# Abese Sûresi

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/abese-suresi
**Sayfa:** 69

---

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç

İşârî Te’vîl ve Tefekkürü

 

(80-ABESE SÛRESİ)

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (284/80-58) 

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç

İşârî Te’vîl ve Tefekkürü

(80- ABESE SÛRESİ)

NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (284/80-58) 

 GÖNÜLDEN ESİNTİLER: 

 

وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ مُّسْفِرَةٌ 

(80/38) “Vucûhun yevme-izin musfira”

(80/38) Yüzler var ki, o gün parıl parıl,

KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK

İz-Terzi Baba Necdet Ardıç

İşârî Te’vîl ve Tefekkürü

 

(80- ABESE SÛRESİ)

Yazan ve Düzenleyen TERZİ OĞLU MURAT DERÛNİ 

İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (284/80-58)

NECDET ARDIÇ

TERZİ BABA

“İz- -T-B- “Es Selâm En Necat”

Adres

Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin

Pehlivan Caddesi No: 31/3

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi

Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ

 (0533) 8073937

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

İçindekiler..........................................................,,,,,,,(4)

Ön Söz…………………………………………………………………………………(5)

Abese Sûresi Hakkında Genel Bilgiler……………………………….(7)

Âyet (1/4)………………………………………………………………………..(12)

Âyet (5/10)………………………………………………………………………(27)

Âyet (11/12)…………………………………………………………………….(32)

Âyet (13/15)…………………………………………………………………….(36)

Âyet (16/18)…………………………………………………………………….(40)

Âyet (19/21)…………………………………………………………………….(42)

Âyet (22/24)…………………………………………………………………….(45)

Âyet (25/27)…………………………………………………………………….(46)

Âyet (28/30)…………………………………………………………………….(58)

Âyet (31/33)…………………………………………………………………….(59)

Âyet (34/36)…………………………………………………………………….(61)

Âyet (37/39)…………………………………………………………………….(68)

Âyet (40/42)…………………………………………………………………….(77)

Terzi Baba Kitabları Listesi ……………………………...............(76)

ÖN SÖZ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

Muhterem okuyucularım; her ne vesile ile elinize geçmiş olan bu kitabımızdan, İnşeallah Cenâb-ı Hakk’ın idrak vermesi ile en geniş şekilde faydalanmanızı temen-ni ederim.

Bu vesile ile evvelâ bütün okuyuculara bir ömür boyu sağlık, sıhhat ve gönül muhabbetleri ve gerçek ma’nâ da tasavvufî idrakler niyaz ederim. Bu dünya da en büyük kazanç burasını, bu âlemi şehâdet-i, gerçekten müşahede ederek yaşayıp geçirmek ve kendini tanımayı bilmek olacaktır. Kûr’ân-ı Kerîm’de (yolculuk) adlı İz-Terzi Baba sohbetleri ve kitaplarının bu hususta faydalı olabileceğini düşünüyorum, Bunlardan biri de konumuz olan “ABESE” Sûresidir. İçinde bir hayli mevzular olan bu Sûre-i şerifin zâhir, bâtın nûrundan bu dünyada iken yararlanmaya gayret edelim. Cenâb-ı Hakk’tan bu hususta her kez için başarılar niyaz ederim.

Kûr’ân-ı Kerîm Allah-ın kelâmıdır ve zâhiri, beşerî Arap kavminin lisânı, bâtını ve hakikat-i ise, İlâh-î Arapça lisânı’dır. Ve bunu idrak etmek için de ayrıca İrfan ehli yanın da ayrı bir eğitim almak gerekmektedir. İşte böylece Kelâm-ı İlâhî yi hakikat-i itibari ile anlamak biraz daha mümkün olacaktır. Her bir Âyet-i Kerîmenin biçok mertebelerden anlatım ve izâhları vardır, Cenâb-ı Hakk İlâh-î kitabımızdan en geniş şekilde yararlanmamızı nasib eder İnşeallah. 

 “Memur mâzûrdur” düstûruyla üstlendiğim bu vazîfeyi, Terzi Baba’nın feyiz pınarından gönlüme akan ilhâmlarla yerine getirmeye çalıştım. Bu süreçte, âyetlerin hem zâhirî hem de bâtınî ma’nâlarını bir bütün olarak ele almaya özen gösterdim. Bununla birlikte, zâhirî tefsirler hâli hazırda çokça mevcût olduğundan, çalışmamın odak noktasını âyetlerin iç, derûnî, enfüsî ve bâtınî mânâları oluşturdu.

Ana metinlerin altına, numaralandırılarak dipnotlar şeklinde, konu, kelime sözlük açıklamaları ve kaynaklar 

gerektiği yerlerde müracaat ve bilgi için belirtilmiştir.

İrfâniyet yolunda desteğini esirgemeyen İz-Efendi Babam, Nüket Annem ve Eşim Serpil hanımlara teşekkür ederim. Cenâb-ı Hak razı olduklarından eylesin, inşallah. 

Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenle-nişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın ruhlarına, Nusret babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, Nüket annemin ve İz-Efendi babamın ruhaniyetlerine, ceddinin, ceddimin ve eşimin ceddinin ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır. 

“Murat DERÛNİ EN-NÛR”

ÜSKÜDAR/İSTANBUL

(29/04)-2026

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

EUZÛ BİLLÂHİ MİNEŞ ŞEYTANİR RACÎM

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

(سورة عبس)

ABESE SÛRESİ GİRİŞ…

---------------

Hakkında

Mekke döneminde inmiştir. 42 âyettir. Sûre, adını birinci âyetteki “abese” fiilindenalmıştır. “Abese”, “yüzünü ekşitti” demektir. Sûrede başlıca, itikat, peygamberlik, Allah’ın kudreti ve kıyamet hâlleri konu edilmektedir.

Nüzul

Mushaftaki sıralamada sekseninci, iniş sırasına göre yirmi dördüncü sûredir. Necm sûresinden sonra, Kadir sûresinden önce Mekke’de inmiştir. Rivâyete göre bir gün Hz. Peygamber müşriklerin ileri gelenlerinden birine dini anlatırken yanlarına müminlerden görme engelli Abdullah İbn Ümmü Mektûm gelmiş ve Hz. Peygamber’e yaklaşarak Kur’an âyetlerinden bir kısmını kendisine tekrarlamasını veya onları açıklamasını istemişti. Etkisi azalacağı için konuşmasının kesilmesinden huzursuz olan Hz. Peygamber Abdullah’a ilgi göstermemiş, bunun üzerine bu sûrenin Resûlullah’ı uyaran ilk on âyeti inmiştir (Tirmizî, “Tefsîr”, 73; Taberî, XXX, 32-33).

Konusu

Abdullah İbn Ümmü Mektûm olayını hatırlatan ve bu konuda Hz. Peygamber’in uyarıldığı âyetlerle başlayan sûrede daha sonra kıyamet, öldükten sonra dirilme, vahiy ve peygamberlik konuları üzerinde durulmuştur.[1]

#### ---------------

Sûre-i şerifin, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

(80) Mushaf sıra numarası.

(24) Nüzul sıra numarası.

(1) Alfabetik sırası.

(30) Cüz sırası.

(42) Âyet sayısı.

(42) Fasıla harfleri.

(219) Genel toplamdır.

Rakamları tek tek toplarsak,

(8+2+4+1+3+4+2+4+2=30) dur.

Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır. Ancak fazla vaktinizi almamak için genel sayıları ve bağlantısını vermekle yetinelim. 

---------------

42 âyet olup fâsılaları  ا، ه، ة، ، م ، ى harfleridir. (Elif) harfi “7” adettir. Yedi nefis mertebesinin eski haline dönmemektir. (He) 13 adettir. “Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediye” hüviyeti-kimliği ile halk arasına dönmektir. (te-i merbûta)[2] “11” adettir. “6” adet “Te” okunuşuyla altı yönden ilahi benliğe dönmektir. 5 adet “He” harfi okunuşuyla beş hazret mertebesinin hakikiki hüviyetine dönmektir. (Mim) harfi “1” adettir. Hakikat-i Muhammed-i mertebesine dönmektir. (Ye) harfi “10” adettir. Fenâfillah-sıfât mertebesinin yakîn hali ile Hakk’a dönmektir. 

---------------

Sûre-i Şerifin sayı değerine göz atalım.

(عبس) “Ayın: 70” “Be: 2” “Sin: 60” harf değerlerinden oluşmaktadır. Toplarsak 70+2+60= 132 dir. 13 ve 2 sayısal değerini verir. 

Mushaf sıralamasında (80) (8) nüzul sıralamasında (1) dir. (42) (4+2=6) âyettir. Genel sayı toplamı (219) (2+1+9=12) idi. (13+2+8+1+6+12=42) dir. 

(1) Ahadiyet mertebesi, 

(2) Zahir ve Batın,

(6) Altı yön, İmân mertebeleri,

(8) Sekiz cennet

(12) Hakikat-i Muhammedi,

(13) Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediye

(18) 18000 bin âlem. 

Daha başka sayısal bağlantılar vardır. Bu kadar ile iktifa edelim… 

ABESE Ona ama geldi diye,

Öğüt alacak kendine fayda diye,

Dileyen düşünsün değeri ne diye,

Rahman Rahiym olan Allâh'ın adıyla,[3]

Mealen;

---------------

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1, 2. Kendisine o âmâ geldi diye Peygamber yüzünü ekşitti ve öteye döndü. 

3. (Ey Muhammed!) Ne bilirsin, belki de o arınacak, 

4. Yahut öğüt alacak da bu öğüt kendisine fayda verecek.

5. Kendini muhtaç hissetmeyene gelince;

6. Sen, ona yöneliyorsun.

7. (İstemiyorsa) onun arınmamasından sana ne!

8, 9, 10. Allah’a karşı derin bir saygıyla korku içinde koşarak sana geleni ise bırakıp, ona aldırmıyorsun.

11. Hayır, böyle yapma! Çünkü bu (Kur’an) bir öğüttür.

12. Dileyen ondan öğüt alır.

13, 14, 15, 16. O, şerefli ve sâdık yazıcı meleklerin elindeki yüksek, tertemiz ve çok değerli sahifelerdedir.

17. Kahrolası (inkârcı) insan! Ne nankördür o!

18. Allah, onu hangi şeyden yarattı?

19. Az bir sudan (meniden). Onu yarattı ve ona ölçülü bir şekil verdi.

20. Sonra ona yolu kolaylaştırdı.

21. Sonra onu öldürdü ve kabre koydu.

22. Sonra, dilediği vakit onu diriltir.

23. Hayır, hayır o, Allah’ın kendisine emrettiğini yerine getirmedi. (İman etmedi.)

24. Her şeyden önce insan, yediği yemeğine bir baksın!

25. Gerçekten biz, yağmuru bol bol yağdırdık.

26. Sonra toprağı, iyiden iyiye yardık!

27, 28, 29, 30, 31, 32. Böylece sizin ve hayvanlarınızın yararlanması için orada taneler, üzümler, yoncalar, zeytinler, hurmalıklar, sık ağaçlı bahçeler, meyveler ve otlaklar ortaya çıkardık.

33, 34, 35, 36, 37. Kişinin kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacağı gün kulakları sağır edercesine şiddetli ses geldiği vakit, işte o gün onlardan herkesin kendini meşgul edecek bir işi vardır.

38. O gün birtakım yüzler vardır ki pırıl pırıl parlarlar,

39. Gülerler, sevinirler.

40. O gün nice yüzler de vardır ki, toz toprak içindedirler.

41. Onları bir siyahlık bürür.

42. İşte onlar, kâfirlerdir, günaha dalanlardır.[4]

---------------

Bismillâhirrahmânirrahîm.

“Rabbi zidniy ilmâ.” “Ya rabb-i ilmimizi ziyadeleştir.”

---------------

عَبَسَ وَتَوَلَّى {عبس/1}

(80/1) “‘Abese ve tevellâ” 

(80/1) Yüzü asıldı ve yüzünü çevirdi. 

---------------

Enbiya (a.s.) umuma hitap ettikleri ve bu hitaplarını ulemanın fehimlerine itimat ettikleri için yani ulemanın anlayışlarına itimat ettikleri için lisan-ı zahir ile kelam ederler. Böylece Rasul-u kiram, hazarat-ı ehli fehmin mertebesini ve onların kelamı zahirinden batınına intikal edeceklerini bildikleri için fehimleri kısır olan avamın gayrısına itibar etmezler. Zira getirdikleri ulum ve şeraiyi umuma tebliğe memurdurlar. Yani peygamberan Hz.leri öyle kelam söylerler ki kendileri zahir olarak geldiklerinden lisanlarını şeriat icabı yani herkesin anlayacağı bir şekilde söylerler ancak ulema-ı batın bunların sözlerinden batın manasını çıkarırlar.

Nitekim (s.a.v.) Efendimiz ataya hakkında bu mertebeye tenbih edip buyururlar ki “Ben atayı öyle bir adama yaparım ki (yani vermeyi öyle bir adama yaparım ki) o adamın üzerine tama galebe ettiği için Allahüteala onu nara düşüreceğinden korkarım. O adamanın üzerine tama ve nefs galebe ettiği için yani dünya tamahı ve nefsinin tabiatı galip geldiğinden Allahüteala onu nara düşüreceğinden korkarım. Halbuki bol bol verme ettiğim bu adamdan daha ziyade sevdiğim adamlar vardır. Yani kavminin arasında birçok insanlar vardır bazılarını daha çok severim bazılarına daha çok vermeyi isterim, o 

adamdan da daha ziyade sevdiğim adamlar vardır.

Velakin onlarda nefsani sıfatlar galip olmadığı ve atadan mahrumiyetlerinden dolayı benden uzaklaşmakla nar-ı bu’da düşmeleri haffı bulunmadığı için emr-i hatada onları tehir edip bu adamların altında bulunan ashab-ı nefsi tercih ve takdim ederim. İşte görülüyor ki (s.a.v.) Efendimiz üzerlerine tama ve tabiat-ı nefsleri galip olan akılları ve nazarları zayıf olan kimseleri emr-i atada tercih buyurdu. Mertebesi yüksek olanları bırakıp mertebesi aşağıda olanları zahirde takdis eyledi. Eğitimin gereği olarak aklı fazla olmayanların eğitimini öne aldı efendimiz. 

Halbuki kendisine daha yakın kimseler vardı muhabbet ehli vardı. Onları biraz geriye bıraktı neden çünkü onlar anlarlar onun zahir kelamından. Hani Abese suresinde “Abese ve tevella” âyeti işte bu hususta geldi. 80/1 عَبَسَ وَتَوَلَّى Abese ve tevella; Asıldı yüzü ve çevirdi yüzünü![5] 

Aslında Efendimize gelen-gelecek bir ihtar yok onun şahsında ihtar bize geliyor. Yani hiçbir yerde eksik yanlış bir şey görmeyelim yanlışlık varsa gerçekten o yanlışlık bizdendir yani bizim anlayışımızın yanlışlığından biz onu yanlış görmekteyiz. “ İz- -T-B- ”

 (abese ve tevellâ), bir nebze olsun “kesret”te (çoklukta) kaybolup, “vahdet”i (birliği) unutma halinin sembolüdür. Ardından gelen ilâhî uyarı, bu tür bir ayrımın aslında ilâhî hikmetle bağdaşmadığını, herkesin kalbine hitap etmek gerektiğini öğretir.

“Yüz çevirme” ve “ekşitme”, nefsin en temel hastalıklarından biri olan “istikbâr” (kibir) ve “zulmet” (manevî karanlık) ile de ilişkilendirilir. Âyetteki bu dışsal hareket, aynı zamanda nefsin iç hali olan Hak’tan yüz çevirmeye (idbar) ve ilâhî nûra kapalı olmaya (abese) işaret eder.

---------------

أَن جَاءهُ الْأَعْمَى {عبس/2}

(80/2) “En câehu-l-a’mâ”

(80/2) Kendisine âmâ geldi, diye.

---------------

“A’mâ” zahiri gözü görmeyen, aslında bâtın gönül gözü hakk’ı görmeyendir. Tarikat bilgisi olan kişinin, hakikat-marifet ilminden haber almak üzere risalet mertebesini gelmesini ifade etmektedir. (M.D.)

---------------

وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّهُ يَزَّكَّى {عبس/3}

(80/3) “Vemâ yudrîke le’allehu yezzekkâ”

(80/3) Belki o, arınacaktır, ne bilirsin?

---------------

Arınmak; nefis muhasebesi, mücahadesi, riyazat, zikir ve tefekkür çalışmaları ile kişinin seyri süluk yapmasıdır. Bu konuda geniş bilgi (14) İrfan mektebi kitabımızda ayrıntısıyla anlatılmıştır. (M.D.) 

---------------

أَوْ يَذَّكَّرُ فَتَنفَعَهُ الذِّكْرَى {عبس/4} 

(80/4) “Ev yezzekkeru fetenfe’ahu-zzikrâ”

(80/4) Yahut da öğüt alacaktır da ondan faydalanacaktır.

---------------

Kûr’ân-ı Kerimde geçen zikir âyetlerindendir.

---------------

Hani diyor ya “Yayın eğriliği onun doğruluğundandır” birine göre eğri olan şey diğerine göre düz olmaktadır. İşte her şeyin düzlüğü kendine göredir. Biz ne yazık ki bireysel varlıklarımıza göre göreceli olarak şu doğrudur, şu yanlıştır diye karar vermekteyiz halbuki bu âlemde yanlış hiçbir şey yoktur. Yanlış bir şeyin de olması mümkün değildir, eğer bu âlemde yanlış bir şey varsa bu âlemin mutlak var edicisi ortaya koyucusu Hakk olduğundan o bizim gördüğümüz eksiklik yanlışlık hemen Hakka raci olmaktadır. Yani biz Hakkı suçlamaktayız sen yanlış yapmışsın diye yanlış gördüğümüz yerde. İşte “abese vetevella” bakın abes gördü başını çevirdi diyor. 80/1 Nerede nefsimize uygun gelmeyen bir şey varsa âyeti orada okunmaktadır, yaşanmaktadır. Abes gördü, kötü gördü başını çevirdi, döndü diyor ya, aslında Efendimize gelecek bir ihtar yok onun şahsında ihtar bize geliyor. Yani hiçbir yerde eksik yanlış bir şey görmeyelim yanlışlık varsa gerçekten o yanlışlık bizdendir yani bizim anlayışımızın yanlışlığından biz onu yanlış görmekteyiz. Yani ölçümüz yanlışsa ölçtüğümüz şey de yanlış olur. İşte kim ki bu âlemde böyle bir yanlışlığı olmadığını görür, işte o kimsenin artık gönlünde kavga olmaz.

Çünkü kavga edecek kimse görmez. Kavga edenleri görüyorsa da bakıp geçer. Yeri geldiğinde kendisi kavgaya karışmaz mı, karışır ama onun karışması kendiliğinden değil Hakkın orada o esmasının çıkmasının gereğinden karışır. Düşmanlar gelip istila etse bu Hakk’tandır diye savaşmayacak mıyız, tabi ki Haktandır ama biz de Hakkız o zaman evvela kendimizdeki Hakkı korumamız lazımdır. Yalnız hakkından fazla karşı tarafa icabet etmeyeceğiz. Bir yumruğa karşı bir yumruk yeterlidir. Efendimiz de savaşmış Efendimiz de biliyordu o savaşın Hakkın zuhuru olduğunu ama sureti korumak zorundaydı. Efendimizi Zat zuhuru olan Mekke-i Şeriften Mekke-i Mükerremeden kim çıkarabilirdi. Mümkün değildir. İşte Cenab-ı Hakkın programı o olduğu için çıkıldı çıkması lazım olduğu için çıkartıldı.

Araf Suresi 172 âyetinde “elestübirabbiküm” ben sizin Rabbiniz değil miyim işte aynı hadise burada da Rabb-ı has hususunda da bu ifadeye gelmektedir, onlar “kalu” dediler ki “bela” evet sen bizim Rabbımızsın dediler, bunu söyledikleri zaman onun hükmünü de boyun eğmiş olduklarını ifade etmektelerdir.

7/172- Hani Rabbin Âdemoğullarından, onların bellerinden (menilerinden, genlerinden) kendi zürriyetlerini alıp; onları kendi nefslerine şahitlendirerek sordu: "Elestubirabbüküm = Rabbiniz değil miyim?", (onlar da) "KALU= dediler, BELA = evet, Şehidna = bilfiil şahidiz"... Kıyamet sürecinde, "Biz bundan kozalıydık (gafildik)" demeyesiniz.

Bakın kendi nefislerine şahit oldular diyor. İşte tek nefsten halk edilen ve de nefes-i rahmani olan ve her bir mevcutta nefis ismini alan, nefes iken ulaştığı her bir varlıkta nefis ismini almış iken işte o nefiste kendi özel hakikatlerinin varlığına şahid oldular. Yani ilahi varlıklarına şahid oldular ilahi nefislerine şahid oldular. Yoksa beşeri anlamda kendi hayallerinden var ettikleri kendi nefslerine değildir. Kendisinde hangi esmanın kontrolü verilmişse programlanmışsa ona dedi “bela” diye. “Evet, Rabbımızsın “dediler. Her bir esmaya her bir zuhuru “bela“ dedi.

Bu sadece zahirdeki meallerde görüldüğü gibi yahut zahir anlayış gibi fiziki ibadet edeceğiz anlamında bir kabul değildir. Bakın burası çok mühim bir hadisedir, yani her esma-i ilahiyenin zuhur mahali ne ise onun zuhur mahali o esmanın ifade ettiği manayı zuhura getireceklerine söz verdiler. Yoksa hepsi cami ibadetini yapacağız diye o ibadet hükmünde değildir. Ama biz ne yazık ki sırat-ı mustakıym dediğimiz zaman sadece abdiyet olarak sadece onu zannediyoruz, halbuki bütün bu âlem ne kadar varlık varsa her bir varlık kendisini zuhura getiren esmanın tezahurunu ortaya getiriyorsa o esmanın tezahurunu ortaya getireceğim diye söz verdi. 

Ağaç ağaç olarak verdiği sözünü tutmakta, kuş, kuş olarak verdiği sözünü tutmakta zaten bunun dışına da çıkması mümkün değildir, işte bu halde baktığımız zaman raziye ve merziye zuhura çıkmış olmaktadır. Zaten raziye ve merziye mertebesi de aslında budur. Her bir esma zuhura çıkardığı yani esmanın zuhura çıkardığı yerden esma mazhardan razı zuhur yerinde ve her bir esma da merzidir, yani kendisini meydana getirenden razı, bizim beşeri manada işte başımıza kötülükler geldi ya Rabbi ben senden razıyım sen de benden razısın gibi değildir.[6] “ İz- -T-B- ”

İmdi onu, "Abese" tilâvetinde her bir gamdan irâha eder (32).

Abese sûresi var ya işte onun hakikatini açıyor. Ya'nî keşf-i hissî gibi ayne'l-yakîn ve keşf-i ma'nevî gibi hakka'l- yakîn mertebelerinde olmayan burhân-ı aklî ile nefes-i rahmanı hakkındaki ilm-i yakîn, Gündüz sonunda uyuyan kimseyi (Abese, 80/1) âyet-i kerimesinin tilâvetinde her bir gamdan rahat ettirme eder. Abese (80) / 1- Peygamber yüzünü asıp çevirdi. Ma'lûm olsun ki (Abese, 80/1-4) âyet-i kerîmesinin sebeb-i nüzulü budur ki: Bîr gün (S.a.v.) Efendimiz ba'zi müşrikinin îmân etmelerini istemesi üzerine onlara tama ederek yani onların iyilikleri yönünde onlara himmet etmek üzere onları mülayim kelimelerle ve münasıb lisan ile îmâna da'vet buyurmakta idi.

O sırada Abdullah ibn Ümmi Mektûm ismindeki sahâbî geldi; kendisi a'ma idi. Resûlulâh'ın meşkuliyeti ve meclisin hallerini göremediğinden: "Ya Resulâllah bana nasîhat buyur!" diyerek nebinin kelamını kesti onlarla konuşmasını engelledi. Bu söz kesme (S.a.v.) Efendimiz'e fena geldi. Yani söz ile lisan ile değil de mimik ile yanlış bir iş yaptın diye öylece düşüncesinden geçirdi.

Ondan yüz çevirip daha mühim olan emr-i da'vetle iştigâle devam buyurdu. Yani ümmi mektuma bakmadan diğer meşguliyetine devam etti. Yani ilgilenmedi, biraz yüzünü buruşturdu, nereden çıktın şimdi, biz burada davet ile meşgulüz sen nereden çıktın gibilerden. Onun üzerine (S.a.v.) Efendimiz'e bu âyet-i itâb nazil oldu. Yani ikazlı biraz sert âyet nazil oldu. Ma'nâ-yı münî-fi: yani yüce manası "Ona a'mâ geldikde yüzünü ekşitip çevirdi. Sana ne şey bildirdi? Belki o müzekkî ola yani temizlenmek istemişti, o niyetle gelmişti. Veyahut va'z ile mütenassıh ve müntefi' ola! Yani kendindeki velâyetin vaadi ile nasihati ile düzgün bir hale gelmiş ola, bunu istemişti diyor. Bu âyet-i kerimenin nüzulünden sonra (S.a.v.) Efendimiz ona rast geldikçe: "Merhaba, yâ Abdallah, Rabb'im senin için bana itâb etti" buyurarak gönlünü alırlar idi. Sonra O’nu Medine’de müezzin yapıyor.

İmdi bu âyetti kerîmenin burada zikredilmesinin sebebi budur ki: Bilcümle suver-i âlem nefes-i rahmaninin yayılmasıyla tecellisinden zuhurundan husule gelmiştir. Şimdi buradaki iş bakın burada çok büyük bir hadise vardır, Hazret-i Peygamber kendisinden talep etmeyenlere konuşuyordu. Talep etmedikleri halde gelin size vereyim diyordu. Ama İbn-i Mektum talep etti, bakın aradaki fark odur. Fakat Efendimiz iyi niyetle onlara daha çok faydalı olurum düşüncesiyle talep edilenden kendini çekti.

İşte aradaki fark budur. Demek ki bir bilginin gerçek ma’nâda alınabilmesi için talep gereklidir. Onun için demişlerdir; “talebena vecedena” yani biz talep ettik ve de bulduk. Yani talep eden bulur, denir. Ve nefes-i rahmânî ise zât-ı mutlakın aynıdır. Binâenaleyh suver-i âlemin tümü hakikatler bakımından ve'l-bâtın Hak'tır. Yani hakikati itibariyle batınen Hakk’tır.

Ve insan dahi âlem suretlerinden bir suret olup, muhitiyle, çevresiyle gece gündüz münâsebettedir. Ba'zan kendi muhitinde asık yüzlü tecelliyâta ve ba'zan güler yüzlü hallere tesadüf eden olur. Çirkin bir tecelli ile karşılaştığı vakit fiilen "Abase ve tevellâ" (yüzünü ekşitti, yüzünü çevirdi) sûresini okumakla ile meşguldür. Bir şeyi abes, çirkin gördük işte bize orada “Abese” suresi hemen nazil oldu. İşte orada Hakk olarak bakman gerekiyor, Hakk’ın Celal tecellisi olarak bakman gerekiyor. Ama sana Cemal tecellisi de gelir onu da bileceksin, ama Cemal tecellisine nasıl muamele edeceksen Celal tecellisine de nasıl muamele edeceksen ikisinin muamelelerini değiştireceksin farklı yapacaksın. Ama dozunu ayarlaman gerekir. Aslında Celal tecellisinin de Cemal tecellisinden başka bir şey olmadığını bilecek, hiçbirinin diğerinden ayrı olmadığını bilecek ama batında ayrı olmadığını bilecek faaliyete geçtiği zaman ikisi de ayrıdır. Birisi sopalı birisi de şekerli, birinin elinde şeker var, birinin elinde sopa var, nasıl çıkacaksın, adalet yapmak için bir mertebede şekere şeker dersin, diğer mertebede sopaya da sopa dersin. Yalnız sopayı fazla kaptırmayacaksın, bir sopa mı yedin, bir sopa yahut ¾ sopa biraz daha az olur o kadar ona Rahmet edersin.

Ama tamamen hoş görü ile bakarsan hani “fazla tevazu etme yoksa halin sanırlar” sonra o sopayı hep sırtında yersin. O Hakk ise sen de Hakksın sen bu âlemde başka bir yerden gelmedin ki. Hakk’ın esmasının zuhuru birdir, o zaman isimler arası Hakk’ı korumak gerekir. İşte kul hakkı dedikleri de budur aslında. Hani kul hakkı üzerinde titizlikle duruluyor, “kul hakkı ile gelme benim yanıma“ deniyor, kul hakkı dediği işte esma-i ilahiyenin hakkını gözetmemektir.

Kul bir ismin zuhurudur, sen o kulun hakkını geçmişsen esma-i ilahiyenin hakkına tecavüz etmiş oluyorsun. Onunla gelme bana diyor yoksa falan kul Ahmed’in, Mehmed’in kulluğu ile değildir. O kulda zuhur eden benim ismime haksızlık yapmış oluyorsun diyor. Sabır gelen hadisenin gelişine bağlı bir oluşumdur, insanı sabra zorlayan bin bir türlü hal vardır.

Kişi hangi mertebede ise sabrı da o mertebeden olacaktır. İnsandaki meratib-i ilahi tek bir mertebe olmadığından hangi mertebeye yükselmişse o mertebedeki sabrı o mertebeden karşılığını vermesi gelecektir. Zaten o mertebeye çıkan kişi nereye çıkmışsa o mertebeden gelir müsibet dediğimiz şeyler. Onu da o ona göre karşılaması lazımdır. Aslında bu âlemde belirli bir mertebeye geldikten sonra sabır diye bir şey yoktur.

Çünkü “Sabır” Hakk’ın ismidir. Bakın esma-i hüsna’nın en sonuna koymuşlar sıralamada. “Sabır” Hakk’a mahsustur, insana mahsus değildir. Sabrı tarikat mertebesine göre anlatırlar, işte adamın birisi yolda gidiyormuş, derken aynı istikamette giden bir başkası da varmış arka tarafta, onun yanında da bir elemanı varmış, ona yardım ediyormuş eşyalarını taşıyormuş. 

Giderlerken öndeki tabi yol tozlu, git git bitmiyor, arkadaki 

yardımcısına şu öndekinin ensesine bir tokat at sana bir altın vereceğim diyor. Öndeki de bayca güçlü arkadaki yardımcı kişi de ondan zayıf tereddütte kalıyor. Altını da istiyor, sonunda cesaretlenip önde gidenin ensesine bir tokat atıyor. Ve ondan sonra da kusura bakma kardeşim ben seni asker arkadaşım sandım diyor, sonra altını vaad edenden alıyor.

Bir süre daha gidiyorlar gene yol bitmiyor, gene sıkılmışlar, bu sefer bir tokat daha at sana iki altın diyor. Neyse aynı kişiye arkadan koşturuyor bir tokat daha atıyor, tokat yiyen kişi “fesuphanallah” diyor. Vuran kişi geliyor o iki altını da alıyor, gene yol devam ediyor bu sefer aynı kişi yardımcısına git bir tokat daha vur sana üç altın var diyor. O kişi de abi yapma beni o iri kişiye dövdüreceksin diyor.

O da bilmem bak üç tane altın var burada atarsan senin olacak diyor. Derken cesarete geliyor koştura koştura gidip önde giden aynı kişinin ensesine bir tokat daha vuruyor. Sende bu ense varken patronda da altınlar varken sen daha çok tokat yersin diyor. Bu dünyalık bir hikaye dervişler hakkında olan bir hikayedir, derken yine bir adamın biri gidiyormuş, arkadan da kuvvetli güçlü biri öndeki çok fakir, düşkün birisi, arkadaki de biraz güçlü ben diyor nasıl olsa bunu hallederim, yani bu bana bir şey yapamaz, gidiyor öndeki zayıf olanın ensesine bir tokat atıyor, adam hiç şeyini bozmadan bulunduğu konumunu bozmadan yoluna devam ediyor.

Derken arkadan gelenin canı sıkılıyor, napayım ne edeyim diyor, bir tokat daha atıyor. Öndeki zayıf olan yine yoluna devam ediyor, üçüncü tokatta ancak şöyle başını çevirip azıcık bakıyor ve yoluna devam ediyor. Arkadaki daha çok meraklanıyor neden bu böyle yaptı diye. Bir tokat attı baştan kişi cevap vermedi, ikinciyi attı cevap vermedi üçüncüde arkasına bakıyor. Adam bu sefer iyice merak ediyor, ne oluyor diye bu sefer önüne geçiyor dur diyor.

 Yahu bu ne biçim iştir bunu bana anlat diyor. “oğlum olan oldu geçen geçti hadi git sen bak işine “ diyor. O da yok ne olur sen bunu bana anlat diyor. Peki madem ısrar ettin anlatayım dinle diyor. Sen bana birinci tokatı attın zaman ben düşündüm diyor, ben bir suç işlemişim ki diyor, Cenab-ı Hakk bana bir tokat attırttı, o suçumun cezasını çektirtti diyor, ikinci tokatı attığın zaman ben gene düşündüm demek ki benim cezam bir tokatlık değil iki tokatlıkmış diyor. Üçüncü tokatı attığın zaman düşündüm ki artık bu bana eziyet oldu yani hadi iki tokatlık günahım var ama üç tokatlık günahımı hatırlayamadım diyor.

O zaman bana bu tokatı kim attı göreyim de mahkeme-i kübrada bu bana tokat attı da şahit olayım diye sana baktım diyor. Bakın karşılık vermiyor da soracaklar sana bu tokatı kim attı diye cevap vermek için bakıyor. Onun için seni tanıyayım diye yüzüne baktım diyor. İşte bunu tarikat düzeyinde anlatırlar, işte sabrın birinci derecesi, ikinci derecesi, üçüncü derecesi falan gibi böyle anlatırlar.

Hakikat-ı ilahiyeye erenin sabrı kalmaz demişlerdir. Yahut Hakikat-ı ilahiyeye ulaşanın erenin sabra ihtiyacı kalmaz demişlerdir. Çünkü orada sabır düşmektedir. Ama bu söz olarak söyleniyor da bu işler kolay mıdır? Kolay değildir tabi ki, 2/153 âyetinde “innallahe meas sabirin” buyurur.

Allah kalırsa Hakk yerine senin dediğinde sabredenlerle beraberdir. Hak senin vekilliğini de almışsa o zaman sana sabredecek bir şey kalmıyor. Beşeriyetinle olduğun zaman onu çok büyük bağırışlarla, çağırışlarla karşılayacağın bir hadiseyi sükünet ile karşılıyorsun.

Zîrâ hey'et-i mecmûa-i âlem Kur'ân-ı fiilîdir. Yani bütün bu âlemin her şeyi fiilen Kur’an’dır. Gerçekten Kur’an-ı tafsili diyorlar bu âleme fiili Kur’an da diyorlar. Çünkü bütün bu âlem Hakk’ın yaygın hali olduğundan Kur’an’ın tafsilatıdır. Yani biz bu Kur’an’da kurudan ve yaştan soğuktan ve sıcaktan ne varsa hiç birisini açık bırakmadık. Yani yazmadık hiçbir şey bırakmadık yani tabiat âleminde ne varsa Kur’an-ı Kerim’de hepsi var, Kur’an-ı Kerim de ne varsa bütün âlem onun açılmış halidir.

İçinde bütün kitaplar mevcuttur, hatta Kabe-i Muazzama hani nasıl Zat’i zuhur ise Kur’an’da da bütün mevcutlar var ise orada saymış olduğumuz ön sıra direkler 104 tanedir, Osmanlı’nın yapmış olduğu birinci sıra direklerin tamamı 104 tanedir. İşte Zat’i Kur’an orada yaşanmaktadır. Bakın 104 direk 104 kitabın ifadesidir. Her bir kitabın tecellisini orada göstermektedir. İkinci kattaki ön direkler ise 113 tanedir. Yapan mühendis bunu biliyordu veya bilmiyordu, o ayrıdır ama mühendisin mühendisi onu böyle yapacaksın, oraya bu direği dikeceksin diyor, o da dikiyor. 113 direği başındaki bir ahadiyet mertebesi 13 de Ahmediyet mertebesidir.

İman etselerde etmeselerde âlemlerin tamamı Kur’an-ı fiilidir. Yani inkar ehli de olsa işte onlar Kur’an’dandır. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de bunun hepsine hitap vardır. Her mertebede hitap vardır. Mertebe varsa hitap da varsa o Kur’an’dır dışında olamaz. Dışında olması için onların kendilerine ait varlıkları olması lazımdır. Yani Kur’an’ın âlemin dışında olması için kendilerine ait Allah olması lazımdır.

Gerek mü'min ve gerek kâfir mademki bu âlem içindedir, fiilen Kur'ân okumak ile meşguldür. Bakın inkarcı dahi olsa fiilen Kur’an’ı okumaktadır. Yani Kur’an’ı yaşamaktadır. Aklen isterse oraya ulaşamaz. Velâkin bu okumadan gaflet- tedirler. Binâenaleyh âlemlerin kıvamı nefes-i rahmânî ile olduğunu burhân-ı aklî ile bilen kimse, böyle tecelliyât-ı abûseye müsadif oldukda, nereden geldiğini bilir; ve bu ilim kendisinin ıztırâbını rahata çevirir. Yani sıkıntılı bir hal bile gelse onun Hakk’tan geldiğini bilir onun sıkıntısını tamamen geçiremese bile ona rahatlık verir.

Biraz daha îzâh edelim. Meselâ aklî ispat ile nefes-i rahmaniyi bilen kimse göz aklına mübtelâ olan bir kimseden kötü muamele görür. Ama bunu göremez ama gözü gören kimse onun bu muamelesine karşı yüzünü ekşitip ondan uzaklaşır. İşte bu sırada “Abese vetevella” âyet-i Kerimesini fiilen tilavet etmiş olur. Yani karşımıza bir hadise çıktı biz ondan yüzümüzü çevirip döndük “abese ve tevella” âyetini biz fiilen yaşamış, okumuş olduk.

Fakat bu ilim ile bilir ki, kendisine kötü muamele eden kimsenin sureti ve keza sûret-i muamele nefes-i rahmaniden mütevelliddir. Bu burhân-ı aklî ile Hakk'a teveccüh ve âyet-i kerîmenin sonrasıyla amele gayret edip, o kimseye yumuşak söz ile mukabele ve nasîhat eder. Ve bu ilim sayesinde gönlü müsterih olur. Hakka'l-yakîn mertebesini var kıyâs et! İlmel yakıynde böyle yapar bir de hakkal yakıyni kıyas et.

Yani akli delil ile bu ilmi bilen kimse karşısına böyle abes bir şey de gelse kendine göre abes bir şey de gelse ona güzellikle kolaylıkla muamele eder, hoşgörü ile muamele eder, böylece kendisi de müsterih olur, karşı taraf da müsterih olur. Bu ilmel yakıyn böyledir, Hakkal yakıyn yaşayan kimse için ise sen nisbetlendir diyor. Onun hali tabi ki daha üstün olur.[7] “ İz- -T-B- ”

Yolumuza “Mesnevi-i Şerif” beyitleri ile devam edelim.

Mâdemki senin ilâcın marazı ziyadeleştiriyor, binâenaleyh kıssayı talibe söyle, "Abese'yi oku!

Senin maraz-ı dalâlete karşı ilâcın da’vet ve nasîhat idi. Mâdemki bu nasîhat ilâcı maraz-ı dalâleti ziyâdeleştiriyor, ey vâris-i Muhammedi olan insân-ı kâmil, artık kıssa-i hidâyeti hidâyet talibine söyle ve “Abese ve tevellâ” sûre-i şerîfesinin ma’nâsını tefekkür et!

Ma’lûm olsun ki, enbiyâ ve evliyâ tabîb gibidirler. Tabîb ölecek olan bir hastayı ne kadar dikkat ve ihtimâm ile tedâvî etmiş olsa, bu tedavisiyle onun helâkine hizmet etmiş olur. Bunun gibi, şekâvet-i ezeliyye marazına mübtelâ olan kimseleri enbiyâ ve evliyâ tarîk-ı hidâyete da’vet ettikçe onlann dalâlet ve şekavetleri ziyâde olur. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Fusûsu’l-Hikem'de Fass-ı Ya’kübî’de bu husûsta tafsilât i’tâ buyurmuşlardır. Binâenaleyh mürşidlerin ir- şâdâtı ancak tâlib-i hidâyet olanlar hakkında müessir olduğu için, onlardan yüz çevirmek lâyık olmaz. Nitekim ashâb-ı kiramdan a’mâ olan Abdullâh b. Ümm-i Mektûm hazretleri bir gün huzûr-ı Risâletpenâhrye geldi. Resûlullâh efendimiz müşriklerin reîslerine nasîhat ile meşgül idiler. Ümm-i Mektûm hazretlerinin gözleri görmediği için, meclisin nezâketini takdîr edemeyip, “Yâ Resûlallâh, sana Allâh’ın ta’lîm ettiği şeyi bana ta’lîm et!” diyerek, Risâletpenâh Efendimizin sözünü kesti. Mühim olan bu mecliste sözlerinin kesilmesi Peygamberimiz’e ağır geldi. Yüzlerini ekşitip çevirdiler. Hz. Abdullâh vaz’iyyeti anladı, mescidden dışarıya çıktı. Cebrâîl (a.s.) Peygamberimiz’e bu (Abese, 80/1-4) ya’ni, “Yüzünü ekşitti ve çevirdi. Ona a’mâ geldiğinden dolayı mı? Ne bilirsin, belki o müzekkâ ve mutahhar olur; yâhût mütenassıh ve müteyakkız olur? Binâenaleyh ona nasîhat menfaat verir” âyet-i kerîmesini getirdi. Bunun üzerine Peygamberimiz, o ekâbiri bırakıp Hz. Abdullâh’ın arkasından gitti ve buyurdu ki; “Dön, dön; zîrâ sen iyâl-i Muhammed arasındasın!” Tekrar mescide getirdi ve mübârek hırkasını yayıp üstüne oturttu. Ondan sonra Abdullâh hazretleri her ne zaman huzûr-ı Risâletpenâhî’ye gelse, “Merhabâ ey o kimse ki, onun hakkında Rabbim bana itâb etti!” buyururlar idi.

Mâdemki a mâ Hakk'ın tâlibi gelmiştir; fakrından dolayı onun sinesini mecruh etmek lâyık değildir.

Hakk’ın talibi olan a’mâyı, hidâyete olan ihtiyâcından dolayı onu irşâd ve nasîhattan mahrûm ederek kalbini zedelemek lâyık değildir.

Sen büyüklerin irşadına harissin, tâ ki avâm reislerinden öğreneler.

Kendilerine tâbi’ olan avâm tâifesi ilm-i hidâyeti reislerinden öğrenmeleri için ey Nebiyy-i zîşânım, sen o kavmin büyüklerinin irşâdına harissin. Bu beyânâtı cenâb-ı Pîr efendimiz Kur’ân’ı tefsîren Hak cânibinden îrâd buyururlar.

Ahmed, gördün ki mülükten bir taife dinleyici oldular, hoş oldun, zîra caiz ki;

Bu reîsler dînin iyi dostu olsunlar; bunlar Arab ve Habeş üzerine baştırlar.

Bu sıyt Basra dan ve Tebük'ten geçsin; zîrâ ki nâs mülûklerinin dîni üzeredirler.

Ey nebiyy-i zîşânım Ahmed, avâm üzerine hâkim olan bir tâifenin senin sözlerini dinleyeceklerini gördün ve onların îmân ve hidâyetlerine tama’ edip, söz dinleyişleri hoşuna gitti. Zîrâ düşündün ki, bu reîsler dînin fâideli dostu olacaklardır. Çünkü bunlar Arab’ın ve Habeş’in hâkimleridir. Bunlar îmân ederlerse, dînin sıyt ve şöhreti Basra ve Tebük şehirlerinden ilerilere de intişâr edecektir. Zîrâ avâm, başlarında hâkim olan kimselerin dinleri ve âdetleri üzerinde yaşarlar.

Bu sebebden sen bir mühtedî a mâdan yüz çevirdin, dar geldin.

Sen bu zikrolunan düşünceden dolayı, bir hidâyet tâlibi a’mâ olan Ümm-i Mektüm’dan yüz çevirdin ve sözünü kestiği için gönlün daraldı.

Zîrâ bu fırsatta, bu mahall-i nüzûl az düşer; sen yarandansın ve senin vaktin geniştir.

“Menâh”, uyku mahalli ve nüzûl mahalli ve develerin yeri ma’nâlarınadır. Burada “mahall-i nüzûl" ma’nâsını vermek münâsibdir. Bu beyt-i şerîfte, lisân-ı Pir ile cânib-i Hak’tan Resûl-i zîşân Efendimizin kasd-ı âlileri tavzih buyurulur. Ya’ni, “Ey nebiyy-i zîşânım! Sen Ümm-i Mektûm’dan yüz çevirmekle demiş idin ki: “Ey Ümm-i Mektûm, böyle reislerin bu mahalle nüzûl edip gelmeleri ve söz dinlemeleri az vâki’ olur ahvâldendir. Bu fırsat içinde senin vaktin geniştir; ne zaman gelsen benim tarafımdan sana ta’lîm-i dîn etmek mümkindir. Zîrâ sen ashâbım zümresindensin.”

Dar vakitte bana mâni' oluyorsun; bunu nasîhat ediyorum, azab ve ceng değil.

Ey Ümm-i Mektûm, bu dar vakitte kavmin büyüklerini iknâ’ ile meşgul iken bana mâni’ oluyorsun. Bunu öfke ve nizâ’ cihetinden değil, sana nasîhat olarak söylüyorum. Bu beyt-i şerîf dahi kasd-ı Risâletpenâhî’yi tavzihtir.

"Ey Ahmed, Hak indinde bu bir kör; yüz Kayser den ve yüz vezirden daha iyidir!"

"Agâh ol, "en-nâsü maddin"i hâtıra getir. Bir ma'den yüz binden fazla olur!"

Bu beyt-i şerîfte, Ebû Hureyre (r.a.)den rivâyet olunan, “Nâs altın ve gümüş ma’de'nleri gibi ma’dendir” hadîs-i şe- rîfine işâret buyurulur. Cânib-i Hak’tan Resûl-i Ekrem Efendimize hitâb olduğuna göre, ma’nâ şudur: “Ey Nebiyy-i zîşân, bu zikr olunan hadîsini hâtırına getir, toz toprak içinde veyâ çamurlara bulaşmış bir altın parçası, gâyet müzeyyen nakışlarla münakkaş ve parlatılmış bir bakır ma’deninden pek ziyâde kıymetdârdır. Binâenaleyh sûret-i zâhirede a’mâ ve pejmürde bir halde bulunan Ümm-i Mektûm, sûret-i zâhireleri süslü ve muntazam olan birçok hükümdarlardan ve vezirlerden daha makbûl ve mu’teberdir. Nazar-ı i’tibâr zâhire değil, bâtınadır!”

“Muhtefî la'l ve akîk ma'deni, yüz binlerce bakır madeninden daha iyidir!”

“Hacmi sagîr olan kıymetli la’l ve akîk taşlan ma’deni, hacimleri büyük olan bakır ma’deninden daha kıymetdâr ve daha makbûldür."

“Ey Ahmed! Burada malın fâidesi yoktur; aşktan ve derdden ve dûddan dolu bir sîne lâyıktır."

“Ey nebiyy-i zîşân olan Ahmed! ind-i İlâhî’de âlem-i kesâfete taalluk eden malın fâidesi yoktur. Ben Azîmü’ş-şân, aşkla ve gönül derdiyle ve âh u vâh dumanıyla dolmuş bir sîne isterim.”

Kalbi münevver bir kör geldi, kapıyı kapama; nasîhatı ona ver ki, nasîhat onun hakkıdır."

"Eğer iki üç ahmak sana münkir oldular ise, mâdemki sen şeker ma'denisin, ne vakit acı olursun?"

“Eğer birkaç ahmak, rüesâyı bıraktı da pejmürde bir körün arkasından koştu diyerek senin efâlini inkâr ederse, sen menba’-ı hidâyet ve cemâlsin; ne vakit acı ve celâlî olursun?”

"Eğer iki üç ahmak sana töhmet koyarsa, ZHak senin için şehâdet verir."

“Eğer birkaç ahmak senin ef âl-i hasenene ve ahlâk-ı şerîfene i’tirâz edip, seni kabâhatli addetmek isterlerse, Hakk senin ahlâk-ı şerîfene (Kâlem, 68/4) kavliyle Kur’ân-ı Kerîm’de şehâdet buyurur.”[8] 

---------------

أَمَّا مَنِ اسْتَغْنَى {عبس/5}

(80/5) “Emmâ meni-stagnâ”

(80/5) Kendini muhtaç hissetmeyene gelince;

---------------

فَأَنتَ لَهُ تَصَدَّى {عبس/6}

(80/6) “Fe-ente lehu tesaddâ”

(80/6) Sen ona yöneliyorsun.

---------------

Burada, Mekke’nin ileri gelenlerinden, servet ve iktidarına güvenen bir kişinin (Velîd b. Muğîre olduğu rivâyet edilir) durumu anlatılmaktadır. Klasik tefsircilere göre “yönelmek” (teseddî), ilgilenmek, sohbet etmek, onun gönlünü kazanmaya çalışmak anlamlarına gelir.

Bu âyetller 80/1-4 âyetleri devamı olduğundan yine;

“Aslında Efendimize gelecek bir ihtar yok onun şahsında ihtar bize geliyor. Yani hiçbir yerde eksik yanlış bir şey görmeyelim yanlışlık varsa gerçekten o yanlışlık bizdendir yani bizim anlayışımızın yanlışlığından biz onu yanlış görmekteyiz.” Şeklinde anlamamız gerekir. 

İz-Efendi Babam’ım aktarımı ile Nusret Babamız (r.a) bir kişi ile konuşunca önce onu dinle, ona birkaç hakikat bilgisi aktar ilgileniyorsa konuşmaya ilgilenmeye devam et. İlgilenmiyorsa kendi haline bırakılmasını söylemiştir.

Nefsi emaresinin hayal ve vehimi ile “Kendini müstağni gören” (zengin, iktidar sahibi, mağrur) kişiye yönelmek (teseddî), nefsin “Benlik ve mal ile övünme” (enâniyet ve kibir) makamına itibar etmek demektir. Bu ise kalp gözünün perdelendiği bir “manevî yanılgı” dır. (M.D.)

Nefs Mertebesi “Yönelmek” ile İlişkisi, 

Nefs‑i Emmâre (kötülüğü emreden nefs), Daima dışsal güce, mala, makama meyleder; bunlara yönelir. Zayıf ve çaresiz görünenden (âmâ gibi) yüz çevirir.

Nefs‑i Levvâme (pişmanlık duyan nefs) Bazen yönelir, bazen pişman olur; kararsız ve tereddütlüdür.

Nefs‑i Mutmainne (huzur bulan, Hakka teslim olmuş nefs) Hakk’ın her kuluna eşit bir nazarla bakar; makam, mal, şöhret gibi geçici değerlere değil, kalpteki ihlasa yönelir.

Âyette zikredilen “kendini müstağni gören” kişi, İbnü’l‑Arabî’nin terminolojisinde nefsin, asıl zenginliğin (el-Ğaniyy olan Allah) kaynağını unutup kendi mülküne güvenmesi halidir. Oysa hakiki “yönelme” (teseddî), sadece dünyevî makam ve servete değil, kalbi Hakk’a açan her bir kula (İbn Ümm-i Mektûm gibi) yönelmektir. 

“Dış dünyada servet ve güç sahibi olanların gönlünü kazanmaya çalışmak, insanı Hak’tan uzaklaştıran bir tuzaktır. Asıl önemli olan, dervişâne bir edeple Allah’ın yolunu isteyen her kalbe aynı değeri vermek, onları ihmal etmemektir.”

Nefs‑i emmâre’nin kibrinin (istikbâr) bir tezahürüdür. “Sana doğru yöneliyorsun” (tesahhâ), nefs‑i emmâre ile mücadelenin bir yansımasıdır. Nefs, kendini büyük görür (Velîd b. Muğîre), zayıf ve âciz görünene (İbn Ümm-i Mektûm) aldırış etmez. İşte bu âyet, bu yanlış yönelmeyi düzelten ilâhî bir ihtar olarak okunur. 

“Dış dünyanın zenginlik ve makam sahiplerine yönelmek, aslında nefsin bir zaafıdır (nefs-i emmâre’nin kibrinin tecellisidir). Oysa insana düşen, kalp gözüyle bakarak, iç âlemin işaretlerini okuyabilen asıl fakir ve dervişlere yönelmektir. Bu yöneliş, beşeriyetin bir zaaflarını temsil eder ve ilâhî ihtar ile düzeltilir.”[9]

---------------

وَمَا عَلَيْكَ أَلَّا يَزَّكَّى {عبس/7}

(80/7) “Vemâ ‘aleyke ellâ yezzekkâ”

(80/7) Onun temizlenmemesinden (arınmasından) sana ne?

---------------

Yine seyr-i sülûktaki eğitim sisteminden bahsedilmektedir. Herkesin arınacak nefis tezkiyesi yapacak diye bir şey yoktur. İrfan ehlinin gözetiminde istidatlı ve kabiliyetli kişiler bu eğitimi kabul edip, üstesinden gelebilirler. Nefsi emamrenin hayal ve şartlanmalarını yıkamayacak kişiler ile ilgilenmek hem onlar, hemde ilgilenen kişi için zaman kaybıdır. 

Mâ Aleyke” (Sana Ne?)  “İşi Allah’a havale etme” (tefvîz) ve “sadece tebliğ etmekle yükümlü olma” ilkelerinin pratik bir yansımasıdır. 

 Âyet, sâlike şu mesajı verir: “Senin görevin, insanlara hidâyetin yolunu göstermek (tebliğ) ve onları arınmaya (tezekkâ) davet etmektir. Onların bu davete icabet edip etmemesi, arınıp arınmaması senden sorumlu değildir. Asıl olan, senin bu görevini samimiyetle (ihlâs) ve usulüne uygun olarak (hikmet) yerine getirmendir. Sonuç, yalnızca Allah’a aittir.”

Kul, bir başkasının hidâyeti veya sapkınlığından sorumlu değildir; ancak kendi nefsinin arınmasından sorumludur.[10]

---------------

وَأَمَّا مَن جَاءكَ يَسْعَى {عبس/8} 

(80/8) “Ve-emmâ men câeke yes’â”

(80/8) Ama sana koşarak (can atarak) gelen,

---------------

Koşarak kim gelirse artık tarikat mertebesi kendisine yetmemiş ve “men” tarikat kimliğinden den "Küllü men aleyhâ fân", Kur'an-ı Kerim'in Rahmân Suresi 26. ayetinde geçen ve "Yeryüzünde bulunan her şey/herkes fanidir (yok olacaktır)" ile kimliksizlik mertebesine geçmeye aday olan ve istekli olan kişidir. (M.D.)

---------------

وَهُوَ يَخْشَى {عبس/9}

(80/9) “Ve huve yahşâ”

(80/9) Saygı gösterdiği halde,

---------------

“Haşyet” saygı huşu göstermek tarikat mertebesinde gösterilen muhabbettir. “Haşyet” sahibi olan kişi, artık nefsinin arzularına değil, Rabbinin rızasına göre hareket eder. (M.D.)

---------------

فَأَنتَ عَنْهُ تَلَهَّى {عبس/10}

(80/10) “Fe-ente ‘anhu telehhâ”

(80/10) Sen ondan gaflet ediyor, ilgilenmiyorsun?

---------------

Hz. Peygamber’in şahsında tüm insanlığa, dış görünüş ve dünyevi meşguliyetlerin (kesret) manevî idrak üzerinde oluşturduğu geçici bir perdeyi (gaflet) anlatır. Âyetteki “ihmal etmek” (telahhâ) ve “yönelmemek” fiilleri, nefs-i emmâre’nin en temel zaafı olan 'enâniyet' (benlik) perdesinin insanı hakikatten alıkoymasının bir ifadesidir.

Şeyh-i Ekber, bu durumu, kişinin, etrafındaki maddî güç, makam veya zenginlik gibi geçici değerlere takılıp, kendi içindeki ve çevresindeki hakiki manevî değeri (marifet) görememesidir.

Abese (5/10) âyetleri kapsamımda İz-Efendi Babamın seyr-i sülûk eğitimi konusunda yapmış olduğu tavsiyeler faydalı olacaktır. (M.D.)

Mevlâm rahmet eylesin Nusret Babam "oğlum biz at tımarcısı değiliz" derdi. Nefs-i emmâresi kuvvetli ve vehmi hayali ma’nâda derinleşmiş başka güçlerin hükmü altına girmiş olan kimselere vakit harcamak, vakti çok bol olan kimselere göredir bizim vaktimiz ancak bize yetiyor, bizler bütün âlemin terbiyecisi olacak halimiz yok, Cenâb-ı Hakk onların karşılarına da uygun birilerini çıkarır İnşeallah. 

"En güzel elbise en güzel kumaştan dikilir" değersiz bir kumaşı en üstat terzi dikse genede hiç bir işe yaramaz bir giyişte kırışır bozulur ve emekler boşa gider. Kumaş güzel olursa, usta ustalığını gerçek olarak o kumaş ile diktiği elbisede meydana getirir, giyende hoşlanır, rahat eder, görende zevk eder. Elbise dikilmek için seçilen kumaş bir bütün parça iken evvelâ birçok parçaya bölünür, sonra bu parçalar tekrar iğne ile yavaş, yavaş yerli yerince iğne ve iplik darbeleri ile tekrar bütünleştirilmeye çalışılır. 

Bu dikilen yerler ateş gibi yanan ütünün altına girer, adeta yanacak hale gelinceye kadar, bir daha kabarmaması için ütünün altında ezilirde ezilir, zayıf kumaş bu işlemlere dayanamaz, ya erir ya yanar. Güzel kaliteli hakiki bir kumaş ancak bu işlemlere dayanabilir ve neticede o kumaş, bu sefer işlenmiş halde, gene bir bütün hale dönüşür, ancak parçalardan meydana gelen bu bütün kişiyle de bütünleşmiş, onun bir parçası veya âdeta, aynısı olmuş olur ve o elbiseyi giydiği zaman asaletli bir kimse olur. 

Bu durum da giyen de, diken de, gören de, memnundur, ortaya ahenkli bir görüntü çıkmıştır. İşte bir kimsenin kumaşının dikiş tutması için gerçek hakiki bir kumaş olması lâzımdır. Bu işlemlere ancak kaliteli bir kumaş dayanabilir, diğerlerinden elbise yapılsa bile sağlıklı netice alınamaz. İşte o yüzden zâhir hayatta da mümkün olduğu kadar hep kaliteli kumaşlardan elbiseler yapmışızdır, ayrıca bâtıni hayatta da kaliteli kumaşlar aramaktayız ki, evvelâ kesilip biçilmeye, daha sonra iğnelerle dikilip ütülenmeye ve bütün bunlara dayanmayı, kabul edebilsinler. “İz- -T-B-”

---------------

كَلَّا إِنَّهَا تَذْكِرَةٌ {عبس/11} 

(80/11) “Kellâ innehâ tezkira(tun)”

(80/11) "Hayır, elbette o bir hatırlatmadır.

---------------

Kûr’ân insan’ın bir batında doğan ikiz kardeşidir. Kûr’ân zât olduğuna göre İnsan’a aslı olan zâtını hatırlatmadır. (M.D.)

---------------

فَمَن شَاء ذَكَرَهُ {عبس/12} 

(80/12) “Femen şâe zekerah(u)”

(80/12) Dileyen ondan öğüt alır.

---------------

Şae: Meşiyet-i ilahi dileme öncelikle Cenâb-ı Hakk’tan gelir. O dilerse kul dileyebilir. İlm-i ilahi programında “Mudill” esmâsı üzerine olan emr-i teklifi ile bunu değişimi dilemesi Cenâb-ı Hakk a aittir. (M.D.) 

Dileme konusuna Tekvir sûresi 27-29 âyetler devam edelim. 

********* 



(İn huve illâ zikrun lil âlemîn. )

(18/27) “O sâdece âlemler için bir zikirdir.”

********* 

Sâdece dünyâ âlemi gibi bir ayırım yapmadan Cenâb-ı Hakk (c.c). bütün âlemleri içine alan bir ifâde kullanıyor. Bizim kendi varlık âlemimizde ne kadar ne varsa hepsi için Kûr’ân-ı Kerîm zât yollu bir hatırlamadır. İçinde bütün âlemlerin bilgisi vardır. 

********* 



(Li men şâe minkum en yestekîm. )

(81/28) “Sizden kim ki diledi, istikamet üzere olmayı.”

********* 

“yestekîm” her varlığın kendisi için olan programını ifâde etmektedir. 

*********



(Ve mâ teşâûne illâ en yeşâallâhu rabbul âlemîn.)

(81/29) “Ve o dileyemez, ancak âlemlerin Rabbi Allah dilemedikçe.” 

*********

Bu âyeti kerîmelere bakılınca bireyin hükmü ortadan kalkmaktadır. Bu durumda günâh ve sevâp hükümleri neye göre olacaktır, sorusu hemen akla gelmektedir. 

Her birerlerimiz Hakk yolunda isek eğer bu yola ne şekilde hangi düşünce ile girdiğimizi şöyle bir düşünürsek eğer muhakkak bir sebep buluruz. Ki bu sebepte dikkat edersek bizim irâdemiz dışında bize tesir etmiştir. 

Bu nedenle kimse diğer kimselere karşı hiçbir şekilde gurur ve kibir yapmamalıdır. Örneklerini çok sık olarak görmekteyiz, kişi yeni namaza başlar başlamaz çevresindekilere hemen telkine başlar “hadi ya, siz daha başlamıyormusunuz” gibilerden. Bu konu çok önemli bir konudur, üstünde çok düşünmeliyiz ve ona göre hareket etmeliyiz.

Dünyâ sahnesinde oynanan ilâhî oyun öyle bir oyundur ki bütün bireyler ile de ilgilidir, kimse kendi kendine tek kişilik bir oyun oynamamaktadır, her bir varlığın diğerlerine olan irtibatı ile hep birlikte oynanan bir oyundur. Bu Âyet-i Kerîme’nin neler ifâde etmek istediğini anlayabilmemiz için mertebeler açısından ifâdelerine bakmamız gerekmektedir yoksa içinden çıkamayız. 

Ef’âl mertebesi, zâhiren Âyet-i Kerîme’yi okuyan ve tefekkür etmeyen kelam ehli, âyeti kerîmeyi sâdece okuyup geçmektedir.

Esmâ mertebesi, bu aşamada tefekkür tam olarak hakkıyla oluşmamıştır ancak bir önceki mertebeye göre duygusallık vardır. Âyeti Kerîme’nin üzerinde iyi niyetle biraz daha durulur ve beşeri bir tefekkür ile o hâl kabullenilir, Âyet-i Kerîme’nin neticesi düşünülmeden kabul edilir.

Sıfât mertebesi, bu mertebede Âyet-i Kerîme’nin içinde geçen “minkum” yani “sizden” ifâdesi izâfi olmakta ve görünmekte olan o varlıklar beşeri mânâ da olan “sizler” değilsiniz, olmakta ve bu “minkum” ortada olmayınca dileyende olmaz ve bu nedenle dileyemez. Görünen bizler aslında birer zuhur mahâlliyiz kendimize ait varlıklarımız yoktur. 

Zât mertebesi, işte bu zuhurlara yani Cenâb-ı Hakk (c.c) kendini kendisine muhatab alarak hitap ediyor.

 Her bir mertebe îtibarıyla olan bu ifâdeler diğer mertebenin hükmünü kaldırıcı değil tamamlayıcıdırlar. 

********* 

Not=Mevzuumuzu biraz daha aydınlatması bakımından (İnsan Sûresi 76/30) da da benzer ifade vardır oradaki yazımızıda buraya aktarmış olalım. İnşeallah faydalı olur.

*********

(Ve mâ teşâûne illâ en yeşâallâh, innallâhe kâne alîmen hakîmâ. ) 

(76/30) “Ve Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Muhakkak ki Allah; Alîm'dir, Hakîm'dir (hüküm ve hikmet sâhibidir).” 

********* 

Allah dilemedikçe bu âlemde bir şeyin olması mümkün değildir. Konuya bu açıdan ve bu Âyet-i Kerîme’nin ifâdesi ile baktığımız zaman çok değişik bir yaşam sistemi ortaya çıkmaktadır. 

Allah (c.c) evvelâ istemeyi veriyor ve istetiyor, sende zannediyorsun ki “ben istiyorum”. Allah (c.c) vermeyi dilediği için istemeyi vermiştir. 

Zâhiri şeriat yönüyle bu Âyet’in hükmü çok fazla dikkate alınmıyor çünkü orada kişinin varlığı, birimsel kimliği esastır çünkü çokluk âlemidir. Günah ve sevap hükmü içerisinde kul ve mâbud anlayışı ile ikilik üzerine bir sistem vardır. Ef’âl mertebesi îtibarıyla birimsel varlıklarımız mevcût olduğu için herbirerlerimiz mükellefiz. 

Bir yukarda ki, (76/29) uncu “Âyet-i Kerîme” de bahsedilen hüküm budur. “kim dilerse Rabbine bir yol ittihaz eder (edinir).” Bu yaşantıda “dileme” kula aittir.

Ve bu Âyet-i Kerîme’nin hedefi bu anlayış içerisinde yaşayan kişiler değil en az esmâ mertebesinde olan kişilerdir. Esmâ mertebesine ulaşmış olan kişinin artık ortada birimsel bir kimliği kalmamıştır. Tabiat zindanından kurtulunduğu için artık oranın hükümleri geçerli değildir. Bu nedenle açıkça “sen” yoksun ve “isteyemezsin” denilmektedir. Ve ortada bir dilek var ise de Cenâb-ı Hakk (c.c.) o dilek “Biz’den” geliyor demektedir. Esmâ mertebesine ulaşanlarda ebrâr zümresindendir.

Bizler ebrâr zümresine ulaşamamış isek ve ef’âl mertebesinde yaşıyor isek her şeyi kendimize bağlarız. 

Bu Âyet-i Kerîme’nin her mertebeden bir zuhur ve yaşantısı vardır, tefsirlerde bu hususta geniş bilgiler verilmiştir araştırmalarda yarar vardır. Bu Âyet-i Kerîme’ hakkında daha geniş bir anlayışa ulaşmak büyük bir eğitim ve zevk işidir. Kişinin kendi vicdanın da kendi hakikatinde kendi gerçek kimliğini bulduğunda o da Hakk’ın ta kendisi olduğunda tabii ki o kişinin dileyeceği bir şey yoktur Hakk onun namına ondan dilemiş kişi bir şey dilememiştir. Ancak daha o zaman henüz bâtınî mânâ da da ikilik olduğundan “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz” hükmü geçerlidir.

Bunun üstünde diğer bir anlayışta ise, kişi gerçek mânâ da kendinin hakkanî varlığını bulduğunda, o zaman sadece kendinde kendi vardır. Ve o mertebesi itibariyle dileyen kendi varlık mülkünde Hakk’an-î olarak sadece kendisidir. Çünkü burada bireyler olan (siz) kalkmıştır sadece “ene” olan “ben” kalmıştır ve dileyende kendi kendinde kendi dileğini ortaya çıkaran kendisidir. Diğer yönden, (siz) dileyemezsiniz hükmü kendi hakikatinden kendi zâhirine-zuhurunadır. Bu mevzu (kazâ ve kader bahsi ile de ilgili olduğundan bunların gerçek anlamda bilinmeside bu Âyet-i Kerîme’nin anlaşılarak yaşanmasında büyük faydası olacağı açıktır. Bunlar “kesret ve lâf âlemlerinin yaşantıları” değil, “Alîm ve Hakîm” isimlerinin hakikatleri ile yaşanacak idrak ve anlayışlardır. Rabb’ımızdan bu hakikatlerin tahsilini niyaz ederiz.[11] “ İz- -T-B- ”

---------------

فِي صُحُفٍ مُّكَرَّمَةٍ {عبس/13}

(80/13) “Fî suhufin mukerrame(tin)”

(80/13) İkram edilmiş sahifeler içindedir.

---------------

Kur’ân. Sahîfeler, Levh-i Mahfuz, yahut doğrudan doğruya Kur’ân yazılan derilerdir. Yazıcıları; melekler, hafızlar, vahyi 

yazanlar diye anlıyanlar vardır.[12] 

Suhuf-i Mükerreme (Şerefli Sayfalar) A‘yân-ı Sâbite (Ezelî Sabit Hakikatler) İlm-i ilâhîdeki ezelî yazgı, vahyin kaynağı.

---------------

Kûr’ân-ı Kerîm Allah tarafından mâ’nâ âleminde dört defa tercüme edildi. Yâni ana kitâpta iken, Ümmül Kitâp’ta iken, kitabın anasında yâni, ana varlıkta iken bir tercüme edildi, Allahçadan Hakça’ya, oradan Levhi Mehfuz’a nâzil oldu, indirildi. Levhi Mahfuzda Hakça’ dan, Rabçaya tercüme edildi. Rapçadan da Arapçaya tercüme edildi. Bu tercümeyi yapan Allah-ü Teâlâ Hazret-lerinin kendisiydi. Sem’i ve âlim ismiyle. Âlim sıfâtıyla yaptı bunları. Niye böyle oldu bu işler? Şimdiye kadar Kûr’ân-ı Kerîmin böyle bir ifâdesini duyduk mu? Duymadık. 

Duymadık ama bizim duymamamız bunun yokluğu değildir. Duymayabiliriz, her şeyi ama gerçeği bu Kûr’ân-ı Azimüşşanın. Bize ulaşma gerçeği bu. Eğer Levhi Mahfuzda ve ondan evvelki Ümmül Kitâpta olduğu şekliyle bize indirilmiş olsaydı, bizim bunu anlamamız kesinlikle mümkün değildi. İşte Kûr’ân-ı Kerîm’in nâzil olma hakîkatinde bu yatmakta. Gerçeğinde bu yatmaktadır. Nâzil bir mertebeden bir mertebeye, yâni bir mahâlden bir mahâle indirilmesi değil. İçindeki mânânın bir mertebeden bir mertebeye, hafifletilerek indirilmesi. Nüzul demek bu demektir, nâzil olması da budur. Yâni zât mertebesinden, sıfât mertebesine indirilmesidir. Yoksa Arş-ı Alâ’dan dünya semâsına indirilmesi gibi, ifâdeler de geçerlidir ama bunlar izafi ifâdelerdir, bazı şeyleri belirtmek için söylenen ifâdeler. Makam ve mekân ifâdeleri değil. Zaman ve mekân ifâdeleri değildir. Eğer Cenâb-ı Hakk Allah’çadan Arapçaya tercüme etmeseydi, bu Kûr’ân-ı Azimüşşanı sadece ve sadece Allahü Teâlâ Hazretlerinin benzeri birçok Allah’lar olması lazımdı ki, ancak onlar kendi aralarında anlayabilirlerdi bu lîsânı. Tabii böyle bir şey mümkün değil. Ama izâh için söylüyorum. Anlatabildim mi? Allah’da olan Ümmül Kitâpta olan Kûr’ân-ı Azimüşşanın özünü, aslını hiçbir varlığın sıfât mertbesi dahil, orada bulunan hiçbir varlığın anlaması mümkün değildir. İşte anlaşılması için anlaşılmasının kolaylaştırılması için, Cenâb- Hakk onu bir tercüme yaptı, yâni nâzil etti, nuzul etti, hafifletti, indirdi. Nasıl ki bütün bu âlemler yok iken, Allah-ü Teâlâ Hazretleri amaiyette iken, bu âlemler varmıydı? Yoktu. Arapça Türkçe lîsânlar varmıydı? Yoktu. 

Bunların hepsi sonradan oluştu, sonradan meydana geldi. İşte bunlar sonradan meydana geldiği gibi Kûr’ân-ı Kerîm’inde tecelli saf’haları sonradan oluştu. Nâzil denen budur. İnme diye bahsedilen budur. Bir mertebeden bir mertebeye, bizim anladığımız mânâda inmek, düşmek işte ulaşmak gibi değil, mânâsının hafifleştirilmesi nâzil olması. Zât mertebesinden sıfât mertebesine Levhi Mahfuza. Levhi mahfuzda levhalar halinde ilim olarak billurlaşmaya başladı, belirmeye başladı Kûr’ân-ı Kerim’in hakîkati. Oradan yine o şekilde bize gelseydi yine anlayamayacaktık. Mümkün değildi çünkü. 

Oradan da Cenâb-ı Hakk Levhi mahfuzda bir tercüme yaparak. Şimdi aklıma geldi. Kitab’ül Mübin neyse, oradan sonra aldığı isim de, İmam’ül Mübindir. O ismi alarak Kûr’ân ifâdelendirildi. Orada da Rabça. Yâni esmâ merte-besine tenezzül etti. Bütün varlık tenezzül ettiği gibi, Kûr’ân’da esmâ mertebesine tenezzül etti. Bunlar hep… Dinleyenlerden biri: Furkan… Yok, Furkan değil. Furkan sıfât. Levhi mahfuzdan bir tecelli ile bir tercüme ile Kitab’ül Mübin, yâni açık kitâp hükmüne ki, buda esmâ âlemidir. Esmâ-i İlâhiyenin açıldığı sahadır. Orada Rabçaya tercüme etti Cenâb-ı Hakk. Yâni Hakçadan Rabçaya tercüme etti. Rab bilindiği gibi rububiyet, terbiye mertebesi, esmâ mertebesi, yâni isimlerin zuhur mertebesidir. Eğer bu şekliyle gelseydi yine anlaya-mazdık. Taa ki o günün en gelişmiş lîsânı olan, başına bir elif/ayn konmak sûretiyle Arapçaya tercüme edildi. “ İz- -T-B- ”

---------------

مَّرْفُوعَةٍ مُّطَهَّرَةٍ {عبس/14} 

(80/14) “Merfû’atin mutahhera(tin)”

(80/14) Yükseltilen tertemiz,

---------------

Merfû’a (Yükseltilmiş) & Mutahhara (Tertemiz) Levh-i Mahfûz (Korunmuş Levha) A‘yân-ı sâbite’nin “yansıdığı”, tertemiz korunmuş mertebe. 

Bir önceki mertebenin, “Levh-i Mahfûz” (Korunmuş Levha) üzerine “yükseltilmesi” ve “tertemiz” bir şekilde muhafaza edilmesi anlatılır. Burası a‘yân-ı sâbite’nin bir nevi “yansıması”dır. Bu mertebede Kur’an, her türlü değişiklik ve bozulmadan korunmuş, tertemiz bir surette yazılıdır.

Burada “yükseltilmiş” olması, bu makamın ulvî ve zâti oluşuna; “tertemiz” oluşu ise her türlü noksanlıktan ve beşerî katkıdan uzak olmasına işaret eder.

---------------

بِأَيْدِي سَفَرَةٍ {عبس/15} 

(80/15) “Bi-eydî sefera(tin)”

(80/15) Yazıcıların ellerinde.

---------------

Eydî-i Sefere (Yazıcıların Elleri) Melekût Âlemi / Sefere (Vahiy Melekleri) Vahyin iletildiği, henüz tamamen ilâhî/melekûtî boyut.

“Sefer”, vahyi Allah’tan alıp peygamberlere ileten ulvî elçilerdir. Bu mertebe, melekût âlemidir. Sefere’nin tefsiri hakkında geleneksel olarak farklı görüşler bulunmakla birlikte, İbnü’l‑Arabî burada vahyi nakleden melekî varlıkları (Cebrâil ve ekibi) kasteder. “Ellerinde” ifadesi, vahyin bu ulvî elçilere emanet edilmesini ve onlar aracılığıyla tedricen indirilmesini simgeler.

---------------

Cebrâil (a.s.) ın; kaynağı, sıfat mertebesi; zuhuru, esma mertebesi; oradan da görev yeri olan ef’al âlemine, mânâ âleminin bilgilerini getirmektedir.

Cebrâil’in iki yönü vardır, mânâ ile madde arasında iletişim kurabilmesidir. Daha evvelce de belirtildiği gibi Ha-kikat-i Muhammedi’den aldığı bilgileri zuhuru Muhamme-diyye’ye bildiriyor idi.

Rivâyet olunur ki; bir gün Cebrâil (a.s.), “ya Rasûlullah sen rahmeten lil âlemiyn’sin, acaba bana olan rahmetin nasıldır?” diye sorduğunda; 

Hz. Rasûlullah (s.a.v.) Cebrâil’e, “ya Cebrâil, bana getirdiğin vâhiyleri nereden alıyorsun?” diye sormuştu. 

Bunun üzerine Cebrâil (a.s.) da; “ya Rasûlullah, bir perde arkasından alıyorum” diye ifade etmişti. 

Bunun üzerine Hz. Rasûlullah “tekrar vâhiy alırken o perdeyi az arala, bakalım ne göreceksin” diye ifade et-miştir.

Cebrâil (a.s.) diğer bir seferde vâhyi alırken perdeyi araladığında Hz. Rasûlullah(s.a.v.) ın manevi varlığı ile karşılaştığını bildirmiştir. 

Bunun üzerine Hz. Rasûlullah, “işte sana olan rah-metim budur,” diye ifade etmiştir.

Bu hadise daha evvelce de bildirildiği gibi Cebrâil (a.s.) ın vâhiyleri, “Hakikat-ı Muhammedi”den alıp, “zu-hur-u Muhammedi”ye ulaştırmış olmasıdır.[13] “ İz- -T-B- ”

---------------

كِرَامٍ بَرَرَةٍ {عبس/16} 

(80/16) “Kirâmin berara(tin)”

(80/16) Değerli iyilik sahiblerince, 

---------------

Birr; Hayır, iyilik, bağış, itaat, doğruluk, adalet, gerçeklik, erdem, gönül. 

Kirâmen Berere (Değerli ve İyi Elçiler) Nübüvvet Mertebesi Vahyin beşere ulaştığı son mertebe; peygamberlik.

Bu mertebe, vahyin nihâyet insanî boyuta, yani peygamberlere ulaştığı son aşamadır. İbnü’l‑Arabî’ye göre peygamberler, Allah’ın “kelimeleri”nin en mükemmel tecelli ettiği, yeryüzündeki en “değerli” ve “iyi” (berere) varlıklardır. Onların elleri, temiz ve şerefli sayfalardaki ilâhî kelâmı beşere ulaştıran en son vasıtadır.

İbnü’l‑Arabî’nin Fusûs’ül‑Hikem’inde her peygamber bir “kelime”dir. Bu mertebede Kur’an, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) kalbine ve diline aksetmiş, beşeriyete tebliğ edilir hale gelmiştir.

İbnü’l‑Arabî bunu şu şekilde açıklar: “Mükerrem suhuf (şerefli sayfalar) mertebe-i a‘yândır. Onun meratib-i sâiresi; ‘merfûa ve mutahhara’ (Levh-i mahfûz), ‘eydi-i sefere’ (melekût), ‘kirâmen berere’ (nübüvvet) mertebeleridir.” (İşârâtü’l-Kur’ân) 

---------------

قُتِلَ الْإِنسَانُ مَا أَكْفَرَهُ {عبس/17} 

(80/17) “Kutile-l-insânu mâ ekferah(u)”

(80/17) Kahrolası insan! Ne inkârcıdır!

---------------

Âyet-i kerimede el-insan ile belli bilinen hakk’ı inadından nefsi emaresinin vehimi ile inkar edip örten gizleyenden bahsedilmektedir.

“Mâ ekfereh” (Ne inkârcıdır!) ifadesinin bir nevi “müfâ’ale” babından türemesi, isyan ile nankörlüğün birbiriyle karşılıklı ve sürekli olduğuna işaret eder ki İbnü’l‑Arabî bu durumu nefsin Allah’a karşı takındığı sürekli bir muhalefet ve O’nun kudretini inkâr halidir.

Fusûs’ül-Hikem’in (“Âdem Fassı”) temellendirdiği a‘yân-ı sâbite öğretisine göre, her varlığın Allah’ın ilminde ezelî bir hakikati (ayn) vardır. İnsanın a‘yân-ı sâbitesinde iki temel istidat (kabiliyet) bulunur:

- Hayır istidadı: İman, şükür, itaat, tevhid.

- Şer istidadı: Küfür, nankörlük, isyan (a‘yân-ı sâbitesindeki şer istidadı).

Bu perspektiften âyetteki “kutile’l-insân” (kahrolası insan) ifadesi, nefs-i emmâre’nin (kötülüğü emreden nefsin) ezelî istidadı gereği tercih ettiği şer yolunu kendine layık görmesi ve böylece kendi ilâhî potansiyelini (kâmil insan) olma istidadını) âdeta “öldürmesi”dir. Bu eylem, ona bu ezelî seçiminden dolayı sitem eden (bir bakıma nefse kendi kendine sövdüren) ilâhî bir hitaptır.  

Aslında hakikat ehli insan kendi varlığında bulunan Hakk’ı ağyardan gizler ve bunu gizler. Nasıl “Hallac-ı Mansur” dan “Ene’l Hakk” Hakk benledir, benimledir sözü sadır olduysa, irfan ehli kendi varlığında idrak ettiği Hakk’ı, hakikati örter gizler. (M.D.) 

---------------

مِنْ أَيِّ شَيْءٍ خَلَقَهُ {عبس/18} 

(80/18) “Min eyyi şey-in halekah(u)”

(80/18) Onu hangi şeyden halk etmişti?

مِن نُّطْفَةٍ خَلَقَهُ فَقَدَّرَهُ {عبس/19} 

(80/19) “Min nutfetin halekahu fekadderah(u)”

(80/19) Bir nutfeden, onu halk etti biçim verdi.

---------------

İnsanın bu dünya hayatındaki varlığı “nutfe” ve onun döllenmesi ile oluşan “alak” tan başlamaktadır. (M.D.)

ve “halekal insâne min alâk” ve senin Rabbin öyle bir Rab ki, “halekal insâne” insânı halk etti. (96/2)

خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍ 

Bütün varlıkların halkıyyet-i tamamlandıktan sonra, halkıyyetin kemali olan insan, “sûreti ilâhiye üzere” halko-lundu ve yeryüzünde yaşamaya başladı birçok aşamalar dan geçtikten sonra nihâyet Muhammediyyet mertebesinde hakikat-i İlâhiyyeye bir zuhur mahalli olacak hale geldi ve böylece zât-i tecelliyi alacak kıvama ulaşmış oldu. İşte bu zuhurun ve diğer insanların da vücüd varlıklarının zuhuru bir kan pıhtısından oluşmaya başladı.[14] “ İz- -T-B- ”

“Nutfe”, a‘yân-ı sâbite mertebesinde, insanın henüz varlık âlemine çıkmamış, fakat Allah’ın ilminde bütün istidatlarıyla birlikte “yazılmış” olan ezelî hakikatini sembolize eder. Nitekim bir başka yerde İbn Arabî: “Allah, âlemde yazılı olan her şeyi kalplere ilham yoluyla yazdırır. Çünkü âlem, yazılmış ilahi bir kitaptır.” buyurarak, bu ezelî yazgıya işaret eder. Bu yönüyle nutfe, insanın maddî varlığının (beden) değil, ezelî hakikatinin (Kaderin Sırrı’nın) sembolüdür.

“fekadderah” Kelimenin Arapça kökü "kdr" (قدر) olup "ölçmek, takdir etmek" anlamına geliyor. 

Yani “kader” ayan-i sabite, ilmi ilahi programı neticesinde biçimlendirilip halk edilmiştir. (M.D)

- Ezelî Takdir (Kader-i İlâhî): İnsanın a‘yân-ı sâbitesinde (ezelî hakikatinde) hayatının, rızkının, ecelinin ve ebedî saadet veya bedbahtlığının belirlenmesi. Bu, kaderin “sırrı”dır.

- Fiilî Takdir: Hayatın boyutlarının dünyevî tecrübeyle aşama aşama belirginleşmesi. Âyette geçen “fe kadderah” (ona takdir etti / ölçü ve şekil verdi) ifadesi, her iki mertebeyi de kapsar.

---------------

ثُمَّ السَّبِيلَ يَسَّرَهُ {عبس/20} 

(80/20) “Summe-ssebîle yesserah(u)” 

(80/20) Sonra ona yolu kolaylaştırdı.

---------------

 A‘yân-ı sâbite (ezelî sabit hakikatler) öğretisine göre her insanın Allah’ın ilminde ezelî bir hakikati (ayn) vardır. Bu hakikat, o kişinin istidadını, yani hayır veya şer yoluna meyilli oluşunu belirler. “Yol” (sebîl), işte bu ezelî hakikatin dünyada zuhur edeceği varlık mertebesidir. Allah’ın “yolu kolaylaştırması”, bu ezelî istidadın, kişinin hayat yolculuğunda zahmetsizce ve tabiî bir şekilde açığa çıkmasını sağlamasıdır. Bu kolaylık, kişinin kaderinde ne varsa ona doğru gitmesinin önünde aşılmaz manevî engeller bulunmamasıdır.

Allah, bir kula hidâyet (hayır) yolunu takdir etmişse, onun göğsünü İslâm’a açar (şerh-i sadr), iyiliği ona kolaylaştırır (yüssir); bir kula dalâlet (şer) yolunu takdir etmişse, onun göğsünü daraltır ve kötülüğü ona kolaylaştırır. 80/20’deki “yolu kolaylaştırdı” (yesserahu) ifadesi işte bu “teysîr” in kendisidir: Kişi nereye (hayra veya şerre, cennete veya cehenneme) gitmek üzere takdir edilmişse, o yol ona Allah tarafından “kolaylaştırılmıştır.”[15]

---------------

ثُمَّ أَمَاتَهُ فَأَقْبَرَهُ {عبس/21} 

(80/21) “Summe emâtehu feakberah(u)”

(80/21) Sonra onu öldürdü ve kabre koydu.

---------------

İnsan, anne karnından bir beden kabrinde dünya’ya gelmektedir. Ve bu beden kabrinde idraken “ölmeden önce ölmedikçe” uyanmaz ve hakikatte dirilemez. Zaruri ölüm ile ölünce beden kabrinin hayalinde, toprak kabrin hayaline berzah âlemine geçer. Ve nefsi ile yaşadığından, azap ve güzellikleri tadar. Hakikatte ölen ise Fenâfillah mertebesinde olandır. (M.D.) 

---------------

ثُمَّ إِذَا شَاء أَنشَرَهُ {عبس/22} 

(80/22) “Summe izâ şâe enşerah(u)”

(80/22) Sonra da dilerse diriltir onu.

---------------

Âyet-i kerime fenafillah’tan bakabillah haline geçişi anlatmaktadır. Tevhid-i sıfattan uyku halinde olup uyandırılıp tevhid-i zât mertebesine bakabillah haline geçişin Allah’ın dilemesi ile olmasıdır. (M.D.) 

Diriliş (bekâ billah): İşte 80/22’deki “diriltme” (inşâr), işte bu fenâ halinden sonra “Hak ile bâkî olma” (bekâ) makamıdır. Kul, nefsânî varlığından fânî olduktan sonra, Hakk’ın sıfatlarıyla dirilir (tahalluk bi ahlâkillah). Artık o “ölmüş”, fakat daha yüksek bir bilinç ve hayatla “dirilmiştir”. Bu anlamda her mümin, kendi manevî tekâmülü içinde küçük bir “ba‘s” yaşar.

---------------

كَلَّا لَمَّا يَقْضِ مَا أَمَرَهُ {عبس/23} 

(80/23) “Kellâ lemmâ yakdi mâ emerah(u)”

(80/23) Hayır, hayır, Onun kendisine emrettiğini yerine getirmedi. 

---------------

O, Rabb’inin ona emrettiği kulluk görevini, üzerine düşeni (şükür-hamd, itaat ve salih amel) yerine getirmemiş ve kulluğun gayesi olan beni bilsinler (arif) olsunlar diye halk etmesine karşı asi olmuştur. Ancak peygamber hazeratı ve irfan ehli ve onların izlerini takib eden iman ehli ve salih kullar bundan müstesnadır. (M.D.) 

---------------

فَلْيَنظُرِ الْإِنسَانُ إِلَى طَعَامِهِ {عبس/24} 

(80/24) “Felyenzuri-l-insânu ilâ ta’âmih(i)”

(80/24) İnsan, yediğine bir baksın!

---------------

Yiyecek yediğimiz zahiri yemekler, meyveler, etler, bitkiler olduğu gibi, enfüs âlemimizin gıdalarıda vardır. Nasıl resülûllah (s.a.v.) Mir’ac gecesinde içtiği sütü ilim ilim ile yorumlamışsa alınan ilimde vücütta manevi gıda olur. İman ehlinin yediği bitkiler efâl mertebesinden, hayvani gıdalar esmâ mertebesinden, madeni gıdalar (tuz v.s) sıfât mertebesinden namaz kılarken “elhamdülillahi rabb’il âlemin” hamd âlemlerin rabbi içindir dediği zaman nur olur ve Hakk’a kendi mertebelerinden mirac eder. İnkar ehlinin yedikleri ise “nar” ateş olur ve bu yiyeceklerin tekrar dünyaya gelip Mir’ac edebilmeleri için uzun değişim ve zamanlardan geçmesi gerekir. (M.D.) 

---------------

أَنَّا صَبَبْنَا الْمَاء صَبًّا {عبس/25} 

(80/25) “Ennâ sabebnâ-lmâe sabbâ(n)”

(80/25) Biz o suyu bol bol döktük.

---------------

Âyet kerime zât mertebesi âyetlerindendir.

---------------

Su ilim ve hayattır. Burada bahsedilen su toprağa dökülen akıtılan sudur. Beden arzına akıtılan su abdiyet-kulluk hakikatleri olan ilm-i ledüni besleyen hayat suyu olan ilimdir. (M.D.)

İbnü’l‑Arabî’nin terminolojisinde “en-ma” (su), “feyz-i akdes” in –yani ilâhî feyzin, yaratıcı rahmetin ve Hak’tan gelen her türlü imdâdın– bir ifadesidir. Bu bakış açısıyla âyeti şöyle anlayabilirsiniz:

“İşte böylece biz, taşkın bir rahmet olan Feyz-i Akdes’i (en-şuhud) varlık deryasına döktük; onunla Kalplerin toprağını ihya ettik, nefislerde gaflet çoraklığını giderdik. Sonra yeryüzünü (arz-ı nefs) bu suyla sulayarak, orada ihlâs, muhabbet, sabır, şükür gibi türlü türlü güzel ahlak ve salih ameller bitirdik.”

İşte bu yüzden “Sudan (mâ’) her canlı şeyi yarattık” (Enbiyâ 21/30) âyetini sıkça hatırlatır ve “Bu ‘su’, madde planındaki sıvı değil; ‘ilâhî kudret’in mahlûkat üzerindeki en zâhir tecellisidir” buyurur.

İnsanın “nefs” i de tıpkı bir yeryüzü gibidir: 

Nefs‑i Emmâre Çorak, katı, taşlaşmış bir arazi gibidir; üzerine yağmur (feyz) yağsa da toprağa işlemez, kurumuş vadi heyelan eder; onda ancak “diken” (günah, heves) biter.

Nefs‑i Levvâme Yağmur suyunu bazan tutar, bazan akıtır; bu nefs, ilâhî feyze kimi zaman açılır, kimi zaman perdelenir.

Nefs‑i Mutmainne Verimli, dinç bir bağ-bahçe gibidir; Allah’ın feyz yağmuru onu sular, orada nice güzel meyveler (ilim, marifet, ahlak) yetişir.

“İnne” (Gerçek şu ki) Bu, hakikatte hiçbir şüphenin bulunmadığı bir kesin (yakîn) haberdir.

“Sababnâ” (Biz döktük) Mutlak Varlık (el-Hakk) her şeyin kaynağıdır ve her şey O’nun vücûduyla kaimdir.

“El-Mâe” (Suyu) “Mümkün varlık” bütünüyle bu “vücûd” denizinden zuhur etmiş, bir katre gibi yeryüzüne (şehâdet âlemine) saçılmıştır.

“Sabben” (Bir döküşle) Her şey birdenbire, süratli ve 

hikmetli bir tertip içinde halk edilmiştir.

---------------

ثُمَّ شَقَقْنَا الْأَرْضَ شَقًّا {عبس/26} 

(80/26) “Summe şekaknâ-l-arda şakkâ(n)”

(80/26) Sonra toprağı uygun şekilde yardık.

---------------

Toprağın uygun bir şekilde yarılması oradan “hikmet” ilmi ledün bilgilerinin yetişmesine uygun hale gelmesidir. Gelen hakikat bilgileri zati olmak üzere gökten-gönülden vahyi ve ilhami olarak karşılıksız zâti bilgiler. Ve yerden-beden arzından çalışma ile hikmet ile gelen ilmi ef’’âl-sıfât mertebesinden ilmi ledün bilgileridir. (M.D) 

---------------

فَأَنبَتْنَا فِيهَا حَبًّا {عبس/27} 

(80/27) “Fe-enbetnâ fîhâ habbâ(n)”

(80/27) Böylece onda taneler (tohumlar) bitirdik,

---------------

Arapça’da “Habb” (حَبّ) kelimesi, küçük, yuvarlak bir “tohum” demektir. Ancak dilin derinliklerinde, aynı kökten gelen “hubb” (حُبّ), “aşk, muhabbet ve sevgi” mânâsına gelir. İbnü’l‑Arabî bu iki kelimenin aynı harflerden oluşmasını tesadüf olarak görmemiş; “Habben” ’i, “Hubb” un (ilâhî aşkın) kalp toprağına düşmüş bir tohumu olarak yorumlamıştır.

“Hubb kelimesi hem ‘sevgi’ hem de ‘tohum’ anlamına gelir. Fiil olarak da hem ‘sevmek’ hem de ‘tohum ekmek’ demektir.”

Bu bakış açısıyla âyeti okuduğumuzda, yeryüzünde bitirilen şeyler sadece buğday, arpa gibi maddî taneler değildir. Aynı zamanda, kalbin toprağına ekilen ve onunla yeşeren bütün mânevî tohumlardır: Sevgi, muhabbet, ihlâs, samimiyet, sabır, şükür, marifet…

Bir tohum nasıl içinde ilm-i ilahi program neticesinde ayan-i sabiteleri gereği bütün bilgilerini taşır. Elma ise elma, buğday ise buğday ağaç ise ağaç olur. Bunlardan başka bir şey çıkması tabiatlarına aykırıdır ve beklenmez. İnsan-ı kâmil tohumuda tam kemalli olarak açılmış ve Hazret-i Muhammed bu âlemde zuhura gelmiştir. 

Seyr-i sülukta kandiller salikin manevi eriştiği köşe taşalarıdır. Gönle ekilen bu kâmil insan tohumunun hakikate erebilmesi için;

Regaib olgusuyla gönlüne “Hakikati Muhammedi” tohumları atılmış olan o kutlu İnsan netice alabilmek için bu oluşumun kemalini sağlamak zorundadır. (M.D.)

(Necm Suresi 53/18)



lekad rea min ayati rabbihil kübra (18)

“And olsun ki o Rabbinin âyetlerinden en büyüğünü gördü.”

Bura­da büyük âyetten maksat, âyet (işaret) demek olduğuna göre, Cenab-ı Hakk’ın varlığını gördüğünü âyetle yani “işaret” ile bildir­mek demektir. 

Büyük âyet nedir? 

Kendi varlığının hakikatinin Hakk’ın hakikati olduğunu o akşam en geniş manada anlamasıdır ki bundan büyük âyet yoktur. 

Hz. Rasulüllah Rabbini daha evvelce “Ef’al” ve “Esma” Mertebeleri itibariyle müşahede etmişken Mi’rac gecesinden “sıfat” ve “zat” mertclıeleri itibariyle de müşahede ve id­rak etmiştir.

İşte bu oluşum Cebrail (as)ın (Alak Suresi 96/1)  

“İkra” “Oku” emri ile geldiği gün haşlamış ve Mi’rac gecesinde de kemalini bulmuş­tur. 

Hz. Rasulullah’ın Hira dağında başlayan seyr-i süluku Mi’rac gecesinde kemalini buldu ve “İnsan-ı Kamil” mertebesi ile tahak­kuk etti. 

Ancak bundan sonraki yaşantısında gerek ilahî olgunun kadr ü kıymetini bilmesi ve bildirmesi bakımından ve gerekse bu oluşumu idrak etmesi için bir Kadir gecesi düzenlendi, inşallah gelecek bölümde onu da ayrıca inceleyeceğiz.

O gece görülen “büyük âyet” yani “âyet-el kübra” başka bir yönden incelendiğinde; nefs yıldızının sönmesi neticesinde oluşan kemalat ile meseleye bakıp çözmeye çalışmak gerektiğini anlarız. 

O kadar kısa bir süre içersinde bu oluşumları yaşayabilmek son derece önemli bir olaydır. 

Âdem (as) başlayan insanlığın bütün ömrü bir birine eklense ve hepsi bir kişiye verilse bile yine de oralara gidilip geri dönülmesi imkansız­dır. 

Fakat Hz. Rasulullah geri döndüğünde henüz daha yatağının bile soğumamış olduğu belirtilmekledir. 

Bu nasıl bir seyr’dir?... 

Mevzu ile ilgili kitaplarda bu akıl dışı bir iştir, akıl ile izah edile­mez denmektedir. 

Doğrudur, Akl-ı Cüz bu işi idrak edemez. An­cak Akl-ı Kül ile mesele izah edilebilir.

“Büyük âyet” Hz. Rasullüllah kendisinde mevcud olan “Hakikat-i Muhammedi”yeyi en geniş şekliyle o akşam idrak etmiş ol­masıdır. 

Şimdi bunu şöyle düşünelim: 

Bir tohum bir çekirdek var; o tohumun, çekirdeğin içinde kökler, gövde, dallar, yapraklar, çi­çekler, meyveler, nihâyet aynı çekirdek de var. 

Bu nasıl bir hilkat şaheseridir.? İyi düşünelim! 

İşte Hz. Rasulüllah’ın yeryüzündeki hali, o çekirdek gibidir. Ayrıca her birerlerimizin de hali budur, ancak Hz. Rasulüllah’ın hali en kemalli olandır.

Şimdi, akl-ı selim ile şöyle bir düşünelim: 

O gece içersinde çe­kirdek açıldı; kök gövde dallar yapraklar çiçekler meyveler ve içinde tekrar çekirdekler meydana geldi. 

Yani, o çekirdek bütün safahatını çok kısa bir süre içersinde hep birlikte zuhura getirdi ve bunu idrak etti. 

Bu çekirdek, “Hakikat-i Muhammed-i” idi. 

Zuhura gelip müşahede eden yönü ise dünyada ki ismi ile “Hz. Muhammed” idi ve bu bize “Sidre-i Münteha”da “sidre” ağacı olarak bil­dirildi. 

Allah-u âlem (daha iyisini Allah bilir.)

Mi’racın diğer bir yönü olan “tenzih”in izahı; Hz. Rasulüllah’ın göklere seyahat ettiği şeklindedir. 

Bu hadisenin her mertebede; o mertebenin yaşamı içersinde izahı vardır. Mühim olanı zat mertebesi itibariyle idrak etmektir. 

Çoğunluğun görüşü fiziksel olarak Mescid-i Haram’dan → Mescid-i Aksa’ya gidildiği, daha sonrasının da mana âleminde cereyan ettiği şeklindedir.

Özetlersek, iki yönlü bir Mi’rac olgusu düşünebiliriz, 

Birincisi zahir ehli için birinin bir yerlere gittiği şeklindedir. 

İkinicisi batın ehli yani arifler için her hangi bir yere gidilmeyip bütün bu olgu­nun kendi varlığı içersinde oluşumu hadisesidir. 

Ancak irfan ehli bu oluşumların iki yönünü de kabul etmektedir. 

Hem gidilen bir mahal vardır ve hemde oluşan bir hal vardır. 

Gonca halinde bir ­gül düşünelim; 

Mi’rac; bu goncanın çok kısa bir süre içersinde açılıp koku vermesi gibidir. 

Bu oluşum iç bünyenin genişlemesi’dir ve ehli bilir. 

Gül âlemlere benzetilirse açılım daha iyi idrak edilir. 

Bir hadis-i Küdsîde 

“ben yerlere göklere sığmam mü’min kulumun kalbine sığarım” ifadesi bu babta çok manidar izah taşı­maktadır.

Ana hatlarıyla bu mevzua baktıktan sonra, tekrar incelemeye çalışalım.

İnsanlığın ezeli arzusu olan Cenab-ı Hakk-ı yer yüzünde iken görmek mümkün müdür?.... Yoksa değilmidir? 

Bunu daha iyi anlayabilmek için biraz geriye dönüp 



fekane kâbe kavseyni ev edna (9) 

(09) bu halde kabe kavseyni/iki (2) yay/aralığı, mesafe oldu yahut edna/daha yakın 

“Onunla arasındaki mesafe iki yay kadar yahud dalla az kaldı” bölümüne tekrar kısaca bakalım.

Mi’rac hadisesinin başından sonuna kadar Cebrail (as)ı Hz. Rasullullah’ın yanında yer almaktadır. 

Cibril, insanda saf aklın tim­salidir, genelde ise, “akl-ı küll”ün timsali ve yoğunlaşmış ifadesidir.

“İslam, İman, İhsan İkan”, kitabımıza konu ettiğimiz Cibril hadisinin “İhsan” bahsinde; dünyada iken Hakk-ı görmenin kapısı aralanmaktadır. Tafsilat isteyenler orayada bakabilirler.

Hz. Rasulüllah kendi cephesinden Hz. Cebrail’i iki (2) defa ger­çek hüviyeti ile gördüğünü bizlere ulaşan haberlerden bilmekte­yiz. 

Bu tarz görüntü hiç bir insan ve peygamberlere nasib olma­mıştır. 

Birinci aslî görüntü “hira” dağında ilk âyet geldiği, ikinci aslî görüntü ise “sidre-i munteha” da Mi’rac gecesi vuku bulmuştur. 

Daha evvelce de kısaca bahsettiğimiz ilgili âyetlerde Cebrail (as)’ın şahsında ilahi hakikatlerin zuhuru yani Cenab-ı Hakk’ın za­ti zuhuru idi. 

Bu oluşum hak cephesinden bakılınca böyle idi, fa­kat Hz. Rasullüllah’ın cephesinde ise, “Hakikat-i Muhammedi”nin kemali ortaya çıkmış idi, aynı zamanda. İşte bu da “Kaab-ı Kavseyn”dir. 

Hz. Rasulüllah o rnertebeye peygamber olarak kendine has varlığı ile ulaştı, orada en geniş şekliyle kendindeki “Hakikat-i Muhammed-i” tarafını idrak etti. 

Bir taraftan kendindeki “Hakikat-i Muhammedi”, diğer taraftan Cebrail (as)ın varlığında “Hakikat-i İlahiyye”, işte orada bir kavsin bir tarafı, diğeri öbür tarafı oldu. 

Ve “kaab” tutanda Ahadiyet mertebesi oldu.

Mertebe-i Ahadiyet, Uluhiyet ve Abdiyet merlebelerini elinde tutmaktadır. 

“Ev edna” hatta daha da yakın olduğu belirtiliyor, ama “birleşti” demiyor. 

Eğer “birleşti” derse iki mertebenin de özel­likleri birleşmiş olur ve o mertebelerin hakikatleri kayb olmuş olur. Çünkü “Hakikat-i Muhammed-i” mertebesi ayrı bir mertebe, “Hakikat-î İlahiye” “Uluhiyet” ayrı bir mertebenin ifadesidir, bunla­rın meydana getiricisi de “Ahadiyyet” mertebesidir. 

Orası da kab­za “kaab” bütün bunları tutan mertebedir.

İşte o akşam Hz. Rasulullahın akl-ı şerifleri “abd” kulluk mertebesinin en üst derecesi olan “Hakikat-i Muhammed-i akl’ına” ulaş­tı. 

İlk ve son defa bütün insanlarda mevcud, fakat çok düşük ka­pasite ile çalışan beyin tam kapasitesi ile çalıştı. 

O gecenin hatırına bizlere de son derece geniş kapasiteli beyinler verildi, bizler de ne kadar çok beyin kapasitesini genişletirsek Hakikat-i llahîyeyi o derece genişlik ve kemalat içersinde idrak eder ve yaşarız. 

Aksi halde nefs, tabiat ve duyguların mahkumu olan akl-ı cüz’imiz ile bu ilahi yaşam ve oluşumları idrak etınemiz ebediyen mümkün olmayacaktır.

Tarikat mertebesi itibari ile; “ne var âlemde o var Ademde” ki söze bakarak “kaab-ı kavseyn”i kendimizde arayalım. 

İnsanın aynası olan yüzü ve orada bulunan alnında iki kaşı vardır, işte bunlar “kasvseyn”dir iki kaşın arası ise “kaab”tır ve orada bulunan iki ayrı göz; ayrı ayrı gördükleri halde, tek görüşe sahiptirler. 

Ra­bıtanın sırrı buradadır. Kendimizi tanımamız yolunda katedeceğimiz küçük mesafeler bizlere çok şeyler kazandıracaktır.

Mi’racta ilk defa tahakkuk eden “Ruyetullah-ı” daha başka yönleriyle de ele almaya çalışalım.

“İmanın başhca şartı: her nerede olursan ol Cenab-ı Hakk’ın seninle olduğunu bilinendir.” *[16]

Kişi bu hakikati bilse de bilmese de, bu hakikat mutlak böyledir. Ruyetin başlangıç yaşantılarında son derece önemi olan hakikat-i biraz gayret sarfederek anlamağa çalışmamız bizlere çok şeyler kazandıracaktır.

Ey hakikat yolcusu! 

Yukarıdan beri anlatılmaya çalışılan şey­leri iyi anlamaya çalışalım. Bunlar bizim gerçek hayatımızın seyir­leridir. Bir sistemin oluşumu, bir gelişimin oluşmasıdır. Bu sistem oturduktan, güneş doğduktan sonra kemale erilmiş, meyve olmuş oluyor. Tekrar o meyvenin seyrini baştan anlatmaya gerek kalmıyor, çünkü yaşanmış oluyor. Neticede ise sonradan bunları başkalarına yaşatmak gerekiyor, sonra tekrar tohum oluyorsun, tekrar toprağa giriyorsun onlarla birlikte tekrar seyrini sürdürüyorsun. [17] “ İz- -T-B- ”

---------------

Ve bizim sözümüze muhalif olan söze bakma; ve buğdayı çorak yere ekme! (11).

---------------

Ya'ni mazharlarda Hakk'i müşahede etmeyip bizim sözümüze muhalif olarak onların vücudu müstakil olduğunu söyleyen perdelilerin sözlerine kulak verme! Bunlar hicap ehlidir yani perdeli insanların sözlerine kulak verme, İşin hakikati zahir ve açık iken niçin erbab-i fikir ve nazarın vehimlerine ve zanlarına gönül vermiş olasın? Yani işin hakikati böyle iken neden perdelilerin hayal ve vehimlerinden meydana gelen bilgiye tabi olasın. Ve bizim izimize eserimize iktifaen kalbinde bu marifetler açığa çıktığı vakit haklarında 2/7 âyetinde buyurulur; خَتَمَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْ وَعَلۤى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ Bakara, 2/7-“ Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir; gözlerinde de perde vardır ve büyük azab onlar içindir.” buyrulan kalbleri mühürlü ve gözleri örtülü olan fikir erbabı ve nazara ve cüzzi akıl sahiblerine, ruh gıdası olan ilahi hakikatler ve rabbaniyye marifetlerinden bahs etme! Yani ilahi hakikatlerden Allah bilgisinden kısır akıl sahiplerine bahsetme. Küçük kovası var zaten onu da benlik ile doldurmuş ona hakikat bilgisini anlattığın zaman almıyor dışarıda kalıyor. Onun için bakın ne diyor, “buğdayı çorak yere ekme” diyor. Ruhun gıdası olan hakikat-i ilahiye yani ilahiye bilgilerini ve marif-i rabbaniye rububiyet mertebesinin marifinden bahsetme zira bu marif tohumlarını yani bu bilgi tohumlarını çorak zemin gibi olan onların katı kalplerine ekmek beyhudedir, israftır. 

Hani Rıza Tevfik Bölükbaşı şöyle demiş şiirinde:

Bana sual sorma, cevap müşküldür,

Her sırrı ben sana açamam hocam 

Hakkın hazinesi darı değildir

Cami avlusunda saçamam hocam.

Yani bu ilm-i ilahiyi darı değildir saçamam demiştir. Çünkü bunlar tavuk yemi değildir. Zira bu marifetler tohumlarını çorak zemin gibi olan onların idraksiz kalblerine ekmek beyhudedir, israftır.[18]

“Habben” tâbirinin İbnü’l-Arabî sisteminde birbirinden ayrılmayan iki köklü mânâsı vardır. Onun dilinde “habben” yalnızca bir tohum, bir zerre değil; aynı zamanda bu tohumun filizlenip meyve vermesini sağlayan “hubb”un (aşk ve muhabbet) ta kendisidir. Aşağıdaki şema, âyetin bu iki katmanlı hakikatini özetlemektedir: 

---------------

وَعِنَبًا وَقَضْبًا {عبس/28} 

(80/28) “Ve ’ineben ve kadbâ(n)”

(80/28) Ve üzüm ve yoncalar.

---------------

Yonca (Medicago sativa), baklagiller (Fabaceae) familyasından uzun yıllar yaşayan, gerek yeşil ot gerekse kuru ot olarak değerlendirilebilen çok yıllık bir serin mevsim yem bitkisi türü.

 Genelde hasat edilerek hayvanlara yedirilir, daha ender olarak mera ortamında hayvanlara otlatılır. Köklerinde, diğer hayvan yemlerinde olduğu gibi, bitki bünyesindeki azot değerlerini artıran rhizobia gibi proteobakteriler bulunmakta-dır.

 Bu bakteriler topraktaki azot miktarı ile sınırlı kalınmaksızın yüksek protein değerli bir besi kaynağı oluştururlar. Bu özellikleri nedeniyle etkin üretiminin bilimsel yöntemlerle geliştirilmesinde önemli ilerlemeler sağlanmış, üretiminde en yüksek verim düzeylerine ulaşılmıştır.[19]

“Üzüm” ise nefsi vahide ve esmâ-i ilahiyyenin remzidir. Yonca’nın hayvan yiyeceği olması esmâ-i ilahiyye mertebesininde yenilen ve faydalanılan ef’âli ilahiyye – Tevhid-i ef’âl bilgilerinin, esmâ-i ilahiyye bilgilerene dönüşmesidir.(M.D.)

---------------

وَزَيْتُونًا وَنَخْلًا {عبس/29} 

(80/29) “Ve zeytûnen ve nahlâ(n)”

(80/29) Ve zeytin ve hurma. 

---------------

“Zeytin ve Hurma” “kesrette vahdet” çokluktaki birlik olan sıfât mertebesi ilmimidir. Bu meyvelerin yenilen kısmı çokluğu ve çeirdeği-tohumu birliği ifade eder. “Zeytin” ekşi ve acı olması bu dünya hayatındaki karşıklıklı sıfât mertebesi ilminin kaynağıdır. Hurma ise tatlıdır. Cennet’te ki sıfât mertebesinden gelen ilim cemal üzere olduğundan ise tatlıdır. (M.D.)

---------------

وَحَدَائِقَ غُلْبًا {عبس/30} 

(80/30) “Ve hadâ-ika gulbâ(n)”

(80/30) İri (gür) ve sık ağaçlı bahçeler,

---------------

“Bahçe” (hadîka), sâlikin (manevî yolcunun) nefs-i emmâre’nin dikenli ve kuru toprağını aşıp ulaştığı hakikat bilgisini fikirlerini temsil eder.

Dış dünyadaki gür ve sık ağaçlı bir bahçenin güzelliği ve canlılığı ne ise, kalbin de ulaştığı ilâhî huzur ve mârifet (hakikat bilgisi) güzelliği odur. 

 Bir insanın bu dünyada yaptığı her bir iyi ameli, güzel niyeti ve samimi duayı, birer “tohum” olarak düşünebiliriz. İşte âyetteki bu “iri ve sık ağaçlar”, dünyada ekilen bu iyi tohumların âhirette ulaştığı en mükemmel, en gösterişli ve en verimli halidir.

Tıpkı bir bahçıvanın ektiği fidanların yıllar sonra dev ağaçlara dönüşmesi gibi, sâlikin dünyada iken işlediği ihlaslı bir amel, çektiği bir sıkıntıya karşı gösterdiği bir sabır, Rabbine yöneldiği bir anlık yakarış, âhirette onun için bu “iri ve sık” manevî ağaçlara dönüşecek ve ona ebedî bir gölge, bir huzur ve meyve olacaktır.  

---------------

وَفَاكِهَةً وَأَبًّا {عبس/31}

(80/31) “Ve fâkiheten ve ebbâ(n)”

(80/31) Meyveler ve çayırlar (yetiştirdik)

---------------

Meyveler esmâ-i ilahiyye ve tarikat ilmidir. Kişinin başında bulunan saçlarıda, çayıra benzer bunlarda esmâ-i ilahiyye uzantılarıdır. Onun için hanımlar bu esmâ-i ilahiiye remzi olan saçları mahrem olanlar göstermezler. Yani bu ilim ehli olmayan inkar ve gaflet ehli bu meyveli çayırlardan istifade edemez. (M.D.)

Cennette Celâli isimler yoktur. Cemâli isimlerin, her biri esma mertebesinin idrak sahasında leziz muhabbet meyve’leridir. Her birinin hakikati idrak edilince, gönle verdiği ilâh-i zevk-tadış çok hoş bir şey olsa gerektir, bu tadışların değişikliği, değişik meyveler olarak tadılacak olmalarıdır. “ İz- -T-B- ” 

Bu rızıkların dünya da ki karşılıkları ise gerçek gönül tasavvuf sohbetleri ve ma’nevi gıdalarıdır. Bu esma meyvelerini bizlere İz-Terzi Baba sunmaktadır. (M.D.) 

---------------- 

مَّتَاعًا لَّكُمْ وَلِأَنْعَامِكُمْ {عبس/32} 

(80/32) “Metâ’an lekum veli-en’âmikum”

(80/32) Sizin ve hayvanlarınızın faydası için.

---------------

Dünyadan, nehirinden, denizinden, otlağından, meyvesinden, ağacından bizler ve hayvanlar istifade ettiği gibi.

Beden arzımızda da nehirler, denizler, ağaçlar, dağlar, otlak, dağ ve hayvanlar vardır.

Eğer nefsi emmare esmâ-i ilahiyyeyi nefsi emmare istikametinde kullanırsa, bu hayvanlar nefsi emmare ve nefsi levvamenin kötü ahlaklarını meydana getirir.

Esma-i ilahiyyenin hakikat istikametinde kullanılması için seyr-i sülük ile bu kötü ahlakın iyi ahlaka çevrilip hakikat bilgilerinden istifade ve yararlanalabilir. (M.D.)

“Dışarıdaki yeryüzü, su ve otlak nasıl ki hayvanların ve insanların faydasına sunulmuşsa, senin iç dünyandaki su (mârifet) ve otlak (salih amel) da senin nefsindeki ‘hayvanî’ güçleri (nefs-i emmâre) terbiye etmek, onları itaat altına almak ve Hakk’a yönlendirmek için birer nimettir. Bu hayvanî güçleri başıboş bırakırsan kişinin aleyhine çalışır; terbiye edip kullanırsa, onlar da dışarıdaki hayvanlar gibi sana hizmet eder ve seni Rabbine yaklaştırır.” 

---------------

فَإِذَا جَاءتِ الصَّاخَّةُ {عبس/33} 

(80/33) “Fe-izâ câeti-ssâhha(tu)”

(80/33) Kulakları sağır eden o ses geldiğinde,

---------------

Kulakları sağır eden ses, artık kişinin hakikati duyacak zamanın kalmadığı ve bittiği andır. Artık kulak ayarlarının yapılmasına izin verilmez. (M.D.) 

(79/13) “Fe-innemâ hiye zecratun vâhide(tun)” Halbuki o, bir tek haykırış. Bu âyetinin yorum ve açıklamasında geniş bilgi verilmiştir. Tekrar oraya bakılabilir. (M.D.) 

---------------

يَوْمَ يَفِرُّ الْمَرْءُ مِنْ أَخِيهِ {عبس/34} 

(80/34) “Yevme yefirru-lmer-u min ehîh(i)”

(80/34) O gün kişi kaçar, kardeşinden,

---------------

Kûr’ân-ı Kerimde peygamberlerin, kavimleri onların genelde kardeşleri olarak verilmiştir. Ve Allah’ın resülleri 

kardeşlerinden kaçmışlardır. 

Hz. Nuh (a.s.)'ın kavmini terk etmesi, Hz. Nuh, kavmini 950 yıl boyunca Allah'ın birliğine davet etmiştir. Ancak kavmi, putperestlikte ısrar etmiş, alay etmiş ve Hz. Nuh'a fiziksel şiddet uygulamıştır. Kavminin iman etmeyeceğine dair Allah'tan vahiy alan Hz. Nuh, ilahi emirle bir gemi inşa etmeye başlamıştır. Gemi tamamlandıktan sonra, Allah'ın emriyle Hz. Nuh inananları ve her hayvandan birer çifti gemiye almıştır. Bu, Hz. Nuh'un kavminin inançsız kısmından fiziki ve inançsal olarak ayrılmasıdır.

Hz. Yunus (a.s.), Ninova halkının 33 yıl boyunca inatla inanmamaları ve kendisine kafa tutmaları üzerine öfkelenerek, Allah'ın kesin izni olmaksızın görev yerini terk edip bir gemiye binerek kavminden ayrılmıştır. Bu durum, Kur'an'da "efendisinden kaçan köle" ifadesiyle (abaqa) tefsir edilen bir hata olarak değerlendirilmiş, ardından denize atılması ve balık tarafından yutulmasıyla sonuçlanan süreç yaşanmıştır. 

Hz. Yakub'un (a.s.) kardeşi Esav'dan (Ays) kaçması, İslami ve Kitab-ı Mukaddes kaynaklarında yer alan, kardeşler arasındaki miras ve bereket (dua) anlaşmazlığına dayanan önemli bir olaydır.

Hz. İbrahim (a.s.): Kavminin putperestliği ve özellikle Nemrut’un zulmü karşısında tebliğine devam edemeyeceğini anlayınca, Allah'ın izniyle memleketini terk ederek önce Harran'a, ardından Mısır ve Filistin civarına hicret etmiştir.

Hz. Lut (a.s.): Hz. İbrahim'in yeğeni olan Lut Peygamber, iğrenç sapkınlıklar içindeki Sodom ve Gomorra (Sodom ve Gomora) kavmine peygamber olarak gönderilmiştir. Kavminin ısrarlı ve şiddetli zulmü ve inkârı karşısında, ilâhî emirle kavminden ayrılmış ve şehri terk ederek kaçmıştır.

Hz. Musa (a.s.): Mısır Firavunu'nun zulmünden ve İsrailoğulları'na yönelik baskılardan kaçarak Allah'ın emriyle kavmiyle birlikte Mısır'dan çıkmıştır. Kur'an'da bu olay, kavminden kaçan bir peygamber olarak Hz. Musa'nın durumuyla ilişkilendirilerek anlatılır.

Hz. Muhammed (s.a.v.): Mekkeli müşriklerin Müslümanlara uyguladığı 13 yıllık baskı, işkence ve ambargo sonucunda, can güvenliği kalmayınca Allah'ın izniyle 622 yılında Mekke'den Medine'ye hicret etmiştir. Bu olay, İslam tarihinin en önemli dönüm noktalarından biridir ve Hicrî takvimin başlangıcı kabul edilir.[20]

İrfan mektebi, Yusuf Sûresi, Peygamber hazaratının hayat kıssaların geçtiği sûrelerde, 6 Peygamber hazeratı kitaplarında bu kaçış ve süreçleri geniş olarak anlatılmatadır.

Seyr-i sülukta, salik 28 peygamberin hayatlarını kendi bünyesinde yaşadığından nefsi emmarenin yönleri olan bu kötü ahlaki kardeşlerinden kaçması ve uzaklaşması gerekir-gerekecektir. (M.D.) 

“kardeş” (ah) terimi, sadece genetik akrabalığı değil, insanın nefsinde bulunan benzer ve yakın manevî güçleri de sembolize eder. Nefsin farklı katmanları birbirleriyle sürekli bir etkileşim ve çatışma halindedir. Kıyamet günü, bu nefsânî güçler arasındaki bağlar kopar; her biri kendi kaderine terk edilir. Bu çerçevede:

“Kardeş”, olumlu manada  olgunlaştırdığı güzel ahlakı (sabır, şükür, ihlas, fikir) simgeleyebilir.

“Kardeş”, olumsuz manada ise nefs-i emmâre’nin (kötülüğü emreden nefs) isyan ve arzularını gösterir.

- Kaçış (Firâr): Bu yüzleşmeden kaçma arzusudur. Kişi, kendi günahlarının, hatalarının, eksikliklerinin farkına varır ve onlardan kaçmak ister.

- Buluntu (Likâ): Fakat kaçış imkânsızdır. Çünkü “kardeş” dediği şey, aslında kendi nefsinin bir parçasıdır, ondan ayrılamaz. Bu yönüyle âyet, “kişinin kendi kendinden kaçamaya-cağı” hakikatini hatırlatır.

İsra sûresinde saçıp savuranların şeytanın kardeşleri olduğunu bildirilir. Kendilerinde bulunan hakikatleri saçıp savuran, ziyan eden şeytanın kardeşleri o gün şeytan kardeşlerinden kaçacaktır. (M.D.)

(17/26) (Ve ati zelkurba hakkahu velmiskiyne vebnes sebiyli ve lâ tübezzir tebziyra;) 

“Akrabaya, yoksula ve yolda kalmışa hakkını ver. Bununla beraber malını saçıp savurma.”

 Evvela yardıma yakın akrabalarından başla, yani hakka yakın akrabaların sahiptir evvela onlardan başla. Herkes kendi yakınındakini görmüş olsa uzakta bakılacak kimse kalmaz, zâhiri bu olan Âyette, bâtın olarak yakın akrabalarımız, Esmâ-ül Hüsnâ’dır yani bizde mevcut olan Allah esmâsının en yakın akrabaları onlardır. Kişiye hangi esmâ daha yakınsa evvelâ onu geliştirsin, mevcut varlığının Rabbi hası neyse ve ona en yakın esmâ hangileriyse evvela onlarla ilgilen çünkü sana en çok güç verecek olan onlardır. İlmi gelişmeler ile atıl olan diğer esmâlarıda faaliyyete geçir, işte bunlar bize mirac yaptıracak iç dinamiklerimizdir. Günlük beşeri yaşam içerisinde bunların çok azını kullanıyoruz, bu Âyet kapsamında kendimizi tanıyıp, bizdeki diğer esmâ-i İlâhiyyeyi faaliyete geçirmemiz gerekiyor. Bu âlemlerin batını yani esas varoluş ismi Hakk, zâhir ismi ise hâlktır. 

Zıt isimler dahi olsa Esmâ-ül Hüsnâ birbirinin akrabalarıdır, aynı ağacın dallarıdır hepsi yeri geldiğinde Kahhar ismi lâzım olur, yeri geldiğinde Vehhâb ismi lâzım olur vb. Hepsi bizim menfaatimiz için düzenlenmiş, bize lâzım olan araçlardır, bunları biz kullanmaz isek karşıdaki kullanır ve bizi avlar gider. Nefsâniyyetin gücü azda olsa paramparça yapar, Hâdi ismini Mudill ismine, Kahhar ismini Rahmân ismine düşman gösterir ve senin içindeki Esmâ-i İlâhiyyeyi birbirine karıştırır.

Miskinlere de yardım et; 

Miskin kelimesi “sekene” den gelmektedir, yani sâkin olucu, sükûnet ehli demektir, miskin yani hiçbir nefsani varlığı olmayan, tamamen Allah’ın tecelligahı olan mertebe demektir, fakirin kendine yetecek kadar malı vardır fakat zekat alabilir, veremez, miskinin ise hiçbir malı yoktur, üstünde elbisesi bile yoktur, nefsinin müflisidir, nefsinden çıkıp Hakk’ın varlığında sâkin olmuştur artık. 

Bunlara nasıl yardım edeceğiz? Bulundukları hallere destek yönü ile yardımda bulunacağız, yani yaptığın doğrudur, yoluna devam et diyerek mânevi ve ilmi yönden desteğe yardım var. Bazı miskinlerin öyle halleri olur ki sürdüremez onu ve zaman zaman nefsine döner, bu durumda sen nefsine dönme, yaptığın doğrudur şeklinde yapılacak uyarılar ona yardımdır.

Yolda kalmışlara da yardım et; 

Seyri süluk yolunda olanlara yardım edin ki seyirlerini tamamlayıp bitirsinler. İlk önce zâhiri olarak bedenin hukuku yönünde yardımcı ol, yani sıratı müstakîm de yardımcı ol, bunu başardıktan sonra ruhunun eğitimi yolunda yardımcı ol, yani sıratullah’ta yardımcı ol.

Ve varlığını saçıp savurup israf etme; 

Biraz bilgiden yana malın varsa, onu olur olmaz yerde saçıp savurma, ihtiyaç sahiplerine yani burada belirtilenlere ver şeklinde büyük bir ihtar vardır.

(17/27) (İnnel mübezziriyne kânu ıhvaneşşe-yatıyn* ve kâneş şeytanu liRabbihi kefura;)

“Çünkü (malını) saçıp savuranlar, şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankör-dür.”

Saçıp savuruyorsan sen bu işi nefsâni olarak yani zorlayarak yapmaya çalışıyorsun ki bu zorlamak şeytanın işidir.[21] “ İz- -T-B- ”

Birde âyet sayısal numarasına bakmaya çalışalım,

80+34= 114 tür. 114 ise bilindiği Kûr’ân-ı Kerim 114 sûre 

veya 114 sûrettir.

Kadir gecesi “küntü kenzen mahfiyyen” “gizli hazi-ne”de mevcud olan “Hakikat-i İnsâniyye” ile “Hakikat-i Kûr’âniyye”nin, yani bir bâtında doğan ikiz kardeşin çok u-zun zaman bir birinden ayrı kalıp o gecede “Kadir Gecesi” (Kadir-i mutlağın gecesi) (Kadir kıymetini idrak etme gecesi) ilk buluşmaya başladıkları “zât-i gece”dir.

Eğer bu dünya hayatında Kûr’ân-ı idrak edip anlamayandan o gün kardeşi olan insan’dan hakikati yönüyle kaçacağı anlaşılmaktadır. Onun için “nefsin ile ruhunu ediver kardeş” der Terzi Babam. (M.D.)

---------------

وَأُمِّهِ وَأَبِيهِ {عبس/35}

(80/35) “Ve ummihi ve ebîh(i)”

(80/35) Ve anasından ve babasından,

---------------

Bu Âyetin bir bâtını vardır. Bizim maddi beden olarak annemiz babamız bireysel annemiz babamızdır, sadece bize aittir, oysa nefsi küll bütün âlemin anası, aklı küll bütün âlemin babasıdır, Âdem ile Havva’da anne babadır, bir de mânevi anne baba yani kişinin ruhunun dünyaya gelmesine, faaliyete geçmesine sebep olan ve o ruh ile ebedi olarak yaşar kişi, işte bu mânevi anne baba da bu Âyete dahildir.

Bu dünya hayatında bunlar faaliyete geçmemişse bu anne, baba hakikatinde daha bu dünya hayatında kaçılmaktadır. (M.D.)

Mesnevi-i Şerif beyitleri ile yolumuza devam edelim.

“Ey bedbaht, vakitsiz kuşsun, git! Bizim terkimizi söyle, bizim katımızda olma.!”

“Sen vakitsiz öten kuşsun ey bedbaht! Zîrâ sen dünyâda iken bizim ahvâl ve ahlâkımızı numûne kabul etmek sûretiyle bizden şefâat isteyecek idin ve hayât-ı dünyeviyyede nefsinin arzûları yoluna değil, bizim yolumuza gidecek idin. Mâdemki öyle yapmadın, bu zamanda bizi bırak; ve bizi şefâat emrine tahrik ederek, bizim hâlimizi karıştırmaya çalışma; zîrâ Hakk’ın izni olmadıkça, şe­fâat imkânı yoktur.” Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de (Ba­kara, 2/255) [“izni olmadan O’nun indinde kim şefâat edebilir”] buyurulur.

Yüzünü sol el tarafına döndürür; kavim ve kabîlesi ona derler ki: "Sus!"

“Sol el’’den murâd, anası ve babası ve bilcümle akrabâsıdır. “Hap” Fârisî de sâkit ol, sus, ma’nâsınadır. Bu muhâsebe-i ilâhiyye esnâsında şefaat iste­diği enbiyâdan bu cevâbı alınca, o kimse akrabâsı ve taallukâtı tarafına te­veccüh edip, onlardan imdâd umar.

Bu beyt-i şerîfde (Abese, 80/34-35) ya’nî “O yevm-i kıyâmette kişi kardeşinden ve anasından ve babasından kaçar” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.

"Agâh ol, fâil-i mutlaka kendi cevâbını söyle. Ey efendi biz kimiz? Bizden el kaldır!"

Bu beyt-i şerîf, o kimseye, akraba ve taallukâtının cevâbıdır. Ya’nî, “Sus! Oraya, buraya başvurma, fail-i mutlak olan Hakk Teâlâ hazretlerinin suallerine karşı cevâb ver. Biz kimiz ki, bizi araya sokmaya çalışıyorsun, bizden el kaldır!"[22] 

---------------

وَصَاحِبَتِهِ وَبَنِيهِ {عبس/36} 

(80/36) “Ve sâhibetihi ve benîh(i)”

(80/36) Ve eşinden ve çocuğundan,

---------------

Kişi erkekte olsa, kadında olsa bâtında eşi nefsidir. Bunun Nefsi külle ulaştırılması lazımdır. Nefsi emmarenin hayali ve vehimi üzere hareket ettiği sürece ahirinde nefsinden kaçmak isteyecektir. 

Nefsi emmare ile eğer ef’ali işlerimiz ve iç âlemden fikirler üretilirse bu vehimi kız ve hayali erkek çocuklardır. Ama hükümranlık Allah (c.c.) teslim edilirse yapılan işler yani üretkenlikler kız evlatlar “ameli salih” olur. Gönül göğüğündeki fikirlerin programları ise veled-i kalb olan erkek evlatlardır.

İşte hayali ve vehimi olan nefsi çocuklardan da kendi üretimi ve ameli gayr-i salik olduğu için bunların sorumluluk ve sonuçlarından kaçmak isteyecektir. (M.D.)

---------------

لِكُلِّ امْرِئٍ مِّنْهُمْ يَوْمَئِذٍ شَأْنٌ يُغْنِيهِ {عبس/37} 

(80/37) “Likulli-mri-in minhum yevme-iżin şe/nun yuġnîh(i)”

(80/37) O gün, onlardan her birinin kendine yetecek bir derdi vardır.

---------------

Mesnevi-i Şeri’ten devam;

Bu demde onu çağır ve bâkiyi bırak, tâ ki sen mülk-i cihanın vârisi olasın!

Mâdemki ölüm deminde, Hak’tan başka istimdâd edecek bir kimse yoktur; binâenaleyh şimdi bu hayât-ı dünyeviyye deminde de her bir ihtiyâcında Hakk’ı çağır ve ondan başkalarını ve bâlâ kalan ağyârı bırak! Eğer böyle yaparsan, Hakk’ın nâibi olan bir insân-ı kâmil olup mülk-i cihanda mülk-i cihânın da vârisi olursun.

Vaktaki kişinin kardeşinden kaçması gele, çocuk o gün babasından kaçar.

Bu beyt-i şerîfte Abese sûre-i şerîfesinde vâki’ (Abese 34/37) “O kıyamet gününde kişi kardeşinden ve anasından ve babasından ve dostundan kaçar. O günde onlardan her bir kimse kendisini iğnâ eden bir şe’nde ve meşgalededir.” Âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya’ni, kıyâmet gününde herkes kendi başının derdiyle meşgûl olur ve hiçbir kimsenin birbirine bakacak mecâli olmaz.

Ondan dolayı her dost o saatte düşman olur, zîrâ o senin putun ve yoldan mâni'in idi.

Ya’ni, hayât-ı dünyeviyyede, bir put gibi kendisine taptığın bir dostun, seni Hak yolundan men ettiği için, yevm-i kıyâmette sen o dostunun düşmanı olursun ve (Furkan (25/28) ya’m “Keşki hayat-ı dünyeviyyede fâlân kimseyi dost ittihâz etmese idim!” dersin. Nitekim diğer bir âyet-i kerîmede (Zuhruf 43/67) “Dostlar oradaki o günde ba‘zısı ba‘zısına düşmandır, müttakîler müstesnâdır!” buyrulur.

Yüz nakkaşından yüz çevirdin, çünkü bir nakıştan gönül ünsü buldun.

Ey kimse, sen, senin yüzünü nakş ve tasvîr eden ve seni halkeden Hak Teâlâ hazretlerinden çevirip, o yüzü başka tarafta kullandın. Çünki Hakk’ın mahlûku olan bir nakış ve sûreti sevip gönlün o sûretle ünsiyet hâsıl etti ve o sûretin muhabbeti, Hak muhabbetine perde ve hicâb oldu.

Eğer bu demde senin dostların sana zıdd olurlar ise ve senden dönerler ve düşmanlığa giderlerse; 

Agâh ol, de ki: "İşte benim günüm mübârek oldu. Yarın olacak şey, bugün oldu!"

Yukarıki beyit ile bu beyit bir cümle teşkil ederler. Ya’ni, eğer bu hayât-ı dünyeviyyede senin ehl-i gafletten olup Hak’la münâsebeti bulunmayan dostların sana zıddolur ve senden yüz çevirip, düşmanlık tarafına giderlerse sakın müteessir olma da de ki: “Oh ne iyi oldu, benim günüm, bugün mübârek oldu! Yarın kıyâmet gününde olacak hâl ve düşmanlık bugün oldu.”[23]

---------------

وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ مُّسْفِرَةٌ {عبس/38} 

(80/38) “Vucûhun yevme-izin musfira(tun)”

(80/38) Yüzler var ki, o gün parıl parıl,

---------------

ضَاحِكَةٌ مُّسْتَبْشِرَةٌ {عبس/39}

(80/39) “Dâhiketun mustebşira(tun)”

(80/39) Güler, sevinir.

---------------

“Vucûh” Vecih ifadesi sadece yüz değil tüm yönü ifade eder. Vecih (yüz/çehre), tasavvufi/işârî yorumda genellikle ilahi tecellilerin aynası, Allah’a yöneliş veya hakikatin görünen iç yüzü olarak anlamlandırılır. Zahiri anlamın ötesine geçerek nefis terbiyesi, ilahi aşk ve kalp tecrübesiyle âyetlerin bâtıni manalarına odaklanan işârî tefsir geleneğinde vecih, fani varlıktan geçip Bâki olana yönelme (vechullah) şeklinde te’vil edilir.

Fusûs’ül-Hikem’de ve bu eserin Ahmed Avni Konuk tarafından yapılan şerhinde, "vecih" kavramı, insan-ı kâmil’in (olgun insan) iki konumunu izah ederken kullanılmıştır. İnsan-ı kâmil, kulluk makamı (ubûdiyet) ile Hakk’ın halifeliği (hilâfet) arasında bir "vecih" (yön/itibar) ilişkisi içerisinde bulunur.

Fütûhât-ı Mekkiyye’nin 17. cildinde yer alan “el-Hak İsmi’nin Mertebesi” bahsinde, "vecih" kavramına doğrudan vurgu yapılır. Metin şöyle der:

“Nitekim ‘vecih sahipleri böyle derler. Vecih, beka özelliğine sahiptir. Çünkü vecih, ulvilik özelliğine sahip zattır.”

- “Vecih sahipleri”: Bu ifade genellikle, varlığın sadece “Vecih-i Has” yönüne (yani Hakk’ın tecelli eden yüzüne) bakan ve bu nedenle çokluk içinde birliği müşahede eden kâmil ârifleri (velîleri) işaret eder.

- “Vecih bekâya sahiptir”: Varlığın Hakk’a ait olan o özel yönü (Vecih-i Has), zaman ve mekândan münezzeh olduğu için ebedî olarak kalıcıdır.

Sadreddin Konevî, bu kavramı yorumlarken “vecih” i “külli vecih” (Tüm Yüz / Tüm Varlık Saçan Yön) olarak tanımlar. Bu kavram, âlemin yaratılmasının temel sebebi olarak görülür ve şöyle ifade edilir: “İnsan, Hak açısından ‘külli vecih’ ile var olmuştur.”.

Bu yorum, insanın varoluş gayesini (hilâfet) "vecih" kavramı ile açıklamaktadır. İnsan, yeryüzünde Hakk’ın tüm isim ve sıfatlarını yansıtması (külli vecih) için halk edilmiştir.

Bu bağlamda Hakk’a ayna olan insan Hakk’ın nuru’nu yansıttığı için “veçhi” parıl,parıl parlar ve o gün sevinir. (M.D.)

---------------

وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ عَلَيْهَا غَبَرَةٌ {عبس/40}

(80/40) “Ve vucûhun yevme-izin ‘aleyhâ gabera(tun)”

(80/40) Yüzler de var ki, o gün tozlanmış,

---------------

Nasıl insan tozlu, topraklı inşaat veya tarlada çalışır üstü başı toz, toprak içinde kalırsa; nefsi emmare bu dünya hayatında kendisine verdiği hayali ve vehimi bedenin toprağı hakikat yönü toza toprağa bulanmış olur. 

"Üstümdeki tozlardan silkelenmek", mecazi anlamda geçmişin yüklerinden, stresi, olumsuz duygu veya düşüncelerden arınarak taze bir başlangıç yapmayı ifade eder. 

İşte bu deyimdeki gibi nefsi emmarenin hayal ve vehim tozlarını nefis tezkiyesi ile arındırıp, temizlemelidir. (M.D.)

---------------

تَرْهَقُهَا قَتَرَةٌ {عبس/41} 

(80/41) “Terhekuhâ katera(tun)”

(80/41) Onları karanlık bürümüş,

---------------

“Toz” (gubâr), nefs‑i emmâre’nin (kötülüğü emreden nefsin) günah, gaflet ve enâniyet (benlik) kirini sembolize eder. Aynı şekilde “karanlık” (kuznetün/kıtrân), bu manevî kirlerin kalp üzerinde oluşturduğu perdeyi ve ilâhî nûrdan mahrumiyeti ifade eder. Dolayısıyla “tozlanmış yüzler”, kendi nefsânî arzularıyla meşgul olup Hak’tan yüz çevirenlerin âhiretteki çirkin ve perişan halinin bir suretidir.

“Kıyamet günü, dünyada iken nefs‑i emmâre’nin günah, gaflet ve enâniyet tozlarına bulanmış, Hak’tan yüz çevirmiş nice yüzler vardır. Bunların üzeri, ilâhî nûrdan mahrumiyetin karasıyla kaplanmıştır. İşte bu halleriyle onlar, kendi amellerinin çirkin suretidir.”

---------------

Karanlığın bürümesi; nefsin 3 karanlık halinde olmasıdır. 

Yunus (a.s.) balığın midesinde; karanlıklar içerisinden, (lâ ilâhe illâ ente sübhaneke inni küntü minezzâlimiyn.) Duasını okuyarak, Rabb’ı nın affına mazhar olur. 

Yunus (a.s.) balığın midesinde iken üç karanlık içerisinde idi. 

Biri kendi varlığında mevcud! 

(1) Nefs-i levvâme karanlığı: 

(2) Balığın midesindeki karanlık: 

(3) Suyun içinin karanlığı: 

İşte bir Hakk yolcusu sâlik de, başlarda bu üç karanlık içerisinde dir de, farkın da bile değildir. Ayrıca yaşayan her insân da, bilsin bilmesin, fikren ve fiziken dahi bu hüküm içindedir. İnsân-ı insân yapan kendinde ki ilâhi akıl ve bilinçtir. 

Bu akıl, nefs-i benliği tarafından kaplandığında birinci karanlık içerisinde dir. Vücûd varlığı da bunları kapladığından ikinci karanlık içerisindedir. Vücûd varlığını da nasıl ki; suyun, içindekilerini kapladığı-sardığı gibi, oksijen deryası kaplayıp sarmaktadır. Bu da üç üncü karanlıktır. 

İşte bu karanlıklardan kurtulmak için, (Zünnun) lâkab-ı nı faaliyyete geçirmek gerekecektir. ( ) “zü” sahip () “nûn” Nûr-u İlâhi ve kudret nun-u dur. Nun nûr’a dönüşünce kudret, ortaya çıkar. Melâike-i kiram nûrdan dır ve Hakk’ın bütün ilâhi kudret ve sıfatlarıyla her mahalde faaliyettedirler, ulaşamadıkları hiçbir zerre ve mahal yoktur.

Genelde yaşadığımız hayat dahi Zünnun’un hayatından başka bir şey değildir.

Hava dediğimiz (oksijen) deryası her tarafımızı istilâ etmiş lâtif bir denizdir. Vücud varlığımız yunus balığıdır. Aklımız olan gerçek kimliğimiz ise o balığın karnında yani (batn-ın da) batının da dır ve sadece bedenler yaşanan hayatlar aynen bu üç karanlık hükmünde dir. Tek fark bizim dikey, balıkların yatay geziyor olmalarıdır. 

Bu halde iken bireysel dini görevlerini ihmal edip onlardan uzaklaşarak hakikati ilâhiyyeden hicret etmek, aynen Yunus (a.s.) mın o günkü haline düşmek olur ki; nefis balığı her birerlerimizi hemen yutarak kendine yem yapar. Ve bir ömür boyu beden balığımızın içinde onunla birlikte, o nun esiri olarak yaşar gideriz de haberimiz bile olmaz.

İşin aslı ise nefs yunusumuz’un içinden çıkıp o na hakim olup eğitmekle bir çok yararlı işlerde kullanıp ondan istifade etmeyi öğrenmek bizlere çok şey kazandıracaktır.[24] “ İz- -T-B- ”

---------------

أُوْلَئِكَ هُمُ الْكَفَرَةُ الْفَجَرَةُ {عبس/42} 

(80/42) “Ulâ-ike humu-lkeferatu-lfecera(tu)”

(80/42) İşte bunlar inkârcılardır, günahkârlardır.

---------------

İşte bunlar hakkı örtüp gizlemişler ve efendimiz (s.a.v.) in “vücud-ü ke zenbike” senin varlığın en büyük günahtır. Dediği gibi varlık günahı işlemişlerdir. (M.D)

“Küfür” kelime anlamı olan “örtmek” üzerinden yorumlanır. Buna göre “kâfir”, kendi ezelî hakikatini (a‘yân-ı sâbite), Rabbini ve O’nun kendisine verdiği nimetleri bilinçli olarak örten, inkâr eden ve bundan gafil olan nefistir. Bu, en çok nefs-i emmâre’nin (kötülüğü emreden nefsin) bir vasfıdır. 80/42’de kâfir olarak nitelenenler, işte nefs-i emmâre mertebesinde takılıp kalmış, ilâhî nûrdan mahrum olmuş kimselerdir. Örtme eylemi öylesine baskındır ki, üzerlerine toz toprak gibi bir karanlık çökmüştür (âyetin 41. âyetinde bu “karanlık bürümüş” olarak tasvir edilir).

“Fücur” kelimesi, “fecr” (yarılıp suyun akması, gün ışığının sızması) kökünden gelir. İbn Arabî bu benzetmeyle:

- “Fâcir (fecere)”, nefsin tüm sınırları yırtıp geçen, haddi aşan ve azgınlıkta (tuğyan) sınır tanımayan halidir.

- Bu, nefs-i emmâre’nin “tuğyan” özelliğinin en uç noktasıdır; kişi öylesine isyan eder ki artık bir “sed” (set, engel) tanımaz.

“Kâfir” ve “Fâcir” Arasındaki Fark

Bu iki kavram birbirini tamamlayan iki boyutlu bir hastalığı anlatır:

Kâfir (Kefere) Hakikati bilinçli olarak örtmek, inkâr etmek ve O’ndan yüz çevirmek. Tozlanmış, karanlığa bürünmüş o yüzler aslında bu içsel “örtme”nin dışa vurumudur.

Fâcir (Fecere) Sınır tanımamak, tüm ahlakî setleri yırtarak azgınlaşmak (tuğyan). Nefsin bu halinin âhiretteki 

sureti, karanlık ve perişanlık olarak tecelli eder.

Bu iki hal birlikte, nefs-i emmâre’nin bütünleyici iki temel özelliğidir: Biri “örtmek” , diğeri “yırtmak” . Kıyamet günü “yüzleri tozlanmış ve karanlık bürümüş” olarak tasvir edilenler, işte bu iki hastalığı bünyesinde toplamış olanlardır.

---------------

Böylelikle ABESE sûresi çalışmamızın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Okuyucuların azami istifa etmelerini idrak ve feyiz kapılarının açılarak, Hakk’ın gerçekliğini idrak edenlerden olmak niyazıyla… “Haza min fadli Rabbihi”. Rabbimin fazlındandır. Bu vesile ile bu çalışmada İz-Efendi Babamızın maddi-mânevi yardımlarını yanımızda hissettiğimizden, kendisine minnettarız. İz-Efendi Babamız ve gayri de memnun olur, İnşealllah… Herkese başarılar diler, Rabbü-l erbab’ımın “Allah-Cami” Zât ismine sığınır, verdiği imkan ve diğer bütün lütuflarından dolayı hamd ederim.

---------------

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR”

ÜSKÜDAR/İSTANBUL 03-05-2026

---------------

Terzi Baba Kitapları 

 Baskısı olan kitaplar. 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

3) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri

4) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" (Osmanlıca'dan Çeviri)

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân 

8) Tuhfetü'l Uşşâki (Osmanlıca'dan Çeviri)

9) Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet

10) Kelime-i Tevhîd

11) Vâhy ve Cebrâil

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

13) (13) On Üç ve Hakîkat-i İlâhiyye

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

16) Divan (3)

19) Sûre-i Feth ve Fethin Hakîkatleri

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

22) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (12) Yûsuf Sûresi

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

35) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Fâtiha Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

41) İnci Tezgâhı

49) (36) Yâ-Sin Sûresi

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed Rasûlüllah (s.a.v.)

63) İnci Mercan Tezgâhı: Düşündürücü Nükteler

67) (67) Mülk Sûresi

68) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Namaz Sûreleri 

69) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (2) Namaz Sûreleri

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

95) Terzi Baba (8) (19/53)

96) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (41) Fussilet Sûresi

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

118) (52) Tûr Sûresi ve M. Nusret Tura Hz.

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

177) Necdet Ardıç'ın Tasavvuf Anlayışında Seyr ü Süluk Mertebeleri (İlâhiyat Tezi)

213) 1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214) 2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

---------------------------------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

---------------------------------------------

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem (a.s.)

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

---------------------------------------------

Terzi Baba kitapları sıra listesi

KAYNAKÇA

 

1. KUR'ÂN VE HADîS

2. VEHB : Hakk'ın hibe yoluyla verdiği ilim.

3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi'i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu'l Hikem ve sohbetlemizden müşâhede ile toplanan ilim.

 

(Gönülden Esintiler) 

 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

3) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri

4) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" (Osmanlıca'dan Çeviri)

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân

8) Tuhfetü'l Uşşâki (Osmanlıca'dan Çeviri)

9) Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet

10) Kelime-i Tevhid

11) Vâhy ve Cebrâil

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

13) (13) On Üç ve Hakîkat-i İlâhiyye

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

16) Divan (3)

17) Kevkeb: Kayan "Yıldız"lar

18) Hz. Peygamberimiz Efendimizi Rû'ya-da Görmek 

19) Sûre-i Feth ve Fethin Hakîkati

20) Terzi Baba Umre Dosyası (2009)

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

22) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (12) Yûsuf Sûresi

23) İbretlik "Değmez" Dosyası

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

25) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (1) Köle Ve İncir Sepeti

26) Bir Zuhûrât'ın Düşündürdükleri: Tenzîh, Teşbîh, Tevhîd

27) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (2) Genç ve Kıymetli Elmas

28) Kur'ân-ı Kerîm'de Tesbîh ve Zikir

29) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (27) Karınca-Neml Sûresi

30) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (19) Meryem Sûresi

31) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (18) Kehf-Mağara Sûresi

32) Terzi Baba (3) İstişare Dosyası 

33) Terzi Baba Umre Dosyası (2010)

34) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (3) Bakara "İnek" Hikâyesi

35) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Fâtiha Sûresi

36) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (2) Bakara Sûresi

37) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (53) Necm-Yıldız Sûresi

38) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (17) İsra Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

40) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (3) Âl-i İmrân Sûresi

41) İnci Tezgâhı

42) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (4) Nisâ Sûresi 

43) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (5) Mâide Sûresi 

44) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (7) A'râf Sûresi 

45) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (14) İbrâhîm Sûresi 

46) Salat - İngilizce

47) Salat - İspanyolca

48) İrfan Mektebi - Fransızca

49) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (36) Yâ-Sin Sûresi

50) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (76) İnsân Sûresi

51) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (81) Tekvîr Sûresi

52) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (89) Fecr Sûresi

53) ‘‘Mehmet Hazmi Tura’’, Yüksek Lisans Tezi- Fatma Sena Yönlüer

 54) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Beled-Şems-Leyl-Duhâ İnşirâh-Tîn (90-95) Sûreleri 

55) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (28) Kasas Sûresi

56) İrfan Mektebi Şerhi - Fransızca

57) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (20) Tâ Hâ Sûresi

58) Muhyiddin-i Arabî - Mir'ât-ül İrfan ve Şerhi

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ-Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ-Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed-Rasûlüllah (s.a.v.)

62) Bir Hikâye Birçok Yorum: (4) Bir Ressam Hikâyesi

63) İnci Mercan Tezgâhı: Düşündürücü Nükteler

64) Ölüm Hakkında: Kıyam'et

65) Reşahat'tan Birkaç Bölüm'ün Şerh/Sohbet ve Yorumları

66) Abdulkâdir Geylâni - Risâle-i Gavsiyye Şerhi

67) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (67) Mülk Sûresi

68) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Namaz Sûreleri-(1) 

69) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Namaz Sûreleri-(2)

70) Yehova Şahitleri ile Mülâkat

71) Mübarek Geceler ve Bayramlar - Fransızca

72) Îmân ve Îkân

73) Celâl Cemâl Celâl: İbretlik Bir Dosya Daha (3)

74) Terzi Baba Umre Dosyası (2012)

75) Mahmut Şebüsteri - Gülşen-i Raz ve Şerhi

76) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (5) Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler Hikâyesi

77) Aşk ve Muhabbet Yolu: M. Nusret Tura

78) A'yân-ı Sâbite: Kazâ Ve Kader

79) Terzi Baba (4) İstişare Dosyası

80) Terzi Baba (5) İstişare Dosyası

81) Hayâl Vâdîsi'nin Çıkmaz Sokakları 

82) Mektuplarda Yolculuk - M. Nusret Tura

83) Terzi Baba Umre Dosyası (2013)

84) Nusret Tura - Vecizeler Hikâyeler

85) Nusret Tura - Tasavvufda Aşk ve Gönül

86) Terzi Baba (6) İstişare Dosyası

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

89) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (6) Her Şey Merkezinde Mi?

90) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-1) Şerhi

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

92) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (2) Şerhi

93) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân - İngilizce

94) İbretlik Bir Hikâye Daha - Mescid-i Dırar. Kubbetu'l

 Kara.

95) Terzi Baba (8) (19/53)

96) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (41) Fussilet Sûresi

97) Terzi Baba Umre Dosyası (2015)

98) Solan Bahçenin Kuruyan Gülleri 

99) Terzi Baba (9) İstişare Dosyası

100) İrfan Mektebi Ve Şerhi - İspanyolca

101) Bosna Hersek Seyahati Dosyası

102) İrfan Mektebi Ve Şerhi - İngilizce

103) “Uşşâkî Kültürünün Günümüze Yansıması “Necdet Ardıç” Örneği”, Yüksek Lisans Tezi-Serkan Denkçi 

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

105) Cemo ve Farko

106) Terzi Baba Umre Dosyası (2016)

107) Vahy ve Cebrâîl - Fransızca

108) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (1) - Peygamberimizi Ru'ya-da Görmek

109) Tasavvufî Îzâhlar

110) (19-53) Şeker Risalesi

111) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" Şerhi

112) Bir Kardeşin Soruları ve Cevapları

113) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-2) Şerhi

114) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-3) Şerhi

115) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-4) Şerhi

116) Kudüs Seyahati Dosyası

117) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-5) Şerhi

118) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (52) Tûr Sûresi ve M. Nusret Tura Hz.

119) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (01) Âdem Fassı

120) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (02) Şit Fassı

121) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (03) Nuh Fassı

122) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (04) İdris (05) İbrahim Fassı

123) Mahmut Şebüsteri - Gülşen-i Raz (2) - Terzi Baba Şerhinin Tamamı

124) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Satıh İnce

125) Terzi Baba Umre Dosyası (2018)

126) Ben'deki Terzi Babam (1) - Murat Cağaloğlu

127) Ben'deki Terzi Babam (2) - Murat Cağaloğlu

128) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaf Dağı Ve Zümrüd-ü Anka

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

130) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kilise Çanları

131) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: 53. Âyetleri ve Terzi Baba

132) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaner Yiğido

133) Muhtelif İrfan Sohbetleri (1)

134) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (2)

135) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (3)

136) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (4)

137) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (5)

138) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (6)

139) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (7)

140) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (8)

141) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (9)

142) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (10)

143) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (11)

144) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (12)

145) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (13)

146) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (14)

147) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (15)

148) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (16)

149) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (17)

150) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (18)

151) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (19)

152) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (20)

153) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (21)

154) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (22)

155) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (23)

156) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (24)

157) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (25)

158) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (26)

159) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (27)

160) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (28)

161) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (29)

162) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30)

163) Esmâ-i hüsnâ (1) - M. Nusret Tura Hz.

164) Esmâ-i hüsnâ (2) - M. Nusret Tura Hz. - Fütuhat ve Müşâhedeleri

165) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (75) Kıyamet Sûresi

166) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-6) Şerhi

167) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-7) Şerhi

168) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetlerden Seçmeler (31)

169) İbretlik Bir Hikâye Daha - Usta'dan Çırağına Tavsiyeler

170) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (4) - Terzi Baba'nın Görüldüğü Zuhuratlar

171) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (5) - Yoruma Açık Eğitim Zuhuratları

172) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (6) - Tuzak-Mekr-Hileli Zuhuratlar

173) Terzi Baba Umre Dosyası (2020)

174) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (83) Mutaffifin Sûresi

175) Mübarek Geceler Ve Bayramlar - İspanyolca

176) Korona Virüs'ün Düşündürdükleri

177) ‘‘İrfan Mektebi Hak Yolunun Seyr Defteri’’, Lisans(bitirme) Tezi-Yavuz Burak Kır.

178) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (84) İnşikak Sûresi

179) 13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan Mektebi

180) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem - A- Mukaddime

181) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem - B- Ayniyet ve Gayriyyet

182) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (06) İshak Fassı

183) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (07) İsmail (08) Yakup Fassı

184) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (09) Yusuf Fassı

185) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (10) Hud Fassı

186) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (11) Salih (12) Şuayb Fassı

187) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (13) Lut (14) Üzeyir Fassı

188) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (15) İsa Fassı

189) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (16) Süleyman (17) Dâvud (18) Yunus (19) Eyyüb Fassı

190) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (20) Yahya (21) Zekeriyya Fassı

191) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (22) İlyas (23) Lokman (24) Harun-Fassı

192) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (25) Musa (26) Halid Fassı

193) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (27) Muhammed-Fassı

194) Silsile-i Uşşakiyye

195) Terzi Baba-Özel, Kütüphane ve Müze Arşivi

196) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Üç Silahşörler

197) Dur Rabb'ın Namaz Kılıyor (1)

198) Ramazan ve Oruç

199) İrfan Mektebi-Ders Târif Sıralaması

200) Dur Rabb'ın Namaz Kılıyor (2)

201) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (1)

202) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (2)

203) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (3)

204) Kur'ân-ı Kerîm'de Nefs Âyetleri 

205) Zekât ve İnfak 

206) Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207) 68-Kalem-sûresi-

208) Naz-Makâmı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209) 4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210) 6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211) Terzi Babam'dan esintiler. Muhtelif konular. 

212) 2023-Umre dosyası.

213) 1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214) 2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215) 86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Sûresi. 

216) ‘‘Nusret Tura’’, Yüksek Lisans Tezi-Yusuf Yücel.

217) 85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Sûresi. 

218) 8-5- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Cem-Cemâli..

219) 87-88-18-Ku-Ker-Yol-A’la-Gaşiye-Sureleri.

220) 61-19- Ku-Ker-Yol-Saff Suresi. 

221) 8-20- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Murat-Derûni.

222) ‘‘Tarikatlarda Mübârek Gün ve Gecelerin Yeri ve Ehemmiyeti’’, Lisans (bitirme) Tezi-Fahrettin Avan. 

223) 6-En’Âm Suresi. Murat-Derûni.

224) 9-4-Tevbe Suresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

225) 10-Yunus Suresi.

226) 11-Hud Suresi Nihal Manaz.

227) 9-21-Tevbe Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

228) 10-Yunus Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

229) 2-Terzi Babam’dan esintiler. Selim Çoban.

230) 16-34-Ku-Ke-Yol- Murat Derûni.Cağaloğlu.

231) 5-6-Ku-Ke-Yol- Hicr-Suresi-Cem-Cemali. 

232) 31-Ku-Ke-Yol-Lokman-Suresi. T.B.

233) 21-26-Ku-Ke-Yol-Enbiya-Suresi. Murat Derunî. 

234) 22-27-Ku-Ke-Yol-Hac-Suresi. Murat Derunî. 

235) 25-29-Ku-Ke-Yol-Furkân-Suresi. Murat Derunî. 

236) 24-24-Ku-Ke-Yol-Nûr-Suresi. Murat Derunî.

237) 29-35-Ku-Ke-Yol-Ankebût-Suresi. Murat Derunî.

238) 26-39-Ku-Ke-Yol-Şu’ara-Suresi. Murat Derunî.

239) 23-7-Ku-Ke-Yol-Mü’minûn-Suresi. T.O.Cem Cemâlî.

240) ‘‘Necdet Ardıç / Terzi Baba’nın Tasavvuf Anlayışında Namaz Kavramı’’, Yüksek Lisans Tezi- Canan Çalışkan.

241) Mustafa safi Efendi-Abdürrezzak tek. 

242) 30-36-Ku-Ke-Yol-Rûm-Sûresi. Murat Derûnî.

243) 33-25-Ku-Ke-Yol-Ahzab-Sûresi. Murat Derûnî.

244) 35-37-Ku-Ke-Yol-Fâtır-Sûresi. Murat Derûnî.

245) 10-Ku-Ke-Yol-Yunus-Sûresi-2- Yusuf-Ramazan Yücel. 

246) 34-5-Ku-Ke-Yol-Sebbe-Sûresi. Şerif kır. ÇHU. 

247) 37-40-Ku-Ke-Yol-Sâffât-Sûresi. Murat Derûnî.

248) 38-5-Ku-Ke-Yol-Sâd-Sûresi. Abdürrezzak tek-Muhtefi.

249) 40-42-Ku-Ke-Yol-Mü’min-Sûresi. Murat Derûni. 

250) 42-38-Ku-Ke-Yol-Şûrâ-Sûresi. Murat Derûni. 

251) 47-28-Ku-Ke-Yol-Muhammed-Sûresi. Murat Derûni. 

252) 43-43-Ku-Ke-Yol-Zuhruf-Sûresi. Murat Derûni. 

253) 49-41-Ku-Ke-Yol-Hucurat-Sûresi. Murat Derûni. 

254) 50-32-Ku-Ke-Yol-Kaf-Sûresi ve Mustafa Hilmi Sâfî. 

Murat Derûni. 

255) 13-Ku-Ke-Yol-Ra’d-Sûresi. Ozan sanlı Şentürk.

256) 32- Ku-Ke-Yol-Secde Sûresi. Muharrem Halil İz.

257) 39- Ku-Ke-Yol-Zümer Sûresi. Cem Demiroğlu.

258) 44- Ku-Ke-Yol-Duhan Sûresi. Murat Derûni. 

259) 45- Ku-Ke-Yol-Câsiye Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

260) 51- Ku-Ke-Yol-Zâriyât Sûresi. Murat Derûni. 

261) 54- Ku-Ke-Yol-Kamer Sûresi. Murat Derûni. 

262) 56- Ku-Ke-Yol-Vâkıa Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

263) 57- Ku-Ke-Yol-Hadid Sûresi. Murat Derûni. 

264) 58- Ku-Ke-Yol-Mücadele Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

265) 59- Ku-Ke-Yol-Haşır Sûresi. Murat Derûni. 

266) 60- Ku-Ke-Yol-Mümtehine Sûresi. Murat Derûni. 

267) 46- Ku-Ke-Yol-Ahkâf Sûresi. Muharrem Halil İz.

268) 62- Ku-Ke-Yol-Cuma Sûresi. Murat Derûni. 

269) 63- Ku-Ke-Yol-Münâfikûn Sûresi. Ozan sanlı Şentürk.

270) 64- Ku-Ke-Yol-Tegabün Sûresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

271) 65- Ku-Ke-Yol-Talâk Sûresi Yusuf-Ramazan,Yücel. 

272) 66- Ku-Ke-Yol-Tahrim Sûresi. Cem Demiroğlu.

273) 69- Ku-Ke-Yol-Hakkâ Sûresi. Murat Derûni. 

274) 70- Ku-Ke-Yol-Mearic Sûresi. Murat Derûni. 

275) 71- Ku-Ke-Yol-Nuh Sûresi. Murat Derûni. 

276) 72- Ku-Ke-Yol-Cin Sûresi. Murat Derûni. 

277) 73- Ku-Ke-Yol-Müzzemmil Sûresi. Murat Derûni. 

278) 74- Ku-Ke-Yol-Müddessir Sûresi. Murat Derûni. 

279) 44- Ku-Ke-Yol-Duhân Sûresi. Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

280) 46- Ku-Ke-Yol-Ahkaf Sûresi. Muharrem Halil İz.

281) 77- Ku-Ke-Yol-Mürselât Sûresi. Murat Derûni. 

282) 78- Ku-Ke-Yol-Nebe’ Sûresi. Murat Derûni. 

283) 79- Ku-Ke-Yol-Nâziât Sûresi. Murat Derûni. 

284) 80- Ku-Ke-Yol-Abese Sûresi. Murat Derûni. 

------------------------- 

Altı peygamber serisi 

------------------------- 

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ-Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ-Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed-Rasûlüllah (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi

------------------------- 

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

32) Terzi Baba (3) İstişare Dosyası 

79) Terzi Baba (4) İstişare Dosyası

80) Terzi Baba (5) İstişare Dosyası

86) Terzi Baba (6) İstişare Dosyası

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

95) Terzi Baba (8) (19/53)

99) Terzi Baba (9) İstişare Dosyası

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

108) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (1) - Peygamberimizi Ru'ya-da Görmek

109) Tasavvufî Îzâhlar

110) (19-53) Şeker Risalesi

126) Ben'deki Terzi Babam (1) - Murat Cağaloğlu

127) Ben'deki Terzi Babam (2) - Murat Cağaloğlu

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

131) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: 53. Âyetler ve Terzi Baba

165) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (75) Kıyamet Sûresi

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi 

-------------------------

25) (1) Köle ve İncir Sepeti

27) (2) Genç ve Kıymetli Elmas

34) (3) Bakara "İnek" Hikâyesi

62) (4) Bir Ressam Hikâyesi

76) (5) Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler Hikâyesi

89) (6) Her Şey Merkezinde mi? Hikâyesi

------------------------- 

Dîvanlar serisi 

------------------------- 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

16) Divan (3)

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi

------------------------- 

17) Kevkeb: Kayan "Yıldız" lar

23) İbretlik "Değmez" Dosyası

73) Celâl Cemâl Celâl: İbretlik Bir Dosya Daha (3)

81) Hayâl Vâdîsi'nin Çıkmaz Sokakları 

94) İbretlik Bir Hikâye Daha - Mescid-i Dırar. Kubbetu'l

 Kara.

98) Solan Bahçenin Kuruyan Gülleri 

105) Cemo ve Farko

112) Bir Kardeşin Soruları ve Cevapları

124) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Satıh İnce

128) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaf Dağı Ve Zümrüd-ü Anka

130) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kilise Çanları

132) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaner Yiğido

169) İbretlik Bir Hikâye Daha - Usta'dan Çırağına Tavsiyeler

196) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Üç Silahşörler 

201) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (1)

202) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (2)

203) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (3)

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

------------------------- 

2) Hacc Divanı

20) Terzi Baba Umre Dosyası (2009)

33) Terzi Baba Umre Dosyası (2010)

74) Terzi Baba Umre Dosyası (2012)

83) Terzi Baba Umre Dosyası (2013)

97) Terzi Baba Umre Dosyası (2015)

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

106) Terzi Baba Umre Dosyası (2016)

125) Terzi Baba Umre Dosyası (2018)

173) Terzi Baba Umre Dosyası (2020)

212) Terzi Baba Umre dosyası (2023)

------------------------ 

Îmânın beş şartı kitapları

------------------------- 

2) Hacc Divanı

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân

10) Kelime-i Tevhid

72) Îmân ve Îkân

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

198) Ramazan ve Oruç

205) Zekât ve İnfak

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

------------------------ 

46) Salat - İngilizce

47) Salat - İspanyolca

48) İrfan Mektebi - Fransızca

56) İrfan Mektebi Şerhi - Fransızca

71) Mübarek Geceler ve Bayramlar - Fransızca

93) İslam, İman, İhsan, İkan - İngilizce

100) İrfan Mektebi ve Şerhi - İspanyolca

102) İrfan Mektebi ve Şerhi - İngilizce

107) Vahy ve Cebrâîl - Fransızca

175) Mübarek Geceler ve Bayramlar – İspanyolca

199) 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

209) 4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210) 6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

----------------------- 

Hakkımızda yapılan lisans, yüksek lisans, doktora tezleri ve kabul edilmiş kitaplarımız.

53) ‘‘Mehmet Hazmi Tura’’ Marmara Üniversitesi Sosyal bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalı / Tasavvuf Bilim Dalı Yüksek Lisans Tezi- Fatma Sena Yönlüer. 2010-İstanbul.

103) “Uşşâkî Kültürünün Günümüze Yansıması “Necdet Ardıç” Örneği” Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyyat Fakültesi yüksek lisans tezi- Serkan Denkçi. 2019-Bursa

177) ‘‘İrfan Mektebi Hak Yolunun Seyr Defteri’’, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi İlâhiyat Bölümü lisans tezi- Yavuz Burak Kır. 2019-Tekirdağ.

216) ‘‘Nusret Tura’’, Bursa Uludağ Üniversitesi yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel. 2024-Bursa.

222)“Tarikatlarda Mübârek Gün ve Gecelerin Yeri ve Ehemmiyeti’’. Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi lisans tezi-Fahrettin Avan. 2022-Sakarya.

240) ‘‘Necdet Ardıç / Terzi Baba’nın Tasavvuf Anlayışında Namaz Kavramı’’.Üsküdar Üniversitesi Tasavvuf Araştırmaları enstitüsü Tasavvuf kültürü ve Edebiyatı Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi- Canan Çalışkan. 2025-İstanbul 

XXX) ‘‘Salâhaddîn Uşşâkî’nin Mirâtü’l-Esmâ İsimli Eserinin Metin İncelemesi ve Eser Bağlamında Balıkesir ve Trakya Bölgesi Uşşâkilerinin Etvâr-ı Seb’a Uygulamaları”, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Yüksek Lisans Tezi- İbrahim Paksoy. 2024-Ankara

XXX) ‘‘Uşşâkî Şiirinde Din Ve Tasavvuf’’ Dicle Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İslam Tarihi ve Sanatları Anabilim Dalı Türk-İslam Edebiyatı Bilim Dalı Doktora Tezi- Cengiz Aydın. 2020-Diyarbakır

------------------------

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2-3-4-5-6-7-8-9-10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

142-141-143-144-145-146-147-148-149-150-

------------------------ 

Kitaplar devâm ediyor şu an Yekün= (284+150=434)

-----------------------

Terzi Baba ilâhileri. 

Erler demine Nusret tura.

1) Meğer-Kürşat.

2) Candır Allah-Kürşat.

3) Canım Allah-Kürşat. 

4) Boş çevirme ellerimi-Kürşat. 

5) Çözdüm sırrını. Kürşat.

6) Nasihattır hep sözlerim. Kürşat.

7) Hakk-ı ister isen eğer. Kürşat.

8) Mevlâm seni özlerim. Kürşat.

9) Neler olmaz. Kürşat.

----------------------------- 

- Diyanet işleri başkanlığı, İslâm Ansiklopedisi… ↑

- Arapça’daki ة (te-i merbûta) harfi, alfabenin 22. harfi olan ت (te) ile ه (he) harflerinin birleşiminden oluşan özel bir harftir. 

 Duraklama (vakf) halinde: ه (he) gibi okunur, yani sadece “h” sesi verilir. Örneğin: medrese (medreseh) – son “e”den sonra hafif bir “h” duyulur.

 Devam (vasl) halinde: Kelimeye bir ek veya sonraki kelimeyle bağlantı halinde ت (te) gibi okunur, yani “t” sesi verilir.  Örneğin: medresetü’l-mudarris. ↑

- Rahman Rahimin Adıyla şiirinden… ↑

- Diyanet Meali… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Fü-Hi-25-MUSA-26-Halit- FASSI – Tasavvuf Serisi 192- Sayfa 118… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Fü-Hi-15-İSA FASSI – Tasavvuf Serisi 188 - Sayfa 156… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Fü-Hi-15-İSA FASSI – Tasavvuf Serisi 188 - Sayfa 274… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 4, Sayfa 75 ↑

- Fütûhât‑ı Mekkiyye “Nefs Mertebeleri”, Fusûs’ül‑Hikem “Şuayb Fassı”, Tedbîrât‑ı İlâhiyye “İnsan Ülkesinin Yönetimi” ↑

- Fütûhât‑ı Mekkiyye ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 51 –Tekvir suresi – Tasavvuf Serisi 81- Sayfa 28… ↑

- Abdulbaki Gölpınarlı Meali ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 11 Vahy Cebrail – Tasavvuf Serisi 81- Sayfa 166… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ - Kûr’ân-ı Kerim’de Yolculuk, Tasavvuf Serisi (68-1) Namaz Sûreleri – Sayfa 151 ↑

- Tedbîrât-ı İlâhiyye, “teysîr”dir (kolaylaştırma) ↑

- “Tefekkür gibi ibadet yoktur” (Hadis-i Şerif 712) *(5) ↑

- Necdet Ardıç –Gönülden Esintiler - Mübarek Geceler – Tasavvuf Serisi 06- Özet olarak… ↑

- Necdet Ardıç –Gönülden Esintiler - Fü-Hi-06- İSHAK FASSI – Tasavvuf Serisi 182 – Sayfa 55… ↑

- https://tr.wikipedia.org/wiki/Yonca özet bilgi ↑

- https://tr.wikipedia.org/wiki/ ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Fü-Hi-15-İSA FASSI – Tasavvuf Serisi 188 - Sayfa 156… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi - Cilt 5 – Sayfa 573-574 sadeleştirilmiş olarak… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 9, Sayfa 490 ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - İrfan mektebi-Hakk-yolu- – Tasavvuf Serisi 14- Nefsi levvame bölümünden özet olarak… ↑
