020)

212) Terzi Baba Umre dosyası (2023)

------------------------ 

Îmânın beş şartı kitapları

------------------------- 

2) Hacc Divanı

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân

10) Kelime-i Tevhid

72) Îmân ve Îkân

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

198) Ramazan ve Oruç

205) Zekât ve İnfak

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

------------------------ 

46) Salat - İngilizce

47) Salat - İspanyolca

48) İrfan Mektebi - Fransızca

56) İrfan Mektebi Şerhi - Fransızca

71) Mübarek Geceler ve Bayramlar - Fransızca

93) İslam, İman, İhsan, İkan - İngilizce

100) İrfan Mektebi ve Şerhi - İspanyolca

102) İrfan Mektebi ve Şerhi - İngilizce

107) Vahy ve Cebrâîl - Fransızca

175) Mübarek Geceler ve Bayramlar – İspanyolca

199) 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

209) 4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210) 6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

----------------------- 

Hakkımızda yapılan yüksek lisans tezi kabul edilmiş kitaplarımız.

53) Hazmi Tura: Marmara Üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü ilahiyat ana bilim dalı Tasavvuf bilim dalı. Fatma Sena Yönlüer. “2010-İstanbul.

103) Terzi Baba Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyyat fakültesi yüksek lisans tezi. Serkan denkçi. “2019-Bursa”

177) Terzi Baba, Tekirdağ Namıkkemal İniversitesi İlâhiyat fakültesi İlâhiyat bölümü bitirme tezi. “14-İrfan mektebi” tezi. Yavuz Burak Kır. “2019-Tekirdağ.

216) Nusret Tura, Bursa Uludağ İniversitesi yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel. “2024-Bursa.

222)Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-“Mübarek-geceler-“ kitabı bitirme tezi--“2022-Sakarya.

240) T.c. Üsküdar üniversitesi tasavvuf araştırmaları enstitüsü tasavvuf kültürü ve edebiyatı anabilim dalı necdet ardıç / Terzi baba’nın tasavvuf anlayışında namaz kavramı Canan Çalışkan yüksek lisans tezi. 2025 

------------------------

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2-3-4-5-6-7-8-9-10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

142-141-143-144-145-146-

------------------------ 

Kitaplar devâm ediyor şu an Yekün= (276+146=422)

-----------------------

Terzi Baba ilâhileri. 

Erler demine Nusret tura.

1) Meğer-Kürşat.

2) Candır Allah-Kürşat.

3) Canım Allah-Kürşat. 

4) Boş çevirme ellerimi-Kürşat. 

5) Çözdüm sırrını. Kürşat.

6) Nasihattır hep sözlerim. Kürşat.

7) Hakk-ı ister isen eğer. Kürşat.

8) Mevlâm seni özlerim. Kürşat.

9) Neler olmaz. Kürşat.

--------------------------------------- 

- Diyanet işleri başkanlığı, İslâm Ansiklopedisi… ↑

- Rahman Rahimin Adıyla şiirinden… ↑

- Diyanet Meali… ↑

- Elmalı hamdi Yazır Meali ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 2-Namaz-Sûreleri- – Tasavvuf Serisi 69 - Sayfa 184… ↑

-  Fütûhât-ı Mekkiyye, "Marifetullah" ve "Tecellî" Bahisleri, Füsûs'ül-Hikem, "İdris Fassı" ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 1-Namaz-Sûreleri- – Tasavvuf Serisi 68 - Sayfa 166 daki yorum baz alınarak, tekrar düzenlenip yorumlanmıştır. (M.D.) ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Tasavvufî Îzahlar – Tasavvuf Serisi 109 - Sayfa 110… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 25- sohbet-arası-sohbetler – Tasavvuf Serisi 157 - Sayfa 110… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 1-Namaz-Sûreleri- – Tasavvuf Serisi 68 - Sayfa 242… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 1, Sayfa 288 ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye, "Nefs Mertebeleri" Bahisleri  ↑

- Muhyiddin Arab-i Hz. ↑

- Füsûs'ül-Hikem, "Hûd Fassı" ↑

- Muhyiddin Arab-i Hz. ↑

- Muhyiddin Arab-i Hz. ↑

- Füsûs'ül-Hikem "Hûd Fassı"nda Helakin Tekrarı ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye Fenânın Mertebeleri ve "Bekâ" ↑

- Füsûs'ül-Hikem, "Musa Fassı" ↑

-  Fütûhât-ı Mekkiyye, "Taklid ve Tahkik" Bahisleri ↑

- Füsûs'ül-Hikem, "Lût Fassı" ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye'de Üçlü Nefs Hastalığı ↑

- İbn-i Arabî Perspektifinden ↑

- “İz- -T-B-” ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - (6) Peygamber (4) Hz.Mûsâ-Kelimullah – Tasavvuf Serisi 59 - Fir’âvn kelimesi ve bağlantıları özet olarak… ↑

-  Füsûs'ül-Hikem "Musa Fassı" (Firavun'un Azabı) "Lût Fassı" (Fıtratı Bozmanın Cezası), Fütûhât-ı Mekkiyye "Amellerin Tecessüdü" Bahisleri, Tedbîrât-ı İlâhiyye “İlâhî Sünnetullah ve Ceza" Bölümleri ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 6-Pey-2-Hz.Nûh- – Tasavvuf Serisi 21 – “Gemi” kelimesi ve bağlantıları özet olarak… ↑

- Füsûs'ül-Hikem "Nuh Fassı", Fütûhât-ı Mekkiyye “Nefs Terbiyesi ve Kurtuluş, Tedbîrât-ı İlâhiyye Bağlantısı: İlâhî Siyaset ve İnsan Ülkesi ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 6-Pey-2-Hz.Nûh- – Tasavvuf Serisi 21 – Sayfa 39… ↑

- Füsûs'ül-Hikem , Fütûhât-ı Mekkiyye, Tedbîrât-ı İlâhiyye ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ – Ölüm-hakkında – Tasavvuf Serisi 64 - Sayfa 15… ↑

- Füsûs'ül-Hikem, Fütûhât-ı Mekkiyye, Tedbîrât-ı İlâhiyye ↑

- Füsûs'ül-Hikem, Fütûhât-ı Mekkiyye, Tedbîrât-ı İlâhiyye ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye'de "Dağlar" ve "Yeryüzü" Sembolizmi, Tedbîrât-ı İlâhiyye Bağlantısı: İnsan Ülkesinin Altüst Oluşu, Füsûs'ül-Hikem Bağlantısı: Dağların Yıkılışı ve Mûsâ (a.s.) ↑

- 113-1-2-İnsân-ı Kâmil-Cîlî-Terzi-Baba-Şerhi-Mukaddime – Sayfa 8… ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye “Kıyamet ve Keşf”, Tedbîrât-ı İlâhiyye “İnsan Ülkesinde Nihaî Düzen”, Füsûs'ül-Hikem “İnsan-ı Kâmil'in Zuhuru” ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 1-Namaz-Sûreleri – Tasavvuf Serisi 68 – 82/1 âyet sayfa 9 dan tekrar düzenlenmiştir. (M.D.) ↑

- Füsûs'ül-Hikem, Fütûhât-ı Mekkiyye, Tedbîrât-ı İlâhiyye ↑

- Fusûs’ül Hikem – Ahmed Avni Konuk Şerhinin- Terzi Baba Şerhi – Mukaddime bölümü ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 20-TÂ-HÂ-Sûresi – Tasavvuf Serisi 57 – Sayfa ↑

- Azrail a.s, Cebrail a.s, İsrafil a.s, Mikail as, ↑

- Füsûs'ül-Hikem, Fütûhât-ı Mekkiyye, Tedbîrât-ı İlâhiyye ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – 9. cilt, sayfa 512 ↑

- Füsûs'ül-Hikem, Fütûhât-ı Mekkiyye, Tedbîrât-ı İlâhiyye ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye ↑

- Füsûs'ül-Hikem ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye, "Cennet Ehlinin Halleri" Bahisleri  ↑

- Tedbîrât-ı İlâhiyye ↑

- Füsûs'ül-Hikem “İnsan-ı Kâmil'in Zuhuru” ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye, "Yakîn Mertebeleri" Bahisleri ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye, "Amellerin Tecessüdü" ↑

- Füsûs'ül-Hikem ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye, "Rızâ Makamı" Bahisleri  ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye, "Cennet Halleri" Bahisleri  ↑

-  Fütûhât-ı Mekkiyye, "Kurb" ve "Bu'd" (Yakınlık-Uzaklık) Bahisleri  ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt6, Sayfa 279 ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye, "Amellerin Kabulü" ve "Vicdan Huzuru" Bahisleri  ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye, "Tecessüd-ü A'mâl" Bahisleri ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye, "Eyyâmullah" (Allah'ın Günleri) Bahisleri  ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye, "Yemîn ve Şimâl" Bahisleri  ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye, "Tecessüd-ü A'mâl" Bahisleri  ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye, "İlmin Türleri" Bahisleri  ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye, "Amellerin Tecessüdü" ve "Hisâb" Bahisleri ↑

- Kaynak: Fütûhât-ı Mekkiyye, "Cehennem Ehlinin Halleri" Bahisleri  ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Ölüm-hakkında – Tasavvuf Serisi 64 - Sayfa 52… ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye, "Mâsivâ" ve "Dünya" Bahisleri  ↑

- Füsûs'ül-Hikem  ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - ER RAHMAN – Tasavvuf Serisi 09 - Sayfa 54… ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye, "Sultân" ve "Mülk" Bahisleri ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye Bağlantısı: "Mülk" ve "Melekût" Ayrımı ↑

-  Fütûhât-ı Mekkiyye, "Celâl ve Cemâl Tecellileri" Bahisleri ↑

- Füsûs'ül-Hikem  ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye, "Cehennem" ve "Azap" Bahisleri ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye, "Mâsivâ" ve "Kayd" (Bağ) Bahisleri ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye, "İman ve Küfür" Bahisleri ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye  ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 2-Namaz-Sûreleri- – Tasavvuf Serisi 69 - Sayfa 58… ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye  ↑

- BASÎR - TDV İslâm Ansiklopedisi ↑

- 24/44 ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye - Cilt 18, Sayfa 36 ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 6-Pey-6-Hz.Muhammed_(s.a.v) – Tasavvuf Serisi 61 - Sayfa 247… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Gülşen-i-Râz-ve-şerhi- – Tasavvuf Serisi 75 - Sayfa 31… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler -36- Yasin-Sûresi – Tasavvuf Serisi 49 - Sayfa 78… ↑

-  Fütûhât-ı Mekkiyye, "İlimlerin Kaynakları" Bahisleri ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Hayal vâdîsi'nin çıkmaz sokakları – Tasavvuf Serisi 69 - Sayfa 184… ↑

- DergiPark'taki "Habl-i Verîd" makalesi ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 27-Muhtelif - Sohbet arası sohbetler. – Tasavvuf Serisi 159 - Sayfa 184… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Kûr'ân'da-Tesbih-ve zikir – Tasavvuf Serisi 28 - Sayfa 5… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Terzi-Baba-7-Biismi-Has-Selâm-13- – Tasavvuf Serisi 91 - Sayfa 6… Daha geniş bilgi için ilgili kitaba bakılabilir. ↑
