# Meâric Sûresi

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/mearic-suresi
**Sayfa:** 122

---

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç

İşârî Te’vîl ve Tefekkürü 

(70- Meâric Sûresi)

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (274/70-47) 

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç

İşârî Te’vîl ve Tefekkürü

(70- Meâric Sûresi)

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (274/70-47) 

 GÖNÜLDEN ESİNTİLER: 

 

الَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلَاتِهِمْ دَائِمُونَ 

(70/23) “Ellezîne hum ‘alâ salâtihim dâ-imûn(e)”

(70/23) Onlar, salatlarına devâm eden kimselerdir.

KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç

İşârî Te’vîl ve Tefekkürü

(70-MEÂRİC SÛRESİ)

Yazan ve Düzenleyen MURAT DERÛNİ 

İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (274/70-47)

NECDET ARDIÇ

TERZİ BABA

“İz- -T-B- “Es Selâm En Necat”

Adres

Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin

Pehlivan Caddesi No: 31/3

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi

Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ

 (0533) 7743937

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

İçindekiler.................................................................(4) Önsöz.......................................................................(5) Meâric Sûresi giriş ……………………………............................(7) 

Âyet (1-3)…………………………………………………………………………(17)

Âyet (4-6)………………………………………………………………………..(20)

Âyet (7-9)………………………………………………………………………..(26)

Âyet (10-12)…………………………………………………………………...(29)

Âyet (13-14)…………………………………………………………………….(30)

Âyet (15-18)…………………………………………………………………….(31)

Âyet (19-21)…………………………………………………………………….(33)

Âyet (22-24)…………………………………………………………………….(41)

Âyet (25-27)…………………………………………………………………..(108)

Âyet (28-30)…………………………………………………………………..(109)

Âyet (31-33)…………………………………………………………………..(111)

Âyet (34-36)…………………………………………………………………..(113)

Âyet (37-39)…………………………………………………………………..(114)

Âyet (40-42)…………………………………………………………………..(117)

Âyet (43-44)…………………………………………………………………..(120)

Terzi Baba kitabları listesi …………………………………...........(122)

ÖN SÖZ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

Muhterem okuyucularım; her ne vesile ile elinize geçmiş olan bu kitabımızdan, İnşeallah Cenâb-ı Hakk’ın idrak vermesi ile en geniş şekilde faydalanmanızı temen-ni ederim.

Bu vesile ile evvelâ bütün okuyuculara bir ömür boyu sağlık, sıhhat ve gönül muhabbetleri ve gerçek ma’nâ da tasavvufî idrakler niyaz ederim. Bu dünya da en büyük kazanç burasını, bu âlemi şehâdet-i, gerçekten müşahede ederek yaşayıp geçirmek ve kendini tanımayı bilmek olacaktır. Kûr’ân-ı Kerîm’de (yolculuk) adlı İz-Terzi Baba sohbetleri ve kitaplarının bu hususta faydalı olabileceğini düşünüyorum, Bunlardan biri de konumuz olan “MEÂRİC” Sûresidir. İçinde bir hayli mevzular olan bu Sûre-i şerifin zâhir, bâtın nûrundan bu dünyada iken yararlanmaya gayret edelim. Cenâb-ı Hakk’tan bu hususta her kez için başarılar niyaz ederim.

Kûr’ân-ı Kerîm Allah-ın kelâmıdır ve zâhiri, beşerî Arap kavminin lisânı, bâtını ve hakikat-i ise, İlâh-î Arapça lisânı’dır. Ve bunu idrak etmek için de ayrıca İrfan ehli yanın da ayrı bir eğitim almak gerekmektedir. İşte böylece Kelâm-ı İlâhî yi hakikat-i itibari ile anlamak biraz daha mümkün olacaktır. Her bir Âyet-i Kerîmenin biçok mertebelerden anlatım ve izâhları vardır, Cenâb-ı Hakk İlâh-î kitabımızdan en geniş şekilde yararlanmamızı nasib eder İnşeallah. 

 “Memur mâzûrdur” düstûruyla üstlendiğim bu vazîfeyi, Terzi Baba’nın feyiz pınarından gönlüme akan ilhâmlarla yerine getirmeye çalıştım. Bu süreçte, âyetlerin hem zâhirî hem de bâtınî ma’nâlarını bir bütün olarak ele almaya özen gösterdim. Bununla birlikte, zâhirî tefsirler hâli hazırda çokça mevcût olduğundan, çalışmamın odak noktasını âyetlerin iç, derûnî, enfüsî ve bâtınî mânâları oluşturdu.

Ana metinlerin altına, numaralandırılarak dipnotlar şeklinde, konu, kelime sözlük açıklamaları ve kaynaklar 

gerektiği yerlerde müracaat ve bilgi için belirtilmiştir.

İrfâniyet yolunda desteğini esirgemeyen İz-Efendi Babam, Nüket Annem ve Eşim Serpil hanımlara teşekkür ederim. Cenâb-ı Hak razı olduklarından eylesin, inşallah. 

Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenle-nişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın ruhlarına, Nusret babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, Nüket annemin ve İz-Efendi babamın ruhaniyetlerine, ceddinin, ceddimin ve eşimin ceddinin ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR”

ÜSKÜDAR/İSTANBUL 04-

01-2026

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

EUZÛ BİLLÂHİ MİNEŞ ŞEYTANİR RACÎM

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

[1]

(سورة المعارج)

MEÂRİC SÛRESİ GİRİŞ…

---------------

Hakkında

Mekke döneminde inmiştir. 44 âyettir. Sûre, adını üçüncü âyetteki “elMe’âric”kelimesinden almıştır. Me’âric, yükselme yolları demektir. ( Adını üçüncü âyette geçen, “merdiven, çıkılacak yer, yükselme derecesi” anlamındaki mi‘rec (ma‘rec) kelimesinin çoğulu olan meâricden alır.[2] ) Sûrede başlıca, Mekke müşriklerinin inkâr, inat ve azgınlıkları, insan tabiatının bazıyönleri, ölüm ötesi hayatın gerçekliği konu edilmektedir

Nüzul

Mushaftaki sıralamada yetmişinci, iniş sırasına göre yetmiş dokuzuncu sûredir. Hâkka sûresinden sonra, Nebe’ sûresinden önce Mekke’de inmiştir. 24. âyetinin Medine’de indiğine dair rivayet genel kabul görmemiştir (İbn Âşûr, XXIX, 152).

Konusu

Meâric sûresinde kıyamet halleri, öldükten sonra dirilme, hesap gününün sıkıntıları, cehennem azabı, âhiret hayatı ve peygamberlik gibi İslâm’ın inanç esasları ele alınmaktadır. Sûrede cömertlik ve cimrilik konularından bahsedilir; müminlerin güzel vasıfları, iyi işleri ve üstün ahlâkı anlatılır; inkârcıların Hz. Peygamber’e karşı tutumları değerlendirilir.[3]

#### ---------------

Sûre-i şerifin, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

(70) Mushaf sıra numarası.

(79) Nüzul sıra numarası.

(62) Alfabetik sırası.

(29) Cüz sırası.

(44) Âyet sayısı.

(44) Fasıla harfleri.

(328) Genel toplamdır.

Rakamları tek tek toplarsak,

(7+7+9+6+2+2+9+4+4+4+4=58) dir.

Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır. Ancak fazla vaktinizi almamak için genel sayıları ve bağlantısını vermekle yetinelim. 

---------------

Kırk dört âyet olup fâsılaları ا، ج، ع، ل، م، ن، هـ harfleridir.   (Mim) harfi “15” adet, (1+5=6) dır. Hakikat-ı Muhammediyenin 6 yönden beratı vermesidir. (Nun) harfi “44” adet, (4+4=8) dir. Nûr-u Muhammediyenin tüm mertebelerden 8 cennete girenleri temize çıkarmasıdır.

---------------

Yolumuza (126 – 127) BEN deki TERZİ BABAM ∞ - çalışmasında Meâric sûresi bağlantıları ile devam edelim.

(الْمَعَارِجِ) El-Mearic sayısal değeri, (ا) Elif: 1-13, Lâm: (ل) 30, (م) Mim: 40, (ع) Ayın: 70, (ا) Elif:1-13, (ر) Re: 200, (ج) Cim: 3,

(1+13+40+70+1+13+200+3)= 341 

Mearic sûre sırası (70), Nüzûl Sırası (79) Âyet sayısı 44 dür. 

Âyet durakları; (ب) (Be: 2), (ت) (Te: 1) (ج) (Cim: 1), (د) (Dal: 1), (ع) (Ayın: 5), (ل) (Lâm: 1), (م) (Mim: 4), (ن) (Nun: 21), (ه) (He: 4), (ي) (Ye: 4) (ﻻ) (Lâmelif: 31)

((2X2)+400+3+4+(70x5)+30+(40x4)+(21x50)+(4x5)+(4X10)+31)=

(4+400+3+4+350+30+160+1050+20+40+31)= 2092= 13 

(341+70+79+44+2092)= 2626 dır. 

(2+6+2+6)= 16 dır. 

(16) (13) Hazret-i Muhammed’in şifresi ve (3) İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn’dir. Mi’rac’ın üç seyridir. 

(2626) İfâdesinde görüldüğü üzere iki tane 26 vardır. (26+26) = 52 dir. (حَمد) Hamd sayısal değeri de kısaca “52” idi. (حَمد) Hamd sûresi olan (فاتحة) Fâtiha’nın bir yönü Allah (c.c.)’a bir yönü kula tahsis edilmişti. (سورة المعارج) “Meraic Sûresi, Merdivenler Sûresi” (ع) “Ayn” Göz ikiye bölünmüş yani iki göz oluşmuştur. (70/2)= 35 dir. Tersten gizli yazılışı görüldüğü gibi “53”tür. İşte (حَمد) Hamd’ın Allah ve kul bölümü bir edilirse “52” (حَمد) Hamd ve (أَحمَد) Ahmed olur.[4] 

---------------

 Veliy’ül Hamid

وَهُوَ الَّذِي يُنَزِّلُ الْغَيْثَ مِن بَعْدِ مَا قَنَطُوا وَيَنشُرُ رَحْمَتَهُ وَهُوَ الْوَلِيُّ الْحَمِيدُ {الشورى/28}

Ve huvellezî yunezzilul gayse min ba’di mâ kanetû ve yenşuru rahmetehu, ve huvel velîyyul hamîd.)

42/28. “O'dur (insânlar) ümit kesmişlerken yağmuru indiren ve rahmetini her tarafa yayan. O, öyle dost, öyle övülmeye lâyık olandır.”

Bu sûrenin 1. Âyeti

حم {الشورى/1} 

(Ha-Mim) “Hakikat-i Muhammediye” ifâdesi ile 40 sayısını ifâde etmektedir. Ama bu âyet ve toplamı ile bu sayı 42+1= 43 dür. Bu bir bakıma “43” (حَمِيد) Hamid ile verilen Cum’a “62” ile verilen Cem halidir.

(خ) Cim: 3, (م) Mim: 40,

40+3= 43 sayısal ifâdesini vermektedir. Bu kurulan bağlantının sağlaması olmuş olur ki bir tasdiktir. Bir sonraki Âyette,

عسق {الشورى/2}

“(ع) Ayın, (س) Sin, (ق) Kaf” 

Harfleri ile (42+2)= 44 olmaktadır. Bunun toplamı (4+4)= 8 eder. Bunun açılımı “53” tür ne olduğu mâlûmdur. Aynı zamanda (Allah, Rahmân, Rahîm) (وَلِي) Veli esmâsıdır…

(42+2)= 44 tür.

(44) “70” (المعارج) “Mearic-Mi’rac-Merdivenler Sûresinin” âyet sayısıdır. Bu âyette ki (ع) “Ayın” harfide “70” sayısal değerine sahiptir… 

Bu dört iki tane 13 basamaklı merdiven “Mi’rac” ifâdesidir.[5] Bunun ilki 40 ders (13) ile ile ulaşılan “Mi’rac” hâlidir. İkincisi de Halk’tan Hakk’a, Kâmil İnsân olarak taliplileri ulaştırılması hali ile oluşan 13 basamaklı merdivendir… (6/7) Bir açılımı Zât-i ve Sübût-i Sıfât hâlinin ma’nâsında Hakk’a (Rabb-i Hass) ulaşmak için merdiven gibi kullanılmasıdır…

 

(40+13)= 53 ile bilinen (أَحمَد) Ahmed ve Efendi Babamın şifresine ulaşılır. Urûc-Nüzûl-Urûc ile üç sefer eder. Bundan önce de dünyâya zâhiri geliş seferi vardır. Bununla sayı 4 ve yine 13 olur…[6] 

---------------

(المتين - الولي - الحميد) “El-Metin, El-Veli, El- Hamid”[7] bunların sayısal değerlerini toplayacak olursak, Lâm’ı târifsiz; (500+46+62)= 608= (6+8)= 14

(14) Nûr-u Muhammedi ve bilindiği gibi her mertebeyi kapsamaktadır… Oluşan (0) ise kâb-ı kavseyn dâiresidir…

14 ün yanına alınırsa 140 yapar… Gayriyet ile 140.000 

zulmâni ve nûrânî perdeyi oluşturur. Nusret Babam rahmetullâhi aleyh şiirinde; 

(140/000) perde var derler, 

Birini görmem ey erler.

Diye bu hâli ifâde etmektedir. Zâten bunların hepsine perde olmuştur. Nusret Babam rahmetullâhi aleyhe, Efendi Babama, bakan nereden bakıyorsa o perdeyi görür.

Halk içre bir âyineyim herkes bakar bir an görür,

Her ne görür kendi yüzün ger yahşi ger yaman görür.[8] 

140” sayısının daha önce bünyesinde, “17” (سورة الإسراء) “İsr Sûresi”, “53” (سورة النجم) “Necm Sûresi”, “70” (سورة المعارج) “Mearic sûre” sayılarının toplamı olduğunu söylenmişti. “1” ile “40” ayırırsak… “1” Ahadiyyet ve “40” ona ayna olan Hakikat-i Muhammediye ve 40 ders ile Seyri Sülûk olur… “1” yani harfsel ifâdesi (ا) “Elif” bilindiği gibi 12 zâhir, 1 bâtın noktadan oluşur… 40+13= 53 olur.

Bunun ne olduğu mâlûmdur. Hayret ki, hayret demekten başka elimizde olan bir şey yoktur.

(ال) “El” Lâm-ı târiflerini ile (المتين - الولي - الحميد) “El-Metin, El-Veli, El- Hamid” sayısal değerini toplarsak;

(531+77+93)= 701

(701) Sayısı derslerimizde genelde verilen (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah “, Kelime-i Tevhid sayısıdır. Bu sayı 700 veya 701 olabilir…

Bu Kelime-i Tevhid başta 101 âdet sonda 600 âdet olmak üzere çekilir, Tevhid derslerimize geçen sâlikin beş hazret mertebesinde Kelime-i Tevhid söyleyiş ifâdesi değişir.[9]

---------------

Yes’eluhu men fis semavati vel ardı, kule yevmin ve hüve fi şe’nin

55/29. “Göklerde ve yerde bulunanlar, (her şeyi) O’ndan isterler. O her gün yeni bir tecellidedir.”

İşte bu âyette Efendi Babamın senin kimseye ihtiyâcın olmaz, sana ihtiyâcı olanlar ile işâret ettiği mertebedir. İlk seyirde kişinin kendi varlığında ki abdiyet ve rubûbiyet hükümlerinin ihtiyâcıdır. İkinci seyir de mâbeynci gibi Hakk ile Halk arası gidip gelinip risâlet (rasûlün rasûlü) mertebesinden ihtiyâcı olanların ihtiyâcının karşılanması- dır. Sen, “Ten”e dönmekte yani tenin nûrlanmaktadır. Üçüncü seyir de ise Sen, Şe’n olmuş, her gün, her an yeni bir işte olup, Halk ile Hakk arasında gidip gelmekte, sefer edenleri elinden tutup Hakk’a götürür. 

Fâtiha’nın (حَمد) “Hamd Sûresi” de diye anıldığı bilinmektedir. Daha önce ki açıklamalarda, Efendi Babamın zuhûrâtında gördüğü bileklik-zincir de ki diğer sarkacın (حَمد - حَميد) “Hamid-Hamd” ve yine Nusret Babam rahmetullâhi ileyh ile Necdet Babam arasında bağlantı olduğunu anlatılmıştı. Ehline mâlûm olan başka bağlantılarıda vardır, şimdilik bu bizde kalsın… 

(800+500) = 1300 dür. Nefsi Benlik, İzâfi Benlik, İlâhi Benlik sayısal bağlantıları 37 idi. Bu Zât tecellisidir. 3. Seyir sonunda buraya kadar ulaşılmış olur. Sıfât tecellisi ile bir sıfır ortadan kalkar. Sayı 130 olur. (ع) Ayın ve (س) Sin harflerinin toplamı da (70+60)= 130 dur. Bu Îsâ yani gören insândır. Sıfât tecellisi oluşunca bir sıfır daha kalkar ve burada Rabbi Hass denilen, Esmâ tecellisi ile husûsi Esmâ, Cenâb- Hakk (c.c) tarafından verilir. Bundan sonra Ef’âl tecellisi ile oluşan hal ile yoldan verilen “Esmâ-i İlâhiye” ile sâlike tören yapılır ve bir sefere mahsûs Mürşid’i tarafından El-Fâtiha çektirilir. 

Oluşan bu bâtıni anahtar ile sâlik bir kapıya daha gelmiş olur, bu “13” (40.) Hakîkat-i Muhammedi kapısıdır. Bir adım daha atabilirse, Mescid-i Nebevi de (41.) kapıya ulaşmış olur. (سلام) Selâm kapısından gelen sâlik verilen bu iki anahtar yani Zinnûreyn olan iki nûr esmâ ile bu kapıyı açar. 

(800/600)= 200 dir. 200 sayısı (ر) “Re” harfidir. Rubûbiyet ve Rahmâniyet olan iki esmâ ve sıfât mertebesi nûru ve rûhudur

(800+600)= 1400 dür. Rubûbiyet nûru birlenirse, sayı “140” olur. “140”ın ne olduğu daha önce verilmişti. (17) İsrâ, (53) Necm ve (70) Mearic sûrelerin sayısal toplamı- dır. Aynı zamanda Muhammed isminin sayısal değeri “139”du. 139+1= 140 sayısal değerini verir. Hazreti Muhammed (s.a.v)’in bâtında ki ismi (هُ) “Hu” dur. Bu da Ahadiyyet mertebesi (1) dir. 

İşte bu üç sûre ve “Hazreti Muhammed (s.a.v) ve Hu” yani zâhiri ve bâtini isimler birlenebilirse, “14” yani Nûr-u Muhammedi ve tüm mertebeleri kapsayan ve içinde olan mertebe ortaya çıkmış olur.

İşte bu üç sûre ve iki isim ile oluşan anahtar ile tüm mertebelerin kapısı açılır.[10] 

---------------

 “Meâric” harflerinin kısaca anlamı;

 “Mim” Hakikat-ı Muhammediye,

 “Rı” Rubûbiyet,

 “Cim” Cemâl-i İlâhiyye

Hakikati Muhammediye merdivenleri (mertebeleri) ile esmâ-i ilahiyyede Cemâli İlahiyyeyi seyirdir.

O MEARİC sahibi Allah'tandır,

Melekler ve ruh bir günde çıkandır,

Sabreden güzel bir sabır bulandır

Rahman Rahiym olan Allâh'ın adıyla,[11]

Mealen;

---------------

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1, 2, 3. Soran birisi, yükselme yollarının sahibi Allah tarafından kâfirlere kesinlikle inecek olan ve hiç kimsenin uzaklaştıramayacağı azabı sordu. 

4. Melekler ve Ruh (Cebrail) ona süresi elli bin yıl olan bir günde yükselir.

5. (Ey Muhammed!) Sen güzel bir şekilde sabret.

6. Şüphesiz onlar o azabı uzak görüyorlar.

7. Biz ise onu yakın görüyoruz.

8, 9. Göğün, erimiş maden gibi ve dağların atılmış renkli yün gibi olacağı günü hatırla.

10. (O gün) hiçbir samimi dost, dostunu sormaz.

11, 12, 13, 14. Birbirlerine gösterilirler. Günahkâr kimse ister ki, o günün azabından kurtulmak için oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran tüm ailesini ve yeryüzünde bulunanların hepsini fidye olarak versin de, kendisini kurtarsın.

15, 16. Hayır (ne mümkün)! Şüphesiz cehennem, derileri kavurup çıkaran alevli ateştir.

17, 18. O, (hakka) arka döneni ve (imandan) yüz çevireni; servet toplayıp yığanı kendine çağırır.

19. Şüphesiz insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır.

20. Kendisine kötülük dokunduğu zaman sızlanır.

21. Ona bir hayır dokunduğunda da eli sıkıdır.

22. Ancak, namaz kılanlar başka.

23. Onlar, namazlarına devam eden kimselerdir.

24, 25. Onlar, mallarında; isteyenler ve (isteyemeyip) mahrum kalan-lar için belli bir hak bulunan kimselerdir.

26. O nlar hesap, mükâfat ve ceza gününü tasdik eden kimselerdir.

27. Onlar, Rablerinin azabından korkan kimselerdir.

28. Çünkü, Rablerinin azabından emin olunamaz.

29. Onlar, mahrem yerlerini koruyan kimselerdir.

30. Ancak eşleri, yahut sahip oldukları cariyeleri başka. Çünkü onlar (eşleri ve cariyeleri ile olan ilişkileri konusunda) kınanmazlar.

31. Kim bunun ötesini isterse, işte onlar sınırı aşan kimselerdir.

32. Onlar, emanetlerini ve verdikleri sözü gözeten kimselerdir.

33. Onlar, şahitliklerini dosdoğru yapan kimselerdir.

34. Onlar, namazlarını titizlikle koruyan kimselerdir.

35. İşte onlar cennetlerde ikram göreceklerdir.

36, 37. Şimdi, inkâr edenlere ne oluyor ki, boyunlarını uzatarak (alay etmek için) sağdan soldan gruplar hâlinde sana doğru koşuyorlar?

38. Onlardan her biri Naîm cennetine sokulacağını mı umuyor? 

39. Hayır (ne mümkün)! Şüphesiz biz onları kendilerinin de bildikleri şeyden (meniden) yarattık.

40, 41. Doğuların ve Batıların Rabbine yemin ederim ki, şüphesiz onların yerine daha iyilerini getirmeye bizim gücümüz yeter. Bizim önümüze geçilemez.

42. Sen onları bırak, uyarıldıkları günlerine kavuşuncaya kadar batıl inançlarına dalsınlar ve oynasınlar.

43, 44. Dikili putlara akın akın gidercesine, gözleri inmiş, kendilerini zillet kaplamış bir hâlde mezarlarından süratle çıkacakları o günü hatırla! İşte o, uyarıldıkları gündür.[12]

---------------

 Bismillâhirrahmânirrahîm.

 “Rabbi zidniy ilmâ.” “Ya rabb-i ilmimizi ziyadeleştir.”

---------------

سَأَلَ سَائِلٌ بِعَذَابٍ وَاقِعٍ {المعارج/1}

(70/1) “Se-ele sâ-ilun bi’azâbin vâki’(in)” 

(70/1) Bir isteyen, olacak azabı istedi.

---------------

Burada tefsirciler bu âyetin iniş sebebi ile ilgili üç görüş zikrederler.

BİRİNCİSİ, Nadr b. Hâris "Ey Allah! Eğer bu senin tarafından gelmiş bir hak kitap ise, durma üzerimize gökten taşlar yağdır veya bize daha acıklı bir azap ver."(Enfal, 8/32) demişti. Bunun üzerine bu âyet indi. Çoğunluğun görüşü budur. Bazıları Ebu Cehil'in "Haydi üzerimize gökten bir parça düşürüver."(Şuara, 26/187) demesi üzerine indiğini söylemişlerdir.

İKİNCİSİ, Hasen ve Katâde şöyle demişlerdir: Yüce Allah Hz. Muhammed (s.a.v)'i gönderip müşrikleri azap ile korkutunca, müşriklerin bir kısmı bir kısmına, "sorun bakalım Muhammed'e. Bu azap kimin içinmiş ve kimin başına inecekmiş" dediler. Bunun üzerine yüce Allah "Bir soran, olacak azabı sordu." buyurarak onlardan haber verdi. İbnü Enbari: "Buna göre, "sordu" demektir. De yani "azabı" mânâsında kullanılmıştır. Bu, "Onu herşeyden haberdar olana sor."(Furkan, 25/59) âyetine benzer. O âyette de takdirinde olup "Onu" demektir.

ÜÇÜNCÜSÜ, bazıları da şöyle demiştir: Hz. Peygamber 

kâfirler için acele bir azap istemişti. Yüce Allah da: "Onların başına azap gelecektir. Onu savacak kimse yoktur, biraz sabret, güzel bir sabır gerekiyor." buyurdu. Çünkü "O halde güzel bir sabırla sabret." emri Peygambere geldiğinden isteyenin de o olduğunu gösterir. Bununla beraber birinci mânâ daha sağlamdır. Bu durumda Peygambere "sabret" emri, bu azabı isteyenin veya soranın küfür edip inkârda bulunarak eziyet vermek istemesi dolayısıyladır. Meydana gelmiş ve meydana gelecek mânâlarına olabilir. Burada maksadın ikincisi olduğu anlaşılıyor. Bununla beraber, "Daha önce bunun benzeri kâfirlerin başına gelmiştir. Onun başına da gelecektir." demek olabileceği gibi, "Meydana gelmesine ilâhî emir taalluk etmiştir. Vakti gelince olacaktır. Onu, vuku bulmuş bir emir bil." mânâsına olması sözün akışına daha uygun düşmektedir. Ki, "kesinlikle ilerde vuku bulacağı için vuku bulmuş denilmiştir" diye meşhur olan nükte de bu mânâ ile açıklanabilir.[13]

"Sâil, nefsin 'ene'sidir (benliğidir). O, 'ben varım, ben güçlüyüm' diyerek, aslında kendi yokluğunu (azabını) talep etmiş olur."[14]

"Seele: Nefis, Hakk'ın 'Mürîd' (dileyen) ismini kendi hevâsı için kullanınca, azabı istemiş olur."[15]

"Vâkı’, Hakk'ın ilminde 'mâ kâne ve mâ yekûn' (olmuş ve olacak) olanın tecellîsidir. Nefis, azabı talep edince, ilimdeki o hakikat zuhur eder."[16]

"Nefs, 'seele sâilün' sırrına mazhardır. O, 'azâbin vâkı’'ı, yani kendi 'adem' hakikatini talep eder. Çünkü 'vâkı’', onun Hakk'tan ayrı oluşunun adıdır."[17]

---------------

لِّلْكَافِرينَ لَيْسَ لَهُ دَافِعٌ {المعارج/2} 

(70/2) “Lilkâfirîne leyse lehu dâfi’(un)”

(70/2) Kâfirler için onu savacak (def edecek) yok, 

---------------

Dâfi esmâ-il hüsnadandır. Hakikat-i ilahiyeyi örten, gizleyenler için bu esmâ-i ilahiyyenin koruması yoktur. (M.D.) 

Dâfi’, "def eden, savuşturan" demektir. Azabı savacak hiçbir şey yoktur, çünkü azap, nefsin kendi hakikatidir. Nefis, "küfr" perdesiyle kendi aslını (Hakk'ı) örttüğü için, bu perde kalkmadıkça azap ortadan kalkmaz.

"Dâfi’ yoktur; çünkü azap, nefsin 'ayn-ı sâbite'sinin tecellîsidir. Nefis, 'kâfir' olarak yaratıldığı hakikate uygun yaşarsa, azap onun için 'vâkı’' (olacak) olandır."[18]

"Nefs, 'kâfir' olduğunda, azabı için 'dâfi’' bulamaz. Çünkü azap, onun 'küfr'ünün gölgesidir. Gölge, cisim kalkmadıkça kalkmaz."[19]

"Hakikat ehli, 'leyse lehu dâfi’'yi duyar ve nefsinin 'küfr' perdesini tevhid ile yırtar. O, azabı için dışarıda 'dâfi’' aramaz; çünkü bilir ki azap, nefsinin 'ene'sindedir."[20]

---------------

مِّنَ اللَّهِ ذِي الْمَعَارِجِ {المعارج/3}

(70/3) “Mina(A)llâhi zî-lme’âric(i)”

(70/3) O, miracların (derece ve makamların) sahibi Allah'tandır.

---------------

Âyette görüldüğü gibi (مراج) “Mi’rac bir tane değil, çoğul olarak ifâde edilmiştir.[21] Rasûlüllah (s.a.v.) Efendimiz bünyesinde her bir mü’min (مِراج) mi’rac yapmaya adaydır. Tabi bunun için bir seyri sülûk eğitimine ve (مِراج) mi’racını tamamlamış irfân ehline ihtiyac vardır. Âyet sayısı (3) de bunun İlm’el Yakîn, Âyn’el Yakîn ve Hakk’el Yakîn olacağını, (70+3)= 73, (7+3)= 10 ile Hakîkat/fenâfillâh mertebesi kaynaklı olduğunu ifâde etmektedir. Sahibi (اَللهُ) “Allah” (c.c)’den ifâdesi Rasûlüllah (s.a.v) Efendimizin (مِراج) mi’racı (اَللهُ) Allah (c.c.) esmâsınadır. Diğer birimsel varlıkların mi’racı ise kendi Rabb-i Hass’larına olmaktadır. Bunun da sahibi (اَللهُ) “Allah” (c.c)’dır.[22] “ İz- -T-B- ” 

---------------

تَعْرُجُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ {المعارج/4} 

(70/4) “Ta’rucu-lmelâ-iketu ve-rrûhu ileyhi fî yevmin kâne mikdâruhu ḣamsîne elfe sene(tin)”

(70/4) Melekler ve rûh (Cebrâil) miktarı ellibin yıl olan (o derecelere) bir günde yükselirler.

---------------

Bu âyet bize zamanın ne kadar çok izafi, her merhalede ayrı ayrı değerleri olduğu açık olarak anlaşılmak-tadır.[23] “ İz- -T-B- ”

---------------

“Melekler ve ruh, O’na, süresi elli bin yıl olan bir günde yükselir.”

Bunun da tamamı 50.000x360= 18.000.000 dir…

(ع) Gayın: Gayriyet ifâdesidir. Sayısal değeri 1000 dir… 18.000.000/1000= 18.000 âlemin sayısal değerini verir. Yani melekler bu 18.000 âlemin gayriyetin-den (حَمِيد) Hamid yani (حَمد) “Hamd”ı (ا) Elif= 1 = Ahadiyyet olan, Zât âlemine yükseltmek ve (مِراج) Mi’rac âlemine “5 Vakit” namazın “40 hamdını” yâni “Hakikat-i Muhammed-i Hamdi”ni bu dünyâ günü ile 18.000.000 günlük bir sürede çıkarırlar. Bu normal bir hâdise değil “Tayy-ı Zaman” ile olacak bir iştir. “53 üssü 53” ün ifâdesini hesap makinesi ile hesaplayamadım. Belki bunu özel makineler hesaplar bu uzay yolculuğu denen ışık yılına tekâbül eden bu işin marifetidir. (36x82)= 2952 dir.

Daha önce bu çalışma da ve Terzi baba kitâblarında yazıldığı üzere (يس) “YÂ-SÎN” hattı Hazreti Nusret TURA ya Efendi Babam ve Güner TOMBAK bey tarafından hediye edilmiş ve görülen zuhûrât bağlantısı açısından bu âyet tesbit edilmişti. Bu sayının toplamı 2+9+5+2= 18 dir… 

Mearic 70/4 âyeti de 50.000 yıl ne bulunmuştu. 18.000 Âlem…

Yâni 36/82. âyet bünyesinde 18.000 âlemi bulundurur. Bunun açılımı ve bu inip çıkmanın “Ol” manın “Öl” menin nasıl olduğu 70/4. âyette olduğu anlaşılıyor. 

70+4= 74 tür… 7 ile sıfırın arasına 4 alınırsa bu da 740 yapar, bu (نُصرَت) “Nusret” isminin sayısal değeridir.[24] 

(52) Bilindiği gibi (سورة الطور) “Tûr Sûresi” sayısal değeri Nusret Tura Hazretlerinin silsile numarasıdır.

(29) 28 harf ve mertebe olan Muhammediyet mertebesine yakînlık hâli olan alfabede yeri olmayan ama yazıya girince oluşan (ﻻ) “Lâm Elif” yani “Yokluk-Adem-Hiçlik” ve bunun tersinini idrâk edip Hakk’ın eli olan (ﻻ) “Elif Lam” ile (ال) “EL” hakîkatlerini bünyesinde bulunduran Kûr’ân’ı nâtık olan İnsân-ı Kâmil-Kâmil İnsân’dır. 29. Sure (سورة العنكبوت) “Ankebut-Örümcek Sûresidir”. Kafasında şartlanmalar olan, gönlünde heva kuşu dolaşan Aşk mağarasında bulunan Ma’şûk ve Âşık olan Hazreti Muhammed (s.a.v.) ve “Tasdik edicisi olan Sıddıkıyet” makamlarını göremez, iki rek’atlık zâhir ve bâtın namazı olan An-ı dâimde Senlik-benlik davasıyla uzakların uzaklarına tard edilip. Bu Kûr’ân-ı nâtıkı okuya- mazlar. Ancak (ك) “Ke” sende ki (ان) “ben” hakîkatine erenler (كُن فَيَكون) “Kün feyekün” olan İnsân-ı Kâmil’i okuyabilirler…

İşte burada bulunan elin sayısal değeri (ا) Elif: 1, (ل) Lâm: 30, toplamıyla 31 dir.

“82” Âyet sayısından (ال) El bağlantısı “31” çıkarsa, çıkan sonuç 51 olur. Bu da Hazmî babamın silsile numarasıdır. Onun sûresi de (سورة الذاريات) “Zârîyyât Sûresi” “Rüzgârlar”dır. Daha önce verilen rüzgâr yönleri şemasında kuzey rüzgârının (نجم) “Yıldız-Necm” olduğu görülmüştü. İşte Efendi Babamın, Hazmî Tura hazretleri ve Nusret Tura hazretleri ile bağlantısının asıl yönlerinden biri daha iyi anlaşılmış oldu. (كُن فَيَكون) “Kün feyekün” nefesi Rahmâni Fâtiha (hamd) ile üflenmesi için gerekli olan aletler…[25] “ İz- -T-B- ” 

Kuvve’ler namazda ki (حَمد) “Hamd” nûr ile ve Rûh’ul Kûds olan Cebrâil’in yani aklı melekenin merdivenlerinden (50X1000)= İfâdesi ile “50000 yıl” tutan bir günde yükselip yani (مِراج) mi’rac ettiğinden bahsetmektedir. 

Burada “1000 gayriyet” ve “50 ise bir günlük namaz” içinde dâimi namaz ile ulaşılan kemâlat halidir. Sayısal değeri (7+4)= 11 dir. Marifet /bekābillâh mertebesidir.[26] “ İz- -T-B- ” 

Mesnevi-i Şerif beyitleri ile yolumuza devam edelim.

Rûh ve melek ona urûc eder; râhun urûcundan felek ihtizaz eder.

Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Meâric’de olan âyet-i kerîmeye işâret buyrulur. Âyet-i kerîme şudur: (Meâric, 70/4) Ya’nî “Melâike ve rûh, ona mikdâ’rı elli bin yıldan ibâret olan bir günde urûc ederler.” Melâike, kudret-i ilâhiyyenin mezâhiri olup, cism-i kesîfe taalluk etmeyen ervâhdırlar. Ervâh-ı insâniyye ise, melâike cinsinden oldukları halde cism-i kesîfe taalluk etmişlerdir. Ve ervâh, hangi sınıftan olursa olsun (Yâsîn, 36/83) “Her bir şeyin melekûtu Hakk’ın yed-i kudretindedir ve O’na rücû' ederler" âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere, hepsi kendi asılları olan Hakk’a rücû’ ederler; ve her bir şeyin melekûtu, onun rûhudur. İmdi bu urûcun serî’i ve batisi vardır. Serî’i, bu âlem-i sûrette şer’-i şerîfin ahkâmına tevessül ile berâber, bir insân-ı kâmilin terbiyesi altında riyâzât ve mücâhedât ile ömr-i beşer dâhilinde ve inâyet-i Hak ile vâki’ olur. Ve batîsi, âyet-i kerîmede beyân buyrulduğu üzere elli bin yılda hâsıl olur. Eğer bu elli bin yılın her bir günü (Hac, 22/47) ya’nî “Rabb’inin indinde bir gün, sizin saydığınız senelerden bin sene gibidir” âyet-i kerîmesi mûcibince, zamân dünyâ ölçüsü ile hesâb olunursa, milyonlarca senelere bâliğ olur ki, bu da ind-i İlâhîde bir gün, ya’nî bir devir i’tibâr edilmiştir. Bu urûc-ı batı, manzûme-i şemsiyyemizin kıyâmet-i kübrâsı kopup, fezâda küre-i cennet ve cehennemin teşekkülünden sonradır.

İmdi beyt-i şerifin hulâsa-i ma’nâsı budur: “Melek ve rûh, asl-ı hakîkîye milyonlarca senede urûc ettikleri halde; mahmûlân-ı Hak olan evliyâullâhın kemâl-i sür’atle urûcu vâki’ olduğu vakit, eflâk gıbtasından ihtizâz eder ve titrer; zîrâ âlem-i sûretin hepsi kendi aslına rücû’a âşıkdırlar. Hattâ âlem-i sûrette mahbûs kalan hâmillerde de bu aşk mevcûddur; fakat kendileri farkında değildirler. Nitekim alâka ettikleri sûreti elde etmek için, canlarını fedâ edecek derecede gayret ederler. Elde edip onunla istedikleri gibi intifa’ edince, ondan da bıkarlar ve başka bir sûret arkasında koşarlar; elde etseler, ondan da bıkarlar. Bu müteselsil usanmalar hep bâtınlarının asl-ı hakîkîyi aramalarındandır; fakat kendileri farkında değildirler. Nitekim Mesnevî-i Şerîf in ibtidâsında, dördüncü beyt-i şerîfde şöyle 

buyrulmuş idi:

[Her bir kimse ki, kendi aslından uzak kaldı; tekrâr kendi vasimin zamânını ister.][27]

Gerçi zâhidin dahi azîm bir günü olur. Onun bir günü ne vakit elli bin olur?

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Maâric’de olan (Maâric, 70/4) ya’ni “Melek ve rûh ona mikdârı elli bin yıldan ibâret olan bir günde urûc ederler” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Her ne kadar zâhidin dahi o zühdü içinde bir azîm ve kıymetli günü olur, fakat onun bu gündeki seyri, ârifin bir nefeste katettiği elli bin yıllık yola benzer mi?

Merd-i kârın ömründen her bir günün kadri cihan yılından elli bindir.

“Merd-i kâr”dan murâd, ârif-i âşıktır. Ya’ni, ârif-i âşıkın ömründen bir günün kadir ve kıymeti dünyânın senelerinden elli bin senedir. Zîrâ her bir teveccühte ve bir nefeste şâhın tahtına kadar seyreder.

Akıllar bu sırdan kapının dışındadır. Eğer vehmin ödü yırtılırsa yırtılsın de!

Âşıkların bu sırrından ve onların bu sür’atli seyrinden, akl-ı maâş mertebesinde bulunanlan akılları kapı dışındadır ve bu sırra onların vuküfu imkânı yoktur. Yalnız akıl değil envâ’-ı hayâlâta vücûd veren kuvve-i vâhime bile burada âcizdir. Eğer o vehmin bu sırdan ödü patlarsa, varsın patlasın de! Zîrâ burada hayâlin kıymeti yoktur.

Âşkın önünde korku, bir kıl değildir. Şaşkın mezhebinde hep kurbandırlar.

Aşkın önünde korkunun bir kıl kadar bile kıymeti ve vücûdu yoktur. Aşkın mezhebinde aklın ve vehmin duygulan olan korku ve emn ve gam ve ferah ve edeb ve nezâket ilh... gibi şeylerin hepsi kurbandırlar ve aşka fedâdırlar.[28]

---------------

فَاصْبِرْ صَبْرًا جَمِيلًا {المعارج/5}

(70/5) “Fasbir sabran cemîlâ(n)”

(70/5) O halde güzel bir sabır ile sabret.

---------------

“Sabr ve Cemil” esmâ-i ilâhiyyedendir. Güzel bir sabır ile sabretmenin hakikatine ulaşmak için önce Nefsi ile sabredenleri bulmak gerekir. (M.D.)

(18/28) Vasbir nefseke mealleziyne yed'une Rabbehüm bil ğadati vel aşiyyi yüriydune vecheHU ve la ta'dü aynake anhüm türiydü ziynetel hayatid dünya ve la tutı' men ağfelna kalbehu an zikrina vettebea hevahu ve kâne emruhu furuta;

(18/28) Sabah akşam Rablerine, O’nun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte ol. Dünya hayatının zînetini arzu edip de gözlerini onlardan ayırma. Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, boş arzularına uymuş ve işi hep aşırılık olmuş kimselere boyun eğme.

Bu Ayeti Kerim’e çok dikkatimi çeken bir Ayeti Kerim’e idi, bu Ayeti Kerime’nin yaşantısını kendime düstur edindim ve halâ da devam ediyor.

Nefsinle sabret, nefsinle sabretmesini öğren, sabrın nefsle yapılmasını tavsiye ediyor Cenâb-ı Hakk, o nefsinle sabreden kimselerle birlikte, demek ki sabretmenin özelliklerinden birisi sabredenleri bulup onlarla ünsiyet edip birlikte sabretme yolunu seçmek ve onlardan dayanak almak, insan kolay kolay yalnız başına yapamaz, yapsa da çok ileri götüremez. O kimselerle ki onlar Rablarını davet ediyorlar, sabah ve akşam ve Rab’larının vechini talep ediyorlar, bakın cenneti değil ve sakın onlardan gözlerini ayırma. Sıkıntılı zamanlarda okunduğunda hemen faaliyete geçen bir Âyettir, herkesin ezberleyip okumasını tavsiye ederim, çünkü ne cennet, ne mal ne mülk var, sadece Rabbının vechi var ve nefsi, yani kişinin bütün varlığını devreye sokuyor. Dünyayı talep eden ve kalbi gaflette olan kimselere uyma, zikrimizden gaflette olanlara uyma, onlar hevasına tabi olan kimselerdir, o zaman işinde aşırı gitmiş olursun, yani İlâh-î hükümlerin dışına çıkmış olursun. Nefis mertebesinde, nefis eğitiminde bu Âyeti Kerime çok büyük yol göstericidir.[29] “ İz- -T-B- ”

Nefsi ile sabretmesi öğrenip “nefsini bilen rabbini bilir” ile Mi’rac merdivellerinde yükselip Hakk’a rücü eden salik Cemal tecellisi ile Rabbini ulaşur ve Rabbini bilir. Ve kendi hakikatine Arih olarak Ramazan bayramını yapar. Artık seyri Kub’an bayramıdır. Burası celal tecellileri olduğu için “Sabr-ı Cemil” güzel bir sabır ile Nefsini kurban ederek Hakk’a Arifibillah olarak çevresine faydalı olmalıdır. 

Âyet sayısal değeri (70+5= 75) 7+5= 12 dir. (12) Hakikati Muhammediye ve 7 Nefis mertebeleri (5) Beş hazret mertebeleri Mi’rac mertebeleridir.(M.D.)

---------------

إِنَّهُمْ يَرَوْنَهُ بَعِيدًا {المعارج/6} 

(70/6) “İnnehum yeravnehu be’îdâ(n)”

(70/6) Çünkü onlar onu uzak görürler.

---------------

Hakikat-i ilahiyyeyi nefsi emmarenin hayal ve vehimi yaşantısı ile örtüp gizleyenler bu Mi’rac merdivenleri ile Hakk’a ulaşmayı uzak görürler. (M.D.) 

---------------

وَنَرَاهُ قَرِيبًا {المعارج/7} 

(70/7) “Ve nerâhu karîbâ(n)”

(70/7) Biz ise onu yakın görüyoruz. 

---------------

Âyet-i Kerime Zâti âyeti kerimelerdendir

---------------

Biz zât mertebesinin ifadesidir. Bu mertebe Mi’rac mertebelerinde ulaşılacak mertebe olduğu için “Yakın görürüz” ifadesi kullanılmuştır. O halde Hakk’ı müşahid olanlar bunu görebilir. Nasıl ki efendimiz (s.a.v.) Marifet mertebesi olan salat’ın tahiyyat halinde Hakk ile mukabele etmiş ve Mi’rac dönüşü “men reani fekad reel Hakk.” Resûlullah Efendimiz: “Beni gören Hakkı görür.” Buyurmuştur. Hakk’a ayna olduğunu ve onu yansıttığını bildirmiştir. (M.D.)

---------------

يَوْمَ تَكُونُ السَّمَاء كَالْمُهْلِ {المعارج/8} 

(70/8) “Yevme tekûnu-ssemâu kelmuhl(i)”

(70/8) O gün gök erimiş bir maden gibi olur.

---------------

Burada bahsedilen hâdise genelde kıyametin oluşumunda görülebilecek hususlardandır. Eğer bir kimse kıyametin kopmasından evvel dünyadan ayrılmış ise, o zaman bu ve benzeri Âyet-i Kerîmelerin hükmünün dışında kalmış olacaktır. O kişi için bu bir eksikliktir. İşte bu eksikliğin ve haksızlığın giderilmesi kişinin bu ve benzeri Âyet-i Kerîmeleri kendi bünyesinde, özelinde yaşaması, bu ve benzeri Âyet-i Kerîmelerden kendilerinin de istifade etmeleri demek olacaktır. Cenâb-ı Hakk cümlemize her hususta özel bir anlayış ve idrak nasib etsin İnşeallah. “ İz- -T-B- ”

Bilindiği gibi uzaydan gökyüzüne ulaşan meteor yanarak dünya yüzeyine düşmektedirler. Bunların yapısı madenlerden oluşmaktadır. Daha büyük yapıya sahip olan Astroidler ise dünya ya ulaşırsa,

Araştırmaya göre, orta büyüklükte bir asteroidin Dünya'ya çarpması halinde ilk anda yaşanacak yıkım oldukça büyük olacak. Çarpışmanın etkisiyle dev tsunamiler oluşabilir, şok dalgaları binaları yerle bir edebilir ve geniş alanlarda yangınlar başlayabilir.[30] 

Kıyamet ile böyle hadiselerin olacağı olası ve gökyüzünün erimiş maden halini almasıdır.

İnsanın varlığında ise “Gök” gönül göğüdür. “Vahid’ül kahhar” tecellisi Nefsani sıfatlar ölüm halinde fenâ bulacak ve ve nefsi emamrenin ateşi maden gibi erimiş bir hal alacaktır.

Hakikati ile yaşayan irfan ehlinde ise Nefsani sıfâtlar muhabbet ateşi ile erimiş maden gibi olup, Hakkani sıfatlara dönüşmüştür. (M.D.)

"Muhl, nefsin 'ulviyyât'ının Hakk'ın 'Cemâl' ateşinde eriyip, 'Vahdet' denizine karışmasıdır."[31]

"Yevme tekûnu’s-semâu: Nefsin 'yevm'i, 'fenâ fillâh' anıdır. O anda nefsin 'semâsı' (ulvî hakikatleri) tebdil olur."[32]

---------------

وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ {المعارج/9}

(70/9) “Ve tekûnu-lcibâlu kel’ihn(i)

(70/9) Dağlar da atılmış renkli yüne döner.

---------------

Fizik beden vücûdumuz dağ hükmündedir. Bu oluşum yerinden kaldırılıp hallaç yünü gibi atıldığı zaman yani her birerlerimizin vücûtlarında tabîattan kaynaklanan toprak oluşumları kaldırılıp atıldığında şartlanma dağlarımız değişmeye başladığı zaman ve anasır-ı erbâanın toprak kısmı kişinin elinden alınmaya başladığı zaman, demektir. 

Bu hâle gelen kişi artık sırtında taşıdığı nefsi beden yükünü yavaş yavaş nefsin sıfâtları olan renklerini tanıyayak aslı olan Hakkani sıfâtı ile değiştirir. Oda kendi aslı yani hakikat-i olan ruhani tarafı ile ünsiyet kurmaya başladığı zaman kendisinde büyük bir hafifleme olacaktır bu halde ise seyri daha hızlanmış olacaktır. (M.D.)

"Cibâl, nefsin 'sekînet' makamlarıdır. Onlar, 'Hakk'ın sekîneti' (sekinetullâh) olmadıkça, hakikatte bir 'vehm' (kuruntu)dir."[33]

"İhn, nefsin Hakk'ın 'Mülevvin' (renklendiren) ismiyle tahakkuk etmesidir. O, artık her tecellîde bir renk (isim) görür."[34]

"Nefsin cibâli, Hakk'ın 'Cebbâr' ismiyle kırılır, 'Latîf' ismiyle yüne döner. O artık 'ıhn' gibi renk renktir; her renk, bir ismin tecellîsidir. Atılması ise, onun 'ayn-ı sâbite'sinin (sabit hakikatinin) her an yeni bir tecellîde olmasıdır."[35]

---------------

وَلَا يَسْأَلُ حَمِيمٌ حَمِيمًا {المعارج/10} 

(70/10) “Velâ yes-elu hamîmun hamîmâ(n)”

(70/10) Dost dostunun halini sormaz olur.

---------------

"Dost" (Hamîm) Samimi arkadaş, yakın akraba veya sıcak dost.

Buradaki dost nefsani sıfâtlar ile kurulan dostluklardır. Bunlar dünya menfaatleri için olan dostluklardır. Ahiretin hükümleri farklı olduğu için herkez kendi halinin ne olduğu düşüncesinde olduğu için kimse kimsenin halini sormaz.

Bir bayram sohbetinde “İz Efendi Babam” bizlerin (irfan ehlinin) dostu, arkadaşı olmaz diye ifade etmiştir. Çünkü irfan ehlinin dostu, velisi Hakk’tır. (M.D.)

Hakikî dost ("el-Velî") ancak Hakk'tır. Nefsin başka şeylerle kurduğu dostluk, "vehmî" (hayalî) bir bağdır. Kıyamet günü bu vehmî 

bağlar kopar.[36]

"Hamîmun hamîmâ: Nefsin 'ene'si (birinci hamîm), 'mâsivâsı' (ikinci hamîm) ile ilgilenmez. Çünkü fenâda 'ene' kalkar, geriye sadece 'Hû' kalır."[37]

"Nefis, 'halîm' (yumuşak huylu) olmayıp 'hamîm' (dünyevî dost) ile meşgul oldukça, Hakk'ı bulamaz. 'Lâ yes’elu' hali ise, onun 'halîm'lik (Hakk'ın 'Halîm' ismiyle ahlaklanma) mertebesine yükseldiğinin alametidir. O mertebede, 'hamîm' yoktur, 'Halîm' vardır."[38]

"Hakikat ehli, 'hamîm'i Hakk bilir. O, 'lâ yes’elu' haline dünyada erer; yani nefsinin 'mâsivâ' ile olan ilgisini kesip, tüm sorularını 'Hû'ya yöneltir."[39]

---------------

يُبَصَّرُونَهُمْ يَوَدُّ الْمُجْرِمُ لَوْ يَفْتَدِي مِنْ عَذَابِ يَوْمِئِذٍ بِبَنِيهِ {المعارج/11 

(70/11) “Yubassarûnehum yeveddu-lmucrimu lev yeftedî min ‘azâbi yevmi-izin bibenîh(i)”

وَصَاحِبَتِهِ وَأَخِيهِ {المعارج/12} 

(70/12) “Ve sâhibetihi ve ehîh(i)”

وَفَصِيلَتِهِ الَّتِي تُؤْويهِ {المعارج/13} 

(70/13) “Ve fasîletihi-lletî tu/vîh(i)”

وَمَن فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا ثُمَّ يُنجِيهِ {المعارج/14} 

(70/14) “Vemen fî-l-ardi cemî’an sümme yuncîh(i)”

(70/11-12-13-14) Birbirlerine gösterilirler. Günahkâr kimse ister ki, o günün azabından kurtulmak için oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran tüm ailesini ve yeryüzünde bulunanların hepsini fidye olarak versin de, kendisini kurtarsın.

---------------

Hakikat-i İlahiyyeyi örtüp perdeleyenler varlık günahından kurtulmak için kendilerinin var zannettiği şeyleri vermek isterler.

Aslında kendi varlığı ve var zannettikleri Hakk’ın zuhurundan başkası değildir. 

Oğulları, kişinin varlığında bulunan birimsel aklının yönleridir. Bunu hakikati bulmak yerine hayali peşinde koşmakta kullanmıştı.

Karısı ise kendisin nefsi, içsel görüntüsü idi. Bunu nefsi emmarenin istikametinde kullandığı için vehimi kuruntuları içinde şartlanmışlıkta kalmış. Ulaşması gereken nefsi ilahi olan küllü nefs idrakine ulaşamamıştı.

Kardeşi ise hayali ve vehimi fikir yönüydü.

Etrafında bulunan ailesi ise nefsi emmare istikametinde kullanılan nefsi esmareydi. Aslı olan Esmâ-i ilahiyye yönünde kullanmamıştı.

Yeryüzünde bulunanlar ise kendi varlığında bulunan, ef’al esmâ ve sıfât mertebesinde olan tüm halkıdır.

Bunlar aslında kendisinin değil var zannediyordu. Ölümü tadış ile asında hepsi elinden alınmış hayalden, hayale intikal etmişler ama bunun farkında değildirler. (M.D.) 

---------------

كَلَّا إِنَّهَا لَظَى {المعارج/15}

(70/15) “Kellâ innehâ lezâ”

(70/15) Fakat ne mümkün! Bilinmeli ki, o (cehennem) alevlenen bir ateştir.

---------------

“Kella” “La” “Lam-Elif ifadesi Hayır ve İzafi-İsimlenmiş yokluğu ifade etmektedir. İhtimal yoktur, nefsi emmarenin hayali ve vehimi nefsin ateşini alevlendirmiştir. (M.D.) 

---------------

نَزَّاعَةً لِّلشَّوَى {المعارج/16}

(70/16) “Nezzâ’aten lişşevâ”

(70/16) Derileri kavurup soyar. 

---------------

ŞEVÂ; el, ayak gibi uzuvlar. Nitekim avcı; kol, bacak gibi öldürmeyecek noktadan bir uzva isabet ettirdiği zaman derler. Yahut bu kelime, başın derisi demek olan kelimesinin çoğuludur. Yani eli, ayağı, tepeyi, tırnağı soyar.[40]

Duyu organları, en basit haliyle, "5 duyu" olarak da adlandırılan; görme, koklama, işitme, tat alma ve dokunma işlevlerini yerine getiren göz, burun, kulak, dil ve deridir.

Burada anlaşılan “deri” yani dokunulan varlık ve nesnelerde Hakk’tır. Bunlarda Hakk’ın varlığını idar edemediği ve dokunma duyusunu nefsi emmare istikametinde kullandığı için derileri soyar. 

İrfan ehli ise daha bu dünya hayatında iken beden elbisesinden soyunur ve yerine esmâ-i ilahiyye elbisesini giyer.(M.D.)

Cild, nefsin 'sûret'idir. O, Hakk'ın 'Musavvir' (şekillendiren) ismiyle giydirdiği bir libâstır (elbise)."[41]

"Nezzâ’, nefsin 'cild'ini (derisini) soyar. Bu, onun 'mâsivâ' libâsını çıkarıp, 'tevhîd' libâsını giymesidir."[42]

"Nefs, 'cild'inden (derisinden) soyulmadıkça hakikate eremez. O cild, onun 'heva' ve 'heves' libâsıdır. Hakk'ın 'Celâl' ateşi, o libâsı yakar ve altından 'Lâ ilâhe illâllah' hakikati zuhur eder."[43]

---------------

تَدْعُو مَنْ أَدْبَرَ وَتَوَلَّى {المعارج/17} 

(70/17) “Ted’û men edbera ve tevellâ”

وَجَمَعَ فَأَوْعَى {المعارج/18} 

(70/18) “Ve ceme’a fe-ev’â”

(70/17-18) O, (hakka) arka döneni ve (imandan) yüz çevireni; servet toplayıp yığanı kendine çağırır.

---------------

Hakk’a arkasını, sırtını dönmek nefsini dönmektir. Ve yönünü Hakikat-i ilahiyeden hayale döndürmektir. Ve toplayıp cem eden biritiren nefsi emmarenin hayali kazançlarıdır. Nefsin Hakk’ın yokluğunun ayrılık ızdırabının ateşi kendine çağırır. (M.D.) 

---------------

إِنَّ الْإِنسَانَ خُلِقَ هَلُوعًا {المعارج/19} 

(70/19) “İnne-l-insâne hulika helû’â(n)”

(70/19) Şüphe yok ki insan haris (hırslı) halk edilmiştir.

---------------

İnsan, nefsi emmarenin hayal ve vehim yönü ile Hakikat-i İlahiyyeyi perdelerse nefsin evlat, mal, makam mevki v.s. kazanma yönünde hırslı olur ve önüne gelen engelli aşmada sınır tanımaz.

Eğer İnsan hakikatine yönelirse aşağıdaki âyetin hali, idraki ve yaşantısı oluşur,

---------------

 لَقَدْ جَاءكُمْ رَسُولٌ مِّنْ أَنفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُم بِالْمُؤْمِنِينَ رَؤُوفٌ رَّحِيمٌ {التوبة/128} 

Lekad câekum rasûlun min enfusikum azîzun aleyhi mâ anittum harîsun aleykum bilmu/minîne raûfun rahîm(un)

Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir. (9/128)

---------------

“Min enfusikum” ifâdesinin iki yönü vardır, bir yönü “sizin cemaâtiniz içerisinden sizin benzeriniz bir peygamber geldi”, diğer yönü ise “öz varlığınız olan nefsinizden size bir resûl geldi” dir. Kişilerin özünde bulunan “venefahtü” hakikati ile ulûhiyet ve risâlet mertebelerini, abdiyyet mertebesinden idrak ettiğinde ve bu hakikatin risalet mertebesinden yansıdığını da, idrak ettiğinde kendi nefsinden/içinden kendisine rasul gelmiş olur. İşte bu anlayış gerçek ma’nâda bireysel risâlet hakikatinin kendi idrakinde ve sadece kendine ait bir zevkî yaşantı olmasıdır.[44] “ İz- -T-B- ”

Genel olarak efendimiz (s.a.v.) in insanlık içinden geldiğini ifade ettiği gibi diğer yönü itibariyle;

Lekad câekum rasûlun min enfusikum; And olsun kendi içinizden (nefsinizden) resül (irsal edici) geldiği bildilirilmektedir. Âyet sayısal değeri 128 kendi içinde toplamı 11, sûre sayısı ilave edilse 128+9= 137 yine 11 Hz. Muhammed (s.a.v.) mertebesini vermektedir. 

Nefsinizden resül gelmeside bir eğitim işidir. İrfan mektebi 12. ders Hakikat-i Muhammedi bölümünde bu hakikat anlatılmıştır; (M.D.)

Mertebeleri aşmış seyr-i sülûk’unu “Tekmil Tarîk” tamamlamış, kendi bünyesin de Mi’rac-ı nı yapmış kişilerin hayatı işte yukarıda bahsedilen hallere benzer özellikler  gösterir. Ne mutlu onlara. ALLAH c.c. cümle sâlikleri kemâle erdirsin.

  İslâmın içinde birçok gruplar vardır.

Bunların     bazısı şeriat,

                 bazısı tarikat,

                 bazısı hakikat,

                 bazısı marifet mertebesindedirler.

  Hepsi de kendi mertebelerinde Hakk’tır ve de gerçektir. Ancak en kemâlde olan irfan ehli, “cem-ül cem”e ulaşanlardır.

“Cem-ül Cem” demek, bütün cemleri bir araya toplayıp Cem’inde Cem’i demek tir.

Bu mertebeye eren kişinin iki (2) vechi/yönü vardır.

Biri      halka, diğeri  Hakk’a bakar.

Nerede nasıl gerekiyorsa o vechiyle görünür. Onu tanımak, anlamak cidden çok zordur.

“Kâmil İnsân” mertebesinin geriye dönüş makamları vardır.

Bunlar evvela

“Tecelli-i Zat”, “Tecelli-i Sıfat”, “Tecelli-i Esmâ”, “Tecelli-i Ef’âl”dir.

Biz bu mertebeleri daha fazla uzatmamak için Kâmil İnsân makamında birleştirdik. Bu tecelliler zaten Kâmil însân, mertebesine ulaşan kimselerde tabii olarak oluşacaktır.

Bu mertebenin başka bir özelliği de “tahallaku bi ahlâki rasûlüllah”  (Hadîs) “Peygamberin ahlâkiyle ahlaklanın.” Rasûlüllah’ın ahlâkı ile bezenmiş olduğu hâlde  yaşayışı, beşeri yaşamın icapları içerisinde Hakk’ani bir yaşam tarzıdır.

Yeryüzünde yaşamış ve yaşayacak olan insanların her yönden ve ahlâk yönünden de en üstünü şüphesiz insânların seyyid-i (efendisi) Hakikat-i Muhammedî’yi zuhura getiren Hz.Muhammed (s.a.v.) dir. Cenâb-ı Hakk onun hakkında;

Kûr’ân-ı Keriym; Kâlem Sûresi; (68/4) Âyetinde

“ ve innekke le alâ hulûkin aziym.”  Buyurdu.

Meâlen:

Ve muhakkak ki: Sen pek büyük bir ahlâk üzerindesin

Hadîs-i Şerifte de, buyurulan.

Tahallâku bi ahlâkıllâh ve Tahallâku bi ahlâkı Rasûlüllah

Yani:

  Allah’ın ahlâkı ile ahlaklanın ve Rasûlüllah’ın ahlâkı ile ahlâklanındır. 

Allah’ın ahlâk Celâl ve Cemâl sıfatlarıyla her mertebe de o mertebenin gereği olan adaleti yerine getirmektir.

Hz. Peygamber’in ahlâkı ise daha ziyade belirgin olarak merhamet üzeredir. 

Kûr’ân-ı Keriym; Tevbe Sûresi; (9/128) Âyetinde;

“ Harisun aleyküm bilmü’minıne raufun rahiym.”

Meâlen;

“Sizin üzerinize çok düşkün, şefkatli ve merhametlidir” diye buyurulmuştur.         

Tevhid-i Zat: (11) mertebesinde, sâlik Hakk’la bâki olduğundan kendisinden meydana gelen bir fiili yoktur. Buranın yaşamı gereği, belirli bir süre sâlik’ten (elinde olma dan) zıt isim ve sıfatların zuhura çıktığı yer olmasıdır. Bu yüzden ahlâkı, Allah’ın ahlâkıylâ ahlâklanmaktır. Bu yaşam ince bir iştir. Ancak oraya ulaşılınca idrâki (gerçek mânâda) mümkün olur. 

İnsân-ı Kâmil: (12) mertebesinde ise kişiye yeni bir beşeriyet libası (elbisesi) giydirilip tekrar  “ef’âl” yani beşeriyet âlemine, fakat Hakk’ani vasıflarıyla gönderilir. İşte burada o kişi etrafına çok müşfik ve merhametli davranır. Bu da Hz. Peygamberin bariz ahlâkından o na bir yansımadır. Yani tahallâku bi ahlâkı Rasûlüllah’tır.                       

Hz. Aişe (r.a.) validemize Peygamberimizin ahlâkı sorulduğunda, “O nun ahlâkı Kûr’ân-ın ahlâkıydı” diye buyurmuştur. 

Meseleye bu yönle de baktığımız da, Kûr’ân zat olduğuna ve zat bütün mertebeleri kuşattığına göre, demek ki; aynı zaman da Ef’âl, Esmâ, Sıfat, Zat, ve İnsân-ı Kâmil mertebelerinin gereği ne ise onu ortaya getirmesi Hz. Rasûlüllah-ın geniş mânâ da ki; ahlâkı olmaktadır.                                              

Bu mertebede her şey gene eskisi gibi yerli yerine dönmüş, zahirde “Şeriatı Muhammedi” batında ise “Hakikati Muhammedi” hükümleri geçerli olmuş olur.

Bu zatlar dışta halk ile,     içte   Hakk iledir.

Bunları tanımak çok zordur, gerçek irfân ehli, vasıl kimseler bunlardır.

Halkta, Hak’kı;   Hak’ta  Halkı müşahede ederler.

Bir başka ifadeyle kesrette vahdet, vahdette kesret’i yani çoklukta birlik, birlikte çokluk’u en güzel şekilde yaşarlar.

Daha evvelce “ehl-i sünnet vel cemaat” yolunu sadece şekil ve sûret hâlinde, zahirde yaşarlarken, bu defa “ehli sünnet vel cemaat” yolunu batın-ı ile birlikte yaşarlar ki işte gerçek, “İslâmiyet” ve “Marifetullah” yaşamı bu dur.

Ehl-i sünnet yolunu sadece “şekiller ve merasimler” babında uygulamak yeterli olamamaktadır.

İşte İslam’ı yeteri kadar tanımamak ve tanıtamamak buradan kaynaklanmaktadır.

Eğitim yetersizliği ve bilinçsiz  tutuculuk önümüzde bir büyük mânia oluşturmaktadır.

“Ehli sünnet vel cemeat” yolunu irfâniyetle destekleyip batıni yaşamımızı da faaliyete geçirebildiğimiz gün, İslâm topluluğu olarak hedefimize vardığımız gün olacaktır.

Gayemiz en kısa yoldan ve en gerçekçi olarak talipleri HAK’ka ulaştırmaya yardımcı olmaktır. Hatalarımız var ise hoş görüle.

Hak’ka giden yollar muhakkak ’ki pek çoktur. Ancak biz, bildiğimiz yolu anlatmağa çalıştık. Eksik yerler varsa Cenâb’ı Hakk tatbik edenlere ilham vasıtasıyla tamamlatsın. Âmin.[45] “ İz- -T-B- ”

---------------

إِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ جَزُوعًا {المعارج/20} 

(70/20) “İzâ messehu-şşerru cezû’â(n)”

(70/20) “Kendisine şer dokundu mu sızlanır.

---------------

Şer; kötülük görecedir. Bu nefsin-nefsi emmarenin hoşlanmadığı şeylerle alakaladır. (M.D.)

Bakara sûresinde;

(2/216) Kütibe aleykümül kıtalu ve huve kürhün leküm* ve asa en tekrahu şey'en ve huve hayrun leküm,ve asa en tuhıbbu şey'en ve huve şerrun leküm* vAllahu ya'lemü ve entüm la ta'lemun;

(2/216) Savaş, hoşunuza gitmediği hâlde, size farz kılındı. Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.

Savaş sizin üzerinize yazıldı. 

Bakın hiç kaçış yoktur, bu kadar kesin olarak yazıldı deniyor, o sizin için kerih yani zor bir şey gözükür, ama yazıldı, yapmazsanız da siz bilirsiniz yani, bu savaş zâhir olarak madde mertebesinde yapılan bildiğimiz savaşlar, ama bizim işimiz o savaş değil, yeri geldiğinde onu da yaparız orası ayrıdır, bu savaş kendi özümüzdeki nefis savaşıdır, nefsi emmâre, levvâme, mülhime savaşı olacak, gerçi nefsimizle boğuşmak zor gözükür ama size bu yazıldı, yani hemde ezelde, mâzide programda yazıldı. 

Kim hangi mertebede ise savaşını oradan sürdürüyor, nefsi emmâre mertebesinde ise kendisindeki eksi hayvani güçleri atmakla, kesmekle, yoketmekle uğraşıyor, levvâmede ise o yapmayı bıraktığı eksi şeyleri bir daha yapmamak için savaşıyor, nefsi yaptırmaya çalışıyor o yapmamaya çalışıyor, yaparsa da yine yaptım diye kendi kendini suçluyor, mülhime mertebesinde ise almış olduğu ilhamlar arasından gelen evhamları birbirinden ayırmaya çalışıyor, mutmainne mertebesinde kendisine gelen zorluklara karşı direnmeye çalışıyor ve meseleleri kendi gönlünde daha tatmin edici hâle getirmeye çalışıyor, savaş olmazsa orada duramaz zâten, reKâbet yükselmeyi ilerlemeyi sağlıyor.

Umulur ki sizin kerih gördüğünüz şey sizin için sonunda hayra dönüşür, nefis savaşı size zor gelsede ama bunu yaptıktan sonra bu savaş size hayra dönüşür, hayrı getirir size, siz savaşmamayı kendinize sevgili görürsünüz, yani savaşmayıp, gezmeyi, dolaşmayı kendinize muhabbet edersiniz, bu hoş gelir ama arkasından da başınız dara girer.[46] 

Âyet-i kerimede görüdüğü gibi şerr görülen şeylerde hayır olabilir veya tam tersidir. 

“Hayrihi ve şerrihi min allahi teala”, “Hayrın ve şerrin Allâh'tan geldiğine, iman ediyorum”

İrfan ehli tarafında “Hayrihi ve hayrihi min allahi teala” olarak idrak eder ve yaşar. Hakk’ın halk ettiği şeylerde bir şerr-kötülük görmez. Bunu gören nefistir. Eğer böyle bir itikatte olunursa Hakk’a karşı eksilik görme olur. (Murat Derûni”

Şerr, nefsin 'hevâsına uymayan' şeydir. Hakikatte ise 'şerr' diye bir şey yoktur; her şey Hakk'ın 'Şekûr' (şükredilen) isminin tecellîsidir."[47]

"Cezû’, nefsin 'fakr'ını unutmasıdır. O, 'ben varım, benim malım' der; 'şerr' gelince 'ben fakirim' diye sızlanır. Halbuki asıl fakr, Hakk'a muhtaç olmaktır."[48]

"Nefs, 'messehu’ş-şerru' deyince 'cezû’' olur. Eyyûb ise 'messehu’d-durru' (zarar dokundu) deyince 'fe saraba' (sabretti) oldu. Fark, nefsin bakışındadır: biri 'şerr' görür, diğeri 'hikmet'."[49] 

---------------

وَإِذَا مَسَّهُ الْخَيْرُ مَنُوعًا {المعارج/21} 

(70/21) “Ve-izâ messehu-lhayru menû’â(n)”

(70/21) “Kendisine hayır dokundu mu cimrilik eder.”

---------------

Nefsi emmare sahibi kendisine dokunanın hayır olduğunu zan ettiğinde bunu saklar ve başkasına vermez. Zahirde bilindiği gibi “Zekat” 40/1 olarak verilir. Hakikatte ise 40/1 i kendine sakklamak ve diğerlerinin ihtiyaç sahibine vermektir. Aslında verilenin tamamıda kendine ait olmuş olur. (M.D.) 

---------------

إِلَّا الْمُصَلِّينَ {المعارج/22} 

(70/22) “İllâ-lmusallîn(e)”

(70/22) Ancak salat edenler bunun dışındadır.

---------------

Âyet-i kerimede “Salat” Namaz olarak meallendirilmemiştir. “Salat” olgusunun %10 unu ancak karşılayabilmektedir. “Namaz” ifadesi Türkçe dahi değildir. Farsçadan[50], dilimize geçmiştir. Farçaya da, Sanskritçe namaste ifadesinden gelmiştir. Salat, sahibinin zâtı ile zuhur ettiği makamın adıdır. (M.D.)

Sanskritçe namaste ifadesi, "eğilme, saygı, hayranlık" anlamına gelen namah ve "sana" anlamına gelen te zamirlerinden oluşur.

Namaste Ne Demektir?

Namaste kelimesi insanlar arasında saygı ve sevginin devam etmesini amaçlayan bir kelime olarak kullanılmaktadır. Selam ve hoşgeldin anlamında kullanıldığı gibi hoşçakal da demektir. Namaste kelimesi çoğunlukla yoga felsefesinde yer alan insanlara sevgi ve saygının sunulduğu bir kelimedir.

Namaste Anlamı Nedir?

Namaste kelime anlamı olarak merhaba, hoşgeldin ve iyi kal anlamlarına gelmektedir. Namaste kelimesi karşıdaki kişiye saygı ve sevgi duyulduğunu göstermek anlamındadır. Yoga felsefelerinde varolan her canlıya saygı ve sevgi duyulması gerekmektedir. Namaste ile selamlamak ise sevgi ve saygıya layıksın anlamında kullanılmaktadır.

Namaste sankritçe bir kelime olarak kullanılmaktadır. Kelime anlamı ise içimdeki tanrı içindeki tanrıyı selamlar anlamına gelmektedir. Namaste kelimesinde insanın içinde tanrının bir parçası olduğuna inanılmaktadır. Bunun içinde insanın kutsal yanlarını selamlamak ve onu ulaşabileceği en yüksek mertebelere ulaştırmayı amaçlamaktadır.

Namaste Neden Kullanılır?

Namaste kelimesi insanlara bir yerde karşılaşıldığında selam vermek için kullanılmaktadır. Hoş geldin veya hoşça kal anlamlarında kullanılmaktadır. Namaste kişinin kendisine ve çevresine saygı duyduğunu gösteren bir selamlama yöntemi olmaktadır.

Namaste kelimesi meditasyon başlangıcında yapılan selamlama ve saygı gösterim şekli olarak da kullanılmaktadır. Namaste kelimesi yoga ile ilgili tüm meditasyon uygulamalarında yer almaktadır. Uygulama nedeni ise çok tanrılı dinlerden kalma inançlara sahip kişilerin içerinde tanrısal yanların olduğunu inanmalarını betimlemektedir.[51]

Namazın Kökeni ve Kavramsal Anlamı Üzerine Bir İnceleme

Namaz, İslam dininin ibadetlerinden biri olup Kur'an'da "salât" kelimesiyle ifade edilmektedir. "Salât" kelimesi, yalnızca Kur'an'da değil, birçok dilde ve kutsal metinde farklı anlamlarla yer almıştır. Bu yazıda, "salât" kelimesinin etimolojik kökeni, tarihsel gelişimi ve Kur'an'daki kullanım bağlamı incelenecektir.

Salât Kelimesinin Kökeni

"Salât" kelimesi, Kur'an'da hem geniş anlamda ibadet hem de spesifik olarak namaz anlamında kullanılmıştır. Kelimenin kökeni, diğer din ve dillerle etkileşim bağlamında farklı anlam katmanlarını içermektedir:

Sanskritçe: "Nâmati" fiilinden türeyen "nâm", saygı duruşunda bulunmak, dua etmek ve tapınmak anlamlarına gelir. Bu, fiziksel bir eğilme hareketiyle ilişkilidir.

Süryanice: "Salât" kelimesi, eğmek, germek ve bükmek anlamında kullanılır. Süryanice'de dua etmek anlamına gelen "salût" kelimesiyle de ilişkilidir. Süryanice çeviri olan Peşitta’da "salât", ibadet ve dua anlamlarında yer alır.

İbranice: Tevrat'ta "barak" ve "kneel" kelimeleri rükû ve diz çökme anlamlarını taşır. Bu terimler, Tanrı'ya boyun eğiş ve ibadet bağlamında sıkça kullanılmıştır.

Kur'an ve Salât

Kur'an'da "salât" kelimesi, hem fiziksel hem de manevi boyutlarıyla bir ibadet formunu ifade eder. "İkametü's-salât" ifadesi, namazın düzenli ve bilinçli bir şekilde kılınmasını emreder.

Diğer Din ve Metinlerde Salât

Namazın Kur'an öncesinde de diğer ümmetlere farz kılındığını gösteren deliller vardır. Tevrat, Zebur ve İncil'de de ibadet ve dua sırasında fiziksel hareketlerin önemine değinilmiştir:

Tevrat: "Başlarını eğip ibadet ettiler." (2. Tarihler 29:30)

Zebur: "Gel, yaratıcı YHWH'yi öv, önünde rukuya, secdeye var." (Mezmurlar 95:6)

İncil: "Biraz uzaklaşarak secde etti." (Matta 26:38,39)

Bu ifadeler, İslam öncesi toplumlarda[52] da ibadet sırasında fiziksel eğilme, diz çökme ve secde etme gibi hareketlerin mevcut olduğunu kanıtlar niteliktedir.

Kur'an'da Salât ve Yan Anlamları

Kur'an'da "salât" kelimesi sadece namaz anlamında değil, farklı bağlamlarda da kullanılmıştır:

Dua ve İstiğfar: "Ve onlara salli ol, şüphesiz senin salâtın onlara huzur verir." (Tevbe Suresi 9:103)

İbadet: "Vay salât edenlerin haline." (Maun Suresi 107:4)

Destek: "O ve melekleri sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size salât eder." (Ahzab Suresi 33:43)

Kulluk: "Şüphesiz hepsi salatını ve tesbihini bilir." (Nur Suresi 24:41)

Namaz kılmak: "Şüphesiz ben ben İlah'ım. Benden başka İlah yoktur. O hâlde bana ibadet et. Ve öğüdüm için salatı kıl.(Taha Suresi 14. ayet)

Bu kullanımlar, "salât" kelimesinin geniş bir anlama sahip olduğunu, ancak "ikametü's-salât" bağlamında namaz kılmayı ifade ettiğini gösterir.

Namaz ve Dua Arasındaki Fark

Namazın, belirli vakitlerde, belirli hareket ve okuma düzeniyle yerine getirilen bir ibadet olduğu açıktır. Dua ise kişisel ve spontan bir yakarıştır. Kur'an'da, namazın vakitlere bağlı bir farz olduğuna dair şu ayet dikkat çekicidir:

"Şüphesiz salât müminler üzerine vakitli olarak yazılmıştır." (Nisa Suresi 4:103)

Dua için vakit şartı olmamasına karşın, namaz için belirli vakitlerin emredilmesi, bu iki ibadetin ayrımını netleştirir. Bazı kişiler namaz kılmanın İslam dininde olmadığını iddia ederler ancak bu durum namaz kelimesinden kaynaklanmaktadır. Sanskritçe namaste kelimesi Farsça'ya namaz kelimesi olarak geçti. Farsça'dan namaz kelimesi Türklere geçti. Türkler ikametus salât yani salâtı kılmak yerine kullandılar. Yani "namaste" kelimesi Sanskritçe kökenlidir ve iki ana bileşenden oluşur:

"Namah" (नमः) → Eğilmek, selamlamak, saygı göstermek anlamına gelir.

"Te" (ते) → "Sana" veya "senin için" anlamındadır.

Bu iki kelimenin birleşmesiyle "Namaste" (नमस्ते) oluşur ve 

"Sana saygıyla eğiliyorum" ya da "Sana selam olsun" anlamına gelir. Sanskritçe'de Kullanımı: Kutsal metinlerde, özellikle Vedalar ve Upanişadlar gibi eski Hindu metinlerinde geçer. Prakrit ve Pali Dillerine Geçiş: Budizm ve Jainizm’in yayılmasıyla birlikte "namas" formu Prakrit ve Pali dillerine de geçti. Hint-Avrupa Dil Ailesi ile Bağlantısı: Sanskritçe "namah", Latincedeki "nomen" (isim) ve Yunancadaki "onoma" (isim) kelimeleriyle aynı Proto-Hint-Avrupa kökenine sahiptir. Günümüzde "Namaste", özellikle Hindistan, Nepal ve yoga pratiğinde selamlaşma, saygı ve ruhani bağlılığı ifade eden yaygın bir sözcük olarak kullanılmaktadır.

Farsça "namaz" kelimesinin etimolojik kökeniyse eski İran dillerine dayanır.

Orta Farsça (Pehlevî Dönemi):

Kelimenin kökeni "namāč") şeklindedir ve dua, ibadet anlamına gelir. Orta Farsça'da dini ritüellerle ilgili birçok kelime, Zerdüştî gelenekten etkilenmiştir.

Avesta Dili (Daha Eski İran Dili, Zerdüştlük Metinleri):

Namāz kelimesinin Avesta dilindeki karşılığı "nemangh" veya "namas"tır. Bu kelimeler eğilmek, secde etmek, dua etmek anlamlarına gelir. Avesta'da bu terim, özellikle ateş tapınağında ibadet edenlerin secde etmesini ifade eder.

Proto-Hint-Avrupa Dili (Daha Eski Köken):

Namāz, Proto-Hint-Avrupa kökenli "nem-" kökünden türemiştir.

"Nem-" kökü, eğilmek, selam vermek, secde etmek anlamlarını taşır. Aynı kökten gelen kelimeler Sanskritçede de bulunur: Sanskritçe "namas" (नमस्) → Saygı, ibadet, secde. (Günümüzde Hinduizm'de "Namaste" selamında kullanılır.)

İslam Etkisi ve Kullanımı:

İran'da İslamiyet'in yayılmasıyla birlikte, Farsçadaki "namāz" kelimesi, Arapça "ikametus salat" kelimesinin karşılığı olarak kullanılmaya başlandı. Daha sonra Osmanlı Türkçesi ve Urduca gibi dillere de geçti.

"Namaz" kelimesi, eski İran dinlerinden (Zerdüştlük) gelen "secde etmek, eğilmek, dua etmek" anlamlarını taşırken, İslamiyet'le birlikte "ikametus salat" anlamında kullanılmaya devam etmiştir. Biz Kürtlerse namaz kelimesini kullanmayız. Bunun yerine nimej deriz.

Namaz, tarihsel ve etimolojik olarak köklü bir ibadettir. Kur'an'da "salât" kelimesi, duaları, fiziksel ibadeti ve Allah'a kulluğu ifade eden geniş bir anlam yelpazesine sahiptir. Ancak "ikametü's-salât" ifadesiyle namaz kılmak, düzenli ve disiplinli bir ibadet olarak vurgulanmıştır. Namazın Kur'an'da yer almadığı iddiaları, bu kelimenin anlam derinliği ve bağlamsal kullanımları göz önüne alındığında geçersizdir.[53]

Görüldüğü gibi Namaste-Namaz ile Salat arasında pek bir bağ yok gibidir. Ve Namaz kelimesinin Salat kelimesinin anlam ve ma’nâsını karşılaması pek mümkün değildir. 

---------------

الَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلَاتِهِمْ دَائِمُونَ {المعارج/23} 

(70/23) “Ellezîne hum ‘alâ salâtihim dâ-imûn(e)”

(70/23) Onlar, salatlarına devâm eden kimselerdir.

---------------

Ellezine; , O şey ki, O kimse “Ellezine” ifâdesine (الَّ) “Elle” sağ ve sol eller vardır. Arapça ifâde de görüldüğü gibi aslı bir olan (ال) el’in (ل) “Lâm”ın şeddelenmesi ile oluşan aslı Uluhiyyet eli olan nefs-i küll olarak halkiyet eli olarak görünmesidir. Aklı küll ve Nefsi küll el’ine sahip bu “Abdiyet” elinin aslının “Risâlet ve Ulûhiyyet” ellerine (ذِ) “Zi” sahip ve (ن) “Ne= Nun” Nûr, Nûr-u Muhammedi ile tüm mertebeleri içten ve dıştan ihâta eden ellerini gönlüne sokup nûr olarak çıkaranlardır. Böyle eli buldun mu? Öp, Öp, Öp, bulamazsan da kendi elini öp… Peki bu (ن) “Nun” dan (50) “Elli”den nûr’dan olan, O şeyki, O nasıl kimsedir?

Ellezine Hum; “Onlar olanlardır.” Ellezine kelimesine bakmıştık. (هم) “Hum” nasıl onlar… (هُ) Hu ve (م) Mim (Hakîkat-i Muhammedi) olan yâni bâtını “Hu” zâhiri beden varlığı ile Hakîkat-i Muhammedi’den ayrı olmadığını idrâk etmiş olan… Sayısal değeri ise (5+40)= 45 tir. (45) sayısal değeri de (ادم) Âdem di. (الم) Elif, Lam, Mim ile Kıyam, Rükû, Secde halinde Hakîkat-i Muhammedi idrâkinde Hazreti Âdem’den, Hazreti Muhammed’e kadar “28” mertebeyi bünyesinde bulandır. 

“Âlî (على)” … a takısıdır. Bir bakıma (على) “Ali”, yüce yüksek demektir. “Ellezine hum ali” Yüce yüksekte olanlar demektir, mi’rac ifâdesidir. (ع) Ayın: 70, (ل) Lam: 30, (ي) Ye: 10, (70+30+10)= 110= 11 dir. (11) Hazreti Muhammed mertebesidir. Namazda bu ifâdenin yeri Kade-oturuş ve tahiyyât’tır. Bu âyetin sayısal ifâdesi 70+23= 93 tür. (93) (نجم) Necm sayısal değeridir. (40) Hakîkat-i Muhammedi sayısal değeri çıkarılırsa, (93/40)= 53 kalır. (مراج) mi’rac âyetleri 53 (النجم سورة) “Necm Sûresinde” bulunmaktadır. 

(النجم سورة) “Necm Sûresi” 62. âyetinde (Fescudû lillâhi va’budû.) “Artık, hemen Allah için secde ediniz ve ibadette bulununuz.”[54] Buyurulmaktadır. Burada geçen ibâdet (وَاعْبُدُوا) Ubûd-Ubûdet ile Hakk’ın fiilidir. (هم) “Hum” ifâdesinde (م) “Mim” Hakîkati Muhammedi idrâki ve anlayışı ile secdeye yaklaşma hâlidir. (على) “Âlî”, yüksek, yüce olarak “Makam-ı sıdk”[55] doğruluk makamında rabb-larına mülâki ve kavuşma hâli olur. 

Namaz fiili’nin 

“kıyam” yani ayakta durma bölümü, nebatatın hukukunu, 

“rükû” yani eğilme bölümü, hayvanların hukukunu;

“secde” yani yere kapanma, mâdeniyatın hukukunu koruma ve onlara olan “şükran” borcumuzu ödeme yolunda yapıldığından namaz ehline Zât-î olarak sadece “tahiyyât” yani oturuş bölümü kalmaktadır. Burası ise namaz’ın en muhteşem yeridir.

Tahiyyatta oturan kimse daha evvelce de bir miktar bahsettiğimiz gibi gerçek kimliğini bulmuş, “Hakîkat-i Muhammediyye”ye ulaşmış ve huzûr ehli olmuş olur. 

 Bu oturuşuyla namaz kılan kişi vücûd duruşu itibariyle “Muhammed” yazısını oluşturmaktadır. 

Şekliyle ve de ma’nâsıyla, zâhir - bâtın gerçek kimliğini ispatlamış olur. Böylece ve sadece, bu kimseler Hakk’a gerçek ayna olan­lardır.

Ayak’ta (ا) “elif”, 

Rükû’da (د) “dal”,

Secde’de (م) “mim”

yâni (ادم) “Adem” liğe ulaşan kimse, “tahiyyâtta” da (مُحَمّد) “Muhammed”liğe yükselmiş ve netice hâsıl olmuş olur. 

Ne muhteşem bir sistem! 

İnkâr veya gaflet sebebiyle bu ibâdeti terkenler neler kaybettiklerini bir bilebilseydiler ne olurdu?

Namaz’a hareketlerinin 3’üncü yönü itibariyle baktığımızda; 

ayakta durma, “kamet” (ا) “elif”, → “İbrâhîmiyet”

eğilme, “rükû” (د) “dal”, → “Mûsevîyet”, 

yere baş koyma, “secde” (م) “mim” → “İseviyet”, 

oturuş, “tahiyyât” (مُحَمّد) → “Muhammediyye mertebesidir.[56] “ İz- -T-B- ”

Ettehiyyâtu lillâhi vessalevâtu vettayibât "Dil ile beden ve mal ile yapılan bütün ibâdetler Allah içindir." Esselâmu aleyke eyyuhen-Nebiyyu ve rahmetullahi ve berakâtuhu "Ey Peygamber! Allah'ın selâmı, rahmet ve bereketleri senin üzerine olsun."

Burada gerçekleşen Allah c.c. için ibâdeti, Ubûdet mertbesinden Hakk’ın fiili ile Ulûhiyet mertebesi ile “Risâlet” mertebesi arasında oluşan konuşma hâlidir. (السلام) Esselâm (ك) “Ke” senin üzerine olsun ey “Nebi” derken Rasûlüllah efendimizin bünyesinde bu hitâb bizlere de gelmektedir. (السلام) “Es-selam”ın da Efendi Babamın hususi esmâsı olması düşündürücüdür. Cenâb-ı Hakk (c.c.) bizleri muhâtab alıp, Ulûhiyyetinden her birerlerimizde bulunan “Risâlet” mertebesi ile konuşmaktadır.

Esselâmu aleynâ ve alâ ibâdillâhis-Sâlihîn.

"Selâm bizim üzerimize ve Allah'ın bütün iyi kulları üzerine olsun."

Hallac-ı Mansur bağdatta sohbet verdiği kürsüden, oluşan ilâhi muhabbetle “İbâdillâhis-Sâlihîn” ifâdesi yerine, Râsûlüllah “İbâdillahil-ecmâin” Ah! Ne olurdu bütün kulların üzerine olsun deseydi. Dediği zaman, âlemi ma’nâ da Rasûlüllah (s.a.v) Efendimiz “Ya Hallac biz vahiy ile konuşuruz bilmiyor musun? Deyince, Hallac-ı Mansur eyvah! demiş. Resûlüllah bunun diyetini ne ile ödeyecek- sin deyince, hata ettiğini anlayan “Hallac-ı Mansur” hata ettim Ya Rasûlüllah boynum ile ödeyeceğim. “İbâdillâhis-Sâlihîn” ifadesi Salâh içinde tüm kullar vardır. Bu âlem Hakk’ın zuhurundan başka bir şey olmadığı için hakîkatte “İbâdillâhis-Sâlihîn”, “İbâdillahil-ecmâin” ifâdesini içinde bulundurmaktadır. Yaklaşık 300 yol sonra âlemi ma’nâda Rasûlüllah (s.a.v.) efendimiz ile görüşen bir Ehlullâh Hallac-ı Mansur’un affedilmesi için ricâcısı olmuş ve Halllac-ı Mansur affalmuştur. 

Salâtihim dâimûn; Namazlarına devâm eden, nasıl devâm “50 vakit” üzerine devâm eden.

Elli Vaktin İfâdesi Nedir ?[57] “ İz- -T-B- ”

Mi’rac gecesi namazın ilk belirlenen elli (50) vaktinden, kısım kısım, beş (5) vakte indirilmesinin sebebi neydi acaba?

Cenâb-ı Hakk’ın (c.c.) haşa! o kadar bilgisi yok muydu? da Mûsâ aleyhiselâm vâsıtasıyla indirildi.

Eğer Cenâb-ı Hakk’ın murâdı gerçekten ümmet-i Muhammed’e sadece beş vakit namazı farz etmek olsaydı daha baştan bunu böylece bildiremez miydi?

Demek ki: bu hâdiseden bizlere bazı ibretler çıkarmak düşüyor. Eğer baştan belirtildiği gibi namaz elli vakit olarak yeryüzüne inip mutlak hüküm haline gelmiş olsaydı, bazı insânlara çok büyük yük olacaktı.

Eğer, namaz baştan elli vakit bildirilmeyip sadece sonda belirlenen beş vakit olarak hüküm haline gelmiş olsaydı bu sefer de bazı insânlara haksızlık edilmiş olacaktı. Cenâb-ı Hak ise haksızlıkla değil, hikmet ile faâliyet gösterir, yeterki bizler o hikmetleri idrâk edelim.

İnsanlar aynı güç kâbiliyette olmadıklarından idrâk ve ihâta seviyeleri de değişiktir. Kâbiliyeti yüksek olanı düşük seviyede bırakmak ona haksızlık olur, gücü az olana da fazla yük yüklemek ona haksızlık olur.

Demek ki, belirtilen vakitlerin ellisi (50) azami, beşi (5) asgaridir.

Beş (5) vakti, asgari müşterekte bütün ümmete farz, fa­kat ma’nâ âleminde yükselmeye istîdâtlı olanlara ise elli (50) vakte kadar çıkma imkânı verilmiştir.

Böylece her müslüman beş vaktin hakkını vererek tatbik ettikten sonra gayreti mikdarınca çalışmaları neticesinde bir günlük namazını elli vakte çıkarma imkânını bulmuş olur.

Gerçekten, “Hakîkât-i Muhammedi” yolunda faâliyet gösterip idrâkini geliştirmesi için kişi, 

evvelâ → “Âdemiyyet” mertebesini yaşayıp, 

oradan → “Nûhuyet”, 

 → “İbrâhîmiyet”, 

 → “Mûseviyet”, 

 → “İseviyet” 

ve nihâyet gerçek → “Muhammediyyet” mertebesine ulaşması gerekir.

İşte bu seyr esnasında, kişinin asgariden beş (5) vakit namaz ile başladığı günlük namazı, her mertebede yükselerek nihâyet elli (50) vakit hükmüne ulaşır.

Ancak bu­rada fiilen bedenen kılınan yine (5) beştir, diğerleri mâ’nen olmaktadır. Fakat vakti ve gücü olan fiilen de nâfile hükmünde yapabilir.

Eğer beş vaktin üstünde ki namaza yol açılmamış olsaydı. Her hâlde bu ümmete yükselme yolu kapanmış olurdu. Bu hâl ise ümmet-i Muhammed için düşü­nülemez bile.[58] “ İz- -T-B- ”

---------------

Sıfat Mertebesinin Namazı

Sıfat mertebesine ulaşan kimse

(Mearic Suresi 70/23) elleziynehüm ala salatihim daimune

İşte o kimseler onlardır ki namazlarında daimdirler hükmüyle belirtilen özelliğe ulaşmış olmaktadırlar.

Gerçi bu ayet beş vakit namazlarını aksatmadan de­vam ettirenler için de belirtilmiş olmakla beraber, gerçek manada elli vakte talip olup onları sürdürenler içindir de. 

Şöyleki: Evvela beş vaktini çok iyi bir şekilde yerine ge­tirmiş olan kimseler, bu mertebeye ulaşıncaya kadar edindikleri manevi güç ve tecrübelerle, yaşadıkları za-manlarında hiç boşluk bırakmayıp devamlı Hakk’ı tefekkür ve zikr haline ulaşırlar.

Yirmi dört saatlik bir günün saatlerini 2 ile çarpsak kırk sekiz (48) eder. 

Yani her yarım saatte bir namaz eda edil­miş olur. 

Bu namazı kılan kişinin gerçek kimliğini, bir;

Hakk’ın varlığını da bir olarak dikkate alırsak böylece sayı elli (50) olmuş olur. 

Artık bu kimselerin uykuları dahi ibadettir, çünkü gözleri uyusa da gönülleri uyumaz.

Buranın ehli, muhabbetullah ile dolu Arif zatlardır. 

Mi’rac gecesi Efendimize emir edilen elli vakit namaz bu kimseler içindir. 

Mertebeler daha aşağı doğru indikçe kırk’a, otuz’a, yirmiye, on’a ve nihayet beş vakte iner. 

İşte asgari müşterek olan bu ibadet dahi bizlere zor gel­mektedir. Nasıl bir gaflet içinde olduğumuz, ne kadar aşikardır. 

(Maun Suresi 107/4-5)

feveylün lil musalliyne elleziynehüm an salatihim sahune 

vay o namaz kılanların haline ki: onlar kıldıkları namazdan uzaklaşmışlardır, ihtarı ne ağır bir suçlamadır. 

ALLAH c.c. tüm kullarını gafletten kurtarsın.

Beş vakitle namaz kılmaya başlayan kimse gayreti nispetinde yukarıda kısaca belirtildiği gibi seyrini yavaş yavaş yükselterek, namaz mü’minin mi’racıdır sırrına ulaşmış olur. 

İşte ancak bu tür namaz, sahibini mi’raca ulaştırır.

Bu hale ulaşan kişinin kendi nefsi varlığı kalmaz, on­da faaliyette olan Hakk’ın varlığıdır.

İçinden ve dışından Hak tarafından ihata edilen bu kimse, 

Efendimizin ağzından;

Men reanî fekad reel Hak (hadis-i kudsi)

bana bakan Hakk’ı görür der. Çık aradan kalsın yaradan hükmü kesinleşmiş olur. 

Böyle olunca Ona bakan başka neyi görecekti ki?.. Elimizden geldiği kadar bu işlerin üzerine eğilmemiz bi­zim menfaatımıza olacaktır, geçen günlerin geri gelmesi asla mümkün değildir.[59] “ İz- -T-B- ”

---------------

Büyüklerden birisi hapşıran bir insanın “Allah’a hamd olsun” dediğini duyunca hapşırana şöyle demiş; “Sözünü Allah’ın söylediği gibi hamd âlemlerin rabbi Allah’adır diye tamamla!” Hapşıran karşılık vermiş. “Âlem nedir ki? Allah ile beraber zikredilsin” Efendi hazretleri şöyle cevap vermiş: “Kardeşim şimdilik şöyle! Çünkü yaratılmış (halkedilmiş) kadime birleştirdiğinizde ondan geriye iz kalmaz.” 

 İşte bu vuslat makamı ve fena sahiplerinin kendile-rinden geçme halidir. Hal sahibi, fena halinden fani olursa elhamdülilah da demez. Çünkü kulun el-hamd deyişinde, bazı kimselerce örtü, bazı kimselerce elbise diye ifade edilen kul ispat edilir. Hal sahibi, âlemlerin rabbi derse içinde bulunduğu makamdan daha yüksek bir makam yoktur.

İşte bu varislerin makamıdır ve ondan daha üstün makam yoktur. Bu makam, karşısında dilin dönmediği ve gönlün mustarip bir makamıdır. Bu makam ehli hallerinden fani olmuş, (müşahadelerini anlatmada ağzı kapanmıştır). Zat nurları onlara egemen olmuş, sıfatların belirtileri, üzerlerinde görülmüştür. Söz konusu insanlar Allah katında bekleyen ve onun katında gizlenmiş Allah’ın gelinleridir (arâisü’l-hak). Onlar Allah’tan başkası bilmediği gibi kendilerini de Allah’tan başkası bilemez. Allah onları övünç tacı ile taçlandırmış, ünsiyet yaygısında fena minberleri üzerinde oturtmuştur. Onlara bunu kazandıran şey “namazlarında daimi olmaları” (el-mearic 70/23) ve şahitliklerini doğru yapmalarıdır (el-mearic 70/33).

İlahi kuvvet onlara sürekli müşahade ile yardım eder. Onlar da iki ayağın konulduğu yerde sıfatlarla gözükür. Onların şaşkınlığı uyma yönündendir. Zikretmeleri ise bir sünnet veya farzı yerine getirmekten ibarettir. Onlar dost doğru yoldan ayrılmaz halk ile iç içe yaşasa ve onlarla haşır neşir olsalar bile bu esnada gerçekte onlarla beraber değillerdir. İnsanlar kendilerini görseydi, onları görmüş olmazlardı. Çünkü onları ancak Allah’ın fiillerinden birisi olmaları yönünden görürler. Dolayısı ile onlar fiili ve yapıcısını müşahade eder. Ne ömür makam! Onların durumunu misal olarak sandık yapan bir marangozun yanında oturan kişiyi verebiliriz. Marangozun yanında oturan kişi, hem yapımı hem yapanı görür ve işin yapımı kendisini yapıcısından perdelemez. Gerçi o esnada kalbini fiilinin güzelliğini meşgul edebilir. Çünkü dünya Hz. Peygamberin buyurduğu gibi gübrenin yetiştirdiği gibi gübrenin yetiştirdiği tatlı bir meyve ya da kötü yataktaki güzel bir cariyedir. Ona iyilik yapıp onu seven kişiye cariye kötülük yapar ve ahretini ona haram eder. Şair ne güzel söylemiş; 

Akıllı kişi dünyayı sınadığında

Dost kisvesinde bir düşman olarak kendine açılır.

İşte bu taife, özü sözü bir eminlerdir. Allah onları ilahi kuvvet ile desteklemiş. Dolayısıyla Onlar bu nispet sayesinde Allah ile beraberdiler. 

İşte bu, çıkılacak en yüksek makamdır. Varılabilecek en değerli gaye, bu yüce gayedir. Çünkü gaye, bilgi tecelliler yönünden değil, ancak tevhit yönünden olabilir. Söz konusu makam, istiva yeridir. İstiva, ancak en yüce dostun bulunduğu yerde olabilir. Binaenaleyh ermiş oldukları müşahadenin hakikatı nedeniyle bu gruba ne mutlu!

Onları, kendilerine katılarak ve söyledikleri mümkün bulunarak, onaylamamız ve kabul etmemiz nedeniyle ne mutlu bize!

Dil Küheylânı bizi söz meydanında sürükledi (sözü uzattık)[60] 

---------------

Sayı ve zaman diye Bir şey yok aslında bizim isimlendirdiğimiz güneş ve ayın dönmesiyle verdiğimiz isimler. İşte Hz. Peygamber efendimiz hadîs-i Şerîflerinin birinde Bana Dünyanızdan üç şey sevdirildi biri gözümün nuru namaz. Biri kadın biri de güzel koku. Yalnız buradaki ifadeye çok dikkat çekmek lâzımdır. Dünyadan bana sevdirildi deniyor. Sizin dünyanızdan diyor. Bizim dünyadan yani. Hadîs-i Şerîfe bu yönü ile bakmak lâzımdır. SİZİN DÜNYANIZDAN BANA ÜÇ ŞEY SEVDİRİLDİ. Demek ki âlemler kendisi için meydana getirilmiş bir varlık. Dünya niye onun olmuyor? da sizin dünyanızdan diyor.

Bu dünyada onun için meydana getirilmedi mi? Niye sizin dünyanızdan diyor. Ha, demek ki sizin dünyanızdan sahip olamayacağınız üç şey var. Bu dünyada sahiplik hükmü ile muamele edemeyeceğiniz üç şey var diyor. Onlar size hükmeden demek istiyor. Yani o şeyi hükmünüze alamazsınız benim hükmüm altındadır. Ve bunun dışında yaptığınız hareketlerle kendi dünyanızı kendiniz kuruyorsunuz diyor. Yani kendi düşüncelerinizle var sandınız hallerle, doğduktan sonra buluğa erinceye kadar ileri yaşlara gelinceye kadar aileden ve çevreden, alıştığınız şartlanmalarla, örf ve adetlerle ve nefsinizin istekleriyle, tabiatınızla kendinize bir dünya kuruyorsunuz. İşte bu dünyada yaptığınız üç şey var. Genel dünyada da yapılan üç şey var sizde bunu seviyorsunuz. Ben sizin yaptıklarınızdan bu üç şeyi sevdim ancak diğerlerini sevmedim diyor. Bir tânesi namaz. Bahsedildiği gibi bunu uzun uzun düşünerek detayları ile anlatmak lazım. Ama burada bu kadar söylüyoruz. Ana hatlarıyla anlaşıldığı kadarını söylüyoruz. O yeter zaten. Gözümün nuru namaz, kadın ve güzel koku. Hz. Peygamber efendimiz bunlarla ne demek istiyor acaba. Hâkim sözünün sahibi hikmetlerle dolu olan bir varlıktaki söz muhakkak ki hikmetler içerisinde olacaktır. Dolayısıyla bu hikmetleri bizim açmamız gerekiyor. Her ne kadar o açmış ise de her mahallin tam gerçek olarak açık anlatması mümkün değil ve o, zaman süresine sığmaz zaten Bin dört yüz sene açılıyor, açılıyor da hala açılmış bir şey yok ortada. O yirmi üç seneye nasıl sığdırsın. Gene de sığdırmış ve de yeteri kadar sığmış. Lazım gelen bütün ana maddeyi, ana malzemeyi, potansiyeli koymuş ortaya. 

YAĞMA diyor eksilmezde. Bir şey de olmaz. İşte NAMAZ denilen o hali biz gerçekten bedensel yönünü idrak ettiğimiz zaman namazın birinci derecesini idrak etmiş oluruz. Her mertebe namazın ayrı bir özelliği vardır. Bedensel namaz fiiller âleminde fiziksel âleminden madde âleminde madde yapımızla yapılan namazdır. Aslında namaz diye bir şey yok Kur'an-ı Kerim'de SALAT var. Ama Türkçe karşılığa geçtiği zaman başka ifadesi olmadığı için namaz denmiş. Ve bu kısa ve kısıtlı ifade neticesinde namazı sadece bedenle yapılan fiiller hükmüne getirip çerçevelemişiz. Yani namaz budur Salat budur demişiz. Hâlbuki bu değil bu, fiiller âlemindeki görünüşü, isimler âlemi esmâ âlemi yani melekut âlemi akıl âlemi, düşünce âlemi denilen yerdeki namaz. Çünkü İslam dini sadece bedensel hareketleri yaptırmak için ortaya gelen bir din değil. Hem fiiliyatı var hem düşünce ve tefekkür yönü var. İşte tefekkür yönünde olan namazın ismi SALAT-I VUSTA orta namazı... Biliyorsunuz Hristiyanlarda namaz yok sadece dua var. Onlarda tefekkür yönü ortaya çıkar. Salatın esmâ âlemi isimler âlemi düzeyindeki aldığı ismi dua ve zikirdir. Orada da salat yok. Salat-ı Vusta ismini alır ama çalışma sahası dua ve zikir üzerindedir. O yaşantıya gelmiş olan kişi zaman zaman dua ve zikir hükmü ağır basar fiziksel ibadetini yapamaz hale gelir. Ama o ibadeti yapmıyor demek değildir. Salat-ı Vustayı yaşıyordur. Salat-ı Vusta (ara namazı) buradaki ara namazında kasıt iki varlık var da birbirine geçilecek değil. İdrak mertebesinde olacak hadiselerdir. 

Şimdi bir ef'al âlemi dedik, fiiller âlemi, dünya âlemi, iki esmâ âlemi, sıfat âlemi dedik. İşte bu esmâ âlemindeki zikir ve dua yönlü yapılan fiil yahut düşünce Salat-ı Vusta, orta namazı yani sıfat âlemine geçmek için basamak namazı, ara namazıdır. HAFİZU AlESSALAVATULLAHİ VE SALATEL VUSTA (2/238) Yani, Allah’ın salatını muhafaza edin ve de salat-ı Vustayı muhafaza din. Ondan sonra düşünce düzeyi tamamen kemâle erdikten sonra o halin gereği olarak kemâle erdikten sonra bunun üstündeki namazın aldığı isim, sıfat mertebesinde aldığı isim ELLEZÎNE HUM ALÂ SALÂTİHİM DÂİMÛN. Onlarki namazları üzere (dâim) devamlıdırlar.(70/23) İşte gerçek salatın yeri burasıdır. Yani Salat ismini alan olgunun yeri burasıdır. Onun bir altı Vusta namazı, orta namaz. Daimî salata geçiş yeri. Berzah yeri. Onun altındaki ise namaz hükmünü verdiğimiz fiiller âlemindeki namazdır. Şimdi Namaz, dua ve zikir aynı zamanda Salat-ı Vusta, onun üzerinde olan Salat, gerçek salat Salat-ı Daimun. İşte salattan kasıt bunlardır. Baştaki S sıfat âleminin varlığını ortaya koyuyor. Oradaki LAM Sıfat âlemindeki lahut tekliği ifade ediyor. Sonraki T de Tevhid, yani Vahdet hükmünü ifade ediyor. Şimdi, birinci namazda ayrı ayrı varlıklar vardır Fiiller âleminde yapılan namazda ayrı ayrı varlıklar vardır. Kulluk şuuru vardır. Ben kulum, Rabbime ibadet ediyorum hükmü vardır?

Ve oradaki namaz bu düşünce yapısı içinde kılınır, namazın gerçek hüviyeti bunu ikiye indirmektir. Çokluğu ikiye indirmektir. Bir Hakk var bir de kul var. İkiye iner. Şimdi, kendinin dışında olan birçok varlıklarıda görür. Birçok varlıkları ayrı ayrı müşahede eder. Bununla birlikte Hakk ve kendini müşahede eder. Fiiller âleminin en yüksek idraki budur. Bunun dışında ve bunun altında olan düşünceler sevap kazanma hükmü ile yapılan fiillerdir. Sevap kazanma hükmü ile yapılan fiiller kemâle erdiğinde bir Hakk var bir kendi var. Hiçbir şey beklemeden Hakka ibadet etmektedir. En yüksek idraki budur. Fiiller âlemindeki namazın. Bunu idrak ettikten sonra bu yaşantıda kendisine kâfi gelmezse o zaman aldığı ve okuduğu derslerle sohbetlerle Hâk yolundaki çalışmaları ile yavaş yavaş anlar ve bakar ki âlemde Hakkın varlığından başka bir varlık yok. Yani tek tek, ayrı ayrı gördüğü bütün varlıklar Hakkın esmâlarından her bir esmânın zuhura çıkmasıdır. Yani, oradaki halleri Hakk yapıyor. Hakkın bir zuhuru ile bunlar meydana geliyor. İşte burası Tevhide geçiştir. Vahdete basmaktır. Birincide vahdet yoktur kesret vardır. İkinci yani Vusta demesi bu. Orta namazı demesi bu. Bu idraki yaşama zaman zaman düşer yine, aşağıya. Orada yaşar tâ ki yukarıya doğru seyrini tamamlar, artık orası onun yeri olur. Yani Salat-ı Daime yeri olur. Bu salat-i daime de, fiil ve bir hüküm yoktur. Bu, düşünce yapısında olan daimî Hakla birlikte olan hiçbir an Haktan gayrı düşünmeyen görmeyen ve Hakk olarak aynı ile yaşayan bir mahallin aldığı isim olur.[61] “ İz- -T-B- ”

 Şeriat âlemin nizamı içindir. Yani âlemin nizamını korumak düzenlemek içindir. Böylece bir hakikati idrak ettikten sonra namaza abdeste ve oruca ne ihtiyacımız vardır derler. Zahir Hakksa, batın Hakksa her şey Hakksa sen de Hakksan, şeriat bunu bilmeyenler için âlemin nizamını korumak içindir, derler yani bunu anlamayanlar için, âlemin nizamını korumak için derler. O halde biz bunu anladıktan sonra abdeste, oruca ne ihtiyacımız vardır deyip heva ve nefsani heveslerine ittiba ederler. Niye, çünkü zahir ve batının kendi hakikatlerinin ve Hakkın hakikatini yani gerçeğini hakkıyla idrak edemediğinden bilemediklerinden bu işi sadece lafzi kelami anladıklarından yahut yanlış öğrendiklerindendir. 

 Eğer Hakk’ın hakikati, Zahir ve Batın Hakktır, fakat senin kayıtlı vücudun bu hazreti şehadette çok açık bir kuldur. Sen içinden Hakk olduğunu istediğin kadar bil ama bu kuldur, zuhur mahali kuldur, işte bunun kulluğu; hakiki abdiyeti ortaya koymaktır, hakiki abdiyet de fiille olur, bunu insan nasıl terk eder, bu mümkün değildir.

 İşte onun için salat-ı daimun deniyor bu mertebedeki kişilerin namazına. Namaz-ı haricun denmiyor, ayetin hiçbir yerinde bunlar namazlardan hariçtir demiyor. Beş vakit namazdan bahsediyor, sonra حَافِظُوا عَلَى الصَّلَوَاتِ وَالصَّلَوةِ الْوُسْطَى 2/238 “Salat-il vusta” beş vakit namazı kılarlar, ayrıca “vasat” namazı da kılarlar, “vusta” namazını da kılarlar, yetmedi اَلَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلاتِهِمْ دَاۤئِمُونَ 70/23 “daimun” namazı da kılarlar. Namazı terk ederler demiyor. İşte bu beş ile elli rekat namazdır. Tavan elli vakit, taban da beş vakittir. Onlar tavanı bırak tabanı da kaldırmış durumdalar. 

 Zahir isminin terbiyesinde bulunan bu vucud-u mukayyedeye vaki olan teklif yani Zahir isminin tesirinde olan bu kayıtlı vücuda vaki olan teklif ibadet teklifi batında zuhur içindir. Yani burada bu fiil yapılırsa batında bu fiilin zuhuru olacaktır. Burada bu fiil yapılmazsa batında bunun zuhuru yoktur. Sen buradan bankaya gittin beş bin lira para yatırdın ise bugün o para senin cebinden çıktı gitti, paran yok teslim ettin ama ben bunu istanbul’da alacağım dedin. Bankada o yatırdığın para karşına çıkacak. İşte zahir olan paranı yatırdın batın oldu. Parayı yatırmak bu fiilleri yapmaktır. Bugünkü tabirle Allah’ın bankasına oraya yatırım yapmaktır. İşte batın âlemine biz geçtiğimiz zaman batındakiler bize o zaman gözükeceklerdir. Şimdi biz yaptıklarımızı batına gönderiyoruz, neden, biz fiil olarak bir fiil yapıyoruz ama bu fiilin batıni manası vardır. 

 Bugün bunu göremiyoruz, mümkün değil bugün görmek. Buranın şartları batındaki manayı görmeye müsait değildir. Müsait olsa da göstermezler, yer olarak yine müsait değildir. Gösterilmeye müsait değildir. Eğer biz bir rekatlık namazın menfaatini görmüş olsak secdeden başımızı kaldırmayız. O zaman o ibadet menfaatle yapılan bir iş olur, adeta alışveriş gibi olur. O da olmaması lazımdır. Görmeden yapacaksın aksi halde imtihan olmaz. Hiç gelecekte bir menfaat beklemeden o fiilini yapacaksın. Yani bankaya para yatırıyorum düşüncesi ile değildir. Sen paranı yatırdıysan bunu senden başkası alamaz, sistem böyledir. Bu kayıtlı olan vücuda vaki olan teklif yani namaz kıl, oruç tut, zekat ver, hacca git diye yapılan bu teklif, batında tekvin içindir yani batında bir oluşum meydana getirmek içindir. 

 Böylece ilahi teklife tabi olmak Salih amel ve onu inkar etmek de kötü ameldir. Dolayısıyla bunlar ahrette birer vücut bulacak salih ameller cennetler, bahçeler, huriler, köşkler gibi çıkacak güzel ameller, kötü ameller de cehennem suretinde, zebaniler suretinde varlıklar olmuş olacak. İyi yaptığımız amellerden daha dünyada iken bir kısmı ahiret için bir kısmı da az da olsa batında olarak burada zahir âlemde yaptığımız iyi amellerden zikirlerden bir nur meydana geliyor, bu nurlar bir siluet kazanıyor. Bir zikir yapıyoruz, bu bir bilgi, bir düşünce, bir fiil var hem de orada bir nur var, hem de bir gönderiş bir kudret bir güç var, işte onlardan birer varlık meydana geliyor. Bu varlıklar canlıdır, ama bunu bize göstermiyorlar görsek dünya ile irtibatımız kalmaz yaşayamayız. Sistem bozulur. Bir de eksi olan fiillerden eksi varlıklar meydana geliyor, onlar birbirini yemeye çalışıyorlar. İkisi de şu vücuda hakim olmak istiyorlar. 

 İşte biz salih amelleri çoğaltırsak, salih amellerden meydana gelen mahlukat varlıklar çok, diğerlerinden oluşanlar az oluyor, çok olanlar az olanları daha buradayken yiyip bitiriyor. O zaman ahrette cehennemlik bir vasıf kalmamış oluyor. 

 İşte Allah’ın teklifine tabi olmak salih amel ve muhalefet ise faydasız kötü fiillerdir. Senden meydana gelen salih fiiller ve kötü faydasız suretler diğer âlemde peyda olur. İntikal ettiğin berzah âleminde seni karşılayacak olan varlıklar bunlardır. Bu hayattan sonra başımıza neler gelecek, İslam dininin ne kadar bir sağlam bir sistemle geldiği, bilindiği görülüyor. Onun için burası Cennetten, Cehennemden her yerden değerlidir. Biz ki bu anda dünyada yaşıyoruz, şu anda yeryüzünde bütün yaşayan insanlar âlemin en şanslı varlıklarıdır. Geçenler geçmiş, ne yaptılarsa yaptılar, gelecekler belli değil, ne gelirler nasıl gelirler, ama biz şu anda varız. Mevcuduz, varız ve şuurluyuz. 

 Berzah âleminde seni karşılayacak olan varlıklar bunlardır. Yani amellerinin lâtif bedenlenmiş suretleridir. Burası hem madde olarak müşahede âlemi hem de bütün âlemleri ilmen bilmen muhabbetle müşahede âlemidir. O halde Cemale mülhak olmak başka iltihak etmek, Cemalle birleşmek başka Celalle birleşmek başkadır. Yani Celal tecellisine girmek başka Cemal tecellisine girmek başkadır. İkisi de kemaldedir. Acıtacaksa acıtma kemaldedir, sevindirecekse sevindirme kemaldedir. Buradaki Celal daha önce bahsettiğimiz ism-i Celalin yani Kahharı ortadan kaldıran Celal gibi değildir, buradaki Celal zahmetli Celaldir. Cemal Rahman ismi, Celal da burada Kahhar ismidir karşılayacak olan. Hani “Zülcelal-i vel ikram” dendi ya daha evvelki sohbetlerde… Celalden daha faydalı olarak bahsettik, Oradaki Celal nefsimize yaptığı Celal, nefsimizi kaldırmak için Celal. Buradaki Celal ise bizi karşılayacak o Celal değildir.

 Yani isim benzerliği var ama buradaki Kahharın Celalidir. Bir Rahmanın Celali vardır, arkasından Rahmet geliyor, yani Bir Celal geliyor ama arkasından Rahmet geliyor, burada Celal geliyor ama arkasından da Celal geliyor, devamı da Celaldir. Eğer Celal hakiki manada yani ilmi faydalı yönden Celal olmasa, nefsimizi ortadan kaldıramayız. İkisi de Celal tecellisidir, ama esmanın zuhurları değişiktir. Birisi Celal tecellisi sonunda Cemali hazırlıyor, birisi Celal tecellisinin arkasından gene Celal tecellisi devamlı Celal tecellisi geliyor. Birisi geçici Celalinden Cemaline iltihak ettiriyor, Daima padişahın huzurunda müsait olmakla yani bunların ikisi de Hakk’ın ismi ama birisi padişahın yanında arkadaşı dostu olmakla onun külhancısı olmakla aralarında çok fark vardır. Yani ekmekçi başı, külhancısı, işçisi ahırında seyisi, o da padişahın yanında çalışıyor ama acaba padişahı ne zaman görür.[62] “ İz- -T-B- ”

---------------

 Şeriat mertebesi zahir hukuku düzenleyen mertebenin adıdır, zahir şeriat olarak bir de genel şeriat bütün bunları içerisine alan şeriattır o değildir. Zahir olarak beş vakit namazımızı kıldık, ramazan orucunu tuttuk, paramız varsa hac ve zekat ibadetini yaptık, o zaman şeriat mertebesinin hakkını vermiş oluruz. Veya hakkını veremesek de tatbikatını yapmış oluyoruz. Ama bu yeterlimidir, asgari müşterek için yeterlidir. Bakın Miraç gecesi 50 vakit namaz emredildi sonra beşe indirildi, o gece oyun mu oynadılar, haşa Cenab-ı hakk diyemez miydi, bir seferde beş vakit namaz size farz diye ve ya 50 vakit namaz farzdır benim sözüm sözdür diye, diyemez miydi.

Neden bu senaryo kuruldu, böyle oynandı bu iş. Rasul (sav) geldi gitti, geldi gitti İsa (as) neden çıkmadı karşısına Davud (as) neden çıkmadı da Musa (as) çıktı, mevzuyu dağıtmadan kısaca bunların biri taban biri tavandır. 50 vakit farz namaz bizim üstümüzden kalkmadı, ümmet-i Muhammed’in üstünden kalkmadı, genel olarak kalktı, özel olarak kalkmadı. Nasıl farz-ı kifaye vardır, işte o 50 vakit namaz farz-ı kifayedir. Bazılarının yapmasıyla ümmetin üstünden kalkar, yalnız bu 50 vakit namaz fiili beş vakit namaz kılar şekliyle değildir, namaz hükmünde 50 vakite ulaşabilmesi için kişinin Âdemiyet mertebesinden geçip İbrahimiyet ve diğer mertebelerden geçip Muhammediyet mertebesine ulaştığı zaman zaten 50 vakite ulaşıyor oranın mertebesinin namazıdır çünkü.

اَلَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلاتِهِمْ دَاۤئِمُونَ 70/23 50 vakit namaz oranın ifadesidir. حَافِظُوا عَلَى الصَّلَوَاتِ وَالصَّلَوةِ الْوُسْطَى 2/238 burada belirtilen günde 25 rekatlık namazdır, vusta namazı ara namazıdır, tefsirler ne diyor sabah namazı veya ikindi namazı diyorlar o zahiri ifadesidir. Ara namazı esma âleminde kılınan namazdır. Ef’al âlemi ile sıfat âlemi arasında Esma âleminde kılınan namazdır, insanı Ef’al âleminden alır, sıfat âlemine intikal ettirir. Yani Cenab-ı hakk eğer bütün ümmete Ümmet-i Muhammed’e beş vakit namazı farz edip yeterli görseydi, 50 vakit kelamını ortaya çıkarmazdı. 50 vakti amir olsaydı, yapamayacak olanlara çok büyük bir yük gelirdi. Eğer beş vakti sadece amir olsaydı 50 vakti söylenmeseydi, ilerleme imkanı olanlara haksızlık edilecekti. Herkes aynı seviyede olacaktı. İşte onun için beş vakit namaz tabandır, yani her insanın yapabileceği anlayabileceği en basit akıl yapısına sahip olanların dahi bu işi yapabileceği güçsüzlerin dahi yapabileceği bir rakkama indirildi. Ama aslı 50 vakittir.

Onu da kapatmak için yani mahrum etmemek için bire on veririm diyor, beş vakit kılan da 50 vakit o zaman 50 vakit kılan 500 vakit namaza yükselmiş oluyor. Yani Cenab-ı hakk’ın rahmetidir 50 vakit namaz da vaz etmesi. Neden sünnet kılıyoruz? Allah’ın emri değildir, farz değildir, sünnettir, ama sünnet de farz hükmündedir bir bakıma çünkü Hz Peygamber vahy ile konuştuğundan kendinden söylemediğinden onları dolaylı olarak onlar da Hakk’ın emri sayılır. Ama Hz peygambere bağlandığı için bazıları bazen terk edilir, bazıları terk edilmez. 

Yani müekked, tekidli, kuvvetli sünnetler vardır, gayrı müekkede kuvvetli olmayan sünnetler vardır, gereği yerine göre terk edilebilir o da Rahmettir. sünnetlere tabi olmak ve onları tatbik etmek bizim neden lehimizedir, tabi ki lehimize hem de bir çok yönden ama en büyük lehimize olan tarafı eğer farz namazlarımızda eksiklikler varsa sünnetlerle onlar tamamlanacak sünnetler yedekte duruyor, nasıl stepne lastiği olmazsa insan yolda kaldığı zaman eski bir lastik bile olsa gideceği kadar 10-20 Km insanı kurtarıyor, işte sünnet namazları da farzların eksik olduğu yerde onu tamamlayacak.

Tabi değişik değişik düşünceler ortaya atılıyor, insan aklı bazı düşünceleri üretir, sünnetse sünnettir, farz ise farzdır, evvela öğlen namazının sünnetini ele alalım, öğle namazının ilk sünnetine nasıl niyetleniriz, işte varsa farz yoksa sünnet gibi niyet etmek mümkün değildir. çünkü farz hükmünde tekitli sünnet sünnet-i müekkede yani mutlak kılınması lazım gelen bir sünnettir. Yani kendisi farz gibidir zaten. Farz niyetiyle nasıl niyetleniriz. İkindi namazın sünnetine gelelim, bazen terk edilir bazen terk edilmez, işin durumuna göre bu zaten ikindi namazın yerine kaim olmaz, ama Cenab-ı Hakk kendi rahmetinden bakın orada hukuk değişiyor, kendi rahmetinden onları farz yerine koyarsa o zaman asli farz olur. 

Bizim niyetimize gerek yoktur zaten Cenab-ı Hakk onu 

öyle murad ettikten sonra bizim niyetimize gerek yok onun niyeti mühimdir. Yahut O’nun hükmü mühimdir. Sabah namazının sünnetini kılıyoruz, nediye farza niyet edelim, madem kılacak iki rekat daha fazladan kılar daha evvelden farzdan sonra kılınmaz, başka namaz yoktur, sabah namazının farzından sonra güneş iki mızrak boyu çıkıncaya kadar başka namaz kılınmıyor o sürede nafile de farz da kılınmıyor, daha evvel yahut daha sonra kılması lazımdır. Kafanızı fazla yormayın şimdiye kadar nasıl gelmişse alimlerimiz tarafından büyüklerimiz tarafından nasıl tatbik edilmişse öyle devam edin. Şimdi farzların bir başka türlü şekilde kazası var, ama sünnetlerin kazası yoktur.[63] “z- -T-B-”

---------------

حَافِظُوا عَلَى الصَّلَوَاتِ وَالصَّلَوةِ الْوُسْطَى 2/238 beş vakit namaz ile yani vakitleri bildirilmiş namaz ile ara namazını muhafaza edin, yani bunu da tatbik edin. Bu ayetten sonra اَلَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلاتِهِمْ دَاۤئِمُونَ 70/23 yani onlar devamlı salat halindedirler, namaz halindedirler, yani birçok kullar vardır ki onlar devamlı salattedirler diye صَلاتِهِمْ دَاۤئِمُونَ daimi salatı daimi namazı belirtiyor. Şimdi bu ne demektir? Beş vakit namaz ef’al âleminin namazıdır, yani fiiller âleminin namazıdır, وَالصَّلَوةِ الْوُسْطَى esma âleminin namazıdır, yani rububiyet, “Dur rabbin namazda” dediği namazdır. صَلاتِهِمْ دَاۤئِمُونَ Sıfat mertebesinin namazıdır, وَالصَّلَوةِ الْوُسْطَى Ef’al âlemi ile Sıfat mertebesi arasındaki vasıta namazdır, ara namazıdır. Araya yani وَالصَّلَوةِ الْوُسْطَى ulaşmadan صَلاتِهِمْ دَاۤئِمُونَ ulaşmak mümkün değildir. “Vusta” dediği budur yoksa İkindi namazı dedikleri fiiliyatla ilgili izahlardır. İkindi namazındaki ifadesi suretteki cevabıdır. Ama batındaki hakiki cevabı Esma âleminde kılınan namazdır. Rububiyet mertebesinde tatbik edilecek Vusta; ara namazdır. Yani bağlantıyı kuruyor, Esma âlemi yaşanmadan sıfat âlemine nereden çıkacaksın.[64] “ İz- -T-B- ”

---------------

Genel olarak biz sünneti Hz Rasulullah’ın sözü olarak O’nun tavsiyesi olarak biliyor ve öyle tatbik ediyoruz. Ama öze indiğimiz zaman o da Allah’ın farzından başka bir şey değildir, neden وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى 53/3 ayeti var, اِنْ هُوَ اِلا وَحْىٌ يُوحَى 53/4 yani Hz Peygamberin söylediği her söz Allah’ın sözüdür, o zaman farz peki neden sünnet demişler, ümmete rahmet olsun diye, kolaylık olsun diye eğer bütün bunların hepsi Allah’ın Zat’ı tarafından farz olarak diğer farzlar gibi verilmiş olsaydı, bize azimet olurdu, ruhsat olmazdı, yani çok zorlanırdık, bize 50 vakit namaz farz oldu, işte Musa (as) a geldi geri gitti gel git en sonunda beş vakte düştü bunu da yapamazlar git dedi Musa (as) tekrar bunu indirt dedi, bunun üzerine Efendimiz gidemem dedi.

Şimdi bakın bu miraçta yaşanmış bir hadise olarak anlatılıyor, ki doğrudur, ama bu hadiseyi bu kadar kolayca yazıp yahut anlatıp yahut okuyup geçemeyiz, bunun üstünde mutlaka durmamız lazımdır, haşa Hz Rasulullah bilmiyor muydu, yahut Hz Allah kullarının ne kadar ibadet yapabileceğini bilmiyor muydu, Musa (as) mı onlardan daha akıllı idi, “hadi ya rasulullah yapamazlar edemezler vakti azalttır” veya Cenab-ı Hakk baştan beş farzı veremez miydi, 50 vakit farz diye. Bu uygulama o gece olmasaydı vay bizim halimize, 

Neden İsa (as), Yunus (as) Nuh (as) çıkmadı da Musa (as) çıktı, evvela Musa (as) Ulul Azm peygamberlerinden bir tanesi ve şeriat ehli bir peygamberdir, yani şeriatı olan bir peygamberdir, şeriatı olmayan bir peygamber bu işi bilemez, zaten uygulaması yoktur, neden İsa (as) karşılamadı, İsa (as) ın mertebesi Musa (as) ın üstünde değil mi, üstünde ama İsa (as) ın şeriatı yok şeriat getirmedi, Tevrat’ın şeriatına uydular İseviler. Geçmiş peygamberler arasında şeriatı en üstün olan Musa (as) idi. Cenab-ı Hakk; “eğer kendi kitabınızda bir hüküm bulamazsanız ehl-i kitaba bakın” diyor. 

Neden çünkü daha o zaman Kur’an-ı Kerim’in hepsi gelmedi. Üçte biri geldi üçte ikisi gelmedi. Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun ehl-i kitaba sorun diyor geçmiş peygamberlerin içerisinde en üst derecede olan ilmi konuda Musa (as) dır. Çünkü elinde Tevrat gibi şeriatı vardı, daha evvel gelen kitaplar suhuf olarak sahifelerden ibaretti yani üç sahife dört sahife on sahife yirmi sahife küçük kitaplardı. İşte Musa (as) ın O’nu karşılaması kendinin şeriat ehli olmasındandır. 

Neden 50 vakit ile geldi, ilk defa 5 vakit ile gelebilirdi, Musa (as) da karşılasa da yeterli görülürdü iş bitirilirdi şimdi ortada iki rakam var, bunlar tesadüfi şeyler değildir. Bir elli var, bu Allah’ın farzıdır değişmez. Allah bunu 50 vakit olarak indirdi yeryüzüne nazil oldu indi bu 50 vakit. Bunu kimse kaldıramaz. Umumi olarak değil yalnız, özel olarak, hususi olarak aradaki fark budur. Evvela umumi olarak geldi, sonra hususiye dönüştü, umumi olarak beş vakte düşürüldü. Beş vakit namaz namazların asgarisidir, yapılması lazım gelen en az ibadet beş vakit namazdır. Eğer elli vakit gelmeseydi ümmetin hepsi beş vakitle sınırlandırılmış olacaktı ki bu ümmete çok büyük haksızlık olurdu. 

Ümmet-i Muhammed’e yakışmayacak bir tatbikat olurdu, Ümmet-i Muhammed sınırlandırılmış olurdu. Elli vakit bize rahmettir. Beş vakit namaz taban, elli vakit namaz tavandır. Hadi bakalım burada bir yanlışlık var desinler bakalım neden gitti geldi desinler, neden böyle oldu diye itiraz etsinler bakalım. Ama aklı başında olmayan her şeye itiraz eder, o ayrıdır, ama mantık ile itiraz etsin bakalım. İşte beş vakit namaz ruhsat elli vakit namaz azimettir. Beş vakit namaz Kur’an-ı Kerim’de belirtilen işte mü’minler üzerine vakitlendirilmiş namazlardır, beş vakit namazla bu belirtilir, salat-ıl vusta 2/238 ayeti ile elli vakte erişilecek namazın yolu açılır, salatan daimeten 70/23 ayeti ile de elli vakit namaz 

kılınır. 

Yalnız bu elli vakit namaz fiili bir namaz değildir. Çünkü buna ne bizim gücümüz yeter ne vaktimiz yeter hiçbir iş yapmamamız lazımdır, melaike-i kiram gibi sadece ibadet ehli namaz ehli oluruz. O da bu dünyada mümkün değildir. Ama fiili olarak yapılacak beş vakit namazdır, Cuma namazı ve diğer bazı nafile namazlarıdır. 

Şimdi günde 24 saat var, onu iki ile çarparsanız 48 eder, bir kendi varlığın bir de ilahi varlık elli eder, işte elli vakit namaz budur. Yani her yarım saatte bir namaz üstümüze görev düşüyor, işte bunu fiili olarak yapmamız mümkün değildir, çünkü günlük işlerimiz var bunları karşılamamız vardır. Bunların karşılanması vardır. İşte irfaniyetimizle beş vakit namazı kıldığımız zaman fiili ve bilinçli olarak beş vakit namazı kıldığımız zaman bir namazdan diğer namaz arasındaki süreyi de Allah ile birlikte olduğumuzu düşünerek bu tefekkür içerisinde diğer işlerimizle birlikte yaparsak bir vakit namazdan bir vakit namazına namazlı geçmiş oluyoruz ibadetle geçirmiş uyanık olarak.

El işte gönül dostta demişler, elimiz işte olacak ama gönlümüz dostta olacak namazın özelliği nedir, Hakk’ın huzuruna çıkıp O’nu hatırlamak değil midir, biz başka iş yaparken de O’nu hatırladığımızda ibadet hükmündedir. صَلاتِهِمْ دَاۤئِمُونَ 70/23 bakın bağlanmış namaz daimi süren bir namazdır. İkindi namazından akşam namazına, Akşam namazından Yatsı namazına, Yatsı namazından sabah namazına, yatsı namazından sonra abdesti ile uyuyan gece ibadet halindedir, bütün gece ibadet etmiştir sevabını alır deniyor, uyusa dahi onun uykusu dahi ibadettir muhabbet ehlinin, irfan ehlinin. Gönlü sakin salim olan kimse iyi niyet sahibi olan kimsenin uykusu da ibadettir. 

İnsanın yapabileceği en büyük oluşum başkalarına faydalı olmaktır. Şimdi insan beş vakit namazı kılar kendi nefsi için kılar, yani kendisi içindir. Ama karşılık beklemeden bir başkasına yaptığınız iş işte o kendi nefsinize yaptığınız fiilden daha değerlidir. Çünkü bir şey gözetmeksizin başkasına faydalı oluyorsunuz. İşte o şahsi kılınan namazdan daha değerlidir. Namaz kıldığında kendin menfaatleniyorsun, şahsi menfaat oluyor, borcunu ödüyorsun veya sevabını alıyorsun. 

Abdestli olmaya bakın bir günlük namaz bir birine bağlanan namaz olur tek namaz hükmüne girer. Yani 24 saat ibadet edilmiş hükmüne tek namaz hükmüne girer. Bunu daha çok yaydığınız zaman hep abdestli olduğumuzda ve vakti geldiğinde de ibadet ettiğinizde neticede bir ömür boyu kılınan namazların hepsi tek bir namaza ulaşır. Bütün bir tek namaz olur. İşte bir ömür boyu bütün ömür boyu ibadet eden kimse bir tek namaz kıldığında صَلاتِهِمْ دَاۤئِمُونَ dur. Bütün hayatını kaplamış namazdır. Artık bundan sonra onun farzının sayısının miktarının hesabına bakmazlar hiç üzülmeyin o sayı hesap kitap şeriat ehlinde yaşayan kimseler içindir, muhabbet ehli için değildir, beni daha fazla konuşturmayın. 

Aslında bir ömür boyu kılınan namazların hepsi iki rekat namaza dayanıyor, iki rekat namazı hakkıyla kılabilen insanın namaz hesabı yapılmaz. Çünkü beşeriyetinden kurtulmuş olur bu hesap kitap senin beşeriyetin olduğu sürecedir üstünde. Beşeriyetinden sıyrılmışsan hesabı kitabı kime soracaklar, kim kime hesap verecek, kimin hesabını arayacaklar.

İki rekat namaz nedir biri fenafillah biri de Bakabilahtır. Yüz binlerle rekat istemiyorlar, işte bu kadar çok namaz kılmaktan gaye iki rekat namazın hakikatine ulaşmak için yapılan tekrarlardır. Bazen hüzünlü olursun bazen sevinçli olursunuz ama namaz kılınsın, ama bu alışkanlık haline gelecek demek değildir, o tecelli gelmiş ağır bastırıyor, onun dışına çıkmak mümkün değil, ama namazı kılmamak da mümkün değildir.

Hocam fenafillah ve bakabillah dediniz bunu biraz açarmısınız, Ben fenafillah’ı açarsam sen ortada kalmazsın. Svaşının birisi güreşçinin birisi Çin’de çok meşhur bir güreşçi imiş, bütün çevrede çevre şehirlerde ne kadar pehlivan varsa hepsini aramış bulmuş ve hepsini güreşte yenmiş. Artık karşısına çıkacak pehlivan arıyor bulamıyor. Bir gün Çin düşünürlerinden Konfiçyus’la karşılaşmış, atına binmiş gidiyor, dur, dur ya efendi diyor, siz diyor alim insansınız bilginiz vardır ben güreşçiyim güreşmek istiyorum diyor 

bildiğiniz bir gürşçi var mı ama kalifiye güreşçi diyor.

O da var ama sen onunla güreşemezsin bildiğim bir güreşçi var ama sen onunla zor güreşirsin diyor, ben diyor hepsiyle güreşirim nasıl olursa olsun diyor güreşçi. Israr edince o güreşçi senin içinde senin nefsindir diyor, sen evvela nefsinle güreş diyor. Başkalarını ondan sonra yenmeye bak diyor. Tabi insanın en büyük rakibi kendi nefsidir. Peki bu neden olmasa olmaz mı uğraştırmasa olmaz çünkü uğraşmak ile güç kazandırıyor, senin karşındaki ne kadar değerli ise senin değerin o nisbetle artıyor. 

Bir gün Hz Rasulullah (sav) Efendimiz bir latife yapıyor, bir gerçeği ortaya çıkarmak için ey sahabe-i kiram sahabem diyor, kim iki rekat namaz kılarsa içinde dünya düşüncesi olmadan şu hırkamı ona hediye edeceğim diyor. Sahabe-i kiram hepsi bir tarafa çekiliyorlar başlıyorlar kılmaya neyse iki rekat kılıp namazdan çıkıyorlar en sonunda Hz Ali Efendimiz geliyor, kıldın mı ya Ali kıldım ama Efendim diyor, gene de aklıma bir şey geldi, yani en sonunda geldi, selam vereceğim zaman geldi diyor, ne geldi Ya Âli, Hırka-ı Şamiyi mi verecek, Hırka-ı Yemaniyi mi verecek diye düşündüm demiş.[65] “ İz- -T-B- ”

---------------

İşte İslam’ın o kadar güzellikleri var ki, her tarafı güzellik zaten ama biz bunları sadece efal mertebesi yani beden düzeyinde düşündüğümüzden manasına özüne ulaşamıyoruz, namaz kıldığımız halde miracımız gecikiyor. Sıfat mertebesinin namazı nihayet sıfat mertebesine ulaşan kimse “ellezine hüm ala salatihim daimun” bakın Mearic 70/23 mealen, “işte o kimseler onlardır ki namazlarında daimdirler” hükmüyle belirtilen özelliğe ulaşmış olmaktadırlar. 

Bak “salaten daimeten” diyorlar buna “salati daimun” nasıl oluyor bunlar? İşte salât hükmüyle yaşadığı hayatını yani fiziki beden ile namazını kılıyorken safiyetiyle günün diğer saatlerini de o safiyetle yaşıyor. O anlayışla o idrakle yaşıyor. İşte bunlara “salatü daimun” ehli diyorlar devamlı namaz ehli diyorlar. Gerçi bu ayet baş vakit namazlarını aksatmadan devam ettirenler için de belirtilmiş olmakla beraber yani namazlarınızı devam ettiriniz beş vakti de devam ettiriniz, yani onu da kapsamına almakla beraber, ama esas manası bu. Gerçek manada elli vakte talip olup onları sürdürenler içindir de. Şöyle ki evvela beş vaktini çok iyi bir şekilde yerine getirmiş olan kimseler, bu mertebeye ulaşıncaya kadar edindikleri manevi güç ve tecrübelerle yaşadıkları zamanlarında hiç boşluk bırakmayıp yani yaşadıkları zamanlarında hayal ve vehme yol açacak boşluk bırakmayıp devamlı hakkı tefekkür ve zikir haline ulaşırlar.

Yirmi dört saatlik günün saatlerini iki ile çarparsak kırk sekiz eder, yani her yarım saatte bir namaz eda edilmiş olur. Bu namazı kılan kişinin gerçek kimliğini ve bir de Hakkın varlığını da bir olarak dikkate alırsak, böylece sayı elli olmuş olur. Yani düşüncemizde tefekkürümüzde yaşadığımız saatlerimizde bunu yirmi dördü ikiye bölersek veya ikiyle çarparsak yine aynı şey olur. Yani kırk sekiz vakit namaz yirmi dört saatin her yarım saatinde bir kılınmış olur. Bu uykuda uyuduğumuz halde, o da dâhil içerisinde. 

Çünkü arifin uykusu ne diyor ibadettir diyor, ibadetinden üstündür diyor. Neden? Günlük yaşantısında hakla birlikte olduğundan o yaşantı eğer uyumamış olsa zaruret olarak uykusunu uyumamış olsa, uyanık olmuş olsa yine sürdüreceğinden yani iyi niyetinden uykusu da ibadet hükmüne geçer o zaman. Bir kendi varlığı var bir de Hakkın varlığı var, genel âlemdeki varlığı var, gerçi bunlar ikisi birbirinden ayrı şeyler değil ama ikisinin de bir hüviyeti var kendine göre, kulum demiş çünkü Cenâb-ı Hakk, işte bu ikiyle birlikte de elli vakit, bakın elli vakit namaz tamamlanmış olmakta. Böylece sayı elli olmuş olur artık. 

Bu kimselerin uykuları dahi ibadettir çünkü gözleri uyusa da gönülleri uyumaz. Efendimiz öyle buyurdular. Bir ağaç altında azıcık böyle kendinden geçmiş gibiydiler. Kalktılar gene namaz kıldılar. Ya Rasülullah abdestiniz bozulmadı mı? Diye sorduklarında benim gözüm uyur, ama kalbim uyumaz yani ben uyanığım dedi Efendimiz uykuda olduğu halde uyanığım dedi ve abdesti bozulmamış olduğunu ifade etti. Gerçi büyük evliyaullahtan birçok kimseler var, yatsı namazının abdestiyle sabah namazını kılmışlar ömür boyu. Hiç bütün gece uyumamışlar mesela. 

Dinleyiciye :-Bir şey sorabilir miyim?

-Tabi.

Dinleyiciye :-Bazen bizde de oluyor o hal mesela uyuyor gibi oluyoruz ama kalbimizin çalıştığını hissediyoruz. O zaman. 

-Yok, biz onu azimete alalım da abdestimizi alalım, işi sağlama alalım. O Efendimizin kendi halidir biz onu yaparız ama yapmamamız daha iyi. Hem uykumuz açılır abdest alırsak daha iyi olur. 

Dinleyiciye :- . zor durumda olursak. 

-O ayrı istisna olursa o ayrı o tamam orada olur, orada ruhsata tabi oluruz işte ruhsat var çünkü. 

Dinleyiciye :-…

-Tamam, tamam o zaman olur, o belirtince o olur o, ama adet olmasın. Zaruret birçok şeyleri değiştiriyor tabi. Buranın ehli, muhabbetullah ile dolu arif zatlardır. Miraç gecesi Efendimize emredilen elli vakit namaz bu kimseler içindir. Mertebeleri daha aşağı doğru indikçe kırka otuza yirmiye ona ve nihayet beş vakte iner. İşte asgari müşterek olan bu ibadet dahi, bizlere zor gelmektedir. Hani ne demişler, beş vakit namaz onu da şeytanlar komaz. Nasıl bir gaflet içinde olduğumuz ne kadar aşikârdır.

“Feveylün lil musallin ellezinehüm an salatihim sahun” Maun 107/4-5 mealen, “vay o namaz kılanların haline ki onlar kıldıkları namazdan uzaklaşmışlardır” ihtarı ne ağır bir suçlamadır. Allah (c.c) bütün kullarını gafletten bizleri de kurtarsın yani. Beş vakitle namaz kılmaya başlayan kimse gayreti nispetinde yukarıda kısaca belirtildiği gibi seyrini yavaş yavaş yükselterek namaz müminin miracıdır sırrına ulaşmış olur. İşte ancak bu tür namaz sahibini miraca ulaştırır. Bu hale ulaşan kimsenin kendi nefsî varlığı kalmaz, onda faliyette olan hakkın varlığıdır. İçinden ve dışından hak tarafında ihata edilen bu kimse Efendimizin ağzından “men reani fakat reel Hakk” hadis-i kutside “bana bakan hakkı görür” der. Çık aradan kaldın yaradan hükmü kesinleşmiş olur. Böyle olunca ona bakan başka neyi görecekti ki? Elimizden geldiği kadar bu işlerin üzerine eğilmemiz bizim menfaatimize olacaktır. Geçen günlerin geri gelmesi asla mümkün değildir. Bu kısmı da böylece anlamaya çalıştıktan sonra şimdi rekâtların grup sayılarına gelelim. 

Neden dört rekât namazlar, neden üç rekât neden iki rekât? Niye beş rekât değil, yedi rekât değil, bir rekât değil? İki üç dört rekâtlı namazların özelliği. İki rekâtlı namazın birinci rekâtı fena fillah, ikincisi ise baka billâhtır. Hakka varmak için bu iki adımı atmak lazımdır. Pek uzak bir yol değilse de bu yolu aşmak kişilere göre değişir. Ama yine de onbeş yirmi seneyi alır. Yani, iki rekâtlı namaz kılmak iki adım. Bir adım sol adım fena fillah, sağ adım baka billâh. İki rekât namaz işte bir iki adım atmak onbeş yirmi seneyi alır diyor. Çok yavaş gidiyor. Üç rekâtlı namazların birinci rekâtı meseleleri ilmel yakîn, bir bilgiyle idrak etmek, ikinci rekâtı meseleleri aynel yakîn bir bilgiyle idrak etmek, üçüncü rekatte ise meseleleri hakkel yakîn bir bilgiyle idrak etmektir. 

Dört rekâtlı namazların birinci rekâtı, şeriat mertebesinin hakikatini idrak etmek. İkinci rekâtı, tarikat mertebesinin hakikatini idrak etmek, üçüncü rekâtı hakikat mertebesinin hakikatini idrak etmek, dördüncü rekâtı ise marifet mertebesinin hakikatini idrak etmiş olmaktır. Marifetullah yani Allah (c.c) bilgisine çalışarak bu yollardan geçilerek ulaşmak mümkün olur. Dinimizde hiçbir şey tesadüfî değildir diyor. Üç rekâtlı namaz ilmel yakîn, aynel yakîn, hakkel yakîn olarak meselelere ilmi yönden kavramak, dört rekâtlı ise mertebeler efal mertebesi, esma mertebesi, sıfat mertebesi, zat mertebesi. 

Buraya gelmişken niye sünnet namazlarında zammı sure hepsinde okunuyor da farzlarda sadece iki rekâtta okunuyor, diğerlerinde okunmuyor? Sünnet (s.a.v) Efendimizin ilim mertebelerini yani verdiği ilmi konuları araştırma eleştirme çalışma olduğundan dört rekâtta da zammı sure var, zammı sure Fatiha işte, ana kaynak ana mezhep olduğundan zammı surelerde o ana meselelerin üzerine her zammı sure bir ilimdir. 

Her ayet her sure ne okursak o surenin içerisindeki ilmi almaktır namazda onları okumak. Sevap kazanmak için değildir sadece. Sevap kazanırsınız diyor, teşvik ediyor “elem tera keyfe feale rabbüke” diye başladığımız zaman ne diyoruz? Zammı sure olarak bunu okuyoruz. İşte bunun içindeki ilmi anlayalım diye bu da sünnet-i seniye, sünnet-i seniyede de ilmi faaliyet Ashab-ı Suffa’da olduğu gibi ilmi faaliyet olduğundan sünnetlerin hepsinde ne okunuyor? Zammı sureler okunuyor. Farzda iki rekâtta zammı sure okunuyor, üç ve dörtte okunmuyor neden? Çünkü farz ilahi hakikatlerin ortaya çıktığı bir bölüm, namazın bölümü veya oluşumu. Birinci rekâtta daha henüz şeriat mertebesi yaşandığından, şeriat mertebesinin ilmi zammı sureyle ifade ediliyor. İkinci rekât farz namazın ikinci rekâtı, tarikat mertebesinin karşılığı olduğundan yani esma mertebesi, tarikat mertebesinde de ilme ihtiyaç olduğundan tekrar zammı sure okunuyor. Ama hakikat mertebesine gelindiğinde teklik meydana çıktığından teferruata ihtiyaç kalmadığından orada soyunuyoruz. Yani terk ediliyor, marifet mertebesindeyse zaten orada zammı sureye hiç ihtiyaç yok, hakkın sadece kendi varlığı var yani Fatihası var. Anlaşılıyor mu? Vakitlerin özellikleri, sabah namaz vakti, niye bu vakitlerde bu namazlar kıldırılıyor? Tespit edilmiş kesin hatlarıyla saatiyle dakikasıyla kesin belirtilmiş, sabah namazı vakti fenâfillah hükmüdür. 

 Yani kişinin Hakta fani olduğu hükümdür. Yani her şeyin görülmez halidir. Bu saatlerde henüz daha etraf aydınlanmadığından eşya yok hükmündedir. Hakka giden yolda oldukça mesafe kat etmiş salik, bu anlayışla ne kendinden en âlemden habersiz kalmıştır. Gece karanlığında bir şey görünmediğinden kendini de görememiş olmak. Öğle namazı vakti baka billâh hükmüdür. Hakta baki olmak bu vakitte etraf yavaş yavaş aydınlanmaya başlamış ve güneş kemale erişmiştir, bu durumda salikte yavaş yavaş kendine gelmeye başlar ve neticede kendi kimliğini net bir şekilde bulur. İlahi kimliğini bulur yani. Baka billâh …[66] “ İz- -T-B- ” 

---------------

“Dur! Rabbin namaz kılıyor ”

Ay… Pa… 25 Şub 2021 

Merhaba Efendi Babam,

Afiyettesinizdir inşallah. "Dur! Rabbin namaz kılıyor" ifadesi hususunda bir e-posta iletmemizi buyurmuşsu-nuz. Biraz dağınık olmakla birlikte bazı düşüncelerimi iletmeye gayret ettim. Hasretle ellerinizden öper, sağlık ve afiyet dileriz.

---------------

“Dur! Rabbin namaz kılıyor”

Perde: Mahremiyet, gaflet, vuslat… Fillerle, isimlerle perdelenen hakikat, sıfat… Rububiyyet’in ardında saklı Rahmaniyyet, zât-ı mukayyed”den “zât-ı mutlak”a…

Dur: İkaz, emir, sınır, düşünmek, fiilin son buluşu…

Rabb: “Esma mertebesi” zuhuruyla “Rabb-ı Hass”, “zât mertebesi” zuhuruyla “Rabb-ül Erbab”

Salat/Namaz: Efal âlemi ameli olarak “Salat”, esma âlemi ameli olarak “Salat-ı Vusta”, sıfat âlemi ameli olarak “Salat-ı Daimun”. 

Mekân: Mirac Hadisesinin zuhur mahalli olarak 7. kat gök

Mütekellim: Cebrail (a.s.)

Muhatap: Hz. Muhammed (s.a.v.)

Berzah: Esma Âlemi ile Sıfat Âlemi arasında bir berzah…

İlkin ifadedeki emir-hitap mütekellim ve muhatab üzerinden ikilik durumunun altını çizer. “Dur” ihtarı bir sahanın bitişi, başka bir sahanın başlangıcı şeklinde bir sınır fikrini hatırlatır. Rabbin lafzı Rabb ifadesiyle rububiyet sahasına, sonundaki bitişik zamirle muhatabın varlığına, dolayısıyla muhatabın sahasına işaret eder. Daha önce söz konusu edilmiş lafızlarla perdeye, dolayısıyla perdenin ardındakine dair bir bilgi sunulmaktadır. 

Hz. Adem’le başlayan ve peygamberanla birlikte türlü türlü zuhurlara kavuşan esmâ âlemi Hz. Muhammed ismiyle birlikte kemâl bulur ve zirveye varır. Mirac sırasındaki bu ifade nihayete varan bir sahanın (esma âleminin) sınırlarına varıldığının da habercisidir. Nihayet rububiyetten rahmaniyete, “esmâ mertebesi”nden/“nur-u ilâhiyye”den “sıfat mertebesi”ne/“Hakikat-i Muhammediyye”ye bir yol açılacağı bilgisi de burada saklıdır. 

“Salatta” ifadesi ‘Hu’nun/”O”nun salatta yani “zatının zatına ayna olması” durumuna işaret eder. Burada efal âleminde eda edilen “salat” ve esmâ âlemindeki zikir ve dua yönlü yapılan fiil yahut düşünce şeklinde ifade edilen “Salat-ı Vusta”, yani orta namazı, sıfat âlemine geçmek için basamak namazı, ara namazı icra edilmiş, kemal bulmuş ve artık sıfat mertebesindeki ismiyle “Salat”ın gerçek yerine, hakiki manasına, “Salat-ı Daimun”a işaret edilmiştir. “Onlar ki namazları üzere (dâimdirler) devamlıdırlar.” (70/23) Mirac’a çıkan kul sidretül münteha denilen bölgeye vardığında, daimî salata geçiş yerinde, bir tür berzahtadır. Sad harfiyle sıfat âlemini, lam harfiyle lahud âlemini, te harfiyle tevhidleri ifade eden Salat lafzının hakikatine Mirac hadisesinin söz konusu kısmında bir yol açılmıştır.  Bir diğer ifadeyle esma mertebesi zuhuruyla Rabbi Has’tan zat mertebesi zuhuruyla Rabbül Erbab’a varan yola işaret edilmiştir.

Bütün isimleri terk eden ve Hakk’ta fani olan sâlik, efal ve esmâ âlemindeki salatını kulluğu gereği sürdürmeye çabalarken “Dur” nidasının muhatabı olur. Bu geçici bir şe’endir. 

“Gerçi varlıkta her bir ‘esma-i ilâhiyye’den bir miktar terkip vardır, fakat hakim olan, onun ‘ismi hassı’dır. İşte o da, onun Rabb-ı ve ilâhıdır. Kişi farkında olmadan ‘aman yarabbi’ dediğinde evvelâ en yakınında onu kontrol eden ‘Rabb-ı hass’ına yönelmiş olmaktadır. Bu yöneliş sırasında kendisine, ‘Dur Rabb’ın namaz kılıyor’ denmekle onun da ‘abd’ olduğu belirtilmiş, yapılması gereken gerçek ibadetin ‘Rabb’ül hass’a değil ‘Rabb-ül erbab’a olması gerektiği açık olarak ifade edilmiş olmaktadır.”[67] “ İz- -T-B- ”

---------------

İşitme ve görme olan Hakk’ın sıfâtlarını birlersen, Tevhid olur, (هو) Hüve olur ki, bunun devâmı olan (سورة النجم) “Necm (Yıldız) Sûresinde” ki (18) âyet gelir. “Necm (Yıldız) suresi” sayısı “53”tür. (53/17)= 36 dır. Hem (12) dersin “3 seyri” ile oluşan (36) ders ve bu seyirle oluşan (مِراج) mi’rac hâlidir. Hem de “36” (سورة يس) “Yâ-Sîn Sûresidir”. Hazret-i Muhammed mertebesinden İnsândır. (هو) Hüve sayısal değeri (5+6)= 11 dir. Hazret-i Muhammed mertebesidir. Ne kadar muhteşem bir sistem… (53+17)= 70 dir. Daha önce belirtildiği gibi (صَلَاتِهِمْ دَائِمُونَ) “Salâtu Dâimûn 50 Vakit namaz” âyeti bu sûrenin “23” âyetidir. (23) Rasûlüllah Efendimizin risâlet sûresidir. Bu 23 senenin (صَلَاتِهِمْ دَائِمُونَ) “Salâtu Dâimûn” üzere olduğuna işârettir. (70+23)= 93 tür. (93/40)= 53 tür. Sanki mi’racın matamatiksel sağlaması gibidir. Salât-ı Vustâ’nın, “Gözümün nûru olan namaz (salat)” ve selâm’ıdır. (70) (ع) “Ayın” harfi sayısal değeridir. Namazda (94) selâm vardı. (94/70)= 24 tir. (24) Fenâfillâh ve Bekābillâh’ı ifâde ettiği gibi (سورة النور) “Nûr Sûresidir”. Bu sûrenin 35. âyetinde Alllah (c.c.) nûr üstüne nûr olduğunu ve dilediğini bu nûra ulaştıracağını belirtiyor. 35 tersten 53 tür. (24+35)= 59 dur. Bundan sonrası okuyanların idrâk ve anlayışlarına kalıyor. 

Rasûlüllah (s.a.v.) Efendimizin “gözümün nûru namazda (salatta) kılındı” ifâdesine Fusûs’ül Hikem, Hikmeti Ferdiye Fass’ında ilgili bağlantı ile devâm edelim. 

Ve onun "Benim gözümün nûru salatta kılındı" sözüne gelince, kılmayı kendi nefsine bağlamadı. Çünkü Hakk'ın namaz kılana olan tecellîsi, namaz kılana değil, ancak O'na dönüktür. Çünkü bu sıfâtı kendi nefsinden zikretmese idi, elbette ondan ona tecellîsiz olarak, ona sâdece namaz ile emrederdi. Şimdi bu, ondan lütuf yoluyla olduğunda, müşâhede de lütuf yoluyla olur. Böyle olunca "Benim gözümün nûru namaz da kılındı" dedi. Oysa namaz, ancak mahbûbun müşâhedesidir ki, muhabbet edenin gözü, "istikrâr"dan türemiş olarak, onunla "karâr" eder. Bundan dolayı göz onun görüşünde "karar kılmış" olur. Şu hâlde onunla berâber, bir şeyde ve bir şeyin dışında onun gayrı olan bir şeye bakmaz. Ve işte bundan dolayı Hakk Teâlâ namazda başka şeylerle ilgilenmeyi yasakladı. Çünkü başka şeylere ilgi, kulun namazından şeytanın kaptığı bir şeydir. Bundan dolayı onu mahbûbunun müşâhedesinden mahrûm eder. Belki eğer Hak, bu başka şeylerle ilgilenenin mahbûbu olsaydı, namazında vechi ile kıblesinin dışında bir şeye ilgi göstermezdi. Oysa insân, bu hâs ibâdette bu mesabede midir, yoksa değil midir? Kendi nefsinde hâlini bilir. Çünkü insân nefsine basîret üzeredir. Ve eğer onun ma'zeretlerini aktarsa bile, o kendi nefsinde doğruyla yanlışı bilir. Çünkü bir şey, kendi hâlini bilmez değildir. Çünkü onun için kendi hâli zevkîdir ya’nî bizzât yaşantıdır.

Salatta muhabbet edenin gözü mahbûbun müşâhedesinde karar kılmış olduğundan dolayı Hak Teâlâ hazretleri, namazda kıblenin veyâ secde mahallinin dışında olan yerlerle ilgilenmeyi yasakladı. 

Salat denilen için başka bir taksîm vardır. Çünkü Hakk Teâlâ bize kendisine namaz kılmamazı emretti. Ve o bizim üzerimize salât edici olduğunu haber verdi. Şu hâlde namaz bizden ve Hak'tandır. Şimdi O salât edici olduğu zaman, ancak Âhir ismi ile salât edici olur. Böyle olunca Hakk, kulun vücûdundan sonra olur. 

İnanışta bulunanın inancı dolayısıyla kıblesinde hayâl edilmiş olan (اَللهُ) Allah (c.c.), bizim üzerimize "Salât edici" olan Allah'tır. Bundan dolayı biz Kıble’mizde hayâl ettiğimiz inanışlardaki ilâha karşı namaz kıldığımız zaman, Âhir ismi bizim için hâsıl olur. Ve biz o isimde tahakkuk etmiş oluruz. Çünkü önce Hakk'ı hayâl ettik, daha sonra namaz kıldık.[68]

Bizim üzerimize "Salât edici" olan Allah (c.c.)'dır.

Üzerimizde “Salât edici” olan Allah (c.c.) ve kıblede olan Allah (c.c) remzini, ailece 3-4 ay önce gittiğimiz, ismi Türkçe halka ve bir toplu taşıma aracının ilk ve son durağının aynı nokta da olan hat ile[69] son harfinde bulunan “S” (س) Sin harfi ile bunun anlamı İnsân’dır. Tamamına bakarsak bir halka aynı (bir) noktadan aynı (bir) noktaya, aynı (bir) nokta olan (قَابَ قَوْسَيْنِ) Kâb-ı Kavseyn dâiresinde ma’nâ yolculuğu yani an-i dâimde iki rek’atlık, zâhir bâtın, fenâfillâh bekābillâh namazı olan (مِراج) Mi’râc yapan insânın hakîkatıdır.

Bu ma’nâlanmayı ifâde eden alışveriş merkezinin mescidinde, “Onların alışverişi Allah (c.c.) iledir.” Müşahâdesi ile beraber, mihrâbta, kıblede görülen Allah (c.c.) remzi müşâhadesi neş’esi oluşmuştur. 

Görüldüğü gibi bu şeklin 5 parçadan oluşması 5 hazret mertebesinin ifâdesidir. Bir başka ifâde 5 vakit ve devâmında oluşan namaz vakitleridir. Her birinde oluşan necm-yıldız-ziyâ-nûr kendi mertebesinin ilminin müşâhade ve ma’nâlanmasıdır. Mihrâbta bulunan 3 yaldızlı şerid, İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn ifâdeleri ile (مِراج) Mi’rac’ın üç seyrini ifâde etmektedir. Aynı zamanda 5 ve 3 ile (53) sayısını ifâde etmektedir. (سورة النجم ) Necm sûresinde “18” (مِراج) mirâc âyeti vardır. Buraya da Îsr-Esrâ gece yürüyüşü ile gelinmektedir. (سورة الإسراء) “İsrâ Sûresi-nin” ilk âyeti ile (1/18) 1 Ahadiyetin tecellisi olan 18.000 âlemi seyreden (19) İnsân-ı Kâmil olmaktadır. 

13 ışıklı bölümden oluşan yıldız sistemi Ongen (نخم) necm-yıldız ve merkezi Ongen (شمس) şems-güneştir. (نخم) Necm-yıldızının, aslı (شمس) Şems-güneştir. Ongen necm-yıldız, (1) Ahadiyyet, (0) ile hiçlik ve kâb-ı kavseyn dâiresi dir. Dışarı uzanan hatlar, 18 tanedir. Necm sûresinde geçen 18 mirac âyeti ve 18.000 âlemdir. 13. Bölümde oluşan, Yatsı namazı ve vitir namazı birlikte oluşan 13. Rek’at namazı Vitir, Vitr’iyettir. (نخم) “Necm” 53. Sûre, (شمس) “Şems” ise 91. sûredir. (53+91)= 144 tür. (144) ün, Kûdüs’te bulunan Mescid’ül Aksa ve Bakara sûresi 144 âyetinde bulunan (شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ) “Şatr’ül Mescid’ül Harâm” Vechini, yüzünü Mescid’ül Harâm’a çevir ifâdesi vardır. (سورة البقرة) “Bakara Sûresi” sayısal değeri (2) idi. Kıbleteyn mescininde ifâdesini bulmakta olan bu yaşantı hâli, (2) ile an-ı dâimde, zâhir bâtın namazı olan birinci rek’at ta Fenâfillâh ve ikinci rek’at ta Bekābillâh hâlini ifâde etmektedir. İkincinin yani Bekābillâh içinde aynı zamanda Fenâfillâh hâli olan “İkinin ikincisi” ifâdesi yerini bulur.

إِلاَّ تَنصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللّهُ إِذْ أَخْرَجَهُ الَّذِينَ كَفَرُواْ ثَانِيَ اثْنَيْنِ إِذْ هُمَا فِي الْغَارِ إِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهِ لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللّهَ مَعَنَا فَأَنزَلَ اللّهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ وَأَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَّمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذِينَ كَفَرُواْ السُّفْلَى وَكَلِمَةُ اللّهِ هِيَ الْعُلْيَا وَاللّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ {التوبة/40} 

İlla tensurûhu fe kad nasarahullâhu iz ahracehullezîne keferû sâniyesneyni iz humâ fîl gâri iz yekûlu li sâhibihî lâ tahzen innallâhe meanâ, fe enzelallâhu sekînetehu aleyhi ve eyyedehu bicunûdin lem terevhâ ve ceale kelimetellezîne keferûs suflâ ve kelimetullâhi hiyel ulyâ vallâhu azîzun hakîm.

9/40. “Eğer siz ona yardım etmezseniz, biliyorsunuz ya, o küfredenler onu çıkardıkları sırada mağarada bulunan ikinin biri iken Allah ona yardım etmişti ki, o, arkadaşına: «Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir!» diyordu. Bunun üzerine Allah ona ma’nevî güç ve huzur verdi, onu görmediğiniz ordularla destekledi ve küfredenlerin kelimesini en alçak etti. Allah'ın kelimesi ise en üstün olandır. Allah, güçlüdür, hikmet sahibidir.”

Rasûlüllah (s.a.v) Efendimiz Hicret ederken gelen bu âyet bilinen bir hâdisenin özel bir yönünü anlatmaktadır.[70] “Yâr-ı Gar” mağara dostu mağara arkadaşlığı denilen bu âyet günümüzde “Nakşibendi” târîkatı olarak anılan oluşumun ilk temelinin atıldığı “Ebu Bekir” efendimize atfedilen Bekriyye ile ilgilidir. Hazreti Ömer’e ithâf edilen “Ömeriyye”, Hazreti Osman’a ithâf edilen “Osmaniyye-Nûrbahşiye” ve Hazreti Ali’ye ithâf edilen “Aliyye-Alevi” dir. Hazreti Ömer ve Hazreti Osman’a dayanan târîkat oluşumları günümüze ulaşamamış, diğer târîkatların bünyesi içine dâhil olmuştur.

Âyet (işaret) sayısal ifâdesi “40“tır. 40 harfsel ifâdesi (م) “Mim” Hakîkât-i Muhammediye içinde 13 sayısal ifâdesi bulunmaktadır. Bu Sıfât/hakîkât/fenâfillâh mertebesi ifâdesidir. Sûre (sûret) sayısal ifâdesi “9“dur. (9) Esmâ/târîkat mertebesidir. (13) ve (9) yan yana geldiği zaman bu ifâde 139 sayısı ile (مُحَمّد) “Muhammed” isminde ma’nâlanmaktadır. Zât/marifet/bekābillâh ifâdesidir. Târîkat mertebesinin sûreti, yani yolun gidişin-revişin sûreti aslı bir olan Vahid’dir. Yani birlerin, tekrarıdır. Hangi târîkat olursa olsun burada son bulur. Ben söylemiyorum, sûreden sayıda çıkan harfsel ma’nâ bunu söylüyor. Hakîki ma’nâda yapılan tevbe sureti, tevbeyi nasuhtur. Bu tevbenin bir daha geriye dönüşü yoktur. Bu tevbeden dönenin de bir daha, Hakk kapısına gelmeye mecâli olmaz. Esmâ/târikat mertebesini yani tüm târik ve yolları bir eden, aynı zamanda “Esmâ-i İlâhiyyeyi” bir etmiştir. “Esmâ-i İlahiyyenin” aslı (اَللهُ) Allah (c.c.) esmâsıdır. Sayısal değeri 67=13 tür. 6 zâti sıfât ve 7 sübût-i sıfâtın, aynası da 40 sayısal değerli olan Hakîkati Muhammediyedir. 13 (Hakîkât’ül Ahadiyet’ül Ahmediye) 40 (Hakîkat-i Muhammediye) yansır. (13+40)= 53 tür. İşte (أَحَد) Ahad’a taayyün (م) “Mim”i eklenince (أَحمَد) Ahmed olur ifâdesi burada yerini bulur. “53” (سورة النجم) “Necm suresi” bilindiği gibi “18 âyeti” (مِراج) mi’rac âyetidir. Âyet (işâret) ile yolumuzda 40 dersi tekmil târik bitirmek demek budur. Cümle târîkleri yani yolları bir edip, Fırka-i Naciye ehli olduktan sonra (مِراج) mi’rac derslerini bitirip, Zât/marifet/bakābillâh ile Halk arasına dönüp, Kâmil İnsân olarak Halk ile Hakk’a sefer yapmaktadır. Bu görüldüğü gibi sürekli mi’rac hâli olmaktadır. 

Bu mağarada Rasûlüllah (s.a.v) Efendimiz “Hafi” gizli olarak (اَللهُ) Allah (c.c.) lâfza-i Celâl’ini Hazreti Ebû Bekir Sıddıka telkin etmiştir. Onun için gizli ve tefekkür yönü az ve kapalı olarak devâm eder. Râsûlullah (s.a.v) Efendimiz, Hazret-i Ali’ye ise açık bir ortamda (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah” Kelime-i Tevhid-i telkin etmiştir. (اَللهُ) Allah (c.c.) lâfzı kelimedir. Ama (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah” Kelime-i Tevhid, kelime olarak isimlensede cümledir. Aslında Cümle-i tevhiddir. 

12 ziyâ-nûr’lu yıldızı ve yaldızlı bölümde noktadaki yıldızda (اَللهُ) Allah (c.c) ifâdesi vardır. (ا) “Elif”te 12 zâhiri bir bâtini noktadan oluşur. Bu 13. noktada ki (اَللهُ) Allah (c.c) ifâdesi, Hazreti Muhammed (s.a.v)’in Rabb-i Hassı olan (اللّهُ) Allah (c.c)’dır. Asaleten ona aittir. 12 yıldız, 12 noktanın kişi neresinde bulunuyorsa, kişinin hayâlinde ki (اَللهُ) Allah (c.c) kıblesinde görür. 12. noktaya ulaşmış olan İnsân-ı Kâmil mertebesini, Kâmil İnsân olarak ikmâl eden kişi de İlm’el, Ayn’el, Hakk’el Yakînliği hangi mertebede ise sırası ile rû’ya, müşâhade ve yaşantısında Allah’ı kıblesinde görür. Yazılanlardan anlaşılacağı üzere (an) içinde bulunulduğundan kişi nerede ise her an kıblesinde olan (اَللهُ) Allah (c.c.)’dır. Ama anlayış, idrâk, gaflet, zan neredeyse o şekildedir. 

(10X13)= 130 dur. (130) (ع) “Ayın” ve (س) “Sin” harflerinin birleşimi ile (عيسي) “Îsâ” yani gören insândır. Kıble’sinde Allah’ı asaleten gören Hazreti Muhammed (s.a.v) dir. Diğer Rasûl, Nebi, İnsân-ı Kâmil ve Kâmil İnsân lar ise vekâleten Allah esmâsının müşâhade ve tecellisi oluşmakta, asaleten bu 13 te oluşan tecelli ile Cenâb-ı Hakk (c.c) tarafından (اللّهُ) Allah (c.c) esmâsı bünyesinde bağlı bulundukları Rabb-i hass denilen, özel esmâsı kıblesinde hayâl-i hakîki olur. 

(18X13)= 234 dir. (234+67)= 301 dir. Aradan sıfır alınınca oluşan sayı (31) dir. (31) in sayısal ifâdesi, harfsel olarak (ال) “El” idi. (سورة الفتح) “Fetih Sûresi” 10. âyetinde tutulan elin hakîkatte (اَللهُ) Allah (c.c)’ın eli olduğu ifâde edilmektedir. Nasıl ki Kâbe-i şerif tavaf edilirken, Hacer’ül esved (اَللهُ) Allah (c.c)’ın remzi olarak sağ el ile selâmlanırsa, namazda sağ ve sol el kaldırılmak ile “Gönül Kâ’besi” yâni Hakîkat-i Muhammedi selâm’lanmaktadır. Sağ ve sol avuç içinde “18” ve “81” sayısal ifâdesinin toplamı (18+81)= 99 dur. (99) varlığında bulunan “Esmâ-i İlahiyye” ile (اَللهُ) Allah (c.c) esmâsı ve bünyesinde bulunan (هُ) Hu yâni Zât-ı selâmlanır. (301) sayısının başka bir bağlantısı, işyeri telefonumun başında bulunduğumdan araştırdığımdan bilmekteyim. Kûr’ân-ı Kerim’de bulunan 7 tane (حم) “Ha-Mim” ile başlayan sûrenin sayılarının toplamıdır. (40+41+42+43+44+45+45+46)= 301 dir. 

(حم) “Ha-Mim” sayısal değeri (ح) Ha:8, (م) Mim: 40, (40+8) = 48 dir. (48X7)= 336 dır. 3. (حم) “Ha-Mim” Şûrâ sûresi 2. âyette (عسق) “Ayın, Sin, Kaf” ifâdesi ile de (7+1 veya 1+7) ile 8. Hurufu mukatta harfi vardır. Gören insânın kudretidir ve gören insânın, (قُرَّةَ عْيُنٍ) “Kurret’ül Aynı” Göz nûru olan namazdır. Sayısal değeri, (ع) Ayın: 70, (س) Sin: 60, (ق) Kaf: 100, (70+60+100)= 230 dur. İşte gözümün nûru namaz da kılındı ifâdesi bu âyette bulunmuş olur. Bu ifâdenin devâmı 3 seyr ile (س) “Sin” harfinin, 3 nokta (…) alarak (عشق) “Şın” harfine dönüşmesidir. İfâde (عشق) Aşk, ışk, ışık, nûr’a dönüşür. Gözümün Nûr’u Aşk olan namaz da kılındı ifâdesine dönüşür. Rabb-im her birerlerimize de (عشق) “Aşk” makamınının ışkını-nûrunu nasip etsin. İnşeallah. 

(ش) “Şın” harfinin sayısal değeri 300 dür. Sayısal ifâde, (70+300+100)= 470 dir. Şimdi tüm sayısal ifâdeleri bir araya getirirsek, (130+301+230)= 661 dir. 66+1= 67 dir. “67” (اَللهُ) Allah (c.c) esmâsının sayısal değeridir. (1) “Elif” ifâdesinin ayrı olması ise (اَللهُ) Allah (c.c.) ifâdesi içinde gizli bulunan (ا) “Elif”in lâfzen okunmasıdır. (130+301+470)= 901 dir. Aradan sıfır alınırsa “91”dir. “91” (سورة الشمس) Şems-Güneş sûresinin sayısal değeridir. Hakîkat-i İlâhi güneşi ve İlâhi benliktir. “91”in tersi “19”dur. “19” ise İnsân-ı Kâmil’in şifresi ve “19” (مِراج) mi’râc âyetidir. 

(عشق) Aşk, ışk, ışık, nûra dönüşür. Gözümün nûru aşk olan namaz da kılındı ifâdesine dönüşür. Bunu biraz daha açıklamak lâzımdır. (عشق) Aşk ifâdesinde (ع) Ayın ve (شق) (Şın-Kaf) Görme ve Şakk, (وَانشَقَّ الْقَمَرُ) “Şakk’ül Kamer” iki kısma ayrılırsa, (وَانشَقَّ الْقَمَرُ) Şakk’ül Kamer[71] mûcizesi gerçekleşir. Ay, yani nûr ikiye ayrılır. Yani (م) Mim harfi ikiye ayrılır. İki Mim (مم) ile Hakîkât-i Muhammedi oluşur. Bir başka ifâde ile Âşık ve Ma’şûk oluşur. (عشق) Aşk ifadesi 5 nokta (…..) ve 3 harften oluşur. Görüldüğü gibi sayısal ifâde (53) tür. “53” (أَحمَد) Ahmed sayısal ifâdesi ile (حُبْ) Hubb edilen, Küntü Kenzen yani gizli hazînedir. (عشق) Aşk (أَحمَد) Ahmed, (أَحمَد) Ahmed (عشق) Aşk’tır. 

Yolumuza kaldığımız yerden devâm edersek, (اَللهُ) Allah (c.c.) kelimesi, Kelime-i Tevhid içinde ikinin ikincisi olarak bulunmaktadır. (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah” Kelime-i Tevhid, nefy ve ispat kısmından oluşmaktadır. (اَللهُ) “Allah” (c.c) kelimesidir. Bu cümlenin tamamı Kelime-i Tevhid ve Kelime-i Risâletten oluşan (لَا اِلَهَ اِلّا اَلله مُحَمّداً رَسُولُ اَللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah Muhammeder Rasûlullah”tır.” (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah” bu işin urûc tarafı, (مُحَمّداً رَسُولُ اَللهُ) Muhammeder Rasülullahta nüzûl tarafıdır ve bu ifâde görüldüğü gibi üç kelimeden oluşur. Ferdi Selase denilen üçlü ferdiyet hâlidir. (اللّهُ) Allah (c.c) “Zât), (رَسُولُ) Resûl (İrade) ve (مُحَمّد) Muhammed “Lafız-Söz” olan Cevam’ul kelâme yâni kelimelere-isimlere Câmi olan isimdir. Urûc hâli yani Hakîkât/fenâfillâh hâli tamamlanmazsa, nüzûl Marifet/bekābillâh hâlinin tamamlanması mümkün değildir. İki ayaklı merdiven düşünelim, bu merdivenle önünde set-engel olan bir yer aşılacaktır. Bunun en üst noktasına çıkmadan, buraya tam tepe noktasını aşıp diğer taraftan aşağı inmek mümkün olabilir mi? Hazreti Ali’ye telkin edilen (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah”, Kelime-i Tevhid Kelimesi-Cümlesi içinde Allah ifâdesi vardır. Rûhânî yol izleyip (اَللهُ) “Allah” (c.c) esmâsı ile 5 hazret mertebesi üzere rûhânî seyri eğitimi gözüksede, yolumuz yolların nihâyetidir diye ifâde edilsede, Cemâl-i eğitim veren bu târîkatta, Celâl-i denilen nefs eğitimi eksik olduğu için, çalışmalar bırakıldığı zaman başa dönme tehlikesi vardır. İşte onun için Şah-ı Nakşibend hazretleri, Celâl-i yol izleyip, “7 Nefis” mertebesi ile (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ) “Lâ İlâhe İllâ” Kelime-i Tevhid lâfzını bâtinen (اَللهُ) Allah (c.c) lâfzını da zâhiren ifâde eden Kadiri târîkatı önderi Abdülkadir Geylani hazretlerinden ma’nevî yardım almıştır. Yolu “hafî” zikir üzere olduğundan (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah”, “Kelime-i Tevhid” zikrini mide boşluğunda nefesi haps ederek ve sayıyı (21)’e kadar çıkarmak üzere “Nefy İspat zikri” denilen sistemi Nakşibendî yoluna getirmiştir. Yalnız burada şu durum oluşmaktadır. (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah”, Kelime-i Tevhid zikri Cehri yâni seslidir. Kâlb, Rûh, Sır, Hafî, Ahfâ letâifleri (Lâtif esmâsı) üzere yapılan (اَللهُ) Allah (c.c) zikri (5) Hazret mertebesidir. Bu anlayışta, (5) hazret mertebesinin bugüne gelişi, Tevhid-i Ef’âl, Tevhid-i Sıfât, Tevhid-i Zât mertebeleri vardır. Tevhid-i Esmâ ve İnsân-ı Kâmil mertebeleri eksiktir. Kimseyi eleştirecek hâlimiz ve durumuz yok, bu yolların hepsi bizimdir. Hazreti Ebûbekir’e verilen (اَللهُ) “Allah” (c.c) esmâsı (5) hazret mertebelidir. Bunun ma’nâsı ile birlikte verilmiştir. 

İşte bu iki yol Celâl ve Cemâl üzere birleştiren (12) esmâ üzerine ders yapan Âlî’yye ve Âlevi târîkatlar bu eğitimi hakîki ve gerçek ma’nâda verebilir. Bu yol (عشق) Aşk üzere bir eğitim verebilir. O yüzden “Şuttâr” târîki denmiştir. Yalnız buna da dikkat etmek lâzımdır. Bu eğitimi veren yolun başındaki kişide, Ârif, Ârifibillâh ve Kâmil İnsân denilen vasıflar var mıdır? Çok iyi araştırıp, tetkik etmek lâzımdır. 

Hazreti Muhammed (s.a.v), Hazreti Ebûbekir’e bu mağarada “lâ tahzen innallâhe meanâ” “Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir!” diyordu. Dışarıda mağara önünde oluşan güvercin yuvası ve örümcek ağı karşısında müşrikler burada olamaz diyerek. Kendi vehim, hevâları ve şartlanmaları kendilerini yanılttı. İşte sâlikin bünyesinde hicret hâli oluştuğunda ve Zât-i tecelli mertebesi olan Mekke’den, Esmâ-Sıfât tecellisi olan Medineye Hicret’inde bir vakit gönül mağarasına sığınmak lâzımdır. Risâlet mertebesinden, sıddıkıyet mertebesine (اَللهُ) “Allah” (c.c) lâfza-i celâl-i harfi nidâsız olarak verilir. Bunun uzantısı olan Medine’ye ulaşma hâlinde ”Bedri Münir” deniler, Nûrlu Ay’a, Hakîkat-i Muhammediye’ye ulaşılır. 

Kelime-i Tevhid, 12 harften oluşmaktadır, Kelime-i Risâlet ise tamamı 17 harftir. Toplamı ise (29) dur. 29. Sûre (سورة العنكبوت) “Ankebut-Örümcek Sûresidir.” (29) “28” mertebenin yakîn hâlidir. Arap alfabesinde “28” harf vardır. (ﻻ) Lâmelif harfi ile bu sayı “29”a ulaşır. “Lâ tahzen” korku yok derken, “Tah”, Hamur ve “Zen” Kadın demektir. Bulunduğumuz yerde nefsin hamuru yoktur, Akl-ı küllün hamuru, Kelime-i Tevhid’in (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah”, hamuru olan (اَللهُ) “Allah” (c.c) lâfza-i celal-i var, onun için bize korku yoktur, demektir. Çünkü (ﻻ) “La” (ال) “El”e dönüp bütün yokluğu bünyesinde alan vara, Nefs-i küllü ihâta eden Akl-ı Külle dönüşmüştür. İşte gönül kuşu aşk ile havalanır ve “28” harfi yakîn nûru ile “29”a tamamlanırsa şartlanmalardan kurtulur ve Cevâm’ül Kelim olan Rasûlullah (s.a.v.) efendimizden nûrunu alır ve kelimelere câmi olmanın idrâk ve fehmi ile kelimeleri-isimleri kullanabilir. Kullanılırsa (ذَنْ) “Zen” ve (كُنْ) “Kün” birleşir. Gönül mağarasında “Küntü Kenzen mahfiyyen” Ben gizli bir hazineydim sırrı açılır. Hafi gizlinin gizlisi demektir. Bu da Rasûlüllah (s.a.v.) efendimizin bâtın da olan ismi (هُ) “Hu” dur. Burada oluşan ve tecellinin neş’e ve ma’nâlanmasının açılımını okuyucuların idrâkine bırakarak yolumuza devâm edelim.[72] “ İz- -T-B- ”

---------------

Yolumuza önümüzdeki Cuma gecesi idrak edeceğiz Mi’rac kandili dolayısı ile yapılan sohbet ile devam edelim. 

Euzü billahi mineşşeytanirracim. Bismillahirrahmanirrahim.

Bugün 10.012026 cumartesi günü, devam ettiğimiz sohbete 4. bölümden devam edelim inşallah.

Sohbet konusu mübarek geceler ve bayramlar idi. İçinde bulunduğumuz üç ayların da konusu olduğundan bugünkü konumuz İsra ve Miraç bahsidir. 

1. kısım sohbet 5. Sohbet bu mübarek geceler kitabının 5. Sohbeti. Cenabı Hak her birerlerimize bu hakikatleri idrak edecek aklı, fikri, gönlü, zekayı nasip etsin inşallah.

Bu kitabımız muhtelif sohbetlerden konularla ilgili alınmış ve kitap haline dönüştürülmüş ilaveleriyle bir kitaptır. Bunun kayda alınmış hali tabii ilaveleriyle, gerçi bu kitabın birçok dönüşümleri oldu. Daha evvelce de bunlar sohbet edildi ama değişik kimseler, değişik zamanlarda olduğundan herkes aynı sohbette olmadığından, dinlemeyenler de olduğundan bunları daha da değişik halleriyle yenilemiş oluyoruz. İnşallah.

Bugün yani o gün Cuma günü akşamı bilindiği gibi Miraç gecesi idi. Bu sebeple sohbetimiz Miraç hakkında olacaktır.

Cenâbı Hak Miraç hadisesinin birinci kısmını Kur'an-ı Kerim'de “Subhâne-lleżî esrâ bi’abdihi leylen mine-lmescidi-lharâmi ilâ-lmescidi-l-aksâ-llezî bâraknâ havlehu linuriyehu min âyâtinâ innehu huve-ssemî’u-lbasîr(u”) İsra 17'ye 1 meali olarak kulu Muhammed'i bir gece Mescid-i Haram'dan kendisine ayetlerimizi göster göstermek için çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksayya götüren Allah'ın şanı yücedir. Doğrusu o işitir ve görür. Âyetiyle bildirmiş. 

Miraç hadisesinin ikinci kısmı ise Kur'an-ı Kerim'de Necm 53/ 1…- … 18 ayetlerinde belirtilmiştir. Yeri geldiğinde onları da inceleyeceğiz.İnşallah. 

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz miraç hakkında şöyle buyurmuştur.

Malik bin Saad'dan rivayet ediliyor. Ben Kabe-i Muazzama'da iki kişi arasında uyku ile uyanıklık arasında yatmakta iken içi iman ve hikmetle dolu altından bir leğen getirdiler. Boğazımdan karnıma kadar göğsümü yardılar. Zemzem su ile yıkayıp iman ve hikmetle doldurdular. Ve katırdan küçük, merkepten büyük Burak denilen beyaz bir hayvan getirdiler. Cibril birlikte gittik. 

Bakın burada 1400 sene evvel Kûr'ân-ı Kerim'in ne kadar ilici bir kitap ve teknolojiyle de ne kadar bağlantılı olduğu bu hadis-i şerifte de belirtiliyor. Kalp ameliyatı 1400 sene evvel yapıldı. Daha şurada insanlar 80 belki 100 sene diye uzanmıyor bile. Göğsümü yardılar. Zemzem suyuyla yıkayıp iman ve hikmetle doldurdular. Ve katırdan küçük, merkepten büyük Burak denilen beyaz bir hayvan getirdiler. Cibril ile birlikte gittik. 

Birinci semaya gelince, "Kim o denildi?" "Cebrail." "Cebrail" dedi. "Yanındaki kim?" denildi. Cebrail, "Muhammed" dedi. Ona buraya gelme daveti gönderildi mi diye soruldu. Denildi. Cebrail, "Evet." dedi. Hoş geldi. O ne güzel bir misafirdir. Denildi.

Bunu müteakip Âdem Aleyhisselam'a geldim. Selam verdim. Hoş geldin evlat ve peygamber dedi.

Bir rivayette şöyle dünya semasına yükselince sağında ve solunda insan kalabalığı olan bir zat gördüm. Sağına bakınca giliyor, soluna bakınca ağlıyordu. "Hoş geldin salih peygamber, salih evlat." dedi. "Ben bu kim ey Cibril?" diye sordum. Cibril, "Bu Âdem Aleyhisselam'dır. Sağında ve solunda gördüğün bu kalabalık oğullarının ruhlarıdır. Sağındakiler cennetlik, solundakiler de cehennemlik olanlardır. Bunun için sağına baktığı zaman gülüyor, soluna baktığı zaman da ağlıyor." dedi.

Bunu her birerlerimiz düşünelim. Sadece bu konular şahsi geçen kimseler hakkında değil. Onlar birer numune olmak suretiyle her birerlerimizi ilgilendiren konuların hepsidir. Eğer bizleri ilgilendirmiyor ise o zaman biz onun ümmeti değilizdir. Ümetiysek eğer peygamberimizi ilgilendiren ne kadar konu varsa gerek muhabbetle gerek sevgiyle gerek düşmanlıkla her birerlerimizi her birerlerimizin başından bunlar geçmektedir geçecektir. Rabbim kolay getirsin inşallah. 

Sonra ikinci semaya geldik. Kim o denildi? Cebrail Aleyhisselam. Ben Cebrail dedi. Yanındaki kim denildi? Cebrail a.s., Muhammed s.a.v. dedi. Ona buraya gelme daveti gönderildi mi? denildi. Cebrail Aleyhisselam evet dedi. Hoş geldin. Ne güzel misafir geldi denildi. 

Bunu müteakip İsa ile Yahya Aleyhisselamlara rastladım. Her ikisini de e hoş geldin. Her ikisi de hoş geldin kardeş hoş geldin peygamber dediler.

Sonra 3. semaya geldik. Kim o denildi? Cebrail diye cevap verildi. Yanındaki kim denildi? Muhammed s.a.v diye cevap verildi. Ona buraya gelme daveti gönderilm mi diye soruldu. Cebrail, Evet dedi. Hoş geldin. Ne güzel bir misafir geldi denildi. 

Bunu müteakip Yusuf Aleyhisselam'a rastladım. Selam 

verdim. Hoş geldin kardeş ve peygamber dedim. 

Sonra 4.üncü semaya geldik. Kim o denildi? Cebrail diye cevap verildi. Yanındaki kim diye soruldu. Muhammed s.a.v. diye cevap verildi. Onu buraya gelme, ona buraya gelme daveti gönderildi mi? denildi. Evet diye cevap verildi. Hoş geldin. Ne iyi misafir geldi denildi. 

Buna müteakip idris Aleyhisselam'ı rastladım. Selam verdim. Hoş geldin kardeş ve peygamber dedi. 

Sonra 5. semaya geldik. Kim o denildi? Cebrail diye cevap verildi. Yanındaki kim diye soruldu. Muhammed s.a.v. diye cevap verildi. Hoş geldin. Neyi misafir geldi denildi. 

Buna müteakip Harun Aleyhisselam'a rastladık. Kendisine selam verdim. Hoş geldin kardeş ve peygamber dedi. 

Sonra 6 semaya geldi. Kim o denildi? Cibril diye cevap verildi. Yanındaki kim diye soruldu. Muhammed s.a.v. denildi. Ona buraya gelme daveti gönderildi mi? diye soruldu. Cibril, "Evet." dedi. "Hoş geldin. Neyi? Misafir geldi." denildi. 

Buna müteakip Musa Aleyhisselam'a rastladım. Selam verdim. "Hoş geldin kardeş ve peygamber." dedi. Kendisinden ayrılınca ağlamaya başladı.

Cenâb-ı Hak kendisine ne diye ağlıyorsun? Diye sordu. Musa Aleyhisselam, "Ya Rabbi, benden sonra peygamber olan bu delikanlının, ümmetinden cennete benimkinden daha 

Sonra 7. semaya geldik. Kim o? Denildi. "Cibril" diye cevap verildi. "Yanındaki kim diye soruldu. Muhammed diye cevap verildi. Ona buraya gelme daveti gönderildi mi ki? Cibril evet dedi. Hoş geldin. Neyi? Misafir geldi denildi. 

Buna müteakip İbrahim Aleyhisselam'a rastladım. Selam verdim. Hoş geldin evlat ve peygamber dedi. Derhal bana Beyt’ül Mamur gösterildi. Cibril'e sordum. Cebrail Aleyhisselam, "Bu Beytül mamurdur. Her gün 70.000 melek orada namaz kılar ve çıkarlar. Çıkarlar da bir daha artık oraya dönmezler dedi. Yani sıra gelmez dedi.

Biz burada Kabe-i Muazzama'yı ziyaret etmek için bir hayli 

bekliyoruz. Biraz sıra zor diyoruz. Çok kalabalık diyoruz. 

Orada 70.000 sene sonra ikinci bir melek girdikten 70.000 sene sonra sıra gelebiliyor meleklerin kalabalıklığında. Bana sidret’il münteha da gösterildi. Bir de ne göreyim? Bu acil meyveleri meşhur Hacer beldesinin büyük desteleri, yaprakları da büyüklükte fillerin kulakları gibiydi. Altından dört nehir kaynıyordu. İkisi batın, ikisi zahir. Cibril'e bu nehirler hakkında sordum.

Cebrail Aleyhisselam batın. Yani görünmeyen iki nehir cennette zahir yani görünenlerde Nil ile Fırat dedi. Bir rivayette sonra o kadar yükseğe kaldırıldım ki orada mukadderatı yazan kâlemlerin sesini işitir oldum. Sonra üzerime 50 vakit namaz farz kılındı. Döndüm Musa Aleyhisselam'a gelince Musa bana ne oldu diye sordu. Üzerime 50 vakit namaz farz kılındı dedim. Musa Aleyhisselam ben insanları senden daha iyi tanırım. Beni İsrail'le çok uğraştım. Senin ümmetinin buna gücü yetmez. Rabbine dön. Bu namazları azaltmasını niyaz et dedi. Döndüm niyaz ettim. Allah bunları 40'a indirdi. Sonra yine Musa Aleyhisselam'a geldim. Aynı şeyi söyledi. Döndüm Allah namazları 30'a indirdi. Yine aynı şey tekrarlandı. Döndüm Allah namazları 20'ye indirdi. Yine Musa Aleyhisselam'a geldim. Aynı şeyi söyledi. Döndüm Allah'a nez ettim. Allah namazları beş vakte indirdi. Yine Musa Aleyhisselam'a geldim. Ne yaptın? dedi. Allah namaz vakitlerini beşe indirdi dedim. Musa Aleyhisselam yine gidip daha da indirmesi için Allah'a yalvarmamı söyledi ise de ben hayır razı oldum dedim. Bunun üzerine Allah tarafından bir nida geldi. Farzım kesinleşmiştir. Kullarıma gerekli kolaylığı yaptım. Her iyi iş mukabilinde de 10 sevap vereceğim.

Evet, İsra ve Miraç. Evvela kısaca bu iki kelimeyi manası ve harfleri itibariyle anlamaya çalışalım. İsir kelime olarak gece yürüme, mirac ise merdiven yükselme demektir. Kısaca şimdi azıcık geriye dönelim. Bu hadis üzerinde birkaç kelime konuşmaya çalışalım. Zıt tarafta olanlar yani İslamiyet'ti küçültmeye, inkar etmeye çalışanlardan bazıları da bu okuduğumuz uzunca hadisin İsrailiyeten geçtiği hakkında fikir yürütüyorlar. İftira ediyorlar daha doğrusu İsrailiyetten. Çünkü Müslüman İslamiyet geldikten sonra İsrail alimlerinin birçokları Müslüman oldular. Kendi bildiklerini Tevrat diye kendilerinde işte bazı bilgilerini İslam'a aktardılar. İslam da bunları kabul etti, kendi bünyesine aldı diye böyle bir düşünce tarzları var. Bu hadisin de onlar tarafından uydurulduğunu ve İslam'ın içine girdiğini savunanlar da var. Bizimkilerden savunanlar var. Ancak bu mümkün değil. Fiziken de kelam olarak da, makamat olarak da mümkün değil. Neden mümkün değil? Çünkü İsrail alimleri bu makamı bilmezler. Muhammediyet makamını bilmezler. Bilmedikleri için hatta Muhammediyet makamından bir evvelki iseviyet makamını da bilmezler. Kendilerin Museviyet bilgilerini bilirler. Ancak bakın aradaki fark ne kadar açık. Museviyet bilgileri ise “lenterani” kaynaklı. Yani sen beni göremezsin ama burada sen beni görürsün hükmü var. Hadis-i şerif bunu giydiriyor bize. O halde onların bu sahada söz söylemeleri, böyle bir düzenleme yapmaları mümkün değil. Bakın şu küçücük kıyası yapamıyor. Bunlar güya büyük büyük profesörler, din profesörleri, ilahiyat profesörleridir.

Bu hadis-i şerifin İsrailiyetten geçme bir hadis, bir söz yahut bir bilgi olması mümkün değil. Bu yüzden öyle onu belirtmiş olalım. Ayrıca 50 vakitle 5 vaktin niye böyle gidip gelip gidip gelip arada değiştirilme konusu da var. Onu da bazı kimseler alay mı ediliyor gibi Allah nasıl böyle vaadinden dönüyor yani bir 50 diyor, bir 40 diyor, bir 30 diyor. Olur mu böyle bir şey? Kendi inançlarına göre, Allah’sa Allah bir sefer söyler olur gibilerdi. 

Halbuki bu gidiş gelişte rahmetin en büyüğü var. Hem müslümanları aslında hem bütün insanlara en büyüğü var. Eğer bir kimse 50 vakti yapamayacak durumda ise ve bu 50 vakit herkese mutlak olarak farz olmuş ise yapamayacak olanlara eziyetten başka bir şey olmaz. Haksızlık ve adaletten baş adaletsizlikten başka bir şey olmaz. Peki denebilirdi. Niye baştan beş vakit şartı koşulmamış? Eğer beş vakit şartı baştan koşulmuş olsaydı bu sefer daha fazla yükselecek kabiliyeti olanların yolu kesilmiş olurdu. Ne kadar büyük bir adalet var bu gidiş geliş arasında keyfi bir şey değildir

Rahmani rahmet halinde olan bir hadistir. Yani 50 vakit 

farz üstümüzden düşmüş değil ama beş vakit farzla da kalacak değiliz. 

 Veya şöyle diyelim 50 vakit eee yapamayanlar asgari olarak beş vakit yapmak suretiyle bu şart konulmuş. Bunu herkes yapabilecek durumda. Bunu yapamayacak kimse yok. Hatta rahatsız olanlar yatarken, otururken ayakta bu kadar da ruhsat var. Eğer beş vakit baştan kesin olarak gelseydi yükselme imkanımız olmazdı. Eğer 50 vakit mutlak olarak kalmış olsaydı bunu da yapma imkanımız olmazdı. O halde beş vakit ile 50 vakit arası bize muhayyer bırakılmış. 50 vakti yapamayanların suç manasında olmuyor ama yapanlara çok büyük müjdeler, çok büyük kazançlar temin edilmiş oluyor. Yani yükselmeye gayret edenlerin yolu kesilmemiş oluyor. 

Beş vakit baştan gelmiş olsaydı yolu kesilmiş olacaktı. Hani dinimizde bir farz-ı kifaye diye hükmü vardır. Nasıl ki cenaze namazları bir kasabada köyde 3 beş kişi tarafından kılınırsa o köyün cemaatinin hepsinin üstünden o farziyet kalkmış oluyor. Ama kılamazlarsa hepsinin üstünde farz oluyor. İşte farzı kifaye deniyor bunlara. Müslümanların arasından 35 tane, 35.000 bin tane veya 35 milyon neyse kimse 50'ye doğru çıkabilenler o farzı yerine getirmiş olduklarından diğerlerine farz-ı kifaye olarak kalıyor. Mutlak farz olarak işlenmemiş oluyor. Ama rabbimiz hadiste de gördüğümüz gibi en sonunda bire de 10 sevap vad ettiğinden yine de sevap olarak 50 vaktin sevabını almış oluyor.

Rabbimizin rahmetinden bu da lütfundan buraya bulaşmak için Kûr'ân-ı Kerimde belirtildiği gibi beş vakit salat, beş vakit namaz yok yazmıyor diyorlar. Onlar desinler Peygamber Efendimizi hiç görmemişler sanki. Hiç duymamışlar. Peygamber diye bir varlık, bir yaşantı, bir numune görmemişler. Sanki Cebrail Aleyhisselam'ın şesinde önderliğinde bütün vakitlerde belirtilmiş. Beş vakit yazılmış. Bu beş vakti “hafizu salavatullahi ve salatel vusta” 

“Hafizu salavatullahi” derken Allah'ın beş vaktini konuş konuşlandırılmış olan konumlandırılmış olarak muhafaza edin. Ondan sonra da vusta namazı vasat orta namazına devam edin demek suretiyle bizi 50'ye ulaşmak için 25'i hedef gösteriyor. Vasat 50'nin yarısı 25, bize 25 dereceyi hedef gösteriyor. Ama ulema-i kiram bu orta namazı diye vasat namaz diye akşam üzeri ikindi ile akşam öğlenle ikindi arası ikindi vakti zor bir zaman olduğu için herkes evine gidecek işte ikindi kılmak biraz dara giriyor gibi olduğundan ikindi namazıdır. Basat namaz diye düşünmüşler. Diğer taraftan bazı ulema-ı kiram da sabah namazıdır diye orta namaz gece ile gündüzün arasında olan bunlar zahir olarak doğrudur, geçerlidir. Ama tevhit ehli için bunlar geçerli olmakla birlikte esmâ âleminin namazıdır. Ara namaz. Yani sıfât mertebesi ile ef’âl mertebesi arasında olan esmâ mertebesinin salatıdır. Ara namazı vasat. Vasat. Vasıta denir ya aracı zaten. Esmâ mertebesi namazıdır. 

Bir de “salaten daimeten” diye bir âyetimiz vardır. O da 50 vakte doğru hedefi gösterir. Devamlı salatta olmak. Ancak bunu da iyi değerlendirmemiz, anlamamız lazım geliyor. 50 vakit salatın hepsi birer rekat olarak beş vakit namaz gibi fiziki ve kıyami olarak değil, tefekkür ve düşüncede olarak günümüzün ne kadar vaktini geçirirsek salat sayımızı o kadar arttırmış oluyoruz. Ama altyapının beş vakit salatın mutlaka olmak şartıyla. Beş vakit salat yok ise eğer bazıların dediği dediği gibi biz salat-ı daimundayız. Zaten beş vakitte onun içerisinde bu gibi yanlış itikatlar, anlayışlar geçerli değildir. Alt şartı yani altyapı şartı beş salatın, beş vakit salatın ikame edilmesi mutlak ma’nâda ki bu Rabbimiz bize büyük lütfudur. 

Bir padişah bir bendesini günde beş defa sarayına çağırırsa kötü mü olur? Ona verdiği değeri gösterir. İşte Rabbimiz da bizleri bütün insanlığı ama muhatap olanlar ancak bu faaliyeti yaptığından Müslümanları kendi huzurunda görmek istiyor. Bundan da büyük bir lütuf olmaz. Salat a bilindiği gibi bütün ibadetleri de kendi bünyesinde topluyor. Salatın tarifini nasıl yapmaya çalışıyorduk?

Sahibinin zatıyla zuhur ettiği makamın adıdır, salat. Namaz demişiz, yanlış yapmışız. Namaz diye bir şey yok dinimizde. Sadece Salat var. Bu miraç hakkında da hep “dur rabbin salatta” deniyor ve oradaki dur rabbin namazda demiyor. Çünkü o zaman namaz kelimesi de yok ki ortada nasıl namaz desin? Yani salat var. İşte bu da bir sıkıntı 

içimizde. Yani salatın, namaza döndürülmüş olmasıdır.

Zuhurun yaratmaya döndürülmüş olması gibidir. Bu da gerçek olan ma’nâyı tamamen kesmiş olur. Böylece hakikatine ulaştırılamıyor. Cenâb-ı Hakk hayırlar nasip etsin hepimize. İdraklerimizi genişletsin inşallah. 

Evet kaldığımız yerden devam edelim. İsra ve Miraç. Evvela kısaca bu iki kelimeyi lügat ma’nâsı ve harfleri itibariyle anlamaya çalışalım. İsr kelime olarak gece yürüme manasında. Miraç ise merdiven yükselme demektir.

Kur'an-ı Kerim'in birçok yerinde ya beni İsrail denildiğinde bu hitap bize evvela Yakup Aleyhisselam oğullarını ve soyunu hatırlatmaktadır. Kardeşiyle aralarında meydana gelmiş anlaşmazlık yüzünden bulunduğu yeri terk ederken geceleri yürüyerek yol aldığından kendisine bu lakap verilmiştir. Yakup Aleyhisselam'ın lakabıdır. 

İsr bugün için ise isr kelimesinin ifadesi yani bizlere ait, dervişhana ait, bütün müslümanlara ait aslında ifadesidir. Ey gece yürüyen." Yani gece kalkıp ma’nâ âleminde namaz, dua, zikir, tefekkürle yol olan, yol alan Allah dostlarının çocukları ma’nâsında olmalıdır.

Bakın âyet ne kadar değişti. Hemen isr gece yürümektir. Gece yürümek ise gece kalkıp mana âleminde salat, dua, zikir, tefekkürle yol alan Allah dostlarının çocukları ma’nâsında olmalıdır. Zaten öyle de olmaktadır. Yani ya beni İsrail dendiği zaman dervişlere hitap ediliyor. Yahudilere değil. Onlar kendi âlemlerinde nasıl düşünürlerse düşünsünler.

İsr, “elif, sin, rı” harflerinden meydana gelen bu kelimede elif insan, sin, isr derken sin, o da insandır. Ra rububiyet hakikatlerini ifade etmektedir. Buradaki elif yani birinci insan isir derken elif sin rü baştaki “elif” insan “sin” zaten “Yasin” de insanı anlatmaktadır.

Yani birinci insan daha henüz insanlık mertebesine erişmemiş. Ancak kendisinde bu kabiliyet ve gayret bulunan ve namzet olan insandır. İkinci insan “sin” ise gerçek insan olma yolunda yürüyen ve benliğini aşan kimse demektir. “Ra” rububiyet yani esma isimler mertebesini ifade etmektedir. 

İşte “salat-ı vusta” halini ifade etmektedir. Böylece Mirac’ın birinci bölümünün mertebe ve ifadesi hak yolunda seyrini sürdüren kişinin belirli eğitimlerle kendisini rububiyet esmâ âlemi itibariyle tanımaya başlamasıdır.

Şu paragrafı bir daha okuyalım.

Böylece Mirac’ın birinci bölümünün mertebe ve ifadesi hak yolunda seyrini sürdüren kişinin belirli eğitimlerle kendisini rububiyet esmâ âlemi itibariyle tanımaya başlamasıdır. “Salat’el” vusta hakikatini idrak etmeye başlamasıdır.

Miraç, miracın ikinci kısmını ifade eden bu kelime de miraç, “mim, rı, elif, cim” harflerinden oluşmuştur. 

“Mim” hakikat-i Muhammedi, rahmaniyet,”elif” ahadiyet, “cim” ise cemali-i ilahidir. Hal böyle olunca çıkan ma’nâ,

"Ey gönül âleminde yürüyerek esmâ âlemine ulaşan oradan hakikat-i Muhammedi ile Rahmaniyet âlemini idrak ederek sıfat, zat ve ahadiyet mertebelerine yükselip böylece ilahi cemali seyre başlayan kimse olmaktadır." 

Miraç kelimesi manasıdır. İşte bu oluşum insanlığın temel gayesidir. Yani bu âlemin hakikatini ve kendi hakikatini idrak etmektedir.

Âdem aleyhisselam da” ve nefahtü” (Hicir 15/29) yani ruhumdan nef ettim hükmüyle başlayan esfel-i safiliğinden aslına dönüş “men reani fakat reel hak” ile yani “bana bakan ancak hakkı görür” hükmüyle zatına ulaşıp kemale ermiş oldu. İşte bu yüzden Miraç hadisesi bizler için çok önemli bir oluşum ve bilgi kaynağı olmaktadır.

Eğer miraç yapılamamış olsaydı insanlık asla ebedi varlığa ulaşamaz. Hasret ve gurbette kalırdı. Peygamberimizin Miraç hadisesiyle bu yolu bize açmış olduğu aşikardır. Hakikat-i Muhammedinin yeryüzünde zuhur mahalli olan peygamber, resul ve insan-ı kamil Hz. Muhammed Aleyhisselam olmasaydı insanlık âlemi için bu oluşum hayal olurdu. İnsanlığın o zatın şahsında ulaştığı son nokta da miraçtır. O yüzden de kendisi son peygamber kitabı da son kitap olmuştur ve sadece o gecede insan beyni aklı kül itibariyle 

tam kapasitesiyle çalışmıştır. 

Bilindiği gibi insan beyni aklı cüz itibariyle yaklaşık %8 kapasitesiyle çalışmaktadır. Gayemiz bu çok değerli atıl kapasiteyi daha geniş ufuklara aklı külle yöneltip arttırmak olmalıdır. İşte yapılmaya çalışılan şey de aslında budur. Mevcut olan kapasiteyi faaliyete geçirebilmek. 1, 2, 3, 5 puan da olsa e %8, 10'la çalışan beynimiz bakın içerisine ne kadar büyük bir faaliyet alanı almış oluyor. Bunu birkaç puan da arttırmamız bize ne kadar büyük bir ufuk açacaktır. 

Peygamberimiz aleyhisselam bu kapasiteyi miraç gecesi tamamını kullandı. Eğer bu kapasite olmasaydı o âlemleri idrak edemezdi. Hafızası alamazdı ve aşağı patlardı. Yani bakın Cenabı Hakk'ın rahmetine bütün bizim âlemimizde bir defa kullanılacak olan %100 kapasiteli beynimizi peygamberimizin şahsında bizlere bahane olmasın diye onun aklı çok geniş de yapabildi. Biz yapık, yapamayız demeyelim diye hepimize verdi. Yani diyelim ki bir babanın 100 tane evladı var. Bir oğluna 1 kilo altın verdi. Ötekilerine 10 gram. 10 gram verdi. Yok. Rezerve olarak kredi olarak aynı şeyi onlara da verdi. Ama kullanan kullandı kullanmayan kullanmadı. Onun mesela bu kapasite atıl kapasiteyi daha geniş ufuklara aklı külle yöneltip arttırmak olmalıdır. Ancak aklı cüzden aklı külle bir yol bağlamak bulmak lazımdır ki öylece aklı külle doğru yükselmeye çalışarak oradan istifade etmeye bir şeyler almaya bakalım. 

Akl külle bağlanmayan bir akıl, nefs emmarenin hükmünde kalır. Ona da akıl denmez. Hayal vehim denir. Neden? Çünkü ölçüleri yoktur elinde. Elinde asli ölçüleri olması lazımdır ki o akıl gerçek manada ilerleyebilsin, genişleyebilsin, kabiliyetlerini de faaliyete geçirebilsin. 

İlk miraç, yükseliş olayı Kur'an-ı Kerim'de idris aleyhisselam hakkında bildirilmiştir. 

Meryem 19'a 56-57 “Ey Muhammed Aleyhisselam kitapta idrise dair söylediklerimizi de an çünkü o dost doğru bir peygamberdi. Onu yüce bir yere yükselttik. Bu hususta birçok rivayetler vardır. Dileyen araştırabilir. Yeri olmadığı için bu kadar da iktifa ediyoruz.

Burada mekanan aliyyen diye belirtilen mekanın Muhyiddin Arabi Hazretleri kendi faslında güneş olduğunu ifade etmiştir. İdris Aleyhisselam faslında onun güneş olduğunu söylemiş. Çünkü çok uzun süre riyazat yaptığından kendisinde beden kalmadığı, ruhlaştığı sadece ve bu şekilde de ali mekan eee ateş ona bir şey yapmadı şeklinde yorum yapılmış.

İkinci Miraç yükseliş olayı ise Musa Aleyhisselam hakkında bildirilmiştir. İnsanlığın yavaş yavaş yavaş yavaş aslını aramaya çalışması ve yükselme arzusudur. Allah'ı görme arzusudur. 

Araf suresi 7'ye 143 “Musa tayin ettiğimiz vakitte gelip Rabbi onunla konuşunca Musa Rabbim bana kendini göster sana bakayım” dedi. Allah sen beni göremezsin. Yani “lenterani” “len” bilindiği gibi katiyet ifade ediyor. Kesinlikle göremezsin ama dağa bak. Eğer o yerinde kalırsa sen de beni görürsün, göreceksin." buyurdu.

Rabbı daha tecelli edince onu yerle bir etti ve Musa da baygın düştü. Ayılınca da Rabbı, Rabbi münezzehsin. Sana tövbe ettim. Ben inananların ilkiyim dedi. Şu son cümleyi de düşünmek lazım. İnananların ilkiyim. Ya ondan evvel inanan yok muydu? Âdem Aleyhisselam'dan beri bütün müminlerin tevhit ehlinininde inanmışlıkları var. Peki niye bunu söyledi? Bu konunun ilkiyim diye söyledi. Yani yaşadığı bu hali gerçekten de kendisi ilk defa yaşadığı insanlık geçmişi süresi içerisinde bir defa bunun ilkiyim. Bana bunu yazdı.

İbrahim Aleyhisselam da aynı duayı ya Rabbi beni müminlerin ilki yaz diye niyazda bulundu. O da işte kendi mertebesi itibariyle bu mertebeye ulaşanların ilki. Neydi onun mertebesi?

Tevhid-i ef’al mertebesinin ilki olarak yaz. O yüzden zaten Ebrahim. Ebrahem biz İbrahim diyoruz kısaca. Ebi baba ma’nâsına rahem de halk ma’nâsına ibrani lügatında halkın babası ma’nâsında burada halk denildiği zaman insanlık âlemi anlaşılıyor ama halkiyetin babası yani halkiyet idrakinin babası o da tevhid-i ef’âl fiillerin birliği kanaatinin başlangıcı ona dayanıyor.

Rabbinin sesini çok yakından işiten Musa Aleyhisselam, "Rabbim bana kendini göster sana bakayım." dedi. Bunun üzerine “Lenterani” sözüne muhatap oldu. Yani sen beni göremezsin dedi. Çünkü Museviyet tenzih mertebesi itibariyle düzenlenmiştir. Yani ötelerde olan bir Allah anlayışı vardır. Bu mertebede tenzih eden ve edilen ikiliği vardır. Dolayısıyla hakkı müşahede etmek mümkün olmamaktadır.

Hakkı müşahede etmek için çık aradan kalsın yaradan diye kısaca belirtilmiş. Ama kime söylesem çocuklar da tekrar ederler. Ama bu kelimeyi tekrar etmek için en az 20 sene lazım. 15, 20 sene lazımdır. Mübalağasız ezberini söylemek kaç 3 saniye? 5 saniye lazım ama hakikatini anlamak için en az o kadar bir zamana ihtiyaç var. Ama kimsenin gözü korkmasın diyor. Cenâb-ı Hakk o seneleri getiriyor zaten. Ben de süratle anlamıyorum. 

3. miraç yükseliş olayı ise İsa Aleyhisselam hakkında bildirilmiştir.

Ali imran 55. Ey İsa, ben seni eceline yetireceğim. Yani kendime yükselteceğim.

Ben rafallahu ileyhi, Nisa 4 158. Allah onu kendi katına yükseltti. İsa Aleyhisselam şu anda Miraç ta, belki dönüş yolundadır. Bekliyorlar ya öyle o şekilde dikildi. İnsanoğlunun ezeli arzusu olan aslına yani rabbine ulaşma duygusu yavaş yavaş tatbik sahasına konmuş. Her peygamber kendi mertebesi itibariyle bu yolda birer menzil katetmiş. Nihayet hakikat-i Muhammediye'nin dünyada zuhuru olan Hz.Muhammed Aleyhisselam Miracı ile kemale ermiştir.

Şimdi onun miracını gayretimiz nispetinde anlamaya ve tatbik etmeye çalışalım.

Yukarıda belirtilen hadis ve ayetlerde Cenâbı Hakk “Miraç” hadisesinin hakikatlerini o günün insanına, o günün anlayışı içerisinde birçok misaller vererek anlatmıştır. Bu misaller de o günün insanının düşünebileceği, tahayyül ve tasarruf, tasavvur edebileceği şekillere büründürülerek ifade edilmiştir.

Eğer peygamberimiz bugün gelmiş olsaydı bugün Miracı bize çok başka türlü anlatırdı. Ama o gün atı devesi olan sadece bir çadırı olan gökyüzünde yıldızları yerde kumları gören sıkıntı içerisinde güneş altında yaşayan bir kavme, bir insanlık âlemine nasıl bunları bildirecek? Yine o günlerde yaşanan benzer şeylerle, görüntülerle bildirecek. Bugünün insanı o gün verilen misalleri daha iyi yorumlamaktadır. Bugünün insanın aklı, şuuru, yaşantısı, görüşü de çok süratli artmış ve genişlemiştir. O gün çölde yaşayan insanların kendileri için değer arz eden vahası, suyu, devesi ve hurması idi. Böyle dar bir çerçevede yaşayan insanlara Cenabı Hak'a giden miraç yolunu anlatmak herhalde pek kolay bir iş değildi. Ne kadar da muazzam bir şekilde yine de anlatılmış. Evvela ayetlerde, sonra hadislerdedir. 

Ancak kelam-ı ilahi en güzel ifadelerle hem o gün, o günün hem de ileri ki zamanlarda gelecek insanların da anlayışlarına sunulan gizli ifadeleriyle izah edilmeye çalışılmıştır. 

Ey Salih, yol ehli, dikkat et ki bu olay aynı zamanda senin de miracındır. Peygamberimizin değil. Sadece regaib gecesi itibariyle hakkı olan rağbetin arttığında mevlit gecesiyile ifadesini bulan hakikat-i Muhammedi gönlünde doğar. Faaliyete geçen hakikat-i Muhammediye yaşamı güçlenerek berat gecesi ifadesiyle nefsinden kurtuluşun kurtuluşun beratını alır ve miraç yolculuğuna çıkmaya namzet olursun. 

Gayretini eksiltmez sen yoluna devam edersin. İşte bazı kimseler bunlar bidattırlar. Böyle geceler yoktur İslam'da deyip bunları çürütmeye çalışıyorlar. Halbuki Allah'a giden yolun bunlar iskeleleri, en büyük havaalanı sahasıdır. Bunlar olmazsa hiç bilgimiz olmaz. Neyi nereye götüreceğiz? Ölüm sonrası hayatımızı nasıl bileceğiz? Nasıl düzenleyeceğiz? Hazreti Resulullah efendimizin başından geçmiş İsra ve Miraç hadisesi din mevzuları arasında izah en güç olanlardan biri veya birincisidir. Bu oluşumu daha iyi anlamak için Hazarat-ı Hamse, 5 Hazret mertebelerini bilmek faydalı olur. Ancak at ve deve hızını bilen bir kavme gecenin çok kısa bir zaman diliminde bütün âlemleri gezerek gördüğünü ve bunu ispatlayarak gerçek olduğunu anlatmak o kadar kolay olmasa gerek. En hızlı vasıtanın az olduğu bir devirde sonsuz âlemlere açılıp bu âlemlere gidiş gelişin nasıl bir vasıtayla yapıldığını izah etmek ancak onların seyahat vasıtalarına benzer bir şekilde attan küçük katırdan büyük sözleriyle ifade edilmiştir.

Burak ismi verilen bu vasıtadan sonraki yükselişe merdiven ve daha sonraki yükselişe de ref ref tabiri kullanılmıştır. Burak aslında bir bakıma daha kolay anlayabileceğimiz Berk Yıldırım Şimşek Hızı ile manasındadır. İsra Burak ile yapılmıştır. Yani İsra Peygamber Efendimizin Kabe-i Muazzama'dan Kuds Şerif'e gitmesi. Bu dünyaya paralel olarak giden bir gidiştir. Mekke Kudüs arası dünya üzerinde bir gidiştir.

İsra gece yolculuğu manasındadır. Miraç da yukarıya doğru şakuli bir çıkıştır. 

Şimdi gelelim Miracın birinci bölümünü bildiren İsra suresinin ilk ayetine 

“Gece mescid-i haramdan kendisine bir kısım ayetlerimizi göstermek için çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksayı götüren Allah'ın şanı yücedir. Doğrusu o işitir ve görür.” şekliyle belirtilen bu ayet-i kerimeyi daha yakından incelemeye çalışalım.

Başta ifade edilen sübhan kelimesi tenzih mertebesi itibariyle Allah celle celalü demektir.

Tenzih ise Cenabı Hak'ı her türlü kusur, noksan, şerik gibi hallerden uzak bilmektir. Miraç Hazreti Resulullah'ın seyri sülukudur. Yani 23 senelik seyri sülukunda miraç bunun özetidir. Ümmetleri olmamız hasebiyle bizim de miraçtan nasibimiz vardır. Bunu belirtmek için hadis-i şerif. "Namaz müminin miracıdır" buyurmuştur. Çok açık. Peygamberimizin sallallahu aleyhi ve sellem yaşamış olduğu bu hadise düşüncelerimizin tamamen fevkinde ve dışında olan bir hadisedir. Maddi ölçülerle ifade edilemeyen Allah'ın zatında meydana getirmiş olduğu hakikatler manzumesidir.

Dolayısıyla beşeriyetimizle bunları anlamamız mümkün değildir. Ancak aklı cüzümüzü aklı külle ulaştırabilirsek mümkün olabilir.

Hani Rahman suresinde geçtiği gibi, "Ey insan ve cin 

toplulukları, kutrunuzu açın bakalım açabilecek misiniz? Size bu kutur açılmadan açamazsınız. İlla bir sultan yani açılışı vardır. Mutlaka açılmaz değildir. Ama bir sultan yani bir güce, irfani güce ya mekanik güce neyse işte bir güce ihtiyaç var. Dolayısıyla beşeriyetimizle bunları anlamamız mümkün değildir. Ancak aklı cüzümüzü aklı külle ulaştırabilirsek o zaman mümkün olabilir. Bu da bir eğitimdir. Aslında Miraç bir gecede değil seyri sülük ile oldukça uzun bir sürede meydana gelir. Ancak bir geceye hasredilmesi toplu olarak anlatılması icabıdır. İşte bu yüzden “sübhan” yani Allah celle celalüu her türlü noksanlıktan tenzih edilir. Onun gücü beşeriyet aklı ile idrak edilemeyen her türlü işi yapacak kudrettedir.

O öyle bir Allah'tır ki “esra bi abdihi leylen” leylen mealen kulunu gecenin bir vaktinde yürüttü ifadesiyle genel anlamda yorumlanan ayetin bu bölümünü öz anlamıyla bakmaya çalışalım. 

Esra yürüttü yani kendi gerçek hakikati in yürüttü. Nasıl? Bi abdihi kulu ile yani abdiyet ve uluhiyet mertebeleri ile leylen gecenin bir vaktinde yani beşeriyetinden yok olduğunda “minel mescidil haramı ilel mescidil aksa” mescid-i haramdan mescid-i Aksayı yürüttü.

Şimdi ayet-i kerimenin bu bölümünde akla bir sual geliyor. Niçin Miraç doğrudan Kabe-i Şeriften olmadı da Kuds Şerif'e gidilip oradan vaki oldu?

El cevap. Çünkü Kabe-i Şerif Beytullah'tır. Allah'ın evi makam-ı zattır. Mertebe-i ahadiyettir. Orada gerçek anlamda var olan daima gönül miracındadır.

Hazreti Resulullah devamlı hakkın huzurunda olduğundan devamlı miraç halindeydi. Bu oluşumu ümmetlerine de bildirmesi için zahiren de bizlere rahmet için miracın olması gerekiyordu.

İşte o sebepten zat âleminin ifadesi olan Mescid-i Haram'dan sıfat âleminin ifadesi olan Mescid-i Aksayya uluhiyet, rububiyet ve abdiyet mertebeleri itibariyle yürüttü. Kulunu yürüttü. Bunun için zat âleminin dışına çıkılması lazım geldi ki tekrar zat âlemine dönüş yani miraç mümkün olsun. Yani peygamberimiz Mekke-i Şerif'teyken, Mekke-i Mükerreme'deyken zaten miraç halindeydi. Zatıyla birlikteydi. O halde tekrar zatına gelmesi için oradan dışarıya çıkması yani tecelli ve nüzul etmesi sıfat âlemine, esma âlemine, ef’al âlemine yani bu âleme gelmesi gerekiyordu ki onun suresi de işte manası da Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa, Mescid-i Aksa sıfat mertebesidir. Oradan da diğer mertebeleri, diğer mertebeleriyle birlikte yani zat âleminden ef’al âlemine geldi.

Ef’al âleminden zat âlemine çıkmak ancak mümkün oldu. Yoksa zat âlemi. Şimdi biz buradayız. Buraya tekrar gelme diye bir konumuz olabilir mi? Yani şu anda buradayız ama tekrar gelmek için buradan çıkmamız lazım ki sonra tekrar buraya gelelim. İşte Mescid-i Haram'dan Mescid Aksya gitmesi bu sebebe dayanıyor. Yani zatından sıfatlarına, ef’aline ki oradan sonra tekrar Mekke diye ifade edilen zata ki tekrar Mekke'ye döndü. Zaten netice itibariyle zat âlemine dönüş yani Miraç mümkün olsun. 

Şimdi tekrar başka bir yönden Mescid-i Aksa'nın ne olduğunu idrak etmeye çalışalım. Aksa lügat ma’nâsı itibariyle en uzak, en son nihayet demektir. Hal böyle olunca Mescid-i Aksa en uzak mescit anlamındadır. Yani yapıldığı tarihlerde Mescidil Haram en uzak mübarek mescit olarak vasıflandırılmıştır. Yani Kabe-i Muazzamay'yı en uzak mübarek mescittir. 

Onun için Aksa, Aksa bakars biz kısa gibi Türkçe gibi benzettiğimiz ama tam tersi en uzak uzak mesafe Mescid-i Harama'a en uzak mübarek mescit olarak vasıflandırılmıştır. Bilindiği gibi bu mescit Kudüs-i Şerif'te ve diğer ismi de Beytül Makdistir. Mübarek evdir. Kulunu gecenin bir vakti Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksayya yürüttü ifadesi makam-ı zattan makam-ı zatıyla yürüttü. Oradan esma ve efal âlemine nüzul ederek inerek âlemdeki tüm zuhurları müşahede edip tekrar oruç ederek, yükselerek zatına ulaşsın. Yani Mirac-ı hakikisini yapsın diye. Bu da bir seyri süluku bize tekrardan anlatmaktır.

Kudsi-i Şerif ve orada Beyt’ül Makdis yani mukaddes şehir ve orada mukaddes ev. İşte Cenâb-ı Hakk'ın sıfat mertebesinin ifadesi olan bu terimlerdir. Aynı zamanda mertebe-i İsviyet ve Museeviyet'in de kaynağıdır. Mertebe-i Muhammediye'nin kaynağı ise zattır. Ve onun ifadesi de Beytullah, Beytül Haram, Beytül Atik, Mescel Haram, Kabe gibi kelimelerle belirtilmektedir. 

Yukarıda Mescid-i Aksa'nın en uzak mukaddes mescit olduğu ifade edilmişti. İşte bu terimin batıni ma’naâsı budur ki içinde yaşadığımız genel olarak bir âlem, özel olarak bu dünya ve has olarak bu bedenler ilahi zuhrun sonu yani en son mertebesi olduğundan mukaddes beyitlerdir. Lütfen iyi anlayalım. Bir daha tekrar ediyorum. Çünkü hepimiz için muazzam ifadeler ve yü yücelikler bizler içindir.

Yukarıda Mescid Aksa'nın en uzak mukaddes mescit olduğu ifade edilmiştir. İşte bu terimin batıni ma’nâsı budur ki içinde yaşadığımız genel olarak bir âlemdir. Bütün bu âlemler dahildir. Özel olarak bu dünya biz içinde yaşadığımız için ve has olarak da bu bedenlerdir. İlahi zuhurun sonu yani en son mertebesi olduğundan mukaddes beyitlerdir. Yani bu âlemin tamamı Mescid’il Aksadır ve bunun içerisinde bulunan Kabe-i Muazzama da zatın zuhur mahallidir. Mescid-i Aksada zatın zuhur mahallidir. Mescid’il Aksa en uzak yani tecelli-i ilahiyenin Allah'ımızın zatından sıfatlarına, isimlerine, efaline inmesi bütün bu âlemin Mescid’il Aksa olduğu yani mukaddes Kudüs olduğu belirtilmektedir.

Sadece Kudüs'te bulunan o saha değil, Mescil Aksa 144 dönümlük yer değil. 

Onun simgesel olarak ifadesiyle bütün âlemler bizler dahil, bedenlerimiz dahil Mescid Aksadır. Ne zaman ki bunu idrak ettik de rabbimizi bildik, Allah'ımıza şükrettik o zaman Kabe-i Muazzama da bizde olmaktadır. Yani Mescid-i Aksde, Mescid-i Haram da Beytullah da bizdedir. Ve bizden daha değerli bir varlık bu âlemde de yoktur. Bulan bulan varsa gelsin beraber gidip arayalım. Biraz daha uzayacak ama bu konuyu bitirelim yarım kalmasın. Yaşadığımız genel olarak bu âlem, özel olarak bu dünya ve has olarak bu bedenler. Bedenlerimiz ilahi zuhurun sonu yani en son mertebesi olduğunda mukaddes beyitlerdir. Levlake levlak ve halkt eflak da bunun içerisinde “ve ma erselnake illa rahmeten âlemin” Âyeti kerimesi de bunun içerisindedir. 

Ey talibi hak kendi hakikatini ve alimin hakikatini iyi anlamaya çalış. Üzerinde bulunduğun şu dünyada birimsel varlığınla ve nefsinle yaşarsan orası sana esfeli safiliğin olur. Yer aynı yer ama idrak ve anlayış neler değiştiriyor? Eğer gerçek kimliğinle, ilahi benliğinle yaşarsan orası senin kutsun, mukaddes şehrin ve Beyt’ül Makdis mukaddes evindir. Oradan da haccını ifade ederek Beytullah'a dahil olursun. Allah ehli, ehlullah, zat ehli ve emin beldenin sakinleri arasına girerek ebedi zat ehli olursun. 

Yeri gelmişken kısaca şu ayetlere de bir bakalım.

95/ 1-2-3-4-5 âyetler mealen “İncire, zeytine, Sina dağına, emin beldeye, Mekke'ye andolsun ki biz insanı en güzel surette tüm varlığı ile halk ettik.”

Sonra onu esfeli safiliğine reddettik, gönderdik denmektedir. Batıni âlemde incir vahdette kesret yani birlikte çokluğu, Zeytin ise kesrette vahdet yani çokluktaki birlik birliği anlatmaktadır. “Turi sinine” sine turu yani kişinin ruh âlemindeki turları yükselişini ifade etmektedir. “Ve’l beledil emin” emin belde Mekke şehri yani içinde Allah'ın evinin bulunduğu şehirdir. Diğer yönüyle Cenab-ı Hakk'ın zati zuhurunu bütün mertebeleriyle zuhura getiren Hazreti insandır. İşte Mekke'de Kabe, insan-ı kamilde gönül emin beldedir. Kim oralara sığınırsa her şeyden emin olur. Biz insanı en güzel surete halk ettik ifadesiyle kendini bilerek tanıyan ve “ve nefahtü ruhi” hicr 15/29. “Ben ona ruhumdan nefettim, üfledim.” Sırrına vası olmuş olan insan ne mutludur.

İnsanı ne mutlu zahir ve batın ef’al esma, sıfat ve zat mertebelerini cami olarak zuhur eden, Cenabı Hakk'ın zati zuhurunu meydana getiren, kendini ve nefsini tanıyan o mübarek insan, zahir ve batın en güzel surette halk olmazsa hangi varlık olur? Sonra esfeli-i safiline reddettik, gönderdik ifadesiyle zat âleminden sıfat âlemine, sıfat âleminden esma âlemine, esma âleminden de ef’al âlemine gönderdik 

denmektedir. 

İşte ef’al âlemi en uç zuhur, son zuhur, nihai zuhur, en uzak mescit, Mescid’el Aksa ifadesiyle belirtilmiştir. Dolayısıyla üzerinde yaşadığımız yer kürede gaflet haliyle yaşadığımız zaman burası esfeli-i safilin aşağıların aşağısı fakat gerçek anlamıyla yaşadığımız zaman ise mukaddes şehir, mukaddes ev Beyt’ül Makdis olmaktadır. Ne olaydı ey insan? Üstünde yaşadığın yerin gerçek halini ve kendi üstünde yaşadığın yükün ne olduğunu gerçek anlamıyla bir bilebilseydin. 

Ef’al âlemine gelmiş olan kimse aldığı eğitim ile geçtiği yollardan tekrar geri dönerek yine efalden esmaya, esmadan sıfata, sıfattan zat âlemine miraç eder, yükselir. Beytullah, Mescid-i Haram gibi ifadelerde zat mertebesini belirtmektedir. 

“Ellezi bareknahu” O öyle bir beyt ki biz onun etrafını dahi mübarek kıldık. Yani mukaddes şehirde bulunan mukaddes evin etrafını da mübarek bereketli kıldık. Sıfat mertebesi itibariyle geçen yaşamını sürdüren kişinin, gerçek yaşamını sürdüren kişinin bulunduğu yer mübarek şehir ve kendi de mübarek evdir. Dolayısıyla çevresi de mübarektir, bereketlidir. Ona yaklaşan Allah'a yol bulur. Burası gerçek isseviyet mertebesidir. Dışarıdaki issevilerle işimiz yoktur. 

Âyetlerimizden bazılarını göstermek için kulunu Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksay yürüttü. Ayet Kur'an'ın kısa bölümlerinin ifadesi olduğu gibi ayrıca işaret anlamına da gelmektedir. Murad-ı ilahi böyle işaretlerle zatını tanıtmayı ve oraya giden yolu açmayı diledi ve bu ibareleri kullandı. Böylece zatına ulaşan yolu Miraç hadisesinin tümü içerisinde belirtmiş oldu. Yeter ki bizler bunları anlamaya çalışalım. 

“Muhakkak ki o işitir ve görür.” Tabii ki bu mertebeye ulaşan sıfat mertebesi itibariyle hak sözü işitir ve gerçekleri görür. İsra suresinin 1. ayetinde Miraç hadisesinin bir bölümü olan Mescid-i Haram'dan Kabe'den Mescid Aksya, Kudüs'e gidiş anlatılmaktadır. İkinci bölüm olan göklere çıkış ve Necm uresi 53/1-18 ayetlerinde anlatılmaktadır. Oraya geçmeden evvel bazı oluşumları da idrak etmeye çalışmalıyız. Alai tefsirinden Alusi'nin naklettiğine göre genel olarak Miracın oluşluğundaki seyir beş şekilde bildirilmiştir.

1. Burak 2. Miraç merdiven. 3. Melekler ile 4. Cebrail ile 5. ref ref. Ayrıca bir de dönüşü vardır. Mekke'den Kudüs'e Burak ile, Kudüs'ten semaya Miraç merdiven ile yedi kat sema melekler ile oradan sidretül müntehaya Cebrail'in kanatları ile daha yukarıya da refref ile gidilmiştir diye bildirilmiştir. Bu ifadeler hem mecaz hem de gerçektir. 

Âleminde öyle yaşamlar vardır ki hakikatlerini anlamak ancak müşahede ile mümkün olur. Değişik bilgi ve idrak düzeyinde olan kimselere bazı ince hakikatler mecaz yani misallerle, benzetmelerle anlatılmaya çalışılır. 

Hz. Mevlana Mesnevi-i şerifin 1. cildinde mecaz hakikatin köprüsüdür. Ne güzel tarif etmiş diye buyurmuşlardır Kur'an-ı Kerim'de haşr 59/21 mealen “bu misalleri insanlar düşünsünler” diye veriyoruz diye buyurmaktadır. Eğer mecazi ifadeler kullanılmasaydı hakikatleri çok daha az kimseler anlayabilirdi. 

İşte Miraç hadisesini de daha çok kimselerin anlayabilmesi için mecazi ifadeler kullanılmıştır. İrfan ehli mecazları köprü yapıp onların hakikatlerine kanaat taşar. Hazreti Resulullah efendimizin miracı bir gecede meydana gelen bir oluşum değildir. Belki Hira Dağındaki tefekkürlerinin ve ibadetlerinin ilk günlerinden başlayarak o geceye kadar süren ortalama 15 senenin neticesidir. 

İşte ey Salik miraç etmek istiyorsan nasıl çalışman gerektiğini anlamaya gayret et. 

Yukarıda Miracın beş yükseliş hali bildirildi. Diğer ifadeyle de Miraç ef’’al âleminde kendini tanıma. 

İkinci miraç ef’al âleminden esma âlemine, 

Üçüncü miraç esma âleminden sıfat âlemine,

Dördüncü miraç sıfat âleminden zat âlemine yükseliş. 

Beşinci Miraç ise kişinin zat âleminde kendini bulmasıdır. 

Miraç bedensel mi yoksa ruhen mi yapıldığı hakkında çok sözler vardır. Genel yargı hem ruhla hem de bedenle olduğu yolundadır. Bizim anlayışımıza göre ise Mekke'den Kudüs'e kadar olan yolculuk beden ve ruhlar, oradan ötesi ise sadece ruh ve şuurla yaşandığı istikametindedir.

Allah’u âlem hakikatini Allah bilir. İleride bu mevzua tekrar temas etmek üzere şimdilik kadarla buraya duruyoruz.

Ancak şunu da belirtelim. İslamiyetten evvel “isr” bilindiği gibi gece yolculuğu Museviyet ve İseviyet mertebeleri itibariyle isr ama bizde isra geçmektedir. Aynı kelime elif ve hemze ilavesiyledir. Oradaki isr gece yolculuğu elif miracı göstermektedir. 

O, isr, o beni İsrail'in isrinde elif ve hemze yoktur. Bizde belirten Esra da, “Esrae” var. İsra sûresinin israsında elif ve hemze vardır. O elif miraca götürür. 

Yani diğer İsra yeryüzünde paralel olarak Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksaya doğru isr yükselmeye başlaması. Esra, esra bu çok mühim bir farktır.

Cenâb-ı Hak her birlerimize bu hakikatleri idrak eden kimselerden eylesin inşallah.[73] “ İz- -T-B- ”

---------------

وَالَّذِينَ فِي أَمْوَالِهِمْ حَقٌّ مَّعْلُومٌ {المعارج/24} 

(70/24) “Vellezîne fî emvâlihim hakkun ma’lûm(un)”

(70/24) Onların mallarında belli bir hak vardır, 

---------------

Zahirde malın hakkı 40 ta 1 dir. İrfan ehli ise kendine 1 i ayırır ve geri kalanı ihtiyaç sahiplerine dağıtır. (M.D.)

Bâtini olarak gerçek mânâda kişinin cömert ve yardım edebilmesi için kendini (nefsini) ve (Rabbini) tanıdıktan sonra başkalarına da yardım etmesi mümkündür. Hazreti Mevlânâ bunu yapıyorsan da Akarsu gibi ol. Yani gerçek “Hayat” sahibi olarak bu “Hayat” ile insânları hakikate uyandır demektedir. “İşte ada sahilinde bekleyen kişi kendi nefsi benliği olan ada yaşantısı yani sınırlı hayali, vehimi bilgisini artık terk edip onu alıp götürecek olan bir Hakikat-i Muhammedi gemisi beklemektedir. Hakikat-i Muhammedi gemisi olmuş kişide bu hakikatın ifadesi olan 40 sayısının 1’ini (istidatlı ise 39 a kadar yolu vardır) zekât olarak vermek için Hakk yolcusunu almak için taleb-talebe olanı almak için bu sahile yanaşır… Gel zaman git zaman bu talebe yaptığı bu çalışmalar ile ve vuslat arzusunun muhabbeti ile hele hele ben yanıyorum demeye başlar. Gel zaman git zaman bu ateş, selâm’a dönüşür. Hakikatte ulaştıktan sonra ise Nar tanesi bir tanesi bir tanesi güzellerin içinde seviyorum bir tanesi türküsünü terennüm eder, Nar Kesrette Vahdettir. İçindeki kesret odalarının hepsi sırrını ayan beyan ifşa etmekte ve Hakk’ın aynalarıdır. Kesrette ki bu birlik anlaşıldı mı? “Hayat Bayram” olur. Hayat “su”, Hakiki hayat ise Kevser suyu ve ırmağıdır. Bayram ise Rabb’ın için kılınan namazdır. Ve Rabbin için kendini feda-fida edip kurban edip, bu kurban ettiğin varlığınından kaynayan kevseri ihtiyaç sahiplerine vermen ulaştırabilmen, onlarında bu hayat suyuyla arınmalarını-tezkiye olmalarını hakiki cömertlik ve yardımdır.[74] “ İz- -T-B- ”

Onların malı nedir? (نور) Nûr dur? (نور) Nûr nedir? Eşya’nın hakîkatıdır. İşte bu (نور) Nûr ve (ن) “Nun”dan bu Eşya’nın hakîkatının irfâniyetinden belli bir payları vardır. Bu Kâmil İnsân olma hakkıdır.[75] “ İz- -T-B- ”

---------------

لِّلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ {المعارج/25} 

(70/25) “Lissâ-ili velmahrûm(i)”

(70/25) Hem isteyen için, hem de istemekten utanan yoksul için.

---------------

Hem bundan sail, süâl edenden yani bir miktar haberi olandan, Yani Âyn’el Yakîn mertebesinde olandan hem de bundan mahrûm olan yani bu konuda bilgisi olmayan, daha henüz İlm’el Yakîn mertebesinde olan için bir Hakk vardır.[76] “ İz- -T-B- ”

---------------

وَالَّذِينَ يُصَدِّقُونَ بِيَوْمِ الدِّينِ {المعارج/26} 

(70/26) “Vellezîne yusaddikûne biyevmi-ddîn(i)”

(70/26) Onlar ki ceza gününü tasdik ederler.

---------------

Onlar daha henüz bu dünyâ’da ölmeden önce ölmüş ve âhirlerini daha henüz bu dünyâ’da yaşadıklarından tasdîk, Hakîkât/fenâfillâh mertebesindedirler. Hazreti Şems’in “Ben rûh’umu çoktan Hakk’a uçurdum. Azrâil gelince üzerimde ki gömlekten (beden elbisesinden) başka bir şey şey bulamayacak” demektedir.[77] “ İz- -T-B- ” 

---------------

وَالَّذِينَ هُم مِّنْ عَذَابِ رَبِّهِم مُّشْفِقُونَ {المعارج/27} 

(70/27) “Vellezîne hum min ‘azâbi rabbihim muşfikûn(e)”

(70/27) Rablerinin azabından korkarlar.

إِنَّ عَذَابَ رَبِّهِمْ غَيْرُ مَأْمُونٍ {المعارج/28} 

(70/28) “İnne ‘azâbe rabbihim gayru me/mûn(in)”

(70/28) Çünkü Rablerinin azabından emin olunmaz.

---------------

Âyet-i Kerimeler Rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

---------------

Bu âyetlerde ki ifâdeler Allah (c.c.) esmâsı hükmü altında ki Rabb-ı Hass ile alâkalıdır. Kişi hangi mertebeye gelirse gelsin, ibâdetlerini terk edemez üzerinde beşeriyeti var olduğu için, hâle bürünerek de olsa bu ibâdetleri etrafına göstermek için yapar. Terkedenlerin hali ortadadır ve bu azaba düşmekten emin olunamaz. İşte “Biz Hakk ile Hakk olduk namazı kime kılacağız” diyenler bu âyetleri okuyup tekrar, tekrar düşünsünler.[78] “ İz- -T-B- ”

---------------

وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَ {المعارج/29} 

(70/29) “Vellezîne hum lifurûcihim hâfizûn(e)”

(70/29) Onlar ki ırzlarını korurlar.

---------------

Zâhir de kişi beden ırzını korur, yani fuhşa düşmekten korkar. Bunun da İslâm hukunda cezâsı bellidir. Yalnız burada biraz daha ilerisi vardır. Âyet sayısal değeri toplam da “99”dur. (99) Esmâ-i İlâhiyye’dir. “Esmâ-i ilâhiyeyi” nefsi istikametinde kullanmayarak ırzın, korunması târîkat mertebesindendir. Bunun tamamı (اَللهُ) “Allah” (c.c) esmâsıdır. Bu Ulûhiyyet ve Hakîkât ifâdesidir, gaflete düşerek nefsin iğvasından ırzın korunması işinin hakîkat mertebesidir. Bir an olsun Hakk’tan gafil olmayıp ırzın nefsin iğvasından korunması da bu işin marifet kısmıdır.[79] “ İz- -T-B- ” 

---------------

إِلَّا عَلَى أَزْوَاجِهِمْ أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ فَإِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُومِينَ {المعارج/30} 

(70/30) “İllâ ‘alâ ezvâcihim ev mâ meleket eymânuhum fe-innehum gayru melûmîn(e)”

(70/30) Ancak zevcelerine ve câriyelerine karşı hariç… Çünkü onlara yaklaştıklarında kınanmazlar.

---------------

Zevc ve Câriye ise, kendi varlığında bulunan Nefs-i küll hakîkatleridir, Nefs-i küll ve hakîkatinin yönlerine yaklaştıkça kınanmazlar.[80] “ İz- -T-B- ”

---------------

فَمَنِ ابْتَغَى وَرَاء ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْعَادُونَ {المعارج/31} 

(70/31) “Femeni-btegâ verâe zâlike feulâ-ike humu-l’âdûn(e)”

(70/31) Bundan ötesini isteyenler, var ya işte onlar haddi aşanlardır.

---------------

Bundan ötesi Akl-i küll ve Hakîkat-i Muhammediye hakîkâtleridir. Bir yönden itâb yâni uyarı olarak görünen bu hitâb bu sâhaya nefis ile yaklaşılamayacağıdır. Ancak bu sâhaya nefsin’den câhil olan ve Akl-ı küll ve “Hakîkat-i Muhammediyeyi” idrâk ve anlayan kişiler geçebilir. Nasıl ki Cebrâil (مِراج) mi’rac’a çıkarken “ben bundan öteye geçemem yanarım, dediğinde Rasûlüllah (s.a.v) Efendimiz yanarsam ben yanayım” demişti. Mevlânâ Hazretleri de bu hakîkatı ifâde ederken “Mustafa’nın koltuğu altında başka bir elbise vardı.” Diye bu hakîkatı bildirmektedir.[81] “ İz- -T-B- ”

---------------- 

وَالَّذِينَ هُمْ لِأَمَانَاتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَاعُونَ {المعارج/32} 

(44/32) “Vellezîne hum li-emânâtihim ve ’ahdihim râ’ûn(e)”

(44/32) Andolsun biz İsrailoğullarına, bilerek, âlemlerin üstünde bir imtiyaz verdik.

---------------

Emânet edilen “zalûmen cehûlâ” nefsin’den câhil olan İnsân’ın Hakk’ın hâlifesi olması emânetidir. İşte kendilerine emânet edilen söz, sözde ki ma’nâ, ma’nâda ki rûh ve rûhda ki nûr ile Hakk’ın nûrudur. Gözlerinin nûru olan namazı ikâme ederek bu sözü yerine getirirler.[82] “ İz- -T-B- ”

---------------

وَالَّذِينَ هُم بِشَهَادَاتِهِمْ قَائِمُونَ {المعارج/33} 

(44/33) “Vellezîne hum bişehâdâtihim kâ-imûn(e)”

(44/33) Ve onlar ki şâhidliklerinde dürüstürler.

---------------

"Şâhidlik ederim ki, (اَللهُ) Allah (c.c.)’dan başka ilâh yoktur. Yine şâhidlik ederim ki, (مُحَمّد) Muhammed, O'nun kulu ve elçisidir."

Yani müşahâdelerinde dürüstürler, müşâhade etmediği şeyi sözlemezler ve yazmazlar. Hazreti Âlî’nin dediği gibi, görmedikleri (اَللهُ) Allah (c.c.)’a ibâdet etmezler. Görüldüğü gibi şâhidlik görülene olur, görülmeyene nasıl şâhid olunabilir? Mahkemede bile şâhidlik ederken, Hâkim olayı gördün mü? Diye sormaktadır. Ya Rabb-imiz, mahkeme-i Kübrâ’da bizim şâhidliğimizin nasıl olduğunu sorgulayacak olursa yani gördün mü? Diye sorarsa bizim cevabımız ne olacaktır. Çok iyi düşünmek ve gereğini yerine getirmek lâzımdır.[83] “ İz- -T-B- ”

---------------

وَالَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلَاتِهِمْ يُحَافِظُونَ {المعارج/34} 

(70/34) “Vellezîne hum ‘alâ salâtihim yuhâfizûn(e)”

(70/34) Ve onlar ki, salatları üzerine muhâfızlık ederler.

---------------

Vellezine hum ala; Âyette geçen bu ifâdeler, 23. âyette incelenmişti. 

Salâtihim yuhâfizûn; Devâmlı salat üzerinde nasıl muhâfızlık edilir. Önce âyet sayısal değeri (70+24)= 104 tir. (104) Kitâb ifâdesi ile Kûr’ân-ı Kerim’dir. Öncelikle Kûr’an-ı nâtık olarak muhâfaza ederler. (حافِظ) “Hâfız” esmâsı (اللّهُ رَحمَن رَحيم ) Allah, Rahmân, Rahîm kaynak esmâlarından sonra 36. Esmâ ve sıra olarak 39. Sıralı esmâdır. (36) üç seyir ile (مِراج) mi’rac hâli ve (يس) “YÂ-SÎN” Hazreti Muhammed mertebesinden İnsân’dır. 37-38-39, Zât, Sıfât ve Esmâ tecelileridir, hâliyle 40 Ef’âl tecellisi de içindedir. (مِراج) Mi’rac hâlinde olan salatlarını Zât, Sıfât, Esmâ, Ef’âl tecellileri ile hızf ederler. Efendi Babam da bilindiği gibi muhâfız alayında askerlik yapmıştır. Muhâfız olan asker, nasıl nokta nöbeti tutar bulunduğu yerden milim kıpırdamaz, bedeni ve yüzü milim kıpırdayıp, oynamaz işte bu hâlde salatlarını korurlar. İki rek’atlık zâhiri Hakîkat/fenâfillâh ve Bâtını Marifet/bakābillâh hâllerini korurlar.[84] “ İz- -T-B- ”

---------------

أُوْلَئِكَ فِي جَنَّاتٍ مُّكْرَمُونَ {المعارج/35}

(70/35) “Ulâ-ike fî cennâtin mukramûn(e)”

(70/35) İşte onlar Cennetlerde ikram olunanlardır.

---------------

35 sayısı görüldü gibi tersten 53 sayısı ve “8”dir. 8. Cennette Ef’âl, Esmâ, Sıfât, Zât ve bunların içinde bulunan İnsân-ı Kâmil cennetlerindedirler. 

Mukramûn; İkram olunmuş, ikramın başına (م) “Mim” (40) gelmiş ve kelimeyi fiile dönüştürmüştür. İkram seyri sülûkta Celâl, Cemâl ile 3 seyirden sonra oluşan tecellililer ile sayı “40”a ulaşınca oluşur. Bu hâlin nasıl oluşacağı bir önceki âyette görüldü. Göz nûru olan dâimi olan aşk salatının hıfz edilmesi yani korunması ile olmaktadır. 

Tevhid-i Ef’âl tecelisi ile İbrâhîmiyet (8) oluşur bu 8 cennettir. Ve bunun içinde bir önceki paragrafta oluşan cennetlerinde oluşumu vardır. İkram da kişinin kestiği Ef’âl mertebesi kurb’ânıdır, bunu çevresine ikram eder. Diğer mertebelerde bunun içindedir, kişinin idrâk, kâbiliyet ve çalışmasına göre onlar da oluşursa, diğer mertebelerin ilmini çevresine ikram edebilir.[85] 

---------------

فَمَالِ الَّذِينَ كَفَرُوا قِبَلَكَ مُهْطِعِينَ {المعارج/36} 

(70/36) “Femâli-llezîne keferû kibeleke muhti’în(e)”

عَنِ الْيَمِينِ وَعَنِ الشِّمَالِ عِزِينَ {المعارج/37} 

(70/37) “Ani-lyemîni ve ’ani-şşimâli ‘izîn(e)”

(70/36-37) O kâfirlere ne oluyor ki, bölük bölük sağından ve solundan sana doğru koşuyorlar.

---------------

"Bölük bölük" Bu kelime "ize" nin çoğuludur ki aslı "mensup olmak" mânâsına gelen "azv" kökündendir. Herbiri bir bölüğe mensup olarak, parça parça, dağınık bir halde demektir. Müşrikler Hz. Peygamber (s.a.v)'in etrafına halka halka, bölük bölük toplanıyor ve onun söyledikleriyle alay ederek: "Eğer Muhammed'in dediği gibi bunlar cennete girerlerse biz onlardan evvel gireriz." diyorlardı. Bunun üzerine bu âyetlerin indiği rivayet edilmiştir.[86]

Âyet-i kerimenin zahiri yönü bu olmak ile beraber derinlemesine bakmaya çalışırsak…

Kendi varlıklarında Hakikat-i İlahiyye örten ve gizleyen hakikat ehlinin risalet mertebesine solundan koşması nefsi küll yönünden ve sağından koşması ise aklı küll yönüne koşturmasıdır. (M.D.) 

---------------

أَيَطْمَعُ كُلُّ امْرِئٍ مِّنْهُمْ أَن يُدْخَلَ جَنَّةَ نَعِيمٍ {المعارج/38} 

(70/38) “Eyatme’u kullu-mri-in minhum en yudhale cennete na’îm(in)”

(70/38) Onlardan herbiri, bir nimet cennetine sokulacağını mı umuyor?

---------------

Nefsi emmarenin yaşantısı nimet üzerine olduğu için Hakk’ı hayal ve vehim ve örtüp gizleyenler ninet cennetlerine gireceklerini kuruntu ederler.

Hakikat ehlinin ninet cenneti ise gönlünde Hakk ile olmaktır, en büyük nimet budur. (M.D.)

"Kullu’mriin minhum: Nefsin her bir 'hevi' (hevâsı), kendine bir cennet umar. Halbuki hakikî cennet, 'Lâ mevcûde illâ Hû' müşahedesidir." [87]

Cennet, 'naîm' (nimet) değil, 'nakş' (tecellî) yeridir. Ârifin cenneti, Hakk'ın cemâlini müşahede etmesidir."[88]

"Nefs, 'cennete naîm'i 'kendi lezzeti' için ister. Ârif ise 'cennetullâh'ı (Allah'ın cenneti) 'Hakk'ın lezzeti' için ister. Birincisi 'ene'nin talebi, ikincisi 'Hû'nun talebidir."[89]

---------------

كَلَّا إِنَّا خَلَقْنَاهُم مِّمَّا يَعْلَمُونَ {المعارج/39} 

(70/39) “Kellâ innâ halaknâhum mimmâ ya’lemûn(e)”

(70/39) Hayır, biz onları bildikleri şeyden halk ettik.

---------------

Halk edilen Nutfe (Hücre) İnsan sûresi 2. Âyette Cenâbı Hakk bildirmiştir.

(76/2) “İnnâ halaknel insâne min nutfetin emşâcin nebtelîhi fe cealnâhu semîan basîrâ.”

(76/2) “Muhakkak Biz, insânı birleşim bir nutfeden halkettik. Onu imtihan edeceğiz. Bu sebeple onu işiten, gören kıldık.” 

---------------

Bu Âyet-i Kerîme’de ise sıfât ve esmâ mertebelerini aşan insânın ef’âl âleminde zuhura çıkışı anlatılmaktadır. Ve Cenâb-ı Hakk (c.c) bu işi “Ben yaptım” demektedir yani arada bir aracı yoktur. Buradan insânın Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın mânâ ve madde âleminde bizzât meydana getirdiği varlık olduğu anlaşılmaktadır. 

Bu halkedişin değişik şekilleri belirtilmektedir Kûr’ân-ı Kerîm’de. Bu halkediliş şekillerinde bir olan nutfe ile Cenâb-ı Hakk (c.c) o kadar yüksek bir haldesiniz ve bir o kadarda hakir bir haldesiniz demektedir.

Kulağın öne çıkarılması bizlerde faaliyete geçmesi gereken ilk âza olmasından dolayıdır. Kulak gerçek işlevini yerine getiremez ise gönül âlemine gelen faydalı yada faydasız bütün herşey içeri girer. Şuurlanmanın netîcesi ile kulak ne zaman ki gerçek işlevini yerine getirmeye başlayacak o anda faydalı olanlar içeriye alınacak faydasız olanlar ise alınmayacaktır. İnsânın beyni ve gönlü çöp kovası gibi olursa hakikâtleri almaya yer kalmaz. Niyazi Mısrî Hz.lerinin belirttiği gibi, “Bir kulak ki Hakk sözü duymuyor, ona kurşunu akıt kapat orayı ve bir göz ki Hakk’ı görmüyor o da budak deliğinden başka bir şey değildir”. 

Daha sonra gözün açılması gereklidir. Günlük yaşantımız içerisinde gözümüz sürekli faaliyette ve bir şeyler görmekteyiz ancak Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın muradı acaba bu madde hükmünde olan şeylere bakarak kişinin orada kalmasımıdır? Muhîddîni Arabî Hz.lerinin dediği gibi “Taşı taş toprağı toprak olarak görene zâten bizim sözümüz yoktur”. Onların hakikâtlerini görmeye başlayan göz biraz göz olmaya başlamıştır. 

Kulak ve gözü idâre eden merkez ilk önce terbiye edilmelidir ki duyulanlar ve görülenler müşâhedeye çevrilerek yaşama sokulsun. Örneğin kelime-i tevhid’i söylediğimiz anda onun şuuanatını görmeye başlamalıyız. Hakk yolunda her gün kişinin idrâk seviyesinde olan artışlar bu duyuş ve görüşün gelişmekte olduğunun işaretleridir. Esas görüş mahâlli olan gönül gözümüze giriş yeri madde bedenimizin gözüdür. Normâlde açık olan bu gözlerden yani basardan basîrete intîkâl gereklidir.[90] “ İz- -T-B- ”

---------------

فَلَا أُقْسِمُ بِرَبِّ الْمَشَارِقِ وَالْمَغَارِبِ إِنَّا لَقَادِرُونَ {المعارج/40}

(70/40) “Felâ uksimu birabbi-lmeşâriki velmegâribi innâ lekâdirûn(e)”

(70/40) Artık o doğuların ve batıların Rabbine yemine ne gerek, elbette bizim gücümüz yeter.

---------------

Ahadiyet mertebesi, Uluhiyet mertebesi risalet mertebesinden haber vermektedir.

---------------

Batı, nefsi küll hakikatleri olan terbiye edici olan Rabdir. (Rahman ve Rahim esmâlarıdır) Batı ise Aklı küll hakikatlerinin terbiye edici rabbidir. (Allah esmâsıdır. Her mertebenin hakkını yerli yerince verir.) (M.D.) 

---------------

عَلَى أَن نُّبَدِّلَ خَيْرًا مِّنْهُمْ وَمَا نَحْنُ بِمَسْبُوقِينَ {المعارج/41} 

(70/41) “‘Alâ en nubeddile hayran minhum vemâ nahnu bimesbûkîn(e)”

(70/41) Onları kendilerinden daha hayırlı olanlarla değiştirebiliriz ve bizim önümüze geçilmez. 

---------------

Âyet-i Kerime zât mertebesi âyetlerindendir.

---------------

“Biz” ifadesi ile ve önceki âyet bağlantısı ile “Allah, Rahmân, Rahim esmâlarının önüne geçilemez. Bu esmâlar sıraya girmez ve kaynak esmâlardır. Gavs ve kutup denilen şeylerin hakiati bu esmâlardır. Gavs, Allah (c.c.) ve kutuplar ise Rahmân ve Rahim esmâlarıdır. (M.D.)

---------------

فَذَرْهُمْ يَخُوضُوا وَيَلْعَبُوا حَتَّى يُلَاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذِي يُوعَدُونَ {المعارج/42} 

(70/42) “Fezerhum yehûdû ve yel’abû hattâ yulâkû yevmehumu-llezî yû’adûn(e)”

(70/42) O halde bırak onları, kendilerine vaad edilen günlerine kavuşuncaya kadar dalıp oynaya dursunlar.

---------------

(29/64) Ve ma hazihil hayatüd dünya illâ lehvün ve leıb* ve inned darel ahırete lehiyel hayevan* lev kânu ya'lemun;

(29/64) Şu dünya hayatı bir eğlence ve bir oyundan başka bir şey değildir! Sonsuz gelecek vatana gelince; işte asıl bilinçlilik-yaşam yurdu odur... Kavrayabilse-lerdi!

(Ankebût, 29/64) âyet-i kerîmesinde beyan buyrulduğu üzere âhiret, hayat yurdudur. Fakat sen zannetme ki dünyâ hayat yurdu değil­dir. Dünyâ da böyledir. Şu kadar var ki, âlemein hakikatlerine vakıf oldukları kadar, Allah’ın kulları arasında husûsiyyet ve efdaliyyet zahir olmuştur, her şeyin hayâtı bulunduğu ba'zı kullardan gizli kalmıştır.

Onun için bu hakikati Allah’ın kullarından ba'zıları bilir, ba'zıları bilmez, inkâr eder. Binâ­enaleyh idrak anlayışı daha çok olan kimsede Hak Teâlâ hükümde, id­râkinde bu umûmiyyet hâsıl olmayan kimseden daha ziyâde zahir olur. Nitekim Ali (kerremallâhü vecheh) efendimiz buyururlar ki: "Biz Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz ile seferde idik.

Teveccüh ettiğimiz hiç bir taş ve ağaç yok idi ki, Resûlullah (s.a.v) Efendimiz'e selâm vermesin." Şimdi, bunu işiten felâsife, böyle şey olmaz, diye inkâr ederler. Zîrâ onlar eşyanın hakikatlerinden gafildir. يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِنَ الْحَيَوةِ الدُّنْيَا (Rûm, 30/7) ya'nî "Onlar hayât-ı dünyâdan zahir olanı bilirler"; zahir ve mah­sûs olmayanı bilmezler. Yani hem zahir ve hem tahsis edilmiş hususi olanları bilmezler. Sadece zahiri bilirler şartlanmışlıkları ile zahir kafasıyla bilirler, zahir ama tahsis edilmiş olanı bilmezler. 

Cenâb-ı Şeyh (r.a.) buyururlar ki: İşte ben sana üstünlüğü îzâh ettim; ve bu îzâhât üzerine esmâ-i ilâhiyenin Hak olduğuna ve esmâ-i ilâhiyye ile isimlenmiş olan zuhur yerlerinin Allah'ın gayrisi olmadığına artık senin şübhen kalmadı. Binâenaleyh ' 'Halk Hakk'ın hüviyyetidir, diyen kim­se doğru söylemez" diyerek Zeyd ile Amr arasındaki tefâzulu görüp hicaba düşme; yani neden birisi üstün de diğeri daha yan tarafta diye sakın Allah’ın hüviyeti halktır, diyen kimse doğru söylemiyor deme. Yani halk Hakkın hüviyetidir de diyor. ve bu görülen yüksekliğe, fazilete göre onların hüviyyetlerini başka başka zannetme!

Zîrâ onların bâtınları ve Rabb-i hâssları esmâ-i ilâhiyyedir. Esmâ-i ilâhiyye ise Hak'tır; ve bu isimlerin zuhur mahali olan müsemmâ, isimlenme Allah'ın gayri değildir. Ve onların cümlesinin medlulü yani duhul yerleri vücûd-i vâhid olan Allah'dır.[91] “ İz- -T-B- ”

---------------

يَوْمَ يَخْرُجُونَ مِنَ الْأَجْدَاثِ سِرَاعًا كَأَنَّهُمْ إِلَى نُصُبٍ يُوفِضُونَ {المعارج/43} 

(70/43) “Feżerhum yehûdû ve yel’abû hattâ yulâkû yevmehumu-llezî yû’adûn(e)”

خَاشِعَةً أَبْصَارُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ ذَلِكَ الْيَوْمُ الَّذِي كَانُوا يُوعَدُونَ {المعارج/44} 

(70/44) “Ta’âmu-l-esîm(i)”

(70/43-44) Dikilenlere akın akın gidercesine, gözleri inmiş, kendilerini zillet kaplamış bir hâlde mezarlarından süratle çıkacakları o günü hatırla! İşte o, uyarıldıkları gündür. 

---------------

Bilindiği gibi “ölmeden önce ölmek” ve zaruri ölüm olmak üzere iki türlü ölümü tadış vardır.

Zarururi ölüm ile nefsi emmarenin heva ve hayali yaşantısında ölümü tadanlar kıyamet ile kabirlerinden çıkarlar tputlarına koşarlar onların kendilerinin kurtarıcısı oldukları zannı içerisindedirler.

“Mutu kable en temutu”[92] Ölmeden önce bu dünya hayatında nefsi emmare yaşantısında ölüp, rabbini bilenler ise beden kabirlerinden çıkar ve Hakk’ın arusu olarak rablerine koşarlar. (M.D.) 

"Dâî, 'Kul rûhu’l-kudüs'tür. O, nefsi 'adem' (yokluk) uykusundan 'vücûd' (var olma) hakikatine çağırır. Bu çağrı, 

nefsin 'nukur' (tanımadığı) bir haldir."[93]

"Ecdâs, nefsin 'ene' kabridir. Yahrucûne, onun 'fenâ' ile o kabirden çıkışıdır. Cerâd gibi olmaları, nefsin henüz 'cem' (toparlanma) mertebesine ulaşamadığını gösterir."[94]

"Muhtıîne: Nefis, 'dâî'ye (çağırıcıya) koşar. O dâî, 'Hayy u Kayyûm'dur. Bu koşu, nefsin 'adem'den 'vücûd'a, 'kesret'ten 'vahdet'e hicretidir."[95]

"Nefs, 'ecdâs'ında (kabrinde) iken 'kâfir'dir; Hakk'ı unutmuştur. 'Dâî' çağırınca 'yahruc' (çıkar), fakat 'cerâd' gibi dağınıktır. 'Muhtıîn' (koşan) olur, ama 'asîr' (zor) der. Ârif ise bilir ki, o gün 'yevmu’l-feth' (fetih günü)dür."[96]

---------------

Böylelikle MEÂRİC sûresi çalışmamızın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Okuyucuların azami istifa etmelerini idrak ve feyiz kapılarının açılarak, mi’racı ve mertebelerini[97] idrak edenlerden olmak niyazıyla… “Haza min fadli Rabbihi”. Rabbimin fazlındandır. Bu vesile ile bu çalışmada İz-Efendi Babamızın maddi-mânevi yardımlarını yanımızda hissettiğimizden, kendisine minnettarız. İz-Efendi Babamız ve gayri de memnun olur, İnşealllah… Herkese başarılar diler, Rabbü-l erbab’ımın “Allah-Cami” Zât ismine sığınır, verdiği imkan ve diğer bütün lütuflarından dolayı hamd ederim.

---------------

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR”

ÜSKÜDAR/İSTANBUL 15-01-2026

Mi’rac Kandili

Terzi Baba Kitapları 

 Baskısı olan kitaplar. 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

3) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri

4) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" (Osmanlıca'dan Çeviri)

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân 

8) Tuhfetü'l Uşşâki (Osmanlıca'dan Çeviri)

9) Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet

10) Kelime-i Tevhîd

11) Vâhy ve Cebrâil

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

13) (13) On Üç ve Hakîkat-i İlâhiyye

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

16) Divan (3)

19) Sûre-i Feth ve Fethin Hakîkatleri

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

22) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (12) Yûsuf Sûresi

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

35) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Fâtiha Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

41) İnci Tezgâhı

49) (36) Yâ-Sin Sûresi

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed Rasûlüllah (s.a.v.)

63) İnci Mercan Tezgâhı: Düşündürücü Nükteler

67) (67) Mülk Sûresi

68) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Namaz Sûreleri 

69) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (2) Namaz Sûreleri

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

95) Terzi Baba (8) (19/53)

96) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (41) Fussilet Sûresi

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

118) (52) Tûr Sûresi ve M. Nusret Tura Hz.

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

177) Necdet Ardıç'ın Tasavvuf Anlayışında Seyr ü Süluk Mertebeleri (İlâhiyat Tezi)

213) 1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214) 2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

---------------------------------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

---------------------------------------------

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem (a.s.)

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

---------------------------------------------

Terzi Baba kitapları sıra listesi

KAYNAKÇA

 

1. KUR'ÂN VE HADîS

2. VEHB : Hakk'ın hibe yoluyla verdiği ilim.

3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi'i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu'l Hikem ve sohbetlemizden müşâhede ile toplanan ilim.

 

(Gönülden Esintiler) 

 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

3) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri

4) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" (Osmanlıca'dan Çeviri)

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân

8) Tuhfetü'l Uşşâki (Osmanlıca'dan Çeviri)

9) Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet

10) Kelime-i Tevhid

11) Vâhy ve Cebrâil

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

13) (13) On Üç ve Hakîkat-i İlâhiyye

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

16) Divan (3)

17) Kevkeb: Kayan "Yıldız"lar

18) Hz. Peygamberimiz Efendimizi Rû'ya-da Görmek 

19) Sûre-i Feth ve Fethin Hakîkati

20) Terzi Baba Umre Dosyası (2009)

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

22) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (12) Yûsuf Sûresi

23) İbretlik "Değmez" Dosyası

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

25) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (1) Köle Ve İncir Sepeti

26) Bir Zuhûrât'ın Düşündürdükleri: Tenzîh, Teşbîh, Tevhîd

27) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (2) Genç ve Kıymetli Elmas

28) Kur'ân-ı Kerîm'de Tesbîh ve Zikir

29) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (27) Karınca-Neml Sûresi

30) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (19) Meryem Sûresi

31) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (18) Kehf-Mağara Sûresi

32) Terzi Baba (3) İstişare Dosyası 

33) Terzi Baba Umre Dosyası (2010)

34) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (3) Bakara "İnek" Hikâyesi

35) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Fâtiha Sûresi

36) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (2) Bakara Sûresi

37) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (53) Necm-Yıldız Sûresi

38) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (17) İsra Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

40) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (3) Âl-i İmrân Sûresi

41) İnci Tezgâhı

42) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (4) Nisâ Sûresi 

43) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (5) Mâide Sûresi 

44) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (7) A'râf Sûresi 

45) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (14) İbrâhîm Sûresi 

46) Salat - İngilizce

47) Salat - İspanyolca

48) İrfan Mektebi - Fransızca

49) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (36) Yâ-Sin Sûresi

50) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (76) İnsân Sûresi

51) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (81) Tekvîr Sûresi

52) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (89) Fecr Sûresi

53) Mehmet Hazmi Tura (Yüksek Lisans Tezi)

 54) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Beled-Şems-Leyl-Duhâ İnşirâh-Tîn (90-95) Sûreleri 

55) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (28) Kasas Sûresi

56) İrfan Mektebi Şerhi - Fransızca

57) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (20) Tâ Hâ Sûresi

58) Muhyiddin-i Arabî - Mir'ât-ül İrfan ve Şerhi

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ-Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ-Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed-Rasûlüllah (s.a.v.)

62) Bir Hikâye Birçok Yorum: (4) Bir Ressam Hikâyesi

63) İnci Mercan Tezgâhı: Düşündürücü Nükteler

64) Ölüm Hakkında: Kıyam'et

65) Reşahat'tan Birkaç Bölüm'ün Şerh/Sohbet ve Yorumları

66) Abdulkâdir Geylâni - Risâle-i Gavsiyye Şerhi

67) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (67) Mülk Sûresi

68) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Namaz Sûreleri-(1) 

69) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Namaz Sûreleri-(2)

70) Yehova Şahitleri ile Mülâkat

71) Mübarek Geceler ve Bayramlar - Fransızca

72) Îmân ve Îkân

73) Celâl Cemâl Celâl: İbretlik Bir Dosya Daha (3)

74) Terzi Baba Umre Dosyası (2012)

75) Mahmut Şebüsteri - Gülşen-i Raz ve Şerhi

76) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (5) Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler Hikâyesi

77) Aşk ve Muhabbet Yolu: M. Nusret Tura

78) A'yân-ı Sâbite: Kazâ Ve Kader

79) Terzi Baba (4) İstişare Dosyası

80) Terzi Baba (5) İstişare Dosyası

81) Hayâl Vâdîsi'nin Çıkmaz Sokakları 

82) Mektuplarda Yolculuk - M. Nusret Tura

83) Terzi Baba Umre Dosyası (2013)

84) Nusret Tura - Vecizeler Hikâyeler

85) Nusret Tura - Tasavvufda Aşk ve Gönül

86) Terzi Baba (6) İstişare Dosyası

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

89) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (6) Her Şey Merkezinde Mi?

90) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-1) Şerhi

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

92) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (2) Şerhi

93) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân - İngilizce

94) İbretlik Bir Hikâye Daha - Mescid-i Dırar. Kubbetu'l

 Kara.

95) Terzi Baba (8) (19/53)

96) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (41) Fussilet Sûresi

97) Terzi Baba Umre Dosyası (2015)

98) Solan Bahçenin Kuruyan Gülleri 

99) Terzi Baba (9) İstişare Dosyası

100) İrfan Mektebi Ve Şerhi - İspanyolca

101) Bosna Hersek Seyahati Dosyası

102) İrfan Mektebi Ve Şerhi - İngilizce

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

105) Cemo ve Farko

106) Terzi Baba Umre Dosyası (2016)

107) Vahy ve Cebrâîl - Fransızca

108) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (1) - Peygamberimizi Ru'ya-da Görmek

109) Tasavvufî Îzâhlar

110) (19-53) Şeker Risalesi

111) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" Şerhi

112) Bir Kardeşin Soruları ve Cevapları

113) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-2) Şerhi

114) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-3) Şerhi

115) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-4) Şerhi

116) Kudüs Seyahati Dosyası

117) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-5) Şerhi

118) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (52) Tûr Sûresi ve M. Nusret Tura Hz.

119) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (01) Âdem Fassı

120) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (02) Şit Fassı

121) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (03) Nuh Fassı

122) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (04) İdris (05) İbrahim Fassı

123) Mahmut Şebüsteri - Gülşen-i Raz (2) - Terzi Baba Şerhinin Tamamı

124) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Satıh İnce

125) Terzi Baba Umre Dosyası (2018)

126) Ben'deki Terzi Babam (1) - Murat Cağaloğlu

127) Ben'deki Terzi Babam (2) - Murat Cağaloğlu

128) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaf Dağı Ve Zümrüd-ü Anka

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

130) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kilise Çanları

131) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: 53. Âyetleri ve Terzi Baba

132) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaner Yiğido

133) Muhtelif İrfan Sohbetleri (1)

134) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (2)

135) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (3)

136) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (4)

137) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (5)

138) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (6)

139) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (7)

140) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (8)

141) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (9)

142) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (10)

143) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (11)

144) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (12)

145) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (13)

146) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (14)

147) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (15)

148) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (16)

149) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (17)

150) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (18)

151) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (19)

152) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (20)

153) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (21)

154) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (22)

155) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (23)

156) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (24)

157) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (25)

158) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (26)

159) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (27)

160) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (28)

161) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (29)

162) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30)

163) Esmâ-i hüsnâ (1) - M. Nusret Tura Hz.

164) Esmâ-i hüsnâ (2) - M. Nusret Tura Hz. - Fütuhat ve Müşâhedeleri

165) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (75) Kıyamet Sûresi

166) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-6) Şerhi

167) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-7) Şerhi

168) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetlerden Seçmeler (31)

169) İbretlik Bir Hikâye Daha - Usta'dan Çırağına Tavsiyeler

170) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (4) - Terzi Baba'nın Görüldüğü Zuhuratlar

171) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (5) - Yoruma Açık Eğitim Zuhuratları

172) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (6) - Tuzak-Mekr-Hileli Zuhuratlar

173) Terzi Baba Umre Dosyası (2020)

174) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (83) Mutaffifin Sûresi

175) Mübarek Geceler Ve Bayramlar - İspanyolca

176) Korona Virüs'ün Düşündürdükleri

177) Terzi Baba, "14-İrfan Mektebi" Tezi

178) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (84) İnşikak Sûresi

179) 13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan Mektebi

180) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem - A- Mukaddime

181) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem - B- Ayniyet ve Gayriyyet

182) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (06) İshak Fassı

183) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (07) İsmail (08) Yakup Fassı

184) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (09) Yusuf Fassı

185) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (10) Hud Fassı

186) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (11) Salih (12) Şuayb Fassı

187) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (13) Lut (14) Üzeyir Fassı

188) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (15) İsa Fassı

189) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (16) Süleyman (17) Dâvud (18) Yunus (19) Eyyüb Fassı

190) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (20) Yahya (21) Zekeriyya Fassı

191) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (22) İlyas (23) Lokman (24) Harun-Fassı

192) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (25) Musa (26) Halid Fassı

193) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (27) Muhammed-Fassı

194) Silsile-i Uşşakiyye

195) Terzi Baba-Özel, Kütüphane ve Müze Arşivi

196) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Üç Silahşörler

197) Dur Rabb'ın Namaz Kılıyor (1)

198) Ramazan ve Oruç

199) İrfan Mektebi-Ders Târif Sıralaması

200) Dur Rabb'ın Namaz Kılıyor (2)

201) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (1)

202) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (2)

203) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (3)

204) Kur'ân-ı Kerîm'de Nefs Âyetleri 

205) Zekât ve İnfak 

206) Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207) 68-Kalem-sûresi-

208) Naz-Makâmı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209) 4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210) 6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211) Terzi Babam'dan esintiler. Muhtelif konular. 

212) 2023-Umre dosyası.

213) 1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214) 2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215) 86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Sûresi. 

216) Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217) 85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Sûresi. 

218) 8-5- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Cem-Cemâli..

219) 87-88-18-Ku-Ker-Yol-A’la-Gaşiye-Sureleri.

220) 61-19- Ku-Ker-Yol-Saff Suresi. 

221) 8-20- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Murat-Derûni.

222) Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-Mübarek-geceler-bitirme tezi- 

223) 6-En’Âm Suresi. Murat-Derûni.

224) 9-4-Tevbe Suresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

225) 10-Yunus Suresi.

226) 11-Hud Suresi Nihal Manaz.

227) 9-21-Tevbe Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

228) 10-Yunus Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

229) 2-Terzi Babam’dan esintiler. Selim Çoban.

230) 16-34-Ku-Ke-Yol- Murat Derûni.Cağaloğlu.

231) 5-6-Ku-Ke-Yol- Hicr-Suresi-Cem-Cemali. 

232) 31-Ku-Ke-Yol-Lokman-Suresi. T.B.

233) 21-26-Ku-Ke-Yol-Enbiya-Suresi. Murat Derunî. 

234) 22-27-Ku-Ke-Yol-Hac-Suresi. Murat Derunî. 

235) 25-29-Ku-Ke-Yol-Furkân-Suresi. Murat Derunî. 

236) 24-24-Ku-Ke-Yol-Nûr-Suresi. Murat Derunî.

237) 29-35-Ku-Ke-Yol-Ankebût-Suresi. Murat Derunî.

238) 26-39-Ku-Ke-Yol-Şu’ara-Suresi. Murat Derunî.

239) 23-7-Ku-Ke-Yol-Mü’minûn-Suresi. T.O.Cem Cemâlî.

240) Canan Çalışkan, T.B. salât-namaz yüksek lisans tezi.

241) Mustafa safi Efendi-Abdürrezzak tek. 

242) 30-36-Ku-Ke-Yol-Rûm-Sûresi. Murat Derûnî.

243) 33-25-Ku-Ke-Yol-Ahzab-Sûresi. Murat Derûnî.

244) 35-37-Ku-Ke-Yol-Fâtır-Sûresi. Murat Derûnî.

245) 10-Ku-Ke-Yol-Yunus-Sûresi-2- Yusuf-Ramazan Yücel. 

246) 34-5-Ku-Ke-Yol-Sebbe-Sûresi. Şerif kır. ÇHU. 

247) 37-40-Ku-Ke-Yol-Sâffât-Sûresi. Murat Derûnî.

248) 38-5-Ku-Ke-Yol-Sâd-Sûresi. Abdürrezzak tek-Muhtefi.

249) 40-42-Ku-Ke-Yol-Mü’min-Sûresi. Murat Derûni. 

250) 42-38-Ku-Ke-Yol-Şûrâ-Sûresi. Murat Derûni. 

251) 47-28-Ku-Ke-Yol-Muhammed-Sûresi. Murat Derûni. 

252) 43-43-Ku-Ke-Yol-Zuhruf-Sûresi. Murat Derûni. 

253) 49-41-Ku-Ke-Yol-Hucurat-Sûresi. Murat Derûni. 

254) 50-32-Ku-Ke-Yol-Kaf-Sûresi ve Mustafa Hilmi Sâfî. 

Murat Derûni. 

255) 13-Ku-Ke-Yol-Ra’d-Sûresi. Ozan sanlı Şentürk.

256) 32- Ku-Ke-Yol-Secde Sûresi. Muharrem Halil İz.

257) 39- Ku-Ke-Yol-Zümer Sûresi. Cem Demiroğlu.

258) 44- Ku-Ke-Yol-Duhan Sûresi. Murat Derûni. 

259) 45- Ku-Ke-Yol-Câsiye Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

260) 51- Ku-Ke-Yol-Zâriyât Sûresi. Murat Derûni. 

261) 54- Ku-Ke-Yol-Kamer Sûresi. Murat Derûni. 

262) 56- Ku-Ke-Yol-Vâkıa Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

263) 57- Ku-Ke-Yol-Hadid Sûresi. Murat Derûni. 

264) 58- Ku-Ke-Yol-Mücadele Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

265) 59- Ku-Ke-Yol-Haşır Sûresi. Murat Derûni. 

266) 60- Ku-Ke-Yol-Mümtehine Sûresi. Murat Derûni. 

267) 46- Ku-Ke-Yol-Ahkâf Sûresi. Muharrem Halil İz.

268) 62- Ku-Ke-Yol-Cuma Sûresi. Murat Derûni. 

269) 63- Ku-Ke-Yol-Münâfikûn Sûresi. Ozan sanlı Şentürk.

270) 64- Ku-Ke-Yol-Tegabün Sûresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

271) 65- Ku-Ke-Yol-Talâk Sûresi Yusuf-Ramazan,Yücel. 

272) 66- Ku-Ke-Yol-Tahrim Sûresi. Cem Demiroğlu.

273) 69- Ku-Ke-Yol-Hakkâ Sûresi. Murat Derûni. 

274) 70- Ku-Ke-Yol-Mearic Sûresi. Murat Derûni. 

275) 71- Ku-Ke-Yol-Nuh Sûresi. Murat Derûni. 

276) 72- Ku-Ke-Yol-Cin Sûresi. Murat Derûni. 

------------------------- 

Altı peygamber serisi 

------------------------- 

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ-Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ-Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed-Rasûlüllah (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi

------------------------- 

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

32) Terzi Baba (3) İstişare Dosyası 

79) Terzi Baba (4) İstişare Dosyası

80) Terzi Baba (5) İstişare Dosyası

86) Terzi Baba (6) İstişare Dosyası

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

95) Terzi Baba (8) (19/53)

99) Terzi Baba (9) İstişare Dosyası

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

108) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (1) - Peygamberimizi Ru'ya-da Görmek

109) Tasavvufî Îzâhlar

110) (19-53) Şeker Risalesi

126) Ben'deki Terzi Babam (1) - Murat Cağaloğlu

127) Ben'deki Terzi Babam (2) - Murat Cağaloğlu

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

131) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: 53. Âyetler ve Terzi Baba

165) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (75) Kıyamet Sûresi

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi 

-------------------------

25) (1) Köle ve İncir Sepeti

27) (2) Genç ve Kıymetli Elmas

34) (3) Bakara "İnek" Hikâyesi

62) (4) Bir Ressam Hikâyesi

76) (5) Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler Hikâyesi

89) (6) Her Şey Merkezinde mi? Hikâyesi

------------------------- 

Dîvanlar serisi 

------------------------- 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

16) Divan (3)

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi

------------------------- 

17) Kevkeb: Kayan "Yıldız" lar

23) İbretlik "Değmez" Dosyası

73) Celâl Cemâl Celâl: İbretlik Bir Dosya Daha (3)

81) Hayâl Vâdîsi'nin Çıkmaz Sokakları 

94) İbretlik Bir Hikâye Daha - Mescid-i Dırar. Kubbetu'l

 Kara.

98) Solan Bahçenin Kuruyan Gülleri 

105) Cemo ve Farko

112) Bir Kardeşin Soruları ve Cevapları

124) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Satıh İnce

128) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaf Dağı Ve Zümrüd-ü Anka

130) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kilise Çanları

132) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaner Yiğido

169) İbretlik Bir Hikâye Daha - Usta'dan Çırağına Tavsiyeler

196) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Üç Silahşörler 

201) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (1)

202) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (2)

203) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (3)

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

------------------------- 

2) Hacc Divanı

20) Terzi Baba Umre Dosyası (2009)

33) Terzi Baba Umre Dosyası (2010)

74) Terzi Baba Umre Dosyası (2012)

83) Terzi Baba Umre Dosyası (2013)

97) Terzi Baba Umre Dosyası (2015)

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

106) Terzi Baba Umre Dosyası (2016)

125) Terzi Baba Umre Dosyası (2018)

173) Terzi Baba Umre Dosyası (2020)

212) Terzi Baba Umre dosyası (2023)

------------------------ 

Îmânın beş şartı kitapları

------------------------- 

2) Hacc Divanı

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân

10) Kelime-i Tevhid

72) Îmân ve Îkân

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

198) Ramazan ve Oruç

205) Zekât ve İnfak

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

------------------------ 

46) Salat - İngilizce

47) Salat - İspanyolca

48) İrfan Mektebi - Fransızca

56) İrfan Mektebi Şerhi - Fransızca

71) Mübarek Geceler ve Bayramlar - Fransızca

93) İslam, İman, İhsan, İkan - İngilizce

100) İrfan Mektebi ve Şerhi - İspanyolca

102) İrfan Mektebi ve Şerhi - İngilizce

107) Vahy ve Cebrâîl - Fransızca

175) Mübarek Geceler ve Bayramlar – İspanyolca

199) 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

209) 4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210) 6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

----------------------- 

Hakkımızda yapılan yüksek lisans tezi kabul edilmiş kitaplarımız.

53) Hazmi Tura: Marmara Üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü ilahiyat ana bilim dalı Tasavvuf bilim dalı. Fatma Sena Yönlüer. “2010-İstanbul.

103) Terzi Baba Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyyat fakültesi yüksek lisans tezi. Serkan denkçi. “2019-Bursa”

177) Terzi Baba, Tekirdağ Namıkkemal İniversitesi İlâhiyat fakültesi İlâhiyat bölümü bitirme tezi. “14-İrfan mektebi” tezi. Yavuz Burak Kır. “2019-Tekirdağ.

216) Nusret Tura, Bursa Uludağ İniversitesi yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel. “2024-Bursa.

222)Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-“Mübarek-geceler-“ kitabı bitirme tezi--“2022-Sakarya.

240) T.c. Üsküdar üniversitesi tasavvuf araştırmaları enstitüsü tasavvuf kültürü ve edebiyatı anabilim dalı necdet ardıç / Terzi baba’nın tasavvuf anlayışında namaz kavramı Canan Çalışkan yüksek lisans tezi. 2025 

------------------------

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2-3-4-5-6-7-8-9-10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

142-141-143-144-145-146-

------------------------ 

Kitaplar devâm ediyor şu an Yekün= (276+146=422)

-----------------------

Terzi Baba ilâhileri. 

Erler demine Nusret tura.

1) Meğer-Kürşat.

2) Candır Allah-Kürşat.

3) Canım Allah-Kürşat. 

4) Boş çevirme ellerimi-Kürşat. 

5) Çözdüm sırrını. Kürşat.

6) Nasihattır hep sözlerim. Kürşat.

7) Hakk-ı ister isen eğer. Kürşat.

8) Mevlâm seni özlerim. Kürşat.

9) Neler olmaz. Kürşat.

--------------------------------------- 

- Mearic Suresi 5. Ayeti “Fasbir sabran cemîlâ” O halde güzel bir sabır ile sabret. ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/mearic-suresi# ↑

- Diyanet işleri başkanlığı, İslâm Ansiklopedisi… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 127-15-2-BEN deki TERZİ BABAM ∞ - Murat Derûni – Tasavvuf Serisi 126 - Sayfa 124… ↑

- Bu fikir kuşunun getirdiği haber ile “Üçler” yani Allah, Rahmân, Rahîm’in çatısı yani arşından, dudaktan okunan “İkrâ” hakîkati ile Ahmed’in hakîkatine edilen Tevbe-i Nasuh kemâlâtı ve daha sonra ulaşılan Adam’lık marifeti ile müşâhade edilmiştir. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 126-14-1-BEN deki TERZİ BABAM ∞ - Murat Derûni – Tasavvuf Serisi 126 - Sayfa 133… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 126-14-1-BEN deki TERZİ BABAM ∞ - Murat Derûni – Tasavvuf Serisi 126 - Sayfa 137… ↑

- Niyazi Mısri ↑

- (14) Terzi Baba İrfan Mektebi kitabından geniş mâlûmât vardır. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 126-14-1-BEN deki TERZİ BABAM ∞ - Murat Derûni – Tasavvuf Serisi 126 - Sayfa 201… ↑

- Rahman Rahimin Adıyla şiirinden… ↑

- Diyanet Meali… ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Meali ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye (Cilt 3, s. 420) ↑

- Füsûsü'l-Hikem (Nûh Hikmeti) ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye (Cilt 4, s. 88) ↑

- Füsûsü'l-Hikem (Hûd Hikmeti) ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye (Cilt 4, s. 102) ↑

- Füsûsü'l-Hikem (Nûh Hikmeti)  ↑

- Muhyiddin İbn-i Arabi Hz. ↑

- (İdris a.s., Mûsâ a.s., İsâ a.s ve Muhammed a.s ı yaptığı mi’rac lar farklı mertebelerdendir. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 127-15-2-BEN deki TERZİ BABAM ∞ - Murat Derûni – Tasavvuf Serisi 126 - Sayfa 127… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Vahy Cebrail – Tasavvuf Serisi 11 - Sayfa 222… ↑

- Nusret sayısal değerinin nasıl hesaplandığını merak edenler varsa, (12) Terzi Baba (1) sayıların dilinden bölümüne bakalabilirler… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 126-14-1-BEN deki TERZİ BABAM ∞ - Murat Derûni – Tasavvuf Serisi 126 - Sayfa 123… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 127-15-2-BEN deki TERZİ BABAM ∞ - Murat Derûni – Tasavvuf Serisi 126 - Sayfa 126… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 2, Sayfa 420… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 10, Sayfa 50… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 18-KEHF-Sûresi – Tasavvuf Serisi 31 - Sayfa 123… ↑

- İnternetten alınan bilgi, ↑

- Tedbîrât-ı İlâhiyye ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye (Cilt 3, s. 450) ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye (Cilt 4, s. 135) ↑

- Tedbîrât-ı İlâhiyye’ ↑

- Füsûs’ül Hikem (İsâ Hikmeti) ↑

- Muhyiddin İbn-i Arabi Hz. ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye (Cilt 3, s. 290) ↑

- Füsûs’ül Hikem (İbrahim Hikmeti) ↑

- Muhyiddin İbn-i Arabi Hz. ↑

- Elmalı Hamdi Yazır Meali ↑

- Füsûsü'l-Hikem (Âdem Hikmeti) ↑

- Tedbîrât-ı İlâhiyye ↑

- Fütûhât-ı Mekkiye (Cilt 4, s. 105) ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (6) Hz. Muhammed s.a.v. Tasavvuf Serisi 61 – Sayfa 181… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ - Tasavvuf Serisi (14) - İrfan Mektebi - 12. Bölüm… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler – 2-BAKARA Sûresi - Tasavvuf Serisi 36 – Sayfa 344… ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye (Cilt 3, s. 335) ↑

- Fütûhât'ı Mekkiye (Cilt 4, s. 155) ↑

- Füsûs'ül Hikem (Eyyûb Hikmeti) ↑

- Türkçeye Farsça "saygı veya ibadet amacıyla yere kapanma, temenna" ile "İslami ibadet biçimi" anlamlarına gelen (namâz) kelimesinden ödünçlenmiştir. Farsça sözcük, Orta Farsça "saygı gösterme, yere kapanma, dua" anlamındaki (namāz) kelimesinden evrilmiştir. ↑

- https://www.cnnturk.com/kultur-sanat/namaste-ne-demek-namaste-anlami-nedir-neden-kullanilir-1632145 ↑

- İslam öncesi toplumlar yazarın zahiri anlayışına göredir. O toplumlara da İslâm’ın mertebelerini getiren peygamberler gelmiştir. ↑

- https://izedebiyat.com/yapit/namazin-kokeni-ve-kavramsal-anlami-uzerine-bir-inceleme Muhammed Rıdvan Kaya ↑

- Secde âyeti… ↑

- Kamer/55 ↑

- Terzi Baba gönülden esintiler (5) Namaz (Salât) Sayfa 46 dan alıntıdır.

130 ↑

- Terzi Baba gönülden esintiler (5) Namaz (Salât) Sayfa 52 den özet olarak alıntıdır.

132 ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 127-15-2-BEN deki TERZİ BABAM ∞ - Murat Derûni – Tasavvuf Serisi 126 - Sayfa 130… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - (Salat) – Tasavvuf Serisi 05 - Sayfa 40… ↑

- Fütühatı Mekkiye, Cilt 1, Sayfa 286-287 ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 4-LÜBBÜL LÜB – Tasavvuf Serisi 111 - Sayfa 98… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Fu-Hi-03- NUH FASSI -– Tasavvuf Serisi 121 - Sayfa 221… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 1-1998-2000-1-İzmir İrfan Sohbetleri- CD-1– Tasavvuf Serisi 133 - Sayfa 156… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 2- 2000-1-CD-Sohbet Arası Sohbetler– Tasavvuf Serisi 134 - Sayfa 111… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 2- 2000-1-CD-Sohbet Arası Sohbetler– Tasavvuf Serisi 134 - Sayfa 117… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 12-2002-2003-28-08.cd Sohbet Arasi Sohbetler– Tasavvuf Serisi 144 - Sayfa 149… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Cilt-1-Dur Rabb-ın namaz kılıyor – Tasavvuf Serisi 197 - Sayfa 412… ↑

- Füsûs’Ül Hikem Ahmed Avni Konuk Şerhi, Muhammed Fass’ından özet olarak… ↑

- Ring. ↑

- Geniş bilgi siyer kitâblarında vardır. 

116 ↑

- Kamer/1 119 ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 127-15-2-BEN deki TERZİ BABAM ∞ - Murat Derûni – Tasavvuf Serisi 126 - Sayfa 113… ↑

- 11-10-2026-Mübarek geceler-ve-Bayramlar-Mi'rac-2-bölüm-Sohbet-6- https://www.youtube.com/watch?v=jGYeRoKnX_s ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 15-Zekât ve İnfak - Murat Derûni – Tasavvuf Serisi 205- Sayfa 99… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 127-15-2-BEN deki TERZİ BABAM ∞ - Murat Derûni – Tasavvuf Serisi 126 - Sayfa 134… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 127-15-2-BEN deki TERZİ BABAM ∞ - Murat Derûni – Tasavvuf Serisi 126 - Sayfa 134… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 127-15-2-BEN deki TERZİ BABAM ∞ - Murat Derûni – Tasavvuf Serisi 126 - Sayfa 134… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 127-15-2-BEN deki TERZİ BABAM ∞ - Murat Derûni – Tasavvuf Serisi 126 - Sayfa 135… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 127-15-2-BEN deki TERZİ BABAM ∞ - Murat Derûni – Tasavvuf Serisi 126 - Sayfa 135… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 127-15-2-BEN deki TERZİ BABAM ∞ - Murat Derûni – Tasavvuf Serisi 126 - Sayfa 136… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 127-15-2-BEN deki TERZİ BABAM ∞ - Murat Derûni – Tasavvuf Serisi 126 - Sayfa 136… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 127-15-2-BEN deki TERZİ BABAM ∞ - Murat Derûni – Tasavvuf Serisi 126 - Sayfa 136… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 127-15-2-BEN deki TERZİ BABAM ∞ - Murat Derûni – Tasavvuf Serisi 126 - Sayfa 136… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 127-15-2-BEN deki TERZİ BABAM ∞ - Murat Derûni – Tasavvuf Serisi 126 - Sayfa 138… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 15-2-BEN deki TERZİ BABAM ∞ - Murat Derûni – Tasavvuf Serisi 127 - Sayfa 138… ↑

- Elmalı Hamdi Yazır Meali ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye (Cilt 4, s. 170) ↑

- Füsûsü'l-Hikem (Âdem Hikmeti) ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye (Cilt 3, s. 305) ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 76-Yeni -İnsân Sûresi – Tasavvuf Serisi 50 - Sayfa 17… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ – Fü-Hi-16-Süleyman-17-18-19- – Tasavvuf Serisi 189 – Sayfa 59… ↑

- Hadis-i Şerif ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye (Cilt 4, s. 188) ↑

- Tedbîrât-ı İlâhiyye ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye (Cilt 3, s. 420) ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye (Cilt 4, s. 205)  ↑

- (İdrisiyet, Museviyet, İseviyet ve Muhammediyet) ↑
