# Cin Sûresi

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/cin-suresi
**Sayfa:** 89

---

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç

İşârî Te’vîl ve Tefekkürü 

(72-Cin Sûresi) 

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (276/72-52) 

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk 

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç

İşârî Te’vîl ve Tefekkürü 

(72-Cin Sûresi) 

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (276/72-52) 

 GÖNÜLDEN ESİNTİLER: 

 

قُلْ أُوحِيَ إِلَيَّ أَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِّنَ الْجِنِّ فَقَالُوا إِنَّا سَمِعْنَا قُرْآنًا عَجَبًا 

(72/1) “Kul ûhiye ileyye ennehu-steme’a neferun mine-lcinni fekâlû innâ semi’nâ kur-ânen ‘acebâ(n)”

(72/1) De ki : “Bana şu gerçek vâhy olundu ki kesin bir takım cinler, (sabah namazında Kûr’ân okuduğumu) işittiler de (kavimlerine döndükleri zaman) dediler ki biz acîb (eşsiz) Kûr’ân işittik. 

KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç

İşârî Te’vîl ve Tefekkürü 

(72- CİN SÛRESİ) 

Yazan ve Düzenleyen MURAT DERÛNİ 

İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (276/72-52)

NECDET ARDIÇ

TERZİ BABA

“İz- -T-B- “Es Selâm En Necat”

Adres

Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin

Pehlivan Caddesi No: 31/3

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi

Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ

 (0533) 7743937

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

İçindekiler.................................................................(4)

Ön Söz......................................................................(5) 

Cin sûresi giriş............................................................(7) 

Âyet (1-2-)……………………………………………………………………….(12)

Âyet (3-4-)……………………………………………………………………….(18)

Âyet (5-6-)……………………………………………………………………….(26)

Âyet (7-8-)……………………………………………………………………….(34)

Âyet (9-10-)……………………………………………………………………..(43)

Âyet (11-12-)……………………………………………………………………(50)

Âyet (13-14-)……………………………………………………………………(53) 

Âyet (15-16-)……………………………………………………………………(56)

Âyet (17-18-)……………………………………………………………………(60)

Âyet (19-20-)……………………………………………………………………(73)

Âyet (21-22-)……………………………………………………………………(76)

Âyet (23-24-)……………………………………………………………………(80)

Âyet (25-26-)……………………………………………………………………(82)

Âyet (27-28-)……………………………………………………………………(84)

Terzi Baba kitapları listesi-.........................................(92)

ÖN SÖZ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

Muhterem okuyucularım; her ne vesile ile elinize geçmiş olan bu kitabımızdan, İnşeallah Cenâb-ı Hakk’ın idrak vermesi ile en geniş şekilde faydalanmanızı temen-ni ederim.

Bu vesile ile evvelâ bütün okuyuculara bir ömür boyu sağlık, sıhhat ve gönül muhabbetleri ve gerçek ma’nâ da tasavvufî idrakler niyaz ederim. Bu dünya da en büyük kazanç burasını, bu âlemi şehâdet-i, gerçekten müşahede ederek yaşayıp geçirmek ve kendini tanımayı bilmek olacaktır. Kûr’ân-ı Kerîm’de (yolculuk) adlı İz-Terzi Baba sohbetleri ve kitaplarının bu hususta faydalı olabileceğini düşünüyorum, Bunlardan biri de konumuz olan “CİN” Sûresidir. İçinde bir hayli mevzular olan bu Sûre-i şerifin zâhir, bâtın nûrundan bu dünyada iken yararlanmaya gayret edelim. Cenâb-ı Hakk’tan bu hususta her kez için başarılar niyaz ederim.

Kûr’ân-ı Kerîm Allah-ın kelâmıdır ve zâhiri, beşerî Arap kavminin lisânı, bâtını ve hakikat-i ise, İlâh-î Arapça lisânı’dır. Ve bunu idrak etmek için de ayrıca İrfan ehli yanın da ayrı bir eğitim almak gerekmektedir. İşte böylece Kelâm-ı İlâhî yi hakikat-i itibari ile anlamak biraz daha mümkün olacaktır. Her bir Âyet-i Kerîmenin biçok mertebelerden anlatım ve izâhları vardır, Cenâb-ı Hakk İlâh-î kitabımızdan en geniş şekilde yararlanmamızı nasib eder İnşeallah. 

 “Memur mâzûrdur” düstûruyla üstlendiğim bu vazîfeyi, Terzi Baba’nın feyiz pınarından gönlüme akan ilhâmlarla yerine getirmeye çalıştım. Bu süreçte, âyetlerin hem zâhirî hem de bâtınî ma’nâlarını bir bütün olarak ele almaya özen gösterdim. Bununla birlikte, zâhirî tefsirler hâli hazırda çokça mevcût olduğundan, çalışmamın odak noktasını âyetlerin iç, derûnî, enfüsî ve bâtınî mânâları oluşturdu.

Ana metinlerin altına, numaralandırılarak dipnotlar şeklinde, konu, kelime sözlük açıklamaları ve kaynaklar 

gerektiği yerlerde müracaat ve bilgi için belirtilmiştir.

İrfâniyet yolunda desteğini esirgemeyen İz-Efendi Babam, Nüket Annem ve Eşim Serpil hanımlara teşekkür ederim. Cenâb-ı Hak razı olduklarından eylesin, inşallah. 

Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenle-nişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın ruhlarına, Nusret babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, Nüket annemin ve İz-Efendi babamın ruhaniyetlerine, ceddinin, ceddimin ve eşimin ceddinin ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR”

ÜSKÜDAR/İSTANBUL 03-03-2026

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

EUZÛ BİLLÂHİ MİNEŞ ŞEYTANİR RACÎM

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

(سورة الجنّ)

CİN SÛRESİ GİRİŞ…

---------------

Hakkında

Mekke döneminde inmiştir. 28 âyettir. Ağırlıklı olarak cinlerden bahsettiğiiçin “Cin sûresi” adını almıştır. Sûrede ayrıca tevhit, peygamberlik ve öldüktensonra dirilmek gibi meseleler konu edilmektedir.

Nüzul

Mushaftaki sıralamada yetmiş ikinci, iniş sırasına göre kırkıncı sûredir. A‘râf sûresinden sonra, Yâsîn sûresinden önce Mekke’de inmiştir.

Abdullah b. Abbas’ın naklettiği rivâyete göre bir gün Hz. Peygamber ashabından birkaç kişiyle birlikte Ukaz panayırına doğru giderken Nahle denilen yerde onlara sabah namazını kıldırmıştı. Onun namazda okuduğu âyetleri işiten cinler bu âyetlerin tesirini derinden hissedip hayranlık duymuşlar, bu olayı kendi topluluklarına da anlatmışlar ve Kûr’ân’a inandıklarını, artık rablerine hiçbir şeyi ortak koşmayacaklarını açıklamışlardır. İşte bu olay üzerine Cin sûresi inmiştir (Buhârî, “Tefsîr”, 72).

Konusu

Sûrenin ana konusu cinler ve bunlara ait özel durumlardır. Sûrede bir cin topluluğunun Hz. Peygamber’den Kûr’ân dinlediği ve ona iman ettiği, inanç bakımından cinlerin de müminler ve kâfirler olarak ikiye ayrıldığı bildirilmekte ve cinlerle ilgili olarak insanın normal yollardan elde edemeyeceği bilgiler verilmektedir. Ayrıca sûrede Allah Teâlâ’nın varlığı, birliği, büyüklüğü, evrendeki hükümranlığı ve Allah’tan başkasına ibadet edilmemesinin gereği üzerinde durulmuş, öldükten sonra dirilme ve hesap vermeye iman gibi İslâm’ın bazı inanç esasları ele alınmıştır. Gayb bilgisinin Allah’a mahsus olduğu, bu bilgileri ancak kendisinin razı olduğu kimselere bildireceği ve Allah’ın ilminin kuşatıcılığı ifade edilerek sûre sona ermiştir.[1]

#### ---------------

Sûre-i şerifin, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

(72) Mushaf sıra numarası.

(40) Nüzul sıra numarası.

(16) Alfabetik sırası.

(29) Cüz sırası.

(28) Âyet sayısı.

(28) Fasıla harfleri.

(213) Genel toplamdır.

Rakamları tek tek toplarsak,

(7+2+4+1+6+2+9+2+8+2+8=51) dir.

Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır. Ancak fazla vaktinizi almamak için genel sayıları ve bağlantısını vermekle yetinelim. 

---------------

Yirmi sekiz âyet olup fâsılası ا harfidir.   (Lam) harfi “28” adettir. Uluhiyetin “28” Hakikat-ı Muhammedinin yirmisekiz risalet mertebesinden Cinleri (üç harflileri) eğitimidir. 

---------------

Sûre-i Şerifin sayı değerine göz atalım.

(جنّ) “Cin: 3” “Nun: 50” “Nun: 50” harf değerlerinden oluşmaktadır. Toplarsak 3+50+50= 103 dür.

103 aradan sıfır alınırsa 13’tür. 

Mushaf sıralamasında (72) (7+2=9) nüzul sıralamasında (16) (1+6=7) dir. (28) (2+8=10) âyettir. Genel sayı toplamı 213 (2+1+3=6) idi. (13+9+7+10+6=45) dir. 

(6) 6 yön ve imân mertebeleridir.

(7) Nefis mertebeleri. 

(10) Tevhid-i Sıfât.

(13) Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediye.

Daha başka sayısal bağlantılar vardır. Bu kadar ile iktifa edelim… 

“Cinn” harflerinin kısaca anlamı;

 “Cin” Celal,

 “Nun” Nar,

 “Nun” Nûr’dur …

CİN'ler acaip bir Kur'ân dinledi,

Doğru yola iman ettik söylendi,

Tenzih, Teşbih, Tevhid de birlendi,

Rahman Rahiym olan Allâh'ın adıyla, [2]

Mealen;

---------------

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1, 2. (Ey Muhammed!) De ki: “Bana cinlerden bir topluluğun (Kûr’ân’ı) dinleyip şöyle dedikleri vahyedildi: “Şüphesiz biz doğruya ileten hayranlık verici bir Kûr’ân dinledik de ona inandık. Artık, Rabbimize hiç kimseyi asla ortak koşmayacağız.”

3. “Doğrusu Rabbimizin şanı çok yücedir; ne bir eş edinmiştir, ne de bir çocuk.”

4. “Demek bizim beyinsiz olanımız, Allah hakkında doğruluktan uzak sözler söylüyormuş.”

5. “Şüphesiz biz, insanların ve cinlerin Allah hakkında asla yalan söylemeyeceklerini sanıyorduk.”

6. “Doğrusu insanlardan bazı kimseler, cinlerden bazılarına sığınırlardı da, cinler onların taşkınlıklarını artırırlardı.”

7. “Gerçekten onlar da, sizin sandığınız gibi, Allah’ın hiç kimseyi öldükten sonra tekrar diriltmeyeceğini sanmışlardı.”

8. “Kuşkusuz biz göğe ulaşmak istedik, fakat onu çetin bekçilerle ve yakıcı ışıklarla dolu bulduk.”

9. “Hâlbuki biz, (daha önce) göğün bazı yerlerinde gayb haberlerini dinlemek için otururduk. Fakat şimdi her kim dinlemeye kalkacak olursa, kendini gözetleyen yakıcı bir ışık bulur.”

10. “Hakikaten biz bilmiyoruz, yeryüzündekilere kötülük mü istendi, yoksa Rableri onlara bir hayır mı diledi?”

11. “Doğrusu içimizde salih olanlar da var, olmayanlar da. Ayrı ayrı yollar tutmuşuz.”

12. “Muhakkak ki biz Allah’ı yeryüzünde âciz bırakamayacağımızı, kaçarak da onu âciz bırakamayacağımızı anladık.”

13. “Gerçekten biz hidâyet rehberini (Kûr’ân’ı) işitince ona inandık. Kim Rabbine inanırsa, artık ne hakkının eksik verilmesinden, ne de haksızlığa uğramaktan korkar.”

14. “Kuşkusuz içimizde müslüman olanlar da var, hak yoldan sapanlar da var. Kim müslüman olursa, işte onlar doğruyu arayıp bulmuşlardır.”

15. “Hak yoldan sapanlara gelince, onlar cehenneme odun olmuşlardır.”

16, 17. Yine de ki: “Bana şöyle de vahyedildi: ‘Eğer yolda dosdoğru olurlarsa, mutlaka onlara bol yağmur yağdırırız ki bununla onları imtihan edelim. Kim Rabbinin zikrinden (Kûr’ân’dan) yüz çevirirse, Rabbi onu gittikçe yükselen bir azaba sokar.”

18. “Mescitler Allah’a (ibadet etmeğe) mahsustur. O halde (oralarda) Allah’a ibadetin yanı sıra başka kimseye ibadet etmeyin.”

19. “Allah’ın kulu (Muhammed), O’na ibadet etmek için kalktığında cinler nerede ise (Kûr’ân’ı dinlemek için kalabalıktan) onun etrafında birbirlerine geçiyorlardı.

20. De ki: “Şüphesiz ben ancak Rabbime ibadet ederim ve O’na hiç kimseyi ortak koşmam.”

21. De ki: “Şüphesiz ben, size ne zarar verebilir ne de fayda sağlayabilirim.”

22. De ki: “Gerçekten beni Allah’a karşı hiç kimse asla koruyamaz ve yine asla O’ndan başka sığınacak kimse de bulamam.”

23. “Ancak Allah’tan gelenleri tebliğ edebilirim ve O’nun vahiylerini açıklayabilirim. Kim Allah’a ve Resûlüne karşı gelirse, şüphesiz onlar için, içinde ebedî kalacakları cehennem ateşi vardır.”

24. Nihâyet uyarıldıkları şeyi gördüklerinde kimin yardımcısı daha zayıf, kimin sayısı daha azmış, bilecekler.

25. De ki: “Sizin uyarıldığınız şey yakın mıdır, yoksa Rabbim ona uzun bir süre mi koyacaktır, bilemem.”

26. O, gaybı bilendir. Hiç kimseye gaybını bildirmez.

27, 28. Ancak seçtiği resûller başka. (Onlara bildirir.) Fakat O, Resûlün önünde ve arkasında gözetleyici (melek)ler yürütür ki resûllerin, Rablerinin vahiylerini tebliğ ettiklerini bilsin. Allah, onların her hâlini kuşatmış ve her şeyi inceden inceye sayıp dökmüştür.[3]

---------------

Bismillâhirrahmânirrahîm.

“Rabbi zidniy ilmâ.” “Ya rabb-i ilmimizi ziyadeleştir.”

---------------

قُلْ أُوحِيَ إِلَيَّ أَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِّنَ الْجِنِّ فَقَالُوا إِنَّا سَمِعْنَا قُرْآنًا عَجَبًا {الجن/1}

(72/1) “Kul ûhiye ileyye ennehu-steme’a neferun mine-lcinni fekâlû innâ semi’nâ kur-ânen ‘acebâ(n)” 

(72/1) De ki : “Bana şu gerçek vâhy olundu ki kesin bir takım cinler, (sabah namazında Kûr’ân okuduğumu) işittiler de (kavimlerine döndükleri zaman) dediler ki biz acîb (eşsiz) 

Kûr’ân işittik. 

---------------

Dünya daha henüz ateş küre iken üzerinde cinler vardı yaşıyorlardı.[4] “ İz- -T-B- ”

"Görünmeyen varlık âleminin (cinler, melekler, ruhaniyetler) vahiy karşısındaki teslimiyetini ve Kûr’ân'ın beşerî idrakin ötesindeki varlık katmanlarında dahi etkisini" ifade eder. "Cinler" (cinne), sadece fizik ötesi varlıklar değil, aynı zamanda "insanın iç âlemindeki gizli güçler, latifeler ve ruhânî yetiler" in de sembolüdür.

Cinler, ateşten halk edilmiş, zahiri duyularla idrak edilemeyen, şuur ve irade sahibi, insanlar gibi iman ve küfürle mükellef olan varlıklardır. Kûr’ân'da 22 yerde zikredilirler. Onlar da insanlar gibi peygamberlere muhatap olmuş, iyileri ve kötüleri bulunan bir varlık türüdür.

a) Gizli ve Görünmeyen Varlık Katmanı: "Cin" kelimesi, "cenne" (örtmek, gizlemek) kökünden gelir. İbn-i Arabî'ye göre bu, "varlığın duyularla idrak edilemeyen, ancak hakikatte var olan bâtınî katmanlarına" işaret eder. Nasıl ki cinler gözle görülmez ama vardır, insanın manevî âlemi de (kalp, ruh, sır) gözle görülmez ama vardır ve hakikatin tecellilerine muhatap olur. Cinlerin Kûr’ân'ı işitmesi, bu bâtınî âlemin vahye açık oluşunu sembolize eder.

b) İnsanın İç Âlemindeki "Gizli Güçler": İbn-i Arabî'nin Fusûs'ül-Hikem ve Fütûhât-ı Mekkiyye'de sıkça işlediği bir konu, insanın mikrokozmos (küçük âlem) oluşudur. İnsan, kâinattaki tüm varlık türlerinin (melek, cin, hayvan, bitki) özelliklerini kendinde taşır. Bu bağlamda "cin", insanın iç âlemindeki "gizli, karanlık, bilinçaltı güçler, nefsânî arzular, vehim ve hayal gücü" gibi latifeleri temsil edebilir. Bu güçler, başıboş bırakıldığında insanı azdırabilir (şeytanî cinler), ancak vahiy (Kûr’ân) ile terbiye edildiğinde, hidâyete erip iman ederler (mümin cinler). 1. âyetteki cinlerin imanı, işte insanın iç âlemindeki bu gizli güçlerin vahye teslim oluşunun sembolüdür.

c) İnsan ve Cin İlişkisi: Kûr’ân'da insan ve cinlerin birlikte muhatap alındığı âyetler vardır (mesela Rahmân sûresi). İbn-i Arabî'ye göre bu, "zâhir (görünen) ile bâtın (görünmeyen) arasındaki tamamlayıcı ilişkiyi" gösterir. İnsan (zâhir) ve cin (bâtın) birlikte, varlığın bütününü oluştururlar. Her ikisinin de imtihanı, vahye muhatap olmaları ve ona göre amel etmeleridir.

"İşitmek" (Semâ') :  "Semâ'" (işitmek), sadece fizikî bir duyu değil, "kalbin ve ruhun ilâhî hitabı algılaması, ona açık olması" anlamına gelir. Cinlerin Kûr’ân'ı işitmesi, onların ruhânî yapılarının vahye açık olduğunu, onu algılayıp anlayabilecek bir latifeye sahip bulunduklarını gösterir. Fütûhât'ta İbn-i Arabî, "semâ'"ın, varlıkların Hakk'ın hitabını kabiliyetleri nispetinde duymaları olduğunu anlatır.

"Aceb" (Hayranlık Verici) : Cinlerin Kûr’ân'ı "acîb" olarak nitelemeleri, "vahyin beşer kelâmından tamamen farklı, üstün ve aşkın bir hakikat olduğunun idrak edilmesi" dir. Bu idrak, cinlerin hemen iman etmelerine vesile olmuştur. Kûr’ân'ın "acîb" oluşu, onun hem lafzında hem mânâsında, hem zâhirinde hem bâtınında sonsuz bir derinlik ve güzellik barındırmasındandır.[5]

(جِنِّ) Cin sayısal değeri hesaplamalar kısmında 103 bulunmuş. Ve bu (13) e Hz. Muhammed (s.a.v.) in şifre rakamına bağlıdır. Onun için efendimiz (s.a.v.) Resülü sakaleyn denilmiştir. Yani iki ağırlığın da Rasülüdür. 

“Cin” asli harfi “Cim ve Nun” dur. “Celal ve Nar” dan oluşmaktadır. Ve okunuşta ise Nun harfinin şeddelenmesi (şiddetlenmesi) ile “Cim” “Nun” “Nun” dur. İrfani eğitim ile kendi varlığında bulunan Hakikat-i Muhammedinin ortaya çıkışı ile Nuru Muhammedi, Nar-ı ateşi söndürür. Ve “Cin” 

“Cim” e ve Cemal’e dönüşür. (M.D.)

---------------

يَهْدِي إِلَى الرُّشْدِ فَآمَنَّا بِهِ وَلَن نُّشْرِكَ بِرَبِّنَا أَحَدًا {الجن/2} 

(72/2) “Yehdî ilâ-rruşdi feâmennâ bih(i) velen nuşrike birabbinâ ehadâ(n)”

(72/2) Rüşte hidâyetliyor artık biz ona imân ettik. Ve asla Rabbimize hiç kimseyi ortak koşmayacağız.

---------------

Âyet-i kerime Rububiyet mertbesi âyetlerindendir. 

---------------

Melekler ve cinler, esma âlemi kaynaklı zuhurlardır. Cenâb-ı Hakk o âlemin varlıklarına da vâhy etmektedir, onlara da ne kadar yakın olduğunu ifade etmektedir.[6] “ İz- -T-B- ”

Cinlerin seyri, Sıfat mertebesinden Esma mertebesine kadardır, ef’al mertebesine gelmiş olsalar aynen bizim gibi yolda gezen yürüyen kişiler olacaklar kesif varlıklar olacaklar elle tutulan müşahede edilen varlıklar olacaklardır. İşte seyirleri kısa oldukları için bu kadar yol aşamadıklarından kesafetleşemiyorlar, yoğunlaşamıyorlar, yani maddeleşemiyorlar. İşte bu maddeleşme bizim için bir avantaj iken biz bunu kullanamadığımız zaman dezavantaj oluyor. Bunun ağırlığı içinde kalıyoruz, bedenden çıkamıyoruz, sırrında kalıyoruz. Yani aynayı çözemiyoruz. Aynanın sırrında kalıyoruz gerisinde kalıyoruz.[7] “ İz- -T-B- ”

(Rüşd) Lügat’ta, Hakk yolunda salâbet, metânet ve kemâli isâbetle dosdoğru gitmek* Hayra isâbet etmek* Buluğa ermek* İstikamette olmak* Dînine ve malına zarar verecek şeyi bilmek* Doğru düşünmek* Kişinin akıl ve idrâki kâvî ve tedbiri metîn olmak, diye ifade edilmektedir.

Yukarıda bahsedilen “rüşd” tarifleri beşeri anlamda olan tariflerdir. Allah’ın (c.c.) verdiği “rüşd” ise, “İlâh-î kemâlât’ın kemâl-i ve hikmet-i yönünden gelmektedir.” Burada ki “rüşd” (c.c.) anlayışı bir insanda “Hakikati Muhammedi” doğmadan evvel o insan, vehim ve hayal bilgileri ile doludur. Gelen yeni bilgilerde aynı şekilde vehmi ve hayali olup, ne zaman ki o kimsede “Hakikati Muhammedi” zuhura geldi o andan itibaren artık hayal ve vehim yolu kapanır. Yeni Muhammedi bilgilerle dolmaya başlar, artık o varlığa cinler ve şeytanlar ulaşamaz çünkü “Nur’u Muhammedi” onları yakar anlayışı ve idrâkidir. (M.D.)

(Mürşid) Lügatta; “Rüşd”en. İrşad eden* Doğru yolu gösteren* Gafletten uyandıran* Peygamber varisi olan* Kılavuz* Tarikat Pîri, şeyhi. Diye de geçmekte’dir.

Diğer şekli ile ise, (Mürşid) evvelâ; “Allah” (c.c.) sonra “Kûr’ân” sonra da “Muhammed” (s.a.v.) dir. O halde tüm mertebeleri kapsayan “irşâd” bu yoldan gelen irşât’tır. Kimlere bu hakikatler’den hisse verilmiş ise gerçek kemâlât “Mürşit” leri bunlardır. “İZ- -T.B-”

Bu âyet, "vahyin (Kûr’ân) insanı ve diğer varlık türlerini (cinler) ulaştırdığı en yüksek hakikat mertebesinin 'rüşd' (olgunluk, doğru yol) olduğunu ve bu mertebeye ulaşanın, varlığın birliğini (vahdet-i vücûd) idrak ederek şirkin her türlüsünden arınacağını" ifade eder. "Rüşd", "takvâ" ve "hidâyet"in ötesinde, kemâl ve olgunluk mertebesini ifade eden özel bir kavramdır. 

"Rüşd", doğru yol, hakikat, olgunluk, akıl ve din bakımından kemâl anlamlarına gelir. Âyette, Kûr’ân'ın "rüşde hidâyet ettiği" (doğru yola ilettiği) bildirilir.

Rüşd", sadece doğru yolu bulmak (hidâyet) değil, "insanın yaratılış gayesine uygun olarak kemâle ermesi, olgunlaşması ve ilâhî hakikatleri idrak edebilecek bir kıvama ulaşması" anlamına gelir. O, "rüşd"ü, "takvâ" (Allah korkusu ve bilinci) ve "hidâyet"ten (doğru yol) daha kapsamlı ve daha yüksek bir mertebe olarak görür. Rüşd, kişinin:

a) Aklî Olgunluğu: Dünya ve âhiret işlerini dengeli bir şekilde yürütebilecek akıl ve basîrete sahip olması.

b) Dinî Olgunluğu: İmanını tahkik (araştırma, keşif) mertebesine yükseltmesi, taklitten kurtulması.

c) Ahlâkî Olgunluğu: Nefsini terbiye ederek (tezkiye) güzel ahlâkla bezemesi, ilâhî ahlâkla ahlaklanması (tahalluk).

d) Mânevî Olgunluğu: Varlığın birliğini (vahdet-i vücûd) idrak ederek, kesret (çokluk) içinde Hakk'ı görebilmesi.

Cinlerin "O, rüşde hidâyet ediyor" demeleri, Kûr'ân'ın sadece doğru yolu göstermekle kalmayıp, aynı zamanda onları olgunluk ve kemâl mertebesine ulaştıracak bir rehber olduğunu idrak ettiklerini gösterir. Bu idrak, onların hemen iman etmelerine vesile olmuştur.

"Ve Len Nuşrike Bi-Rabbinâ Ehadâ" (Ve asla Rabbimize hiç kimseyi ortak koşmayacağız): Âyetin bu son kısmı, cinlerin imanlarının bir gereği olarak verdikleri en önemli sözdür: Tevhid, yani Allah'a ortak koşmamak. Bu ifade, "şirkin her türlüsünden (gizli-açık) arınmayı ve varlığın birliğini idrak ederek, Hakk'tan gayrı hiçbir varlığa ulûhiyet vehmetmemeyi" ifade eder.

Şirk-i Hafî (Gizli Şirk): Sadece putlara tapmak şeklindeki açık şirke (şirk-i celî) değil, daha çok "gizli şirk" (şirk-i hafî) dir. Gizli şirk, kişinin farkında olmadan, kalbinde Allah'tan başkasına yer vermesi, O'ndan gayrısına güvenmesi, O'ndan başkasından korkması, O'ndan başkasını sevmesi, hatta kendi nefsini ve benliğini (enâniyet) Hakk'ın varlığından ayrı ve bağımsız görmesidir. Cinlerin "asla Rabbimize hiç kimseyi ortak koşmayacağız" sözü, işte bu en ince şirkten dahi arınmayı taahhüt ettiklerini gösterir.[8]

 

---------------

وَأَنَّهُ تَعَالَى جَدُّ رَبِّنَا مَا اتَّخَذَ صَاحِبَةً وَلَا وَلَدًا {الجن/3}

(72/3) “Ve ennehu te’âlâ ceddu rabbinâ mâ-ttehaze sâhibeten velâ veledâ(n)”

(72/3) Ve şüphe yok ki Rabbimizin şanı, yücelerden de yüce, ne bir arkadaş ve ne bir çocuk edinmiştir.

---------------

"Teâlâ ceddu rabbinâ" ifadesi, işte bu "idrak edilemez azamet" in bir ifadesidir. Cinler, Kûr’ân'ın azametini işitince, onu indiren Rabbin azametini de idrak etmiş ve bu idrakle O'nu tenzih etmişlerdir.

"Sâhibe" ve "Veled" Bu iki kavram, özellikle müşrik Arapların ve diğer din mensuplarının (Hıristiyanlar, Yahudiler) Allah hakkındaki yanlış inançlarına (meleklerin Allah'ın kızları olduğu, Üzeyr'in Allah'ın oğlu olduğu, Mesih'in Allah'ın oğlu olduğu gibi) bir reddiyedir. 

Cinlerin Kûr’ân'ı işittikten sonra vardıkları en yüksek tevhid bilincini ifade eder. "Teâlâ ceddu rabbinâ" (Rabbimizin şanı/azameti çok yücedir), Allah'ın mutlak aşkınlığını (tenzih), celâl ve cemâl sıfatlarıyla birlikte idrak edilemez azametini vurgular. "Mettehaze sâhibeten ve lâ veledâ" (O, ne bir eş ne de bir çocuk edinmiştir) ifadesi ise, O'nun zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde hiçbir ortağının (şirk) bulunmadığını, yaratılmışlara ait özelliklerle (evlilik, çocuk sahibi olma) nitelenemeyeceğini kesin bir dille reddeder. 

---------------



(112/3-Lem yelid ve lem yûled) 

“O, doğurmadı ve doğurulmadı”

---------------

Bu âyeti kerîmeyi ilk anda beşeri olarak fiziksel mertebede bir doğum olarak anlıyoruz. Yukarıdaki âyeti kerîmelerde Cenâb-ı Hakk (c.c) zati oluşumlarından bahsederken burada ef’al mertebesinde ki oluşumlardan bahsediyor. Demek ki bu anlatımlardan bizim anlamamız gereken pek çok hususlar bulunmaktadır. 

Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın zat âleminden sıfat âlemine, sıfat âleminden esma âlemine, esma âlemindende ef’al âlemine tenezzül etmesidir. Bu tenezzül aşamaları aynı zaman çıkış yâni uruc aşamalarıdırda. Bu oluşan hadise bütün âlem şumul oluşmaktadır yâni birmertebeden bir mertebeye değildir yoksa aksi halde Cenâb-ı Hakk (c.c)’ı mekan ve mertebeler ile sınırlamış oluruz. 

Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın kendi varlığının kendi varlığında kendisiyle bu şekilde zuhura çıktığının bizlere basit olarak anlatılabilmesi için doğmamıştır ve doğurulmamıştır ifadeleri kullanılmıştır. Doğmak ve doğurulmak için iki varlığa ihtiyaç vardır ki Hakk’ın zâtında böyle bir şey mümkün değildir. O halde görülen kesret-çokluk iki varlıktan meydana gelen ikinci bir oluşum değil, tekin kendi içinde zahir batın iki gibi görünüşünden ibarettir.[9] “ İz- -T-B- ”

---------------

وَأَنَّهُ كَانَ يَقُولُ سَفِيهُنَا عَلَى اللَّهِ شَطَطًا {الجن/4} 

(72/4) “Ve ennehu kâne yekûlu sefîhunâ ‘ala(A)llâhi şetatâ(n)”

(72/4) Meğer bizim beyinsiz (İblis), Allah hakkında saçma şeyler söylüyormuş.    

---------------

“İblis” Âdem (a.s.) halk edilirken onun varlığında bulunan dış suretine bakarak toprak olduğuna hükm etmiş. Ve kendisi ateşten olduğu, serfürü etmediği, ateşi sürekli yukarı yükseldiği için ben ondan üstünüm demiştir. Ama toprak sadece 4/1 den ibaretti, ateş, hava, toprak ve Âdem’in varlığına üflenen “ve nefahtu” Hakk’’ın nefhasından haberi yoktu. İnsan’ın varlığındab haberi olmayan “iblis”in vehmi kuruntusu ile Allah’ın (c.c.) hakikati ile nereden haberi olacaktır. Oysa ki Uluhiyet mertebesi herşeyin yerli yerince hakkını verdiği gibi onunda hakkını vermiş ve kendinden olan ateş asıllı varlıklar onu akılsızlık-beyinsizliğine ikna olmuşlardır. Yoku var, varı yok göstererek telbis yapmaktadır. (M.D.) 

Kûr’ânı Keriym Kehf Suresi 18. sure 50. âyette



illa ibliyse kane minel­ cinni illa/ancak iblis cinden kane/idi

“İblis cinden idi” ifadeleriyle belirtilen iblis, şeytan, cin “ateş” yapılı, yaklaşık aynı karakterler taşıyan varlıklar olduklarından, bu âyette hepsinden “ey cin topluluğu” diye söz edilmektedir. 

Nasıl ki kuşlar havada uçmak suretiyle arzın dışına çıkamazlar, çünkü uçmalarını sağlayan hava tabakası da arza ağlıdır. 

Cinler de ateş yapılı olduklarından, ateş dahi arza bağlı elduğundan, bireysel ve vasıtasız olarak arz hudutlarının, yer çekiminin dışına çıkamazlar.

Ancak vasıtalı olarak “ufo, uçan daire” gibi vasıtalarla gökte bir miktar yükselme kaydetseler de semavatın dışına çıkamazlar.

Cinlerden “Halife” de gönderilmediğine göre bu yolla da semavatın dışına çıkamazlar.[10] “ İz- -T-B- ” 

İblisin; secde etmemek, insana yanlış kıyas yaptırmak, 

Şeytanın; ayak kaydırmak, vehme düşürmek, 

Cinin; göğsüne vesvese vermek, iç (ruhsal) 

yönünün dengesini bozmak gibi faaliyetleri vardır.[11] “ İz- -T-B- ”

Cenâb-ı Hakk herhangi bir yeri istila ettiği zaman boşluk kalmadığı zaman oraya yabancı madde girebilir mi, şişeyi ağzına kadar doldurduğumuz zaman oraya başka bir madde girebilir mi, ama şişe boşaldığında boş yer kaldığında hava da girer heva da girer, her şey girer. İşte bunun gibi biz de beden şişesini Hakk ile doldurduğumuz zaman nefha-ı İlahiye ile doldurduğumuz zaman orada ne cine ne şeytana ne hayele ne vehme yer kalmaz. Çünkü Hakk istila etmiştir varlığımızı O’nun istila ettiği yerde kim söz sahibi olabilir ki yani anlatmak istediğim beynimizi bilelim, o tür şeylerin bizde hiç tesiri olamaz.[12] “ İz- -T-B- ”

İnsanlar bir yönüyle topraktan bir yönüyle de Hicr Suresi 29 âyette buyurduğu gibi وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى olmak üzere ruhtan yani latif, nurdan, latif tarafımız ile kesif tarafımızın birleştiği varlığa insan denmektedir. Melekler latiftir nurdandırlar, İblis ve taifesi cinler nura göre kesiftirler toprağa göre ateş de latiftir, iblisin hali, cinlerin hali yarı latif yarı kesiftir, bu cinler yarı kesif olan tarafları ile bir suret alabilmekteler, zaman zaman da suretsiz olarak hayali olarak insanlara tesir etmeye çalışırlar. Bu âlemde en sağlam varlık tecelli-i İlahiyeyi kabul edecek insandır. Cenab-ı Hakk melaike-i Kirama bir tecelli ettiğinde melaike-i kiram latif bir cam gibi olduğunu düşünelim tecelli-i İlahiye gelir ondan geçer gider. Yansıma yaparak geriye döndürmez. Arkasına geçer gider. Ateşten halk edilmiş cinleri ele aldığımız zaman biraz daha meleklere göre kesiftirler. Ama istikrarlı değildirler. Ateş yandığı zaman sabit duran ateş gören var mıdır? Ateş hep dalgalanır, uzalır kısalır, uzalır kısalır, yandığı maddenin durumuna göre çok gür olarak yanar, ama hep hareketlidir. O halde gelen tecelliyi net olarak aksettirmez, hep kargaşa hep hayel olarak aksettirir. Bir kısmını orada gene onun arkasından da geçer ama melekler kadar latif olmadıkları için bazı tecelliler takılır bazısı geçer takılan tecelliler de dalgalıdır, istikrar yoktur. 

Ama insana gelince insan bir ayna olduğundan Allah’ın sırrı olduğundan melekler cam gibi geçirdiğinden ama insan gönül camının arkasında sırrı olduğundan yani bu beden âdemiyet sırrı toprak malzemesi olduğundan ayna hükmüne gelir, tecelliyi alır ve geriye döndürür, yansıma yaptırır. Aynanın arkası ne kadar koyu olursa tecelli-i İlahiyi o kadar geri güçlü ve düzgün olarak da aynı zamanda geri döndürür. Çünkü ayna nettir durduğu yerde dalgalanmaz. Ateş dalgalanması gibi olmaz. İşte bunun için de ayna sırrının da koyu olması lazımdır. İşte bu yüzden (sav) efendimiz Arab kavimindendir. 

Siyah renkli koyu renkli olmasının sırrı da budur. Aynanın arkasının daha koyu olması ve İlahi tecelliyi daha geniş manada aktarmasıdır. Batılıların kimisi sarı kimisi beyaz benizlidir, onların geçirme ihtimali vardır ama arkası siyah zemin olduğu için hiç geçirmez en geniş bir şekilde yansıtmış olur. İşte peygamberimizin Arab kaviminden çıkmasının bir sırrı da budur. Gerçi peygamberimiz Arab olmakla birlikte beyaz bir siması varmış ama genelde Arab siyahı belirttiği için içerisinde o ifade vardır. 

Böylece melaike-i kiram geçirgen cinler dalgalandıran ki onlardan doğru bir bilgi alınmaz. Hani o medyum denilenler var ya onlara biraz şu olacak bu olacak diye bilgi zerk ediyorlar ya onların hiç birine güvenilmez. Neden, aynen ateş misali dalgalıdırlar güven olmaz. İnsanlar dan da iblis ahlaklı olanlar vardır. Onlar da aynı ateş onlarda önde olduğu için toprak ki hikmettir, hikmet öne çıkmadığı için ateş onlarda önde olduğu için ateş gibi, toprak ateşin arkasında kalır. Yani gerçek hali perdelenmiş olur, iblisiyetle ve o dalgalı tecelli geldiği zaman da onlarda da dalgalı şüpheli aslı olmayan bir hususlar meydana çıkar, onlar da bu doğrudur diye etrafına bu yanlış bilgileri dalgalanmış bilgileri aktarmaya çalışır. 

İşte bu tarikat sahasında bunlar çok yaygındır Allah 

muhafaza ve de çok tehlikeli bir sahaya dönüşmüş olmaktadır. Bunun da sebebi biraz siyasete dayanmaktadır, gerçi bizim siyasetle işimiz yok da tesbit babında söylüyorum, Cumhuriyetle birlikte dergahlar kapatıldıktan sonra bu işler merdiven altı üretimine başladı. Gerçek irfan ehli olan gerçek mantıklı kamil ilim ehilleri ne yazık ki heba edildi darağaçlarında sallandı, bu eğitimleri verecek kimseler kalmadı, o yüzden o saha hayel ve vehimin eline geçti genelde, Osmanlı’da bir şeyh efendi bir dergaha tayin edileceği zaman ben seni oraya gönderdim sen buraya diye özel kişiler tarafından yapılmıyormuş.

Şeyhislam tarafından ve bir imtihan heyeti tarafından sekiz on kişilik şeyhislam heyeti tarafından bir dergaha kaç tane namzet varsa şeyh efendi yetiştirdiği talebesini oraya tavsiye ediyor, “Benim bir dervişim var bu işi yapar” dediklerinin aralarından imtihan yapılarak seçilerek dergahlara şeyh tayin ediliyor. Öyle sıradan gönderilmiyordu. Ondan sonra bu sistem kalkınca küçük guruplar kendilerini devam ettirebilmek için içlerinde biraz ağzı laf yapanlar varsa işte onun etrafında halkalanıyorlar bugünlere kadar gelmiş. Tabi bunların arasında az da olsa bozulmayanları devam etmiş siyasete karışmamış devletin hoş görülebilir hükümleri altında gelmişler devam ettirmişler bunlar da çok az o da ayrı bir konu.[13] “ İz- -T-B- ”

Melaike demek kuvvet demektir, cinler suretlenebiliyorlar kaynakları ateş olduklarından daha ziyade yakıcı ve zarar verici oluyorlar aslında bunlar ilk halk edildikleri zaman bunların dedelerinin ismi Azazil ama kaynak yapıları cin dir. Ancak o zamanlar Âdem (as) ortada yok iken söz konusu değil iken Azazil’in meleklere öğretmenlik yaptığı söyleniyor. O isminde de “Aziz” lik var zaten yani yüksek bir varlık gibi, bu Azazil dört melek ile birlikte beşinci melek oluyor. Cebrail, İsrafil, Mikail, Azrail, bir de Azazil. O zaman beş büyük melek hükmündelerdir. Ama Âdem (as) hükmüyle Azazil denen o varlık ki âyet-i Kerimede “O cinlerdendi” diye geçmektedir. Aslı cindir. (Kef Suresi âyet 50)

İblis ismini almadan evvel Azazil, ama Âdem (as) Havva valide ile olan münasebetlerinde inkara gitmesi isyan etmesi ile de “İblis” ismini almaktadır. Bu iblisin zuhura gelip te dünya âleminde faaliyete geçtiği anda aldığı isim “şeytan” dır. Aynı varlığın değişik mertebelerdeki isimleridir. Evvela kaynak olarak cin, faaliyete geçmesi Azazil, ondan sonraki İblis, ondan sonraki ismi de Şeytan dır. 

İblis de şu şekilde; Âdem (as) a Cenab-ı Hakk “secde et” dediği zaman Bakara sûresi 34. âyette وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلۤئِكَةِ اسْجُدُوا لاَدَمَ فَسَجَدُۤوا اِلاۤ اِبْلِيسَ اَبَى وَاسْتَكْبَرَ Melekler secde ettiler ancak iblis secde etmedi. Neden secde etmedin diye sorulduğu zaman o topraktan ben ateşten halk edildim ateş topraktan daha üstündür mantığını kullandı. Ama bu mantık geçerli bir mantık değildir. Kendine göre hep yanlış yorum yaparak bu günün dışarıdaki iblisleri de hep yanlış yorumları ile bir yere varmak istiyorlar bazen bazı kimseleri aldatıyorlar da. Onun iblis olması şu, Âdem (as) ın sadece toprak yapısına baktı, yani madde yapısına baktı, içindeki وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى yi görmedi halbuki melekler O’nun وَنَفَخْتُ süne secde ettiler. İşte Cenab-ı Hakk oraya secde kendine secde idi, aslında وَنَفَخْتُ ye secde idi, ama o وَنَفَخْتُ değil Âdem’in toprağını gördü. İşte burada tereddüde düştü. “iblis” demek bu “Telbis” demek budur. Aslı ile kopyasını ayıramamak bir şey üzerinde tereddüdlü kalmak bunun ismi “Teblis” bunu yapan da “İblis” yani çok tereddüdlü kaldı manasına ama o kendine uygun kıyas yaptı, tereddüdlü oldu ama yani olabilir de olmaya bilirde ama kendine uygun kıyas yaptı “ben ondan üstünüm” diye bu yüzden secde etmedi. Kendi kendine kıyas yaptı, bu yüzden ismi iblis oldu. Telbis; bir şeyin aslı ile kopyasını ayıramamak veya kasıtlı olarak kopyayı aslı gibi göstermek, yahut aslını kopya gibi küçülterek göstermek ve “lebis” ten de gelmekte, “lebis” elbise, örtme manası da var içerisinde. 

Yani Âdem’in hakikatını örttü, O’nun suretine bakarak değerlendirdi. Batıni hakikatini yani ruhani وَنَفَخْتُ sünü örttü suretine bakarak toprak dedi yani maden dedi onun neyine secde edeyim dedi, gibilerde. Yani telbis bir yönü elbise, örtmek perdelenmek bir yönüyle de şüphede kalmasıdır. Aslı ile kopyasını ayıramamasıdır. Hani büyük ressamların değerli resimleri var onu kopyalıyorlar, aslıymış gibi yüksek fiyatlara satmaya çalışıyorlar. Ama gerçek ortaya çıkınca sahtekarlığı ortaya çıkıyor. İşte iblisin de hali odur, insanları aldatmak.

İblisin bu halini mazur göremeyiz yapısında her ne kadar bu isimler ağırlıklı ise de mazur görülemez, o zaman hırsız olan bir insan da “Ne yapayım Allah beni böyle yaratmış” der kıyasen kendini mazur göstermeye çalışır. Şeriat mertebesi bu hususta ne demişse son hüküm odur, ama diyebilirsin, bu âlemde mâdem Allah’tan başka bir şey yok, o zaman cin de Allah’tan gayrı mıdır ayrı mıdır, dediğimiz zaman bu hakikatı itibariyle batını itibariyle Hakk’tan başka bir şey değildir. Ama bu anlayış Marifet mertebesi düzeyinde olan bir anlayıştır. Ef’al mertebesinde geçmez. İşte insanı şaşırtan bu mertebeler arası farktır.

Oradaki hükmü alıyoruz buraya tatbik etmeye çalışıyoruz. O zaman her şey alt üst olur. Şeriat mertebesinde tatbik etsek öteki mertebelere gerek yok ki zaten. O işi burada bitiriyorsun ne alim olmaya gerek var, her şeyi Hakk yaptı, katil de Hakk, maktul de Hakk, o zaman mahkemeler niye ceza niye cehennem niyedir. Kûr’ân-ı Kerim’de her şey mizan üzere halk edildi. İlminde ölçüsü vardır. Her sahasında ayrı bir ölçüsü var eğer öyle olmasaydı zaten mertebelere gerek yoktu ki, her şey ef’al mertebesinde halloluyorsa o zaman insanlar neden uğraşacaklardı ki bu kadar kitap okuyup ta, sabahlara kadar tefekkür, zikir, neden uğraşsın. 

Sonra bu Allah’ın ilmi o kadar basit mi ki, ilkokula giden çocuğa da anlatacaksın iş ilkokulda bitecek, bütün ilimleri okumuş olacak. Veya bir kişi tıp kitabını fizik kitabını kendi kendine okuyacak gidecek doktor olacak ameliyata geçecek böyle bir şey olabilir mi? O ilimler var ama eğitimi de vardır. Hem de ehilleri tarafından vardır. Bir profösör o tıp ilmini talebelerine verememiş olsa yanlış kıstaslarla vermiş olsa şu ilacı şu hastalığa verilecek, gerçek olanı değil de başka hasta için olacak bir ilacı nasıl olsa ilaçtır. Sen de hastasın eczanede bir sürü ilaç var neden biz gidip ambalajı hoşumuza gitti ben bu ilacı içmek istiyorum diye alıp içmek mantıklı mı? Değil ama ne oluyor doktor bir reçete veriyor o reçetesiz o ilacı da her hangi bir doktor da yazamıyor. O ilacı uzman bir doktor yazarsa eczacı o ilacı veriyor.

Yoksa sıradan bir hekim yazarsa onu da eczacı vermiyor. Çünkü onun sahası değildir. Dünya işleri bu kadar ihtiyatlı yapılıyorsa ahiret işi bu kolay iş değil, fiziki olarak bazı hastaları sıkıntıya soktuktan sonra belki tedavisi mümkün olabilir, ama bu ruhsal ebedi hayatı ilgilendiren bir hastalık bir saha hayel hastalığı nefis hastalığı benlik hastalığı, kolay giderilecek bir şey değildir. Ölçüleri çok doğru ve sistemli olması lazım ve de zaman lazım ki o yerine otursun. Sırat-ı müstakim üzere yolunu sürdürebilsin. 

---------------

Falancanın ruhunu gördüm konuştum diyene bu aldatmacayı cinler yapmaktadır. Yoksa ruh beşerin duyuları ile algılanmaz. Ama saf temiz insanlar bu konuda ilmi bilgileri olmadığından cinlerin peşinden koşup giderler ve başı türlü olaylara karışır.[14] “ İz- -T-B- ”

---------------

وَأَنَّا ظَنَنَّا أَن لَّن تَقُولَ الْإِنسُ وَالْجِنُّ عَلَى اللَّهِ كَذِبًا {الجن/5} 

(72/5) “Ve ennâ zanennâ en len tekûle-l-insu velcinnu ‘ala(A)llâhi kezibâ(n)”

(72/5) Ve bizse şüphe yok ki ne insanlar, ne de cinler, Allah hakkında yalan şeyler söylemez sanıyorduk.

---------------

İblis-Şeytan Âdem (a.s.) a secde etmeden önce meleklerin hocası olan ilim sahibi olan Azazil idi. Ne zaman kişi kendi aslı ve âlemin hakikatini aramaya başlıyor. Hayal cennetinde güllük gülüstanlık olan hal bitiyor. Ve iblis-şeytan bulunduğu mahalledeki kişinin hakikatine düşmanlığa başlıyor. Ve yoku var, yoku var göstererek yalan söylüyor. Şeytan evhamdan kaynaklanıyor, “Mudil” isminin en şiddetli zuhuru şeytan ve “Vehim”dir. (M.D.)

İBLÎS’İN HAKİKATİ

Bilinsin ki, İblîs Mudill isminin en mükemmel ve en kemâlli görünme yeri olan bir rûhtur. Ve ruhlar mertebesi ayrılık ve gayrı oluştan bir çeşit üzerine Zât‟ın hâriçte açığa çıkmasından ibârettir. Ve Vâhid‟in ikilik çerçevesinde rü‟yeti bu mertebeden başlar. Bundan dolayı Mudill isminin hükümlerinin açığa çıkmasının başlangıcı bu mertebedir. “Idlâl” şaşırtmak demektir. Bir vücûdun bir diğerinden başka olarak iki görülmesi şirk ve şirk ise dalâl‟in ayn‟ıdır. Ve bu rü‟yet tarzı, vehim veren kuvvetin şânıdır.

Şimdi bu kuvvet Mudill isminin görünme yeri olup, İblis‟in hakîkâtidir. Çünkü şânı “telbîs (ikilem)”tir; ve “iblîs” ismi de bundan türemiştir. Ve İblîs bu te‟sîri ile âlemleri ihâta etmiştir.

Ve ona tâbi‟ olan sayısız ve hesapsız ruhlar mevcûttur ki hepsi şaşırtmaya ve baştan çıkartmaya memûrdurlar. Ve bunlar tabîatlar âleminde bütün eşyaya sirâyet etmiştir. (S.a.v.) Efendimiz‟in: “Her kimse ile berâber bir Şeytan doğar ve ben benimle doğan Şeytanı İslâm‟a getirdim” buyurmaları, insan nefsindeki “vehm”e işârettir. Çünkü vehim veren kuvvet aslâ yalan söylemekten çekinmez. Ve şânı bütün kuvvetler üzerine yükselmektir.

Ve vücûdundan eser olmayan bir şeyi mevcût ve aslında mevcût olan şeyi yok gösterir. Şimdi tefekkür etme kuvveti aklın hükmüne tâbi‟ olursa, ona “aklın hükmüne tabi düşünce” ve eğer vehmin hükmüne tâbi‟ olursa ona “hayâli düşünce” derler. İblîsin hakîkati, akl-ı kül olan insâniyye hakîkatine diğer ulûhiyyet kuvvetleri gibi itaat etmesi teklîfine karşı “ene hayrun minhü” ya‟nî “Ben ondan daha hayırlıyım” (A‟râf, 7/12) dedi. Bu cevap, kendisini ayrı görmek demektir. Biri iki görmek ise vehimdendir.

İşte İblîs bütün ilâhî isimleri ve sıfatları toplamış olan akl-ı külle tâbi‟ olmayıp, ayrı olma davasına ve üstün olmaya kalktığı ve biri iki ve mevcûdu yok ve yoku mevcût gördüğü için, ulûhiyyet zatı onu diğer kuvvetler arasından “fahruc inneke mines sâğirin” ya‟nî Çık, çünkü sen aşağılıklardansın. (A‟râf, 7/13) hitâbı ile uzaklaştırdı. Çünkü vehim veren kuvvet bütün kuvvetlere musallat olmakla berâber, onlara göre kıymetsiz ve küçük bir şeydir. Çünkü şânı, hakîkate ulaşmaktan men‟ etmektir.

İblîs kendilerine gökler ve yere ait sırlar açılmış olan seyri sülûk ehlini dalalete düşürmek için hayâli düşünce olarak arz ve semâ sûretlerinde açığa çı- kar. Ve hattâ zâti tecellilere dahi karışıp, sâliki dalalete sürükler. Ancak, Mu- hammedî sûretinde ve onun vârisleri olan kâmilîn sûretlerinde sûretlenemez. Çünkü (S.a.v.) Efendimiz ile onların vârisleri olan kâmiller Hâdî isminin ve İblîs ve ona tabi olanlar ise Mudill isminin en mükemmel görünme yerleridir. Ve zâtî tecellîlere karışması ulûhiyyet zâtının Hâdî ve Mudill isimlerinin her ikisini de toplamış olmasındandır. İblîs‟in hakîkâti Mudill ismi olduğundan ve hakîkatleri değiştirmek mümkün olmadığından, gerek kendi ve gerek tabi olanları Hâdî isminin görünme yeri olarak sûretlenemezler. İblîsin hakîkati hakkında söz çoktur; fakat irfân ve zekâ ehline bu esasa ait genel kâideler kâfîdir.[15]

---------------

Kişi olarak zaten sen de bir meleksin. Sen kaybet, istersen bul. İşin aslı budur. Bir kuvvet değil misin? Kuvvetsin. Herkes öyle zaten, sende ben de şu bu filan değil. Her birerlerimiz aynı zaman da birer meleğiz aynı zamanda birer kuvvetiz. Aynı zamanda şeytanız da. Çünkü ne var âlemde o var insanda hepsi var. O olduğu için insan kemalatı zuhura çıkıyor. Sadece meleklik yapsa eksik, sadece şeytanlık, cinlik yapsa o da eksiktir. Zaman zaman cinlik olacak zaman zaman meleklik olacak. Ama her ikisini idrak eden de ulûhiyet olacak. Bunlara hâkim olan ayrıca. İşte o zaman gerçek halife, insanlık ortaya çıkmış oluyor. Bir yönden baktığımız zaman buradaki ‘Dur Rabbın namaz kılıyor’, Rabbül Erbab’dır. Biz rububiyet mertebesinde yani esma mertebesinde isek yöneldiğimiz Hakk’adır, Rahman’adır yani Allah’a olmuş olmaktadır. Kaldı mı burada bir şey?[16] “ İz- -T-B- ”

Rüyalar misal âleminden geliyor, neden? Misallerle geliyor zaten, mertebenin aslı odur, misaller âlemi. Onun için bazı insanlar daha ileri seviyelere doğru yükseldikçe hiç ilgisi olmaya kimseler daha evvelce rüya görmezler ama biraz mana âlemiyle irtibat etmeye başladığı zaman rüya görmeye başlarlar.

Yavaş, yavaş batın ile irtibatlanmaya başlarlar ama ondan sonra bu misal âlemine geçip ruhlar âlemine, esma âlemine, sıfatlar âlemine doğru yükseldiği zaman bu rüyalar gene kesilir. Neden çünkü o rüya görme âleminin dışına çıkmış oluyorsun.

Daha yukarılara çıkmış oluyorsun. Daha evvelce bu âlemle hiç ilgin olmadığı için yani misal âlemine ulaşamadığın için toprakta maddede kaldığın için rüya göremiyorsun, görsen de o rüyalar senin hayalinden kaynaklanıyor, senin vehminden kaynaklanıyor ki onlar hiç geçeri olmayan rüyalardır.

Ne zaman mana âlemiyle ilgilenmeye başlıyorsun içe dönük çalışmalara esma-i ilahileri çekmeye başlıyorsun o zaman sana misal âleminin kapısı açılıyor çünkü sana en yakın olan âlem misal âlemidir. Miraca çıkarken senin hemen üstünde olan âlem odur.

Ancak burası çok tehlikeli bir âlemdir, buradan da hemen geçmek lazımdır. Burada fazla oyalanmak doğru olmaz. Çünkü bütün varlıklar orada vardır. Cinler de oradan geliyor, duygular oradan geliyor, hayaller düşünceler oradan geliyor, hepsi oradan kaynaklanıyor. 

Bir insanın beynini orası etkiliyor. İşte oradan geçerken yalnız geçilmez, mutlaka yanında daha evvel oralardan geçmiş yolları bilen hangi taşa basacaksın hangi ağaca tutunacaksın hangi dala tutunacaksın onu bilen birisinin yardım etmesi lazımdır. 

Misal âlemi bu mertebe vücudun hariçte bir takım latif suret ve şekillerle zuhurundan ibarettir. Latif, zuhur ve şekillerle zuhurundan ibarettir. Burada daha da barizleşiyor. Varlıklar birbirinden daha da ayrılıyor, daha barizleşiyor. Bu suretler cüzlere ayrılmaz, bölünmez, yarılamaz, bitiştirilemezler.

Yani yek pare, bütün olarak, yalnız vücut olarak varlık olarak bölünmezler ama faaliyetlerini alt mertebeye sürdürürler. Bunu anlamamız lazımdır. Yani her varlık kendi bulunduğu yerden faaliyetini alt mertebeye indirir. Bu suretler cüzlere ayrılamaz, bölünemez, yarılamaz, bitiştirilemezler. 

Cisimler âleminde zahir olacak her bir ferdin suretine benzer bir suretin bu âlemde teşekkülünden dolayı bu mertebeye misal âlemi denilmiştir. 

Şimdi her bir varlık insan dahil, bütün varlıklar, Hakkın varlığında evvela ilmi varlıklar olarak ilmi suretler olarak mevcuttur. Bunlara ayan-ı sabite deniyor bunlar programın başıdır. Sonra bunlara birer ruh veriyorlar, ruhani varlıklar oluyor bunlar ama buradaki ruh avami yerde kullandığımız ruh değildir. 

Bu ruhlara yine birer elbise suret ve şekiller birer elbise giydiriyorlar, yani ismin o isim hangi şekli gerektiriyorsa o şekle bürünüyor, isim suretten elbise giyiyor. İsim elbisesini giymiyor, isim elbise giyiyor, maddeleşmeye başlıyor. Misal onun adını veriyor, misalle, işte o misallerde sonradan beden elbisesi giyiyor, yani et kemikten bir elbise giyiyor, bu âlemde görünüyor. 

İnsandaki hayal kuvveti bu mertebeyi idrak ettiği için 

“hayal âlemi” bize en yakın olan âlem burasıdır. Aynı zamanda buraya misal âlemine hayal âlemi de deniyor. 

Bir bu varlıkların olduğu gerçek hayal âlemi var, hayal-i kebir, büyük hayal âlemi, bütün bu âlem bir hayal âleminden ibarettir. Bir de insanın kendi kendinde var ettiği kendi hayal âlemi vardır. İşte biz kendi var ettiğimiz hayal âlemimizde yaşıyoruz. 

O da küçük bir hayal âlemidir. Kendi âlemimizi kendimiz var ediyoruz. O hayal âlemi içerisinde de ipek böceğinin kozasını ördüğü gibi o hayal âlemi içerisinde kalıyoruz. Onu delip de gerçek hayal âlemi içerisine, misal âlemine ulaşamıyoruz. 

İşte sıkıntı hep buradan kaynaklanıyor. Bu beden kozasının içinde kalmaktan kaynaklanıyor bütün bu sıkıntılar. Evvela yapılması gereken şey kendi şartlanmalarımızın kendi hayalimizin, kendi vehmimizin dışına çıkıp gerçek hayal âlemine ulaşmaktır.

Her birerlerimiz bu kendi var ettiğimiz hayal âleminde yaşıyoruz. Buradan mutlaka çıkmak lazımdır. Bunun için de kendimizi tanımamız gerekir beşeriyet elbisesini üstümüzden soymakla mümkündür. “Ancak sen çalışırsan bu hakikati idrak edersin ve bundan başka da alacağın bir şey yoktur.” 

Bilmeyerek yaptığın her şey hayal âleminde kalıyor, yapılanlar hep gaflet üzere olur. Gaflet üzere yaptığın her şey de nefsinden kaynaklanıyor, gayriyetinden kaynaklanıyor. İstersen Cennete git hayal âlemindeki Cennete gidiyorsun kendi hayalinde var ettiğin Cennetine gidiyorsun. Artık o Cennetinin kulu oluyorsun cennet senin bu durumda Rabbın oluyor. 

İnsandaki hayal kuvveti bu mertebeyi idrak ettiği için hayal âlemi adı da verilmiştir. Demek ki insandaki hayal kuvveti burayı idrak edebiliyor. İşte burası aynı zamanda rububiyet mertebesidir ve nefs mertebesidir. İşte “Nefsini bilen Rabbını bilir” dediği bu mertebeyi bahsediyor. 

Sen kendi nefsini bildiğin zaman misal âlemini de bilmiş 

oluyorsun. Ama kendini efal mertebesinde bildiğin zaman Rabbını bilmiş oluyorsun, yani nefsini, nefsini esma mertebesi itibarıyla bildiğin zaman Rabbını esma mertebesinde, kendi nefsini ruh mertebesinde bildiğin zaman ruh mertebesinde kendi zatın olarak nefsini tanıdığın zaman Zat mertebesinde kendini bilmiş oluyorsun.

Her mertebede “nefsini bilen Rabbını bilir” hükmü değişik hüviyet kazanıyor. O bir bölümde sadece oluşan hadise değildir. Ama bunun ilk oluşması için şu bedenini tanıması lazımdır. Yani beden olarak kendini bilmesi lazımdır ki ona göre de kendini rububiyet mertebesinde bulsun.

Bu mertebe ruhlar âlemine göre kesif fakat cisimler âlemine göre latiftir. Ruha göre kesif, bir silüet kazanmış, ama madde âlemine göre de latiftir. O cinlerle görüşmeler evliyaullah ile görüşmeler şunlar bunlar hep misal âleminde oluşuyor. Yani misallerle oluşuyor. Ruhlarını görmüyor, sülietlenmiş misallerini görüyor. Hakikatini değil de suretlenmiş şeklini görüyor. 

Yalnız burada tehlike çoktur, cinler onun hüviyetine bürünerek misal olarak ona geliyorlar. Sen onu ayıramadığın için yanılıyorsun seni yanıltıyorlar. Bu hadiseler misal âleminde olmaktadır ve orası çok tehlikelidir. Orasını iyi geçmek lazımdır. Orası büyük evliyaullah’ı bile aldatıyor. 

Onlar ile ilgile bilgiler hiç iflah etmez, ne kadar büyük bilgiler verirlerse versinler iflah etmez. Yani mümkün değildir. O kişiler sonunda rezil olurlar ve hayatları hep hüsran ile geçer. Çünkü o halk edilmişlerden insanlara dost olmaz.[17] “ İz- -T-B- ”

---------------

وَأَنَّهُ كَانَ رِجَالٌ مِّنَ الْإِنسِ يَعُوذُونَ بِرِجَالٍ مِّنَ الْجِنِّ فَزَادُوهُمْ 

رَهَقًا {الجن/6}

(73/6) “Ve ennehu kâne ricâlun mine-l-insi ye’ûzûne biricâlin mine-lcinni fezâdûhum rahekâ(n)”

(72/6) Ve gene şüphe yok ki insanlardan bazı kimseler, cinlerden bazılarına sığınıyorlar da onların taşkınlığını, zulümlerini arttırıyorlar.

---------------

Diyanet Meali: 

(72/6) - "Doğrusu insanlardan bazı kimseler, cinlerden bazılarına sığınırlardı da, cinler onların taşkınlıklarını arttırırlardı." 

---------------

İnsan nesli-sülâlesinin mensuplarına yakışacak bir ifade tarzı olmadığı açıktır. Ancak gerçekte budur. Bizim insan nesli-sülâlemizden, bazıları onların oyuncağı olup, emirlerine girmişler, bazıları bunun farkında bile değildir. Bazıları ise başkalarına kötülük yapma hilelerini, onlardan öğrenmek için onların hükmü altına girmişlerdir. 

Cin taifesinin o kimselere faydası olmaz, onların taşkınlıklarını mazur gösterecek bahaneler uydururlar. 

Dünya üzerinde böyle durumlar olduğu gibi gökyüzü insan nesli-sülâlelerinde de bu konuların olacağı açıktır. [18] “ İz- -T-B- ”

---------------

Elimize bir çubuk alalım yanıcı bir tahta çubuk olsun yahut bir mum olsun çıra olsun yakalım bu yanan çırayı yan tutalım ateş yana doğru gitmez, aşağıya tutalım aşağı doğru da gitmez yine alevin yönü yukarı doğrudur. Elimizdeki yanan çubuğu nereye tutarsak tutalım alevin yönü dumanı hep yukarı doğrudur. Yani ateş secde etmez, fiilen varlığı itibariyle oluşumu itibariyle tabiatı itibariyle secde etmez. Etmez de kenara çekip edemez, çünkü tabiatında secde yok hep yukarı doğru gider. İşte İblis secde etmedi değil edemedi bir bakıma, ama toprak secde eder, su da hava da secde eder, yeri geldiğinde işte insanda bütün bunların hepsi olduğundan ondaki ateş zaman zaman üç unsurun üstüne çıktığında o da secde etmez. 

Yani ateş ağırlıklı hayatı kendisinde sürdürdüğünde toprak hava su batıl kalır ateşi hızlandığı için görüntüde ateş olur ve secde etmez inkarcı olur. Ama bunlar mutedil olduğu zaman üç unsurun ağırlığı ile ateş hararet yapamaz soğutulur, su ile hava ile toprak ile o zaman ateş yönü ile birlikte secde etmek zorunda kalır. Bu da insanın secde etmesi cine rahmet olur, yani kendi bünyesinde ateşi secde ettirmiş olur. Onun için o bizdeki cinlik haline Rahmet olmuş olur. Hakk’ın önünde secde ettirir, bakın insanın bir derunda olan özel vasıflarından biri de budur kendi varlığında bütün âlemi secdeye getirmesidir.[19] “ İz- -T-B- ”

---------------

وَأَنَّهُمْ ظَنُّوا كَمَا ظَنَنتُمْ أَن لَّن يَبْعَثَ اللَّهُ أَحَدًا {الجن/7} 

(72/7) “Ve ennehum zannû kemâ zanentum en len yeb’asa(A)llâhu ehadâ(n)”

(72/7) Ve şüphe yok ki onlar da sizin sandığınız gibi Allah'ın, kesin olarak hiçbir kimseyi tekrar diriltmiyeceğini sanıyorlar.

---------------

"İnsanların (ve cinlerin) vehmî zanlarının (zan) onları nasıl hakikatten (el-Hâkka) uzaklaştırdığını ve aslında herkesin, kendi istidat ve inancına göre bir kıyamet ve diriliş anlayışına sahip olduğunu" ifade eder. "Zan" (sanı, zan), kesin bilgi (yakîn) karşısında vehmî ve yanıltıcı bir bilgi türüdür. "Ba's" (diriliş) ise, sadece fizikî ölümden sonra dirilmeyi değil, aynı zamanda her an gerçekleşen manevî dirilişleri (tecdîd-i halk) de ifade eder.

Âyetteki "zan" (sandılar), olumsuz anlamdadır. Bu, "vehmin (hayal gücünün) ve nefsânî arzuların (hevâ) insana hakikatmiş gibi gösterdiği yanlış inançlar" dır. İnsanların ve cinlerin Allah'ın kimseyi diriltmeyeceğini "sanmaları", işte bu tür bir vehmî zanndır. Onlar, akıl ve nakil yoluyla âhiretin varlığına dair kesin deliller (yakîn) gelmesine rağmen, nefsânî arzuları ve gafletleri sebebiyle bu delilleri görmemiş, vehimlerine kapılmışlardır.

Ba's" (diriliş) kavramı, sadece fizikî ölümden sonraki büyük dirilişi (kıyamet) değil, aynı zamanda "her an gerçekleşen manevî dirilişleri" (tecdîd-i halk) de kapsar. Varlık anlayışında, âlem her an yeniden halk edilmektedir. Her nefeste, varlıklar batına alınıp yeniden var olurlar (halk-ı cedîd). Bu, ilâhî isimlerin sürekli tecellisinin bir sonucudur.

a) Büyük Diriliş (Kıyamet): Tüm insanların öldükten sonra yeniden diriltilip hesap vereceği gün. Bu dirilişi de "tecessüd-ü a'mâl" (amellerin somutlaşması) çerçevesinde yorumlar. İnsan, amellerinin hakikatini (güzel veya çirkin suretlerini) o gün görür.

b) Küçük Dirilişler (Tecdid-i Halk): Her an gerçekleşen manevî dirilişler. İnsan, gaflet uykusundan uyandığında, bir günahtan tevbe edip arındığında, bir ibadetle kalbi dirildiğinde, bir ilim öğrendiğinde, bir marifet elde ettiğinde aslında küçük bir diriliş yaşar. Bu, onun manevî hayatının tazelenmesidir.

"Kemâ Zanentum" (Sizin sandığınız gibi) "Sizin sandığınız gibi" (kemâ zanentum) ifadesi, cinlerin bu yanlış inancı insanlardan aldıklarını veya onlarla paylaştıklarını gösterir. "Yanlış inançların bulaşıcılığına" ve "taklidin (körü körüne uymanın) tehlikesine" işaret eder. Cinler, tıpkı insanlar gibi, âhiret konusunda yanlış bir zanna kapılmışlar ve bu zanlarını birbirlerinden etkilenerek pekiştirmişlerdir. Bu, onların da tıpkı insanlar gibi, hakikati araştırma (tahkik) sorumluluğu taşıdıklarını gösterir. Taklitle yetinip yanlış zanlara kapılanlar, âhirette pişman olacaklardır.[20]

---------------

وَأَنَّا لَمَسْنَا السَّمَاء فَوَجَدْنَاهَا مُلِئَتْ حَرَسًا شَدِيدًا وَشُهُبًا {الجن/8} 

(72/8) “Ve ennâ lemesnâ-ssemâe fevecednâhâ muli-et harasen şedîden ve şuhubâ(n)”

(72/8) “Kuşkusuz biz göğe ulaşmak istedik, fakat onu çetin bekçilerle ve yakıcı ışıklarla dolu bulduk.”

---------------

Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

(72/8) - Ve doğrusu biz o Semayı yokladık da onu öyle bulduk ki şiddetli muhafızlar ve şihablarla doldurulmuş. 

---------------

Bu âyet-i kerimede, gökyüzünde olan insan nesli-veya dabbe nesli, olan sülâlelerede, saldırıları olduğu ancak bunların da korunduğunun ifadesi, açık olarak görülmektedir. “İZ- -T.B-”[21] 

---------------

Cinler

Bu tarikatler içerisinde yaradır. Cinni meselesi yani. Gerçekten çok yaradır. Çünkü Âdem babamızdan beri gelen bir çekişmedir bu, bugünlere kadar... Kıyamete kadar da sürecek. Çünkü Cenâb-ı Hakk ona izin verdi biliyorsunuz. “Bana yeniden doğuş gününe kadar izin ver, sana gelecek olanların yoluna oturacağım,” diyor. “Önlerinden geleceğim, arkalarından, sağlarından, sollarından gireceğim, senin yolundan alıkoyacağım onları,” diyor. Cenâb-ı Hakk da “sen benim hakiki kullarıma dokunamayacaksın, hadi yap bakalım.” Ama bak şart var. “Hakiki kullarıma dokunamayacaksın,” diyor. 

Ve bu hakiki kullar da şöyle dua ediyor: İnne ibâdî leyse leke aleyhim sultân(sultânûn), ve kefâ bi rabbike vekîlâ(vekîlen) (17/İsrâ-65). Cenâb-ı Hakk şöyle buyuruyor, ona karşı şunu söylüyor: “İnne ibâdî”, muhakkak ki benim kullarım, “leyse” olmaz, “leke aleyhim sultân(sultânûn)” onların üzerinde senin bir tasavvurun olmaz, ama benim kullarım üstünde olmaz diyor. “Ve kefâ bi rabbike vekîlâ(vekîlen)”, Rableri de onlara vekil olarak kâfidir, diyor. 

Şu işte vatandaş kâfi, bu vatandaş o görünmez isim kâfidir demiyor bak: Rabları onlara kafi gelir. Güvenmek için, danışmak için, huzur bulmak için... Kendilerini tanımaları, bilmeleri için. Cenâb-ı Hakk da der ki bir yerde, “veb-tegû ileyhi'l-vesîlete” yani “vesileyi arayın,” diyor ama bunlardan değildir. İnsanlardan. Yani, “ehlinden vesileyi arayın,” diyor. Ehli olmayanı bulduğunuz zaman hani lâf geçer ya: “yarım hoca dinden, yarım doktor candan edermiş”. Onlar da yoldan da ederler insanı herşeyden de ederler. 

Ve bakın bu yaşanan bir hadisedir. Pek söylemek istemiyorum ama rastlıyoruz bu tür şeylere. Ne zaman bir talep geliyor bizlere, “işte Efendim şurdan şurdan zorlanıyorum dua et bizim için,” dua ettiğim anda bize yükleniyorlar. Ne mücadeleler çıkıyor işin içerisinden. İyi niyetiyle gelmiş, yardım olsun diyoruz, ama kendilerine bizi perde gördüklerinden, hedeflerine ulaşmak için mâni gördüklerinden o hedefi kaldırmaya çalışıyorlar evvela, sonra boğuşup duruyorsun. Ama belirli ama belirsiz, neyse...

Şimdi onların taktikleri nerede var yarım akıllı insanlar, duygusal insanlar... Yarım akıllı derken, ölçü alamamış olan insanlar. Yani belirli bir yere ayaklarını basamamış insanlardır. Biraz muhabbetleri var. İşte biraz sağdan soldan bazı tarikat lâfları almışlar, bir-iki sohbete katılmışlar, bir-iki kitap okumuşlar, çevreden de mahallemizde bu biraz biliyor diye bir iki şak-şak... Hadi bir grup oluşmuş, onu başlarına koymuşlar şu veya bu şekildedir. Resmen olmasa da muhabbeten, O kişiler... Veya şeyh efendi rahmetlik olmuş, sahihmiş ama çevrede kalanlar ulaşamamışlar oraya, topluluk dağılmasın diye yine en önde olan bir kişiye yönelmişler. Bunlar av işte, tam av, Onların avlarıdır. 

Neden? Hem çevreleri var, o kişiye musallat olduklarında, o kişiyi ellerine geçirdiklerinde çevreleri zaten onun eline düşmüş oluyor. Hiç uğraşmadan hazır oluyor. Ve o kişiye birkaç tane muvaffakiyet göstertiyorlar. “Ooo bizim şeyh efendi keramet gösterdi, ooo ne büyük insan!” Tamam. O ona söylüyor, o ona söylüyor. Halbuki şeyh efendinin elinde birşey yok. Oynatıyorlar onu, farkında değil. O da gururlanmaya, kibirlenmeye başlıyor. Yani kerameti kendinde bulmaya başlıyor, “ben neymişim,” diye. Ondan sonra i’va ediyorlar ona, evvela birkaç hadis âyet istikametinde. Ondan sonra onlarla öyle bir oynuyorlar âyeti kaydırarak, ama zekice. Ötekiler bunun farkında olmadan zokaları yutmaya başlıyorlar. Bu sefer ne yaptıkları zikirden hayır kalıyor, ne ibadetten hayır kalıyor. Ve Rab diye ona yönelmiş oluyorlar. Netice o oluyor... Allah selamet versin tabi bu kolay bir iş değil.

(Dinleyicilerden biri: Cinler mi insanlarla uğraşıyor, insanlar mı cinlerle uğraşıyor?)

İnsanların tabii yaşamda onlarla işi yoktur. 

(Dinleyicilerden biri: Şu manada söyledim... Cin Âdem’le uğraşamaz, uğraşmaması gerekir. Ama Âdem olmayanla ancak uğraşır.)

O konu ayrı bir konu, tabi. Ama işte Âdem olması için büyük bir eğitim alması lazımdır. Durup dururken hemen Âdemlik vasfına erişmiyor. Ham madde o. İnsan dediğimiz varlık ham maddedir. Âdem de olabilir, melek de olabilir, hayvan da olabilir, cin de olabilir, nefs de olabilir. Ağırlıklı olarak... Çünkü hepsi mevcud onun içerisinde. Hangi tarafa ağırlık verir, yönelirse onun hükmü altına girmiş oluyor ve ifade ettiği mânâ o oluyor. “Fî sudûrin nâs(nâsi), Minel cinneti ven nâs(nâsi),” diyor bak.

Cinler sadece görünmeyen varlıklar değil. İnsanların hakim oldukları insanlar aynı o hükümdelerdir. Nasıl şeytanlaşıyor, o onun varlığına tesir ediyor artık, beyninden giriyor, onun bütün özelliklerini üzerinde taşıyor, faaliyet sahası aynen onun oluyor, bozgunculuk oluyor, vesvese oluyor. Gidiyor ötekine “fıs, fıs, fıs,” o da ötekine gidiyor “fıs, fıs, fıs.” Kime temas ettiyse hepsini şüpheye düşürüyor. Bak, “onlardan korunun,” diyor. Uzak durmakta yarar var.

Onlardan gelecek rahmet Allah’tan gelsin, diyorlar ya, hani bir laf vardır... İçerisine girer de onlara daha çok tanınırsa, yani onlar hakkında bir malzeme olursa hep kapısını aşındırırlar. Şöyle mesela diyelim: İnsanlar arasında bir fakir vardır, mahallede ona yardım eden birileri vardır, bilir o kim yardım edecek, gider devamlı o kapıyı çalar. Neden? Çünkü o artık mühürlenmiştir. “Budur,” diye tescil edilmiştir. İşte o kişi de onların ilgi duyup da tescil ettiği ve tescili de kesinleştiği bir halde çok sık gelirler, devamlı rahatsız ederler. 

Onun yapacağı şu vardır: Evvela çok kuvvetli bir istiğfar çekmesi lazımdır. Yani yapılan ne kadar, ne derece ileri gidildiyse, ne kadar iştirak sağlandıysa, yani onların başlattıkları namazdan da hayır gelmez. Çünkü o zorlama bir başlatmadır. Hayali bir başlatmadır, kendi iradesi ile olan başlatma değildir. Nasıl başlattıysalar öyle de bitirtirler. Veya devam ediyor gibi olsa da Rabları kendilerinedir. Kıldıkları namaz Hakk’a değildir. Bak, düşün bak, burası çok hassas bir mesele. Dışarıdan kişi ibadet eder görürsün ama Rabbına mı öteki Rabbına mı? Kimin kulu oldu acaba? Başlattılar... Ya kendilerine kul ettilerse? Namaz kılmasın o! O kılmadığı namaz ondan daha hayırlı. Şirkin tam içerisine girmiş oluyor. Şirkin de kötüsü. Şirki bir defa lisanınla edersiniz, günde beş defa şirk yaparsa nasıl çözülür, ödenir bu iş? Allah selamet versin!

Yapacağı iş “Euzu billahi mineşşeytanirracim”. Bunu sık sık çekmek. Bakın insanların buna ne kadar ihtiyacı olduğu Kûr’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hakk’ın eğitimi ile görülmekte. Kûr’ân okuyan kişiye bak Cenâb-ı Hakk, “bunu çek,” diyor: “Fe izâ kare’tel kur’âne festeız billâhi mineş şeytânir racîm(racîmi).” (16/NAHL-98)

Herhangi bir zaman bir işe başlayacağın zaman işine besmele ile başla sadece, diyor. Ama Kûr’ân okuyacağın zaman, “Euzu billahi mineşşeytanirracim,” yani, “kovulmuş şeytandan sana sığınırım ya Rabbi!” diye başla diyor. Bu bize neyi ifade ediyor? Yani bunların bize yapacağı tehlikenin ne kadar büyük oranda olduğunu gösteriyor. Kûr’ân-ı Kerîm’i elimize aldığımız zaman hiç onu lisanen söylemesek dahi onların gitmesi, uzaklaşması lazımdır. Öyle olduğu halde ulaşıyorlar ki uyarıyor ve diyor, “okurken dikkat et, onlardan sana gelecek sinyalleri bu kitabın içerisine sokma, yani onlardan gelecek sinyallerle bu kitabı okuma,” çünkü onu da bozuyorlar. Haşa Kûr’ân-ı Kerîm’i bozmaları mümkün değil! Ama senin anlayışını bozuyorlar. Okuyanı bozuyorlar. 

Bak ne acaip şeydir! Bunlar rastgele mi acaba? Hiçbirisi değil. Kûr’ân-ı Kerîm’e, “Euzu billahi mineşşeytanirracim,” besmele ile başlıyorsun. Kûr’ân-ı Kerîm’i “Kul eûzu bi rabbin nâs(nâsi). Melikin nâs(nâsi). İlâhin nâs(nâsi). Min şerril vesvâsil hannâs(hannâsi). Ellezî yuvesvisu fî sudûrin nâs(nâsi). Minel cinneti ven nâs(nâsi).” diye bitiriyorsun bak. Hiç dikkatimizi çekti mi bu? 

Ve Kûr’ân-ı Kerîm’in en ortasındaki tek âyet, Hud (a.s.)’ın zannediyorum “hayalden, vesveseden, cinden koru bizi ya Rabbi!” diye orada duası vardır. Bunlarla ilgili, ortadaki âyet, en ortadaki âyet. Neye göre? Diyanet İşleri’nin verdiği sayılara göre. Bir bir bunları hesap ettik, çıkarttık. 6237 civarında âyet var. 6666 derler ama o yuvarlak bir sayı, nereden çıkmışsa, söylemesi de kolay, hatırlaması da kolay. Diyanet İşleri’nin tasdikli Kuranı Kerim’inde âyet sayısı 6237 zannediyorum, yanlış olmasın, bir tek sayı çıkıyor. İşte o tek sayı da Hud Suresi veyahut bir surenin tam ortadaki âyeti. Yani ikiye böldüğümüz zaman buçuklu çıkıyor. E! bir buçuk âyet burada, yarım buçuk âyet orada olmuyor. Orta âyeti ayrı sayman gerekiyor. Çiftli hane bir tarafta, çiftli hane bir tarafta, bak ne kadar berrak. O da cinle ilgili, ortadaki âyet, en ortadaki âyet. Bunlar tabi tesadüfi şeyler değildir. Onun için Allah korusun gerçekten o halde olanları. Onların musallat olduğu kişilerden, şerlerinden Hakk’a sığınırız.

(Dinleyicilerden biri: Uzaklaşması lâzım.)

En kısa zamanda ve bir daha yaklaşmamak, sûret olarak da yaklaşmamak üzeredir... 

(Dinleyicilerden biri: Başlıyorlarmış mesela 7’de hocam, eğer toplantı dağılmasa, cemaat dağılmasa, sabah 5’e 6’ya kadar hiç bozulmadan, hiç yorulmadan, aynen başladığı gibi devam ediyormuş, böyle de bir dinamiklik var.)

E verdikleri enerji o... Ateş varlıklar enerji veriyorlar.

(Dinleyicilerden biri: Özellikle sor dedi de bana, benim dayımın oğlu. Sor abi dedi... Sizin cevabınızı vericem ben.)

Kısaca dikkatle onun göz altlarına, yüz hatlarına baksın. Yanıktır, siyahtır yani, esmerdir... Dikkatle baksın farkettirmeden. Neden? Yakarlar çünkü. Cindir, ateştir, yakar. Siyahtır onun için cinlerle uğraşanların morarmıştır, siyahtır göz çevreleri. Oradan fayda gelir mi insana? Kendi başlarına yapsınlar, iradelerini kullansınlar, hiçbir şey bulamazlarsa, bir yere gidemezlerse... Bu kadar da iradeleri yok mu canım bunların? İnsan bu, vurdu mu yumruğunu ortaya, “ben yapcam bu işi,” der. Allah selamet versin!

(Dinleyicilerden biri: Öyle de bir kendini sevdirmiş ki. Sizin söylediklerinizi onlara ileteceğim ama kopmaları biraz zor olacak.)

Kendileri bilir. Sen üstüne düşeni yaparsın. Hürriyet onların.

Halkımız çok zor durumda gerçekten. Bu neden kaynaklanıyor? Bunun bütün mesuliyeti devlettedir. Güzel bir din eğitimi vermedikleri için, dinden korktukları için yahut dini gericilik olarak kabul ettikleri için, bu milletin vicdanları bomboş kaldı. O boşluklara da her türlü yaramaz düşünce hemen giriveriyor. 

Yapılacak iş şuydu. Dergâhlar kaldırıldı. Tamam vakti geldi-gelmedi-geçti o ayrı konu, görevlerini bitirdiler o ayrı konu, ama birşeyi kaldırdığın zaman yerine gerçeğini koyman lazım ki o saha boş kalmasın. Daha geliştirerek, güzelini koyman lazımdır. 

Şimdi nasıl Osmanlı devrinde o bir asker sistemi vardı 

hani, Yeniçeri sistemi vardı. N’aptılar? Yeniçeri sistemi özelliğini kaybetti, çapulçu oldular... Kaldırdılar, Nizam-ı Cedid’i kurdular yerine. Bak ne akıllı başlı yapılan iş. Hakkıyla yapılan bir iş. E! sen tarikatı kaldırdın, o saha boş kaldı. Ne koydun yerine? İmam Hatipleri koymaya çalıştın neticede siyaset onu da kapattın. İlahiyat Fakülteleri’ni koydun, e onlar da havalarda uçuyorlar, halkla hiç ilişkileri yok, ilgileri yok. E bu millet ne yapsın? 

O zaman bir onbaşı çıkıyor bir yerde, bir çavuş çıkıyor bir yerde. O albay rütbesini milletimiz veriveriyor hemen ona, iyi niyetiyle. E! sarılacak birşey istiyor, tutunacak birşey istiyor. İşte bu saha o kadar boş bir saha ki. Kızıyolarlar şimdi işte şeyhler ürüyor, bunlar ürüyor, bunlar artıyor. E artacak tabi, saha boştur. 

Ayrık otunu sen üstünden tırpanlarsan, o ayrık otu gidiyor 30 metre ileriden tekrar çıkıyor. Sonra o kadar derinde ki, bir müddet sonra, sen onu kopardım zannediyorsun, çekiyorsun çekiyorsun yarım metre geliyor, “kökünden koptu,” diyorsun. Yok canım o iki metre daha derinde var. Bitiremezsin. Ya açacan sonuna kadar onu indireceksin, yerden çıkarıcaksın. Çıkardıktan sonra yeşil çimen ekeceksin oraya, yani sağlamını ekeceksin, ayrık otunu değil ki o saha boş kalmasın. Çıkanları da yakacaksın. Onu bırak hemen tutunuveriyor toprağa, hop başka tarafa gidiyor. Allah’ımıza sığınırız! Bakın yapacakları iş şu. Çıkıp dışarıdan seyretmek onların halini. Bir müddet sonra nasıl kavga dövüş birbirlerine girecekler hepsi. Seyretsinler bakalım. Gayemiz siyaset değil derdimizi anlatmaya çalışmaktır. [22] “ İz- -T-B- ”

 

---------------

وَأَنَّا كُنَّا نَقْعُدُ مِنْهَا مَقَاعِدَ لِلسَّمْعِ فَمَن يَسْتَمِعِ الْآنَ يَجِدْ لَهُ شِهَابًا رَّصَدًا {الجن/9}

(72/9) “Ve ennâ kunnâ nak’udu minhâ mekâ’ide lissem’(i) femen yestemi’i-l-âne yecid lehu şihâben rasadâ(n)”

(72/9) “Hâlbuki biz, (daha önce) göğün bazı yerlerinde gayb haberlerini dinlemek için otururduk. Fakat şimdi her kim dinlemeye kalkacak olursa, kendini gözetleyen yakıcı bir ışık bulur.”

---------------

Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

(72/9) - Ve doğrusu biz ondan dinlemek için bazı mevkı'lere otururduk fakat şimdi her kim dinliyecek olursa onun için gözeten bir şihab buluyor. 

---------------

“Biz, (daha önce) göğün bazı yerlerinde gayb haberlerini dinlemek için otururduk.” 

Âyet-i kerîme ne kadar açık, yani gökyüzü insan nesli sülâlelerine gönderilen “vahy” tipi bilgileri almak ve o topluluklara daha evvelden haber vermek için haberin gelmesini oturup beklerdik ki bunları onların arasından işlerimizi gördüreceğimiz kimselere bildirelim, onların aralarında şöhretleri artsın diyedir. 

Yani bazı olacak hadiseleri, meleklerin görev taksimleri sırasında, kulak hırsızlığı yapıp onların içindeki casuslarımıza haber verir, toplulkları içinde “gaybı biliyor” anlayışını oluşturur, onlara güveni sağlar, daha sonrada gene onların dilinden kendi oyunlarımızı onlara yuttururduk. 

Demekki bu durum anlaşılmış olduğundan. 

“Fakat şimdi her kim dinlemeye kalkacak olursa, kendini gözetleyen yakıcı bir ışık bulur." 

Bu sebepten bu kimseler gayb haberlerini dinleyemez oldular. “ İz- -T-B- ”

---------------

Not= Konu ile ilgisi bakımından, “06-Mübarek geceler” isimli kitabımızın, Mevlûd kandili bölümünden küçük bir aktarma yapalım. “ İz- -T-B- ”

---------------

Bilindiği gibi Peygamberimizin dünya ya gelmeleri yaklaştığı günlerde 8 büyük mucizevi hadiseler olmuştu onlardan bir tanesi de, “Cinlerin göğe çıkmasının yasaklanmasıydı. 

Hazreti Rasulüllah’ın doğumundan sonra 

(Hicr Suresi 15/16-17-18 âyetlerinde) 

ve lekad ce’alna fiys sema’i burucen ve zeyyennaha linnazıriyne (16) ve hafıznaha min külli şeytanin raciymin (17) illa menisterekassem’a feetbe’ahü şihabün mübiynün (18) 

“And olsun ki gökte Burçlar meydana getirdik onları bakanlar için donattık, kovulmuş her şeytandan koruduk, fakat kulak hırsızlığı yapan olursa parlak bir ateş ŞİHAP onu kovalar/yakar,” 

Hükmüyle bu yol ebedi olarak kapatıldı. Burada burçların korunması oralarda da İnsan nesli-sülâlelerinin olduğunun açık ifadesidir ve onlarında bazı varlıklardan korunduğu açık olarak bildirilmektedir.

Ondan sonra eskisi gibi gökten yeni haberler kapmaya yeltenen cinleri şihap diye belirtilen parlak bir ateş yakıp kül ediyordu;

Böylece artık gökyüzünden haberler almaları mümkün olmadı: çünkü: Bundan böyle Rasulü Kibriya Hazretlerinden “Hakikat-i Muhammed-i” başka haberci olmayacaktı, tek ve emin olan Hazret’i Rasulüllah’a bu görev verilmişli. 

Kûr’ânı Keriymde evvellerin ve ahirların ilmi bildirildi, daha henüz bilinmiyen nice ilimler onun içinde mevcuttur, bu yön tamamen başka bir mevzudur ancak: bu âyetin kısaca günümüzde zahiri olarak nasıl bir ilmi ortaya koyduğuna bakalım. 

Amerikanın yıldız savaşları diye geliştirmeye çalıştığı daha gökte iken tesirsiz hale getirmeye uğraştğı füzelere yolladığı X lazer ışın’larının temelini anlatmaktadır, fakat ne yazıkki biz tutucu müslüman’lar elimizdeki o sonsuz hazineyi baş ucumuza asıp bazende ölülerimize okuyup bırakıyoruz. 

Allah c.c bizleri ondan en geniş şekilde faydalandırsın. Müslümanlar olarak numune insan olup, dinimize en güzel şekilde hallerimizle yararlı olalım. 

Şimdi gelelim kendimize: 

Bir insanda “Hakikati Muhammedi” doğmadan evvel o insan, vehim ve hayal bilgileri ile doludur, gelen yeni bilgilerde aynı şekilde vehmi ve hayali olup, ne zaman ki o kimsede “Hakikati Muhammedi” zuhura geldi o andan itibaren artık hayal ve vehim yolu kapanır, yeni Muhammedi bilgilerle dolmaya başlar, artık o varlığa cinler ve şeytanlar ulaşamaz çünkü “Nur’u Muhammedi” onları yakar. 

İşte ancak bu halden sonra doğru ilim kendinde çoğalmaya başlar, gayreti ve himmeti nispetinde yükselmesini sürdürür. [23] “ İz- -T-B- ”

Cinlerin göğe çıkmasının yasaklanması: Hz Rasulullah’ın doğumundan bir müddet evveline kadar cinler gök yüzüne çıkıp meleklerden görev taksimleri sırasında çalma çırpma haberler kapıp yeryüzüne inip bazı medyum denen ve kahinlere bunları bildirip onların bazı olacak hadiseleri vaktinden önce insanlara bildirmeleri ile cemaatleri arasında saygı değer olmalarını sağlıyorlardı. Böylece insanlar din adamlarından ziyade bunlara inanır hale gelmişlerdi. Hz Rasulullah’ın doğumundan önce Hicr Suresi 16, 17, 18. Âyetler. 

---------------- 

﴿١٦﴾ وَلَقَدْ جَعَلْنَا فِى السَّمَاۤءِ بُرُوجًا وَزَيَّنَّاهَا لِلنَّاظِرِينَ 

﴿١٧﴾ وَحَفِظْنَاهَا مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ رَجِيمٍ ﴿١٨﴾ اِلا مَنِ 

اسْتَرَقَ السَّمْعَ فَاَتْبَعَهُ شِهَابٌ مُبِينٌ 

“And olsun ki gökte burçlar meydana getirdik onları bakanlar için donattık kovulmuş her şeytandan koruduk. Fakat kulak hırsızlığı yapan olursa parlak bir ateş şihap onu kovalar yakar” hükmüyle bu yol ebedi olarak kapatıldı. 

-----------------

Şimdi Peygamber efendimizden evvel bazı cinler göğe çıkıyorlardı, melaike-i kiram birbirleri ile görev taksimi yaptıkları zaman iletişimde nasıl telsiz ile iletişim yapıyorlar ama bu telsiz frakansına girerek dinleme yapabiliyorlar, işte bu varlıklar latif âlemde madde âleminin ötesinde süratle hareket edebildikleri için bu kabiliyetleri de olduğu için göğe doğru yükseldiklerinde melaike-i kiram ın fısıldaştıklarını yahut görev taksimatı yaptıklarını duyuyorlar yeryüzüne geliyorlar kendileri açık olarak demiyorlar kahinler ve islamın dışındaki kendi adamlarına bu bilgileri zerk ediyorlar. Onlar da farkında olmuyorlar o papazlar veya kahinler zannediyorlar ki kendilerine bir ilahi iletişim geldi.

İşte bu saha çok tehlikeli bir sahadır. Bazen kimseler ben bunu duydum öğrendim, bana bunu dediler şunu dediler gibi, bunlar çok tehlikeli bir sahadır. Emmare Levvame Mülhime mertebesinde ilham ile evham da gelmeye başlar yani hayali girişler de olur. Çünkü bilgisayarı internete bağladığımız zaman çok bilgi kazanırız ama oradan virüs de girer. Aynı kapı açılmış olur. O zaman virüs koruyucuyu güçlü olarak kullanmış olmamız lazımdır. Yani gelen bilgileri analiz edip onları birbirinden ayırabilmemiz lazım ki bize zararlı bilgiler içeri girmesinler. Doğru bilgileri de yemesinler. Doğru bilgileri yedikleri zaman bilgisayar işletim sistemi çökmüş çalışamaz hale geliyor. Programının tamamen yenilenmesi gerekiyor o bizim aklımız ilmi birliğimiz ilmimizdir karmakarışık olur o zaman biz neye göre hareket edeceğiz. 

Böylece gökyüzünden haber almaları artık mümkün olmadı çünkü bundan böyle Rasul Kibriya Hz lerinden başka haberci olmayacaktı, tek ve emin olan Hz rasulullaha bu görev verilmişti. Yani gelen haber vahy olacak ilhami olacak diğeri de firaset bu üç ilmin dışındakilerin hepsinde karışıklık vardır hayal vehim vardır tehlikelidir. Ne kadar mühim meseledir, işte beni İsrailde ve İseviyet mertebesinde yani Museviyet ve İseviyet mertebesinde bu hadiseler çoktur. Gidersiniz bir yere ben size İsevi, papaz büyüsü yapayım, büyü İsevilerde vardır Musevilerde de vardır neden çünkü bu saha onlara açıktır, ama Muhammediliğe bu saha kapatılmıştır. Muhammediyet hürmetine Peygamberimizin hürmetine bu saha kapatılmıştır. Cinler yukarıya çıkıp yalan yanlış haberleri almaya çalıştıkları zaman âyette belirtildiği gibi bir şihap, şihap delip geçen yıldırım manasına tarif ediyorlar. Bugün lazer ışınları ile uçakların havada vurulması gibi. Ayrıca burada da bize bu teknoloji de bildiriliyor. Biz olayın farkında değiliz biz onu hikaye okur gibi okuyoruz. 

O zaman olmuş bir hadise zannediyoruz ama o zamanki hadisenin içinde bu günkü teknoloji de anlatılmıştır. Ceplerimizin içindeki telefonlar Süleyman (as) ın hüthüt kuşlarıdır. O zaman bunu sadece bir peygamber kullanıyorken bu gün o ilim sahaya açılmış olduğundan hepimiz istifade ediyoruz. Hani Hüdhüd diyordu ya “Ben çok yükseklere çıkar toprak altındaki su havzalarını görürüm” diyordu, bunu Hz Süleymana söylüyor. Süleyman (as) a orduna beni de al dediği zaman Süleyman (as) senin ne kabiliyetin var diye sorduğunda ben senin ordunun su ihtiyacı için su kaynaklarını tesbit ederim diyor. Gökyüzüne çıkar oradan toprak altındaki suları tesbit ederim diyor. Sana da su çok lazım sefere askerlerinle çıktığın zaman diyor. 

Bu da bize peyklerin ilmini veriyor, uydular gökyüzünde yerin altındaki su ve petrol rezerverini tesbit edebiliyor. Biz de diyoruz ki Hz Süleymanın kerameti idi, mucizesi idi diyoruz. Tabi o gün mucize idi ama bu gün artık ilmi olarak çözülmüş bir sahadır. 

Ku’an-ı Kerim’de evvellerin ve ahırların ilmi bildirildi daha henüz bilinmeyen nice ilimler O’nun içinde mevcuttur. Bu yön tamamen başka bir mevzudur ancak bu âyetin kısaca günümüzdeki zahiri olarak nasıl bir ilmi ortaya koyduğuna bakalım. Amerikanın yıldız savaşları diye geliştirmeye çalıştığı daha gökte iken tesirsiz hale getirmeye uğraştığı füzelere yolladığı lazer ışınlarının temelini anlatmaktadır fakat ne yazık ki biz tutucu Müslümanlar elimizdeki o sonsuz hazineyi baş ucumuza asıp bazen de ölülerimize okuyup bırakıyoruz. O da güzel de yeterli değildir. 

Allah (cc) bizleri O’ndan en geniş şekilde faydalandırsın Müslümanlar olarak numune insan olup dinimize en güzel şekilde yararlı olalım. Şimdi gelelim kendimize bir insanda Hakikat-ı Muhammedi doğmadan evvel o insan vehim ve hayel bilgileri ile doludur. Gelen yeni bilgiler de aynı şekilde vehmi ve hayali olup ne zaman ki o kimse Hakikat-ı Muhammedi zuhura geldi o andan itibaren artık hayal ve vehim yolu kapanır. Yani Muhammedi bilgilerle donanmaya başlar artık o varlığa cinler ve şeytanlar ulaşamaz. İmanında kavi ise yoksa değilse gene eskisi gibi devam eder. 

Nûr-u Muhammedi onları yakar işte ancak bu halden sonra doğru ilim kendinde çoğalmaya başlar gayreti ve himmeti nisbetinde yükselmesini de sürdürür.[24] 

---------------

وَأَنَّا لَا نَدْرِي أَشَرٌّ أُرِيدَ بِمَن فِي الْأَرْضِ أَمْ أَرَادَ بِهِمْ رَبُّهُمْ رَشَدًا {الجن/10} 

(72/10) “Ve ennâ lâ nedrî eşerrun urîde bimen fî-l-ardi em erâde bihim rabbuhum raşedâ(n)”

(72/10) Ve gerçekten de bilmiyoruz, yeryüzündekilere bir kötülük gelmesi mi isteniyor, yoksa Rabbleri, onlara doğru yolu buldurmayı mı diledi?

---------------

Âyet-i kerime Rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

---------------

Yeryüzü beden arzıdır. Kişinin varlığında bulunan “cinni” vehim kaynaklı oluşumlar Hakikat-i Muhammedi idrakinin, narı-ateşin, nûra dönüştürmeye başlaması karşında yine vehimi ortaya koyarak bu dönüşüm bir kötülük mü? Getirecek yoksa rabbleri onları rüşde mi? Erdicek diye soruyorlar. Daha önce Mudill kaynaklı Aziz, Cabbar, Mütekebbir esmâlarının nefsi emmare istikametinde kaynaklanan vehim ve kötü yönlerini biliyorlardı. Hadi kaynaklı esmâlara ise ihtiyat ile yaklaşmaktadırlar. (M.D.) 

"lâ nedrî" (bilmiyoruz) ifadesi, cinlerin (ve insanların) ilâhî takdir (kader) karşısındaki acziyetini ve bilgi sınırlılığını ifade eder. 

a) Gayb hakkındaki bilgileri:  Cinler, meleklerin gökyüzünü korumaya almasından önemli bir olayın gerçekleşeceğini anlamışlar, ama bu olayın mahiyetini (hayır mı şer mi) bilememişlerdir. Bu, onların da ilâhî ilim karşısındaki acziyetlerini gösterir.

b) Tevekkül ve Teslimiyet: "Bilmiyoruz" demek, aynı zamanda bir teslimiyet ifadesidir. Onlar, sonucu Allah'a havale ederler. "O ne dilerse odur" derler. Bu, kulun (ve cinin) sahip olması gereken en önemli hasletlerden biridir: Allah'ın takdirine rıza göstermek (rızâ).

c) İlâhî Hikmetin Kuşatılamazlığı: İnsan aklı, ilâhî hikmeti tam olarak kuşatamaz. Bir olayın zâhirinde kötülük (şerr) görülebilir, ama bâtınında nice hayırlar olabilir. Cinler, bu hakikati idrak ederek, olayın zâhirine bakıp hüküm vermek yerine, ilâhî hikmete teslim olmayı tercih ederler.

Yeryüzündekilere" (Men Fi'l-Ard) İfadesi: "Acaba insanın iç âlemindeki bu güçlere (akıl, kalp, nefs) bir kötülük (şerr, günah, gaflet) mi isteniyor, yoksa Rableri onlara doğru yolu (rüşd) buldurmayı mı diledi?" Vahyin gelişi (Kûr’ân), insanın iç âlemi için en büyük reşed (olgunluk, hidâyet) kaynağıdır. Cinler, bu vahyin insanın iç dünyasında nasıl bir etki yapacağını (iyi veya kötü) merak etmektedirler.[25]

---------------

وَأَنَّا مِنَّا الصَّالِحُونَ وَمِنَّا دُونَ ذَلِكَ كُنَّا طَرَائِقَ قِدَدًا {الجن/11} 

(72/11) “Ve ennâ minnâ-ssâlihûne ve minnâ dûne żâlik(e) kunnâ tarâ-ika kidedâ(n)”

(72/11) Ve gerçekten bizden temiz kişiler de vardı, içimizde, böyle olmayanlar da vardı; ayrı ayrı yollar tutmuştuk.

---------------

Diyanet Meali: 

(72/11) - "Doğrusu içimizde salih olanlar da var, olmayanlar da. Ayrı ayrı yollar tutmuşuz." 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

(72/11) - Ve doğrusu bizler: bizlerden salih olanlar da var, olmıyanlar da var dilim dilim tarikatler olmuşuz. 

---------------

Görüldüğü gibi onların arasında da, Âdem nesli sülâlelerinde olduğu gibi, salih olanlar ve olmayanlarında olduğu değişik guruplarında olduğu açık olarak görülmektedir. 

Bizim dünyamızda dört tür varlığın olduğu bildirilmiştir. 

Birincisi insan nesli-sülâlesi. Mükellefiyetleri vardır. Ahiretleri de vardır. 

İkincisi melekler cinsi. Görevleri vardır insanlar gibi Mükellefiyetleri yoktur. 

Üçüncüsü İblis-şeytanlar cinsi sülâlesi. Mükellefiyetleri vardır. Ahiretleri de vardır. 

Dördüncü ise hayvanlar nesli sülâlesidir. Ahiretleri yoktur. 

Allahımızın saltanatında daha bilmediğimiz belki çok başka yaşam sistemlerinin olacağı da açıktır. 

Ancak bizim içinde olduğumuz, gökyüzünde ve yeryüzünde olan insan nesli- sülâlelerinin değeri çok yüksektir. ”[26] “ İz- -T-B- ”

Âyet, "varlık âleminde (insan, cin, melek) hakikat yolunda olanlar (sâlih) ve olmayanlar (dûne zâlik) şeklinde bir ayrım bulunduğunu; herkesin, ezelî istidadına (a'yân-ı sâbite) göre farklı yollar (tarâik) tuttuğunu" ifade eder. "Sâlih" (iyi, temiz) kavramı, kişinin kendi ayn-ı sâbitesine uygun yaşaması, yani yaratılış gayesine (hilâfet) uygun hareket etmesi anlamına gelir. "Dûne zâlik" (böyle olmayanlar) ise, bundan sapanları ifade eder. "Tarâik kıdedâ" (ayrı ayrı yollar) ifadesi ise, insanların (ve cinlerin) farklı inanç, mezhep, yol ve meşreplerini sembolize eder.

"Sâlih" (iyi, temiz, düzgün), sadece ahlakî olarak iyi olan kişi değil, aynı zamanda "kişinin kendi ezelî hakikatine (ayn-ı sâbite) uygun yaşayan, yaratılış gayesine (hilâfet) uygun hareket eden kişi" dir. İnsanların (ve cinlerin) ezelî istidatları (a'yân-ı sâbite) farklıdır.

"Dûne zâlik" (böyle olmayanlar), "sâlih" (iyi) kategorisinin dışında kalanları, yani "kötüleri, sapkınları, zalimleri" ifade eder. Kendi ezelî istidatları gereği hakikatten sapma eğiliminde olanlardır. Onlar da kendi yaratılış istidatlarına uygun hareket etmektedirler. Ancak bu, onların mazereti değildir; çünkü onlar, dünyada iken kendi iradeleriyle bu istidadı açığa çıkarırlar.

"Tarâik", "tarîk" (yol) kelimesinin çoğuludur. "Kıdedâ" ise "çeşitli, parça parça, ayrı ayrı" anlamına gelir. Bu ifade, cinlerin (ve insanların) inanç, mezhep, yol ve meşrep bakımından ne kadar farklılaştıklarını, parçalara ayrıldıklarını ifade eder.

Bu farklı yollar (tarâik), aslında tek bir hakikatin (el-Hâkka) farklı tezahürleridir. İnsanlar, kendi istidat, anlayış ve kabiliyetlerine göre farklı yollar tutar, farklı mezheplere ayrılır, farklı ibadet şekilleri benimserler. Ancak hakikat birdir (vahdet). Önemli olan, bu farklı yollardan hakikate (tevhid) ulaşabilmektir. Cinler, Kûr’ân'ı işitince, daha önce içinde bulundukları bu farklı ve dağınık yolların (tarâik) aslında tek bir hakikatte birleştiğini anlamışlardır. İşte bu anlayış, onların imanına vesile olmuştur.

Farklı inanç ve mezheplerin aslında ilâhî isimlerin farklı tecellilerinden kaynaklanmaktadır. Herkes, kendi Rabbini (ilâhî isimlerden kendisine en çok tecelli edeni) kendi anlayışına göre tanır ve O'na göre bir yol tutar. Bu farklılık, rahmetin ve hikmetin bir gereğidir.[27] 

---------------

وَأَنَّا ظَنَنَّا أَن لَّن نُّعجِزَ اللَّهَ فِي الْأَرْضِ وَلَن نُّعْجِزَهُ هَرَبًا {الجن/12} 

(72/12) “Ve ennâ zanennâ en len nu’ciza(A)llâhe fî-l-ardi velen nu’cizehu herabâ(n)”

(72/12) Ve gerçekten de iyice anladık ki yeryüzünde Allah'ı aciz bırakmamıza imkan yok ve kaçmakla da asla onu acze düşüremeyiz.

---------------

Âyet-i kerimede cinler kendi yeryüzü olan beden varlıklarında kendi acziyetlerini idrak ederek Allah (c.c.) aciz bırakamayacaklarını ve Allah (c.c.) ün olmadığı bir olmadığı idrakide oluşmuştur. Acziyeti idrak, idrakin ta kendisidir. 

Allahtan kaçmak değil, nefsi emmarenin cinni-vehimi varlıklarından Allah’a kaçmak lazımdır. (M.D.)

(51/50) “Fefirrû ila(A)llâh(i) innî lekum minhu nezîrun mubîn(un)”

(51/50) O halde hemen Allaha kaçın, haberiniz olsun ki ben size O'nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım. 

---------------

Bu hüküm Allah-ın olduğu her mahalde geçerlidir. Sadece bizim arzımıza has değildir. Ne büyük bir kaçış ve sığınma yeridir. Her türlü halden gafletten sıkıntıdan hastalıktan nefsimizden, yeterki biz o kapının her zaman bize açık olduğunu unutmayalım. “İZ- -T.B-” 

---------------

وَأَنَّا لَمَّا سَمِعْنَا الْهُدَى آمَنَّا بِهِ فَمَن يُؤْمِن بِرَبِّهِ فَلَا يَخَافُ بَخْسًا وَلَا رَهَقًا {الجن/13} 

(72/13) “Ve ennâ lemmâ semi’nâ-lhudâ âmennâ bih(i) femen yu/min birabbihi felâ yehâfu bahsen velâ rahekâ(n)”

(73/13) Ve gerçekten de doğru yolu gösteren Kûr’ân'ı duyunca inandık ona; kim Rabbine inanırsa artık ne mükafatın azalmasından korkar, ne de zulümden ve kötülükten.

---------------

Âyet-i kerime rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

---------------

Diyanet Meali: 

(72/13) - "Gerçekten biz hidâyet rehberini (Kûr’ân'ı) işitince ona inandık. Kim Rabbine inanırsa, artık ne hakkının eksik verilmesinden, ne de haksızlığa uğramaktan korkar." 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

(72/13) - Ve doğrusu biz o hidâyet rehberini dinlediğimizde ona iyman ettik, her kim o rabbına iyman ederse artık ne hakkı yenmek ne de istilâ olunmak korkusu kalmaz 

---------------

Görüldüğü gibi âyet-i kerîme çok açıktır. Bizim yaşadığımız sahalarda oldukları halde her zaman göremediğimiz Cinni varlıklar Kûr’ân-ı kerime inananlarının kanaatlerinin ne yönde olduğu açık olarak görülmektedir. 

Bu yönüyle dahi düşünüldüğünde gökyüzü insan nesli- sülâlelerinede bu tebliğlerin yapılmasında Rabb-ımız tarafından bir sıkıntı olacağı düşünülemez. [28] “ İz- -T-B- ” 

---------------

وَأَنَّا مِنَّا الْمُسْلِمُونَ وَمِنَّا الْقَاسِطُونَ فَمَنْ أَسْلَمَ فَأُوْلَئِكَ تَحَرَّوْا رَشَدًا {الجن/14} 

(72/14) “Ve ennâ minnâ-lmuslimûne ve minnâ-lkâsitûn(e) femen esleme feulâ-ike teharrav raşedâ(n)”

(72/14) Ve gerçekten de bizden, Müslüman olanlar da var, gerçekten sapıp zulmedenler de; artık kimler Müslüman olursa onlardır doğruluk yolunu arayıp bulanlar.

---------------

Diyanet Meali: 

(72/14) - "Kuşkusuz içimizde müslüman olanlar da var, hak yoldan sapanlar da var. Kim müslüman olursa, işte onlar doğruyu arayıp bulmuşlardır." 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

(72/14) - Ve doğrusu bizler: bizlerden müslimler de var, haksızlar da var, müslim olanlar, işte onlar rüşd-ü savabı arıyanlardır 

---------------

Âyet-i kerîme de açık olarak belirtildiği gibi, bizim âlemimizde yaşadıkları halde herzaman göremediğimiz cin namıyle belirtilen varlıklarında içinde, insan neslisülâlelerinde de olduğu gibi. 

"Kuşkusuz içimizde müslüman olanlar da var, hak yoldan sapanlar da var.” Demektedirler. 

Bu haller neden diğer gökyüzü insan nesli-sülâlelerinde de olmasın. Şu anda onlarıda şuhuden göremiyoruz. Hiç şüphe yokturki bizim tabi olduğumuz bütün değerler onlarda da vardır. [29] “ İz- -T-B- ” 

Âyet, "varlık âlemindeki (kâinat, insan, cin) temel ayrımın, hakikate teslimiyet (islâm) ve hakikatten sapma (kıst) şeklinde olduğunu; teslim olanların (müslim) 'rüşd' (olgunluk, doğru yol) mertebesine ulaştıklarını" ifade eder. "Kâsit" (sapan/zalim) ve "müslim" (teslim olan) kavramları, insanın ezelî istidadı (a'yân-ı sâbite) ve bu istidadın âhiretteki karşılığı ile yakından ilişkilidir. "Reşed" (rüşd) ise, daha önce 72/2'nin tevilinde belirtildiği gibi, kemâl ve olgunluk mertebesidir.

"Reşed" ise, daha önce 72/2'nin tevilindeki gibi, sadece doğru yolu bulmak (hidâyet) değil, "insanın yaratılış gayesine uygun olarak kemâle ermesi, olgunlaşması ve ilâhî hakikatleri idrak edebilecek bir kıvama ulaşması" dır. 

(72/14) âyeti (Ve ennâ minne-l-muslimûne ve minne-l-kâsitûn, fe men esleme fe ulâike teharrav reşedâ), varlık âlemindeki (insan, cin) temel ayrımı ve bu ayrımın sonuçlarını ifade eder. "Müslim" (teslim olan) ve "kâsit" (sapan/zalim) olmak, insanların ezelî istidatları (a'yân-ı sâbite) ile yakından ilişkilidir. Müslüman olanlar, hakikate teslim olarak (islâm) "rüşd" (olgunluk, kemâl) mertebesine ulaşırlar. "Teharrav reşedâ" (doğruluk yolunu arayıp buldular) ifadesi, onların sadece hidâyeti bulmakla kalmayıp, bu hidâyet içinde sürekli bir olgunlaşma ve yükseliş yaşadıklarını gösterir. Bu, Fütûhât'ta anlatılan "rüşd" ve "kemâl" mertebelerinin, Fusûs'ta vurgulanan a'yân-ı sâbite öğretisinin ve Tedbîrât'ta işaret edilen insanın iç dünyasındaki güçler dengesinin Kûr’ânî bir teyididir. 

---------------

وَأَمَّا الْقَاسِطُونَ فَكَانُوا لِجَهَنَّمَ حَطَبًا {الجن/15} 

(72/15) “Ve emâ-lkâsitûne fekânû licehenneme hatabâ(n)”

(72/15) Fakat gerçekten sapıp zulmedenlere gelince, onlar da cehenneme odun olurlar.

---------------

Diyanet Meali: 

(72/15) - "Hak yoldan sapanlara gelince, onlar cehenneme odun olmuşlardır." 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

(72/15) - Amma haksızlar Cehenneme odun olmuşlardır. 

---------------

Bizim âlemimizde oldukları halde, halkıyyetleri lâtif ateşten olduklarından, her zaman göremediğimiz, Cinn-i varlıkların isyankârlarının, cehenneme odun olup orasını daha çok sıcak hale getireceklerinin bilgileri verilmektedir. 

Şu anda gökyüzünde de göremediğimiz insan ve cin türü varlıkların içinde de, bu konulara muhatap olacak içlerinden çıkacak gurupların olacağı açık olarak ifade edilmektedir. [30] “ İz- -T-B- ”

 Âyet, "insanın (ve cinin) varlık mertebelerindeki tercihinin (hidâyet veya dalâlet) ezelî istidadına (a'yân-ı sâbite) bağlı olduğunu ve 'kâsit' olanların, yani hakikatten saparak nefislerine zulmedenlerin, âhirette kendi amellerinin tecessüd etmiş (somutlaşmış) suretleri olan ateşe (cehennem) yakıt olacaklarını" ifade eder. "Kâsit" kavramı, "Zulüm" (haksızlık) ve "küfr" (hakikati örtme) ile yakından ilişkilidir. "Hatab" (odun) ise, cehennem azabının maddî unsuru olmakla birlikte, aynı zamanda kişinin dünyada iken kendi elleriyle hazırladığı kötü amellerin sembolüdür.

"Kıst", adalet, denge, doğru yol anlamına gelir. "Kâsit" ise bu dengeden sapan, adaletten ayrılan, yani "zalim" olan kişidir. Ancak bu sapma (dalâlet) ve zulüm, kişinin ezelî istidadı (a'yân-ı sâbite) ile yakından ilişkilidir. Allah her varlığın ezeldeki hakikatini (ayn-ı sâbite) bilir ve bu hakikat, o varlığın hayır veya şer istidadını belirler. "Kâsit" olanlar, işte bu ezelî istidatları gereği hakikatten (tevhidden) sapma eğiliminde olanlardır. Ancak bu, onların mazereti değildir; çünkü onlar, dünyada iken kendi iradeleriyle bu istidadı açığa çıkarırlar. "Zulüm", İbn-i Arabî'nin meşhur tanımıyla "bir şeyi olması gereken yere (mevzi') koymamak"tır. Kâsitler, Allah'a ortak koşarak (şirk) ve O'nun emirlerinden saparak, hem O'na hem de kendi nefislerine zulmetmiş olurlar. 

Amellerin Tecessüdü (Tecessüd-ü A'mâl):  Amellerin (iyi veya kötü) âhirette bir suret kazanması (tecessüd) ve kişinin karşısına çıkmasıdır. Nasıl ki cennet ehli için iyi ameller güzel yiyeceklere, içeceklere ve hurilere dönüşüyorsa, cehennem ehli için de kötü ameller (şirk, küfür, günah) ateşe, zebanilere ve burada olduğu gibi "odun"a (hatab) dönüşür. Kâsitler, dünyada iken işledikleri kötü amellerin, besledikleri kötü niyetlerin ve sahip oldukları bâtıl inançların hakikatini âhirette, kendilerini yakan bir ateş ve bu ateşi besleyen bir odun olarak karşılarında bulurlar. Onlar, cehennemin "odunu" olmakla, aslında kendi amellerinin somutlaşmış haline dönüşürler. Bu, ilâhî adaletin en mükemmel tecellisidir: "Ne ekersen onu biçersin."

(72/15) âyeti (Ve emme'l-kasitûne fe kânû li cehenneme hatabâ), hakikatten (tevhidden) sapıp zulmedenlerin (kâsitûn) âhiretteki acı akıbetini haber verir. "Kâsit" olmak, adaletten (kıst) sapmak, yani Allah'a ortak koşmak (şirk) ve O'nun emirlerine karşı gelmekle gerçekleşen en büyük zulümdür. Bu zulmün âhiretteki karşılığı ise, kişinin dünyada iken işlediği kötü amellerin tecessüd etmesi (somutlaşması) ve kendisini yakan bir ateşe ve bu ateşi besleyen bir "oduna" (hatab) dönüşmesidir. Bu, Fütûhât'ta anlatılan "tecessüd-ü a'mâl" öğretisinin, Fusûs'ta vurgulanan zulüm ve tuğyan kavramlarının ve 14. âyetteki müslüman-kâsit ayrımının Kûr’ânî bir teyididir. 72/1-15 âyetleri birlikte, cinlerin Kûr’ân karşısındaki hayranlıklarını (aceb), imanlarını (âmennâ), tevhid sözlerini (len nuşrike), tenzihlerini (teâlâ ceddu rabbinâ), ilâhî takdir karşısındaki teslimiyetlerini (lâ nedrî), içlerindeki müslüman ve kâsit ayrımını ve nihâyet kâsitlerin cehennemdeki acı akıbetini (hatab) anlatan bir bütün oluşturur.[31]

---------------

وَأَلَّوِ اسْتَقَامُوا عَلَى الطَّرِيقَةِ لَأَسْقَيْنَاهُم مَّاء غَدَقًا {الجن/16}

(72/16) “Ve-en levi-stekâmû ‘alâ-ttarîkati le-eskaynâhum mâen gadekâ(n)”

(72/16) Onlar gerçekten o yol üzere dosdoğru gitselerdi, elbette kendilerine bol bir su verirdik.

---------------

Diyanet Meali: 

(72/16) - (16/17) Yine de ki: "Bana şöyle de vahyedildi: ‘Eğer yolda dosdoğru olurlarsa, mutlaka onlara bol yağmur yağdırırız ki bununla onları imtihan edelim. Kim Rabbinin zikrinden (Kûr’ân'dan) yüz çevirirse, Rabbi onu gittikçe yükselen bir azaba sokar." 

 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

(72/16) - Ve hakıkat o tarikat üzere istikametle gitselerdi elbette kendilerini bol bir su ile suvarırdık.

---------------

Âyet-i kerimede dikkat çeken kelime “su”dur, cinlerin ateş kaynaklı oldukları bilinen bir konudur. O halde suya neden ihtiyaçları olsun ki! Su ile imtihan edilsinler.? 

Muhtemelen şöyle bir fikir yüretebiliriz. Bilindiği gibi su hayat ve ilimdir, ateş ise azamet yakıcılıktır konrollu kullanılırsa çok faydalı konroldan çıkarsa büyük felâkettir.

Cin nesli-sülâlesinin ameli salih işlemesi için biraz soğuması ve itidal hale gelmesi lazımdır. Onların içinden olan iman ehli ancak ateşini kontrol altına alabilen kimselerin iman ehli olacağı uzak bir düşünce değildir. 

Ateşlerini arttıranların yakıcılıkları artmış olacağından kahhar ve aziz isimlerinin tesiri altında kalacaklarından kendileri yakıcı ve inkâr ehli olmaları tabiidir. 

 Nasıl ki insan nesli-sülâlesi içinde nefs ateşleri harlı, fazla nefsi emmare tutkunu olanlar genelde isyan ehli kimseler olmaktadırlar. 

Diğer yönden ise onlarda nefsi emmare ateşlerini zikir ve irfani düşüncelerle söndürüp, aklı selim ile hayatlarını şeriatı muhammed-i istikametinde yaşayanlar ise, cennet ehli olacakları bildirilmiştir. 

İnsanların nefis ateşleri bildiğimiz ateşten olmadığı için onların nefis ateşleri ilim ve irfaniyyet suyu ile sönerken. 

 Cinlerin ateşi ise fiziki gerçek ateşten olduğundan onu söndürecek ancak fiziki su olacağından işte bu yüzden, 

“‘Eğer yolda dosdoğru olurlarsa, mutlaka onlara bol yağmur yağdırırız ki bununla onları imtihan edelim. 

Konusu ortaya çıkmaktadır bu âyet-i kerime bizlere ayrıca Cin taifesinin dervişlik eğetiminin nasıl olacağını da, Peygamberimizden naklen bildirmiş olmaktadır.[32] “ İz- -T-B- ” 

---------------

لِنَفْتِنَهُمْ فِيهِ وَمَن يُعْرِضْ عَن ذِكْرِ رَبِّهِ يَسْلُكْهُ عَذَابًا صَعَدًا {الجن/17} 

(72/17) “Lineftinehum fîh(i) vemen yu’rid ‘an zikri rabbihi yesluk-hu ‘azâben sa’adâ(n)”

(72/17) Sınamak için onları böylece ve kim, Rabbini anmaktan yüz çevirirse onu, gittikçe artıp duran bir azaba sokar.

---------------

Bunun olacağı ve uyarısı Rahmân suresinde insan ve cinlere bildirilmiştir.

(55/31) 

“senefrüğu le­küm eyyühes sekalani”

leküm/sizin için yakında biz efrag/fariğ/boş kalacağız eyyühe/o sekalayn/iki ağırlık, siklet

“Ey insan ve cin! Sizin de hesabınız.! ele alacağız,”. 

Âyetlerde; 

“göklerde ve yerde olanlar ondan isterler” 

ve “O her gün yeni bir iştedir” ifadeleri içerisinde, insanlar ve cinler de vardır. 

Bu âyette insan ve cin gizli olarak “sakaleyn” kelimesi ile ifade edilmektedir. Bu ifade iki ağırlık demektir. 

Bu da iki türlüdür. 

Birincisi; insan ve cin topluluğunun ağırlığı, diğeri ise her iki varlıkta da iki oluşumun ağırlığıdır. 

Bunlardan birisi; kendilerinde bulunan “nefsî varlıkları”, diğeri de “ilahi varlıklarıdır.” 

Birinci ağırlıkları; her iki varlığın da bir yönlerinin “anasır-ı erba’a”dan dört unsurdan (toprak, su, ateş, hava) insanda toprak ağırlığı, cinde ise ateş ağırlığıdır, ikinci ağırlıkları ise maddi değil, manevi sorumluluktur. 

Yine insanda ilahi nefha “ve nefahtü” ve “Ruh’ul Kudüs”ün manevi ağırlığı; cinde ise varlığında “melekiyyet” hassası da olduğundan, onun manevi ağırlığını oluşturmaktadır. 

Bu iki özelliği bünyelerinde toplayan bu varlıkların hareketleri de iki özelliklerinden birinin tesiri ile zuhura gelmektedir. 

Kendilerinden meydana gelen fiiller; toprak veya ateş ağırlıklı ise, nefislerine, ruhi ve meleki ise Rab’larına bağlanmaktadır. 

Ferağ; lügatta, boşalmak demektir. “Senefrugü leküm” kelime manası ile “sizin için yakında boşalacağız”dır. 

Yani “ey insan ve cin, yakında yani kıyamet hadisesi ile sizlerdeki tecelli ve şe’nlerimi keseceğim, boş olacağım. Bundan sonra ahiretin hesap kitap zamanı gelecek, işte o zaman dünya günlerinizdeki fiillerinizin nefislerinizden çıkan toprak ve ateş kaynaklı aşağılıklı olanlarının hesabını vereceksiniz, şimdiden dikkat edin,” diye uyarılmaktadırlar.

Ayrıca Hz. Rasülüllah’ın bir adı da “Rasul-u Sakaleyn”dir. Yani iki ağırlığın da Rasülüdür. 

Çünkü kendi gerçek varlığında “Hakikat-i Muhamme-diyye” onlarda da mevcuttur.

Elmalı’lı Hamdi Yazır bu âyet hakkında özetle şöyle diyor. 

(“Ferağ” lügatta boşalmak demektir. Buna göre bir meşguliyetten boşalmak, sonradan bir meşguliyeti gerektirir. Halbuki Allah Teala’yı hiçbir iş diğer bir işten alıkoyamayacağı için, burada özellikle ahiret işleri olan hesap ve cezayı ifade etmek üzere, bu suretle bir benzetme veya kinaye yapılabilir. Yani bu günkü dünya işleri geçecek, bu dünya hayatı ve nimetleri yok olacak, bu mühletler, hoş görüler tükenecek yarın Allah’a dönüşle mücerret sorumluluk, hesap ve ceza için huzura geleceksinizde sırf sizin işinize bakılacak, sizin sorumluluğunuzun gereği yapılacaktır.

Devamla, “sakalan” yahut “sakaleyn” iki sekal’dir. Bundan sonraki âyette de açıklanacağı üzere insan ve cinnin bir adıdır. 

“Sekal” yük ve ağırlık demektir. İla ahır..) [33] “ İz- -T-B- ”

Âyet, "dünya nimetlerinin (mal, mülk, sağlık, evlat) aslında birer imtihan (fitne) olduğunu, bunların insanı Allah'ı anmaktan (zikrullah) alıkoymaması gerektiğini, aksi takdirde kişinin manevî olarak yükselmesi bir yana, daha da aşağılara düşeceğini (sa'ade - çetin azap)" ifade eder. 

- Zikr-i Lisânî (Dil ile anmak): En alt mertebe. Kalp gafil olsa bile dilin Allah'ı anması.

- Zikr-i Kalbî (Kalp ile anmak): Kalbin sürekli Allah'ın huzurunda olduğunu hissetmesi, O'ndan gafil olmaması (murakabe). Bu, daha yüksek bir mertebedir.

- Zikr-i Hakîkî (Hakiki anma): Kişinin tüm varlığıyla (beden, kalp, ruh) Allah'a yönelmesi, her an ve her yerde O'nun tecellilerini müşahede etmesi, kendi varlığını O'nun varlığında yok etmesi (fenâ). Bu, en yüksek zikir mertebesidir.

Âyetteki "men yu'rid 'an zikri rabbihî" (kim Rabbini anmaktan yüz çevirirse) ifadesi, işte bu üç mertebeden de mahrum kalmayı, yani Allah'tan gafil olmayı, O'nu unutmayı ifade eder. "Yüz çevirmek" (i'râd), kalbin mâsivâya (dünyevî nimetlere, nefsânî arzulara) dönmesi, Hakk'tan uzaklaşmasıdır. 16. âyetteki bol nimetler (su), işte bu yüz çevirmeye en büyük sebep olabilir. İnsan, nimete dalıp nimeti vereni unutur.

"Yeslukhu 'Azâben Sa'ade" (Onu gittikçe artıp duran bir azaba sokar)

"Sa'ade", "dik yokuş, sarp ve zorlu yol, gittikçe artan" anlamlarına gelir. Bu, sadece cehennemdeki fizikî bir azap değil, aynı zamanda "manevî bir düşüşün, Allah'tan uzaklaşmanın verdiği tarifsiz azabın katlanarak devam etmesi" dir.

a) Zorlu Bir Yokuş (Manevî Yükselişin Zıddı): "Sa'ade", dik ve zorlu bir yokuşu tırmanmayı ifade eder. Müminler için manevî hayat, sürekli bir yükseliş (urûc, mi'râc) ve Allah'a yakınlaşmadır (kurb). Bu, zorlu bir yokuşu tırmanmak gibidir, ama sonu cennettir. "Azâben sa'ade" ise bunun tam zıddıdır: Kişi, Allah'ı anmaktan yüz çevirerek, manevî olarak sürekli bir "düşüş" içine girer. Bu düşüş, aynı zamanda onun için bir azaptır. Her günah, her gaflet, onu biraz daha aşağılara çeker. Bu düşüşün ve Allah'tan uzaklaşmanın verdiği manevî acı, "azâben sa'ade"nin bâtınî anlamıdır.

b) Azabın Artarak Devam Etmesi (Tederrüc): "Sa'ade", aynı zamanda "gittikçe artan, katlanan" anlamına da gelir. Kişi Rabbini anmaktan yüz çevirdikçe, gafleti artar, günahları çoğalır, kalbi katılaşır. Bu da onun azabının (Allah'tan uzaklığının) sürekli artmasına yol açar. Bu artış, öyle bir noktaya varır ki, kişi için bu azap kaçınılmaz ve ebedî hale gelir (cehennem). Fütûhât-ı Mekkiyye'de anlatılan "tecessüd-ü a'mâl" (amellerin somutlaşması) gereği, kişinin dünyada iken yaptığı her kötü amel, âhirette onun karşısına çıkar ve azabı artırır.[34]

---------------

وَأَنَّ الْمَسَاجِدَ لِلَّهِ فَلَا تَدْعُوا مَعَ اللَّهِ أَحَدًا {الجن/18} 

(72/18) “Ve enne-lmesâcide li(A)llâhi felâ ted’û me’a(A)llâhi ehadâ(n)”

(72/18) Ve şüphe yok ki secde edilen yerler, Allah'a aittir, artık orada Allah'la beraber hiçbir kimseyi çağırmayın.

---------------

Mescid gâyede secde yeridir, bazen insân ayakta iken de secde hükmünde olabilir çünkü secde boyun bükmek demektir. Ne zaman Hakk ile ilgili şeyleri yapıyorsak o bizim için secde hükmündedir. Secde edilen yerler Allah içindir. İşte kim bu hal içinde ise “me’a(A)llâhi” Allah (c.c.) beraberdir. Gönül evi Mescid’e secde mahalline çevrildiğinde oraya kimseyi çağırmayın Alalh ile beraber olun… (M.D.)

Âyet, "secdenin hakikatinin, kulun varlık iddiasından (enâniyet) tamamen sıyrılarak Hakk'ın varlığında yok olması (fenâ) olduğunu ve bu makamda, O'ndan başkasını çağırmanın (şirk) mümkün olmadığını" ifade eder. "Mescid" (secde yeri), sadece fizikî mabed değil, aynı zamanda "kulun kalbi, varlığının özü ve secde anında ulaştığı en yüce manevî makam" dır. "Allah ile beraber (maallahi)" hiçbir kimseyi çağırmamak, tevhidin en derin ifadesidir.

"Meallâh" (Allah ile beraber) kavramı, sadece putları reddeden açık bir tevhid çağrısı değil, aynı zamanda kişinin kendi varlığını (enâniyet), kalbini bağladığı her türlü mâsivâyı (dünyevî alakalar) ve hatta zihnindeki vehmî çokluk tasavvurlarını (kesret vehmi) Hakk'ın varlığından ayırıp onlara ayrı bir gerçeklik atfetmesinin (şirk-i hafî) reddidir. Hakikat ehli, "Allah ile beraber" hiçbir şeyin olmadığı, her şeyin O'nun varlığıyla kâim bulunduğu tevhid-i hâlis makamına eren kişidir. Bu makamda kul, ne kendi varlığını ne de âlemi O'ndan ayrı görür; her şeyi O'nda ve O'nunla görür.

Umumî Beraberlik (Ma'iyyet-i Âmme): Allah'ın ilim ve kudretiyle her an her varlıkla beraber olması. "O, her nerede olursanız sizinle beraberdir" (Hadid 57/4) âyeti bu mertebeye işaret eder. Bu, hiçbir varlığın O'nun kudret ve ilminin dışında olamayacağı anlamındaki genel beraberliktir.

Hususî Beraberlik (Ma'iyyet-i Hâssa): Allah'ın, kendisine yakın olan kullarına lütfettiği özel bir beraberliktir. Kulun, Allah'ın yardımı, tevfîki ve korumasıyla her an O'nunla birlikte olduğunu hissetmesi, O'nun huzurunda olduğu bilinciyle (murakabe) yaşamasıdır.

Zâtî Beraberlik (Ma'iyyet-i Zâtiyye): "Meallâh" ifadesinin işaret ettiği en yüksek mertebe budur. Kulun, kendi varlığını Hakk'ın varlığından ayrı görmemesi, her şeyde ve her yerde sadece O'nu müşahede etmesi (vahdet-i şühûd) ve nihâyet varlığın birliğini (vahdet-i vücûd) bilgi ve hal olarak tahakkuk ettirmesidir. Bu mertebede "Allah ile beraber" bir şeyin varlığından söz etmek anlamsızlaşır; çünkü "beraber" olmak için iki ayrı varlık gerekir. Oysa burada varlık birdir. Âyetteki "Allah ile beraber hiçbir kimseyi çağırmayın" emrinin bâtınî anlamı, işte bu hakikati idrak edip, vehmî ayrılık ve çokluktan (şirk) kurtulmaktır. 

Faydalı olur düşüncesi ile “meallah” seyrinin olduğu Tevhid-i Zât dersi hakkında bilgiyi “İrfan Mektebi” kitabımızdan verelim. 

“TEVHİD-İ ZAT”

Tevhid-i Zat”, Zatların birliği anlamınadır.

Makamı: “Tenzih-i ve Teşbih-i Tevhiddir” Cem, yani toplamadır. 

“Baka billâh” (Hakk’ta baki olma) demektir.

Zikri: “Ya Samed”dir.

Âlemi: “Zat âlemi” (“Âlemi lâhud”) 

Peygamberi: “Muhammed Mustafa” (SAV). dır.

Lâkabı: “Habibullah”

Kelimesi: “lâ mağbude illâllah - lâ ilâhe illâllah” dır.

Seyr-i: “Seyri meaallah” Allah’la beraber seyirdir.

Sûresi: “İhlâs Sûresi” dir.

İdrâki: Bu mertebenin şuuru ile ileriye doğru gitmeğe gayret etmesidir. 

Kûr’ân-ı Keriym; Âli İmran Sûresi; (3/18) Âyetinde bu mevzua işaret vardır.



“şehidellahü ennehü lâ ilâhe illâ hüve”

Meâlen: “Allah kendi kendine şahittir, ki ondan başka ilâh yoktur.”

Hâli: Bu mertebenin hâli ile hallenmektir. 

Kûr’ân-ı Keriym; Tâ- He Sûresi: (20/14) Âyetinde bu hâle işaret vardır. 



“inneniy enellahü lâ ilâhe illâ ene fabüdniy”

“şüphesiz ben allahım benden başka ilâh yoktur artık bana ibadet et”

Yaşantısı: Daha evvelki mertebede Hakk’ta fâni olup, kendini “kayıp/gâib eden” yok olan sâlik, eğer bu mertebeye ulaşırsa, tekrar kendine gelir. 

Fakat bu kendine geliş eski haliyle değil yeni hâliyle ve çok lâtif olacaktır. Onu gören yine eskisi gibi o hâliyle zanneder. 

Fakat bu defa o “Hakk ile bâki/baka billâh” olarak hayatına devam etmeye başlar. 

Bu kişinin ahlâkı “tahallâku bi ahlâkıllah” hikmeti gereği “Allah’ın ahlâkıyle ahlaklânmaktır.” Acaip bir yaşamdır. Muhafazası oldukça zordur. 

Bu makamın anahtarı ve yükselticisi “Samed” ismidir. 

“Marifet mertebesi”nin başlangıcıdır. 

Bu hususta kısa bilgi sunmağa çalışalım.

Sâlik daha evvelce varlığın Allah’ın sıfatlarından meydana geldiğini idrâk etmişti.

Bu mertebede sıfatların dahi kökenlerinin Allah’ın zâtına dayandığını ve varlıkla rını ondan aldığını idrâk eder.

Bütün varlık, “ef’âl,” “esmâ,” “sıfat,” ve “zat” âlemleri ile birlikte, bir bütün ve bu bütünün de özünün “Allah c.c.” olduğunu iyice anlayıp bu mertebede tam bir mutma- in/tatmin olanlardan olur.

Hadiselere, kesret yani çokluk gözüyle bakan kişi, yazıyı kâlemin yazdığını zanne der. 

Vahdet yani birlik gözüyle bakan ârif kişi ise, evvelâ kâlemi, sonra kolu, sonra bedeni, daha sonra da, kafayı yani aklı görüp idrâk eder ki yazının oluşmasında mutlak hakimiyet akıldadır.

Eğer akıl olmasa bütün bu faaliyet hiç olmazdı. 

Azalarda ve kâlemde meydana gelen hareket, aklın yani zâtın ürünüdür, diğerleri vasıta ve zuhur mahalleridir.

Bu mertebenin kemâli, “fenâ-i zat”tır, zatların fâni olmasıdır. 

Kendi zatının ve âlemdeki bütün zatların, aslında Allah’ın zatından başka bir şey olmadığını idrak eder ve yaşar. 

Böylece izâfi varlığını, zâtını kaybetmiş; onun yerine Hakk’anî varlığını, zatını bulmuş, Hakka meczup (Hakla bâki) “bâka billah” olmuştur. 

Artık bu kimseler ölmezler. Çünkü ölmeden evvel ölüp, daha bu dünyada iken Hakk’la ve Hakk’ta dirilmişlerdir. 

İşte “ihlâs’ı şerif”i ancak bu kimseler gerçek mânâsı ile okuyabilirler ve yaşarlar. 

“Kelime-i tevhid” dahi geniş hâli ile bu mertebede tam ifadesini bulur.

“Allah kendi kendine şahittir ki ondan başka ilâh yoktur” kelâmı ilâhisi bu hâli ne güzel izah eder. 

Her Âyetin bir doğuş yeri vardır, işte bu Âyetin doğuş yeri de, ZAT âlemidir.

Kûr’ân-ı Keriym-i okurken; hangi Âyetin, hangi âlemi, hangi mertebeyi anlattığını idrâk etmemiz bize çok şey kazandıracaktır.

Gerçek Kûr’ân okumak yukarıda bahsedilen mertebeleri idrâk ettikten sonra; ancak, mümkün olur. 

Beşeriyet ve benlik kalıpları içinde Kûr’ân-ı Keriymi okumak ne yazık ki onu sadece ef’ âl yani fiil ve madde kalıpları içinde çok sınırlı bir mânâ ile anlamaktan öteye geçmez.

Allah (c.c.) bütün mü’minleri gerçek Kûr’ân okuyanlardan eylesin. Âmin.

Kûr’ân-ı Keriym Tâ-He Sûresi (20/14.) Âyetinde;



“inneniy enellahü la ilahe illa ene fagbüdniy “

“Şüphesiz ben ALLAH’ım, benden başka ilah yoktur, bana ibadet et” “kelâm-ı ilâhi”si bu mertebede şüphesiz olarak bütün varlığın Hakkkın varlığı olduğunu ve ibadetin sadece ona yapılması gerektiğini açık olarak emir ile bildiriyor.

Bu mertebede yapılan ibadetin ismi “ubudet”tir. Bunun nasıl bir ibadet olduğunu oraya ulaşan ehli bilir. 

Bu ibadet, kesret yani çokluk âleminde yaşayan kimsenin ibadetine benzemez. Bunlar, “Salâtu Daimun” devamlı namaz içindedirler. 

“Ef’âl âlemi”, “esmâ âlemi”, “sıfat âlemi”, ve “zat âlemi”nin namazlarını; her mertebenin hâli gereği, yerine getirirler ve ibadette kemâl ehlidirler. 

Bunları dışardan tanımak mümkün olmaz. İbadetleri sadece Allah’a olur. 

Allah c.c. kendine has kulları arasına almış olduklarını kendine ayna eylemiştir.

Dilerse; bu mertebede cezbeli olarak bırakır, 

Dilerse; bir mertebe daha verip tekrar geriye döndürür.

Burada yaşayan kimsenin işi sadece Hakk iledir, ondan başka varlık göremez, “görmediğim Allah’a ibadet etmem” der.

Bu engin idrâk ve müşahede içerisinde hoş bir hâl ile 

hayatına devam eder. Bunlar için korku ve hüzün yoktur, bahtiyar kimselerdir.

Oldukça gayret isteyen bu mertebeye Allah c.c. meraklı ve arzulu olanları çıkarsın, amin. 

Bu mertebeye ulaşıp “Zat âlemi” yaşantısını ilk olarak ortaya getiren kişi, Hz. Muhammed’dir.

“Tenzih” ve “Teşbih”i birleştirip, “Tevhid” eden; oradan da “Vahdet”e eren, yani “Mûseviyyet” ve “İseviyyet” hükümlerini birleştirip; onların ayrı ayrı yollar değil, bir bütünün sistemi içerisinde, onun mertebeleri olduğunu anlatan ve kendi getirdiği “Vahdet” hükmü ile de İnsânlığın Allah bilincinde “Marîfetullah” en üst mertebeye ulaşmasını sağlayan, nihâyet “Habibullah” lâkabını alan himmeti yüce kişidir.

Bu mertebenin yolu ancak onun ümmetine ve ona imân edip inananlara açılmıştır. Başka hiç bir şekilde bu mertebeye ulaşmanın imkânı yoktur.

Ahir zaman ümmeti olan bizler, bundan istifade etmesini bilmeliyiz.

Gayret bizden muvaffakiyyet ALLAH’dandır, c.c.

Bu bahsi de burada bitiriyoruz, daha fazlasını tadarak yaşamak temennisiyle, gayret bizden, yardım ve muvaffakiyyet Allah’dan dır. (c.c.) 

Bu mertebede de yapılacak zikir değişikliğini kısaca belirtmeğe çalışalım.

Bu mertebenin özelliği, âfaki mânâ da Tevhid idrakine doğru yol almağa devam etmektir.

Derse başlarken çekilen (700) adet “Kelime-i Tevhid” (100) adet daha eksiltilerek (300) e düşürülecek, verilen sayılar da Esmâlar’a devam edilecek, yine verilen sayıda SAMED zikrine devam edilecek.

Sonra. (100) adet bu mertebenin kelimesi olan (lâ mağbude illâllah) ilâve 

Daha sonra bu mertebenin idrâki ve hâli ni ifade eden Âyetleri en az (33) çer defa çektikten sonra yine üç ihlâs bir fatiha okuyup Peygamber Efendimiz (s.a.v.) min ehli beyt hazarâtının rûhlarına hediye eyleyip, o günkü dersimizi bitirmiş oluruz. 

Ancak, dersimiz daha ileride ise bu duayı son dersimizin sonun da yaparız diğeleri de böyle devam eder. 

Bu mevzuda daha geniş bilgi altı peygamber isimli kitabımızın Muhammed (a.s.) bölümünde gelecektir. Fakat en verimli eğitim yolu sohbettir.

Yeri gelmişken, faydakı olur düşüncesiyle, bu mevzu ile ilgili Kelime-i Tevhid kitabımızın, “Tevhid-i zât” bölümünü de buraya ilâve etmeyi uygun buldum.

*

* *

Artık bu kimseler ölmezler, çünkü ölmeden evvel ölüp bu dünyada iken Hakk ile ve Hakk’ta dirilmişlerdir. 

İşte “İhlâs’ı Şerif”i ancak bu kimseler gerçek mânâsı ile okuyabilirler ve yaşarlar.

“Kelime-i Tevhid” dahi buraya gelinceye kadar en geniş hâli ile bu mertebede ifadesini bulur. 

Gerçi daha henüz sondaki “hu”ya ulaşılmamıştır ama oranın ışıltısı görünmeye başlamıştır. 

“Allah kendi kendine şahittir, ki ondan başka ilâh yoktur.” kelâmı ilâhisi bu hâli ne güzel izah eder. 

Ayrıca “şüphesiz ben allahım benden başka ilâh yoktur artık bana ibadet et” kelâmı ilâhisi yine bu hâli bir başka yönden çok açık şekilde izah eder. 

Burada yapılan ibadet “ubudet” ismini alır. 

İbadet, kulun fiili, 

ubudet ise, Allah’ın fiilidir. 

Bu mertebeye ulaşıp “zat âlemi” yaşantısını insânlık tarihinde ilk olarak ortaya getiren kişi “zuhur mahalli” Hz. Muhammed (s.a.v.) dir.

Daha evvelce “tenzih” ile kayıtlanan “mertebe-i mûseviyyet” idrâki, daha sonra “teşbih” ile kayıtlanan “iseviyyet” idrâki bulundukları yerde kalmış, “allah” lâfzındaki gizli “elif”e ulaşamamışlardı. 

İşte ilk olarak oradaki gizli “elif”i müşâhade eden, sonra da “tenzih” ve teşbih” i orada birleştirip kendi varlığında “tevhid” ederek, evvelki her iki mertebeye de gerçek birer şahsiyyet kazandırıp, hakikatleriyle ortaya koyup, atıl durumdan faaliyete geçmelerine “İslâm” ismi altında sebeb olmuştur. 

Böylece “Allah” isminde bir merhale daha aşılarak, son menzile gelinmiştir. 

Bu menzile de “âlemi ervah”da kulaklarına “ezân-ı Muhammed-i” okunan “istidat-ı ezeli” sahipleri ulaşabilirler. 

Diğerlerine yol yoktur, ancak her istidat sahibi de oraya ulaşamaz, çok gayret ve fedakârlık gerekmektedir. 

Bu mertebeyi de belirli bir olgunluk içinde tamamlayan sâliğin ulaşacağı bir mertebesi kalmıştır ki o da “Allah” lafzının “Hu”sudur.

Buradan karşısındaki “he”ye ulaşmayı arzu eden gizli “elif”, “he”nin hasretini çekerek “ah...” etmeye başlar; bu “ah” aslına ve hüviyyetine ulaşma arzusudur ki böylece herşeyi ile bütünleşmiş ola caktır. 

Ne türlü “ah...” olursa olsun, bu muhabbetlerin hepsinin kaynağı “hüviyyeti mutlaka” olan bu “hu”dur. 

Kendileri bu sırrı bilseler de, bilmeseler de; bütün aşklar ve muhabbetlerin kaynağı burasıdır. Bu sırrı bilen gerçek Hakk aşıklarının sonu Rabb’larına, diğerlerinin ise, sonu nefislerine çıkar.

“Hu” esmâsı “Allah” ın yakıcı isimlerindendir. 

Ne yazık ki, bu çok büyük hakikatın farkında olmayan bazı kimseler “hu” ismini zikretmeye ve bu yoldan hüvviyyetlerine ulaşmayı muradeden kimselere, olaya tavırla “hu” “cular” (kendilerince ne demekse!.?..) lâkabını takmakla ne korkunç bir hataya düştüklerinin acaba farkında mıdırlar?...

----------

Konya’ya Hz. Mevlânâ’yı ziyarete gittiğim bir gündü, “Makam-ı Mevlânâ”ya girerken, yazılar bölümünde bir levha (hat) çok dikkatimi çekmişti, uzun zaman önünden ayrılamadığımı hatırlıyorum. 

Hattın üst kısmı, geniş bir sahada sadece derinden gelip, uzayıp giden bir “Ah.......” idi 

Alt kısmında da “Hz. Muhammed (s.a.v.) yazmaktaydı, ki bu 

“Ah...” ise“AH...MED” idi. 

--------- 

Biz yine seyrimize devam edelim. 

Burada “Kelime-i Tevhid” 

“lâ ilâhe illâ (*) ellâ” müşâhade “hu” lâfzendır. 

Ancak burada sondaki “ellâ” “İseviyyet”teki “ellâ”ya lâfzen benzemekle bera ber, mânen benzemez; çünkü “İseviyyet”teki “ellâ”nın “elif”i yok: bu mertebede ise, gizli “elif” vardır. O zaman mânâ “el-lâ” olur.

Baştaki “el” (lâm-ı tarif) yani “belirlilik lâm”ı sondaki “lâ” ise, gizli “elif” ile beşeriyetinden, mutlak yokluğa ve oradan mutlak varlığa ulaşılması olur.[35] “ İz- -T-B- ” 

---------------

وَأَنَّهُ لَمَّا قَامَ عَبْدُ اللَّهِ يَدْعُوهُ كَادُوا يَكُونُونَ عَلَيْهِ لِبَدًا {الجن/19} 

(72/19) “Ve ennehu lemmâ kâme ‘abdu(A)llâhi yed’ûhu kâdû yekûnûne ‘aleyhi libedâ(n)”

(72/19) Ve şüphe yok ki Allah'ın kulu, ona çağırmaya kalktı mı cinler, öylesine toplanıyorlardı etrafına ki neredeyse birbirlerini ezeceklerdi.

---------------

Diyanet Meali: 

(72/19) - "Allah'ın kulu (Muhammed), O'na ibadet etmek için kalktığında cinler nerede ise (Kûr’ân'ı dinlemek için kalabalıktan) onun etrafında birbirlerine geçiyorlardı. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

(72/19) - Ve filhakıka o Allahın kulu kalkmış ona duâ ederken üzerine keçelene yazdılar 

---------------

Peygamber Efendimiz salât ettirmek-namaz kıldırmak için kalktığında cin taifesi o’nu dinlemek için birbirlerine giriyorlar idi. Ancak lâtif olup görünmedikleri için çevredeki insan nesli-sülâlesi bunların farkında değiller idi. [36] “ İz- -T-B- ”

Âyet, "Hakikat-i Muhammediyye'nin (insan-ı kâmil) zuhur ettiği anda, görünen ve görünmeyen tüm varlık katmanlarının (melek, cin, insan) ona olan ilgisini, onun etrafında toplanmasını ve ondan feyz almak için adeta birbirleriyle yarışmalarını" ifade eder. "Abdullah" (Allah'ın kulu), insan-ı kâmilin en temel vasfıdır. Cinlerin toplanması, varlığın her katmanının bu kemâl noktasına olan derin iştiyakını sembolize eder. 

"Abd" (kul), en yüce makamdır. Çünkü kulluk (ubûdiyet), 

insanın yaratılış gayesidir ve en büyük şereftir. "Abdullah" (Allah'ın kulu) ifadesi, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) en temel ve en yüce vasfıdır (Mi'râc gecesindeki "Kulunun gece yolculuğu" ifadesi de buna işaret eder). İnsan-ı kamil (Kamil insan), işte bu "abd"lik makamında kemâle ermiş, nefsânî benlikten (enâniyet) tamamen sıyrılmış ve sadece O'nun kulu olma bilincine ulaşmış kişidir. 72/19 âyetindeki "Abdullah" ifadesi, sadece Hz. Muhammed'i (s.a.v.) değil, aynı zamanda onun şahsında temsil edilen insan-ı kâmil hakikatini de ifade eder.[37] 

"Kâme" (Kıyam/Kalkmak): "kıyam" (kalkmak), sadece fizikî bir ayağa kalkış değil, aynı zamanda "manevî bir yükselişi, Hakk'a yönelişi ve kulluk vazifesini ifa etmek üzere hazır bulunuşu" simgeler. Hz. Peygamber'in salata-namaza durması (kıyam), onun "abd"lik makamında Hakk'a en yakın olduğu anlardan biridir. Bu anda, onun varlığından tüm âlemlere bir nûr ve feyz yayılır.

"Yed'ûhu" (O'na çağırmak): Bu fiil, hem namazda Allah'a dua etmeyi (ibadet), hem de Kûr’ân okuyarak insanları ve cinleri Allah'a davet etmeyi (tebliğ) ifade eder. İnsan-ı kâmilin çağrısı (daveti), sadece lafzî bir davet değil, aynı zamanda onun varlığının kendisi bir çağrıdır. Onun hali, sözünden daha etkili bir davettir. Cinlerin onun etrafında toplanması, işte bu hâlî davetin (varlığının yaydığı nûrun) bir sonucudur.

Cinlerin Toplanması (Kâdû Yekûnûne Aleyhi Libedâ) 

a) Varlığın Özüne Duyulan Özlem:  Tüm varlık türleri (melek, cin, insan, hayvan, bitki, hatta cansız varlıklar) aslında bir özlem ve iştiyak içindedir. Bu iştiyakın kaynağı, kendi varlık sebebini (rabbini) tanıma ve ona yakın olma arzusudur. İnsan-ı kâmil (Hz. Peygamber ve onun vârisleri), varlığın bu özlem duyduğu hakikatin en mükemmel tecelli ettiği noktadır. Bu nedenle, o zuhur ettiğinde (salata-namaza durduğunda, Kûr’ân okuduğunda), tüm varlık katmanları onun etrafında toplanır, ondan feyz almak için can atar. Cinlerin bu kadar kalabalık toplanması, işte bu derin iştiyakın bir ifadesidir.

b) Görünen ve Görünmeyen Âlemlerin Buluşması: Cinler, görünmeyen (gayb) âlemin varlıklarıdır. Hz. Peygamber ise hem görünen (şehâdet) hem de görünmeyen (gayb) âlemleri kuşatan bir varlıktır. Onun salatta-namazda okuduğu Kûr’ân, her iki âleme de hitap eden ilâhî bir kelâmdır. Bu anda, görünen ve görünmeyen âlemler buluşur; cinler, bu buluşmaya iştirak etmek için adeta birbirlerini ezercesine toplanırlar. Bu, vahdet-i vücûd anlayışında kesretin (çokluğun) vahdete (birliğe) olan özleminin bir yansımasıdır.

c) "Libedâ" (Birbirine Kenetlenme): Bu kelime, toplanmanın öylesine yoğun olduğunu, birbirlerine kenetlendiklerini, neredeyse tek bir varlık haline geldiklerini ifade eder. Bu, "çokluğun birlikte yok oluşunu (fenâ) ve hakikat etrafında birleşmesini (cem')" sembolize eder. Onlar, "Abdullah"ın (insan-ı kâmilin) etrafında öyle bir toplanır, onun varlığında öyle bir fânî olurlar ki, aralarındaki farklılıklar kaybolur, hepsi tek bir noktada birleşir. Bu, âhiretteki haşrin (tüm varlıkların bir araya toplanması) dünyadaki küçük bir örneğidir.[38]

---------------

قُلْ إِنَّمَا أَدْعُو رَبِّي وَلَا أُشْرِكُ بِهِ أَحَدًا {الجن/20} 

(72/20) “Kul innemâ ed’û rabbî velâ uşriku bihi ehadâ(n)”

(72/20) De ki: Ben, ancak Rabbime çağırmaktayım ve ona, hiçbir kimseyi ortak olarak kabul etmemedeyim.

---------------

Âyet-i kerime Rububiyet mertebesi âyetlerindendir. Ve Uluhiyet mertebesinden risalet mertebesine emirdir.

---------------

Efendimiz (s.a.v.) şahsında “kul” deki ifadesi ile yeryüzünde bulunan cinleri rabb’ül âlemin olan Allah (c.c.) Uluhiyet mertebesine davet ettiğini Ve Ahad olan yani tek ve bölünemez varlık olan Allah’ın ortağı olmadığı bildirmesi istenmiş.

“Kul” deki ifadesi ise âyet-i kerime kişinin şahsında vehimi-cinni varlıkları “Hadi” olan rabbine davet etmesi istenmekte ve ona ortak diğer hayali varlıklara rabblik- ilahlık vererek ortak koşmadığı ifade etmesini bildirmektedir. (M.D.)

"Ehad" (bir kimse) kelimesi, reddin kapsamını genişletir. Sadece putlar, melekler, cinler, insanlar değil, kişinin kendi nefsi (enâniyeti) de bu redde dahildir. Kişi, Rabbine yönelirken, kendi varlığını dahi O'na ortak koşmamalı, "ben" demekten sıyrılmalıdır. Fusûs'ül-Hikem'de işlenen "isti'dâd-ı gayr-i mec'ûl" (kılınmamış istidat) kavramı, bu noktada önemlidir. Kişi, kendi istidadının farkında olmalı, ancak bu istidadı kendinden bilmemeli, onu da Hakk'ın bir tecellisi olarak görmelidir. Aksi takdirde, istidadına güvenmek, onu Hakk'a ortak koşmak (gizli şirk) olur.

---------------

قُلْ إِنِّي لَا أَمْلِكُ لَكُمْ ضَرًّا وَلَا رَشَدًا {الجن/21} 

(72/21) “Kul innî lâ emliku lekum darran velâ raşedâ(n)”

(72/21) De ki: 'Doğrusu ben, sizin için ne bir zarar, ne de bir yarar (irşad) sağlayabilirim.'

---------------

Bu âyeti kerime yine efendimiz (s.a.v.) şahsında bir eğitim sistemini göstermektedir. Ve bu konuda dikkate şayan bir âyet-i kerimedir. 

“Ey Resulullah’ın kızı Fatıma! Sen de kendini Allah’tan satın almaya çalış; zira senin için de bir şey yapamam.”[39] Buyurmuşlardır.

Âyet-i kerime sayısal değeri 72+21= 93 tür. “93” içinden ise “40” Hakikat-i Muhammedi sayısı çıkarılınca kalan 53 tür.

53 ise İz-Efendimize yolumuzdan verilen şifre sayısıdır.

Kendiside ben kimse için bir şey yapamam, şunları, bunları yaparsan nefsini ve rabbini bilebilirsin. Hakk’ı, hakikati idrak edebilirsin. Kim ne yapararsa kendisine yapar diye ifade etmektedir.

Maalesef genelde hayali tariki yaşamlarda başta bulununan kişiler varlıklarında bulunan cinni-vehimi varlıkların etkisiyle başlarında bulunan kişilere insan ve peygamber üssü hayali olmayacak vasıflar ile yüceltmekte ve kendilerinin dünyevi-kabir-berzah ve ahiret hayatlarında kurtarıcı ve yardımcı oldukları kuruntusu içerisindedirler. Bu oluşumların içinde bulunmak kişiye fayda değil zarar verir. Kendi başına kalmak ve ibadetlerini yapmak onun için daha iyidir. (M.D.)

"Mülk" (sahiplik, güç, iktidar) yalnızca Allah'a aittir. Kul ise, mutlak anlamda "lâ emliku" (gücüm yetmez, sahip değilim) konumundadır. Bu, kulun "fakr" ının (yoksulluk, hiçlik) en temel ifadesidir. İnsan, kendi varlığına, nefsine, iradesine dahi gerçek anlamda sahip değildir; her şeyi Allah'tan alır ( emanet). Özellikle peygamberler ve velîler, bu fakr bilincinin en yüksek mertebesinde yaşarlar. Onlar, kendilerinde hiçbir güç vehmetmezler; her şeyi Allah'tan bilirler.

İbn-i Arabî'nin eserlerinin (el-Fütûhât ve Füsûs) ilâhî ilham (ilkā-ı rabbânî ve imlâ-i ilâhî) ürünü olduğunu iddia etmesi, onun bu "lâ emliku" şuuruyla hareket ettiğini gösterir. O, eserindeki bilgilerin kendisine ait olmadığını, Allah'ın bir lütfu (feth) olduğunu sürekli vurgular. Fütûhât-ı Mekkiyye'nin adı bile (fütûhât = ilâhî fetihler) bu anlayışın bir yansımasıdır. Müellif, eserin noktasına varıncaya kadar bütün bilgilerin ilâhî ilham mahsulü olduğunu ileri sürer. Bu, "lâ emliku" ifadesinin en geniş anlamıdır: Ben, hiçbir şeye sahip değilim; sahip olduğumu zannettiğim her şey, O'nun bir lütfudur.

"Darran" (zarar) ve "reşedâ" (doğru yol/yarar), varlıkta tasarrufun iki temel yönünü temsil eder. İbn-i Arabî'ye göre bunlar, Allah'ın isimlerinin (esmâ-i hüsnâ) tecellileridir.

"Darran" (Zarar): Allah'ın "el-Muzill" (saptıran), "el-Mümît" (öldüren), "el-Müntakim" (intikam alan), "el-Kahhâr" (kahreden) gibi celâl isimlerinin tecellilerini ifade eder.

"Reşedâ" (Rüşd/Doğru yol/Fayda): Allah'ın "el-Hâdî" (hidâyete erdiren), "er-Rahmân" (çok merhametli), "el-Ğafûr" (çok bağışlayıcı) gibi cemâl isimlerinin tecellilerini ifade eder.

Peygamber (ve velî), bu tecellilerin hiçbirine kendiliğinden sahip değildir. O, sadece bir ayna gibidir. Allah dilerse onun eliyle bir zarar (örneğin bir savaşta düşmana karşı) veya bir fayda (bir hastayı iyileştirme, bir müridine hidâyet verme) tecelli ettirebilir. Ancak bu, peygamberin "mülk"ü değil, Allah'ın tasarrufudur. Âyetteki ifade, işte bu gerçeği vurgular: "Senin için ne bir zarar, ne de bir fayda (rüşd) sağlayabilirim; bunlar ancak Allah'ın elindedir."

Fütûhât-ı Mekkiyye'de geçen "feth" (açılma, yardım) kavramı, bu anlayışın temelini oluşturur. Kul, keşf kabiliyeti açılan kalbin ilâhî feyze nail olması ve ilham almasıyla Hakk'ın bilgisini elde eder. Bu bilgi (rüşd) dahi kulun malı değil, Allah'ın bir lütfudur (fetih). İbn-i Arabî'nin Kâbe'de karşılaştığı ve "Kâbe'nin hakikati" olduğunu söyleyen gençten ilâhî sırları alması, bu "feth"in en somut örneğidir. O genç, İbn-i Arabî'ye, "Bende ne görüyorsan onu eserine geçir ve istidat sahiplerine öğret" demiştir. Bu, ilâhî feyzin (rüşd) bir kaptan (genç) diğerine (İbn-i Arabî) aktarılmasıdır, ama asıl kaynak Allah'tır. 

---------------

قُلْ إِنِّي لَن يُجِيرَنِي مِنَ اللَّهِ أَحَدٌ وَلَنْ أَجِدَ مِن دُونِهِ مُلْتَحَدًا {الجن/22} 

(72/22) “Kul innî len yucîranî mina(A)llâhi ehadun velen ecide min dûnihi multehadâ(n)”

(72/22) De ki: Beni, hiçbir kimse, Allah'ın azabından kurtaramaz ve ben ondan başka sığınacak birisini de bulamam.

---------------

Kişinin (abd) mutlak fakrının (hiçliğinin) en derin ifadesi olarak, kendisinin dahi ilâhî kahır (celâl) karşısında hiçbir koruyucu ve sığınak bulamayacağını idrak etmesini ve bu idrakle yalnızca Allah'a sığınmasını" ifade eder. (M.D.) 

"Allah'ın celâl sıfatları (kahır, gazap, intikam) tecelli ettiğinde, hiçbir varlığın (peygamber, velî, melek) bu tecelliye müdahale edemeyeceğini, O'nun kudreti karşısında herkesin aciz olduğunu" vurgular. Bu, kulun mutlak fakrının (hiçliğinin) en derin ifadesidir.

Daha önce 72/21'in tevilinde "lâ emliku" (gücüm yetmez) ifadesi, kulun başkalarına fayda/zarar verme konusundaki acziyetini ifade ederken; bu âyetteki "ley yucîranî" ifadesi, kulun kendi nefsini dahi Allah'ın azabından koruyamayacağı şeklinde daha ileri bir acziyet mertebesini ifade eder. Bu, insan-ı kâmilin dahi ulaştığı en yüksek marifet mertebesidir: Kişi, kendisinin bile Allah katında hiçbir şey olmadığını, O'nun dilemesi dışında hiçbir güce sahip bulunmadığını idrak eder.

"Multehad", "sığınılacak yer, barınak, kaçılacak nokta" anlamına gelir. İbn-i Arabî'nin te'vilinde bu ifade, "varlıkta Allah'tan başka gerçek bir sığınağın bulunmadığını, her şeyin O'na muhtaç olduğunu ve O'ndan başka her şeyin (mâsivâ) geçici ve güvenilmez olduğunu" vurgular.

Varlık birdir (vâhid) ve gerçek varlık (vücûd-ı hakîkî) yalnızca Allah'a aittir. O'ndan başka her şey (mâsivâ) gölge varlıklardır, vehmîdir, geçicidir. Dolayısıyla, gerçek anlamda sığınılacak, güvenilecek, dayanılacak tek merci Allah'tır. İnsanlar, dünyada iken çeşitli sığınaklar vehim ederler: mal, makam, evlat, eş, dost, kabile, devlet... Ancak hakikat (el-Hâkka) geldiğinde, bu vehmî sığınakların hepsi yok olur ve geriye yalnızca Allah kalır. İşte "len ecide min dûnihî multehadâ" (O'ndan başka sığınak bulamam) ifadesi, bu hakikatin peygamber diliyle ilanıdır.

İçinde bulunduğumuz günlerde nefsi emmarenin vehmi ateş yönünün yeryüzüne yansıması sonucu çıkan savaşta atılan bombalar ve füzeler neticesinde alarmlar çaldığında maddi sığınaklara insanlar kaçmatadır. İşte insan enfüsi varlığında bu vehim ateşinden Allah (c.c.) sığınacak başka bir mercii yoktur. (M.D.)

---------------

إِلَّا بَلَاغًا مِّنَ اللَّهِ وَرِسَالَاتِهِ وَمَن يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَإِنَّ لَهُ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا {الجن/23} 

(72/23) “İllâ belâgan mina(A)llâhi ve risâlâtih(i) vemen ya’si(A)llâhe ve rasûlehu fe-inne lehu nâra cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ(n)”

(72/23) "Benim yapabileceğim, sadece Allah'tan size duyuru yapmak ve O'nun elçilik görevlerini yerine getirmektir." Artık kim Allah'a ve onun elçisine baş kaldırırsa, ona içinde ebedi kalacakları cehennem ateşi vardır.

---------------

"Belâğ", "bir şeyi olduğu gibi, eksiksiz ve fazlasız aktarmak" anlamına gelir. Bu, peygamberlik görevinin en temel vasfıdır. Peygamber, vahyi kendisinden hiçbir şey katmadan, yorum yapmadan, değiştirmeden insanlara iletir. İbn-i Arabî'ye göre bu "belâğ" makamı, kulun "fenâ" (yok oluş) mertebesinin bir gereğidir. Peygamber (ve onun vârisi olan velî), kendi nefsânî arzu, düşünce ve yorumlarını tamamen terk ederek, sadece Allah'tan aldığını aktaran bir "boş kap" (mazhar) haline gelir. 72/21'deki "lâ emliku" (ben bir şeye sahip değilim) ifadesi, bu boş kap oluşun temelidir. 72/22'deki "ley yucîranî minallâhi ehadun" (beni Allah'tan hiç kimse kurtaramaz) ifadesi, bu boş kap oluşun derinleşmesidir. 72/23'teki "belâğ" ise, bu iki makamın doğal sonucu olarak ortaya çıkan tebliğdir. Kul, hiçbir şeye sahip olmadığını ve kendisini dahi koruyamayacağını idrak edince, geriye sadece Allah'tan aldığını aktarmak kalır.

“Men” kim Allah’a ve resülüne yani uluhiyet ve risalet mertebelerine baş kaldırırsa bu mertebelerin hakikatlerini kabul etmezse Abd (Abdiyetin) hakikatine ulaşamaz. Ve kendilerinde bulunan vehim ateşi ile kendie kendinde bulunan Hakk’ın hakikatine kötülük etmiş olur. (M.D.)

Cehennem ateşi, kişinin dünyada iken işlediği kötü amellerin, beslediği kötü niyetlerin ve sahip olduğu bâtıl inançların somutlaşmış (tecessüd etmiş) halidir. 

---------------

حَتَّى إِذَا رَأَوْا مَا يُوعَدُونَ فَسَيَعْلَمُونَ مَنْ أَضْعَفُ نَاصِرًا وَأَقَلُّ عَدَدًا {الجن/24} 

(72/24) “Hattâ izâ raev mâ yû’adûne feseya’lemûne men ad’afu nâsiran ve ekallu ‘adedâ(n)”

(72/24) Sonunda, vaadedilen şeyi gördüler mi artık bilirler kimmiş yardımcısı daha zayıf ve sayı bakımından taraftarı daha az? 

---------------

Kişi varlığında vehim-evham-cinni özelliğin nefsi emamre istikametinde kullanılması karşısında vaad edilen ateşin somutlaşmış halini görünce bunun aslında kendisi için bir yardımcı olmaktan ziyade zarar olduğu bilinecektir. (M.D.)

Âyet, "hakikat (el-Hâkka) zuhur ettiğinde, dünyada iken güç ve yardım kaynağı zannedilen her şeyin (mâsivâ) aslında ne kadar zayıf ve değersiz olduğunun ortaya çıkacağını; gerçek güç, yardım ve çokluğun yalnızca Allah'a ait olduğunun anlaşılacağını" ifade eder. "Vaad edilen şey" (mâ yûadûne), "el-Hâkka"nın (kesin hakikat) tecellisidir. "Yardımcı" (nâsır) ve "sayı" (aded) kavramları, insanların dünyada güvendikleri vehim güçlerin (şirk unsurları) sembolüdür.

"Mâ yûadûne" (kendilerine vaad edilen şey), bu kesin hakikatin (el-Hâkka) tecelli ettiği anı ifade eder. O an geldiğinde, tüm vehimler yok olur, tüm perdeler kalkar ve hakikat tüm çıplaklığıyla ortaya çıkar.

İnsanlar dünyada iken şu tür "yardımcılar" edinirler ve onlara güvenirler:

Putlar ve Sahte Tanrılar: Müşriklerin taptığı putlar, onların en büyük yardımcıları zannedilirdi. Âhirette ise bu putların acziyeti ortaya çıkar.

Kabile ve Aşiret Bağları: İnsanlar, kabilelerine, aşiretlerine, soyuna güvenir, "Biz çoğuz, bize kimse karşı koyamaz" diye düşünürler. Âhirette bu sayısal çokluğun hiçbir anlam ifade etmediği anlaşılır.

Mallar ve Servet: İnsanlar, mallarının kendilerini koruyacağını, sıkıntılı anlarında onlara yardım edeceğini zannederler. 69/28'de anlatıldığı gibi, "malım bana hiçbir yarar sağlamadı" diyeceklerdir.

Evlat ve Aile: İnsanlar, evlatlarının ve ailelerinin kendilerine arka çıkacağını düşünürler. Ancak kıyamet günü, "evlatlar da fayda vermez" .

Makam ve Şöhret: İnsanların toplum içindeki konumları, itibarları, şöhretleri de birer yardımcı vehimleridir. Âhirette bunların hepsi silinir gider.

---------------

قُلْ إِنْ أَدْرِي أَقَرِيبٌ مَّا تُوعَدُونَ أَمْ يَجْعَلُ لَهُ رَبِّي أَمَدًا {الجن/25} 

(72/25) “Kul in edrî ekarîbun mâ tû’adûne em yec’alu lehu rabbî emedâ(n)”

(72/25) De ki: Ben bilmem, size vaadedilen pek mi yakın, yoksa Rabbim, onu bir müddet uzattı mı?

---------------

Âyet-i kerime Rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

---------------

Vaadedilenin vakti risalet mertebesi bilgisinde olmadığı, mutlak hükümran olan Allah’ın (c.c.) Uluhiyet mertebesinin ilmi ilahisindedir. (M.D.)

“İn Edrî" "edrî" (biliyorum) fiilinin olumsuzu olan "in edrî" (bilmiyorum), sadece bir bilgi eksikliği değil, aynı zamanda "kulun ilminin sınırlılığını idrak ederek ilâhî ilim (ilm-i ilâhî) karşısındaki acziyetini ve teslimiyetini ifade etmesi" dir.

"Karîb" (yakın) ve "emed" (uzun süre, vade) kavramları, zamanın izafiliğine işaret eder. İbn-i Arabî'ye göre zaman (zamân), izafî bir kavramdır ve varlığın hareketiyle ilgilidir. Âhiret (el-Hâkka) için "yakın" veya "uzak" hükümleri, insanın içinde bulunduğu zamansal ve mekânsal şartlara göre değişir. Oysa âhiret, zamanın ötesinde bir hakikattir. Hâkka sûresinin başında da belirtildiği gibi , "el-Hâkka" (kesin hakikat), varlığı zorunlu ve mutlak olandır. 

Âlem (varlık) her an yeniden yaratılmaktadır (tecdîd-i halk). Bu yeniden yaradılış, zamanın da sürekli yenilenmesi anlamına gelir. Dolayısıyla, "yakınlık" ve "uzaklık" gibi kavramlar, bu sürekli akış içinde anlamını yitirir. Önemli olan, "el-Hâkka"nın (kesin hakikatin) her an zuhur edebilecek olmasıdır. Mümin, her an ölümle (küçük kıyamet) ve âhiretle yüzleşebileceğinin bilincinde olmalıdır. Bu bilinç, onu gafletten uyandırır ve sürekli bir uyanıklık (yakaza) halinde yaşamasını sağlar.[40]

---------------

عَالِمُ الْغَيْبِ فَلَا يُظْهِرُ عَلَى غَيْبِهِ أَحَدًا {الجن/26} 

(72/26) “Âlimu-lgaybi felâ yuzhiru ‘alâ gaybihi ehadâ(n)”

(72/26) Gizliyi bilen odur, gizlediği şey de hiçbir kimseye açılmaz. 

--------------- 

إِلَّا مَنِ ارْتَضَى مِن رَّسُولٍ فَإِنَّهُ يَسْلُكُ مِن بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ رَصَدًا {الجن/27} 

(72/27) “İllâ meni-rtedâ min rasûlin fe-innehu yesluku min beyni yedeyhi vemin halfihi rasadâ(n)”

(72/27) Ancak seçtiği elçiye açar. Çünkü onun önünden ve ardından gözetleyiciler salar.

---------------

Gayb-ı Mutlak (Mutlak Gayb): Allah'ın zâtı ve zâtının gereği olan ilimler. Bu gayb, hiçbir yaratılmış tarafından bilinemez, kuşatılamaz. "Ālimu’l-ğayb" ifadesindeki "ğayb" kelimesi, öncelikle bu mutlak gayba işaret eder. Allah'ın zâtı, mahiyeti, künhü (özü) kimse tarafından bilinemez. Bu, O'nun "bâtın" (gizli) isminin bir gereğidir. İbn-i Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye'de sıkça vurguladığı gibi, Allah'ın zâtı idrak edilemez, ancak isim ve sıfatlarıyla bilinebilir (mârifetullah) . İşte "Ālimu’l-ğayb" ifadesi, bu idrak edilemez zâtî gaybın ilminin yalnızca Allah'a ait olduğunu bildirir.

b) Gayb-ı İzâfî (İzafî/İzdiyafî Gayb): Allah'ın dilediği peygamber ve velîlerine açtığı gaybî bilgiler. Bunlar, varlığın sırları, kaderin bazı incelikleri, âhiret halleri, melekût âleminin bazı gerçeklikleri gibi konulardır. Bu gayb, mutlak anlamda gizli değildir; Allah'ın dilediği kullara, dilediği kadarını açmasıyla (ıtlâ') bilinebilir hale gelir. 26. âyet, mutlak gaybın (ğayb-ı mutlak) hiç kimseye açılmadığını bildirirken, 27. âyet, Allah'ın razı olduğu resûllerine bu izâfî gaybı açabileceğini (yuzhiru) bildirerek bir istisna getirir.[41] 

Gayb ve Gayba imanın hakikati Bakara suresi 3. Âyette açıklanmıştır.

(2/3) Elleziyne yu'minune Bil ğaybi ve yukıymunas salate ve mimma rezaknahüm yünfikun;

(2/3) Onlar gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, 

kendilerine rızık olarak verdiğimizden de Allah yolunda harcarlar.

O kimseler ki, gaybe imân ederler, namazlarını dosdoğru kılarlar ve kendilerine verilen rızıklardan da infak ederler, zâhir anlamıyla kısaca böyle olan Âyeti biz biraz daha incelersek;

O kimseler ki, imân ederler; Allah’ın varlığına, birliğine imân ederler, burada imân mertebesinin hakikatini anlatıyor bize, bizler “ya Rabbi” biz sana inandık demekle acaba gerçekten mü’min oluyormuyuz? burada imânın şekli tarif ediliyor, ”yu’minune Bil ğaybi” derken oraya “B” harfini koymamış olsa “yu’minune el ğaybi” yani gaybe imân ederler olacak, burası çok hassas bir yerdir ve genellikle farkında olmadan öylece geçiliyor, “Bil ğaybi” dendiği zaman Arapça gramerde “B” harfi “ile” mânâsına geldiğinden anlam “gaybleriyle imân ederler” Olmaktadır, yani bir kimse kendi gaybini idrak edemezse âlemdeki gaybi hiç idrak edemez, netice olarak kendi gaybini idrak ettiği zaman, oradan yola çıkarak âlemin gaybini idrak etmesi mümkün olur, bu nedenle Âyet-i Kerîme’de “yu’minune Bil ğaybi” denmiştir.

Kendi gaybleriyle âlemdeki gaybe imân ederler; 

Kendi şahadetleriyle âlemdeki şahadete imân ederler, eğer bizde birimsel varlık olmasa bu âlemdeki birimsel varlıklar-la yaşamaya uyum gösteremeyiz, uyarlanamayız. Bizdeki bâtın, akıl, zekâ, düşünce v.b. elle tutamadığımız fakat var-lığına inandığımız şeyler bizde ki gayb’tır, biz bunu idrak eder faaliyete geçirebilir ve bu bilinçle âleme bakarsak âlemin de bir gaybı olduğunu, bir rûhaniyeti olduğunu, iç varlığı olduğunu idrak ederiz. Yani bu âlemin sadece mad-deden ibaret olmadığını bunun bir hakikati, özü, gaybi ol-duğunu biliriz. Cenâb-ı Hakk Âyet-i Kerîme’de 

“Alimulğaybi veşşehadeti, HuverRahmânurRa-hıym” (Haşr Sûresi 59/22), yani “O gayb ve şahadet âlemlerini bilir ve O Rahmân ve Rahîmdir” diyor, demek ki bu âlemlerin içerisinde madde gözüyle tespit edemediğimiz bir gayb var ve kendimizdeki gaybten yola çıkarak o gaybi anlamamız çok daha kolay olur. Gaybe imân, maddeye şahadetlik, biz bu iki hakikati idrak etmiş olursak Rabbimizi de kendimizi de daha iyi anlamış oluruz. 

“Eşhedü en lâ ilâhe illâllah” değilmidir bizim dinimiz ilk şartı, “Eşhedü” ben görüyorum, müşahede ediyorum ki, Allah’ın varlığından başka bir varlık yoktur ve gayb âlemi olarakta imân ediyorum ki o da Allah’ın varlığından başka bir şey değildir. O kimseler ki müşahede âlemine şâhit olurlar, gayb âlemine de imân ederler, gayb âlemine olan imân kuvvetli bir imân ise o da müşahede gibidir, şahadet gibidir. O kimseler daha nasıl kimselerdir.?

“yukıymunessalâte;” namazlarını dosdoğru kılarlar; 

Namaz ne demek?

Ayakta dosdoğru durmak mı? 

Secde’de en iyi şekilde secde yapmak mı?

Rükû’da en güzel şekilde durmak mı? 

Bunların hepsi olmakla birlikte en doğru namaz kişinin kendi hakikatini idrak ederek Hakk’ın huzurunda o doğrulukta durmasıdır, “iyyake nabüdü ve iyyake nestain” derken, kalbimizde, gönlümüzde var olan dünyalık şeylerin önünde duruyorsak o doğru bir duruş olmaz, eğri bir duruş olur, doğru duruş için kişinin doğru bilgiye sahip olması lâzımdır ki, o bilgiyle kendi hakikatini idrak edip Hakk’ın huzurunda o şekilde dursun, 

“ve mimmâ rezaknâhüm yünfikun; “

Ve onlar daha şöyle hareket ederler ki, biz onları rızıklandırdık onlarda bu rızıklandırdığımız şeylerden infak ederler, yani başkalarına verirler. İşte bu infak bu rızık maddi rızık olduğu gibi aynı zaman da manevi rızıktır da, zâten maddi rızkı herşeye her yönde vermek mümkün ama mânevi rızkı her yerde her zaman herkese vermek mümkün değildir çünkü mânevi rızkın özel olarak alıcılarının olması lâzımdır, nasıl ki midesi boşalmış, acıkmış olan kimseye maddi rızkı verirsiniz ve onu yer, mânevi gıdayı, mânevi rızkı da ancak mânen acıkmış olanlar alır, onlardan talep olur ve onlar kullanabilirler dolayısıyla bu rızkı vermek için alıcılarını bulmak lâzımdır, “isteyemeyen fakirleri bul onlara ver” dendiği gibi, bu mânâyı da böyle ihtiyacı olan seçilmiş kimselere ver, eğer yol ortasında yahut belirli toplantılarda önüne gelen bu vahdet rızkından, tevhid rızkından vermeye kalkarsan olmaz, ziyan olur. Mânâ âleminin rızkı, ef’âl mertebesinden, esmâ mertebesinden, sıfat mertebesinden ve Zât mertebesinden oluyor, işte bir kimse hangi mertebede ise o mertebeden alıyor rızkını, o düzeyden alıyor ve kendi rûhaniyetini o yönden besliyor ve bu rızıkların en güzeli tabi ki Zât mertebesinden verilen rızıktır, sonra sıfat, sonra esmâ, sonra ef’âl mertebesi gelir.

(S.a.v.) Efendimiz “cennet bahçelerine uğrayınız” diye buyurmuş, Sahabeyi Kiram ya Rasûlullah, yeryüzünde cennet bahçeleri var mı? diye sormuşlar, Efendimizde var, cennet bahçeleri zikir halkalarıdır demiştir, bu iki şekilde yorumlanıyor, biri zikir yapılıyorken halka halinde oturup zikir yapmak, birde zikirde ibadettir, sohbettir, namazada zikir derler, birde bu sohbetler zikir halkalarıdır, böyle bir yer gördüğünüzde uğrayınız onlar cennet bahçeleridir, onların meyvelerinden yiyiniz demek sûretiyle bâtıni bilgileri bize anlatmak istiyor. 

Selâhattin Uşşaki Hazretleride Tuffet-ul Uşşâki’de “li vechillâh” diyor yani rızkın en bereketlisi en hakikisi Allah’ın vechi için yenilen rızıktır diyor, işte bunlar meyve, sebze gibi rızıklar olmakla beraber, çünkü onlarda yediğimiz zaman bize kuvvet verecekler ve ibadetimize sebep olacaklar, fakat bunlar dolaylıdır, doğrudan doğruya Allah’ın vechi için yenen yemek, işte bu vahdet sofralarından, tasavvuf sofralarından yenen, alınan gıdalardır, rızıklardır, infaktır.[42] “ İz- -T-B- ” 

---------------

Bu konu hakkında 72-Îmân ve Îkân kitabında geniş bilgi vardır. Dileyenler oraya bakabilir. “ İz- -T-B- ”

---------------

Yolumuza Fusûs’ül Hikem ile devam edelim. 

Kaderi Allah Teâlâ'dan başka bir kimsenin bilmesi muhaldir, Zîrâ onlar, ya'nî a'yân, mefâtih-i üveldîr. Ya'nî mefâtîh-i gaybdır ki, onları Allah Teâlâ'dan başka bir kimse bilmez. Ve vakt olur ki, Allah Teâlâ kullarından dilediği ibâdını bundan ba'zı umura muttali' kılar (27). 

---------------

Ya'nî a'yân (hakikatler, özler) "gayb anahtarları” olup, (En’âm, 6/59) âyet-i kerîmesi muktezâsınca onu Hak'tan gayrı hiçbir kimse bilmez. (Enam 6/59) ….. 

Zîrâ kader ilmi, âdemde sabit olan a'yâna haberdar olma ile sabit olur. Bu haberdar olma gayr için muhal olunca, bunların keşfine muallak olan kader ilmi dahi, gayr için muhal olur. Ve a'yânın gayb anahtarı olmasının vechî budur ki: yani ayan-ı sabitelerimizin açılması bizim bu kevniyetimizi ortaya getiriyor. Veya âlemlerin varlığını ortaya getiriyor. Zât-ı Hak'ta hapsedilmiş ve gizli olan esmâi ilâhiyye, yani Hakkın Zat’ında gizli olan hapiste olan esma-i ilahiye Rahmaniyet mertebesininden salınan üflenen nefes-i rahmânînin, âdemdeki olan a'yânların üzerine genişlemesi sebebiyle, bu a'yânda zahir olur. Yani ayan-ı sabitelerde zahir olur. 

 Bu surette yokluktaki olan a'yân, esmâ-i ilâhiyye için "asli bir anahtar" olur. Ve bir de zâtı Hak, her "ayn" ile ism-i ilâhîdir; ve her isim dahi O'nun zâtında olan hazîne-i gaybîsinin anahtarıdır. Ve o anahtarların tümü Hakk'ın yedindedir(elindendir). Çünkü ulûhiyyet mertebesinde toplu olan esmanın tümü, bu mertebenin ismi olan "Allah" isminin tahtında cem' olmuştur. Her bir isim bir şifredir, “Hay” esmasının şifresi “H” ve “y” isimleridir. “H” ve “Y” ye bastığın zaman “Hay” gidiyor aslına ulaşıyor. 

O “Hay” esmasını çekmedikçe yani o tuşlara dokunmadıkça oraya ulaştırman mümkün değildir. Oradan da sana bir haber gelmesi mümkün değildir. Bu günkü teknik donanımla Hakkı anlamak çok daha kolaydır. Eskiden bu şekilde anlatılsaydı anlaşılmazdı. Tuşların olmadığı bir devirde bunu nasıl anlatacaksın. Ama bugün bunlar gözümüzün önünde faaliyette çalışıyor zaten. O halde diğer isimlerden Allah ismine geçtiğimiz zaman bakın “Elif”, “Lam”, “Lam” “gizli elif”, “He” tuşlarına bastığınız zaman Allah’a ulaşıyorsun. Allah ismi yani merkezdeki olan gücün şifresi “Elif” , “Lam”, “Lam” “gizli elif”, “He”dir. 

Ve de gaybın anahtarı olmuş oluyor. O şifreler onun anahtarı olmuş oluyor. O pin kodları açılmadıkça zaten yukarıya ulaşamıyorsun. Kim ki bu dünyada o şifrelere girdi ahirette girmesi mümkün değildir. Uluhiyet mertebesinde müctemi olan bütün esma yani uluhiyet mertebesinde toplanmış olan bütün esma-i ilahiye bu mertebenin ismi olan “ALLAH” isminin varlığında toplanmıştır. O zaman “Allah” esmasını tuşladığımızda bütün isimlere de yol açılmış oluyor. Bu halde, o anahtarları ancak Hakk bilir. Binâenaleyh a'yândan her bir ayn, diğer a’yan a muttali' olmaz. Yani ayandan her bir ayan diğerine muttali olmaz. Hakk hepsini bilir. fakat Cenâb-ı Hakk ba'zan kullarından dilediğini (72/26-27) âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere, hazret-i ilmiyyeye mahsûs olan emirlerinden ba'zılarına muttali' kılar. 

Bu haberdar olma dahi onun vücuda getirilmemiş istidatları iktizasındandır. Velâkin bu ba'zı emirlere muttali' olan ibâd dahî azdır. Ancak kuyûd (kayıtlar)dan mutlak ve şâhid ve meşhûd vahdeti ile vasıflanmış olan insân-ı kâmilin ayn-ı camiasında, yani ayan-ı sabite camiasında tüm a'yân mündemiç olduğundan, o zât-ı devlet-simât o yüce zat kendi aynında, cemî-i a'yânı müşahede eder. Zîrâ Hakk'ın ilmi, insân-ı kâmilin ilmidir; ve O'nun zâtı girme ve birleşme olmaksızın, insân-ı kâmilin zâtıdır.[43] “ İz- -T-B- ”

Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim.

"Nitekim Yûsuf-ı sıiddîka rü'yâ gösterdin; ve ona 

müttekâ oldu."

“Yûsuf-ı sıddık (a.s.)a sen, sırr-ı kaderine âid ahvâl-i âtiyeyi müş’ir rü’yâ gösterdin ve o rü’yâya dayandı, âtîsinden emîn oldu.”

''Muhakkak bana da senin luifun bir rü'yâ gösterdi; o benim hadsiz du­am oyun olmadı."

“Rızkımın duâya mevküf olduğuna dâir lutfun, bana da rü’yâ gösterdi. Boşuna duâ etmedim.” "

Halk benim esrârımı bilmez, sözümü herze bilirler."

“Halk benim rü’yâma vâkıf olmadığı cihetle, ben duâdan bahs ettikçe, sö­zümü herze ve hezeyân görürler.”

“Onların hakkı vardır ve gaybin sırrını, sırrı çok bilenin ve gaybi çok ör­tenin gayri, kim bilir?"

“Hakikatten bî-haber olan halkın beni inkâr husûsunda hakkı vardır ve esrâr-ı gaybiyyeyi ancak sırrı bilen ve gaybi örten Hak Teâlâ hazretleri bilir. Ve eğer Hakk’ın gayri bilenler olursa, onlar da Hakk’ın bildirmesi ile bilirler. Ni­tekim sûre-i Cin’de buyurulur: (Cin, 72/26-27) Ya’nî “Hak Teâlâ gaybi bilicidir, resûlden irtizâ ettiği ve seç­tiği kimsenin gayrini gaybına muttali’ kılmaz.”[44]

---------------

لِيَعْلَمَ أَن قَدْ أَبْلَغُوا رِسَالَاتِ رَبِّهِمْ وَأَحَاطَ بِمَا لَدَيْهِمْ وَأَحْصَى كُلَّ شَيْءٍ عَدَدًا {الجن/28} 

(72/28) “Liya’leme en kad eblaġû risâlâti rabbihim ve ehâta bimâ ledeyhim ve ahsâ kulle şey-in ‘adedâ(n)”

(72/28) Bilsin diye ki, onlar Rablerinin elçiliklerini yerine getirmişlerdir. Allah onlarda bulunan her şeyi kuşatmış ve her şeyi bir bir saymıştır

---------------

Âyet-i kerime rububiyet mertebesi âyetlerdendir.

---------------

Hakikat-i Muhammediyenin her mertebesinin resülleri, irsal edicileri, kendilerinin rabbi olan Rabbi haslarının risaletlerini yerine getirmişlerdir. Bu konu hakkında “Fusûs’ül Hikem” peygamber hikmetlerinde hangi rabbe bağlı ve hangi hikmet ile rabbleri onları kuşatmıştır bildirilmiştir. Burada zikri uzun olur. (M.D.)

---------------

Not: Cin sûresinin âyetlerinin bittiği akşam Üsküdar’a pide almaya inmiş ve aracı Avm’nin otoparkına bırakmıştım. Dönüşte ise avm içinde yürürken kolona asılmış “ŞEYTAN-İ CİN” sinemalarda afişi karşıma çıktı.

Evet şeytani cin her an hayatın hayal sinemalarındadır. Hakk’ın hayali olan gerçek sinemaya geçip bu oluşumun hakikatini anlamak için Hakikat-ı Muhammedi idraki ile oluşan idrakle Nur-u Muhammedi ile narı-ateşi söndürmek lazımdır. (M.D.) 

---------------

Böylelikle CİN sûresi çalışmamızın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Okuyucuların azami istifa etmelerini feyiz kapılarının açılarak, idrak edenlerden olmaları niyazıyla… “Haza min fadli Rabbihi”. Rabbimin fazlındandır. Bu vesile ile bu çalışmada İz-Efendi Babamızın maddi-mânevi yardımlarını yanımızda hissettiğimizden, kendisine minnettarız. İz-Efendi Babamız ve gayri de memnun olur, İnşealllah… Herkese başarılar diler, Rabbü-l erbab’ımın “Allah-Cami” Zât ismine sığınır, verdiği imkan ve diğer bütün lütuflarından dolayı hamd ederim.

---------------

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR”

ÜSKÜDAR/İSTANBUL 08-03-2026

---------------

Terzi Baba Kitapları 

 Baskısı olan kitaplar. 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

3) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri

4) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" (Osmanlıca'dan Çeviri)

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân 

8) Tuhfetü'l Uşşâki (Osmanlıca'dan Çeviri)

9) Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet

10) Kelime-i Tevhîd

11) Vâhy ve Cebrâil

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

13) (13) On Üç ve Hakîkat-i İlâhiyye

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

16) Divan (3)

19) Sûre-i Feth ve Fethin Hakîkatleri

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

22) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (12) Yûsuf Sûresi

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

35) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Fâtiha Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

41) İnci Tezgâhı

49) (36) Yâ-Sin Sûresi

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed Rasûlüllah (s.a.v.)

63) İnci Mercan Tezgâhı: Düşündürücü Nükteler

67) (67) Mülk Sûresi

68) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Namaz Sûreleri 

69) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (2) Namaz Sûreleri

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

95) Terzi Baba (8) (19/53)

96) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (41) Fussilet Sûresi

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

118) (52) Tûr Sûresi ve M. Nusret Tura Hz.

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

177) Necdet Ardıç'ın Tasavvuf Anlayışında Seyr ü Süluk Mertebeleri (İlâhiyat Tezi)

213) 1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214) 2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

---------------------------------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

---------------------------------------------

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem (a.s.)

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

---------------------------------------------

Terzi Baba kitapları sıra listesi

KAYNAKÇA

 

1. KUR'ÂN VE HADîS

2. VEHB : Hakk'ın hibe yoluyla verdiği ilim.

3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi'i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu'l Hikem ve sohbetlemizden müşâhede ile toplanan ilim.

 

(Gönülden Esintiler) 

 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

3) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri

4) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" (Osmanlıca'dan Çeviri)

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân

8) Tuhfetü'l Uşşâki (Osmanlıca'dan Çeviri)

9) Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet

10) Kelime-i Tevhid

11) Vâhy ve Cebrâil

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

13) (13) On Üç ve Hakîkat-i İlâhiyye

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

16) Divan (3)

17) Kevkeb: Kayan "Yıldız"lar

18) Hz. Peygamberimiz Efendimizi Rû'ya-da Görmek 

19) Sûre-i Feth ve Fethin Hakîkati

20) Terzi Baba Umre Dosyası (2009)

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

22) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (12) Yûsuf Sûresi

23) İbretlik "Değmez" Dosyası

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

25) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (1) Köle Ve İncir Sepeti

26) Bir Zuhûrât'ın Düşündürdükleri: Tenzîh, Teşbîh, Tevhîd

27) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (2) Genç ve Kıymetli Elmas

28) Kur'ân-ı Kerîm'de Tesbîh ve Zikir

29) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (27) Karınca-Neml Sûresi

30) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (19) Meryem Sûresi

31) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (18) Kehf-Mağara Sûresi

32) Terzi Baba (3) İstişare Dosyası 

33) Terzi Baba Umre Dosyası (2010)

34) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (3) Bakara "İnek" Hikâyesi

35) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Fâtiha Sûresi

36) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (2) Bakara Sûresi

37) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (53) Necm-Yıldız Sûresi

38) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (17) İsra Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

40) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (3) Âl-i İmrân Sûresi

41) İnci Tezgâhı

42) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (4) Nisâ Sûresi 

43) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (5) Mâide Sûresi 

44) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (7) A'râf Sûresi 

45) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (14) İbrâhîm Sûresi 

46) Salat - İngilizce

47) Salat - İspanyolca

48) İrfan Mektebi - Fransızca

49) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (36) Yâ-Sin Sûresi

50) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (76) İnsân Sûresi

51) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (81) Tekvîr Sûresi

52) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (89) Fecr Sûresi

53) Mehmet Hazmi Tura (Yüksek Lisans Tezi)

 54) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Beled-Şems-Leyl-Duhâ İnşirâh-Tîn (90-95) Sûreleri 

55) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (28) Kasas Sûresi

56) İrfan Mektebi Şerhi - Fransızca

57) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (20) Tâ Hâ Sûresi

58) Muhyiddin-i Arabî - Mir'ât-ül İrfan ve Şerhi

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ-Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ-Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed-Rasûlüllah (s.a.v.)

62) Bir Hikâye Birçok Yorum: (4) Bir Ressam Hikâyesi

63) İnci Mercan Tezgâhı: Düşündürücü Nükteler

64) Ölüm Hakkında: Kıyam'et

65) Reşahat'tan Birkaç Bölüm'ün Şerh/Sohbet ve Yorumları

66) Abdulkâdir Geylâni - Risâle-i Gavsiyye Şerhi

67) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (67) Mülk Sûresi

68) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Namaz Sûreleri-(1) 

69) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Namaz Sûreleri-(2)

70) Yehova Şahitleri ile Mülâkat

71) Mübarek Geceler ve Bayramlar - Fransızca

72) Îmân ve Îkân

73) Celâl Cemâl Celâl: İbretlik Bir Dosya Daha (3)

74) Terzi Baba Umre Dosyası (2012)

75) Mahmut Şebüsteri - Gülşen-i Raz ve Şerhi

76) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (5) Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler Hikâyesi

77) Aşk ve Muhabbet Yolu: M. Nusret Tura

78) A'yân-ı Sâbite: Kazâ Ve Kader

79) Terzi Baba (4) İstişare Dosyası

80) Terzi Baba (5) İstişare Dosyası

81) Hayâl Vâdîsi'nin Çıkmaz Sokakları 

82) Mektuplarda Yolculuk - M. Nusret Tura

83) Terzi Baba Umre Dosyası (2013)

84) Nusret Tura - Vecizeler Hikâyeler

85) Nusret Tura - Tasavvufda Aşk ve Gönül

86) Terzi Baba (6) İstişare Dosyası

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

89) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (6) Her Şey Merkezinde Mi?

90) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-1) Şerhi

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

92) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (2) Şerhi

93) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân - İngilizce

94) İbretlik Bir Hikâye Daha - Mescid-i Dırar. Kubbetu'l

 Kara.

95) Terzi Baba (8) (19/53)

96) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (41) Fussilet Sûresi

97) Terzi Baba Umre Dosyası (2015)

98) Solan Bahçenin Kuruyan Gülleri 

99) Terzi Baba (9) İstişare Dosyası

100) İrfan Mektebi Ve Şerhi - İspanyolca

101) Bosna Hersek Seyahati Dosyası

102) İrfan Mektebi Ve Şerhi - İngilizce

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

105) Cemo ve Farko

106) Terzi Baba Umre Dosyası (2016)

107) Vahy ve Cebrâîl - Fransızca

108) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (1) - Peygamberimizi Ru'ya-da Görmek

109) Tasavvufî Îzâhlar

110) (19-53) Şeker Risalesi

111) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" Şerhi

112) Bir Kardeşin Soruları ve Cevapları

113) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-2) Şerhi

114) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-3) Şerhi

115) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-4) Şerhi

116) Kudüs Seyahati Dosyası

117) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-5) Şerhi

118) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (52) Tûr Sûresi ve M. Nusret Tura Hz.

119) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (01) Âdem Fassı

120) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (02) Şit Fassı

121) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (03) Nuh Fassı

122) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (04) İdris (05) İbrahim Fassı

123) Mahmut Şebüsteri - Gülşen-i Raz (2) - Terzi Baba Şerhinin Tamamı

124) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Satıh İnce

125) Terzi Baba Umre Dosyası (2018)

126) Ben'deki Terzi Babam (1) - Murat Cağaloğlu

127) Ben'deki Terzi Babam (2) - Murat Cağaloğlu

128) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaf Dağı Ve Zümrüd-ü Anka

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

130) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kilise Çanları

131) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: 53. Âyetleri ve Terzi Baba

132) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaner Yiğido

133) Muhtelif İrfan Sohbetleri (1)

134) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (2)

135) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (3)

136) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (4)

137) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (5)

138) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (6)

139) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (7)

140) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (8)

141) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (9)

142) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (10)

143) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (11)

144) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (12)

145) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (13)

146) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (14)

147) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (15)

148) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (16)

149) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (17)

150) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (18)

151) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (19)

152) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (20)

153) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (21)

154) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (22)

155) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (23)

156) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (24)

157) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (25)

158) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (26)

159) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (27)

160) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (28)

161) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (29)

162) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30)

163) Esmâ-i hüsnâ (1) - M. Nusret Tura Hz.

164) Esmâ-i hüsnâ (2) - M. Nusret Tura Hz. - Fütuhat ve Müşâhedeleri

165) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (75) Kıyamet Sûresi

166) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-6) Şerhi

167) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-7) Şerhi

168) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetlerden Seçmeler (31)

169) İbretlik Bir Hikâye Daha - Usta'dan Çırağına Tavsiyeler

170) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (4) - Terzi Baba'nın Görüldüğü Zuhuratlar

171) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (5) - Yoruma Açık Eğitim Zuhuratları

172) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (6) - Tuzak-Mekr-Hileli Zuhuratlar

173) Terzi Baba Umre Dosyası (2020)

174) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (83) Mutaffifin Sûresi

175) Mübarek Geceler Ve Bayramlar - İspanyolca

176) Korona Virüs'ün Düşündürdükleri

177) Terzi Baba, "14-İrfan Mektebi" Tezi

178) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (84) İnşikak Sûresi

179) 13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan Mektebi

180) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem - A- Mukaddime

181) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem - B- Ayniyet ve Gayriyyet

182) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (06) İshak Fassı

183) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (07) İsmail (08) Yakup Fassı

184) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (09) Yusuf Fassı

185) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (10) Hud Fassı

186) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (11) Salih (12) Şuayb Fassı

187) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (13) Lut (14) Üzeyir Fassı

188) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (15) İsa Fassı

189) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (16) Süleyman (17) Dâvud (18) Yunus (19) Eyyüb Fassı

190) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (20) Yahya (21) Zekeriyya Fassı

191) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (22) İlyas (23) Lokman (24) Harun-Fassı

192) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (25) Musa (26) Halid Fassı

193) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (27) Muhammed-Fassı

194) Silsile-i Uşşakiyye

195) Terzi Baba-Özel, Kütüphane ve Müze Arşivi

196) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Üç Silahşörler

197) Dur Rabb'ın Namaz Kılıyor (1)

198) Ramazan ve Oruç

199) İrfan Mektebi-Ders Târif Sıralaması

200) Dur Rabb'ın Namaz Kılıyor (2)

201) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (1)

202) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (2)

203) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (3)

204) Kur'ân-ı Kerîm'de Nefs Âyetleri 

205) Zekât ve İnfak 

206) Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207) 68-Kalem-sûresi-

208) Naz-Makâmı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209) 4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210) 6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211) Terzi Babam'dan esintiler. Muhtelif konular. 

212) 2023-Umre dosyası.

213) 1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214) 2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215) 86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Sûresi. 

216) Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217) 85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Sûresi. 

218) 8-5- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Cem-Cemâli..

219) 87-88-18-Ku-Ker-Yol-A’la-Gaşiye-Sureleri.

220) 61-19- Ku-Ker-Yol-Saff Suresi. 

221) 8-20- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Murat-Derûni.

222) Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-Mübarek-geceler-bitirme tezi- 

223) 6-En’Âm Suresi. Murat-Derûni.

224) 9-4-Tevbe Suresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

225) 10-Yunus Suresi.

226) 11-Hud Suresi Nihal Manaz.

227) 9-21-Tevbe Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

228) 10-Yunus Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

229) 2-Terzi Babam’dan esintiler. Selim Çoban.

230) 16-34-Ku-Ke-Yol- Murat Derûni.Cağaloğlu.

231) 5-6-Ku-Ke-Yol- Hicr-Suresi-Cem-Cemali. 

232) 31-Ku-Ke-Yol-Lokman-Suresi. T.B.

233) 21-26-Ku-Ke-Yol-Enbiya-Suresi. Murat Derunî. 

234) 22-27-Ku-Ke-Yol-Hac-Suresi. Murat Derunî. 

235) 25-29-Ku-Ke-Yol-Furkân-Suresi. Murat Derunî. 

236) 24-24-Ku-Ke-Yol-Nûr-Suresi. Murat Derunî.

237) 29-35-Ku-Ke-Yol-Ankebût-Suresi. Murat Derunî.

238) 26-39-Ku-Ke-Yol-Şu’ara-Suresi. Murat Derunî.

239) 23-7-Ku-Ke-Yol-Mü’minûn-Suresi. T.O.Cem Cemâlî.

240) Canan Çalışkan, T.B. salât-namaz yüksek lisans tezi.

241) Mustafa safi Efendi-Abdürrezzak tek. 

242) 30-36-Ku-Ke-Yol-Rûm-Sûresi. Murat Derûnî.

243) 33-25-Ku-Ke-Yol-Ahzab-Sûresi. Murat Derûnî.

244) 35-37-Ku-Ke-Yol-Fâtır-Sûresi. Murat Derûnî.

245) 10-Ku-Ke-Yol-Yunus-Sûresi-2- Yusuf-Ramazan Yücel. 

246) 34-5-Ku-Ke-Yol-Sebbe-Sûresi. Şerif kır. ÇHU. 

247) 37-40-Ku-Ke-Yol-Sâffât-Sûresi. Murat Derûnî.

248) 38-5-Ku-Ke-Yol-Sâd-Sûresi. Abdürrezzak tek-Muhtefi.

249) 40-42-Ku-Ke-Yol-Mü’min-Sûresi. Murat Derûni. 

250) 42-38-Ku-Ke-Yol-Şûrâ-Sûresi. Murat Derûni. 

251) 47-28-Ku-Ke-Yol-Muhammed-Sûresi. Murat Derûni. 

252) 43-43-Ku-Ke-Yol-Zuhruf-Sûresi. Murat Derûni. 

253) 49-41-Ku-Ke-Yol-Hucurat-Sûresi. Murat Derûni. 

254) 50-32-Ku-Ke-Yol-Kaf-Sûresi ve Mustafa Hilmi Sâfî. 

Murat Derûni. 

255) 13-Ku-Ke-Yol-Ra’d-Sûresi. Ozan sanlı Şentürk.

256) 32- Ku-Ke-Yol-Secde Sûresi. Muharrem Halil İz.

257) 39- Ku-Ke-Yol-Zümer Sûresi. Cem Demiroğlu.

258) 44- Ku-Ke-Yol-Duhan Sûresi. Murat Derûni. 

259) 45- Ku-Ke-Yol-Câsiye Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

260) 51- Ku-Ke-Yol-Zâriyât Sûresi. Murat Derûni. 

261) 54- Ku-Ke-Yol-Kamer Sûresi. Murat Derûni. 

262) 56- Ku-Ke-Yol-Vâkıa Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

263) 57- Ku-Ke-Yol-Hadid Sûresi. Murat Derûni. 

264) 58- Ku-Ke-Yol-Mücadele Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

265) 59- Ku-Ke-Yol-Haşır Sûresi. Murat Derûni. 

266) 60- Ku-Ke-Yol-Mümtehine Sûresi. Murat Derûni. 

267) 46- Ku-Ke-Yol-Ahkâf Sûresi. Muharrem Halil İz.

268) 62- Ku-Ke-Yol-Cuma Sûresi. Murat Derûni. 

269) 63- Ku-Ke-Yol-Münâfikûn Sûresi. Ozan sanlı Şentürk.

270) 64- Ku-Ke-Yol-Tegabün Sûresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

271) 65- Ku-Ke-Yol-Talâk Sûresi Yusuf-Ramazan,Yücel. 

272) 66- Ku-Ke-Yol-Tahrim Sûresi. Cem Demiroğlu.

273) 69- Ku-Ke-Yol-Hakkâ Sûresi. Murat Derûni. 

274) 70- Ku-Ke-Yol-Mearic Sûresi. Murat Derûni. 

275) 71- Ku-Ke-Yol-Nuh Sûresi. Murat Derûni. 

276) 72- Ku-Ke-Yol-Cin Sûresi. Murat Derûni. 

------------------------- 

Altı peygamber serisi 

------------------------- 

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ-Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ-Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed-Rasûlüllah (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi

------------------------- 

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

32) Terzi Baba (3) İstişare Dosyası 

79) Terzi Baba (4) İstişare Dosyası

80) Terzi Baba (5) İstişare Dosyası

86) Terzi Baba (6) İstişare Dosyası

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

95) Terzi Baba (8) (19/53)

99) Terzi Baba (9) İstişare Dosyası

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

108) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (1) - Peygamberimizi Ru'ya-da Görmek

109) Tasavvufî Îzâhlar

110) (19-53) Şeker Risalesi

126) Ben'deki Terzi Babam (1) - Murat Cağaloğlu

127) Ben'deki Terzi Babam (2) - Murat Cağaloğlu

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

131) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: 53. Âyetler ve Terzi Baba

165) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (75) Kıyamet Sûresi

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi 

-------------------------

25) (1) Köle ve İncir Sepeti

27) (2) Genç ve Kıymetli Elmas

34) (3) Bakara "İnek" Hikâyesi

62) (4) Bir Ressam Hikâyesi

76) (5) Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler Hikâyesi

89) (6) Her Şey Merkezinde mi? Hikâyesi

------------------------- 

Dîvanlar serisi 

------------------------- 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

16) Divan (3)

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi

------------------------- 

17) Kevkeb: Kayan "Yıldız" lar

23) İbretlik "Değmez" Dosyası

73) Celâl Cemâl Celâl: İbretlik Bir Dosya Daha (3)

81) Hayâl Vâdîsi'nin Çıkmaz Sokakları 

94) İbretlik Bir Hikâye Daha - Mescid-i Dırar. Kubbetu'l

 Kara.

98) Solan Bahçenin Kuruyan Gülleri 

105) Cemo ve Farko

112) Bir Kardeşin Soruları ve Cevapları

124) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Satıh İnce

128) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaf Dağı Ve Zümrüd-ü Anka

130) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kilise Çanları

132) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaner Yiğido

169) İbretlik Bir Hikâye Daha - Usta'dan Çırağına Tavsiyeler

196) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Üç Silahşörler 

201) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (1)

202) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (2)

203) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (3)

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

------------------------- 

2) Hacc Divanı

20) Terzi Baba Umre Dosyası (2009)

33) Terzi Baba Umre Dosyası (2010)

74) Terzi Baba Umre Dosyası (2012)

83) Terzi Baba Umre Dosyası (2013)

97) Terzi Baba Umre Dosyası (2015)

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

106) Terzi Baba Umre Dosyası (2016)

125) Terzi Baba Umre Dosyası (2018)

173) Terzi Baba Umre Dosyası (2020)

212) Terzi Baba Umre dosyası (2023)

------------------------ 

Îmânın beş şartı kitapları

------------------------- 

2) Hacc Divanı

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân

10) Kelime-i Tevhid

72) Îmân ve Îkân

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

198) Ramazan ve Oruç

205) Zekât ve İnfak

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

------------------------ 

46) Salat - İngilizce

47) Salat - İspanyolca

48) İrfan Mektebi - Fransızca

56) İrfan Mektebi Şerhi - Fransızca

71) Mübarek Geceler ve Bayramlar - Fransızca

93) İslam, İman, İhsan, İkan - İngilizce

100) İrfan Mektebi ve Şerhi - İspanyolca

102) İrfan Mektebi ve Şerhi - İngilizce

107) Vahy ve Cebrâîl - Fransızca

175) Mübarek Geceler ve Bayramlar – İspanyolca

199) 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

209) 4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210) 6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

----------------------- 

Hakkımızda yapılan yüksek lisans tezi kabul edilmiş kitaplarımız.

53) Hazmi Tura: Marmara Üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü ilahiyat ana bilim dalı Tasavvuf bilim dalı. Fatma Sena Yönlüer. “2010-İstanbul.

103) Terzi Baba Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyyat fakültesi yüksek lisans tezi. Serkan denkçi. “2019-Bursa”

177) Terzi Baba, Tekirdağ Namıkkemal İniversitesi İlâhiyat fakültesi İlâhiyat bölümü bitirme tezi. “14-İrfan mektebi” tezi. Yavuz Burak Kır. “2019-Tekirdağ.

216) Nusret Tura, Bursa Uludağ İniversitesi yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel. “2024-Bursa.

222)Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-“Mübarek-geceler-“ kitabı bitirme tezi--“2022-Sakarya.

240) T.c. Üsküdar üniversitesi tasavvuf araştırmaları enstitüsü tasavvuf kültürü ve edebiyatı anabilim dalı necdet ardıç / Terzi baba’nın tasavvuf anlayışında namaz kavramı Canan Çalışkan yüksek lisans tezi. 2025 

------------------------

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2-3-4-5-6-7-8-9-10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

142-141-143-144-145-146-

------------------------ 

Kitaplar devâm ediyor şu an Yekün= (276+146=422)

-----------------------

Terzi Baba ilâhileri. 

Erler demine Nusret tura.

1) Meğer-Kürşat.

2) Candır Allah-Kürşat.

3) Canım Allah-Kürşat. 

4) Boş çevirme ellerimi-Kürşat. 

5) Çözdüm sırrını. Kürşat.

6) Nasihattır hep sözlerim. Kürşat.

7) Hakk-ı ister isen eğer. Kürşat.

8) Mevlâm seni özlerim. Kürşat.

9) Neler olmaz. Kürşat.

--------------------------------------- 

- Diyanet işleri başkanlığı, İslâm Ansiklopedisi… ↑

- Rahman Rahimin Adıyla şiirinden… ↑

- Diyanet Meali… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 5-2001-3-CD-Sohbet Arası Sohbetler– Tasavvuf Serisi 137 - Sayfa 173… ↑

- Fusûs'ül-Hikem ve Fütûhât-ı Mekkiyye ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Vahy ve Cebrail – Tasavvuf Serisi 11 - Sayfa 181… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 10-CD-2002-Sohbet Arası Sohbetler - Tasavvuf Serisi 142 - Sayfa 52… ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye, Fusûs'ül-Hikem  ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 2-Namaz-Sûreleri- – Tasavvuf Serisi 69 - Sayfa 156… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 18-12-CD-Sohbet Arası Sohbetler - Tasavvuf Serisi 150 - Sayfa 107… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - ER RAHMAN – Tasavvuf Serisi 09 - Sayfa 53… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 18-12-CD-Sohbet Arası Sohbetler - Tasavvuf Serisi 150 - Sayfa 107… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 28-Muhtelif-sohbet arsı sohbetler. - Tasavvuf Serisi 160 - Sayfa 129… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - B-Füsusu'l-Hikem-Aynıyyet gayriyyet-- Tasavvuf Serisi 181 - Sayfa 40… ↑

- Fusûs’ül Hikem – Mukaddime Bölümü- Dokuzuncu Kısım İkinci Ek: İBLÎS’İN HAKİKATİ ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 14.cd -2003-Sohbet Arasi Sohbetler- Tasavvuf Serisi 146 - Sayfa 123… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - B-Füsusu'l-Hikem-Aynıyyet gayriyyet-- Tasavvuf Serisi 181 - Sayfa 50… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 2-Gökyüzü İnsanları araştırması - Tasavvuf Serisi 214 - Sayfa 225… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 11-6-CD- 2002-Sohbet Arası Sohbetler- Tasavvuf Serisi 143 - Sayfa 38… ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye, Fusûs'ül-Hikem ve Tedbîrât-ı İlâhiyye ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 2-Gökyüzü İnsanları araştırması - Tasavvuf Serisi 214 - Sayfa 226… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 19-12.cd-2006- Sohbet Arasi Sohbetler - Tasavvuf Serisi 151 - Sayfa 111… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 2-Gökyüzü İnsanları araştırması - Tasavvuf Serisi 214 - Sayfa 227… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 27-Muhtelif - Sohbet arası sohbetler. - Tasavvuf Serisi 159 - Sayfa 52… ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye, Fusûs'ül-Hikem ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 2-Gökyüzü İnsanları araştırması - Tasavvuf Serisi 214 - Sayfa 230… ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye, Fusûs'ül-Hikem ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 2-Gökyüzü İnsanları araştırması - Tasavvuf Serisi 214 - Sayfa 231… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 2-Gökyüzü İnsanları araştırması - Tasavvuf Serisi 214 - Sayfa 232… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 2-Gökyüzü İnsanları araştırması - Tasavvuf Serisi 214 - Sayfa 233… ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye, Fusûs'ül-Hikem ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 2-Gökyüzü İnsanları araştırması - Tasavvuf Serisi 214 - Sayfa 234… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - ER RAHMAN - Tasavvuf Serisi 09 - Sayfa 51… ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye, Fusûs'ül-Hikem ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - İrfan mektebi-Hakk-yolu- – Tasavvuf Serisi 14 - Sayfa 53… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 2-Gökyüzü İnsanları araştırması - Tasavvuf Serisi 214 - Sayfa 236… ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye ve Fusûs'ül-Hikem ↑

- bk. Buharî, Vesâyâ 11; Tefsir (26) 2; Müslim, İman 348-352. ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye'de ve Fusûs'ül-Hikem ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Bakara-Sûresi – Tasavvuf Serisi 36 - Sayfa 10… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Fü-Hi-13- Lut-14-Üzeyir FASSI - Tasavvuf Serisi 187 - Sayfa 143… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 5, Sayfa 626 ↑
