# Nûh Sûresi

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/nuh-suresi
**Sayfa:** 141

---

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç

İşârî Te’vîl ve Tefekkürü 

(71- Nûh Sûresi)

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (275/71-30)

 

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç

İşârî Te’vîl ve Tefekkürü 

(71- Nûh Sûresi)

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (275/71-30)

 GÖNÜLDEN ESİNTİLER:

إِنَّا أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ أَنْ أَنذِرْ قَوْمَكَ مِن قَبْلِ أَن يَأْتِيَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ 

 (71/1) “İnnâ erselnâ nûhan ilâ kavmihi en enzir kavmeke min kabli en yetiyehum azâbun elîm”

(71/1) Kendilerine yakıcı bir azap gelmeden önce kavmini uyar, diye Nûh'u kendi kavmine gönderdik. 

 KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK 

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç

İşârî Te’vîl ve Tefekkürü

(71-NÛH SÛRESİ) 

Yazan ve Düzenleyen MURAT DERÛNİ 

İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (275/71-30)

NECDET ARDIÇ

TERZİ BABA

“İz- -T-B- “Es Selâm En Necat”

Adres

Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin

Pehlivan Caddesi No: 31/3

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi

Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ

 (0533) 7743937

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

İçindekiler.................................................................(4) Önsöz.......................................................................(5) 

Nûh Sûresi giriş..........................................................(7)

Âyet (1-2-3)……………………………………………………………………..(12)

Âyet (4-5-6)……………………………………………………………………..(18)

Âyet (7-8-9)……………………………………………………………………..(21)

Âyet (10-11-12)……………………………………………………………….(30)

Âyet (13-14)…………………………………………………………………….(42)

Âyet (15-16-17-18)………………………………………………………….(44)

Âyet (19-20-21)……………………………………………………………….(60)

Âyet (22-23-24)……………………………………………………………….(62)

Âyet (25-26-27)……………………………………………………………...(82)

Âyet (28-………………………………………………………………………..(105)

Onun isimleri. (Neccâr) ……………………………………….........(126)

Terzi Baba kitabları listesi ……………………………...............(137)

ÖN SÖZ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

Muhterem okuyucularım; her ne vesile ile elinize geçmiş olan bu kitabımızdan, İnşeallah Cenâb-ı Hakk’ın idrak vermesi ile en geniş şekilde faydalanmanızı temen-ni ederim.

Bu vesile ile evvelâ bütün okuyuculara bir ömür boyu sağlık, sıhhat ve gönül muhabbetleri ve gerçek ma’nâ da tasavvufî idrakler niyaz ederim. Bu dünya da en büyük kazanç burasını, bu âlemi şehâdet-i, gerçekten müşahede ederek yaşayıp geçirmek ve kendini tanımayı bilmek olacaktır. Kûr’ân-ı Kerîm’de (yolculuk) adlı İz-Terzi Baba sohbetleri ve kitaplarının bu hususta faydalı olabileceğini düşünüyorum, Bunlardan biri de konumuz olan “NÛH” Sûresidir. İçinde bir hayli mevzular olan bu Sûre-i şerifin zâhir, bâtın nûrundan bu dünyada iken yararlanmaya gayret edelim. Cenâb-ı Hakk’tan bu hususta her kez için başarılar niyaz ederim.

“Memur mâzûrdur” düstûruyla üstlendiğim bu vazîfeyi, Terzi Baba’nın feyiz pınarından gönlüme akan ilhâmlarla yerine getirmeye çalıştım. Bu süreçte, âyetlerin hem zâhirî hem de bâtınî mânâlarını bir bütün olarak ele almaya özen gösterdim. Bununla birlikte, zâhirî tefsirler hâlihazırda çokça mevcût olduğundan, çalışmamın odak noktasını âyetlerin iç, derûnî, enfüsî ve bâtınî mânâları oluşturdu.

Kitabın ana nüvesi İz-Terzi Baba’mın 6 Peygamber (2) Hz. Nûh (21)[1] , 8. Âyetten sonra Mekke-i Mükerreme-Harem-i Şerifte yazılmış olan Nûh sûresi bölümleri ve Mesnevi-i Şerif ve Fusûs’ül Hikem Nûh fassı ilaveleri ile düzenlenmiştir. 

Ana metinlerin altına, numaralandırılarak dipnotlar şeklinde, konu, kelime sözlük açıklamaları ve kaynaklar gerektiği yerlerde müracaat ve bilgi için belirtilmiştir.

İrfâniyet yolunda desteğini esirgemeyen İz-Efendi babam, Nüket Annem ve Eşim Serpil hanıma teşekkür ederim. Cenâb-ı Hak razı olduklarından eylesin, inşallah. Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenle-nişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın rûhlarına, Nusret babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, Nüket annemin ve İz-Efendi babamın ruhaniyetlerine, ceddinin ve ceddimin geçmişlerinin de ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

 Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.

“Murat DERÛNİ En Nûr” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 12-10-2024

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

EUZÛ BİLLÂHİ MİNEŞ ŞEYTANİR RACÎM

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

 

(سورة نوح )

NÛH SÛRESİ GİRİŞ…

#### Hakkında

Mekke döneminde inmiştir. 28 âyettir. Sûrede başlıca, Nûh peygamberin mücadeleleri ve Nûh Tufanı konu edilmektedir. Sûre, adını konusundan almıştır.

Nuzül

Hem mushaftaki sıralamaya hem nüzûl sırasına göre yetmiş birinci sûredir. Nahl sûresinden sonra, İbrâhim 

sûresinden önce Mekke’de inmiştir.

#### Konusu

Mekkî sûrelerin özelliklerini taşıyan Nûh sûresinde iman esaslarıyla birlikte Hz. Nûh’un peygamberliği, inkârcılara karşı verdiği mücadele ve tûfan konuları ele alınmakta, Nûh’un kendisi ve müminler için yapmış olduğu dua ile sûre sona ermektedir.[2]

Bazı kaynaklarda yer alan, “Nûh sûresini okuyan kimse Hz. Nûh’un davetinin ulaştığı müminlerden biri sayılır” meâlindeki hadisin (Zemahşerî, VI, 221; Beyzâvî, IV, 330) mevzû olduğu kabul edilmiştir (Muhammed et-Trablusî, II, 724; İbrâhim Ali, s. 439, 450). 

---------------

Sûre-i şerifin, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

(71) Mushaf sıra numarası.

(71) Nüzul sıra numarası.

(83) Alfabetik sırası.

(29) Cüz sırası.

(28) Âyet sayısı.

(28 Fasıla harfleri.

(310) Genel toplamdır.

Rakamları tek tek toplarsak,

(7+1+7+1+8+3+2+9+2+8+2+8= 58) dir.

Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır. Ancak fazla vaktinizi almamak için genel sayıları ve bağlantısını vermekle yetinelim. 

---------------

Fâsılaları ا، م، ن   harfleridir. (Elif) harfi 25 adet, Ahadiyet 

mertebesinin 25 vakit ile Salat-ı Vusta, Orta namaz, Esmâ mertebesi namazında Dur Rabbin Namazda halinde olmasıdır. (Mim) harfi 1 adet, dir. Hakikat-i Muhammediyedir. (Nun) 3 adet tir. İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn mertebelerinin Nûrlanmasıdır. 

---------------

Sûre-i Şerifin sayı değerine göz atalım.

(نوح) “Nun: 50” “Vav: 6” “Ha: 8” sayı değerlerinden oluşmaktadır. Toplarsak 50+6+8+= 64 dir. (6+4= 10)

Mushaf sıralamasında 71 tersten gizli yazılışı (7+1= 8), nüzul sıralamasında 71 (7+1= 8), 28 âyettir (2+8=10) dir. Genel sayı toplamı 310 du. 31 ve gizli yazılışı 13 dür.

(10+8+8+10+13= 49) dur. 

(8) Tevhid-i Ef’âl,

(8) Sekiz Cennet, 

(10) Fenâfillah, Sıfât Mertebesi,

(13) Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediyedir. 

NÛH a.s. kavmi uyarması için gönderildi,

Hakikat-i Muhamemedi teknesi verildi,

Nefsi emmare tufanından kurtarıldı,

Rahman Rahiym olan Allâh'ın adıyla,[3]

Mealen;

---------------

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1. Şüphesiz biz Nûh’u, kavmine, “Kendilerine elem dolu bir azap gelmeden önce kavmini uyar” diye peygamber olarak gönderdik. 

2. Nûh, şöyle dedi: “Ey kavmim! Şüphesiz, ben sizin için 

apaçık bir uyarıcıyım.”

3, 4. “Allah’a ibadet edin. O’na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin ki sizin günahlarınızı bağışlasın ve sizi belli bir vakte kadar ertelesin. Şüphesiz, Allah’ın belirlediği vakit gelince ertelenmez. Keşke bilseydiniz.”

5. Nûh, şöyle dedi: “Ey Rabbim! Gerçekten ben kavmimi gece gündüz (imana) davet ettim.”

6. Fakat benim davetim ancak onların kaçışını artırdı.”

7. “Kuşkusuz sen onları bağışlayasın diye kendilerini her davet edişimde parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler, inanmamakta direndiler ve büyük bir kibir gösterdiler.”

8. “Sonra ben onları açık açık davet ettim.”

9. “Sonra, onlarla hem açıktan açığa, hem de gizli gizli konuştum.”

10. “Dedim ki: ‘Rabbinizden bağışlama dileyin; çünkü O, çok bağışlayıcıdır.’

11. ‘(Bağışlama dileyin ki,) üzerinize gökten bol bol yağmur indirsin.’

12. ‘Sizi mallarla, oğullarla desteklesin ve sizin için bahçeler var etsin, sizin için ırmaklar var etsin.’

13. ‘Size ne oluyor da Allah için bir vakar (saygınlık, büyüklük) ummuyorsunuz?’

14. ‘Hâlbuki, O, sizi evrelerden geçirerek yaratmıştır.’

15. ‘Görmediniz mi, Allah yedi göğü tabaka tabaka nasıl yaratmıştır?’

16. ‘Onların içinde nasıl ayı, bir ışık, güneşi de bir kandil yapmıştır?’

17. ‘Allah, sizi (babanız Âdem’i) yerden (bitki bitirir gibi) bitirdi (yarattı.)’

18. ‘Sonra sizi yine oraya döndürecek ve kesinlikle sizi (yeniden) çıkaracaktır.’

19, 20. ‘Allah, yeryüzünü sizin için bir sergi yapmıştır ki, oradaki geniş yollarda yürüyesiniz.”

21. Nûh, dedi ki: “Rabbim! Gerçekten onlar bana karşı geldiler, malı ve çocuğu ancak kendi hüsranını artıran kimselere uydular.”

22. “Bunlar da, çok büyük bir tuzak kurdular.”

23. “Şöyle dediler: ‘Sakın ilâhlarınızı bırakmayın. Hele hele Vedd’i, Süvâ’ı, Yeğûs’u, Ye’ûk’u ve Nesr’i hiç bırakmayın.” 

24. “Onlar gerçekten birçoklarını saptırdılar. (Rabbim!) Sen de bu zalimlerin sadece sapıklıklarını artır.”

25. Hataları (küfür ve isyanları) yüzünden suda boğuldular ve cehenneme sokuldular da kendileri için Allah’tan başka yardımcılar bulamadılar.

26. Nûh, şöyle dedi: “Ey Rabbim! Kâfirlerden hiç kimseyi yeryüzünde bırakma!”

27. “Çünkü sen onları bırakırsan, kullarını saptırırlar; sadece ahlâksız ve kâfir kimseler yetiştirirler.”

28. “Rabbim! Beni, ana babamı, iman etmiş olarak evime girenleri, iman eden erkekleri ve iman eden kadınları bağışla. Zalimlerin de ancak helâkini arttır.”[4]

---------------- 

“Rabbi zidniy ilmâ.” “Ya rabb-i ilmimizi ziyadeleştir.”

---------------





(71/1) (İnnâ erselnâ Nûhan ilâ kavmihî en enzir kavmeke min kabli en ye’tiyehüm azabün elîmün)

(71/1) “Muhakkak biz, Nûh'u kavmine gönderdik, kendilerine bir elem verici gelmeden evvel kavmini korkut diye.” 

---------------

Âyet zât mertebesi âyetlerindendir.

---------------

“erselnâ” biz gönderdik ama göndermedik. Biz ifadesi zâtidir. 

---------------

Yukarıdaki Âyet-i Kerîme yi tefekkür ederek tekrar, tekrar okuyalım. Tâki âfakiyyetinden, enfüsiye indirelim, yâni kendi nefsimize “nüzül” ettirelim ve beden sahnemizde bu yaşantıyı tatbik etmeye çalışalım. Bu sahne daha evvelki Âyet-i Kerîmeler de ifade etmeye çalıştığımız gibi, eğitimi ve tatbikatı, yapıldıktan sonra, Hakikat-i Muhammed-î kanalından ve zât mertebesinden bizlere anlatılmaktadır. 

Âfakta ki, yâni bizim dışımızda yaşanan âlem şumul, yâni geniş olarak oynanan-yaşanan sahneye baktığımızda bozulmuş bir kavim-topluluk görmekteyiz-gösterilmektedir. Bir de onlara gönderilen (Nûh-rahat) isminde Rasûl görmekteyiz. Bu devrede Nûh yaşına göre daha henüz gençtir ve mesleği de o günlerin tekniğine göre “dülger” yâni ev yapma ustası ve marangozdur. 

Âdem (a.s.) ile yeryüzünde iskân edilmeye başlayan insân oğlu, Âdem (a.s.) cennette Hakk’tan talim edip öğrendiği ilâhi kelimeleri ve hayat tarzını yeryüzüne indirerek tatbik ve talim ediyordu, bu arada nesilleri artmaya başlayan, Âdem ve Havva çiftinin başından kâbil tarafından Hâbil’in öldürülmesiyle hazin bir hadise geçer. Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk onlara (Şît-i) verdi, bu yüzden (Şit) isminin İbrânî lügatında ki, manâsının “ataullah” olduğu bildirilmiştir. Böylece biraz sıkıntıları sükûn bulmuş olan Âdem ve Havva’nın ailesi kabileye oradan da boylara ulaşarak çoğalıyorlardı. 

Bu çoğalma neticesinde Âdem (a.s.) mın cennetten indirip getirdiği kelimât-ı ilâhiyye ve ahkâm-ı İlâhiyye’nin oranı gittikçe azalıyordu. Çünkü insânlar çoğaldıkça daha başka eşyalara ihtiyaç gerekiyor, bunlara da yeni isimler vermek icap ediyordu. Sosyal münasebetler arttıkça da yeni hukuklar ortaya çıkıyordu işte bu yüzden, Âdem (a.s.) çocuklarının ve torunlarının nefs kaynaklı ürettikleri isimler-kelimeler ve sosyal yaşantı kuralları, Âdem (a.s.) ın cennetten getirdiği kelime kuraldan çok fazla olmaya başladı bu yüzden o nispette bu kelime ve kurallar azınlıkta kaldı daha ileriye doğru da zamanla iyice hükümsüz kaldılar. Bu aşama da insânların çoğunluğu kendi kendini, kendinin koyduğu kurallar ile nefs-î manâ da yönetip yaşamaya başladılar. Tek olan Allah anlayışını terk ettiler. Bunları ıslah ve doğru yola sevk etmek için Cenâb-ı Hakk Nûh-u (irsal) etti Rasûl olarak gönderdi. 

Nihayet Onu da tanımadılar ve îmân etmediler bu yüzden boğularak yeryüzünden kaldırıldılar. Gemiye binen belirli sayıda ki, temiz insânlar dan nesil tekrar üremeye başladı. 

Biz yine kaldığımız yerden yolumuza devam etmeye çalışalım. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu Âyet-i Kerîme Zât-î dir. Yâni zat kaynaklıdır. Cenâb-ı Hakk burada bu bilgileri doğrudan doğruya zâtından vermektedir ve gönderme fiilinin kesin olarak zâtına ait olduğunu bildirmektedir. 

Bu sahne de bir âmir, bir memur, birde mükellef görmekteyiz. Âmir, Hakikat-i İlâhiyye olan akl-ı kül. Memur, Hakikat-i Muhammed-î mertebesinin o düzeyde olan, Mertebe-i Nûhiyyet (necat) iyyet Risâlet mertebesidir. Mükellef ise bu mertebenin zuhur ve tatbik mahalli olan kavmidir. Kavm ise akl-ı kül tarafından istenilen “amel” emri teklifi’nin muhatabı olan akl-ı cüz’dür ve uyup uymamakla serbest bırakılmıştır. Akl-ı cüz’ün iradesini kullanıp kullanamayacağına bakılacaktır. 

(en enzir kavmeke min kabli en ye’tiyehüm azabün elîmün)

“Kavmini korkut” diye. Yâni bu olaylardan (kable) daha evvelce. Kendilerine “can yakıcı” azab gelmezden evvel. Nûh “necat” ı gönderdik. Yâni daha baştan necat-ı-kurtuluş, verdik, ancak uymadılar. Eğer o mertebenin necat-ı nı göndermeden evvel onları cezalandırsaydık haksızlık yapmış olurduk ki; bu da bizim “Adl” ismimize yaraşan bir şey olmazdı, denmektedir. 

Bu anlayış “âfâkî” yâni bizim dışımızda genelde yaşanan yönüdür. Bunun bir de “enfüsî” yâni kişinin “seyr-i sülûk’unda kendi nefs-î bünyesinde yaşayabileceği yönü vardır. 

Kişi mertebe-i Âdemiyyet’te kendini bulduğu, veya, Âdemiyyet-i kendinde bulduğu zaman yeni bir şuur ve irade sistemine geçmiş olmakta, bu geçiş ile de kendine gelmiş, yâni hayal ve vehim cennetinden-gaflet ten “ayn-ı” na yâni kendi beden mülküne inmiş, yâni bir beden mülküne sahip olmuş, daha evvelce nefs-i emmâre’nin emrinde olan o mülkünü kurtarıp beden toprağını “necat-kurtuluşa” erdirmiş ve mülküne sahip olmuştur. 

İşte insân da ilk oluşan bu “necat” toprak beden-in necâtıdır. Hayatını bu Âdemiyyet necât-ı içinde yoluna devam ettirirken yolu “şitiyyet’e” uğramakta ve orada (ataullah) olarak “Şit” mertebesi lütuf edilmektedir. Bu mertebeden de ileriye doğru yoluna devam ederken yanına birçok “esmâ-i İlâhiyye” askerleri, yâni “kavmi” iltihak etmeye başlamakta ve bir küçük gönül cemeat-ı oluşmaktadır. Bunların içine giren zıt isimlerin tesiriyle nefs-i emmâre askerleri çoğalmaya gönül askerleri ise azalmaya başlamakta ve sadece kendi öz evlâtlarının üçü ve eşleri ile aileleri kalmakta dır onlardan da dördüncüsü nefs-i emmâre askerlerine katılmakta dır. İşte bu sırada bu sâlik’e-yolcuya (Nûh mertebesi) vâdî-i Necâtiyyet açılmaktadır. Ve bu vâdide Rabb’ın dan aldığı yol haritasıyla emniyyetli olarak yoluna devam etmeye çalışacaktır. Bu anlayış Âyet-i Kerîme’nin bir bakıma bireysel enfüs-î yaşam yönüdür. Her kes için daha değişik halleri vardır, biz şimdilik 

bu kadarla yetinelim ve yolumuza devam edelim.[5] 

---------------



 (71/2) (Kale yâ kavmî innî leküm nezîrun müdîn)

 “Dedi ki: Ey kavmim!. Şüphe yok ki, ben sizin için apaçık bir korkutucuyum.”

---------------

Bu Âyet-i Kerîme’de ki, hitap değişmektedir. Hakk’ın lisânın dan zât-î değil, Kûr’ân-ı Kerîm kaynaklı, Rasûl-Nûh (a.s.) ın lisânından, o mertebedendir. 

Bu sahne zâhir mertebesi itibariyle, ef’âl âlemindendir. Görüldüğü gibi bir kavim ve onları geleceklerinden ziyan ettirtmemeğe çalışan, Hakk tarafından gönderilmiş bir Peygamberleri vardır. O Peygamber kendinden emîn ve onlara tahsis-hususî olarak (leküm) “sizin için” gönderildim demektedir. 

(Mübîn) “apaçık” açık olan bir şeyin de müşahe- de si zâten görene ait olduğundan başka bir sebep ve tasdike de gerek kalmamaktadır. 

Kim ki, seyr-i sülûkunda baştan başlayarak bu mertebeye doğru yol almaya başladı, işte bu hususlar enfüsî manâda onun da başından geçer. Eğer farkında olursa, bazen farkında olmadan bu hususları da seyrinin gereği olarak geçebilir, ancak daha iyisi bilinçli olarak geçmesi’dir. 

Bir başka yönden de kendimize bireysel olarak baktığımızda, beden mülkümüzde, aklımız Nûhiyyet mertebesini, esmâ-i nefsiyelerimiz de kavmimizi ifade etmektedirler. Bu durumda hür ve kendini bilen olması lâzım gelen aklımız, kendine bağlı olan nefs-î isimlerimize hitap ve ikaz etmektedir.

Burada küçük bir hatırlatma yapmamız gerekecektir, şöyle ki; Cenâb-ı Hakk Âdem’e kendi ruhundan “venefahtü” üfleyip, isimlerini de öğretmiştir. Bunlar bütün insânlarda fıtraten mevcuttur. Ancak, kişi dünya ya geldiği andan itibaren bulûğ çağına erinceye kadar kendinde bir nefs-î benlik oluşur, farkında olmadan kendinde bulunan “venefahtü” ve esmâ-i ilâhiyyeleri kendisine malederek nefsileştirir. İşte o mertebenin gereği, Nûh olan akıl kendisinde oluşan “esmâ-i nefsiyye ye bu hitabını yaparak daha baştan ikaz eder.[6] “ İz- -T-B- ”

---------------



(Eni’büdullahe vettekuhu ve etîûnî)

(71/3) “Şöyle ki: Allah'a kullukta bulunun ve ondan korkun ve bana itaat eyleyin.”

---------------

Bu Âyet-i Kerîme’de Nûh (a.s.) ın lisânından devam etmektedir. Allah’a itaat şartı öne alınmıştır, insanlar Allah’a (c.c.) ibadet ediyorum zannı içinde kendi hayallerinde var ettikleri anlayışlarının gereğine ibadet ettiklerinden bu ikaz yapılmaktadır. O halde bu anlayışların değişmesi ve gerçek Allah (c.c.) anlayışının ne olduğu bilincine ulaşılarak ibadet etmenin zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. 

O Allah (c.c.) anlayışı ise, bütün kayıtlardan soyundurulmuş, ancak her zerrede mevcut, her mevcutta oranın fıtratı üzere kâim, kendisinden hiç bir şeyin gizli olmadığı ve her dem Hay ve Kayyum olan bir Allah (c.c.) anlayışına geçilmesi gerekmektedir. 

“ve ondan korkun-sakının” çünkü sizi (yoktan-a’dem) den o meydana getirdi, size kimlik verdi, kendi rûhundan üfledi-nefyetti, kendi sûreti üzere halketti, yüksek mertebeler verdi, ben-î Âdem-i mükerrem kıldı. İşte bu yüzden ondan zâhir ve bâtın sakınılması gerektiğini bildirdi. 

Nûhiyyet lisânından bu ikaz yapılmaktadır ve kendisine itaat edilmesi istenmektedir. Çünkü ona itaat Hakk’a itaat demektir.[7] “ İz- -T-B- ”

---------------



(4/80) ( Men yutiirrasûle fekad etaellahu)

(4/80) ” Her kim Peygambere itaat ederse muhak kak Allah Teâlâ'ya itaat etmiş olur.”

---------------

Bu Âyet-i Kerîme de “Peygambere” itaatin mutlak manâda “Allah’a” itaat etmek olduğunu açık olarak göstermektedir. Çünkü bilindiği gibi Hz. Peygamber (s.a.v.) âlemde en geniş manâda Hakk’ın zuhur mahalli olduğundan Onun gayrı değildir. 

Peygambere itaat kendi mertebesi itibariyle Hakk’a itaat olmuş olur. Çünkü her devrenin Peygamberi, bulunduğu devrede Cenâb-ı Hakk-ı o mertebsi itibariyle zuhura getirmekte idi. Nûh (a.s.) ın sıfatı, (necat) oldu, necat ise kurtuluştur. Bu da ancak “akl-ı cüz” ün “akl-ı kül” e uymasıyla mümkün olur ki; onu da peygamberler bulundukları mertebeden haber verirler ve o mertebenin Allah (c.c.) lühü tarafından uzatılan (yedullah) Allah’ın elleridir. Kim elini o ele uzatırsa, götürüleceği yer o makam’ın “sırât-ı müstakîm” i dir. Bu da o mertebenin necâtıdır. 

Ayrı bir husus ise! Bütün esmâ-i nefsiyye’nin (Allah) ismi İlâhîsine uymalarının gerekliliğidir. 

---------------





(71/4) ( Yağfirleküm min zünübiküm ve yü ahhirküm ilâ ecelin müsemmâ inne ecelellahi izâ câe lâ yü ehharu lev küntüm teglemûn.) 

(71/4) “Sizin için günahlarınızı bağışlasın ve sizi takdir edilmiş müddete kadar tehir etsin. Muhakkak ki, Allah'ın takdir ettiği vakit gelince sonraya bırakılamaz, eğer bilir kimseler oldu iseniz.”

---------------

(Eceli müsemmâ) “isimlendirilmiş müddet” yâni vakti, evvelden belirlenmiş zaman. Her varlığın ve özellikle insân oğlunun dünya da bir kalış-müddet-zaman-süresi vardır. Buna Kûr’ân-ı kerîm lisânın da (ecel) denmektedir. Ne yazık ki, bu kelime, genelde, (eceli geldi, öldü,) diye ifade edilir ve (ecel-ölüm) olarak zan ve kabul edilir. Aslında ise (ecel) müddet’tir. Yâni (müddeti-ömrü) doldu, sona erdi, demektir. 

İşte Nûh (a.s.) onların günahlarının bağışlanma sını, veya en azından ömürlerinin sonuna kadar tehir edilmesini istemiştir. Bu (ecel-müddet) dolunca dünyadan ayrılacaklarını ve âhirette azaba düçar olacaklarını bilseler kendileri için ne iyi olacağını onlara bildirmekte idi.[8] 

---------------



(71/5) (Kâle Rabb-î innî deavtü kavmî leylen ve neharen)

(71/5) “Dedi ki: Yârabbi!. Ben kavmimi hakikaten gece ve gündüz dâvet ettim.” 

---------------

Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

---------------

Âyet-i kerîme de Nûh (a.s.) ın lisânından belirtilen, kavmini (leylen) gece dâveti, zâhirî manâ da, açık olarak, karanlığın bastığı gece de tebliğ ve dâvetini sürdürdüğünü görmekteyiz ki; bu dâvetin, bu yönüyle Nûh (a.s.) ın şeriatı mertebesindendir. Bâtınî mertebesi ise şöyle düşünebiliriz.

Tasavvufta gece (fenâ fillâh) “Hakk’ta fânî” olmak, mertebesini ifade etmektedir. (fenâ fillâh) kulun fânî-yok olduğu mertebedir. O halde yok olan bir kimse nasıl dâvet yapabilir denirse; tabii ki, kendisi yapamaz çünkü kendisi olmayanın fiili de olmaz. Ancak açık olarak belirtilen husus, bu dâvetin Nûh (a.s.) tarafından gece de yapıldığıdır. 

İşte bu hususun iyi anlaşılması lâzımdır. Kul olmadığı halde Âyet-i Kerîme de bahsedilen dâveti nasıl yapmıştır. Görüntü de fiziken Nûh (a.s.) olduğu halde o görüntü Hakk-ın âleti olup, o âlet ile oradan işleyen Hakk’tır. Ancak burada ki, (fenâ fillâh) “Hakk’ta fânî-yok olmak hususu, Îseviyyet mertebesinde ki, (fenâ fillâh) ile karıştırmayalım. Bura da ki; (fenâ fillâh) Nûhiyyet mertebesi itibariyledir ki; Mertebe-i Muhammediyye de ki, (fenâ fillâh) tan ayrıdır. Her mertebenin (fenâ fillâh-ı) kendi sınırları içinde düşünül- mesi ve yaşanılması gerekmektedir. Aksi halde kemâlât başlar da tamamlanmış olsaydı sonradan gelen diğer Peygamberlere ve mertebelerine lüzum kalmazdı.

O halde her mertebenin kendine göre bir (necat) ı olduğu gibi, “fenâ fillâh-ı-leyl-i” de vardır ve o hal içinde zâhir ve bâtın “leyl” de, gece de dâvetine devam etmiştir. 

(Ve neheran,) “gündüzde;” gündüz dâveti ile de, dâvet etmiştir. Zâhiri manâda açık olarak gündüzleri de tebliğ ve dâvetini sürdürdüğünü görmekteyiz ki; yine bu daveti şeriat mertebesindendir. Bâtınî mertebesini ise şöyle düşünebiliriz. 

Tasavvufta, gündüz (baka billâh) “Hakk’ta bâkî” olmak demektir, yâni kulun kulluğu gitmiş, yerine Hakk bâkî olmuştur. Esasen Hakk, her zaman gece ve gündüz bâkî’dir, ancak kulda bulunan hayal ve vehim gücü kendini, kendine, olmadığı halde, gerçekten beşeri nefsi ile var zannettirmektedir. 

İşte yapılması gereken, kişinin aslında yok olan beşer-î, nefs-î benliğinden arınmasıdır. Beşer-î nefs-î benliğinin zûlmeti-karanlığından kurtulup, İlâhî nûrunun aydınlığına, yâni kendinde gerçekte var olan hakiki varlığı aydınlığı-aydınlığına ulaşması onun gündüzünü oluşturmaktadır ki; bu hale (bakâ billâh) “Allah’ta bâki olmak” denir. Yâni kişinin, fiilleri, isimleri, sıfatları Hakk’ ın olunca, kendinde her hangi bir hâli kalmayınca, o mahalde Hakk faaliyyette’dir ve kul Hakk’ın âleti olmuş olur. Bu halde, kul ismiyle kulda, Hakk zâhir, Hakk ismiyle Hakk’ta ise kul bâtındır. Yine bu hususlar yukarıda da belirtildiği gibi kendi mertebesi itibâriyledir.

Diğer yönden baktığımızda (Nûh) (a.s.) o merte- be’de ki aklımız, kavmimiz ise, (esmâ-i nefsiye-beşeri isimlerimiz) dir. Aklımız bu beşeri isimlerimizi eğitmek, yâni kendilerine hakikatlerini anlatmak için gece ve gündüz onları eğitmeye ve asıllarına dâvete çalışmasıdır diyebiliriz.[9] 

---------------



(71/6) (Felem yezidhüm duâiye illâ firaren)

(71/6) “Benim dâvetim, onlar için kaçmaktan başka bir şey arttırmadı.”

---------------

(Benim dâvetim,) sözünde çok incelikler vardır. Demek ki! Nûh (a.s.) bir bakıma kendi bireysel benliği ile davette bulundu ki, onun tesiri olmadı. Ve yahut kendi “Hâdî” ismi ile davette bulundu, onlar ki, yâni kavmi ise “Mudil” isminin zuhuru olduklarından, onlara tesir etmedi. Ayrıca uzaklaşmalarına sebep oldu.

Diğer yönüyle baktığımızda. Akıl “esmâ-i nefsiy ye” yi “Esmâ-i İlâhiyye” ile değiştirmeyi arzu ettiğinden bu da onların “necât-ı” olacağından bu yüzden onları “Esmâ-i İlâhiyye” ye dâvet etti onlar ise bu dâvetten uzaklaştılar. 

---------------







(71/7) ( Ve innî küllemâ deavtühüm liteğfira lehüm cealû esabiahüm fî azânihim vestağşevsiyabehüm ve esarrû vestekberû istikbâran.)

(71/7) “Muhakkak ki: Ben onlar için mağfiret buyurasın diye kendilerini her ne zaman dâvet etti isem parmaklarını kulaklarına tıkadılar ve elbiselerine büründüler ve ısrar ettiler ve böbürlenmekle böbürleniverdiler.”

---------------

Parmaklarını kulaklarına tıkamak, o sesi hiç duymamak içindir. Çünkü o ses “Esmâ-i İlâhiyye” nin sesidir, o sesi kulak yönüyle duyduktan sonra, içlerinde ki “esmâ-i nefsiyye” nin sesi kesileceğinden bunu göze alamadılar. Hattâ elbiselerini de başlarına geçirip o Esmâ-i İlâhî sözlerini dinlememek için perde etmişlerdir. 

Birinci mânia kulağa parmak tıkamak, bu da yetmezse örtü ile başı kapamaktır. Baş ilimdir, kulak ise ilmin girdiği kapıdır. “Mudil” isminin zuhurları olan kavmi, “Hâdî” isminin zuhuru olan Nûh-u dinlememek için kulaklarını tıkayıp, başlarını örterek, Hâdî isminden gelen tebliği ki; “emri teklifi” dir, nefs-i emmâreleri “esmâ-i nefsiyye” leri yönünden kabul etmediler. 

İşte bir Hakk tebliğ ve tavsiyesinin kabul edilmeyişi bu yüzdendir. Kimin ki, “nefs-i emmâre’si ve esmâ-i nefsiyye’si” galipse o kimse Hakk’ın dâvetini kabul etmez. Bu kabul etmeme kendi sorumluluğu altındadır. Kendi çabalarıyla “emri teklifi” ye uyup bu durumdan kurtulma imkânı her zaman vardır, ancak biraz gayret gerektirmektedir. Cenâb-ı Hakk bâzı insânları mutlak “mudil” esmâsının zuhurları olarak halk etmemiştir, bütün insânlarda bütün “Esmâ-i İlâhiyye” mevcuttur, Hakk haksızlık etmez yeter ki bizler, “emri teklifi” olan Allah (c.c.) nün peygamberleri vasıtasıyla bildirdikleri tavsiyelerine uyalım. 

Söz buraya gelmişken küçük bir hatıramı da kısaca özetlemek isterim. 

(1957-58) senelerinde (Hazmi) babam-ı fırsat bulduğum bazı cumartesi ikindi namazından sonra Beyazıt camiinde okuttuğu Mesnevi derslerine katılırdım 

Yine sohbetlerinin birinde yukarıda ki Âyet-i kerîmeyi mevzu u içinde okuyup anlattığını yeri geldikçe hep hatırlarım. Rûhu şad, sırrı bâkî, Allah (c.c.) razı olsun.[10] “ İz- -T-B- ”

Mesnevi-i Şerif Beyitleri ile yolumuza devam edelim.

1423. Mâdemki sen fenâlığını isteyenin vesvesesine yoldaşsın,"semme vechullâh"ı ne zaman bilirsin?

Ya’nî senin kalbin dâima senin fenâlığını isteyen şeytanın vesvesesine tâbi’ oldukça, her tarafta olanın ancak Hakk’ın Zâtı olduğunu ne zaman bilirsin? Çünkü bir şeyde gark olup, boğulmak, diğer şeyin bilinmesine ve görülmesine engeldir. Şeytanın vesvesesi içinde boğulmuş olan dışarıda ve içeride açığa çıkmış olan Hakk’ı tabi’ki göremez.

1424. Her kime ki sîneden bir kapı açılmış ola, o her zerreden güneşi görür.

Ya’nî şeytânî vesvese sonucunda kalbi istilâ eden nefsânî 

heveslerin perdelerini kaldıran kimseye sînesinden bir kapı açıldığı zaman, o her bir zerreden güneş gibi Hakk’ın Zâtını görmeye başlar.

1425. Ağyâr arasında Hak, yıldızlar arasındaki ay gibi zâhirdir.

"Ağyâr"dan kasıt, ilâhî isimlerin görünme yerleri olan sûretler ve varlık-sal taayyünlerdir. İlâhî isimler yıldızlara ve onların isimlendirileni olan Hak da aya benzetilmiştir. Ya’nî isimlerin görünme yerleri olan âlem taayyünleri arasında, isimlendirilmiş olan Hak zâhirdir, demek olur.

1426. İki parmağının ucunu iki gözünün üzerine koy; insâf et, cihândan bir şey görür müsün?

1427. Eğer görmüyorsan, bu cihân yok değildir; kusur o uğursuz nefsin parmağından gayrı değildir.

Parmaklarının ucunu gözlerine koyduğun zaman, eşyânın sûretlerini göremezsin. Oysa senin görmemen ile o sûretlerin yok olması lâzım gelmez. Bunun gibi, sen kalb gözünün üzerine, uğursuz nefsin parmakları olan hevesleri koymuş ve onun görüş kuvvetini iptâl etmişsin. Bu sebeple eşyâda Hakk’ın vechini göremeyecek bir hâle gelmişsin. Senin basîret gözün Hakk’ın vechini göremediği için, onun yok olması lâzım gelmez. Kusur, senin uğursuz olan nefsindedir.

1428. Uyanık ol, sen parmağı gözünden kaldır; ondan sonra her neyi istersen gör!

1429. Nûh'a ümmeti: Hani o sevâb? dediler: O taraftandır, dedi. Oysa onlar elbiselerine büründüler.

Ya’nî Nûh (a.s.)a ümmeti dediler ki: Senin bize vaad ettiğin sevâb ve mükâfât nerededir? Hz. Nûh onlara: O taraftandır; ya'nî Hak tarafındandır, diye cevâp verdi. Oysa onlar bu sözü dinlememek için başlarını elbiseleriyle örttüler ve parmaklarıyla da kulaklarını tıkadılar.

Bu beyt-i şerîfte, şu âyet-i kerîmeye işâret buyrulur: 

(Nûh, 71/7) “Ve innî küllemâ deavtühüm li tagfire lehüm cealû esâbiahüm fî âzâni-him vestagşev siyâbehüm ve esarrû 

vestekberûstikbârâ”

"Yâ Rab ben onları senin mağfiret etmen için, her ne zaman da’vet ettim ise, parmaklarını kulaklarına tıkadılar ve elbiselerine büründüler ve ısrarcı oldular ve son derece kibir ile büyüklendiler." 

Ya’nî Nûh (a.s.)ın da’veti gerçekleşmiş iken, onlar nefislerinin hükümlerinde boğulup, işitme kuvvetlerini bu da’veti işitmekten yana iptâl ettiler.

1430. Yüzünüzü ve başınızı elbiselerinize sarıp sarmalamışsınız; şüphesiz gözünüz var ve göremiyorsunuz.

Yüzünüz ve başınız elbiseleriniz ile sarılı olduğu için, başınızın üstünde gözünüz bulunduğu halde onun görme hâlini devre dışı bırakıp görmekten kastedileni görmez bir hâle gelmişsiniz. Ya'nî, madde bedeninizin hükümleri, kalb gözünüzü örtmüş, hakîkatleri göremez bir hâle gelmişsiniz. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: “fe innehâ lâ ta’mal ebsâru ve lâkin ta’mal kulûbulletî fîs sudûr” (Hac, 22/46) Ya’nî "Onların baş gözü kör degildir; fakat sînelerindeki kalblerinin gözü kördür."

1431. İnsan gözdür ve gerisi kabuktur. O şey ki dostu görmektir, görmek odur.

Ya’nî insanın kıymeti görmesinde olduğu için, o insan, âlemde ancak bir göz mesâbesindedir. Bundan dolayı onun görüşü iç ve diğer kuvvetleri ve a’zâsı kabuk gibidir; ve onun görüşünün kıymeti de, hakîkî asıl olan Hakk’ı görmesindedir; ve görmek de ancak bundan ibârettir.

1432. Dostun görüşü olmayınca kör olmak evlâdır. Bâkî olmayan dostun uzak olması evlâdır.

Gözün görüşü, hakîki mahbûb olan Hak olmayınca, O gözün kör olması evlâdır. Ey sâlik, senin nefsinin gözü bâkî olmayan dostları görmektedir, bu dostların senden uzak olması evlâdır; çünkü onlar Hakk’ın mâsivâsı olup, senin 

bakışını Hak’tan yana perdeler.[11]

Fusûs’ül Hikem ile yolumuza devam edelim;

18. Paragraf:

Ve Cenâb-i Nûh, kavmi tarafından zikr eyledi ki, onlar onun icâbet-i da'vetinden vâcib olan şeyi bildikleri için onun da'vetînden tesâmüm ettiler. Böyle olunca ulemâ-i billâh Cenâb-i Nûh'un kavmi hakkında lisân-ı zemm ile onlar üzerine senadan işaret ettiği şeyi bildi; ve onda Furkân olduğu için, onun da'vetine icabet etmediklerini dahi bildi. Halbuki enir, Kur'ân'dır, Furkân değildir. Ve Kur'ân'da ikâme olunan kimse her ne kadar onun içinde olsa da, Furkân'ı ısğâ etmez; zîrâ Kur'ân, Furkân'ı mutazammmdır (18).

Nûh (as) Ayet-i Kerimede وَاِنِّى كُلَّمَا دَعَوْتُهُمْ لِتَغْفِرَ لَهُمْ جَعَلُوۤا اَصَابِعَهُمْ فِۤى اَذَانِهِمْ وَاسْتَغْشَوْا ثِيَابَهُمْ 71/7 beyan buyurulduğu üzere kaviminin halinden bahisle dedi ki, “Ya Rab ben onları her ne vakit senin affına davet ettim ise onlar bu davete icabetin Hakkın nur vücudu ile taayyunat-ı hicabiye ve vücubul zumla niyeden gafr ve setrin mucib olduğunu bildikleri ve bunu kendi dinlerine ve hallerine muvafık olmayan bir şey olduğunu anladıkları için parmaklarıyla kulaklarını tıkayıp sağırmış gibi davrandılar. Parmaklarını kulaklarına tıkamışlar Nûh (as) ın davetini duymamak için, güya duymadık biz diyerek kendilerini kurtarma yönüne gitsinler diye. Neden? Çünkü onların hakikatlerine ters gelen bir davet şekliyle onlara ulaştığından, yani Nûh(as) ın daveti doğru, fakat kendi var edilişlerine göre o davet ters geliyor. 

Çünkü onlar kesretle şartlandıklarından Nûh (as) gündüz zahirin vahdetine yani bu âlemdeki varlıkların tümünün Allah’ın varlığına davet ediyor. Halbuki onlar kesretle perdelendiklerinden putlara yöneliyorlar. Yani tek varlıkları, ayrı varlıkları varmış gibi onlara birer kimlik vererek önünde secde ediyorlar. İşte Cenab-ı Nûh onlardan O’nu Hakkın Zahiren Hakkın Vahdetine davet ediyor gündüz, gece de batının Allah’ın Batın isminin mezahirine davet ediyor. Ama gece ve gündüz Vahdete davet ediyor. Onlar kesretle şartlandıklarından bu daveti kulaklarını tıkamak suretiyle duymamış oluyorlar. Onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar bir de ceketlerini paltolarını başlarının üzerine kaldırdılar, daveti duymamak için. Onlarda ne kadar şiddetli kesret muhabbeti var ki Allah’ın peygamberinin Zahir ve Batın Vahdetine davetlerini duymamak için de çaba gösteriyorlar. 

Ve bunu Nûh (as) ın davetini işitmemek için yaptılar, halbuki kavimi bu daveti inkar suretinde icabet ettiler. Yani fizik olarak icabet etmediler ama dış görünüşte fakat o yaptıkları hareketin içinde icabet vardı. Zira Nûh (as) onları istiğfara yani taleb-i gafra ve örtünmeye davet etti, onlar surette inkar ettiler, fakat fiilen icabet ettiler. Çünkü parmaklarıyla kulaklarını ve elbiseleriyle vücutlarını örttüler, bunlar fiille yaptıkları işler, ayrıca taayyunatın çokluğu ile de Ahadiyeti örttüler. Dolayısıyla isyan gibi görünen şeyde Hakka tabi oldular. Zahir ehli buradaki hakikatleri çıkaramaz. Bu varlığın çokluğu ile Ahadiyetin vechini örttüler. Zahir isminin suretine ve Hakkın mufassal ve furkani olan kitabına oldu. İcabet ettikleri hal Zahir isminin suretine ve Hakkın fasılalandırılmış ve Furkani olan kitabına oldu.

Kur’an’a değilde Furkan’a iktiba ettiler. O da Kur’an’ın içinde olduğundan dolayısıyla yine Hakka tabi olmuş oluyorlar. Zira âlem Hakkın Nefes-i Rahmanide söylediği kelamın suret-i manzumesidir. Yani bu âlem kelamın suretlenmiş şeklidir. Velhasıl Nûh Kavimi kavlen nebilerini inkar ettiler, fakat putlarının masharları ile vech-i mutlak’ı setr ettikleri için icabet etmiş oldular. Yani fiilen icabet etmediler kavlen nebilerini inkar ettiler. Sözle inkar ettiler fakat putlarının masharları ile yani zuhuru ile yani onlara tapmak ile vech-i mutlakı setrettikleri için fiilen icabet ettiler. Yani Vech-i mutlakı örttüler ama put da vech-i mutlakın varlığından bir başka varlık olmadığından yine o kendileri ona icabet etmiş oldular. Böylece Nûh (as) dahi onlara zem suretinde sena edip yani zem gibi görünen sena edip, Kur’an-ı Kerim’de sena gibi görünüp öyle şeyler var ki, taltif gibi görünen yerme vardır. 

Mesela خَالِدِينَ فِيهَا حَسُنَتْ مُسْتَقَرًّا وَمُقَامًا 25/76 “Onlar Cennette ebedi kalıcılardır” dendiği zaman burada biz bunu taltif olarak görüyoruz, zahir bakıldığında öyledir, ama batını manada baktığın zaman orada zem vardır. Çünkü mertebesi artık dondurulmuş oluyor onların. Mertebenin dondurulmuş olması onun artık sınırlandırılmış olması demektir. İşte o orada zem edilmiş oluyor. İşte bazı ayetler var dışarıdan baktığın zaman zem gibi görünüyor, ama altında iltifat vardır.[12] “ İz- -T-B- ”

---------------

Bismillâhirrahmânirrahîm: 

Not = Buradan sonrası, (18/03/2009) tarihinden itibaren, Mekke-i Mükerreme-Harem-i Şerifte yazılmıştır.[13] “ İz- -T-B- ”

---------------

 

(71/8) ( Sümme innî deavtühüm ciheran.)

(71/8) “Sonra muhakkak ki: Ben onları apaçık dâvet ettim.”

---------------

Yâni; Tenzîh ve teşbîh, üzere değil doğrudan doğruya şeriat üzere kolayca anlayacakları şekilde dâvet ettim.[14] “ İz- -T-B- ”

---------------



(71/9) (Sümme innî e’lentü lehüm ve esrartü lehüm israren)

(71/9) “Sonra şüphesiz ki: Ben onlar için ilân ettim ve onlara gizliden gizliye de bildirdim.”

---------------

Şeriat üzere ettiğim dâvetlerimin içine gizli ibareler de yerleştirdim tâki anlasınlar diye.[15] “ İz- -T-B- ”

Mesnevi-i Şerif beyitlerinde;

3569. Emir geldi ki: "Nûh'a ittibâ' et! Meşrûh olan son görücülüğü terk et!"

“Meşrûh”, mekşûf ma’nâsınadır. Ya’ni, “Mûsâ (a.s.)a vahiy geldi ki, “Peygamberim olan Hz. Nûh'un fiiline muvâfakat ve ittibâ’ et! Nazarına mekşûf olan ehl-i Mısır’ın âkıbet-i ahvâlini görmeyi terk et!” Nûh (a.s.)ın fiili bu idi ki, sûre-i Nûh’daki âyet-i kerîmede beyân buyurulur: (Nûh, 71/5) “Yâ Rabbî! Ben kavmimi gece ve gündüz da’vet ettim” ve (Nûh, 71/8-9) ya’ni, “Sonra onları açıkdan açığa da’vet ettim. Ba’dehû yüksek sadâ ile i’lân ederek da’vet ettim ve birer birer çağırıp gizli gizli de da’vet ettim.”

3570. "Ondan tegâfül et ki, yolun davet edicisisin. “Belliğ" emri vardır, o boş olmaz.

“Tegâfül”, kasden gaflet göstermek demekdir. Ya’ni, “Ey Mûsâ, sen o son görücülükden kasden gaflet et ve gâfıl vaziyetini takın! Zîrâ sen hidâyet yolunun da’vetçisisin. Peygamberlere tarafımdan “Teblîğ et!” emri vardır. Bu “Tebliğ et!” emri boş değildir, benim bir hikmetime müsteniddir.” Bu beyt-i şe-rifde, (Mâide, 5/67) ya’ni, “Ey Resûlüm! Sana inzâl olunan şeyi teblîğ et!” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bu beytin ilk mısraı Hind nüshalarında, “Sona bakma ki, sen yolun da’vetçisisin” sûretindedir.

3571. "En aşağı hikmet ki, senin bu ilhakından o inâd ve o serkeşlik zâhir olur."

“llhâh”, ibrâm etmek; “lecâc” inâd etmek; “utüv”, serkeşlik ma’hâlanna- dır. Ya’ni, “Yâ Mûsâ, senin bu da’vetdeki ilhâh ve ibrâmından insanlann bir kısmının inâdı ve serkeşliği tezâhür eder. İşte ilhâh ve ısrardaki en aşağı hikmet-i ilâhiyyem budur.”

Ma’lûm olsun ki, peygamberlerin davetlerindeki hikmet müteaddiddir. Ez-cümle, bir hikmet dahi budur ki, Rabbü’l-erbâb olan Hak Teâlâ hazretleri her biri bir rabb-i hâs olan esmâsı ahkâmından marzî ve mağzûb olanların temyi-zini irâde buyurur. Bu temyîz ise zuhûr-ı ahkâmından sonra olur ve zuhûr-ı ahkâm ise, ba’de’l-imtihân mümkindir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: (Mülk, 67/2) ya’ni, “O Allah Teâlâ ki, ölümü ve diriliği, hanginizin ameli en güzeldir, diye sizi imtihan etmek için yarattı.[16]” Ve kezâ buyurur: Muhammed, 47/31) “Sizden mücâhid olanları bilmek için sizi imtihan ede-riz.” Eğer mertebe-i azhar olan bu âlem-i şehâdetde peygamberlerin da’vet-i musırrâneleri olmasa, her ayn-ı sâbitenin isti’dâd ve kâbiliyyet-i zâtiyyesinden ibâret olan hüccet-i bâliğa fiilen zâhir ve şühûd ile tevessük edememiş olur idi.

3572. "Tâ ki Hakk'ın yol göstermesi ve ıdlâli bütün fırkaların ehli üzerine zâhir olur."

Ya’ni, Hakk’ın ism-i Hâdî’si ve ism-i Mudill’i vardır. Âlem-i şehâdet ise es-mâ-i ilâhiyyenin meclâsı ve mazhandır. Ve bu mezâhir-i kevniyyeden ba’zısı mazhar-ı Celâl ve ba’zısı mazhar-ı Cemâl’dir. Binâenaleyh halk muhtelif fırka-lara münkasımdır. Enbiyâ ism-i Hâdrnin ve tblîs ism-i Mudill’in mazhar-ı etemleridir. Enbiyâ bir taraftan halkı hidâyete da’vet eder; ve İblîs dahi içeriden dalâlete teşvîk eder. Enbiyânın da’veti zâhirdir; ve İblîs’in teşviki ise hafî ve bâtındır. Ve bu âlem ism-i Zâhir’in hükmü altında bulunduğundan bâtında olan âsâr ve ahkâm zuhûr etmek lâzımdır. Binâenaleyh, enbiyânın da’vetdeki ilhâh ve ısrarlanndan, bâtında olan ehl-i hidâyet ve ehl-i dalâlet birbirinden temeyyüz edip zâhir olur.

3573. Çünkü vücüâdan maksâd, izhâr idi. Ona nasîhatdan ve iğvâdan imtihan lâzımdır.

“Mâdemki bu vücûdât-ı izâfiyyeden maksûd, kenz-i mahfîde olan sıfât ve esmâ, ahkâm ve âsânrın izhârı idi; binâenaleyh, imtihan için müşevvik-i hidâyet olan enbiyânın da’veti ve müvesvis-i dalâlet olan İblîs’in ilkââtı lâzımdır." Nitekim yukanki beyitlerde îzâh olundu.

3574. Şeytan gavâyete ilhâh eder; şeyh hidâyete ilhâh eder.

“Gavâyet”, azgınlık ve dalâlet demekdir. Ya’ni, “İmtihan için şeytan insanlann bâtınında onlan azgınlığa ve dalâlete ilhâh ve ibrâm eder. Ve enbiyâ ve onlann‘vârisleri olan meşâyih-i hakîkiyye zâhiren hidâyet tarafına ilhâh ve ibrâm eder.” Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 12. faslında bu ma’nâya dâir şöyle buyururlar: “Eğer dikkatli bakar isen, fâsık ve sâlih ve âsî ve mutî’ ve şeytan ve melek hepsi Hakk’a kulluk ederler! Meselâ pâdişâh ister ki kölelerini bir-takım sebebler ile imtihan etsin, tâ ki sebâtı olan kimdir ve sebâtsız olan kimdir? Meydana çıksın ve nîk-ahd, bed-ahdden mümtâz olsun ve vefâlısı vefâsızdan aynisin. Sebâtlan zâhir olmak için onlara bir müvesvis ve müheyyic lâzımdır; ve eğer olmazsa onlann sebâü nasıl: zâhir olur? İmdi o müvesvis ve müheyyic pâdişâha kulluk eder. Çünkü pâdişâhın murâdı onun böyle yapmasıdır. Ve sâbiti gayr-i sâbitden ayırmak ve sivrisinekler gidip onlann gayn kalsın diye sivrisinekleri ağaçlardan ve bağlardan kovmak için onu gönderdi.”[17]

---------------



(71/10) (Fekultüsteğfirû Rabbeküm innehü kâne gaffaren)

(71/10) “Artık dedim ki: Rabbinizden mağfiret dileyiniz, şüphe yok ki: O, çok mağfiret buyurucu dur.” 

---------------

Bütün bu dâvetlerden sonra uymamanız yüzünden Rabb-i niz’den mâfiret dileyiniz. O nun kulları olmanız bakımından 

O size karşı da gafur’dur, günahlarınızı örtücü’dür.[18] “ İz- -T-B- ”

Fusus’ül Hikem 6 ve 10. Âyet hakkında açıklamalar ile yolumuza devam edelim.

17. Paragraf:

Eğer Nûh, kavmi için iki da'vet arasını cem' edeydi, elbette onlar ona icabet ederlerdi. Böyle olunca, onları cihâren da'vet eyledi; ba'dehû onları isrâren da'vet etti. Sonra onlara "Rabbinize istiğfar edin ki, muhakkak O gaffardır" (Nûh, 71/10) dedi. Ve Nûh (a.s;) "Yâ Rab ben, kavmimi gece gündüz da'vet ettim, benim da'vetim onlara firardan gayrı ziyâde etmedi" (Nûh, 71/6) dedi (17).

Nûh (as), Muhammed (sav) efendimizin hasletleri gibi tenzih ve teşbih daveti arasını cem edeydi, elbette kavimi ona icabet ederlerdi. İşte Resul (sav) in muvaffak olması tenzihi ve teşbihi birleştirerek yani tevhid ederek kavimini davet etmesidir. Halbuki O’nun kavimi mezahiri esmaiyenin kesretiyle vahdetten hicaba düşmüşlerdi. Yani Nûh (as)ın kavimi esmanın zuhurları kesretiyle vahdetten hicaba düşmüşlerdi. Yani teşbihi bilmediklerinden perdelenmişlerdi. Tenzihi iyi anlayabilmek için teşbihi iyi bilmek lazımdır. İşte zuhurda olan bütün varlığın eşyanın Cenab-ı Hakkın isimlerinden meydana geldiğini bilmediklerinden Nûh (as) ın davatini anlamadılar. Eğer Nûh (as) onlara iki yönüyle bunu anlatmış olsaydı onlar ona uyacaklardı. Ama Nûh (as) ın mertebesi itibariyle tevhid mertebesi olmadığından zaten bunu da anlatması mümkün değildi.

Çünkü bunu anlatmak Hz Muhammed (sav) e has bir ilimdir. Nûh (as) tenzihte mübala edip, yani tenzihi aşırı gidip esmanın zahirleri olan putlardan sırf vahdete davet etti. Zira her bir nebiye risalet ilminden verilen şey ümmetinin istidadına göre Nûh (as) bu hakikati bildiği için ümmetini bu suretle davet eyledi. Halbuki onlar çok şey görmekle istiğrak halinde olduklarından bu davete icabet etmediler. Kendilerini Hakkın gayri bildiklerinden putlara taptılar. Böylece Nûh (as) onları zahiren davet etti yani Zahir ismine davet edip eğer siz Hakkı kendinizden uzak ve münezzeh gördünüz ise sizin putlarınızdan dahi münezzehtir dedi. Sen ki canlı bir varlıksın hayat sahibisin Hakkı kendinden ayrı görüyorsan putlarda can bile yok taş parçası Allah onlardan hayli, hayli uzaktadır, diye mantıklı bir fikir ileri sürüyor. Onlar Allah’tan uzaktadır o halde neden tapıyorsunuz diyor. Kendinde Hakkı görmüyorsun hakkı kendinden tenzih ediyorsun o zaman o taştan da tenzih etmen mutlaka gerekir.

Hiç olmazsa sende can var, onda can da yok canlı olan varlıkta Hakkı müşahede edemediğin zaman taşta nasıl müşahede edeceksin? Ama onlar Allah’ı taşta görüp taşa secde etmektedirler. Aradaki mantıksızlık buradan çıkmaktadır. Kendinden tenzih ediyor. Taşta müşahede ediyor. Kendinden daha alt seviyedeki varlığa raplık rububiyet veriyor, kendisini ondan tenzih ediyor. İşte Nûh kaviminin hatası budur. Nûh (as), Resul (sav) gibi tenzih ve teşbih daveti arasını cem edeydi, Resul (sav) ümmetini Kur’an’a Cenab-ı Hakk’a davet ederken tenzihi ve teşbihi birleştirerek davet etti. Musa (as) sadece tenzih mertebesinden davet etti, İsa (as) sadece teşbih mertebesinden davet etti.

Ama Resul (sav) tenzihi ve teşbihi birleştirerek yani her iki mertebeyi birleştirerek ortaya getirerek ümmetini davet etti. İşte Nûh (as) da Resul (sav) gibi tenzih ve teşbihi birleştirerek cem edeydi, elbette kavimi ona icabet ederlerdi. Nûh (as) a kavimi icabet etmemişti ya işte Resul (sav) in tebliği gibi iki mertebeyi birleştirerek tebliği etseydi onlarda icabet ederlerdi. 

Bu mevzu çok hassas bir mevzudur, bu mevzuyu anladığımızda Resul (sav) in ve ümmet-i Muhammed’in derecesinin ne kadar üstün olduğu anlaşılır. Halbuki Nûh (as) ın kavimi Esmanın zuhurları itibarıyla vahdetten kesrete düşmüşlerdi. Yani bütün âlemde cenab-ı Hakkın Esmasının zuhurunun olduğunu bilemediler. Ve bu zuhurları ayrı, ayrı varlıklar olarak zannettiler dolayısı ile kesrete düştüler. Onun için Nûh (as) ın davetine icabet etmediler. Bu âlemdeki varlıkların vahdaniyet olarak yani tek bir kaynaktan gelip o kaynağın özelliklerinin zuhuru yani Esma-ı ilahiyenin zuhuru olduğunu bilemediler. Dolayısı ile Esmaiyenin kesreti ile vahdet ten hicaba düşmüşlerdi. Yani Vahdetten perdelenmişlerdi. Her bir zuhuru ayrı bir zuhur olarak kendilerine has bir varlığı varmış olarak gördüler. Diyelim ki bahçedeki pırasa, soğan, lahana, karnı bahar, kayısı, şeftali gibi bunların hepsinin birer ayrı varlıklarmış olduklarını vehm ettiler, zan ettiler. Dolayısı ile vahdet ten perdelendiler.

Yani hepsinin toplu bir varlık olduğunu anlayamadılar. Halbuki hepsi aynı topraktan, aynı sudan, aynı havadan ve aynı güneşten özellikleri bir, yapıları itibarıyla, terkipleri itibarıyla vasıfları itibarıyla değişiklik vardır. Ama kaynakları aynı kaynak oldukların dan üstteki meyveleri gördüler, kökleri göremediler. Kökleri meydana getiren toprağı, diğer genel unsurları göremediler. Bunların Esma nın zuhurları olduğunu kesreti ile vahdetten perdelenmişlerdir. Yani bütün bu âlem deki varlıkların Cenab-ı Hakkın isimlerinin zuhuru olduğunu bilemediler dolayısı ile birlikten vahdetten kesrete ve perdeye düştüler. Nûh (as) tenzihte mübala edip Esma masharları olan putlardan sırf vahdete davet etti. Yani Nûh (as) tenzihin üstünde çok durdu. Sizin rabbiniz bu putlar, bu varlıklar değil ötelerdedir, bu putlara tapmayın dedi. Esma masharlarından olan putlardan sırf vahdete davet etti. 

Yani put dediğin şey de Cenab-ı hakkın Esma-ı ilahiyesinin bir zuhurudur. İşte Nûh (as) devrinde putlara tapan insanları tenzih mertebesi itibariyle sırf vahdete, tekliğe davet etti. Neden böyle yaptı, kesretten kurtulsunlar, diye yaptı. Ama mübalalı bir şekilde vahdete davet ettiğinden onlar da mübalalı şekilde kesrete düşkün olduklarından davetini kabul etmediler, yani ikisinin ortasını bulamadılar. Zira her bir nebiye ilm-i risaletten verilen şey ümmetinin istidadına göredir. İnsanların bazıları Âdemiyet devrinde Âdem (as) ın ilmini alacak kadar, Nûh (as) ın devrinde O’nun ilmini alacak kadar, İbrahim (as) ın devrinde İbrahim (as) a verilen ilmi alabilecek kapasiteye ulaştı insanlık âlemi yavaş, yavaş yükselerek. Ta ki Resul (sav) in zamanı geldi ve de Resul (sav) in zamanında da Berat gecesine geldi işte o berat gecesi olduğu zaman insanların akılları beyinleri gönülleri artık Kur’an-ı Kerim’i anlayacak, Allah kelamını anlayacak vazyete geldiler ve Kur’an-ı Kerim o zaman yeryüzüne inmeye başladı.

Yoksa Cenab-ı Hak İncil yerine Kur’an-ı Kerim’i indirirdi, ama o gün Kur’an-ı Kerim’i anlayamazdı insanlar. İncil’i bile anlayamadılar da İsa (as) ı öldürmeye kalktılar. Neden böyle yaptılar İsa (as) ı anlayamadıkları için onu öldürmeye kalktılar. İsa (as) Resul (sav) in Kur’an’ını getirmiş olsaydı, o zaman hiç konuşturmazlardı. İşte resul (sav) in yüceliğini görüyoruz ki kısa zamanda ne kadar çok insanlara ne kadar çok tebliğde bulundu. O’nun hayatı sürecinde diğer peygamberlerin hayat süreleri içinde imana gelen kişileri hesap edersek Resul (sav) in ne kadar kısa sürede ne kadar çok insani iman etmesine sebep olduğunu görürüz.

Çünkü her türlü insana göre ilim vardı kendisinde, Kur’an-ı Kerimde, her mertebeden ilim vardı. Dolayısıyla “İnsanlara akıllarına göre konuşunuz” hükmünü O ortaya getirdi. Diğer resullerin böyle bir özelliği yoktur. Sadece bir akıl var yani kendi mertebesi var, o mertebeye göre oradan konuşurlar.

İlm-i risaletten verilen şey ümmetinin istidadına göredir. Nûh (as) bu hakikati bildiği için ümmetini bu suretle davet eyledi. Halbuki onlar zahirdeki çokluk üzere muhabbet içerisinde olduklarından Nûh (as) ın tenzih mertebesi itibariyle yaptığı daveti kabul etmediler. 

Kendilerini hakkın gayri bildiklerinden putlara taptılar. Putları ayrı, kendilerini ayrı bildiklerinden putlara taptılar. Böylece Nûh (as) onları apaçık davet etti, yani onları İsm-i Zahir’e davet edip, eğer siz Hakkı kendinizden uzak ve münezzeh gördünüz ise, Sizin putlarınızdan dahi münezzehtir dedi. Yani Hakkı kendinizden tenzih ettinizse, Hakkı kendinden tenzih etmen, uzak görmen mümkün mü? Sen şimdi kendini münezzeh gördün ise, putları da münezzeh gördünse yani kendini Hakkın dışında gördünse dolayısı ile senin putların da Hakkın dışındadır. Onları da tenzih etmen lazımdır. Dolayısı ile tapamazsın onlara. Velakin onların istidatlarının gereği küfür olduğundan yani örtme olduğundan bu suret-i cismaniyede dahi kesret örtüsü ile Ahadiyetin yüzünü perdelediler. 

Yani Hakkın varlığının yüzünü perdelediler. Daha sonra onları israren İsm-i Batın’a davet edip, Yani Nûh (as) ümmetini evvela İsm-i Zahir’e davet etti, ama onlar kendilerini tenzih ettiklerinden putları da tenzih etmeleri gerekirdi, dolayısıyla bunu yapamadılar, putlara tapmayı sürdürdüler. Daha sonra onları “Batın” ismine, batın yönüyle davet etti, dedi ki Hakk nasıl sizin putlarınızın suretinde mevcut ise sizin suretlerinizde dahi mevcuttur dedi onlara. Evvela teşbihi anlattı onlara. Nûh(as) ın bu daveti dahi peygamberlik davetine layık bir davet idi. Çünkü ümmetinin istidadına vakıf idi. Halbuki onlar bu zahirde görünen şeylerin çokluğu ile meşkul olduklarından Batıni birlikten batını vahdetten uzak oldukları için kesretle şartlandıklarından bunu da anlamadılar. Yani Nûh(as) ın Batıni davetini de anlamadılar. 

Ondan sonra Nûh (as) kavimine dedi ki “Rabbınızdan affınızı isteyin yeter ki sizi bu taayyunat perdelerinden ve zulmani hicaplardan örtsün” yani kurtarsın. Buradaki günahtan tövbeyi isteyin demek değildir, Hakikat-ı İlahiyeyi anlamak için merhamet isteyin, ta ki sizi bu taayyunat perdelerinden zulmani hicaplardan örtsün. Siz dahi vahdet-i Hakka yani hakkın birliğini görün ona nazır olun, zira rabbinizin mağfiret taleb edenler hakkındaki gafrı mubalaga üzere olur. Nûh kavmini kah ism-i zahire ve kah ism-i Batına davet etmesinden naşi yani onun gereği onlar hayrete düşüp bu davet-i Furkaniyeye icabet etmediler. Yani farklı davete icabet etmediler.

Kur’an-ı Kerimin Furkan yönüne davet ettiğinden buna icabet etmediler. Nûh (as) onları Rablerine şikayet etti ve dedi ki “Ya Rab ben kavimimi gece batına ve gündüz zahire davet ettim. Yani Gece Cenab-ı hakkın “Batın” ilmine davet ediyor, Batıni vahdet ilmine davet ediyor, gündüz olarak da “Zahir” isminin vahdetine davet ediyor. Fakat bunu kendileri anlayamadıklarından zuhurların çokluğu ile perdelendiklerinden bu her iki yönünü Zahir ve Batın vahdete icabet etmiyorlar. Gece gündüz davetten ayrı kalmadım 

benim onlara olan davetim firardan başka bir şey arttırmadı.[19] 

---------------



(71/11) ( Yürsilissemâe aleyküm midrâran)

(71/11) ”Üzerinize semâyı bol yağmurlar ile gönderir.”

--------------- 

Semâ iki türlüdür, biri dışımızda ki, olan semâ, diğeri ise, gönül semâsıdır. Her ikisinden de rahmet yağar, birinden yağan su rahmetidir ki; “hayattır.” Bütün canlılar onunla hayat bulur. Diğerinden ise ilim rahmeti yağar ki; bu da rûha “hayattır.” Bazı kimseler sadece su rahmet yağmuruna talip olurlar, bazıları da ilim rahmet yağmuruna talip olurlar. Su rahmeti geçici dünya için lâzımdır. İlim rahmeti ise ebedîdir. Hadîs-i kudsî de, (men kâne bil ilmi hayyen lem yemüd ebeden) yâni “ kim ki ilimle diridir o ebeden ölmez.” Denmiştir. 

Ancak bura da bahsedilen “ilim” tevhid ve irfaniyyet, diğer ifadeyle “ilmü ledün” dür.[20] “ İz- -T-B- ”

---------------





(71/12) (Ve yümdidküm bi emvâlin ve benîne ve yec’âl leküm enhâran)

(71/12) “Ve size mallar ile ve oğullar ile yardım eder ve sizin için bağlar, bostanlar kılar ve sizin için ırmaklar vücuda getirir.”

---------------

Bütün bunları O yapar, sizde! Biz, bunları yaptık, dersiniz. Hâlbuki, insân oğlu sadece sebepleri yerine getirir. Kazar, sular, eker, biçer, ancak bütün bunları Hakk’ın suyu, toprağı, ateşi ve güneşiyle yapar. Bütün bunları kendine ait olan bir dünyasında yapsa da görelim bakalım. O yüzden kulun yapabileceği sadece sebepleri yerine getirmektir. Yâni taneyi toprağa atmasıdır, sonrası Hakk’a aittir. O, o tohumun gönlünü toprak içinde yarar, meydana çıkarır, nihayet kökü kökü üzerinde duran yenecek meyveleri olan bir ağaç olur. 

Ve akan ırmaklar meydana getirir. O ırmaklar öyle hesaplı yapılmıştır ki; çok az bir meyille normal zamanda taşmadan ve hiç bir itici güce gerek kalmadan kendi mecralarında-yataklarında akar giderler. 

Zâhirde bu böyle olduğu gibi bâtında da böyledir. Gönül bahçelerinde de nice meyve ağaçları ve nehirler vardır. Ağaçlardan gönül meyveleri toplanır, nehirler de ilmi ilâhî hayatını, gönülde ve gönüller de dolaştırıp durur.[21] “İz- -T-B-”

Fusûs’ül Hikem ile yolumuza devam edelim;

22. Paragraf:

İmdi Nûh (a.s.) hikmetinde kavmine dedi ki: "Hak Teâlâ Üzerinize yağmur yağdırıcı olduğu halde semâyı irsal eder." (Nûh, 71/11) Ve o maânîde maârif-i akliyye ve uazar-ı i'tibârîdir. "Ve sîze emval ile, ya'nî sizi ona meyi ettiren şey ile, imdâd eder." (Nûh, 71/12) İmdi sizi ona meyl ettirdiği vakit, onda suretinizi görürsünüz. Böyle olunca sizden muhakkak onu gördüğünü tahayyül eden kimse, arif olmadı; ve sizden muhakkak nefsini gördüğünü arif olan kimse, ariftir. İşte bunun için nâs âlim-i billâha ve gayr-ı âlim-i billâha münkasim oldu. Ve "onun veledi" nazar-ı fikrîlerinin intâc eylediği şeydir; ve emr-i ma'rifetin ilmi, müşahedeye mevkuf olup netâyic-i fikirden baîddir, "ancak hasardır." (Nûh, 71/21) İmdi onların ticâretleri menfaat vermedi ve onlar mühtedî olmadılar (22).

Yani Nûh (as) istiğfar ile maksut olan hikmetinin beyanında kavimine dedi ki eğer siz tenzihi aklinin muktezası üzere bana icabet ederseniz Allahüteala semayı yani sehabı yağmurları rızadan olduğu halde sizin üzerinize gönderir. Ve o yağmurlar dahi manalar da maarif-i akli dir. Yani yağmur yağdır diye dua etmiş o yağmurlar mana âleminde Allahtan gelen akıldır yani beynimize inen yağmurlar dahi manalarda yani akıl idrakidir. Nazarı itibariyle sevdiğiniz şeylerle tecelliyatı ve cevazı-ı cemaliyeden sizi cezbeden suretlerden Hak tarafına meyil ettiren şey ile imdad eder. 

Zira mal kalb-i insaninin mail olduğu şeye denir. İnsan kalbinin meyil ettiği şeye mal denir. Yani mal sözünün hakikati insan kalbinin meyil ettiği şeye denir. O tecelliler ve cazibeler size Hak tarafına meyil ettirdiği yani sizi makam-ı fenaya iysal eylediği ve Hakk o makamda size tecelli-i Zatiyle tecelli ettiği vakit siz o makamda kendi suretinizi yani ayan-ı sabitenizin suretini müşahede edersiniz. İmdi bu makamda sizden biriniz gördüğü sureti Hak zannedip ben Hakkı müşahede ettim diye tahayyul ederse hata eder. Ve Hakkı bilmemiş olur, zira Hak bir surete sığmaktan yüce ve yukarılardadır. Sizden biriniz eğer bu makamda gördüğü suretin kendi nefsi olduğunu ve mirat-ı Hakta kendi kendini veya kendi miratında Hakkı müşahade ettiğini bilse o kimse ariftir. Zira Hak herkesin ayan-ı sabitesinin hususiyeti hasabiyle tecelli eder. 

Hak o makamdan Zat’i tecellisi ile tecelli ettiği vakit, siz o makamda kendi suretinizi yani ayanı-ı sabitenizin suretini müşahede edersiniz. Yani Hak size zati tecellisi ile tecelli ettiği vakit siz o makamda kendi suretinizi yani ayan-ı sabitenizin suretini müşahede edersiniz. Yani Hak size Zati tecellisi ile tecelli ettiğinde siz onu zannedersiniz ki Hakkın Zati tecellisi halbuki o size kendi suretinizi yani ayan-ı sabitenizin suretini müşahede edersiniz. Yani hakkı müşahede ediyorum dediğin zamanda kendi ayan-ı sabiten de ne varsa o sureti müşahede edersin. Şimdi bu makamda sizden biriniz gördüğü sureti Hak zannedip ben Hakkı müşahede ettim diye tahayyul ederse hata eder. Ve Hakkı bilmemiş olur. Zira Hak bu surete sığmaktan yüce ve uludur. Yani Hak herhangi bir surete girmekten yüce ve uludur. 

Sizden biriniz eğer bu makamda gördüğü suretin kendi nefsi olduğunu ve hakkın aynasında kendini veyahut kendi aynasında hakkı müşahede ettiğini bilse o kimse ariftir. Zira Hak herkesin ayan-ı sabitesinin hususiyeti hasebiyle tecelli eder. Yani Hakkın herkeste olan tecellisi ayrı ayrıdır. Kimsenin tecellisi kimseye uymaz. Kulun gerçek marifeti ayan-ı sabitesinin suretinde olan nefsinin marifetidir, gerçek nefsini bilmesidir. Böylece o arifin müşahede ettiği kendi nefsidir. Zuhuratlarda da gördüğümüz kendi nefsimizin aksidir. Yani kendi aynamızda kendi nefsimizi görmektir. Ve ayan-ı sabitesi ise Esma-ı İlahiyeden bir ismin suretidir. Her bir varlığın ayan-ı sabitesi her bir ismin suretinden bir surettir. Suluktan yani yol ehli olmaktan dervişlikten maksut olan dahi mashar olduğu ismin yani rabbı hassının marifetidir.

Yani tarikat ehli olmaktan, salik olmaktan maksat olan dahi mashar olduğu ismin yani zuhur yeri olduğu ismin Rabbı hassınin marifetidir. Bu kimse evvelki kimse gibi sahib-i tahayyul değildir. Bunları bilmeden Allah’ı düşünen kimse hayal ehlidir. Yani kendi nefsaniyetinden kendi hayalinde var ettiği Rabbına yönelmektedir. İşte hayalimizde var ettiğimiz Rabbimiz Hak dediğimiz, Allah dediğimiz o mevhum varlık hakiki yönüyle nefsimizi idrak etmedikten sonra O’nu anlamamız mümkün değildir. Kendi nefsimizi dahi belirli bir esmanın tecellisi ayan-ı sabitesi yönünden tanıdığımızdan yine Cenab-ı Hakkı tam külli olarak tanımış olmayız.

Eğer Hakkı tam tanımış dersek bulunduğumuz yer itibariyle bu ham hayalden ibarettir. Çünkü o kadar kolay tanınmaz. Ama bir insan gerçek bir eğitim alır da uzun seneler sonunda Cami isminin masharı olursa Cami isminin ayan-ı sabitesinin masharı olursa o zaman Hakkı o diğerlerinden daha geniş manada tanımış olur. 

İşte buraya kadar olan kelam Cenab-ı Nûh’un kavimine olan kelamının tefsiridir. Zira Cenab-ı Nûh kaviminin makam ve halleri iktizasınca alaya ve hafife almakla parmaklarını kulaklarına tıkamak ve elbiselerine bürünmek suretiyle tevessül ettiklerini müşa hede etti. Onların muttali olamayacakları vech ile onlara hidayet etmek için kendi makamından mekren nuzul etti ve yukarıda zikrolunan kelamı-ı zahiri onların zahirden anladıkları şeye münasip olmak ve batını onların fikir ve akılları ile idraklerine muvafık bulunmak üzere söyledi ki Cenab-ı Şeyh (ra) bunları izah buyurdu.

Şimdi de Hz Şeyh’in arif ve gayri arifi beyanen buyururlar, şöyle ki nas alim-i billah ve gayri alim-i billah olmak üzere iki kısımdır. Yani Allah’ı bilenler ve bilmeyenler olmak üzere iki kısımdır. Burada bilmekten maksat ilim yoluyla bilmek değildir. İrfaniyet yoluyla yani ariflik yoluyla müşahede yoluyla Allah’ı bilenler ve bilmeyenler. Allah’ı bilmek de birçok kısımlara ayrılıyor, birincisi bilim ile bilmek, yani ilmel yakiyn, ikincisi aynel yakiyn olarak bilmek, üçüncüsü hakkal yakiyn olarak bilmektir. Dördüncüsü aynel yakin ve hakkal yakiyn olarak bilmektir. İşte biz ilmel yakiyn Hakkı bildiğimizi öğrendiğimizi zannediyoruz, bunu Hakkal yakiyn bilgi olarak zannediyoruz. Yani Hakkal yakiyn bilgisine ulaştığımızı zannediyoruz. Halbuki bu sadece bilgi ile yaklaşmaktır.

Alim-i Billah olanlar, yani mutlak Allah’ı bilenler Hakta onların zahir olan istidatları hasebiyle ancak nefisleri olduğunu bilenlerdir. Yani Hakkın varlığında zuhura gelmiş olan istidatları sebebiyle ancak nefisleri olduğunu bilenlerdir. Yani benim bir varlığım var olarak bunu bilenlerdir. Marifetullah’ın ilk aşaması budur. Evvela kendi varlığının mevcudiyetinin idrakine varmaktır. Gayri Arif-i billah olanlar dahi Allah’ı bildiklerini ve O’nu müşahede ettiklerini tahayyul eden kimselerdir. Biri nefislerini bilmeleri hasebiyle diğeri ise tahayyulle bilenlerdir. Aklı cüzün kurguladığı bir musavviredir tahayyul yani hayal. Halbuki onlar hakkın aynasında istidatları hasebiyle ancak nefislerini müşahede ederler. Yani beşeri nefislerini müşahede ederler. Nitekim Hadis-i şerifte “Men arefe nefsehu, fakat arefe rabbehu” buyurur. 

Her mertebede nefsi tanıma başka olduğundan bu hadis-i şerifin her mertebede başka zuhuru ve müşahedesi vardır. Biz bunu birinci mertebeden ele alalım. Birinde hayali olarak nefsini bilen hayali rabbını bilir, bunun bir aşama ilerisi kendi gerçek nefsini ayan-ı sabite olarak nefsini bilen Cenab-ı hakta varlığını idrak etmiş olduğundan Rabbını bilir. Ayan-ı Sabite: Varlıkların ezelde programlanmasıdır. Ayan, açılmasıdır. Allahın ilminde senin, benim her bir varlığın programıdır. Ezelde yapılan programıdır. İşte bu ayan-ı sabite üzere bütün bu âlemler var edilmiştir, o günden bu program akmaktadır. Bütün varlıklara günler, aylar, yıllar akmaktadır. İşte bu akış ki o varlıklara hayat vermektedir. Gayri alim olanların onların nazar-ı fikirlerinin Hak hakkında teşbih ve tekeyyüften bir takım kıyasat-ı Burhaniye çıkardıkları neticedir. 

Gayri alimler, Allah’ı bildiğini zanneden bu tabiat alimleri ve diğerleri bilgi alimleri müsbet ilim alimlerinin akıllarından doğurdukları çocukları yani ürettikleri akıllar, yazdıkları kitaplar, gayri alim olarak kendi tahayyullerinden meydana getirdiği bilgileri- veled- yani çocukları onların nazarı fikirlerinin yani fikir nazarlarının Hak hakkında teşbih ve tekeyyüften yani benzetmelerden keyfiyetlerden bir takım kıyaslı deliller ile çıkardıkları neticelerdir. Yani biz Allah’ı şöyle tanıyoruz, böyle tanıyoruz gibi. Gördüğü varlığından kıyaslar meydana getirerek şöyledir, böyledir ve ya olabilir gibi. Allah’ın marifetinde matlub olan emrin ilmi afak ve enfusta olan ayetullahın müşaha deye merkuftur. Yani marifetullahta taleb olan emrin ilmi yani Allah’ın istemiş olduğu ilim afak ve enfusta olan ayetullahı müşahedeye dayanır.

Afakta ve enfusta idrak İbrahim mertebesi idi سَنُرِيهِمْ اَيَاتِنَا فِى الاَفَاقِ وَفِۤى اَنْفُسِهِمْ حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّ (41/53) Yani afak senin varlığının dışında olan her şey, enfusta senin içinde olan, sende olan her şeydir. Bu ikisini kişi birleştiremezse fark ehli olur, vahdet ehli olamaz. İşte Allah’ın marifetine matlub olan emrin ilmi yani Allah’ın istediği ilim afak ve enfusta olan ayetullahı Allah’ın ayetlerini müşahedeye dayanır. Yani baktığın zaman gördüğün şeylerin Allah’ın ayetleri olduğunu işaretleri olduğunu kendi nefsine baktığın zaman da kendi nefsinde ne varsa Allah’ın ayetleri olduğunu ki insan en büyük ayettir. Emr-i marifetin ilmi en son fikirlerinden uzaktır.[22] 

---------------



(71/13) (Mâleküm lâ tercune lillâhi vekâran)

(71/13) “Size ne oluyor ki: Allah için bir azamet ummuyorsunuz.”

---------------

Size ne oluyor ki, Allah’ın vakar - azametine dönmüyorsunuz. Yani yaptığınız işlerin çok kötü olduğunu düşünüp, Hakk’tan ümit mi kesiyorsunuz. Oysa Ondan hiç bir zaman ümit kesilmez, çünkü kulunda olan ve ondan işleyen zâten odur. Kul kendini gafletinden kendi zanneder. Halbu ki, kulun mutasarrıfı- “üzerinde hükmünü yürüten” O dur. Yâni onda tasarruf eden O dur. Kul bunu anladığında, ortada Hakk’ın vakarı- azameti kalır. İşte bu yüzden, umulur ki, ondan bunlar kendi kendine olan tecellisi olmuş ve kulda bunları anlamış olsun.[23] 

---------------



(71/14) (Ve kad halâkaküm etvâran)

(71/14) “Halbuki, sizi muhakkak türlü, türlü derecelerde yaratmıştır.”

Andolsun ki, sizi türlü, türlü tavır-terkip-derece’ lerle halk etmiştir. Yâni her birerlerinizi değişik, değişik huy, hilkat ve görünüş ile halk etmiştir ki; hiç bir kimse, kimseye hiç bir şekilde benzemez. Çünkü kendisi tek olduğu gibi, her zuhurda ki, zuhuru da tektir. Bir tecellisini iki def’a da etmez, aynı zuhurdan iki tane bir birinin aynı olarak ta halk etmez.[24] “ İz- -T-B- ”

---------------

Mesnevi-i Şerif beyitleri ile yolumuza devam edelim;

3153. “Biz nerede idik ki o dînin Deyyân'ı suya ve çamura akıl ekerdi!"

“Deyyân”, Hakkin sıfatlarından bir sıfattır. Ma’nâsı “hesâb edici ve cezâ ve-rici” demektir. “Dîn”, “tâat, âdet, tarîk, alâmet, nişân, cezâ ve mükâfat” ma’nâlannadır. “Su ve çamur”dan murâd, cemâd âlemidir. Ya’nî, “Bizim cisimlerimiz nerede idi? Bu âlem-i kesâfette henüz mevcûd değil idi ki, o vücûdu ve izâfî yolunun muhâsibi olan Hak Teâlâ bu cemâd âleminde bizim cisimlerimizi sûre-i Nûh’ta olan (Nûh, 71/14) ya’nî “Sizi etvâren yarattı” âyet-i kerîmesi mûcibince türlü türlü tavırlardan ve istihâlelerden geçirerek her bir tavra göre rûh ve rûhun sıfatı olan akıl ve idrâk ekerdi. Cisimlerin etvâr-ı hilkati hakkında 4. cildin 3622 numaralı beytinden i'tibâren ma’lûmât-ı mufassala geçti. Ve Hz. Pîr Efendimiz Fihi Mâ HMerinin 5. faslında dahi şöyle buyururlar:

“Âşıklar kendilerini bu veche fedâ etmişlerdir ve ivaz taleb etmezler. Onlardan mütebâkîsi en’âm ya’nî hayvânât gibidirler. Vâkıâ onlar en’âmdırlar, ya’nî hayvandırlar. Fakat müstehakk-ı in’âmdırlar; ve vâkıâ ahırdadırlar velâkin emîr-i ahırın makbûlüdürler. İsterse onlan bu ahırdan halâs edip nakl eyler ve tavîle-i hâssa götürür. Nitekim onun mebdei adem idi. Ona vücûd verdi; ve vücûdunu tavîle-i cemâdîye getirdi; ve tavîle-i cemâdîden nebâtîye ve nebâtîden hayvânîye ve hayvânîden insânîye ve insânîden melekîye ilâmâlâ-nihâye getirdi. İmdi bunların cümlesini onun bu cinsten tavîleleri çok olduğunu ve o (înşikâk, 84/19-20) ya’nî "Sen bir tabakadan bir tabakaya terkîb olunursun; imdi onlara ne oldu ki inanmıyorlar?” âyet-i kerîmesi mûcibince birinin diğerinden daha âlî olduğunu ikrâr etmen için sana gösterdi ve buyurdu: “Bunu sana onun için gösterdim ki, benim bu cins tavîlelerim çok olduğunu mukır olasın; ve diğer tabakât-ı mevcûdeyi onun için göstermedim.” Zîrâ inkâr edip dersin ki: “İşte üstâd-ı san’at budur!” Ve bunlann bir nev’ini ona mu’tekıd olmalan için göstermiş ve envâ’-i sâireyi yalnız mukır olup îmân etmeleri için göstermemiştir... ilh."[25]

---------------



(71/15) (Elem terav keyfe halekallahu seb’a semâvâtin tibâka)

(71/15) ” Görmediniz mi ki: Yedi göğü nasıl tabaka, tabaka yaratmıştır.” 

---------------

Zâhirde olan yedi kat gök gibi, bir de gönülde olan yedi kat gök vardır. Zâhirdeki yedi göğün ancak bizlere yakın olanlarını görmekteyiz. İçimizde ki, yedi göğü görmek için ise o mertebelerin eğitiminin alınması gerekir ki; güzel bir seyr’ü sülûk’un ehli ile yapılması neticesinde elde edilir. O şekilde enfüs-î olan yedi gönül göğünü tanımak mümkün olabilir. İzah-ı uzun sürer. Bu hususta (İrfan mektebi Hakk yolunun seyr defteri) isimli kitabımızdan yararlanılabilir.[26] “ İz- -T-B- ”

---------------



(71/16) (Ve cealelkamera fîhinne nûran vecealeşşemse sirâcen)

(71/16) “Ve onlara da ay'ı bir nûr kılmıştır, güneşi de bir çerağ yapmıştır.”

---------------

Güneş yanan bir kandil gibidir, Ay da onun ışığını nûr gibi yansıtır. Güneş, ilmi İlâhi, ay-Kamer de ilmi İlâhiyi gece karanlığında âleme yansıtmaktadır. Gece olduğunda, yâni kişi kendi nefs-î benliğinde tabiat karanlığına daldığında, ilmi İlâhiyyeyi yansıtma durumunda olan Hakikat-i Muhammediyye’nin zuhur mahalli olan İnsân-ı kâmil’e bakarak o karanlığı aydınlığa çevirmiş olmaktadır. 

Güneş ilmi İlâhî, Ay-Kamer de hakikat-i Muham-medî’dir. O nun zuhur mahalli de İnsân-ı Kâmil’dir. Zâhir de böyle olduğu gibi bâtında da böyledir. 

Bu mertebe Hakikat-i Muhammediyye’nin Nûhiyyet-necat-“esmâ-i nefsiyye” den kurtulma merte- besi’dir, Bu mertebenin zuhur mahalli ve İnsân-ı Kâmil-i olan, “Nûh neciyyullah” mertebesinden bunlar bildirilmiştir.[27] “ İz- -T-B- ”

---------------



(71/17) Vallahü enbeteküm minelardı nebâten)

(71/17) ” Ve Allah sizi yerden bir ot olarak bitirmiştir.”

---------------

İnsân’ın var edilişi hakkında birçok değişik ifadeler vardır. Burada ki de bunlardan biridir. Yâni genelde gaflet içindeki halimiz bir ot değerindedir. Fizîki yapımız itibariyle, yerden olduğumuzdan, bu durumdayız. Eğer Cenâb-ı Hakk ot türü olarak tabiattan gelen bizlere (venefahtü) ile İlâhi bir kimlik ve akıl vermeseydi, aynen bizler de otlar gibi bir yükümlülüğümüz olmaz, mevsim sonunda kurur giderdik. 

İşte burada şuna dikkat etmemiz gerekiyor ki; acabâ bizler, bizlere verilen (venefahtü) ve benzerî İlâhî lütufların farkında mıyız? Eğer farkında değil isek gerçekten, Âyet-i kerîmenin bildirdiği gibi yerden çıkmış birer (ot) gibi hayalen mi yaşamaktayız.? 

Ancak, normal bitki olan otun mes’ûliyyet-i yoktur, ama insân otunun mes’ûliyyet-i vardır. Eğer İnsân’ın mertebelerinden biri olan, (ot)-bitki-nebat, mertebesinde yaşıyor isek hemen oradan, mâdeniyyet, oradan, hayvâniyyet, oradan da insâniyyet mertebesine uruc etmemiz gerekecektir. Bu durumda eğer (ot) luk mertebesinde yaşıyorsak hemen kendimizi oradan yukarılara gerçek İnsânlık mertebesine âcilen yükseltmemiz gerekecektir.[28] “ İz- -T-B- ”

“Gökyüzü İnsanları Araştırması” ile yolumuza devam edelim;

---------------

Kuran-ı Kerim Türkçe okunuş: 

(71/17) - Vallâhu embetekum minel ardı nebâtâ. 

 Diyanet Meali: 

(71/17) - ‘Allah, sizi (babanız Âdem'i) yerden (bitki bitirir gibi) bitirdi (yarattı.)' “Zuhur ettirdi” 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

(71/17) - Ve Allah yetiştirdi sizi Arzdan nebat tarziyle 

---------------

Diğer bir Âdem neslinin, yeryüzünde yaşamına bu şekilde başladığı veya başlıyacağı açık olarak görülmektedir. Yani Cenâb-ı Hakk bütün insan nesli-sülâlelerini aynı başlangıçla başlatacak diye bir kuralı yoktur, sonsuz zuhur edici Rahmaniyyet mertebesinde Âdemin lâtif varlığı nasıl düzenlendi ise, diğer Âdem nesillerinin de gerek bizim dünyamızda, gerek gökyüzü âlemlerindeki halkedilişlerin başlangıçları, başka başka olmaktadır. Geçmiş sayfalarda misaller verilmişti. Bu ayet-i kerîme de bunlardan biridir.[29] 

Mesnevi-i Şerif beyitleri ile yolumuza devam edelim;

2629. Ve o birine günler ve aylar sonra; ve o birine ölümden sonra mezar dibinde.

 Bu nâmeşrû’ huzûz ve şehevâtın sû-i eseri, ba’zı kimselere hayât-ı dünyâda günler ve aylar geçtikten sonra isâbet eder ve ba’zı kimselere de, öldükten sonra mezannda zâhir olur.

2630. Ve eğer ona mezar dibinde mühlet verilse lâbüd, o yevm-i nüşûrda zâhir olur. 

La’l denilen kırmızı renkteki parlak ve şeffaf kıymetli taş, o rengi ve parlaklığı ve şeffaflığı bulmak için, senelerce güneşin harâret ve ziyâsı altında terbiyeye muhtâçtır.

 2631. Her nebât ve şeker için cihânda, devr-i zamândan hir mühlet zâhirdir.

Ya’nî yere dikilen nebât tohumlarının hepsi bir zamanda çıkmak; belki kimi bir ayda, kimi iki ve kimi üç ve kimi altı ayda ve kimi de bir senede neşv ü nemâ bulur. Binâenaleyh her birisi için âlem-i sûrette devr-i zamân cinsinden bir müh-let lâzımdır. Şeker kamışından ve pancardan ve şâir ne- bâttan çıkanlan şekerler de, bu nebâtın neşv ü nemâ mühletlerine tâbi’ olarak, muhtelif zamanlarda istihsâl olunur. İşte bunun gibi her bir ferdin amel tohumlannın te’sîrâtı da böyle mühletlere tâbi’dir; bu da isti’dâdâtın netâicidir.

2632. Yıllar gerektir ki, güneşte, lal, renk ve berraklık ve parlaklık bula.

2633. Kezâ sebze iki ayda yetişir; keza kırmızı gül bir seneye kadar erişir.

2634. Bunun için Hak (azze ve celi) Sûre-i Enâmda ecel zikri hakkında buyurdu.

Bu beyt-i şerffde, şu âyet-i kerîmeye işâret buyrulur: 

(En'âm, 5/2) Ya'nî “O” Âllah ki, sizi topraktan yarattı; sonra eceli ve kendi indinde müsbet olan ecel-i müsemmâyı kazâ etti; sonra da siz, Allah’ın vücûdunda ve kudretinde şekkedersiniz.” Cenâb-ı Pîr’in yukarıdan beri beyân buyurduğu maânî ile âyet-i kerîme mazmûn-ı münîfinin münâsebâtı teemmül olunursa, âyet-i kerîmede zikr buyurulan ecelin birisi müddet-i tekâmüle ve dîğeri, tekâmülden sonra sûretin fenâsına âid olduğu anlaşılır. Nev’-i beşerin topraktan zuhûr eden nebât ve hayvânâtın tekâmülü neticesinde zuhûruna kail olanlara göre mazmûn-ı âyet-i kerîme “Hak Teâlâ bizim aslımızı topraktan yarattı; sonra bu aslın, rûy-i arzda, sûret-i beşeriyye mertebesine bi’t-tekâmül terakkî edinceye kadar, bir ecel ve bir müddet kazâ etti ve sûret-i beşeriyyeyi iktisâb edip mükellef olduktan sonra da, her bir ferd-i beşer için, ind-i İlâhîsinde sâbit olan ecel-i müsemmâyı kazâ eyledi” demek olur ki, Ni’metullâh Nahcivânî hazretlerinin tefsirinde (Nûh, 71/17) [Allah sizi de yerden ot gibi bitirmiştir.] âyet-i kerîmesinin tefsirinde bu tekâmüle sarih bir sûrette işâret buyrulmuştur. Ve bu ma’nâ Hz. Mevlânâ efendimizin yukanki beyitte “La’l, güneşte renk ve berraklık ve parlaklık bulmak için yıllar gerektir" kelâmıyla münâsebetdârdır.

Amma asl-ı Âdem’in böyle tekâmül sûretiyle değil, def î olarak topraktan yaratıldığına kail olanlara göre evvelki ecel, ölüm zamâmna kadar geçen müddet ve ecel-i müsemmâ dahi kıyâmete kadar geçen müddettir. Ey kâri-i muhterem, sen bu tefsirleri zevkine göre al, zîrâ her iki sûrette de Hakk’m varlığı ve kudreti sâbit olur.[30]

2306. “Aslımın nisbeti topraktan ve sudan ve çamurdandır; Hâlık suya ve çamura can ve gönül verdi."

2307. Bu toprak olan cismin merci'i dahi toprağadır; ey korkunç senin merciin dahi toprağadır!"

“Ey keyfi ve makâmının muhâfazası için birçok adamlan öldüren ve halkı ölüm ile korkutan Fir’avn, senin toprakdan mahlûk-olan cisminin, gideceği yer dahi toprakdır. Toprak olup, halkın basıp çiğneyeceği bir cismin muhâfazası için halka karşı yaptığın bu zulümler ve Hakk’a karşı yaptığın bu serkeşlikler nedendir?”

2308. “Bizim aslımız ve cümle serkeşlerin aslı bir topraktandır ve onun yüz alâmeti vardır."

“Bizim gibi enbiyânın ve evliyâmn cisimlerinin aslı toprakdan olduğu gibi, enbiyâ ve evliyâya karşı serkeşlik eden münkirlerin ve zâlimlerin asıllan dahi toprakdandır,” Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de sûre-i Nûh'da (Nûh, 71/17) “Allâh Teâlâ sizi arzdan bir bitiriş bitirdi” buyurur. Ve Ni’metullâh Nahcivânî (k.s.) hazretleri bu âyet-i kerîmenin tefsirinde şöyle buyururlar: Ya’ni, “Allâh Teâlâ sizi arzdan ibdâî olarak bitirmek sûretiyle inbât eyledi ve sizi ’envâ’ ve esnâf olarak yaptı. Evvelen nebât cinsinden, sâniyen hayvân ve sonra da îmân ve ma’rifete kabil insan oluncaya kadar terbiye etti. Ba’dehû rütbe-i beşeriyyeden mertebe-i hilâfete ve niyâbet-i ilâhiyyeye irtikânız ve göz görmedik ve kulak işitmedik ve kalb-i beşere hutûr etmedik şeye fâiz olmanız için size tekâlîf-i şâkkayı teklîf etti.” Ve III. cildin 3887 ve 3888 numaralı beyitleriyle onları ta’kîb eden beyitlerde dahi cenâb-ı Pîr bu hakikati gayet vâzıh ve selîs bir sûretde beyân buyurmuşlardır. Ve bunun nazîri olan beyânât-ı aliyye dahi bu cildin sonlarına doğru gelecekdir. Velhâsıl cism-i inşân toprakdan mah- lûkdur ve toprakdan mahlûk olduğunun zâhirde birçok alâmetleri vardır şöyle:

2309. Senin cismin toprakdan meded tutar, senin boynun toprak gıdasından sarılır.

Ya’ni, “Toprak nebât şekline girip, onu hayvan yer ve sen dahi kâbil-i eki olan nebât ile hayvanı yersin, cismin bu gıdâdan semirir ve boynun kalınlaşır.” Bu beyit Hind nüshalarında, “Senin cismin toprakdan yardım tutmaz mı, senin boynun toprak gıdâsından semizdir” demek olur. 

2310. "Can gittiği vakit, o mahûf ve korkunç olan mezar içinde, toprak olur.”

“Ölüm hâli gelip, ruh gittiği vakit o cisim, mahûf ve korkunç olan mezarın içinde çürüyüp yine toprak olur.”

2311. "Hem sen ve hem hiz ve hem senin emsalin toprak olurlar ve senin mansıbın kalmaz."

Cenâb-ı Pır Fîhi Mâ Fîh’in 61. faslında yukanki ve bu 

beyitlerin ma’nâsı hakkında şöyle buyururlar.- “Hak Teâlâ hikmet zımnında rûhu kalıp ile bir iki gün te’llf için bu kadar san’at yaptı ve kudret izhâr eyledi; eğer insan kalıbıyla berâber, bir lahza mezarın içinde otursa, dîvâne olmak havfı vardır.. Sûret damından ve kokmuş kalıpdan sıçraması nasıl olur? Hiç orada kalır mı? Hak Teâlâ tahvîf için onu bir alâmet kıldı; tâ ki insanların kalbinde vahşet-i kabirden ve toprağın zulmetinden bir korku peydâ ola. Nitekim yolda bir mevzi’de bir kervanı vurduklarında, burası makam-ı havfdır diye alâmet olmak üzere iki üç taş birbiri üstüne vaz’ ederler. Bu mezarlar dahi, hatar mahalli için böylece bir alâmet-i mahsûsadır. O korku onlara te’sîr eder, eserin fiilen husûlü îcâb etmez ilh...”[31]

 3631. O Hâlık onu tekrar hayvandan insanlık tarafına çekti ki sen onu bilirsin.

Ya’ni, rûh-i insânî evvelâ cemâd, ba’dehû nebât, ba’dehû hayvan mertebelerine geldi. Sonra onu Hâlık’ı tekrar insanlık mertebesine çekti ki, sen bu mertebe-i insanda o Hâlık Teâlâ hazretlerinin vücûd-i vâhid-i hakîkîsini bilir ve idrâk edersin.

Ma’lûm olsun ki, hilkat-i Âdem hakkında dört kavil vardır:

Birincisi, Kur’ân-ı Kerîm’in ve ahâdîs-i nebeviyyenin maânî-i zâhiresi üzeri-ne müfessirîn-i kirâm taraflarından beyân buyurulan kavildir. Bunda ehl-i kitâbın cümlesi müttefıkdir. Mücmelen beyânı budur ki: Hak Teâlâ hazretleri hey’et-i âlemi bütün levâzıriu ile halk ve ikmâl buyurdukdan sonra Âdem’in sûret-i cesedini “hame-i mesnûn”dan, ya’ni “yıllanmış, kokmuş çamur”dan tesviye edip ona rûh nefh etti. Sonra onu cennetden ihrâç edip rûy-i zemîne indir-di. Ve Havvâ’yı onun dıl’-ı eyserinden yaratdı. Âdem ile Havvâ arasında bi’t-tenâsül nev’-i benî-Âdem türedi. Ehl-i tefsîrin kavline göre hilkat-i Âdem’den bu âna değin yedi bin sene kadar bir müddet geçmişdir.

Kâşif-i esrâr-ı ilâhiyye olan muhakkıkîn hazarâtı tarafından beyân buyurulan kavildir. Cenâb-ı Ni’metullah (k.s.) hazretleri sûre-i Nûh’da olan, (Nûh, 71/17) [“Allah sizi de yerden bitki olarak bitirmiştir”] âyet-i kerîme-sinin tefsirinde şöyle buyururlar: “Allah Teâlâ sizi arzdan ibdâî olarak bi¬tirmek sûre-tiyle inbât eyledi. Ve sizi envâ’ ve esnâf olarak yaptı. Evvelâ nebât cinsinden, sâniyen hayvan ve sonra da îmân ve ma’rifete kabil insan oluncaya kadar terbi-ye etti. Ba’dehû rütbe-i beşeriyyeden mertebe-i hilâfete ve niyâbet-i ilâhiyyeye irtikânız ve göz görmedik ve kulak işitmedik ve kalb-i beşere hutûr etmedik şeye fâiz olmanız için size tekâlîf-i şâkkayı teklîf etti.” Bu tefsîr bu ebyât-ı şerîfe-nin meâline tamâmıyle mutâbıkdır.

Üçüncüsü, Âdem istihâlât neticesinde tedrîci olarak değil, belki toprakdan def î olarak halk buyurulmuşdur. Bedreddin Simâvî (k.s.) kitâb-ı Varidatında bu kavle zâhibdir.

Dördüncüsü, tedkîk-i müstehâsâta nazaran târih-i tabiî ulemâsının ka-villeridir. Bu akvâl-i erbaanın tafsili fakîr tarafından Fusûsü'l-Hikem'e yazılan şerhin mukaddimesinde on birinci faslın on birinci vaslında münderiçdir. Bu¬rada zikri uzun olur. İmdi nev'-i beni-Âdem sath-ı arz üzerinde zikrolunan bu dört kavilden hangisi vechiyle halk edilmiş olursa olsun mahlûkât-ı arziyyenin kâffesine fâik ve cümlesinden mükerrem ve eşrefdir. Bu etvâr-ı hilkatden hiçbirisi Allah Zülcelâl’in varlığı ve melâikesinin vücûdunu ve resûllerini ve kitablarını ve yevm-i âhireti ve kazâ ve kaderi ve ba’de’l-mevt ba’si inkâra sebeb olamaz.[32]

Fusûs’ül Hikem ile yolumuza devam edelim;

Onbirinci Kısım Onbirinci Ek: ÂDEM‟İN HALK EDİLİŞİ

Âdem‟in hálk edilişi hakkında genel itibarıyla dört anlatım vardır:

Birincisi: Kur‟ân-ı Kerîm‟in ve Efendimiz s.a.v‟in hâdislerinin zâhiri ma‟nâları üzerine saygıdeğer tefsir ediciler tarafından beyân buyurulan anlatımlardır. Bunda kitâp ehlinin hepsi birleşmiştir. Özetle beyânı budur ki:

“Hak Teâlâ Hazretleri âlemin herşeyini bütün gereçleri ile hálk ettikten ve tamamladıktan sonra, Âdem‟in madde beden sûretini tıyn-i lâzibden, ya‟nî kokmuş çamurdan düzenleyerek, ona rûh nefh etti ve meleklere ona secde et- melerini emretti, secde ettiler. İblîs “Ben ondan hayırlıyım, çünkü beni ateşten ve onu topraktan hálk ettin” diyerek secde etmeyi kabûl etmedi. Edebi terkederek böyle bir kıyâsa dayaranarak Hakk‟a karşı itiraza cüret ettiğinden, İblîs huzûr-ı İzzet‟ten kovulmuş oldu. Daha sonra Âdem‟in sol kaburga kemi- ğinden Hak Teâlâ Havvâ‟yı hálk etti. Yiyip içerek cennette nimetlenmelerini ve fakat yasaklanan ağaca yaklaşmamalarını onlara emretti. İblîs‟in baştan çı- karmasıyla bu yasaklanan ağaca yaklaştılar. Hak Teâlâ: “İhbitû” ya‟nî “İniniz”(Bakara, 2/38) emriyle onları cennetten çıkarıp, yeryüzüne indirdi. Âdem ile Havvâ‟dan yeryüzünde üreme yoluyla Âdem çocukları türedi. Tefsîrcilerin anlatımına göre, Âdem‟in hálk edilişinden bu zama‟nâ kadar, yedi bin sene kadar bir müddet geçmiştir.

İkincisi: Kur‟ân-ı Kerîm‟in ve mübârek hadislerin bâtın ma‟nâları üzerine ilâhi sırların kâşifi olan tahkik ehli hazarâtı tarafından beyân buyurulan anlatımlardır.

Cenâb-ı Ni‟metullah (k.s.) hazretleri: “Vallâhu enbeteküm minel erdı nebâta” ya‟nî “Ve Allah sizi arzdan bitirdi bir bitki gibi” (Nûh, 71/17) âyet-i kerimesinin tefsîrinde şöyle buyururlar:

“Allah Teâlâ, sizi arzdan en güzel bir şekilde olarak bitirmek sûretiyle bitirdi. Ve sizi çeşitli ve sınıflar olarak yaptı. İlk önce bitki cinsinden, sonra hayvân ve sonra da îmân ve marifeti kabûl edici insan oluncaya kadar terbiye etti. Daha sonra beşeriyet derecesinden, halife olma mertebesine ve ilâhi vekilliğe yükselmeniz ve gözlerin görmediği ve kulakların işitmediği ve beşer kalbinin hatırına bile gelmeyen şeye ermeniz için size ağır gözüken teklifler teklîf etti.”

Yeryüzünde Benî Âdem neslinin değişimlerin netîcesi olarak derece derece kemâl bulması ile meydana çıkmasını, pek açık beyândan ibâret olan bu tefsîre diğer tetkiklerin ilâvesine gerek görülemez. Bu beyân tarzı üçüncü cilt Mesnevî-i Şerîf‟ te de aynen böyledir:

“Madenlikten öldüm ve bitki oldum; ve bitkilikten öldüm, hayvan mertebesinde göründüm. Hayvanlıktan öldüm, Âdem oldum. Böyle olunca ne korkayım, ne zaman ölmekten noksan oldum! Diğer bir hamlede de beşer mertebesinden ölürüm. Nihâyet melekler arasından kanat ve baş kaldırırım. Diğer defa da melek mertebesinden kurbân olurum. O şey ki vehme gelmez, o olurum.”

Secde sûresinde olan: “Ve bede ehálkal insâni mintın(7) * sümme ceale neslehü min sülâletin min main mehin(8) * sümme sevvâyehü ve nefeha fihi min rûhihî(9)” ya‟nî “İlk olarak balçıktan halk etmeye başladı insânı, sonra onun neslini basit bir sudan yaptı, sonra onu düzeltti ve ona ruhundan nefhetti” (Secde, 32/7-8-9) âyet-i kerîmeleri, Âdem‟in yeryüzünden ne şekilde bittiğini ayrıntılı olarak bildiriyor ve yukarıdaki âyet-i kerîmeyi tefsîr ediyor. Demek ki, Âdem‟in halk edilmesine yapışkan balçıktan başlanılmış ve sonra onun nesli sudan, ya‟nî nutfeden meydana gelen akıntılardan yapılmış ve sonra da en güzel sûret üzere düzeltilmiş ve bu düzeltme ile ilâhî rûhun üflemesine elverişli bir hâle geldiği için, ilâhi halife olmak üflenmiş ve feyzolunmuştur. Âyet-i kerîmede ki “sümme” (sonra) kelimelerinin değişimlerin mertebelerine işâret olunduğuna şüphe yoktur.

Bu değişimler birinci kısımda bahsettiğimiz anlatım sahipleri tarafından şöyle tefsîr olunur:

“Hz. Âdem‟in madde bedeninin hálkedilmesi hame‟-i mesnûndan, ya‟nî yıllanmış, kokmuş çamurdan oldu. Ve onun vücûdundan Havvâ halk edildi. Âdem, topraktan çıkan bitkileri ve bitkileri yemekle büyüyüp gelişen hayvânları yedi. Bunlar Âdem‟in vücûdunda sudan ibâret olan nutfe oldu. Bu su, Havvâ‟nın rahmine karıştı ve orada muhtelif haller geçirdikten sonra, Âdem gibi bir sûrete girip doğdu.”

Oysa, Hak Teâlâ Ankebût sûresinde: “Kul siru fiyl Ardı fenzuru keyfe bedeel halka” (Ankebût, 29/20) Ya‟nî “Arzda geziniz, Allah Teâlâ‟nın halk edişe nasıl başladığına bakınız!” buyuruyor. Beşerin halk edilişinin başlangıçı, tefsîrcilerin bu beyânları yönüyle olursa, bunu görmek için yeryüzünde gezmeğe lüzûm yoktur. Çünkü bu değişimleri ve hâlleri, insan yeryüzünün herhangi bir noktasında ikamet etmekle ve oturmakla da görüp öğrenebîlir. Ve “arzda geziniz!” teşvîki, arzın gezilmesi mümkün olan yerlerini içine almaktadır. Dünyanın yüzeyinde gezmek mümkün olduğu gibi, kazılar netîcesinde, dünyanın derinliklerinde de gezilebilir. Şimdi bu âyet-i kerîmenin yüksek ma‟nâsından açıkça anlaşılıyor ki, dünyada gezip araştırmalar yapmakla, beşerin hálk edilişinin başlangıcına dâir fosillerin incelenmesi ile görülüp anlaşılacak şeyler vardır. Esâsen tahkîk ehli değişimlerdeki geçişleri beyân ettikleri sırada, madenler ile bitkiler arasındaki geçişin “mercan” ve bitki ile hayvan arasındaki geçişin de “hurma ağacı” ve hayvânlar ile insan arasındaki geçişin de “maymun” olduğunu açıktan açığa gösterirler. 

Üçüncüsü: Âdem, değişim netîcesinde derece derece değil, belki topraktan bir defada olarak hálk edilmiştir. Vâridât Sahibi olan Bedreddin Simâvî ile bazı kişiler bu fikre uymuşlardır. Cenâb-ı Bedreddin, Vâridât isimli kitabında şöyle buyurur:

“Sıradan insânların zannettikleri gibi cesetlerin haşredileceği geçerli değildir. Ancak mümkündür ki, insan türünden âlemde bir şahsın kalmadığı bir zaman gelsin; ve daha sonra topraktan babasız ve anasız bir insan doğsun, sonra da birbirlerinden üreyerek doğsunlar.”

Dördüncüsü: Fosillerin incelenmesine bakarak tabîat târîhi âlimlerinin sözleridir. Bunlar da derler ki: “Yeryüzünde meydana gelen karbon birleşiklerinden ilk bitkiler ve hâyvanlar üreyip bu ilk canlı cisimler ya basît veyâ birleşik hücreler topluluklarından oluşmuş idiler. Bunlar su yosunları familyasından jelâtini maddeler; ve omurgasız hayvanlardan maden ve hayvan ve bitki vasıflarını birleştirmiş olan mercanlar, süngerler ve kabuklu hayvanlardan ibâret idi. İlk hayvânlar köksüz bitkilerden başka bir şey değildir.

Gezegenin yaşam şartlarının mükemmellik kazanması ve ilkel hâlde bulu- nan bazı azânın büyüyüp gelişmesi ile hayât hâli iyileşmiş ve kemâl kazanmıştır. İlk zamanlarda, ilk denizlerin derinliklerinde yüzen omurgasız hayvânlardan başka bir şey görülmezdi. Bu devrin sonlarına doğru sillûr devri esnâsında ilk balıklar ve fakat kıkırdaklı balıklar meydana gelmiştir. Kemikli balıklar ise ondan pek çok zaman sonra vücût bulmuştur. İlk devirde karada ve denizde yaşayabilen kaba hayvânlar, iri sürüngenler, çok yavaş hareket edebilen kabuklu hayvânlar başlar. Ancak hayvânî unsurlar bu devirde henüz genişlememiş idi. Milyonlarca seneler geçmiştir ki, gerek hayvânlarda ve gerek bitkilerde erkeklik ve dişilik yok idi. Bu tür oluşumların ilk meydan çıkışı balıklardaki münasebetler gibi zayıf, belli olmayan ve şiddet ve faâliyyetten uzak idi. 

Ancak hayat derece derece kemâl kazanır idi. Sonrasında hayvânî unsurlar, çok çeşitli olarak birbirlerinden ayrıldılar. Sürüngenler meydana gelmiş, kanatlar kuşları havada uçurmuş, ilk omurgalı torbalı hayvânlar ormanlarda yer almaya başlamıştır. Üçüncü devrede yılanlar ayaklarını kaybetmekle büsbütün sürüngenlerden ayrılmışlardır. Nitekim, ayaklarının vücûtlarına bitişik oluşunun eserleri günümüzde dahi görülmektedir. Hem sürüngen ve kuş vasfına sahip olan hayvânların nesli tükenmiş ve maymun türünün kısımları ve bütün iri çeşitli hayvânlar kıtalarda meydana gelmiştir. Ancak beşer türü henüz mevcût değil idi. Anatomik vasıfları yönünden hayvândan pek az farkı olan ve fakat yükselme kanûnu basamalarının en yükseğine ve aklının büyüklüğü ile âleme hükmedici -âmir- olmak isti‟dâdına sahip bulunan insan, daha sonra meydana gelmiştir. 

İnsan, kemâl bulma kanûnu netîcesinde meydana çıkmış ve hayvânların silsilesinin en mükemmeli bulunmuştur. Memeli hayvânlar arasında insanın en yakın atası “primat”lar olduğu gibi, onların en yakın atası “insâna benzeyen” denilen “Kariniyen” lerdir. Paul ve Firiç Sarasen isminde iki hayvân âlimi tarafından 1893 tarihinde yapılan tetkîk ve çalışmalar netîcesinde “Seylân” ın ilk ahâlîsinin kendi oluşumları i‟tibârıyla diğer ırklardan daha çok maymuna yakın olduğu anlaşılmıştır. “Anthropoid” denilen insâna benzeyenler arasında ise insâna en çok benzeyenleri “şempanze” ile “goril” lerdir. 1894 senesinde Cava‟da keşfedilen bir kafatası ile berâber bir oyluk kemiği ve birkaç diş, “Layt”da yapılan hayvân kongresinde, hayvân ve bitki ve fosil âlimleri tarafından tetkîk edildikten sonra, bunların bir insâna benzeyene âit olduğu kararlaştırıldı. Bu sûretle oluşan insânların meydana çıkmasından şimdiye kadar tahmînen beş yüz bin sene kadar bir zaman geçmiştir.”

Şimdi Benî Âdem türü yeryüzünde bahsedilen bu dört anlatımdan hangi- si yönüyle hálk edilmiş olursa olsun, arz üzerindeki mahlûkların hepsine üstün ve hepsinden mükerrem ve daha şereflidir. Onun mükerrem ve daha şe- refli oluşu bu dört anlatımın anlatıcılarınca da tasdik edilmiştir. Hak Teâlâ Hazretleri bu hakîkati: “Ve lekad kerremnâ benî âdeme hamelnâhüm fil ber- ri vel bahri ve razaknâhüm ve minettayyibati ve faddalnâhüm alâ kesîrin mimmen haleknâ tafdîlâ” ya‟nî “Ve andolsun ki Âdemoğullarını kerem sahibi kıldık. Onları karada ve denizde taşıdık. Ve onları helâl şeylerden rızıklandırdık. Ve onları hálk ettiklerimizin çoğundan üstün kıldık” (İsrâ, 17/70) Âyet-i kerîmesinde beyân buyurmuştur. İnsanların değişimler netîcesinde meydana geldiğine inanan Camille Flammarion (Fransız Gökbilimci) bile; “Arz kâinât içinde bir gezegen ve insan o gezegenin umûmi kuvvetlerinin toplanmış netîcesidir. Tabîat içinde ilâhi kudreti anlayıp idrâk ederek ezelî azâmetin şanına kulluğunu gösteren ilk mahlûk insândır” demiştir.

Benî Âdem türünün halk edilişi ne sûretle olursa olsun Allah Zü‟l-Celâl‟in varlığını ve meleklerinin varlığını ve resûllerini ve kitaplarını ve âhiret gününü ve kazâ ve kaderi ve ölümden sonra tekrar dirilmeyi inkâra sebep olamaz. Tabîat kitâbını tetkîk ile meşgûl olup da bunları inkâr edenler, tetkîk ettikleri şeyin sonuçlarını idrâk edemeyen ve sadece bir noktaya konsantre olmaları sebebiyle bilginin tamamını ihâta edemeyen sınırlı düşünce ve noksan isti‟dâdlı kimselerdir. “Ya‟rifûne ni‟metellâhî sümme yünkirûnehâ ve ekseruhumül kâfirûn” ya‟nî “Onlar, Allah‟ın nimetini biliyorlar, sonra onu inkâr ediyorlar. Ve onların çoğu kâfirdirler” (Nahl, 16/83).[33]

--------------- 

 Not= Bahsedilen dört tarif ve anlatımın gerçek hakikati şudurki! Ancak konuya daha geniş açıdan bakmak lâzımdır. Konu klâsik “tek Âdem” nesli ile çözülmesi mümkün değildir. Çünkü dünyamızda yaşayan yegâne insan “nesli-sülâsi” bizim neslimiz/sülâlemiz değildir. Dünya/arzımız üzerinden bizden evvel, birçok bizim gibi “paket/nesiller” geçmiştir bizim kıyametimizden sonra dünyadan bizim neslimiz tamamen geçip gittikten sonra belirli bir zaman yeryüzü/arzımız yeniden yenilenecek yani bizim yüzümüzden kaybettiği zenginliklerini tekrar oluşturup gençleşmesi için epey bir zaman geçtikten sonra, tekrar iç ve dış zenginliğine ulaşınca tekrar üstünde insan yaşamına uygun zaman geldiğinde yeniden bir insan nesli/sülâlesi yeryüzünün yeni sahipleri olarak yaşamlarına başlayacaklardır. 

 Bu başlangıcın nasıl olacağı hakkında bilgimiz yoktur. Yukarıda bahsedilen herbir anlatımın başka bir insan nesli/sülâsi hakkında olduğu güşünülebilir. 

 Bizim neslimiz/sülâlemiz içinde dahi dört türlü insan hilkati vardır. 

Birincisi; Âdem babamız, anasız babasızdır. 

İkincisi: Havva validemiz, babalı anasızdır. 

Üçüncüsü; Meryem ana, anneli fizik babasızdır.

Dördüncüsü ise; bizler hem anneli hem babalıyız. 

Ayrıca Kurân-ı Kerim’de dört tür genel insan nesillerinden haber verilmektedir. Onlarda şu türlerdir. 

Birincisi: Bizim Âdemimizin cennetteki halkedilişidir. (2-31)

İkincisi: Bir başka âdem nesli/sülâlesinin, Yüksekte yaylâda halkedilip yeryüzü düz kıraç toprağa indirildiği şekliyledir.

Üçüncüsü: Topraktan bir defada “ol” dendiğinde yeryüzünde hemen insanın olmasıdır. 

Dördüncüsü ise: (Nûh, 71/17) âyet-i 

 (71/17) - Ve Allah yetiştirdi sizi Arzdan nebat tarziyle 

---------------

 Diğer bir Âdem neslinin, yeryüzünde yaşamına bu şekilde başladığı veya başlıyacağı açık olarak görülmektedir. Yani Cenâb-ı Hakk bütün insan nesli-sülâlelerini aynı başlangıçla başlatacak diye bir kuralı yoktur, sonsuz zuhur edici Rahmaniyyet mertebesinde Âdemin lâtif varlığı nasıl düzenlendi ise, diğer Âdem nesillerinin de gerek bizim dünyamızda, gerek gökyüzü âlemlerindeki halkedilişlerin başlangıçları, başka başka olmaktadır. Geçmiş sayfalarda misaller verilmişti. Bu ayet-i kerîme de bunlardan biridir. 

 Kudret sahibi olan “Rabb-ül alemin aynı tecelliği iki defa yapmadığı gibi, yeryüzü arzında veya başka gökyüzü arzlarındada, yeni Âdem hilkatlerinin başlangıçlarını da başka başka şekilde başlatmaya kadirdir. 

 Bahsi geçen dört hilkati bu şekilde idrak etmeye çalıştığımızda her hilkat tarifinin bir başka insan nesli/sülâsinin başlangıcı olarak düşünürsek konunun mantıklı bi şekilde açıklığa kavuşacağı açıktır. 

-------- 

 Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler –Gökyüzü İnsanları araştırması – Tasavvuf Serisi (213-1- 214-2-Sayfa 223.) 

--------- 

Konu hakkında bu iki cilt kitapta geniş bilgiler vardır 0kuyanların ufuklarının açılmalarını sağlayacağı açıktır. “ İz- -T-B- ”

---------------



(71/18) (Sümme yüîdüküm fîhâ ve yühricüküm ihrâcen)

(71/18) ” Sonra sizi orada iade edecektir ve sizi bir çıkarışla çıkaracaktır.”

---------------

Sizleri (ot-bitki-nebat) olarak topraktan çıkardığı gibi, gene oraya iade edecektir. Yâni oraya - kabre gömecektir. Bu dünyadan kendini tanıyamadan ot olarak göçüp gidenler ne yazık ki, bu hükme tabîdirler.

Ancak kendi hakikatlerini tanımış olarak gidenler ise, bedenleri toprak olan asıllarına gitmiş, Rûhları ise Hakk olan Rabb’larına dönmüştür. İki dönüş arasında ise büyük fark vardır. Mühim olan daha henüz, hayat nimeti elimizde iken (ot-bitki) likten gerçek hayvanlığa, (hay-ve-an) lığa yani her an yaşadığının farkında olmağa, oradan da gerçek İnsânlığımıza doğru yol bulmamız gerekecektir. 

(Ot-bitki-nebat) mertebesi “hayvan” (hay-ve-an) lığın da altında olan bir mertebedir. Çünkü toprağa köklerinden bağlı tabiatının mahkûmudur. Mahkûm tutuklu tutuk’lu ise suçludur. 

“Hayvan” (hay-ve-an) ise bedenen hür gezendir, ancak o da nefsinin mahkûmu’dur. İşte bu mertebeler den geçip, hür bir İnsân olabilmemiz ancak bizi kurtaracak ve necâtımız olacaktır. Çaresi ise bir Hakk dostunun yanında ona benzemeğe çalışarak, hürriyyeti nin yollarını aramasıdır. 

O gün (Tarık/86/9) sırlar ortaya çıktığı zaman. Yani; yaşanan dünya “zâhir”, âhiret “bâtın” olduğu zamanın tersi olduğu zaman. Yâni “âhiret” zâhir, dünya “bâtın” olduğu zaman. Hakk’ın zâhir ve bâtın isimleri tamamen değiştiği zaman, hüküm ve anlayışlar da tamamen değişeceğinden burada gizli olanlar yâni bâtında olanlar orada zâhir’e inkilâb edeceğinden her şey gerçekleri ile ortaya çıkacaktır. Bu dünyanın bir hayal, oyun ve eğlenceden ibaret olduğu bildirildiği halde gerçek sananların halinin nasıl ortaya çıkacağı açık olarak görülecektir. Ancak artık bu hali kabullenmekten başka yapılacak bir şey kalmayacaktır. 

O gün her türlü İnsânlara çağrı aynı olacak ve her kes yeni bir toprak bedenle o günün şartlarına dayanacak şekilde bir beden ile İsrâfîl’in ikinci sûru ile tekrar yeryüzüne çıkarılacaktır. Bu âkıbet başımıza gelmeden bunları vaktiyle düşünüp kendi bünyemizde yaşamağa çalışalım, İnşeallah..[34]

---------------



(71/19) (Vellahu ceale lekümülarda bisâtan)

(71/19) “Ve Allah; sizin için yeri bir döşeme kılmıştır.”

---------------

Bilindiği gibi İnsân oğlu bütün ihtiyaçlarını yeryüzünden karşılamaktadır. İhtiyaçlarımızın her türlüsü burada bütün yönleri ile bizlere sunulmaktadır. Zâhiren böyle olduğu gibi bâtınen de böyledir. Yeryüzümüz olan bedenimiz de bizim bütün manevi ihtiyaçlarımızı karşılayacak durumda yaygın halk edilmiştir. “Âdemiyyet,” mertebesinin, yeryüzü beden mülküne (venefahtü) edilmesi-indirilmesiyle başlayan yaygınlık, bunu idrâk ederek “Muhammediyyet” mertebesine kadar sürmektedir. Ora da ise tekrar kendi yaygınlığı içerisinde sonsuza kadar devam etmektedir. Esmâül hüsnâ zâhiren bütün dünya da her bir zerre de yaygındır, bâtında ise vücût dünyamızın her zerresinde yaygın ve döşenmiştir. Bu yaygınlık ve döşeme, rast gele bir döşeme ve yayılma değil, ince dokunup elenen ve ifaniyyet isteyen bir döşeme dir.[35] 

---------------



(liteslükü minhâ sübülen ficâcen)

(71/20) “Tâ ki: Ondan geniş, geniş yollara gidiveresiniz.” 

---------------

Zâhirde ki yollar nasıl geniş, geniş her tarafa ulaşıyor ise, bâtın da ki yollar da öylece geniş geniştir. Birincisinin ismi “sırat-ı müstakîm,” devamının ise “sıratullah”tır. Her mertebe de ayrı bir yol olduğundan bu yollar da bir birlerine mânen bağlıdır. Ayrıca “Esmâ-ül hüsnâ” dan her bir esmâ-i İlâhiyye Hakk’a giden bir yoldur, kapıcıları “ülül el bab” dır. Onların vasıtasıyla hakk’a ulaşmak kolay olur.[36] 

---------------





(Kale Nûh’un Rabb-î innehüm asevnî vettebeû men lem yezidhü mâlühü ve veledühü illâ haseran) 

(71/21) “Nûh dedi ki: Yârabbi.. şüphe yok ki: Onlar bana isyan ettiler ve malı ve evlâdı kendisine hüsrândan başka bir şey arttırmayan kimseye tâbi oldular.”

---------------

Nûh’a isyan Hakk’a isyandır. Mal ve evlât bu âlemin süsü-zîneti’dir. Yerinde kullanılır ise helâldir, zararı yoktur. Ancak nefs-î yönde kullanılır iseler çok büyük zararları olur. Tabi oldukları kimse de, nefs-i emmâre’ye tabi olduğundan ve böylece tard edilmişlerden olduğundan hepsi hüsran içindedirler.[37] 

Fusûs’ül Hikem ile yolumuza devam edelim;

22. Paragraf:

(Nûh, 71/21) İmdi onların ticâretleri menfaat vermedi ve onlar mühtedî olmadılar (22).

Kitab-ı tabiatı tetkik edip aklım ile hakikati idrak ederim dirayetim ve zekam vardır embiyaya ihtiyacım yoktur diyen felsefecinin ve fen erbabının en son fikirleri hasardan başka bir şey değildir. Yani bozgunculuktan başka bir şey değildir. Onlar hezeyanlar ile ömürlerini ve istidatlarını zayi ederler ve onların sermayeleri olan ömürleri ve istidatları boşuna sarf edilmiş olduğundan ticaretlerinde menfaat yoktur. Yani dünyada ne kadar kazanç sağlarsa sağlasınlar nihayet o kazanç nereye kadar kabre kadardır, ondan sonra ileriye gitmez. Hakikat yolunda zafer kazanamazlar.[38] 

---------------



(71/22) (Ve mekerû mekran kubbârâ)

(71/22) “Ve pek büyük bir hile ile hile eder oldular.” 

---------------

Bunların hileleri hayal ve vehim yoluyla, varı yok, yok’u da var olarak göstermeleridir. Nûh (a.s.) da var olan İlâh-î Necâtiyyet mertebesini yok; kendilerinde olan hayal ve vehim halini var göstermeleri cihetiyle etrafın fikir düzeylerini bozarak yapmış idiler.[39]

Mesnevi-i Şerif beyitinde;

2653. "Nûh'un kavmi senin mekrinden nevha içindedirler; gönülleri kehâb ve sineleri şerha şerhadır!"

Nûh (a.s.)ın da’vetine karşı onun kavmi pek büyük bir mekr ile mukabele ettiler. Nitekim sûre-i Nûh’ta (Nûh, 71/22) ya’ni, “Gâyet büyük bir mekr ile mekr ettiler." Ve onlanrın bu büyük mekri, îblîs’in onlara ilkâ ettiği hikemiyyât-ı feylesofâne idi.[40]

Fusûs’ül Hikem ile yolumuza devam edelim;

24. Paragraf: 

"Ve mekr-i azîm ile mekr eylediler." (Nûh, 71/22) Zîrâ Allah'a da'vet, da'vet olunana mekrdir. Çünkü o bidayetten ma'dûm kılınmadı ki gayeye da'vet oluna اَدْعُوۤا اِلَى اللَّهِ (Yûsuf, 12/108). İşte bu, "basiret üzerine", ayn-ı mekrdir. Binâenaleyh Nebi (a.s.) enirin küllisi Allah'a mahsûs olduğuna tenbîh eyledi (24).

Azim bir hile ile hile eylediler, 71/22 zira allah’a davet davet olunana mekirdir. Zira Allah’a davet, davet olunana mekirdir. Yani birisi birisini Allah’a davet ediyor, o davet olunan kimseye hiledir o yani ben seni Allah’a davet ediyorum, Ahmedi, Mehmedi Allah’a davet ediyorum. İşte Ahmed’e, Mehmed’e o hiledir. Zahirde davet davettir o ayrı. Batını yönden baktığımız zaman bu bir hiledir. Biz burada işin özünü anlamaya çalışıyoruz. Peki bu neden böyle? Çünkü o başlangıçtan ayrı kılınmadı ki gayeye davet olunsun. Hiç ayrılmadı ki davet olunsun. Davet ettiğin zaman onu özünden başka bir şeye çevirmiş oluyorsun. İşte bu hiledir.

Başlangıçtan ayrı kılınmadı ki herhangi bir gayeye davet olunsun. اَدْعُوۤا اِلَى اللَّهِ 12/108 “Allah’a davet et”, bu düşünce üzerine aynen hiledir Böylece nebi (as) emrin küllisi Allah’a mahsus olduğunu tembih eyledi. Yani Peygamber (as) emrin hepsinin Allah’a mahsus olduğunu tembih eyledi. Yani Nûh (as) ın davetine karşı kavimi büyük bir hile ile hile yaptılar. Hani başlarını örtmüşlerdi ya, çünkü Allah’a davet davet olunan için hiledir. Yani Allah’a davet etmek için bir kişi lazım ki o Allah’a davet edilsin. İşte davet olunana hiledir. Esasen davetullah yani Allah’ın daveti Allah’tan Allah’a dır.

Başka bir yere başka bir yerden değildir. Zira Allah davet eden ve davet olunanın aynıdır. Davet olunan bidayette madum olmalı ve Hak onunla beraber farz olunma malıdır. Eğer birini Allah’a davet ediyorsan daha baştan Allah’ın onunla birlikte olmadığını kabul etmen lazım ki davet edebilesin. Onun için M. Arabi Hz leri “ Allahüteala resullerine kader sırrını açmaz peygamberlik süresince. Ta yaşlandıkları zaman açar. Eğer kader sırrına vakıf olsalar idi tebliğ yapamazlardı. Davet edemezlerdi. Yani peygamberlik yapamazlardı.” Peygamber davet etmişken biz nasıl davet etmeyelim. Zira Allah davet eden ile davet edilenin aynıdır. Davet olunan bidayette madum olmalı, gayri olmalı yani haksız olmalı, başlangıçta daha Hak’tan olmamalı, Hak onunla beraber farz olunmamalıdır. Hak onunla birlikte zannedilmemelidir. Yani daha baştan Allah’tan ayrı olması lazım ki Allah’a davet edilsin.

Böyle bir şey de mümkün olmayacağına göre Hak ezelden onda var olduğuna göre peki kimi kime davet edeceksin. Resul kader sırrını bilseydi davet edemezdi. Eğer senin esmanın mudil isminden kaynaklandığını bilse seni Hadi ismine davet eder mi? Etse etse Mudil ismine davet eder o da peygamberliğe yakışmaz. Sana git içki iç dese bu da peygamberliğe yakışmaz. 

وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَاكُنْتُمْ 57/4 ayetinde beyan buyurulduğu üzere “ nerede olursanız olun O sizinle beraberdir.” Bu durumda kimi kime davet edeceksin. Böylece başlangıçta Hak biz de yok değildir. Sizinle mevcut olduğu halde siz sizinle beraber olduğunu idrak etmediğiniz için bir başka yerdeydiniz. Yani “Kulum ben seninleydim sen kiminleydin” demk olur.

Yani O sizinle olduğundan sız de onda olmalıydınız. Onunla olmayı idrak edemediğinize göre o zaman nerede idiniz. Buna cevap verilemez çünkü O’nun varlığından başka varlık yok ki. Cevap verse bile “kendi var ettiğim mülkümdeydim” olur buda batıldır. Biz başta Hak’tan ayrı değildik ki sonradan O’na davet olunalım. Yani biz başta Hak’tan ayrı değildik ki sonradan O’na davet olunalım. Biz mevcut oldukça O bizimle beraberdir. İstersen ayır, istersen yırt, istersen yak, parçala Vücudundan parçalar keser atarsın ama O’nu atamazsın. O sana şah damarından daha yakındır. Bedeninin tamamını da atarsın gene O’nu atamazsın. O daima bizimle beraberdir. Şu halde Hakk’a nasıl davet oluruz? İşte bunun için Kur’an-ı Kerimde buyururlar; اَدْعُوۤا اِلَى اللَّهِ 12/108 “Allah’a davet ediniz” hitabı aynı açık bir hiledir. Ama bu hile bizim günlük kulladığımız hile kelimesinin karşılığı değildir. Avami yönde kullanılan bir kelime değildir. Fakat (sav) efendimizin Hakkın emriyle ümmetine olan hitabı bu da bir gerçek Allah’a basiret ve ilim üzerine davet ediniz suretindedir. Yani Ümmetine buyuruyor ki Allah’a davet ediniz ama basiret ve ilimle davet ediniz. 

O zaman burada iş inceliyor. Doğrudan doğruya davet ediniz başka ama basiretle, ilimle davet ediniz başkadır. O zaman bu davet Allah’tan Allah’a olur. Daveti ehli yapmazsa bu durumda davet kabul görmüyor. Ne zaman nereye nasıl davet yapılacağını bilmesi gerekir davetçinin.

Böylece zevk-i Muhammedi üzerine davet asla mekr (hile) değildir. Davet var ama basiret ve ilimle davet var. Bir kişi padişahın kızını istiyor, O da kaf dağının üzerinde bir hazine var getir onu kızımı sana vereyim diyor. Hazineyi almak için yola çıkıyıyor, nihayet bir sarayın bahçesine gelirsin orada kapıda iki nöbetçi vardır, bir tarafta at vardır, bir tarafta da aslan vardır, bunlar kimseyi içeriye geçirmezler kim geçerse parçalarlar diyor. Ama bak sen dikkat et aslanın önünde ot vardır, atın önünde et vardır. Sen onların yerlerini değiştir, aslanın önündeki otu al ata ver atın önündeki eti al aslana ver onlar onu yerken meşkul olurlar sen de geçersin seni görmezler diyor. İşte burada gizli bir davet vardır. Yani aslanla ata davet vardır. 

Aslanın önündeki ot atın davetlisi, onu oraya vermek lazımdır. Ama yanlış yerde olduğu için iş görmüyor. Davet yanlış yerde olduğu için icabet olmuyor. Davete icabet olmuyor. İkisini yerli yerine koyduğun zaman at ota rağbet ediyor, dolayısıyla ona davet edilmiş oluyor. Aslana et verince onu ete davet etmiş oluyorsun, dolayısıyla kendi nefsine programı na uygun şeyle meşkul oluyorken o bekçilik görevini aksatıyor. İşte orada bir mekr (hile ) vardır. Yani daha evvelce yapılan davetin ters gerçek davetin yerine ulaştığın da görev yaptığını, iş gördüğünü anlatıyor. Zevk-i Muhammedi olan davet asla mekr değildir. Zira Muhammedilerin daveti Furkan’a değil Kur’an’a ve Cem’a dır. Onun için Nebi (as) عَلَى بَصِيرَةٍ 12/108 Basiret üzere kavliyle emrin küllisi Allah’a mahsus olduğunu yani onun şuhudunda davet eden davet olunan ve kendine davet kılınan ve kendisinden davet edilenden ibaret olduğunu o tek şeyin muhtelif mertebelerde bir takım mütekabil esma ile zahir olduğunu tembih eyledi. 

O anlattıkları şeyin hepsinin tek şey olduğunu ama muhtelif mertebeleri bulunduğunu ve o muhtelif mertebelerin de birbirine daveti olduğunu bunu ancak Muhammedilerin bilebileceği bir davettir. Esmâ-ı İlâhiyenin zuhurları varya bu âlemlerde Mesela “Mudil” ismini “hadi” ismine davet oluyor. Yine davet kendinden kendinedir, yani Hakka davet dendiği zaman o kişi hakkın gayri değilki hakka davet olunsun. Ama Hakkın esmaları içerisinde irfaniyet yönüyle davet olursa o davet mekir değil gerçek davet olur. Yani bilmeden yapılan davet hile bilerek yapılan davet gerçek davet olmuş oluyor. Kendini tanımadan ne olduğunu bilmeden biraz ibadet etmekle kendini üstat zanne den kişinin hemen haydi namaz kılsana gel şunu yapsana bunu etsene gibi davetlerin bir hile davet olduğu anlaşılıyor. Allah’ı ayrı Kulu ayrı görenin daveti mekr dir.

Cenab-ı Nûh kendi kavimini hem farka hem de Cem’e davet etti. Fakat farklı surette davet etti. Yani hem farka hem de Cem’e davet etti. Ama tefrikalı davet etti. Farklı farklı davet etti. Yani tek yönlü davet yapmadı. Değişik mertebelerden davet yaptı. Şu halde O’nun daveti dahi haddizatında basiret üzeredir. Çünkü vahdete davet etmişti. Keza bilcümle enbiya dahi kavimini vahdete davet eder. Hak ise peygamber lerini marifet-i Hakka davet için göndermiştir. Yani Allah peygamberlerine hakkın marifetine Hakkın bilgisine davet için gönderdi. Böylece peygamberler lisanı ile basiret üzere davet eder, (sav) efendimizin daveti basiret üzere olduğuna ise Kur’an şahittir. “Semain basira”, “ilmen basaran” Şimdi Nûh (as) kavimini Hak ile beraber iken Hakka davet ettiği ve bu da bir mekr olduğu için ona karşı kavimi dahi mekr-i azim etti, yani onun mekrinden daha büyük mekr ettiler. Duymamak için kulaklarını kapattılar.

---------------





(71/23) (Ve kâlû Lâ tezerunne âliheteküm ve lâ tezerunne vedden ve lâ süvâen ve lâ yeguse ve yeuke ve nesren.) 

(71/23) “Ve dediler ki: Tanrılarınızı bırakmayınız, ne Vedd-i ve ne Süva-i ve ne Yegus-i ve Yeuk-ı ve Nesr-i terk eylemeyiniz.”

---------------

Bu hususta, Konyalı Mehmed Vehbi efendinin, Büyük Kûr’ân tefsiri “Hülâsatül beyan” cild 15 sayfa 6168 de özetle şöyle bir kayıt vardır. 

*****

(.........Bazı rivayete nazaran, bu beyan olunan beş putun isimleri Hz. Âdem’in evlâtlarından beş zâtın ismidir. Onlar vefat edince, şeytan İnsân sûretinde geldi ve (Bunların sûretlerini tasvir ederseniz unutmamış olur, istediğiniz zamanda onlara bakarsınız) demekle tasvirlerini yaptırdı. Bu minval üzere onlara nazar ederken zaman geçtikçe bu âdet ibadete dönüşmüş oldu. Gittikçe o putlara muhabbet arttı, sonra gelenler her şeyi onlardan beklemeye ve hakîkî ma’bud demeye başladılar. Halbuki putların hiç bir şeye kadir olmadıkları bütün akıllı insanlarca bilinen bir gerçek haldir........) 

***** 

Ferit Develi oğlunun (Osmanlıca Türkçe) lügatında, bölümlerinde şöyle kayıtlar vardır. 

(Vedd) = Dostluk: 

(Süvâ) = Cahiliyyet devrinde Huzeyl kabilesinin taptığı put: 

(Yegûs) = Arslan şeklinde olan bir putun adı: 

(Yauk) = Nûh kavminin putlarından at şeklinde olan birinin adı: 

(Nesr) = Nûh kavminin putlarından biri, akbaba-kartal şeklinde: 

***** 

 Bu hususta (Te’vilât-ı Kâşâniyye) de de şöyle bir kayıt vardır. 

İhtiraslarınızla ibâdet ettiğiniz ve sevdiğiniz (beden-vedd-i) (nefs-süvâ’i) (âile-yegus”u) (mal-yeuk’u) ve (hırs-nesr’i) gibi hevanıza uyarak kulluk sunduğunuz mâbutlarınızı bırakmayın dediler. Gerçeği örten kâfirler ki; bunlar pek çok kimseyi yoldan saptırmıştır. Ve bunlar nefislerine zulm eden zâlimlerden olmuşlardır. 

*****

Şimdi bir başka yönden bunları özetle incelemeğe çalışalım. Ancak daha evvelce Nûh kavminin bu âleme bakış açılarını anlamağa çalışmamız yerinde olacaktır. 

Genel İnsânlık tarihinde hakk’a dair üç bakış açısı vardır. Bunlar sırasıyla “Tenzîh-teşbîh-ve tevhidd”ir. Ve bunların hepsinin de, kesret ve vahdet olmak üzere de iki ayrı halleri vardır. Yâni, 

Tenzîh-i kesret.

Tenzîh-i vahdet. 

Teşbîh-i kesret. 

Teşbîh-i vahdet.

Tevhîd-i kesret.

Tevhîd-i vahdet. Anlayış ve yaşantılarıdır.

 (Vedd) = Dostluk: Muhabbet: 

Nefs-î muhabbet ve nefsine dostluk putu: 

 (Süvâ) = Cahiliyyet devrinde Huzeyl kabilesinin taptığı put: 

Masiva, hakk’tan gayrı ne varsa onlara muhabbet putu:

(Yegûs) = Arslan şeklinde olan bir putun adı: 

İnsanda bulunan hükmetme sevgisi putu:

(Yauk) = Nûh kavminin putlarından at şeklinde olan birinin adı: 

İnsân da bulunan koşturma öne geçme baş olma sevgisi putu:

(Nesr) = Nûh kavminin putlarından biri, akbaba-kartal şeklinde: 

Yücelenme yukarılara çıkma üstün olma sevgisi putu: 

İşte onların bu anlayışları, “teşbîh-i kesret” anlayışıdır. Bu anlayış ve yaşantılarının izâhları uzundur yeri olmadığı için sadece özet olarak ilgili yönlerini ifade etmeye çalışacağız. 

Tenzîh, Cenâb-ı Hakk’ı ötelerde bilmektir. 

Teşbîh, Cenâb-ı Hakk’ı misâllerle şehadet âlemi’ nde bulmak-bilmektir.

Tevhîd ise, Cenâb-ı Hakk’ı bütün âlemlerde o âlemin hakikati üzere müşahede etmektir, diyebiliriz. 

Nûh âleyhisselâm kavmini “Tenzî-i vahdet” daveti ile davet ettiğinden, ötelerde yukarılarda olan bir Allah idrâkini anlayamadıklarından kendisini, kıyafetlerini başlarına çekmek sûreti ile dinlemek istemeyip inkâr yoluna sapmışlardır. 

Onların o zamanki anlayışları ise “teşbîh-i kesret” idi. Yâni çokluk üzere rabb’larının kabulü idi. İşte bu yüzden çokluk rabb anlayışı onlara daha sevimli geldi ve tek rabb daveti onlara hoş gelmedi ve uzaklaşmalarına sebep oldu. 

Muhammed-î’ liğin getirdiği “teşbîh-i vahdet” ise bütün âlemin fert ve zerrelerinde her mertebesi itibariyle Hakk’ı müşahede etmektir. Hâl böyle olunca (2/115) “Nereye dönerseniz Hakk’ın vechi oradadır” Âyet-i Kerîmesinin hükmünce, Hakk’a ibadet edilmiş olunmaktadır. Ancak sadece o mahalle doğru ibadeti tahsis edip başka yerlerde Hakk’ı görememek putperestliktir ve şirk hükmündedir, işte suç buradadır.

İbadetteki “tevhîd-birliğin, oluşması için bütün insânların kıblesi Kâ’be-i muazzama olmuştur. 

 Nûh kavminin ileri gelenleri bu hakikatleri anlayamadıkları için, kendilerinden daha zayıf olan insânlara putlarınızı bırakmayın diye üzerlerine gidip inkârlarının devamını ve kendilerince putlara tapmanın muhabbetini bırakmayın dediler. Böylece kavmi Nûh (a.s.) ın yanından uzaklaşmış oldu.[41] 

Fusûs’ül Hikem ile yolumuza devam edelim;

26. Paragraf: 

İmdi mekrlerinde "Âlihenizi terk etmeyiniz; ve Vedd'i, ve Süvâ'-i ve Yeğûs'u ve Yaûk'u ve Nesr'i de terk etmeyiniz" (Nûh, 71/23) dediler. Zîrâ muhakkak onlar âlihelerini terk ettikleri vakit, onlardan terk ettikleri kadar, Hak'tan câhil olurlar. Zîrâ Hak için her bir ma'bûdda bir vech vardır. Onu bilen bilir ve bilmeyen de bilmez. Ve Hak Teâlâ Muhammedîler hakkında: "Ey Habîbim! senin Rabb'in ancak ona ibâdet etmenizi kaza eyledi, yanı hükmetti" وَقَضَى رَبُّكَ اَلا تَعْبُدُوۤا اِلاۤ اِيَّاهُ (İsrâ, 17/23) buyurdu (26).

وَقَضَى رَبُّكَ اَلا تَعْبُدُوۤا اِلاۤ اِيَّاهُ 17/ 23 “Rabbin takdir etti ki yazdı ki hiçbir şeye ibadet etmeyiniz ancak O’na ibadet ediniz diye rabbınız hükmetti.” Cenab-ı hak böyle hükmetmişse bunun dışındada herhangi bir şey olması da zaten mümkün değildir. Bu bakın Muhammediler hakkında söylenen bir ayat-i Kerimedir. Yani dua eden ve dua edilen yani söyleyen ve söylenen tek şey olduğu halde Cenab-ı Nûh’un kavmini davet etmesi hile olduğu cihetle kavimi dahi ona hile olmak üzere birbirlerine hitaben dediler ki “Sakın ilahlarınızı terk etmeyiniz.” İnsan şeklinde put olan “Ved” dedikleri put insan şeklindeydi.

Deve suretindeki “Süva” , aslan suretindekinin adı “Yeğus” , at şeklindekinin adı “Yauk”, kartal şeklindekinin adı da “Nesr” dir. Bunları terk etmeyiniz dediler. Bun u birbirlerine tembih ettiler. Zira bunlar mezahir-i İlahiyedir. Yani bunlar ilahi zuhurlardır. 

Bizi davet eden peygamberler ise Hakkı bu mezahirden ihrac edip bu putlarda vech-i Hakka müşahade eden bizi men eder. Diye aralarında konuşmuşlardır. 

Nûh kavimi kendi aralarında diyorlar ki; “Biz bu putlarımızı terk etmeyelim,” Nûh (as) da bu putları terk edin, Allah’a ibadet edin buyuruyor onlara. Onlar da diyorlar ki bunlar Allah’ın mazharlarından zuhur yerleridir, başka bir şey değildir. Ve bizi davet eden peygamberler ise Hakkı bu mezahirden ihrac edip yani şunlara ibadet etmeyin diyen peygamberler buradaki Haktan bizi ihrac edip çıkartıp yani burada Hak yoktur buraya ibadet etmeyin demek istiyorlar, dediklerinden ihraç edip bu putlarda hakkın vechini müşahededen bizi men eder. 

Yani bu puttaki Hakkın vechinden bizi men ederler diye aralarında konuşuyorlar. Biz aynı cemde olduğumuz halde bizi farka davet eyler. Yani biz o putlara yöneldiğimiz zaman cem olmuş oluyoruz, o zaman diyorlar ki farka davet ediyor bizi bunlara ibadet etmeyin dediği zaman peygamberler onları farka davet ediyor diyorlar.

Nûh kavimi ilahlarını terk ettikleri vakit onlardan terk ettikleri kadar Haktan cahil olurlar. İşin hakikati ile zahiri arasında ne kadar fark vardır. Nûh kavimi putlara tapmaktan uzaklaştıkları zaman Haktan o kadar uzklaşmış olurlar. 

Terk ettikleri vakit yani onlara tapmayı terk ettikleri vakit onlardan terk ettikleri kadar haktan cahil olurlar. Çünkü Hak hüviyeti ile yani Hak kendi hüviyetiyle bütün zerrelerde mevcuttur, buna tapma dendiği zaman Hakkın bu vechinden cahil kalmasına sebep olur. 

Buna tapma dediği zaman Haktan ayırmış oluyor onu. 

Ama buna Hak olarak taptığı zaman Hak budur dediği zaman hataya düşmüş oluyor. Sınırladığı için hataya düşmüş oluyor. Ama bunu tanımasa buna tapmasa bundan cahil olmuş oluyor, yani hakkın bir vechinden gafil olmuş oluyor. 

Onu ondan ayırmış oluyor ki bu da büyük hata olur. Böylece O’nun her mabuda bir vech-i hassı vardır. Yani her ibadet edilende has bir vechi vardır, oraya özel bir vechi vardır. O vechi bilen kimse Hakkı bilir, bütün vechleriyle ve bilmeyen kimse dahi bilmez.

Nitekim hak teala buyurur فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ 2/115 “ne tarafa teveccüh ederseniz edin allah’ın vechi bakidir.” İşte buna tapma dendiği zaman o vechihden onu mahrum etmiş oluyorsun. Yalnız bu demek değildir ki biz de putperest olalım, tabi ki o ayrı meseledir. Biz putperestliğin ne olduğunu bilelim.

Bilmediği için Hakkı sadece orada görüyor, orada sınırlıyor, hata ediyor. Arif-i Billah Hasan Senceri buyurur: “Kafirler putların yüzüne secde ederler, bütün yüzler senin canibinedir, “ Yani örtücüler şu putlara ibadet ederler ama bu putta ve diğer bütün varlıklarda ne kadar yüz varsa onlarında hepsi sana yönelirler, senin Zat’ına yönelirler.

Bu izahtan putperestliğin caiz olduğu anlaşılmasın. Belki putperestlik alçak olan kimselerin ve hüdaperestlik ise şerif yani yüce olanların karıdır. 

Malum olsun ki Uluhiyet ve meluhiyet yani abdiyet ve mabudiyet ( kul e yönelinen) secde eden ve secde edilen her bir aynda zahirdir. Yani her bir varlıkta bunların hepsi zahirdir. Eğer bir kimse o masharın perdelenmesine ve putluğuna ibadet etse perdesine ve putluğuna ibadet etse, o tapmış olduğu şeyde hayali bir ilah var ederek ona tapmış olsa kendi hayaline ve hevasına tapmış olur.

İşte ayrılacak yer burasıdır. Ayrılması gereken yer burasıdır. Putperestlerin putu değil mü’min geçinen bir takım kimselerin itikat ettikleri ilahları, hayallerinde var ettiği ilahlar dahi o putperestlik hükmüne tabidir. Yani yukarıda bahsedilenlere bu mü’minler de tabidir.

Her mabuda her ibadet edilende ve her zuhurda sınırlandırma ve tayin etme yani şurdadır, buradadır diye bulunmaksızın yani sınırlandırma bulunmaksızın Vahid, Ahad olan Allahütealaya ibadet etse o kimse Arif ve keşif ehli olmuş olur.

İşte keşif, keşif diye insanlar kendilerini yırtıyorlar, şu şunu bu bunu keşfetmeiş melekleri görmüş şunu görmüş o keşif değildir. O olsa da anlıktır, geçici keşiftir. Bize lazım olan devamlı keşif halinde olmaktır. Hayatımızın, günlerimizin saatlerimizin devamlı müşahede ile geçirmektir, işte İslam dini bu müşahede.

İşte irfan ehili ile hayal ehli arasındaki fark budur, onlar kendi hayallerinden var ettikleri rablarına ibadet ediyorlar, ama arif ve gerçek Muhammedi olanlar da bütün bu âlemde Vahid ve ahad olan Allah’ı müşahede ettiğinden bütün varlıkta hasretmeksizin şurada var da burada yok burada daha çokta şurada az gibi olmadan bütün varlıkta hakkın vechini seyrettiğinden buna müşahede ettiğinden arif ve keşif sahibi olmuş oluyor.

Keşif insanın aklında ilminde meydana gelecek olan bir şeydir. Yoksa keşif gökyüzüne bakacak gözü bir milyar km öteyi görecek müşahede edecek demek değildir. Keşif aslında gözünün önündekinin hakikatini idrak etmektir. Bundan daha güzel keşif olmaz.

Buradakini görmedikten sonra öteleri nasıl keşfedersin. Eşyanın hakikatını ortaya çıkarmak onun müşahedesi ve keşfidir. Bunun için Allahüteala Muhammediler hakkında, ümmeti Muhammed değil, gerçek Muhammediler hakkında tabi ki bunlarda Ümmet-i Muhammed ama gerçekçiler olarak, وَقَضَى رَبُّكَ اَلا تَعْبُدُوۤا اِلاۤ اِيَّاهُ 17/23 “Ya habibim küllün rabbı olan senin rabbın ancak ona ibadet etmenizi kaza ve hüküm eyledi. 

“Rabın takdir etti hükmetti ki hiçbir şeye ibadet etmeyiniz illa hu” Yani nereye ne şekşlde ne zaman ibadet ediyorsanız edin ona ibadet etmiş olarak düşünerek ibadet edin. Dolayısıyla ondan başkasına ibadet etmeniz mümkün değildirzaten, yani puta da ibadet etsen, taşa da ibadet etsen havaya da suya da kabeye de kuduse de ibadet etsen dönsen gene de Hakka ibadet etmiş olursun.

Zira her kim puta tapsa veya hayal eylediği bir mabuda ibadet etse mutlaka Hakka ibadet etmiş olur. Çünkü gerek zahir suretteki zuhurlarda ve gerek hayalat gibi manevi zuhurlarda, düşünce, hayal de bir zuhurdur. Bu zuhurların hepsi hep Haktır. Vücut birdir o da ancak Hakkın vücududur.

Beyt: Onun gayreti cihanda gayriyi koymadı, onun gayretinden cihanda kendinde gayri hiçbir varlık olmadı, şüphesiz bütün eşyanın aynı oldu, özü oldu, hakikati oldu.[42] 

---------------



(71/24) (Ve kad edallû kesîran ve lâ tezîdizzâlimîne illâ dalâlen.)

(71/24) “Ve muhakkak ki: Birçoklarını sapıklığa düşürdüler. Ve -Yârabbi! Sen de- o zâlimlere sapıklıktan başkasını arttırma.” 

---------------

Sapıklık “dalâl” “mudil” isminin zuhurudur, kavminin çokları “mudil” isminin hükmü altında olduklarından diğerlerini de kendi meşrepleri olan bu ismin ahkâmına davet ettiler, onlarında çoğu bu ismin tesirinde olduklarından kolayca kabul ettiler. Böylece bir birlerinin daha çok “mudil” ismi hükümlerinin içine girmelerine sebep oldular. 

Bu içine girdikleri “mudil” kendilerine hoş göründüğünden onlar hakkında bu dua yerli yerince olmuştur. Dalâletleri kendilerine hoş göründüğünden dâllîn olarak kalmışlardır. Dâllîn’den hâdî’ye geçebilmek için çok güçlü bir “hâdî” tarafından bulunduğu yerden çekilmesi gerekmektedir. Tabii ki, oradan çıkmak isteyen kimsenin de kendisinin yukarıdan çekmek isteyene yardımcı olması mutlaka gerekecektir.[43] 

Fusûs’ül Hikem ile yolumuza devam edelim;

29. Paragraf:

"Ve bir çoğunu idlâl eylediler: "ya'nî vahidin vücûh ve niseb ile ta'dâdında hayrete düşürdüler. Ve kitaba vâris kılınıp mustafeyn olan, nefislerine "zulmedenler" ziyâde etmediler." Ve o üçün evvelidir. İmdi Hak onu "muktesıd" ve "sabık" üzerine takdim etti. Ancak dalâlen, ya'nî hayreten, ziyâde eyledi. Muhammedi ise "Sen'de hayreti bana ziyâde et!" dedi. Her ne vakit onlara aydınlık olsa, onun içinde yürürler; ve üzerlerine karanlık bastıkda kâim olurlar. İmdi hâir için devr vardır; ve hareket-i devriyye kutbun etrafındadır; ondan ayrılmaz (29).

Yani Nûh kavimi vucud-u vahidi mezahir aynalarına yansımış olan muhtelif suretlerini ve kendisinde olan esma ve sıfat nisbetlerinin çoğaltmak suretiyle halkı şaşırtıp hayrete düşürdüler. Yani işte o putlara isim verdiler ya işte Allah’ın vücudunu çoğaltarak çokluğa, kesrete düşürerek halkı yanılttılar. Yani Nûh kavimi vücud-u Vahidi, tek vücudu zuhurda olan aynalar aksetmiş olan O’nun muhtelif yön ve suretlerini kendilerinde bulunan esma ve sıfat nispetlerini çoğaltmak suretiyle halkın birçoğunu şaşırtıp hayrete düşürdüler. Misal bir odanın duvarına çukur ve tümsek, hem çukur hem tümsekliği birlikte olan aynalar konsa on tane böyle ayna konsa, yani bu çukur, tümsek ve çukur ve tümsek aynı aynada olan aynalardan on tane bir odanın duvarlarına konsa o odanın ortasın da duran tek kişinin gölge ve yansıması hepsinde yansır.

Ortada dikilen şahıs bir iken aynalarda on suret görünür. Aynaların özellikleri başka başka olduğundan ( kimisi çukur, kimisi tümsek, kimisi karışık) her birinde yansıyan hayal dahi birbirine benzemez. Birinde uzun bir görüntü ve ince bacaklar, diğerinde basık yassı bir vech ve yuvarlak bir gövde, kısacık bacaklar, birisinde uzun bir vech ve şişman bir gövde diğerleri de buna kıyasla birer suret görülür. Halbuki cümlesi bir kişinin görüntüleridir. Bu değişik görünme ancak aynaların ihtilafından meydana gelmiştir. Şimdi odaya giren diğer bir kimse o hayalatı görüp her birer lerini başlı başına birer vücut zan etse, bir başkası kapıdan bu durumu gözleyip de görüntüleri ayrı vücut zan etse bu gölgenin- görüntülerin- sahibi olan tek kişiden habersiz olsa bu şaşkınlıktan başka bir şey değildir. Yani o kişinin şaşkınlığından başka bir şey değildir. Böyle bir kimse bu gördüğü hayalata vücut verdiği için şaşkın olduğu gibi bu iddiasına başkalrını da davet etse onları da şaşırtıp hayrete düşürür. İşte günümüzdeki ve daha önceki alimlerin hali budur.

Görünen varlıkları hakiki varlıklar zannedip onları anlatmaya başlıyorlar. Aynalarda gördüğü şekilleri anlatmaya başlıyorlar. Böylece şekillere tapıp şekillerde kalıyorlar. İşte onun için işin hakikatini anlamak için alim değil arif olmak gerekiyor. Arif-i Billah olan da o görüntünün özelliklerini gördüğü gibi anlatır şu zayıftır bu şişmandır şu nun üstü zayıf altı şişman gibi ama O’nun özellikleridir diye anlatır. Şişmana ayrı varlık, zayıfa ayrı bir varlık vermez tek varlığın şişman zayıf hali der.

İşte böyle yaptığımız zaman zahir ve batında isabet etmiş oluruz. İmam-ı rabbaninin aşamadığı konu budur. Esma âleminde kalmış oradan dönmüştür. Bütün müntesiplerine de anlattığı için hem kendi yanılmış hem de diğerlerini yanıltmıştır. M Arabi Hz lerinin ismi İmam-ı ilahidir, Uluhiyeti bildiren imamdır, önderdir, şey-ul Ekber. İmam-ı rabbani; Rab mertebesi, rububiyet mertebesi, oranın da hakikatini bilmemektedir. Ama diğerlerinden bir fazla oraya yükselmiş. Diyelim ki burası efal âlemi bunun bir üstü Esma âlemidir. Efal âleminden gelmiş tavana vurmuş, rububiyet âleminin alt sınırından aşağı inmiş üst sınırından değil. Daha Rab hakikatini idrak edememiş. Ama biraz zar zor yükselmiş.

Mektubatı hep hayalden bahseder. Ef’al ile Esma arası, şeriat ile tarikat arasıdır. Daha çok şeriat ağırlıklıdır. M Arabi Hz leri için onlar diyorlar ki; “Yukarılara gitti geriye dönemedi, bu fikirlerle şaşkın kaldı” diyorlar. Yani mecnun oldu diyorlar. Hakkın huzuruna gitti ama geri dönemedi, diyorlar o kişiler İmam-ı Rabbani için “Gitti ve geriye döndü” diyorlar. Halbuki gidip döndüğü yer Mirac’ın birinci bölümü bile değildir. Zahir olan bu suretler hep tek kişinin gölgesi olup bulunduğu yerin farklılığı nedeniyle böyle çeşitli görüntüler ile göründüğünü bilen kimselerin hayreti ilme dayandığı için övülen hayrettir. Zira bu gurup فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ 2/115 ayetinde buyurulan “Nereye bakarsanız Allah’ın vechini görürsünüz” Her cihetten Vücud-u Vahidi Hakkın tecellisini görürler. O tecellide Hak sahipliği ve hayretlerinden Vücud-u Vahidin müşadesinden naşi bir vechi diğer vechden ve bir ciheti diğer vechden ve bir ciheti diğer cihetten fark ve temyiz edemezler, her yönde Hakkın vechini müşahede ederler, odur budur, şudur diye ayırmazlar. 

Tercüme:

“Cilvelenme bana beyhude emr-i Hac ki gördüğün kabe senin olsun ben görürüm beyt-i Hüda” Taştan yapıyı beyt olarak görüyor şeklini değiştiriyor, aslında o taş ona taş dese daha makbul olacak aslında. Hac emirleri hac bakanları diyelim yani Hac işleri ile ilgili en üst mertebe sorumlu, hac bakanına, Hac emirine iltifat var. Herkez niyazda işte hac için bize müsaade ver, bize konaklama yeri, hac için müsaade ve. İşte bu rağbetten dolayı cilvelenme, yani kendini bir varlık zannetme gördüğün Kabe senin yani sen Kabe’nin emirisin ya gördüğün kabe senin olsun, yani o gördüğün kabe senin, sen o Kabe’ye hizmet ediyorsun.Yani sen o taştan yapı olan Kabe’ye hizmet ediyorsun. “Ben görürüm Beyt-i Hüda” diyor. Yani ben onu Hüda’nın evi olarak görürüm. Diyor. Sen hayalinde O’nu Kabe görürsün ama benim orada gördüğüm Beyt-i Hüdadır. Allah’ın evidir orada gördüğüm buyuruyor.

Tercüme:

Vecih birden gayri değildir, sen ayineleri saydığın vakit taaddüt eder.” Yani vecih birdir, ama aynaları sayarsan aynalarda görünenlerde değişik olduğundan adetlenmiş olur sen adetlersin buyuruyor. Bu şuhud zevki Muhammedi olan şuhudur. Bunun dışındakiler bu şuhudu, bu müşahedeyi bu idraki bulmaları mümkün değildir. İsterse Ümmet-i Muhammed’in içinde olan kimseler olsun. Sureti Muhammedi olup, hakikatte Muhammedi olacak değildir. İsim olarak Muhammedidir ama düşüncede müşahedede ulaştığı yer Hakikat-ı Muhammedi mertebesi olmadığından Muhammedi değildir. Zahiren Muhammedi, batınan hangi mertebede ise onun kuludur. O peygamberin ümmetidir. Bu Şuhut sahibi olanlar nefislerine zulum edenlerdir ki onlar Kitab-ı Kur’an ve Furkan’a yani cem ve farka varis kılınan güzide kimselerdir. Yani Kur’an’ın hem Kur’an hem de Furkan yönünün kendilerinde birleştirenlerdir. 

Yani Kur’an cem, Furkan da Fark yani hem Kur’an’ı anlayanlar hem de Furkan’ı anlayanlar dır. Yani birini birine üstün getirmez sadece cem sadece fark değil cemi ve farkı birleştirmiş olanlardır. Bunlar güzide insanlardır. Onların nefislerine zulumu vücud-u imkaniyelerinin müktezası olan şehevatı terk etmeleri ve zilal-ı esmaiyeden ibaret vücud-u mukayyede ve mütainlerin nefh eyleme leridir. 

Şehavat; şehvetin cemidir. Şehvet denince sadece cinsellik değil kişi neye fazla yönelmişse o şehavat hükmündedir. Yani nefsani olarak kişi neye düşkünse tabiatı itibarıyla daha çok nereye yöneliyorsa o şehavat hükmündedir. İşte şu et ve kemik imkan vücutlarının yani beden vücutlarının yani esmanın gölgesi olan kayıtlı vücutları varlıkları kaldırmalarıdır.

Bu nefslerine zulum edenler ثُمَّ اَوْرَثْنَا الْكِتَابَ الَّذِينَ اصْطَفَيْنَا مِنْ عِبَادِنَا فَمِنْهُمْ ظَالِمٌ لِنَفْسِهِ وَمِنْهُمْ مُقْتَصِدٌ وَمِنْهُمْ سَابِقٌ بِالْخَيْرَاتِ 35/32 Sonra bu Kitab’ı kullarımızdan seçtiğimiz kimselere miras bırakmışızdır. Onlardan kimi kendine yazık eder, kimi orta halli davranır, kimi de Allah’ın izniyle, iyiliklere koşar. Bu ayette üç taifeden bahsediyor, (sav) efendimiz bu üç taife hakkında “Onların cümlesi Vahid menzilesindedir ve hepsi cennetliktir” Buyurmuştur. Şimdi nefsine zulmeden kimse Vahid-i hakikiyi bir takım itibarat ile teksir edip bu kesrette de Vahdeti müşahede eder. Yani nefsine zulum eden kimse hakkın şusu vardır, busu vardır diye çoğaltıp bu kesrette de vahdeti müşahede eder.

Evet bunlar çoktur ama Vahid’in özellikleri olduğu itibarıyla çoktur der. Ve o üç taifeden biri nefsine zulmedenler, biri muktesitler, biri de sabikunlardır, ( hayratta ileri gidenler) dır. Muktesit ise Vahide kesreti ve kesrette vahidi müşahede edip, bu iki Şuhut arasını cem ederler. Sabikun ise adedi birleştirip kesiri vahid müşahede eder, böylece mükdesit ile sabık hakkın ve halkın vücudlarını itibar ve ispat ettiklerinden ehl-i hayret değillerdir. Fakat zalim-i Muhammedi yani nefsine zulum eden Muhammedi Vahidi itibarat ile kesir gördü ve halkın vücudunu itibar ve ispat etmediği için hayrettedir.

وَلاتَزِدِ الظَّالِمِينَ اِلا ضَلالا 71/24 şu halde hak onun hayretini ziyade eder, nitekim (sav) efendimiz “Ya Rab benim hayretimi sende ziyade et” buyurur. Bu hayret hayret-i mahmudedir. Yani övülmüş hayrettir. (sav) Efendimiz “Ya rab benim hayretimi sende ziyade et” buyurur. Bu hayret hayret-i mahmudedir. Yani övülmüş hayrettir. Malum olsun ki bu ayet-i kerime Nûh suresinde vaki وَقَدْ اَضَلُّوا كَثِيرًا 71/24 ayet-i kerimesini mütakiben şeref varid olur. Şu halde وَلاتَزِدِ الظَّالِمِينَ اِلا ضَلالا 71/24 kavli Nûh kavimine ait bulunur. Çünkü zulmün kelimesinin lugat manası; bir şeyi mevzinin gayri olan bir yere vaaz etmektir. Zulum o şeyi yerinde kullanmamaktır. 

Nûh kavimi ise hacer ve şecerden yaptıkları mezahiri esnamda yani zahir putlarda Uluhiyet tahayyul edip onlara ibadet ettikleri için Uluhiyeti mevzinin gayri olan mahale vaaz etmekle zalim oldular. Yani yaptıkları şeylere Uluhiyet verdiklerinden halbuki o Uluhiyet onlarda olmadığından Uluhiyetin birer vasıfları olduğundan ama o vasıf değild de Uluhiyet yani Vahid, gerçek Allah olarak yöneldiklerinden onlara zulum ettiler. Şimdi iki zulum olmuş oldu. Birisi Muhammedilerin zulumü, biri de burada Nûh kaviminin zulumudur. Hani Nûh kavimi Hacer ve Şecerden yani taştan ve ağaçtan yaptıkları put masharında Uluhiyet tahayyul edip onlara ibadet ettikleri için Uluhiyeti mevzinin gayri olan mahale yani bulunması lazım gelen yerin gayrine verdiler ve zalim oldular.

Nefislerine zulmeden, zalim Muhammediler ise şehevat-ı nefsaniyelerini mahaline vaaz etmediler. Belki muhalefet edip terk ettiler. Bu tabi ki belirli bir süre içinde olan mücahede devrinde yani kişinin kendi kendisiyle mücadele ettiği nefis mücadelesi ettiği devrelerde yemek yemesi gerekti yemek yemedi, az yedi işte nefsine zulum etmiş oldu. Başaka yerde kullanma veya ihtiyacını vermeme gibi.

Muhammedilerin hayreti takdir edilmiş hayrettir, Mahmud, hamd edilmiş, övülmüş takdir. Muhammediler hayret-i mahmudedir, Hayret-i Mahmude (övülen hayret ) yani hayretimi artır, işte övülen hayret budur. Bir de hayret etme var kişi nefsinden her hangi bir şekilde değersiz şekilde hayret eder, ama burada hayret hakkın hakikatını idrak ederek onun özellikleri yönüyle ona hayret etmektir.

İşte bu hayret-i Mahmude dediği övülen hayrettir. Gerçek hayrettir. Bu hayret sahibi olan Muhammediler, bu hayrete Muhammediler sahip ancak. Çünkü idrakları şuurları yerli yerince neye hayret edecekler ne üzerinde duracaklar neye hayret etmeyecekler bunun bilincindedirler. İşte bu hayret övülen hayrettir. Hak Muhammedilere yani bu hayret sahibi olan Muhammedilere Hak her ne vakit Nur-u ahadiyet ile tecelli etse, ne demek Ahadiyet Nuru, vahdet Nuru birlik Nuru ile tecelli etse ve onları o nurla aydınlatmış olsa o nur içinde yürürler. Hani bahsettiğimiz ayet varya اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشِى بِهِ فِى النَّاسِ 6/122 ayeti burada bunu anlatıyor. “Siz ölüler iken sizi diriltik ve size bir nur kıldık ki o nur ile insanlar içinde yürürsünüz. “ Hak her ne vakit Nur-u Ehadiyet ile tecelli edip onu aydınlatsa onlar onur içinde yürürler. Ayet-i Kerime hayret edenler içindir. 

Zira tecelli-i Ahadi yani Vahdet tecellisi ahadiyet tecellisi ile kesarat, çokluk ve hicap yani perdeler taayyunat kalkar. Yani ahadiyet tecellisi geldiği zaman çokluk kalkar, perdeler de kalkar. Yani ne keserat kalır ne de perdeler kalır ne de taayyunat kalır. O zaman gördüğün eşyanın hakikatını idrak edersin, eşya aynı eşyadır, değişen bir şey yok eşya aynı ama eşyaya bakış açın değişir. Eşyayı görüşün değişir. İşte bu irfaniyet, bunun dışında bir şey beklemek işte olağan üstü hadiseler şunu gördüm, nur gördüm bunu gördüm falan yeşil kırmızı nurlar işte bunlar hayalin ta kendisidir.

Bu da tarikat mertebesinde olan hallerdir ama buralardan geçilmesi gerekir. Ki gerçek idrak ile meseleye bakabilesin. Kişinin tesiri altında kalmadan ben sarı nur gördüm, kırmızı nur gördüm, işte İnsan-ı kamil gördüm, sakallı birisini gördüm, ben peygam beri gördüm, diye söylenen sözlerin hepsi insana perde olur, onların gerçek hali olsa bile onlar tarikat düzeyi işlerdir, onların hiç birinde kalmadan yoluna devam etmektir. Hayret hayret ettiren muhtelif adetler o kadar çok adetlenme de ortadan kalkar. Yani bakış açın değiştiği zaman bu âlemde gördüğün o kadar çok adetleri Vahid’e bire indirirsin. İşte o vahid Nur’u ile tecelli ettiği zaman يَمْشِى بِهِ فِى النَّاسِ “O nur ile insanlar içinde yürür” buyurması başından yukarı doğru bir Nur huzmesi çıkar değildir. Oradaki nurdan kasıt aydınlanmadır. Aydınlanmaktan kasıt Cenab-ı hakkın o bireyine özel bir idrak vermesi demektir. İşte bütün bu uğraşmalarımız idrak nurumuzu kendi üzerimizde oluşturmaya çalışmaktır. O Nur öyle anladığımız gibi parlayan bir Nur değildir. 

 Ama bütün âlemi aydınlatan renksiz ışıksız bir Nur’dur. Biz Nur dediğimiz zaman duvara vurmuş bir ışık bir süliyet arıyoruz. O Nur Nur-u ilahi seni aydınlatandır. İrfan yolunda bilgi yolunda seni aydınlatan nurdur. Bunun da ne rengi ve ne de şekli vardır. Taayyunat-ı Kesire perdelerinin karanlığı çöktüğü vakit hayrete düştükleri halde dururlar. Bu Nurla yürürler ama zaman gelirde taayyunat-ı kesirenin perdelerinin karanlığı çöktüğü vakit, yani bu taayyunatın çokluklarının karanlığı çöktüğü vakit hayrete düştükleri halde dururlar. Yanlış adım atmasınlar gibi.

Bu ne demek oluyor kişi beşeriyetine döndüğü zaman yani beşer hayatını yaşamaya döndüğü zaman dururlar. Yürümezler ve kati merhale etmezler. Yani o halde katiyet yol almazlar. Hayrette olanlar ise devrederler, hareket-i devriye ise kutup etrafındadır. 

Ondan ayrılmaz, böylece onun devrinin evveli ve ahiri yoktur. Burada iki hayretten bahsediyor, 1- Hayret-i Mahmude, yani övülen hayret, işte hayret eden iki türlü insan vardır, birisi kesret âlemine bakar, ne çok şeymiş bunlar diye hayreti o şekilde artar, bu perdelenir, birisi de vahdet nuruyla kesrete bakar kesreti ortadan kaldırır onun tekliğini idrak eder. İşte bu övülen hayrettir. Diğeri de hayret ama bu kesrete götüren perdelere götüren hayrettir. Burada bir kişinin hallerinden değil iki kişinin ayrı hallerinden bahsediyor.[44] 

---------------





(71/25) (Mimmâ hâtîatihim uğrikû fe udhilû nâran fe lem yecidü lehüm min dünillâhi ensâran.) 

(71/25) “Günahlarından dolayı suda boğuldular, sonra ateşe atıldılar. Artık kendileri için Allah'ın ötesinde yardımcılar bulamadılar.” 

---------------

“Mudil” isminin mazharı olduklarından ki; cehildir bunun hali ise mânen ölümdür. Su ise hayattır, bu hayatın kıymetini anlayamadıkları için, onlar anlayamadıkları şeyde gark olmuşlardır. Yâni hayatın içinde gark olmuşlardır, ancak bu gark oluşun kıymetini bilemedikleri için onlar hakkında gerçekten bir ölüm olmuştur. 

Gerçek Hakk yolcusu ise, bu su, ilim-hayat deryasında ilmen gark olduğunda ebedî hayatını kazanmış olur. 

Nûh kavmi ise dünya da iken su-ilim deryasında boğuldular, ancak bu deryaya inanmadıkları için bu derya onları nefisleri yönünden boğdu. Bunun neticesinde de, gelecekte ateşe atılacaklardır. Aslında ateş mâsiva denen Hakk’ın gayrı ne varsa hepsini yakar ve kişiyi tertemiz bırakır. Ancak bunlar nefisleriyle hareket ettiklerinden orada ateş onların nefislerini yakarak bu hâli “azb” edecekler, Yâni tadacaklardır. 

Bunlara Allah’tan başka “ensâr” yardımcılar yoktur. Yâni “mudil” isminin mutlak taşıyıcıları olan bu kimselere başka bir isim ve onun taşıyıcıları yardımcı olamaz. Sadece “Allah” ve bu ismin taşıyıcısı olan (Kâmil İnsân) yardımcı olabilir denmektedir.[45] 

---------------







(29/14) (Velekad erselnâ Nûhan ilâ kavmihi fe lebise fîhim elfe senetin illâ hamsîne âmmen feehazehmüttûfânü vehüm zâlimûne)

(29/14) “Andolsun ki, biz Nûh'u kavmine gönderdik, artık aralarında elli yılı hariç, bin sene durdu. Nihayet onlar, zulümlerini sürdürürken kendilerini tufan yakaladı.”

---------------

Âyet-i Kerîme’den anlaşılan Nûh (a.s.) a “elli” yaşında Peygamberlik gelmiş ve “dokuz yüz elli” sene tebliğ de bulunmuş, oldukça uzun ve yorucu bir süre imiş. Bu kadar uğraşması neticesinde bir ilerleme olmayınca onları tûfan yakalayıverdi. 

Hâl böyle olunca, bir sâlik’in seyr-i sülûkunda bu devre de biraz uzun sürmekte, bundan kurtulması için, Nûh’un, yâni İnsân-ı Kâmil’in o mertebe de kendine hazırladığı gemiye, lüksüne bakmadan binmesi gerekecektir. İşte o gemi onu İlâhi ilim deryasında yüzdürecek beşeri ölümden koruyacaktır. 

Daha evvelce girdiği Yunus gemisinin karnından suyun dibinden, kurtulmuş, bu sefer de Nûh’un gemisine binerek sudan necat bulmuştur. O gemiyi ancak İnsân-ı Kâmil inşa edebilmektedir.

---------------





(29/15) (Fe enceynâhu ve eshabessefîneti ve cealnâhe Âyeten lil âlemîn.)

(29/15) “Fakat biz onu ve gemi arkadaşlarını kurtuluşa erdirdik ve onu -o hadiseyi- âlemler için bir ibret kıldık.”

---------------

İşte bu İnsân-ı Kâmil gemisine binenlerin gerçekten kurtarılacağı zât-î bir Âyet ile açık olarak belirtilmektedir. (Fe enceynâhu) “biz onu kurtardık” 

İfadesinin içinde her ne kadar “mazi-geçmiş” fiili varsa da aynı zamanda “yaşanan-hal” fiilide vardır. Bu günde kurtardık hükmü her yaşanan gün için de geçerlidir. Yâni kurtarış fiili Hakk’a aittir ve O, her an dilediği gibi hareket eder. Bu ve benzeri hadiseler sadece yaşandıkları günlerle sınırlı değildirler. Kûr’ân-ı Kerîm de yazılı ne varsa, tafsilî ve fiilî Kûr’ân olan bu âlemde herşey taptaze devam etmektedir. İşte gerçek seyr’u sülûk bu Peygamberler seyrini “hâl” de, yaşamak ve yaşatmaktır. 

Âlemlere ibret olması ise mühim bir hadisedir. Demek ki; bizim dışımızda ki, âlemlerde de böyle yaşamlar var ki, onlara dahi bu hadise bir ibret olmaktadır. 

(24/03/2009) Sabah namazı için otelden çıkıp saat (4,30) servisle Mescid’el Harâm’a giderken cep telefonuna bir mesaj geldi, merak edip açıp okuyayım dedim, mesaj “Türkcel”den idi, yurt dışı kullanma şeklini ve ücret tarifelerini bildiriyor idi ve örnek olarak ta şu sayıları veriyor idi. (00,90,53*****) evvelâ pek farketmedim, telefonu kapattım, fakat aklıma son sayı takılmıştı. Tekrar telefonu açıp baktım gerçekten verilen numara (53) idi. Bunca sayılar içinden bunun bir tesadüf olması mümkün değil idi. Türkcel vasıtası (cibril) ile gökten tasdik gelmiş idi. Bilindiği gibi bu sayı (53) bizim şifre değer sayımızdır. (Bu hususta daha çok bilgi Terzi Baba (1) kitabımızda mevcuttur.) elinde olan oraya bakabilir. 

Not= Daha sonra tekrar düşündüğümde bu sayıların genelde kullanıldığını sadece benimle ilgili olmadığını düşündüm ancak o geceki müşahedem o idi. Bu sayı değerleri hakkında daha bir çok izahlar yapılabilir ancak bu kadar bir hatırlatma ile yetinip yolumuza devam edelim İnşleallah.[46] 

---------------





(71/26) (Ve kâle Nûh’un Rabb-î lâ tezer alel ardı minel kâfirîne deyyaren)

(71/26) “Ve Nûh dedi ki: Yârabbi!. Yeryüzünde kâfirlerden bir şahıs bırakma.”

---------------

Yâni yeryüzünde ehli mudil-dâllîn’den kimse bırakma. Çünkü o aslında bu duayı kendi mertebesi itibari ile ifade etmişti. Demek ki, dallîn’in hakikati ona sadece zâhiri anlamda belirtilmiş idi. O mertebe itibariyle kesret hakikatleri yaşandığından, kesrette de zıtlar toplanamadığından, yâni o devrede “kesrette vahdet” yaşanmadığından yeryüzünde hiç bir “mudil” isminin zuhur mahallinin kalması istenmemiştir. 

Ancak, Hakikat-i Muhammed-î de ise, bütün âleme rahmet olduğundan esmâ-i İlâhiyye’ye de rahmet vardır. Bütün esmâ-i İlâhiyye zuhurda ve faaldir. İşte bu yüzden, Mertebe-i Muhammed-î de, “mudil” (dâllîn) in kaldırılması değil, (veleddâllîn) gazaba oğramış (dâllîn) den eyleme denmiştir. Yâni “dâllîn” den uzaklaşılması istenmiştir. 

Nûh (a.s.) ise bunların tamamen kaldırılmasını istemiştir. Çünkü bütün esmâ-i İlâhiyyenin hâmîsi değil idi. Peygamberimiz ise, “rahmeten lilâlemîn” olduğundan, “mudil” ismide bu âlemin cüzlerinden olduğundan, onun kaldırılması değil ona uyulmaması tenbih edilmiştir, aradaki mühim fark budur.

Demek ki, Hakikat-i Muhammed-î seyrinde “mudil”i yok etmek değil ancak ona uymamak vardır.[47] 

Mesnevi-i Şerifin ilk 18 beyitin içinde bu âyet hakkında;

9. Bu neyin sesi âteştir ve hevâ değildir. Her kimde bu ateş yok ise, yok olsun.

"Ateş"ten kasıt, ilâhi aşk âteşidir; ve bu mübârek beyit, yukarıdaki dört numaralı beyitle ilişkilidir. Yâni, kendi aslından uzak düşen her bir kimse, ilk kavuşma zamanını ister; çünkü kendi aslının âşıkıdır; ve bu aşk insân-ı kâmilde gâyet şiddetle açığa çıktığından, onun sözleri de baştan başa bu şiddetli aşkın âteşidir. Ve halka kendisini âlim gösterip hürmetlerini kazanmak için kitaplardan ezberlenip nefsin hevâsından çıkmış olan sözler değildir, ilâhi ilhâm ve vahiydir. Onun bu ilhâmi olan sözleri, kalbinde kendi aslına ulaşma aşkı olan kimseleri vecde getirir. Fakat bu aşkdan boş ve kendi benliğine gönülmüş olan kimselere bu ateşin etkisi olmaz. Bundan dolayı her kimde aslına ulaşma aşkının ateşi yok ise, o kimse ilk olarak kendi vehmî olan varlığından yok olsun ve kendisinin aklî ve bakış açısından ibâret olan bilgilerinden fânî olsun.

Ankarâvi hazretleri beytin orjinalinde geçen "nist bâd" yâni "yok olsun" sözü için bedduâ değildir buyurur. İşin aslında insân-ı kâmil, ilâhi mahlûklardan hiçbirisine bedduâ etmez; çünkü ilâhi ve Muhammedi ahlâk ile ahlâklanmıştır. Nitekim Uhud savaşında müşrikler Resûl-i Ekrem hazretlerinin mübârek yanaklarını yaralayıp dişlerini kırdılar. O Server-i âlem, bir taraftan akan kanları siler, bir taraftan da "Ya Rab! kavmime hidâyet et; çünkü bilmiyorlar" buyurur idi ve bedduâ etmezdi. Ve bâzen onlardan bedduâ tarzında gözüken sözler, hayırlı duâdır.

Nitekim Nûh (a.s.) kavmi hakkında “rabbi lâ tezer alel ardı minel kâfirîne deyyârâ” (Nûh, 71/26) yâni "Yâ Rab, yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan bir kimse bırakma!" buyurdu. Hz. Şeyh-i Ekber, Fusûsu'l-Hikem'de Nûh Fassı'nda, bunun şu ma’nâda hayır-duâ olduğunu beyan buyurur: 

"Ya Rab! kâfirler senin Zâhir isminin hükümlerine gömülüp daldılar ve gizli ve âşikâr olarak dâvet ettigim halde, senin Bâtın isminin hükümlerine yaklaşmadılar. Sen onların cisimlerini Zâhir isminden, Bâtın ismine naklet ki, rûhları bu şekilde kemâl bulsun." 

İşte nebîlerin ahlâkı ile vasıflanmış olan Hz. Pîr'in bu duası da bedduâ değildir; ancak bir tavsiyedir.

10. Aşkın ateşidir ki “ney”e düştü. Aşkın kaynayışıdır ki, meye düştü.

Bu mübârek beyit, yukarıda geçen ateşin tefsîridir. Yâni "ney"in sesi ateştir dedik; bu ateşten kastımız, aşk ateşidir; ve aşk ateşi ise kâinâtı kaplamıştır. Mahlûkların en mükemmeli olan insân-ı kâmilin, mübârek kalbine düşen aşk ateşi olduğu gibi, mâden türünden olan sûri meyin ve şarâbın kaynayışı da aşk ateşindendir. Çünkü “Küntü kenzen mahfiyyen fe ahbebtü en unefe fe halektel halka li uref”yâni "Ben, sıfatlarımın ve isimlerimin gizli hazînesi idim. Bu sıfatların ve isimlerin eserlerinin zuhûruyla bilinmeye muhabbet ettim; bundan dolayı mahlûkları bilinmem için halk ettim" hadîs-i kudsîsi gereğince, kâinatın meydana geliş sebebi ilâhi muhabbet olmuştur. Ve muhabbetin şiddetlisine "aşk" derler. Bundan dolayı bu mu¬habbet ve aşk bütün eşyâya sirâyet etmiştir. Nitekim Hz. Pîr Fîhi Mâ Fîh’lerinin yetmiş ikinci bölümünde şöyle buyururlar: 

"Sivrisinekten file varıncaya kadar, her birinin bir isteği ve âşık olduğu vardır. Pislik köpeğin ve yırtıcının isteği ve gıdâsıdır. Aşksız hayat mümkün değildir. Nitekim İslâm’ın Sadrı buyurdu ki, her kim ben âşık değilim ve bir şeyi sevmem derse, kalkıp onun burnunu kesiniz ve gözünü çıkarınız; eğer bağırırsa, deyiniz ki: Bizim ma'şuktan kastımız, ayrılığı, feryâda sebep olan şeydir. İşte anbardan bir avuç ve kitaptan bir yaprak yeterlidir; gerisi bu kıyas üzeredir."

Bilinsin ki, mevcûdun birliğini söyleyen tabiat âlimleri derler ki: "Hilkatte en önce sonsuz olan fezâ içinde elastikî, dâima değişimde olan ve sayılması mümkün olmayan gizli, yâni görünmez parçalardan oluşmuş, hepsi aynı cins ve kendi arasında maddenin atomları serpili olan esîrden başka hiçbir şey mevcût değildi. Hattâ belki bu atomlar da, yine esîrin yoğunlaşmış titreşimli parçalarından ibâret idi. Bir zaman oldu ki, başlangıçtaki bu atom¬lar belirli miktarda bir araya toplandılar ve bizim madde dediğimiz tabîatın macununu oluşturdular."

Burada birtakım sorular vardır ki, cevapları tabîat âlimleri indinde hep belirsizdir. O sorular şunlardır:

1. Bilim "hiçbir şey yoktan var olmaz ve var olan şey de yok olmaz" diyor. Şu halde bu akıcı esîr cevheri fezâda nereden peydâ olmuştur? Cevâbı belirsiz.

2. Fizik ilminin atâlet kânûnu yânî “duran bir cisim, bir kuvvetin etkisi olmadan hareket edemez; ve hareket hâlindeki bir cisim, bir kuvvetin etkisi olmadan hızını ve yönünü değiştiremez” kânûnu gereğince bir maddenin harekete gelmesi için bir sebep ve hareket ettirici lâzımdır; bu kimdir? Cevâbı yine belirsiz.

3. Esîrin titreşen parçaları, sonsuz fezâ içinde tamamıyla 

yoğunlaşmıyor da, niçin fezânın şurasında burasında öbek öbek düzenli sistemler oluştura-cak şekilde yoğunlaşıyor; ve tam bir düzen içerisinde bir silsile tâkip ediyor? Cevâbı belirsiz.

4. Bu akılsız ve irâdesiz ilk atomlar nasıl belirli miktarda ve düzenli bir şekilde bir araya toplanıyorlar?

Bu âlimler, bu soruların cevâpları bizi alâkadar etmez diyerek bu çıkmaz sokakta, önlerine gelen belirsizlik duvarlarına başlarını çarptıktan sonra, zekâlarını ve idrâklerini tekrar süflî âleme çevirirler. Fakat bu araştırmalarında gizli bir hakîkatin üstüne basıp geçmiş, olurlar. O da budur ki: 

Sonsuz fezâ hakîki vücûdun aynıdır ki, esîr denilen akıcı cevher, o hakîki vücûdun tenezzüllerinden ve izâfelerindendir. Ve o hakîki vücûdun Hayat, İlim, Semi', Basar, İrâde ve Kudret ve diğerleri gibi sıfatları vardır. Çünkü hareket Hayat'tan ve düzen İlim'den ve İrâde'den; ve bir şeyin var edilmesi ve icâdı Kudret'ten hâsıl olur ve fezâda zerreleri titreşen esîre vücûd ve varlık verdikten sonra, onun üstünde, ondan daha latîf ve bu bahsedilen sıfatların sahibi olan bir vücûdun ve varlığın kabûlü zarûrî olur. Eğer tabîat âlimi bizim bu sözümüze îtirâz ederek: 

"Ya o senin hayâl ettiğin esîrin üstündeki latîf hakîki vücûd, o fezâya nereden geldi?" diyecek olursa, deriz ki: 

Biz hakîki vücûddan bahsediyoruz. O vücûd nereden çıktı diye sormak, evvelce o vücûdun varlığının yokluğunu hayâl etmek olur ve artık ona vücûd denemez, yokluk denir. Bundan dolayı bu soru selîm bir aklın değil, vehmin sorusu olur; ve selîm bir akıl vücûd bahsinde burada durur; ve ancak o hakîki vucûdun izâfetlerine ve tenezzüllerine bakıcı olur. Çünkü izâfi vücûdlardaki düzenli silsile, Hayat ve İlim ve İrâde ve Kudret sıfatları-nın işidir. Beşerdeki akıl ve zekânın vâzifesi bunları idrâk etmektir. Kör ve câhil bir tesâdüfün beşer akıl ve zekâsında yeri yoktur. Beşerin aklı ve zekâsı, bu düzeni gördükten sonra, o hakîki vücûdda, kendi sıfatlarının ve isimlerinin aslının olduğunu idrâk eder ve kendisinde bu hakîki asla bir muhabbet ve istek görür. Çünkü bir hayat ve ilim ve irâde sâhibi, sevmediği ve istemediği bir işi yapmaz ve kudretini de sarf etmez. 

Şimdi mâdemki bu eşya muhabbet ile ve istek ile hakîki vücûd tarafından açığa çıkarılmıştır, muhabbet ve irâde ve diğer sıfatların eserlerinin, o vücûdun tenezzüllerinde izâfi vücûdlar âlemine de sirâyet etmesi tabîi olur. Nitekim mâden olan unsurların birbirini çekmesi ve bitkilerin kendi hayatlarına lâzım olan maddeleri çekme iştiyâki ve hayvanların birbirine meyli ve insanların birbirine olan aşk ve muhabbetleri, hep bu hakîki asıldaki muhabbetin sirâyet etmesindendir. İşte mübârek beyitte halk edilmişler âleminde insân-ı kâmilden, mâdenlere varıncaya kadar bu ezelî muhabbetin sirâyet edici olduğuna işâret buyrulmuştur.[48]

Fusûs’ül Hikem ile yolumuza devam edelim;

Kur’an’a değilde Furkan’a iktiba ettiler. O da Kur’an’ın içinde olduğundan dolayısıyla yine Hakka tabi olmuş oluyorlar. Zira âlem Hakkın Nefes-i Rahmanide söylediği kelamın suret-i manzumesidir. Yani bu âlem kelamın suretlenmiş şeklidir. Velhasıl Nûh Kavimi kavlen nebilerini inkar ettiler, fakat putlarının masharları ile vech-i mutlak’ı setr ettikleri için icabet etmiş oldular. Yani fiilen icabet etmediler kavlen nebilerini inkar ettiler. Sözle inkar ettiler fakat putlarının masharları ile yani zuhuru ile yani onlara tapmak ile vech-i mutlakı setrettikleri için fiilen icabet ettiler. Yani Vech-i mutlakı örttüler ama put da vech-i mutlakın varlığından bir başka varlık olmadığından yine o kendileri ona icabet etmiş oldular. Böylece Nûh (as) dahi onlara zem suretinde sena edip yani zem gibi görünen sena edip, Kur’an-ı Kerim’de sena gibi görünüp öyle şeyler var ki, taltif gibi görünen yerme vardır. 

Mesela خَالِدِينَ فِيهَا حَسُنَتْ مُسْتَقَرًّا وَمُقَامًا 25/76 “Onlar Cennette ebedi kalıcılardır” dendiği zaman burada biz bunu taltif olarak görüyoruz, zahir bakıldığında öyledir, ama batını manada baktığın zaman orada zem vardır. Çünkü mertebesi artık dondurulmuş oluyor onların. Mertebenin dondurulmuş olması onun artık sınırlandırılmış olması demektir. İşte o orada zem edilmiş oluyor. İşte bazı ayetler var dışarıdan baktığın zaman zem gibi görünüyor, ama altında iltifat vardır.

Yani “Yarab yeryüzünde kafirlerden devre den bir kimse bırakma” dedi. Ki bu onların batına ve usulleri için duadır. لا تَذَرْ عَلَى الاَرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دَيَّارًا 71/26 “ Ya Rab yeryüzünde kafirlerden devreden bir kimse bırakma” Yani yeryüzünde küfür ehli olan kimseyi bırakma, onların iman ehli olmasını istemektir. Yani bunları bir taraftan kaldır diyor ama onları iman ehli yap öyle bırak demek istiyor. Yani dışarıdan baktığın zaman yerme iken özüne baktığın zaman onlara gerçek duadır. Dedi ki bu onların batına cema usulleri için duadır. Yani zahirden batına ve cem haline geçmesine duadır. Zira Zahir isminin suretlerinden birer suret olan onların cesedleri fani olmakla batına ve ceme vasıl olurlar.

Yani yeryüzünde küfür ehlinden bırakma demesi zahir olan vücutlarının batına geçmesi demek oluyor. İşte Uleme-i billah Nûh (as) ın kavimi hakkındaki lisan-ı zem ile onlar üzerine senadan neşeye işaret ettiğini bildiler. Yani zem sözü ile onların üzerine senadan neşeye işaret ettiğini bildiler. Kimler bunlar Ulema-ı Billahtır. Allah’ın ulamalarıdır, yani Ariflerdir, bu sözden Nûh (as) ın zem gibi görünen bu sözden onlara taltif ettiğini bildiler. Yani sena ettiğini, onları övdüğünü bildiler. Neşeye işaret ettiğini bildiler, o tahkik ehli olan ulema Nûh (as) ın davetinde Furkan olduğu için, farklılık olduğu için gece gündüz farklılığı olduğu için ki bu da Furkan. Kaviminin o davete icabet etmediğini de bildiler. Zira kesretten vahdete yani çokluk tan birliğe ve teşbihten tenzihe davet aynı Furkandır. Yani Furkani davettir. Kur’an-ı Kerim’in bir ismi de Furkan ya, Kur’an’i davet var, Furkani davet var, Ümmül Kitab daveti var, Kitabül Mübin daveti var, İmamül mubin daveti var, Kur’an-ı Kerimde bunların mertebeleri vardır.

Halbuki emr-i Vücut Kur’an’dır. Emrin vücudu Kur’an’dır, Furkan değildir. Yani Cem-i Esma-ı İlahiye cami ve hakayık-ı mütabayine yani bu beyan edilenlerin hakikatine mütekabiliye havi olan Ahadiyet-i Zatiyenin ihatasından hariç hiçbir şey yoktur. Yani Kur’an’ın ihatasından hariç hiçbir şey yoktur. Ve esma-ı İlahiye ile Hakkın şuunat-ı zatiyesi olup Esma-ı ilahiye ise Hakkın şuunat-ı zatiyesi olup kendisinin aynıdır. Yani bütün bu âlemler, Allah’ın zuhuru olduğundan ta kendisinin aynıdır. Onun şuunatı ise Zat’ının muktezasıdır, böylece zat’ın ehadiyesi, Ehadiyet mertebesi bütün mahallerde esmasıyla mezhiri imkaniyede zuhuru ve tecellisi itibariyle yani bütün varlıklar ahadiyet mertebesinin zuhurda ahadiyet mertebesinin bütün imkaniye de zuhuru ve tecellisi itibariyle bir şeyden tenzih olunmaz. 

Neyi neyden tenzih edeceksin ki, bütün varlıkta Hakkın varlığı varsa ve orada isimler zuhur ediyorsa ve şuunat-ı İlahiye ise bütün varlıklar, o zaman şundan tenzih ederiz, bundan tenzih ederiz diye hiçbir şey söyleyemezsiniz. Tenzih edilecek tek şey kendimizi tenzih etmektir. Kendi mahalimizi temizlemektir. Zira hiçbir şey kendi Zat’ının müktezasından tenzih olunmaz. Kendi zatının gerektirdiği şeyden tenzih olunmaz. Senin gözlerin, ayakların varsa ben kendimi bu ayaklardan tenzih ederim sözü hiç geçerli bir söz değildir. Kendimi bu gözden tenzih ederim, benim göze ihtiyacım yoktur, gözsüz görürüm gibi bir şeyler söylemek tabi ki geçerli bir söz olmaz. Dolayısı ile âlemde Cenab-ı hakkı herhangi bir şeyden tenzih etmek ondaki mevcut olan zuhuru kaldırmış olmak demektir ki buna da kimsenin gücü yetmez. O istediği kadar tenzih etsin. O hayalindeki bir varlığı tenzih etmektedir, Allah’ı tenzih edemez. 

Böyle olunca emr-i vücut Kur’an’dır, Furkan değildir. Yani Vücut bütün olan tüm olan bir vücut, Kur’an’dır. Bu vücudun bölümleri de Furkan’dır. İşte kim nereye taparsa Furkani hareket etmiş olur. Farklı Rablara yönelmiş olur. Nûh (as) da bu mertebeden di. Cem mertebesinde ikame olunan kimse Furkana yani farka müteallik olan ihbaratı kabul etmez. Yani Cem mertebesinde bulunan kimse farklar ile ilgili ilimlere tenezzül etmez, bakmaz, icabat etmez. Çünkü aynı cemde olduğu için farkın taalluk olan ihbaratı kabul etmez.

Furkana yani farka müteallik olan ihbaratı kabul etmez. Yani farklılıktan gelen haber leri kabul etmez. Çünkü aynı cemde olduğu için farkın ne olduğunu bilmez. Yani Cem haliyle hallendiğinden farkı bilemez. O kimse her ne kadar fark içinde olsa bile yine Furkana müteallik ihbaratı kabul etmez. Yani fark âleminde yaşasa da ilmen, ruhen cemde olduğundan o farklılığı fırkalaşma yı kabul etmez. Zira kur’an Furkan-ı mutazammındır. Yani Kur’an Furkan’ı da kendi bünyesine almıştır. Yani fark âleminin ne kadar mertebesi, tafsili varsa Kur’an ve cem mertebesinde hepsi birleşmiştir.

Halbuki Furkan Kur’an’ı cem’i mutazammın değildir. Yani Furkan Kur’an’ı ihata edemez. Yani parça bütünü ihata edemez. Dolayısıyla Kur’an bütün Furkan parça olmuş oluyor. Ama o da Zat’ın varlığında olduğundan O’nun da aslı Kur’an’dır. Yani Kur’an ayrı Furkan ayrı değil, Furkan Kur’an’ın mertebeleridir. Çünkü Kur’an’da yani mertebe-i Cem de müştemi olan ayanın her birisinde mahal hasabiyle Hakkın zuhuru Furkanidir. Yani bunların hepsi Kur’an’da yani Zat’ta cem olmakla birlikte zuhura geldiği zaman Furkani, farklılalaşmadır, orada Furkan ismini alır. Şu halde Furkan Kur’an-ı Mutazammın olmadığından yani Kur’an’ı ihata edemediğin den mertebe-i Kur’an’da ve makam-ı cemde bulunan Furkana yani makam-ı farka davet olundukta kabul etmez. Yani zat mertebesinde olan bir kişiyi kesrete davet etmek mümkün olmaz. Kim ki Vahdet ilmini idrak etti sen ona istediğin kadar şurada bu var, şu var dersen o oraya itibar etmez. Ancak Zat’ın zuhuru olarak itibar eder. Ama kendi başına bir varlık olarak bakmaz. 

---------------

Nûh (as) ın davetine karşı kavimi azim bir hile ile mukabele etmeleri üzerine Nûh (as) onlar hakkında رَبِّ لا تَذَرْ عَلَى الاَرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دَيَّارًا 71/26 “Ya Rab yeryüzünde kafirlerden birisini bırakma” diye dua etti. Cenab-ı Şey (ra) bu duayı lisan-ı hakikatla böyle tefsir buyururlar ki Nûh (as) duasında “Rabbi” dedi “İlahi” demedi. Bazen de biz de diyoruz ya neden burada “hak” dedi, neden “rahman” dedi, neden “rab” neden “Allah” dedi diye. Hepsinin yeri var olduğundan. Burada da Nûh (as) ya rabbi diyor, İlahi demedi, yani ey benim Rabbım deyip Rabbı nefsine izafe etti. Zira Rab hangi isimle olursa olsun mutlaka merbub iktiza eder. Yani Rab varsa ona bağlı olan onun terbiyesi altında olan vardır bu da merbub dur. Nûh (as) da rabbım demesiyle O’nu Rab kendini de merbub olarak gösterdi. Rab hangi isimle olursa olsun mutlaka merbubu iktiza eder. Kendine bağlı olan kulların veya zuhurların ihtiyacını kaza için o rububiyetinde sabittir. Yani hangi rabba ne bağlı ise o onun ihtiyacını verir. 

Nûh (as) da ya rabbi dediği zaman istediğini verecektir manasınadır. Bizde çoğu zaman “aman ya rabbi “diyoruz. İşte “aman yarabbi” dediğimiz zaman bizim esmamız hangi esmanın tecellisi ise o esma bizim ihtiyacımızı vermeye çalışır. Fakat İlah bir sıfat-ı muhayyen ve ismi mahsus ile mukayyed değildir. “aman Allahım” dediğin zaman o kadar geniş ki hangi tarafından hangi şeyi isteyeceksin, ama Rab dediğin zaman seni terbiye eden rab tek esma olduğun dan hemen ona yönelmiş oluyorsun. Onun kontrolunda olduğundan senin ne istediğini biliyor zaten, senin neye ihtiyacın olduğunu da biliyor zaten. Bu rab senin has rabbındır. İlah cemi esma ve sıfata şamildir. Bütün esma ve sıfatlara camidir, sen İlahi dediğin zaman hangi yönden ne istiyorsun ama rab dediğin zaman senin has rabbın seninle ilgili olduğun zaman hemen senin ne istediğini bilir. Sen şimdi askerin bir postalı için genel kurmaya gidemezsin, postalı depoda görevli çavuştan alacaksın. Genel kurmay bütün silahlı kuvvetlerin genel olarak ihtiyacını karşılar. Bir postal ile uğraşmaz. 

Mesela hasta olan bir kişi “ya ilahi, ya Allah “ diye nida etse bu ismin tahtında olan şafi ismine, ve aç kalan kimse “Ya ilah” dese “rezzak” ismine iltica eder. Yani İlahın Rezzak yönündeki çünkü Allah isminde mevcut ya hepsi, Allah dese de yine Rezzak rabbına döner o istek yani Allah öteki tarafa havale eder. O zaman sen direk o isme yönel. Başbakandan bir şey isteyipde isteğin eğitim ile ilgili ise başbakan eğitim bakanına havale eder. Oraya havale etmektense sen eğitim bakanından iste doğrudan doğruya. İlah esma ile bu surette tenevvu eder o her vakit bir şende ve bir tecellidedir. Onun için bir subut yoktur. Yani ilahda sabitlik yoktur. Her an bir başka şendedir. Ama Rab her an kendi şende sadece bir şendedir. Fakat rab için hacet giderme hususunda sabitlik vardır. Çünkü Rab onun için Rabdır. Böylece Nûh (as) rab ismi ile nidada telvinin subutunu hacetine muvafık olan suret ne ise Ya Rabbi demesi itibarıyla, hakkın o sıfat ile tecellisini ve zuhurunu diledi. 

Hakk’ın onun muradına muvafık sıfatla zuhuru renklenmektir, değişikliktir. Yani değişik, değişik sıfatlarla zuhur etmektir, Ya rabbi dediği zaman. Çünkü rububiyet metrebesinde telvinin subutundan gayri sahih değildir. Yani renklenmenin sabitliğin den gayri sahih değildir. Zira her dua eden kimse hakkın kendi muradına göre tecellisini ister. Onu da ancak kendi rabbından alabilir. Kendi ihtiyacına göre olanı kendi rabbından alabilir. Nûh (as) “Rabbi “ ey benim rabbım nidasından sonra “Yeryüzünde bırakma bunları” dedi ki kavimi aleyhinde onların arz üzerinde kalmayıp zeminin içine gitmeleri yerin içine gitmeleri ve kendilerini zahir ismin hicabında bırakan zahiri perdelerde bırakan taayyunat-ı vücudiyelerinden kurtulup kendi varlıkları tayin ettikleri vücutlarından kurtulup batın ahadi ve cemiye dahil olmaları içindir. Ahadiyetin batınında cem olmaları içindir. Beddua şeklinde duayı hayır dua eyledi. Zahirden bakıldığında beddua şeklinde ama batını hakikatide hayır dua idi onlar için. Nitekim Muhammedi buyurur ki eğer siz ipi sarkıtsanız allah’ın üzerine düşerdi. Zira bu gördüğümüz taayyunat-ı kesife latif mutlak vücudun zuhurundan hasıl olmuş vücutlardır. Maddiyatın vücudu emr-i itibaridir. Yani bu gördüğümüz vücutlar itibari vücutlardır. O latif vücudun yavaş, yavaş tenezzül etmesi sonucunda O latif vücuda zarf olarak zahir olmuştur.

Şu halde ipi sarkıtan ve ip ve ipin sarkıttığı mahal hep Allah’ın vücududur. Onun gayri bir mevcut yoktur ki ip onun üzerine düşsün. Zaten ipin başka yere düşmesi mümkün değildir. Göklerde ve yerde olan suver-i hakliye halk edilmiş suretler hep vücud-u vahidi mutlakın esma sebebiyle kayıtlanmasından ve taayun kisvesine bürünmesinden ibaret olduğundan taayyun elbisesine bürünmesinden ibaret olduğundan bunlar da zuhur Hak için sabittir. Yani ordaki zuhur Hakkın zuhuru olması sabittir. Başka bir tabirle vücud-u Mutk-ı Hak nihayetsiz bir deryadır ki zahir suretler hep onun köpükleridir. Nitekim Ferudunu Attar “eğer gözün görücü ise yani fail bir göz ise sen deryayı gör, zira âlem yoktur âlem deryanın köpüğüdür, düşün ki bu âlem hep hayeldir, nihayet bu hayeli bundan ziyade görme. Sen delimisin yoksa şaşkınmısın ki bu kadar hayel içinde uyumuş olasın. İmdi sen yere gömüldüğün vakit arz senin zarfındır, kabir senin zarfındır. Sen onun içindesin” Yani sen ölürsün ve senin anasırı muhtelifeden mürekkep olan vücudun arz içine gömülmekle Zarf-ı arz senin vücudunu ehl-i âlemin mezarından setr eder.

Yani senin taayyunun sureti fanidir. Ve sen batında aynı cemde müstehleksin. Batında onlarla birlikte Hakkın varlığında müstehleksin orada helak olmuşsun. Hakkın varlığında helak olmuşsun. Vahidiyetin batını senin zarfındır. Yani nasıl ki bu toprak senin zahirdeki bedeninin zarfıdır, senin mananın zarfıda vahidiyetinde senin mananın zarfıdır. Zira senin vücudun vücud-u mutlakı Hakkın bit tenezzül, tekasüf ederek tenezzül ile kesif hale gelerek mukayyed ve müteayyin yani kayıtlanmış ve tayin edilmiş olmasından ibarettir. Bu taayyunu zahiri düğümleri çözülünce batına gider. Vücud-u Mutlakta mündemiç bulunur. Yani bu taayyunu zahiri düğümleri zahirdeki olan bu taayyunun düğümlerine demek hücre yapısı çözülünce yani bunu tutan ilmek ile bir varlık meydana geliyor bizim de vücut örgümüz hücre yapıları ile atomları ile bir vücut meydana gelmiş örmeyle işte bu örme sökülür bir, bir sökülürse nasıl o elbise den eser kalmıyorsa işte bu taayyun olan vücudun da düğümleri çözülünce batına gider. 

Sende kimlik kalkınca mutlak vücuda dahil oluyorsun. Hakikatın görünmesi için senin ortadan kalkman gerekir. İster buna yanarak ulaş ister buna bilerek ulaş yeter ki sen O’na ulaş. İşte bu günden bu yokluğa ulaşırsan yarın yanmadan kurtuluyorsun. 

---------------

Birinci vücut dünyada, ikinci vücut ahrette, üçüncü vücut Cennet ve Cehennemde kişi nereye giderse oranın malzemesinden bir vücut verilecek ki oraya intibak edebilsin. Bu toprak bedenle Cennete giremez, bu ağız ve dil oradaki lezzetlere dayanamaz. Buradaki vücut Cehennem ateşine dayanamaz, oranın varlığından bir elbise verilecek ki oraya intibak edebilelim. Yoksa bir anda yok oluruz, iş biter halbuki cehennemde daimi kalacaklar vardır. Böyle olunca insan bu âlem-i şehadetten bu suretle intikal ettiği vakit berzah âleminde zahir olur. Bu isme berzah âlemine haline münasip bir kalıp verilir. Nitekim Hz Mevlana (ra) buyururlar, “Eğer benim bu kadeh-i vucudumu kırarsa gam çekmem zira o sakinin koltuğu altında bir başka kadeh-i vücut vardır.”

Yani benim bu kadehimi kırsa yani benden bu vücut elbisesini alsa onun koltuğunda çok elbiseler vardır. Bana bir başka elbise verir diyor. Bir başka kadeh verir diyor. Ayet-i Kerimede “biz sizi tekrar diriltiriz tekrar meydana getiririz.” Kavlinin izahıdır. Cenab-ı Nûh duasında لا تَذَرْ عَلَى الاَرْضِ 71/26 “Yeryüzünde kafirlerden bırakma” O kafirler ki taleb-i setr için esvaplarına büründüler ve parmakları ile kulaklarını tıkadılar, zira onlar istiğfara davet olunmuşlardı bundan setri anladılar. 

Ve duada مِنَ الْكَافِرِينَ kelamından sonra دَيَّارًا kavli gelip Cenab-ı Şeyh (ra) tefsiren buyururlar ki “ahadan” yani “Yeryüzünde kafirlerden birisini bırakma “ ta ki davet umumi olduğu gibi menfaat dahi umumi olsun. Yani kafirlerden hiç birini bırakma dediğinin ifadesini hepsi birden menfaatlensin yahut o hali görsünler manasınadır.

Zira Nûh (as) esma suretleri olan mezahir-i kesire ile vech-i Vahdetten hicaba düşen kavimini hicabat-ı Celaliye-i zulmaniyelerinden Cemali Zat’ın nuruna ve şekavetten saadete davet eyledi. Davet ettikçe onların hicapları arttı. Anladı ki onlar hicap ehlidir ve farktan Ceme ve Zahir isminden Batın ismine teveccühleri mümkün değildir. Bunlar Mudil isminin masharı olduklarından Hadi ismine davet etmek onları daha çok perdeledi. Onun için kulaklarını tıkadılar, esvaplarını başlarına çektiler. Neden? Mudil isminin masharı olduklarından Hadi ismini kabullenmeleri mümkün değildi zaten.

Böylece onların zahir suretlerinin Zahir isminin masharı olan yeryüzünden kalkarak yani onların zahirlerinin yeryüzü zahirinden kalkarak Batın ismine Batının masharı olan arzın karnında arzın içinde örtünmeleri için “Bunları kahret, suyla batır, yerin dibine çek” diye dua etmesi Zahir isminden Batın ismine onları ilhak etmesi içindir. Yani bu dua Rahmet için idi. Dışarıda işin tam tersi ifade ediliyor, halbuki onların Zahir isminden Batın ismine intikallerini istiyor. Mudil isminin masharı olduklarından Hadi isminin tecellisine girmeleri mümkün olmadığını ama gene de onlara bir Rahmet olmasını istediğinden yani peygamberlik rahmetinin onlara ulaşmasını istediğinden bu sefer değişik Esma yönüyle Zahir isminden Batın isminin Rahmetine çekmeyi diledi. 

Onun için bu duayı etti, aslında bu dua onların hakkında hayır dua oldu. Ama bunu M. Arabi Hz leri ancak keşfedebildi. Tefsirlere bakarsan onlara beddua etti diye görürsün. Tabi ki Zahir ehli için o da doğrudur. Dış yüzeye bakıldığında o da doğru dur. Zira onların kesretten vahdete yani çokluktan batın âlemi vahdete ve tefrika ve buuttan yani uzaklıktan ve tefrikadan yani farklılaşmadan can ve kurba intikalleri kendileri hakkında hayır ve salah olduğu gibi sair baki kalan mü’minleri de şaşırtıp hayrete düşüremeyecekleri cihetle hani 80 küsür kadar kişi mü’min oldularya şimdi onlar eğer yeryüzünde yaşamış olsalardı o mü’minleri de dalalate Mudil ismine çekeceklerdi. Hem kendileri Rahmet alsın diye hem de diğer mü’minleri Mudil ismine çekmesin diye onların yeryüzünden kalkması gerekiyordu. İki sebep var, gemiye binenler mü’min idiler ya onlar bir gün gelecek karaya çıkacak gemiye binmeyenlerde karada yaşamış olsalardı onlardaki Mudil tesiri gemiden inenlere de tesir edecekti. 

Çünkü az da olsa her kişinin varlığında Mudil ismi de var diğer bütün isimler de vardır. Hangisi fazla ise o isim ağır basıyor, ama zaman zaman o az olan esmada zuhura çıkıyor. İşte kişinin şartlanmalarıyla az olan esma bazen çok olan esmadan daha çok faaliyet gösteriyor. İşte dervişlik de bunu dengelemek için yapılıyor aslında. Yani böyle bir durumu da ortadan kaldırmış oluyor. Şu halde davet umumi olduğu gibi 

menfaat dahi umumi olmuş olur.[49]

---------------





(71/27) (İnneke in tezerhüm yudıllü ibâdeke ve lâ yelidü illâ kefferan.)

(71/27) ” Şüphe yok ki: sen onları bırakırsan kullarını sapıtırlar ve facirden, kâfirden başkasını da doğurmazlar.”

---------------

Yâni, “mudil” isminin zuhurlarını hayatta bırakırsan, onlar senin diğer isimlerinin zuhurları olan kullarını saptırırlar ve bu yüzden, kendileri sapmış olduklarından, onlardan doğan çocuklar da kâfir ve sapık olurlar.[50] “ İz- -T-B- ”

Fusûs’ül Hikem ile yolumuza devam edelim;

33. Paragraf: 

"Eğer sen onları bırakırsan", yani sen onları terkedersen "kullarını ıdlâl ederler" ya'nî onları hayrete düşürürler; ve onları ubûdiyyetten, esrâr-ı rubûbiyyetten kendilerinde mevcûd olan şeye ihraç ederler. Böyle olunca onlar nefisleri indinde abîd olduktan sonra, nefislerine erbâb nazarıyla bakarlar. İmdi onlar abîd ve erbâbdır; "ve doğurmazlar", ya'nî intâc ve izhâr etmezler; "illâ fâcir"i, ya'nî örtülmüş olan şeyi meydana koyanı, ki "keffâr"dir (Nûh, 71/27), ya'nî açık olan şeyi açıldıktan sonra örtücüdür (33).

Yani sen zahir isminin tahtı terbiyesinde bulunan onların vücutlarını kezalik Zahir ismi masharı olan rui arzda bırakırsan (o zahir vücutla bu zahir dünyayı ) onları kendilerinin batınına arzın da batınına çekmezsen vücudlarındaki vehimin gereği olan heva ve tuğyan yani kendi hevalarına ve isyan dairesinde hareket ederler. Eğer dua edipte al bunları arzın içine dememiş olsaydı onlar yeryüzünde kalacaktı heveslerine uyup asi olacaklardı. İsyan edeceklerdi. Kulları da şaşırtıp iman ehlini de şaşırtıp vehm-i enaniyete davet edeceklerdi. Kuvvay-ı nefsaniye ve sıfat-ı hayvaniye, nefsi kuvvetler ve hayvan sıfatları ile vücudu ile beraber onların sıfat-ı zatiyyesi olan ubudiyet-i hakikatinden çıkarıp nefsaniyetine götüreceklerdi mü’minleri. Kendilerinde olan esrar-ı Rububiyete ihraz ederler, halbuki kuvvayı nefsaniyetlerin hükmü altında zebun olan kimselerin esrar-ı rububiyetle ıtlaı caiz değildir. 

Yani nefis kuvvetlerinin altına giren kimselerin esrar-ı rububiyete ittılaları caiz değildir. Yani Rububiyet hakikatini idrak etmeleri mümkün değildir, caiz de değildir. Çünkü vücud-u mutlakın her mertebede bir hükmü vardır. Hayalinde yaşıyorsan hayalin mertebesinde de oranın bir hükmü var, hakikatinde yaşıyorsan onda kendine göre bir hükmü vardır. Bu mertebenin ahkamına riayet etmek icap eder. Kim hangi mertebede yaşıyorsa o mertebenin ahkamı onun üzerinde geçerlidir. İster “Adl, ister” Mudil”, ister “Hadi”, ister” Zahir”, ister” Batın”. Kuvayı nefsaniyeleri henüz diri olan kimseler, nefis kuvvet leri diri olan kimseler, nefsini öldürmek demek, onun gücünü kuvvetini öldürmektir. Kendisini öldürmek demek değildir. Nefis kuvveleri diri olan kimseler, hıfs-ı meratip edemezler. Nefsi diri olan kimseler mertebeleri hıfs edemezler, anlayamazlar. Evvela biz nefis kuvvelerini öldürmeden başlıyoruz. Veya nefsin terbiyesinden başlıyoruz.

İlk hareket sahası o oluyor. İşte diğer yollarda gördüğümüz olumsuzluklar bu nefis terbiyesi yapmadan başka türlü hayali ve duygular içerisinde seyrini tamamlamaya çalışmaktır. Onun için de yerine oturmuyor. Böylece delalete düşerler ve belki de bozulup insanların şerlisi olurlar. Nitekim Hadis-i Şerifte buyuruldu; “ İnsanların şerlisi o kimsedir ki onun üzerine kıyamet kopar.” Rububiyet sırrı zahir olur halbuki o diridir. Onun nefsani kuvveleri sıfat-ı hayvaniyesi henüz ölmemiştir, “ölmeden evvel ölünüz” sırrına mashar olmamıştır. Zamanımızda zahir ve batın hep Haktır, biz bunun böyle olduğunu anladık şeriat nizam-ı âlem içindir, Böylece hakikat-ı hale ıttıladan sonra namaza abdeste ve oruca ne ihtiyacımız vardır deyip heva ve heves zat-ı nefsaniyelerine ittiba eden bir takım zındıklar bu halin birer açık şahididir. 

Evet Zahir ve Batın Haktır, fakat senin kayıtlı vücudun bu hazreti şehadette halis bir kuldur ve Zahir isminin terbiyesinde bulunan bu kayıtlı vücuda vaki olan teklif Batında tekvin içindir. Böylece tekvin-i ilahiye ittiba amel-i salih ve muhalefet isefiili talihtir, faydasızdır, ve senden sadır olan efali saliha ve talihanın yani iyi ve kötü fiiller suretlei değer âlemde peyda olur, intikal ettiğin âlem-i berzahta seni istikbal edecekolan onlardır. Cemale mülhak olmak başka Celale mülhak olmak başkadır, daima padişahın huzurunda müsait olmakla onun külhancısı olmak arasında azim fark vardır. Zamanımızda bazı kimseler Zahir ve Batın hep Haktır derler, yani melameti-ül meşrep olanlar bunu yaparlar. Bir de alevi-ül meşrep olanlar bunu yaparlar. Zahir ve batın hep Haktır, biz bunun böyle olduğunu anladık derler. Yani bizim zahirimiz de Hak, batınımız da Hak bunu biz böyle anladık derler.

Şeriat âlemin nizamı içindir. Yani âlemin nizamını korumak düzenlemek içindir. Böylece bir hakikati idrak ettikten sonra namaza abdeste ve oruca ne ihtiyacımız vardır derler. Zahir haksa, batın Haksa her şey Haksa sen de Haksan şeriat bunu bilmeyenler için âlemin nizamını korumak içindir, derler yani bunu anlamayanlar için, âlemin nizamını korumak için derler. O halde biz bunu anladıktan sonra abdeste oruca ne ihtiyacımız vardır deyip heva ve nefsani heveslerine ittiba ederler. Niye, çünkü zahir ve batının kendi hakikatlerinin ve hakkın hakikatini yani gerçeğini hakkıyla idrak edemediğinden bilemediklerinden bu işi sadece lafsi kelami anladıklarından yahut öğrendiklerindendir. 

Eğer hakkın hakikati, Zahir ve Batın haktır, fakat senin kayıtlı vücudun bu hazreti şehadette çok açık bir kuldur. Sen içinden Hak olduğunu istediğin kadar bil ama bu kuldur, zuhur mahali kuldur, işte bunun kulluğu hakiki abdiyeti ortaya koymaktır, hakiki abdiyet de fiille olur, bunu insan nasıl terk eder, bu mümkün değildir.

 İşte onun için salat-ı daimun deniyor bu mertebedeki kişilerin namazına. Namaz-ı haricun denmiyor, ayetin hiçbir yerinde bunlar namazlar hariçtir demiyor. Beş vakit namazdan bahsediyor, sonra حَافِظُوا عَلَى الصَّلَوَاتِ وَالصَّلَوةِ الْوُسْطَى 2/238 “Salat-il vusta” beş vakit namazı kılarlar, ayrıca “vasat” namazı da kılarlar, “vusta” namazını da kılarlar, yetmedi اَلَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلاتِهِمْ دَاۤئِمُونَ 70/23 “daimun” namazı da kılarlar. Namazı terk ederler demiyor. İşte bu beş ile elli rekat namazdır. Tavan elli vakit, taban da beş vakittir. Onlar tavanı bırak tabanı da kaldırmış durumdalar. 

Zahir isminin terbiyesinde bulunan bu vucud-u mukayyedeye vaki olan teklif yani Zahir isminin tesirinde olan bu kayıtlı vücuda vaki olan teklif ibadet teklifi batında zuhur içindir. Yani burada bu fiil yapılırsa batında bu fiilin zuhuru olacaktır. Burada bu fiil yapılmazsa batında bunun zuhuru yoktur. Sen buradan bankaya gittin beş bin lira para yatırdın ise bu gün o para senin cebinden çıktı gitti, paran yok teslim ettin ama ben bunu istanbul’da alacağım dedin. Bankada o yatırdığın para çıkacak karşına. İşte zahir olan paranı yatırdın batın oldu. Parayı yatırmak bu fiilleri yapmaktır. Bugünkü tabirle Allah’ın bankasına oraya yatırım yapmaktır. İşte batın âlemine biz geçtiğimiz zaman batındakiler bize o zaman gözükeceklerdir. Şimdi biz yaptıklarımızı batına gönderiyoruz, neden, biz fiil olarak bir fiil yapıyoruz ama bu fiilin batını manası vardır. 

Bugün bunu göremiyoruz, mümkün değil bugün görmek. Buranın şartları batındaki manayı görmeye müsait değildir. Müsait olsa da göstermezler, yer olarak yine müsait değildir. Gösterilmeye müsait değildir. Eğer biz bir rekatlık namazın menfaatini görmüş olsak secdeden başımızı kaldırmayız. O zaman o ibadet menfaatle yapılan bir iş olur adeta alış veriş gibi olur. O da olmaması lazımdır. Görmeden yapacaksın aksi halde imtihan olmaz. Hiç gelecekte bir menfaat beklemeden o fiilini yapacaksın. Yani bankaya para yatırıyorum düşüncesi ile değildir. Sen paranı yatırdıysan bunu senden başkası alamaz, sistem böyledir. Bu kayıtlı olan vücuda vaki olan teklif yani namaz kıl oruç tut zekat ver hacca git diye yapılan bu teklif, batında tekvin içindir yani batında bu oluşum meydana getirmek içindir. 

Böylece ilahi teklife tabi olmak Salih amel ve onu inkar etmek de kötü ameldir. Dolayısıyla bunlar ahrette birer vücut bulacak Salih ameller cennetler, bahçeler, huriler, köşkler gibi, çıkacak güzel ameller, kötü ameller de cehennem suretinde, zebaniler suretinde varlıklar olmuş olacak. İyi yaptığımız amellerden daha dünyada iken bir kısmı ahiret için bir kısmıda az da olsa batında olarak burada zahir âlemde, yaptığımız iyi amellerden zikirlerden bir nur meydana geliyor, bu nurlar bir süliyet kazanıyor. Bir zikir yapıyoruz bu bir bilgi bir düşünce bir fiil var hemde orada bir nur var, hemde bir gönderiş bir kudret bir güç var, işte onlardan birer varlık meydana geliyor. Bu varlıklar canlıdır, ama bunu bize göstermiyorlar görsek dünya ile irtibatımız kalmaz yaşayamayız. Sistem bozulur. Bir de eksi olan fiillerden eksi varlıklar meydana geliyor, onlar birbirini yemeye çalışıyorlar. İkisi de şu vücuda hakim olmak istiyorlar. 

İşte biz Salih amelleri çoğaltırsak Salih amellerden meydana gelen mahlukat varlıklar çok diğerlerinden oluşanlar az oluyor, çok olanlar az olanları daha buradayken yiyip bitiriyor. Ozaman ahrette cehennemlik bir vasıf kalmamış oluyor.

İşte Allah’ın teklifine tabi olmak Salih amel ve muhalefet ise faydasız kötü fiillerdir. Senden meydana gelen Salih fiiller ve kötü faydasız suretler diğer âlemde peyda olur. İntikal ettiğin berzah âleminde seni karşılayacak olan varlıklar bunlardır. Bu hayattan sonra başımıza neler gelecek, İslam dininin ne kadar bir sağlam bir sistemle geldiği, bilindiği görülüyor. Onun için burası Cennetten, Cehennemden her yerden değerlidir. Biz ki bu anda dünyada yaşıyoruz, şu anda yeryüzünde bütün yaşayan insanlar âlemin en şanslı varlıklarıdır. Geçenler geçmiş, ne yaptılarsa yaptılar gelecekler belli değil ne gelirler nasıl gelirler ama biz şu anda varız. Mevcuduz, varız ve şuurluyuz. 

Berzah âleminde seni karşılayacak olan varlıklar bunlardır. Yani amellerin bedenlenmiş suretteri. Burası hem madde olarak müşahede âlemi hem de bütün âlemleri ilmen bilmen muhabbetle müşahede âlemidir. O halde Cemale mülhak olmak başka iltihak etmek, Cemalle birleşmek başka Celalle birleşmek başkadır. Yani Celal tecellisine girmek başka Cemal tecellisine girmek başkadır. İkiside kemaldedir. Acıtacaksa acıtma kemaldedir, sevindirecekse sevindir me kemaldedir. Buradaki Celal daha önce bahsettiğimiz ism-i Celalin yani Kahharı falan ortadan kaldıran Celal gibi değildir, buradaki Celal zahmetli Celaldir. Cemal Rahman ismi, Celal da burada Kahhar ismidir karşılayacak olan. Hani “Zülcelal-i vel ikram” dendiya daha evvelki sohobbetlerde Celalden daha faydalı olarak bahsettik, Oradaki Celal nefsimize yaptığı Celal, nefsimizi kaldırmak için Celal buradaki Celal ise bizi karşılayacak o Celal değldir.

Yani isim benzerliği var ama buradaki Kahharın Celalidir. Bir Rahmanın Celali var, arkasından Rahmet geliyor, yani Bir Celal geliyor ama arkasından Rahmet geliyor, burada Celal geliyor ama arkasından da Celal geliyor devamı da Celaldir. Eğer Celal hakiki manada yani ilmi faydalı yönden Celal olmasa nefsimizi ortadan kaldıramayız. İkisi de Celal tecellisi ama esmanın zuhurları değişiktir. Birisi Celal tecellisi sonunda Cemali hazırlıyor, birisi Celal tecellisinin arkasından gene Celal tecellisi devamlı Celal tecellisi geliyor. Birisi geçici Celalinden Cemaline iltihak ettiriyor, Daima padişahın huzurunda müsait olmakla yani bunların ikisi de Hakkın ismi ama birisi padişahın yanında arkadaşı dostu olmakla onun külhancısı olmakla aralarında çok fark vardır. Yani ekmekçibaşı, külhancısı, işçisi ahırında seyisi, o da padişahın yanında çalışıyor ama acaba ne zaman görür padişahı.

Ama padişahın yanında kapıcı da olsa hep padişahın yanındadır. İşte Nûh kavmi dahi batınları esrar-ı Rububiyetinin masharı ve zahirleri ubudiyet-i mahzı olduğu halde onlar ubudiyetten ıraz edip esrar-ı rububiyet itibariyle nefislerine erbab nazarıy la bakarlar. Nefislerine rab nazarıyla bakarlar. Vücud-u mukayyet ve müteayyinleriyle ve zahirleriyle kul iken yani zahirleriyle vücutlarıyla kul iken kuvvayı nefsaniyelerin hükmü baki iken ububiyetten rububiyete intikal ederler. Bu halleri ile Mudil isminin de davetine icabet eylerler. Böylece gerek kendileri ve gerek kendilerinden sonra gelecek olan ibad için hayırlı olan şey onların batn-ı arzda mestur olmaları ve vücud-u müteayinlerinin kalkmasıdır. Yani onlar için hayırlı kendilerinden sonra gelecekler için de yani daha sonraki iman ehli için de onların arzın batınına girmeleri kendileri için ve gelecekler için de hayırlı olan oydu. Nûh (as ) da duasında onu istemiştir. 

Onlar ancak setri vacip olan kendilerindeki rububiyeti intac ederler. Onlar öyle facirdir ki mübala ile sakirdir, çok setrederler çok örterler kendindeki benlikleri ile ilahi hakikatleri örterler. Yani onlara lazım olan ubidiyet ile zuhur iken enaniyetleri baki olduğu halde davayı rububiyet ile zahir oldular. Daha sonra kendi suretlerinde zahir olan hakikat-ı ilahiyeyi enaniyetleri ve vücud-u izafileri ile örterler. Benlikleri ve izafi vücutları ile örterler.[51] 

---------------





(71/28) (Rabbiğfirli lî velivalideyye ve limen dahale beytiye mü’minen ve lilmü’minîne vel mü’minâti velâtezîdizzalimîne illâ tebâran.)

(71/28) “Yârabbi!. Bana ve babama, anama ve hâneme mü'mîn olarak giren kimseye ve mü'min erkekler ve mü'mîn kadınlara mağfiret buyur ve zâlim için helâkten başkasını arttırma.” 

---------------

Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

---------------

Bu duaya da âmîn demekten başka bir şey kalmıyor, “Nûhiyyet mertebesinden” aynen katılıyor bizde öyle dua ediyoruz inşeallah. Yâni ehli mudil ve gafletin helâkini arttır. 

Bu duayı nefsimizde tatbik ettiğimizde. Yarabb-î içimizde bulunan “mudil” ve benzeri isimlerinin manâlarını bizden çıkarma. Onların çıkmaması helâkları demektir. Zuhura çıkmayan bir şey yok hükmünde dir yok olan ise faaliyette değildir faaliyeti olmadığından da helâk hükmündedir. 

Her hangi bir ismin mutlak manâsıyla bu âlemde “helâk” yani yok olması mümkün değildir. Çünkü bu âlem bütün esmâ-i ilâhiyyenin müşahede alanıdır. Âhirette ise yaşam sistemi daha başkadır. Bu tür dualara da gerek yoktur. Çünkü orası oluşturma yeri değil netice yeridir. 

Aslında bu dua mertebe-i Nûhîyyetten’dir, o mertebede yaşayan sâlik’in gönlünde sadece mü’minliğe yer vardır, Baba denilen akl-ı kül ana denilen nefs-i küldür. Gönül hanesine mü’min olarak giren kimse ise Nûhiyyet tenzîhi manâsında olan bilgilerdir. 

Eğer bir sâlik “Hakikat-i Muhammed-î yolunda gerçek manâda tevhid ehli ise “mudil” isminin ve manâsının helâkini istemez, çünkü gaye âlemlere rahmet olmaktır, bilir ki, o isim ve bütün isimler Hakk’a aittir, Hakk’a ait olan bir şey ise ebedi hay olduğundan mutlak manâda yok olamaz. Ancak onun “mudil” ve benzeri isimlerin terbiyesini ister, ve yukarıda da kısaca bahsedildiği üzere, (dâllîn) den eyleme diye dua edilir[52].[53] “ İz- -T-B- ”

---------------



(37/75) (Ve lekad nâdeynâ nûhun fe leni’mel mucibîne)

(37/75) “Andolsun Nûh bize nidâ etmişti. Artık biz de duayı ne güzel kabul ederiz.” 

Bu mertebede de edilen duanın duyulduğu ve uygun olanlara icabet edileceği açık olarak belirtilmektedir. Burada bir şeye dikkat çekmem gerekecek. Mertebe-i Nûhiyyet’te, Nûh (a.s.) mın duasının-sesinin duyulduğu ve uyulduğu belirtilmek tedir ve bu yüzden (neciyyullah)tır. 

Mertebe-i Museviyyette ise Allah’ın sesinin Musâ (a.s.) tarafından duyulduğu- bu yüzden kelimullah olduğudur. Yani, biri kuldan Hakk’a, diğeri ise Hakk’tan kula’dır. Dileyen bu hususu ayrıca kendi idrâkinde tefekkür edebilir.

---------------



(37/76) (Venecceynâhu ve ehlehü minelkerbilâzîmi) 

(37/76) “Ve onu ve ailesini o pek büyük felâketten kurtardık.”

---------------

Bu Âyet-i Kerîme dahi zâtidir. 

---------------

Yâni bu işi biz yaptık. Ümmetini suda boğduk. Ona ve âilesine de sudan necat verdik. Onları da toprakta boğduk, yâni toprak kabirlerinde boğduk-gizledik. Toprak ise hikmettir. Yâni onlar Nûhiyyet hikmeti üzere oldular. İşte o yüzden onların kıssaları bu günlere kadar geldi ve daha sonra kıyamete kadar da anlatılmaya devam edecektir. 

---------------



(37/77) (Ve cealnâ zürrüyyetehü hümül bâkîne)

(37/77) “Ve onun zürriyyetini, -evet- onları kalıcı kıldık.”

---------------

Görüldüğü gibi bu Âyet-i Kerîme dahî “zâtî”dir. 

---------------

Hüküm doğrudan doğruya ismi “câmî” olan Allah (c.c.) lühü ye bağlanmaktadır. Bu anlamda “Hâdî” ismi asıl “Mudil” ismi ise yardımcıdır. Yâni Hadî isminin anlaşılması onun zıddı olan Mudil’e bağlıdır. Mudil olmasa her şey Hâdî durumunda olacağından tabiileşecektir. Tabii olanın ise zıddı olmayınca değerlendirilmesi mümkün olamayacaktır. Bu sebeble Mudil ismi Hâdî isminin zıddı olduğundan, Hâdî’nin değeri Mudil ile anlaşılmaktadır. İşte görüldüğü gibi “Hâdî” ismi asıl, “Mudil” ise onun anlaşılması için yardımcı bir isimdir. Hâdînin hakikati ortaya çıktıktan sonra, Mudil ismine gerek kalmayacağından, onları suda boğduk. Ve Nûhiyyet mertebesinde bulunan, “Hâdî” isminin zuhuru olan o, ve onun Zürriyyetini kalıcı kıldık. Bu husus mertebesi itibariyle kıyamete kadar böyledir. 

Seyr-i sülûk yolunda fırka-i nâciye daha buralardan başlamaktadır. Ancak burası Nûhiyyet mertebesinin necâtı’dır. Her mertebenin necât-ı başka, başka anlayış ve idrak makamlarındandır. Burada anlamamız gereken şey varlığımızda bulunan “Hâdî” isminin asıl, Onun zuhura çıkmasına sebep olan “Mudil” isminin ise yardımcı bir esmâ olduğunu anlayıp onun ahlâk ve manâsına itibar etmemiz bilincine varmamızdır. 

İşte o zaman bu Âyet-i Kerîme bizim de üzerimizde, (zürriyyetini kalıcı kıldık) hükmü ile “Hâdî” ismi yönünden yürümüş olur, yâni bizde o zürriyyetten, olmuş oluruz. Aksi halde “Mudil” ismi yönünden daha o mertebe de boğulmuşlardan oluruz. 

Bir bakıma bu “Mudil” ismini asıl alıp “Mudil” ismi deryasında boğulmuşlardan oluruz. Bu mertebelerde bunları idrak edemez isek zâten daha yukarılara mânen de çıkamayız ve gerçek manâ da Hakikat-i Muhammediyye ye de erişemez, sûret-i Muhammediyye de zâhiren kalmış oluruz.

---------------



(37/78) (Ve teraknâ aleyhi fil ahirîne)

(37/78) “Ve onun üzerine sonra gelenler arasında -iyi bir nam- bıraktık.”

---------------

Sonradan gelenlerin üzerine onun ibretli hayat hikâyesini bıraktık. Yâni onu ve ailesinde olan Hidayet hakikatlerini sonradan gelenlerin üzerlerinde de uyguladık ki; Yâni nice, nice isimsiz Nûhlar getirdik. Onların kavmi kendilerinde bulunan Esmâ-i İlâhiyye ve çeşitli ahlâklarıydı. Kötü ahlâklarını bıraktırttık, iyileri “necat” kurtardık. 

---------------



(37/79) (Selâmün alâ Nûhin fil âlemîn)

(37/79) “Selâm Nûh'a, bütün âlemler içinde.” 

---------------

Yukarıda da ifade edilmeğe çalışıldığı gibi, Nûhiyyet mertebesi başka âlemlerde de var olması lâzım ki, böyle bir ifade ile belirtiliyor. Eğer bu yaşantı ve mertebe sadece dünya ya has olsaydı, ifadenin şöyle olması lâzım gelirdi.Selâm Nûh’a dünya âlemi içinde. 

Tufandan kurtuluşunun neticesinde ayrıca kendinde ve ailesinde mertebeleri itibariyle selâm isminin de zuhuru olmuştur. 

---------------



(37/80) (İnnâ kezâlikle neczil muhsinine)

(37/80) “İşte şüphe yok ki, biz iyileri böylece mükâfata nâil kılarız.” 

---------------

Âyet zât mertebesi âyetlerindendir.

---------------

Hâdî isminin zuhurlarını Mudil isminin zuhurların dan ayırırız, hepsine hakikatleri üzerine muamele ederiz. Görüldüğü gibi bu Âyet-i Kerime de Zât-î dir, aracısız, Cenâb-ı Hakk biz yaptık demektedir. 

Burada ki, ihsan lütuf manâsında olan maddi ihsandır. Mertebe-i Muhammediyyede ki, ihsan ise iki türlüdür. Biri bütün mertebelerde olan maddi manâda ki, ihsandır diğeri ise Hakk-ı “rû’yet” (görüş ve müşahede) hakikati üzere olan ihsandır. Başlangıcı “Cibril” hadisi ile belirtilen ibadet hakkında ki rû’yet’e işarettir. Kemâli ise (Men reânî fekad reel Hakk) yâni “bana bakan Hakk-ı görür” sırrı ve hakikati ile belirtilen kemal rû’yettir. Özet bilgi, (İslâm, İmân, İkân) isimli kitabımızda mevcuttur. dileyen oraya bakabilir. 

---------------



(37/81) (İnnehü min ibâdinalmü’minine)

(37/81) “Muhakkak ki, o, bizim müminler olan kullarımızdan idi.” 

---------------

Buradaki tasdik de, zâtî’dir. Mü’min kuldan murat Nûhiyyet mertebesinden, hakk’a ayna olan kuldur. Yâni o mertebeden Hakk’ın Zât-ı itibariyle kendi tecellisini eylediği özel kulları’dır. Necâtiyyet vasfında olan da bunlardır ve ancak necat bunlara uyum sağlamakla elde edilir. 

---------------

Fusûs’ül Hikem ile yolumuza devam edelim;

35. Paragraf:

"Yâ Rab beni gafr eyle!" ya'nî beni setr eyle; ve benden nâşî setr eyle! Ve senin وَمَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِۤ (En'âm, 6/91) kavlinde kadrin bilinmediği gibi, benim de makamım ve kadrim bilinmiye! "Ve vâlideynimi de setr eyle" ki, ben onlardan netice oldum; ve onlar "akıl" ve "tabîaf'dır. "Ve benim beytime", ya'nî kalbime, "giren kimseyi de setr eyle, mü'min olduğu halde", / ya'nî kalb içinde ihbarât-ı ilâhiyyeden vâki' olan şeyi musaddık olduğu halde. Ve o dahi nefislerinin tahdîs ettiği şeydir. Ve ukûlden olan "mü­minler") ve nüfûstan olan "mü'minâf'i da setr eyle! Ve zulmânî hicâbların arkasında müktenifîn olan ve ehl-i gayb bulunan "zâlimlere ziyâde etme, tebârdan", ya'nî helâkdan gayri (35).

Nûh (as) dan naklen Nûh suresinin sonunda beyan buyurulan, meal olarak değil de Hakikat lisanı ile buyururlar ki zahiri tefsir değil de hakikat tefsiri olarak. رَبِّ اغْفِرْ لِى وَلِوَالِدَىَّ وَلِمَنْ دَخَلَ بَيْتِىَ مُوءْمِنًا وَلِلْمُوءْمِنِينَ وَالْمُوءْمِنَاتِ وَلا تَزِدِ الظَّالِمِينَ اِلا تَبَارًا 71/28 “Ya rab nur-u zatın ile beni enaniyet-i müteayinemi ve nur-u sıfatınla vücud–u müteayinemi meşhud olan asarı ve nefsim ile tabiatımın kuvvasını setr eyle.”

Yarab Zatının nuru ile benim benliğimi setreyle. Yani bu vucudum, müteayyin olan varlığımı setr eyle. Senin sıfat nurun ile benim varlığımda meydana gelen eserlerimi de setr eyle. Yani sen bunları ört. Yani benden olmuş, ben yapıyor olmasınlar. 

Nefsim ile tabiatımın kuvvasını setreyle, tabiatımdan oluşanları da setreyle. Hani insanın tabi olan bir tabiatı varya ordan gelen oluşumları da setreyle. Ta ki bunlar ile zahir olmaktan kurtulayım. İnsanın zahir olması bunlarla meydana geliyor, vücudu ile yaptığı şeylerden, nefsiyle yaptığı şeylerden tabiatından meydana gelen fiillerden meydana geliyor. Bunları ört ki bunlar ile zahir olmaktan kurtulayım. Yani ben benliğimden kurtulayım. Benim zat ve sıfatım senin zat ve sıfatınla mahf olsun. Yani benim zat ve sıfatımın yerine senin Zat ve sıfatın kaim olsun. Benim vücudum senin deryayı Zat-ı mutlakında yok olsun. Böylece sen وَمَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِۤ 6/91 ayetinde nasıl ki sen hakkıyle karinin bilinmediğini beyan buyurduğun “Allah’ı gereği gibi takdir edemediler.” İdrak edemediler, ölçemediler. 

Yani senin gerçek vechine kadrin bilinmez iken benim dahi kadrim bilinmesin. Yani benim beşeriyet diye bir varlığım bilinmesin. Nasıl ki senin zatın vechin hakkıyla bilinmiyor, benimde bilinmesin. Neden çünkü setret diyor. Yani senin zatında helak olmam hasebiyle fani olmam sana tabi olarak bende bilinmeyen olayım. Bilindiğin zaman bir varlık ortaya koymuş oluyorsun o varlık la da sınırlanmış oluyorsun. Hakkın vechinde ve zatında helak olduğun zaman Hakkın zatı gibi bilinmemiş sonsuz bir varlık oluyorsun. Bilinmemişten maksat hiç bilinmemiş değildir, öyle bir derin deryaya dalalım ki bilinmemiz son derece mümkün olmayan son derece zor olsun. Öyle bir genişliğe ulaşalım diyor, hiç bilinmemezlik değildir. 

Zira benim vücudum senin mutlak vücuduna izafe olunmuş bir vücud-u mukayyettir. Kayıtlı bir vücuttur. İşte bu kayıdı ortadan kaldıralım senin varlığın da helak olur. Hakikatte mukayyedin vücudu ancak mutlakın vücududur. Aslında zaten bu böyledir ama sen kendini ayrı bir varlık olarak gördüğünden mukayyed vücutmuş gibi görürsün kendini. Vücudunda hükümran olan ancak sensin. Yani benim varlığımda söz sahibi olan ancak sensin diyor. İşte işin aslı da budur, ama biz o vücuda kendiliğimizden sahip olduğumuzdan ben yaptım ben ettim diye onun malına mülküne sahip çıkmış oluyoruz. Anne ve babamı da ört ki ben onların neticesiyim. Anne baba olmadan çocuk meydana gelmez. Ebeveynden bir tanesi olan babam peder mevkiinde olan akıldır. Valide menzilesinde olan da tabiattır. Zira âlem-i kevnde yani bu mükevvenat âleminde akıl fail ve müessir, tabiat meful ve müteessirdir. 

Akıl fiil sahibidir ve tesir edicidir, tabiat tesir edilmiş olan, tesiri alandır. Böylece akıl ile tabiatın nikahlanmasından birleşmesinden suret-i insaniye doğar. Yani akl-ı kül ile nefs-i külün birleşmesinden vücut varlığı ortaya çıkar. Akl-ı kül Âdem, nefs-i kül de Havadır. İşte bütün bu âlemde fail olan akl-ı kül, tesiri alan da nefs-i küldür. Bütün bu âlemler bu ikisinin varlığından meydana gelmiştir. Bu vücutlar dahi bu âlemden meydana geldiğinden akl-ı kül ve nefs-i kül, nefs-i külün bu âlemdeki ifadesi tabiattır, yani anasır-ı erba yani dört unsur ( ateş hava su toprak) varlığımız bunlardan meydana gelmiş oluyor. İnsanın vücuduna nazaran, şimdi insanın varlığına bakarak bu ayırmayı yaparsak akıldan murad “Ruh” ve tabiattan murd dahi “Nefis”tir. İnsanda da bu ikisi faaliyettedir. Akıl baba nefis te kadın hükmündedir. İşte ikisinin birleşmesinden akıl ile nefsin birleşmesinden yahut ruh ile nefsin birleşmesinden çocuklar meydana geliyor. 

Mana itibariyle akıl ile nefsin birleşmesinden ilim füyüzat meydana geliyor. Batını yönüyle bakarsak böyledir. Onların izdivacından kalb-i insani doğar. Veled-i kalb dediği kalbin oğlu doğar. Akılın ilim ve nefsin izdivacından doğar. İşte onun için evvela nefs-i emarenin yaramazlıklarını ortadan kaldırmak lazımdır, levamenin karışık hallerini ortadan kaldırmak lazımdır, mülhimenin de hayal yönünü evham yönünü kaldırıp ilham yönüyle hareket ettirmek lazımdır. İşte ondan sonra izdivaç başlıyor. Yaramazlıklar varken nefs-i emare faaliyette iken izdivaç olmuyor. O izdivaç olsa da o zaman ondan haşarı çocuklar meydana geliyor. Cini duygular meydana geliyor. 

“Ya rab ruh ile nefis de setreyle ta ki onların ismi ve resmi de kalmasın” yani hepsi amaya gitsin diyor. İsim ve resimleri kalmayınca kadr ve makamı dahi bilinmez olsun. Mü’min olduğu yani onda ihbarat-ı ilahiyeden vaki olan şeyi tasdik edici bulunduğu halde beytime yani kalbime dahil olan kimseyi de setr eyle ve o ihbarat-ı ilahiyeyi dahi (sav) efendimizin “Allahüteala(cc) benim ümmetimin nefislerinin tahdis ettiği şeyden tecavüz etti.” Hadis-i şerifinde beyan buyurulduğu üzere tasdik eden mü’minin nefsinden meydana gelen şeydir. Zira gönlünün temiz ve nefsani sıfatlardan pak olan kalbe gelen varidat-ı ilahiye dahi taharat-ı asliyesini muhafaza eder. Önceden sayılan şeylerin sebebi budur, yani vücudumu setr eyle nefsimi setreyle, aklımı setr eyle demesi yani bütün bunları öertme ile kendi hakikatinle ört.

Yani bunları örtmediğin takdirde bende bunlardan hayalen ve nefsen ve zannan bazı oluşumlar olacak bazı bilgi, düşünceler oluşacak işte bu düşünceler bulanıklığa ve kederlere sebep olacaktır. Dolayısıyla gelen ilahi ilham bu bulanıklık içerisinde bulanacak demektir. Zira kederler ve nefsani bulanıklık günlük işlerin kedere boğduğu gamlandırdığı oluşumun dışında ve nefsani sıfatlardan temizlenmiş olan kalbe gelen ilahi ilhamlar dahi bu bulanıklıkta bulanacaktır. Mülhimede ilham ve evham birlikte geliyor, işte bu ilham geldiği zaman eğer o gönülde evham varsa yani kederler varsa temiz ve pak gelen o ilham gönüldeki kederlerin içerisine birleştiğinde o da kirleniyor. O da bulanık hale geliyor, evsafı nı kayıp ediyor. Varidat-ı ilahiye saflığını kayıp ediyor. 

Bulanık su içine bir mıktar temiz su döktüğümüzde o temiz su da bulanık oluyor. İşte evvela kendimizi temizlememiz gerekiyor. Kalp mertebesinde olan nefsin lakırtıları ihbarat-ı ilahiyedir (ilahi haberler). Yani kalp mertebesinde olan kimse yani kalbini temizlemiş olan kimse den çıkan sözler ilahi haberlerdir. Yani kalbi temiz olan kimselerin (bundan murad nefsini aşmış olan kimselerdir.) içinde benlik tortusu kalmamış kimselerin kalbinden diline gelen ilahi haberler tertemizdir, bozulmamıştır. Fakat nefsinden meydana gelen sözler ve yaptıkları şeyler temiz değildir. Onların kalplerine gelen ilhamat-ı ilahiye kalpteki bulanık hale (şüpheli, kederli, gamlı) bulanıp safiyetini kayıp eder. İşte Cenab-ı Haktan herhangi bir kimsenin kalbine gelen ilhamat-ı ilahiye geldiği yerde o kalpte bulunan tesirlerin altına girerse yani kalpte bulunan yaşantının tesiri altına girerse onda o hakikat kalmıyor bulanık hale gelmiş oluyor, onun için o kimsenin hiçbir sorunu çözmesi mümkün değildir. 

Çünkü kalbindeki düşünce istikametine dönüşüyor gelen ilahi ilhamatlar. Onun ağırlığı altına giriyor. Onun rengine boyanıyor. Onun rengiyle bulanık hale geliyor safiyetini kayıp ediyor. Demeki burada ikinci bir suç işlemiş oluyoruz, sebebiyet vermiş oluyoruz. Birinci suçumuz kendi hakikatimizi temizlemememiz, ikinci suçumuz da temizlemedi ğimizden ötürü kalbe gelen ilahi varidatı da kirletiyoruz. Onun için hiç birimizde genelde dengeli bir düşünce ortaya koyulamıyor, gönül rızasıyla bir iş yapamıyoruz. Ne düşüncelerimizde ne bilgilerimizde ne de yaşantımızda.

İlhamat gelen ilhamat mutlaka sana bir yol gösteriyor, fakat kalbine gelipte o kirlendi ğinden yol gösteremez bulanık hale geliyor, şüpheli şaşırtıcı hale geliyor. Hz Mevlana Celalettin-i Rumi (ra) efendimiz bu hali “Fi-Hi Mafi” de şöyle beyan buyurur, “Bu fıkhın aslı vahy idi, fakat halkın efkar ve havası ve tasarrufu ile karışınca o letafet kalmadı ve zamanımızda dahi vahyin letafetine hiç benzermi? Nitekim bu su şehre turup ismindeki dağdan gelir, menbaı oradadır. 

Her ne zaman şehre gelir şehrin mahallelerinden geçer, bu kadar halk ellerini yüzlerini ve ayaklarını ve azalarını ve elbiselerini yırtar ve hayvanatın necasatı onun içine dökülüp karışır ve oradan başka tarafa akıp gider, bakarsan vaka yine o sudur toprağı çamur eder susamışı kandırır ve sahrayı yeşillendirir, fakat bu suyun evvelce haiz olduğu letafetin kalmadığını ve ona nahoş şeylerin karıştığını anlayacak bir mümeyyiz lazımdır. Yani bu fıkhın aslı vahy idi yani fıkıh bilgisinin aslı vahy idi. Fakat halkın fikirleri va duyguları (efkar ve havası ) ve de tasarrufu yani müdahele etmesi vahye müdahele etmesi şurasından burasından karışınca o latefet kalmadı. Yani ilmin zahirinde din-i mübin-i İslam ilminin zahirinde fıkıh ilminde şeriat ilminde tarikat ilminede teşbih edebiliriz, hakikat ilmine de marifet ilmine de, yalnız onların gerçekleri yönüyle değil, kişilerin vehimlerinde meydana getirdiği mertebeleri itibarıyladır.

 Tasavvuf diye belirtilen bazı kitaplar veya bazı sözler baştan da söylendi ya onlara karıştı demek oluyor. İşte karışıklık olunca kendindeki o letafet kalmadı. Hakiki hali kalmadı. Nitekim bu su şehre turub ismindeki bir dağdan akmaktadır, gelmektedir. Suyun kaynağı o dağdır. Kaynağından çıktığı zaman ne kadar saf ve ne kadar latiftir. Her ne zaman şehre gelir, şehrin mahallelerinden geçer ve bu kadar halk ellerini yüzlerini ayaklarını azalarını ve elbiselerini yıkarlar o su da ve hayvanatın necaseti hayvanların pisliği de onun içine dökülüp karışır ve oradan başka tarafa akıp gider. Bakarsan vaka yine o sudur, yani şehri terk ettikten sonra yine aynı sudur, toprağı çamur eder, susamış hayvanları kandırır, tarlaları yeşillendirir, fakat bu suyun evvelce haiz olduğu letafetinin kalmadığını ve ona nahoş şeyler karıştığını anlayacak bir mümeyyiz yani temyiz edici belirleyici idrak edici meydana çıkarıcı bir varlık lazımdır. 

O su kaynağında Cenab-ı Haktan geldiğinde insanın gönül dağına yani “Tur-u Sina’” ya geldiğinde tertemizdir. Ama ne zaman ki “Tur-u Sina” da tur atmaya başlar, içeride dönüşüm yapmaya başlar o zaman senin midenden geçer, barsaklarından geçer yine dışarıya çıkar, içtiğin su aynı su ama dışarıya çıkardığın su aynı değil. O sudan ama onun aynı değildir. İşte ilhamat da böyledir, gönüllerimize tertemiz geldiği zaman eğer orada nefsaniyet varsa nefs-i emarenin kirlenmeleri varsa hayal ve vehmin kirlenmeleri varsa dolayısıyla o onlarla birlikte kirlenir senden yine o çıkar gider kelam olarak düşünce olarak çıkar ama aslını büyük ölçüde kayıp etmiş olur. Velhasıl kalbi saffa gelen varidat-ı ilahiye safiyet-i asliyesini muhafaza ettiğine ve Nûh (as) gibi Nebi-i zişanın kalb-i mukaddesine vaki olan varidatın vahy-i ilahi olduğundan şüphe olmadığına binaen Cenab-ı Nûh ihbarat-ı İlahiyeden ibaret olan kendilerinin hadis-i nefslerini tasdik edici olduğu halde gönlüne giren mü’minlerin dahi enaniyeti mütayinlerinin setr olunarak fenafillah makamına vusullerini talep eder.

Yani ümmetine etmiş olduğu duanın özelliklerini anlatıyor burada ne şekilde ne surette neden etti diye. Daha öncede anlatıldığı gibi hani yeryüzü onları alsın örtsün diye burada iki hayır vardı, birisi kendileri hakkında “Zahir” isminden “Batın” ismine, kendi zahirlerinden kendi batınlarına, arzın batınından da arzın batınına ithal etmeleri için de dua etmişti Nûh (as) Bir de kalan mü’minleri bozmamaları içindi. Onların görüntüden alınmasını istemişti. Eğer onlar yaşamış olsalardı hayatları hem kendi bedenlerinin zahirinde hem de arzın zahirinde zahir olarak yaşıyacaklar ve eski fiillerine devam edip isyanları, günahları daha da artacaktı. Dolayısıyla o görünen isyanları da mü’minler göreceğinden onlara da örnek olacağından bir çok mü’minin de gönlünü çalmış olacaktı. Dolayısıyla onları yerin alması için dua ettiğinde hem kendileri zahirden batın ismine intikal etmeleri setr olunmaları yani Hakka yürümeleri hem de diğer mü’minleri kendi halleriyle bozmamaları içindi. 

Gönlüne giren mü’minlerin dahi yani onun muhabbetini kazanan mü’minlerin dahi mütayinlerinin yani kendinde meydana gelen oluşumların setr olunarak fenafillah makamına vusullerini talep eder. Enbiyanın gönüllerine dahil olan kimselerin, yani peygamberlerin gönüllerine dahil olan yani peygamberlerin muhabbetine mashar olan kimselerin onların kalb-i şeriflerine nazil olan tecelliyat-ı ilahiyeden istidatları kadar nispetleri vardır. 

Yani enbiyanın gönlüne giren onun çevresindeki ümmetlerinin kendilerine gelen saf temiz ilahi varidatın istidatları kadarını ortaya çıkarırlar. Onlardan o kadar nasipleri vardır, onun için enbiyanın varisleri olan insan-ı Kamillerin gönüllerini kazanmak salikler için en birinci vazifedir. Enbiyanın gönlüne dahil olan kimselerin onların kelb-i şeriflerine nazil olan tecelliyat-ı İlahiyeden istidatları kadar nasipleri vardır. Yani peygamberlerin gönüllerine giren onun cemaatleri ümmetlerinden peygamberin kalbine gelen ilahi varidattan nasipleri vardır. Çünkü onlara anlatıyor, tebliğ ediyor ya işte hem zahiren hem de onlara muhabbeti olması dolayısıyla batınınen zati tesir, zati geçiş vardır onun için peygamber varisleri olan insan-ı Kamillerin gönüllerini kazanmak salikler için en birinci vazifedir.

Peygamberlerin gönüllerinden oluşan bu oluşum tabi ki İnsan-ı kamillerin gönüllerin den de çevrelerine oluşuyor. İşte rabıta da bir bakıma bunun bir başka bağlantısıdır. Fişi taktığın zaman cereyan var alıyorsun kullanıyorsun. O cereyanı kullanıyorsun ama o çaydaki gibi çaydanlığın içi de temiz olması gerekiyor. Akıldan meydana gelen mü’minlerin hani daha evvel babaları akıl dediya, nefisten olan mü’minatın yani mü’min ve mü’minat erkek mü’minlerin ve kadın mü’minlerin dahi kendi varlıklarından meydana gelen kendi ene’lerinden meydana gelen yaptıkları işleri dahi setr eyle. Zulmet perdelerinden, cisim perdeleriyle örtülmesi, beden perdesiyle örtülmesi, arkasında gaybda gark olma hasebiyle yer tutan bakanların gözlerinden perdeli olan, şu bedenlere baktığın zaman bedenler hakkın varlığını örtmüş oluyor. Perde olmuş oluyor. Bu bedenlere bakanlar onun hakikatini görmüyor, gözlerinden perdeli olan zalimlere sende helakten gayrisini ziyade etme.

Yani o zalimleri helak eyle demektir. Zalimin bir bakıma karanlıklardan meydana gelmektedir, nitekim (sav) efendimiz hadis-i Şeriflerinde buyurur; “ Zulum kıyamet gününün zulmetleridir.” Zulum dediği yani karanlık kıyametin zulmetleridir. Yani kıyametteki karanlığın buradaki belirtileridir. Yalnız bunu daha değişik yöndede kullanabiliriz. ظَلُومًا جَهُولا 33/72 ayetinde çok zalim ve cahil oldu. Buyurur, اَوَ لَمْ يَرَ الاِنْسَانُ اَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَ خَصِيمٌ مُبِينٌ 36/77 “Biz insanı bir nutfeden halk ettik sonra o büyüdükten sonra bize karşı zalim ve cahil oldu.” -Yasin suresi- Bu ayetle bu zulumetten bu karanlıktan bahsediyor. Burada zulmetten maksat karanlığa aldı yani ahiretin yani sonun karanlığına aldı. Manasınadır. Yani dünya üzerine fazla bırakma yani günahları üzerine sabit olmasınlar. Ömrünü kısaltırsan günahları da kısalmış olur, azalmış olur. Bu zulmete yani karanlığa al gibdir buradaki ifadesi.[54] “ İz- -T-B- ”

36. Paragraf: 

İmdi onlar, nefisleri olmaksızın, vech-i Hakk'ı müşahede ettikleri için nefislerini bilmezler. Muhammedîler hakkında كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلا وَجْهَهُ (Kasas, 28/88)dir. Ve "tebâr" helaktir. Ve bir kimse Nûh (a.s.)ın esrarına vâkıf olmak murâd ederse, onun üzerine felek-i şemse terakki etmek lâzım olsun. Ve o bizim Tenezzülât-ı MevsÜiyye'mizdedir, vesselam (36).

Yani izafi vücutlarını cismani örtülerini ortadan kaldırıp kendine ait nefsaniyelerini ve vücutlarını ortadan kaldırıp hakkın mutlak vücudunda helak olan, yok olan yani şu cesetler artık zulmete girince yok olmuş oluyor, bilinmezlik haline karanlığa gidiyor, buradaki zulmetten murad günahkar zulmeti değildir. Nurun zıddı olan karanlık değildir. Kişinin nefsinin karanlığından bahsediyor. Diğer karanlık günah kişinin kendi aslının karanlığına düşmesi yani nurunu karanlığa düşürmesidir. Buradaki karanlık nefsini yokluğa atmasıdır. İkisinin arasında fark vardır. İkisi de zulumat gibi gözüküyor ama biri Rahmani zulmete götürüyor biri de nefsini zulmete götürüyor. 

İşte Muhammediler Rahmaniyetini zulume değil de nefsaniyetini zulmete intikal ettirdiklerinden arada nefisleri olmaksızın hakkı bakinin vechini müşahede ettikleri için nefislerini bilmezler. Yani kendilerine ait bir varlıklarını bilmezler. Bir müddet var zannettiler, hayali olarak sen varsın, varsın dediler, ama bunun hakikatini anladıktan sonra baktılar ki nefsleri diye bir şey yoktur. O zaman o nefis zulmete yani karanlığa gitti, yok oldu. Nefsleri olmaksızın hakkı bakinin vechini müşahede ettiler. Yani kendinde nefsleri yok, yok ama gene de burada bir varlık var, işte o varlık kendirline ait nefisleri değil hakkın vechine ait bir vech olduğunu anladılar. Ama bunu Muhammediler anlıyor ancak. Ondan evvel ümmetlerin bunu anlaması mümkün değildir. Bunlar zatlarına vukufları olmaz, enaniyetlerini ıshar etmezler. Yani beşeri zatlarına Zat-ı ilahiye değil, kendi zatlarına vukufları olmaz, Yani kendi zatlarına vakıf olamazlar. Enaniyetlerini ıshar edemezler. Vakıf olmayınca da ıshar edemezler.

Nitekim bu Muhammediler hakkında kur’an-ı kerim de Hak teala كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلا وَجْهَهُ 28/88 bu ayet Muhammedilere ait bir ayettir. Muhammedilerin de tevhid-i efal, tevhid-i esma mertebesinde olanlardır. Muhammedilerin tamamında değil. Ama Muhammediyun meşreb Hak yolunda gidiyorsa bu mahale mutlaka uğrayacaktır.

28/88 “ Her bir şey helaktır, ancak onun vechi helak değildir.” Buyurur. Bu ayet-i kerimede sondaki “vecheHU” daki “HU” nun zamiri “Şeye” raci olunca mana “Her bir şey haliktir, ancak o şeyin vechi halik değildir. ” Bu “Ha” ile “He” yi çok iyi anlamak lazımdır. Her şey haliktir yani helak olucudur, ancak o şeyin vechi halik değildir. Yani vechi bakidir. Bir şeyin vechi denilince onun Zat’ı ve hakikatı murad olunur. Vechden maksat sadece yüzü değil onun özü hakikatıdır. Eğer sadece yüzü olsaydı başını Mescid-i aksaya döndürmekle iş bitmiş olurdu. Yüzünü Mescid-i aksaya döndür diyor, tamam yüzün döndü, vecihten kasıt bütün varlığın Zatı ve hakikatı murad olunur. Bu taayyunat-ı Kesire vücud-u Mutlakın Hakkın taayyunundan ibarettir. Yani bu kesir varlık, taayyunat, yani çok olan bu taayyunat, vücud-u mutlak-ı hakkın takayyudundan ibarettir. Yani Vücud-u Mutlak-ı Hakkın kayıtlanmalarından ibarettir. 

Her mertebede kendi varlığını orada zuhur edeceği şekilde kayıt altına almasıdır. Kayıtlı zuhur etmesidir. Çünkü O’nun her varlıkta bir kayıdı olacaktır. Yani bir sınırları olacak ki ona bir özellik versin hepsi kayıtsız sınırsız olursa programsız olursa meydana çıkmaz. Bir denizi düşünelim denizde kayıt yoktur, dalgalar kısmen kayıtlandırıyor, yuvarlıyor, dağılıyor, köpük yapıyor, bunlar birer kayıda girmektir, ama neticede denizdir. İşte bu âlem de bir derya bir deniz ama kimisi bir ağaç şeklinde kimisi kuş şeklinde kimisi taş şeklinde işte ovalar dağlar şeklinde bir kayıda girmiş mukayyed, kayıtlanmıştır. Böylece eşyanın hakikati Hakkın vücududur. Bu halde ayetin manası böyle olur. “Her şeyin taayyunu haliktir, ancak o şeyde müteayyin olup onun hakikati bulunan vech-i mutlak halik değildir. Yani her şeyin hakikati helak olacaktır, her şeyin taayyunu haliktir yani şekillenmesi haliktir. 

Yani şekillenmesi helak olacaktır, bu şekil bitecektir, şeklin ifade ettiği mana yani o şekil neyi kasdediyorsa bir kuş şekli ona kuş diyorsun o şeklin de bir manası vardır. Yani kuş işte bu şekil helak olacaktır. Bu taayyun helak olacaktır. O’nun hakikati ise yani o şeklin özünde bir hakikati var, vech-i mutlaktır, ancak o şeyde müteayyin olup onun hakikati bulunan vech-i mutlak halik değildir, o yok olmayacaktır. Vecih diye belirtilen zamir Hakka dönünce onun dışındakilerin hepsi halik yani helak olacaktır. Ancak Hakkın vechi halik değildir, helak olucu değildir. وَلا تَزِدِ الظَّالِمِينَ اِلا تَبَارًا 71/28 ayeti kerimesindeki “Tebar” helak manasınadır, helak olacaklar manasınadır. 

Velhasıl zalim-i Muhammediler, vech-i mutlak-ı Hakta kendi enaniyeti vehmiylerinden fani olmuşlardır. Yani kendi nefislerinden geçmiş olanlar, kendi nefislerini karanlıkta kayıp etmiş olanlar vech-i mutlak-ı Hakta kendi enaniyeti ve vehimlerinden fani olmuşlardır. Yani Hakkın gerçek vechinde kendi enaniyet ve vehimlerinden yok olmuşlardır. Yani kendi “ene”lerinden ve vehimlerinden yok olmuşlardır. Dolayısıyla onlar ebeden Hakkın müşahedesinde olup nefislerini bilmezler. Yani şu varlıklarda kişi Hakkın vechini müşahede ettiğinde orada Hakkın vechinden başka bir şey yok olmuş olur. Dolayısıyla onların kendine has benlikleri eneleri enaniyetleri evhamları da zulmete, karanlığa gitmiştir, yok olmuştur. Orada bir varlık var ama daha evvelce benim, senin onun, bunun bana ait, ben ederim, ben yaparım gibi enaniyetlerini benliklerini ortadan kaldırdıklarından benlikleri zulmet olmuş olur. Karanlığa gitmiş olur.

Oradaki varlığın aslı vecihten başka bir şey değildir. İşte كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ olan onun hayalinde var zannettiği kendi zannıdır Muhammediler üzerindeki hadise budur, oluşum budur. Ama diğerleri bu vechi ortaya çıkaramadığından, diğer peygamberlerin ümmetleri bu sırra vakıf olmadıklarından bu hali yaşayamazlar. Yani hakkın kendilerindeki varlığın Hakkın vechi olduğunu anlayamazlar. Şimdi bu Kur’an’da Muhammedilere söylenen bir söz oluyor. “Küllü şeyin halukun illa veche” ondan sonra كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ 55/26 ütün kimlikler de yok olacak. “Ondan sonra فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ 2/115 ayeti zuhur ettiğinde bütün âlemde.

Evvela eşyanın vechini idrak ettik sonra kimliklerin vechini idrak ettik bütün âlemde ne varsa bütün varlıkların vechin Hakkın vechi olduğunu kendisi de dahil olmak üzere Allah’ın vechinden başka bir şey seyredemez göremez. İşte bu hakikat Muhammedilere kısmet olmuştur. Yeryüzünde on tane gurup cemat bu mahalde çıkar mı çıkmaz mı tereddütlüdür. Muhammediler kendilerine ait beşeri nefislerinin olduğunu bilmezler. Bilirler yalnız ortadan kaldırdıklarından fazla bir tesir sahası olmadığından o bilinmezlik yok hükmündedir. Yani onu kullanmazlar. 

Kullanmadığın şey yok hükmündedir. 

Nûh (as) ın esrarına vakıf olmak isteyenler, yani Nûh hakikatini idrak etmek isteyenler, ruhen felek-i şemse uruç etsinler. Yani güneşe yükselsinler. Zira kelime-i Nûhiyeye ait hüküm ve maarif ve bilgi müşehadat esrarı ancak ruh-u şemse terakki eden kimselere münkeşif olur. Nûh’un hakikatini çok daha bariz müşahede etmek isteyen kimseler güneşin ruhuna telakki etsinler. “Yuh” güneşin bir adıdır, o da cisimler âleminde menba-ı hararaet ve ziya olan bir varlıktır. Akıl âleminde düşüncede cemi ervah-ı cüziye ondan doğar, meydana gelir. Meratib-i hakliye-i beşeriyeden halkedilmiş beşeriyet mertebelerinden ve fıtrat-ı insaniyeden yani insan fıtratından felek-i şemse terakki keşif iledir. Cenab-ı Şeyh (ra) felek-i şemse terakki tenezzülat-ı mevsiliye namındaki kitaplarında tam bir vecih üzere beyan buyurmuştur. 

Tenezzülat-ı mevsiliye diye bir kitabı varmış, bu Nûh (as) ın hakikatını idrak etmek isteyenlerin şemse yani güneşe ruhen terakki etmeleri ve oradaki hakikatleri idrak etmelerini tavsiye ediyor. Çünkü Nûh’i hakikatlerin güneşte olduğunu müşahedatan söylemiştir.

Kur’an-ı Kerim’de وَحَمَلْنَاهُ عَلَى ذَاتِ اَلْوَاحٍ وَدُسُرٍ 54/13 “Çivilerle levhalarla olana yükledik” buyuruyor. Gemiye yükledik buyurmuyor. Çivilerle levhalarla yapılmışa yükledik buyuruyor. Buradan insan vücudunu murad ediyor, Cenab-ı Hak. Çivilerden murad bizim kemiklerimiz, levhalardan murad da derilerimiz bu vücudu sarmış olan levhalardır. 

İşte Nûhi hakikatleri o mertebede bu bedene yükledik Nûh ile birlikte de bütün insanları o gemiye yükledik, demek istiyor. Biz de Hakkın deryasında Muhammedi teknesi ile seyahat etmemiz gerekiyor ki bu Muhammedi teknesi bu işte Nûh’un teknesidir. O zamanlar bunu yani seyri sulukumuzun başlarında Nûh’un gemisi diye onun içerisine binip kendimizi kurtarıyoruz, necat buluyoruz, hakikatimizi idrak ediyoruz, bak ne dedi Âdem, Şit, Nûh üçüncü işte burası nefs-i mülhimenin yeridir. Çünkü necat bulma yeri burada başlar. İlham ile evhamın arası burada ayırmaya başlıyorsun hakim olmaya başlıyorsun evhami olanları dışarıda bırakıyorsun onları da hakkın deryası boğuyor, deryanın içinde kalıyor. İlhami olanları mü’mün olanları geminin içerisine alıyorsun işte bundan sonra da artık senden doğacak olan doğuşatlarda İlhami kaynaklı çocuklar oluyor, bilgiler oluyor. Müşahadeler oluyor.

İşte Nûh mertebesinde Nûh’un gemisine binerken daha ileriye gittiğinde o zaman Muhammedi teknesine biniyorsun âlem deryasında gezmeye başlıyorsun. Muhammedi teknesi senin varlığın Hakikat-ı Muhammedinin sende zuhura çıktığı mahal burasıdır. Muhammedi teknesi oluyor. İşte onu deldiğin zaman Musa (as) kıssasında da bahsedildiği gibi delik alttan sağdan soldan su halinden olursa tekneyi batırıyor. Ama su seviyesinin üstünde bir yerlerden bir parça kırarsan o zaman nefsinden onu kurtarmış oluyorsun. O gemi ile daha çok işler yapıyorsun. Eğer o tekne güzel süslü püslü olursa nefsin ona el koyuyor. Nefs padişahı ona el koyuyor. Onlar isyan etti zalim ve cahildirler ظَلُومًا جَهُولا 33/72. Zalim ve cahillilk bakıldığı zaman yerme gibi görünüyor, kelam gibi ifade gibi anlaşılıyor, zalim ve cahil halbuki hakikatte bunların ikisi de taltif oluyor insan hakkında. (asv) efendimiz zaman zaman buyurur, bir ayetin dört manası vardır, biri zahir, biri batın, biri haddi biride matlaıdır. 

Zahir olarak söylediğimizde beşer yaşamında olan beşer kaynaklı başer değer yargısı olan beyinlerde zalimin eziyet edici cehlinde cahillik olduğu yani bilgisiz olduğu hemen anlaşılır. Tarikat ve şeriat mertebesinde de bunlar kullanılır. Burda doğrudur, yerli yerincedir, ama hakikat mertebesine geçildiğinde ayetin sadece bu kadar ifadesi olmadığını bunun üstünde çok derin ifadeler olduğunu ve bunun da mutlak olduğunu düşünürsek ayet-i kerimeyi ve bu ifadeleri bu kadarla bırakamayız. Ayete haksızlık etmiş oluruz. Hakkını vermemiş oluruz, İnsanlar zalim ve cahil oldular, kelimenin beşeri manadaki kelimenin beşeri manası ile neden? Onun hakikatına nufuz etmediler cehil cahil kaldılar, hakkını veremediler bunlar birinci bölümde şeriat ve tarikat mertebesinde olan kişilere bir ihtar ve ikaz, o yerli yerince orada.

Zalim ve cahil kelamlarının hakikat ve marifet mertebesi itibariyle manalarını düşündü ğümüzde o zaman ifadenin böyle olmadığı çok daha başka türlü ve taltif hükmüne girdiğini görüyoruz. Zaten cenab-ı Hakkın her halinde bir Celali bir Cemali vardır. Bu Kur’an-ı kerim’in her ayetinde de vardır. Yani bir ayetin bir tarafında Cemal tecellisi bir tarafında Celal tecellisinin ifadesi vardır. İkisi de birbirinde gizlidir. Böyle olmasa kemal tecellisi olmaz. Kur’an-ı Kerim’e Kur’an denmez. Zat kelamı denmez. Yani bir yerde zıddıyla kaim olmadıkça orada varlık oluşmaz. 

Her esma da hakkını verdiğinden dolayısıyla bir ayetin Cemali de var, Celali de vardır. Yani Cemal tecellisinde olanlara da ikram, Celal tecellisinde olanlara da o yönde ikramdır. Hepsine ikram vardır. Bu da Kur’an-ı Kerim’in bir başka ilmidir. Bu ayete geldiğimiz zaman baştan baktığımız zaman “Zaluman cehula” şeriat mertebesi itibariyle baktığımızda şeriat ve tarikat mertebesi itibarıyla isyan etti, zalim oldu, cahilliğinden yaptı bunu da diye beşeri anlamda nefse hitap eden bir oluşum dur. Burada hakikaten bu böyle geçermi o mertebede düzeyde yaşayan için zalimliği de cahilliği de meydandadır. Ayetin hakikatini idrak etmediğinden ayete karşı cahil kaldı, cahil kaldığından onlara zulum etmiş oldu. Bu beşeri anlamda, buradaki anlayış kişilerin varlığını var olarak kabul etme yönüyle olan ifadesidir. 

Yani şeriat ve tarikat mertebesinde kişilerin varlığı var olduğundan nefisler var olduğundan böyle bilindiğinde dolayısıyla nefsaniyete de isyan da olduğundan iman da olduğundan ister isyan olsun ister iman olsun ikisi de aslında ikilik olduğundan şirk olduğundan burada beşeri anlamda cehalet beşeri anlamda zulmet var, zalimlik vardır. Bunlar şeriat ve tarikat mertebesi itibariyledir. Ama hakikat ve marifet mertebeleri itibarıyle incelediğimiz zaman meseleyi zulmeti zalimliği başa almıştır. Evvela “zaluman “ deniyor. Buradaki zalim, zulum karanlık beşer mutlak cahildir, mutlak zulmettedir. Kendine ait bir varlığı olmadığından kendinden mutlak cahildir, kendini bilemez. Bu da Muhammedilerin bir vasfıdır. Muhammediler kendilerini bilmediği için nefisleri olmadığından kendilerini bilemezler. Bir başka ifade ile dolayısıyla kendilerinin cehilidir, cahilleridir. 

Ama Hakkın alimleridir. Kendi nefislerini bilmezler burada açık olarak söyledi ya. Zalim Muhammediler vech-i mutlak Hakta enaniyeti vehimlerinden fani olmuşlardır. Onlar ebeden Hakkın müşahedesinde olup nefislerini bilmezler. Cehilleri Hakka değil nefislerine aittir. Yani nefislerinin cahilleridirler. Dolayısıyla bir kimse cahil demek bilmiyor, bilgisiz demektir. Ne kadar çok cahilse nefsi yönünden o kadar çok alimdir, ilah yönünden. Hakkı bilme yönünden o kadar ariftir. İşte buradaki cehil kendi varlığını bilememesidir. Kendi varlığından cehil olmasıdır. Bir de Cenab-ı Hakkın “Alim” sıfatı karşısında cehil olmasıdır. Kendi yokluğunu bilmesidir. Yani kendi yok olduğunun ifadesinde olmasıdır. Malumatında olmasıdır. O halde kendisi yoksa Cenab-ı hakkın Alim vasfına bürünmüş olması demektir. Karşılığında o olacaktır. İşte kendi yokluğu hani daha evvel de dedikya nefsani dalgalanmaların kirlenmelerin içinden çıkması lazımdır, İşte o nefsani kirlenmelerin içinden çıktığında gönlünde hakka tam geniş bir ayna hakkın vechi kendi varlığında olduğundan Hakkın Alimi, Hakkın Arifi olmasına sebep oluyor kendi cehlinin olması. 

Cehil bir bakıma budur, zulmet ise “ama “ halini anlatıyor. Zulmet, karanlık, amaiyet hali ile belirtilmiştir. Karanlık mı daha değerlidir, zulmet mi daha değerlidir, Nur mu daha değerlidir. Dendiği zaman insan hemen Nur daha değerlidir der. Halbuki zulmet daha değerlidir. Çünkü Nur da zulmetten meydana gelmiştir. Amaiyetten yani yokluktan meydana gelmiştir. Yok yok dğil, mevcudun görüntüde olmadığı yokluktur. Hiç yokluk manası değildir. İşte “Zaluman cehula” dediği insan bu iki ana temelden meydana geldi demektir. İnsan خَصِيمٌ مُبِينٌ 36/77 “Hasimun mubin” açık bir hasım oldu, neden, ظَلُومًا جَهُولا 33/72. cehaletinden hasım oldu, manasına cahil olduğundan “Ben yaparım, ben ederim, hadise orada da doğru, ben yaparım, ben ederim diye Hakka hasım oldu.

İşte ben şunu ederim, ben bunu ederim ben şöyle yaparım ben böyle yaparım, nutuk çekiyor, bağırıyor çağırıyor böylece Hakka hasım oluyor. Hakkın kudret hükmünü kendinde kullanmış oluyor. İşte hasım olması, hasım ne demek? Tüy siklette tüğ siklet karşılaştırılır, ağır siklette ağır siklet çarpıştırılır, işte hasım olması Hakkın eşdeğer varlığı burası yanlış anlaşılmasın özellikleri itibarıyla Hakkın varlığı kendisinde mevcut oluğu için hasım oluyor. Dünya ağır siklet ile eş değeri karşısına çıkarılıyor. Hasım bu demektir. Hasım demek düşman demek değildir. Eş değerler ifade eden varlıklar demektir. Haşa bunu demekle Allah’ın karşısına insanı çıkarmış değildir. Cenab-ı Hak kendi hakikatini o varlığa lütfetmiş demektir.[55] 

ONUN İSİMLERİ. (Neccâr)[56] “ İz- -T-B- ” 

 

Necdet Ardıç (terzibaba13@hotmail.com) 12.02.2013

Kime: şe….. kı…. 

---------------

Hayırlı akşamlar Şe…. oğlum. Doğdular, yaşadılar. Dosyasını hazırlamaya başladım, bu arada gelen bir mail de (isim) dikkat çekici idi onu sana da gönderiyorum (O nun isimleri) bölümüne küçük bir ifade olabilir. Bilmiyorum belkide oraya ilâve edilmiş olabilir ama ben gene göndereyim. Bu isim (Neccar) ismi marangoz demektir, amcam, ağabeyim, yeğenim, kardeşim, oğlum İzzet, sanat okulu ağaç işlerinden mezun merangozdur, bende ilk olarak amcamın yanın da marangoz çırağı olarak iş hayatına başlamış idim. Ağabeyim marangozlukta kaldıktan sonra beni terzi mesleğine verdiler. Bunları göz önün de bulundurarak uygun bir şekilde vakit bulunca küçük bir bölüm yaparsın. İnşeallah Allah kolaylıklar versin Her kese selamlar hoşça kal. 

Efendi Baban

---------------

(23) RE: BİR HİKÂYE, BİR ÇOK YORUM'UN CEVABI

Ne…. Ko…. 17.01.2013 

Hayırlı günler Ne….. kızım yazını aldım yerine kaydettim, ellerine diline sağlık güzel olmuş, Cenâb-ı Hakk ufkunu genişletsin İnşeallah herkese selâmlar, Nü… Annenin de selâmı var, hoşça kal Efendi Baban

---------------

(13/01).2013

Çok Kıymetli Efendi Babam, Evvelâ sağlık, sıhhat dileklerimle Nü…. Annemin ve sizin ellerinizden öperim. Göndermiş olduğunuz ödevi idrakimce cevaplamaya çalıştım. İnşallah doğru düşünebilmişimdir. 

Bismillâhırrahmânirrahîm.

Terzi Babamın verdiği bu ödevi nereden başlasam, nasıl bir başlangıç yapsam diye hep bir tefekkür halinde idim. Düşünürken uyumuşum sabah uyanır uyanmaz, ”NECCÂR BİR” diye aklıma bir kelime düştü.

Neccâr ın kelime ma’nâsı, ”marangoz” demektir. Marangoz ne yapar? Yontar şekillendirir, en son olarak cilâlar parlatır ve satışa sunar. Bu zâhiren böyledir. Batınına bakarsak ”Neccâr” Yâsîn sûresi 36/20 de “koşarak bir adam geldi, resûllere uyun” dedi. “Kimdir size gönderilmiş resûllere uyun diyen kişi?.. ”Habibi neccâr” muhabbet edilen yontucu şekillendirici. Terzi Babam. Yâsîn sûresinde “Habibi Neccar-ı” “imân” diye vasıflandırmış, bu bilgi ile ufkumuz bir kez daha açıldı. Bizde başka yönüyle bir idrak oluştu. “Habibi Neccâr” Terzi Babam dır. Habibtir Rasûlüllahın rasûlüdür. Hz Muhammed habibullahtır, Allahın sevgilisidir. Terzi Babamın Cenâb-ı Hakk’a ve rasûlüllaha muhabbeti dolayısı ile kendiside muhabbetullahtır. Bizlerde kendilerine aşırı bir muhabbet duymaktayız.

Neccâr’a gelince

Nun. Nun ve kâlem..ilmi İlâh-i, nuru İlâh-i, 

Cim. Cim şeddeli okununca iki tane cim olur. Cim’in noktası dolayısı ile tek görüşü ifade eder. Ayrıca Celâl ve Cemâl sıfatları ile Hu olan Allah, İnsân-ı kâmil de tecelli eder. Ayrıca celle celâhu, Allah ismi okunduğunda hürmet ve tazim için söylenir.

Elif. 12 noktadan meydana gelmiştir. 13. nokta batında İnsân-ı kâmili simgeler.

Ra. Rububiyyet esmâ eğitim mertebesinde İnsân-ı kâmil olarak bizleri şekillendirerek, ahadiyyet mertebe-sine ulaştırır. Âlemlere rahmettir.

Ayrıca Terzi Babamın isminin ilk hecesi” NEC” soy isminin ilk hecesi “AR” NEC DET AR DIÇ olarak Neccâr ın karşılığıdır. Allah kendilerinden razı olsun AMİN. 

Neccâr bizleri şekillendirmiyor mu? En sonunda kalp aynamızı cilâlamamızı istemiyor mu? Emsalsiz eserleri ile o canlara can katan feyiz dolu sohbetleri ile hep cemâl tarafını gördüğüm, hoşgörüsüyle, himmetiyle bizleri irşad eden Terzi Babam’ın bilumum marangoz âletlerine, bıçkısına keserine, tornasına vs. başımı koydum. Hatta bedenimi ki, hakikatim ortaya çıksın. Şu anda bir beyt ilham oldu.

Neccâr kızı oldum yazılmış ezelde 

Pirim Terzi Babam hem marangozmuş bilene

Neccâr Bir‘in Birine gelince, 1 elif harfidir. Ahadiyyet mertebesini ifade eder. 1 bir Rahman tecellisinde olan İnsânı Kâmildir. Neccâr Bir ‘in karşılığı NECDET ARDIÇ İnsân-ı Kâmil 

---------------

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Bu bölümün isminin, oluşup yazılması, yukarıdaki mailin Terzi Babam tarafından gönderilmesi ile başladı. Terzi Babam daha henüz çocukluk döneminde iken ilk yöneldiği meslek marangozluk (neccar) olmuştur.

İlk okulu bitirdiği çocukluk dönemlerinde, ağabeyi ve amcasının yanında ağaç, kereste ve marangoz işlerinin yapıldığı atölyede, bir müddet marangoz çırağı, olarak iş hayatına başlamıştır. Ağabeyi “Ahmet” marangozluk mesleğini sürdürür iken, onu farklı bir mesleğe “terzi” yanına vermişler, buradan da elli beş, altmış yıl kadar, peygamber mesleği olan “terziliği” icra etmiştir. Böylece kısa bir müddet bile olsa “Terzi Babam” yaşamında marangozlık (neccâr) mesleğini de icra etmiştir.

 “Neccâr” lık (marangozluk), ağaç işleme zanaatıdır. Ağacın doğal haliyle alınıp, ya da makinelerce işlenmiş haliyle ele alınıp kesme biçme zımparalama gibi işlemlerden geçirip, yeni yeni nesneler eşyalar üretme işidir. Bu işi yapan kişilere de neccâr-marangoz denmektedir. 

Bu isim üzerinde bizi düşünmeye ve çalışmaya sevk eden hususların başında, Terzi Babamın, ilk okul yıllarında tatillerde, bir müddet çalışarak bu zanaatı icra etmesi, ve de onun gönül evlâtlarından Ne… Ko…. İsimli bir hanım kardeşimizn “Terzi Baba“ ismi üzerinde tefekkür ettiği esnada, uykudan uyandığı sırada “Neccâr” ismi kalbine ilka olunmuş, daha sonrada bir yazı ile halini kendilerine bildirmiştir. İşte yukarıdaki ilk bölüm bu kardeşimizin bu konu hakkındaki yazısına aittir. Böylece hem bâtından gelen varidat, hem de kendisinin çocukluğunda bu işi yapması, onun bu isim ile de müsemma olduğunun bir işâreti olmuştur.

Füsüs-ül hikem de “her bir kelime delâlet eylediği ma’nânın o sûrette meydana gelişinden ibarettir. Ve mana o sûretin ruhudur” beyanında olduğu gibi, biz de “neccâr” isminin delâlet eylediği ma’nâlara ulaşarak, onu daha iyi tanıyıp anlamaya çalışacağız. Gayret bizden muvaffakiyet Allahtandır.

-Neccâr () nun- () cim- () cim- () elif- () rı- harfleriyle yazılmaktadır.

Nûn, Nûri İlâhiyye bütün âlemlerde var olan nûr ayrıca Necdet-Necat isminin baş harfi, kendisinin harf rumuzu

…Cim……Cemâl-i İlâh-î, Cemâûllahın mazharı,

…Cim……Cemâlûllaha ayna olan cemâl

…Elif Ahadiyyet 

8 ()Rı- Rahmaniyyet hakikati ve risalet. 

Sayıları itibariyle bakıldığında ise 50, 3, 3, 1, 200, Sayıları itibariyle bakıldığında görüldüğü gibi Hakikati Muhammedi üzere şifre sayısı olan 53 yine “neccâr” isminin de aslını oluşturmaktadır.

Neccâr-Marangoz ların Pîri ve kurucusunun Hz. Nûh (a.s.) Olduğu bütün İslâmi kaynaklarda belirtilmektedir. Nûh (as.) ”Necât” kurtuluşa erdirendir. Bilindiği üzere Terzi Babamın isimlerinden birisi de “Necât” tır.

Nûh (a.s.) emri İlâh-î gereği, ağaç ve tahtalar ile onları mıhlarla birleştirmek sûretiyle gemi inşa etmiş, böylece neccâr-marangozluk mesleğinin de kurulup icra edenlerin ilki olmuştur.

Terzilik mesleğinden önce, onun icra ettiği marangozlukta yine bir peygamber mesleğidir. Bu konu hakkında da yani neccâr olmasının sebebi hikmetleri şu şekilde fakîre beyan olundu. 

Birincisi. zâhiren marangoz olmasının bâtınî karşılığı, Nûh (a.s.) gibi İlâh-î emir gereği, kurtuluş gemisini inşâ etmesini remzetmektedir. İnşâ ettiği bu kurtuluş gemisine kavmini davet etmiştir. Ümmeti icabet, olanlar onun bu çağrısına uyarak, beşeriyet ve nefsaniyetlerinden selâmet bularak ilim deryasında Muhammed-î gemisiyle yol alarak beşeriyetlerinden necât’a kurtuluşa ermişlerdir.

Onun davetini kulaklarını tıkayarak uymayanlar ise, beşeriyet kalıplarında kalarak nefsaniyet dalgalarının azgın sularında boğulmayı tercih edenler olmuşlardır. Onun davetine uyup ta necatiyet gemisine binenler ilim ve irfana gark oldukları gibi, bunun tersi istikametinde hareket edenler de cahiliyet, beşeriyet nefsaniyet hallerinde gark olmuşlardır. 

Bu yönü ile, Neccâr- isminin ondaki ilmî ma’nâdaki karşılığıda anlaşılmış olmaktadır. Kısaca mertebe-i Nûhiyyet üzere, ilim ve irfaniyet üzere inşa ettiği Muhammediyet gemisinin, inşa edilebilmesi için bir zanaata-mesleğe ihtiyaç vardı. Bu meslek kendilerine böylece verilmiş oldu. Burada bizlere düşen sorumluluk Necât’a götüren bu gemide olup olmadığımızdır.

İkincisi ise, marangozluk-neccarlık, mesleğinin ham maddesi özü ağaçtır. Onun soy adı da bir ağaç çeşidi olan “Ardıç” tır. Onun isimleri adı altında, yukarıda “Ardıç”ı izah etmiştik. Kısaca burada da tekrar edecek olursak, Terzi Babamın soy adı olan “Ardıç” ağaç anlamında olup, Kur’ân da şecer diye belirtilmektedir. ”Şecer” 503 (53) sayısının karşılığı idi. Neccar’da da, 50, 3, (53) vardı. Demek ki ağaç ve onun işlenme sanatı olan neccarlık ile Terzi Babam arasında bir bağ olduğunu görebilmekteyiz. Ağaç İnsân-ı Kâmil’e teşbih edilerek kâinat ağacı-varlık ağacı şeklinde de izah edilmektedir. Hakikat-i Muhammed-î bu ağacın çekirdeği, meyveleri ise, başta peygamberler ve onların kâmil varisleridir.

---------------



(14/24) (Elem tera keyfe darabellâhü meselen kelimeten tayyibeten keşeceratin tayyibetin asluhâ sâbitün ve feruhâ fissmâi)

(14/24) “Görmedin mi, Allah güzel bir sözü nasıl misal getirdi.? (güzel bir söz) kökü sağlam dalları göğe yükselen bir ağaç gibidir.” 

---------------

Ayeti celileye dikkat eder isek, şecere-i Tayyibe olan bir ağaçtan söz ediliyor. Görmedin mi? Hitabı ile muhataba, misal ile anlattığımız İnsân-ı Kâmil Terzi Baba’yı artık gör! Diye düşünebiliriz. Allah (c.c.) sembollerle anlatıyor. Ağaç Kâmil insana benzetil-mektedir.

Bu varlık ağacının meyvesi ise yüce peygamberimiz ve onun taşıyıcıları hükmünde olan kutlu velileri ve onların mübarek lisanlarından dökülen sözleridir. Terzi Babam da yarım asrı geçen zaman diliminde, lebi deryasından dökülen söz ve sohbetleriyle bu meyvenin doyumsuz olan tadını ikram etmektedir.

Böylece neccar-marangozluk, ve onun aslı olan şecer-ağaç ile kendileri arasında bu yönü ile de bir bağlantı olabileceğini, hiçbir şeyin tesadüf eseri oluşmadığını düşünerek yolumuza devam edelim.

Üçüncü sü ise. Hazrec kabilesinin bir kolu olan (Beni Neccâr) dır. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm ansiklopedisinin ilgili bölümünde bu konu hakkında şu açıklamalar yer almaktadır. Marangoz olanlar lâkabı ile bilinen Neccâr oğulları ile peygamber efendimiz arasında bir yakınlık ve akrabalık bağları olup, Efendimizin dedesi Abdülmüttalibin dayısı olmaktadırlar.

Peygamber efendimizin babası Abdullah, Neccar yurdunda bir ay kadar hasta yattıktan sonra, vefat etmiş, yine Efendimiz de, 6 yaşında iken annesi ile birlikte neccâr oğullarının yanında, bir ay kadar kalmıştır. Beni Neccârın İslâm tarihi sahnesine çıkışı ise, Mekke dönemi akabe biatları ile başlamıştır. Bazı neccarlar, efendimiz ile yapılan akabe biatlarına katılarak müslüman olmuşlardır.

Hicret esnasında, yuları serbest bırakılan devesi Neccâr oğullarından iki yetime olan, Sehl bin râfi ve Süheyl bin râfi, adlı iki yetime ait arsanın üzerine devesi çökmüştür. Efendimizi evinde misafir eden ve devenin çöktüğü yere en yakın ev ise, yine neccar oğullarından Eyyüb-el Ensâri’ye aittir. Efendimiz “Neccâr” larla ilgili olarak ”siz benim dayılarımsınız, ben sizdenim, sizin nakibiniz benim” buyurarak onları sevindirmiştir. Kaynak İs.Ans.Diyanet.

Hicret yurdu bölümünde, izah ettiğimiz gibi, Terzi Babamın gönül medinesi olan izmir’e, hicreti öncesi, buradan bazı kardeşlerimizin, kendileri ile tanışıp akabe biatlarını gerçekleştirdiklerini, daha sonra da kendilerini İzmir’e davet ettiklerine tanık olmuş idik. O da belli bir süre sonra bu hicreti gerçekleştirip, gönül medinesini kurmak için yola çıkıp vardığında, konakladığı ilk ev ensardan “Fe…. abla”mın evi olmuş idi. (Eyyüb-el Ensar) Daha sonraki dönemlerde ise bir risalet evi inşa edilip hayatlarını bu şekilde sürdürmüşlerdir.

Kısaca özetlemek gerekir ise, bir bakıma, İzmirli kardeşlerimiz “Neccâr oğulları”dır. Bu şehir de gönül medinesidir. Ensâr olmalarının haricinde, hicret öncesi akabe biatlarını gerçekleştirmeleri, Terzi Babamı misafir edişleri, İslâmın hakikat ve marifet mertebelerinin anlaşılıp yaygınlaşmasında görev almaları, bunlara vesile olmaları sebebiyle “Neccâr” ismiyle ilgili olabileceği yönünde bir kanaatimiz oluştu. Ba…….dan, Terzi Babamın gönül evlâtlarından olan Ne…Ko…isimli kardeşimizin gönlüne gelen tecelliyi bu şekilde onun isimleri bölümü ile izahatını yapmaya çalıştık. 

---------------

Tam bu isme “Neccâr/marangoz” gelmişken bir hatıramıda bu vesile ile ifade etmek isterim. İlk tanıdığım yıllardan beri, gerek terzihane dükkânında, biçki masası olarak kullandığı, ve gerekse daha sonraları dergâhında yazı masası olarak kullandığı o güzel masanın, nasıl ve kimin tarafından yapıldığını merak ederek sormuştum. Oda biraz tebessüm ederek, özetle şöyle cevap vermişti. 

 (1958) de başlayıp, (1960) senesinde, Ankarada yaptığım (24) aylık askerlik görevim bittikten sonra tekirdağa dönmüştüm. O günlerde bulabildiğim çarşıda, ikinci katta olan bir dükkânı terzilik yapmak üzere kirala-mıştım. Orada çalışmaya başlamıştım, fakat kısa süre sonra, bulunduğum yer dar gelmeye başlamıştı, bu yüzden, daha geniş bir iş yeri aramakta idim. 

O günlerde beleyedinin çarşı içinde olan bir arsasına iş hanı yapılıyor idi, Oradan oldukça büyük ve kendi içinde bölümleri olan, bir iş yerini kiralamış idim, İnşeat bittikten sonra belediye ile mukavelemizi yapıp oraya taşınmaya başladım. Ancak yer oldukça geniş, ve ayrı ayrı bölümlerden oluştuğu için, yeni eşyalar koltuklar ve bazı diğer eşyaları da almak gerekiyor idi. 

Bu arada salonda çalışmak ve biçki yapmak için güzel ve büyük bir masaya da ihtiyacım vardı. Bunu nasıl alayım veya nasıl yapayım, diye, şeklini düşünürken. Ankarada terzi olan bir arkadaşımın güzel bir masasını görmüştüm onu yapmaya karar verdim. 

Masanın ölçülerini (en 80 cm) (boy 160 cm) (Yükseklik 80 cm) olarak belirlemiş idim. Sanayi sitesinden bir sunta alıp onu ağabeyimin atölyesinde belirlenen ölçülere göre kestirdim. Ancak masa sıradan düz bir masa olmayacak ön kısmı yukarıdan evvelâ dışa dönük sonrada aşağı doğru inerken içe dönük kavisli olacaktı. Aynen olduğu gibi kâğıttan o kavisleri düzenleyerek masanın yan ve orta kısımlarını kavislerin şekli ile biçerek suntadan ağabeyimin yardımı ile keserek çıkardık. 

Sonra o parçaları çiviler ile çakarak ham haliyle masayı ağabeyimin atölyesinde ayağa kaldırmış oldum, Daha sonra masayı hazırlanmakta olan kendi iş yerime getirip, ön kısmını ince çıtalarla kavisli şekilde ızgara yaparak aşağı kadar doldurdum ve üzerinede kadife türü bordo renkli bir kumaşa altına sünger koyup makinada geniş kare, kapitone dikişler ile süngerle kumaşı bir birine birleştirdim böylece kumaşta güzel bir görünüm oluşmuştu. Ayrıca her kare köşeler içinde aynı kumaştan düğmeler bastırmış idim. 

Daha sonra hazırladığım kapitoneli kumaşı düğmeler ile masanın ön yüzeyine monte ettim, yanlarını ve üstüne de kahve rengine yakın az desenli bir vinleks ile kapladım. Ön iç kısmına da masanın ortasını boş bırakıp, iki yanlarına da ikişer göz yaptım ve böylece masa (1962) bitmiş oldu. Terzi Babam, işte o masanın hikâyesi budur, diyerek bana anlatmış idi. 

Halen o masa aradan geçen yaklaşık (53) seneden sonra 

halinden pek bir şey kaybetmemiş olarak şimdi Terzi Babamın yazı masası olarak kullanılmaya devam ediliyor. 

Bazen Efendi Babam, bizlere lâtife olarak ne kadar çok çalıştığını kıyasen anlatmak için. “Kestiğim kumaş, tele, yapışkan ve astarları, yan yana birleştirmek mümkün olsaydı marmaraya örtü olurdu” derdi. İşte bu masanın üzerinde ne kadar çok çalışıldığı ve ayrıca çalışılmalara devam edildiği görülüp bilinmektedir. Bu masanın üstünde, daha evvelce nefs/bedenlere elbiseler kesilip dikiliyor iken, daha sonraları ve şimdilerde, Ruhlara ilimi mahiyette ma’nevi elbiseler dikildiğine bizlerde şahitler olmaktayız. Cenâb-ı Hakk kendisine ve hepimize kolaylıklar nasib etsin İnşeallah. Ç.H.U. 

---------------

Bu vesile ile bende belki o masa merak edilir dü-şüncesi ile resmini çekip buraya ilâve etmeyi ve benden bir hatıra olarak kalması için, aşağıya yapıştırmayı uygun buldum. 

Adeta bu masa hizmet ehli kadim bir arkadaşmış gibi halen hiç yorulmadan hep yerinde ayakta durmaktadır. 

“ İz- -T-B- ”

 

---------------

Böylelikle NÛH sûresi çalışmamızın sonuna gelmiş bunuyoruz. “Necat” hakiketlerinin gönlümüzde yer bulamsı niyazıyla! “Haza min fadli Rabbihi”. Rabbimin fazlındandır. Bu vesile ile bu çalışmamızda İz-Efendi Babamızın maddi, mânevi yardımlarını yanımızda hissettiğimizden, kendisine minnettarız.. İz-Efendi Babamız ve gayri de memnun olur, İnşealllah… Okuyabilenlerin idraklerinin açılmalarını niyaz ederim. Herkese başarılar diler, Rabbü-l erbab’ımın “Allah-Cami” Zât ismine sığınır, verdiği imkan ve diğer bütün lütuflarından dolayı hamd ederim.

---------------

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR”

ÜSKÜDAR/İSTANBUL 15-10-2024

---------------

Terzi Baba Kitapları 

 Baskısı olan kitaplar. 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

3) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri

4) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" (Osmanlıca'dan Çeviri)

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân 

8) Tuhfetü'l Uşşâki (Osmanlıca'dan Çeviri)

9) Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet

10) Kelime-i Tevhîd

11) Vâhy ve Cebrâil

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

13) (13) On Üç ve Hakîkat-i İlâhiyye

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

16) Divan (3)

19) Sûre-i Feth ve Fethin Hakîkatleri

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

22) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (12) Yûsuf Sûresi

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

35) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Fâtiha Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

41) İnci Tezgâhı

49) (36) Yâ-Sin Sûresi

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed Rasûlüllah (s.a.v.)

63) İnci Mercan Tezgâhı: Düşündürücü Nükteler

67) (67) Mülk Sûresi

68) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Namaz Sûreleri 

69) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (2) Namaz Sûreleri

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

95) Terzi Baba (8) (19/53)

96) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (41) Fussilet Sûresi

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

118) (52) Tûr Sûresi ve M. Nusret Tura Hz.

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

177) Necdet Ardıç'ın Tasavvuf Anlayışında Seyr ü Süluk Mertebeleri (İlâhiyat Tezi)

213) 1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214) 2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

---------------------------------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

---------------------------------------------

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem (a.s.)

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

---------------------------------------------

Terzi Baba kitapları sıra listesi

KAYNAKÇA

 

1. KUR'ÂN VE HADîS

2. VEHB : Hakk'ın hibe yoluyla verdiği ilim.

3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi'i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu'l Hikem ve sohbetlemizden müşâhede ile toplanan ilim.

 

(Gönülden Esintiler) 

 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

3) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri

4) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" (Osmanlıca'dan Çeviri)

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân

8) Tuhfetü'l Uşşâki (Osmanlıca'dan Çeviri)

9) Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet

10) Kelime-i Tevhid

11) Vâhy ve Cebrâil

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

13) (13) On Üç ve Hakîkat-i İlâhiyye

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

16) Divan (3)

17) Kevkeb: Kayan "Yıldız"lar

18) Hz. Peygamberimiz Efendimizi Rû'ya-da Görmek 

19) Sûre-i Feth ve Fethin Hakîkati

20) Terzi Baba Umre Dosyası (2009)

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

22) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (12) Yûsuf Sûresi

23) İbretlik "Değmez" Dosyası

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

25) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (1) Köle Ve İncir Sepeti

26) Bir Zuhûrât'ın Düşündürdükleri: Tenzîh, Teşbîh, Tevhîd

27) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (2) Genç ve Kıymetli Elmas

28) Kur'ân-ı Kerîm'de Tesbîh ve Zikir

29) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (27) Karınca-Neml Sûresi

30) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (19) Meryem Sûresi

31) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (18) Kehf-Mağara Sûresi

32) Terzi Baba (3) İstişare Dosyası 

33) Terzi Baba Umre Dosyası (2010)

34) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (3) Bakara "İnek" Hikâyesi

35) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Fâtiha Sûresi

36) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (2) Bakara Sûresi

37) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (53) Necm-Yıldız Sûresi

38) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (17) İsra Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

40) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (3) Âl-i İmrân Sûresi

41) İnci Tezgâhı

42) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (4) Nisâ Sûresi 

43) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (5) Mâide Sûresi 

44) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (7) A'râf Sûresi 

45) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (14) İbrâhîm Sûresi 

46) Salat - İngilizce

47) Salat - İspanyolca

48) İrfan Mektebi - Fransızca

49) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (36) Yâ-Sin Sûresi

50) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (76) İnsân Sûresi

51) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (81) Tekvîr Sûresi

52) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (89) Fecr Sûresi

53) Mehmet Hazmi Tura (Yüksek Lisans Tezi)

 54) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Beled-Şems-Leyl-Duhâ İnşirâh-Tîn (90-95) Sûreleri 

55) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (28) Kasas Sûresi

56) İrfan Mektebi Şerhi - Fransızca

57) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (20) Tâ Hâ Sûresi

58) Muhyiddin-i Arabî - Mir'ât-ül İrfan ve Şerhi

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ-Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ-Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed-Rasûlüllah (s.a.v.)

62) Bir Hikâye Birçok Yorum: (4) Bir Ressam Hikâyesi

63) İnci Mercan Tezgâhı: Düşündürücü Nükteler

64) Ölüm Hakkında: Kıyam'et

65) Reşahat'tan Birkaç Bölüm'ün Şerh/Sohbet ve Yorumları

66) Abdulkâdir Geylâni - Risâle-i Gavsiyye Şerhi

67) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (67) Mülk Sûresi

68) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Namaz Sûreleri-(1) 

69) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Namaz Sûreleri-(2)

70) Yehova Şahitleri ile Mülâkat

71) Mübarek Geceler ve Bayramlar - Fransızca

72) Îmân ve Îkân

73) Celâl Cemâl Celâl: İbretlik Bir Dosya Daha (3)

74) Terzi Baba Umre Dosyası (2012)

75) Mahmut Şebüsteri - Gülşen-i Raz ve Şerhi

76) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (5) Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler Hikâyesi

77) Aşk ve Muhabbet Yolu: M. Nusret Tura

78) A'yân-ı Sâbite: Kazâ Ve Kader

79) Terzi Baba (4) İstişare Dosyası

80) Terzi Baba (5) İstişare Dosyası

81) Hayâl Vâdîsi'nin Çıkmaz Sokakları 

82) Mektuplarda Yolculuk - M. Nusret Tura

83) Terzi Baba Umre Dosyası (2013)

84) Nusret Tura - Vecizeler Hikâyeler

85) Nusret Tura - Tasavvufda Aşk ve Gönül

86) Terzi Baba (6) İstişare Dosyası

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

89) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (6) Her Şey Merkezinde Mi?

90) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-1) Şerhi

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

92) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (2) Şerhi

93) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân - İngilizce

94) İbretlik Bir Hikâye Daha - Mescid-i Dırar. Kubbetu'l

 Kara.

95) Terzi Baba (8) (19/53)

96) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (41) Fussilet Sûresi

97) Terzi Baba Umre Dosyası (2015)

98) Solan Bahçenin Kuruyan Gülleri 

99) Terzi Baba (9) İstişare Dosyası

100) İrfan Mektebi Ve Şerhi - İspanyolca

101) Bosna Hersek Seyahati Dosyası

102) İrfan Mektebi Ve Şerhi - İngilizce

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

105) Cemo ve Farko

106) Terzi Baba Umre Dosyası (2016)

107) Vahy ve Cebrâîl - Fransızca

108) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (1) - Peygamberimizi Ru'ya-da Görmek

109) Tasavvufî Îzâhlar

110) (19-53) Şeker Risalesi

111) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" Şerhi

112) Bir Kardeşin Soruları ve Cevapları

113) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-2) Şerhi

114) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-3) Şerhi

115) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-4) Şerhi

116) Kudüs Seyahati Dosyası

117) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-5) Şerhi

118) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (52) Tûr Sûresi ve M. Nusret Tura Hz.

119) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (01) Âdem Fassı

120) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (02) Şit Fassı

121) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (03) Nuh Fassı

122) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (04) İdris (05) İbrahim Fassı

123) Mahmut Şebüsteri - Gülşen-i Raz (2) - Terzi Baba Şerhinin Tamamı

124) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Satıh İnce

125) Terzi Baba Umre Dosyası (2018)

126) Ben'deki Terzi Babam (1) - Murat Cağaloğlu

127) Ben'deki Terzi Babam (2) - Murat Cağaloğlu

128) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaf Dağı Ve Zümrüd-ü Anka

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

130) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kilise Çanları

131) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: 53. Âyetleri ve Terzi Baba

132) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaner Yiğido

133) Muhtelif İrfan Sohbetleri (1)

134) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (2)

135) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (3)

136) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (4)

137) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (5)

138) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (6)

139) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (7)

140) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (8)

141) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (9)

142) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (10)

143) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (11)

144) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (12)

145) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (13)

146) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (14)

147) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (15)

148) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (16)

149) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (17)

150) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (18)

151) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (19)

152) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (20)

153) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (21)

154) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (22)

155) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (23)

156) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (24)

157) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (25)

158) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (26)

159) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (27)

160) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (28)

161) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (29)

162) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30)

163) Esmâ-i hüsnâ (1) - M. Nusret Tura Hz.

164) Esmâ-i hüsnâ (2) - M. Nusret Tura Hz. - Fütuhat ve Müşâhedeleri

165) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (75) Kıyamet Sûresi

166) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-6) Şerhi

167) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-7) Şerhi

168) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetlerden Seçmeler (31)

169) İbretlik Bir Hikâye Daha - Usta'dan Çırağına Tavsiyeler

170) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (4) - Terzi Baba'nın Görüldüğü Zuhuratlar

171) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (5) - Yoruma Açık Eğitim Zuhuratları

172) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (6) - Tuzak-Mekr-Hileli Zuhuratlar

173) Terzi Baba Umre Dosyası (2020)

174) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (83) Mutaffifin Sûresi

175) Mübarek Geceler Ve Bayramlar - İspanyolca

176) Korona Virüs'ün Düşündürdükleri

177) Terzi Baba, "14-İrfan Mektebi" Tezi

178) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (84) İnşikak Sûresi

179) 13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan Mektebi

180) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem - A- Mukaddime

181) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem - B- Ayniyet ve Gayriyyet

182) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (06) İshak Fassı

183) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (07) İsmail (08) Yakup Fassı

184) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (09) Yusuf Fassı

185) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (10) Hud Fassı

186) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (11) Salih (12) Şuayb Fassı

187) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (13) Lut (14) Üzeyir Fassı

188) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (15) İsa Fassı

189) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (16) Süleyman (17) Dâvud (18) Yunus (19) Eyyüb Fassı

190) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (20) Yahya (21) Zekeriyya Fassı

191) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (22) İlyas (23) Lokman (24) Harun-Fassı

192) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (25) Musa (26) Halid Fassı

193) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (27) Muhammed-Fassı

194) Silsile-i Uşşakiyye

195) Terzi Baba-Özel, Kütüphane ve Müze Arşivi

196) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Üç Silahşörler

197) Dur Rabb'ın Namaz Kılıyor (1)

198) Ramazan ve Oruç

199) İrfan Mektebi-Ders Târif Sıralaması

200) Dur Rabb'ın Namaz Kılıyor (2)

201) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (1)

202) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (2)

203) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (3)

204) Kur'ân-ı Kerîm'de Nefs Âyetleri 

205) Zekât ve İnfak 

206) Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207) 68-Kalem-sûresi-

208) Naz-Makâmı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209) 4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210) 6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211) Terzi Babam'dan esintiler. Muhtelif konular. 

212) 2023-Umre dosyası.

213) 1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214) 2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215) 86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Sûresi. 

216) Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217) 85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Sûresi. 

218) 8-5- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Cem-Cemâli..

219) 87-88-18-Ku-Ker-Yol-A’la-Gaşiye-Sureleri.

220) 61-19- Ku-Ker-Yol-Saff Suresi. 

221) 8-20- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Murat-Derûni.

222) Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-Mübarek-geceler-bitirme tezi- 

223) 6-En’Âm Suresi. Murat-Derûni.

224) 9-4-Tevbe Suresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

225) 10-Yunus Suresi.

226) 11-Hud Suresi Nihal Manaz.

227) 9-21-Tevbe Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

228) 10-Yunus Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

229) 2-Terzi Babam’dan esintiler. Selim Çoban.

230) 16-34-Ku-Ke-Yol- Murat Derûni.Cağaloğlu.

231) 5-6-Ku-Ke-Yol- Hicr-Suresi-Cem-Cemali. 

232) 31-Ku-Ke-Yol-Lokman-Suresi. T.B.

233) 21-26-Ku-Ke-Yol-Enbiya-Suresi. Murat Derunî. 

234) 22-27-Ku-Ke-Yol-Hac-Suresi. Murat Derunî. 

235) 25-29-Ku-Ke-Yol-Furkân-Suresi. Murat Derunî. 

236) 24-24-Ku-Ke-Yol-Nûr-Suresi. Murat Derunî.

237) 29-35-Ku-Ke-Yol-Ankebût-Suresi. Murat Derunî.

238) 26-39-Ku-Ke-Yol-Şu’ara-Suresi. Murat Derunî.

239) 23-7-Ku-Ke-Yol-Mü’minûn-Suresi. T.O.Cem Cemâlî.

240) Canan Çalışkan, T.B. salât-namaz yüksek lisans tezi.

241) Mustafa safi Efendi-Abdürrezzak tek. 

242) 30-36-Ku-Ke-Yol-Rûm-Sûresi. Murat Derûnî.

243) 33-25-Ku-Ke-Yol-Ahzab-Sûresi. Murat Derûnî.

244) 35-37-Ku-Ke-Yol-Fâtır-Sûresi. Murat Derûnî.

245) 10-Ku-Ke-Yol-Yunus-Sûresi-2- Yusuf-Ramazan Yücel. 

246) 34-5-Ku-Ke-Yol-Sebbe-Sûresi. Şerif kır. ÇHU. 

247) 37-40-Ku-Ke-Yol-Sâffât-Sûresi. Murat Derûnî.

248) 38-5-Ku-Ke-Yol-Sâd-Sûresi. Abdürrezzak tek-Muhtefi.

249) 40-42-Ku-Ke-Yol-Mü’min-Sûresi. Murat Derûni. 

250) 42-38-Ku-Ke-Yol-Şûrâ-Sûresi. Murat Derûni. 

251) 47-28-Ku-Ke-Yol-Muhammed-Sûresi. Murat Derûni. 

252) 43-43-Ku-Ke-Yol-Zuhruf-Sûresi. Murat Derûni. 

253) 49-41-Ku-Ke-Yol-Hucurat-Sûresi. Murat Derûni. 

254) 50-32-Ku-Ke-Yol-Kaf-Sûresi ve Mustafa Hilmi Sâfî. 

Murat Derûni. 

255) 13-Ku-Ke-Yol-Ra’d-Sûresi. Ozan sanlı Şentürk.

256) 32- Ku-Ke-Yol-Secde Sûresi. Muharrem Halil İz.

257) 39- Ku-Ke-Yol-Zümer Sûresi. Cem Demiroğlu.

258) 44- Ku-Ke-Yol-Duhan Sûresi. Murat Derûni. 

259) 45- Ku-Ke-Yol-Câsiye Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

260) 51- Ku-Ke-Yol-Zâriyât Sûresi. Murat Derûni. 

261) 54- Ku-Ke-Yol-Kamer Sûresi. Murat Derûni. 

262) 56- Ku-Ke-Yol-Vâkıa Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

263) 57- Ku-Ke-Yol-Hadid Sûresi. Murat Derûni. 

264) 58- Ku-Ke-Yol-Mücadele Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

265) 59- Ku-Ke-Yol-Haşır Sûresi. Murat Derûni. 

266) 60- Ku-Ke-Yol-Mümtehine Sûresi. Murat Derûni. 

267) 46- Ku-Ke-Yol-Ahkâf Sûresi. Muharrem Halil İz.

268) 62- Ku-Ke-Yol-Cuma Sûresi. Murat Derûni. 

269) 63- Ku-Ke-Yol-Münâfikûn Sûresi. Ozan sanlı Şentürk.

270) 64- Ku-Ke-Yol-Tegabün Sûresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

271) 65- Ku-Ke-Yol-Talâk Sûresi Yusuf-Ramazan,Yücel. 

272) 66- Ku-Ke-Yol-Tahrim Sûresi. Cem Demiroğlu.

273) 69- Ku-Ke-Yol-Hakkâ Sûresi. Murat Derûni. 

274) 70- Ku-Ke-Yol-Mearic Sûresi. Murat Derûni. 

275) 71- Ku-Ke-Yol-Nuh Sûresi. Murat Derûni. 

276) 72- Ku-Ke-Yol-Cin Sûresi. Murat Derûni. 

------------------------- 

Altı peygamber serisi 

------------------------- 

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ-Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ-Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed-Rasûlüllah (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi

------------------------- 

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

32) Terzi Baba (3) İstişare Dosyası 

79) Terzi Baba (4) İstişare Dosyası

80) Terzi Baba (5) İstişare Dosyası

86) Terzi Baba (6) İstişare Dosyası

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

95) Terzi Baba (8) (19/53)

99) Terzi Baba (9) İstişare Dosyası

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

108) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (1) - Peygamberimizi Ru'ya-da Görmek

109) Tasavvufî Îzâhlar

110) (19-53) Şeker Risalesi

126) Ben'deki Terzi Babam (1) - Murat Cağaloğlu

127) Ben'deki Terzi Babam (2) - Murat Cağaloğlu

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

131) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: 53. Âyetler ve Terzi Baba

165) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (75) Kıyamet Sûresi

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi 

-------------------------

25) (1) Köle ve İncir Sepeti

27) (2) Genç ve Kıymetli Elmas

34) (3) Bakara "İnek" Hikâyesi

62) (4) Bir Ressam Hikâyesi

76) (5) Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler Hikâyesi

89) (6) Her Şey Merkezinde mi? Hikâyesi

------------------------- 

Dîvanlar serisi 

------------------------- 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

16) Divan (3)

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi

------------------------- 

17) Kevkeb: Kayan "Yıldız" lar

23) İbretlik "Değmez" Dosyası

73) Celâl Cemâl Celâl: İbretlik Bir Dosya Daha (3)

81) Hayâl Vâdîsi'nin Çıkmaz Sokakları 

94) İbretlik Bir Hikâye Daha - Mescid-i Dırar. Kubbetu'l

 Kara.

98) Solan Bahçenin Kuruyan Gülleri 

105) Cemo ve Farko

112) Bir Kardeşin Soruları ve Cevapları

124) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Satıh İnce

128) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaf Dağı Ve Zümrüd-ü Anka

130) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kilise Çanları

132) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaner Yiğido

169) İbretlik Bir Hikâye Daha - Usta'dan Çırağına Tavsiyeler

196) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Üç Silahşörler 

201) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (1)

202) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (2)

203) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (3)

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

------------------------- 

2) Hacc Divanı

20) Terzi Baba Umre Dosyası (2009)

33) Terzi Baba Umre Dosyası (2010)

74) Terzi Baba Umre Dosyası (2012)

83) Terzi Baba Umre Dosyası (2013)

97) Terzi Baba Umre Dosyası (2015)

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

106) Terzi Baba Umre Dosyası (2016)

125) Terzi Baba Umre Dosyası (2018)

173) Terzi Baba Umre Dosyası (2020)

212) Terzi Baba Umre dosyası (2023)

------------------------ 

Îmânın beş şartı kitapları

------------------------- 

2) Hacc Divanı

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân

10) Kelime-i Tevhid

72) Îmân ve Îkân

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

198) Ramazan ve Oruç

205) Zekât ve İnfak

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

------------------------ 

46) Salat - İngilizce

47) Salat - İspanyolca

48) İrfan Mektebi - Fransızca

56) İrfan Mektebi Şerhi - Fransızca

71) Mübarek Geceler ve Bayramlar - Fransızca

93) İslam, İman, İhsan, İkan - İngilizce

100) İrfan Mektebi ve Şerhi - İspanyolca

102) İrfan Mektebi ve Şerhi - İngilizce

107) Vahy ve Cebrâîl - Fransızca

175) Mübarek Geceler ve Bayramlar – İspanyolca

199) 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

209) 4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210) 6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

----------------------- 

Hakkımızda yapılan yüksek lisans tezi kabul edilmiş kitaplarımız.

53) Hazmi Tura: Marmara Üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü ilahiyat ana bilim dalı Tasavvuf bilim dalı. Fatma Sena Yönlüer. “2010-İstanbul.

103) Terzi Baba Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyyat fakültesi yüksek lisans tezi. Serkan denkçi. “2019-Bursa”

177) Terzi Baba, Tekirdağ Namıkkemal İniversitesi İlâhiyat fakültesi İlâhiyat bölümü bitirme tezi. “14-İrfan mektebi” tezi. Yavuz Burak Kır. “2019-Tekirdağ.

216) Nusret Tura, Bursa Uludağ İniversitesi yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel. “2024-Bursa.

222)Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-“Mübarek-geceler-“ kitabı bitirme tezi--“2022-Sakarya.

240) T.c. Üsküdar üniversitesi tasavvuf araştırmaları enstitüsü tasavvuf kültürü ve edebiyatı anabilim dalı necdet ardıç / Terzi baba’nın tasavvuf anlayışında namaz kavramı Canan Çalışkan yüksek lisans tezi. 2025 

------------------------

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2-3-4-5-6-7-8-9-10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

142-141-143-144-145-146-

------------------------ 

Kitaplar devâm ediyor şu an Yekün= (276+146=422)

-----------------------

Terzi Baba ilâhileri. 

Erler demine Nusret tura.

1) Meğer-Kürşat.

2) Candır Allah-Kürşat.

3) Canım Allah-Kürşat. 

4) Boş çevirme ellerimi-Kürşat. 

5) Çözdüm sırrını. Kürşat.

6) Nasihattır hep sözlerim. Kürşat.

7) Hakk-ı ister isen eğer. Kürşat.

8) Mevlâm seni özlerim. Kürşat.

9) Neler olmaz. Kürşat.

--------------------------------------- 

- Nûh a.s ilgili bağlantılı diğer ayetler için bu kitaba müracaat edebilirsiniz. ↑

- Diyanet Tefsiri ↑

- Rahman Rahimin Adıyla şiirinden… ↑

- Diyanet Meali… ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh – Tasavvuf Serisi 21 – ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh – Tasavvuf Serisi 21 – ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh – Tasavvuf Serisi 21 – ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh – Tasavvuf Serisi 21 – ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh – Tasavvuf Serisi 21 – ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh – Tasavvuf Serisi 21 – ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni KONUK Şerhi – 1. Cilt, Sayfa 425… ↑

- Fusûs’ül Hikem Ahmed Avni Konuk Şerhinin - Terzi Baba Şerhi – Nûh Fassı ↑

- Terzi Baba 6 Peygamber (6) Hz. Nûh, Nûh sûresi ile ilgili bölümler… ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh – Tasavvuf Serisi 21 – ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh – Tasavvuf Serisi 21 – ↑

- Halk etti. Zuhur, tecelli etti. ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni KONUK Şerhi – 8. Cilt, Sayfa 538… ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh – Tasavvuf Serisi 21 – ↑

- Fusûs’ül Hikem Ahmed Avni Konuk Şerhinin - Terzi Baba Şerhi – Nûh Fassı ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh – Tasavvuf Serisi 21 – ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh – Tasavvuf Serisi 21 – ↑

- Fusûs’ül Hikem Ahmed Avni Konuk Şerhinin - Terzi Baba Şerhi – Nûh Fassı ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh – Tasavvuf Serisi 21 – ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh – Tasavvuf Serisi 21 – ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni KONUK Şerhi – 12. Cilt, Sayfa 385… ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh – Tasavvuf Serisi 21 – ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh – Tasavvuf Serisi 21 – ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh – Tasavvuf Serisi 21 – ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler –Gökyüzü İnsanları araştırması – Tasavvuf Serisi 214-2 – Sayfa 223.. ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni KONUK Şerhi – 2. Cilt, Sayfa 193… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni KONUK Şerhi – 8. Cilt, Sayfa 150… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni KONUK Şerhi – 8. Cilt, Sayfa 554… ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhi – Mukaddime Bölümü… ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh – Tasavvuf Serisi 21 – ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh – Tasavvuf Serisi 21 – ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh – Tasavvuf Serisi 21 – ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh – Tasavvuf Serisi 21 – ↑

- Fusûs’ül Hikem Ahmed Avni Konuk Şerhinin - Terzi Baba Şerhi – Nûh Fassı ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh – Tasavvuf Serisi 21 – ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni KONUK Şerhi – 4. Cilt, Sayfa 228… ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh – Tasavvuf Serisi 21 – ↑

- Fusûs’ül Hikem Ahmed Avni Konuk Şerhinin - Terzi Baba Şerhi – Nûh Fassı ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh – Tasavvuf Serisi 21 – ↑

- Fusûs’ül Hikem Ahmed Avni Konuk Şerhinin - Terzi Baba Şerhi – Nûh Fassı ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh – Tasavvuf Serisi 21 – ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh – Tasavvuf Serisi 21 – ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh – Tasavvuf Serisi 21 – ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni KONUK Şerhi – 1. Cilt, Sayfa 81… ↑

- Fusûs’ül Hikem Ahmed Avni Konuk Şerhinin - Terzi Baba Şerhi – Nûh Fassı ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh – Tasavvuf Serisi 21 – ↑

- Fusûs’ül Hikem Ahmed Avni Konuk Şerhinin - Terzi Baba Şerhi – Nûh Fassı ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh – Tasavvuf Serisi 21 – ↑

- (23/03/2009) Mekke Kâ’be / Haremi şerif / Terzi Baba ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh – Tasavvuf Serisi 21 – ↑

- Fusûs’ül Hikem Ahmed Avni Konuk Şerhinin - Terzi Baba Şerhi – Nûh Fassı ↑

- Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler –Terzi Baba (2) – Tasavvuf Serisi 39 – Sayfa 77… ↑
