# Müzzemmil Sûresi

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/muzzemmil-suresi
**Sayfa:** 102

---

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

Terzi Baba Necdet Ardıç

İ’şari Te’vil ve Tefsiri 

(73-Müzzemmil Sûresi) 

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (277/73-53) 

 

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

Terzi Baba Necdet Ardıç

İ’şari Te’vil ve Tefsiri 

(73-Müzzemmil Sûresi) 

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (277/73-53) 

 GÖNÜLDEN ESİNTİLER: 

 

يَا أَيُّهَا الْمُزَّمِّلُ {1} قُمِ اللَّيْلَ إِلَّا قَلِيلًا {2} 

 (73/1-2) Yâ eyyuhâ-lmuzzemmil(u) Kumi-lleyle illâ kalîlâ(n)”

(73/1-2) Ey örtünüp gizlenen! Az bir kısmı hariç olmak üzere gece kalk! 

KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK

(73-MÜZZEMİL SÛRESİ) 

 

Yazan ve Düzenleyen MURAT DERÛNİ 

İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (277/73-53)

NECDET ARDIÇ

TERZİ BABA

“İz- -T-B- “Es Selâm En Necat”

Adres

Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin

Pehlivan Caddesi No: 31/3

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi

Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ

 (0533) 7743937

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

İçindekiler…………………………………………………………………….......(4) Ön Söz ………………………………………………………………………………..(5) Müzzemmil Sûresi giriş ……………………………………………….......(7) 

Âyet (1)…………………………………………………………………………….(12)

Âyet (2)…………………………………………………………………………….(15)

Âyet (3)…………………………………………………………………………….(24)

Âyet (4)…………………………………………………………………………….(24)

Âyet (5)…………………………………………………………………………….(33)

Âyet (6)…………………………………………………………………………….(55)

Âyet (7)…………………………………………………………………………….(57) 

Âyet (8)…………………………………………………………………………….(59)

Âyet (9)…………………………………………………………………………….(71)

Âyet (10)…………………………………………………………………………..(73)

Âyet (11)…………………………………………………………………………..(75)

Âyet (12)…………………………………………………………………………..(80)

Âyet (13)…………………………………………………………………………..(77)

Âyet (14)………………………………………………………………………..…(78)

Âyet (15)…………………………………………………………………………..(79)

Âyet (16)………………………………………………………………………..…(81)

Âyet (17)………………………………………………………………………..…(82)

Âyet (18)…………………………………………………………………………..(83)

Âyet (19)………………………………………………………………………..…(84)

Âyet (20)………………………………………………………………………..…(86)

Terzi Baba kitabları listesi …………………………………...........(102)

ÖN SÖZ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

Muhterem okuyucularım; her ne vesile ile elinize geçmiş olan bu kitabımızdan, İnşeallah Cenâb-ı Hakk’ın idrak vermesi ile en geniş şekilde faydalanmanızı temen-ni ederim.

Bu vesile ile evvelâ bütün okuyuculara bir ömür boyu sağlık, sıhhat ve gönül muhabbetleri ve gerçek ma’nâ da tasavvufî idrakler niyaz ederim. Bu dünya da en büyük kazanç burasını, bu âlemi şehâdet-i, gerçekten müşahede ederek yaşayıp geçirmek ve kendini tanımayı bilmek olacaktır. Kûr’ân-ı Kerîm’de (yolculuk) adlı İz-Terzi Baba sohbetleri ve kitaplarının bu hususta faydalı olabileceğini düşünüyorum, Bunlardan biri de konumuz olan “MÜZZEMMİL” Sûresidir. İçinde bir hayli mevzular olan bu Sûre-i şerifin zâhir, bâtın nûrundan bu dünyada iken yararlanmaya gayret edelim. Cenâb-ı Hakk’tan bu hususta her kez için başarılar niyaz ederim.

Nakkaş, Muhammed'den nakletmiştir:

"Benim Kur'an'da yedi ismim vardır: Muhammed, Ahmed, Yasîn, Tâhâ, El-Müddesir, El-Müzemmil ve Abdullah."

Cübeyr b. Mut'im'in rivayet ettiği hadiste ise altıdır:

"Muhammed, Ahmed, Hatim, Akıb, Haşır, Mahi."[1]

Kûr’ân-ı Kerîm Allah-ın kelâmıdır ve zâhiri, beşerî Arap kavminin lisânı, bâtını ve hakikat-i ise, İlâh-î Arapça lisânı’dır. Ve bunu idrak etmek için de ayrıca İrfan ehli yanın da ayrı bir eğitim almak gerekmektedir. İşte böylece Kelâm-ı İlâhî yi hakikat-i itibari ile anlamak biraz daha mümkün olacaktır. Her bir Âyet-i Kerîmenin biçok mertebelerden anlatım ve izâhları vardır, Cenâb-ı Hakk İlâh-î kitabımızdan en geniş şekilde yararlanmamızı nasib eder İnşeallah. 

 “Memur mâzûrdur” düstûruyla üstlendiğim bu vazîfeyi, Terzi Baba’nın feyiz pınarından gönlüme akan ilhâmlarla yerine getirmeye çalıştım. Bu süreçte, âyetlerin hem zâhirî hem de bâtınî ma’nâlarını bir bütün olarak ele almaya özen gösterdim. Bununla birlikte, zâhirî tefsirler hâli hazırda çokça mevcût olduğundan, çalışmamın odak noktasını âyetlerin iç, derûnî, enfüsî ve bâtınî mânâları oluşturdu.

Ana metinlerin altına, numaralandırılarak dipnotlar şeklinde, konu, kelime sözlük açıklamaları ve kaynaklar gerektiği yerlerde müracaat ve bilgi için belirtilmiştir.

İrfâniyet yolunda desteğini esirgemeyen İz-Efendi Babam, Nüket Annem ve Eşim Serpil hanımlara teşekkür ederim. Cenâb-ı Hak razı olduklarından eylesin, inşallah. 

Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenle-nişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın ruhlarına, Nusret babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, Nüket annemin ve İz-Efendi babamın ruhaniyetlerine, ceddinin, ceddimin ve eşimin ceddinin ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR”

ÜSKÜDAR/İSTANBUL 11-

03-2026 

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

EUZÛ BİLLÂHİ MİNEŞ ŞEYTANİR RACÎM

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

(سورة المزّمّل)

MÜZZEMMİL SÛRESİ GİRİŞ…

---------------

Hakkında

Mekke döneminde inmiştir. 20 âyettir. Sûre, adını birinci âyette geçen “elMüzzemmil”kelimesinden almıştır. Müzzemmil, örtünüp bürünen demektir. Sûrede başlıca, Hz. Peygamberin ibadet ve taat hayatı konu edilmiştir.

Nüzul

Mushaftaki sıralamada yetmiş üçüncü, iniş sırasına göre üçüncü sûredir. Kâlem sûresinden sonra, Müddessir sûresinden önce Mekke’de inmiştir; 20. âyetinin Medine’de indiğine dair bir rivayet de vardır (Kurtubî, XIX, 30). Müddessir sûresinden sonra indiği, dolayısıyla dördüncü sırada yer aldığı görüşünde olanlar da vardır (bk. İbn Âşûr, XXIX, 254; Esed, III, 1199).

Konusu

Resûlullah’a şahsı ve peygamberliği ile ilgili bazı görevlerin verildiğini ifade eden âyetlerle başlayan sûrede daha sonra kıyamet günündeki olaylar, âhiretteki hesap ve ceza konuları anlatılmakta; son olarak da müminlerin ibadet yüklerinin hafifletildiği bildirilmektedir.[2]

#### ---------------

Sûre-i şerifin, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

(73) Mushaf sıra numarası.

(3) Nüzul sıra numarası.

(74) Alfabetik sırası.

(29) Cüz sırası.

(20) Âyet sayısı.

(20) Fasıla harfleri.

(219) Genel toplamdır.

Rakamları tek tek toplarsak,

(7+3+3+7+4+2+9+2+2=39) dur.

Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır. Ancak fazla vaktinizi almamak için genel sayıları ve bağlantısını vermekle yetinelim. 

---------------

Yirmi âyet olup fâsılaları ا، ل، م harfleridir.  Öncelikle “Elif” “Lam” “Mim” harfleri İnsan-ı Kamil’in koordinatlarıdır. (Elif) harfi “18” adet tir. Ahadiyet mertebesinin 18 bin âlemde İnsan-ı Kamil ile örtünüp bürünmesidir. (Lam) harfi “1” adettir. Uluhiyetin, İnsan-ı Kamil ile örtünüp bürünmesidir. (Mim) harfi “1” adettir. Hakikat-i Muhammediyenin, İnsan-ı Kamil de örtünüp bürünmesidir. 

---------------

Sûre-i Şerifin sayı değerine göz atalım.

(مزّمّل) “Mim: 40” “Ze: 7” “Ze: 7” “Mim: 40” “Mim: 40” “Lam: 30” harf değerlerinden oluşmaktadır. Toplarsak 40+7+7+40+40+30= 164 dür.

164 kendi içinde toplarsak 1+6+4= 11 dir.

Mushaf sıralamasında (73) (7+3=10) nüzul sıralamasında (3) dür. (20) (2) âyettir. Genel sayı toplamı 39 (3+9=12) idi. (11+10+3+2+12=38) dir. 

(2) Zahir ve Batın’dır.

(3) İlm’el yakîn, Ayn’el yakîn, Hakk’el yakin. 

(10) Tevhid-i Sıfât.

(11) Hazret-i Muhammed,

(12) Hakikat-ı Muhammedi…

Daha başka sayısal bağlantılar vardır. Bu kadar ile iktifa edelim… 

Müzzemmil harf kısaca bağlantıları;

Mim: Muhammed’ül Emin,

Ze: Sahip olmak, 

Ze: Zeval vakti. Bekabillah…

Mim: Hazret-i Muhammed,

Mim: Hakikat-i Muhammedi,

Lam: Uluhiyet. 

Uluhiyet mertebesinden alınan risaletin, abdiyet mertebesine bürünmesidir. 

MÜZEMMİL pek azı hariç gece kalk,

Yahut yarısından biraz eksiltte kalk,

Hakk ağır bir söz bildirecek kalk,

Rahman Rahiym olan Allâh'ın adıyla, [3]

Mealen;

----------------

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1. Ey örtünüp bürünen (Peygamber)! 

2, 3. Kalk, birazı hariç olmak üzere geceyi; yarısını ibadetle geçir. Yahut bundan biraz eksilt.

4. Yahut buna biraz ekle. Kur’an’ı ağır ağır, tane tane oku.

5. Şüphesiz biz sana (sorumluluğu) ağır bir söz vahyedeceğiz.

6. Şüphesiz gece ibadetinin etkisi daha fazla, (bu ibadetteki) sözler (Kur’an ve dua okuyuşlar) ise daha düzgün ve açıktır.

7. Çünkü gündüzün sana uzun bir meşguliyet vardır.

8. Rabbinin adını an ve bütün benliğinle O’na yönel.

9. O, doğunun da batının da Rabbidir. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Öyle ise O’nu vekil edin.

10. Onların söylediklerine sabret ve onlardan güzellikle ayrıl.

11. Nimet içinde yüzen o yalanlayıcıları bana bırak ve onlara biraz mühlet ver.

12, 13. Çünkü bizim yanımızda (kâfirler için) bukağılar vardır, cehennem vardır, boğazdan zor geçen yiyecekler vardır ve elem dolu bir azap vardır.

14. Yerin ve dağların sarsılacağı ve dağların akıp giden kum yığını olacağı günü (kıyameti) hatırla.

15. (Ey Mekkeliler!) Şüphesiz biz size üzerinize şahitlik edecek bir peygamber gönderdik. Nitekim, Firavun’a da bir peygamber göndermiştik.

16. Ama Firavun o peygambere isyan etti, biz de onu ağır ve çetin bir şekilde yakalayıverdik.

17. Hâl böyle iken inkâr ederseniz, çocukları ak saçlı ihtiyarlara çevirecek olan bir günden (kıyametten) nasıl korunursunuz?

18. O günle gök (bile) yarılır, Allah’ın va’di gerçekleşir.

19. Şüphesiz bunlar bir öğüttür. Kim dilerse Rabbine ulaştıran bir yol tutar.

20. (Ey Muhammed!) Şüphesiz Rabbin, senin, gecenin üçte ikisine yakın kısmını, yarısını ve üçte birini ibadetle geçirdiğini biliyor. Beraberinde bulunanlardan bir topluluk da böyle yapıyor. Allah, gece ve gündüzü düzenleyip takdir eder. Sizin buna (gecenin tümünde yahut çoğunda ibadete) gücünüzün yetmeyeceğini bildi de sizi bağışladı (yükünüzü hafifletti.) Artık, Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun. Allah, içinizde hastaların bulunacağını, bir kısmınızın Allah’ın lütfundan rızık aramak üzere yeryüzünde dolaşacağını, diğer bir kısmınızın ise Allah yolunda çarpışacağını bilmektedir. O hâlde, Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun. Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Allah’a güzel bir borç verin. Kendiniz için önceden ne iyilik gönderirseniz, onu Allah katında daha üstün bir iyilik ve daha büyük mükâfat olarak bulursunuz. Allah’tan bağışlama dileyin. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.[4]

---------------

---------------

Bismillâhirrahmânirrahîm.

“Rabbi zidniy ilmâ.” “Ya rabb-i ilmimizi ziyadeleştir.”

---------------

يَا أَيُّهَا الْمُزَّمِّلُ {المزمل/1}

(73/1) “Yâ eyyuhâ-lmuzzemmil(u)” 

(73/1) “Ey örtünüp gizlenen!” 

---------------

Müzemmil, tefe'ul bâbından etken ism-i fail (ortaç) olup aslı "mütezemmil"dir. Tâ harfi zâ harfine çevrilmiştir. "Örtüsüne bürünüp örtünen" demektir ki kendisi örtünmüş veya başkası tarafından örtülmüş olabilir. Bunun büyük bir olay karşısında başını içine çekmek, gizlenmek, kaçınmak, rahata meyletmek gibi kinaye mânâları da olabilir. Nitekim Râgıb, istiare yoluyla, işe pek önem vermeyen, kısa davranan mânâsına kinaye ve taşlama olduğunu söylemiştir.

Tezemmül mastarının üç harfli kökü olan "zeml" kelimesinin birçok anlamı vardır. Mesela, zeml ve zemelân; at, davar gibi hayvanların neşe ve cünbüşle bir tür yürüyüşü demektir. Yine zeml, atın terkisine birisini almak, yük yüklemek mânâsına gelir. Zemîl ve ziml, binicinin arkasına oturan, arkadaş; zümle de çok yoldaş topluluğu demektir. Bu bakımdan "tezemmül" kelimesi bunların herhangi birinden türetilerek bu bâba nakledilmiş olabilir. Fakat özellikle bilinen ve duyulan mânâsının, "elbiseye bürünüp örtünmek" olduğu açıklanıyor. Bir de müzzemmil, yük yüklemek mânâsına gelen zeml'den türetilerek "yükü yüklenen" mânâsına olduğu söylenmiştir.[5]

---------------

Haticetü’l-Kübra buyurmuştur ki: 

“Bir kerre Fahr-i Kâinat heyecanlı bir halde yanıma gelmişti, heyecandan boynunun damarları vuruyor ve titriyordu.” 

“Beni örtünüz,” buyurdu. 

Ben o hazreti hastadır sandım, örttüm, bastırdım. Bu halde iken Hazret-i (Cibril) gelip “Ya eyyühel müzemmil” (ey örtüsüne bürünen) diye seslendi.[6] 

---------------

Allah’ın zâtı mutlak gaybdır ve isim ve sıfatlarıyla tecelli eder (zuhur). İnsan-ı kâmil (Hz. Peygamber), bu ilâhî tecellilerin en mükemmel aynasıdır. Ancak bu aynanın vahyi almaya hazır hale gelmesi için bir “hazırlık” süreci gerekir. “Muzzemmil” (örtünen) hali, “insan-ı kâmilin, vahyin/ilâhî tecellinin şiddetine dayanabilmesi için beşerî varlığının (nefsânî yönünün) bir örtü gibi onu sarması” dır. Bu, ilâhî cemâlin zuhurundan önce gelen bir celâl tecrübesidir. Tıpkı Hz. Musa’nın Tur’da Allah’ı görmek istediğinde dağın parçalanması ve baygın düşmesi gibi, Hz. Muhammed de vahyin ağırlığı karşısında beşerî varlığının örtüsüne sığınmıştır. “Ey örtünen!” hitabı, bu örtünün kalkması, yani hakikatin zuhuru ve risalet görevinin başlangıcı için bir işarettir.

İbn-i Arabî’nin Fusûs’ül-Hikem’de temelini attığı insan-ı kâmil anlayışına göre, her peygamber, ilâhî bir hikmetin (kelime) tecellisidir. Hz. Muhammed (s.a.v.) ise tüm bu hikmetleri kendinde toplayan “ferdî hikmet”in sahibidir. Onun hayatındaki her hal (örtünme, korku, hüzün), insan-ı kâmilin tekâmül yolundaki merhaleleri temsil eder. Bu bakımdan “muzzemmil” olmak, “hakikatin ağırlığı taşıyamayacak kadar zayıf olan beşerîyetin, ilâhî kudret tarafından kuşatılıp (örme) güçlendirilmesi” anlamına gelir. Ayet, bu güçlendirme ve görevlendirme anının ifadesidir.

---------------

(81) “Hayal Vadisinin Çıkmaz” sokakları kitabında bu halin tehlikeli, vartaya düşürücü halinden bahsedilmiştir. Yazan kişi bu yazdıklarını ilk önce tarafıma göndermiş. Ve fakirde İz-Efendi Babama iletmiştim. Bu âyet ile ilgili ilk kısmını faydalı olur diye buraya alıyoruz. Daha fazlası için ilgili kitaba bakılabilir. (M.D.)

---------------

1. Örtün emri ile 

Örtü - Küfür tatbikatında KAFİR oldum Elhamdülillah, 

TEVHİD ÜZERE 

---------------

Yukarıdaki ifadeye ise daha çok ihtiyatla yaklaşmak lâzımdır. Çünkü “Örtün” lâfzının ifadeleri çok değişiktir ve niyete bağlıdır. “KAFİR” Örf ve Nass olan genel Kûr’ân-ı Kerîm. İfadelerinde çok büyük şuç unsuru olarak bildirilmek te ve şer-i şerife ters düşen bir ifade kullanılmaktadır. (73/1/74/1) de ise (Ey örtüye bürünen açıl) hükmü bildirilmektedir. Gerçi Tevhid-î mânâ da bakılınca bunların tevili vardır o ise ayrı bir konudur. Telefonda da sorup daha yakından anlamaya çalıştığım hususu, yani bir nolu ifadeler açık olmadığından tam anlayamıyorum, belki yerlerine oturtamıyorum, ibareye dikkatle bakıldığında emreden bir makam ve birde emri alan tesir edilen yer vardır her nekadar alanda verende aynıdır, gibi teviller olur ise de, söz açıktır veya ifade yanlıştır. Yani her halü kârda bir ifrat veya tefrit vardır. Yukarıda da bahsedildiği gibi bu ifadeyi hemen kabul edip sahiplenmek “VAHY” sistemine aykırı düşmekte İLHAM: “Kuds-î, kevn-î ve mülki” hükmüne de uymamaktadır. Ayrıca FİRASET: “Firaset” haliyle de hiç ilgisi yoktur. 

Yukarıdan beri izah edilmeye çalışılan hükümler sadece bunları yazanı ve yolunda olduğunu düşünen kimseleri bağlar. 

Çünkü mes’uliyyetli bir sahadır. Kimsenin anlayışına sınır getirecek bir düşüncemiz yoktur ancak bizim yolumuz yukarıda izahına çalıştığımız yoldur. Bunun dışında bir anlayışın tabikatlarından da biz sorumlu olamayız, burası da çok hassas bir konudur.[7] “ İz- -T-B- ”

---------------

“Fenafillah” halinde kişi beşeriyyet örtüsünden soyunmaz ve bu halde kalırsa oluşak hadiseyi Hz. Ali (kvc) şöyle anlatmıştır.

“Cem’den farka gelmemek zındıklıkdır”

Yapılan çalışmalar ile salik “Cem” haline ulaşır. Ve yapılan İlm’el Yakin, Ayn’el Yak’in ve Hakk’el Yakin seyirden sonra dönüş tecellileri ile fark âlemine Hakk ile dönmesi gerekir. Tabii bulunduğu yerde bu seyri yaptırabilecek kişi ve kendinde bu kabiliyetin olması lazımdır. (M.D.) 

---------------

قُمِ اللَّيْلَ إِلَّا قَلِيلًا {المزمل/2} 

(73/2) “Kumi-lleyle illâ kalîlâ(n)”

(73/2) “Az bir kısmı hariç olmak üzere gece kalk!” 

---------------

Yâni beşeriyet örtüsüyle örtünmüş olan, kalk artık yani beşeriyetinden hakîkâtine kalk. Efendimiz (s.a.v)’in şahsında bu hakîkâtlere dikkat çekmek için verilen ifâde ile “Ey onun ümmeti olan kişi” “Gaflet halinden kalk bakalım. Beşeriyet örtünden soyun, hayal âleminden hakîkât âlemine geç mânâsınadır. Nefsini kötülenmiş olarak bil ve hakîkâtini idrâk et.[8] “ İz- -T-B- ”

Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyiti ile devam edelim.

Vaktaki onun gözünü "Kum!" emri açar, müteakiben seher gibi ikinci def' a güler.

Bu beyt-i şerîfte sûre-i Müzzemmil’de vâki’ olan (Müzzemmil, 73/1-2) ya’ni “Ey örtünen, gece kalk namaz kıl, uyku için gecenin azı müstesnâdır” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Mürîdin zulmet-i tabîat içindeki hâli geceye ve hâl-i taklîddeki sürûru ve şâdîsi subh-ı kâzibe ve “Kum!” emriyle zulmet-i tabiattan uyanıp kalkması sebebiyle vâki’ olan inkişâf-ı esrârdan dolayı sürûr-i hakîkîsi subh-ı sâdıka teşbîh buyrulmuştur.[9]

Yolumuza Fusûsül Hikem ile devam edelim.

 İmdi eğer Hak zahir olacak olursa, halk onda mestur ve bâtındır. Binâenaleyh halk, Hakk’ın cemî'-i esması, sem'i ve basarı ve cemî'-i niseb ve idrâkâtı olur. Ve eğer halk zahir olacak olursa, Hak halkta mestur ve bâtın olur. Bi­nâenaleyh Hak halkın kulağı, gözü, eli, ayağı ve cemî'i kuvâsı olur. Nitekim hadîste vârid oldu (8).

---------------

 Eğer Hak zahir olacak olursa halk onda mestur ve batındır. Böylece halk Hakkın cemi esması sem’i ve basarı yani duyuşu ve görüşü ve cemi niseb ve idrakatı nisbetler ve idrakatı olur. Eğer halk zahir olacak olursa Hak halkta mestur ve batın olur. Böylece Hak halkın kulağı gözü ayağı ve cemi kuvvası olur. Hak zahir ve halk batın ve mestur olmak suretiyle vaki olan kurba kurb-u feraiz derler. Hakk zahir ve halk batın ve mestur olursa yani zahire Hakk çıktığı zaman halk batın ve mestur, setr, örtünmüş olur, perdelenmiş olur. Böyle olmak suretiyle vaki olan kurba yani yakınlığa yani özleşmeye, hadisler ve ayetler her mertebeye hitap ettiği için bazı zahir ifadeler batında da kullanılıyor. Ama batın ehli o zahir ifadelerin içinde ne olduğunu müşahede edebiliyor.

 İşte buradaki kurbdan maksat yakiyn halidir. Hakk zahir ve halk batın ve mestur olmak suretiyle baki olan kurb’a yani yakiyn haline kurb-u feraiz derler. Yani farzlarla yaklaşmadır. Hakkın zahir olduğu yerdeki ilmin ismi kurb-u feraizdir. Farzlarla yaklaşmadır. Bunlarda beş vakit namaz ve Allah’ın emrettiği şeylerdir. Yani uluhiyet ahkamıdır. Farzlarla yaklaşma içinde iken Hakk zahir halk batın olur. Farz Allah’ın emridir, Allah’ın emri de Hakkın zuhura çıkmasıdır. Bütün farzlar budur zaten, farzlar Hakkın ortaya çıkması demektir. Genel farz budur. Bir başka şekilde sünnet ve farzın ifade edelim. Sünnet; halktan uzaklaşmak, farz; Hakkla olmaktır. İşte burada da Hakkla olduktan sonra O’nu zuhura çıkarmaktır. Kurb-u feraiz budur. Sünnet halktan uzaklaşmaktır. Yani sünnetlerin tamamını topladığımız zaman öz çekirdek olarak bu ifade kalır, halktan uzaklaşmak, yani dünyadan uzaklaşmak. 

 Yalnız şu şerhi koyalım, dışarıdaki halktan uzaklaşmak değildir. Halk anlayışından uzaklaşmak, halkta Hakkı müşahede etmektir. İşte halkta Hakkı müşahede ettiğimiz zaman kurb-u feraiz hükmü yerine gelmiş olur. “Kulum bana nafilelerle yaklaşır” buyurduğu halktan uzaklaşmaktır. Halkın içinde iken nafileleri yapmak suretiyle halktan uzaklaşmaya çalışıyoruz. Farzları yapmak suretiyle de Hakkla olmaya çalışıyoruz. İşte kurb-u nevafil ve kurb-u feraiz hakikati bundan ibarettir. Sünnet Efendimizin gerçek hali halktan alıp Hakka götürmektir. Yaptığı işler de sünnet olduğuna göre biz de O’nun yaptıklarını tatbik ettiğimize göre işte halktan uzaklaşmak sünnet-i seniyenin hakikati budur. Yani halkiyet anlayışından uzaklaşmaktır. 

 Dışarıdaki insanlardan değil, biz dışarıdaki insanları halk veya ehl-i gafilan düşündüğümüzü biz yapıyoruz. Eğer biz Hakkı onlarda müşahede ettiğimiz zaman onları hiçbir şekilde gaflet ehli olarak görebiliriz, ne de herhangi bir şey görebiliriz. Onlar ancak kendileri indinde gaflettedirler. O gaflet kendilerini ilgilendirir, tabi ki orada bir gaflet var, ama o kendilerini ilgilendiren, hangi mertebede ise kendileri o mertebeden yargılanacağından gaflet onları ilgilendirir. Hakkın müşahede edildiği bir yerde müşahede eden için gören ve görülen burada görecelik, mutasavvufun en ince noktalarından biridir bu. Evliyaların bazıları tabiat arzularından kurtulabilmek için belirli bir süre halktan uzaklaşmışlardır.

 Bir şeyi dışarıdan müşahede etmek daha da güzel olduğundan halkın yaşantısını dışarıdan müşahede ederek daha güzel değerlendirmişlerdir, sonra içlerine girmişlerdir, her türlü birlikteliği beraber yaşamışlardır. Efendimiz de bu hali yaşamıştır, vahiy gelmezden evvel Hıra dağındaki yaşantısı bunun aynıdır. Ama İslamiyet geldiği anda ayette şöyle buyuruyor, ﴿١﴾ يَاۤ اَيُّهَا الْمُزَّمِّلُ ﴿٢﴾ قُمِ الَّيْلَ اِلا قَلِيلا 73/1-2 “ Ey elbisesine bürünen, kalk neşret” Neşretmek dağda olmaz, insanların içinde olur. “Ey örtüsüne bürünmüş, örtünü aç artık gir halkın arasına “buyuruyor. Biz zannediyoruz ki çarşafın altına girmiş, örtünmüş uyumuş zannediyoruz, halbuki oradaki örtü; beşeriyet örtünü aç İslamlığın nasıl bir hakikat olduğunu insanın nasıl bir değerler olduğunu değer sistemi olduğunu, bunu aç buyuruyor, hicaptan sen de kurtul buyuruyor, başkalarını da kurtar buyuruyor.

 Ve de elbiseni temizle buyuruyor, yani üstündeki beşeriyet elbisesini temizle artık, dostluk elbisesi ile çık artık ortaya. Orada her şeyi ifşa et diye emir vardır. O güne kadar ifşa yoktu, gizli, gizli yapılıyordu. Çünkü vücudun aslı Haktır, bu vücut vacip ve farzdır. Bu kurbun sahibi ilahidir, yani kurb-u feraizin sahibi ilahi sevgilidir. O’nun süluku cezbeden sonradır, yani bu yolda süluk cezbeden sonradır, bakası fenasından evveldir, Hak ismi zahir ve tecelli etmiş olduğundan Zat’ı ve sıfatı fani olup mütecelli olan Hakkın idrakine alettir. O beden bir alettir, orda tecellisi Haktır. Bu surette abd Hakkın semi, basarı ve sair kuvvası, olur, nitekim Hak Teala 8/17 ayetinde buyurur, 

وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى “..attığında sen atmadın, atan Allah'tı!..” 

Bu ayette kurb-u feraiz anlatılıyor. Hakkı zuhura çıkarmak, Hakkla olmak, Allah’la olmak. (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki “Muhakkak ki Allah dedi ki abdının lisanından dedi ki Hamd edenin hamdını duyar” dedi. Abdinin lisanından söyletir. 

 Ve halk zahir ve Hak batın ve mescur olmak suretiyle vaki olan kurba dahi kurb-u nevafil derler. Nafile olan nefh edilmiş, kaldırılmış olan vucud-u halktır. Bu vücut ise asıl üzerine zaittir, yani fazladandır. Bu kurbun sahibi muhib-i ilahidir, süluku cezbeden evveldir, fenası bakasından mukaddemdir. Burada dervişin iki hali anlatılıyor, dervişliğin iki hali vardır, bunların birine meczub-u salik diğerine salik-i meczub derler. İşte kurb-u feraizin başlangıcı meczub-u salik yani evvela cezbe sonradan salik olma, salik-i meczub kurb-u nevafil hükmünde olan yönü evvela salik süluk etmek yani çalışmak, ondan sonra cezbe gelmektedir.

 Cezbeden maksat Hakta fani olmasıdır. Cenab-ı Şeyhin metinde beyan buyurduğu hadisten murat “Kulum bana yaklaştığı zaman yahut yaklaşırsa nafilelerle yaklaştığı zaman onun gözünde gören, kulağında işiten ayağında yürüyen olurum. “ buyurduğu bu kudsi hadisi gösteriyor. Cenab-ı Halil’in (a.s.) bu iki kurb ile takarrübü caizdir. Kurb-u nevafil, sülukunun evvelinde kurb-u feraiz sülukunun evasıt ve evahirinde olmak münasiptir. Yani sülukunun, yolunun ortasında ve sonunda olması münasiptir kurb-u feraiz. Yani kurb-u nevafil sülukunun başlarında ortalarına ulaştıktan sonra kurb-u feraiz ve sonu da kurb-u feraizdir. İkisi de vardır üstünde. Bütün Hakk yolcuları bu yoldan geçtiklerinden 

hepsinde aynı oluşum vardır.[10] “ İz- -T-B- ”

“Müzzemmil” ve “Müddessir” Halleri: Ayette geçen “örtünme” hali, tasavvufta “inzivâ” (toplumdan ayrılıp ibadete çekilme) ve “halvet” (tenhaya çekilme) kavramlarıyla ilişkilendirilir. Sâlik, manevi olgunlaşma yolunda belli dönemlerde dünyevi meşguliyetlerden sıyrılıp Rabbine yönelir. Bu hal, “müzzemmil” (örtünen) vasfıyla sembolize edilir. Akabinde gelen “kalk” emri ise, bu halvetten çıkıp elde edilen manevi güçle topluma yönelmeyi, yani risalet ve irşad görevine soyunmayı temsil eden “müddessir” (bürünen/giyinen) haline geçiştir. 

TEHECCÜD NAMAZI:

Gece namazı ile gündüz oruçlarını çoğaltarak devam etmelidir.

Ayet-i Kerime'de "Bari-i lemyezel" "ezeli ve ebedi" olan Allah-u Teala Hazretleri Kelamı Kadimi ezelinde, gece namazı hakkında Esteizu billah 

"Kumilleyli illa kalilan, nısfehü evinkus minhü kalilan, evzid aleyhi." (Müzzemmil 73/2-3-4)

Mealen: 

"Gecenin yarısında istersen biraz sonra istersen biraz önce bir müddet için kalk" buyurulmuştur. 

Yine Ayet-i Kerimede Esteizu billah 

"Ve minelleyli ve teheccet bihi nafileten lek" (İsra 17/79) 

# Mealen 

"Gecenin bir vaktinde kalk senin için nafile hükmünde olan teheccüd namazını kıl" denir. 

Yine Ayet-i Şerife de "Esteizu billah 

"Anil medacii yed'une Rabbehüm havfan ve tamaan" (Secde 32/16) 

Mealen: 

"Büyüklük taslamayarak Rablerini överek yüceltenler vücutlarım yataklarından uzak tutup korkarak ve umarak Rablerine yalvaranlar" Emri ile gece teheccüd namazının kılınması güçlendirilerek tavsiye olunup kılanları Cenab-ı Hakk'ın övdüğü bildirilmiştir.[11] “ İz- -T-B- ”

 (İsra Suresi 17/79) Ayette 

ve minelleyli fetehecced bihi nafileten leke asa en yeb’aseke rabbüke mekamen mahmuden

(Ey Muhammed, gecenin bir vaktinde kalk senin için nafile hükmünde olan teheccüd namazını kıl, umu­lur ki rabbin seni de makam-ı Mahmuda (övülen makam) ulaştırır,) buyurulmuştur.

Hamd mevzuunda bu Ayet-i kerimeye bir miktar te­mas etmiştik. Burada da aynı konuya kısaca bir göz atalım. 

(5) inci mertebe de ise hamd daha da derinleşip genişlemektedir.

(İsra Suresi 17/79)

asa en yeb’aseke rabbüke mekamen mahmuden

(Umulur ki Rabbin seni de makam-ı MAHMUDa ulaştırır,) hükmüyle bu mertebenin en geniş hali be­lirtilmiştir.

Bütün varlık âlemi tarafından gerek FITRÎ gerek İRADÎ olarak, övülen, hamd edilen MAKAM-ı MAHMUD, HAKİKAT-i MUHAMMED-i dir.

Gecenin ilerlemiş vaktine gelinceye kadar iyi bir hal ile namaz ve görevlerini yerine getiren kişi, bu makamın namzedidir, tabi ki: kendi mertebesi itibariyledir.

Dört, sekiz, on iki rek’atli kılınan bu gece namazına devam ettikçe, kişinin iç gelişimi artmağa başlar, böylece rabbinin indinde daha çok değerlenir ve övülmeye başlar.

Bu namaza devam edenler ulaşabildikleri mertebelerinden aldıkları haz ile yaşamlarına devam ederler.[12] “ İz- -T-B- ” 

---------------

Hazret-i Peygamber efendimizin GÖZÜMÜN NURU NAMAZ dediği nedir? Sure-i Mü'minin başında- ONLAR NAMAZLARINDA HÛŞÛ İÇİNDE OLANLARDIR; (23/2)

Birçok yerde bahsediyor Kur'an-ı Kerim. Bir başka yerde A'RAF suresinde Namazın sürelerini belirtmekle birlikte bilhassa sabah namazının üstünde duruyor. Ve Kurânel Fecr demesi, fecirde Kur'an Oku. Yani Namaz kıl tefsirini yapıyorlar. Ve o namaz öyle bir namazdır ki, müşahede halidir. Meşhuttur, şahitleri vardır? O namazın. Şöyle diyorlar: Gece yeryüzüne inen melekler nöbet değiştirmek için beklerler. 

Gündüz melekleri de aynı anda gelirler, dolayısıyla gece ve gündüz melekleri birleşmişlerdir hepsi şahit olurlar o kişinin kıldığı namaza. Diye tarif ediyorlar? işte sabah namazı meşhuttur dediği O. İNNE KUR'ANEL FECRE KÂNE MEŞHUDA. (17/78) Onun devamında VE MİNELLEYLE FETEHECCET BİHİ NAFİLETEN LEK ASA EN YEB’ASEKE RABBÜKE MAKÂMEN MAHMUDA, (17/78) Burası bir başka âlem, işte Hazret-i Peygamber Efendimizin gözümün nuru dediği Makâm-ı Mahmuda. Gecenin bir vaktinde kalk VE TEHECCET BİHİ Senin için NAFİLETEN LEK nafile olan teheccüd namazını kıl. Umulur ki, Rabbin seni Makâmı Mahmuda çıkartır, Orada her ne kadar hitap hazreti Peygamber efendimize ise de okuyan muhataptır. VE TEHECED BİHİ NEFILETEN LEK Senin için nafile hükmünde olan teheccüd namazına devam et. Kim okuyorsa onun için nafile oluyor demektir.

Hz. Peygamber efendimizin ümmetine değil mi? Yani Kur'an ona inmedi mi? Kuran Hz. Peygamber efendimizin şahsına inmedi ki Kur'an-ı Kerim. Tebliğ için indi. Dolayısıyla muhatap kimse çünkü orada LEK diyor. Leke yani senin için yani o namaz okuyan içindir. Kul farzları işler, bunun dışında nafilelerle bana yaklaşır. Öyle bir hale gelir ki kulum beni sever bende onu severim. Ve onun gören gözü, duyan kulağı tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Daha ne desin ki... Bir söylemediği, işte ben oyum. Onu da biz anlayalım artık. Şimdi, bir kişinin elinde tutan, gözünde gören Hakk ise, dilinde konuşan Hakk ise, kulağında duyan Hakk ise, ayağında yürüyen Hakk ise, peki geriye ne kaldı.? 

Nafile yani fazladan yapılan ibadetler neticesinde kurbu feraiz yani farzlarla yakınlaşma kurbu nevafil ki bu da nafilelerle yaklaşma. Farz bilindiği gibi genel konulmuş olan hükümler ne oluyor bunlar? Beş vakit namaz, Ramazan orucu, Hac, zekât, kelime-i tevhid işte beş vakit namazın dışında fazla kıldığı 2 rekât namaz yahut başka Bir şey yani ne yaparsa nafileye giriyor. Nafilenin cem-i nevafil. Nafileler. Nafile bilindiği gibi boş yere değil ziyade demektir. İşte bunlar ile Hakka yaklaşılır diyor. Yine o âyetin devamında VE NÜNEZZİLİ MİNEL KUR’ANU MA HÜVE ŞİFAUN VE RAHMETÜL LİL MÜ'MİNİYN, (17/82) diyor. 

Biz Kuran'ı Kerimden bazı âyetler indiririz şifadırlar. Kimler için, mü'minler için ve rahmettir diyor. Genel insânlar için demiyor. Ama olabilen herkes için. Zaten alma kabiliyetinde istidadında olan mü'mindir. Otomatikman o sınıfa giriyor. Ama âyette bir incelik var şifa diyor. Evvela şifa yani içerisindeki âyetler kişinin madde hastalıklarına değil esas manevi hastalıklara şifa bulmaktır. Manevi hastalıklarda Kur'an-ı Kerim'in içerisindeki hükümlerin yap dediklerini yapmak, yapma dediklerini yapmamak ve de Kur'an-ı Kerim'in gerçeğini araştırmak. Şifa, yap dediklerini yapmak, yapma dediklerini yapmamak, rahmet ise içerisindeki gerçeği arayıp bulmak ve istifade etmektir. 

Çünkü şifadan sonra atılım gerekecek, şifa olduğu zaman, bir kişi ŞAFİ isminin hikmetiyle şifa bulduktan sonra atılım yapacak durumda, yani çalışacak durumda. Ne yapacak o zaman? İşte o zaman rahmet gelecek yani rahmet tahakkuk edecek. Çalışmadan da rahmet mümkün değildşr. Kur'an-ı Kerimi ve kendimizi gerçek anlama ve idrak etme yolunda çalışmalarımız olmalı. Muhakkak olmalı ve buna ihtiyacımız vardır. Çünkü dünya üniversitesi bir daha yoktur. İnsân bir sefer geliyor, buradaki belirli ömrü sona eriyor, ondan sonra haydi bakalım GEL diyorlar, okulun bitti kapandı, tatil oldun. Onu oradan çekiyorlar. UMULUR Kİ SENİ MAKÂMI MAHMUD'A YÜKSELTİR,(17/79) şimdi MAKÂM-I MAHMUD ne? Biz geneldeki Makâm-ı Mahmud'u idrak edecek ve anlayacak halde değiliz. Çünkü efendimiz şöyle diyor. “Umulur ki o kişi benimdir.” O da kesin olarak söylemiyor. Tahmin ederim ki o bahsedilen kişi benimdir. O nasıl bir hal ki, yaşanması ve idraki nasıl yüce bir hal ki umarım ki o makâma beni çıkarırlar. 

Mutlaka benim diyemiyor. O yüksek zat bunu böyle söylerse artık biz kendimizi ona göre düşünelim. O genelde olan bir makâm-ı Mahmud. Mahmud aslında HAMD Makâmıdır. Hamd ise El-Hamd'ın başında olan ELHAMDULİLLAHİ RABBİL Âlemiyn yaşayan hamd makâmına erişmiştir. Hamd dediğimiz şey nedir? Neyi anlıyoruz hamd dediğimiz zaman şimdi... Genelde müteşekkir olmak. Teşekkür babındadır. Tefsirlerde böyle deniliyor. Fakat teşekkür babında kullanıldığında şirk hükmü ortaya çıkar. Bir nimeti veren var, birde o nimeti kabul eden vardır. Ve bu alışveriş neticesinde müteşekkir olmak vardır. Orada yaşıyorsa oradadır. Doğrudur. Geçerlidir. Ama âyet gerçekten bunu mu vermek istiyor? Eğer Kur’an’ı Kerim düşündüğümüz mânâda, tasavvur etmeğe çalıştığınız mânâda geniş bir kitap ise bu kadar kısır ve kısa bir ifadesi olmaması lazımdır. Her ne kadar onu da kapsamına alıyor ise de o düzeyde; ama bize gerekli olan onun gerçek yüzeyini araştırmak ve bulmaktır.[13] 

---------------

نِصْفَهُ أَوِ انقُصْ مِنْهُ قَلِيلًا {المزمل/3}

(73/3) “Nisfehu evi-nkus minhu kalîlâ(n)”

(73/3) Gecenin yarısında istersen biraz sonra, istersen biraz önce,

---------------

أَوْ زِدْ عَلَيْهِ وَرَتِّلِ الْقُرْآنَ تَرْتِيلًا {المزمل/4} 

(73/4) “Ev zid ‘aleyhi ve rattili-lkur-âne tertîlâ(n)”

(73/4) Bir müddet için kalk ve tertilen (ağır, ağır) Kûr’ân oku,    

---------------

İslâm bir mertebeler bütünüdür, bütün âlemlerin varlığını bünyesinde toplayan Câmi bir îlâh-i ilim deryasıdır. Bu ilim deryasında ancak aklı küllün Hakikati Muhammedi gemisiyle gezilir ve onunla son iskele olan “Allah’a mülâki” gerçekleşmiş olur, bunun dışında beşerin yani aklı cüz’ün inşa ettiği hayal gemileri bu deryada yol alamaz, sona ulaşamayıp kendi etrafında dönüp durarak sonunda batarlar. Yeryüzüne insan yani düşünen varlık Âdem (a.s)ın ayağı bastıktan itibaren İlâh-î tefekkürde başlamış oldu, bu tefekkür seyri her bir Nebi ve Rasûl elçinin gelişiyle İlâh-î bilinçlenmede bir mertebe yukarıya doğru başlamış oldu. Böylece insânlık geldiği yere, yani kaynağına doğru İlâh-î bilgilerin kendisine sunulmasıyla ve nefsiyle de mücadele ederek yükselmesini sürdürdü, bu yükseliş Hz.Muhammed (s.a.v) ile de kemâle ererek gerçek mirac hadisesi vukû bulmuş oldu.

Bütün bu hakikatleri İlâh-î kitabımız Kûr’ân-ı Kerîm bizlere çok açık ifadeler ile bildirmektedir. Kişinin gerçek mânâ da aradığını bulabilmesi için evvela aradığı şeyin ne olduğunu ve nerede olduğunu iyi bilmesinin lâzım geldiğini bilmesi tabiidir, “aradığını bilmeyen, bulduğunu anlayamaz” demişlerdir, öyleyse gerçek mânâda talebimiz Allah (c.c.) ise O’nu, O’nun bize tarif ettiği şekilde kitabından ve Rasûl-ü Habibi Muhammed Mustafa (s.a.v) Efendimizin hakikatlerinde aramamız gerekecektir.

“Talebenâ vecedenâ” diye bildirilen “Talep ettik, bulduk” denmiştir, 20/114 Âyetiyle belirtilen “Ya Rabbim, ilmimi arttır” diyerek bu sahadaki ilmimizin artmasını niyaz edelim. Dini kitaplarımızın Kûr’ân-ı Kerîm’i okumaya başlama ile ilgili bölümlerinde bu bahis hakkında ef’al mertebesi itibarıyla çok tafsilatlı bilgiler vardır, biz burada tefekkür mertebesi itibarıyla bazı özelliklerine dikkat çekmeye çalışacağız.

Bu mevzu ile ilgili bir çok Âyet-i Kerîme’den üçünü ele alıp kısaca ifade etmeye çalışacağız,

- Vakıa Sûresi 56/79. Ayet “Lâ yemessuHU illel mutahherun” yani “Ona tamamen temiz olanlardan başkası el süremez” 

- Nahl Sûresi 16/98.Ayet “Feizâ kara'tel Kur'âne festeız billâhi mineş şeytanir racîm” yani “Kûr’ân okuyacağın zaman o kovulmuş olan şeytandan hemen Allah’a sığın”

- Müzemmil Sûresi 73/4.Ayet “Ev zid 'aleyhi ve rettililKûr'âne tertiyla” yani “veya onun üzerine arttır ve Kûr’ân’ı güzelce tane tane bir ölçü üzere oku”

Hadisi Şerifte belirtildiği gibi her bir ayetin en az dört mertebesi vardır, bunlar sırasıyla;

- Zahiri yani dışı

- Batını yani içi

- Haddi yani sınırları

- Matlaı yani doğuş yerleridir.

Ayrıca yedi mertebesi ve sonsuz mertebeleri vardır, dolayısıyla Âyet-i kerîmeler’den daha geniş bir anlayış elde etmek istiyorsak bu ifadeler ışığında inceleme yapmak tabi olacaktır. Yukarıda belirtilen üç Âyet-i kerîme’yi bu anlayış içerisinde özetle incelemeye çalışalım;

- Vakıa Sûresi 56/79. Ayet “Lâ yemessuHU illel mutahherun” yani “Ona tamamen temiz olanlardan başkası el süremez” 

“La yemessuHu” “Ona yani Kur’an’a temas etmeyin” bölümü Kûr’ân-ı Kerîm’e doğru yönelişimizin ne sûretle olması gereğini bize bildirmektedir, birşey ile ilgilenmek veya okumak için onu evvela ele almamız gerekmektedir yani ona temas etmemiz gerekmektedir, işte bu ele alış keyfiyetini bu Âyet-i Kûr’ânîy’ye kendi diliyle kendisi bizlere anlatmaktadır. Herhangi birşeyi sağlıklı okumak üç aşama gerektirmektedir, bunlar,

- Yöneliş ve ele alma adabı,

- Başlama adabı,

- Okuma adabıdır.

Bu edepler yerine getirilirse okunan şeyden azami istifade sağlanacağı açıktır, hele, hele okuyacağımız yazılar İlâh-î kelimeler ise o zaman sıralanan bu üç adabı en kemâlli bir şekilde koruyarak kullanıp okumamız bizlere Kûr’ân-ı Kerîm’in daha derinliklerine doğru yol almamıza vesile olacağı açıktır. Bu Âyet-i kerîme şeriat ve tarikat mertebesinde tefsirlerde geniş olarak zâhiren ifade edildiği gibi “temiz olmadan ona dokunmayın yani abdestsiz olduğunuz halde ona dokunmayın” hükmündedir ve dosdoğrudur, herkesin mutlaka uyması gerekir, hakikat mertebesinde ise daha derin mânâları vardır bu mânâlar yükseliş halinde olanlar için yani uruç idrakiyle gerekli bir faaliyet bilgileridir;

“yemesseHu” buradaki “Hu” dan kasıt Kur’an, temas etmeye yani eline alıp okumaya çalışanda insandır, işte bu iki muhteşem zuhuru İlâh-î, ezelden ebede ikiz kardeştir, bir hadisi şerifte “el insânu vel Kûr’ânü tev’emani” yani “İnsân-ı Kâmil ile Kûr’ân bir batında doğan ikiz kardeştir” diye buyurulmuştur, işte bu ikiz kardeşten birisi olan insân zâhiri yani dışı itibarıyla hareketli, eğitilmezse içi itibarıyla hareketsizdir, kardeşin diğer olan Kûr’ân ise zâhiren yani dışı itibarıyla hareketsiz, içi yani mânâsı itibarıyla hareketlidir.

İşte bu iki kardeşin birbirlerini tamamlamaları ve fayda sağlamaları için biraraya gelmeleri lâzımdır, biraraya gelip ele alınıp okunmaya başlandığında her içinde bulunan zâhir, bâtın hareketlilik ortaya çıkmaktadır yani Kûr’ân-ı Kerîm’in içinde bulunan hareketler insanın hareketsiz olan iç âlemini harekete geçirerek orada bulunan İlâh-î mânâları tatbik eder hale getirerek ilim ve irfanın artmasına sebep olmaktadır. İşte bu faaliyette azami derecede fayda sağlamak için evvelâ zâhiren abdestli olmak lâzımdır, abdestli olmayan zâhir ehli bu hüküm ile onun zâhirine dokunamaz, dokunursa fayda sağlayamaz, zâhiren böyle olduğu gibi batınende böyledir. Zâhiren her abdestli olan kişi elinde Kûr’ân-ı Kerim’i tuttuğu halde acaba batınını yani özünü tutmuş olabilir mi? Hayır, özüne temas etmiş olamaz ancak zâhirini okur, bâtınını okuyamaz, bunları anlayabilmesi için Kûr’ân-ı Kerîm’in kardeşi olan gerçek bir İnsân-ı Kâmil’in eğitiminden geçip onun nefhasını alması ve bu yolda onun hayat suyu ile gusledip, beşeriyetinden soyunup batıni tahiriliğede ulaşması gerekmektedir. İşte ancak bu ilmi ve irfanı tahirlik ile kâmil hale gelen kişi, ikiz kardeşi olan “Hu” ya, yani “O’na” yani Kûr’ân’a dokunur temas eder, bu dokunuş ilk olarak eline aldığı dokunuşla beraber içindeki mânâları anlayarak onları anlayış dokunuşları olarak algılaması bâtıni mânâda ki, O’na dokunuş teması olur. Zâhiren abdestsiz olarak O’nun yani “Hu” nun zâhirine dokunmak yasaktır, zahiren abdestleri olduğu halde bâtıni abdestleri olmayanlarında “Hu”nun hakikatine dokunmaları yasaklanmıştır. O halde gerçek mânâ da Kûr’ân-ı Kerîm’i okumaya başlamak ve O’na zâhir, bâtın temas etmek için bu iki taharatı yani temizliğide yapmamız gerekmektedir. Bu taharatların biri su ile bedenimizin taharatı, diğeri ise varlığımızı kaplamış olan nefsi benliğimizden taharat ile olabilmektedir. 

2. Nahl Sûresi 16/98.Ayet “Feizâ kara'tel Kur'âne festeız billâhi mineş şeytanir raciym” yani “Kûr’ân okuyacağın zaman o kovulmuş olan şeytandan hemen Allah’a sığın” 

Bu Âyet-i Kerîm’e Kûr’ân-ı Kerîm’in başında zâhiren yazıda olmamakla birlikte bâtınen ve okunuyorken de lisânen vardır, okumaya başlamanın ilk şartlarından biridir. “İkra” “Oku” emriyle Kûr’ân-ı Kerîm’i okumaya başlayan kişinin ilk lâfzi sözü bu Âyet ile ifade edilen hüküm ile yazıda olmadığı halde “Euzü Billâhi mineş şeytanirracîm” diye başlayıp, devam ederek, yazıda olan "Bismillâh'ir-Rahmân'ir-Rahîm” i okuyup daha sonra gelen hangi bölümü okuya-caksa o bölümü okumaya başlayıp, devam etmesidir.

İlâh-î kitabımızın İlâh-î emri olan bu hüküm çok dikkat çekicidir, Her Kûr’ân okunmaya başlandığında bu hükmün yazıda olmadığı halde lisânen tatbik edilmesi muhakkak çok, açık olarak dikkat edilmesi ve üzerinde durulması gereken bir konu olduğuda aşikârdır. “Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım” (16/98) hükmü ve ifadesi gerçekten çok dikkat çekicidir, bu âlemde o kadar çok varlık varken niçin şeytandan sığınılmaya, korunmaya emir olunmuştur. Öyle bir husus ortaya çıkmıştır ki sanki bir tarafta Allah (c.c) diğer tarafta şeytan yani iblis vardır ve Hakk’a karşı taraf olmaktadır, bu düşünceler içerisinde hadiseyi değerlendir-memiz gerekmektedir ancak bu yoldan bu işi daha iyi analiz etme imkânı oluşmuş olur. İşte bu hadise yani uyarı insanın en çok dikkat etmesi yani uyanık olması lazım gelen şeyin bu varlık olduğu bilincinin kendisinde yerleşmesini anlatmak içindir.

Kûr’ân-ı Kerîm’i okumaya başlarken dahi şeytanın insana musallat olabilme imkânı var ise diğer dünya işlerinde hayli, hayli vardır, o zaman her işe başlarken bu sözü söylememizde yarar olacaktır, yani Kûr’ân-ı Kerîm’i okumaya başlarken kovulmuş şeytandan Allah’a sığınmamız, diğer bir ifade ile hayal ve vehimden soyunarak gerçek bir idrak ve anlayış ile Kûr’ân’ı okumaya başlamamız gerekmekte, o zaman işte O bize ulaşmakta biz de O’na ulaşabilmekteyiz hakikati itibarıyla. Bundan kurtulup sağlıklı bir düşünce ve anlayışa sahip olabilmek için Allah’a sığınma emredilmiştir çünkü Allah (c.c) lâfzı câmi bir isimdir, bütün isimleri bünyesinde toplamıştır, diğer isimler böyle değildir sadece kendi ismi kapsamı içerisinde faaliyet göstermektedirler fakat Allah (c.c) ismi bütün isimleri toplamıştır ve onlara hakimdir.

İnsan ağırlıklı olarak Selâm isminin zuhuru ve terkipler halinde bütün Esmâ-i İlâhiyyenin zuhurudur, melekler Sûbbuh ve Kuddûs isimlerinin zuhuru, şeytan ise Aziz, Cabbar, Mütekebbir ve Kahhar isimlerinin zuhurudur, kendisinde bu isimler ağırlıklıdır, hal böyle olunca bu isimlere karşı koymak ancak Allah ismine sığınmakla yani onun koruması altına girmekle olur, başka bir ismin bu genişlikte kapsama alanı olmadığından ona karşı fazla tesirli olmaz, “Euzü BiKe minKe” yani “Senden sana sığınırım” ifadesiyle belirtilen dua da bu hakikate dikkat çekilmek istenmiştir. Şeytanı faaliyyete geçiren isimlerden onu hükümsüz bırakarak Allah ismine yani isimlerinden Zâtına sığınırım demek olmuş olur. Şeytan yani iblis insandaki nefsi emmâre, nefsi benliği ifade eder, onun karşılığıdır eğer eğitilmezse yukarıda belirtilen isimler bilhassa Kahhar ismi o vücudu istila eder ve hükmünü mutlak yürütür, kendi kurguladığı fikir ve düşünceleri kişisine belki zorla tatbik ettirir, en fazla bozgunculuğu varı yok, yoku ise var göstermesidir ki bu hal gerçek değerleri altüst eder, bu haldeyken o kimse ne yaparsa yapsın hep hayal ve vehim ile hareket ederek bu yollardan gelen kararları verir ve tabiidir ki çok kerede yanılır.

Kûr’ân-ı Kerîm’i okumak kişinin hayatında yapacağı en değerli ve güzel iştir ve bunun için kişinin şeytan, iblis ifadesiyle belirtilen hayal ve vehimden arınmış salt ve saf bir ruh ile yani hakiki sâfiyetiyle kendisine üflenmiş olan “ve nefahtü fiyhi min ruhi” “ona ruhumdan üfledim” 38/72 Âyeti ile Kûr’ân-ı Kerîm’i yani zâti hakikatleri kendinde bulunan İlâh-î zâtı ile okumaya başlaması gerçek Kûr’ân-ı Kerîm’i okumaya başlaması olacaktır.

İşte bu tür okuyuşa tek mani şeytan, iblis yani hayal ve vehim’dir, bundan kurtulup temiz bir akıl, gönül, ruh ve idrakle okunan Kûr’ân-ı Kerîm kişiyi bu yoldan İlâh-î Zât’a yani Allah (c.c) Hz. lerine ulaştıracaktır, bu hakikat ancak “Euzü Billâhi mineş şeytanirracîm” Allah’a sığınıp, hayal ve vehim’den kurtulduktan sonra ancak o zaman "Bismillâh'ir-Rahman'ir-Rahîm” diyerek o anahtar ile sonsuz mânâ kilitlerini açmanın yolu böylece okuyanlara açılarak engin bir Kûr’an yolcusu olarak Kûr’ân’da yolculuğa sağlıklı ve güvenilir bir şekilde başlayabilecektir. 

3. Müzemmil Sûresi 73/4.Ayet “Ev zid 'aleyhi ve rettililKur'âne tertiyla” yani “veya onun üzerine arttır ve Kur’an’ı güzelce tane tane bir ölçü üzere oku” Bu yüce mânâ yolculuğunun verimli olması bazı ölçülere bağlıdır, o da üçüncü aşamadır, birinci aşama yukarıda özet olarak ifade etmeye çalıştığımız temas, dokunma, tutmadır, ikinci aşama idrak ve şuur ile başlama, üçüncü aşama ise tertil yani ölçüdür, okunan her bir kelime ve Âyetin ölçüsü yani mertebesidir.

Kûr’ân-ı Kerîm Âdem (a.s) dan başlayarak Hakikat-i Muhammediyye’ye, oradan Hakikati Ahadiyyeti Ahmediyye’ye kadar uzanan mertebeler göstergesi, bütünüdür. Okunan Âyeti kerîme’nin ölçüsü, mertebesi bilinemez ise o Âyet-i kerîme’ye gerçek mânâsı verilemeyip sadece zâhiri ile amel edilmiş olur ki bu yüzden özü itibarıyla perdelenmiş olur. Kûr’ân’ın yani Zâti İlâh-î’nin daha geniş mânâ da okunarak idrak ve telâkkî edilmesi bu üç asla riayetle ancak mümkün olacağı açık olarak belirtilmiş olmaktadır.

Müzemmil Sûresi 73/4.ayetinde belirtildiği gibi “Ev zid 'aleyhi ve rettililKur'âne tertiyla” yani “veya onun üzerine arttır ve Kur’an’ı güzelce tane tane bir ölçü üzere oku” burada ölçüden kasıt onun mertebesi, ayetin bulunduğu makamı anlayarak okuyabilmektir.

Bu ölçü iki yönlü yani ses ve mânâ üzere olmaktadır.

Ses ölçüleri, sesli olarak okunan Kûr’ân-ı Kerîm’in okuyan tarafından tecvid kaidelerine uyarak okunmasıdır, yedi şekli ve değişik makamlarından da değişik okunuşları vardır. Mânâ ölçüleri üzere okunması ise, o da iki yönlüdür ki, Biri, kendi mertebeleri ile, Diğeri ise seyri sülûk mertebesi itibarıyladır. Yani Kûr’ân-ı Kerîm’in her Âyetinin bir kendi mertebesi vardır, seyri sûlukta da okuyan kişinin kendi mertebesi vardır, bir kişi Kûr’ân-ı Kerîm’i ancak kendi mertebesinden okuyabilir, ki en fazla nereye gelmişse o mertebeden okuyabilir, işte ölçüsüde bu olmuş olur, fakat bizler kendi mertebemizden değil Kûr’ân’ın gerçek mertebesinden okuyup anlamaya çalışıp gayret göstermeliyiz. Her Âyetin içinde bulunan ifade ettiği seyri sülûk yolunda (12+1) onüç mertebeyi bildirmektedir, bu mertebeler bilinerek okunan ve anlaşılan Kûr’ân-ı Kerîm okunmasına zâti okunuş denir ki Zât mertebesi itibarıyla okuyuş ve idrak edip, yaşayış demektir, yaşantısını ehli bilir. Buna ehil olmuş kimselere ehlullah yani Allah ehli denir, mertebeleri zatiyyun’dur. İyi niyetle Kûr’ân okuyan her kimse mutlak sûrette kendi mertebesi itibarıyla hayatında yapmış olduğu kendine göre en değerli şeydir, bu meşguliyetten daha değerli meşguliyet dünya üzerinde tasavvur edilemez. Hadîs-i Şerif’lerde belirtildiği gibi “Sizin en hayırlınız Kûr’ân-ı Kerîm’i öğrenen ve öğretendir”, “Ümmetimin yaptığı ibadetlerin en kıymetlisi Kûr’ân-ı Kerîm’i mushaf’a bakarak okumaktır” Peygamber Efendimiz (s.a.v) de “Kûr’ân-ı Kerim’i benden öğrendiğiniz gibi okuyunuz” diye emretmiştir yani hem sesi hem de manası ile demektir, devam eden bu tavsiyelerden bu kadar örnek vererek yetinelim. 

Kûr’ân-ı Kerîm bilindiği gibi Zât’tır, bizler Kûr’ân-ı Kerîm’i okuduğumuz zaman Zât-ı İlâhiyye bize o Kûr’ân-ı Kerîm’i okumaktadır, her ne kadar bizim lisanımızdan biz okuyorsak da. Yukarıda belirtilmeye çalışılan üç hususu gözönünde bulundururak gayretimiz nispetinde Kûr’ân-ı Kerîm’i okumaya başlarsak mânevi teçhizatlar ve mânevi korunma altında olacağımızdan hayal, vehim, heva ve dünya muhabbeti onu gerçek mânâ da anlamamıza mani olamayacaktır. Bu hisler, anlayış ve temizlik içerisinde elimize alıp tuttuğumuz, temas ettiğimiz Kûr’ân-ı Kerîm’i “Euzü Billâhi mineş şeytânirracîm” Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınarak ve mânâlarının açılması için anahtar olarak "Bismillâh'ir-Rahmân'ir-Rahîm” diye lisana dönüştürüp seslendirerek ve tertiyl (ölçü) ile okumaya başladıktan sonra arkasından sırayla “Elhamdü lillâhi Rabbi’l âlemiyn” diye devam etmekteyiz, ilk “elhamd” bu okuyuş düzeni içerisinde başladığımızdan dolayı hamdetmekteyiz, hakikatini idrak etmişsek eğer.

Burada yeri gelmişken birşeye daha dikkat çekmek istiyorum, o da şudur, nasıl ki Kûr’ân-ı Kerîm’i okumaya başlarken kovulmuş şeytandan Allah’a sığındığımız gibi, bitirirken de en son Nas Sûresi 114/6.ayet “minel cinneti ven nas” o vesvese veren gerek cin’den gerek insan’dan Allah’a sığınmalıdır” yani başlarken Allah’a sığınma var, bitirirken de Allah’a sığınma vardır. Kûr’ân-ı Kerîm’in son Sûresi’de bizlere aynı uyarıyı yapmaktadır, bu sûreyi şerif ile Kûr’ân-ı Kerîm son bulmuş olmaktadır, gerçekten çok dikkat çekicidir, başlarken ve bitirirken aynı ikaz vardır, şeytandan korunmadır. Başlarken okumaya mani olma-ması, hayal ve vehmin karışmaması için, Kûr’ân-ı Kerîm’i okumayı bitirirken ise dünya işlerine başladığımız zaman da ilk Kûr’ân-ı Kerîm’i okuyormuş gibi pak ve temiz olmamız gerekmektedir, çünkü aslında bu âlem fiili Kûr’ân’dır, Mushaf-ı Şerif’i elimize alıp okumadığımız zamanlar bile bizler fiili Kûr’ân’ın içinde yaşamaktayız. Kendi hakikatleri ile temiz, pak yaşayanlar cennet ve Zât Âyetlerini, nefisleriyle, hayal ve vehimleriyle yaşayanlar ise cehennem Âyetlerini ifade etmektedirler, ki böylece akıbetleri oraları olur Allah(c.c.) cümlemizi muhafaza buyursun. 

Kur’an’ı Kerîm’de yolculuğun üç yönü vardır, evvelâ Hakk’tan hâlka, sonra hâlktan Hakk’a dönüş, sonra tekrar Hakk’tan hâlka ama Hakk olarak halkın içine dönmek, işte âlemin varlık sebebi budur yani Cenâb-ı Hakk’ın kendini bildirmek istemesidir, a’maiyetten zuhura çıkması, nihayetinde insanı hâlketmesi ve zâti yönden onda zuhurda olması, bunun yanında bütün âlemde fiilleri, isimleri ve sıfatları yönünden zuhurda olması ve bütün bunların faaliyeti içinde kabiliyyetin olması gerekiyor, kabiliyet olmadan sadece faaliyetle oluşacak bir oluşum bu değildir.[14]

---------------

إِنَّا سَنُلْقِي عَلَيْكَ قَوْلًا ثَقِيلًا {المزمل/5}

(73/5) “İnnâ senulkî ‘aleyke kavlen sekîlâ(n)”

(73/5) Doğrusu biz sana taşıması ağır bir söz vâhyedeceğiz.

---------------

Bu âyet-i kerimede de Cenâb-ı Hakk kendi zâtı ile Hz. Rasûlullah’a aracısız olarak ne kadar açık hitap ettiği görül-mektedir.

Ey beşeriyet örtüsüne bürünen Muhammed! Gecede yani “fena fillâh”dan kalk ve Kûr’ân oku, yani “baka billâh”ı yaşa ve anla, “derk et” hazırlan, biz sana taşıması ağır bir “söz” vâhyedeceğiz.

Bilindiği gibi bâtındaki mânâlar lâfz (söz) olarak beşerin lisanından zuhura çıkıp idraklere yansırlar, böylece kişiler her birlerine içlerindeki mânâları ifade etme imkânına sahip olmuş olurlar. 

Yine bilindiği gibi beşer lisanına en ağır gelen Allah (c.c.) lâfzı (sözü) dır. Söylenmesi kolay olmakla beraber, içindeki mânâyı, ağırlık olarak “bütün âlemler” ve mânâ olarak da ancak “İnsân-ı Kâmil” çekebilir. 

Her insân “Allah” (c.c.) sözünü söyler fakat hayâlin-de onu ne derece tanıyabiliyorsa ancak o kadarını çeker. 

Taşınması ağır söz “Allah” (c.c.), lâfzı taşıyan da, onun zuhur mahalli olan “İnsân-ı Kâmil”dir. 

İlk İnsân-ı Kâmil ise, onu bütün mertebeleri itibariyle yaşayan, taşiyan Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) efendimiz-dir. 

Ağır söz “Allah” (c.c.) lâfzıdır. Âyet-i Kerime bu ha-kikati açık olarak ifade etmektedir. Bu özellik daha sonraları onun manevi varislerine geçmiştir.

Füsus’ül Hikem’de; “İnsân-ı Kâmil sûret-i ilâhiyye üzere mahlûktur. Ve sûret-i rûhiyye ve cismaniyyesinin cümlesi “Allah” ismi cami’inin gölgesidir,” yani “zuhur mahallidir,” denmektedir.

Yunus Emre de bu hakikati, “ete kemiğe büründüm Yunus diye göründüm,” şekliyle ifade etmeğe çalışmıştır. 

Gerçekten bu lâfz çok ağır bir sözdür, ancak onu taşıyan yine kendisidir, başkası yoktur ki taşısın.[15] “ İz- -T-B- ”

Yolumuza Mesnevi Şerifte “Müzzemmil” açıklaması ile devam edelim.

“Yâ eyyühe’l-müzemmil!” âyet-i kerimesinin tefsîri

Bu sûre-i şerîfenin sebeb-i nüzûlünde ulemânın ihtilâfı vardır. Cenâb-ı Pîr efendimizin zehâb-ı âlilerine muvâfık olan sebebi İsmâîl-i Ankaravî (k.s.) hazretleri şerh-i şerifinde hülâsâ edip, şöyle buyururlar:

Peygamber Efendimiz’in bi’set-i seniyyeleri ibtidâsında Kureyş kabilesinin büyükleri kibir ve enâniyetleri sebebiyle Resûl-i Ekrem’in da’vetinden istinkâf ettiler ve bir yere toplanıp müzâkerâta başladılar; içlerinden birisi dedi: “Siz bunu zemmederken mütenâkız sözler söylüyorsunuz. Kiminiz kâhin, kiminiz şâir, kiminiz deli, kiminiz yalancı diyorsunuz. Halbuki şimdiye kadar hiçbir kimse onun kehânet ve falcılık ettiğini ve şiir söylediğini görmemiştir; ve ondaki aklın kemâline ve bilcümle umûrundaki doğruluğuna herkes şehâdet eder. Binâenaleyh sizin bu sözlerinizi işitenler sâika-i garaz ve nefsâniyet ile iftirâ ettiğinize hükm edip, aslâ ehemmiyet vermez; bâri işiten kimselerin kabûl edebileceği bir söz söyleyiniz!” Velîd b. Mugîre dedi ki: “Ben ona pek ziyâde münâsebeti olan sihirbâzlık vasfını düşündüm, ona sihirbaz diyelim, zîrâ sihirbâzın şânı, dostu dostan ayırmak ve birtakım hârikulâde ahvâl izhâr etmektir; bunda ise bu haller tamâmiyle mevcûddur.” Hâzır olanlann hepsi bu vasfı muvâfık bulup dağıldılar. Bu haber Sultân-ı kevneyn (s.a.v.) Efendimiz’e vâsıl olunca, kalb-i şerifleri mahzûn olup, hâne-i saâdetlerine gittiler ve bir kilim örtünüp yattılar. Hz. Cibril o anda bu âyet-i kerîmemi getirdi. “Müzzemmil", “kilim örtünen ve esvâbına bürünen” demektir. (Müzzemmil, 73/1) ya’ni “Ey kilime veyâ esvâbına bürünen!" demek olur.

Nebiye: "Ey Ebu’l-Hereb kilimden dışarıya çık." diye bu sebebden müzzemmil okudu.

“Bü’l-hereb", “hereb” kaçmak ve “bü’l-hereb”, çok kaçıcı demektir ve “ihtifâ sâhibi” demekten kinâye olur. Ya’ni, Hak “Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri, ahmakların reîs ve hüküm sâhibi olup âkillerin, onlann uğursuzluklanndan kilim içine örtünmeleri sebebinden dolayı, kilim içine örtünen Peygamber-i zîşânına: “Ey benim kilime bürünen Resûl’üm! O kilimden dışanya çık!" diye hitâb buyurdu.

"Başını kilime çekme ve yüzünü örtme; cihân 

hayrân bir cisimdir ve sen akılsın!

“Cihân halkı bir cism-i câmid gibi akılsız ve anlayışsızdır, aslâ hakâyıkı müdrik değildirler; sen ise akl-ı tâmsın ve akl-ı külsün, halk-ı âleme senden anlayışlar ve idrâkler hâsıl olacaktır. Binâenaleyh dışarıya çık, yüzünü örtme!”

"Sakın müddeînin ârından gizli olma; zîrâ sen şa'şaaya mensûb olan vahyin şemini tutarsın!"

“Şa’şa”’, parlamak ve yaldıramak; sonundaki “yâ” nisbet içindir. Vahy-i ilâhî şem’e teşbih buyurulmuştur. “Şa’şaî,” bu şem’-i vahyin sıfatıdır. “Neng-i müddeî’’den murâd, münkirlerin Resûl-i Ekrem’e tâbi’ olmaktan arlanmaları ve tekebbür etmeleridir. Ya’ni, “Ey Resûl-i Ekrem’im, sen münkirlerin ve câhillerin kendilerini büyük görüp sana tâbi’ olmaktan utandıklarından dolayı mahzûn olarak saklanma, dışanya çık! Zîrâ sende parlamaklığa mensûb olan benim vahyim projektörü vardır ki, onunla zulümât-ı tabuyye âlemini aydınlatacaksın!”

Âgâh ol, gece kalk ki, ey hümâm şemsin, şem' gecede kıyamda olur.

“Hümâm”, büyük ve pâdişâh ve âlî-himmet kimse. “Şem”’, her asra göre değişen âlet-i tenvirdir. Eski zamanlarda bal mumundan yapılırdı ve şem’ denilirdi; sonra petrol lambaları çıktı. Hâl-i hâzırda elektrik isti’mâl olunmağa başladı. Binâenaleyh “şem”’ kelimesine âlet-i tenvîr ma’nâsı verilmek münâsib olur. Bu beyt-i şerifte (Müzzemmil, 73/1) âyet-i kerîmesinin mâba’di olan (Müzzemmil, 73/2-4) ya’ni “Gecenin bir sülüsünde veyâ iki sülüsünde kâim ol ve kelimât-ı kur’âniyyeyi vâzıh bir sûrette oku!” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya’ni: “Ey âlî-himmet Resûl’üm, geceleri kalk, zîrâ sen âlet-i tenvîrimsin, seninle zulümât-ı tabuyyeyi izâle edeceğim; zîrâ âlet-i tenvîr karanlıklarda kâim olmak îcâb eder.”

"Senin ziyan olmaksızın, aydınlık olan gündüz dahi gecedir; senin penâhın olmaksızın, arslan tavşanın esîridir."

“Erneb”, tavşan demektir. “Senin nûr-ı ma’nevîn 

olmaksızın, sûrî güneşin vücûda getirdiği aydınlık gündüz dahi, gece hükmündedir; zîrâ o aydınlık beşerin tab’-ı hayvânîsini izâle etmez, bilakis cismâniyetin zulmetini takviye eder. Senin penâhın ve himâyen olmaksızın, ma’nâ arslanları olduklarını iddiâ eden feylesoflar ve hakimler, tavşan gibi hüekâr olan nefsin mağlûbudur.”

Menkabe: Hükemâ-yı yunâniyye zamânında gâyet güzel ve meşhûr bir fahişe varmış; bundan feylesoflann hallerini sormuşlar cevâben demiş ki: “Ben onların ne düşündüklerini ve ne yaptıklarını bilmem, yalnız şunu bilirim ki, akşam olunca onlar da şâir insanlar gibi, bizim kapıyı çalıyorlar.”

Bu safâ denizinde gemici ol, zîrâ sen ey Mustafâ, ikinci Nûh'sun!"

Ya’ni, “Peygamberim olan Nûh, tûfân-ı sûrîde kesîf olan sularda gemicilik yaptığı gibi, ey mahbûbiyetle muhtâr kıldığım Resûl-i Ekrem’im, sen dahi bu safâ denizinde ve ilm-i ledün deryâsında ikinci Nûh mesâbesinde bir gemici ol ve kullanmı zulümât-ı tabîiyye tûfâmna karşı helâkten kurtar!”

Bu ma’nâ bu cildin 540 numarasına müsâdif olan [“Bunun için Peygamber buyurdu ki: “Ben zamânın tûfânında gemi gibiyim.”] beyt-i şerifinde de münderic olup ya’ni “Benim ümmetimin meseli, Nûh gemisinin meseli gibidir; ona temessük[16] eden kimse necât buldu ve ondan tahallüf eden kimse boğuldu” hadîs-i şerifini îzâh buyurur.

Ukalâya her yol için, husûsiyle su yolunda hir yol tanıyıcı lâzımdır.

“Lübâb”, her şeyin iyisi ve güzîdesi ve hâlisi demektir ve “akıllılar” ma’nâsına da gelir. Burada ikinci ma’nâ münâsibdir. Ya’ni, “Zâhirde ve bâtında yol bilmeyen akıllılara rehberlik etmek üzere bir yol tanıyan kimse lâzımdır. Hele o yol zâhirde cisimler için tehlikesi çok olan deniz yolu olursa, mâhir bir kaptan ve bâtında rûhlar için tehlikesi ve geçitleri pek çok hak yolu olursa, muhakkak bir insân-ı kâmil lâzımdır.”

"Kalk, yolu vurulmuş kervana bak! Her tarafta gemici olmuş bir gul-yabânî vardır!"

“Kalk, İblîs-i şakî tarafından yollan vurulmuş beşer kervânına bak! Her tarafta doğru yolu gösteriyorum diye beşerin idrâk-i hakîkat yollannı şaşırtan görünen ve görünmeyen bir gulyabânî vardır.”

"Vaktin Hızırısın her geminin mededi sensin, Rûhullâh gibi ienhâ gidicilik etme!"

Birinci mısrâ’ hakkında şârihlerden Bahru’l-Ulûm hazretleri buyururlar ki: “Hızır” ta’bîri, “ulûm-i ledünniyye ifâza edici” ma’nâsından istiâre olunmuştur; binâenaleyh ma’nâ, “Bu vakitte ilim ifâza edici ancak sensin, başkası değildir!” demek olur. Yoksa maksad Server-i âlem (s.a.v.) hazretlerinin Hızır (a.s.)a teşbîhi değildir. Zîrâ a’lânın ednâya teşbihi câiz olmaz.” Fakîr derim ki: Kamûs'un beyânına göre Hızır kelimesi “ketf ’ vezninde “hazr” yeşil fidana ve tâze ekine ve tâze sebzeye ve çayıra ve çimene ıtlâk olunur. Bu sûrette “Hazr-ı vaktî”, “Sen nübüvvetin tâze fidanısın!" ma’nâsına alınırsa tekellüfe ve a’lânın ednâya teşbihine de mahal kalmaz. İkinci mısrâ’da “Rûhul-lâh”dan murâd Îsâ (a.s.)dır. Bu mısrâ’ın ma’nâsı cenâb-ı Pir efendimiz Fîhi Mâ Fihlerinin 21. faslında şöyle tavzih buyururlar: “Peygamber (a.s.) “Lâ rehbâniyyete fi’l-İslâm” ya’ni “İslâm’da ruhbâniyyet yoktur” buyurdu. Ruhbânlar için tarîk-ı halvet ve dağlarda sâkin olmak ve kadın almamak ve dünyâyı terk eylemek vardır. Hak Teâlâ (azze ve celle) ince bir yolu Peygamber’e gizlice gösterdi; o da nedir? Cevirlerini çekmek ve onlann muhâlâtını dinlemek ve onun üzerine sa’y etmek ve kendini mühezzeb kılmak için kadın almaktır.” Ve yine o faslın bir fıkrasında da şöyle buyururlar: “îsâ (a.s.)ın tarîki, mücâhede ve halvet ve şehvetten ictinâbdır; ve tarîk-ı Muhammedî ise kadının ve erkeğin cevirlerini çekmektir."

Beytin hülâsaten ma’nâsi: “Sen bu vakitte nübüvvetin tâze fidanısın ve bu vücûd-ı izâfî deryâsında tabîat ve nefsâniyet firtınaları arasında yüzen, her bir cism-i beşer gemisinin yardımcısı sensin; zîrâ biz seni bilumûm beşerin selâmeti için gönderdik. Nitekim (Sebe’ 34/28) “Biz seni ancak nâsın kâffesine gönderdik” buyurulur. Binâenaleyh sen Îsâ (a.s.) gibi halveti ve nâsdan uzleti ihtiyâr etme!”

Çünki sen bu cemiyetten evvel göğün şem'i idin; inkıta' ve halvet getiriciliği bırak!

“Göğün şemi’nden murâd, ya’ni “Ben nebî idim, halbuki Âdem su ile toprak arasında idi” hadîs-i şerifinde işâret buyurulduğu üzere, Resûl-i Ekrem’in âlem-i ervâhdaki nübüvvetleridir. Ya’ni “Sen bu âlem-i cismâniyyette efrâd-ı beşer cem’iyetine gelmezden evvel, âlem-i ervâhda cem’iyyet-i ervâhın şem’i ve nebîsi [idin]. Bu âleme geldikten sonra sana halktan inkıtâ’ ve kesilmek ve halvete çekilmek câiz değildir; bu hâli terk et!”

Halvet vakti değildir, ceme gel! Ey Resûl'üm hüdâ Kâf gibi ve sen hümâ gibisin!"

“Ey Resûl-i Ekrem’im, tenhâ yaşamak vakti değildir; cem’iyyet-i beşeriyyeye karşı! Zîrâ benim ism-i Hâdî’min mazhar-ı etemmisin. Hidâyet Kâf dağı gibi ve sen Kâf dağının sâkini olan ankâ kuşu gibisin!” “Kâf dağı” eslâf tarafından, dünyânın etrafını kaplayan bir dağ olarak tahayyül ve ismi mevcûd, cismi ma’dûm olan ankâ kuşunun o dağda sâkin olduğu tevehhüm olunur idi. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu tahayyül ve tevehhüm üzerine, lisân-ı Hak’dan bir teşbih yapmışlardır. Bu teşbîhdeki nükte budur ki, Resûl-i Ekrem hazretlerinin zuhûruyla âfâk-ı âlemi hidâyet istilâ etmiş ve rahmet-i ilâhiyye kaplamıştır. Ve hakikatı muhammediyyeleri anka kuşu gibi, ehl-i cihân tarafından lâyıkıyla idrâk olunamamıştır.

“Bedir, feleğin sadrı üzerine gece gidici oldu; köpeklerin bağırmasından seyri terk etmez"

Meselâ “Ayın on dördü, arza nazaran evvelki felek üzerinde gece devr edici oldu; fakat onun devri esnâsında arz üzerindeki köpeklerin bağırmalarından dolayı ay devrinden vazgeçmez.” “Sadr” her şeyin evveline denir. “Sadr-ı felek”, feleğin evveli demek olur ki, arzın peyki olduğuna işâret 

buyurulur.

"Senin bedr-i münîrine tan ediciler köpekler gibidir, senin sadrın tarafına bağırma tutarlar."

“Sadr” burada, yüksek mertebe ma’nâsınadır. “Senin bedr-i münîr mesabesinde olan nübüvvetine ta’n edenler, aya karşı havlayan köpekler gibidir, senin o yüksek merteben tarafına ta’n ederler ve onların bu ta'nları köpeklerin 

av’avasıdır.”[17]

“Bu köpekler "Ensıtû!" emrinden sağırdırlar. Senin bedrine sadrın cihetinden huv hav edicilerdir ”

Bu beyt-i şerîfde (A’râf, 7/204) ya’ni “Kur’ân okunduğu vakit, onu dinleyin ve susun, merhamet olunmanız me’mûldür” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya’ni, “Köpek mesâbesinde olan bu ta’n ediciler, Hak Teâlâ’nın “Susun!” emrinden sağırdırlar. Onların bu gibi emirler kulaklanna girmez, sefâhetleri ve akılsızlıktan cihetinden senin bedr-i nübüvvetine karşı hav hav diye bağırırlar.” 

Ey şifâ, sen sakın hastayı, sağırın öfkesinden dolayı, körün asasını terk etme!"

“Ey vücûdu, emrâz-ı ma'neviyye ile hasta olan beşere ayn-ı şifâ olan Resûl-i Ekrem’im, sen sakın hasta olan beşeriyetin tedâvîsinden vazgeçme ve sağır olan münkirlere karşı öfkenden dolayı Hak yolunda kör olan bîçârelerin asâsı olan evâmir-i ilâhiyyemi teblîğden çekinme!”

"Sen demedin mi ki, a'mâyı yola kâid olan, ilâhdan yüz sevâb ve ecr bulur!"

Bu beyt-i şerîfde “Kim ki, bir gözü görmeyeni kırk adım yeder ve çekerse, onun geçmiş günâhlan mağfiret olunur’’ hadîs-i şerifine işâret buyurulur.

"Her kim bir körü kırk adım çekerse mağfur olur ve reşed bulur."

“Reşed”, hayır ve rahmet ve hidâyet demektir. Bu beyt-i şerîf, yukarıda zikr olunan hadîs-i şerifin nazmen tercümesidir.

"Binâenaleyh sen bu karârsız cihandan, körlerin bölüğünü katar katar çek!”

“Cevk”, bölük ve fevc ma’nâsmadır. “İmdi mâdemki sen âlem-i hakikatin yolunu görür ve bilirsin, binâenaleyh her biri bu yolda birer kör olan efrâd-ı beşeri fevc fevc ve katar katar bu fânî olan cihândan, âlem-i hakîkat tarafına çek!”

"Hâdînin işi bu olur; sen hadîsin, âhir zamanın matemine şâdîsin!" 

“Ey habibim, sen benim ism-i Hâdî’nin mazhar-ı etemmisin, böyle bir mazharının işi, ancak halka hidâyet-bahş olmak olur. Ve sen dünyânın âhir ömründe meb’ûs oldun ve âhir zaman peygamberi olduğun için, hayât-ı maddiyye-i beşerin son günlerinin mâtemine sürûr-ı rûhânîsin!”

Ma’lûm olsun ki, Peygamber’imiz (s.a.v.) Efendimiz’in bi’set-i seniyyeleri, alâmât-ı kıyamettendir; ve zât-ı şerifleri “Hâtem-i enbiyâ”dır. Şimdiye kadar hiçbir peygamber zuhûr etmedi ve bundan sonra da zuhûr edecek değildir. Nitekim hadîs-i şerîfde buyurulmuştur. Resûl-i zîşân Efendimiz şehâdet parmaklarıyla orta parmaklannı açıp: “Benim ile kıyâmet arası böyledir” buyurmuşlardır. Ve kıyâmetin ta’dâd buyurdukları küçük alâmetlerinden ba’zılarını zikr edeyim: “Çocuklar analarına ve babalarına âsî olur, me’mûrlar arasında irtişa çoğalır, içkiler mübâh sûrette kullanılır, rakslar çoğalır, halk arasında emniyet kalmaz, câmi’lerde Kur’ân-ı Kerîm kasîde okunur gibi cehren kırâat olunur. İlm-i dîne rağbet kalmaz; halk namaz kılmaz olur; faizler mübâh hâline gelir, zulüm çoğalır ve zinâ ve fuhuş intişâr eder ve tüccar hilekâr olur, erkekler kadın ve kadınlar erkek elbisesi giyerler. Kâfirlere ve zâlimlere hürmet ve riâyet olunur. Çok yüksek binâlar yapılır ilh.”

“Ey müttakilerin imâmı, bu hayâl düşünücüleri yakîne kadar gidici et!"

“Takvâ”, şeriata nazaran “âdâb-ı şeriatın muhafazasıdır; 

ve tarîkate nazaran “nefsin hazlarını terk"tir; ve hakikate nazaran “Hak’dan uzaklaştıran her şeyden mücânebet”tir. Binâenaleyh takvânın en yüksek mertebesi, kalbi Allâh’ın gayrinden külliyyen kat’ edip, gayr ile meşguliyeti harâm-ı mahz bilmektir. Resûl-i Ekrem Efendimiz bu üç nevi’ takvânın imâmıdır. “Hayâl düşünücüler”den murâd, suver-i âleme gönül bağlayanlar ve Hakk’ın gayriyle meşgul olanlardır, zîrâ suver-i âlem baştan başa hayâlden ibârettir. “Yakîn”den murâd, vücûd-ı hakîkî-i Hak’dır. Ya’ni, “Ey muttakîlerin imâmı olan Resûl-i zîşânım, gönüllerini Hakk’ın gayrine rabt edenleri, Hakk’a gidinceye kadar teslîk et!”

"Her kim senin mekrinde gönlünü rehin tutarsa, onun boynunu ben vururum; sen mesrûr olarak git!"

“Her kim senin vazîfe-i nübüvvetine ve senin zâtına karşı, mekr ve hile husûlüne gönlünü ve fikrini merhûn ve mahsûs tutarsa, kahnm ile onun boynunu ben vururum; sen vazîfe-i nübüvvetine şâd ve mesrûr olarak devâm et!” Nitekim Hak Teâlâ hazretleri (Hicr, 15/95) ya’ni “Muhakkak biz, seninle istihzâ edenlere kifayet ederiz” ve (Zümer, 39/36) ya’ni “Allâh kuluna kâfi değil midir?” buyurur. 

"Onların kör başları üzerine körlükler koyarım; o şeker zanneder, halbuki ona zehir veririm."

“O münkirlerin ta’nları üzerine körlüklerini iki kat yapanım, seni görmezler. Nitekim âyet-i kerîmede (A’râf, 7/198) ya’ni “Yâ Habîbim, sen onların sana baktıklanm görürsün, halbuki onlar görmezler" buyurulur. Onların körlükleri o mertebededir ki, ben onlara kahnmla tecellî ederim ve zehir veririm, onlar ise bunu lutuf ve şeker zannederler.”

Menkabe: Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin mürîdlerinden birisi o hazretin kabrini ziyârete gitmiş, o sırada Sultân Mahmûd-ı Gaznevî dahi oraya gelmiş ve dervîşe: “Bu sizin şeyhiniz ne der idi?" diye sormuş. Dervîş cevâben demiş ki: “Bizim şeyhimiz, “Beni göreni cehennem ateşi yakmaz!” buyururdu.” Sultân Mahmûd: “Acîb şey! Senin şeyhin Peygamber’den daha büyük mü idi? Ebû Cehil Peygamber’i gördü, halbuki onu cehennem ateşi yakacaktır,” dedi. Dervîş cevâben dedi ki: “Hayır, Ebû Cehil Hâtem-i Enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz’i görmedi, o ancak Abdülmuttalib’in yetîmini gördü, eğer Hâtem-i Enbiyâ Efendimiz’i göre idi, onu da cehennem ateşi yakmaz idi.” Sultân Mahmûd dervîşin bu cevâbım tahsîn etmiştir. Münkirler Resûl-i Ekrem’in ancak sûretini görürler, ma’nâsını görmekten kat kat kördürler.

"Akıllarını henim nurumdan parlattılar, mekirleri benim mekrimden öğrendiler!"

Ya’ni, “Onların akılları, benim mertebe-i vahdetimin nûrundan parladı ki, o mertebeye “ulûhiyyet” ve “hakîkat-i muhammediyye” ve “akl-ı kül” mertebesi derler. Ve münkirler mekirleri, benim mekrimden öğrendiler.” Nitekim âyet-i kerîmede (Âl-i îmrân, 3/54) ya’ni “Ve onlar mekr ettiler, Âllâh da mekr etti ve Allâh mekr edenlerin hayırlısıdır” buyurulur. Ve Hak (Sübhânehû ve Teâlâ) hazretlerinin sıfât-ı kevniyye ile ittisâfının cevâzı hakkında âyât-ı kur’âniyye çoktur, ba’zıları şunlardır: (Bakara, 2/15) ya’ni “Allâh Teâlâ onlar ile istihzâ eder.” Ve (Ahzâb, 33/57) ya’ni “Allah ve Resûl’üne ezâ eden kimseler.” Ve (Enfal, 8/13) ya’ni “Allâh ve Resûl’üne meşakkat veren kimseler.”

"Cihânın erkek fillerinin ayağı önünde o Türkmen'in ullâçuku nedir!"

“Cihânın erkek filleri”nden murâd, enbiyâ ve onların vârisleri olan ehass-ı evliyâdır. "Ullâçuk” sahrâlarda göçebe hâlinde bulunan Türkmenler’i kıldan yapılmış çadırları ve çergileri ma’nâsınadır. Bundan murâd, münkirlerin kudret-i tasarruftandır. Ya'ni, “Enbiyâ ve evliyânın kudret-i tasarruf-ı ma’nevilerinin önünde, münkirin kudret-i tasarrufiyye-i zâhirelerinin ne hükmü olur!” demektir.

"Ey büyük Peygamber'im, onun o çerâğı, benim sarsarımın önünde ne olur!"

“Ey benim ulü’l-azm ve büyük Peygamber’im! O münkirlerin kendi çürük akıllannca nûr dedikleri bâtıl fikirler, benim bâd-ı sarsar gibi olan nûr-ı vahyimin önünde nedir, o bâtıl fikirler bu şiddetli rüzgâra tahammül edebilir mi?”

"Halk, sen korkunç olan sûra üfle, tâ ki binlerce ölü 

topraktan bilsinler!"

"Çünki sen muhakkak vaktin İsrâfil'isin, kalk, kıyametten evvel kıyamet düz!"

“Sûr”, kıyâmet-i kübrâda ihyâ-yı emvât için Hz. İsrafil'in üfürdüğü bir borudur ki, keyfiyetini Hak Teâlâ hazretleri bilir. Resûl-i Ekrem Efendimizin halkı da’vet ve irşâdı sûr-ı İsrafil'e teşbih buyurulmuştur. Bunun korkunç olması, halkın alıştıktan huzûzât-ı nefsâniyye ve hayvâniyyeden aynlmaları kendilerine acı gelmesinden kinâyedir. “Ölülerin topraktan bitmesi” budur ki, halk cehl içinde hâkî olan vücûd-ı unsurileri kabirlerinde ölü idiler, ulûm-ı vahy ile bu kabir içinde rûhlan dirilip kalktılar. “Kıyâmetten evvel kıyâmet düzmek” budur ki, Resûl-i Ekrem Efendimizin bi’set-i seniyyeleri envâ’-ı kıyâmetten bir nevi’dir; zîrâ kıyâmet halkın haşr u cem’ini müstelzimdir; halkın ictimâiyâtında bir inkılâb-ı azîm vâki’ olduğu gibi, kıyâmetin dîğer nevileri de vâki’ olmuştur. Şöyle ki: Resûl-i zîşân Efendimizin irşâd ve da’veti üzerine, ümmetinin havâssı arasında mevt-i irâdî ve ıztırârî vâki’ olmuştur ki bu mevt onların kıyâmetleridir. Onlar bu mevt ve kıyâmetten sonra, bu hayât-ı dünyeviyyede neş’e-i uhreviyye üzerine yaşarlar ve meyyite münkeşif olan ahvâl, bunlara da münkeşif olur. Buna “kıyâmet-i suğrâ” derler. Ve dîğer bir kıyâmet daha vardır ki, bunlar ârif-i billâh hazerâtına “fenâ-fillâh” ve “bekâ-billâh"dan sonra “vahdet-i tâmme” ve “inkıhâr-ı keserât” hâlinin zuhûrudur. Ârifin nefsinde vâki’ olan bu tecellîye “kıyâmet-i kübrâ” derler. İşte bu kıyâmetler Resûl-i Ekrem Efendimiz’in bi’set-i seniyyeleriyle vâki’ olmuştur.

"Her kim, hani kıyâmet? derse: Ey sanem işte kıyamet benim, diye kendini göster!"

“Sanem”, burada mahbûb ve ma’şûk ma’nâsınadır. Ya’ni, “Ey benim mahbûbum olan Peygamber’im! Sana, “Kıyâmet hani?” diye soranlara: “İşte kıyâmet benim vücûdumdur!” diyerek kendini göster!" Zîrâ Resûl-i zîşân Efendimiz yukarıda îzâh olunan kıyâmetlerin envâ’ım câmi’dir.

"Ey mihnet-zede sâil, bak bu kıyametten yüz cihân kâim olmuştur!"

“Ey Habıbim, o kıyâmeti soran kimseye de ki: “Ey cismâniyet ve kesâfet âleminin mihnet-zedesi olan suâlci! Bak benim kıyâmetimin bir nev’i olan bi’set-i seniyyemden birçok cihânlar kâim olmuştur. Onlardan ba’zılan budur ki, mütâbeat-ı Resûlullâh sâyesinde, nefsin her bir mertebesinin peyderpey kıyâmetleri kopar; ya’ni meselâ “nefs-i emmâre”nin kıyâmeti kopar, “nefs-i levvâme” dirilir; ve nefs-i levvâmenin kıyameti kopar, “nefs-i mülhime" hayât bulur; ve onun kıyâmeti kopar, “nefs-i mutmainne” dirilir; ve her bir mertebedeki nefsin bî-nihâye sıfatlarından her birinin ayn ayn kıyâmetleri kopar ve mukabilinde birer cihân peydâ olur.

" Ve eğer bu zikir ve kunûtun ehli olmazsa, imdi ey sultân, ahmağın cevâbı sükuttur."

“Kunût”, itâat etmek ve sâkit olmak ve duâ etmek ma’nâsınadır. Burada “itâat" ma’nâsı münâsibdir. “Zikr”, “zâl”in kesriyle, medh u senâdan lisân üzerine cârî olan şey; ve “zâl”in zammı ile [“zükr”], tefekkür ve tedebbür ma’nâsınadır. Ya’ni, “Ey Sultân-ı enbiyâ, kıyâmetten soran kimse, eğer bu kıyâmet ma’nâsını müdrik ve sana itâat ehli olmazsa, o kimse ahmaktır; binâenaleyh onun cevâbı senin sükûtundur; zîrâ o kimse kemâl-i hamâkatından, senin vereceğin cevâbın idrâkinden âcizdir. Binâenaleyh kendini yorma!”

"Ey cân, duâ nâ-müstecab olursa, Hakk'ın âsumânından cevâb olarak sükût gelir."

“Âsumân”dan murâd, levh-i kazâ ve kaderdir ki, bu levhin ahkâmı, vücûd-ı izâfî arzına ânen-fe-ânen nâzil olur. Ma’lûm olsun ki, duânın müstecâb olmaması, abdin isti'dâdına muhâlif olan talebinden nâşîdir. Eğer duâsı ve talebi isti’dâdına muvafık olursa, fiilen icâbet vâki’ olur, eğer muvâfik olmazsa, Hak tarafından kavlen “lebbeyk" ile icâbet olunup, ya isti’dâdına muvâfik bir şey verilir veyâhud isti’dâdın husûlüne te’hîr olunur. Bu suâl ve icâbet bahsi Fusûsu’l-Hikem’de Fass-ı Şîsî’de tafsil olunmuştur. Binâenaleyh Hak, cemî’-i mahlûkatına isti’dâdlarına göre tecellî eder. Âkil ve zekî olan kul kendi isti’dâdını müdrik olup, duâlanm bu isti’dâdına göre yapar. Meselâ abd, san’ata veyâ ilme olan isti’dâdını görüp, Hak’dan onlan taleb eder ve levh-i kazâ ve kader âsumânından cevâb-ı fiilî alır; ve san’atta mâhir ve ilimde mümtâz olur. Bunlara isti’dâdı olmayan bir kul, eğer bunlan taleb ederse, levh-i kazâ âsumânından cevâb olarak sükût-i fiilî görür, ya’ni talebinin eseri sâha-i fiile gelmez.

Cenâb-ı Pîr efendimiz Fftıi Mâ Fihlerinin 39. faslında terk-i cevâbın cevâb olduğunu beyânen buyururlar ki: “Âdemin her icrâ eylediği bir hareket suâldir ve onun karşısına ne çıkarsa, cevâbdır. Meselâ açlık, “Hâne-i tende bir halel vardır; bir kerpiç ve biraz çamur ver!” diye tabîatın suâlidir. Yemek, “Al!” diye cevâbdır. Ve yememek: “Henüz hâcet yoktur ve o sıva henüz kurumamıştır, onun üstüne bir başka sıva yakışmaz!” diye cevâbdır. Tabîbin nabzı tutması, suâldir ve damann hareketi, cevâbdır. Karûreye nazar, suâldir ve cevâbı kelâmsızdır. Çekirdeği yere dikmek, “Bana falan meyve lâzımdır!" diye suâldir; ve ağacın neşv ü nemâsı, kelâmsız cevâbdır. Ve eğer çekirdek çürüyüp çıkmazsa, hem suâl ve hem de “Benim mâyem yoktur. Ben ne vereyim?” cevâbdır. Onun terk-i cevâbı cevâbdır.”

Beytin hulâsa-i ma’nâsı: “Ey Habîbim! hani kıyâmet? Diye soran kimse, senin zuhûrundan hâsıl olan neticeyi ve semereyi görüp, idrâk etmemiştir. Binâenaleyh onun suâli isti’dâdının hilâfında olduğu için, cevâbı sükûttur.

Nitekim isti'dâdının hilâfında bir şey taleb eden kimselere, Hakk’ın kazâ ve kader levhi âsumânından cevâb olarak sükût vâki’ olur.”

Eyvâh vakit harman vakti oldu, fakat bizim günümüz bahtımızdan vakitsiz oldu.

Buraya kadar olan ebyât-ı şerîfe Hak tarafından Nebbiyy-i zîşânına hitaben vâki’ olmuştur. Bu beyitten i’tibâren cenâb-ı Pîr efendimizin irşâdât-ı aliyyeleridir. “Vakt hirmen-gâh” terkîb-i izâfî değildir, bir cümle-i haberiyyedir, ona göre tercüme olunmuştur. Ya’ni, “Eyvâh vakit harman vakti oldu; Resûl-i zîşâna mütâbaat ve sünnet-i seniyyesiyle amel tohumunu ekenler biçtiler ve harmanlarıyla meşguldürler. Bizlere gelince, biz sû’-i isti’dâdımızın netîcesi olarak mütâbaat ve amel tohumunu ekmedik, vaktimizi boş geçirdik. Harman vakti iki ellerimiz böğrümüzde kaldı." Cenâb-ı Pîr efendimiz başkalarını irşâden üslûb-ı hakîmâne üzere bu teessüfe zât-ı şeriflerini de ilhâk buyururlar.

Vakit dardır ve bu kelâm geniştir, ömr-i devâm onun üzerine dar gelir.

Bu beyt-i şerîfde (Kehf, 18/109) ya’ni “Ey habîbim, Rabb’inin kelimelerini yazmak için denizler mürekkeb olsa, Rabb’inin kelimeleri bitmezden mukaddem, deniz biterdi; eğer onun mislini meded olarak getirsen” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Zîrâ ârifin kelâmı, Kur’ân-ı Kerîm’in tefsiridir ve bu tefsîr, ilhâm-ı İlâhîdir. “Binâenaleyh dar olan vakitlere bu geniş kelâm sığmaz ve pek mahdûd olan ömr-i beşerin devâmı kifâyet etmez!”

Mızrak oyunculuğu bu dar çukurlarda, mızrak oyuncularını âra getirir.

Bu beyit, yukanki beyt-i şerîfı îzâhen vâki’ olan bir temsildir. Ya’ni, “Vaktin dar ve kelâmın geniş ve uzun olması, mızrak oyunculannın dar çukurlar içinde karşı karşıya geçip, mızrak oynamalanna benzer. Ellerindeki mızraklar uzun ve çukur dar olduğu için, orada oyunlarını iyi oynayamazlar ve sıkılırlar ve vakitlerini boş yere zâyi’ ettiklerinden dolayı, kendilerine âr gelir.” Ârif-i billâh olanların maârif ve esrâr-ı ilâhiyye mızraklarını dar vakitlere sığdırmağa çalışmaları da onların kendilerine mahsûs olan evrâdlarından alıkoyduğundan sıkılırlar. Nitekim ahvâl-i nâzikî-i evliyâ hakkında cenâb-ı Pır efendimiz Fihi Mâ Fihlerinin 29. faslında şöyle buyururlar: “Evrâd-ı vâsılârına gelince, anlayacak kadar söyleyeyim, şöyle ki, sabahleyin ervâh-ı mukaddese ve melâike-i mutahhara ve (İbrâhîm, 14/9) [“Onları Allâh’dan başkası bilmez”] mûcibince, Hak Teâlâ’nın isimlerini mahfî tuttuğu halk, İslâm gayretinin şiddeti sebebiyle o vâsıllarına ziyâret ve selâmetine gelirler. Nitekim işâret buyurulur: (Nasr, 110/2) [“İnsanların Allâh'ın dînine girdiklerini görürsün”] ve (Ra’d, 13/23) [‘‘Melekler de her kapıdan onların yanına varacaklardır”]. Sen onların yanında oturmuş olduğun halde görmüyorsun ve onlann kelâmlannı ve se-lâmlannı ve handelerini işitmiyorsun ve buna neden taaccüb ediyorsun? Hasta ölüm hâline karîb olunca birtakım hayâlât görür ki, yanında bulunan kimsenin haberi olmaz ve ne dediklerini işitmez; o hakâyık, bu hayâlâttan bin defa latîftir ve hasta olmadıkça böyle hayâlâtı görmez ve bu hakâyıkı işitmez ve ölmeden evvel ölmedikçe o hakikatleri görmez; ahvâl-i nâzikî-i evliyâyı ve onlann azametini ve seher vakti onlann huzûruna bu kadar sayısız melâike ve ervâh-ı mutahhara geldiğini bilen ziyâretçiler, böyle bir evrâd arasında dâhil olup, şeyhe zahmet vermemek için tevakkuf ve intizâr ederler.”

Ey oğul, vakit dardır ve avamın hâtırı ve fehmi ise, vakitten yüz mertebe daha dardır.

Mademki ahmağın cevâbı hâmuşluk geldi, binâenaleyh niçin sözde uzunluk çekersin?

Bu beyt-i şerîfde beyân buyurulan “ahmak"dan murâd, her bir asırda Resûl-i Ekrem Efendimiz’in nübüvvetleri semerâtını göremeyen ve Kur’ân-ı Kerîm’in ve ahâdîs-i şerîfenin dekâyıkını idrâk edemeyip kendi tahmînât-ı akliyyelerine tâbi’ olan kimselerdir ki, bu husûsda onları iknâ’ için söylenen esrâr ve maârif-i ilâhiyyenin aslâ te’sîri olmaz. Binâenaleyh temyîz sâhibi olmayan bu gibi ahmaklara cevâb olarak sükût ile mukabele olunmak îcâb eder. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz bir beyt-i şeriflerinde bu ahmaklar hakkında şöyle buyururlar:

"Böyle bir kimse ulûm-ı zâhiriyyede zekiyy-i mutlak olsa da, mâdemki kendisinde bu matlûb olan temyîz yoktur, ahmaktır. ”

Cehilden mütevellid hamâkata gelince, bu hamâkat avâmın hamâkatıdır ki, ilim ile ve rahmet-i ilâhiyye ile ve cezbe-i rabbâniyye ile zâil olur. Atîdeki beyt-i şerdîfde bu ma’nâya işâret buyurulur.

Rahmetin kemâlinden ve keremin dalgasından her çorağa yağmur ve rutubet verir.

Hak Teâlâ’nın rahmetinden ümîd kesilmez; zîrâ Hak (Sübhânehû ve Teâlâ) hazretleri rahmetinin kemâlinden ve kereminin dalgalarından, maârif-i ilâhiyye yeşillikleri bitmeyen her bir çorak kalbe, o rahmet yağmurlarım yağdırır ve rutûbet verip, katı bir kalbi yumuşatır ve aşk ve 

muhabbetini ilkâ buyurur.[18]

HİKAYE

Sahabe içinde hafız bir kimse az idi; gerçi onların canlarının çokluk azîm şevki var idi.

“Ashâb-ı kirâm içinde Kur’ân-ı azrmü’ş-şânı tamâmiyle ezberlemiş kimse az idi. Vâkıâ onlann her birerleri Kur’ân-ı Kerîm’i baştan başa ezberlemeyi can ve gönülden son derece arzû ederler idi.” Fakat Kur’ân-ı Kerîm’in ma’nâsını ve ma’nâsındaki esrâr ve dekâyıkı anlamağa meşgûl olduklarından, ezberlemeğe tâkatları yok idi. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma’nâyı Fîhi Mâ Fîh'de bir misâl ile şöyle tavzih buyururlar: “Bir kimse yüz okka ekmeği çiğneyip tükürmek şartıyla yiyebilir; fakat yutmak şartıyla bir okka ekmeği yiyemez. Bunun gibi sahâbe-i kirâm dahi maânî-i Kur’ân’ı yerler ve yutarlar idi. Binâenaleyh bir şart ile hepsini ezberlemek müşkil idi.”

Zîrâ vaktâki onun mağzı dondu ve erişti, kabukları çok ince oldu ve yarıldı. 

Zîrâ vaktâki o sahâbe-i kirâmın içi ve bâtını maânî ve esrâr-ı Kur’ânî ile doldu ve her biri şecere-i nübüvvetin semeresi ve meyvesi olan ashâb-ı kirâm oldu ve kemâle erişti, onlann nazarında maânî-i kur’âniyyenin kabuklan mesâbesinde olan elfâz ve kelimât sûretleri inceldi ve letafet kesb etti. Çatlayıp, içindeki ma’nâlar onlara görünmeye başladı; artık elfazı ezberliyemez oldular.

Cevizin ve fıstığın ve bademin kabuğu da böyle, onların içi dolduğu vakit, kabuk noksan oldu.

“Nitekim cevizin ve fıstığın ve bâdemin içi kemâle geldiği vakit, kabukları çatlar ve içleri zâhir olur." Bu hâl vücûdda kâide-i umûmiyyedir. Bâtın kuvvet bulunca, zahirin ahkâmı istitâr eder. Ve kezâ vücûd-ı beşerde ahkâm-ı rûhiyye gâlib olduğu vakit, sıfât-ı nefsâniyye ihtifâ eder.

İlmin içi ziyâde oldu; onun kabuğu noksan oldu; zîrâ âşıkı, onun dostu yakar.

İlmin içi ve bâtını olan ilm-i ledünnî ziyâdeleştiği vakit, o ilmin zâhiri olan, ilm-i kıyl ü kal eksilir; zîrâ ulûm-ı zâhiriyye sûret ve ulûm-ı ledünniyye ma’nâdır. Ve sûret ma’nânın âşıkı ve ma’nâ sûretin ma’şûkudur. Ma’şûk olan ma’nâ zuhûr ettiği vakit, âşıkı olan sûreti yakar.

Mâdemki matlûba mensûb olanın vasfı, tâlibe mensûb olanın zıddıdır, vahiy ve nûrun berki Peygamber'i yakıcıdır.

“Tâlibî"ve “matlûbî" kelimelerindeki “yâ”larda üç vecih câiz olabilir. “Yâyı vahdet” olduğuna göre; “Mâdemki bir matlûbun vasfı, bir tâlibinin vasfının zıddıdır” demek olur. “Yâ-yı masdariyyet” olduğuna göre dahi “Mâdemki matlubluğun vasfı, tâlibliğin vasfının zıddıdır” demek olur. “Yâ-yı nisbet” olduğuna göre de, tercümedeki gibi olur.

Ya’nî “Vücûdda kâide-i umûmiyye budur ki, herhangi bir matlûbun ve ma’şûkun vasfı, harhangi bir tâlibin ve âşıkın vasfının zıddıdır. İşte bu kaideye binâen ma’nâ olan vahy-i ilâhî ve nûr-ı rabbânî şimşeğinin çakması, Peygamber’in sûretini yakıcıdır.” Zîrâ ma’nânın galebesi hâlinde, ahkâm-ı sûret ihtifâ eder. Nitekim vahiy nâzil olduğu vakit Resûl-i zîşân Efendimizin cism-i şerifleri vahyin sıkletinden ve berk-ı nûrun heybetinden mütegayyir olur idi.

Ve bu ma’nâya işâreten Kur’ân-ı Kerîm’de (Müzemmil, 73/5) ya’nî “Biz senin üzerine muhakkak kavl-i sakili ilkâ ederiz” buyurulur.

Hz. Âişe (radiyallâhu anhâ) vâlidemiz buyururlar ki: “(S.a.v.) Efendimiz nüzûl-i vahy esnâsında mütegayyir ve muztarib olur idi; ve fart-ı harâretlerinden, mübârek alnı, vücûd-ı şerifi terler idi.”

Vaktaki kadîmin evsâfı tecellî etti, binâenaleyh Kelîm, vasf-ı hâdisi yakar. 

“Kelîm”den murâd Hak’dır. Zîrâ kelâm, Hakk’ın sıfatlarından birisidir ve bu sıfat dahi şâir sıfatlar gibi kadîmdir. Binâenaleyh Kur’ân’ın mütekellimi Hak’dır; ya’nî kadîm olan Hakk’ın, kadîm olan vasıflan tecellî ettiği vakit, o sıfat-ı kelâm ile mütecellî olan Hak, hâdis olan beşerin evsâfim yakar. Binâ-enaleyh Kur’ân-ı Kerîm her ne kadar lisân-ı Peygamberfden harf ve savt ve kelimât ile zâhir olmuş ise de, onun mütekellimi Hak’dır. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma’nâya işâreten bu Mesnevî-i Şeriflerinde şöyle buyururlar:

"Gerçi Kur’ân Peygamberin dudağından sâdırdır; her kim Hak söylemedi derse, o kimse kâfirdir.”

Kur’ânın dörtte biri her kimin mahfuzu olur ise, sahâheden "Celle fînâ"yı işitir idi.

Ashâb-ı kirâmdan her kim Kur’ân-ı Kerîm’in dörtte birini ezberlemiş idiyse, o zât-ı şerîf dîğer sahâbî arkadaşlarından, “Bu arkadaşımız içimizde celîl oldu” dediklerini işitirdi; zîrâ ashâb-ı kirâm okuduklan âyet-i kerîmenin ma’nâsında müstağrak olup, bu âyet-i kerîmenin hükm-i şerîfiyle amel ederek, onun ma’nâsıyla tahakkuk etmedikçe, dîğer âyet-i kerîmeyi ezberlemezler idi.

Böyle derin ma’nâ ile süreli cem etmek, sultân-ı şigerfden haşhaşına mümkin değildir.

“Sultân-ı şigerf’ ya’nî “sultân-ı azîm”den murâd bi’l-asâle (s.a.v.) Efendimiz’dir; ve şâir enbiyâ (aleyhimü’s-selâm) ve bi’l-verâse insân-ı kâmillerdir. Ya’nî “Böyle derin ma’nâ ile berâber, sûret-i beşeriyye ahkâmının cem'i, ancak sultân-ı azîm olan (s.a.v.) Efendimiz ve şâir enbiyâ ile onların vâris-lerinden; başkası için mümkin değildir.” Zîrâ başkaları bu derin ma’nânın sarhoşu olup, sûret-i beşeriyye ahkâmıyla takayyüd edemezler; ve onların sûret-i zâhirelerinden bu sarhoşluklan meşhûd olur ve ehl-i temkîn olamazlar; ve sahv ile sekri cem’ edemezler.

Muhakkak böyle bir sarhoşluk içinde edebe mürâât olmaz ve eğer olursa, adb olur. 

Ya’nî “Böyle bir ma’nâ sarhoşluğu içinde, ism-i Zâhir’in kâide-i tecelliyâtına riâyet etmek ve sarhoşluğu sahv içinde setr etmek ve temkîn eseri göstermek olmaz; ve eğer olursa da, acıb bir hâl olur." Nitekim halkı da’vete ve irşâda memûr olan enbiyâ-yı izâmın ve verese-i kümmelînden olan evliyâyı kirâmm bu ahvâl-i acibesi meydandadır.

İstiğnâ içinde niyaza mürâât, yuvarlak ve uzun gihi iki zıddı cem etmektir.

Meselâ ma’şûk, âşıkın zıddıdır; çünkü birirjin sıfatı başka, diğerinin sıfatı başkadır ve ma’şûk makâm-ı istiğnâ ve nâzda ve âşık ise, makâm-ı ihtiyâç ve niyâzdadır. Eğer mertebe-i istiğnâda olan ma’şûk, kendi mertebesi ol-mayan niyâza riâyet ederse, bir şeyin hem yuvarlak ve hem de uzun olması gibi, nefsinde iki zıddı cem’ etmiş olur. Bunun gibi ism-i Bâtın, ism-i Zâhir’in zıddıdır. İsm-i Bâtın’ın ahkâmında müstağrak olan kimsenin, ism-i Zâhir’in ahkâmına dahi riâyet etmesi gibi iki zıddı cem’ etmek olur. Bu hâl ancak insân-ı kâmillere mahsûstur; onun için insân-ı kâmile “câmiu’l-ezdâd" derler.

Muhakkak asâ körün ma'şûku olur; kör ise, Kur'ân-ın sandığı olur.

“Amyân” feth ile sâhib-i amâ demektir. Ya’nî “Kör, yolda kendisine rehberlik eden değneğine âşıktır; ve kezâlik onun ma’şûkudur. Binâenaleyh o değneğe karşı muhtâç ve hâl-i niyâzdadır. Bunun gibi, ulûm-ı resmiyye ve zâhire erbâbının ma’şûku da, körün değneği mesâbesinde elfâz ve kelimât sûretleridir. Böyle olunca basar-ı basiretleri ma’nâdan kör olan kimseler, Kur’ân’ın elfâzını ezberlemekle iktifâ ederler; ve “Kur’ân’ın sandığı” olurlar.”

Muhakkak dolu sandıklardırlar; körlerin kelâmı Mushaf'ın harflerinden ve zikirden ve korkudandır.

Şurrâh-ı kirâm, “güft” kelimesini fiil-i mâzî olarak almışlar; ve kimi “güft”ün fâili, âriflerden birisidir ve kimi Nebiyy-i zîşândır demişlerdir. Fakat fakîre lâyih olan ma’nâ, “güft” [: söz]kelimesinin isim ve “kûrân” [: körler] kelimesine muzâf olmasıdır. Nitekim öyle tercüme ettim: yukarıki beytin mısrâ’-ı sânîsinin te’kîdidir. Bunun hey’et-i mecmûası takdirindedir. Ve bu sûretin merbûtan tercümesi böyle olur: “Kör ise Kur’ân’ın sandığı olur, evet muhakkak dolu sandıklardır; körlerin sözü Mushafın harflerinden ve zikir ve tekrârından ve sevâb kazanayım ve cehenneme gitmeyeyim diye nefislerinin korkusundan olur.” İşte hâfizların ve ulemâ-yı zahirenin hâli budur. Hâfizlar kelimât ve elfâz-ı kur’âniyyeyi tekrâr ederler ve sevâb kazanmak için okurlar. Hakâyık-ı kur’âniyyeden ve esrâr-ı rabbâniyyeden bî-haberdirler. Ve kezâ ulemâ-i zâhire de dakâik-ı kur’âniyye ve esrâr-ı rabbâniyyeye nüfuz edemediklerinden, müteşâbihâttandır diye Kur’ân’ın elfâzını tekrâr ile iktifâ ederler; kelâmları bu vâdîye münhasır kalır.

Kur‘ân dan dolu bir sandık, elde boş olan bir sandıktan iyidir.

Bu beyt-i şerîf bir suâl-i mukadderin cevâbıdır. Birisi çıkıp diyebilir ki: “Şu halde elfâz-ı kur’âniyyeyi hıfz edenler ve onun maânî-i zâhiresinden söz söyleyenler mezmûm mudur?” Cevâben buyurulur ki: “Hayır, elfâz-ı kur’âniyye ile dolu olan sandık, elbette iyi ve şerefli bir sandıktır; zîrâ boş bir sandık değildir. Bu dolu sandık, elbette boş sandıktan daha iyi ve şereflidir." Onun için hadîs-i şerîfde "Benim ümmetimin şereflileri Kur’ân’ı hâmil olanlardır” buyurulur.

Yine yükten boş olan bir sandık, sıçan ve yılan dolu olan bir sandıktan iyidir.

Yine elfâz-ı kur’âniyye yükünden boş olan bir sandık, ya’nî avâmın kalbi, sıçan ve yılan sıfatlarıyla dolu olan bir kalb sâhibinden iyidir.

Bu beyitlerde cenâb-ı Pîr efendimiz mü’minlerin merâtib-i ahvâlini şöyle beyân buyurmuşlardır:

1. Kur’ân’ın maânî-i amîkası ve esrâr-ı dakikası içinde müstağrak olup, elfâz-ı zâhiriyyesi ile meşgül olamayanlar.

2. Kur’ân’ın maânî-i dakikasından gâfıl ve elfâz-ı zâhiriyyesiyle meşgül olanlar.

3. Kur’ân’ın hem ma’nâsmdan ve hem de elfâzından behremend olmayan sâf kalbli avâm.

4. Kur’ân’ın ne ma’nâsından ve ne de elfâzından nasıbsiz olmakla kalbleri fâsid olan kimseler.

Elhâsıl kişi vasla düştüğü vakit, adamın önünde dellâle soğuk oldu.

“Dellâle" mübâlağa ile ism-i fâil olan “dellâl" kelimesinin müennesidir; delâlet edici kadın demektir. Ve “dellâle,” kadın ile erkek arasında vâsıta olan kadına derler. Ve meşrû’u için kılavuz kadın derler. Bu beyt-i şerîf, lübb-i ma’nâya vâsıl olan kimsenin delâlet-i elfâz ve kelimâta ihtiyaçtan müstağnî olduğuna bir misâl-i zâhirîdir. Ya’nî “Letâfet-i ma’nâda müstağrak kimsenin, artık nuküş-ı kelimât ve elfâz ile iştigâli, soğuk bir hâl olur.

Ey melîh, vaktâki matlûbuna eriştin, şimdi ilim talebkârlığı kabîh oldu.

Ey isti’dâdı güzel olan sâlik, vaktâki sem’-i rûhun açıldı ve maânî-i Kur’âni, Kelîm-i hakîkî olan Hak’dan dinlemeğe başladın, artık sarf ve nahiv ilimlerinin arkasında koşmak senin için çirkin bir hâl olur. Zîrâ matlûba vusûlden sonra, delü aramağa başlamış olursun ki, bunun münâsebetsizliği meydandadır.

Vaktâki göğün damları üzerine gittin, merdiven aramak soğuk olur.

Sûret-i felekin damlan olan maânî üzerine urûc ettiğin vakit artık o ma’nâlann merdiveni mesâbesinde olan ulûm-ı resmiyyeyi ve nuküş-ı elfâz ve kelimâtı aramak soğuk bir hâl olur. Bu merdiven evc-i maânîye çıkamamış olanlara mahsûstur.

Gayre muavenet ve talîmin gayri. Hayırdan sonra hayır yolu soğuk olur.

Fakat her kaidenin bir istisnâsı olduğu gibi, bunun da bir istisnâsı vardır. O da budur ki, ma’nâya vusûlden sonra ulûm-ı resmiyye tahsili arkasında koşmak, eğer başkalarına muâvenet ve ta’lîm için olursa, câiz ve münâsib olur. Zîrâ bu talebkârlık o kimsenin kendi nefsi için değildir; başkalarına fâidesi dokunmak içindir. Eğer kendi nefsi için olursa, hayırdan sonra hayır yoluna sülük etmek soğuk bir sa’y olur; fakat başkalarına ta’lîm başka bir hayır yolu olduğu için soğuk değildir.

Bir parlak ayna ki, saf ve celi oldu, onun üzerine bir saykal vurmak cehil olur.

Meselâ parlak bir ayna, sâf ve mücellâ ve suver-i mün'akiseyi berrâk bir halde gösterirken, artık o aynayı silip parlatmağa çabalamak cehâlet olur. Bunun gibi âyîne-i kalbi mücellâ olup suver-i ulûm-ı ledünniyye mün’akis olurken, onu ulûm-ı resmiyye ile cilâlandırmağa sa’y etmenin dahi ma’nâsı yoktur.

Kabûl içinde sultânın huzûrunda oturup, mektûb ve elçi aramak çirkin olur.

Meselâ pâdişâhın kabûl edip huzûrunda oturttuğu bir kimsenin, artık o pâdişâhın mektubunu ve elçisini araması abes ve çirkin olur.[19] 

---------------

إِنَّ نَاشِئَةَ اللَّيْلِ هِيَ أَشَدُّ وَطْءًا وَأَقْوَمُ قِيلًا {المزمل/6} 

(73/6) “İnne nâşi-ete-lleyli hiye eşeddu vat-en ve akvemu kîlâ(n)”

(73/6) Şüphesiz, gece kalkışı daha tesirli ve o zaman okumak daha elverişlidir.

---------------

Gece fenafillah ve kalkmak dervişlik eğitimidir. Fenafillah’a ulaşma için Fenafişşey ve Fenafirresül eğitimlerinden geçmek gerekir. Bu da İlm’el, Ayn’el Hakk’el yakîn seyirleri ile mümkündür. Bu konu hakkında ki açıklamalar daha önceki surelerde geçmişti. Salik için gündüz de olsa, gecede olsa onun için gece hükmündedir. Yapmış olduğu ibadet, çalışma, tefekkür v.s. ile varlığında bulunan Hakk’ı idrak etmek ve okumak ile ibadet Hakk’ın ibadeti olan ubudet haline dönüşür. (M.D.)

Müfessirler, gecenin insanı dünyevî meşguliyetlerden arındıran, kalbi ve zihni Allah'a yönelmeye daha elverişli hale 

getiren bir zaman dilimi olduğunu belirtirler.[20] 

Meşakkat Yönü: Gece uykudan fedakârlık edip kalkmak, nefse zor ve ağır gelir. Bu yönüyle gece ibadeti, nefsi terbiye etmenin en etkili yoludur .

Tesir Yönü: "Vat'" (ayak basmak) kelimesinden hareketle, gece kalkışının kalp ve dil üzerindeki tesirinin daha güçlü olduğu ifade edilir. Gecenin sessizliğinde yapılan ibadet, insanın manevî duyuşunu keskinleştirir. 

a) Tecellî ve Keşf Zamanı Olarak Gece

İbnü'l-Arabî düşüncesinde "keşf" (perdelerin açılması) ve "feth" (ilâhî açılma), mânevî bilginin elde edilme yollarıdır. Gecenin sessizliği ve dinginliği, kulun dış dünyanın meşguliyetlerinden (sebh-i tavîl) sıyrılarak iç âlemine yönelmesi için en ideal zamandır. "Eşeddü vat'en" ifadesini, "gece ibadetinin, kulun benlik iddiasını (enâniyet) ayaklar altına alması (vat') ve nefsânî arzulara karşı en şiddetli mücadeleyi vermesi" olarak yorumlayabiliriz. Bu mücadele, kalbi mâsivâdan (Allah'tan gayrı her şey) arındırarak ilâhî tecellîlere hazır hale getirir.

b) "Söz"ün (Kavl) Hakikati ve "Akvem Kîlâ"

İbn Arabî'ye göre, hakikî söz (kavl), sadece dilin lafzı değil, kalbin ve tüm varlığın Hakk'ı ifade etmesidir. "Akvemu kîlâ" (sözün en doğrusu/düzgünü), "insan-ı kâmilin, varlığıyla söylediği sözün hakikatle tam bir uyum içinde olması" anlamına gelir. Gece ibadeti, kişiyi bu uyuma hazırlayan bir okuldur. Tıpkı 73/5. ayette işaret edilen "ağır söz"e (kavlen sekîlâ) muhatap olmak için gece kalkışının gerekli görülmesi gibi , "akvem kîlâ" da bu ağır sorumluluğun (risalet) hakkını vermenin yoludur. Gecenin sükûnetinde yoğunlaşan kalp, gündüz insanlara söylenecek sözün en doğru ve en etkili şeklini bulur.

c) "Tecrîd" ve "Tevekkül" ile İlişkisi

Ayetin bağlamı (8. ayet) "ve tebettel ileyhi tebtîlâ" (tam bir yönelişle O'na yönel) emriyle devam eder . Bu "tebettül" (tam yöneliş), İbn Arabî'nin sıkça vurguladığı "tecrîd" (soyutlanma) kavramının bir ifadesidir. Kul, gece ibadetiyle her şeyden soyutlanıp Rabbine yönelir, işlerini O'na havale eder (tevekkül). İşte bu hâl, "eşeddü vat'en"in (nefse en ağır gelenin) zirvesidir; çünkü nefsin en sevdiği şey olan "benlik"ten (enâniyet) soyunmak, ona en ağır gelen şeydir. Bu soyunma gerçekleştiğinde ise, kulun sözü "akvem" (en doğru) hale gelir; artık konuşan O'dur.

"Eşeddü vat'en", nefsin benlik iddiasını (enâniyet) ayaklar altına almanın, yani "tecrîd" ve "fenâ" yolundaki en etkili mücadelenin sembolüdür. "Akvemu kîlâ" ise, bu mücadele sonucunda kalbi arınan ve ilâhî feyze (feth) açılan kulun, artık Hakk'ın tecellîsiyle konuşması, yani sözünün hakikatle tam bir uyum içinde olmasıdır. Bu yönüyle ayet, insan-ı kâmilin yetişme sürecindeki temel bir prensibi özetler: Gecenin inzivasında kazanılan manevî güç, gündüzün tebliğine yön verir.

---------------

إِنَّ لَكَ فِي اَلنَّهَارِ سَبْحًا طَوِيلًا {المزمل/7} 

(73/7) “İnne leke fî-nnehâri sebhan tavîlâ(n)”

(73/7) Şüphe yok ki gündüzün, işingücün vardır.

---------------

"Sebhan tavîlâ" ifadesi, "uzun bir meşguliyet, dolaşma, iş güç" anlamlarına gelir. 

"Sebh" kelimesi, "yüzmek, akıp gitmek, dolaşmak, meşgul olmak" anlamlarının yanı sıra "tesbih etmek" köküyle de ilişkilidir.

Gündüzün "sebh"i, insanın dünyevî işlerdeki hareketliliği ve meşguliyetidir. 

Gündüz, bekabillah vaktidir. Hem zahiri ümmetin işleri ve hemde Hakkı zuhura çıkarma vaktidir. Nasıl ki efendimiz (s.a.v.) Mirac gecesi dönüşünde “Beni gören Hakk’ı gördü” dediyse…

Ve gece Fenafillah vaktinde idrak edilen ve gönle gelenlerin taliplilerine aktarılma vakti gündüz Bekabillah vaktidir. (M.D.)

Tasavvufta gece ibadeti (halvet, inziva) ile gündüz meşguliyeti (celvet, topluma karışma) arasında bir denge vardır. İrfan ehli sadece gece ibadet eden bir münzevi değil, aynı zamanda gündüz insanlara karışıp onları irşad eden bir rehberdir.

"Sebhan Tavîlâ" ve "Kavlen Sekîlâ" İlişkisi

5. âyette geçen "kavlen sekîlâ" (ağır söz) ile 7. ayetteki "sebhan tavîlâ" (uzun meşguliyet) arasında sıkı bir ilişki vardır. İbn-i Arabî'ye göre, "ağır söz" (vahyin ağırlığı, risalet yükü), ancak gece ibadetiyle kazanılan manevî güçle taşınabilir. Gündüzün uzun meşguliyeti (tebliğ, irşad), işte bu ağır sözün insanlara ulaştırılmasıdır. Gece ibadeti, gündüzün meşguliyeti için bir hazırlık ve güç kaynağıdır. 6. ayette geçen "akvemu kîlâ" (sözün en doğrusu) da, bu hazırlık sayesinde gündüz söylenecek sözün isabetli olmasını sağlar.

"Sebh" (uzun meşguliyet), sadece dünyevî işler değil, aynı zamanda tebliğ, irşad ve insanlarla ilgilenme gibi risalet görevinin gereğidir. Bu meşguliyet, gece ibadetiyle (teheccüd) kazanılan manevî güç sayesinde anlam kazanır. Gündüzün "sebh"i, gece elde edilen "ağır söz"ün (kavlen sekîlâ) pratiğe döküldüğü alandır. 5-8. ayetler birlikte, insan-ı kâmilin (kamil insanın) hayatındaki gece-gündüz dengesini, yani halvet (inziva) ve celvet (topluma açılma) arasındaki uyumu ortaya koyar. Gündüzün uzun meşguliyeti, kulun "tebettül" (tam yöneliş) halini kaybetmesine sebep olmamalı; aksine, bu meşguliyet içinde dahi kalp, "murakabe" ile Hakk'a yönelmiş olmalıdır.

---------------

وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ وَتَبَتَّلْ إِلَيْهِ تَبْتِيلًا {المزمل/8} 

(73/8) “Vezkuri-sme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(n)”

(73/8) "Rabbinin adını an (ibadetlerinde O'ndan başka her şeyden kesilerek) yalnız O'na yönel"

---------------

Âyet-i Kerime Rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

---------------

“Vezkuri-sme rabbike” ifadesi senin rabbinin adını zikret… Efendimiz (s.a.v.) in “Rabbi Hassı” Allah (c.c.) esmâsıdır. Allah (c.c.) esmâsı tüm esmâları kapsayıcı zat ismi ve tam kemalli zuhur mahalli Hz. Muhammed (s.a.v.) dir. Enbiya, Evliya, Mü’min ve diğer kişilere tahsis edilmiş “Rabbi Hassı” diğer esmâ-i ilahiyyedendir. Fusûs’ül Hikem’de bu konu hakında geniş bilgi mevcuttur. (M.D.)

"Tebettül" Kavramı: Ayette geçen "tebettel" fiili, "bir şeyden tamamen kesilip sadece ona yönelmek" anlamına gelir . Müfessirler bunu "bütün varlığınla O'na yönel", "mâsivâdan kesilerek O'na çekil", "her şeyden alakanı keserek O'na yönel" şekillerinde ifade etmişlerdir . Bu, kulun kalbini Allah'tan başka her şeyden arındırarak yalnız O'na bağlamasıdır. 

"tebettül", sadece bir ibadet şekli değil, insan-ı kâmilin varlık mertebelerindeki yolculuğunun özünü oluşturan bir haldir.

"Tebettül", İbnArabî'nin sıkça vurguladığı "tecrîd" (mâsivâdan – Allah'tan gayrı her şeyden – soyutlanma) kavramının pratik ifadesidir. Kul, tebettül halinde, kalbini dünyevî meşguliyetlerden, nefsânî arzulardan, hatta kendi benlik iddiasından (enâniyet) soyutlayarak yalnızca Hakk'a yönelir. Bu soyutlanma, "fenâ"nın (nefsin Hakk'ta yok oluşu) ilk adımıdır. Nitekim bir önceki ayette (7) gündüzün "uzun meşguliyet" (sebhan tavîlâ) olarak nitelenmesi, bu 

meşguliyetlerin insanı Hakk'tan alıkoyan perdeler olduğuna işarettir. Tebettül, bu perdeleri kaldırmanın yoludur.

İnsan-ı kâmil, "tebettül" halini en mükemmel şekilde yaşayan kişidir. O, "halk içinde Hak ile" olma sırrına ermiştir; yani gündüzün uzun meşguliyetleri (sebhan tavîlâ) içinde dahi kalbi Hakk'tan gafil olmaz, sürekli O'na yöneliktir (tebettül). 7. Âyetteki "gündüzün uzun meşguliyeti" ifadesi, aslında insan-ı kâmilin tebliğ ve irşad görevini ifade eder; 8. Âyetteki "tebettül" ise bu görevin kesintisiz manevî dayanağıdır.

Biismi Has

Bismillâhirrahmânirrahîm: 

---------------

 (14 İrfan mektebi ve şerhi sayfa 76) 

Şimdi; mühim bir mevzua daha dikkat çekmek istiyorum.

Buraya kadar ki, gerek ferdi gerek tüm itibariyle özet olarak (12) mertebe seyr’imizi görmüş olduk. Genelde bu mertebeler tarif edilirken, “elif” harfinden misal verilir. “Elif” gerçekte (7) si Nefs (5)i Hazret mertebelerini ifade etmektedir, toplam (12) mertebedir. Bunlar zâhiri mertebelerdir, bu mertebelerin/noktaların her birerlerinin zikir esmâları kendi bölümlerinde belirtilmiş idi.“Elif” in bir de (13) üncü bâtın mertebesi/noktası, vardır ki; bütün âlemlerin kaynağıdır. Bunun kişiye özel olan esmâsının tayini Hakk’a aittir. Kişi bu esmâ zikrini müşahedesinde aracısız olarak ancak Hakk’tan alır.

Bu oldukça gizli bir sırdır, ehline açılır. Bazı tevhid ehli kimselerin (sükûn) devrelerinde ki devamlı virdleri Kelime-i Tevhid, salâvat, ve kendilerine müşahede ile belirtilen o özel esmâları olur, ender ulaşılan yaşamlardan biridir. 

Seyahatlerimin birinde Şam’da böyle bir kimse ile karşılaşmıştım. O bu hali şöyle anlatıyordu!.. (Cenâb’ı Hakk benden bütün esmâ zikirlerini aldı ve bundan sonra senin zikrin sadece Kelime-i Tevhid ve Huuu, ismidir, dedi.) Diye bir sohbet esnasında bu hali belirtmiş idi, o tarihte yaşının (92) olduğunu bildirmiş idi ve sık sık, gönlünün derinliklerinden (Lâilâhe illâllah ve Huu Huu) diye zikrediyordu. Bu temiz ifadelerin hayal ve vehim olmadığı açık olarak belli idi. Bu zât-ı muhterem, Türk asıllı ve nakşiyye büyüklerinden Hamdi Arabi idi. 

Bazı gerçek tasavvuf kitaplarında da bu tür menkıbelere rastlamıştım. Bu hususta on üçüncü isim olarak “bize de verilen bir esmâ vardır” ne olduğu “bazı yakınlarımın dışında” şimdilik bizde kalsın. (demiştim) Bu oluşumlar özeldir, genel değildir. 

Bu oluşumların ışığında insân’ın aklına şu soru gelebilir! On ikinci derste kişi (Allah) Esmâsı’na ulaştığı halde, neden on üçüncü derste esmâ-i ilâhiyye’den her hangi bir isim onun özel ismi olsun?.. 

El cevap. Mutlak mânâ da (Allah) ismi Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimize ait bir isimdir, o ismi husûside kimse kullanamaz, bütün kullanımlar, genel ve zahirendir. İşte bu yüzden Cenâb-ı Hakk bazı sevdiği kullarına esmâ-i ilâhiyyeden bir ismi özel olarak o kuluna lütfeder, bu isim de onun husûsi’de özeli olur. Bunlar gayb sırlarındandır![21] 

---------------

(73/8) - Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ.

Diyanet Meali:

(73/8)–“Rabb’inin adını an ve bütün benliğinle O'na yönel”

---------------

Rabb-Rububiyyet . 

Varlıklara verilen isimlerin zuhur ettiği mertebelerin ismidir. Diye ifade edilmiştir. İ. K. A.K.C. 

Rabb-Rububiyyet . Doğrudan zata bağlı isimlerdendir. 

Rabb-Rububiyyet’in . Cem ve fark olmak üzere iki faaliyet sahası vardır biri Hakk’a diğeri halka ait olan yönüdür. Halka ait olan yönü, fark da biri imani, “Rabb-ı has” biri “nefsi-beşeri,” “Rabb-ı has” olarak ikidir. Bu saha özel olarak zuhur mahallerindeki oluşum ve kontrolu yapmaktadır. 

Hakk’a ait olan kısmı ise irfanidir. Bu da “Rabb-ul erbab” cem, diye ifade edilir. Âlemlerin Rabb-ı dır. Bütün âlemlerde ne varsa onların eğitim ve düzenlenmesidir. Bu saha büyük bir irfaniyyet ve eğitim sahasıdır. T.B.

---------------

“men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu” 

“Kim ki kendi nefsine, “nefesi ilâh-i” olarak arif oldu, bu halde gerçekten kendisi Rabbine arifdir” 

Bu idrake ulaşan kimse hakikat-i itibari ile “Rabbu-l erbaba dönmüş ve o irfaniyet idrakine ulaşmıştır. 

“Kim ki nefsine arif oldu, ancak o Rabbine arif oldu.” 

Yani, “nefsini bilen Rabbını bilir,” hadisi de; bu konuyu oldukça açmaktadır. 

Bu hususta geçmiş sayfalarda, konu hakkında yazı gönderen evlatlarımızdan birinin yazısında, (36) şöyle bir tarifi vardı. “nefsini bilen Rabbını bilir,” “Rabb-ını bilen de Rablığını bilir” diye ifade etmişti ki, çok isabetli idi. Gönlüne sağlık olsun. 

---------------

Konu hakkın da F. Mekk-i ye de şöyle bir ifade vardır. 

Rabb Hakk’tır, ve hakikat nazarı ile bakılınca, kul da Hakk’tır. Mükellefin kim olduğuna şuurum ve vakıf oluşum olsa idi ne olurdu! Eğer kuldur desem, o ölüdür ve yoktur. Ve eğer Hakk’tır desem, teklif olunan nerde? 

---------------

Diğer taraftan, (66 risale-i gavsiyye de) 

Ey bu kevnü mekânın hulâsası olan İnsan! Tevhidi Hakk-ı söz ile bulmak “mümteniattandır-olacak bir şey değildir.” Git nefyi vücud et-vücudunu kaldır-ki, “Füsusu-l-Hikem den ve 

lemeattan bulamadığın bir sırrı kendinde bulasın. 

Rubâ-i yi Mevlânâ Câmî. 

---------------

 Yukarıda da belirtildiği gibi. Rabb-Rububiyyet mertebesi itibariyle kulun bünyesi-varlığı kadar kulundadır, kul da kendi bünyesi-varlığı kadar Rabb-ınla-Rabbındadır. Bu iki yaşantıyı bünyesi-varlığın da, oluşturan İrfan ehli aynı zaman da Mi’rac ehlidir. “ İz- -T-B- ” 

---------------

Bilindiği gibi, Hadis-i kudsi’de bahsedilen namaz-salat, “Rububiyyet-Rablık” “Rabbü-l Âlemîn” yani “İlâh-i terbiye ve eğitim” mertebe-makamının “Salât- namazıdır ve bu saha itibari ile açıklanması ve izahı gerekmektedir. Rabb’lık hakkın da insanlık makamının ulaştığı son mertebedir. Başka şekilde bu Hadis-i kudsinin gerçek ma’nâ da müşahedeli yaşam irfaniyeti anlaşılamaz, sedece lâfzi tekrarı yapılmış olur ki bu da sadece hayali bir hal olarak kalmış olur. 

---------------

İşte bu yüzden. 

Salat-ı gafilan sehvi sücüdest,

Salatı arifan terki vücudest. 

Demişlerdir. Yani, gafilin namazı yanılma secdesi ile, arifin namazı ise varlığını terk etmesi ile, tamalanır denmiştir. 

Risale-i gavsiyyede, en değerli namazın, “kılanın içinde kaybolduğu” namazdır, denmiştir. 

Diğer taraftan Ehlullahtan bir kimse, namaz kılan bir kimseyi gördüğünde, namazı bitince, bu namazını “hazırda olan Rabba’mı kıldın! Yoksa gaibte olan Rabba’mı kıldın! diye çok arifane bir soru sorarak konu hakkında ki inceliği anlatmak istemiştir. Allah onların hepsinden razı olsun.[22]T.B. 

---------------

H A L V E T VE H A L V E T Î L İ K

Halvet: Kapalı bir yerde yalnız kalma, tenhaya çekilme, tenhalık, yalnızlık, kimsenin bulunmadığı yer anlamlarına gelir. Zahid ve muta-savvıfların en belirgin özelliklerinden birisi, yalnız yaşamayı tercih etmeleri ve Hakk'la olmak için halktan ayrı kalmaya önem vermeleridir.

Mutasavvıflar halvetin dini hayat açısından önemini göstermek için Hz. Peygamberimizin halvetten ve yalnızlıktan hoşlandığını, zaman zaman Mekke yakınındaki Hira mağarasına çekilip burada inziva hayatı yaşadığını ve itikâfa girdiğini ifade ederler.

Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.) henüz risâletle vazifelendirilmezden önce yalnız başına tefekküre dalmak, Rabbini anmak isterdi. Bu maksatla da Hira mağarasına çekilir, Hira dağını kaplayan ses-sizlik ve huzur içinde maddi hayatın bütün kaygılarından, gürültülerinden uzak kalır, derin düşüncelere dalardı. Böylece içi açılır, hissiyatı incelir, kalbi sükünete erer ve artık her şeyi olduğu gibi görürdü. Rû’yaları bile hakiki vakıaları ifade ederdi. Onun bu hâlini gören araplar "Mu-hammed Rabbine aşık oldu" diyorlardı. *[23]

Hz. Peygamberimiz yaşının kırka varmasına kadar bu tarzda hareket etmiş; onun senelerce süren bu derin tefekkür ve riyâzatı kendisini en son peygamberlik görevini yüklenmeye hazırlamış, rûhunu ilâhi hitabı duyabilecek dereceye ulaştırmıştı. Hz. Peygamberimizin mübarek hayatlarının bu önemli kısmı Halvet ve Halvetiliğe bakışa önemli bir ışık tutar.

Başlangıçta toplum hayatını terk edip evinin bir köşesinde inzivaya çekilen veya ıssız yerlerde yaşamayı tercih eden zahidler, daha sonraki dönemlerde de bu adetlerini sürdürmüşler; bazı mutasavvıf ve hakikat mensupları bu yolda onları takip ederek "halvet"i, tasavvufî hayatın gerekli bir unsuru hâline getirmişlerdir. 

Kahire'de “Mukattam Dağı”, 

Suriye'de “Lukam Dağı”, 

Beyrut'ta “Lübnan Dağları”, 

Filistinde “Beytül makdis Dağları”, 

Sina Çölünde “Tûr Dağı” süfilerin inzivaya çekilip halvet yaşadıkları meşhur yerlerdir.*[24] 

Halvetten murad, gönül evini Allah'ın gayrından temizlemek, Hakk'ın sayısız nimetlerini düşünmek ve O'na şükretmektir (tefekkür, tezekkür ve şükür). Halvet, uzletten daha hususidir. Sûret ve şekil bakımından itikâfa benzer, ancak itikâf gibi mescitte yapılmaz. Halvet esnasında devam eden tefekkür ve zikir kulu Allah'a yaklaştırır. 

Mutasavvıflar Kûr’ân-ı Keriym’de Müzzemmil (73)/8 



“vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtiyla”

"rabbinin adını an (ibadetlerinde O'ndan başka her şeyden kesilerek) yalnız O'na yönel" *[25] âyetini ve benzerlerini halvete delil olarak gösterirler. 

Hz. Mûsâ'nın Tûr-i Sina'daki kırk günlük çile içerikli yaşantısı da halvete örnek gösterilebilir. Mutasavvıflar halvette kalma süresini ortalama kırk gün (en az) olarak belirtmişlerdir. Ancak günümüzün şartları göz önünde bulundurulduğunda bu süreyi kısaltmak mümkün olabilmektedir.

Halvet mutlak anlamda inzivaya çekilme ve dünyayı terk etme de-ğildir. Bu yaşantıyı benimsemiş bir sâlik bedeniyle toplum içinde, gönlüyle de Hakk'la birlikte olmalıdır. Yani zahirde halk ile bâtında Hakk ile olmalıdır. Üstadımız (Terzi Babam) bizlere öğüt verirken "El işte gönül dostta olsun. Halk içinde Hakk'la olun,” ifadelerini kullanırdı. 

Kıymetli okuyucum, bu satırların kağıda döküldüğü anlarda gönlümde şöyle bir tecelli vuku buldu. Yukarıda halvetin şekil ve sûret olarak itikâfa benzediğini belirtmiştik. Üstadımız Terzi Babamın yıllar önce bir halvetinde kendisinde vuku bulan tecelli ve müşahedeleri de bu bölüme almayı düşünmüştüm; ancak konunun hacmini genişleteceğinden daha sonra gelecek olan ilgili yerde tamamını vermeyi uygun bulduk. 

Halvetiyye ise, evliyanın büyüklerinden Siraceddin Ömer bin Ekme-leddin Lâhici'nin tasavvufta takip ettiği yoldur. Kendisine kısaca Pir Ömer Halvetî de denilir. Zamanının büyük bir kısmını halvette geçirdiği ve halvette kalmayı çok sevdiği için kendisine "Halvetî" lâkabı verilmiştir. Lemazat'ta Ömer Halvetî'den bahsedilirken, onun yedi kere hacca gittiğini, sahrada dolaşırken, bir gün çok büyük bir çınar ağacı görüp halvete niyetle 40 erbaîni (40x40) birbiri ardınca burada tamamladığını, tesis ettiği yolun adına "Halvetiyye" denilmesinin sebebinin bu olduğu rivâyet edilmektedir. *[26]

 Pir Ömer Halvetî gündüzleri boş vakitlerini mürşidine hizmette geçirir; gece yarısından sonra dağa çıkarak, teheccüt namazını, zikir ve tefekkürünü burada ifa ettikten sonra tekrar dergâhına dönerdi. Halvetiyye yolunda sâlikin her gün okuduğu zikirleri, duaları ve virdleri vardır. 

Ayrıca haftanın veya ayın belli günlerinde de dergâh ve tekkelerde sohbet, cehri zikir ve devranlar yapılırdı. Halvetiyyede nefsin kötülüklerden ve günahlardan arındırılması esastır. 

Tasavvufta önem verilen "az yeme, az konuşma, az uyuma, inziva, fikir, zikir, mürşide gönülden bağlanma" ilkelerine halvetilikte hassasiyetle uyulur. 

Müşahede mertebesine ulaşmak için mücahede şarttır. Abdül Ka-dir Geylani Hazretlerinin Risâle-i Gavsiyesinde, Cenâb-ı Hak "Ya Gavs, kim mücahededen mahrum ise, ona müşahedeye yol yoktur," buyurmuştur.

# Halvetiyye yolunun özünde Tevhid görüşü ve anlayışı hakim olduğundan kendisinden doğan kolların birçoğu Muhyiddin-i İbn'ül Arabî'nin "Vahdet-i Vücud" görüşünü benimsemişlerdir.

HALVETİYYE Hz. Pir Ömer Halvetî'nin vefatından (1397) sonra bir-çok kola ve şubeye ayrılmış olup Anadolu, Suriye, Mısır, Balkanlar ve Kuzey Afrika'ya yayılmıştır. 

Sarı Abdullah Bosnevi "Semaratül Fuad" adlı eserinde; 

“Halvetiyyeh” kelimesinin;

 (hı) sının sivadan kalb kuvvetine, 

 (lâm) ının zikir lezzetine, 

 (vav) ının zahir ve bâtını korumak ile ahde vefaya, 

 (te) sinin temkine 

 (ye) sinin usre/zorluklardan sonra yesir/kolaylığa 

 (he) sinin ise, müşahedeye delâlet ettiğini zikreder.

Halvetiyye yolunun ve fikrinin önemli kollarından birisi de Uşşâkiliktir. Âşıklar yolu anlamına gelen Uşşâkilik yolunun kurucusu ise, evliyanın büyüklerinden Hz. Pir Hasan Hüsameddin'dir. 

1475 yılında Buhara'da doğan Pir Hasan Hüsameddin Hazretlerinin soyu Peygamber Efendimizin torunu Hz. Hüseyin'e kadar ulaşır.

Hüsameddin Uşşâki ilk tahsilini babasının himayesinde tamamladı. Babasının vefatıyla birlikte ticaretle uğraşmaya başladı. Rivâyete göre bir gece rû’yasında kendisine şöyle denilir; "Boş yere ticaretin zahmetini çekmek, hakikat ehli için zarar ve ziyandır. Arzun ahiret ticareti yani Allahu Tealâ'ya kavuşmak olsun. Sonsuz sermayeyi elde etmek için dünya mallarından yüz çevirip Anadolu şehirlerinden Erzincan’da oturan Seyyid Ahmed Semerkandi hazretlerine teslim ol." 

Bu manevi işaretten sonra babasından kalan bütün mallarını ve ticaret hayatını kardeşlerine devredip Anadolu'ya gelir, ilk olarak Erzincan'a gelen Hüsameddin Uşşâki o sırada bu şehirde bulunan Seyyid Ahmed Semerkandi'ye bağlanarak dersler almaya başlar. Kısa sürede tasavvu-fun yüksek derecelerine ulaşarak kemâle erer. Yine hocasının emri üzerine Uşak şehrine yerleşti. Kendisine "Uşşâki" denilmesinin sebeple-rinden biri de budur. 

Hasan Hüsameddin Uşşâki hocasının vefatından sonra talebe yetiş-tirmeye başladı. Sultan III. Murat Han'ın davet ve ricaları üzerine İstanbul'a gelip Kasımpaşa'da yaptırılan dergâha yerleşti. Bu arada İstanbul'da bulunan evliyanın büyüklerinden Ümmî Sinan hazretleriyle de görüşür. Bu zât ona halvetîlik yolundan hilâfet verir. Hocası ise ona Kübreviyye ve Nûr-i Bahriyye yolunun hilâfetini vermiştir. Hüsameddin Uşşâki de bu iki yolu birleştirerek Uşşâkilik yolunu kurmuştur.

Hasan Hüsameddin Uşşâki hac farizasını eda edip dönerken Konya' da vefat etmiştir. Vasiyeti gereği İstanbul'a getirilerek Kasımpaşa'daki dergâha defnedilmiştir. 

Kasımpaşa'daki bu dergâh çeşitli onarım ve tadilatlar neticesinde bu günkü konumuyla Hz. Pir Hasan Hüsameddin Uşşâki'nin türbesini de içinde bulundurarak hizmet vermeye devam etmektedir. 

Söz buraya gelmişken, daha evvelce bir müddet kapalı ve bakımsız kalan dergâhın bu günkü hâle gelmesinde, kendini oraya adamış olan, türbedar Nihat Öşün beyin büyük emeği olmuş, 25 yıl boyunca binanın tamiratını ve tezyinatını sağlamış ve 25 yıl boyunca dergâhta ezanlar okumuştur. Ne yazık ki kendisi 25 yılını verdiği bu yerden, fuzûli işgal gerekçesiyle, uzaklaştırılmıştır. Bu uzaklaştırılma neticesinde birçok sürtüşme ve dedikodu olmuş. Daha sonra mülki amirlikler tarafından Türbenin hizmet bölümündeki üst katlar yıktırılmış, Türbe son haliyle böylece kalmıştır.

Bir rivâyette şöyle anlatılır; Kasımpaşa'da Uşşâki Hazretlerinin dergâhının yakınında Ali Efendi isminde bir zât vardır. 

Ali Efendi misk satıcılığı yaparak geçimini sağlıyordu. Ali Efendi hac farizasını eda etmek için Mekke'ye gider. Hacı olduktan sonra Medine'ye geçip Hz. Peygamberimizi de ziyaret etmek ister. Ancak, ayaklarında meydana gelen rahatsızlık gitmesini engeller. Bu duruma çok üzülür. Bir gece rû’yasında Peygamber Efendimizi görür. Peygamber Efendimiz Ali Efendiye, "üzülme sakın! Kasımpaşadaki evlâdım Hüsameddin'in kabrini ziyaret et; O’nu ziyaret beni ziyaret gibidir," buyururlar. Sonra istanbul'a dönen Ali Efendi her gün işe gidip gelirken Uşşâki Hazretlerinin kabrini ziyaret etmeyi kendine vazife edinir. Ölürken de bunu çocuklarına vasiyet etmiştir.

Uşşâki yolunun kurucusu ve ilk Piri olan bu mübarek zâta karşı üsta-dımızın (Terzi Babamın) derin bir muhabbeti vardır. Fırsat buldukça onun Kasımpaşa'daki kabrini ziyarete gider; orada zikir, sohbet ve mu-habbet meclisleri oluştururdu.

Tarikat-ı Âliyye-i Halvetiyye-i Uşşâkiyye'nin bir başka önemli şahsi-yeti ise, Hz. Pir Abdullah Selâhaddin Uşşâki'dir. Anadolu'da yetişen büyük velilerimizden birisidir. 

1705 yılında Rumeli'deki Kesiyre kasabasında doğdu. 20 yaşına ka-dar Kesiyre'de kalıp ilim öğrendi. Zekâ ve çalışkanlığı ile çevresinde hep ilgi uyandıran Selâhaddin Uşşâki, Hekimoğlu Ali Paşanın teveccühünü kazanarak onun mektup işleriyle vazifelendirildi. Hekimoğlu Ali Paşa ile birlikte Mısır'a gitti. 

Burada özellikle Arapçasını çok ilerletti. Allah-u Tealâ'nın bir ihsanı olarak gönlünde tasavvuf yoluna karşı bir rağbet ve alâka uyandı. Her gittiği yerde tasavvuf ehlini arar, bulur ve görüşürdü. 

Bir müddet sonra Ali Paşa ile tekrar İstanbul'a geri döndü.

Rumeli'ye görevi gereği giden Ali Paşa beraberinde Selâhaddin Uşşâki'yi de götürmüştür. Edirne'ye vardıklarında kendisi Cemâleddin Uşşâki Efendiyi zi-yaret etmiştir. 

Selâhaddin Uşşâki aradığı manevi sırların burada olduğuna inanıp Cemâleddin Uşşâki'ye talebe olmuştur. Selâhaddin Uşşâki artık kendini tamamen tasavvufa adayıp Ali Paşanın yanındaki “mektup görevlisi” görevinden ayrılmıştır. 

Uzun yılları mücahede ve riyâzatla geçmiştir. Sonra hocası Cemâleddin Uşşâki kızını Selâhaddin Uşşâki'ye vermiştir. 

Bir müddet sonra Selâhaddin Uşşâki İstanbul Tahir Ağa dergâhına "şeyh" olarak vazifelendirilir ve uzun yıllar burada kalıp görev yaparken dergâhın bir yangın sonucu yanmasıyla, ailesiyle birlikte tekrar hocası ve kayınpederinin yanına döner. Kısa bir müddet sonra da vefat etmiştir. 

Rivâyetlerde onun için şöyle denilir; "Selâhaddin Uşşâki hocasından icazet aldıktan bir müddet sonra onun giydirdiği hırkayı çıkardı ve sakladı. Ben o hırkayı giyecek gücü ve kuvveti kendimde göremiyorum, dedi." 

Daima gizlilik üzere yürüdü. Zamanında pek kıymeti bilinmedi. Bir gece rû’yasında Muhyiddini Arabî Selâhaddin Uşşâki'ye dört satırlık bir yazı okuttu. Bu yazılar; Şeriat, Tarikat, Hakikat ve Mârifete dairdi. Uyandığında kendisinin bütün ilâhi sırlara kavuştuğunu idrak etti. Selâhaddin Uşşâki'nin 200'e yakın eseri mevcut olup bunlar Arapça, Farsça ve Türkçe dilleriyle yazılmıştır. Kabri ise uzun yıllar görev yaptığı Tahir Ağa dergâhının bahçesindedir.[27] T.B.

---------------

رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ فَاتَّخِذْهُ وَكِيلًا {المزمل/9}

(73/9) “Rabbu-lmeşriki velmagribi lâ ilâhe illâ huve fettehizhu vekîlâ(n)”

(73/9) O, doğunun da batının da Rabbidir. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Öyle ise O’nu vekil edin.

---------------

Âyeti kerime Rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

---------------

“RAB” rububiyet mertebesinin sayısal değeri 9 dur. Âyet numarası da 9 dur. Sayısal toplamı 7+3+9= 19 dur. 19 ise Kûr’ân ve İnsan-ı Kamil’in şifre rakamıdır.

“Batı” nın Rabbi olması, batı nefsi küldür. “Doğu” nın Rabbi olması, doğu aklı küldür. Nefsi küll ve Aklı küll ün birleşimi Hakikat-i Muhammedi ve Akli külldür. Zâhirde ismi azam Muhammed ve batında ismi azam “Hu” dur. 

Aldulbaki Gölpınarlı bu âyeti, “Rabbidir doğunun ve batının, yoktur ondan başka tapacak, artık ona dayan, onu koruyucu say.” Diye meallendirmiştir. 

Bu âyet üzerinde çalışmaya başlamadan birkaç gün önce Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy tarafından kâleme alınan bu eşsiz eser, her 12 Mart'ta olduğu gibi bugün de büyük bir gururla anılıyor. 12 Mart İstiklal Marşı'nın kabulünün 105. yılı kutlanıyor! Diye haber görmüştüm.

İstiklal marşının ikinci kıtasının son dizesinde “Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl.” Mehmet Akif Ersoy yazmıştır. 

Kişi varlığında olan beşeri hüviyet kimlik perdesini hayal ve vehim olduğunu idrak ederek kaldırabilirse, İlahi hüviyet idrakine ulaşır. Ve hatta Hakk’tan başka bir şey olmadığını anlar. (M.D.)

Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyiti ile devam edelim,

Biz Şemseddînin aşkından tırnaksızız; yoksa biz o gözü körü görücü ederdik!

Fakîrin anladığıma göre bu beyt-i şerîfte Şems-i Tebrîzî 

vak’asına işâret buyurulur. Menâkıb-ı Sipehsâlâr’da beyân olunduğu üzere, cenâb-ı Pîr efendimiz halk arasından çekilip bir köşede Şems-i Tebrîzî hazretleriyle musâhabete meşgül oldukları vakit, cenâb-ı Şems’e hased edenler kıyl u kale başladılar ve o hazretin aleyhinde bulundular. Cenâb-ı Şems dahi cenâb-ı Pîr’in büyük mahdûm-i âlîleri Sultan Veled hazretlerine: “Bu defa dahi gaybûbet edeceğim ve benim nâm u nişânımı kimse bulamayacaktır” dediler ve o sırada ikinci defa olarak gaybûbet ettiler. Allâhu a’lem, bu mes’elenin bâdîsi olan kimsenin körlüğüne işâret buyurulur. Ya’ni “Biz Hz. Şems’in nûrunu göremeyen ve o gözü görücü eder idik; fakat biz cenâb-ı Şemseddîn’in galebe-i muhabbeti ile tasarruf ve irşâd tırnağını bıraktık.” 

Bu beytin şerhinde, Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî buyurur ki: “Ârif-i kâmilden tasarruf zuhûra gelmez. Gelirse de nâdiren, me’mûr olduğu vakit vâki’ olur. O zaman çâresizdir. Ve ârif-i kâmilden tasarrufun adem-i zuhûru birkaç şey sebebiyledir. Birisi, onun makâm-ı ubûdiyyette tahakkukudur ve onun nazan, acz ve za’f olan hilkat-i tabîiyyeyedir. Nitekim Hak Teâlâ, (Rûm, 30/54) ya’ni “O Allâh ki, sizi za’ftan halk etti" buyurur. Ve bu emir, tasarruf-ı mutlaka mâni’dir. İster kendinin nef’i ve ister gayrin nef ve zaran için olsun. İkincisi, mutasarrıf ile mutasarrafun-fîhin ahadiyyetidir. Zîrâ ârif bilir ki, mutasarrıf ile mutasarrafun-fîhin her ikisi, her ne kadar sûrette muhâlif iseler de, hakîkatte birdirler. Binâenaleyh, irsâl-i himmet ile onu helâk etmek için hiçbir kimseyi kendisinin gayri görmez, işte bu emr-i mahsûstur ki, zarar için tasarruftan ârifı men’ eder. Üçüncüsü, Hak Teâlâ’nın, (Müzzemmil, 73/9) ya’ni “O’nu vekîl ittihâz et!” emrine imtisâldir. Binâenaleyh, ârif-i kâmil kendi tasarrufundan geçer ve Hakk’ı kendisine vekîl ittihâz edip, kendi işini ona tefvîz eder. Dördüncüsü, ârifin fenâsı ve istihlâkidir. Ve bu emr dahi tasarrufa mâni’dir. Ve bu beyitde murâd olan ancak budur. Ve bunların gayri diğer birtakım umûr daha vardır ki, onlar da tasarrufa mâni’ olurlar. Bu husûsta hasr yoktur. Velâkin umûr-ı mezkûre, kemâl-i ma’rifet tarîkından pek dûndur, imdi sâhib-i tasarruf, Cenâb-ı Hak tarafından cezm ve yakîn ile tasarrufa me’mûr olursa, tasarruf eder; ve eğer men’ edilmiş olursa, tasarruftan ictinâb eder; ve eğer tasarruf ihtiyarına bırakılmış ise, terk-i tasarrufu ihtiyâr eder. İhtiyâr hâlinde tasarruf edenler, ma’rifette nâkıs olanlardır. Bu tasarruf bahsi, Fusûsu’l-Hikem’de Fass-ı Lûtî’dedir.[28]

---------------

وَاصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ وَاهْجُرْهُمْ هَجْرًا جَمِيلًا {المزمل/10} 

(73/10) “Vasbir ‘alâ mâ yekûlûne vehcurhum hecran cemîlâ(n)”

(73/10) Ve sabret dediklerine ve gönlünden onlara aykırı olmakla beraber, onları kötülüklerine karşı vermeyerek güzellikle bırak.

---------------

“Vasbir” Sabret görüldüğü gibi emir kipidir. Yapılması istenen kişidir. Amir hüküm veren uluhiyet mertebesi ve uyması ve yerine getirmesi gereken risalet mertebesidir. 

Sabır bir eğitim işidir. Salik çeşitli imtihanlar ile sınanır. (M.D.)

Kehf suresi 28 âyette;

18/28-) Vasbir nefseke mealleziyne yed'une Rabbehüm bil ğadati vel aşiyyi yüriydune vecheHU ve la ta'dü aynake anhüm türiydü ziynetel hayatid dünya ve la tutı' men ağfelna kalbehu an zikrina vettebea hevahu ve kâne emruhu furuta;

* Sabah akşam Rablerine, O’nun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte ol. Dünya hayatının zînetini arzu edip de gözlerini onlardan ayırma. Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, boş arzularına uymuş ve işi hep aşırılık olmuş kimselere boyun eğme.

Bu Ayeti Kerim’e çok dikkatimi çeken bir Ayeti Kerim’e idi, 

bu Ayeti Kerime’nin yaşantısını kendime düstur edindim ve halâ da devam ediyor.

Nefsinle sabret, nefsinle sabretmesini öğren, sabrın nefsle yapılmasını tavsiye ediyor Cenâb-ı Hakk, o nefsinle sabreden kimselerle birlikte, demek ki sabretmenin özelliklerinden birisi sabredenleri bulup onlarla ünsiyet edip birlikte sabretme yolunu seçmek ve onlardan dayanak almak, insan kolay kolay yalnız başına yapamaz, yapsa da çok ileri götüremez. O kimselerle ki onlar Rablarını davet ediyorlar, sabah ve akşam ve Rab’larının vechini talep ediyorlar, bakın cenneti değil ve sakın onlardan gözlerini ayırma. Sıkıntılı zamanlarda okunduğunda hemen faaliyete geçen bir Âyettir, herkesin ezberleyip okumasını tavsiye ederim, çünkü ne cennet, ne mal ne mülk var, sadece Rabbının vechi var ve nefsi, yani kişinin bütün varlığını devreye sokuyor. Dünyayı talep eden ve kalbi gaflette olan kimselere uyma, zikrimizden gaflette olanlara uyma, onlar hevasına tabi olan kimselerdir, o zaman işinde aşırı gitmiş olursun, yani İlâh-î hükümlerin dışına çıkmış olursun. Nefis mertebesinde, nefis eğitiminde bu Âyeti Kerime çok büyük yol göstericidir.[29] “ İz- -T-B- ”

HECR-İ CEMİL, kalben ve fikren onlardan uzak durup yaptıkları işlerde onlara uymamakla beraber kötülülerine karşılık vermeye kalkışmayıp hoşgörü, idare ve güzel ahlâk ile güzel bir muhalefet yapmaktır. Bunun benzeri, "Onun için sen kendilerine aldırma, onlara öğüt ver."(Nisa, 4/63) "Ve cahillerden yüz çevir."(A'râf, 7/199) "Onlardan yüz çevir." (En'âm, 6/68) ve "Bizden yana her bakımdan selamette olunuz. Biz cahillik edenleri aramayız." (Kasas, 28/55) âyetleridir.[30]

Bu âyet-i kerimede ise “gönlünden onlara aykırı olmakla beraber, onları kötülüklerine karşı vermeyerek güzellikle bırak.” Diye bildirilmiştir.

Zâhir âlemde birlik olmaz nasıl ki incir taneciklerini 

birbirinden ayırt edilemediği gibi esmâ-i ilahiyyenin celal ve cemal yönleri birbirinden ayrılmaz. Ancak birlik kişinin gönlünde olur. Ve burada Hakk ile beraber olur. Dışarıdan takaza yapanlara kendi haliyle güzel bir cevap verir ve onları kendi hallerine bırakır. (M.D.)

 Sabır, sadece dışsal eziyetlere katlanmak değil, aynı zamanda nefsin geçici arzularına (hevâ) karşı direnmek ve ilâhî takdirin her tecellisine rıza göstermektir. "Hicr" (ayrılmak/terk etmek) ise, "tecrid" (mâsivâdan soyutlanma) kavramıyla doğrudan ilişkilidir. Kulun kalbini, kendisini Hakk'tan alıkoyan her şeyden, yani mâsivâdan "güzel bir ayrılışla" (hecran cemîlâ) ayırması esastır. Bu ayrılış, nefret ve düşmanlıkla değil, bilakis olgun bir duruş ve merhametle olur; çünkü her varlık, kendi istidadına göre hareket etmektedir.

Bu ayet, insan-ı kâmilin (Hz. Peygamber ve onun vârisleri) tebliğ metodunun özünü gösterir: O, kendisine yapılan eziyetlere sabreder, insanlara karşı kaba ve sert davranmaz, aksine "güzel bir ayrılışla" onlardan uzaklaşır. Bu, bir zayıflık değil, aksine ilâhî ahlâkla ahlaklanmanın bir gereğidir.

---------------

وَذَرْنِي وَالْمُكَذِّبِينَ أُولِي النَّعْمَةِ وَمَهِّلْهُمْ قَلِيلًا {المزمل/11} 

(73/11) “Ve zernî velmukezzibîne ulî-nna’meti ve mehhilhum kalîlâ(n)”

(73/11) Nimet içinde yüzen o yalanlayıcıları bana bırak ve onlara biraz mühlet ver.

---------------

“zernî” kelimesi tek başına beni yalnız bırak anlamını taşımaktadır. Genel ma’nâ da Uluhiyet mertebesi, Risalet mertebesinden kendisini yalnız bırakmasını istemektedir. Kim ile “elmukezzibîne” yalancılar ile yalnız bırak, onları bana bırak.

“Ben” ifadesi ile bunun gerçekleşmesi için “nefsi benlik” “izafi benlik” ile “ilahi benlik” hali ve idrakine ulaşılması gerekmektedir. Buradaki “ben” yani Hakk’ın benliği olan ilahi benlik yalnız kalabilsin. 

Yalancılar ise nefsi emamreni hayal ve vehim yönleridir. Şartlanmış bir anlayış ile hayali ilahlarına varlık vermektedirler. (M.D.) 

"Nimet içinde yüzmek" (ulî'n-na'meti), İbn Arabî perspektifinden, insanın mâsivâya (Allah'tan gayrı her şey) dalmasını, dünya nimetlerinin kendisini Hak'tan alıkoymasını sembolize eder. Bu nimetler (mal, makam, refah), eğer şükür ile karşılanmaz ve Allah'ı hatırlatma vesilesi olmazsa, kişiyi gaflete ve enâniyete (benlik) sürükler. İşte bu gaflet ve enâniyet, onları peygamberi ve getirdiği hakikati "yalanlamaya" (tekzîb) iter. Onlar, kendilerini bu nimetlerin gerçek sahibinden (Allah) müstağni görürler. 

---------------

إِنَّ لَدَيْنَا أَنكَالًا وَجَحِيمًا {المزمل/12} 

(73/12) “İnne ledeynâ enkâlen ve cahîmâ(n)”

(73/12) Zira bizim yanımızda bukağılar var, bir cehennem var.

---------------

Bukağı; kaçmasını önlemek amacıyla hayvanların (genellikle at) ayaklarına takılan zincirli köstek veya ağır cezalı mahkumların ayaklarına vurulan demir halkalı prangadır. Bukağı; kaçmasını önlemek amacıyla hayvanların (genellikle at) ayaklarına takılan zincirli köstek veya ağır cezalı mahkumların ayaklarına vurulan demir halkalı prangadır. Mecazi olarak ise bağlılığı, kısıtlanmayı veya bir şeye zincirlenmiş olma durumunu ifade eder. 

"Cahîm" (Cehennem): Kişinin dünyada iken yanıp tutuştuğu nefsânî arzuların, ulaşamamanın verdiği hasret ve pişmanlık ateşinin somutlaşmış halidir.

Dünyada iken mâsivâya bağlanıp hakikati yalanlayanların (11. ayet), âhirette kendi amellerinin somutlaşmış halleriyle karşılaşacaklarını ifade eder. "Enkâl" (bukağılar), onların dünyada iken kendi iradeleriyle bağlandıkları mâsivâ zincirlerinin; "cahîm" (cehennem) ise, o zincirlerden kurtulamamanın ve hakikatten mahrum kalmanın verdiği nefsi yanışın tecessüd etmiş halidir. 10-12. ayetler birlikte, insan-ı kâmilin tebliğ yolundaki üç aşamayı özetler: Önce inkârcıların eziyetlerine sabredip güzelce ayrılmak (10), sonra işi tamamen Allah'a havale edip mühlet vermek (11) ve nihayet onların hak edecekleri cezanın mahiyetini (12) bilerek tebliğe devam etmek.

---------------

وَطَعَامًا ذَا غُصَّةٍ وَعَذَابًا أَلِيمًا {المزمل/13} 

(73/13) “Ve ta’âmen zâ gussatin ve ’azâben elîmâ(n)”

(73/13) Ve boğazdan geçmez dikenli yemek var ve elemli bir azap var.

---------------

Mesnevi-i şerifte nefsi emmare üzere celali bir yaşantı içinde yaşayanların canlarını almak üzere olan azap meleklerinin asıl bir kedinin kuşun kafesinde başında beklemesine ve canı alındığı zaman nasıl bir diken tırmalar o şekil dikenlerin dalayıp canın çıkmasına benzetir. 

Yapılan güzel amellerin ma’nâ suretleri gölge veren ağaçlar ve eşi benzeri olmayan meyveler ise, yapılan çirkin amellerin ma’nâ suretleri zakkum ve diken olarak bildirilmiştir. 

Nefsin ateşi içinde hakk’tan yoksunluk tasalarını ve ayrılık elemlerini yutmaya uğraşır ki, işte bu da "taâmen zâ gussa"dır. (M.D.)

"Ta'âmen zâ gussatin" (boğazdan geçmez yemek), onların dünyada iken iştahla tükettikleri haramların, nefsânî arzularının; "azâben elîmâ" (elemli azap) ise, Allah'tan uzak kalmanın ve O'nun rahmetinden mahrum olmanın verdiği manevî azabın tecessüd etmiş halidir.

---------------

يَوْمَ تَرْجُفُ الْأَرْضُ وَالْجِبَالُ وَكَانَتِ الْجِبَالُ كَثِيبًا مَّهِيلًا {المزمل/14} 

(73/14) “Yevme tercufu-l-ardu velcibâlu ve kâneti-lcibâlu kesîben mehîlâ(n)”

(73/14) O kıyamet günü yeryüzü ve dağlar sarsılır ve dağlar dağılmış kum yığınına dönüşür.

---------------

Fizik beden vücûdumuz yeryüzü ve dağ hükmündedir. Her birerlerimizin vücûtlarında tabîattan kaynaklanan toprak oluşumları yani şartlanma dağlarımız değişmeye başladığı zaman ve anasır-ı erbâanın toprak kısımları birbirine çarpılıp un ufak olunca kişinin elinden alınmış demektir. (M.D.)

Bu ayet, "insanın iç âlemindeki sabit ve değişmez zannettiği yapıların (yeryüzü ve dağlar), hakikatin tek bir tecellisiyle nasıl tamamen sarsılıp yok olduğunu" anlatan derin bir semboldür. 

"Yeryüzü" (ard) ve "dağlar" (cibâl), insanın iç âlemindeki farklı varlık katmanlarını ve nefsânî yapıları sembolize eder.

Yeryüzü (el-Ard): Genellikle "insanın bedeni, maddî varlığı, nefs-i emmâre'nin zemini" olarak yorumlanır. Nasıl ki fizikî yeryüzü üzerinde hayat sürüyor ve çeşitli bitkiler (ameller, düşünceler) yetişiyorsa, insanın iç âlemindeki "arz" da (nefsin alt katmanları) onun duygu, düşünce ve eylemlerinin yeşerdiği topraktır. Ayrıca "arz", "tevazu" (alçakgönüllülük) makamının da sembolüdür. Ancak burada tevazu değil, nefsânîliğin zemini kastedilir. 

Dağlar (el-Cibâl): Dağlar, insanın iç âleminde "sabit, değişmez, güçlü ve görkemli zannettiği yapılar" dır. Bunlar:

Kibir ve Gurur (Kibr): Nefsin kendini büyük görmesi, başkalarından üstün tutmasıdır.

Enâniyet (Benlik): Kişinin kendi varlığını Hakk'ın varlığından ayrı ve bağımsız görme vehmidir.

Taklit ve Taassup: Atalardan devralınan ve sorgulanmadan kabul edilen inanç ve alışkanlıklar. Bunlar, dağlar gibi sağlam ve sarsılmaz görünür.

Makam, Mevki ve Şöhret: İnsanın toplum içinde elde ettiği ve nefsini beslediği konumlardır.

Amellerin Bıraktığı Gurur (Ucb): Kişinin yaptığı iyi amellerden dolayı kendini beğenmesi, bunları bir "dağ" gibi görüp onlara güvenmesidir.

Dünyada iken güvenilip dayanılan tüm maddî varlıkların ve manevî dayanakların (enâniyet, gurur, makam) aslında ne kadar geçici ve değersiz olduğunun ortaya çıkacağını ifade eder. "Dağların kum yığınına dönüşmesi", insanın kibir ve azamet dağlarının, ilâhî celâl karşısında savrulup gitmesidir.[31]

---------------

إِنَّا أَرْسَلْنَا إِلَيْكُمْ رَسُولًا شَاهِدًا عَلَيْكُمْ كَمَا أَرْسَلْنَا إِلَى فِرْعَوْنَ رَسُولًا {المزمل/15} 

(73/15) “İnnâ erselnâ ileykum rasûlen şâhiden ‘aleykum kemâ erselnâ ilâ fir’avne rasûlâ(n)”

(73/15) Şüphe yok ki biz, size tanık olmak üzere bir resül gönderdik, nitekim Firavun'a da peygamber göndermiştik.

---------------

Âyet-i kerime Zât mertebesi âyetlerindendir.

---------------

(İnnâ erselnâke) Âyette “senin için açtık” derken, burada ise “seni gönderdik” ifadesi kullanılmaktadır ki, bu bölümde zât-î Âyetlerdendir, burasını da üç yönlü (1) Hakikat-i Muhammed-î, (2) Hazret-i Muhammed, (3) ve ümmet-i olan bizler itibariyle incelememiz yararlı olacaktır. 

(1)Hakikat-i Muhammed-î yönüyle baktığımızda. 

Ulûhiyyet’in zuhur mahalli olan Hakikat-i Muhammediyye yi Zât-ı mutlak, “Muhakkak ki Biz” diyerek, araya hiç bir mertebeyi sokmadan Hakikat-i Muhammediyye ye hitaben seni “irsal-Rasûl” ettik, yani zât âleminden ef’âl âlemine kadar olan bütün sahaya gönderdik. Ne için? Bütün âlemlerde ve her zerrede Allah’ın varlığına (şahit) olarakak gönderdik, şekliyle düşünüp kendimize yeni bir ufuk açmak sûretiyle idrak ve zevk edebiliriz. 

(2)Hazret-i Muhammed, zuhur’u Muhammed-î mertebesi itibariyle baktığımızda. 

“Ey Habîbim! Seni bütün âlemlerde Ulûhiyyet ismimle var olan “Ben” Allah’ın tecelli ve zuhuruma (şahit) olarak gönderdik,” şekliyle izah ve zevk edebiliriz. 

(3) Üncü hali olan ümmet-i yani bizler içinse! 

Hakk buyurur ki, “ey kulum senin beden mülkünde zuhuru olan Hakikat-i Muhammed-î mertebesini, beden mülkünde Hakk’ın varlığından başka bir şeyin olmadığının açık (şahid) şekliyle, idrak ve zevk edebiliriz.” 

Âyetin devamında gelen “Nitekim Firavun'a da peygamber göndermiştik.” Hazret-i Mûsâ (a.s.) Tevhid-i Esmâ resülü-elçisi olarak Nefsi emmare Firavununa Hadi olan rabbine davet etmek üzere gönderilmişti.

Efendimiz s.a.v. de buna şahittir. Ve bizler ümmeti olarak ta Kûr’ân-ı kerimi bizlere ulaştırması yönüyle buna şahit olmaktayız.

Bu âyet üzerine çalışma zamanı geldiğinde günlerden Kadir gecesi idi. Yol ehli bir kardeşimiz İr... Ak… bey den Kadir gecesisi mesajı gelmişti.

“Muhterem dostlar; Er rahman Allem’el Kur'an (Rahman suresi 1-2 ayetleri) Rahman'ın bu Kur'an öğretisi dokunuşuna şahit olanların geceleri mübarek olsun İnşallah. Bâki 

selamlar.”

İrfan bey kadir geceniz mübarek olsun. Mesajınıız, Müzzemmil suresi (73/15) Şüphe yok ki biz, size tanık olmak üzere bir resül gönderdik, âyeti üzerinde çalışmama derk gelmesi güzel bir tevafuk oldu. Selâmlar Huu... Murat Derûni… 

Buna şahit olarak mesajını cevaplamış bulunduk. Bu güzel Kadir gecesi şahitliğinden sonra yolumuza devam edelim. (M.D.) 

---------------

فَعَصَى فِرْعَوْنُ الرَّسُولَ فَأَخَذْنَاهُ أَخْذًا وَبِيلًا {المزمل/16}

(73/16) “Fe’asâ fir’avnu-rrasûle fe-ehaznâhu ahzen vebîlâ(n)”

(73/16) Firavun o resüle isyan etmişti. Biz de onu ağır bir yakalayışla yakaladık.

---------------

Âyet-i kerime Zât-i âyetlerdendir.

---------------

Nefs, emmare Firav’unu Akıl Mûsâ’nın Hakk’ın bildirmiş olduğu Rububiyet hakikatlerini kabul etmemiş ve isyankar olmuştu. 

“fe-ehaznâhu” biz onu yakaladık. Buradaki yakalama Hakikat-i Muhammediye yi kabul etmediği için Uluhiyet mertebesi zati olarak yapldığını bildirmektedir. “Ahzen Vebila” ifadesi ile ağır bir vebal almıştı. Hakikat-i Muhammedinin, Museviyet mertebesini Nefsi emmare Firavun’unu ilah olarak kabul etmeye zorlamıştı. (M.D.)

“Ağır Yakalayış” (Ahzen Vebîlâ): Ayetteki “ağır yakalayış”, iki türlü tecelli eder:

Dünyevî Yakalayış: Kızıldeniz’de boğulmak suretiyle gelen fizikî helak.

Uhrevî Yakalayış: Ruhun, ilâhî cemâli görmekten 

mahrum kalması ve kendi benlik iddiasının (ulûhiyet davası) ateşiyle yanması.

Firavun’un “resûle isyanı”, İbnü’l-Arabî’nin insan-ı kâmil anlayışında, kişinin kendi içindeki hakikat çağrısına (akl-ı selim, vicdan) kulak vermemesi, nefsânî arzulara (heva) uyarak Allah’ın gönderdiği elçiyi reddetmesidir.[32]

---------------

فَكَيْفَ تَتَّقُونَ إِن كَفَرْتُمْ يَوْمًا يَجْعَلُ الْوِلْدَانَ شِيبًا {المزمل/17} 

(73/17) “Fekeyfe tettekûne in kefertum yevmen yec’alu-lvildâne şîbâ(n)”

(73/17) Peki inkâr ederseniz, çocukları ak saçlı ihtiyarlara çevirecek o günden kendinizi nasıl koruyabileceksiniz?

---------------

İnsan yüz yaşına da gelse eğer Hakk’tan, irfaniyetten haberi yoksa ve rabbini tanıyamışsa hakikatte çocuk hükmündedir. Kişinin kıyamet âlametlerinden biride saçlarının beyazlamasıdır. Saçlar esmâ-i ilahiyyedir. Beyazlaması ise uluhiyet işaretidir. Esmâ-i ilâhiyyenin hakikatini anlayan yani nefsi emmare istikametinde kullanmamaktan vazgeçen kişi esmâ-i ilahiyyesi beyazlamış ve taa bu günden kıyameti koparmıştır. (M.D.) 

"Çocuklar", nefsin ham, işlenmemiş, geçici heves ve arzularını (hevâ) temsil eder. Kıyamet günü (hakikatin mutlak olarak tecelli ettiği an), bu çocuksu arzuların olgunlaşıp (ihtiyarlayıp) teslim olmasıdır. Yani nefs-i emmâre'nin azgınlığı biter, hakikatin karşısında aciz kalır ve tıpkı ihtiyar bir insanın güçsüzleşmesi gibi, direnme gücünü kaybeder.[33] 

---------------

السَّمَاء مُنفَطِرٌ بِهِ كَانَ وَعْدُهُ مَفْعُولًا {المزمل/18} 

(73/18) “Essemâu munfatirun bih(i) kâne va’duhu mef’ûlâ(n)”

(73/18) Ve şüphe yok ki secde edilen yerler, Allah'a aittir, artık orada Allah'la beraber hiçbir kimseyi çağırmayın.

---------------

Kıyamet yaklaştığında gökyüzünde oluşacak birçok fiziki ve fiili hallerin bazılarının, bu şekilde bildirilmesi. Gökte âyet olan, bazılarının bildirilmesi. Hani daha evvelce Tebareke-i Şerifte, 

“bak bakalım gökyüzünde bir çatlak bir tefavut bir uygunsuzluk görebilecek misin?” (67/3)

Diye ikaz edildiği halde ve arkasından da “tekrar, tekrar bak,” burada kendini bilen insan için, bizim başımızda, bizi saran hayâli birşey bulamayacaksın denildiği halde, burada ise, “Gök de yarılmış ve artık o, o gün zayıf” düşmüştür deniyor. 

Demek ki onun bir süresi vardır. Yâni gökyüzündeki nizamın da bir süresi vardır. Bu nizamın süresi bittiği zaman gökyüzünde bu hâdiseler oluşacak. Zâhirde böyle olduğu gibi gönlümüzde de bu böyle olacak. Hayâli bir gökyüzü, her birerlerimizin akıl semâsında mevcûttur. Yâni kişi kendini tanımazdan evvel, nasıl ki hayâli bir yaşantı yaşıyorsa, hayâl âleminde yaşıyorsa, buna zâhiren gaflet cenneti, hayatı da denilebilir. Neden? Çünkü namaz kılmaz, oruç tutmaz, işte şuraya gitmez, buraya gitmez. Dini vecibeleri yerine getirmez. Bu nefsinin cennetidir. Kayıtsız yaşamak, beşeri nefsinin cennetidir.

 İşte sende de, Hakîkati ilâhîye sarsıntıları başladığı zaman. Yâni gönlünde muhabbet rüzgârları esip, seni sarsmaya başladığı zaman. “İzâ zülziletil ardu zilzâleha” (99/1) âyetinde bahsedildiği gibi o vuruntular, sana gelmeye başladığı zaman, senin hayâl gücün çatlamaya başlar. Ve sonunda hayal gücün yarılır ve zayıf kalır. Hayâlindeki dünyan hayâli dünyan, yalancı dünyan, aslında olmayan, senin kendi kendine varettiğin o dünyan, kendi haline, yâni yokluk haline dönüşmeye başlar. Ve sonunda yokluk haline dönüşmüş olur.

İşte bir şeyin birden, bir anda ortadan kalkması müm-kün değildir. Ya camisi yıkılırken minaresi yıkılır, tavanı çöker. İşte bizimde nefsani düşüncelerimizin hayâli, düşüncelerimizin, hayâli kurgularımızın birer ikişer direklerin, ortadan kalkmasıyla, o gök kubbe yâni çatı kendimize kurmuş olduğumuz hayâli dünyanın, semânın çatısı, yavaş yavaş böyle çatlamaya patlamaya başlar. Ve sonunda yarılır ve zayıf düşer. Zâten, bu bizim başımızda bizi saran hayâl kubbesidir. İşte böylece nefsin hayvani ruh tarafı, gökyüzünün insân-i ruh gökyüzünden, ayrılması çatlamasıdır ve sonunda yarılıp bizden bu hayalin ayrılmasıdır.

Nefsin hayâl dünyası çatlayıp, yarılmadıktan sonra gerçek fezaya ulaşmamız mümkün değildir. Yâni “semâvati vel ard” deniyor ya. Bu semâvatın dünyanın aktarından kurtulamıyoruz bizde o semâ çatısı olduğu sürece. Yâni hayâlimizde var ettiğimiz kubbe yarılmadıkça, onun dışına çıkmamız mümkün olamıyor.[34] “ İz- -T-B- ” 

---------------

إِنَّ هَذِهِ تَذْكِرَةٌ فَمَن شَاء اتَّخَذَ إِلَى رَبِّهِ سَبِيلًا {المزمل/19} 

(73/19) “İnne hâzihi tezkira(tun) femen şâe-ttehaze ilâ rabbihi sebîlâ(n)”

(73/19) Şüphesiz bunlar bir öğüttür. Kim dilerse Rabbine ulaştıran bir yol tutar.

---------------

Âyet-i kerime Rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

---------------

Diyanet Meali: 

(73/19) - Şüphesiz bunlar bir öğüttür. Kim dilerse Rabbine ulaştıran bir yol tutar. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

(73/19) - İşte bu bir tezkiredir, artık dileyen rabbına bir yol tutar 

---------------

Kur’an bir öğüttür kim onun tavsiyelerini dinlerse. 

“Kim dilerse Rabbine ulaştıran bir yol tutar.” 

Evvelâ herkişinin bireysel Hakk’a giden yolu kendinden geçer. Ancak bu anlayışa ermek için evvelâ kimlik tesbitinin yapılmış ve Hakk-ın indinde onun itediği Hakk olan kimliğini tesbit ve idrak etmiş olsun. 

Bu hakk’a giden bireysel yoldur ve her varlığın kendinden geçer. 

Diğer gökyüzü yolları ise genel kullanılan yollardır, bu yollardan ruh ve melekler gider gelirler iner çıkarlar. Geçmiş sayfalarda kaç bin yıllık yoldan, inip çıkıldığından bilgi verilmiş idi. [35] “ İz- -T-B- ” 

Uluhiyet mertebesinden, risalet mertebesi aracılığı ile haberdar edilen hakikatlerden öğüt alan, isterse rabbine ulaştıracak Sırat-ı Müstakim ve Sıratullah aşamalarından ve eğitiminde geçilip rabbine ulaştıran bir yol tutar. Bu yol hakkında geniş bilgi (14) İrfan mektebi kitabında mevcuttur. (M.D.) 

---------------

إِنَّ رَبَّكَ يَعْلَمُ أَنَّكَ تَقُومُ أَدْنَى مِن ثُلُثَيِ اللَّيْلِ وَنِصْفَهُ وَثُلُثَهُ وَطَائِفَةٌ مِّنَ الَّذِينَ مَعَكَ وَاللَّهُ يُقَدِّرُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ عَلِمَ أَن لَّن تُحْصُوهُ فَتَابَ عَلَيْكُمْ فَاقْرَؤُوا مَا تَيَسَّرَ مِنَ الْقُرْآنِ عَلِمَ أَن سَيَكُونُ مِنكُم مَّرْضَى وَآخَرُونَ يَضْرِبُونَ فِي الْأَرْضِ يَبْتَغُونَ مِن فَضْلِ اللَّهِ وَآخَرُونَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَاقْرَؤُوا مَا تَيَسَّرَ مِنْهُ وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَأَقْرِضُوا اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا وَمَا تُقَدِّمُوا لِأَنفُسِكُم مِّنْ خَيْرٍ تَجِدُوهُ عِندَ اللَّهِ هُوَ خَيْرًا وَأَعْظَمَ أَجْرًا وَاسْتَغْفِرُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ {المزمل/20}

 (73/20) “İnne rabbeke ya’lemu enneke tekûmu ednâ min suluseyi-lleyli ve nisfehu ve sulusehu ve tâ-ifetun mine-llezîne me’ak(e) va(A)llâhu yukaddiru-lleyle ve-nnehâr(a) ‘alime en len tuhsûhu fetâbe ‘aleykum fakraû mâ teyessera mine-lkur-ân(i) ‘alime en seyekûnu minkum merdâ ve âharûne yadribûne fî-l-ardi yebtegûne min fadli(A)llâhi ve âharûne yukâtilûne fî sebîli(A)llâh(i) fakraû mâ teyessera minh(u) ve ekîmû-ssalâte ve âtû-zzekâte ve akridû(A)llâhe kardan hasenâ(n) vemâ tukaddimû li-enfusikum min hayrin tecidûhu ‘inda(A)llâhi huve hayran ve a’zame ecrâ(n) vestagfirû(A)llâh(e) inna(A)llâhe gafûrun rahîm(un)”

(73/20) “Gerçekten Rabbin, senin gecenin üçte ikisinden biraz eksiğinde, yarısında ve üçte birinde (namaz için) kalktığını bilir; seninle birlikte olanlardan bir topluluğun da (böyle yaptığını bilir). Geceyi ve gündüzü Allah takdir eder. Sizin bunu sayamıyacağınızı bildi, böylece tevbenizi (O'na dönüşünüzü) kabul etti. Şu halde Kur'an'dan kolay geleni okuyun. Allah sizden hastalar olduğunu, başkalarının Allah'ın fazlından aramak için yeryüzünde gezip-dolaşacaklarını ve diğerlerinin Allah yolunda çarpışacaklarını bilmiştir. Öyleyse ondan (Kûr'an'dan) kolay geleni okuyun. Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah'a güzel bir borç verin. Hayır olarak kendi nefisleriniz için önceden takdim ettiğiniz şeyleri daha hayırlı ve daha büyük bir ecir (karşılık) olarak Allah Katında bulursunuz. Allah'tan mağfiret dileyin. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.” 

---------------

Ayet-i kerime Rububiyet merbesi âyetlerindendir.

---------------

Bu âyet-i kerimede Risâlet mertebesi ifadesi ile gece teheccüd dervişlik çalışmalarını ifade etmektedir. Sonunda ise nefsin önceden gönderdiklerinin Allah katında bulunduğu ifade edilmektedir. Esmâ metebesinden nefis tezkiyesi ile yapılan nefsin arınması ve zekâtının verilmesi gerektiği bildirilmiştir. 

---------------

(Beyyine Sûresi 5-) Vemâ umirû illâ liya’budûllâhe muḣlisîne lehu-ddîne hunefâe ve yukîmû-ssalâte ve yu/tû-zzekâ(e ve żâlike dînulkayyimet; 

(98/5) “Hâlbuki onlara, ancak dini Allah'a has kılarak, hakka yönelen kimseler olarak O'na kulluk etmeleri, namazı kılmaları ve zekâtı vermeleri emredilmişti. İşte bu dosdoğru dindir.” 

---------------

Halbuki onlar tam tersini işlediler, nefislerinin hükümlerini Hakk’ın emirleri gibi gösterdiler ve onları uygulamaya ve uygulatmaya başladılar. Böylece onlara bildirilen sırât-ı müstakimden, sırât-ı nefislerine yöneldiler, bunu da Hakk yolu zannettiler. Onlara Allah’a kulluk etmeleri söylendi, onlar nefislerinin kulu oldular. 

Onlara namaz kılmaları söylendi, bu hükmü yerinden kaldırdılar. Onlara zekât vermeleri söylendi, kitaplarından o hükmü de kaldırdılar. 

Böylece kendileri, kendi bâtıl dinlerini kurup onu tatbik ettiler, böylece aslında nefislerine zulmetmiş oldular. Halbu ki, onlara verilen gerçek hükümler, dosdoğru dindi. Onları tatbik ve takib etmiş olsalardı, daha sonra gelen Peygamberin (s.a.v.) in getirdiği hükümler, zâten bunlar idi ve daha ileri dereceleri idi, böylece kendileride bu hakikatin içinde olacaklarından, gerçek ve en kemalli olan sırât-ı müstakim yolcuları ve Hakk muhabbetlileri olacaklar idi. Ne büyük bir lütuf kaçırdıklarını bir bilebilselerdi![36] “ İz- -T-B- ”

---------------

 Hamdın beşincisine geldiğimiz zaman mertebenin dördüncüsüne yani Marifet mertebesine geldiğimiz zaman işte her ne kadar dördüncü mertebede Hamdı Allah yapıyorsa da Âlemlerin Rabbı yapıyorsa da O’nun Hamdı itibariyle kulda bir bilinç ortaya geliyor. Bir irade bir şuur bir yükseliş ortaya geliyor çünkü yeni bir ufuk açılmış oluyor önünde rabbı ona verdiği nimetle rahmetle özellikle kendisinde yeni bir ufuk açılıyor. “Ey kulum kendine bak kendini tanı ben sende varım sende tecelli ediyorum” övdüğü bu yöndedir. Aslında kulundaki kendini övüyor, kulun kulluğunu değil.

O zaman işte وَمِنَ الَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَكَ عَسۤى اَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا 17/79 işte burası O’nun mertebesidir, bakın “umulur ki” diyor yani bu böyledir diyor, her mertebede olan insan oraya bir muhabbeti olsun ümidi olsun umulur ki herkesin yolu açık olduğunu bilsin herkese oranın yolunun açık olduğunu bilsin her mü’min ve tevhid ehli kişinin yolunun oraya açık olduğunu bilsin diye “Umulur ki” diyor. bazı terimleri hangi yönde kime ait olduğunu bilmemiz gerekiyor, bir daha okuyalım; وَمِنَ الَّيْلِ gecenin bir vakti kalk gecenin bir vakti ne demektir, gece fenafillah mertebesi demektir. Hakk’ın övdüğü kimse fenafillah mertebesindedir, Gecenin bir vakti kalk yani fenafillah mertebesinde kalma, demek istiyor. Gece uyursak Fenafillah mertebesinde sabahladın demektir, yani orasını mekan tuttun demektir, Gecenin bir vaktinde kalk yani geceden kasıt bütün varlığın görünmez olduğu her şeyin bir olduğu zaman değil midir, gölgelerin kayıp olduğu varlıkların kayıp olduğu işte fenafillah Hakk’ta fani olduğunuz zaman senin beşeriyet gözün bir varlık görmez artık. Cenab-ı Hakk bunu ayet-i Kerime’de nasıl açıklıyor, كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ 28/88 her şey helak olacak onun veçhi baki kalacaktır. İşte eşya gözünden gittiği zaman senin gözünde kalan Hakk’ın veçhinden başka bir şey değildir. فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ اللَّهِ 2/115 Her nereye baksan Hakk’ın veçhini görürsün, eşya eşyalığını kayıp eder gözünde. Eşya yine ortada vardır ama evvelce baktığın eşya o eşya değildir, işte bu gecedir, gündüz de olabilir de ibadeti gecedir. Eşyanın yani mahlukatın gözünde yok olması, işte böyle bir gecede öyle bir halde gündüz de olabilir aslında ama normalde gece fiili olarak da geceye tefsir edilmiştir. Yaşanması da o zaman daha münasip zaten, dışarıya da baktığınız zaman yine fenafillah halidir, yokluk halidir, çünkü eşya gözünü artık almıyor, meşkul etmiyor, karanlıkta meşkul etmiyor, yokluk halidir. 

İşte böyle bir halde gecenin bir vakti gecenin en güzel hali “selasi ahır”, yani gecenin son üçte biri, gecenin son üçte biri gecenin kalbidir demiş, efendimiz. Yasin Surresi de Kur’an’ın kalbidir, gecenin kalbi de insanın kalbi, işte bu üç kalp içtima ettiği vakit fetih futuatlar olur yani açılımlar olur o gecenin o saatinde. Yasin de okusak Teheccüd de kılarsak kendi gönlün de açık olursa tabi ne olmaz o saatte. İşimizi samimi de yaparsak. وَمِنَ الَّيْلِ Gecenin bir vaktinde kalk فَتَهَجَّدْ بِهِ senin için ayeti kim okuyorsa odur bakın senin için diyor, 

(Dinleyici sorusu cevabı:

İşte bir kimse nefsaniyeti yönünden “ene” derse o şeytandandır, ama Uluhiyeti yönünden “Ben” derse o Hakk’tandır. Ama Uluhiyeti yönünden dediği “Ben” o dediği bende değildir. çünkü Hakk der ondan Hakk der. Ama şeytani yönden dediğin zaman orası doğru, sen söylersin nefsinden ve Hakk’ın karşısında en büyük şirki işlemiş olursun “ben” demek suretiyle. Şeytanın elbisesini giymiş olursun. O’nun rolünü oynamış olursun.)

فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَكَ Senin için nafile hükmünde olan teheccüd namazını kıl 4-8-12 dir bu ne demek, 4; şeriat, tarikat, Hakikat, Marifet. Yani dört rekat da kılabilirsin, 8 rekat da kılabilirsin, slamiyetin zahiri ve batını olarak 8 cennet mertebesi olarak kılabilirsin 12 rekat kılarsın bütün mertebeleri içine alarak 12 mertebenin karşılığı olarak kılabilirsin. فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَكَ Bunu yaparsan عَسۤى اَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا umulur ki rabbın seni makam-ı Mahmud’a ulaştırır. Peki “Makam-ı Mahmud” nedir, ulaştırır diye vaad edilen o makam nedir, Elhamdü diye okuduk binlerce defa, ama o bir makam “hamd” makamı o “Makam-ı Mahmud” övülen makam nerededir, işte Allah’ın Makam-ı Mahmud’u dünyadaki itibariyle hakikat-ı Muhammedi’nin zuhur yeri olan Muhammed (sav) dir. Makam-ı Mahmud kendisidir. Ama dünyadaki mertebesi itibariyle bizlere olan yakınlığı itibariyle, eğer o makam bizlerin arasına inmemiş olsaydı, bizim bu işlerin hiç birisinden haberimiz olmayacaktı. 

İşte Allah onun için اِنَّ اللَّهَ وَمَلۤئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِىِّ dediği O’ndaki o makamı övmektedir. Nebi üzerine diyor, o gün için ama sonra varisleri üzerinedir, ondan da ümmeti üzerinedir. Yani her bir kişinin hangi mertebede ise o mertebeden bu mertebede hissesi vardır. Yani bu ayetten bu makamdan hissesi vardır. Her bir varlığın hissesi vardır, sadece insanların değildir. Yani sadece bir yere mahsus değildir, tabi bir merkez itibariyle özü vardır, ama güneşin nasıl bir özü vardır, ama güneş sadece kendince bir varlık değildir, bütün şuaları âlemi aydınlatıyor. İşte Makam-ı mahmud’un da şuaları her birerlerimizde mevcut ve bizleri aydınlatıyor. Ama biz ona camımızı kapatmışsak ona karşı o dışarıda kalıyor, bize ulaşamıyor. 

Yapılması lazım olan şey perdeyi yırtıp açmaktır, perdeni açtığın zaman hani karagöz perdesi vardır, karagöz oyununda öyle hakikatler vardır ki zaten o oyunu kuran da Şeyh Şebisteri’dir, 

Allah’ın bu şekilde övmesi ve bu hali idrak etmenin bu gece namazı içerisinde kişi وَمِنَ الَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَكَ عَسۤى اَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا umulur ki rabbın seni makam-ı Mahmuda ulaştırır, gecenin bir vaktinde kalk şunu şunu yap bunun neticesinde Makam-ı Mahmud’a ulaştırsın. Şimdi kulun ulaşması lazım gelen bir makam var, ulaşması lazım gelen makam da aslında ötelerde olan makam değildir. Kendinde var olan yani az önce dediğimiz gibi Hakikat-ı Muhammedi nin şuaları sende bir makam bir varlık ortaya getiriyor, perdeni aştığında onunla karşı karşıya kaldığında o seninle aynanda yansıdığı zaman güneş oldun sen şimdi aynanın içerisinde görünen süliyet ondan ayrı mı, aynısı değil mi, yani aynaya baktığımız zaman kimi görüyoruz, kendimizi görüyoruz, ama gördüğümüzün bizimle hiç ilgisi yoktur.

Bu mevzular hakikat mevzulardır bunların hepsinin açılması lazımdır ki bunlar bir örnek olsun bize bu örneklerle başka şeylere de ulaşabilelim, ufkumuz açılsın. Şimdi sen diyorsun ki aynada gördüğüm benim diyorsun ve bunun için yemin ediyorsun, ben de gördüğün sen değilsin diye yemin ediyorum, peki hangimiz haklıdır. Sen de haklısın ben de haklıyım. Neden çünkü bir yönüyle ama neden haklı neden haksız onun da bilinmesi lazımdır. Bir yönüyle dediğin doğru, aynaya baktığın zaman tabi ki kendini görüyorsun, o sensin başkası değildir, ama diğeri de diyor ki o sen değilsin.

Aynayı kırdığın zaman sen nerede oluyorsun, sen gene buradasın, aynada değilsin. Demek ki oradaki olan aynı zamanda sen değilsin. Ama senden başkası da değildir. Buradan nereye geçiyoruz, işte gönlünü pasdan lekeden kirden temizler berrak hale getirirsen ayna haline getirirsen Allah’ın varlığı sende cilalanmış yansımaya başlar. İşte o senin gönül aynanda görünen Allah’ın ta kendisidir. Kendinde bulduğun Allah’ın ta kendisidir. Ama yine bilmen lazım ki sen kendinin ta kendisisin. 

Bakın gönlünü temizlediğin zaman beşeriyetinden arındığın zaman sen pırıl pırıl bir ayna hükmünde oluyorsun. Cilalanmış ter temiz pak bir varlık oluyorsun. Kendinin şekli ortadan gitmiş oluyor, yani sen yok olmuş oluyorsun, ortadan çekilmiş oluyorsun, ama orada bir varlık var, parladığın için yansıma alıyorsun, aynayı nereye koyarsan koy aynanın içine mutlaka bir şey akseder, aynada mutlaka bir şey görürsün, havaya da koysan bulutları gösterir. İşte sen de ayna gibi pırıl pırıl olduğun zaman istiğfar selavat tevhid bunlar içindir, varlıkları üzerimizden izole etmek için aşındırmak içindir, aynayı parlatmak içindir.

İşte o aynada akseden Hakk’ın varlığından başka bir şey değildir artık. Çünkü âlemde Hakk’ın varlığından başka bir şey yoktur. Başka bir şeyin de sana yansıması mümkün değildir, yeter ki sen ayna ol, yansıyacak olan Hakk’ın ta kendisidir. Başka şey yansıyamaz, ama yine sen senden başkası da değilsin aynı zamanda. Şimdi bunu biraz daha açalım, gönül aynamızı temizlediğimiz zaman cenab-ı Hakk’ın bizdeki zuhuru her varlıkta var sadece bizde değildir, ama bizim gene kendimize ait olan bir varlığımız vardır. Bunu inkar etmemiz mümkün değildir. Eğer bunu inkar edersek biz ortadan kalkarız, biz diye bir şey kalmaz zaten. Biz diye bir şey varsa bizim kendimize ait bir programımız bir şifremiz bir varlığımız vardır.

Çünkü Cenab-ı Hakk bize “ey kulum” diye hitab ediyor, her ne kadar her ne kadar kendi orada zuhurda olsa da bize hitabı vardır. İşte bu iki mertebenin hakikatini özelliğini birlikte yaşamak durumundayız. Biz bunların birini hep üste getirerek birini perdeliyoruz, dolayısıyla da dengeyi kayıp ediyoruz. Ya uçlara gidiyoruz “Ben Hakk’ım” diye ilan ediyoruz, beşeriyetimizi unutuyoruz veya beşeriyet kalıpları içerisinde Uluhiyetimizi unutuyoruz. Yani aynalık vazifesini yapamıyoruz. Veya tamamen ayna olup kendimizi ortadan kaçırıyoruz. İkisi de hatalıdır.

Ama zaman içerisinde mertebe itibariyle bazen kulluğunu unutursun kulluğunu kaçırırsın ama bu belirli bir süredir, devamlı olmaz, işte fenafillah’a geldiğin zaman kulluğun elinden kaçar, bir hadis-i kudside “eğer siz günah işlemeyen bir ümmet olsaydınız ben sizi yeryüzünden kaldırır günah işleyen ümmet getirirdim” diyor. Burasını fazla açmayalım, zaten bunu söylerler de ne olduğunu bilmezler. Sadece lafsını yaparlar, bu hadisin izahı da çok zordur tehlikelidir de. İnsanları da ibadetten uzaklaştırır, madem ki Cenab-ı Hakk günah işlememizi istiyorsa onlar fiziki günahı zanneder, yani beden yönünden yapılan günahları zannederler, halbuki orada bahsedilen o günah değildir, isim benzerliği vardır. Oradaki iş başka iştir, o Pazar bu kadar ucuz değildir. 

Bizim mutlak olan kulluğumuz var, Cenab-ı Hakk “Kulum” diyor bunun yanında da “benim sizde zuhurum var “, “Sana şah damarından yakınım”, diyor ne demektir bu bakın ifadeye dikkat edelim “Ben senin şah damarınım” demiyor, “Şah damarınım” dese bu beden yönüyle ben sendeyim diyecek, bakın “şah damarından daha yakınım” yani ben sana bedeninden daha yakınım demek istiyor. şah damarı bedeni ifade ediyor, şah damarından daha yakınım diyor bu ne demektir, ben senin bedende senden daha çok varım demektir. Ve nereye baksan senin gözünlede benim gözümlede baksan gene beni görürsün başkasını göremezsin diyor, çünkü âlemde benden başkası yoktur, وَلِلَّهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ اللَّهِ اِنَّ اللَّهَ وَاسِعٌ عَلِيمٌ 2/115 doğu da onun batı da onundur, her nereye baksanız Allah’ın veçhini görürsünüz. 

Bu hakikatler içerisinde Hz Rasulullah’ın (sav) ifadesi ne ile belirtiliyor, “La ilahe illallah Muhammedürrasulullah”, “Eşhedüenlal ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeder rasulullah” bakın iki özelliği var, Hz Rasulullah’ın “Abduhu ve Rasuluhu” yani hem abdiyet tarafı var hem risalet tarafı vardır. İşte O’nun öyle olduğu gibi hepimizin de öyledir. Sadece O’na mahsus değildir. Ama O en büyük pehlivan, en büyük sanatkar, en büyük alim, bu işin mucidi, en ileri derecede olanı ama biz de O’nun çıraklarıyız, örneği odur, biz talebeleriyiz, örnek o olduğuna göre biz de O’nun gibi olmaya çalışırız. 

Bir ustanın yanında çırak neden senelerce uğraşıyor, tabi ki mesleği için işte senin bu abdiyetin sende umulur ki Uluhiyetine yükselirsin. Muhammede ulaşırsın, Makam-ı Mahmuduna ulaşırsın sana verdiğim benim hakikatlerimi ortaya çıkarırsın bu tür çalışmalarla ancak diyor. Onun yolunu gösteriyor. İşte her birerlerimizde bir Makam-ı Mahmud mevcut iken bir de âlemlerin merkezi olarak yani bütün âlemlerin yöneldiği Makam-ı Mahmud vardır. Yani her birerlerimizde bir çekirdek öz olarak var, bir de onun çuvalı ile ambarı ile olanı vardır. Yani bir de merkezde olanı vardır. İşte bu merkeze de bütün mahlukat yönelmektedir. Sayısını bilemediğimiz kadar meleğinden hayvanından insanında her türünden tutun, يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِى السَّمَوَاتِ وَمَا فِى الاَرْضِ 62/1 semavat ve arzda ne kadar varlık varsa bunların hepsi tesbih etmektelerdir yani övmektelerdir, yani makam-ı Mahmud’a yönelmekteler, çünkü varlık sebepleri Makam-ı Mahmud’dur, o Makam-ı mahmud’a yönelinsin diye o mahlukat dediğimiz varlıklar ortaya getiriliyor. Varlık sebepleri Makam-ı Mahmud, bizlerin de öyledir. Ne oldu 6. Oldu, yani bütün âlemdeki mevcut varlığın külli olarak hamdı var yani şükranesi var, bu yine halktan Hakk’a doğru, bu ifadesi. Uluhiyet makamı bu varlıkları zuhura getirdi, işte mucidi icat edenine yönelmeleri varlıklarını ortaya getirdiği için yahut şükretmeleri, övmeleri o makamı övmeleri var, toplu halde.

Sonra Makam-ı Mahmud’u ahirette görüyoruz, hangisi Müslümanlar nerede toplanacak “Hamd” mertebesinin altında o makam sana gölge yapacak bayrak değil, orada mana var, “Liva” sancak, bayrak demektir, o bayrak bizim anladığımız sopaya asılan bayrak değildir, tabi orası bir merkez olarak öyle de belirgin hali olacak, ama bu suri olan şeydir. Ama manası o bayrak değildir. nasıl senin suri bir cesedin varsa ama manan çok başka ise surette görünen şeyin Makam-ı Mahmud’un oradaki faaliyeti olacaktır. Sancak-ı Hamd bakın onun gölgesinde olacağım diyor, düşünsene güneş gölgesi değil, tabi o da var ama onun gölgesi demek Makam-ı Mahmud’un koruması altında olacaksın demektir. 

Bundan daha büyük lütuf olur mu hiç, Cenab-ı Hakk isterse Cennet’e koymasın, zaten Makam-ı Mahmud oradasın Hz peygamber’in yanındasın dizinin yanındasın, Cenneti ne yapacaksın, Cehennem ile işin yok zaten cehennemi dünyada geçmişsin zaten işte bu mü’minlere Cehennem “Çabuk çabuk geç üstümden senin nurun benim ateşimi söndürecek” diye mü’mine ricada bulunuyor. Ne oldu 7. Hamd mı oldu?

Gelelim sonuncuya; Ekmelu zikir La ilahe illallah ekmeli dua elhamdülillah. En güzel zikir kelime-i tevhid, la ilahe illallah, en güzel dua da elhamdülillahtır. Allah’ın hamdının senin üzerine olmasıdır. Bizim gayretimiz ne kadar ise o Hamd mertebelerinde o kadar yükselebiliyoruz, yani ipten yukarıya kendi gayretimizle ne kadar tırmanabiliyorsak bir de yukarıdan şuraya da tutun hadi şunu da yap hadi bak şurada da tutunacak yer var, sıkı tut diye tutunacağın yerleri sana gösteriyorsa ama çıkacak olan sensin, hani “dede himmet” demiş, o da “Evlat gayret” demiş. 

Allah hazmını vesin en büyük duada budur bir yemeği yersin de hazmedemezsen o insanı daha da zorlar zarar verir.[37]

---------------

Diyanet Meali:

(73/20) - (Ey Muhammed!) Şüphesiz Rabbin, senin, gecenin üçte ikisine yakın kısmını, yarısını ve üçte birini ibadetle geçirdiğini biliyor. Beraberinde bulunanlardan bir topluluk da böyle yapıyor. Allah, gece ve gündüzü düzenleyip takdir eder. Sizin buna (gecenin tümünde yahut çoğunda ibadete) gücünüzün yetmeyeceğini bildi de sizi bağışladı (yükünüzü hafifletti.) Artık, Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun. Allah, içinizde hastaların bulunacağını, bir kısmınızın Allah'ın lütfundan rızık aramak üzere yeryüzünde dolaşacağını, diğer bir kısmınızın ise Allah yolunda çarpışacağını bilmektedir. O hâlde, Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun. Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Allah'a güzel bir borç verin. Kendiniz için önceden ne iyilik gönderirseniz, onu Allah katında daha üstün bir iyilik ve daha büyük mükâfat olarak bulursunuz. Allah'tan bağışlama dileyin. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

(73/20) - Filhakıka rabbın biliyor ki sen muhakkak gece üçte ikisine yakın ve yarısı ve üçte biri kalkıyorsun beraberindekilerden de bir tâife, hâlbuki geceyi gündüzü Allah takdir eder, bildi ki siz onu bundan öte başaramazsınız, onun için size lutf ile irca-ı nazar buyurdu, bundan böyle Kur'andan ne kolay gelirse okuyun, bildi ki içinizden hastalar olacak, diğer bir takımları Allahın fazlından bir kâr aramak üzere yeryüzünde yol tepecekler, diğer bir takımları da Allah yolunda çarpışacaklar, o halde ondan ne kolay gelirse okuyun ve namazı kılın ve zekâtı verin ve Allaha karz-ı hasen takdim edin, kendilerinizin hisabına hayr olarak her ne de takdim ederseniz onu Allah yanında daha hayırlı ve ecirce daha büyük bulacaksınız, hem de Allaha istiğfar edin, şübhesiz ki Allah gafurdur, rahîmdir.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

(73/20) - Muhakkak senin Rabbin biliyor ki, şüphe yok sen gecenin üçte ikisinden biraz eksik ve yarısı ve üçte biri kadar kalkıyorsun ve seninle beraber olanlardan bir tâife de ve Allah geceyi ve gündüzü takdir eder. Bildiği, siz bunu sayıp başaramıyacaksınız. Artık size ruhsatla irca-ı nazar buyurdu, imdi Kur'an'dan kolay geleni okuyun. Bilmiştir ki sizden hasta olanlar olacaktır, başkaları da Allah'ın fazlından bir kâr aramak için yeryüzünde yol tepeceklerdir ve başkaları da Allah yolunda cihadda bulunacaklardır. Artık ondan kolay olanı okuyunuz ve namazı dosdoğru kılınız ve zekâtı veriniz ve Allah için güzelce ödünç vermekle ödünç veriniz ve nefsiniz için hayırdan ne takdim eder iseniz onu Allah indinde daha hayırlı ve mükâfaatça daha büyük olarak bulursunuz ve Allah'tan mağfiret isteyin, şüphe yok ki Allah gafûrdur, rahîmdir.

---------------

İZAH: Gece namazı ilk önceleri hem Peygamberimize hem de sahabeye emredilmişti. Sıkıntılar neticesinde C.Hakk kolaylık buyurdu. Daha sonra ümmeti için nafile, kendisi için farz oldu. 

Nefis mertebelerinde kurallar herkes için aynı ve geçerlidir. 

Ama yolda yürünmesi, gidilmesi farklıdır. Herkesin yoğurt yeyişi değişiktir. Yine de kurallara uygun olarak yemelidir. 

Mesela gençlerin önce işini, eşini bulması istenir. Yavaş yavaş da yol aldırılır. Ne zaman hayatı bir düzen tutar, duyguları da tecrübeleriyle yerine oturur da inip-çıkmaz olunca vazifeler bu defa arttırılır. Tabii ki gücü ve istidadı nisbetinde…

Sonrasında amel yönünden akıl yönüne ağırlık verilir. Salik istidadı kadar burada da kâlem oynatır. Kimine farz 

kimine sünnet olur…. N.N.[38] “ İz- -T-B- ”

Yolumuza Mesnevi-i Şerif ile devam edelim.

Allah' a ikrâz edin, bu tenin azığından karz ver! Tâ ki ivazında gönülde çimen bitsin! 

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Müzzemmil’de vâki’ (Müzzemmil, 73/20) ya’ni “Allah’a karz-ı hasen ile ikrâz” edin. Nefsiniz için takdîm ettiğiniz şeyi Allah’ın indinde bulursunuz” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Bu âyet-i kerîmenin tefsîrinde ulemâ-i zâhir derler ki: “Karz"dan murâd, Allah için sadaka vermek ve malını Hak yolunda sarf etmektir ki, gerek dünyâda ve gerek âhirette onun bedelini edâ ve ihsân eder. Ve ulemâ-i bâtın bu ma’nâ-yı zâhirîden başka dîğer bir ma’nâ dahi beyân edip derler ki: “Karz"dan murâd, kişinin vücûd-ı abdânîsidir. Bu vücûd-ı abdânînin huzûzunu Hak yolunda terk edip onu Hakk’a fedâ etmek onu karz-ı hasenle Hakk’a ikrâz etmektir ki, Hak bu karzı vücûd-ı Hakkânîsini vermek sûretiyle öder. Ve dîğer taraftan ehl-i hakîkat indinde “halka karz vermek” hakikatte Hakk’a vermektir. Zîrâ halkın vücûdu, Hakkin Varlığında ve vücûdunda mütekevvin bir nümâyişten ibârettir. Nitekim hadîs-i kudsîde Mûsâ (a.s.)a vârid olan hitâbda '“Acıktım, beni it’âm” etmedin!" buyrulmuştur. Kulun it’âmı bu mertebe-i kevnde Hakki it’âmdır. Beyt-i şerîfde hem ma’nâ-yı zâhirî ve hem de bu ma’nâ-yı bâtınîye işâret buyurulur. Ya’ni, “Bu cismin gıdâsından muhtaç olanlara tasadduk ve infâk et ki, Hak 

Teâlâ ona bedel senin kalbinde feyiz çimenleri bitirsin! Ve kezâ cisminin hazzını ve nefsini Hakk’a fedâ et ki, ona bedel olarak kalbinde müşâhede-i hakâik çimenleri bitsin ve her şeyi vücûd-ı Hakkânî ile göresin!” 

Bu namaz ve oruç ve hac ve cihâd dahi i'tikâddan şâhidlik vermektir. 

Namaz ve oruç ve müdâfaa-i dîn ve ırz ve memleket için düşmana karşı olan harb yalnız ibâdât-ı bedeniyyeden olduğundan bu husûsta fakîr ve zengin müsâvîdir. Ve hac ise hem ibâdât-ı bedeniyyeden ve hem de ibâdât-ı mâliyyeden olduğundan bu ibâdeti yalnız zenginler yapabilir ve onlara farzdır. Bu beyt-i şerîfde ibâdât-ı bedeniyye beyân buyrulmuştur. Ya’ni, “Namaz ve oruç ve hac ve cihâd insanın bedenine ve zâhirine ve i’tikâd ise bâtınına ve kalb ve fikrine taalluk eder. Ve insanın cisminin hareketi bâtınında hâkim olan fikir ve i’tikadı sebebiyle vukü'a geldiğinden bu ibâdetler insanın i’tikâdının şâhidi olur." 

Zekât ve hediye ve hasedin terki dahi kendi sırrından şâhidlik vermektir. 

“Sır”dan murâd, ahlâktır. Zîrâ zekât yalnız ibâdet-i mâliyyedendir. Malının zekâtını hak edenlere veren bir kimsenin i’tikadı sâbit olmakla berâber mâl-i dünyâya hırsı ve tama’ı olmadığı da anlaşılır. Ve hediye vermek dahi kezâ malını bezletmektir. Binâenaleyh bir kimse bir dostuna hediye verdiği vakit ona karşı hem muhabbeti ve hem de hediyesinin kıymeti nisbetinde de keremi anlaşılır; ve hemcinsinin fazlına karşı hasedi terk ettiği vakit dahi tab’an kerîm olduğu zâhir olur. Bu fiiller o kimsenin sırnnın ve ahlâkının güzelliğine şehâdet eder. 

Ve onun o zekâtı dedi ki: "O kendi malından veriyor. Dîn ehlinden nasıl çalar.” 

“Ve zekât veren kimsenin verdiği zekât dahi lisân-ı hâl ile der ki: "Bu zekâtı veren kimse kendi malından hak etmiş olan fakire, fukarâya bezlediyor. Din ehlinin malını nasıl çalar?" “Dîn ehli" kaydından murâd, harbî olan küffârın malıdır. Zîrâ bir mü’min harbî olan bir kâfirin malını mekân-ı muhrezden (kazanılmış) gizlice alsa, mal ganîmet olduğu için ona helâl olur. 

Vaktâki o cevher nuru dışarıya parla-mıştır, bu tesellüslerden ferâğat bulmuştur. 

“Tesellüs”, sâlûsluk etmek ve riyakârlık yapmak demektir. Ya’ni, “Arifin bâtınının nûru dışarıya taştığı veyâ parladığı için birtakım sahte şeyhler gibi, halka namazını, orucunu ve zekâtını göstermekten vazgeçmiştir. 

"Enfikü!" buyurdu, binâenaleyh bir kesb et, zîrâ ki eski îrâdsız masraf olmaz. 

Hak Teâlâ hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’de “Enfikü!" ya’ni “İnfâk ediniz!" buyurdu. İnfâk ise mevcûd olan bir maldan olur; ve mal ise kazanılmak sûretiyle elde edilir. Zîrâ ki evvelce elde bir îrâd olmaksızın hare ve infâk mümkin olmaz. “Enfikü!" emrini mübelliğ olan âyât-ı kûr’âniyye müteaddiddir. 

Ezcümle sûre-i Bakara’da buyrulur: 

(Bakara, 2/254) Ya’ni “Ey mü’minler, kendisinde bey’ ve dostluk Ve şefâat olmayan kıyâmet günü gelmezden evvel size rızk olarak verdiğimiz şeyden infâk ediniz!” 

O gerçi “Enfikü!"yu mutlak getirdi. Sen "İksibû sümme enfikü!" oku! 

Ya’ni, Hak Teâlâ hazretleri (Bakara, 2/195) ya’ni “Allah yolunda infâk ediniz!" âyet-i kerîmesinde “İnfâk ediniz!” emrini mutlak olarak tebliğ buyurdu. Fakat infâk, mevcûd olan maldan olacağından bu emrin altında “İksibû!” ya’ni “Kazanınız!” emri müstetirdir. Binâenaleyh sen bu âyeti okurken “İksibû sümme enfikü!” ya’ni “Kazanınız, sonra infâk ediniz!” ma’nâsıyla oku! 

Hırs küllü ister, o külden zâhir olur. Ey turp oğlu turp, hırs emirdir. 

“Fücül”, turp ma'nâsınadır. Burada “insanlıktan uzak olan kimse” ma‘nâsı murâd buyrulur. Nitekim zamânımızda dahi bir adamı tahkir için “hay turp oğlu turp" derler. Ya’ni hırs-ı nefsânî külle ve her şeye mâlik olmak ister. Zîrâ o nefs-i külden ve âlem-i kesâfetten zâhir olur. Binâenaleyh nefs-i küllün ve âlem-i kesâfetin bilcümle sıfâtını ve îcâbâtını sahiptir. Ey turp oğlu turp, bil ki hırs, nefis üzerinde hâkim olan bir beydir. Hz. Şeyh-i Ekber Tedbîrât-ı İlâhiyye' sinin on ikinci bâbında buyurur ki: “Hırs hevânın resûllerinden birisidir; o ancak kendi hakikatinden söyler ve kendi hakikatine münâsib olan ma'nâyı izhâr eder de sana der ki: “Mülk-i vücûdda hevâ denilen melik-i mutâ kendi kuvveti ve saltanatı tahtına dâhil olman için beni sana elçi olarak gönderdi ve bütün mallara ve malları biriktirmeye harîs olmanı ve zekât ve sadaka ve infâk-ı iyâl (ailesinin nafakası) gibi şerîatin getirdiği şeye muhâlefet etmeni sana emretti. Ve sen dersin ki, farzet ki milyonlarca altın topladın; sonun ölüm ve yaşadığın zamanlardaki nafakan dahi birkaç lokmadan ibâret değil mi? Bunları toplamak için çektiğin meşakkat neye yarar? Ve dâr-ı âhiret hayırlı ve ekberdir, çünki dâr-ı bekadır; ve ondaki tecelliyât-ı cemâliyye dâr-ı dünyâdaki gibi mahdûd olmayıp nâmütenâhîdir; ve sen burada da hırssın orada da hırssın. Ya’ni sen dünyânın süprüntüleri toplamağa sa‘yettiğin vakit dahi sana hırs derler ve sevâb-ı uhrevîye sâî olduğun vakit dahi sana yine hırs derler. İsmin ve hakikatin aslâ değişmez. Binâenaleyh senin kadrine noksan gelmez." Hırs senden bu hıtâbı işitince inkıyâd ederek tarîk-ı ilme ve dîne teveccüh eder. Bu sûrette sende ulûm-i nâfıa ve ahlâk-ı hasene hâsıl olur.” [Bk. Tedbîrât, s. 303] 

Vaktaki ekersin, asıl olan bu zeminde ek, tâ ki her biri için yüz bin bitsin! 

“Asıl olan zemîn”den murâd, tarîk-ı Hak’tır. Nitekim sûre-i Bakara’da buyrulur. 

(Bakara 2/261) Ya’ni “Allah yolunda mallarını infâk edenlerin misâli bir habbe misâli gibidir ki, yedi başak bitirir; her bir başakta yüz habbe olur ve Allah Teâlâ murâd ettiği kimse için bunu kat kat ziyâde eder; ve Allah Teâlâ vâsi ve alîmdir.” Ya’ni, ey kimse eğer ekersen Hak yolunda ek ve infak et ki, senin infâk ettiğin mal habbesinin mukabili olarak onun yüz bin misli hâsıl olsun. 

Zîrâ o seni her dem fakrdan korkutur; onu keklik gibi avla, ey erkek çakır kuşu! 

Zîra o şeytan (Bakara 2/268) “Şeytan size fakrı va‘d eder ve size fahşâ ile emreder” âyet-i kerîmesi mûcibince sizi fakr ile korkutup Hak yolunda infâktan men’ eder; ve bu fakr korkusu, şeytanın elinde bir vâsıta olup küçük şeytan mesâbesinde bulunur. “Sakr”, doğan cinsinden çakır dedikleri bir kuştur (Ahteri-i Kebît). Ya’ni, erkek çakır kuşu mesâbesinde bulunan sâlik, sen fakrdan korkma! Sen o fakrı keklik gibi avla da bu küçük şeytan ile büyük şeytanı öldür. Şeytanın senin için kullandığı vâsıtayı, onun kafasına vur! 

---------------

Böylelikle MÜZZEMMİL sûresi çalışmamızın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Okuyucuların azami istifa etmelerini feyiz kapılarının açılarak, idrak edenlerden olmaları niyazıyla… “Haza min fadli Rabbihi”. Rabbimin fazlındandır. Bu vesile ile bu çalışmada İz-Efendi Babamızın maddi-mânevi yardımlarını yanımızda hissettiğimizden, kendisine minnettarız. İz-Efendi Babamız ve gayri de memnun olur, İnşealllah… Herkese başarılar diler, Rabbü-l erbab’ımın “Allah-Cami” Zât ismine sığınır, verdiği imkan ve diğer bütün lütuflarından dolayı hamd ederim.

---------------

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR”

ÜSKÜDAR/İSTANBUL 17-03-2026

---------------

Terzi Baba Kitapları 

 Baskısı olan kitaplar. 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

3) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri

4) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" (Osmanlıca'dan Çeviri)

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân 

8) Tuhfetü'l Uşşâki (Osmanlıca'dan Çeviri)

9) Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet

10) Kelime-i Tevhîd

11) Vâhy ve Cebrâil

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

13) (13) On Üç ve Hakîkat-i İlâhiyye

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

16) Divan (3)

19) Sûre-i Feth ve Fethin Hakîkatleri

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

22) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (12) Yûsuf Sûresi

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

35) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Fâtiha Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

41) İnci Tezgâhı

49) (36) Yâ-Sin Sûresi

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed Rasûlüllah (s.a.v.)

63) İnci Mercan Tezgâhı: Düşündürücü Nükteler

67) (67) Mülk Sûresi

68) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Namaz Sûreleri 

69) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (2) Namaz Sûreleri

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

95) Terzi Baba (8) (19/53)

96) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (41) Fussilet Sûresi

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

118) (52) Tûr Sûresi ve M. Nusret Tura Hz.

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

177) Necdet Ardıç'ın Tasavvuf Anlayışında Seyr ü Süluk Mertebeleri (İlâhiyat Tezi)

213) 1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214) 2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

---------------------------------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

---------------------------------------------

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem (a.s.)

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

---------------------------------------------

Terzi Baba kitapları sıra listesi

KAYNAKÇA

 

1. KUR'ÂN VE HADîS

2. VEHB : Hakk'ın hibe yoluyla verdiği ilim.

3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi'i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu'l Hikem ve sohbetlemizden müşâhede ile toplanan ilim.

 

(Gönülden Esintiler) 

 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

3) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri

4) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" (Osmanlıca'dan Çeviri)

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân

8) Tuhfetü'l Uşşâki (Osmanlıca'dan Çeviri)

9) Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet

10) Kelime-i Tevhid

11) Vâhy ve Cebrâil

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

13) (13) On Üç ve Hakîkat-i İlâhiyye

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

16) Divan (3)

17) Kevkeb: Kayan "Yıldız"lar

18) Hz. Peygamberimiz Efendimizi Rû'ya-da Görmek 

19) Sûre-i Feth ve Fethin Hakîkati

20) Terzi Baba Umre Dosyası (2009)

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

22) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (12) Yûsuf Sûresi

23) İbretlik "Değmez" Dosyası

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

25) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (1) Köle Ve İncir Sepeti

26) Bir Zuhûrât'ın Düşündürdükleri: Tenzîh, Teşbîh, Tevhîd

27) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (2) Genç ve Kıymetli Elmas

28) Kur'ân-ı Kerîm'de Tesbîh ve Zikir

29) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (27) Karınca-Neml Sûresi

30) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (19) Meryem Sûresi

31) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (18) Kehf-Mağara Sûresi

32) Terzi Baba (3) İstişare Dosyası 

33) Terzi Baba Umre Dosyası (2010)

34) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (3) Bakara "İnek" Hikâyesi

35) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Fâtiha Sûresi

36) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (2) Bakara Sûresi

37) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (53) Necm-Yıldız Sûresi

38) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (17) İsra Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

40) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (3) Âl-i İmrân Sûresi

41) İnci Tezgâhı

42) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (4) Nisâ Sûresi 

43) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (5) Mâide Sûresi 

44) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (7) A'râf Sûresi 

45) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (14) İbrâhîm Sûresi 

46) Salat - İngilizce

47) Salat - İspanyolca

48) İrfan Mektebi - Fransızca

49) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (36) Yâ-Sin Sûresi

50) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (76) İnsân Sûresi

51) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (81) Tekvîr Sûresi

52) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (89) Fecr Sûresi

53) Mehmet Hazmi Tura (Yüksek Lisans Tezi)

 54) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Beled-Şems-Leyl-Duhâ İnşirâh-Tîn (90-95) Sûreleri 

55) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (28) Kasas Sûresi

56) İrfan Mektebi Şerhi - Fransızca

57) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (20) Tâ Hâ Sûresi

58) Muhyiddin-i Arabî - Mir'ât-ül İrfan ve Şerhi

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ-Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ-Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed-Rasûlüllah (s.a.v.)

62) Bir Hikâye Birçok Yorum: (4) Bir Ressam Hikâyesi

63) İnci Mercan Tezgâhı: Düşündürücü Nükteler

64) Ölüm Hakkında: Kıyam'et

65) Reşahat'tan Birkaç Bölüm'ün Şerh/Sohbet ve Yorumları

66) Abdulkâdir Geylâni - Risâle-i Gavsiyye Şerhi

67) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (67) Mülk Sûresi

68) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Namaz Sûreleri-(1) 

69) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Namaz Sûreleri-(2)

70) Yehova Şahitleri ile Mülâkat

71) Mübarek Geceler ve Bayramlar - Fransızca

72) Îmân ve Îkân

73) Celâl Cemâl Celâl: İbretlik Bir Dosya Daha (3)

74) Terzi Baba Umre Dosyası (2012)

75) Mahmut Şebüsteri - Gülşen-i Raz ve Şerhi

76) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (5) Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler Hikâyesi

77) Aşk ve Muhabbet Yolu: M. Nusret Tura

78) A'yân-ı Sâbite: Kazâ Ve Kader

79) Terzi Baba (4) İstişare Dosyası

80) Terzi Baba (5) İstişare Dosyası

81) Hayâl Vâdîsi'nin Çıkmaz Sokakları 

82) Mektuplarda Yolculuk - M. Nusret Tura

83) Terzi Baba Umre Dosyası (2013)

84) Nusret Tura - Vecizeler Hikâyeler

85) Nusret Tura - Tasavvufda Aşk ve Gönül

86) Terzi Baba (6) İstişare Dosyası

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

89) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (6) Her Şey Merkezinde Mi?

90) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-1) Şerhi

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

92) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (2) Şerhi

93) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân - İngilizce

94) İbretlik Bir Hikâye Daha - Mescid-i Dırar. Kubbetu'l

 Kara.

95) Terzi Baba (8) (19/53)

96) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (41) Fussilet Sûresi

97) Terzi Baba Umre Dosyası (2015)

98) Solan Bahçenin Kuruyan Gülleri 

99) Terzi Baba (9) İstişare Dosyası

100) İrfan Mektebi Ve Şerhi - İspanyolca

101) Bosna Hersek Seyahati Dosyası

102) İrfan Mektebi Ve Şerhi - İngilizce

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

105) Cemo ve Farko

106) Terzi Baba Umre Dosyası (2016)

107) Vahy ve Cebrâîl - Fransızca

108) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (1) - Peygamberimizi Ru'ya-da Görmek

109) Tasavvufî Îzâhlar

110) (19-53) Şeker Risalesi

111) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" Şerhi

112) Bir Kardeşin Soruları ve Cevapları

113) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-2) Şerhi

114) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-3) Şerhi

115) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-4) Şerhi

116) Kudüs Seyahati Dosyası

117) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-5) Şerhi

118) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (52) Tûr Sûresi ve M. Nusret Tura Hz.

119) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (01) Âdem Fassı

120) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (02) Şit Fassı

121) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (03) Nuh Fassı

122) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (04) İdris (05) İbrahim Fassı

123) Mahmut Şebüsteri - Gülşen-i Raz (2) - Terzi Baba Şerhinin Tamamı

124) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Satıh İnce

125) Terzi Baba Umre Dosyası (2018)

126) Ben'deki Terzi Babam (1) - Murat Cağaloğlu

127) Ben'deki Terzi Babam (2) - Murat Cağaloğlu

128) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaf Dağı Ve Zümrüd-ü Anka

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

130) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kilise Çanları

131) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: 53. Âyetleri ve Terzi Baba

132) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaner Yiğido

133) Muhtelif İrfan Sohbetleri (1)

134) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (2)

135) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (3)

136) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (4)

137) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (5)

138) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (6)

139) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (7)

140) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (8)

141) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (9)

142) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (10)

143) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (11)

144) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (12)

145) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (13)

146) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (14)

147) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (15)

148) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (16)

149) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (17)

150) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (18)

151) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (19)

152) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (20)

153) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (21)

154) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (22)

155) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (23)

156) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (24)

157) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (25)

158) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (26)

159) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (27)

160) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (28)

161) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (29)

162) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30)

163) Esmâ-i hüsnâ (1) - M. Nusret Tura Hz.

164) Esmâ-i hüsnâ (2) - M. Nusret Tura Hz. - Fütuhat ve Müşâhedeleri

165) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (75) Kıyamet Sûresi

166) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-6) Şerhi

167) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-7) Şerhi

168) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetlerden Seçmeler (31)

169) İbretlik Bir Hikâye Daha - Usta'dan Çırağına Tavsiyeler

170) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (4) - Terzi Baba'nın Görüldüğü Zuhuratlar

171) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (5) - Yoruma Açık Eğitim Zuhuratları

172) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (6) - Tuzak-Mekr-Hileli Zuhuratlar

173) Terzi Baba Umre Dosyası (2020)

174) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (83) Mutaffifin Sûresi

175) Mübarek Geceler Ve Bayramlar - İspanyolca

176) Korona Virüs'ün Düşündürdükleri

177) Terzi Baba, "14-İrfan Mektebi" Tezi

178) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (84) İnşikak Sûresi

179) 13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan Mektebi

180) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem - A- Mukaddime

181) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem - B- Ayniyet ve Gayriyyet

182) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (06) İshak Fassı

183) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (07) İsmail (08) Yakup Fassı

184) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (09) Yusuf Fassı

185) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (10) Hud Fassı

186) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (11) Salih (12) Şuayb Fassı

187) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (13) Lut (14) Üzeyir Fassı

188) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (15) İsa Fassı

189) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (16) Süleyman (17) Dâvud (18) Yunus (19) Eyyüb Fassı

190) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (20) Yahya (21) Zekeriyya Fassı

191) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (22) İlyas (23) Lokman (24) Harun-Fassı

192) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (25) Musa (26) Halid Fassı

193) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (27) Muhammed-Fassı

194) Silsile-i Uşşakiyye

195) Terzi Baba-Özel, Kütüphane ve Müze Arşivi

196) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Üç Silahşörler

197) Dur Rabb'ın Namaz Kılıyor (1)

198) Ramazan ve Oruç

199) İrfan Mektebi-Ders Târif Sıralaması

200) Dur Rabb'ın Namaz Kılıyor (2)

201) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (1)

202) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (2)

203) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (3)

204) Kur'ân-ı Kerîm'de Nefs Âyetleri 

205) Zekât ve İnfak 

206) Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207) 68-Kalem-sûresi-

208) Naz-Makâmı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209) 4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210) 6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211) Terzi Babam'dan esintiler. Muhtelif konular. 

212) 2023-Umre dosyası.

213) 1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214) 2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215) 86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Sûresi. 

216) Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217) 85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Sûresi. 

218) 8-5- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Cem-Cemâli..

219) 87-88-18-Ku-Ker-Yol-A’la-Gaşiye-Sureleri.

220) 61-19- Ku-Ker-Yol-Saff Suresi. 

221) 8-20- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Murat-Derûni.

222) Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-Mübarek-geceler-bitirme tezi- 

223) 6-En’Âm Suresi. Murat-Derûni.

224) 9-4-Tevbe Suresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

225) 10-Yunus Suresi.

226) 11-Hud Suresi Nihal Manaz.

227) 9-21-Tevbe Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

228) 10-Yunus Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

229) 2-Terzi Babam’dan esintiler. Selim Çoban.

230) 16-34-Ku-Ke-Yol- Murat Derûni.Cağaloğlu.

231) 5-6-Ku-Ke-Yol- Hicr-Suresi-Cem-Cemali. 

232) 31-Ku-Ke-Yol-Lokman-Suresi. T.B.

233) 21-26-Ku-Ke-Yol-Enbiya-Suresi. Murat Derunî. 

234) 22-27-Ku-Ke-Yol-Hac-Suresi. Murat Derunî. 

235) 25-29-Ku-Ke-Yol-Furkân-Suresi. Murat Derunî. 

236) 24-24-Ku-Ke-Yol-Nûr-Suresi. Murat Derunî.

237) 29-35-Ku-Ke-Yol-Ankebût-Suresi. Murat Derunî.

238) 26-39-Ku-Ke-Yol-Şu’ara-Suresi. Murat Derunî.

239) 23-7-Ku-Ke-Yol-Mü’minûn-Suresi. T.O.Cem Cemâlî.

240) Canan Çalışkan, T.B. salât-namaz yüksek lisans tezi.

241) Mustafa safi Efendi-Abdürrezzak tek. 

242) 30-36-Ku-Ke-Yol-Rûm-Sûresi. Murat Derûnî.

243) 33-25-Ku-Ke-Yol-Ahzab-Sûresi. Murat Derûnî.

244) 35-37-Ku-Ke-Yol-Fâtır-Sûresi. Murat Derûnî.

245) 10-Ku-Ke-Yol-Yunus-Sûresi-2- Yusuf-Ramazan Yücel. 

246) 34-5-Ku-Ke-Yol-Sebbe-Sûresi. Şerif kır. ÇHU. 

247) 37-40-Ku-Ke-Yol-Sâffât-Sûresi. Murat Derûnî.

248) 38-5-Ku-Ke-Yol-Sâd-Sûresi. Abdürrezzak tek-Muhtefi.

249) 40-42-Ku-Ke-Yol-Mü’min-Sûresi. Murat Derûni. 

250) 42-38-Ku-Ke-Yol-Şûrâ-Sûresi. Murat Derûni. 

251) 47-28-Ku-Ke-Yol-Muhammed-Sûresi. Murat Derûni. 

252) 43-43-Ku-Ke-Yol-Zuhruf-Sûresi. Murat Derûni. 

253) 49-41-Ku-Ke-Yol-Hucurat-Sûresi. Murat Derûni. 

254) 50-32-Ku-Ke-Yol-Kaf-Sûresi ve Mustafa Hilmi Sâfî. 

Murat Derûni. 

255) 13-Ku-Ke-Yol-Ra’d-Sûresi. Ozan sanlı Şentürk.

256) 32- Ku-Ke-Yol-Secde Sûresi. Muharrem Halil İz.

257) 39- Ku-Ke-Yol-Zümer Sûresi. Cem Demiroğlu.

258) 44- Ku-Ke-Yol-Duhan Sûresi. Murat Derûni. 

259) 45- Ku-Ke-Yol-Câsiye Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

260) 51- Ku-Ke-Yol-Zâriyât Sûresi. Murat Derûni. 

261) 54- Ku-Ke-Yol-Kamer Sûresi. Murat Derûni. 

262) 56- Ku-Ke-Yol-Vâkıa Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

263) 57- Ku-Ke-Yol-Hadid Sûresi. Murat Derûni. 

264) 58- Ku-Ke-Yol-Mücadele Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

265) 59- Ku-Ke-Yol-Haşır Sûresi. Murat Derûni. 

266) 60- Ku-Ke-Yol-Mümtehine Sûresi. Murat Derûni. 

267) 46- Ku-Ke-Yol-Ahkâf Sûresi. Muharrem Halil İz.

268) 62- Ku-Ke-Yol-Cuma Sûresi. Murat Derûni. 

269) 63- Ku-Ke-Yol-Münâfikûn Sûresi. Ozan sanlı Şentürk.

270) 64- Ku-Ke-Yol-Tegabün Sûresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

271) 65- Ku-Ke-Yol-Talâk Sûresi Yusuf-Ramazan,Yücel. 

272) 66- Ku-Ke-Yol-Tahrim Sûresi. Cem Demiroğlu.

273) 69- Ku-Ke-Yol-Hakkâ Sûresi. Murat Derûni. 

274) 70- Ku-Ke-Yol-Mearic Sûresi. Murat Derûni. 

275) 71- Ku-Ke-Yol-Nuh Sûresi. Murat Derûni. 

276) 72- Ku-Ke-Yol-Cin Sûresi. Murat Derûni. 

277) 73- Ku-Ke-Yol-Müzzemmil Sûresi. Murat Derûni. 

278) 74- Ku-Ke-Yol-Müddessir Sûresi. Murat Derûni. 

------------------------- 

Altı peygamber serisi 

------------------------- 

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ-Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ-Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed-Rasûlüllah (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi

------------------------- 

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

32) Terzi Baba (3) İstişare Dosyası 

79) Terzi Baba (4) İstişare Dosyası

80) Terzi Baba (5) İstişare Dosyası

86) Terzi Baba (6) İstişare Dosyası

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

95) Terzi Baba (8) (19/53)

99) Terzi Baba (9) İstişare Dosyası

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

108) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (1) - Peygamberimizi Ru'ya-da Görmek

109) Tasavvufî Îzâhlar

110) (19-53) Şeker Risalesi

126) Ben'deki Terzi Babam (1) - Murat Cağaloğlu

127) Ben'deki Terzi Babam (2) - Murat Cağaloğlu

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

131) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: 53. Âyetler ve Terzi Baba

165) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (75) Kıyamet Sûresi

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi 

-------------------------

25) (1) Köle ve İncir Sepeti

27) (2) Genç ve Kıymetli Elmas

34) (3) Bakara "İnek" Hikâyesi

62) (4) Bir Ressam Hikâyesi

76) (5) Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler Hikâyesi

89) (6) Her Şey Merkezinde mi? Hikâyesi

------------------------- 

Dîvanlar serisi 

------------------------- 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

16) Divan (3)

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi

------------------------- 

17) Kevkeb: Kayan "Yıldız" lar

23) İbretlik "Değmez" Dosyası

73) Celâl Cemâl Celâl: İbretlik Bir Dosya Daha (3)

81) Hayâl Vâdîsi'nin Çıkmaz Sokakları 

94) İbretlik Bir Hikâye Daha - Mescid-i Dırar. Kubbetu'l

 Kara.

98) Solan Bahçenin Kuruyan Gülleri 

105) Cemo ve Farko

112) Bir Kardeşin Soruları ve Cevapları

124) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Satıh İnce

128) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaf Dağı Ve Zümrüd-ü Anka

130) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kilise Çanları

132) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaner Yiğido

169) İbretlik Bir Hikâye Daha - Usta'dan Çırağına Tavsiyeler

196) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Üç Silahşörler 

201) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (1)

202) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (2)

203) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (3)

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

------------------------- 

2) Hacc Divanı

20) Terzi Baba Umre Dosyası (2009)

33) Terzi Baba Umre Dosyası (2010)

74) Terzi Baba Umre Dosyası (2012)

83) Terzi Baba Umre Dosyası (2013)

97) Terzi Baba Umre Dosyası (2015)

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

106) Terzi Baba Umre Dosyası (2016)

125) Terzi Baba Umre Dosyası (2018)

173) Terzi Baba Umre Dosyası (2020)

212) Terzi Baba Umre dosyası (2023)

------------------------ 

Îmânın beş şartı kitapları

------------------------- 

2) Hacc Divanı

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân

10) Kelime-i Tevhid

72) Îmân ve Îkân

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

198) Ramazan ve Oruç

205) Zekât ve İnfak

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

------------------------ 

46) Salat - İngilizce

47) Salat - İspanyolca

48) İrfan Mektebi - Fransızca

56) İrfan Mektebi Şerhi - Fransızca

71) Mübarek Geceler ve Bayramlar - Fransızca

93) İslam, İman, İhsan, İkan - İngilizce

100) İrfan Mektebi ve Şerhi - İspanyolca

102) İrfan Mektebi ve Şerhi - İngilizce

107) Vahy ve Cebrâîl - Fransızca

175) Mübarek Geceler ve Bayramlar – İspanyolca

199) 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

209) 4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210) 6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

----------------------- 

Hakkımızda yapılan yüksek lisans tezi kabul edilmiş kitaplarımız.

53) Hazmi Tura: Marmara Üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü ilahiyat ana bilim dalı Tasavvuf bilim dalı. Fatma Sena Yönlüer. “2010-İstanbul.

103) Terzi Baba Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyyat fakültesi yüksek lisans tezi. Serkan denkçi. “2019-Bursa”

177) Terzi Baba, Tekirdağ Namıkkemal İniversitesi İlâhiyat fakültesi İlâhiyat bölümü bitirme tezi. “14-İrfan mektebi” tezi. Yavuz Burak Kır. “2019-Tekirdağ.

216) Nusret Tura, Bursa Uludağ İniversitesi yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel. “2024-Bursa.

222)Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-“Mübarek-geceler-“ kitabı bitirme tezi--“2022-Sakarya.

240) T.c. Üsküdar üniversitesi tasavvuf araştırmaları enstitüsü tasavvuf kültürü ve edebiyatı anabilim dalı necdet ardıç / Terzi baba’nın tasavvuf anlayışında namaz kavramı Canan Çalışkan yüksek lisans tezi. 2025 

------------------------

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2-3-4-5-6-7-8-9-10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

142-141-143-144-145-146-

------------------------ 

Kitaplar devâm ediyor şu an Yekün= (276+146=422)

-----------------------

Terzi Baba ilâhileri. 

Erler demine Nusret tura.

1) Meğer-Kürşat.

2) Candır Allah-Kürşat.

3) Canım Allah-Kürşat. 

4) Boş çevirme ellerimi-Kürşat. 

5) Çözdüm sırrını. Kürşat.

6) Nasihattır hep sözlerim. Kürşat.

7) Hakk-ı ister isen eğer. Kürşat.

8) Mevlâm seni özlerim. Kürşat.

9) Neler olmaz. Kürşat.

----------------------------- 

- (Şifa-i Şerif Tercümesi) ↑

- Diyanet işleri başkanlığı, İslâm Ansiklopedisi… ↑

- Rahman Rahimin Adıyla şiirinden… ↑

- Diyanet Meali… ↑

- Elmalı Hamdi Yazır Meali ↑

- (Müzemmil 73/1) (Sahih-i Buhari cilt 4 – sayfa 104) ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Hayal vâdîsi'nin çıkmaz sokakları– Tasavvuf Serisi 81 - Sayfa 16… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 6-Pey-6-Hz.Muhammed_(s.a.v) – Tasavvuf Serisi 61 - Sayfa 245… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmet Avni Konuk Şerhi – Cilt 9, Sayfa 429…. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Fü-Hi-04- İDRİS-05-İbrahim- FASSI – Tasavvuf Serisi 122 - Sayfa 163… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Tuhfetul Ussaki – Tasavvuf Serisi 08 - Sayfa 50… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - (Salat) – Tasavvuf Serisi 05 - Sayfa 78… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 4-LÜBBÜL LÜB– Tasavvuf Serisi 111 - Sayfa 95… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - KEHF-Sûresi – Tasavvuf Serisi 18 - Sayfa 4… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Vahy Cebr – Tasavvuf Serisi 11 - Sayfa 171… ↑

- Temessük, Arapça kökenli (mesk: sıkı tutmak) bir kelime olup Osmanlıca'da borç senedi, belge, senet veya tapu senedi anlamlarına gelir. Ayrıca bir şeye sıkıca sarılma, tutunma veya tutunma eylemi manasında da kullanılır ↑

- "av ava" (veya âvâ) ifadesi, köpeğin bağırması, havlaması veya uluması anlamına gelir.  ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmet Avni Konuk Şerhi – Cilt 7, Sayfa 419… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmet Avni Konuk Şerhi – Cilt 5, Sayfa 374… ↑

- English Translation and Commentary of the Holy Quran (1951/2002), Al-Muzzammil The Tafsir of Surat Al-Muzzammil ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Terzi-Baba-7-Biismi-Has-Selâm-13-– Tasavvuf Serisi 91 - Sayfa 8… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Cilt-2-Dur Rabb-ın namaz kılıyor-– Tasavvuf Serisi 200 - Sayfa 431… ↑

- Gazzali. “El Munkizu min ed-dalal” S. 65 ↑

- “İbnül Cevzi IV”: 344-345 ↑

- “Müzemmil” 73/8 ↑

- “Lemazat” S. 155 ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Terzi Baba-1 (Ç.H.U) – Tasavvuf Serisi 12 - Sayfa 10… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmet Avni Konuk Şerhi – Cilt 3, Sayfa 315…. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 18-KEHF-Sûresi – Tasavvuf Serisi 31 - Sayfa 42… ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Meali ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye'de "Dağlar" ve "Yeryüzü" Sembolizmi, Tedbîrât-ı İlâhiyye Bağlantısı: İnsan Ülkesinin Altüst Oluşu, Füsûs'ül-Hikem Bağlantısı: Dağların Yıkılışı ve Mûsâ (a.s.) ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 1-Namaz-Sûreleri – Tasavvuf Serisi 68 – 82/1 âyet sayfa 9 dan tekrar düzenlenmiştir. (M.D.) ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 205-15-Zekât ve İnfak – Tasavvuf Serisi 214 - Sayfa 237… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 15-Zekât ve İnfak- Murat Derûni– Tasavvuf Serisi 205 - Sayfa 286… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 2- 2000-1-CD-Sohbet Arası Sohbetler – Tasavvuf Serisi 134 - Sayfa 129… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Kur'an da nefs ayetleri (Terzi Kızı) – Tasavvuf Serisi 204 - Sayfa 286… ↑
