# Nebe' Sûresi

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/nebe-suresi
**Sayfa:** 111

---

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

Terzi Baba Necdet Ardıç

İ’şari Te’vil ve Tefsiri 

(78- Nebe’ Sûresi)

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (282/78-56) 

 Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç

İşârî Te’vîl ve Tefekkürü

(78- Nebe’ Sûresi)

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (282/78-56) 

 GÖNÜLDEN ESİNTİLER: 

 

ذَلِكَ الْيَوْمُ الْحَقُّ فَمَن شَاء اتَّخَذَ إِلَى رَبِّهِ مَآبًا 

(78/39) “Zâlike-lyevmu-lhakku femen şâe-ttehaze ilâ rabbihi meâbâ”

(78/39) İşte bu hak gündür. Artık dileyen Rabbine bir yol tutar.

KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK 

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç

İşârî Te’vîl ve Tefekkürü 

(78- NEBE’ SÛRESİ) 

Yazan ve Düzenleyen TERZİ OĞLU MURAT DERÛNİ 

İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (282/78-56)

NECDET ARDIÇ

TERZİ BABA

“İz- -T-B- “ “Es Selâm En Necat”

Adres

Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin

Pehlivan Caddesi No: 31/3

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ 

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi

Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ

(0533) 7873937 

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com 

İçindekiler..........................................................,,,,,,,(4)

Ön Söz…………………………………………………………………………………(5)

Nebe Sûresi Hakkında Genel Bilgiler…………………………………(7)

Âyet (1/3)………………………………………………………………………..(12)

Âyet (4/7)…………………………………………………………………………(17)

Âyet (8/10)……………………………………………………………………….(20)

Âyet (11/13)…………………………………………………………………….(33)

Âyet (14/16)…………………………………………………………………….(44)

Âyet (17/19)…………………………………………………………………….(46)

Âyet (20/23)…………………………………………………………………….(80)

Âyet (24/26)…………………………………………………………………….(89)

Âyet (27/30)…………………………………………………………………….(91)

Âyet (31/34)…………………………………………………………………….(97)

Âyet (35/38)……………………………………………………………………(102)

Âyet (39/40)……………………………………………………………………(111)

Terzi Baba Kitabları Listesi ……………………………..............(123)

ÖN SÖZ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

Muhterem okuyucularım; her ne vesile ile elinize geçmiş olan bu kitabımızdan, İnşeallah Cenâb-ı Hakk’ın idrak vermesi ile en geniş şekilde faydalanmanızı temen-ni ederim.

Bu vesile ile evvelâ bütün okuyuculara bir ömür boyu sağlık, sıhhat ve gönül muhabbetleri ve gerçek ma’nâ da tasavvufî idrakler niyaz ederim. Bu dünya da en büyük kazanç burasını, bu âlemi şehâdet-i, gerçekten müşahede ederek yaşayıp geçirmek ve kendini tanımayı bilmek olacaktır. Kûr’ân-ı Kerîm’de (yolculuk) adlı İz-Terzi Baba sohbetleri ve kitaplarının bu hususta faydalı olabileceğini düşünüyorum, Bunlardan biri de konumuz olan “NEBE’” Sûresidir. İçinde bir hayli mevzular olan bu Sûre-i şerifin zâhir, bâtın nûrundan bu dünyada iken yararlanmaya gayret edelim. Cenâb-ı Hakk’tan bu hususta her kez için başarılar niyaz ederim.

Kûr’ân-ı Kerîm Allah-ın kelâmıdır ve zâhiri, beşerî Arap kavminin lisânı, bâtını ve hakikat-i ise, İlâh-î Arapça lisânı’dır. Ve bunu idrak etmek için de ayrıca İrfan ehli yanın da ayrı bir eğitim almak gerekmektedir. İşte böylece Kelâm-ı İlâhî yi hakikat-i itibari ile anlamak biraz daha mümkün olacaktır. Her bir Âyet-i Kerîmenin biçok mertebelerden anlatım ve izâhları vardır, Cenâb-ı Hakk İlâh-î kitabımızdan en geniş şekilde yararlanmamızı nasib eder İnşeallah. 

 “Memur mâzûrdur” düstûruyla üstlendiğim bu vazîfeyi, Terzi Baba’nın feyiz pınarından gönlüme akan ilhâmlarla yerine getirmeye çalıştım. Bu süreçte, âyetlerin hem zâhirî hem de bâtınî ma’nâlarını bir bütün olarak ele almaya özen gösterdim. Bununla birlikte, zâhirî tefsirler hâli hazırda çokça mevcût olduğundan, çalışmamın odak noktasını âyetlerin iç, derûnî, enfüsî ve bâtınî mânâları oluşturdu.

Ana metinlerin altına, numaralandırılarak dipnotlar şeklinde, konu, kelime sözlük açıklamaları ve kaynaklar 

gerektiği yerlerde müracaat ve bilgi için belirtilmiştir.

İrfâniyet yolunda desteğini esirgemeyen İz-Efendi Babam, Nüket Annem ve Eşim Serpil hanımlara teşekkür ederim. Cenâb-ı Hak razı olduklarından eylesin, inşallah. 

Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenle-nişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın ruhlarına, Nusret babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, Nüket annemin ve İz-Efendi babamın ruhaniyetlerine, ceddinin, ceddimin ve eşimin ceddinin ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır. 

“Murat DERÛNİ EN-NÛR”

ÜSKÜDAR/İSTANBUL

(18/04)-2026

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

EUZÛ BİLLÂHİ MİNEŞ ŞEYTANİR RACÎM

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

(سورة النبأ)

NEBE’ SÛRESİ GİRİŞ…

---------------

Hakkında

Mekke döneminde inmiştir. 40 âyettir. Sûre, adını ikinci âyette geçen “enNebe’”kelimesinden almıştır. Nebe’, haber demektir. Sûrede, ölüm ötesi hayatın varlığını ispat çerçevesinde, kıyamet, öldükten sonra dirilme ve hesap için toplanma konularına yer verilmektedir.

Nüzul

Mushaftaki sıralamada yetmiş sekizinci, iniş sırasına göre sekseninci sûredir. Meâric sûresinden sonra, Nâziât sûresinden önce Mekke’de inmiştir.

Konusu

Sûrede ağırlıklı olarak Allah’ın insanlığa çeşitli lütufları, kıyamet, öldükten sonra dirilme, hesap, ceza ve mükâfat konuları ele alınmış, Allah’ın varlık ve kudretini gösteren deliller ile melekler konusuna da yer verilmiştir.[1]

Faziletleri

Amme Suresi kıymetli surelerden bir tanesidir ve tüm sureler çok kıymetlidir. Kırk âyet olan bu surede; Allah’ın insanlara vermiş olduğu nimetlere, kıyamet gününde meydana gelecek olan olaylara, Cehennemlik olan kimselere, Cehennemin şiddetine, Cehennem ehlinin pişmanlıklarına, Cennetteki bazı nimetlere yer verilmiştir. Ramazan ayında okunduğu takdirde kat be kat artan Nebe Suresinin faziletleri şunlardır:

Nebe Suresini okuyan bir kişiye Allah kıyamet gününde soğuk bir içecek ikram eder.

İkindi namazlarının ardından Amme Suresini okuyan kişinin, Yüce Allah kıyamet günündeki azabını hafifletir.

Kim Nebe Suresini devamlı surette ikindi namazının ardından okursa, Allah o kişinin rızkını arttırır, ahiretteki yerini dünyada görmeden ölmez.

Amme Suresini gün doğarken okuyan kişi tüm afetlerden korunur.

Resulallah (sav); “Amme Suresini öğrenin ve öğretin. Amme Suresini okuyan kişiye Allah kıyamet gününde Kevser şarabından içirir” buyurmuştur.

Amme Suresi bir şeyin üzerine okunur ise o şey Allah’ın izni ile kaybolmaz, çalınmaz.

Nebe Suresini okuyan kimse imansız şekilde ölmekten emin olur. Yüce Allah o kişinin rızkını genişletir ve bolca mükafatlar verir. O kişi ölmeden önce Cennet’teki yerini görür.[2] 

#### ---------------

Sûre-i şerifin, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

(78) Mushaf sıra numarası.

(80) Nüzul sıra numarası.

(79) Alfabetik sırası.

(30) Cüz sırası.

(40) Âyet sayısı.

(40) Fasıla harfleri.

(347) Genel toplamdır.

Rakamları tek tek toplarsak,

(7+8+8+7+9+4+4=47) dir.

Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır. Ancak fazla vaktinizi almamak için genel sayıları ve bağlantısını vermekle yetinelim. 

---------------

Kırk âyet olup ا، م، ن harfleridir. (Elif) harfi “36 “adettir. Ahadiyet mertebesinin İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn, Hakikat-i Muhammedi mertebeleri tarafından haber verilmesidir. Âdemiyet mertebesinden Museviyet mertebesine kadar gönderilenlerdir. (Mim) harfi “1” adettir. Hakikat-i Muhammedinin, Ahadiyet mertebesinden, Hakikat-i Muhammedi’nin haber vermesidir. (Nun) harfi “3” adettir. İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn olarak Nûr-u Muhammedi den haber verilmesidir. 

---------------

Sûre-i Şerifin sayı değerine göz atalım.

(نبأ) “Nun: 50” “Be: 2” “Elif: 1” “Hemze: 1” harf değerlerinden oluşmaktadır. Toplarsak 50+2+1+1= 54 dir. 5+4= 9 dur. 

Mushaf sıralamasında (78) (7+8=15) dir. Nüzul 

sıralamasında (80) (8) dir. (40) (4) âyettir. Genel sayı toplamı 347 (3+4+4=14) idi. (9+15+8+4+14=50) dir. 

(4) İslâm’ın şifre sayısı (Şeriat, Tarikat, Hakikat, Marifet) 

(8) 8 cennet,

(9) Esmâ, Rububiyet mertebesi,

(14) Nûr-u Muhammedi, 

(15) Zahir, batın, Hakikat-i Muhammedi dir.

Daha başka sayısal bağlantılar vardır. Bu kadar ile iktifa edelim… 

Soruyorlar O NEBE’ haberinden,

Parıl parıl bir kandil aslından,

Yoğun buluttan suyu indiren,

Rahman Rahiym olan Allâh'ın adıyla,[3]

Mealen;

---------------

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1. Birbirlerine neyi soruyorlar?

2, 3. Üzerinde anlaşmazlığa düştükleri büyük haberi (mi)?

4. Hayır, ileride bilecekler.

5. Yine hayır; ileride bilecekler.

6,7. Biz, yeryüzünü bir döşek, dağları da birer kazık yapmadık mı?

8. Sizleri (erkekli-dişili) eşler hâlinde yarattık.

9. Uykunuzu bir dinlenme (sebebi) kıldık.

10. Geceyi (sizi örten) bir elbise yaptık.

11. Gündüzü de geçimi temin zamanı kıldık.

12. Üstünüze yedi sağlam gök bina ettik.

13. Alev alev yanan aydınlatıcı ve ısıtıcı bir kandil yarattık.

14, 15, 16. Taneler, bitkiler, sarmaş dolaş bahçeler çıkaralım diye yağmur yüklü yoğun bulutlardan şarıl şarıl yağmur yağdırdık.

17. Şüphesiz hüküm ve ayırma günü belirlenmiş bir vakittir.

18. Bu, sûra[4] üfürüleceği gün gerçekleşir ve siz bölük bölük gelirsiniz.

19. Gök açılır ve kapı kapı olur.

20. Dağlar yürütülür, serap hâline gelir.

21, 22, 23. Şüphesiz cehennem, bir gözetleme yeridir; azgınlar için, içinde çağlar boyu kalacakları bir dönüş yeridir.

24. Orada ne bir serinlik ve ne de içecek bir şey tadacaklar!

25, 26. Ancak, uygun bir ceza olarak kaynar su ve irin içecekler.

27. Çünkü onlar hesaba çekilmeyi ummuyorlardı.

28. Âyetlerimizi de alabildiğine yalanlamışlardı.

29. Biz ise, her şeyi bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da) tamamiyle sayıp tespit ettik.

30. Kâfirlere şöyle denilir: “Şimdi tadın. Artık bundan sonra yalnızca azabınızı artıracağız.”

31, 32, 33, 34. Şüphesiz Allah’a karşı gelmekten sakınanlara bir kurtuluş, bahçeler, üzümler, kendileriyle bir yaşta, göğüsleri çıkmış genç kızlar ve dolu dolu kadehler vardır.

35. Orada ne bir boş söz işitirler, ne de bir yalan.

36, 37, 38. Bunlar kendilerine; Rabbinden, göklerin ve yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbinden, Rahmân’dan bir mükâfat, yeterli bir ihsan olarak verilmiştir. Onlar, Ruh’un (Cebrail’in) ve meleklerin saf duracakları gün Allah’a hitap edemeyeceklerdir. Sadece Rahmân’ın izin vereceği ve doğru söyleyecek olan kimseler konuşabilecektir.

39. İşte bu, hak olan gündür. Artık dileyen kimse Rabbine ulaştıran bir yol tutar.

40. Şüphesiz biz sizi, kişinin önceden elleriyle yaptıklarına bakacağı ve inkârcının, “Keşke toprak olaydım!” diyeceği günde gerçekleşecek olan yakın bir azaba karşı uyardık.[5] 

---------------

---------------

Bismillâhirrahmânirrahîm.

“Rabbi zidniy ilmâ.” “Ya rabb-i ilmimizi ziyadeleştir.”

---------------

عَمَّ يَتَسَاءلُونَ {النبأ/1}

(78/1) “‘Amme yetesâelûn(e)” 

(78/1) Birbirlerine hangi şeyden soruyorlar?

---------------

"Birbirlerine hangi şeyi soruyorlar?" Bunun aslı, 'dır. Neyi hangi şeyi? demektir. Sözdeki kapalılık konunun önemini göstermek içindir. "Hangi büyük meseleyi?" demek olur." Ne için, neden dolayı birbirlerine soruyorlar?" demek olabileceğini de söylemişlerdir.[6]

İnsanların sorduğu bu “haber” (yani kıyamet, diriliş ve âhiret hali), aslında kişinin kendi ezelî hakikatine (a‘yân-ı sâbite) dairdir. Ona göre her varlığın Allah’ın ilminde ezelî bir hakikati (ayn) vardır ve bu hakikat, o varlığın istidadını (hayır veya şer) belirler. İnsanların “sorduğu şey”, kendi varlıklarının bu gizli yönü, yani âhirette kendilerini bekleyen ebedî hayatın hakikatidir. İnkârcıların bu konuyu sorgulamaları, aslında kendi ezelî istidatlarını (bu hakikati) idrak edememelerinden, onu örtmelerinden (küfür) kaynaklanmaktadır. Bu yönüyle âyet, insanın kendi varlık sebebine yabancılaşmasını ve bundan dolayı duyduğu şaşkınlığı ifade eder.

Nefs-i emmâre, hakikate ulaşmak için değil, onu inkâr etmek, onunla alay etmek veya onu kendi anlayışına göre şekillendirmek için sorular sorar. Bu, nefsin hakikati kabullenmekten kaçınması ve kendince bahaneler üretmesidir. Bu yönüyle âyet, inkârcıların kıyamet hakkındaki sorularının aslında samimi bir meraktan değil, bir inat ve alaydan kaynaklandığını gösterir.

Yeri gelmişen bu çalışmam sırasında apartman grubunda eski yönetici kızının gelecek hafta sonu düğünü olduran bir davetiye atmıştı. Damadın isminin Habib ("sevgili", "dost", "seven") olması da ilginçti.

Mevlânâ hazretleri ölüm gecesinin şeb-i arus (düğün) gecesi olacağının haberini vermektedir. Nefsi emmaresinin hayali ile yaşayan için kıyamet haberi ne kadar korku dolu ise de irfan ehli aşık için bu gece maşuk ile buluşacağı şeb-i arus (düğün) gecesidir ve bu haber ilm’el yakîn den aynêl yakîne yani müşahade haline ve neticesinde kavuşma ile yaşantıya hakk’el yakîne dönüşmüş olur. 

---------------

عَنِ النَّبَإِ الْعَظِيمِ {النبأ/2}

(78/2) “‘Ani-nnebe-i-l’azîm(i)”

(78/2) O büyük haberden mi?

الَّذِي هُمْ فِيهِ مُخْتَلِفُونَ {النبأ/3}

(78/3) “Ellezî hum fîhi muhtelifûn(e)”

(78/3) Öylesine haber ki onlar, bu hususta aykırılığa düşmüşlerdir.

---------------

“Nebe’ü’l‑azîm” sadece kıyamet veya Kur’an değil, aynı zamanda “Hakikat‑i Muhammediyye” – yani varlığın kaynağı olan ilâhî tecellinin en mükemmel aynası– ile de doğrudan ilişkilidir. Ona göre, Hz. Peygamber’e indirilen vahiy, “büyük haber”in ta kendisidir; çünkü o, insanlığa varlığın aslî hakikatini (el‑Hâkka), halk ediliş gayesini ve âhiretteki ebedî hayatın mahiyetini bildiren en büyük mesajdır.

Her insanın ezelî hakikatinde var olan ve onun ebedî kaderini belirleyen o büyük sır, işte bu “nebe’ü’l‑azîm”dir. İnsanların bu haber hakkında soru sormaları, aslında kendi varlıklarının en derin hakikatine dair bir sorgulamadır.

İnsanların “büyük haber” hakkında ihtilafa düşmelerinin temel sebebi, gizli şirk (şirk‑i hafî) ve enâniyet (benlik iddiası)dır. Kişi, kendi aklını, mantığını, nefsânî arzularını hakikatin ölçüsü kabul ettiği sürece, bu büyük haberi olduğu gibi kabul edemez; onu kendi anlayışına göre yorumlar, çarpıtır veya inkâr eder. İşte bu “ihtilâf”, kişinin kendi varlığını Hakk’ın varlığından ayrı ve bağımsız görme vehminin bir sonucudur.

Yolumuza “Gülşen-i Raz Şerhi” ile devam edelim.

---------------

Bu münademe kadehleri, yüce Hakkın varlığında devam etti.

Konuşma, böylece sürüp gitti…

Taa, içten içe bir ses gelinceye kadar… Ve mana ibriğinin inbiğinden sular akıncaya kadar…

---------------

Bu münademe kadehleri, yüce Hakkın varlığında devam etti.

Konuşma, böylece sürüp gitti… 

“Münademe” Lügatta, “Sohbet arkadaşı, meclis arkadaşı, tatlı konuşma,” olarak bildirilmiştir. 

Zâti muhabbet konuşmaları gönül âleminde Hakk’ın varlığında ilâh-i muhabbet içinde sürüp gitti. 

Taa, içten içe bir ses gelinceye kadar… Ve mana ibriğinin inbiğinden sular akıncaya kadar… 

Ma’nâ âleminin derinliklerinden esma âleminin gizli kanallarından ilâh-i hayat suları akıncaya kadar. Devam eden konuşmalar, sürüp gitti.

---------------

Bundan sonra, bazı sorular sordum; saklı manaları anlatmasını diledim…

— «Özünde çeşitli fikirler yürütülen büyük haberden sordum...» (78/2-3) 

Meâline gelen âyet-i kerimedeki büyük haberleri sordum…

Buna karşılık bana şöyle dedi:

— Dinle… Bu sorduğun şey, yüce iştir... Ama bu yüce işin zirvesinde, ondan daha âlâsı ve daha yücesi vardır…

Oraya çıktığın zamandır ki, münacaatını açık bir dille yaparsın… Sarih beyanla konuşursun... Bu, o yüce makamlardan bir ihsandır… Saklı tarafı yoktur; açıktan verilir… 

---------------

Bundan sonra, bazı sorular sordum; saklı manaları anlatmasını diledim…

Bu derinliklere gelmişken, biraz daha ilerleyelim ve daha başka hakikatlerden de biraz daha bahsedelim diye anlatmasını istedim. 

— «Özünde çeşitli fikirler yürütülen büyük haberden sordum...» (78/2-3) 

“Aninnebeil azîm, ellezihüm fihi muhtelifun.” 

Üzerinde, anlaşmazlığa düştükleri, büyük bir olay olan tekrar dirilme olayınımı? 

Meâline gelen âyet-i kerimedeki büyük haberleri sordum… 

İhtiyari ve ızdirari, Yani, ölmeden evvel ölünüz, hükmü ile ihtiyari ve Azrâîl (a.s.) ın gelip aldığı ruhumuzun çıkması ile ızdirari-zorunlu olarak, geçilen ölüm tadışından sonra, berzahta beklenecek belirli sürelerden sonra da, tekrar bu hep birlikte ızdırari-zorunlu dirilişten bahset. Bu rada ihtiyari dirilme yoktur. 

Buna karşılık bana şöyle dedi:

— Dinle… Bu sorduğun şey, yüce iştir... Ama bu yüce işin zirvesinde, ondan daha âlâsı ve daha yücesi vardır… 

Bu yüce işe, beşeriyetin itibari ile bakmanın ötesinde, olan daha alâsı, Hakkani bakış ve yaşayış ile bakmandır. Burada sen olmadan seninle yaşama vardır.

Oraya çıktığın zamandır ki, münacaatını açık bir dille yaparsın… Sarih beyanla konuşursun... Bu, o yüce makamlardan bir ihsandır… Saklı tarafı yoktur; açıktan verilir… 

Kendi hakikatinden kendi zahirine haber verirsin. Bunun saklı tarafı yoktur, ancak bilen bilir ehline her şey ayan beyandır. Kendinden haberi olmayana ise, her taraf perde, her taraf duvardır. Aslında ise, ne duvar vardır, ne perde, her şey meydanda’dır ve gizlenecek hiçbir şey yoktur. Ancak bu bir idrak ve anlayış meselesidir. “Çık aradan kalsın yaradan” dendiği gibidir, ancak kelâmen ve lâfzen değil, idraken ve irfanen. Ruhen’dir. Sensiz sen olaraktır.

---------------

Sordum:

— Anlattıkların hakikati nedir?

— «Rahman… Kur'an öğretti...» (55/1-2)

Âyet-i kerimesini okudu… 

---------------

Sordum:

— Anlattıkların hakikati nedir? 

Rahmâniyyet mertebesinin hakikatidir.

— «Rahman… Kur'an öğretti...» (55/1-2-3-4) 

Evvelâ rahman kur’an olan zattan, Rahmaniyyeti öğrendi, “alleme” talim etti, “halâkal insan” bu tarif ile Ruh mertebesinde insan-ı halketti, “allemehul beyan” ondan sonra da ona beyanı, yani hakikat-i ilâhiye sırlarını öğretti. Ve bunları öğretmeyide öğretti. Bu mertebe insan hakikatinden bahsedilen bilginin ikinci yönüdür. 

Âyet-i kerimesini okudu…[7] “ İz- -T-B- ” 

---------------

كَلَّا سَيَعْلَمُونَ {النبأ/4} 

(78/4) “Kellâ seya’lemûn(e)”

(78/4) Hayır, yakında bilirler.

--------------- 

“Kellâ”, “hakkan" ma’nâsınadır; hakikaten yakında bileceklerdir.

“Dünya hayatında nefs-i emmâre’nin hayal ve vehmine uyarak ‘hayır, öyle değil’ diyerek inkâr ettiğiniz, ihtilafa düştüğünüz bu ‘büyük haber’ (kıyamet, diriliş, âhiret), işte çok yakında karşınızda! Onu şimdi ‘ilme’l‑yakîn’ (duyarak) inkâr ediyorsunuz. Ama yakında onu ‘hakka’l‑yakîn’ (bizzat yaşayarak) bileceksiniz. O zaman iş işten geçmiş olacaktır. (M.D.)

---------------

ثُمَّ كَلَّا سَيَعْلَمُونَ {النبأ/5}

(78/5) “Summe kellâ seya’lemûn(e)”

(78/5) Yine hayır, yakında bilecekler.

---------------

Yine, Hakikaten yakında bileceklerdir.

Âyetin ikinci sefer tekrar edilmesi zahir ve batın olarak bu hakiatin gerçeleşeceğinin tastiğidir. (M.D.)

---------------

أَلَمْ نَجْعَلِ الْأَرْضَ مِهَادًا {النبأ/6} 

(78/6) “‘Elem nec’ali-l-arda mihâdâ(n)”

(78/6) Biz yeryüzünü bir beşik kılmadık mı?

---------------

Klasik tefsirlerde “mihâd”  kelimesi, “beşik, döşek, yatak, üzerinde rahatça yaşanılan yer” anlamlarına gelir. Âyet, Allah’ın yeryüzünü insan için yaşanabilir, düzenli ve sakin bir mekân olarak, zuhur-yarattığını, onu bir bebek için beşik nasıl hazırlanırsa öylece hazırladığını ifade eder. Bu, insanın yeryüzünde rahatça yaşaması, barınması ve gelişmesi için gerekli tüm imkânların sağlandığını vurgulayan bir nimet hatırlatmasıdır.

Yeryüzünü döşek olarak yaydı, siz üzerinde gezinesiniz, oradan istifade edesiniz, onu kullanasınız diye yeryüzünü size döşek olarak yaydı. Beden arzınızı zâhiren dinlenesiniz diye size döşek yaptı. (M.D.) 

Nasıl ki yeryüzü, üzerinde bitkilerin, hayvanların ve insanların yaşadığı, çeşitlilik barındıran bir zemin ise, insanın nefsi de iyi ve kötü duyguların, arzuların, düşüncelerin ve amellerin yeşerdiği bir “toprak”tır. Âyetteki “yeryüzünü beşik kılmak”, bu içsel zeminin insanın manevî tekâmülü için uygun bir “beşik” olarak yaratıldığını ifade eder. Tıpkı bir bebeğin beşikte sallanarak büyümesi gibi, insanın nefsi de bu dünya “beşiğinde” sallanarak, terbiye edilerek (riyâzat, mücâhede) ve olgunlaştırılarak (tezkiye) kemâle ermeye hazırlanır.

Fusûs’ül‑Hikem’de işlenilen insan‑ı kâmil anlayışına göre, insan-ı kâmil, bütün varlık mertebelerini kendinde toplayan, Allah’ın yeryüzündeki aynası konumundaki en mükemmel varlıktır. Yeryüzünün bir “beşik” (mihâd) olması, aslında insan‑ı kâmilin zuhur edeceği, kemâle ereceği ve ilâhî isimlerin tecelli edeceği bir “mekân” hazırlanmasıdır. Bu beşikte sallanan aslında her insan değil, insan‑ı kâmil istidadıdır. Âyet, bu istidadın terbiye edilmesi, beslenmesi ve kemâle erdirilmesi için yeryüzünün ne kadar mükemmel bir ortam olarak yaratıldığını vurgular.

---------------

وَالْجِبَالَ أَوْتَادًا {النبأ/7} 

(78/7) “Velcibâle evtâdâ(n)”

(78/7) Dağları da birer kazık,

---------------

Nasıl ki dünya üzerinde tepeler, dağlar, sıra dağlar vardır. Biz insanların sırtı dağları ve omuzlarıda tepeleridir. Bir bakıma tûr dağımızdır. 

Her birerlerimizin vücûtlarında tabîattan kaynaklanan toprak oluşumları yani dağlarımız kazık gibi çakılmışmıştır. (M.D.)

İbnü’l‑Arabî’nin Fütûhât-ı Mekkiyye’sinde sıkça bahsettiği “Ricalü’l-Gayb” (Gayb erenleri) hiyerarşisinde “evtâd” (tekili “veted”), “dünyanın manevî direkleri” olarak nitelendirilen yüksek makamlı velîlerdir. Bunlar, tıpkı fiziksel dağların yeryüzünü sarsıntılardan koruması gibi, manevî âlemin dengesini sağlayan, ilâhî feyzi âleme yayan ve Allah’ın izniyle belirli bölgelerin manevî güvenliğini koruyan kullardır. Bu perspektiften âyet, fiziksel dağlara ek olarak, bu manevî “dağları” ve “kazıkları” da işaret eder. (Bu konu yalnız istismar edilmektedir. Gavs, kutup diye bahsedilenin hakikati Allah, Rahman, Rahiym esmâlarıdır. “Allah, Allahlığını kimseye vermez” denilmiştir. (M.D.)

---------------

وَخَلَقْنَاكُمْ أَزْوَاجًا {النبأ/8} 

(78/8) “Ve halaknâkum ezvâcâ(n)”

(78/8) Ve sizi, çiftçift halk ettik.

---------------

Âyet-i kerime zât mertebesi âyetlerindendir.

---------------

“Halaknâ” biz Hakk olarak halk ettik ifadesi ile bu âyette zâti âyetlerdendir. “Zevceyni” ifadesi ise eş olarak halk ettik. Bu da ikilikteki birliktir. Bir yönü akl-ı külle dayanan birimsel akıl ve bir yönüde nefs-i külle dayanan birimsel nefis yönleri ile birbirlerini tamanlanmaktadır. (M. D.)

Fusûs’ül Hikem Âdem (a.s.) fassında bunun hikmeti belirtilmektedir. 

Şöyle bilinsin ki vücût hakikatı insaniye olan mertebe-i Vahidiyetten (Vahidiyet mertebesinin ismi hakikati insaniye ) Ahadiyet mertebesinden sonra ilk tecelli Vahidiyet mertebesi oldu. Uluhiyet, İnsan-ı Kamil, İlah, O mertebelerin diğer adıdır. Mertebe-i Vahidiyetten mertebe-i ruha tenezzül ettiği vakit. Yani Vahidiyetten Rahmaniyete tenezzül ettiği vakit üç marifet hasıl oldu. Üç oluşum meydana geldi. 1. si Marifet-i Nefs. Yani nefsini tanıma. İnsanlık mertebesi olan mertebe-i Vahidiyetten mertebe-i ruha tenezzül ettiği vakit vücutta üç bilgi hasıl oldu. 1. si marifet-i nefs, yani kendi zatını ve hakikatını bilmek. 2.si Marifet-i mübdi; yani kendisinin mucidini bilmek yani nereden geldiğini bilmek. Başlangıcını bilmek. 

3.sü mucidine karşı fakr ve ihtiyacını bilmek yani seni var edene karşı fakrını ve ihtiyacını bilmektir, gururlanmamaktır, vehmin ve iblisin yaptığı gibi. Bu marifet gayriyeti yani gayri diye bir şey bırakmaz. Bunları içine alır. Ve bu ruh Nur-u Muhammedi (sav) dir. “Allah evvela kâlemi ve ruhu halketti “ Bir rivâyette “Allah evvela aklımı ve nefsimi halketti. Diğer ruhlar Hakikat-ı Muhammedi ruhunun cüzleridir yani O’ndan kaynaklanır. Bu nedenle Resul (sav) efendimize ebul ervah da derler (ruhların babası) Bu ruh aklı külün suretidir. Hakiki Âdemdir bu ruh dediği. Vücud (mevcut olan ) Aklı külün sağ tarafı ve imkân (mümkün olan –sonradan olan) sol tarafıdır. 

Ve Havva nefs-i kül’ün suretidir ki aklı aklı evvelin dıl’eyserinden (kaburga kemiği) hasıl oldu. Bu muhtelif varlıkların zuhuru muhtelif çeşit, çeşit doğmasından oldu. Bu türlü, türlü varlıklar aklı kül ile nefsi külün izdivacından hasıl oldu. Nitekim Hak Teâlâ Hz. 

Buyurur: يَاۤ اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذِى خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالا كَثِيرًا وَنِسَاۤءً 4/1 “Sizi tek nefisten halketti yani Âdem (a.s.) ı tek bir nefisten halk etti, ondan da zevcesini halk etti. Yani Havva valide, anne baba şekliyle, teselsül ile dünyaya gelmiş, bir varlık değildir. Âdem Akl-ı Kül, Havva Nefs-i Küll,. Âdem olan Aklı Küllün solundan meydana geldi, Havva validemiz. Birimsel varlık olarak öyle. Genel âlem itibarıyla de âlem vücûdun akl-ı küllün sağ tarafı, imkân da sol tarafıdır. Ve Havva nefs-i külün suretidir ki akl-ı evvelin dıl-ı eyserinden mütekevvin oldu hasıl oldu. 

Bu muhtelif olan varlıklar, renkler hepsi de Aklı kül ile nefsi külün izdivacından meydana geldi. Bu taayyunat içinde pek çok etken ve edilgen suretler zuhura geldi. İsmi fail etken ismi meful edilgen yani tesir alan dolayısıyla etken erkek tesir alan da dişi dir. İnsan fertlerinin fâil sûreti olan erkek ve sûret-i münfailesi olan kadın en güzel vech ahseni takvim ve en güzel sûret ile zahir oldu. İnsan fertlerinin başlangıcı babası yani evveli Âdem-i Hakiki olan Akl-ı Kül ile Havayı hakiki olan nefsi küldür. Bunlar Uluhiyet mertebesinde Zat’ta gizliydiler. Kur’an ki cemi esma ve sıfata cami olan Zat’tır, ve bu âlemler ki Zat’ı Uluhiyetin varlığında hayalat ve rüyadan ibarettir. Bütün bu gördüğümüz âlemler hayel ve rüyadan ibarettir. 

Çekirdeğin içinde dal budak salıverip esfeli safiline doğru uzamıştır, zat mertebesinden uzaktır. İşte bu şecere (ağaç) Kur’an’da zikredilmiş olan şecere-i melune ve matrudedir Yanı tard edilmiş, kovulmuş ağaçtır. Bunun meyvesi- habbesi – tabiat zulmetidir. Yani kişinin nefsinin tabiata dönük olmasıdır. Tabiat zulmeti insanı aşağıya çekiyor. Aklı kül ile nefsi kül bu habbeye yakınlaşmadıkça, dünya tabiatına, habbeye yaklaşmadıkça

 

﴿٣٦﴾ فَاَزَلَّهُمَا الشَّيْطَانُ عَنْهَا فَاَخْرَجَهُمَا مِمَّا كَانَا فِيهِ وَقُلْنَا اهْبِطُوا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ وَلَكُمْ فِى الاَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ اِلَى حِينٍ ﴿٣٧﴾ فَتَلَقَّىۤ اَدَمُ مِنْ رَبِّهِ كَلِمَاتٍ فَتَابَ عَلَيْهِ اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ

﴿٣٨﴾ قُلْنَا اهْبِطُوا مِنْهَا جَمِيعًا فَاِمَّا يَاْتِيَنَّكُمْ مِنِّى هُدًى فَمَنْ تَبِعَ هُدَاىَ فَلا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاهُمْ يَحْزَنُونَ 

2/36-38 Âdem ile Havva nefse dönük o hareket yapmazdan önce Cennette idiler. Men edilmiş ağaca yaklaşmaları iblisin vehminin nefs-i küll olan Havva ya galebe etti, nefsi kül aklı küle galebe etti. Yani iblisin vehminin nefs-i kül olan Havva’ya nefs-i Kül’e galebe etti iblisin vehmi, nefs-i Kül’e galebe etti. Nefs-i kül akl-ı Kül’e galebe etti. Ama bir an o devamlı ma’nâsına değil, bir andır, zâten o bir anlık galebe geldi mi, bir kaydırıyor ki toparlamak zor oluyor. Nefs-i Kül’ün bile akl-ı Kül’e galebesi ile vaki oldu ki bu âlem kesafette Bu bir an içindi, her zaman değildir. Onlar nasıl tabiatlarına uyarak bu âleme inmişlerse onların neslinden olanlarda kesrete dahil olmuşlardır. 

﴿٦٠﴾ وَاِذْ قُلْنَا لَكَ اِنَّ رَبَّكَ اَحَاطَ بِالنَّاسِ وَمَا جَعَلْنَا الرُّءْيَا الَّتِىۤ اَرَيْنَاكَ اِلا فِتْنَةً لِلنَّاسِ وَالشَّجَرَةَ الْمَلْعُونَةَ فِى الْقُرْاَنِ وَنُخَوِّفُهُمْ فَمَا يَزِيدُهُمْ اِلا طُغْيَانًا كَبِيرًا 

17/60- “Ey habibim zikret şu vakti ki biz sana dedik muhakkak senin Rabbinin nası Zat’ı uluhiyetiyle sarmıştır.” Yani onların hakiki vücutları yoktur, kendilerine has hakiki bir vücutları yoktur. Belki tamamı isimlerin gölgelerinden ibarettir. Gölge ise hayaldir. Bizim sana gösterdiğimiz rüya ve Kur’an da olan şecerei melune insanlara fitnedir. (Resul (s.a.v.) e bir rüya gösterilmişti Mekkenin feth edileceği ile ilgili) Bu kainattakilerin gerçeğini gördüğünden burada gördükleri rüya hükmündedir. Sana gösterdiğimiz bu kesere-i taayyunat rüyadır. Zat-ı Uluhiyetin varlığında bu âlem rüyadan ibarettir. Bu dünya bir uykuda görülenler gibidir, ne zaman ölecekler o zaman bunu anlayacaklardır.

اَرَيْنَاكَ 17/60- “Biz sana gösterdik” deki kaf-ı hitab Cemi hakikatlara nisbeti cami olan taayyun Muhammediyedir. Yani, cemi hakikatlere nisbet-i cami olan taayyün Muhammediyedir. Görme keyfiyeti gören ve görülen gerektirir. Bunlar ise çokluktur, bu çokluk zatta meydana gelen şecerei melunedir. Biz vücutları ruh ile nefisten meydana gelen وَلا تَقْرَبَا هَذِهِ الشَّجَرَةَ 2/35- bütün insanlara “Şu ağaca yaklaşmayın” diyerek her an korkuturuz.

فَمَا يَزِيدُهُمْ اِلا طُغْيَانًا كَبِيرًا 17/60- “Halbuki bu korku muvâcehesinde onların nefisleri ihvayı vehim ile ruhlarını kendilerine meylederek o şecerei melunenin semeresi olan zulmati tabiiye ye el uzatırlar. Onların isyanı büyük olur vech-i Vahdetten örtünmeleri artar.

Ey hikmet sahibi olmak isteyen! Kur’an’ı Kerim mazideki Âdem ve Havvadan değil bizim özelliklerimizden bahsediyor biz ise bu vakayı maziye döndürmek ile kendi halimizden gaflet ediyoruz.[8] “ İz- -T-B- ”

Fusûs’ül-Hikem’in “Âdem Fassı”nda işlenen a‘yân-ı sâbite (ezelî sabit hakikatler) ilmine göre, her varlığın Allah’ın ilminde ezelî bir hakikati (ayn) vardır. Bu ayn, o varlığın istidadını (hadi-cemal veya mudil-celal) belirler. Bu ilim çerçevesinde, “çift çift halk edilmenin anlamı şudur.

Her varlık, kendi zıddı ile birlikte halk edilmiştir. İyilik, kötülük ile; rahmet, kahır ile; nûr, zulmet ile tanınır.

İnsanın erkek ve dişi olarak halk edilmesi, bu ezelî hakikatlerin (a‘yân-ı sâbite) dünyadaki bir yansımasıdır. Her bir “çift”, birbirini tamamlar ve kemâle erdirir. (M.D.) 

---------------

وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًا {النبأ/9}

(78/9) “Ve ce’alnâ nevmekum subâtâ(n)”

(78/9) Ve uykunuzu, dinlenme zamanı kıldık.

---------------

Âyet-i kerime zât mertebesi âyetlerindendir.

---------------

SÜBAT: Kesmek, durdurmak mânâsından alınmış olarak rahat ve ölüm mânâlarına gelir. Nitekim istirahat gününe sebt günü denilmiştir. Hastalığı dinip istirahat eden hastaya "mesbût" denildiği gibi, ölüye de hayatı kesildiği için "mesbût" denilir. Ebu Müslim, rahat ile tefsir etmiş, Keşşaf sahibi de "mevt" ölüm mânâsını tercih etmiştir. Çünkü karşılığında "nüşûr" geliyor. Gündüzü de bir nüşûr (yayılıp çalışma zamanı) kıldı.[9]

Efendimiz (s.a.v.) "İnsanlar uykudadırlar, ölünce uyanırlar."[10] Ve “ölmeden önce ölünüz” buyurmuştur.

"Ölüm gelip çatmadan evvel, şehvani ve nefsani hislerinizi terk etmek suretiyle bir nevi ölünrüz."[11] 

Fütûhât-ı Mekkiyye’de nefs mertebeleri düşünüldüğünde, âyetteki “sübât” (kesinti) ifadesi, nefsin geçici arzularından (hevâ) bir “kesinti”ye uğramasını ve Hak’ka yönelmesini sembolize eder.

Uyku, bu manevî “kesinti”nin (sübât) bir örneğidir. Tıpkı uykuda bedensel faaliyetlerin durması gibi, sâlik de nefsânî arzularını terbiye ederek (riyâzat, mücâhede) onlardan bir “kesinti” (sübât) yaşar ve bu sayede manevî olarak dinlenir, Hakk’a yönelir.

Fütûhât-ı Mekkiyye’de sıkça geçen “berzah” kavramı, uyku ile yakından ilişkilidir. Berzah, iki şey arasında bulunan engel, ara âlem demektir. Uyku da, uyanıklık (dünya hayatı) ile ölüm (âhiret hayatı) arasında bir “berzah” dır. Bu perspektiften âyet şöyle anlaşılır:

“Uykuyu sizin için bir dinlenme (sübât) kıldık. O, bedeninizin dinlenmesi olduğu gibi, aynı zamanda ruhunuzun aslî vatanına (melekût âlemine) yükseldiği, ilâhî tecellilere mazhar olduğu bir ‘berzah’ âlemidir. Uykuda iken ruhunuz, bedenin ağırlığından kurtulur ve aslına doğru bir yolculuğa çıkar. Bu yönüyle uyku, büyük ölümün (mevt-i ekber) küçük bir örneğidir (mevt-i asgar).”

- Kişinin dünyada iken uykuda (rüyada) gördüğü güzel veya kötü şeyler, âhirette birer surete bürünebilir.

- Dünyada iken uykuyu bir “dinlenme” (sübât) olarak gören ve ona şükredenler, âhirette bu şükürlerinin karşılığını “huzur” ve “dinlenme” olarak bulurlar.

- Uykuyu boşa geçirilen bir vakit olarak görenler ise, âhirette bu nankörlüklerinin karşılığını “pişmanlık” olarak yaşarlar.

Fusûs’ül‑Hikem’de işlenilen insan-ı kâmil anlayışına göre, insan-ı kâmil, uyku halinde dahi bilincini kaybetmez, ruhu daima uyanıktır. Onun uykusu, sıradan insanların uykusu gibi bir “gaflet” değil, aksine bir “tecrid” (soyutlanma) ve “halvet” (inziva) halidir. İnsan-ı kâmil, uykuda iken ruhuyla âlem-i misâl’e (hayal âlemi) yükselir, orada ilâhî sırlara muttali olur ve uyandığında bu sırları ümmetine aktarır. Bu yönüyle âyet, insan-ı kâmilin uykusunun da bir “dinlenme” (sübât) olmadığını, aksine bir “manevî yolculuk” (urûc) olduğunu ima eder. 

İnsan-ı kâmil, uykuda dahi bilincini kaybetmez; onun uykusu, manevî bir yükseliş ve ilâhî sırlara açılan bir kapıdır.”

Seyr-i sulük içinde bu uykunun yeri (Fenafillah) Tevhid-i Sıfât mertebesidir. 

Tevhid-i Sıfat

Burası onuncu (10.) mertebe Tevhid-i Sıfat’tır,

Tevhid-i Sıfat : Sıfatların birliği anlamınadır.

Makamı : “Teşbih” (benzetme)dir. “fena fillah” Allahta fani olmaktır.

Zikri : “Ya Ahad”dır.

Âlemi : “Âlemi Ceberrut”tur, (Hakikati Muhammedi)dir. 

Peygamberi : “İsa”(a.s.) dır.

Lakabı : “Ruhullah” dır.

Kelimesi : “la mevsufe illâ allah” yani sıfatlanmış olan ancak Allah’tır.

Seyri : “Seyri fillah” Allah’da seyir

İdrakı : Kur’anı Keriym Ali İmran 3/185 âyetinde

 

“küllü nefsin zaikatül mevti”

mealen, 

her nefis ölümü tadacaktır.”

Hali : Kur’anı Keriym Bakara 2/253 âyetinde,



“ve eyyednahu biruhil kudüsi”

mealen, 

“biz onu ruhül kudüs ile destekledik.”

Yaşantısı: Bu mertebede kişi daha evvelce bu varlığın “Esmaül Hüsna” Allah’ın güzel isimlerinden kaynaklandığını idrak etmişti. Bu defa isimlerin dahi kökenlerinin Allah’ın sıfatlarına “Sıfatı Subutiye” yani hayat, ilim, irade, kudret, kelam, semi, basar’a dayandığını ve herşeyin aslında bu sıfatlardan kaynaklandığını anlamaya başlar. 

Bu makamın anahtarı ve yükseltisi “Ahad” ismidir, hakikat mertebesinin devamıdır. Burada zikredilen “Ahad” Ahadiyyet mertebesi değil, “Ahad” ismidir. 

Bu mertebeye ulaşıncaya kadar epey yükselme kaydeden salik, burada bir mertebe daha yükselir ve “tenzih”ten, “teşbih”e ulaşır. 

Mertebe-i İseviyyet’in tahsil yeri “Ruhül Kudüs”ün batınen zuhur mahallidir. “lâ ilâhe ell” müşahade ile “ah” kısmı ise, lafızla söylenmektedir diye özetledi. 

Ancak bu makamın olgunlaşması için bir müddet daha misafir olmanız gereklidir, diyerek dersine son verdi. 

Museviyyet meşrebinde olanlar dokuz (9) da yani () “allah” lafzının birinci (1.) () “lâm”ında İseviyyet mertebesinde olanlarda on (10)da yani () “allah” lafzının ikinci (2.) () “lâm”ında kalırlar ki burası da okunuşu itibariyle “ella”dır. 

O halde onların kelime-i tevhid’leri “lâ ilâhe illa ella” olur. () “allah” lafzının manen ve gerçeği ile oluşturamamışlar “lâ ilâhe” (ilahlar yok) “illa ella” (ancak ancak) diye hayal âleminde uçuşup durmuşlar, sonra tekrar geri dönüp “ilâhe”ye yönelerek, “mutlak ilah”a erişemeden hayallerinde kurdukları ilahlarla baş başa yaşamışlar. İçlerinden çok azı kendi ulaştıkları menzilde tutanabilmişlerdir. 

Çünkü buradan sonra ulaşmaları lazım gelen menzil onbirinci (11.) mertebedir ki bu ise, () “allah” lafzında bulunan ancak yazıda ve görüntüde olmayan sadece lafızda söylenen () “allah” lafzının ikinci (2.) gizli () “elif”idir. 

İşte yazıda ve görüntüde olmayan sadece lafızda olan bu () “elif”e ulaşmak, onlara korku, titreme ve haşyet verdi. Çünkü burası varlık ve yokluk sınırıdır. 

İseviyyet hakikatini yaşayanlar mertebeleri gereği Hakk’ta fani olup “lâ ilâhe illa ella” (ilahlar yoktur) dedikten sonra, kendilerinin Hakk’ta fani etmiş olduklarından “illa ella” diyerek, fakat neyi tasdik edeceklerinin oluşturamadık-larından halsiz düşüp öylece kalmışlardır. 

Bu mertebenin taklitçileri ise, “lâ ilâhe illa ella” derken kolaylarına gelip “lâ ilâhe illâ ilâhe”ye dönüştürüp gerilere dönerek, tekrar kesrete ve putperestliğe dönmüşlerdir. 

İşte İsa (a.s.) dünyaya dönmeden evvel son kalan iki (2) mertebeyi idrak edecek ve böylece () “allah” lafzını gerçekten idrak ederek söyleyecek ve “Muhammedi” olacak ve tekrar dünyaya geldiğinde “şeriat-ı Muhammedi” ile amel ve tatbikatta bulunacaktır. 

Daha evvelki bölümlerde “Kelime-i Tevhid”in “nüzül” inişini, sonra da “uruc” çıkışını ve ayrıca çıkılışını da izah etmeye çalışmıştık ve on üçüncü (10.) mertebeye yani “allah” lafzının ikinci (2.) () “lâm”ına “Mertebe-i İseviyet”le ulaşmıştık. 

Fakat bu sefer önümüze, lafızda olup da yazıda, görüntüde olmayan bir “mertebe” () “elif” çıkmıştı. İşte bu () “elif”in vücudunun olmayışı “sidre-i münteha”dır. Cebrail (a.s.) ın “yanarım” dediği Hz. Peygamberin “yanarsam ben yanayım” deyip yükseldiği yerdir ve oraya ancak gerçek muhammedilere yol vardır. 

Onuncu (10.) mertebedeki sistem diğer mertebelerdeki sistem gibi değildir. Buradan karşıya () “elif”e ulaşmak, diğerlerinde olduğu gibi burada da imkansızdır. Çünkü bir vücud yok sadece lafız ve mana vardır.

Oraya geçmek için onuncu (10.) mertebede bekleyen kimselerin onda yapacakları birşeyleri yoktur, çünkü oranın sakinleri “fena fillah”da fani olmuş bulundukları yerde tam sakin olmuş gibi, hareketsiz görünürler. Bu hallerinden dolayı kendilerinde kalkıp da bir sonra ki aşamaya ulaştırmak için yapacakları talepleri de yoktur, çünkü olamaz. 

Buradan yukarıya ancak seçilerek, başkaları tarafından alınarak götürülürler. O da şöyle olur, kendilerinden geçmiş Hakk’ta fani vaziyette sakin olarak beklemede olanlara onbirinci (11.) muhammediyyet mertebesinden bir elçi yollanır, yanlarına geldiğinde “fani” olduklarından farkına varmazlar, ancak o elçi onlara yavaş yavaş dokunur. Bazıları uyanır, bazıları hiç uyanmazlar. Uyananlar yarı dalgın olanlardır, derecelerini eksik yapanlardır. 

Uyanmayanlar ise, gerçekten Hakk’ta fani olmuş, Hakk tecellisi içinde kendilerini tamamen kaybettiklerinden uyanamamışlardır. İşte bunların arasından seçilen bazı “fena fillah” sakinleri, oradan alınarak o mertebenini başka bir bölümünde yeni bir ameliyeye tabi tutulurlar.

Şöyle ki, kendilerinde, batınlarında kemale ermiş, “hakikati İseviyye”nin manasını alıp cesedini orada bırakırlar, “manayı İseviyyet”in kulağına (yeni doğan çocuğun kulağına okunan Ezan-ı Muhammedi gibi) “Ezan-ı Muhammediyye”yi okurlar, o andan itibaren, “manayı İseviyye” “manayı Muhammediyye”ye dönüşür ve onbirinci (11.) mertebenin kapıları açılmış, böylece o mertebenin namzeti olmuş olurlar. 

Bu ameliyeden sonra gelen elçiler, onuncu kattan seçilen çok az sayıda olan namzetlerle, görünmeyen () “elif”in sakinleri olmak ve oranın halini tahsil etmek üzere onbirinci (11.) kata yükseltirler. Bu mertebe “Tevhid-i Zat”tır.[12] “ İz- -T-B- ”

Bu ilm-i olarak uykudan uyanmadır. Seyr daha ileriye götürebilirse Muhammed İkbal’in dediği gibi “bu taayyünat rüyadan ibarettir, Muhammed (s.a.v) onun tabiridir.” Bu âlemin rüyası içinde müşahadeli uyku haline geçilir. 

Ve bu uykudan dahi uyanıp, bu âlemin hakkın hayali (rüyası) olduğu anlaşılırsa. İlm’el Yakîn olarak Hakk’ta yaşantıda uyku haline geçilir. Ve bu uyku halinde dahi uyanılıp Bakabillah, Kamil insan mertebeleride geçilirse Halk arasına taiplileri Mir’ac ettirmek üzere Hakk ile dönülür. Ve bu seyir taliplileri ile devam eder. Görüldüğü gibi Nefsani uyku, Nuran-i uyku, Müşahadeli uyku ve Hakk’ın hayalinde olan uyku ile dört çeşit uyku hali vardır. (M.D.) 

---------------

وَجَعَلْنَا اللَّيْلَ لِبَاسًا {النبأ/10}

(78/10) “Ve ce’alnâ-lleyle libâsâ(n)”

(78/10) Ve geceyi, her şeyi örten bir örtü yaptık.

---------------

Bu âyet-i kerime de zât mertebesi âyetlerindendir.

---------------

Gece fenafillah hükümlerinin hüküm sürdüğü, Hakk zahir kul’un batında olduğu vakittir. Ve kul’dan işleyen Hakk’tır.[13] (M.D.)



(Vel leyli izâ yagşâ.)

(92/1) “Örteceği zaman geceye and olsun.”

**********

Etraf kararmaya başladığında ve neticede de karanlık hali ortalığı kapladığı zamana gece denmektedir. Aslında dünyanın güneşe arkası gelen yer hep gecedir, o halde dünya dönüş halinde olduğundan gece devamsızmış-geçici yani belirli bir süre imiş gibi zannedilir. Değişik yerlerde olmakla beraber dünya durduğu sürece gece hep vardır ve bitmez, geceden murat karanlık ve görünmezlik halidir. 

Bu ise üç şekilde düşünülebilir. 

(1) A’mâ’ iyyet “sevad-ı A’zâm” mutlak karanlığından “gizli hazine” den kendinden kendine kendi olarak zuhur etmeye başlayan Zât-ı mutlak, bu mertebeden Vahidiyyet mertebesine ilmi İlâh-î olarak zuhur etmesi ve burada bu ilmi suretlerin birer lâtif suret alarak esmâ âlemine intikal etmeleri ve burada ki durumları kendileri hakkında gece hükmündedir. 

(2) Kevniyyetin oluşumu ile güneş dünya ve diğer gezegenlerin dönüşmelerine başladıklarında meydana gelen gece’dir. 

(3) Üncüsü ise, beden mülkümüzün ruh aydınlığını nefs perdeleri ile nefsimizin örtmesi ve karartması ile meydana gelen gaflet gecesidir. Bu halde olan bir kimsenin yaşadığı saat zahiren gündüz ve aydınlık dahi olsa hakikat-i itibari ile kendini tanımadığından gece hükmündedir, bu gece dahi devamlıdır. Taaki Kâmil bir mürşide gidip teslim olup verdiği zikir ve çalışmalar ile ruh aydınlığına kavuşsun. Ondan sonra onun gecesi olmaz yaşadığı saat gece bile olsa gönül ve ruh aydınlığı onu hep gündüz halinde oluşturur. 

İşte bu gecelerin 1 ve 2 si fıtri ve elimizde olmadan varedilen gecelerdir. Bunlar bizim dışımızda olduğu gibi aynen mertebeleri icabı bizim beden mülkümüzde de vardır. Yani Esmâ-i İlâhiyye’nin bizde de olduğunu idrak etmek gecenin varlığını tesbit etmektir ve bu bir ilim ve irfaniyyet halidir kişi seyrinde kendi varlığının kendine ait olmadığını kendisinin bu mertebede izafi bir varlık olduğunu anlaması bu gece halini idrak etmesidir ve oldukça mühim bir aşamadır. Kendisinde kendisine ait bir şeyin olmadığını ve kendisi Hakk’ın isimlerinden oluşmuş bir terkip olduğunu anlaması ve onun daha henüz ortaya çıkmamış esmâlarının batındaki, ortaya çıkma, güne ulaşma, yolunda olan esma gecesidir. “Örteceği zaman geceye” İşte böylece bu gece hükmü ile esmâ-i İlâhiye, sıfat-ı İlâhiye yi örtmüş esmâ-i İlâhiyye zuhurda sıfat-ı İlâhiye ise onun lâtif bâtının da kaldığından gece hükmü ile görünmez olup esmâ-i ilâhiye zuhura çıkma yoluna girmiştir. Ve böylece gerek birey olarak kendi varlıklarımızda ve gerek afakta-dışımızda kevn de bu hakikate yemin edilmiştir. 

Buradaki bireyin tarifi bizce. (men-kim) sorusunun karşılığı (kimse, kimse değildir.) Olmaktadır. Bu idrak ise fenâfillâh mertebesinden bir yaşamdır.

(3) İse beşeriyetlerimiz ile bizdeki İlâh-î hakikatlerin, nefsimizin hayal ve vehim perdeleriyle örtülüp karanlıkta kalması ve böylece devre dışı kalarak aslına ulaşamayıp cehil karanlığındaki, geceye de dikkat çekilip kasem-yemin edilmiştir.[14] “ İz- -T-B- ”

Gecenin aynı zamanda istirihat zamanı olması Bekabillah’ın Fenafillah ile örtülü olmasıdır. Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı. Âyeti ile Hakk’ın failiyette kulun istirahatte-uyku halinde olmasıdır.[15] “ İz- -T-B- ”

---------------

وَجَعَلْنَا النَّهَارَ مَعَاشًا {النبأ/11} 

(78/11) “Ve ce’alnâ-nnehâra me’âşâ(n)”

(78/11) Gündüzü de çalışıp kazanma zamanı kıldık.

---------------

Bu âyet-i kerime de zât mertebesi âyetlerindendir.

---------------

Gündüz vakti Bekabillah’tır. Kul zahir ve Hakk batında olarak, Hakk’ın aleti olarak çalışıp kazanma zamanıdır. (M.D.)

Şimdi şöyle bir fikir yürütelim. Diyelim ki! Elimizde peykler (uydular) misali bir aracımız vardır. Ve bu araç ile dünyadan yüz kilometre yukarıya çıktık, dünyadan ve tesirlerinden kurtulduk o halde güneşe perde olacak bir vesile olmadığından biz devamlı güneş ile karşı karşıya olduğunuzdan o mahalde izâfi olan ne gündüz ne gece olacaktır. Orada oluşan hadise ise Nûr-u İlâhiyyenin bizi sarmış olduğunu ve hep gündüz hükmü ile orada yaşadığımızı fark etmiş olacağımızdır, işte bu da Bakâbillâh’tır. Yâni kendi nefs-î varlığından gölge yapacak hiç bir şeyin kalmaması ve tamamen Hakk ile Hakk olmuş olmamızdır. Bu halin tarifi ise, Efendimizden bildirilen. “benim, rabb’ım ile öyle bir zamanım vardırki, oraya ne bir Nebi-i mürsel ve nede bir melek-i mukarrep giremez” diye buyurduğu yaşam halidir. Bu yaşam hali Zât-i olarak Efendimize aittir sıfati ve esmâ-i tecellileri ise varisleri olan evliyayı kirâm ve Âriflerine de aittir. Şimdi diğer enfüsi yönüyle bakalım.

Gündüz aydınlığına teşbihan müsavi olan, Rûh ve onun Nûrani tecellisi, Nûr “Tecellâ” ettiği vakit, ikisinden meydana gelen varlığa kâlb denmiştir. Ve bu kalp arş-ı Rahmân’dır. Burada nefs ve ruhunda mekânı vardır. Çünkü Rahmân’ın her ma’nâ da tecellisi vardır. Kâlb beşeriyyeti itibari ile nafse bakar hakikat-i itibari ile de Rûh’a bakar kişi hangi yönde bu kâlbi kullanırsa o mertebenin kâlbi olur ve sahibini o istikamete yöneltir. Çünkü kalb’in her istikamete dönme kabiliyeti vardır. Rûhani manâ da kalbini aydınlatanın Âyet-i Kerîme’de bahsedilen güneşi doğmuş gündüzü başlamıştır. Ancak bu kalbin evvelâ fuad hükmüne sonradan da “sadr” hükmüne döndürülmesi lâzımdır bu da bir irfani eğitim işidir.[16] “ İz- -T-B- ” 

---------------

وَبَنَيْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعًا شِدَادًا {النبأ/12} 

(78/12) “Ve beneynâ fevkakum seb’an şidâdâ(n)”

(78/12) Ve üstünüzde, yedi sağlam yapı kurduk.

---------------

Diyanet Meali: 

(78/12) - Üstünüze yedi sağlam gök bina ettik. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

 (78/12) - Ve üstünüze yedi sağlam bina çattık.[17] 

---------------

“Üstünüze yedi sağlam gök bina ettik.” 

Bu bilgiyi Kur’an-ı kerîm ve Cibril vasıtasıyla Allahımız Peygamberimize açık olarak bildirmiştir. O halde bizler bu bilginin aslını düşünmeye gayret etmeliyiz. 

Sağlam bina içinde insanların veya korunması gereken bazı değerli malların korunması için yapılır. Allah c.c. kendi lisanından bu yedi kat gök binasını herhalde boşuna yapmamıştır. Bina varsa içinde oturacaklarda var demektir. 

Bu binaların şeref bulması için içlerine de şerefli misafirlerin gelmesidir. En şerefli misafirler Hakk’ın habibleri olan peygamberan hazaratları ve onların ümmetleridir. Onlarında içinde özel habibi Muhammed Mustafa (s.a.v.) dir. 

O halde “âlemlere rahmet olan” habibinin yedikat semavatın herkatında en az bir makamında temsil edilmesi lâzımdır. Yedi arz hadisi çoktan kinaye olarak her katta bu insan nesli-sülâlerinin varlığını açık olarak bildirmektedir. 

Geçmiş âyetlerde de bildirildiği gibi mühim olan bir şeyin ilkini yapmaktır, ondan sonra diğerlerini yapmak çok kolaydır. Yedi kat gökte, belki yetmiş, belki yediyüz, belki yediyüz milyon, belki sayılamayacak kadar çok insan nesli dabbe türü de, Sülâleler vardır. Eğer yoksa bu âlemler boşuna halkedilmiştir, Rabb-imiz ise, olmayacak şeyle meşgul olmaz. Şu anda elimizdeki tekneloji araçları bunları ispatlamaya kafi gelmiyor ama Gökyüzü insanlarının varlığını inkâr etmekte mümkün değildir. 

Çünkü geçmiş sayfalarda gördüğümüz konu ile ilgili âyeti kerîmeler onların varlıkları hakkın da çok açık bilgi vermektedirler. Gelecek âyetlerde de bunların devamlarını 

göreceğiz. [18] “ İz- -T-B- ”

---------------

وَجَعَلْنَا سِرَاجًا وَهَّاجًا {النبأ/13} 

(78/13) “Ve ce’alnâ sirâcen vehhâcâ(n)”

(78/13) Parıl parıl parıldayan bir kandil kıldık.

---------------

Varlığımızda güneş Rûh-u, Ay kalbi, beden nefsimizi, ifade etmektedir. İlmi İlâhiye olan Güneş-Şems, fecr’den itibaren ilmi İlâhiye gecesinde lâtif olan varlık ilimleri ve onların zuhur mahalleri doğmaya ve aydınlanmaya başlar varlıkalrın tam ma’nâsıyle tesbit edilmesi kuşluk vaktinde olurki yeminin bir Hâli de varlıkların kemâli ile ortaya çıkıp zuhur ettikleri zamandır. Bundan sonra ikindiye kadar bu ilân ve şehâdet devam eder sonra zevale dönerek, artık yavaş, yavaş gene kendi bâtın hakikatlerine doğru yola çıkarlar. Bu tecelli ve zuhur o kadar şiddetlidir ki, beşer gözü perdesiz-vasıtasız ilmi İâhiyye güneşine bakamaz, eğer ısrarla bakmaya devam ederse gözleri bozulur. 

Güneş bakabillahı hakikat-i ilahi güneşi olarak aydınlatır. “ İz- -T-B- ”

Âyet numarası görüldüğü gibi “13” tür. “13” ise Hazret-i Muhammed (s.a.v.)in Şifre rakamıdır. Sayısal toplamı ise 78+13= 91 dir. (91) Şems sûresinin sayısal değeri ve gizli yazılışı ile “19” İnsan-ı kâmil’in şifre rakamıdır.

“Vehhâc” kelimesi, ışığın şiddetini, sürekliliğini ve yakıcılığını ifade eder.

Fusûs’ül‑Hikem’de insan‑ı kâmil anlayışına göre, insan-ı kâmil, tıpkı bu âyetteki “vehhâc” kandil gibi, ilâhî nûru en yoğun şekilde yansıtan ve bu nûru çevresine yayan bir varlıktır. O, karanlıkta kalan diğer nefsânî varlıklara (nefs-i emmâre) ışık tutar, onlara doğru yolu gösterir. Bu yönüyle âyet, insan-ı kâmilin âlemdeki konumunu ve misyonunu da sembolize eder.

Gönül göğünde Nefis yıldızı söndürülüp, hayali kamer den Nûr-u Muhammedi kamerininden aydınlanılırsa, Hakikat-i İlahi güneşi gönülde parıl parı kandil gibi kılınır. (M.D.)

Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim. 

Şu'leler, cevherler ile dönücü olur; şu'le o taraf gider de cevher menba'ı olur.

Ya'ni örneğin pırlanta karanlıkta parıldamaz; fakat bir şu'leye ma'ruz kalınca, her tarafı pırıl pırıl yanar. Bundan dolayı şu'leler bu cevher ile döner; ya'ni tâliplerin niyâz şu'leleri, insan-ı kâmil cevheriyle döner ve tâliplerin bu niyâz şu’leleri, kendi külleri ya’ni tümleri ve imamları olan insân-ı kâmiller vâsıtasıyla küllün küllü ya’ni bütünün bütünü olanlar, "hakîkat-ı muhammediyye"ye gider ki bu hakîkat o küll ve imam olan her bir insân-ı kâmilin menşe'i ve menbaıdır.

Pencerenin aydınlığı odanın etrâfına koşar; çünkü güneş bir burçtan bir burca gider.

Bu beyt-i şerîfte "taayyünler âlemi" pencereye, "aydınlık" nebevî nûra, "odanın etrâfı" insân-ı kâmillerin kalbine ve bu şekilde "nebevî nûr" güneşe ve "ilâhî isimler ve sıfatlar" burçlara benzetilmiştir. 

Ya'ni ta­ayyünler âlemi, hükümleri ve eserleri açığa çıkması gereken ilâhî isimlerin ve sıfatların îcâblarına göre, nebevî nûr olan insân-ı kâmillerin kalbine akseder.

Her kimin yıldızlar ile yakınlığı varsa, o kimsenin muhakkak kendi yıldızı ile koşması vardır.

Yıldızlar ilmine göre her kişinin yedi gezegenden birisinin rûhâniyyetine yakınlığı vardır. Bundan dolayı o kimsede o yıldızın rûhâniyyetinin özelliği ve te'siri de vardır; ve o kimse mutlaka dünyevî hayatında o yıldızın özellikleri ve te'sirleri altında yaşar. Bu konudaki detaylar yıldızlar ilmi kitaplarındadır. Ve Cenâb-ı Pîr gelecek beyitlerde biraz îzâh buyururlar. İşte bunun gibi bir kimse hakîkat-i muhammediyye güneşinden nûrunu alan insân-ı kâmil yıldızlarından birisine mensûp olursa, onun meşreb ve özelliği altında terbiye görür.

Onun talihi Venüs olursa, mutluluğa ve aşka ve talebe tam meyli vardır.

Venüz yıldızının rûhâni özelliği mutluluk ve aşk ve taleptir. Bu yıldızlara mensûp olan kimsede bu eserler gözükür. Bunun gibi, bir kimsenin mensûp olduğu insân-ı kâmil cemâlî ise, onda da cemâlî tecellîlerin eserleri gözükür ve ma’rifet sohbetlerinde ve insanlara muâmelelerinde mülâyim olur.

Ve eğer Mars’a mensûp kan dökücü huylu olursa, o çekişme ve iftirâ ve düşmanlık ister.

Ya'ni Mars yıldızının rûhâni özelliği sertliktir; buna mensûp olanlar da kavgacı ve i’tirâz edici ve düşman olucu olurlar. Bunun gibi bir kimsenin mensûp olduğu insân-ı kâmil celâlî ise, onda da celâlî tecellîlerin eserleri gözükür ve hakîkat sohbetlerinde ve insanlara muâmelelerinde haşîn olur ve muhâtabının kalbinin kırılmasını dikkâte almaz.

Yıldızların arkasında yıldızlar vardır ki, onlarda yanma ve uğursuzluk olmaz.

Bu meşhûr olan yedi göğün ayrı olarak, başka göklerde seyrederler.

Bu beyt-i şerîfler Cenâb-ı Pîr-i destgîrin yıldız sistemlerindeki çok büyük keşfleridir ki, hâli hâzırda çağımızdaki astronomi bilginlerinin elde edebildikleri bilgiler de budur. Buyururlar ki: Yıldızlar ilminin bahsettigi yıldızlar, meşhûr olan Merkür, Venüs, Mars ve diğerleri… İsimlerindeki yıldızlardır ki, bunların uğurlu ve uğursuz olan rûhânî özellikleri belirlenmiştir; fakat bu sonsuz uzayda, bu yıldızların arkasında çok uzak mesâfelerde nice yıldızlar vardır ki, özellikleri belirlenebilmiş değildir; onlar başka göklerde, başka güneş sistemlerinde dönerler. Onların hareketleri, bu bildiğimiz yedi göğün hâricindedir. Bu ma’nâ "Allah Teâlâ, milyonlarca kandil halk edip, onları vücûd arşına astı; ve gökler ve yer ve onlarda olan şeyler, hattâ cennet ve cehennem hepsi bir kandil içindedir. Kandillerde olan şeyi Allah Teâlâ'dan başka bir kimse bilmez" hadîs-i şerîfine uygundur. Âyet-i kerîmede de güneşe “sirâcen vehhâcâ” ya’ni "Parlak kandil..." (Nebe', 78/13) buyrulmuş oldugundan, hadîs-i şerîfteki milyonlarca kandiller sonsuz güneş sistemlerinden ibâret olmuş olur.

Bunun gibi, halkın gözünde meşhûr olan ve tanınan insân-ı kâmillerden başka, birtakım kâmiller daha vardır; onlarin yüksek meşrebleri ve görünme yeri oldukları ilâhî isimler herkesce bilinir değildir.

Hudâ nûrlarının harâreti içinde sâbittirler; birbirlerine birleşik değildir­ler; ayrı da değildirler.

Hz. Pîr'in bu beyt-i şerîfteki yüksek keşifleri hayret vericidir. Tamamiyle uzaydaki güneş sistemlerini tasvîr buyuruyorlar. "Hudâ nûrları" sözüyle güneşlere; ve "hararet" sözüyle onların da bizim güneşimiz gibi ısı kaynağı olduğuna işâret ve bu yıldızların bu güneşin etrafında hem seyirde ve hem de çekim kanunu ile sâbit oldugunu; ve birbirlerine birleşik olmayıp yörüngelerinin ayrı olduğunu ve birdiğerinden ayrı olmakla berâber, ilâhî çekim kānûnu ile kendi sistemlerinden ayrı olmadıklarını açık bir şekilde beyân buyururlar.

İşte bunlar gibi, o insân-ı kâmiller de, Hakk’ın tecellî nûrlarının harâretinde sâbittirler; görünme yeri oldukları gālib isimlerin ve meşreblerinin farklılığı dolayısıyla birdiğerine birleşik değildirler; fakat hakîkatlerinin bir oluşu yönüyle, birdiğerinden ayrı da değildirler.

Her kimin talihi o yıldızlardan olursa, onun nefesi kâfirleri recmde yakar.

Ya'ni yıldızlar ilmi erbâbınca bilinen ancak yedi yıldızın rûhânî özellikleridir. Bunların arkasında seyreden ve kendi sistemlerinde sâbit olan yıl­dızların rûhânî özellikleri onlar tarafından bilinmektedir. Bunu da bu beyt-i şerîfte Hz. Pîr beyân buyururlar. O yıldızların rûhâniyyetine mensûp olanların nefesi, kâfirleri recm ve tard emrinde yakar; ya'ni gâyet te’sirlidir. Hz. Pîr'in bu yüksek beyânı yıldızlar ilmi erbâbına yeni bir bilgi sahası açıyor.

Onun gazabı Mars’a mensûp olan gazab değildir. Değişkenlik gidici ve gālip ve mağlûp huyludur. 

Ya'ni bu yıldızlara mensûp olanlarda da gazab vardır; fakat Mars gezegenine mensûp olan gazab gibi değildir. Çünkü Mars gezegeninin rûhâniyyetinin eseri olan gazab sâbit değildir; ara sıra değişir ve gâh gālip ve gâh mağlûp olur. Örneğin Venüs gezegeninin rûhâniyyeti mutluluk gerektirir. Biri Mars ve diğeri Venüs özellikleri taşıyan iki kimse karşılaşınca, ba’zen Venüs özellikleri olan, Mars özellikleri olana gālip olur; fakat bu özellikleri bilinmeyen yıldızlara mensûp olanların gazabı, Mars özellikleri olanların gazabı gibi nefsânî değil, Hakkānî gazab olduğundan, mağlûbiyet ve değişkenlik onların şânından değildir. Çünkü bunlar yedi gezegenin özelliklerinden ve rûhânî te’sirlerinden kurtulmuş olan Hakk’ın evliyâlarıdır.

Gālip olan nûr, noksanlıktan ve karanlıktan selâmettedir; Hakk'ın nûru iki parmak arasındadır.

Nebîlerin ve evliyânın rûhânî nûrları, diğer rûhâniyyetlere gāliptir; o nûra noksanlık gelmez ve karanlık bulaşmaz. Çünkü o nûr Hakk’ın Zât’ının nûru olup, O'nun Cemâl ve Celâl sıfatları arasındadır. Diğer eşyâda olan Hakk’ın nûru ise isim perdeleri arkasından ve kesâfet âleminden gelir; bundan dolayı onların nûru, diğer nûrlar üzerine gāliptir. Çünkü o nur, perde ar­kasından ve kesâfet âleminden gelmez.

O nûru canlara Hak saçar; ikbâl sahîpleri de etek açar.

Ve o saçılan nûru bulan, Hakk'ın gayrısından yüz çevirdi.

Ya'ni gālip ve noksanlıktan ve karanlıktan selâmette olan hidâyet nûrunu ezelde Hak saçtı ve Hâdî ismine mazhar olan ikballiler de isti'dâd eteklerini açtılar. İsti'dâdlarının eteğinde bu nûru bulan ikballiler, bu kesâfet âleminde maddesel beden ile açığa çıktıkları zaman, yüzlerini Hakk’ın gayrısından çevirdiler. Ya'ni eşyâdan herhangi bir şeye yönelirlerse, Hak 

için yöneldiler; o şeyin aynı ve zâtı için yönelmediler.[19]

---------------

Ey kimse, senin sıfatların marifet güneşidir; ve feleğin güneşi bir sıfatın bendidir.

Ey insân-ı kâmil, sen bilcümle sıfât ve esmâ-i ilâhiyyeyi câmi’ olan “Allâh” ism-i zâtının mazharısın ve bu sıfat ve esmânın ahkâm ve âsârı senin vücûdundan fiilen zâhir olduğu için, sen bunları ma’rifet-i zevkiyye ile ârifsin ve sen yeryüzünde Hakk’ın halîfesisin. Binâenaleyh senin sıfatlarından her birisi bir ma’rifet güneşidir ki, sen bu maârif-i rabbâniyye ile muzlim ve bulanık olan kalbleri nurlandırırsın. Feleğin o sûrî güneşi ise ancak Hakk’ın bir sıfatının mazharıdır ki, o sıfat ile cihândan sûrî zulmeti kaldırır ve geceyi gündüz yapar. Cenâb-ı Pîr efendimizin sûrî güneşin bir sıfat ile mukayyed olduğunu beyân buyurması, gâlib olan sıfat nokta-i nazanndandır. Yoksa her bir sıfat-ı galibin zımnında birçok sıfât mündemicdir. 

Nitekim güneş sıfat-ı “hayât”ın dahi mazhandır ve ondan hayât-ı nebâtiyye ve hayvâniyye neşv ü nemâ bulur. Ve kezâ sıfat-ı “kahr’’ın dahi mazharıdır; “te- şemmüs" dedikleri illet ile hayât-ı hayvâniyyeyi kahreder. Fakat gâlib ve azhar ve mahsüs olan sıfat nûriyyettir. Nitekim âyet-i kerîmede bu sıfat-ı gâlibeye işareten, [“Güneşi ziyâ kılan”] (Yûnus, 10/5) ve [“Ve (oraya) parlak kandiller astık”] (Nebe’, 78/13) buyurulur. Fakat halîfe-i Hak olan ârif-i billâh böyle değildir. Bilcümle sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin ahkâm ve âsârı âlem-i kevne onun yedi ile tevzî’ buyurulur. Bunun için onun hakkında, “Sen olmasa idin, eflâki yaratmaz idim” buyurulur.[20]

---------------

Nûr ayın lâyıkıdır ve ziyâ güneşin lâyıkıdır. Bunu Kur’ân'da oku!

“Nûr”, ayın lâyıkıdır; çünkü ay güneşten aldığı ziyâdan münevver olur ve arza o nûru neşr eder, onun nûru kendinden değildir. “Ziyâ” ise güneşin lâyıkıdır; zîrâ güneşin ziyası zâtından zuhûr eder. Ve ziyânın menşei hararettir ve o harâret güneşte vardır, ayda yoktur. Cenâb-ı Hak güneş hakkında (Nebe’, 78/13) ya’ni “Çok yanıcı bir kandil” vasfıyla tavsîf buyurdu. Ve Kur'ân-ı Kerîm’de (Yûnus, 10/5) ya’ni “O öyle Allah’dır ki güneşi ziyâ ve ayı nûr yaptı” buyurulur. Bu güneşin ve ayın vasfını Kur’ân’dan oku!

“Nebâ”, nûn’un fethiyle, haber ma’nâsınadır; “haber”den murâd Kur’ân-ı Kerîm olur. Ve nûn’un zammıyla “nübî”, Kur’ân demek olup, kâfiyeye riâyeten “yâ”, elife kalb olunmuştur.

Ey baba, Osur an güneşe ziyâ tabir etti; ve o kamere de nûr ta'bîr etti, buna bak!

Vaktâki güneş muhakkak aydan daha âlî geldi, binaenaleyh câh sebebiyle ziyâyı da nûrdan efdal bil!

Güneş açık bir sûrette kadir ve menzilet i’tibâriyle aydan daha yüksek olunca, ziyâyı da nûrdan efdal bil. Bunun gibi insân-ı kâmilin ve ulemâ-yı billâhın aydınlığı kendi zâtından ve hakîkatindendir; ve ulemâ-yı zâhirin ve insân-ı nâkısın aydınlığı ârızîdir, kendinden değildir.

Çok kimse ayın nûrandan açık yolu görmedi; vaklâki güneş zahir oldu, o aşikâr oldu.

Ay aydınlığı güneşin ziyâsı mertebesinde olmadığı için çok kimseler, esnâ-yı seferde açık ve doğru yolu göremedi; ancak güneş doğduğu vakit, o yol zâhir oldu. Bunun gibi ulemâ-yı zâhirin ilminden doğru yol olan hakıkat-ı tevhîdi ibâdullahın çoğu göremediler; ancak güneş mesâbesinde olan insân-ı kâmillerin telkîn ettikleri ulûm-ı ledünniyye ziyâsıyla o doğru yolu gördüler. Meselâ ulemâ-yı zâhir “Hak, bu vücûd-ı kesîf sâhibi olan âlem-i şehâdeti ilmi ile ihâta etmiştir ve Zât’ı ile ihâta etmemiştir ve sereyân-ı Zâtı yoktur; zîrâ Zât-ı Hak bu âlemden münezzehdir,” derler. Eğer kendilerine hitâben: “Bu âlemin fezâda kapladığı bir mahal vardır, bu mahal Zât-ı Hakk’ın vücûdundan hâriç midir? Eğer hâriç ise, Hakk’ın hudûdu ayn ve bu eşyânın hudûdu ayn olur. Bu ise Zât-ı Hakk’ı tahdîd olduğundan bâtıldır!” diye sorulsa, aslâ mukni’ bir cevâb veremezler. Fakat ulûm-i ledünniyye sâhibi olan insân-ı kâmil, Hakk’ı hem tenzih ve hem de teşbih sûretiyle gâyet mukni’ cevaplar verir. Nitekim Mesnevî-i Şerirde ve Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) hazretlerinin Fusûsu'l-Hikem'inde ve şâir âsârı aliyyesinde bu cevâblar gâyet açık ve mukni’ bir sûrette mündericdir.

Güneş a’razı kâmil gösterdi; şübhesiz pazarlar gündüzde oldu.

Güneş renk ve vasıf gibi birtakım arazları kemâliyle gösterdi; onun bu gösterişinden dolayı pazarlar ve alış verişler gündüzde yapıldı; zîrâ gece ay aydınlığında ve sun’î ışıklar altında yapılan alış verişlerde, hem alıcı ve hem de satıcı aldanır. Alıcı, aldığı kumaşın rengini lâyıkıyla fark edemez. Meselâ sarı rengin muhtelif derecâtı vardır, onlar bu ışıklar altında fark olunamaz ve satıcı da ba’zan kalp parayı lâyıkıyla temyîz edemez. İşte ilm-i zâhirînin aydınlığı da, ay aydınlığı kadardır. Fakat ulûm-ı ledünniyye, güneşin ziyâsı gibidir. Nitekim bu Mesnevîy'i okuyanlar, aradaki farkı derhal görürler. “A’râz”, “araz”ın cem’idir. Araz, renkler gibi, kendi zâtıyla kâim olmayıp bir cevherin ve maddenin vücûduyla beraber zâhir olan şeye derler; cevherin zıddıdır; ve metâ’ ma’nâsına da gelir.

Tâ ki kalp ve nakd iyi zuhûra gele, tâ ki gabinden ve hîleden uzak ola!

“Kalp”, geçmez para; “nakd”, geçer para ma’nâsınadır. “Gabn", alış verişte aldanmak demektir. Ya’ni “Herkes geçer para ile geçmez parayı tefrik etmek ve alış verişte aldanmaktan ve hileden uzak olmak için gündüzü bekler ve gece alış verişinden tevakki eder.”

'Tâ ki onun nûru, yeryüzünde tâcirlere, âlemlere rahmet olarak kâmil geldi.

Ya’ni “Güneşin nûru ve aydınlığı yeryüzünde zâhirî ticâret edicilere ve işlerini lâyıkıyla görmek için âlem halkına rahmet-i ilâhiyye olarak kâmil bir hâlde zâhir olduğu gibi, güneş gibi olan insân-ı kâmilin nûru da âhiret tacirlerine ve hidâyet ve selâmet-bahş olmak husûsunda umûma rahmet olmak üzere kâmil olarak geldi." Zîrâ ehl-i şerîatı, şeriat dâiresinde ve ehl-i tarîkati, tarikat dâiresinde ve ehl-i hakikat ve ma’rifeti de, hakîkat ve ma’rifet dâiresinde irşâd eder. Ve ehl-i felsefeyi ve münkirleri akıl ve mantık dâiresinde ilzâm ve iskât eder. Nitekim Mesnevî-i Şerif in münderecâtı bu sözlerimizin açık delilidir.

Fakat kalb-zene [=kalpazan] pek mebgûzdur; zîrâ ondan dolayı onun için nakid ve ve raht kâsid oldu.

“Kallâb”, kalb-zen [=kalpazan] ve sahtekâr ma’nâsınadır. Ya’ni “Zâhir bir güneş, kalp para sürmek ve kötü eşyâ satmak isteyenlerin indinde pek meb-güzdur. Onlar gece alış verişinden pek memnûn olurlar; ve çünkü onların işleri temiz değildir ve onların süreceği kalp nakid ve çürük eşyâ, güneşin nûrundan kâsid olur.” Îşte güneş mesabesinde olan insân-ı kâmilin önünde kalp para ve çürük mal mesâbesinde olan ulûm-ı istidlâlî de böyledir. Bu ilmin sâhiblerini, ilimleri ancak zulmet-i tabîat içinde sürebilirler. Nitekim ulûm-ı zâhiriyyede allâme-i cihân olan Fahreddîn-i Râzî (rahmetullahi aleyh)i, Necmeddîn-i Kübrâ (k.s.) hazretlerinin önünde "Vücûd-ı Hakk’ı bin bir delil ile isbât etmiştir!" diye medh ettikleri vakit, hazret: “Demek ki, bin bir şübhesi varmış!” cevâbını vermiş ve medh edenleri hayrette bırakmıştır. Zîrâ delîl, şübheyi izâle için ikame olunur.[21]

---------------

وَأَنزَلْنَا مِنَ الْمُعْصِرَاتِ مَاء ثَجَّاجًا {النبأ/14} 

(78/14) “Ve enzelnâ mine-lmu’sirâti mâen seccâcâ(n)”

(78/14) Yoğunlaşmış bulutlardan şarıl şarıl bir su indirdik.

لِنُخْرِجَ بِهِ حَبًّا وَنَبَاتًا {النبأ/15} 

(78/15) “Linuhrice bihi habben ve nebâtâ(n)”

(78/15) Onunla taneler ve otlar çıkaralım diye.

وَجَنَّاتٍ أَلْفَافًا {النبأ/16}

(78/16) “Ve cennâtin elfâfâ(n)”

(78/16) Ve birbirine sarmaş dolaş bahçeler. 

---------------

Her birerlerimizin gönüllerinde, gelen yağmurların getirdiği bereketin inmesi ile ilâhî fikirler ve bahçeler (cennet) meydana gelir ve onlardan da yeriz ve rızıklanırız yâni onlar bizim ilmi olarak malımız olur ve her yerde kullanırız. 

Aynı zamanda yağmur şarıl şarıl gözyaşı ile gönülden akıtılan Abdiyet hakikatidir. (M.D.)

---------------

Acaba bulutun kulağına o söyleyici ne okudu ki, tulum gibi gözünden yaş akıttı?

Ya’nî buluta ilâhî isimlerinden hangisinin gereklerini söyledi de o bulut, su tulumuna benzedi ve yağmur tânelerini göz yaşı gibi akıttı.

Acaba toprağın kulağına Hak ne okumuştur ki o bekleyici ve sessiz olmuştur?

Perîşanlıkta olan her bir kimse tereddüd içindedir; Hak onun kulağına mu­ammâ söylem işitir.

Perîşan fikrini toparlayıp bir mes'elenin içinden çıkamayan bir kimse tereddüd içindedir. Buna da sebeb, Hak onun kulağına bir muammâ ya’nî ma’nâsı açık olmayan bir sır söylemiştir.

"Muammâ" terim olarak, istenilene işâreti gizli olan sözdür. Bu muammâ da Mudill ismi hazretinden olur. Bundan dolayı böyle bir kimse, inanışlarında ve fikirlerinde bulanıklık 

ve tereddüd içinde bulunur.[22]

---------------

إِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ كَانَ مِيقَاتًا {النبأ/17} 

(78/17) “İnne yevme-lfasli kâne mîkâtâ(n)”

(78/17) Şüphe yok ki ayırma gününün vakti de tayin edilmiştir.

---------------

“Yevm’ül Fasl” Ayırma günü cennet ve cehennemliklerin ve celal ve cemal esmâlarının birbirinden ayrılma günüdür. Mürselat sûresi 77/13-14-38. Âyetlerdeki açıklama ve yorumlarda geniş bilgi vardır. (M.D.) 

---------------

يَوْمَ يُنفَخُ فِي الصُّورِ فَتَأْتُونَ أَفْوَاجًا {النبأ/18} 

(78/18) “Yevme yunfehu fî-ssûri fete/tûne efvâcâ(n)”

(78/18) O gün Sûr'a üflenir, bölük bölük gelirsiniz.

---------------

İsrâfil (a.s.) her an hazır olarak beklediği ve bu sûr’u üfleyeceği belirtilmektedir, bu nedenle kimse vakti tam olarak bilmediğinden dolayı bizlerin her an buna hazır olarak hayatımızı sürdürmemiz gerekmektedir. 

Özel olarak ise dünyâdaki vaktimiz dolduğu anda Âzrail (a.s.) özel olarak sadece bize bu sûr’u üfleyecektir bu nedenle buna da hazırlıklı olmalıyız. Gerçekçi bir düşünce ile baktığımızda ise görürüz ki bize özel olarak üflenecek olan sûr, genele üflenecek olan sûr’dan daha mühimdir. 

Bu sûr’un öküz boynuzu gibi, üflenen yeri dar çıkış yeri 

geniş olduğu ifâde edilmiştir, günümüzdeki teknolojiler ışığında bu konuda daha birçok yorumlarda bulunabiliriz. 

Aslında Âyet-i Kerîme’nin bâtın mânâsında yatan özellik, sûr bizim vücût varlığımızdır. İşte bu sûr’un içerisine nefahi ilâhîyye üflendiği zaman nefsâni mânâda ne varsa hepsini söker atar ve o kişinin nefsinin kıyâmeti kopar. Bu hâdise gerçeleşmeden de nefsi emmâreden kurtulamayız. İlk önce bir üfleyici gelecek önce “ve nefahtü fihi min rûhi” (15/29) nefhayı ilâhîyyesini üfleyecek ve orada hayat meydana gelmeye başlayacak, bu Âyet-i Kerîme’de belirtilen üfleme ile nefsi emmâre oradan çıkarılacak, başka türlü nefsi emmârenin oradan çıkması kolay kolay mümkün değildir. 

“ İz- -T-B- ”

“Sûr”, fiziksel bir borudan ziyade “ilâhî emrin varlığa ulaşma vasıtası” dır. O, bunu “varlığın her an yenidenhalk edilmesi” (tecdîd-i halk) ile ilişkilidir. “Sûra üfürülmek” olayı, iki boyutlu bir hakikate işaret eder:

- Âlem Boyut: Dünyanın sona erip tüm varlığın yok olacağı büyük kıyamet (nefha-i ûlâ) ve yeniden diriltileceği büyük kıyamet (nefha-i sâniye).

- (İnsan) Boyutu: İnsanın gaflet uykusundan uyanması, nefsânî benliğinin ölmesi (fenâ) ve hakikatin zuhur etmesi.

Bu perspektiften bakıldığında, “sûr” aynı zaman da insanın kalbinde her an gerçekleşen manevî bir uyarı ve uyanışın sembolüdür. Nitekim İbnü’l‑Arabî’nin “feth” (ilâhî açılma) dediği bu durum, kişinin iç âleminde perdelerin kalktığı, hakikatlerin müşahede edildiği bir “nefha” (üfürülüş) anıdır.

“Bölük bölük gelmek” şu anlama gelir:

- Her bir “bölük” (fevc), benzer amelleri işlemiş kişilerin oluşturduğu bir gruptur.

- Herkes, kendi amelinin suretine (güzelliğine veya çirkinliğine) göre bir “bölük” içinde toplanır ve o suretle birlikte mahşere gelir.

- Bu, ilâhî adaletin (kıst) en mükemmel tecellisidir: “Ne ekersen onu biçersin” ilkesinin âhiretteki somut tezahürü.

Yolumuza Mesnevi-i Şerif şerhi ile devam edelim. (Şerhin içinde 78/18 âyet geçsede Nebe’ sûresinin büyük bir bölümünün açıklaması ve yorumu bu beyitlerde yapılmıştır. M.D.)

Nefh-i sûr "Ey zerreler, topraktan baş çıkarınız!" diye pâk olan Hâlık'tan emirdir.

Ma'lûm olsun ki, nefh-ı sûr, küllî bir istihâle emrini mutazammın olan tecellî-i âmdır. Yukanki beyitte zikrolunduğu üzere iki nefh-ı sûr vâki’ olur. Bu iki tecellî-i umûmînin birisi kahrî ve dîğeri adlîdir. Bu istihâlât inkâr olunamaz. Zîrâ taayyünâtın ibtidâdan intihâya kadar olan seyirleri hep istihâlât-ı mütemâdiyeden ibârettir; ve elyevm içinde bulunduğumuz âlem-i şehâdet, kendi üzerinde bulunan suver-i mahlûkât ile berâber, istihâlât devresi geçirmektedir. Meselâ mahsüsen malûmdur ki, insan evvelen küçük bir cisim ile doğar. Yemesi ve içmesi ve teneffüs sebebleri ile cisme eczâ-yı arzdan birtakım maddeler intikâl ederek, o cisim peyderpey bir hadde kadar büyür. Hadd-i malûmu bulunca artık o cisim büyümez. 

Halbuki eki ve şürbü ve teneffüsü munkatı değildir. Binâenaleyh hadd-i malûmu bulduktan sonra arzdan aldığı eczâyı yine arz cezb ve tenkis eder ve yerine yenilerini verir ve eczâ-yı arz cism-i beşere lâ-yenkatı‘ gelir ve gider. Eğer arz verdiği eczâyı tenkis etmese, bilfarz yetmiş yaşma gelmiş bir adamın cismi dağlar kadar cesîm olurdu. Bu cisim her bir ferd-i insânînin sâbit olan hakikatinin bir kisvesidir. Mevtın-ı dünyâda bu kisvenin sûret-i terbiyesi böyledir. 

Arz, kıyâmette tecellî-i kahrî-i umûmî ile tebeddül edince o hakikate göre, yine o arzın cinsinden neş’e-i rûhâniyye gâlib olarak verilen bir kisvede, o arz üzerindeki kavânîn-i ilâhiyye dâiresinde terbiye görür, işte görülüyor ki vücûd-i İnsanîde kevn ü fesâd, ilmen ve fennen ve mahsüsen muhakkaktır. Onun sâbit olan hakikatine her bir mevtinin icâbına göre bir taayyün ve kisve verilir. Bunun için âyet-i kerîmede (İnşikâk 84/19-20) “Biz sizi elbette tabaka tabaka istihâlâttan geçirip terkîb ederiz ve bu hâl âlem-i histe zâhir olduğu hâlde onlara ne oldu ki devâm-ı istihâlâttan ibâret olan âhirete inanmıyorlar?” buyrulur

Ya’ni, nefh-ı sûr Hâlık’ın külü bir istihâle emridir. Ve bu umûmî emrinde Hak Teâlâ, “Ey toprakta inhilâl etmiş olan zerrât-ı unsuriyye, âlem-i şehâdette her bir mahlûkun hakikatine bir kisve ve taayyün olmak üzere nasıl toplandınız ise bu âlem-i haşrde dahi, yine o hakikatlere birer taayyün ve kisve olmak üzere toplanınız. Ve saklandığınız topraktan baş çıkarınız!” buyurur.

Her birinin canı, sabah vakti, akim cisme geldiği gibi tekrar cisme gelir.

Her bir mahlûkun cam ve hakikati, sabah vakti olunca uykuda olanların akılları cisimlerine geldiği gibi mevtın-ı haşrde tekevvün eden cisimlerine gelir. Bunun misâl-i âfakîsi budur ki tecellî-i kahrîden ibâret olan kış mevsimin de nebâtâtın kısm-i küllîsi yapraklarını döker ve cümlesi meyve vermez olur ve cümlesi bîhuş bir hâldedir. Kuru ve yaş oldukları bile mahsüs değildir. Görülür ki kış hâli, asla bahârın hâline benzemiyor. Birbirlerinin aksi oluyor. 

Müessirât-ı mevzû’a tahtında bu mevsimin devresi tamâm olunca bahar gelir ki bu hâl, arza yeni bir tecellî-i rubûbiyyedir. Bu tecellî neticesinde cümlesine bu dalgınlıktan sonra yeniden hayât gelir ve her biri evvelce ne isti‘dâdda idiyseler o isti'dâd üzerine meknûzâtını izhâr ederler. Meselâ erik ağacı ise yapraklarını ve çiçeklerini ve meyvelerini erik olarak verir. Erik ağacından kızılcık peydâ olmaz. Buna işâreten Hak Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de buyurur: (Fâtır, 35/9) ya’ni “Arz öldükten sonra biz diriltiriz, işte nüşûr dahi böyledir.” Arzın ve insanın bu hâli bu dünyâda mahsüs iken bunu idrâk edemeyenler (Kaf, 50/3) “Biz ölü ve toprak olduğumuzdan sonra tekrar hayâta rücû’ eder miyiz? Bu hayâta rücû’ uzaktır.” dediler

Can kendinin cismini gündüz vaktinde tanır, defîne gibi kendi harabesine gelir.

Ya’ni, uyuyan bir kimsenin canı, gündüz olunca, kendi 

cismini tanır, o define mesâbesinde olan rûh, bir vîrâne gibi olan cisme taalluk eder.

Kendinin cismini tanır ve ona gider; kuyumcunun canı terzi tarafına ne vakit gider?

Hz. Pîr Efendimiz Fîhi Mâ Fîh’in 43. faslında şöyle buyururlar: “Derler ki: Âhirette kiminin sağ eline ve kiminin sol eline nâmeler uçar; ve melâike ve izz ü nâz ve cennet ve mîzan ve hesâb ve kitâb vardır. Bunların misâli beyân olunmadıkça malûm olmaz. Gerçi bu âlemde onlann misli yoktur, ancak misâl ile muayyen olurlar; ve bu âlemde onun misâli odur ki, gece bütün halk uyurlar. Fakîrin ve pâdişâhın ve âkilin ve gafilin ve bilcümle ehl-i san’atın düşünceleri mürtefi' olur ve hiç kimsede endîşe kalmaz. 

Subh-ı sefîd, sûr-i îsrâfîl gibi nefhasını üfürür, onların zerrât-ı ecsâmını ihyâ eyler. Yine her birinin düşüncesi, uçan nâmeler gibi, herkes tarafina gelir; hiç yanlışlık vâki’ olmaz. Terzinin düşüncesi terziye ve fakîhin düşüncesi fakîhe, zâlimin düşüncesi zâlime ve âdilin endîşesi âdile gelir. Hiç terzinin uyuyup sabahleyin kunduracı kalktığı vâki’ oldu mu? Hayır. Bil ki, o âlemde dahi böyle olur; ve bu muhal değildir ve bu âlemde de vâki’dir. Hadîs-i şerîfte “Yaşadığınız gibi ölürsünüz ve öldüğünüz gibi haşr olursunuz” buyrulur. İmdi bir kimse bu misâl ile meşgül olup ser-rişteyi elde eder ise o âlemin kâffe-i ahvâlini bu âlemde müşâhede eyler ve o ahvâl ona mekşûf olur.”

Âlimin canı âlim tarafına gider. Zâlimim ruhu zâlim tarafına gider.

Zîrâ Allah'ın ilmi onları sahâh vaktinde kuzu ve koyun gibi tanıyıcı etti.

Ya’ni, kuzu, anası olan koyunu nasıl tanırsa, Allah Teâlâ’nın kendi ilminden rûhlara bahş ettiği ilim ile o rûhlar ba's vaktinde kendilerine mahsûs olan kalıplan tanırlar. 

Ayak, karanlıklarda kendinin pabucunu tanır; ey sanem, can kendi cismini nasıl tanımaz?

“Zulem”, zulmetin cem'idir. “Sanem", put ma'nâsına olup 

burada sûret ve cisim murâd buyrulur. Ya’ni, ey sûret ve ey cismânî olan kimse, ayak karanlıkta kendinin giydiği ayakkabıyı tanıdığı hâlde; can, kendisine lâyık ve münâsib olan cismi nasıl tanımaz? Zîrâ ayak, karanlıkta bir yabancının ayakkabına girse, bu bana uymadı, benim değildir, diye derhal hükmeder. Rûhlar da ba's gününde böyledir. Kendilerinin dünyâdaki amellerine münâsib olarak verilen cisimleri tanırlar.

Ey mülteci, haşr sabâhı küçüktür; büyük olan haşri ondan kıyâs tut!

“Müstecîr”, ilticâ edici ve sığınıcı demektir. “Haşr sabâhı"ndan murâd, uykudan uyanmak vaktidir. Bu beyt-i şerîfte sûre-i Zümer’de vâki' olan (Zümer, 39/42) “Allah Teâlâ nefsi ölüm vaktinde ve ölmediği hâlde uykusunda müteveffa kılar” âyet-i kerîmesine işâret buyuruyor. Binâenaleyh uykudan uyanma vakti küçük haşr ve ölümden sonra ba‘s vakti de büyük haşrdir.

Öyle ki rûh çamur tarafına uçar. Nâme dahi sola sağa uçar.

Rûh-i latîf nasıl cism-i kesîf tarafına uçup taalluk ederse, onun amellerinin defteri dahi sağma ve soluna uçar ve o cisme taalluk eyler.

Buhl ve sela, fısk ve takva ve dün âdet etmiş olduğu şey nâmesini onun önüne koyarlar.

Ya’ni, hayât-ı dünyeviyyede hasislikten ve cömertlikten ve fisk ve takvâdan velhâsıl kendinin yapmağa alıştığı ahlâk cinsinden olan şeyleri, amelinin defterinde yazılı olduğu hâlde eline verirler.

Vaktaki o seher vakti, uykudan uyanır, tekrar hayır ve şer den onun tarafına gelir.

Bu beyt-i şerîfte ya’ni “Nâs uykudadırlar, öldükleri vakit uyanırlar" hadîs-i şerifine işâret buyrulur. Ya’ni, vaktâki seher vakti gibi olan ölüm vâsıtasıyla uyku mesâbesinde olan dünyâ hayâtından uyanıklık mesâbesindeki hayât-ı uhreviyyeye intikâl ederler, hayât-ı dünyeviyyede hayırdan ve şerden ne gibi efâli sâdır olmuş ise bunlar birer sûretle onun tarafına gelir.

Eğer kendi ahlâkına riyâzet vermiş ise, uyanıklık vaktinde yine o nezdine gelir.

Eğer hayât-ı dünyeviyyede kendi kötü ahlâklarını terbiye edip, ıslâh etmiş ise, uyandığı vakit yine nezdine o tebeddül etmiş olan güzel huylar gelir.

Ve eğer o, dün ham ve çirkin ve dalâl içinde oldu ise, solu, kara mâtem nâmesi gibi bulur.

Ve eğer o kimse dün, ya’ni hayât-ı dünyâda, insanlık cihetinden hâm ve çirkin ve dalâlet içinde oldu ise, onun sol eli, amel defterini kapkara olan bir mâtem-nâme gibi bulur. “Azâ”, mâtem ve şiddet yılı ve musibete sabretmek ma'nâlannadır. Burada amel defterinin mâtem elbisesi gibi siyah olmasına işâret buyrulur.

Ve eğer o, dûn takvâ ve dîn ile pâk oldu ise, uyanıklık vaktinde kıymetli inciyi götürür.

Ve eğer o kimse, dünkü gün, ya’ni hayât-ı dünyeviyyede, takvâ ve dîn vâsıtasıyla, hayvanlığı temizledi ve nefsini insan yaptı ise, uyanıklık vaktinde kıymetli inci mesâbesinde olan mükâfâta nâil olur. Bu beytin ikinci mısrâ’ı ba'zı nüshalarda böyledir: “Uyandığı vakit sağında bulur."

Uyku ve uyanıklığımız bizim için ölüm ve mahşerimizin nişanı üzerine iki şâhid oldu.

“Uyku ölümün kardeşidir” hadîs-i şerifi mûcibince bizim uykumuz ve uyanıklığımız bizim için ölüm ve mahşer esnâsındaki hallerimize alâmet olarak iki mahsüs şâhit oldu.

Küçük haşir ve büyük haşri gösterdi; küçük ölüm, büyük ölümü parlattı.

“Zidûden”, kalbi gamdan ve aynayı tozdan ve kılıç ve emsâlini pastan temizlemek demektir ve sâf etmek ve bir şeyin aslını zâhir kılmaktan kinâyedir. Ya’ni, uyku ve uyanıklık hâli bize ölüm ve haşir hâlini zâhir kıldı, demek olur.

Fakat bu nâme hayâldir ve gizlidir; ve o büyük haşirde çok âşikâr olur.

Lâkin rü’yâda görülen bu nâme ve a‘mâl-i fiktiyye sûretleri hayâldir ve baş- kalannın gözlerinden gizlidir. Yalnız rü’yâyı gören kimseye âşikâr olur. Fakat haşr-i ekber günü olan kıyâmette apaçık zâhir olur ve başkalan da görür.

Bu hayâl burada gizli ve eseri zâhir dir; hu havâlden orada suretler neşvu nema bulur.

Bu hayâl, ya’ni insanın iyi ve kötü fikirleri bu dünyâda başkalannın nazarından gizlidir ve fakat sözden ve fiilden o fikirlerin eserleri zâhirdir. İşte bu hayâlden orada, ya’ni haşr-i ekber gününde sûretler neşv ü nemâ bulur.

Mühendiste bir evin hayâlini gör; onun kalbinde bir zemînde bir tâne gibidir!

Mühendis yapacağı bir evin hayâlini zihninde tasarlar, bu sûret-i hayâliyye onun kalbinde yere ekilmiş bir tâneye benzer.

O hayâl içeriden dışarıya gelir. Zemîn gibi ki, için tohumundan doğurur.

O mühendisin herkesin nazarından gizli olan hayâli, fiil-i zâhirî ile içeriden dışanya çıkar ve herkes, o dışanya çıkan evin şeklini görürler ve bundan evvel bu evin, mühendisin hayâlinde bulunduğunu bilirler. Bu hâl arz gibidir ki, içindeki tohumdan onun cinsi olan nebâtı doğurur ve meydâna çıkanr.

Her bir hayâl ki, o gönülde vatan yapar, mahşer günü bir sûret olacaktır.

Ya’ni, insanın kalbinde ve dimâğında yer tutan îmân ve inkâr ve iyilik ve kötülük hayâlleri mahşer günü birer sûrete girecektir. Zîrâ kalbdeki hayâl, ruha sarılmış olan bir sûrettir. Vaktâki ölüm vâsıtasıyla, rûh cesedi terk eder ve kendisi çıplak bir hâlde kalır; o hayâller kendinde zâhir olur, artık onu örtecek bir perde olan cesed yoktur. Kendisi bu sûretleri gördüğü gibi başkalan da görür. Tasavvur olunsun, gâyet rezîlâne olan bir hayâlin kötü sûreti ehl-i mahşer arasında zâhir olduğu vakit, o insan ne hâle girer!

Zamîrde olan, o mühendisin hayâli gibidir; tanenin zemininde nebât gibi tut!

İnsanın hayâlinde olan şeylerin mahşer günü hâriçte zuhûru, o mühendisin kalbindeki hayâlin zuhûruna benzer veyâhud içine tâne ekilmiş olan bir arzda, o tâneden nebât zuhûruna benzer.

Bu iki mahşerden mahlasım kıssa mıdır, müminlere onun beyânında hisse vardır.

“Mahlas”, hulâsa ve maksad demektir. Ya’ni, uyku ve uyanıklık ve ölüm ve ba‘s zamanlarından ibâret olan bu iki mahşeri beyân etmekten maksadım, kıssanın sûreti midir? Hayır, o kıssanın tafsil ve beyânında mü’minlere hisse vardır. Zîrâ mü’minler bunlan dinledikleri vakit, bunu akıllarına pek yakın görüp havâtır-ı redîeden kendilerini temizlemeğe gayret ederler ve gelirse istiğfâr ederler. Amma münkirlerin bu hisseden nasîbleri yoktur.

Vaktâki kıyâmet güneşi zâhir olur, topraktan çirkin ve güzel dahi sıçrar.

Vaktâki kıyâmet gününe hâs olan güneş zâhir olur, (Nebe’, 78/18) “Ve o günde ki sûra nefh olunur, halk fevc fevc gelirler” âyet-i kerîmesi mûcibince bu ikinci sûr ile tecellî-i adlî-i umûmî vâki’ olur. Her bir rûh arzın kesb ettiği istihâleye münâsib, yine arz cinsinden bir kisve-i taayyün ile zâhir olurlar ve güzel çirkin hep kıyâm ederler.

Kazâ dîvânı tarafına koşucu olurlar; ve iyi ve kötü olan nakid, potaya giderler.

İyi nakid şâdmân ve ziyâde nazlıdır; kalp olan nakid meşakkatte ve erimektedir.

“Nâz”, lügatte yeni bitmiş ve körpe ve âşıkın şevkini artırmak için ma‘şû- kun âşıktan istiğnâsı demektir. “Nâz-nâz”, terkîb-i terâdüfîdir. “Hâr-hâr”, güft-gû" ve “cüst-cû” gibi. Bâtını dünyâda iyi nakd ve altın gibi olan, mahşerde sevinici ve çok nazlıdır ve bâtını kalp olan ise orada zahmet içinde ve tuz gibi erimektedir.

Lahza lahza imtihanlar erişir; gönüllerin sırrı 

cesedde görünür.

“İmtihân”, mihnetlenmek demektir. Ya’ni, ehl-i mahşerden her birine, gönüllerindeki sır cesedlerinde zâhir olup, sırlan fenâ ise enzâr-ı nâsda zelîl olmak sûretiyle lahza lahza mihnetlenmeler vâki’ olur; ve dünyâdan âhirete berâberce götürdüğü metâlar meydâna çıkarak elemlere dûçâr olur.

Kandilden su ve yağ âşikâr olduğu gibi, yâhud sırları neşv ü nemâ bulan bir toprak gibi.

Soğandan ve za’ferandan ve köknardan kışın sırrını bahârın eli âşikâr eder.

Yevm-i mahşerde iktisâb olunan cisimden iyi ve kötü suver-i hayâliyyenin zâhir olmasının misâl-i mahsüsü budur: Meselâ kandil bir cisimdir fakat şeffaftır, içinde ne var ise gösterir. İçindeki su ve zeytinyağı içine bakmadan dışından zâhirdir. Yâhud siyah bir toprağın altında ne olduğu mechûl iken, içindeki tohumların başlanm çıkarıp görünmesi gibi. Nitekim kışın topraklar gayr-ı fa’âl bir hâldedir. Bahar mevsiminin eli değdiği vakit, kışın kendi içinde sakladığı soğan ve za'ferân ve köknar meydâna çıkar. “Köknar”, haşhaş kozası ve onun sıkılmış suyu ma’nâsınadır.

O birisi, Biz müttakileriz!" diyerek yeşilbaşlı ve dîğeri menekşe gibi başı aşağı.

Sâlihler, başları yukarıda mesrûr bir hâldedirler. Lisân-ı halleriyle ve vaz'iyyetleriyle “Biz hayât-ı dünyeviyyede zühd ve takvâ dâiresinde yaşamış olanlardanız!" derler; ve fâsıklar ve münkirler ise, utandıklanndan ve korktuklarından, başlarını önlerine eğmişlerdir. Birinci mısrâ’da (Duhân, 44/51) “Muhakkak müttakîler emniyet makâmındadır"; ve ikinci mısrâ’da (Secde, 32/12) ya’ni “Âsîleri rablerinin indinde başları eğilmiş görürsün" âyetlerine işâret buyrulur.

Gözleri tehlikeden dışarı fırlamış, sabit, korkudan on çeşme olmuş!

Fâsıklann ve münkirlerin gözleri, mahşer gününün tehlikesini görüp, bu tehlikeden nâşî gözleri dışanya fırlamış, acabâ başımıza ne gibi belâlar gelecek diye, sâbit olan ve hiçbir sebeble zâil olmayan korkudan dolayı on çeşmeden akan sular gibi gözleri yaş dökmekte bulunmuş olur.

Gözleri intizârda açık kalmış, tâ ki nâme sol taraftan gelmeye!

Ehl-i mahşer defter-i a'mâlleri soldan gelmesin diye, gözleri açık bir hâlde beklerler.

Sağ tarafa sol tarafa göz çevirici, zîrâ ki, sağ nâmenin tâli'i kolay olmaz.

“Zep”, bâd-i havâ [bedâva] ve kolay ma‘nâlarınadır (Burhan). Ya’ni, ehl-i mahşer “Acabâ amellerimizin defteri hangi tarafımızdan gelecektir?" diye gözlerini sağa ve sola çevirici bir hâldedirler. Zîrâ sağ ele gelen defter-i a‘mâl, öyle bedâva ve kolay kolay gelmez. Bu defter dünyâ hayâtında nefsinin ezvâkına muhâlefet edenlere ve enâniyetten geçmiş olanlara mahsûstur.

Bir kulun eline bir nâme gelir; başı siyah, cürümden ve fısktan dolmuş.

Onda bir hayır ve bir teufik yok; sıddîkın kalbini incitmeden başkası yok!

Hastan ayağa kadar çirkinlik ve günah dolu, yol ehli üzerine istihzâ ve ıslık çalma.

Mahşer günü bir kulun eline bir amel defteri gelir ki, baş tarafi kapkara, içi türlü türlü suçlardan ve fisk u fücûrdan dolu. Velhâsıl bu defter baştan ayağa kadar çirkinlik ve günah içinde. Bunda öyle fenâlıklar var ki, dünyâda, hak yoluna giden kullar ile istihzâ etmiş ve arkalarından alay ederek ıslık çalmış. İçinde hayır ve tevfîk-ı İlâhî nâmına hiçbir şey yok! Hayât-ı dünyeviyyesinde işi gücü Hakkin dostlarını incitmek olmuş.

Onun hilekârlıkları ve hırsızlıkları ve o fir'avnlar gibi onun ben ve bizi.

“Ene” ve “innâ", Arabî kelimelerdir, “ben” ve “biz” demektir. Ya’ni, o kulun amel defterinde bütün dünyâdaki hilekârlıkları ve hırsızlıkları ve Fir’avnlar gibi mükâleme esnâsında kemâl-i azametle, “Ben şöyle yaptım ve biz böyle yapanz” gibi kullandığı ta'bîrât ve kibir ve enâniyeti hep yazılı.

Vaktaki o sakîl kendi nâmesini okur, o bilir ki, rıhlet zindan tarafına oldu.

Vaktâki o rûhu sakîl olan kul kendinin amel defterini okur ve içindeki rezâilin hepsi toplanmış ve yazılmış olduğunu görür, anlar ki gideceği yer zindandır ve hapishânedir.

Sonra hırsızlar gibi darağacı tarafına revân olur; zâhir olan cürüm i’tizar yolunu bağlamıştır.

Sonra o kul, hırsızlar gibi darağacı tarafına gitmeğe başlar; çünki kabâhatleri tamâmıyle meydâna çıkmış ve setrine imkân kalmamış olduğundan, özür dileyecek hâli yoktur.

O binlerce hüccet ve kötü söz onun ağzı üzerine fenâ çivi gibi olmuştur.

Dünyâda kendisinden zâhir olan binlerce fenâ amellerin ve kötü sözlerin defter-i a'mâlinde yazılarak aleyhine bir hüccet olması onun ağzı üzerine fenâ ve kuvvetli bir çivi gibi mıhlanmış ve ağzını açacak hâli kalmamıştır.

Hayırsızlık eşyası onun cismi üzerinde ve onun evinde zâhir olup onun efsânesi gâib olmuş.

Çaldığı eşyâ üzerinde ve evinde bulunan bir hırsız, artık kendini müdâfaa için nasıl ki söyleyecek bir söz ve bir masal bulamazsa, bu kul dahi o hâle gelir.

Binâenaleyh "Sair" zindanına revân olur; zîrâ dikene ateşten kaçmak olmaz.

“Saîr", lügatte “alevli ateş” mâ'nâsına olup cehennemin tabakalanndan bir tabakanın adıdır. Ya’ni, bu hâlde olan kul kendinin mahall-i azâbı olan Saîr’e gidici olur. Zîrâ bu kul bir diken gibidir; binâenaleyh dikenin lâyığı ateştir.

Çünki önde ve arkada olan o gizli melekler ases gibi zâhir olmuştur.

Ya’ni, o mücrim kul, ben Saîr’e gitmem, diyemez; çünki dünyâda iken önde ve arkada gizli olan ve görünmeyen melekler, âhirette zâbıta me’mûru gibi meydâna çıkmışlardır.

Onu götürürler, onu ucu sivri bir şeyle dürterler, derler ki: "Ey köpek, kendi gühdanlarına git!"

“Süpûzend”, “süpûhten” masdarından fiil-i müzâri'dir. “Güh-dân-hâ”, “gûh”ün muhaffefı olan “güh” ile “dân” ve “hâ” edatlarından mürekkebdir. Kendi “pislikleri” demek olur. Ya’ni, o melekler onu sivri övendire ile dürte dürte götürürler de derler ki: “Ey köpek, haydi bakalım kendine mahsûs olan pislik yerlerine git!”

Her yol başında ayağım çeker, tâ ola ki o kuyudan sıçraya!

Melekler onu dürterek götürürken o her yol başında ayağını geri çeker ve ümîd eder ki, kendisinin atılacağı kuyudan yakasını kurtarsın.

Muntazır durur, susar, bir ümîd içinde yüzünü arkaya çevirir.

“Ten zeden”, susmak; “rûy vâpes kerden”, yüzü arkaya çevirmek. Ya’ni, o mücrim yolda durur ve sükût eder. Kurtulmak ümîdi beslediğine işâret olarak yüzünü arka tarafa çevirir.

Sonbahar yağmuru gibi gözyaşı yağdırır, bir kuru ümîd! O onun gayrı ne tutar?

O mücrim ağlar. Bir kuru ümîd besler; bu anda o bîçârenin bu kuru ümîdinden başka dayanacak nesi vardır?

Her bir zaman yüzünü arkaya çevirir, yüzünü mukaddes olan dergâha dondurur. 

O günahkâr kulun beslediği ümîd, rahmet-i Rahmân’a ilticâ ederek afve mazhar olmaktır. İşte bu ümîd ile her zaman yüzünü arkasına çevirir ve mukaddes olan dergâh-ı İlâhîye teveccüh eder.

Müteakiben Hak'tan, nûr ikliminden emir gelir ki, ona deyiniz ki: "Ey çıplak!"

“Battal”, işi olmayıp boş duran kimse, ya’ni tenbel; “‘ûr”, çıplak. “Nûr iklîmi”nden murâd, vücûd-i mutlak mertebesidir. Zîrâ Vücûd ayn-ı nûrdur. Nûr, kendi zâhir ve eşyâyı muzhir olduğu gibi, vücûd-i hakîkî-i Hak dahi kendisi zâhir ve eşyâyı muzhirdir. Bu sebeble “Hak” ve “Nûr” isimleri esmâ-i Zât’tandır. Ya’ni, mücrimin bu tevakkufunu müteâkib zât-ı Hak tarafından meleklere bir emir gelir ve o emir de şudur: Ona deyiniz ki, “Ey rûhu a‘mâl-i sâlihadan soyunup çırçıplak kalmış olan tenbel!”

“Ey şer menba'ı, neyin muntazırısın? Ey sersem, yüzünü niçin arkaya çeviriyorsun?"

"Senin nâmen odur ki, senin eline geldi. Ey Hudâ’yı incitici ve ey şeytana tapıcı"

“Dünyâ hayâtında yapmış olduğun amellerin defteri, senin eline gelen defterden ibârettir. Bu hayâta getirdiğin sermâye ancak bunlardır. Ey dünyânın fânî hayâtına aldanıp Hakki tanımamış ve şeytana tapmış olan sersem, daha ne bekliyorsun?"

"Mâdemki fiilinin deflerini gördün, ne bakıyorsun? Bundan sonra fiilinin cezasını gör!

"Niçin beyhude teahhur ediyorsun? Böyle kuyuda aydınlık nerede!"

“Mül”, kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır. Burada, “işlerde teahhur etmek ve geri durmak” ma'nâsı münâsibdir. Ya'ni, “Ey mücrim, niçin cezâ mahalline gitmekte tereddüd ve teahhur ediyorsun? Kötü fiillerinin te’sîri olarak hâsıl olan bir kuyuya düştün. Böyle bir kuyuda ümîd aydınlığı olur mu?”

"Senin ne zâhir cihetinden bir tâatın, ne de senin sırda ve bâtında bir niyetin yoktur."

Senin zâhirde tâatin ve ibâdetin olmadığı gibi, bâtında da; “Âh yâ Rab yapamıyorum, bana tefvîk ve hidâyet bahşet ve beni sâlih ameller işlemeğe muvaffak kıl!” diye bir niyetin yoktur.

“Senin gecelerde ne münâcâtın ve kıyâmın, ne de senin gündüzlerde takvan ve orucun yoktur.”

“Ne senin kimseyi incitmekten hıfz-ı zebânın, ne de öne ve arkaya ibretle nazar etmen olmadı.”

“Dünyâ hayâtında nefsinin hazzı ve keyfin için dilin ile şuna buna acı sözler söyleyerek halkı incitmekten çekinmedin ve benlik da‘vâsına kalktın. Arkana bakıp vücûdunun birkaç katre menîden peydâ olduğunu ve senden evvel gelenlerin ve dönenlerin olduklannı görmedin ve önüne bakıp yürüdüğün yolun nihâyeti ölüm olduğuna ibretle bakmadın.”

Ön ne olur? Ölümü ve kendi nezini anmaktır. Arka ne olur? 'Dostların evvelden ölmesidir.

“Ne senin için zulüm üzerine pür-hurûş bir tövbe oldu; ey arpa satıcı olan buğday gösterici hîlekâr!”

“Yaptığın zulümlere karşı içinden vicdan azâbı duyarak bir tövbe ve pişmanlık vâki’ olmadı; ey içinden fenâ olup, zâhirde iyi görünücü hîlekâr!”

“Mâdemki senin terazin eğri ve hîle idi, ceza terazisini niçin doğru istersin?”

“Mâdemki hayât-ı dünyeviyyede ef‘âlinin mîzânı eğri ve hîle üzerine idi, şimdi bu hâyât-ı uhreviyyede o ef'âle tekabül eden cezâ mîzânını niçin doğru istersin? Eğriye eğri ve doğruya da doğru tekabül eder.”

“Mâdemki özürde ve noksanda sol ayak idin, nâme senin sağ eline nasıl gelir?”

Ma'lûm olsun ki, “sağ” taraf Hakk’ın sıfat-ı cemâlinin ve sol taraf dahi sıfat-ı celâlinin mazharlarıdır. Bu sıfatların ikisi de Hakk’a nazaran müsâvî ise de, kullara nazaran müsâvî değildir. Kullara göre sağ taraf soldan efdaldir. Nitekim sağ eliyle yaptığı birçok fâideli hizmetleri sol eliyle yapamaz. Bu hâl, alışmaktan ziyâde sevk-ı tabîîdir; ve efdaliyyet Hakk’ın nazar-ı inâyetinden münbaistir; ve inâyet-i Hakk’ın sebebi yoktur. Nitekim Fîhi Mâ fih’lerinin 59. faslında şöyle buyururlar: “İnâyete hükmet[me]mek mümkin değildir. Bu göz sağ ve o göz sol; zâhiren ikisi de birdir, acabâ o sağ göz ne hizmet etti ki sol göz olmadı?” Ya’ni, “Ey mücrim, sen hayât-ı dünyeviyyede sıfat-ı Celâlimin mazharı oldu idin; 

burada nasıl mazhar-ı Cemâl’im olursun?”

"Çünki cezâ gölgedir; ey boyu eğri olan sen, senin gölgen dahi öne eğri düşer"

Bu tarz üzere seri hitâblar gelir ki, ondan dağın dahi arkası kanbur olur.

“Kûz”, arkası bükülmüş, kanbur demektir. Ya’ni, Cenâb-ı izzet’ten gelen sert hitâblara dağlar bile tahammül edemeyerek elemden beli bükülüp kanbur olur.

Kul der: "O şeyi ki beyân buyurdun; yüz öyleyim, yüz öyleyim, yüz öyleyim."

O mücrim olan kul, Hakkin bu acı hitâblarına karşı, i‘tirâf-ı cürm ederek: “Yâ Rabbel'âlemîn; ben, Zât-ı Azîmü’ş-şânının buyurduğu gibi, iler tutar yeri kalmamış berbâd bir mahlûkunum, buyurduklanndan yüz kat öyleyim!”

Halbuki sen daha fenaları hilm ile örttün; yoksa fezâhatları ilim ile bilirsin”

“Yâ Rab, sen bilcümle eşyâyı ve nâmütenâhilikleri muhît olan ilmin ile benim daha fenâ olan hallerimi ve amellerimi ve rezâletlerimi bildiğin hâlde, “Settâr” ism-i şerifin [ile] örttün.”

“Fakat kendi cihâdımdan ve fiilimden ve hayır ve şerrin ve küfür ve mezhebin verâsından hâriç”

“Ve kendimin âcizane olan niyâzından ve benim, yâhud yüz benim gibisinin hayâlinden ve vehminden hâriç,”

Doğru oluculuğun ve inadın verâsından hâriç, senin lutf-ı mahzına benim bir ümidim var idi."

‘“Utû” (Utüvv), haddi tecâvüz etmek, ya’ni serkeşlik ve inâdçılık etmek demektir. Bu üç beyt-i şerîf birbirine merbût olarak bir cümle-i tâm teşkîl ederler. Ya’ni: “Yâ Rab, Zât-ı Celîlü’ş-şânının ta’dâd buyurduğu kabâhatlerin hepsi bende vardır. Sen ilm-i muhitin ile benim bunlardan daha fenâ olan amellerimi bildiğin hâlde, bunlan "Halîm” ism-i şerîfin, “Settâr" ism-i şerifine muîn olarak örttün. Fakat senin bir lutf-ı mahzın ve hâlisin vardır ki, bu lütfün muvâcehesinde benim kendi sa'yimin ve fiilimin ve hayır ve şerrimin ve küfür ve îmânımın ve benim âcizâne olan niyâzımın ve yalvarmamın hiç te’sîri yoktur. O öyle bir lutuftur ki, benim ve benim gibi olan yüz kimsenin hayâli ve vehmi hâricindedir. Bu lutfun karşısında benim doğru veyâ inâdçı ve serkeş olmamın ne ehemmiyeti vardır! İşte benim ümîdim Zât-ı Celîl’inin böyle bir lutfunadır. Bu beyt-i şerîfte bu kulluk hâli “Ben kulumun bana olan zannı indindeyim” hadîs-i kudsîsine mâsadak olup, kendisi Hakk’a hüsn-i zannetmiş bulunur.

“Ey garazsız olan Kerîm, ivazsız olan lutuf tan bir hâlis bahşiş ümîdim var idi.”

“Ey Rabbim, senin keremin kullanndan fâide me’mûl ettiğinden veyâhud onlardan korktuğundan nâşî değildir; ve lutfun dahi, sana fâidesi olan yapılmış bir iyilikten dolayı değildir. Senin garazsız olan kereminden ve ivazsız olan lutfundan bir hâlis atâya ve ihsâna ümîdim var idi.”

“O hâlis kerem sebebiyle yüzümü geriye çevirdim. Kendi fiilim tarafına bakmıyorum.”

“Yaptığım fenâlıklann hiçbirisi gözüme görünmedi de yüzümü o hâlis keremin sebebiyle geriye çevirdim ve ivazsız lutfuna muntazır oldum.”

“Yüzümü o ümîd tarafına çevirdim; zîrâ bana evvelden ziyâde vücûd vermişsin.”

“Sen bana hiç yoktan bir vücûd verdin ve bu vücûd sebebiyle Senin in'âm ve eltâfını zevklerini duydum. Halbuki bu vücûdun ihsânı, evvelce benden sâdır olmuş bir hizmet mukabilinde değildi. Mâdemki Senin böyle bedâva ve meccânî keremin vardır; Senin lutfundan ümîdimi kesmedim ve yüzümü o ümîd tarafına çevirdim.”

“Varlık hil'atini bedûva olarak verdin, ben dâimâ onun üzerine mutemid idim.”

“Vücûd elbisesini bana bedâva olarak verdin. Gördüm ki, senin keremin ve lutfun bir hizmet mukabili değildir. Binâenaleyh yaptığım fenâlıklar hakkında da bu lutfunu ve keremini esirgemeyeceğine i'timâd ettim ve afvımı muhakkak 

bildim.”

Vaktâki kendi cürmünü ve hatâsını sayar, atada hâlis bahşâyiş gelir.

Vaktâki bu mücrim kul, kendinin suçları ve kabâhatlerini sayar ve kendisini huzûr-ı Hak’ta kabâhatli görür ve Hakk’ın lutf u keremine i'timâdını beyân eder, Hakk’ın kerem deryâsı dalgalanıp o kula atâ husûsunda hâlis ihsân-ı ilâhi gelir. Zîrâ hadîs-i şerîfte “Kim ki bir günah işledi ve bildi ki, onun bir Rabbi vardır ki, dilerse onu mağfiret eder ve dilerse azâb eyler, Allah Teâlâ’ya onu mağfiret etmek iktizâ eder" buyrulur.

Buyurur ki: ”Ey melekler, onu bana geri getirin, zîrâ onun kalbinin gözü recâ tarafına olmuştur."

Hak Teâlâ onu dürte dürte götüren meleklere hitâben buyurur ki: “Ey melekler onu götürdüğünüz yerden geri çevirip bana getiriniz! Zîrâ o kulum bana hüsn-i zan ederek, onun kalbinin gözü bizim lutfumuzun ümîdi ve recâsı tarafına dikilmiştir."

Lâübâlîce onu âzâd ederiz ve o hatâların hepsine çizgi çekeriz."

“Lâ-übâlî”, terkîb-i Arabî olup lisânımızda da “hiç çekinmem ve hiçbir kayıt ile mukayyed değilim” ma'nâsına müsta'meldir. Ya’ni, “Onun kabâhatlerinin şenâatine bakmaksızın, onu cezâsından âzâd ederiz ve o yaptığı suçlann hepsine de bir afv ve mağfiret çizgisi çekeriz ve mahv ü setr ederiz.”

Lâûbâlilik bir kimseye mubah oldu ki, ona gadirden ve salâhtan ziyân olmaya.

“Mubah”, lügatte iki tarafı müsâvî olan şeydir. Istılâh-ı şeride, terki günah ve işlemesi sevâb olmayan fiildir. Oturmak ve yatmak gibi. Ya’ni, lâübâlîlik öyle bir kimseye mubâh ve câiz oldu ki, ona bir kimsenin özründen ve fenâlığından zarar ve ziyan gelmez ve iyiliğinden dahi hiçbir fâide olmaz, indinde bu iki taraf dahi müsâvîdir.

“Cerem cihetinden bir latif ateş parlatırız, nihâyet ziyâde ve noksan ve zelle kalmaz."

“Keremimiz cihetinden bir latîf ateş ya’ni afv ve mağfiret harâretini parlatınz, nihâyet mücrimlerin ne büyük ne de küçük günahlanndan hiçbir eser kalmaz.”

Bir ateş ki, onun şulesinden en aşağı kıvılcım, cürmii ve cebri ve ihtiyârı yakar."

Ya’ni, “Kerem cihetinden parlattığımız ateş, öyle bir ateştir ki, onun şulesinin en aşağı kıvılcımı insandaki günah ve mahcûbiyet ve muhtâriyet duygularını yakar; ve bu ateş, aşk-ı İlâhî ateşidir ki, âşık ne irâdesiyle günah yaptığı ve ne de emr-i İlâhîye itâatta veyâ muhâlefette Hakkin cebri ve irâdesi altında bulunduğu veyâhud bu itâat ve muhâlefette ihtiyânna mâlik olduğunu düşünecek bir hâlde olamaz."

“İnsanlığın yük çadırına şule vururuz; dikeni, rûhânî olan gülzâr yayarız.”

“Büngâh”, yük vaz‘ ettikleri çadır demektir; ve “insanlığın yük çadırı”ndan murâd, nefs-i hayvâniyyedir. “Gülzâr-ı rühânî”den murâd, nefs-i hayvâniyyenin nefs-i mutmainne mertebesine terakkisi hâlidir. Ya’ni, “İnsanlığın yük çadırı mesâbesinde olup, tekâlîf-i şeriyye yükletilmiş cism-i kesifine biz aşk ve muhabbet ateşinin şulesini vururuz. Onun diken gibi olan nefs-i hayvâniyyesini, bir rûhânî gülistan olan nefs-i mutmainne mertebesine terakkî ettiririz.”

“Biz [Allah size amellerinizi ıslâh etsin!] kimyâsını dokuzuncu felekten gönderdik."

Sûre-i Ahzâb’da olan (Ahzab, 33/71) “Ey îmân edenler, Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin ki, sizin amellerinizi size ıslâh etsin ve günahlarınızı örtsün. Allah’a ve peygambere itâat eden kimse muhakkak büyük necâta nâil olur.” Âyet-i kerîmesinden muktebestir. Allah Teâlâ’nın ameli ıslâh buyurması, seyyiâtın hasenâta tebdîli demek olduğundan bu âyet-i kerîme, (Furkân, 25/70) ["Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir.”] âyet-i kerîmesinin nazîri olur. Beyt-i şerîfte bu tebşîr-i ilâhî, bakın altına tebdîl eden kimyâya teşbîh buyrulmuştur. “Dokuzuncu felek”ten murâd, akl-ı küll ve akl-ı evvel mertebesidir. Zîrâ muhakkıklar indinde aklın dokuz mertebesi vardır ve akıl mertebesine “ulûhiyet” ve “hakîkat-i muhammediyye" mertebesi dahi derler. Ya’ni, “Biz Kur’ân’ı ve Kur’ân’daki[“Allah size amellerinizi ıslâh etsin!”] kimyâsını dokuzuncu felekten ya’ni akl-ı kül mertebesinden gönderdik.

Bü'l-beşerin kerr u feri ve ihtiyarı, sâbit olan nûrun önünde ne olur?

“Bü’l beşer’’den murâd, bütün efrâd-ı insâniyyedir, zîrâ beşereyi mültebistir. “Kerr u fer”, pehlivanların kâh ileri kâh geri hareketidir. “Nûr-ı müstekar"dan murâd, vücûd-ı hakîkî-i Hakkin nûrudur ki sâbit ve bâkîdir. Ya’ni, efrâd-ı insâniyyenin vücûd-i izafileri fânî ve gayr-ı müstekardır. Bâkî ve müstekarr olan Hakkın nûr-i vücûdu muvâcehesinde, insanın fânî olan vücûduna taalluk eden ileri ve geri hareketin ve ihtiyâr ve irâdenin ne kıymeti olur? Zîrâ kuldan sâdır olan ef'âlin her biri esmâ-i ilâhiyyeden bir ismin mazharıdır; ve esmâ-i ilâhiyyenin hiçbirinde hadd-i zâtında aslâ kubh ve çirkinlik yoktur. 

Nitekim âyet-i kerîmede (İsrâ, 17/110) “Güzel isimler O’nundur” buyrulur. Fakat bu âlem-i kesâfette abdden ihtiyârıyla sâdır olduğu için kubh ve çirkinlik ile muttasıf olur. Meselâ Cenâb-ı Hak küfürden râzı değildir; fakat küfür “Mudill” ism-i şerifinin mazharıdır. Âlem-i kesâfette zuhûr ister. Binâenaleyh Hakkin hükm-i küfrü âlem-i kesâfette ızhârı hikmettir. Fakat abdin îmândan yüz çevirip ihtiyârıyla muhâlefeti ve küfrü seçip alması kabîh ve çirkindir. Vaktâki Hak’ın mağfireti gelir, ortadan muhâlefet kalkar, nûr-i Hak hüsn-i zâtîsi üzerinde bâkî kalır.

Onun söyleyici âleti et parçasıdır; onun görücü olan nazar yeri yağ parçasıdır.

O vücûd-i izâfî sâhibi olan insanın söyleme âleti olan dili bir et paçasından ibârettir ve onun görme âleti olan gözü dahi kat kat yağ parçasıdır.

Onun işitme âleti iki parça kemiktendir. Onun mahall-i idrâki iki katre kandır, ya'ni kalb.

“Misma” ism-i âletdir, kulaktan kinâyedir. “İki katre”den murâd, süveydâ-yı kalbdir ki, idrâk-i maânî kalbin o noktasına taalluk eder; zîrâ idrâk evvelen oradan başlar ve dimâğa suûd eder ve dimâğ o vârid-i kalbî üzerine tefekkürâta dalar. Maddiyatla meşgül olan tabâbet, henüz bu ma'nâyı keşf etmiş değildir; kalbin bu hâlinden gafildir ve dimâğın teşekkülâtıyla meşgüldür.

Bir kurtcağızsın ve necasetten dolmuşsun; cihâna bir tumturak bırakmışsın.

Ey insan, senin vücûdun, üzerinde yaşadığın küre-i arzın cesâmetiyle mukayese olunursa sen bir küçük kurttan ibâretsin ve karnın ve kulağın ve burnun necâsetten doludur ve cismin baştan ayağa kadar müteaffin bir maddedir. Kendinin bu murdar hâlini düşünmezsin de, cihâna gösteriş, debdebe ve tantana salarsın.[23]

---------------

وَفُتِحَتِ السَّمَاء فَكَانَتْ أَبْوَابًا {النبأ/19} 

(78/19) “Vefutihati-ssemâu fekânet ebvâbâ(n)”

(78/19) Ve gök açılmış, kapılar haline gelmiştir.

---------------

Diyanet Meali: 

(78/19) - Gök açılır ve kapı kapı olur. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

(78/19) - Semâ da açılmış olmuştur ebvab. 

---------------

“Gök açılır ve kapı kapı olur.” 

Âyet-i kerîme ne kadar açıktır. Göğün kapıları olduğu gibi, kapılarının devamında da yollar vardır. 

---------------

(7/96) - Eğer o memleketlerin ahalisi iyman edib Allahdan korksaydılar elbette üzerlerine yerden gökten bereketler açardık, ve lâkin tekzib ettiler de kendilerini kesibleriyle tuttuk alıverdik. 

---------------

“elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereketler(in kapılarını) açardık.” 

Gökyüzünde feza kapıları vardır ve o kapıların koordinatları vardır. Semavatın diğer gezegenlerinde de bizim gezegenimizde yaşadığımız bizim “Âdem Muhammed” sülâlemiz olduğu gibi diğer gezegenlerde olduğundan bu hakikatleri onlarında inkar ettiği anlaşılmaktadır. 

“Fakat onlar yalanladılar, biz de kendilerini işledikleri günahlarından dolayı yakalayıverdik.” 

Bu âyet-i kerîme de “yakalayıverdik” ifadesiyle zatidir, yani yakalamanın allahımızın kendisi tarfından yapıldığını açık olarak bildirmektedir. O halde bu husus allahın olduğu heryerde olması lazım gelmektedir ve Allah heryerde olduğundan, fezada gökyüzünde diğer gezegenlerde yaşayan insan türü varlıklarında, bizimde içinde bulunduğumuz “Âdem Muhammet sülâlesi”nin içinde olduğu gibi iman etmeyip inkâr edenlerin olduğu açık olarak anlaşılmaktadır ki onlarında üstünde, “işledikleri günahlarından dolayı yakalayıverdik.” Hükmü geçerlidir. 

---------------

Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

(52/38) - Yoksa onlara mahsus bir merdiven var da ondan dinliyorlar mı? Öyle ise dinleyicileri beyan edecek bir bürhan getirsin. 

---------------

Genelde diğer katlara çıkmak için merdiven aracı kullanılır merdiven ise katları birbirine ulaştırır. Göklerde de böyle katlar olduğu zaten bildirilmektedir. O halde Gökyüzünde de merdivenleri kullanacak insan türü varlıkların olduğunu bu âyeti kerime ilede anlamak zor olmayacaktır. T.B. 

---------------

Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

(52/44) - Hem onlar Semadan bir kıt'ayı düşerken görseler, teraküm etmiş bir bulut diyecekler. 

---------------

“Semadan bir kıt'ayı düşerken görseler,” 

Bu âyeti kerimenin açık ifadesi, gökyüzü âlemlerinde de bizim arzımız türü arzlar olduğu ve bunların üzerinde insan nesli sülâlelerinin olduğu ve arzlardada benzeri zelzelesallantılar olduğu ve büyük parçaların diğer yerlere düştüğü veya düşeceği hakkın da bilgi vermesidir. 

Zaman zaman gökyüzünde görülen meteor taşların bazısının bizim atmosferimize düştüğü bazılarının da büyük kütleler halinde yakınımızdan geçip gittiği bilinen hadiselerdendir. Demekki (99-zizal suresi) ve benzeri diğer surelerde ifade edilen kıyamet alametleri de gökyüzü İnsan nesillerinin sülâlelerinin olduğunu dolaylıda olsa ifade etmektedir. “ İz- -T-B- ” 

---------------

Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

(54/11) - Bunun üzerine Göğün kapılarını açtık dökülen bir su ile şakır şakır. 

---------------

Görüldüğü gibi gök kapılarından bahsedilmektedir. Demekki göğe çıkış iniş içinde kapılar lâzım oluyormuş, bunların açılıp kapandığı sürelerinde varlığı anlaşılmaktadır. 

Gelecek sayfalarda bu kapılardan bahsedilecektir. T.B. 

---------------

Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

(55/33) - Ey cinn-ü insin ma'şeri! Gücünüz yeterse geçin gidin aktarı Arz-u Semadan, geçemezsiniz olmazsa ferman 

---------------

Âyet-i kerime çok açıktır, bu dünya âlemimizin ötesinde de gidilecek âlemler olduğunu ancak buralara gitmek için “kutrun” çevrenin dışına çıkmak lazım geldiği bilrilmektedir. 

Bu kutur’lar-çemberler yakın çevremizi çevreledikleri için, bunların tutsağı olduğumuzdan, bu çemberleri aşıpta diğer âlemlere tefekkür ederek çıkmamız mümkün olmamaktadır. 

O kutur-çemberlerin birincisi nefs kutru-çemberidir. İkincisi ön yargı ve alışkanlıklardır. Üçüncüsü nefsi duygulardır. Dördüncüsü beden-kutru’dur. Beşincisi tutsak ilim kutru-çemberidir. Altıncısı zan ve nefsi hayal kutruçemberidir, sayarsak daha da çokları vardır. 

İşte kişi evvelâ bu kutur-çemberlerden dışarı çıkması lazımdırki, kendi kutur-çemberini kırsın ve aklen hür olsun, ondan sonra âleme kutrunun daracık içinden değil, kutrununçemberinin maniasız dışından baksın, değer yargılarını yeniden ve gerçek olarak oluştursun. Bu bakışla âleme baktığında çok şeyin ne kadar değişik olduğunu hemen farkedecektir. 

Ancak kutrun-çemberin dışına çıkalabilinmesi için âyetin ifadesine göre bir sultana, yani yeni bir güce ihtiyaç vardır. Bu güç ise manen gerçek bir tevhid ve irfaniyet eğitimi, madde olarak ise feza gemilerinin teknelojileri ve yakıtlarıdır.

Bunlarla kişiler hem kendi tutsak kutur-çemberlerinden hemde dünya madde yerçekimi kutur-çemberinden çıkmış olacaklar ve daha çok feza araştırmaları yapacaklar ve zamanla dünyamıza en yakın insan nesli-sülâlelerinin olduğu yaşadığı gökyüze yaşam sahalarını tesbit etmiş olacaklardır. 

 “ İz- -T-B- ”

---------------

Cennetün Me'va: Nefsini teslim eden Ululelbab olanlar; 

Ululelbab-kapı sahipleri demektir. Ayrıca beşeri nefsini bırakmış ilâh-i nefsi ile yaşayanlardır. Her esma hakk’a giden bir kapı olduğundan, İrfan ehli evvelâ kendi ismihas kapısından, daha sonra da diğerlerini kişinin kendine has ismi kapısından, gönül âlemi cennetine alırlar. “ İz- -T-B- ”

Cennetin 7 katı isimleri ve kimlerin gideceği? 

Bunlar, Firdevs, Adn Cennet`i, Nâim Cennet`i, Daru`lHuld, Me`va Cennet`i, Daru`s-Selâm ve İlliyyûn`dur. Bu tabakalardan her birinde, müminlerin yaptıkları iyi işler karşılığında girecekleri veya yükselecekleri derece veya mertebeler vardır.[24] 

2-Cennetül Meva: Salih amel işleyen kişilerin, Allah yolunda şehit olanların ve mümin kulların barınağı olan bir cennettir. Meva cenneti huzuru temsil eder. (11 Kas 2021) 

Bahsi geçen huzur beşeri değil İlâh-i huzurdur. Bu da Âyette belirtilen nefsi mutmainniliktir. Bu huzur olmasa Zât cennetine girilemez. “ İz- -T-B- ” 

---------------

Me’va; kelimesi, (م-mim) Hakikat-i Muhammed-i ve suret-i Muhammediyyeyi. ( ا–elif) Elif Ulihiyyet-i. (و-vav) velâyeti (ی-ye) ilmel/aynel/ hakkal yakîn mertebelerini ifade etmektedir bu yüzden zat cennetlerinin yerinin ismi, “Me’va” cennetidir. Diğer cennetlere göre çok özeldir. Allah-u a’lem, “ İz- -T-B- ” 

---------------

Ömer Nasuhi Bilmen Meali: 

(70/3) - (O azap) Yüksek dereceler sahibi olan Allah tarafındandır. 

---------------

Âyet-i kerîme, “yükselme yollarının sahibi Allah” ın olduğunu bildirmektedir. Böylece göğe çıkan yollar olduğu gibi aynı yollardan inenlerde vardır. 

Peygamber Efendimiz o yolların birinden hakk’ın huzuruna çıkmış ve aynı yoldan geri gelmiştir. 

Bütün bu sonsuz âlemlerde bu yollar sadece acaba bizim dünyamızdan çıkıp bir defamı kullanılmıştır. Bunu düşünmek Hakkın sonsuzluğunu anlamamaktır. 

O halde bu mi’rac merdiven yollar bütün gökyüzü insan nesilleri-sülâleleri içinde geçerlidir. Ayrıca bu yolların giriş kapılarıda vardır. “ İz- -T-B- ” 

---------------

2023 umresinden-Hazırlanmış olan üç otobüse bindirildik, bizim otobüsümüzün görevlisi, Turgay Ammar düzel’di hava alanından yola çıktık, yolda Turgay kardeş epey salâvat çektirdi bu arada bir hadis söyledi bence çok dikkat çekici idi. Hadisi şöyle söyledi. 

“Gökyüzünde bir kapı vardır o kapı salâvatlarla açılır” “NOT= Bu hususta gelecek sayfalarda bilgi verilecektir. 

---------------

Diyanet haber. 28 M2089 Müslim, Küsûf, 1. 

---------------------- 

Peygamber Efendimiz namazı kıldırıp, güneş tutulması sona erdikten sonra ashâbına dönerek onları yukarıda geçtiği gibi uyarmıştır. 

Sahâbeden Câbir b. Abdullah, Allah Resûlü"nün kıldığı bu namazdan sonra yaptığı konuşmada, “Sizin gireceğiniz bütün yerler bana gösterildi. Cennet bana gösterildi, hatta bir salkım üzüm almak için elimi uzatsaydım onu alabilirdim. Cehennem de bana gösterildi.” dediğini nakletmiştir. Allah Resûlü"nün güneş tutulmasında namaz kılıp, ardından cennet ve cehennemden bahsetmesi manidardır. 

 Okunuşu. 

Allâhu ekberu kebîra, velhamdülillâhi kesîra ve subhanallâhi bukratev-ve esîla. 

---------------

Gök Kapıları Ne Zaman Açılır? 

Semanın kapıları ne zaman açılır? Gök Kapılarının ne zaman ve hangi hallerde açılacağına dair haberler. 

“Cennet veya Cehennemdeki yeri önceden bilinmeyen kimse yoktur” Hadisi. 

Hadisi şerifi nasıl anlamalıyız? Hadisten çıkarmamız gereken dersler nelerdir? 

---------------

Ali radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre şöyle demiştir: 

Bakîü’l-ğarkad Kabristanı’nda bir cenazenin defni için bulunuyorduk. Derken Resûlullah sallallahu aleyhi ve- sellem elinde baston olduğu halde yanımıza geldi, oturdu. Biz de çevresine oturduk. Başını eğdi ve bastonuyla yere birşeyler çizmeye başladı. Sonra da şöyle buyurdu:

- “İçinizde, cennet veya cehennemdeki yeri önceden bilinmeyen kimse yoktur.” Orada bulunanlar: 

- Ey Allahın Resûlü! Biz akıbetimizi ezeldeki o yazıya havale edip ameli bırakalım mı? dediler. Hz. Peygamber: 

“- (Hayır) siz görevinizi yapmaya bakın. Herkes niçin yaratıldı-zuhur, ise onu kolayca elde eder” buyurdu. 

Râvi hadisin bundan sonraki kısmını da rivâyet etti.[25] 

Hadisi Nasıl Anlamalıyız? 

İnsanlara nasihat etmenin, öğüt vermenin ve bazı gerçekleri anlatıp düşündürmenin bulunmaz fırsat ve zamanları olur. Bunlardan biri cenaze olayıdır. Her zaman yapılabilen irşat ve vaaz, böylesi zamanlarda daha bir anlam ve etkinlik kazanır. Çünkü söylenecek sözleri belgeleyen hayatın en katı gerçeklerinden biri gözler önündedir. Bu sebeple de insanların dirençleri kırık ve ibret gözleri açıktır. 

Hadisimizde işte böylesi bir zamanda ve mezar başında, bizzat Hz. Peygamber tarafından yapılmış bir öğüt verme olayını görüyoruz. Hz. Ali, olayı bütün ciddiyetiyle anlatmıştır. Bugün Cennetü’l-Baki‘ diye bilinen Medine Kabristanı, o günlerde içinde bulunan sincan dikenleri (ğarkadlar) dolayısıyla Bakiu’l-ğarkad diye anılıyordu. Orada bir cenaze defni için bulunan sahâbîlerin yanına, elinde hurma dalından bir bastonla gelen Hz. Peygamber, düşünceli bir tarzda oturuyor, başını eğiyor, önemli bir şey düşünen insanların yaptığı gibi elindeki bastonla yeri karıştırıyor. Bir şeyler çiziyor, sonra da çevresindeki sahâbîlere cenaze olayıyla çok yakından ilgili büyük gerçeği duyuruyor: “İçinizde, cennet veya cehennemdeki yeri, önceden bilinmeyen kimse yoktur.” 

Burada Resûl-i Ekrem Efendimiz, ölen kişinin âkıbetinin ne olduğu zihinleri meşgul ederken, ezelî bir gerçeğe dikkat çekiyor. “Sizin şu anda merak ettiğiniz konu, istisnasız herkes için tâ ezelde belirlenmiş bir konudur. Kimin cennete kimin cehenneme gideceği Allah tarafından bilinmektedir” buyuruyor. 

Resûlullah’ın bu beyanı üzerine beklenen soru geliyor: - Ohalde biz, alın yazımıza, o ilâhî takdire, o önceden bilinen gerçeğe kendimizi teslim edip hiçbir gayret göstermesek mi? Sonuç nasıl olsa değişmeyecektir. 

İşte bu noktada Allah’ın Resûlü bir başka önemli gerçeği açıklıyor: - “(Hayır) siz görevinizi yapmaya bakın. Herkes niçin yaratıldı ise o onu kolayca elde eder.” Yani, insanların âkıbetlerinin Allah Teâlâ tarafından önceden bilinip tesbit edilmesi, onları mahkum edici değil, sadece olacak olanın önceden bilinmesi anlamındadır. 

Takdir edileceği gibi böylesi bir bilgi, kimseyi, 

yapacağından farklı şekilde davranmaya zorlamaz. Tıpkı, astronomların falan gün falan saatte güneş tutulacak, diye bir yıl öncesinden olayı açıklamaları gibi. Kimse, “astronomlar böyle açıkladı diye güneş o saatte tutuldu” diyemez. Aksi halde “astronomların bilgisi, güneşi tutulmaya zorladı” demek olur ki, bu sözün bir mânası yoktur. Zira söz konusu açıklama, olacak olan “tutulmayı” önceden hesap edip zamanını tespit etmekten ibarettir. 

Olmayacak olan bir şeyi oldurmak değildir. Aynı şekilde kişi, kendi iradesiyle yaşadığı hayat sonunda, neyi hakedecekse eder. Bu sonuç onun için yenidir, ama Allah Teâlâ’nın ilmi için böyle bir yenilik söz konusu değildir. O, olacakları olmadan önce bildiği için sonucu buna göre tesbit etmiştir. Bizim alın yazısı veya kader dediğimiz şey, eninde sonunda varacağımız noktanın Allah Teâlâ tarafından önceden bilinmesi olayından ibarettir. 

Durum bu olunca, Sevgili Peygamberimiz, kimsenin yapacağı işi, yani sorumluluklarını terketmesine razı olmamıştır. Ancak çok önemli bir hususa işaret ederek: Herkes niçin yaratıldı-zuhur, ise o ona kolay gelir, onu kolayca elde eder buyurmuştur. 

Öyle sanıyoruz ki, asıl üzerinde durulması gerekli nokta burasıdır. Yani herkes, ne tür işleri yapmak kolayına geliyor, buna dikkat etmelidir. Olaya bir de bu noktadan bakmalıdır. İyi, güzel, meşru, faydalı işler yapmak, namazlı niyazlı bir hayat yaşamak mı, yoksa pek kayıt kuyut tanımaz, haram helâl ayırımı yapmaz, ilkesiz ve sorumsuz bir yaşayış mı kolayına gelmektedir? Zira insanın hayattaki gidişatı, bir ölçüde ulaşacağı sonucun göstergesi anlamındadır. 

Hadisin bazı rivâyetlerinde belirtildiği gibi Hz. Peygamber sözlerinin sonunda Leyl sûresinin 5-10. âyetlerini okumuştur. Hadisimizin sonunda yer alan “Râvi, hadisin bundan sonraki kısmını da rivâyet etti” cümlesi, işte bu noktaya işaret etmektedir. Resûl-i Ekrem’in, sözlerini desteklemek maksadıyla okuduğu âyetlerin anlamı şöyledir: 

“Artık kim verir ve sakınırsa, en güzeli de tasdik ederse, biz de onu en kolaya hazırlarız(onda başarılı kılarız). Kim cimrilik eder, kendini müstağni sayar, en güzeli de yalanlarsa, biz de onu en zora hazırlarız. Düştüğü zaman da malı kendisine hiç fayda vermez.” 

---------------

İslâm ve ihsan. 

Cennet ve Cehennem şimdi vardır 

Sual: Bir tek Cehennem mi var yoksa birkaç tane mi? Şimdi bunlar mevcut mu? 

CEVAP 

Cehennem yedi tabakadır, kâfirler durumuna göre tabakaların birinde azap görecektir. 

Feraid-ül fevaid kitabında buyuruluyor ki: Cehennem yedi tabakadır. Birbirinin altındadırlar. Her tabakanın ateşi, üstündekinden daha şiddetlidir. Günahı affedilmemiş olan müminler; birinci tabakada günahları miktarı yanıp, sonra Cehennemden çıkarılarak Cennete götürüleceklerdir. 

Diğer altı tabakada çeşitli kâfirler sonsuz yanacaklardır. 

Cennet ve Cehennem şimdi mevcuttur. Bazı âlimlere göre, Cehennemin nerede olduğu kesin bilinmemektedir. Bazılarına göre, yedi kat yerin altındadır. Arz küresi, güneş ve bütün yıldızlar birinci sema [gök] içinde olduklarına göre, yeryüzünün neresinde olursak olalım, yedi kat yerin altında sema vardır. Cehennemin yedi kat semadan birinde bulunduğu anlaşılmaktadır. 

Her Müslüman bilir ki… 

Sual: Bugün Cennet ve Cehennem var mıdır? 

CEVAP 

Her Müslüman bilir ki, ilk insan ve bütün insanların babası olan Hazret-i Âdem, yıllarca Cennette yaşadı. Yasak ağaçtan yiyince, dünyaya indirildi. Bu hususta Kur'an-ı kerimde birçok âyet-i kerime vardır. Mesela Bekara suresinin 35 ve 36, Araf suresinin 17. âyet-i kerimesinden 27. âyet-i kerimesine kadar. Taha suresinin 117-119. âyet-i kerimeleri bu hususlardan bahsetmektedir. Kur'an-ı kerimde ayrıca müminler için Cennetin, kâfirler için de Cehennemin hazır vaziyette beklediği bildiriliyor: 

(Takva sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan Cennete koşun.) [Al-iİmran 133]

(Kâfirler için hazırlanmış olan Cehennem ateşinden sakının!) [Al-i İmran 131]

Peygamber efendimiz de, Miraca gidince, Cennet ve Cehennemi de gezdi. Gördüğü şeyleri anlattı. 

Bunlardan birkaçı şöyle: 

(Cennete girdim. İnciden kubbeler gördüm.) [Müslim] 

(Miraca çıktığım zaman Cennetin kapısı üzerinde "Sadakanın sevabı on, ödünç vereninki ise on sekiz mislidir" yazılı olduğunu gördüm.) [İbni Mace] 

(Miracda Cehenneme baktım. Kokmuş leşler yiyenler gördüm. Bunların kim olduğunu sordum. Cebrail aleyhisselam, "Bunlar, gıybet etmek suretiyle insanların etlerini yiyenlerdir" dedi.) [İ.Ahmed] 

Cennet nerede? 

Sual: Cennetin bildiğimiz gezegenlerden birinde olacağı mümkün müdür? 

CEVAP

Bugün bildiğimiz bütün yıldızlar ve gezegenler birinci kat semadadır. Semalar ise yedi kattır. Diğer katların ise bilinen bu semadan çok büyük olduğu bildirilmiştir. Cennet hakkında Kur'an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde bilgi vardır. Cennetin genişliğinin yer ile göğün genişliği kadar olduğu Kur'an-ı kerimde bildirilmiştir. (Hadid 21) 

Bu durumda Cennetin gezegenlerde olması mümkün değildir. Cennet daha yukarı semalardadır. (Deylemi) 

Sekiz Cennet 

Sual: Sekiz Cennetin isimleri nelerdir? 

CEVAP

1- Dâr-i celal, 2- Dâr-i karar, 3- Dâr-i selam, 4- Huld, 5- Meva, 6- Adn, 7- Firdevs, 8- Naim. 

---------------

Cennetin kapısını ilk kim açacak? 

Müslim'in Rivâyet ettiği bir hadiste Hz. Peygamber kıyamet günü cennet kapısını ilkin kendisinin çalacağını ve ondan önce bu kapının kimseye açılmayacağını söylemiştir (“Îmân”, 333). Cennete giriş sırasında bütün müminler görevli melekler tarafından karşılanacak ve “Selâm olsun sizlere!

CENNET - TDV İslâm Ansiklopedisi 

İslam Ansiklopedisi 

---------------

Cennete en son giren kişi 

Ahmet Cemil Çökren 

07 Mart 2019, Perşembe 

Bildiğiniz gibi bazı insanlar bir işe girmek için işverenlerine “ne iş olsa yaparım” der, hatta ücreti bile konuşmadan işe başlarlar. 

Fakat aradan belli bir süre geçer ve hem işin çokluğundan, hem de maaşın azlığından şikâyet ederler. Çünkü insan fıtrî olarak tekâmül etmeye meyillidir. Yani hep daha iyisini, daha güzelini, daha mükemmelini ister. 

İnsanda, ahirette Cenab-ı Hakk’a daha iyisi için yalvaracak. Başlıktan da anlaşılacağı gibi, Cennete en son giren kişi de aynen böyle yapıyor. İşte Abdullah ibniMesud (ra) rivâyetiyle Peygamberimizde (asm) Cennete en son giren kişi ile ilgili şu hadisi söylemiştir; 

“Resulullah (asm): “Cennete en son giren kişi Cehennemden çıkarken bazen yürür, bazen düşer. Cehennemden kurtulduğu vakit döner ve: “Beni senden kurtaran Allah’ın şanı ne yücedir” der. Allah bana öncekilere ve sonrakilere yapmadığı ihsanı yapmıştır, der. Ona bir ağaç gösterilir. Der ki: ”Rabbim beni bu ağaca yaklaştır, gölgesinde gölgeleneyim, suyundan içeyim.” Allah-u Teâlâ: ”Ey Âdemoğlu! Bunu sana verirsem umulur ki başka şeyler de istersin.” Kul: ”Hayır, Rabbim” der ve başka bir şey istemeyeceğini vadeder. 

Rabbi, kulunun sabırsızlığını mazur görür ve altında gölgelenmesi, suyundan içmesi için ağaca yaklaştırır. Sonra Cennetin kapısının yanında ilkinden daha güzel bir ağaç yükseltilir. Kul: ”Rabbim, altında gölgelenmem ve suyundan içebilmem için beni bu ağaca yaklaştır, Senden başka bir şey istemiyorum” der. Allah-u Teâlâ: ”Ey Âdemoğlu! Az önce başka bir şey istemeyeceğine dair bana söz vermedin mi? Her halde bu ağaca seni yaklaştırsam başka şeyler de istersin” buyurur. 

Kul yine başka bir şey istemeyeceğine dair Allah’a söz verir. Allah-u Teâlâ kulun sabırsızlığını bilir ve mazur görür, kulu ağaca yaklaştırır. Sonra Cennetin kapısından ilk ikisinden daha güzel olan başka bir ağaç gösterilir. Kul: ”Rabbim! 

Altında gölgelenebilmem ve suyundan içebilmem için beni bu ağaca yaklaştır, Senden başka bir şey istemiyorum” der. 

Allah-u Teâlâ: ”Ey Âdemoğlu! Az önce başka bir şey istemeyeceğini bana vadetmedin mi?” buyurur. Kul: ”Rabbim! Bundan başka bir şey istemeyeceğim” der. Rabbi kulunun sabırsızlığını mazur görüp onu ağaca yaklaştırır. Kul ağaca yaklaştığı vakit Cennet ahalisinin seslerini işitir ve: ”Rabbim! Beni Cennetine al” der. 

Allah-u Teâlâ: ”Ey Âdemoğlu! Senin isteklerini ne durdurur. Sana dünya ve bir benzerini vermem seni hoşnut eder mi?” buyurur. Kul: ”Rabbim! Sen âlemlerin sahibi olduğun halde benimle alay mı ediyorsun?” der buyurdu. 

Abdullah ibni Mesud (ra) bu hadisi rivâyet ettikten sonra güldü. Sonra: “Benim neden güldüğümü sormayacak 

mısınız?” dedi. 

Yanında bulunanlar: “Neden gülüyorsun?” dediler. Abdullah ibni Mesud (ra): ”Çünkü Resulullah da (asm) gülmüştü. Sahabeler: ”Neden gülüyorsun ya Resulallah?” diye sorduklarında ise Resulullah (asm): ”Allah Azze ve Celle’de gülmüştür” dedi. 

Resulullah (asm) şöyle buyurdu: “Kulun bu sorusu üzerine Allah-u Teâlâ: ”Ben alay etmiyorum, fakat dilediğimi yapmaya benim gücüm yeter,” buyurmuştur. (Müslim) Evet, insan en iyisine lâyıktır. Fakat isyan etmeden gayret ederek çalışarak elde edebilir. Allah Cennetini hakedenlerden eylesin. Âmin. 

---------------

Cennetle müjdelenen 10 sahabe kuranda geçiyor mu?

10 sahâbî kimdir? 

1- Ebû Bekir, 2- Hz. Ömer, 3- Hz. Osman, 4- Hz. Ali, 5- Sa'd Bin Ebî Vakkas, 6- Ebû Ubeyde Bin Cerrah, 7- Abdurrahman Bin Avf, 8- Talha Bin Ubeydullah, 9- Zübeyr Bin Avvâm, 10-Saîd Bin Zeyd[26]

---------------

وَسُيِّرَتِ الْجِبَالُ فَكَانَتْ سَرَابًا {النبأ/20} 

(78/20) “Ve suyyirati-lcibâlu fekânet serâbâ(n)” 

(78/20) Dağlar yürütülmüş, serap olmuştur.[27] 

“ İz- -T-B- ”

---------------

Serâb, Arapça kökenli olup çölde sıcaklık ve ışık yansımasıyla oluşan, uzaktan su veya yeşillik gibi görünen aldatıcı görüntüyü ifade eder. Mecazi olarak şaşkınlık, aslı olmayan, aldatıcı, boş umut veya hayal anlamlarında da kullanılan bu kelime, ılgım-salgım veya pusarık olarak da bilinir. 

Dağlar (el-Cibâl): Dağlar, insanın iç âleminde "sabit, değişmez, güçlü ve görkemli zannettiği yapılar" dır.

Fizik beden vücûdumuz yeryüzü ve dağ hükmündedir. Her birerlerimizin vücûtlarında tabîattan kaynaklanan toprak oluşumları yani şartlanma dağlarımız yerinden yürütülüp (kaldırılıp) bunun hayal olduğu zaman ve anasır-ı erbâanın toprak kısımları alınmış demektir. Nefsi emmarenin artık elinde hareket edecek aleti (vasıta) kalmamıştır. (M.D.)

“Dağlar”, insanın nefsindeki en büyük ve en sağlam zannedilen manevî engelleri sembolize eder. Bunlar:

- Kibir (kibr) ve gurur (ğurûr): Kişinin kendini büyük görmesi, başkalarından üstün tutması.

- Enâniyet (benlik iddiası): Kişinin kendi varlığını Hak’tan ayrı ve bağımsız görmesi, “ben” demesi.

- Makam, mevki, şöhret ve itibar: Kişinin bunlarla övünmesi, onları birer güç ve dayanak zannetmesi.

- Taklit ve taassup: Atalardan devralınan, sorgulanmadan kabul edilen yanlış inanç ve alışkanlıklar.

Bu “dağlar” (manevî engeller), tıpkı fiziksel dağlar gibi, sağlam ve sarsılmaz zannedilir. Ancak kıyamet günü (hakikatin mutlak olarak zuhur ettiği an), tüm bu manevî dağlar yerle bir olacak, yok olup gidecektir. 

“serap” (serâb), dünyadaki tüm vehmî gerçekliklerin, geçici ve aldatıcı zevklerin sembolüdür. Tıpkı serabın uzaktan su gibi görünüp yaklaşınca kaybolması gibi:

- Dünya malı, makamı, şöhreti ve nefsânî arzuları da insana uzaktan “cazip” ve “değerli” görünür; ancak hakikat (el‑Hâkka) zuhur ettiğinde, hepsinin birer “serap”tan ibaret olduğu anlaşılır.

- İnsanın dünyada iken güvenip dayandığı, sahip olduğu her şey (mal, evlat, güç, itibar), âhirette birer “serap” gibi kaybolup gidecektir.

“Kıyamet günü, dünyada en sağlam ve en büyük zannedilen dağlar bile yerinden kopup yürütülecek, tıpkı bir serap gibi hiçbir gerçekliği olmayan hayali bir görüntüye dönüşecektir. İşte bunun gibi, insanın nefsindeki kibir, gurur, enâniyet, makam ve şöhret ‘dağları’ da o gün yok olup gidecek, geriye hiçbir şey kalmayacaktır. Bu, ilâhî kahır (celâl) tecellisinin bir sonucudur ve insana şu mesajı verir: Dünyada sahip olduğunuzu zannettiğiniz tüm bu ‘dağlar’ aslında birer seraptan ibarettir; hakikat (el‑Hâkka) geldiğinde hepsi yok olacaktır. Öyleyse, daha bu dünyada iken nefsindeki bu dağları yıkmaya bak!”[28]

---------------

إِنَّ جَهَنَّمَ كَانَتْ مِرْصَادًا {النبأ/21} 

(78/21) “İnne cehenneme kânet mirsâdâ(n)”

(78/21) Kuşkusuz Cehennem gözetleme yeri olmuştur.

---------------

İbnü’l‑Arabî’nin Tefsir-i Kebir Te’vilat’ındaki “Mirsad” kavramıyla ilgili yaptığı en dikkat çekici yorum, bu kelimeyi doğrudan “kalp” ile ilişkilendirmesidir. Ona göre:

“Mirsad, insanın kalbidir. Cehennem, işte bu kalbin ‘mirsad’ (gözetleme yeri) olmasından ibarettir.”

Bu yorum, Cehennem’i dışsal fiziksel bir mekân olmaktan çıkarıp, insanın iç âlemine (kalbine) taşır. İbnü’l‑Arabî’ye göre, Cehennem’in “gözetleme yeri” (mirsad) olması, insanın kendi kalbinin kendisini gözetlemesi, yani nefsinin, amellerinin ve niyetlerinin sürekli bir murakabe (gözetim) altında olması anlamına gelir. Bu yönüyle âyet, 

insana şu mesajı verir:

“Senin Cehennem’in, senin kendi kalbindir. Kalbin, senin iyi ve kötü tüm amellerini gözetleyen bir ‘mirsad’dır (gözetleme yeridir). İşlediğin her bir günah, kalbinde bir ‘ateş’ olarak yanar ve seni âhiretteki büyük Cehennem’e hazırlar.”

- Celâl tecellisi (kahır ve gazap): Cehennem, Allah’ın celâl isimlerinin tecelli ettiği bir mekândır. “Mirsad” (gözetleme yeri) olması, bu celâl tecellisinin “aktif” ve “gözlemci” bir boyutunun olduğunu gösterir. Cehennem, âdeta kâfirleri bekleyen, onlara göz kulak olan bir “pusu” gibidir.

- Cemâl tecellisi (rahmet ve lütuf): Müminler için Cehennem, bir “mirasd” (gözetleme yeri) değil, aksine bir “kurtuluş” ve “rahmet” vesilesidir. Onlar, Cehennem’in farkında olarak yaşarlar ve bu farkındalık onları günahlardan korur.

Fütûhât-ı Mekkiyye’de sıkça vurgulanan “murakabe” (Allah’ın her an kendini görmesi bilinci) kavramı, bu âyetteki “mirsad” (gözetleme yeri) ile doğrudan ilişkilidir.

Nefs Mertebesi “Mirsad” ile İlişkisi; Nefs‑i Emmâre (kötülüğü emreden nefs) “Mirsad”ın (Cehennem’in) farkında değildir; gaflet içinde yaşar.

Nefs‑i Levvâme (pişmanlık duyan nefs); Bazen miras”dın (Cehennem’in) farkına varır, pişman olur, ancak çoğu zaman unutur.

Nefs‑i Mutmainne (huzur bulan, Hakka teslim olmuş nefs) “Mirsad”ın (Cehennem’in) sürekli farkındadır; bu farkındalık onu günahlardan korur.

İnsan-ı kâmil, Cehennem’in bir “mirsad” (gözetleme yeri) olduğunun sürekli farkındadır. Bu farkındalık, onu günahlardan korur ve onun sürekli bir “murakabe” (Allah’ın huzurunda olma bilinci) içinde yaşamasını sağlar. İnsan-ı kâmil için Cehennem, bir korku ve azap kaynağı değil, aksine bir “uyarı” ve “ikaz” vesilesidir.

Askeri gemide güverte çavuşu olduğum için seyir halinde vardiya nöbetlerinde kaptan köşkünün sağında veya solunda gözcü asker olarak (mirsad) ederdim. Sağ (sancak) sol da (iskele) tarafından görülen nesneler varsa kaptana yoksa vardiya subayına rapor edilirdi. Şimdi bunu tefekkür edip yorumlamaya çalışırsak gemi Hakikati Muhammedi teknesidir. Sancak-Sağ aklı küll, iskele-sol ise nefsi küll dür. Önden gelen görüş müşahade ise hayal dir. Akıl ve nefis yönünden gelen tehlikeler eğer geminin kaptanı olan gönle rapor edilmez. Ve nefsin emmarenin hayali ile tehlikeler göz ardı edilirse kişiyi gözetleyende nefsi emmarenin cehennemi olur. (M.D.)

---------------

لِلْطَّاغِينَ مَآبًا {النبأ/22}

(78/22) “Littâgîne meâbâ(n)”

(78/22) Azanlara dönüp varılacak son yerdir.

---------------

Azgınlık (tuğyan) nefsi emmarenin varlık (ene) iddasıyla kendi ilah edinmesidir. Nefs-i emmâre, haddini aşar, hevâ ve heveslerinin peşinden gider, Hak’tan gelen emirlere karşı gelir. Dönüşü ise nefsi emmarenin vehim ateşidir.(M.D.)

“Dönüş yeri” (meâb) ifadesi, ilâhî adaletin (kıst) en mükemmel tecellisidir. Herkes, dünyada iken kendi tercihleriyle inşa ettiği hakikatinin karşılığını görür. Mümin için “meâb”, cennet; kâfir için ise cehennemdir. Bu, ne bir zorlama ne de bir haksızlıktır; aksine, kişinin kendi ezelî istidadının ve dünyadaki tercihlerinin doğal bir sonucudur.

Fusûs’ül-Hikem’de “Şuayb Fassı” nda geçen “ölçü ve tartıyı tam yapmak” (kıst) ilkesi, işte bu adaletin temelidir: Herkes, neyi hak ettiyse onu alır.

“Meâb” kelimesi, “dönüp varılacak yer, barınak” anlamına gelir. Her varlığın kendi aslına (a‘yân-ı sâbite) dönmesi ilkesinin bir yansımasıdır. Nasıl ki bir tohum toprağa düşer, çürür ve sonra aynı topraktan yeniden filizlenirse, insan da dünyada iken yaptığı tercihlerin tohumunu eker ve âhirette onun meyvesini biçer. Azgınların “dönüş yeri”nin Cehennem olması, onların dünyada iken ektikleri tohumların (küfür, isyan, azgınlık) âhiretteki somut karşılığıdır.

---------------

لَابِثِينَ فِيهَا أَحْقَابًا {النبأ/23} 

(78/23) “Lâbisîne fîhâ ahkâbâ(n)”

(78/23) Orada çağlarca kalacaklardır.

---------------

Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi Cilt.1-Mukaddime 20. fasıl, Cennet ve Cehennem

Cennet lüğatte, “çok ağaçlı bahçe, fidanlık olan bir zemîn” den ibârettir ki, ağaçların çokluğundan dolayı gölgeleri toprağın üstünü örter. Ve cennet “setr-örtü” mâ’nâsına gelen “cenne” sözünden çıkmış olup, bu kelimenin masdar-ı binâ-i merresidir (bu terim Arap dili kurallarındandır). 

Zâhir ulemâsı ıstılâhında, âhiret yurdunun nezih makâmları ve iyi ve güzel makâmlarıdır. Ve bu makam, “güzel fiillerin ve sâlih amellerin cennetidir.” Fiillerin ve amellerin azlığı ve çokluğu i’tibâriyle bu cennetin çeşitli ve farklı dereceleri vardır. 

Ârifler derler ki, bu fiiller ve ameller cennetinden başka da cennetler vardır. Onlara “sıfât cennetleri” derler. Ve o abdin ilâh-î kemâl sıfatı ile vasıflanması ve ilâh-î ahlâk ile ahlâklanmasıdır. Bu cennet dahi, kemâl ehlinin mertebeleri dolayısıyla çeşitlidir. 

Ve bunlardan başka cennetler dahi vardır ki, onlara “zât cennetleri” derler. O da hâs kullarına, Rabbü’l-erbâb olan Allah zü’l-Celâl Hazretlerinin ve her birinin erbâb-ı müteferrikadan kendisine âit olan Rabb’in tecellî-i zât ile zuhûrundan ve kulun zâtta, kendi zâtının mahvı ile o cennetlerde örtülmesi-perdelenmesinden ibârettir. Hak Teâlâ Hazretlerinin zâtı için dahi üç cennet vardır ki: “ved hulî cenneti” yâni “Cennetime gir) وَادْخُلٖى جَنَّتٖی (Fecr, 89/30) kavl-i şerîfinden istifâdedir. Hak Teâlâ, bu cennetleri kendi zâtına izâfe buyurur.

Birisi; “a’yân-ı sâbite cenneti”dir ki, Hak Teâlâ onunla örtülü olmuş ve kendi zâtını, kendi zâtı ile a’yân-ı sâbite arkasından müşâhede buyurmuştur.

İkincisi “ruhlar cenneti”dir ki, Hak Teâlâ o ruhlarda öyle örtünüp, gizlenmiştir ki, ne melek ve ne de beşer ona muttali’-farkında değildir.

Üçüncüsü; “âlem-i şehâdet ve mükevvenât”tır ki, Hak Teâlâ o perdeler arkasında, öyle örtünmüştür ki, ağyârdan hiçbir kimse muttali’-farkında- olamaz.

Cennet-i cismânî ni’met yeridir. Bu mertebeye vâsıl oluncaya kadar kulun hiçbir mertebede râhatı ve hâlis nimetlenmesi yoktur. Ve cennet-i cismânî, a’yân-ı sâbite-i süadânın sülûk işinde yolunun nihâyetidir. Kemâllerinin hâsılası ancak bu mertebede vâki olur. Ve cennet ehli bu ni’met içinde kalıcı ve ebediyyet üzeredir. Bunların a’yânına aslâ fenâ gelmez; ve cümlesi seyr-i fillâhdır. Zîrâ seyr-i fillâhın nihâyeti yoktur.

Cehennem ehli, birisi geçici ve diğeri müebbet olmak üzere iki kısımdır: Geçici olanlar isti’dâd-ı ezelîleri mağfireti iktizâ etmeyen âsi mü’minlerdir. Bunlar Müntakım tecellîsinden sonra cennete dâhil olunurlar. Müebbet olanlar şirk ve küfür ve nifâk ehli olup, aslâ cehennemden çıkmazlar. Çünkü isti’dâd-ı ezelîlerinin gereği budur. Onlar Hakk’ı ancak cehennemde zikrederler ve cehennem onların ma’bedidir. Fakat uzun bir devreden sonra cehennemin ateşi soğuyup, harâreti gider ve: “Rahmetim gadâbımın üzerine geçmiştir” sırrının zuhûruna binâen bu hâl cehennem ehli hakkında bir ni’met olur. Nitekim hadîs-i şerîfte: “Fî nebâti fîha şeceretü’l-circir-i buyurulmuştur. “Circîr” gâyet sulak mahalde biten bir nebattır Ve Kur’ân-ı Kerîm’de لَابِثٖينَ فٖيهَا اَحْقَابًا (Nebe’, 78/23) “lâ bisîne fîhâ ahkâbâ” yâni “(Onlar) orada uzun zamanlar boyunca kalacak olanlardır” âyet-i kerîmesi ile azâbın sonlanacağına işâret buyurulur. Zîrâ “hukub” seksen yıl ma’nâsına gelir. Ve “ahkab” “hukub”un cem’i olup uzun müddetten bahsetmekle, nihâyet ma’nâsını ifâde eder.

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye’lerinde, cehennemin havâ-yı nârîden yânî sıcak havadan ibâret olup, içinde ateş olmadığını ve onun kor ateşlerinin mücrimler olduğunu ve cehennem ehlinin bu sıcak hava içinde yanmakta olmakla berâber كُلَّمَا نَضِجَتْ جُلُودُهُمْ بَدَّلْنَاهُمْ جُلُودًا غَيْرَهَا لِيَذُوقُوا الْعَذَابَ (Nisâ, 4/56) “küllemâ nedicet cülûdühüm beddelnâhüm cülûden gayrahâ li yezükûl azâb” yânî “Onların derilerinin her yanışında, azabı tatmaları için onları(derilerini) başka deriler ile değiştireceğiz.” âyet-i kerîmesi hükmünce, mahvolmayarak bu şiddetli yanmaya tahammül edebilecek bir vücûda sâhip olacaklarını beyân buyururlar. 

Bu yüksek beyânlara bakarak, cehennemin, güneş maddesinden ibâret küre bir cisim olacağı anlaşılıyor. Halbûki fenni delillere nazaran bu gibi sıcak buhâr hâlinde bulunan kürelerin milyonlarca sene sonra fezâda soğumaları ve katılaşmaları vâriddir. Şu hal ise cehennem ehli hakkında tabi’ki ziyâde bir ni’met olur. Fakat cennet ehlinin ni’meti gibi, hâlis ni’met değildir. Cehennem-i cismânî dahi, şekâvet ehlinin a’yân-ı sâbitesinin, emr-i sülûkte yolunun sonudur. Ve onların husûl-i kemâlleri ancak bu mertebede vâki’ olur.

Şimdi ehl-i cehennemin ni’meti, ehl-i cennetin ni’metine karşılıktır. Velâkin lezzet ve ni’metlenmede her ikisi müsâvîdir. Çünkü ehl-i cennete nisbeten, cennetin ni’metleri ne ise, ehl-i cehenneme nisbeten dahi azâb-ı cehennem odur. Zîrâ tabîatlarına mülâyim olan ni’metler bunlardır. Ehl-i cennet, cehennemden nasıl kaçarsa, ehl-i cehennem dahi ehl-i cennetten öylece kaçar. Bunun bu âlemde benzeri pek çoktur. Meselâ insan necâsetten nasıl nefret eder kaçar ve gül kokusundan hoşlanırsa, necâset böceği dahi gülden öylece nefret edip, kaçar ve necâsetten haz duyar. 

Velâkin bu iki ni’met arasında çok büyük bir uzaklık ve ayrılık vardır. Emr-i vücûdda temiz ve pis bir dîğerinden ayrılmış olduğundan, ehl-i cennetin ni’meti temiz ve ehl-i cehennemin ni’meti de habîsât cinsindendir. Ehl-i cennetin ni’meti karışıksız mutmainnilik ile “Rahmânü’r-Rahîm” hazretinden ve ehl-i cehennemin ni’meti ise Müntakım tecellîsinden ve elîm azâbtan sonra “Erhamü’r-râhimîn”in rahmetinden zâhir olur. Ve cehennem ateşinin zevâlinden sonra, ehl-i cehennemin bu soğumuş küre üzerindeki maîşetleri gâyet süflî ve hâkir ve sâir azâblar dâiresindedir ve ebediyyen oradan çıkmazlar. خَالِدٖينَ فٖيهَا مَا دَامَتِ السَّمٰوَاتُ وَالْاَرْضُ اِلَّا مَا شَاءَ رَبُّكَ (Hûd, 11/107) “Hâlidîne fîhâ mâ dâmetis semâvâtu vel'ardu illâ mâ şâe rabbuk” yânî “Onlar, semâlar ve yeryüzü durdukça orada ebedî kalıcılardır.”[29] 

“ İz- -T-B- ”

---------------

Hak lâ-mekândan onun üzerine ayağını koyar; o zaman o kün-fekândan sâkin olur.

Bu Mesnevi-i beyt-i şerîfte, şu hadîs-i şerîfe işâret buyrulur: "Cehennem dâima daha var mı? der. Nihâyet Cebbâr ona ayağını koyar; bundan dolayı elverir, elverir der."

"Cebbâr'ın ayağı" hakkında tahkîk ehli hazerâtı birçok yönlerden beyân buyurmuşlardır. Burada hepsinin anlatılması uzun olur. Fakîrin aklına gelen budur ki: Cehennem küresi ateş buharı hâlinde bulundukça, onun yakması ve gelen herşeyi yakmaktan doymaması isti’dâdı, dâima yakacak maddeler ister. Ve kesîf cisimlerden hangisi onun çekim alanına girerse, derhal onu ateş buharı hâline çevirir. Ondaki bu isti’dâd ancak fezâda soğuyarak katılaşması ile gider. İnsanın a’zalarının en nihâyeti ayak olduğu gibi, bir olan hakîkî vücûdun en son tenezzül mertebesi de, elementsel kesâfet hâlidir. Bundan dolayı lâ-mekân ya’nî mekânsız olan Hakk’ın hakîki vücûdu tarafından gerçekleşen Rahmânî tecellî üzerine, ateş buharı hâlinden, soğuma ve katılaşma hâline geçer. Bu duruma göre Cebbâr'ın ayağının konulması, "Kün ya’nî Ol!" emriyle soğuması ve katılaşması olur. Nitekim bu ma’nâyı te'yid olarak hadîs-i şerîfde, cehennemde circîr ağacı biteceği beyân buyrulmuştur. Ve "circîr", gâyet sulak yerde biten maydanoz dediğimiz bitkidir. Bu soğuma ve katılaşma da âyet-i kerîmede “Lâbisîne fîhâ ahkâbâ” (Nebe', 78/23) Ya’nî "Orada hukublarca kalırlar" buyrulduğuna bakılarak, hukublar olarak ifâde edilen sürenin tamamlanmasından sonra gerçekleşir. "Hukub" seksen yıl ma’nâsınadır. Ahkâb, hukubun çoğulu olup, birçok seksen yıllar demektir. Ve ilâhî indinde bir gün, dünyânın bin senesine denk bir derecede olduğundan, bir hukub dünyânın seksenbin yılına denk olur. Bunun kaç hukubdan sonra gerçekleşeceği Kur’ân-ı Kerim'de açıklanmış olmadığından, işin bu tarafını ancak Allah Teâlâ bilir. İhtimâl ki, bu soğuma ve katılaşma husûsu, dünyânın milyonlarca senelerine ulaşır. "Neûzü billâh".[30]

---------------

لَّا يَذُوقُونَ فِيهَا بَرْدًا وَلَا شَرَابًا {النبأ/24} 

(78/24) “Lâ yezûkûne fîhâ berden velâ şerâbâ(n)”

(78/24) Ne bir serinlik tadarlar, ne içilecek bir şey.

---------------

Serinlik olmaması sürekli celal tecellisi altında olmasında ve nefsi emmareni ateşinin yakmasıdır. Nasıl çölde içilecek bir şey bulunmaz havanın harereti ne bulursa kurutur. Nefsi emmarenin vehim (şartlanma) ateşi hakk’ın manevi serinliği ve içilecek bir manevi bir şey bırakmamıştır. Tüm varlığını yakıp, kavurmuştur. (M.D.)

- Kişinin dünyada iken nefsânî arzularının (şehvet, hırs, öfke) peşinde koşması, âhirette onu  “hamîm”  (kaynar su) olarak karşılar.

- Kişinin dünyada iken ilâhî rahmetten yüz çevirmesi, 

- âhirette “berd” (serinlik) nimetinden mahrum kalmasına sebep olur.

---------------

إِلَّا حَمِيمًا وَغَسَّاقًا {النبأ/25} 

(78/25) “İllâ hamîmen ve ġassâkâ(n)”

(78/25) Ancak bir kaynar su ve irin (içecekler).

---------------

“Şerâb” (içecek), hakikat bilgisini (mârifet) ve ilâhî feyzi sembolize eder. Nasıl ki susuzluk çeken bir beden için su hayat kaynağıdır, ruh da hakikat bilgisine susamıştır ve onunla beslenir. Cennetteki “kevser” ve “rahîk” gibi içecekler, bu manevî bilginin ve ilâhî aşkın (muhabbet) birer sembolüdür. Cehennemde ise, bu bilgiden mahr (kaynar su) ve “ğıslîn” (irin) gibi iğrenç içecekler vardır.

- Kişinin dünyada iken hakikat bilgisini (mârifet) aramaması, âhirette onun yerine kötü içeceklerle (ğıslîn, zakkum) karşılaşmasına yol açar.

---------------

جَزَاء وِفَاقًا {النبأ/26} 

(78/26) “Cezâen vifâkâ(n)”

(78/26) Bir ceza ki tam yaptıklarına uygun.

---------------

Bu günkü dünya işleri geçecek, bu dünya hayatı ve nimetleri yok olacak, bu mühletler, hoş görüler tükenecek yarın Allah’a dönüşle mücerret sorumluluk, hesap ve ceza için huzura geleceksinizde sırf sizin işinize bakılacak, sizin sorumluluğunuzun gereği yapılacaktır.

“Ceza” kelimesi, genelde bilindiği gibi sadece bir suçun karşılığı değil, her oluşumun karşılığının ifadesi “ceza” kelimesiyle belirtilmektedir; İyiliğin de kötülüğün de karşılığı “ceza”dır.

Nefsi emmarenin (emredici nefsin) şartlanmaları ile hayal varlığına ile başına aşmış olduğu işlerinin cezası tam yaptığına uygundur. (M.D.)

---------------

إِنَّهُمْ كَانُوا لَا يَرْجُونَ حِسَابًا {النبأ/27} 

(78/27) “İnnehum kânû lâ yercûne hisâbâ(n)”

(78/27) Çünkü onlar hesaba çekilmeyi ummuyorlardı.

---------------

Bu dünya hayatında uykudaydılar. Hayali ve vehmi zanları hesabı ve kitabı da inkar ve gafletlerinden dolayı yalanlamaktaydılar. (M.D.)

---------------

وَكَذَّبُوا بِآيَاتِنَا كِذَّابًا {النبأ/28} 

(78/28) “Ve kezzebû bi-âyâtinâ kizzâbâ(n)”

(78/28) Âyetlerimizi de alabildiğine yalanlamışlardı.

---------------

İnkârın şiddetli boyutu; artık sadece bir “bilmemezlik” değil, aktif bir “yalanlama” söz konusudur.

Tekzîb” (yalanlama) kavramı, onun varlık anlayışında hakikati örtmek (küfür) ve nefs‑i emmâre’nin isyanı ile doğrudan bağlantılıdır.

- Tekzîb : İbnü’l‑Arabî’ye göre “yalanlama”, sadece söz ile bir iddianın reddi değil; hakikatin bilinçli olarak inkâr edilmesi, onunla “mücadele” edilmesi ve bâtılın hakikatmiş gibi sunulmasıdır. Bu anlamda “tekzîb”, kalp, dil ve fiil boyutlarını içeren çok katmanlı bir reddediştir. Kişi, kendi a‘yân-ı sâbitesinde şer istidadı varsa, bu istidadı gereği âyetleri yalanlamaya yönelir.

- “Kezzebû bi âyâtinâ kizzâbâ”nın Dehşeti: Arapça’da “kezzebû” fiilinin “kizzâbâ” mastarıyla birlikte kullanılması (Nasr Suresi’nde olduğu gibi “fe sebbih bi hamdi rabbike” tekrarı gibi), yalanlamanın şiddetini ve sürekliliğini vurgular. İbnü’l‑Arabî perspektifinde bu, “kalp gözünün tamamen kapanması” , “ilahî tecellileri görmekten ebediyen mahrum kalma” anlamına gelir. Tıpkı bir serap gibi –hakikatten uzaklaştıkça hakikati daha çok örten bir sis perdesi.

---------------

وَكُلَّ شَيْءٍ أَحْصَيْنَاهُ كِتَابًا {النبأ/29} 

(78/29) “Ve kulle şey-in ahsaynâhu kitâbâ(n)”

(78/29)  Biz ise her şeyi bir kitapta sayıp yazmışızdır.

---------------

Âyet-i kerime zat mertesi âyetlerindendir.

---------------

Yazılanlar ilm-i ilahi programı olan “Ayan-ı Sabite” dir. Sabit ayn lar olan bu program neticesinde emr-i iradi olarak Rabb-i ne muti olarak hareket edilir, yalnız bu âlem emri teklifi âlemi olduğu için mudill üzere olmaktan, hadi üzere olmaya davet olunduğu için nefis ile yapılanlar her bir işin sorumluluğu cezası (karşılığı) vardır. (M.D.)

“Kitap” ve “yazma” eyleminin ezelî hakikati, “a‘yân‑ı sâbite” (ezelî sabit hakikatler) öğretisinde bulunur. Ona göre Allah, her şeyi yaratmadan önce kendi ilminde eşyanın hakikatlerini bilir. İşte bu ezelî bilgi, “yazılı kitap” (el‑kitâbü’l‑mubîn / el‑kitâbü’l‑imâm) olarak isimlendirilir. A‘yân‑ı sâbite, tüm mümkün varlıkların (insan, cin, eşya, olaylar) Allah’ın ilminde sabit olan özleridir. Bunlar, henüz dış dünyada var olmayan, fakat ilm-i ilâhîde “yazılı” bulunan hakikatlerdir. Âyetteki “her şeyi bir kitapta sayıp yazdık” , işte bu ezelî tespit ve takdir anlamına gelir.

“İhsâ” (sayıp yazma), a‘yân-ı sâbite’deki tüm varlıkların, onların sıfatlarının, istidatlarının, ömürlerinin, rızıklarının ve ecellerinin tek tek belirlenmesi ve kaydedilmesi demektir. Bu, ilâhî ilmin zamandan münezzeh, bütüncül ve kuşatıcı bir tecellisidir. Her şey bu “kitap”ta birer “harf” gibi yazılıdır ve var oluş âlemine çıkmaları (vücûd mertebesine) bu yazının bir “okunması”ndan ibarettir.

Fütûhât-ı Mekkiyye’de “ilm-i ilâhî” kavramı, bu âyetin anlaşılmasında anahtardır. Ona göre Allah’ın ilmi, yaratılmışların bilgisinden tamamen farklıdır; O, her şeyi ezelden bilir. “İhsâ” (sayıp yazma), işte bu ezelî ilmin bir tecellisidir. “Her şey” (küllü şey’in) ifadesi, bu ilmin kapsamını gösterir. İbnü’l‑Arabî’nin ifadesiyle, “Allah’ın ilmi, bir şeyin a‘yân‑ı sâbitesinin, istidadının, ömrünün, rızkının ve ecelinin belirlenmesidir.” Yani “sayma” ve “yazma” eylemleri, aslında bu ezelî tespit ve takdirin dünyevî bir ifadesidir.

Kitap” (el‑kitâb), klasik tefsirlerdeki “Levh‑i Mahfûz” (korunmuş levha) ve “İmâm‑ı Mübîn” (apaçık ana kitap) kavramlarıyla örtüşür. Bu, üzerinde her şeyin yazılı olduğu, silinmez ve değişmez bir hakikattir. Âyetteki “sayıp yazmışızdır” (ahsaynâhu kitâben) ifadesi, bu ezelî yazının, ilm-i ilâhîdeki kesinliğini vurgular. Bu “kitap”, aynı zamanda insan-ı kâmilin hakikatidir. İnsan-ı kâmil, bu “kitap”ın en mükemmel tecellisidir. Onun kalbi, âdeta “Levh‑i Mahfûz”un bir nüshası gibidir.

“Allah’ın ezelî ilmi (ilm‑i ilâhî), her şeyi (a‘yân‑ı sâbite’yi, amelleri, kaderi) kuşatmış ve belirlemiştir. Bu belirleme, ‘kitap’ (el‑kitâbü’l‑mubîn, Levh‑i Mahfûz) olarak isimlendirilir. Âyetteki ‘sayıp yazmak’ (ihsâ), işte bu ezelî tespit ve takdir anlamına gelir. Her şey bu ‘kitap’ta birer ‘harf’ gibi yazılıdır ve varlık âlemine çıkışları, bu yazının ‘okunması’ndan başka bir şey değildir. İnsan-ı kâmil ise, bu ‘kitap’ın en mükemmel tecellisidir.”

*********

(İnnâ nahnu nuhyil mevtâ ve nektubu mâ kaddemû ve âsârehum ve kulle şey’in ahsaynâhu fî imâmin mubîn.)

(36/12) “Muhakkak ki Biz, ölüleri diriltiriz. Ve takdim ettiklerini ve onların eserlerini yazarız. Ve herşeyi İmam-ı Mübin'de saydık.”

********* 

İmâm-ı Mubîn Kûr’ân-ı Kerîm’in tafsilât üzere bu dünyâdaki halidir yâni önde olan açık kitâp mânâsınadır. Bu mânâ da üç türlü kitâp vardır:

Birincisi, Elif, Lâm, Mîm kitâbı. Bu üç harfin mânâsı bütün bu âlemleri özet olarak kaplamış vaziyettedir. Elif, ahadîyyetin bütün mertebelerde zuhuru, Lâm Ulûhîyyetin bütün mertebelerde zuhuru, Mîm ise Hakîkati Muhammedîyye’nin bütün mertebelerdeki zuhurudur. 

İkincisi, İmâm-ı Mubîn yâni, önde olan, açık kitâp.

Üçüncüsü, İnsân-ı Kâmil yâni konuşan kitâptır. 

Kûr’ân-ı Kerîm’i ancak bu şekilde tanıyabiliriz başka şekillerde derinliklerinden haberdâr olmadığımız için sadece kağıdını ve yazı şekillerini görürüz, mânâlarını anlaya-mayız. 

Kûr’ân-ı Kerîm kağıda basılı “Mushaf” olarak bir yerde kapalı durduğu haliyle bir şey ifâde etmiyor, insânda tek başına olarak bir şey ifâde etmiyor, işte insânın bu kağıda basılı Kûr’ân-ı Kerîm’deki ibareleri alması lâzım ki okusun, anlasın ve anlatsın. Samit-susan, Kûr’an dediğimiz kağıda basılı “Mushaf” olan haliyle konuşan Kûr’an dediğimiz insânın birlikte faaliyet göstermesi gerekiyor ki işte o zaman açılım olsun ve “innâ nahnu nuhyil mevtâ” meydana gelsin. Ve bu dünyada iken İlâh-î hayata geçmiş olabilsin. Aksi halde ölü gelip ölü gitmiş, bütün bu oluşanlar ise sadece hayali bir yaşam olmuş olur.[31] “ İz- -T-B- ” 

---------------

فَذُوقُوا فَلَن نَّزِيدَكُمْ إِلَّا عَذَابًا {النبأ/30} 

(78/30) “Fezûkû felen nezîdekum illâ ‘azâbâ(n)”

(78/30) "Artık tadınız, bundan böyle size azabdan başka bir şey artırmayız."

---------------

 99 Esma-ı İlahiye var, Cenab-ı Hakk’ın insan varlığı üzerinde bütün bu esması mevcuttur yani isimleri mevcuttur. En baştan Sıfat-ı Subutiye, yedi sabit sıfatı Hayat, İlim, İrade, Kudret, Kelam, Semi, Basar bizde bunların hepsi vardır. Bunlar Cenab-ı Hakk’ın vasıfları aynı vasıflar insanda da vardır. Ama Cenab-ı Hakk’ta sonsuzu vardır, insanda kendine yetecek kadarı vardır. Eğer bize bunun daha fazlasını vermiş olsa Cenab-ı Hakk zaten bize iyilik yapmış olmaz. Çünkü biz onu kötü yerlerde kullanırız. O elimizdeki gücü başka türlü başkalarına zarar vermek için kullanırız. Burada ancak kendimize yetecek kadarını verir, ama ahirette bu güçler çok daha sonsuz olacaktır.

Mesela Kudret gücü cennetten bahsederlerken cennet ehli oturduğu yerden şöyle baktığı zaman hatta düşündüğü zaman bakın bu da bir sistemdir, düşünce ile o frekansa giriyor, ne yapılması lazımsa hep önüne getiriyor. Pişmiş olarak kuş önüne gelecek diyor, meyveler önünde sarkacak alacaksın, diyor bakın bunlar kudretin Hayat, İlim, İrade, Kudret zuhuru olacak orada insanlarda çok daha şiddetli olarak. Orada beden görüntüsü yine insana benzer ama oranın şartlarına uygun olacaktır. Şimdi biz bu dünyada yaşadığımız için bu dünya tabiat, çevre şartları ile uyum sağlayabilmemiz için bu çevrenin malzemesi ile üretiliyor insan vücudu. 

Eğer bir başka malzeme ile üretilmiş olsa buraya intibak edemeyiz. Mahşerde de bir başka beden verilecek mahşerin özelliğine göre, mahşerin oluşacağı devrede dünya coğrafyası çok değişik bir yapıya bürünecek o yapıdan yeryüzünden kendi kabirlerinden kalkacaklar.

يَالَيْتَنِى كُنْتُ تُرَابًا 78/30 Mahşerde, dünyada canlı olarak yaşamış üç çeşit tür olacaktır. Bunun bir tanesi insan neslidir, dünyada insan olarak yaşamış insan olarak intikal etmiş bir gurup burada insan suretiyle görüntüye gelmiş yaşamış ahirete de insan olarak intikal etmiş orada da insan olarak yaşayacak, yani tekrar zuhura gelecek ikinci var oluşları olarak, bu yalnız reankarnasyon değildir, ikinci gurup dünyada insan olarak yaşamış fakat ahirete iç bünyedeki ahlakı itibariyle hayvan olarak çıkmış olacaktır. Onun için burada gördüğümüz her insan ismini almış varlık insan vasfına ulaşamamıştır daha henüz. Gelişimini tamamlayamamış, insan olamamış, olmuş fakat kullanamamış diyelim, daha başka bir ifade ile. İnsanlık imkanı kendisine verilmiş, fakat kullanamamış, sonra da elinden almışlar. 

Üçüncü gurupta dünyada hayvan olarak yaşamış, ahirete de hayvan olarak intikal etmiş onlarda sorun yok zaten, birincilerde de sorun yok, sorun ikinci guruptakilerdedir. اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ قَالُوا بَلَى شَهِدْنَا 7/172 “evet sen bizim rabbımızsın dediler ve şahid oldular” hadiseye şahid oldular. Burada kelimedeki manaya bakalım; “şahid olduk” diyor, şehadet nerede olur, şahitlik bu âlemde olur, âyetin biraz ilerisinde وَاَشْهَدَهُمْ عَلۤى اَنْفُسِهِمْ “onlar kendi nefisleri üzerine şahit oldular” diyor. Şimdi ruhlar âleminde farz edelim ki yaşadık bu hadise oldu, secde ettik yahut etmedik, benim bilmediğim bir şeyden cenab-ı Hakk beni nasıl yükümlü tutar, rüyada gördüğümüz şey sabah kalkınca hatırımızda kalıyor çünkü yaşadık onu bedenle değil ama ruhen onu yaşadık, bakın şahidiz, Cenab-ı Hakk bu kadar adaletsiz mi, evet biz söz verdik deniyor, ben söz vermedim ki versem verdiğim sözü bileceğim, verdiğim sözün altında imzam olacak, işte bunun çok değişik izahı vardır, o hadise üç aşamalıdır üç yerde olan hadisedir.[32] “ İz- -T-B- ”

---------------

إِنَّ لِلْمُتَّقِينَ مَفَازًا {النبأ/31}

(78/31) “İnne lilmuttekîne mefâzâ(n)”

(78/31) Kuşkusuz takva sahipleri için bir başarı ödülü var.

---------------

İttika (sakınma) şeriat, tarikat, hakikat, marifet mertebelerinde farklı idra ve yaşantıları vardır. 

İttika, takva edendir.

Müttaki, ittikayı tatbik eden.

Her mertebenin ittikası vardır.

- Ef’âl mertebesinde, (madde âlemi, bedensel ittika) şüpheli olan şeylerden sakınmak, kendini korumak. Kadınlar için İslâmın gerektiği şekilde kapanmak.

- Tarîkat mertebesinde, muhabbetullahın azalmasından sakınmak.

Burada maddeden, mânâya geçti.

- Hakikat mertebesinde, Allahın kendinde olan varlığını unutmaktan sakınmak. Yani ilâhi varlıkla yaşadığından gaflet etmemek. Beşeriyetine dalmamak.

- Mârifet mertebesinde, Daha sürekli olarak, günün 24 saatinde Allah ile birlikte yaşamak. [33] “ İz- -T-B- ” 

"Mefâz" kelimesi "kurtuluş" anlamına gelir, ancak aynı zamanda "cennet bahçeleri" gibi mekânsal bir anlamı da vardır. 

“Mefâz” (kurtuluş) sadece Cehennem’den kurtulmak ve cennete girmek değil; aynı zamanda ilâhî tecellileri perdesiz olarak müşahede etmek ve hakikat bilgisine (mârifetullah) ebediyen nâil olmak demektir. “Mefâz”, nefsin en korkunç perdelerinden olan “enâniyet” (benlik) ateşinden kurtulup Hak ile bâkî olma (bekâ makamı) makamına ermektir. Bu kurtuluş aynı zamanda amellerin tecessüdü (tecessüd-ü a‘mâl) yönünden, kişinin dünyada ektiği güzel tohumların âhirette en güzel şekilde karşılığını bulmasıdır.

“Şüphesiz ki takvâ sahipleri (müttakîler), nefs-i emmâre’nin tuğyanından ve enâniyet ateşinden arınmış olanlardır. Onlar için, Cehennem’den kurtuluşun ötesinde, ilâhî rahmet tecellilerini (cemâl) müşahede etme ve hakikat bilgisine (mârifetullah) nâil olma gibi ebedî bir ‘mefâz’ vardır.”[34] 

---------------- 

حَدَائِقَ وَأَعْنَابًا {النبأ/32} 

(78/32) “Hadâ-ika ve a’nâbâ(n)”

(78/32) Bahçeler var, bağlar var.

---------------

Bahçeler dünyada yapılan çalışmalar sonucunda salih ameller, zikir, tefekkür neticesinde oluşan fikirlerin tezahür bulmasıdır.

Bağlar (üzüm) Nefsi vahide “bir nefis” nefsi küllün sembolüdür. Ve efali ilahiyye, nefsi küll neticesinde oluşan rububiyet mertebesi ilimlerinin karşılık bulup sûretlenmesidir. 

Tıpkı bir bahçenin canlılığı ve güzelliği su ile mümkün olduğu gibi, bu manevî bahçeler de ancak ilâhî feyiz (feyz-i ilâhî) ve hakikat bilgisi (mârifet) ile sulanır. Bu yönüyle âyet, bir önceki âyetteki “kurtuluş” (mefâz) nimetinin mahiyetini biraz daha açıklamaktadır.

Tıpkı üzümün şaraba dönüşmesi ve bu şarabın içenlere farklı bir lezzet ve hal vermesi gibi, takvâ sahibi kul da Rabbi’nin her bir isminden farklı bir lezzet ve mârifet tadar. (M.D.)

---------------

وَكَوَاعِبَ أَتْرَابًا {النبأ/33} 

(78/33) “Ve kevâ’ibe etrâbâ(n)”

(78/33) Gencecik yaşıt kızlar.

---------------

Bu âyetlerde geçen “etrâban” kelimesi “yaşıtlar” anlamına gelmektedir. Ancak bu ifade, yalnızca biyolojik ya da fiziksel bir yaş benzerliğini değil; daha çok denklik, uyum ve ahenk fikrini çağrıştırır. Buna göre cennet ehline verilecek zevcler —eşler veya refakatçiler— fiziksel, ruhsal ve duygusal bakımdan birbirleriyle uyumlu, dengeli ve tamamlayıcı varlıklar olarak tasvir edilir. “Yaşıtlık” burada, karşılıklı uyum ve eş düzeyde olma hâlini ifade eden kapsayıcı bir anlam taşır.[35]

Cennette insan, suretle değil, mahiyetle bulunur. Suret, bu dünyaya aittir; ahirette zâtlar zâtlara kavuşur.❞ (Fütûhât, Cilt 3) 

Bu bağlamda “kevâ‘ib”:

- Tomurcuk gibi göğüsler: Allah’ın kuluna yeni yeni açtığı ilimlerin, hikmetlerin, idraklerin temsilidir. Tıpkı bir tomurcuğun sabah güneşinde yavaş yavaş açılması gibi, ilâhî mârifet de müminin kalbinde zamanla açar, çoğalır ve kemâle erer.

- Genç kız (cariye) : Gençlik, hayatın en taze, en dinamik ve en güzel dönemidir. Bu metafor, müminin cennette ulaştığı manevî hayatın ebedî tazeliğini ve canlılığını temsil eder. Orada ne bir yorgunluk ne bir bıkkınlık ne de bir eksilme vardır; idrak ve mârifet sürekli yenilenir, tazelenir.

---------------

Meseleye diğer bir yönüyle baktığımızda, kadının bu dünyada “nefs-i kül” mertebesinin en kemalli zuhuru olduğunu görmekteyiz. 

Bu zuhur mahalli müthiş bir dünya tecrübesi de geçirdiğinde. ahirette de daha kemalli bir “nefs-i küll”ün zuhuru olup, onun sonsuz güzelliklerim taşıyarak “akl-ı kül”e yani “rical”e (er’e) ayna ve tecelli yeri olacaktır. 

Bu oluşumlar da ancak sıfat ve zat mertebesinin cennetlerinde yaşanabilecektir. “ İz- -T-B- ”

---------------

وَكَأْسًا دِهَاقًا {النبأ/34} 

(78/34) “Ve ke/sen dihâkâ(n)”

(78/34) Ve dopdolu kadeh.

---------------

“Dihâk”, kesintisiz ve taşkın bir doluluğu ifade eder. İbnü’l‑Arabî’nin Fütûhât-ı Mekkiyye’sinde işlediği ilâhî isimler bağlamında bu ifadeyi şöyle anlayabiliriz:

Cennet ehlinin kadehlerinin “dihâk” (taşkın, dolu dolu) olması, Allah’ın “Rahmân” (rahmeti her şeyi kuşatan) ve “Vehhâb” (karşılıksız bol bol veren) gibi cemâl isimlerinin en yoğun şekilde tecelli etmesidir. Bu tecelliler o kadar yoğundur ki, sanki kadeh taşar. Mümin, artık “bir şeyi” bilmez; O’nun ilmiyle bilir, O’nunla görür ve işitir.

- Dünyada iken mârifet peşinde koşan, kalbini ilâhî tecellilere açan ve nefsini terbiye eden takvâ sahibi, âhirette bu amellerinin karşılığını “dolu kadehler” olarak müşahede eder.

- Her bir iyi amel, kalbine dökülen bir damla gibidir. Âhirette bu damlalar birleşir ve “dihâk” (taşkın) bir kadeh haline gelir. Artık kişi, dünyada iken ektiği mârifet tohumlarının meyvelerini toplar ve onlardan ebedî olarak içer.

Fusûs’ül‑Hikem’inde işlediği insan‑ı kâmil anlayışına göre, insan-ı kâmil, bu “dihâk” (dolu dolu) kadehe dünyada iken mazhar olmuş kişidir. Onun kalbi, ilâhî mârifetle o kadar doludur ki, bu feyz çevresine de taşar ve başkalarını da besler. Onun için cennette bu kadehlerle karşılaşmak, aslında kendi iç âleminde yeşerttiği mârifet tohumlarının bir dışa yansımasıdır. Bu yönüyle âyet, insan-ı kâmil olma yolundaki her bir bireye şu mesajı verir:

“Kalp kadehinin kapasitesini (istidadını) artır ve onu ilâhî mârifetle doldur! Ta ki cennette sana ‘dihâk’ (dolu dolu) kadehler sunulsun.”

“Takvâ sahipleri (müttakîler) için cennette hazırlanan bu ‘dihâk’ (dolu dolu) kadehler, yalnızca fiziksel bir içecek değildir. Onlar, müminin dünyada iken kalp kadehinde (basîretinde) biriktirdiği mârifet (hakikat bilgisi) ve ilâhî feyzin âhirette tecessüd etmiş (somutlaşmış) güzel suretleridir. Nasıl ki fiziksel bir kadeh ağzına kadar doldurulduğunda taşarsa, hakikat ve marifet mertebesine ulaşan kalp de artık ilâhî bilgi ve aşkla tamamen dolar ve taşar. İşte cennette sunulan ‘dihâk’ kadehler, bu taşkınlığın ve kemâlin bir göstergesidir.”

---------------

(52/23)3)
52.23 - Yetenâzeûne fîhâ kâ'sen lâ lağvun fîhâ ve lâ te'sîm. 

(52/23) – “Orada, (içilince) boş söz söyletmeyen, günah işletmeyen dolu bir kadehi elden ele dolaştırırlar.”

---------------

(36/59) Yâsîn suresinde belirtildiği gibi. 

“Ey günahkârlar bu gün siz ayrılın.” Hükmü ile Celâli günahkârlar, mahşer cemiyetinin içinden ayrıldıktan sonra, geriye kalan Cemâli insanlar cennete gittiklerinde, orada ki konuşmalarında, yukarıda da bahsedildiği gibi tadışları, acı boş ve gereksiz sözler tadışı olmayacak, güzel sözler tadışları olacaktır. 

Aralarındaki konuşmalar, dünya hayatında kendilerinde oluşturdukları İlâhiyat risalet ve abdiyyet mertebelerinin tecelli ve duyuşlarını, bir birlerine, elden ele, dilden dile, gönülden gönüle, karşılıklı sohbetler ile dolaştıracaklardır.[36]

“ İz- -T-B- ”

---------------

لَّا يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْوًا وَلَا كِذَّابًا {النبأ/35}

(78/35) “Lâ yesme’ûne fîhâ laġven velâ kizzâbâ(n)”

(78/35) Orada ne boş bir söz işitirler, ne de bir yalan.

---------------

Diyanet Meali: 

(78/35) - Orada ne bir boş söz işitirler, ne de bir yalan. 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

(78/35) - Orada ne boş bir lâf işitirler ne de bir tekzîb 

---------------

“Orada ne bir boş söz işitirler, ne de bir yalan.” 

Çünkü bunlara gerek kalmamıştır. Ayrıca Esma-i ilâhiyye ikiye ayrılmış, Cemali-nurani isimler cennet ehlinde kalmış, Celâli ve mudil isimleri ise cehennem ehlinde kalmıştır. T.B. 

---------------

Kuranı Kerim Türkçe okunuş: 

(36/59) - Vemtâzul yevme eyyuhel mucrimûn. 

Diyanet Meali: 

(36/59) - (Allah, şöyle der:) "Ey suçlular! Ayrılın bu gün!" 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

(36/59) - Ve haydin ayrılın bugün ey mücrimler! 

---------------

Bu âyet-i kerimenin delâletiyle, Celâli isimler cehennem ehlinde kalacak çünkü orada Cemâli isimlere yer yoktur. 

Cennette ise Celâli isimlere yer olmadığından orada sadece Cemâli isimler kalacak bu yüzden, kötü sözlere şiddetli konuşmalara gerek olmayacaktır.

Orada hep muhabbet dostluk ve sevgi olacaktır. T.B.[37] 

---------------

جَزَاء مِّن رَّبِّكَ عَطَاء حِسَابًا {النبأ/36} 

(78/36) “Cezâen min rabbike ‘atâen hisâbâ(n)”

(78/36) (Bunlar) Rabbinden yeterli bir ihsan olarak (verilir).

---------------

Âyet-i kerime rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

---------------

İyiliğin de kötülüğün de karşılığı “ceza”dır. 

“İhsan” kelimesi de, iki yönlü ifadelidir. Biri genelde kullanılan herhangi maddi bir şeyin karşılıksız verilmesi, diğeri ise marifetullah yönünden ilmi ilahinin şuhud mertebesinden zati ihsanıdır. 

Enes (r.a)’tan yapılan rivâyette; 

Rasülüllah (S.A.V) “hel cezaül ıhsani ille’l ıhsanü” âyetini okuyarak, oradakilere:

“Biliyor musunuz rabbiniz ne buyuruyor?” diye sormuş. 

Bunun üzerine onlar da,

“Allah ve Rasülü en iyisini bilir” diye cevap vermişler. 

Hz. Peygamber (S.A.V) de,

“O, benim kendisine Tevhidi nimet olarak verdiğim, kimsenin mükafatı ancak cennettir, buyuruyor” diye karşılık vermiştir. 

Rahman sûresi 60. Âyette bu onu hakında geniş açıklama vardır. Oraya müracaat edilebilir. (M.D.) 

---------------

رَبِّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا الرحْمَنِ لَا يَمْلِكُونَ مِنْهُ خِطَابًا {النبأ/37} 

(78/37) “Rabbi-ssemâvâti vel-ardi vemâ beynehumâ-rrahmân(i) lâ yemlikûne minhu hitâbâ(n)”

(78/37) Göklerin, yerin ve ikisi arasındaki herşeyin Rabbi olan Rahman'dan bir ödül olarak. O'nun huzurunda söz söylemeye kimse güç yetiremez.

---------------

Âyet-i kerime Rahmaniyet-Sıfât mertebesi âyetlerindendir.

---------------

Kur’anı Keriym Nebe Suresi 78. sure 37. Âyette 

rabbissemavati vel ardı ve ma beynehümarrahmani la yemlikune minhü hıtaben 

semavat ve arzın ve ikisinin arasındakilerin rabbi minhü/ondan hitab etmeye mülk edinilmeyen/güç getirilinmeyen rahmandır

“O; göklerin, yerlerin ve ikisi arasında olanların Rabbıdır. O, önünde kimsenin konuşmayacağı Rahmandır.”

Semavat, arz ve aralarında olanların hepsi “Mertebe-i Rububiyyet”le idare ve terbiye edilmektedir. 

Rububiyyeti de “Rahmaniyyet” hakikati zuhura getirmektedir. 

Böylece genel güç “Rahmaniyyet”in elinde olduğundan; ondan izinsiz, önünde kimse konuşamaz.[38]

---------------

يَوْمَ يَقُومُ الرُّوحُ وَالْمَلَائِكَةُ صَفًّا لَّا يَتَكَلَّمُونَ إِلَّا مَنْ أَذِنَ لَهُ الرحْمَنُ وَقَالَ صَوَابًا {النبأ/38} 

(78/38) “Yevme yekûmu-rrûhu velmelâ-iketu saffâ(n) lâ yetekellemûne illâ men eżine lehu-rrahmânu ve kâle savâbâ(n)”

(78/38) O gün Ruh ve melekler sıra sıra dururlar. Rahmân'ın izin verdikleri dışında hiç kimse konuşamaz. İzin verilen de doğruyu söyler.

---------------

Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

(78/36) - Bir karşılık ki rabbından atâ, yeter mi yeter 

Ömer Nasuhi Bilmen Meali: 

(78/36) - (Bunlar) Rabbinden bir mükâfaat ve bir kâfî ihsandır. 

---------------

Diyanet Meali: 

78. (36/38) Bunlar kendilerine; Rabbinden, göklerin ve yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbinden, Rahmân'dan bir mükâfat, yeterli bir ihsan olarak verilmiştir. Onlar, Ruh'un (Cebrail'in) ve meleklerin saf duracakları gün Allah'a hitap edemeyeceklerdir. Sadece Rahmân'ın izin vereceği ve doğru söyleyecek olan kimseler konuşabilecektir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

(78/38) - O gün ki Kıyama duracak Ruh ve Melâike saf saf. Bir kelime söyliyemezler, o kimseden başka ki o Rahman ona izin vermiş o da savabı söylemiştir 

---------------

Âyette görüldüğü gibi “Ruh ve melâike”den bahsedilmektedir. Bilindiği gibi “Ruh-u A’zam, bir bütün halinde âlemleri ihata etmiştir. Burada bahsedilen Ruh insana üflenen nefisle birlikte, olan birey görünümlü kimselerin, mükellef-i ilâh-i hükmün kendilerine sorumluluk verdiği Ruhlar’dır. Ancak birey olarak ayrı gözükseler bile aslında gene Ruh-u A’zam ile ilişiği vardır. 

Melâike ise herbir bireyin dünya da iken “kiramen katibin” sağında solunda olan ve önünde arkasında olan “hafazamuhafaza” melekleridirki, Rahman izin verdikçe, orada şahitlik yapacaklardır. 

Bu sahne Rahmanın olduğu heryerde olacaktır. Çünkü Rahman’ın, ilk rahmeti o dur ki, bütün varlıklara kendinden varlık vermiştir. Bahsi geçen sahne sadece bizim insan neslimiz-sülâlemiz için ise diğer gökyüzü âlemlerinin iptal olması gerekir. Bizim insan nesli-sülâlemiz ortadan kalktıktan sonra Rahmaniyetinde kalkması gerekecektir. Çünkü Rahman sıfatının asli vezifesi insanı meydana getirmesidir. (55/3) Bizim insan neslimizin nasıl oluştuğu geçmiş sayfalarda Âdemiyyet mertebesi olarak âyetlerle açıklanmıştı. Diyelimki bu âyette ve diğer âyetlerde açık olarak görüldüğü gibi bu dünyanın kıyametinin kopacağı yeryüznde insan nesli-sülâlesinin kalmayacağı bildirilmiştir. Ancak dünyamız yörüngesinde dönmesine devam edecek oluşumundaki coğrafyası değişecektir. 

Ancak Rahmaniyyet mertebesi Allah-ımız varoldukça varolacaktır. O halde başka gökyüzlerinde Rahmanın bu görevinin devam edeceği açıktır. O halde hiç şüphe olmasınki bu sonsuz âlemde bizim insan neslimiz-sülâlemizden evvel yaşamış geçmiş, sayısını bilemeyeceğiz kadar insan nesli-sülâsi toplulukları vardı. Halen dahi bizden ileride ve bizden geride gökyüzünde insan nesli dabbe türü sülâlerin olduğu ve onlarda kalktıktan sonra tekrar aynen yenilerinin geleceği Ulûhiyyet mertebesi devam ettiği sürece bu oluşumlar devam edip gidecekler. 

Onlarında kendilerine ait Ruh ve melekleri, “O gün ki Kıyama duracak Ruh ve Melâike saf saf. Bir kelime söyliyemeyeceklerdir,” [39] “ İz- -T-B- ”

Kur’anı Keriym Nebe Suresi 78. sure 38. Âyette

yevme yekumürruhu vel melaiketü saffen la yetekellemune illa men ezine lehürrahmanü ve kale savaben

“Cebrail ve meleklerin dizi dizi durdukları gün, Rahmanın izni olmadan kimse konuşmayacaktır. Konuştuğu zaman da doğruyu söyleyecektir.”

Cebrail; ilim ve haber, melekler ise güç, kuvvet demektir. 

Kıyamet koptuğundan geçici olarak bu görevler durdurulmuştur. Böylece o gün Cebrail ve melekler “Rahman”ın önünde dururlar, O’nun izni olmadan kimse konuşamaz. Orada sadece dünyada iken Rahmani hakikatleri idrak edenlere söz hakkı verilir.

“Hakikat-i Rahmaniyyet”i idrak eden tevhid ehlinin “Cebrail” ve “meleklere” yani aracılara ihtiyacı kalmaz, onların faaliyetleri durdurulur. 

Çünkü bilgilerini doğrudan “Rahman”dan alırlar ve mevcut olanın sadece Rahman ve O’nun tecellisi olduğunu yakıyn bir bilgi ve müşahede ile bilirler.[40] “ İz- -T-B- ”

Kûr’ân-ı Keriym Nebe sûresi 78/38. âyetinde

Meâlen : O gün ki: Rûh ve melekler saf saf dikilir. Râhman’ın izin verdiklerinden başkaları konuşmazlar ve konuşan da isabetli/doğru söyler.

Özet yorum : Bu âyet-i kerime hakkında tefsirler değişik malumat vermişler ve mahşerde oluşacak bir hadise olduğunu beyan etmişlerdir. Dileyen kendi çabasıyla da araştırabilir, çok da iyi olur. Çünkü kendini tanıma yolunda çaba sarfeden kim-senin en büyük vasfı araştırıcı olması, bu yoldan da bilgisinin nakli değil müşahedeli olmasını sağlamasıdır.

Bilindiği gibi 

“Kûr’ân” → “zât”tır, 

“Furkan” → “sıfat”tır, 

“Kitab-ül mübiyn” → “esma”dır, 

“İmam-ül mübiyn” → “ef’al”dir.

Ve yine bilindiği gibi, Kûr’ân-ı Keriym kendi ifadesiyle; 

“hay”dır, → hayat kaynağıdır, 

“rûh”tur, → her şeye candır, 

“nûr”dur, → bütün varlığı içten aydınlatmaktadır, 

“ışık”tır, → her varlığı dıştan da aydınlatmaktadır. 

Bu muhteşem özelliklerle her sûresi, her âyeti, her kelimesi yaşayan canlı birer mânâlar deryasıdır. Neresi okunuyorsa okuyana orası, oradaki gerçek yaşamı açığa çıkararak yaşanmasını sağlamaktadır, çünkü zamanımızda ve her zaman içinde bahsedilen her sahnenin zahirde yaşanan karşılığı mutlaka vardır. 

Kûr’ân-ı Keriym bütün mertebelere câmi olduğundan ezelden ebede ne olmuş veya olacak ise, kendisinde bu mertebeler mevcud ve her an yaşanmaktadır ve bu âlemde hadiselerin tahakkuk sahnesi olduğundan “fiili Kûr’ân”dır.

Biz de bu âlemin bir elemanı olduğumuzdan bu âlem kitabının bir kelimesiyiz, yani Kûr’ân’a mensubuz. Ancak hangi sûrenin hangi âyeti içindeyiz ve hangi kapsam alanına dahiliz? ...... bilmeye çalışmalıyız. Çünkü orada birbirine zıt birçok mertebeler ve o mertebelerin kimlikleri vardır.

İşte irfaniyet yolunda yürüyen bir kişinin ilk yapması gerekli olan bu fiili âlem Kûr’ân’ındaki yerini tesbit etmesi ve kendisine gelen hitabın hangi mertebeden olduğunu bilmesi ve gereğini yapabilme iradesini gösterebilmesidir.

Kemâle erebilmesi için yukarıda kısaca belirttiğimiz mertebeleri kendi bünyesinde birey olarak hayatına tatbik edebilmesidir.

Kûr’ân-ı Keriym’de bahsedilen bütün hadiselerin her-gün yaşanan özel bir yönü olduğu gibi ahiretle ilgili olan bölümlerinin de ahirette tekrar genel mânâda yaşanacağı şüphesizdir. 

Eğer bizler bu günden bu âyetlerin ifade ettiği mânâları özel olarak kendi bünyelerimizde yaşayabilirsek, daha sonra bu hadiselerin genelini yaşarken şaşkınlığa ve paniğe kapılmamış herkesin dehşet içinde olacağı o günlerde süku-netimizi muhafaza ederek tam bir tevekkül içerisinde neticeyi bekleyebiliriz.

Bu ifadelerden sonra tekrar Nebe 78/38 âyetine bir göz atalım. 

Gayemiz tefsir yapmak değildir. Zâten onların hepsinin tefsirleri, ehilleri tarafından defalarca yapılmıştır, ancak küçük bir iki hususa dikkat çekmek istemekteyiz. 

Bu âyetin zahiren ifadesinin mahşer gününü ifade ettiği açıktır. Mutlak müşahedeli mânâ ve tahakkuku da ancak o zaman azametiyle ortaya çıkacaktır. 

Bugün bu olayın bu yaşam şartları içerisinde mutlak mânâda yaşanması mümkün değildir. Ancak gelecekte böyle bir sahnenin mutlak mânâda olacağı açık olarak bildirilmek-tedir.

Bunu böyle bilip imân etikten sonra, bize acilen lâzım olan diğer âyet-i kerimelerde de olduğu gibi bu âyet-i kerimeden bugün nasıl bir istifade ederiz düşüncesi olmalıdır.

Âyet-i kerime okunduğunda “rûh”un tekil meleklerin çoğul olarak ifade edildiği ve râhmaniyyet mertebesinden, ulûhiyyet mertebesinin haber verdiği açık olarak anlaşılmak-tadır.

Bu rûh “râhmaniyyet mertebesi”nden bütün âlemlere “nefes-i râhmani” olarak üflenen “rûh’ul kudüs”ün mahlûka dönük yüzü olan rûh’tur ki bütün âlemde faaliyet-tedir.

Yukarıda bu rûh’un mertebeleri kısaca ifade edilmişti. Asılda rûh tek olduğundan tekil, fakat mertebeleri olduğun-dan saf saf diye meleklerle beraber aynı zamanda çoğul ola-rak ifade edilmiştir. 

Ancak “dikilir” ifadesiyle birey şuuru olan rûhtan veya rûhlardan bahsedilmekte; maden, nebat gibi onların rûhun-dan bahsedilmemektdir. Çünkü onların ahiretleri yoktur, me-lekler ise, zâten çoktur.

O yaşanacak hadiseye mutlak mânâda “râhmaniyyet mertebesi” hakim olduğundan, orada “râhman”ın mutlak mânâda her varlığın içinden de onlara rahmeti olduğundan bu rahmetin açığa çıkması çok muhtemeldir. 

Cenâb-ı Hakk’ın “Râhman” ismi olduğu gibi “Cebbar” ismi de vardır. Râhmaniyyetin belirtilmesi her varlığa kendi gereği olan rahmetin verilmesi olarak düşünülebilir.

“Ancak onun izin verdikleri konuşur.” 

Çünkü onlar bu hakikatleri idrak ettiklerinden müşahedeli olarak konuşurlar ve gerçek olan doğruyu söylerler.

Kısaca böyle ifade ettikten sonra bu hadiseyi şuurumuzda şu anda yaşamaya çalışalım. 

Yukarıda belirtilen mertebeleri toplu halde düşünerek tefekkür ettiğimizde zâten rûh ve melâikenin bütün mertebeleri ile mutlak mânâda faaliyette olduğunu anlamamız zor olmayacak ve âyet-i kerimenin bu bölümünün dahi bütün âlemlerde halen capcanlı yaşandığını idrak etmemiz açık olarak anlaşılacaktır.

Bütün bunları ve benzeri oluşumların hakikatlerini akıl ve gönüllerinize havale ederek ve Cenâb-ı Hakk’tan irfaniyet dileyerek rûh ile ilgili bazı âyetler bölümünü burada şimdilik bitirmek istiyorum. 

Tevfik ve muvaffakiyet Allah’tandır (c.c.).[41] “ İz- -T-B- ”

---------------

ذَلِكَ الْيَوْمُ الْحَقُّ فَمَن شَاء اتَّخَذَ إِلَى رَبِّهِ مَآبًا {النبأ/39} 

(78/39) “Zâlike-lyevmu-lhakk(u) femen şâe-ttehaze ilâ rabbihi meâbâ(n)”

(78/39) İşte bu hakk gündür. Artık dileyen Rabbine bir yol tutar.

---------------

Âyet-i Kerime rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

---------------

"Allah'a giden yollar mahlukatın nefesleri sayısıncadır" ifadesi, tasavvufi ve İslami düşüncede Allah'ı tanımanın, O'na ulaşmanın ve marifetullahın (Allah'ı bilmenin) sınırsız sayıda yolu olduğunu ifade eden bir sözdür.

Yalnız bu istidat-ı ortaya çıkarmak için kabiliyet ve çalışma gereklidir. Öncelikle “Sırat-ı müstakim” nefis mertebeleri ve daha sonra “Sırat-ı müstakim” beş hazret mertebesi ile Rabbine yol tutar. Ve "Men arefe nefsehû fekad arefe rabbehû" "Nefsini/kendini bilen, Rabbini bilir." Haliyle bu uzun yollar isteyen bir yol ve çalışmalar manzumesi ile neticelenebilir. Bu konuda (14) İrfan mektebi, (91) -Terzi-Baba-7-Biismi-Has-Selâm-13- ve (179) -13-Terzi-Elif-Terazi-Teradî-İrfan Mektebi-Kırk Seyir- kitapları taliplilileri için bilgi olarak faydalı olur kanısındayım. Daha fazlasını isteyenler bu yolun ilim, müşahade ve yaşantısı çalışmalarını ehli olan irfan ehlinin gözetimi, değerlendirmesi ve tavsiyelerine harfiyen uyması lazımdır. (M.D.)[42]

---------------

إِنَّا أَنذَرْنَاكُمْ عَذَابًا قَرِيبًا يَوْمَ يَنظُرُ الْمَرْءُ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ وَيَقُولُ الْكَافِرُ يَا لَيْتَنِي كُنتُ تُرَابًا {النبأ/40}

(78/40) “İnnâ enzernâkum ‘azâben karîben yevme yenzuru-lmer-u mâ kaddemet yedâhu ve yekûlu-lkâfiru yâ leytenî kuntu turâbâ(n)”

(78/40) Biz sizi yakın bir azap ile uyardık. O gün kişi ellerinin ne takdim ettiğine bakacak ve kâfir diyecek ki: "Ah ne olaydı, ben bir toprak olaydım."

---------------

İnsânların bir hayvanlık mertebesi var ve insâna câzip gelen daha çok hayvanlık mertebesinde yaşamak, meleklik mertebesi de var insân da o da belirgin ama daha az kimselerde, çoğunlumuzda hayvanlık mertebesi zuhurdadır. İşte dış görünüşlerimiz her ne kadar insân sülietinde ise de iç bünyemizdeki hakiki halimiz ne ise bizim gerçek kimliğimiz o, kimimiz ihtiras peşinde koşuyoruz, kimimiz hırsızlık peşinde koşuyoruz, hırsızlık derken şunun bunun malını değilde kendi malımızı çalıyoruz. Kendi nefsimiz çalıyor ve hatta kendi yönünde kullanıyor, hepimiz başka ahlâktayız işte bu ahlâk bizim insânlık yönümüzden daha ağır basıyorsa biz o hayvan kimliği üzereyiz, Cenâb-ı hakk bu hakikati belirtmek için bunları söylüyor. 

Ahirette üç türlü toprak kaynaklı mahlûk olacak, ahirette cinler de olacak, ruhlar da, melekler de yani birçok varlık olacak mahşer de ama toprak kaynaklı üç tür olacak, bizi ilgilendiren onlar, bunlar; 

*Dünyada hayvan olarak yaşamış ahirete hayvan olarak intikal etmiş, 

*Dünyada insân olarak yaşamış ve ahirete insân olarak intikal etmiş ve 

*Bu ikisi arası yani dünyada insân sûretinde yaşamış ahirete hayvan olarak intikal etmiş, yani kendi asli varlığı üzere intikal etmiş olanlar.

Şimdi herbirerlerimizin biz dünyaya gelirken Cenâb-ı Hakk’ın murad-ı ilâhisi ile “Her insân İslâm fıtratı üzere doğar ebeveyni onu hıristiyan veya mûsevi yapar” denildiği şekildedir. İslâm fıtratı üzere hâlk olunduğumuz için bizim zâhir varlığımız insân sülieti, işte bizim dünya yaşam süreci içerisinde hangi tarafa doğru meylimiz artmışsa yani hangi mahlûkun kimliğini almışsak ağırlıklı olarak o bizim kimliğimiz oluyor. Yani biz ona dönüşmüş oluyoruz, kimimiz meleki yöne gidiyoruz melek hüvviyyetini oluşturuyoruz, kimimiz hayvani mertebeye doğru gidiyoruz onu oluşturuyoruz, kimimiz de gerçek insân hükmüne ulaşıyor ve halife hükmünü oluşturuyoruz kendimizde, bunların içinde en ağırı hayvan cinsinden birini ifade eder hale gelmemiz dünya içerisindedir. 

Efendimiz (s.a.v), “insân hangi hal ile yaşamışsa o hal ile ölür, hangi hal ile ölmüşse o hal ile mahşere kalkar, dirilir”diyor. Biz burada kendi gerçek varlığımızı idrak edememişsek ve biz de mevcut olan şeyi Mısır’a gidin hükmüyle nefsaniyetimize kaptırmışsak, nefsaniyetimizde hangi hayvanın fıtratı üzere hareket etmişse ahirette o hayvan sûretinde kalkacağız. Çünkü o bedeni mânâ oluşturduğundan, bizdeki mânâ ne ise o süliet o vücûdu oluşturacak, mânâ o zuhuru oluşturacak, ahiretteki bedenimizide o mânâ oluşturacağından o sülietlerle kalkacağız.

Mahşerde adaletle hareket edilip hayvanlar birbirlerinden haklarını aldıktan sonra onlara “Toprak olun” denilecek ve onlar o anda toprak olacaklar, onların âhireti yok, ama dünyada insân olarak, insân silüetinde yaşamış olan kişiler ahirete hayvan sûretiyle geldiklerinde “ya leyteniy küntü turaba;” (Nebe,78/40.Âyet) "Keşke toprak olsaydım!" temennisinde bulunacaklar. Bunun dışında dünyada insân olarak yaşamış insân asaletine yakışır şekilde hayatlarını sürdürmüş olanlarda insâni muameleye tabi olacaklar. Ama biraz günahları varsa cehennem de günahlarını çekecekler, eğer cennet ehli iseler kendi mertebelerine göre cennetlerine gidecekler, irfan ehlide Zat cennetine kendi yerine gidecek, Hakk’ın indine gidecek böylece o hayatta bitmiş olacak, işte bu Âyetten mahşerin bütün halinin anlatılması mümkün oluyor.[43] “ İz- -T-B- ”

---------------









(60) (Kul hel ünebbiüküm Bi şerrin min zâlike mesubeten indAllah* men leanehullahu ve ğadıbe aleyhi ve ceale minhümül kıradete vel hanazîre ve abedet tağut* ülâike şerrun mekânen ve edallü an sevais sebîl;)

De ki: "Allah katında cezaya çarptırılma bakımından bunlardan daha kötüsünü size haber vereyim mi? Allah, kimlere lânet etmiş ve gazâbına uğratmışsa; kimlerden maymunlar, domuzlar ve taguta tapanlar yapmışsa, işte bunların makâmı daha kötüdür ve onlar düz yoldan daha çok sapmışlardır".

Yaşadığımız âlemde acaba kaç kişi gerçekten hem iç hem dış bünye olarak insân vasfına hâizdir. Âhirette dünyada kalan cesetlerin içindeki gerçek mâna ne ise o ortaya çıkacaktır. Bütün insânlar insân fıtratı üzerine doğmasına rağmen kendisinde bütün hayvâni fıtratları da mevcuttur. İşte kim kendisindeki insân fıtratını kullanır ve hayvâni fıtratlarını ortadan kaldırırsa âhirette insân olarak zuhûra gelecektir. Bu oluşum sadece ilim olarak değil tabî ki şeriatın gerektirdiği amellerinde yapılması gereklidir bunun için sadece irfan ehline ait değildir bu oluşum. 

Âhirette insân cinsinden üç tür oluşum çıkacaktır, birisi dünyada insân olarak yaşamış ve insânlık kemâline ermiş olanlar âhirette insân olarak zuhûra çıkacaklar. İkincisi dünyada insân sûretinde yaşamasına rağmen insânlık hasletine ulaşamamış ve bâtınında oluşumunda kaldığı hayvân ne ise onun sûretinde ortaya çıkacak. Üçüncüsü dünyada hayvân olarak yaşamış ve âhirete hayvân olarak intikal etmiş olan gruptur, bunların arasındaki adaletin oluşmasından sonra Cenâb-ı Hakk onlara “toprak olun diyecek” ve onlar toprak olup gidecekler ve asıllarına dönecekler çünkü rahmâniyetle ilgileri olmadığı için sadece bu dünya için halkedildiklerinden bunun gereği yerine gelecek. Bunların durumlarını gören ikinci grup “yâ leytenî küntü tûrâba” yâni “keşke toprak olsaydık” (Nebe, 78/40) diyecekler fakat böyle bir şey onlar için söz konusu olmayacak ve âzab ile mükâfat yerini bulacaktır. 

Başka insânlar ile alay edenler zâten şu anda bu maymunluk hâlini oynuyorlar, âhirette bu oluşum kendilerinde asli olarak çıkacak. Cenâb-ı Hakk ben size Rahmân ismini verdim siz onu Kahhar’a çevirdiniz diyecek. İşte sapmış olanlarda bu kendi esmâi ilâhîyyesini gerektiği gibi kullanamayarak ortaya çıkarması gereken Hâdi, Velî (v.b.) isimleri ortaya çıkarmadan bunların zıttı olan isimler üzerinde yaşantılarını sürdürenlerdir.[44] “ İz- -T-B- ”

Hadîs-i şerif’te “cennet ehli birbirlerini ziyaret ederler, ve cehenneme nazar ediyorum birbirlerine havlarlar” diyor. Havlama, hangi hayvanın vasfı malûmdur. . Demek ki, cehennem ehlinden bir kısım, insanlık vasfından çıkıp hayvanlık vasfına giriyorlar. mahşerde insanların bazıları hayvan sureti üzere gelecekler. Dünyada insan fıtratı üzere yaşamış ama özü batını hayvan ahlâkında olduğu için, hangi hayvanın ahlâkında ise, kurt köpek domuz gibi afedersiniz, işte o suret üzere gelecekler. 

Mahşerde üç türlü mahşer gurubu olacak. 

Birincisi. Dünyaya İnsan olarak gelmiş, insan gibi yaşamış, ve insan gibi ölmüş olanlar. Gene mahşere insan sûretindeki halleriyle gelecekler. 

İkincisi. Dünyaya insan olarak gelmiş, fakat emirleri dinleme-miş, ve hayvanlık mertebesinde yaşamış, ve öyle ölmüş, onlarda hangi hayvan ahlâkında yaşamış ise, o hayvan suretine benzer bir sûretle geleceklerdir. 

Üçüncüsü ise. Dünya ya hayvan olarak gelmiş, hayvan olarak gitmiş olanlar, gene kendi hayvan sûretleri ile gelecek olanlardır. Bunların hesapları görüldükten sonra onlara, toprak olun denecek onlarda hemen toprak olacaklar çünkü onların emir ve nehiy mes’uliyetleri olmadığı için ahiretleride yoktur. 

Ancak burada bir istisnâ vardır. Dünya da hayvan olarak yaşayan, ama mübarek insanlara özel olarak yardımları dokunmuş olan, (10) hayvan cennete gidip cennet ehli olacaklardır. 

---------------

Bu husustan da bizim için çıkarılacak dersler vardır. Aklı olma-yan bir hayvanın hissiyatı ile yaptığı bir iyiliği dahi zayi etmeyen Hz. Allah, elbette ki insanların da hiç bir amelini zayi etmeyecek ve muhakkak mükafatını verecektir.

İşte müstesna olarak Cennet’e girecek 10 hayvan şunlardır:

1- Salih aleyhisselâmın devesi,

2- İbrahim aleyhisselâmın danası,

3- İsmail aleyhisselâmın koçu,

4- Musa aleyhisselâmın sığırı,

5- Yunus aleyhisselâmın balığı,

6- Üzeyr aleyhisselâmın merkebi,

7- Süleyman aleyhisselâmın karıncası,

8- Ve yine Hz. Süleyman’ın Belkıs'a gönderdiği Hüdhüd,

9- Eshab-ı Kehfin Kıtmir’i/köpeği,

10- Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) devesi Kusva. Mekke’den Medine’ye onun sırtında hicret etmişlerdi. 

MollaCami.Net. 

---------------

İşte onların toprak olduklarını gören. İkinci kısım, insan türünden dönüşen hayvanlar. (Ya leyteni küntü türaba/ne olaydı keşke bizde bunlar gibi toprak olsaydık) (78/40) diyeceklerdir, ancak iş işten geçmiştir. ve ne hazin bir sondur. Allah (c.c.) korusun. 

Bakın burada çok açık olarak, Hârise hayvanlar ahlâkının toplu olarak, bir bölümünü görmüştür. 

Diğer bölümleri görmemiş, görmüş olsa bir kısmı kurt, bir kısmı çakal, diye söylerdi. Yani köpek ağırlıklı gurubu görmüş, o mertebeyi gördüğü, o düzeyi görmüşte onu ifade ediyor. Bunu inkâr etmek mümkün mü? Değil Efendimiz diyebilirdi, orada insanlar var burası yanlış, gördüğün hayali diyebilirdi. Ama bakın Efendimiz görülen şeyleri, belirtilen ifadeleri tasdik ediyor. 

Ve arkadan hemen Efendimiz (s.a.v.) buyurdular ki... “doğru söyledin,” bakın tasdik bu. Eğer orada bir yanlışlık olsa idi, böyle değil doğru değil derdi. Bakın ne kadar açık doğru söyledin, arkadan da “sus fâş etme” Bu bize kadar gelmişse zâten fâş edilmedik yeri kalmamıştır. 

Ama bu tür hadisler, şeriat mertebesi itibari ile geri plâna alınmıştır. Neden? Çünkü işin içinden çıkılamamış da ondandır. Bir taraftan, cennette cehennemde hiç bir şey yok diyor, ama hadiste peygamber efendimizin beyanları şunlar şunlar var, hükmü çıkınca bunları bağdaştıramıyor. Aklı da almayınca bağdaştıramayınca, o zaman onu geriye çekiyor, onun hükmü ile amel etmiyor. Kendisine neresi kolay gelirse onunla amel ediyor. Diğer bir ifade ile dinin bazı bölümlerine inanıyor ve bazı bölümlerine inanmıyor. O da farkında olmadan gaflet hükmüne giriyor. 

Çünkü Kur’ân-ı Kerîmin bazı bölümlerine inanıp, bazı bölümlerine inanmayanlar, inkarcı din dışı olarak belirtiliyorlar. Biz dinin içinde kendimizi âlim zannediyoruz, âyetlerin bazılarını tasdik ediyoruz, bazılarını tasdik etmiyoruz, susuyoruz susmakta tasdik etmemektir. Kabullenmemektir. Kabullendim diyemiyor, yani bu âyet-i kerîme bu ma’nâyı ifade eder diyemiyor, sukût ediyor susuyor. Ve Efendimiz “sus fâş etme” diye belirtiyor.[45] 

“ İz- -T-B- ”

---------------

Diyanet Meali: 

(78/40) - Şüphesiz biz sizi, kişinin önceden elleriyle yaptıklarına bakacağı ve inkârcının, "Keşke toprak olaydım!" diyeceği günde gerçekleşecek olan yakın bir azaba karşı uyardık. 

---------------

Bu âyet-i kerîme de çok ibretliktir, başımıza gelebilecek halleri daha bu günden tedbir alalım diye Rabb-imiz açıklamakta ve uyarmaktadır. 

Ahirette insan nesli-sülâlesi iki tür olarak mahşere çıkacaktır. Hayvanlar ise oldukları gibi çıkacaktır onların kendi aralarındaki hesaplaşmaları bitince, “onlara toprak olun” denecek onlarda toprak olup asıllarına dönüşeceklerdir. 

İnsan neslinin biri, dünya da insan olarak Allah-ın kuralları içinde yaşamış, dünyada yaşlandığı zaman en son hangi şekilde ölmüşse ahirete gene aynı o insan suretinde gelecektir. Başka türlü gelirse tanınması mümkün olmaz. Eğer tanınması mümkün olmazsa hesap kitapta olmaz. 

Diğer insan türü ise, dünyada sureta insan olarak yaşamış ancak ahlâkı hangi hayvan ahlâkı ağırlığında ise yüz hatları o hayvan türüne benzeyerek çıkacaktır. İşte bu amelleri yüzünden büyük pişmanlık duyacaktır. Hayvanların toprak olup gittiklerini görünce kendiside. 

“yâ leytenî kuntu turâbâ.” "Keşke ben de toprak olaydım!" 

Diyecektir. Ancak baştan insan nesli-sülâlesi olarak halkedilmiş olduğundan toprak olamayacak ve yaptıklarının karşılığını görecektir. [46] “ İz- -T-B- ”

---------------

 İbadet ehli dahi olsak ibadet nefsimiz için olur. Cennet için cennette nefsimize pay çıkarmak için olur. Allah rızası için değildir. Ağzımız Allah rızası için der ama nefsimiz benim rızam için der. Cehennemden kaçar neden, nefsi yanmasın diye, dünyada yaşayamadıklarını cennette yaşamak için hep cennet arzusundadır. İşte bu birinci mertebedeki hamdın karşılığı olan şükür mertebesinde al gülüm ver gülüm gibidir. Nefs-i Emmarede yaşayan kişi hep kendini haklı görür, oh ne iyi yaptım sen buna layıktın zaten işte şöyle şöyle yaptım da ağzının payını veriverdim sen de gördün ya. 

 Bunlar hep nefs-i Emmarenin işleridir. Burada eğitim almaya başlayan kimse, nefs-i emmarede eğitim almaya başlayan kimse yavaş yavaş yapmış olduğu ibadetlerle kendindeki bu aşırı halleri sivrilikleri törpülemeye başlar, nefs-i emarenin dizginlerini çekmeye başlar yavaş yavaş, bazı şiddetli arzularına da karşı gelir, onları keser, onları yapmamaya başlar, işte bu hal kendisinde zuhura geldikçe manasında da bu halleri misallerle yaşamaya başlar. Yani bu yaşantı hem mana âleminde hem de zahir âlemindeki yaşamında tahakkuka başlar. 

Ondan sonra artık hoş görmeye başlar, daha yumuşak davranmaya başlar, karşısındakine de biraz haklılık payı verir, yapsa da “ben yanlış yaptım keşke yapmasaydım diye levm etmeye başlar kendini yani kendini suçlamaya başlar, neden yaptım neden ettim diye. İşte emmare ile levvame arasındaki fark budur, birisinde kati olarak kendisinin haklı olduğunu savunması ama ikincide bu işi yanlış yaptım bir daha yapmayayım diye düşünür, yapar ama yaptığına pişman olur. Levvamenin hali budur, orada görülecek olan zuhuratlar vardır o zuhuratlar görüldükten sonra o kişinin yolu açılır hadi bakalım bundan sonra senin hedefin mülhimedir der. Peki mülhimeye geldiği zaman o kişideki halet-i ruhiye nasıl olması lazımdır, bunlar hep bir yoldur, yağmurlu havada giderken kişi üstüne yağmurluk alır, güneş aştığı zaman ya şemsiye alır yahut yağmurluğu çıkarır, korunmak ister yani her hava şartlarında tedbirini alır. Çünkü değişiklik vardır, işte her nefis mertebesinde geçtiğinden değişik idrake sahip olduğundan değişik yaşantıları yaşaması gerekiyor. Güneş açınca nasıl başka yaşantı yağmur yağınca sis olunca başka yaşantı, başka yaşantılar olmasa bu mertebeler zaten olmaz şeriat mertebesi herkes namazını kılar kalkar, işimiz biter.

Ama büyüklerimiz bu sistemleri oluşturmuşlar, bunların bir sistemi var, sistemin de bir yaşantısı var demektir. İşte emmaredeki yaşantı kendini mutlak olarak haklı görmektir. Burası insanlık mertebesine daha ayak atma mertebesi değildir, yani burada emare de yaşayan insan suret olarak insan olmakla birlikte insan vasfına daha ulaşmamış namzettir. يَالَيْتَنِى كُنْتُ تُرَابًا 78/40 onların altında bir vaziyettedir. اُولۤئِكَ كَالاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّ 7/179 hükmünde olan nefs-i emmare sahipleridirler Allah etmesin. Yalnız bu âyet orada ısrar edenleredir, ama onlara yol açıktır, mutlaka orada kalacak demek değildir, eğer eğitimini sürdürür çalışmalarını devam ederse o halden kurtulur insanlık mertebesine adım atar bu işler mülhime de başlar. Çünkü emmare levvame de hep mücadele vardır, hayvanlık mertebesinde hep boğuşma vardır oralarda, mülhime mertebesinin yarısı eksi yarısı da artıdır. Çünkü orada ilham ile evham birlikte gelir. İşte en çok ayağın kaydığı yerlerin başlangıcı burasıdır, mülhime mertebesidir.

Neden; evham ile ilham karışık gelir, ama diğer mertebelere göre batıni âlemde faaliyet başladığından dış âlem ile temas kurmaya başladığından yani kendi dışında bir şeyler artık olmaya başladığında yani antenleri faaliyete geçtiğinden radarları küçük çapta da olsa alıcıları faaliyete geçtiğinden alış başlar, bunların bir kısmı ilham, bir kısmı da evham olur. Yani kendi hayalinden nefsinden kaynaklanan değişik oluşumlar meydana gelir, veya dış tesirlerden ismini söylemiyelim o dış tesirlerden veriler almaya başlar. İşte burası çok sakıncalıdır, yalnız buradan çıkılması mümkün değildir. 

İşte gerçek tarikat ehli insana bu hayatları yaşatır. Oralardan geçirir, tutar elinden gel bakalım ne geldi sana tabi o kişi varidatlarını anlatacaktır, şunu gördüm şunu gördüm şöyle hal geldi şöyle düşünce geldi. O zaman diyecektir ki bu düşünceyi at, bu evhamdır, bu düşünceyi tatbik et, bu ilhamdır, diye evham hangisi ilham hangisi ayıracak olan kişi onu ayırtır, oradan salimen geçirtir, eğer öyle bir ölçüsü elinde yoksa yani değerlendiricisi yoksa elinde ilhamları evham, evhamları da ilham hükmü içerisine girer. Bir daha da onun içinden çıkması da çok zordur. 

Orayı da belirli çalışma ve yaşantıdan sonra geçince, bu sefer mutmaine mertebesine ulaşır kişi ki burada rahatlama olur artık o başlardaki emmarenin mücadelesi levvamenin mücadelesi sulha dönüşür. O zaman teslimiyete dönüşür, nefs-i emmare dediğimiz o güç kendisini tanımış olur, sen kendini tanırsan ben kendimi tanırsam emmareyi de tanıyacağım, levvameyi de tanıyacağım, yani kendimi tanıyacağım, o benim hep mertebelerim, hepimizin mertebeleridir onlar, bizlerden ayrı şeyler değildir, hepimizde mevcut ama gizlide kalmış, varlığımızın parçalarıdır. 

Şimdi nefs-i emmareyi böyle eğittikten sonra yapılan işlerin de nefs-i emarenin lehine olduğunu nefs-i emmare de anladıktan sonra senin en büyük yardımcın nefs-i emmare olur. Bakın burada sistem ne kadar değişti, işte gerçek irfaniyet yolu bunda eksi güçleri faaliyete geçirmek artı güçler olarak kullanmaktır. Şimdi ne oluyor emmare levvame mülhime mertebelerinde nefs-i emmare o vücut arabasını tarikat yolunda geriye doğru çekerken kendi istediği istikamette bu bedeni kullanmayı zorlarken sonra yapılan işlerin gerçek ve iyi niyetle gelecekte ve halde kendi menfaatine ait olduğunu ona anlattığımız zaman o zaman emmarelikten soyunup sana yardımcı olacaktır.[47] “ İz- -T-B- ”

---------------

Böylelikle NEBE’ sûresi çalışmamızın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Okuyucuların azami istifa etmelerini idrak ve feyiz kapılarının açılarak, Hakk’ın gerçekliğini, idrak edenlerden olmak niyazıyla… “Haza min fadli Rabbihi”. Rabbimin fazlındandır. Bu vesile ile bu çalışmada İz-Efendi Babamızın maddi-mânevi yardımlarını yanımızda hissettiğimizden, kendisine minnettarız. İz-Efendi Babamız ve gayri de memnun olur, İnşealllah… Herkese başarılar diler, Rabbü-l erbab’ımın “Allah-Cami” Zât ismine sığınır, verdiği imkan ve diğer bütün lütuflarından dolayı hamd ederim.

--------------- 

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR” 

ÜSKÜDAR/İSTANBUL 03-05-2026

---------------

Terzi Baba Kitapları 

 Baskısı olan kitaplar. 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

3) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri

4) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" (Osmanlıca'dan Çeviri)

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân 

8) Tuhfetü'l Uşşâki (Osmanlıca'dan Çeviri)

9) Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet

10) Kelime-i Tevhîd

11) Vâhy ve Cebrâil

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

13) (13) On Üç ve Hakîkat-i İlâhiyye

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

16) Divan (3)

19) Sûre-i Feth ve Fethin Hakîkatleri

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

22) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (12) Yûsuf Sûresi

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

35) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Fâtiha Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

41) İnci Tezgâhı

49) (36) Yâ-Sin Sûresi

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed Rasûlüllah (s.a.v.)

63) İnci Mercan Tezgâhı: Düşündürücü Nükteler

67) (67) Mülk Sûresi

68) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Namaz Sûreleri 

69) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (2) Namaz Sûreleri

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

95) Terzi Baba (8) (19/53)

96) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (41) Fussilet Sûresi

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

118) (52) Tûr Sûresi ve M. Nusret Tura Hz.

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

177) Necdet Ardıç'ın Tasavvuf Anlayışında Seyr ü Süluk Mertebeleri (İlâhiyat Tezi)

213) 1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214) 2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

---------------------------------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

---------------------------------------------

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem (a.s.)

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

---------------------------------------------

Terzi Baba kitapları sıra listesi

KAYNAKÇA

 

1. KUR'ÂN VE HADîS

2. VEHB : Hakk'ın hibe yoluyla verdiği ilim.

3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi'i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu'l Hikem ve sohbetlemizden müşâhede ile toplanan ilim.

 

(Gönülden Esintiler) 

 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

3) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri

4) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" (Osmanlıca'dan Çeviri)

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân

8) Tuhfetü'l Uşşâki (Osmanlıca'dan Çeviri)

9) Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet

10) Kelime-i Tevhid

11) Vâhy ve Cebrâil

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

13) (13) On Üç ve Hakîkat-i İlâhiyye

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

16) Divan (3)

17) Kevkeb: Kayan "Yıldız"lar

18) Hz. Peygamberimiz Efendimizi Rû'ya-da Görmek 

19) Sûre-i Feth ve Fethin Hakîkati

20) Terzi Baba Umre Dosyası (2009)

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

22) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (12) Yûsuf Sûresi

23) İbretlik "Değmez" Dosyası

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

25) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (1) Köle Ve İncir Sepeti

26) Bir Zuhûrât'ın Düşündürdükleri: Tenzîh, Teşbîh, Tevhîd

27) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (2) Genç ve Kıymetli Elmas

28) Kur'ân-ı Kerîm'de Tesbîh ve Zikir

29) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (27) Karınca-Neml Sûresi

30) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (19) Meryem Sûresi

31) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (18) Kehf-Mağara Sûresi

32) Terzi Baba (3) İstişare Dosyası 

33) Terzi Baba Umre Dosyası (2010)

34) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (3) Bakara "İnek" Hikâyesi

35) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Fâtiha Sûresi

36) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (2) Bakara Sûresi

37) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (53) Necm-Yıldız Sûresi

38) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (17) İsra Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

40) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (3) Âl-i İmrân Sûresi

41) İnci Tezgâhı

42) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (4) Nisâ Sûresi 

43) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (5) Mâide Sûresi 

44) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (7) A'râf Sûresi 

45) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (14) İbrâhîm Sûresi 

46) Salat - İngilizce

47) Salat - İspanyolca

48) İrfan Mektebi - Fransızca

49) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (36) Yâ-Sin Sûresi

50) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (76) İnsân Sûresi

51) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (81) Tekvîr Sûresi

52) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (89) Fecr Sûresi

53) Mehmet Hazmi Tura (Yüksek Lisans Tezi)

 54) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Beled-Şems-Leyl-Duhâ İnşirâh-Tîn (90-95) Sûreleri 

55) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (28) Kasas Sûresi

56) İrfan Mektebi Şerhi - Fransızca

57) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (20) Tâ Hâ Sûresi

58) Muhyiddin-i Arabî - Mir'ât-ül İrfan ve Şerhi

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ-Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ-Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed-Rasûlüllah (s.a.v.)

62) Bir Hikâye Birçok Yorum: (4) Bir Ressam Hikâyesi

63) İnci Mercan Tezgâhı: Düşündürücü Nükteler

64) Ölüm Hakkında: Kıyam'et

65) Reşahat'tan Birkaç Bölüm'ün Şerh/Sohbet ve Yorumları

66) Abdulkâdir Geylâni - Risâle-i Gavsiyye Şerhi

67) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (67) Mülk Sûresi

68) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Namaz Sûreleri-(1) 

69) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Namaz Sûreleri-(2)

70) Yehova Şahitleri ile Mülâkat

71) Mübarek Geceler ve Bayramlar - Fransızca

72) Îmân ve Îkân

73) Celâl Cemâl Celâl: İbretlik Bir Dosya Daha (3)

74) Terzi Baba Umre Dosyası (2012)

75) Mahmut Şebüsteri - Gülşen-i Raz ve Şerhi

76) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (5) Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler Hikâyesi

77) Aşk ve Muhabbet Yolu: M. Nusret Tura

78) A'yân-ı Sâbite: Kazâ Ve Kader

79) Terzi Baba (4) İstişare Dosyası

80) Terzi Baba (5) İstişare Dosyası

81) Hayâl Vâdîsi'nin Çıkmaz Sokakları 

82) Mektuplarda Yolculuk - M. Nusret Tura

83) Terzi Baba Umre Dosyası (2013)

84) Nusret Tura - Vecizeler Hikâyeler

85) Nusret Tura - Tasavvufda Aşk ve Gönül

86) Terzi Baba (6) İstişare Dosyası

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

89) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (6) Her Şey Merkezinde Mi?

90) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-1) Şerhi

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

92) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (2) Şerhi

93) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân - İngilizce

94) İbretlik Bir Hikâye Daha - Mescid-i Dırar. Kubbetu'l

 Kara.

95) Terzi Baba (8) (19/53)

96) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (41) Fussilet Sûresi

97) Terzi Baba Umre Dosyası (2015)

98) Solan Bahçenin Kuruyan Gülleri 

99) Terzi Baba (9) İstişare Dosyası

100) İrfan Mektebi Ve Şerhi - İspanyolca

101) Bosna Hersek Seyahati Dosyası

102) İrfan Mektebi Ve Şerhi - İngilizce

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

105) Cemo ve Farko

106) Terzi Baba Umre Dosyası (2016)

107) Vahy ve Cebrâîl - Fransızca

108) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (1) - Peygamberimizi Ru'ya-da Görmek

109) Tasavvufî Îzâhlar

110) (19-53) Şeker Risalesi

111) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" Şerhi

112) Bir Kardeşin Soruları ve Cevapları

113) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-2) Şerhi

114) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-3) Şerhi

115) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-4) Şerhi

116) Kudüs Seyahati Dosyası

117) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-5) Şerhi

118) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (52) Tûr Sûresi ve M. Nusret Tura Hz.

119) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (01) Âdem Fassı

120) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (02) Şit Fassı

121) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (03) Nuh Fassı

122) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (04) İdris (05) İbrahim Fassı

123) Mahmut Şebüsteri - Gülşen-i Raz (2) - Terzi Baba Şerhinin Tamamı

124) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Satıh İnce

125) Terzi Baba Umre Dosyası (2018)

126) Ben'deki Terzi Babam (1) - Murat Cağaloğlu

127) Ben'deki Terzi Babam (2) - Murat Cağaloğlu

128) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaf Dağı Ve Zümrüd-ü Anka

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

130) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kilise Çanları

131) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: 53. Âyetleri ve Terzi Baba

132) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaner Yiğido

133) Muhtelif İrfan Sohbetleri (1)

134) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (2)

135) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (3)

136) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (4)

137) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (5)

138) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (6)

139) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (7)

140) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (8)

141) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (9)

142) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (10)

143) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (11)

144) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (12)

145) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (13)

146) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (14)

147) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (15)

148) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (16)

149) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (17)

150) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (18)

151) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (19)

152) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (20)

153) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (21)

154) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (22)

155) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (23)

156) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (24)

157) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (25)

158) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (26)

159) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (27)

160) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (28)

161) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (29)

162) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30)

163) Esmâ-i hüsnâ (1) - M. Nusret Tura Hz.

164) Esmâ-i hüsnâ (2) - M. Nusret Tura Hz. - Fütuhat ve Müşâhedeleri

165) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (75) Kıyamet Sûresi

166) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-6) Şerhi

167) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-7) Şerhi

168) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetlerden Seçmeler (31)

169) İbretlik Bir Hikâye Daha - Usta'dan Çırağına Tavsiyeler

170) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (4) - Terzi Baba'nın Görüldüğü Zuhuratlar

171) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (5) - Yoruma Açık Eğitim Zuhuratları

172) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (6) - Tuzak-Mekr-Hileli Zuhuratlar

173) Terzi Baba Umre Dosyası (2020)

174) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (83) Mutaffifin Sûresi

175) Mübarek Geceler Ve Bayramlar - İspanyolca

176) Korona Virüs'ün Düşündürdükleri

177) Terzi Baba, "14-İrfan Mektebi" Tezi

178) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (84) İnşikak Sûresi

179) 13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan Mektebi

180) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem - A- Mukaddime

181) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem - B- Ayniyet ve Gayriyyet

182) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (06) İshak Fassı

183) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (07) İsmail (08) Yakup Fassı

184) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (09) Yusuf Fassı

185) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (10) Hud Fassı

186) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (11) Salih (12) Şuayb Fassı

187) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (13) Lut (14) Üzeyir Fassı

188) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (15) İsa Fassı

189) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (16) Süleyman (17) Dâvud (18) Yunus (19) Eyyüb Fassı

190) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (20) Yahya (21) Zekeriyya Fassı

191) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (22) İlyas (23) Lokman (24) Harun-Fassı

192) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (25) Musa (26) Halid Fassı

193) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (27) Muhammed-Fassı

194) Silsile-i Uşşakiyye

195) Terzi Baba-Özel, Kütüphane ve Müze Arşivi

196) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Üç Silahşörler

197) Dur Rabb'ın Namaz Kılıyor (1)

198) Ramazan ve Oruç

199) İrfan Mektebi-Ders Târif Sıralaması

200) Dur Rabb'ın Namaz Kılıyor (2)

201) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (1)

202) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (2)

203) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (3)

204) Kur'ân-ı Kerîm'de Nefs Âyetleri 

205) Zekât ve İnfak 

206) Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207) 68-Kalem-sûresi-

208) Naz-Makâmı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209) 4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210) 6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211) Terzi Babam'dan esintiler. Muhtelif konular. 

212) 2023-Umre dosyası.

213) 1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214) 2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215) 86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Sûresi. 

216) Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217) 85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Sûresi. 

218) 8-5- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Cem-Cemâli..

219) 87-88-18-Ku-Ker-Yol-A’la-Gaşiye-Sureleri.

220) 61-19- Ku-Ker-Yol-Saff Suresi. 

221) 8-20- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Murat-Derûni.

222) Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-Mübarek-geceler-bitirme tezi- 

223) 6-En’Âm Suresi. Murat-Derûni.

224) 9-4-Tevbe Suresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

225) 10-Yunus Suresi.

226) 11-Hud Suresi Nihal Manaz.

227) 9-21-Tevbe Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

228) 10-Yunus Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

229) 2-Terzi Babam’dan esintiler. Selim Çoban.

230) 16-34-Ku-Ke-Yol- Murat Derûni.Cağaloğlu.

231) 5-6-Ku-Ke-Yol- Hicr-Suresi-Cem-Cemali. 

232) 31-Ku-Ke-Yol-Lokman-Suresi. T.B.

233) 21-26-Ku-Ke-Yol-Enbiya-Suresi. Murat Derunî. 

234) 22-27-Ku-Ke-Yol-Hac-Suresi. Murat Derunî. 

235) 25-29-Ku-Ke-Yol-Furkân-Suresi. Murat Derunî. 

236) 24-24-Ku-Ke-Yol-Nûr-Suresi. Murat Derunî.

237) 29-35-Ku-Ke-Yol-Ankebût-Suresi. Murat Derunî.

238) 26-39-Ku-Ke-Yol-Şu’ara-Suresi. Murat Derunî.

239) 23-7-Ku-Ke-Yol-Mü’minûn-Suresi. T.O.Cem Cemâlî.

240) Canan Çalışkan, T.B. salât-namaz yüksek lisans tezi.

241) Mustafa safi Efendi-Abdürrezzak tek. 

242) 30-36-Ku-Ke-Yol-Rûm-Sûresi. Murat Derûnî.

243) 33-25-Ku-Ke-Yol-Ahzab-Sûresi. Murat Derûnî.

244) 35-37-Ku-Ke-Yol-Fâtır-Sûresi. Murat Derûnî.

245) 10-Ku-Ke-Yol-Yunus-Sûresi-2- Yusuf-Ramazan Yücel. 

246) 34-5-Ku-Ke-Yol-Sebbe-Sûresi. Şerif kır. ÇHU. 

247) 37-40-Ku-Ke-Yol-Sâffât-Sûresi. Murat Derûnî.

248) 38-5-Ku-Ke-Yol-Sâd-Sûresi. Abdürrezzak tek-Muhtefi.

249) 40-42-Ku-Ke-Yol-Mü’min-Sûresi. Murat Derûni. 

250) 42-38-Ku-Ke-Yol-Şûrâ-Sûresi. Murat Derûni. 

251) 47-28-Ku-Ke-Yol-Muhammed-Sûresi. Murat Derûni. 

252) 43-43-Ku-Ke-Yol-Zuhruf-Sûresi. Murat Derûni. 

253) 49-41-Ku-Ke-Yol-Hucurat-Sûresi. Murat Derûni. 

254) 50-32-Ku-Ke-Yol-Kaf-Sûresi ve Mustafa Hilmi Sâfî. 

Murat Derûni. 

255) 13-Ku-Ke-Yol-Ra’d-Sûresi. Ozan sanlı Şentürk.

256) 32- Ku-Ke-Yol-Secde Sûresi. Muharrem Halil İz.

257) 39- Ku-Ke-Yol-Zümer Sûresi. Cem Demiroğlu.

258) 44- Ku-Ke-Yol-Duhan Sûresi. Murat Derûni. 

259) 45- Ku-Ke-Yol-Câsiye Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

260) 51- Ku-Ke-Yol-Zâriyât Sûresi. Murat Derûni. 

261) 54- Ku-Ke-Yol-Kamer Sûresi. Murat Derûni. 

262) 56- Ku-Ke-Yol-Vâkıa Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

263) 57- Ku-Ke-Yol-Hadid Sûresi. Murat Derûni. 

264) 58- Ku-Ke-Yol-Mücadele Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

265) 59- Ku-Ke-Yol-Haşır Sûresi. Murat Derûni. 

266) 60- Ku-Ke-Yol-Mümtehine Sûresi. Murat Derûni. 

267) 46- Ku-Ke-Yol-Ahkâf Sûresi. Muharrem Halil İz.

268) 62- Ku-Ke-Yol-Cuma Sûresi. Murat Derûni. 

269) 63- Ku-Ke-Yol-Münâfikûn Sûresi. Ozan sanlı Şentürk.

270) 64- Ku-Ke-Yol-Tegabün Sûresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

271) 65- Ku-Ke-Yol-Talâk Sûresi Yusuf-Ramazan,Yücel. 

272) 66- Ku-Ke-Yol-Tahrim Sûresi. Cem Demiroğlu.

273) 69- Ku-Ke-Yol-Hakkâ Sûresi. Murat Derûni. 

274) 70- Ku-Ke-Yol-Mearic Sûresi. Murat Derûni. 

275) 71- Ku-Ke-Yol-Nuh Sûresi. Murat Derûni. 

276) 72- Ku-Ke-Yol-Cin Sûresi. Murat Derûni. 

277) 73- Ku-Ke-Yol-Müzzemmil Sûresi. Murat Derûni. 

278) 74- Ku-Ke-Yol-Müddessir Sûresi. Murat Derûni. 

279) 44- Ku-Ke-Yol-Duhân Sûresi. Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

280) 46- Ku-Ke-Yol-Ahkaf Sûresi. Muharrem Halil İz.

281) 77- Ku-Ke-Yol-Mürselât Sûresi. Murat Derûni. 

282) 78- Ku-Ke-Yol-Nebe’ Sûresi. Murat Derûni. 

------------------------- 

Altı peygamber serisi 

------------------------- 

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ-Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ-Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed-Rasûlüllah (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi

------------------------- 

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

32) Terzi Baba (3) İstişare Dosyası 

79) Terzi Baba (4) İstişare Dosyası

80) Terzi Baba (5) İstişare Dosyası

86) Terzi Baba (6) İstişare Dosyası

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

95) Terzi Baba (8) (19/53)

99) Terzi Baba (9) İstişare Dosyası

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

108) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (1) - Peygamberimizi Ru'ya-da Görmek

109) Tasavvufî Îzâhlar

110) (19-53) Şeker Risalesi

126) Ben'deki Terzi Babam (1) - Murat Cağaloğlu

127) Ben'deki Terzi Babam (2) - Murat Cağaloğlu

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

131) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: 53. Âyetler ve Terzi Baba

165) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (75) Kıyamet Sûresi

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi 

-------------------------

25) (1) Köle ve İncir Sepeti

27) (2) Genç ve Kıymetli Elmas

34) (3) Bakara "İnek" Hikâyesi

62) (4) Bir Ressam Hikâyesi

76) (5) Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler Hikâyesi

89) (6) Her Şey Merkezinde mi? Hikâyesi

------------------------- 

Dîvanlar serisi 

------------------------- 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

16) Divan (3)

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi

------------------------- 

17) Kevkeb: Kayan "Yıldız" lar

23) İbretlik "Değmez" Dosyası

73) Celâl Cemâl Celâl: İbretlik Bir Dosya Daha (3)

81) Hayâl Vâdîsi'nin Çıkmaz Sokakları 

94) İbretlik Bir Hikâye Daha - Mescid-i Dırar. Kubbetu'l

 Kara.

98) Solan Bahçenin Kuruyan Gülleri 

105) Cemo ve Farko

112) Bir Kardeşin Soruları ve Cevapları

124) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Satıh İnce

128) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaf Dağı Ve Zümrüd-ü Anka

130) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kilise Çanları

132) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaner Yiğido

169) İbretlik Bir Hikâye Daha - Usta'dan Çırağına Tavsiyeler

196) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Üç Silahşörler 

201) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (1)

202) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (2)

203) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (3)

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

------------------------- 

2) Hacc Divanı

20) Terzi Baba Umre Dosyası (2009)

33) Terzi Baba Umre Dosyası (2010)

74) Terzi Baba Umre Dosyası (2012)

83) Terzi Baba Umre Dosyası (2013)

97) Terzi Baba Umre Dosyası (2015)

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

106) Terzi Baba Umre Dosyası (2016)

125) Terzi Baba Umre Dosyası (2018)

173) Terzi Baba Umre Dosyası (2020)

212) Terzi Baba Umre dosyası (2023)

------------------------ 

Îmânın beş şartı kitapları

------------------------- 

2) Hacc Divanı

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân

10) Kelime-i Tevhid

72) Îmân ve Îkân

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

198) Ramazan ve Oruç

205) Zekât ve İnfak

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

------------------------ 

46) Salat - İngilizce

47) Salat - İspanyolca

48) İrfan Mektebi - Fransızca

56) İrfan Mektebi Şerhi - Fransızca

71) Mübarek Geceler ve Bayramlar - Fransızca

93) İslam, İman, İhsan, İkan - İngilizce

100) İrfan Mektebi ve Şerhi - İspanyolca

102) İrfan Mektebi ve Şerhi - İngilizce

107) Vahy ve Cebrâîl - Fransızca

175) Mübarek Geceler ve Bayramlar – İspanyolca

199) 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

209) 4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210) 6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

----------------------- 

Hakkımızda yapılan yüksek lisans tezi kabul edilmiş kitaplarımız.

53) Hazmi Tura: Marmara Üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü ilahiyat ana bilim dalı Tasavvuf bilim dalı. Fatma Sena Yönlüer. “2010-İstanbul.

103) Terzi Baba Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyyat fakültesi yüksek lisans tezi. Serkan denkçi. “2019-Bursa”

177) Terzi Baba, Tekirdağ Namıkkemal İniversitesi İlâhiyat fakültesi İlâhiyat bölümü bitirme tezi. “14-İrfan mektebi” tezi. Yavuz Burak Kır. “2019-Tekirdağ.

216) Nusret Tura, Bursa Uludağ İniversitesi yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel. “2024-Bursa.

222)Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-“Mübarek-geceler-“ kitabı bitirme tezi--“2022-Sakarya.

240) T.c. Üsküdar üniversitesi tasavvuf araştırmaları enstitüsü tasavvuf kültürü ve edebiyatı anabilim dalı necdet ardıç / Terzi baba’nın tasavvuf anlayışında namaz kavramı Canan Çalışkan yüksek lisans tezi. 2025 

------------------------

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2-3-4-5-6-7-8-9-10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

142-141-143-144-145-146-

------------------------ 

Kitaplar devâm ediyor şu an Yekün= (282+150=432)

-----------------------

Terzi Baba ilâhileri. 

Erler demine Nusret tura.

1) Meğer-Kürşat.

2) Candır Allah-Kürşat.

3) Canım Allah-Kürşat. 

4) Boş çevirme ellerimi-Kürşat. 

5) Çözdüm sırrını. Kürşat.

6) Nasihattır hep sözlerim. Kürşat.

7) Hakk-ı ister isen eğer. Kürşat.

8) Mevlâm seni özlerim. Kürşat.

9) Neler olmaz. Kürşat.

----------------------------- 

- Diyanet işleri başkanlığı, İslâm Ansiklopedisi… ↑

- https://www.yenisafak.com/nebe-amme-suresi-faziletleri-h-3662933 ↑

- Rahman Rahimin Adıyla şiirinden… ↑

- “Sûr”, üfürülmesi ile kıyametin kopacağı, mahiyeti bizce bilinmeyen bir tür boru demektir. ↑

- Diyanet Meali… ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Meali ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - İnsan-ı-Kâmil A.K.C.Cilt (1-kitap-5-şerhi- – Tasavvuf Serisi 117 - Sayfa 104… 

 Not=Bu hususta geniş bilgi, (9-Sure-i Rahmân) isimli kitabımızda mevcuttur dileyen oraya bakıbilir. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 01_Âdem-Fassı_Fusûsu’l-Hikem_ – Tasavvuf Serisi 119 - Sayfa 7… ↑

- Elmalı’lı Hamdi Yazır Tefsiri… ↑

- (bk. Aclunî, Keşfu'l-hafa, 2/312) ↑

- (el-Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, 2:29; İbn-i Hâcer el-Askalânî: "Senedli, vesikalı bir hadis değil derim" demiş, Ali el-Karî ise: "Mânâsı doğrudur" demiştir.) ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Kelimeyi Tevhid – Tasavvuf Serisi 10 - Sayfa 83… ↑

- 8/17 ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler –90-95-Beled-Tîn-Sûreleri – Tasavvuf Serisi 54– Sayfa 44… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler –90-95-Beled-Tîn-Sûreleri – Tasavvuf Serisi 54– Sayfa 47… ↑

- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler –90-95-Beled-Tîn-Sûreleri – Tasavvuf Serisi 54– Sayfa 47… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Cilt-2-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- – Tasavvuf Serisi 200 - Sayfa 238 ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 2-Gökyüzü İnsanları araştırması – Tasavvuf Serisi 214 - Sayfa 244 ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 1, Sayfa 265… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 3, Sayfa 31… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 7, Sayfa 24… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 1, Sayfa 436… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 9, Sayfa 575… ↑

- (el-Beydâvî, Envâru`t-Tenzîl, Beyrut (t.y.), I, 119). ↑

- (Buhârî, Cenâiz 83, Tefsîru sûre( 92 )3,4,5,7, Kader 4, Tevhîd 54; Müslim, Kader 6-8. Ayrıca bk. Tirmizî, Kader 3; İbni Mâce, Mukaddime 10) ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 2-Gökyüzü İnsanları araştırması – Tasavvuf Serisi 214 - Sayfa 245 ↑

- bk. 18/47; 20/105-107; 27/88; 101/5. ↑

- Fütûhât‑ı Mekkiyye, Fusûs’ül‑Hikem, Tedbîrât‑ı İlâhiyye ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - A-Füsusu'l-Hikem-mukaddime_ – Tasavvuf Serisi 180 - Sayfa 77… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 1, Sayfa 419… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 36- YAsin-Sûresi – Tasavvuf Serisi 49 - Sayfa 21… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 1-1998-2000-1-İzmir İrfan Sohbetleri- CD-1 – Tasavvuf Serisi 133 - Sayfa 106… ↑

- (12) Terzi Baba (1) Sayfa 358 ↑

- Fütûhât‑ı Mekkiyye “Cennet Halleri” Cennet’in ve kurtuluşun (mefâz) hakikati. ↑

- Cemal Külünkoğlu Meali ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 52-Kur'ân-ı kerîm'de yolculuk. TUR Suresi. – Tasavvuf Serisi 118 - Sayfa 86… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 2-Gökyüzü İnsanları araştırması – Tasavvuf Serisi 214 - Sayfa 261 ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - ER RAHMAN – Tasavvuf Serisi 09 - Sayfa 123… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 2-Gökyüzü İnsanları araştırması – Tasavvuf Serisi 214 - Sayfa 262 ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - ER RAHMAN – Tasavvuf Serisi 09 - Sayfa 124… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Vahy Cebrail – Tasavvuf Serisi 11 - Sayfa 269… ↑

- Bu satırları bitirirken dinlediğim haber kanalı reklama geçmiş ve …. …. 12 için şu sözleri nağme ediyordu. Haydi gel bizimle ol. Çıkalım bahçelere. Güzelim yeşillere, günlük yürüyüşlere. Haydi gel bizimle ol. Gülerek rekabete hem hoş sohbetlere. Yıldızlı gecelere çocukça eğlenmeye haydi gel. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 2-BAKARA.Sûresi– Tasavvuf Serisi 36 - Sayfa 269… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 5-MÂide-Sûresi – Tasavvuf Serisi 4 - Sayfa 73… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Îmân ve Îkân– Tasavvuf Serisi 72 - Sayfa 31… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 2-Gökyüzü İnsanları araştırması – Tasavvuf Serisi 214 - Sayfa 265 ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 1-1998-2000-1-İzmir İrfan Sohbetleri- CD-1 – Tasavvuf Serisi 133 - Sayfa 170… ↑
