# Mürselât Sûresi

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/murselat-suresi
**Sayfa:** 78

---

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç

İşârî Te’vîl ve Tefekkürü 

(77- Mürselât Sûresi) 

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (281-77-55) 

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç

İşârî Te’vîl ve Tefekkürü

(77- Mürselât Sûresi)

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (281-77-55) 

 GÖNÜLDEN ESİNTİLER: 

 

وَمَا أَدْرَاكَ مَا يَوْمُ الْفَصْلِ 

(77/14) “Vemâ edrâke mâ yevmu-lfasl”

(77/14) Bildin mi, nedir o ayırma günü?

KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç

İşârî Te’vîl ve Tefekkürü

(77- MÜRSELÂT SÛRESİ) 

Yazan ve Düzenleyen MURAT DERÛNİ 

İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (281-77-55)

NECDET ARDIÇ

TERZİ BABA

“İz- -T-B- “Es Selâm En Necat”

Adres

Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin

Pehlivan Caddesi No: 31/3

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi

Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ

 (0533) 7773937

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

İçindekiler.................................................................(4)

Ön Söz…………………………………………………………………………………(5)

Mürselât Sûresi Hakkında Genel Bilgiler……………………(7)

Âyet (1-7)………………………………………………………………………..(13)

Âyet (8-9)…………………………………………………………………………(17)

Âyet (10-12)…………………………………………………………………….(22)

Âyet (13-15)…………………………………………………………………….(25)

Âyet (16-19)…………………………………………………………………….(31)

Âyet (20-22)…………………………………………………………………….(35)

Âyet (23-24)…………………………………………………………………….(48)

Âyet (25-28)…………………………………………………………………….(54)

Âyet (29-31)…………………………………………………………………….(58)

Âyet (32-35)…………………………………………………………………….(61)

Âyet (36-37)…………………………………………………………………….(69)

Âyet (38-40)…………………………………………………………………….(71)

Âyet (41-43)…………………………………………………………………….(79)

Âyet (44-45)…………………………………………………………………….(84)

Âyet (46-57)…………………………………………………………………….(91)

Âyet (48-50)…………………………………………………………………….(93)

Terzi Baba Kitabları Listesi ……………………………...............(103)

ÖN SÖZ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

Muhterem okuyucularım; her ne vesile ile elinize geçmiş olan bu kitabımızdan, İnşeallah Cenâb-ı Hakk’ın idrak vermesi ile en geniş şekilde faydalanmanızı temen-ni ederim.

Bu vesile ile evvelâ bütün okuyuculara bir ömür boyu sağlık, sıhhat ve gönül muhabbetleri ve gerçek ma’nâ da tasavvufî idrakler niyaz ederim. Bu dünya da en büyük kazanç burasını, bu âlemi şehâdet-i, gerçekten müşahede ederek yaşayıp geçirmek ve kendini tanımayı bilmek olacaktır. Kûr’ân-ı Kerîm’de (yolculuk) adlı İz-Terzi Baba sohbetleri ve kitaplarının bu hususta faydalı olabileceğini düşünüyorum, Bunlardan biri de konumuz olan “MÜRSELÂT” Sûresidir. İçinde bir hayli mevzular olan bu Sûre-i şerifin zâhir, bâtın nûrundan bu dünyada iken yararlanmaya gayret edelim. Cenâb-ı Hakk’tan bu hususta her kez için başarılar niyaz ederim.

Kûr’ân-ı Kerîm Allah-ın kelâmıdır ve zâhiri, beşerî Arap kavminin lisânı, bâtını ve hakikat-i ise, İlâh-î Arapça lisânı’dır. Ve bunu idrak etmek için de ayrıca İrfan ehli yanın da ayrı bir eğitim almak gerekmektedir. İşte böylece Kelâm-ı İlâhî yi hakikat-i itibari ile anlamak biraz daha mümkün olacaktır. Her bir Âyet-i Kerîmenin biçok mertebelerden anlatım ve izâhları vardır, Cenâb-ı Hakk İlâh-î kitabımızdan en geniş şekilde yararlanmamızı nasib eder İnşeallah. 

 “Memur mâzûrdur” düstûruyla üstlendiğim bu vazîfeyi, Terzi Baba’nın feyiz pınarından gönlüme akan ilhâmlarla yerine getirmeye çalıştım. Bu süreçte, âyetlerin hem zâhirî hem de bâtınî ma’nâlarını bir bütün olarak ele almaya özen gösterdim. Bununla birlikte, zâhirî tefsirler hâli hazırda çokça mevcût olduğundan, çalışmamın odak noktasını âyetlerin iç, derûnî, enfüsî ve bâtınî mânâları oluşturdu.

Ana metinlerin altına, numaralandırılarak dipnotlar şeklinde, konu, kelime sözlük açıklamaları ve kaynaklar 

gerektiği yerlerde müracaat ve bilgi için belirtilmiştir.

İrfâniyet yolunda desteğini esirgemeyen İz-Efendi Babam, Nüket Annem ve Eşim Serpil hanımlara teşekkür ederim. Cenâb-ı Hak razı olduklarından eylesin, inşallah. 

Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenle-nişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın ruhlarına, Nusret babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, Nüket annemin ve İz-Efendi babamın ruhaniyetlerine, ceddinin, ceddimin ve eşimin ceddinin ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır. 

“Murat DERÛNİ EN-NÛR”

ÜSKÜDAR/İSTANBUL

07-04-2026

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

EUZÛ BİLLÂHİ MİNEŞ ŞEYTANİR RACÎM

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

(سورة المرسلات)

MÜRSELÂT SÛRESİ GİRİŞ…

----------------

 Hakkında

 Mekke döneminde inmiştir. 50 âyettir. Sûre, adını birinci âyette geçen “elMürselât”kelimesinden almıştır. Mürselât, gönderilenler demektir. Sûredebaşlıca, kıyametin, hesap ve azabın gerçekleşeceği, Allah’ın kudreti vegünahkârların akıbeti konu edilmektedir.

 Nüzul

 Mushaftaki sıralamada yetmiş yedinci, iniş sırasına göre otuz üçüncü sûredir. Hümeze sûresinden sonra, Kaf sûresinden önce Mekke’de inmiştir. 48. âyetinin Medine’de indiğine dair rivâyet de vardır (Şevkânî, V, 411; İbn Âşûr, XXIX, 418).

 Konusu

 Sûrede ağırlıklı olarak Allah’ın varlığı, birliği, kudreti, melekler, kıyamet, öldükten sonra dirilme, âhiret hayatı ve orada müminler için hazırlanmış olan nimetler, suçlulara verilecek cezalar ve gayb âlemi gibi itikadî konular canlı ve eğitici bir üslûp içinde ele alınmaktadır.[1]

#### ----------------

Sûre-i şerifin, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

(77) Mushaf sıra numarası.

(33) Nüzul sıra numarası.

(73) Alfabetik sırası.

(29) Cüz sırası.

(50) Âyet sayısı.

(50) Fasıla harfleri.

(312) Genel toplamdır.

Rakamları tek tek toplarsak,

(7+7+3+3+7+3+2+9+5+5=51) dir.

Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır. Ancak fazla vaktinizi almamak için genel sayıları ve bağlantısını vermekle yetinelim. 

----------------

Elli âyet olup fâsılaları “عبرتم لنا” tertibinde yer alan ا، ب، ت، ر، ع، ل، م، ن harfleridir. (Elif) harfi “9 “adettir. “Âdemiyet” mertebesinden “Museviyet” mertebesine kadar gönderilenlerdir. (Be) harfi “2” adettir. “Zahir ve bâtın” ile gönderilenlerdir. (Te) harfi “5” adettir. Beş hazret mertebesinden “Tevhid” ile gönderilenlerdir. (Rı) harfi “2” adettir. Zahir ve bâtın rububiyet ile gönderilenlerdir. (Ayın) harfi “1” adettir. Ahadiyet mertebesi ile gönderdiklerinin, görünmeyende ilm-i ilahi müşahadesidir. (Lam) harfi “2” adettir. Uluhiyet mertebesinin zahir ve bâtın olarak gönderdikleridir. (Mim) harfi “1” adettir. Ahadiyet mertebesinin Hakikat-i Muhammediyeyi göndermesidir. (Nun) harfi “28” adettir. Nûr-u Muhammedinin 28 peygamber hazerat mertebesinden gönderilmesidir. 

----------------

Sûre-i Şerifin sayı değerine göz atalım.

(مرسلات) “Mim: 40” “Rı: 200” “Sin: 60” “Lam: 30” “Elif: 1” “Te: 400” harf değerlerinden oluşmaktadır. Toplarsak 40+200+60+30+1+400= 731 dir. 7+3+1= 11 dir. 

Mushaf sıralamasında (77) (7+7=14) nüzul sıralamasında (33) (3+3=6) dır. (50) (5) âyettir. Genel sayı toplamı 312 (3+1+2=6) idi. (11+14+6+5+6=42) dir. 

(5) Beş hazret mertebesi, 

(6) İman mertebeleri,

(6) Altı yön,

(11) Hazret-i Muhammed,

(14) Nûr-u Muhammedi, 

Daha başka sayısal bağlantılar vardır. Bu kadar ile iktifa edelim… 

MÜRSELAT iyilik yapılmak için,
Gerçekle batılı seçenler için,
Mazur kılmak, gerek uyarmak için,
Rahman Rahiym olan Allâh'ın adıyla,[2]

Mealen;

----------------

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1, 2, 3, 4, 5, 6, 7. Ard arda gönderilenlere, kasırga gibi esenlere, hakkıyla yayanlara, hakkıyla ayıranlara, özür ya da uyarı olmak üzere öğüt bırakanlara andolsun ki, uyarıldığınız (Kıyamet) mutlaka gerçekleşecektir.

8. Yıldızların ışığı söndürüldüğü zaman,

9. Gök yarıldığı zaman,

10. Dağlar ufalanıp savrulduğu zaman,

11. Peygamberler için (ümmetlerine şahitlik etmek üzere) vakit belirlendiği zaman (kıyamet gerçekleşir).

12. (Bu) hangi güne ertelenmiştir?

13. Hüküm ve ayırım gününe.

14. Bilir misin nedir hesap ve ayırım günü?

15. O gün vay yalanlayanların hâline!

16. Biz öncekileri helâk etmedik mi?

17. Sonra arkadan gelenleri de onların peşine takacağız.

18. Biz suçlulara işte böyle yaparız.

19. O gün vay yalanlayanların hâline!

20. Biz sizi bayağı bir sudan (meniden) yaratmadık mı?

21, 22. Sonra onu belli bir süreye kadar sağlam bir yerde (ana rahminde) tuttuk.

23. Sonra da ona ölçülü bir biçim verdik. Biz ne güzel biçim verenleriz!

24. O gün vay yalanlayanların hâline!

25, 26. Biz yeryüzünü dirileri de ölüleri de toplayan (bir yurt) yapmadık mı?

27. Orada sabit yüce dağlar yaratmadık mı, size tatlı bir su 

içirmedik mi?

28. O gün vay yalanlayanların hâline!

29. Onlara şöyle denecek: “Yalanlamakta olduğunuz şeye (cehennem azabına) gidin.”

30, 31. “Üç kola ayrılmış gölgeye gidin ki, o ne gölgelendirir ne de alevden korur.”

32. Şüphesiz cehennem, her biri saray büyüklüğünde kıvılcımlar saçar.

33. Bunlar sanki birer kızıl devedir.

34. O gün vay yalanlayanların hâline!

35. Bu, konuşamayacakları gündür.

36. Onlara izin de verilmez ki, özür dilesinler.

37. O gün vay yalanlayanların hâline!

38. Bu, hüküm ve ayırma günüdür. Sizi ve öncekileri bir araya toplamışızdır.

39. Eğer bir tuzağınız varsa, haydi bana tuzak kurun!

40. O gün vay yalanlayanların hâline!

41. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar, gölgeler içinde ve pınar başlarındadırlar.

42. Canlarının çektiği meyveler içerisindedirler.

43. Yapmakta olduğunuz şeylere karşılık afiyetle yiyin için.”

44. Şüphesiz biz iyi ve yararlı işleri en güzel şekilde yapanlar işte böyle mükâfatlandırırız.

45. O gün vay yalanlayanların hâline!

46. Ey inkâr edenler! (Dünyada) yiyin ve birazcık yararlanın! Şüphesiz sizler suçlularsınız.

47. O gün vay yalanlayanların hâline!

48. Onlara, “Rükû edin (namaz kılın)” dendiği zaman rükû etmezler.

49. O gün vay yalanlayanların hâline!

50. Onlar artık ondan (Kur’an’dan) sonra hangi söze inanacaklar?[3]

----------------

Bismillâhirrahmânirrahîm.

“Rabbi zidniy ilmâ.” “Ya rabb-i ilmimizi ziyadeleştir.”

----------------

وَالْمُرْسَلَاتِ عُرْفًا {المرسلات/1}

(77/1) “Velmurselâti ‘urfâ(n)” 

(77/1) Andolsun birbiri ardınca gönderilenlere, 

 فَالْعَاصِفَاتِ عَصْفًا {المرسلات/2}

(77/2) “Fel’âsifâti ‘asfâ(n)”

(77/2) Ve şiddetle estikçe esenlere,

وَالنَّاشِرَاتِ نَشْرًا {المرسلات/3}

(77/3) “Ve-nnâşirâti neşrâ(n)”

(77/3) Yaydıkça yayanlara,

فَالْفَارِقَاتِ فَرْقًا {المرسلات/4} 

(77/4) “Felfârikâti ferkâ(n)”

(77/4) (Hak ile bâtılı) birbirinden iyice ayıranlara;

 فَالْمُلْقِيَاتِ ذِكْرًا {المرسلات/5}

(77/5) “Felmulkiyâti zikrâ(n)”

(77/5) Bir öğüt bırakanlara,

عُذْرًا أَوْ نُذْرًا {المرسلات/6} 

(77/6) “‘Uzran ev nuzra(n)”

(77/6) Gerek özür için olsun, gerek uyarı için,

إِنَّمَا تُوعَدُونَ لَوَاقِعٌ {المرسلات/7} 

(77/7) “İnnemâ tû’adûne levâki’(un)”

(77/7) Şüphesiz, size vaadedilen gerçekleşecektir.

----------------

 5. Âyet-i kerime zikir âyetlerindendir.

----------------

 Mürselât (77/1-7) “Ard arda gönderilenlere, kasırga gibi esenlere, hakkıyla yayanlara, hakkıyla ayıranlara, özür ya da uyarı olmak üzere öğüt bırakanlara andolsun ki, uyarıldığınız (Kıyamet) mutlaka gerçekleşecektir.” 

-----------------

 1-7. âyetler, kıyametin gerçekleşeceğine dair bir yemin cümlesidir. Bu âyetlerde geçen beş sıfatın kimlere veya neye ait olduğu konusunda farklı görüşler bulunmakla birlikte, İbnü'l-Arabî’nin yorumu bunları doğrudan ilâhî tecelliler (enver) olarak anlamaktadır.

 “Mürselat” Risalet ten fiil yapılarak fiil yapıldığı görülmektedir. Âyetlerin devamında Alllah (c.c.) göndermiş olduğu peygamberler, uyarı getiren melek ve kavimlerin başlarına gelen haberlerin azap ile gönderilmelerine işaretler görülmektedir. (M.D.)

 "Mürselât" , “kalplere ve nefislere gönderilen kahır ve lütuf nûrlarıdır” . Ona göre Allah Teâlâ bu nûrları, kullarının kemâle ermesi ve kıyamet hallerini idrak etmesi için göndermektedir. “Urfen” ifadesi, bu gönderilişin “iyilikle, tanınan bir düzen içinde” gerçekleştiğini gösterir. Yani bu tecelliler, bir düzen ve intizam içinde, ardı ardına gelir.[4]

 Nefsi emmarenin vehim rüzgarı ile razı olunmamış olan kavimlere gönderilen kasırga o kavimleri ve kişiyi hakikatten helake sürüklemektedir. 

 Bu şiddetli rüzgarlar hakkani yöne dönerse gönlünde muhabbet rüzgârları esip, seni sarsmaya başladığı zaman. “İzâ zülziletil ardu zilzâleha” (99/1) âyetinde bahsedildiği gibi o vuruntular, sana gelmeye başladığı zaman, senin hayâl gücün çatlamaya başlar. (M.D.)

 “Nefsânî sıfatları ve perdeleri yok eden kahır tecellileri” dir. Bu tecelliler, tıpkı bir kasırganın önüne kattıklarını savurduğu gibi, insanın Hak’tan uzaklaşmasına sebep olan nefsânî bağları, benlik ve enâniyet perdelerini ortadan kaldırır. Bu yönüyle “âsıfât”, celâl tecellilerinin (kahır, gazap, kahr) bir yansımasıdır.

 “Yaydıkça yayanlara andolsun.” “Âsıfât’ın yok ettiği ve helak ettiği şeyleri yeniden dirilten, yayan ve ihya eden nûrlar”dır. “Nâşirât”, “muhabbet ve rahmet tecellilerinin (rahmet ve lütuf nûrları)” yayılmasıdır. Kahır tecellileri (âsıfât) nefsânî perdeleri yok ettikten sonra, bu rahmet nûrları kalbi kuşatır, ilâhî ahlâkı yayar ve kişiyi Hak’tan alıkoyan engelleri tamamen kaldırır.

 “Celâl” ve “Cemâl” tecellileri arasındaki dengeyi göstermesi açısından önemlidir. Önce kahır (âsıfât), sonra lütuf (nâşirât) gelir. [5]

 Hakkıyla yayanlar ve hakk’ı ayıranlar; Vehim ve ilhamı vahiy, ilham ve firaset ile Hakk’tan batılı ayıranlardır. (M.D.)

 “Fârikât”, Hak’tan gelen ile nefsânî arzuları, doğru ile yanlışı, hakikat ile vehmi birbirinden ayırır. “Her birini kendi makamında ikame ederek birbirinden ayırt eder”. "Mülkıyât" ifadesi“ilim ve hikmeti (zikri) ilkâ eden tecelliler”dir. “Zikr”, Allah’ı anmak ve hatırlamak demektir; fakat bu âyette kastedilen, ilâhî bilginin (marifet) ve hikmetin kalbe atılmasıdır. Bu tecelli, “fenâ” halinde değil, fenâdan sonra “bekâ” mertebesinde gerçekleşir. Şöyle ki:

 Fenâ hali henüz tamamlanmamışsa, bu ilim ve hikmetin akledilmesi vehmin karışmasına sebep olabilir.

 Ancak fenâdan sonra, tecelli “ilim ve hikmeti bir ilkâ (kalbe atma) olarak” zuhur eder; bu ilim artık vehimden arınmış, saf bir marifettir.[6]

 Özür ve uyarı için öğüt bırakanlar resüller ve onların resülleri olan irfan ehlidir. Hakk’tan alınan vahiy ve ilham ile nefsi emmarenin vehim ve hayali ile yaşayanları uyarır. Ve Hakikat-i Muhammediye karşı yapmış oldukları haksızlıklarından özür dileyebilmeleri için öğüt verirler. (M.D.)

 Uzren (özür): Bağlı olanlar, tevbe edip Allah’a yönelenler için bir “özür” (günahlarının silinmesi, sıfatlarının ve nefsânî hallerinin bağışlanması) anlamına gelir.

 Nüzrâ (uyarı): Tabiatın ve bedenin örtülerine gömülmüş, gaflet perdeleri ve şehvetler sebebiyle Hak’tan perdelenmiş olanlar için bir “uyarı” (tehdit ve ikaz) anlamına gelir.

 Kıyamet mutlaka gerçekleşecektir. Kişi kendi hakikatini idrak eder daha bu dünya hayatında idraken kıyametini koparacaktır. Ya da hayali yaşantısı ile zahiri yaşantısı son bulacak ve mecburi kıyamet üzerine kopacaktır. (M.D.)

 Bu beş tecelli üzerine yapılan yeminin cevabı, kıyametin mutlaka gerçekleşeceğidir. Kıyamet, sadece fizikî dünyanın sonu olarak değil, aynı zamanda “her an yeniden halk ediliş” (tecdîd-i halk) anlayışıyla da ilişkilidir. Kıyamet, aynı zamanda nefsânî perdelerin tamamen kalktığı, hakikatin (el-Hâkka) zuhur ettiği andır. O gün, “mürselât” ile “mülkıyât” arasında anlatılan tüm tecellilerin nihai sonucu ortaya çıkacaktır.[7] 

----------------

فَإِذَا النُّجُومُ طُمِسَتْ {المرسلات/8} 

(77/8) “Fe-izâ-nnucûmu tumiset”

(77/8) Hani o yıldızlar silindiği zaman,

----------------

 Yani “yıldızların silindiğin hakikatini anladığın zaman, 

 Kûr’ân Âyetlerini mutlak sûrette iki yönlü, yani afa­ki ve enfüsî olarak biri, genel mânâda, diğeri de, kendi içimizdeki yaşam şekliyle anlamak zorundayız. 

“Nucûm” yıldızılara afakî mânâda,

 O yıldızlar silindiği zaman, diye ifade edilmişse de; 

 Biz burada enfüsî mânâsı itibariy­le, şahsımızda yaşanması gerektiği şekliyle baktığımızdan, bu yıl­dızların her birerlerimizde mevcud olan ve baş tacı etmeye çalıştığımız “nefs’in hayali yıldızları” olduğunu idrak etmemiz zor olmayacaktır. Gökyüzündeki yıldızları bir an bir kenara koyalım. Her varlığın kendi varlığında bir yıldızlığı vardır. Yani yöneldiği şey ki, ilk yöneldiği kendi nefsidir; 

 “Ben, ben, ben,” “ben böyle bilirim,” “ben yaparım,” “benden üstün yok,” gibi vs. benlik yıldızı ki, kendisini aydınlatan bireysel kaynağıdır.

 Meseleye bu yönüyle baktığımızda meydana gelen ifade “Hani o yıldızlar silindiği zaman” şeklinde oluşmaktadır. 

 Yani beşeri mânâda aydınlandığımız (dikkat edin nûrlandığımız) değil... 

 Esasında bu nefsani mânâda olduğundan; nefsaniyet kesif olduğundan, kesafet de, zulmet olduğundan karanlıktır.

 “Aydınlandığımız,” yerine beşeri bakımdan “karardığımız,” demek daha doğru olacaktır. 

 Yani Hakikat-i Muhammed-i nûruna ulaştırmayıp, kendi karanlığında bırakır. 

 Kişi nefsaniyetine ve yıldızların nefsaniyetine yöneldiğinden Hakikat-i Muhammed-i kamerine ayna, aydınlık ulaşamaz çünkü o yıldız kendisine mani olur ve o yıldızlardan aldığı benlik düşüncesi ile aydınlandığı zannı ile hareket eder.

 En büyük yanılgı, bu beşeriyyet “nefsaniyyet hayali yıldızlarının” peşinden koşmaktır. 

 Bu yıldızlara yönelmede ışık bu yıldızlardan alınır ki buna yoğunlaşıp insânlara örnek oluyorum zannederler. Bilindiği günümüzde sinema, müzik, yeni moda youtuber yıldızlığı vardır. Ve son günlerde birçoğuna yapılan kişinin aklını başından alan madde kullanımıdır. Hayali olarak yıldızlaşmış gibi görülen bu nefsani haller aslında kendi beşeriyetini ön plâna çıkarıp, kendi yıldızından aldığı bilgilerle başkalarına “ziya” yerine “ziyan” verirler. 

 Gerçekten Hakikat-i Muhammed-i kamerinden (nûrundan) aydınlanmaya çalışılmış olsa, bunlara itibar edilmez. 

 Burada dışarıdaki yıldızları araştırmak yerine hemen yakınımızdaki kendi nefs yıldızımızı tanımaya çalışmak daha gerçekçi olacaktır.

 Yani kendimizde varlığını var zannetiğimiz ama aslında “hayal” olan (hayalimizden kaynaklanan) benlik yıldızlarının silinmesidir. 

 Cenâb-ı Hak, ey kulum dikkat et sen de öyle bir heva 

yıldızları var ki onları sildiğin an, ancak beni bulur, bana ulaşırsın. Aksi takdirde bu sende olduğu müddet-çe, kitapları yutsan, arapça alîmi olsan, hâfız olsan, ne yaparsan, ne olursan ol, hevandan kurtulamazsın denmektedir.

 Yıldızların silindiği an, “insanların kaybettikleri ilimlerin farkına vardıkları” andır. Burada kastedilen, dünyada iken gafletle terk edilen ya da önemsenmeyen hakiki ilimlerin (ulûm-ı hakîkî), kıyamet anında apaçık ortaya çıkması ve insanın onları ne kadar kaybettiğini idrak etmesidir.

 Bizlerin beşeriyetimizden kaynaklanan “hayali varlığımız” nedeni ile kendilerimizi bir yıldız gibi gördüğümüzden, bunun silinmesi de âyette “yıldızlar silindiği zaman” şeklinde ifade edilmiş bulunuyor. 

 Yani “bu yıldızlar yok, sen bu yıldızları üretiyorsun, bunlar sende olduğu müddetçe bana ulaşman mümkün değildir,” diyerek, Cenâb-ı Hakk “silinen yıldızlar” hitabı ile bizleri ikaz etmektedir.

 Senin “kararan yıldızların (hakikat-i olmayan yıldızlar)” sende yandığı, parladığı, seni o hayalen aydınlattığı sürece “Hakikat-i İlâhiyye”ye ve Hakkani nûrlanmaya yolun yoktur. 

 O hal­de seni aydınlattıklarını zannettiğin küçücük yıldızları gönül penceresinden silip-söndürüp, terk edip, Hakikat-i Muhammed-i kameri ve ilâhiyat güneşi ile ay­dınlanmaya çalışmak lehine olacaktır. 

 Böylece نُّجُومُ “Nucum” yıldızının nefsi yönünü ifade etmeye çalıştıktan sonra, onun diğer yönünü de idrak etmeye çalışalım. Eğer ona Rahmâni yönden bakmağa çalışırsak, içinde bulunan öz mânâsını şöyle anlayabiliriz.

 (nun) “nûr’u hakiki” ► “hakikat yıldızı”

 (cim) “cemâl-i hakiki” ► “hakikat güneşi”

 (vav) “vahdet-i hakiki” ► “vahdet-i vücut”

 (mim) “Hakikat-i Muhammed” ► “hakikat 

kameri” ni ifade eder diyebiliriz.

 Eğer bilinçli ve gerçekçi bir seyr çalışması yapabilirsek, yıldızın “hayal”lik özelliğini “hakikat özelliğine çevirebiliriz ancak ondan sonra bizim yolumuz “hakikat (ilahiyat) kameri” ne, oradan da “hakikat (ilâhiyat) güneşi” ne doğru yol almağa başlar. (M.D.)

 “Tumiset” (silinmek) fiilini “Allah’ın, o kişilerin gözlerinden yıldızların nûrunu alması” şeklindedir. Yani cehennem ehli, yıldızların fizikî varlığını görebilir, fakat onların “nûr” vasfını göremez. Bu, dünyada iken Allah’ın âyetlerindeki nûru göremeyen gözlerin, âhirette de aynı körlükle cezalandırılmasıdır.

 “Nasıl ki dünyada, şeriatın getirdiği hakikatlerin nûrlarını görmekten kördüler, aynı şekilde ateş içinde de bu yıldızların ve diğer kâinat cisimlerinin nûrlarını görmekten kördürler.” 

 Bu te’vil, “küfür” kavramının aslında bir nevi “gözleri örtülü olma” hali olduğunu vurgular.

 Âyet kıyamet sahnelerini tasvir eden yönünü derin bir sembolizme dönüştürür ve maddî âlemin çöküşü karşısında bile ilâhî hikmetin ve varlığın özünün devam ettiğini gösterir.[8] 

----------------

 وَإِذَا السَّمَاء فُرِجَتْ {المرسلات/9}

(77/9) “Ve-izâ-ssemâu furicet”

(77/9) Gök yarıldığı zaman,

----------------

 Hani daha evvelce Tebareke-i Şerifte, 

 “bak bakalım gökyüzünde bir çatlak bir tefavut bir uygunsuzluk görebilecek misin?” (67/3)

 Diye ikaz edildiği halde ve arkasından da “tekrar, tekrar bak,” burada kendini bilen insan için, bizim başımızda, bizi saran hayâli bir şey bulamayacaksın denildiği halde, burada ise, gökyüzü çatladığı zaman deniyor. 

 Demek ki onun bir süresi vardır. Yâni gökyüzündeki nizamın da bir süresi vardır. Bu nizamın süresi bittiği zaman gökyüzünde bu hâdiseler oluşacak. Zâhirde böyle olduğu gibi gönlümüzde de bu böyle olacak. Hayâli bir gökyüzü, her birerlerimizin akıl semâsında mevcûttur. Yâni kişi kendini tanımazdan evvel, nasıl ki hayâli bir yaşantı yaşıyorsa, hayâl âleminde yaşıyorsa, buna zâhiren gaflet cenneti, hayatı da denilebilir. Neden? Çünkü namaz kılmaz, oruç tutmaz, işte şuraya gitmez, buraya gitmez. Dini vecibeleri yerine getirmez. Bu nefsinin cennetidir. Kayıtsız yaşamak, beşeri nefsinin cennetidir.

 İşte sende de, Hakîkat-i ilâhîye sarsıntıları başladığı zaman. Yâni gönlünde muhabbet rüzgârları esip, seni sarsmaya başladığı zaman. “İzâ zülziletil ardu zilzâleha” (99/1) âyetinde bahsedildiği gibi o vuruntular, sana gelmeye başladığı zaman, senin hayâl gücün çatlamaya ve yarılmaya başlar. Hayâlindeki dünyan hayâli dünyan, yalancı dünyan, aslında olmayan, senin kendi kendine var ettiğin o dünyan, kendi haline, yâni yokluk haline dönüşmeye başlar. 

 İşte bir şeyin birden, bir anda ortadan kalkması müm-kün değildir. Ya camisi yıkılırken minaresi yıkılır, tavanı çöker. İşte bizimde nefsani düşüncelerimizin hayâli, düşüncelerimizin, hayâli kurgularımızın birer ikişer direklerin, ortadan kalkmasıyla, o gök kubbe yâni çatı kendimize kurmuş olduğumuz hayâli dünyanın, semânın çatısı, yavaş yavaş böyle çatlamaya patlamaya başlar ve yarılır. Zâten, bu bizim başımızda bizi saran hayâl kubbesidir. İşte böylece nefsin hayvani ruh tarafı, gökyüzünün insân-i ruh gökyüzünden, ayrılması çatlaması ve yarılmasıdır.

 Nefsin hayâl dünyası çatlayıp-yarılmadıktan sonra, gerçek fezaya ulaşmamız mümkün değildir. Yâni “semâvati vel ard” deniyor. Bu semâvatın dünyanın aktarından kurtulamıyoruz bizde o semâ çatısı olduğu sürece. Yâni hayâlimizde var ettiğimiz kubbe çatlamadıkça, onun dışına çıkmamız mümkün olamıyor.[9] “ İz- -T-B- ” 

----------------

 وَإِذَا الْجِبَالُ نُسِفَتْ {المرسلات/10}

 (77/10) “Ve-izâ-lcibâlu nusifet”

 (77/10) Dağlar ufalanıp savrulduğu zaman, 

----------------

 Fizik beden vücûdumuz yeryüzü ve dağ hükmündedir. Her birerlerimizin vücûtlarında tabîattan kaynaklanan toprak oluşumları yani şartlanma dağlarımız değişmeye başladığı zaman ve anasır-ı erbâanın toprak kısımları ufalanıp savrulunca kişinin elinden alınmış demektir. (M.D.)

 Bu hâle gelen kişi artık sırtında taşıdığı nefsi beden yükünü yavaş yavaş yere aslına indirerek oda kendi aslı yani hakit-i olan ruhani tarafı ile ünsiyet kurmaya başladığı zaman kendisinde büyük bir hafifleme olacaktır bu halde ise seyri daha hızlanmış olacaktır.[10] “ İz- -T-B- ” 

 Gülşen-i raz ile devam edelim,

********* 

 Temsil

- Görünmez doğru olarak a’mâya renkler; 

 Eğer yüz yıl etsen nakil, getirsen delîller. 

- Yeşil, al, sarı, ak hep karşısında; 

 Siyâh bir renk gün, gece karşısında. 

********* 

 Dünyâ yaşamından sonra ölüm ötesindeki yaşantı bizim düşündüğümüz yaşantı şekillerinden çok daha değişik bir yaşantıdır. Eğer îmân ehli bu yaşantının gerçek yönünü bilmiş olsalar hemen ölmek isterler. Ehlullah bu konuda birçok sözler söylemişlerdir ancak insanlar onları gereği gibi değerlendiremedikleri için birçoğu sâdece okuyup geçmiştir.

 Bizler dahi baş gözümüzle güneşe baktığımızda tek renk gibi görüyoruz oysa güneşin hakîkatte değişik yedi rengi vardır ve baş gözümüz bizi yanıltıyor. İşte bu baş gözümüzün görüşü çok daha ileri derecede olsa hareket hâlinde yoğunlaşmış bulutumsu bir şey görecek sâdece çünkü gerçekleri zâten öyledir. Bizler kısıtlı olan baş gözümüzün görüşüyle gördüklerimizi onların gerçeği zannediyoruz. 

 Maddenin yapısı atomdan meydana gelmiştir ve atomun etrâfında da durmaksızın dönen nötronlar protonlar vardır. En küçük birim bu halde ise onların meydana getirdiği oluşumda bu halde demektir ancak bizlerin kısıtlı görüşü olduğu için onu tespit edemiyoruz. Bizler gördüklerimizin kaba hallerine göre değerlendirme yapıyoruz. 

 Görüşümüz gerçeğe döndüğü anda “gökler ve arz değiştiği zaman” (14/48), “dağlar savrulduğu zaman” (77/10) v.b Âyet-i Kerîme’lerin sadece gelecekte olacak işler değil hâli hazırda durmaksızın olan işler olduğunu anlarız. 

 Kulak içinde aynı şeyler geçerlidir. Çevremizde bir sürü ses dalgaları yayılıp durmaktadır ve bizim sınırlı kulağımız bunları duymaz. Ancak kulağımız bunları duymuş olsa bu sefer ne uyku uyuyabiliriz ne de başka bir şey ile uğraşabiliriz, başımızın üzerinde arı kovanı gibi olmuş bir beyin olur. 

 Bu nedenledir ki beş duyumuzu yerli yerinde kullanmamız gereklidir. O beş duyunun bize verdiği hükümleri ihtiyatla karşılamalıyız.[11] “ İz- -T-B- ” 

----------------

وَإِذَا الرُّسُلُ أُقِّتَتْ {المرسلات/11} 

(77/11) “Ve-izâ-rrusulu ukkitet”

 (77/11) Elçiler, tayin edilen vakitlerine erdirildikleri zaman,

----------------

 “Er-Resülü” genel olarak resüllerin yani risalet mertebesini vaktinin sona erdiği zaman fenâfillah mertebesine geçildiği zamandır. 

 Efendimiz (s.a.v.) Mir’aca çıktığı zaman sidret’ül münteha[12] ulaştıkları Cebrail a.s. ben buradan daha ileriye gidemem yanarım ya Resülulah deyince Efendimiz (s.a.v.) yanarsam ben yanasyım demiştir. Ve Mevlânâ hazretleri Mustfa (s.a.v.) in koltuğunun altında başka bir hadise vardı diye bu olayı dile getirmiştir. Görüldüğü gibi elçiliğin bir sınırı vardır. Hakikat-i Muhammediyi oluşturan resüller Âdem (a.s.) dan Muhammed (s.a.v.) kadar mertebeleri vakitleridir. Kişi varlığında-enfüsünde seyr-i sülüğünde hangi peygamber hazeratının mertebesine ulaşmışsa onun tayin edilen vaktine ulaşmış ve bir öncekinin vakti geçilmiş olur. (M.D.)

 İnsanın iç ve dış âlemindeki tüm “elçiler”in (yetiler, ilhamlar, tecelliler), ezelde takdir edilmiş olan kendi “vakit”lerine (ecellerine, kemâl anlarına) ulaştıkları anı sembolize eder. Bu an, hakikatin bütün çıplaklığıyla zuhur ettiği, her şeyin olduğu gibi göründüğü ve herkesin kendi ezelî istidadının (hayır veya şer) karşılığını bulduğu “kıyamet” anıdır.[13]

----------------

لِأَيِّ يَوْمٍ أُجِّلَتْ {المرسلات/12}

 (77/12) “Li-eyyi yevmin uccilet”

 (77/12) Bunlar hangi güne ertelendiler?

لِيَوْمِ الْفَصْلِ {المرسلات/13} 

(77/13) “Liyevmi-lfasl(i)”

 (77/13) Ayırt etme gününe bırakılmıştı.

----------------

 [yevm] ve [el–fasl] sözcüklerinden oluşan bu ifade, “ayırt etme günü” anlamına gelen bir isim tamlamasıdır. Kıyâmet günü olarak belirtilmiştir.

 Kişi daha bu dünya hayatını kıyametini koparmış ve gönlünde birliği sağlamışsa onun için ayırt etme-hüküm günüdür. Hüküm günü bilindiği gibi cennetlikler (cemal) ve cehennemlikler (celal) esmâ zuhurları birbirinden ayrılmış olacaktır. Zâhir yaşantıda bunları ayırmak güçtür. Hepsi birbirine karışmış durumdadır. 

 (Küçük Âlem / İnsan) Boyutu: İçsel Ayrışma

 İbnü’l-Arabî’ye göre “yevmü’l-fasl”, aynı zamanda insanın iç dünyasında sürekli yaşanan bir olgudur. Nefs mertebeleri ve manevî yolculuk (seyr u sülûk) bu içsel “fasl”ın en belirgin örneğidir:

 Nefs Mertebesi Vasfı “Ayırt Etme Günü” ile İlişkisi

 Nefs-i Emmâre; Kötülüğü emreden, hevâ ve arzularının esiri, 

 Bu nefsin sahibi için “fasl”, nefsinin arzuları ile Hak’tan gelen emirler arasında bir tercih yapmasıdır. Eğer nefsine uyarsa, âhirette de bu tercihin sonucuyla yüzleşir.

 Nefs-i Levvâme; Pişmanlık duyan, sürekli kendini kınayan, 

 Bu mertebe, kişinin kendi içinde bir “fasl” (ayrışma) yaşadığı bir geçiş aşamasıdır. Kişi, yaptığı hatalardan pişmanlık duyarak iyi ile kötüyü kendi içinde ayırt etmeye başlar.

 Nefs-i Mutmainne; Huzur bulan, tatmin olmuş, Hakka teslim olmuş Bu nefsin sahibi, “yevmü’l-fasl”ın hakikatini dünyada iken yaşar. O, nefsinin arzuları ile Hak’tan gelen emirler arasında tercihini yapmış, huzur bulmuştur. 

----------------

وَمَا أَدْرَاكَ مَا يَوْمُ الْفَصْلِ {المرسلات/14} 

(77/14) “Vemâ edrâke mâ yevmu-lfasl(i)”

(77/14) Bildin mi, nedir o ayırma günü?

----------------

 “ve mâ edrake” bakın “kef” dedi, o ise muhatap/hitab edilendir, işte böylece karşımıza muhatap geldi. Burada bu hitabı iki yönlü anlamamız gerekiyor, birisi mutlak sûrette Aleyhisselâtü Vesselâm Efendimize olan hitap, biride onun ümmetine olan hitaptır. Burada bunu ayırmamız lâzımdır. Ayırmamız lâzımdır ki, sonra tekrar birleyebilelim. İki ayrı özelliğin hakîkatlerini idrâk edip, tekrar birleyebilelim. Şimdi, bu hitap evvelâ, (s.a.v.) Efendimize geldiği için, evvelâ onun yönüyle bakalım. “Ve ma” burada düşünüyoruz, öyle birşey ki bu, “Vemâ edrâke mâ yevmu-lfasl” “Ey habibim sen bu Ayırma gününün olduğunu idrâk ettin” Yâni benim sana bildirdiğim hakîkatlerle vermiş olduğumu idrâk ettin.

 Neden? Çünkü yapılan eğitim ile zâten Efendimiz (s.a.v) kendinde olan Hakk’ı, Hakikati anlamak ile onu yaşadı, idrâk etti. “Yevmu-lfasl” nın olduğunu mutlak olarak, hiçbirimizin anlayamayacağı kadar, yüksek bir seviye ve derecede idrâk etti. İşte onun tasdiki budur. Yaşadın yâni “derk” ettin. 

 Derk/idrak= “Lügatta. Anlayış. Kavrayış. Akıl erdir-mek. Fehim. Yetiştirmek.” Ma’nâsında geçmektedir ki, “kişinin bünyesine işlemiş müşahedeli bilgi” demektir. 

 Ama bu husus bize döndüğü zaman, ümmete döndüğü zaman, bu âyetin muhatabı biz olduğumuz zaman, “vemâ edrâke” orada “mâ” soru hükmüne geldi, olumsuz hükmüne geldi. Sen bu “yevmu-lfasl’ı idrâk etmedin yâni edemedin. Yâni bu Hakk’ın ne olduğunu idrâk edemedin. “Vemâ edrâke mâ yevmu-lfasl” yevmu-lfasl’ın ne olduğunu sen idrâk edemedin veyahut edebildin mi? Veya etmeye çalış, gibi dikkatimiz çekilmektedir. 

 Efendimiz (s.a.v) hakkında sen mutlak olarak yevmu-lfasl idrâk ettin ve yaşadın, ama bu bize döndüğü zaman, Biz Hakk’ı yaşamadığımız için, yevmu-lfasl’tan haberimiz olmadığı için “ve mâ edrake” siz bunu idrâk etmediniz. Neyi “ve mâ” etmediniz “yevmu-lfasl” Ayrılmış olanı idrâk etmediniz, ama etmeye çalışın. Mâdem ki bu “yevmu-lfasl” diye bir özellik var, bir bilgi, ilim vardır. O zaman bu âyetle bizi oraya yöneltmekte ve bunun ne olduğunu yavaş yavaş şerh etmek için değerini bize anlatmak için “yevmu-lfasl” Diye devam etmektedir.

 Bilindiği gibi Muhyiddin Arabi hazretleri, Hakikat-i Muhammedi-i resüllerinin özelliklerini her bir resüle ait olan hikmetle “fass”lara ayırmış ve hakikat ve marifet yönlerini bildirmiştir. (M.D)

 “ve mâ edrâke” ifadesi, İbnü’l-Arabî sisteminde “yevmü’l-fasl”ın mahiyetinin beşerî idrakle kavranamayacağını, onun ancak vuku bulduğunda yaşanarak (hakka’l-yakîn) bilinebileceğini ifade eder. Bu, bir uyarı olduğu kadar, aynı zamanda insanın gayb karşısındaki acziyetinin bir itirafıdır.

 Fütûhât-ı Mekkiyye’sinde işlediği “ilim mertebeleri”ne göre, insanın idraki üç mertebeden oluşur:

 Yakîn Mertebesi/ Açıklama/“Yevmü’l-fasl” ile İlişkisi

 İlme’l-yakîn/ Haber yoluyla bilmek./ Yevmü’l-fasl’ı sadece duymuş olmak.

 Ayne’l-yakîn/ Müşahede ederek bilmek./ Yevmü’l-fasl’ın bazı tecellilerini keşf yoluyla görmek.

 Hakka’l-yakîn/ Bizzât yaşayarak bilmek./ Yevmü’l-fasl’ın hakikatini ancak o gün bizzât yaşayarak kavramak.

 “Ey insan! Sana soruyorum: ‘Ayırt etme günü’nün ne olduğunu sen nereden bileceksin? Onun mahiyeti, senin dünyevî aklınla, duyularınla veya hayal gücünle kavrayabileceğin bir şey değildir. O, ancak vuku bulduğunda, bizzât yaşanarak (hakka’l-yakîn) bilinebilecek olan en büyük hakikattir.”

 “Yevmü’l-fasl”, aynı zamanda insanın iç dünyasında her an yaşanan bir olgudur: Kişi, nefsinin arzuları (hevâ) ile Hak’tan gelen emirler (vahiy, vicdan, akıl) arasında sürekli bir “fasl” (ayrışma) yaşar. Bu içsel tercihler, kişinin âhiretteki ebedî “fasl”ının (mümin-kâfir ayrışmasının) temelini oluşturur.

----------------

 Dünya yaşantısında cennet ve cehennem ehli, nefs ve Allah ehli karışık halde birlikte yaşamaktadır, ahirette ise onlar kesin olarak ayrılacaklardır. Cehennem ehli bu cennete gidenler ile biz bir ömür boyu birlikte yaşadık ama şimdi cehennem ehliyiz, onların yaptıklarını bizler neden yapmadık, imkânımız da vardı, gibi düşüncelerle kendilerini levm edeceklerdir. 

 Bu Âyet-i Kerîme ile açık olarak anlaşılyor ki, cennet ve cehennem ehilleri ahrette ayrılacaklardır. Celâli isimler cehenneme, Cemâli isimler ise cennete gideceklerdir. Zâten başka mahalde yoktur. Böylece, esmâ-i ilâhiyyenin dünyadaki bütünlüğü kalmayacaktır. İşte bu yüzden dünya çok büyük bir esmâ-i ilâhiye tecrübe sahasıdır. Cennette celâli isimler olmadığından, eğer bir kimse dünya da yaşamadan doğrudan cennete girmiş olsa idi celâli, esmâ-i ilâhiyyenin câhili olurdu. Ayrıca bir kimse gene dünya da yaşamadan cehenneme girseydi oda cemâli isimlerin câhili olurdu. Ve o zaman esmâ-i ilâhiyye de kemâl üzere olamazdı bu da gerçek bir Âdem olmasına mâni olurdu. 

 İşte bu yüzden dünyada ki yaşam bütün âlemlerdeki yaşamın, en değerlisi dir. Belki biraz zorlukları vardır ama bütün bulara değecek kadar değerlidir. İşte bu tecrübeyi kazandırmak için, Cenâb-ı Hakk, “Âdem” (a.s.) yeryüzüne indirmiştir. Ve ona bütün zıt isimleri öğretmiştir. İnsân-ı Kâmil ve bütün Peygamber evliyaullah makamlarını burada kazanmışlar. 

 İşte bu yüzden cennette, celâli isimler hükümsüz kalmakta, cehennemde ise cemâli isimler hükümsüz kalmaktadır. Böylece tecelli ilâhiyye ikiye ayrılmış olacaktır.

 “ İz- -T-B- ”

----------------

وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِّلْمُكَذِّبِينَ {المرسلات/15} 

 (77/15) “Veylun yevme-izin lilmukezzibîn(e)”

 (77/15) Vay hallerine o gün yalanlayanların.

----------------

Veyl bilindiği gibi yazıklar olsun mânâsındadır. Türkçe de tüh, tüh, tüh niye böyle olmuş? Gibi pişmanlik örneği gibidir. “Veylun” yazıklar olsun şu kimselere ki; yevme-izin lilmukezzibîn. “O gün yalanlayanların.” 

 Bu mevzu ile ilgili olarak, Yıldızın sönmesini, göğün yarılması ve ayırma günü olan kıyameti yalanlayanlara yazıklar olsun. (M.D.)

 Kendi bünyemizde yaptığımız veyller vardır, yâni karşı tarafa aktarmadan, veyl oluşturacak hadiseler vardır. Bu daha ziyade kendi bünyemizde oluyor. Öyle şeyler düşünüyoruz ki hiç olmaması gereken şeyler karşımızdaki için. Lisâna getirmeden düşüncemizden geçiyor sadece ve bunlar da böyle aynı hükmün altına giriyor. Ve biz bu düşüncelerimizi yaptığımız zamanlarımızı öldürmüş oluyoruz. Katili oluyoruz o zamanlarımızın. Veyl hükmünü alacağımız zamanlar içerisinde ey kulum ne güzel söyledin, ne güzel düşündün ne güzel zikrettin hitabına mazhar olmak bir yandan çok daha kıymetlidir. “ İz- -T-B- ”

 Zahir ve batın yapılan ikaz ve uyarılar nefs-i 

emmarelerine zor gelenlerini inkar etmeyi kalkmaları, bu ihtarı almalarına sebep olmalıdır.

 Bu süre içinde 10 defa tekrar edilen âyet-i kerime herhalde tesadüfi değildir.

 (10) Fenâfillah mertebesidir. İsteyin ya da istemeyin, kabul edin ya da etmeyin idraken veya Hakk’ta fani olduğunuzu anlayacaksınız ya da kıyamet ile bu ortaya çıkacaktır. (M.D.) 

----------------

أَلَمْ نُهْلِكِ الْأَوَّلِينَ {المرسلات/16} 

(77/16) “Elem nuhliki-l-evvelîn(e)”

(77/16) Önce gelenleri helak etmedik mi? 

ثُمَّ نُتْبِعُهُمُ الْآخِرِينَ {المرسلات/17} 

(77/17) “Summe nutbi’uhumu-l-âhirîn(e)”

(77/17) Sonra geridekileri de onlara katarız.

----------------

 Klasik tefsirlerde bu âyetler, Allah’ın geçmişteki inkârcı kavimleri (Âd, Semûd, Nûh kavmi gibi) helak etmesi ve kıyamet gününde de sonraki inkârcı toplulukları aynı azaba uğratacağı şeklinde anlaşılır. “Önce gelenler”, Nûh, Âd, Semûd, Lut, Medyen kavimleri ve Firavun gibi helak edilmiş topluluklardır. “Sonrakiler”, bu azgın kavimlerin yolunu takip eden ve onlara benzeyen daha sonraki inkârcılardır. Yani âyet, Allah’ın sünnetinin (değişmez yasasının) bir ifadesidir: Tarih boyunca azgınlık ve isyanda bulunan toplumlar, helak edilmiş; kıyamet gününde de tüm inkârcılar, bu helak olanların akıbetine dâhil edileceklerdir.

 “Önce gelenler”, nefs-i emmâre mertebesinde takılıp kalan ve tuğyan eden eski kavimler değil, aynı zamanda her insanın nefsinde en baştan beri var olan azgınlık potansiyelidir. “Sonrakiler” ise, aynı azgınlık yolunu takip eden daha sonraki nefsânî arzular, kötü alışkanlıklar ve isyan halleridir. İnsan, iç âleminde bu “önce gelen” azgınlıklara uydukça, aynı akıbete (manevî helake) uğrar.

- Her varlığın Allah’ın ilminde ezelî bir hakikati (ayn) vardır.

- Bu ayn, o varlığın istidadını (hayır veya şer yönünü) belirler.

- “Önce gelenler”: A‘yân-ı sâbitelerinde şer istidadı ağır basan, ezelde küfür ve isyan üzere takdir edilmiş olan varlıklar.

- “Sonrakiler”: Aynı şekilde şer istidadına sahip olan ve bu istidadı daha sonra açığa çıkaran diğer varlıklar.

- “Onlara katmak”: Allah’ın adaleti gereği, aynı istidadı (şer) taşıyan tüm varlıkların aynı azaba müstahak olmaları.[14]

 Önce ve sonra gelenlerin bir yönünüde daha önce ve sonra gelen Âdem nesilleridir. Bizim dünya üzerinde yaşadığımız Âdem nesli ne ilk ne son Âdem neslidir. 

 Şeyh-i Ekber Muhyiddin ibni Arabi’, Mekke’de kaldığı iki yıl boyunca sık sık Kâbe’yi tavaf edermiş. Bir seferinde Kâbe’yi tavaf ederken, herkezin gölgesi olduğu halde, çok uzun boylu bir adamın gölgesinin olmadığını farketmiş. Uzun boylu adam tavaf ederken; 

 -“Bizler de sizler gibi bu beyti tavaf ediyoruz” dermiş.

 Yanına yaklaşıp, kim olduğunu sorduğunda:

 – Ben senin büyük atalarındanım, demiş.

 – Sordum:

 – Hangi asırda yaşadınız?

 – Kırkbin sene evvel vefat etmiştim.

 – İnsanın atası olan Âdem’in (A.S) altıbin sene evvel halkolunduğunu söylerler.

 – Sen hangi Âdem’den bahsediyorsun? Bil ki; insanın ilk atası olan Âdem’den evvel yüzbin Âdem gelip geçmiştir.” dedi.

Hangi Âdem?

 “Bir kimsenin rüyasında gördüğü gibi, Allah bana yüzlerini tanımadığım bir gurup insanla birlikte kendimi Kâbe’yi tavaf ederken gösterdi. İlk mısraını hatırlamadığım bir şiiri ezberden okuyorlardı.

 “Yıllarca seni tavaf ettik biz tavaf ettik bu evin etrafını hep birlikte her birimiz”

 Bu insanlardan birisi tanımadığım bi isimle kendini tanıtıp bana: “Ben senin soyundan atalarından biriyim” dedi. “Öleli kaçyıl oldu” diye sordum. “40 bin yıldan çok daha uzun bir süre” dedi. “Ama” dedim, “Âdem (a.s) bu kadar yıl önce yaşamıyordu.” Şöyle dedi: “Hangi Âdem’den bahsediyorsun? Sana yakın olandan mı yoksa diğerlerinden mi” O zaman Peygamber(s.a.v.)’ in şu hadisini hatırladım: “Allah yüzbin Âdem yaratmıştır”…[15] 

 “Allah’ın geçmişteki azgın kavimleri helak etmesi ve onlara sonrakileri de katması, yalnızca tarihî bir olay değil, aynı zamanda insanın iç âleminde sürekli tekerrür eden ilâhî bir sünnettir. ‘Önce gelenler’, nefs-i emmâre’nin tuğyan eden ilk arzuları ve isyanlarıdır. ‘Sonrakiler’ ise, bu ilk isyanın peşi sıra gelen ve onu takip eden diğer günah ve azgınlıklardır. İnsan, nefsinin bu ‘önce gelen’ azgınlıklarına uydukça, ‘sonrakiler’ de ona katılır ve sonunda manevî olarak helak olur. Bu, Allah’ın değişmez yasasının (sünnetullah) bir tecellisidir.”

----------------

كَذَلِكَ نَفْعَلُ بِالْمُجْرِمِينَ {المرسلات/18} 

(77/18) “Kezâlike nef’alu bilmucrimîn(e)”

(77/18) Suçlulara böyle yaparız.

----------------

 “Mücrim” (suçlu), sadece dünyada belirli bir günahı işleyen kişi değil, ezelî hakikatinde (a‘yân-ı sâbitesinde) şer istidadı bulunan ve bu istidadını fiile dökerek Hak’tan uzaklaşan kimsedir. Bu kavram, onun varlık ve bilgi anlayışının temelini oluşturan a‘yân-ı sâbite (ezelî sabit hakikatler) öğretisiyle yakından ilgilidir.

 Nefsi emamrelerin hayal ve vehimi ile Hakkı inkar edip varlık suçu işleyenleri böyle yaparız. (M.D.) 

----------------

وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِّلْمُكَذِّبِينَ {المرسلات/19} 

(77/19) “Veylun yevme-izin lilmukezzibîn(e)”

(77/19) Vay hallerine o gün yalanlayanların.

----------------

 Bu mevzu ile ilgili olarak, önce ve sonra gelen suçlulardan izin gününü yalanlayanlara yazıklar olsun. (M.D.)

----------------

أَلَمْ نَخْلُقكُّم مِّن مَّاء مَّهِينٍ {المرسلات/20} 

(77/20) “Elem nahlukkum min mâ-in mehîn(in)” 

(77/20) Biz sizi bayağı bir sudan halk etmedik mı?

----------------

 Ef’âl âleminde zuhura çıkışı anlatılmaktadır. Ve Cenâb-ı Hakk (c.c) bu işi “Ben yaptım” demektedir yani arada bir aracı yoktur. Buradan insânın Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın mânâ ve madde âleminde bizzât meydana getirdiği varlık olduğu anlaşılmaktadır. 

 Bu halkedişin değişik şekilleri belirtilmektedir Kûr’ân-ı Kerîm’de. Bu halkediliş şekillerinde bir olan mâ-in mehîn (adi su) ile Cenâb-ı Hakk (c.c) o kadar yüksek bir haldesiniz ve bir o kadarda hakir bir haldesiniz demektedir. (M.D.)

 1. 🌌 Varlık Mertebelerinin Bir Yansıması Olarak Halk ediliş

 İnsanın “bayağı bir sudan” halk edilmesi, onun varlık mertebelerindeki seyrini sembolize eder. İnsan, en aşağı mertebe olan “heyûlâ” (kaba madde) ile başlar, ancak bu, onun yolculuğunun sadece başlangıç noktasıdır. Bu basit başlangıç, ilâhî kudretin bir tecellisidir ve insanın en yüksek mertebelere (insan-ı kâmil) ulaşma potansiyelini gösterir.

 2. 💧 Nefs-i Emmâre’nin Zayıflığına İşaret

 Âyette geçen “zayıf su” (mâin mehîn) ifadesi, nefs-i emmâre’nin (kötülüğü emreden nefs) zayıflığına ve acziyetine de işaret edebilir. İnsan bu zayıf maddeden halk edilmiştir; dolayısıyla nefsi de doğası gereği zayıf ve acizdir. Bu, insanın Rabbine olan ihtiyacını ve O’na yönelmesi gerektiğini vurgular.

 3. 🌍 “Bayağı Su” ve Mâsivâ Perdesi

 “Bayağı su”, aynı zamanda insanın kendisini Hakk’tan uzaklaştıran en büyük perdelerden biri olan nefsânî arzuları ve maddî bedene olan aşırı bağlılığı da sembolize edebilir. İnsan, bu “bayağı su”dan (maddî varlığından) gururlanıp kibirlendiğinde, asıl halk ediliş amacını (mârifetullah) unutur.

 4. ☀ İlâhî Kudretin ve İhyanın Delili

 Son olarak âyet, Allah’ın kudretinin en açık delillerinden biridir. Eğer O, bu değersiz sudan mükemmel bir insan halk edebiliyorsa, elbette ölüleri diriltmeye de kadirdir. Bu yönüyle âyet, haşir ve neşir (öldükten sonra dirilme) inancının en 

güçlü dayanaklarından biridir.[16] 

----------------

فَجَعَلْنَاهُ فِي قَرَارٍ مَّكِينٍ {المرسلات/21} 

(77/21) “Fece’alnâhu fî karârin mekîn(in)”

(77/21) Derken onu, karar edilecek kuvvetli bir yerde tutmadık mı?

----------------

 Âyet-i kerime zât mertebesi âyetlerindendir.

----------------

 Karar edilecek yer Anne rahmidir.

 Kişinin de bir bakıma gönül âlemi “rahîm,” beden-sûret âlemi ise “rahmân” dır. Kişi iç âleminde sistemli bir şekilde çalıştığı sürece kendisinde meydana gelen İlâh-î hakikatler zâhirinden yaşanarak rahmâniyyetinden ortaya çıkmaya başlar. Böylece böylece anne rahminde çocuk fiziken, gönül âleminde ise yetişkin lâtif olarak (tasfir-şekillenmiş) olur.[17] 

“ İz- -T-B- ” 

 Rahman’ın Rahmin’den doğmayan “Bismillahirrahma-nirrahim” olamaz denmiştir. Ve Besmele olan insan Allah (c.c.) Anahtarıdır. 

----------------

إِلَى قَدَرٍ مَّعْلُومٍ {المرسلات/22} 

(77/22) “İlâ kaderin ma’lûm(in)” 

(77/22) Belli bir süreye kadar.[18]

----------------

 Bu süre zâhirde 37 ve 42 hafta arasındadır. Bâtini gönül olan rahimde ise salik Mescid-i nebevinin 1 numaralı Bab’üs Selâm kapısında girip 41 numaralı Cennet’ül Baki kapısından çıkması ise 15-20 seneyi bulan bir seyri içerir. Görüldüğü gibi maddi ve manevi doğum sayıları birbiri ile ilgilidir.

 Bab’üs Selâm Hakkında Kelime-i Tevhid Kitabı bölümü faydalı olacaktır.

 26. Bab-üs Selam 

 “Selam”, selamet, saadet kapısı. Burası krokide (26) fakat “Ravza-ı Mutahhara” Mescidi Nebevi’nin 1 no.lu kapısıdır.

 Tam karşısına isabet eden kapı (41) nolu “Baki” kapısıdır ve ikisinin arası oldukça geniş uzun bir yol “koridor”dur ve sonuna doğru gelindiğinde Efendimiz (sav.)’in önünden geçilmektedir.

 Kur’anı Keriym Yunus suresi 10/25 âyetinde, 





“vallahü yed’u ila daris sela­mi 

ve yehdiy men yeşaü ila sıratın müstekiymin”

mealen,

 “Allah selamet yurdu cennete çağırır ve dilediğini doğru yola iletir.” Âyetinin bahsettiği dünyadaki “selamet yurdu” Ravza-ı Mutahhara’dır ve oraya da 1 nolu kapı olan “babüs selam”dan girilir. 

 Gerçi Ravzanın bugünkü haliyle 42 kapısı vardır; hepsinden de içeriye girilir amma 1 inci “bab’üs selam”dan (selam kapısından) girerek, o koridoru bir defa olsun irfaniyetle geçmek gerekir, Hakk’a giden yol “sıratı müstakiym”, “sıratullah”tır. 

 Şöyle ki, o mübarek koridorun kapıdan girip az yukarıda bahsedilen mihraba kadar olan kısmı “Sıratı Müstakim” bölümüdür, yani “ettur-u seba” (yedi tur) 7 nefis mertebeleridir. 

 Ondan sonra dışarıya çıkıncaya kadar da “sıratullah” “Hazarat-ı Hamse” (beş hazret mertebesi) ve “Mi’rac” yoludur. 

 Cennet bahçesinin içinden geçen bir bölüm, bu dünyada Ka’be-i Muazzama tarafından sonra yapılan en mühim ibadet ve ziyaret yeridir.

 Beyaz direkler, ki sanki onlar mana âlemine yükselmeğe hazır, gök vasıtaları gibidir. 

 Onların birinci (1.) bölümüne geldiğinde, 

Kur’anı Keriym Fecr suresi 89/29-30 âyetindeki, 





“fedhuliy fiy ibadiy”

“vedhuliy cennetiy”

mealen,

 “Benim has kullarımın arasına gir, onlarla birlikte benim zât cennetlerime dahil ol” müjdesini duyar gibi olursun. 

Burası “Tevhidi ef’al” cennetidir. 

 Az ilerlediğinizde ikinci bölüm beyaz direkler arasına gelirsin, ki burası da “Tevhidi esma” cennetidir.

 Ef’al cennetinde, bütün fiillerin Hakk’ın fiili olduğunu, ancak “Hakikati Muhammedi” kanalıyla zuhura çıktığını idrak etmiş olursun.

 Esma cennetinde, hangi isimle vasfedilmiş olursa olsun bütün isimlerin Hakk’ın isimleri olduğu ancak cami ismi olan “Hakikati Muhammedi” kanalıyla zuhura çıktığını idrak etmiş olursun.

 Üçüncü (3) bölüm beyaz direkler arasına geldiğin zaman, burası da “Tevhidi Sıfat” cennetidir. 

 Burada bütün sıfatlar yine Hakk’ın sıfatlarıdır, ancak “Hakikati Muhammedi” kanalıyla zuhur etmekte olduklarını idrak etmiş olursun.

 Dördüncü (4.) bölüm beyaz direkler arasına geldiğin zaman, burası da “Tevhidi zât” cennetidir. 

 Burada bütün varlıkların zât’larının tek zâttan kaynaklandığını, bu oluşumun da yine “Hakikati Muhammedi” kanalıyla zuhura çıktığını idrak edip bütün mertebeleri ile gerçek tevhidi idrak etmiş olursun.

 Kur’anı Keriym Muhammed suresi 47/19 âyetindeki, 



 “fa’lem ennehu lâ ilâhe illallahü”

mealen,

“Bil ki; muhakkak o lâ ilâhe illâ allah’tır”

“Muhammed” elbisesiyle zuhur eden 

(  ) 

“lâ ilâhe illâ allah muhammedin resul allahü”

 “Zât-i haberini” risaletini, kendi hakikatini “Muhammed” ismiyle açığa çıkarmıştır.

 Bu hisler ve yaşam ile az ileriye gittiğinde işte orası “Makamı Mahmud” yani “Makamı Muhammed”dir.

 İşte şimdi sen birinci (1.) pencerenin önündesin, onun üzerinde

Kur’anı Keriym Ahzab suresi 33/40 âyetindeki, 







 “ma kane muhammedin ebe ehadin min ricaliküm ve lakin rasulellahi ve hatemennebiy ve kenellahü bi külli şey’in aliym” 

mealen,

 “Muhammed (s.a.v.) erkeklerinizden hiç birinin babası değildir; fakat o Allah’ın rasulü ve Peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilir,” buyrulmaktadır.

 Evvela kısaca, rakkamlara dikkat etmemiz gerekecektir. Bakın sure 33, 33 direkli cennet bahçesinin hakikatini yine aynı sayıdaki surenin 40 ıncı Âyet’i açıklamaktadır, bunlar tesadüfi şeyler değildir.

 Özet olarak: Muhammed (sav.) batıni yönden sizler gibi, çoluk çocuk sahibi bir beşer değildir. 

 “Muhammed” elbisesiyle tecelli etmiş; zâtından sıfatına, sıfatından esmasına, esmasından ef’aline tenezzül ederek irsal etmiş; Rasullük yapmış; ve bu hakikati “Muhammed” elbisesi ile sona erdirmiştir. 

 Ondan sonra resmi olarak böyle bir tecelli olmaz, ancak onun varislerinde bu hadise batınen kıyamete kadar devam edecektir.

 Bu hakikat kendisinde Âyet’in belirttiği sayıda 40 yaşlarında ortaya çıkmıştır.

 Allah gerçekten neyin ne olduğunu, kimin beşerriyeti, kimin Uluhiyyet’i ile yaşadığını çok iyi bilir.

 Çünkü gerek halkıyeti yönüyle, gerek Hakkiyet’i yönüyle cümleden zuhurda olan ondan başkası değildir. Zâten âlemde başkası yoktur.

 Evet, bu güzel duygular içinde bir iki adım daha attığında birinci (1.) pencerenin sağ tarafına yaklaştığında, işte o anda âlemlerin sultanının tam karşısında olduğunu bilmelisin.

 Bu hadise, Ka’be-i şerifedeki; Hacer’ul Esved’in tam karşısında durmaya, zât’a ayna olmağa benzer. 

 İşte o anda sende Hz. Risalet penah-i Efendimizin aynası, hatta aynısı olmaya çalışırsın. O’na bundan daha çok zahir âlemde yaklaşman mümkün değildir, gönül âleminde ise, senden ayrı değildir.

 Ka’be’de, seyirde ve tavafta, yaşadığın anların dışında, hiç bir anın bu kadar güzel, bu kadar hoş, bu kadar bereketli ve nûrlu değildir. Ve şöyle selamlar dilinden dökülmeğe başlar.

Esselatu vesselam aleyke ya Rasulellah.

Esselatu vesselam aleyke ya Nebiyyallah.

Esselatu vesselam aleyke ya Cemali pak.

Esselatu vesselam aleyke ya Kemali pak.

Esselatu vesselam aleyke ya Varlığı Hakk.

Esselatu vesselam aleyke ya Gönüller sultanı.

Esselatu vesselam aleyke ya Aşıklar kıblegahı.

Esselatu vesselam aleyke ya Dertliler dermanı.

Esselatu vesselam aleyke ya seyyidel evveline vel ahirin.

Esselatu vesselam aleyke ya Hakikati Muhammedi.

 Artık sen orada yoksun zâten. Sende mevcud mertebe-i Muhammedi, aslı olan, Hakikat-i Muhammedi ile birleşmiştir. Sen gerçekten “fena firrasul” (Rasul’de fani), o yoldan da “Baka billah” (Hakk’ta baki) olmuşsundur. 

 Ne varlığın, ne sesin, ne nefesin kalmıştır. Ancak orası durma yeri değildir, arkadan gelenlerin hakkını da korumak gerekir.

Bu hisler içinde: 

 Ayrılmak istemez gönül yardan

 Vakti firaktır ne gelir alden.

 Hasret başladı daha bu andan

 Hoşça kal ya Rasulellah.

 Sanki ravza geldi benimlen.

 Belki ben kaldım onunlan.

 Ayrılamadım huzurundan.

 Hoşça kal ya Rasulellah.

 Hoşça kal ya Rasulellah.

 Diyerek birkaç adım daha yan yan atarak yüzün oraya doğru bu sefer üzerinde,

Kur’anı Keriym Hucurat suresi 49/3 âyetindeki, 







 “innellezine yeguddune esvateküm ‘inde Resulillahi ulaikelleziynemtehazellahü kulubehüm littakva lehüm mağfiratün ve ecrun aziym”,

mealen,

 “Gerçekten Allah’ın Peygamberi yanında seslerini kısanlara, bunlar o kimselerdir ki, Allah kalplerini takva için imtihan etmiştir, onlara bir mağfiret ve büyük bir mükafat vardır.” âyetinin sana sırrı açılır.

 Yine burada da sayılara azıcık dikkat edelim, sure no’su 49 dur, kendi içinde toplarsak, 4+9=13 eder, bu da bilindiği 

gibi Hz. Rasulüllahı’ın şifre rakamıdır. 

 Âyet sayısı olan üç (3) ise bu hakikatleri üç (3) yönlü, yani “ilmel yakıyn”, “aynel yakıyn”, “Hakk’el yakıyn” mertebelerinden idrak etmektir.

 Allah’ın peygamberi yanında seslerini kısanlar. Burası Hz. Rasulüllah (sav.)’in “sıddıkiyyet mertebesi”dir.

 “Seslerini kısanlar”, kendi varlıklarında, kendilerine ait birşeyleri kalmadığından zâten sesleri çıkmaz. 

 Eğer daha sesleri çıkıyor ise, o mertebeye ulaşamamışlar demektir. Çünkü âlemde tek ses vardır o da “Hakikati Muhammedi”nin sesidir. 

 “Bunlar o kimselerdir ki Allah kalblerini takva için imtihan etmiştir.”

 “Takva”, sakınmak olduğundan, her mertebenin kendine göre takvası vardır. Bu mertebenin takvası ise, Hakk’ın varlığını unutup, kişinin kendi varlığına düşmemesidir. 

 Bunlara nefislerinden mağfiret ve kendi hakikatlerini anlama yönünden büyük mükafat vardır. 

 Böylece “sıddıkiyyet mertebesi”ni de selamladıktan sonra yine yan yana birkaç adım daha atarak, bu sefer üçüncü (3.) pencerenin önüne gelirsin. 

 Burası “Farukiyyet” makamıdır. Ona da gereken nezaketle selamı verdikten sonra o pencerede yazılı âyetin yaşamına geçersin. 

Kur’anı Keriym Hucurat suresi 49/2 âyetindeki, 









“ya eyyühelleziyne amenu 

la terfe­‘u asvateküm fevka savtin nebiyyi 

ve la techerü lehü bi’l kavli kecehri ba’dıküm liba’dın 

en tahbeta a’malüküm ve entüm la teş’urune”

mealen,

 “Ey iman edenler seslerinizi peygamberin sesinden yüksek çıkarmayın ve birbirinize bağırır gibi ona bağırmayın, haberiniz olmadan amelleriniz boşa çıkıverir.”

 Burada da yine sayılar dikkat çekicidir; az evvelki âyette olduğu gibi bu âyet de 49 nolu surenin 2 inci âyetidir. 

 Bunun ifadesi 4+9=13 Hz. Rasulüllah’ı, bu mertebede dahi iki (2) zahir ve batın idrak demektir.

 Burada bir şeye dikkat çekmemiz gerekmektedir. Evvelki âyette “seslerini kısanlar” burada ise, “seslerinizi peygamberin sesinden yüksek çıkarmayın,” buyruluyor. 

Birincide, “Hakikati Muhammedi” denizinde gark olanlar; 

 İkincide, “hakikati Muhammedi” deryasına girip orada yıkanıp yeni bir hayatla ve “sıreti Muhammedi” ile o deryadan çıkarak etraflarını eğitiyorlarken, nefislerine kapılıp, halkın ezası ve zorlukları karşısında yılmadan, bıkmadan ve seslerini Hz. Muhammed’in risaletleri döneminde nasıl yumuşak ve müşfik davranmışlarsa siz de öyle davranarak. Eğitimde ve diğer zamanlarda seslerinizi, onun sesinden daha yüksek çıkarmayın. 

 Ömerül Faruk, bilindiği gibi, yüksek adalet sahibi olduğundan, haklıyı ve haksızı çok iyi ayırma kabiliyeti vardı. 

 İşte o mertebe “Farukiyyet” yani “Furkan mertebesi”dir. Aynı zamanda “sıfat mertebesi”dir. 

 O halden sonra artık birbirinizle konşutuğunuz gibi ona seslenmeyin, çünkü o sizler gibi sadece beşer değil, aynı zamanda “Rasul”dür. Ancak siz bu hakikatleri pek düşünmüyorsunuz. 

 Kısaca toparlarsak üçüncü (3.) pencerede bu hisler içinde birinci (1.) âyette, belirtilen “Hakikati Muhammediyye”yi iyice tanımak, onda yok olmak; 

 ikinci (2.) de, böylece sesini çıkaramamak, o deryada yüzmeye başlamak; 

 Üçüncü (3.) de ise, tekrar yeni bir varlık bularak, irşat vazifesine başlamak, anlatılmaktadır. 

 Orada da fazla duramayıp, arkadan gelenlere yol açmak üzere boyun bükerek, kısalan yolu tamamlamak üzere “Makamı Mahmud”a, “Makamı Sıddıkiyyet”e, “Makamı Furkaniyyet”e tazim ve selam ederek, yoluna yavaş yavaş bu hakikatleri yaşayarak devam edersin.

 Oranın iki (2) çıkış kapısı vardır. Biri koridorun sonunda bedenliler için “Baki kapısı” cennetül bakiye açılan; diğeri de az yukarıdaki “Makamı Cibril” penceresidir. Buradan da bedensizlerin, “âlemi ervah”a uruc ederler, yükselirler. 

 Bu koridorun aynı zamanda bir ismi de “Medine’nin zaman tüneli”dir. Bütün zamanları da içinde bulundurur.

 İşte bu hakikatleri idrak ederek, âlemlerin sultanının önünden ayrılan kimse, bu iki kapıdan çıkarak; ya “baki” olan gönül cennetinde, ya da gönül semasında yaşamlarına devam ederler.

 Misafir olarak gelenler, tekrar yerlerine dönünce, yani eski beşeriyyet hallerine dönünce bulundukları yerde, batınen “Makamı Mahmud”un zahiren de “Şeriatı Muhammedi”nin temsilcileri olurlar. 

 İşte sen de bu hallere sahip olmak istersen, bulunduğun yerde böyle kimselerin var olup olmadığını araştır, eğer bulabilirsen hiç durma, onlardan hemen bu hallerin eğitimini al, öylece âlemlerin sultanını bilerek ziyaretine git. 

 “Bab’üs selam”dan girip, “baki kapı”sından çıkarak yapılan ziyaret saat olarak belki onbeş dakikada biter amma gerçekten eğitimini alarak oradan geçmek ortalama 15-20 sene sürer ki ancak irfaniyyet ve muhabbet ile gerçekleşir; iyi anlamaya çalışalım.

 Tabii ki, Hz. Rasulüllah’ı her mertebedeki ümmetinin ziyaret hakkı vardır, ancak şeriat mertebesindekiler, bulundukları idrak ve anlayış düzeyinden, tarikat mertebesindekiler tarikat mertebesinden, hakikat mertebesindekiler hakikat mertebesinden, marifet mertebesindekiler marifet mertebesinden ziyaret ederler ki iyi niyetle yapılan her ziyaret makbuldür. 

Allah cc. bütün ziyaretlerinizi kabul etsin. Amin. 

30-09-2001

Mekke-i Mükerreme

Ka’be-i Muazzama[19] “ İz- -T-B- ” 

----------------

فَقَدَرْنَا فَنِعْمَ الْقَادِرُونَ {المرسلات/23} 

(77/23) “Fekadernâ feni’me-lkâdirûn(e)”

(77/23) Demek ki biçimlendirmişiz. Ne güzel biçimlendireniz biz.

----------------

 Âyet-i kerime zât mertebesi âyetlerindendir.

---------------

 İnsan ilmi ilahide Âyan-i sabitede bir program neticesinin 

sonucunda en güzel bir biçimde Hakk olarak halk edilmiştir. (M.D.)

 Tin sûresinde,

 (Lekad halâknal insâne fi ahsen-i takviym)

 (95/4) “Muhakkak ki: Biz insânı en güzel bir biçimde yarattık.” (halk ettik) hükmü ile zuhura getirdi bu güzelliği kelâmıyla Kûr’ân-ı Keriym’in muhtelif yerlerinde müjdeledi.

 İnsân; zât-ı Hakk’ın, kendi zâtının, zât mertebesinden bu güzelliğinin zuhurunu müjdelediği, zât-i aynasıdır. Bir Hadîs’te belirtildiği gibi (Allah’u cemiylün yuhubbul cemâl) “Allah güzeldir, güzeli sever.” diye belirtilen güzel, genel anlamda, bütün varlık mertebeleri, özelde ise insân’dır.

 Hicr sûresinde;

 (Feiza sevveytühü venefahtü fihi min rûhi fekaulehu sacidiyn)

 Meâlen: (15/29) “Artık ben ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman siz hemen onun için secde ediciler olarak yere kapanın.”

 Bu Âyet-i Keriyme de zâti’dir; Cenâb-ı Hakk bu faaliyeti özel olarak zâtı itibariyle işlediğini ifade etmektedir. (Daha evvelce de belirttiğimiz gibi.)

 Özetle; zât-ı Mutlak, bâtından zuhura çıkmak için, A’mâ’iyyet’ten ilk tecellisiyle Ahadiyyet’e, oradan Vahidiyyet’e, oradan Ulûhiyyet’e ve nihâyet Rahmâniyyet ile Nefes-i Rahmâniye’sini bütün âlemlere nefy etti (üfledi) ve bu Nefes-i Rahmâniye ile bütün âlemler ve tabiat meydana geldi.

 İnsân için ne müthiş bir iltifattır ki; Âlemlere üflenen “rûh” Nefes-i Rahmânî, mertebe-i Rahmâniyyet’ten üflenmiş iken, İnsân için belirtilen “beşer” isimli tesviyeden sonra, içine bizzât, Cenâb-ı Hakk’ın (vene fahtü fihi min rûhi) “Ben ona rûhumdan üfledim.” ifadesi ne mithiş bir olgudur. Ve beşer ismiyle müjdelenen bu ne güzelliktir.

 Hadîs-i Kudsi’de (halâkal Âdeme alâ sûretihi) “Allah Âdemi (böylece) kendi sûreti üzere halk etti.” Yani kendi isim ve sıfatlarının toplu zuhur mahalli olarak halk etti ve meleklere ona secde etmelerini emretti, onlar da hemen secde ettiler. Ve iblis secde etmedi.

 Zât-ı Mutlak’ın Âdem’i iki eliyle halk etmesi çok özel bir oluşumdur. Hiçbir varlığa bu kadar yakın zâti bir tecelli olmamıştır. Diğer varlıkların hepsi tek elle var edildiklerin-den ya sadece zâhirde veya sadece bâtında zuhur etmektedirler.

 Âdem’in şerefi odur ki; o, zât’ın iki eliyle balçıktan tesviye edilmiş, en güzel sûret ile halk edilmiş, ona güzellik ve müjde mânâsına gelen beşer denmiş, tesviye> düzenlenmesi yapıldıktan sonra, zâten sûret varlığında > tabiatında mevcud olan, nefes-i Rahmâniyye’sine ilâveten başka hiçbir varlıkta bulunmayan, zât-ı İlâhi bu sûrete İlâhi nefhasını > “venefahtü” Rûhundan ilka etmiş yani üflemiştir.

 İşte böylece Âdem, zâhir ve bâtın âlemlerde ne varsa, hepsi kendisinde mevcud olduğundan, yeryüzünde beşer, âlemlerde hakikat-i insâniyye olarak Allah’ın halifesi olmuş, bu yakınlığından dolayı özel ismi insân olmuştur.

 Bu hakikati ve tecelliyi > “venefahtü” ancak toprak alt yapılı Âdem kabul edebilmiştir; çünkü toprak > “türab” hikmet’tir, ana’dır ve sayısal değeri de (13)tür.

 Yeri gelmişken küçük bir hususa daha dikkat çekmeye çalışalım. Bilindiği gibi:

 Melekler nûrdan,

 Cinler ateşten,

 Hayvanlar topraktan,

 Beşer ise, toprak salsal kara balçıktan halk edilip içine İlâhi rûh üflenmiştir.

 Melekler; nûr kaynaklı olduklarından lâtiftirler, lâtif ise yansıtıcı olmadığından geçirgendir. Geçirgen bir yerde de seyr olmaz, yani aynalık yapamaz.

 Cinler; ateş kaynaklıdır, onları tarif ederlerken, (bacadan çıkan duman gibidir) benzetmesini yaparlar. Duman ve alev dalgalı, hareketli ve geçirgendir. Bu haliyle o da aynalık yapamaz, heva ve hevestir.

 Hayvanlar; topraktır. Ön yüzeylerinde cilâ, içlerinde “venefahtü” olmadığından onlar da yansıtıcı değillerdir.

 İnsânlara gelince; “sâlsâl” kara balçıktan halk edilmiş, 

içine İlâhi rûh üflenmiş, cilâlanmış ayna gibi olmuş, arkası sır kara balçık olmuş, kara ise en koyu renk olduğundan en çok yansıtıcı olmuştur. İşte bu yüzden insân, İlâhi hakikatleri en güzel ve en geniş mânâda yansıtıcı bir zuhur mahalli olmuştur.

 İşte bu sırra binâen âlemlerin efendisi (Arap) neslinden yani (kara) nesilden gelmiştir. İnsânlar içinde İlâhi hakikatleri en çok yansıtan olmuştur.

 Kâ’be-i Muazzama’nın da örtüsü kara’dır: (Hacer-ul Esved) de kara’dır.

 A’mâ’iyyet > sevad-ı a’zam da kara’dır.

 Böylece İlâhi tecelli “kara” renkte kemâl zuhurunu, yani aynını bulmuştur, diyebiliriz.

 Bu kadar güzellik ve kemalât ancak Allah (c.c.) elinden (yedullah) meydana gelebilir. Biz de Âdem neslinden olduğumuzdan şükründen aciziz, her birerlerimiz bu hakikatleri idrâk ederek yaşarsak bu şereflere nail oluruz. Aksi halde ya bir “melek” (kuvvet) olarak kalırız veya insân şeytanlarına dönüşürüz onlarla beraber yerimiz cehennem olur. Son saatler gelmeden bunları düşünmeli ve hayatımızı ona göre yönlendirmeliyiz.[20] “ İz- -T-B- ” 

 Kader (Takdir) A‘yân-ı sâbite’de (ezelî sabit hakikatler) her varlığın istidadının, ömrünün ve rızkının belirlenmesi.

 Fe kaddernâ: İnsanın yaratılış sürecinin her aşamasının 

(meni → rahim → kemik → et) bir ölçü ve düzen içinde takdir edilmesi.

 Kudret (Kādir) Allah’ın, bu ezelî takdiri varlık âlemine çıkarma ve yoktan var etme gücü. “Kādir” ismi, ilâhî kudretin mutlaklığını ve sınırsızlığını ifade eder. Fe ni’mel kâdirûn: Bu kudretin sadece mutlak değil, aynı zamanda “güzel” ve “mükemmel” olduğunu vurgular. 

 “cemâl” (güzellik, lütuf) ve “kemâl” (olgunluk, mükemmellik) anlayışıyla doğrudan ilişkilidir. “Güzel kudret” (ni’mel kādirûn), Allah’ın kudretinin sadece bir “güç” olmadığını, aynı zamanda bu gücün hikmet, rahmet ve adaletle işlediğini gösterir. Yani Allah, bir şeyi yaratmaya “kadirdir”, ancak bu kudretini daima “güzel” (cemâlî) bir şekilde, yani yarattığı varlığın istidadına ve ezelî takdire uygun olarak kullanır. Bu yönüyle âyet, “el-Kādir” isminin “el-Cemîl” (güzel) ismiyle olan irtibatını da ima eder.

 Allah, insanın halk edilişini en aşağı mertebeden başlatmış, her aşamasını ezelî bir ölçü ve düzen (takdir) ile gerçekleştirmiştir. Bu yaratılış süreci, O’nun “el-Kādir” isminin sadece bir “güç” olmadığını, aynı zamanda “güzel” ve “mükemmel” bir şekilde (ni’mel kādirûn) işlediğini gösterir. Bu yönüyle âyet, insanın hem bedensel hem de ruhsal tekâmülünün (nefs-i emmâre’den nefs-i mutmainne’ye) Allah’ın kudret ve hikmetinin bir tecellisi olduğunu vurgular.[21]

 İnsan bu âleme 18 bin âlem, Arş-Kürsi, 

----------------

وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِّلْمُكَذِّبِينَ {المرسلات/24}

(77/24) “Veylun yevme-izin lilmukezzibîn(e)”

(77/24) Vay hallerine o gün yalanlayanların.

----------------

 Üçüncü defa tekrar edilen âyette bu defa da “belirtilen âyetin hakikatini inkar edebilir misiniz?” denmektedir.

 İnsan halk edilişinin Zât mertebesinde ef’al mertebesine gelişini vay hallerine o gün yalanlayanların. (M.D.) 

 Beş İlâhî Mertebe (Hazerât-ı Hamse)

 Varlık beş ana mertebede (hazerât-ı hamse) zuhur eder. Bu mertebeler, aynı zamanda insanın yaratılışının ve inişinin aşamalarıdır:

 1. Lâ Taayyün (Gayb-ı Mutlak) Varlığın henüz hiçbir şekilde belirmediği, zât mertebesi.

 2. Taayyün-i Evvel (Ahadiyet) İlâhî isimlerin ilk belirdiği mertebe.

 3. Âlem-i Ervâh (Ceberût) Ruhlar âlemi; ruhların yaratıldığı ve Allah’a secde ettikleri mertebe.

 4. Âlem-i Misâl (Hayal Âlemi) Ruhların bedenlenmeden önce sûret kazandığı ara âlem.

 5. Âlem-i Şehâdet (Mülk) Maddî cisimler âlemi, yeryüzü ve içinde yaşadığımız fizikî evren.

----------------

أَلَمْ نَجْعَلِ الْأَرْضَ كِفَاتًا {المرسلات/25} 

(77/25) “Elem nec’ali-l-arda kifâtâ(n)”

(77/25) Yeryüzünü, bir toplantı yeri kılmadık mı?

----------------

Meallerde genelde “ceal” kelimesi yaratma, yapma olarak kullanlmaktadır. “Ceal” kelimesi kılmadır. Bunun henüz zuhura çıkmamış la taayyündeki hali ise kılınmamıştır. (M.D.)

----------------

أَحْيَاء وَأَمْوَاتًا {المرسلات/26} 

(77/26) “Ahyâen ve emvâtâ(n)”

(77/26) Dirilere ve ölülere.

----------------

 Dünya yeryüzü olduğu, bizlerinde yeryüzü beden arzımızdır. Ne varsa âlemde o ver Âdem de denilmiştir. Hz. Ali'nin: "Sen kendini küçük bir cisim sanırsın, ama en büyük âlem sende gizlidir." Sözü ile bizlerde dış âlemde gördüğümüz. Yollar, ağaçlar, hayvanlar, madenler, ovalar, denizler, ormanlar, dağlar ve gökyüzü meccuttur. (M.D.)

 Ne var âlem’ de o var Âdem’ de hükmüyle; “küll-i İnsân-ı Kâmil” de ne varsa “cüz-i İnsân” da da o vardır. Aralarındaki fark ise istidat ve kabiliyetlerinin zuhurları kadar olmalarıdır. Bir tane buğdayı tanıyanın harmanı tanıması zor değildir.

 İşte bizler de bu hakikatleri kimliğimizde idrâk ettiğimizde gerçeğimiz olan “Hakikat-i İnsâniyye”mize ulaşmamız zor olmayacaktır; çünkü varlığımızda hepsi bütün mertebeleri ile mevcuttur; ancak “a’dem” de (bâtında)dır, Âdemlik’e (zâhire) çıkması çalışmamıza ve gayretimize bağlıdır.

 Kim ki; bu hakikatleri kendi bünyesinde kuvveden fiile çıkarabildi o kendi hakikatine yani, Hakk’ın hakikatine ulaştı. Kim ki; gaflette kaldı bunlardan habersiz yaşadı, ebedi ayrılığa düşmüş oldu demektir. Çünkü “Nefsini bilen Rabb’ını bilir.” denmiştir. Rabb’ı bilme nefsini bilmeye bağlıdır. Kişilik nefs’leri de Rabb’a bağlıdır ve kendisinin aslıdır. Bunun tersi ise, nefs’ini tanımamak; Rabb’ını tanımamaktır.

 Bize düşen cüz de mevcud olan külle ulaşabilmektir. İşte kemâlât külliyyet ve cüz’ iyyet mertebelerini birlikte muhafaza ederek ikisini de kendi bünyesinde tevhid ede- rek-birleştirerek yaşamaktır ki; gerçek kemâlât budur.

 Bu kemâlâtın zuhur ismi ise (Kâmil İnsân)dır. Bütün âlemlerin aldığı isim ise (İnsân-ı Kâmil)dir. Bu hakikati idrak eden mahallin ismi (Kâmil İnsân)dır ki; bütün bu âlemlerden gaye (Kâmil İnsân)ı yetiştirmektir. Bütün kâinat onun hizmetinde ve onu yetiştirmek için seferber olmuştur.[22]

“ İz- -T-B- ” 

 Nasıl ki yeryüzünde yaşayanlar yer üstünde ve ölüler, yer altındayda beden kabirlerleri de ölü ve dirileri toplamıştır.

 Hayalde ve vehim ile nefsi emmaresi ile kendini var zan edenler ölü hükmündedirler. Kendilerini ve rablerinin hakikatini bilip ilham ve vahyin muhatabı olan irfan ehli ise diri hükmü ile bu yeryüzünde (kifât) etmişler (toplanmışlardır). Her biri beşer suretinde olduğundan bunları ancak ehli bilebilir. (M.D.)

 İnsanın iç âlemi (nefsi), tıpkı yeryüzü gibi, tüm bu hallerin (iyi-kötü, diri-ölü) toplandığı bir “kifât”tır. Nefis, bu halleriyle yaşar, onları içinde barındırır ve kıyamet günü (hakikatin zuhur ettiği an) tüm bu haller ortaya dökülür.

 Kavram/ Dış Âlemdeki Karşılığı/ İç Âlemdeki (Nefs) Karşılığı 

 Diriler (ahyâ)/ Yeryüzünde yaşayan canlılar/ İman, marifet, salih amel, kalp diriliği

 Ölüler (emvât)/ Yeryüzüne gömülü olanlar/ Gaflet, küfür, isyan, kalp katılığı

 Toplanma (kifât)/ Yeryüzünün dirileri ve ölüleri barındırması/ Nefsin tüm halleriyle (iyi-kötü) Hakk’ın huzurunda toplanması

 Fusûs’ül-Hikem’in “Âdem Fassı”nda işlenen a‘yân-ı sâbite (ezelî sabit hakikatler) öğretisine göre, her varlığın Allah’ın ilminde ezelî bir hakikati (ayn) vardır. Bu ayn, o varlığın istidadını (hayır veya şer) belirler. “Yeryüzü” (ard), bu ezelî hakikatlerin “toplandığı” açığa çıktığı yerdir. Tıpkı yeryüzünün tohumları barındırıp onları zamânı gelince filizlendirmesi gibi, insanın nefsi de ezelî istidatlarını (a‘yân-ı sâbitesini) barındırır ve dünya hayatında onları açığa çıkarır. Âyetteki “toplanma yeri” (kifât) ifadesi, bu ezelî hakikatlerin nefste toplanmış olmasını ve kıyamet günü (hakikatin zuhur anı) hepsinin birden ortaya çıkmasıdır.

 “Yeryüzü, dirileri üzerinde barındıran, ölüleri de bağrında toplayan bir ‘toplanma yeridir’. Tıpkı bunun gibi, insanın nefsi de içinde iyilik ve kötülük, iman ve gaflet, hayat ve ölüm barındıran bir ‘toplanma’ mekânıdır. Kıyamet günü, tıpkı yeryüzünün ölüleri diriltmek üzere ‘toplanma’ özelliğini göstermesi gibi, insanın nefsi de tüm halleriyle (iyi-kötü) Hakk’ın huzurunda ‘toplanacak’ ve herkes ezelî istidadının karşılığını görecektir.” 

----------------

وَجَعَلْنَا فِيهَا رَوَاسِيَ شَامِخَاتٍ وَأَسْقَيْنَاكُم مَّاء فُرَاتًا {المرسلات/27} 

(77/27) “Ve ce’alnâ fîhâ ravâsiye şâmihâtin ve eskaynâkum mâen furâtâ(n)”

(77/27) Orada yüksek yüksek dağlar kılıp (oturtup) da size bir tatlı su sunmadık mı?

----------------

 Nasıl ki dünya üzerinde dağlar ve onlarda inişli çıkışlı yollarda olsa beden arzı olan vücudumuzda omuzlarımız bizim dağlarımızdır. 

 Eğer seyr-i süluk içinde eğitim yapılırsa bu dağa Museviyet mertebesinde gelirse bu dağ Tûr dağı olur. Cenâb-ı Hakk dağa tecelli edip dağ paramparça olunca Mûsâ (a.s.)’da orada yığılıp kalıyor. İşte Mûseviyyet mertebesinde kişinin böyle bir hâlet-i rûhiyye geçirmesi lâzımdır. Bu kadar şiddetli olmasa da ilim yönünden bunu idrâk etmelidir.

 Ve seyr-i ileri giderse bu dağ Muhammediyet mertebesinde Hira (Nûr) dağına dönüşür. 

 Ve bu dağdan gönüllerden gönüllere akan kevser ırmağı çıkar.[23] 

 Kim bâtınında hangi seyri yapıyorsa çıktığı dağ o mertebenin fikrinde yükselmektir. İşte bir yükseliş bir inişle beraber seyr-i sülukta değişik dağ ve mertebelerden geçilmiş olur. (M.D.) 

Nefsi emmare yaşamı üzerinde olanda nefis dağı yaşantısı sabit ve şartlanmış fikri içindedir. (M.D)

 Yeryüzünü sarsıntıdan koruyan yüksek dağlar; Nefsi 

günah ve isyan sarsıntılarından koruyan yüksek manevî makamlar (ilim, ihlas, takva, velâyet)

Tüm canlılara hayat veren tatlı su ; Kalbi dirilten, ona huzur ve hayat veren mârifet ve ilâhî feyz.

 Tatlı sudan hikmet-i ameliyye (pratik irfaniyet), tuzludan ise hikmet-i nazariyye (teorik irfaniyet) elde edilir." [24] 

----------------

وَيْلٌ يوْمَئِذٍ لِّلْمُكَذِّبِينَ {المرسلات/28} 

(77/28) “Veylun yevme-izin lilmukezzibîn(e)”

(77/28) Vay hallerine o gün yalanlayanların.

----------------

 Dördüncü defa tekrar edilen âyette bu defa da “belirtilen âyetin hakikatini inkar edebilir misiniz?” denmektedir. Yukarıda az da olsa anlatılmaya çalışılan zahir, batın oluşumların hakikatini inkar etmeden anlamaya çalışın ve faydalanın, diye ikaz ve tavsiyeler vardır. (M.D.)

--------------

انطَلِقُوا إِلَى مَا كُنتُم بِهِ تُكَذِّبُونَ {المرسلات/29} 

(77/29) “İntalikû ilâ mâ kuntum bihi tukezzibûn(e)”

 (77/29)  "Haydin gidin o yalanladığınız şeye doğru." 

----------------

 “Yalanlama” (tekzîb) , sadece bir sözü reddetmek değil, hakikati bilinçli olarak örtmek anlamına gelir. Dünya hayatında, kişinin kendi nefsânî arzuları (heves), ona kıyametin, hesap gününün ve ilâhî adaletin hakikatini unutturur. İnkârcıların “yalanladığı şey”, işte bu hakikatin ta kendisidir. Onlar, hakikati dünyada inkâr etmiş, onunla alay etmiş, ondan yüz çevirmişlerdir. Şimdi ise o hakikat, bir azap olarak karşılarına dikilmiştir.

 Cehennem azabı, kâfir için sadece dışarıdan gelen bir şey değil, kendi elleriyle inşa ettiği bir gerçeklik haline gelir. Yani, gidecekleri “şey” (cehennem), kendilerinin dünyada iken inşa ettikleri inkâr ve isyanlarının suretidir.

 Zira herkes, kendi ezelî istidadının (a‘yân-ı sâbite’sinin) ve dünyadaki tercihlerinin sonucuna gider. Mümin, kendi iyi amellerinin sureti olan cennete giderken, kâfir de kendi kötü amellerinin sureti olan cehenneme gider. Bu gidiş, bir zorlama değil, kişinin kendi hakikatinin bir gereğidir.

 “Dünya hayatında yalanlayarak, alay ederek yüz çevirdiğiniz ve inkâr ettiğiniz hakikat (el-Hâkka), işte şimdi karşınızda! O, kendi ellerinizle inşa ettiğiniz bir azap olarak size dönmüştür. Haydi, şimdi gidin ve bu azabın, yani kendi amellerinizin somutlaşmış halinin (tecessüd) içine dalın! Bu, ilâhî adaletin tecellisidir ve kaçış yoktur.”

----------------

انطَلِقُوا إِلَى ظِلٍّ ذِي ثَلَاثِ شُعَبٍ {المرسلات/30} 

(77/30) İntalikû ilâ zillin zî selâsi şu’ab(in)”

(77/30) Üç kola ayrılmış gölgeye doğru gidin.

----------------

 Ata'dan rivâyet edildiğine göre bu üç çatallı gölge, cehennem dumanın gölgesi diye yorumlanmış, birçok tefsirci bu hitabı da öncekinin bir izahı gibi kabul ederek bunu takip etmişler ve şöyle demişlerdir: Cehennem dumanı üç ayrı yerden yükselecek, kâfirler onu ateşten korur zannederek koşacaklar ve onu en kötü bir halde bulacaklardır. Bu duruma göre bu âyette geçen "zıll", yani gölge, "yalanlamakta olduğunuz şey"in bir açıklaması demek olur. Fakat Ebu Hayyan'ın naklettiğine göre, İbnü Abbas şöyle demiştir: Bu hitap haça tapanlara söylenecektir. Müminler Allah sayesinde Arş'ın gölgesinde korunacak, haça tapanlara da, "taptığınız haçın gölgesine gidin" denecek. Zira haçın üç çatalı vardır. ŞU'AB, bir cisimden ayrılan çatallardır." Yani haçın bir kolu, gövdesi demek olduğundan çatalları üçtür.[25]

 Üç kola ayrılmış gölge nefsi emmare, hayali ve vehiminin aslı olmayan gölgeleri olarak düşünülebilir. (M.D.)

 İbnü’l-Arabî’ye göre buradaki “gölge”, cehennemdeki “Zakkum ağacının gölgesi”dir. Zakkum ise, “insanî, melun, habis nefis” in (kötülüğü emreden nefs-i emmâre’nin) ta kendisidir. Bu habis nefis, ilâhî tecellilerden (nûr-u vahdet) koptuğu zaman, “beden toprağı” na kök salar ve “tabiat ateşi” nde boy verir. Yani kişinin dünyevî arzu ve tutkuları, onu Hakk’tan uzaklaştıran en büyük perdedir. 

 Âyetteki “üç kola ayrılmış” ifadesi, bu habis nefsin (nefs-i emmâre) üç temel boyutunu sembolize eder. İbnü’l-Arabî, bu üç kolu şöyle tanımlar:

 1. Hayvanî Nefis (Behîmiyye) Şehvet (yeme, içme, cinsellik gibi hayvansal arzular) Nefs-i Emmâre’nin en alt boyutu,

 2. Yırtıcı Nefis (Sebûiyye) Gazap, öfke, hiddet Nefs-i Emmâre’nin saldırgan boyutu,

 3. Şeytanî Nefis (Şeytâniyye) Hile, aldatma, kibir, düzen Nefs-i Emmâre’nin en sinsi ve tehlikeli boyutu,

 Bu üç boyut, tıpkı üç kola ayrılmış bir ağaç gibi, kişinin iç dünyasını sarar. Bu kolların yönetiminde ise “vehm” (kuruntu, yanıltıcı hayal gücü) vardır. Vehm, nefsin bu arzularını hakikatmiş gibi göstererek kişiyi azgınlığa sevk eder. 

----------------

 لَا ظَلِيلٍ وَلَا يُغْنِي مِنَ اللَّهَبِ {المرسلات/31}

 (77/31) “Lâ zalîlin velâ yuġnî mine-lleheb(i)”

 (77/31) Ne gölgelendirir sizi o, ne alevden korur.

---------------- 

 “Ne serinlik verir” (lâ zalîl): Bu gölge, ilâhî rahmet ve ruhun huzur bulması anlamına gelen “Tûbâ ağacının gölgesi” gibi değildir. Nefs-i emmâre’nin arzuları, insana asla gerçek huzur ve mutluluk vermez; sürekli bir tatminsizlik yaratır.

 “Ne de alevden korur” (lâ yuğnî mine’l-leheb): Bu gölge, kişiyi nefsin azgınlığının ve hevânın yakıcı ateşinden koruyamaz. Kişi, dünyada bu arzuların esiri olduğu gibi, âhirette de bu arzularının somutlaşmış azabından (ateşten) kaçamaz.

 “Dünya hayatında nefsânî arzularınızın (şehvet, gazap, hile) gölgesinde yaşadınız. Şimdi, o arzularınızın somutlaşmış azabı olan bu üç kollu gölgeye (cehennemin Zakkum gölgesine) yönelin. Bu gölge, size ne manevî bir huzur ne de ilâhî azaptan bir koruma sağlayacaktır. O, sadece kendi yanılgınızın bir yansımasıdır.”

---------------- 

إِنَّهَا تَرْمِي بِشَرَرٍ كَالْقَصْرِ {المرسلات/32} 

(77/32) “İnnehâ termî bişerarin kelkasr(i)”

(77/32) Şüphesiz o (cehennem), kütük (tomruk) gibi kocaman kıvılcımlar saçar.

----------------

 Bu âyet, kıyamet gününde inkârcıları bekleyen azabın dehşetini tasvir eden âyetlerin bir parçasıdır. Klasik yorumda bu “kıvılcımlar”ın (şerer) hem büyüklüğü hem de sayısının çokluğu vurgulanır. Bu tasvir, cehennem azabının ne kadar şiddetli ve korkunç olduğunu gösterir.

 İbnü’l-Arabî’nin Tefsir-i Kebir Te’vilat’ta 77/30. âyeti yorumlarken yaptığı gibi, bu âyetteki “kıvılcımlar”ı da nefs-i emmâre’nin (kötülüğü emreden nefsin) üç temel boyutunun birer tezahürü olarak okumak mümkündür. Bu üç boyut, insanın iç âleminde sürekli “alevlenen” ve onu Hak’tan uzaklaştıran “ateş”lerdir.

 Âyetteki “kütük gibi” (kel-kaşr) benzetmesi, bu içsel ateşin (nefsin arzularının) büyüklüğünü, şiddetini ve kuşatıcılığını vurgular. Bu ateş, tıpkı bir saray veya koca bir kütük gibi devasa boyutlardadır; kişi ondan kaçamaz, onu söndüremez. Dünyada iken nefsin bu arzularını “besleyen” kişi, âhirette de onların somutlaşmış azabını (bu dev kıvılcımları) yaşar.

 “Amellerin tecessüdü” ne göre, insanın dünyada iken işlediği her bir amel, niyet ve düşünce, âhirette birer surete bürünür. İyi ameller güzel suretlere (cennet nimetleri) dönüşürken, kötü ameller de bu âyette tasvir edildiği gibi korkunç azap suretlerine (kıvılcımlar, ateş, duman) dönüşür. Bu yönüyle âyet, kişinin kendi iç dünyasında yaktığı ateşin, âhirette kendisini nasıl saracağının çarpıcı bir tasviridir.

----------------

كَأَنَّهُ جِمَالَتٌ صُفْرٌ {المرسلات/33} 

(77/33) “Ke-ennehu cimâletun sufr(un)”

 (77/33) Sanki o kıvılcımın her biri sarı renkte birer halattır.[26]

---------------

 Nefsi emmarenin vehmi yönünü şartlanmaları birbirine bağlı halat gibidir. Bu birbirlerine bağlanmış vemin şartlanmaları birbirlerine geçici olarak birbirine bağlanmıştır. Ve nefsi emaresinden razı olmasının ve bağlılığının aslının olmadığının hakikati cehennem ateşinde görülecektir. (M.D.)

 Sarı renk hakkında bilgi bizlere faydalı olacaktır.

 Tabiat’ta ise en baskın renkler (yeşil ve sarıdır) yeşil başlangıç’ta hamlığa, sarı ise netice de kemâle işarettir. Ancak yeşil olmadan sarı olmaz. 

 Dünyada da en değerli ve en geniş kullanım sahası olan “sarı altın”dır. Ve yine dünya da en geniş mânâ da “sarı buğday başakları” ve benzeri zirâi ürünlerdir. Dünya yı aydınlatan güneş sarı’dır. Mânâda sarının kemâli İbrâhimiyyet’tir, belki tesadüftür diyeceksiniz amma, örtüsü siyah olan, Kâ’be-i Muazzama’nın karşısında onun aynası olan Makam-ı İbrâhîm sarı dır. Aşkın sarı’sı, korkunun sarı’sı vardır. Mâsâ (a.s.) Tûr dağında iken yapılan buzağı heykeli’de sarı’dır. Yunus emre sarı çiçeğe sormuş onu konuşturmuş’tur. 

 Şimdi birazda internetten aldığımız sarı renk hakkında ki bilgileri faydası olur ümidi ile ilâve etmeye çalışalım. 

************

 SARI : Sarı zekâ , incelik ve pratiklikle ilgilidir. Toplumsal yaşamı ve birlikte çalışmayı yansıtan bir anlamı vardır. Geçiciliğin ve dikkat çekiciliğin sembolüdür. Dikkat çekiciliğinden dolayı dünyada taksiler sarıdır. Sarı ayrıca hüzün ve özlemin rengidir. Sonbaharın tüm hüzünlü güzelliğinde onun her rengini izlemek mümkündür. 

 SARININ ZİHİNSEL VE DUYGUSAL ÖZELLİK-LERİ:
 (Tamamlayıcı rengi: MOR)

 YÜKSELEN ÖZELLİKLERİ: Spektrumun sıcak renkleri arasında en hafif ama en fazla kozmik gücü olan sarı renk, Güneşe en çok benzeyen renk oluşu ile insâna umut duygusu veren bir potansiyeldir. Parlak, neşeli ve heyecan yüklü bir güce sahiptir. Hırs ve iddiayı simgelerken özgürlüğe en düşkün renktir. Açık görüşlülüğü ve ilhamı simgeler. Parlak bir renk oluşu ifade, bilgiyi ve bilgeliği ön plâna çıkarır. Entelektüel bir bakış ve yöneticilik duyguları ile de iç içe yaşar. Üst mantal zekayı öne geçirir, mantığı simgeler.

 KAYBOLAN ÖZELLİKLERİ: Sarı rengin olumsuz özelliği, yıkıcılığa yol açabilmesidir. Aldatma, iki yüzlülük, kindarlık negatif yönlerinin en belirginleri arasında yer alır. Derin bir karamsarlığa, zihinsel depresyona sebep olabilecek özellikleri de bünyesin de taşır. Sinir sistemi bozukluğu ve ani fraksiyonlara sebep olur.

 FİZİKSEL ETKİLERİ: Sinir ve kas sistemini sağlar. Dolaşım sistemini doğru yolda çalıştırarak kalbin daha rahat çalışmasında yardımcı olur. Karaciğer ve safra kesesinin çalışması gibi bazı vücut fonksiyonlarında yardımcı olur. mide sularının salgılanmasını sağlar. Sarı renk hiçbir akıl ve zihin hastasına tavsiye edilmemelidir. 

--------------------------------------------- 

 Sarı: Psikolojik olarak olumluluk ve canlılık özellikleri vardır. Fizyolojik olarak sinirsel bozukluklara iyi gelir. 

------------------------------ 

 İlham kaynağı sarı: Sarının parlak, neşeli ve sevecen etkisinin umut aşıladığı belirlendi. Sarı, ilham verici özelliğiyle zihinsel karışıklığa da yol açabilir. Mutfak için çok uygundur. Çalışma odalarında kullanılmamalıdır çünkü zihni bulandırıp karışıklığa yol açar. Dinlenme amaçlı ortamlarda da önerilmez.

 Parlak sarı da uyarıcı bir renktir, fakat kalp atışını ve kan basıncını arttırsa da kırmızının etkisine ulaşamaz. Sarı hafızayı arttırabilir ve beyinsel aktiviteleri geliştirebilir ama dikkat edilmesi gereken en önemli unsur, eğer fazla kullanılırsa sinirlilik yapabilir. En uygun tonu daha yumuşak ve daha az yoğunluktaki tonudur. 

----------------------------

 Sarı, parlak limon sarısı gözü en çok yoran renktir. Bu parlak renkten yansıyan ışık gözleri aşırı derecede uyarır ve rahatsızlığa yol açar. Aynı zamanda sarı renk metebolizmayı hızlandırır. Odayı parlak sarıya boyarsanız bebeklerin ağlamasına ve büyüklerin sinirlenmelerine yol açarsınız. Ayrıca sarı sayfalı not defteri ve bilgisayar ekranında sarı renkli arka fon pek iyi bir fikir değildir; beyninizi uyararak konsantrasyonu arttırabilir fakat gözleriniz için zarar vericidir.

 Sarı, az miktarlarda kullanıldığında parlaklık ve sıcaklık hissi verir. Şakacılığı, aydınlığı, yaratıcılığı, samimiyeti ve hayata karşı rahat bir tutumu simgeler. Tıpkı güneşli bir gün gibi davet çekicidir. Sarı güneş ışığı gibidir: kendinizi iyi hissetmek için orda olmasını istersiniz ama gözünüzün içine girmesini istemezsiniz.

 Sarı, rengin pek çok farklı tonu vardır. Saf sarı bütün diğer tonlar arasındaki en neşeli ve güneşli olanıdır. Fakat bir parça koyulaşmış haline bakmak daha keyiflidir. Soluk sarı dikkati, çürümeyi, hastalığı, kıskançlığı ve hilekârlığı simgeler. Sarı söz konusu olduğunda seçilen ton oldukça önemlidir.

 Sarı, geçiciliğin ve dikkati çekiciliğin ifadesidir. O yüzden taksiler sarıdır. Dikkat çeksin ve geçici olduğu bilinsin diye. Araba kiralama şirketleri de logolarında sarıyı kullanırlar. Ayrıca bu yüzden dünyada hiçbir banka ambleminde sarıyı kullanmaz. Paranın geçici değil, kalıcı olmasını isterler.

 Sarı, pek çok dinde İlâh-î varlığı simgeleyen bir renktir.

 NOT= Yukarıdaki cümlenin şöylece değiştirilmesi lâzım gelecektir. Çünkü dünya da başlangıçtan beri sadece tek din vardır O da “İslâmdır.” Diğer dinler ifadesi ile belirtilmek istenen şey ise onların İslâm dini içinde birer mertebe olduklarıdır. “ İz- -T-B- ” 

----------------------------- 

 SARI: Bulaşıcı Hastalığı Çağrıştırıyor, neşe verir, tanrıyı çağrıştırıyor, cana yakındır, başkalarını dikkatini çekmeye çalışır, ilgiyi kendine çekmeyi istiyor, ferahlatıcı özelliği var, sır saklayamaz, bir arzunun bitirilmesi endişesi yoktur. Neşe, hareket, kendini beğendirme, ön plânda. Düzensizlik içeriyor. Çalışmaları ile harikalar yaratabilir, ama düzeyli değildir. Özgürlüğe uçuştur, yaptığı işten zevk almayı psikologlar sarı ile ifade etmişler. 

----------------------------- 

 Sarı loblu insânlar:

 Beyninin sağ üstü çalışan insânlar. Sarı lob yaratıcı zekâyı simgeliyor. Yaratıcı lobu ağır basanlar, toplumun genelinin duygu, düşünce ve davranışının ötesinde hayatı algılayan, verileri yorumlayan insânlar. Sarılar farklı tasarımları, yaratıcılıkları olan insânlardır. Onların davranışları, düşünceleri farklı olduğu için duygularını da farklı yaşarlar. Sarılar risk alırlar. Hayal kurarlar, yaratıcıdırlar, problem çözerler ve ilişkilerde problem çözücü olurlar. İlişkilere yatırım yaparlar.

-----------------------------

 SARI RENK: 

 Bağırsak, akciğer hastalıklarına ve şekere karşı. Vücuttaki sarı renk merkezi düzenli çalışan kimseler aklı başında, mantık sahibi ve ince kişiler dir. Eğer bu renkle uyum halinde bulunan chakra düzensiz çalışıyorsa bu şahıslarda bencillik duygusu artar. Sahtekarca davranışlar farkedilmeye başlar. Sarı renk merkezinin düzensizliği akciğer, karaciğer, bağırsak ve mide hastalıklarına, şekere, zihinsel yorgunluklara ve kabızlığa sebeptir. Sarı renkle ilgili tedavi uygulanırken Çin’li uzmanlar altın, krom, nikel, bakır, çinko gibi metallerin tedavi edilen kişilerin üzerinde bulundurulmasını tavsiye ederler. Yine sarı renk ile yapılan tedavi sırasında şu gıda maddelerinin yenilmesi tavsiye edilir: Kavun, mısır, muz, limon, kabak, sarı renkli tohumlar ve sebzeler.[27] “ İz- -T-B- ” 

 İkinci Yorum; cimale cemel'in çoğulu olarak erkek develer demektir. Meal ve tefsiler genelde bu anlamı kabul etmişlerdir. 

 Sanki o kıvılcımın her biri sarı renkte birer devedir.

 “Deve” kişiyi hacca götüren beden devesidir. Bu deveyi Hakk yolundan kullanmayıp nefsi emmare yolunda kullanılması ile beden develeri kütükler gibi kıvılım saçacaklardır. (M.D.)

---------------

وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِّلْمُكَذِّبِينَ {المرسلات/34} 

(77/34) “Veylun yevme-izin lilmukezzibîn(e)”

(77/34) Vay hallerine o gün yalanlayanların.

---------------

 Beşinci defa tekrar edilen âyette, bu defa da yine çok şiddetli bir uyan söz konusudur. Cehennemin dehşeti, özellikleri ve inkar edenlerin vay hallerine o yalancıların diye ikaz etmektedir. (M.D.) 

---------------

 هَذَا يَوْمُ لَا يَنطِقُونَ {المرسلات/35}

(77/35) “Hâzâ yevmu lâ yentikûn(e)”

(77/35) Bugün, konuşamıyacakları gündür.

---------------

 Âyetteki “konuşamayacakları” ifadesi, nefs-i emmâre ve nefs-i levvâme mertebelerinde takılıp kalanların, âhirette en büyük “özür” silahından (dilden) dahi mahrum kalmalarını sembolize eder. Onların dünyadaki “konuşmaları” (inkârları, alayları, yalanları), âhirette kendilerine birer azap sureti olarak dönmüş, gerçek “konuşma” kabiliyetlerini kaybetmişlerdir.

 Nefsi emaresinin hayal ve vehmini dile getirenler batıla dalıp oyalananların konuşma yetileri oranın sahasında geçerliliği olmadığı için ellerinden alınacaktır. 

 “Natık” Konuşan demektir. Ve bunun aşamaları vardır. İrfani eğitim ile bunun ilmi, müşahadesi ve yaşantıısı ile elde edilebilir. Hayvan-ı Natık (Konuşan Hayvan), Nefsi Natıka (Konuşan İnsan) Kûr’ân- Nâtık (Konuşan Kûr’ân-dır) 

 Seyr-i Sülük eğitimi ile kişi hayvan’ın “hayy an” Anda yaşayan olduğunu anlar ve “Konuşan Nefis” aşamasına geçer. Ve daha sonra nefsini bilmesi ile hakikatini idrak ederek konuşan insan olur. Ve Rabbini bilmesi ile de varlığında ve âlemde bulunan zât-ı Kûr’ân-ı okur. (M.D.)

---------------

وَلَا يُؤْذَنُ لَهُمْ فَيَعْتَذِرُونَ {المرسلات/36} 

(77/36) “Velâ yu/zenu lehum feya’tezirûn(e)”

(77/36) Kendilerine izin de verilmez ki, özür beyan etsinler.

---------------- 

 Özür (tevbe) zamanı dünya hayatında idi. En azından bu âyetleri şeriat mertebesinden kabul edilmesi gerekirdi. (M.D.)

 Zamanın Geçmiş Olması: Dünya hayatı, “konuşma” (amel ve niyet) zamanıydı. Âhiret ise “karşılık görme” zamanıdır. Artık özür dileme, tevbe etme, mazeret beyan etme kapısı kapanmıştır.

 Sözün ve Özrün Anlamsızlığı: Âhirette herkes, kendi ezelî istidadının (a‘yân-ı sâbite’sinin) ve dünyadaki tercihlerinin sonucunu görecektir. Bu noktada söylenecek hiçbir söz, kişinin kaderini değiştirmeyecektir. Bu nedenle “izinsiz” olmaları, ilâhî adaletin bir gereğidir.

 “Dünya hayatı, ‘konuşma’ (amel, niyet, tevbe) zamanıydı. Âhiret ise bu sözlerin karşılığının görüleceği ‘susma’ günüdür. O gün, dünyada hakikati örtenler (kâfirler), en büyük ‘özür’ silahından (dillerinden) mahrum bırakılacaklardır. Ne söyleyebilecek bir sözleri vardır, ne de bu konuda kendilerine izin verilecektir. Çünkü onların ‘dilleri’, kendi elleriyle inşa ettikleri ‘suskunluk’ ve ‘pişmanlık’ ateşidir.”

----------------

وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِّلْمُكَذِّبِينَ {المرسلات/37} 

(77/37) “Veylun yevme-izin lilmukezzibîn(e)””

(77/37) Vay hallerine o gün yalanlayanların.

----------------

 Altıncı defa tekrar edilen âyette bu defa değişik bir uyarı yapılmaktadır.

 Hakikat-i inar edip yalanlayanların konuşma yetisi ellerinden alınacak özür dileyip Hakk’ı dile getirmek isteselerde buna izin verilmeyecektir. Bunu kazanma yeri dünya yeri ve irfaniyet eğitimidir. (M.D.)

----------------

هَذَا يَوْمُ الْفَصْلِ جَمَعْنَاكُمْ وَالْأَوَّلِينَ {المرسلات/38} 

(77/38) “Hâzâ yevmu-lfasl(i) cema’nâkum vel-evvelîn(e)”

(77/38) Bu, işte o ayırma günüdür. Sizi ve öncekileri bir araya topladık.

----------------

 “Yevm’ulfasl” ayırma günü surede üçüncü sefer geçmesi hakikatini bildirmektedir. Celal ve Cemal esmâları ve cennet ve cehennemlikler hakikat-i ile ayrılmış ve önceki Âdem ve sonraki Âdem nesilleri bir araya toplanmıştır. (M.D.)

 "Bu, ayırma günüdür." Âyet, genel haşrin, yani tüm varlığın bir araya toplandığı anlamına gelir.

 "Sizi ve öncekileri bir araya topladık.": Bu, Allah'ın tüm kullarını bir araya getirdiği "genel haşir" (toplanma) anıdır. Yorumda bu bir araya geliş, varlığın özü (aynü'l- vücûd) ile gerçekleşen bir birliktelik olarak ifade edilir.

 Bu toplanmanın ardından, insanların iki temel gruba ayrılması söz konusudur:

 Mutlular (Sudâ): Allah'a yakın olanlar.

 Bedbahtlar (Eşkıyâ): Hakikat yolundan sapanlar.

 İbn Arabî'ye göre bu ayırma, hem âhiretteki mahkeme-i kübrâyı (büyük huzur) hem de daha derin bir mânâda, varlığın birliği içinde hakikat ile bâtılın birbirinden ayrılmasını simgeler.[28] 

----------------

فَإِن كَانَ لَكُمْ كَيْدٌ فَكِيدُونِ {المرسلات/39} 

(77/39) “Fe-in kâne lekum keydun fekîdûn(i)”

(77/39) Bir hileniz varsa, gösterin bana hilenizi!

----------------

 Cenab-ı Hakk Ali İmran Sûresinde “Mekarallah” Allah hile tuzak kurduğunu belirtmektedir. (M.D.)

 “Mekr” dir. Diyanet ansiklopedisinde Mekr, aldatmak, hile yapmak suretiyle birinin amacına ulaşmasını engellemek anlamında mastar, hile aldatma manasında da isim olarak kullanılır.

 Mekr, Allaha nispet edildiğinde ise kötüleri hilelerinden dolayı cezalandırmak, tuzak ve düzenlerini etkisiz hale getirmek olarak, 

 Âli İmran ..”54” Ve Mekr (hilekarlık) yaptılar. Allahu Tealâ da mekrlerine (hilelerine) karşılık verdi. Ve Allah hile yapanların hayırlısıdır.

 Cenâbı Hakk, nefsi emmarelerin hareketiyle meydana çıkan bu tür fiilleri ve onların ilahi mekr ile boşa çıkarılışını biz kullarına bunlardan ibret almamız için açıklıyor. Bu hallerin iyi görülmesini, yani hayırlı olan mekrin iyi anlaşılmasını istiyor. Böylece biz kularını bu hallerden uzaklaştırıp tövbeye zorlamaktadır.

 Kuran-ı Keriyme iyice göz atarsak Mekr hadiselerinin örnekleri de çoktur. Bedr savaşında müslümanların sayısı müşriklere az gösterilip bedire geldiklerinde sayıca çok fazla gözükmelerine rağmen büyük bir bozgun yediler. Hakkın buradaki hayırlı mekri onların mekrini açığa çıkarmıştı.

 Hz. Rasulullahın Mekkede öldürülme planları yapılmış, her kabilenin savaşçı gençleri seçilmişti. Böylece efendimizin kim öldürdüye gitmesi arzulanıyordu. Ancak cebrâil as. Bunu kendisine haber veriyor, o da yatağına Hz Ali efendimizi yatırarak aralarından geçip gidiyordu. Sonra İz takibi yapan kişinin atının ayakları kuma batıyor, gittikleri mağarada örümcek ağı ve güvercin yuvası görüyorlardı. Böylece Hakkın onlara İlahi mekri olmuştu. 

 Mekr, çok farklı yönlerden olabilmekte ancak kendi kanaatimce en tehlikeli mekr ilim ehline, ehli tarîke olmaktadır. Zamanla edinilen ilimler nefsi emmare tarafından kullanılmakta, hele hele klasik tarikat anlayışındaki yerlerde çevrenin tuttuğu alkış nefsi emmareyi türlü mekrin içine çekebilmektedir. (Ç.H.U.)

 Mûsâ a.s. Sihirbazlar ile karşılaşmasında Kûr’ân-ı Kerimde bu hileye karşı nasıl üstün geldiği anlatılır.

********** 





 (Kâlû in hâzâni le sâhirâni yurîdâni en yuhricâkum min ardıkum bi sihrihimâ ve yezhebâ bi tarîkatikumul muslâ.)

 (Tâ-Hâ-20/63) “Bu ikisi gerçekten iki sihirbazdır. Sihirleri ile sizi yurdunuzdan çıkarmak ve üstün olan tarikâtınızı (yolunuzu, dîninizi), yok etmek istiyorlar.” dediler.”

**********

 Nefs-i emmâre yani Fir’âvn taraftarı olan hayal ve vehim. Akıl ve fikir hakkında “bu ikisi,” kendi zanları üzere hayal etikleri, akıl ve fikir hakkında kendi hayal ve vehim halkına, sizi beden yurdundan çıkarmak istiyorlar bunlar gerçekten sihirbazdır dediler.

**********





 (Fe ecmiû keydekum summe’tû saffen, ve kad eflehal yevme menista’lâ.)

 (Tâ-Hâ, 20/64) “(Fir’âvn şöyle dedi): “Artık hilelerinizi (sihirlerinizi) toplayın. Sonra saf saf (sırayla) gelin. Ve o gün üstün gelen, felâha (kurtuluşa, zafere) ulaşmış olur.”

********** 

 Fir’âvn olan, nefsi emmâre, taraftarları olan, Kahhar ve cebbar taraftarlarına, bütün hayal ve vehim hilelerinizi, bunların yapımı için âletlerinizi toplayıp gelin. Onlara-akıl ve fikre üstün gelin, dedi. 

**********





 (Kâlû yâ mûsâ immâ en tulkıye ve immâ en nekûne evvele men elkâ.)

 (Tâ-Hâ-20/65) “Ya Mûsâ, (asânı) sen mi atarsın yoksa önce atan biz mi olalım?” dediler.”

********** 

 Ya Mûsâ (asânı-aklını) senmi? Atarsın yoksa! Bizlermi atalım? Dediler.

**********





 (Kâle bel elkû, fe izâ hıbâluhum ve ısıyyuhum yuhayyelu ileyhi min sıhrihim ennehâ tes’â.)

 (Tâ-Hâ-20/66) “(Mûsâ (a.s.)): “Hayır, (siz) atın!” dedi. Böylece (onları attıkları) zaman onların ipleri ve asâları, kendisine, onların sihirlerinden dolayı “hızla hareket ediyor” gibi göründü.”

**********

 O gün madenlerinden civa gibi madenler ile çeşitli sihirbazlık örnekleri göstermişler. Cıva sıcaklığın tesiri ile genişlediğinden, dışarıdan bakanlar hareket ediyor zannettiler. Bilindiği üzere her peygamber kendi döneminde hangi ilim ileri düzeyde ise o ilmin en kemâlli hali ile ortaya çıkmaktadır ki o mevcut ilmin beşer ilmi olduğunu, idrâk ettirerek o ilmin üzerinde, ilâh-î bir ilim olduğunu ortaya koymaktadırlar. Mûsâ (a.s.) döneminde sihirbazlık en ileri düzeyde imiş. 

**********



 (Fe evcese fî nefsihî hîfeten mûsâ.)

 (Tâ-Hâ-20/67) “Bu sebeple Mûsâ , kendinde bir korku hissetti.”

**********

 Düşmanını küçük görme, denir, işte Mûsâ (a.s.)’da karşısında bu kadar çok rakip görünce bir an bu şekilde hissetti. Kendisinde bulunan az da olsa vehim duygusu harekete geçmişti. Bu yüzden biraz tereddüt geçirdi. 

**********



 (Kulnâ lâ tehaf inneke entel a’lâ.)

 (Tâ-Hâ-20/68) “Korkma! Muhakkak ki sen, sen üstünsün.” dedik.

**********

 İşte bu yüzden o anda “bizde” orada olduğumuzdan kelâm sıfatı ile “Korkma! Senin hakikatin bizim hakikatimiz olduğundan “sen, üstünsün.” dedik.

**********





 (Ve elkı mâ fî yemînike telkaf mâ sanaû, innemâ sanaû keydu sâhırin, ve lâ yuflihus sâhıru haysu etâ.)

 (Tâ-Hâ-20/69) “Ve sağ elindekini (asânı) at, onların yaptığı şeyleri yutacak. Onların yaptıkları sadece sihirbaz hilesidir ve sihirbazlar, nereden gelirse gelsin ler, felâha (kurtuluşa) eremezler.”

**********

 Daha evvelce yere attığın gibi gene asânı yere at, Akıl Mûsâsının nûr-u ile onların yaptıkları hayali gösterileri bitki asıllı olan asân, Hakikatinde “Hay” ismini taşıyan bir kemâle erişerek onların nefs-i emmâreleri ile ürettikleri hayallerini gene aynı yoldan ortadan kaldıracaktır. Hangi kaynaktan gelirlerse gelsinler, hilelerle ürettikleri o oyunları ile “felâha-kurtuluşa” eremezler. 

**********





 (Fe ulkıyes seharatu succeden kâlû âmennâ bi rabbi hârûne ve mûsâ. )

 (Tâ-Hâ, 20/70) “Bunun üzerine sihirbazlar secde ederek yere kapandılar. Biz: “Hârûn ve Mûsâ'nın Rabbine îmân ettik.” dediler.”

**********

 Mûsâ (a.s.)’ın asâsını yere attıktan sonra onların yaptıkları bütün sihirlerini yutunca sihirbazlar bu işin beşer işi olmadığını anlayarak secdeye kapandılar. Ve yakîn imânı ile “Hârûn ve Mûsâ'nın Rabbine îmân ettik.” dediler.”

 Nasıl ki, Allah’ın tecellisi Mûsâ (a.s.) a ağaçtan görünmüştü, sihirbazlara da bu tecelli Mûsâ’dan görünmüş oldu, bu hakikati anlayan sihirbazlar, meslekleri icabı asâ’nın yılan olmasını ilâh-i bir hâl olduğunu halktan daha evvel anladılar.[29] “ İz- -T-B- ” 

 Görüldüğü daha dünya hayatında nefsi emmarenin hayali (mekr) hile, sihir bir işe yaramadığı gibi toplanma yerinde suçluların hilesinin bir işe yaramayacağı apaçık hakikattir. (M.D.) 

 İlâhî Keyd (Tuzağın Hakikati)

 İbnü’l-Arabî, Allah’ın “mekr” (tuzak) ve “keyd” (hile) sıfatlarını celâl tecellileri olarak değerlendirir. Kur’an’da “Şüphesiz benim tuzağım (keyd) çetindir” (A‘râf 7/183) buyrulur. Bu perspektiften bakıldığında, kâfirlerin dünyada kurdukları “keyd” (tuzak) ne kadar zayıf ve geçici ise, Allah’ın “keyd”i (ilahî ceza) o kadar güçlü ve kesindir. Âhirette, kâfirlerin ellerinde hiçbir “keyd” kalmamıştır; çünkü oyun, onların aleyhine dönmüştür.

 “Keyd” ve Nefsin Aldanışı

 İbnü’l-Arabî’nin nefs mertebeleri düşünüldüğünde, bu âyet nefs-i emmâre’nin (kötülüğü emreden nefsin) en büyük yanılgısını sembolize eder. Nefs-i emmâre, dünyada iken kendince “hileler” kurar, Hak’tan kaçmak için tuzaklar düzenler. Ancak âhirette, bu “hilelerin” hiçbirinin işe yaramadığını, asıl “keyd”in Allah’a ait olduğunu anlar. İşte 77/39 âyeti, bu anlayışın bir ifadesidir: Kâfirlere, “Dünyada kurduğunuz o kadar tuzak varken, şimdi bana karşı bir hileniz varsa gösterin!” denir. 

----------------

وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِّلْمُكَذِّبِينَ {المرسلات/40} 

(77/40) “Veylun yevme-izin lilmukezzibîn(e)”

(77/40) Vay hallerine o gün yalanlayanların.

----------------

 Yedinci defa tekrar ve ihtar edilen bu âyette de aslında kendilerine toplanma gününde nefsi emarelerinin sihiri gördükleri hayalleri hadi inkar edin bakalım, diye gaflet ehlini ve inkarcıları sert bir şekilde uyarmaktadır.(M.D.)

----------------

إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي ظِلَالٍ وَعُيُونٍ {المرسلات/41} 

(77/41) “‘İnne-lmuttekîne fî zilâlin ve ’uyûn(in)”

(77/41) Allah'a karşı gelmekten sakınmış olanlar, elbette gölgeliklerde ve pınar başlarındadırlar.

----------------

İttika (sakınma) şeriat, tarikat, hakikat, marifet mertebelerinde farklı idra ve yaşantıları vardır. 

İttika, takva edendir.

Müttaki, ittikayı tatbik eden.

Her mertebenin ittikası vardır.

- Ef’âl mertebesinde, (madde âlemi, bedensel ittika) şüpheli olan şeylerden sakınmak, kendini korumak. Kadınlar için İslâmın gerektiği şekilde kapanmak.

 - Tarîkat mertebesinde, muhabbetullahın azalmasından sakınmak.

Burada maddeden, mânâya geçti.

- Hakikat mertebesinde, Allahın kendinde olan varlığını unutmaktan sakınmak. Yani ilâhi varlıkla yaşadığından gaflet etmemek. Beşeriyetine dalmamak.

- Mârifet mertebesinde, Daha sürekli olarak, günün 24 saatinde Allah ile birlikte yaşamak. [30] “ İz- -T-B- ” 

Her bir mertebede olanında gideceğide haliyle gideceği cennet ve pınar başları haliyle farklı olacaktır. Daha geniş bilgi için Muhammed Sûresi 15. Âyetinin yorum ve açıklamasına bakılabilir. (M.D.) 

İbnü’l-Arabî düşüncesinde “takvâ”, sadece haramlardan sakınmak değil; kişinin kendi ezelî hakikatini (ayn-ı sâbitesini) idrak ederek, o hakikatin gereğini yaşamasıdır. “Müttakî” (takvâ sahibi), a‘yân-ı sâbitesinde hayır istidadı bulunan ve bu istidadını dünyada açığa çıkaran kimsedir. Onun “takvâ”sı, ilâhî isimlerin tecellilerine karşı gösterdiği bir “saygı” ve “huşu”dur. Bu perspektiften bakıldığında, 77/41 âyetindeki “takvâ sahipleri”, sadece dünyada ibadet edenler değil, ezelî istidatlarının gereğini yerine getiren ve bu sayede ilâhî rahmet tecellilerine (cemâl) mazhar olan kâmil insanlardır.

Fusûs’ül-Hikem’inde işlediği “gölge” (zıll) kavramı, bu âyetin anlaşılmasında anahtardır. Ona göre âlem, Hakk’ın gölgesidir. Gölge, kendi başına bir gerçekliğe sahip değildir, ancak varlığı duyusal olarak hissedilir ve Hakk’ın varlığının bir yansımasıdır. Bu perspektiften:

 “Gölgelikler” (zılâl), ilâhî rahmet ve lütuf tecellilerinin kuşattığı manevî bir makamı sembolize eder. Tıpkı fiziksel bir gölgenin sıcaktan koruması gibi, bu manevî gölge de kişiyi nefsânî arzuların (heveslerin) yakıcı ateşinden korur, ona huzur ve güven verir.

 Bu gölge, aynı zamanda “Tûbâ ağacının gölgesi” olarak da yorumlanabilir. İbnü’l-Arabî’nin sisteminde Tûbâ ağacı, insan-ı kâmilin sembolüdür. Onun gölgesinde barınmak, kâmil bir mürşidin manevî himayesine ve ilâhî feyze nail olmak demektir. Âyetteki “gölgelikler”in çoğul olması, bu nimetin çeşitliliğine ve katmanlılığına işaret eder.

 “Pınar” (ayn), hayat veren, durmadan akan hakikat bilgisini (mârifet) ve ilâhî feyzi (feyz-i akdes) temsil eder. Bu pınarın başında olmak, kişinin bu bilgiye doğrudan, perdesiz bir şekilde ulaşması, ondan sürekli beslenmesi demektir. Bu, ilme’l-yakîn veya ayne’l-yakîn mertebelerinin de ötesinde, hakka’l-yakîn mertebesine işaret eder. Tıpkı tatlı suyun canlılara hayat vermesi gibi, mârifet de kalbe hayat verir, onu gafletten ve katılıktan kurtarır. “Pınar başları”nın çoğul olması, bu ilâhî bilgi kaynaklarının (ilâhî isimlerin tecellilerinin) çokluğunu ve her birinin farklı bir lezzet ve fayda sunduğunu gösterir.

 “Dünyada takvâ sahibi olanlar (müttakîler), ezelî istidatlarının gereğini yerine getiren kâmil insanlardır. Onlar, âhirette ilâhî rahmetin kuşattığı manevî gölgelikler altında huzur bulacak, hakikat bilgisinin (mârifet) durmadan akan pınarlarından içecek ve bu sayede ebedî mutluluğa (cennete) kavuşacaklardır. Bu nimetler, onların dünyada iken kazandıkları amellerin bir karşılığı değil, aynı zamanda o amellerin tecessüd etmiş (somutlaşmış) güzel suretleridir.”

----------------

وَفَوَاكِهَ مِمَّا يَشْتَهُونَ {المرسلات/42} 

(77/42) “Ve fevâkihe mimmâ yeştehûn(e)”

(77/42) Canlarının (gönüllerinin) çektiğinden türlü meyveler arasındadırlar.

----------------

 İşte cennet ehlinin her biri hangi esmânın ve benzerlerinin tesiri altında ise onların meydana getirdiği ağaçların gölgesinde oturmaktalar ve onların meyveleri kendi emirlerine hâzır vaziyette hemen ulaşacakları bir konumda beklemededirler. Bu hal meyvelerin kendilerinden razı olduklarını göstermektedir. Çünkü dünyada iken o esmâ-i İlâhiyye kendilerinden razı idi, o fiilleri işleyenler de marzi, yani razı olunmuşlardan dılar. 

 Gönüllerinin çekmesi ise bu dünya hayatında hangi rabbi hassın hükmü altında ise canlarınn çektiği meyvelerde onların zuhurları olacaktır.(M. D.)

 Cennette Celâli isimler yoktur. Cemâli isimlerin, her biri 

esma mertebesinin idrak sahasında leziz muhabbet meyve’leridir. Her birinin hakikati idrak edilince, gönle verdiği ilâh-i zevk-tadış çok hoş bir şey olsa gerektir, bu tadışların değişikliği, değişik meyveler olarak tadılacak olmalarıdır. “ İz- -T-B- ” 

 Bu rızıkların dünya da ki karşılıkları ise gerçek gönül tasavvuf sohbetleri ve ma’nevi gıdalarıdır. Bu esma meyvelerini bizlere İz-Terzi Baba sunmaktadır. (M.D.) 

 “Meyve” (semere) , bir varlığın veya bir ağacın en değerli ürününü, olgunlaşmış kemâl halini sembolize eder. Cennetteki meyveler, sadece fiziksel lezzetler değil, aynı zamanda ilâhî isim ve sıfatların (esmâ-i hüsnâ) kulda zuhur eden tecellilerinin birer yansımasıdır. Nasıl ki bir ağacın meyvesi o ağacın özünü ve kemâlini temsil ediyorsa, cennetteki “meyveler” de takvâ sahibi kulun ulaştığı manevî kemâl mertebelerinin birer sembolüdür. Bu perspektiften bakıldığında, âyetteki “canlarının çektiği meyveler” ifadesi, takvâ sahiplerinin, kendi istidatlarına (a‘yân-ı sâbite) ve manevî makamlarına en uygun olan ilâhî tecellilere (isimlere) mazhar olmalarını ifade eder. Her bir “meyve”, farklı bir ilâhî ismin (Rahmân, Rahîm, Kerîm, Vedûd, Latîf gibi) kulda zuhur eden özel bir tecellisidir.

 Âyetteki “canlarının çektiği (İştehâ)” (mimmâ yeştehûn) ifadesi, nefs-i mutmainne’nin (tatmin olmuş, huzur bulan nefsin) bir vasfıdır. Nefs-i emmâre’nin (kötülüğü emreden nefs) “iştihâsı” (arzusu) sürekli doymak bilmez, tatminsiz ve geçicidir. Oysa nefs-i mutmainne’nin “iştihâsı” (arzusu), ilâhî olanı, hakikati, kemâli arzulamaktır ve bu arzu, dünyada iken başlayıp âhirette ebedî bir lezzete dönüşür. Bu, cennetteki meyvelerin sadece “bulunması” değil, aynı zamanda onlara “iştiha duyulması” ve bu iştihanın da bir lezzet olarak devam etmesidir. 

 İnsanın dünyada iken işlediği her bir iyi amel, niyet ve düşünce, âhirette bir surete bürünür. Takvâ sahiplerinin dünyada iken işledikleri salih ameller, gösterdikleri güzel ahlak ve elde ettikleri mârifet (hakikat bilgisi), âhirette işte bu “meyveler” olarak karşılarına çıkar. Âyetteki “canlarının çektiği meyveler”, kişinin dünyada iken en çok arzuladığı, en çok gayret ettiği manevî hasılatın (sabrın meyvesi, şükrün meyvesi, muhabbetin meyvesi) âhiretteki somutlaşmış halidir. Bu yönüyle âyet, kişinin kendi özünde taşıdığı tohumların (istidatlarının) âhirette nasıl meyveye dönüştüğünün çarpıcı bir tasviridir.[31]

----------------

كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئًا بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ {المرسلات/43} 

(77/43) “Kulû veşrabû henî-en bimâ kuntum ta’melûn(e)”

(77/43) (Onlara): "Yaptıklarınıza karşılık afiyetle yiyin, için" (denir).

----------------

 Bir sonra ki âyet ile “ihsan” edilme yani hakikat bilgilerini taliplileri ile paylaşmaları karşılığı daha fazlasının ihsan edildiği anlaşılmaktadır. (M.D.)

 “Amel”, sadece bedenle yapılan bir eylem değil, kişinin ezelî hakikatinde (a‘yân-ı sâbite) var olan istidadın bir tezahürüdür. Bu perspektiften “yaptıklarınıza karşılık” ifadesi, takvâ sahiplerinin dünyada iken kendi ezelî istidatlarına uygun olarak işledikleri amellerin, âhirette somut bir karşılık bulmasıdır. “Karşılık” (caza), ilâhî adaletin bir tecellisi olup, kulun kendi eliyle inşa ettiği bir hakikatin (amelin) kendisine dönmesidir.

 Cennetteki “yemek ve içmek”, dünyadaki gibi bir ihtiyaçtan (açlık, susuzluk) kaynaklanmaz. Aksine, bu fiiller ilâhî isim ve sıfatların (esmâ-i hüsnâ) takvâ sahibi kulda zuhur eden tecellilerinin birer yansımasıdır. Nasıl ki bir meyve, o ağacın özünü ve kemâlini temsil ediyorsa, cennetteki “yemek ve içmek” de takvâ sahibi kulun ulaştığı manevî kemâl mertebelerinin birer sembolüdür. Bu perspektiften bakıldığında, âyetteki “yiyin, için” ifadesi, takvâ sahiplerinin, kendi istidatlarına (a‘yân-ı sâbite) ve manevî makamlarına en uygun olan ilâhî tecellilere (isimlere) mazhar olmalarını ifade eder.[32]

----------------

إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنينَ {المرسلات/44} 

(77/44) “İnnâ kezâlike neczî-lmuhsinîn(e)”

(77/44) Şüphe yok ki ihsan edenleri böyle mükafatla-ndırırız.

----------------

 İhsanın beş mertebesi vardır. 

 Evvela “ceza” ve “ihsan” kelimelerine kısaca bakalım. 

 “Ceza” kelimesi, genelde bilindiği gibi sadece bir suçun karşılığı değil, her oluşumun karşılığının ifadesi “ceza” kelimesiyle belirtilmektedir;

 İyiliğin de kötülüğün de karşılığı “ceza”dır.

 “İhsan” kelimesi de, iki yönlü ifadelidir. 

 Biri genelde kullanılan herhangi maddi bir şeyin karşılıksız verilmesi, diğeri ise marifetullah yönünden ilmi ilahinin şuhud mertebesinden zâti ihsanıdır. 

 Bu oluşumu biraz açmağa çalışalım. 

 Burada bahsi geçen ihsan, “İhsan” hakikatinin beş mertebesinden dördüncü mertebesini ifade etmektedir.

 “İhsan” ın birinci mertebesi; 

 “Cibril hadisi” diye de bilinen Yahya bin Ya’mur’dan rivâyet edilen hadisle belirtilmiştir. *[33]özetle şöyledir: 

 Bir gün Hz Rasülüllah’ın yanına elbisesi bembeyaz; saçları simsiyah bir adam gelip önüne oturur ve “İslam”, “iman”, “ihsan” ve “kıyamet” olmak üzere dört şeyden soru sorar. 

 Efendimiz bunların hepsini sırasıyla cevapladıktan sonra, yabancı, “doğru söyledin” diyerek oradan uzaklaşır. 

 Bunun üzerine Hz. Rasülüllah merak edenlere; “bu Cebrail (a.s) idi, size dininizi öğretmeye geldi,” diye bildirmiştir. *[34] “ İz- -T-B- ” 

 Hz. Rasülüllah’ın gelen yabancıya “ihsan” hakkında verdiği cevap; 

 “en te’budellahe keenneke terâhu feinnehu terake.”

 “Allah’ı sanki gözlerinle görüyormüşsun gibi, Allah’a ibadet etmendir. Sen O’nü gormesen de O seni görüyor, “ şeklindedir.

 Küçük bir dikkatle baktığımızda, burada bahsedilen “ihsan”ın rnarifetullah yönünden gelen ru’yet, yani müşahedeye dayalı “ihsan” olduğunu görmekteyiz. 

 “Sen O’nu gormesen de” sözünün altında “şimdilik” ifadesi yatmaktadır. 

 Ve bu hadis ümmet-i Muhammed’e “rü’yet”in yolunu açmaktadır. 

 Eğer yolu ve sistemi bulunûrsa, görülen de göreni görebilir.

 “İhsan” ın ikinci mertebesi;

 Rabbımızın Hz. İbrahim’e ve seyr-i sülûk yolunda o mertebeye gelmiş olanlara olan hitabına bakalım.

 Kur’anı Keriym Bakara Suresi 2. sure 131. âyette 



 

 iz kale lehü rabbühü eşlim kale eslemtü lirabbil Âlemiyne 

 “Rabbi ona; “teslim ol” buyurduğunda, “Âlemlerin Rabbına teslim oldum” demişti. 

 Buradaki teslimiyet, tam bir teslimiyettir, İbrahimiyet mertebesinde ilerlemeye devam eden salik, 

 Kur’anı Keriym En’am Suresi 6. sure 79. âyette 

 

 inniy veccehtü vechiye lilleziy fetaressemavati vel arda haniyfen ve ma ene minel müşrikiyne 

 “Ben vechimi öyle bir veçhe karşı tuttum (teslim ettim) ki; o vecih, semdvat ve arzı fıtratı üzere halk etmiştir. Ve ben de şirk ehli değilim,” diyerek samimiyetle yoluna devam ederken,

 Kur’anı Keriym Bakara Suresi 2. sure 112. âyette 



 bela men esleme vechehü lillahi ve hüve muhsinun

 “İyi bilin ki kim vechini Allah’a teslim ederse, ona ihsan olunûr,”

 hükmüyle Allah’ın Zâti ilmine mahal olmaya başlar. 

 Ve devamında marifetullah kendisinde çoğalmaya devam eder. 

 İşte ancak bu kimselerde “Zât tecellisi” bulunûr. 

 Ve ancak bunlarla “Zât mertebesi”ne ulaşılır.

 “İhsan”ın üçüncü mertebesi; 

 Kur’anı Keriym A’raf Suresi 7. sure 56. âyette 



 inne rahmetallahi kariybün minel muhsiniyne

 “Muhakkak ki; Allah’ın rahmeti yakın olarak ancak muhsinlerden gelir.” İfadesiyle açık olarak bildirilmektedir. 

 Allah’ın maddi rahmeti; bu varlık zuhurlarından, her yerden gelmektedir.

 Burada bahsedilen genel rahmet değil “ilahi” ve “zâti” müşahede rahmetidir, ki o da ancak en kısa yoldan muhsin kişilerin gönüllerinden, talip kişilerin gönüllerine akmaktadır.

 “Ümmet-i Muhammed”e has olan bu sonsuz lütuf, “ümmet ı Musa”ya; 

 Kur’anı Keriym A’raf Suresi 7. sure 143. âyette 



 len teraniy

 “Sen beni göremezsin” olmuştur. 

 Çünkü Museviyyet mertebesi kelîm, Muhammediyyet mertebesi ise müşahede ve habib’liktir. 

 “küntü kenzen mahfiyyen, feahbibtü en u’refe fehalaktül halka li u’rafe bihi” 

 “Ben gizli bir hazineydim, bilinmekliğimi sevdim ve bana arif olmaları için bu halkı halkettim” hadis-i kudsisiyle belirtilen zuhur halini, bu ümmete has müşahede ve muhabbet gerçeği içerisinde kemale erdirmiştir. Bu, ihsanların en büyüğüdür. 

 “İhsan”ın dördüncü mertebesi;

 (55/60)

 hel cezaül ıhsani illel ıhsanü 

 “İyiliğin karşılıyı yalnız iyilik değil midir ?”

## âyetinin hakikatidir. 

 Buraya gelinceye kadar belirli bir olgunluğa ulaşan salik, oluşturduğu irfaniyet ve marifetullah bilgilerini ehli olanları ulaştıracak hale gelmiş olmaktadır.

 “İhsan”ı ala ala muhsin olan arif, bu hakikatleri kabiliyetli olanlara ihsan etmeye başlar. 

 İhsan ettikçe, daha fazlası kendisine ihsan edilir. Böylece âyetin hakikati ortaya çıkıp, yaşantıya geçmiş olur.

 “İhsan”ın beşinci mertebesi ise; 

 Kur’anı Keriym Ankebut Suresi 29. sure 69. âyette 



 innallahe leme’al muhsiniyne

 “innallahe/kesin/muhakkakki Allah elbette muhsinlere maiyet (ile beraberdir.)”

 “Muhakkakki Allah muhsinlerle beraberdir.” Âyetinde belirtilen hakikattir. “İhsan” hadisiyle başlayan ru’yet ve müşahede yolculuğu, bu âyet ile kemale ermiş ve varlığında Hakk’ın Varlığından başka hiçbir şey olmadığını anlayan ve arif olan kişi, Allah’ın kendiyle kendinde olduğuriu mutlak olarak bilmiş, bildirmiş ve hayatını böylece devam ettirmiş olmaktadır. 

 Allah “Muhsin” ismi ile o mahalden “Zâti” zuhurunu ortaya getirmektedir. Kısaca izahına çalıştığımız bu hakikatleri Allah (c.c.) arzulularına kısmet etsin. 

 Elmalı’lı Hamdi Yazır bu âyet hakkında özetle şöyle diyor:

 “iyiliğin karşılığı ancak iyiliktir.” Yani güzelliğin karşılığı güzellik; güzel iş yapanın karşılığı güzel sevaptır. Bundan anlaşılıyor ki; Rahman (55/46) âyetinde yer alan



 “ve limen hafe mekame rabbihî cennetani”

 “havf”tan (korkmaktan) maksat, güzelce amel etmektir. 

 Zira ihsan’da esas olan, “Cibril” hadisinde zikredildiği üzere, “sana gereken; Allah’ı görüyormuşsun gibi O’na ibadet etmendir. Çünkü sen O’nu görmesen de, O seni görüyordur,” prensibine uygun hareket etmektir. ]

 Enes (r.a)’tan yapılan rivâyette; 

 Rasülüllah (S.A.V) “hel cezaül ıhsani ille’l ıhsanü” âyetini okuyarak, oradakilere:

 “Biliyor musunuz rabbiniz ne buyuruyor?” diye sormuş. 

 Bunun üzerine onlar da,

 “Allah ve Rasülü en iyisini bilir” diye cevap vermişler. 

 Hz. Peygamber (S.A.V) de,

 “O, benim kendisine Tevhidi nimet olarak verdiğim, kimsenin mükafatı ancak cennettir, buyuruyor” diye karşılık vermiştir.[35] “ İz- -T-B- ”

----------------

وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِّلْمُكَذِّبِينَ {المرسلات/45} 

(77/45) “Veylun yevme-izin lilmukezzibîn(e)”

(77/45) Vay hallerine o gün yalanlayanların.

----------------

 Sekizinci defa tekrar ve ihtar edilen bu âyette de; 8 cennette bulunanların bu dünya hayatında yapmış oldukları amel, şükür, zikir, tesbih ve irfaniyet çalışmaları ile nefis ve zât cennetelerinde ihsanın karşılığı ihsan olunmalarını, hadi bunları inkar edin bakalım diye ihtar edilmektedir. (M.D.)

----------------

كُلُوا وَتَمَتَّعُوا قَلِيلًا إِنَّكُم مُّجْرِمُونَ {المرسلات/46} 

(77/46) “Kulû ve temette’û kalîlen innekum mucrimûn(e)”

(77/46) Yiyin ve geçinin az bir müddet, siz şüphe yok ki suçlularsınız. 

-----------------

 “Mücrim” Hakk’tan gafil ve inkar edenlere nefsi emmarenin hayal ve vehimi içinde ancak dünya hayatında verilmiş belirli bir süreye kadar nimetlerden istifade etmelerine izin verilmiş. Ve zarururi ölüm ile nefsin dünya nimetlerini tadışı son bulacaktır. (M.D.) 

 “Mücrim” (suçlu), sadece belirli bir günahı işleyen kimse değil, ezelî hakikatinde (a‘yân-ı sâbite) şer istidadı bulunan ve bu istidadını dünyada açığa çıkaran kimsedir. “Mücrim”in suçu, sadece fiilî günahlar değil; öncelikle Hakikati örtmesi (küfür), bu örtme eylemini alışkanlık haline getirmesi ve bu haliyle yaşamasıdır. Âyetteki hitap, bu ezelî tercihin bir sonucu olarak kâfirlerin içinde bulunduğu durumu özetler.

 Âyetteki “yiyin, geçinin” ifadesi, İbnü’l-Arabî’nin nefs mertebeleri anlayışıyla doğrudan ilişkilidir. Bu hitap, nefs-i emmâre’nin (kötülüğü emreden nefsin) geçici zevklere olan düşkünlüğünü ve bu zevklerin aldatıcılığını sembolize eder. Nefs-i emmâre, tıpkı hayvanî nefs gibi, sürekli olarak yeme, içme, şehvet gibi geçici hazların peşinde koşar. İşte âyetteki “yiyin, geçinin” emri, aslında nefs-i emmâre’nin bu haline bir tür “meydan okuma” niteliğindedir: “İstediğiniz kadar bu geçici zevklerin peşinde koşun; ama bilin ki sonunuz pişmanlık ve azaptır!”

 Az bir müddet” (kalîlen) ifadesi, İbnü’l-Arabî’nin zaman 

anlayışıyla doğrudan ilgilidir. Ona göre dünya hayatı, sonsuz âhiret hayatının yanında bir “rüya” veya bir “an” gibidir. Bu “az bir müddet” içinde nefsânî arzuların peşinde koşanlar, asıl sermayelerini (iman ve salih amel) tüketmiş olurlar. Bu yönüyle âyet, insanın dünyadaki fırsatları nasıl değerlendirdiğinin ve bu fırsatların ne kadar kısa olduğunun bir hatırlatmasıdır.

 Hakikat Örtüldüğünde: Kişi, kendi a‘yân-ı sâbitesindeki şer istidadını tercih etmiş, hakikati (iman, İslam) örtmüştür. Bu, onun “mücrim” (suçlu) olarak nitelenmesinin temel sebebidir.

 Cezanın Kaçınılmazlığı: Bu tercihin sonucu olarak, âhirette azap kaçınılmazdır. Âyet, bu azabın bir ön uyarısı ve aynı zamanda bir hatırlatmasıdır: “Dünyada tercihinizi yaptınız ve bunun sonucu olarak suçlu duruma düştünüz.”[36] 

-----------------

وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِّلْمُكَذِّبِينَ {المرسلات/47} 

(77/47) “Veylun yevme-izin lilmukezzibîn(e)”

(77/47) Vay hallerine o gün yalanlayanların.

-----------------

 Dokuzuncu defa tekrar ve ihtar edilen bu âyette de insan ve cinlere, nefsani varlıkları ile hareket ettikleri takdirde ceza görecekleri ifade edilmektedir. Hadi devam edin, elinizde ise ahiret hayatınızda bundan kurtulun bakalım, diye kendileri ikaz edilmektedir. (M.D.)

-----------------

وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ ارْكَعُوا لَا يَرْكَعُونَ {المرسلات/48} 

(77/48) “Ve-izâ kîle lehumu-rke’û lâ yerke’ûn(e)”

(77/48) Rüku edin denince onlara, rüku etmezler.

-----------------

 Âyet-i kerime rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

-----------------

 “Rüku” namazın rububiyet-esmâ-museviyet mertebesini ifade etmektedir. (M.D.)

 Hakk’ın huzurunda ayakta durduğumuz zaman, İlahi vahdet, yani birlik Âlemini ve yukarıda bahsedilen on iki (12) mertebeyi ifade eden gerçek elif i meydana çıkarmış oluyoruz.

 Rükua vardığımız eğildiğimiz zaman dal mertebesini, secdeye vardığımız zaman ise mim mertebesinin meydana çıkarmış bulunuyoruz. 

 Bunların toplamı Âdem olmuş oluyor ve kişi, bu ha­reketleri yaptığı zaman Âdem mührünü, amel defterine her gün en az kırk (40) defa vurmuş oluyor ve ben Âdem’im diye sözleri ve hareketleriyle, Âdemliğini ispatlamış oluyor. 

 Ne zaman ki bunlar eksik kalıyor, işte amel defterinin o sayfaları da boş kalıyor, ibadetinde gevşeklik gösteren neler kaybettiğini bir bilebilseydi?..

 Bir de kısaca tahiyyat yani oturma haline bakalım. 

 Diz üstü tahiyyatta oturan kişinin şekli, Muhammed SAV. harflerini göstermektedir, şöyleki;

 baş mim, 

 gövde ha, 

 dizler mim, 

 dir­sekler de dal şeklini vermektedir. 

 Böylece tahiyyat­ta oturan kişi şeklen Muhammed kelimesini oluşturmaktadır.

 Eğer kişi bu manaları özü itibariyle de idrak edebilirse, işte o zaman ibadeti zahir ve batın kemal üzere oluşmuş olmaktadır 

 Bu kısmı özetlersek; elif mertebesinde Âdemliğe ulaşan kimse, secdeye vardığında; mimi Muhammediyyeye, S.A.V. tahiyyatta oturduğunda’da; mim hakikati Muhammediyyeye S.A.V. ulaşmış ve kamil insan mertebesinde oturmuş olur.

 Namaz’a hareketlerinin

 İkinci yönü itibariyle baktığımızda; 

 ayakta durma kıyam, nebatlara, 

 eğilme rüku, hayvanlara, 

 yere baş koyma secde, madenlere, 

 oturma tahiyyat ise, insanlara has bir durum ve görüntü vermektedir.

 Bu haliyle düşündüğümüzde namaz’ın içinde; maden, nebat, hayvan ve insan mertebelerinin toplu halde bulunduğunu görmüş oluyoruz.

 İşte namazda Hakk’ın huzurunda ayakta dur­duğumuz kıyam’ın hikmetlerinden biri de budur. Nebatlık mertebesini idrak edip bu oluşumları kendi bünyesinde oluşturup yaşamaktır. 

 Namaz kılarken rüku eğilme haline gelince, yu­karıda kıyam bahsinde anlatılmaya çalışılan oluşumlar bu sefer hayvanlar mertebesi itibarile de aynı şekilde oluşmaktadır. 

Kişi rükuya eğildiği zaman şekil olarak yere paralel halde yaşayan hayvanlar Âleminin canlılarına benzer, burada okuduğu tesbihleri, onlardan aldığı gıdalarla yapabilmektedir. 

 Yani namazın bu bölümünde et, yağ, yumurta gibi ürünlerin karşılığını ödemektedir. 

 Yine yukarıda bahsedildiği gibi hayvanı gıdalardan hem maddî, hem manevî olarak yararlanır ve o hayvanların ruh halleri de yiyen kimselere geçer. O ahlak onlarda zuhura çıkmaya başlar. 

 İşte bu sebeple bazı hayvanların yenmesi yasak edilmiştir. Namazın rüku bölümünün hik­metlerinden biri de budur.

 Daha sonra secde bölümüne gelince yine yukarıda bahsedildiği hususlar itibariyle, burada da kişi yere ka­panmış şekliyle madenlere benzemektedir, burası da madeni gıdalardan alınan besinlerin karşılığı ödenen yer­dir. Yine orada yapılan zikirler onlardan alınan gıdalarla yapılabilinmektedir. 

 Namazın secde bölümünün hik­metlerinden biri de budur.

 Yukarıda belirttiğimiz gibi namaz fiili’nin kıyam yani ayakta durma bölümü, nebatatın hukukunu, rüku yani eğilme bölümü, hayvanların hukukunu; secde yani yere kapanma, madeniyatın hukukunu koruma ve onlara olan şükran borcumuzu ödeme yolunda yapıldığından namaz ehline zât-î olarak sadece tahiyyat yani oturuş bölümü kalmaktadır. Burası ise namaz’ın en muhteşem yeridir.

 Tahiyyatta oturan kimse daha evvelce de bir miktar bahsettiğimiz gibi gerçek kimliğini bulmuş, hakikat-i Muhammediyyeye ulaşmış ve huzur ehli olmuş olur. 

 Bu oturuşuyla namaz kılan kişi vücud duruşu itibariyle Muhammed yazısını oluşturmaktadır. 

 Şekliyle ve de manasıyla, zahir - batın gerçek kimliğini ispatlamış olur. Böylece ve sadece, bu kimseler Hakk’a gerçek ayna olan­lardır.

 Ayak’ta elif, 

 Rüku’da dal,

 Secde’de mim, yani Âdemliğe ulaşan kimse tahiyyatta da Muhammedliğe yükselmiş ve netice hasıl olmuş olur. 

 Ne muhteşem bir sistem !... 

 İnkar veya gaflet sebebiyle bu ibadeti terkenler neler kaybettiklerini bir bilebilseydiler ne olurdu?...

 Namaz’a hareketleri’nin 

 Üçüncü yönü itibariyle baktığımızda ayakta durma, kamet elif, İbrahimiyet eğilme, rüku dal, Museviyet, yere baş koyma, secde mim İseviyet, oturuş, tahiyyat Muhammediyyet, mertebesidir.

 Diğer ibadetleriyle Hak yolunda epey mesafe almış olan kimse, zâti bir ibadet olan namaz’ın kıyam ayakta durma bölümünde makam-ı İbrahimiyete ulaşıp bu mertebenin hakikatini idrak etmiş olur. 

 Bu mertebenin özelliği tevhid-i ef’al (fiillerin birliği) mertebesidir. 

 Lakabı Ebrahem (İbrahim) ibranice’de eb; baba, rahem; halk, demek olduğundan; umumî manası, halik’ın babası demek olur.

 Birimsel manada, insanların babası ifadesinde ol­makla birlikte genel manada, cümle halkın babası anlamındadır. 

 Bu da tevhid-i efal sırrıdır. Hullet yani dostluk Halil İbrahim İbrahim (a.s.)a giydirilmiş manevî bir elbisedir.

 İlk defa İbrahim (a.s.) ile ortaya konan bu mertebenin tecelli mahalli olan kimsenin, halk-ı Âlemde yani tüm varlıktaki bütün hareketin, bütün gücün, bütün ener­jinin, tek varlıktan kaynaklandığını bilmiş bunun da Zât-ı mutlak sadece Hak olduğunu idrak etmiş olmasıdır.

 Böylece kendisinde yavaş yavaş (99) esma-i ilahinin idraken zuhura geldiğini müşahede etmeye başlayan kimse, bu yükün altında zorlanarak rükuya eğilir ve sübhane rabbiyel azıym Azametli Rabbim seni her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederim demeye başlar.

 Burası da Museviyet - tenzih - tevhid-i esma mertebesidir. 

 Semi allahu limen hamideh 

 Allah hamdedenin hamdını duyar yani, kendisini bu mertebeye ulaştıran Rabbına hamdeden kulunun hamdım duyar, diye yaşayarak ayağa kalkar ve Rabbena lekel hamd ey rabbimiz; hamd sadece sanadır yani hayali rab’lara değil! diyerek secdeye varır.

 Burası ise, mahv-ı külli yani Tam yokluk 

 İseviyet - teşbih - tevhid-i sıfat mertebesidir. 

 Secde de sübhane rabbiyel ala yani ey yüce Rabbim! Seni her türlü nok­san müşahededen tenzih ederim diyerek bu oluşumu iki defa tekrar eder, sonra tehiyyata oturup ettehiyyatü ve diğer okunacakları okur. 

 Burası da Muhammediyyet -tevhid-i zât mertebesidir. 

 Kıyamda yani ayakta duruyorken mertebe-i İbrahimiyetin ağırlığını duymaya başlayarak namaz kılmaya çalışan kişi, daha sonra bu ağırlığa dayanamayıp beli bükülmeye başlar, ellerini, dizine dayayıp göstermeğe çalışarak tekrar doğrulmak ister. 

 Bu safhada sırrı-ı Museviyetin ağırlığını duymaya başlar. 

 Bu defa ayakta duramayan kişi, secde-i Rahmana kapanır. Orada da seviyet sırrının ağırlığı altında kalır, fakat iki hamle ile tahiyyata oturur. 

 Burası gerçek müşahede, huzur, sükun, kelam, habiblik yani Muhammediyyet mer­tebesidir.

 Bu halde yeterli süre kalıp gerekeni söyledikten ve okuduktan sonra, iki tarafına başını çevirip selam vererek ve selamet dileyerek bu ilahi halden çıkar ve tekrar beşeriyete yani dünya hayatına döner. 

 Böylece namaz içinde mi’racını da yapmış olur. 

 Buradaki selam ve selamet sağlı sollu bütün varlığı kaplamıştır.

 Namazdaki hareketlere

 Dördüncü yönü itibariyle baktığımızda

 Ef-al mertebesinde kıyamda duran gerçek namaz eh­linin buradaki müşahedesi şu âyette ifadesini bulmaktadır. 

 (Kasas Suresi 28/88) kül­lü şey’n halikün illa vechehü lehül huk­mü ve ileyhi turce’une

 (O’nun vechinden başka her şey helak olacaktır, hüküm onun­dur, ona döndürüleceksiniz.)

 Bu mertebede, bedeni ve idraki ile epey aşama yaparak ayağa kalkmış olan kişinin yaşantısı; varlıkta, O’nun vechinden başka bir ŞEY yani eşya göremez oluşudur. 

 Buradaki hüküm yani anlayış ve idrak; beşeri değil, Hakkanidir, kendine değil, Hakk’a döndürülmüştür.

 Daha evvelce kendine, başka bir ifadeyle nefsine dönük yaşayan kimse, Ona döndürüleceksiniz ihtar ve ikazıyla gerçek yönünü bulmuş olur.

 Esma mertebesinde rüku’ya eğilen kişinin müşahedesi; 

 (Er-Rahman Suresi 55/26-27) 

 küllü men aleyha fanin (26) ve yebka vechü rabbike zül­ celali vel ikrami (27)

 (varlık Âleminde bulunan her KİM’lik fanidir, ancak yüce ve ikram sahibi Rabbının varlığı bakidir,) şeklindedir.

 Daha evvelce kimliklerinin kendilerine ait bir varlıkları olduğu ZAN ile yaşayan kimseler bu mertebede onları gerçek yönleriyle müşahede ederler. 

 Ancak yüce ve ikram sahibi Rabbının varlığının baki olduğunu yakıyn bir bilgi ile anlamış olurlar.

 Sıfat mertebesinde secdeye varan kişinin müşahedesi; 

 (Ali İmran Suresi 3/185)

 küllü nefsin zaikatü’l mevti

 (Her nefis ölümü tadacaktır,) hükmüyle, külli mahva ulaşma halidir. Böylece ortada da ne Âlem, ne de kendi kalmıştır.

 Zât mertebesinde tahiyyata oturan kişinin müşahedesi: 

 (Ali İmran Suresi 3/18) 

 şehidallahü ennehü la ilahe illa hüve

 (ALLAH kendi kendine şahittir ki on­dan başka ilah yoktur,) gerçeğiyle yaşantısını sürdürmek olmalıdır.

 Bu mertebenin kemalinin dışa yansıması, hadis-i kudside ifade edilen 

 Men reani fekad reel Hak 

 (beni gören ancak Hakk’ı görmüş olur,) sırrı ve gerçeğidir*[37] “ İz- -T-B- ”

 Mi’rac gecesinde oluşan tahiyyat mertebesinin batını ifadesini idrak etmiş olan kişi gerçekten çok büyük bir lütfa nail olmuştur. 

 Daha evvelce de bir miktar anlatmaya çalıştığımız ettehiyyatünün geniş manasını, herkes kendi bulunduğu mertebesi düzeyinden anlamaya çalışmalıdır.

 Oldukça sıkı bir çalışma gerektiren bu hakikate ulaşmayı Rabbımız bize kolaylaştırsın. 

 (Taha Suresi 20/114) rabbi zidniy ilmen

 (Rabb’ım ilmimi arttırır,) duasına devam edelim.[38] 

“ İz- -T-B- ” 

 “İnkârcılar (mücrimler), dünya hayatında nefs‑i emmâre’nin kibrine kapılarak Allah’ın ‘rükû et!’ (teslim ol, itaat et) emrine karşı gelirler. Bu karşı geliş, onların ezelî istidatlarında (a‘yân‑ı sâbite) şerri tercih etmelerinin bir sonucudur. Âhirette, bu isyanlarının somutlaşmış bir cezası olarak, Allah’ın huzurunda rükû etmeye çağrıldıklarında rükû edemeyeceklerdir. İşte bu, ilâhî adaletin ve sünnetullah’ın değişmez bir tecellisidir.” 

-----------------

وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِّلْمُكَذِّبِينَ {المرسلات/49} 

(77/49) “Veylun yevme-izin lilmukezzibîn(e)”

 (77/49) Vay hallerine o gün yalanlayanların.

-----------------

 Onuncu defa tekrar ve ihtar edilen bu âyette de; Ancak yüce ve ikram sahibi Rabbının varlığının baki olduğunu yalanlayan ve inkar edenlerin vay haline diyerek uyarmaktadır. (M.D.)

-----------------

فَبِأَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ {المرسلات/50} 

(77/50) “Febi-eyyi hadîsin ba’dehu yu/minûn(e)”

(77/50) Bundan sonra artık hangi söze inanırlar ki?

-----------------

 Cenâb-ı Hakk bütün uyarı, ikazlar yapılmıştır ama onların nefsi emarelerinin inat ve inkarlarından kulaklarından kalplerine bir yol yoktur. Ve hakikatte onlarda “semi” olanın Hakk’ın sıfat ve esmâsı olduklarından gafletlerinden haberleri yoktur. Nefsi emmareleri istikametinde kullandıkları “semi” sıfatından dolayı hangi söze inanırlar ki diye sormaktadır?

 Kur’an’ı dinleyip de ona inanmayan bir kalp, aslında hiçbir söze inanmaya kapalı demektir. Âyet, bu kalp katılığını ve manevî körlüğü en veciz şekilde ifade eder: “Eğer bu söze inanmıyorsanız, başka hangi söze inanacaksınız?”

 Hakk’ın sözünü işitmek için bâtini kulak ayarlarını yapacak 

hazık-ı tabib olan bir irfan ehline ihtiyaç vardır. Manevi hastalıkları izale etmenin yolunu göstersin. (M.D.)

-----------------

 Böylelikle Mürselat sûresi çalışmamızın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Okuyucuların azami istifa etmelerini idrak ve feyiz kapılarının açılarak, Hakk’ın gerçekliğini, idrak edenlerden olmak niyazıyla… “Haza min fadli Rabbihi”. Rabbimin fazlındandır. Bu vesile ile bu çalışmada İz-Efendi Babamızın maddi-mânevi yardımlarını yanımızda hissettiğimizden, kendisine minnettarız. İz-Efendi Babamız ve gayri de memnun olur, İnşealllah… Herkese başarılar diler, Rabbü-l erbab’ımın “Allah-Cami” Zât ismine sığınır, verdiği imkan ve diğer bütün lütuflarından dolayı hamd ederim.

----------------

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR”

ÜSKÜDAR/İSTANBUL 03-05-2026

----------------

Terzi Baba Kitapları 

 Baskısı olan kitaplar. 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

3) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri

4) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" (Osmanlıca'dan Çeviri)

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân 

8) Tuhfetü'l Uşşâki (Osmanlıca'dan Çeviri)

9) Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet

10) Kelime-i Tevhîd

11) Vâhy ve Cebrâil

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

13) (13) On Üç ve Hakîkat-i İlâhiyye

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

16) Divan (3)

19) Sûre-i Feth ve Fethin Hakîkatleri

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

22) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (12) Yûsuf Sûresi

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

35) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Fâtiha Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

41) İnci Tezgâhı

49) (36) Yâ-Sin Sûresi

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed Rasûlüllah (s.a.v.)

63) İnci Mercan Tezgâhı: Düşündürücü Nükteler

67) (67) Mülk Sûresi

68) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Namaz Sûreleri 

69) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (2) Namaz Sûreleri

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

95) Terzi Baba (8) (19/53)

96) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (41) Fussilet Sûresi

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

118) (52) Tûr Sûresi ve M. Nusret Tura Hz.

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

177) Necdet Ardıç'ın Tasavvuf Anlayışında Seyr ü Süluk Mertebeleri (İlâhiyat Tezi)

213) 1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214) 2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

---------------------------------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

---------------------------------------------

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem (a.s.)

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

---------------------------------------------

Terzi Baba kitapları sıra listesi

KAYNAKÇA

 

1. KUR'ÂN VE HADîS

2. VEHB : Hakk'ın hibe yoluyla verdiği ilim.

3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi'i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu'l Hikem ve sohbetlemizden müşâhede ile toplanan ilim.

 

(Gönülden Esintiler) 

 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

3) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri

4) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" (Osmanlıca'dan Çeviri)

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân

8) Tuhfetü'l Uşşâki (Osmanlıca'dan Çeviri)

9) Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet

10) Kelime-i Tevhid

11) Vâhy ve Cebrâil

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

13) (13) On Üç ve Hakîkat-i İlâhiyye

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

16) Divan (3)

17) Kevkeb: Kayan "Yıldız"lar

18) Hz. Peygamberimiz Efendimizi Rû'ya-da Görmek 

19) Sûre-i Feth ve Fethin Hakîkati

20) Terzi Baba Umre Dosyası (2009)

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

22) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (12) Yûsuf Sûresi

23) İbretlik "Değmez" Dosyası

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

25) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (1) Köle Ve İncir Sepeti

26) Bir Zuhûrât'ın Düşündürdükleri: Tenzîh, Teşbîh, Tevhîd

27) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (2) Genç ve Kıymetli Elmas

28) Kur'ân-ı Kerîm'de Tesbîh ve Zikir

29) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (27) Karınca-Neml Sûresi

30) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (19) Meryem Sûresi

31) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (18) Kehf-Mağara Sûresi

32) Terzi Baba (3) İstişare Dosyası 

33) Terzi Baba Umre Dosyası (2010)

34) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (3) Bakara "İnek" Hikâyesi

35) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Fâtiha Sûresi

36) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (2) Bakara Sûresi

37) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (53) Necm-Yıldız Sûresi

38) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (17) İsra Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

40) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (3) Âl-i İmrân Sûresi

41) İnci Tezgâhı

42) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (4) Nisâ Sûresi 

43) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (5) Mâide Sûresi 

44) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (7) A'râf Sûresi 

45) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (14) İbrâhîm Sûresi 

46) Salat - İngilizce

47) Salat - İspanyolca

48) İrfan Mektebi - Fransızca

49) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (36) Yâ-Sin Sûresi

50) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (76) İnsân Sûresi

51) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (81) Tekvîr Sûresi

52) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (89) Fecr Sûresi

53) Mehmet Hazmi Tura (Yüksek Lisans Tezi)

 54) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Beled-Şems-Leyl-Duhâ İnşirâh-Tîn (90-95) Sûreleri 

55) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (28) Kasas Sûresi

56) İrfan Mektebi Şerhi - Fransızca

57) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (20) Tâ Hâ Sûresi

58) Muhyiddin-i Arabî - Mir'ât-ül İrfan ve Şerhi

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ-Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ-Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed-Rasûlüllah (s.a.v.)

62) Bir Hikâye Birçok Yorum: (4) Bir Ressam Hikâyesi

63) İnci Mercan Tezgâhı: Düşündürücü Nükteler

64) Ölüm Hakkında: Kıyam'et

65) Reşahat'tan Birkaç Bölüm'ün Şerh/Sohbet ve Yorumları

66) Abdulkâdir Geylâni - Risâle-i Gavsiyye Şerhi

67) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (67) Mülk Sûresi

68) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Namaz Sûreleri-(1) 

69) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Namaz Sûreleri-(2)

70) Yehova Şahitleri ile Mülâkat

71) Mübarek Geceler ve Bayramlar - Fransızca

72) Îmân ve Îkân

73) Celâl Cemâl Celâl: İbretlik Bir Dosya Daha (3)

74) Terzi Baba Umre Dosyası (2012)

75) Mahmut Şebüsteri - Gülşen-i Raz ve Şerhi

76) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (5) Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler Hikâyesi

77) Aşk ve Muhabbet Yolu: M. Nusret Tura

78) A'yân-ı Sâbite: Kazâ Ve Kader

79) Terzi Baba (4) İstişare Dosyası

80) Terzi Baba (5) İstişare Dosyası

81) Hayâl Vâdîsi'nin Çıkmaz Sokakları 

82) Mektuplarda Yolculuk - M. Nusret Tura

83) Terzi Baba Umre Dosyası (2013)

84) Nusret Tura - Vecizeler Hikâyeler

85) Nusret Tura - Tasavvufda Aşk ve Gönül

86) Terzi Baba (6) İstişare Dosyası

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

89) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (6) Her Şey Merkezinde Mi?

90) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-1) Şerhi

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

92) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (2) Şerhi

93) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân - İngilizce

94) İbretlik Bir Hikâye Daha - Mescid-i Dırar. Kubbetu'l

 Kara.

95) Terzi Baba (8) (19/53)

96) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (41) Fussilet Sûresi

97) Terzi Baba Umre Dosyası (2015)

98) Solan Bahçenin Kuruyan Gülleri 

99) Terzi Baba (9) İstişare Dosyası

100) İrfan Mektebi Ve Şerhi - İspanyolca

101) Bosna Hersek Seyahati Dosyası

102) İrfan Mektebi Ve Şerhi - İngilizce

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

105) Cemo ve Farko

106) Terzi Baba Umre Dosyası (2016)

107) Vahy ve Cebrâîl - Fransızca

108) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (1) - Peygamberimizi Ru'ya-da Görmek

109) Tasavvufî Îzâhlar

110) (19-53) Şeker Risalesi

111) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" Şerhi

112) Bir Kardeşin Soruları ve Cevapları

113) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-2) Şerhi

114) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-3) Şerhi

115) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-4) Şerhi

116) Kudüs Seyahati Dosyası

117) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-5) Şerhi

118) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (52) Tûr Sûresi ve M. Nusret Tura Hz.

119) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (01) Âdem Fassı

120) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (02) Şit Fassı

121) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (03) Nuh Fassı

122) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (04) İdris (05) İbrahim Fassı

123) Mahmut Şebüsteri - Gülşen-i Raz (2) - Terzi Baba Şerhinin Tamamı

124) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Satıh İnce

125) Terzi Baba Umre Dosyası (2018)

126) Ben'deki Terzi Babam (1) - Murat Cağaloğlu

127) Ben'deki Terzi Babam (2) - Murat Cağaloğlu

128) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaf Dağı Ve Zümrüd-ü Anka

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

130) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kilise Çanları

131) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: 53. Âyetleri ve Terzi Baba

132) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaner Yiğido

133) Muhtelif İrfan Sohbetleri (1)

134) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (2)

135) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (3)

136) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (4)

137) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (5)

138) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (6)

139) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (7)

140) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (8)

141) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (9)

142) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (10)

143) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (11)

144) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (12)

145) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (13)

146) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (14)

147) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (15)

148) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (16)

149) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (17)

150) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (18)

151) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (19)

152) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (20)

153) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (21)

154) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (22)

155) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (23)

156) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (24)

157) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (25)

158) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (26)

159) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (27)

160) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (28)

161) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (29)

162) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30)

163) Esmâ-i hüsnâ (1) - M. Nusret Tura Hz.

164) Esmâ-i hüsnâ (2) - M. Nusret Tura Hz. - Fütuhat ve Müşâhedeleri

165) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (75) Kıyamet Sûresi

166) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-6) Şerhi

167) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-7) Şerhi

168) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetlerden Seçmeler (31)

169) İbretlik Bir Hikâye Daha - Usta'dan Çırağına Tavsiyeler

170) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (4) - Terzi Baba'nın Görüldüğü Zuhuratlar

171) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (5) - Yoruma Açık Eğitim Zuhuratları

172) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (6) - Tuzak-Mekr-Hileli Zuhuratlar

173) Terzi Baba Umre Dosyası (2020)

174) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (83) Mutaffifin Sûresi

175) Mübarek Geceler Ve Bayramlar - İspanyolca

176) Korona Virüs'ün Düşündürdükleri

177) Terzi Baba, "14-İrfan Mektebi" Tezi

178) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (84) İnşikak Sûresi

179) 13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan Mektebi

180) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem - A- Mukaddime

181) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem - B- Ayniyet ve Gayriyyet

182) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (06) İshak Fassı

183) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (07) İsmail (08) Yakup Fassı

184) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (09) Yusuf Fassı

185) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (10) Hud Fassı

186) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (11) Salih (12) Şuayb Fassı

187) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (13) Lut (14) Üzeyir Fassı

188) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (15) İsa Fassı

189) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (16) Süleyman (17) Dâvud (18) Yunus (19) Eyyüb Fassı

190) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (20) Yahya (21) Zekeriyya Fassı

191) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (22) İlyas (23) Lokman (24) Harun-Fassı

192) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (25) Musa (26) Halid Fassı

193) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (27) Muhammed-Fassı

194) Silsile-i Uşşakiyye

195) Terzi Baba-Özel, Kütüphane ve Müze Arşivi

196) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Üç Silahşörler

197) Dur Rabb'ın Namaz Kılıyor (1)

198) Ramazan ve Oruç

199) İrfan Mektebi-Ders Târif Sıralaması

200) Dur Rabb'ın Namaz Kılıyor (2)

201) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (1)

202) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (2)

203) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (3)

204) Kur'ân-ı Kerîm'de Nefs Âyetleri 

205) Zekât ve İnfak 

206) Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207) 68-Kalem-sûresi-

208) Naz-Makâmı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209) 4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210) 6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211) Terzi Babam'dan esintiler. Muhtelif konular. 

212) 2023-Umre dosyası.

213) 1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214) 2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215) 86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Sûresi. 

216) Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217) 85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Sûresi. 

218) 8-5- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Cem-Cemâli..

219) 87-88-18-Ku-Ker-Yol-A’la-Gaşiye-Sureleri.

220) 61-19- Ku-Ker-Yol-Saff Suresi. 

221) 8-20- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Murat-Derûni.

222) Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-Mübarek-geceler-bitirme tezi- 

223) 6-En’Âm Suresi. Murat-Derûni.

224) 9-4-Tevbe Suresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

225) 10-Yunus Suresi.

226) 11-Hud Suresi Nihal Manaz.

227) 9-21-Tevbe Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

228) 10-Yunus Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

229) 2-Terzi Babam’dan esintiler. Selim Çoban.

230) 16-34-Ku-Ke-Yol- Murat Derûni.Cağaloğlu.

231) 5-6-Ku-Ke-Yol- Hicr-Suresi-Cem-Cemali. 

232) 31-Ku-Ke-Yol-Lokman-Suresi. T.B.

233) 21-26-Ku-Ke-Yol-Enbiya-Suresi. Murat Derunî. 

234) 22-27-Ku-Ke-Yol-Hac-Suresi. Murat Derunî. 

235) 25-29-Ku-Ke-Yol-Furkân-Suresi. Murat Derunî. 

236) 24-24-Ku-Ke-Yol-Nûr-Suresi. Murat Derunî.

237) 29-35-Ku-Ke-Yol-Ankebût-Suresi. Murat Derunî.

238) 26-39-Ku-Ke-Yol-Şu’ara-Suresi. Murat Derunî.

239) 23-7-Ku-Ke-Yol-Mü’minûn-Suresi. T.O.Cem Cemâlî.

240) Canan Çalışkan, T.B. salât-namaz yüksek lisans tezi.

241) Mustafa safi Efendi-Abdürrezzak tek. 

242) 30-36-Ku-Ke-Yol-Rûm-Sûresi. Murat Derûnî.

243) 33-25-Ku-Ke-Yol-Ahzab-Sûresi. Murat Derûnî.

244) 35-37-Ku-Ke-Yol-Fâtır-Sûresi. Murat Derûnî.

245) 10-Ku-Ke-Yol-Yunus-Sûresi-2- Yusuf-Ramazan Yücel. 

246) 34-5-Ku-Ke-Yol-Sebbe-Sûresi. Şerif kır. ÇHU. 

247) 37-40-Ku-Ke-Yol-Sâffât-Sûresi. Murat Derûnî.

248) 38-5-Ku-Ke-Yol-Sâd-Sûresi. Abdürrezzak tek-Muhtefi.

249) 40-42-Ku-Ke-Yol-Mü’min-Sûresi. Murat Derûni. 

250) 42-38-Ku-Ke-Yol-Şûrâ-Sûresi. Murat Derûni. 

251) 47-28-Ku-Ke-Yol-Muhammed-Sûresi. Murat Derûni. 

252) 43-43-Ku-Ke-Yol-Zuhruf-Sûresi. Murat Derûni. 

253) 49-41-Ku-Ke-Yol-Hucurat-Sûresi. Murat Derûni. 

254) 50-32-Ku-Ke-Yol-Kaf-Sûresi ve Mustafa Hilmi Sâfî. 

Murat Derûni. 

255) 13-Ku-Ke-Yol-Ra’d-Sûresi. Ozan sanlı Şentürk.

256) 32- Ku-Ke-Yol-Secde Sûresi. Muharrem Halil İz.

257) 39- Ku-Ke-Yol-Zümer Sûresi. Cem Demiroğlu.

258) 44- Ku-Ke-Yol-Duhan Sûresi. Murat Derûni. 

259) 45- Ku-Ke-Yol-Câsiye Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

260) 51- Ku-Ke-Yol-Zâriyât Sûresi. Murat Derûni. 

261) 54- Ku-Ke-Yol-Kamer Sûresi. Murat Derûni. 

262) 56- Ku-Ke-Yol-Vâkıa Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

263) 57- Ku-Ke-Yol-Hadid Sûresi. Murat Derûni. 

264) 58- Ku-Ke-Yol-Mücadele Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

265) 59- Ku-Ke-Yol-Haşır Sûresi. Murat Derûni. 

266) 60- Ku-Ke-Yol-Mümtehine Sûresi. Murat Derûni. 

267) 46- Ku-Ke-Yol-Ahkâf Sûresi. Muharrem Halil İz.

268) 62- Ku-Ke-Yol-Cuma Sûresi. Murat Derûni. 

269) 63- Ku-Ke-Yol-Münâfikûn Sûresi. Ozan sanlı Şentürk.

270) 64- Ku-Ke-Yol-Tegabün Sûresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

271) 65- Ku-Ke-Yol-Talâk Sûresi Yusuf-Ramazan,Yücel. 

272) 66- Ku-Ke-Yol-Tahrim Sûresi. Cem Demiroğlu.

273) 69- Ku-Ke-Yol-Hakkâ Sûresi. Murat Derûni. 

274) 70- Ku-Ke-Yol-Mearic Sûresi. Murat Derûni. 

275) 71- Ku-Ke-Yol-Nuh Sûresi. Murat Derûni. 

276) 72- Ku-Ke-Yol-Cin Sûresi. Murat Derûni. 

277) 73- Ku-Ke-Yol-Müzzemmil Sûresi. Murat Derûni. 

278) 74- Ku-Ke-Yol-Müddessir Sûresi. Murat Derûni. 

279) 44- Ku-Ke-Yol-Duhân Sûresi. Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

280) 46- Ku-Ke-Yol-Ahkaf Sûresi. Muharrem Halil İz.

281) 77- Ku-Ke-Yol-Mürselât Sûresi. Murat Derûni. 

282) 78- Ku-Ke-Yol-Nebe’ Sûresi. Murat Derûni. 

283) 79- Ku-Ke-Yol-Nâziât Sûresi. Murat Derûni. 

284) 80- Ku-Ke-Yol-Abese Sûresi. Murat Derûni. 

------------------------- 

Altı peygamber serisi 

------------------------- 

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ-Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ-Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed-Rasûlüllah (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi

------------------------- 

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

32) Terzi Baba (3) İstişare Dosyası 

79) Terzi Baba (4) İstişare Dosyası

80) Terzi Baba (5) İstişare Dosyası

86) Terzi Baba (6) İstişare Dosyası

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

95) Terzi Baba (8) (19/53)

99) Terzi Baba (9) İstişare Dosyası

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

108) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (1) - Peygamberimizi Ru'ya-da Görmek

109) Tasavvufî Îzâhlar

110) (19-53) Şeker Risalesi

126) Ben'deki Terzi Babam (1) - Murat Cağaloğlu

127) Ben'deki Terzi Babam (2) - Murat Cağaloğlu

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

131) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: 53. Âyetler ve Terzi Baba

165) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (75) Kıyamet Sûresi

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi 

-------------------------

25) (1) Köle ve İncir Sepeti

27) (2) Genç ve Kıymetli Elmas

34) (3) Bakara "İnek" Hikâyesi

62) (4) Bir Ressam Hikâyesi

76) (5) Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler Hikâyesi

89) (6) Her Şey Merkezinde mi? Hikâyesi

------------------------- 

Dîvanlar serisi 

------------------------- 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

16) Divan (3)

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi

------------------------- 

17) Kevkeb: Kayan "Yıldız" lar

23) İbretlik "Değmez" Dosyası

73) Celâl Cemâl Celâl: İbretlik Bir Dosya Daha (3)

81) Hayâl Vâdîsi'nin Çıkmaz Sokakları 

94) İbretlik Bir Hikâye Daha - Mescid-i Dırar. Kubbetu'l

 Kara.

98) Solan Bahçenin Kuruyan Gülleri 

105) Cemo ve Farko

112) Bir Kardeşin Soruları ve Cevapları

124) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Satıh İnce

128) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaf Dağı Ve Zümrüd-ü Anka

130) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kilise Çanları

132) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaner Yiğido

169) İbretlik Bir Hikâye Daha - Usta'dan Çırağına Tavsiyeler

196) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Üç Silahşörler 

201) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (1)

202) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (2)

203) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (3)

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

------------------------- 

2) Hacc Divanı

20) Terzi Baba Umre Dosyası (2009)

33) Terzi Baba Umre Dosyası (2010)

74) Terzi Baba Umre Dosyası (2012)

83) Terzi Baba Umre Dosyası (2013)

97) Terzi Baba Umre Dosyası (2015)

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

106) Terzi Baba Umre Dosyası (2016)

125) Terzi Baba Umre Dosyası (2018)

173) Terzi Baba Umre Dosyası (2020)

212) Terzi Baba Umre dosyası (2023)

------------------------ 

Îmânın beş şartı kitapları

------------------------- 

2) Hacc Divanı

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân

10) Kelime-i Tevhid

72) Îmân ve Îkân

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

198) Ramazan ve Oruç

205) Zekât ve İnfak

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

------------------------ 

46) Salat - İngilizce

47) Salat - İspanyolca

48) İrfan Mektebi - Fransızca

56) İrfan Mektebi Şerhi - Fransızca

71) Mübarek Geceler ve Bayramlar - Fransızca

93) İslam, İman, İhsan, İkan - İngilizce

100) İrfan Mektebi ve Şerhi - İspanyolca

102) İrfan Mektebi ve Şerhi - İngilizce

107) Vahy ve Cebrâîl - Fransızca

175) Mübarek Geceler ve Bayramlar – İspanyolca

199) 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

209) 4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210) 6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

----------------------- 

Hakkımızda yapılan yüksek lisans tezi kabul edilmiş kitaplarımız.

53) Hazmi Tura: Marmara Üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü ilahiyat ana bilim dalı Tasavvuf bilim dalı. Fatma Sena Yönlüer. “2010-İstanbul.

103) Terzi Baba Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyyat fakültesi yüksek lisans tezi. Serkan denkçi. “2019-Bursa”

177) Terzi Baba, Tekirdağ Namıkkemal İniversitesi İlâhiyat fakültesi İlâhiyat bölümü bitirme tezi. “14-İrfan mektebi” tezi. Yavuz Burak Kır. “2019-Tekirdağ.

216) Nusret Tura, Bursa Uludağ İniversitesi yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel. “2024-Bursa.

222)Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-“Mübarek-geceler-“ kitabı bitirme tezi--“2022-Sakarya.

240) T.c. Üsküdar üniversitesi tasavvuf araştırmaları enstitüsü tasavvuf kültürü ve edebiyatı anabilim dalı necdet ardıç / Terzi baba’nın tasavvuf anlayışında namaz kavramı Canan Çalışkan yüksek lisans tezi. 2025 

------------------------

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2-3-4-5-6-7-8-9-10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

142-141-143-144-145-146-147-148-149-150-

------------------------ 

Kitaplar devâm ediyor şu an Yekün= (284+150=434)

-----------------------

Terzi Baba ilâhileri. 

Erler demine Nusret tura.

1) Meğer-Kürşat.

2) Candır Allah-Kürşat.

3) Canım Allah-Kürşat. 

4) Boş çevirme ellerimi-Kürşat. 

5) Çözdüm sırrını. Kürşat.

6) Nasihattır hep sözlerim. Kürşat.

7) Hakk-ı ister isen eğer. Kürşat.

8) Mevlâm seni özlerim. Kürşat.

9) Neler olmaz. Kürşat.

----------------------------- 

- Diyanet işleri başkanlığı, İslâm Ansiklopedisi… ↑

- Rahman Rahimin Adıyla şiirinden… ↑

- Diyanet Meali… ↑

- Muhyiddin İbn-i Arabi ↑

- Muhyiddin İbn-i Arabi ↑

- Muhyiddin İbn-i Arabi ↑

- Muhyiddin İbn-i Arabi ↑

-  Cilt 3, sayfa 419; Cilt 4, sayfa 398. Ayrıca konuyla ilgili bölümler için “Fütûhât-ı Mekkiyye” ↑

- Terzi Baba – (68-1) Kûr’ân-ı Kerimde Yolculuk – Namaz Sûreleri (82) İnfitar Sûresi – Sayfa 6…9… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Tekvir-suresi - Tasavvuf Serisi 81 - Sayfa 8… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Gülşen-i-Râz-ve-şerhi - Tasavvuf Serisi 75 - Sayfa 100… ↑

- 7. kat gökte bulunan, peygamberlerin ve meleklerin ilminin/ulaşımının son bulduğu, yaratılmışların (halk edilmişlerin) sınırını temsil eden nihai makam veya ağaçtır. Necm suresinde adı geçen bu makam, Hz. Muhammed'in Mi'rac gecesi Cebrail (a.s.) ile yükselip Cebrail'in daha ileri geçemediği "son sınır" olarak bilinir. (İslâm Ansiklopedisi) ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye, ↑

- Fusûs’ül-Hikem’indeki “Âdem Fassı”nda işlenen a‘yân-ı sâbite (ezelî sabit hakikatler)e göre ↑

- Bu olay, İbnü’l-Arabî’nin el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye adlı eserinin 8. babında (Bâb-ı sâmin) ayrıntılı olarak yer alır ↑

- Muhyiddin İbn-i Arabi ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 3-Âli-İmrân-Sûresi - Tasavvuf Serisi 40 - Sayfa 12… ↑

- Beklenen doğum tarihi 40 hafta sonradır ve doğum genellikle 37 ve 42. haftalar arasında olur. Gerçek gebelik süresi döllenmeden sonra 38 haftadır. 40 hafta, 9 ay 6 gün demektir. Gebelik 42 haftayı aşarsa anne ve bebekte komplikasyon gelişme riski belirgin şekilde artar. Bu nedenle genellikle uzmanlar bu döneme ulaşmış ama başlamamış doğum eylemini tıbbi yöntemlerle uyarırlar.https://tr.wikipedia.org/wiki/Hamilelik ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Kelimeyi Tevhid - Tasavvuf Serisi 10 - Sayfa 136… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 6-Pey-1-Hz.Âdem- - Tasavvuf Serisi 15 – (Tesviye kavramı) Özet olarak … ↑

- Fütûhât-ı Mekkiyye ve Fusûs’ül-Hikem ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 6-Pey-1-Hz.Âdem- - Tasavvuf Serisi 15 – Sayfa 21 … ↑

- Daha fazla bilgi için Kevser sûresine bakınız… ↑

- Et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Meali ↑

- Âyette geçen “cimâle” terimi, Arapçada “cemel” kelimesinin çoğuludur. “Cemel” kökü, sözlükte hem “deve” hem de “halat/kalın ip” anlamlarını barındıran çok anlamlı bir yapıya sahiptir. Bu tür lafızlarda hangi anlamın tercih edileceği, kelimenin sözlük karşılığından ziyade cümle içindeki konumu, bağlam (siyak–sibak) ve metnin genel anlatım hedefi dikkate alınarak belirlenmelidir.

İlgili âyetlerin bütününe ve oluşturulan edebî tasvire bakıldığında, “deve” anlamının bağlamla uyumlu olmadığı görülmektedir. Özellikle ateşin kıvılcımlar saçması, parlayarak savrulması ve hareketli bir görsel etki oluşturması dikkate alındığında, deve benzetmesi hem anlam hem de imge gücü bakımından zayıf kalmaktadır. Ateşten fışkıran kıvılcımların deveye benzetilmesi, âyetin kurduğu görsel ve estetik bütünlüğü yeterince karşılamamaktadır.
Buna karşılık “halat” anlamı, âyetin tasvir ettiği sahneyle daha tutarlı görünmektedir. Kıvılcımların yukarı doğru uzanan, birbirine paralel ve ardışık alevler hâlinde betimlenmesi, halat görüntüsünü çağrıştıran güçlü bir imge oluşturmaktadır. Bu nedenle “cimâle” kelimesinin “halatlar” şeklinde anlaşılması, âyetin hem dilsel yapısıyla hem de edebî tasviriyle daha uyumludur.
Dolayısıyla tercüme ve tefsirde, kelimenin çok anlamlı yapısı dikkate alınırken bağlamın belirleyiciliği esas alınmalıdır. Bu örnekte “cimâle”nin “halatlar” olarak yorumlanması, yalnızca teknik bir tercih değil; aynı zamanda âyetin anlam derinliğini ve estetik bütünlüğünü korumaya yönelik bilinçli bir tefsir yaklaşımıdır. (Cemal Külünoğlu Meali) ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - (6) Peygamber (4) Hz.Mûsâ-Kelimullah - Tasavvuf Serisi 59 - Sayfa 302… ↑

- Tefsir-i Kebir (Te’vilât) ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - (6) Peygamber (4) Hz.Mûsâ-Kelimullah - Tasavvuf Serisi 59 - Sayfa 147… ↑

- (12) Terzi Baba (1) Sayfa 358 ↑

- Muhyiddin İbn-i Arabi ↑

- “Tefsir-i Kebir Te’vilat” ↑

- Sünen-i Tirmiz Tercüme si. Cilt:4, S: 367, Hadis:2738 ↑

- Bu hususta daha geniş bilgi almak isteyenler “İslam İhsan ikan” isimli kitabımıza bakabilirler. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - ER RAHMAN- Tasavvuf Serisi 9 - Sayfa 70… ↑

- Muhyiddin İbn-i Arabi ↑

- İrfan mektebi adlı kitabımızda bu mertebeler hakkında daha geniş bilgi verilmiştir. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - (Salat)- Tasavvuf Serisi 05 – Özet olarak ↑
