# Müddessir Sûresi

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/muddessir-suresi
**Sayfa:** 92

---

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

Terzi Baba Necdet Ardıç

İşârî Te’vîl ve Tefekkürü 

(74-Müddesir Sûresi)

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (278/74-54) 

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

Terzi Baba Necdet Ardıç

İşârî Te’vîl ve Tefekkürü 

(74-Müddesir Sûresi)

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (278/74-54) 

 GÖNÜLDEN ESİNTİLER: 

 

وَلِرَبِّكَ فَاصْبِرْ 

(74/7) “Velirabbike fasbir”

(74/7) Rabbin için sabret.

KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK

Terzi Baba Necdet Ardıç

İşârî Te’vîl ve Tefekkürü 

(74-MÜDDESİR SÛRESİ) 

Yazan ve Düzenleyen MURAT DERÛNİ 

İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (278/74-54)

NECDET ARDIÇ

TERZİ BABA

“İz- -T-B- “Es Selâm En Necat”

Adres

Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin

Pehlivan Caddesi No: 31/3

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi

Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ

 (0533) 7743937

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

İçindekiler………………………………………………………………...........(4) Önsöz……………………………………………………………………………......(5) Müddessir Sûresi giriş ………………………………………………........(7) 

Âyetler. 1-2- 3 ………………………………………………………….......(12)

Âyetler. 4-5-6 …………………………………………………………….....(13)

Âyetler. 7-8- 9 …………………………………………………………….....(34)

Âyetler. 10-11-12………………………………………………………......(37)

Âyetler. 13-14-15………………………………………………………......(43) 

Âyetler. 16-17-18………………………………………………………......(59)

Âyetler. 19-20-21………………………………………………………......(46) 

Âyetler. 22-23-24……………………………………………………......…(48) 

Âyetler. 25-26-27…………………………………………………………....(50)

Âyetler. 28-29-30…………………………………………………………....(58) 

Âyetler. 31-32-33………………………………………………………......(65)

Âyetler. 34-35-36 ……………………………………………………….....(69) 

Âyetler. 37-38-39………………………………………………………....…(70)

Âyetler. 40-41-42……………………………………………………......…(74) 

Âyetler. 43-44-45………………………………………………………......(75) 

Âyetler. 46-47-48……………………………………………………......…(82) 

Âyetler. 49-50-51……………………………………………………......…(86) 

Âyetler. 52-53-54……………………………………………………......…(91) 

Âyetler. 55-56………………………………………………………...........(98) 

Terzi Baba kitabları listesi …………………………………...........(100)

ÖN SÖZ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

Muhterem okuyucularım; her ne vesile ile elinize geçmiş olan bu kitabımızdan, İnşeallah Cenâb-ı Hakk’ın idrak vermesi ile en geniş şekilde faydalanmanızı temen-ni ederim.

Bu vesile ile evvelâ bütün okuyuculara bir ömür boyu sağlık, sıhhat ve gönül muhabbetleri ve gerçek ma’nâ da tasavvufî idrakler niyaz ederim. Bu dünya da en büyük kazanç burasını, bu âlemi şehâdet-i, gerçekten müşahede ederek yaşayıp geçirmek ve kendini tanımayı bilmek olacaktır. Kûr’ân-ı Kerîm’de (yolculuk) adlı İz-Terzi Baba sohbetleri ve kitaplarının bu hususta faydalı olabileceğini düşünüyorum, Bunlardan biri de konumuz olan “HÂKKA” Sûresidir. İçinde bir hayli mevzular olan bu Sûre-i şerifin zâhir, bâtın nûrundan bu dünyada iken yararlanmaya gayret edelim. Cenâb-ı Hakk’tan bu hususta her kez için başarılar niyaz ederim.

Nakkaş, Muhammed'den nakletmiştir:

"Benim Kur'an'da yedi ismim vardır: Muhammed, Ahmed, Yasîn, Tâhâ, El-Müddesir, El-Müzemmil ve Abdullah."

Cübeyr b. Mut'im'in rivayet ettiği hadiste ise altıdır:

"Muhammed, Ahmed, Hatim, Akıb, Haşır, Mahi."[1]

Kûr’ân-ı Kerîm Allah-ın kelâmıdır ve zâhiri, beşerî Arap kavminin lisânı, bâtını ve hakikat-i ise, İlâh-î Arapça lisânı’dır. Ve bunu idrak etmek için de ayrıca İrfan ehli yanın da ayrı bir eğitim almak gerekmektedir. İşte böylece Kelâm-ı İlâhî yi hakikat-i itibari ile anlamak biraz daha mümkün olacaktır. Her bir Âyet-i Kerîmenin biçok mertebelerden anlatım ve izâhları vardır, Cenâb-ı Hakk İlâh-î kitabımızdan en geniş şekilde yararlanmamızı nasib eder İnşeallah. 

 “Memur mâzûrdur” düstûruyla üstlendiğim bu vazîfeyi, Terzi Baba’nın feyiz pınarından gönlüme akan ilhâmlarla yerine getirmeye çalıştım. Bu süreçte, âyetlerin hem zâhirî hem de bâtınî ma’nâlarını bir bütün olarak ele almaya özen gösterdim. Bununla birlikte, zâhirî tefsirler hâli hazırda çokça mevcût olduğundan, çalışmamın odak noktasını âyetlerin iç, derûnî, enfüsî ve bâtınî mânâları oluşturdu.

Ana metinlerin altına, numaralandırılarak dipnotlar şeklinde, konu, kelime sözlük açıklamaları ve kaynaklar gerektiği yerlerde müracaat ve bilgi için belirtilmiştir.

İrfâniyet yolunda desteğini esirgemeyen İz-Efendi Babam, Nüket Annem ve Eşim Serpil hanımlara teşekkür ederim. Cenâb-ı Hak razı olduklarından eylesin, inşallah. 

Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenle-nişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın ruhlarına, Nusret babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, Nüket annemin ve İz-Efendi babamın ruhaniyetlerine, ceddinin, ceddimin ve eşimin ceddinin ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR”

ÜSKÜDAR/İSTANBUL 19-02-2026

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

EUZÛ BİLLÂHİ MİNEŞ ŞEYTANİR RACÎM

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

(سورة المدّثّر)

MÜDDESİR SÛRESİ GİRİŞ…

---------------

Hakkında

Mekke döneminde inmiştir. 56 âyettir. Sûre, adını birinci âyette geçen “elMüddessir”kelimesinden almıştır. Müddessir, tıpkı bir önceki sûrenin adıolan müzzemmil gibi, örtünüp bürünen demektir. Sûrede başlıca, Hz. Peygamberintebliğ ve davetle görevlendirilmesi, müşriklerin ona karşı çıkmasıve onların cehennemle uyarılması konu edilmektedir.

Nüzul

Mushaftaki sıralamada yetmiş dördüncü, iniş sırasına göre 

dördüncü sûredir. Müzzemmil sûresinden sonra, Fâtiha sûresinden önce Mekke’de inmiştir. Müzzemmil sûresinden önce indiğini söyleyenler de vardır (bk. İbn Âşûr, XXIX, 292).

Konusu

Sûrede Hz. Peygamber’e, ilk vahyi aldığında yaşadığı heyecana rağmen dini tebliğ görevini yerine getirmesi, inkârcıları uyarması ve bu konuda karşılaşacağı sıkıntılara katlanması emredilmiştir. Kıyamet gününün sıkıntılarından söz edilmiş, Kur’an’a sihir ve beşer sözü diyerek onu reddeden müşriklerin yakıcı cehenneme sürüklenecekleri haber verilmiştir. Meleklerden ve kitap ehlinden, cehennemin görevlilerinden söz edilmiştir. Sûrede ayrıca inkârcıların cehenneme girmelerinin sebebi hakkında müminlerle aralarında geçen bir konuşmaya yer verilmiş ve inkârcıların haktan yüz çevirmelerinin sebepleri anlatılarak sûre sona ermiştir.[2]

#### ---------------

Sûre-i şerifin, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

(74) Mushaf sıra numarası.

(4) Nüzul sıra numarası.

(67) Alfabetik sırası.

(29) Cüz sırası.

(56) Âyet sayısı.

(56) Fasıla harfleri.

(286) Genel toplamdır.

Rakamları tek tek toplarsak,

(7+4+4+6+7+2+9+5+6+5+6=61) dir.

Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır. Ancak fazla vaktinizi almamak için genel sayıları ve bağlantısını vermekle yetinelim. 

---------------

Elli altı âyet olup fâsılaları ا، د، ر، ن، ة، هـ ، harfleridir. (Elif) harfi “1 “adettir. Ahadiyet mertebesinin örtünüp bürünmesidir. (Dal) harfi “1” adettir. Delili ilahiyyenin örtünüp bürünmesidir. (He) harfi “1” adettir. Hüviyet-i ilahiyyenin Hakikat-ı Muhammediye örtüsüne bürünmesidir. (Te) harfi “7” adettir. Hüviyet-i ilahiyyenin, 7 nefis mertebesi örtüsüne bürünmesidir. (Rı) harfi “31 adettir. Rububiyet mertebesinin celal ve cemal elleri ile örtünüp bürünmesidir. (Nun) harfi “10” adettir. Sıfât-Hakikat mertebesinin örtünüp bürünmesidir. 

---------------

Sûre-i Şerifin sayı değerine göz atalım.

(مدّثّر) “Mim: 40” “Dal: 4” “Dal: 4” “Se: 500” “Se: 500” “Rı: 200” harf değerlerinden oluşmaktadır. Toplarsak 40+4+4+500+500+200= 1248 dir. 1+2+4+8= 13 dür. 

Mushaf sıralamasında (74) (7+4=11) nüzul sıralamasında (4) dir. (56) (5+6=11) âyettir. Genel sayı toplamı 286 (2+6+6=16) idi. (13+11+4+11+16=55) dir. 

(4) İslam’ın şirfe sayısı. (Şeriat, Tarikat, Hakikat, Marifet)

(11) Hazret-i Muhammed,

(13) Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediye,

(16) İlm’el, Ayn’el, Hakk’el Yakîn Hakikat-i Muhammediyedir. 

Daha başka sayısal bağlantılar vardır. Bu kadar ile iktifa edelim… 

MÜDDESİR artık uyar ve temizle,

Söz insandan başka değil bizimle,

Üzerinde on dokuz var ikizle,

Rahman Rahiym olan Allâh'ın adıyla,[3]

Mealen;

---------------

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1. Ey örtünüp bürünen (Peygamber!) 

2. Kalk da uyar.

3. Rabbini yücelt.

4. Nefsini arındır. 

5. Şirkten uzak dur. 

6. İyiliği, daha fazlasını bekleyerek (bir kazanç elde etmek için) yapma.

7. Rabbinin rızasına ermek için sabret.

8, 9. Sûr’a üfürüldüğü zaman var ya; işte o gün çetin bir gündür.

10. Kâfirler için hiç kolay değildir.

11. Beni, yarattığım kişiyle baş başa bırak.

12, 13. Ona bol mal ve gözü önünde duran oğullar verdim.

14. Kendisine alabildiğine imkânlar sağladım.

15. Sonra da o hırsla daha da artırmamı umar. 

16. Hayır, umduğu gibi olmayacak. Çünkü o, bizim âyetlerimize karşı inatçıdır.

17. Ben onu dimdik bir yokuşa sardıracağım.

18. Çünkü o, düşündü taşındı, ölçtü biçti.

19. Kahrolası nasıl da ölçtü biçti!

20. Yine kahrolası, nasıl ölçtü biçti!

21. Sonra (Kur’an hakkında) derin derin düşündü.

22. Sonra yüzünü ekşitti, kaşlarını çattı.

23, 24. Sonra arkasını döndü ve büyüklük taslayıp şöyle dedi: “Bu, ancak nakledilegelen bir sihirdir.”

25. “Bu, ancak insan sözüdür.”

26. Ben onu “Sekar”a (cehenneme) sokacağım.

27. Bilir misin nedir Sekar?

28. Geride bir şey koymaz, bırakmaz.

29. Derileri kavurur.

30. Üzerinde on dokuz (görevli melek) vardır.

31. Biz, cehennemin görevlilerini ancak meleklerden kıldık. Onların sayısını, inkâr edenler için bir imtihan vesilesi yaptık ki kendilerine kitap verilenler kesin olarak bilsinler, iman edenlerin imanı artsın, kendilerine kitap verilenler ve mü’minler şüpheye düşmesin, kalplerinde bir hastalık bulunanlar ile kâfirler, “Allah, örnek olarak bununla neyi anlatmak istedi” desinler. İşte böyle. Allah, dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola iletir. Rabbinin ordularını ancak kendisi bilir. Bu, insanlar için ancak bir uyarıdır.

32, 33, 34, 35, 36, 37. Hayır, (öğüt almazlar.) Aya, çekilip gittiğinde geceye, aydınlandığında sabaha andolsun ki o (cehennem) insan için; içinizden ileri geçmek yahut geri kalmak isteyenler için uyarıcı olarak elbette en büyük bir şeydir.

38. Herkes kazandığına karşılık bir rehindir.

39. Ancak ahiret mutluluğuna eren kimseler başka.

40, 41, 42. Onlar cennetlerdedirler. Birbirlerine suçlular hakkında sorular sorarlar ve dönüp onlara şöyle derler: “Sizi Sekar’a (cehenneme) ne soktu?”

43. Onlar şöyle derler: “Biz namaz kılanlardan değildik.”

44. “Yoksula yedirmezdik.”

45. “Batıla dalanlarla birlikte biz de dalardık.”

46. “Hesap, mükâfat ve ceza gününü de yalanlıyorduk.”

47. “Nihayet ölüm bize gelip çattı.”

48. Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez.

49. Böyle iken onlara ne oluyor da, öğütten yüz çeviriyorlar? 

50, 51. Onlar sanki arslandan kaçan yaban eşekleridirler.

52. Hatta onlardan her bir kişi, kendisine açılmış sahifeler verilmesini istiyor.

53. Hayır, hayır! Onlar ahiretten korkmuyorlar.

54. Hayır, düşündükleri gibi değil! Şüphesiz bu (Kur’an) bir uyarıdır.

55. Artık kim dilerse ondan öğüt alır.

56. Bununla beraber, Allah dilemedikçe öğüt alamazlar. O takvaya (kendisine karşı gelmekten sakınılmaya) ehil olandır, bağışlamaya ehil olandır..[4]

---------------

Bismillâhirrahmânirrahîm.

“Rabbi zidniy ilmâ.” “Ya rabb-i ilmimizi ziyadeleştir.”

---------------

يَا أَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ {المدثر/1}

(74/1) “Ya eyyühel müddessirü” 

(74/1) Ey örtüye bürünen, 

قُمْ فَأَنذِرْ {المدثر/2} 

(74/2) “Kum feenzir”

(74/2) Kalk da uyar,

وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ {المدثر/3}

(74/3) “Ve rabbeke fekebbir”

(74/3) Rabbini yücelt,

وَثِيَابَكَ فَطَهِّرْ {المدثر/4} 

(74/4) “ve siyabeke fetahhir”

(74/4) Giydiklerini temiz tut.    

---------------

Müddessir kelimesinin aslı mütedessir olup "disâr" denilen örtüye bürünen demektir. Disâr; entari, cübbe, kaftan, ihram gibi "şiâr"ın üstüne giyilen veya örtülen dış giysi veya bürgü demektir. Şiâr ise gömlek, don, peştemal gibi vücuda değen iç çamaşırıdır.[5] 

(مدّثّر) “Mim: 40” “Dal: 4” “Dal: 4” “Se: 500” “Se: 500” “Rı: 200” harf değerlerinden oluşmaktadır. Toplarsak 40+4+4+500+500+200= 1248 dir. 1+2+4+8= 13 dür. 

Mütedessir kelimenin aslı olduğuna göre “Te” harfi 400 ile 1248+400= 1648 dir. 1+6+4+8= 19 dur. 

“19” İnsan-ı Kamil in şifre sayısıdır. İnsan-ı Kamil örtüsü ve “13” ise Hakikat’ül Ahadüyyet’ül Ahmediye örtüsüdür. 

“MÜDDESİR” harflerine bakacak olursak 

“Mim” Hakikat-ı Muhammediye,

“Dal” Delili İlahiyye,

“Dal” Delili Muhammediye,

“Se” Sena – övgü, 

“Se” Sevb elbise

“Re” Rububiyet – Esmâ-i İlahiyye,

“Hakikat-i Muhammediyenin, Delili İlahiyye, Delili Muhammediye ile ile övülüp esmâ-i İlahiyye elbisesi ile örtünüp bürünüp bunu kullanmaya hazır olmasıdır.” (M.D.)

---------------

Ya eyyühel müddessirü (1) kum feenzir (2) ve rabbeke fekebbir (3) ve siyabeke fetahhir (4) âyetleri geldiğinde,

Meâlen : 

“Ey örtüye bürünen, kalk da uyar, rabbini yücelt, giydiklerini temiz tut.” ifadeleriyle Rasûllüğü başlamıştır.

IKRA ile nebi olmuş, bu ifadelerle de risâleti başlamıştır. 

Özet olarak bu ifadeleri bâtınından anlamaya çalışırsak; 

“Ey beşeriyet örtüsüne bürünen, ilâhi varlığınla kalk ve böylece uyar, rabbını idrak ederek, gerçek mânâ-da rûbubiyyet mertebesi itibariyle yücelt, giydiğin risâlet elbiseni tekrar beşeriyetine dönerek beşeriyet, benlik kir-leriyle kirletme” ikazını aldıktan sonra Hz. Muhammed fii-len görevine başlamış olmakta idi.

Yukarıdaki âyetleri bizler dahi kendi bünyemizde uyarlamaya çalışmamız bizlere çok şeyler kazandıracaktır.

 Bu hakikatler bizlere “IKRA”nın ikramıdır..[6] “ İz- -T-B- ”Ümm’ül müminin, Aişe radıyallah-u anha’dan rivâyet edilen hadis-i şerifde belirtildiği gibi Hazret-i Muhammed IKRA vâhyinden sonra Hatice binti huveylid’in yanına giderek “beni sarıp örtünüz, beni sarıp örtünüz,” demiştir.

---------------

“Ey bürünmüş olan!” “Kalk, artık inzar et (uyar).” (74/1-2)

Bu âyeti kerîme geldikten sonra Efendimiz (s.a.v) en yakın akrabalarından başlayarak dini tebliğ etmeye başlamıştır.

Dâ­ve­te en ya­kın­la­rın­dan baş­la­ma­sı em­re­di­len Var­lık Nû­ru-aley­his­sa­lâ­tü ves­se­lâm-, bir­gün Sa­fâ Te­pe­si’ne çı­ka­rak Ku­reyş ka­bî­le­si­ne ses­len­di. On­lar da bu çağ­rı­ya icâ­bet ede­rek Sa­fâ Te­pe­si’ne gel­di­ler. Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sellem- yük­sek bir ka­ya­nın üze­rin­den on­la­ra şöy­le hi­tâb et­ti:

“Ey Ku­reyş ce­mâ­ati! Ben si­ze, şu da­ğın ete­ğin­de ve­ya şu vâ­di­de düş­man at­lı­la­rı var; he­men si­ze sal­dı­ra­cak, mal­la­rı­nı­zı gas­be­de­cek de­sem, ba­na ina­nır mı­sı­nız?”

On­lar da hiç dü­şün­me­den: 

“Evet ina­nı­rız! Çün­kü şim­di­ye ka­dar Sen’i hep doğ­ru olarak bul­duk. Sen’in ya­lan söy­le­di­ği­ni hiç işit­me­dik!” de­di­ler.

Ora­ya gel­miş bu­lu­nan her­kes­ten bi­lâ-is­tis­nâ bu tas­dî­ki alan Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- on­la­ra şu ilâ­hî ha­kî­ka­ti bil­dir­di:

“O hâl­de ben şim­di si­ze, önü­nüz­de şid­det­li bir azap gü­nü bu­lun­du­ğu­nu, Al­lâh’a inan­ma­yan­la­rın o çe­tin azâ­ba uğrayacak­la­rı­nı ha­ber ve­ri­yo­rum. Ben si­zi o çe­tin azap­tan sakındırmak için gön­de­ril­dim.

Ey Ku­reyş­li­ler! Si­ze kar­şı be­nim hâ­lim, düş­ma­nı gö­ren ve âi­le­si­ne za­rar ve­re­ce­ğin­den kor­ka­rak he­men ha­ber ver­me­ye ko­şan bir ada­mın hâ­li gi­bi­dir.

Ey Ku­reyş ce­mâ­ati! Siz uy­ku­ya da­lar gi­bi öle­cek­si­niz. Uyku­dan uya­nır gi­bi de di­ri­le­cek­si­niz. Ka­bir­den kal­kıp Al­lâh’ın hu­zû­ru­na var­ma­nız, dün­yâ­da­ki her ha­re­ke­ti­ni­zin he­sâ­bı­nı ver­me­niz mu­hak­kak­tır. Ne­tî­ce­de ha­yır ve ibâ­det­le­ri­ni­zin mükâ­fâ­tı­nı, kö­tü iş­le­ri­ni­zin de ce­zâ ve şid­det­li azâ­bı­nı görecek­si­niz! Mü­kâ­fât ebe­dî bir cen­net; mü­câ­zât da dâ­imî bir ce­hen­nem­dir.” 

Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in bu hi­tâ­be­si­ne, ora­da bu­lu­nan­lar­dan umû­mî bir îti­raz gel­me­di. Yal­nız am­ca­sı Ebû Le­heb:

“–Hay eli ku­ru­ya­sı! Bi­zi bu­ra­ya bu­nun için mi ça­ğır­dın?” 

di­ye­rek mü­nâ­se­bet­siz ve ya­kı­şık­sız söz­ler sarf et­ti. Ha­kâ­ret­le­riy­le Peygamber Efen­di­miz -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- in kal­bi­ni kır­dı. 

Kendisi hakkında, Leheb Sûresinde bahsedilen sonunu bu ifadeleriyle daha o zamandan kendisi hazırlamış kendi hükmünü kendi vermiş olduğundan iki eli de kurumuştur. Zelil ve hakir olarak ölmüştür.[7] “ İz- -T-B- ”

Haktela kendi nefsini halk etti. Çok, mühim bir söz. Çok dehşet bir mesele. Yani, hakîkati tamamen açan, vahdet özelliğini ortaya açık seçik koyan bir hadîs-i şerîf. HAK TEALA KENDİ nefsini halk ettiyse o zaman başka varlıklar nasıl görebiliriz?

Hristiyanlar var, Müslümanlar, gâvurlar var, şunlar var, bunlar var. Bilmem kimler var. Dağlar var dereler var. Aylar güneşler var. Bir sürü şeyler var. Bunları ayırmıyor. Yani güneşi halk etti şunu halk etti, bunu halk etti diye Allah-ü Teâlâ nefsini halketti diyor. İşte buradaki nefisten maksat Nefsi Mutlaktır. Mutlak nefistir. Bizim anladığınız mânâda izâfî, beşerî nefisler değildir. Beşerî varlıklar değildir. Bu sözün dışına, bu varlıkta olan hiçbir şeyin çıkması mümkün olmadığına göre, O halde FEYNNEMA TUVELLU FESEMME VECHULLAH (2/115) âyeti de bunu destekliyor.

Yani bunun aynını anlatıyor. Aynı ifadeyi başka yönlü anlatıyor. NEREYE DÖNERSENİZ HAKKIN VECHİ ORADADIR diyor. Orasıdır diyor. Dolayısıyla Allah kendi nefsini halk etti, ancak, şurada Allah Halk etti veya halkedemedi veya az halk etti veya çok halk etti, bazılarını eksik halk etti bazılarını fazla halk etti gibi sorular gelir akla. İşte her mahalde neyi diliyorsa orada o şekilde kendini zuhura getirdi. O zaten vardı, yok değildi ki, zaten vardı. Gene var, gene var olacak. Herhangi bir mahallin ortadan kalkması belirli bir mahallin ortadan kalkması, Hakkın varlığının yok olması demek değildir ki. İnsanın saçları uzar tras olur. Saçlarını atar gider. Sakalını tıraş eder, bıyığını keser, atar gider... Tırnağını keser, gider. Fakat kendi varlığı vardır, ortadadır. Ebedidir. İşte kıyamet diye bir hüküm var. Deniyor ya, Kıyamet kopacak. Her yer mahvolacak gidecek geçecek. Aslında bu söylenen ve belirtilmek istenen şey, kısmi kıyamettir. Yani bütün âlemde olacak şey değildir bu. Kıyametten bahsedilen mesele, bizim güneş sistemimizin değişikliğe uğramasıdır. Yani insânların üstünde bulunduğu mahal. Ve onunla irtibatlı olan mahallerin düzeninin karışmasıdır. 

Yoksa başka yerlerde hayatın devamı vardır, bakidir ve ebedidir. Allah’ın varlığının olduğu bir yerde. Allah’ın var olduğu bir yede her şey vardır. Ef'ali de var, esmâsı da var, sıfatı da var, Zatı da var hepsiyle birliktedir. Dolayısıyla âlemin tamamı için son diye bir şeyin düşünülmesi mümkün değildir. Bu gibi sözler bilinmeyen bir şey hakkında konuşmak demek olur. Biz zannediyoruz ki kendi anladığımız mânâda bir hayat olacak, güneşte de hayat var. Ateşten kaynaklanan bir hayat var. Nasıl ki semender denilen o hayvan ateşe girdiği zaman yanmıyor, orda hayatını sürdürüyor. Dolayısıyla güneşte de bir sürü hayvan olabilir. Biz yaşayamayız ama oranın tabiatına uygun bir varlık orada rahatlıkla yaşayabilir. Nasıl ki denizde balıklar yaşıyor, suya çıktıkları zaman yaşayamıyorlarsa ki bu dünya üzerinde olan basit bir örnektir. Sistemi ona göre kurulu olan, ateşe göre kurulu olan ateşe göre kurulu olan, ateşle arkadaşlık eder. Sobanın içerisine kömür koyarsın kömürü yakar, su koyarsan suyu yakar mı? Yakmaz. Bu da aynı. Su ateşi aksine söndürür. 

İşte bu öyle bir mesele ki her birerlerimiz bunu kendi tefekkürümüzde genişletip geliştirmemiz lâzım. Ne diyordu: Allah Hakk Teâlâ kendi nefsini halletti. İşte burada a’madan zuhura çıkış halini belirtiyor ama bu aslında bizlere öyle bir âyetin yerinden sesleniyor ki, şu anda anlayabilsek biz bu işin değerini, şu anda ve diğer, anlarda EY ÖRTÜSÜNE BÜRÜNMÜŞ OLAN, (74/1) Ya Eyyühel Müddessir... Bu hitap Peygambere geldi değil mi? Ümmetine gelmedi mi? işte bizim de üstümüzde beşeriyet örtüsü varsa HakTeâlâ. Kendini halketti idrakini anlamamız mümkün değildir. Ne zamanki beşeriyet örtüsünden Müdessir hükmünü idrak edeceğiz, örtüden sıyrılacağız, işte bunu o zaman apaşikâr ve açık olarak göreceğiz, görürüz. Aslında görüş denen şey de beşerî gözle görünen bir şey değildir. İdraktir, basirettir. Baktığının dışından içine nüfûz edecek. Yani burada beyin ve kafa çalışması gerek. Yoksa kurukuru ya ben Müslümanım beş vakit namazımı kılıyorum. Tabii ki onlar da olacak, fakat sadece o kadarla işimiz bitti deyip o namazı askıya asamayız. Ve yaptığımız birtakım fiilleri de. Uyandığımız zaman bakacağız ki Ahmet, Mehmet, Hasan, Hüseyin, Veli ve diğer isimlerle baktığımız varlıklar, Hakkın ta kendisinden HÜVE HÜVE kendisinden başka bir varlık değilmiş. Ancak burada çok dikkat edilmesi, lâzım gelen bir nokta vardır. Bu pek açıklanmaz, belirtilmez ama kişinin şüphede kalmaması için bunu bilmesi lâzımdır. Yani, bakış açısının ne sûretle olacağını bilmesi lâzımdır, şimdi, kendimize göre o idrake gelmiş olan kimselere göre baktığı her mahalde Hakkın varlığını mutlak olarak görmesi yüzde bin beş yüz şarttır. Başka yolu yok, zaten işin aslı da budur. Yalnız, gören mahalle göre gerçekte bütün varlıklar Hakkın varlığından başka bir varlık değildir. Kendi de dahil olmak sûretiyle. Çünkü nereye dönerseniz dönün Hakkın veçhi oradadır diyordu ya. Karşıdaki de döndüğü zaman onu görüyor o da bunu görüyor. Kim karşısına geldi ise o onun hedefi oluyor. Bana göre şu beden Hakkın veçhesi ise Ona göre de şu beden Hakkın veçhesi oluyor. Dolayısıyla her mahal Hakkın veçhesi oluyor. Hatta burada artık her mahal diye bir şey söz konusu değil. Mahal tek mahaldir. Hakk tek olduğuna göre bütün varlıklar tek bir varlıktır. Ki bu işte ancak tevhidi ef'al ancak bu idrake gelmekle olur. 

Şimdi, diyeceğiz ki karşımızda bulunan varlıkta bir sürü eksiklikler var. Fazlalıklar gördük, bize göre o varlık Hakkın varlığıdır, o varlığın kendine göre iradesi, düşüncesi her ne ise o odur. Burayı iyice anlayalım. Mahallin özelliği vardır çünkü. Bize göre varlık Haktır. Tamamıyla Haktır. Ama oradaki varlık kendini nasıl ve ne sûretle şekille görüyor ve hissediyor ise, oradaki o odur. Ona göre o odur. Ve de mahalden bir şey çıktığı anda o mahalli ilgilendirir. Hakkı ilgilendirmez. Bizim için Haktır. Bu işi böyle bilen için çıkan fiil de Haktır, her türlü hal geçerlidir, Haktır. Ama kişinin varlığına göre, o mahallin özelliğine göre onun mesulü odur. O mahal derken ayrı bir mahal değildir, yine Hakkın varlığıdır. Ancak kişinin kendi varlığının Hakkın varlığı olduğunu idrak edememesi neticesinde ki bu da Haktandır, başkasından değildir. Vehim ve hayal perdesi ile o mahalli meydana getirmiştir. Dolayısıyla hayal yönlü kanaat ve bilgi orada hakimdir. 

İşte genelde biz Hakkın varlığı olduğunu bileceğiz. Çünkü bazı işler olur ki Hakkın varlığını konduramayız ona. Hakk nasıl bu işi yapar deriz. Çünkü teşbih hükümlerini gerçekten yaşayamadığımız için daha henüz, tenzih ederiz deriz Hakkı böyle olgulardan böyle sûret ve düşüncelerden. İşte bundan kurtulmak için de mahalle bunu hamledip o mahalli ilgilendirir deyip bize lâzım olanı, alıp yaşayacağız ve bırakıp gideceğiz, o aşağıda olanları. İşte, böylece idrak ettiğimizde bunu, bu fikri kendimizde de yerleştireceğiz. Bilgi olarak âlemin varlığı Hakkın varlığından başka bir varlık değildir. Ancak bizde onun varlığından başka bir şey değiliz. Dolayısıyla Hakk dilediğini yapar bende dilediğimi yaparım diyerek oraya kaymayacağız. Nasıl ki karşımızdaki mahalli mahal olarak kabul ettiğimizde, oradan çıkan özellikleri mahallin özellikleri olarak bildiğimizde o zaman bizden çıkanları da bu mahallin, şu mahallerin özelliği olarak bilip ona göre kontrolü elden bırakmayacağız. 

Ancak şu olur, istisna olur, tabii bu genel anlamda bir yaşantıdır. İstisna olur, öyle bir hale gelir ki, gerçekten bu düşünce ilim halinden yaşam haline geçer. Artık kişi, işte İnsanı Kâmil olmanın yolunu anlatıyordu ya, Arif kime derler, nasıl bir Ariftir. Arif hiçbir kayda girmez esas Ariflik hükmü geldiği zaman. Hiçbir itikatla itikatlanmaz, hiçbir mezheple mezheplenmez. Hüda mezhebindedir. Böyle olduğu zaman kendinde kendini göremeyince kendinde fiil de göremez. Fiil de Hakkın olur. İşte o zaman artık iyi yapt kötü yaptı diye ne kendinde araştırma yapar, ne de ona bir sınır getirir. Çünkü varlığı yok ki sınır getirsin. Sınır varlığa göre olan bir şeydir. Dolayısıyla bu iki noktayı elden bırakmayacağız. Birisi, genelde Hakkın varlığıdır, bütün varlık. Bunu böyle kafamıza yerleştireceğiz. Hani ne diyordu Yunus Emre: “Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan şer’in evliyası dahi olsa hakîkatte asi durur.” Daha nasıl söylesin ve nasıl anlatsın. Ama bunu biz böyle duyarız, okuruz, anlarız, gene de hep kendimizi bütün bunların dışında zannederiz. Diğer kimseler belirli düşünce yapısında olanlar yetmiş iki milletin içerisindedir, kabul etmezler, yetmiş üçüncü biziz derler. Yani Fırka-i Naciye biziz derler. Bütün fırkalar ayrılır ayrılır, hepsi kendi fırkasının doğru olduğunu kabul eder ve de fırka-ı Naciye biziz derler. Peki o iddia ediyor, bu iddia ediyor ve yetmiş iki fırkanın tamamı iddia ediyor fırka-i Naciye biziz diye, gerçekten hangisi acaba necat bulmuştur... Bu fırka-i Naciye gerçekten hangisi? 

İşte fırka-i Naciye hükmü ile hükümlenenler demin bahsettiğiniz şekilde bakış açısı içerisinde olanlardır. Fırka-i Naciye demek bütün fırkaların gerçekliğini Haklığını kabul etmiş demektir. Bütün fırkaların Hakkını vermiş, hiçbirini Hakkın dışında bırakmamış hepsini kabullenmiş, ancak hepsini yerlerinde kabullenmiştir. Yani, hepsi gerçektir. İşte hepsinin belirli yerlerde Farklı olduklarını bilmek. Yalnız haklılığı bir düzeydedir. Bütün düzeylerde, bütün yaşantılarda değildir. Onun için fırkanın bir kısmı kendi idrak ettiği sahadan İslam’ı idrak etmiş, anlamış ve İslamiyet budur demiş, gerçektir de onun için, bulunduğu yerde. Bir üst idrake gelmiş olan bir başkası, bir başka gurup, onların önderleri vasıtasıyla İslamiyet budur demiş. Onlar orada kalmış, doğrudur ve haklıdırlar. Bir başka gurup gelmiş bir üst gurup onlar da tamam biz burasını kabul ediyoruz, yani İslamiyet’i böyle kabul ediyoruz, demişler ama bulundukları yerin çerçevesi içerisinde kalmışlar. Gerçekte hepsi mahal olarak haklıdırlar. 

Nasıl ki insânlar mahal olarak değişik değişik yapılarda iseler, işte düşünce yapıları da genelde birleşmiş, birbirine uygun düşünce yapıları, belirli bir sistem ortaya konmuş, dolayısıyla birçok fırkalara bölünmüştür. İşte Fırka-ı Naciye dediği Hz. Peygamberin, o mübarek zatın, HAKK TEALA KENDİ NEFSİNİ HALKETTİ sözünü eğer idrak edebilirsek, gerçekten idrak edebilirsek İnşallah Fırka-i Naciye içerisine gireriz. Yani ahirette gözümüz kapandığı zaman veya dünyada bize ters gelen bir varlık görmekten kendimizi kurtarırsak hiçbir yerde suç aramazsak, hiç kimseye suç isnad etmezsek Hakkın varlığıdır diye düşünebilirsek bütün fırkaların da belirli bir yerde geçerli olduğunu düşünürsek (onları da Hakkın dışına atamayız) Hakk’ın zuhurları olduklarına göre onlarda da bir özellik vardır. Dolayısıyla fırka-ı Naciye inşallah bu tür düşünenler olur.

Ne diyor Yunus Hz. Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan. Şeriat buna evliya kisvesini de verebilir. Evliyada dese, ibadeti çok olabilir, şu olur bu olur, abdiyeti fazla olur, Kişilerin genelde evliya dedikleri kimseler bu gibilerdir. Halk arasında basit idrakta bu gibilerdir. Ki arifin anlaşılması mümkün olmaz zaten, genelde. İşte bir göz ile bakmazsa eğer, fırka-i Naciye olamıyor. Yani, yetmiş iki millete bir göz ile bakmazsa, bir göz ile demek Hakkın varlığıdır deyip kestirmeden gitmek. Hepsi Hakkın varlığıdır. İşte bir gözdür bu. İkinci bir göz yok ki görebilsin de fark ortataya getirsin. Yetmiş iki millete bir göz ile bakan ise yetmiş üçüncü fırkadır demek istiyor. Orada çok hassas bir ifade var. Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan fırka-i Naciye değildir. Yetmiş iki millete bir göz ile bakan ise o işte Fırka-i Naciyedir. Bunu dünya işlerine kullanılan akıl aklı maaş reddeder. Yani beşeriyet aklının bu hali kabullenmesi mümkün değildir. Çünkü küçüklükten beri almış olduğu koyu şartlanmaların ve o bilgilerin neticesinde bunu kabul etmesi mümkün değildir. Bu da kendi kusurundandır. 

Yani araştırıcı olmaması dolayısıyla kendi kusurundandır. Elbette ki çevresi ona bir şeyler verecek. Ailesi ona bir şeyler verecek. Bizim dünyaya geldiğimiz yer Türkiye veya medeni bir ülke. Afrika’da tamtamlar arasında dünyaya gelmedik ki. Orada gelsek bize tamtamca kelimeleri öğreteceklerdi. Ama en azından belirli bir oturmuş şartlanmış, kayıtlanmış da olsa bir ilim yapısına sahip olarak dünyaya geliyoruz. Ve az değildir zâhirde olan bilgiler. Ama biz kendimizi o sınırda bırakırsak suç bizdedir.

Cemiyette olmaz. İşte böylece araştırıcı olup. Bu hallerin dışına kaçmak, dışına çıkmak, kozayı delip dışına çıkmak lâzımdır. Bu hallerle yaşamak bizim rahatımıza gelir. Nefsimize uygun gelir hoşumuza gider orda kalırsak, işte bizim sınırımız da orda çizilmiş olur. Daha ileriye geçmemiz mümkün olmaz. Ama İnsan sınırsız bir varlıktır, çünkü Hakkın varlığının en ileri derecede zuhur mahallidir. Her yerde Hakk zuhur eder ama insândan zuhur ettiği gibi hiçbir varlık ve hiçbir yerden zuhur etmez. Dolayısıyla bize tanınan bu imkânı ne diye ufak tefek lüzumsuz şeylerle heba edelim. Çok kısa bir ömür süremiz içinde, bunu boşa geçirip ne diye heba edelim. Tabi ki dünya için de çalışacağız ama gerektiği kadar, yeteri kadar. 

Bunu dünya işlerine kullanılan akıl, (akl-ı maaş) red eder! Bu da kendi kusurundandır! Bu hali idrak edemez aklı maaş. Aklı maaş ki aklı cüz'idir. Bu hali idrak edemez... Yani onuncu akıl diyorlar ya. Yukardan aklı evvel, birinci akıl birinci akıl olursa aklı küll falan böyle aşağı doğru gelince aklı cüz, aslında aklı cüz diye bir şey yok. Yani tüm olan bir varlığın aklı cüz’i aklı küllü olmaz. Külli akıldır ama işte mahal yönünde neyi idrak edebiliyorsa onun aldığı ifade aklı cüzdür. Bunu ancak aklı maad, yani ilim ve irfan ile terbiye olan geleceği kavrayan akıl anlar ve kavrar. Belirli bir eğitimden geçen ve kendinde geçekten aşama yapmasının gerekliliğini anlayan bir kimse, normal yaşantısının dışına çıkması gerektiğini anlayan bir kimse ancak bu işi anlayabilir. Bu işi anlamak gerçekten kolay bir iş değildir. Zincirler, prangalar her taraftan bizlere yapışmıştır. Bunları koparmak ve oralardan hürriyete geçmek tabi ki kolay iş değildir. Çünkü bu bedene, bu bedendeki birçok varlıklar sahip çıkıyor. Bu beden benimdir diye. Hayal sahip çıkıyor bunu ben kullanacağım diyor. 

Vehim buna sahip çıkıyor, bunu ben kullanacağım diyor. Nefis dediğimiz o dünyaya çeken kısmı bu benimdir, bendendir, topraktır, bu benim malımdır diyor, sahip çıkıyor. Dolayısıyla aklı maaş dediğimiz o akıl ona sahip çıkıyor, bu benimdir diyor. Ben ev yapacağım, dükkân yapacağım şunu bunu yapacağım diyor. Bunu rahat ettireceğim diyor. Dolayısıyla birçok güç buna sahip oluyor. Esas sahibi biz varlığı kendimiz iken, biz bunu kaçırmışız elden, başkaları bu saltanatı sürüp gidiyorlar. Ve de neticede bu ihmalin verdiği zararı bize soracaklar. Bu arsayı istimlak etmişler. Parsellemişler. Hem de öyle bir arsa ki en güzel mekân kurulu bir arsa, çünkü hayal de bundan istifade ediyor, vehim de bundan istifade ediyor. Ve kullanıyor. Kendi istikametinde yürütüyor onu. Tamamen hâkim olmuş vaziyette. Vesveseler, hayaller, hepsi. Bizim, dışımızda her şey bunu yönetiyor, işte burada ihtilal gerekli değil mi? Melekler de bunu kullanıyor. Şeytanlar, cinler de kullanıyor. Bir kullanamayan garip insân. Haddizatında Hakk Teâlâ kendini halk etti demek zâhiren iyi görünmez. Zahid ehline göre düşük bir kelâm gibi anlaşılır. Tabii şartlanma, neticesinde bakarsa öyle anlar. Çünkü tenzih yünüyle idrak etmeye çalıştığı için, hayatı, Hakkı teşbihe indirmek onun için çok zor bir meseledir.[8] T.B.

---------------

74/3 “Ve rabbeke fekebbir” rabbini yücelt,

Efendimiz (s.a.v.) nin senin rabbin ifadesi ile rabbi Allah (c.c.) dir. Senin Rabbini senin rabbin için yücelt… Allah ve kebir… Allahuekber de yerini bulmaktadır.

Sûre üzerinde araştırma yaparken, 

Bu âyetin tersten okunuşunun aynı olduğunu gördüm. Aslında “Rabbeke” ve “Kebir” de tersten gizli yazılışında aynı harfleri vermektedir. Görüldüğü gibi “Kebir” büyüklük senin rabbinin sende, senin içinde (enfüs) gizli olmasından kaynaklanmaktadır. Men arefe nefsehu fakad arefe rabbehu Nefsini bilen, Rabini bilir (Arif) olur denilmiştir. (M.D.)

ALLAH-u EKBER nedir? 

Genelde bu tekbir kelimesi Tanrı uludur şekliyle ifade edilmeye çalışılır ki, kesinlikle karşılığı değildir. 

Ayrıca, büyük AL­LAH c.c. diye de genel olarak ifade etmeye çalışıyoruz ki, bu dahi olması gereken gerçek manayı ifade edemiyor. 

Kebir büyük ekber en büyük manasına olduğundan, en büyük ALLAH’tır, demiş oluyoruz. 

Fakat bu kelime, üzerinde çok durulup, düşünülmesi lazım ge­len bir kelimedir. 

Bunu gerçek yönüyle anlayabilmemiz için, evvela AL­LAH c.c. kelimesinin neyi ifade ettiğini, ALLAH c.c. ve mertebelerinin mahiyetini ve huzurunda durduğumuz o azamet-i ilahiyenin ne olduğunu düşünmemiz ve anlamamız gerekmektedir.

Salat ibadetini ifa etmeye çalışan kişi bunları bilerek ellerini kulaklarına kaldırıp, ALLAH-u EKBER dediğinde, evvela dünyaya ait ne varsa hepsini geriye atmış olması gerekmektedir.

Abdullah bin Zeyd bir rüya gördü ve Peygamberimize ge­lerek anlattı. Şöyle ki: 

Uykumda bir adam beni dolaştırdı ve namaza davetle ilgili olarak Allah-u ekber, Allah-u ekber dersin. Ve bu tekbiri dörtlemek suretiyle ezanı (sonuna kadar) anlattı. 

İkameti kad kametissalah müstesna tek tek zikretti. 

Abdullah diyor ki. Efendimiz, “İnşeallah bu hakikaten hak rüyadır,” buyurdu. 

Ebu Davud’un süneninde bu hadis şu lafızlardır: 

[Ben uyurken beni bir adam dolaştırdı, elinde bir çan taşıyordu, kendisine: 

- Bu çanı satar mısın ya Abdullah, dedim, 

- Ne yapacaksın onu? dedi. 

- Onunla namaza davet edeceğiz, dedim. 

- Ben sana bundan daha hayırlı bir şey gösetereyim mi? dedi.

- Hay hay, dedim. 

- Allah-u ekber, Allah-u ekber dersin, ila ahır dedi. ]

Ezan-ı Muhammedinin başında 4 tane tekbir, ALLAH-u Ekber var, evvela ALLAH-u Ekber nedir? Buna bakalım:

Genel manada Türkçeleştirildiginde Tanrı uludur diye ifade edilmiştir.

Yeryüzünde konuşulan bütün dillerde, gerçek manasından çok farklı olarak (Tanrı, God, Dieu, Nirvana, Yahova) gibi tek kelime ile ifade edilen ALLAH c. c. lafzını büyük mütefekkir Muhyiddin-i A’rabi Hazretleri, “İsm-üz-zat, cemi-üs sıfat, esmâ-i mütekabile ve sıfat-ı mütezatte cem’inin ehadiyetine ALLAH c.c.” denir. 

Yani Zatinin ismi, sıfatlarının kapsamı, zıt isimlerin topluluğu ve zatî sıfatlarının tamamının toplu halde aldığı isme, ALLAH c.c. denir diye tarif etmiştir.

Büyüklerimiz ALLAH c.c. lafzı üzerinde çok geniş açıklamalar yapmışlar,

ALLAH c.c. lafzının semavî olduğunu, 

ALLAH’ın c. c. kendi kendine verdiği bir isim olduğunu, bazı lügat alimleri elehe yelehu sözünden kaynaklandığını ifade etmişlerdir. 

Bazı büyüklerimiz de harflerinin ifadelerini izah yoluna giderek, () baştaki elif - lam’ın “elif lam” takısı (tahsis) olduğunu, esas zat isminin sondaki HU olduğunu, bazıları baştaki elif’in ehadiyyetini, birinci lam’ın uluhiyyetini, ikinci lam’ın risaletini, hu’nun hüviyyetini ifade ettiğini söylemişlerdir.

Bazıları da baştaki elif’in on iki noktadan meydana geldiğini bunlardan yedi noktanın nefis mertebeleri olduğunu, beş noktanın da beş ilahi mertebeyi ifade ettiğini ve bu elif’in muhtelif şekillere büründürülerek diğer harf­leri meydana getirdiğin! açıklamışlardır. 

(Mevlam nasip ederse, gelecekte nefs’in hakikati, işlevi, varlığı, özelliği, mertebeleri, faaliyeti hakkında özel bir yazımız olacaktır).

Burada özellikle belirtmek istediğimiz husus ALLAH lafzının, Tanrı kelimesiyle eş değerde tutulup onunla mana bulması mümkün olmadığıdır.

Eski Şaman dinine mensup ateşperest milletlerin güneş doğarken ona secde ettikleri, taptıkları zamanda tan yerinin aydınlanması hükmünde olan TAN’rı sözcüğünü kullanmaları ile gerçek ALLAH lafzının ifadesi bir olur mu?

Ancak başka karşılık kelime de olmadığı için genel manada Tanrı kelimesi kullanılıyor.

İşte bizler de gaflet hali ile ALLAH dersek Tanrı hükmünden başka bir şey dememiş oluruz. Eğer uyanıklık ile söylersek yukarıda az da olsa ifade edilen manaları idrak edip bilinçli bir gönülle gerçeğine yakın söylememiz mümkün olacaktır.

Kebir büyük Ekber ise, en büyük demektir. Fakat en büyük derken, sanki başka bazı büyükler varmış da on­ların arasında ALLAH en büyükmüş, manası çıkarıl­mamalıdır.

ALLAH-u Ekber, Allah en büyük manasına ama bunu çok iyi düşünmez ve tefekkür mertebesinde hayalimizde var ettiğimiz bir Tanrının büyüklüğü değil, gerçek İlah olan ALLAH-u Teala hazretlerinin büyüklüğünü anlamaya çalışmamız gerekmektedir.

ALLAH-u Ekber deyen kişi, aklında, zihninde, olan veya hayal gücü ile kendinin varettiği tanrılardan, rablardan, putlardan ve sair sevdiklerinden arınmış olarak gerçek rabbına ulaşma yoluna girmiş olmaktadır.

Görülüyor ki ALLAH-u Ekber yerine Tanrı Uludur sözünü kullanmak yeterli olmamaktadır. 

Sevgili kardeşim: ALLAH c.c. öyle bir ALLAH’tır ki c.c. O’nu 

Zat-ı mutlak yönüyle anlamamız mümkün değildir. 

Bu hususta Efendimiz ALLAH’ın zatını tefekkür etmeyiniz diye tavsiyede bulunmuştur, 

O’nu ancak Zat-ı mukayyet, sıfatları, esmâları ve efalleri yönüyle idrak etmeye çalışmamız mümkün olabilmektedir. 

Daha henüz kendi varlığını gerçek yönüyle idrak ede­meyen, nefis perdelerini açamayan birim, bütün kainatı vareden mutlak varlığı nasıl idrak edebilir? 

ALLAH-u Ekber sözünün söylediğimiz veya duy­duğumuz zaman bunu öz ve batın manasıyla zat-ı mutlak yönünden anlamamız mümkün değildir. 

Fakat ortada bu hükmün olması dolayısıyla, imkan dahilinde O’nu zat-ı mukayyet yönüyle, akl-ı cüz’ümüzü, akl-ı kül’e ulaştırmaya çalışarak, ondan alabileceğimiz yardımla anlamaya çalışmamız mümkün olabilecektir. Buna çok ihüyacımız vardır. 

ALLAHÜ EKBER Tekbirleri

Tekbir getirmek: ALLAH’ın birliğini ilan etmek ve o tektir, birdir demek olduğuna göre, dört defa tekrarlanması, dört mertebesi itibariyle de yüceliğinin anlaşılması gerekir, demek olmaktadır.

İşte eğer sen ALLAH’ın varlığını en geniş manada anlayamazsan, hiç olmazsa birinci tekbir düzeyinden anlamaya çalış. Yani en alt düzeyden, burada ifade edilen ALLAH-u Ekber in ne demek olduğunu anlamaya çalış. 

En alt derken, aslında işin altı da üstü de yoktur ama, ifade bakımından böyle deniyor. 

En alt: Fiiller âlemi ef’al mertebesi, yaşadığımız bu âlem, bu âlemin karşılığının ifadesidir.

Müezzin veya biz birinci tekbir olarak ALLAH-u Ek­ber dediğimiz zaman bütün varlıkta Hakk’ın varlığından başka bir varlık yoktur, yani la faile illallah hükmünü gerçek manası ile yaşamamız gerekir. 

Bu tekbirde AL­LAH-u Ekber dendiği zaman, bütün madde âleminin meydana getiricisi, yaşatıcısı, bakıcısı, devam ettiricisi, özü, varlığı ALLAH’tır, büyük ALLAH demektir.

İkinci tekbiri getirdiğimiz zaman esmâ âleminin düzeyinde yani bu âlemi meydana getiren manalar âlemi, Esmâül hüsna ALLAH’ın güzel ve sonsuz isimlerinin bulunduğu âlem olduğunu düşünürüz. 

İkinci tekbirde Esmâ âlemi de ALLAH’a mahsustur, ondan gayrıya yer yoktur. Tekrar edilen tekbirle bu idrak ve yaşam olgunlaşır.

Üçüncü tekbire geçildiği zaman sıfat mertebesinde de bütün benlikler, varlıklar ve bunların özleri ALLAH’ındır, ALLAH’a mahsustur hükmü gerçek hali ile ortaya çıkar. 

Dördüncü tekbire geçtiğimiz zaman orada artık AL­LAH-u Ekber lafzı ALLAH-u Ahad olur. Çünkü burası Zat bölgesidir.

İrfan ehli dördüncü tekbirin ALLAH-Ahad ol­duğunu bilir, fakat yine genel söyleniş şekliyle söyler. Neticede oranın ALLAH-u Ahad olması Ahadiyyet mer­tebesi itibariyledir. 

Ahadiyyet mertebesi, Vahidiyyet mertebesinin üstündedir. 

Hal böyle olunca dördüncü tek­birin özelliği değişmektedir. Çünkü alt mertebelerde varlıkların zuhurları, ma­naları, özellikleri mevcutken Ahadiyyet mertebesine geçildiği zaman, artık orada Ahadiyyeti sırfı zatî du­rumu söz konuşu olduğundan herhangi başka bir varlıktan bahsedilmeyeceği için, büyüktür sözü, kendine bir ifade bulamaz.

Orada hüviyeti ve inniyeti ile tek bir Zat, mutlak varlık mevcuttur. 

O halde artık orada sadece ALLAH-u Ahad hükmü geçerli olur. 

Çünkü (İhlas Suresi 112/1) kul hüvallahü ehad dır.

İşte tekbirleri bu şekilde tefekkür etmeğe çalışmalıyız. 

Yukarıdaki ifadeleri özetlersek;

Birinci tekbirde, ef’al âleminin Hakk’ın varlığı ile var olduğunu la faile illallah.

İkinci tekbirde esmâ âleminin de Hakk’ın varlığı ile var olduğunu la mevcude illallah.

Üçüncü tekbirde de sıfat âlemin de ALLAH’ın varlığı ile var olduğunu la mevsufe illallah. 

Dördüncü tekbirde ise, Zat âlemi dahi ALLAH’ın varlığı olduğu la ma’bude illallah ve gerçek ifadesi ile la ilahe illallah sözünün hakikati söylenmiş olur.

Ef’al, esmâ, sıfat, mertebelelerine geçince sadece Ahadiyyeti sırf-ı zati mertebesi kalır.

Bunun da ifadesi, ALLAH’u Ahad olur. 

Hal böyle de olsa, yine de bütün tek­birler ALLAH-u Ekber diye okunur, bu bir irfan ve idrak işidir aziz kardeşim.

Hazır mevzuumuz tekbir iken onun namaz içerisindeki özelliklerinden de kısaca bahs etmeğe çalışalım.

(Ankebut Suresi 29/45) vele zikrullahi ekberu

Cenab-ı Hak Kur’an-ı Keriym de, en büyük zikrin ALLAH c.c. isminin zikri olduğunu beyan ediyor ve yine baktığımızda ifa­delerin içerisinde en çok tekrar edilen kelimenin ALLAHu Ekber olduğunu görüyoruz. 

Ezanlar dahil, bir günlük beş vakit namaz içerisinde (281) ve ayrıca da bir tek, tekbir vardır. 

Na­mazda her hareketimiz tekbir ile başlar ve seyreder. 

Ey irfan ehli olmak isteyen kardeşim, bunları anlamaya çalışalım. 

Bahsimiz namaz olmadığı halde tekbirlerin izahını ya­parken, konu ile yakın ilgisi dolayısıyla bir hususu burada belirtmekte fayda mülahaza ediyorum.

Şunu bilelim ki Cenab-ı Hak Mi’rac gecesi Efendimize beş vakit namazı en alt sayı olarak herkesin kolayca 

yapabileceği şekliyle bildirdi. 

Yani asgari müşterek, Kurbiyyet ehline ise Salat-u daimün denen elli vakti bildirdi. 

 daha azı kırk vakit, 

 daha azı otuz vakit, 

 daha azı yirmi vakit, 

 daha azı on vakit,

 daha da azı beş vakit oldu.

Cenab-ı Hakk’ın söylediği hüküm geçersiz olamaz. 

Buradaki sır, genel hükümlerle birlikte özel hükümlerin de varlığını idrak edip, irfaniyetimiz kadarıyla bunları tat­bik etmeğe çalışmaktır. 

Yukarda bahsi geçtiği üzere günde elli vakit namaz kılmış olsaydık her gün namazlarımız içinde (2811) ve ayrıca bir tek, tekbir getirmiş olacaktık.

Biz yine meseleye beş vakit hesapları ile bakalım. 

Sondaki ayrı bir tek, tekbir, ALLAH’ın birliğini, iki yüz seksen birin (281) son tekbiri, sendeki Hakk’ın birliğini, iki yüz sek­senin sıfırını (280) çıkarırsak geriye kalır yirmi sekiz (28) , işte bu yirmi sekiz de, yirmi sekiz (28) peygamberi ifade edip, her paygamberin en az bir hasletini almak olur. 

Sıfırı (0) ilave edersek, her peygamberden on (10) haslet almak demek olur ki, işte kemalat yolu da budur. 

Daha nice sonsuz manaları ifade eden tekbirler bölümünü burada bitiriyorum. Mevlam cümlemize her şeyin gerçeğin! araştırma şevkini versin.[9] “ İz- -T-B- ”

Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim.

Cihanın ruyetinin dâiresi senin idrâkindir; pâklerin perdesi senin nâ-pâk olan hissindir.

“Çenbere", yuvarlak ve ortası boş olan şeye derler ki, dâire demekdir. Ya’ni, “Ey kimse senin bu kâinât hakkındaki dâire-i rü’yetin, idrâkin kadardır. Eğer idrâkin dar ise, kâinâtı dar ve geniş ise, geniş görürsün. Eğer görüşün sûret dâiresine münhasır kalıyorsa, nazann bu görüşün fevkine geçemez. Ve sûret ve kesâfet âlemi ise, âlem-i süflidir ve kirli bir âlemdir, binâenaleyh senin havâssin bu âlemin dâiresinde mahsûr kalınca kirli olur. Binâenaleyh sen bu kirli olan hislerin ile bu sûret âleminden tecerrüd etmiş olan enbiyâ ve evliyâyı göremezsin. Senin bu kirli hislerin o temizlerin perdesi olur.”

Bir müddet hissi iyân suyu ile yıka, sûfîlerin elbise yıkayıcılığını böyle bil!

“Iyân’dan murâd, kalb gözüyle suver-i âlemin iç yüzünü müşâhededir. Ya’ni, “Ey idrâkinin dâiresi âlem-i sûrete münhasır kalmış olan kimse, bir müddet mücâhedât ve riyâzât ile kalb gözünün açılmasına gayret et, sonra bu göz ile suver-i âlemin bâtınlarını müşâhede suyu ile havâss-i zâhirenin galatlarını ve yanlışlıklarını yıka! (Müddessir, 74/4) Ya’ni, “Esvâbını temizle!” âyet-i kerîmesi mûcibince sûfîlerin çamaşır yıkayıcılığını da böyle bil!" Nefehâtü’l-Üns’de şeyh Ali Ebu’l-Hasan el-Mağribî eş-Şâzelî (k.s.) hazretlerinin menkıbesinde şöyle buyurulur: “Ebu’l-Hasan eş-Şâzelî demişdir ki, Resûl-i Ekrem’i rü’yâda gördüm, buyurdu ki:

“Yâ Ali, elbiseni kirden temizle, tâ ki her bir nefesde Allâh’ın yardımı ile haz alasın!” Dedim ki: “Yâ Resûlallâh, benim elbisem hangisidir?” Buyurdular ki: “Hak Teâlâ sana beş libâs ve hil’at giydirmişdir: 1. Hil’at-ı muhabbet, 2. Hil’at-ı tevhîd, 3. Hil’at-ı ma’rifet, 4. Hil’at-ı îmân, 5. Hil’at-ı İslâm’dır. Allâh’ı seven kimseye her şey kolay olur. Allah Teâlâ’yı anlayan kimsenin nazarında hiçbir şey kalmaz. Allâh Teâlâ’yı vahdâniyetle bilen kimse, O’na hiçbir şeyi şerik tutmaz; ve Allâh Teâlâ’ya îmân eden kimse her şeyden emîn olur; ve İslâm ile muttasıf olan kimse Hak Teâlâ’ya âsî olmaz ve eğer âsî olursa i’tizâr eder ve i’tizâr ettiği vakit kabûl olunur.” Ve Ebu’l-Hasan Şâzelî hazretleri Allâh Teâlâ’nın (Müddessir, 74/4) kelâm-ı şerifinin ma’nâsını bundan anladım buyurmuşdur."

Vaktaki sen temiz oldun, perdeyi koparırlar; pâklerin canı sana kendilerini çarparlar.

Ya’ni, yukarda zikr olunan beş hil’atin temiz olduğu vakit, kalb gözünün perdesi olan kirli his perdelerini koparırlar. Pâk olan enbiyâ ve evliyânın ervâh-ı aliyyeleri, sana kendilerini çarparlar. Gerek âlem-i rü’yâda ve gerek uyanıklık hâlinde sana görünürler.[10]

---------------

وَالرُّجْزَ فَاهْجُرْ {المدثر/5}

(74/5) “Ve-rrucze fehcur”

(74/5) Pislikten sakın.

---------------

"Rücz" ve "ricz" kelimeleri pislik ve azap mânâsına geldiği gibi burada put ve heykel demek olduğunu da açıklamışlardır.[11]

"Ricz" (pislik), nefs-i emmâre'nin (kötülüğü emreden nefs) arzuları, hevâ ve şeytanî vesveselerdir. "Pislikten uzak durmak", (nefsi) temizlemektir. Bu da zikir, riyazat, tefekkür gibi çalışmalar ile ehli gözetiminde yapılır. (M.D.)

Kişinin kendi ayn-ı sâbitesini (ezelî hakikatini) Hakk'tan ayrı bir varlık olarak görmesi, en büyük pisliktir (ricz). Arınma, bu vehmin terkedilmesidir.

"Ricz" (pislik) sadece maddî necaset değil, "mâsivâ" (Allah'tan gayrı her şey) ve "şirk-i hafî" (gizli şirk) anlamına gelir.

Açık Şirk (Şirk-i Celî): Putlara tapmak, Allah'tan başkasına ibadet etmek.

Gizli Şirk (Şirk-i Hafî): Kişinin farkında olmadan kalbinde Allah'tan başkasına yer vermesi, O'ndan gayrısına güvenmesi, O'ndan başkasını sevmesi, hatta kendi nefsini ve benliğini (enâniyet) Hakk'ın varlığından ayrı ve bağımsız görmesidir.

Bu bağlamda "pislikten uzak dur" emri, kişinin kalbini her türlü mâsivâdan, enâniyetten ve gizli şirkten arındırması anlamına gelir.

"Uzak durmak" (hacr/hicran) emri, "tecrîd" (soyutlanma) kavramının ifadesidir. Tecrid, kalbi mâsivâdan arındırmak, nefsânî arzulardan, dünyevî bağlardan, hatta iyi amellerin bıraktığı gururdan (ucb) dahi soyutlanmaktır. 

Bu "hicr" (ayrılış), nefret ve düşmanlıkla değil, "güzel bir ayrılış" (hicran-ı cemîl) ile olur. Kişi, mâsivâdan ayrılırken onlara karşı kötülükle mukabele etmez, bilakis olgun bir duruş sergiler. Bu, aynı zamanda işi Allah'a havale etmenin (tefvîz) bir gereğidir.[12]

---------------

وَلَا تَمْنُن تَسْتَكْثِرُ {المدثر/6} 

(74/6) “Velâ temnun testeksir(u)”

(74/6) Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma.

---------------

"Temnün": Bir iyiliği başa kakmak, yapılan iyiliği çok görmek ve karşı taraftan bunun karşılığını beklemek anlamına gelir.

"Testeksir": Yapılan iyiliği büyük görmek, onu çok saymak, bununla övünmek demektir. 

Efendimiz (s.a.v.) şahsında yapılan bu tavsiye tüm inananları ilgilendirmektedir. Zahiri olarak yapılan yardımların karşı tarafı ezmek, onu utandırmak ve bir beklenti için yapılmaması tavsiye edilmektedir. 

Yol ehli için yapılan hizmet, Hakk’a yapılan hizmet bilincinde yapılmalıdır. Ve karşılığının Hakk’ın yanında olduğu 

bilinmelidir. (M.D.)

Rahman sûresi 60.âyette ;

hel cezaül ıhsani ille’l ıhsanü hasen/ihsanın/iyiliğin cezaü/karşılığı illa/ancak/sadece hasen/ihsan, iyilik değil midir?

“ İyiliğin karşılıyı yalnız iyilik değil midir ?” 

“Ceza” kelimesi, genelde bilindiği gibi sadece bir suçun karşılığı değil, her oluşumun karşılığının ifadesi “ceza” kelimesiyle belirtilmektedir;

İyiliğin de kötülüğün de karşılığı “ceza”dır. 

“İhsan” kelimesi de, iki yönlü ifadelidir. 

Biri genelde kullanılan herhangi maddi bir şeyin karşılıksız verilmesi, diğeri ise marifetullah yönünden ilmi ilahinin şuhud mertebesinden zati ihsanıdır.[13] “ İz- -T-B- ”

---------------

وَلِرَبِّكَ فَاصْبِرْ {المدثر/7} 

(74/7) “Velirabbike fasbir”

(74/7) Rabbin için sabret.

---------------

Âyet-i kerime Rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

---------------

Sabır, kulun ilâhî takdirin her türlü tecellisine karşı gösterdiği olgunluk halidir. Bu sabır, nefsin aceleci arzularına (hevâ) karşı durmak, ilâhî hikmete teslim olmak ve her durumda Hakk’ın rızasını gözetmek demektir.

Âyet-i kerime sayısal değeri 74+8= 81 dir. 81 in tersi 18 dir. 81+18= 99 dur. 99 esmâ-ül hüsna ve sıralamada 99. “Sabur” dur. 

“Rabbin için sabretmek” için kişinin nefsini tanıması ve rabbinin rızasını arayanlarla birlikte hareket etmesi gerekir. (18/28)

Efendimiz (s.a.v.) in sabrı Allah c.c. için sabırdır. Diğer insanlar için genel ma’nâ da Allah için sabır olsa da, 99 esmâ’ül Hüsna dan birisi Rabb-i Hassı olduğundan bu esmâ için sabırdır. 

Kehf sûresi 28. Âyette hedef nefs iken, burada sabrın aslı belirtilerek sabr ederken hedefin Rabb’in olsun denilmektedir. (M.D.) 

İnsan olma özelliği esmâ’ül Hüsna yı hakikatiyle ortaya çıkarmaktır. İşte halife bu kimsedir, kendindeki esmâ’ül hüsnayı faaliyete geçirmek demek, dolayısıyle esmâ’ül Hüsna ya dahi rahmet olması demektir. İşte insan budur. “fesalli li rabbike” “Rabbin için sabret.” (74/7) yapılan her bilinçli sabır o esmâya ait ve esmâ için olmaktadır, esmânın zuhura çıkmasına biz vesile olduğumuzdan, dolayısıyla ona hayat vermiş olmaktayız, bu durumda o bizden razı oluyor, böylece biz de merzi-razı olunmuşlar dan, oluyoruz aksi halde onu onun istemediği yönde kullandığımızda o bizden razı olmuyor. Ve ahrette hakkını talep edecek, kul hakkı dediği bir bakıma işte budur ayrıca hayatımız onlarla devam ediyor ama biz farkında olmuyoruz. 

Sabır hadiselerin durumuna göre kişinin nefsine kapılmadan aklıyla, mantığıyla hareket etmesi gereken bir şeydir. “İZ- -T.B-” 

---------------

فَإِذَا نُقِرَ فِي النَّاقُورِ {المدثر/8} 

(74/8) “Fe-izâ nukira fî-nnâkûr(i)

(74/8) O boruya (sûra) üflendiği zaman,

---------------

 

Ayette geçen “nâkûr” kelimesi, “boru, borazan” anlamına gelir ve Kur’an’da sûrun karşılığı olarak kullanılmıştır. Müfessirlerin çoğunluğuna göre sûr, gerçek anlamda bir boynuz veya borazan olup, ona üflenmesiyle korkunç ve sarsıcı bir ses çıkar.[14]

Boru (sur) kıyamette üflendiği zaman genel ma’nâ bir neslin kıyamette kalması için üflenmesidir.

Özel ma’nâ da kişiyi ilgilendiren bölümü ise eğer bir irfan ehli bulup eğitimden geçmekteyse sohbetlerde üflenen “venefahtu fihi min ruhi” ile kulak borusundan üflenen Hakk’ani ruh ile varlığında olan kıyamet ile vehim ve hayalin ölüp Hakk’ani varlığının dirilip kıyam etmesidir. (M.D.)

Kıyamet (sûra üflenme), bu hakikatlerin zuhur ettiği, perdelerin tamamen kalktığı andır. Bu zuhur, dış dünyada olduğu kadar insanın iç âleminde de gerçekleşir. “Sûr”un üflenmesi, kişinin kendi hakikatini (ayn-ı sâbitesini) müşahede etmesidir.[15]

“Nâkûra üflenme” (nefh-i sûr), perdelerin kalktığı, ilâhî sırların keşfolduğu, hakikatin apaçık zuhur ettiği andır. Aslında kişinin iç âleminde gerçekleşen bir “üfürülüş”tür.[16]

---------------

فَذَلِكَ يَوْمَئِذٍ يَوْمٌ عَسِيرٌ {المدثر/9}

(74/9) “Fezâlike yevme-izin yevmun ‘asîr(un)”

(74/9) İşte o gün pek zorlu bir gündür.

---------------

“Zorlu gün”, perdelerin kalktığı, ilâhî sırların keşfolduğu, hakikatin apaçık zuhur ettiği anın sembolüdür. Bu “keşf” anı, gaflet içinde olanlar için “zorlu” ve “çetin”dir; çünkü onlar, dünyada iken örtük olan hakikatlerle şimdi çıplak bir şekilde yüzleşirler. Kalp gözü açık olanlar (ehl-i keşf) için ise bu an, ilâhî bir “feth” (açılma) ve “mükâşefe” (perdesiz müşahede) anıdır.

Ayetteki “zorlu gün”, nefs-i emmâre’nin (kötülüğü emreden nefs) enâniyet dağlarının yıkıldığı, vehmî güçlerin çöktüğü, kulun kendi hakikatiyle yüzleştiği bir “fenâ” anıdır. Bu an, nefsânî varlık için “zorlu”dur; ancak bu zorluğun ardından gelen “bekâ” (Hak ile bâkî olma) makamı, ehl-i keşf için en büyük nimettir.[17]

İnsan-ı kâmil (Kamil İnsan) için “zorlu gün”, nefsânî benliğin yok olduğu, hakiki kulluğun (ubûdiyet) kemale erdiği bir “tecellî” anıdır. Onun için bu gün, korku ve zorluk değil, ebedî kurtuluş ve huzur günüdür.[18] “ İz- -T-B- ”

---------------

عَلَى الْكَافِرِينَ غَيْرُ يَسِيرٍ {المدثر/10}

(74/10) “ ‘Alâ-lkâfirîne gayru yesîr(in)”

(74/10) Kâfirler için hiç kolay değildir.

---------------

“Küfür” (inkâr), sadece Allah’ın varlığını veya peygamberliği reddetmek değil, aynı zamanda “hakikati örtmek, perdelemek” anlamına gelir. 

Açık inkârcılar (küfr-i cühûd): Allah’ın varlığını ve birliğini, peygamberleri ve âhireti inatla reddedenler.

Gizli şirk ehli (şirk-i hafî): Farkında olmadan kalbinde Allah’tan başkasına yer veren, O’ndan gayrısına güvenen, hatta kendi nefsini ve benliğini (enâniyet) Hakk’ın varlığından ayrı ve bağımsız görenler.

Hakikate kapalı olanlar: Mâsivâ (Allah’tan gayrı her şey) perdeleriyle hakikati göremeyen, gaflet içinde yaşayanlar.

Birde hakkı kendi varlıklarında örtüp gizleyen ve gayriye açmayan Hakikat ehli vardır. (M.D.)

“Kâfirler için hiç kolay değildir” ifadesi, bu benzetmede, ilâhî tedbirleri reddedip nefsin arzularına uyulması sonucunda, ülkenin (insanın) manevî bir helake (gaflet, kalp katılığı) uğrayacağını ve bu halden kurtulmanın hiç de “kolay” olmayacağını ifade eder.

“Kâfirler”, kendi a‘yân-ı sâbitelerinde inkâr istidadı (küfür) bulunanlardır. Onlar için o gün “kolay değildir”, çünkü ezelî istidatlarının gereği olan hakikatle (inkârlarının sonucuyla) yüzleşirler. Ancak bu, onların mazereti değildir; çünkü dünyada iken kendi iradeleriyle bu istidatlarını açığa çıkarmışlardır.[19] 

---------------

ذَرْنِي وَمَنْ خَلَقْتُ وَحِيدًا {المدثر/11} 

(74/11) “Zernî vemen halaktu vahîdâ(n)

(74/11) Beni, halk ettiğim kişiyle baş başa bırak.[20]

---------------

Âyet-i kerime zât mertebesi âyetlerindendir.

---------------

“li menil Mülkül yevm* Lillâhil Vahid’il Kahhar”(Mü’min 40/16.Âyet) yani “Bugün Mülk kimindir? Vâhid ve Kahhar olan Allah’ındır” 

İşte bizim bu Âyetin hükmünü bu dünyada yaşamamız gerekiyor. “Bugün mülk kimindir” dediği genel olarak yaşanacak hâdise, ahirette kıyamet kopup ortada hiç bir varlık kalmayınca Cenâb-ı Hakk kendi varlığında kendine seslenecek “Bugün mülk kimindir” diye ve ortada kimse kalmadığından yani Cenâb-ı Hakk ortadaki varlıkları Vâhid ve Kahhar ismiyle kaldırdıktan sonra, “Vâhid ve Kahhar olan Allah’ındır” diye cevap verecek, işte bu o gün olacak hâdise, fakat bu hâdisenin bugün bizlerde olması lâzım çünkü Âyetin enfüsi tahakkuku var, bunlar olmazsa tam bir dervişlik hayatı ortaya gelmez. Kendinin dışında ne varsa etkisiz hâle getirmesi demek, kendimizin dışında ne varsa, zâtımızın dışında ne varsa, kendi varlığımızda içinde olmak üzere ortadan kaldırmamız gerekiyor demektir. Ne zaman ki Kahhar esmâsı biz de zuhura çıktı yani bizim hayali ve vehmi var zannediğimiz varlığımızı ortadan kaldırdı ve biz salt Nur olarak, salt ruh olarak kaldık nefsi emmâre, levvâme, mülhime diye bişeyler kalmadı, kaldıysa da bunları olumlu yönde kullanmaya başladık ve onların kendilerine ait bir faaliyet sahaları kalmadı, işte orada o gün bizde bu hâdise tahakkuk etti demektir yani kıyametimiz kopmuş oldu.[21] T.B.

Mü’min sûresi 16. Âyette görüldüğü gibi kıyamet hali vaki olduğunda vahid olan Allah (c.c.) in hakikati ayan-beyan ortaya çıkmaktadır.

Daha bu dünya hayatında yapılacak eğitim ile nefsani ve isimlenmiş benlik aradan çıkarılarak, ilahi benlik kişinin varlığında yalnız bırakılması lazımdır. (M.D.) 

Yolumuza Mesnevi-i Şerif ile devam edelim.

Ateşlik ne, demirlik ne? Dudak bağla; müşebbihin 

teşbihinin sakalına gülme!

Ya’ni, bir kâmilin hâl-i fenâsını, bu hâli zevken idrâk etmeyen kimselerin akıllarına yaklaştırmak ve anlatmak için, ateş ile demiri misâl getirdik. Halbuki bu teşbîh, bu hâl-i ma’nevîye her vecih ile mutâbık değildir. Bu hâlin hakikatte ateşlik ve demirlik ile hiçbir münâsebeti yoktur. Zîrâ biz “vahdet’i anlatalım derken, bu misâlde ikiliğe düştük ve iki varlık isbât ettik ki, biri ateşin vücûdu ve varlığı ve diğeri de demirin vücûdu ve varlığıdır. Bu ma’nâ ise (Müddesir, 74/11) ya’ni “Beni ve benim halkettiğimi vahîd olarak bırak!” âyet-i kerîmesindeki işârete ve “Allâh Teâlâ var idi; onunla berâber bir şey yok idi; ve şimdiki halde de öyledir." hakikatine muğâyirdir. Binâenaleyh ey müstemi’, i’tirâzdan ağzını kapa, teşbîh edicinin bu teşbîhi ile istihzâ etme![22] 

Kendini cem et, cemâat rahmetdir, tâ ki olan şeyi sana söyleyebileyim!

“Akıl ve fikrini tefrikadan cem’ et! Zîrâ hadîs-i şerîfde “Cemâat rahmetdir” buyurulmuşdur. Eğer dağılmış olan eczâ-yı akıl ve fikrini aşk-ı Hak ile cem’ edersen sana bu âlem-i halkda olan vahdeti söyleyebilirim.” Eğer aklını ve fikrini vücüdda müstakil olduklannı tevehhüm ederek bu eşyâya taksîm edersen, vahdet-i vücûda dâir sözleri dinlemeye ehil olmadığın anlaşılır ve sana bundan bahsetmek dahi boş olur.

Zirâ ki, söylemek tasdîk içindir. Can şirk-i Hakk'in tasdikinden berîdir.

Ya’ni, “Söylemek, dinleyen kimsenin tasdîk etmesine müessir olmak içindir. Halbuki şirk dediğimiz ma’nânın canı ve esâsı hak olan sözü tasdîk etmekten berîdir.” Ma’lûm olsun ki, ulemâ-i zâhir “vücûd-i Hak” ve “vücûd-i halk” olmak üzere iki vücûd olduğunu iddiâ ederler. Ve âlemin vücûdunu vücûd-ı nefsü’l-emr ile mevcûd bilirler ve derler ki: “Peygamberler nefsü’l-emr ne ise onu teblîğ ederler. Ve eğer nefsü’l-emirde mevcûd bir olsa ve onun gaynnın vücûdu olmasa setretmezler ve nefsü’l-emrin hilâfını söylemezler idi. Halbuki vahdet-i vücûd mu’tekıdleri vücûdun iki olmasına kail olan kimseyi müşrik addederler. Enbiyâ vahdet-i vücûda da’vet eylememişler, vücûdun iki olmasına kâil olan kimseye müşrik dememişlerdir.” Bu sözler Kur’ân ve ahâdîs-i şerîfenin dekâyıkına vâkıf olamayıp ancak zâhiri görmekden mütevelliddir. Vahdet-i vücûd hakkında gerek Kur’ân’da ve gerek ahâdîs-i şerîfede sarâhat derecesinde işâretler vardır. Ulemâ-i zâhir onlann hepsinin ma’nâlannı te’vîl edip kendilerinin dar olan dâire-i rü’yetlerine sokmak isterler. Resûl-i Ekrem Efendimiz, bu zâhir-bîn olanlar hakkında “Benim ümmetimde şirk kanncanın mücellâ bir şey üzerindeki yürüyüşünden daha hafidir” buyurmuşdur. Bundan daha sarih ne buyursun? Kur’ân-ı Kerîm’de, (Müddessir, 74/11) ya’ni, “Yarattığım kimseyi benim ile vahîd olarak bırak!” buyurulur. (Bakara, 2/115) ya’ni, “Ne tarafa teveccüh ederseniz Hakk’ın zâtı ve vechi vâki’dir” âyet-i kerîmesini onlar birtakım tekellüfât ile te’vü ederler. Eğer Hakk’ın ihâtası onların dedikleri gibi ilmî olup bu eşyâda hüviyyet-i ilâhiyye sân olmasa, bu âlem-i kesâfetde olan insanlann teveccüh eyledikleri yerde Hakk’ın zâtı ve vechi vâki’ olduğu ma’nâsı abes olurdu. Fakat onlara bu ma’nâyı anlamak mümkin değildir. Çünkü onlar kendi i’tirâflan vech ile vücûdu ikiye ayınp Hakk’ın varlığının karşısına bir varlık daha dikip her vechi ile Hakk’ın vücûdunun gayrı addettikleri bu vücûdu gizlice Hakk’ın vücûduna şerik ittihâz ederler, sonra da “Biz müşrik-i hafî değiliz” derler. Şimdi mâdemki hadîs-i şerîfde beyân buyrulduğu üzere onlarda böyle şirk-i hafî vardır, vahdet-i sırfa dâir ne söylesen tasdîk etmezler. Zîrâ şirkin canı ve esâsı Hakk’ı tasdîkden berîdir ve uzakdır. Binâenaleyh onlarla konuşulduğu vakit bu “şirk-i hafî” dâiresinde konuşmak îcâb eder. Nitekim VI. ciltde cenâb-ı Mevlânâ efendimiz buyururlar:

Tercüme: “Ey putperest! Mâdemki şaşıların eşiyiz, müşrikçe konuşmak lâzım gelir. O birlik, o vasf ü hâl tarafındandır. Kelâm meydânına ikilikten başkası gelmez. Ya şaşı gibi bu ikiliği dinle, ya ağızını dikip hoş sâkit kıl. Ya nöbet ile ba’zan sükût et ve ba’zan söz söyle; şaşılar gibi davul çal, vesselâm.”[23]

---------------

وَجَعَلْتُ لَهُ مَالًا مَّمْدُودًا {المدثر/12} 

(74/12) “Ve ce’altu lehu mâlen memdûdâ(n)”

(74/12) Ve ona hayliden hayli mal verdim.[24]

---------------

Arapça’da “mâl” kelimesi, “meyletmek, eğilmek, yönelmek” anlamındaki “meyl” kökünden türemiştir. “Mal”, kalbin kendisine meylettiği, eğilim gösterdiği her şeydir. 

Aklı küllden gelen tayyib maldır, beşeriyetimizden gelen ise habis maldır. 

Aklı küllden gelen mal reddedilmiş ve beşeriyetten gelen hayal ve vehmi bilgiler çoğaltılmıştır. (M.D.)

İbnü’l-Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye’nin 17. cildinde “Mâl ve Mâsivâ” başlığı altında, malı üç mertebede ele alır:

Mâl-i Cismânî; Maddî servet, altın, gümüş, arazi, mülk Kişiye fayda vermez; aksine hesabı sorulur (69/28)

Mâl-i Nefsânî; Makam, şöhret, itibar, gurur duyulan yetenekler. 

Kişiyi gaflete sürükler; enâniyeti besler.

Mâl-i Rûhânî; İlim, marifet, keşf, manevî makamlar.

Eğer ihlâs ile ise fayda verir; aksi halde “ucb” (kendini beğenmişlik) sebebi olur.

Fütûhât’ta İbnü’l-Arabî, bu üç mertebenin hepsinin “bir imtihan (fitne) vesilesi” olduğunu vurgular. Kul, bu “mallar”a (servet, makam, ilim) kalbini bağladığı ölçüde Hakk’tan uzaklaşır. Âhirette ise bu “mallar”ın hiçbiri ona fayda vermez, hatta aleyhine delil olur. 

Her varlığın (insanın) ezelî bir hakikati (ayn) vardır. Bu hakikat, o varlığın “mal” olarak göreceği şeylerin de istidadını belirler.

“Mal” (mâl), kişinin ayn-ı sâbitesinde kendisine verilmiş olan istidadın bir tezahürüdür. Kişi, bu istidadını ya şükürle Allah’a yönelerek değerlendirir (sâlih), ya da onu nefsânî arzuları uğruna kullanarak Hak’tan uzaklaşır (kâsit).[25] 

---------------

وَبَنِينَ شُهُودًا {المدثر/13} 

(74/13) “Ve benîne şuhûdâ(n)”

(74/13) Gözlerinin önünde duran oğullar verdim.

---------------

Hakikatte oğullar ise Hakk sohbeti ile babadan yani aklı küll yolu ile gelen veled-i kalb, kalb çocuğudur. Eğer bu şuhud edilirse kişide müşahade haline dönüşür.

Cenâb-ı Hakk’tan yani aklı kül’den gelen bilgileri beşeriyetinizden kaynaklanan bilgilerle karıştırılsa bunlar hayali akli cüz bilgilerine dönüşür. (M.D.) 

İbnü’l-Arabî’ye göre insan, tüm ilâhî isimlerin bir aynasıdır. Kişide ortaya çıkan güzel ahlak (cömertlik, merhamet, ilim gibi), aslında Allah’ın “Kerîm”, “Rahîm”, “Alîm” gibi isimlerinin birer “oğul”u (tecellisi) gibidir. Bu anlamda “oğullar”, kişinin manevî makamları, sahip olduğu erdemler ve hatta yetiştirdiği talebeleri de kapsar.

İbnü’l-Arabî “evlat”ı, kişinin kendi varlığından “ürettiği”, “meydana getirdiği” her şey olarak yorumlar. Bu anlamda “evlat”, kişinin:

- Fizikî çocukları,

- Manevî yetiştirdiği talebeleri,

- Ortaya koyduğu eserleri,

- Yetiştirdiği amelleri ve niyetleri,

- Hatta nefsinde beslediği düşünce ve vehimleri kapsar.[26] 

Müddessir sûresinde anlatılan Velîd b. Muğîre’ye verilen “göz önünde duran oğullar” ise, bu genel kavramın dünyevî tezahürüdür. Onlar, kişinin dünyada gururlandığı, güç ve makam olarak gördüğü, fakat âhirette kendisine fayda vermeyen birer imtihan vesilesidir. Bu dünyevî evlatlar, kişinin asıl ezelî hakikatinden onu alıkoyan birer “perde” işlevi görür.

---------------

وَمَهَّدتُّ لَهُ تَمْهِيدًا {المدثر/14} 

(74/14) “Ve mehhedtu lehu temhîdâ(n)”

(74/14) Ve onun geçimini yaydım da yaydım.

---------------

“Temhîd”, bir şeyi yaymak, döşemek, kolaylaştırmak ve sürekli kılmak anlamına gelir. Kişiye dünyada verilen nimetlerin (mal, evlat, makam, kolaylık) bir “imtihan (fitne) vesilesi” olduğunu gösterir. Kul, bu nimetler karşısında ya hamd edip Hakk’a yönelir ya da onlarla gururlanıp azgınlaşır ve inkâr eder (nefs-i emmâre). Velîd b. Muğîre örneğinde olduğu gibi, bu “yayma” (temhîd) onun için bir nimet değil, aksine bir azap sebebi olmuştur.

---------------

ثُمَّ يَطْمَعُ أَنْ أَزِيدَ {المدثر/15} 

(74/15) “Summe yatme’u en ezîd(e)”

(74/15) Sonra da o hırsla daha da artırmamı umar.

---------------

Nefs-i emmâre’nin (kötülüğü emreden nefs) temel özelliği hırstır. Nefis, kendisine verilen nimetlerle doymaz; sürekli daha fazlasını ister. Bu, onu Hak’tan alıkoyan en büyük perdelerden biridir.

Kişinin, dünyevî nimetlerin kendisini Allah’a yaklaştırdığı vehmine kapılması. Oysa bu nimetler, şükür ile karşılanmadığında, kişiyi Allah’tan uzaklaştırır ve âhirette ona pişmanlık olarak döner (69/28: “Malım bana hiçbir yarar sağlamadı”)

---------------

كَلَّا إِنَّهُ كَانَ لِآيَاتِنَا عَنِيدًا {المدثر/16}

(74/16) “Kellâ innehu kâne li-âyâtinâ ‘anîdâ(n)”

(74/16) Hayır, umduğu gibi olmayacak. Çünkü o, bizim âyetlerimize karşı inatçıdır.

---------------

Âyet-i kerime Zât mertebesi âyetlerindendir.

---------------

Bizim âyetlerimize, uluhiyet işaretlerimizi görmez ve nefsi emmaresinin vehim ve hayali ile örtüp gizleyerek bunda inat eder. Ve beşeriyetinden gelen malları çoğalmayacak. Aklı cüzün hayali fikirleri ona fayda vermeyecek ve umduğu gibi olmayacaktır. (M.D.) 

---------------

سَأُرْهِقُهُ صَعُودًا {المدثر/17} 

(74/17) “Seurhikuhu sa’ûdâ(n)”

(74/17) Onu dimdik bir yokuşa sardıracağım.

---------------

“Sa‘ûd” (Sarp Yokuş) Nefs-i emmâre’nin (kötülüğü emreden nefs) kibir, inat ve azgınlık (tuğyan) gibi sıfatları, dünyada iken kişiye “sarp bir yokuş” tırmanıyormuş hissi verir. Âhirette bu sıfatlar, kişinin tırmanmak zorunda kalacağı gerçek bir “sa‘ûd” (sarp yokuş) olarak karşısına çıkar.

İnsanın dünyada iken işlediği ameller, âhirette somut birer surete bürünür. İyi ameller güzel suretlere, kötü ameller ise bu ayetteki “sarp yokuş” gibi azap suretlerine dönüşür. 

Nefs-i emmâre’nin dünyada iken sahip olduğu kibir, inat ve tuğyanın âhirette somutlaşmış azap sureti (sarp yokuş) olarak karşısına çıkmasıdır. Bu azaptan kurtulmanın yolu, dünyada iken nefsi terbiye etmek (tecrîd), kalbi mâsivâdan arındırmak ve işleri Allah’a havale etmektir (tefvîz).[27] 

---------------

إِنَّهُ فَكَّرَ وَقَدَّرَ {المدثر/18} 

(74/18) “İnnehu fekkera ve kadder(a)”

(74/18) Çünkü o, düşündü taşındı, ölçtü biçti.

فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ {المدثر/19} 

(74/19) “Fekutile keyfe kadder(a)”

(74/19) Kahrolası, ne biçim ölçtü biçti!

ثُمَّ قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ {المدثر/20} 

(74/20) “Summe kutile keyfe kadder(a)” 

(74/20) Yine kahrolası, nasıl ölçtü biçti.

---------------

Hakiki ölçü;

“Yere göğe sığmam mü’min kulumun gönlüne sığarım” ifadesiyle hadis-i kudsîde belirtilen ise, insan gönlü olan bâtın gökyüzüdür. 

Zâhir gökyüzü yedi kat (tabaka) olduğu gibi, gönül gökyüzü de yedi tabakadır. 

Bunlar yedi nefis mertebeleridir. Birinci tabaka “Nefs-i Emmare”dir. Diğerleri; “levvame”, “mülhime”, “mutmeinne”, “radiye”, “merdiye, safiye” diye isim alırlar. 

Gerçek bir eğitim ile bu mertebeler aşılır. İnsan hakiki benliğini ve kimliğini böylece tanımağa başlar. 

Gönül göğünü ve beden arzını (toprağını) adaletle korumak için tartıyı koymuştur. 

Her mertebede, o mertebenin gereği olan ilmi almak, daha fazlasını yüklememek için tartıyı koymuştur.

Nasıl terzi ölçmek için mezura, manav tartı, inşaat ustası şakule, sarraf mihenk taşı kullanır. Hakk’ın ilmini ölçmek için vahiy, hadis ve firaset bilgisi gerekir. Bu konu hakkında (81) “Hayal Vadisi ve Çıkmaz Sokakları“ kitabında geniş bilgi vardır.

Fekkara; düşündü, Fe-Ke-Re harflerinde oluşmaktadır. Mevlânâ hazretleri “sen et, kemikten ibaret değil, düşünceden ibaretsin” demiştir. Kişinin ahirinde hangi düşüncede ise o hal üzere tekrar vüvcud bulacaktır. Akıl Mûsâ’sının yardımcısı “Fikir” Harun’udur. Museviyet mertebesindeki bu hakikate vakıf olsunmazsa Muhammediyet mertebesinin vahyi olan Kûr’ân ve Allah’ın işaretlerinin anlaşılması mümkün değildir. Nefsi emmarenin ölçüsü hayal ve vehimdir. (M.D.)

---------------

ثُمَّ نَظَرَ {المدثر/21} 

(74/21) “Summe nezar(a)”

(74/21) “Sonra baktı.”

---------------

Burada ki bakış nefsi emmarenin zahiri hayali ve vehimi bakışıdır. (M.D.) 

“Nazar” (bakmak) kavramı, sadece fizikî bir bakış değil, “kalbin hakikati araştırması, tefekkür etmesi” anlamına gelir . Velîd’in “bakması”, nefs-i emmâre’nin hakikati (Kur’an’ı) işittikten sonra onu reddetmek için bir bahane arayışıdır.[28] 

---------------

ثُمَّ عَبَسَ وَبَسَرَ {المدثر/22} 

(74/22) “Summe ‘abese ve beser(a)”

(74/22) Sonra kaşını çattı, surat astı.

---------------

Ve bu hayali ve vehimi değer yargısı ile Hakk’ın sözü olan vahiy ve resülünün sözü olan hadisleri beğenmedi. Yüz kişinin iç halini ele veren suretinin yansımasıdır. (M.D.)

(Kaş Çatmak, Surat Asmak) Bu ifadeler, nefs-i emmâre’nin hakikate karşı takındığı olumsuz tavrın dışa vurumudur. İbnü’l-Arabî’nin Tedbîrât-ı İlâhiyye’sinde insanın iç dünyası bir ülkeye benzetilir. Bu ülkede “kaş çatmak” ve “surat asmak”, nefsin ilâhî uyarılara (vahye) karşı direnişinin ve bu direnişin yarattığı içsel gerilimin bir yansımasıdır.[29]

---------------

ثُمَّ أَدْبَرَ وَاسْتَكْبَرَ {المدثر/23}

(74/23) “Summe edbera vestekber(a)”

(74/23) Sonra arkasını döndü ve büyüklük tasladı.

---------------

Arka taraf kişinin nefsi dir. Şeytan bu yönden varı yok, yoku var göstererek vehim ateşi ile saldırır. Ve bu nefsi emmare evham ile ilahi ilham dalgalanarak ve bozularak 

gelir. Ve nefsi emmare büyüklük ve ilahlık taslar. (M.D.)

“Edbere” (arkasını dönmek), hakikatten yüz çevirmeyi, onu kabul etmemekte diretme kararlılığını ifade eder. “Estekber” (büyüklük taslamak) ise, bu direnişin altında yatan temel sebep olan kibir ve gururu temsil eder. 

“İ‘râd” (yüz çevirmek) kavramı, nefs-i emmâre’nin hakikate karşı takındığı temel tavırlardan biridir. Kişi, kalbine doğan ilâhî uyarıları (vahiy, vicdan, akıl) duyduktan sonra ya onlara teslim olur (ikbâl) ya da onlardan yüz çevirir (i‘râd). “Edbere” fiili, bu yüz çevirmenin en keskin ifadesidir: Kişi sadece pasif bir şekilde uzaklaşmaz, aynı zamanda aktif bir şekilde sırtını döner. Bu, hakikati bilinçli olarak reddetme ve ona karşı bir savunma mekanizması geliştirme halidir.[30]

---------------

فَقَالَ إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ يُؤْثَرُ {المدثر/24} 

(74/24) “Fekâle in hâzâ illâ sihrun yu/ser(u)”

(74/24) "Bu, dedi, başka değil öğretilegelen bir sihirdir."

---------------

Nasıl Fir’avun, Mûsâ a.s. ın asasın (aklını) sihir olarak yorumlamışsa, burada nefsi emmare Muhammediyet mertebesinin getirmiş olduğunu, vehim ve hayali değer yargısı ile sihir olarak nitelenmektedir. Aslı büyü ve sihir şeytanın bu dünya hayatı, mal ve oğullarının depdebesi ile hayal gücü olan sihri oluşturmakta ve aldatmaktadır. Ve nefsi emmare aklı beşer, fikri beşer hayal ve vehim kuvvetleri ile istişare sonucu bu kanıya varmıştır.(M.D.)

Sihir, algıları yanıltan, hakikati olduğundan farklı gösteren bir sanattır. 

Hakikat (el-Hâkka), insan-ı kâmilin varlığında tecelli eder. Velîd gibi inkârcılar ise bu tecelliyi göremez, gördüklerini de “sihir” diyerek reddederler. Bu, onların kendi a‘yân-ı sâbitelerindeki (ezelî sabit hakikatlerindeki) küfür istidadının bir tezahürüdür.[31] 

---------------

إِنْ هَذَا إِلَّا قَوْلُ الْبَشَرِ {المدثر/25} 

(74/25) “İn hâzâ illâ kavlu-lbeşer(i)”

(74/25) "Bu, sadece bir beşer sözüdür."

---------------

Ve devamında ise bu ölçme, biçme sonucunda ve nefsi emmarenin inkarından bunun hakikikat sözü değil, kendisi gibi bir beşerin sözü olduğu kanaatine vardı. (M.D.)

Necm sûresinde;

(Necm Sûresi 53/3)



ve ma yentı­ku anil heva 

“O hevadan arzularına göre konuşmaz.”

Yani “o kendi nefsi “heva”sından konuşmaz” şeklinde ifadesini bulduğu şekliyle düşünmek istiyoruz.

Heva’nın burada hayâl, hayalâte dönüşük bir ifadesi vardır. Hayâl ve hevadan konuşmaz. Burada heva, hakk’ın dışında olan şeyler demektir.

Bu âyette “heva” kelimesi Hz. Peygamberin kendi varlığından, nefs-i hevasından konuşmadığı şeklinde ifadesini bulduğundan, havaiyyat olarak da düşünmeyi uygun görüyoruz. 

Her merte­bede değişik mânâlar ifade eden Kûr’ân Âyetlerini sadece bir mânâ ile ifadelendirirsek çok büyük haksızlık etmiş oluruz, hadis-i şe­riflerde Kûr’ân Âyetlerinin 

birçok mânâları olduğu açık olarak ifa­de edilmiştir.[32] “İz- -TB”

Ve Fussilet sûresinde;

---------------

41.6*************قُلْ اِنَّمَا اَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحٰى اِلَیَّ اَنَّمَا اِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌ فَاسْتَقٖيمُوا اِلَيْهِ وَاسْتَغْفِرُوهُ وَوَيْلٌ لِلْمُشْرِكٖينَ

 (41/6) – (Kul innemâ ene beşerun mislukum yûhâ ileyye ennemâ ilâhukum ilâhun vâhıdun festekîmû ileyhi vestağfirûhu, ve veylun lilmuşrikîne. 

 (41/6) – De ki: "Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Fakat bana ilâhınızın yalnızca bir tek ilâh olduğu vahyediliyor. Artık O'na yönelin ve O'ndan bağışlanma dileyin. Allah'a ortak koşanların vay hâline!" 

---------------

Kul innemâ ene beşerun mislukum, Ey habibim onlara de ki, bende sizin gibi bir yönü ile beşer isminin ifade ettiği ma’ nâ, davranışlar ve yaşantısı ile sizin benzeriniz gibiyim. 

yûhâ ileyye, Ancak bana hakikat-i İlâhiyye ve sıfat-ı rahmaniye den İlâhi bilgiler vahyediliyor. Sizler beşeriyyet “hicap/perdeleri ile perdelendiğiniz için, bu sahaya geçemediğiniz den beni de kendileriniz gibi kıyas ederek öyle değerlendirdiğinizden, sure-i şerifin başında olan (Ha-Mim) Hakk olan Muhammed-i ve ondan vahy akta-ran beşer yönümle beni anlamıyorsunuz. 

ennemâ ilâhukum ilâhun vâhıdun, bana bu hakikatleri bildiren mutlaka sizinde örttüğünüz İlâhınız-dır, sizlere ona ulaşmanın yollarına sülûku haber veriyorum o sizin zannettiğiniz gibi, çok değil, Vahid/birdir. 

festekîmû ileyhi, istikametinizi vahid/bir olan İlâhınıza döndürün, bunun içinde beşeriyetnizle benim beşeriyetime uyun, hakikatinizle de benim hakikatime uymaya çalışın ki, sırat-ı müstakîm/doğru yol üzere olasınız, bunun içinde, vestağfirûhu, gaflet, benlik, perdeler ve sadece beşeriyetiniz ile yaşamaktan ona istiğfar edip tevbe edin. 

ve veylun lilmuşrikîne. Bunları yapmayıpta nefsi beşeriyetlerinde kalıp kendilerini bir varlık zannederek şirk koşanlara yazıklar olsun.[33] “ İz- -T-B- ” 

---------------

سَأُصْلِيهِ سَقَرَ {المدثر/26} 

(74/26) “Seuslîhi sekar(a)”

(74/26) “Sekar”a (cehenneme) sokacağım.

---------------

Sekar, Cahîm, Sa‘îr, Hâviye vb.), Allah’ın celâl (kahır, gazap, intikam) sıfatlarının tecelli ettiği bir mekândır. Aynı ateş, mümin için bir nûr ve rahmet vesilesi olurken (Hz. İbrahim örneğinde olduğu gibi), kâfir için bir azap aracına dönüşür.

Ateşin hakikati birdir; ancak onun tecellisi, muhatabın istidadına (a‘yân-ı sâbitesine) göre farklılık arz eder.

Mesnevi-i Şerifte sakar hakkında;

Bu sözün düşmanı sakarda baş aşağı olarak, bu demde nazarda mümessel oldu. 

“Sakar”, Abdülkerîm Cilî hazretleri el-İnsânu’l-Kâmil ismindeki eserinde buyurur ki: “Sakar, tabakat-ı cehennemden mütekebbirlere mahsûs olan bir tabakadır. Hak Teâlâ hazretleri ona Müzill ismiyle tecellî buyurdu.” Ve Kur’ân-ı Kerîm’de Kureyş’in ekâbirinden Velîd ibnü’l-Mugîre Kur’ân’ı dinlediği vakit: “Bu ancak sâhirlerden taal lüm olunan sihirdir ve ancak beşer sözüdür” dedi; ve tekebbüründen îmân etmedi. Cenâb-ı Hak onun Müddessir, 74/26) ya’ni “Ben onu sakara idhâl edeceğim!" buyurdu.

Bu beyt-i şerîfın sebeb-i inşâdı hakkında Nefehâtü'l-Üns'de Mevlânâ Cami hazretleri Çelebi Hüsâmeddîn hazretlerinden naklen şöyle buyururlar: “Cenâb-ı Mevlânâ’nın mürîdleri Mesnevî-i Şerîf i müctemian okuduklan vakit, ehl-i huzûr onun nûrunda müstağrak olurlar ve ricâlü’l-gayb ellerinde sopalar ve kılıçlar olduğu halde o mecliste hâzır olurlar; ve her kim kibir ve enâniyeti ve adem-i ihlâsı cihetiyle i’tirâz edip, kabûl etmezse, îmânının kökünü ve dîninin dallarını keserler ve çeke çeke sakara götürürler; ben keşfen böyle görüyorum.” Bu mukaddimeye göre bu beyt-i şerîfın îzâhen ma’nâsı böyle olur: “Ey Hüsâmeddîn’im! Bu Mesnevî-i Şerifin mu’terizi ve düşmanı bu demde cehennemin sakar ismindeki tabakasına baş aşağı gittiği, sana âlem-i misâlde gösterildi.”[34]

“Kâfir sekar ortasında der ki: "Eğer bana nazar edeydi, ne gam olurdu!"

“Sekar”, cehennem tabakalarından bir tabakanın ismidir. Ya’ni, kendi enâniyetinde müstağrak olup Hakk’ı tanımayan kâfir sekar içinde der ki: “Şu anda vücûdundan âgâh olduğum Rabbim eğer bana nazar edeydi, ya’ni cemâl-i zâtisi ile tecellî edeydi, ben benliğimden geçer ve o tecellî içinde müstağrak olup aslâ gam ve elem tutmaz idim! Zîrâ elem ve lezzet insanın nefsine ve varlığına taalluk eden hallerdir.”

Zîrâ o nazar meşakkatleri tatlı edicidir. Sâhirlerin el ve ayaklarına kan bahâsıdır. 

Ya’ni, o nazar ve o tecellî-i cemâlî, insanın varlığına taalluk eden meşak-katleri ve elemleri duyurmayıp tatlı edicidir. Nitekim Fir’avn’ın sihirbazlarına o tecellî vâki’ olduğu vakit, onlar Fir’avn’m siyâsetinden korkmadılar ve: “Senin bizim ellerimizi ve ayaklarımızı kesmek ve asmak sûretiyle öldürmenden bize zarar yoktur!” dediler; ve o nazar-ı cemâlî onların ellerinin ve ayaklarının kesilmesine karşı Hak tarafından bir diyet ve bir kan pahası oldu.[35]

---------------

وَمَا أَدْرَاكَ مَا سَقَرُ {المدثر/27} 

(74/27) “Vemâ edrâke mâ sekar(u)”

(74/27) Sekar’ın ne olduğunu sen ne bileceksin?

---------------

“ve mâ edrake” bakın “kef” dedi, o ise muhatap/hitab edilendir, işte böylece karşımıza muhatap geldi. Burada bu hitabı iki yönlü anlamamız gerekiyor, birisi mutlak sûrette Aleyhisselâtü Vesselâm Efendimize olan hitap, biride onun ümmetine olan hitaptır. Burada bunu ayırmamız lâzımdır. Ayırmamız lâzımdır ki, sonra tekrar birleyebilelim. İki ayrı özelliğin hakîkatlerini idrâk edip, tekrar birleyebilelim. Şimdi, bu hitap evvelâ, (s.a.v.) Efendimize geldiği için, evvelâ onun yönüyle bakalım. “Ve ma” burada düşünüyoruz, öyle birşey ki bu, “Vemâ edrâke mâ sekar.” “Ey habibim sen bu Sekar’ın ne olduğunu idrâk ettin” Yâni benim sana bildirdiğim hakîkatlerle vermiş olduğumu idrâk ettin.

Neden? Çünkü Mirac vasıtasıyla o gece yapılan eğitim ile zâten hakiki veçhiyle görmekle, idrâk etti. Sekar’ın ne olduğunu mutlak olarak, hiçbirimizin anlayamayacağı kadar, yüksek bir seviye ve derecede idrâk etti. İşte onun tasdiki budur. “Ve mâ” öyle birşey ki bu “edrake” sen “idrâk ettin.” Neyi o kadir gecesini, sen mutlak olarak idrâk ettin. Gördün yâni “derk” ettin. 

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Miraç yolculuğunda cennet ve cehennemi de görmüş ve ümmetini bu konuda uyarmıştır. Cennetteki nimetlerin ve cehennemdeki azapların tasvirlerini sahabelere aktarmıştır.

Derk/idrak= “Lügatta. Anlayış. Kavrayış. Akıl erdir-mek. Fehim. Yetiştirmek.” Ma’nâsında geçmektedir ki, “kişinin bünyesine işlemiş müşahedeli bilgi” demektir. 

Ama bu husus bize döndüğü zaman, ümmete döndüğü zaman, bu âyetin muhatabı biz olduğumuz zaman, “vemâ edrâke” orada “mâ” soru hükmüne geldi, olumsuz hükmüne geldi. Sen bu Sekar’ı idrâk etmedin yâni edemedin. Sen Cehennemin ne olduğunu idrâk edemedin veyahut edebildin mi? Veya etmeye çalış, gibi dikkatimiz çekilmektedir. 

Efendimiz (s.a.v) hakkında sen mutlak olarak bu Sekar’ı idrâk ettin ve gördün, ama bu bize döndüğü zaman, Biz cehennem hâdisesini yaşamadığımız için, Mirac’dan haberimiz olmadığı için, “ve mâ edrake” siz bunu idrâk etmediniz. Neyi “ve mâ” etmediniz “sekar” Cehennemi idrak etmediniz, ama etmeye çalışın.

Bu da irfan ehlinin eğitimi ile Nefsi emmare, Nefsi levvame, Nefsi mülhime idrak, müşahade ve yaşantıları ile sekar idrak edilebilir. 

Dereke fikirde aşağıya düşmek, en aşağı seviyeye inmek olarak kullanılır. Aklını fikri derekeye düşürende, “sekar”dadır. (M.D.)

Cehennemi yarattın yakmağa. 

Başladık ezelden beri korkmaya. 

Ulaşıldı bir uzun boşluğa.

Halkın senden korksa ne olur korkmasa ne. 

Halkın benden korksa ne olur korkmasa ne. “İZ- -T.B-” 

---------------

Erenlerden gayrıya bakma,

Cehenneme doğrulup akma,

Ömrünü böyle boş yere yakma,

Hamlıktan kurtul olda sevindir. “ İZ- -T-B- ”

---------------

Cehennem de yanan da ben, cennetinde gezen de ben,

Hakk ile Hakk olan da ben, beni kaldır gör Allah-ı. (N.T.)

********* 

- Hiç olur mu korku ve gam yol alana; 

Gerekmez kırbaç vurmak arap atına. 

- Verir mi cehennem ateş gönle bak;

Olunca varlığından can ve ten pâk. 

*********

Bedenini ve canını birimsel varlık hükmünden kurtarmış ve salt varlığını idrâk etmişsen artık cehennem sana ulaşamaz ki! Cehennem korkusu ef’âl âlemi yaşantısının neticesidir, eğer kişi ef’âl âlemini geçmiş ise cehennem ona ne yapar ki?[36] “ İz- -T-B- ”

********* 

- Kılıçtan keskin oldu kıldan ince; 

Bunu sâlik bilir Hakk’a erince . 

- Adaletin bir, diğerlerinin vardır iki zıddı;

Böylece olur bu dört huyun yedi zıddı. 

- Konulmuş her sayıda belirsizlik sırrı;

Onun için yedidir cehennem kapıları. 

- Cehennem zulmedene hâzır oldu;

Ebedi cennet adâlete mekân oldu. 

- Adâletin cezâsı oldu nûr ve rahmet;

Zulmün cezâsı olur lânet ve zulmet. 

- Denildi güzel ahlâk i’tidâle;

Adâlet kılavuz en yüksek kemâle. 

********* 

Bedende adalet hükümleri ortaya koymak beden düzeyinde ki çalışmaların en ilerisidir. 

Adalet olarak kastedilen ise beşeri anlamda anlaşıldığı gibi olmayıp, karşımızdaki varlığı ayrı beşer bir varlık olarak görmeyip onun hakkını vermek, demektir. Karşımızdaki birimi ayrı bir varlık olarak görürsek eğer, bu durumda ona haksızlık etmiş oluruz, çünkü o da Hakk’tır orada. Kendi varlığımızın hakîkatini idrâk ederek gereğini yerine getirmek ise ona yapılan adalet olmaktadır.[37] “ İz- -T-B- ”

********* 

Yapılan kötü fiillerde kötü varlıklar oluşturacak ve bunlarda cehennem hükmüne girecektir. Bu hakîkatlere binaen “cehennemde herkes kendi ateşini kendisi getirir” buyrulmuştur. 

Dünyâ yaşantısında yaptığımız her şey rûhumuza kaydedilerek yüklenmektedir. Kişi dünyâ yaşamından ayrılıp âhirete geçince görüşü genişlemekte ve bu kayıtların varlığını hissetmektedir.[38] “ İz- -T-B- ”

********* 

«Bir gün; bir tarafı ham kalmış bir dost ile sohbet ederken, «Allah cehennemde deseler oraya girerim, onun yoluna yanarsam yanayım» dedi. Bu söz Arif olmayanın aşkı idi. Kemâl ehline, olgun kimseye yakışan bir ifâde değildi. Çünkü cehennem ve cennet kulluğa lâyık bir yerdir. Cehennemin üzerinden bir âşık geçse şöyle feryat ediyor: «Üzerimden çabuk geç ey âşık! Senin ateşin benim ateşimi söndürecek,» 

Allahın ve Ehlûlllahın bulunduğu yerde cehennem hatta cennet bulunmaz, utançlarından yok olurlar, erirler. Bu meydan erler meydanıdır, noksanların değil. Yâr bahçesidir; ağyar değil. Vuslat yeridir; firkat değil. Aşk lokması herkesin ağzına sığmaz, çocuk midesi kaymağı hazmetmez, şekerin pancardan yapıldığını, nasıl yapıldığını bilmek başka, şeklini görmek başka, yemek başka, şeker olmak başkadır. O makâma erenler cânân libasiyle gözükmüşlerdir. Onları her göz göremez. Akıl oraya çıkamaz. «Yanarım» der. Riyâ ve menfaat kokmayan sözler kulaklara biraz dik gelir. Onlarda baba şefkati, dost kokusu vardır.[39] “ İz- -T-B- ”

---------------

لَا تُبْقِي وَلَا تَذَرُ {المدثر/28} 

(74/28) “Lâ tubkî velâ tezer(u)”

(74/28) “Ne geriye bir şey kor, ne bırakır.” 

---------------

لَوَّاحَةٌ لِّلْبَشَرِ {المدثر/29} 

(74/29) “Levvâhatun lilbeşer(i)”

(74/29) Beşeriyeti yakar kavurur. 

---------------

Âyet kerime mealerde “derileri yakar kavurur”. Diye çevrilmiştir. Evet, zahiri açıdan bakıldığında bu anlama geldiği düşünülebilir. Ateş yaktığı cismin, nesnesinin formunu değiştirir, yakar ve kül eder. Ama Mevlânâ hazretleri Mustafa (s.a.v.) mirac’a çıkarken başka bir elbise vardı diyor. Ve cennet ve cehennem için oranın imkanlarına göre diyilecek beden elbiseleri olduğu anlaşılmaktadır. (M.D.)

Cehennem, “nefisten başka bir şey yakmaz”[40] 

 Ve yakıp kavuracağı şey beşeriyettir. Orada kalacak olan ise hakikattir. Bu hakikat ise büyük pişmanlık olacaktır. (M.D.) 

---------------

عَلَيْهَا تِسْعَةَ عَشَرَ {المدثر/30} 

(74/30) “‘Aleyhâ tis’ate ‘aşer(a)”

(74/30) “Üzerinde 19 vardır (görevli melek)……”

---------------

19 sayısı Besmele-i Şerifin harf sayısı, Kûr’an-ı Kerim ve İnsan-ı Kamilin şifre sayılarıdır. Melek ise kuvve-kuvvet demektir.

Bu kısa bilgiden sonra “Ç.H.U” kardeşimizin bu âyet hakındaki tefekkürüne bakalım. (M.D.)

(74/30) “Üzerinde 19 vardır (görevli melek)……”

19 sayısı üzerinde ilk tespitimiz Terzi Babamın doğum tarihi üzerinde oldu. (15 Aralık 1938.) 15 12 1938. sayılara nûfuz edebildiğimizde 19 sayısı-na şu şekilde ulaşıyoruz.

(15/12/1938) 1. bütün âlemlerde Hakkın birliğidir. 51+2=53 şifre sayısıdır.

19 ve 38 ise 2 ayrı 19 dur yani 19 ve onun kat sayısı 38 dir. Bu ise 19 un hem zâhir hem bâtın olarak Terzi Babamın doğum tarihinde yazılı olduğunu teyit içindir. Doğum tarihinin diğer sayılarına bakınca ise, hem 1 hemde 53 ü açık olarak görmekteyiz.

Besmele Arapça bir isim olarak yazıldığına -şeklinde olmaktadır. (kaynak İslâm ansiklopedisi). Besmele nin bu şekildeki harflerinin sayı değerlerinin toplandığında dahi elif 1+ lâm 30+ be 2+ sin 60+ mim 40+ lâm 30+ te 400 dür Toplamda ise, 1+30+2+60+40+30+ 400= 563 çıkar orada ise 56-3=53 (Terzi Baba şifresi) Besmelenin yazılışında öncelikli olarak mevcûdiyetini görüyoruz. 

Besmele Kur’ânda 114 sûrenin 113 nün başında hem zâhir hem bâtın olarak yer alırken 1 sûrenin başında bâtınen yer alıp, zâhirende neml sûresinin içinde yer almaktadır.

Besmele 19 harften oluştuğu için, bütün âlemleri (18 bin) ihâta eden insân-ı kâmili remzetmektedir. Ancak yaptığımız araştırmalarda 19 ile ilgili olarak birçok farklı bilgiler de elde ettik.

Kur’ân 114 sûredir. Her sûrenin başında ise besmele mevcuttur. 19 sayısının 6 katı 114 ediyor. (19x6) 114 etmektedir. (19x6) sayısını kendi içinde toplarsak (1+9+6=16) ederki o da Necdet in ebcet hesabıyla olan yazılışındaki sayıların toplamı olan 16 sayısıını bize vermektedir.

Kur’ânın ve besmelenin ilk harfi ise be ” ” dir. Kur’ânın en son sûresinde yer alan harf ise “” sin dir. Her iki harfi birlikte okuduğumuzda Bes “” olarak yazılmaktadır. 

Be harfi bir bağlaç olmanın yanı sıra varlığı kucaklayan ve taşıyan rolündedir. Sin ise İnsân ma’nâsındadır.

Bes: Bu Kur’ân, zâtı İlâh-i, İnsân-ı kâmil her şeye yeter, her şeye kâfidir anlamlarına gelmektedir. Bu cümleye ilâveten Terzi Babamda “Allah bes bâki heves” buyurdular. Yani Allah vardır gerisi boş ve hevestir.

BES. Be ve Sin harflerini alfabedeki sıralamasına göre yazdığımızda 2, 12 şeklinde yazıldığını be 2 nci harf sin 12 nci harf birlikte 212 ederki, o ise 53 ün 4 ayrı mertebedeki zuhurunu anlatmaktadır. Bu dört mertebe şeriat, tarikat, hakikat, marifet mertebeleridir. Ayrıca “Bes” isminin karşılığı olan 212 pîr isminin de karşılığı olduğu için aynı zamanda kendilerinin pîr oluğunun da tasdikleyicisi olmaktadır.

Önceki sayfamızda tablo halinde Arapça harfleriyle ve sıralamasıyle verdiğimiz besmeledeki harflerin ebcet sayı tablosu ile toplayıp sıfırlarıda attığımızda çıkan sonuç 66 oluyor o ise 53 ile 13 ün toplamından oluşuyor.

“2+60+40+1+30+30+5+1+30+200+8+40+5+1+30+200+8+1. 40” olarak besmeleyi oluşturan harflerin sayı değerlerini oluşturuyorlar. Sıfırları ortadan kaldırdı-ğımızda ortaya ilginç bir ifade çıkıyor. 

2+6+4+1+3+3+5+1+3+2+8+4+5++1+3+2+8+1+4 tüm bu sayıları topladığımızda ise 66, o ise 53 ile 13 ün toplamıdır. Bütün bu ifadeler insân-ı kâmil cihetiyle Terzi Babamdaki besmele sırrını bizlere anlatmaktadır.

Besmeledeki harfleri tek tek sırasıyle incelersek, 13 üncü harfin Nun olduðunu görmekteyiz. Nun ise Onun isimleri olan Necdet-Necat-Nakışçı Baba- isimlerinin baş harfi Efendi Baba ismininde ortasında yer alan kendisinin harf rumuzudur.

Besmelenin içindeki 19 harfin 13 üncü harfinin Nun olması Mertebe-i Ahadiyyetül Ahmediyyeye işarettir.

Konu, Nun harfinden açılmış iken, bunu da beyan edelim. Kâlem sûresi, Nun harfiyle başlamaktadır. Bu sûrenin içerisinde dağınık olarak Nun harfi 133 adettir. Bunun besmele ve 19 ile bağlantısı ise, 19x7=133. Nefs mertebelerini ifade eden 7 sayısı 19 ile çarpıldığında Kâlem sûresindeki Nun harfinin toplamını veriyor.

Be “” Kur’ânın ve kâinatın zuhura çıkma noktası olup, altındaki noktadan, gizli hazine nefesi rahmani ile birlikte açığa çıkmaya başlamış, ve mertebe mertebe âlemler oluşmuştur. Hem besmeledeki ilk harf oluşu, hem de 113 sûrenin başında oluşu, ”Be” harfini mevcûdun başı ve taşıyıcısı konumuna getirmektedir. Hz.Ali efendimiz “Be” nin altındaki nokta benim sırrı gereğince, şu anda dahi yaptığımız araştırmada da Aynı özelliği “Terzi Baba” içinde söylemek mümkün olabil-mektedir. şöyle ki;

“Be” “” harfini anlatan tüm ebced saylarını toplarsak. (büyük, asıl, en büyük, en küçük şeklinde) (2+2+3+611=618) neticesi “Be” harfinin bütün ebced sayı toplamlarıdır. 618 açılımına bakarsak, (61/8=53) (Terzi Baba) ya da sadece 61 Türkçe Necdet yazımı idi. 18 (onsekiz bin âlemi) ihata eden 19 olan yönüdür. 6, imânın hakikatlerini, 8 ise cennet ve mertebelerini oluşumlarını bildirmektedirler.

Tüm bu bilgiler ışığında “Be” nin altındaki nokta ya Terzi Babama bu yönden de ulaşabilmekteyiz.

Be- Başlangıca, ve o başlangıcın ne ile olduğuna işaret eder.

Be- Onunla, Onun adına, Onunla başlamaktır.

Be- Allahın isim ve sıfatlarının bir vücûtta tecelli etmesidir. Hangi vücûtta?. İnsân-ı Kâmil vücûdunda. Bu minval üzere besmeleyi söylemek ise, 

---------------



(Vemâ rameyte iz rameyte velâkinnellahe ramâ)

(8/17) “Attığın zaman sen atmadın.Ancak Allah attı”

---------------

.….âyetinin ma’nâsı tezâhür etmiş olmaktadır.

Besmelenin başındaki “Be” aynı zamanda harfi cerdir. Cer in ma’nâsı çekmektir. Cer harfleri, başında bulunduk-ları isimlerin sonunu, aşağıya doğru çekip esre yaparlar. Besmelenin başındaki “Be” olarak Terzi Babam da ma’nevi bir çekim gücüyle kendisine yapışanı rahmân-rahîm olan Allâhın (c.c.) nün huzuruna doğru çeker.

Besmelenin içinde var olan isimlerden biriside Allah (c.c.) ismidir. Kur’ânın tümü içerisinde en çok tekrarlanan Allah kelimesidir. Toplam 2698 adettir. Konumuz olan 19 un 142 katı bu sayıyı veriyor. (19x142= 2698) Dikkat edilirse 19 142 sayılarını toplarsak (1+9+1+42=53) çıkar ki bu da bizleri Besmelenin içinde tekrar Terzi Baba ismine ulaştırmaktadır.

Genel olarak özetlemek gerekirse, Besmele, her şeyin başlama noktası olup, ma’nâ açısından mükevvenâtın açığa çıktığı, ve her şeyi kendisinde toplayan insân-ı kâmilin, ma’nâ âlemindeki ifadesidir. Bu ma’nâ vucûdunun baş harfi ise “Be” dir. Besmele kişinin Allah ile kurduğu başın (abdiyyet ile Ulûhiyyetin) köprüsü, âlemlerin anahtarıdır. 

Besmele, İnsân-ı kâmilin adıyla, ve onunla başlayıp 

yapmaktır.

Besmeledeki Allah (c.c.) ismi Zâtının özel adıdır. En sağdaki ilk harfi kaldırınca “lillâh” kalır o da Allah için anlamına gelir. İkinci harfi kaldırırsak “lehû” kalır o da Allah için anlamına gelir. Üçüncü harfi kaldırırsak “Hû” kalır, o da Allah tır. “Hu” İnsân-ı kâmilin ma’nâ âlemindeki adıdır. İsmi Âzam da denilir.

Hû “” Bir şeyin hakikati, mahiyeti, bütün varlıklara sirayet eden mutlak yönüdür. şehâdet âlemindeki karşılığı ismi âzamdır.”hu” nun açılımı ise ”he” ile  “vav” harflerinden oluşuyor. ”Hû” tek nefes ile birlikte çıkar, alfabede 26 ile 27. nci harflerdir. İkisinin toplamı ise (26+27=53) olarak Terzi Babam ile ilgili şifresini bize açıklamaktadır.

19 hakkında bazı araştırmalar neticesinde şu bilgilerede ulaşmışlardır. Kur’ânın ilk vahyedilen alâk sûresi 19 âyettir. Kur’ân sıralamasında ise sondan yine 19. ncu sırada yer almaktadır.

---------------



(Kitabün merkum)

(83/20) “O yazılmış (rakkamlandırılmış) bir kitaptır.”

---------------



(Yeşhedühül mukarrabün)

(83/21) “Onu Allâha yakîn olanlar, müşâhede eder görür.” 

---------------

“Kitâbün merkûm ”O bir yazılmış kitaptır. Âyette geçen “merkûm” rakkamlandırılmış, sayılandırılmış an-lamına da gelebilmektedir. Bu âyette görülebileceği üzere, Kitapların sayılandırılması, sayıların düzene bağlanmasını, Allahın (c.c.) lühünün davranış tarzı olduğunu söyliyebilmekteyiz. Yine devamındaki âyette ise, kendisine yakınlaştırılmış olanlar, rakamlandırılmış olan kitaba ve İnsân-ı kâmile tanıklık, şâhitlik ederler buyurulmaktadır. “Terzi Baba” kitabını elimize alıp gönlümüze doğru okuduğumuzda “içimizden, özümüz den gelen biri” olması hasebiyle, onun rakkamlandırılmış, sayılandırılmış olduðunu, kendisine yakın olabileceklerin ise buna şâhidlik, tanıklık edebileceklerini anlamış olmaktayız. 

Bu anlayış içerisinde, daha önce besmeleyi taklidi ve farklı bir anlayış içerisinde biliyor iken, şimdi ise daha farklı bir anlayış ve şuur istikametinde söyliyerek, Kur’ânın, Âlemlerin, Hazreti İnsanın, anahtarı olduğu şuuruna vararak, yolumuzda ilerlemeye, Terzi Babamın içlerine, özüne doğru seyr etmeye çalışalım. Bu mübarek âyet ve anahtar ile dünya, âhiret, kesif, lâtif kapıları aralayıp gizli hazinenin sırlarına ermeye çalışalım.

---------------

Not= “Besmele-i şerif hakkında daha geniş bilgi, terzi babamın, (35-fatiha sûresi ve Besmele-i şerif) isimli kitabında vardır dileyen orayada bakabilir.” (Ç.H.U.)[41] “ İz- -T-B- ”

---------------

وَمَا جَعَلْنَا أَصْحَابَ النَّارِ إِلَّا مَلَائِكَةً وَمَا جَعَلْنَا عِدَّتَهُمْ إِلَّا فِتْنَةً لِّلَّذِينَ كَفَرُوا لِيَسْتَيْقِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ وَيَزْدَادَ الَّذِينَ آمَنُوا إِيمَانًا وَلَا يَرْتَابَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ وَالْمُؤْمِنُونَ وَلِيَقُولَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ وَالْكَافِرُونَ مَاذَا أَرَادَ اللَّهُ بِهَذَا مَثَلًا كَذَلِكَ يُضِلُّ اللَّهُ مَن يَشَاء وَيَهْدِي مَن يَشَاء وَمَا يَعْلَمُ جُنُودَ رَبِّكَ إِلَّا هُوَ وَمَا هِيَ إِلَّا ذِكْرَى لِلْبَشَرِ {المدثر/31} 

(74/31) “Vemâ ce’alnâ ashâbe-nnâri illâ melâ-iketen(ﻻ) vemâ ce’alnâ ‘iddetehum illâ fitneten lilleżîne keferû liyesteykine-lleżîne ûtû-lkitâbe ve yezdâde-lleżîne âmenû îmânen(ﻻ) velâ yertâbe-lleżîne ûtû-lkitâbe velmu/minûne(ﻻ) veliyekûle-lleżîne fî kulûbihim meradun velkâfirûne mâżâ erâda(A)llâhu bihâżâ meśelâ(n)(c) keżâlike yudillu(A)llâhu men yeşâu ve yehdî men yeşâ(u) vemâ ya’lemu cunûde rabbike illâ hu(ve)(c) vemâ hiye illâ żikrâ lilbeşer(i)”

(74/31) Biz o ateşin muhafızlarını hep melekler yaptık. Bunların sayılarını da ancak kâfirler için bir imtihan kıldık ki, kendilerine kitap verilenler kesin bilgi edinsinler, iman edenlerin de imanı artsın. Kendilerine kitap verilenler ve müminler şüpheye düşmesinler. Kalplerinde hastalık bulunanlarla kâfirler de: "Allah bu misalle ne demek istedi?" desinler. İşte böyle, Allah dilediğini şaşırtır, dilediğini de yola getirir. Rabbinin ordularını ancak Rabbin bilir. Bu, insanlar için uyarıdan başka bir şey değildir.[42]

---------------

Vücut adet olarak adet suretinde ama tek birden ibarettir. Yani ağaç misali gibi, ağaca baktığımız zaman çok bir ağaç düşün öteki taraftaki dalları görme sadece ağaç buradaymış de adet olarak ama ağacı gördüğün zaman bir bütünün adetleri olarak görmüş oluyorsun. Nitekim adet mertebelerinin vahidden ne vech ile zuhura geldiği yukarıda tafsil edilmiştir. 

Malum olsun ki hakikat-ı külliye olan aynı vahide taayyünü külli ile meydana geldiği vakit yani bütün taayyünleri ile meydana geldiği vakit mutlak insan olur. Yani bütün esmâları ile birlikte bir mahalde zuhur ettiği vakit ona insan denir. Yani bütün esmâlarıyla sıfatlarıyla efaliyle birlikte külli olarak zuhur ettiği yerin adı “insan”dır. Zira âlemde ne kadar efrad-ı insan varsa insan mefhumu küllisine dahil olur.

Ne kadar insan fertleri varsa hepsine bir insan denir. Zaman, zaman deriz ya bütün bu insanlar bir insandır. O da Âdemdir. Bu çokluk aynı varlığın değişik, değişik suretlerle meydana gelmesinden ibarettir bu gördüğümüz çokluk. Ve yine o aynı vahide cüzi taayyünle tek tek bakıldığında insan fertlerinden bir fert olur. Böylece hakikat-ı vahide olan vücud-u vahidi Hakk muhtelif mertebelerle meydana gelmiş ve değişik mertebelerle meydandadır. Her bir mertebe ve taayyünde bir isimle müsemma olur. Yani ağacın nasıl ki yaprağına yaprak diyoruz, dalına dal diyoruz meyvesine meyve diyoruz, her mertebede başka bir isim, müsemma oluyor. Mesela şehadet mertebesinde şahıslara Ahmet, Mehmet, Ali gibi isimler veriyoruz. Bu has isimlerle müsemma isim almışlardır, bu şahıslardan tenasül vukuunda nutfe denilir, rahimde, mudga, alaka, cenin daha sonra küçük bir çocuk ve sonra insan isimleri ile müsemma olur. Yani insanın daha evvel aldığı isimler tenasül vukuunda “nutfe” denir ona, anne rahmine düştüğü zaman “alaka” denir, mudga denir, cenin denir, sonra dünyaya geldiği zaman küçük çocuk denir. İnsan isimleri ile müsamma olur. Hep aynı varlığı belirtiyor ama mertebelerde değişik isimler alıyor.

Bir suretle müteayyin olduğu vakit o surete verilen isim diğer taayyünata verilmez. Böylece suret ne kadar kesir olursa olsun hakikatleri birdir. Yani denizdeki dalgalar ne kadar çok olursa olsun aynıdır, yağmur damlaları ne kadar çok olursa olsun aynıdır. Değişiklik ancak suretlerdedir, Hz. Mevlana (r.a.) bu hakikate işaretle mesnevide geçmişteki beyitleri anlatır.

Mesneviden Tercüme:

“Türlü, türlü yüz binlerce yemek vardır, bu yemeklerin 

hepsi aslında bir şeydir, birinden tamamen doyduğun vakit yani bunlardan bir tanesini yiyip de doyduğun vakit gönlün elli taamdan soğur. Yani bunların hepsinden soğur. Sen aç olduğun zaman o kadar o kadar çok değişik nimetleri görüyorsun ki onun tek olduğunu görmüyorsun, şaşı olduğundan onları çok görüyorsun. Aslında taamların hepsi birdir. Zira biri yüz bin görmüşsün. 

Bu manayı Fi Hi Mafi isimli eserlerinde de teyiden böyle izah buyururlar; “Hakikatte cezbeden birdir, fakat müteaddid görünür. Yani cezbeden açlıktır, açlığı doyurmak için sen türlü türlü yemekler kafanda tahayyül edersin. Görmez misin ki bir adam günde yüz şey arzu eder, mesela börek, helva, yahni, meyve, isterim der ve bunları adetlendirerek sayarak lisane getirir. Velakin onun aslı açlıktır. Yani bu kadar çok şey istemesinin altında açlığı yatıyor, o da birdir. Görmez misin bir şeyden doyunca bunların hiçbirisi lazım değildir der. Doyduktan sonra ne yapsın onları. Böylece malum oldu ki on ve yüz yoktur, belki bir vardır, وَمَا جَعَلْنَا عِدَّتَهُمْ اِلا فِتْنَةً 74/31 “Halkın bu ta’ dadı fitnedir” yani halkın çokluğu, çok görmesidir.[43] “ İz- -T-B- ” 

---------------- 

كَلَّا وَالْقَمَرِ {المدثر/32} 

(74/32) “Kellâ velkamer(i)”

(74/32) Hayır, andolsun aya,

---------------

Yemin edilen Ay-Kamer, Hakikat-i Muhammed-i ve Nûr-u Muhammedi dir. (M.D.)

Güneş İlâh-î benliği kamer, İzâfi benliği, bunların zuhur mahalli ve yüklenicisi olan kendiside Nefsi benliğidir. 

Varlığımızda güneş Rûh-u, Ay kalbi, beden nefsimizi, ifade etmektedir. İlmi İlâhiye olan Güneş-Şems, fecr’den itibaren ilmi İlâhiye gecesinde lâtif olan varlık ilimleri ve onların zuhur mahalleri doğmaya ve aydınlanmaya başlar varlıkların tam ma’nâsıyle tesbit edilmesi kuşluk vaktinde olurki yeminin bir Hâli de varlıkların kemâli ile ortaya çıkıp zuhur ettikleri zamandır. Bundan sonra ikindiye kadar bu ilân ve şehâdet devam eder sonra zevale dönerek, artık yavaş, yavaş gene kendi bâtın hakikatlerine doğru yola çıkarlar. Bu tecelli ve zuhur o kadar şiddetlidir ki, beşer gözü perdesiz-vasıtasız ilmi İâhiyye güneşine bakamaz, eğer ısrarla bakmaya devam ederse gözleri bozulur. 

İşte bu bakış ve müşahedenin daha kemalli olması için Zât-ı mutlak, mutlak tecelli ve zuhur mahalli olacak ve daha kolay idrak edilebilinmesi için kendisinin yansıtıcısı olan “Kamer-ay”ı devreye sokar ve oradan “Nûr-u Muhammed-î” olarak, daha kolay gözlenecektir, haliyle gene âlemleri aydınlatmaya devam edecektir.[44] “ İz- -T-B- ”

---------------

وَاللَّيْلِ إِذْ أَدْبَرَ {المدثر/33} 

(74/33) “Velleyli iz edber(a)”

(74/33) Dönüp gitmekte olan geceye,.

---------------

Gece fenafillah hükmünün geçtiği zaman birimidir. (M.D.) 

Yaşanan zamanda seyrinde değişken, ancak vaktinde sabit olan bir tecelli ve hakikat vardır, bu ise bünyesinde hem gündüzü hem de geceyi birleştirir, yani gece ile gündüzün birleştiği gezegen çizgi noktadır ve hep aynı şekilde dönen dünya üstünde hep aynı halde bulunur ve gece ile gündüzün birleştiği noktadır ve hep yer değiştirmektedir. İşte devamlı geçen-gezen nokta bulundu-ğu yerden geçtikten sonra durağan olan o nokta batı da o andan itibaren durağan olan noktada akşam ve daha sonra da gece oluşumları başlıyor daha sonra da tamamen geceye girilmiş olmaktadır. İşte böylece gezegen olan gece ve gündüzün bitişik olduğu o nokta yanlara doğru uzayınca çizgi, yoluna devam ettikçe veya dünya döndükçe yerini yeni yerlere bırakarak hiç durmadan yoluna devam etmektedir. 

Doğuya geldiğinde dönüş devam ederken arkasında kalan olguya eşyayı aydınlattığı ve ortalık görünür hale geldiği için gündüz, akşama doğru güneş batmaya doğru gittiğinde arkada kalan hâle de bu defa gece denmektedir. Eğer dünyanın dönmesini sadece aklımızda bir müddet durdurmuş olsak göreceğimiz manzara o nokta-çizginin belirlendiği, gece ile gündüzün tam ortasının hep aynı yerde durduğunu fikren düşüncede görmüş oluruz. 

İşte o nokta-çizgi gece ve gündüzün kaynaklandığı sıfır nokta hiçbir hükmün geçerli olmadığı ortak halleridir. Üzerinde gündüz hali yoktur ki, gündüz hükümleri geçerli olsun. Gece hükmü daha henüz oluşmamıştır ki, gece hükümlerine tabi olsun.[45] “ İz- -T-B- ”

---------------

وَالصُّبْحِ إِذَا أَسْفَرَ {المدثر/34} 

(74/34) “Ve-ssubhi izâ esfer(a)”

(74/34) Ağaran sabaha da andolsun ki;

---------------

Sabah’ın günün ağarması ise fenafillah’tan bekabilllaha geçiş vaktidir. Gün âğarmış ve siyah, beyaz dan ayırt edilmiş olur. Artık celal ve cemal esmâları ve hadi ile mudill artık birbirinden ayırt edilmeye başlamıştır. (M.D.)

---------------

إِنَّهَا لَإِحْدَى الْكُبَرِ {المدثر/35}

(74/35) “İnnehâ le-ihdâ-lkuber(i)”

(74/35) Şüphesiz ki o büyüklerden biridir.

---------------

نَذِيرًا لِّلْبَشَرِ {المدثر/36} 

(74/36) “Nezîran lilbeşer(i)”

(74/36) Uyarıcıdır beşer için,

---------------

“Sekar” nefsi emmarenin kişiyi götüreceği beşeriyet örtüsüne bürünmüş olanlar için uyarıcıdır. Kişinin dünyadaki “büyük”lük iddiası, âhirette kendisi için en “büyük” musibete dönüşür. (M.D.)

---------------

لِمَن شَاء مِنكُمْ أَن يَتَقَدَّمَ أَوْ يَتَأَخَّرَ {المدثر/37} 

(74/37) “Limen şâe minkum en yetekaddeme ev yeteahhar(a)”

(74/37) İçinizden ileri gitmek veya geri kalmak isteyen kimseleri.

---------------

Beşeriyet örtüsü ile örtünenleri “sekar” ileri veya geri kalmak yani beşeriyet örtüsünden kurtulmak-kaldırmak isteyenler için “sekar” uyarıcıdır. (M.D.)

---------------

كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ {المدثر/38} 

(74/38) “Kullu nefsin bimâ kesebet rahîne(tun)”

(74/38) Her nefis kendi kazancına bağlıdır (kazandığıyla rehin alınmıştır).

---------------

Her nefis yapmış olduğu amel, fikir, eylemler ve nefsini eğitmiş ise bunun ile kazandığı rabbini bilmesini kazanır. (M.D.)

Sual: Enbiya ve evliya irade-i ilahiye hadim olmadıklarından ahmak-ı şakiye hidayet-bahş değildirler denilmiş idi. Enbiyanın bunlara tesiri olmadığı halde eşkıyanın hidayet-i ezeliye ile mühtedi olan mü’minine ne tesiri olur ki, yani ayan-ı sabitesi Hadi isminin zuhuru ise eşkıyanın bunlara ne tesiri olur ki, Onların sohbetlerinden ictinab tavsiye olunur? Bakılırsa enbiya eşkıya-ı ezeliyyeyi mühtedi etmedikleri gibi eşkıya da hidayet-i ezeliye ashabını ıdlal etmemek lazım idi. Yani hidayet ehli eşkıyaları nasıl hidayete erdiremiyor ise eşkıyalar da hidayet ehlini eşkıya yapamaz, olmaması lazım gelirdi diye soruyor. 

Cevap: Şüphe yoktur ki şekavet-i ezeliye ashabı yani ezeli şekavet sahipleri saadet-i ezeliye sahiplerini bu daire-i saadetten ihraç edemezler. Yani buradan çıkartamazlar. Fakat bir mü’min bu gibi kefere ve fecere sohbetiyle imrar-ı evkat ederse yani belirli bir zaman vakitte onlarla birlikte geçirirse onların rengine boyanıp muvakkaten bazı esmâ-i celaliyenin tesiri tahtına dahil olur. Yani geçici olarak bazı tesirler alır, işte bu vakit ondan enva-i inkar ve maasi (günahkar) zuhura gelir. Aslında yoktur ama geçici olarak mesela Hadi isminden on Mudil isminden de on var, ama Mudil ismiyle ilgilenen taraf ile ilgilenirse Hadi ismi aşağıya inmekte yahut perdelenmekte o zaman Mudil ismi yükselmekte o zaman da Mudil ismi ağırlığı zuhura gelmektedir. İşte onun için bu tesirlerin oluşumundan bahsediyor. 

İnkar ve maasi (günahkar) zuhura gelir, halbuki ef’al-ı kabihadan her birinin yani kötü olan fiillerden her birinin birer suret-i kabihası peyda olup yani o fiili işlerken kötü bir suret meydana gelir, 74/38 ayetinde buyurulur.

 كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ 74/38- Her nefs yaptığının getirisine mahkûmdur!

Ayet-i kerimesi mucibince bu suretler bakın ne kazanmışsa, amel sahibinin bil ihata hapseder. Yani o suretler amel sahibini hapseder. Ve onu âlem-i ulviye urucdan men eder. Ayan-ı sabitesinde Hadi olsa da onların tasallutundan, musallat olmasından yükselmesine mani olur. Eğer Hakk avf ve tecavüz ile muamele buyurmaz ise yani onun günahından geçmez ise bu suver-i kabiha vasıtasıyla muazzeb olur yani kötü suretler vasıtasıyla azab olur ve Hakk ona ukubetle inkıyad eder.

Yani ceza ile kayıt altına alır zira Fass-ı Yakubide beyan edilmiş idi ki abdin her bir halini diğer bir hali takip eder. Yani bir fiil işlediğinde onun arkasından bu fiilin gerektirdiği fiil ortaya çıkar işte buna intikam, Müntakim ismi denir. Yoksa intikam asarım keserim değildir. Nasıl açlıktan sonra yemek yediğinde tokluk hali oluyorsa, tokluktan sonra tekrar açlık hali meydana geliyorsa, uykudan sonra uyanıklık hali ondan sonra da yine uyku hali geliyorsa işte bakın inkılab ediyor hep, işte biz de de eğer gereğini yerine getirmezsek Hadi ismi Mudil ismine inkılab ediyor ve mudil isminin özellikleri ortaya çıkıyor, Hadi salında olduğu halde.

İşte insanın iradesi burada meydana çıkıyor, bize verilen irade sevap ve günahlarımız bize buradan yazılmaktadır. Çünkü aklını vermiş, emr-i iradiyi de vermiş, emr-i teklifiyi de vermiş, bakalım hangisine uyacaksın diyor. Eğer bu hal-i sani yani ikinci hal hal-i evvelin ukubetidir. Yani birinci halin ikinci hal akıbetidir, sonudur, neticesidir ve de ayrıca onun cezasıdır. Yani karşılığıdır. Hal araz kabilinden olmakla beraber mutlaka bir surete bürünür. Yani hal geçici olmakla beraber o hal işleniyorken bir suret ortaya getirir, bir surete bürünür. Mesela testere ile bir şey kesiyorsun o kesmek bir haldir. Ama o hal geçiyorken o kesilecek yeri hep aşındırmaktadır, inceltmektedir. Yani bir fiil ortaya gelmektedir. Nitekim Mesnevi-i Şerifte sarahaten beyan buyurulur, 

Mesnevi Tercüme: Gönülde yer tutan her bir hayal ruz-i mahşerde bir suret olacaktır. Senin vücudun üzerine galip olan bir sıretin tasviriyle haşrin vaciptir. Ruz-i mahşerde her arazın bir sureti vardır, her bir arazın suretine nöbet vardır. Vaktaki senin elinden bir mazluma zahm (zahmet) erişti o zahm bir ağaç oldu ve ondan zakkum peyda oldu. Bu senin yılan ve akrep gibi olan sözlerin yılan ve akrep olup senin kuyruğunu tutarlar. Bu belalar mü’mine ashab-ı şekavetin musahebetinden tevellüd eder. Maahaza saadet-i ezeliyesi hasebiyle mü’mine hüsn-ü hatime nasip olacağından azabda küffar gibi ebedi olarak kalmaz. Zira onda bu sıfat arizidir, küffar gibi asli değildir. Bu yüzden ba’de’t-tahare bu azabdan halas ve Cenne-i inama dahil olur, bu hal vücuduna levsiyyat arız olan kimsenin hamamın gayet sıcak olan halvetinde tatahhuruna benzer. 

Ba’de’t-tahare müddet-i medide orada kalmasına hacet yoktur. Muvakkaten bazı esmânın tesiri tahtına duhul keyfiyeti şekavat-ı ezeliye ashabı için dahi varid olur, nitekim katib-i vahyin biri iman etmiş ve (s.a.v.) Efendimiz e musahib olmuş iken badehu mürted olmuştur. Yani Kur’an katiplerinden birisi evvela sahabiden iken mürted olmuştur. İşte o kimse nebi-i zişana musahib olmakla yani dost olmakla sahip olmakla muvakkaten esmâ-ı cemailiyenin tesiri tahtına girmiş, “Cemal” isminin altına girmiş, daha sonra şekavet-i ezeliyesi hükmüne hükmünü icra eylemiştir. İ’tibar fatiha ve hatimeye olduğundan bu gibiler muhalled-fi’n-nar olurlar. Yani nara dönmüşlerdir.[46] 

---------------

Diyanet Meali:

(74/38) - Herkes kazandığına karşılık bir rehindir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

(74/38) - Her nefis kazancına bağlıdır.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

(74/38) - (36/38) İnsan için bir korkutucu olarak. Sizden ileri gitmek veya geri kalmak isteyen kimse için. Her nefs, kazanmış olduğu şeye bağlıdır.

---------------

İZAH: Rehin; “bir müddet tutulmuş” demektir. Kişi nereye gidecekse (cennet veya cehennem) amelleri tutululur. Yaptıkları gözetlenir. Sonrasında kazandığı yer iyice yerleşince ona sunulur. Cehennemin has ehli hariçtir. Onlar ebediyyen kalıcıdırlar. 

Rehin olma durumundan ancak kendisi kurtulabilir. Başkası değil. Şefaat yoktur. Şefaat “insanların yerleri belli olduktan sonra biiznillah olacak” denir.[47] “ İz- -T-B- ”

Kesb ayetlerindendir. Kişinin gideceği yeri kazanarak edinir. 

Emmare nefis de kişi amelleri ve zikirleriyle levvameye geçiş izni gelene kadar tutulur. Sonra levvameye geçer. Orada amelleri birikmeye başlar. Anlayışı incelir. Hak edince eline verilir. Üste geçirilir…

Amel farzlarla olur ama nafile olarak ilimle devam edilir. C.Hakk kulunu sevene kadar! N.N.

---------------

إِلَّا أَصْحَابَ الْيَمِينِ {المدثر/39} 

(74/39) “İllâ ashâbe-lyemîn(i)”

(74/39) Ancak sağ taraf ehli başka.

---------------

Sağ taraf ehli, akl-i küll ehlidir. Ulu’l elbab “kamil akıl” sahipleridir. “Ashab-ı Yemin” bu kamil akıl sahipleri ve bunlara uyup bu kamil akıl sahiplerinin aldığı kapılardan girenlerdir. (M.D.)

---------------

فِي جَنَّاتٍ يَتَسَاءلُونَ {المدثر/40} 

(74/40) “Fî cennâtin yetesâelûn(e)”

(74/40) Onlar cennetler içinde soruyorlar.

---------------

“Fi cennatin” cennetler içinden sormaları genellemedir. Kim hangi cennet içinde ise yani nefis cennetleri mi? Zat cennetleri içinde mi? Nerede ise kendi idrak ve haline göre sormakta olduğu anlaşılmaktadır. (M.D.)

---------------

عَنِ الْمُجْرِمِينَ {المدثر/41} 

(74/41) “‘Ani-lmucrimîn(e)”

(74/41) Suçluların durumunu

---------------

Nefis cennetleri içinde olanlar nefsi olarak, onların günahlarını durumunu sormaktalar. Zat cenetlerinde olanlar ilmi olarak bildikleri bu durumu, ayn’el yakîn olarak müşahadeli olarak sormaktadırlar. (M.D.) 

 

---------------

مَا سَلَكَكُمْ فِي سَقَرَ {المدثر/42} 

(74/42) “Mâ selekekum fî sekar(a)”

(74/42) "Nedir sizi Sekar'a sokan?" diye.

---------------

Âyet-i kerimede cennetlikler kendi mertebesine göre sizi sekar-cehennem yani yakıcı nefsi emmarenin yakıcı ateşi için içine sürükleyen nedir? Diye sormaktadırlar. (M.D.)

---------------

قَالُوا لَمْ نَكُ مِنَ الْمُصَلِّينَ {المدثر/43} 

(74/43) “Kâlû lem neku mine-lmusallîn(e)”

(74/43) Derler: biz salat edenlerden (namaz kılanlardan) değildik.

---------------

“Namaz” kelimesi santkritçe ve oradanda Farsçaya geçmiş bir kelimedir. Ve “salat” ın karşılığını tam olarak vermemektedir.

Bu açıklamayı şeriat ve tarikat ehli salat-ı “namaz” olarak alır ve yapılan ameller neticesindeki karşılığı olarak verilen ceza olarak görür.

Ama hakikat ve marifet mertebesinde ise salat “mirac” ve efendimiz (s.a.v.) in belirtiği gibi göz nuru dur. 

Fusûs’ül Hikem Muhammed fassında Musalli kelimesinin anlamaya çalışalım. Burada yerimiz olmadığı için bu faşsın tamamını okuyup, incelemek daha faydalı olur. (M.D.)

Rabbımızı gördük mü görmedik mi, görmekten kasıt bir siluet bir maddi varlık değildir, en azından ruhani ve nurani olarak bütün hücre yapımızın içinde mevcut olduğunu, bizimle birlikte oturduğunu hissetmemiz ve O’nunla birlikte başka hiçbir şey düşünmememiz gerekiyor. Eğer musallî yani namaz kılan kimse bu ta'rîf olunan rü'yetle Hakk'ı müşahede etmiyorsa, Hakk'ı görüyormuş gibi tahayyül ederek imân-ı gaybî ile ibâdet etmelidir. Şu halde böyle bir kimse namaz kılarken, kıblesinde Hakk'ı bi'l-farz bî-renk, renksiz bir nûr-i muhît suretinde tahayyül etsin ve desin ki: "İşte ben, kıblemde hazır olan Hakk'ın huzurunda bulunuyorum. Yani karşımda hazır olan Hakk’ın huzurunda bulunuyorum. 

Ve ben besmele-i şerife ile Fâtiha'yı okurken Hakk-i hâzır, yukarıda zikr olunan hadîs-i şerifte beyân olunan cevaplarla mukabele buyuruyor." Yani daha evvelce tarif edilen namazın tarifinde hani “semiallahülimen hamide, rabbenalekel hamd” gibi hadis-i şerifte beyan olunan cevaplarla mukabele buyurur. İşte bu musalli, yani namaz kılan böyle demekle beraber kıblesinde tahayyül ettiği bî-renk nûr suretinden; kendisine hitâb olunan cevaplara ilkâ-yı sem' etsin. Yani hadis-i şerifte belirtilen şekliyle duyarak öyle kabul etsin. Yani duyuyor olduğunu kabul etsin. Gerçi hem kendi söylemekte ve Hakk söylüyor diye kendisi de bunu duysun.

Kendine ait has âlemine kişinin kendi varlığında ve kendisi ile beraber arkasında namaz kılan melaikeye imam olacak olursa o musalli için yani namaz kılan için muhakkak namazda rütbe-i rasul hasıl olur. İşte o irfan ehli yalnız başına namaz kılıyor iken, risalet makamındadır, rasullük makamındadır. Hakk ile arkasındaki cemaat arasında mabeynci, haberci olmuş olur. Ve rütbe-i resul ise, yani risalet rütbesi ise Allah Teâlâ'dan vekildir. Zîrâ hadîs-i sahîhde vârid olmuştur ki: Münferiden namaz kılan kimse şübhesiz imamdır. Bu İbrahimiyet mertebesinde makamında başlıyor. Hani ayet-i kerimede diyor ya اِنَّ اِبْرَهِيمَ كَانَ اُمَّةً قَانِتًا لِلَّهِ حَنِيفًا 16/120 “Muhakkak ki İbrahim bir ümmet idi... Allah'a itaatkârdı... Hanîf'ti” O başlı başına bir ümmettir” aynen bahsettiği hadise budur işte. Ümmet O’nun kendisine ait arkasındaki tahallul ettiği hullet giydiği esmâ-ül hüsna ve daha sonra tevhid hakikati içerisinden gelecek olan ervahi gaybiye çünkü biz İbrahim’in (a.s.) kendi zamanında iken gaybi olan ümmetleriydik, kendisi hayatta iken biz onun gaybi ümmetlerindendik. Ve arkasında namaz kılan bizlerdik. O tek olduğu halde imam idi, Rasul idi tevhid-i ef’al mertebesinin ve arkasından gelen takip edenlerin hepsi daha o günden onun cemaati idiler.

Fatiha-ı Şerifi okuduğumuz zaman اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ 1/2 her cümlesinden yani manasından bir latif varlık oluşuyor. Onları biz oluşturmuyoruz biz sadece bir abdest alıyoruz, sonra namazın rükünlerini uyguluyoruz, bir kimse ben bu idraklerle namaz kılamıyorum o halde kılmayayım diye bir seçeneği yoktur, olsun ne tür olursa olsun, yeter ki ikame edilsin o namaz. Bir gün öyle olur bir gün böyle olur. Cenab-ı Hakk bakarsın bir gün açar perdelerini gerçek musalli olur kişi bu tatbikatları yapmazsa onu yapamaz. 

Eğer musallinin kalbi başka şeyle meşgul olup, yalnız lisânı zâkir, zikir eden olursa, yani namazdaki sözler dilinde olursa Hak yalnız lisânının celisi arkadaşı olur, hani beni zikredenin celisi olurum diyordu ya kalbinin celisi, arkadaşı, oturanı olmaz. Ve eğer namazda lisânı başka kelâm söylerse şer'an namazı fâsid olur. Yani namazda okunan Kur’an’ın ve içinde bulunan dualardan başkalarıyla yani izin verilmiş ettehıyyatü, salavatlar gibi onlardan başka bir şey söylerse namazı bozulur. O halde hani bazıları diyor ya benim ırkım dilim Türk, ben Türkçe namaz kılarım, Türkçe ibadet ederim, tamam edersin de namaz kılmış olmazsın, kişi Türkçe dua eder, her millet kendi lisanıyla dua eder ancak bu namazda geçerli değildir. 

Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz “Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi.”hadîs-i şerifinde “hubbi” (sevdirildi) sığasını mechûl olarak, hazır olmayan îrâd buyurup üç şeyin kendisine cenâb-ı Hak'tan sevdirildiğini beyân eylediği gibi; “cuilte” (kılındı)sığasını dahi keza mechül olarak îrâd edip, namazda vâki' olan kurret-i aynin kendi tarafından değil, Hak tarafından mec'ul olduğunu beyân buyurdu. Yani namaza olan muhabbetinin sevgisinin kendisi tarafından değil Hakk tarafından olduğunu beyan buyurdu. 

Ve ca'li kendine nisbet etmedi. Yani “ben sevdim” demedi Çünkü Hakk'ın musallîye olan tecellîsi, yani namaz kılan kimseye olan tecellisi musallînin sun'uyla değil, belki Hak canibinden vâkı'dır. Yani birisinin namaza durduğunu düşünün veya herhangi birinin ona Hakk’ın tecellisi vardır, özel tecellisi vardır. Neden çünkü o musalli, namaz kılan özel olarak rabbının huzurunda durmaktadır. Bütün günlük işlerini bırakmış, dünya kelamı dünya işi yapmadan sadece kendine bildirilen sözleri söylemek üzere Hakk’a raci olmuş, dönmüş durumda olduğundan işte bunun için de musalliye olan tecellisi musallinin sun’uyla değil, yani musallinin çalışmasıyla sanatıyla işiyle değil, belki Hakk canibinden vakidir. Yani Hakk yönünden de musalliye yönelişi vardır Hakk’ın.

Musallîye râci' olan şey, ancak Hakk'ın tecellîsini kabule isti'dâddan ibarettir. Yani namaz kılana raci olan dönecek olan şey Hakk’ın tecellisini kabule istidattan ibarettir. Yani kul namazını kılıyorken abd kendisine Hakk’ın tecellisini alacak kabul edecek durumda olması lazımdır. Namaza gaflette olmaması lazımdır. Musalliye raci olan şey musalliye dönen şey ancak Hakk’ın tecellisini kabule istidattan ibarettir. Nitekim bir kimse kendi mukabilinde bulunan âyîneye mütecellî olsa, onda meşhüd olan suret âyîne tarafından değildir, belki bakan tarafındandır. 

Hakk ile kul arasında bir başka taksim daha vardır, Tafsili 

budur ki: Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de bize kendisi için namaz kılmamızı emr ettiği gibi هُوَ الَّذِى يُصَلِّى عَلَيْكُمْ وَمَلۤئِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ وَكَانَ بِالْمُوءْمِنِينَ رَحِيمًا (Ahzâb, 33/43) âyet-i kerîmesinde, kendisi de bizim üzerimize musallî olduğunu beyân ve ihbar buyurdu. 

Yani هُوَ الَّذِى o öyle bir Allah ki يُصَلِّى عَلَيْكُمْ sizin üzerinize salat etmekte, hani اِنَّ اللَّهَ وَمَلۤئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِىِّ يَاۤ اَيُّهَا الَّذِينَ اَمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا 33/56 bu ayet-i kerime öncekinin bir başka cephesi, ki insanoğlunun ne kadar yüce bir varlık olduğunu bu iki ayet-i Kerime ve benzerleri açık olarak belirtmektedir. عَلَيْكُمْ وَمَلۤئِكَتُهُ Ve melekler de sizin üzerinize yusalludur, peki niçin لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ benlik ve nefis zulumetinden, اِلَى النُّورِ aydınlık âleme çıkarmak için, وَكَانَ بِالْمُوءْمِنِينَ رَحِيمًا Allah mü’minlere rahimdir, ayet-i kerimesinde bizim üzerimize musalli olduğunu beyan ve ihbar buyurdu. 

Şu halde salâtın bir nev'i bizden Hakk'a ve bir nev'i de Hak'tan bize râci'dir, dönüktür. Hak bize namaz kılan (musallî) olduğu vakit kendisinin "Âhir" ismi ile musallî olur. Yani Hakk bizim üzerimize musalli olmaktadır. Bu şekilde de Âhir ismiyle bu tecelli etmektedir. 

Velhâsıl zât-ı mutlaka bütün vasıflar ve suretlerden münezzeh olmakla beraber bi'l-cümle suretlerden zahirdir, işte bundan dolayı mu'tekıd, akîde-i cüz'iyye sahibi olunca, onun i'tikâdı hasebiyle ona tecellî eder. Ve ilâh-ı mu'tekad hakkıdaki tafsilât Fass-i Şuaybî'de mürur etti. İmdi mu'tekıdin i'tikâdı hasebiyle kıblesinde mütehayyel olan, hayalinde olan Allah, bizim üzerimize "musallî" olan Allah'dır yani يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِىِّ bahsedilen ayet-i kerime ile Binâenaleyh biz Kıblemizde tahayyül ettiğimiz ilâh-ı mu'tekada karşı musallî olduğumuz vakit, ism-i Âhir bizim için hâsıl olur. 

Ve biz o isimde tahakkuk etmiş oluruz. Çünkü evvelâ Hakk'ı tahayyül ettik, sonra musallî olduk. Bu surette elbette sonraki oluruz. Yani namaz kılmak için evvela Hakkı tahayyül ettik, yani Hakk için zaten abdest aldık, temizlendik, namaza durmaya çalıştık Hakk için yani Hakk’ı tahayyül ettik evvela. Çünkü evvela Hakk’ı tahayyül ettik sonra musalli olduk. Yani namaz kılıcı olduk. Bu suretle elbette muteahir oluruz, yani son oluruz. 

Nitekim bize namaz kılan olan ilâh-ı mu'tekadin bu ism-i Âhir ile namaz kılan olduğu yukarıda zikr edilmiş idi, (burada iki bölümü anlatıyor birincisi Hakk’ın ahır olduğunu ne sebeplerden olduğu) Şu halde biz Hak indinde hâlimiz hasebiyle oluruz; ve isti'dâdımız hasebiyle onu ne suretle tahayyül etmiş isek, bize ancak girdiğimiz bu suret ile nazar eder; ve bize o suretten tecelli eden olur.

Zîrâ gerek âlem-i şehâdette ve gerek âlem-i hayâlde, hiç bir suret yoktur ki Hakk-ı mutlak ondan zahir ve tecelli eden olmasın. Ve namaz kılanın ism-i Âhir makamında tahakkukundan nâşîdir ki, ona "musallî" denilmiştir. Bakın burada musallinin gerçekten ne demek olduğunu çok güzel bir şekilde beyan ediyor. Zîrâ "namaz kılan (musallî)" lügatte "at yarışında halbede, ya'nî mahall-i müsabakada, yani müsabaka mahallinde birinci çıkan attan geri kalan ikinci"ye bu isim verilir, musalli. At yarışlarında ikinci olana musalli denir.[48] “ İz- -T-B- ”

---------------

وَلَمْ نَكُ نُطْعِمُ الْمِسْكِينَ {المدثر/44} 

(74/44) “Velem neku nut’imu-lmiskîn(e)”

(74/44) Miskinlere yemek yediren değildik.

---------------

Miskin sözlükte; uyuşuk, tembel, mıymıntı, aşırı âciz veya zavallı kimse anlamına gelir. Arapça kökenli (miskīn) bu kelime, mecazi olarak hareketleri yavaş, tepkisiz veya hayattan bezmiş kişiler için kullanılır. Ayrıca, çok fakir veya cüzzam hastası (eskimiş anlam) için de kullanılan bir ifadedir.

Hakikatte ise Miskinler; sekene yani sakin olmuş telvin hâlinden kurtulmuş yani başkalarının hâlinin etkisinde kalmayan malı-varlığı kalmamış olandır. 

Sekene ise sakin olmak, o mahallin sakini oturanı olmaktır. 5 hazret mertebesinin her bir mertebesinde sükûna ermişliği vardır. Bu mertebeden salik’in bir üst mertebeye çıkması için verilen zekât ile onu bir üst mertebenin sakini olmaya yöneltmektir. (M.D.)

Miskini doyurmayanın durumuda maun sûresinde belirtilmiştir.

---------------

وَلَا يَحُضُّ عَلٰى طَعَامِ الْمِسْكٖينِ

(107/3) Ve lâ yahuddu alâ taâmil miskîn.

“Ve miskîni doyurmaya teşvik etmez.” 

---------------

Miskîn, sükûn halinde olup kendine aît hiç bir şeyi olmayandır. 

Evvela miskîn hükmünü “yâ âdemuskun ente ve zevcukel cennete” yani “Ey Âdem! Sen ve eşin, cennette sâkin olun.” (Bakara, 2/35) âyeti kerîmesi ile Âdem a.s’da görmekteyiz, daha sonra sekine olarak Tâlut ve Câlut hâdisesinde görmekteyiz bundan sonra Bedir savaşında “kalplerine sekineyi indirdik” hükmü ile görmekteyiz. 

Hakk’ın kendilerinde en çok zuhura geldiği mahâller bu miskînlerdir, kendi varlıklarından kendilerinde hiçbir şey kalmamıştır bütün varlıkları Hakk’ın varlığı olmuştur. Ve Hakk’ta sakin-miskin olmuşlardır. 

Bu kimselerin doyurulması hakîkati Muhammedi nin orada daha da güçlenmesi demek olacağından onları doyurmazlar. Bahsi geçen miskin, halk arsındaki anlaşılan değersiz varlık anlamında değil Hakk indindeki gerçek sakinlik halleridir.[49] “ İz- -T-B- ”

---------------

وَكُنَّا نَخُوضُ مَعَ الْخَائِضِينَ {المدثر/45} 

(74/45) “Ve kunnâ nehûdu me’a-lhâ-idîn(e)”

(74/45) "Boş şeylere dalanlarla dalar giderdik."

---------------

Nefs-i emmâre, kişiyi sürekli olarak geçici, aldatıcı ve Hak’tan uzaklaştıran uğraşlara sevk eder. Bu ayette geçen “dalanlar” (hâidûn), işte bu nefsânî arzularının esiri olmuş, kendi ezelî hakikatlerini (a‘yân-ı sâbite) unutmuş ve vakitlerini hiçbir uhrevî karşılığı olmayan işlerle geçirmiş kişilerdir.

Bir işin “boş” olması, onun kişiyi Allah’ı tanımaya (mârifetullah) götürmemesinden kaynaklanır. Dünyevî meşguliyetlerin ve nefsânî arzuların peşinde koşmak, kişinin kalbini manevî tecellilerden (fütûhât) uzaklaştıran birer perdedir. Ayette kendilerini eleştiren cehennemlikler, işte bu perdeleri aşamamış, dünya hayatının geçici süslerine aldanmış ve asıl yatırım yapmaları gereken ebedî hayat için hiçbir hazırlık yapmamışlardır.

---------------

وَكُنَّا نُكَذِّبُ بِيَوْمِ الدِّينِ {المدثر/46} 

(74/46) “Ve kunnâ nukezzibu biyevmi-ddîn(i)”

(74/46) Din (hesap) gününü de yalanlıyorduk.

---------------

Din gününden maksat mahşer ve kıyamet’tir. Ne zaman ki biz Cenâb-ı Hakk’ın varlığını düşünüyorsak, şuur ehli oluyorsak biraz dünya zorluklarından kendimizi alıyorsak, biraz bâtın mânâ âlemini düşünüyorsak işte o bizim din günümüz, ibadet ettiğimiz, Kûr’ân okuduğumuz, tefekkür ettiğimiz, nafile ibadet yaptığımız, kitap okuduğumuz zamanlar din günüdür. Bu günün muhabbeti de Hak’tan geldiğinden o günün sahibi de Hakk’tır. Gaflet zamanlarının da sahibi ama bilinçli geçirdiğimiz günler ve biz O’nu idrak ettiğimiz zaman, O bizim varlığımızın gerçek sahibidir, zâten sahibi fakat örtülü kalmış ve sahip olarak nefs zannedilmiş, kim ki nefsini sahiplikten alıkoyarsa onun sahibi Hak olmuş oluyor ki işte o zaman gerçek sahibine teslim edilmiş olmaktadır. “ İz- -T-B- ”

---------------

حَتَّى أَتَانَا الْيَقِينُ {المدثر/47} 

(74/47) “Hattâ etânâ-lyakîn(u)”

(74/47) “Sonunda yakîn gelip bize çattı.”

---------------

İlm’i yakin olan bu anlatımlar göz ardı edilmiş. Nefsi emmarenin vehim ve hayali zahiri yaşamı son bulduktan sonra ahirinde-ahirette müşahadeli bir bilgi olan Ayn’el yakîn ve yaşantı da olan Hakk’el yakîn haline dönüşecektir. (M.D.) 

“Yakîn” Gelip Çattı: Cehennem ehli, dünyada iken kendilerine tebliğ edilen “hakikat”e (Kur’an, Peygamber, âhiret) karşı gaflet içindeydi. Bu, onların “ilme’l-yakîn” (haber yoluyla bilgi) mertebesini dahi kabul etmedikleri anlamına gelir. Ayet, ölüm (veya kıyamet) ile birlikte, hakikatin onlara en zorlu yoldan, yani “hakka’l-yakîn” (bizzat yaşayarak) mertebesinde geldiğini ifade eder. Bu pişmanlık, sadece geç kalmışlığın değil, aynı zamanda dünyada iken bu bilgiyi elde etmek için hiçbir çaba göstermemiş olmanın acısıdır.

---------------

فَمَا تَنفَعُهُمْ شَفَاعَةُ الشَّافِعِينَ {المدثر/48} 

(74/48) “Femâ tenfe’uhum şefâ’atu-şşâfi’în(e)”

(74/48) Artık onlara şefaatçilerin şefaatı fayda vermez.

---------------

Onların şefaatçileri nefsi emmarenin hayal ve vehimi ile kabul ettikleri rableri-ilahlarıdır. Nefsi emmarenin hayali ve vehimi hükmü ile Allah’a yaklaştırıyor diye kabul edilen bu şefaatçilerin bir fayda vermediği ve batıl oduğu ayan, beyan ortaya çıkmış olur. (M.D.)

“Şefaat eden kimsenin Allâh Teâlâ indindeki şefaati ancak Hakk’ın izni ile olur"[50] âyet-i kerîmesindeki sarahat mûcibince, insân-ı kâmilin sâlike ifazası dahi ancak Hakk’ın izni iledir. İşte bu âyet-i kerîmenin bu sürh-i şerîfe izafesindeki hikmet budur.[51]

(2/255) Kim ki şefaat edebilir O’nun izni olmadan, 

Rahmân ve Rahîm esmâları kendisinindir çünkü ve bu şefaat makamınıda Efendimize (s.a.v) vermiştir, kim hangi mertebedeyse şefaati kendisine oradan gelir, şefaat demek o varlığın ihtiyacı olan şeyi ona vermek demek. 

O’nun izni de dünyevi ve uhrevi olarak iki şekilde oluyor, dünyada iken Cenâb-ı Hakk kendi İlâh-î zâtının zuhur mahallerini insânlara sunmakta, dünyada edilen yardımlar dünyada kalıyor. Ama ahiretle ilgili yapılacak en küçük bir yardım onlardan daha hayırlıdır. Çünkü ahirette kendisine ebedi olarak kullanacağı bir sermaye oluyor, bunu çoğalttıkça o kişi âhiret binasını daha sağlam olarak kurmuş oluyor. Cenâb-ı Hakk’ın Kelâm esmâsını lütfetmesi ve karşı tarafında Sem’i esmâsını faaliyete geçirmesiyle bu mümkün oluyor. Yani şefaat Kelâm’dan Sem’i ye aktarılıyor oradan gönüle oradan da faaliyet sahasına geçmiş oluyor. Bu silsile olarak devam ediyor o kulak gün geliyor göz oluyor, gönül oluyor ondan sonra kendisi Kelâm oluyor ve bu sefer kendisi başkalarına şefaat ediyor. İşte bu şefaat bir bakıma Kevser pınarı ve şefaatın en büyüğünü ahirette Efendimiz (s.a.v) yapacak, “umarım ki Makam-ı Mahmud benimdir” dediği şekilde, hamdedilmiş makamın sahibi, bütün bu âlemlerde ne kadar şefaati haketmiş insân varsa onlaradır.[52] “ İz- -T-B- ”

Yolumuza Mesnevi-i Şerif Beyitleri ile devam edelim.

Peygamber buyurdu ki: "Kıyâmet gününde günahkârları ne vakit yaş dökücü olarak terk ederim?"

Bu beyt-i şerîfde “Benim şefaatim ümmetim­den büyük günâh sâhipleri içindir” hadîs-i şerifine işâret buyurulur. Bu hadîs-i şerifi İbn Abbas ve Câbir ve Enes ve şâir ashâb-ı kirâm rivâyet buyur­muşlardır. Ve Ebû Derdâ hazretlerinin rivâyetine göre hadîs-i şerif “Benim şefâatim ve eğer zinâ ve sirkat etse bile Ebî Zer’in enfine rağ­men, ümmetimden günâh-ı kebâir sâhiblerinedir” suretinde vâki’ olmuştur. Ve Mişkâtde “Bâb-ı şefaat"de münderic uzun bir hadîs-i şerifin âhirinde şöyle buyrulmuştur. “Ve ben onları nârdan çıkarırım ve cennete idhâl ederim; ancak Kur’ân’ın habs ettiği kimse nârda kalıncaya kadar.” Ve Kur’ân’ın cehennemde hasb ettiği kimse­ler, müşrikler ve münkirler ve münâfiklardır ki, onlar hakkında Kurân-ı Ke­rîm (Müddessir, 74/48) “Şefaat edenlerin şefaati onlara fayda vermez” buyurur.

"Onları ağır işkenceden kurtarmak için, ben âsîlerin can ile şefâatçisiyim."

“Asileri ve ehl-i kebâiri, nakz-ı ahd itabından, cehd ile kurtarırım.''

“Nakz-ı ahd” budur ki, Allâh’a ve peygamber ve kitâba îmân etmekle emr-i İlâhîye ittibâ’ ve nehy-i ilâhîden içtinâb için ahd etmiş olduğu halde, bu ahdini bozarak, günâh-ı kebâir işlemektir.

Ümmetimin sâlihleri ise, zarar gününde, benim şefâatimden fâriğdirler."

“Ahidlerine vefâ eden benim ümmetimin sâlihleri, yevm-i kıyâmette be­nim şefâatime muhtâc olmazlar; zîrâ onlar hakkında hayât-ı dünyeviyyede iken şefâatim vâki’ olmuştur. Binâenaleyh âhirette onlara şefâat, hâsılı tah­sil kabilinden olduğundan, abes olur. Onların bu salâhı dünyâda benim şefâ­atim sâyesindedir.”

"Belki onlar için şefâatler olur; onların sözü, hükm-i nâfiz gibi gider."

Ya’nî “Benim ümmetimin sâlihleri, başkalanna şefaat eder. Yevm-i kıyâmette onların sözü, bir emîrin ve hâkimin, hükm-i nâfizi gibi müessir olur.” Nitekim bir hadîs-i şerîfde buyurulur: “Benim ümmetimden sâlih bir adamın şefâati ile Benî Temîm ka­bilesi efrâdından daha çoğu cennete girer.” Ve dîğer bir hadîs-i şerîfde buyu­rulur: “Muhakkak benim ümmetimden kabilelere şefâat eden ve bir kabileye şefâat eden ve asabeye, ya’nî on ikiden kırk kimseye ka­dar şefâat eden ve bir adama şefâat eden kimseler vardır ki, cennete girer.”[53]

---------------

فَمَا لَهُمْ عَنِ التَّذْكِرَةِ مُعْرِضِينَ {المدثر/49} 

(74/49) “Femâ lehum ‘ani-ttezkirati mu’ridîn(e)”

(74/49) Şimdi o öğütten (Kur'ân'dan) yüz çevirirlerken ne mazeretleri var?

---------------

Bu zikir (hatırlatma) den, yüz çevirdikleri için artık bir mazeratleri kalmamış ve Hakk gelmiş batıl zail olmuştur. (M.D.)

---------------

كَأَنَّهُمْ حُمُرٌ مُّسْتَنفِرَةٌ {المدثر/50} 

(74/50) “Ke-ennehum humurun mustenfira(tun)”

(74/50) Sanki onlar ürkmüş yaban eşekleri.

فَرَّتْ مِن قَسْوَرَةٍ {المدثر/51} 

(74/51) “Ferrat min kasvera(tin)”

(74/51) Arslandan kaçmaktalar.

---------------

Yaban eşşeği ve Aslan her ikiside nefsi emmare süreti olsada bir yönü diğer yönünü ortadan kaldırmıştır. Aynı zamanda “Aslan” İnsan-ı Kamil-Kamil İnsana teşbih edilir. Nefsi emmare sahibinin gırtlağından yakalar ve nefsi olarak almış olduğu nefesini habs eder. (M.D.)

Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim. (M.D.)

Sen nazeninsin ve fakat kendi haddinde. Sakın sakın hadden ziyâde ayak koyma!

Ey ilim ve irfan sâhibi olan kimse, sen vâkıâ nâzenînsin; fakat kendi haddinde ve mertebende nâzenînsin. Bu mertebenin hâricine tecâvüz etmekten kork; zîrâ her bir ilim sâhibinin fevkinde bir alîm vardır; ve her bir mertebenin üstünde de, birçok mertebeler vardır.

Eğer kendinden daha nazenin üzerine vurur isen, seni yedinci yerin dibine götürür.

Eğer sen haddini tecâvüz edip, kendinden daha nâzenîn olan bir kimseye mukabeleye ve ta’n ve i’râza kalkarsan, o mukabele seni tabakât-ı arzın en dibindeki tabakaya kadar tenzîl eder; ya’nî mertebeni de muhâfaza edemeyip esfel-i sâfllîne düşersin. “Yedi kat arz” ta'bîrinden, arzın bidâyet-i halkından beri geçirdiği istihâlâtın yedi devre üzerine vâki’ olup ve her bir devrede bir kat kışır bağladığı anlaşılır. Zîrâ bu yedi arz ta'bîrine âsâr-ı evliyâda tesâdüf olunduğu gibi, hadîs-i şerîfde de “Kim ki arzdan bir karış yer gasb ederse, Allah Teâlâ yedi kat arzı boynuna geçirir” buyrulur.

Ad ve Semûd'un kıssası ne içindir? Tâ bilesin ki, enbiyânın nezâketi vardır.

Ya’nî Kur'ân-ı Kerîm’de Âd ve Semûd kavminin Peygam-

berleri olan Hûd ve Sâlih (aleyhime’s-selâm)a olan muhalefetlerine ve sûret-i helâklanna dâir zikr edilmiş bulunan kıssaları Hak Teâlâ hazretleri, enbiyâ hazarâtının ind-i İlâhîsindeki nezâketlerini bilmen için beyân etti. Zîrâ onlar Hakk’ın mahbûblandır; ve Hakk’ın mahbûblarına karşı olan hakaretin cezâsı da bittabi’ ağır olur.

Bu hasf ü kazf ve sâika alâmeti, nefs-i nâtıka izzetinin beyânı oldu.

“Hasf’ yere batmak ve “kazf’ taş atmak ve “sâika" yıldırım ma’nâlarınadır. Hasf ile Mûsâ (a.s.)a hakaret eden Kârûn’un ve kazf ile Lut (a.s.)a hakaret eden Lut kavminin ve sâika ile de Semûd kavminin helâkine işâret buyrulur. Ve bu helâk alâmetleri enbiyâ (aleyhimü’s-selâm)ın nüfûs-ı kud- siyyelerinin izz ü şerefini izhâr içindir. Ve beyt-i şerîfdeki “nefs-i nâtıka” ta’bîrinde iki vecih vardır: Birisi zâhir ve bâtın i’tibâriyle insan olanlar, ancak enbiyâ ile onlann vârisleri olan evliyâdır. Diğerleri her ne kadar sûrette insan iseler de, bâtınlan hayvandır. Binâenaleyh bu helâk, onların nefs-i nâtıkalarının izzetini beyân içindir. Ve ikinci vecih dahi bu âlemde alelumûm sûret-i insâniyyede zuhûr, nefs-i nâtıkanm tekmili için olduğu halde, bu sûretin şerefini ve izzetini muhâfaza edemeyip hayvâniyyete meyi ve inhimâk edenler, vazifelerini yapmadıklarından vücûdlan vâcibü’l-izâle olur; ve onlann kahn da bu nefs-i nâtıka izzet ve şerefinin şâir nüfüs-ı insâniyyeye karşı izhâr ve beyânı için bulunur.

Cümle hayvanı insan için öldür; cümle insanı da akıl için öldür!

İnsana gıdâ olmağa sâlih olan hayvanlann hepsi, fâide-i insâniyye için öldürülür; ve kezâ insanın râhatını selb eden hayvanlann hepsini de öldürmek câizdir. Zîrâ aklı sebebiyle insanın bu hayvânât üzerine fazl u şerefi vardır. Eğer insanlar akıl ve idrâkten inhirâf edip hayvâniyet derekesine tenezzül ederse, onları da akıl için öldürmek îcâb eder. Ve bu katilde iki nokta-i nazar vardır: Birisi kalan insanlara ibret olmak, dîğeri de, salâhından ümîd munkatı’ olan vücûd-ı muzım izâle etmektir. Ve bu beyt-i şerîfde “akıl”dan murâd, enbiyâ (aleyhimü’s-selâm)ın akıllandır; binâenaleyh enbiyâya 

mukabele ve muhâlefet eden insanlann öldürülmesi câiz olur.

Akıl ne olur? Akıl sahibinin akl-ı küllüdür; akl-ı cüzî de akıldır; ammâ donuktur.

Akıldan murâdımız nedir? Bilir misin? Akıllının akl-ı küllüdür. Bu akıl enbiyânın ve onlann vârisleri olan evliyânın akıllandır. Nâkıs olan insanların akl-ı cüz’îleri de akıldır; fakat pek kolaylıkla hayvâniyyete meyi ettiği için, bu akıl gâyet zayıf ve donuktur.

Âdemîden vahşî olan hayvânâtın hepsi, hayvânât-ı insîden noksanlıkta olur.

İnsanlardan ürken vahşî hayvanların hepsi, insana alışkın olan hayvânât-ı ehliyyeden daha nâkıstır; ya’nî hayvânât-ı vahşiyyenin mertebesi, hayvânât-ı ehliyye mertebesinden daha aşağıdır. Çünkü hayvânât-ı ehliyye ukül-i cüz’iyye ashâbına 

Onların kanı halka sebil oldu; zîrâ akl-ı celilden vahşîdirler.

“Sebil” yol ma’nâsına ise de, Fârisîde “mübâh” ma’nâsında da isti’mâl olunur. Ya’nî hayvânât-ı vahşiyyenin kam insana mübâhdır; çünkü celil ve şerîf olan akla karşı vahşîdirler.

Vahşînin izzeti bu sebeble aşağı vâki' oldu; zîrâ insana muhâlif gelmiştir.

Vahşî hayvanın izzeti ve şerefi, akla yabancı olması sebebiyle, aşağı mertebeye düştü; çünkü akıl sâhibi olan insana muhâlif olarak zâhir oldu.

Böyle olunca ey nâdire, sen nefret eden vahşî eşek olduğun vakit, senin ne izzetin olur?

Akıl bu derece şerîf ve çelil olunca ey ahmak, sen ukûl-i enbiyâdan nefret eden vahşî eşek olduğun vakit, sende insanlığın izzeti ve şerefi kalır mı?

Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Müddessir’de olan (Müddessir, 74/49-51) “Nasihatten yüz çeviren o münkirlere ne oldu? Gûyâ onlar nefret eden vahşî eşeklerdir ki, arslandan kaçarlar” âyet-i kerîmesine işâret buyrulmuştur.

Salâhdan dolayı eşeği öldürmek lâyık olmaz; vaktaki vahşî olur; onun kanı mübâh olur.

İnsanın işine yaradığı için eşeği öldürmek câiz değildir; ancak vahşî olduğu vakit, onu öldürmek mübâh olur.

Vâkıâ eşeğin ilm-i zâciri olmaz; onu Vedûd ma'zûr tutmaz.

Yaban eşeği kendisini vahşîlikten men’ edecek bir ilme mâlik değildir; ve bu sebeble o vahşîliğin fenâ olduğunu bilmez. Fakat Hz. Vedûd, onu, insana karşı olan vahşîliğinden dolayı ma’zûr tutmaz; katline cevâz verir. Zîrâ “Vedûd” ism-i şerifinin iktizâsı, mezâhir arasında muhabbet ve te’nîs hükmünün cereyânını iktizâ eder. Binâenaleyh onun katline olan mesâğ, Hak Teâlâ’nın Vedûd ism-i şerifinin hükmünden vâki’ olur.

Ey âlî dost, böyle olunca âdemî, o demden vahşî olduğu vakit, ne vakit ma'zur olur?

Ey sûret-i insâniyyede müteayyen olmakla mükerrem ve âlî olan dostum. Vedûd ism-i şerifinin hükmü böyle olunca, insan, enbiyânın akıl ve kelâmından vahşet edip fırâr ettiği vakit, ma’zûr olur mu ve onun katli nasıl câiz olmaz?

Şübhesiz vahşî gibi oklar ve mızraklar önünde, kâfirlerin kanı mübâh oldu.

“Nüşşâb” nüşâbenin cem’idir, oklar demektir. “Rimâh” mızrak ma’nâsına olan “rumh”un cem’idir. Ya’nî enbiyâya karşı olan vahşîliklerinden ma’zûr olmadıklan için, hayvânât-ı vahşiyye gibi kâfirlerin oklar ile ve mızraklar ile öldürülmesi mübâh oldu. Artık menâfi’-i hasîse-i dünyeviyye için birbirini öldüren insanlann kıymeti tasavvur olunsun.

Onların zevceleri ve evlâtları hep mübâhdır; zîrâ ki akılsızdırlar, merdûd ve zelildirler.

Küffârın zevcelerinin ve evlâtlarının şer’an esîr edilmesinin sebebi, onların akıl ve idrâke karşı vahşî ve kıymetlerini bilmeyip hayvâniyyet derekesine sukut ederek, ind-i ilâhîde merdûd ve zelîl olmalandır. Esâretten sonra, terbiye-i insâniyyeyi iktisâb ettikleri vakit, artık vahşetleri zâil olmuş olacağından, şeriat-ı Ahmediyye, onlann birer vesîle ile âzâd edilmelerini emir buyurur.

Kezâ o bir akıl ki, aklın aklından ürker, akla mensubiyetten hayvânâta nakl olur.

Bu beyt-i şerif, yukarıki beyitlerin te’kîdidir. Ya’nî her ne kadar küffârın akl-ı cüz’îleri olup kendi aralarında medenî-bi’t-tab’ olarak yaşarlar ise de, aklın aklı olan akl-ı külden, ya’nî enbiyânın aklından ürküp kaçtıkları için, akl-ı cüz’îye mensûbiyetlerinin de hükmü kalmayıp insâniyyet rütbesinden, zekî hayvânât derekesine intikâl ve tenezzül ederler.

Ve dîğer bir hadîs-i şerîfde “Benim ümmetimin sâlihleri, şefâatime muhtâç değildirler; ve onlar için an­cak günâhkârlara şefâat vardır” buyurulur.[54] 

---------------

بَلْ يُرِيدُ كُلُّ امْرِئٍ مِّنْهُمْ أَن يُؤْتَى صُحُفًا مُّنَشَّرَةً {المدثر/52} 

(74/52) “Bel yurîdu kullu-mri-in minhum en yu/tâ suhufen muneşşera(ten)”

(74/52) Hayır, onlardan her kişi kendisine açılmış sayfalar verilmesini istiyor.[55]

---------------

Nefs-i emmâre’nin (kötülüğü emreden nefs) hakikati kendi şartlarına göre talep etmesinin bir ifadesidir. Kâfirler, kendilerine özel bir kitap veya sahife indirilmesini isteyerek, aslında Hz. Peygamber’e verilen vahyi kabul etmekten kaçınmakta ve kendi istidatlarına uygun bir muamele görmeyi arzulamaktadırlar.

Bu bağlamda, “açılmış sayfalar” ilâhî tecellilerin ve hakikatlerin doğrudan, perdesiz bir şekilde kişiye gösterilmesini simgeler. Asıl “açık sayfa”, kâinatın kendisidir. Her şey, Allah’ın isim ve sıfatlarının birer tecellisi olup, bunları okuyabilmek için iman ve basîret gerekir. Kâfirler ise bu en büyük mucizeyi görmekten acizdirler. 

---------------

كَلَّا بَل لَا يَخَافُونَ الْآخِرَةَ {المدثر/53} 

(74/53) “Kellâ bel lâ yehâfûne-l-âhira(te)”

(74/53) Hayır, doğrusu Âhiretten korkmuyorlar.

---------------

Âyeti kerimenin zâhirine baktığımız zaman ahretten korkmayanlar cehennem ehlidir. Gafletle Hakk’tan uzakta olarak perdeli bir yaşam sürüp, yaptıklarının ahirlerinde yani sonlarında bir karşılıkları olacağını düşünmeden yaşadıklarından aslında onlar ahiretten korkmuyor denmiştir.

---------------

Bir de bu âyeti Yunus suresi 62. Âyet ile değerlendirmeye çalışalım,

أَلا إِنَّ أَوْلِيَاء اللّهِ لاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ {يونس/62}

(YUNUS 62) – (E la inne evliyaellahi la havfün aleyhim ve la hüm yahzenun) 

(10/62) – “Bilesiniz ki, Allah'ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de.”

---------------

Bu âyette de görüldüğü üzere “Ehlullâh”a yani Allah (c.c.) ehli olana korku yoktur deniliyor. Ehli Beyt bilindiği gibi hane halkıdır. Bir evde oturana ehli beyt tabiri kullanılmaktadır. Öyle ise Ehli Allah’a, Allah ile birlikte yani Allah’ın hane halkı olanlara korku yoktur. Kudsi hadiste “Benim velilerim kubbelerim altında gizlidir” buyurmuştur. Cehennem ehli nefsi emmâreleri ile gaflet halinde hayâli ve vehimi bir hayat neticesinde her türlü tasvip edilmeyen işi yaparak sonlarından korkmamaktırlar. Allah ise ehli olanların korkusuna kefil olmaktadır. Peki, bu hale nasıl ulaşılır. Bu korku cennet ya da cehennem korkusu değil, bilakis Cenâb-ı Hakk’a karşı nezaketsizlik yapma korkusu ile ulaşılır. Böyle bir yaşantı içinde olanında Allah cc. korkusundan daha bu dünyada emin kılmaktadır. Allah ehli de ahret-ten yani sonlarından korkmuyordur. Daha bu dünyadayken “ahir” lerini, sonlarını korkusuzca yaşamaktadırlar. Bu manaya daha iyi nüfuz edebilmek için Müddesir sûresi 53 ayeti incelemeye çalışalım.

---------------

كَلَّا Kella, Hayır,

Kef, Şedde ve Lâm Elif harflerinden oluşmaktadır.

Ke: Kün-ol ve Sen,

Şedde Şiddeti,

Lâm, Uluhiyyet, Bu şiddetin Uluhiyyet aynasına yansıması,

Lâm Elif; La okunuşu ile yokluğu ifade eder…

Senliğin yani Hakk’tan ayrı zannettiğin benlik perden ortadan kalktığında şiddetle İbrâhîm (a.s.) gibi “heyeman” ve yani şiddetli aşk ile Hakk ile ve Hakk da sen ile tahallül etmiş yani karışmış olur. Aslında karışan, giren, çıkan bir şey yoktur. Aslında hakikatta olanın idr3ak edilmesidir. Burada ortaya çıkan “La” yok ile kişi kendi varlığının yokluktan başka bir şey olmadığını anlar.

بَل Bel, Doğru, hakîkat ve Evet,

Be; İle birliktelik Risâlet mertebesi,

Lâm; Halkiyet, 

Sükün: Sekine hali, Sakin olma…

İşte bu hâl ile “Be” risâlet mertebesi idrak edilir… “Lam” harfi sükün ile olmasının sebebi “Uluhiyyet” Hakîkat mertebesine ulaşan kişinin Hakk’ta fani olması Fenâfillah hâli diyebiliriz. Burada bahsedilen ve daha önce ki halleri kişi ancak mürşidin bünyesinde bulabilir.

لا La; Yokluğu ifade etmektedir. Tersten okunduğunda Elif Lam ile “El” hükmüne gelmektedir. 

Burada ki yokluk, Hakk’ın varlığında bulunan batın-i yokluktur. Lam Elif’in Lâm’ından Elif’e ulaşılabilirse kişi Bakâbillaha ulaşabilir.

İşte Fenâfillah ve Bekâbillah’a ulaşmış olanlar için korku yoktur. Kendi varlıkları kalmamıştır.

“Lâm Elif te ki Elif’’e ulaşıldığı zaman bu anlatılanlar ilm’en kişinin kendi varlığında olan ve özünde yaşadığı oluşumlardır. Başka bir yerde olduğu hükmü çıkarılmasın. “La” “El” yani Ehadiyet ve Ulûhiyyet mertebelerini oluşturur. Yokluk, Ehadiyet ve Ulûhiyyet yani Bekâbillah ve Fenâfillah ile Hakk’ani varlık olur. 

“La” dan önce birde “Bel” vardı… Sükûn halinde duran “Lâm” Hallkiyet lamı olmaktadır. Halk’ın kendi kendine bir varlığı yoktur. Bunu harekete geçiren Hakk’tan başkası değildir. İşte kendi varlığında ki Ulûhiyyet harekete geçtiği zaman bu lâm harfide harekelenip özü, dudaklarında ki sözlerinden dökülür. Ve taliplilere hakîkatleri anlatmaya başlar.

“Kella” bu kelimede Ell, Şedde ve Kef olmakdadır…

Ell ile biat yapılan ve yapan ile Ell hükmünü şiddetli bir biçimde Allahu Ekber ile senliğini yani Nefsi Emmâre ve Nefsi Levvâmeyi biat edenlere kestirmektedir. 

Efendi Babamız ile yapılan bu biatla evlâtlarının da Hakk’ani bir yaşam ile hayatlarını sürdükleri müddetçe Nefsi Emmâre ve Nefsi Levvâmelerini kesip ahirlerinden korkmamaları bir müjde olarak bu âyette verilmiştir. İnşeAlllah… 

Sure sayısı 74 ve âyet sayısı 53 tü… Bilindiği gibi 53 “NC” sayısal değeri ve Necdet’in baş harfleridir.

Nusret sayısal değeride 

Nun: 50, Sad: 90, Ra: 200, Te: 400

50+90+200+400= 740

Sıfır kalktığı zaman kalan kalan 74 tür…

Sûre ismi Müddesir, Örtüsüne bürünendir. Sûre, suret… Âyet işarettir. 

Ahir, bâtın örtüsüne bürünen Nusret Babamız’ın sûreti, 53 “NC” Necdet zâhir işaretindeyim korkmayın der gibidir.

Mevlânâ hazretleri de, “Beni kabrimde aramayın sevenlerin gönlündeyim” demiyor mu? 

Bu âyet ile 53. Âyetler çalışmamız bitmiş oluyor. Gönül isterdi ki daha fazla şeyler yazalım. Ama bize verilen saha da sınırlıdır. Bu çalışmayı okuyan kardeşlerimizin ufuklarını açıp yeni çalışmalara ve sahalara yöneltebilirsek ne mutlu bize…

---------------

Efendi Babamızın mail-leride sık sık yazdığı şu duâyı burada zikredlim.

Cenâb-ı Hakk bütün dünya ve ahret işlerinizi kolaylaştırsın. İnşeAllah. 

---------------

Kûr’ân-ın daha iyi anlaşılabilmesi için Fusûs’ül Hikem Ahmed Avni KONUK şerhi, İshâk Fassı’ndan bir bölümü buraya almaya uygun gördüm. M… D…

Ve bizim dediğimiz şeyi, ancak kendi nefsinde Kur'ân olan kimse bilir. Çünkü, Allah'tan sakınan için, Allah Teâlâ furkân kılar. Ve o da, onun sebebiyle kulun Rabb'inden ayrıldığı şeyde, bu meselede bizim bahsettiğimiz furkân gibidir. Ve bu furkân da furkânın en yükseğidir (44).

Bilinsin ki, ilk taayyün ve ikinci taayyün ve rûhlar âlemi ve 

misâl âlemi ve şehâdet âlemi ortağı ve benzeri olmayan bir mutlak vücûdun tenezzülünden husûle gelmiş olan îtibâri mertebelerdir. Ve bu tenezzül de celâ yâni kendisini kendisiyle bilmesinden ibâret olan ilk taayyün ve isticlâda yâni ve isim ve sıfatlarının açığa çıkışıyla olan bilmesinden ibâret olan taayyününde kemâl içindir. Halbu­ki celâ ve isticlâ kemâli bu şehâdet mertebesinde açığa çıkan insân-ı kâmilin vücûdu ile tamamıyla hâsıl olmuştur. Bundan dolayı "insân-ı kâmil" mertebesi, mutlak vücûdun tenezzül mertebelerinin altıncı mertebesi olduğundan, insân-ı kâmil kendi nefsinde bütün hazret mertebelerini toplamış olur. İşte böyle, ilâhi ve varlıksal hazret mertebelerinin hepsini ihâta etmiş olup ilâhi sûreti ve halk ediliş sûretini toplamış olan insân-ı kâmil, kendi nefsinde Kur'ân olan kimsedir. 

Ve bütün eşyâyı nefsinde toplamıştır. Ve eşyâ onun vücûdunda biribirine bağlıdır. Bundan dolayı bir hazretin bütün hazretleri toplamış olması ve o bir hazretten ve o hazretteki sûretten gâfil olmayan bir kâmil ârifin, hazretlerin hepsini ve o hazretlerdeki sûretleri muhafaza etmesi işinin esasını zevkan yânî bizzat hakîkatini idrâk ile yaşayıp müşâhede eden kimse, ancak kendi nefsinde Kûr'ân olan kimsedir. 

Ammâ ittikâ edenlerin yâni sakınanların hâline gelince Al­lah Teâlâ böyle bir ittikâ eden ârif için furkân kılar; yânî onun kal­bine Hak ile bâtıl arasını ayıracak bir nûr koyar. Ve o nûr ile “câel hakku ve zehekal bâtıl” yânî “Hak geldi, bâtıl yok oldu” (İsrâ; 17/81) hükmünce hálkı Hak'tan ayırır. Oysa "ittikâ yânî sakınma" dediğimiz şey farkın aynıdır: Çünkü ittikâ eden kimse, mahlûkun sıfâtını Hakk'a isnâd etmekten çekindiğinden Hak'la hálk arasını ayırır; yânî halk ve Hak için ayrı ayrı birer vücût isbât eder. Şimdi takvânın yânî çekinmenin üç mertebesi vardır: 

Birincisi: Avâmın yânî sıradan insanların takvâsıdır ki, Hakk'ın yasak ettiği şeylerden sakınma ve çekinmedir. 

İkincisi: Havâssın takvâsıdır ki, kemâlâtı kendi nefsine ve kötülenmişi Hakk'a isnâd etmekten sakınmadır. 

Üçüncüsü: Ehassu'l-havâssın takvâsıdır ki; zâti ve sıfati 

ve fiili olarak Hakk'ın vücûdundan başka bir vücût isbâtından çekinmektir

Ve takvânın bu üç mertebesi cem’ yânî toplayıcı makâma ulaşmazdan öncedir. Yânî seyr-i fillâh, Allah için seyirdedir. Ve takvânın bir mertebesi daha vardır ki, bu da "fenâdân sonra bakâ" vaktinde, yânî cem’ makâmına ulaşıp "fark"a geldikten sonra olan takvâdır. 

Ve takvânın her merte­besinde bir furkân, yânî Hakk'ı halktan ayırmak vardır. Ni­tekim Hak Teâlâ buyurur. “İn tettekullâhe yec’al lekum furkânen” yânî “Allah’tan ittikâ ederseniz sizi furkân sâhibi kılar” (Enfâl, 8/29). Ancak bütün mertebelerin hakkını îfâ eden kâmil vârisin furkânı diğerlerinin furkânından erfa'dır, yânî yüksektir. Çünkü bu mertebede Hak, ilâhi toplayıcılığı ile kulda zâhir ve kul da o toplayıcılığa görünme yeri olduğu halde, Hakk'ın zâtî zorunluluğu, kulun zâtî fakrı ile ayrılır. 

Ve kendi nefsinde Kur'ân sâhibi olân kâmilin bu fur­kânı da, kulun Rabb'inden ayrılması husûsunda bu meselede bahsedilen furkân gibidir. Sonuç olarak, ârif "cem" mertebesinde Hak'tan ayrılmış değildir. Örneğin demir, ateşte kıpkırmızı olur ve ateş sıfatıyla vasıflanır. Bu hal demirin ateş ile cem’ mertebesidir. Bu mertebede demirle ateşi ayırmak mümkün değildir. Ancak ârif bu "cem"' makâmından "fark" makâmına tenezzül ettiğinde Hak'la hálk arasındaki farkı isbât etmek için hálk edilmişlik sıfatlarından bir sıfâtla, örneğin vücûtta ve taayyünde Hakk'a "iftikâr yânî muhtac oluş" sıfâtı ile vasıflanmış olup ubûdiyyet makâmında sâbit-ayak olur.[56] “ İz- -T-B- ”

---------------

كَلَّا إِنَّهُ تَذْكِرَةٌ {المدثر/54} 

(74/54) “Kellâ innehu tezkira(tun)”

(74/54) Hayır; şüphesiz bu Kuran bir öğüttür.

---------------

فَمَن شَاء ذَكَرَهُ {المدثر/55} 

(74/55) “Femen şâe zekerah(u)”

(74/55) Dileyen ondan (düşünüp) öğüt alır.!

---------------

وَمَا يَذْكُرُونَ إِلَّا أَن يَشَاء اللَّهُ هُوَ أَهْلُ التَّقْوَى وَأَهْلُ الْمَغْفِرَةِ {المدثر/56} 

(74/56) “Vemâ yezkurûne illâ en yeşâa(A)llâh(u) huve ehlu-ttakvâ ve ehlu-lmagfira(ti)”

(74/56) “Bununla berâber, Allah dilemedikçe öğüt alamazlar. O takvâya (kendisine karşı gelmekten sakınılmaya) ehil olandır, bağışlamaya ehil olandır.” 

---------------

Âyet-i kerime, zikir âyetlerlerindendir.

---------------

Âyet-i kerimelerde (zikir) üç aşamada ele alınmıştır. 

İlk olarak Kûr’ân (Zât) ın bir hatırlatma öğüt olduğudur. Kişinin kendi varlığında ve âlemde bulunan Hakk’ı hatırlatmasıdır. 

İkincisi ise bundan dileyen-isteyen öğüt alır. Bu konuda bir zorlama yoktur. Ama nefsi emmare kaynaklı yapılan işinde sorumluluğu ve sonuçları yapana aiitir.

Üçüncü aşama “yeşaa” dilemenin Allah c.c. ait olduğudur. Çünkü Uluhiyet mertebesi her mertebenin hakkını yerli yerince veren mertebedir. Hadi’nin öğüt almasını diler, mudil’in ise bu öğüt karşısında azgınlığını arttırır. “Takva” ise 53 âyette geçmişti…

---------------

Böylelikle MÜDDESİR sûresi çalışmamızın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Okuyucuların azami istifa etmelerini idrak ve feyiz kapılarının açılarak, Hakk’ın gerçekliğini, idrak edenlerden ve Rabbimizi yüce ismiyle, haydi tesbih edenlerden olmak niyazıyla… “Haza min fadli Rabbihi”. Rabbimin fazlındandır. Bu vesile ile bu çalışmada İz-Efendi Babamızın maddi-mânevi yardımlarını yanımızda hissettiğimizden, kendisine minnettarız. İz-Efendi Babamız ve gayri de memnun olur, İnşealllah… Herkese başarılar diler, Rabbü-l erbab’ımın “Allah-Cami” Zât ismine sığınır, verdiği imkan ve diğer bütün lütuflarından dolayı hamd ederim.

---------------

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR”

ÜSKÜDAR/İSTANBUL 07-04-2026

---------------

Terzi Baba Kitapları 

 Baskısı olan kitaplar. 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

3) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri

4) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" (Osmanlıca'dan Çeviri)

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân 

8) Tuhfetü'l Uşşâki (Osmanlıca'dan Çeviri)

9) Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet

10) Kelime-i Tevhîd

11) Vâhy ve Cebrâil

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

13) (13) On Üç ve Hakîkat-i İlâhiyye

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

16) Divan (3)

19) Sûre-i Feth ve Fethin Hakîkatleri

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

22) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (12) Yûsuf Sûresi

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

35) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Fâtiha Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

41) İnci Tezgâhı

49) (36) Yâ-Sin Sûresi

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed Rasûlüllah (s.a.v.)

63) İnci Mercan Tezgâhı: Düşündürücü Nükteler

67) (67) Mülk Sûresi

68) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Namaz Sûreleri 

69) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (2) Namaz Sûreleri

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

95) Terzi Baba (8) (19/53)

96) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (41) Fussilet Sûresi

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

118) (52) Tûr Sûresi ve M. Nusret Tura Hz.

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

177) Necdet Ardıç'ın Tasavvuf Anlayışında Seyr ü Süluk Mertebeleri (İlâhiyat Tezi)

213) 1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214) 2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

---------------------------------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

---------------------------------------------

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem (a.s.)

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

---------------------------------------------

Terzi Baba kitapları sıra listesi

KAYNAKÇA

 

1. KUR'ÂN VE HADîS

2. VEHB : Hakk'ın hibe yoluyla verdiği ilim.

3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi'i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu'l Hikem ve sohbetlemizden müşâhede ile toplanan ilim.

 

(Gönülden Esintiler) 

 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

3) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri

4) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" (Osmanlıca'dan Çeviri)

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân

8) Tuhfetü'l Uşşâki (Osmanlıca'dan Çeviri)

9) Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet

10) Kelime-i Tevhid

11) Vâhy ve Cebrâil

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

13) (13) On Üç ve Hakîkat-i İlâhiyye

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

16) Divan (3)

17) Kevkeb: Kayan "Yıldız"lar

18) Hz. Peygamberimiz Efendimizi Rû'ya-da Görmek 

19) Sûre-i Feth ve Fethin Hakîkati

20) Terzi Baba Umre Dosyası (2009)

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

22) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (12) Yûsuf Sûresi

23) İbretlik "Değmez" Dosyası

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

25) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (1) Köle Ve İncir Sepeti

26) Bir Zuhûrât'ın Düşündürdükleri: Tenzîh, Teşbîh, Tevhîd

27) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (2) Genç ve Kıymetli Elmas

28) Kur'ân-ı Kerîm'de Tesbîh ve Zikir

29) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (27) Karınca-Neml Sûresi

30) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (19) Meryem Sûresi

31) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (18) Kehf-Mağara Sûresi

32) Terzi Baba (3) İstişare Dosyası 

33) Terzi Baba Umre Dosyası (2010)

34) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (3) Bakara "İnek" Hikâyesi

35) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Fâtiha Sûresi

36) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (2) Bakara Sûresi

37) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (53) Necm-Yıldız Sûresi

38) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (17) İsra Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

40) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (3) Âl-i İmrân Sûresi

41) İnci Tezgâhı

42) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (4) Nisâ Sûresi 

43) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (5) Mâide Sûresi 

44) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (7) A'râf Sûresi 

45) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (14) İbrâhîm Sûresi 

46) Salat - İngilizce

47) Salat - İspanyolca

48) İrfan Mektebi - Fransızca

49) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (36) Yâ-Sin Sûresi

50) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (76) İnsân Sûresi

51) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (81) Tekvîr Sûresi

52) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (89) Fecr Sûresi

53) Mehmet Hazmi Tura (Yüksek Lisans Tezi)

 54) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Beled-Şems-Leyl-Duhâ İnşirâh-Tîn (90-95) Sûreleri 

55) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (28) Kasas Sûresi

56) İrfan Mektebi Şerhi - Fransızca

57) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (20) Tâ Hâ Sûresi

58) Muhyiddin-i Arabî - Mir'ât-ül İrfan ve Şerhi

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ-Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ-Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed-Rasûlüllah (s.a.v.)

62) Bir Hikâye Birçok Yorum: (4) Bir Ressam Hikâyesi

63) İnci Mercan Tezgâhı: Düşündürücü Nükteler

64) Ölüm Hakkında: Kıyam'et

65) Reşahat'tan Birkaç Bölüm'ün Şerh/Sohbet ve Yorumları

66) Abdulkâdir Geylâni - Risâle-i Gavsiyye Şerhi

67) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (67) Mülk Sûresi

68) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Namaz Sûreleri-(1) 

69) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Namaz Sûreleri-(2)

70) Yehova Şahitleri ile Mülâkat

71) Mübarek Geceler ve Bayramlar - Fransızca

72) Îmân ve Îkân

73) Celâl Cemâl Celâl: İbretlik Bir Dosya Daha (3)

74) Terzi Baba Umre Dosyası (2012)

75) Mahmut Şebüsteri - Gülşen-i Raz ve Şerhi

76) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (5) Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler Hikâyesi

77) Aşk ve Muhabbet Yolu: M. Nusret Tura

78) A'yân-ı Sâbite: Kazâ Ve Kader

79) Terzi Baba (4) İstişare Dosyası

80) Terzi Baba (5) İstişare Dosyası

81) Hayâl Vâdîsi'nin Çıkmaz Sokakları 

82) Mektuplarda Yolculuk - M. Nusret Tura

83) Terzi Baba Umre Dosyası (2013)

84) Nusret Tura - Vecizeler Hikâyeler

85) Nusret Tura - Tasavvufda Aşk ve Gönül

86) Terzi Baba (6) İstişare Dosyası

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

89) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (6) Her Şey Merkezinde Mi?

90) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-1) Şerhi

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

92) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (2) Şerhi

93) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân - İngilizce

94) İbretlik Bir Hikâye Daha - Mescid-i Dırar. Kubbetu'l

 Kara.

95) Terzi Baba (8) (19/53)

96) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (41) Fussilet Sûresi

97) Terzi Baba Umre Dosyası (2015)

98) Solan Bahçenin Kuruyan Gülleri 

99) Terzi Baba (9) İstişare Dosyası

100) İrfan Mektebi Ve Şerhi - İspanyolca

101) Bosna Hersek Seyahati Dosyası

102) İrfan Mektebi Ve Şerhi - İngilizce

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

105) Cemo ve Farko

106) Terzi Baba Umre Dosyası (2016)

107) Vahy ve Cebrâîl - Fransızca

108) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (1) - Peygamberimizi Ru'ya-da Görmek

109) Tasavvufî Îzâhlar

110) (19-53) Şeker Risalesi

111) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" Şerhi

112) Bir Kardeşin Soruları ve Cevapları

113) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-2) Şerhi

114) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-3) Şerhi

115) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-4) Şerhi

116) Kudüs Seyahati Dosyası

117) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-5) Şerhi

118) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (52) Tûr Sûresi ve M. Nusret Tura Hz.

119) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (01) Âdem Fassı

120) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (02) Şit Fassı

121) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (03) Nuh Fassı

122) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (04) İdris (05) İbrahim Fassı

123) Mahmut Şebüsteri - Gülşen-i Raz (2) - Terzi Baba Şerhinin Tamamı

124) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Satıh İnce

125) Terzi Baba Umre Dosyası (2018)

126) Ben'deki Terzi Babam (1) - Murat Cağaloğlu

127) Ben'deki Terzi Babam (2) - Murat Cağaloğlu

128) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaf Dağı Ve Zümrüd-ü Anka

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

130) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kilise Çanları

131) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: 53. Âyetleri ve Terzi Baba

132) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaner Yiğido

133) Muhtelif İrfan Sohbetleri (1)

134) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (2)

135) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (3)

136) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (4)

137) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (5)

138) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (6)

139) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (7)

140) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (8)

141) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (9)

142) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (10)

143) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (11)

144) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (12)

145) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (13)

146) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (14)

147) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (15)

148) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (16)

149) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (17)

150) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (18)

151) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (19)

152) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (20)

153) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (21)

154) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (22)

155) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (23)

156) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (24)

157) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (25)

158) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (26)

159) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (27)

160) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (28)

161) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (29)

162) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30)

163) Esmâ-i hüsnâ (1) - M. Nusret Tura Hz.

164) Esmâ-i hüsnâ (2) - M. Nusret Tura Hz. - Fütuhat ve Müşâhedeleri

165) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (75) Kıyamet Sûresi

166) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-6) Şerhi

167) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-7) Şerhi

168) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetlerden Seçmeler (31)

169) İbretlik Bir Hikâye Daha - Usta'dan Çırağına Tavsiyeler

170) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (4) - Terzi Baba'nın Görüldüğü Zuhuratlar

171) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (5) - Yoruma Açık Eğitim Zuhuratları

172) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (6) - Tuzak-Mekr-Hileli Zuhuratlar

173) Terzi Baba Umre Dosyası (2020)

174) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (83) Mutaffifin Sûresi

175) Mübarek Geceler Ve Bayramlar - İspanyolca

176) Korona Virüs'ün Düşündürdükleri

177) Terzi Baba, "14-İrfan Mektebi" Tezi

178) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (84) İnşikak Sûresi

179) 13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan Mektebi

180) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem - A- Mukaddime

181) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem - B- Ayniyet ve Gayriyyet

182) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (06) İshak Fassı

183) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (07) İsmail (08) Yakup Fassı

184) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (09) Yusuf Fassı

185) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (10) Hud Fassı

186) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (11) Salih (12) Şuayb Fassı

187) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (13) Lut (14) Üzeyir Fassı

188) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (15) İsa Fassı

189) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (16) Süleyman (17) Dâvud (18) Yunus (19) Eyyüb Fassı

190) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (20) Yahya (21) Zekeriyya Fassı

191) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (22) İlyas (23) Lokman (24) Harun-Fassı

192) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (25) Musa (26) Halid Fassı

193) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (27) Muhammed-Fassı

194) Silsile-i Uşşakiyye

195) Terzi Baba-Özel, Kütüphane ve Müze Arşivi

196) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Üç Silahşörler

197) Dur Rabb'ın Namaz Kılıyor (1)

198) Ramazan ve Oruç

199) İrfan Mektebi-Ders Târif Sıralaması

200) Dur Rabb'ın Namaz Kılıyor (2)

201) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (1)

202) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (2)

203) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (3)

204) Kur'ân-ı Kerîm'de Nefs Âyetleri 

205) Zekât ve İnfak 

206) Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207) 68-Kalem-sûresi-

208) Naz-Makâmı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209) 4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210) 6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211) Terzi Babam'dan esintiler. Muhtelif konular. 

212) 2023-Umre dosyası.

213) 1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214) 2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215) 86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Sûresi. 

216) Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217) 85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Sûresi. 

218) 8-5- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Cem-Cemâli..

219) 87-88-18-Ku-Ker-Yol-A’la-Gaşiye-Sureleri.

220) 61-19- Ku-Ker-Yol-Saff Suresi. 

221) 8-20- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Murat-Derûni.

222) Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-Mübarek-geceler-bitirme tezi- 

223) 6-En’Âm Suresi. Murat-Derûni.

224) 9-4-Tevbe Suresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

225) 10-Yunus Suresi.

226) 11-Hud Suresi Nihal Manaz.

227) 9-21-Tevbe Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

228) 10-Yunus Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

229) 2-Terzi Babam’dan esintiler. Selim Çoban.

230) 16-34-Ku-Ke-Yol- Murat Derûni.Cağaloğlu.

231) 5-6-Ku-Ke-Yol- Hicr-Suresi-Cem-Cemali. 

232) 31-Ku-Ke-Yol-Lokman-Suresi. T.B.

233) 21-26-Ku-Ke-Yol-Enbiya-Suresi. Murat Derunî. 

234) 22-27-Ku-Ke-Yol-Hac-Suresi. Murat Derunî. 

235) 25-29-Ku-Ke-Yol-Furkân-Suresi. Murat Derunî. 

236) 24-24-Ku-Ke-Yol-Nûr-Suresi. Murat Derunî.

237) 29-35-Ku-Ke-Yol-Ankebût-Suresi. Murat Derunî.

238) 26-39-Ku-Ke-Yol-Şu’ara-Suresi. Murat Derunî.

239) 23-7-Ku-Ke-Yol-Mü’minûn-Suresi. T.O.Cem Cemâlî.

240) Canan Çalışkan, T.B. salât-namaz yüksek lisans tezi.

241) Mustafa safi Efendi-Abdürrezzak tek. 

242) 30-36-Ku-Ke-Yol-Rûm-Sûresi. Murat Derûnî.

243) 33-25-Ku-Ke-Yol-Ahzab-Sûresi. Murat Derûnî.

244) 35-37-Ku-Ke-Yol-Fâtır-Sûresi. Murat Derûnî.

245) 10-Ku-Ke-Yol-Yunus-Sûresi-2- Yusuf-Ramazan Yücel. 

246) 34-5-Ku-Ke-Yol-Sebbe-Sûresi. Şerif kır. ÇHU. 

247) 37-40-Ku-Ke-Yol-Sâffât-Sûresi. Murat Derûnî.

248) 38-5-Ku-Ke-Yol-Sâd-Sûresi. Abdürrezzak tek-Muhtefi.

249) 40-42-Ku-Ke-Yol-Mü’min-Sûresi. Murat Derûni. 

250) 42-38-Ku-Ke-Yol-Şûrâ-Sûresi. Murat Derûni. 

251) 47-28-Ku-Ke-Yol-Muhammed-Sûresi. Murat Derûni. 

252) 43-43-Ku-Ke-Yol-Zuhruf-Sûresi. Murat Derûni. 

253) 49-41-Ku-Ke-Yol-Hucurat-Sûresi. Murat Derûni. 

254) 50-32-Ku-Ke-Yol-Kaf-Sûresi ve Mustafa Hilmi Sâfî. 

Murat Derûni. 

255) 13-Ku-Ke-Yol-Ra’d-Sûresi. Ozan sanlı Şentürk.

256) 32- Ku-Ke-Yol-Secde Sûresi. Muharrem Halil İz.

257) 39- Ku-Ke-Yol-Zümer Sûresi. Cem Demiroğlu.

258) 44- Ku-Ke-Yol-Duhan Sûresi. Murat Derûni. 

259) 45- Ku-Ke-Yol-Câsiye Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

260) 51- Ku-Ke-Yol-Zâriyât Sûresi. Murat Derûni. 

261) 54- Ku-Ke-Yol-Kamer Sûresi. Murat Derûni. 

262) 56- Ku-Ke-Yol-Vâkıa Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

263) 57- Ku-Ke-Yol-Hadid Sûresi. Murat Derûni. 

264) 58- Ku-Ke-Yol-Mücadele Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

265) 59- Ku-Ke-Yol-Haşır Sûresi. Murat Derûni. 

266) 60- Ku-Ke-Yol-Mümtehine Sûresi. Murat Derûni. 

267) 46- Ku-Ke-Yol-Ahkâf Sûresi. Muharrem Halil İz.

268) 62- Ku-Ke-Yol-Cuma Sûresi. Murat Derûni. 

269) 63- Ku-Ke-Yol-Münâfikûn Sûresi. Ozan sanlı Şentürk.

270) 64- Ku-Ke-Yol-Tegabün Sûresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

271) 65- Ku-Ke-Yol-Talâk Sûresi Yusuf-Ramazan,Yücel. 

272) 66- Ku-Ke-Yol-Tahrim Sûresi. Cem Demiroğlu.

273) 69- Ku-Ke-Yol-Hakkâ Sûresi. Murat Derûni. 

274) 70- Ku-Ke-Yol-Mearic Sûresi. Murat Derûni. 

275) 71- Ku-Ke-Yol-Nuh Sûresi. Murat Derûni. 

276) 72- Ku-Ke-Yol-Cin Sûresi. Murat Derûni. 

277) 73- Ku-Ke-Yol-Müzzemmil Sûresi. Murat Derûni. 

278) 74- Ku-Ke-Yol-Müddessir Sûresi. Murat Derûni. 

------------------------- 

Altı peygamber serisi 

------------------------- 

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ-Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ-Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed-Rasûlüllah (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi

------------------------- 

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

32) Terzi Baba (3) İstişare Dosyası 

79) Terzi Baba (4) İstişare Dosyası

80) Terzi Baba (5) İstişare Dosyası

86) Terzi Baba (6) İstişare Dosyası

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

95) Terzi Baba (8) (19/53)

99) Terzi Baba (9) İstişare Dosyası

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

108) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (1) - Peygamberimizi Ru'ya-da Görmek

109) Tasavvufî Îzâhlar

110) (19-53) Şeker Risalesi

126) Ben'deki Terzi Babam (1) - Murat Cağaloğlu

127) Ben'deki Terzi Babam (2) - Murat Cağaloğlu

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

131) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: 53. Âyetler ve Terzi Baba

165) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (75) Kıyamet Sûresi

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi 

-------------------------

25) (1) Köle ve İncir Sepeti

27) (2) Genç ve Kıymetli Elmas

34) (3) Bakara "İnek" Hikâyesi

62) (4) Bir Ressam Hikâyesi

76) (5) Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler Hikâyesi

89) (6) Her Şey Merkezinde mi? Hikâyesi

------------------------- 

Dîvanlar serisi 

------------------------- 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

16) Divan (3)

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi

------------------------- 

17) Kevkeb: Kayan "Yıldız" lar

23) İbretlik "Değmez" Dosyası

73) Celâl Cemâl Celâl: İbretlik Bir Dosya Daha (3)

81) Hayâl Vâdîsi'nin Çıkmaz Sokakları 

94) İbretlik Bir Hikâye Daha - Mescid-i Dırar. Kubbetu'l

 Kara.

98) Solan Bahçenin Kuruyan Gülleri 

105) Cemo ve Farko

112) Bir Kardeşin Soruları ve Cevapları

124) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Satıh İnce

128) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaf Dağı Ve Zümrüd-ü Anka

130) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kilise Çanları

132) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaner Yiğido

169) İbretlik Bir Hikâye Daha - Usta'dan Çırağına Tavsiyeler

196) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Üç Silahşörler 

201) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (1)

202) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (2)

203) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (3)

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

------------------------- 

2) Hacc Divanı

20) Terzi Baba Umre Dosyası (2009)

33) Terzi Baba Umre Dosyası (2010)

74) Terzi Baba Umre Dosyası (2012)

83) Terzi Baba Umre Dosyası (2013)

97) Terzi Baba Umre Dosyası (2015)

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

106) Terzi Baba Umre Dosyası (2016)

125) Terzi Baba Umre Dosyası (2018)

173) Terzi Baba Umre Dosyası (2020)

212) Terzi Baba Umre dosyası (2023)

------------------------ 

Îmânın beş şartı kitapları

------------------------- 

2) Hacc Divanı

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân

10) Kelime-i Tevhid

72) Îmân ve Îkân

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

198) Ramazan ve Oruç

205) Zekât ve İnfak

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

------------------------ 

46) Salat - İngilizce

47) Salat - İspanyolca

48) İrfan Mektebi - Fransızca

56) İrfan Mektebi Şerhi - Fransızca

71) Mübarek Geceler ve Bayramlar - Fransızca

93) İslam, İman, İhsan, İkan - İngilizce

100) İrfan Mektebi ve Şerhi - İspanyolca

102) İrfan Mektebi ve Şerhi - İngilizce

107) Vahy ve Cebrâîl - Fransızca

175) Mübarek Geceler ve Bayramlar – İspanyolca

199) 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

209) 4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210) 6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

----------------------- 

Hakkımızda yapılan yüksek lisans tezi kabul edilmiş kitaplarımız.

53) Hazmi Tura: Marmara Üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü ilahiyat ana bilim dalı Tasavvuf bilim dalı. Fatma Sena Yönlüer. “2010-İstanbul.

103) Terzi Baba Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyyat fakültesi yüksek lisans tezi. Serkan denkçi. “2019-Bursa”

177) Terzi Baba, Tekirdağ Namıkkemal İniversitesi İlâhiyat fakültesi İlâhiyat bölümü bitirme tezi. “14-İrfan mektebi” tezi. Yavuz Burak Kır. “2019-Tekirdağ.

216) Nusret Tura, Bursa Uludağ İniversitesi yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel. “2024-Bursa.

222)Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-“Mübarek-geceler-“ kitabı bitirme tezi--“2022-Sakarya.

240) T.c. Üsküdar üniversitesi tasavvuf araştırmaları enstitüsü tasavvuf kültürü ve edebiyatı anabilim dalı necdet ardıç / Terzi baba’nın tasavvuf anlayışında namaz kavramı Canan Çalışkan yüksek lisans tezi. 2025 

------------------------

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2-3-4-5-6-7-8-9-10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

142-141-143-144-145-146-

------------------------ 

Kitaplar devâm ediyor şu an Yekün= (276+146=422)

-----------------------

Terzi Baba ilâhileri. 

Erler demine Nusret tura.

1) Meğer-Kürşat.

2) Candır Allah-Kürşat.

3) Canım Allah-Kürşat. 

4) Boş çevirme ellerimi-Kürşat. 

5) Çözdüm sırrını. Kürşat.

6) Nasihattır hep sözlerim. Kürşat.

7) Hakk-ı ister isen eğer. Kürşat.

8) Mevlâm seni özlerim. Kürşat.

9) Neler olmaz. Kürşat.

----------------------------- 

- (Şifa-i Şerif Tercümesi) ↑

- Diyanet işleri başkanlığı, İslâm Ansiklopedisi… ↑

- Rahman Rahimin Adıyla şiirinden… ↑

- Diyanet Meali… ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri.. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Vahy Cebrail – Tasavvuf Serisi 11 - Sayfa 168… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 6-Pey-6-Hz.Muhammed_(s.a.v) – Tasavvuf Serisi 61 - Sayfa 246… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 4-LÜBBÜL LÜB – Tasavvuf Serisi 111 - Sayfa 196… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 05 (Salat) – Tasavvuf Serisi 05 – Allahu Ekber kavramı özet olarak… ↑

- Mesnevi-i Şerif - Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 8, Sayfa 172 ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Meali… ↑

- Fusûs'ül-Hikem, Fütûhât-ı Mekkiyye, Tedbîrât-ı İlâhiyye ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - ER RAHMAN – Tasavvuf Serisi 09 - Sayfa 70… ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/sur--kiyamet ↑

- Fusûs’ül-Hikem’de “Nefha” ve “Kıyamet” Anlayışı ↑

- Fütûhâtü’l-Mekkiyye ↑

- Fütûhâtü’l-Mekkiyye ↑

- Fusûs’ül-Hikem ↑

- Fusûs’ül-Hikem A‘yân-ı Sâbite ve Kader ↑

- 11-26.Hakim`in Abdullah bin Abbas (r.a.)`tan rivayet ettiğine göre bu ayeti kerimeler Velid bin Muğire hakkında indirilmiştir. Velid bin Muğire İslâm`a karşı düşmanlıkta ileri gidenlerdi. Bu kişi aynı zamanda Mekke`de İslâm ve Resulullah (a.s.) aleyhindeki propaganda faaliyetlerini yürütüyordu. Bir keresinde Resulullah (a.s.) hakkında nasıl bir yakıştırmada bulunacağı üzerinde düşündü. Bu konuda Ebu Cehl ile de fikir alış verişinde bulundu ve şöyle dedi: "İçinizde şiiri benden iyi bilen yoktur. Bu adamın sözü şiire hiç benzemiyor. Sonra sözünde bir hoşluk ve etkileyicilik var. Üstünü de altını da aydınlatıyor. O hep üstün çıkıyor, kimse onun üstüne çıkamıyor." Ebu Cehl, Velid bin Muğire`den Resulullah (a.s.) hakkında mutlaka bir şeyler uydurmasını istedi. O da: "Beni biraz kendi halime bırak düşüneyim" dedi. Bir süre düşündükten sonra: "Bu aktarılagelen bir büyüden başka bir şey değildir. Onu başkalarından aktarıyor" dedi. Bunun üzerine bu ayeti kerimeler indirildi. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 2-BAKARA.Sûresi – Tasavvuf Serisi 36 – Sayfa 85… ↑

- Mesnevi-i Şerif - Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 3, Sayfa 378 ↑

- Mesnevi-i Şerif - Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 8, Sayfa 451 ↑

- Müslümanlığın en çetin düşmanlarından biri olan Mugıyra oğlu Velid hakkındadır. Pek zengindi. On üç ve bir rivâyete göre yedi oğlu vardı. Bunlardan Halid, Hişâm, Ammâre Müslüman oldular. (Abdulbaki Gölpınarlı Meali) ↑

- Fusûs’ül-Hikem ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye – Seferler... ↑

- Tedbirat-ı İlahiyye: Siyaset ve Ahlak ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye ↑

- Fusûs’ül-Hikem ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 53-Necm-Yıldız-Sûresi – Tasavvuf Serisi 37 - Sayfa 64… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 41-Ku-Ker-Yol-Fussilet sûresi – Tasavvuf Serisi 96 - Sayfa 30… ↑

- Mesnevi-i Şerif - Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 7, Sayfa 30 ↑

- Mesnevi-i Şerif - Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 10, Sayfa 30 ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 75-Gülşen-i-Râz-ve-şerhi – Tasavvuf Serisi 75 - Sayfa 116… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 75-Gülşen-i-Râz-ve-şerhi- – Tasavvuf Serisi 75 - Sayfa 129… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 75-Gülşen-i-Râz-ve-şerhi- – Tasavvuf Serisi 75 - Sayfa 140… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - AŞK-VE-MUHABBET-YOLU– Tasavvuf Serisi 75 - Sayfa 34… ↑

- İbn Arabi'nin Cennet ve Cehennem Hakkındaki Görüşlerileri ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Terzi Baba (2) – Tasavvuf Serisi 39 - Sayfa 284… ↑

- İbnu İshak`tan rivayet edildiğine göre: "Onun üzerinde on dokuz (bekçi) vardır" (Müddessir, 74/30) mealindeki ayeti kerime indirilince Ebu Cehl: "Ey Kureyş halkı! Muhammed Allah`ın cehennemde size azap edecek askerlerinin sayısının on dokuz olduğunu ileri sürüyor. Oysa siz insanların en kalabalık olanlarısınız. Sizden yüz kişi bir kişi karşısında güçsüz mü kalacak" diye konuştu. Bunun üzerine bu ayeti kerime indirildi." ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - B-Füsusu'l-Hikem-Aynıyyet gayriyyet- – Tasavvuf Serisi 181 - Sayfa 168… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 90-95-Beled-Tîn-Sûreleri – Tasavvuf Serisi 54 - Sayfa 28… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 90-95-Beled-Tîn-Sûreleri – Tasavvuf Serisi 54 - Sayfa 30… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Fü-Hi-07-İSMAİL-08-Yakup FASSI- – Tasavvuf Serisi 183 - Sayfa 173… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Kur'an da nefs ayetleri– Tasavvuf Serisi 204 - Sayfa 289… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Fü-Hi-27-MUHAMMED FASSI – Tasavvuf Serisi 193 – Özet olarak… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 2-Namaz-Sûreleri – Tasavvuf Serisi 69 – Sayfa 57… ↑

- (2/255) ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi- 12 Cilt, Sayfa 382 ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 2-BAKARA.Sûresi– Tasavvuf Serisi 36– ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 5, Sayfa 472… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 2, Sayfa 388… ↑

- İbnu Münzir`in Suddi`den rivayet ettiğine göre müşrikler: "Eğer Muhammed doğru söylüyorsa her birimize üzerinde ateşten korunacağına dair güvence yazılı bir yazı versin" dediler. Bunun üzerine bu ayeti kerime indirildi. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Kurân-ı-Kerîmde- yolculuk-53-Ayetleri ve Tezi Baba- – Tasavvuf Serisi 131 - Sayfa 214… ↑
