# Nâziât Sûresi

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/naziat-suresi
**Sayfa:** 115

---

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

Terzi Baba Necdet Ardıç

İşârî Te’vîl ve Tefekkürü 

(79- Nâziât Sûresi)

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (283/79-57) 

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç

İşârî Te’vîl ve Tefekkürü

(79- Nâziât Sûresi)

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (283/79-57) 

 GÖNÜLDEN ESİNTİLER: 

 

وَالسَّابِحَاتِ سَبْحًا 

(79/3) “Ve-ssâbihâti sebhâ”

(79/3) Yüzüp yüzüp gidenlere,

KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç

İşârî Te’vîl ve Tefekkürü

(79-NÂZİÂT SÛRESİ)

Yazan ve Düzenleyen TERZİ OĞLU MURAT DERÛNİ 

İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (283/79-57)

NECDET ARDIÇ

TERZİ BABA

“ İz- -T-B- ” “Es Selâm En Necat”

Adres

Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin

Pehlivan Caddesi No: 31/3

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi

Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ

 (0533) 7973937

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

İçindekiler.................................................................(4)

Ön Söz…………………………………………………………………………………(5)

Nâzi’ât Sûresi Hakkında Genel Bilgiler…………………………….…(7)

Âyet (1/3)…………………………………………………………………………(12)

Âyet (4/7)…………………………………………………………………………(26)

Âyet (8/10)……………………………………………………………………….(59)

Âyet (11/13)…………………………………………………………………….(69)

Âyet (14/17)…………………………………………………………………….(82)

Âyet (18/20)………………………………………………………………….…(92)

Âyet (21/23)………………………………………………………………….…(97)

Âyet (24/26)……………………………………………………………………(108)

Âyet (27/29)……………………………………………………………………(110)

Âyet (30/32)……………………………………………………………………(112)

Âyet (33/35)……………………………………………………………………(114)

Âyet (36/39)……………………………………………………………………(117)

Âyet (40/42)……………………………………………………………………(120)

Âyet (43/46)…………………………………………………………………..(125)

Terzi Baba Kitabları Listesi ……………………………...............(130)

ÖN SÖZ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

Muhterem okuyucularım; her ne vesile ile elinize geçmiş olan bu kitabımızdan, İnşeallah Cenâb-ı Hakk’ın idrak vermesi ile en geniş şekilde faydalanmanızı temen-ni ederim.

Bu vesile ile evvelâ bütün okuyuculara bir ömür boyu sağlık, sıhhat ve gönül muhabbetleri ve gerçek ma’nâ da tasavvufî idrakler niyaz ederim. Bu dünya da en büyük kazanç burasını, bu âlemi şehâdet-i, gerçekten müşahede ederek yaşayıp geçirmek ve kendini tanımayı bilmek olacaktır. Kûr’ân-ı Kerîm’de (yolculuk) adlı İz-Terzi Baba sohbetleri ve kitaplarının bu hususta faydalı olabileceğini düşünüyorum, Bunlardan biri de konumuz olan “NÂZİ’ÂT” Sûresidir. İçinde bir hayli mevzular olan bu Sûre-i şerifin zâhir, bâtın nûrundan bu dünyada iken yararlanmaya gayret edelim. Cenâb-ı Hakk’tan bu hususta her kez için başarılar niyaz ederim.

Kûr’ân-ı Kerîm Allah-ın kelâmıdır ve zâhiri, beşerî Arap kavminin lisânı, bâtını ve hakikat-i ise, İlâh-î Arapça lisânı’dır. Ve bunu idrak etmek için de ayrıca İrfan ehli yanın da ayrı bir eğitim almak gerekmektedir. İşte böylece Kelâm-ı İlâhî yi hakikat-i itibari ile anlamak biraz daha mümkün olacaktır. Her bir Âyet-i Kerîmenin biçok mertebelerden anlatım ve izâhları vardır, Cenâb-ı Hakk İlâh-î kitabımızdan en geniş şekilde yararlanmamızı nasib eder İnşeallah. 

 “Memur mâzûrdur” düstûruyla üstlendiğim bu vazîfeyi, Terzi Baba’nın feyiz pınarından gönlüme akan ilhâmlarla yerine getirmeye çalıştım. Bu süreçte, âyetlerin hem zâhirî hem de bâtınî ma’nâlarını bir bütün olarak ele almaya özen gösterdim. Bununla birlikte, zâhirî tefsirler hâli hazırda çokça mevcût olduğundan, çalışmamın odak noktasını âyetlerin iç, derûnî, enfüsî ve bâtınî mânâları oluşturdu.

Ana metinlerin altına, numaralandırılarak dipnotlar şeklinde, konu, kelime sözlük açıklamaları ve kaynaklar 

gerektiği yerlerde müracaat ve bilgi için belirtilmiştir.

İrfâniyet yolunda desteğini esirgemeyen İz-Efendi Babam, Nüket Annem ve Eşim Serpil hanımlara teşekkür ederim. Cenâb-ı Hak razı olduklarından eylesin, inşallah. 

Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenle-nişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın ruhlarına, Nusret babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, Nüket annemin ve İz-Efendi babamın ruhaniyetlerine, ceddinin, ceddimin ve eşimin ceddinin ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır. 

“Murat DERÛNİ EN-NÛR”

ÜSKÜDAR/İSTANBUL

(24/04)-2026

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

EUZÛ BİLLÂHİ MİNEŞ ŞEYTANİR RACÎM

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

(سورة النازعات)

NAZİ’ÂT SÛRESİ GİRİŞ…

---------------

Hakkında

Mekke döneminde inmiştir. 46 âyettir. Sûre, adını birinci âyetteki “en-Nâzi’ât”kelimesinden almıştır. Nâzi’ât burada, “ruhları çekip alan melekler” demektir. Sûrede başlıca, tevhit, peygamberlik, öldükten sonra dirilme ve hesap konuedilmektedir.

Nüzul

Mushaftaki sıralamada yetmiş dokuzuncu, iniş sırasına 

göre seksen birinci sûredir. Nebe’ sûresinden sonra, İnfitâr sûresinden önce Mekke’de inmiştir.

Konusu

Sûrede ağırlıklı olarak kıyamet halleri, hesap, ceza ve mükâfat konuları, Allah’ın birliği, peygamberlik ve öldükten sonra dirilme gibi inanç esasları ele alınmış; bu arada Hz. Mûsâ ve Firavun kıssasından bir kesite yer verilmiştir.[1]

#### ---------------

Sûre-i şerifin, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

(79) Mushaf sıra numarası.

(81) Nüzul sıra numarası.

(78) Alfabetik sırası.

(30) Cüz sırası.

(46) Âyet sayısı.

(46) Fasıla harfleri.

(360) Genel toplamdır.

Rakamları tek tek toplarsak,

(7+9+8+1+7+6+3+4+6+4+6=61) dir.

Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır. Ancak fazla vaktinizi almamak için genel sayıları ve bağlantısını vermekle yetinelim. 

---------------

46 âyet olup fâsılaları  ا، ة، م، ى harfleridir. (Elif) harfi “17 “adettir. Şeriat, Tarikat, Hakikat, Marifet mertebesinden şiddetle çekilip alınan insanlardır. (te-i merbûta)[2] “9” adettir. “4” adet “Te” okunuşuyla, Tevhid mertebelerinden şiddetle çekilip alınılanlardır. 5 adet “He” harfi okunuşuyla 5 hazret mertebesinden şiddetle çekilip alınan hüviyetler-kimliklerdir. (Mim) harfi “1” adettir. Hakikat-i Muhammed-i mertebesinden şiddetle çekilip alınmadır. (Ye) harfi “19” adettir. İnsan-ı kâmilin şiddetle çekip yakîn mertebesine almasıdır. 

---------------

Sûre-i Şerifin sayı değerine göz atalım.

(نازعات) “Nun: 50” “Elif: 1” “Ze: 7” “Ayın: 70” “Elif: 1” “Te: 400” harf değerlerinden oluşmaktadır. Toplarsak 50+1+70+1+400= 972 dir. 9+7+12= 18 dir. 

Mushaf sıralamasında (79) (7+7=16) nüzul sıralamasında (81) (8+1=9) dır. (46) (4+6=10) âyettir. Genel sayı toplamı 360 (3+6=9) idi. (18+16+9+10+9=62) dir. 

(9) Rububiyet – Esmâ mertebesi, 

(10) Fenafillah – Sıfât mertebesi,

(16)İlm’el, Ayn’el, Hakk’el Yakîn, Hakikat-i Muhammedi,

(11) Hazret-i Muhammed,

(18) 18000 bin âlem. 

Daha başka sayısal bağlantılar vardır. Bu kadar ile iktifa edelim… 

NAZİ’ÂT daldırıp çıkaranlara,

Andolsun usulcacık çekenlere,

Yüzüp, yüzüp yarışıp geçenlere,

Rahman Rahiym olan Allâh'ın adıyla,[3]

Mealen;

---------------

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1. Andolsun şiddetle çekip çıkaranlara,

2. Andolsun kolaylıkla çekip çıkaranlara,

3. Andolsun yüzüp yüzüp gidenlere,

4. Derken, öne geçenlere,

5. Nihâyet işi çekip çevirenlere (ki mutlaka tekrar diriltileceksiniz). 

6, 7. Büyük bir sarsıntının olacağı o günde o sarsıntıyı, peşinden gelen başka bir sarsıntı izleyecektir.

8. O gün birtakım kalpler (tedirginlik içinde) şiddetle çarpacaktır.

9. Onların gözleri (korku ile) inecektir.

10. Şöyle derler: “Biz gerçekten gerisingeriye eski hâlimize mi döndürüleceğiz?”

11. “Bizler çürümüş kemiklere döndükten sonra mı?”

12. “Öyle ise bu hüsran dolu bir dönüştür” dediler.

13. Hâlbuki o, bir haykırıştan (sûr’un üfürülmesinden) ibarettir.

14. Birdenbire kendilerini mahşerde buluverirler.

15. (Ey Muhammed!) Mûsâ’nın haberi sana geldi mi?

16. Hani, Rabbi ona mukaddes Tuvâ vadisinde şöyle seslenmişti:

17. “Haydi Firavun’a git! Çünkü o azmıştır.”

18. “Ona de ki: İster misin (küfür ve isyanından) temizlenesin?

19. Seni Rabbine ileteyim de O’na karşı derinden saygı duyup korkasın!”

20. Derken Mûsâ ona en büyük mucizeyi gösterdi.

21. Fakat o, Mûsâ’yı yalanladı ve ona karşı koydu.

22. Sonra (yeryüzünde fesat peşinde) koşmak üzere (imana) sırt çevirdi. 

23. Hemen (adamlarını) topladı ve onlara seslendi:

24. “Ben, sizin en yüce Rabbinizim!” dedi.

25. Allah onu, ibret verici şekilde dünya ve âhiret cezasıyla cezalandırdı.

26. Şüphesiz bunda Allah’tan sakınıp korkan kimseler için büyük bir ibret vardır.

27. (Ey inkârcılar!) Sizi yaratmak mı daha zor, yoksa göğü yaratmak mı? Onu Allah kurmuştur.

28. Onu yükseltmiş ve ona düzen ve âhenk vermiştir.

29. O göğün gecesini karanlık yaptı, ışığını da (ortaya) çıkardı. 

30. Ardından yeri düzenleyip döşedi.

31. Ondan suyunu ve merasını çıkardı.

32. Dağları sağlam bir şekilde yerleştirdi.

33. Bunları sizin için ve hayvanlarınız için bir yarar kaynağı yaptı.

34, 35. En büyük felaket (kıyamet) geldiği zaman, o gün insan yaptıklarını hatırlar.

36. Cehennem, görenler için apaçık bir şekilde gösterilir.

37, 38, 39. Kim azgınlık eder ve dünya hayatını tercih ederse, şüphesiz, cehennem onun sığınağıdır.

40, 41. Kim de, Rabbinin huzurunda duracağından korkar ve nefsini arzularından alıkoyarsa, şüphesiz, cennet onun sığınağıdır.

42. Sana, kıyametin ne zaman kopacağını soruyorlar.

43. Onu bilip söylemek nerede, sen nerede?

44. Onun nihai bilgisi yalnız Rabbine âittir.

45. Sen, ancak ondan korkanları uyarıcısın.

46. Kıyameti gördükleri gün onlar, sanki dünyada ancak bir akşam, yahut bir kuşluk vakti kadar kalmış gibidirler.[4]

---------------

Bismillâhirrahmânirrahîm.

“Rabbi zidniy ilmâ.” “Ya rabb-i ilmimizi ziyadeleştir.”

---------------

وَالنَّازِعَاتِ غَرْقًا {النازعات/1}

(79/1) “Ve-nnâzi’âti garkâ(n)” 

(79/1) Andolsun boğarcasına söküp çıkaranlara,[5] 

---------------

Kişi yapmış olduğu yanlış hareket ve fiilerle hükmünü kendi vermiştir. Nasıl suçlu hakim karşısına çıktığı zaman işlediği suçun hükmü neticesinde bu suçu tescil ve infaz eder. Bu cezayı hakim (hüküm sahibi) değil suçlu vermiştir. Mesnevi-i şerif A.A. Konuk şerhinde inkar ehli, kafeste bekleyen kuşa ve onun canını almaya gelen azap melekleri ise kafesin dışında bekleyen kedilere benzetilir. Kuş nasıl kafesten çıkarsa göz açmadan kedi onun canını alır. Ve bu azap melekleri canı alırken sanki bir diken tırmalıyormuş gibi canlarını çıkarır ve alırlar. (M.D.) 

“Ğarkan” kelimesi ise bu söküp çıkarma eyleminin “köküne kadar, ta derinliklere nüfuz ederek” ve “boğarcasına” gerçekleştiğini vurgular.

“Nefs-i emmâre” (kötülüğü emreden nefs) kavramı bulunur. Bu nefs mertebesi, kişiyi daima hevâ (nefsânî arzu) ve heveslerinin peşinden koşturur. “Nâziât” (söküp çıkaranlar), bu nefsânî varlığın kişinin özünden şiddetle “sökülüp atılması” gerektiğini sembolize eder. Bu sökme eylemi, tıpkı bir bitkinin köküyle birlikte topraktan sökülmesi gibi, kişinin en derin bağlarından, alışkanlıklarından ve benlik iddiasından (enâniyet) arındırılmasıdır. 

Kişi dünyada nefsânî arzularına (hevâ) “boğuldukça”, âhirette bu arzularının somut sureti olan azap içinde boğulur. Bu yönüyle “nâziât”, kişinin kendi günah ve inkârının, kendisini bedeninden “söküp çıkaran” ve Hak’tan uzaklaştıran bir azap meleğine dönüşmesidir.[6]

---------------

وَإِذْ فَرَقْنَا بِكُمُ الْبَحْرَ فَأَنجَيْنَاكُمْ وَأَغْرَقْنَا آلَ فِرْعَوْنَ وَأَنتُمْ تَنظُرُونَ

# (2/50) Ve iz feraknâ Bikümül bahre feenceynaküm ve 

# ağrakna le fir'âvne ve entüm tenzurun;

(2/50) Hani, sizin için denizi yarmış, sizi kurtarmış, gözlerinizin önünde Fir’âvn âilesini suda boğmuştuk.

Firavun’u ve çevresini, orada gark ettik, boğduk, sizde bakıp duruyordunuz; 

Beni İsrâîl Mısır’dan çıktıktan sonra fir’âvn onları gönderdiğine pişman oldu ve arkasından ordusuyla birlikte geldi, önlerinde deniz arkalarında fir’âvn ve ordusunun olduğunu gören Yahudiler şaşırdılar. Panik yapmaya başladılar, Mûsâ (a.s.) bu durumda Rab’binden niyaz etti. Cenâb-ı Hakk’ta ona elindeki âsâyı suya vur dedi, Mûsâ (a.s.) On iki defa muhtelif yerlerde asasını suya vurunca On iki yol açıldı. (Not: burada açılan denizin dibindeki kumlar dünyada güneşi bir defa gördü ve sonra deniz tekrar kapandı) 

Cenâb-ı Hakk o suyu öyle bir hâle getirmişki, o su açıldıktan sonra buzdolabında donan su gibi donup kalmış, şeffaf bir şekilde ve açılan On iki yoldan giden beni İsrâîl’in hepsi birbirini görmüşler. Kalpleri mutmain olsun, huzurlu olsun diye bu şekilde olmuş, beni İsrâîl’in son ferdi bu yoldan karşıya geçtikten sonra fir’âvn ve ordusu oraya ulaşmış, fakat girme cesaretini gösterememişler. Su kapanır diye, fakat o anda Cenâb-ı Hakk Cebrâîl (a.s.) ı bir kısrağın üzerinde suya göndermiş, fir’âvn’un altındaki at kısrağı görür görmez o da onun arkasına takılmış yoksa fir’âvn kendi isteğiyle oraya girmiş değil, at üstünde fir’âvn’u götürüyor. Arkasındaki orduda fir’âvn gidiyor diye onun arkasından yola giriyorlar. Ne zaman ki bütün ordu denize giriyor, o anda su üstlerine çöküyor, fir’âvn suya batıp boğulmak üzereyken “ben Mûsâ’nın Rabbine imân ettim” diyor. “Lâ ilâhe illâllah” diye fakat o kabul edilmiyor. Tabi müşahedeli olduğu için, bir müddet sonra bütün ordu suyun dibinde kaldığı halde fir’âvn’un cesedi suyun üstüne çıkıyor, buradaki hikmet şu, zâhir olarak bile olsa Kelime-i Tevhid’i söyleyen bir kişi mutlaka fayda sağlar. Nefsimizde aynı şekilde, ne zaman ki biz kendimize ait yolu bulup hayal ve vehmin dışına çıkacağız. Mûsâ gelecek yani bizi götüren kimse olan irfan ehli, arifibillâh bize yol açacak biz o yola girdiğimiz zaman yani hayal ve vehmin dışına çıkmaya başladığımız zaman, nefsi emmâre’nin aslı hayale dayandığından o kendi anasına ulaşıp kendi anasında boğulmuş olacak. Fakat Kelime-i Tevhidi telâffuz ettiği için bizde hayatını sürdürecek ama gerçeği olarak, işte ondan sonra karşıya geçtiğimizde o bize yardımcı olacak, bizi arkamızdan kovalamayacak, elimizden tutup yanımızda yardımcı olacak inşeallah, işte o mertebe itibarıyla gerçek tarikat ve yaşantısı budur.

Ve sizde buna bakıp duruyordunuz; sanki bu oyunlar başka bir yerde oynanıyormuş gibi, bizler de cesedimiz üzerinde oynanan, duygularımız üzerinde oynanan bu oyuna aklımız itibarıyla bakıp duruyoruz, seyrediyoruz, işte nefsini bilen demek bu fiilleri itibarıyla, duyguları itibarıyla, aklı itibarıyla kendini tanıyabilmiş olan kendi nefsini bilen kimse demektir. Bu da bizim aklı külden gelen o mertebedeki zuhurumuz veya temsilci tarafımız. Çünkü müşahede ehli işte o bakıp duruyor seyrediyor.[7] “ İz- -T-B- ”





(7/136) (Fentekamnâ minhum fe agraknâhum fîl yemmi biennehum kezzebû bi âyâtinâ ve kânû anhâ gâfilîn.)

(7/136) “Biz de, Âyetlerimizi inkâr ettikleri ve onlara kulak vermedikleri için kendilerinden intikam aldık da hepsini denizde boğduk.” 

İşte îmân ehli ahdinde sadık olursa bir gün muhakkak nefsi emmâresinden intikam alınır ve o denizde boğulur, deniz de ilâhî ilim denizidir. Ve dikkât edersek her îmân ehlinin karşısında muhakkak bir küfür ehli vardır.[8] “İz- -T-B- ”

Hani, “Gerçeklerin su yüzüne çıkması” deyimi vardır. Nefsi emmare fir’avunu boğarcasına çekip çıkarılınca gizli, aşikar neyi varsa ortaya çıkacaktır. (M.D.)

---------------

وَالنَّاشِطَاتِ نَشْطًا {النازعات/2}

(79/2) “Ve-nnâşitâti neştâ(n)”

(79/2) Usulcacık çekip alanlara,

---------------

Birinci âyette yemin edilen “şiddetle söküp çıkaranlar” dan (nâziât) sonra, bu âyette “yumuşaklıkla ruh alanlar” a (nâşitât) yemin edilmektedir.

Sözlük anlamı: Su kuyusundan kovayı rahatça, kolayca ve incitmeden çekip almak anlamına gelir. “Neşt” kökü, “tıpkı yağdan kıl çeker gibi” kolayca ayırmayı ifade eder.

Tefsirlerde: Çoğunluğa göre, ruhu kabzeden meleklerin müminin ruhunu zorluk çıkarmadan, yumuşaklıkla ve incitmeden alışı tasvir edilir. Kâfirin ruhu “şiddetle sökülür” (nâziât), müminin ruhu ise “usulcacık çekilir” (nâşitât).

“Nâşitât” , kaba ve sert olanı değil; hilim, yumuşaklık, intizam ve incelik gerektiren ilâhî tecellileri temsil eder. Bu yönüyle âyet, sûfinin “çilesini, mücâhedesini ve sabrını bitirerek kolaylığa, huzura ve yakîn mertebesine ermesini” sembolize eder. 

Dünyada iken sabırla, usulca, bağırarak değil yumuşaklıkla nefsini terbiye eden, tecdîd-i halk bilinciyle her ânını Hakka göre yaşayan kişi, âhirette “nâşitât” melekleri tarafından (yani kendi güzel amellerinin somutlaşmış suretleri tarafından) kolaylıkla ve incitilmeden Hakka kavuşturulacaktır.

İnsan-ı kâmil (kâmil insan), bu “nâşitât” makamına dünyada iken ulaşmış kişidir. Onun için ölüm, bir “teşrif” ve “sevinç” vesilesidir; zira o, nefsânî benliğinden kurtuluşun hafifliğini çoktan tatmıştır. Bu yönüyle âyet, şu mesajı verir:

“Nefsini terbiye edip yumuşattıkça, Hakka kavuşman da o kadar kolay ve usulca olacaktır. Tıpkı terayağından kıl çekmek gibi…”[9]

Eğer Hakk talipli kişi hurda-i tarik (yol kesici) denilen bir kişi ile yolu kesişirse eğitimi sonucu onu bir yere ulaştıramadığı gibi nefsi emmaresini daha da güçlendirir. Ve eğitim alacak yerde kendisini yoldan çıkarır ve hayal ve vehimini arttırır. Kişi böyle bir yerin müntesibi olacağına kendi başına olması ve şeriat üzerre halini devam ettirmesi daha uygun olur.

Eğer seyr-i sülük için doğru bir irfan ehli rehberin eğitimine girilirse ve söylediklerini harfiyen yerine getirip, riyazat, zikir, nefis terbiyesi ve tefekkür çalışmaları ile nefsi emmare içinde bulunduğu nefsin, bedenin ve bu dünyanın karanlığından fark ettirilmeden, terayağından kıl çeker gibi usulce çıkarılır. Ve nefis bu eğitim sonucunda gideceği mertebe ve makamları anlayınca kişiye yardımcı olur. (M.D.)

---------------

(79/2) - Ven nâşitâti neştâ. 

Diyanet Meali: 

(79/2) - Andolsun (mü'minlerin ruhlarını) kolaylıkla alanlara, 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

(79/2) - Ve usulcacık çekenlere 

Ömer Nasuhi Bilmen Meali: 

(79/2) - (1/2) Andolsun (ruhları) şiddetle çekip çıkaranlara. Ve kolaylıkla çıkarıp alanlara. 

---------------

Hakkın istediği gibi yaşayıp terbiye görmüş nefisler ölüm halinde iken ölümü güzel tadacaklar isyan ehli olanlar ise ölümü çok kötü tadacaklardır. Ölüm yok olunacak bir şey değil tadılacak birşeydir. Allahımız muhafaza eylesin. “İz- -T-B- ” 

---------------

وَالسَّابِحَاتِ سَبْحًا {النازعات/3}

(79/3) “Ve-ssâbihâti sebhâ(n)”

(79/3) Yüzüp yüzüp gidenlere,

---------------

Sâbihât (yüzüp yüzüp gidenler) – ruhları hızla, kolayca alıp götüren melekler.

---------------

Diyanet Meali: 

(79/3) - Andolsun yüzüp yüzüp gidenlere, 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

(79/3) - Ve yüzüp yüzüp gidenlere. 

---------------

Aslında biz dünyalılar bu âyetin hükmü altındayız. Dünyamız güneş sistemi içerisinde dönmesinde-yüzüp yüzüp gitmektedir. Aynı şekilde sabit hiçbir gezegen olmadığından hepsi kendi yörüngelerinde yüzüp yüzüp gitmektedirler. Bizim dünyamızda bizler böyle olduğumuz gibi, diğer gökyüzü âlemlerinde olan insan nesli-sülâleleri de kendi yollarında yüzüp yüzüp gitmektedirler. [10] “ İz- -T-B- ” 

---------------

Bu işte Yedi deniz beş deryayı geçmek ile olur. Aslında bizler oksijen deryasında hakikat-i muhammedi denilen beden tekneleri ile hareket etmeteyiz. Nusret Babam r.a. dediği kişi bazen bu geminin önünde bazen geminin arkasında olur. Ama gemide olduğu müddetçe onu hedefine ulaştırır. Hakikat-i ilahiyye deryasında nasıl yüzüp, yüzüp gidileceği İrfan mektebi kitabımızda detaylı olarak anlatılmıştır.(M.D.)

Ârifler bireysel olarak Hakk yolunun seyr-ü seferinde “nefs”-i “yedi” mertebe-ye ayırmışlardır.

 

YEDİ NEFİS MERTEBESİ

1. Nefs-i emmâre,

- Nefs-i levvâme,

- Nefs-i mülhime,

- Nefs-i mutmeinne,

- Nefs-i Râdıye,

- Nefs-i mârdiyye.

- Nefs-i sâfiye, diye isimlendirmişlerdir. 

 Bu mertebelerden sonra Hakk’a Mi’râc etmek için beş Hazret mertebesi daha vardır, ancak yeri olmadığı için burada izahına geçmiyoruz. Bu hususlar kısaca şöyle belirtilmiştir. 

 Hakk’a varmak ister isen. 

 Gönül yolun tutman gerek. 

 Üzerinden varlık yükün. 

 Hemen çözüp atman gerek. 

 Bir de kâmil yere varıp. 

 Evvel elin tutman gerek. 

 Yedi deniz beş deryayı.

 Kanat açıp geçmen gerek. 

diye belirtilen, 

 

 yedi deniz “nefs” mertebeleri, 

 beş derya ise, “Hazarât-ı Hamse” dir. 

Kûr’ân-ı Keriym, Yûsuf Sûresi, (12/53) Âyetinde; 



“vema überriu nefsi innennefse leemmâretün 

Mealen; “Ben nefsimi temize çıkarmam. nefs daima kötülüğü emredicidir,” hükmüyle bakıp sadece bu haliyle özleştirerek ona en büyük zulmü yaparak bu yoldan kendi nefsimize de zulum etmiş olmaktayız. 

Evet, nefislerimizin bu özelliği vardır, fakat bu özellik onun küçük bir sahasını işgal eder eğer eğitilmesse varlığımızın her tarafına yayılır. Güzel bir eğitim ile ise “emmarelik” ten kurtularak Mi’râc’a doğru kanat açılır. 

Diğer kitaplarımızda da bahsedilen “nefes-i Rahmân-i” genel olarak bütün âlem- lere yayılınca oralarda meydana gelen her bir birey – varlığın aldığı isim “nefs” oldu. İşte

bu yoldan “nefs’ini bilen kişi Rabb’ı nı bilmiş,” olabilmektedir. 

Hadîs-i Şerifte belirtilen; 

“men arafe nefsehu fekad arafe Rabbehu.” 

“Kim ki nefsine arif oldu ancak o Rabb’i ne arif oldu.” 

Burada arif olunan -bilinen, nefsin sadece “emmâre”lik yönü değil, bütün mertebeleriyle birlikte hakikat-i itibariyle bilinen “nefs”tir. 

Kûr’ân-ı Keriym, Bakara Sûresi, (2/54) Âyetinde; 

 

“inneküm zâlemtüm enfüseküm” 

Meâlen; “ Muhakkak sizler nefislerinize zûlm ettiniz”

Yani, nefsinizi gerçek mânâ da tanıyıp ona göre muamele edemediğiniz için nefsinize zûlm etmiş oldunuz. Daha çok geniş mânâları olan bu âyet-i kerime oldukça açık görünmekte ve pek çok gerçeği ifade etmektedir. 

Kûr’ân-ı Keriym, Bakara Sûresi, (2/54) Âyetinde; 

”faktülü enfüseküm” 

Meâlen; “nefislerinizi öldürünüz,” ifadesinde belirtilen ölüm (genel olarak) “nefs-i emmare” yönlü aldığınız “tatlanma duygularınızı öldürün” demektir. Çünkü o tür duygular gaflete, gaflet te mutlak uzaklığa götürür.

Kûr’ân-ı Keriym, Tâhâ Sûresi, (20/41) Âyetinde;



“vestena’tüke linefsiy” 

Meâlen; “ve seni kendi nefsim için seçtim” ifadesinde Cenab-ı Hakk: Mûsâ (a.s.) hakkında buyurduğu bu ilâhi kelâmında, nefsinin zuhur mahalli olan “mertebe-i Mûseviyyet” ten haber vermektedir. 

Kûr’ân-ı Keriym, Tevbe Sûresi, (9/128) Âyetinde; 



“lekad caeküm rasûlün min enfüsiküm aziyzün” 

Meâlen; “Andolsun ki, size içinizden, nefsinizden aziz bir rasûl geldi,” ifadesinde, genel anlamda, içinizden yani sizin benzeriniz bir “rasûl” geldi, özel anlamda ise, kendi içinizden yani “nefsinizden” bir aziz “rasûl” geldi.

Dikkat edersek bize gelen “aziz rasûl” yani “ilhâm-ı ilâhi” ye nefsimiz “mahal” Zuhur yeri olmakta ve ne şerefli bir görev yapmaktadır. Uzun izahları olan bu mübarek kelâmı da bu kadarla yetinerek yolumuza devam edelim

Kûr’ân-ı Keriym, Âli İmrân Sûresi, (3/185) Âyetinde; 



”küllü nefsin zaikatül mevti” 

Meâlen; “Her nefis ölümü tadacaktır,” ifadesinde, ölümün yok olunacak bir şey olmadığı, ancak “nefs” tarafından tadılacak birşey olduğu açık olarak bildirilmektedir. 

O halde emmâre mertebesinde kalan bir nefs ile diğer mertebelerde olan nefislerin ölümü tatmaları değişik, değişik olacaktır. Gerçek ifade, ölümün “beden” tarafından değil “nefis” tarafından tadılacağıdır. Böylece nefsimizin üzerimizde ne kadar büyük tesiri ve yeri olduğuda da görülmektedir. 

Kûr’ân-ı Keriym, Fecr Sûresi, (89/27-28) Âyetinde; 

 

 

“ya eyyetühennefsül mutmeinnetü” (27) 

“irci’ıy ilâ Rabbiki râdiyeten merdiyyeten” (28) 

Meâlen; “Ey Mutmeinne nefse ulaşan Râdıyye ve Merdıyye olarak rabb’ına dön” ifadesinde, bireysel nefsi emmâre siyle yaşıyorken, yapmış olduğu riyazat ve mücahedelerle “levvâme” nefse, oradan “mülhime” nefse, oradan “mutmeinne” nefse, uruc eder, (yükselir.) 

Bu halde kişi kendinde var olan hakikatin, “Hakk”ın hakikati olduğunu “mutmain” bir kalb ile idrak ettiğinde kendisinde bu hitap meydana gelir. 

Diğer mertebelerde hitap insanlara umumi iken burada “hususi” teke tektir. Hakk’ın esma-i ilâhiyyesinin üzerindeki tesiratını idrak eden mutmeinne nefs, Rabb’ı da o mahal- de kendi isimlerinin zuhurunu görünce “merzi” yani kulundan razı olmuş olur. Bu halde nefs’ in hakikatiyle meydana geldiği anlatılmaktadır.

Kûr’ân-ı Keriym’de nefs hakkında pek çok Âyet vardır, misal olarak bu kadarla yetinenelim ve yolumuza devam edelim.

Efendimiz (s.a.v.) zaman zaman sözlerinin başında şu ifadeyi kulanmıştır. 

“nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki;” 

Cenâb-ı Hakk’ın altı sıfat-ı zâtiyyesinden bir-i de “kâimi bi nefsihi” yani “nefsiyle kaim” olmasıdır. 

Yukarıdan beri özet olarak belirtilenlerden açık olarak anlaşıldığına göre, her insânın bir nefsi vardır. Peygamberimizin de bir nefsi vardır. Allah-ü Teâlâ Hazretlerinin dahi bir nefsi vardır. Bir de her varlıkta mevcud “nefs-i külli”nin var olduğudur.

Böylece “nefs” sözcüğünün ne kadar mühim bir ifade ve yaşam kaynağı olduğu anlaşılmaktadır. 

Arifler nefsi şöyle tarif ettiler.

- Nefs ise ancak o şey’in zâtıdır. 

- Nefs mertebesi, cisim mertebesinden daha yücedir. 

- Bir nefs ki, bizzat âlemin ilmi ile doludur. 

- Bütün mevcudatın baskısına sahip bulunan ilâhi nûr için “Nefs-i külli” tabiri kullanılır. 

- Akl-ı kül ile nefs-i küllün birleşmesinden bu âlemler meydana geldi. 

- Akl-ı küllün sembolü Âdem, nefs-i küllün sembolü Havva’dır. 

- Allah-ü Teâlâ Rasûlüllah efendimizi kendi zâtından halketti, nefsini de kendi nefsinden halketti. 

- Âdem (a.s.) mın nefsini Rasûlüllah (s.a.v.) efendimizin nefsinden bir sûret olarak halketti. 

- Âdem’in zâtı ise Rububiyyet zâtından meydana getirilmiştir. 

- Allah’ın zâtı kendi nefsinden ibarettir. Öyle ki: Yüce Allah onunla vardır. Zira o nefsi ile kaimdir. (“kaimi bi nefsihi”

Bu izahlardan sonra, insân’a yani kendimize dönerek bizlerdeki nefsin nasıl bir şey olduğunu anlamaya çalışalım. İnsânın yapısında dört ana hakikat vardır. 

1. Akl 

 2. Rûh 

3. (Nefs) Nûr 

 4. Beden’ dir. 

“ Rûh” ile “Beden” in birleşmesinden, yarı lâtif yarı kesif bir varlık ortaya çıkar ki; adı “nefs”tir. İnsânda ki karşılığı “Esmâ- Nûr-Rububiyyet” mertebesidir. 

İki ayrı özellikten meydana geldiğinden, iki yüzü vardır. Bir yüzü toprağa,tabiata, bir yüzü de semaya, aslı olan Rûh’a bakar. Her iki âlemin de özellikleri kendisinde mevcuttur. 

Eğer güzel bir eğitim görürse toprağa bağlı tabiatından kurtulur, tümüyle Rûhaniyyetine ulaşır, gök ehli gönül ehli, olur. Eğer eğitim, yani nefs terbiyesi görmesse toprağa bağlı olan tabiat zindanında habs olur, sonu cehennemdir.

Âriflerden biri bu hususta şöyle dedi: 

İnsân iki halden ayrı değil, 

ya tenini, can eyledi gitti, 

 ya canını, ten eyledi gitti. 

Mevlânâ (r.a.) efendimiz bu hususta: 

“Biz ne suç işlemişiz ki; bu dünya zindanına atılmışız? Bizim buraya konuluşumuzun sebebi birkaç mahbusu bu dünya zindanından kurtarmak içindir,” diye buyurmuştur. 

Bu dünyada insânın iki kabri (zindanı) vardır. Biri kendi toprak bedeni, diğeri ise toprak bedeni de içine alan toprak (çukur) kabridir. 

Burada bize o kabirlerden kurtulmak için Yunus (a.s.) duası lâzım olmaktadır. 

Nefsi; duyguların ve hislerin kaynağı tam bir yaşam olarak da tanımlayabiliriz. 

Toprağa bakan yönünden gelen duygular ve hislerin en şiddetlisi, tabiatının ve dünya yı arzulayan yönünün ismi “nefs-i emmâre”dir, hilesi çoktur, daima dünya yı ve kendini kayırmayı arzular. 

Burada kullanılan akıl da, “akl-ı isnâ aşer” yani “on ikinci” akıldır, “akl-ı maaş” “maişet-iaşe aklı” da denir. Bu nefsin en kısa sürede terk edilmesi gerekir insâna çok zaman ve çok şey kaybettirir. 

Daha sonra “levvâme” nefsin de terkedilmesi gerekir. 

Daha sonra da, “nefs-i mülhime”nin evham tarafının da terkedilmesi sadece ilham tarafının faaliyete geçirilmesi gerekir. 

İşte başlangıçta insân için bu üç nefs mertebesini bilmesi ve onlarla mücadele etmesi çok lüzumludur.

Bunları aşabilen kimse “esfeli sâfilin’den kurtulup yücelere doğru “alâyı illiyyin” yükselmeye başlar ve asli makamına ulaşır.

Hacılar Kâ’be de “tavaf,” Sâfa ve Merve arasında “sa’yı” ederken, ilk üç tavaf ve sa’yı hızlı, hızlı adımlarla, diğerlerini daha ağır, ağır yaparlar. 

Bunun hikmeti, en kısa sürede üç nefs mertebesinden kaçıp kurtulmak diğerlerinin de hakk’ını vererek oluşumlarını meydana çıkarmak içindir. 

Yeri gelmişken size dikkat çekici bir şey söyliyeyim, her insânda mevcud olan bu üç nefs mertebesi “Allah-u â’lem” (Allah daha iyisini bilir,) Meryem oğlu İsâ Mesih’te istisna olarak yoktu, çünkü O’na bu nefslerin tabiatını aşılayacak (nefha) fizik babası yoktu. Baba rolünü “rûh’ul kudüs” (Cebrâil) üstlendiğinden ondaki nefs “mutmeinne” den başlıyordu, diyebiliriz. 

Onun için onda O’nu dünya ya çekecek bir duygular sistemi yoktu, o yüzden de sadece rûhani bir hayat yaşayarak sıfat mertebesinde kaldı. Bu yüzden sıfati tecellilerin ağır basmasıyle kendisinde zahiri mucizeler ortaya çıkmaya başladı. 

Bu hâl her ne kadar o mertebe de bir kemâl ise de, “mertebe-i Muhammediyye” de değildir. Çünkü aşağıdaki alt mertebelerin yokluğu, yukarıdan da o kadarının azlığı demektir Seyr sahası, âlemi “misâl” ile “sıfat” mertebesi arasında olmuştur. Oysa ki; 

“Mertebe-i Muhammediyye” nin seyr sahası ise “Hz. şehâdet” ten başlayan, “İnsân-ı Kâmil” mertebesin de biten beş hazret, “hazârat-ı hamse” mertebeleri kap- samında dır.[11] “ İz- -T-B- ” 

---------------

فَالسَّابِقَاتِ سَبْقًا {النازعات/4} 

(79/4) “Fe-ssâbikâti sebkâ(n)”

(79/4) Yarışıp geçenlere,

---------------

Sâbihât, Nefsin ağırlığından kurtularak “seyr u sülûk”ta ilerlemesi, 

Sâbikât, Nefs-in hayırlarda yarışması,

Sâbikât (yarışıp geçenler) – birbirleriyle yarışarak emri yerine getiren melekler,

Hayırlarda yarışır: Artık nefsânî arzuların (hevâ) peşinde değil, ilâhî rızanın peşinde koşar.

Yarışıp geçen konumundadır: Nefsin bu hali, tıpkı cennete götürülen mümin gibi, ebedî kurtuluşa “önden” ve “yarışarak” ulaşır.

Dünyada iken hayırlarda yarışan, nefsini terbiye eden kişi, âhirette bu yarışının karşılığını “sâbikât” meleklerinin (yani kendi güzel amellerinin somutlaşmış suretleri) tarafından âdeta “yarıştırılarak” cennete götürülmesiyle ödüllendirilecektir.

Tıpkı bir atletin koşuyu kazanması gibi, müminin ruhu da bu “yarışı” kazanmış ve “önde giden” (sâbık) konumuna ulaşmıştır.

Ölüm bir “yarış” değil, “zafer”dir: O, nefsânî benliğini çoktan aşmış, ebedî hayata “önden” kavuşmuştur.

“Sâbikât”, onun manevî derecesinin bir göstergesidir: O, hayırlarda önde giden, salih amellerde yarışan ve bu yarışı kazanan kâmil insandır.

Nusret Tura (r.a.) Kadir gecesi Münacat’ının bir bölümünde özet olarak şöyle demektedir.

Nusret kulun cennet kapısında da değildir. Zatının deryasında yüzmek istiyorum. Senin aşk ateşinle yanmak istiyorum. Pervanenin en son çare olarak kendisini ateşe atması gibi yanmak isliyorum. Çok şükürler olsun sana; yanıyorum da, beni hiç bir âlem tatmin edemez oldu. Bende ibadet takati da kalmaz oldu; çünkü zatının ismi, isimlerin en güzeli ve en derin ma’nâlısı; “ALLAH” diye seni aradığım zaman gönlümden doğan bir nur parmaklarımın ucuna kadar yayılıyor. Topraktan olan varlığımı nur kaplıyor. Bütün hislerim, kuvvetlerim, ihtiraslarım, iptilalarım eriyor, yok oluyor. 

ALLAH ALLAH ben nerede idim? Büyük bir kalabalık ellerini açmışlar ağlıyorlardı. Onlara islediklerini verdim, sevindiler. Gittiler, evet onlar gittiler, ben yine onlarla kaldım. Evet, ben onun elbisesi oldum, evet o benim içimden doğru kaynadı. Beni eritti, evet evet, bayıldım veya tam diri oldum hayatın da ta kendisi, lütuf ve keremin ta kendisi, isimleri sıfatları Zatın’ın deryasında gaip oldum. 

Cehennem yakmaz oldu. Cennet de gözümden silindi. Evet, evet, ahir zaman velisi evet son velilerden hayır bir kaç tane daha var. Sözlerimi melek İsrafilin Sur’u gibi ve isa peygamberin sözleri gibi diriltici, hem de ölüleri diriltici sözler. Taşlara topraklara hayat veren sözler. “Biz de sizdeniz” diyorlar.

Evet, inbisat (genişleme hali) katreye verilirse, “deryayım” der. Evet, inbisat (genişleme hali) zerreye verilirse “güneşim” der. 

---------------

فَالْمُدَبِّرَاتِ أَمْرًا {النازعات/5}

(79/5) “Felmudebbirâti emrâ(n)”

(79/5) Ve işi tedbirle yapanlara.

---------------

Müdebbirât (işleri yönetenler) – kâinatın işlerini düzenleyen melekler,

Müdebbirât, İnsan-ı kâmil’in ilâhî tedbir ile yönetmesi.

İbnü’l‑Arabî’ye göre “tedbir”, kâinattaki düzeni sağlamak ve işleri yürütmekle görevli olan “Ricalü’l-Gayb” (Görünmeyen Evliya) hiyerarşisinin en yüksek makamında bulunanlara ait bir sıfattır. Ancak bu tedbir, onların kendi iradeleriyle yaptıkları bir iş değil; tamamen Allah’ın emrinin (emr-i ilâhî) bir tecellisi ve yansımasıdır. Yani, “Müdebbirât” ile ifade edilen melekler veya manevî güçler, aslında Allah’ın ezelî takdirinin (kader) âlemdeki uygulayıcılarıdır. Onların “tedbir”i, ilâhî emrin kusursuz bir şekilde icra edilmesinden ibarettir.

Fusûs’ül‑Hikem’de temellendirdiği insan‑ı kâmil Anlayı-

şına göre, bu makama ulaşan kişi, artık nefsânî benliğini (enâniyet) tamamen aşmış, ilâhî irade ile kendi iradesini birleştirmiştir. O, bu mertebede “Müdebbirât”ın (varlığı tedbir edenlerin) bir tecellisi haline gelir. Kendi varlığında bir değişim yaşar; tıpkı bir yöneticinin veya halifenin ülkesini idare etmesi gibi, o da Allah’ın kendisine bahşettiği yetki ve hikmetle “insan-ı kâmil” olarak âlemin düzenine ayna tutar. 

Yolumuzu Fusûs’ül Hikem ile devam edelim.

Ve melâike dahi ıstılâh-ı kavimde "insân-i kebîr" ta'bîr olunan bu suretin, ya'nî sûret-i âlemin, ba'zi kuvâsından oldu. Böyle olunca melâike o suret için, neş'et-i insaniyyede olan kuvâ-yı rûhâniyye ve hissiyye gibi oldu. Ve onlardan her bir kuvvet kendi nefsi ile mahcûbdur, zâtından efdal görmez. Ve muhakkak kuvâda indiallâh olan her bir mansıb-ı âlî ve menzilet-i refîa için kendi zu'munda ehliyet vardır. Zîrâ onların indinde, cenâb-ı ilâhîye ve hakîkafii'l-hakâyık canibine ve bu evsâfı hâmil olan neş'ette kavâbil-i âlemin kâffesini, a'lâsını, esfelini hasr eden tabîat-i külliyyenîn iktizâ ettiği şeye râci' olan şey beyninde, cem'iyyet-i ilâhiyye hâsıldır (2).

Melaike evliyaullahın ıstılahında insan-ı kebir tabir olunan âlemin suretinin bazı kuvvetlerin dendir. Melaike dediğimiz varlıklar evliyaullah ıstılahında insan-ı kebir olan cism-i âlem. Birimsel insana insan-ı sagir, bu kainata da insan-ı kebir, büyük âlem denir. İnsan-ı Kamil de deniyor. Melaike-i kiram bu insan-ı kebirin bazı kuvvetlerindendir. Yani melaike-i kiram bu insanın bazı kuvvetlerindendir. Zira âlem kendisinden peyda olan insanın vücuduyla beraber heyeti mecmuasıyla bütün esmaya mashar olduğunda ilahi suret üzere mahluktur. İsimlerin suretleri onların vücutlarıyla esmaya mashar olduğundan suret-i ilahiye üzere mahluktur. Yani ilahi suret olarak mahluktur. Yani bizim anladığımız manada yaratılmış değil. Her varlıkta kendi hilkati üzere halk edilmiştir. 

Ve suret-i ilahiye üzere mahluktur. İlahi surettir. İnsan-ı kebir diğer ismiyle bu âlemler suret-i ilahiye üzere mahluktur. Yani kendilerine has bir mahluk değil. İlahi suretin birer görüntüleridir, mahluklarıdır. Bu âlem cisminin küçük bir cüzü bulunan insan bu âlem cisminin küçük bir cismi bulunan insan bütün ilahi isimlerin zuhur yeri olarak, masharı olarak cismen küçük manen büyüktür, bu âlemlerden büyüktür. İşte onun için bir hadis-i kudside “Ben yere göre sığmam mü’min kulumun kalbine sığarım” buyurur. İnsan küçük olmakla birlikte manen bütün âleme camidir. Bu sebeple evliyaullah cisim itibariyle âleme insan-ı kebir, Âdem’e insanı sagir cisim itibarıyla. Mana itibarıyla da âleme insanı sagir, Âdem’e insan-ı kebir tabir olunur. 

Cismen insan-ı kebir olan âlemde kuvve-i elektiriğe, kuvve-i buhariye, kuvve-i cazibe, merkezkaç kuvveti gibi bir çok kuvve kuvve-i tabiiye ve ervah-ı cinniye, ve ervah-ı şeyatiyn, gibi kuvvayı kesire olduğu gibi. Yani bütün kuvvetlerden birçokları olduğu gibi onun eczasından olan her bir mahlukta dahi kuvvai nebatiye ve hayvaniye ve bunlarda dahi silsile üzerine adet ve hesap edilmeyecek muhtelif kuvvetler vardır. Halbuki melaike hissi suretler cimsiye ile kaim olan kuvvetlerin ve nefsi kuvvetler ve kuvvai akli-i kudsiyenin ervahıdır melaike-i kiram. Bunlar rabbani hükümleri ve ilahi eserleri cisimler âlemine ulaştırırlar. Yani Haktan aldığı rabbani oluşumları cisimler âlemine ulaştırırlar melaike-i kiram. İlahi nurlar ile kavi olduklarından onlara melek adı verilmiştir. Melaike âlemin suretinde mevcut olan kuvvetlerin bazısı olmuş olur. 

Yani melaike-i kiram bir asıl değil bu âlemlerin kuvvetlerinin bazısı, insan ise bu âlemin aslıdır. İnsan bu âlemin aslı olması nedeniyle melaike-i kiram da o insanın kuvvetlerinden bazı kuvvetlerdir. Dolayısıyla insan meleklerden daha üstündür. Şu halde melaike âleminin sureti için insanın varlığında olan kuvayı ruhaniye ve hissiye gibi oldu. Yani melekler insanın varlığında ruhani ve hissiye his gibi, (madde gibi olmadığından) hissiye gibi oldu. İnsandaki ruhani kuvvetler Batıni duygularıdır ki onlarda müşterek hisler hayal kuvveti, düşünce kuvveti, vehim kuvveti ve hafıza kuvvetidir. His kuvveti dahi zahir duygudur ki onlar da dokunma, görme, tatma, koklama işitme olmak üzere beş kuvvetten ibarettir. Bu beş duyu da madde âleminin 

duyularıdır.

Ruhu küvetler ve hissiye insanın bedenine müdebbir olduğu gibi melaike dahi cism-i âlemin heyeti mecmuasına müdebbir bulunduğu için âlemin suretlerinin hissi kuvvetleri gibi oldu. Yani melaike-i kiram bu âlemde tedbir ederler. Hak teala ﴿٥﴾ فَالْمُدَبِّرَاتِ اَمْرًا 79/5 âyetinde buyurur. 79/5- Ve işleri yöneten meleklere andolsun.

Rubai: Hak cihanın canıdır, cihan heyet-i mecmuasıyla bedendir, meleki ruhlar ise bu tenin batını ve zahiri duygularıdır, bütün bu varlık ve unsur ve meydana getiriciler dahi insanların azaları durumundadır. İşte tevhid ancak budur. Bunun gayrisi bütün kesretten ibarettir. Bu düşüncenin dışında bir biliş çokluktur.

Bu cihanın canı Hakktır, cihan bütün varlığıyla bir bedendir, ruh-u melaike ise bu tenin zahir ve batın duygularıdır. Bütün bu burçlar ve dört unsur, doğurucular (maden, nebat, hayvan üç doğurucu olarak bilinir) bunlar insanın azaları durumundadır. İşte tevhid ancak budur, işte bundan gayrisi bütün kesretten ibarettir. Bu âlemde meydana gelen her bir kuvvet kendi nefsiyle mahcuptur, kendisinden üstün olan başka bir kuvvet görmez. Aklı pazara çıkarmışlar herkes kendi aklını beyenmiş. Birimsel benlik kendini her şeyin üstünde gösteriyor. Nitekim akıl kuvveti ve vehim kuvveti insan âleminde saltanat dava ederler. Akıl da saltanat dava eder, vehim de saltanat dava eder.

Yani şu bedene akılda sahip çıkmak için saltanatını ortaya çıkarmak ister, vehim de. Ama burada asıl saltanat sürmesi gereken Hakkın ta kendisidir. Çünkü mülk onundur. Ama vehim kuvveti hayali meydana getiriyor, olmayanı var gösteriyor, var olanı da yok gösteriyordu ki aslın tam tersi hayal oluyordu. İşte bu vehim kuvveti insanda çok büyük bir kuvvettir. Hayal ve vehim kuvvetini yenmedikçe insanın gerçek kendisini bulması mümkün değil. Akıl (akl-ı cüz) ile vehim birleştiğinde zaten saltanatlarını kurmuş demektir. 3. bir kuvvet dışarıdan onlara da yardım ediyor bunlar cini şeytani kuvvetlerdir. Bu durumda Hak gizli onlar zahir olmuş oluyor. Aslında Hak zahir onlar batında olması lazım geliyor. Akıl bütün bu âlemleri gerçek manada anladığını iddia eder. Halbuki İmam-ı Şafi Hz. lerinin şu beyitinde: “Aklın idrakinin nihâyeti düğümlenmektir. (Buradaki akıl beşeri akıldır) Yani cüzi akılın düşüne düşüne neticede vardığı yer düğümdür, yani çözümsüzlüktür. İnsanların beşeriyet düşünceleri ile çalışmaları şaşkınlıktan ibarettir, bir yere varamazlar.“ beyitinde buyurduğu gibi akıl-ı cüz hakikatleri idraktan çok uzaktır. 

Bununla beraber herkes kendi aklını beyenir, çünkü her bir ferdin aklı kendi nefsiyle kendini örtmüştür. Keza vücud-u insanide akıl vehme ve vehim dahi akla tabi olmak istemez. Göz bir şeye baktığı zaman onun güzelliğini gördüğünde o anda bir söz söylense de kulak onu duymaz. Çünkü kulak görüş ile perdelenmiştir. Kulağa güzel bir ses geldiği zaman bu sefer de göz baktığı şeyleri algılayamaz hale gelir. İşte melaikenin Âdem’in yaradılışındaki söyleşmesi dahi bu hakikatle ilgilidir. Kişilerde bulunan her bir kuvvet bir yükselme menzili için kendi kendine ben bu işin ehliyim zanneder. Kendi nefsinde gördüğü kemal diğer varlıktaki kemali görmeye perde olur. Halbuki hakikat böyle değildir, bu zan ve tasavvurdan ibarettir.

Cemiyet-i İlahiye cami olan üç hakikat vardır. 

Birincisi Hz. Vahidiyettir ki Esma ve sıfat mertebesidir. Her bir mevcuda vasıtasız bu mertebeden has bir yön vardır. Her bir ferde, her bir varlığa direk olarak has bir vech vardır. İşte bu has vech olmasından dolayı her bir varlık kendini üstün varlık olarak görür. Yalnız burada her bir varlığa varlığın istidadı nispetinde bir tecelli vardır. İnsandaki tecelli cümle tecelliler mertebesinde olduğundan en üstün mertebe insan olmuş oluyor. Diğerleri kendilerini üstün görüyorlar kendi bulunduğu mertebeleri itibarıyla. Bu âlem-i şehadette meydana gelen her bir varlık Vahidiyet mertebesindeki bir ismin masharıdır, zuhur yeridir. O mertebede sabit olan bir ismin masharıdır. Yani Vahidiyet mertebesinde sabit olan bir ismin masharıdır, zuhur yeridir.

Bu isim o mevcudun vech-i hassıdır. Esma-ı Hüsnadan onun kısmetine düşen ya da ona ayrılan onun ism-i hassıdır, has ismidir, öz ismidir. O mevcut olan ismin gölgesidir. Gölge ile sahibi arasında vasıta olmadığı gibi o mevcut ile bu isim arasında da vasıta yoktur.

Hangi ismin şehadet âleminde meydana çıkan görüntüsü varsa o ismin o gölgesidir, ama gölge ile sılın arasına başka bir şey giremiyeceğinden gölge de aslın aynısıdır.

İkincisi Hz. İmkaniyedir. Bu hazret bilfiil mevcut olmuş bil kuvve mevcut ve bilfiil madum bulunmuş olan, bu mertebe rububiyetten ayrılıp Ubudiyetle (abdiyetle, kullukla) ) vasıflanmıştır. Zira vücud-u Vahid-i hakiki vitr, bir iken bu hakikat-ı imkaniye ( bu âlem) ile tecelli etmekle şef’, olmuş ve bir vücut iki görünmüştür. İmkan âlemi bilcümle kesretin hakikatini kendinde bulundurur. Bütün bu görünen varlığın hakikati imkan âlemidir. Hz. İmkaniye mertebe-i vahidiyetin karşıtı olduğu bil cümle nisbetler ve şuunatı cami olan vücud-u vahidin tenezzülünden başka olmadığı için elbette cemiyeti ilahiyeye haizdir.

Üçüncüsü, Tabiat-ı Küllüye mertebesidir. Bu mertebe Hz. Vahidiyet ile Hz. İmkaniye camidir. (Bu âlem vahidiyet ve imkaniyeyi birliğinde bulunduruyor) Maddiyat âlemi bu mertebenin tahtı hitasındadır binaenaleyh âlem suretlerinde bir yönüyle tesir eder, bir yönüyle tesir edilir. Uluhiyet tabiat-ı külliyenin batını bu mertebe uluhiyetin zahiridir. Zira esma-ı ilahiyenin bütün suretleri bu âlemde bu tabiattaki külliye ile zahir olur. Esma-ı ilahiyenin suretlerinin tamamı bu âlemde tabiatı külliye ile zahir olur. Şu halde tabiat-ı külliye, suver-i hakikiye ve kalkiye cami olan hakikatı külli ilahiyedir. Ve hak ile halk tarafının kemaliyle zahir olur. İşte kuvva-i insaniyeden her bir kuvvet ve suret-i âlem kuvvasının bazısı mesabesinde olan melaikeden her bir melek kendi indinde zikrolunan cemiyet-i selase yi müşahede ettiği için kendi anlayışında ehliyet görür. 

Halbuki onun zannı doğru değildir. Kendisinin cemiyeti selaseye cami olması kemalattan ancak bir kemali mahsusun masharı sebebiyledir. Yani kendine ait bir kemalatın zuhuru sebebiyledir. Cami kemalat değil. Ama o kendini cami kemalat zannediyor. Melaikei kiramda bir kemalatın olması tüm kemalata haiz olduğu zannını meydana getiriyor. Her bir kuvvet bir ismin masharıdır, ve isimde iki delalet vardır birisi Zat’a diğerisi kendisinin mevzu olduğu hususi manaya aittir. Her bir kuvvet bir ismin masharıdır, yani bir ismin zuhur yeridir. 

İsimde iki delalet vardır, birisi Zat’a mesela Mehmet denildiği zaman o isim zatına delalet ediyor, diğerisi kendisinin mevzu olduğu mana-ı hususa aittir. Mehmet dendiğinde evvela o isim onun zatına delalet ediyor, bir de onun manasına delalet ediyor. Zat bil cümle esma ve sıfata cami olduğundan Zat’a delalet itibarıyla herhangi bir isim anılsa onda cemi esma birlikte bulunur. Yani bir isim anılsa bütün diğer isimler onda birlikte bulunur, o isim bu itibarla haiz-i cemiyettir. Velakin onun masharı kendisinin ayinesi olduğu cihetle bu masharın taayyunu onda mündemiç olan diğer esma ahkamının zuhuruna müsait değildir. Yani ilim olarak o isimde bütün isimler mevcuttur, batında ama zahire çıktığı zaman sadece o isim kendi hakikatı zahire çıkar. 

Yani batın olarak o isimde bütün isimler mevcuttur, ama batında. İşte batında o isimlerin mevcut olması kendinde tamamının zahir olarak var olduğu zannını veriyor. Dolayısıyla kendinde böylece bir üstünlük görüyor. Halbuki onun üstünlüğü kendi ism-i hassın ordaki mevcudiyetindedir. Ama insanda bütün isimler kemaliyle zuhur ettiğinden her yönden üstün olmuş oluyor. Bütün isimler birbirinden ayrıdır, binaenaleyh bu itibarıyla onda cemiyet yoktur, Fakat Allah ismi caminin masharı olan İnsan-ı Kamilin taayyunü bilcümle esma ahkamının zuhuruna müsait olduğundan zikrolunan hakayıkı selasiye camidir. Yani yukarıda bahsedilen üç hakikatlere camidir. Zira ism-i cami olan Allah bilcümle esmaya muhit olan Zat’a delalet eder ve bu bahsin tafsili İdris bölümünde anlatılacaktır. Bu hadiselere akıl bakış nazarıyla anlayamaz.[12] “ İz- -T-B- ”

---------------

Mesnevi 626. Beyt ile yolumuza devam edelim. 

---------------

(626) Tazarru’umuz ıztırarın delili oldu; utanmamız da ihtiyârın delîli oldu 

---------------

Ya'nî aczimiz ve tazarru'umuz, ihtiyârımızın olmadığına alâmettir; ve bir kötülüğü yaptıktan sonra utanmamız ve vicdanımızda azâb duyarak pişmân olmamız, irâde ve ihtiyârımız olduğuna alâmettir. 

Binâenaleyh hakîkatimiz nokta-i nazarından Hakk'ın cebbâriyyeti altındayız ve isti'dâdımızın mecbûruyuz; fakat şerîat ve zâhirimiz nokta-i nazarından fiilimizde muhtârız. Biz, tavla oyuncuları gibiyiz. Hakikatte zara tâbîyiz; fakat oyunculuktaki mahâretimiz ve ihtiyârımız da inkâr olunamaz. 

---------------

Utanmamız da ihtiyarın delili oldu, hani yukarıda gerçek ma’nâsıyla biz var mıyız, yok muyuz? Daha evvelki beyitlerde bahsedildiği gibi işte bayrak arslanlarıyız bizi hareketlendiren rüzgardır. Attığın zaman sen atmadın, ancak Allah attı, gibi kulun iradesinin bir mertebede olmadığı hakkındaki bilgilendirmeler idi, ancak mutlak ma’nâda bu böyle miydi, değil miydi, diye bir vâki sual sorulduğunda daha evvelki o suali görmüştük o sualin cevabı olarak izahları böylece gelmekte.

Utanmamızda ihtiyarın delili oldu, yani aczimiz ve tazarrumuz, yalvarmamız çaresizliğimiz ihtiyarımız olduğuna âlemettir. Yani ihtiyarı olanın da varlığı vardır. Bir kötülüğü yaptıktan sonra utanmamız ve vicdanımızda azab duyarak pişman olmamız irade ve ihtiyarımız olduğuna âlemettir. Evvelki beyitlerde yokluğumuz itibariyle meseleyi ortaya getirdi, şimdi de varlığımız itibariyle getirdi. Böylece hakikatimiz noktayı nazarından Hakk’ın Cebbariyeti altındayız ve istidadımızın mecburuyuz, fakat şeriat ve zahirimiz noktayı nazarından fiilimizde muhtarız. 

Biz tavla oyuncuları gibi hakikatte zara tabiyiz, fakat oyunculuktaki maharetimiz ve ihtiyarımız da inkâr olunamaz. 

---------------

(627) Eğer ihtiyarımız olmasa idi bu utanma nedir ve bu teessüf eseflenme üzülme ve kacelet ve teeddüt nedir, edeplenme nedir, 

---------------

(628) Üstatların çırakları men etmesi ne içindir? Hâtırı tedbirlerden çevirmek niçindir, 

---------------

Ya'nî insanın ihtiyâr sâhibi olduğunun alâmetlerinden birisi üstadların çıraklarını ve muallimlerin talebeyi ve mürşidlerin mürîdleri fenâ hareketlerinden men' etmesidir. Diğer bir alâmet dahi budur ki, meselâ insanın hâtırına bir iş hakkında bir tarz-ı hareket vârid olur; fakat düşünür, muhâkeme eder, bu tedbîri fenâ bulup icrâdan vazgeçer. İnsanda ihtiyâr ve irâde olmasa, bunlar olmazdı.

---------------

(629) Eğer sen o cebirden gafildir Hakk’ın ayı onun bulutunda gizlenmiştir dersen 

---------------

Yani eğer sen kendisinde zâhiren ihtiyar ve irade gören o kimse cebr-i hakikiden gafildir çünkü Hakk’ın ay gibi açık olan sıfat-ı Cebbariyesini onun bulut gibi olan vucud-ı kesif-i zâhirisi örtmüştür dersen atideki/gelecek, cevabı veririm. 

---------------

(630) Buna güzel bir cevap vardır eğer dinlersen küfürden geçersin.

---------------

625 numaradaki beytin şerhini zevkan anladın ise. Hz pirin âtideki/gelecek, cevaplarını da zevkan anlarsın. O vakit irade-i cüz’iyye yi inkârdan vaz geçersin ve emirler ve nehiylerden ibaret olan dinin lüzumunu tasdik edersin. Zira din irade-i cüzziyeyi ispat ediyor.

---------------

İrade-i cüz’iyye olmasa din gelmezdi, ne olurdu, herkes kendi a’yân-ı sâbiteleri istikametinde hareket eder, ne âhiret olurdu ne cennet ne de cehennem olurdu. 

---------------

(631) Hastalık içinde olan nedâmet ve tazarrudur ki vakt-i maraz bütün uyanıklıktır. 

---------------

Yani irâde-i cüzziyenin delili hastalık içindeki nedamet ve tazarrudur, zira hastalık vakti insana uyanıklık verir

---------------

Yani hastalık vakti bütün uyanıklıktır,. Bir tarafın ağrıyorken, sıkıntıda iken nasıl uyursun. 

---------------

(632) Sen hasta olduğun zaman günahtan istiğfar ediyorsun 

---------------

(633) Sana günahın çirkinliği görünür yola rücu edeyim diye niyet edersin 

---------------

(634) Aht-ı feyman edersin ki bundan sonra taattan başka iş ihtiyar etmeyeyim. 

---------------

(635) Şimdi bu mukarrer oldu ki hastalık sana akıl ve intibah/uyanma, bahşediyor. 

---------------

Ya'nî, ey cebir mezhebine sâlik olan kimse, sen, bende bir şey yoktur; her neyi Hak murâd ederse, o olur; binâenaleyh ben ef’âl ve harekâtımda ma'zûrum dersin. Fakat bilfarz içkinin veyâ diğer bir fiil-i nâ-meşrû'un te'sîriyle hasta olduğun vakit, aklın başına gelir de cebrini unutur; ve eğer iyi olursam bir daha bu fiili yapmıyacağım diye nedâmet ve hasret izhâr edersin. Bu nedâmet ve hasret bir meyl-i tabîîdir ki, mezhebine muhâlif olarak sana, sende bir irâde bulunduğunu ihtâr eder; ve bu meyl-i tabîî senin mezhebini tekzîb eder. 

---------------

Yani bir uyanıklık bahşediyor ve kendine dönüş bahşediyor. 

Yani halin sende bir irade olduğunu ortaya koyar. Sen istediğin kadar ben fiilimi yapmaya mecburum de.

---------------

(636) Böylece ey aslı arayan bu aslı bil ki her kimin derdi varsa o koku almıştır. 

---------------

Yani ey asıl olan sırr-ı kaderi nazar-ı itibara alan ve bu surette kendini ef’âlinde mecbur addeden kimse şu aslı dahi nazar-ı itibare al ki Allah Teaâlâ kazâ ve kader hükmünü kullarından gizlemiştir. Bu gizlilik insanda bir dert ve elem peyda eder, böylece her kimin derdi varsa o kimse cebr-i hakikiden koku almış olur. Yani cebbariyetten koku almış olur. 

Nitekim (s.a.v.) Efendimiz “ben sizin en ziyade Allah’ı bileninizim ve ben sizin en ziyade Allah’tan korkanınızım” buyurdu. 

---------------

 (637)Her kim ziyade vakıf ise yani hakikatlere vakıf ise yüzü ziyade sarıdır. 

---------------

Bakın fiziki ma’nâda bir hadis-i şerifin hakikatleri nerelere dayanmaktadır. Her kim ziyade uyanık ise ziyade dertlidir, her kim ziyade vakıfsa yüzü ziyade sarıdır. Yani her kim ziyade uyanıksa yani çok uyanık ise uyanıktan kasıt uykusuz yatıyor manasına değil, akılda fikirde uyanık ise ileriyi görüyor istikbalin ne olacağını düşünüyor ise ziyade dertlidir yani hüzünlüdür ne yaparım ne ederim, ne olacak diye,

---------------

(638) Eğer O’nun cebrinden agâh isen hani senin tasarrufun hani sana cebbariyet zincirinin görüşü. 

---------------

Sırr-ı kaderin vücûdundan âgâh isen, "Aman Allâh'ım" diye yalvarman nerede? Boynunda cebbâriyet zinciri takılı olduğunu, eğer nazar-ı hakîkatle görüyor isen, kendini âciz görürsün. Muâmelâtında "Ben böyle yapıyorum; böyle yaparım; şöyle yaparım" diyemezsin, insaf et ey cebrî, sen böyle misin? 

Resûl-i Ekrem Efendimiz ekserî zamanda Ya'ni "Ey kalbleri ve basarları döndüren Allâh'ım, bizim kalblerimizi dînin üzerinde tesbît et!" diye yalvarırdı. Hz. Enes dedi ki: "Ey Allâh'ın Peygamberi, biz sana ve senin getirdiğin şeye inandık. Sen bundan sonra da bizim üzerimize korkar mısın?" Resûl-i Ekrem Efendimiz buyurdular: "Evet, muhakkaktır ki kalbler Rahmân'ın parmaklarından iki parmak arasındadır; onları istediği gibi çevirir." 

---------------

 (639) Zincirde bağlı olan nasıl şadi eder, bahsin esiri olan ne vakit hürlük eder. 

---------------

Sen mecburiyet davasında bulunduğun halde yani ben cebriyeyim fiilimi yapmakta mecburum, davasında bulunduğun halde, hayat-ı dünyeviyende keyifli bir halde imar-ı evkad ediyorsun. Yani vakitleri keyfinle imar ediyorsun. Yani vakitleri keyfine göre geçiriyorsun, muamelâtında da tasarrufa kıyam ediyorsun. Yani muamelelerinde de tasarruf etmeye kalkıyorsun. Madem ki cebri hakiki altında bulunduğunu iddia ediyorsun niçin hür bir şekilde hareket ediyorsun. Fiilin kavlini tekzib etmiyor mu. 

---------------

(640) Eğer sen ayağını bağladıklarını senin üzerine padişah çavuşları oturduklarını görüyor isen. 

---------------

 (641) O halde sen acizlere çavuşluk etme zira acizin tab’ı ve huyu değildir. 

---------------

Ayak bağından murad ilm-i ilâhîde abdin lisân-ı isti'dâd ile, talebi üzerine vâki olan hükm-ü ilâhidir ki bu kazâdır. Padişahdan murad, Hakk Teâlâ Hz leri, çavuşlardan murad, gerek surette gerek ma’nâda kazâ-ı ilâhi infaza memur olanlardır. Kur’ân-ı Kerîm’de bunlara فَالْمُدَبِّرَاتِ اَمْرًا 79/5 âyetinde buyurur. Bir iş çevirenler âyet-i kerîmesinde buyurulur. Yani ey cebri bu esasata hakikatan imanın varsa, hem kendinin hem de başkalarının, aciz olduğunu bilirsin, ve herkesin üzerinde acizlerin şanından olmayan, tasarrufa kıyâm edemezsin. Zira sen âciz isen başkalarının üzerinde hüküm ve tasarruf etmek bir âcizin tab-ı ve huyu değildir. 

---------------

 (642) Mademki onun cebrini görmüyorsun söyleme. Eğer görüyor isen hani görmenin alâmeti. 

---------------

Yani sen Hakk’ın cebrini zevkan ve hâlen görmüyor isen, artık mecbur olduğundan bahsetme, eğer görüyor isen görmenin alâmeti kendini ve başkalarını âciz bilmektir, hani sende görmenin alâmeti varmıdır. 

---------------

(643) Meylin olan her bir işte kendi kudretini açık görürsün. 

---------------

(644) Meylinin matlubu olmayan bir işte yani talebin olmayan bir işte bu Hakk’tandır diye cebri olursun. 

---------------

Yani nefsine hoş gelen menhiyatı icraya koşar, ve kudretini sarf eder, fakat nefsine hoş gelmeyen evamir-i ilahiyeyi, terk edip yani ilâhi emirleri terk edip “ne yapayım, bu benim için mukadderdir” dersin. 

Şu hale nazaran senin bir ihtiyarın olduğu ve senin bu ihtiyarının senin üzerine kazâ-ı ilâhiyi celp eylediği meydandadır. 

---------------

(645) Peygamberler dünya işinde cebridirler. Kâfirler de âhiret işinde cebridirler. 

---------------

(646) Peygamberler için âhiret işi ihtiyaridir, câhiller için dünya işi ihtiyaridir. 

---------------

Peygamberler ve peygamberlere tâbi olanlar dünya işlerini zor ile istemeyerek yaparlar. Çünkü yemede ve içmede ve nikâhta mevtın-ı dünya ahkâmına tebâiyet zaruridir. Yani dünya yaşantısında tabi olmak zaruridir. Ahiretin işlerini seve seve yaparlar. kâfirler ise, hayatı ancak hayat-ı dünya olarak bildiklerinden, dünya işlerini seve seve icra ederler. Ahiret işlerine asla yanaşmazlar. 

Din ve âhiret sözlerini hurafeler addedip asla dinlemek istemezler. Böylece âhiret işi peygamberler ve onlara tâbi olan mü’minler için ihtiyaridir, ve kâfirler onların isrine/yoluna tâbi olanlar, yani onların yolları üzerine tâbi olanlar câhiller içinde ihtiyâri olmuş olur. Yani kendi istekleri ile olmuş olur. 

---------------

(647) Zira her bir kuş kendi cinsi tarafındadır, o geriye ve can ileri ileri uçar. 

---------------

 Yani her bir kuş kendi cins tarafına uçtuğu gibi, kesif ten ahkâmına tâbi olan küffâr, örtücüler küfür ehli ve cühelâ câhiller, Zât’ı Hakk’tan uzak ve geri olan âlem-i kesif-i dünya tarafına uçar, ve ruh-u lâtif ahkâmına tâbi olan, enbiya ve mü’minler ise, Zât-ı Hakk’a yakın ve mertebe-i şehâdet ve misâl âlemlerinden ileri olan âlem-i lâtif olan ruhâniyet tarafını uçarlar. Lâtif olan ruhâni âlem tarafına uçarlar. 

---------------

(648) Kâfirler siccin cinsi geldiklerinden dünya zindanı içinde hoş âyîn geldiler. 

---------------

“Siccin” tabiat ve kesâfetiye unsuriyye âlemidir, “siccin” cehennemde bir tabaka derler, tabiat ve kesafet-i unsuriye yani unsur âlemidir, tabiat âlemi kesif âlem bu âlem, yani anâsır-ı erbaa diyorlar yani dört unsur, kâfirlerdeki ruh dahi hayvaniyet mertebe-sinden ileri geçemediği, böylece âlem-i kesafet cinsinden bulunduğu cihetle zulmâni bir zindan olan dünya için, güzel âdet olarak geldiler. Kâfirlerin dünyaya güzel rüsum, yani resim ve âdet olmaları dünyayı imâr ile meşguliyetleri dünyanın her bir hazzını ve zevkini yerine getirmeleri hasebiyledir. Dünyanın ma’muriyeti ise dünya için bir hoş ayindir. 

İmdi küffar Hakk’tan ve âlem-i illiyyinden gafil olarak dünyayı şenlendirirler. 

---------------

(649) Peygamberler illiyyin cinsi olduklarından yani yücelikler cinsi olduklarından illiyyin tarafının canı ve kalbi oldular. 

---------------

Yani peygamberler ve onların tâbiinleri âlem-i kesâfet ahkâmında müstağrak olmayıp yani orayla gark olmayıp oraya dalmayıp, yani kesâfet âlemine dalmayıp, âlem-i latif, ervâh ile münasebetkar olduklarından bu ruhaniyet âleminin canı ve kalbi oldular ve bu âlemi şenlendirdiler. 

---------------

(650) Bu sözün nihâyeti yoktur, fakat biz gene o kıssanın tamamını söyleyelim, 

---------------

Yani a’yân-ı sâbite âleminden itibaren her ferdin dünyadaki ve berzahtaki ve cennet ve cehennemi cismanideki ahvalini beyan etmeye başlarsak bunun nihâyeti gelmez zira bunu söylemek tecelliyat-ı esmaıye-i ilâhiyeyi söylemektir, tecelliyat-ı esma-ı ilâhiyenin de nihâyeti yoktur, böylece kıssaya rücü edip bu mevzuyu bitirelim.[13] “ İz- -T-B- ”

Lübb’ül Lüb ( Özün Özü) ile yolumuza devam edelim;

Mahiyet sözünün ifadesi cümle eşyanın ilâhî ilimdeki sûretleridir, Henüz ilim mahallinde olup zuhura gelmemiştir. İşte cümle eşyanın henüz zuhura gelmeyip ilâhî ilimdeki sûretleri mahiyetlerdir. Mahiyetlerin diğer adı da diğer bir adı da Ayan-ı Sabitedir. Hakkın ilmi Zatının aynıdır. İnsan-ı Kâmil içinde bu hal böyledir. Ve bu itibarla ilim Zatın aynıdır. O mahiyetlere Cenâbı Huda’dan yine onların zatında olan istidat ve kabiliyetlerine göre zuhur eder. İtikat ve diğer hallerde böyledir. İsyan ve küfür, îmân ve itaat istidat ve kabiliyetlerine göre ezelde ne talep etmişse o şey ona feyz olarak verilmiştir. Mesela, buğdayın istidadı gene buğday bitirmektir. Arpanın istidadı arpa darınınki de darıdır. Diğer şeyler de buna göre kıyas edile. Eğer arpanın dili olsa, ekiciye itiraz edip beni neden buğday yapmadın dese, ekicinin cevabı SENİN İSTİDADIN BU İDİ olur. Ayrıca arpa tohumundan buğday ummak ahmaklık olur. Bu izahlara göre her nesnenin mahiyeti ve ayanı sabitesi ezelde Allah-ü Teâlânın ilminde ne hal ve Hususiyet üzenine bulundu ise ve hangi ismin mazhariyetine düştü ise, zuhura geldiğinde de her birisi kendisinin ezeldeki sıfatı ile aşikâr olur, ilmi ilâhînin onda bir tesiri yoktur. Kur’anı Keriym Naziat Suresi 79. sure 5. âyette; fel müdebbirati emren “İşleri yerli yerince yapıcılardır...” 

Hükmüne göre Arif olanlar bu sırra vakıftırlar. Haddizatında bilinen şey ne hal üzere ise ilmi ilâhî o vecih üzerine alakalı olur. Hangi ismin ve sıfatın mazharı ise zuhuru öylece gerekir ve öyle de zuhur eder. İşte İLİM MALÛMA TABİDİR demekten maksat budur. Kaza demek, bütün eşya ilm-i ilâhîde ne şekil ve hal ile takdir olunmuşsa toplu olarak o şekil ve halde hüküm olunmuştur, demektir. Kader demekse, her varlığın istidadı gereğince sonradan olacak tafsil üzere yavaş, yavaş his ve şahadet âleminde zuhur etmesidir. Yani zamanı geldikçe o şey istidadı gereğince zuhur eder demektir. Soru: Buraya kadar yapılan izahlardan anlaşıldı ki kişinin bütün halleri gerek îmân ve itikat ve gerek küfür gerek hayır ve şerrin ne zamanda ve nasıl zuhur edeceği o şeyin istidadı ve kabiliyetine göre lisan-ı hal ile Haktan talep etmesine göre imiş. Hepsi istidat ve zati kabiliyetlerine göre hatta sözlerimiz dahi "Hakkın yarattığı ve yaptığı imiş. Hâlbuki istidadı dahi veren Haktır.

Bu da CEBİR olmuyor mu? 

CEVAP: Cümle tahkik ehli katında istidat Yapılmış ve yaratılmış değildir. Zira mahiyet yapılmış olamaz. O mahiyetin istidadı kabiliyeti ve tüm halleri de yapılmış olmaması gerekir. Mahiyet ilmin sûretlerine derler. Ki henüz onda yapma ve yaratma yoktur. Herkesin, ayan-ı Sabitesi neyi gerektiriyorsa onu yapmaya mecburdur. Kader sırrı böyle gerektirmiştir Her şey istidada bağlı olduğunu bilir. Kendisinin mahiyeti ayan-ı sabitesi ve istidadı ne yönde ise ona muhalefet edemez ve ondan vazgeçici olamaz. Kendisinde zamanı geldikçe yavaş yavaş zuhur edeceğini bilse de bilmese de zuhur edeceklerdir, o zat kendi istidadının noksan olduğunu anlarsa elem çeker. Yine haddi zatında hiç cebir yoktur. Cebir iki kısımdır. Kabule şayan olan ve olmayan. Kabule şayan olan şudur: İlahi emirlerin cümlesine uyup, yasakları terk ettikten sonra kendisi için bir fiil ve kudret ispat etmeyip cümlesini Haktan bilmek. 

Kabule şayan olmayan cebirse.

Kul bütün günahları işler, ne emirleri tutar ve ne de yasaklardan uzaklaşır, kendisinin işlemiş olduğu fesat ve şerri Hakka isnat eder, ve bu halinden edep etmez, kötü olan bu cebirdir. Bu makâmda sual ve cevap çoktur. Ehline malumdur. Deyip geçiyor. Geçiyor ama aslında burada iş biraz karışmış. Yani vazıh bir şekilde ifade edilmemiş. Ancak, genelde anlaşılabilmesi için böyle bir ifade içerisinde anlatabilmiş. Aslında gerçekten de KADER bahsi İslam fikriyatı içerisinde en zor, anlaşılması en güç olan bahislerden bir bahistir.

Bir Sofiye sormuşlar şu suali Hakka zulüm isnadından nasıl kurtuldun? O da şu cevabı vermiş: Mülkünde kendinden başka bir varlık koymadım. Cümle mülk onun olduğuna göre zulüm kime ve nasıl olur? Mülkünü dilediği gibi kullanır, bu mevzuda söylenenler kâfidir. Diyerek burasını böylece kapatmış olalım.

Birde misal veriyor: Enes bin Malik Rasulullah Sallallahu aleyhi vesellem efendimizin kapısında hizmet ederdi. Rivâyet olunur ki on sene gece gündüz yanlarından ayrılmadan hizmet ettim. Yaptığım işler için bir kere bana niçin yaptın veya niçin yapmadın demedi, diyor. Hz. Resulün hareketleri kader sırrına tamamıyla vukufları dolayısıyla böyle oluyordu. 

Hz. Şeyhi Ekber NEFAHAT adlı kitabında der ki: Hakk Teâlâ peygamberlerinden yaptıkları davet zamanında bazı esrarı gizlemiştir. Bunlardan biri de kader sırrıdır. Zira, istidadı küfre ve kötülüğe meyyal olana da davetin faydası olmayacağına vukuf hasıl olunca davet emrinden aciz ve kararsız kalır. Davet emri tamam olup da kâfir, münafık, mü'min ve salihler belli olduktan sonra bu sırrı bildirmiştir, der. Şimdi, İslam dini içerisinde bu KADER bahsinde genelde dört ana kaide belirlenmiştir, yani dört zümrenin kader hakkındaki düşünceleri kabullenilmiş geniş çaplı. Bunların bir tânesi ki en başta olanı EHLİ SÜNHET VEL CEMAAT, zümresinin kabul ettiği kader bahsi ve hükümleri. Diğeri Mutezilenin kader halkındaki düşünceleri, üçüncüsü Cebriler ve dördüncüsü de tasavvuf ehlinin Kader hakkındaki düşünce yapıları, belirtileri. Aslında bu dört düşünce tavrı da bulundukları mahalde geçerli. Yalnız burasını iyi anlamak lâzım, bulundukları mahalde ortaya koydukları esaslar geçerli. Yerli yerince. Ama bir altta veya onun bir üstünde hükümsüz kalıyor. Çünkü nüfûz ettiği yer sadece bulunduğu mahaldir. İşte kişi belirli halleri yaşayıp da yaşantısını genişlettiği derecede nerede bulunduğunu bunlardan anlayabilir.

Ehlisünnet Velcemaat kanaatine göre deniyor ki (bu en geniş kapsamlı olanıdır ve en sağlam olanıdır. Diğerlerinde kayma ihtimali vardır) eğer ayağını sağlam basmamışsa, yani güçlü temele oturmamışsa o görüşünde kayabilir. Gerçi fikir olarak doğrudur, fiil olarak yanlıştır. Yani o yaşantıya gelmemiştir. Allah ezelde, daha yukarıda da işte yazdığı gibi ehli sünnetin kararına göre, vazettiğine göre, Allah ezelde Levhi mahfuzda bütün varlıkların nasıl hareket edeceklerini bildi ve yazdı. Allah her türlü hali meydana getirdi. İyilikleri de kötülükleri de meydana getirdi. İnsanlara bunları bildirdi ve insânı mükellef ve serbest bıraktı. Dolayısıyla insânlar yaptıklarından mesul olur diyor. Yani Allah kulunun kötü olmasını istemez, fakat onu daha evvelden nasıl bir hareket tarzı ile hayatını sürdüreceğini bildiği için onu evvelden yazdı. Fakat bunu böyle yapacaksın diye yazmadı. Diyor. Dolayısıyla diyor burada, Zorlama, Cebir yoktur. Ve kul yaptığından sorumludur.

Mutezile de bir başka yönden kader bahsine giriyor. Allah ezelde hiçbir şey yaratmamıştır. Kullar fiillerini yapmaktadırlar. Kul kendi fiilini meydana getirmektedir. Allah kötülüğü yaratmamıştır. Kul yaptığında serbesttir. Doğrudan doğruya yaptığı fiilini kendi meydana getirir. Bir üst tarafta ona yazılan bir şey yoktur. Der. Kul müstakildir, dolayısıyla sorumludur der. Yani birincisinde Allah evvelce yazmıştır. Kader vardır ve zaman zaman tahakkuk eder. Kaza olarak yazan Kader olarak zamanı gelince tahakkuk eder. Ve kul mesuldür.

Diğerinde ise, yani Mutezilede Allah ezelde hiçbir şey yaratmamıştır. Kul yaptığından sorumludur ve ne yaparsa bunun karşılığını görecektir.

Üçüncü CEBRİYE tabakasının düşüncesi ise: Şurada da bir nebze; bahsettiği gibi Kul fiilinde mecburdur. Kul yaptığı fiilinde mecburdur. Bunun dışına çıkamaz. Yani, kendine ne emrolunmuşsa onu yapmak mecburiyetindedir ve bunun dışına çıkamaz. Genelde böyle bir düşünceleri vardır. Dolayısıyla kul mes’ul değildir der. İşte Tasavvuf ehli de diyor ki: Cebriye yakın bir hükmü vardır Tasavvufun, ama Cebriye hükmünde değildir o zaman Cebriye sınıfına girmiş olur. Tasavvuf ehli bunların hepsini kabul ediyor, bunların bir tânesi fiiller âleminde yaşayan kimse için geçerlidir. Yani ehli sünnetin ortaya koyduğu, vazettiği kaideler, bir kimse ef'al âleminde hayatını sürdürüyorsa onunla hükümlenmesi lazımdır. O kaideyi kendine benimsemesi ve o hükümler içerisinden çıkmaması lazımdır. 

Eğer bir kimse esmâ, âleminde yaşıyorsa mutezile hükmünün düşüncesi orda geçerlidir. Eğer bir kimse sıfat âleminde yaşıyorsa orda sıfat âleminde yaşıyorsa bu cebrilik hükmüne girer. Yalnız bizim anladığımız mânâda Cebrilik hükmü ile değil, Cebrilik biraz yanlış anlaşılıyor. Sıfat âleminde yasayan kimsenin hali mecburi bir hale girmiş hükmündedir. Ama hüküm olarak. Gerçekte mecburiyet yoktur. Anlama ve anlatma dolayısıyla mecburiyet hükmü konuyor. İşte Cebrilerin vermek istediği yaşantı, sıfat âleminin yaşantısıdır, ama kendileri bunun farkında değildirler. Farkında olanları da vardır, ayrıca. Tabii olmuşlar ki bunu buraya koymuşlar. Kaide olarak koymuşlar. Ama kulaktan duyma olanlar, oraya gelmeden bunu kullanmaya, kalkarlar ve kendilerini mesuliyetten kurtarmış zannederler ki bu tamamen iflas etmiş bir haldir. İste ayakların kaydığı yerler buralarıdır. Bunlar çok zor işlerdir. Gerçekten bunları yerlerine oturtmak ve oraya göre amel etmek çok zor iştir. Ne diyor: Kul işinde mecburdur. Yukarıda da ne dedi? Sofiye sormuşlardı. İşte buranın en güzel cevabı odur işte. Bütün anlatılanlar işi daha çok karıştırmaktan başka bir işe yaramaz, Bir sofuya sormuşlar: Hakka zulüm isnadından nasıl kurtuldun? Diye. Şimdi Cebri mecbur diyor ya. Kötülüğüde iyiliği de yapmaya mecbur hükmünü çıkartıyor oradan. Ama burada bir yaptırıcı var bir de yapan vardır. 

Hâlbuki sıfat âleminde böyle bir ikiliğin olması mümkün değildir, işte onun izahını böyle yapıyor: Şu cevabı alıyor: “Mülkünde kendinden başka bir varlık koymadım.” Cümle mülk onun olduğuna göre zulüm kime ve nasıl olur? Mülkünü dilediği gibi kullanır. İşte bizim hadiseye bakış açımız ikili olduğu için hadisede cebir hükmünü çıkartıyoruz. Yani mecburiyet hükmünü çıkartıyoruz. Aslında, oradaki cebir bir başka türlü cebirdir. Bizim anladığımız beşeriyet yönlü cebir değildir. Hakkın kendi kendine cebridir, Kendi kendine mecburiyetidir. Çünkü isimlerinin zuhura çıkma zorunluluğu vardır. Cebir kendinden kendinedir. İkinci bir varlık olmadığı için cebir hükmü olmaz. Nasıl ki isimler birbirine zıt olan isimlerdi. Sıfat âleminde bunlarım zıtlığı söz konusu olabilir mi? Orda tek ve Küll olarak, isim olarak vardır. Siyahla beyaz, beyazla yeşil, isim olarak var ama fiilde, görüntüde bir şey yok. Dolayısıyla siyahla beyazın farkı yok orada. Sıfat âleminde iyilikle kötülüğün fark edilmesi mümkün değildir. Rabbin hükmetti ki kendinden başkasına ibadet etmeyesin. (17/27)

Evet, iyilik ve kötülük hükümleri fiiller mertebesinde vardır ama! Burada bir başka ifade ile fiiller âleminde yaptığın ibadeti artık kaldır mânâsınadır. Dolayısıyla Rabbin, Rububiyet yani esmâ âlemindendir seni kontrolünde tutan iradesi altında tutan, artık esmâ düzeyinde bir ibadete geç, mânâsınadır. Eğer fiiller âlemindeki ibadetimiz bir ömür boyu devam ederse bu âyet bizde gelişmez, yani bu âyetin hükmünü anlayamayız. Yani Kur’an-ı Kerim’in o hükmü bizim için çizili kalır. İşte bunun için çalışmak lazım, gerçekleri idrak etmek lazımdır. Gereğini yerine getirmek lazımdır, ibadetlerimizi sadece dedelerinizin dininde yaptıkları gibi, onlardan gördüğümüz gibi taklit haliyle yapmamamız lazımdır. bu âyeti Kerime her yerde karşımıza çıkar. Ef'al âleminde bu Âyet-i Kerimenin hükmünü geçeriz, ama esmâ âleminde aynı âyet gene karşımıza çıkar. Sıfat âlemine geçeriz. Bir üst mertebe de, gene bu âyet karşımıza çıkar. 

İşte kişi kendi Hakklığını idrak ettiği zaman bu iş olmuş bitmiş sona ermiş demek değildir. lâkin daha yeni başlıyor. İşte burada bırakılması gerekli olan ibadet eskiden yapmış olduğu şartlanma hükümlü mukayyet Rabbine olan İbadetidir. Adet hükmündeki ibadetidir. Bu ibadet bitince gerçek ibadet başlar, ibadet gider/biter diye, biz âyetleri hep yanlış anlıyoruz. İbadetin kalktığı yoktur. Gerçeği başlıyordur. Daha zorlaşıyor. Şimdi, Rabbine ibadet, eğer bu âyet olmasa biz ömür boyu mukayyet Rabbimize ibadet etmekten kurtulamayız. Bu âyet bizi öyle bir yukarıya çekiyor ki, işte bütün hayali Rablarımızı gönüllerimizden atıyoruz, bunun verdiği güçIe mukayyet olan Rabların hepsi arkada kalıyor. Kişinin evvelâ ef'al âlemini tanıması ve de ef'al, âleminde kendi yerini bulması lâzımdır. Eğer ef'al âleminde kendi yerini bulamazsa, dini hükümler olarak yaptığı şeylerin hangi düzeyde ve hangi yolda ve hangi şekilde, yapıldığını bilmezse, bu taklit dinidir ve taklit olarak yaşanmaktadır. İstediği kadar bunun üzerinde kılı kırk yararak dursun. Ayağını şöyle yapsın, parmaklarını böyle yapıp arasını kuru bırakmasın, yapsın yapsın. Ne yanarsa yapsın onu bir adım ileriye götürmez. Ama Hüsnüniyetle yaptığı şeydir. Başka, onun da mükâfatı vardır. Ama biz mükâfat veya mücazat hükmü ile uğraşan kimseler değiliz. 

Biz gerçekleri araştırıcı kimseler olmalıyız. Dolayısıyla bize lâzım olan gerçek yolda yürümektir. Yürüyen yürür, yürüyemeyen yürümez. O ayrı meseledir. Bunları dışardakiler için söylüyorum. Aklınıza bir şey gelmesin. Kimseye bir kastımız da yoktur. Böyle bir kastı olan zaten buraya gelip de sağdan soldan, Ne diye burada vaktini geçirsin. Gider televizyon seyreder, gazete okur, geçirir vaktini. Her birerlerimiz bir şeyler düşünüyoruz ve araştırıyoruz ki bu kadar kafa yormaya çalışıyoruz. Bunun için de hiç olmazsa bu işleri gerçeği gibi yapalım. Yani bir yerde kendimizi aldatmayalım. Çünkü,gerçekten de başımıza öyle haller gelecek ki, ve de bu gelecek hallerin zamanı da çok yaklaşmış vaziyette. Yaşlarımız her birimizin artık kemâle ermiş, dolayısıyla bu kısa süre içerisinde bu dünya vagonunun (rayın üstünde dünya vagonu ve vagonlar geçiyor) diyelim ki yetmiş tâne vagonumuz var, seksen vagonumuz var. 

Bunun elli vagonu geçmiş zaten. Arkadaki vagonlarda ne kadar malzeme kalmışsa o da sür’atle geçiyor, kap, kap, kap ne kapabilirsen. O kadar. Yoksa alayım mı almayayım mı? Onu düşününceye kadar o geçip gitti bile. Günler böyle yıldırım hızıyla geçip gidiyor. Yıldırım gibi bu geçen günleri bir de en ağır biçimde değerlendirirsek tabi ki bunun sorumlusu biz oluruz, başkası olmaz. İşte şeriatin dediği burada geçerlidir. Kul mes’uldür. Kulluğundan kul çıkmadıkça mesuldür. İşte KADER hakkında Ehli sünnetin vazettiği hükümler mutlak geçerlidir. Kul kulluğundan çıktıktan sonra, ancak tasavvufi yöndeki idrak sahasına gelir ki, o zaman da tasavvufçuların kader hakkındaki görüşleri meydana gelir ki, orda da kul olmadığı için ne cebir vardır ne de başka bir şey. Dolayısıyla Hakka dönüşmüştür. Aslında dönüşecek bir şey de yoktur. Kendi aslını idrak etmiştir, Dolayısıyla sonradan olan, hadîs olan izâfî olan şeylerin hepsi silinip gitmiştir. Kendi ile kendi var olarak kalmıştır. Zaten ondan başka bir şey de yoktu. 

Ondan başka bir varlık yoktu. Gene de ondan başka bir varlık yok. Gelecekte de ondan başka bir varlık olması mümkün değildir. LEYSE KEMİSLİHÜ ŞEY'ÜN (42/11) O NUN BENZERİ HİÇ BİR ŞEY YOKTUR. Allah var idi Onunla birlikte hiçbir şey yok idi, El ‘an da öyledir. Biz kendilerimize birer varlık vermişiz. İzafi varlık vermişiz. Ben, sen, biz, onlar, demişiz, işi çoğaltmış gitmişiz. Ve bu düşünceler içinde kaynayıp ta gidiyoruz. 

İşte kendi gerçek hüviyetimiz, ef'al âleminde ilk idrak ettiğimiz bu âyetin hükmü ile meydana çıkar. VA’BUD RABBEKE HATTÂ YE’TİYEKEL YAKÎN, (15/99) “SANA YAKÎN GELİNCEYE KADAR RABBINA İBADET ET” Yani senin özel rabbin olan, ve senin peşinde koştuğun, Rabbine bugüne kadar senin için ibadet etmen serbesttir. Yani mazur görülebilir idi. Ama bu idrake geldikten sonra, senin O Rabbi hasına ibadet etmen olmaz.

Çünkü kişiliğin ortadan kalkmıştır, kişiliğin ortadan kalktığı yerde de, onun yöneleceği ortada bir varlık kalmaz

Ama yokluğunu idrak etti ancak iş bitti mi? İşte burada 

insâna ikinci bir çalışma, safhası açılır. Buraya kadar geldiğinde kişi gerçekten fiziksel gücünü sonuna kadar kullanır ve tükenir, Burayı çok iyi dinleyelim. Kişi gerçekten namaz kılar, zikreder, canını verircesine yapar bu işleri ve tükenir. Yapacak bir şeyi kalmaz elinde artık. Fiziksel gücüyle çalışmasını sonuna erdirir. Ama bakar ki daha iş bitmiş değil. Ne yapacak peki o zaman? O zaman ne yapacak? Kendindeki esmâ âlemindeki düzeyindeki gücü faaliyete geçirecek. Kendinden olacak, başka bir yerden değil. Ama bunu harekete geçirecek bir mekanizmanın çalıştırılması lâzımdır. Kendi başına olmaz. İşte buraları ince işlerdir. İşte fiiller âlemindeki Çalışma, neticesindeki kişi bakar ki artık tükenmiştir. Yaparsınız, yaparsınız, yaparsınız, sonuna gelirsiniz ve gerçekten gücünüz biter. 

Eğer kişi bunu anlamazsa zaten öteye geçemez. Çünkü daha yapacağı işler vardır. Aynı mahalde oyalanıp gitmekle olmaz bu işler. Oranın bittiğine kani olacak, yani yolun sonuna geldiğini bilecek. Yani, şu mahal benim için bitmiştir, sonuna geldim diyecek ve çatlatacak kafasını. Bundan sonra ne yapacak? Tükenmiş olarak, ümitsiz olarak, burada ümitsiz kelimesiyle ifade ediyorum. Ümitsizlik diye bir şey yok. Samimi olarak bunu kendi kendine itiraf edecek. Ben yaptım, yaptım, tükendim, diyecek artık. Kendi gücü, beşerî gücü tükendim artık diyecek. Ondan sonra kendindeki ruhani, gücü yani esmâ âlemi karşılığındaki gücünü ortaya koyup onunla çalışmalarını sürdürecek. İşte fiiller âlemindeki gücünün tükenmesi kendisinin bedensel olarak artık ortada olmadığını bu noktada idrak etmesidir. Çünkü gücünün tükenmemesi kendi varlığının daha ortada olduğunu gösterir. Benlik hükmü ile benim gücüm var, benim var, ben yapıyorum der. İşte fiiller âlemindeki benliğin (çünkü insânın esmâ ve sıfat âlemlerinde de benliği vardır) (Ve de zat... Âleminde de İlâhi benliği vardır) (İnsan olmamız dolayısıyla bu varlığımızın her mahalde karşılığı vardır.)

İşte biz bu yukardakilerini unutmuşuz sadece şununla ilgileniyoruz. Yani Ef'al âlemindeki varlığımızla, zatımızla ilgileniyoruz. Ve buna bazı terbiyeler yapıyoruz. Fiziksel terbiyemizi sürdürüyoruz. Hâlbuki bizim bir de nefs terbiyemiz vardır. esmâ âlemi karşılığı, şuursal terbiyemiz vardır, sıfat âlemi karşılığı. Şeriatta beden hükümleri geçerli. Şeriatta fiziksel, beden çalışmaları yapılır. Kuruluk vardır. Yapılır ibadet, çıkılır. Selâmünaleyküm, aleykümselâm, iyi misin, nasılsın, tamam. Herkes kendi işinde ve kendi dedikodusunda. Fiiller âleminin üstündeki yaşantıda, yani şeriat âleminin yaşantısında, esmâ âleminin yaşantısı gelir ki bu da gerçekte tarikat yaşantısının karşılığıdır. Tarikatta da Kâlp, gönül, Ruh denilen şey faaliyete geçer. Yani duygusallık faaliyete geçer. Ve hareket başlar. Sevgi ve aşk sebebiyle hareket başlar kişide. Bundan sonra zikirler, tesbihler, oruçlar ve bir sürü riyazatlar, fiiller âlemindeki kuruluğu, kabalığı, atıp bir tarafa hareket sahibi olabilme özelliğini verir. 

Tarikat süresi. Ama ne şeriat ne tarikat durulacak ve kalınacak yerler değildir. Bunlar hemen geçilmesi gerekli olan hallerdir. Şimdi, tarikatta ne denildi. Duygular hakimdir. Yani kişi kuruluktan kurtulmuştur. Kendinde bir hareket vardır. Fakat, bu hareket duygu sınırları içerisinde olur. Duygu insâna bir çelmedir. Büyük maniadır. Benddir. Ama şeriata göre çok güzel bir şeydir. Kurulukta kalmak, duygusuzlukta kalmak, hani natı kafa natı mermer derler, işte öyle olmaktan çok fevkalade bir şeydir. Eğer bu duygu zevk şevk ve neş'e hali olmasa daha üste geçmesi kat'iyyen mümkün değildir. Tarikat seviyesi Tarikatle hakîkat arasındaki irtibatı sağlıyor, oradaki geçişi sağlıyor. Eğer Tarikat denen hükümler olmasa hakîkati anlamak imkânsızdır. 

İşte Hakîkati anlayabilmek gücü ancak şeriat çalışmaları ile meydana geliyor, Tarikat çalışmaları ile meydana geliyor. Bir kimse şeriatı en güzel bir şekilde yapacak, tatbik edecek, bakacak ki tatmin olmayacak. Eğer şeriatı çok güzel bir şekilde yapmazsa zaten ilgisi yok demektir, o orda kalmıştır. Eğer şeriatı gerçekten samimi ve temiz olarak güzel yaşanıyorsa zaten orda durması mümkün değildir. Muhakkak ilerisini araştıracaktır. Dolayısıyla yapacağı iş Tarikat hükümleri ile hallenmek ve onun hükümlerini yerine getirmek. Bunları yaptıktan sonra Neticede bakacak ki burası da durulacak yer değil. Bunun da üstü vardır

Çünkü Tarikat kişinin nefs, Kâlp Ruh Sır Hafi Ahfa dedikleri 

yani duygusal haliyle ilgili olan kısımları ortaya getirir ve onları geliştirir. Bu hükümler içerisinde kalırsa gene belirli bir yere kadar gelmişizdir orda kalmışızdır. Ama insânın sınırı olmadığı durumuna göre dolayısıyla orayı da aşmamız gerekir işte o zamanki çalışma akıl düzeyine geçer. Yalnız buradaki akıl duyguların hükmü altına olan akla cüz'i olmayıp duygulara hükmü altına alan duygulara emreden aklı küll'dür. HAKİKATİ Muhammedî'dir. Kendi gerçeğidir, işte kişinin üç mahalde mutlak yapması gerekli çalışmaları vardır. Bundan sonrası artık kendi elinde değildir. Çünkü kendi kalmamıştır. Birinci çalışmasının neticesinde VABUD RABBEKE HATTA YEHTİYEKEL YAKİYN (15/99) gelinceye kadar kendi Rabbine ibadet etmektedir. Buradaki Rab dünyadan sevdiği şeylerdir. Madde âleminde yaşadığı için Rabbıda maddeden ona gözükmektedir ve neyin peşinde koşuyorsa odur Rabbi. Ama esmâ âlemi idraki geldiği zaman kişiye artık o Rabbini bırak, oraya kadar mazurdun idrak edemiyordun, Gerçek Rabbine İbadet ediyormuş hüsnü zannı vardı. 

Dolayısıyla mazurdun ama gerçek Rabbi idrak etme yolunda bazı aşamalar sağladığın için bu Rabbe artık ibadet edemezsin. Yani, malına, parana, çoluğuna, çocuğuna ibadet ederken bunların sevgisi varsa eğer içinde bunlara ibadet ediyorsun ki bundan vazgeç artık, senin için bunlar yasaklanmıştır. İşte esmâ düzeyine geçtiği zaman kişi bu âlemdeki varlıkların birer ismin tesiri altında olduğunu idrak etmesi dolayısıyla ESMA-ÜL HÜSNAYA yönelmesidir fiil âleminin Rabbi esmâ âlemidir. esmâ âlemi genelde zaten RAB ismini alıyor. Bütün isimler bir RAB hükmündedir. Fiil âleminde zuhura çıkarlar. Ama kişi beden âlemindeki halleri idrak ettikten sonra Haa bunları yazan kâlem değilmiş el imiş der. İdraki yukarıya geçer. Bu sefer Hakkın isimlerine, yönelir.

Ha işte ne diyor o zaman VA’BUD RABBEKE tekrar HATTA YE’TİYEKEL YAKİYN (15/99) İsimlerin hakîkatini idrak edinceye kadar isimler hükmünde ibadetini yap diyor. Dolayısıyla buraya geldiğin zaman artık aşağıdaki yani en aşağıda değil, bir üstteki isimlere de artık iltifat etme diyor, isimlerin kaynağı sıfattan geliyor çünkü diyor. Onun da Rabbi Sıfattır. Şimdi bir insân düşünüyor, evvelâ âlemde bütün varlıklar Hakkın varlığıdır, ondan sonra düşünüyor ki bu varlıkları isimler meydana getirmiştir. Ve isimlere yöneliyor. Ondan sonra daha ileriye geçtiği zaman bakıyor ki, isimleri meydana getiren Sıfat yani gerçek güç âlemidir. Bu sefer VA’BUD RABBEKE HATTA YE’TİYEKEL YAKİYN (15/99) isimlere olan ibadetin, bunlar seviyesindeki ibadetini bırak Sıfat mertebesinde ki ibadetini gerçekleştir. İşte orası Salat-u Daimun olan namazın yeridir. esmâ âlemindeki Salat-u Vusta yani isimlerin ortaya getirdiği orta namazıdır, işte bu üç oluşumun neticesindeki namaz, ancak miraç namazıdır. 

Yani bu üç namaz hukuklarına riâyet edilmedikçe, meydana getirilmezse, onların neticesinde yukarıya geçilip de GÖZÜMÜN NURU Dediği namaz Mü'minin miracıdır dediği namaz meydana gelmez ki bu zat mertebesinde olan bir namazdır. Onu kılan bilir ancak, nasıl kılınır o namaz. Biz ne bilelim nasıl kılınıyor. Lafını söylemeye çalışıyoruz. Dolayısıyla Miraç olan namaz bu oluyor. Dedik ya, Kişi evvelâ fiil âlemindeki çalışmasını sona erdirecek. Yani gücünü kullanacak, gece kalkacak, gündüz yatacak, yapacak, bilmem ne yapacak, sonunda samimi olarak bittim ben diyecek. Fizik gücü ile. İşte ondan sonra isimler âleminin karşılığı olarak gücü faaliyete geçirecek. Ruh gücü ile çalışmalarını sürdürecek. Ama fizikle yapılması gerekenleri gene yapacak. Yapsa da kayıtlanmaz artık. Eğer yapıyor da onunla kayıtlanıyorsa o daha bir üste gelmemiştir. Zannında yaşıyordur.

İşte duygu, düşünce, aşk, sevgi ile ve bunlardan aldığı güçle yaptığı ibadette ruh-esma âlemi karşılığındaki ibadettir. Bunu da geçebilirse eğer, o zaman akıl mertebesinde bir çalışmaya girer ki kişinin gerçek kişiliği, gerçek varlığı, gerçek hüviyeti işte orda anlaşılır. Yani kendini orda bulur. Birinci buluşta ef'al âlemiyle bulur kendini. Fiil düzeyinde bulur. İkincisi esmâ âleminde yani RUH düzeyinde bulur kendini. Cesetten kurtulur. Ama RUH mertebesinde de bulsa henüz sınır içerisindedir. Ama insân ruhla da sınırlanmaz. Kişinin gerçek varlığı gerçek kişiliği akıl mertebesinde olan özüdür, varlığıdır. Şuurudur. Akıl mertebesinde, aklı küll mertebesinde olan Zatı da aklı evvelde olan. İşte Kur'an-ı Kerimdeki âyetlerin Hazreti Peygamber Efendimizin söylediği hadislerin hepsinin kendine göre gerçekten çok derin mânâ ve izahları vardır. Bizlere düşen idrak sahibi varlıklar olarak bunları iyi anlamaktır. Kişi fiiller âlemimdeki çalışmasını sürdürecek, idrak edecek, esmâ âlemindeki çalışmasını ve tevhidini idrak edecek, ondan sonra sıfat âlemindeki çalışmasını ve tevhidini idrak edecek, dolayısıyla kendi kişiliğini, kimliğini bulmuş olacak. Neticede Kur'an kendisi olacak.

 Artık okuduğu Kur'an dışardan olma, tefsirden okuma bir Kur'an değil, kendi kitabını okumasıdır. Dolayısıyla olacaktır. Buraya gelebilmek için şeyhinin başını kesmedikçe, fenai Rasülden de geçmedikçe bu işlerin olması mümkün olmaz. Şeyh onun başını. Kesitimi bu iş bitti. (Bir ses: peki o nasıl kıyar ki şeyhine efendim) kıyacak işte. Hem öyle bir kıyacak ki gözünü kapatmadan. Bu işler kolay işler değildir. Çok zor. Erlik isteyen işlerdir. Çünkü Fenafişşeyh, Fenefirresul, ef’al ve esmâ âlemleriyle ilgili bölümlerdir. 

Burada “şeyhin başının kesilmesi” hususuna bir açıklık getirelim, bu tarif tabiî ki fizki olacak bir hadise/tarif değildir ilmi ve müşahede isteyen sırlı bir yaşam halidir. Şeyh ismi ile vasıflanmış bir kimse de, sadece şeyhlik sahası varsa zaten orada böyle bir hüküm ve yaşam söz konusu değildir o ve çevresi bu düzeyde hayatları boyunca yaşarlar. Ancak gerçek ma’nâ da şeyhin mürşitliği ve irfaniyyetide olması lâzımdır. İşte bu tür zahiren vasfı şeyh olan kimselerin üzerinde bütün fenâ ve baka mertebelerinin olması lâzımdır. 

İşte böyle bir kimsenin, şeyhin başının keşılmesi değil bu ifade içinde o kişinin şeyhlik vasfının görevini yaptığında bu sefer risalet vasfı başlar ki bu vasfı idrak edip o anlayışa ulaşmak için o kimsenin şeyhlik vesfının kaldırılması ve yerine risalet vasfının getirilmesi lâzım gelmektedir. O mahal devamlı şeyhlik vasfı ile anılırsa diğer mertebelerindeki yaşamı ortaya çıkarılmamış olur. İşte bu yüzden idrak sahibi bir sâlik belirl,i bir zaman ve eğitim neticesinde. Kendisine tevhid eğitimini veren kimsede onu evvelâ şeyhi olarak tanıdığı ve onun ahlâkı ile ahlanmaya başladığı zaman her hali ile şeyhinde fani “fenâfişşeyh” olduğunda eğer idraki dah ileriye gitmeye müsait ise, aynı mahallin daha sonraki anlayışı ile kendine rasul/haberci olduğunu anladığında ve bunun da neticesinde çalışmalarına devam ettikçe gene aynı yerde “fenâfirrasul” anlayışı kendinde zuhur edecektir, İşte salikin bu mertebelere gele bilmesi için bağlı olduğu yerin diğer mertebelerini öğrendiğinde o kimseyi tanıdığı ilk şeylik halinin anlayışı kesilmiş bitmiş ancak yerine kendine ait risalet mertebesinin idraki böylece gelmiş olur aksi halde o kişiyi hep şeyh hali ile tanımış olursa yukarıdaki mertebelere ulaşması mümkün olmaz. 

Şeyhin başının kesilmesi, onun sadece şeyh olmayıp daha ileri mertebelerinin de olduğunun farkına varılmasını ifade eden bir tabir oluşudur. 

Salik hakikati idrak edemeyip buralarda kalırsa esma ve sıfat âlemine geçemez. Gerçek kişiliğini gerçek hüviyetini bulamaz. Bir kişinin de genelde şeyhi var oldukça burayı atlaması çok zor iştir. 

Bu hususun başka diğer yolları da vardır. Taa ki bu işler şeyhi rahmetlik olduktan sonra ancak olur, ama orda da yine yarım kalma ihtimali vardır. Çünkü tamama ermeden, şeyhi göçmüşse zaten yarım kalmıştır. Hayatta da bu işin olması çok zordur. İşte bazı Ehlullah hikâyelerini okuduğumuzda, bazı kişileri dergâhtan kovarlar . İşte sebebi budur. Şeyhinin sevgisini silebilmek için gönlünden, ona bağırır, çağırır, defol der kovar, atar gider. Ah bu da ne biçim insânmış der. Şeyh bunu göze alır. Çok sevdiği halde bunu göze alır. 0 şekilde ancak kendini kurtarabilir. Niçin Yunus Emreyi yedi sene saldılar çöllere. Taptuk Emre'nin sevgisinden kurtulsun diye. Taptuk Emrenin sevgisi karşısında olduğu müddetçe ona perdedir. 

İşte bazı kimseler ortaya şeyhlik diye bir vasıf koymazlar ki, buradan geçmek gerektiğinde kolayca geçilebilsin diye. Bakar ki o şöyle, böyle. Hâlbuki o kendini perdelemiştir. Âlemde Hakkın varlığından başka bir varlık olmadığını idrak ettiğimizde şeyh diye ayrı bir varlık yok ki. Peygamber diye ayrı bir varlık yok ki. İşte biz bunları şeyhimiz var Peygamberimiz var, biz varız, Allah ‘var. Dediğimiz müddetçe bu iş çoğalır gider. Ama buranın bir ince noktası vardır. Şeyh diye, Peygamber diye hiçbir varlık yok mu ortada? Tamamen mi inkâr edeceğiz. Var tabii. Ama Hakkın varlığı ile var. Kendi başına bir varlık olarak var değil. Artık onun ismine, artık o müsemmayı söylemeden. Gerçek değerini vermek sûretiyle. Onun da hakkını vermek sûretiyle aradaki münasebetleri böyle temin etmek lâzımdır. Allah cümlemize zihin açıklığı versin. İdrak açıklığı versin. Sıhhatimizi en azami güçte tutsun. Çünkü bunların yapılabilmesi, sağlığa ve sıhhate bağlıdır. Afiyette daim etsin cümlemizi. İnşallah hepimize en azından geniş çapta değilse bile kendi kişiliğimizi, kendi varlığımızı bulma imkânını versin hepimize.

Buraya nereden gelmiştik? ilmel Yakîn, aynel yakîn, Hakkel yakîn ifadelerinden gelmiştik. Şimdi oradan devam ediyoruz. İlmel Yakîn, Hakîkate ilim olarak ermektir. Hakîkat bilgisini İlim yolundan bilmektir. Ayn-el yakîn Hakîkati hissederek, duyarak görerek yaşamaktır. Hakkal yakîn ise hakîkatle tahakkuk etme halinin zuhurudur. Bir başka izahla da şöyle anlatılır. Kahramanlığı bilmeyi ilmel yakîne. Kahramanlık olayını bilmek ilmel yakîn. Görmeyi aynel yakîne, yani kahramanın kahramanlık fiilini ortaya koyduğunda bunu görmeye ilmel yakîn. Kahramanlık yapması ise Hakkal yakîne benzetebiliriz. Marifet dahi bu üslup, üzere devam eder. Anlayan anlar. Ancak bu mevzuda, bir mukaddimenin beyanı lazımdır ki, bütün hakîkatleri toplamış ıtlak ve takyit nasıldır ve nasıl itikat sahibi olmak gerekir ki korkudan kurtulup yakınlık gelsin.[14] “ İz- -T-B- ”

---------------

يَوْمَ تَرْجُفُ الرَّاجِفَةُ {النازعات/6}

(79/6) “Yevme tercufu-rrâcife(tu)”

(79/6) O gün, bir sarsıntıdır (deprem), sarsar.,

---------------

Bu sarsıntı kahhar isminin sende tecelliye başlamasıyla, olacaktır, kahhar isminin herhangi bir şekilde belki o kimse kahhar isminin zikrini etmeyebilir. Ama fiili olarak manen kahhar tecellisi sana geldiğinde şu veya bu şekilde sarsıldıkça. Varlığın vücut mülkün, beden mülkün, sarsıldıkça sarsıldığı vakit. Bu bizlerin ki muhabbet fırtınalarıyla, ilim hareketleriyle, daha evvelce kesin olarak bildiğimiz hükümlerin aslında bir mutlak ifâdesi olmadığı, daha başka ifâdelerinde bulunduğu, anlatıldığı zaman, bu husus anlaşıldığında, bizim idrâkimiz de sarsılmaya başlıyor. Genel yapımız kaymaya başlıyor. Ayaklarımız yerden kaymaya başlıyor. Yerinde duramamaya başlıyor. 

Neden? Çünkü daha evvelce muhkem diye kurduğumuz binanın aslında çokta muhkem olmadığı, birçok yerlerde delikleri olduğu ve bu binanın yeniden yapılmasına gerek olduğunun anlaşıldığı zaman, sarsılmaya başlıyoruz. Bazı şeylerde şüpheye düşüyoruz. Acaba yanlış mı yapıyoruz? Bu kadar zamandır bunu böyle bildiğimiz halde böyle değilmiş. Veya daha ilerisi de varmış diye kıstas ölçülerimiz değişmeye başladığı zaman, bizdeki hem vücut arzı, hem de ilim varlığımız sarsılmaya, silkelenmeye başlıyor.[15] “ İz- -T-B- ”

“Kurb-u nevafil” nafileler ile yaklaşıldığı zaman Kulun nafilelerle Allah'a yaklaşması sonucu, Hakk'ın o kulun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olması şeklinde özetlenen özel bir yakınlık mertebesidir. Ve hakiki sünnet yaşantısıdır. Seyr-i süluk içinde hayali ve vehimi varlığın sarsılması ve vuruntuları halidir. (M.D.) 

---------------

تَتْبَعُهَا الرَّادِفَةُ {النازعات/7}

(79/7) “Tetbe’uhâ-rrâdife(tu)”

(79/7) Ardından bir sarsıntı daha gelir çatar.

---------------

Hani mahşer kıyamet gününde zelzeleler olduğu vakit. İçinde altınlar madenler bütün nesi varsa, gazlar vesaire hepsi dışarıya çıkacak. O ifâdede ama o gün öyle olacağı, biz bu güne bakıyoruz ve “Ve ahrecetil ardu.” Arz ihraç edecek yâni çıkartacak. “Eskâlehâ” ağırlıklarını dışarıya çıkartacak veya çıkarttığı vakit. Peki bunlar neydi? Yeryüzü ağırlıklarını dışarıya çıkarttığı vakit. İşte belirli bir hükümlerle bizde oluşmuş, bazı kesinleşmiş, kireçleşmiş bilgilerin veyahut duyuşların duyguların sarsıldığı zaman şüpheye tereddüte düşüldüğü zaman. Bunların yerine yenilerinin konması gerektiği zaman. Nasıl? Yeni bina yapmak için evvelâ o binayı yıkıyorlar. Yeni bina oluşması için, nasıl büyük sarsıntılar geçiriyor. O kepçeler greyderler geliyor. Mevlânâ Hazret-leri bu babda ne demiş? 

“Eğer yenisini yapamayacaksan, eskisini yıkma” kendini eskisinden de mahrum etme. Bırak o sarsılmadan kendi hayatını yaşasın. Ona yeterli olan o binası ile o beden arzında kendisi rahat yaşasın. Ama orada rahat değil ise bu sarsıntılara, bu yıkılışlara, bu uğraşmalara biraz dayanması gerekecektir.[16] “ İz- -T-B- ”

---------------

قُلُوبٌ يَوْمَئِذٍ وَاجِفَةٌ {النازعات/8} 

(79/8) “Kulûbun yevme-izin vâcife(tun)”

(79/8) İzin günü kalbler çarpıp titreyecektir.

---------------

Esma-i ilâhiyyeyi nefsi ma’nâ da kullanmaya başlayan kimse bundan çok mes’uldür, çünkü esma-i ilâhiyye yi bize hayatımızı sürdürmek için Cenâb-ı Hakkı bulmak için bir köprü olarak verdi. Esma-i ilâhiyye bizde olmasaydı Cenâb-ı Hakkı bulmak mümkün değildir nereden nasıl bulunacaktı? işte buradaki mesele, bu dünyada nefsileş-miş olan esma-i ilâhiyenin halini, asli hali olan esma-i ilâhiyye ye döndürmektir, işte o zaman kişi Abdullah olmakta, Allah ın gerçek kulu olmaktadır, neden? Çünkü esmaül Hüsna onun üstünde-varlığında zuhura çıktığı için, diğer şekliyle esma-i ilâhiyye yi Hakk’tan ayırdığı, kopardığı, nefsanileştirdiği için “abd-i nefs” olmakta ve ondan doğan çocuklara da “veledi nefs” denmektedir. 

Esmaül hüsnanın hakikatiyle yaşayanların çocuklarına da “veledi kalb” denmekte iseviyet mertebesininde bir bakıma hakikati budur, gerçi bu hakikat daha Âdemiyette başlıyor ve İseviyet mertebesinde fiilen yaşanmış, o mertebeden gösterilmiş oluyor. Fiziki babası olmadan bir varlığın ortaya çıkması ne müthiş bir hadisedir.[17] “ İz- -T-B- ”

Nefsin kulu olmuş olanların bu dünya hayatında kalb’leri katılaştığından vehim gaflet perdesinden Hakk’ı müşahade edemediğinden titremez. (M.D.)

Fütûhâtü’l‑Mekkiyye 3. Bab’ındaki “Sağ ve Sol” kavramlarına benzer şekilde, bu âyetin iki unsuru da insanın âhiretteki durumunu bütüncül olarak tasvir eder:

“Vâcifeh” (kalbin çarpıntısı): İnsanın iç dünyasında yaşadığı manevî çöküşün, pişmanlığın ve korkunun simgesidir.

“Hâşi‘ah” (gözlerin yere dikilmesi): Bu içsel halin dışa vurumu; utanç, zillet ve âcizliğin fiilen yansımasıdır.

(Âlem) boyutu: Fizikî kıyâmet gününde tüm insanlığı bekleyen korku ve panik.

(İnsan) boyutu: İnsanın ölüm anında (mevt‑i ihtiyârî) 

veya büyük bir manevî uyanış (feth) anında, nefsânî benliğinin (enâniyet) çöküşü sırasında hissettiği panik ve korku.

Fütûhât‑ı Mekkiyye’de celâl (kahır, gazap, intikam) ve cemâl (rahmet, lütuf, huzur) tecellileri bağlamında, korku ve çarpıntı Allah’ın “el‑Kahhâr” (kahreden) isminin bir tecellisidir. Kâfirler ve günahkârlar, dünyada bu ismin tecellilerine mazhar olmadıkları (yani O’ndan korkup sakınmadıkları) için, âhirette bu ismin şiddetiyle yüzleşirler.

Dünyada iken nefsânî arzularının peşinde koşan, günah işleyen ve gaflet içinde yaşayan kişi, âhirette bu amellerinin sureti olarak korku, çarpıntı (vâcifeh) ve zillet (hâşi‘ah) ile yüzleşir.

Dünyada iken takvâ sahibi olup nefsini terbiye eden kişi ise, âhirette amellerinin sureti olarak huzur, güven ve Rabbinin cemâlini müşahede ile karşılaşır.

Nasıl insan yanlış, hatalı, utanç verici bir iş yaptığı zaman bunun açığa çıkacağı anlaşıldığı zaman kalbi güm güm eder ve başına gelecekten korkar. Bu Nasuh tevbesinde tasvir edilmiştir. (M.D.)

Yeri gelmişken faydalı olur düşüncesiyle, Mevlânâ (r.a.) efendimizin Mesnevii Şerifi nin beş inci cildinde mevcud mevzuumuzla ilgili bir hikâyeyi özet olarak vermeğe çalışalım. 

Geçmiş senelerde Nâsuh adlı bir kişi vardı. “hamam işçiliği” (Tellâklık) eder, bu sûretle kadınları avlardı. 

Yüzü, kadın yüzüne benzerdi. Tüyü yoktu. Erkek olduğunu daima gizlerdi. 

Kadınların hamamında tellâklık ederdi. Kötülükte, hilede pek çevikti. 

Yıllarca böylece çalıştı, kimse onun halinden, sırrından bir koku bile alamadı. 

Çünkü sesi de kadın sesine benziyordu, yüzü de kadın yüzüne. Fakat nefsaniyette pek yüceydi, pek uyanıktı. 

Çarşaf giyer başını örter, peçe takardı. Fakat nefsaniyeti azgın bir genç idi. 

Bu sûretle padişahların kızlarını bile güzelce keseler, ovar, yıkardı. 

Tövbe etmeye çalışır, fakat kâfir nefs tövbesini bozdurup dururdu. 

O kötü işli kişi, bir ârifin yanına gidip “benim için dua et” diye yalvardı. 

O hür er, onun sırrını anladı ama Hakk hilmi gibi açığa vurmadı. 

Dudağı kilitliydi ama gönlünde sırlar vardı. 

Dudağını yummuştu ama gönlü seslerle doluydu. 

Hakk şarabını içen ârifler, sırları bilirler ama örterler. 

İşin sırlarını kim öğretirlerse de onun ağzını mühürlerler dikerler. 

Ârif, tuhaf tuhaf güldü de dedi ki: A içi kötü adam, bildiğin, gönlünde tuttuğun şeyden, Hakk seni kurtarsın

O dua, yedi ğöğü de geçti kabul edildi. O yoksulun işi, nihâyet iyileşti, düzene girdi.

Çünkü ârifin o duası, her duaya benzemez. Ârif Hakk’da yok olmuştur, onun sözü Hakk sözüdür. 

Hakk, kendi kendisinden, bir şey isterse, kendi isteğini nasıl reddeder? 

Ululuk kaynağı Hakk, onu bu lânetleme işten, bu vebalden kurtarmak için bir sebeb halketti. 

Nâsuh, hamamda tası doldururken padişahın kızının küpesindeki incilerden biri kayboldu ve bütün kadınlar, o inciyi araştırmaya koyuldular. 

Önce her kesin eşyasını araştırmak üzere hamamın kapısını iyice kapattılar. 

Herkesin eşyası arandı, inci bulunmadığı gibi, inciyi 

çalanda rezil olmadı. 

Bunun üzerine üstün körü işi bırakıp her kesin ağzını, kulağını, vücudundaki bütün delikleri adamakıllı aramaya koyuldular. 

O sedefi güzel inciyi altta, üstte her yanda araştırmaya başladılar. 

Hepiniz soyunun, ihtiyar genç herkes anadan doğma soyunsun diye bağrıldı. 

Sultanın hizmetçileri, o değerli inciyi bulmak için bir bir, her kesi aramaya başladılar. 

Nâsuh korkusundan tenha bir yere çekildi. Yüzü, korkusundan sapsarı olmuştu, dudakları morarmıştı. 

Ölümünü gözünün önünde görüyor, sonbahar yaprağı gibi tir, tir titriyordu. 

Dedi ki: Yarabbi, nice defalar tövbeler ettim, ahtlar ettim, sonra onları bozdum. Ben, bana lâyık olanları yaptım. Sonunda da işte bu kara sel, gelip çattı. 

Arama nöbeti bana gelirse eyvah bana! Kim bilir neler çekecek, ne güçlüklere düşeceğim? 

Ciğerime yüzlerce kor düştü. Münacatımdaki ciğer kokusuna bak. 

Böyle bir keder, böyle bir gam, kâfirde bile olmasın. Rahmet eteğine sarıldım medet medet! 

Keşke anam, beni doğurmasaydı, yahud da beni bir aslan paralasaydı. 

Rabb’ım, sana düşeni yap. Beni, her delikten bir yılan sokmada. 

Ne de taş gibi bir canım, ne de demir gibi bir yüreğim varmış. Yoksa bu dertle çoktan erir, kan kesilirdim. 

Vaktim daraldı, bir an içinde feryadıma yetiş, padişahlık et.

Beni bu sefer de korur, suçumu örtersen ne olur? Her türlü 

yapılmayacak işlerden tövbe ettim. 

Bu sefer de tövbemi kabul et de tövbemde durmak için yüzlerce kemer bağlayayım.

Bu sefer de kusurda bulunursam artık duamı ve sözümü dinleme. 

Hem böyle söylenip titremede, hem katre katre gözyaşları dökmede, hem de cellâtların, hain kişilerin ellerine düştüm diye feryadetmedeydi. 

Hiç bir kötü kişi bu hale düşmesin. Hiçbir mülhit bu feryada uğramasın diyor. Kendine ağlayıp duruyor, Azrâil’i gözünün önünde görüyordu. 

Yarabbi, yarabbi diye o kadar söylendi ki; kapı ve duvar da onunla beraber ya Rabbi, ya Rabbi demeye başladı. 

O yarabbi, ya Rabbi derken birden, inciyi arayanların sesi duyuldu: 

Herkesi aradık ey Nâsuh, sıra sende sen gel. Bu sesi duyar duymaz, Nâsuh kendisinden geçti, âdeta bedeninden rûhu uçtu. 

Harap duvar gibi çöküverdi. Aklı fikri gitti, cansız bir hâl aldı. 

Bedeninden amansız bir hâlde aklı gidince sırrı, derhal Hakk’a ulaştı. 

Bomboş bir hale geldi, varlığı kalmadı. Hakk, bir doğan kuşuna benzeyen canını, hu-zuruna çağırdı. 

Muratsız gemisi kırılınca rahmet denizinin kıyısına düştü. 

Akılsız, fikirsiz bir hale gelince canı, Hakk’a ulaştı. İşte o zaman rahmet denizi coştu.

Can beden ayıbından kurtulunca sevine sevine aslına gitti. 

Can, doğan kuşuna benzer, ten ona tuzaktır. O, beden tuzağına ayağı bağlı, kanadı kırık bir halde düşüp kalmıştır. 

Fakat aklı, fikri gidince ayağı açıldı. Artık o doğan kuşu. Keykubad’a uçar gider.

Rahmet denizleri, coşunca taşlar bile âbı hayatı içer. 

Zayıf zerre değerlenir, büyür. Topraktan meydana gelen şu döşeme, atlas haline gelir, değerli bir kumaş olur. 

Yüz yıllık ölü, mezarından çıkar. Mel’un şeytan güzelleşir, huriler bile ona haset ederler. 

Bütün bu yeryüzü yeşerir, kuru sopa meyva verir, tazeleşir. 

Kurt kuzuyla eş olur. Ümitsizlerin damarları hoş bir hale gelir, izleri kutlu olur. 

Can-ı helâk eden o korkudan sonra. “Kaybolan inci buracıkta” diye müjdeler geldi.

Ansızın ses geldi: Korku gitti, o değeri bulunmaz eşsiz inci bulundu. 

İnci bulundu, biz de neşelere daldık. Müjde verin inci bulundu. 

Hamam, halkın bağrışmasıyle, hüzün gitti, feryadıyle, el çırpışıyle doldu. Ondan. Kendinden geçen, Nâsuh tekrar kendine geldi. Gözü, yüzlerce aydın gün gördü. Herkes ondan helâllık istemekte, herkes elini öpüp durmaktaydı. 

Senden şüphe ettik, hakkını helâl et. Dedikodu da bulunduk, âdeta etini yedik, diyorlardı. 

Çünkü o, yakınlıkta herkesten önde olduğu için herkes daha ziyade ondan şüphe etmişti. 

Nâsuh, has tellâktı mahremdi. Hattâ Sûltanla ruhları birdi, bedenleri ayrı. 

Sûltana ondan yakın bir kadın yok. İnciyi aşırdıysa o aşırmıştır. 

Önce onu aramalı demişlerdi ama yine de hürmet ettiklerinden sona bırakmışlar; aldıysa biraz mühlet vermiş olalım da bir yere atsın bari, fikrine düşmüşlerdi. 

Onun için ondan helâllık diliyorlardı, mazeret getirip duruyorlardı. 

Nâsuh, Bu bana Hakk’ın lûtfu, ihsanı. Yoksa dediğinizden beterim ben. 

Benden helâllık dilemeye hacet yok. Çünkü ben, zamane halkının en suçlusuyum.

Bana söylediğiniz kötülükler, bendeki kötülüğün yüzde biridir. Bunda şüphe eden olabilir, fakat bence apaçıktır bu. 

Kim bende birazcık kötülük biliyorsa muhakkak o bildiği şey, binlerce kötü suçumdan, binlerce pis işimden biridir. 

Suçlarımı ve kötü hareketlerimi bir ben bilirim, bir de onları örten Rabb’ım. 

Önce İblis bana hocalık etti ama sonradan o gözümde bir yelden ibaret oldu. 

Yaptıklarımın hepsini Rabb’ım gördü de göstermedi, bu sûretle de kötülükle yüzümü sarartmadı. 

Sonra da yine Rabb’ı mın rahmeti, kürkümü dikti, canıma can gibi tatlı tövbeyi nasib-etti. 

Ne yaptıysam yapmadım saydı, bulunmadığım ibadetleri yapmışım farzetti. 

Beni selvi ve süsen gibi azadetti. Bahtım, devletim gibi gönlüm de açıldı. 

Adımı temizler defterine yazdı. Cehennemliktim, bana cenneti bağışladı. 

Ah ettim, ahım bir ipe döndü, düştüğüm kuyuya sarktı. 

O ipe sarıldım, dışarı çıktım. Neşelendim, ferahladım, semirdim, benzim kırmızılaştı. 

Kuyunun dibinde zebun bir haldeydim, şimdi bütün âleme sığmıyorum. 

Şükürler olsun sana ya Rabb’i. Beni ansızın gamdan kurtardın. 

Tenimin her kılında bir dil olsa da hepsiyle sana şükretmeye kalkışsam yine şükründen âcizim. 

Şu bahçede, şu ırmakların kıyısında halka “Keşke kavmim beni bilseydi, Rabb’ım beni ne yüzden yargıladı” diye nara atmaktayım dedi. 

Ondan sonra birisi gelip Nâsuh’a iltifat ederek dedi ki: Padişahımızın kızı, seni çağırıyor. 

Ey temiz kişi, padişahın kızı seni istemede, gel de başını yıka. 

Gönlü, senden başka bir tellâk istemiyor. Onu ovmak, kille yıkamak senin işin.

Nâsuh, yürü yürü dedi, elim işten kurtuldu benim. Senin Nâsuh’un hastalandı şimdi. 

Yürü, koş, acele bir başkasını bul. Hakk hakkıyçin benim elim işe varmıyor artık.

Kendi kendisine de suç, hadden aştı. Gönlümden o korku, o elem nasıl gider. 

Ben bir kere öldüm de tekrar dünyaya geldim. Ben, ölüm ve yokluk acısını tattım. 

Rabb’ı ma sağlam tövbe ettim. Canım bedenimden ayrılmadıkça bu tövbeyi bozmam.

O mihneti gördükten sonra ancak merkep olanın ayağı, tehlikenin bulunduğu tarafa gider diyordu...[18] “ İz- -T-B- ” 

Nasuh tevbesinden de anlaşılacağı üzere daha bugünden kalbi-gönül saatini çalıştı Hakk-Hakikat ile titretmek gerektir. (M.D.) 

---------------

أَبْصَارُهَا خَاشِعَةٌ {النازعات/9}

(79/9) “Ebsâruhâ hâşi’a(tun)”

(79/9) Gözler korkudan yere bakıp kalacak.

---------------

Gözler gördüğü nefsi emmarenin hayal ve vehiminin bitiş ve tükenişi ile Hakk’a karşı utancından önüne kayacaktır. Yani o gün bakacak yüzü olmayacaktır.

“İhsan” ın birinci mertebesi; 

“Cibril hadisi” diye de bilinen Yahya bin Ya’mur’dan rivâyet edilen hadisle belirtilmiştir. *[19] özetle şöyledir: 

Bir gün Hz Rasülüllah’ın yanına elbisesi bembeyaz; saçları simsiyah bir adam gelip önüne oturur ve “İslam”, “iman”, “ihsan” ve “kıyamet” olmak üzere dört şeyden soru sorar. 

Efendimiz bunların hepsini sırasıyla cevapladıktan sonra, yabancı, “doğru söyledin” diyerek oradan uzaklaşır. 

Bunun üzerine Hz. Rasülüllah merak edenlere; “bu Cebrail (a.s) idi, size dininizi öğretmeye geldi,” diye bildirmiştir. *[20] “ İz- -T-B- ”

Hz. Rasülüllah’ın gelen yabancıya “ihsan” hakkında verdiği cevap; 

“en te’budellahe keenneke terâhu feinnehu terake.”

“sanki/tıpkı ennekesin/sen, erâhu/onu/kendisini era/rüyet ediyor, görüyormüşsun gibi, Allah’a ibadet etmendir. 

bu halde ki einnehu/kesin o/kendisi seni era/rüyet ediyor, görüyor, “ şeklindedir.

“Allah’ı sanki gözlerinle görüyormüşsun gibi, Allah’a ibadet etmendir. Sen O’nü gormesen de O seni görüyor, “ şeklindedir.

Küçük bir dikkatle baktığımızda, burada bahsedilen 

“ihsan”ın rnarifetullah yönünden gelen ru’yet, yani müşahedeye dayalı “ihsan” olduğunu görmekteyiz. 

“Sen O’nu gormesen de” sözünün altında “şimdilik” ifadesi yatmaktadır. 

Ve bu hadis ümmet-i Muhammed’e “rü’yet”in yolunu açmaktadır. 

Eğer yolu ve sistemi bulunursa, görülen de göreni görebilir.[21] “ İz- -T-B- ”

Cibril hadisinde görüldüğü gibi en azından Hakk’ın bizleri rüyet ettiği anlayıp idrak edilmesi lazımdır. 

Ey Adem oğlu, Nerden gelirsin şiirinde Nusret Tura r.a,

İnsan isen gel, maşuku seyret, 

Fani vücudu, bakiye devret, 

"Mahbubu Hakk"sın ilminde zevket,

Yorulma gitme, Celâle doğru. 

Diye bizleri ikaz etmektedir. (M.D.)

---------------

يَقُولُونَ أَئِنَّا لَمَرْدُودُونَ فِي الْحَافِرَةِ {النازعات/10}

(79/10) “Yekûlûne e-innâ lemerdûdûne fî-lhâfira(ti)”

(79/10) Diyorlar ki: "Biz tekrar eski halimize mi döndürülecekmişiz?

أَئِذَا كُنَّا عِظَامًا نَّخِرَةً {النازعات/11} 

(79/11) “E-izâ kunnâ ‘izâmen nahira(ten)”

(79/11) "Biz, çürümüş kemikler olduktan sonra ha?

قَالُوا تِلْكَ إِذًا كَرَّةٌ خَاسِرَةٌ {النازعات/12} 

(79/12) “Biz, çürümüş kemikler olduktan sonra ha?”

(79/12) "Öyleyse bu çok zararlı bir dönüştür." dediler.

---------------

 أَيَحْسَبُ الْإِنسَانُ أَلَّن نَجْمَعَ عِظَامَهُ {القيامة/3} 

(75/3) “E yahsebul insânu ellen necmea ızâ meh”

(75/3) “İnsan, kendisinin kemiklerini bir araya toplayamayacağımızı mı sanıyor?”

---------------

(79) Naziat sûresinde muhatabı tarafından bu hâlin şöyle anlatıldığı dile getirilmiştir.

10 - Diyorlar ki: "Biz tekrar eski halimize mi döndürülecekmişiz? 11 - "Biz, çürümüş kemikler olduktan sonra ha?" 12 - "Öyleyse bu çok zararlı bir dönüştür." dediler.

---------------

5016 - Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm:

"İki sûr arasında kırk vardır!" buyurmuştur. Bunun üzerine oradakiler:

"Ey Ebu Hureyre! Kırk gün mü?" diye sordular. Fakat o: "Birşey diyemem!" cevabını verdi. Tekrar: "Kırk ay mı?" dediler. O yine: "Bir şey diyemem!" cevabını verdi. "Kırk yıl mı?" dediler. O yine: "Bir şey diyemem!" cevabını verdi ve (Resûlullah'ın hadisine devam etti:)

"Sonra allah semâdan su indirecek ve insanlar yerden sebze biter gibi bitecekler. İnsanda bir kemik hâriç hepsi çürür. Bu çürümeyen, acbu'z-zeneb denen kuyruk sokumu kemiğidir. Kıyâmet günü yeniden yaratılış bundan terkîb 

edilecektir."[22]

---------------

عِظَام (Izâ me) “Kemikler” sayısal değeri; “Ayın-70”, “Zı-900” “Elif-1”, “Mim-40” dır. (70+900+1+40)= 1111 dir.

(1+1+1+1=4) İslam’ın Şifre sayısıdır.[23] 

Kemik Nedir?

Kemik, vücudu oluşturan dokular arasında en sert olanıdır. Organizmada gerçek anlamda destek görevi yapan dokudur. Ayrıca organizmanın kalsiyum depolarıdır. Kalsiyum bakımından doymuş olduklarından serttir. Sert olmalarına rağmen kıkırdak dokusundan farkları damar içermeleridir. Bu doku yapısında çeşitli tipte hücreler (osteosit, osteoblast, osteoklast) ve hücrelerarası madde (matrix) bulunmaktadır. Kemiğin enine kesiti incelendiğinde dış ve iç yüzeyleri bir zarla örtülüdür. Bunlardan dıştakine; periosteum, iç yüzeydekine; endosteum denir. Bu zarlar düzensiz sıkı bağ dokusundan yapılmışlardır. Periosteumun hemen altında dış halkasal sistem yer alır. Endosteumun hemen üstünde ise iç halkasal sistem bulunur.

Havers sistemleri ise (osteon) iç ve dış halkasal sistemlerin arasını doldurur. Volkmann kanalları ise komşu Havers kanallarını birleştirir.

Yetişkin bir insan iskeleti 207 kemikten oluşmaktadır. Fakat yeni doğan bir bebeğin ise 300'e yakın kemiği bulunmaktadır. Bu farklılığın sebebi ise insanın yetişkin haline gelirken kemiklerin zamanla birleşmesiyle yeni kemiklerin ortaya çıkmasıdır.[24]

---------------

İnternetten “Kemik” hakkında alınan kısa bilgiden sonra yolumuza devam edelim… 

Burada faydalı olur düşüncesi ile Muhyiddin Arabi Hazretlerinin Âdem ve Havvânın hakikati bölümünün giriş kısmını alalım.

---------------

Dokuzuncu Kısım Üçüncü Vasl: 

ÂDEM VE HAVVÂ’NIN HAKÎKATİ 

Ma’lûm olsun ki, “vücûd” insâniyye hakîkati olan vâhidiyyet mertebesinden, rûh mertebesine tenezzül ettiği vakit, üç ma’rifet oluştu ki, birisi nefs ma’rifeti, ya’ni kendi zâtını ve hakîkatini bilmek, diğeri Mübdî’ine ma’rifet, ya’nî kendisini var edeni bilmek; üçüncüsü Îcâd edicisine karşı fakr ve ihtiyâcını bilmektir. 

Bu ma’rifet, gayrı oluşu içine almaktadır. Ve bu rûh, rûh-ı Muhammedî (s.a.v.)’dir. Nitekim buyururlar: “Allah Teâlâ evvela kâlemi ve benim rûhumu hálk etti”. Ve bir rivâyette: “Allah Teâlâ evvela benim aklımı ve nefsimi hálk etti”. Diğer rûhlar, onun şerefli rûhunun parçalarıdır. Onun için (S.a.v.) Efendimiz’e “Ebu’l-ervâh (Rûhların babası)” dahi derler. Bu rûh akl-ı kül sûretidir ki “hakîki Âdem”dir. 

“Vücût” akl-ı küllün sağ tarafı ve “imkân” sol tarafıdır. Ve Havvâ nefs-i küllün sûretidir ki, akl-ı evvelin sol kaburga kemiğinden var oldu. Ve bu muhtelif taayyünlerin meydana gelmesi ve çeşit çeşit sûretlerin doğumları akl-ı kül ile nefs-i küllün izdivâcından oluştu. Nitekim, Hak Teâlâ Hazretleri buyurur: 

(“Ya eyyühen nasutteku rabbekümülleziy halekaküm min nefsin vahıdetin ve haleka minha zevceha ve besse minhüma ricalen kesiyran ve nisaen”) (Nisâ, 4/1)

“Ey insânlar! Sakının o Rabbinizden ki, sizleri bir tek nefsten hálk etti, ondan eşini hálk etti ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yaydı.” 

Ve bu taayyünler içinde pek çok etken ve edilgen sûretler meydana geldi. Ve etken sûretler erkekler ve edilgen sûretler de kadınlardır. Ve insâni fertlerin etken sûreti olan erkekler ve edilgen sûreti olan kadınlar en kâmil sûret ve en güzel kıvam ile açığa çıktı. 

Şimdi, insâni fertlerin anne ve babası hakiki Âdem olan “akl-ı küll” ile hakiki Havvâ olan “nefs-i küll”dür. Bunlar zât cennetinde, ya’ni ulûhiyyet mertebesinde örtülü idiler. Kur’ân ki bütün isimleri ve sıfâtları toplamış olan zât’tır; ve bu taayyünât ki, ulûhiyyet zâtının varlığında hayâller ve rü’yâdan ibârettir ve bu çokluklar ve hayâle âit taayyünler ki, çekirdeğin içindeki ağaç gibi dal budak salıverip, esfel-i sâfîlîne (en aşağılara) doğru uzamıştır ve zât mertebesinden uzaktır; işte bu ağaç, Kur’ân’da bahsedilen lânetlenmiş ve uzaklaştırılmış ağaçtır. Ve onun meyvesi ve tânesi tabîat karanlığıdır.[25]

Bu dünya nizamı için için halk ediliş, ahiret hayatı içinde oranın şartlarına göre bir beden elbisesi tayini ile mümün olacaktır. İnkar ehli için bu dönüş ne kadar zararlı ise de iman-ikân ehli Allah için olduklarından dönüşte Hakk’a olacağından faydalı bir dönüştür(M.D.)

---------------

فَإِنَّمَا هِيَ زَجْرَةٌ وَاحِدَةٌ {النازعات/13} 

(79/13) “Fe-innemâ hiye zecratun vâhide(tun)”

(79/13) Halbuki o, bir tek haykırış.

---------------

Zecre (haykırış) İlâhî emrin (emir-i küllî) tecellisi; "Kün" (Ol!) emrinin bir yansımasıdır

Vâhide (tek) tüm çokluğun tek bir kaynaktan zuhurudur.

Bu "tek haykırış", Fütûhât-ı Mekkiye’de Sûr'a üfleme (nefha) ve ilâhî tecellî bağlamında ele alınır. Kıyametteki diriliş, aslında ruhların asıl vatanlarına—yani ilâhî huzura—dönüşünün bir ifadesidir.

Mûsâ (a.s.) a C. Hakk ona Tur dağından nida ettiğinde düşüp bayılıyor. Yani Yarabbi bana kendini göster, seni göreyim isteyecek, “len terânî” (7/143) (sen beni göremessin) eğer beni görmek istiyorsan şu dağa bak ikincide tekrar tecelli edip dağ paramparça olduğunda Mûsâ (a.s.) düştü bayıldı. Onun mertebesi duyu ve kelâm olduğundan bu tecelli bir ses ve nida şekinde nefis dağına olmuş ve nefsi emmare korkusundan paramparça olmuştur. (M.D.)

Aldülkerim Ceyli, İnsân-ı Kamil’in 32. bölümünde bu haykırışı “Salsala-i Ceres” olarak adlandırır.

SALSALA-İ CERES

SALSALA-İ CERES: Çeşitli manalara gelir… Burada onun için verilecek mana:

- Yankı yapan ürpertici ses: 

Tarikattan hakikate geçerken oluşacak, hakikat ile marifet arasında oluşacak hallerden. 

Olabilir... Zâhirî manası, budur… Esas manasını aşağıda dinleyeceğiz…

Yani: Burada kasd edilen manayı…

---------------

SALSALA-İ CERES:

— Kadiriyet sıfatının, şiddetli tarafından inkişafı…

Manasınadır…

Bu çeşit tecelli, azamet sıfatından bir tecelli yolu ile gelir…

Bu ise… Kahiriyet sıfatının heybet yönüyle meydana çıkması sayılır…

---------------

Şimdi, anlatılan halin kulda oluşuna geçelim…

Kul, kadiriyet sıfatının hakikati ile tahakkuk etmeye başladığı zaman; ilk hallerinde kendisine bu:

- SALSALA-İ CERES…

Tabir edilen durum açılır…

İşte... o zaman: Kendisini azamet kuvveti ile kahrı altına alan bir iş bulur…

Bu müşahede, kalblerin azamet huzuruna girme teşebbüslerini önler…

Zâhirde bunun tabiri:

- SALSALA-İ CERES…

Olup, şiddetli yankılar yapar…

Bu hal içinde, gürültülü bir ses duyar… Bu ses: Hakikatlerin birbirine çarpmasının sonucudur…

Böyle olması: Oraya girmek isteyenlere karşı güçlü bir kahra sahip oluşu icabıdır…

İlâhî mertebe ile, kulların kalbi arasında gerilen en büyük perde budur…

İlâhî mertebelerin inkişafı, ancak bu: SALSAL-İ CERES'i duyduktan sonra olur…

Başka yolu yoktur… 

Yukarıda bahsedilen halleri kişi kendi başına hayalen yaşamaya kalkarsa, çok tehlikeli olur çünkü bahsi geçen gürültülü halleri süfli varlıklarda çıkarabilir, irfaniyyet ilmini bilmeyenler bunları gerçekten bahsi geçen hadiseler gibi zannedip kabullenirse, bu hallere talep olduğu için süfli varlıklar bunları duyurmaya devam ederler ve netice de kişi bu seslerden yaşayamaz hale gelir ne dünyası ne ahireti elinde kalır, geriye sadece azap ve ızdıraplarla geçecek çekilmez bir hayat kalır. Allah muhafaza. 

---------------

Ben bu sesi, geceleyin, yüce semalara götürüldüğüm zaman duydum…

O üstün makama, o güzel manzaraya vardığım zaman, o mahallin heybetinden şöyle bir kimse oldum... Azalarım çözülmüş, terkibim dağılmış, vücut parçalarım erimişti… Kemiklerim de dağılmıştı… 

Bu halin tekrar geriye dönüşü çok zor olur, kişinin kişiliği bu şekilde ortadan kalkınca tekrar kişiliğinin özelliklerini eski kendi yerlerine koymak parçalarını tekrar eski terkibi üzere toplamak çok zor olur. Bu yüzden bu sahanın kişide küçük vuruntular olarak geçmesinde yarar vardır. 

Aslında diğer yönden bakıldığında salikler bunların bilincinde olmadığından bu sahadan fazla haberleri de yoktur.

...Ve ben, o anda; Heybetinden, dağları sarsan; SALSALA-İ CERES'ten başka bir şey duymuyordum. İnsan ve cin tayfası, onun izzeti önünde çökmüştü…

Ancak, nurdan bulutları görüyordum... Onlar, ateşten yağmurları, sağnak halinde yağdırıyorlardı…

Bu hal ile, zat denizinden gelen; birbiri üzerine zulmetler içindeydim…

Semanın varlığı kalmamıştı… Onun altında yer de yoktu…

Durgun dağlar yürütülmüştü…

Gördüm ki:

— «Yer çıplak bir çöl gibi… Oradakilerin hepsini topladık; onlardan hiç birini unutup bırakmadık...»

Hepsi Rabbına saf saf, arz olundular...» (18/47-48)

A. K. Cili, bu anlatımlarla kendi özel tecellilerini ifade etmektedir herkez de bunlar mutlaka yaşanacaktır diye bir şartı da yoktur. Ancak ilmen de olsa böyle sahanın bilinmesinde büyük yarar vardır.

Onların bu durumu, hiç değişmez ki… ezelden ebede kadar böyledir…

---------------

Bu hal içinde dedim ki:

— Semaya n'oldu?. 

Nefsani hayal semasına

Dendi ki:

 «Yarıldı.. Rabbını dinledi; boyun eğdi...» (84/1-2)

Dedim ki:

— Yere n'olmuş?. 

Beden “yeri’ne, beden toprağı/arzına.

Dendi ki:

— «Yer uzatıldı... İçindekini attı; bomboş kaldı...» (84/3-4) 

Beden arzı hakikat-i itibari ile uzatıldı içinde ki beşeri ağırlıklarını attı, beşeriyetinden boş kaldı.

Dedim ki:

— Güneşe n'oldu?. 

Beşeri hayal güneşine ne oldu. 

Dendi ki:

— «Güneş dürüldü… 

Yıldızlar düşürüldü…

Beşeri ve nefsi necm yıldızları düşüldü hükümleri kalmadı.

Dağlar yürütüldü…

Nefs ve benlik dağları yerlerinden koparılıp son akıbetlerine doğru yürütüldü.

Bulutlar yağmursuz kaldı…

Sadece hayali nefsi zulmet olarak rahmetsiz görüntüleri kaldı.

Vahşî hayvanlar, bir araya getirildi…

Nefsi emarenin bütün nefsi hayvani ahlâkları bir araya getirildi.

Deniz ateşe verildi…

Nefsi emarenin hayal denizi ateşe verildi.

Ruhlar birleşti…

Her varlıkta birey olarak zuhurda olan hayat ruhları cem edilip hepsinin bir olduğu anlaşıldı.

Diri gömülen kızdan soruldu:

Beden toprağına gömülen ve faaliyet dışı bırakılan esmanın manasından soruldu.

— Hangi suçtan öldürüldü?.

O esma hangi sebeple devre dışa bırakılıp zuhuruna mani olundu.

Sayfalar açılıp yayıldı…

Hem hayal-i nefs, hemde gerçek ilâh-i irfan sayfaları açıldı aşikar oldu.

Sema koparıldı…

Hayali nefs seması koparıldı yokluğa gönderildi.

Cehennem kızdırıldı… 

Kendisine geleceklere ateş ikramı için daha çok kızdıldı. O nun ikramı ateştir ve sıcak hali o nun en değerli ikramıdır çünkü bir yerin özelliği ne ise gelen misafirlere ondan ikram edilir cehennemin en değerli ikramı ise en sıcak sunduğu ikramıdır. Sunulanları yakar ancak cehennem ilinde olan malzemesini sunmakla gelenleri kendi yönünden ikram da bulunmuş olur. Bu halde tabii bir haldir.

Cennet yaklaştırıldı...» (81/1-13)

Cennetin yaklaştırlması, cennet ehline rahmet cennet ehli olmayanlara hasrettir. Cennet ehli gideceği yeri aynel yakîn gördüğü için çok huzurlu olur, cennet ehli olmayanlar ise böyle bir güzelliği onlarda aynel yakîn olarak nasıl kaçırdıklarını ve heba ettiklerini gördüklerinde ki, hasret ve pişmanlıklarının nasıl bir hale geldiğini yaklaştırıldığın da görülecektir.

Dedim ki:

Bütün bu hallerin oluşumu ile.

— Bana n'oldu?.

O’n da inkılâb aldu her şey gerçeğine dönüştü öylesi gösterildi.

Celâlim söyledi:

Bütün bu hallerin oluşumu için celâl tecellisine ihtiyaç vardı ve o oldu.

— «Nefis hazırladığını bildi...» (81/14) 

Dünya âleminde ki irfani çalışmaları ile nefs-i ilâh-i bunların hakikatlerini cemâli yoldan müşahedeli bildi. 

---------------

Bu gördüklerim, küçük kıyametti. Hak bana, büyük kıyamete bir misal olsun diye gösterdi…

Küçük kıyamet her bireyin başına gelmektedir ve geleceklere de gelecektir. Ancak büyük kıyameti o tarihlerde yaşayanlar görecektir. Bu şekilde ise bütün fertler kıyametin provasını yapmaktadırlar, bireysel kıyamet süreleri üstlerin gelip geçmekte olduğu halde, farkın da bile olamamakta-dırlar son anlarında bunları fark edeceklerdir ancak iş işten geçmiş olacaktır, kendi sorunlarıdır.

Rabbımdan bir beyan almış olayım ve bana katılacaklara hidâyet edeyim…

Bahsi yaşantı ve tecrübeler Hakk’tan açık beyanlardır, bunları okuyup en azından ilmi mana da katılacaklara hidâyet olmuş bu günden gelecekteki hallere bir tenbih olması bakımından bu düşüncelere katılanlara bu sahada gerçekten hidâyet olmaktadır. Kendisinden ve bu sahada hizmeti geçen her kezden Allah razı olsun. 

---------------

Bu arada bir başka hal oldu?.

Tetkik sorucusu, tahkik tercümanına bazı şeyler sordu… 

Yani tetkik eden bir kimse, tahkik tercümanına yani işi iyi bilen bir tercümana sordu diyor. Tahkikin tercümanına sordu, tahkik ehli olur da tercüman olamaz, anlatamaz hali. Tam temkin hali oluşmuş kendi bireysel varlığı o salsala-i ceres ile yok olmuş. Kadiriyet sıfatının şiddetli zuhuru diyor, gök gürlemesi, şimşek çakması bunun ifadesidir. 

Kıyameti kopmuş, kıyam etmiş yani hakkani varlığıyla ortaya çıkmış ve bu hakkani varlığındaki özellikleri faaliyete geçiriyor. Birisi tetkik, tetkik edici yönü yani araştırıcı yönü, bu saf temiz aklı yani kendine bağlı olan eğitilmiş saf aklı, mutlak akl-ı küll değil. Eğitilmiş kendine bağlı saf aklı ve tahkik tercümanı da akl-ı küll, kendindeki akıl kemale ermiş akıl yani tecrit edilmiş, beşeriyetinden tecrit edilmiş, heva ve hevesinden, saf bir akıl ile akl-ı külle bir bakıma gönlüne de diyebiliriz. Bu kendi kendinde oluşan bir hadise ama kendi kendinde derken, beşeriyet hali ile kendi kendinde değil, ilahi kendi kendindeki varlığında yani hakkani varlığında oluyor, beşeri varlığında değil. 

Cehlin sözü olmayan bir halet içinde onları anladım… 

Heva ve hevesi yok, hayal yok, vehim yok. Kendindeki "Hu" su ile, kendindeki hüviyeti ile bunları anladım diyor. 

- Sıfattan, zattan, İlâhî makamdan… 

Diyerek sormuştu... Ki bu makam-ı İlâhî buranın tam hakkını veren makamdır… 

Sonra…

- İnsandan…

Sordu… ayrıca onun, yani; insanın:

- Ne suretle Kur'an olduğunu… 

Sordu… 

Bireysel zatı itibariyle, kendi özündeki sorucu, araştırıcı, tetkik ehli, kendi özündeki tetkik ehli soruyor, akl-ı küllden soruyor ve kendi birey halinde de ama ilahi birey haliyle de. 

- Celâl ve ikram sahibi zatın katındaki emr-i hitam olma şekli nasıldır?

Yani son emir, son iş olma şekli nasıldır dedi. 

Dedi…

O hakikat tercümanı, bunları dinledi; sonra güldü…

Daha sonra, şu ibareleri gösterdi... Onlardaki yemine işaret edip dikkati üzerine çekti:

- «Yemin olsun; gelip ışık verene…

Akıp akıp yuvalarına dönenlere…

Karanlığa dalan geceye…

Açıldığı zaman sabaha…

Elbette bu; Kerim Rasulün sözüdür…

Arşın sahibi katında onun itibarı vardır... Kendisine itaat olunur… Orada emindir...» (81/15-21) 

---------------

Bunları ben de dinleyip anladım… Anlatanın da alnından öptüm… işaret ettiği manaları şu şiirde topladım:

Vuslat için bir hal var;

— Mübah…Diyemem ona;

Ama, ne sanarsan san, iş çekilir her yana…

Seven de sevgilisi de, halvetin evcinde;

Mülk, maliki dahi asker topludur yan yana…

Yakınlık gelini mertebeyi dahi aşmış;

Celâl cemalden parlar cila almışçasına.

Ufuk dönüyor, bulutlar yağmur yağdırıyor;

Gök çok gürlüyor, şimşek çakıyor yana yana…

Deniz dalgalarında, rüzgâr dersen ganidir;

Ateş köz köz, su devam eder kaynamasına…

Sair dönen felek de, durur bir hal üzere;

Boynu eğiktir azizin izzeti namına…[26] “ İz- -T-B- ”

---------------

فَإِذَا هُم بِالسَّاهِرَةِ {النازعات/14} 

(79/14) “Fe-izâ hum bi-ssâhira(ti)”

(79/14) Bakarsın uyanmışlar hepsi meydandadır.

---------------

İnsanın ölüm anında (mevt‑i ihtiyârî) veya büyük bir manevî uyanış anında, nefsânî benliğinin (enâniyet) terk edilmesi de bir “zecr” (sarsıcı uyarı) ile gerçekleşir.

Dünyada iken “nefsânî arzuların kabrinde” kalmayı tercih eden kişinin amelleri, âhirette onu yine aynı “kabir”de tutar.

Dünyada iken nefsini terbiye edip uyanan kişinin amelleri ise, onu “sâhira”ya (diriliş meydanına) çıkarır ve ebedî huzura kavuşturur.

Nefsânî arzuları (hevâ) çoktan “kabre” gömülmüştür.

Ruhu, diriliş meydanında (sâhira) Rabbini müşahede etmektedir.

O, “bakarsın uyanmış” olanların önderidir; çünkü o, bu uyanışı daha dünyada iken yaşamıştır.

“Kıyamet, tek bir ilâhî emirden (zecratün vâhidetün) ibarettir. O emir gelince, herkes amelinin suretine göre diriltilir ve o büyük meydanda (sâhira) toplanır. Tıpkı bunun gibi, insanın iç âleminde de bir ‘manevî kıyamet’ vardır: nefs-i emmâre’nin gaflet kabrinden sıyrılıp uyanışı, tek bir ‘içsel uyarı’ (zecr) ile gerçekleşir. İşte o zaman, kişi kendi varlığının ‘sâhira’sında (hakikat meydanında) Rabbini müşahede etmeye hazır hale gelir.”

Efendimiz (s.a.v.) "İnsanlar uykudadırlar, ölünce uyanırlar."[27] Ve  “Ölmeden evvel ölünüz.”Buyurmuştur. 

Hadîs-i şerifi gereğince varlığını yok etmiş olur ki bu da “ölüm” demektir... Bu “ölüm” ise irâde ile olur...

Bügünkü cennet-i irfâna dâhil olsalar uşşâk,

Yarınki va’d olan hûri veya gılmanı neylerler.

Uyanış, Hakikatten, Marifete geçerken oluşacak, hakikat ile marifet arasında oluşacak hallerdendir. (M.D.)

Bu Uyanışın hakikatte nasıl olacağı Tevhid-i Sıfât’ta şöyle anlatılır.

Ulaşmaları lazım gelen menzil onbirinci (11.) mertebedir ki bu ise, () “allah” lafzında bulunan ancak yazıda ve görüntüde olmayan sadece lafızda söylenen () “allah” lafzının ikinci (2.) gizli () “elif”idir. 

İşte yazıda ve görüntüde olmayan sadece lafızda olan bu () “elif”e ulaşmak, onlara korku, titreme ve haşyet verdi, çünkü burası varlık ve yokluk sınırıdır. 

İseviyyet hakikatini yaşayanlar mertebeleri gereği Hakk’ta fani olup “lâ ilâhe illa ella” (ilahlar yoktur) dedikten sonra, kendilerinin Hakk’ta fani etmiş olduklarından “illa ella” diyerek, fakat neyi tasdik edeceklerinin oluşturamadık-larından halsiz düşüp öylece kalmışlardır. 

Bu mertebenin taklitçileri ise, “lâ ilâhe illa ella” derken kolaylarına gelip “lâ ilâhe illâ ilâhe”ye dönüştürüp gerilere dönerek, tekrar kesrete ve putperestliğe dönmüşlerdir. 

İşte İsa (a.s.) dünyaya dönmeden evvel son kalan iki (2) mertebeyi idrak edecek ve böylece () “allah” lafzını gerçekten idrak ederek söyleyecek ve “Muhammedi” olacak ve tekrar dünyaya geldiğinde “şeriat-ı Muhammedi” ile amel ve tatbikatta bulunacaktır. 

Daha evvelki bölümlerde “Kelime-i Tevhid”in “nüzül” inişini, sonra da “uruc” çıkışını ve ayrıca çıkılışını da izah etmeye çalışmıştık ve on üçüncü (13.) mertebeye yani () “allah” lafzının ikinci (2.) () “lâm”ına “Mertebe-i İseviyet”le ulaşmıştık. 

Fakat bu sefer önümüze, lafızda olup da yazıda, görüntüde olmayan bir “mertebe” () “elif” çıkmıştı. İşte bu () “elif”in vücudunun olmayışı “sidre-i münteha”dır. Cebrail (a.s.) ın “yanarım” dediği Hz. Peygamberin “yanarsam ben yanayım” deyip yükseldiği yerdir ve oraya ancak gerçek muhammedilere yol vardır. 

Onuncu (10.) mertebedeki sistem diğer mertebelerdeki sistem gibi değildir. Buradan karşıya () “elif”e ulaşmak, diğerlerinde olduğu gibi burada da imkansızdır. Çünkü bir vücud yok sadece lafız ve mana vardır.

Oraya geçmek için onuncu (10.) mertebede bekleyen kimselerin onda yapacakları birşeyleri yoktur, çünkü oranın sakinleri “fena fillah”da fani olmuş bulundukları yerde tam sakin olmuş gibi, hareketsiz görünürler. Bu hallerinden dolayı kendilerinde kalkıp da bir sonra ki aşamaya ulaştırmak için yapacakları talepleri de yoktur, çünkü olamaz. 

Buradan yukarıya ancak seçilerek, başkaları tarafından alınarak götürülürler. O da şöyle olur, kendilerinden geçmiş Hakk’ta fani vaziyette sakin olarak beklemede olanlara onbirinci (11.) muhammediyyet mertebesinden bir elçi yollanır, yanlarına geldiğinde “fani” olduklarından farkına varmazlar, ancak o elçi onlara yavaş yavaş dokunur. Bazıları uyanır, bazıları hiç uyanmazlar. Uyananlar yarı dalgın olanlardır, derecelerini eksik yapanlardır. 

Uyanmayanlar ise, gerçekten Hakk’ta fani olmuş, Hakk tecellisi içinde kendilerini tamamen kaybettiklerinden uyanamamışlardır. İşte bunların arasından seçilen bazı “fena fillah” sakinleri, oradan alınarak o mertebenini başka bir bölümünde yeni bir ameliyeye tabi tutulurlar.

Şöyle ki, kendilerinde, batınlarında kemale ermiş, “hakikati İseviyye”nin manasını alıp cesedini orada bırakırlar, “manayı İseviyyet”in kulağına (yeni doğan çocuğun kulağına okunan Ezan-ı Muhammedi gibi) “Ezan-ı Muhammediyye”yi okurlar, o andan itibaren, “manayı İseviyye” “manayı Muhammediyye”ye dönüşür ve onbirinci (11.) mertebenin kapıları açılmış, böylece o mertebenin namzeti olmuş olurlar. 

Bu ameliyeden sonra gelen elçiler, onuncu kattan seçilen çok az sayıda olan namzetlerle, görünmeyen () “elif”in sakinleri olmak ve oranın halini tahsil etmek üzere onbirinci (11.) kata yükseltirler. Bu mertebe “Tevhid-i Zat”tır.[28] “ İz- -T-B- ”

---------------

هَلْ أتَاكَ حَدِيثُ مُوسَى {النازعات/15} 

(79/15) “Hel etâke hadîsu mûsâ”

(79/15) Mûsâ’nın haberi Sana geldi mi?

---------------

(Arapça: Hel etâke hadîsu...), Kur'an-ı Kerim'de özellikle dehşetli olayları, nebi, resül kıssalarını veya ibretlik durumları vurgulamak için kullanılan pekiştirici bir soru tarzıdır. 

Bakın “kef” dedi, o ise muhatap/hitab edilendir, işte böylece karşımıza muhatap geldi. Burada bu hitabı iki yönlü anlamamız gerekiyor, birisi mutlak sûrette Aleyhisselâtü Vesselâm Efendimize olan hitap, biride onun ümmetine olan hitaptır. Burada bunu ayırmamız lâzımdır. Ayırmamız lâzımdır ki, sonra tekrar birleyebilelim. İki ayrı özelliğin hakîkatlerini idrâk edip, tekrar birleyebilelim. Şimdi, bu hitap evvelâ, (s.a.v.) Efendimize geldiği için, evvelâ onun yönüyle bakalım.

 Efendimiz (s.a.v) her ne kadar o dönemde Mûsâ (a.s.) hayat hikâyesini başkalarından dinlediği kadar biliyor ise de en sağlam olanı şüphesiz Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın vahyi olduğundan Efendimiz (s.a.v) burasını büyük bir dikkâtle ve arzûyla dinliyor. 

Efendimiz (s.a.v) şahsında bu Âyeti kerîme acaba bize ne diyor? 

Mûsâ (a.s.) hayatı gerçek tarikat ilmini yani Hakk’a giden yolu anlatmaktadır. Kul ile Hakk arasında ayrı ve gayrı olmamasına rağmen idrâkimizde oluşmuş olan epey uzun bir ayrılık ve gayrılık vardır. Bu ayrılık ve gayrılığın ortadan kalkması için bu mesâfenin tekrar geriye gitmesi gereklidir ve bu uzun yolun önemli bir kısmı da Mûsâ (a.s.)’ın hayat hikâyesinin bir bölümü ile bizlere anlatılmaktadır. Bu durumda bu Âyeti kerîmeyi okuyana olan hitâp “Ey anlayışı kendi indinde olan Allah’ın kulu hayatının yaşaman gereken safhalarından bir tanesi Museviyet bölümüdür. Âdemiyyet, Nûhiyyet, Îbrâhimiyet’i, okudun ve idrâk ettin ise sıra şimdi Musêviyet bu bölümündedir.” (M.D.)

Mûseviyyet mertebesi, Hazret-i Ahadiyyet’in “yeryüzü” Hazret-i Şehadet’te nokta zuhuru “Hz. Mûsâ kelimullah” ismiyle Mûseviyyet mertebesinden görünmeye başlamasıdır, diyebiliriz. 

Genel olarak İnsânlık tarihinin geçirdiği hayat evrelerini bir “sâlik-yol ehli” nin de kendi bünyesinde geçirmesi gerekmektedir. (Ne var âlemde o var Âdem de) hükmü ile her birerlerimizde de bu Mûseviyyet mertebesi bünyemizde mevcuttur, ancak onu ortaya çıkarmak için bir çaba ve çalışmaya ihtiyaç vardır. 

Eğer bu hayat hikâyesini geçmişte yaşayan bir kimsenin hayat hikâyesidir, diyerek tarihe havale edersek buradan bizim payımıza düşen şey sadece onun bir hatırası olmuş olur. Eğer bu hadiseyi kendi bünyemize kısmen de olsa aktarabilir isek o zaman bu hikâye bizim o devremizdeki bize ait malımız olan bir hikâye olur ve biz nakledicisi değil sahibi oluruz. Bir şeye sahip olmak başkadır emanetçilik başkadır. Cenâb-ı Hakk elimizde olan değerlerin sahipleri olmamızı nasip etsin emanetçisi değil.[29] “ İz- -T-B- ”

**********

(Ve hel etâke hadîsu mûsâ.)

(Tâ-Hâ, 20/9) “Sana Mûsâ’nın haberi geldi mi?”

**********

Ey Muhammed (s.a.v) veyâ ümmeti Muhammed sizlere Mûsâ’nın haberi gelmedi mi?

Kûr’ân-ı Kerîm Efendimiz (s.a.v)’in şahsına nâzil olmuş ve onun şahsını bir istikamete yönlendirmiş ve kendi hayatını nasıl yaşaması gerektiğini bildirmiştir. Efendimiz (s.a.v) daha sonra bunu bizlere aktararak bizlerin de hayatlarının böyle olması gerektiğini bildirmiştir. Fakat bu bildirim dahi genel mânâdadır, her kim ki Kûr’ân-ı Kerîmi eline alıp okumaya başlarsa Kûr’ân-ı Kerîm o anda ona nâzil olmaya başlamaktadır ve o okuduğu yerde kendini bulabilmesi gerekmektedir. 

Bizler Kûr’ân-ı Kerîm okuduğumuz anda ne okuyoruz yani Cenâb-ı Hakk (c.c) bize ne bildiriyor ve biz ne alıyoruz, işte bizim bunu anlamaya çalışmamız gerekmektedir. İşte Kûr’ân-ı Kerîm’in nüzûl yâni tenzil olması budur yani yavaş yavaş idrâk ederek ve anlayarak Kûr’ân-ı Kerîm’i okumamızdır. Eğer anlamadan okursak yine de bir şeyler rûhumuza iner, ancak önemli olan rûhumuz ile berâber beynimize de inmesidir, bu şekilde şuurlu ve rûhaniyetli olarak tam kalıcılık sağlanmaktadır. 

Kûr’ân-ı Kerîm eskimez, bir tarihte nâzil olduktan sonra hükmü geçti şeklinde bir şey söz konusu değildir. Bir çiçek dahi her mevsim yeni yeni çiçekler açabiliyorken Kûr’ân-ı Kerîm de, her an yeni yeni bir şeyler ortaya getirmez mi? Tâbî ki getirir ve zâten getiriyor da. İşte bizlerinde insan olabilmesi için en gerekli olan şey bu ağıza kulak vermemiz dir. 

Kulak ilk gerekli olandır, kulağın duyduğunu daha sonra göz ile sonra beyinde müşâhede sahasına geçirerek oradan kalbe götürmeli ve orada mutmainlik hâsıl etmeliyiz. 

Huzur dahi ancak bu aşamalardan sonra oluşabilmektedir. Bu huzurun sonrasında ise “Kûl-yâni Söyle!” hükmü gelmektedir. 

İşte göz ile kalbin böyle bir uyumu içerisinde ancak “gözün gördüğünü kalp yalanlamaz” (53/11) çünkü o ayar öyle güzel yapılmıştır. Bizlerin gözleri maddeye göre ayarlı olduğundan dolayı ilk bakış açısından ne gördük ise o gördüğümüz şey hakkında yargıya varırız ve bu evdir, bu arabadır, bu bilgisayardır, şu kuştur vb. deriz. 

Efendimiz (s.a.v) her ne kadar o dönemde Mûsâ (a.s.) hayat hikâyesini başkalarından dinlediği kadar biliyor ise de en sağlam olanı şüphesiz Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın vahyi olduğundan Efendimiz (s.a.v) burasını büyük bir dikkâtle ve arzûyla dinliyor. 

Efendimiz (s.a.v) şahsında bu Âyeti kerîme acaba bize ne diyor? 

Mûsâ (a.s.) hayatı gerçek tarikât ilmini yani Hakk’a giden yolu anlatmaktadır. Kul ile Hakk arasında ayrı ve gayrı olmamasına rağmen idrâkimizde oluşmuş olan epey uzun bir ayrılık ve gayrılık vardır, bu ayrılık ve gayrılığın ortadan kalkması için bu mesâfenin tekrar geriye gitmesi gereklidir ve bu uzun yolun önemli bir kısmı da Mûsâ (a.s.)’ın hayat hikâyesi ile bizlere anlatılmaktadır. Bu durumda bu Âyeti kerîmeyi okuyana olan hitâp “Ey anlayışı kendi indinde olan Allah’ın kulu hayatının yaşaman gereken safhalarından bir tanesi Mûsevîyyet bölümüdür. Âdemiyyet, Nûhiyyet, İbrâhîmiyyeti okudun ve idrâk ettin ise sıra şimdi Mûsevîyyet bölümündedir.” 

Her ne kadar kişi ilmi yoldan Mûsâ (a.s.) hayat hikâyesini biliyor ise de bizzat kendi yaşantısında Mûsâ (a.s.) hayatını tatbik etmesi gereklidir ki, bu Âyeti kerîme ile bildirilen hüküm kendisinde açığa çıksın. 

Mûsâ (a.s.)’ın hayatını, yaklaşık dört bin yıl önce yaşanmış bir hayat hikâyesi şeklinde mi görüyorsun yoksa bizzat kendi yaşamının belirli bir kısmını ihtivâ eden hükümler manzûmesi olarak mı görüyorsun? 

Mûsâ ( مُوسَى) kelimesini incelediğimizde: (Mîm) harfi, hakîkâti Muhammedîyyenin Mûsevîyyet bölümü, Uzatan (Vâv) harfi bizim dikkâtimizi çekerek, Muhammedî hakîkâtlere dikkât et! Demektir. (Sîn) harfi ise (Yâ Sîn) ifâdesinde belirtildiği şekilde “Ey insan” yine Efendimiz (s.a.v)’e işârettir. 

Yâni “Ey Muhammedî hakîkâtleri anlamaya çalışan insan” mânâsı çıkmaktadır. 

Bizlerde kendimizde bu harflerin hakîkâtlerini idrâk edebilirsek nasıl bir olguya muhâtab olduğumuzu idrâk edebiliriz. 

“Sana Mûsâ’nın haberi geldi mi?” denmesinin hikmeti, Mûseviyyet hakikatinin eğitimi daha başlamadımı? Demektir. Ve bu Kelâmullah Ulûhiyyet mertebesinden Risâlet mertebsine olmaktadır. Yukarıda ki Âyette Ahadiyyet Ulûhiyet-i, burada ise Ulûhiyyet, Risâlet-i eğitmektedir. Ve aşağıdaki bilgileri Risâlet-e aktarmaktadır. Ve bu sahneler bir ateş ile başlamaktadır. Daha sonra da Risâlet bu hakikatleri Ümmetine aktarmaktadır.[30] “ İz- -T-B- ” 

Tâ-Hâ ve Nâzi’ât sûrelerinde geçen aynı âyetlerin geçmesi Nâzi’ât sûresinde zâhir ve bâtın anlaşılması murad edilmiş olabilir.

20+9= 29 ve 2+9=11 dir.

(11) Hazret-i Muhammed mertebesidir. Mûsâ a.s ın (Museviyet mertebesi) gelen haberi Hz. Muhammed mertebesinden gelmesidir.

79+15= 94 tür. 9+4= 13 tür. 13 ise Hazreti Muhammed (s.a.v.) şifre rakamı Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediye mertebesidir. Ve bu hu haberin Tek olan Ahmed’in hakikatinden gelmiş olmasıdır. 

---------------

إِذْ نَادَاهُ رَبُّهُ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًى {النازعات/16} 

(79/16) “İz nâdâhu rabbuhu bilvâdi-lmukaddesi tuvâ(n)”

(79/16) Hani Rabbi ona kutsal vaadi Tuva'da seslenmişti. 

---------------

Âyet-i kerime Rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

---------------

“İki defa kutsanmış vadi” olarak “tı” ve “vâ” harflerine atıfla, hem nefs-i emmâre’nin (kötülüğü emreden nefsin) sökülüp atılması (tecrid) hem de nefs-i mutmainne’nin huzuruna (cem’) yükselmesi gibi iki katmanlı bir arınmayı ifade eder.

Zahirî bir mekân değil, “ru’yet” (hakikati görme) makamıdır. Nitekim “Tuva vadisindesin” hitabı, “Burada hakikatin görülmesi mümkündür” anlamını taşır. (Ama henüz bu makamda “Len Terani” sen beni göremezsin hükmü geçerlidir.)

Ârifin kalbinin, mâsivâdan arındığı ve ilâhî nûra mazhar olduğu “manevî Tûr” un sembolüdür. Tıpkı Hz. Mûsâ’nın ayakkabılarını çıkarması gibi, sâlik de “Tuva”ya (bu makama) ulaşabilmek için dünyevî bağlarından (maddî kaygılar, makam sevgisi, gaflet perdeleri) sıyrılmalıdır. 

“Tuva” nefs-i mutmainne (tatmin olmuş, huzur bulan nefs) makamına işaret eder. Nitekim Hz. Mûsâ’nın bu vadide ayakkabılarını çıkarması, nefs-i emmâre’nin tüm bağlarından (hevâ, enâniyet, kibir) sıyrılarak Hakk’ın huzuruna çıplak bir kul olarak durmasıdır.

---------------

Zâhiren Tûr dağının yanında bir yer olan Tuvâ vâdisi, bâtınen kendi varlığımızı saflaştırıp, arındırmış olduğumuz yaşam düzeyinde bir yerin ifâdesidir. (T) tövbe mânâsına, (V) ise ilâhî varidat mânâsına olup yani “tövbe etmiş temizlenmiş ve temizlenmiş olarak beşerîyetinden sıyrılıp ilâhî varlığı ile tahakkuk etmiş” kişinin yaşadığı hâldir ve “Tuvâ” sözlük mânâsı olarak dahi övülmüş demektir. Vâdi zâhiren dahi sulak, hoş, rahat, verimli bir yerdir yani o kişi öyle bir hale gelmiştir ki rahatlayıp huzur bularak belirli bir yaşam düzeyine erişmiştir. Kalbindeki soruları çözmüş ve belirli bir yere kadar mutmainlik bulmuştur.

Bâzı zâhiri tefsirlerde yazan, “Mûsâ (a.s.)’ın nâlınları eşek derisinden yapılmış olduğu için kokuyordu bu nedenle Cenâb-ı Hakk (c.c) o nâlınlarla oraya girmesini yasakladı” şeklinde açıklamayı dahi bâtına çevirdiğimizde “eşek” hükmünde olan nefsâniyetten ma’mul bir ayakkabıyla tâbî ki Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın huzuruna girilmez.[31] “ İz- -T-B- ”

---------------

اذْهَبْ إِلَى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَى {النازعات/17} 

(79/17) “İzheb ilâ fir’avne innehu taġâ”

(79/17) Git Firavun'a, şüphe yok ki o, azdı.

---------------

Kendisine dünya mülkü verilen Firavun, kendindeki saltanatı yönünden ve kendine ait olduğunu zanneden geçici mülküne bakarak bunların sahipliğini kendine mâl ederek tebasına eziyet ve Hakk’a isyan etmeye başladı. Bunun üzerine, Cenâb-ı Hakk ona o devrede Nebî olan Mûsâ (a.s.) mı gönderdi. Daha henüz üzerinde Zât-î tecelli yok idi. Ağaç sûretinden esmâ tecellisi olmuştu, mucizeleri bakımından da kendisine sıfat tecellileri olmuştu. “Daha sonra Tur dağında kendisine Zat tecellisi olacaktır. İşte Mûsâ (a.s.) esmâ ve sıfat tecellileri techizatıyla Firavun’a gönderilmiştir. 

Diğer yönüyle, bireysel varlığımızdaki Firavun’u bulup ona gitmemiz gerekmektedir ki o da nefsi emmâremiz yani bizi dünyâya çeken tarafımızdır. 

Demek ki Mûsevîyyet mertebesinde dahi hâlâ isyan korkusu vardır.[32] “ İz- -T-B- ”

“Herkesin bir firavunu vardır. İlk firavun, insanın kendi nefs-i emmâresidir.” 

“Git!” emri, sâlik için harekete geçme, nefsiyle mücadele etme ve onu terbiye etme çağrısıdır. İbnü’l‑Arabî’nin Fütûhât-ı Mekkiyye’sinde vurguladığı gibi, nefs-i emmâre ile mücadele (cihâd-ı ekber) pasif bir bekleyişle değil, aktif bir “gitme” ile başlar. Bu:

- Düşmanı tanıma: Kendi içindeki Firavun’u (kibir, gurur, enâniyet, şehvet) teşhis etme.

- Harekete geçme: Ona karşı direnme, riyâzat ve mücâhede ile nefsi terbiye etme.

- Sonuç alma: Nefs-i emmâre’nin tuğyanını kırıp onu nefs-i mutmainne mertebesine yükseltme.

---------------

فَقُلْ هَل لَّكَ إِلَى أَن تَزَكَّى {النازعات/18} 

(79/18) “Fekul hel leke ilâ en tezekkâ”

(79/18) De ki: istermisin temizlenesin?

---------------

Museviyet mertebesi yaşantısı içinde “Akıl Mûsâ”na Uluhiyet mertebesinin hitabı ile nefsi emmare Firavun’una riyazat, cihad, tefekkür ile benlik iddaasından temizlenmek ister misin? Diye sorulması gereken zamandan bahsediliyor. 

Resülullah (s.a.v.) efendimiz “Vücudu zenbike” vücüdun, varlığın senin için en büyük günahtır, buyurmaktadır. Varlık, benlik günahı kişini hakiki kurtuluş önünde en büyük engeldir. Hayali, vehimi benliğinden “tezakka” nefis tezkiyesiyle “izafi benlik” ve İlâhi benlik anlayışına ulaşarak hakiki felah (kurtuluş) bulur. O huzuru, o hali, o güzel yaşantıyı yaşayabilir. (M.D) 

Nefs-i zekiyye ona nefs-i tezkiye nefs-i kamile de diyorlar, nefs-i safiye de diyorlar. Kuran’ı Kerim’de de ondan bahsediyor. Nefislerinizi tezkiye ediniz. Yani temizleyiniz diye her mertebedeki nefsin kedine göre o mertebenin tezkiyesi temizlenmesi vardır. Bunun kemaline de nefs-i kamile dedikleri nefs-i safiye mertebesi ki, bu Ademiyet mertebesi bir bakıma safiyullah mertebesidir. Bu şuna benziyor, üzerinde bazı lekelerin veya herhangi bir şeyin olduğu beyaz kağıdın, yahut bir havlunun veya, kendi asli temizliğine ulaşması, öz bünyedeki temizliğine ulaşması silinmesi onun temizlenmesi saf kalması, yani üzerine yeni yazılacak yeni oluşumları kabul edecek hale gelmesi. Şimdi üstü karalı olan bir sayfaya yeni bir yazı temiz bir yazı yazılır mı? Yazılmaz. Ancak şöyle yazılır. Çaresiz kalmışsa kişi not alma babında onun üzerine bir şeyler karalar ama onu alır tekrar temize çeker çaresiz kalırsa onu kullanır. [33] “ İz- -T-B- ”

Burada geçen “Temizlenmek” (tezekkâ), şirk ve isyan kirlerinden arınarak tevhid inancına yönelmek demektir. “Bir isteğin var mı?” (hel leke ilâ zâlik) ifadesi ise, muhatabı zorlamadan, ona bir seçenek sunma ve yumuşak bir üslup kullanma emridir. Bu yönüyle âyet, tebliğde şiddeti değil, yumuşaklığı ve muhatabın iradesine saygıyı esas alır. Bu hitap şekli, Hz. Mûsâ’ya Firavun’a giderken aynı zamanda “yumuşak söz söylemesi” (Tâhâ 20/44) talimatının bir yansımasıdır.

“Temizlenmeye istekli misin?” sorusu aslında Firavun’a değil, insanın kendi nefsinin arınma iradesine yöneltilmiş bir ilâhî hitaptır. Nefs, ancak buna istekli olup “Lebbeyk” derse, ilâhî rahmetle arındırılabilir. Aksi takdirde kişi, içindeki Firavun’un tuğyanında boğulmaya mahkûmdur.

“İçindeki Firavun’a (nefsi emmareye) sor: Arınmayı gerçekten istiyor musun? Yoksa azgınlığına devam mı edeceksin? Arınmak için kalbini O’na aç, istekli ol. İşte o zaman Hak Teâlâ seni Kendi rahmetiyle arındıracak ve mâsivâ kirlerinden tertemiz edecektir.

 

 (87/14) (Kad eflâha men tezekkâ) 

 Meâlen: “Nefsini temizleyen mutlak felâha-kurtuluşa erer.”[34] 

---------------

وَأَهْدِيَكَ إِلَى رَبِّكَ فَتَخْشَى {النازعات/19} 

(79/19) “Ve ehdiyeke ilâ rabbike fetahşâ”

(79/19) Seni Rabbinin yoluna ileteyim de ondan saygı duyasın.

---------------

İlm-i ilahi’de emr-i iradi üzere Fir’avun “mudill” olan rabbinin yolunun üzereydi. Yeryüzü sahasına inilince Akıl Mûsâ tarafondan “Hadi” olan rabb üzerine nefsi emmare davet edildi. 

Hz. Mûsâ, “Seni Rabbine ileteyim” derken kendisinden bir hidâyet vaat etmemekte; bilakis o “Hâdî” isminin bir aynası olarak ilâhî feyzi nefse iletmektedir.

“Seni Rabbine ulaştırayım ki, O’nu hakkıyla tanıyasın ve bu tanıma neticesinde O’na karşı derin bir saygı ve huşû (haşyet) duyasın.

Eğer Nefsi emmare bu davete icabet ederse Museviyet mertebesi üzere nefsini ve rabbini bilir. Buradaki biliş, Rububiyet mertebesi ile duygusal ve sezgisel bir biliştir. (M.D.)

---------------

فَأَرَاهُ الْآيَةَ الْكُبْرَى {النازعات/20}

(79/20) “Fe-erâhu-l-âyete-lkubrâ” 

(79/20) Musa Firavun'a o büyük mucizeyi gösterdi.

---------------

Mûsâ (a.s.)’a gelinceye kadar olan ilmi işâretler Mûsâ (a.s.)’a gösterildiğinden nas indinde büyük Âyetlerdir. Ve Hadi esmâsının zuhuru olarak mudil esmâsının zuhur mahalli Olan Fir’avun’a vehminin (şartlanmalarının) bir hayal olduğunu gösterdi. (M.D.)

(27/12) “Ve elini koynuna sok, bembeyaz, kusursuz olarak çıkıversin. Dokuz mucize ile Firavun'a ve kavmine -git- şüphe yok ki, onlar yoldan çıkan bir kavim oldular.”

---------------

Ve edhil yedeke: elini dâhil et

Fî ceybike : gögsüne sok.

Tahruç: çıkar

Beydâe min gayri sûin: bembeyaz parlak bir el olsun. 

Fî tis’i Âyatin ilâ firavne ve kavmihi: ve 9 işaretle, Âyetle fir’âvn’a ve kavmine git. 2 tanesini burada belirtti. 

İnnehum kânû kavmen fasikın: çünkü onlar fasık, bozuk kavimdir. Onları doğrultmak için bu 9 mu’cize ile birlikte onlara git.

Elini sok: fî ceybike

İlâh-î akla, aklı külle ulaşmak. İşte Mûsâ (a.s.) bu sistem içerisinde sol elini sağa aklı kül tarafına soktu. Ve aklı kül onu kemâle erdirerek nurlandırdı, parlattı. Zâten Mûsâ (a.s.)ın sağ eli asası ile dolu idi. (20/17) “nedir sağ elinde olan” denmişti. Aksi halde sağ elini sola sokmuş olsaydı, o el bulanık bir el olarak çıkardı. Çünkü aklı kül nefsi külle bulanmış olacaktı. Nefsi külle perdelenmiş olacaktı.

“ Dokuz mucize-Âyet- ile Firavun'a ve kavmine –git”

Âyetler ve işaretler ile kavmine git. Çünkü onlar bozulmuş kavimler idi. Esmâ-i İlâhiyye’lerini karmakarışık etmiş. C. Hakk’a istediği şekilde ki o Esmâ-i İlâhiyye’lerin sahibi C. Hakk’ın proğramladığı şeklinde kullanmayarak işi karıştırmaları yüzünden fâsık oldular, bozdular, bozgun-culuk yaptılar. Peki 9 âyet, 9 mucize ne idi.

1-Asa: Asâyı Mûsâ derler ya: Sûret olarak gözüken asâ batın olarak nedir. “Akıl”dır.

2-Yedi Beyza: beyaz el, parlak el.

3-İman etmedikleri sürece kıtlık.

4-Tufan: çok büyük tufan oldu. Fir’âvn ve kavmi geliyorlardı. Bu mucizelerden biri başlarına geliyordu. Bir müddet düzeliyorlardı. Sonra tekrar bozuluyorlardı. Sonra hemen bunlar kısa bir süre sonra olmuş değil. Mûsâ (a.s.) daha ateş hadisesinden sonra kavminin arasına gidecek 20 yıl daha orada kaldığı vaaz ettiği, Fir’âvn’a gidip mücadele ettiği, ondan sonra Mısırdan çıktıkları hadisesi var, 40 sene de sahrada dolaştılar. Ve 40 yaşında Mısırdan çıktı. O kibtiyi öldürünce 10 sene Şuayp (a.s.) ın yanında kaldı. geriye döndü. 20 kusür yıl risâletine devam etti. İşte kabul edenler etti. Bu 9 mucizesi bu Sûreler içinde oldu. Müneccimlerle sihirbazlarla karşılaşması, o hadiseler o Sûreler içinde oldu. Ondan sonra çıktı mısırdan

5-Çekirge:1 sene bütün gıdalar çekirge istilasına uğradı.

6-Kurbağa: O kadar çok çıktı ki kurbağadan basacak yer bulamadılar.

7-Bit çıktı:

8-Nil suyu onlar hakkında kana dönüştü. Nile gidiyorlardı sulamak için kan oluyordu. Beni İsrâîl’den birisi gidiyorsa su oluyordu. Uzun seneler Fir’âvn ve halkı bu mucizelerle boğuştu.

9-Denizin yarılması: Mısırdan çıkıyorken Kızıldenize 12 yerden asasını vurdu. Oradan geçtiler.[35] “ İz- -T-B- ”

---------------

فَكَذَّبَ وَعَصَى {النازعات/21} 

(79/21) “Fekezzebe ve ’asâ”

(79/21) Oysa yalanlanladı ve karşı geldi.

---------------

Nefsi emamre Fir’avunu Akıl Mûsâ’sının davet ettiği “Hadi” olan Rabbi yani hidâyet üzere olmaya karşı geldi ve onu yalanladı. 

Kulak ilk gerekli olandır, kulağın duyduğunu daha sonra göz ile sonra beyinde müşâhede sahasına geçirerek oradan kalbe götürmeli ve orada mutmainlik hâsıl edilmelidir.

Nefsi emmare Fir’avunu nefsini ilah edildiğinden kulağını hakikate kapamış ve bu hakikatleri duyacak halide yoktur. (M.D.) 

“Tekzîb” (yalanlama), nefs-i emmâre’nin hatalı bir bilgiye sahip olmasından değil,  bilinçli bir örtme eylemin-den kaynaklanır. Firavun, Hz. Mûsâ’nın mucizelerinin hak olduğunu bilmesine rağmen, kibrinden dolayı onları sihir olarak nitelendirmiş ve reddetmiştir. Nefs de kendisine gösterilen doğru yolu defalarca görmesine rağmen, kendi arzularına (hevâ) uyarak bu bilgiyi yalanlar ve örter.

---------------



(Ve lekad ereynâhu âyâtinâ kullehâ fe kezzebe ve ebâ)

(Tâ-Hâ-20/56) “Ve andolsun ki; Âyetlerimizin (mûcize-lerimizin) hepsini, ona gösterdik. Buna rağmen yalanladı ve (yalanında) direndi.”

Âlemi mânâ da ne varsa âlemi şehadette onları açık deliller-Âyetler olarak gösterdik, ancak bunları mahlûk-varedilmiş şeyler olarak gördüğünden, bunların hakikatlerinin ve inşealarının Hakk’a ait olduğunu anlamadığından ve bunların kendine ait mülkü olduğunu zannettiğinden bunların Hakk’a ait olduğunu yalanladı. 

Nefsi emmârede aynen böyle hakikatleri ters gösterip bunları yalanlatmaktadır. “ İz- -T-B- ”

---------------

ثُمَّ أَدْبَرَ يَسْعَى {النازعات/22} 

(79/22) “Summe edbera yes’â”

(79/22) Sonra sırtını döndü ve çalışmaya koyuldu.

---------------

Arkaya dönmek, arka kişinin nefsi emaresinin vehmi yönüdür. Şartlanmaları içinde nefsi emmare hakikate karşı durmakta ısrar etti ve bunun için çalışmaya devam etti. (M.D.) 

İdbar, Hakikate sırt çevirmek: Mushaf ve sünnetin gösterdiği doğru yolu terk etmek; Allah’ın âyetlerini, nefsânî arzular sebebiyle göz ardı etmek; daha da ileri giderek onlarla mücadele ve düşmanlık haline dönüştürmek.

Sa‘y, (Kötülük için çalışma/koşma: İdbar’ın doğal sonucu olarak kişinin, nefsânî arzularının tatmini için azgın bir şekilde çaba göstermesi; “yeryüzünde bozgunculuk yapma” eyleminin iç âlemdeki karşılığıdır. 

“İdbar” (sırt çevirme) sadece yüz çevirmek değil, aynı zamanda hakikate karşı bir düşmanlık ve inat içinde olduğunu gösterir. “Sa‘y” ise (koşup çalışmak) bu düşmanlığını aktif olarak sürdürmesi, yeryüzünde bozgunculuk yapmak için çaba sarf etmesidir. Kısacası âyet, Firavun’un hakikatten uzaklaşmasının pasif bir duruştan ibaret olmadığını, bilakis aktif bir direnç ve kötülük gayretine dönüştüğünü bildirir. 

---------------

فَحَشَرَ فَنَادَى {النازعات/23} 

(79/23) “Fehaşera fenâdâ”

(79/23) Derken adamlarını topladı da bağırdı.

---------------

Nefs-i emmârenin bütün hayal ve vehim güçlerini toplayarak bağırdı. Onlara-akıl ve fikre üstün gelin, dedi. (M.D.) 

Bunun üzerine adamlarını topladı önce sihirbazları toplayıp mağlup olduktan sonra Şuarâ sûresinde "Firavun şehirlere asker toplayıcılar gönderdi."(Şuara, 26/53) âyetiyle açıklandığı üzere şehirlere asker sevki için memurlar, asker toplayıcılar göndererek ordusunu ve adamlarını topladı.[36]

---------------

فَأَرْسَلَ فِرْعَوْنُ فِي الْمَدَائِنِ حَاشِرِينَ {الشعراء/53} 

(26/53) “Feersele fir’avnu fî-lmedâ-ini hâşirîn(e)”

(26/53) Firavun da şehirlere (asker) toplayıcılar gönderdi. 

---------------

Bu âyet Mûsâ (a.s.) a vahiy gelip kavmi ile kızıldenize yolculuğa çıkmaya hazırlandığı vakit, Firavunun hali ve durumunu bildirmektedir. Mertebe itibari ile Esmâ mertebesidir. Beden mülkünün o anki sahipi konumunda ve dalalet üzere olan nefsi emmâre Firavunu yine kuvvetlerini beden mülkünün şehirlerine gönderek yandaş kuvvetlerini, Hadi üzere olan Mûseviyet mertebesi ve bağlı kavmini takip için asker toplamaya gönderiyor.

Bir başka bakımdan kelimeleri incelersek; 

Fe, artık, böylece, bunun üzerine, faaliyete geçiş bildirmektedir. 

Ersele Fir’avnü, Firavun gönderdi. Kelimelere dikkatle baktığımız zaman “İrsâl-Resül” ve “Fir-Avn”ı görmemiz zor olmayacaktır. “Fenâ-Fir-Resül” yani Resülde fani olma mertebesini görüyoruz. Firavun daha Kızıldenize gitmeden Şuara sûresi 52. Âyette gelen vahiy ile beraber. 53 âyette boğullamasının yani Mûsâ (a.s.) da fani olmasının da bu âyette saklanmış olduğu anlaşılıyor. 

Fil medaini haşirîn, şehirlere toplayıcılar, medaine şehir demektir. Medine’de kent şehir demektir. Hakîkat-i Muhammed-i ve sıfât mertebesi ifadesidir. Fenâ Fil Medain, yani şehirlerde fâni olma yani beden mülkünde fani olmuş, ölü hükmünde ki nefsi emmâre askerleri ve “avn” yardımcıları toplanmış oldu. Anlaşıldığı üzere zaten kızıldenizden önce bu asker ve yardımcılar nefsi emmârenin kızıllığı olan kızğınlık denizinde manen ölü hükmündeydiler.

Âyetin 53 şifre sayısı ile bizlere verdiği, ma’nâyı mûseviîyette Efendi Babam’dan gelen himmet ile önce Fenâfirresül mertebesinden, nefsi emmâre Fir’avnunun hayâl ve vehmi ortadan kaldırılmak üzere gece, yani dervişlik çalışmaları ile yola çıkılmakta, daha ileride ki safhalarda Medain, Medine, Medine hükümleri ile bu işin hakikat yönü idrâk edilerek nefis Fir’avunu arkada bırakılmaktadır.

Burada sayısal olarak dikkat çeken bir hususiyet vardır. Sûre sayısı ve âyet sayısal toplamı 26+53= 79 dur. 79 sayısı altın elementinin numarasıdır. (Nâzi’ât sûresinin de sayısal değeri 79 olmasıda bu âyet ile arasında sayısal bir bağlantı olduğuda görülmektedir)

Fir’avn bu askerleri toplamak için altın yani dünya maddiyatı, metası kullanmaktadır. Mala, eşyaya, paraya tapanların her bir Fir’avnın nesfâni askerleri olmaktadırlar. (M.D.) [37]  “ İz- -T-B- ” 

---------------

فَقَالَ أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى {النازعات/24} 

(79/24) “Fekâle enâ rabbukumu-l-a’lâ”

(79/24) Ben, sizin en yüce Rabbinizim demişti.

---------------

Oku demesi aslında evvela gönül kitabını oku demektir. Okuyamam dediğinde, nasıl okuyayım dediğinde “biismi rabbike” diye şifresini, anahtarını vermekte. Rabb mertebesinden, Mûsâ’dan başlayarak oku deniyor. İşte onun için Kûr’ân-ı Kerîm’de, kısaca hamd fatiha süresinde ondan sonra belirli bazı îmân 5 Âyetinde muhkemleri belirtiyor hakikatleri. Bakara 30. Âyette bir miktar Âdem (a.s.) dan başladıktan sonra geçiyor Mûsâ (a.s.) agırlıklı olarak. İşte bu esmâ âleminden oku Rabb mertebesinden, Oku dediği Mûsâ’yı anlat evvelâ deniyor. 

Neden? Mûsâ (a.s.) ın hayatı tarikatın hakikatını anlatmakta ve bu kitap nedir nasıl bir oluşumu var. İşte bu kitap “hüden” yani hidâyettir, yol gösterici. Daha evvel Büşra müjdedir. Neyin müjdesini veriyor. insânın bir ismi de beşer di ya. Bu da beşerden müjdelenmekten meydana geliyor. Allahın hakikatinin bu mertebelere ulaşmış kimselerde kemâliyle açık seçik olduğunu müjdele, diyor.

Hani Hz. Ali efendimiz buyurdular “sen kendini küçük bir cirim sanırsın halbuki büyük âlem, âlemi ekber’sin” diye belirttiği bu hakikatdir. Büyük âlem aslında Kûr’ân demek tir. Bundan büyük bir âlem yoktur. Bu müjde Kûr’ân-ı kerîm’in birçok âyetlerinde geçiyor. Yûsuf (a.s.) mı kuyudan çıkardıkları zaman o kervancı “Büşra” müjde bir çocuk çıkıyor dedi. (12/19)

Oradaki müjde o mertebenin müjdesi, yani yûsufiyet mertebesinin müjdesidir. Burası ise mûseviyyet mertebesinin müjdesidir. Ey okuyan kimse sana müjdeler olsun ki, hüden dediği bu hidâyet, sana hakikati Muhammediye’den geliyor ki, bu hakikatleri bildirmekte. Gene Büşra sana müjdeler olsun ki, Hakikati Muhammediyye’den gelen bu müjde sana bu anda şu Sûre’yi okuyorken, hakikat-i Mûseviyyet-i müjdeliyor.

Senin bu yolda, yolunda olduğun yani kim hangi dersteyse bulunduğu derste, gerçi sadece o derste olanlar değil burada herkese hidâyet ve müjde vardır. Neden bir defada bu mertebeleri anlamak, kolay mesele değil. Her kişi hayatının her safhasında her peygamberden bir başka etkilenir gene o mertebeyi geçmiş olsun isterse, zuhurat-larıyla geçmiş olsun, geriye dönüp o mertebenin başka özelliklerini tekrar tahsil eder.

Bizim derslerimiz kitapta 12 mertebe olarak yazar ama bunlar çok karışık kargaşa olmasın diye 12 dir. Asli olan ise 36 -40- derstir.

1. İnci, seyir ilmel yakîn hali ile olur. Yukarılara gitti oralardan bilgiler aldı, tekrar başa gelerek daha kemâlâtlı olarak döner. Bu sefer aynel yakîn olarak 2. ci, seyrini yapar. Bunu artık kendi yapabilir, kişi 1 inci, tatbikatını yaptıktan sonra kendi yapabilir. 3. üncü, bir daha tekrar başa gelir hakkal yakîn olarak seyrini yapar. Böylece ders sayısı 36 olmuş olur. Virde bunun geriye dönüşü vardır. Tecelliyi zât –tecelliyi sıfat –tecelliyi esmâ-tecelliyi ef’âl –olarak ayrıca geriye dönüşü vardır. Yani bunlarla mutlak tahakkuk oluşumu vardır. O zaman mertebe sayısı 40 a ulaşmış olur.

Bunların içerisinden Mûseviyyet mertebesinin hakika-tini, dönüşümlü olarak tekrar idrak etmek hidâyettir. Büşra’dır. Kim için müminler için. Hâdî isminin zuhurunda olanları ilgilendiren meselelerdir bunlar, diye ifade edil-mektedir. Tabii mudil isminin hakikatini de ilgilendiriyor. Onların kemâlâtı da hâdî isminin zuhuru ve büşrası kimde zuhura geliyorsa onların karşıtlarında–tarihte görüldüğü gibi–karşıtlarında aynen mudil ismi zuhura geliyor. Onlarda o kemâle geliyor. Mûsâ (a.s.) karşısında fir’âvn olduğu gibi. Fir’âvn da mudil isminin kemâlini veriyor. Oda onun kemâlini yaşıyor. İbrâhîm’in karşısında ---🡪 Nemrut

Hz. Rasûlüllah’ın karşısında ---🡪 Ebû leheb, Ebû cehil lerin olduğu gibi.

Onlarda aynı kemâlâtta o isim, o hakikatin oluşumu-nun karşıt zıt esmâsını yaşıyorlar ki, hakikatler böylece zuhura geliyor. Eğer Mûsâ (a.s.) sadece hâdî ismini zuhura çıkartmış olsaydı bir şey anlaşılmazdı. Çünkü terâzi 2 kefeli olduğunda tartıyor. Bir yere dirhem bir yere malzeme konuyor. Dirhem olmazsa o zaman malzeme ne ile anlaşılacak-tartılacak. Gündüz olmazsa gece, açlık olmasa-tokluğu ne ile anlayacağız. Mücadele yükselmeye ve sıyrılmaya sebep oluyor. İşte Kûr’ân-ı Kerîm, her şeyi ile birlikte tam kemâliyle izâh tarzı, bir yaşam tarzıdır.

Bu anlatılanlar hâdî isminin tesirinde olan kimseler dir. Tabii mudil isminin tesirinde olanı da anlatıyor. Burada hâdî isminin kemâlâtını belirtmektedir. Aynı Kûr’ân-ı kerîm, mudil isminin Kemâlâtını da ifade ediyor. Ne diyordu Fir’âvn ---“Ene Rabbükümül â’lâ” (79/24) (Ben sizin en yüce Rabb’ınızım.) Hayâlî olarak en kemâli o da onun hâlidir daha ilerisi yok.[38]

“ İz- -T-B- ”

---------------

Eğer Îsâ’nın (a.s.). kavmine tebliğ ettiğini, Mûsâ da (a.s.). tebliğ etseydi, kavmi, Firavun’un katli işinde kendisini itham ederdi. Firavun demişti ki:

“Ben sizin alâ rabbınızım.” (79/24) 

Bu, bir iddia idi, rububiyyet sırrının ifşası ise ancak, Fir’avun’un bu iddiasını verebilirdi. Ancak bu iş, Fir’avun için tahkik yollu değildi. Bunun içinde, Fir’avun’la dövüştü ve galip geldi. Eğer Mûsâ (a.s.). Tevrat’ta rububiyyet ilminden bir açıklama yapsaydı, kavmi kendisini inkâr ederdi. Fir’avunla çekiştiği için ise onu ayıplarlardı, itham ederlerdi. 

İşbu sebepledir ki, o ilmi, gizlemekle emrolundu. 

Fir’avun beşeriyetine uluhiyyeti verdiği için söylediği sözde haksız idi. Söz doğru olmasına rağmen nefsinden söylediği için tatbiki yanlıştır. Fir’avun zamanın sözü geçen en üst kişisi idi ve çevresinde kendisinden üstün kimse görmediği için bu sözü söyledi oysa rububiyyet tecellisi vahyi veya ilhâmi yâni ilâhî olmalıdır. Mûsâ (a.s.)’ın açıklamayıp kendisinde bıraktığı rububiyyet sırrının Zâhiren söylenmesi dahi aynı Fir’avun’un söylediği cümleler ile olabilecekti.[39] 

“ İz- -T-B- ”

---------------

FİR'AVUN'UN İDDİASI VE MANSUR'UN SÖZÜ : 

“Ben sizin âlâ rabbınızım” (79/24) dedi Fir'avun. Bu bir iddia idi. Neden? Çünkü nefsten söylenmişti. Ancak Hallac-ı Mansur da aynı şeyi söyledi. Yalnız Hallac-ı Mansur “ene rabbikümül âlâ” demedi, “ene-l Hakk” dedi. 

Aslında ikisi de Hakk'a dönen, yani kendinde bir Hakk varlığını belirten cümle idi. İkisi de bunu söylemekle asıldılar. Yani birisi ceza olarak suda asıldı, garkoldu, birisi de şeriat mertebesinde asıldı, kesildi. Yani bu sözü söylemek, genele açıldığı zaman her iki şekilde de suç unsuru olmaktadır.. Kişiler kendi kendine bunu tekrar edebilir.

Hallac-ı Mansur'un ise söylemesi iddia değildi. Fir'avn bunu nefsinden söylediği için bir iddia oldu. Yani hakikati olmadığı halde bunu böyle söylemesi iddia oldu. Yani kendinde olmayan bir şeyi söylemesi O'nun iddiası oldu. Ve bu iddia da tasdik edilecek bir iddia değildi. Ama Hallac-ı Mansur tabii olanı söyledi. Ene-l Hakk dedi.

Eğer bizler de her birerlerimiz bütün âlemde ne varsa, bütün insanlar ene-l Hakk deseler bilinçli olarak söyleseler doğruyu söylemiş olurlar, iddia olmaz. Fir'avn nefsinden söylediği için iddia olur ama her birerlerimiz bunu bilinçli olarak söylediğimiz zaman iddia olmaz. 

Ancak bir kimse cemaat içinde kendini üstün göstereyim diye bazı vasıflar alırsa o zaman iddia olur ve suç unsuru olur. Yani nefsine pay çıkarmak için bunu söylerse. Ama sâfiyetiyle söylerse veya idrak ederek söylerse iddia olmaz.

Çünkü; “Cenâb-ı Hakk bu âlemleri Hakk olarak halketti”, (46/3) bakın âyeti kerimeye dayanan bir husustur. Ve her birerlerimiz de bu âlemin içersinde olduğumuzdan zâten Hakk olarak halk edildik. Peki o zaman enel Hakk demesi suç olur mu? Olmaz, zâten bu halde halkedildik. Ancak bunu nefsimize kaptırırsak, nefsani ma’nâda diğerlerine üstünlük taslamak için söylersek o zaman fir'avn oluruz. Yani küfür hükmüne girmiş oluruz.[40] “ İz- -T-B- ”

---------------

“Ben sizin alâ rabbınızım.” (79/24) 

Bu, bir iddia idi, rububiyyet sırrının ifşası ise ancak, Fir’avun’un bu iddiasını verebilirdi. Ancak bu iş, Fir’avun için tahkik yollu değildi. Bunun içinde, Fir’avun’la dövüştü ve galip geldi. Eğer Mûsâ (a.s.). Tevrat’ta rububiyyet ilminden bir açıklama yapsaydı, kavmi kendisini inkâr ederdi. Fir’avunla çekiştiği için ise onu ayıplarlardı, itham ederlerdi. İşbu sebepledir ki, o ilmi, gizlemekle emrolundu. 

Fir’avun beşeriyetine uluhiyyeti verdiği için söylediği sözde haksız idi. Söz doğru olmasına rağmen nefsinden söylediği için tatbiki yanlıştır. Fir’avun zamanın sözü geçen en üst kişisi idi ve çevresinde kendisinden üstün kimse görmediği için bu sözü söyledi oysa rububiyyet tecellisi vahyi veya ilhâmi yâni ilâhî olmalıdır. Mûsâ (a.s.)’ın açıklamayıp kendisinde bıraktığı rububiyyet sırrının Zâhiren söylenmesi dahi aynı Fir’avun’un söylediği cümleler ile olabilecekti. 

Tıpkı, Resûlüllah (s.a.v.). efendimiz de, kendisin-den başkasının kabul edemeyeceği bazı şeyleri gizlemekle emrolunduğu gibi. Bunu, kendisine istinaden rivâyet edilen bir hâdise dayanak söylüyoruz; şöyle buyurdu: “Mîraca götürüldüğüm gece, bana üç ilim verildi: 

Bir ilim idi ki; gizlenmesi için benden söz alındı. 

Bir ilim idi ki; tebliği arzuma bırakıldı.

Bir ilim idi ki; tebliği ile emr’olundum.”

Gizlenmesi için, kendisinden söz alınan ilim, ilâhî sırlardır. Bütün bu sırları tümden Allahu Taâlâ Kûr’ân’a yerleştirdi. 

Aslında Hz.Resûlüllah (s.a.v) ın gizlemiş olduğu bir şey yoktur fakat ehline açmıştır, genele gizlemiştir. Efendimiz (s.a.v) hem tebliğini yapmış hem de bu tebliğin içinde gizlenmesi gerekenleri gizlemiştir. Çünkü tamamen gizli bırakılmış olsa idi ümmeti Muhammede haksızlık olurdu, tam açık olarak anlatılmış olsa idi bu sefer de anlayamayanlara haksızlık olurdu. 

Tebliği ile emr’olunduğu ilim, Zâhir idi.

Tebliği arzusuna bırakılan ilim Bâtın idi. 

Efendimiz (s.a.v) in karşısına gelen kişi bu ilmi idrâk edebilecek kapasitede ise Efendimiz (s.a.v) ona bu ilmi tebliğ etti, değil ise etmedi.[41] “ İz- -T-B- ”

---------------

 79/24 âyetinde 

"Ben, sizin en âlâ Rabbinizim!" dedi.

Firavuna diyerek dava-ı ulviyyet etmişti. Yakınları ve yardımcıları olan firavuna Musa (as)ın tek başına olarak galebe istilası zahiren olmayacak bir şey olduğu halde yani tek başına kendi kendine o Firavun ordusuyla birlikte karşılaşması mümkün olmadığı halde Hak Teala hazretleri 20/68 قُلْنَا لا تَخَفْ اِنَّكَ اَنْتَ الاَعْلَى “korkma muhakkak ki sen yücelerdensin.” Firavunun “Rabbukümül'a'la;” sözüne karşılık “sen daha alasın” buyurur. Bu da beşinci özelliğidir. Firavuna mukabele ederek onu baş aşağı eyledik diyor. Yani tek başına idi, ama Firavun o kadar ordusuyla arkadaşları dostları ile birlikte olduğu halde kendisi “ene Rabbukümül'a'la;” sözünde de bulunduğu halde ama “sen ondan daha yücesin” sözü onları baş aşağı ediverdi. 

Mesnevi: Firavun ejderha idi Asa-i Musa dahi ejderha oldu. Musa’nın asası dahi ejderha oldu. 53/42 âyetinde; 

وَاَنَّ اِلَى رَبِّكَ الْمُنْتَهَى 

53/42-Muhakkak ki gidişin sonu Rabbinedir!

Yani üstündeki bu üstünlük Hakka kadar gider diyor. Yani her elin üstünde bir el vardır. Musa’nın eli kuvve-i haktır, bütün deryalar onun önünde bir sel gibidir, hileler ve tedbirler eğer ejderha olursa vücud-u hakiki olan Allah’ın önünde hepsi “La” dır. Yani yok hükmündedir, hayaldir. Vaktaki sözlerim buraya vasıl oldu, diyor Mevlana hazretleri secdeye baş koydu, harfler ve sesler ortadan kalktı artık suret kalmadı işte burada namaz da kalmadı ama ben ben deyip bu nefs ile yaşıyorsan, beşeriyet ve uluhiyet yönüyle abduhu ve rasuluhu hükmünü yerine getirmemiz gerekir. Doğru yolu bilen ancak Allah zül Celal hazretleridir. Harfler manalar ve sesler yok oldu, suret kalmadı, işte burada namaz da kalmaz.[42] “ İz- -T-B- ” 

 

---------------

Fir'avn kusûr-i fehimlerinden nâşî yani kusurlu anlayışlarından dolayı o kavme ihanet etti; ve onlar da Fir'avn'a itaat etti. Ve onlar günahkar kavim idiler. Ya'nî akılda lisân-ı zahir ile fir'avn'ın "Ben sizin rabb-i a'lânızım" اَنَا رَبُّكُمُ الاَعْلَى Nâziât, 79/24) diye ettiği da'vâyı inkâr için gerçekten aklın verdiği şeyden yoksun idiler. Zîrâ Fir'avn'ın da'vâ-yı rubûbiyyeti akıl mertebesinde lisân-ı zahir ile vâki' oldu. Halbuki kusursuz akıllı bir insanın rubûbiyyetle zuhurunu inkâr eder. Çünkü akıl için hadd-i muayyen vardır. Yani belli bir hudud vardır. Ehl-i keşif ve yakîn o hadd-i muayyeni tecâvüz ettiği vakit akıl bu hadd-i muayyende tevakkuf eder, ileriye geçemez.[43] “ İz- -T-B- ”

---------------

(79/24) - Fekâle ene rabbukumul ağlâ. 

Diyanet Meali:

(79/24) - "Ben, sizin en yüce Rabbinizim!" dedi.

---------------

Deyen Fir’avn, “kendisine geçici olarak verilen, nefsi rabb-ı has, Rububiyyet-Rablık gücünü” kendine mal ettiğinden böylece kendini gerçek ilâh yerine koyduğundan, neticesi denizin boğucu ilâh-i Rabb’lığında helâk olup gitmek oldu.[44] “ İz- -T-B- ”

---------------

فَأَخَذَهُ اللَّهُ نَكَالَ الْآخِرَةِ وَالْأُولَى {النازعات/25} 

(79/25) “Fe-ehazehu(A)llâhu nekâle-l-âhirati vel-ûlâ”

(79/25) Allah da onu tuttu, dünya ve ahiret azabıyla yakalayı verdi.

---------------

Dünyada iken nefsânî arzularının peşinde koşan, kibir ve enâniyet içinde yalanlayan ve isyan eden kişi, âhirette bu amellerinin sureti olarak şiddetli bir azap ile yüzleşir.

Bu durum, sâlik için bir başka önemli mesajı da içerir: “Bugün nefsinle yalanlamanın ve isyanın tohumlarını ekiyorsan, yarın onun meyvesini (azabını) yiyeceksin.” 

---------------

(A’raf-7/136) (Fentekamnâ minhum fe agraknâhum fîl yemmi biennehum kezzebû bi âyâtinâ ve kânû anhâ gâfilîn.)

“Biz de, Âyetlerimizi inkâr ettikleri ve onlara kulak vermedikleri için kendilerinden intikam aldık da hepsini denizde boğduk.” 

---------------

İşte îmân ehli ahdinde sadık olursa bir gün muhakkak nefsi emmâresinden intikam alınır ve o denizde boğulur, deniz de ilâhî ilim denizidir. Ve dikkât edersek her îmân ehlinin karşısında muhakkak bir küfür ehli vardır.[45] 

“ İz- -T-B- ”

---------------

إِنَّ فِي ذَلِكَ لَعِبْرَةً لِّمَن يَخْشَى {النازعات/26} 

 (79/26) “İnne fî zâlike le’ibraten limen yahşâ”

(79/26) Kuşkusuz bunda, saygı duyacaklar için bir ibret vardır.

---------------

Nefsini ibretle terbiye edenlerin, Rabblerine karşı duyduğu haşyet, onu Hakk’tan gafil olmaktan alıkoyar ve O’na daha da yakınlaştırır. (M.D.)

---------------

أَأَنتُمْ أَشَدُّ خَلْقًا أَمِ السَّمَاء بَنَاهَا {النازعات/27} 

(79/27) “E-entum eşeddu halkan emi-ssemâ(u) benâhâ”

(79/27) Halk edilişte siz mi daha çetinsiniz, yoksa gök mü? Onu Allah bina etti.

---------------

“Göğü bina etmek” yalnızca fiziksel bir inşa değil; aynı zamanda varlık mertebelerini düzenlemek, onlara istikamet ve kusursuzluk kazandırmak demektir.

“Beden”in halk edilişi dört anasır-ı erbadan (ateş, hava, su ve toprak) tan meydana gelir. Gönül göğü ise içine nefes-i rahmani üflenerek ve yedi kat olarak bina edilmiştir. Yapılan seyr-i sülük çalışmaları ile bu gönül kapıları açılır. (M.D.)

---------------

رَفَعَ سَمْكَهَا فَسَوَّاهَا {النازعات/28} 

(79/28) “Veylun yevme-izin lilmukezzibîn(e)”

(79/28) Tavanını yükseltti, onu bir düzene koydu.

---------------

Gökyüzü bizlerin gönül göğüdür, tavan ise arş’tır. Oradan ne sadır oluyorsa yani ne ilham ne vehim geliyorsa bizlerin aklımıza yansımaktadır. Yükselmiş tavan ise bizlerde fikirde yükselmektir. Vahyi, ilhami bilgiler ile bunu düzene koydu. (M.D.)

“Raf” (yükseltme) kelimesi, nefsin en alt katmanlardan en yüce mertebelere doğru yaptığı manevî yükselişi; “Tasviye” (düzenleme) ise bu yükselişte varılan kusursuz denge ve âhengi simgeler. Bu yönüyle âyet, sâlike manevî tekâmülünü tamamlayarak "insan-ı kâmil" (kâmil insan) makamına ulaşma çağrısıdır. Allah’ın “Bârî” (Yaratan), “Musavvir” (Şekil Veren) ve “Râfi’” (Yükselten) gibi isimleri, bu anlayışın temelini oluşturur.

---------------

“Rahman”ın ilk zuhura getirdiği “arş”tır. 

“Rahman” da bu yüzden arşın üstünde, onu düzenleyen ve ona mutlak hakim olandır. 

Genel olarak bütün mevcudatta böyle olduğu gibi, hususi olarak bütün varlıklarda da böyledir.

“Rahmaniyyet; isimlerin ve sıfatların gerçek yüzleri ile meydana gelişinden ibarettir” denilmişti. 

İşte bunların ilk zuhur yerleri “arş”tır. Buradan diğer mertebelere tecellileri olur.

 Hal böyle olunca, hususi anlamda Rahmaniyyetin en geniş manada tecelli yeri olan “İnsan-ı Kamil”in varlığı, arşın ta kendisidir ve Rahman “Halife-i Vücud-u arşisteva”dır.

Zahiriyle halk, batınıyla Hak’tır ve âleme rahmettir. 

 “İz- -T-B- ”

---------------

وَأَغْطَشَ لَيْلَهَا وَأَخْرَجَ ضُحَاهَا {النازعات/29} 

(79/29) “Ve agtaşe leylehâ ve ahrace duhâhâ”

(79/29) Gecesini örtüp kararttı, kuşluğunu (sabahını) meydana çıkardı. 

---------------

Gece fenafillah gecesidir. Ayrıca bir bakıma geceden kasıt İlmi İlâhiyyede bâtında kalan esmâ-i İlâhiyeyenin zuhura çıkmamış bâtın halleridir. (M.D.)

Duha-kuşluk, Rûh güneşinin Fenâ fillâh gecesi-leylinden çıkıp baka billâh gündüzüne doğru yol almaya başladığı eşyanın tamamen ortaya çıktığı ve gölgesini önüne kattığı zamana ve bunun karşılığı olan İnsanda ki yaşam seyrine andolsun ki tecelli İlâhiyyenin mazharıdırlar. İşte bu yüzden biri fenâfillâh diğeri bakâ billâh olmak üzere iki rek’at namaz kılınması ısrarla tavsiye edilmiştir. İşte o yüzden bu hakikati anlayabilenler için. Kıldıkları iki rekât namazın bir diğer ifadesi, “doğduğu gibi günahsız olur,” diğer taraftan kuşluk namazının “kabul olmuş bir hacc ve umreye bedeldir”, buyurulmuştur. Çünkü bu hali idrak etmek zâten Zâti, bir Hacc ve umredir. “ İz- -T-B- ”

Bütün bunları kendi vücût mülkünde idrak eden sâlik-i, “fenâfillâh” mertebesinden Duha-kuşluk, Rûh güneşinin Fenâ fillâh gecesi-leylinden çıkıp baka billâh gündüzüne doğru yol almaya başlaması ve meydana çıkması halidir. (M.D.)

---------------

وَالْأَرْضَ بَعْدَ ذَلِكَ دَحَاهَا {النازعات/30} 

(79/30) “Vel-arda ba’de zâlike dehâhâ”

(79/30) Ve yeryüzünü de bundan sonra yaydı, döşedi.

---------------

Allah (c.c.) sizin için yeryüzünü döşek olarak yaydı, siz üzerinde gezinesiniz, oradan istifade edesiniz, onu kullanasınız diye yeryüzünü size döşek olarak yaydı. (M.D.)

A‘yân-ı sâbite’de (ezelî sabit hakikatler) her varlığın kendine özgü bir “istidadı” olduğunu, bu istidadın âlemde “yayılıp döşenmesinin” (yani ortaya çıkmasının) ilâhî kudretin bir tecellisidir.

---------------

أَخْرَجَ مِنْهَا مَاءهَا وَمَرْعَاهَا {النازعات/31}

(79/31) “Ahrace minhâ mâehâ vemer’âhâ”

(79/31) Oradan suyunu, otlağını çıkarıp meydana getirdi.

---------------

Nasıl yeryüzünden sular kaynar çıkarsa beden toprağından “hikmet” yani ilm-i ledün kaynağı ile ilahi marifet suyu ve fikirleri meydana getirdi. (M.D.)

Nasıl ki toprak su ile hayat bulup yeşeriyorsa, insanın kalbi de marifet ve ilâhî aşk ile dirilir, manevî tekâmülü başlar. Bu bağlamda âyetteki “yeryüzünden su çıkarılması”, sâlikin (manevî yolcunun) nefsinin toprağında ilâhî mârifetin kaynaması ve kalbini diriltmesi olarak anlaşılabilir.

“Otlak” (mer‘â) ise, bu ilâhî mârifetin meyveleri olan salih amelleri, güzel ahlakı ve manevî hasletleri temsil eder. Tıpkı yeryüzünün su ile yeşerip hayvanlara otlak oluşturması gibi, nefsin de marifet suyu ile sulandığında, üzerinde sabır, şükür, ihlas, cömertlik gibi “yeşil” ve “güzel” ahlakın bitmesi sağlanır.

İnsanın nefsânî varlığının, arzularının ve ham duygularının “toprağı” dır. Bu toprak, ilâhî feyiz (su) ile sulandığında ve güzel ahlak (otlak) ile donatıldığında, kişi manevî olarak yükselir.

İnsan-ı kâmil, bu “su” ve “otlak” ile donatılmış olan ve bunları başkalarına da aktarabilen kimsedir. Onun kalbi, mârifet suyu ile dolup taşar, ahlakı da güzel hasletlerle bezenmiştir.[46]  

---------------- 

وَالْجِبَالَ أَرْسَاهَا {النازعات/32} 

(79/32) “Velcibâle ersâhâ”

(79/32) Dağlarını oturttu.

---------------

Nasıl ki dünya üzerinde tepeler, dağlar, sıra dağlar vardır. Biz insanların sırtı dağları ve omuzlarıda tepeleridir. Bir bakıma tûr dağımızdır. (M.D.)

---------------

مَتَاعًا لَّكُمْ وَلِأَنْعَامِكُمْ {النازعات/33} 

(79/33) “Metâ’an lekum veli-en’âmikum”

(79/33) Hepsi sizin ve hayvanlarınızın yararlanması içindir.

---------------

Dünyadan, nehirinde, denizinden, otlağından, dağından bizler ve hayvanlar istifade ettiği gibi.

Beden arzımızda da nehirler, denizler, ağaçlar, dağlar, otlak, dağ ve hayvanlar vardır.

Eğer nefsi emmare esmâ-i ilahiyyeyi nefsi emmare istikametinde kullanırsa, bu hayvanlar nefsi emmare ve nefsi levvamenin kötü ahlaklarını meydana getirir.

Esma-i ilahiyyenin hakikat istikametinde kullanılması için seyr-i sülük ile bu kötü ahlakın iyi ahlaka çevrilip hakikat bilgilerinden istifade ve yaralanalabilir. (M.D.)

“Dışarıdaki yeryüzü, su ve otlak nasıl ki hayvanların ve insanların faydasına sunulmuşsa, senin iç dünyandaki su (mârifet) ve otlak (salih amel) da senin nefsindeki ‘hayvanî’ güçleri (nefs-i emmâre) terbiye etmek, onları itaat altına almak ve Hakk’a yönlendirmek için birer nimettir. Bu hayvanî güçleri başıboş bırakırsan senin aleyhine çalışır; terbiye edip kullanırsan, onlar da dışarıdaki hayvanlar gibi sana hizmet eder ve seni Rabbine yaklaştırır.” 

---------------

فَإِذَا جَاءتِ الطَّامَّةُ الْكُبْرَى {النازعات/34} 

(79/34) “Fe-izâ câeti-ttâmmetu-lkubrâ”

(79/34) Fakat o her şeyi bastıran büyük felaket geldiği vakit,

---------------

Gülşeni raz ile devam edelim,

- O mevcûda bu çokluk oldu fazla;

 Derûnu birlik oldu niçin ve nasıla. 

- Bu küll görünüşte gerçi oldu fazla;

 Fakat “bir” az olur cüz’lerden miktârla. 

- Külli vücût ki bu çoklukla zâhir;

 O vahdette odur bir cüz’-i sâ’ir. 

- Değil vâcib olsun bu cüz’i varlıkları;

Onun mevcûdiyeti oldu elinin altı. 

- Hakîkatte küll vücût bulunmayan;

 Görünen oldu ârızî vücûduylan. 

- Küll vücût çokluk ve birliktir tam olarak; 

 Çok o çokluk yüzündendir ancak. 

- Âraz bir varlık cevheriyle kâim;

 Değildir yokluk bizzât dâim. 

- O küllden cüz’in feyzi olunca zâil; 

 Küll imkândan hemen yok olur bil. 

- Cihân külldür fakat her göz açıp kapamada;

 Odur yok olan, kalmaz bâkî iki zamanda. 

- Görürsün sen yine zâhir cihânı;

 Her anda yeni bir semâvat ve arzı. 

- Beher göz açıp kapamada o kocamışı bil tâzedir; 

 Bu âlemin haşr ve neşri vâr olan bir andır. 

- Değildir gördüğün şey her an aynı;

 Göz açıp kapamada yok olur ve o an yeni. 

- Fakat bu “tâmmetü’l kübrâ” değildir; (79.sure/34.âyet) 

 O dîn günü bu bir amel günüdür. 

- Bu gün ile o gün arasında fark çoktur;

 Büyük câhildir, o diyenler “fark yoktur”. 

- Olsun bakışın o tafsil ile icmâle; 

 Nedir bak saât ve gün ve ay ve yıla. 

********* 

Bugünden o sırları meydana çıkarabilirsek eğer o gün bize bugünden açılmış olur. Sırlar derken ise gizli bir yerlerde gizli bir şeyler varda onlar ortaya çıkacak demek değildir. Madde bedenimiz ortadan kalkınca şartlanmalarımızda ortadan kalkacağı için bazı yaşantıları açık olarak göreceğiz. Burada nefsâni yönden bize değerli olanların orada zerre değeri olmayacak yine burada nefsâni olarak değer vermediğimiz şeylerin ise çok değerli olduklarını göreceğiz.[47] “ İz- -T-B- ”

---------------

يَوْمَ يَتَذَكَّرُ الْإِنسَانُ مَا سَعَى {النازعات/35}

(79/35) “Yevme yetezekkeru-l-insânu mâ se’â”

(79/35) İnsan, o gün anlar, neye çalıştığını hatırlar.

---------------

Akl-ı maaş, dünya hayatı ile ilgili buranın-dünyanın 

maişetini ve bilgilerini kazamaya yarayan dünyevi akıldır. Akl-ı maad ise ahiret ilmini kazanmaya yarayan ve kazanan uhrevi akıldır.

İnsan ne için çalıştığını izin günü hatırlar. Profösörde olsa nefsi emmare üzere kazanılmış dünyevi bilginin ahirette fayadası olmayacaktır. Ancak ufkunu genişletip nefsini ve rabbini tanıyanlar bundan müstesnadır. (M.D.)

---------------

وَبُرِّزَتِ الْجَحِيمُ لِمَن يَرَى {النازعات/36} 

(79/36) “Ve burrizeti-lcahîmu limen yerâ”

(79/36) Gören kimseler için cehennem ortaya çıkarılmıştır,

---------------

Görene köre ne? Demişlerdir. Asıl “görenler”Nefs-i emmâre’nin perdelerini aşıp ilâhî tecellilere mazhar olmuş kâmil insanlardır.  (M.D.)

(7/46) (Ve beynehumâ hicâbun ve alel a'râfi ricâlun ya'rifûne kullen bi sîmâhum ve nâdev ashâbel cenneti en selâmun aleykum lem yedhulûhâ ve hum yatmeûn.)

(7/46) “Cennetliklerle cehennemlikler arasında bir perde vardır. A'raf üzerinde de, her iki taraftakileri simâlarından tanıyan kişiler vardır. Bunlar cennetliklere: "selâm olsun size" diye seslenirler. Bunlar henüz cennete girmemiş, fakat girmeyi arzu eden kimselerdir.” 

Bu âyette belirtilen hakîkati kendi varlığımızda düşünmeye çalışırsak cennet ve cehennem o kadar yakın ki bizim kendi içimizde, Hakk’ın emirlerini, tavsiyelerini yerine getirdiğimiz zaman cennet tarafına, âsi olup beşeriyetimizden kaynaklanan şekilde hayâtımızı sürdürmeye başladığımız zaman cehennem tarafına yönelmiş oluyoruz. Behlûl Dânâ’nın “duvar eğri olduğu tarafa yıkıldı” dediği gibi, demek ki neticede insân yaşantısında nereye meyil ederse o yöne yıkılacaktır. 

A’raf’ın madde yönünden yüksek bir tepe değilde düşüncede yüksek bir yer olduğunu düşünelim. Sevapları yok çünkü kendi varlıkları yok, irfân ehli olarak kendi varlıklarını izâle etmişlerdir, aynı şekilde günahları da yok. Fakat irfâniyetleri olduğundan kendi varlıkları yerine âriflikleri kalmıştır. Ricâl ise er kişi demektir yâni görünüşü hanım olmakla beraber bu hüküm içine girenler de vardır yâni ricâl kelimesi hem erkekleri hem hanımları kapsamına almaktadır. 

Sîmalarından tanırlar derken, cennet ehli olanların bütün çeşitlerini, cehennem ehli olanların da bütün çeşitlerini tanırlar demektir. Kendileri mertebe olarak bütün mertebeleri bildiklerinden cennet ve cehennem ehlinin hangi mertebede olduklarını bilir ve tanırlar.

Selâm işte İslâmiyetin kaynağı olan Selâm esmâsından gelmektedir. Selâm’ın aslı da yukarıdan gelenin aşağıda bulunana Selâm tavsiyesidir ve bu durumda hem Selâm’dan hem de A’raf ehlinin yüksekte bir yerde olmasından cennet ehlinin üzerinde bir yerde olduğu anlaşılıyor. Onların istedikleri cennet zât cennetidir. 

(7/47) (Ve izâ surifet ebsârûhum tilkâe ashâbin nâri kâlû rabbenâ lâ tec'alnâ mealkavmiz zâlimîn.)

(7/47) “Gözleri cehennemlikler tarafına çevrilince de: "Rabbimiz! Bizi zâlim toplulukla beraber eyleme!" derler.” 

Cehennem ve ateş’in ehli olanlar ayrı bir yerde toplanacaklardır. Onların halleri orada cennet tarafında olanlardan çok başka olacaktır, bulundukları halleri ve görüntüleri çok sıkıntılı ve pişmanlıklar üzedir. A’raf ehli onlar tarafına basiretle bakıp, bizi bunlarla beraber eyleme derler. Çünkü kendileri hakkında daha henüz karar verilmemiştir. Eğer onlarla birlikte olma kararı verilmiş olsa bile, bu kararada razı olurlar çünkü gerçek “râziye” mertebesini idrak ve kabul etmişler, Rabb’larının kararı olan her şeye daha baştan rıza göstermişlerdir.[48] 

---------------

فَأَمَّا مَن طَغَى {النازعات/37} 

(79/37) “Fe-emmâ men tagâ”

(79/37) Artık her kim azgınlık etmişse,

---------------

“Tuğyan” nefs-i emmâre’nin taşkınlığıdır. Nefs-i emmâre, sürekli olarak “ben” der, sınır tanımaz, Hakk’ın emirlerine karşı gelir. Bu tuğyan, kişinin kendini Allah’tan müstağni görmesidir. İşte 79/37 bu tuğyan halini anlatır.

---------------

وَآثَرَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا {النازعات/38} 

(79/38) “Ve âsera-lhayâte-ddunyâ”

(79/38) Dünya yaşayışını üstün tutmuşsa,

---------------

Tasavvufta dört terk vardır;

Terk-i dünya, Terki ukba, Terk-i hest, Terk-i Terk, 

Zaten nefsi emmarenin dünya hayatının hayalinde yaşayan için bunlar saçma gelir. İlk yapılması gereken dünya’nın hayali ve vehimi yaşantısının terk edilmesi gerekir. Esfel-i safilin (aşağıların aşağısı) olan bu dünya, irfan ehli için irfaniyetin kazanıldığı hazret-i şahadettir. (M.D.) 

---------------

فَإِنَّ الْجَحِيمَ هِيَ الْمَأْوَى {النازعات/39} 

(79/39) “Fe-inne-lcahîme hiye-lme/vâ”

(79/39) Artık cehennemdir onun yeri yurdu.

---------------

Nefsi emmarenin vehim ateşi, suret bulmuş aslında beden evinin iç âlemi dünya yaşantısında ateş içinde idi. Ahirette bu dışa yansıyıp cehennem onun ev sahibi oldu. (M.D.) 

---------------

وَأَمَّا مَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ وَنَهَى النَّفْسَ عَنِ الْهَوَى {النازعات/40} 

(79/40) “Ve-emmâ men hâfe mekâme rabbihi ve nehâ-nnefse ‘ani-lhevâ”

(79/40) Kim de Rabbinin divanında durmaktan korkmuş, nefsini boş heveslerden menetmiş ise,

---------------

Âyet-i kerime rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

---------------

Âyetteki “makâm-ı Rabb” kavramı bu bağlamda iki derin anlam taşır:

- Haşyet Makamı: Kişinin Rabbini, O’nun azametini, kudretini ve kahrını idrak ederek O’na karşı derin bir saygı, huşû ve itaatle dolu olması halidir. Bu, sıradan bir “korku”dan (havf) farklı olarak, kişinin mârifetullah (Allah’ı tanıma) neticesinde ulaştığı yüksek bir idrak ve teslimiyet seviyesidir.

- “Senin Rabbin (rabbüke)” Vurgusu: Âyetteki “Rabbin” ifadesi, bu korkunun ve makamın herkes için aynı olmadığını, her kulun kendi ezelî istidadına (a‘yân-ı sâbite) göre Rabbini tanıyacağını ve O’nun huzuruna çıkacağını ima eder. Yani herkes, kendi “rabb-i hâs”ı (özel Rabbi) ile âhirette buluşacak ve onun huzurunda duracaktır. (İrfan ehli ise bugünden cennet-i acil olduklarından rablerinin makamında, rabblerinde, rableri ile huzurdadırlar. (M.D.)

“Hevâ”, nefs-i emmâre’nin (kötülüğü emreden nefsin) en belirgin özelliğidir. Hevâ, kişiyi sürekli olarak geçici zevklere, harama, isyana ve gaflete sevk eder. Nefsi hevâdan menetmek (nehy), “cihâd-ı ekber” in (en büyük cihat) ta kendisidir. 

“Nehy” (menetmek, yasaklamak), sadece bir “engelleme” değil, aynı zamanda nefsin bu arzularını terbiye edip ilâhî emirler doğrultusunda yönlendirmek anlamına gelir.[49] 

“Kurtuluşa erecek olanlar, Rabblerinin huzurunda duracaklarını bilerek O’na karşı derin bir saygı ve korku (haşyet) duyan ve nefsânî arzularını (hevâ) terbiye ederek onları Hakk’a itaat yolunda kullanabilenlerdir. 

---------------

فَإِنَّ الْجَنَّةَ هِيَ الْمَأْوَى {النازعات/41} 

(79/41) “Fe-inne-lcennete hiye-lme/vâ”

(79/41) Şüphe yok ki cennettir onun yeri yurdu.

---------------

Diyanet Meali:

(79/40) - (40/41) Kim de, Rabbinin huzurunda duracağından korkar ve nefsini arzularından alıkoyarsa, şüphesiz, cennet onun sığınağıdır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

(79/40) - Her kim de rabbının makamından korkmuş ve nefsi hevadan nehy eylemiş ise.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

(79/40) - Fakat kim ki, Rabbinin makamından korkmuş ve nefsini hevâdan nehyetmiş ise.

İZAH: Nefis ancak kendini bilirse onu görür ve yönetebilir. Arzularının farkına varır. Görünenin ardındaki görünmeyeni sezer ve ona göre yaşar. 

Salik yola düştüğünde görmez. Görüldüğünü bilerek yaşar. İhsan verildiğinde Muhsin olur. Huzurda olduğunu sadece bilmez aynı zamanda görür. Havf’ı haşyete döner artık. 

Geldiği yer tevhid veya nefs mertebelerinden hangisi ise cennetler de ona göre olur.[50] “ İz- -T-B- ”

Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim.

Polisin öfkesi, ateşin şulesi hevâdandır. Çarmıhın ve darağacının heybeti hevâdandır.

“Şıhne”, zâbıta me’mûru, zamânımızda polis demektir. “Çârmîh”, eski zamanda bir işkence usûlünün adıdır. Mücrimleri yüz üstü veyâ arka üstü yatırıp, ellerini ve ayaklarını gerip dört çiviye bağlarlar idi. Ya’nî, polisin mücrimler hakkında öfkesi hevâ-yı nefsânîdendir. Zîrâ öfke nefsin sıfatlarından birisidir; ve ateşin şulesi dahi hevâdandır, ya’nî ateşin şu’lesi hevâdan ibâret olan müvellidü’l-humûzadan şiddet bulur; ve kezâ mücrimleri gerdikleri çarmıhın ve astıklan darağacımn heybeti dahi o mücrimlerin hevâ-yı nefsâ- nîlerine karşı vaz’ edilmiştir.

Yeryüzünde cisimlerin zabıta me'mürunu gördün; cân ahkâmının polisini de gör!

Ya’nî, bu zikr olunan şeylerin hepsi cisimlerin polisleri ve zâbıta me’mûrlarıdır. Binâenaleyh yeryüzünde cisimlerin polislerini gördün; bunlardan başka, rûha âid hükümlerin zâbıta me’mûrlan vardır ki, onlar azâb melekleridir ve kuvâ-yı kahriyyedir, binâenaleyh bunları da gör!

Rûh için gaybda muhakkak işkenceler vardır. Fakat sıçramadıkça işkence hafâdadır.

Ya’nî, muhakkak, rûh için dahi gayb âleminde işkenceler ve azâblar vardır. Fakat bu cismâniyet âleminden sıçrayıp çıkmadıkça, rûhun o işkence ve azâblan gizlidir ve örtülüdür.

Vaktaki kurtuldun, işkenceyi ve helâki görürsün. Zîra ki zıd zıddan âşikâr olur.

“Demâr", “helâklik ve kökünden koparmak” demektir. Ya’nî, rûh bu kesâfet âleminden olmadığı için, kesâfet âleminden olan cisme bağlı kalmasından dolayı, ma’nâ âleminde azâblar ve işkenceler içindedir. Zîrâ nefsânî sıfatların ve kuvvetlerin her birisi rûhu her ân kamçılar durur. Fakat insan bu cismâniyet âleminde bu ta’zîbin farkında değildir. Vaktâki bu cismâniyet âleminden ya ihtiyârî veyâ ıztırârî ölüm ile kurtuldun, rûhun işkencesini ve sıfât-ı nefsâniyyenin ta’zîbi yüzünden nasıl bir helâke ma’rûz kaldığını görürsün. Çünkü latîf olan rûh, kesîf olan cismin zıddıdır. Âlem-i kesâfetin hükmü cârî iken, âlem-i letafet gizlidir. Vaktâki kesâfet kalkar ve letafet âlemi zâhir olup rûhun sıfatları belli olur, cismâniyet âleminde rûha vâki’ olan sıfât-ı cismâniyyenin darbelerinden mütevellid işkenceler ve helâklik meydana çıkar.

O ki kuyuda ve kara suda doğdu, o sahranın letafetini ve kuyunun rencini ne bilir?

Meselâ, kuyuda karanlıkta ve kara ve bulanık su içinde doğan bir mahlûk, “hayat ancak bundan ibârettir” zanneder; ve sahradaki letâfeti ve güşâyişi ve kuyunun karanlığı içindeki zahmeti ve meşakkati birbirinden ayırt edemez. Bunun gibi, dünyâda ve tabîat karanlığı içinde peydâ olan efrâd-ı beşer, hayâtı ancak bu hayât-ı dünyâdan ibâret zannedip, rûhâniyet âleminin letafetini ve aydınlığını idrâk edemez.

Vaktâki hevâyı Hakk korkusundan terk ettin, Hakk'ın Tesnîm’inden kadeh erişir.

“Sağrâk”, çiniden veyâ topraktan yapılmış olan lüleli bardak ve kadeh demektir {Burhan). “Tesnim", cennette bir pınarın adıdır. Nitekim (Mutaffıfîn, 83/27-28) “O şarâbın mizâcı bir çeşme olan Tesnîm cinsindendir ki, onu mukarrebler içer” buyurulur. Ya’nî vaktâki Hak korkusundan dolayı nefsânî olan hevâyı ve şehevâtı terk edip emr-i İlâhîye ittibâ’ ettin ve (Nâziât, 79/40-41) “Rabbinin makâm-ı azametinden korkup nefsini hevâdan nehyeden kimsenin me’vâsı ve karârgâhı cennettir” âyet-i kerîmesi mûcibince cennet-i ‘âcile dâhil oldun. Bu hâl içinde sana Hakk’m Tesnîm’inden doldurulmuş olan lüleli kadeh erişir. Bu şarâb-ı aşk-ı İlâhîdir.

Hevânda yol ittihâz etme! Selsebîl tarafına cenâbullâhtan yol iste!

Birinci mısra’daki “sel", “suâl”den emr-i hâzır olup “iste!" demektir. “Sebil”, “yol” ma’nâsınadır. İkinci mısra’daki “Selsebîl”, cennette bir çeşmenin adıdır. Nitekim (İnsân, 76/18) ya’nî “Cennette bir çeşme vardır ki, Selsebîl tesmiye olunur” buyurulur. Ya’nî, ey Hak yolunun sâliki! Kendine nefsinin hevâsında ve arzûlarında yol yapıp, bu hayât-ı dünyeviyyende o yolda yürüme! Hakk’ın va’d buyurduğu Selsebîl tarafına cenâbullâhtan yol iste ve o çeşmeye vâsıl ol!

Ot gibi hevâya itâat edici olma! Muhakkak arşın gölgesi arîşten evlâdır.

“Arîş”, bağlarda çalı ve çırpıdan yaptıklan gölgelik ma’nâsınadır. “Arş", lügatte “taht” ma’nâsınadır. Burada murâd, (Tâhâ, 20/5) [ya’nî “Rahmân arşa istivâ etti”] âyet-i kerîmesindeki işâret mûcibince Hakk’ın makâm-ı rahmâniyyetidir; ve “arş” ile mezâhir-i kevniyyeye işâret buyurulur. Ya’nî, ey sâlik! Vücûd-i hakîkî güneşinin harâreti hem rûha ve hem de nefse sârîdir. İnsan bu harâretten dolayı eğer hevâyı nefse tâbi’ olup gölgelenip mahfuz olmak için, çalı ve çırpıdan yapılmış olan çardak mesabesindeki suver-i kevniyyeden müstefîd olmak tarafına meyi eder. Ve eğer rûhunun arzûsuna tâbi’ olursa, Hakkin makam-ı rahmâniyyetine iltica edip haz bulur. Binâenaleyh sen otlar ve nebâtlar gibi zayıf olup hevâ-yı nefsânîye tâbi’ olma! Muhakkak makâm-ı rahmâniyyetin gölgesi ve hazzı, arîş mesâbesindeki huzûzât-ı dünyeviyyeden evlâdır.[51]

---------------

يَسْأَلُونَكَ عَنِ السَّاعَةِ أَيَّانَ مُرْسَاهَا {النازعات/42} 

(79/42) “Yes-elûneke ‘ani-ssâ’ati eyyâne mursâhâ”

(79/42) Senden sorarlar kıyameti, ne vakit kopacak?

---------------

فِيمَ أَنتَ مِن ذِكْرَاهَا {النازعات/43} 

(79/43) “Fîme ente min żikrâhâ”

(79/43) “Onu bilip söylemek nerede, sen nerede?” 

---------------

Âyet-i kerime zikir âyetlerindendir.

---------------

إِلَى رَبِّكَ مُنتَهَاهَا {النازعات/44} 

(79/44) “İlâ rabbike muntehâhâ”

(79/44) Onun sonu nihâyeti, Rabbine aittir.

---------------

Âyet-i kerime rububiyet mertebesi âyetlerindendir.

---------------

Efendimiz (s.a.v.)in rabbi Allah (c.c.) esmâsıdır. Allah, ilahlık, Uluhiyet mertebesidir. Uluhiyet her mertebenin hakkını yerli yerince verendir. Kıyamet’in vakti de ilmi ilahide ayan-i sabite programında belirlenmiştir. (M.D.)

---------------

(7/187) (Yes’elûneke anis sâ’ati eyyâne mursâhâ, kul innemâ ilmuhâ inde rabbî, lâ yucellîhâ li vaktihâ illâ huv, sekulet fîs semâvâti vel ard, lâ te’tîkum illâ bagteten, yes’elûneke ke enneke hafiyyun anhâ, kul innemâ ilmuhâ indallâhi ve lâkinne ekseren nâsi lâ ya’lemûn.)

(7/187) “Sana, ne zaman kopacak diye kıyamet vaktini soruyorlar. De ki; onun bilgisi yalnızca Rabbimin katındadır. Onu tam vaktinde koparacak olan O'ndan başkası değildir. Onun ağırlığına göklerde ve yerde dayanacak bir kimse yoktur. O size ansızın gelecektir. Sanki sen onu çok iyi biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki, onun bilgisi Allah katındadır. Fakat insânların çoğu bunu bilmezler.”

---------------

Âdem (a.s.)’ın yeryüzünde görülmesi kıyametin ilk alâmetidir. Hz. Resûlullah (s.a.v) ın görev almasıyla bu kıyamet saati başladı. Efendimiz (s.a.v) ile o güne kadar gelmemiş olan Hâdî ismi faaliyete geçti, Hz. Resûlullah (s.a.v.) ise en büyük Mehdi olduğundan bu birinci Mehdi ile kıyamet zamanında ortaya çıkacak ikinci Mehdi arasındaki süre kıyamet süresidir. İlâhî kemâlat tamam olmadıkça kıyamet kopmaz. Hâdî isminin ve Allah esmâsının zuhurunun ilk ortaya gelişi Hz. Resûlullah (s.a.v.) iledir ve bu süre şu anda yaşanarak kemâlata doğru gitmektedir. Allah’ın zâti zuhuru bütün âlemlerde kemâl ile açığa çıkmaya yol almaktadır. “İZ- -T.B-” 

---------------

مُنذِرُ مَن يَخْشَاهَا {النازعات/45} 

(79/45) “İnnemâ ente munziru men yahşâhâ”

(79/45) Sen, ancak ondan korkanları uyarıcısın.

---------------

Ente (sen); Hakikat-i ilâhiyyenin (ente-sen) ile tenezzülü’dür. 

Kûr’ân-ı Kerîm alfebesinin başında ki, (elif, be, te,) üç harf, elif başta olmak üzere bütün harflerin ve mânâların da kaynağıdır. Diğer bir mânâ ile (elif) Ulûhiyyet-i, (be) risâleti, (te) ise, abdiyyet-i, yani insân-ı ifade etmektedir. 

Zâten bütün hadiseler bu üç makamın çevresinde dolaşıp durmaktadır. Hem baştalar hem de sondadırlar. 

() (Elif) () (be) () (te) şekillerde de görüldüğü gibi (Elif) Ulûhiyyet, bütün haşmetiyle bir âlemden bir âleme uzayıp gitmekte’ dir. (Be) Risâlet mertebesi ise kucağını açmış o da bütün gücü ile Ulûhiyyet mertebesinden akseden bütün tecellilere kucak açmış vaziyette, her an dikkatle beklemektedir. İhtiyacı olan gücü ise altındaki dayanağı olan nokta’dan almaktadır. (Be) kendisine nakledilen değerli emânetleri (te) olan (ente) (sen) e aktarmaya hemen başlamıştır. O da kucağını açmış, kendisine benzeyen sadece simgesel noktaları değişen aslında kendinin aynı (ente) (sen) olan ümmetine yorulmadan aktarmasıdır. () (be) nin () (te) (Ente) (sen) hükmüne dönüşmesi, sadece noktalardan ibarettir. Birinde nokta altta ve tek tevhid noktasıdır. Diğeri ise üstte benlik noktalarıdır. Benliğin bir tanesi, nefsi benlik, diğeri ise İlâh-î benliktir. İşte kişi kul, bu iki benliğin arasında git, gel yaşamaktadır. Eğitimini tamamlarsa, altı noktalı (be) ye, oradan da (Elif) e urûc edip aslına dönmek mümkün olacaktır. “ İz- -T-B- ” 

Görüldüğü gibi risalet mertebesi uluhiyet mertebesinden akdığı hakikat bilgilerini “ente” sen-lere aktaran mabeynci ve onları uluhiyet mertebesine uruc ettiren geminin kaptanıdır. 

Âyet sayısal değeri 79+45= 124 tür. Ayniyetteki gayriyeti ise 124 bin eder. [52]

Hz. Adem'den Hz. Muhammed'e (s.a.v.) kadar insanlık tarihi boyunca 124.000 peygamber (bazı rivâyetlerde 224.000) gönderildiği rivâyet edilir. Bu sayı, Ebu Zerr el-Gıfari (r.a.) tarafından nakledilen,  bir hadis-i şerife dayanır. (M.D.)

---------------

كَأَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَهَا لَمْ يَلْبَثُوا إِلَّا عَشِيَّةً أَوْ ضُحَاهَا {النازعات/46} 

(79/46) “Ke-ennehum yevme yeravnehâ lem yelbesû illâ ‘aşiyyeten ev duhâhâ”

(79/46) Onlar o kıyameti görecekleri gün sanki dünyada bir akşam veya kuşluğundan başka durmamışa dönecekler. 

---------------

(79/29) Âyette akşam-gece ve duhâ vakti hakkında bilgi verilmişti.

Güneş'in Samanyolu galaksisi etrafındaki bir tam turunu (kozmik yıl) esas aldığımızda, ortalama bir insan ömrü bu devasa zaman dilimine kıyasla sadece 8 saniyeye tekabül etmektedir.

Rüyalar genellikle 5 ila 20 dakika arasında sürer. Gece boyunca 4-6 kez, özellikle REM (Hızlı Göz Hareketi) evrelerinde görülen rüyalar, sabaha karşı daha da uzayarak 30-45 dakikaya ulaşabilir. Toplamda bir insan her gece yaklaşık 2 saatini rüya görerek geçirir.

NREM Rüyaları: Rüya sadece REM'de değil, NREM (REM dışı) uykusunda da görülebilir, ancak bunlar genellikle daha kısa ve daha az detaylıdır. 

Kısacası, rüyalar anlık değildir; birkaç dakikadan yarım saate kadar uzanan bir süre boyunca devam ederler.[53] 

İşte dünya hayatında herkes uykudadır. Ancak (79/16) âyetinde de açıklandığı üzere irfan ehli gözetiminde seyr-i sülük yapan ve gözrevlerini eksizksiz yapan salik Tevhid-i sıfât mertebesinden, Tevhid-i zât mertebesine geçerken uyanabilir. Bu hâlde bakabillah halidir.

Diğer kişilerde ahiret hayatında dünya hayalinden, ahiret 

hayaline geçerek nefislerinin hayali içinde bir geçiş yapacaklardır. (M.D.) 

“Kıyamet günü, dünyada geçirdiğiniz onca yılın, âhiretin ebedî sonsuzluğu yanında bir akşam veya bir sabah kadar kısa bir ‘an’dan ibaret olduğunu anlayacaksınız. İşte bu ‘kısa an’, sizin ebedî kaderinizi (cennet veya cehennem) belirleyen en değerli sermayenizdi. Onu ne kadar iyi değerlendirdiğiniz, o ‘an’da nefsinizin akşam (karanlık) mı yoksa kuşluk (aydınlık) mı olduğuna bağlıdır.”

---------------

Böylelikle NÂZİ’ÂT sûresi çalışmamızın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Okuyucuların azami istifa etmelerini idrak ve feyiz kapılarının açılarak, Hakk’ın gerçekliğini, idrak edenlerden ve nefsimizin karanlığından hakk’ın aydınlığına çıkanlardan olmak niyazıyla… “Haza min fadli Rabbihi”. Rabbimin fazlındandır. Bu vesile ile bu çalışmada İz-Efendi Babamızın maddi-mânevi yardımlarını yanımızda hissettiğimizden, kendisine minnettarız. İz-Efendi Babamız ve gayri de memnun olur, İnşealllah… Herkese başarılar diler, Rabbü-l erbab’ımın “Allah-Cami” Zât ismine sığınır, verdiği imkan ve diğer bütün lütuflarından dolayı hamd ederim.

--------------- 

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR”

ÜSKÜDAR/İSTANBUL 03-05-2026

---------------

Terzi Baba Kitapları 

 Baskısı olan kitaplar. 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

3) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri

4) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" (Osmanlıca'dan Çeviri)

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân 

8) Tuhfetü'l Uşşâki (Osmanlıca'dan Çeviri)

9) Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet

10) Kelime-i Tevhîd

11) Vâhy ve Cebrâil

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

13) (13) On Üç ve Hakîkat-i İlâhiyye

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

16) Divan (3)

19) Sûre-i Feth ve Fethin Hakîkatleri

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

22) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (12) Yûsuf Sûresi

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

35) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Fâtiha Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

41) İnci Tezgâhı

49) (36) Yâ-Sin Sûresi

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed Rasûlüllah (s.a.v.)

63) İnci Mercan Tezgâhı: Düşündürücü Nükteler

67) (67) Mülk Sûresi

68) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Namaz Sûreleri 

69) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (2) Namaz Sûreleri

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

95) Terzi Baba (8) (19/53)

96) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (41) Fussilet Sûresi

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

118) (52) Tûr Sûresi ve M. Nusret Tura Hz.

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

177) Necdet Ardıç'ın Tasavvuf Anlayışında Seyr ü Süluk Mertebeleri (İlâhiyat Tezi)

213) 1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214) 2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

---------------------------------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

---------------------------------------------

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem (a.s.)

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

---------------------------------------------

Terzi Baba kitapları sıra listesi

KAYNAKÇA

 

1. KUR'ÂN VE HADîS

2. VEHB : Hakk'ın hibe yoluyla verdiği ilim.

3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi'i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu'l Hikem ve sohbetlemizden müşâhede ile toplanan ilim.

 

(Gönülden Esintiler) 

 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

3) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri

4) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" (Osmanlıca'dan Çeviri)

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân

8) Tuhfetü'l Uşşâki (Osmanlıca'dan Çeviri)

9) Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet

10) Kelime-i Tevhid

11) Vâhy ve Cebrâil

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

13) (13) On Üç ve Hakîkat-i İlâhiyye

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

16) Divan (3)

17) Kevkeb: Kayan "Yıldız"lar

18) Hz. Peygamberimiz Efendimizi Rû'ya-da Görmek 

19) Sûre-i Feth ve Fethin Hakîkati

20) Terzi Baba Umre Dosyası (2009)

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

22) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (12) Yûsuf Sûresi

23) İbretlik "Değmez" Dosyası

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

25) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (1) Köle Ve İncir Sepeti

26) Bir Zuhûrât'ın Düşündürdükleri: Tenzîh, Teşbîh, Tevhîd

27) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (2) Genç ve Kıymetli Elmas

28) Kur'ân-ı Kerîm'de Tesbîh ve Zikir

29) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (27) Karınca-Neml Sûresi

30) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (19) Meryem Sûresi

31) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (18) Kehf-Mağara Sûresi

32) Terzi Baba (3) İstişare Dosyası 

33) Terzi Baba Umre Dosyası (2010)

34) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (3) Bakara "İnek" Hikâyesi

35) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Fâtiha Sûresi

36) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (2) Bakara Sûresi

37) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (53) Necm-Yıldız Sûresi

38) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (17) İsra Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

40) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (3) Âl-i İmrân Sûresi

41) İnci Tezgâhı

42) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (4) Nisâ Sûresi 

43) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (5) Mâide Sûresi 

44) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (7) A'râf Sûresi 

45) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (14) İbrâhîm Sûresi 

46) Salat - İngilizce

47) Salat - İspanyolca

48) İrfan Mektebi - Fransızca

49) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (36) Yâ-Sin Sûresi

50) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (76) İnsân Sûresi

51) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (81) Tekvîr Sûresi

52) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (89) Fecr Sûresi

53) Mehmet Hazmi Tura (Yüksek Lisans Tezi)

 54) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Beled-Şems-Leyl-Duhâ İnşirâh-Tîn (90-95) Sûreleri 

55) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (28) Kasas Sûresi

56) İrfan Mektebi Şerhi - Fransızca

57) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (20) Tâ Hâ Sûresi

58) Muhyiddin-i Arabî - Mir'ât-ül İrfan ve Şerhi

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ-Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ-Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed-Rasûlüllah (s.a.v.)

62) Bir Hikâye Birçok Yorum: (4) Bir Ressam Hikâyesi

63) İnci Mercan Tezgâhı: Düşündürücü Nükteler

64) Ölüm Hakkında: Kıyam'et

65) Reşahat'tan Birkaç Bölüm'ün Şerh/Sohbet ve Yorumları

66) Abdulkâdir Geylâni - Risâle-i Gavsiyye Şerhi

67) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (67) Mülk Sûresi

68) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Namaz Sûreleri-(1) 

69) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Namaz Sûreleri-(2)

70) Yehova Şahitleri ile Mülâkat

71) Mübarek Geceler ve Bayramlar - Fransızca

72) Îmân ve Îkân

73) Celâl Cemâl Celâl: İbretlik Bir Dosya Daha (3)

74) Terzi Baba Umre Dosyası (2012)

75) Mahmut Şebüsteri - Gülşen-i Raz ve Şerhi

76) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (5) Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler Hikâyesi

77) Aşk ve Muhabbet Yolu: M. Nusret Tura

78) A'yân-ı Sâbite: Kazâ Ve Kader

79) Terzi Baba (4) İstişare Dosyası

80) Terzi Baba (5) İstişare Dosyası

81) Hayâl Vâdîsi'nin Çıkmaz Sokakları 

82) Mektuplarda Yolculuk - M. Nusret Tura

83) Terzi Baba Umre Dosyası (2013)

84) Nusret Tura - Vecizeler Hikâyeler

85) Nusret Tura - Tasavvufda Aşk ve Gönül

86) Terzi Baba (6) İstişare Dosyası

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

89) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (6) Her Şey Merkezinde Mi?

90) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-1) Şerhi

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

92) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (2) Şerhi

93) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân - İngilizce

94) İbretlik Bir Hikâye Daha - Mescid-i Dırar. Kubbetu'l

 Kara.

95) Terzi Baba (8) (19/53)

96) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (41) Fussilet Sûresi

97) Terzi Baba Umre Dosyası (2015)

98) Solan Bahçenin Kuruyan Gülleri 

99) Terzi Baba (9) İstişare Dosyası

100) İrfan Mektebi Ve Şerhi - İspanyolca

101) Bosna Hersek Seyahati Dosyası

102) İrfan Mektebi Ve Şerhi - İngilizce

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

105) Cemo ve Farko

106) Terzi Baba Umre Dosyası (2016)

107) Vahy ve Cebrâîl - Fransızca

108) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (1) - Peygamberimizi Ru'ya-da Görmek

109) Tasavvufî Îzâhlar

110) (19-53) Şeker Risalesi

111) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" Şerhi

112) Bir Kardeşin Soruları ve Cevapları

113) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-2) Şerhi

114) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-3) Şerhi

115) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-4) Şerhi

116) Kudüs Seyahati Dosyası

117) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-5) Şerhi

118) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (52) Tûr Sûresi ve M. Nusret Tura Hz.

119) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (01) Âdem Fassı

120) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (02) Şit Fassı

121) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (03) Nuh Fassı

122) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (04) İdris (05) İbrahim Fassı

123) Mahmut Şebüsteri - Gülşen-i Raz (2) - Terzi Baba Şerhinin Tamamı

124) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Satıh İnce

125) Terzi Baba Umre Dosyası (2018)

126) Ben'deki Terzi Babam (1) - Murat Cağaloğlu

127) Ben'deki Terzi Babam (2) - Murat Cağaloğlu

128) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaf Dağı Ve Zümrüd-ü Anka

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

130) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kilise Çanları

131) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: 53. Âyetleri ve Terzi Baba

132) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaner Yiğido

133) Muhtelif İrfan Sohbetleri (1)

134) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (2)

135) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (3)

136) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (4)

137) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (5)

138) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (6)

139) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (7)

140) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (8)

141) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (9)

142) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (10)

143) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (11)

144) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (12)

145) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (13)

146) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (14)

147) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (15)

148) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (16)

149) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (17)

150) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (18)

151) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (19)

152) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (20)

153) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (21)

154) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (22)

155) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (23)

156) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (24)

157) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (25)

158) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (26)

159) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (27)

160) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (28)

161) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (29)

162) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30)

163) Esmâ-i hüsnâ (1) - M. Nusret Tura Hz.

164) Esmâ-i hüsnâ (2) - M. Nusret Tura Hz. - Fütuhat ve Müşâhedeleri

165) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (75) Kıyamet Sûresi

166) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-6) Şerhi

167) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-7) Şerhi

168) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetlerden Seçmeler (31)

169) İbretlik Bir Hikâye Daha - Usta'dan Çırağına Tavsiyeler

170) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (4) - Terzi Baba'nın Görüldüğü Zuhuratlar

171) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (5) - Yoruma Açık Eğitim Zuhuratları

172) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (6) - Tuzak-Mekr-Hileli Zuhuratlar

173) Terzi Baba Umre Dosyası (2020)

174) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (83) Mutaffifin Sûresi

175) Mübarek Geceler Ve Bayramlar - İspanyolca

176) Korona Virüs'ün Düşündürdükleri

177) Terzi Baba, "14-İrfan Mektebi" Tezi

178) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (84) İnşikak Sûresi

179) 13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan Mektebi

180) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem - A- Mukaddime

181) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem - B- Ayniyet ve Gayriyyet

182) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (06) İshak Fassı

183) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (07) İsmail (08) Yakup Fassı

184) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (09) Yusuf Fassı

185) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (10) Hud Fassı

186) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (11) Salih (12) Şuayb Fassı

187) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (13) Lut (14) Üzeyir Fassı

188) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (15) İsa Fassı

189) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (16) Süleyman (17) Dâvud (18) Yunus (19) Eyyüb Fassı

190) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (20) Yahya (21) Zekeriyya Fassı

191) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (22) İlyas (23) Lokman (24) Harun-Fassı

192) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (25) Musa (26) Halid Fassı

193) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (27) Muhammed-Fassı

194) Silsile-i Uşşakiyye

195) Terzi Baba-Özel, Kütüphane ve Müze Arşivi

196) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Üç Silahşörler

197) Dur Rabb'ın Namaz Kılıyor (1)

198) Ramazan ve Oruç

199) İrfan Mektebi-Ders Târif Sıralaması

200) Dur Rabb'ın Namaz Kılıyor (2)

201) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (1)

202) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (2)

203) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (3)

204) Kur'ân-ı Kerîm'de Nefs Âyetleri 

205) Zekât ve İnfak 

206) Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207) 68-Kalem-sûresi-

208) Naz-Makâmı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209) 4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210) 6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211) Terzi Babam'dan esintiler. Muhtelif konular. 

212) 2023-Umre dosyası.

213) 1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214) 2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215) 86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Sûresi. 

216) Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217) 85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Sûresi. 

218) 8-5- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Cem-Cemâli..

219) 87-88-18-Ku-Ker-Yol-A’la-Gaşiye-Sureleri.

220) 61-19- Ku-Ker-Yol-Saff Suresi. 

221) 8-20- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Murat-Derûni.

222) Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-Mübarek-geceler-bitirme tezi- 

223) 6-En’Âm Suresi. Murat-Derûni.

224) 9-4-Tevbe Suresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

225) 10-Yunus Suresi.

226) 11-Hud Suresi Nihal Manaz.

227) 9-21-Tevbe Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

228) 10-Yunus Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

229) 2-Terzi Babam’dan esintiler. Selim Çoban.

230) 16-34-Ku-Ke-Yol- Murat Derûni.Cağaloğlu.

231) 5-6-Ku-Ke-Yol- Hicr-Suresi-Cem-Cemali. 

232) 31-Ku-Ke-Yol-Lokman-Suresi. T.B.

233) 21-26-Ku-Ke-Yol-Enbiya-Suresi. Murat Derunî. 

234) 22-27-Ku-Ke-Yol-Hac-Suresi. Murat Derunî. 

235) 25-29-Ku-Ke-Yol-Furkân-Suresi. Murat Derunî. 

236) 24-24-Ku-Ke-Yol-Nûr-Suresi. Murat Derunî.

237) 29-35-Ku-Ke-Yol-Ankebût-Suresi. Murat Derunî.

238) 26-39-Ku-Ke-Yol-Şu’ara-Suresi. Murat Derunî.

239) 23-7-Ku-Ke-Yol-Mü’minûn-Suresi. T.O.Cem Cemâlî.

240) Canan Çalışkan, T.B. salât-namaz yüksek lisans tezi.

241) Mustafa safi Efendi-Abdürrezzak tek. 

242) 30-36-Ku-Ke-Yol-Rûm-Sûresi. Murat Derûnî.

243) 33-25-Ku-Ke-Yol-Ahzab-Sûresi. Murat Derûnî.

244) 35-37-Ku-Ke-Yol-Fâtır-Sûresi. Murat Derûnî.

245) 10-Ku-Ke-Yol-Yunus-Sûresi-2- Yusuf-Ramazan Yücel. 

246) 34-5-Ku-Ke-Yol-Sebbe-Sûresi. Şerif kır. ÇHU. 

247) 37-40-Ku-Ke-Yol-Sâffât-Sûresi. Murat Derûnî.

248) 38-5-Ku-Ke-Yol-Sâd-Sûresi. Abdürrezzak tek-Muhtefi.

249) 40-42-Ku-Ke-Yol-Mü’min-Sûresi. Murat Derûni. 

250) 42-38-Ku-Ke-Yol-Şûrâ-Sûresi. Murat Derûni. 

251) 47-28-Ku-Ke-Yol-Muhammed-Sûresi. Murat Derûni. 

252) 43-43-Ku-Ke-Yol-Zuhruf-Sûresi. Murat Derûni. 

253) 49-41-Ku-Ke-Yol-Hucurat-Sûresi. Murat Derûni. 

254) 50-32-Ku-Ke-Yol-Kaf-Sûresi ve Mustafa Hilmi Sâfî. 

Murat Derûni. 

255) 13-Ku-Ke-Yol-Ra’d-Sûresi. Ozan sanlı Şentürk.

256) 32- Ku-Ke-Yol-Secde Sûresi. Muharrem Halil İz.

257) 39- Ku-Ke-Yol-Zümer Sûresi. Cem Demiroğlu.

258) 44- Ku-Ke-Yol-Duhan Sûresi. Murat Derûni. 

259) 45- Ku-Ke-Yol-Câsiye Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

260) 51- Ku-Ke-Yol-Zâriyât Sûresi. Murat Derûni. 

261) 54- Ku-Ke-Yol-Kamer Sûresi. Murat Derûni. 

262) 56- Ku-Ke-Yol-Vâkıa Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

263) 57- Ku-Ke-Yol-Hadid Sûresi. Murat Derûni. 

264) 58- Ku-Ke-Yol-Mücadele Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

265) 59- Ku-Ke-Yol-Haşır Sûresi. Murat Derûni. 

266) 60- Ku-Ke-Yol-Mümtehine Sûresi. Murat Derûni. 

267) 46- Ku-Ke-Yol-Ahkâf Sûresi. Muharrem Halil İz.

268) 62- Ku-Ke-Yol-Cuma Sûresi. Murat Derûni. 

269) 63- Ku-Ke-Yol-Münâfikûn Sûresi. Ozan sanlı Şentürk.

270) 64- Ku-Ke-Yol-Tegabün Sûresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

271) 65- Ku-Ke-Yol-Talâk Sûresi Yusuf-Ramazan,Yücel. 

272) 66- Ku-Ke-Yol-Tahrim Sûresi. Cem Demiroğlu.

273) 69- Ku-Ke-Yol-Hakkâ Sûresi. Murat Derûni. 

274) 70- Ku-Ke-Yol-Mearic Sûresi. Murat Derûni. 

275) 71- Ku-Ke-Yol-Nuh Sûresi. Murat Derûni. 

276) 72- Ku-Ke-Yol-Cin Sûresi. Murat Derûni. 

277) 73- Ku-Ke-Yol-Müzzemmil Sûresi. Murat Derûni. 

278) 74- Ku-Ke-Yol-Müddessir Sûresi. Murat Derûni. 

279) 44- Ku-Ke-Yol-Duhân Sûresi. Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

280) 46- Ku-Ke-Yol-Ahkaf Sûresi. Muharrem Halil İz.

281) 77- Ku-Ke-Yol-Mürselât Sûresi. Murat Derûni. 

282) 78- Ku-Ke-Yol-Nebe’ Sûresi. Murat Derûni. 

283) 79- Ku-Ke-Yol-Nâziât Sûresi. Murat Derûni. 

284) 80- Ku-Ke-Yol-Abese Sûresi. Murat Derûni. 

------------------------- 

Altı peygamber serisi 

------------------------- 

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ-Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ-Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed-Rasûlüllah (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi

------------------------- 

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

32) Terzi Baba (3) İstişare Dosyası 

79) Terzi Baba (4) İstişare Dosyası

80) Terzi Baba (5) İstişare Dosyası

86) Terzi Baba (6) İstişare Dosyası

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

95) Terzi Baba (8) (19/53)

99) Terzi Baba (9) İstişare Dosyası

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

108) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (1) - Peygamberimizi Ru'ya-da Görmek

109) Tasavvufî Îzâhlar

110) (19-53) Şeker Risalesi

126) Ben'deki Terzi Babam (1) - Murat Cağaloğlu

127) Ben'deki Terzi Babam (2) - Murat Cağaloğlu

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

131) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: 53. Âyetler ve Terzi Baba

165) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (75) Kıyamet Sûresi

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi 

-------------------------

25) (1) Köle ve İncir Sepeti

27) (2) Genç ve Kıymetli Elmas

34) (3) Bakara "İnek" Hikâyesi

62) (4) Bir Ressam Hikâyesi

76) (5) Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler Hikâyesi

89) (6) Her Şey Merkezinde mi? Hikâyesi

------------------------- 

Dîvanlar serisi 

------------------------- 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

16) Divan (3)

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi

------------------------- 

17) Kevkeb: Kayan "Yıldız" lar

23) İbretlik "Değmez" Dosyası

73) Celâl Cemâl Celâl: İbretlik Bir Dosya Daha (3)

81) Hayâl Vâdîsi'nin Çıkmaz Sokakları 

94) İbretlik Bir Hikâye Daha - Mescid-i Dırar. Kubbetu'l

 Kara.

98) Solan Bahçenin Kuruyan Gülleri 

105) Cemo ve Farko

112) Bir Kardeşin Soruları ve Cevapları

124) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Satıh İnce

128) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaf Dağı Ve Zümrüd-ü Anka

130) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kilise Çanları

132) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaner Yiğido

169) İbretlik Bir Hikâye Daha - Usta'dan Çırağına Tavsiyeler

196) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Üç Silahşörler 

201) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (1)

202) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (2)

203) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (3)

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

------------------------- 

2) Hacc Divanı

20) Terzi Baba Umre Dosyası (2009)

33) Terzi Baba Umre Dosyası (2010)

74) Terzi Baba Umre Dosyası (2012)

83) Terzi Baba Umre Dosyası (2013)

97) Terzi Baba Umre Dosyası (2015)

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

106) Terzi Baba Umre Dosyası (2016)

125) Terzi Baba Umre Dosyası (2018)

173) Terzi Baba Umre Dosyası (2020)

212) Terzi Baba Umre dosyası (2023)

------------------------ 

Îmânın beş şartı kitapları

------------------------- 

2) Hacc Divanı

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân

10) Kelime-i Tevhid

72) Îmân ve Îkân

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

198) Ramazan ve Oruç

205) Zekât ve İnfak

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

------------------------ 

46) Salat - İngilizce

47) Salat - İspanyolca

48) İrfan Mektebi - Fransızca

56) İrfan Mektebi Şerhi - Fransızca

71) Mübarek Geceler ve Bayramlar - Fransızca

93) İslam, İman, İhsan, İkan - İngilizce

100) İrfan Mektebi ve Şerhi - İspanyolca

102) İrfan Mektebi ve Şerhi - İngilizce

107) Vahy ve Cebrâîl - Fransızca

175) Mübarek Geceler ve Bayramlar – İspanyolca

199) 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

209) 4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210) 6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

----------------------- 

Hakkımızda yapılan yüksek lisans tezi kabul edilmiş kitaplarımız.

53) Hazmi Tura: Marmara Üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü ilahiyat ana bilim dalı Tasavvuf bilim dalı. Fatma Sena Yönlüer. “2010-İstanbul.

103) Terzi Baba Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyyat fakültesi yüksek lisans tezi. Serkan denkçi. “2019-Bursa”

177) Terzi Baba, Tekirdağ Namıkkemal İniversitesi İlâhiyat fakültesi İlâhiyat bölümü bitirme tezi. “14-İrfan mektebi” tezi. Yavuz Burak Kır. “2019-Tekirdağ.

216) Nusret Tura, Bursa Uludağ İniversitesi yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel. “2024-Bursa.

222)Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-“Mübarek-geceler-“ kitabı bitirme tezi--“2022-Sakarya.

240) T.c. Üsküdar üniversitesi tasavvuf araştırmaları enstitüsü tasavvuf kültürü ve edebiyatı anabilim dalı necdet ardıç / Terzi baba’nın tasavvuf anlayışında namaz kavramı Canan Çalışkan yüksek lisans tezi. 2025 

------------------------

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2-3-4-5-6-7-8-9-10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

142-141-143-144-145-146-147-148-149-150-

------------------------ 

Kitaplar devâm ediyor şu an Yekün= (284+150=434)

-----------------------

Terzi Baba ilâhileri. 

Erler demine Nusret tura.

1) Meğer-Kürşat.

2) Candır Allah-Kürşat.

3) Canım Allah-Kürşat. 

4) Boş çevirme ellerimi-Kürşat. 

5) Çözdüm sırrını. Kürşat.

6) Nasihattır hep sözlerim. Kürşat.

7) Hakk-ı ister isen eğer. Kürşat.

8) Mevlâm seni özlerim. Kürşat.

9) Neler olmaz. Kürşat.

----------------------------- 

- Diyanet işleri başkanlığı, İslâm Ansiklopedisi… ↑

- Arapça’daki ة (te-i merbûta) harfi, alfabenin 22. harfi olan ت (te) ile ه (he) harflerinin birleşiminden oluşan özel bir harftir. 

 Duraklama (vakf) halinde: ه (he) gibi okunur, yani sadece “h” sesi verilir. Örneğin: medrese (medreseh) – son “e”den sonra hafif bir “h” duyulur.

 Devam (vasl) halinde: Kelimeye bir ek veya sonraki kelimeyle bağlantı halinde ت (te) gibi okunur, yani “t” sesi verilir.  Örneğin: medresetü’l-mudarris. ↑

- Rahman Rahimin Adıyla şiirinden… ↑

- Diyanet Meali… ↑

- Kâfirlerin ruhlarını şiddetle alan melekler, ölüm, doğdukları yerlerden çıkıp battıkları yerlerde kaybolan yıldızlar, okçular gibi çeşitli anlamlar verilmiştir. (Abdulbaki Gölpınarlı Meali) ↑

- Fütûhât‑ı Mekkiyye, “Kıyamet, Haşir ve Âhiret Halleri” Ruhun bedenden ayrılışı, ölüm melekleri ve nefsin terbiyesi. “Nefs Mertebeleri” bölümleri Nefs‑i emmâre’nin “sökülüp atılması” gereken bir engel olarak tanımlanması. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 2-Bakara-Sûresi - Tasavvuf Serisi 36 - Sayfa 103… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 7-A'râf-Sûresi - Tasavvuf Serisi 36 - Sayfa 140… ↑

- Fütûhât‑ı Mekkiyye, “Kıyamet, Haşir ve Âhiret Halleri” Ruhun bedenden ayrılışı, meleklerin mümin ve kâfir ruhunu alma biçimleri. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 2-Gökyüzü İnsanları araştırması – Tasavvuf Serisi 214 - Sayfa 266 ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - İrfan mektebi Hakk yolu – Tasavvuf Serisi 14 - Sayfa 6… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 01_Âdem-Fassı_Fusûsu’l-Hikem_- Tasavvuf Serisi 119 - Sayfa 65… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - A'yân-ı sâbite-kazâ ve kader – Tasavvuf Serisi 78 - Sayfa 61… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 4-LÜBBÜL LÜB - Tasavvuf Serisi 111 - Sayfa 46… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 1-Namaz-Sûreleri– Tasavvuf Serisi 68 - Sayfa 200… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 1-Namaz-Sûreleri– Tasavvuf Serisi 68 - Sayfa 200… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 1-Namaz-Sûreleri– Tasavvuf Serisi 68 - Sayfa 200… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - İrfan mektebi-Hakk-yolu – Tasavvuf Serisi 14 - Sayfa 22… ↑

- Sünen-i Tirmiz Tercüme si. Cilt:4, S: 367, Hadis:2738 ↑

- Bu hususta daha geniş bilgi almak isteyenler “İslam imân İhsan ikan” isimli kitabımıza bakabilirler. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - ER RAHMAN – Tasavvuf Serisi 09 - Sayfa 22… ↑

- Kütübi Sitte - Kıyamet ve Kıyametle İlgili Meseleler- Buhari, Tefsir, Zümer 3, Amme 1; Müslim, Fiten 141, (2955); Muvatta, Cenâiz 48, (1, 239); Ebu Davud, Sünnet 24, (4743); Nesai, Cenâiz 117, (4, 111). ↑

- (Şeriat, Tarîkât, Hakîkat, Marifet)… ↑

- http://kemik.nedir.org/ ↑

- Fusûs’ül Hikem Ahmed Avni Konuk Şerhi – Muhaddime Bölümü Sayfa 31-32 sadeleştirilmiş olarak… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - İnsan-ı Kâmil-A-K-C-Cilt-1-kitap-7- – Tasavvuf Serisi 167 - Sayfa 154… ↑

- Aclunî, Keşfu'l-hafa, 2/312 ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Kelimeyi Tevhid – Tasavvuf Serisi 10 - Sayfa 84… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 59-(6) Peygamber(4 ) Hz.Mûsâ-Kelimullah – Tasavvuf Serisi 59 - Sayfa 10… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 20-TÂ-HÂ-Sûresi – Tasavvuf Serisi 57 - Sayfa 16… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 20-TÂ-HÂ-Sûresi – Tasavvuf Serisi 57 - Sayfa 16… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 20-TÂ-HÂ-Sûresi – Tasavvuf Serisi 57 - Sayfa 16… ↑

- NOT=Bu hususta geniş bilgi (14-İrfan mektebi) kitabında vardır dileyen oraya bakabilir. ↑

- Nefsi Mülhime’nin hali âyeti… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 20-TÂ-HÂ-Sûresi – Tasavvuf Serisi 57 – Özet olarak… ↑

- Elmalılı Hamdi Yazır Meali… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – Kurân-ı-Kerîmde- yolculuk-53-Âyetleri ve Terzi Baba– Tasavvuf Serisi 131 – Sayfa 152… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 27-karınca neml Sûresi - Tasavvuf Serisi 29 - Sayfa 14… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 7-A'râf-Sûresi - Tasavvuf Serisi 44 - Sayfa 166… ↑

- (Terzi Baba-6 Peygamber (4) Hz. Mûsâ (a.s.) sohbetinden.) Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Tasavvufî Îzahlar- Tasavvuf Serisi 109 - Sayfa 46… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 7-A'râf-Sûresi - Tasavvuf Serisi 44 - Sayfa 166… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Fü-Hi-25-MUSA-26-Halit- FASSI – Tasavvuf Serisi 192- Sayfa 11… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Fü-Hi-25-MUSA-26-Halit- FASSI – Tasavvuf Serisi 192- Sayfa 166… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Cilt-2-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- – Tasavvuf Serisi 200 - Sayfa 237 ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - (6) Peygamber (4) Hz.Mûsâ-Kelimullah – Tasavvuf Serisi 59 - Sayfa 6… ↑

- Fusûs’ül‑Hikem ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Gülşen-i-Râz-ve-şerhi- - Tasavvuf Serisi 75- Sayfa 134… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 7-A'râf-Sûresi – Tasavvuf Serisi 44 - Sayfa 80… ↑

- Fütûhât‑ı Mekkiyye, Fusûs’ül‑Hikem, Tedbîrât‑ı İlâhiyye ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Kur'an da nefs âyetleri- Tasavvuf Serisi 204 - Sayfa 298… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 12 sayfa 439… ↑

- Gayın harfi sayısal değeri 1000 dir. 124x1000 = 124.000 dir. ↑

- İnternetten alınan bilgiler. ↑
