# İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Satıh İnce

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/ibretlik-bir-degmez-dosyasi-daha-satih-ince
**Sayfa:** 333

---

GÖNÜLDEN ESİNTİLER

İBRETLİK BİR

DEĞMEZ DOSYASI

DAHA

NECDET ARDIÇ

TERZİ BABA

124

SATİH

İNCE

İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (124) NECDET ARDIÇ

TERZİ BABA

Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 29/5

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ Tel: (0282) 408 93 84

(0533) 7743937 www.terzibaba13.com terzibaba13@gmail.com Her hakkı mahfuzdur kısmen veya tamamen izin alınmadıkça alıntı veya tamamı basılıp çoğaltılamaz. Terzi Baba Necdet Ardıç.

Sayfa nosu. İçindekiler 3) Ön söz 5) Ey… Fa… Şa…..-satih ince dosyası 8) Kredi 1500’e çıktı 12) Benimde hatırladığıma göre 12) Şimdi gelelim rehber halifelik seyrine 14) Seccade nişinlik ve şeyhlik icazetinde usul 18) Bildirim 23) İcazeti iade etmiyeceğini 27) Duyuru örnekleri 35) Ricalel gayb ve mehdi 47) Mehdi mevzuuna gelince 48) Ancak kendisine kötü muamele edilmiş 51) Mekr 52) İbrişimcizade, metinler 55) İbrişimcizade, metinlerin izahları 65) 124,000, Evliyenın sırrı ve dosyaları 68) İlmi ledün sultanı, kutbu’z-zaman 72) Kapının önünde bir melek 77) Nefesi hakikatime zarar verdi 82) Hiçbir eserde bulamayacağınızı sandığım 88) Şahit ismi ma’neviyatta verildi 91) Allah ve Rasulü meclisimize tecelli etmekte 93) Düşen cennete gidiyor 93) Efendimiz ( ) bütün tekmili benden aldı 94) Mescid-i Nebevi de imam olmuşum 95) Ravza-i Mutahhara da dört huri 98) Dedi ki, sema kapıları yarıldı. Enbiya ve Evliya ruhaniyetleri ile indi.(102) Kulaktan dolma Esmaları çektim 107) Vuslat kokuları tattırmış 109) Kudsi Ruh tecellisi 113) Huzurda naz yapıyorum 115) Biraz zülfikâra dokunmuş 115) Rabbim (c.c.) murakabede tecelli etti 116) Seninle meleklere karşı övünmemi istemiyormusun 116) Artık birinci lik takımı gibi olduk 119) Rasulüllah ( ) tarafından irşad için görevlendirilmiş bir kardeşiniziz 120) Facebook-Terzi Baba sayfası 124) Bir yabancının şeyhe tan etmesi 127) Cü…. Ah….. sohbeti 138) Fa…. Nu….. namına, Cü…….’ye cevap 141) Fa…. Nu….. Şa…..’ın Ankara konuşması 147)

Yukarıda ki, genel söylemin özet ifadeleri 151)

Efendim bir kıl kuyruk çıkmış 155)

Oğlum biz postnişiniz 157)

Eğer şu anda bu adam 157)

Ben bu anda vazifeyi bırakırım 159)

Terzi Baba hilâfetinin, kayıtlı belgeli, hakikatleri 159)

Sevgili okuyucum 162)

Necad ismi 167)

Ön söz 167) 61-inci mektup 170)

Seyyid Musa Kâzım Efendi 178)

(16-03-2018) Cuma akşamı yapılan sohbetten küçük bir bölüm……(182)

Kamu oyuna duyuru 192)

Not= Bundan sonraki bölümü ağlayarak söylüyor 194)

Satih İnce’nin başka bir dosyası 197)

Genelde zuhuratlar üç kısma ayrılır 208)

Tuzak zuhuratlar 208) 28-04-2010- tarihindeki zuhurat 218)

Yolun tehlikeleri 225)

Fa…. Nu……’ın diğer dosyası 233)

Hüseyin Kemâl Karabiber örneği 242)

Şeyh Nu…… dükkân açmış 249)

Mürşid-i Kâmilin vasıfları 253)

(16-03-2018) Cuma akşamı yapılan sohbetten bazı bölümler daha.(257)

Ze… Be….. Ses kaydı 259)

Yeni Şafak gazetesi 279)

Ses kaydı 289)

Ses kaydı 289)

Terzi Baba. Rasulüllah efendimizi dünya gözü ile gören 292)

(18-Hz-Pey- rû-ya-da görmek) kitabımızdan küçük bir bölüm 303)

Abdülkâdir Geylâni Hazretleri buyurduki 304)

Sahte şeyhler 305)

Mesneviden bir bölüm 309)

Netice 310)

Terzi Baba kitapları sıra listesi 324)

ÖN SÖZ Bismillâhirrahmânirrahîm.

Muhterem okuyucularım, Yaklaşık (65) senelik tasavvuf, ve (47) senelik irşat hayatımda, birçok kimselerle tanıştım ve istişarelerde bulundum, bunların içinde, kendilerini şeyh zanneden birçok kimseler vardı. Ancak bunların biraz hal tavır ve konuşmalarına bakınca, kendilerinin daha henüz şeriat mertebesinde veya biraz daha ileride tarikat mertebesinde oldukları görülüyor idi, hakikat mertebesindekiler çok az, marifet mertebesinde olanlar ise, adeta hiç yok gibiydiler veya ortaya çıkmak istemiyorlar idi.

Tarikat mertebesinde olanlar ise, kendilerini bütün mertebelerin sahipleri olduklarını zannetmektedirler. İçlerinde mutlaka çok iyi niyetli olanları vardır amenna. Ancak hayal ve vehmin peşinde olanlarda azımsanmayacak bir sayıda olduğunu, neyazık ki, çok üzülerek ibretle müşahede etmişimdir.

Bunlarla ilgili olarak (terzibaba13.com) sitemizde (ibretlik değmez dosyaları) adında bir bölüm vardır, orada bu tür yaşantılar oldukça geniş olarak anlatılmakta, bazılarıda ilgilinin isteği üzerine, yayına konmamıştır.

İşte gene böyle talihsiz bir durum oluşmuştur, bu yüzden bu hadiseyide, kendi tabii seyrinde kayda alarak, bu sahada yeni bir dosya daha düzenlemek durumu hâsıl olmuştur. Hiç vaktim ve böyle gereksiz konulara zaman ayırmam mümkün olmadığı halde, ancak vaziyetin nezaketi babında, bu dosyanın oluşması luzumu gerektiğinden, verileri toplayıp bir araya getirip kararı okuyanlara bırakarak dosyayı tamamladım.

Yaşadığım bunca, hem çok güzel bazende, çok acı neticeler içinde, şunu bir daha anladımki. Peygamberimizin kendisine Allah’ımızın ilâhî bir ikram olarak verdiği, onun da ümmetine ikram-ı Muhammedi olarak getirdiği, “seb’ü’l-mesanî: iki yedili” olan, muhteşem “El-Hamd: Fatihâyı Şerif” in son cümlesi olan“ veleddâllin” kelimesinin ne kadar mühim ve ne kadar büyük bir uyarı olduğunu, batın gözüyle de bakıldığında üzerinde ne kadar çok durulması lâzım geldiğini, bu ve benzeri hadiselerden sonra daha da çok anladım.

Ya Rabbî mudilin her türünden muhafaza eyle.

Gerçektende “mudil” isminin tuzaklarının “hadi” görünümünde olan kimselerin üzerlerinde kendilerinin bile farkında olmadan, onun taşıyıcıları olduklarını, biraz irfaniyeti olan kimselerin, bunu hemen anlayabileceklerini, ancak irfaniyetten haberi olmayan benlik sahibi kimselerin, bu hali anlayamayıp, onun tuzaklarına hemen düştükleri açık olarak görülmektedir. Allah (c.c.) muhafaza eylesin.

Mudil ismi, hayal ve vehim ile de işbirliği yaparak, kendisini sureta Hakk’tan göstererek, tefekkürü olmayan bazı kimseleri, hemen hükmü altına almakta, onları güya gerçekten değerli kimselermiş gibi, “ilham” zannedilen “evham”larla, yaptıklarını kendilerine çok süslü güzel ve mantıklıymış gibi göstermektedir. Bilindiği gibi hayal ve vehmin en büyük oyunu “varı yok, yok’u da var” olarak her şeyin tersini doğru olarak göstermektedir. Mudil ve nefsi hayal, işbirliği kişiye, birkaç doğru gösterip, onu yapmasını sağlarlar, ancak arkasından öyle bir mudillik yaparlarki, o kişi bile neye uğradığını anlayamaz. Bunlar iyi niyetli kimselerde olabilirler, ancak nefislerinin hükmü altında olan iyi niyet bir işe yaramaz. Kişinin bunun farkında olması lâzımdır.

Bu kısa izahları yapmaya çalıştıktan sonra, bahsi geçecek kişi ile yaklaşık seyrekte olsa (15) senelik bir hukukumuz vardı. Son zamanlarda yaptığı gereksiz davranış ve tatbikatları yüzünden, kendisine verdiğimiz “rehber halife”liği geri alınıp kaldırılışı hakkında ki, yaşantıları okuma zahmetine katlanabilirseniz, kayıtları ile birlikte göreceksiniz.

Bahse konu olan kişi “Uşşaki şeyhi Eyüp Fa Şa....” olarak tanınmaktadır. Ancak ben kendisinden bahsederken. Kendinin beni kasderek, bana verdiği ismi biraz daha nezaketleştirerek, kendisine iade edip, o şekilde kendisini gelecek yazılarda ifade edeceğim. Benim icadım değildir, kendinin fakire bakarak aynada kendini tarif ettiği isminin beyanıdır.

Ben sizlerden özür dileyerek, bunu bildirmek istiyorum. (18.03.2018) tarihinde Ankarada, Hacı Bayram civarında yapmış olduğu konuşmasından alınan fakire hakaret kasdı ile bilerek ve kasden ifade ettiği, aslında kendinin kendine koyduğu ismidir.

Efendim bir “kıl kuyruk” çıkmış haber gönderiyor 

İlerleyen sayfalarda, kendi bölümünde, bu konuşmasının tam metni ve geniş cevapları ile verilecektir.

Kendisinden kendi ifadesini, biraz daha nezaketli hale getirerek, Ey…. Fa…. Şa…., yerine “Satih ince.” Olarak bahsedilecektir.

“Satih” bilindiği gibi “satıhta yüzeyde olan” demektir. Kusura bakmayın bu kelimeleri, ne yazmak ne kullanmak istemezdim, ama kişinin ifadesini biraz daha nezaketli hale getirerek “Satih ince.” olmasını uygun gördüm, olsun o bize “kıl kuyruk” deye dursun farketmez söz sahibinindir.

Aslında ince olan bir şeyi görmek, güzel ve keskin bir bakış ister, işte bu gerçek incelik onda olmadığından.

nefsinin onu ince, ince aldatıp, kendine bir kuyruk yapmasındandır.

Ama o bunun bile farkında olup, tesbit edecek durumda değildir.

Bu ismi kendisi kendi hükmü ile kendisine vermiştir, fakat ne yaptığının farkında olmadığından, karşı tarafı aşağıladığını zannetmiş ve Ankarada Hacı bayram civarında, bu ismi kendi, kendine ait olduğunu, yüksek sesle alenen ilân etmiştir, ancak nefsinin kendisini sarmışlığı yüzünden, bunun dahi farkında olamamıştır.

Bütün yaptıklarından ve konuşmalarından anlaşılan, gerçekten kendisinin nasılda, nefsinin ve mudil’in oyununa gelerek, açık ve gizli onların kuyruğu olduğunu ilân etmiş olmasıdır.

Nasıl bu hale düşüp kendine kıydı, Satih ince hayret doğrusu.

İslâm dinini bilhassa içinde bulunan, “tarikat” ismi ile bilinen bu temiz yolları kendi çıkarları ve kaprisleri uğruna nefislerini tatmin için, kasıtlı veya kasıtsız nasıl bir bozgunluğa uğrattıkları bilinen bir konudur. Bu vebalin altından nasıl çıkılır.”?

Bu kitabın yazılmasında iki unsur vardır, birisi şahsımıza yapılan iftira ve hakaretlerin delilleri ile, birlikte ilmi ve mantıklı bir şekilde cevaplandırma hakkımızın kullanılmasıdır. Diğeri ise sahanın ne kadar tehlikeli olduğudur.

Gerçek irfan ehli arif şeyhlerimiz ile, kopya şeyhlerin arasındaki farkı delilleri ile ortaya koymak. Ve bu sahada gerçek ölçülere dikkat çekmek içindir. Yoksa şahsi bir hınç alma ve kendisinin yaptığı gibi onun seviyesine düşüp hakaret etme yönünden değildir.

Hiç gereği yok iken, Bu dosyayı da hazırlamak için yaklaşık üç aydan fazla bir zaman harcadım, helâli hoş olsun, neticede, elde kalan, bizden sonra da gelecek, ehli hal kardeşlerimize, bir ölçü ve kıyas olması yönünden, harcadığım zamanımın hepsinin helâli hoş olsun.

Dosyada ismi geçen kişileri rencide etmemeye çalışarak, mümkün olduğu kadar rumuzlar yönüne giderek gizlemeye çalıştım.

Allah hak söyler doğruyu söyler, çalışmak bizden muvaffakiyet Hak’tandır.

Bu ön bilgiyi verdikten sonra şimdi gelelim, bahsi geçen kişinin dosyasını incelemeye, vakit bulup okuduktan sonra, sizler hür iradeniz ile bahsi geçen kişi hakkında kararlarınızı verirsiniz. Gayem kimseyi incitmek değil. Yapılan mesnetsiz ve nezaket dışı iftiralara doğal olan cevap hakkımı kullanmak ve bunların izahını yapmaktır.

Dünya ahret işleriniz kolay gelsin herkese selâmlar hoşça kalın. T.B

Ey…. Fa…. Şa….-Satih ince dosyası.

BİSMİLLÂHİRRAHMANİRRAHÎM.

Bahse konu olan kişi ile ilgimiz aşağıda belirtildiği şekilde başlamıştı

Merhabalar Muhterem Efendim.

Efendim en son telefon ile görüşmemizde, fakirden talep etmiş olduğunuz konular hakkında, biraz araştırma yaptım, fakir size 2003 yılı mayıs ayi itibariyle bir mektup ve birkaç yayınımızı ve 2003 yılı ibrahim İbrişimcizadeyi anma etkinliğine ait davetiyeyi göndermişim buna binaen de sizde bana 28.05.2003 tarihli ekte gönderdiğim mektubu ve birtakım kitaplarınızı göndermişsiniz ve bu vesile ile tanışmışız.

2018 yılı itibariyle tam 15 yıl olmuş ayrıca yayınlamış olduğumuz dergileri taradım İbrişimcizade yolu isimli dergimizin 2004 yılı itibariyle cıkan 3. sayısnda yayınlanan habere göre 2004 yılının mayıs ayı itibariyle piri salis selahattin uşşaki hazretlerinin anma etkinliği vesilesiylede davetimize icabet etmişsiniz ve burda yüzyüzede tanışımışız.

Derginin ilgili sayfalarını vede selahatin uşşaki tekkesi bahcesinde cektirmiş oluduğumuz fotoğrafıda gönderiyorum. efendim dergideki fotoğraflardan anlaşıldığına göre bilahare de hazreti cemalide düzenlenen bir etkinliğe daha katılmışsınız.

Yine tarihini tam hatırlayamadığım büyük ihtimal 2006 olması lazım çorumda ibrahim İbrişimcizadeninde anma etkinliğine iştirak etmiştiniz, hatta hatırladığım kadarıyla Satih ince-Fa… Şa... ile birlikte, bir kac günlük seyahat gibi yapıp, çorum ve cevresindeki birkac yeri ziyaret etmiştiniz.

Sanırım ayrıca göztepe dergâhımızda düzenlenen şeyh efendiler istişare toplantısına iştirak etmiştiniz 2010 yada 2011 tarihi itibariylede kasımpaşa dergâhında sohbetlere başlamıştınız. efendim fakirin hatırlayabildiklerim bu kadar umarım yardımcı olabilmişimdir başka bir hizmetim olabilirse elimden geleni yapmaya çalışırım baki selamlar.

k... 1

Sağ olasın k... 1….. kardeşim çok yardımcı oldun, araştırmana teşekkür ederim. T.B

Yukarıda k……1….. Kardeşimizden gelen maili şimdi bölüm bölüm incelemeye çalışalım. T.B

Merhabalar Muhterem Efendim.

Efendim en son telefon ile görüşmemizde fakirden talep etmiş olduğunuz konular hakkında biraz araştırma yaptım fakir size 2003 yılı mayıs ayi itibariyle bir mektup ve birkaç yayınımızı ve 2003 yılı ibrahim İbrişimcizadeyi anma etkinliğine ait davetiyeyi göndermişim buna binaen de sizde bana 28.05.2003 tarihli ekte gönderdiğim mektubu ve birtakım kitaplarınızı göndermişsiniz ve bu vesile ile tanışmışız. K…1

Bahsi geçen mektubun bilgisayar yazısına aktarılmış hali aşağıdadır. Orijinali ise arşivimizde ilgili dosyasındadır. T.B

Sayın K…1….. karderşim. (28-5-2003)

Bu gün sana postaya vermek üzere bir miktar kitap paketleyip göndermeyi düşünüyordum ki, senin gönderdiğin paketin geldi. İçini açıp baktığımda, bir davetiye, iki adet kitap ve birde mektubun olduğunu gördüm. Ve çok memnun oldum. Aradığın ve bizimle ilgilendiğin için sağ olasın var olasın.

Cenâb-ı Hakk yolunuza ve büyüklerinize olan bağlılığınızı ayrıca, özellikle de, irfaniyetinizi arttırsın.

Böyle kadir şinas bir faaliyette bulunmak çok güzel bir şeydir, Cenâbı Hakk emeklerinizi zayi etmesin.

O günlerde benimde İzmirden gelecek misafirlerim olduğundan aranızda bulunamayacağım için üzgünüm sağlık olsun. Bir başka vesile ile bir başka zaman da inşeallah görüşürüz. Eğer mümkün olursa bizde sizleri bekleriz.

Mahmud Erol Kılıç beyi tanırım, sağ olsunlar, o na da selâmlarımı iletirseniz memnun olurum. Şimdiden konferansınızın başarılı geçmesini temenni ederim.

Sana basılmış kitaplarımdan bir miktar gönderiyorum, içlerinden bir den on’a kadar bir seri yap onları sen al senin olsun. Bir seri de, Fa efendiye yap o’na iletirsin, diğerlerini de, münasib gördüğün arkadaşlarına, dostlarına, dağıtırsın.

“Üsküdar Altuni zade” de, bizim aylık İstanbul sohbetlerimiz olmakta, belki bir gün oraya yakın “Göztepe”de oturan Satih ince-Fa… Şa... ile görüşme imkânımız olur.

Sevgili kardeşim, gönderdiğin kitapların bazı bölümlerini okudum, içerdiği ifadelerden, içinde bulunduğunuz hâl ve yaşam düzeyinizi az da olsa anlamaya çalıştım. Cenâb-ı Allah cümlemizi sıra dervişi değil, irfan dervişi eylesin.

Sana birde resim gönderiyorum hatıram olsun. Kitaplarımı ön yargısız ve dünya düşüncesi içinde olmadan okursanız, daha faydalı olacağını göreceksiniz. Eğer anlayamadığınız satırlar olursa, orasını sayfa numarası ile not alın, gerekirse telefon ile sorabilirsiniz.

Hüdaya emanet olun, hoşça kalın, hoşlukla kalın, Allah (c.c.) feyz kapılarınızı açsı

El fakir Necdet Ardıç. “imza”

2018 yılı itibariyle tam 15 yıl olmuş ayrıca yayınlamış olduğumuz dergileri taradım İbrişimcizade yolu isimli dergimizin 2004 yılı itibariyle cıkan 3. sayısnda yayınlanan habere göre 2004 yılının mayıs ayı itibariyle piri salis selahatın uşşaki hazretlerinin anma etkinliği vesilesiylede davetimize icabet etmişsiniz ve ve burda yüzyüzede tanışmışız.

Derginin ilgili sayfalarını vede selahatin uşşaki tekkesi bahcesinde cektirmiş oluduğumuz fotoğrafıda gönderiyorum. efendim dergideki fotoğraflardan anlaşıldığına göre bilahare de hazreti cemalide düzenlenen bir etkinliğe daha katılmışsınız. K…1

Selâhattin uşşaki tekkesi bahcesinde, (2004 yılının mayıs ayı)

Kendileri tarafından, bize yapılan teklifte, üç ayda bir çıkarmış oldukları “İbrişimcizade yolu” isimli dergilerinde yayınlanmak üzere her sayı için bir makale yazmamı istemişlerdi bende, birkaç makale yazmıştım ancak vaktim çok sınırlı olduğu için makale yazmaya pek vaktim olmuyor idi. Bunun üzerine, bana kitaplarınızdan bölüm bölüm aktarımlar yapsak sizde fazla yorulmazsınız dediler. Bende peki hangi kitaptan başlamak istiyorsunuz demiştim onlarda derslerle ilgili olduğundan, “İrfan mektebi”nden başlamayı teklif etmişler, bende kabul etmiştim. Ondan sonra bu kitabı baştan başlayıp mecmuada ayırabildikleri saha kadar yayınlamaya başlamışlardı. Resimli kopyası da yukarıdadır. T.B

Yine tarihini tam hatırlayamadığım büyük ihtimal 2006 olması lazım çorumda ibrahim İbrişimcizadeninde anma etkinliğine iştirak etmiştiniz hatta hatırladığım kadarıyla Satih ince-Fa Şa ile birlikte bir kac günlük seyahat gibi yapıp çorum ve cevresindeki birkac yeri ziyaret etmiştiniz. K…1

İbrahim İbrişimcizadenin, (2006) vefat sene-i devriyesine gene davetli idim, ilk davete icabet edemediğim için bu davete icabet etmiştim. K…1…. kardeşinde dediği gibi, yaklaşık üç veya dört günlük bir program idi.

İstanbuldan yola çıktık nihayet bazı yerlere uğrayarak, nihayet araba da bulunan birkaç kişi ile çoruma ulaştık. Bizi oraya götüren arabanın sahibi ve aynı zaman da şöferi olan, X…… kardeşimiz idi ve o senelerde işini gücünü biraz askıya almış, satih ince-Fa Şa....’a çok bağlı, canla başla çevresinde dönen bir kardeşimiz idi. Bende o seyahatte tanıdım.

Ancak daha evvelden ve bilhassa Satih ince-Fa Şa....’ın son zamanlardaki sınırlarını aşmış olan hallerinden, çok muzdarip olduğundan oradan ayrılmıştır.

Kitabın sonunda, İstanbul Cevizlibağ dergâhımızda X……… Bey’le 16.03.2018 Cuma akşamı Yapılan Sohbeti o nun, uzun bir konuşmasının yazıya döndürülmüş özet sözlerini okuyacaksınız.

Gene bu seyehatte ilk gün yapılan kapalı salon toplantısından sonra İbrişimcizadenin kabrinin olduğu mevki-e gidilip orada kazanlarla etli pilâv yemeği olacağını bu sene ise (40) kazandan oluşacak etli pilâv lar olacağını söylemiş idi. Açık alana kurulmuş olan kazanlar kaynadıktan sonra gelenlere ikram edilmeye başlandı diğer taraftan da o sene biraz kuraklık olduğundan birde yağmur duası istenmiş bunun üzerine yağmur duası yapıldı. Pilâv kazanları da bitmiş durumda idi.

Bir müddet sonra da zaten biraz kapalı olan hava dahada çok kapandı yağmur yağmaya da başladı bu arada benim yanıma gelip kulağıma eğilip şunu söyledi: “Kredi 1500’e çıktı” dedi. Yani dua etti yağmur yağdı. Yağmuru o yağdırdı, bundan dolayı da kredi 1500’e çıktı dedi. Bu şekilde tabir etti. Değerimiz bir o kadar daha arttı manasında. Hiç bu söz söylenir mi? Yağmuru yağdıran kim?

Böyle bazı muvaffakiyet görüntüleri ile kendindeki benlik epey yükselmiş olduğundan, daha sonraları sınırları aşmış bu yola yakışmayacak durumlar ortaya gelmiştir. İleriki sayfalarda örnekleri ile bildirilecektir. Allah (c.c.) muhafaza eylesin.

Epey hızlı yağan yağmurda herkes oradan uzaklaşmaya başladı beni oraya getiren X……. kardeş, gene beni ve birkaç kişiyi de arabasına alıp oradan ayrılıp İstanbulun yolunu tuttuk. Bu hadise de böylece cereyan etmiş idi. T.B

Sanırım ayrıca göztepe dergâhımızda düzenlenen şeyh efendiler istişare toplantısına iştirak etmiştiniz 2010 yada 2011 tarihi itibariylede kasımpaşa dergâhında sohbetlere başlamıştınız. efendim fakirin hatırlayabildiklerim bu kadar umarım yardımcı olabilmişimdir başka bir hizmetim olabilirse elimden geleni yapmaya çalışırım baki selamlar.

K…1

Benim de hatırladığıma göre, oradaki sohbetlere, rehberlik merasimini yaptıktan sonra ya, (2012) de veya (2013) te başladığımızı zannediyorum.

Sebebi de şu idi. İstanbulda Kavacıkta yaptığımız sohbetler evli hanımlar ve beylerle oluyordu, çok az da bazı kızlarımız ile diğer hanımlarda geliyorlar idi, bu yüzden sohbete gelmek isteyen evli olmayan erkek evlâtlarımızın az bir kısmı mütesna o sohbetlere katılamıyorlar idi.

Bu yüzden erkeklere has ve şehir dışından gelecek erkek kardeş ve evlâtlarımız içinde bir yere ihtiyacımız vardı. Ayrıca İstanbulda bir irfan meclisi olmasını da düşünmüş idim. Bütün bunların sebebi ile. Kasımpaşa da ki, Satih ince-Fa Şa....’ın dergâhında ayda bir, ayın son cumartesileri ki o da sene de beş veya altı seferdir. Çünkü senenin belirli aylarında zaten seyahatlarimiz olduğundan, çok zaman şehir dışında bulunuyoruz. Bu sürelerde sohbet yapmak için izin istemiş idik, o da, “derğâh sizin” dilediğiniz zaman kullanabilirsiniz, demişti.

Böylece hangi mevzudan başlayalım diye istişare ettiğimizde, “irfan mektebi” nin sohbetini istemişler idi. Bu arada, “nefsi emmarelevvame”yi anlıyoruz ama, daha ilerisini anlıyamıyoruz, dediğini kendisinden başka bir zaman da duymuşumdur.

Nihayet sohbetlere başladık, kendisi bütün sohbetler süresince bir veya iki defa, o da yarım olarak dinledi bir daha da hiç dinlemedi. Ayrıca oranın cemeatindan birkaç kişi ilk aylardaki, birkaç sohbete katıldılar, daha sonra onlardanda kimse sohbete gelmez oldu, biz kendi kendimize sohbetimizi yapıp dağılıyor idik. Ancak bu sohbetlerin sonun da, Allah emeği geçenlerden razı olsun bizlere çorba ikramlarında bulunuyorlar idi.

Nihayet (2016) sonunda veya (2017) başlarında idi. Bir kardeşimiz vasıtası ile, Mahmut Erol Kılıç kardeşimizden, artık Kasımpaşa dergâhında sohbet yapmamamız hakkında bir tavsiyesi oldu, bende bunu dikkate alarak, zatende son zamanlarda Satih ince-Fa Şa....’ın tutumunun çok değiştiğini ve buradaki sohbetleri sürdürmenin yakın zaman da çok mahsurları olacağı kanaatına da vararak, oradaki sohbetleri, daha kitap bitmediği halde durdurdum ve devamını aynı günlerde Tekirdağ dergâhında, yapmak üzere orada sonlandırdım. Bu düşünceme yardımcı olduğu içinde Mahmut Erol Kılıç kadeşimize teşekkür ederiz.

Bu arada şunu da belirteyim ki, Satih ince-Fa Şa....’ın sınırlarını aşan, son durum ve davranışlarından çok müteessir olan bazı eski dervişler, aralarında ne yapacakları hakkında düşüncelere dalmışlar idi.

Bu sıkıntılar içinde bir gün oradaki sohbetten sonra K…1….kardeş bana gelip bir istişare yapmak istediğini söyledi. Ben de buyur yapalım, konu nedir dedim. Konu Satih ince-Fa Şa dedi, sebeb dedim. Son zamanlardaki hallerinden bahsederek eski dervişlerin adeta terk edildiğini İbrişimcizade zamanın da ki işlerin olmadığını, daha çok zenginlerle ilgilendiğini vs. olarak içinin çok sıkıntıda olduğunu bildirmekte idi.

Bende ona, “ben nediyeyim bir şey demek bana düşmez herhalde biraz daha sabredip, neticeye sonra gene bakarsınız” demiştim.

Daha sonra K…1…. in bu sıkıntılar yüzünden oradan ayrıldığını duymuştum ancak kendisinin de bildirdiğine göre, bu yola çok uzun seneler emek verdiğinden dolayı, emekleri boşa gitmesin diye, tekrar özür dileyerek geri döndüğünü duymuştum. Hakkın da hayırlısı olsun

Şimdi gelelim Rehber halifelik seyrinin başlayıp gelişmesine. (2004) senesinin umresinde idik, bu arada Satih ince-Fa Şa ile yeni tanışıyor idik. Oda çevresi ile orada imiş. Bizim ile onların bir haftası oradaki tarihlerimize uygun gelmiş, bu vesile ile onunla hergün zannediyorum ikindi namazından sonra, eski müezzin mahfeli altında buluşup akşam namazına kadar sohbet ediyor idik. Ben yanımda bulunan evlâtları tavafa gönderiyor iken, o da kendi arkadaşlarını tavafa gönderiyor idi, her halde gayesi kendisini bu halde görmesinler diye dir. Sorduğu soruların cevaplarını hep not alıyor ve otele gittiğinde onları unutmamak için bilgisayara naklettiğini söylüyor idi. Bu arada bizi eşlerle birlikte yemeğe davet etmişti, ancak biz kabul edememiştik

Not= Aşağıdaki küçük metin o günlerde kaleme alınmış idi. O metnin açılımlarına gelelim

Bu kalem, (04/12/2004) tarihinde Haremi şerif’te, altın oluk karşısı, mahfel altında bir Arap kardeş tarafından terzi Baba’ya sohbet esnasında hediye edilmiş, diğeri ise Satih ince-Fa Şa....a hediye edilmiştir. O gün birde zuhurat anlatılmıştı, o zuhuratın ve kalemin hakikatinin tatbikatı (06/12/2012) de tahakkuk etmiştir.

Şöyleki

Yukarıda tarihi belirtilen günde, gene müezzin mahfeli altında, sohbete devam ederken, yanımıza düzgün ve temiz giyimli bir Arap kardeş geldi ve yanımızda oturmaya başladı, her halde oradaki sohbet hoşuna gitmişti, ancak türkçe bilmediğini zannediyordum, çünkü hiç söze girmiyordu. Bir müddet sonra sarı renkli metal güzel bir tükenmez kalemi, bana hâl diliyle tebessüm ederek hediye etti.

Arkadan aynı kalemin ikincisini de Satih ince-Fa Şa....a hediye edip, selâm verip yanımızdan ayrıldı. Umreden döndükten sonra bende, o kalemi hatırasını da yazarak, müzeye koymuştum, orada duruyor idi. Sonra bu konuya tekrar döneceğiz.

O gün sohbet arasında Satih ince-Fa Şa bana dönerek size bir zuhurat anlatacağım ben çözemedim, dedi, bende buyurun anlatın demiştim.

Yaklaşık hatırımda kaldığına göre. Zuhurat şöyle diye anlatmaya başladı.

Kendisi bir oda kapısının önünde içeri alınmasını bekliyormuş içeride büyük kimseler varmış, belki imtihan gibi bir şey, bu arada avucunun içinde bazı şekiller görmüş orada belirli olarakta (54) sayısı varmış. Daha sonra zuhurat bitmiş.

Bu zuhuratı anlatıp, acaba siz ne düşünürsünüz diye sormuş ve kendinin! Acaba ben buralara Hacc ve Umre sebebi ile (54) defamı geleceğim diye de, kendi kendine yorum yapmıştı. Bende hayırlısı olsun iyi olur inşeallah demiş, herhangi bir yorum yapmamıştım, ancak benim yönümden bir işaret olabileceğini düşünmüştüm, ama kendisine zuhuratının bu yönünden hiç bahsetmemştim. Daha sonra hadi seni gel biryere götüreyim demiş ve birlikte Kâ’be nin içinde dolaşmaya başlamıştık daha sonra onu (53) üncü elektrikli-yürüyen merdivenli (kehribari bab-ı şami) kapısına götürmüştüm. Çünkü zuhuratının bu kapı ile ilgisi vardı, fakat ben o zaman bu hususta kendisine hiçbir şey söylememiş, daha sonra gelişecek durumları beklemeye bırakmıştım.

Gezimiz devam ederken o da beni, peygamberimizin halası (Ümmi hani)nin evinin Kâ’benin içindeki yerini göstermiş idi. Suudiler orada bulunan direği tanınmasın diye, diğer direkler gibi beyaza boyamışlar. Ancak orayı bilen hacı veya umreciler, direğin iç kısmından bir miktar üst boyayı kazımışlar ve altından eski asli olan kahve rengi gözüküyor idi.

Böylece yaklaşan vakit namazlarımızı da kıldıktan sonra otellerimize gitmek için ayrılmış idik, daha sonrada vakitlerimiz dolduğundan Türkiyeye dönmüştük. Ve bu meseleyi ben zamana bırakmıştım, çünkü o zuhuratın tatbiki için daha güçlendirici işaretler lâzım geliyordu. Aradan seneler geçti yukarıda da bahsedildiği gibi

O gün birde zuhurat anlatılmıştı, o zuhuratın ve kalemin hakikatinin tatbikatı (06/12/2012) de tahakkuk etmiştir.

Şöyleki

(06/12/2012) Bu tarihten bir müddet evvel idi, K…1…. kadeşten bir telefon geldi, Efendim dedi, sizde bulunan emnetler orijinaldir, onları bize getirebilirmisiniz onların resimlerini çekip gene size teslim edelim diyordu.

Bende, neden olmasın diye cevap vermiştim. İşte bu hadise (04/12/2004) tarihinde Haremi şerif’te, altın oluk karşısı, mahfel altında Satih ince, Fa....in ifade ettiği zuhuratın tatbikat vaktinin geldiğini ifade ediyor olabilirdi Özgün İleti ----Kimden : terzibaba13@gmail.com Kime : K…1….. 07 Haziran 2018 Perşembe. Konu : merasim

Hayırlı geceler hayırlı Ramazanlar K…1….. kardeşim.

Senden gene küçük bir ricam olacak. Bir zamanlar sen benden fotoğraflarını çekmek için emanetleri istemiştin bende tabii getirirm demiştim ve Fa efendinin (2006) da gördüğü (54) zuhuratının tatbikatının gelmiş olabileceği bunu Fa…. efendiye bildirmeni ve onun da kabul etmesi ve (2012) yılındada tatbikatının yapıldığı süreci.

Hatırında kaldığı kadar vakit bulunca bana yazarsan iyi olur. Bende, bende bulunan kayıtlarıda topladım o sıralarda senin bana gönderdiğin kayıtllarda var ama, telefonla da konuştuklarımız da var, ben hepsini hatırlayamadım, yanlış bir şey olmasın. Sende biraz hatıranı yoklar da, o süreci senin aklında kaldığı şekliyle, yazar yollarsan, bende düzenleyerek dosyasına aktarırım inşeallah. Sana zahmet olacak şimdiden teşekkür ederim Dünya ahret işlerin kolay gelsin selâmlar hoşça kal T.B

Ynt: merasim

K…1….

Selamün Aleyküm efendim, fakire bir iki ay kadar önce, mesaj atmıştınız lakin araya ramazan bayram vesair girince, uzun zaman oldu size dönüş yapamadım kusurumu affediniz.

Fakir günlük tarzı bir kayıt tutmak gibi bir adetim malesef pek yok, o yüzden o günlere ait elimde bir kayıt mevcut değil, lakin hatırladığım kadarıyla, olayı anlatacak olursam, malumunuz 2010-11 yıllarında kasımpaşadaki dergâhımızda ayda bir sohbet yapıyordunuz bu vesile ile sizde var olduğunu bildiğim, birtakım emanetleri bildiğiniz üzre araştırmacı bir ruha sahip olduğum için, özelliklede uşşaki tarikine ait konuları araştırdığımdan, sizde bulunan emanetlerinde osmanlı döneminde, tekke şeyhliği yapmış bir kimse olan, hazmi babamızdan intikal ettiğini bildiğim icin, orjinal bir uşşaki şeyh cübbesi ve tacını görmeyi ve fotoğraflarını cekerek kaydetmeyi arzu ettim.

Yanılmıyorsam bu manadaki talebimi ilk olarak Fazıl kardeşe iletmiştim vede oda size aktarmıştı diye biliyorum, yine bir akşam üzeri fakir beşiktaş iskelesi civarında bulunuyordumki, sizmi aradınız yoksa benmi sizi aradım, şuan hatırlayamayacağım lakin o konuşma esnasında bu talebim mevzu olmuştu, sizde o günlerde geleceğiniz ilk sohbet toplantısında yanınızda getirebileceğinizi beyan etmştiniz ve ayrıca bu talebimi malum olduğu üzre bir manevi işaret sayarak, Fa efendiye giydirmeyi arzu ettiğinizi bu manadada Fa efendinin bu konuya, ne diyeceğini bir sormamı istemiştiniz.

Fakirde bu konuşmamız akabinde, Fa… efendiyide arayarak durumu iletmiştim, Fa efendi bu konuda önce terettüt göstermiş akabindede kabul etmişti, sizde bu konuşmamızdan sonra ilk geldiğiniz sohbet toplantısı akabinde tarihini hatırlamıyorum ama sanırım bir perşembe gününe denk gelmiştiki, bizim ihvanında hazır olduğu bir mecliste usulüne uygun olarak kisveleri Fa efendiye giydirmiştiniz, fakirin hatırında kalanlar bu kadar efendim inseallah işinize yarar

efendim hayırlı günler olsun ellerinizden öperim

Necdet Ardıç

Alıcı: K…1…..

Aleyküm selâm K….1….. ciğim. Bende acil değildi ama, cevabını bekliyordum. Ellerine sağlık zahmet oldu sağ olasın. Teşekkür ederim

From: terzibaba13@hotmail.com To: K…1….. Subject: FW: merasim Date: Fri, 7 Dec 2012 11:40:51 +0200

From: terzibaba13@hotmail.com To: K…1….. Subject: merasim Date: Tue, 4 Dec 2012 22:37:05 +0200

Hayırlı akşamlar K…1… ciğim İnşeallah Perşembe gecesi yapılması gereken merasimde tatbik edilecek hususu (Tuhfet-ul Uşşaki) isimli kitaptan çıkarıp Satih ince-Fa Şa....a vermek için sana gönderiyorum mümkün olursa bakarsınız. İnşeallah faydalı olur. Ancak bu merasimden evvel de bir el verme merasimi vardır, onu ifa ettikten sonra bu minval üzere merasim tatbik edilip bitecektir. Cenâb-ı Hakk mahcub etmez

İnşeallah. Herkese selâmlar hoşça kal Terzi Baba.

SECCADE NİŞİNLİK VE ŞEYHLİK İCAZETİNDE USUL

Usul üzere olan yemekten sonra meclis zikirde oturup hamdiyeyi şerife okunur, Dafi ve Muin ismi okunmaz.

İlahi bittiğinde cemaat "Allahümme salli ala seyidina

Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim" derler.

Tekrar ederek ayakta okurlarken şeyh olacak zat mürşidine karşı dört adım yakın ayakta durur. Cemaat salavatı bırakır.

Şeyh olacak zat mürşidine doğru bir adım atar, mecliste bulunanlara "esselamu aleyküm ya ehli şeriat" der, cemaat da "ve aleyküm selam ve rahmetullahi" derler.

Sonra bir adım daha atar, "esselamu aleyküm ya ehli tarikin"

der, cemaat "ve aleyküm selam ve rahmetullahi" derler, sonra bir adım daha atar "esselamu aleyküm ya ehli hakikat"

diye selam verir, cemaatda yine aynı selamla karşılık verir, dördüncü adımda "esselamu aleyküm ya ehli marifet" diye selam

verir, cemaat da yine aynı selamla cevap verir, mürşidin az önünde

ayakta durur, sonra şeyh salike "nerden geldin?" diye sual eder.

Salik cevabında "dünyadan geldim" der.

Sonra şeyh salike "nereye gidiyorsun"? der salik cevabında, "ahirete gidiyorum" der.

Sonra şeyh Tac-ı Şerifi alır hörmetle kendi alnına kadar yükseltir, tekbir alır kendisi evvela öper, ikinci defa tekbir alır salike öptürür, salikin alnına kadar yükseltir sonra üçüncü tekbirde başındaki imamesi çıkartılıp Tac-ı Şerifi

salike giydirilir.

Sonra, şeyh "hırka-i şerife" (cübbe) yi alır sağ elini üstüne koyarak tekbir alır, üç defa tekrar ederek üçüncüde giydirir.

Sonra şeyh "rıdâ-i şerifi (omuza örtülen örtü) alır üç tekbirle salikin omuzlanna uçları müsavi olarak örter.

Sonra şeyh "asayı" (değnek, baston) alır diğerlerinde yapıldığı gibi üç kere tekbir alır salike verir.

Sonra şeyh el-Fatiha der. Fatiha ile beraber salavat okunur.

Sonra hazır olan şeyhler kıdem tertibi ile Fatiha derler, her seferinde Fatiha okunur

sonra mürşid salike Fatiha demekle emir eder, salik el-Fatiha der,

herkes selavat ile okurlar.

Salik bu Fatihadan başka mürşidi huzurunda Fatiha demez.

Sonra mürşid makamına münasip dua eder el-Fatiha der, herkes salavat ile okurlar,

Sonra hepsi meclisten sesli olarak tevhidle meşgul oldukları halde çıkarlar,

çıkış bittikten sonra meşayihten birisi el-Fatiha der, salavat ile hepsi birlikte okurlar.

Sonra salik Hazreti Pirin ziyaret makamına gider.

Ziyaretten sonra hazır olan meşayihin ellerini öper, meşayihin gayriside salikin mecazen elini öperler, bu suretle merasim cemiyeti son bulmuş olur

Not= (8-Tuhfetu’l-Uşşakiyye) den aktarımdır From: terzibaba13@hotmail.com (26-Dec-2012) To: cagaloglupasa@hotmail.com Subject: RE: İntiba ve Çizim

Hayırlı günler Muratçığım. Yazılarını ve çizelgelerini aldım seninde Emreninde ellerinize sağlık. güzel olmuşlar herhalde yapıyorsunuzdur ama ben gene bir hatırlatayım dedim. Baştan itibaren bu çizimleri sırası ile ayrı bir dosyada topluyorsunuzdur herhalde, toplanırsa iyi olur içinden biri aranınca bulunması kolay olur ve ayrı bir dosya ortaya çıkmış olur. Yazıların şiirlerin ve intibalarında güzel olmuş, ellerine diline sağlık. Yalnız Gür…. Ho…. diye bahsettiğin kişiyi hatırlayamadım. Daha evvelki gittiğimizde birisi görüşmek istemişti Hz. Pirimizin dergâhından dediler ama bir daha görüşemedik acaba bahsettiğin o kişimi? Hayırlısı, varsa kısmeti, bir gün gelir görüşürüz. İşlerin kolay gelsin, herkese selâmlar hoşça kal Efendi Baban

From: cagaloglupasa@hotmail.com (25-Dec-2012) To: terzibaba13@hotmail.com Subject: İntiba ve Çizim

Hayırlı Akşamlar Necdet Babacığım.

Bunu iki bölüm halinde yazalım 6 Kasım Perşembe törende yaşananlar ve 22 Kasım İrfan Mektebi Sohbetini Cem edelim. İnşallah Bizim Vahdetimizde yaşadıklarımız ve Keseratta yaşananlar.. Hepsi birbirliriyle bağlantılı olduğunu anlıyoruz. İntibalarıda birlikte götürmeye çalışalım. İntiba= Batini ve Sayısal Elif 13 ler ile 489 Fettah ve Fetih, Burada Batini 8 Fetih ve açılım hakkında ne düşündüğümüz soruluyor.

(Eyüp Fassı Gayb ile ilgili Hikmet) Zahiri İntiba ve Batini Fetih.

Öncelikle sizin istediğiniz cevabı yazmaya çalışalım; Aslında da bu cevabın bir bölümünü siz vermiştiniz, doğumunu yapmadığın çocuğun bakımı zor oluyor diye, civcivler analarının kucağına kaçıyor, ördek yavruları suya dalıyor. Fa Bey'in bizim ihvanımız alt sınıftan demesi, geneli için düşünmüyorum. Kişinin işi ve zahiri sınıfı bu yolda ki seviyesi için ölçü değil. Bu guruptan bir hayli cevher çıkıyor. Sohbet kitabı gayet güzel düşünülmüş. Tasdikleri ve müşahadelerinide gördük. Sohbet ortamı güzel, hava soğuk olduğu için katılımın sınırlı kaldığını düşünüyorum. Bu dergâhın ihvanı bu konulara yabancı ama katılanlar zaman içinde anlamaya başlarlar. Sizinde anlatımınız gayet güzel, açık ve anlaşılırdı. Bizim canlarımızın da ilgisi ve katılımı olduğunu gördük. Zaman içinde daha iyi olur. İnşeAllah. Sizide yormadan devam etmesini ve Cenabı Rabbülâleminden güç kuvvet niyaz eder ve dileriz.

6 Kasım 2012 ile ilgili şiirimizi göndermiştik, fakir evlâdınızın o gün ile alâkalı olan yaşananları birde yazılı olarak iletelim.

O gün Nusret Babam ile olan hadisat ve Ruh haliyle akşam eve gelmiştik. Hava yağmurlu olduğu için Se….. Motorla geç dedi. 18:40 (18.000âlem ve Hakikati Muhammed) Eyüp (13 Hakikat-i Ahmediye) hattı Motoruna bindim. 19:10 (11 Zat mertebesi) indim. Yürüyerek Hz. Piri 13A ziyaret ettim. İçeri girdiğimde Al… KE… HZ. Pirin yanındaydı. Ben diğer tarafa geçiyorum dedi. Arkadaşlar burada dedi ama göremedim. İkimiz Hz. Pirin makamında yanlızdık..

Satih ince Fa Bey'in Dergâhına geçtik. Bildiğiniz üzere çok yakın olmasa da önceden tanışıyoruz. Hakkın da olumsuz bir hadisat duymuştuk. Tek taraflı Hüküm vermemek için ve Hz. Pirime lâf edildiği için itibar etmemiştik. Tanıdığımız kadarıyla iyi niyetli bir yapıya sahip. O gün böyle bir tören yapılacağını bilmiyorduk. Elbiseler Krem (Kamer) Köroğlu ( Amaiyet zade) torbasın 444 09 92 (Halveti 54 Muhammed) daydı. Efendi Babam lovabaya geçtiği zaman, Fa Bey Kırım ziyaretinden bahsetti. Bir evde namaz kılmak istediğini ve O evin Hanımı evin kıblesini bilmediğini ve kıbleyi bulmak için dönüp durduğunu söyledi. Efendi Babam Kabe'de geçen hadisatı anlatmamıştı. İçimden biraz şaşırdım, burada Satih ince-Fa Şa....’ın zuhurat veya yaşamı vardı.

Acaba dedim, kıblesinde mi bir eksiklik var diye düşündüm. Fusûs'ul Hikemde de o günlerde Süleyman Fassını okuyordum. Belki de dinliyordum. Daha sonra Satih ince-Fa Şa Lavobadan çıkınca bir saat ile geldi. Benimde geldiğim bölüm zaman idi. Namaz ve sayısal değeri 99 ve Allah Esması..Necdet Babam hadisatı anlatmaya devam edince taşlar yerine oturdu. Aslında 2004 olan vak’a tayyi mekan ve zaman ile buraya dürülmüştü. Birde Altınoluğun karşısında Tarikat köşesi ve son yaptığımız çalışmalarda burası 45 ve Davut A.S a denk geliyor. Kırım; Kamer demek. Kamer yani 54 mertebesine gidilmiş. O ev aslında Kabenin içindeydi, yönün tayin edilemeyişi Museviyet mertebesinde olunduğu için ve O Hanım nefsin kapalı kalmış bölümü Belkıs.. Namaza geçildi, Kıble tarafında ki 6 pencere ayna olmuştu. Yanımda bir meczubeni Kırmızı karelerin köşesinde ki krem köşelere çarpı atarak birleştiyordu. Vitirler kılındı, Namaz bitti Ferdiyete geçildi. 1. Pencerenin perdesi yarım aralanmıştı. Arkasında ki zahir gözüküyordu. 2.de İmam Satih ince Fa Bey 5.de Necdet Babam ve 6.da arkasındaki Cemaat topluca gözüküyordu. Toplamı 256 Nur Esması ve 13. Meczubaninin törende okunanan Sen delirmedin ayetiyle bağlantılı. 4 Kabe köşesi ve aynalar 6 yön olmak üzere Kabe..

Törene geçildi. Zahirde verilen bir icazetname batında Muhammedi Belkısıyet mertebesinin Muhammedi Süleymaniyet Mertebesine teslim olmasıydı. Necdet Babam biz kendi halimizde oluruz demişti. Usül başlayınca baktı o tahtta otuyor ben bir kenarda işte fırsatını bulunca huzura varınca müsade istedim. Tam o anda da Necmin Kabeyi Kavseyn hadisasını yaşadım.

Yemekhanede aşureler dizilmişti, o günlerde zaten üst üste yemiştik. Ama aşağı yukarı 500 ünü bir arada görmek nasip oldu..

Çıkışta Hz. Pirimi ziyaret edip. Kasımpaşadan 34 THY 71 plakalı taksiyle Beşiktaş'a ve 23:30 da (8 ve 53) Motoruyla Üsküdara geçtim..

O gün interrnette gördüklerimiz ve o günkü Ruh haliyle ve üzüntüyle yazılmış şiiri buraya ilave edelim Hata varsa affola.. Hakikati Muhammedi Ziyası

Ali veli kırk dokuz elli sayması,

Her yerde vardır Hu'nun durması,

Sandılar O'nun sadece kapısı,

Hakikatimiz Muhammed Ziyası.

Elliüçten (53) gösterir mertebeyi,

Tüm âlemlere açılan Kabeyi,

Elli dörde hasredersen Mekkeyi,

Elliüç özüm Hakikat Ziyası.

Vururlar perdesini gözlerine,

Kıblesi olur senin içerine,

Namaz da sorsan O'nun vezirine,

Namazım Nuru Kamer Ziyası.

Allah'ın mektubu Süleyman dandır,

Belkıs'ı huzura çağıranadır,

Emre uyup huzura varanıdır,

Muhammedi Süleymanın Ziyası.

Sultan gösterir Nefsi Küll erine,

Anlatır Marifet şaşma işine,

Zaman ile anlaşılır yeri ne,

Gösteririr Marifetin Ziyası.

Başımızdayken Hazret verilir mi?

Edeb öğrenemedim denilir mi?

Tahsil etmeden mercan dizilir mi?

Hakikati İlahimin Ziyası,

Vardım bir gün Efendim Huzuruna,

Sizden sonra kim olur ki zuhurda,

Der; Öldükmü ki makama otura,

Bakidir İnsan-ı Kamil Ziyası,

Taptuk Emre der; Yunusum nerede? ( Terzi Baba der; Muradım Nerede)

Seyre çekilmiş oturur geride,

Aşıkı Maşuk huzurda Feride,

Hakikat'ul Ahmediye Ziyası.

Murat CAĞALOĞLU

11-12-2012

Necdet Ardıç <terzibaba13@gmail.com (3-Mart-2018)

Selâmün aleyküm hayırlı günler K…1…. kardeşim.

Seni tekrar rahatsız etmek zorunda kaldığım için kusura bakma.

Bildiğin gibi aşağıdaki, sana gönderdiğim metnin üzerinden on günden fazla zaman geçtiği halde, senin sınırlı telefon konuşmandan başka, tarafıma bahsi geçen hususlar hakkında nezaketen bile olsa, bir satır yazı gönderilme zahmetine bile, katlanılmaya tenezzül edilmeyip, aşağıda bahsi geçen hususların yok sayıldığı ve şahsımızın oradaki değerinin de ne olduğu açık olarak görülmektedir

(1) Şimdi! Dergâhınızı kullandığımız saatler için teşekkür ederiz. İkram ettiğiniz çorbalar içinde Allah razı olsun ve hizmeti geçenlere mükâfatını versin. (2) Tarafımızdan verilen hilâfet icazeti ve onunla birlikte verilen neler var ise Fazıl oğlumuza verilmesini rica ederim

(3) Hiç yapmayı düşünmediğim bir şeyide yapmak zorunda kaldığım ve bu hallere düştüğüm içinde Rabbimden af dilerim

(4) Sizlere ulaşacak olan bu maille birlikte, terzi Baba sitesinde aşağıdaki metin yayınlanacaktır bilgi edinilmesi

Dikkat sitemizden küçük bir hatırlatmadır.

Son zamanlarda medyada, Satih ince-Fa…. Nu…. isimli kardeşimizin ismi çokça geçmekteydi, bu sebebten bir açıklama yapılması gereği hasıl olmuştur. Terzi Babamızın bahsi geçen kişi ile, ne zahir ne batın, hiçbir ilgisi yoktur-veya kalmamıştır, kısaca duyurulur

Satih ince’nin Fa O günlerdeki haddini çok aşan danranış ve konuşmalarının neticesinde, yaklaşık beş senedir, üzerinde olan tarafımızdan verilen emanetin, kendinden alındığı ve kendisine verilen emanetlerin iadesi için yazılan mail işağıdadır

Bildirim.

Necdet Ardıç <terzibaba13@gmail.com (20-Şubat-2018)

Selâmün aleyküm hayırlı akşamlar K…1…. kardeşim.

Senden birkaç ricam var. Bunları Satih ince, Fa kardeşe de selâmlarımla birlikte söylersin.

Sitenizde benim ile ilgili yazı, görsel, konuşma ve ne varsa hepsinin acilen kaldırılmasını istiyorum.

(1) sitenizde yayınlanan ve gösterilen verdiğimiz rehber halifelik yazı bölümü.

(2) gene hilâfet gecesi çekilen video ve başka ne varsa hepsini.

(3) seninle yaptığımız mülâkat konuşmasını.

(4) sitenizde yayınlanan, bildirimin bu bölümü içinde geçen şahsımla ilgili bölümü.

2- Pirin Dergâhına Almıyorlar Meselesi

Öncelikle şunu söyleyelim ki, merkezi Kasımpaşa'da olan tek Uşşaki tekkesi biziz. Uşşakilik'te asitane kültürü yoktur. Mevleviyye ve Cerrahiyye'nin aksine, Kadiriyye gibi tarikatın bir merkezi yoktur. Ayrılan silsile uzaklaşır ve kendi kendine merkezileşir. Bazı insanların bizi Hz. Pir'in dergâhına almadığı iddiası boş bir iddiadır. Hz. Pir'in ana dergâhı zaten ayakta değildir. Türbe ve yanında bulunan ufak bir bina vakıf merkezi ve dergâh olarak kullanılmaktadır. Ayrıca şu an orada bulunan silsile 1925'te tekkeler kapandığında orada bulunan silsile değildir.

Bu silsile ise şu an Tekirdağ'dadır. 0 silsilenin Şeyhi muhterem âlim Terzi Baba ise halen hayatta olup, Şeyh Fa.... Efendi'ye 2011 senesinde umum önünde icazet yazmıştır.

t Network1 .W

yukarıda benimle ilgili olan satırları mutlaka kaldırınız.

(5) Çıkardığınız mecmualarda benim kitaplarımdan bölümler gene yayınlanıyor ise onları da hemen durdurunuz.

(6) Dergâhınızda benimle ilgili kalmış başka kitap ve bazı kayıtlar varsa onları da imha ediniz veya bize gönderiniz.

(7) Çektiğiniz benim foğraflarım varsa onlarıda siliniz veya imha ediniz.

(8) Bilmediğim bana ait başka kayıtlarınız var ise onları da siliniz.

(9) umarım en kısa zamanda bunları yerine getirir tarafıma bilgi verirsiniz.

Selâmlar hoşça kalın. T.B

K…1….. 5 Mart 2018 Aleyküm Selam

Muhterem efendim emailiniz 3 mart cumartesi günü gelmiş, hafta sonu evimde internetim olmadığı için, emailime bakmadım iletinizi yeni görebildim, malum olaylar ve kendi telâşımdan size dönüş yapamadım, haklısınız bu konuda özür dilerim efendim

fakire atmış olduğunuz bir önceki iletinin akabinde, malumunuz telefon ile görüşmüştük, sizle görüşmemiz akabinde hemen Fa efendiyi arayarak durumu bildirdim ve onunda müsadesiyle cemaatimize ait olan yayın organlarıyla ilgilenen arkadaşlarla irtibat kurarak fakire beyan ettiğiniz istekleri onlarada aktardım ve onlar aracılığıyla mevcutta bize ait olan internet sitesi üzerinde bulunan sizle alakalı tüm dökümanları kaldırmalarını söyledim ve onlardan aldığım bilgiye göre sizle alakalı tüm sesli ve yazılı bilgiler kaldırılmıştır. Bana verilen bilgi bu yöndedir. Ayrıca dergâh kütüphanemizde bulunan tüm kitaplarınızı, fakir toparlayarak kendi evime aldım fakirde mahfuzdur, ayrıca Fa efendiye verdiğiniz icazet namede ta o günden beri fakirin elinde mahfuz bulunmaktadır, geri dönüş yapmak noktasında ihmal davrandığım için tekrar özür diler afınıza sığınırım efendim

Konu : Re: dün akşama dair bir rüya

(6-Mart-2018) tarihinde K…1…. yazdı:

Selamün aleyküm efendim

dün akşam sizle görüşüp eve gittiğimde istirahata cekildim rüyada

Akşam gelmiş olduğum o evde, oturduğumuz salonda oluyoruz ve duvarda bir ekran var ve ekranda bilgisayar dosyaları var ve diyorsunuzki ben gecmişten bugüne benimle irtibatlı olan herkese ait bir dosya tutarım. Bende Fa efendininde bir dosyası var. diyorsunuz ayrıca yine önce hilafet verip sonra aldığınız bir kimseyi kastederek, bu zatta bana “kürsüden sen indin yerine ben cıktım” dedi, diyorsunuz ve bu söylemine binaen hilafetini aldım diyorsunuz bu arada banada dönüp seninde bizde bir dosyan var diyorsunuz.

selametle kalınız ellerinizden öperim. efendim 

Aleyküm selâm K…1….. kardeşim.

Zuhuratın güzelmiş benim halimi belirtmiş gerçi belki sende bilirsin, (1958) senesinden beri bana ne tür bir yazı geldi ise cevapları ile birlikte arşivimde dosyalar içinde kayıtlıdır-muhafaza edilmektedir, bu dosyalar şu anda (97) adettir bana bu güne kadar yazı yazan kim olursa olsun o yazıyı istesin yeter ki tarihini söylesin, hemen kendisine bulur kopyasını verebilirim.

Satih ince Fa kardeşin kendine ait tuttuğum özel dosyası yoktur ama, yapılan bütün yazışmaları bulup çıkarmak bir dosya da toplamak mümkündür.

"hilafet verip sonra aldığınız bir kimseyi kasttederek bu zatta bana dediki kürsüden sen indin yerine ben cıktım dedi diyorsunuz ve bu söylemine binaen hilafetini aldım diyorsunuz"

Zuhuratta yukarıda bahsedilen husus genelde diğerleri içinde Satih ince Fa kardeş içinde geçerlidir

Not= Bu dosya, Bende Fa efendininde bir dosyası var. Denilen dosya o tarihte batında olduğundan zahire çıkması bu günlere Kalmış. Bu sebeble görülen zuhuratın sahih bir zuhurat olduğu belli olmuş olmaktadır. T.B

bu arada bana da dönüp "seninde bizde bir dosyan var" diyorsunuz.

Seninde özel dosyan yoktur ama seninle yaptığımız bütün konuşmalar, bunlar dahil, yapıldığı tarihlerdeki dosyaların içinde kayıtlıdır.

bu maili cevaplamaya çalıştığım zamanda Fa satih kardeş aradı kendisine yazmış olduğum hususların, yerine getirilmesini istediğimi icazetin geri verilmesini K….1….e bildirilmesini belirttim. Benim bu tür yaşantıları kaldıracak halim olmadığını, medyada ismimin çok geçtiğini, böyle bir şeyin beni sıkıntıya düşürdüğünü söyledim, Yerinizi kullandığımız saatler için ve içirdiğiniz çorbalarınız için, hakkınızı helâl edin dedim. Benim size karşı bir dargınlığım yoktur, Cenâb-ı Hakk kolaylıklar versin dedim.

Mailde bildirdiğim hususların yerine getirilmesini sitenizde benimle ilgili hiç bir şeyin kalmamasını istediğimi bildirdim.

Ancak kendisinin galiba daha işin vehametinden pek haberi yok gibi, senin dinin sana benim dinim bana, Leküm dinikim veliyedin mi?. dedi bende dinimiz aynıdır, senin dinin sana benim dinim bana olmaz, dinimiz islâmdır. Ancak içindeki haller başka olabilir dedim. (54) zuhuratında, Hilâfet mertebesinde ise o emanetlerin kendisine bırakılacağının söylendiğini söyledi, bende böyle bir şeyin bu günden kimse için söz konusu olmadığını bildirdim, orada biraz şuur altı benliği ortaya çıkmış gibi oldu, bir bakıma ben hilâfet alan değil hilâfet veren hükmündeyim verdiğiniz hilâfet beni biraz sıktı, manasına gelecek tavırlarda bulundu bende dedimki o hilâfet mevzuu olduğu zamanda, sizin lâtifeli gibi söylediğiniz, "biz giydiğimiz şeyi çıkarmayız" sözüne karşılık bende "giydirmesini bilen çıkarmasını da bilir" deyip böyle esprili bir konuşma geçmişti dedim.

Bu kadar hadiseden sonra bile, Ne olmuş ortada bir şey yokki, gibi konuşmaları oldu kısa kısa daha bir kaç sözden sonra Kendisine verilen yazının iadesini söyledim, ne yazısı diye söyledi İcazet kâğıtlarını dedim onları K…1….. le gönderin dedim.

Bundan sonra bakalım sana bu hususta ne diyecek, Kendisi bilir yolu açık olsun.

Dünya ahret işlerin kolay gelsin dilediğin zaman mail gönderebilirsin, arada bir sorun yoktur, selâmlar hoşça kal T.B

K…1 7-Mart-2018) tarihinde yazdı:

s.a efendim sizden sonra Fa efendim fakiri aradı sizin bahsettiğiniz üzre benzer konuşmaları anlattı hilafeti 54 zuhuratına binaen kabul ettiğini yani bu zuhurattan 53 siz 54 olarakta sizden sonra kendisinin emanetlerin sahibi olacağını kabul ederek icazeti aldığını beyan etti icazeti iyade etmeyeceğini eğerki emanetler intikal ederse icazeti verebiliriz dedi.

Kimden : terzibaba13@gmail.com (08-Mart-2018)

Kime : K…1…..

Aleyküm selâm K…1…. kardeşim. Bu mailine ve diğerlerine de seni aracı etmek istemezdim, ancak bahsi geçen kişinin mail adresini bilmediğim için bu mail-e de, gene sen aracı olacaksın, biliyorum ki taraf olmadığın halde sende bu gereksiz yazışmalara şahit ve ortak olarak üzülüyorsun. Kusura bakma.

maili kendisine okumak istemez isen doğrudan onun mailine aktarabilirsin kendi okur böylece sende sıkıntıya girmezsin.

"icazeti iade etmeyeceğini eğerki emanetler intikal ederse icazeti verebiliriz dedi."

Bahsi geçen kişinin böyle bir cümle kurarak, ne kadar büyük bir vebalin altına girdiğinin galiba hiç farkında olmamış. Böyle bir cümleyi dışarıda ki sıradan bir kimse bile kurup, kendisinin hiç bir hakkı olmadığı husus üzerinden, şart koşma ve mülkiyet iddiası, cür'etini göstermezdi.

Kendisinin "Hakikat ve Marifet" mertebelerinden haberi bile olmadığı tarafımızdan bilinen bir husustu, ancak bu düzeysiz talebinin ifadelerinden "Tarikat" mertebesi ve nezaketinden de hiç haberi bile olmadığı açık olarak görülmektedir.

İrfan ehli, "sözler kişinin gerçek aynasıdır" demişlerdir. Bu sözleri, koyduğu şart ile kendi iç bünyesini açık olarak ortaya koymuştur. Bu şahsa verilen ve giydirilen o emanetler, kendinde, kendi gördüğü yaşantıları neticesinde olan bir tatbikattı, bahsi geçen zuhurattan yaklaşık tam hatırımda değil ama en az yedi sekiz sene sonra tatbikata kondu, yoksa daha zuhuratın anlatıldığı, mübarek mekândan döndükten sonra, kendisine bu husus bildirilebilir idi, ancak tedbiri elden bırakmamak için, bu zuhuratın zahirden de bir işareti olması lâzım gelmekteydi, bu işaret ise seninde bildiğin gibi kıyafetlerin resimlerinin çekilmesi için tarafımızdan istenmesi idi. İşte bu talab gene oradan geldiği için, bende bunun aynı zamanda zuhuratın zahir tatbikinin de vakti gelmiş olacağını düşünerek, o tatbikatı yapmaya karar verip teklifini gene senin vasıtanla yapmış idim.

Sende, bu tabii olarak oluşan teklifi kendisine ilettiğin zaman, lâtifeli olarak "biz giydiğimizi bir daha çıkarmayız" dediğini bana nakletmiş idin bende karşılığında lâtifeli olarak "giydirmesini bilen çıkarmasını da bilir" demiştim hatıranı yoklarsan her halde hatırlarsın. Bu tatbikat tarafımdan başlatılıp uygulanan bir şey değildi, hadiselerin gelişi istikametinde idi ve bu tatbikat bir emanet idi, hepimiz emanetçiyiz, kimsenin burada asli bir mülkü yoktur. Kimin neyi varsa hepsi her kese emanettir.

Bahsi geçen kişiye yapılan o uygulama "sadece Tarikat mertebesi itibari ile idi" çünkü zaten kendinde bunun daha ilerisi yoktur ve bu gün bizim yönümüzden "tarikat mertebesi dahi yoktur." Benimde bu tatbikatı yapmak niyetim, yolumuzun tarikat mertebesi itibari ile bu koldan da yürüme ihtimalinin olabilirliği idi. Bildiğin gibi yolumuz hakikat ve ma'rifet sahalarında yol almaktır.

Bahsi geçen kişiye benden sonra sen (54) sün her şeyi sana bırakacağım diye bir vaad ve sözümüz olmadıki, o bu hususta kendi kendine gelin güvey olmuş, çevremizde evlâtlarımızdan (54) namzeti birçok kişi vardır. Bizden sonra bunların hepsi birer (54) taşıyıcıları olacaktır, kim ne olacak ben şimdiden bilememki. bu yüzden kimseye bu hususta bir vaad'e bulunamam, vakti geldiğinde rabbım işaretleri ile ne bildirirse onu tatbik ederim.

Şimdi bahsi geçen cümleyi biraz inceleyelim.

"icazeti iade etmeyeceğini eğerki emanetler intikal ederse icazeti verebiliriz dedi."

"icazeti iade etmeyeceğini" Kimin malını kime iade etmiyor ki? bu nasıl bir gasp'tır, kendisine bahsi geçen yazılar sadece bir emanettir kendi mülkü değildir ki, iade etmeyeceğim, demek hakkına sahip olabilsin, bu doğrudan doğruya sahibi olunmayan bir mülke el koymak olur, bunun ne demek olduğu da açıktır. Bu haliyle bu kelimeleri ile bile nasıl bir sahiplenme ve benlik içinde, kendi nefsinin "emmâre" sahiplenme, halini açık olarak ifade etmektedir. Bunlar bir emanet idi iade idilmemesi emanete ihanetliktir. Bunun da karşılığı bellidir.

Aslında bundan sonra iade etmesininde hiç bir hükmü yoktur, çünkü

kağıtların içinde ismi geçen silsile-i mübareklerin orada sadece isimleri kalmıştır.

Yani kendi asli ma'na ları kaldırılmış, sadece mübareklerin cesetleri ve sandukaları kalmıştır.

Bunları da kendisi sırtlanmış, sırası ile boynuna sardırmış 24 saat gece gündüz o ağırlıkları "kabil" misali, sırtında taşıyıp durmakta olacak, daha sonra üzerindeki bu ağırlıkları vicdanen kaldıramayıp, nereye indireyim diye düşünüp duracaktır.

"eğerki emanetler intikal ederse icazeti verebiliriz" dedi.

Şu ifadeye ve şarta bakın, akıllara şenlik. Kimin malı kime karşı şart koşuluyor, bulunduğu yer şart koşma mahalli değilki, istenilene uyma mahallidir.

Birinci tebliğde yerine getirilmeyen isteğin sonuçlarının ne kadar sıkıntılı olduğu.

Bakara suresinde (70) inci ayetlerde bir ineğin kesilmesi hakkındaki hikâyeyi.

"Mesnevi şerif Ahmet Avni şerhi, cilt beş'in sonu ve cilt altı'nın başlarında yer alan Davud (a.s.) devrinde geçen bir öküz hikâyesi" bu hususa açık olarak dikkat çekmektedir bir zaman bulunupta okunmasında yarar vardır.

Bütün bunları yazmak için, gene bir sürü zamanım boşa gitti, sağlık olsun.

Netice olarak elindeki tarafımıza ait olan yazıların, dünya ahret hiç bir değeri yoktur. bunların kendisine de bu haliyle hiç bir faydası da yoktur ve sadece yukarıda bahsedildiği gibi, çekemiyeceği kadar ağır bir yük ve vebaldir, bundan sonrasını kendi bilir.

Kendisinin bu yükten ve gasptan, kurtulması için ne yapar bilemem, iş benden çıkmış Hakk'a havale edilmiştir.

K…1…. kardeşim bildiğin gibi seneler evvel, beni aramanla bu saha ile tanışmış idik, şimdi ise gene senin aracılığın ile, böyle yersiz ve hiç olmaması lâzım gelen, yazışmalarla sonlanmış olmaktadır. Hakkını helâl et hoşça kal.

T.B.

K…1….. (26-Mart-2018)

Merhaba Muhterem efendim

Gecen telefondada konuştuğumuz üzre 09/03/2018 tarihi akşam namazı akabinde sizin “mektuplarla yolculuk” kitabından son günlerdeki sıkıntılara binaen bir tefaul yapmak istedim ve kitabı rastgele açtığımda kitabın 73. sayfası bulunan 18/01/1961 tarihli dördüncü mektubu denk geldi ve okuduğumda ilk parağrafın sanki son dönemdeki haleti ruhiyeme karşılık bir cevap olduğunu idrak ettim ve telefonda konuştuğumuz üzre, buradan da bu konuyu sizle paylaşmak istedim ve bu konu hakkındaki yorumlarınızı merak etmekteyim

Esselâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühü Sevgili kardeşim!

Bu sefer sizi biraz üzüntülü hissettim. İstek peşinde koşan gönüller daldan dala konan, sıçrayan serçe kuşları gibi heyecanlı olurlar. Maddî ve manevî vazifesini yapanların huzûr içinde Hakk’ın tecelliyâtına, lütuf ve inâyetlerine muntâzir olması gerekir. Eğer beklemediğimiz nahoş bir şey olursa, hemen Fâil-i Hakîkî’yi düşünüp rahatâ varmalıdır. Her an, herkese Hakk’ın yeni şu-ûnatları vardır. Denizin dalgasız olması imkânsızdır. Dalga hareket demektir. Hareket ise yeni bir zuhûra delâlet eder. Yeni bir zuhûr ise muhabbetten ileri gelir. Bal geldiği zaman nasıl sevinirsek, kinin geldiği zaman da sevinelim, yemesi acıdır ama şifâ vardı 

Not: Efendim ayrıca burda şunu affınıza sığınarak beyan etmek isterimki, fakir 1997 yılı nisan veya mayıs ayları itibariyle ibrahim İbrişimcizademe biat ederek uşşaki tarikatına bende oldum. Satih ince Fa efendinin İbrişimcizadenin halefi olduğunu bildiğim icinde 18 yıldır onunla hizmete devam ettim yolumuz usulunde bir şeyh efendi vefat edince halifesine tekrar biat yenilemek usulü olmadığı için, (bunu kendi silsilemizin bir usulu olarak söylüyorum) Satih ince Fa efendiye tekrar el tutarak bu güne kadar bir biatım olmadı, sadece rabıtayı İbrişimcizademden sonra Satih ince Fa efendiye yapmaya başlamıştım. Fakir zatıalinizden birçok konuda istifade ettim, buna binaende malumunuz olduğu üzre teberrükende olsa, zatınıza da bir biatım oldu ve fakire 100 ya selam esması vermiştiniz elimden geldiğince bu zikri cekmeye calışıyorum, evet biliyorumki bu yolda iki şeyhe biat mümkün olmamakta, lakın şuan ki durumdada üzerimdeki birtakım sorumluluklara binaen, mensubu bulunduğum yeri terk edememekteyim, efendim fakırinizi bu haliylede tarikat makamında olsun bir evladınız. olarak saymanızı umut eder dua ve himmetlerinizden mahrum etmemenizi dilerim

Necdet Ardıç terzibaba13@gmail.com (26-mart-2018)

Merhaba hayırlı geceler K…1…. kardeşim.

Diğer mailinde gönderdiğin bilgiler çok iyi olmuş, ayrıca resimlerde çok güzel olmuş, sağ olasın zahmetler olmuş teşekkür ederim.

Bu mailine gelince buda oldukça ilginç olmuş Hakk'tan hayırlısı.

Bizde olan yerin muhabbetin bakidir, verdiğimiz el geçerlidir, bunda bir tereddütün olmasın, bizde olan muhabbetin devam etmektedir, zaten böyle olmasa idi senden bunları isteyemezdim. Bu hususta gönlünü ferah tut. Zahmetlerin için sağ olasın.

Yukarıda bahsettiğin üzere bence böyle olmaması lâzımdır. Yani bir şeyh efendi dünyadan ayrıldığında veya her hangi bir sebeb ile görevini bıraktığında, yerine gelen kimseye bütün dervişanın yeniden biat edip el tutması lâzımdır. Peygamberimizden sonra gelen hulefayı raşidinin her birine ayrı ayrı geldikleri zaman biad edilmiştirki. Bu biat, biatı rıdvandır. Bu olmaz ise bağlılık olmamış demektir.

Bağlılık olmayınca da orada bir kesilme olmuş olur ki, o da Hz. Peygambere ulaşılamamış demektir, orada halka bitmiştir.

Eğer bahsi geçen kişinin İbrişimcizadeye böyle bir biatı yoksa, lisanen söylenen sözde geçersiz olmuş demektir.

Hak yolunun tarikat icabının gereği "biattır" yani bunun "el ele diz dize göz göze" diye tabir edilen uygulamasının, fiziken mutlaka yapılması gerekir. Fetih suresinin hakikatidir. Belki sende vardır yoksa siteden indirip okumanda yarar olacaktır.

Biatın şartı, kişi evvelâ derviş olarak kebul edilip, verilen virdine başlandığı zaman yapılır, vakit uygun olduğunda, salik her ders geçtiğinde bu uygulamanın yapılması lazımdır, ancak vakit olmazsa olmayabilir.

Bundan sonra bu uygulama, şeyh namzedi olan kişiye de, şeyhliğinin nişanesi olarak, şahitlerin huzurunda biat yenilemesi, ve taç cübbe gibi değerlerin emaneten de olsa giydirilmesi ve eline derslere ait bilgilerin verilmesi mutlaka lâzımdırki, gelecek olan dervişlerin derslerini kontrol edebilsin. Kişi seyrinde ders geçer, ama nasıl geçtiğini bilmez, bunları yeni görev alacak kişiye, icazat veren şeyhinin vermesi, yani ders usulünü bildirmesi lâzımdır.

Aksi halde sadece sözle bildirilen halifelik, sünneti seniyyeye ve tarikat-ı Aliyyeye uygun değildir, ve bence geçerli de olmaz.

Hakk'tan hayırlısı, bildiğin gibi zaten bunlar beni ilgilendirmiyor, çünkü kendisi ile zahir batın bütün ilgimiz kesilmiştir.

Bu arada sende gereksiz şekilde üzülüyorsun, vardır bir hikmeti sağlık olsun.

Dünya ahret işlerin kolay gelsin selâmlar hoşça kal T.B

Yu…. Yü…. 26 Şubat 2018

Babacığım Hayırlı Akşamlar. Gönderdiğiniz zuhurat dosyalarını aldım. İnşaallah bitirip Size haber veririm. Allah, bu görevleri layıkıyla yerine getirebilmeyi nasip etsin.

Babacığım bir de Satih ince-Fa grubu tarafından yüklenen youtube üzerindeki videolarınız hâlâ silinmemiş, aklıma geldikçe kontrol ediyorum. İcazet töreni ile ilgili videonun altında Seyyah Seyyahin rumuzuyla. Sizin Fetih Suresi Kitabınızdan Biat ile ilgili bölüm paylaşılmış bunu da haber vereyim dedim. Bildiğim kadarıyla bu rumuz Mu… Ca…. abimize ait.

Hem Sizin Hem de Annemizin ellerinden hürmetle öperim.

Tekrar Hayırlı Akşamlar

Necdet Ardıç terzibaba13@gmail.com 27 Şubat 2018

Hayırlı günler Yu…. oğlum, Murat-ı tanırsın İstanbuldadır ona bu konuyu sorarım. diğer taraftan da nur tv den icazat kayıtlarını kaldırmışlar zannediyorum ancak istediklerimizin hepsi kalkmamış. takib etmeye devam edeceğiz.

Hakk'tan hayırlısı, işlerin kolay gelsin selâmlar hoşça kal Efendi Baban

Mu CA 1 Mart 2018

Satih ince Fa....

Hayırlı Günler Efendi Babacığım, Yaklaşmakta olan Cum'a saati de mübarek olsun...

İyi olmanıza sevindik. Hamd olsun, Dünya ahret koşturmasını bir arada götürmeye çalışıyoruz...

Gönderdiğim mailin altında şu notunuz vardı

"Bende seni arayacaktım, senin İslâm ve tasavvuf" sitesinde, benimle birlikte Satih ince-Fa birlikte olduğu videolar veya başka sesli ve görüntülü kayıtlar var ise onları kaldırman mümkün olabiliyor ise, onların kalkması gerekiyor, çünkü sınırlarını çok aşmış olduğundan, ucu bana da dokunuyor. Kendisine K…1… kanalı ile yapmaları gereken hususları belirttim ancak oldu veya olmadı gibi bir cevap vermediler. Kendileri bilir.

Sana zahmet olacak acelesi yok herhangi bir şey bulabilmiş isen salâhiyetin içinde ise silersin değilse de bildirirsin"

Öncelikle bu kişi ile ilgili bir sıkıntı olduğunun farkındaydım. Ama bana bu mevzu açılmadığı için size de abesle iştigal olmasın diye bir şey yazmadım. Yol ile alakalı bir durum olursa veya herhangi bir kişi hakkında sizden bir bilgi gelirse, o kişiye de ona göre tavır almaktayım. Olur ki hatalı bir şey yaparız, mesul olmayalım. Bu konularda böyle davrandığımı bilirsiniz.

Satih ince Fa....i, Efendi Babamız ile tanışmadan evvel tanırım. Açıkçası pek hoşlandığım söylenemez. Hakk'ın zuhurudur, O da ayrı konudur. Burayla Hz. Pire diye yazdığım şiirin içinde de bazı şeyler vardı. Belki farketmişsinizdir.

Daha önceki yolda Esad abiyle beraberken, Hikmet Efendiye de gelirdi. Hikmet Efendiyle de ve Esad abiyle ayrı ayrı defalarca GöztepeFikirtepe dergâhına gitmişliğimiz de vardı. Esad abi,

Satih ince’nin Hikmet Efendiye de bağlanmak istediğini söylemişti.

Bilmiyorum icazetlerden koloksiyon mu? Yapıyor.

Birde Esad Abi ile son yıllarda görmediğim, Üsküdar da seyyar çiğ köftecilik yapan Gaziantepli Yaşar Abi vardı. O zamanlar, bize yakın ev kiralamıştı. Esad Abi ile evine gider gelirdik. Bulunduğu yerden KadiriRifai usulüne göre izinliydi. Evini dergâh gibi kullandığı için ufak bir zikir halkasıda kurardı. Uzun zaman oldu görüşmedik. Sarıyer taraflarına gideceğini söylemişti.

Bu Yaşar Abi, Satih ince Fa....in o zamanlar Göztepede ki dergâhına gitmiş. Orada Rufai Burhanı göstermiş.

Nasıl yapıyor, tam bilmem onunla bu konulara girmedik. Daha sonra sohbet arasında Yaşar abinin anlatımıyla gemide Üsküdar'a gelirken, Satih ince Fa....’in dergâhında, bulunan genç bir arkadaş ile karşılaştığını ve kendisini tanıyarak.

Satih ince Fa....’in kendisi üzerinde yanaklarına şiş sokarak burhan gösterisi yaptığını ve daha sonra kanı durduramayınca da, dervişi olan gence senin kalbin kötü diyerek, babasını çağırtıp alın götürün buradan diye ağlayarak anlattığını nakletmişti.

Tabi bu olanlara bizzat şahit olmadım, ama anlatanlar dürüst kişilerdir. Yalanlarına şahit olmadım...

Sizin "İslam ve Tasavvuf" sitesinde Satih ince Fa ile birlikte videonuz yok... Yanlız Terzi Baba youtube kanalından yönlendirmeli, Satih ince Fa....’in dergâhında yaptığınız, İrfan mektebi, H. Âdem ve Tv nette yayınlanan Ramazan programları vardır. İsterseniz bunları kaldırabilirim.

Sitenin eski formatı yok, yolumuz ve sizin ile alakalı içeriğin yanında bir kaç değişik içerik vardır. Kaldırılmasını istediğiniz bir şey olursa bildirisiniz...

Hörmet ve Muhabbetle, Nüket Anne ve Necdet Babamızın ellerinden öperiz

Necdet Ardıç terzibaba13@gmail.com 2 Mart 2018

Hayırlı günler hayırlı Cum'alar muratçığım . Senide bu gereksiz konu ile meşgul etmiş oldum. Sitende bahsettiğin konuların durmasında bir sakınca yoktur, dursunlar ilgili araştırmacı olan kimseler istifade etmeye devam etsinler.

Bu hususta bahsi geçen kişiden, sitelerinde olan benimle ilgili yazı video ne varsa kaldırılmasını istemiş idim, sadece verdiğimiz vekâlet yazısını kaldırmışlar diğerleri duruyor imiş daha henüz yazılı bir dönüş olmadı. Kendileri bilirler.

Dünya ahret işlerin kolay gelsin herkese selâmlar hoşça kal Efendi Babanız

Mu……. CA 2 Mart 2018)

Hayırlı Cumalar Efendi Babacığım,

Estağfirullah meşguliyet ne demek. Her türlü sıkıntınız, sıkıntımızdır. Varsa elimizden gelen ne gerekiyorsa her konuda yapmaya çalışırız ve nerenizde ne şekilde durmak gerekiyorsa da dururuz.

Olur ki belki gözden kaçmış olabilir, belki sitenin sağında, böyle bir içerik kalmış olur diye, google den İsminiz ve bu şahısın ismini yan yana koyup arama yaptım. Önce duyduklarım yakın çevresi hakkındaydı muhtemelen bu yapılanda size intikal etmiştir. Bu kişi haddini çok aşmış.

Ümmeti Muhammede zarar verir hale gelmiş. Cenab-ı Hakk'tan Nusreti ile yardım etmesi niyazımızdır.

Hörmet ve Muhabbetle Nüket Anne ve Necdet Babamızın ellerinden

öperiz.

Elini öpen cennete girecekmiş - odatv.com

odatv.com https://odatv.com/elini-open-cennete-girecekmis-1002161200.html

İstanbul Atatürk Havaalanı'nda binlerce kişiye elini öptüren Uşşaki

Tarikatı Lideri "Fa Nu Efendi" olayla ilgili Cemaati'ne verdiği son

vaazda ...

NOT= ileriki sayfalarda, konuşmanın tam metni ve izahları gelecektir.

T.B.

Gönderen: Necdet Ardıç <terzibaba13@gmail.com> (3-Mart-

2018)

Hayırlı günler Mu……ğım sağ olasın, zahmetler olmuş ellerine sağlık nefsi emmârenin hilesini anlamak kolay olmuyor. Kişiyi yutuveriyor.

Kendisi bilir akıbetine katlanır.

Selâmlar hoşça kalın Efendi Babanız.

Duyuru örnekleri

Fa…. Bu…. (7-Mart-2018)

Hayırlı geceleriniz olsun babacığım.

Aşağıda birkaç şekilde duyuru yazmaya çalıştık. Kısa ve öz olmasına önem verdik. Gerekli düzenlemeyi yaptıktan sonra yayınlarız İnşeallah.

Hürmetle sizin ve validemin ellerinden öperim

Oğlunuz fa…..

Duyuru (1. versiyon)

Son zamanlarda medyada Fa Nu Efendi ismi çokça geçtiğinden tarafımızdan bir açıklama gereği hâsıl olmuştur. Terzi Babamız tarafından teberrüken verilmiş olan icazetname ve emanet, görülen lüzum üzerine asli sahibi tarafından geri alınmıştır. Terzi Babamızın mezkur kişi ile, ne zahir ne de batın hiçbir ilgisi yoktur ve kalmamıştır.

Duyuru (2. versiyon)

Son zamanlarda medyada Fa Nu Efendi ismi çokça geçtiğinden tarafımızdan bir açıklama gereği hâsıl olmuştur. Kendisine teberrüken verilmiş olan icazetname ve emanet, görülen lüzum üzere asli sahibi tarafından geri alınmıştır. Mezkur kişi ile ne zahir ne de batın hiçbir ilgimiz yoktur ve kalmamıştır.

Terzi Baba

Duyuru (3. versiyon)

Fa Nu Beye teberrüken verilmiş olan icazetname ve emanet, görülen lüzum üzere asli sahibi tarafından geri alınmıştır. Mezkur kişi ile ne zahir ne de batın hiçbir ilgimiz yoktur ve kalmamıştır.

Terzi Baba

Necdet Ardıç terzibaba13@gmail.com 8 Mart 2018

Hayırlı günler Fa….. oğlum gönderdiğin duyuruları okudum, son şekli ile küçük bazı düzenlemelerle aşağıya aktardım. Öylece siteye koyarsınız ayrıca Murat cağaloğluna da gönderirsen oda sitesinin uygun bir yerine uygun bir zamanında koyar

Duyuru

Son zamanlarda medyada, Fa Nu ismi çokça geçtiğinden, tarafımızdan bir açıklama yapma gereği hâsıl olmuştur. Terzi Babamız tarafından kendisine bir vesile ile emaneten verilmiş olan "rehberlik icazeti" görülen lüzum üzerine geri alınmıştır. Terzi Babamızın mezkur kişi ile, ne zahir ne de batın hiçbir ilgisi yoktur ve kalmamıştır

KAMUOYUNA DUYURU

Me….. Hi…. (2-Mart-2018) M. Hi….. Ö…..

Uşşâkî Vakfı Başkanı

2 Ek

Necdet Ardıç terzibaba13@gmail.com (2-Mart-2018)

Hayırlı günler Hayırlı Cum'alar Hi…. bey kardeşim. Gönderdiklerinizi aldım indirdim okudum, Teşekkür ederim ibretlik yazılarmış.

Hayırlısı olsun Cenâb-ı Hakk irfaniyyetten ayırmasın. Selâmlar hoşça kalın. T.B

KAMUOYUNA DUYURU!

Son zamanlarda gerek sosyal medyada gerek içtimai hayatta, çıkan bâzı haberlerden ötürü Çorum’un yetiştirdiği mânevî dinamiklerden olan İbrâhim İbrişimcizade’nin âilesi olarak böyle bir açıklama yapma zarûriyeti hissettik.

Şer-i Şerif’e aykırı bâzı tutumlara şâhit olduğumuzdan ve gerek âilemizin direği İbrâhim İbrişimcizade gerekse de Hüsnü Gülzâri Hazretleri zamanında olmayan ve bu zatların da kerih gördüğü bâzı uygulamaların yapılmasından ötürü kamuoyunda “Fa Nu Efendi” olarak bilinen kişi ve Gülzâri Mualla Vakfı’nın temsil ettiği cemaat ile yaklaşık 3 senedir hiçbir bağlantımız kalmadığını tüm sevdiklerimize ilan ediyoruz.

Birkaç senedir bizlere karşı yürütülen kara propagandalara, iftiralara ve bâzı yasaklamalara karşı tepki vermemiş oluşumuz bu iftiraları kabul ettiğimiz anlamına gelmemektedir. Bu cemaate mensup insanların hüsnüniyetlerini kırmamak adına bugüne kadar sessiz kaldık. Ancak incitici söylemler ve iftiralar, İbrişimcizade’nin şahsı ve âilesini geçip sahabe-i kiram’a uzandığı için âile büyüğümüz İbrâhim İbrişimcizade’nin de buna râzı olmayacağını bildiğimizden ve Allah indinde mesuliyetten kurtulmak adına böyle bir açıklama yapma gereği hâsıl olmuştur.

Ayrıca mezkûr kişinin yaptığı açıklamalarda ve cemaat adına yapılan faaliyetlerde, bu kişinin ismiyle birlikte İbrâhim İbrişimcizade’nin adının kullanılmasından âilesi olarak rahatsız olduğumuzu, kamuoyuna yansıyan bâzı söz ve davranışlarının İbrâhim İbrişimcizade’nin görüş ve anlayışına uygun olmadığını ifâde etmek isteriz.

İbrâhim İbrişimcizade adına söylenen sözlere, adına yapılan ve yapılması muhtemel programlara İbrişimcizade âilesi olarak hiçbir rıza göstermediğimizi, kamuoyunda “Fa Nu Efendi” olarak bilinen kişi ve cemaati ile hiçbir irtibatımızın ve alâkamızın bulunmadığını, beyanlarını da tasvip etmediğimizi belirtmek isteriz.

Dostlarımıza, İbrişimcizade’nin sevenlerine ve tüm kamuoyuna saygıyla duyurulur.

https://www.facebook.com/YavuzSultanSelimGenclikDer/photos/ 3201389773611.93394.251044938322591/1699543123472758/?type=

Formun Üstü

KAMUOYUNA DUYURU!

Pîr Seyyit Hasan Hüsamettin Uşşaki ( ) Hazretleri’nin, başlatmış olduğu 500 senelik irfan mektebi, Uşşakiklik geleneği sürmektedir.

Bizler ehlisünnet velcemaat üzere bir toplumuz. İnternet sitemizde daha önce de yayınlamış olduğumuz gibi, İslâma tasavvufa uymayan görüş, düşünce ve davranışları reddediyoruz.

Geçmişte de kamu oyuyla da paylaştığımız gibi, yine son zamanlarda bazı kimselerin toplumumuzun ismini kullanarak İslâm ve tasavvufa aykırı, edep dışı söylem ve düşüncelerini, Uşşakiliği temsil ediyormuş gibi açıklamalarına şahit olmaktayız. Ancak biz Uşşaki toplumu, Uşşaki Asitanesi ve Uşşaki vakfı olarak bu söylemlerle ilgimiz olmadığını ve bu söylemleri tasvip etmediğimizi sayın kamuoyuna duyururuz.

Kaldı ki bir edep okulu olan Tasavvuf yolunun bu davranışları içermediği herkesçe malûmdur. Nefsin ve şeytanın oyuncağı olup sürdürülmeye çalışılan bu faaliyetler ma’nen karşılığını bulacaktır. Kamuoyuna arz ederiz.

Pîr Seyyit Hasan Hüsamettin Uşşaki ( ) vakfı

KAMUOYUNA DUYURU

Me…. Hi….. 3 Mart 2018-06-08

S.A.

Nejdet Bey, ekte kamuoyuna ve Cumhurbaşkanlığı için hazırlanmış yazıları bulacaksınız.

Yazıların altına açılan imzalar bildiğimiz kadar tüm Uşşâkî kollarını ihtiva etmektedir.

Tanımadığımız, bilmediğimiz hariç. Adı geçen kolların hepsi ile temas ettim ve yazıları kendilerine göndererek ilave edecekleri bir kısmın olup olmadığını sordum.

Neticede mutabık kalınarak, 11.Mart.2018 Pazar günü öğle namazında Hz. Pîr de toplantı yapmaya ve orada da imzalamaya karar verildi. Sizleri de bekliyoruz.

Allah'a emanet olunuz..

M. Hi….. Ö…….

Uşşâkî Vakfı Başkanı Necdet Ardıç terzibaba13@gmail.com (3-Mart-2018)

Aleyküm selâm Hi….. bey.

Gönderdiğin dosyaları indirdim ve okudum ancak beni bu işlere lütfen karıştırmayın. ismimi de yazılarınızın ikisinden de çıkartın. kendi işinizi kendiniz görün. Ben bu işlere taraf olmak istemiyorum.

Selâmlar hoşça kal. T.B

KAMUOYUNA DUYURU

Son günlerde bâzı şahıslar, Uşşâkileri ve Uşşâkîliği temsil ediyormuş gibi Şeriata ve tarikat âdâbına uymayan bir takım zırvalarla gündeme gelmiştir. İşgal etmeye çalıştığı makamın ehli-yetkilisi ve dahi icâzetlisi bile olmayan, “Elimi öpen cennete gider” vs. gibi şeriata ve tarikata aykırı saçma sapan beyanlarda bulunan bu şahıs, hiçbir şekilde Uşşâkîleri temsil etmediği gibi Uşşâkîlikte söz sâhibi de değildir. Bizler bu şahsın hiçbir açıklamasını kabul etmiyor ve onaylamıyoruz.

Beyanları Ehli Sünnet itikâdına aykırıdır. Ülkemizde devam edegelen Uşşâkî kollarının hiç birisi kabul etmediği için medyatiklik ve şöhret uğruna yapılan bu saçmalıklar zâten kişinin Uşşâkîlikle uzak yakın bir ilgisinin olmadığını göstermektedir.

Uşşâkî geleneği, silsilesi içinde yer almayan tutum ve davranışlar, Uşşâkîlik ve Uşşâkîlerle uzak yakın bir bağlantısı bulunmamaktadır.

Zîra Pîr Seyyid Hasan Hüsâmeddin Uşşâkî Hazretlerinin başlattığı ve 500 yıldır süre gelen irfan mektebinin ilke, prensip ve görüşleri dışında kendilerince dergâh kuranların Uşşâkîlikle bir ilgisi olması da beklenemez.

Kasımpaşa Uşşâkî Âsitânesi karşısında yer açarak ve “Biz Kasımpaşa’daki Uşşâkîleriz” söylemi ile kendisini başkalarının (500 yıllık Uşşâkî Âsitânesini yönetenlerin) makamında göstermeye çalışan zavallılar, güneşi balçıkla sıvayacaklarını sanmaktadırlar. Nitekim bu davranış, asr-ı saadette de benzer olaylarla yaşanmış olan, mescid-i dırar hâdisesi ile aynı olup, aynı amaçlara hizmet etmektedir.

Bizler bu şahsın Uşşâkîlik ve Uşşâkîlerle bir ilgisi olmadığını sayın kamuoyuna arz ederiz.

Uşşâkî İzmir Kolu, Mu…. Al……

Uşşâkî Antalya Kolu, M….Bâ…. Mu…..

Uşşâkî İnegöl Kolu, Mu…… Ba…….

Uşşâkî Balıkesir Kolu, S. Na…. Er….

Uşşâkî Manisa Kolu Me….. Ka…….

Uşşâkî İstanbul Kolu, Ah…. Ka…..

Uşşâkî Ankara Kolu,

Uşşâkî Yozgat Kolu, Ay….. Ba…..

Uşşâkî Vakfı Uşşâkî Âsitânesi, M. Hi…. Ön…..

Saadetli ve Mürüvvetli Sayın Cumhurbaşkanımız, Muhterem Ulu’l-Emr

Efendimiz “Es Selam kablel-kelam” mucibince, Cenâb-ı Hakk’ın selâmı, rahmeti ve bereketi sizin ve cümle Mü’minlerin üzerine olsun. Rabbim sizi başımızdan eksik etmesin.

Öncelikle size arz edeceğimiz hususlarla ilgili bu mektubu yazmak zorunda kaldığımız için özür diler, affınızı istirham ederiz. Size arz edilmesi gereksiz konularla vaktinizi aldığımız için ve ümmeti

Muhammed’in ( ) hakkına girdiğimiz için Rabbim bizleri affeder

inşallah.

Bizler Kasımpaşa’da meftun, Pîr Seyyid Hasan Hüsâmeddin Uşşâkî

Hazretlerinin kurduğu Uşşâkî tarikatının hizmetkârı ve yolcuları olmaya çalışan abdüzzaifleriz inşallah.

Bilindiği üzere basında boy boy Uşşâkî tarikatını temsil ettiğinden bahsedilen, ümmete fitne kapılarını açan, işgal etmeye çalıştığı makamın ehli-yetkilisi ve dahi icâzetlisi bile olmayan, “Elimi öpen cennete gider”

vs. gibi şeriata ve tarikata aykırı saçma sapan beyanlarda bulunan ma’lum şahıs, hiçbir şekilde biz Uşşâkîleri temsil etmemektedir. Bizler ma’lum şahsın hiçbir açıklamasını kabul etmiyor ve onaylamıyoruz.

Beyanları Ehli Sünnet itikadına aykırıdır.

Bu şahsın dergâh diye açtığı Kasımpaşa’daki mekânın yerine bakarsak, sizce de ma’lum olan Pîr Seyyid Hasan Hüsâmeddin Uşşâkî Hazretlerinin türbesi ve âsitânesinin karşısındadır. Bu dergâh benzerinin, yeri ve amacı Hazreti Peygamber ( ) efendimizin döneminde ki (her zaman ve an, onun dönemidir) mescid-i dırar hâdisesinin aynısıdır ve aynı amaçlara hizmet etmektedir.

Ma’lum şahsın bizleri temsil etmediği ve onu hiçbir şekilde onaylamadığımız hususunu saygılarımızla arz ederiz.

Fettah olan Hazreti Allah (c.c.) başkomutanlığınız da küffar ile mücâdeleye giren, cihat eden ordumuzu mahcup etmesin, en yakın zamanda muzaffer kılsın. Rabbim sizi hedefinize ulaştırıp, her tehlikeden emin, umduklarınıza ve hayırlılarına nâil eylesin.

Dua ve gaza askeriniz olarak her zaman emir ve görüşlerinize hazırız. Rabbim her dâim yâr ve yardımcınız olsun. 12.Mart.2018

Saygılarımızla arz ederiz

Uşşâkî İzmir Kolu Mu….. Al

Uşşâkî Antalya Kolu M….. Bâ…. Mu

Uşşâkî İnegöl Kolu Mu….. Ba

Uşşâkî Balıkesir Kolu S…. Nâ…. Er

Uşşâkî Manisa Kolu Me…. Ka

Uşşâkî İstanbul Kolu Ah…. Ka

Uşşâkî Ankara Kolu

Uşşâkî Yozgat Kolu Ay…. Ba

Uşşâkî Vakfı Uşşâkî Âsitânesi M….. Hi….. Ö

Sohbet

Yu….. yü 7-Mart-2018)

Selâmün Aleyküm Babacığım.

Sohbetinizi dinledik Hamdolsun. Sizin İrfaniyetinizden en güzel bir şekilde beslenmeye çalışıyoruz. Mesnevi gibi irfan hazinesi olan eserin Sizin gibi bir Arif eşliğinde dinlenmesi de ayrı bir nasip.

Allah'a ne kadar şükretsek azdır. Mahmud Hocam'ın Üniversite yıllarında söylediği bir söz vardı: "Bazı kitaplar vardır tek başına okunmaz. Çünkü sırlı kitaplardır. Kur'an-ı Kerim, Fususu'l-Hikem, Mesnevi-i Şerif ve İnsan-ı Kamil gibi kitaplar bunlardandır." derdi.

Hep o yıllarda bu kitapları okutan, sohbetini yapan var mı? diye merak ederdik. Biz de bu sohbetlere katılabilecek miyiz? derdik. Allah, Mahmud Hocam'ın vesilesiyle Size ulaşmayı nasip etti. Bir gün Hocamızın yanına ziyarete gittiğimizde Sizin "Âdem Peygamber" kitabınızı bize hediye etmişti. Ve ilk defa kitap hediye etti bize, o da Sizin kitabınızdı.

Böylece Size doğru yolculuğumuz başlamış oldu. Şimdi geriye dönüp baktığımda Sizin Fusus sohbetlerinize katılmak nasip oldu. Mesnevi sohbetlerinizi elimizden geldiğince dinlemeye çalışıyoruz. Özellikle Kur'an-ı Kerim'de Sizinle birlikte yolculuk yapmak bulunmaz bir hazine.

Bizi ikiz kardeşimizle buluşturdunuz. Allah Sizden razı olsun. Allah Size ve Annemize hayırlı ömürler nasip etsin, bizlere de Sizlere layık evlat olabilmeyi nasip etsin.

Annemize de selamlar, hürmetle hem Sizin hem de Annemizin ellerinden öperim.

Allah'a emanet olunuz Babacığım

Necdet Ardıç terzibaba13@gmail.com (8-Mart-2018)

Aleyküm selâm Yu….. oğlum, Hayatın gerçeği sadece yaşanmakla anlaşılmaktadır, bir şeyin sadece sözle anlaşılması hayali bir aktarımdan başka bir şey değildir. Cenâb-ı Hakk idrak ve anlayışlarınızı arttırsın inşeallah.

Aşağıya Satih ince Fa hakkında gönderdiğim yazıyı ve Fa….. gönderdiği siteye konacak yazıyı da gönderdim okursunuz.

Her işte olduğu gibi bu işte de, biraz sabırlı olmak gerekmektedir. Hepsi iyi olacaktır inşeallah.

Selâmlar hoşça kal Efendi Baban. 

Necdet Ardıç <terzibaba13@gmail.com>

Hayırlı günler Fa…. oğlum gönderdiğin duyuruları okudum, son şekli ile küçük bazı düzenlemelerle aşağıya aktardım. Öylece siteye koyarsınız, ayrıca Murat cağaloğluna da gönderirsen oda sitesinin uygun bir yerine uygun bir zamanında koyar.

Daha aşağıda ise K…1…. in gönderdiği yazı ve benim cevabım var onları da sana kopyaladım. Okursun. Selâmlar hoşça kal Efendi Baban

Duyuru

Son zamanlarda medyada, Fa Nu ismi çokça geçtiğinden, tarafımızdan bir açıklama yapma gereği hâsıl olmuştur. Terzi Babamız tarafından kendisine bir vesile ile emaneten verilmiş olan "rehberlik icazeti" görülen lüzum üzerine geri alınmıştır. Terzi Babamızın mezkur kişi ile, ne zahir ne de batın hiçbir ilgisi yoktur ve kalmamıştır

Toplantı.

Necdet Ardıç terzibaba13@gmail.com (8-Haziran-2018)

Hayırlı geceler hayırlı Ramazanlar. Al… Çe… oğlum.

Senden küçük bir ricam var, hatıralarını yoklarsan, seninle tanıştığımız o şeyhler toplantısında, aklında kalan ne varsa, bana vakit bulunca yazıverirsen memnun olurum. Meselâ kimler vardı ve orası neresi idi orada neler konuşuldu vs. çünkü "Satih ince-Fa hakkında bir dosya oluşturmaya başladım onun için sağlam bilgiler oluşturuyorum, bu yüzden dosyada o toplantıya da bir yer vermek istiyorum, yanlış bir şey yapmayayım. Sana zahmet olacak .

Dünya ahret işlerin kolay gelsin selâmlar hoşça kal Efendi Baban

Toplantı

Al….. ce 9-Haziran-2018)

Babacığım üzerinden geçen zamanla birlikte, o toplantı hakkında zihnim daha berraklaştı, size öncesini ve sonrasını anlatayım.

Gördüğüm kadarıyla Fa efendi olarak bilinen zat, babasıyla Anadolu'da birer şeyhin meskun olduğu köyleri gezip icazet almaya çalışmış. Fakat gezdiği köylerdeki bu şeyhlerin de, aslında icazetinin olmadığını bugün artık biliyorum.

Anladığım kadarıyla, köylerde bu iş bir geçim kaynağı olduğu için, yolunu bulan şeyhliğini ilan etmiş, hatta parayla icazet de satmışlar. Benzer bir yapı İstanbul'da da kurulmuş.

Bu arkadaşlar, Çorum'dan İstanbul'a geldiklerinde, Göztepe'de bir bina yaptırıp dergâh olarak kullanmışlar ve K….1…'i görevlendirip, İstanbul'daki diğer şeyhlerle bağ kurmaya çalışmışlar. Şeceresi belli olan, icazet sahibi hemen herkes bunlardan uzak durmuş, ama Kasımpaşa'daki Ta… bey benzeri, “kendi kendine şeyhliğini ilan etmiş kimseler,” bunlara karşılık vermiş. Böylece taraflar karşılıklı olarak birbirlerini meşrulaştırmışlar.

2007 ya da 2008 yılı olması gerekiyor, K...1…. tanıştığı şeyhleri dolaşıp bir federasyon kurmak amacıyla, Göztepe'de toplanacaklarını söyleyip, insanları bu toplantıya davet etti. Katılanların birçoğunun icazeti yoktu, ya da Irak'tan nasıl olduğunu bilmediğim bir yolla alınmıştı icazetleri. Siz bu toplantıda diğer şeyhlere "kendimizi toparlamamız, kendimize çeki düzen vermemiz gerekiyor" dediniz ve kelime-i tevhid'in anlamı üzerine bir sohbet yaptınız.

Bu sırada ben odada değildim, ancak kendisiyle birlikte oraya geldiğim Ta….. bey, daha sonra Kasımpaşa'da bana, size çok kızdığını söyledi ve konuşulanları anlattı. Sizden ders alacak halinin olmadığını söyledi. Siz Göztepe'de ona iki kitap hediye etmiştiniz, bunların biri İrfan Mektebi idi. Ben Ta….. beye, okumayacaksa bu kitapları bana vermesini söyledim, o da kitapları verdi. Ben bu kitapları okuduktan sonra sizi manada gördüm. Fa….. aracılığı ile Tekirdağ'a geldim ve size biat ettim.

Bu toplantıya katılan ve icazeti olmayan isimler, bugün cincilik ve benzeri işlerle uğraşıyorlar, gördüğüm kadarıyla, kendisini Fa efendi olarak tanıtan bu zat, bir zaman İstanbul'daki Uşşaki şeyhlerinin yanına gidip, on ikinci esmanın zuhuratını öğrenmeye çalışmış. Gittiği isimler kendisine ders verebileceklerini söyleyince, onların hepsine çirkin çıkışlar yapmış. Bir gece K...1…'in daveti üzerine, Fa…. ve bu fakir, Fa….'ın sizden aldığı izinle Kasımpaşa'daki binalarına gittik.

O gece Fa….. efendi denen bu zat, bazı rüyalarını anlattıktan sonra ya kendisinin, ya da Fe…. Gü…'in, mehdi olacağını, kimin mehdi olduğunun yakında anlaşılacağını söyledi.

Fa….. Tekirdağ'da o gece olanları size anlattı. Daha sonra Kasımpaşa'daki sohbetinizde size mehdilik meselesini sorduk ve siz konuya açıklık getirdiniz. Hatta ben bu sohbetteki sözlerinizi bir yazımda alıntıladım ve kısmetse bu kış yayınlayacağım bir kitapta da o sözlerinize atıf yapıyorum.

Göztepe'de o gün toplanan insanlar bir daha bir araya gelmediler ama Fa efendi denen zatın Kasımpaşa'daki binasının tabelasında "federasyon" ifadesi yer alıyor.

Babacığım hafızam iyidir, atladığım bir şey varsa sormanız halinde yanıtlayabilirim. Şimdiden hayırlı bayramlar, Nüket annemin ellerinden öperim. Hu!

Evladınız Al…. Çe

Necdet Ardıç terzibaba13@gmail.com (9-Haziran-2018)

Hayırlı günler Al….. oğlum verdiğin bilgiler çok güzelmiş epey uğraşmışsın yani gerçek olanları imiş ellerine gönlüne sağlık.

Şimdi bir şey daha rica edeyim yukarıda bahsettiğin.

“Hatta ben bu sohbetteki sözlerinizi bir yazımda alıntıladım ve kısmetse bu kış yayınlayacağım bir kitapta da o sözlerinize atıf yapıyorum.”

O konuşmadan kitabına koyacağın kısmı da gönderebilirsen "Satih ince-Fa dosyasına bu tür mevzular için bir ölçü-kıyas olur.

Ankara konuşmasında hakkımda öyle sözler söylemiş ki, sokak çocukları o kelimeleri kullanmaz, olsun gelecek sayfalarda o konuşmalarının tamamının cevapları alacaktır. T.B.

Elimdeki umre dosyasını tamamladım şimdi bu dosyaya başladım onu düzenliyorum inşeallah onu da tamamlarım o zaman hep birlikte okuruz.

Dünya ahret işlerin kolay gelsin selâmlar hoşça kal Efendi Baban

Yazı hakkında.

Al…. ce 10-Haziran-2018)

Babacığım ekteki yazı İzdiham dergisinin 29. sayısından. 2008 yılında size Cumhuriyet Dönemi Muhalif Türk Romanı diye bir kitap vermiştim, içinde tasavvufi romanlarla ilgili bir bölüm var ve o bölümde sizin kitaplarınıza atıflar var. Yeni baskıda bu bölümü genişlettim, ekteki yazı o bölümde yer alacak.

O geceyi daha geniş anlatmak gerekirse,

“Fa efendi denen bu zat çevresindekilere sürekli, rüyasında Hazreti Mevlana'dan Abdülkadir Geylani'ye bütün tarikat pirlerinin toplanıp kendisini övdüklerini, onun mehdi olduğunu”

söylediklerini anlatıyordu.

Hatta Kavacık'ta ben size, "İnsanın rüyasında böyle bir şey görmesi üzerine eğer seyrü suluk görmüşse, o sıralar düzeltmesi gereken bir kusurunun olduğunu, önderlik hevesine kapıldığını anlaması gerekir, böyle bir rüyayı görse bile insan içine düştüğü zaafı anlıyorsa, bu da bir olgunluktur değil mi?" demiştim ve siz bu evladınızı doğrulamıştınız.

Hatta ben o sırada nefs-i mardiyede olduğum halde bir gece zuhuratta elimde bir yılan tuttuğumu söyledim, siz insanın başkasının nefsini de görebileceğini söylediniz. Ben o gece eşimin nefsini görmüştüm, daha sonra kendisiyle bu konularda gerekli konuşmalar yaptım.

Yazının olduğu dergiyi size vermiştim, Tekirdağ'da olması gerek. İzmir'de kitapçılardan İzdiham dergisinin 29. sayısını aratırsanız bulabilirsiniz, postayla buradan yollayayım diyorum ama onlara da güven olmuyor, Tekirdağ'a yolladığım dergiyi bana geri getirmişlerdi ben de sonra onu size elden vermiştim.

2 Ek 

“Fa efendi denen bu zat çevresindekilere sürekli, rüyasında Hazreti Mevlana'dan Abdülkadir Geylani'ye bütün tarikat pirlerinin toplanıp kendisini övdüklerini, onun mehdi olduğunu” 

NOT= Yukarıda bahsi geçen bu bölümün olduğu saha, yani zuhuratlar sahası, çok tehlikeli bir sahadır. Bunlara “tuzak zuhuratlar” denir. Aklı az ve, güzel bir irfani eğitim almamış, kendinin farkında bile olmadan nefsi emmaresinin baş olma isteği ile, çünkü “nefsi emmarenin en büyük hazzı, baş olma zevkidir,” ve bunu çok güzel hayali kılıflar içinde gizler, kişi bunun farkında bile olmaz, belki dilinden, Allah Peygamber veliler pirler kelimeleri çokça da çıkar fakat bunların da hepsi nefsi emmarenin tuzağıdır.

Kendisini öyle bir hâdi perdesiyle örterler ki, bunu anlamak oldukça zordur ve çok kişi bu yoldan aldatılmış, dışı hâdi görünümünde ancak içi mutlak mudil halinde olan ve fark edilmeden çevresini sureta haktanmış gibi gösteren, hakikatte ise mudil temsilcisi olan kimselerle ortalık doludur.

Bu ve benzeri zuhuratları, gerçek Hak’tan zannedip, kendileri de inanırlar ve çevrelerini de bu tuzak zuhuratlara inandırmaya çalışırlar. Bunları sadece gerçek irfan ehilleri ayırabilirler. Bunların dışında olan aklı ve tefekkürü az ve bu sahada tecrübesi olmayan kimseler, bunları anlayamazlar ve tuzaklara hemen düşerler, farkında bile olmadan hem kendilerini yakarlar, hemde çevrelerinde kendilerine hayali güven duyan kimseleride yakarlar, Allah muhafaza.

Bu mevzua yeri geldikçe, izahları ile devam edeceğiz, şimdilik bunu ilk bilgilendirme kabilinden kayda almış olayım. 

Necdet Ardıç terzibaba13@gmail.com (10-Haziran-2018)

Hayırlı günlerin hayırlı Kadir gecelerin olsun Al….Çe... oğlum, yazın güzel olmuş ilgili yerine aktaracağım, gönderdiğin dergi sayfalarını da indirdim, ilgili yazıyı da okudum onu da ilâve edeceğim İnşeallah. Bu hususta birçok sohbetlerimiz vardır birde, daha evvel bu mevzuda sorulan bir soruya verdiğim cevabı da gelecek sayfalara ilâve edeceğim.

Böyle, böyle gerçek ifadelerle bahsi geçen kişinin “satih ince” dosyasını da tamamlarım inşeallah sonra hep birlikte okuruz.

Dünya ahret işlerin kolay gelsin selâmlar hoşça kal Efendi Baban

Mailde bahsi geçen dergiden.

Bir akşam terzi Babama mehdi konusunu sorduk, Bize Allah’ın Hadi isminin her müslüman’da tecelli etmesinin lüzum ettiğini, yani her mülümanın “kendi beden mülkünde Mehdi” olması gerektiğini söyledi. Mesele bu kadar basit

RİCALÜ’L-GAYB VE MEHDİ, sorusunun cevapları.

17-Babacığım Ricalü’l Gayb” ve “Mehdi” hakkında daha önce sözlü sohbetimizde bazı bilgiler vermiştiniz. Ancak müstakil başlık olarak bu konulara müsaadenizle yer vereceğimiz için sizden daha tafsilatlı bilgi rica ediyorum Efendim? Yani bu zevat-ı kiramın zahiren ve batınen mahiyetleri nedir? Vs. gibi açıklamalarınızı rica ederim Efendim. S.D

17- “Ricalü’l Gayb” “gayb erenleri” diye ifade elden zevat-ı âlilerden bahsetmek oldukça zor bir meseledir. Bunlar bence iki türlüdür, birileri yaşayanlar hayatta olanlar, diğerleride bunlardan dünyalarını değiştirmiş olanlardır. Gerçek irfan ehilleri aslında eğer mutlak gerçeklikleri varsa, yani zanni bir ricallik söz konusu değilse, onlar yaşayan Ricalü’l Gayb erleridir, onların tanınması için ancak kendileri gibi bir gayb eri olunması lâzımdır ki, onu değerlendirebilsin bunlar suret kayıtları şartlanılmış bir bilgi ile anlaşılması mümkün olmayan yaşantı halleridir.

Bunlar hali hazırda göz önünde oldukları halde tanınmaları mümkün olmadığından diğer âleme geçenleri tanımak bulmak oldukça zor bir iştir. Her ne kadar tarikat kitapları bunlar hakkında bazı rivayetler veriyorlar ise de bunların hepsi gerçek olmayabilir, o kişiler farkında olmadan başlarına gelen bazı halleri veya hayalleri, bu sahanın hali zannederler. İşte yukarıda hakkımda bahsi geçen “haberci meleğimi” bıraktım hükmünün içinde bu tehlikelerinde olma ihtimalinin bulunması idi.

Asıl olan onları hayatlarında iken arayıp tanıyıp bulup, bire bir istifade etmek en sıhhatlisidir. Yoksa gerçek ma’nâ da ne ve nasıl olduğunu bilemediğimiz bazı ma’nevi gibi olan buluşmalardan sağlanacak fayda ne kadar yeterli olacaktır. Bizde derslerimizin Tevhid zikrine başlama zamanın da (destur ya recalel gayb) diyerek devam ediyoruz Böyle bir hakikat varki bu tatbikat derslerin içine alınmıştır.

Ancak bu tür mevzuların gerçekten tamamen hayal ve vehimden arındırılmış bir şekilde bilinmesi lâzım gelmektedir.

Bir bakıma gayb ereni demek. “Kendi geçici beşeri varlık kabuğundan çıkmış ve varlığında Hakk-ı giyinmiş, karşıdan bakanın halk zannettiği, ancak Hak olan ilâhi zuhurdan başka bir şey olmayan, ilâhiyat içinde gizlenmiş Hakk’ın zuhurlarıdır.”

Bunları ötelerde arayıpta başka hayali suretler içinde düşünmek dahi onlar hakkında perdedir. Diğer bir ifade ile bunlar, İlâh-i iki ayak “kademeyn” hakikati üzerine bina edilmiş Hakk’ın Celâli ve Cemali Rical-i, Zâti zuhur mahalleridir. T.B

Mehdi mevzuuna gelince bu halde, başlı başına bir mes’eledir.

İnsan gurupları eski çağlardan beri hep bir kurtarıcı beklemişlerdir. Tarihi kayıtlarda hepsi vardır, ne hikmetse insanlığın ömrü hep kurtarıcı birilerini beklemekle geçmiştir. Yahudilerde benzer bir kurtarıcıyı beklemekteler, Hristiyanlar ise göklerin kırallığını ilân edecek İsâ (a.s.) mı beklemektedirler.

Bizler ise Hadisi şeriflerde de bahsedilen, “Mehdi” hazretlerini beklemekteyiz. Bunlar birer umut verici hayata biraz daha sabretmeyi, yaşama ümidini veren hallerdir. Olur veya olmaz eğer gerçekten gelecekse o gün yeryüzünde yaşayanlar görecektirler. Ancak inkârcılar gene inkâr edeceklerdir. Şu an dünyada yaşayan bizler onun zamanına yetişemez isek, bizim için bu husus geçerli bir yaşantı olmayacaktır, o halde bizimle ilgisi de olmayacaktır, bizimle ilgisi olmayan bir şeyinde bize ne faydası olur ne zararı olur.

Ancak bire bir, bir zararı veya faydası olacak husus bizim bize ait bize verilmiş olan, beden mülkümüzün “mehdisi”nin gelip gelmediği meselesidir. Eğer biz kendi beden mülkümüzün mehdisini beden mülkümüze indiremezsek, işte biz bize ait mehdiyi kaçırmış olmaktayız. Bu durumda zahir âlemde gelecek mehdiyi dahi anlamamız mümkün olmayacaktır.

Bu husus Âdem (a.s.) dan bahseden ilk âyet-i kerimelerde ifade edilmektedir.

2.38 - Dedik: İnin oradan hepiniz, sonra benden size ne zaman bir hidayetci gelir de kim o hidayetcimin izince giderse onlara bir korku yoktur ve mahzun olacaklar onlar değildir.

Aslında Mehdi yukarıda bahsi geçen “ehli rical”den açıklanarak genele gönderilmiş birinin halidir.

Bundan (15-20) sene kadar evveldi bu hale ait olduğunu düşündüğüm şöyle bir zuhuratım olmuştu

Büyük bir köşk gibi olan binanın alt kat salonunda bulunuyorum yukarıdan merdivenlerden aşağıya doğru kucağında beyazlar içinde yeni doğmuş bir çocuk ile aşağıya salona doğru vakurla büyük bir ihtimam ile birisi iniyor idi, salona inince bütün ev halkı ve görevliler ona hürmet secdesinde bulunuyorlar idi. Yeni doğan çocuktan bahsederlerken bu yeni seyyitlerimizdendir diyorlardı. Bende sadece sahneyi seyrediyordum

Daha sonra uyandığımda, hayırdır inşeallah deyip zâhiren olabilirlik düşüncesi ile, belki beklenen Mehdinin zuhur zamanı gelmiştir diye düşündüm. Diğer yönü ile ise, o günlerde benim düşündüğüm bir meselenin doğumu yani açılımı olduğunu veya olacağını düşünmüş idim.

Bilindiği gibi bu meselenin araştırıcıları tahmin yürütücüleri çoktur. zuhuratı gördüğüm zamandan (10) sene kadar sonra idi bazı kimselerle konuşurken kendi aralarında yaptıkları tahmini hesaplara göre Mehdi (a.s) ın geldiği ve çocukluk devresinde olabileceğini kendi aralarında görüşüyorlar idi, ben de bu hususta bir şey söylemedim sadece dinledim.

Bütün bunların dışında bir mutlak gerçek var ki oda şudur. Mehdi (a.s.) gelmezden evvel, evvelâ onu kabul edecek ümmetin oluşması lâzımdır. O nun kabulü içinde yer yüzünde, hadi isminin zuhurlarının çoğalması lâzımdır ki, gerçek Mehdi geldiği zaman büyük bir çoğunluk o nu kabul etsin. Aksi halde bu çoğalma olmayınca kabul görmesi de olmaz. Ayrıca gerçek Mehdi geldiği zaman “ben Mehdiyim” demez, kendi halinde bu özellik olduğu için, O nun Mehdiliği dışarıdan tasdik görecektir.

Açık olarak bilindiği ve görüldüğü üzere, günümüzde bile birçok Mehdilik iddiasında olan kimseler vardır, bunlar kendilerine göre çok küçük sayılacak kadar kişiler tarafından Mehdi olarak kabul görmeleri, zaten onların mehdilikle hiç ilgileri olmadığını açık olarak göstermektedir. Ancak böyle bir iddiada bulundukları içinde, ne kadar büyük bir mes’uliyyet içinde olduklarının farkında bile değillerdir.

Bu tiplerle çok karşılaşıyoruz. Onlardan birisi ile de bir zamanlar görüşmüş idik, kendisinin şimdi Amerika da bulunan Mehdisinin İstanbul temsilcisi olduğunu söyleyen bir zat İstanbul da sohbetimize gelmek istemiş idi bende buyursunlar demiştim.

Nihayet kararlaştırdığımız gün ve saatte bulunduğumuz yere geldi, sonradan diğer sohbete de gene geldi, yaklaşık kendisi ile (12-14) saat konuşma yaptık, konuşmalarının hepsinde söyledikleri hep birbirinin tekrarı ve haddini aşan mahiyetinde bazı konuşmalar idi. Bunlardan biride bizim, kendilerinin Mehdi payesini verdikleri kimseye, hemen biat etmemizin lâzım geldiğini ısrarla ifade etmeye devam ediyordu.

Diğeri ise çok vahim bir sözdü, Güya Peygamber Efendimiz haşa onun arkasında namaz kılmış iddiasıydı. Sen ne diyorsun kardeşim kendine gel bunlar nasıl sözler diye ikaz etmeye çalıştığımda. Neden olmasın sağlığında başkasının arkasında namaz kılmadımı diye, söz ve fikirlerini müdafaa etmeye çalışıyordu. Bahsettiğin husus başkadır bununla kıyas kabul edilemez dedim. Orada zaruret vardı ve Efendimiz Hz. Ebubekir Efendimizin imamete geçmesini kendi emir etmiş idi. Bu yüzden imamette Ebubekir sıdık Efendimiz gözükse bile, aslında gene imamet makamında olan Peygamber Efendimizdi.

O zaman bu hususta bir soru sorayım dedim, o da buyurun dedi. Bir an için bu muhal işin olduğunu düşünelim! Peki bu namaz ma’na âlemindemi oldu madde âlemindemi oldu? Eğer ma’na âleminde oldu ise senin efendin bu âlemde Peygamber Efendimiz ise ma’na âleminde namaz nasıl kılınmış olacak? Diğer yönden baktığımızda, bu namaz madde âleminde olmuş ise senin mehdin bu âlemde ama Peygamber Efendimiz ma’na âleminde gene bu iş nasıl olacak, dediğim zaman ben bu durumu bilmiyorum diye cevap verip acziyyetini itiraf edince, bende kardeşim emin olmadığın ve mahiyetini bilmediğin böyle vahim mes’uliyetli işlere karışmasan daha iyi olur dedim.

Baktım ki, kendisine hiçbir söz para etmiyor. O halde size son bir soru sorayım dedim buyurun dedi, İrfan ehlinde İman bir ömür boyu sürermi dedim, cevap olarak, “evet sürer” dediğinde kardeşim senin ne irfaniyetten ne de mehdilikten nede İnsanlıktan bir haberin olmadığı açık olarak görülüyor, biz bu işi burada bırakalım da daha fazla bir birimizin vaktini boşa geçirtmiş olmayalım ve de kırmayalım, diyerek o gün konuşmalarımıza son vermiş idik. O günden sonra da ne ben kendilerini gördüm ne de onlar aradılar bu meselede böylece kapanmış oldu. Haklarında hayırlısı olsun. Bunların hepsi ibretlik yaşantı ve hallerdir

Mehdi veya Mehdilik iddiasında bulunmak, büyük bir iddia ve cür’ettir. Gerçek mehdilik makamı, iddia ve benlik makamı değildir. Gerçek olan mehdinin “ben mehdiyim” demesine gerek yoktur çünkü kendi kendisinden mutmain olduğunudan iddialık ve makam sahibi olmak gibi bir derdi yoktur.

Eğer bir yerde mehdilik iddiası varsa, sadece bu iddia dahi, onun “mehdi” olmadığının açık ifadesidir, böylece bu iddiacı farkında olmadan kendi kendini yalanlamış olur. Bu ince bir gerçekt

Şe…. kı…. (8-Mart-2018)

Bismillahirrahmanirrahıym.

Efendim...hayırlı geceler olsun. Bir bilgilendirme için gecenin bu vaktinde yazıyorum. Bu gece Kürşat kardeşimiz internet vatsaap üzerinden beni aradı ve şu bilgileri paylaştı.

Yine Kür……. yakın arkadaşı olan ve sizin derslerinize devam eden benim de yakından tanıdığım Bay…. diye bir kardeşimiz var, o da orada kırşehirde kü…. la birlikte yaşıyorlar. Bu pazar kavacıktaki sohbeti bu arkadaşımız DERGÂHTA( Fa efendinin yerinde) olduğunu sanarak sırf sizi görmek ve dinlemek ümidiyle, mevzulardan da haberi olmaksızın buraya gitmiş.

Ancak kendisine kötü muamele yapılmış. Terzi baba ismi aşağılanarak, onun dönemi bitti, o bıraktı artık, yeni dönem bizim dönemimiz başladı, gibi onu tanımıyoruz, onun pirliği bitti şeklinde v.b..

Bu arkadaş da çok müteessir olarak oradan ayrılmış memleketine dönmüş. Kür…… aktarmış. Ancak o da ne olduğunu anlayamadığı için bana sormak istememiş....Akşam saatlerinde facebook sayfasında DUYURU yu görünce hem sevinçten hem de olayı haber vermek için kür…. bu bilgiyi benle paylaştı.

Biraz değil çok moralim de bozuk olarak size haber vermek istedim. Biraz da şunun için belki ilave tedbirle de gerekebilir diye düşündüm efendim....Efendim hürmet ve muhabbetle ellerinizi öper nüket annemede selamlarımızı arz eyler tekrar hayırlı geceler dilerim....

Çokça yaşanan bu haller “mekr” hakkında birde küçük yazı yazdım onu da gönderiyorum. Uygun görürseniz kayda alırsınız

Necdet Ardıç terzibaba13@gmail.com (9-Mart-2018)

Hayırlı geceler Şe…. oğlum maillere bakmaya ancak vakit bulabildim bu arada seninkini de gördüm şimdi cevaplamaya çalışıyorum.

Gerçektende epey zamandır ortada nahoş bir hadise vardı, bu yüzden geçen seneden beri kasımpaşaya sohbete gitmiyordum.

Son zamanlarda da bahsi geçen, “Satih ince-Fa....” isminde ki kişi iyice sınırlarını aşmaya başladı bu yüzden bende kendisinden K…1… kanalı ile, kendi kanallarında benimle ilgili ne kadar, döküman yazı görüntü ne varsa, hepsinin kaldırılmasını ayrıca orada bana ait yazı kitap ne varsa hepsinin kaldırılmasını ve verdiğim icazatında tarafıma gönderilmesini istemiştim.

Aradan epey zaman geçtiği halde açık bir cevap alamamıştım, sadece bir kaç dökümanın kaldırıldığı telefonla bildirilmişti.

Bunun üzerine tekrar aynı yazıyı gönderip istenilen hususların hemen yerine getirilmesini istemiştim.

Gene bunun üzerine aşağıdaki yazı gönderilmiş idi . Orada koşulan şart şöyle idi okuyunca göreceksin (İcazeti veririm ancak karşılığında kıyafetleri isterim) oldu.

Bende buna karşılık aşağıdaki yazıyı gönderdim ve bu vesile ile de siteye o yazıyı koyduk.

Bundan sonrasını kendi bilir. Kür……ta ve bay….ma söyle üzülecek bir şey yoktur. Kim ne yaparsa kendine yapar. Verirken “Pir” dedikleri kimseye verdiğini geri alırken "kir" derler canları sağ olsun.

Sende üzülme kim neye lâyık ise onu görür. Bunlar hep ibret levhalarıdır. Gördüğün gibi saha ne kadar tehlikeli bir sahaya dönüşmüş.

Hakk'tan hayırlısı herkese selâmlar hoşça kal Efendi Baban.

Not= Aşağıdaki yazıyı Kür….. oğlumuza da gönderirsin Ba….la okurlar. Ve ne olduğunu onlarda görmüş olurlar ancak başkalarına göndermesinler ve konudan bahsetmesinler kendilerinde kalsın.

NOT= bahsedilen yazının yukarıda kaydı olduğundan tekrar olmaması için buraya aktarmadım.

NOT= “mekr” yazını da aşağıya ilâve ediyorum. Güzel olmuş sağ olasın, eline gönlüne sağlık

MEKR

BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHIYM

Tasavvuf ya da hakk yolu, türlü tuzaklarla kurulu kaygan bir zemini olan, sürekli kendinde olmayı gerektiren, bir yoldur.

Bu yolun tuzaklarından biriside “Mekr” dir. Diyanet ansiklopedisinde Mekr, aldatmak, hile yapmak suretiyle birinin amacına ulaşmasını engellemek anlamında mastar, hile aldatma manasında da isim olarak kullanılır.

Mekr, Allaha nispet edildiğinde ise kötüleri hilelerinden dolayı cezalandırmak, tuzak ve düzenlerini etkisiz hale getirmek olarak,

Âli İmran ..”54” Ve Mekr (hilekarlık) yaptılar. Allahu Tealâ da mekrlerine (hilelerine) karşılık verdi. Ve Allah hile yapanların hayırlısıdır.

Mâlum kişinin “Satih ince”, son dönemdeki hal ve tavırları söz ve davranışları, fiilleri dikkatlice incelendiğimizde acizane fakirde Mekr hakkında bir kanaat gönlümde oluştu. Bunu yazmak ise mekr mevzuunun aynı zamanda biz sâlikler için bir eğitim, dikkat ve uyarılar taşıdığını bilmemiz gerekmektedir.

O şahsın kendisine bildirilen “zahir ve bâtın emanetlerimizi geri aldık, icâzeti iade edin” buyruğu karşısında bunu iade etmiyeceğini bildirmesi, diğer emanetler gelirse iade edeceğini söylemesi, kendisinin 54.. olduğunu iddia etmesi Kuranda Mekr ile tarif edilmektedir.

Ancak en dikkat çeken husus ise kendisinin 54 olduğunu iddia eder iken Mekrini (hilesini) de farkında olmadan ikrar etmiş oluyor.

Şöyle ki 54 –ellidört, olduğu iddiasını ortaya atan şahıs ya da şahıslara bu ayeti celilede güzel bir cevap vardır.

Mekr-i İlahi Allahu Teâlânın hile yapanların mekrini kendilerine çevirmesidir. Kurdukları tuzakları bozması, mekrlerine karşılık onları cezalandırmasıdır.

Cenabı Hakk mekre (hileye) muhtaç değildir.

Burada asıl üzerinde çok düşünülmesi gereken husus mekr bilgisinin ve tatbikatının 54 ayet ile bildirilmesidir. Acaba niçin Cenabı hakk İlahi mekrini bu ayet ile açıklıyor? Burada düşünenler için çok açık bir hikmet olduğu açıktır.

Sayılar, Zât-ı İlâhinin abd’ına kendini bildirip tanıttığı sembollerdir. Hal böyle olunca o şahsın bu mekri, mekri ilahi ile (3/ 54 ayeti) ortaya çıkacak ve boyunlarına dolanacaktır.

Cenâbı Hakk, nefsi emmarelerin hareketiyle meydana çıkan bu tür fiilleri ve onların ilahi mekr ile boşa çıkarılışını biz kullarına bunlardan ibret almamız için açıklıyor. Bu hallerin iyi görülmesini, yani hayırlı olan mekrin iyi anlaşılmasını istiyor. Böylece biz kularını bu hallerden uzaklaştırıp tövbeye zorlamaktadır.

Kuran-ı Keriyme iyice göz atarsak Mekr hadiselerinin örnekleri de çoktur. Bedr savaşında müslümanların sayısı müşriklere az gösterilip bedire geldiklerinde sayıca çok fazla gözükmelerine rağmen büyük bir bozgun yediler. Hakkın buradaki hayırlı mekri onların mekrini açığa çıkarmıştı.

Hz Rasulullahın Mekkede öldürülme planları yapılmış, her kabilenin savaşçı gençleri seçilmişti. Böylece efendimizin kim öldürdüye gitmesi arzulanıyordu. Ancak cebrâil as. Bunu kendisine haber veriyor, o da yatağına Hz Ali efendimizi yatırarak aralarından geçip gidiyordu. Sonra İz takibi yapan kişinin atının ayakları kuma batıyor, gittikleri mağarada örümcek ağı ve güvercin yuvası görüyorlardı. Böylece Hakkın onlara İlahi mekri olmuştu.

Yine en son sohbetlerde Terzi Babamın lisanından duyduğumuz Davûd as.ın bir öküz hakkında ilgili taraflara verdiği hüküm Hakkın mekri gibi olmaktadır. Bu misalleri çoğaltabilmemiz mümkündür.

Mekr, çok farklı yönlerden olabilmekte ancak kendi kanaatimce en tehlikeli mekr ilim ehline, ehli tarîke olmaktadır. Zamanla edinilen ilimler nefsi emmare tarafından kullanılmakta, hele hele klasik tarikat anlayışındaki yerlerde çevrenin tuttuğu alkış nefsi emmareyi türlü mekrin içine çekebilmektedir.

İsmini anarken zorlandığım “Satih ince-F N” arkadaşımızın da hali budur. Allah c.c lühu böyle mekr yapıp sonra ilahi mekre uğrayanlardan önce nefsimi ve bizleri esirgesin korusun. Amin

Son olarak yine Kurân-ı Kerimden bir ayet ile mevzuu sonlandırmak istiyorum. Neml suresinde yine bir ayeti celilede şöyle buyurulmaktadır.

27/70..Ve onlara karşı mahzun olma ve onların hilelerinden (mekr) dolayı bir sıkıntıya düşme...

Sonuç olarak ilgili şahıs ben 54 üm demek suretiyle ve de bunda uyarılara rağmen ısrarcı olması hakikati ve hakkı (Terzi Baba) ortadan kaldırma cihetinden gizli hileye başvurulmuştur. Bundan sonrası ise “Vallahü hayrul mêkiriyn” dir

Necdet ARDIÇ 14.03.2018

Son zamanlarda medyada, Fa Nu ismi çokça geçtiğinden, şahsım tarafından bir açıklama daha yapma gereği hâsıl olmuştur. Fa Nu isimli şahsa bir vesile ile 06.12.2012 tarihinde tarafımdan “Rehberlik icâzeti” emâneten verilmişti. Verilen icâzet görevini yerine getirirken uyulması gereken şartlar düzenlenen icâzet belgesinde de belirtilmişti. Bu şartlardan en önemlisi Tarîkat-ı Âliye’nin o saf kurallarını icrâya devam şartı idi. Kendisine bu icâzet, tâlib-i Hak olanlara tarîkat âdabını anlatma ve yaşatma niyetiyle verilmişti.

Zamanla Tarîkat-ı Âliye’nin saf kurallarından uzaklaşıldığı ve Pîran hazretlerimizden öğrendiğimiz ve yaşatmaya gayret ettiğimiz tarîkat âdabına da riâyet edilmediği tarafımızdan müşâhede edilmiştir. Ayrıca sosyal medya üzerinden girdikleri bir tartışmada “Kamuoyuna Duyuru” başlığı adı altında yayınladıkları bir videoda rahatsız edici bir üslup kullanarak kendi iddialarını ispatlamak kastıyla tarafı olmadığımız bu tartışmada adımızı zikretmeleri bizim için kabul edilebilir bir durum değildir.

Böylelikle görülen lüzum üzerine ismi geçen şahsa icâzetin elinden alındığı bildirilmiş ve kendisinde bulunan icâzet belgesi uygun bir lisanla istenmiştir. Ancak tarîkat adabına uymayan bir şekilde talebimize şöyle bir şart öne sürerek karşılık vermiştir. Kendisinden istenilen icazeti: “Pîran hazretlerinden silsile yoluyla bize (Terzi Baba) intikal etmiş olan emânetleri kendisine vermemiz şartıyla iâde edeceğini” belirtmiştir. Yolumuzun usul ve erkânına uymayan bu edep dışı davranış neticesinde mezkur şahsa 2012 yılında emâneten verilen “rehberlik icâzeti” yukarıda belirttiğimiz sebeplerden dolayı geri alınmıştır. Bilinmelidir ki yukarıda ismi geçen şahısla bundan sonra ne zâhir ne de bâtın hiçbir ilgim kalmamıştır. Kamuoyuna duyurulur.

UŞŞAKİ (Terzi Baba

NOT= Bu bölümde, “Satih ince” nin, birkaç kitabından alınan küçük alıntıları verip, daha sonra da onların gerçek hallerinin ve hayellerinin tahlilini, yapmaya çalışacağım. Bu çalışmayı yapan Fa…. Bu…. Oğlumuza teşekkür ederim sağ olsun. T.B

İbrişimcizade-metinler.

Fa…. Bu…. (18-Temmuz-2018) Gül….. Hüs Sayfa 58:

Hüs…. Gül… için İbrişimcizade, “Ben şeyhime 15 sene dervişlik yaptım, ağzından işittiğim 60 cümleyi geçmez. Kendisi huzur şeyhi idi.” buyurdu. “Satih ince” Gül…. Hüs…., Sayfa 68:

Bir keresinde rüyada piran ile beraber Hüs Gül hazretleri, İbrişimcizade daha hayatta iken İstanbul’daki dergâha geldi. Teftiş etti. Evladım dünya işin fazla ama seni posta oturtmamız lazım dedi. Bende nasıl isterseniz, emriniz olur efendim deyip boyun kestim. “Satih ince” İbrişimcizade Yolu Sayfa 19-20-21:

İbrahim İbrişimcizade İstanbul’a gelmeden bir gün önce rüyamda büyük bir uçak görmekteyim, bulutlara sığmıyor, tarif edilemeyen büyüklükte. Efendi dergâha geldi, sedire oturdu. Biz bu maneviyatı arz etmeden “Fa efendi biz de büyük bir uçak görmüştük. Kanadının biri Bediüzzaman Saidi Nursi Hz.leri oluyor, bir diğeri Süleyman Hilmi Tunahan Hz.leri oluyor. Şeyhim Hüs Gül.... Hz.leri ise Kutup motor oluyor, uçağı o itiyor diyerek hem rüyayı tabir etti, hemde Hüs Gül Hz.lerini ve kendisinin kemalatını ve kutbiyetini izhar etti.

Hüs… Gül….. Hz.lerinin kutbiyetini, İbrahim İbrişimcizade izhar etmektedir. Hüs… Gül… Hz.lerinin kemalat ve kerametlerini ayrı bir bahse bırakarak halen yaşayan Süleyman dedenin ağzından, Hüznü Gülzari Hz.lerinin lisanından: “İbrahim İbrişimcizade zamanın kutbu olur fakat biz göremeyiz” ifadesini bizzat bu fakir kulağı ile duymuştur.

Yine hulefasından abisi Esat efendinin, Fehmi dedenin ziyaretinde İbrişimcizade ile bulunduğu bir sırada: “efendim kardeşim kutbul aktab olarak görmekteyim” buyurduğunda, Fehmi dede sinirlenerek bastonu ile Esat efendiyi dürtüp “elimizde bir o var. Onu da yüzüne överek zay mı edeceksin?” diye azarladığı ihvanca malumdur.

Yine Esat efendi ihvana maneviyatında 124.000 evliyanın sırrı ve dosyaları tüm enbiya ve evliya huzurunda efendimiz sav. Tarafından kardeşim İbrahim İbrişimcizade’ye teslim edildi, diye onun kemalatını övmüştür.

Bu fakir kardeşiniz de İbrahim İbrişimcizadeye derviş olmadan, Elazığ’da şeyh Halit efendi isminde, Osman Bedreddin Erzurumi’nin hulefasından bir zat ile görüştük.

Bu zat hulaseten şöyle buyurdu: “ Biz duyduk ki Mahmut Efendiye mürşidi kamillik verilmiş, Fet… hoca efendiye ilmi ledün verilmiş,

fakat yeryüzünde mürşidi kamil birden fazla olabilir, insanı kamil ise bir tanedir onun da kim olduğunu bilmiyoruz” dedi.

Bu görüşmenin akabinde 15 gün sonra bu fakir, âlem-i menâmda, “ortada şeyh Halit efendiyi, sağında Mahmut efendiyi, solunda Fet….. hoca efendiyi görmekteyim, işaret ettiği gibi kendisi de mürşidi kamilmiş.”

Bu arada Halit efendi iki üç adım öne atarak eliyle bir yöne işaret etti, “işte İnsanı Kamil de budur,” deyip bir zatı gösterdi; “baktım İbrahim İbrişimcizadeyi göstermekte.” “Satih ince” İbrişimcizade Yolu Sayfa 30:

Maneviyatta yüksek bir duvar üzerine oturmuşum, at üstünde sakallı bir zat zuhur etti ve mehdi as. vasf etmeye ondaki özellikleri bildirmeye başladı ve daha sonra fakiri işaret etti ve bu hal üzere ben kendimden geçerek uyanmışım. Bu keyfiyeti beyan ettiğimde, İbrişimcizade: “Fa efendi, sakın mehdiyim diye ortaya çıkmayasın, bana da bu tür seslenmeler oluyor, sen mehdisin diyorlar fakat bu insanların hidayetine vesile olmaklığımızdandır” diye beyan etmişti.

İbrahim İbrişimcizade, Kutbul İrşad Muhammed Mustafa Kamil efendiye yazmış olduğu bir mektupta: “Ravza-i Mutahharada murakabede otururken ruhunun ruhu Muhammediye munkalib olduğunu ve sema kapılarının açıldığını bahisle şöyle devam etmektedir: Şahsiyetine güvendiğim bazı zatlar bir takım sualler soruyor, cevapladıktan sonra kutup diye seslenmeler oluyor, bu erenlerin tavlamasımıdır yoksa hakikat midir, zatı alinizin görüşlerini beklerim. “Satih ince” İbrişimcizade Yolu Sayfa 35-36:

İcazeti yazmadan önce maneviyatta Efendimiz sav.ı ziyarete gidiyorum. Kapının önünde bir melek içeri giremezsin, şu an istirahat ediyor dedi. Ben o meleğe yüzünü de göremez miyim dedim. O ise görürsün dedi. Beni içeri aldı ve sandukasından bir kapak açtı. Baktım ki efendimiz sav. sünneti üzere sağ tarafına uzanmış sağ eli başının altında istirahat etmekte idi. O anda göz göze geldik. Üç defa Fa Fa Fa dedi ve oturdu. “Bunun elbiselerini verin” dedi ve kendisine nurdan kaftanlar verildi. Bana dönerek “ al, giy evladım” dedi ve elbiseleri bana verdi. Ben ise “ Ya Rasulallah! Sizin önünüzde soyunup giyinmek edebe aykırı olur. Müsaade ederseniz şöyle kenara geçeyim” dedim. Elbiseleri giydikten sonra bu vazifeye tayin edilmiş oldum. “Satih ince” İbrişimcizade Yolu Sayfa 57:

İbrahim İbrişimcizade: “Fa efendi, 14 yaşımda el tuttum. 17 yaşımda bir zuhurat çıkarttım. Şeyhim, oğlum istersen icazetini yazayım dedi. Ben hayır efendim yaşım daha küçük dedim, imtina ettim. Bilahare 23 yaşında icazetim yazıldı. Şeyhim vefat edene kadar rabıta vermedim. Her dualadığım dervişi onunla tanıştırıyordum. Hüs Gül hz.leri: “Oğlum rabıtada ver, ben seni öyle yetiştirdim ki bir milyon kişi seni rabıta etse, kılına zarar gelmez” dermiş. “Satih ince” İbrişimcizade Yolu Sayfa 70-71:

İbrahim İbrişimcizade hanım dervişlerle olan irşad vazifesine önem verir, bu esnada şeriatın ölçülerine ziyadesi ile uyardı. Kesinlikle el öptürmez, yalnız halvet olmazdı. Hanımlara el öptürmeyi, eli kızgın sobanın içine sokmak veya onluk çivi ile duvara çakmaktan farkı olmayacağını bildirmişti. Fa efendi hanımların bulunduğu mecliste dokuz dakika, on dakika değil, derdi. Bir keresinde Tirkeş köyünde, hanımlara sohbet ederken, 80 lik kulağı az duyan Asiye nine kendisini işitmek için ağzına yaklaşmış, o da bilahare ihvana 80 yaşındaki kadının nefesi hakikatime zarar verdi, demiş. Bizde bu görevi yaparken sohbeti kısa tuttuğumuz ve gözümüz kapalı olarak girip çıktığımız ihvanın malumudur. “Satih ince” İbrişimcizade Yolu Sayfa 82:

İbrahim İbrişimcizade, parmağına yüzük takardı, temizliğine çok dikkat eder, şalvar, gömlek ve üzerine yelek giyerdi. Camiye ve sohbete giderken pardesü giyinirdi. Sokakta cübbe sarık giyen ihvanına kızar: “siz benim yolda böyle giyinip sokakta dolaştığımı gördünüz mü?” derdi. “Satih ince” İbrişimcizade Yolu Sayfa 83:

İbrahim İbrişimcizade 1996 senesinde umre yolculuğu esnasında Azrail a.s. ile görüşmüş dört yıl daha şefaati peygamberi ile kendisine izin verilmiş. “Satih ince” İbrişimcizade Yolu Sayfa 221: Fa Nu Efendi Şiir Anladı ki Nurullah nurudur Resulullah Miratta parlayan nur, iman nurudur billah Nurun ala nur olup görürsün cemalullah Eğer görürsen cemali olursun bil efendi “Satih ince” İbrişimcizade Yolu Sayfa 267: Fa Nu Şiir Medine İmamı olmuş Nurullah Ravzayı Pak Resule Mevsimi hacda gelir daveti bu gönüle Ümmiyim, lakin arifim nuru Muhammedi’ye Ayrılırken ücretimi verir benim Medine“Satih ince” Nurdan Doğan Nur Damlayan Sohbetler-1 Önsöz:

Söylenecek sözün kalmadığı, açılmadık mânânın olmadığı inancında olan bir kardeşinizim…

Yirmi senelik bir birikimle, demine ve tadına ulaşamayacağımız sohbet ve zikir meclislerinden toplayıp derleyebildiğimiz bilgiler ve tecrübeler ışığından oluşan, hiçbir eserde bulamayacağınızı sandığım ancak yaşanarak, hissederek oluşabilecek tasavvufî inceliklerin yer aldığı bu eseri ilgi ile okuyup istifade edeceğinizi ummaktayım. “Satih ince” Nurdan Doğan Nur Damlayan Sohbetler-1 Sayfa 2:

Vazife verilen zâkirler, idareciler hanım olsun, erkek olsun, Efendi’nin emri ile dikildiği için “Bu insanları Efendi dikti buraya” diyerek vekil asil yerinedir, onu temsil eder diyerek o makama saygılı olunacak, ihvan bu zihniyette olacak. Onu buraya diken Efendim, elbette bir bildiği var da dikti, ben onun önüne nasıl geçebilirim? Ben onun önüne geçersem, Efendinin sözünün önüne geçmiş olurum deyip, ona göre tedbir alacak ve boyun bükecek. “Satih ince” Nurdan Doğan Nur Damlayan Sohbetler-1 Sayfa 5:

Bilmiyoruz; doğru yanlış. Fakire, Şahid ismi maneviyatta verildi, bir ismimiz de bu, her asırda Peygamber sav.’in vekilleri, ümmetin üzerine şahid olacaklar. Ya Rabbi! Biz bunların imanlarına şahidiz, ikrarlarına şahidiz, biatlarına şahidiz diyeceğiz. Ama sizde bize yardımcı olacaksınız yani bizim sözümüz orada yalan çıkmayacak. Samimi olacağız, sadakatli olacağız. Siz de bize şahit olacaksınız. “Satih ince” Nurdan Doğan Nur Damlayan Sohbetler-1 Sayfa 7:

Dolayısıyla Allah ve Resulü meclislerimize tecelli etmekte, sizleri nurlandırmakta, Peygamberimiz ümmetini irşad etmekte, Rabbim kullarını kendi yoluna çevirmekte…“Satih ince” Nurdan Doğan Nur Damlayan Sohbetler-1 Sayfa 10:

Yakında bir zuhurat oldu! Bizim cemaatimizden yakın hizmet halkasında olan kardeşlerimize hizmet esnasında emri hak vaki olduğunda daha yere düşer düşmez şuunatâleminden doğruca cennet bahçelerine geçiş yapıyorlar. Düşen cennete giriyor, düşen cennete geçiş yapıyor. Ben bu hali görünce aman Ya Rabbi bu nasıl bir yol, bu nasıl meşrep! diye ağlamaya başladım. “Satih ince” Nurdan Doğan Nur Damlayan Sohbetler-1 Sayfa 24:

Ravza-ı Mutahhara’ya sabah namazına yetişmek üzere gittim. Sabah namazının sünnetini kıldım ve farzına kadar Efendimiz sav. bütün tekmili benden aldı. Ya Resulullah! Çorum’da şöyle şöyle yapıyoruz, Kırıkkale de şöyle şöyle yapıyoruz, seni seven aşık ümmetlerin çoğalıyor. Gençlere faydalı olmaya başladık elhamdülillah. Çorumda üç tane hizmet binamız oldu. İşte Çorum’da şöyle şöyle bir anma toplantısı yapıyoruz. İşte Yerliköy’de şöyle şöyle bir mevldimiz oluyor, onbilerce insan sohbetten muhabbetten istifade ediyor ve istikamette duruyor. Ya Resulullah! İşte, Sungurlu’daki hizmet binamız bitti çatısı çatıldı. Ya Resulullah! Oradaki bacılarımız can siperane çalıştılar, erişte kestiler, mercimek sattılar, çatıyı örttüler. Ya Resulullah! Hanım bacılarımız kermes yapıyor, erkek kardeşlerimiz maddi ve manevi imkânlarını birleştiriyor. Dini İslamın umurunu görmek ve şeriat-ı garrâ-i Muhammediyye’nin ihyası için, işin bir ucundan tutmak için elinden gelen gayreti gösteriyor. Ya Resulullah! İşte Ankara şöyle oldu, İstanbul’da böyle oldu, şurada şöyle oldu, burada böyle oldu vesair… zaten biliyor Nuru ilahi. Yani ona gaib olan bir şey yok ama biz ona bir emir tekrarı, bir tekmil verme gibi, içimizi döktük. Sanki böyle hepsi böyle kabul oldu, iltifatla karşılandı inşallah, sizin adınıza uşşaki cemaati olarak, uşşaki ihvanı olarak taltif olunmuş şekilde sizlerin adına döndük inşallah. “Satih ince” Nurdan Doğan Nur Damlayan Sohbetler-1 Sayfa 147:

Sadece bir zikir cemaati olmaktan çıkıp hizmet cemaatine dönüşmeyi insanlara faydalı olmayı, toplumun meselelerine el uzatmayı bizlere ve cemaatimize nasip eylesin. “Satih ince” Nurdan Doğan Nur Damlayan Sohbetler-1 Sayfa 148:

Fakir âlem-i menâmda gördüm ki ravzayi mutahharada mescidi nebevi de imam olmuşum. Şebekeyi Resulullahın önünde ziyaret koridorunda bütün evliyaullah saf tutmuş. Mihraba Rabbimin nûru tecelli etmiş bu şekilde namaz kıldırmaktayım. Namaz bitti selâmladıktan sonra cemaat etrafıma toplandı ve birisinin elinde bir tomar uçak bileti, evrak var, bana uzatıyor ve “Efendimiz sav. senin imametinden hoşlanıyor geleceksin” diyor. Bende “Ben ümmiyim benim imametimden ne olacak” desem de, hayır geleceksin diyorlar. “Satih ince” Nurdan Doğan Nur Damlayan Sohbetler-1 Sayfa 161-162:

Hac menasiki (Hac vazifeleri) bitti ve Ravza-ı Mutahhara’ya geldik. Şöyle biraz dalmışım. Birde baktım, bir huri önümüze çıkmış. Alnında Nurullah yazıyor. Bizim manevi ismimiz. Kendisine elimin ucuyla dokunmak istedi. Kendisini bizden çekti ve “Biz senin öbür taraftaki nasibiniz, burada bize dokunamazsın” dedi. Bir odadan içeri girdi. Girdiği odaya baktım, dört olmuş hepsinin alnında Nurullah yazıyor. Yani her bir Hacca Cenab-ı Hak (cc) böyle bir huri halketmiş, hac ibadeti o şekilde nimet olarak tebdil edilmiş. “Satih ince” Nurdan Doğan Nur Damlayan Sohbetler-1 Sayfa 164:

Bu sohbet tuluat sohbetidir. Yani tuluat sohbeti demek; âlimler kitabı çevirmeden bir şey söylemeye kadir olamazlar. Fakat Efendimiz sav. ile irtibatlı olan Mürşid ve Mürşidi Kâmiller frekansı ona ayarladıktan sonra oradan aldığını ihvana sunar. Sohbette ihtiyaç neyse verilir ve gönderilir. İhvanlar istifade eder. Sohbet fenafillah makamıdır. “Satih ince” Nurdan Doğan Nur Damlayan Sohbetler-1 Sayfa 182:

İlk şeyh efendi yaşlıydı. 80-90 yaşında. Şeyhine benzeyeceksin ya! Hâlde, ahvalde, ahlâkta gaye buya! Bizde sakalımızı bıraktık ona benzedik, o efendim bir takke takıyordu, bizde onun gibi bir şey giymeye çalıştık. Sırtına balık sırtı bir aba giyiyordu, öyle bir elbise giydim ve bir gün böyle Amasya’ya gittim. Şöyle beni baştan aşağıya süzdü; “Evlâdım! Şeriatin zahirine aykırı hiçbir hâlin kalmamış” dedi ve o mürşidin ağzından tasdik olundu. Ondan sonra bize hâl verildi, basiretle nûru cemali müşahade etmeye başladık. Kaç ayda? 7 ayda. Bizim tarikatta 7 ayı geçmez haa, bu yolda 7 ayı geçmez, 7 sene, 15 sene, 20 sene bekleyenlere duyurulur. “Satih ince” Nurdan Doğan Nur Damlayan Sohbetler-1 Sayfa 187-188:

Biz bu tip toplantılarda şöyle faide umuyoruz; “ Tarik-i Uşşaki ihvanı işte gözünü açsın. Nakşi, Kadiri, Rufai tarikleri daha maruf oldukları için pek tanınmayan Uşşaki ihvanının sanki bir ezikliği söz konusu oluyordu. Allah’ın izniyle biz bu imajı sileceğiz. Memleketimizin en şuurlu, en yaygın bir cemaatini oluşturarak bizden sonraki ehil emin ellere teslim ederek, inşallah bu görevi bitirmek istiyoruz.

İbrişimcizade bir maneviyatta dedi ki; “Fa efendi! Şimdi sana icazeti nasıl verdiğimi anlatacağım. Bunu niye anlatıyorum, bir bağlantı olsun diye efendim. Dedi ki sema kapıları yarıldı, Enbiya ve Evliya Ruhaniyetleri indi ve şeyh zuhur etti, dediler ve seni gösterdiler evlâdım dedi. Fatma (ra) validemiz senin hususi bu tarike vazifelenmeni murad etti.” O zamanlar benim Fatma Validemizlen ne işim olur diye düşünmüştüm. Sonra bir dolaştım baktım ki İbrişimcizademin on tane ihvanı varsa altısı, yedisi hanım. Yani hanımlar daha çoğunlukta. O da ümmetin annesi olduğu için demek ki böyle murad etmiş. “Satih ince” Nurdan Doğan Nur Damlayan Sohbetler-1 Sayfa 262-263:

Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Cumhuriyeti kurdukları ilk yıllarda tekke ve zaviyelerin içinde bulunduğu tasvip edilemeyecek durumlarından dolayı kapatılmaları olmuştur. Sayın misafirlerimizin de malumudur ki o dönemde bu yerler ehil olmayan kişilerin eline geçerek, din adına her türlü melanetin işlendiği yerler haline gelmişti. “Satih ince” Nurdan Doğan Nur Damlayan Sohbetler-2 Sayfa 13:

Abdülkadir Geylani hazretlerine; “Ümmi adam şeyh olur mu?” demişler. Islah ettiğinden bozduğu fazla olur demiş. Bütün kitaplarda irşad olur da irşad edemez. İrşad etmez yani. Zaten irşad makamını bilmiyor. Bir derviş ilerlediği zaman, bizim tarikatımızda “Fettah” esmasına vardığı zaman; şeyh ona düşman kesilir, postuma ortak olacak diye. Halbuki herkesin dağda bir çamı vardır. Kimisi eğri çam keser, kimisi doğru çam keser. Bu da Allah’a (cc) hizmet etsin, Allah’a (cc) giden yol mahlukatın nefesi kadardır; ama sen kendi nefesinle gideceksin. “Satih ince” Nurdan Doğan Nur Damlayan Sohbetler-2 Sayfa 37:

Her ihvan 1 yıl içinde en az bir kişiyi cemaatine kazandıracak, takip edecek ve onunda vird olarak bu işi görev bilmesini sağlayıp bu yönde yönlendirecek. Her türlü mal, hizmet ve dünürlük alışverişini birbirinden yapacak, misyon ve vizyon evliliklerine hazır olacak. Esnaf teşkilatmasına önem vermek, sermaye ve iş gücünü örgütlemek ( bu konuda ahi teşkilatlarını örnek almak bir yol olabilir). “Satih ince” Nurdan Doğan Nur Damlayan Sohbetler-2 Sayfa 41-42:

Osman Bedreddin Erzurumi’nin icazetini yazdığı Buhara’da Feridun Baba dergâhında yetişen evlad-ı Resul şeyhi kamil üçlerden evrak sahibi kendi ifadesi ile yeryüzündeki 1,5 mürşidi kamilden buçuğu (tevazuen) Eş-Şeyh eş-şerif Şerif Atalay efendi hazretlerine intisab ettim. Kendi ifadesi ile evlâdım biz senin emanetini vermek için buraya geldik, dedi ve Osman Bedreddin Erzurumi hazretlerinden aldığı emanet Nuru nübüvveti fakire teslim etti. Fakiri nazar ve teveccühü ile belki hususi bir evrad vermeden (kendisinin ihvana verdiği bazı kulaktan dolma esmaları çektim) sohbeti ile irşad etti. Sünneti seniyyeye, tabietimiz sohbetine müdavetimiz, kendisine olan aşkı muhabbetimiz bizi rabıta ve tefekkür tariki ile yüklenmesi 7 ay gibi bir sürede, 25 yaşında bizi visal merdivenleri çıkarak vuslat reyhalarını tattırdı ve Nuru cemal müşahade babına eriştirdi. Bir gün şeyhimi Amasya’da ziyaret ettim. Şekil ve şemailime baktı, Amasya’ya güneş gelmiş dedi. Şeriata aykırı hiçbir halin kalmamış, dedi; git, Cuma gecesi geleceğiz dedi. İstanbul’a geldiğimde o gece yatsı namazını kıldığım camide direklenen bir nur, başımdan içerime doğru yıldırım çakar gibi direklendi, kudsi Ruh tecellisi mürşidimden fakire tecelli ederek gerçekleşti. Bundan sonra hal tecelli etmeye başladı. “Satih ince” Nurdan Doğan Nur Damlayan Sohbetler-2 Sayfa 53-54:

Bir sene hac yolculuğunun dönüşünde biraz sıkıntı oldu. Pasaporttan dolayı Suudi terhilinde 1 ay beklettiler. Sıkıntı biraz uzar gibi oldu. Ben devamlı huzurda naz yapıyorum. Ya Rabbi ben buraya hacca geldim, bu nedendir falan gibi. Galiba biraz zülfikara dokunmuş, Rabbim (cc) murakabede tecelli etti, dedi ki: “kulum niye böyle yapıyorsun? Seninle meleklere karşı övünmemi istemiyor musun?” ondan sonra cız etti içim, ağzım dilim kesildi, hiçbir şey söyleyemedim. Öyle boşuna şeyhim demekle falan olmuyor. Hepimiz imtihandayız. “Satih ince” Nurdan Doğan Nur Damlayan Sohbetler-2 Sayfa 60-61:

Yeni girilen mecra müesseseleşmektir; kanunları hafife almadan, günün şartlarına uyarak, günün şartlarına uygun müesseseleri kurmak ve müesseselerde gerekli hizmetleri gerekli şekilde yapabilmek İslamın müdafii, şer’i şerifin ve ahkamın savunucusu ve hadimi ve tariki aliye ve tasavvuf erkanına, pirlerin yoluna hizmet eden bir cemaat hüviyetine bürünmemiz bizden istenmiştir ve dolayısıyla bizler bu emir muvacehesinde ihvanımız bir şekilde yönlendirme yoluna girdik. Yoksa yapılan hiçbir şey kendi irademiz, heva ve hevesimiz veya bir takım nefsi mülahazalarla olmamaktadır.

Kardeşlerim işte bu emirlerle hareket ediyoruz. Tabi bunların, hakikatinin, ne şekilde olduğu teferruattır. Fakat atmamız gereken adım yapmamız gereken iş müesseseleşmektir. Rabbimize şükürler olsun ki kardeşlerimiz bu minval üzere bizim ihvanımızın yoğun olduğu bölgelerde gerekli hizmetleri yapabilmek için böyle dernekler ve bir takım müessesler kurmaktadırlar. “Satih ince” Nurdan Doğan Nur Damlayan Sohbetler-2 Sayfa 118:

Şimdi bu tarikat yoluna bir şart da biz ekleyelim. Diyoruz ki bu yola giren derviş kardeşimiz 1 sene içerisinde tarikatı aliyyeye bir kişi kazandırmaya gayret edecek. Akrabası, arkadaşı, çoluğu çocuğu kim olursa olsun. Onların hidayetlerine sebeb olmak vardır. Onu da yerine getirirse, inşallah yolumuz asan olur ve ehlullah yoluna girmiş oluruz. “Satih ince” Nurdan Doğan Nur Damlayan Sohbetler-2 Sayfa 127:

Sizler olmazsanız, bizler olmayız. Sizler muhabete talip olmaz iseniz, bizlerin hiçbir kıymeti ve değeri bilinmez. Nasıl ki binlerce kulüp var; kimisi birinci, ikinci, üçüncü liglerde oynayan takımlar var. Üçüncü liglerde olanlarla kimse ilgileniyor mu? Hayır. Ama birinci liglerde olan seyircisi çok olan takımlarla ilgileniyorlar. Uşşaki meşrebi bugün motor görevi yapmış bir meşreptir. Bizler gerek ihvan olarak gerek mekan olarak, artık birinci lig takımı gibi olduk değil mi? Artık daha göz önündeyiz ve gündem oluşturuyoruz elhamdülillah. Türkiye’de artık aklı başında hizmet eden bir hüviyete büründük. “Satih ince” Nurdan Doğan Nur Damlayan Sohbetler-2 Sayfa 134:

İbrahim İbrişimcizade Efendim fakire öyle buyurdu: “Fa Efendi sana bütün tarikatlardan gelecekler, sen onları dinler, onlara yol verirsin” dedi. Bizde bu manada kazanı geniş tutuyoruz, kepçeyi geniş tutuyoruz. Biz, Resulullah sav. tarafından irşad için vazifelendirilmiş bir kardeşiniziz. Bu ilahi bir mecliste bir istirahat halinde, İbrişimcizadem diyor ya: “Aşıklar hissettiklerini yazarlar, mürşidler de gördüklerini yazarlar”. “Satih ince” Nurdan Doğan Nur Damlayan Sohbetler-2 Sayfa 145-146-147:

Herkes bir kişiyi bir daha ki seneye muharrem ayı, Allah (cc) ömür verirde buraya geldiğimiz zaman bir bu kadar adam daha burada olacak tamam mı?

Şurada üç yüz kişi var diyelim; daha fazladır belki ama üç yüz diyelim; şimdi bir sene sonra burası altı yüz kişi oldu diyelim tamam mı? Kardeşlerim, ikinci senede aynı söz devam edecek. Bu söz bir senelik değil tabi ikinci sene de herkes bu altı yüz kişi girdiği zaman, bunu kendisine vird edinecek; bizim virdimiz bin iki yüz olacak. Efendim üçüncü sene iki bin dört yüz olacak. Dördüncü sene beş bin olacak, beşinci sene on bin olacak, altıncı sene yirmi olacak, yedinci sene kırk bin olacak, sekizinci sene seksen bin olacak, dokuzuncu sene yüz altmış bin olacak, onuncu sene üç yüz yirmi bin olacak, on birinci sene yedi yüz elli bin tane derviş; sadece Ankara ortaya çıkaracak var mısınız söz mü?

Birbirimizle alışveriş yapacağız ama her türlü alışveriş bunun içindedir. Efendim esnaflık alışverişi, mal alışverişi, hizmet alışverişi, her şey bunun içinde fakat benim asıl vurgulamak istediğim alışveriş dünürlük, dünürlük alışverişidir. Bu dergâha giren dervişim kendi kızını kendi oğlunu tariki uşşakiyye feda edecek. Fakirdir, zengindir demeyecek; reyini hep bu tarafta kullanacak ve çocukları da bu şekilde yetiştirip bu fikirle büyütecek söz mü? “Satih ince” Nurdan Doğan Nur Damlayan Sohbetler-2 Sayfa 201:

Mesela zikir halkasına oturuyoruz. Burada kısa kollu gömlekle zikir halkasına oturan olduğu zaman, ruhaniyeti evliyaullah senden çekiliyor. Ne oluyor? İşte irşadın gecikiyor. Şimdi bu şekilde buraya gelmiş adam, nasıl gelirse gelsin başımızın üzerine niçin olmadığımızı, niçin olamadığımızın zahir görünen sebeplerinden birkaçını burada vaaz edelim ki mürşidlerinize kabahat bulmayın. “Satih ince” 

Bir kişiyi daha iyi tanımak için o kişinin kendi hayatına ve kendi ürettiklerine bakıp değerlendirme yapmak daha sağlam bir yoldur. “âyînesi iştir kişinin lâfa bakılmaz” denmiştir.

Kitaplarından evvelki sayfalarda, bir ölçü olması bakımından özetle, bazı kısa bölümler aldığımız, “satih ince”nin iç bünyesindeki yaşadığı hayali yaşantısını açık olarak göstermektedir.

Kitap diye yazılmış olan sayfaların, ne şeriatle, ne tarikatle ve ne bir ilimle, hele hele tasavvufun hakikati ile, hiç bir alâsı yoktur. Zandan ve hayelden ibaret olup hiçbir ilmi ve hakikat dayanağı yoktur.

kaynağı ile metni verilen, sözlerin ve zuhuratın kısa analizini yapalım. T.B

Bahsi geçen ifadeler tamamen hayal ve mekr ve zuhuratlarda, tuzak zuhuratlardandır. Ancak kendileri bunun farkında değildir. Çünkü bunu ayıracak ölçü ve irfaniyetleri yoktur. Eğer olsa idi bu tuzaklara düşmezler ve bu iddialarda bulunmazlar idi.

Şimdi özetle bunların gerçek halleri yönüyle incelemeye çalışalı 

İbrişimcizade- metin izahları.

Fa…. Bu…. (18-Temmuz-2018) Gül…. Hüs……ya, Sayfa 58:

Hüs Gül için İbrişimcizade, “Ben şeyhime 15 sene dervişlik yaptım, ağzından işittiğim 60 cümleyi geçmez. Kendisi huzur şeyhi idi.” buyurdu. “Satih ince”

Görüldüğü gibi, 15 senede “60 cümle” yani senede”4” cümle, bunlarda günlük konuşulan cümlelerdir. Bu ifadelerde bi tuhaflık yokmu? Peki o zaman sormazlarmı, nefs eğitiminizi ne zaman yaptınız.? Gerçek tarikat yolu kişinin evvelâ kendini tanıması eğitimidir, eğer bu eğitim yok ise, daha sonra hiçbir şey yoktur. Çünkü, “nefsini bilen rabbını bilir” denmiştir. Daha henüz nefsinden haberi olmayan bir kimsenin, ne Allah’ından, (c.c.) ne Peygamberinden, nede Pirandan, haberi olması ve bunları gerçek halleri ile tanıması mümkün değildir, sadece ses ile Allah demek sadece lâfzi bir tanım olmaktan ileri geçemez. O halde bu tür kişilerin ne gerçek Allah’tan ve gerçek Peygamberden ve ne pirandan ve ne kitaptan haberleri de yoktur.

huzur şeyhi idi. Bu ifade ile acaba ne denmek istenmiştir anlayan varsa bana da anlatsın. Acaba ilmi cümleler kurup, ömür boyu eğitim için konuşan, diğer gerçek irfani şeyhler huzursuz şeyhlermi imiş? T.B Gül….. Hüs……ya, Sayfa 68:

Bir keresinde rüyada piran ile beraber Hüs Gül hazretleri, İbrişimcizade daha hayatta iken İstanbul’daki dergâha geldi. Teftiş etti. Evladım dünya işin fazla ama seni posta oturtmamız lazım dedi. Bende nasıl isterseniz, emriniz olur efendim deyip boyun kestim. “Satih ince”

Şu ifadelerin içinde yatan “mekr ve tuzağı” anlamak oldukça kolaydır, biraz zuhurat bilgisi ve tecrübesi olan bu tür zuhuratlara hep ihtiyatlı yaklaşır, ancak taklit ve benlik ehli, bunu bir mal bulmuş gibi, hemen hiç araştırmadan, sahih olarak kabul eder, burada da görüldüğü gibi. Ayrıca kişinin kendi içinden geçen baş olma arzusu kendisine böyle gösterilir. Güya tevazu gösterip, boyun kesilmiş. Bu da ne demekse.

Bu tür zuhuratlar mutlak ölçü olmaz ve geçerliliği de yoktur. T.B İbrişimcizade Yolu Sayfa 19-20-21:

İbrahim İbrişimcizade İstanbul’a gelmeden bir gün önce rüyamda büyük bir uçak görmekteyim, bulutlara sığmıyor, tarif edilemeyen büyüklükte. Efendi dergâha geldi, sedire oturdu. Biz bu maneviyatı arz etmeden “Fa efendi biz de büyük bir uçak görmüştük. Kanadının biri Bediüzzaman Saidi Nursi Hz.leri oluyor, bir diğeri Süleyman Hilmi Tunahan Hz.leri oluyor. Şeyhim Hüs Gül.... Hz.leri ise Kutup motor oluyor, uçağı o itiyor diyerek hem rüyayı tabir etti, hemde Hüs Gül Hz.lerini ve kendisinin kemalatını ve kutbiyetini izhar etti. “Satih ince” 

Şu hayal kurgu görüntü ifadelere bakın insan hayret etmeden edemiyor. Başka kimseye bir şey bırakmamışlar. Şeyhim Hüs Gül.... Hz. leri ise “Kutup motor” oluyor, uçağı o itiyor.

Nasıl motor olmuşsa,? demekki motorluk işe yaramamış, kocaman denilen uçağı iterek götürmeye çalışıyor, bu ise olmayacak bir iştir. O makam sahipleri olanlardan biri gelipte, o motoru niye çalıştıramamışlar.

Şu hale bakın bahsi geçen makamları ne kadar küçülttüklerinin farkında bile olmamışlar. Bu durum bile zuhuratın hayal ve vehim işbirliği ile hazırlandığı ve nasıl kolayca yutturulduğu da, açık olarak anlaşılmaktadır. Bu hali anlamak içinde, çok büyük bir âlim olmaya gerek yoktur biraz mantık tarafsız bakış yeterlidir.

Gerçek kutupluk mertebesinden, nasılda hiç haberleri olmadıkları hemen anlaşılıyor. Gelecekte bu mertebelerin onlardan hesap sorması mümkün olabilecek bir durumdur. Siz bu mertebeleri leblebi çekirdek gibi cebinize koymuşsunuz çıkarıp, çıkarıp çıtırdatıp yemişsiniz, diye.

Ancak şöyle bir tevil getirilebilir. Bahsi geçen mertebeleri biz kendi ihvanımız için kullanıyoruz dense, kendi kendilerine nasıl avunursalar avunsunlar, onları alâkadar eder, bunlarla eğlenip dursunlar, deyip geçilir. Ancak genele göre böyledir denirse, işte o zaman, dur bakalım kendinize gelin denir. Evvelâ gerçek bir derviş olalım, “Âdemi ma’nâ-yı hayal ve vehim cennetinden beden arzına indirelim” ondan sonra halimiz kalırsa bu mertebelerden söz edelim. T.B

Hüs Gül Hz.lerinin kutbiyetini, İbrahim İbrişimcizade izhar etmektedir. Hüs Gül Hz.lerinin kemalat ve kerametlerini ayrı bir bahse bırakarak halen yaşayan Süleyman dedenin ağzından, Hüznü Gülzari Hz.lerinin lisanından: “İbrahim İbrişimcizade zamanın kutbu olur fakat biz göremeyiz” ifadesini bizzat bu fakir kulağı ile duymuştur. “Satih ince”

Maşeallah Kutupluğuda bir birlerine aktarmışlar tabi, ondan daha gerilerde kalcak değil ya. Ancak bunlara asli ve ilâhî deliller gereklidir ayrıca, bunlar heryerde dile getirilecek şeyler değildir, biraz tedbirli olmak lâzımdır çünkü mes’uliyete sebeb olacak konulardır. Bu mertebeleri kullar veremez, falan kişi kutuptur demekle, o kişi kutup olmaz, daha çok mes’uliyet altına girer, kişler farkında olmadan bunlara sahiplendiklerinde bunu kimden aldın diye sorguya çekilebilirler. Allah korusun hafife alınacak konular değildir. T.B

Yine hulefasından abisi Esat efendinin, Fehmi dedenin ziyaretinde İbrişimcizade ile bulunduğu bir sırada: “efendim kardeşim kutbul aktab olarak görmekteyim” buyurduğunda, Fehmi dede sinirlenerek bastonu ile Esat efendiyi dürtüp “elimizde bir o var. Onu da yüzüne överek zay mı edeceksin?” diye azarladığı ihvanca malumdur. “Satih ince”

“efendim kardeşim kutbul aktab olarak görmekteyim” Sözü sadece kendi bünyesinde ve kendine has bir düşünce ise, düşüncesinde hürdür, daha başka ne kadar mertebe varsa isterse hepsini versin, kimseyi ildilendirmez.! Ancak bu düşüncesine geneli dahil ederse, o zaman hata yaptığını baştan kabullenmesi lâzımdır. Ya bu kişinin “kutbul aktab” lıktan hiç haberi yoktur veya geçen izahlarda kısaca belirtildiği gibi, hayal vehim ve nefs birlikteliğinin kendisini düşürdüğü durumdan haberi yoktur.

Kutupluğun üç makam olduğu bildirilmiştir bunlar, “Kutbul a’zam, Kutbul aktap ve Kutbul irşattır” Bunlara da tarikat tabirinde üçler denir. Üçler ise Besmele-i şeriftirki. “Kutbul a’zam, Allah isminin zuhurudur zaten oda bir tanedir ve “Aleyhissalât-ı vesselâm” efndimizdir. Kutbul aktap, Rahman, ismidirki onun da zuhur mahalli Rahmeten lilâlemin olan gene peygamber efendimizdir. Kutbul irşat” ise Rahim ismidirki, Raufurrahim’dir. O da gene Peygamber efendimizdir.

Allah-zat, isminin zuhur mahalli, “Kutbul a’zam, Rahman sıfat mertebesinin zuhur mahalli, Kutbul aktap ve Rahim esma mertebesinin zuhur mahalli ise Kutbul irşattır.” Bunların tarifi ise, “rahmanın rahminden doğmayan Bismillâhirrahmanirrahim olamaz” dır. Bunlar kahve sohbetleri değil çok ciddi irfan sohbetleridir. Daha henüz gerçek ma’nâ da nefsini tanıyamamış kişlerin, bunlardan bahsetmesi sınırlarını ve haddini çok aşması demektir. T.B

Yine Esat efendi ihvana maneviyatında 124.000 evliyanın sırrı ve dosyaları tüm enbiya ve evliya huzurunda efendimiz sav. Tarafından kardeşim İbrahim İbrişimcizade’e teslim edildi, diye onun kemalatını övmüştür. “Satih ince”

Yukarıdaki satırları okuyan, gerçek irfan ehlinin, bunları nasıl karşılayacağını gerçekten merak etmekteyim.

Bu cümleler nasıl bir cür’et ve akıl tutulmasıdır, bu kadar hevayı, aldatılmışlığı, anlamak mümkün değildir.

Hadi şimdi hep birlikte kelime kelime sakin ve tarafsız bir şekilde bunları incelemeye çalışalım.

“ihvana maneviyatında.” Bu nasıl ifadedir zuhuratında mı, Yakaza halindemi, imân manevatındamı? Hangisinde ben bir şey anlamadım anlayan varsa bana da bildirirse gerçekten teşekkür ederim.

“124.000 evliyanın sırrı” çok abartılı masal kitaplarında bile bu ifadeye rastlanmaz, ama bu ifade onları çoktan aşmış. Bu cümlenin nedemek olduğunu düşünmek bile mümkün değildir.

“124.000 evliyanın sırrı” kardeşim sen 124,000’ evliyanın sırrını bırakta, sadece kendi nefsinin sırrını bilde, söyle bakalım senin sırrın nedir, diğerleri sonradan gelsin, bunu söylemek kolaydır ancak ispatlanması lâzımdır, arkasından bu sırlardan hiç olmazsa bir tanesini açık etmişmidir. Hadi 123.999’u kendine kalsındı. Bunların galiba ne sayıdan ne de evliyalıktan nede nezaketi ilâhiyyeden haberleri bile yokmuş.

Daha henüz gerçek ma’nâ da kendi sırrından bile haberi olmayan kimseye, “124.000 evliyanın sırrı” verilecek, bahsi geçen konunun ne olduğundan hiç haberleri olmadığı anlaşılıyor, İnsanlığın başlangıcı olan Âdem (a.s.) dan kıyamete kadar gelen ve gelecek olan bütün evliya Ullah’ın sırlarının bir yerde toplanıp bir kişiye verilmesi diye bir hususun söz konusu olması bile mümkün değildir. Sadece kendi ağırlığını bile kaldıramayan bundan bile aciz olan her hangi bir kişi, bu ağırlığı kaldırması nasıl mümkün olur. Akla ziyanlık. T.B

“ve dosyaları tüm enbiya ve evliya huzurunda” Nasıl bir tuzağa düşmektir bundan bile haberi yokmuş. Bahsi geçen cümlenin nasıl bir sahayı teşkil ettiğinin hiç farkında bile değilmiş, zuhurat sahasındaki cehaletin ve aldanmanın böylesine pes doğrusu.

Huzurunda, dendiğinde bahsi geçen zevatı Âlinin hepsinin orada hazır olmaları lâzımdır, bunlar hangi sahaya gelmişlerdir, hepsinden bir bir tekmil alınıp varlıkları tesbit edilmişmidir. Nasıl bir hayaldir.

Enbiya ve rasuller bütün hayatları boyunca bir defa toplandılar mübarek “Mi’rac gecesinde” oldu onun dışında ne Evliya ullah nede peygamberan hazaratı bir yerde hiçbir zaman tamamı ile toplanmış değildir. “Maneviyatında” bu nasıl bir ma’neviyattır ki? demek “Mi’rac’ın” ma’neviyatından daha da, haşa büyükmüşki! orada 124,000 evliya Ullahta varmış, demeki bu kişinin manevitı haşa, Peygamberimizin de ma’neviyatından büyükmüş. Bu bahsin içinde yatan ifade budur bundan bile haberi olmayan kimseye bunlar verilecek hayret doğrusu.

“efendimiz sav. Tarafından” Şu dehşet ve edep dışı ifadeye bakın, sanki komşu kapı arkadaşından bahsediliyor. Bu nasıl bir edep dışı hayaldir ve peygamberimiz, hayalleri içinde farkında bile olmadan, kullanılmaktadır, yarabbi akıl almıyor.

“kardeşim İbrahim İbrişimcizade’ye teslim edildi,” peki bu teslimatın alış verişi nasıl olmuş, ondan hiç bahsedilmiyor. Ve alınanlar nerde muhafaza ediliyor. teslim edildi, teslim edildi, hükmü müşahede demektir. Kesin olarak konuşmanın vebalinin de, galiba vehametinden haberleri yokmuş.

Bunun bir şahidi ve belgesi olması lâzımdır. Nasılki Muhyiddin-i Arabi hazretlerine Efendimiz tarafından verilen “Füsusu’l-Hikem” de ki, peygamber hazaratının isimlerindeki hikmetleri bildirdiği gibi. Madem kendisine verilen “124.000 evliyanın sırrı” ndan hiç olmazsa bir tanesinin küçücük bir bilmediğimiz halinden-sırrından bahsetse idiya.

Bahsedemezdi çünkü daha henüz kendi sırrından bile, haberi yoktuki bahsi geçenlerin sırlarından nasıl bahsetsin.

Yukarıda bahsi geçen, “Maneviyatında” nasıl bir tuzağa düştüğü, hâdi görünümündeki, mudil tarafından nasıl aldatıldığı, açık olarak görülmekte, ayrıca peygamber efendimiz de, burada ismi ile kullanılmaktadır. Nasıl bir vebal ve gaflet akıl almıyor.

diye onun kemalatını övmüştür. Bu husus kemâlât değil tam bir ma’nevi iflâstır. Dileyen nasıl kabul ederse etsin, kendi anlayışıdır. Kendi şahsına göre hoş görülebilir. Ancak bunlardan başkalarıda etkileniyor ise, o zaman bütün bunların yanlış yönlendirildikleri durumdan, sorumlu olamaları lâzım gelecektir. Allah muhafaza. Kendileri bilir. T.B

Bu fakir kardeşiniz de İbrahim İbrişimcizadeye derviş olmadan, Elazığ’da şeyh Halit efendi isminde, Osman Bedreddin Erzurumi’nin hulefasından bir zat ile görüştük.

Bu zat hulaseten şöyle buyurdu: “ Biz duyduk ki Mahmut Efendiye mürşidi kamillik verilmiş, Fet…… hoca efendiye ilmi ledün verilmiş,

fakat yeryüzünde mürşidi kamil birden fazla olabilir, insanı kamil ise bir tanedir onun da kim olduğunu bilmiyoruz” dedi.

Bu görüşmenin akabinde 15 gün sonra bu fakir, âlem-i menâmda, “ortada şeyh Halit efendiyi, sağında Mahmut efendiyi, solunda Fet….. hoca efendiyi görmekteyim, işaret ettiği gibi kendisi de mürşidi kamilmiş.”

Bu arada Halit efendi iki üç adım öne atarak eliyle bir yöne işaret etti, “işte İnsanı Kamil de budur,” deyip bir zatı gösterdi; “baktım İbrahim İbrişimcizadeyi göstermekte.” “Satih ince”

Yukarıda kaynağı ile metni verilen, sözlerin ve zuhuratın kısa analizini yapalım. T.B

Bahsi geçen ifadeler gene tamamen hayel ve bir mekr ve zuhuratta, tuzak zuhuratlardandır. Ancak kendileri bunun farkında değildir. Çünkü bunu ayıracak ölçü ve irfaniyetleri yoktur. Eğer olsa idi bu tuzaklara düşmezler ve bu iddialarda bulunmazlar idi. T.B

“ Biz duyduk ki” (acaba bu duyuş nasıl bir duyuştur? Hiçbir mesnedi yoktur sadece bir zandan ibarettir.

Mahmut Efendiye mürşidi kamillik verilmiş, “Satih ince”

Fetullah hoca efendiye ilmi ledün verilmiş, “Satih ince”

Mahmut Efendiyi tanımıyorum, ancak kendisinden mürşid-i kâmil olduğuna dair herhangi kabul edilebilir bir delil vamı imiş.?

Bahsi geçen diğer kişinin hali meydandadır. Bir şeyin ne olduğunun anlaşılması için o şeyin hakikatinin bilinmesi lâzımdır. İlmü ledün, Hakk’ın yanın da olan ilimdir onun bilinmesi içinde evvelâ İlmi yakîn’in ne olduğunun bilinmesi lâzımdır. Ve kendisine ilmü ledün verilen kimse, zahir ve bâtın halkın ve hakk’ın yanında olması lâzımdır. Bahsi geçen kimse ise “mudil” in yanında, Hakk’ın ve halkın karşısında açık düşmanıdır. Yaptıkları meydandadır. Görüldüğü gibi zamanımız mekrhilesinin adeta babası’dır.

Mekrinden korunmak için (250) hâdi şehidimizi verdik, yaklaşık (2500) kişimizide gazi eyledi, bunların da bazıları bakıma muhtac halde geldiler, bakalım bunların vebalini nasıl ödeyecektir.

Vermişler etmişler olmuşlar ile hiçbir şey olmaz. T.B

Bu görüşmenin akabinde 15 gün sonra bu fakir, âlem-i menâmda, “ortada şeyh Halit efendiyi, sağında Mahmut efendiyi, solunda Fetullah hoca efendiyi görmekteyim, işaret ettiği gibi kendisi de mürşidi kamilmiş.” “Satih ince”

Yukarıdaki bölüm de açık bir hayal vehim ve tuzak zuhurattır. Bunları ayırma ilmi ve kabiliyeti olmayan kimseler, gerçek zuhuratmışlar gibi de amel etmeye başlarlar, öyle kabul ettiklerinden hiçbir aslı ve mesnedi olmyan, bu gibi hayali değerlendirmelere giderler. Allah muhafaza eylesin. T.B

Bu arada Halit efendi iki üç adım öne atarak eliyle bir yöne işaret etti, “işte İnsanı Kamil de budur,” deyip bir zatı gösterdi; “baktım İbrahim İbrişimcizadeyi göstermekte.” “Satih ince”

Not= Yukarıda bahsi geçen kimse hakkında ilerideki sayfalarda da şöyle ifadeler gelecektir. ilm-i ledün sultanı, Kutbu'z-zaman. Bütün kitabı okuduktan sonra genel karar sizlere ait olsun. T.B

Mahmud Efendi Hz.'lerinin de çok sayıp sevdiği ve şahitler önünde ilm-i ledün sultanı olarak tesmiye ettiği Kutbu'z-zaman İbrahim İbrişimcizade Çorumi. “Satih ince”

Kişiler bazen kendi hayallerinde olanı, nefsleri onlara dışarıdan gösterilen sahih zuhuratlar gibi, masumane biçimde kişinin nefsi anlayışına uygun bir şekilde zuhuratı sahnelendirirler. Kişi de bunu nefsinin isteğine uygun geldiğinden gerçek zannederek zuhurata iman eder.

İnsan-ı Kâmil denen ifade, anlaşılması gerçekten çok çalışılarak anlaşılacak bir sahadır. Bu saha daki yaşantı idrak edilmedikçe bu vasfın herhangi bir kimseye atfedilmesi, tamamen hayal ve zandır. Bu mertebenin zuhur mahallinin aldığı isim “kâmil insandır” Buâlemde İnsan-ı kâmil bir tanedir. Ve o insan-ı kâmil suret görüntülü insan değil bütünâlemlerin aldığı isim İnsan-ı kâmildir. Bu makamın nokta zuhur mahalli ise sadece ve tek olarak “Peygamber Efendimiz”dir. Bunun ikincisi asırlar boyunca mümkün değildir.

“kâmil insan” lar ise onun varisleri ve edeb-i Muhammedi ve ahlâk-ı Muhammedi ve ilm-i Muhammedi ile yaşarlar bunları tanımak kolay kolay mümkün olmaz. Bazıları onlara rastlasalar bile onları kendi değer anlayışları ile sıradan bir kimse gibi değerlendirip ne olduklarını fark bile edemezler. Çünkü Hakk ehlinin olmaz nişanı denmiştir.

Beşeriyet hallerinde zahiren onların hiçbir ayırıcı vasıfları yoktur. Kiminki üstünde devamlı bir vasıf ifade eden potur cübbe sarık veya benzeri görüntüler var ise o kişi. Onları temsil bir tarafa onların “kıyafetleri” hükmü altında kalmış olur. İşte sıradan bir hayal kurgu ile falan kişi insan-ı kâmilmiş ilm-i ledün sultanı, Kutbu'z-zamanmış, demek. İnsan-ı Kâmil ve diğer mertebelere yapılan büyük zulüm ve haksızlıktır. Ve ayrıca bu makamı mülklenmek ona sahip olduğunu zannetmektir. Bu ise emanete ihanettir. Emanete ihanet ise hainliktir.

Belki bu kabüllenmeler iyi niyet ve safiyet ve cehalet neticesinde oluşan kabullerdir. Ancak böyle hayali kabullenişler kişileri ne yükseltir nede alçaltır. Ancak kendilerinden beşeri bir zafiyet ortaya çıktığında bütün ümitler kırılıp sukutü hayale uğranır. T.B İbrişimcizade Yolu Sayfa 30:

Maneviyatta yüksek bir duvar üzerine oturmuşum, at üstünde sakallı bir zat zuhur etti ve mehdi as. vasf etmeye ondaki özellikleri bildirmeye başladı ve daha sonra fakiri işaret etti ve bu hal üzere ben kendimden geçerek uyanmışım. Bu keyfiyeti beyan ettiğimde, İbrişimcizade: “Fa efendi sakın mehdiyim diye ortaya çıkmayasın, bana da bu tür seslenmeler oluyor, sen mehdisin diyorlar fakat bu insanların hidayetine vesile olmaklığımızdandır” diye beyan etmişti. “Satih ince”

Bu zuhuratında özet yorumunu tahlil etmeye çalışalım.

Maneviyatta yüksek bir duvar üzerine oturmuşum,

Duvar üzerine oturmak. Nefsinin üstüne oturmak nefsi benliğinin yükseğine çıkmak demektir.

at üstünde sakallı bir zat zuhur etti

At nefsi emmâredir, Onun üstündekide nefsi emmaresi ile yaşayan nefistir. Sakallı olması tuzaktır, güven vermeye çalışılmaktadır.

ve mehdi as. vasf etmeye ondaki özellikleri bildirmeye başladı

Evet tuzak kurulmaya başlamış, kişinin aklında ve hayalinde olan zuhuratına yansımaktadır.

ve daha sonra fakiri işaret etti

Tuzak devam ediyor,

ve bu hal üzere ben kendimden geçerek uyanmışım.

Kurulan tuzak işe yarayıp gerçek zannedilerek, tasdik görmeye çalışmaktır.

Bu keyfiyeti beyan ettiğimde,

Tuzak hedefine ulaştığında ve kabul gördüğünde.

İbrişimcizade: “Fa efendi sakın mehdiyim diye ortaya çıkmayasın,

Bu ikaz yerinde olmuş. Ama galiba dinleyen olmamış, böyle hayallerin peşinde halen daha koşulmakta olduğu görülüyor.

bana da bu tür seslenmeler oluyor, sen mehdisin diyorlar

İşte kendi ifadeleri ile seslenmeler oluyor, acaba bu seslenmeler neredendir diye hiç araştırdıkları olmuşmu. Kaynağı belli olmayan seslenme duyma tecelli hissiyat gibi şeylerin hepsine ihtiyatla yaklaşmalı gerçeğini bulamadıktan sonra bunların hepsi unutulmalıdır. Bu tür hallerin hiç birisi ile amal edilmez ve hüküm verilmez.

sen mehdisin diyorlar.

Kendi ifadelerinden de anlaşıldığı gibi bu hallerde kalıtımlardan birbirlerine geçişlerdendir. Mehdilik veya giğer mertebeler tutkunluğu da kendilerinde kalıtımsaldır. diyorlar. ın kaynağı nedir. Kimler nereden ve ne diyorların kaynağının tesbit edilmesi lâzımdırki, gelenlerin sıhhati veya geçersizliği meydana çıkmış olsun.

fakat bu insanların hidayetine vesile olmaklığımızdandır” diye beyan etmişti.

hidayetine vesile,

İşte burasıda tuzak kelimelerdendir. Acaba hidayetemi yoksa benliğemi vesile olunuyor. T.B

İbrahim İbrişimcizade, Kutbul İrşad Muhammed Mustafa Kamil efendiye

Geçmiş sayfalarda Kutbul İrşad, mertebesinden bahsedilmiş ve izahı kısaca yapılmış idi, bahsi geçen kişinin bu haline, gerçek ve geçerli bir delili varsa mesele yoktur, ama gene duydumuğuza, şuna buna göre denirse, bu hiçbir şey olunmadığı ifadesindedir. Kendileri hayalleri ile oyalanıp giderler sevap günah kendilerine aittir. T.B.

yazmış olduğu bir mektupta: “Ravza-i Mutahharada murakabede otururken

Bu murakabenin aslını bilmek lâzımdırki, hakikati bilinmiş ve sıhhati sabit olmuş olsun. Murakabe MURÂKABE= Lügat ma’nâsı itibari ile. Korku; denetleme, gözetleme, kontrol etme, kendi içâlemine bakma, dalıp kendinden geçme, devamlı gayeyi düşünme; kalp ile daima Allah'a bakma; kalbi kötülüklerden korumak için nefsi kontrol altında bulundurma; kişinin daima Rabbinin her halini bildiğini bilmesi; diz çöküp gözleri kapayıp herşeyi zihinden çıkararak hakkın ilhamına vesile olma, anlamında bir tasavvuf terimi

ruhunun ruhu Muhammediye munkalib olduğunu

Bu halin gerçek ma’nâ da yaşanması çok zor ve çok ender olan hadiselerdendir. Bu hali yaşayan kimsenin halinde kendine ve beşeriyetine ait hiçbir şeyin kalmaması ve hiçbir dava ve kendini bildirme halinin kalmaması lâzımdır. “Fenâ-i ruhu Muhammed-i” olması lâzımdır. Bunun zâhir yaşantıdaki hali ise “fenâfirrasûl” dür. Yani zahiri ve batını itibari ile gerçek Muhammed-i olmuş olmaktadır. Bu hali ile zaten bahsi geçen mertebelerede ulaşmış olmaktadır. T.B.

ve sema kapılarının açıldığını bahisle

kendisine eğer sema kapıları açılmış ise, orada gördüğü şeyler neler imiş, onlardan niye bahsetmemiş. Eğer herhangi bir yerde, herhangi bir kapı, herhangi bir kimseye açılmış olsa, o kapıdan içeriye baktığında, mutlaka bir şeyler görecek ve bunları da ifade edecektir. O halde açılan bir kapı yoktur tamamen hayal ve zandır. T.B.

şöyle devam etmektedir: Şahsiyetine güvendiğim bazı zatlar

Bu zatlar gayb âleminden mi, yoksa ef’alâleminden tanıdığı kimselermi imiş? Bunlardan hiçbir bilgi yoktur. Güvendiğim, dediğine göre tanıdığım zatlar demektir bunlar kimlerdir. T.B.

bir takım sualler soruyor,

Bu suallerinde, neler olduğunu bildirseydi de, okuyanlarda istifade etselerdi.

cevapladıktan sonra

Bu cevaplarda yazılsa idi de herkes bunlardan istifade etse idi ne iyi olurdu.

kutup diye seslenmeler oluyor,

İşte burası mekr’in tam can alıcı yeridir, bu seslenmeler acaba nedir neredendir? ve hangi varlıklardandır. Bunu anlamanın yolu çok kolaydır irfan ehli bu seslenmeleri hemen anlar. Ölçüsü ise şudur. Benden size bu husus bir hediye olsun. Eğer kaynağı ve kimliği belli olmayan, bir kişiye gelen gıyabi bir sesin, evvelâ hangi istikametten geldiğinin tesbit edilmesi lâzımdır.

Eğer ses bir yönden geliyorsa, o ses veya fısıltı mutlaka mahlûktan’dır ve tuzaktır. Bununla hiçbir şekilde amel edilmez ve hiçbir şekilde güvenilmez.

Eğer bir ses veya fısıltı cihetsiz bütün yönlerden geliyorsa, o ses veya fısıltı ilâhidir. Ondan gelen bilgiler yeniden düzenlenerek istifade edilir. Bu husus bu sahada çok mühim bir ölçüdür. T.B

Not= bu hususta daha kapsamlı bilgi. (81-hayal vadisinin çıkmaz sokakları” isimli kitabımızda mevcuttur ilgili olanlar oraya bakabilirler. T.B

bu erenlerin tavlamasımıdır,?

İşte burasıda hadisenin tam en hassas bölümüdür. Görüldüğü gibi zuhurat diye bahsedilen bu anlatımların gören kişi tarafından bile şüpheler içinde olduğu kendi lisanından ne kadar açık kendisi ifade etmektedir. Ancak genede ifade yanlıştır. Evet ortada bir tavlama vardır, ama Erenlerin tavlaması, yani şişirmesi değildir, çünkü gerçek irfan ehli erenlerin böyle tavlamak gibi ahlâkları yoktur.

Burada gerçekten bir tavlama vardır, ancak bu tavlama, hayal nefs ve vehmin üçlü tavlamasıdır, güya hâdi kılığı içinde mudil zekâsını ortaya çıkarmaktır. Büyük tuzak ve mekr’dir, bunun bu mekrin anlaşılması için, kişinin evvelâ zuhurat sahasının nasıl çalıştığını bilmesi ve hakiki zuhuratlar ile sahte düzmece çakma zuhuratları ayıra bilme ilmine ve irfaniyetine aşinâ olması lâzımdır. Aksi halde, işte burada da açık olarak görüldüğü gibi hayal âleminde ve ucuzculuk pazarında, gezenler için tuzağa düşmekten kurtulmak, adeta mümkün değildir. Bizden söylemesi. T.B.

yoksa hakikat mıdır, zatı alinizin görüşlerini beklerim. “Satih ince”

Görüldüğü gibi bahsi geçen kişi hakkın da geçmişteki sayfalarda kendilerinden menkul, kutupluğu, gavslığı ve diğer mertebelerin sahibi olduğu, ısrarla bahsedilmekte iken, burada açık olarak görüldüğü gibi, kendi kendisinden mutmain değil iken, başkaları kendi hakkında, bahsi geçen yakıştırma makamlar hakkında, nasıl mutmain olunsun.? Gerçekten bu kadar aldanmaya, mekre-hileye, tuzağa nasıl düşüldüğüne insan inanamıyor. T.B İbrişimcizade Yolu Sayfa 35-36

İcazeti yazmadan önce maneviyatta Efendimiz sav.ı ziyarete gidiyorum. Kapının önünde bir melek içeri giremezsin, şu an istirahat ediyor dedi. Ben o meleğe yüzünü de göremez miyim dedim. O ise görürsün dedi. Beni içeri aldı ve sandukasından bir kapak açtı. Baktım ki efendimiz sav. sünneti üzere sağ tarafına uzanmış sağ eli başının altında istirahat etmekte idi. O anda göz göze geldik. Üç defa Fa Fa Fa dedi ve oturdu. “Bunun elbiselerini verin” dedi ve kendisine nurdan kaftanlar verildi. Bana dönerek “ al, giy evladım” dedi ve elbiseleri bana verdi. Ben ise “ Ya Rasulallah! Sizin önünüzde soyunup giyinmek edebe aykırı olur. Müsaade ederseniz şöyle kenara geçeyim” dedim. Elbiseleri giydikten sonra bu vazifeye tayin edilmiş oldum. “Satih ince”

İcazeti yazmadan önce

Hangi icazeti kimin kime yazdığı icazeti yazmazdan önce,?

maneviyatta Efendimiz sav.ı ziyarete gidiyorum.

Hangi ma’neviyatta gece zuhurattamı, yoksa yakaza halindemi, yoksa tayyi mekândamı?

Kapının önünde bir melek içeri giremezsin,

Burası neresi hangi kapı hangi melek,?

şu an istirahat ediyor dedi.

ise böyle Bu tabir ve ifadelerin ma’neviyatla, ma’nevi âlemle hiçbir ilgisi yoktur tam bir beşeri yaşam tabirleridir. Efendimiz ise ma’nâ âlemindedir oranın hali değildir.

Ben o meleğe yüzünü de göremez miyim dedim.

Kendisine hem istirahat ettiği söyleniyor hemde yüzünü göremezmiyim diya soru soruluyor.

O ise görürsün dedi.

Sanki melek tarifi hemen onun kendi cinsinden sanki hemen anlaşabiliyorlar.

Beni içeri aldı ve sandukasından bir kapak açtı.

İşte burası kurgu hayali, açık olarak ele veriyor. Bu kişi peygamber Efendimizi daha henüz sandukadan çıkaramamışsa, onun Peygamber anlayışı bukadar demektir. Hiçbir kabirde sandukanın içinde oralarda olan kişilerin işleri yoktur, onlar kabirlerindedir orada olanlarda madde tarafları kalan sadece kemikleridir, sandukalar boştur ve temsil suretleridir. Görüldüğü gibi sandukada ki bir yatır hapishane yaşantısındadır. Halbuki Efendimiz bu âlemlerin varlık sebebidir ve bütün âlemler onun zuhuru için halkedilmiştir. Onu ihata edecek bir mekân varmıdır? Varsa bile cennet gibidir, sanduka-tabut, ise cesedi nakli mekân aracıdır, içinde kalıcılığı yoktur. Bu bölüm dahi bu zuhuratın beşeri bir hayal ve nefsi bir mekr ve tuzak hile olduğunu açık olarak ele vermektedir.

Baktım ki efendimiz sav. sünneti üzere sağ tarafına uzanmış sağ eli başının altında istirahat etmekte idi.

Sünneti seniyyeye uygun, görüldüğü gibi, bu sözler hep tuzaktır, âlemlerin sultanına, istirahatı için reva görülen yer, bir tabutun içi ve orada hemde, sağ tarafına yatmış vaziyette, şu acayip ve âlemlerin sultanına hiç yakışmayacak, bir sahne örneğine bakın. Şu Peygamber anlayışına bakın, Peygamberini daha henüz sanduka-tabuttan bile çıkaramamış ve orada adeta esir gibi bırakmış. Bunlar çok acayip işlerdir, ma’nâ âlemi denen haller, hiç göründükleri gibi değillerdir.

Böyle görüntülerle insanı çok güzel avlarlar ve o kişi avlandığının ve onların düşünce tutsağı, olduğunun farkında bile olmaz. Kendi aldanmasıyla kalsa mesele yoktur, ancak bu hayallerle çevresinide aldatır, ne kendi ne çevresi de, bu hususun farkında bile olmazlar, hepsi hayallerinin ve nefislerinin, takipçileri olurlar. Belki bunları iyi niyetleri ile yaparlar, ama iyi niyet yeterli olmaz, iyi niyet irfaniyyet ile iyi işler ve iyi yerlerde kullanılırsa makbul ve neticeli olur, aksi halde bilinçsiz iyi niyet, suç unsuru olabilir, Hakk muhafaza eylesin.

O anda göz göze geldik.

O gördüğünü ifade ettiği gözlerin halinide bildirseydi incelemek daha geniş olurdu.

Üç defa Fa Fa Fa dedi ve oturdu.

Böylece âlemlerin sultanına tabut taht-oturacak makam oldu.

“Bunun elbiselerini verin” dedi

Yavaş yavaş sahnenin en kritik noktasına geliniyor

ve kendisine nurdan kaftanlar verildi.

Bana dönerek “ al, giy evladım” dedi

Zaten hayalen beklenen bir baş olma arzusu idi.

ve elbiseleri bana verdi. Ben ise “ Ya Rasulallah! Sizin önünüzde soyunup giyinmek edebe aykırı olur. Müsaade ederseniz şöyle kenara geçeyim” dedim.

Bunlar hep beşeriyet ifadeleridir güya hörmetkar davranmaktır bunları söylemeye gerek yoktur ki kenara çekilip giyinilir. Elbiseleri giydikten sonra bu vazifeye tayin edilmiş oldum. “Satih ince”

Bütün yukarıdaki anlatımların İşte neticesi burasıdır. Kişi nasıl kendi kendini kendi verdiği karar ile aldatmaktadır.

Kendisine sadece, “al, giy” dendiği halde kendi kendine karar vererek, bu vazifeye tayin edilmiş oldum. Kesin hükmüne nasıl varmış olabilir. Hayret doğrusu. Bu kendi kendine karar vermek ve öyle olduğunu kabul etmek, peygamberinin demediği bir şeyi demiş gibi kabullenmek, ondan daha üstün müş, anlayışını ortaya çıkarmaktadır.

Kendisi hakkında herhangi bir görev bildirimi diye bir şey söz konusu olmadığı halde, buradan kendine bir nemalanma ve vazife çıkarmak, sadece “al giy” denilen yere, bir bakıma farkında olmadan gizli isyan durumu gibidir. Ve tamamen edebi Muhammediyye ye karşı tam bir edepsizliktir.

Geçmiş satırlarda, güya edepsizlik olmasın diye elbiseyi kenarda giymek için izin isteyen kişi bu defa, kendisine söylenmemiş ve verilmemiş bir görevi verilmiş gibi hayalinde oluşturup “tayin edilmiş oldum.” Hükmünü ve kendi kendisine verdiği hüküm ile aynı yere yaptığı affedilemez bir hüküm suçunu işlediğinin farkında bile olmadığı daha halen görülmektedir.

Ne diyelimki! Davulu çalan kendileri, oynayanda kendileridir. Cenâb-ı Hakk umarım vakit geçmeden kendilerine dönüp ne yaptıklarının ve ne yapmadıklarının farkına vardırır.

Görüldüğü gibi bu ma’nâ da tam bir mekr ve tuzak zuhurattır. Bu benim anlayışımdır, kim ne şekilde ve nasıl yorumlayıp kabul ederse eder, oda beni alâkadar etmez, dileyen dilediği kadar nefsin hayal âleminde, hayal kuşunu uçurtsun dursun, o kuşla oyalansın dursun, belki bir gün “Süleyman” (a.s.) gibi kuş dilinden anlarda, gönül kuşunu ilâhî âlemlerde uçurur, o zaman hüd hüd kuşunun dediği gibi, “ey Süleyman senin görmediğini ben gördüm” der.

Gerçekten rabbımızdan böyle tuzaklara, bizleri düşürmemesini niyaz ederiz. Bu sahada çok daha izahlar yapılabilir, ancak zaten bu kadarı bile fazla oldu, bunlara bile değmezdi, ama olsun, belki başka okuyanlar olurda, hiç olazsa onlara belki bunlar bir ölçü olabilir.

Gelecek bölümlerde “mekr ve tuzak zuhuratlar hakkında daha çok bilgiler verilecektir.”T.B. İbrişimcizade Yolu Sayfa 57:

İbrahim İbrişimcizade: “Fa efendi, 14 yaşımda el tuttum. 17 yaşımda bir zuhurat çıkarttım. Şeyhim, oğlum istersen icazetini yazayım dedi. Ben hayır efendim yaşım daha küçük dedim, imtina ettim. Bilahare 23 yaşında icazetim yazıldı. Şeyhim vefat edene kadar rabıta vermedim. Her dualadığım dervişi onunla tanıştırıyordum. Hüs Gül hz.leri: “Oğlum rabıtada ver, ben seni öyle yetiştirdim ki bir milyon kişi seni rabıta etse, kılına zarar gelmez” dermiş. “Satih ince”

İbrahim İbrişimcizade: “Fa efendi, 14 yaşımda el tuttum. 17 yaşımda bir zuhurat çıkarttım.

(17-14=3) üç senelik süre içinde bu kişi nasıl bir zuhurat çıkarmış ki, icazet almaya ehil olmuş hayret doğrusu. Nasıl bir hayal ürünüdür nasıl kabiliyetmiş bu hayret doğrusu. O zuhuratıda söylese idi de, bizde ibret alsaydık. Daha o yaşta Allah’ın (A) sından, Peygamberin (P) sinden, Mürşitliğin (M) sinden, Nefsinin (N) sinden, haberi olmayan bir kimse, nasıl böyle bir zuhurat çıkartır. İşte bu da ne kadar açık olan, Mekr ve tuzak zuhuratlardan biri olduğu açıktır. T.B.

Şeyhim, oğlum istersen icazetini yazayım dedi.

Bu nasıl sorumsuzlukmuş hayret doğrusu, (17) yaşındaki bir çocuğa, çocuk isterse, icazet yazacakmış, Bu nasıl bir iştir yarabbi akıl duruyor. Daha henüz fiziken bulûğa tam olarak ermemiş bir kimseye, nasıl ma’nevi bulûğa ermiş bir kimse gibi muamele etmek olacak şey değildir. Dünya tasavvuf tarihinde (20) li yaşlarda mürşitliğe ulaşan kimseler vardır ama istisnadır ve bunlarda çok zaman bu durumu kaldıramamışlar ve akıbetleri pek hoş olmamıştır. T.B.

Ben hayır efendim yaşım daha küçük dedim, imtina ettim.

Güya tevazu göstermiş, alsa imiş o icazati ne yapacaktıki,

Bilahare 23 yaşında icazetim yazıldı.

O icazetin mahiyetini de anlatıp gösterse idi de, bizde görse idik bizimde tecrübemiz artmış olurdu. Peygamberimize Peygamberlik (40) kemâl yaşında geliyor burada ise (23) yaşında hemen mürşitlik ve İnsan-ı Kâmillik mertebesine ulaşılıyor. Maşeallah şu sür’atli uçuruluşa bakın. Gerçekten hayret doğrusu. T.B

Şeyhim vefat edene kadar rabıta vermedim.

Şu hale bakın gerçekten ibretlik sözler, bunların galiba daha gerçek rabıtanın ne olduğundan bile haberleri yokmuş. Rabıta konusu çok tehlikeli ve çok sorumluluğu olan bir husustur. Rabıta edilecek mahallin, evvelâ (Fenâfillâh) halini belirli bir süre yaşaması lâzımdır. Bu sahaya giren oradan kolay kolay çıkamaz, belki seneler sürer bazen başına olmayacak işler gelir, bunları aşması lâzım gelecektir, aksi halde orada kalırsa zındıklığa düşme ihtimali çoktur, eğer eğiticisi gerçekten bu mertebeleri yaşayarak biliyor ise, onu oradan salim olarak çıkarır, o kişi daha sonra yeni mertebe çalışmalarıyla (bakabillâh) mertebesine geçer ve gerçek Muhammed-i olur ve burada sabit kadem durmayı öğrenir ve hayatını bu şekilde devam ettirmeye yönelirse, işte ona mürşitlik verilir ve ancak bu tür yaşantıda olan zevat-ı âliye rabıta yapılabilir.

Aksi halde daha henüz nefsi emmarede, levvamede, olan kimselere rabıta yapılırsa, bu tatbikat putperestliğin ta kendisi olur, bundan Allaha sığınırız. Bu konu ben dedim oldu, konusu değildir, bunların yaşantıları müşahedeleri ve irfaniyyeti vardır. Bu sahada yaklaşık en az irfan çalışmaları ve tevhid eğitimi ile geçecek (20-25) seneye ihtiyaç vardır.

Sadece haftada veya (15) günde bir yapılan suri zikir meclisleri ile bu sahralarda, gönül âleminde seyahat olmaz. Bu yol ise ismi üstünde İrfan yoludur, bugünkü tatbikatlardaki gibi oturma hali değildir. T.B.

Her dualadığım dervişi onunla tanıştırıyordum.

Demekki daha şeyhi hayatta iken, bu işleri yapabiliyormuş, bu olacak bir iş değildir, ancak vekil olan kimse, talip olanları alır şeyhine götürür orda kendisine kabiliyeti varsa küçük bir ders verilir, başarılı olursa zaman içinde gerçek dervişlerin arasına katılır. Yoksa hemen kolundan tutulan kimseyi gel seni derviş yapalım denemez.

Zahiri okullara bile kayıt yaptırmanın birçok şartları vardır, bunlar yerine getirilince oraya kaydı yapılır ve derslerine devam ederse yavaş yavaş sınıflarını geçmeye başlar. İrfani gönül eğitiminin ise sonu yoktur kişi ister şeyh olsun, ister mürşit, ister irfan sahibi, hepsinin bir ilerisi vardır ben oldum bittim, demek cehalet halidir.

Öyle birkaç senede, sen kemale erdin, makamları geçtin, demek ham hayaldir. T.B.

Hüs Gül hz.leri: “Oğlum rabıtada ver,

Bu husus kolay bir durum değildir yukarıda belirtildiği gibi rabıta vermenin şartları açıktır, bu şartlar gerçekten o kişide yoksa, rabıra yapılan yer “put” rabıta yapan da “puta tapan, putpersttir” bu açıktır ve çok tehlikeli bir saha ve tatbikattır, bunu vermek mutlak bir irfaniyyet ve cesaret ister. T.B.

ben seni öyle yetiştirdim ki bir milyon kişi seni rabıta etse, kılına zarar gelmez” dermiş. “Satih ince”

Bu konu da, ne yazık ki demiş le komuşla, olacak işler değildir. Evvelâ bir milyon kişiyi nereden bulacaksın, bulsan bile onları bire bir ne zaman ve nasıl eğiteceksin. Galiba bunlar pek sayıların değerlendirilmesinden de haberleri yokmuş. Veya daha evvelcede bahsedildiği gibi hepsi hayal ve vehim imiş. T.B İbrişimcizade Yolu Sayfa 70-71:

İbrahim İbrişimcizadem hanım dervişlerle olan irşad vazifesine önem verir, bu esnada şeriatın ölçülerine ziyadesi ile uyardı. Kesinlikle el öptürmez, yalnız halvet olmazdı. Hanımlara el öptürmeyi, eli kızgın sobanın içine sokmak veya onluk çivi ile duvara çakmaktan farkı olmayacağını bildirmişti. Fa efendi hanımların bulunduğu mecliste dokuz dakika, on dakika değil, derdi. Bir keresinde Tirkeş köyünde, hanımlara sohbet ederken, 80lik kulağı az duyan As…. nine kendisini işitmek için ağzına yaklaşmış, o da bilahare ihvana 80 yaşındaki kadının nefesi hakikatime zarar verdi, demiş. Bizde bu görevi yaparken sohbeti kısa tuttuğumuz ve gözümüz kapalı olarak girip çıktığımız ihvanın malumudur. “Satih ince”

Hanımlara el öptürmeyi, eli kızgın sobanın içine sokmak veya onluk çivi ile duvara çakmaktan farkı olmayacağını bildirmişti. 

Şimdi şu ibretlik iki bölümü “az yukarıda ve az aşağıda” hep birlikte okuyalımda iki kısım arasında nasıl bir ters çelişki var görelim

İnternet yayın tarihi: (14/02/2018)

Fakir icazet aldıktan sonra pek el öptürme meraklısı değildim. Öpenden çekiliyorum, çekiniyorum.

Birgün maneviyatta uçaktan iniyorum. Millet beni karşılıyor, elimi öpmek istiyor. Ben çekiyorum çekiyorum. Diyorlar ki neden elini çekiyorsun. Elini öpen cennete girecek. 30 elim 40 elim olsa bu ümmete uzatıyorum. “Satih ince”

işte var mı diyeceğiniz? El öpmek ne demek? Eli tutanın elini tutmak demek. İbrahim İbrişimcizademin elini tutanın elini tutmak demek. Hüs Gül....’nin, Seyyid Necati Dede’nin, Mustafa Kamber Efendi’nin, Muhammed Mustafa’nın (s.a.v) elini tutmak demek. Bundan daha büyük şeref mi var kardeşlerim? “Satih ince”

Görüldüğü gibi bir tarafta el öpmek çok kötü ve zor olarak gösterildiği halde, diğer tarafta el öpmenin, cennete girme vesilesi olacağı, erkek kadın ayırımı yapmadan açık olarak bildirilmektedir.

Not= Gelecek sayfalarda bu bölümün tamamının izahı yapılacaktır. T.B.

Bu durumda olan bir kişinin hali ortadadır. Hanımlar bizim Annenlerimiz, kadeşlerimiz veya kızlarımızdır. Onların el öpmelerinde ne mahsur olabilir. Olsa olsa, bunlar daha henüz kesret âleminde yaşayan kişilerin anlayışları ve davranışları olabilir. T.B

Bir keresinde Tirkeş köyünde, hanımlara sohbet ederken, 80lik kulağı az duyan As…. nine kendisini işitmek için ağzına yaklaşmış, o da bilahare ihvana 80 yaşındaki kadının nefesi hakikatime zarar verdi, demiş “Satih ince”

Yukarıda kaydı geçen satırlardan, bahsi geçen kişinin daha henüz şeriat mertebesinde olduğu, açık olarak anlaşılmaktadır, daha henüz kadın erkek ayrımı yapabiliyor. İrfan ehli de kadını zahiren sureta kadın olarak görür, ancak batınen Nefsi küll’ün bir cüz’ olarak ancak gene kül halinde görür. Burada beşeri nefsaniyet söz konusu değildir. Hakk’ın cemâl sureti olarak görür. Bahsi geçen kişinin daha bu irfaniyyetten haberi yoksa kendi bilir, işte o yüzdende “As…. nine” 80 yaşındaki kadın” onu bir anda tuş etmişte haberi bile olmamış. O nun yerine genç bir hanım, aynı şeyi yapsa imiş hali mutlaka banyoluk olurmuş.

“nefesi hakikatime zarar verdi” şu aciz ifadeye bakın, hani kendisinden. İnsan-ı Kâmil, kutup, evliya diye bahsediliyordu. Hayret doğrusu, seksenlik garip bir kadın, bunların hepsini silmiş, elindeki yer süpürgesiyle, süpürmüş gitmiş. Gerçekten çok yazık, diyecek başka bir şeye de zaten gerek kalmıyor. Nasıl terbiye edilmemiş bir nefis ise hemen ilk fırsatta ortaya çıkıvermiş. T.B İbrişimcizade Yolu Sayfa 82:

İbrahim İbrişimcizade, parmağına yüzük takardı, temizliğine çok dikkat eder, şalvar, gömlek ve üzerine yelek giyerdi. Camiye ve sohbete giderken pardesü giyinirdi. Sokakta cübbe sarık giyen ihvanına kızar: “siz benim yolda böyle giyinip sokakta dolaştığımı gördünüz mü?” derdi. “Satih ince”

Tam satih inceye göre ibretlik bir tarif, bu sözleri söylerken acaba kendi halini düşünüyormu idi. T.B İbrişimcizade Yolu Sayfa 83:

İbrahim İbrişimcizade 1996 senesinde umre yolculuğu esnasında Azrail a.s. ile görüşmüş dört yıl daha şefaati peygamberi ile kendisine izin verilmiş. “Satih ince”

Şu akla ziyan hayali ifadeye bakın, bunu neye göre ve nerede olduğunu da söyleyip biraz fikir verse idi de sözün sıhhatıne delil olsa idi.

Galiba bu arkadaşın kaza ve kader bahsinden de haberi olmadığı bu halinden açık olarak belli oluyor. Gene nasıl aldatıldığı ve Hz. Peygamberimizin de nasıl kullanılmak istenildiği açık olarak anlaşılmaktadır. Gene hep olduğu gibi “miş” nasıl’mış yok, sadece “miş” varmış. Adeta, bir varmış bir yokmuş, masal saati gibi sanki. “verilmiş” nerde nasıl kimlerin ve neyin şahitliği ile bunların hiç biri yok, sadece diğerlerinde de olduğu elde var, sadece ne olduğu belli olmayan bir “miş” T.B İbrişimcizade Yolu Sayfa 221: Fa Nu Şiir Efendi Anladı ki Nurullah nurudur Resulullah Miratta parlayan nur, iman nurudur billah Nurun ala nur olup görürsün cemalullah Eğer görürsen cemali olursun bil efendi “Satih ince”

Yukarıdaki satırlardan gerçekten bir şey anlmak mümkünmü? Daha fazla üstünde bile durmaya gerek olmayan kelimelrdir. T.B İbrişimcizade Yolu Sayfa 267: Fa Nu Şiir Medine İmamı olmuş Nurullah Ravzayı Pak Resule Mevsimi hacda gelir daveti bu gönüle Ümmiyim, lakin arifim nuru Muhammedi’ye Ayrılırken ücretimi verir benim Medine “Satih ince” Nurdan Doğan Nur Damlayan Sohbetler-1 Önsöz

İmamı olmuş Nurullah Ravzayı Pak Resule

Şu haddini aşan ifadeye bakın, Rasule imam olmuş veya ravzanın imamı olmuş. Bu sözleri söyleyen herhalde satır düzeyim derken, o satırın, boynunu kesmesini, adeta murad edercesine, satırı sallıyor, elinden bir kaza çıkıp, kendi kendinin katili olacak. Ne demeli.

Ayrıca bu satırı ilede İmam-ı Muhammedin, kendi mescidinde oraya sahip çıkmaya çalıştığının farkında bile değil, garip bu kadar nezaketsiz, sınır aşımları olurmu yazık gerçekten. T.B

Mevsimi hacda gelir daveti bu gönüle

Hacc mevsiminde daveti gelirmiş sanki başka zamanlarda gelmez. Ayrıca neyin ve kimin daveti gelir, belli değil, Hacca gitmek için Hacc ta davet gelmezki, zaten oraya gelinmiştir o davetin daha evvel olması lâzımdır ki oraya gidilsin. Anlayan varsa bana da anlatsa iyi olur. T.B

Ümmiyim, lakin arifim nuru Muhammedi’ye 

Tevazuya bakın ümmi imiş, acaba gerçek ümmiliğin ne demek olduğundan haberi varmı?

Nur-u Muhammed-i diye bir şey duyulmuş ama, o nun da ne olduğundan haberi bile yok garibin . Nur-u Muhammdiyyeyi idrak etmiş bir kimsenin hali bunlarla sıradan kurgularla uğraşmak olmaz, orası duygusal bir mahal de değil, ilmi hakikatlerin bulunduğu yerin hakikatidir. “Küllü men aleyha fen ve yebka vechü rabbike zülcelâli vel ikram” (55/26-27) sahasının yaşandığı yerdir bundan haberin varmıdır.

Bu ayeti kerimenin, söylem değil yaşam, hakikatinden haberin varmıdır.? Nur-u Muhammedi demek esma âlemlerinin hakikatini bilmek oradan sıfat mertebesine geçmek demektir. Acaba bunlardan haberin varmıdır. Bu ilmin daha ilk cümle kuruluşu. Ve ilmini almaya başlanması için kişinin.

Esmâ-i Nefsiyye haline gelmiş olan, Esmâ-i ilâhiyyeyi kendi aslına döndürmektir. Şu cümleden bir şey anlayabildi isen bakalım izahını nasıl yaparsın, bu daha işin ilk basamağıdır. İlerisini şimdilik bırakalım. Bunlardan haberin bile yoktur. Kulaktan dolma, arifim nuru Muhammedi’ye, demek çok kolaydır, küçücük bir çocuğa bile, iki sefer tekrar etsen, senden daha safiyane aynı kelimeleri söyler.

Karşına çıkmadan bile, iftira ederek, “bir kılkuyruk çıkmış.” Diye nitelediğin yerde de o nur-u muhammedinin olduğundan haberin bile olmamış bu halinle, “nuru Muhammedi’ye arifim,” sözü biraz sahtakârlık olmuyormu? ve ona karşı bir iftira olmuyormu? bunu kendin başını ellerinin arasına al ve Nur-u Muhammd-i ilminden zannetiğin, ancak nefsinin cosmasıyla ifade ettiğin bu kelimeleri kendindeki “kahhar cebbar mütekebbir, isimlerine iç bünyende hakim ol da, yeniden bitaraf olarak saf bir tefekkür ile düşün bakalım. Yaptığın ve attığın, arifim nuru Muhammedi’ye, cümlesini nasıl değerlendireceksin. Bu işler hayelle atma satma ile olmuyor, gerçekten nur-u Muhammedinin ilmi ve irfani hakikatine doğru, yolculuğa çıkmakla oluyor. Sen daha bu yolculuğun başına bile gelmemişsin. Sen aşağıda belirttiğin ticaretine bak T.B

Ayrılırken ücretimi verir benim Medine

İşte böylece zaten kendinin bir tüccar olduğunu, kendi ifade etmiş oluyor. Ve yaptığı işten bir ücret bekliyor. Hani bunun üstteki cümle ile bağlantısı, şu acziyyete bakın yazan kalemlere şenlik. T.B Nurdan Doğan Nur Damlayan Sohbetler-1 Önsöz:

Söylenecek sözün kalmadığı, açılmadık mânânın olmadığı inancında olan bir kardeşinizim…

Yirmi senelik bir birikimle, demine ve tadına ulaşamayacağımız sohbet ve zikir meclislerinden toplayıp derleyebildiğimiz bilgiler ve tecrübeler ışığından oluşan, hiçbir eserde bulamayacağınızı sandığım ancak yaşanarak, hissederek oluşabilecek tasavvufî inceliklerin yer aldığı bu eseri ilgi ile okuyup istifade edeceğinizi ummaktayım. “Satih ince”

Kitaba bu ismi verenin, Nurun ne olduğundan gerçekten pek haberi yokmuş, Nuru su zannetmiş galiba, onu damlatmaya başlamış.

Nur Allah’ın bir ismidir, semâvat ve arzı kaplamıştır, doğum ve tecelli sadece ondan olur. Demek buna da sahip çıkılmış. Kitabın ismi ve ön sözü bunlarsa, acaba son sözleri nedir, keşke son sözleride biraz inceleyebilse imişiz, sonradan aklıma geldi. Ama bir şeyin başı ne ise sonunun da ona benzer sözler olacağı açıktır.

Ön tekerlek nereye giderse, arka tekerleğinde oraya gideceği de açıktır. Ona bir isim koymayı bana sorsalardı, ben onlara. Bu ismin “nefisten doğan, nefsin nefis damlaları” olsun diye tavsiye ederdim.

Tabii bu ismi kabul etmezlerdi ama, bende zaten şaka yaptım. Ama olsun, şaka maka, belki az da olsa içlerinden üzerinde düşünen birileri de çıkabilir, hani olmazya farzı muhal beklide olur ne bileyim. T.B

Söylenecek sözün kalmadığı, açılmadık mânânın olmadığı inancında olan bir kardeşinizim… “Satih ince” 

Hele şu ifadelere bakın, tam bir fiyasko, edebiyat çöküntüsü.

Bu cümleleri iki yönlü yorumlamamız lâzım gelecektir aslında kâle bile alınacak sözler değildir ama, olsun, bu kadar zaman serfettim biraz daha sarfedeyim. Kendine faydası olmazsa da, diğer okuyanlara birer kıyas ve ölçü olur inşeallah, onlar faydalanırlar hiçbir değeri olmayan iddialı benlik dolu böyle cümleler kurmazlar.

Birinci yönü büyük bir iddiadır. Söylenecek başka sözün kalmadığı sadece Allah kelâmı Kur’an için geçerlidir. Çünkü kendi ifadesi ile geçmişten halden ve geleceğin bütün hallerinden bahsetmektedir. Diğer yönden âlem hakkında da “yaştan kurdan soğuktan sıcaktan” ve diğer durumlardan hepsinden haber verilmiş zerreden küreye bütün âlemlerin bilgisi verilmiştir.

Yukarıdaki cümleri kuran kişi bu şekilde ifadesiyle kendi yazdıklarını haşa Allah’ın (c.c) kelâmına karşı, aynısını kendininde yazdığını, kendi bile farkında olmadan ilân etmektedir. Dinleyenleride sanki çok büyük bir marifetmiş gibi, bunları hap gibi yutmaktadırlar. Afiyet olsun, nefis hastalıklarının depreşmesinden başka bir işe yaramaz.

İkinci yönü ise, Bu araştırmalar vesilesi ile zaten birkaç kitabı bulan bu kitapları, muhtevaları bakımından tarayarak, özetle gözden geçirmek istedik içlerinden bazılarını not ettik, onlarda bunlardır. Ve ne dercede olduklarıda ortadadır.

Kitapları özetle taradıktan sonra, gerçekten görüldü ki, içlerinde hayal vehim ve nakilden, denmişten duyulmuştan başka ilim ile ilgili hiçbir yönünün olmadığı tesbit edilmiştir. Bu yüzden onlar hakkında söylenecek hiçbir söz kalmamıştır, ma’nâ dan haberleri olmadığından, ifade edilen nakilleri, ma’nâ zannettiklerinden, kendilerine göre bu ma’nâları, açtıklarını zannederek, hayal vadisinin çıkmaz sokaklarında, dolaştıkları yerleri, değerli ma ‘nâlar zannetmişler. Ve böylece de ma’nâ malı diye pazara çıkarmışlar, her satcının bir alıcısı olduğu gibi bunları da alan olur herhalde ne bileyim.

Böyle bakılınca gerçek ten daha başka söylecek bir şey kalmamıştır. Daha ne denir ki.? T.B

Yirmi senelik bir birikimle, “Satih ince”

(20) senelik süre bu sahada pek fazla bir şey ifade etmez ancak çok sıkı bir irfaniyyet çalışması ile geçirildiğinde biraz sebeplenilir, kişi ilmi ma’nâ da az da olsa bir yerlere varır, bu sahada eğitim ölünceye kadar devam eder, Kişi bildiğinin öğretmeni, bilmediğinin talebesidir.

Gerçek irfan ehli bu kadarlık süreyi, diline bile almaz. Onların bir tarafı-yüzü eğiticilik-Ariflik, diğer tarafları ise, gerçek ilim talibitalipliktir. İçlerinden hiç biri ben oldum demez, daima acziyet ve tevazu içindedirler benlikleri kalmamıştır.

Bu yollarda (65) senesini, geceli gündüzlü irfaniyyet eğitimi ile gerçirmiş ve geçirmeye devam eden bir kimseye, utanmadan “bir kılkuyruk çıkmış” diyebildiğine göre bu sahada hayali (20) sene geçirmiş, benlik duvarı olarak ortaya çıkmış, olana nasıl ve kaç tane, kuyruk takılacağına sen karar ver de, bakalım bizde onu bilelim. T.B demine ve tadına ulaşamayacağımız , “Satih ince”

Evet hayal ve nefsin kurduğu, bu oyunu oynarlarken, onlar gerçekten tadına doyulmaz bir zafer coşkuludurlar. Bu cümleyi kuran kişi de bu yaşananların, gerçekten ilâhi hazlar olduğunu zanneder. Ne demeli bunu bile ayıramıyorsa, diyecek gene bir şey kalmamıştır. Hayali ve nefsi tatlarına devam ede dursunlar. T.B sohbet ve zikir meclislerinden toplayıp derleyebildiğimiz bilgiler “Satih ince”

Bahsi geçen sohbetlerin halleri kendi yazılarından alınan bölümlerden ne oldukları bellidir. Bunlara kazara sohbet densede, bunlar gerçek sohbet değil, bu sahanın sadece demişli, duyulmuşlu nakil tarafları olup, hiçbir kanıtı olmayan, haddini ve sınırlarını aşan, hayali sözlerdir.

Sohbet ona denirki, hangi konu hakkın da yapılıyorsa, orada hazır olan dinleyiciler ile birlikte, o kununun inceliklerine doğru ma’nâ âleminde herkesle birlikte, tefekkür yolculuğuna çıkmaktır. Bir konuşmacı çıkacakta diğerleri ona karşı, hiç tefekkür etmeden ne güzel dediniz, isabet ettiniz efendim şekliyle karşılık veriyorlarsa, bu sohbet olmaz, sadece sıradan bir konuşma olur, sohbet ise tefekkürdür tefekkür tefekkürü gerektirir, bu husus o mevzu üzerinde yeni sorular sorulmasını gerektirir ve yeni sorulara yeni cevapların verilmesi gerekir, sohbet budur ve gerçekten böyle olduğunda, işte orası, tadına doyulmayan sahabi meşrepli, kimselerin bulunduğu yer olur.

Zikir meclisleri ise, takib edenlerin malûmudur. Bunlarda gerçekten hiçbir irfaniyet ve ruhaniyet yoktur. Hareketlerin sadece folklor tatbikatı kalmıştır. Zikirlerin her hali ve hareketler, ilâhi bir sembolü ifade etmektedir.

Halka olmak nedir,? ayağa kalkmak nedir,? sayısal halleri nedir,? dönme halleri nedir,? Zikrin sonuna kadar bu manâlar devam eder, bunlardan habersiz yapılan ezber sırasına göre tekraralanan hareketler, kişiyi Hakk’a mı götürür, yoksa halkamı götürür, bunları düşünürlerse daha iyi yaparlar tabi beni ilgilendirmez. Terzi ise vakitlerinin çoğunu irfaniyyet eğitimine ayırmıştır. İlmini ve hakikatinin ne olduğu bilimeyen bir tatbikatın ancak hayale sevkettiğide bilinen bir husustur. T.B ve tecrübeler ışığından oluşan, “Satih ince”

Yazılarından anlaşıldığına göre, Bunların ne tecrübeleri, nede herhangi bir şeyleri fark edişleri, hiçbir şekilde olmamış olduğu, anlaşılmaktadır. Aşağıdaki satırdaki kelimelerden de anlaşılmaktadır. T.B hiçbir eserde bulamayacağınızı sandığım “Satih ince” 

Bu kişinin galiba eser anlayışında biraz sıkıntısı var. Çünkü daha henüz eserin ne olduğundan haberi bile yokmuş.

Kişinin kendi yazdığı, hemde beşeri hayalden başka hiçbir şey olmayan, sayfaya harf dökülmelerini, eser zanneden bir kimse oldukça garip bir kimsedir. Kerameti kendinden menkul, bu yazılara eser tabir etmesi, kendindeki benliği ve bilgi anlayışının kısırlığını, nasıl ortaya çıkarmaktadır.

hiçbir eserde, demek sureti ile, gerçek eser sahiplerinin yanın da, nasıl hoş görülmez bir gaf ve benlik yaptığı açıktır. Kendini bu kadar büyük gören, kendinin sıradan bile olmayan yazılarını, gerçek eserler olan ve tesirlerinin çağlar ötelerine uzanan, gerçek eser sahiplerini nasıl şuur altı küçük gördüğünü ve kendi hayali yazılarını, onların üstünde gördüğü de açıktır. Bu kadar zan ve ham hayalliğe pes doğru 

Kendi yerinde yapmaya çalıştığımız, İrfan sohbetlerine hiç olmaz ise birkaç sefer katılsa idi, eserlerin ne olduğunu azda olsa belki ayırma kabiliyeti biraz olsun gelişirdi. Eğer Füsûsu’l-Hikem, Mesnevi, İnsan-ı Kâmil, Reşahat, Gülşeni râz, Lemeat, Lübbü-l-lüb ve benzeri kitaplardan hiç olmaz ise birkaç satır okusa idi, eserin ne olduğunu belki en azından kıyasen bile olsa anlayabilirdi, ama ne çareki, bu kitapların içindeki mevzulardan bile haberi yoktur. Bu kitapları okumayıp, ben âlimim arifim demek, sadece hayalle meşgul olmaktan başka bir şey değildir.

Eğer bir kimse kendini, şeyh mürşid arif gibi, zennediyor ve bahsi geçen kitapların muhteviyatından haberi bile yöksa, o kişi davasında kendini ve çevresini, belki farkında bile olmadan aldatmaktadır Allah muhafaza.

“bir kılkuyruk çıkmış” diyerek kendisini tahkir ettiği kişi ömrünü bu eserleri mütalâa ederek ve şerh ederek geçirmiş, kayıtlı ve sözlü de arşivini yapmıştır. T.B.

hiçbir eserde bulamayacağınızı sandığım “Satih ince”

Bütün bunların gerçeğinde, üst satırdaki sözler her halde biraz gülünç kalıyor olabilirmi, ne dersiniz.? T.B ancak yaşanarak, hissederek oluşabilecek tasavvufî inceliklerin yer aldığı bu eseri ilgi ile okuyup istifade edeceğinizi ummaktayım. “Satih ince”

Gerçekten nasıl edebi cümleler hayret doğrusu, “Tasavvufi incelikler” den anlayabilmek için, evvelâ tasavvufun sadece bir kelime olmadığı onun bir hayat tarzı olduğunun bilinmesi lâzımdır, bu ise Allah (c.c.) ve Rasulü ile zikren, fikren, ilmen ve muhabbeten, gece gündüz, birlikte olmaktır. Bunun da ilk şartı ise kişinin kendini tanımasıdır, bunun da birinci bölümü, “nefsini bilen-nefsine arif olan” hükmüdür, ilk şartın nefsini bilme olduğunu bilmektir ve bunun uzun seneler bir gerçek arif-irfan ehlinin yanın da çalışılmasının yapılması mutlaka lâzımdır. Bu ise sağda solda heva ile gezmekle, oraya buraya gitmekle olmaz.

İkinci aşaması ise “rabb-ı nı bilmek ve o na arif olmaktır” işte o zaman bu işler gerçekten yaşanarak ve tatbik edilerek oluşacak irfani yaşamlardır. Bu hale gelen kimselerin ise, başkarınla vakit geçirecek hiç halleri kalmaz, çünkü zaten gerekte yoktur. Uğraşmaya bile değmez.

Benimde bunlarla uğraşacak hiç halim yoktu, ama daha evvelde bahsettiğim gibi, birincisi şahsıma yapılan hakaretleri mesnetleri ile cevaplamak, diğeri ise, bu tür mevzularda kullanılacak ölçüleri ortaya koymak içindir. Yoksa hevasının mutlak tesirinde olan kimselerle ne diye uğraşayım, varsınlar hayal dünyalarında, uçsunlar dursunlar terziye ne,?

bu eseri, Demek sureti ile daha “eser” kelimesinin bile ma’nâsından haberdar olmadığı anlaşılıyor. Bir insan kendi ürettiği her hangi bir oluşuma kendisi “eser” hükmünü veriyorsa onun aklında, hayal ve vehim sahalarının benlik rüzgârları “eser” dururda, haberi bile olmaz, bunlarada sonra kendi “eser” diye, “kerameti kendinden menkul” isim koyar. Evet daha bunların kaynağından bile haberi yokmuş.

Mudil’in, hayal ve vehmin ortaklığı ile bu kişiye kurulan tuzağın farkında bile olmadan, işte bu kişi, onların coşturmasıyla “eser durur” yağar gürler herkese ahkâm keser, idarecilere ayar verir. Başbakan atar. Cumhur reisine akıl verir, cennette makam dağıtır. Terziye, “bir kıl kuyruk çıkmış” der. İşte bunlarla “eser de eser” essin gürlesin bakalım, bir gün gelir onun da sesi kesilir. Gerçi azraile de söz geçirdiğini söyler de, netice ne olur, hep birlikte göreceğiz.

Görüldüğü gibi bu konuların ne tasavvufla, ne dinle hiçbir alâsı yoktur ve bütün bunlara adeta sanki bir parti üyesi imiş, gibi hareket ettiği açık olarak görülmektedir.

Bahsi geçen konuların izahları kendi bölümlerinde geniş olarak verilecektir. T.B Nurdan Doğan Nur Damlayan Sohbetler-1 Sayfa 2:

Vazife verilen zâkirler, idareciler hanım olsun, erkek olsun, Efendi’nin emri ile dikildiği için “Bu insanları Efendi dikti buraya” diyerek vekil asil yerinedir, onu temsil eder diyerek o makama saygılı olunacak, ihvan bu zihniyette olacak. Onu buraya diken Efendim, elbette bir bildiği var da dikti, ben onun önüne nasıl geçebilirim? Ben onun önüne geçersem, Efendinin sözünün önüne geçmiş olurum deyip, ona göre tedbir alacak ve boyun bükecek. “Satih ince”

Görüldüğü gibi yukarıdaki, bölümdeki ifadelerin, içinde dört defa “efendi” sözcüğü geçmektedir. Bölümün tamamı ise kendi hakkındadır, yani çevresi üzerinde adeta fark ettirtmeden bir baskı unsuru oluşturmaktadır. Ve kendisini açık olarak “efendi” diye ilân ve dikte ettirmektedir.

Böyle bir benlik kolay kolay, görülecek bir husus değildir. Halini çok güzel ifade ediyor. Diyecek bir şey yok, etrafı da hemen kabul ediyorsa zaten diyecek bir şeyde yoktur, hepsi kendilerinin kendilerinde olsun. T.B Nurdan Doğan Nur Damlayan Sohbetler-1 Sayfa 5:

Bilmiyoruz; doğru yanlış. Fakire, Şahid ismi maneviyatta verildi, bir ismimiz de bu, her asırda Peygamber sav.’in vekilleri, ümmetin üzerine şahid olacaklar. Ya Rabbi! Biz bunların imanlarına şahidiz, ikrarlarına şahidiz, biatlarına şahidiz diyeceğiz. Ama sizde bize yardımcı olacaksınız yani bizim sözümüz orada yalan çıkmayacak. Samimi olacağız, sadakatli olacağız. Siz de bize şahit olacaksınız. “Satih ince” Bilmiyoruz; doğru yanlış. “Satih ince”

Şu tabire bakın, bilmiyoruz, doğru yanlış insana sormazlarmı? madem kesin ve mutmain olarak bir şeyi bilmiyorsun, o halde niye söz konusu ediyorsun ve daha sonraki satırlarda mutlakiyet hükmüne sokuyorsun, böyle bir çelişki olurmu? Hayret doğrusu. T.B

Fakire, Şahid ismi maneviyatta verildi, bir ismimiz de bu, “Satih ince”

Yukarıda bilmiyoruz doğru yanlış. Diye ifade edilen konu için bu satırlarda ise, “verildi” kesin hükmü ile devam ediliyor. Bunun hangisi geçerlidir. Eğer bir şey gerçekten verildi ise, bunun şahitleri belgeleri izahları veriliş şekilleri olur, bunlardan hiç mevzuu bahis söz konusu edilmemiş. Sadece “verildi” oda doğru yanlış, meçhul, bilinmeyen bir şeymiş.

O zaman insana sormazlarmı, madem verildi, öyle kabul edelim, hani bunun veriliş tarzı, şekli delilleri belgeleri, diye insana sormazlarmı.? Böyle bir konunun olduğunu bir yerden duymuş, ama ne olduğunun ne bilincinde, ne de farkında, ne de ilminin ne olduğundan, haberi bile yokmuş.

Verildi ise kim verdi, nerde ne şekilde ne kadar, ne için veya nerede kullanılmak üzere verildi. Bunların hepsi meçhuldür. Bir kişiye dünyada bile görev niteliğinde, bir şeyler verilse, o verildiği şey kadar da, mes’uliyyet verilmiş olmaktadır. Verilen görevle mes’uliyyet derecesi arasında bir uygunluk ve sınırlarının olması gerekmektedir, bunlar nelerdir, elde bunları destekleyecek bir delil ve belge varmıdır, bunu sormazlarmı.?

Eğer bu çok hassas olan konu, hakkında önüne gelen herhangi bir kişi, ortaya çıksa da, aynı şekilde hayır, “Şahid” ismi bana verildi dese, kendini nasıl ispatlayabilirsin, bu husus hiç düşünüldümü.

“Şahid” ismini almak için, yani gerçek şehid-şahid olmak için o yolda ilk önce “fenâfillâh” hakikati ile ölmeden evvel ölmek lâzımdır. Bahse konu olan kişi daha henüz, bu sahaya bile girmiş değildir. Daha sonra da, “Ve eşhedehüm alâ enfüsihim” (7/172) yani “onlar evvelâ kendi nefisleri üzerine şahit oldular” hakikatini şuhuden yaşamaları lâzımdır. Ondan sonra da “şehidallahu ennehu lâilâhe illâhu” (3/18) hakikatile Hak ta Hak olarak dirilmeli, zahirde halk, batında Hakk olarak, yaşayan kimseler olmalıdır. Onlara ise verildi sözü gerekmez, zaten kendileri bu halin taşıyıcısı ve zuhur mahalleridirler.

Sözleri nasılda açık olarak, gerçek tasavvuf yolundan ne kadar uzak olduğunu belgeliyor.

Bu hususa gerçek bir örnek istersen, kıl kuyruğun (91-terzi Baba(7) Biismi has selâm-13) isimli kitabını okuda bu sahadan biraz haberin olsun. T.B her asırda Peygamber sav.’in vekilleri, ümmetin üzerine şahid olacaklar. Ya Rabbi! Biz bunların imanlarına şahidiz, ikrarlarına şahidiz, biatlarına şahidiz diyeceğiz. “Satih ince”

Yukarıda satırları okuyunca dehşete düşmemek mümkün olmuyor. Daha henüz gerçek iman-i yakîne ulaşıp ulaşmadığı belli olmayan birinin, bütün bunların üstünde, kendinin bu asırda, Peygamberimizin yegâne vekili olduğunu ve Allah-ın huzuruna bu vasıfla çıkacağını ve çevresine orada şahitlik yapacağına, adeta kefil olarak, “şahidiz diyeceğiz” çok edep dışı çok küstahça ve bu hususta söylenecek sözün kalmadığı, edep sınırlarını talan edildiği, bir ifadeyi nasıl böyle yazıp söyleyebiliyor hayret doğrusu. Daha başka söylenecek söz bulunmuyor.

Sen evvelâ kendini kurtar da diğerlerine şefeatçi ve şahid olmayı bir tarafa bırak. Gerçi sen bunlardan da ileridesinye, çünkü sen cennetinde sahibisinye elini öpen. Hemen Cennete girecek. Şu sınırsız hayal dünyasına bakın. Gelecek sayfalarda cennet bahsi konu edilecektir. T.B Ama sizde bize yardımcı olacaksınız yani bizim sözümüz orada yalan çıkmayacak. Samimi olacağız, sadakatli olacağız. Siz de bize şahit olacaksınız. “Satih ince”

Şu ifadelere bakın, gerçekten aklından biraz hasta olanlarmı hasta, yoksa kendini akıllı zanneden bazı kimselermi hastadır, gerçekten araştırma konusudur. Hayret bir şey gerçekten bu sözleri söyleyen kişiyi bir test’e tabi tutmak, hem kendi için, hemde çevresi için, iyi olacak diye düşünmeden edilmiyor. T.B Nurdan Doğan Nur Damlayan Sohbetler-1 Sayfa 7:

Dolayısıyla Allah ve Resulü meclislerimize tecelli etmekte, sizleri nurlandırmakta, Peygamberimiz ümmetini irşad etmekte, Rabbim kullarını kendi yoluna çevirmekte…“Satih ince”

Aman yarabbi şu ifadelere bakın, bu kişi kendini nasıl ve nerelerde görüyor, yarabbi sen kusurumuza bakma, bu haddini aşmış kulların yüzünden, diğerlerinden-bizlerden, rahmetini esirgeme. “Allah ve Resulü meclislerimize tecelli etmekte” Şu benliğe bakın, şu hayale bakın, daha söyleyecek bir şey kalmıyor buyurun siz ayrıca değerlendirin. Bunun üzerine söz söylemek galiba ebesle meşgul olmak, olacaktır. T.B Nurdan Doğan Nur Damlayan Sohbetler-1 Sayfa 10:

Yakında bir zuhurat oldu! Bizim cemaatimizden yakın hizmet halkasında olan kardeşlerimize hizmet esnasında emri hak vaki olduğunda daha yere düşer düşmez şuunat âleminden doğruca cennet bahçelerine geçiş yapıyorlar. Düşen cennete giriyor, düşen cennete geçiş yapıyor. Ben bu hali görünce aman Ya Rabbi bu nasıl bir yol, bu nasıl meşrep! diye ağlamaya başladım. “Satih ince”

Bu bölümleri okudukça insanın gerçekten, bu kişinin aklından zoru var demesi için, ne lâzımsa yapmış-yazmış, demesi geliyor.

Bu nasıl bir anlayıştır bütün ahret hükümlerini sürelerini geçişlerini hesabı kitabı inkâr edip “Düşen cennete giriyor” maşeallah boşuna el öpenleri hemen cennete girmiyor demekki cennette kendine ait sahalar varmışta, “yere düşer düşmez” hemen cennete geçiriyor. Şu kesin konuşmaya bakın sanki kendiside orada da, bunların bu yaşantılarını görerek naklediyor. “ağlamaya başladım” vah vah çokta duygusal imiş.

Bu gidişle gerçekten ağlıyacaksın, ama bu ağlayış büyük bir pişmanlığın geri dönüşü olmayan ağlaması olacaktır. Başka bir şey diyemeyeceğim nasıl ibretlik bir tablo. Aman yarabbi hayret ki ne hayret. T.B. Nurdan Doğan Nur Damlayan Sohbetler-1 Sayfa 24

Ravza-ı Mutahhara’ya sabah namazına yetişmek üzere gittim. Sabah namazının sünnetini kıldım ve farzına kadar Efendimiz sav. bütün tekmili benden aldı. Ya Resulullah! Çorum’da şöyle şöyle yapıyoruz, Kırıkkale de şöyle şöyle yapıyoruz, seni seven aşık ümmetlerin çoğalıyor. Gençlere faydalı olmaya başladık elhamdülillah. Çorumda üç tane hizmet binamız oldu. İşte Çorum’da şöyle şöyle bir anma toplantısı yapıyoruz. İşte Yerliköy’de şöyle şöyle bir mevldimiz oluyor, onbilerce insan sohbetten muhabbetten istifade ediyor ve istikamette duruyor. Ya Resulullah! İşte, Sungurlu’daki hizmet binamız bitti çatısı çatıldı. Ya Resulullah! Oradaki bacılarımız can siperane çalıştılar, erişte kestiler, mercimek sattılar, çatıyı örttüler. Ya Resulullah! Hanım bacılarımız kermes yapıyor, erkek kardeşlerimiz maddi ve manevi imkânlarını birleştiriyor. Dini İslamın umurunu görmek ve şeriat-ı garrâ-i Muhammediyye’nin ihyası için, işin bir ucundan tutmak için elinden gelen gayreti gösteriyor. Ya Resulullah! İşte Ankara şöyle oldu, İstanbul’da böyle oldu, şurada şöyle oldu, burada böyle oldu vesair… zaten biliyor Nuru ilahi. Yani ona gaib olan bir şey yok ama biz ona bir emir tekrarı, bir tekmil verme gibi, içimizi döktük. Sanki böyle hepsi böyle kabul oldu, iltifatla karşılandı inşallah, sizin adınıza uşşaki cemaati olarak, uşşaki ihvanı olarak taltif olunmuş şekilde sizlerin adına döndük inşallah. “Satih ince”

Efendimiz bütün tekmili benden aldı. “Satih ince”

Sanki böyle hepsi böyle kabul oldu, iltifatla karşılandı inşallah, “Satih ince” 

Şu hayali hallere bakın, garib-i orada bile aldatıyorlar veya hayalinden kurup kendi kendini aldatıyor, sonrada bununla çevresinide aldatıyor. Bu kişinin çevresinde aklı başında olan, hiç olmazsa birkaç kişi de yokmu imiş. Kendilerine bunları aktardığında. Kardeşim bunların elinde delilleri varmı diye. Peygamberimiz bahsi geçen kişiyi görmeye doyamıyor galiba hemen onu karşılayıp, onunla muhatap oluyor. Bunların hali tam bir hayal mahsulüdür. Bu kadar uçmaya daha ne denirki, kendi hayal dünyasında uçsun dursun bakalım, bir gün pike yapacak, ama kendi anlayamayacak zaten pikede de, kendi farkında bile değil. Daha fazla zaman harcamağa bile değmez.

Zaten kitabın imside değmez, dir.T.B Nurdan Doğan Nur Damlayan Sohbetler-1 Sayfa 147

Sadece bir zikir cemaati olmaktan çıkıp hizmet cemaatine dönüşmeyi insanlara faydalı olmayı, toplumun meselelerine el uzatmayı bizlere ve cemaatimize nasip eylesin. “Satih ince”

Şu duaya bakın, hani tasavvuf bunun neresinde! “Hizmet cemeati” demekle bile asıl gayesini sanki gizlemekte, buna ticaret cemeati dese daha uygun ve daha mertçe olurdu. Görüldüğü gibi bunların ne tarikatle ne bu yollarla, gerçek bir hallenmeleri yoktur, bunların hali sadece kendilerini hayal ve vehim cemaati olduklarını, tatbikatları ile bildirmektedirler, bu arada saf temiz tarikat ehlini de, diğer bitaraf insanlara karşı yaralamaktadırlar. Pirlerimiz dedikleri büyüklerimizin karşısında onları küçük düşürmenin hesabını, nasıl vereceklerdir.

Evvelâ bunları düşünsünler. Geçmiş sayfalarda bahsedilen, haşa Allah-ın huzurundaki şahitliği, bir tarafa bırakıp buradaki hesabı nasıl verecekler onu düşünseler, daha çok isabet etmiş olular idi. Bizce nasıl davranırlarsa davransınlar, bir sakıncası yoktur, eden bulur inleyen ölür denmiştir. Ancak bu işler ölünce de bitmez, mücazat ve mükâfat olarak esas hayat ondan sonra başlar. T.B Nurdan Doğan Nur Damlayan Sohbetler-1 Sayfa 148

Fakir âlem-i menâmda gördüm ki ravzayi mutahharada mescidi nebevi de imam olmuşum. Şebekeyi Resulullahın önünde ziyaret koridorunda bütün evliyaullah saf tutmuş. Mihraba Rabbimin nûru tecelli etmiş bu şekilde namaz kıldırmaktayım. Namaz bitti selâmladıktan sonra cemaat etrafıma toplandı ve birisinin elinde bir tomar uçak bileti, evrak var, bana uzatıyor ve “Efendimiz sav. senin imametinden hoşlanıyor geleceksin” diyor. Bende “Ben ümmiyim benim imametimden ne olacak” desem de, hayır geleceksin diyorlar. “Satih ince”

Fakir âlem-i menâmda gördüm ki, ravzayi mutahharada mescidi nebevi de imam olmuşum. “Satih ince” 

Şu hayali kurguya bakın, zahiren orada resmi görevli imamlar namaz kıldırırlar, çünkü dünya madde hükmü ile, sureti nebinin fiziki hali yoktur, o yüzden zahiren Peygamberimiz namaz kıldırmaz. Ancak zuhurat olan menamda gördüm, imam olduğumu gördüm, demesi olacak iş değildir. Çünkü menam dediği ma’nâ âlemi bedensiz lâtif âlem olduğundan, peygamberimizde lâtif âlemde olduğundan ma’nen orada zuhuratta kimse imam olamaz, çünkü zaten mescidin sahibi olan İmam Muhammed ( ) Efendimiz oradadır, onun önüne geçip orada imam olmak demek Rasulün önüne geçmek demektir ki, böyle bir şey mümkün değildir bu nasıl bir cehalet ve edepsizliktir, anlamak mümkün değildir. T.B

Şebekeyi Resulullahın önünde, “Satih ince” 

Bu nasıl bir iştir gerçekten anlamak mümkün değildir. Bu kadar hadsizlik edepsizlik ne demektir, bunun vehametini nasıl anlamamış. T.B

ziyaret koridorunda bütün evliyaullah saf tutmuş. “Satih ince”

Şu hayal âleminin hayal kurgusuna bakın, bu nasıl aymazlık nasıl bir akıl tutulması, nasıl bir gariplik ve nasıl bir haddi aşmadır, anlaşılır gibi değil. Bütün evliyaullah arkasında saf tutmuş. Satihte saf saf bu hadiseyi, sanki gerçekmiş gibi anlatmaya çalışıyor, şu sefalet içinde olan saflığa bakın. Gerçekten bu kadarıda olmaz. Bari arkasında tanıdıklardan kimseler varmıydı, onlarıda saf saf haber verseydi de, bizde yeni bilgiler elde etseydik.

Bir nolu babu-sslâm kapısından dan girip, o koridorun tam karşısında olan, 41 nolu cennetül baki kapısına kadar Efendimizin kabrininde önünden geçilen koridoru geçmek için en az (15-20) senelik bir eğitime ihtiyaç vardır. Öyle ben gördüm oldu demekle bu işler olmaz. T.B

Mihraba Rabbimin nûru tecelli etmiş bu şekilde namaz kıldırmaktayım. “Satih ince”

Şu cehalet kokan ifadeye bakın. Nasıl da tevhidden ve irfaniyyetten hiç haberi olmadığı açık olarak anlaşılyor. Mihraba Rabbimin nûru tecelli etmiş. Allah’a bir mahal tahsis edilemez olduğunun farkında bile olmamış, işte onun Rabb anlayışı, mihraba tecelli etmiş sanki başka yerlerde onun nuru yokmuş. Kendi kendini “semavat ve arzın nuru” olarak ifade eden Rabbimizi o alıp onun nurunun mihrabta tecelli ettiğini yani diğer hiçbir yerde olmadığını anlatmaya çalışıyor, mihrabdakini gördüğünü söyleyip, Allah-ın nurunu orası ile kayda sokup kendi putperest anlayışını, büyük bir marifetmiş gibi de, anlatmaya çalışıyor. Bu kadar hayal ve cehalete hayret doğrusu. Genede burada galiba biraz da olsa tevazu göstermiş, çünkü geçen bölümlerde, Allah ve Resulü meclislerimize tecelli etmekte, sizleri nurlandırmakta, “Satih ince”

Dediği halde burada O nun nurunu mihrabda tecelli etmişliğnden bahisle, oraya tahsis etmiş. Farkında bile değil. Bu halın ve düşünce sahibinin acilen bir şekilde, müşahede altına alınması lâzım gelir, diye düşünüyorum. Akıl tutulması en yukarıda olan, sıradan birisi bile bunları söyleyecek kadar, benlik cehil sahibi olamaz hayret doğrusu. T.B Namaz bitti selâmladıktan sonra cemaat etrafıma toplandı ve birisinin elinde bir tomar uçak bileti, evrak var, bana uzatıyor ve “Efendimiz sav. senin imametinden hoşlanıyor geleceksin” diyor. Bende “Ben ümmiyim benim imametimden ne olacak” desem de, hayır geleceksin diyorlar. “Satih ince”

“Efendimiz sav. senin imametinden hoşlanıyor geleceksin” “Satih ince”

Şu hayali hale bakın sanki ma’nâ âleminde bu kadar ehli hâl ve ehli irfan varken orada imamlık yapmak sana kalmış ve Peygamberimizde bundan memnun kalmış ve özel haber göndermiş, şu yanılgılara ve aldatılmışlıklara bakın hayret doğrusu, kendisini hayal vehim nefs ve üç harfliler öyle kandırmışlarki, yani kendilerine kandırılmaya çok uygun bir malzeme bulmuşlarki, satihi ellerinde oynatıp avutup, duruyorlarmış oda bunları, hap diye yutup duruyormuş. Daha bunu ayıracak durumda olamayan bir kişi, nasılda kendini adeta bütün mertebelerin sahibi olarak görmekte, gerçekten bu kadar yanılgıya gene hayret doğrusu. T.B

Bende “Ben ümmiyim benim imametimden ne olacak” “Satih ince”

Şu tevazuya bakın nede incelikleri varmış, galiba bu yüzden satih ince denmiş olurya. Bütün mertebeleri kendinde topla ve bunları türlü hallerle ilân et, sonra ben ümmiyim de, ne güzel gizli benlik değimli? ama bundan kendinin bile haberi yoktur. Bütün bahsettiıkleri kendisinden menkul-nakildir hiçbir izahı ve geçerli bir kanıtı yoktur. Allah (c.c.) insanın aklını böyle hayal vehim ve nefsaniyetten muhafaza eylesin. T.B Nurdan Doğan Nur Damlayan Sohbetler-1 Sayfa 161-162

Hac menasiki (Hac vazifeleri) bitti ve Ravza-ı Mutahhara’ya geldik. Şöyle biraz dalmışım. Birde baktım, bir huri önümüze çıkmış. Alnında Nurullah yazıyor. Bizim manevi ismimiz. Kendisine elimin ucuyla dokunmak istedim. Kendisini bizden çekti ve “Biz senin öbür taraftaki nasibiniz, burada bize dokunamazsın” dedi. Bir odadan içeri girdi. Girdiği odaya baktım, dört olmuş hepsinin alnında Nurullah yazıyor. Yani her bir Hacca Cenab-ı Hak (cc) böyle bir huri halketmiş, hac ibadeti o şekilde nimet olarak tebdil edilmiş. “Satih ince”

Şu yuakrıdaki ifadelere bakın. Derlerya kişinin fikri neyse zikride odur. Hacca gidilmiş orada bile nelerin düşünülmüş olduğu kendi hayalinde şekillenen, bir huri, Alnında Nurullah yazıyor. Nasıl düzen güzel kurulmuş. Nurdan haberi olmayan kişinin isminin Nurullah olması hayret bir şey. T.B

Kendisine elimin ucuyla dokunmak istedim. “Satih ince” 

Hacc görevleri bitmiş Ravza-ı Mutahhara’ya-Kâbe-ye gelinmiş ve orada oranın içinde, huriye, elinin ucuyla dokunmak istemiş, ne masum değilmi hemen elinin ucuyla, şu acı itirafa bakın, hacc görevinden dönmüş Kâ’be nin içinde, huru ile nefsi yakınlaşmaya teşebbüs etme, demekki, huri dediği hayal “Kendisini bizden çekti” huri dediği ne olduğu belli olmayan varlık, kendisini çekmeseymiş. O zaman demekki dokunma devam edip, vahim netice ortaya çıkacak Kâ’beyi muazzamayı da ne hale düşürecekmiş, bunu siz düşünün.

Şu edep dışı düşülen feci vaziyate bakın, bunu nasılda bir marifetmiş gibi de anlatıyor. Daha sonra. Bakalım ne olmuş. “Biz senin öbür taraftaki nasibiniz, burada bize dokunamazsın” Daha ne olsun satih ahretteki hurileride garantiye almış. Nasıl olsa Cennetide garantiye almış idi. Bu kadar keramet hayret doğrusu.

Ve hacc ibadeti huriler ile değiştirilmiş, şu hale bakın Ve hacc-ı dört huriye satmış. Bu hayalden uyandıktan sonra, her halde vakit namazını da bu halle güzelce eda etmiştir. Dünyada iki ahirette dört şimdiden her şey yolunda ne güzel.

Bu kadar hayali safsataya ne demeli, kişi sadece kendini aldatsa mesele yok, bu hayellerle etrafını da aldatmakta, bu kadar kişinin dünya ve ahretinide zora soktuğunun bile farkında olmadan, atmalarına devam ediyor.

Aslında bu deli saçmalrını cevaplamaya çalışırken, benimde canım sıkılıyor ve boşa harcadığım zamana yanıyorum ama, dediğim gibi bunlar gerçek hakk ehli ile, kopyalarını ayırt etmek için, birer ölçü olacağından, cevaplamaya gayretim bundandır, yoksa ne ilmen ne fikren ne dinen, hiç bir aslı olmayan, bu hayal kurguların, hepsi kendilerinin olsun, kendileri söylesin, kendileri dinlesin, avunup gitsinler. T.B Nurdan Doğan Nur Damlayan Sohbetler-1 Sayfa 164

Bu sohbet tuluat sohbetidir. Yani tuluat sohbeti demek; âlimler kitabı çevirmeden bir şey söylemeye kadir olamazlar. Fakat Efendimiz sav. ile irtibatlı olan Mürşid ve Mürşidi Kâmiller frekansı ona ayarladıktan sonra oradan aldığını ihvana sunar. Sohbette ihtiyaç neyse verilir ve gönderilir. İhvanlar istifade eder. Sohbet fenafillah makamıdır. “Satih ince”

Bu sohbet tuluat sohbetidir “Satih ince”

Şu bilgiçliğe bakın, yukarıdaki satırlarla, neler demek istiyor. Yani kendisi o hale gelmiş ki, Peygamber Efendimize özel bir kırmızı hat çekmiş, basıyor düğmeye, Efendim ben sohbete başladım, devamını sen getir. Peygamber Efendimiz de peki satihçiğim, sen çık aradan kalsın Peygamberin, ben senin namına sohbeti yaparım diyor her halde.

Başka sohbet yapacak olanlar ise, ne konuşayım diye kitap sayfalarını açıp duruyor zavallılar. Gelsenize siz bu kişiye de size sohbetin sırlarından bahsetsin, böyle cahil kalmayın, bu yolda epeyde tecrübesi varmış sizde ondan yararlanın vakit kaybetmeyin. T.B.

Sohbet fenafillah makamıdır. “Satih ince”

Bunları söylemekle bu sahanın ne kadar yabancısı olduğunu, sen kendin kendini yalanlayarak veya cehaletini ortaya koyarak, ilân ediyorsun da haberin bile olmuyor. Bu durumda da “fenâfillâh” mertebesinin, ismi üstünde olduğu gibi, “fenâ” halinde olan bir kimse geçici olarak ölü hükmündedir, ölünün ise sesi çıkmaz ki, ne söylesin nasıl sohbet yapsın.

Sohbet iki türlü yapılır, ya sadece hayalen ve nefsen yapılır, veya gerçek bir irfan ehli dilinden, irfaniyyet ve marfetullah anlatılır, esas sohbet budur ve Hakk-ı buldurur. İşte bu sohbetler “bakabillâh” sohbetleridir, diğeri ise hiçbir işe yaramaz, sadece safsata dan ibarettir. Ehli olan bunları hemen ayırır. O nun sohbet dedikleri irfan ehli yanın da daha henüz ilk okul çağında yeni okumaya başlayan çocukların “Çağlar topu at” veya “çağlar, fazla çağlayıp atma, tutamıyorum” gibi hecelemelerdir. T.B Nurdan Doğan Nur Damlayan Sohbetler-1 Sayfa 182

İlk şeyh efendi yaşlıydı. 80-90 yaşında. Şeyhine benzeyeceksin ya! Hâlde, ahvalde, ahlâkta gaye buya! Bizde sakalımızı bıraktık ona benzedik, o efendim bir takke takıyordu, bizde onun gibi bir şey giymeye çalıştık. Sırtına balık sırtı bir aba giyiyordu, öyle bir elbise giydim ve bir gün böyle Amasya’ya gittim. Şöyle beni baştan aşağıya süzdü; “Evlâdım! Şeriatin zahirine aykırı hiçbir hâlin kalmamış” dedi ve o mürşidin ağzından tasdik olundu. Ondan sonra bize hâl verildi, basiretle nûru cemali müşahade etmeye başladık. Kaç ayda? 7 ayda. Bizim tarikatta 7 ayı geçmez haa, bu yolda 7 ayı geçmez, 7 sene, 15 sene, 20 sene bekleyenlere duyurulur. “Satih ince”

Yukarıdaki ifadelerde nasılda bir taklitçilik oyunu oynanmakta ne kadar açık sanki takke giyip sakal bırakmak ile bu işlerin olacağı zannediliyor, nasıl bir ucuzculuk pazarı, hayret doğrusu. Ve bu pazarda bu revaç görüp “tasdik olundu” denmeklede, sanki büyük bir iş başarılmış gibi görülüyormuş. Ondan sonra bize hâl verildi, Şu hayal tabirlere bakın, sırtına bir aba başına takke, yüzüne sakal, giydiğinde hemen Ondan sonra bize hâl verildi, ohh ne kadar güzel, az sonrada evliyalık verildi. Şu ham hayle bakın bukadarına da hayret doğrusu.

basiretle nûru cemali müşahade etmeye başladık. Şu hiçbir ölçüye ilme bilgiye örfe uymayan, ne dediğinden haberi olmayan, sözlere bakın bir kere, hayalin ve kişinin kendini aldatmasına bakın, gene bu kadar cehalet hayret doğrusu. basiretle nûru cemali müşahade, hemde kaç ayda? Kaç ayda? 7 ayda. Şu akıl almaz ifadelere bakın, bunları gerçek ifadelermiş gibi nasıl böyle boş keseden atıp dururlar anlamak mümkün değil. Atıyorlarsa çok acı olarak görülüyorki, bunların ne nur ile ne cemâl ile ne de müşahede ile hiçbir ilgilerinin ve bu sahada, hiç bir bilgilerinin olmadığını, kendi kendilerine ilân edip durmaktalarmış, ne yazık. Diğerleri de. Bunları ölçü alıp aynı hayal âleminin hayali yaşantılarına dalıp gitmişler. Kendileri bilir.

Bizim tarikatta 7 ayı geçmez haa, bu yolda 7 ayı geçmez, “Satih ince”

Bu hangi tarikatmış, onu da bildirseydide, bu hızlı tarikatın ismini öğrenip bizde faydalanmaya çalışsa idik, ne iyi olurdu. Ancak kendilerini “Uşşaki” olarak tanıtan bunlar, bütün söyledikleri ve yaşadıklarının gerçek Uşşaki tarikatı ve asleti ile, hiçbir ilgileri olmadığı, açık olarak görülmektedir. Geçmiş ve gelecek sayfalarda belirtilen ifadelerin uşşaki tarikatı ve Uşşaki asli hanedanı ve ilimi ile, hiçbir benzerliği ve yakınlığı da oladığı açıktır. Birkaç zikir yapmak, ehli tarik olmak demek değildir.

Yunusun dediği gibi, “şeriat tarikat yoldur, varana hakikat marifet ondan içeri” Bunlar bu anlayışları ile daha henüz gerçek şeriat ehli bile değillermiş, hadi öyle diyelim, ancak daha henüz gerçek tarikat ehli olmuş değillermiş, bende yazılarını okudukça bunları anlıyorum, dışarıdan bakınca, suret ve şekil tarikat halleri ile gerçek tarikat halleri arasında çok fark vardır, bunu bir birinden ayırmak lâzımdır.

7 sene, 15 sene, 20 sene bekleyenlere duyurulur. “Satih ince”

Şu benlik kokan alaycı ifadelere bakın, 7 ay 7 sene 15 sene bu yolda kısa zamanlardır ve bunları eğitim ile geçirmek şartı vardır. Yatmakla boşa zaman geçirmekle bu yollar aşılmaz. Eğitim son nefese kadar devam eder. Belli bir ölçü alınır, kişi ondan sonra o esaslar ile kendini daha da geliştirerek, yoluna devam eder. Bahsi geçen ifadeler tamamen safsata ifadelerdir, 7 ayda 7 senede insan hayatın neyini öğrenebilirki, bu hayat yaşadıkça, gördükçe tecrübe ettikçe, gelişir ve olgunlaşır. Bunlar nasıl ölçülerdir işleri bu hale nasıl getirmişler hayret doğrusu. T.B. Nurdan Doğan Nur Damlayan Sohbetler-1 Sayfa 187-188

Biz bu tip toplantılarda şöyle faide umuyoruz; “ Tarik-i Uşşaki ihvanı işte gözünü açsın. Nakşi, Kadiri, Rufai tarikleri daha maruf oldukları için pek tanınmayan Uşşaki ihvanının sanki bir ezikliği söz konusu oluyordu. Allah’ın izniyle biz bu imajı sileceğiz. Memleketimizin en şuurlu, en yaygın bir cemaatini oluşturarak bizden sonraki ehil emin ellere teslim ederek, inşallah bu görevi bitirmek istiyoruz.

İbrişimcizade bir maneviyatta dedi ki; “Fa efendi! Şimdi sana icazeti nasıl verdiğimi anlatacağım. Bunu niye anlatıyorum, bir bağlantı olsun diye efendim. Dedi ki sema kapıları yarıldı, Enbiya ve Evliya Ruhaniyetleri indi ve şeyh zuhur etti, dediler ve seni gösterdiler evlâdım dedi. Fatma (ra) validemiz senin hususi bu tarike vazifelenmeni murad etti.” O zamanlar benim Fatma Validemizlen ne işim olur diye düşünmüştüm. Sonra bir dolaştım baktım ki İbrişimcizademin on tane ihvanı varsa altısı, yedisi hanım. Yani hanımlar daha çoğunlukta. O da ümmetin annesi olduğu için demek ki böyle murad etmiş. “Satih ince”

Şu ifadelerede bakın, “biz bu imajı sileceğiz.” Ne varda neyi sileceksinki, bunlar hep senin hayellerin, Aslında mesele işin tam tersi Uşşaki tarikatine akıl almaz beyanlarla, verdiğin zararların kötü imajı bakalım nasıl silinecek, bu mes’uliyetin cevabını verebilecekmisin şimdiden bunları düşünsen daha iyi olur. T.B.

İbrişimcizade bir maneviyatta dedi ki; “Satih ince”

Bu nasıl maneviyatta deyiştir nerdedir, nasıldır zuhurattamıdır, yakazadamır, yoksa uyanık haldemidir bunlar meçhul. Bu meçhulden böyle ifadeler çıkmakta, bu da meçhul. T.B.

“Dedi ki sema kapıları yarıldı,” “Satih ince”

Şu hayale bakın bu nasıl ifade, kapı yarılmazki açılır yarılan nedir nasıl bir tariftir.? T.B. Enbiya ve Evliya Ruhaniyetleri indi, “Satih ince”

Bu kadar hayal ile uçmak, pek hayra alâmet değildir. Mevlûdu şerif’te Süleyman çelibi velâdet bölümünde.

“Gökler açıldı feth oldu zulem,

Üç melek gördüm elinde üç âlem.”

Diye ifade etmeye çalıştığı göklerin açılması halini, âlemlerin sultanı için ifade etmeye çalışmıştır.

Bu zuhur eden satih için, ise bütün peygamberlerin ve evliyaların Ruhaniyetleri inmiş. Demekki satih haşa Peygamberimizden daha çok maneviyatı varmışki, bu kadar mertebe sahibi insanlar, satih için merasim yapmışlar, şu şaşkınlığa bakın, şu edep dışı tarife bakın, mahkeme-i Kübra da bunun cevabını ve izahını nasıl yaparlar. Düşünmek bile insanı eritir bitirir. T.B.

ve şeyh zuhur etti, dediler ve seni gösterdiler. “Satih ince”

Şu edep dışı, ipe sapa gelmeyen tariflere bakın. Daha kemerine sahip olup, ona bile hakimiyeti olamayan kişiye, verilen bu mertebelerin nereden kaynaklandığını anlamak çok zor değildir.

Ama kendisi ve çevresi bunun farkında bile değildir. Üç harfli cemaati bu kişiyi tamamen hükmü altına almışlar. ona hayali mertebeler vaadı ile istediklerini yaptırıyorlar, o da zavallı bunlar rahmanidir diye, çevresine hava atıyor, hem kendi aldatılıyor hemde böylece çevreside aldatılmış oluyor. Acımaktan başka yapılacak bir şey kalmıyor. T.B evlâdım dedi. Fatma (ra) validemiz senin hususi bu tarike vazifelenmeni murad etti.” O zamanlar benim Fatma Validemizlen ne işim olur diye düşünmüştüm. Sonra bir dolaştım baktım ki İbrişimcizademin on tane ihvanı varsa altısı, yedisi hanım. Yani hanımlar daha çoğunlukta. O da ümmetin annesi olduğu için demek ki böyle murad etmiş. “Satih ince”

Şu ifadelere de, kusura bakmayın deli saçması demekten başka söylenecek söz kalmıyor. “Fatma validemizi” de bu hayal haline vasıta etmişler ye, bu vebalin altından da nasıl kalkılır, şimdiden kendilerini buna hazırlasalar ve gereğini yerine getirseler, kendileri yönünden çok daha iyi olurdu. T.B Nurdan Doğan Nur Damlayan Sohbetler-1 Sayfa 262-263

Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Cumhuriyeti kurdukları ilk yıllarda tekke ve zaviyelerin içinde bulunduğu tasvip edilemeyecek durumlarından dolayı kapatılmaları olmuştur. Sayın misafirlerimizin de malumudur ki o dönemde bu yerler ehil olmayan kişilerin eline geçerek, din adına her türlü melanetin işlendiği yerler haline gelmişti. 

Bu bölümde de galiba satih kendini anlatıyor, ama onu anlayacak idrak nerede.

Tekke ve zaviler istisnaları dışında bozulmamıştı, onların kapatılmaları batının dayatmasıyla ve içerideki din düşmanlarının da desteği ile kanun düzenlenip kaldırıldı. İşte bu yüzden tarikatların çoğunluğu kendilerine eğitim sahaları bulamadıkları için asıllarını büyük bir kısmı kaybettiğinden, işte böyle sorumsuz ne söylediğinden haberi olmayan, gerçek tarikatin hakikatinden haberi olmyan kimseler, tarikat ehli imişler gibi kendi kendilerini şeyh tayin ettiler, ne ilimden ne irfandan haberi olmayan, sadece bir sesli taklidi zikr tertibi kalmış, guruplar tarikatları temsil ediyormuş halinde kalındı.

Bu hallerin düzeltile bilmesi için, önce mevcut bütün tarikat başında olan şeyh mürşid efendi, ne isim ile vasfedilmiş olursa olsun, bunların hepsinin tesbit edilip, yeniden bir heyet tarfından, imtihandan geçirilip, kazananların yoluna devam etmesi, kazanamayanlara ise yasak getirilmesi çok lüzumludur. Daha sonrada şeyh namzetlerinin de aynı kurul tarafından imtihana tabi tutulup, ilim irfan ve yeterlilik halleri varsa onlara izin verilmeli, böylece saha belki (M.E.B) bakanlığında bir şube veya diyanet işlerine bağlı bir bölüm, olarak sağlıklı yollarına devam ederler. başka türlü bu sahanın düzelmesi mümkün değildir.

Kitabın tamamı bu hali çok açık olarak gözler önüne sermektedir. Hakk’tan hayırlısı. T.B. Nurdan Doğan Nur Damlayan Sohbetler-2 Sayfa 13

Abdülkadir Geylani hazretlerine; “Ümmi adam şeyh olur mu?” demişler. Islah ettiğinden bozduğu fazla olur demiş. Bütün kitaplarda irşad olur da irşad edemez. İrşad etmez yani. Zaten irşad makamını bilmiyor. Bir derviş ilerlediği zaman, bizim tarikatımızda “Fettah” esmasına vardığı zaman; şeyh ona düşman kesilir, postuma ortak olacak diye. Halbuki herkesin dağda bir çamı vardır. Kimisi eğri çam keser, kimisi doğru çam keser. Bu da Allah’a (cc) hizmet etsin, Allah’a (cc) giden yol mahlukatın nefesi kadardır; ama sen kendi nefesinle gideceksin. “Satih ince”

Ne olduğu belli olmayan şu ifadelerden, sizler neler anladınızsa banada izah ederseniz sevinirim.

Geçmiş sayfalarda, Bende “Ben ümmiyim benim imametimden ne olacak” “Satih ince”

“Ümmi adam şeyh olur mu?” “Islah ettiğinden bozduğu fazla olur demiş.” “Satih ince”

Tamda kendini anlatan cümleyi bulup koymuş, şimdiye kadar olan yazılarında, bir bu cümle doğru, ancak bunu kendi üstüne almaz. Ama gerçek bu, “Islah ettiğinden bozduğu fazladır.” Ne diyelim böylece bozsun kırsın döksün bakalım, elbet bir toplayan olacaktır. T.B

Bir derviş ilerlediği zaman, bizim tarikatımızda “Fettah” esmasına vardığı zaman; şeyh ona düşman kesilir, “Satih ince”

Bizim tarikatımız dediğin o tarikata, bir isim vermen gerekir çünkü. Bizim tarikat dediğin sözle, Uşşaki tarikatını kastediyorsan, Uşşaki tarikatında bahsettiğin bu konu kesinlikle yoktur. Salik yol ehli 7 dinci mertebeye gelip “nefsi safiye” de nefis seyrini bitirdiğinde, arkasından hazret mertebeleri seyri başlar. Buranın zikri “Ya Fettah” tır. Yani dış açılımların başladığı, enfüsi seyirden afaki seyre geçme yeridir. Buraya gelen salike, şeyhi neden düşman olsun ki! düşmanlık bir tarafa, onu daha çok sevmeye başlar. Salikler mürşitlerin evlâtlarıdır, Baba, Salih oğluna, neden düşman olsun! o onun rakibi değildir ki, onu rakib görüp düşman olsun, o sahadan ileriye hep birlikte, daha çok yol alınacaktır.

Geçmiş sayfalarda belirtildiği gibi, onların tarikatının ismi ne ise, ismini vermemiş, 7 günde 7 ayda kişileri kemale erdirmekte, ne güzel avunma değilmi.? Hayalin ve cehaletin bu kadarına pes doğrusu.

“postuma ortak olacak diye.” Şu anlayışa bakın, bunu duyan veya okuyan bir kimse, “ama satih,” mademki sen bazı kimseleri halife çıkarmışsın, o zaman bunların hepsi senin düşmanınmı imiş, diye sormazlarmı? Ne kadar açık gülmemek elde değil, bu kadar post sevdası pek hayra alâmet değildir. Aslında. Postta post değildir.

“Dostun dosta muhabbeti Hakk için,

Postun posta muhabbeti halk içindir.”

“Tarikat-ı Âliye-i Uşşaki” de böyle hiçbir hüküm yoktur, bunları söyleyen kimseninde, bu tarikatle hiç ilgisi yoktur ve Kurucusuna ve tarikatimize iftiradır, bunun vebali de çok ağırdır. T.B Nurdan Doğan Nur Damlayan Sohbetler-2 Sayfa 37:

Her ihvan 1 yıl içinde en az bir kişiyi cemaatine kazandıracak, takip edecek ve onunda vird olarak bu işi görev bilmesini sağlayıp bu yönde yönlendirecek. Her türlü mal, hizmet ve dünürlük alışverişini birbirinden yapacak, misyon ve vizyon evliliklerine hazır olacak. Esnaf teşkilatmasına önem vermek, sermaye ve iş gücünü örgütlemek ( bu konuda ahi teşkilatlarını örnek almak bir yol olabilir). “Satih ince”

Şu yukarıda ki ifadelere bakın. Bunların ma’neviyatla ne ilgisi var. Bu sayılan işler sadece ticaretle ve spor kulübü kuruluş ve gelişmeleri ile ilgili konulardır, hepiniz birer üye getirin, üye sayımız artsın, aidatlar çoğalsın ticaret gelişsin. Tam bir dünyalık aklı ve menfeat yapılanmasıdır.

Kendilerini Uşşaki olarak tanıtan bu kimselerin, gerçekten Uşşakilik ile hiçbir alâka ve ilgilerinin olmadıklarına dair, sadece bu ifadeler bile yeter.

Uşşakilik tarihine bakıldığında, ana kolun ve diğer tali kollarının da, hiç bir şekilde, böyle ticari faaliyetlere ve dünürlük zorlamalarına rastlanmamıştır. Uşşakilik, dini irfani, ilmi ve gerçek tasavvufi çalışmalarla, devamlılığını sürdüren bir ma’neviyat yoludur.

Bu durumda yukarıda ki sözlerin sahibinin uşşakilikle hiç bir ilgisi olmadığından, kendilerine yeni bir isim ve vasıf bulmaları gerekecektir.

Kendilerine bildirilir. Acilen çözülmesi lâzım gelen bir konudur. T.B Nurdan Doğan Nur Damlayan Sohbetler-2 Sayfa 41-42

Osman Bedreddin Erzurumi’nin icazetini yazdığı Buhara’da Feridun Baba dergâhında yetişen evlad-ı Resul şeyhi kamil üçlerden evrak sahibi kendi ifadesi ile yeryüzündeki 1,5 mürşidi kamilden buçuğu (tevazuen) Eş-Şeyh eş-şerif Şerif Atalay efendi hazretlerine intisab ettim. Kendi ifadesi ile evlâdım biz senin emanetini vermek için buraya geldik, dedi ve Osman Bedreddin Erzurumi hazretlerinden aldığı emanet Nuru nübüvveti fakire teslim etti. Fakiri nazar ve teveccühü ile belki hususi bir evrad vermeden (kendisinin ihvana verdiği bazı kulaktan dolma esmaları çektim) sohbeti ile irşad etti. Sünneti seniyyeye, tabietimiz sohbetine müdavetimiz, kendisine olan aşkı muhabbetimiz bizi rabıta ve tefekkür tariki ile yüklenmesi 7 ay gibi bir sürede, 25 yaşında bizi visal merdivenleri çıkarak vuslat reyhalarını tattırdı ve Nuru cemal müşahade babına eriştirdi. Bir gün şeyhimi Amasya’da ziyaret ettim. Şekil ve şemailime baktı, Amasya’ya güneş gelmiş dedi. Şeriata aykırı hiçbir halin kalmamış, dedi; git, Cuma gecesi geleceğiz dedi. İstanbul’a geldiğimde o gece yatsı namazını kıldığım camide direklenen bir nur, başımdan içerime doğru yıldırım çakar gibi direklendi, kudsi Ruh tecellisi mürşidimden fakire tecelli ederek gerçekleşti. Bundan sonra hal tecelli etmeye başladı. “Satih ince”

Gene şu ifadelere bakın akla zarar, bunların gerçek hakikatlerden gerçekten hiç haberleri olmayıp sadece marifetleri kendinden “menkulnakledilen” hayali vehmi ve benlik üzere olan hayali içi boş cümlelerdir.

Şimdi özetle, mantıkla ve tarafsız olarak ilmi hakikatleri ile bunları incelemeye çalışalım. T.B

Osman Bedreddin Erzurumi hazretlerinden aldığı emanet Nuru nübüvveti fakire teslim etti. Fakiri nazar ve teveccühü ile belki hususi bir evrad vermeden (kendisinin ihvana verdiği bazı kulaktan dolma esmaları çektim) sohbeti ile irşad etti. “Satih ince” 

“aldığı emanet Nuru nübüvveti fakire teslim etti.” “Satih ince”

Bu nasıl haddini aşan, sınır tanımaz, edep dışı bir iddiadır, akıl ermiyor. Peygamberlik nuru, kendisine teslim edilmiş. Bu nasıl olmuş ve bu nur nasıl kendisine verilmiş ve bu nurun vasfı neymiş, bunlardan hiç bir bilgi verilmiyor. Bu nurun ağırlığını nasıl çekeceğinden bile haberi yok, göreşçiliğine güveniyorsa, buna hiç güvenmesin, çünkü zaten kendisi nefsi emmâresine, çoktan tuş olmuş, yerlerde sürünüyor da, kendini ma’neviyatın zirvesinde zannediyor, böyle zırvalarla hem kendisini, hem çevresini aldatmaya devam etsin gitsin, bakalım ne zaman nereye toslayacak Hakk bilir. T.B (kendisinin ihvana verdiği bazı kulaktan dolma esmaları çektim) “Satih ince” 

Şu aciz ifadeye bakın “bazı kulaktan dolma” “ Çalışarak gönüle ve akla ilmin ve ma’rifetin dolması” değil. Kulaktan dolma ile, gidilen yolunun sonu nereye çıkacağı meçhuldür. Bu nasıl bir tezattır. Kulaktan dolma “nübüvvet nuru”nun verilmesi, aklı başında olan bir kimseyi istihza ile güldürmemesi mümkün değildir.

“esmaları çektim” Kişinin kendi kendine kulaktan duyduğu esmaları çekmesi ile, eğer bir yerlere gelebiliyor ise, o zaman imamlarımıza, hocalarımıza, mürşitlerimize, hiç ihtiyaç olmayacak demektir. Her kulaktan dolma, birkaç dua ve esmayı tekraralamak sureti ile, kişiler olgunlaşmış olabiliyorsa, ortalık şeyhlerle dolardı, nitekim galiba öylede olmuş, işte kendi ağzından, kendinin kendini nasıl bir durumda olduğunu açık olarak, bir marifet imiş gibi, ifade etmekte olan, bu ifadelerin sahibibnin durumu, açık olarak kendi lisanından ortadadır. Sizler yeniden değerlendirin. T.B

“sohbeti ile irşad etti.” “Satih ince”

Bu kadar kısa sürede, bu nasıl bir irşattır akıl ermez. Bir kişinin gerçek irşadı, hem derslerini hiç aksatmadan, hemde sohbetlere devam ederek ve bilhassa şahsi çalışmaları, kitap okuma ve eğer varsa vakit bulduğunda, hemen eski sohbetlerin, kaydı varsa onları tekrar tekrar dinlemesiyle olur. Kulaktan duyma esmaları çekmekle sadece sevap kazanılır, ancak irfaniyyet kazanılmaz. İrfaniyyet mutlak ehli yanın da, tam bir disiplin ile, uzun süreli sabırla bir çalışma neticesinde ulaşılacak bir kemâlâttır.

Bu çalışmaların örnekleri, gerçek tasavvuf kitaplarında, asılları itibari ile nakledilmektedir. Seneler süren çilehaneler. Tekrar tekrar yapılan erbainler, nefis mücadeleri, mücahedeleri, müşahedeleri, olmayan bir kimsenin, değil mürşit, daha henüz dervişliği bile başlamamıştır. Satih irşad diye bir kelime duymuş ama, bunun aslının ne olduğundan hiç haberi olmadığı, açık olarak anlaşılmaktadır.

“Risale-i gavsiye” de “mücahedesi olmayanın müşahedesi olmaz” diye ifade edilmektedir. Bütün bunlar gerçek tasavvuf ehlinin malûmu iken, böyle safsataları, bir marifetmiş gibi ifade etmek, aczin tam sıfır noktasıdır denilebilir. T.B

bizi rabıta ve tefekkür tariki ile yüklenmesi 7 ay gibi bir sürede, 25 yaşında bizi visal merdivenleri çıkarak vuslat reyhalarını tattırdı ve Nuru cemal müşahade babına eriştirdi. “Satih ince”

Şu hayali ifadelere bakın “yüklenmesi 7 ay gibi bir sürede,” geçmiş sayfalarda da bahsi geçtiği gibi, 7 ayda derviş namzeti “salik” dervişliğin daha ne olduğundan haberi bile olamamaktadır. Uzun zaman sürelerine yayılarak, yapılacak bir çalışma neticesinde, kişi evvelâ “Men” hükmünde olan, gerçek ruhani “Kim” liğne, ulaşıp onun bilincinde olması ilk dervişlik şartıdır. Daha henüz kendi kimliğinden haberi olmayan, bir kimsenin, “Nur-u Muhammedini”nin, ne olduğundan haberinin bile olmadığının, açık olarak göstergesidir. Böyle bir halin olmasını iddia etmesi de, nasıl bir akıl tutulması ve mes’uliyet sebebidir, hayret doğrusu. T.B

“25 yaşında bizi visal merdivenleri çıkarak vuslat reyhalarını tattırdı” “Satih ince”

Gene şu kontrolsunz ifadelere bakın, “visal merdivenleri” nasıl merdivense! bunlar 7 ayda çıkılmış, demekki hayalen çıkılan yer çok alçakta imiş ki, hemen çıkılmış. Sanki mübarek kendisine verildiğini ifade ettiği “Nur-u Muhammediyyeye” yi bu sefer de nerde ise “Mi’racı Muhammediyye” de ulaştırdı diyecek, ancak zaten imalıda olsa oda içindedir. Diğerlerini ifade yanın da bu ifade de onun için zaten tabii bir hayaldir. T.B

“Vuslat kokuları tattırmış” “Satih ince”

Yukarıdaki koku’nun, ne olduğunu da ifade etse imiş, bizimde merakımız giderilmiş olurdu. Bu ifadelerle vuslatın ne olduğundan bile haberi olmadığını, kendi ifadeleri ile açık olarak ortaya koymaktadır.

Vuslat iki ayrı varlık arasında olur, yani vuslatın olması için ikilik gereklidir, ikilik masum ifadesi ile kesrettir, aslında ise şirktir. Böyle bir anlayış içinde olan kimsenin, vuslat hakikatine ermesi ve bu koku dediği kokuları duyması mümkün değildir, çünkü böyle bir şey yoktur.

Cümle kuruluşu bile hayaldir. Muhyiddin-i Arabi Hz. “Lübbü-l-lübözün özü” isimli eserinde, “vuslat marifettir” demek suretiyle vuslatın bir irfaniyyet meselesi olduğunu bildirmiştir. Hemen öyle bu işin olamayacağını, kişinin kendi gerçek halini tanımadıkça, vuslat hakikatinin oluşamayacağı açıktır. Vuslat, kendinden uzak olana ulaşmak değil, kendinde olanı derk-idrak edip, hayali varlığını ortadan kaldırmak, böylece kişinin zaten kendi hakikati olan hakkın hakikatine ulaşmaktır ki bu da irfaniyettir. Kaf Suresi'nin 16. Ayeti şöyledir: "İnsanı Biz yarattık-halkettik. Onun için, nefsinin kendisine neler fısıldadığını, neler telkin ettiğini de Biz pek iyi biliriz. Çünkü Biz ona şahdamarından daha yakınız. “

Yukarıdaki ayet-i kerime dört hakikati ortaya koymaktadır. Bunlardan

Birincisi. Aynı varlıkta Nefsin varlığı.

İkincisi. Şah damar.

Üçüncüsü ise. Şah damardan daha yakın olmak.

Dödüncüsü ise. Bütün bunların toplamı birliğidir. Bunların kısaca izahına geçelim.

Birincisi. Aynı varlıkta Nefsin varlığı. , nefsinin kendisine neler fısıldadığını, neler telkin ettiğini de Biz pek iyi biliriz.

Demek sureti ile o varlığın üzerindeki, evvelâ beşeri nefsin hakimiyetini bildirmektedir. İşte yapılacak ilk tasavvufi eğitimin bu nefs üzerinden başlaması neticesinde, “nefsini bilen” hükmü meydana gelmektedir, bu husus ise 7 ayda olacak bir iş değildir senelerce sürecek, ehli tarafından verilecek, sıkı bir eğitim gerektirir. Bu eğitimi almayan kimsenin, akıl danışmanı nefsidir ve o bireysel ve beşeri nefis ise, her şeyi kendine yontar.

Ve türlü hiler ile yolunu saptırır. En yakın ortakları ise, Mudil ismi ve tabileri olan hayal ve vehim ve üç harfliler birlikteliğinde, aklı biraz kısa ve makam mevki peşinde olan kimselere, musallat olup onları hiç anlayamayacakları şekilde, kafalarına girerek, hayal dünyasında kendilerine bir rol çizerek, bu rolu kendilerinin istikametinde oynamasını sağlamak için, bütün imkânlarını kullanırlar. Bu halin farkına ancak irfan ehli arif olanlar varabilirler, onların dışındaki kimselerin de bu tuzağı anlamaları mümkün değildir. Çünkü islâm ve iman görüntüsünde-postu içindeki, tam bir deccal yardımcısı ve meddahıdırlar.

İşte geçmiş sayfalarda ve gelecek sayfalarda da, delilleri ile verilen kendi sözlerinin, aslında kendilerine, bu kanaldan geldiğinin bile farkında değillerdir. Daha bu durumu çözememiş kimselerin, saliklerin neyini çözeceği ve ya çözemeyeceği ne kadar açıktır, kendi varlıklarındaki mudili, hadi diye yutanlar, hallerini bir daha gözden geçirseler ve bu hayalin, hem kendilerine ve hem de etraflarına, ne kadar zarar verdiğini bitaraf gözü ile görseler, kendileri bakımından ne iyi olurdu.

Belki etraflarındaki bazı çoğalmalara bakarak doğru yolda olduklarını zannederselerde, zaten bunun, biraz hayali yaşantıdan, kaynaklandığını anlamak pek zor değildir. Çünkü gerçek irfani eğitim, bire bir olan eğitimdir. Ve herkesin devamlı zuhurat ve yaşantı yoluyla hal ve gidişinin takib edilmesi lâzımdır ki. Yol ehli “sâlik” in yolunun neresinde olduğu ve düşüp kalktığı yerlerin, bilinmesi ve kendisine ona göre yeni hadefler verilmesinin lüzumluluğudur. T.B.

İkincisi. Şah damar.

İkincisi. Şahdamardır. Şah damar ise kişinin bedeni yaşam sahasıdır, ki suret hayatı bu hakikat üzere devam eder. Şah damar demek, kan dolaşımının en mühim yeri demektir, kan ve kan dolaşımı ise beşeri hayat vesilesidir. Bütün bu sahayı da halkeden Hakk’ın kendisidir ve bu sahayı da, “ehatabinnasi” (17/60) ifadesi ile zahiren kaplamıştır.

Üçüncüsü ise. Şah damardan daha yakın olmak.

Kişinin Şah damarından daha yakın olduğu hal ise, “venefahtü fihi min ruhi” (15/27) dir. Yani O na ruhumdan nafyettim, Onun gerçek Ruhu insanisi de benim ma’nâsına dır.

Dödüncüsü ise. Bütün bunların toplamı, birliğidir.

Bu üç halin birlikte oluşumu ve ihtarı ise. “ve hüve meaküm eynema küntüm” (57/Hadid/4) “Nerede olursanız O ilahi hüviyetiyle ve suret haliyle sizinle beraberdir.”

Hükmü ile oluşan irfaniyet ile irfan ehli bu hakikatleri yaşamaya başladığında, işte ancak bunlar vuslat ehlidir ve geçmiş sayfalarda birinci bölümü verilen hadisin ikinci bölümü olan, “fekad arafe rabbehu” hakikati ile, rabbine arif olanlar bunlardır.

Bunların dışında “çiftlik-ikilikte” yaşayanların kıyamete kadar ve kıyamet sonrasıda ilâhi vuslata ulaşmaları ebediyyen mümkün değildir.

“Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz” hükmü ile ahirettede bunların vuslatı mümkün değildir. T.B.

“Vuslat kokuları tattırmış” “Satih ince”

Bu tür ifadelerin hiçbir gerçekliği ve geçerliliği yoktur, kişi kendi kendini aldatmasından başka bir şey de değildir. Bu âlemde en garip hal ise, kişinin kendi kendini aldatmasıdır. Terziden bu bilgileri al da, ama nefsinin tesirinde kalmadan, belki kendini biraz firenler, acaba ben ne yapıyorum diye, biraz düşünürsen, gerçi zannetmem ama, kendi kendine en büyük iyiliği yapmış olursun. T.B

ve Nuru cemal müşahade babına eriştirdi. “Satih ince”

Gene şu ucuz ifadeye bakın, “Nur-u Muhammediyyeyi aldıktan sonra burada da, Nuru cemal müşahade babına eriştirdi. Eriştirmiş, nasıl nereye erişmek ise, hayret doğrusu.

“Küllü şey’in helikun illâ vechehu lehül hükmü ve ileyhi türcaun” (28/88) O nun vechinden başka her şey helâk olacaktır. Hüküm O’ nundur, O ‘na dödürüleceksiniz.

Ayetindeki hakikatin yaşantısına ulaşamamış, herhangi bir kimsenin, bahsi geçen müşahedeyi yaşaması mümkün değildir, eğer yaşadım! Diyorsa, ya bu sahanın tam cahilidir veya ne dediğinden haberi yoktur. Çünkü bu durumda olan bir kimsenin böyle bir iddiada olması da mümkün değildir. Ve böyle bir iddiada bulunmasına da hiç gerek yoktur, çünkü bu hali gerçekten yaşıyordur ve başkasına ilân etme diye de bir nefsi benliği de, böyle bir derdi de yoktur, çünkü zaten gerçek ma’nâ da, Hak ile Hak olmuştur, o halde bunu ifade etmeye ihtiyacı da ve iddiasıda yoktur. T.B

Amasya’ya güneş gelmiş. “Satih ince”

Şu hayale bakın, nefsin ateşinden çıkan alevlerin geçici aydınlığını, güneş ışığı zannetmiş, şu yanılgıya bakın. Ancak bir müddet sonra, nefsin ateşi söndüğünde, arkada sadece bir harabenin kalacağından şimdilik haberleri yok olduğu anlaşılıyor. Böylece bir müddet daha eğlenip, bir birlerine bol keseden makamlar verip dursunlar.

“Yevme tüblesserair” (86/9) “sırların-gizliliklerin ortaya çıkacağı gün.”

Hükmü ile gerçek hakikatler ortaya çıktığı zaman, işlerin ne kadar çetin olduğu anlaşılacaktır, ancak iş işten geçmiştir. Bu günden tedbiri alınmaz ise, sonrası ebedi iflâstır. T.B

o gece yatsı namazını kıldığım camide direklenen bir nur, başımdan içerime doğru yıldırım çakar gibi direklendi, kudsi Ruh tecellisi mürşidimden fakire tecelli ederek gerçekleşti. Bundan sonra hal tecelli etmeye başladı. “Satih ince”

Şu satırların içinde olan gerçek ifadesi, çok vahim bir halin yaşantısını, açık olarak ele vermektedir. Umarım bu satırların ifade edilen yaşantısı, gerçekten samimiyetle ifade ederim, hiç yaşanmamış olmasını dilerdim. Ama kendi lisanı ile satih bunların yaşandığını ve büyük bir marifetmiş gibi, olduğunu da iftiharla ifade etmektedir, ne diyelim hayat kendi hayatıdır. Kendinin kabullendiğini bizim durdumamız zaten mümkün olmayacaktır ve zaten bahsedeceğimiz hususu da kabul etmeyecektir, o da onun kendi hakkıdır, kendi bilir neticesine de katlanır.

Şimdi bu bölümü özetle incelemeye çalışalım. T.B

o gece yatsı namazını kıldığım camide direklenen bir nur, “Satih ince” 

Bu cümlelerde bahsi geçen nurun, tarifini yaparken, geçmiş sayfalarda da, bahsedildiği gibi, Nur-un hakikatinden hiç haberi olmadığını da, açık olarak bildirmiş olmaktadır, Nuru ilâhinin direklenmesi, gibi bir hal olmaz, olmasına da gerek yoktur, çünkü nur her tarafı kaplamıştır ve “Allah semavat arzın nurudur” (24/35) sadece bir yerde direklenmesine gerek yoktur. Evet ona zannın da böyle görterilmiş olabilir. Bu tuzak harikası olan bölüme devam edelim. T.B

başımdan içerime doğru yıldırım çakar gibi direklendi, “Satih ince” 

Satih’in kendi açık ifadelerinden, bu sahanın ne kadarda cahili olduğunu ve ne kadarda kolay aldatıldığını, açık olarak kendi lisanı ile açıklamaktadır. “başımdan içerime doğru yıldırım çakar gibi”

İşte bu tarifin ma’neviyyatla, nur ile, hiçbir ilgisi yoktur açık olarak üç harflilerin tuzak sistemidir. Nur’un başından içeriye girmesi diye bir konu yoktur nur zaten başının içinde, onun asli unsurudur, dışarıdan gelmesine gerek yoktur, zaten içeridedir. Dışarıdan gelen, ayrı bir varlıktan gelen, ayrı bir durumdur ki. İçerisine doğru yol almaya başlamıştır. Yıldırım çakar gibi olması, yıldırım nur değil ateştir, gelenin, zaten ateşten geldiğinin açık ifadesidir, ateş varlıklar ise üç harflilerdir. Yıldırım çakar gibi olması, Kendinin başından içerisine giren, kendisine direk şeklinde gösterilen, üç harflilerin o anda kendisinin içine girip, onu içeriden de kuşatmasıdır. T.B

kudsi Ruh tecellisi mürşidimden fakire tecelli ederek gerçekleşti. “Satih ince” 

Gerçekten şu acınacak hale düşüşün, dıramına bakın, az evvelki satırlarda, nur dan bahsedilirken bu sefer iş değişmiş, “kudsi Ruh” olmuş bu sefer direklenip giren kudsi Ruh olmuş, şu akıl ve tarif şaşkınlığına bakın, bunların hangisi? Tabii ikiside değil, ateş kaynaklı üç harflilerin maddesinden meydana getirdikleri tuzak görüntüden başka hiçbir şey değildir. T.B

Bundan sonra hal tecelli etmeye başladı. “Satih ince”

Bu ifade de olayın, bahsedildiği gibi olduğunu kanıtlıyor. Bu halin ne olduğunu da, belirtse imiş daha iyi olacakmış. Üç harfliler bir kimseyi kontrolları altına aldıkları zaman, onların üzerinde bazı ufak tefek başarı imiş gibi bazı haller gösterirler, o kişi de, bunlar benden zuhur ediyor diye, kendinde farkında olmadan, gizli gurur, kibir ve nefsi benlik oluşmaya başlar, çünkü bunlar üç harflilerin ahlâklarıdır, içinde bulundukları mahalle, bunlarıda bırakırlar ve mahal bunları bir sermaye, bir değer gibi, rahmani zanniyle, mudil olarak kullanmaya başlar, ancak kendide, bunun farkında olmaz, çevreside onu bu gibi takma hallerden dolayı, gerçek zannederek alkışlamaya başlar, bu hal böyle bir müddet sürüp gider. Alan memnun satan memnundur, ancak ortada ne alınan ne satılan, gerçek bir mal-meta vardır, hepsi hayaldir. Ve hep birlikte “hayal vadisinin çıkmaz sokakları”nda(81/T.B.) dönüp durulur.

Hal tecelli etti dediği, kendi ifadesi ile, “yüklenmesi 7 ay gibi bir sürede, 25 yaşında” olmuş, şu hale bakın, böyle bir şeyin zaten bu süre içerisinde olması imkânsızdır. Bu şuna benzer. Kişinin kırk senelik rızkını 7 ayda yemesi, demektirki imkânsızdır. Veya kırk senede yürüyerek gidebileceği bir yolu, 7 ayda gitme iddiasında olmaya benzerki, hiçbir şekilde mümkün değildir.

Ancak buna cevaben, bence vasıtaya biner veya tayyi mekân yapar, bu sahayı 7 ayda alırım diye, bir kıyaslama yapmaya çalışsa da, gene ancak kendini aldatmış, üç harflilerin başka bir tuzağına düşmüş olur.

Bahsedilen bu konular, gerçekten 7 aylık bir süreye sığsa idi, daha evvelce bu sahalarda, asa ve çarık eskitenler, ondan daha evvel bu sistemi bulup, onlarda tabik ederlerdi. Ancak onların hayat hikâyelerini okudukça, belli bir yere gelmeleri için, senelerce evliyanın da nasıl çileler çekip, erbainler çıkardıkları açık olarak bilinen ve ibretle okunan temiz halleri vardır. T.B.

Ayrıca 7 ayda doğon çocuk bile, tam kemalli doğmamaktadır, doğsa bile onun da, yetişkin hale gelmesi için gene senelere ihtiyaç vardır ki, bilinen bir konudur. Bedensel olarak kişinin aklı tecrübeli ve aklı başında, olabilmesi için, en az 40 yaşında olması lâzımdırki, bu süre birçok çilelerle geçen zahiri yaşamdır. Batıni yaşam ise, o dahada zor bir sahadır.

7 aylık, nasıl geçtiği de belli olmayan bir sürede ve 25 yaşında kemale ermişse, bu kimse haşa, mensubu olduğunu söylediği Peygamberinden, demekki daha kabiliyetli imiş, 25 yaşında ne kadar makam varsa hepsini toplamış. Peygamberimiz 50 yaşı civarında mi’racını yapmış bu kimseye ise, 25 yaşında gök kapıları yarılmış, bütün peygamberler ve evliyalar, onun için toplanıp gelmişler. Galiba terzi bu halleri tebrik etmekte, biraz geç kalmış vah vah, yazık olmuş.

Şu akıl almaz tabir ve ifadelere bakın, tamamen kotrolunu kaybetmiş ne dediğini bilmeyen, kendisine üç haflilerin sunduğu, kelime ve cümleleri, kendi ilâhî bilgileri zennedip, aklına konduğu gibi, aktaran, ezbere birkaç dua da bulunan, bir kimseye acımaktan başka yapılacak bir şey kalmıyor, kendileri bilir bu hayellerle, avunup dursunlar bakalım, ne zamana kadar sürer Hakk bilir.

Bu hastalığın tedavisi, ancak gerçek bir irfan ehlinin yanın da, “onu da bulabilirse eğer” tekrar her şeye, baştan başlayıp, Aziz Mahmut Hüdayî Hz. Gibi, bütün saltanat ve mevkiini bırakıp, geçmişte yapılan bütün işleri, bir taraf bırakıp, kimden dünyalık neler alındı ise, onların hepsini sahiplerine iade edip ve onlarla helâlleşip, yeniden her şeye lâyıkı ile, baştan başlamak veya mesleği olan, güreş üzerine bir yer açıp, orada güreşçi yetiştirmek kendisi için daha doğru olacaktır.

Tabii bu satihin halidir, terziye karışmak düşmez, kendi halini düzeltmek veya aynen devam etmek, kendine ait bir sorumluluktur. Bunu ifade etmekle bende, ona göre abesle iştigal etmekteyim. Öyle olsun zaten sorun terzinin sorunu değildir. T.B Nurdan Doğan Nur Damlayan Sohbetler-2 Sayfa 53-54

Bir sene hac yolculuğunun dönüşünde biraz sıkıntı oldu. Pasaporttan dolayı Suudi terhilinde 1 ay beklettiler. Sıkıntı biraz uzar gibi oldu. Ben devamlı huzurda naz yapıyorum. Ya Rabbi ben buraya hacca geldim, bu nedendir falan gibi. Galiba biraz zülfikara dokunmuş, Rabbim (cc) murakabede tecelli etti, dedi ki: “kulum niye böyle yapıyorsun? Seninle meleklere karşı övünmemi istemiyor musun?” ondan sonra cız etti içim, ağzım dilim kesildi, hiçbir şey söyleyemedim. Öyle boşuna şeyhim demekle falan olmuyor. Hepimiz imtihandayız. “Satih ince”

Gene şu akıl almaz tabir ve ifadelere bakın. T.B

Sıkıntı biraz uzar gibi oldu. Ben devamlı huzurda naz yapıyorum. “Satih ince”

Bu nasıl konuşma ve tariftir, sen kimsinki! Allah-ın huzurunda naz yapıyorsun. Bu nazı yapsa idi ancak. “levlâke levlâk lemâ halektül eflâk” “sen olmasaydın, olmasaydın bu âlemleri halketmezdim” lütfuna mazhar olan, âlemlerin sultanı, Allah-ın habibi, dini mübini İslâmı yayarken, bütün sıkıntıları ve çileleri çektiği, yaşadığı süre içinde, Allaha hiçbir şekilde naz, imalı bir hal bile yaptığı görülmediği halde, küçücük bir sıkıntı karşısında “huzurda naz yapıyorum.” Diye ifade etmesinin, farkında olmadan kendisini, Peygamberin üstünde görme, gibi bir terbiyesizliğe düştüğünün, bile farkında olmadan, efelik taslayarak, nasıl bir haleti ruhiye, edepsizlik, benlik ve haddini aşmak, olduğunun bile farkında değilmiş, bir marifet yaptığını zannetmiş, bu hale ne denir siz isim koyun, benim diyecek bir şeyim kalmadı. T.B

Ya Rabbi ben buraya hacca geldim, bu nedendir falan gibi. Galiba biraz zülfikara dokunmuş, “Satih ince”

Gene şu akıl almaz, özrü kabahatinden büyük, akıl tutulması, cehalet zirvesi olan, “zülfikara dokunmuş,” “Allah-ı beşer gibi duygulandırmış” Şu cümlesi ile bile, marifetullahtan ne kadar yoksun olduğunu, göstermesi bakımından, yeterde artar bile. Nefsi beşer tabirini âlemlerin sahibi için kullanıp, ona yakıştırmış, senin bu halin ile nazından niyazından, ne olur ki. Kendini âlemlerin sultanı makamına koymuşsun, hatta daha da yukarıda, hayal arşında, uyku halindesinde, kendinden bile haberin yok, senin ağzından, seni kullanan varlıklar, bu sözleri söyleyip seni alet edip, nasıl bir nefsi benlik ve çamura sapladıklarının, farkında olmadan, atıyorsunda atıyorsun, Biraz yavaş, biraz temkinli olsaydın da, sonradan bu gibi gülünç durumlara düşmeseydin daha iyi olurdu.

Tabi senin bunları dinleyecek halin zaten yok, ama işte, terzide kendi kendine yazıp duruyor. Ne yapalım öyle olsun. Biraz daha zaman harcasın, ne olur sanki. T.B

Rabbim (c.c.) murakabede tecelli etti, “Satih ince”

Gene şu, akıl almaz ifadeye bakın, Rabb-ı murakabede tecelli etmiş!

Nasıl olduğunu da belirtse idi, kendinden başkalarına da faydası olsaydı. Nasıl kontrolsuz, ucu bucağı bulunmayan, hayali kendi kendine var ettiği rabb-ı ile, olan bir hayali konuşma, ne duruma düştüğünden kendinin bile haberi yok. Galiba kendini turu sina da “Musa” (a.s) Mi’rac’ta haşa Muhammed ( ) zannetmiş. Şu haddini aşan çılgınlığa bakın. Tam ibretlik tablolar devam ediyor. T.B. dedi ki: “kulum niye böyle yapıyorsun? “Satih ince”

Şu ifadeye bakın, nerede ise yalvarmaktan, haşa, Allah-n gözleri yaşla dolacak, “kulum niye böyle yapıyorsun? “ ne olur böyle yapma rica edyorum. Bu nazına dayanamıyorum, yufka gönlüm çıtır çıtır kırılıp dökülüverecek. Şu edep dışa aklın alamayacağı ifadelere bakın. Hayret doğrusu. T.B. Seninle meleklere karşı övünmemi istemiyor musun?” “Satih ince”

Gene hayret ki ne hayret, bu muhterem şahıs ne yapmışki, Allah (c.c.) Hz. Onun hakkında, kendinden menkul, bu iltifatlarda bulunmuş.

Seninle meleklere karşı övünmemi istemiyor musun?” “Satih ince”

Demek sureti ile, birde Hakk’a iftira ettiğini, O’nun ağzından, kendi hayallerini, kontrolsuz dilinden, etrafa saçmaya başlamış. Bu dilin ahirette, beni yanlış şekilde, hakkın demediği bir sözü, benimle söyledin ve beni bu suçuna alet ettin, diye suçlamalarına, daha şimdiden nasıl cevap vereceğini düşünse kendisi için daha isabetli olurdu. Ama nerde bunun farkında bile değilki! O yüzden hayellerine devam edip duruyor. T.B

ondan sonra cız etti içim, ağzım dilim kesildi, hiçbir şey söyleyemedim. Öyle boşuna şeyhim demekle falan olmuyor. Hepimiz imtihandayız. “Satih ince”

Az da olsa burada doğruya yakın bir şey söylemiş bunu kendi üstüne almadan başkaları için söylemiştir. Aslında tam da kendi halini belirtmiş zaten gerçek şeyh olan ben şeyhim demez. Kendi eğer gerçek şeyh ise kendinin dışındakiler onu şeyh diye bilirler, ancak bu kelimede gerektiği zaman ve çok az söylenir. T.B Nurdan Doğan Nur Damlayan Sohbetler-2 Sayfa 60-61

Yeni girilen mecra müesseseleşmektir; kanunları hafife almadan, günün şartlarına uyarak, günün şartlarına uygun müesseseleri kurmak ve müesseselerde gerekli hizmetleri gerekli şekilde yapabilmek İslamın müdafii, şer’i şerifin ve ahkamın savunucusu ve hadimi ve tariki aliye ve tasavvuf erkanına, pirlerin yoluna hizmet eden bir cemaat hüviyetine bürünmemiz bizden istenmiştir ve dolayısıyla bizler bu emir muvacehesinde ihvanımız bir şekilde yönlendirme yoluna girdik. Yoksa yapılan hiçbir şey kendi irademiz, heva ve hevesimiz veya bir takım nefsi mülahazalarla olmamaktadır.

Kardeşlerim işte bu emirlerle hareket ediyoruz. Tabi bunların, hakikatinin, ne şekilde olduğu teferruattır. Fakat atmamız gereken adım yapmamız gereken iş müesseseleşmektir. Rabbimize şükürler olsun ki kardeşlerimiz bu minval üzere bizim ihvanımızın yoğun olduğu bölgelerde gerekli hizmetleri yapabilmek için böyle dernekler ve bir takım müessesler kurmaktadırlar. “Satih ince” Nurdan Doğan Nur Damlayan Sohbetler-2 Sayfa 118

Yukarıdaki ifadeler nasıl bir hal içinde olunduğunu açık olarak göstermektedir.

bir cemaat hüviyetine bürünmemiz bizden istenmiştir. “Satih ince”

Nasıl iştenmiştir, kimler istemiştir, bunların hepsi kendince meçhuldür, ancak ehli indinde meçhul değil açıktır. İsteyenler kendininde farkında olmadan o nu yönlendirenlerdir. Bir gün, belki vakit çok geç olmadan kendide araştırarak bunları tesbit edebilir. T.B

Yoksa yapılan hiçbir şey kendi irademiz, heva ve hevesimiz veya bir takım nefsi mülahazalarla olmamaktadır. “Satih ince”

Yapılan uygulamalar ve sözler, yukarıdaki cümlelerin tam tersini ifade etmektedir. yukarıda ki cümlenein aslı ise bence şöyled

yapılan her bir şey kendi irademiz, heva ve hevesimiz ve bir takım nefsi mülahazalarla olmaktadır.

Şekliyledir ancak bu durum ne yazıkki daha henüz gerçeği ile ortaya çıkmış değildir. Çıkması da oldukça zordur. T.B

Kardeşlerim işte bu emirlerle hareket ediyoruz. Tabi bunların, hakikatinin, ne şekilde olduğu teferruattır. “Satih ince”

İşte bu cümlelerde kısmen doğruluk vardır ve ne olduğunun kendi de farkında değildir. Emirler aldığını açık olarak ifade etmekte, ancak bunların sıhhatinden bahsetmemektedir. Ve bu emirlerin kaynağını araştırma gayretinde olabileceklere de ne şekilde olduğu teferruattır. Dayatması ile, baştan mani olunmaktadır.

Aslında bunlar teferruat değil asıldır, kaynağı belli olmayan hiçbir şeye sahip çıkılmaz, geçmiş sayfalarda ifade edildiği, ve gelecek sayfalarda da ifade edileceği yönüyle, burada da belirtelimki, görünmeyen âlemin tehlikeleri, görünen âlemin tehlikelerinden binlerce defa daha fazladır. Görünen tehlikenin tedbiri alınır, ancak görünmeyen tehlikenin tedbiri, hangi fiziki tedbirlerle alınabilinir.?

Görünmeyen âlemin tehlikeleri, ancak mutlak bir irfaniyyet, tecrübe ve bu sahada, yaşamakla önlenebilir. Yoksa insanı, nefs hayal vehim ve üç harfliler, sarmalı ipep böceği kozası gibi, sarıp sarmalar ve kişi elini ve ayağını kıpırdatamadan, hap diye yutarlar. Hakk’a gidiyorum diye, hayal ve vehmin midesindeki, cehenneme çoktan gitmiştir, farkında bile olmaz. Mahşer sabahı gözünü açtığı zaman, işin vehametini anlar, ancak iş işten çoktan geçmiştir. Allah (c.c.) muhafaza eylesin. T.B Nurdan Doğan Nur Damlayan Sohbetler-2 Sayfa 127

Nasıl ki binlerce kulüp var; kimisi birinci, ikinci, üçüncü liglerde oynayan takımlar var. Üçüncü liglerde olanlarla kimse ilgileniyor mu? Hayır. Ama birinci liglerde olan seyircisi çok olan takımlarla ilgileniyorlar. Uşşaki meşrebi bugün motor görevi yapmış bir meşreptir. Bizler gerek ihvan olarak gerek mekan olarak, artık birinci lig takımı gibi olduk değil mi? Artık daha göz önündeyiz ve gündem oluşturuyoruz elhamdülillah. Türkiye’de artık aklı başında hizmet eden bir hüviyete büründük. “Satih ince”

Bu cümlelerden de halin ne olduğu açık olarak ibretle görülmektedir. T.B

“artık birinci lig takımı gibi olduk değil mi?” “Satih ince”

Hangi takım kardeşim, sen neden bahsediyorsun, diğer tarikatların hepsi, İslâm dinin içinde bir bütündür, bunların biri birileri ile çekişmesi, mücadele etmesi, birinin diğerine üstünlük sağlamaya çalışması, olacak iş değildir. Bunları ancak tarikatın cahilleri yapmaya çalışır, hakikatte böyle bir şey olamaz. T.B

Artık daha göz önündeyiz ve gündem oluşturuyoruz elhamdülillah. Türkiye’de artık aklı başında hizmet eden bir hüviyete büründük. “Satih ince

Evet medya da, nasıl gündem oluşturulduğu meydanda, nasıl başta olan bir akılsa, akla sığmayan sözlerin sahibi olan, hayal vehim ve nefsin başında olduğu akıl, ne kadar sağlıklı ve isabetli düşünebilirse, öyle bir akıl, işte başlarında olan bu aklı, kendisi ifade ediyor. T.B Nurdan Doğan Nur Damlayan Sohbetler-2 Sayfa 134

İbrahim Efendim fakire öyle buyurdu: “Fa Efendi sana bütün tarikatlardan gelecekler, sen onları dinler, onlara yol verirsin” dedi. Bizde bu manada kazanı geniş tutuyoruz, kepçeyi geniş tutuyoruz. Biz, Resulullah sav. tarafından irşad için vazifelendirilmiş bir kardeşiniziz. Bu ilahi bir mecliste bir istirahat halinde, İbrişimcizadem diyor ya: “Aşıklar hissettiklerini yazarlar, mürşidler de gördüklerini yazarlar”.

“Fa Efendi sana bütün tarikatlardan gelecekler, sen onları dinler, onlara yol verirsin” “Satih ince”

Gene şu sınır tanımayan, hayalde uçan kelimelere bakın. Bütün tarikatlerden ileri olacak, acaba olsan sanki ne olacak ve onların hepsine yol verecek. Yani önderleri olup, onlara “yol verecek” yani “hepsinin derslerini o geçirecek,” garip, evvelâ kendi dersini geçmiş olsun da, diğerleri ondan sonra gelsin, bu kadar benlik nerde ve kimde görülmüş, bilen varsa bana da heber verirlerse, tecrübem biraz daha artmış olur, bende kendilerine minnettar olurum. T.B

Biz, Resulullah sav. tarafından irşad için vazifelendirilmiş bir kardeşiniziz.

Gene şu kerameti kendinden menkul. Yani kendi kendine, kendinin hayal halini ilân ediyor. Şu edep dışı haddi ve sınırlarını aşan, ifadeye bakın. Bu nasıl bir iddiadır yarabbi anlamak mümkün değildir.

Peygamber ( ) Tarafından hemde irşad için görevlendirilmiş isen, bunun kanıtları nerde. Ve bu irşad nasıl gerçekleşmiş, ondan hiçbir bilgi yok. Eğer bu iddiasını ıspatlayamıyor ise, Rasulüllah efendimize de iftira ediyor demektir. Bu yükün altından nasıl kalkılır bilemem. T.B

“Aşıklar hissettiklerini yazarlar, mürşidler de gördüklerini yazarlar”. “Satih ince”

Bu sözler belki müşahede-i ilâhî üzere olan gerçek mürşitler için geçerlidir, ancak hiçbir şeyden haberi olmayan, şeyhliği kendinden olan mürşit isimli kimselerin, gördükleri hayal ve him kaynaklı olduğundan, hayallerini yazarlar.

Diğer bir sözde, “sözleri kişinin aynasıdır,” diye ifade edilmiştir. Geçmiş sayfalarda görüldüğü gibi ve gelecek sayfalarda da görüleceği gibi, bu kişinin sözlerinden, içinin halinin görülmesi, ne kadar açıktır. Kararı bitaraf okuyucularımız verirler. T.B Nurdan Doğan Nur Damlayan Sohbetler-2 Sayfa 145-146-147:

Herkes bir kişiyi bir daha ki seneye muharrem ayı, Allah (cc) ömür verirde buraya geldiğimiz zaman bir bu kadar adam daha burada olacak tamam mı?

Şurada üç yüz kişi var diyelim; daha fazladır belki ama üç yüz diyelim; şimdi bir sene sonra burası altı yüz kişi oldu diyelim tamam mı? Kardeşlerim, ikinci senede aynı söz devam edecek. Bu söz bir senelik değil tabi ikinci sene de herkes bu altı yüz kişi girdiği zaman, bunu kendisine vird edinecek; bizim virdimiz bin iki yüz olacak. Efendim üçüncü sene iki bin dört yüz olacak. Dördüncü sene beş bin olacak, beşinci sene on bin olacak, altıncı sene yirmi olacak, yedinci sene kırk bin olacak, sekizinci sene seksen bin olacak, dokuzuncu sene yüz altmış bin olacak, onuncu sene üç yüz yirmi bin olacak, on birinci sene yedi yüz elli bin tane derviş; sadece Ankara ortaya çıkaracak var mısınız söz mü?

Birbirimizle alışveriş yapacağız ama her türlü alışveriş bunun içindedir. Efendim esnaflık alışverişi, mal alışverişi, hizmet alışverişi, her şey bunun içinde fakat benim asıl vurgulamak istediğim alışveriş dünürlük, dünürlük alışverişidir. Bu dergâha giren dervişim kendi kızını kendi oğlunu tariki uşşakiyye feda edecek. Fakirdir, zengindir demeyecek; reyini hep bu tarafta kullanacak ve çocukları da bu şekilde yetiştirip bu fikirle büyütecek söz mü? “Satih ince”

Gene şu akıl almaz hayellere bakın, bu kişi ordumu kuruyor ne yapıyor. Yoksa Türkiye cumhuriyeti içinde yenir bir ( ) bakanlığımı kuruyor, sadece Ankarada. T.B. 

on birinci sene yedi yüz elli bin tane derviş; sadece Ankara ortaya çıkaracak var mısınız söz mü? “Satih ince”

Bu kadar kişinin nefs eğitimi, irfaniyyet gelişimi nasıl sağlanır, hayret doğrusu. Bari biraz abartılı olsa da, azacık akla yakın bir şeyler söye de, böyle gölünç durumlara düşme, Uşşaki tarikatı namına konuşupta, o nu da kurucularınıda, alay mevzuu yapıp küçük düşürme. T.B

Bu dergâha giren dervişim kendi kızını kendi oğlunu tariki uşşakiyye feda edecek. “Satih ince”

Bu nasıl hürriyete müdaheledir, anlamak mümkün değildir. Uşşaki tarikati dediği sistemde, böyle şeyler olmaz, tarikat mensubu Salik kızını veya oğlunu dilediği kimselerle evlendirir. kimse karışamaz, salik demek köle demek değildir, aksine salik hür düşünceli insandır. Oğlunu kızını eğer varsa, evlendireceği zaman istişare yapabilir. Ancak amir hükümle, kızını oğlunu Uşşakiye feda edecek, bir şey söz konusu değildir.

Kızlar oğullar ayrı birer dünya ve kendilerine ait bir yaşam sahaları vardır, başkaları kim olursa olsun, o sahaya müdahele edemez. Ancak istişare edilerek, müşterek bir yol bulunur. Bu nasıl hürriyete müdaheledir! Hem de Uşşalik yolunda, duyanlarda zannedeceklerki, bu yola giren her şeyini kaybedecek. Böyle hükümleri nereden çıkarırlar hayret doğrusu. T.B Nurdan Doğan Nur Damlayan Sohbetler-2 Sayfa 201:

Mesela zikir halkasına oturuyoruz. Burada kısa kollu gömlekle zikir halkasına oturan olduğu zaman, ruhaniyeti evliyaullah senden çekiliyor. Ne oluyor? İşte irşadın gecikiyor. Şimdi bu şekilde buraya gelmiş adam, nasıl gelirse gelsin başımızın üzerine niçin olmadığımızı, niçin olamadığımızın zahir görünen sebeplerinden birkaçını burada vaaz edelim ki mürşidlerinize kabahat bulmayın. “Satih ince” 

Gene şu yukarıda ki ifadelere bakın. T.B kısa kollu gömlekle zikir halkasına oturan olduğu zaman, ruhaniyeti evliyaullah senden çekiliyor. Ne oluyor? İşte irşadın gecikiyor. “Satih ince”

Bu kişinin kendi kabahatını, başkalarına yüklemekten başka bir şey değildir, eğer kemâlât, yaz kış uzun kollu gömlek, giymekle tamamlanıyorsa, hiç mesele yoktur. O zaman çık sokağa, kimin gömleğinin kolu uzunsa, onu erenler listesine yazıver. Eğer isterse 7 ayda kulaktan dolma birkaç esma çeksin, o kişiyi insan-ı kâmil diye ilân ediver, kemâlât olsun bitsin. Gerçek ehli Hakk ise senelece nefs tebiyyesi ve irfaniyyet eğitimi ile uğraşsın dursun.

Bu düşüncede olanların yanına zaten evliya Allah-ın ruhaniyeti gelmezki, yazın kolu kısa diye oradan çekilsin. Terzinin hakkında da gelecek sayfalarda “kravatınamı yanasın, açık başına mı, neyine yanasın”? diye benzerini ifade decektir, bunların halleri işte böylece, sadece suret ve şekilledir ilim ve irfaniyyetten hiç haberleri yoktur.

Yaptıkları sadece, adeta algı, şuur altı benlik yerleştirmesi yapmaktadırlar. Geçmiş sayfalarda görüldüğü ve gelecek sayfalarda da görüleceği gibi.

İnsan-ı Kâmil. Kutbul Â’zam. Kutbul Aktap. Kutbul İrşad. Mürşid-i Kâmil, Mehdi, Mürşid. Şeyh. Efendi, gibi İki kelimenin üçüncüsü bunlar olmakta, çevrelerini, kendilerin hiç olmayan bu vasıflarla, adeta bu vasıfların gerçek taşıyıcıları imiş gibi, çevrelerinin şuur altına bunları yerleştirerek, güven kazanmaya çalışarak ve kendilerinin elştirilemez kimseler olduklarını, zannettirerek kendi yerlerini sağlamlaştırmaya devam etmektedirler.

Çevrelerindekiler de bu mertebelere bağlı olduklarını zannedip, tefekkür yeteneklerini, adeta efsunlaştırılmış beyinler gibi, bağlı oldukları yere, kayıtsız şartsız tabi olup, kimlik kaybına uğrayıp, robot varlıklar haline gelmiş, yönetilen kalabalıklar haline gelmiş olurlar.

İşin aslı ise, “mürid” irade eden, araştıran eleştirendir. Kim olursa olsun kimse ulaşılmaz eleştirilemez, ayrıcılığına sahip değildir. Mevkii ne olrsa olsun herkes eleştirilir, ancak eleştiri gerçek ve yapıcı olmalıdır. İftira ve yalanla yapılan elştirilere, eleştiri denmez, onlara iftira ve yalan uydurmalar denir ki, zahirende suçtur. Edep dışı ve insaniyet hukukuna uymayan cahil kimselerin işleridir. Mürid bulunduğu yerde gördüğü uygunsuz halleri soruşturması, onun ebedi hayatına da tesir edeceğinden, sorma ve soruşturma ve aslını anlama hakkı vardır, eğer bu hakkı verilmiyorsa, o kişinin o yerde durması, kendine hiç fayda sağlamayacağından, hemen oradan ayrılması kendi menfeatine olacaktır.

Benden sizlere bu kadar senelik hayatımdaki, tecrübeler neticesinde, tavsiye edebileceğim sadece şu birkaç cümledir.

Eğer ulaştığınız herhangi bir gurubta, aradığınızı bulamadı iseniz, hemen oradan ayrılın ve kendi iç bünyenizde tam bir samiyyetle, şeriat kuralları içinde, Peygamberimizin önder ve Mürşidiğinde, dini haytınıza devam etmeniz, sizin için daha güvenli olacaktır. İçinden çıkılmaz fikir girdaplarına girip, kaybolma ihtimalinden ise, kendi gönül âleminizde, kendi safiyetiniz ile, daha emniyetli bir dünya süresini sona erdirmeniz, sizler için daha güvenli olacaktır.

Aslında gerçek irfan ehlinde, olan bu vasıfları, kendileri kendileri hakkın da, hiçbir zaman sarf etmezler. Bizde de olduğu bibi hörmet babın da sadece Baba, hükmü geçerki sıradan bir isim tarifidir. Onların meslekleri varsa, o meslekleri yönüyle de. Çifçi Baba. Osman Baba, ayakkabıcı Baba, Terzi Baba, aşçı Ba gib olup kendilerine hiçbir şekilde bir paye vermezler. Vermelerine de gerek yoktur zaten kendileri o vasfı taşıyıcılardır, neyi kime ispata çalışacaklardır ki. Ayrıca gerçek irfan ehli, hali rengine boyar kendilerini “settar” ismiyle de örterler.

Çok üzülerek ve sıkılarak bahsediyorumki, saha içinden çıkılmaz fikir kargaşaları ve benlik rüzgârlarları ile nereye gittiğini bilmeyen gemi gibi, nefs dalgaları içinde akan dalgalarla çalkalanan, sonu belli olmayan bir yöne doğru gitmekte, Rabb-ım hepimizi korusun.

Bu sözlerimin, tabiî ki dışında olanlar da çoktur. Gerçek Nur-u Muhammedinin ve Nur-u ilâhiyyenin taşıyıcıları her devirde vardır. Onların hepsine canımız feda olsun. Zaten bunlar bittiği zaman, yani lâfzı ile ve gerçek ma’nası ile “Allah” (c.c.) deyen kalmayıncaya kadar bunlar var olacaktır, onlar son bulduğunda da zaten insanlık cemeati ruhen bozulmuş olacağından. “venefahtü fihi min ruhi” (15/27) hakikati sona ermiş olacağından dünya da son bulacaktır.

Ne yapalım canları sağ olsun, hayat onların yaşam onlarındır. Ancak masum vatandaşlarında temiz kalplerini, bozmasınlar. T.B. 

Şimdilik kitaplarından aldığımız, bazı küçük bölümlerin gerçek hallerinin ilmi olarak ortaya konduğu, bu bölümü bu kadarla bırakıp, yolumuza diğer ilgili konularla devam edelim. T.B

Facebook - Terzi Baba Sayfası

Mu….. CA…… (18-Mart-2018)

Hayırlı Günler Efendi Babacığım,

Üç aylarınızın mübarek olmasını, bu mana ikliminin feyzinin üzerinize olmasını Cenab-ı Hakk'tan niyaz ederiz..

Nasılsınız iyi misiniz? Hamd olsun bizler şimdilik iyi sayılırız...

Facebook, terzi baba - necdet ardıç uşşâkî

https://www.facebook.com/search/photos/?q=terzi%20baba%20%20necdet%20ard%C4%B1%C3%A7%20u%C5%9F%C5%9F%C3%A2k%C3% AE

sayfasında herkese açık fotağraflar içinde malum şahıs ile birlikte fotağrafınız var. Ce….. Sa…. bu sayfayı tekrar açarken Mu…. ağabey yöneticiliğini sileyim mi? dediği zaman, şimdilik kalsın demiştim. Fakat bu resmi silemedim Bu fotağrafı sayfasında paylaşmış olanlarda var... Bilginiz olsun...

Yeni koyulan duyuruyu okudum, bu ifadeler nasıl kullanılmış anlamak mümkün değil?

Uzun bir müddettir, Cuma namazına gittiğim evimizin yakınlarında ki, Nalçacı Hasan Camii'nin Haziresinde yatan Şabani Mehmed Tevfik Bosnevi Efendi hakkında bu kişi kimdir diye gönlüme düştü. Bu Cuma günü internetten bir bakayım dedim... İnternette verilen bilgi de cübbe, hırka ve tacı terkettiğini yazıyordu. Bu zat elinde olanı tarikat yaşantısı zamanında terk ediyor.

Bu malum şahıs, tarikatların hükmü ortadan kaldırıldıktan 100 sene sonra sembolik ve emanet olan bu eşyaları, zorla ve haksızca gasb etmek istiyor. Hayret doğrusu... Ezan-ı Muhammedi Allahu ekber, siz ise sohbette "Vasbir Nefseke" Nefsin ile birlikte sabretmesini öğren İşi aşırılık olanlara boyun eğme diyorsunuz Kefh-28)

Hörmet ve Muhabbetle Nüket Anne ve Necdet Babamızın ellerinden öperiz...

2 Ek

Mu….. CA…… (19-Mart-2018)

Hayırlı Günler Efendi Babacığım,

Bir hikmeti vardır, Cenab-ı Hakk meşguliyetlerinizi zayi etmez. Buda, bu yol da olanlara bir ders ve bu konularda dikkatli olmaya sevk eder. İnşeAllah...

Bu resim konusunu biraz araştırdım. Fa…..'ında bilgisi var. Onlarda bir araştırma yapmış. Bu resimler için yapabileceğimiz bir şey gözükmüyor. Fa….lın notu,

Bu konuda bilgimiz var. Durum şöyle ki, fotoğraflar bizim sayfamızda değil. Terzi Baba Necdet ardıç uşşaki diye arama yapıldığı zaman Facebook ta olan bütün fotoğrafları sıralıyor. Görmüş olduğunuz fotoğraflar da başkalarının sayfalarında yayınlanmış ve Terzi Baba Necdet ardıç uşşaki diye etiketlenmiş. Bu etiketleme yüzünden arama da çıkıyor fakat bizim sayfamızın fotoğraflar bölümüne girildiği zaman bu fotoğraflar yok. Bilginize 

Os……'ın durumuna gelince; yaptığınız tüm canlı yayınlar, Os…..'ın Yotube üzerinde sahip olduğu, İrfan Mektepleri Canlı Yayını üzerinden yapılıyor. İrfan mektebi diye isimlendirdiği için cep telefonuna bu kod'la mesaj geliyor. Bildiğiniz üzere İslam ve Tasavvuf sitesinden de canlı yayın yapılıyor. Yayın kod'unu değiştirmedim. Yani 2-3 sene önceki kodlarla aynı...Html kodlarından Terzi Baba 13 sitesini kontrol ettim, Youtube tarafında ki bağlantı da Osman'ın kontrol ettiği kanal üzerinden yapılıyor. Onların kullandığı kod ile benin kullandığım kodlar eşleşiyor. Zaten bunu başka bir imkânı yok, sizin bilgisayarda ki bilgisayara ancak Youtube'nin bir tek adresini girmek mümkün,

Youtube ta Terzi Baba Canlı Yayın yazılınca bu bağlantıyı da görmek mümkün, Yani Terzi Baba 13 ve Os……'ın Yotube üzerinde olan kanal birbirine entegre,

Bunu mu demek istediniz: terzi baba tv canlı yayını

İrfan Sohbetleri

3.652 abone 750 video

www.terzibaba13.com Canlı Yayınhttps://www.youtube.com/user/irfansohbetleri/live Canlı Yayın

Efendi Babam ve Fakir, bu çocuklardan Os…..'ı daha iyi tanıyoruz. Söylediği gibi Arşivden diğer videoları kaldırmış. 750 tane Terzi Baba videosunu arşivlemiş. Ve bu kanala 3600 kişi abone olmuş, Canlı yayın başladığı anda bu kişilere mesaj gidiyor.

Yeni bir canlı yayın kanalı açılır ama bu arşivi buraya taşımak bir hayli zaman ister ve bununla uğraşacak kişi için zor olur...

Bu adresi şimdilik takib ediyorum. Olumsuz bir şey olursa haber veririm.

Hörmet ve Muhabbetle Nüket Anne ve Necdet Babamızın ellerinden öperiz

Gönderen: Necdet Ardıç <terzibaba13@gmail.com> Gönderildi: (19-Mart-2018)

Hayırlı günler Muratçığım. Verdiğin bilgiler için sağ olasın Hakk'tan hayırlısı, vardır bir hikmeti kim ne yaparsa bir gün olumlu veya olumsuz karşısına çıkacaktır.

Cenâb-ı Hakk hiç birimize sonradan mahçup duruma düşeceğimiz bir fiili işletmesin.

Herkese selâmlar hoşça kalın Efendi Babanız

CA…… yazdı:

(19-Mart-2018) tarihinde Mu…..

1

Bir yabancının şeyhe ta’n etmesi ve şeyhin müridinin ona

2 cevap vermesi

3

3292. O biri bir şeyhe töhmet koydu, dedi ki: "O kötüdür ve doğru yolda değildir."

Yabancı bir kimse bir şeyhi kabâhatli addedip dedi ki: “O şeyh fenâ bir adamdır ve efâli ve harekâtı şeriat dâiresinde değildir.”

4 5

3293. "Şarap İçicidir ve mürâî ve habistir ; mürîdlere nerede yardımcı olur!"

3294. O biri ona dedi: "Edebe akıl tut! büyüklere böyle zan akıl olmaz!"

“Hıred”, hâ’nın kesri ve râ’nın fethiyle, akıl ma’nâsınadır. Burada zarûret-i vezin için râ’nın sükûnuyladır. Hind nüshalarında “hıred” yerine “hord” vâki’dir, “Lâyık” ma’nâsınadır. Bu sûrette ma’nâ, “Böyle zan büyüklere lâyık olmaz!” demek olur. Ya’ni, “O şeyhe i’tirâz eden yabancı kimseye, şeyhin müridi dedi ki: ‘Ma’nâ âleminin büyüklerine karşı böyle sû’-i zan lâyık olmaz ve akıl kâr-ı değildir.’”

6

3295. "Ondan uzak ve onun evsâfından uzaktır ki, onun sâfı bir selden bulanık olsun!" Sövme, yerme… Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi, Dördüncü Cilt, 389-401 sayfalar… Suçlama, kabahat… İki yüzlü… Kötü, pistir… Vasıf…

“Senin söylediğin fenâlıklar şeyhin zâtından uzak ve onun evsâf-ı cemilesinden uzaktır ki, onun sâf olan ruhunu ve kalbini bir hatâ ve ma’siyet seli bulanık ve zulmânî bir hâle getirsin!”

3296. Ehl-i Hak üzerine böyle bühtan koyma. Zîrâ bu senin hayâlindir, yaprağı çevir!"

“Ehl-i Hakk’ı ehl-i nefse kıyâs edip, böyle iftirâ etme. Zîrâ senin bu söylediğin sözler kendi hayâlindir. Eğer onlardan zâhir gözüyle şeraite muhalif görünen bir hâl çıktığını görürsen, o hâlin zâhirine bakma; kitâbı vücûdun zâhir yaprağını çevir de bâtınına bak!” Nite (kim) Hızır (a.s.) zâhirde bir vech-i şer’i yok iken, çocuğu öldürdü ve gemiyi deldi ve onları bâtında emr-i ilâhî ile yaptı, hazz-ı nefsi ile yapmadı.

3297. “Bu olmaz. Ve eğer olursa, ey toprak kuşu, Kulzum Denizi'ne murdarlıktan ne korku vardır!"

“Kulzüm”, deniz ma’nâsınadır. Ve Bahr-i Ahmer’e de Bahr-i Kulzüm derler. Ya’ni, “Şeyhin şarap içmesi vâki’ olmaz. Ve eğer böyle bir hâl vâki’ olursa bile, ey rûhu cismâniyyet içinde uçan kimse, Bahr-i Ahmer’in içine biraz şarap dökülse veyâ başka bir pislik atılsa, o denizin mülevves olmasından korkulur mu?"

Ma’lûm olsun ki, mü’minler sûret-i umûmiyyede üç sınıf üzerinedir:

Birisi gaflet-i kâmile ashâbı olup, cismâniyyet ve nefsâniyyette müstağrak olanlardır. Bu hâle “kable’l-cem’ fark” derler. Bu tâife, şürbi hamr ve şâire gibi ma’siyetleri, hazz-ı nefislerine binâen icrâ ederler. Bunların çeşitleri vardır ki, kimi bu ma’siyette ısrarcı olup, tövbe etmek aklına gelmez. Ve kimisi zuhûr-ı ma’siyet akabinde tövbe edip, bu tövbesinde sâbit kalamaz, tekrâr o ma’siyeti işler. Ve kimi tövbe eder ve bu tövbesinde sâbit kalır. Bu sınıf ehl-i îmânın avâmıdır ve ehl-i hicâbdır.

İkincisi, “farktan sonra cem” hâlinde bulunan meczûblardır. Bunlar

14 15 zikr-i Hak'ta müstağrak ve meslûbü’l-akldırlar. Bunlann bir kısmını Hak Teâlâ ah-, kâm-ı şeriata muhalefetten mahfûz tutar ba’zılannı da tutmaz, binâenaleyh bunlann arasında gece ve gündüz bâde-i sûrîden Güzel vasıflarından… İsyan etne, baş kaldırma, günah… Kızıl Deniz… Bulaşık, kirli… Cemden, önceki fark… Sarhoş eden, şarap… Halkın büyük kısmı… Kendinden, geçmiş. Akıl dan, soyunmuş. mest olanlar bulunur. Bunlar bu hallerinde ma’zûrdurlar. Ve bunlardan havârık-ı âdât zuhûr etmiş olsa da uyulmaz.

Üçüncüsü, “cem'den sonra fark" hâlinde bulunan kâmillerdir ki, bunlar makam-ı irşâdda ve halkın kendilerine uyduklarınndan, Hakk onları ma’siyetten mahfuz tutar. Ancak, vakit vakit muhtelif sebeb ve hikmete binaen zâhir-i şeriate muhâlif efâl dahi zuhûr edenleri bulunur. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber et-Tedbîrâtü’l-İlâhiyye fi Islâhı Memleketi’lİnsâniyye ismindeki eser-i âlilerinin dokuzuncu bâbında “kâtib” bahsinde şöyle buyururlar:

“Ba’dehû kâtib imâmın adeletine ve onun şerefli güzel sıfatlarına ve yüksek, ulu makâmına başlar ve ona rağbet eder. Ba’dehû gerek istenilen, sevilen haber olsun ve gerek bunun gayri olsun, emrolunduğu şeyi zikreder. Ebû Yezîd’e, ‘Ârif isyân eder mi?’ denildi; Allah’ın emri ise biçilmiş bir kaderdir (Ahzâb. 33/38) buyurdu.”

Şerh: “Ba’dehû kâtib, imâm olan rûhun memleket-i insâniyyedeki adeletini ve şerefli güzel sıfatları ve onun makamı olan “illiyyîn”i beyân eder. Ve ondan sonra onun hâzır ve çölünü ya’ni kalbini ve a’zâsını imâm tarafına yönelmesini ve makamı olan “âlem-i illiyyîn”e isteklendirir. Ondan sonra da kulun ayn-ı sâbitesi ve hakikati gereği üzere, rağbet edilmiş olan hayırdan ve onun gayrı mezmûm olan şerden, her ne emrolunmuş ise onu zikreder. Ebû Yezîd-i Bistâmî hazretlerine, ‘Ârif isyan eder mi?’ diye sordular; Allah’ın emri ise biçilmiş bir kaderdir (Ahzâb, 33/38) âyetinin kırâatıyla cevap verdi.”

Ubeydullâh Ahrâr hazretleri Risâle-i Vâlidiyye'lerinde şöyle buyururlar “Şeyh-i Ekber ba’zı musannafâtında yazmışlardır ki, keşf sahiplerinin ba’zılarına mâ-fî’l-isti’dâd açılmış olup, kendi isti’dâdlarında ma’siyet sudûr edeceğini görürler. Evliyâya göre “ismet” şart olmayıp, hükm-i [“Kazâ ve takdir olunan geri çevrilemez”] vâki’ olacağından, zulmet-i isyânın şühûdundan ve onun hicabından meşgül olurlar. Tövbe ve istiğfarın o zulmetin yok edeni olduğunu yakınen bildiklerinden, tövbe ve istiğfâr ile o zulmeti izâle etmek için o sûretin hemen vuküunu arzû ederler ve o ma’siyeti gözliyen olurlar.” Şeyh Rükneddîn Alâuddevle hazretleri “Bu söz insanı cür’etkâr kılar. Ahvâlini hıfzeden ve kendilerini karışıklıktan koruyan eden kimselere bu sırrı açık etmek câiz değildir” diye i’tirâz etmiştir. Suret şarabından sarhoş, Keramet gibi haller.. Hıfz eder, korur… En yüksek tabakayı… Kötülenmiş. Telif edilmiş… Hayırlı istidad.

Şimdi bu açıklamaya göre, ârifin zellâtı ile âmmenin zellâtı arasında büyük fark vardır. Ârifin zellâtı basîret iledir ve onu hükm-i kader ile işler. Ya’ni hükm-i ilâhî yerine gelsin diye yapar, hazz-ı nefsânî ile işlemez ve zuhûrundan sonra da tövbe ve istiğfâr eder. Ve bu istiğfar onun derecesinin yükselmesine sebep olur. Halkın zellâtı ise hazz-ı nefsânî hükmüyledir.

3298. O ki kulleden ve küçük havuzdan aşağı değildir ki katre onu yoldan götürebilsin!

İmâm-ı A’zam ile İmâm-ı Şâfıî arasında, içine pislik düşmekle kirlenecek olan suyun mikdarı hakkında ihtilâf vardır, İmâm-ı A’zam buyurur ki: “Eğer suyun bir tarafı hareket etmekle karşı tarafı da harekete gelirse, içine necâset düşmekle murdar olur.” Ve İmâm-ı Şâfiî buyurur ki: “Suyun mikdârı iki yüz elli şer’î batman olarak iki büyük külle, ya’ni testi ve küp gibi kap içinde bulunur, veyâ bu mikdarda küçük bir havuz hâlinde olursa, içine necâset düşmekle murdâr olmaz.” Cenâbı Pîr efendimiz kavl-i Şâfıî’ye işâreten buyururlar ki: “İnsân-ı kâmil iki külle veyâ küçük havuz mikdârı sudan aşağı değildir ki onun vücûduna bir katre ma’siyet necâseti bulaşmakla irfân ve kemâl tarikından geri kalsın!”

3299. Ateş İbrahim'e ziyan olmaz. Her kim bir Nemrûd'dur, "Ondan kork!" de!

Nemrûd kendi mertebe-i cismâniyyetine bakıp, mertebe-i rûhâniyye sâhibi bulunan İbrahim (a.s.)ı da ateş yakacağını zannetti ve o Hazret’i ateşe attı. Fakat ateş onun rûhanî olan vücûd-ı şerifini yakmadı. Şimdi her kim cismâniyyet içinde bir Nemrûd meşrebinde ise, sen ona de ki: “Ma’siyet ateşinden kork. Zîrâ sen henüz nefsâniyyet ve cismâniyyet hükmü içindesin. Mertebe-i rûhâniyyete vâsıl olamadın. Sana o ma’siyet ateşinden zarar vardır!”

3300. Nefis Nemrûd'dur ve akıl ve can Halîl'dir; rûh ayndadır ve nefis delildedir.

Nefis Nemrûd meşrebindedir ve ulûhiyyet da’vâsındadır. Ve rûh kendisinin sıfatı olan akıl ile berâber İbrâhîm Halilullâh meşrebinde olup, nasıl ki İbrahim (a.s.) ufûl edenleri sevmeyip, Rabbü’l-erbâba müteveccih olarak Ben, Hakk’a ve tevhide yönelerek yüzümü, yönümü, gökleri yoktan var edene döndüm. (En’âm, 6/79) demiş ve keserât-ı âlem içinde Rabb-i hakîkîyi müşâhede etmiş ise, akıl ve rûh dahi öylece hakikati müşâhede ve muâyene içindedir. Ve nefis delildedir ve muâyene ve müşahede sâhibi olan bir delile muhtaçtır. Suçları, günahları….

3301. Yolun bu delili yolcu için olur. Zira o her dem

24 beyabanda gâib olur.

Hak yolunda müşâhede sâhibi olan bu delil, o yolun yolcusu ve sâliki için lâzım olur. Zîrâ o yolcu bu âlem-i keserât sahrâsında Hak ve bâtıl şeklinde zâhir olan birtakım tecelliyât arasında gâib olur ve medlûl olan Ka’be-i hakîkata vâsıl olamaz. Binâenaleyh medlûle vusûldan önce delili terketmek fenâ ve zararlı bir şey olur. Ancak medlûle vusûlden sonra delil talebine hâcet kalmaz.

3302. Vâsıllar için çeşm u çerâğın gayri yoktur ve delilden ve

26 yoldan onlara ferâğ olur.

Hakîkata vâsıl olan kâmiller için, ancak kalb gözü ve nûr-i yakîn vardır. Zîrâ onlar müşâhede ashâbıdır. Ve görülen bir şey için delile hâcet olmadığından, onlar isbât-i hakikat husûsunda delilden fâriğ bir haldedirler.

3303. O visâl adamı eğer bir delîl söyledi ise, ashâb-ı

27 cidâlin fehmi için söyledi.

O vâsıl-ı hakikat olan insân-ı kâmil eğer bir bahiste delîl îrâd ederse, ilm-i taklîdî tahsili ile meşgül olan ashâb-ı cidâl ve münâzaranın fühûmunu tenvîr ve bu delîl ile onlara hakîkati anlatmak için getirir.

3304. Yeni çocuk için baba "tî tî" yapar her ne kadar onun aklı dünyâyı ölçer ise de.

Aklıyla ve ilmiyle dünyâyı ölçen bir baba, yeni dile gelen bir çocuğu için, çocuk diliyle ona “tî tî" yapar. “Tî tî”, çocuk dilince konuşmak ma’nâsınadır. Meselâ çocuklara anlatmak için, suya “buva” ve ateşe “cıs” ve gıdâya “mama” ve iyiye “cici", fenâya “kaka” ta'bîrleri kullanılır.

30

3305. Eğer “Elifte bir şey yoktur" derse, ulüvvden o üstâdın fazlı eksik olmaz.

“Elifte bir şey yoktur” ta’bîri, bundan otuz-kırk sene önce mahalle mekteplerinde çocuklara okutulan Elifba usûlüdür. Ya’ni, “Eğer bir ilkokul mektebi hocası, “Elifte yok, “b” altında bir nokta” tarzında çocuğu okutmağa başlarsa, o hocanın ilimdeki yüksek mertebesinden faziletine eksiklik gelmez.” Çölde kaybolur. Anlam, gösterilen. Boş.. Çekişme, uğraşma… Tartışma.. Anlayışını nurlandırma, aydınlatma.. Büyüklük, yücelik.

3306. Ağzı bağlı olan çocuğun talimi için, kendi dilinden dışarıya çıkmak lazımdır.

Ağzı bağlı ya’ni henüz dile gelmemiş dian bir çocuğa dil ta’lîmi için, büyüklerin; ve yeni okumağa başlamış olan bir çocuğa da harf ve kelimelerin ta’lîmi için üstâdların, kendi dillerinden ve ta’bîrlerinden dışarıya çıkmalan lâzımdır. Zîrâ hadîs-i şerîfte, “Nâ sa kendi akıllarınızın mikdârı üzerine değil, onların akılları mikdârı üzerine söyleyin!” buyurulur.

3307. O senden ilim ve fen öğrenmek için onun diline gelmek lazımdır.

Nitekim bir hadîs-i şerîfte dahi, “Biz enbiyâ zümresi, nâsın menzillerine tenezzül etmekle ve nâsa akılları mikdârı üzere söylemekle emr olunduk” buyurulur. Ve âyet-i kerîmede dahi “Biz peygamberlerden her bir peygamberi kendi kavminin lisânıyla gönderdik” (İbrâhim, 14/4) buyurulmuştur.

3308. Şimdi, bütün halâik onun çocukları gibidir; nasihat vaktinde pîre bu lâzımdır.

Bütün halk-ı âlem insân-ı kâmilin çocuklan mesâbesindedir. Onlara nasihat ettiği vakit yukarıda îzâh olunan tarz ve usûle riâyet etmek lâzımdır ki, onların istifâdeleri husûle gelebilsin.

3309. Dedi: “Git kendini keskin kılıca vurma. Sakın padişahla ve sultan ile inâd etme!

Şeyhin müridi, şeyhe i’tirâz eden yabancı kimseye hitâben dedi: “Git bu ta’n ve i’tirâzın ile kendini bir keskin kılıç mesâbesinde olan şeyhe çarpma ve ma’nâ âleminin pâdişâhı ve sultânı olan şeyhe karşı i’tirâzında inâd ve ısrâr etme!" Reşehâtü Ayni'l-Hayât nâmındaki kitapta zikredilmiştir ki: Hâce Alâeddîn hazretleri Hicâz’da Abdülkerîm-i Yemenî hazretlerinin huzûrunda bulunduğu sırada, bir şahıs Hz. Abdülkerim’e i’tirâzen münâzaraya başlar. Abdülkerim hazretleri Alâeddîn hazretlerine dönüp, “Ey Arab’ın gayri olan zât, bundan beni kurtar!” der. O inatçı munâzır, Hazrete karşı, “Ben sana zulüm mü ediyorum ki, “Beni kurtar!” diyorsun? Sorduğum şeyin cevâbını isterim!” diye edep dışı inâd edince, Abdülkerîm hazretleri celâl ile adı yukarıda yazılana teveccüh edip, “Soracağın ne ise sor!” buyururlar.

Adı yukarıda yazılan derhâl yüzüstü baygın bir halde düşer ve Abdülkerîm hazretleri de meclisi terkedip çıkar. Bir müddet sonra adı geçeni ölmüş bir halde bulurlar. Alâeddîn hazretleri buyururlar ki, “Bu vak’a üzerine kendi kendime dedim ki: “Evliyâullâh şefkat ve merhamet sâhibi oldukları halde, bu adam hakkında Hazret’in bu muâmelesi ne idi?” Bu hâtıra üzerine Abdülkerîm-i Yemenî hazretleri buyurdular ki: “Meşâyih, kınından çıkarılmış üryan bir kılıç gibidir. Bu halk gelip kendilerini o kılıca çarparlar. O kılıcın kesmemesi mümkin olur mu? Yoksa meşâyih lütuf ve kerem sâhibidirler. Onların bu hallerine karşı ne yapsınlar!”

3310. Havuz eğer denize yan vurursa, kendisinin varlığını kökünden koparır.

Nâkıs insan havuza; ve kâmil insan dahi denize teşbîh buyurulmuştur.

3311. Bir deniz değildir ki o kenar tuta ki, tâ o sizin murdarınızdan bulanık olsun.

O insân-ı kâmilin kalbi kenarı olan bir deniz değildir ki, sizin gibi nâkısların ta'n ve zemminden bulansın ve kederlensin!

3312. Küfrün haddi ve ölçüsü vardır; şeyhin ve şeyhin nurunun kenarı yoktur!

Küfrün haddi ve ölçüsü olmanın ma’nâsı budur ki, küfrün haddi îmân haddine kadardır. Zîrâ “îmân” denilen ma’nâ hâsıl olunca, küfrün ma’nâsı sona erer. Ve îmân hâsıl olduğu vakit hadd-i küfür nihâyet bulur. Ve kezâ onun aksi olan îmânın haddi dahi böyledir. Ma’nâ-yı küfür hâsıl olunca îmânın haddi biter. Binâenaleyh küfür ve îmân mahdûddur. Fakat bu mahdûdiyyet-i küfür ve îmân, ilm-i taklîdî içinde “ayn”dan perdeli olanlara göredir. Vaktâkî hakîkat-i vücûd inkişâf eder ve kalb gözünde müşâhede hâsıl olur, artık küfür ve îmânın ma’nâları kalmaz ki, hadleri mevzû’-i bahs olabilsin! Nitekim bu ma’nâyı cenâb-ı Pîr I. cildde 1292 numaralı beyitte, ya’ni, “Her kimin namazının mihrâbı “ayn” oldu ise, onun îmân tarafına gitmesini ayıp bil!” beyt-i şeriflerinde beyân buyurmuşlar idi. İmdi insân-ı kâmilin hakîkati Hak; ve nûr-i yakîni dahi nûr-i vücûd-i mutlak olunca, onda hudûd ve kenar aramak abes olur.

3313. Hadsizin önünde her ne şey ki mahdûddur, la dır. Allah'ın vechinin gayri her bir şey fenadır.

Hadsiz olan ve mertebe-i müşâhedede bulunan insân-ı kâmilin önünde, had sâhibi olan eşyâ suretleri ve ilim netîcesi olan küfür ve îmân lâ’dır, ya’ni yoktur. Onun önünde Allâh Teâlâ hazretlerinin vechinin ve zâtının gayri olan her bir şey hâl-i fenâ içindedir. Nitekim âyet-i kerîmede, “Bu vücûd-ı mecâzî ve izâfide bulunan her bir şey fânîdir; ancak Rabb-i mutlakının vechi ve zâtı bâkîdir” (Rahmân, 55/26) buyurulur.

3314. Küfür ve îmân yoktur, o yerde ki o vardır, zîrâ ki o içtir ve bu iki, renk ve kabuktur! Kötülemesinden…

Hakîkat-ı Vücûd-ı Vâcib’in, nûr-i yakînî ile müşâhede olunduğu mahalde ve mertebede ne küfür ve ne de îmân nisbetleri kalmaz, Zîrâ îmân, muhbir-i sâdıkın haber verdiği Vücûd-ı Vâcib’in vahdâniyyetini müşâhedesiz tasdikten ibârettir. Ve buna “İmân-ı gaybî” derler. Ve küfür, o haberin inkânndan ibârettir. Hiç şübhe yoktur ki, muhbir-i

32 sâdıkın tasdiki müşâhedesiz olsa dahi bu îmân-ı gaybî sebeb-i necâttır. Zîrâ görene tâbi’ olmaktır. Ve onun inkârı sebeb-i helâktir. Zîrâ görenin haber verdiği hakîkati örtmedir. Fakat ehl-i hakikatin “tecellî-i zatî” ta’bîr buyurdukları tecellînin vukuunda nûr-i yakînî ile müşâhede ve muâyene hâsıl olacağından, artık tasdîk ve îmân ve küfür ve inkâr nisbetleri kalmaz. Zîrâ görünen şey tasdik ile sâbit ve inkâr ile menfî olur bir şey değildir. Ve o görünen şey içtir; ve âlem-i hicâba âid olan küfür ve îmân, o içi örten iki renk ve iki kabuk mesâbesindedir. Meselâ yeşil kabuklu bir cevizin içi vardır veyâ yoktur diye bir ihtilâf hâsıl olur. Ceviz kmlıp, içine hicâb olan kabuklan açıldığı ve iç meydana çıktığı vakit, artık bu ihtilâfa mahal kalmaz. Zîrâ inkâr ile iç zâil olmaz ve ikrâr dahi içi sâbit kılmaz. İmdi bu müşâhede, hadd-i zâtında makbül olan îmân-ı gaybînin fevkinde olur.

3315. Bu fenalar o Vech'in perdesi oldu; leğen altında gizli çerâğ gibi…

Bu fânî olan sûretler ve nisbetler, o Vech’in ve Zât’ın perdesi ve hicâbıdır. Bu hâl, leğen altında gizlice yanmakta olan bir lambaya benzer.

3316. İmdi bu ten başı o sırrın hicabıdır; o sırrın önünde bu ten başı kâfirdir!

Böyle olunca, insân-ı kâmilin bu cisminin başı ve sûret-i beşeriyyesi, onun sırnnın hicâbıdır. O sımn önünde bu cisim başı ve sûreti örtendir.

Binâenaleyh, fakîr tercümede “sır” ma’nâsına aldım. Ve baş ma’nâsına olan “ser” olduğına göre, “Bu cismin başı ve sûreti, rûhun başının hicâbıdır ve o rûhun başının önünde bu cismin başı örtülüdür” demek olur. Ve “ser” meyil ve heves ma’nâsına alındığına göre, “Bu cismin meyil ve hevesi, rûhun meyil ve hevesinin hicâbıdır. Rûhun meyil ve hevesinin önünde cismin meyil ve hevesi örtüdür” demek olur. Fakat bahis insan-ı kâmile âid olduğuna nazaran, tercümede beyân olunan sûret daha zevk getirendir. Ve bu beyit, cenâb-ı Pîr’in,

"Bu heykel-i cismânî-i âdem bir sütre ve nikâbdır . Yoksa bizim sırrımız bütün secdelerin kıblesidir!” Doğru haber. Perde, örtü… Peçe, yüz örtüsü…

beyt-i şerifinin benzeridir. Ve aşağıda ki beyit dahi bu tercümeyi te’yîd eder.

3317. Kâfir kimdir? Şeyhin îmânından gafil olan. Ölü kimdir?

35 Şeyhin canından bî-haber olan!

Yukarıda 3314 numaralı beyitte, “Şeyhin bulunduğu mertebede küfür ve îmân yoktur” buyurulmuş olduğu halde, burada şeyh için isbât buyurulduğuna nazaran tenâkuz vâki’ olmuş gibi görünür ise de, tenâkuz yoktur. Zîrâ burada “îmân”dan murâd “tasdîk-i iyânî”dir ve müşâhedeye bina edilmiş olan ilm-i yakînîdir. Ve yukarıdaki îmân ise îmân-ı taklîdînin nefyi idi. Ya’ni “Kâfir insân-ı kâmilin tasdîk-i iyânîsinden ve ilm-i yakînîsinden gâfil olan kimsedir. Bu gâfil her ne kadar tevhîd-i vücûbîsi ile şer’an mü’min ise de, eşyâyı ve insân-ı kâmili ayrı ve Hakk’ı onların hâricinde gördüğü için, tevhîd-i vücûdîye nazaran kâfirdir. Ve ölü, şeyhin canına ve sırrına vâkıf olmayan kimsedir. Zîrâ kâmilin cam ve sırrı müşâhede içindedir. Gâfıl ise, onun sûret-i cismâniyyesine bakıp, onun canının ve sırrının bu hâlinden ilimsizdir. Ve ilim dirinin şânıdır, ölünün şanı değildir.

3318. Can tecrübede haberin gayri değildir. Her kimin haberi ziyâde ise onun canı ziyâdedir.

Can, iyiyi ve kötüyü ve yükseği ve alçağı tecrübe emrindeki ilimden ve temyizden başka bir şey değildir. Ya’ni can demek, ilim ve temyîz demektir. Binâenaleyh her kimin ilmi ve temyîzi ziyâde ise, onun canı da kuvvette ve te’sîrde ziyâde olur. Hakîkat sahipleri indinde ilimsiz ve temyîzsiz kimse ölüdür. Şu halde canın kuvveti irfan iledir, kuvvet-i ebdân ile değildir.

3319. Bizim canımız hayvan canından ziyâdedir, öfkeden? O yüzden ki, haberi ziyâde tutar.

Biz insanların canı hayvanlann canından daha tesirli ve kuvvetlidir. Neden? Çünkü ilmi ve temyîzi daha ziyâdedir.

3320. İmdi meleğin canı bizim canımızdan ziyadedir. Zira o müşterek histen münezehtir.

“Hiss-i müşterek”ten murâd, havâss-i bâtinenin birincisi olan hiss-i müşterek değildir. Hayvan ile insan arasında müşterek olan hiss-i zâhirin mecmû’u demektir. Zîrâ havâss-i hamse insanlarda olduğu gibi Habersiz… Birbirine uymazlık yoktur. Kaldırılması… Açık, belli, ayan beyan… Seçme, ayırt etme… Beş duygu… hayvanlarda da vardır. Halbuki melâike cismânî olmadıklanndan, bu müşterek olan hislerden münezzehtir. Ya’ni, “Meleklerin canı bizim canımızdan ziyâde kuvvetlidir. Çünkü cismâniyette müstağrak olan insanlann ma’lûmâtı rûhlarına havâss-i zâhire-i cismâniyyelerinden vârid olur. Ve insanlar bu husûsta hayvanlar ile müşterektirler. Melâike ise cismânî olmadıklanndan bu müşterek havastan münezzehtirler. Onlann ma’lûmâtı vasıtasız duyguları Hakk tarafından gelir. Bu cihetle onlann canı, cismâniyette müstağrak olanlann canından daha ziyâde ve kuvvetlidir.

3321. Ve gönül sahiplerinin canı melekten ziyâde olur. Sen

41 tahayyürü bırak!

“Gönül sahipleri”nden murâd, insân-ı kâmillerdir. Yukarıda îzâh olunduğu üzere, mâdemki temyîz ve irfânı ziyâde olanın canı, temyîz ve irfânı noksan olanın canından daha ziyâde ve kuvvetli oluyor; şu halde temyîz ve irfânı melâikenin temyîz ve irfanından ziyâde olan insân-ı kâmilin canı, melâikenin canından ziyâde olur. Zîrâ insân-ı kâmil Hakk’ı tenzîh ve teşbih ile âriftir. Rûhâniyyeti ile tenzîh, cismâniyyeti ile teşbîh içindedir. Melâike ise yalnız rûhâniyette ve yalnız tenzîh içindedirler. Afüv ve Gaffâr ve Tevvâb gi¬bi cismâniyet ahvâline taalluk eden esmâ ahkâmının zevkinden habersizdirlerler. Ve tenzîh-i-sırf yarımm ma’rifettir. Binâenaleyh cem’iyyet-i esmâiyyeye mazhariyyeti i’tibâriyle insân-ı kâmilin ma’rifeti, melâikenin ma’rifetinden efdal olur. Beyit:

“Ey Sâib, insân-ı kâmilin mertebesini melâikeden isteme. Sırsız bir ayna ne suret gösterebilir!"

42

3322. O sebebden Âdem onların mescûdu oldu. Onun canı, onların oluşundan daha ziyâdedir.

İnsân-ı kâmil melâikeden efdal olduğu için, o melâike Âdem’in hizmetine baş eğdiler. Zîrâ insân-ı kâmilin ma’rifet-i Hak’taki mertebesi ve binâenaleyh canı, onların canlarının oluşundan ve zuhûrundan daha ziyâdedir.

Malûmdur ki, melâike iki nevi’dir: Birisi “melâike-i müheyyemiyye”dir ki, onların âlem-i kesâfetle münâsebetleri olmadığından, Âdem’in hizmetine baş eğmekle mükellef olmadılar. Bunlara “melâike-i âlîn” dahi derler. Zîrâ bu melâike şühûd-ı Hak’ta hayrette ve şaşkın ve müstağraktırlar. Ve onların ne kendilerinden ve ne de mâsivâ-yı Hak’tan haberleri ve şuûrları yoktur. Ve teklîf-i ilâhî ise şuûr üzerine vâki’ olur. Ve melâikenin diğer sınıfı ise bunların aşağısında olup, kendilerinden ve mâsivâ-yı Hak’tan haberdardırlar ve şuûrları Şaşırmayı… Secde edileni… Hayrette olan… vardır. Ve âlem-i kesâfette esmâ-i ilâhiyye ahkâm ve eserinin zuhûruna yardımcıdırlar. Bu i’tibâr ile, insân-ı kâmilin hizmetine baş eğmişlerdir. Bunlara “melâike-i unsuriyyûn” derler. Ve Şeyh-i Ekber hazretleri bu husûsta Fass-ı Âdemî’de ve Fass-ı İsevî’de îzâhât vermişlerdir.

3323. Ve yoksa daha iyi için, daha aşağıya sücûd emretmek hiç lâyık olmazdı.

Eğer “melâike-i unsuriyyûn" insân-ı kâmilden daha iyi ve efdal olaydı, âlînin sâfıle baş eğmesini emretmek aslâ lâyık ve münâsib olmaz idi.

44

3324. Girdigâr'ın adli ve lütfü ne vakit beğenir idi ki, bir gül bir dikenin önünde secde etsin?

Fâil-i hakîkî olan Hakk’ın adli ve lütfü, bir gülün bir dikene ve bir

45 46 âlînin bir sâfıle baş eğmesini nasıl lâyık ve münâsib görür?

3325. Vaktâki can ziyâde oldu, intihâdan geçti; bütün eşyânın canı onun muti i oldu.

“İntihâ”dan murâd, “sidretü’l-müntehâ”dır. Ve sidretü’l-müntehâ, vücûd-ı mutlakın gayriyyet elbisesiyle zâhir olduğu ilk mertebedir ki, esfel-i sâfılîn mertebesinden urûc i’tibâriyle, âlem-i taayyünün intihâsıdır. Ya’ni, “Bir can ki, bütün canların canı olan Hak’ta fânî oldu ve vücûd-ı mutlakta kendisinin gayriyyet elbisesinden soyunup, bu gayriyyet âleminin nihâyeti olan mertebe-i ervâhtan ileriye geçti; artık bütün eşyânın gayriyyet libâsından ibâret olan canları, onun ihâtasının altında kaldı ve onun muti’i oldu.” Nitekim Hz. Cibril, zât-ı Risâletpenâhî’nin mi’râc-ı şerifinde bir mertebeye kadar kendilerine refâkat etti ve o mertebeden ileriye geçemedi ve “Eğer ileriye bir adım atarsam baştan ayağa kadar yanarım. Ya’ni, bende gayriyyet elbisesi olan Cebrâillik ve Rûhu’l-Emîn’lik kalmaz” dedi. Nitekim Süleyman Efendi Mevlid-i Şerifinde bu mertebeye,

Cibril'in durağıdır ol makam.

Nüh felek tâ kim tutalıdan nizâm.

beytinde işâret buyurulmuştur.

3326. Kuş ve balık ve peri ve ademî; zîrâ ki o ziyâdedir ve onlar noksanlıktadır.

Bu beytin birinci mısrâ’ı evvelki beytin devamıdır. Ya’ni, “Havada uçan kuşların ve denizde yüzen balıkların ve yeryüzünde gezen cin ve Hakk’ın Yüce, Ali olanın… Aşağıda olanın… Dokuz… insin canları hep insân-ı kâmilin mutî’idir. Zîrâ ki o insân-ı kâmilin canı ma’rifet-i Hak husûsunda ziyâdedir ve bütün eşyânın canı mertebe-i cehilde noksanlık içindedir.

3327. Balıklar onun eski libâsının iğnecisi olurlar, iplikler iğnelere tâbi' olurlar.

Balıklar, İbrâhim Edhem hazretleri gibi bir insân-ı kâmilin yamalı ve eski elbisesini dikmek için iğne getirici olurlar. Zîrâ insân-ı kâmil, eşyâyı bağlamayı te’mîn husûsunda iplik; ve sâir eşyâ ise iğne gibidir, iplikler nasıl iğnelere tâbi’ ise, insân-ı kâmil dahi öylece eşyâya tâbi’ olurlar. Ya’ni insân-ı kâmil emr-i tasarrufta eşyânın isti’dâdına tâbi’ olur ve eşyânın bağlarında onların isti’dâdlarını gözetir. Bu bir vecihtir. Yâhud insân-ı kâmil aksine olarak iğne; ve eşyâ iplik mesâbesindedir, iplikler nasıl ki iğnelere tâbi’ ise, eşyâ da tasarrufta insân-ı kâmile tâbi’ olurlar

Terzide bu şekilde, isteyene zahir, isteyene batın, elbiseleri dikerek, hayatını böyle İğne ve iplik ile geçirdi-geçiriyor. T.B

08.02.2018 Cübbeli Ahmed Sohbeti. …. Şimdi Fa Nu çıkmış, hamsi tavası gibi dizilmişler ya böyle zikir yapıyorlar. Bütün Arap âleminde Türkiye'deki tek tasavvuf bu diyorlar. Bu kim ya? Herkes merak etmiş. Şimdi bütün Araplar bana onu soruyor. Bırakın şunu dedim. Hapishanede beni ziyarete geldi binlerce kişi, doğru konuşalım hep de fakir fukara geldi. Bu da gelmiş, binlerce kişiye çıktım buna çıkmak nasip olmadı, çıkmadım içimden gelmiyor. Ben de bilmiyordum böyle itikadı olduğunu. Ben Ömer Tuğrul İnançer’e reddiye yaptım diye onu tutarken baklayı ağzından çıkardı. Hz. Muaviye sahabedir, fetihler yapmış mübarek olsun, Hz Peygamberin dünürüdür, vahiy katibi diyor ama içtihat hatası olur mu diyor, ne içtihadı ya, o zaman Fe de İçtihat etti diyor.

Hz Muaviye ve taraftarlarına diyor ki -hem Hazreti diyor- hem de Fe neyse odur diyor, Şam da pensilvanya’dır diyor. Ulan Şam o zaman ne biliyor musun? “Şam ehlinin aleyhine konuşmayın en büyük veliler oradadır” hadisi ile aleyhlerine konuşmak bile reddedilmiş. Şam da Pensilvanya diyor, on bin yirmi bin sahabenin yerine, o zaman ki Şam'a diyor. Adama bak ya, bu şeyh olmuş memlekette. Yeşil sarık sararsan, bir de cübbe giyersen, yanına 5-10 adam da bulursan, istersen parayla bul fark etmez, parayla 10 kişi bulursan bedava bin kişi gelir. Beş on kişiye para ver, sana hürmet etsinler, elini öpsünler, Efendi Hazretleri desinler, bin iki bin de bedavadan gelir. Sakın yapmayın böyle şeyler, helak olursunuz. Böyle şeyhlik mi olur? Böyle tarikat mı olur? Böyle tasavvuf mu olur? Şeriatsız, dinsiz tarikat mı olur? Çok var böyle ya, bu nasıl oluyor.

Sahabe’ye Fe diyor. İçtihat olur mu diyor ya, o zaman Fe de bir sevap alsın. Koca Hz. Muaviye ile Fe bir mi ya. Ondan sonra müçtehit nasıl oluyor ya diyor. İbn Abbas gibi Efendimizin en büyük duasını alan, Ehlibeytin imamı o diyor ki; Buhari de geçiyor: Muaviye fakihtir, fıkıhçıdır. Fakih demek sahabe dilinde müçtehid demektir. Muaviye müçtehittir, Resulullah'ın beraberinde bulunmuş, fetva verebilir, diyor. İçtihat mertebesinde olduğunu İbni Abbas söylüyor. Halbuki İbni Abbas kimin yanındaydı harplerde Hz Ali'nin yanındaydı ama hakkını da veriyor öbür sahabenin. Biz de tabii Ehlibeytin yanındayız, tabii ki Hz Muaviye hata etti, hatası ne hatasıydı içtihat hatasıydı. Buna kim içtihat diyebilir diyor, hiç bir ehli Sünnet demez diyor. İbn Hacer diyor, İmam-ı Rabbani diyor, Taftazani diyor. Bütün ulema İçtihat diyor, içtihad hatasıdır diyor. On bin sahabe var, Aişe Anamız da ilk harpte o tarafta, Talha Zübeyir de orada rıdvanullahi aleyhim ecmain. Sen bu kadar sahabeye nasıl diyorsun ki bunlar kim. Ondan sonra demesin mi ki, ne Sünniyiz ne Şii, evliyanın yolundayız. Ehli sünnet değilmiş, evliyanın yolundaymış. Ondan sonra da bizim duruşumuz bu, eğer böyle ehli sünnetten çıkacaksak çıkalım, cehenneme de gireceksek razıyız diyor. Cehenneme gireceksek razıyız diyen bir adam, Şeyhim diyor ve bir de kendisine bizim gibi meşayıh diyor, bir insan kendine meşayih der mi ya. Gülünç duruma bak ya. Millet bunlara mürit oluyor ya, kardeşim ben Allah için uyarıyorum. Bir gariban gidip dinini imanını çaldırmasın ya.

Bizim dergâhımıza söven de gelmesin öven de gelmesin diyor. Bütün hadislerde övgüsü var. “Fezaili’l-Muaviye” diye İbni Hacer'in kitabı var. Kendisinde faziletli ahlaklar var. Olabilir orada bir hatası olabilir, hatası vuku bulabilir, bu peygamber değil ki, hata etmiş ama içtihat hatası. Hadiste “Onları seven beni sevdiği için onları sevmiş olur” diyor. “Öven de gelmesin seven de gelmesin.” Ne biçim laf bu. Zaten gelmesin de senin dergâhına kimse, ama biz ehli sünneti müdafaaya mecburuz, herkesi dile dolamıyorum ama şimdi bu insana millet mürid olursa zarar edecek. Tasavvuf adı altında milleti çeliyorlar, yolunu vuruyorlar. Onun için biz Allah için duyuruyoruz. Nefis için konuşmuyoruz. Burda şimdi bir dengesizlik var, yok mu şimdi bu lafta dengesizlik. Arap soruyor, Acem soruyor internetlere atmışlar, bu ne bu kim? Diyeceksin ehli sünnete muhalif birisi, yanlış işleri var, sahabeye karşı böyle konuşmaları var diyeceksin bu kadar basit. Hakaret etmeye lüzum yok. Ama millet kapılmasın inşallah. Onun için bu iş Resulullah’ın ( ) dinini muhafaza meselesidir. Ve reddiyesiz yaşamaz….

Evvelce ben gittim ona çok sene evvel, bir video var, ona aldanmayın. O zaman Hikmet efendi hazretlerinin yanına gelmişti. Seyyid Maliki hazretlerinin yanına gelmişti. Ordan tanışmıştık davet etmişti. Biz ne bilelim sahabe hakkında böyle o çok eski, sekiz dokuz sene evvelki bir video var. İşte bunları uyarıyorum. Bu sefer sizin önünüze bunları çıkarırlar, işte cübbelinin adamı neler söylüyor. Biz bunları demek zorundayız. …

Bunun zaten icazeti yok Fa Nu....ın. Silsilesi yok bir şeysi yok. Uşşâki silsilesi esas Balıkesir’de, Allah hayırlı uzun ömür versin, mübarek bir zat var, esas silsile onda. Zaten onlar tekkeye sokmuyorlar bunu. Hasan Hüsameddin Uşşâki Hazretlerinin yanına, kabrine bile sokmuyorlar bunu. Çünkü silsilesiz. Sizin silsileniz nereden diyorum, ben kabirden aldım diyor. Sen Beyazıd Bestami misin? Ebu’l Hasan Harakâni misin? Şâh-ı Nakşibend misin ki Abduhalık Gücdüvani’nin ruhaniyetinden almışsın. Silsile noktasında da sıkıntı var. Onun için evvelce beraber görüldüğümüz zaman şimdi ne yapmamız lazım bu yanlışı duyduğumuz zaman size açıklamamız lazım. Çünkü o videolar gösterilince itikadınız bozulabilir. Benim hakkında da şüphelenebilirsiniz bu adamlarla ne geziyor diye. Anladık mı söylüyoruz. Bunu beyan ettik. Bizden mesuliyet gitti. Allah onları da ıslah eylesin, hidayet eylesin. Ehli sünnete raci eylesin. Ben ne yapayım şimdi.

Bolu’da bir cenazede rastlaştık, adamları geliyor illa görüş görüş. Birden namaza girdik, Akşam ezanı okundu ben de namaza geçtim, en sonlara düştüm hemen namaza durdum, adam birşey okuyor ama kardeşim tevrattan mı, incilden mi, ibranice mi, arapça mı, Kur’an’dan mı ben şaşırdım. Namazı bitirdim bir de baktım buymuş. Kalktım namazı iade ettim. Orada bir hocaefendiler falan vardı, hocam dediler biz de senin ne yapacağına baktık çok doğru dediler, bu namaz mutlaka iade olunması lazım. Hafızlar vardı orada böyle namaz nasıl olur dediler. Şimdi meşayıhım diyen bir adam, bir defa ehli sünnete gore itikadını tashih edecek, sonra ilmihalini bilecek, sonra namaz caiz olacak kadar bir kıraatı olacak öyle mi. Böyle bir şey olabilir mi ? Hangi kitaptan okuduğunu anlayamadık ya. Ama memleket bu durumda. Millet kılığa bakıyor, kıyafete bakıyor, maddi imkânata bakıyor. Cübbeli gariban gelene gidene kandilden kandile iki hurma dağıtaraktan bu milleti durdurabilir misin yani. Biz doğruyu söyleriz darılan yatağını ayrı sersin. … biz adam aramıyoruz, kurtulacak adam arıyoruz. Fazla insanla muhataplığa lüzum yok. …nedir bu köşe kapmaca herkes şeyh olmuş, halife olmuş, ben mevleviyim, ben cerrahiyim, post kavgaları o tekkeyi bu almış, bu tekkeyi şu almış, vakıflardan, derneklerden, tahsislerden. Millet kafir oluyor, millet sel gibi cehenneme gidiyor. Bu milletin imanını muhafaza etmek lazım. Herkes kendi tarikatına, kendi şeyhliğine çağırıyor milleti ya. Yok davet yok yasak. Tasavvuf özeldedir. Hakkı beyan edersin. Herkesin kendi şeyindedir. Ali Haydar effendi hazretleri; bana adam çağırırsanız kovarım sizi dedi. Biz böyle bir tasavvuf meşrebinden geliyoruz. Adam toplama derdinde değiliz. Derdimiz insanlara ehli sünneti anlatmak. Dünya kadar iş yapabilirsin, bir kişiyi müslüman ettin mi? Bir kişiyi ehli sünnete döndürebildin mi? Bir kişiyi namaza başlatabildin mi? Adama bunu sorarlar. Kendi zikrin kendine. Evliyasan mübarek olsun derim ben de sana. Ama milleti bozarsan eşkiya olursun

Fa Nu namına Cübbeliye cevap.

Cübbeli Ahmed adı ile bilinen ve Kendisini hakikatın yolu olan ehl-i sünnet ve'l-cemaatin mutlak temsilcisi zanneden Ahmet Mahmud Ünlü adlı vaiz yakın zamana kadar kendisine duyduğumuz saygı ve sevgi sınırlarını çokça aşan edepsizce bir konuşma icra etmiştir.

İstanbul'un kadim tekkelerinden olan bir tekkenin Şeyh'inin ismini de anarak, ehl-i sünnet dışı ilan etmiş, daha önce sövdüğü Yezidi ve avanelerini de aklama tavrını içeren bir konuşma yapmıştır. Fa Nu Efendi'de İslam'ın tarihindeki en zayıf zamanlarında bu tavrın doğru olmadığını 01.02.2018 tarihinde Zikir Öncesi programında beyan etmiştir.

Bu söylemlere cevap mahiyetinde Vaiz-i Mübtezel (Bu ifadeyi kendisi Efendi hz.lerine kullanıldığı için bu yazıda yerini almıştır.) 08.02.2018 tarihli vaazında mevzuyu Şeyh Efendimiz'in şahsıyla da genişletip, kendisinden en yakınlarının bile bekleyebileceği bir karalama ve iftira kampanyasına dönüştürmüştür.

Bu konuşma kısa sürede ilmi sınırları aşıp malum zatın edepsiz, ahlaksız şımarık yani Muhammedi ahlaka uymayan tavırlarıyla bezenmiş ve ümmet-i Muhammed'e kendisinin gerçek yüzünü görme fırsatını vermiştir. Nasıl ki yüce milletimizin fertleri, FE belasını zaman içerisinde kavramışsa, bu zatın ahlaken düzgün bir adam olmadığını ve dahası ilmi namusa da sahip olmadığını kısa zaman içinde bizler gibi uyanıp, kavrayacaktır. Bu bağlamda bizler de milletimize ehl-i sünnet adına söylediği ve savunduğu her meselede dine olan saygıyı ve güveni azalttığı gerekçesiyle bu adamı desteklemekten vaz geçip başka ilmine güvenilir zü'l-cenahayn hocaların yollarını yol edinmelerini tavsiye ediyoruz.

Bu şahs-ı müptezel sohbetinde tavır ve duruş olarak ehl-i sünnete aykırı ve kabul edilemez derecede galiz ifadeler ve iftiralar kullanmıştır ki bunları ifade etmek sizlerden önce kendisini bir uyarı niteliğindedir. Bu babta söylenecek sözler uzun olsa da biz şu an ana iddialarını cevaplamak niyetindeyiz. Son olarak Hz. Peygamber "Mümin zina eder, lakin -hiçbir gerekçeyle- yalan söylemez.” buyurmuştur. Kendisi ben zina etmedim diye bağırıp dururken onu en çok savunan ve işlediği ayıpları örten, en sıkıntılı anında destek olan samimi müslümanlar olarak Ünlü'ye şöyle sesleniyoruz.

"Ey Ünlü zina etmemiş olabilirsin, etsen de önemli değil herkesin günahı sevabı kendine, lakin umumi efkara karşı yalan söylemen sana asla yakışmamıştır. ”

Gerçi biz hala samimiyet sınırlarını zorlayarak edep sınırlarında hareket etmeye çalışsak ta "Utanmadıktan sonra istediğini yap. " fetvasınca, ar damarı çatlamış bir utanmaza ne söylenir ise biz de şimdi onları söylemeye çalışalım.

1-Tarikat-ı Aliyye'yi Kabirden Aldığını Duyduğu İddiası

Üstadımız Şeyh Fa Nu Efendi, tarikat-ı Uşşakiyye'nin günümüzde faal olan beş kolundan birinin şeyhi olup, icazetini 2000 senesinde Mahmud Efendi Hz.'lerinin de çok sayıp sevdiği ve şahitler önünde ilm-i ledün sultanı olarak tesmiye ettiği Kutbu'zzaman İbrahim İbrişimcizade Çorumi Hz.'lerinden almıştır. İbrahim İbrişimcizade, Balıkesirli Na Er Efendi'nin şeyhleriyle maddi ve manevi olarak gerçek anlamda yakın bir dostluk ilişkisi içerisindedir. Bütün bunlardan önce Efendi Hz.'leri bu yola Nakşibendi tarikiyle başlamıştır. Erzurumlu Osman Bedreddin Erzurumi nam-ı diğer İmam Efendi'nin halifesi Amasyalı Şerif Atalay Efendi Hz.'lerinin dervişi ve halifesi makamındadır.

Şerif Efendi 110 yaşında 1996 senesinde vefat eden pek büyük ve muhterem bir zat idi. Efendi Hazretleri imam Efendi'nin cehri yönünün kendisine olan teveccühü ve nurunun kendisinde tecelli etmesi nedeniyle manevi emirle Uşşaki dergâhına -Şeyhi hayatta iken- yönlendirildiğini Şerif Efendiden nakleder.

Na Er Hocaefendi'de asrımızın en büyük velilerinden olup hürmet edilmeye çokça layık mübarek ve muhterem bir zattır. Lakin vakt-i zamanında cemaate sonradan gelen ters karakterli bir adamın sadece Efendi hazretleri için değil bütün ileri hal dervişleri için "Bunlar şeyhlik iddia ediyorlar." iftirası ile ve yapılan başka yanlışlar sebebi ile Na Er Efendi'ye bazı uyarılarda bulunmuş, "Mümin saf süte benzer, kir taşımaz." hadisinin muhatabı olan hoca efendi o vakitler bu ters adamın sözüne güvenip, doğru tavrı tutunamamıştır. Efendi Hz. 'leri oradan ayrılırken "Nereye gidiyorsun, ben seni 500 dervişime değişmem. " lafı da hem o zat-l muhtereme, hem de Fa Nu Efendi'ye güzel bir hatıra olarak kalmıştır.

1996 senesi civarı Medine-i Münevvere'de İbrahim İbrişimcizadenin manevi tasarrufu Efendi Hz.lerini sarmış, ardından Elazığ'ın meşhur Şeyhi Halid Efendi'nin manevi işareti ile ki orada "İnsan-ı Kamil yer yüzünde bir tanedir, hepimiz ondan feyizleniriz." demesiyle, şeksiz şüphesiz İbrahim İbrişimcizadeye biat etmiştir. (Bu rüyada Mahmud Efendi'de O'ndan feyizlenenler arasındadır. İbrişimcizade'nin İhramcızade Hz.'lerini vefatından önce ziyaret edip Kutbuyiyeti ondan devraldığı bizim bildiğimiz bir hakikattir.) Ardından 4 senelik bir hizmetle ileri dervişleri hayatta olmasına rağmen başta ailesi olmak üzere şahitler huzurunda tarikatı Şeyh-i Azim İbrişimcizadeden teslim almıştır.

Bu uzun girişi şu iftirayı cevaplamak için yaptık. Bu adam, bizimle görüşüp "Ben bununla konuştum, bana kabirden aldım. " sözünü söylediğini iddia ediyor. Ve tarikatı ve silsile-yi Uşşakiyyeyi kabirden aldığını iddia ve iftira ediyor. Ehl-i Dil bu yalancının iftirasını ve sonsuz şımarıklığından kaynaklanan edepsizliğini görsün ve tavrını alıp bu adama karşı uyansın ve ahlaki faziletin heykeli olan Mahmud Efendi Hz.'leri ile bu adamın gerçek anlamda son hali ile uzaktan yakından irtibatı olmadığını takdir etsin.

2- Pirin Dergâhına Almıyorlar Meselesi

Öncelikle şunu söyleyelim ki, merkezi Kasımpaşa'da olan tek Uşşaki tekkesi biziz. Uşşakilik'te asitane kültürü yoktur. Mevleviyye ve Cerrahiyye'nin aksine, Kadiriyye gibi tarikatın bir merkezi yoktur. Ayrılan silsile uzaklaşır ve kendi kendine merkezileşir. Bazı insanların bizi Hz. Pir'in dergâhına almadığı iddiası boş bir iddiadır.

Hz. Pir'in ana dergâhı zaten ayakta değildir. Türbe ve yanında bulunan ufak bir bina vakıf merkezi ve dergâh olarak kullanılmaktadır. Ayrıca şu an orada bulunan silsile 1925'te tekkeler kapandığında orada bulunan silsile değildir. 

Bu silsile ise şu an Tekirdağ'dadır. 0 silsilenin Şeyhi muhterem âlim Terzi Baba ise halen hayatta olup, 

Şeyh Fa Efendi'ye (06/12/2012) senesinde umum önünde icazet yazmıştır.

Bu icazatın hükmü yerine getirilmediğinden yaklaşık altı sene sonra (20-Şubat-2018) de kaldırılmıştı

Not= Bu kitap bahsi geçen icazetin, delilleri ile birlikte kaldırıldığını bildiren kitaptır. T.B

Bu ters adam yakın zamanda Na…. Er…. Efendi tarafından azledildi sonra yine affedildi, sonra yine azledildi, sonra yine affedildi...ilaahir. Şu an Na…. Er…. efendinin samimi dervişleri halen daha o tekkeye giremiyorlar. Şeyh Efendi onu azledince adamcağız "Ben rüyada zaten şeyhliği aldım, 18 senedir şeyhim demiştir."Bu da bir dip not olarak kalsın.

Bütün bunlardan mâ adâ, biz veya bizim dervişlerimiz orayı ziyaret etmek isteyecek ve birileri izin vermeyecek. Böyle bir şeye kimse cesaret edemez. Bize zikir yaptırmadıklarını söylüyorlarsa, bizim cemaatimiz zaten oraya sığmaz. Ayrıca tarikat yollarının ayrılması berekettir. Biz daha çok iç Anadolu'da iken başkaları da başka yerlerde vazife yapmakla İslam'a hizmet edebilirler. Bütün bunları söyleyen sen, şu an Mahmut Efendiyle görüşemediğin halde bize bunları nasıl söylersin?

Ayrıca sen bizden Hikmet efendiden sana icazet yazmamız için aracı olmak isteyen kişi değil misin? (Haşa bunu sadece yeri geldiği için söylüyoruz, yoksa büyük bir kutup olan Hikmet Efendi'ye böyle bir şeyi ima etmek bile bizim haddimizin fersah fersah üstündedir.) Nasıl da boyundan büyük işlere kalkıştığını bu vesile ile hatırla!

3- Kur’an Okuması Hatalıdır ile Tevrat ve İncil Meselesi

Efendi Hazretleri Aşıkkutlu Hoca'nın talebesi Gözcübaba imamı İbrahim efendiden tecvit ve kıraat dersleri almıştır. Ve arkasında 30 senedir yüzlerce hafız, imam, şeyh namaz kılmıştır. Ve kimseden böyle bir eleştiri bile duyulmamıştır. Ayrıca orada bulunan görgü şahitleri senin akşam namazının son rekatında kıraatsiz bölümde yetiştiğine şahitlik ediyorlar. Sırf kötülemek ve önünde sana güvenerek diz çöken insanları kendi yoluna kandırmak için attığın yalanlar ve iftiralar sana günah olarak yeter.

Efendi Hz.'lerinin okuyuşu herkesin canlı olarak seyredebileceği gibi gayet düzgün ve samimidir. Tecvide uygun okumaya çalışır. Ufak tefek hatalar vuku bulsa da, gayet düzgün ve başarılı bir okuyuşu vardır. Bu mesele için tecvit bilen herkesi okuyuşunu dinlemeye ve Üstadımızın sesini duyarak samimi bir İslami gönlün Allah'a olan yakarışını ve muhabbetini dinlemeye davet ediyoruz. Onun okuyuşu, Kur'an'ı okuyan lakin gönlüne indirememiş ahlaksız ve acı bir şekilde şımarık olan, şöhretin afetiyle aklını ve duruşunu yitirmiş serseri hocaların sohbetinden bin kere daha tesirlidir.

Ayrıca samimi insanlara sesleniyoruz. İçi-gönlü Çıfıt çarşısı olmuş bir adamın arkasında kılınan namazı nakşibendi büyükleri hep iade ederlerdi. Sizler de takva sahipleri iseniz bu müfterinin arkasında kıldığınız namazları iade edin. Bizi dergâhımızda ziyarete geldiğinde, Efendi Hz.'leri ilmine hürmeten seni imamete geçirmişti. Biz de bu vaktimizi iade etme niyetindeyiz. Tevrat ve incil benzetmesine gelince. Arkadaş sen hocasın, bu denli bir edepsizliği pervasızca nasıl dillendiriyorsun? Biz yanlış ta okusak Kur'an'dan okuruz. Tevrat'tan ve İncil'den değil. Lakin Allah söyletecek ya. Sen ve sizin gibi iktidar hocaları Peygamberlerini katleden Tevrat âlimlerine ne de çok benziyorsunuz. Ammar hadisinde olduğu gibi zayıf bir hadisle, geneli ve cemaati ifade eden ve ashap döneminde de o şekilde anlaşılmış bir hadisi, sonradan gelen ve işin genel hatlarını bilen biri olarak zayıf rivayetlerle tahsis ediyorsun. Yani hadisi farkında olarak, bilerek, siyaseten tahrif ediyorsun. Ayrıca tahrifin zahiri değil, batıni yönleri de vardır.

Hz. Ali meselesinde İslam asabiyetinin duygusal tavrı ehl-i beyt tarafında kayıtsız şartsız durmak iken ve ilk dönem uleması başta Hasan-ı Basri, İmam-ı Azam ve İmam Şafii'nin bu konulardaki ifadeleri ve tavırları ortada iken halifeliği aklamak adına bir ton sahtekarlık yapılıyor ve bu yolla kim demiş olursa olsun gerçek İslam tavrı zedeleniyor dünyaya tapan hristiyan ve yahudi âlimleri gibi sen ve senin gibiler de bu meselede zahiri ve batini tahrife girişiyor. İşte senin söylediğin bu kelamın zahiri bize dönük olsa da, batını ayniyle sana işaret ediyor. Uslub-i lisan ayniyle insandır.

4- Arap Şeyhleri Meselesi

Şunu soruyoruz. Madem Arap Şeyh'lere bizi kötülüyordun ve ehl-i sünnet olmadığımızı söylüyordun o zamanlar niye bizimle muhatap oldun. Ve hangi hakla onlara bizi kötüledin ve ehl-i sünnet olmadığımızı söyledin. 0 zamanlar bizim bu görüşte olduğumuzu da biliyor değildin. Gerçi bu hareketlerinde mantık değil ince bir siyaset var. Aklınca "Ya ben şimdi az buçuk hukukumuz olan ve aynı hocaefendilerle beraber bulunduğumuz bu adamı kötülersem, ileride "Ya hoca sen bunlarla beraberken bunları vakt-i zamanında niye söylemedin?” diye mukadder sualleri şimdiden kısa yollu halletmek istiyorsun. Bizse baştaki hadisi yeniden hatırlatıyoruz. Mümin zina eder, lakin asla yalan söylemez."

5- Biz ne Sünni’yiz ne Şii’yiz Sözünün Açıklaması

Bu söz Halid-i Bağdadi Hz.'lerinin en büyük halifesinin en büyük halifesi ve Erzurumlu Hace Muhammed Lütfi Efendinin ve babasının şeyhi olan Mir Seyyid Hamza Nigari'nin kasidesinden alınmıştır. Yani biz burada ehl-i beyt sevgisi ile harmanlanmış, tarafını doğru belirleyen siyasetten bir çıkarı olmayan tarafı kastediyor ve bu yolun Anadolu İslam'ı, evliyanın yolu olduğunu söylüyoruz.

Yoksa Elhamdulillah Biz de Sünni’yiz ve Ehl-i Sünnet’iz. Bu ifadeleri hiç kastımız olmayan şekillerde genişletip önündeki zavallılara onaylatman senin ve senin gibilerin hak karşısında her zaman zayıf olduğuna işaret eden en kuvvetli bir delildir„

6-Devran ve Halaka-i Zikir ile Dalga Geçmesi

Bu mevzu Osmanlı zamanından beri tartışılagelen bir mevzudur. Devran zikri Zümer suresi'nin son ayetlerinin müşahedesi ile Piran hazeratı tarafından ortaya konulmuş çok güzel ritimli ve sanatsal bir zikirdir. Asla bidat değildir. Melaikenin zikir şekillerinden biridir sünnet-i melaikedir. Sümbül Efendi'nin bu mevzu ile ilgili Risale-i Tahkikiyye adlı eseri basılmış olup meselenin aslını öğrenmek isteyenler o risaleye müracaat edebilirler. Ayrıca 54 farz Şerh'ini okuttuğun Abdullah Salahi Hz.'lerinin, ki Uşşaki Piran'ındandır, eserlerini okuyup devranın ve cehri zikrin aslı ve nasıl uygulanacağı hakkındaki yazıları da talim edersen büyük bir mesafe kat etmiş olacaksın. Piran'ın usul ve erkanını müptezelce hafife alıp hamsi tava benzetmesini yapman senin orada sohbetini dinleyen insanları ne gözle gördüğünün de bir işaretidir. Lakin biz cübbeliye şunu söylüyoruz. Burası İstanbul, ham sofuluğu bırak, bir zamanlar bize yakındığın cemaatinin ahlaki seviyesinin düşüklüğünü kendine meslek edinmeyi de bırak ve kendini ve cemaatini İstanbul medeniyetine uydur. Yoksa Marifetisz cahil kişi hayvan gelir hayvan gider.

Son olarak: Eğer tartışmaya layık görülürse bütün İslami cemaatleri, tarikatları, hocaları, şeyhleri yeni dönemde ulemamızın duruşunun nasıl olması gerektiğini tartışmaya açmak istiyoruz. Oncesinde İbn-i Arabi, Konevi ve Mevlana gibi sonrasında, Ahi, Bektaşi ve Halveti gelenekleriyle İslam âleminin kurucu lideri olan milletimizin âlim prototipi Cüppeli Ahmet Hoca'mıdır? Hocalar!, artık dine dayalı bir devlet formatı yok, hilafet te sırlandı: Artık siyasetten çıkarınız yok. Adam akıllı ve hususen Tük milletinin tarihi hissiyatını ifade eden bir duruşu sergilemenin vakti gelmedi mi? Başta, ehl-i beyte olan bu uzaklık neden? Tarih-i Bağdat'ı, Şam'ı yazan ulema neden ehl-i beytin tarihini yazma ihtiyacı hissetmiyor. Tamamen iktidar için hareket eden Hz. Osman (ra.) şehid edilmese başka bir kulp bulup yine de isyan edecek olan bir adamla alakalı bir meseleyi ve yapılan ahlaksızlıkları niye İslam'a dayanarak aklıyorsunuz?

Bu meseleyi ve yapılanları sahabe hassasiyeti olmayan üçüncü şahıslara nasıl anlatacaksınız? Efendi Hz.'lerinin bir taraftan ehl-i sünnetin sahabe kimliğine hassasiyetini koruyarak, bir taraftan haklının yanında duran "Öven de, söven de gelmesin” söyleminden daha doğru bir duruşu nasıl ortaya koyabilirsiniz? 11 yaşındaki bir veledin koca koca hocaların bulunduğu mecliste en iyi arapça ibareyi çözen bir ilmi seviye, Türkiye'yi ne kadar taşıyabilir? Artık ehl-i sünnet olarak kendimizi hem içeriden hem de dışarıdan bakan gözlerle düzeltmemiz gerekmez mi? Devran tamamen ters dönmesine rağmen medrese müfredatını değiştirip geliştiremeyen bilakis ehl-i reye aykırı olarak salt hadisçiliği öne çıkaran seviyesiz âlimlerle nereye kadar yürüyeceğiz?

İlmin ve fennin geldiği seviyeden, batı felsefelerinden bihaber insanların saçma salak tevilleriyle daha nereye kadar gidebiliriz? İşte bu sorulara, bir de bizi yönlendirmeye çalışan bu hocalara, insanlarımızdan beklediğimiz; şüphe ile yaklaşmaları hatta bizim görüşlerimize bile şüphe ile yaklaşıp en doğru olanı seçmeleridir. Artık boynumuzu önümüze eğelim ve eski gücümüzün olmadığını ve gavura karşı yenildiğimizi kabul edelim. Düşmeden kalkamadığımız ortada. Yeni bir medeniyet kuracaksak bu soruların cevabını bulup, çözüm yollarını hep birlikte üretmemiz lazım. Cübbeli Hoca'nın hali son tahlilde ümmetin düşüklüğünün zirvesi olduğu için gerçekten samimiyyeten bizleri üzmektedir.

İslam tarihinin en düşük rütbeli ve müptezel âlim şahsiyeti her halde bu adamdır. Bu adamdan daha aşağı seviyeli bir süprüntü ,ehl-i sünnete kendini nisbet edenler arasında emin olun bir daha gelmez. İşte artık ehl-i sünneti kuşatıcı bir şekilde yeniden tanımlamalı, tartışmaları genişletmeli ve teceddüt etmeliyiz. Cüppeli Hocanın durumu bizler için ibret aynasıdır. Bu cemaat ve liderleri bunu yaparlarsa mücedditliği hak ederler. Eğer yapamazlarsa müceddit değil mukaddim sıfatını hakkıyla ifa etmiş olacaklardır. Şu anki beklentimiz cüppelinin kendini hesaba çekmesi ve bu sıfatlardan kurtulmasıdır. Bunun birinci adımı da cemaatimizden, iftira attığı Şeyh Fa Nu Hocaefendi'den ve kamuoyundan özür dilemesidir. İkinci adım da, Mahmud Efendi adına konuşmaktan vazgeçmesi ve bu reddiye işini sağlam temeller üzerinde devam ettirecek bir ulema ekibiyle, üslubuna dikkat ederek, istişareli bir şekilde gerçekleştirmesidir

18.03.2018 Fa Nu Şa....’ın Ankara Konuşması:

Malum olduğu üzere tarikat ve tasavvuf cemaatlerinin bertaraf edilmesi, sınanmasıyla beraber bir şekilde ortalık ne idüğü belirsiz cemaatlere kalmış. Asırlardır bu toprağın özünden çıkan tarikat ve tasavvuf cemaatleri dışlanmış ve onların yerine satılmış, dış güçlerle işbirliği yapan hüviyetler öncelenmiş ve onlarla devletin imkânları paylaşılmış ve ondan sonra efendim 15 Temmuz sürecine girilmiş. Bugün itibarıyla da bu kalleşliği yapanlar, bu vatanımıza ve milletimize saldıranlar bugün itibarıyla da tarikat ve tasavvuf cemaatlerini, 15 Temmuz’da şehid verenleri efendim Afrin’de operasyonlarda şehid olanları herhangi bir sıkıntıda tekrar ortaya çıkıp fedai can edecekleri sindirme operasyonuna girmişlerdir.

Yani tarikat ve tasavvuf cemaatlerini Fe....yle özdeşleştirerek bir şekilde onlar üzerine bir operasyon yapma duygusu ortaya çıkmıştır ki elhamdülillah bu tehlikeyi sezen Cumhurbaşkanmız Recep Tayyip Erdoğan Bey:

“biz Anadolu topraklarını sadece kılıçla fethetmedik, bizim dergâhlarımız var, dergâhlarımızda dervişlerimizin hu hu sesleri, tekbir sesleri, salatu selam ve tevhidleriyle biz bu vatanı yurt yaptık.”

Diyerek bizleri ve bütün tasavvuf cemaatlerini rahatlatmıştır. Dolayısıyla onun etrafında bulunan ve fakat fikirleri ayrı ve aykırı olanlara diyoruz ki biz Anadolu İslam’ıyız, biz bu toprakların özüyüz. Vergi veriyoruz, katma değer üretiyoruz, askere gidiyoruz, vatanımızı milletimizi seviyoruz. Bizim satılmışlarla, satılmışlıkla işimiz olmaz, biz vatanımız ve milletimiz için gerekirse canımızı feda etmeye her an hazırız diyoruz. İşte bir şehid babamız, 15 Temmuz’da şehid olan üç tane kardeşimiz ve yaralanan kardeşlerimiz bunun en büyük şahididir. Dolayısıyla inşallah bundan sonraki süreçte yine idarecilerimize teşekkür ediyoruz ki bu oğuz boylarını, Anadolu İslam’ının erlerini bir araya getirdiler. Cumhur ittifakıyla bir şekilde Recep Tayyip Erdoğan beye, Devlet Bahçeli beye, Mustafa Destici beye teşekkür ediyoruz. İnşallah Saadet tabanınında bu birlikteliğe katılmasını umuyoruz. Ve böylece oğuz boylarının birlikteliğinin düşmanları bozguna uğratmasını Cenab-ı Hak’tan temenni ediyoruz. Bu birlikteliğimizin de inşallah böyle hayırlı sonuçlara vesile olmasını temenni ediyoruz. Bir de bu yolun aciz bir olarak ta inşallah 62-63 oranında bir oy oranıyla inşallah yolumuza devam edeceğiz.

Evet kardeşlerim yılmayın, korkmayın, sinmeyin. Tarık-i Uşşaki güzel günleri görüyor ve görecek inşallah. Cumhurbaşkanımızın bahsetmiş olduğu güncelleme ayarı inşallah tasavvuf cemaatleri hard diskinde bulunan daha Osmanlı’nın kuruluşunda Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye vermiş olduğu talimatlar ile ve Mevlana Hazretleri, Muhyiddin Arabi Hazretleri ve onların ekolünden gelen Meşayıh-ı İzam’ın ve Evliya-i Kiram’ın temelleri ve felsefesi üzerine günümüzün şartlarına göre Cumhurbaşkanımızın da dediği gibi güncelleme yapacak ve Anadolu İslam’ını bu topraklarda yeniden cari kılacak.

Nasıl bir İslam? Allah Resul’ünün ( ) aşk, şevk ve muhabbeti üzerine kurulmuş, Ehlibeyt sevgisiyle yoğrulmuş, Piranın ve Evliyaullahın yoluna ram olmuş insanların yolu olan İslam’ı inşallah bu topraklar yeniden cari hale getirecek ve inşallah Hacı Bayram-ı Veliyullahın himmetiyle, iki kere fetholunan İstanbul.

üçüncü fethini de tekbirlerle gerçekleşitirecek ki bugün burada durmuş olduğumuz bu duruş, Ankara İstanbul hattının kurulması ve bir şekilde Payitahtta yeniden Anadolu İslam’ının ruhunun canlanması ve canlandırlımasıdır ki işte siz bunun erlerisiniz, siz bunun müdavimlerisiniz, devamcılarısınız.

Rabbim inşallah bu yolu sizlerle teyid eylesin ve inşallah bu Anadolu İslam’ının erlerinin felsefesi üzerine bütün dünyaya, insanlığa kucaklayacak mesajları verebilmeli. “Elif okuduk ötürü, Pazar eyledik götürü, yaratılanı hoş gördük, Yaradan’dan ötürü” diyerek bütün insanlığı kucaklayabilmeyi Cenab-ı Hak bizlere, Anadolu İslam’ının erlerine, Hacı Bayram evlatlarına nasip eylesin. Evet kardeşlerim şu an itibariyle cemaatimiz belli bir büyüklüğe gelince, şu an burada görülenler sadece buzdağının ucudur, bütün Anadolu ihvanı yüz senedir Uşşaki tarikatının pirlerinin muhabbetiyle mayalanmakta ve bütün tarikatlar menbaını bu muhabbetten almaktadır. Kızıltoprakların yetiştirmiş olduğu Hüs Gül hazretleri, Seyyid Necati dedemiz ve onların halifeleri köy köy dolaşarak bu muhabbeti canlı ve diri tutmuş, bu anda bu bayrağı ve bu sancağı bizlere ve sizlere bırakmıştır.

Ankara ve Ankara’nın çevreleri, İç Anadolu Uşşakileri Allah’ın lutfu ve keremiyle bu vatanın bekçileridir ve bekçileri olacaktır. Bir şekilde vatanına ve milletine el uzatmak, dil uzatmak, göz uzatmak isteyenlerin elini tutacak, gözünü oyacak ve bu vatanı sonuna kadar savunacaklardır inşallah.

Hâlâ Fe....ye yamanarak Uşşaki tarikatına operasyon çekmek isteyenler var. Kendi içimizde var. 15 senedir İbrahim İbrişimcizademin yolunu, hırsını bütün dünyaya duyuran-yapmış olduğumuz hizmetlere şahid olan sizlersiniz- bir insana babamızın ismini kullanıyorsun diyerek onu rencide etmek ve hizmetin önüne geçmek, bunun arkasında büyük ihtimalle diyoruz ki bir operasyon vardır, Fe operasyonu vardır. Bunları görmek ve deftere not etmek zorundayız. Yola giderken bu tür tespitleri yapmadan, bu parantezi açmadan eğer gidersek, dostumuzu düşmanımızı bilmez isek bir şekilde hata etmiş ve yanlışlara düşmüş oluruz. Bununla yetinmeyen ümmeti beni ümeyyenin itikadı üzere bir şekilde uyutarak, uyuşturarak

……yapacağı zikirlerle, açacağı dergâhlarla inşallah bu aşkla muhabbeti Anadolu İslam’ını yeniden diriltecek ve gönüllere zerkedecektir Allah’ın lutfu keremiyle. Ve altlarının boşaldığını bilen ve yapacakları, satacakları malzeme kalmayanlar son dönem Uşşaki tarikatına saldırarak bir şekilde sizin şahidlik yapmış olduğunuz yüz senedir İç Anadolu’da irşad yapan tarikatı silsilesiz, onun şeyhini de icazetsiz ilan ederek bu operasyonlarına devam etmektedirler. Rabbimize şükürler olsun ki bu saldırılar bizleri daha diri tutmakta, bizleri bir araya getirmekte, kardeşliğimizi daha pekiştirmektedir. Bazı bacılarımız dedi ki bu olaylar çok güzel oldu. Nasıl oldu dedim. Valla efendim uykumuz mahvoldu dedi, uykumuz kalktı, gece size dua ediyoruz, bütün ihvanlarımıza dua ediyoruz dedi. İkinci faydası da şu oldu dedi kardeşimiz

Bununla beraber bu dışarıdan olan saldırılar. Bir de içimizden var. Bir başka tarikatlardan var. Bir de kendisini Uşşaki tarikatına nispet eden gönlü dırar olmuş, bizim Kasımpaşa’daki dergâhımıza mescid-i dırar diyenler var. Bunlarda kime benziyor. Seyyidina Hüseyini bir şekilde mektup yazarak Kufe’ye çağıran, gel senin arkanızdayız diyen, daha sonra rüzgarlar ters esmeye, konjonktür değişip biraz tehlikeli ortamlar oluştuğu zaman yezid’in tarafına geçen, beni ümeyyenin tarafına geçenlere benziyor. Tarik-i Uşşaki şeriatın dışında ne iş yapmış, işte bacılarımız burada bir tane başı açık hanım var mı burada. İşte hanımlar bir tarafta erkekler bir tarafta.

Bunun dışında zikirlerimiz, usullerimiz devam etmektedir. Anadolu’nun bin noktasında nesiller zikrullahla, zikrullahın muhabbetiyle yetişmektedir. Ne ayıbını gördünüz Tarik-i Uşşaki’nin de böyle sanki şeriatın dışında iş yapıyormuşuz gibi. Benim halifelerim burada, hepsinin elim yakasında şeriata aykırı işimiz gördüğü anda eğer bizi ikaz etmiyorlar ise ben hakkımı onlardan öbür tarafta alırım ve hepsinden bunun hesabını sorarım. Şeriatı Alaeddin hoca bilmiyor da, Ahmet efendi bilmiyor da bu halifeler bilmiyor da onlar mı biliyor. Neymiş şeriata aykırı tarafımız. Bak üç aylarımız geliyor, oruçlarımız, ibadetlerimiz, zikirlerimiz her şeyimiz ortada.

Efendim bir kıl kuyruk çıkmış haber gönderiyor emanetleri biz de, bir maneviyat, zuhuratlar var bu emanetler Fa efendide. Oğuzhan burada şahidi de burada. Efendim emanetleri bize getirecek bir baktık ulan bize zikir telkini yapıyor derviş gibi, sesimizi çıkarmadık. Oğlum biz postnişiniz, bizim icazet verdiğimiz adam halife olur. Eğer şu anda bu adam benim gibi icazet çıkarsın yani Nusret Tura’dan, Mustafa Safi Efendi’den, ben bu anda vazifeyi bırakırım yani. Efendim halası tutmuş, vefat edince Nusret Tura’dan kalan emanetleri buna vermiş şeyh diye ortalıkta dolaşıyor. Biz de teberrük olarak alalım dedik. Kravatına mı yanasın, başının açıklığına mı yanasın, kadın erkek bir arada oturup sohbet ettiklerine mi yanasın. Dedik ki Uşşaki’dir, tarikatın büyüğüdür, herif ilan veriyor diyor ki “şeriata aykırı işlerinden dolayı, Uşşakiliği bozduğundan dolayı.” Uşşakiliği bozsak ilk önce karşı çıkacak olan bu insanlar işte bu saydığım insanlar (halifelerini işaret ediyor). Not= Yukarıda geçen bölüm doğrudan şahsımı hedef aldığından, metnin sonunda satır satır cevaplandırılacaktır. T.B

Hulasa sınıflarsak şu anda malum olduğu üzere karşı taraftaki arkadaşlarda bizim Kasımpaşa’daki dergâhımızı göstererek mescid-i dırar olmuş dergâhımız. Mescid-i dırar sizin gönlünüzdür. Bizim mescid-i dırarla ne işimiz var. Biz Allah’ın zikriyle kaimiz, silsilemiz yüz senedir İç Anadolu’da irşad yapmaktadır. Allah’ın lutfu keremiyle bundan sonra

Biz onlara hakikatle konuşuyoruz, Na Er efendi vefat ettikten sonra burası bizimdir. Allah’ın lutfu keremiyle pir makamına Anadolu uşşakileri geçecektir. Dolayısıyla kardeşlerim bu kadar lafları niye konuşuyorum, şunun için konuşuyoruz. Burası çok önemli, burası Anadolu İslam’ının kalesi olacak, Hacı Bayram külliyesinin bitmesi demek uşşaki tarikatının bu manada şeyh kuşatması demek, yeni güncelleme de idarecilere ayar çekmesi demektir. Dolayısıyla burayı çabuk olarak bitireceğiz. Bunun için ne gerekiyorsa yapacağız. Üç ayların başlamasını da bir fırsat bilerek Allah’ın lutfu ve keremiyle bugün burada saldırılara ve taarruzlara, tahaccumlara karşı hepiniz, hepimiz bir cevap vereceksiniz. Bu cevap ta bu kalenin, Anadolu İslam’ının merkezinin, Hacı Bayramı Veli külliyesinin bitmesi ve bitirilmesi olacaktır. (Not: Bundan sonraki bölümü ağlayarak söylüyor.) Bunu piranım adına ve Hacı Bayramı Veli adına ve İbrahim İbrişimcizademin adına onun halifesi olarak sizlerden istiyorum. Ve sizi Allah’ın selamıyla selamlıyorum. “Satih ince”

Ankara Konuşması: Yukarıdaki metni okuyan kimsenin biraz tarikat tecrübesi varsa, görecektirki! Bütün bu sözlerin, gerçek tarikat ile hiçbir ilgisi yoktur.

Bu konuşulan sözlerin içinde ezbere söylenen şeyh, pir, tarikat, kelimeleri ile birlikte, edeta bir partinin sözcüsünün sözlerinden farklı hiçbir yönü ve hiçbir derinliği ve ilmi değeri yoktur. Bu konuşma adeta bir parti sözcüsünün konuşmasından başka bir şey değildir. Ve açık olarak birçok yeri iftira ve istismardır. T.B

Ayrıca şahsıma karşı gıyabımda yapılan, özel bölümde bahsedilen, hakaret ve iftiralara cevap vermek için, kendimi müdafaa hakkı doğduğundan, şahsıma karşı söylediği bütün sözlerini kelimesi kelimesine kendisine cevaplayacağım bakalım o zaman ne diyecektir. T.B

Yukarıdaki genel söylemin özet ifadeleri burada izah edilmeye çalışılacaktır. T.B

Yani tarikat ve tasavvuf cemaatlerini Fe....yle özdeşleştirerek bir şekilde onlar üzerine bir operasyon yapma duygusu ortaya çıkmıştır ki elhamdülillah bu tehlikeyi sezen Cumhurbaşkanmız Recep Tayyip Erdoğan bey: “Satih ince” 

Yukarıda, Recep Tayyip Erdoğan bey: Hakkında iltifatlar yağdırıyor iken, gelecek sayfalarda Ahmet Davudoğlu bölümünde, okumaya devam ederseniz, nasıl onu ortadan kaldırmaya hükümsüz bırakmaya çalıştığını göreceksiniz. T.B

Evet kardeşlerim şu an itibariyle cemaatimiz belli bir büyüklüğe gelince, şu an burada görülenler sadece buzdağının ucudur, “Satih ince”

Bu nasıl bir şuur altı ifadedir, hayret doğrusu, nasıl bir benlik ve adeta göz dağı verme gibi bir haddini aşan ifadelerdir hayret doğrusu. T.B

bütün Anadolu ihvanı yüz senedir Uşşaki tarikatının pirlerinin muhabbetiyle mayalanmakta ve bütün tarikatlar menbaını bu muhabbetten almaktadır. “Satih ince”

Şu ifrat tarife bakın bütün tarikatlar, demek suretiyle şuur altı kendini bunların üstüne çıkarmaktadır. T.B

üçüncü fethini de tekbirlerle gerçekleşitirecek ki bugün burada durmuş olduğumuz bu duruş, Ankara İstanbul hattının kurulması ve bir şekilde Payitahtta yeniden Anadolu İslam’ının ruhunun canlanması ve canlandırlımasıdır ki işte siz bunun erlerisiniz, siz bunun müdavimlerisiniz, devamcılarısınız. “Satih ince” 

üçüncü fethini de tekbirlerle gerçekleşitirecek ki, “Satih ince”

Üçüncü fetih, neyin üçüncü fethini gerçekleştirecekmiş. Bu kişi kendini ordu kumandanımı zannediyor acaba? Hayellerini anlamak mümkün değil. Bu konuşma çok nezaketsiz haddini aşan ve ne dediğini bilmeyen, ancak bir hayal prestin sözleri olabilir. Kimin elinden kimi neyi alıp neresini alıp fethedeceksin. Biraz tevazu sahibi olsan iyi olur. T.B

bugün burada durmuş olduğumuz bu duruş, “Satih ince” 

Ne duruşu, bahsettiğin duruş, ancak taksim gezisinde “duran” kimselerin fiziksiz hayali duruşuna benzer. T.B

Ankara İstanbul hattının kurulması “Satih ince”

Ulaştırma bakanımısın, yoksa sende kendini gölge başbakan yerinemi koydun, şu hayale bakın. T.B

ve bir şekilde Payitahtta yeniden Anadolu İslam’ının ruhunun canlanması ve canlandırlımasıdır ki, “Satih ince”

Neyi canlandırıyorsun be kardeşim şu hayaline bak, sen kendin daha henüz ölüsün, bütün bunları hayali ruyan içinde yaşadığının farkında bile değilsin, gerçek islâmın ruhunu nasıl dirilteceksin. Daha henüz kendinden haberin yok. Çünkü daha “ölmeden evvel ölünüz” hükmünden bile haberin yokmuş. Eğer bu hükmün yaşantısından biraz haberin olsa idi. “Fenâfillâh” halini idrak eder, bu kadar nefsi benlik içinde olmazdın, sesin bile bu kadar benlik dolu, bağırarak haykırarak yüksek çıkmazdı. T.B.

Ancak biz, “bakabillâha” geldik diyebilirsin, bu sözünle ancak kendini ve yanın da bulunan birkaç saf iyi niyetli insanları kandırmış olabilirsin. “Bakabillâh’a” gelmiş bir kimsenin “Fenafillâh” sahasından ve yokluk çölünden geçmesi lâzımdır, bu yaşantıların sende hiç biri yoktur ve bu sahalardan haberin bile yoktur. Sana bir tavsiyem olsun, bütün bunların içinde, sen evvelâ kendi “Anadolu”n olan beden torağında, kendi islâmını canlandır, çünkü orası nefsi emmaren tarafından istilâ edilmiş haberin bile yok, bu husus senin için öncelikli bir ihtiyaçtır. Dışarıdaki onadolu, sonradan gelsin, o na da zaten senin gücün yetmez. T.B

işte siz bunun erlerisiniz, siz bunun müdavimlerisiniz, devamcılarısınız. “Satih ince” 

Bu garip insanları böyle boş hayallerle uçurma da, hiç olmazsa onların veballerini alma, onlara gerçek tarikat yaşantısından kendilerini tanımalarından bahset. Ama nerde, senin kendinden bile haberin yok ki, yanındakilere kendi “kim” liklerinin ne olduğunu tanıtacaksın. T.B

İç Anadolu’da irşad yapan tarikatı silsilesiz, onun şeyhini de icazetsiz ilan ederek bu operasyonlarına devam etmektedirler. “Satih ince”

Sen kendi kendini yaptığın hallerle ele vermektesin gerçek bir tarikat yoluna bu işler yakışmaz. Yukarıdaki satırların cevabı kitabın tamamındadır. Okuyunca ne olduğunu sizler değerlendirirsiniz. T.B

işte bacılarımız burada bir tane başı açık hanım var mı burada. “Satih ince” 

Bu ifadesi ile sanki oradaki bayanları onore ederken, başı açık kadınları nasıl küçük görüp aşağıladığı, şuur altı anlayışını ortaya koymaktadır. “Yaradılanı sev yaradandan ötürü,” düstürundan sanki hiç haberi yokmuş. Sanki başı açık kadınların imanı olup olmadığını, biliyormuş ta onlar hakkında hüküm yürütüyor. T.B

İşte hanımlar bir tarafta erkekler bir tarafta. “Satih ince”

Bunu söylemek güzelde, o zaman başka guruplarda böyle bir hal olduğunda onları tenkit niye. Sana göre bu hususta özel kanunmu uygulanacak. Sen yaparsan doğru olacak, başkası aynı şeyi yaparsa yanlış ve hakir görülecek, senin hoşgörü ve din anlayışın bumu?. T.B

Efendim bir kıl kuyruk çıkmış haber gönderiyor emanetleri biz de, bir maneviyat, zuhuratlar var bu emanetler Fa efendide. K…1….de burada şahidi de burada. Efendim emanetleri bize getirecek bir baktık ulan bize zikir telkini yapıyor derviş gibi, sesimizi çıkarmadık. Oğlum biz postnişiniz, bizim icazet verdiğimiz adam halife olur. Eğer şu anda bu adam benim gibi icazet çıkarsın yani Nusret Tura’dan, Mustafa Safi Efendi’den, ben bu anda vazifeyi bırakırım yani. Efendim halası tutmuş, vefat edince Nusret Tura’dan kalan emanetleri buna vermiş şeyh diye ortalıkta dolaşıyor. Biz de teberrük olarak alalım dedik. Kravatına mı yanasın, başının açıklığına mı yanasın, kadın erkek bir arada oturup sohbet ettiklerine mi yanasın. Dedik ki Uşşaki’dir, tarikatın büyüğüdür, herif ilan veriyor diyor ki “şeriata aykırı işlerinden dolayı, Uşşakiliği bozduğundan dolayı.” Uşşakiliği bozsak ilk önce karşı çıkacak olan bu insanlar işte bu saydığım insanlar (halifelerini işaret ediyor). “Satih ince” 

Efendim bir kıl kuyruk çıkmış haber gönderiyor “Satih ince kuyruk” 

Yukarıda özel olarak, şahsım hakkında kayıtlı olan ve kendi ağzından çıkanı, kulağının duymadığı anlaşılan, bu zavallı şahsın, iftira ve hucumlarına, şimdi cevap vermeye çalışalım. Aslında buna bile hiç tenezzül etmeye değmez ama, işin aslını bilmeyenler hakkında şüpheler belirmesi ihtimali var olduğundan, cevaplamaya çalışayım aslında, bu süfli hallere cevap vermeye vaktim bile yok, ama olsun buna da biraz zaman harcamış olalım. T.B

Evvelâ terzinin gıyabında yapılan, bu hakaretleri için, ( kanundaki ilgili “MADDE” ye bir göz atıp bakalım. T.B TCK. MADDE 125. (1) (Değişik: 29/6/2005 – 5377/15 md.) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır.

Görüldüğü gibi, bu açık iftira ve yalan suçunun, bu dünyada da cezası olduğu açık olarak bildirilmektedir. Mahkemeye versem kanunda belirtilen süre veya para cezası ile cezalandırılacaktır. Ancak buna bile değmez.

Yanlız ma’nâ ve ma’neviyattaki cezasını, bu günden kestirmek mümkün değildir. O nu da Hakk’ın “Adl, Hakîm ve Müntakim” isimlerine havale ediyorum, cevabını onlara verir. Bu hükmü ifade ettikten sonra şimdi işin ma’nevi sorumluluk ve izahlarına geçelim. T.B

Efendim bir kıl kuyruk çıkmış haber gönderiyor “Satih ince kuyruk” 

Şu seviyesiz sokak ağzı ve iftira ile dolu sözlere bakın, kendisini adeta zamanın insan-ı kâmili, mehdisi, en büyük mürşidi, olduğu zannın da ve hayalinde olan bu kişinin, ihtirasla iğrenç bir ifade ile mübarek bir yerde “hacı Bayram” çevresinde, güya efelik yaparak ağzından midesinden hazmademeyip çıkardığı bu sözleri, zaten kendisinin ne kadar avami bir ahlâka ve hınca sahip olduğunu açık olarak göstermektedir.

Bu satırlardan sonra bende kendisinden bahsederken, gene de onun durumuna düşmeden, ama gene de onun vasfettiği kelimeler ile, kendi ifade ettiği ismini kendine iade ederek, ondan bahsederken biraz daha nazikçe kendisini, “afedersiniz bu tür kelimeleri kullanmak istemem” ancak izah babında kullandım, “kılın” inceliği yönünden, bu bölümün sonuna kadar, “Satih ince kuyruk” olarak ifade edeceğim. Hiç kızmak yok. T.B.

O nun, nefsinin ve iblisin kuyruğu olduğu açık, ama fakir en azından hiçbir dava peşinde koşmadan, (65) senedir gerçek hakkın “buyruğu” istikametinde çalışmaya gayret ettim-etmeye de çalışıyorum. T.B

“bir kıl kuyruk çıkmış” “Satih ince kuyruk” 

Bahsettiği “bir kıl kuyruk çıkmış” “Terzi Babadır” ve bu sahada (65) senedir faaliyettedir. Kendisi daha dünyada yok iken Terzi Baba, bu yollarda ayakkabı ve tekerlek eskitiyor idi. Kendisi henüz bulûğa “bakabillâh” ermediği için, bu durumda olanlara, tarikat tabirinde kullanılan, manen daha henüz çocuk yaşta bir “tıfıl”dır. T.B

emanetleri biz de, bir maneviyat, zuhuratlar var bu emanetler Fa efendide. “Satih ince kuyruk” 

Ne dediği anlaşılmıyor ama yukarıda bunlar izah edilmiş idi. T.B. 

K…1… burada şahidi de burada. “Satih ince kuyruk” 

K.…1… kardeşimizin yazıları da yukarıda bahsedilmiş idi. T.B

Efendim emanetleri bize getirecek. “Satih ince kuyruk” 

Yukarıda bahsi geçen zuhuratların tecellisinden sonra K…. 1… kardeşimiz vasıtası ile kendisine fakirdeki emanetleri giydirmek için küçük bir merasim yapmak gerektiğini bildirdikten ve kendiside kabul ettikten sonra, (06/12/2012) tarihinde ki gece kıyafet giydirme ve “rehber halife”lik merasimi yapılmıştı, kendiside bu merasimi kabul etmişti ve o merasim seyrini sitesinden bütün âleme yaymış idi ve o merasimi, fakir kaldırın deyinceye kadar gösterime devam etmişti. T.B

bir baktık “ulan” bize zikir telkini yapıyor derviş gibi, “Satih ince kuyruk”

Ulan, lügat, Kelime Anlamı Nedir ?

1-) Çok kaba bir biçimde öfke ve nefret anlatır Ey Ey:"Ulan, bizim sokak çocukları ne insan şeyler be!" M. Ş. Esendal. Çok kaba bir biçimde öfke ve nefret anlatır:"Uşaktım ulan ne olacak, dediği zaman kimse sesini çıkarmazdı." S. F. Abasıyanık 

Şu ifade tarzına bakın, tam sokak kabadayısı, kendisine sanki bu kıyafet giydirilmesi zorla yapılmış, bu hususta kimse kimseye zorla bir şey yaptıramaz, hele böyle hassas konularda. Zuhuratların ve yaşantıların seyri içinde yapılan bir tatbikat idi. Fakir bende kendimden bir şey yapmamıştım, bu yönde tecelli olmuştu, ancak o devrede bu kişi biraz daha mütevazi ve daha iyi niyetli idi. Bende belki yolumuzun “Tarikat” düzeyi bu yoldan da devam eder düşüncesi ile, bu tatbikatı yapmak istemiştim, kendide kabul edip adeta üstüne atlamıştı. Ve kendisi için gerçekten bir lütuf idi. Çünkü sahih bir koldan sadece fakirden güvenilir açık bir hilâfeti oluyordu. Diğerleri hakkında bütün kitabı okuduğunuzda nasıl belirsizlikler olduğuna sizler karar verirsiniz. T.B.

Ancak ona da lâyık olmadığı anlaşılınca (20-Şubat-2018) de kaldırılmıştır.

Bu tür vekâletler birkaç kanaldan alınabilir, bu bilinen bir gerçektir, niye derviş gibi olsun. Keşke gerçek derviş gibi olsa idi. Bu ifadesi bile benliğinin yüksekliğini göstermesi bakımından yeterde artar bile. T.B

sesimizi çıkarmadık. “Satih ince kuyruk” 

Çıkarsaydın keşke de hiç bu durumlara düşümeseydin. Neden çıkarmadın çünkü işine geliyor nefsin okşanıyordu. T:B

Oğlum biz postnişiniz, “Satih ince kuyruk” 

Şu ifadelere ve hitap şekline bakın, oğlu kimse,? o kadar kişi önünde bu hitabı kullanmış. Ben sana diyeyim, be “Satih ince kuyruk” “postnişiniz” postnişin olan kimse, postnişin olduğunu, dışarıda alenen herkesin önünde söylermi? Eğer bunu söylüyorsa kendinin bile bundan şüpheli olduğu açık olarak anlaşılır. Çünkü bu yolla kendini kabul ettirtmeye çalıştığı açıktır. T.B

bizim icazet verdiğimiz adam halife olur. “Satih ince kuyruk” 

“Satih ince kuyruk” senin durumun şaibeli iken senden icazat alan kimsenin durumu ne olur, sen onun hesabını yap. Hem kendini hemde onları büyük veballere sokuyorsun. Bu işler tüccarlığa, mal alım satımlarına benzemez, orada bile fatura geçerlidir, fatura yoksa kaçak mal alışverişi olurki hukuken yasaktır ve cezası vardır. Hayali ticarete benzemez. T.B. 

Eğer şu anda bu adam, “Satih ince kuyruk” 

Gene şu bozuk ve edep dışı ifadelere bakın, daha evvelce “sultanım” dediği ve Babası rahmetlik olunca, açtığım baş sağlığı telefonuma karşılık, “artık bundan sonra bizim Babamız sizsiniz” deyen kişinin şu ifadelerine bakınız acaba aynı kişimi, diye sizde tereddüt edersiniz.

Bunun gibi bazı insanlar, kendi yanlışları yüzünden, azacık nefislerine ters gelen bir şey kendilerinden taleb edildiğinde, bu kadar hırçınlaşıyorlar, anlamak mümkün değil. Ancak gerçek sebebi güzel bir dervişlik eğitimi alamadıklarındandır, diye düşünülebilir. T.B

benim gibi icazet çıkarsın yani Nusret Tura’dan, Mustafa Safi Efendi’den, “Satih ince kuyruk” 

Vah zavallı “Satih ince kuyruk” şu iddiana bak, madem benden böyle bir şüphen vardı, neye o zaman hilâfet merasimi ile “rehber halife”lik aldın, bunu sormazlarmı insana? o zaman halifeliğimiz vardıda senden aldıktan sonra, bizim hilâfettemi buhar olup uçtu.? Bu kadar küçüleceğini düşünmemiştim. Bir alış veriş yapılır, daha sonra şartlar değişir alış veriş bozulur, her iki tarafta edebi ile helâlleşir, mesele kapanmış olur.

Bu hırsa bu kadar benliğe, yakışıksız iftiralara, ne gerek vardı! Yazık bu cevapları sen istedin. Elinde, eğer gerçekten mert isen, yazılı kayıtlı eşya kitap kendine gelen, verese olarak senin halini ıspatlayacak açık delil ne varsa benden evvel, sen ortaya koy bakalım da, herkes görsün. T.B

ben bu anda vazifeyi bırakırım yani. “Satih ince kuyruk” 

Bu kadar ihtiyatsız ve nefsi bir meydan okumak, ancak emmâre nefs ve benlik sahiplerinin işidir. Tevazu ve muhabbet ehli böyle ifadelere ve iddialara kalkışmaz. Yazık bu ifadelerle gerçek halini ne kadarda açık ortaya koymuşsun dilerim bu sözlerinin altında kalıpta ezilmeyesin..

İleriye doğru ilâve edeceğim sayfaları, satır satır okuda, “hilâfet ve ilâhi emanetler nasıl alınırmış” gör. Güzünde görsün nefsinde görsün. İşte o zaman bulunduğun yerini bırakmazsan, kendi kendinin inkârcısı ve yalancısı ve makam aşıklısı olduğun, herkes tarafından açık olarak bilinmiş olur. T.B

ben bu anda vazifeyi bırakırım yani. “Satih ince kuyruk”

Bana tevdi edilen ilâhi emanetleri, bir bir şahitleri ile sayayımda bunları görüp okuduktan sonra, hadi zaten şaibeli olan vazifeni bırakabilirsen bırak bakalım, efkârı umumiye ve melâike-i kiram da dünya ahret takipçiçisi olup, sözünde durduğun için seni tebrik etsinler. Gözünü dört açta sıkılmadan, devam eden yazıları oku bakalım neler göreceksin. T.B

Terzi baba hilâfetinin aşamaları, kayıtlı, şahitli ve belgeli hakikatleri.

Bu hususta bazı zuhuratlar ve tecelliler

İslâm tasavvuf yaşantısında önem arzeden hususlardan birisi de görülen sahih, rû’yalar “zuhuratlar”dır.

İslâmi kaynaklara göz attığımızda başta Kûr’ân-ı Keriym’de bazı peygamberlerin gördüğü rû’ya “zuhurat” ve onların tevilinden söz edildiğini görmekteyiz YÛSUF SÛRESI 12/4 âyette;

iz kale yusüfü liebiyhi ya ebeti inniy reeytü ehade aşere kevkeben veşşemse vel kamere reeytühüm liy sacidiyne “Bir vakit ki, Yûsuf babasına demişti:

Ey babacağım!. Muhakkak ben rû’yada on bir yıldız ve güneşi ve ayı gördüm ki onlar bana secde edenlerdir.”

 

Yûsuf sûresı 12/5 âyette;

kale ya büneyye lâ taksus rû’yake alâ ıhvetike feyekiydu leke keyden inneşşeytane lil insâni adüvvün mübiynün

“(Babası) dedi ki:

Yavrucuğum!. Rû’yanı kardeşlerine anlatma.

Bu hâlde senin için bir tuzak kurarlar.

Şüphe yok ki, şeytan insân için apaçık bir düşmandır.”

Saffat sûresı 37/104 – 105. Âyetlerde:

ve nadeynahü en ya ibrahiymü (104)

kad saddakter rû’ya inna kezalike necziyl muhsinıyne (105)

(104) Ve Biz O’na nidâ ettik ki: Ya İbrahim!

(105) Sen muhakkak rû’yâyı tasdik ettin ;

şüphesiz ki biz böylece muhsinleri mükafatlandırırız.

Hazreti Peygamberimizden nakledilen şu hadisler konumuza biraz daha açıklık ve derinlik kazandıracaktır.

Riyazüssalihiyn “Salih bir rû’ya nübüvvetin 46 bölümünden bir bölümdür.”

Riyazüssalihiyn C. 4 Ebu Hurerey’den rivâyet edilen şu hadisi şerifte

şöyle buyuruyor:

“Ümmete nübüvetten sonra sadece mübeşşirat kalmıştır.”

Ashab “Mübeşşirat nedir?” diye sorunca,

( ) “salih rû’yadır” buyurdu.

Hadiste geçen mübeşşirat, tebşir mastarından türemiş olan “mübeşşire” kelimesinin çoğuludur.

Tebşir, muhatabın gönlüne rahatlık ve sevinç koymaktır, ki müjde vermek diye de ifade edilir Riyazüssalihiyn C. 4 Ebü’d Derda’dan rivâyet edilen hadise göre,

kendisi peygamberimize,

“Dünya hayatında da Ahirette de müjde onlara,” Yunus 10/64 âyetinin mahiyetini sormuş,

Efendimiz de, “Müslümanın gördüğü veya kendisine gösterilen saf rû’yadır,” buyurmuşlar Buhari, Müslim-Riyazüssalihiyn Ebu Hurerey’den nakledilen bir başka hadiste ise, Efendimiz şöyle buyuruyorlar :

“Beni rû’yada gören kimse, uyanıkken de öyle görecektir, veya sanki beni uyanıkken de görmüş gibidir. Çünkü şeytan bana benzeyen bir şekle giremez”. Kenzül İrfan Fi ehadisin – Nebiyyirrahmân MENAVİ

“Rû’yayı ulema ve sülehanın gayri bir kimseye tabir ettirme” Taberi s 244

“Hz. Aişe dedi ki: “Rasûlüllaha vâhiy, rû’yayı sadıka ile başladı, her ne görürse sabahleyin aynen çıkıyordu.” Müslim

Hz. Peygamber ( ) efendimiz sabah namazı kıldıktan sonra sahabilere dönerek, “Bu gece aranızda rû’ya görenler var mı,” diye sorar ve tabir ederdi

Hz. Peygaberimizden Ebu Davud aracılığı ile nakledilen şu hadiste de rû’yanın bölümleri anlatılıyor:

1. Rahmâni rû’ya : Allah (c.c.) nün uykuda iken kullarını müjdelemesi veya tahzirini havi rû’ya,

2. Şeytani rû’ya : Uykuda iken şeytanın delâleti ile görülen korkunç veya çirkin rû’ya,

3. Edgasu Ahlâm : Fazla yemekten dolayı midedeki hastalık sebebiyle veya gündüz meşgul olduğu şeylerle zihnin dolu bulunmasından meydana gelen karışık rû’yalar. Tecridi sarih c12 

Muhyiddin İbn-i Arabi de rû’yayı şöyle târif ediyor.

“Rû’ya Allahü Teâlâ’nın melek vasıtasıyla hakikat veya kinaye olarak kulun şuurunda uyandırdığı enfüsü idrakler vicdani duygulardır. Yahut da şeytani telkinlerden Rabt-i Yebis karışık hayâllerden ibarettir.”

İslâm Kültür ve Medeniyet tarihinde, rû’ya konusuyla en çok ilgilenen tabaka hiç şüphesiz bu yaşantının mensupları olan mutasavvıf-lardır. Çünkü irfaniyetin kaynağı, genel mânâda ilhamdır. Bu da bazen uykuda, bazen uyanık iken, bazen de uyku ile uyanıklık arası denilen yakaza hâlinde meydana gelmektedir

Sevgili okuyucum,

Konumuzun başından beri sizlere açıklamaya çalıştığımız bu düşüncelerden hareketle biz de Hazretimiz Necdet Ardıç beyin yaşamının çeşitli dönemlerinde tarih sıralamalı olarak not defterine kaydettiği ve kendilerinin mânevi âleminin özelliklerini ve sırlarını açıklayan rû’yalarının bir kısmını sizlerle paylaşmayı uygun gördük.

Hemen belirtelim ki, Hazretimizin bu rû’yaları kendileri için bir delil değerlendirme ve tanıma ölçüsüdür. Onun uzun yıllar önce kaydettiği bu zuhuratlarının incelendiğinde, seneler sonra, bugün sadık bir rû’ya olarak tahakkuku görülecektir.

İşte o rû’yalardan bazılarını Necdet beyin kaleme aldığı gündeki gibi aynısını sizlere sunuyoruz

1. Efendi Babamı (N. Tûra Uşşâki) ziyarete gidiyorum. Kendisi yatakta yatıyor. Fakir’i yanına oturtup elindeki kitabı okumaya başlıyor ve sonra “Al oğlum bu mârifetname, sana veriyorum,” diyor.

Not: Fakir Necdet Ardıç bey kendisidir.

Rû’yasında kendisine “mârifetname” verilmesi ise, mânâda “mârifetullah” (Allah bilgisi) ın uzun seneler içinde çok çalışması ile kendisine verilmesidir.

2. Büyük bir taşlık salon var. Bir kısım kişiler de etrafta dolaşıyor. Merasim olup fakire (kendisine) hil’at ve tac-ı şerif giydirilecekmiş. İki yanında iki dev gibi adam ellerini göğüslerine bağlamışlar, padişah muhafızlerı gibi durup muhafaza ediyorlar.

Daha sonra da Tac-ı şerif ve hil’at geldi. Fakir kendi kendime giymek istedim, fakat muhafızlar, “olmaz biz giydireceğiz, adet böyledir,” deyip, fakiri giydirdiler. Ondan sonra etraftaki cemaat bir halka oldu. Fakir de halkanın ortasında “İsmi Celâl” zikretmeye başladık. Bu arada halkaya yeni ilâveler olup halka genişliyordu.

Bu zuhuratında kendisine giydirilen hil’at, velilik hil’atıdır. Ayrıca daha o günden seneler sonra, gelecekteki şu andaki konumu kendisine gösterilmiştir.

3. Bir büyük meydandayım. Kıyamet kopmuş. Bütün mahşer halkı orada, herkes birer birer çağıralacak. Bir ara “Ya ebu hureyre,” diye münâdinin sesi duyuldu ve az sonra kalabalık içinden orta boylu tıknaz bir zât ortaya doğru ilerlemeye başladı. Bu zât beygamber efendimizden en çok hadis rivâyet eden kişidir.

Bu rû’yasında kıyametin bazı gerçekleri kendisine gösterilmiştir.

4. Eski câminin önündeki merdivenlerde ashab oturmuş, Efendimiz ( ) de kapının önüne oturmuş sohbet ediyorlar. Fakirde oradayım. Peygamber Efendimiz, fakire bakıp yanına çağırdı.

5. Canlardan biri fakiri rû’yasında görmüş. Peygamber Efendimiz yüksek bir yerde etrafı çok kalabalık, Peygamber Efendimiz ( ) fakire bir kitap vermiş. Yüksek kürsi gibi bir yerdeymişim. O kitabı kalabalığa okumam için emir bekliyormuşum.

O dönemlerde Necdet Beyin çevresindeki dostlarından birisinin görmüş olduğu bu zuhuratta açıkça görüldüğü gibi gelecekte kendisine “ilâhi kitabı” açıklama ve tebliğ görevinin verileceği görülmektedir.

6. Kadıköy tarafında bir yerdeyim. Banliyö kazası olmuş, İstanbula dönmek için vasıta bakıyorum. O arada bir postacı fakirin yanına geldi. Çantasından bir kağıt çıkardı. Arapça yazı ile ikiye katlanmış olarak etrafı Fa....a sûresindeki gibi süslemeli ve işlemeli sûreyi okudum. Fakat aklımda kalmadı. O sûre fakire gelen sûre imiş.

Necdet Beyin rû’yasında gördüğü sûrenin daha sonra yapılan araştırma ve çalışmalar ile Necm Sûresi olduğu müşahâde edilmiştir.

Necm sûresi ve onun arasındaki bağ ve hakikatleri daha sonraki bölümde ele alacağız.

7. Bir gece kalktığımda, “fenecceynake” yani “sana kurtuluş verdik,” dendiğini işitiyorum.

Uyku ve uyanıklık arasında gerçekleşen bu tecelli üzerinde çok durulabilir. Ancak yeri olmadığı için bu kelimenin, Tahâ sûresinin yani 20. sûrenin 40. âyetinde geçtiğini ve bütün mertebelerde Hakikat-i Muhammed-i üzere Kurtuluşa erdirme olduğunu kısaca belirtelim.

8. Canlardan birisi bir gece Hz. Rasûlüllahı arkadaşları ile görüyor. İzin isteyip “Ya Rasûlüllah, bana hakikati açıklayın, görmek istiyorum,” diyor. Efendimiz ( ) “şu odaya gir,” diye bir yer gösteriyor. O da oraya girdiği vakit, oturmakta olan fakiri görüyor.

9. Büyük bir bina önündeyim. Direğe bayrak çekiyorum. Bayrak yukarıya kadar çıktı, ipin ucunu bağladım. Orası karargâh binası imiş, ordunun önüne geçip savaşa başladık.

Yine bu rû’yasında günümüzdeki tasavvuf çalışmaları ve konumunun kendisine müjdelendiğini görüyoruz.

10. Hacı Bekir amcayı vefatından sonra dükkânında görüyorum. Kapı girişindeki sandalyelere oturmuşuk. Orada başka birisi daha var. Ona hitaben “ben” diyor “gittiğim yerde bunun yazısını listede gördüm.” Fakiri göstererek “kutuplardanmış, öyle yazıyordu” diyor.

Hacı Bekir amca Necdet Beyin Nûsret Tûra’ya birlikte gittikleri yol arkadaşı Güner Konbak beyin Tekirdağlı olan babasıdır.

11. Kûr’ân-ı Keriym okuyorum, içinde bazı yerlerde “Necdetim” diye geçtiğini görüyorum.

Necdet Bey’in bu rû’yasını kendisinden dinleyen Mürşidi Nûsret Tûra O’na “Gördüğün en güzel zuhuratlarından biri bu,” demiştir. Kûr’ân-ı Keriymde “Necdetim” kelimesi geçmemekle birlikte bu kelimenin aslını oluşturan Necat kelimesi 40 sûre 41. âyetinde beyan edilmektedir.

12. Yine bir gün mânâda Efendi Babamı evde otururken büyük koltuk üzerinde görüyorum. Yanında da Hz. Ali Kerremallahü Veche var. Fakat Hz. Ali nokta gibi Efendi Babam da iki karış kadar çok küçük bir halde.

Hz. Ali Efendimiz de, “  (be) nin altındaki nokta benim,” diyordu. O’nun hakikati bu rû’yada zuhur ettirilmiştir. 13. Hacca gitmişim, KÂ’BE-i Şerifin içindeyim fakat başka hiç kimse yok. İçerisi, bulunduğum yer, Fetih ile Umre kapısının arası; bomboş… ben içerideyim. Bütün hacılar tavafı Kâ’be’nin dışından yapmaktalar. Say yerindeki camlar gibi süslemeli demir parmaklıklı gibi camların arkasında dışarıdan tavaf edenler görüyorum.

Umre ile Fetih kapısı arasındayım, özel yapılmış gizli bir kapım var. O kapı o kadar değişik yapılmış ki demir oymalı şekillerin arasından açılabilen kapı, kapanınca kapı olduğu anlaşılmıyor. Cam süslemeli gibi duruyor. Ben o kapının iç tarafında duruyorum. “Tanıdık ve aşina birisi geçerse içeriye alayım,” diye orada bekliyorum. O kapı bize aitmiş, özel olarak verilmiş.

Ancak dışarıda, içerideki tavafın tersi yönünde sağa doğru da tavaf yapılıyor olarak görüyorum ve duvarların dışında yapılıyor.

NECDET Bey’in rû’yasında müjdelenen bu kapı, Mescid-i Harem’de Fetih ile Umre kapısı arasında yer alan 53 no.lu kapı olduğunu da kendisiyle beraber bizzât müşahâde ettik. Bu konuda açık gönül Kâ’be’ sine girilen kapının ve kabiliyetlilerinin oradan alma selâhiyeti gösterildi. Bu konuda açıklayıcı bilgi Umre seyahati notlarında verilmiştir.

14. Hazretimiz Necdet Bey’in muhiplerinden olan bir hanım kardeşimizin gördüğü rû’yası ise şöyledir:

“Bütün mürşitler toplu olarak bir alanda buluşmuşlardı. Bu mürşitlerin önünde bir barikat bulunuyordu. Barikatın karşı tarafında da Terzi Babam, eşim ve ben bulunuyorduk. Barikatın arkasındaki mürşitlerden biri eşimin kulağına Terzi Babamı göstererek şöyle diyordu, ‘O karşıda duran sizin mürşidiniz hepimizin en büyüğüdür. Hatta o Hz. Rasûlüllah hakikatinin zuhur mahallidir. ”

Terzi Babamızla ilgili olarak bizim de epey şükür rû’yalarımız oldu. Görmüş olduğum bütün rû’yalarımda Terzi Babamı ortak bir vasıfla hep müşahâde ettim. Çok ince ve lâtif sanki maddi bedeni olmayan pırıl pırıl parlayan bir rûh hâlinde gözüktüler.

O tecellilerden bir tanesini konumuzla ilgili olması sebebiyle izinlerini de alarak buraya açıklamaya uygun gördük:

15. Kendimi Mekke’de görüyorum. Kâ’be’yi ziyarete gitmişim. Mescid-i Haremin etrafında Melik Faht kapısının açıklarında ellerimi arkaya bağlamış düşünceli bir vaziyette dolaşıyorum.

“Kâ’be’nin KÂ’BE’si nerede acaba?…” diye kendime soru soruyorum.

“Buraya geldim ama Kâ’be’nin özünü bulamadım, mutmain olamadım,” diye hem düşünüyor, hem de yürüyorum. Derken tam karşı yönümden bir panelvan minibüse benzer bir araba 15-20 metre mesafeme kadar geldi durdu. Kapısı açıldı, içinden Terzi Babam indiler, biraz daha bana doğru yaklaşıp durdular. Sonra sağ elini, elin içini öpmem için uzattılar. Daha sonra ben de yaklaşıp, sağ avucunun içini öptüm.

O esnada gönlümde beni felâha götüren fikir ve duygular oluştu. Kendi kendime, “KÂ’BE’nin özünü buldum,” diyordum.

Daha sonra beni de arabaya aldılar. Arabanın içinde Nüket Hanım validemiz, Târık Bey ve hanımı ve o anda kimliğini tanıyamadığım 2 hanım daha vardı. Yolculuk sona erdi. Bir anda kendimi doğduğum evin içinde buldum. Ev halkı sofra kurulmuş yemek yiyordu. Ben de kendilerine Umre ziyaretinde bulunduğumu söyledim.

Bu zuhuratımı “Kâ’be Notalarım” bölümünde de ifade etmiştim.

Sevgili gönül dostum,

Hazretimin tarihi bir vesika gibi kaydedip günümüze kadar bizlere ulaşmasını sağladığı insân eğitiminde büyük önem arzeden bu zuhurat ve tecellilerinden bazılarını sizlerle birlikte paylaşmış ve yaşamış olduk. Bu zuhuratlar neticesinde onu daha iyi tanıyıp biraz daha yakınlaştığınızı tahmin ediyorum. Esasen O’nunla görüşebilmek bile bu zuhuratların tabiridir. ilgili bölümle daha başka zuhuratları da belirtilmektedir.

Aydınlanmak için, gönül pencerelerimizi O’na açalım...

Huzura kavuşmak için, O’nu yaşıyalım...

Kendimizle barışık olmak için, O’nun irfan sofralarına oturalım...

Madde ve mânâ plânımızı, O’nun kalemiyle çizelim...

Fikir binamızı, O’nun düşünce temelleri üzerine kuralım.

04.07.2002 Perşembe (12-Terzi Baba-1-) Ç.H.U

Not = Bu hususta daha geniş bilgi, (108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar.) Kitabında hayatı boyunca gördüğü zuhuratları izah ve yorumları ile birlikte verilecektir. T.B

Nusret Babam tarafından fakire verilen isimler

NECAD İSMİ.

NECAT NEDİR?

Bu kitabı (Terzi Baba 1) derleyip düzenlerken, epey zamandır düşündüğüm bir hususu Terzi Babama sormayı düşünmüştüm, o da şuydu:

Kendisinin vasfı “necat”tır, Nuh (a.s.) ın da vasfı “necat”tır. Acaba bu “necat”lar arasında ne fark var idi?

Bir müsait zamanda sorduğum bu soruma verdiği cevabı şöyle olmuştur:

Bu vasfı (necat) bana ilk defa Nûsret babam 01.08.1964 tarihli mektub ile izafe etmişlerdir.

Daha sonra Cenâb-ı Hakk, daha evvelce de belirttiğimiz gibi zuhuratlarımızda gösterilmişti. Daha sonra mânâ’da (İzmir) Ze.. anne tarafından tasdik edilmişti Böylece “necat” mânâ âleminden verilen bir vasfımız olmuştur.

Not= Bu arada pek bilinmeyen fakire kendileri tarafından verilen birde “iz” lâkabı vardır. Yani peygamberimizin izinden gidildiği için, Rahmiye annemle bu vasfı vermişlerdi.

Ayrıca hakkımda bir ifadeleride “Nurulaynım” idi.

Not= Necat hakkında geniş bilgi, (21-6-Peygamber-2-Hz. Nûh neciyyullah) isimli kitabımızda mevcuttur isteyen oraya bakabilir. T.B

(82-Mektuplarda yolculuk, M. Nusret Tura-Necdet ardıç.)

ÖN SÖZ

BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM:

Muhterem okuyucularım bu kitab, büyüklerimizden kalan bize ait bilgilerimizin bizden sonraki nasillere sağlıklı olarak aktarılması gayesi ile hazırlanmaya başlanmıştır. Bunların ilki olan (Terzi Baba 1 ) kitabımızda bunlardan bir kısım bilgiler verilmiş idi. Nusret Babam bekâ âlemine yolcu olduğunda elimizde kendi basılmış üç kitabından başka fazla bir bilgi henüz yok idi bunları araştırmaya başladık ve oldukça güzel bilgilere ulaştık. Bunlardan bazılarıda bende var idi onları oldukça zor şartlar içinde saklamış idim. Ve fırsat buldukça bunları düzenlemeye çalışmış idim.

Daha sonraki senelerde Hazmi Babam hakkında ki bilgileri araştırmaya başladık ve oldukça mühim bilgilere ulaştık, ayrıca M.E.Kı…. kardeşim, talebesi olan (Fa. Se. Yö.) e Hazmi Babamın hayatını Yüksek Lisans Tezi olarak hazırlamasını tavsiye etmiştiler (Fa. Se. Yö.) isimli kızımız da Hazmi babamın hayatını, Yüksek Lisans Tezi olarak hazırladı ve tezi kabul edildi. Bana da tezinden iki adet göndermiş idi. Bunun üzerine bende kendisinden bu araştırmasının bizim kitaplarımız içinde de yer alması için izin istemiştim kendisi de izin verdi sağ olsun, böylece bizlerden sonraki evlâdlarımıza da bırakabileceğimiz, Ceddimize ait çok değerli bir kaynağa da ulaşmış olmuştuk ve kitaplarımız arasında (53) üncü sıraya girmiş idi.

Daha sonra Nusret Babamın (Refi Cevat Ulunay) tarfından (19651966) tarihlerinde neşrine başlanan) Milleyet gazetesinde (Okuyucularımla) başlıklı kendi köşesinde daha sonra yeni İstanbul gazetesinde haftada bir çıkan yazılarını her hafta, alıp büyük bir deftere kendi sütün sırasına göre kaybolmamaları için yapıştırarak bir kitap haline gelecek şekilde toplamış idim. Zaman zaman fırsat buldukça da, hem kendim, hemde çevreme, bir Baba hatırası ve yadigârı olarak okuyordum. Aradan epey seneler geçti bilgisayarlar devreye girdi bende elimizdeki değerleri bu vasıtalarla tekrar gün yüzüne çıkarmaya niyet edip gazete yazılarından meydana gelen o kitabı bir kardeşimize verip bilgisayar ortamına aktarmasını istedim.

Ayrıca daha eski gazete arşivlerini de yeniden gözden geçirerek eksik olan bazı haftaların da yazılarını aktararak onlarıda ilâve etmiş olduk. Nihayet güzel bir çalışma ile neticelenen ve ismini (aşk ve muhabbet yolu) olarak belirlediğimiz ve Şu anda (85) e ulaşan “ozamanki sayıdır, şimdi ise sayı 127 ulaşmıştır” kitaplarımızın (77) no lu sırasını verdiğimiz ve bizden-Ceddimizden bir kitap olarak, ortaya çıkmış oldu.

Nusret Babam sağlığında kendisinin bir kısım kitaplarını bastırmış bir kısmını bastıramamıştı. (90) lı seneler idi, bir gün M.E. Kılıç kardeşimiz ziyaretimize gelmiş idi, Kendisi Marmara Üniversitesi’nde hoca olmanın yanısıra “İnsan yayınları” nın da danışmanı idi. Kendisi Nusret Babamın basılmış ve basılmamış kitaplarının tekrar basılmasının büyük hizmet olacağını söylüyor ve bu konuda bizden yardım istiyor idi. Ben de Nusret Babamın varisi olarak, ilgileri için çok memnun olduğumuzu ve kitaplar basıldığında bu değerlerin daha geniş kitlelere ulaşmış olacağından o memnuniyyetimizi belirtmiş idik. Bunun üzerine kardeşimiz, bütün bunlardan telif hakkı istenip istenmediğini sormuşlardı. Ben de kendilerine “Nusret Babamın” maddi varisi olan oğlu, “Recai ağabeyim” namına da, böyle bir talebimiz olmadığını, kitapların basılması bizim için büyük bir değer olacağını kendilerine belirtmiş idim. Kardeşimizde bundan memnun kalarak yanımızdan ayrılmak üzere veda etmişti.

Daha sonraki günlerde bu kitaplar yeniden düzenlenerek belirtilen yayın evi tarafından basılarak piyasaya dağıtılmış idi tabî ki bizde bu durumdan ceddimizin-Babamızın böylece daha geniş kitlelere tanıtılmış ve okuyanlarada ayrıca ilmi bir yardım ulaşacağı için oldukça memnun olmuş idik, bu çalışmalarından dolayı gene kendilerine teşekkür ederiz.

Çıkan kitaplar arasında bir de, “Mektuplar” diye isimlenmiş (İnsan yayınları/116/İrfan dizisi/5) olarak numaralandırılmış, gene Nusret Babam tarafından dervişi ve derslerini bitirmiş olduğundan, bâtınen “Halife-i şahsiye” yani “kendi kendisinin halifesi,” ünvanı olan, Sabri Nebioğluna yazılmış mektupların düzenlenerek basılan bir kitabı da vardı. Sabri Bey bunları Mahmud Bey’e “Ben öldükten sonra yayınla” desturu ile teslim etmişti. Ayrıca bu kitabında basılışından çok memnun olmuştuk.

Nusret Babamın ayrıca bana da yazdığı (20) Mektup, onların arasında (3) ayrı Mektup, (22) Sohbet, Gülşen-i Râz’dan (5) Bölüm, bir şiir (Ya Rasûlüllah, Hz. Mevlânâ’ya bir şiir, ayrıca (4) sohbet, ayrıca da gene (3) sohbet, ayrıca Nusret Babamın bende kasete alınmış bir sohbeti. Bunları toplayıp bir kitap haline dönüştürmeyi düşünerek çalışmaya başlamıştım.

Nusret Babamı her zaman görme imkânım olduğundan bana yazılan mektupları fazla değildir, çünkü mektuba ihtiyacımız fazla olmuyor idi, böyle mühim zamanlar için bazı notlar gerekiyordu bu yüzden bana yazdığı mektuplar bunlardır. Ancak bunlar dahi geçen zaman içinde en güzel hatıralarımdandır, çünkü içlerinde kendi yanında bana verdiği lâkapları da ifade etmektedirler. “Necat-nurulaynım-iz” gibi, Asılları kendi arşivimde mevcuttur bunların arşiv klâsörleri içinde kalmasına gönlüm razı olmadı gün ışığına çıkmasını arzu ederek böyle bir çalışmaya başladım. Hattâ o mektupların içinde (19) uncu olanında yukarıda “Mektuplar” kitabında bahsedilen, Sabri Nebioğlunun da adı geçmektedir.

Bu mektuplarla birlikte o günlerden beri şahsıma gelen her yazıyı değerli bir evrak şeklinde dosyaları içinde saklamaya başlamıştım, daha sonraları bu mektup türü yazışmalar sorulu cevaplı olmak üzere devam etmeye başladı bende bunları cevapları ile birlikte ya posta veya faks ile sahiplerine göndermekteydim. Ayrıca bir foto kopisini çektirip kendi dosyalarımda tasnif etmeye başlamıştım ve epey değerli mevzular içeren klâsörler haline gelmeye başladılar. Daha sonra bilgisayar kullanımı yaygınlaşmaya başlayınca bende bilgisayar kullanmaya başladım ve yazışmalarımız bilgisayar üzerinden ve daha seri olmaya başladı. Bu yazışmalar yaklaşık Nusret Babam ve diğer yakın arkadaşlarımla (1960) senesinden beri devam etmekte bende bunların hepsini muhafaza etmekteyim bu dosyalar, “mektuplar ve zuhuratlar” ismi altında A-4büyüklüğünde yaklaşık üçeryüz sayfalık (30) dosyaya ulaşmış durumda dır. Geniş bir coğrafi alan çalışması olan bu dosyalar, her geçen gün dahada artmaktadırlar. Vakit bulduğumda bunlarıda dünzenleyerek okunur hale getirip vakti gelince yayınlamak istiyorum. Çünkü içlerinde gerçekten ilmî hakikatler, Tasavvufî sorulara verilen makul cevaplar Matlup ve talip arasında olan muhabbetler, Seyru sülûk mertebelerindeki özellikler, yaşana bilen haller ve zuhuratları yorumlama ölçüleri olduğundan, oldukça değerli bilgileri bünyelerinde bulundurmaktadırlar. Cenâb-ı Hakk’tan bunları da meydana çıkaracak kadar ömür niyaz etmekteyim.

Bu seriden olmak üzere ilk kitabımız yukarıda bahsedilen (aşk ve muhabbet yolu) olarak belirlediğimiz ve Şu anda (85) e ulaşan kitaplarımızın (77) no lu sırasını verdiğimiz ve bizden-Ceddimizden bir kitap olarak, ortaya çıkmış oldu.

İkincisi ise bu kitap ile oluşturmaya çalıştığımız (82) nolu (MEKTUPLARDA YOLCULUK) kitabımızdır.

Ayrıca, gene Nusret Babamın sağlığında bastırdığı (Vecizeler ve Ata sözleri) ve (Tasavvufta aşk ve gönül) kitablarının da, bize ait olan ilk nüshalarını da aslı üzere, yeniden düzenleyip sitemize (84-85) numara sırası ile vakit bulunca E kitap olarak ilâve etmeyi düşünüyorum.

Bu iki kitabı İnsan yayınları, tek kitap halinde (113) İrfan ve tasavvuf-3- nolu, (Gönül ve aşk) ismiyle, (1995 ve 2006) yıllarında üç baskı yaparak çıkarmışlar idi böylece kendilerine tekrar teşekkür ederiz

(82-Mektuplarda yolculuk, M. Nusret Tura-Necdet ardıç.)

61. MEKTUP

18/4/1966

83

Merhaba Necdet oğlum ,

Esselâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühü.

Beklediğim mektubun geldi. Hatırıma şöyle bir hikâye getirdi

83. Bu mektup, bilâhire Nusret bey’in halifesi olan ve Tekirdağ’da oturan Necdet Bey’e hitaben yazılmıştır. Mektupların arasından çıktığı için onu da buraya almanın güzel olacağını düşündü Kı

Burada dikkat çeken hadise daha o tarihlerde, “Mahmut. Erol. Kıkıç.” kıymetli kardeşimizin halimizi bu sözleri ile de tasdik etmesidir

Nusret Babamın, “5-ekim-1979” ahret yoluna çıkmazdan yaklaşık iki seneye yakın bir zamandı beni uygun bir günde istanbula kendindeki emanetleri almam için gelmemi istemişti. Bende, benim içinde uygun olan 09/04/1977 Pazar gününü uygun olduğunu bildirmiş idim. Onlara da uygun geldiğinden, bu tarihi kararlaştırmış idik. Nihayet o gün, o günlerde kullandığım anadol steyşin araba ile Tekirdağından, Ağabeyim Ahmet Ardıç, Üner-Tahir-Kombak, Erol gılbaz, fehim, ismindeki bir kardeş ve ben.

O gün Tekirdağından yola çıktık İstanbula geldik oradan boğazda Küçük Bebek semtinde, İbrikdar sokak no -4- te olan Nusret Babamın dergâh hanelerine gelmiş idik. Nihayet kahvaltıdan sonra Nusret Babam Rahmiye Anneme bohça içinde olan ilâhi emanetleri getirmesini söyledi. O da getirdi yüksek bir yere kondu. Elverme “biat” tatbikatından sonra. Tekbirlerle bohça açılmaya başlandı, Tuhfetul uşşakide yazıldığı şekilde ev halkının ve orada da bulunan herkesin şahitliğnde merasim başladı, daha sonra Nusret Babam tacı şerifi tekbirlerle eline aldı üç defa öpüp alnına koydu sonra da bana da öptürdü ve ondan sonra başıma koydu daha sonra gene aynı şekilde Cübbeyi giydirdi ve daha sonra gene aynı şekilde öpüp tekbirlerle kemeri belime taktı, böylece fiziki merasim dua ile bitmiş ve hilâfet hazır olan kimselerin önünde tescil edilmiş oldu.

Ayrıca yazılı olarak silsile-i şerifi ve derslere ait olan, ders geçme işaretlerini bildiren daktilo yazma nüshalarını da vermiş idi. Daha sonra, vakitte epey ilerlediğinden gene aynı şekilde tekbirler ile kıyafetleri çıkarıp bohçasına koyduktan sonra, bizlerde gene Tekirdağına, bu sefer ilâhi emanetlerle dönmüş oluyorduk. Ve böylece benimde ma’nevi görevim tescillenmiş oluyordu aslında Tekirdağında, derslerimi bitirdiğim “1972” senesinden beri çevrede, Rehber halifeliğim devam ediyor idi.

“5-ekim-1979” Nusret Babam ebedi âleme intikal ettiğinde, vekâletimiz asalete gönüşmüş olmakta idi.

“1972” “2018” Bu senelerin şu an, “7” senesi Rehber halife’lik, “39” senesi de asil Halifelik ile geçmiştir, toplam “46” senedir, daha da geçiyor. Rabb-ımıza şükrederiz.

Bu arada nusret Babamın derslerini bitirmiş üç halife-i şahsiyye’si vardı onlar, Arnavut köylü Hüseyin Angı, Bakır köylü Ahmed öcal, kadı köylü Sabri Nebioğlu. İdi bu kimseler yaş olarak benden büyük olduklarından nezaketen ve edeben Nusret babamdan sonra, ben pek öne çıkmak istemem, sözü ve sohbeti onlara bırakır idim, ne zaman ki onların konuşmaları biter, ben onlardan sonra mevzuun haline göre sohbete devam ederdim

Daha sonra da bunlardan, Bakır köylü Ahmed öcal, Kadı köylü Sabri Nebioğlu da, fakire biat etmişlerdi. Arnavut köylü Hüseyin Angı, ise sohbetlere devam ediyor idi. Bir gün Bakır köylü Ahmed öcal, beyin evinde sohbet arası çay molasında, Hüsyin beyin komşunun sorduğu bir soruya, verdiğim cevabı anlayamadığı için, ondan sonra ki sohbetlere gelmez oldu. Aradan bir müddet geçtikten sonra bahsi geçen kimseler zaten âlem-i bakaya göçtüler. Allah (c.c.) hepsine-hepimize rahmetler ihsan eylesin

Böylece günümüz biter dergâhtan ayrılır, yerlerimize döner idik, o zamanlar sohbet günümüz Cuma günü idi. Bebek camiinde Cum’a namazını kılar sonra dergâha gider idik. Yaklaşık bu minval üzere iki sene kadar geçti, bu arada “15-Aralık-1981” yılında Rahmiye Annemde baka âlemine intikal etti, orada sohbetler bir müddet daha Nuriye ablamların yardımı ile devam etti, gene böyle bir sohbet günü idi sokakta çocukların oynadıkları maytaplardan gergâhta, yangın çıktı zoruna söndürebildik. Bu hadise ile oradaki sohbetlerimizde son bulmuş oldu, bu sefer Nuriye ablam ile ali eniştem aynı sokakta olan evlerinde sohbetleri yapmamızı istediler, bizlerde peki dedik.

Bunlarda bir gün trafik kazasında, ikisi de berlikte hayatlarını kaybedince, orası da bitmiş oldu, bu arada fındıkzadeli Mesrure hanım ile, arkadaşı Ayten hanım, sohbetlerin kendi evlerinde olması teklifini yaptılar, daha sonraki sohbetlerimiz yaklaşık 16-17 sene kadar onlarda devam etti, onlarda hasta olunca, daha sonra muhtelif yerlerde sohbetlerimiz devam etti, hamdolsun şimdide, kavacık semtindeki kardeşlerimizin hanesinde ve ayrıca cevizli bağ dergâhında ve Tekirdağında kendi dergâhızda devam etmektedir, Rabbımıza şükrederiz.

Nusret Babam baka âlemine intikal ettikten bir müddet sonra, Rahmiye Annem zaten bizim alıp Nusret Babama hediye ettiğimiz, “Yasin” duvar halısını ve iki resmi, “Mustafa safi Babamın ve Hazmi Babamın, yarım resimlerini bulunduğu ayaklı masa çerçevesinden çıkarıp bana vermişler idi. Nusret Babam hayatta iken zaten onları alıp dergâhtan çıkarmak doğru değildi

Böylece ilâhi emanetler. Başta tacı şerif Cübbe kemer. Ayrıca yazılı olarak silsile-i şerifi ve derslere ait olan ders geçme işaretlerini bildiren daktilo yazma nüshalarını da vermiş idi.

“Yasin” duvar halısı, “Mustafa safi Babamın ve Hazmi Babamın yarım resimleri.”

Nusret Babamın ayrıca bana yazdığı (20) Mektup, onların arasında (3) ayrı Mektup, (22) Sohbet, Gülşen-i Râz’dan (5) Bölüm, bir şiir (Ya Rasûlüllah, Hz. Mevlânâ’ya bir şiir, ayrıca (4) sohbet, ayrıca da gene (3) sohbet, ayrıca Nusret Babamın bende kasete alınmış bir sohbeti. Bunları toplayıp bir kitap haline dönüştürmeyi düşünerek çalışmaya başlamış ve neticelendirmiştim, Arşivimizde yerlerindedir.. Şecere-i Âliyye-i Halvetiyye-i Uşşâkıyye (Sefine-i Evliya Hüseyin Vassaf)

Fahri Âlem Hz. Muhammed Mustafa (ö.11/632) ( ) 1.İmam Hz. Ali İbn-i Ebi Tâlib (ö.40/661) (k.v.) 2.Şeyh Hasan b. Yesâr-ı Basrî (ö. 110/728) (k.s.) 3.Şeyh Habîb-i A’cemî (ö.115/733) (k.s.) 4.Şeyh Ebu Süleyman Dâvûd b. Nâsir-i Tâî (ö.165/781) (k.s.) 5.Şeyh Ma’rûf Aliyy-i Kerhî (ö.200/815) (k.s.) 6.Şeyh Ebu’l-Hasan Seriyyü’s-Sakatî (ö.257/870) (k.s.) 7.Şeyh Cüneyd-i Bağdadî (ö. 298/910) (k.s.) 8.Şeyh Ahmed Mimşâd-ı Dîneverî (ö. 299/912) (k.s.) 9.Şeyh Abdullah Muhammed-i Dineverî (ö. 370/980) (k.s.) 10.Şeyh Muhammed el-Bekrî (ö. 487/1094) (k.s.) 11.Şeyh Ömer Vecihüddin el-Kâdî el-Bekrî (ö. 503/1109) (k.s.) 12.Şeyh Ziyâeddîn Abdülkâdir-i Sühreverdî (ö. 563/1168) (k.s.) 13.Şeyh Ebû Reşîd Kudbeddîn-i Ebherî (ö. 577/1182) (k.s.) 14.Şeyh Rükneddîn Muhammed-i Nehhâsî Buhârî (ö. 608/1210) (k.s.) 15.Şeyh Şihâbeddîn Muhammed-i Tebrizî (ö. 638/1240) (k.s.) 16.Şeyh Muhammed Cemâleddîn-i Şirazî (ö. 672/1273) (k.s.) 17.Şeyh İbrahim Zâhid-i Geylânî (ö. 700/1301) (k.s.) 18.Şeyh Kerîmüddîn Ahi Muhammed b. Nûru’l-Halvetî (ö. 780/1379) (k.

19.Şeyh Ebû Abdullâh Sirâceddîn Pîr Ömer el-Halvetî (ö. 800/1397) (k.s.

20.Şeyh Ahi Emre Muhammed el-Halvetî (ö. 812/1409) (k.s.) 21.Şeyh Hacı İzzeddîn el-Halvetî (ö. 828/1425) (k.s.) 22.Şeyh Sadreddîn-i Hıyâvî (ö. 860/1455) (k.s.) 23.Şeyh Seyyid Celaleddîn Yahyâ eş-Şirvânî (ö. 862/1457) (k.s.) 24.Şeyh Muhammed Pîr-i Erzincânî (ö. 879/1474) (k.s.) 25.Şeyh Tâceddîn İbrahîm-i Kâmil (ö. 883/1478) (k.s.) 26.Şeyh Alâeddîn-i Uşşâkî (ö. 890/1485) (k.s.) 27.Şeyh Ahmed ŞemseddînYiğitbaşı (Marmaravî) (ö. 910/1504) (k.s.) 28.Şeyh Hacı İzzeddîn-i Karamânî (Habib Ömer) (ö. 902/1497) (k.s.) 29.Şeyh İbrahim Ümmî Sinân (ö. 976/1568) (k.s.) 30.Şeyh Emîr Ahmed-i Semerkandî (ö k.s.) 31.Şeyh Hasan Hüsâmeddîn-i Uşşâkî (ö. 1001/1592) (k.s.) 32.Şeyh Memicân-ı Saruhanî (ö. 1008/1599) (k.s.) 33.Şeyh Ömer-i Karibî (Geliboluvî) (ö k.s.) 34.Şeyh Âlim Sinan (ö k.s.) 35.Şeyh Muhammed-i Keşânî (ö k.s.) 36.Şeyh Halil Gümülcinevî (ö k.s.) 37.Şeyh Abdülkerîm-i Gümülcinevî (ö k.s.) 38.Şeyh Sıdkî Osmân (ö k.s.) 39.Şeyh Muhammed Hamdî-i Bağdâdî (ö k.s.) 40.Şeyh Muhammed Cemâleddîn-i Uşşâkî (Edirnevî) (ö. 1164/1750) (k. 41.Şeyh Abdullah Salâhaddîn-i Kesriyevî (k.s.) 42.Şeyh Muhammed Zühdî (ö. 1221/1807) (k.s.) 43.Şeyh Süleyman Rüşdî (k.s.) 44.Şeyh Ali Gâlib el-Vasfî (ö.1266/1850) (k.s.) 45.Şeyh Muhammed Tevfîkî (ö.1280/1864) (k.s.) 46.Şeyh Ömer-i Hulûsî (ö. 1285/1868) (k.s.) 47.Şeyh Hüseyin Hakkî (ö. 1297/1880) (k.s.) 48.Şeyh Muhammed Emîn-i Tevfîkî (ö. 1331/1913) (k.s.) 49.Şeyh Muhammed Fahreddîn-i Himmetî (ö. 1333/1915) (k.s.) 50.Şeyh Mustafa Hilmi-i Sâfî (ö. 1344/1926) (k.s.) 51.Şeyh Hacı Mehmed Hazmi Tûra Uşşâkî (ö. 1960) (k.s.) 52.Şeyh Mehmed Nusret Tura Uşşâkî (ö. 1979) (k.s.) 53.Şeyh Hacı Necdet Ardıç Uşşâkî (Terzi Baba) (d. 1938) (k.s.) 

Ayrıca kendisinin daha evvel bastırdığımız kitaplarının kendi el yazısı ile kalın ajanda defterlerine yazdığı kitaplarının el yazmaları ve daha sonra “Mahmut .Erol. Kılıç. beyin baskıya hazırladığı, gene kendi Osmanlıca el yazısı ile yazdığı, O nun güzel isimleri adlı, kalın ajanda defteri. Bunlarda Nusret Babamdan bize aktarılan ma’nevi emanetlerdir.

Ayrıca, Rahmiye Annem (1,000) lik kendine ait tesbihini de fakire vermiştir. Bu da çok değerli bir belgedir. Ayrıca A,4, büyüklüğünde, Yüz adet kare içinde, hece olarak düzenlenmiş olan ve bütün okunuşlarının, sağ üst köşeden başlayıp, sol alt köşede biten, (yüz değişik türlü okunabilen,) harika bir “İlâs suresi düzenlemesi olan, ihlâs suresi tablosu.” Harika bir tablodur , onu da ilâve ediyorum. Ayrıca Nusret Babamın verdiği, “Necat, nurulaynım ve İz” isimleri ve zuhuratlar hepsi fakire yapılan tasdiklerdir.

Geçmiş ma’nevi ecdadımızdan, Mustafa safi babamızın kızını, yani hazmi Babamın eşi olan mürşide Annemizi, Hazmi Babamızı, Nusret Babamızı, Rahmiye Annemizi, oğulları Reca-i ağbeyimizi, kızları Nuriye ablamızı da, görmüş kimselerden olmuşuzdur. Rabbimize şükrederiz, hepsinin mekânları cennet olsun. Cenâb-ı Hakk hepsinin rızasını kazanmış olanlardan eylesin.

Böylece bu gün, gerçek Uşşaki merkez kasım paşa tevhid kolundan gelen bir tek kişi vardır, oda fakir Terzi Baba’dır. Not= Bu husus, Cü….ye verdiğiniz cevap yazısı içinde cemaatin tarafından da yukarıda belirtildiği şekilde tasdik edilmiştir. İlgili bölümü aşağıya aktardım. Bu nasıl tutarsızlık. Bir kabul, bir iftira, bir red, İnsan biraz mert olur, kendi kendini açık olarak yalanlamaz. Bu nasıl şeyhlik iddiasıdı 

Hz. Pir'in ana dergâhı zaten ayakta değildir. Türbe ve yanında bulunan ufak bir bina vakıf merkezi ve dergâh olarak kullanılmaktadır. (Cübbeliye cevap bölümü.) Ayrıca şu an orada bulunan silsile 1925'te tekkeler kapandığında orada bulunan silsile değildir. (Cübbeliye cevap bölümü.) Bu silsile ise şu an Tekirdağ'dadır. 0 silsilenin Şeyhi muhterem âlim Terzi Baba ise halen hayatta olup, (Cübbeliye cevap bölümü.) Şeyh Fa Efendi'ye (06/12/2012) senesinde umum önünde icazet yazmıştır. Cübbeliye cevap bölümü Bu icazatın hükmü yerine getirilmediğinden yaklaşık verildiğinden altı sene sonra (20-Şubat-2018) de kaldırılmıştır. T.B. Not= Bu kitap bahsi geçen icazetin, delilleri ile birlikte kaldırıldığını bildiren kitaptır. T.B

Hakkımızda Uludağ üniversitesinde, danışmanlığını Prof. Dr. Mustafa KARA beyin yaptığı, Ayrıca Prof. Dr. Abdürrezzak Tek beyin yardımları ile, Serkan DENKÇİ, oğlumuz tarafından yazılan ve kabul gören, yüksek lisans tezi de bütün bunları, zahirende teyid etmektedir, böylece halimiz zahir ve batın kabul görmüş olmaktadır. Kendilerine teşekkür eder. Rabbimize şükrederiz.

NOT= Bu bilgi yukarıda bahsi geçen tezin 53. Ve 54. Sayfalarında da yer almaktadır .

"Necdet Efendi daha önce ismen tanıdığı Uşşâkî meşayihinden Manisa Kula’da yaşayan Seyyid Musa Kâzım Efendi (nam-ı diğer Kâzım Çavuş) ile 1985 yılında görüştü. İzmir Ödemiş’te oturan asker arkadaşı Sencer Derya Bey şeyh efendiyi tanıyordu ve bu görüşmeye vesile oldu. Necdet Efendi bu görüşmeyi şöyle anlatmaktadır:

Mevlevî dervişi olan neyzen Sencer Derya (ö. 2012) kardeşimle her ikimize de uygun bir tarih tespit edip Musa Kâzım Efendi’nin Kula’daki evinde buluşmaya karar vermiştik. Kendisi de bu ziyaretimizi kabul etmişti. Adresi de aldıktan sonra kararlaştırdığımız gün gelince, gece İzmir otobüsüne bindim. İzmir’e yaklaşıldığında Manisa ayrımında inerek oradan Kula’ya giden minibüse binerek sabah saatlerin de Kula’ya ulaştım. Elimdeki adres ile Musa Kâzım Efendi’nin evini bulup kapılarını çaldım.

Geniş bir kapıdan bahçeye giriliyordu. Ev bahçenin iki tarafında olan binadan oluşuyordu. Beni içeri aldılar. Bir odaya girdik. Bu arada Sencer kardeşim de gelmişti. Beni tanıttı. Epey oturduk. Kahvaltı ikram ettiler. Kahvaltı bittikten sonra kasetten bazı ilâhiler dinlettiler. Güzel duygulu ilâhilerdi. Ben de kayıt alıcı teybi yanımda getirmiştim. O gün, geçen bütün konuşmaları, duaları, ilâhileri kayda almıştım. Halen arşivimde bulunmaktadırlar. Görüşmemizde vakit ilerliyordu. Yola gece çıkıp ertesi gün Tekirdağ’da olmam gerekiyordu. Bu arada Musa Kâzım Efendi beni tanımış ve o günlere kadar yaptığımız faaliyetleri öğrenmiş oldu. Bir ara bana dönüp,

“Mademki oralarda bu işlerle meşgul oluyorsunuz, bundan sonra oralarda aynı zamanda bizim de temsilcimiz olunuz!”

diye kelâmî hilâfet temsilciliği de vermiş idi. Bu hale Ödemişli neyzen kardeşim de şahit idi. Böylece bizim de aynı yolda biri İstanbul’dan diğeri Ege kolundan iki halifeliğimiz olmuştu. Şu anda İstanbul merkez kolundan gelen sadece fakir vardır.

Rabbimize şükrederiz

Bunun dışında hakkımızda herhangi bir şey söyleyen veya söyleyecek olanlar var ise hayal kurgudan ve iftiradan başka hiçbir şey değildir. Rabbımıza havale eder 

Yasin yazılı halı hakkında da “12-Terzi Baba-1-“ kitabımızdan kısa bilgi verelim. T.B

Yâ. Sîn, ile ilgili terzi babamdan dinlediğim şu hatıratı da burada belirtmek istiyorum. Zira anlatılan konu ile yakından ilgisi vardır. Ç.H.U.

Yıl 1960, O dönemde TERZİ BABA mın mürşidi olan olan NUSRET TURA UŞŞAKİ babamız irşat vazifesine yeni başlamış olup, bu görevi bi hakkın yerine getirememe gibi kendi iç âleminde bir endişesi var imiş. O tarihlerde daha 22 li yaşlarda olan derviş Necdet (terzi baba) yakın bir arkadaşı (Gü….Ko…) ile Nusret Babamızı ziyarete giderler.

Giderken karar vererek kendilerine bir hediye almayı kararlaştırırlar. Yaklaşık 1 metre kare büyüklüğünde el dokuması olan ve üzerinde büyük ebatlarla işlenmiş “YÂ. SÎN.” yazısı olan bu halıyı (350) lira olan ücretini taksitle ödemek şartıyla alırlar, ziyaretleri esnasındada mürşidi Nusret Tura efendiye takdim ederler. Bu hediye maddi kısmının dışında kendilerine çok büyük bir moral kaynağı olur. Bu hediye ile birlikte Hakk tan kendilerine bir müjde geldiğini tasdik geldiğini, “Yâ-Sîn-Ey-İnsân” şeklinde düşünerek uzun yıllar çalışmalarına devam etmesine vesile olmuştur.

Yıl 1977 bu defa Nusret Tura Efendi, ömrünün son döneminde, İlâh-i emâneti tevdi ettiği Necdet Ardıç Uşşaki efendimize aynı halının verilmesini vasiyet ederler. Kendileri bâtın âlemine rucu ettikten sonra, vasiyeti gereği “YÂ. SÎN,” yazılı halı kendilerine verilmiştir. Bu da hakk yönünden gelen ikinci tastiktir. Bu halıyı taşıdığı ma’nânın heybet ve ağırlığından uzun süre duvara asamadığını kendileri bir sohbet meclisinde beyan ettiler. Bu halı terzi babamızın, önce işyerinde, daha sonrada irfan mektebi olan sohbet meclisinde halen asılıdır. Dikkat ederseniz burada üçüncü tastik ise halının o dönemdeki (350) lira olan fiyatıdır. o dahi 3+50=53 olarak kendi hakikatini tasdik edip şahitlik etmektedir. Ç.H.U

NECAD İSMİ.

NECAT NEDİR?

Bu kitabı (Terzi Baba 1) derleyip düzenlerken, epey zamandır düşündüğüm bir hususu Terzi Babama sormayı düşünmüştüm, o da şuydu:

Kendisinin vasfı “necat”tır, Nuh (a.s.) ın da vasfı “necat”tır. Acaba bu “necat”lar arasında ne fark var idi?

Bir müsait zamanda sorduğum bu soruma verdiği cevabı şöyle olmuştur:

Bu vasfı (necat) bana ilk defa Nûsret babam 01.08.1964 tarihli mektub ile izafe etmişlerdir.

Daha sonra Cenâb-ı Hakk, daha evvelce de belirttiğimiz gibi, zuhuratlarımızda gösterilmişti. Daha sonra mânâ’da (İzmir) Ze.. anne tarafından tasdik edilmişti. Ç.H.U

Not= Bu bahsin geniş devamı, (12-Terzi Baba 1) ve (21-6Peygamber-2-Nûh Neciyyullah) kitaplarımızda mevcuttur dileyenler oralara bakabilirler. T.B

Bunları okuduktan sonra, “satih ince kuyruk” sokaklarda nasıl dolaşacaksın, nasıl devrana gireceksin bilemem, bakalım sözünde duracakmısın, yoksa vaz geçip kendi kendini inkârmı edeceksin. T.B. 

Efendim halası tutmuş, vefat edince Nusret Tura’dan kalan emanetleri buna vermiş, “Satih ince kuyruk”

Gerçekten sana yazıklar olsun. Yukarıda bu tarihi emanetlerin tarafımıza nasıl geçtiği, tarihleri ve delilleri ile açık olarak ortaya kondu.

Bütün hayatını Hakk yolunda hizmetle geçiren, çok muhterem bir Osmanlı İstanbul hanım efendisine, böyle bir iftirada bulunmak için, bir insanın vefasından ve insanlığından, gerçekten şüphe etmek gerekir.

Bahsettiğin hali ispat edemezsen, ahirette Evvelâ Nusret babam, sonra ben, sonra iftira ettiğin o Hakk muhababetlisi olan muhterem hanım, senden bu suçlamanın hesabını soracağız. Gerçekten kimseye beddua etmem, hiç bir kimse için ard düşüncem ve intikam alma halim yoktur. Bana yapılanları affeder Hakk’a havale ederim. Ancak üç kişi varki bunların biride, bahse konu olan “Satih ince kuyruk” tur. Eğer bu dünya hayıtından ayrılmadan hakk’a tevbe ve fakirden onlarında namına özür dilemezsen. Bunlardan bu iftiralarının hesabının kıstasını Hakk’tan isteyeceğim. T.B.

Şimdi sana çok açık bir şey daha söyleyeyimde, kulaklarını dört aç ve tarikat nezaketi ve hukukunun ne olduğunu, bu bir kaç kelimeden de öğrenip ibret almaya çalış.

Eğer bahsettiğin ve iftira attığın o mübarek kadının, daha önceden, benden daha önde, her yönden kemâl sahibi olan, muhterem oğulları, ağabeyim “şeyhzade Reca-i Efendi” vardı, benden evvel emanetleri ona vermesi kendince daha uygun olmazmı idi? Eğer böyle kayırma diye ima edilen emanetleri, eğer böyle bir şey vardı ise, evvelâ kendi oğlunu düşünüp ona vermesi gerekmezmi idi?

Bir şeyi bilerek konuşta, sonradan böyle mahçup ve hayal kırıklığına uğrama, yazık sana, ne tarikat nezaketinden, ne insanlık nezaketinden, nasibin ve hissen hiç yokmuş. T.B

Şu an (227) adete ulaşmış kitaplarımız sayısı belli olmayan kayıtlı sohbetlerimizin karşısında senin nelerin var bunlarıda bir çıkar bakalım da halini ortaya koyup kendini ispatla. T.B

Şimdi aynı şeyi ben sana sorayım. Kendini gerçekten ispatlayacak senin elinde, tarihi ile, açık evrak ile ve şahitleri ile, nelerin var, sende onları göster bakalım. Aslında senin elinde birkaç rivayetten başka, sağlam hiç bir kanıt ve belgen yoktur. T.B

Şimdi şu satırlarıda dinle bakalım nasıl karşılayacaksın.? T.B

16.03.2018 Cuma akşamı

X…. Bey’le Yapılan Sohbet’ten küçük bir aktarım. Devamının tamamı ileride gelecektir.

İbrişimcizadenin hanımıyla, Hacı Anneyle görüştüm bir iki hafta önce. Telefonda söylediği kelime şu: Ben hizmet için odaya girip çıkıyordum. Sadece şu kelimeyi duyduğumu biliyorum

“Fa bu icazeti zamanı gelince Nurullah’a verirsin” dediğini duydum diyor. Yani Nurullah kendi oğlu. O icazeti yazan kişi Şev…. Büy……. diye bir arkadaş. K…1… bahsetmiştir, İlahiyat Fakültesi mezunu bu arkadaş. Hocalıkta yapıyordu orda o yüzden Şev….. hoca diyoruz. Bu kişi bunu temize çekiyor, yaklaşık bir iki hafta sürüyor. Bana geldiğinde paramparça olmuştu, rengi solmuştu zor yazdım diyor.

O icazette de aslı yokmuş icazetin. İbrişimcizadem icazetin aslını bulamamış, bu Hü…. Mu…. diye bir halifesi var o halifesine verdiği icazetin altına Nurullah diye yazmış, yani o icazetin aslı da değil o. Ve İbrişimcizadem hiç kimseyi rahatsız etmemiş, hiçbir şey konuşmamış ben Fa Nu....ı postnişin olarak atadım diye. (bir şey dememiş) X

Vefatından bir gün önce İskilip’ten Şev… Ba… diye birisi ve yaşlı birkaç tane insan gidiyor, İbrişimcizadem’den de iki yaş falan büyükler. Onlar da diyor: biz odasına girdik görüştük, fakat bize bir tek kelime konuşmadı. Yani vefatından bir gün önce söyleyebilirdi şuna bıraktım diye. Ne hanımı ne akrabası hiç kimse bilmiyor. X

ben bu anda vazifeyi bırakırım yani. “Satih ince kuyruk”

Hadi bakalım gerçekten sözünün eri isen, bırak bakalım da görelim. T.B

Not=16.03.2018 Cuma akşamı.

İlerleyen sayfalarda, kendisinin yanında çok uzun seneler iyi niyetle hizmet görmüş, X…. ismindeki kardeşin hatıralarında gelecek ama, yeri olduğu için o konuşmasından birkaç kısa bölümü buraya da aktarayım. T.B. K...1…. denen arkadaşla beraber telefonla görüşüyoruz. 2016 senesiydi. Ben Armutlu’dayım. O kişinin hal ve hareketlerinin doğru olmadığını, yanlış yaptığını, hatalar yaptığını kendisiyle telefonda konuşuyoruz. Kendisinin bir vakıf kurduğunu, vakfı aile şirketi yaptığını bunları konuşuyorduk. İnternette herkesin konuştuğu şöyle bir olay var X Fa efendiden bir çocuğu oldu. O gün dergâhta olan herkes babasına nikah yaptı diye anlamış. Hâlbuki kendisine nikâh yapmış. Kadın için konuştuğunda bu bacımız diye konuşuyor. O kadına ben nikah kıydım dese, kimse bir şey demeyecek. Adam evli ama hanımına haber vermemiş, hanımıyla umrede babama bakarsın bakmazsın diye münakaşa edince, o kızgınlıkla daha sonra umreden döndüğünde bu kadınla nikah kıyıyor. İlk başta babama bakması için bu bacımızı görevlendirdik diye söylüyor X

Bu hale baştan ihtiyatlı yaklaşmıştım, ancak bahsi geçen kişi kesin konuşuyordu bende küçük bir araştırma yaptım aldığım bilgi şöyle idi. T.B

Hayrılı günler k…1…. Kardeşim, gönderdiğim maile ilâve etmeyi unuttum daha sonra aklıma geldi sana tekrar bir şey soracağım.

Ortada dolaşan bir konu var oda Fa Şa....ın, babasına nikâh kıyılıyor zannını verdiği ve o nikâhı kendine kıydırdığı ve ondan da bir çocuğu olduğu söyleniyor, ben ihtimal vermiyorum ama, gene sana bir sorayım dedim, tekrar sana zahmet olacak kusura bakma, sıkıntı olursa cevaplamamaya bilirsin canın sağ olsun.

Dünya ahret işlerin kolay gelsin selâmlar hoşça kal T.B

Gelen cevap.

Merhaba efendim

Efendim, olay şöyle sizinde tanıdığınız üzere, Fa satih incenin, babası Ha….. be….. efendinin eşi, Fa efendinin annesi 2007 yılında bir ümre seyahatinde vefat etti, akabinde Fa efendi hacı babayı bir şekilde tekrar evlendirmek icin bir kac kez teklifte bulundu, lakin hacı baba evlenmemekte ısrar etti ve evinde yanlız başına idare etti, lakin 2014 den sonra yaşı gereği bünyesi zayıflamaya başladı ve ayzaymır belirtileri göstermeye başladı, bir, bir bucuk yıl idare edilsede, 2017 den sonra iyice yatalak hale geldi, bu sürecte Fa satih ince’nin eşi anne hacı babaya bakamadı, Fa efendide eski dervişlerimizden bir abimizin kızı dul olan, kırk yaşlarında bir bayanı dini nikah kıyarak aldı ve ondan bir erkek çocuğuda olduğu doğrudur, hacı Babaya nikah kıydırdığı gibi gösterilmesi felan yoktur, lakın bu özel ailevi bir durum olduğu içinde ihvanın geneli bilmiyor, yakın ihvan bilmekte, halen ikinci eşine ayrı bir ev tutmuş ve evliliği sürmektedir

Gelen maile cevaptır.

Hayırlı geceler k…1…. Kardeşim, sana gene zahmetler oldu sağ olasın ancak yapılan iş doğru bir iş değil hile-i şer-iyyedir. tabi kendisi bilir ayrı konudur, o durumda olan ve insanlara önder olmaya çalışan bir kimsenin, böyle olumsuz örnek olması, dinimize ve tarikat sahasına verdiği büyük tahribattır, belki bağzı kimseler hoş görebilirler, fakat içinde yaşamak ve uymak zorunda olduğumuz, cumhuriyet kanunlarına göre bu olay aynı zamanda suçtur. Nikâhı kıyanda şahitlerde belki farkında olmadan suç işlemiş olabilirler.

Bu hususta çıkan yeni kanunlar, nikâhların alenen ve devleti temsil eden görevli din adamlarından veya belediyedeki görevli kimseler tarafından yapılmaktadır. Ancak bir kimsenin resmi nikâhı varsa, ikinci bir nikâhın olmasının zaten imkânı yoktur.

Ayrıca Kanunsuz olarak nikâh yaptığı hanım, onun dervişi ise o zaman nikâhın olması hiç bir şekilde mümkün değildir. Bayan dervişler bağlandığı yerin kızı hükmündedir ve böyle kimselerle yapılan nikâhın hükmü kendi kızı ile gerdeğe girmesine benzer, bundan daha vahim bir durumda düşünülemez .

Ama, işte efendim dinimizde, dört eşe kadar izin verilmiştir. denir de bu iş yapılırsa sorumluluk yapan kişilere kalmıştır.

Babasına baktırmak için daha başka, birçok yol bulunabilirdi. Bu bahane edilmiş gibi olmuş kendisi bilir. Eden bulur denmiştir. T.B

Dosyada yer alan kimselerin isimleri rumuzlu olarak geçmektedir bahsi geçen kişilerin dışarıda olanlarca tanınması mümkün değildir rumuz harflerle ifade edilmektedirler, senin rumuzunda (k....1 olarak geçmektedir Fa şabanın ismi (Satih ince) olarak geçmektedir. Diğer bir kişinin ismi (X olarak geçmektedir. seninde bahsin bazı pragraflarda geçmekte (k 1 den başka senin düşündüğün bir rumuz olursa onu bana bildir onunla değiştireyim.

Satih ince‘nin Ankara da yaptığı konuşması yenir yutulur bir şey değildir. Ben dedim oldu, nasıl yutturdum diye düşünüyor olabilir, ancak cavapsız kalacağını düşünüyorsa aldanıyordur, yaklaşık üç aydır hakkında belge toplayıp, dosyasını hazırlamaktayım daha sonra sana da göndereceğim, bir kimsenin bu kadar vefasız, mantıksız ve kontrolsuz olması ne talihsizliktir.

Dosyayı oluşturmamın iki yönü vardır, biri gıyabımda yapılan hakaret, iftira ve yalanların, cevap hakkımı kullanarak cevaplamak, ki bunun kanuni hükmü, " " "altı aydan iki yıla kadar hapis veya değeri kadar para cezasıdır." diğeri ise benzer durumlara, ölçü ve kıyas olacak ilmi ölçüleri ortaya koymaktır. Yoksa onun hakaret iftira ve yalanları bana ulaşmaz dese ne olur, demese ne olur,? zaten söz sahibinindir.

Ne yapalım bunlarda olacakmış. benzeri birçok hadise hayat yaşantımızda başımızdan geçti, bu da geçer gider. Ancak kimin arkasında ne kalır bunu zaman gösterir.

Gene başını biraz ağrıttım kusura bakma, Dünya ahret işlerin kolay gelsin selâmlar hoşça kal T.B

Satih ince’nin. Bu hesabına göre, dünyada iki hanım, geçen sayfalarda kendi lisanın dan, belirttiği gibi, ahirette kendini bekleyen daha şimdiden, dört huri. Hayırlısı olsun bunlar hep ibretlik hallerdir. Bunlarda aklı başında olan kimselere, delil ve ölçüdür. Tabi hayat kendinindir, varsa sorumlusu da kendisidir, kimseyi ilgilendirmez. Biz yolumuza, aynı kişinin ifadeleri ile devam edelim. T.B Şu an Kasımpaşa’daki vakıf aile şirketidir. Komple kendisi ve çocukları üzerine. Burası önce çatı katı kiralık olarak alındı, daha sonra bütün Türkiye çapında himmet yapıldı, bütün bacılara falan senet imzalatıldı, bu kadınlar, erkekler herkes kimisi altın verdi, kimisi küpesini verdi, boş senetler yapıldı, mülk sahibine dolar bazında senet yapıldı. Sonra bu senetler ödendi. Bu senetleri ödeyen, bu paraları ödeyenlerin tamamı yüzde 99’u ihvanlar ve dervişlerdir X Orada herkesin emeği var. Bu para ödendi. Daha sonra bir vakıf kuracağız, bu vakıf içi dolu bir vakıf olacak, içi dolu olacağı için üniversite bazlı olacak dedi. Devlet bize bazı X

Bu vakfın para toplamaya yetkisi varmıdır acaba, resmi mercilerden izin alınmışmıdır,? ve toplanan paraların miktarları nedir, nerelere sarfedilmiş-sarfedilmektedir. Tutanakları varmıdır.?

Bunlar kanunlarla belirlenmiş hükümlerdir, eğer kanun dışı bir uygulama varsa suç unsurudur. Beni igilendirmez ama. Bunları açıklayabilirmi.? T.B

Ze…. Be….’nin internette yayınlanan ses kaydında şunları söylüyor:

Ses Kaydı: “Muhterem kardeşlerim, öyle bir zamana kaldık ki kimin nerden ne olduğu belli değil.

Tarikattan, Tarikat-ı Âliye’den haberi olmayan, Şeriat-ı Muhammediye’den haberi olmayan, kendisini gavs, kutub bilmem, hâlbuki dervişin ne olduğunu sorsan bilmez, sorsan ki dervişlik hali nereden başlar vallahi bilmez.

Ama kendini meşayıh-ı kiram ve hatta bazıları da kutub, mesela Fa uşşaki. Ya hu, sen ne kutuptan anlarsın ne gavs’tan anlarsın Fa Ben senin çok mübalağalarını dinledim. Çok uydurmalarını dinledim, karşı çıkmadım ki belki yola gelir, belki tevbe edersin. Şimdi baktım ki sen, oooooo nerdeysen kutbu-z zaman oldun Allah aşkına.

Seni cinler veya şeytanlar destekledi, seni cinlerle şeytanlar destekledi. Hiç kutbiyyet makamında olan kendisinin kutub olduğunu söyler mi? Herkes gider onun yakasını yırtar.

Müslümanlar gider kapısında yatar, başını eşiğine kor. Der mi ya ben gavsım, ben kutubum Allah aşkına.

Sen nerden bunları uyduruyorsun. Bir zaman başladın yok mehter takımı, yok şu takımı sen tarikat-ı uşşakiye’nin talimini, zikrini terk ettiğin gün sen mahvoldun haberin yok.

Ben senin en birinci dostunum Fa benim söylediklerim sana en birinci dost sözü. Bir adam, Allah’ın vermediğini Allah bana verdi derse tehlikeli gider, imansız gider.

Peygamberin vermediğini bana bunu Peygamber verdi derse, Peygambere iftira ederse imansız gider.

Ben şimdi sana söylüyorum ve sana tabi olanlara da söylüyorum. Eğer Fa gavslıkta, kutuplukta ısrar ederse, onun etrafındaki Müslümanlara söylüyorum terk edin onu, dergâhına da gitmeyin, yanına da gitmeyin Allah aşkına.” 

Ben kendisinde şunu görüyorum, kendisinde tamamen şöhret olmak var. Yani her taraftan tanınmak, zaten internette bu sohbetleri de var. Tarikatı, Türkiye’de parmakla gösterilen tarikat yapacağız diyor. Meşhur olmak için de medyada defalarca söylediği bir takım şeyler var. Tayyip Bey çok çamlar devirdi, dedi. Hillary Clinton seçilecek, maneviyatta bunu görüyoruz, dedi. Bundan sekiz sene önce; Suud kapıları kapanacak, kimse umreye gidemeyecek, hemen umre pasaport ve vizelerinizi verin. Buradaki mantık şu, gelir gelsin. Ne kadar ihvan gelirse ekstra para cebine gelsin. X

Adam bir şeyin üzerine binmiş gidiyor. Yakında kendini gavs ilan eder. Gavslıktan resmen bahsediyor. Dört-beş kere kulağımla duydum, bana kutup diyorlar dedi. Bir gün Ankara’da Rufai şeyhi Öm… Ef…. var. Yaklaşık 5-6 sene önce bir cenaze sebebiyle Ankara’ya gitmiş, gece yarısı bunu ziyaret etmiş, orada şöyle konuşmuş. X

Ömer Efendi bana diyorlar ki; Fa Efendi sen kutupsun diye söylüyorlar demiş. Fa Efendi, eğer sen kutupsan beni Efendimiz’e ( ) götür, böyle bir yetkiye sahipsin, böyle bir donanıma sahipsin. Veyahut Abdülkadir Geylani Hazretlerine veya Ahmed Rufai Hazretlerine beni götür, eğer götürürsen senin ayaklarının altına turab/toprak olurum, sana biat edeceğim demiş. O zaman senin dizinin dibinden ayrılmam demiş. Ondan sonra baktım o kıpkırmızı oldu diyor. Hiçbir şey söyleyemedi ve o günden sonra zaten aramız açıldı diyor.

Sizden emanetleri isterken şantaj yapmış. Peki kendisi de icazet verdi ve üç kişiden aldı. Niye aldı, o zaman onlarda şart koşsalardı. Madem ki böyle bir şey olmuyormuş almasaymış o zaman. İbrahim İbrişimcizadem icazet verdiyse bile, kaç kişiyle konuştuk o da muamma, icazeti aldığı da belli değil daha. X

Terzi Baba: K...1… kendisi anlattı. O icazetnamenin yenisinin yazılmasını düşünmüşler. Yenisini yazdırmışlar, eskisi bir hayli yırtılmıştı. Onun sonlarına doğru bir yerde atıf yazıyormuş orada en sonunda da sadece Nurullah yazıyormuş, Nurullah’ta İbrişimcizade Efendinin oğluymuş. Ona yazılıyor aslında. O onu kendine mahlas olarak alıyor hem de onun sahibiymiş gibi gösteriy 

Terzi Baba: K…1… güya bana söylemişti: İbrişimcizade demiş ki, son günlerinde Fa Efendi, elini çabuk tut, ev çöküyor, bina çöküyor. Ama bir şey verdiğini söylemiyor, sadece elini acele tut, bina göçüyor diye söylüyor. Bunu ne yönde söylediğini bildirmemiştir. T.B.

Bunların devamını ilerideki sayfalarda geniş olarak okuyacaksınız. Biz kaldığımız yerden yolumuza devam edelim. T.B. 

şeyh diye ortalıkta dolaşıyor. “Satih ince kuyruk” 

“Satih ince kuyruk” dikkatli konuş kendi halini ele veriyorsun, benim kimseye şeyhçilik oynadığım yok. Bu işi en güzel sen yapıp satmaya kalkıyorsun. Benim adım zaten belli “Terzi Necdet” “bazılarıda “Terzi Baba” derler bunda her hangi bir abartı varmıdır. Bana, ne şeyh denir ne de mürşit, deyenler der ama, ben kendimi hiçbir zaman bu vasıflarla ifade etmedim. T.B.

Sen birde kendi isimlerine lâkaplarına bak. Başka kimseye bir şey bırakmamışsın bunlarla ortalıkta hava atarak sen dolaşıyorsun.

Hatırlarsın, bir kutlama günü idi, kurduğun “mehter takımının önüne geçip hazreti pirin kabri şeriflerinin önünden başlayarak etrafındakiler ile mehter takımının müziği eşliğinde nasıl bir azametle kendi dergâhına doğru yürüyüşe geçtiğini oradakiler ile hep birlikte ibretle görmüş idik,” benide yanına çağırdığında o halin ortağı olmamak için hemen oradan uzaklaşıp kenar bir köşeye çekilmiş idim.

Daha sonrada kendi kardeşlerimiz ile biz bize sohbetimizi yapıp oradan ayrılmış idik. Bu tür davranışlarla senin gibiler kendilerine bir paye verip şeyh diye ortalıkta dolaşır. Terzi değil. T.B

Biz de teberrük olarak alalım dedik. “Satih ince kuyruk”

Vah vah şu tevazuya bakın, teberrük olarak almış acaba bunun ne olduğundan haberi varmı imiş. T.B

Kravatına mı yanasın, “Satih ince kuyruk”

Yandığı şu kravata bakın ne yakıcı kravat imiş. Bir gün Antalya taraflarında çağrıldığım bir davete, iki kardeş ile gitmiş idim, orada bazı şeyh denen kimselerde vardı, fakiride çağırmışlar idi. Bulunduğumuz binanın dışında iken orada bulunan kendilerine şeyh deyen kimselerden biri yanıma yaklaşarak, kulağıma eğilerek “şu kravatı çıkarsanız iyi olur” dedi. Bende tamam dedim ve sürtüşmeye sebeb olmasın diye kravatımı çıkarıp cebime koymuştum. Bu ve benzeri toplantıların ne dinle, ne tefekkürle, hiçbir ilgisi olmadığını, sadece kendilerinin bile farkında olmadığı tamamen siyasi toplantılar imiş.

Şimdi ben ona sorayım, bu kimse arabaya binmiyormu uçağa binmiyormu otobüse binmiyorlarmı telefon kullanmıyorlarmı? Bunlarda batı kaynaklı değilmi? Eğer kravat kullanmak batılı olduğundan yersiz ise, o zaman batıya ait hiçbir şey kullanma, o zaman kravat tenkidini haklı bulayım.

İşine geldiğinde aynı şey güzel, işine gelmediğinde, hayır olmaz de. T.B

başının açıklığına mı yanasın, “Satih ince kuyruk”

Baksana sen, nede dertli imiş, Satih, benim için hiç yanmana gerek yok “yanarsam ben kendi halime yanayım” sana ne, başımın açıklığından, başımın açıklığını yeni mi gördün, ayrıca bundan sana ne senin kurallarına göremi yaşayacağım.? Sen kendine bak, bütün gün herkesin önüne takke sarık ile dolaşmak, sana göre doğruysa, bu seni ilgilendirir. Madem sana göre öyle bir kusurum vardı, o zaman koşarak niye rehberliğimizi kabul ettin.

İşte senin din anlayışın bu kadar, bu anlayış ise tamamen beşeri ve suri bir anlayıştır. Gerçek bir mürşit bu tür suretleri ilgilendiren kalıp kıyafetlerle uğraşmaz. Yunusun dediği gibi.

Dervişlik olsa idi tac ile hırka, biz dahi alırdık otuza kırka.” T.B

kadın erkek bir arada oturup sohbet ettiklerine mi yanasın. “Satih ince kuyruk”

Şu suçlamaya bakın, kadın erkek bir arada oturup, demek bu halde suçmuş, sanki yukarıda kendisi, “kadın erkek” olduklarını ve kadınların daha fazla olduklarını, açık olarak söyleyen kimse değilmiş gibi, bu hususta fakiri suçluyor.

Din-i mübini İslâm sadece erkeklere gelmiş değildir, “İnsan” denen zuhur mahallinin, iki yönü “erkek ve kadın” olarak halkedilmiştir. İkisine de cinsiyet ayırmadan “insan” denmektedir. O halde her iki cinsde dini ve dünyevi bilgi alma hakkına sahiptir. Ve iki cins birbirinin eşi kardeşi ablası abisi anası babası’dır. Bu yüzden sosyal hayat tamamen beraber olduğu gibi, dini bilgi almada her iki cinsinde hakkı vardır. İşte zaman darlığından, yapılan sohbetler çaresiz olarak, birlikte olmaktadır. Ancak erkek kardeşlerimiz bir tarafta, bayan kardeşlerimizde diğer tarafta oturmaktadır. Ve bunlar her iki tarafın fizikende en yakın kimseleridir.

Ayrıca bu hususun ma’nevi bir yönüde vardır, orada bulunanlar ma’nevi ruh kardeşleridir. Bir bakıma ruh kardeşliği, manen beden kardeşliğinden daha kavi-kuvvetlidir. T.B

“kadın erkek bir arada oturup sohbet ettiklerine mi yanasın.” “Satih ince kuyruk” 

Defalarca gözümle gördüm. Fatma Annemiz ricacı oldu kadınların rağbeti bana onun için oluyor diyor. Bunu defalarca söyledi. Bu insanlar biraz daha konuşsan nerdeyse ilahlığa kadar çıkacaklar. X….. 

Konuyla ilgili geçmiş sayfalarda (102/103) bahsedilen bölümü, ilgisi ve hatırlanması bakımından, ibretlik olarak buraya da aktaralım. Satih ince, Terziyi suçladığı bu meseleden dolayı, evvelâ ince, ince kendi edep dışı haline yansa, her halde daha isabetli olurdu. T.B evlâdım dedi. Fatma (ra) validemiz senin hususi bu tarike vazifelenmeni murad etti.” O zamanlar benim Fatma Validemizlen ne işim olur diye düşünmüştüm. Sonra bir dolaştım baktım ki İbrişimcizademin on tane ihvanı varsa altısı, yedisi hanım. Yani hanımlar daha çoğunlukta. O da ümmetin annesi olduğu için demek ki böyle murad etmiş. “Satih ince”

Şu ifadelere de, kusura abakmayın deli saçması demekten başka söylenecek söz kalmıyor. “Fatma validemizi” de bu hayal haline vasıta etmişler ye, bu vebalin altından da nasıl kalkılır, şimdiden kendilerini buna hazırlasalar ve gereğini yerine getirseler, kendileri yönünden çok daha iyi olurdu.

Terziyi suçladığı hali kendinin daha fazla yaptığını kendi lisanından kendi söz ve yazılarından ilân ettiğinin farkında bile olmadığ açık olarak görülüyor. Kişi evvelâ kendi hallerine bakmalı ondan sonra başkalarına söyleyecek bir şey bulabilirse söylesinde böyle iki yüzlü konuşmalarla kendini küçültmese daha iyi yapardı. T.B

Sen bizim halimize yanma, bizim zaten buna ihtiyacımız yoktur, yanacak pişmanlık duyacak, bir halimiz varsa o bize aittir, sen kendi haline yan. Zahiren suç teşkil ettiği halde, dervişinle gizliden Babana nikâh kıydırdığını herkese söylediğin halde kendine nikâh kıydırdığın, dervişinin hesabını, hanımına ve devlete bu yaptığın kanun dışı hareketini nasıl anlatacaksın ve bu usulsüz ve kanuna aykırı nikâhı tatbik eden, o kişiye mahkeme yolu açılırsa, bunların hesabını bu gün ve yarın ahrette, nasıl cevaplayacaksın, sen kendi haline yan.

Kendini bitaraf bir anlayışla, biraz öz eleştiri yapta, hallerini saçmaladıklarını, kendine vermeye çalıştığın abartılı payeleri, hangi ölçülere göre değerlendirmeye çalıştığına yan. Bunları düşünürsen zaten kendi haline yanmaktan, başka kimsenin haline yanmaya vaktin de kalmaz. T.B. 

Dedik ki Uşşaki’dir, tarikatın büyüğüdür, “Satih ince kuyruk”

Baksanıza şuna lütfetmiş, bu kelimeleri nasıl söyleyebilmiş hayret doğrusu. T.B

herif “Satih ince kuyruk”

Şu kibarlığa bakın, Tam bir avam ve meyhane ağzı “herif” 

Herif : Sözlükte. Güven vermeyen, aşağı görülen, bayağı kimse.

Herif : Köçek, kadın kılığına girmiş erkek. Olarak ifade edilmekte

Kendisinden istendiği halde gasp edip, utanmadan geriye vermeyeceğini söylediği, artık zaten hiçbir hükmü kalmayan ve onun boynuna dolanan ayrıca daha sonra da, kendine ayak bağı pranga olacak olan, “Rehber icazat” kâğıtlarını alırken bu kimse “Sultanı ve Babası” hükmünde iken bu emanet geri istendiği zaman demekki, “herifköçek” olan bir kimse olmuş.

O zaman insana sormazlarmı? Eğer gerçekten bu kimse böyle idiyse, koşarak bunun üstüne atlayarak neden aldın. Bu kimse eğer gerçekten iftira ettiğin gibi aşağılık bir “herif” ise o halde bu aldığın kâğıtları neden elinde tutuyorsun. Demekki bunları elinde tutuğun sürece kendi ifadenle sende “herif” ten başka bir şey değilsin, diye sana sormazlarmı.? T.B

ilan veriyor diyor ki şeriata aykırı işlerinden dolayı, “Satih ince kuyruk” 

Yukarıdaki cümleside tamamen iftira ve kendi yalanıdır, o günkü konuşmasının nefsini tatmin etmek için, bütün âlemin duyacağı şekilde bağırak ve yayınlanarak, boğazını yırtar şekilde içinde kendine ait kinini nasıl döktüğünü, oradakiler ve daha sonra o kaydı dinleyenler açık olarak gördüler ve kayıttan dinleyenlerde dinlediler, bunları kaç kişi dinlemiş ise, iftiralarının ve yalanlarının o kadar şahidimiz vardır. Kendisi hakkında sitemizde hiçbir yorum yapılmamış, hiçbir incitici kelime kullanılmamıştır. Sitemizde yayınlanan yazı metni aynen aşağıdadır. İftira ve yalanların derecesini siz değerlendirin. T.B

Dikkat sitemizden küçük bir hatırlatmadır. (terzibaba13.com)

Son zamanlarda medyada, Fa Nurullah isimli kardeşimizin ismi çokça geçmekteydi, bu sebebten bir açıklama yapılması gereği hasıl olmuştur. Terzi Babamızın bahsi geçen kişi ile, ne zahir ne batın, hiçbir ilgisi yoktur-veya kalmamıştır, kısaca duyurulur.

Fa…. Bu…. (7-Mart-2018)

Uşşakiliği bozduğundan dolayı. “Satih ince kuyruk” “şeriata aykırı işlerinden dolayı, Uşşakiliği bozduğundan dolayı.”

Bu iftirasında ve yalanında da gene sınırlarını çok aşmış olduğu gözüküyor, yukarıda ki, bildiride bahsettiği gibi bir suçlama varsa o zaman söylesin, ancak bize olan bu iftira ve yalanı ile kendi gerçek iç, halini ve faaliyetlerini ortaya koymuş olduğunun bile farkında değildir. Derlerya, “dervişin fikri neyse zikride odur” kendini bu tür iftiralar ile temize çıkaracağını zannediyor. Bahsedilen isabetli suçlamalar, aşağıdaki satırlarda kimlere ait olduğu açıktır.T.B

Geçmiş sayfalarda metnin tamamı yazılı olan.

Kasımpaşa Uşşâkî Âsitânesi.

KAMUOYUNA DUYURU

Son günlerde bâzı şahıslar, Uşşâkileri ve Uşşâkîliği temsil ediyormuş gibi Şeriata ve tarikat âdâbına uymayan bir takım zırvalarla gündeme gelmiştir

“Kasımpaşa Uşşâkî Âsitânesi.”

Kasımpaşa Uşşâkî Âsitânesi karşısında yer açarak ve “Biz Kasımpaşa’daki Uşşâkîleriz” söylemi ile kendisini tanıtan “Kasımpaşa Uşşâkî Âsitânesi.”

Bizler bu şahsın Uşşâkîlik ve Uşşâkîlerle bir ilgisi olmadığını sayın kamuoyuna arz ederiz

“Kasımpaşa Uşşâkî Âsitânesi.”

Diye yayınladıklar duyuruyla bizim kısa duyurumuzu karıştırmış, aslında kafasıda iyice karışmış ki, orada yazan bazı açıklamaları, fakirin açıklamaları zannederek, hızını kesemeyip, bizden olduğu zannı ile hiç ilgimiz olmayan bir şekilde, bizi suçlayıp, iftiralarını cümle âleme yaymış, elbet bir gün gelecek, bakalım hesabını nasıl verecek.

Dileyen metnin tamamını tekrar arkada ki sayfalardan okuyabilirler.

Eğer kendini biraz konrol edip, Ankara konuşmasında, terziyi muhatap alıpta, o talihsiz konuşmayı yapmamış olsa idi, mesele kendiliğinden kapanmış olacaktı. Ancak terziye gıyabında hakaret ve iftiralar ile saldıran kişiye, cevap verme hakkı doğduğundan, daha evvel kullanılmayan “Uşşakiliği bozduğu” ve benzeri kelimeler, kendisi hak ettiği için bu kitapta izah babında kullanılmıştır. Bu na da sebeb gene kendisidir. Yoksa mesele daha o zaman kapanmış bitmiş idi. Bunları kendisi istedi. O zaman bunları vicdanına ve varsa akl-ı selimi ile paylaşsın da, ona göre davranışlarını düzenlesin. Zâten benide ilgilendirmiyor. Ne isrese öyle yapsın. T.B. 

Uşşakiliği bozsak ilk önce karşı çıkacak olan bu insanlar “Satih ince kuyruk”

Uşşakiliği gerçek hali ile sen anlamamışınki, onlar nasıl anlasın, Uşşaki asaletini, adeta ismini kullanarak, bir parti kılığına sokmuşsun, bahsettiğin insanlar sana nasıl karşı çıkacak, onlarda aynı anlayışta olduklarından sana ne diyebilecekler ki? T.B

işte bu saydığım insanlar (halifelerini işaret ediyor).

Senin kendinin bir asletin yokki, onlar nasıl halife olacak. Böyle hayali halifeler olmak kolaydır, kendi kendine gelin güvey olmak kolaydır. T.B. 

Na Er efendi vefat ettikten sonra burası bizimdir. “Satih ince kuyruk”

Şu benliğe ve hayale bakın, hayret doğrusu, sanki kasım paşanın ağası olacakmış, sanki burası babasının mülki imiş. Bu kadar hayale kendini aldatmaktan başka ne denir. Bu mevzuda bir gece “zuhuratında kasım paşanın kendine verildiğini söylemişler” oda bunu sahih zannederek bu hayalleri kurmaya devam edip gidiyor. Bu ve benzeri zuhuratlar “tuzak zuhuratlardır” aklı kısa nefsi uzun olanlar, bunlara hemen uzanır alır, kanar gerçek zuhurat zannederler. Bu tür zuhurat ayrımlarını, sadece irfan ehli olanlar ayırabilirler. Gelecek sayfalarda bunlar hakkında ispatlı yaşanmış zuhurat yorumları misal olması bakımından verilecektir. T.B

Burası çok önemli, burası Anadolu İslam’ının kalesi olacak, “Satih ince kuyruk”

Bu nasıl bir benliktir kardeşim sen kimsinki, kale kim, düşmanın kim,? bu asırda hangi kaleden bahsediyorsun bu nasıl bir hayaldir, bu olsa olsa galiba “Hasan sabbah”ın benlik kalesi olur, (81) milyon kişinin arasından toplasan toplasan kaç kişiyi toplarsın ayrıca niye toplarsın, bunların hepsi sen dahil, zaten Türkiye vatandaşı değilmisiniz, bu kale dediğin kime karşı seni koruyacak! tevhid olan dinimizde, böyle insanları ayırmak varmı.?

Galiba kendini de neticede, bu kalenin hayali kumandanı ilân edeceksin, kalenin dışında kalanlar cehennem ehli, içinde olanlar, birde elini öptülermi cennet ehli. Oh deyme hayalin keyfine, şu nefsin uçmasına bakın akıllara zarar. Yukarıdaki bilgilendirmede denildiği gibi. Gerçekten bu tür davranışlar, tatbikatlar ve ifadeler, bizim yolumuzda yoktur. Yolumuzu bozuyor diyenler bu yüzden haklıdırlar. T.B

Hacı Bayram külliyesinin bitmesi demek uşşaki tarikatının bu manada şeyh kuşatması demek, “Satih ince kuyruk”

Bu nasıl bir anlayış ve tabirdir anlamak mümkünmü? Hangi şeyh neyi kuşatacak ve kuşatılacak neresi var, devlet varken kuşatma ne demek, acaba senin anlayışına göre, sadece çevrende olan aldatılmış birkaç iyi niyetli kişi ile birlikte, bütün islâmi kuşatıp yokmu edeceksin, bu nasıl bir hayali serhoşluk tabiridir. Ne kadar heddini ve yerini aşmış edep dışı benlik dolu ve devlete karşı suç oluşturan ifadelerdir.

Hangi devirde yaşıyoruz, bu gibi ihtiraslarına “Uşşaki asaletini” vasıta yapma bari, şahsi olarak ne yapacaksan yap, ama bu tür ifadelere “Uşşaki yolunu” alet etme bütün “Uşşaki pirleri” seni sadece bu sözünden bile, uşşakilikten tard eder, bunun ismine de mürted derler, tarihte misalleri çoktur. Her kesin içinde böyle bir beyan verdiğin ve gerçek niyetini ortaya koyduğun için, sana yazıklar olsun. T.B

Yeni, güncelleme de idarecilere ayar çekmesi demektir. “Satih ince kuyruk”

Yukarıdaki sözlerin nasıl haddini aşan sözlerdir anlamak mümkün değildir. “idarecilere ayar çekme” sen kimsinki, bulundukları yerlere seçimle gelen, gerçekten seçilmiş olan idarecilerimize, ayar çekeceksin hayret doğrusu, sanki kendisi kanunlara uymak zorunda olan sıradan bir vatandaş değilde, sanki bu memleketin kıralısın. Seçimle gelen ve bütün Türkiye için çalışan idarecilerimize ayar çekeceksin.

Bu sözleri ancak hayalin ve nefsin meyhanesinde, nefsi emmare benlik şarabını çekmiş, sarhoş bir kimse, kendi yaşadığı hayal dünyasında söyleyebilir. O zaman onlara hayalci zavallı diye bakılabilir, aman yanına sokulmayın deyip yanlarından sür’atle uzaklaşılır.

Ama senin gibi kendi kendine, kendi aklının yerinde olduğunu zanneden kişiler, için bu sözler tamamen bir suç titeliğindedir. Bir gün gelir bu sözlerinden hüküm giyebilirsin. Aklını başına topla. Benden söylemesi T.B

(Not: Bundan sonraki bölümü ağlayarak söylüyor.) 

Tam bir tiyatro, kendiside baş hayal oyuncusu, insanların iyi niyetlerini istismar, ancak böyle olur, saf insanlarda bunları Allah yolunda yapıyoruz diye, kendi ihtiyaçlarını ve çocuklarının geleceklerini, temin etmek için kullanacakları paraları, bunun hayali için getirip vermektedirler. Bir şey yapacaksan, kendi imkânların ile yapta gerçekten mert olduğun görülsün. T.B

Bunu piranım adına ve Hacı Bayramı Veli adına ve İbrahim İbrişimcizademin adına “Satih ince kuyruk”

Şu din ve ma’neviyyat istismarına bakın, nede tevazu sahibi imiş, istedikleri kendisi için değilmişte, bahsi geçen kimseler için imiş, sanki bahsettiği kişiler oraya gelip idarecilere ayar çekecek. Hiç olmazsa bu isimleri nefsinin tatmini için gıyaplarında kullanma. T.B

onun halifesi olarak sizlerden istiyorum. “Satih ince kuyruk”

Şaibeli olan bu halifelik için, bir şey istenmez ve bu hak kendisinde yoktur. gerçek mürşit çevresine böyle bir talepte de bulunmaz, kendi imkânları varsa bir şeyler yapmaya gayret eder, bahsettiğin cemeatinden her hangi bir şey taleb etmen, onları sıkıntıya sokabileceğinden şer’an da caiz değildir. Ancak kendileri, kendilerinden hiçbir şey taleb edilmeden kendi arzuları ve imkânları kadar genel masrafların karşılanması için, dergâhlarda “keşkül” ismi verilen bir keseye veya bir kutuya, sohbete gelen derviş kimseler. Çay kahve için küçük miktarda hediye olarak bir kaç kuruş bırakabilirler. Ancak bu kadarına ruhsat vardır. Veya tutulan ve dergâh ismi altında müşterek kullanılan, dervişlerin buluşması için tutulan kiralık yerlere, kira yardımı yapılabilir, ancak bunların hepsi gene o yolun yolcularına hizmet için harcanır, kişinin cebine girmez, girerse yanlış ve haksız olur, bunun hesabını ahrette vermek zorunda kalır.

İçinde bulunduğun binaların yüksek maliyetlerinin nasıl ve hangi imkânların ile yapıldığını anlamak mümkün değil, eski halin meydan da, eğer bunlar bağışlar ile yapılıyor ise, o bağışları toplamak için resmi iznin varmıdır,? Bunlar hep soru işaretleridir cevabını da tabii sen verirsin. T.B

Fakir (65) senelik bu yolda olduğum sürenin (46) senelik kısmı görevde olduğum bu süreç içinde hep kendi imkânlarımı kullandım, kendi yapabildiğim, gerek iş yerimde gerek evimde bu görevi yürütmeye çalıştım, şimdide daha evvel evim olarak oturduğum yerimi tamamen gergâh olarak ve kütüphane ve müze olarakta düzenleyip bu yola tahsis ettim bu hususta kimseden bir şey talep etmedim. Ancak bir iki kadeşimiz bazı küçük tamiratında emekleri ile yardımcı olmuşlar idi, Allah hepsinden razı olsun. T.B

Ve sizi Allah’ın selamıyla selamlıyorum. “Satih ince kuyruk”

Sen bu selâmı bırakta, nefsimin selâmı ile selâmlıyorum, dersen daha isabetli bir selâm vermiş olursun. Çünkü yukarıdan beri bahse konu olan sözlerinin hepsi nefsinin hükümleridir ve nefis kaynaklıdır bu yüzden selâmın nefsindendir, ama onu da alet edip insanların iyi niyetlerini nefsin için kulanıyorsun. Hakk’ın önünde vicdanın ile baş başa kaldığın zaman, bütün bunların hesabını bakalım nasıl vereceksin, belki gene hükmü geçerse nefsin yardımcı olur. T.B

Not= Yukarıdaki bölümde kendisinin hakaretleri cevaplanırken, kendisinden “Satih ince kuyruk” diye bahsedilmişti bundan sonra kendisinin diğer ilgili hallerine geçildiğinden nezaketen kendisinden gene sadece, “Satih ince” diye bahsedilecektir. T.B

“Satih ince” nin başka bir dosyası

Ahmet davutoğlu’na maneviyatta hükümeti teslim etmek

Video deşifresi

İnternet yayın tarihi: (27/04/2016)

80 anayasası hazırlanırken Me….. Kı……’cı Hoca bir rüya görüyor. Abdülkadir Geylani hazretleri İmam Ali kerremallahu veche hazretlerini görüyor. Kalkın bir anayasa yazın. Pek umursamıyor tekrar kalkın bir anayasa yazın. “

Üçüncüde risale-i nur arkadaşlarını arıyor. Diyor ki böyle böyle bir emir var demek ki bu süreçte bize bir vazife düşüyor. Biz de bunu değerlendirelim. O zaman milli güvenlik konseyini markaja alıyorlar.

Ta….. Şa….. Ke…. Ev…. falan. Bu anayasaya iki şey sokmuşlar. Bu çalışmaların sonucu iki şey semeresini vermiş. Bunlardan birisi imam hatip okullarını anayasanın içine aldırmış.

Yani dini tedrisatı mecbur hale getirmişler. Bence günümüze taşırsak bu meseleyi mademki burda böyle hayırlı iki tane nükte anayasanın koruması altındayken hiç kimse anayasaya dokunmasın. “Satih ince”

Başkanlık sistemiydi falan gidiyor. Oyalayıp oyalayıp gitsinler. Bunlar anayasayı değiştirelim diye meclise yanaşıyorlar ya ilk talep edecekleri şey bu ikisini kaldırmak olacak. İmam hatipleri kaldırmak ve din derslerini zorunlu olmaktan çıkarın diyecekler. “Satih ince”

Madem bu anayasa İm…. Al… ve gavs-ı azamın himmetiyle oluşmuş hiç dokunmasınlar. Böyle başkanlık sistemi diye zorlamasın Ta…. bey.

Zaten başkanlık sistemi var Türkiyede. Bazen bazı şeylere dokunmamakta hayır oluyor. Onun istediği şekilde bizim islamın istediği şekilde bir idare meşrutiyet olur.

O zaman mehdinin zuhuru olur.

Gelir adam bir şekilde tekbirlerle İstanbu’lu fethederse A’li Osman’dan birini göstermelik başa koyar altta meclisle dünyayı idare eder. Bazı şeylere fazla dokunmakta iyi değildir.

Bu hükümeti fakir maneviyatta Ah…. Da….’na teslim ettik, fazla oynamasınlar olaylarla. Ta….. bey misyonu vizyonu tamamlanmıştır, vazifesini yapmıştır.

Yine orda durmasında fayda vardır. Fakat bundan sonra daha akademik daha olaylara nüfuz eden bir takım aksamaları, aksaklıkları giderecek bir bekraundun-becerinin bu ümmete gerekliliği söz konusudur.

Şimdiye kadar Ta….. bey haklı olarak arkasındaki destek olanları bir şekilde desteklemek, onları ilerletmek vesaire gibi duygularla hareket ediyor ama burda çok çamlar da devriliyor.

Suistimaller oluyor. Birtakım şeyler oluyor. Bizim Ah…. Da….’yla ilgili bir zuhuratımız oldu.

Maneviyatta bir türbeyi ziyaret ediyormuş. Bir lirayı türbede bulmuş ve onu teberrüken cebine koymuş. Gitmiş içine sığmıyor tekrar geliyor parayı yerine bırakmak için.

Bende diyorum ki efendim bu bir lira bulanı memnun etmez, kaybedeni de üzmez.

Bende öyle düşünerek almıştım diyor ama vicdanı şey yapıyor.

Bundan sonra Türkiye’ye böyle bir adam lazım.

Yukarıda bütün olarak metni verilen yazının bölümler halinde izahına geçelim. T.B. 

“Satih ince” nin başka bir dosyası

Ah….. da…..’na maneviyatta hükümeti teslim etmek

Video deşifresi

İnternet yayın tarihi: (27/04/2016)

80 anayasası hazırlanırken Me….. Kı…….’cı Hoca bir rüya görüyor. Abdülkadir Geylani hazretleri İmam Ali kerremallahu veche hazretlerini görüyor. Kalkın bir anayasa yazın. Pek umursamıyor tekrar kalkın bir anayasa yazın. “Satih ince”

Bu bölümüde baştan sona kadar okuyabilirseniz nasıl bir saçmalıklar ve kargaşalar içinde bir konuşma olduğu hemen anlaşılacaktır. Sanki türkiyenin düzeni muhteremlere kalmıştır. Bu konuda bu kadar ileri gitmeyi neyine hangi vasfına dayanarak, sahası olmayan işler için fikir yürütebiliyorki.? Özetle değerlendirmeye çalışalım. T.B.

Bunların tarikatle dinle imanla ne ilgileri varki, tamamen nefsi emmarenin oyunları olduğunun bile farkında değil ve ma’nevi şahsiyetleride kendilerine kalkan yapıyorlar. Görülen zuhuratların kendileri bile farkında değiller, bunlar “tuzak zuhuratlar”dır. Ve çok tehlikelidir. İleride misalleri ile izahı yapılacaktır.

Ehli tarikin ilk şartı. “davayı terk ma’nâyı gizlemektir” bunlar gibi ortalıkta dolaşıp siyasetin de üstünde gibi onlara amir bir durumda fikir yürütüp, hava atmak değildir. Sadece bu dosya içindeki bu bölüm, bile bu kişinin “gerçek tarikatle hiçbir ilgisinin olmadığı tarikatimizi istismar ettiği, belki kendi bile bunun farkında olmayabilir” olduğu, açık olarak görülmektedir. T.B

Üçüncüde risale-i nur arkadaşlarını arıyor. Diyor ki böyle böyle bir emir var demek ki bu süreçte bize bir vazife düşüyor. Biz de bunu değerlendirelim. O zaman milli güvenlik konseyini markaja alıyorlar. “Satih ince” 

Şu hayale bakın, nasıl olmuş bu iş, bu efendiler futbol sahasına çıkıpta bir birlerine çelme takıp, milli güvenlik konseyini markaja mı almışlar, şu hayal ifadelere bakın, kendisini nasıl bir hayal atında şahlanmış ve adeta Türkiyenin başında, amir ve söz sahibi durumunda, imiş gibi görüyor. T.B

Ta….. Şa…… Ke….. Ev…. falan. Bu anayasaya iki şey sokmuşlar. Bu çalışmaların sonucu iki şey semeresini vermiş. Bunlardan birisi imam hatip okullarını anayasanın içine aldırmış.

Yani dini tedrisatı mecbur hale getirmişler. Bence günümüze taşırsak bu meseleyi mademki burda böyle hayırlı iki tane nükte anayasanın koruması altındayken hiç kimse anayasaya dokunmasın. “Satih ince”

Şu ifadelere bakın, sanki kendisine sormuşlar veya kendisi sanki anayasa komüsyanı başkanı imiş, ama onu bu makam kesmez. Kendi iddiasına göre kendisi zamanın “Mehdisi” ye o halde bütün hükümler onun emri ile yerine gelecektir. Şu hayal sefilliğine ve hadsizliğine bakın. T.B

Başkanlık sistemiydi falan gidiyor. Oyalayıp oyalayıp gitsinler. Bunlar anayasayı değiştirelim diye meclise yanaşıyorlar ya ilk talep edecekleri şey bu ikisini kaldırmak olacak. İmam hatipleri kaldırmak ve din derslerini zorunlu olmaktan çıkarın diyecekler. “Satih ince”

Şu hadsizliğe bakın, kendi küçücük nefsi emmarenin emrinde olan aklı ile, nasıl da ahkâm kesip Allah’ın kaderine, adeta emredip gelecekten, haber verip, “olacak” “çıkarın diyecekler” diye emri vaki gibi haber veriyor. Netice ise hüsran ve utanç. Dediği hiçbir şey olmamıştır. Tabi eğer kendinde utanma sıkılma kaldı ise, taraftarlarının da bunları görüp, kendi dünya ve ahretleri ve kendi menfeatleri yönünden, yerlerini yeniden değerlendirmeleri lâzımdır. Tabi kendileri bilir. Hayal âleminde yaşamak nefsin çok hoşuna gider. T.B

Madem bu anayasa İm… Al… ve gavs-ı azamın himmetiyle oluşmuş hiç dokunmasınlar. Böyle başkanlık sistemi diye zorlamasın Ta…. bey. “Satih ince” 

Eğer Ta…. beyin bundan haberi yok ise, haber verelimde bu emre uysun. Şu tamamen saçmalığa bakın, kendini Ta…. beye akıl verecek durumda, sanki onun baş danışmanı gibi, kendisine oda yetmez onun amiri gibi görüp. Kendisine yapması gereken işleri emrediyor. Bundan daha şaşkın bir insan olurmuki.? Gerçekten bu cahil cesareti ne biçim bir şeymiş, böylece bende herkes gibi görmüş oluyorum. Beyin, Cumhurreisimize nakıl verecek kadar uçuk emirleri varmış, hayret doğrusu.

Bu kimse kendini Uşşaki Tarikatının şeyhi gibi zannediyor, ancak yaptığı fiilleri ve sözleri ve davranışları, içinde gerçektende ne tarikatten ne onun nezaketinden, ne de bilgisinden hiç haberi olmadığını açık olarak bu fikirleri ile haykırmaktadır. Gerçekten hayret doğrusu. Bende bunları okumazdan evvel bu kadarını tahmin bile edemezdim. T.B.

“İm…. Al…. ve gavs-ı azamın himmetiyle oluşmuş” “Satih ince kuyruk”

Şu şakınlığa bakın, bari biraz nezaket sahibi olda bu mubarek isimleri kendine kalkan yapıp, senin zırvalarını dinleyen zavallı insanları da böyle hayellerle yanlış anlayışlara sevketme. Ayrıca bu mubarekleri ağzına da alma, çünkü şahsında onlarıda çok küçültüyorsun. Onlarıda kendi ihtirasına alet etme. Sen kimsin ki bu sahada akıl yürütüp emirler vereceksin. T.B

Me…. Kı….’cı Hoca bir rüya görüyor. “İm…. Al… ve gavs-ı azamın himmetiyle oluşmuş” “Satih ince” 

Bahsi geçen kişinin veya bir başkasının gördüğü ruya ile, bu devlet yönetilmez. Çünkü bu işlere ruya ile değil, liyakat akıl istişare ve tecrübe ile karar verilir. Bu kişinin gördüğü ruya tamamen “tuzak” ruyalardan biridir. Bahsi geçen kişi bunu dahi ayıracak ilme ve irfana sahip olmadığı açık olarak anlaşılmaktadır. Sende bu tuzak zuhuratı nasıl yuttuğun ve o istikamette devletimizin başına nasıl emirler yağdırdığını açık olarak gösteriyorsun. Bu da açık olarak bu zuhuratın nasıl bir tuzak olduğu hiçte yorumlandığı gibi çıkmayıp tam tersine çıktığı açık olarak bilinen bir gerçektir. T.B

Böyle başkanlık sistemi diye zorlamasın Ta…. bey. “Satih ince”

Olur, gene ayıp etmiş Ta…. bey sana danışması lâzımmış belki başka bahara danışır. Sen nesin de bu işler üzerinde zorlamasın, diye adeta tehdit eder vaziyette konuşuyorsun. Sen kendi derdine yan, acaba bu insanların haklarını nasıl ödeyeceğim diye, onun derdinde ol, Ta…. beyin derdinde olma, zaten onun bu siyaset sahası sana ne. Siyaset yapmak istiyorsan kurarsın bir parti ne isim verirsin bilemem, belki “ince…. parti” si de deyebilirsin akıl vermek fakir, “kıl kuyruğa” düşmez, işte o zaman çıkar siyaset yaparsın, buna da kimse bir şey demez işte o zaman bak bakalım arkanda kimseyi bulabilecekmisin.?

Bu etrafındaki temiz saf insanları, Allah Peygamber mehdi gavs, mübarek kelimeleri ile, iyi duygularını istismar etme de, bu kadar kişinin dünya ahret veballerini de sırtına alma, gerçekten bunları kaldıramazsın. T.B

Zaten başkanlık sistemi var Türkiyede. Bazen bazı şeylere dokunmamakta hayır oluyor. Onun istediği şekilde bizim islamın istediği şekilde bir idare meşrutiyet olur. “Satih ince”

Yukardaki ifadelerine bakın iki cümlede bir birine zıt iki karar bunun hangisi geçerli açıklasaydında aklı az bizleri fazla yormasaydın. T.B

O zaman mehdinin zuhuru olur. “Satih ince”

Hele şu, tablo yapılıp, baş köşelere asılacak, ibretlik cümleye bakın, akıla zarar. Burada “Satih ince” öyle bir atmışki yukarıdakiler yanın da hiç kalır.

O zaman mehdinin zuhuru olur. Bu nasıl bir ifadedir insanın aklı almıyor, ne şekilde nasıl zuhuru olur, anlamak mümkün olmadığı gibi, birde Hakkın işine karışmak vardır, sanki haşa Hakka emrediyor gibi, benim bahsettiğim haller olunca o zaman “Mehdiyi” (a.s.) gönderirsin. Bende buna razı olurum. Hükmünde bir ifadedir. Gerçekten hayal haddini aşma, ve edebsizliğin son noktasıdır. T.B.

Not= Evvelki sayfalarda Mehdi’lik hakkında geniş bilgi verilmiş idi tekrar okunup bu kısım ile karşılaştırılmasında, mevzuun sıhhati bakımından yarar olacağı açıktır. T.B

Gelir adam bir şekilde tekbirlerle İstanbu’lu fethederse A’li Osman’dan birini göstermelik başa koyar altta meclisle dünyayı idare eder. Bazı şeylere fazla dokunmakta iyi değildir. “Satih ince”

Şu ifadelere bakın, sanki bahsi geçen kişi, bu dünya da değilde başka bir hayal âlemin de yaşıyor. “İstanbu’lu fethederse” senin daha (1453) te İstanbulun fethedildiğinden haberin yok galiba, daha henüz Bizans devrindemi yaşıyorsun anlamak mümkün değil.

Sonra sen kimsinki hangi adam, tekbirlerle gelirde İstanbu’lu fethederse, diye konuşabilirsin. Sözlerin birbirini yalanlıyor. altta meclisle dünyayı idare eder. Bu nasıl saçma hayal ve biliçsiz bir söz.

Yukarıda da bahsettiğin gibi, Yoksa şuur altı bu adamın senmi,? olacağını ima idiyorsun. T.B

Burası çok önemli, burası Anadolu İslam’ının kalesi olacak, “Satih ince”

Bir taraftan İstanbul fethedilecek bir taraftan ankaradaki yerin Anadolu İslam’ının kalesi olacak, geriye bir yer kalmadıki, bütün Türkiyenin yegâne sahibi oldun. Bu nasıl uyur gezerlik satih ince ağzından çıkanı kulakların duyuyormu. Yetkililer iyiki bu konuşmaların için hakkında soruşturma açmamışlar. Bunlar doğrudan suç unsuru konuşmalardır. T.B

Bu hükümeti fakir maneviyatta Ah…. Da….’na teslim ettik, “Satih ince” 

Şu akıl almaz, akıl tutulmasına ve benliğe bakın. Bu nasıl bir cür’ettir hangi kimliğin ile hükümeti teslim ettin, senin bu sahada sadece bir reyin var, belki tesir edebileceğin birkaç yüz rey daha çıksın, bunlarla ne yaparsın ki, Hükümetin kime teslim edileceği, başımızda olan seçilmiş idarecilerin işidir. Bunlarda kanunlarla belirlidir. Sen hangi gezegende yaşıyorsun. Geçekten kudretin varsa “hükümeti teslim ettiğin Da…..’nu”n elinden başbakanlık alındığında, o zaman hayır olmaz, onu ben atadım yerinde kalacak diye, neye durdurmadın da yerine “Bi… Yı…” geldi. Bundan sonra bu hususta, sözünde müflis oldun, hata yapmışım diye tevazu gösterip yanlışını anlayıp, insanlardan neden özür dilemedin. T.B. 

fazla oynamasınlar olaylarla. “Satih ince”

Şu akıl almaz amir durumunda olan edep dışı sözlere bakın, gerçekten akıla zarar bir hayal kurgu. Galiba “Satih ince” gerçekten kendini “Mehdi” zannetmiş te, mehdicilik oyunu içinde kendinde bu hakkı var zannetmiş. Ama gerçek hayat onu hep yalanlıyor. Ancak kendinin bunlardan hiç sıkılıp ibret aldığı da yok gözüküyor. T.B. 

Ta…. bey misyonu vizyonu tamamlanmıştır, vazifesini yapmıştır. “Satih ince” 

Ne hikmetse dediklerinin hepsi geri tepen silâh gibi, kendisini vuruyor da, galiba bunun bile farkında değil garip. Misyonunu tamamlamayı bırak, daha kaç seneler için, işinin devletin başında duruyor. Bu safsataları nereden uydurur, sonra kendide inanır. Ne yapalım böylece avunsun gitsin. T.B

Yine orda durmasında fayda vardır. Fakat bundan sonra daha akademik daha olaylara nüfuz eden bir takım aksamaları, aksaklıkları giderecek bir bekraundun-becerinin bu ümmete gerekliliği söz konusudur. “Satih ince” 

Şu kendini bilgiç ve makam sahibi zanneden kişiden, devlet erkânı biraz akıl alsalar, galiba iyi olacak gibi duruyor. Baksanıza ağzından nasıl da hiçbir işe yaramayan sahte inciler dökülüyor, o da zavallı bunları gerçek inciler zannedip etrafa dağıtmaya devam ediyor. T.B

Şimdiye kadar Ta…. bey haklı olarak arkasındaki destek olanları bir şekilde desteklemek, onları ilerletmek vesaire gibi duygularla hareket ediyor “Satih ince” 

İki cümle arasında ancak bu kadar çelişki olur, bu cümleleri kuran kişinin akıl düzeyinden gerçekten şüphe edilir. Cenâb-ı Hakk kendisine acilen bu hususta yardımcı olur inşeallah. T.B

ama burda çok çamlar da devriliyor. “Satih ince”

Başka söze gerek yok, kendisi bütün ormanın çamlarını devirmiş, hiçbir şey olmamış gibi, bunu görmüyor, kendi devirdiği çamları. Hayır ben yapmadım ben devirmedim deyip, devrilen çamları başkasının devirdiğini iddia etmeye kalkıyor. Sen onu ancak seni dinleyen iyi niyetli insanlara anlatabilirsin, onlarda bir maharet öğreniyorlarmış gibi seni alkışlayarak dinlerler. Sizin bileceğiniz bir iş kendinizi aldatıp oyalayıp durursunuz. T.B

Suistimaller oluyor. Birtakım şeyler oluyor. “Satih ince” 

Madem bunlar oluyor , sende adeta gözünle görmüş gibi konuşuyorsun, o zaman git şikâyet et ve isbatla, eğer ispatlayamazsan bu sefer sen iftiracı olursun. İftira suçunun da ne kadar ağır olduğu bellidir. Zan ile hareket edilmez, çünkü zan da günahtır. Suistimal, ile suçladığın bu memlekete on beş sene hizmet etmiş ve reisi cumhur makamına kadar yükselmiş bir kişidir. Böyle suçlamak, haksızlık olmuyormu, gözünle gördünmü.? Çok yazık böyle iftiralar atıyorsun. T.B

Bizim Ah…. Da…..’yla ilgili bir zuhuratımız oldu. 

Maneviyatta bir türbeyi ziyaret ediyormuş. Bir lirayı türbede bulmuş ve onu teberrüken cebine koymuş. Gitmiş içine sığmıyor tekrar geliyor parayı yerine bırakmak için.

Bende diyorum ki efendim bu bir lira bulanı memnun etmez, kaybedeni de üzmez.

Bende öyle düşünerek almıştım diyor ama vicdanı şey yapıyor. “Satih ince”

Bu zuhuratında satih inceye kendi hali gösterilmiş, ancak o zahirdeki Da…..’lu olduğunu zannetmiş ve bu yüzden büyük yanılgıya düşmüş. Acaba bu zuhurata dayanarakmı, T.B

Bu hükümeti fakir maneviyatta Ah…. Da…..’na teslim ettik, “Satih ince”

diye yorum yapmış veya daha başka bir zuhuratımı varmışta onu söylememiş.? Hayret bir şey ne yaptığı belli değil. T.B

Zuhuratında gördüğü Da….lu, Da…..’lu, kelimesinin ma’nâsının kendindeki mertebesidir. Da…..’nun kendisi değildir, o sadece sembolik bir görüntüdür. Bu mertebe ise, “Musevilik-yahudilik” , halidir, bu halle türbeye girmek, ölüler arsına girmektir. Bir lira tevhidi tekliktir. Onu almış ancak kendisi o mertebenin insanı olmadığı için tevhid kendisini rahatsız etmiş ve geri getirmek için tekrar geri Yahudilik mertebesine dönmüştür. T.B

Bende diyorum ki efendim bu bir lira bulanı memnun etmez, kaybedeni de üzmez. “Satih ince”

İşte bu kıyası kendisine nefsi aklı yaptırmış, büyük küçük fark etmez diye bulduğu her şeyi kabulleneceği anlayışını yansıtmaktadır. T.B

içine sığmıyor tekrar geliyor parayı yerine bırakmak için. “Satih ince kuyruk”

Çünkü o tevhid hakikatleri “Musevilik-yahudilik” madde sahasına sığmaz geri getirip iade etmek zorunda kalır çünkü kendine ait bir değer değildir. T.B

Bu hükümeti fakir maneviyatta Ah….. Da…..’na teslim ettik, “Satih ince”

Ne kadar açık “bu hükümet” beden mülkünde var olan “esma-i ilâhiyyelerdir” ki insan varlığında onlar hükümdardır. İşte bu esma hükümetini, onların her biri beden mülkünde bir bakan gibidir. Onları “Da….’un oğlu” na bırakmış yani kendi beden mülkünü “Musevilikyahudilik” halinin eline bırakmış farkında bile değil. Daha bir zuhurat yorumundan bile habersiz olan bir insanın, “mehdilik gavslık” iddiaları nasıl bir cür’et cehalet alametidir anlamak mümkün değildir. T.B

Bundan sonra Türkiye’ye böyle bir adam lazım. “Satih ince” 

Evet senin beden mülküne gerçekten böyle bir adam lâzım diye hükmetmişsin, o hükmünde kendinden kendine zaten o isimlerin ma’nâları tamı tamamına senin üstünde mevcuttur. Bu zuhurat aslında sana seni anlatıyor ama senin çok zeki zannettiğin aklın, bu inceliği anlamadığı gibi, zahir âlem de ki halini, gerçek hal olarak kabul edip, hükümler ortaya koyacak kadar ileri gidip, sonun da sana hüsran ve utanç kalıyor. T.B

Şimdi bu hususta sana bir şey daha hatırlatayımda belki biraz idrakin açılır.

Gidecek dediğin kimse şimdilik daha en az beş sene yerinde durmak için milletten vekâlet aldı. T.B.

Bu hükümeti fakir maneviyatta Ah….. Da…..’na teslim ettik, “Satih ince”

Dedin bundan kısa bir süre sonra Da…..’lu gitti. Madem sen hükümeti. “Hüküm etmeyi” ona bıraktın neye durduramadın. Madem ona teslim etme gücün vardı, bu güce sahiptin, hükümetin başına atadığın kişiyi durdursaydın ya, neden durduramadın,? zaten sen atamadın ki durdurabilesin. Gerçekten nasıl bir hayaldir hayret doğrusu.

Yukarıda bahsi geçen zuhuratın gerçek yorumu ise, yukarıda özetle belirtildiği gibidir, yani afaki/dış haller hakkında değil, enfüsi/iç haller yorumları içindir ki, kişi kendi beden mülkünde, gerimi kalmış, yol almışmı, bunun takibi olsun diye zuhuratlar iç bünyedeki kişinin kişilik geliştirme, seyri için yardımcı olarak kullanılır, zahiren ahkâm kesmek için değildir.

Senin anladığın şekilde yorumlamak ise, diğer yönden kaza ve kadere müdahele etmeye çalışmak demektirki. Bu da Allah’ın işine karışmak olur, hakikati bakımından ise küfür hükmündedir. T.B

Baş bakanlıkta durduramadığın “Da…..’lu”nun yerine gerçek güç sahibi istişare ile, senin dediğin gibi ben yaptım oldu, hali ile değil seçilerek “Bi.. Al…. Yı… yıldırım” getirildi yani bin tane Hz. Ali yardımcısı getirildi, onun gibi yıldırım hızı ile çalışmaya koyuldular. Hadi bakalım elinde ise onu yerinden al da kerametini herkes görsün. Gerçi Başbakanlık makamı kalktı ama o gene yerinde görevinin başında duruyor kendisini yeni görevler bekliyor. T.B. 

Ben kendisinde şunu görüyorum, kendisinde tamamen şöhret olmak var. Yani her taraftan tanınmak, zaten internette bu sohbetleri de var. Tarikatı, Türkiye’de parmakla gösterilen tarikat yapacağız diyor. Meşhur olmak için de medyada defalarca söylediği bir takım şeyler var. Ta… Bey çok çamlar devirdi, dedi. Hillary Clinton seçilecek, maneviyatta bunu görüyoruz, dedi. Bundan sekiz sene önce; Suud kapıları kapanacak, kimse umreye gidemeyecek, hemen umre pasaport ve vizelerinizi verin. Buradaki mantık şu, gelir gelsin. Ne kadar ihvan gelirse ekstra para cebine gelsin. X….. 

Hillary Clinton seçilecek, maneviyatta bunu görüyoruz, “Satih ince”

İncenin üzerindeki, ince ince oynanan oyunlara bakın. Ma’neviyatta görüyoruz, demiş hangi ma’neviyatta ki, bunu da bildirseydin iyi olurdu senin ma’neviyyat dediğin şey tamamen hayali maddiyattır. Ve çok edep dışı bir tavırdır. Gerçek ma’neviyat sahibe edebi ilâhiyi bilir, vakti gelip bir şey zuhur etmedikçe, o şeyi bilsede açıklamaz. Eğer bir şey gerçekten gerçek olupta vaktinden evvel açıklanırsa, o zaman emanete ihanet edilmiş olur. Bu ise gerçek ma’neviyyatta affedilir bir suç değildir.

Bu ifadenin ne dinle, ne tarikatle, ne ma’neviyatla hiçbir ilgisi yoktur, Gerçek bir Hakk yolcusu, kendi beden mülkünün kimler tarfından yönetildiğini bilmek zorundadır. Kendi mülkü hayal vehim ve üç harfliler tarafından istilâ ve talan edilmiş bir kimse, Amerikaya başkan seçilecek kişiyi belirliyorsun, bu hayali yaşantıya nasıl inanıyorsun, hayret doğrusu, şu katmerli cehalete bakın, netice ne oldu diğer atmaları gibi, bu da kendisi için hüsran. Çünkü ne kendinin, ne söylediklerinin hiçbir geçerliliği ve hükmü olmadığı açık olarak görüldü. İnsan biraz utanır sıkılırda hata ettim diye, cümle âlemden özür diler. Daha sonra bunlardan ibret alırda hayali vesveselere kapılıp, böyle sapık keramet sevdasından vazgeçer. T.B. 

Eğer sen gerçekten Pirim diye bahsettiğin, Hasan Hüsamettin Uşşaki hazretlerinin yolundan gittiğini söylüyorsan, ilk yapacağın iş, bütün yaptıklarına tövbe edip, siyaseti, ticareti ve böyle hayali konuşmaları bırakıp, yeniden eğitimini alarak, gerçek bir Uşşaki olup yoluna devam etmendir. T.B

Pirimiz o günlerde çok küçük bir köy olan “kasımpaşaya gelmek istemesi siyasetten ve devlet işlerinden uzak olmak içindi.” Eğer isteseydi zamanın da, baş vezir bile olabilecek kudreti ve liyakatı var iken, o köyde kuzu koyunlar ve evlâtlarının eğitimi ile meşgul olup, siyasetten uzak yaşamayı tercih etti, sen ise O mübareğin yolunu tamamen siyasete alet etmişsin ve bu hususta sınırda tanımıyorsun. Kendini bir tart bakalım gerçekten pirim, dediğin mübareğinmi yolundasın,? yoksa hayal vehim ve nefsinin tatmini yolundamısın? bunu gerçekten kendine sor. Belki biraz daha tevazu sahibi olursun. Hayatta senin, netice de senin, ancak çevrendeki insanların her anından sorumlusun, bunu unutmaz isen iyi olur. T.B

Geçmiş sayfalarda, kısmen bahsedildi ama yeri gelmişken özetle kısaca zuhurat sahasından biraz daha bahsedelim.

Genelde zuhuratlar üç kısma ayrılır.

Birinci kısım zuhuratlara. “Keşfi mücerret” denir.

İkinci kısım zuhuratlara. “Keşfi muhayyel” denir.

Üçüncü kısım zuhuratlara. “hayali mücerret” denir.

Ben bu sıraya bir dördüncü kısmıda ilâve edeyim, bunlara da.

Dördüncü kısım zuhuratlara. “tuzak zuhuratlar” adını verdim. Şimdi bunları özetle inceleyelim. T.B

Birinci kısım zuhuratlara. “Keşfi mücerret” denir.

Bu zuhuratlar sadece Peygamberlere ve çok büyük velilere gösterilir. Aynı ile vaki. Diye tabir eldir. Yani hayal ve vehimden, “mücerret-tecrid edilmiş” yorum gerektirmeyen olduğu gibi çıkan zuhuratlardır. Peygamberimize gösterilen mekkenin fethi gibi. İbrahim (a.s.) gösterilen İmailin kurban edilmesi gibi. Bunlar istisna zuhuratlardır, genel âlemi ilgilendiren zuhuratlardır ve tarihte çok ender görülen zuhuratlardır.

İkinci kısım zuhuratlara. “Keşfi muhayyel” denir.

Bu zuhuratlar ise gerçek derviş olanlara yol göstermek için gece ma’nâ-ların da gösterilen ve yorum gerektiren oldukça geniş bir sahayı kapsayan eğitim kaynaklı zuhuratlardır.

Bunların yorumu gerçek bir irfaniyet bilgisine ve bu sahada ehlinin yanında çalışmalarına samimiyetle devam eden kimselere, Yusuf suresinde bahsedilen.

(12-6-) "İşte Rabbin seni böylece seçecek, sana (rüyada görülen) olayların yorumunu öğretecek.

Hükmü ile evvelâ çalışarak ve ehlinin yanın da eğitimini alarak ondan sonra da bahşedilen ilâhi bağıştır. Ayrıca bizlere “Misal âlemi”nden gelen bu zuhuratlar, ismi üstünde olduğu gibi misallerle gelmektedir, o halde bir başka husus, misal âleminin lügatını kısmen de olsa bilmek lâzımdır. Çünkü bu âlemin sembolleri ile o âlemin sembolleri başkadır.

Dünyada bile herhangi iki lisan arasında, aynı kelime başka harf sembolleri ile ifade edilmektedir. Bu lisan sembollerini bilmeyen kimse, Arap lisanın da geçen, “aşera” sembollerinin bizde “on” olduğunu bilebilmesi için, her iki sembolleride tanıması, aslı itibari ile her iki kelimeninde aynı olduğunu bilmesi lâzımdır ve soranlara bunu böyle “on” ile yorumlayıp bildirmesi soranı tatmin etmesi lâzımdır.

“aşera” sembol yazılışının açılımının “on” olduğunu bilmeyen bir kimse bunu herhangi bir şekilde kendi hayali ile yorumladığında, çok açıkki hata etmiş, soranı yanlış yönlendirmesi dolayısı ile, hataya sürüklemiş olacaktır ve çok büyük bir vebaldir hele yanlış yorum kişinin ebedi hayatını ilgilendiriyor ise. Bu daha büyük ve dönüşü olmayan bir hatadır.

Peygamberimizin gördüğü “süt” zuhuratını sahabe-i kiram kendisine ne ile yorumladığını sorduklarında, “ilim” ile buyurması bu sahada, zuhurat yorumlamaya çalışan kimselere kıyas vererek, gerçek bir yol göstermektedir.

Böylece görülen zuhurat yorumunu yapacak kimsenin, çok ihtiyatlı hareket ederek hiçbir şekilde dünya ve gelecek ile ilgili, bir yorum yapmaması, sadece iç bünyesindeki seyrini ilgilendiren yorumlar yapması, bunlara da mutlakiyet hükmü verilmemasi lâzımdır. “Bu olabilir” diye sadece tavsiye yollu yorumlar yapılması, ihtiyatlı bir davranış olur. Aksi halde yapılan yanlış yorumlar, kişiyi belki gereksiz benliğe veya gereksiz umutsuzluğa düşürebilir. Çok tehlikeli bir sahadır.

Üçüncü kısım zuhuratlara. “hayali mücerret” denir.

Bunlar ise tamamen nefsi, hayal ve vehim kaynaklıdır. Gerçekten ve ma’neviyattan tecrid edilmiş ayrılmıştır. Kişinin kendi nefsinde kurgulanan hayali zuhuratlardır hiçbir asılları yoktur kişleri sıkıntıya sokar ve hiçbir değerleri de yoktur.

Diğer ifade ile bu tür görüntülere, Kur’an-ı kerimde geçtiği gibi “adgasu ahlâm-karışık ruyalar” diye isimlendirilir. Hiçbir değer ve kıymetleri yoktur.

Dördüncü kısım zuhuratlara. “tuzak zuhuratlar” dır.

Bunlar ise en tehlikeli olanlarıdır. Bilhassa ilmi yoldan gitmeyip sadece zahir tatbikatlı yaşayan derviş ve kendini şeyh zanneden kimselere kurulan zuhurat tuzaklarıdır, çok tehlikelidir kişi hem kendini aldatır hemde dinleyenlerini de aldatmış olur, ancak bunun farkında değildir çünkü bu zuhuratlar nefsini okşadığından ve hayalinin istikametinde olduğundan bunları olduğu gibi alır ve öylece tatbik etmeye kalkarsa, hayal vehim ve üç harfliler tarafından düzenlenen çok büyük tuzaklara düşmüş olur.

Bunları ancak gerçek irfan sahipleri ayırt edebilir. aksi halde ayırt edilmesi çok zordur. Çünkü “dışından hâdi kimliğine bürünmüş içinde iblisin rol yaptığı görüntülerdir.” Abdül kadir geylâni hazretlerine iblisin gözüktüğü gibi” Onu tanıyıp taşlamıştır. İşte bu tuzak zuhuratlarını ancak bu sahadan haberi olan irfan sahipleri anlayıp ortaya çıkarabilirler.

Diğerleri ise “sahih zuhurat” zannedip onunla amel eder ve yoluculuğunu cennet yolu olarak zanneder aslında yolu cehennem tarafına doğru devam eder. Cenâb-ı Hakk bu gibi aldatılmara düşmekten bizleri muhafaza eylesin. Çok tehlikeli bir sahadır. Yeri gelmiş iken bu zuhuratlardan misal olması bakımından sadece iki tanesini buraya da aktaralım.

Tasvvuf hayatımın süresince birçok kişilerin bu zuhuratların tesiri altında kalıp sonun da inkârcı olup çıktıklarına ve etrafında bulunanlarında imanlarını bozduklarına, çok çok şahitliğim olmuştur. Ve bu tür zuhuratların miktarı gerçekten oldukça fazladır.

Kitaplarımızın “ibretlik değmez” dosyalar bölümünde on adedi vardır içlerinde bu tuzakların varlığı ve izahları açık olarak vardır

İbretlik dosyalar serisi.

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası.

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları.

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara.

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko.

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları.

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara.

Hüseyin Kemâl Karabiber örneği

Bunların içinden birer misal verelim.

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları.

Ön sözünden kısa bir bölüm

Okuyanlar inşeallah bâtın, hayal âleminin nasıl tehlikeli sokak ve çıkmazları olduğu hakkında bir fikirleri olması bakımından faydalı olacağını düşünüyorum. Zâhir âlemin tehlikeleri olduğu gibi bâtın âleminin de kendi içinde kendi şatlarında kelime oyunları ile daha büyük tehlikeleri vardır. Cenâb-ı Hakk her birerlerimizi bu gibi tehlikelerden korusun İnşeallah T.B 28.04.2010 tarihindeki Zuhurat. Bismillâhirrahmânirrahîm Rüyada, A. - Terzi Baba “Mana-ı Mevlana” (Mevlana) Maneviyatında göründü B. - Bilahare Beyan olarak 3 defa, “Selam, Selam, Selam” diye nida edildi. C. - Yine bilahare arka arkaya net analaşılır bir şekilde 1. Örtün emri ile Örtü - Küfür tatbikatında KAFİR oldum Elhamdülillah,

TEVHİD ÜZERE 2. İsim zevkinde ol emri ile

Esma – İlah - Şirk tatbikatında MÜŞRİK oldum Elhamdülillah,

TEVHİD ÜZERE 3. Cihat et emri ile

Ef’al – Nifak - Cürüm tatbikatında MÜCRİM-MÜNAFIK oldum Elhamdülillah,

TEVHİD ÜZERE 4. Şahit ol emri ile

Şuhud - İnkar tatbikatında MÜNKİR oldum Elhamdülillah,

TEVHİD ÜZERE 5. Dört makamı Cem zevki tenezzülü ile sellimu teslima MÜMİN oldum Elhamdülillah,

TEVHİD ÜZERE *****

(11/01/2013) Cum’a.

Euzü billâhi mineşşeytanirracîm.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Hayırlı günler B….. B…. kardeşim. Yukarıda göndermiş olduğunuz kayıtta belirtilen yazıları anlamaya çalışıyorum. Yani geliş kanalını ve oluşumunu, anlamaya çalışıyorum. Net bir şey anlayamıyorum bu yüzden gerek internet ile gerek telefon yolu ile sormak sûretiyle mahiyyetini ve ifade ettiklerini anlamaya ve çözmeye çalışıyorum. Bence ifadelerin muğlâk olduğunu görüyorum. Ve daha geniş araştırma yapma gereği duyuyorum. Sizde de şuur altı batınen tam bir kanaat hasıl olmadığı ve bu yüzden istişareye gerek duyulduğu anlaşılıyor.

Ancak zâhiri ifadelerinizden ise bu hususta tam bir kanaat hasıl olduğu yönünde de belirttiğiniz kayıt ifadeleri işaret veriyor. Bu da ayrıca kişiyi daha baştan şüphe ve düşüncelere sevkediyor.

Bunların eksiklik arama veya yanlışlık bulmak kasdıyle, kat’iyyen olmadığı tarafınızdan zâten malûmdur. Sorulduğu ve iştişare talep edilmesi yönüyle fikrî intibaımı istediğinizden bende bunları ifade etmek isterim. Sizinde bildiğiniz gibi bu saha çok hassas ve çok kaygan bir sahadır ve her hâlü kârda ihtiyat şarttır. Bu yüzden gelen herhangi bir zuhurat, varidat veya başka isimler altında fısıldanan veya harfsiz ve lâfsız gelen her şeyin kaynağının iyi tesbit edilmesi gereklidir.

Bu zuhuratı incelemeye çalışalım. T.B

1. Zuhuratlar baştan aşağı rabbımdan zuhur edenlerdir. B.B

Bu kadar kesin konuşmak bence biraz ihtiyatsızlıktır. “Rabb’ım’ dan” derken acabaa hangi Rabb’ın kanalındandır. Tesbiti mümkünmüdür.? O halde evvelâ bu hususun belirlenmesi lâzımdır. Rahmân-i olarak gelen “zuhurat veya varidat veya daha başka isimlerle” kulun aklına veya gönlüne gelenler. “İlâh-î örf, Nass ve adetullah nezaketine” uygun olanlardır.

Bunların ölçüsü ise, Kûr’ân-ı Kerîm olan kelâm-ı İlâh-î’nin, Hadîs-i kudsi ve Hadîs-i Şerif diye bilinen kelâmı Rasûlüllah-ın, ifade tarzına ve şer-i şerife uygun olması gerekmektedir. Aksi halinde kulun kalbine aklına veya gönlüne gelen her şeyden şüphe duyulmalı, Şer-i şerife uygun ise yapılmalı değilse yapılmamalı o düşünce her ne ise ve hangi hal ise, gönülden atılmalıdır. Şimdi bu hususu “İlâh-î örf, Nass ve adetullah” yönünden incelemeye çalışalı

Bu ve benzeri oluşumları iki yönlü değerlendirmek mümkündür.

(1) Yönü, kişiye ulaşan, zuhurat, varidat gibi hâdise ve oluşumu olduğu gibi rabb’ım’dandır diyerek kabullenmek ve o istikamette yönelmektir. Yani doğruluğunu, araştırma dan “imân” ve “sıhhati” ni kabul etmiş olmaktır. Bu işin kolaycılık ve teslimiyetçilik tarafı’dır. Neticesi meçhuldur ne olur bilinmez. Örfe de aykırıdır.

(2) Yönü ise, bir araştırmacı anlayışı ile ihtiyaten hadisenin mahiyetini, oluşumunu gelişimini, olgunlaşmasını ve neticesini. Yani gelen herhangi bir şeyin, varsa verdiği bilginin mahiyetinin neler olduğunu, özellikle verilen şeyin arka plânın da ne olabileceğini, düşünerek muhtemel hilelere düşmemeye çalışarak, gelenleri alıp ancak hemen doğrudur tasdiğini yapmadan “ihtiyad” kaydına alıp daha

sonra onları inceleyip aralarında uygun olmayan fikirler varsa onları ayıklayıp daha sonra, örf’e, nass’a ve adetullah’a uygun, anlaşılır ve tehlikesiz bilgi cümlelerine göre uyarlayıp kullanılacak ve kolayca anlaşılabilecek hâle getirip, hem kendimizin kullanımına ve, ve hemde çevremizin istifadesine açmamız, tehlikeden bizleri koruyacaktır.

Şimdi bu ve benzeri, zahiren kaynağı da meçhul gaybi oluşumları, İlâh-î ve asl-î kurallar içinde, nasıl değerlendirilmesi lâzım geldiğini hatırlamaya çalışalı

Bilindiği gibi “sahih-sıhhatli-Rahmân-î” bilgilerin üç hâli vardır.

(1) VAHY:

(2) İLHAM:

(3) FİRASET: tir. Bunların dışındaki bütün bilgiler beşeri hayali ve vehmi’dir. Yukarıda belirtilen yolların karşılıkları ise.

(1) VAHY: “Kûr’ân”

(2) İLHAM: “Hadîs-i kudsi”

(3) FİRASET: “Hadis-i Şerif” ler karşılığı’dır. Şimdi bunları incelemeye çalışalım.

(1) VAHY: Bilindiği gibi “VAHY’in (mânâ’sı ve lâfzı) Allah’dan’dır” ve üzerinde kul tarafından hiç bir değişiklik yapılamaz. Peygamberlere has, onlara verilen gönüllerine ve ruhlarına kaydedilen, zamanlarının zât-î bilgileridir. Sonuncusu ise, Efendimize verilen “Kûr’ân” dır ki, O da bütün mertebeleri kapsayan “Zat” i bilgilerdir.

(2) İLHAM: Evliyayı Kirâm’a sunulan “VAHY” in açılımları olan İlâhî bilgilerdir. Bu kişilerin kendilerindeki karşılığı, kendi “Hadîs-i kudsi” leri’dir. Bunlar genele açık uygulanacak hüküm düzeyinde değillerdir, kişiye ve ancak varsa, taliblilerinin istifade edebileceği, indî, özel bilgiler ve hallerdir.

“Hadis-i kudsi” nin tarifi. Bilindiği gibi, (mânâ’sı Hakk’tan, lâfzı Peygamberden-dir.) Bu kurala binâen, herhangi bir kimseye gelen gaybi mânâda olan bir bilgi veya hissiyat, Tamamı ile birlikte, olduğu gibi kabul edilmesi mümkün değildir. Eğer kabul edilirse, gelen zuhurat, bilgi veya, benzeri varidad, deyenler de vardır. “VAHY” hükmünde kabul edilmiş olacağından! Şirkin ve küfrün ta kendisidir. Gelen yeri İlâh, kendini de, farkında olmadan Peygamber, ilân etmek olur.

O halde bu İlâh-î kural gereği, gönlümüze veya aklımıza gelen varidat, düşünce, ilham veya evham, “gayb’î fısıltı” dediğimiz kaynağını tam tesbit edemediğimiz, kimlik veya yönlerden gelen her hangi bir şey ne tür olursa olsun, geldiği üzere olduğu gibi kabullenip, ilmi mânâ da doğrudur. Hükmü ile kullanım tatbikatına geçmek çok tehlikeli bir oyundur. Çünkü İlâh-î nezâket seyrine aykırıdır. Bunlara bir takım hayal vehim karışması mümkün’dür.

Bu sahanın ölçüsü “Hadis-i kudsi” kıyasıdır ve ihtiyat gerektirir. Peygamber Efendimiz dahi Hakk’tan geldiğine şüphe etmediği halde kendi nefsi için, nefsine gelen haber ve bilgileri kolay ve düzgün anlaşılacak kelimelerden meydana gelen kendi kurduğu cümleler ile ashabına hüküm olarak bildirmiştir. Böylece gelen İlham varidat ilmi bir mânâ olarak, (mânâ’sı Hakk’tan,) Peygamberimiz de, kolay anlaşılacak bir ifade de olması için cümle ve lâfız düzenlemesiyle, (lâfzı Peygamberden’dir.)

Diğer yönden, “bir şey sordum anında cevabı geldi,” gibi, hususlar dahi şüphelidir. Çünkü Örf, nass ve Adetullah’a uygun değildir. Peygamberimizin hayatında bu tür yaşantılar pek çoktur. Bazıları Efendimize gelip soru sorduklarında, Efendimiz bunların bazılarına cevap verir bazıları için ise kendisinde o an, bir fikir oluşmadığından soru soranlardan bir miktar süre isterdi. Hz. Âişe annemizin kayboluş hadisesini herkez bilir. Bu hadisenin açıklığa kavuşması için Efendimiz yaklaşık bir ay kadar, hakkında “Vahy-i İlâhî” gelinceye kadar beklemiştir. Herhangi bir kimseye “Rahmân-i gaybî fısıltı” her an acaba hazırda, emre amade bekliyorda, her hangi bir şey sorulduğunda hemen cevap mı, alıyor.? Bu da çok şüpheli bir haldir. Eğer öyle olsaydı peygamberimize sorulan soruların cevabı anın da evvelâ ona gelirdi. İstisnaları olmakla birlikte, bu sahada da Örf, nass ve Adetullah bu yöndedir.

Ümmet-i diye bilinen ve açık olarak imân ettiğini söyleyen bazı âlim, zahiri sûfi ve kendilerini mü’min addeden bazı kimseler dahi bunların farkında olmamış ya yok saymış yada inkâr etmişlerdir.

Bâtınî denilen, madde âleminin, mâverâ’sı-arkası, gürünmeyen tarafında ki lâtif fertleri, bu görünen zâhir âlemin zâhir fertlerinden kıyas edilmeyecek kadar çoktur ve biz bunların gerçek mahiyetlerini ne yazıkki bilmiyoruz. Bildiğimiz, yani Peygamberlerimiz vasıtasıyla bildiğimiz genel faaliyyette olan iki tür, melek ve iblis isminde lâtif varlıklar vardır ve bu varlıklar bütün âlemi kaplamışlardır. Gece gündüz sıcak soğuk demeden heryerde ve her zaman faaliyettedirler. Melekler, Nur’dan halkediklerinden daha lâtiftirler doğrudan kesif olan insanlarla iletişime geçemezler ancak onları görevli olarak dışarıdan kontrol ederler.

İblis ise, Ateş kaynaklı olduğundan lâtifin kesifidir, dilediği yer ve zamanda daha da kesifleşerek insan varlığındaki duygulara veya görüntü ile insanlara, zuhuratta veya yaşantı da yaklaşması daha kolaydır. Bu yüzden insanlar için en tehlikeli olanlar bu taifedir. İçlerinde Mü’min’ler ve kâfirlerde vardır. Mü’min olan bazıları zaman zaman az da olsa, insanlara yardımda bulunurlar. Ehli küfür olanlardan ise insanlara zarardan başka hiç bir şey gelmez. En büyük hileleri sûreta Hakk’tan görünmeleridir.

Nasılki batılı bazı hrıstiyanlar meslek olarak islâm dini hakkında eğitim yapıp hatta doktoraya kadar eğitimlerini geliştirip orta halli bir müslümanın üstünde bir bilgiye sahip olabiliyor ve bu bilgisini evvelâ doğru küçük bilgiler, halinde verip daha sonra güven kazanınca yanlış bilgileri verip aklını bozmaları gibi. Farkında olmadan zarar verirler. İşte en tehlikeli hal de budur. Bu hususta din kitaplarında çok geniş bilgiler vardır. Dileyenler oralardan daha geniş bilgiler alabilirler. Biz yolumuza devam edelim.

Bu hususlar kıyasi olan fiziki ölçüler değil ki, açık bir değelendirme yapılsın. Hissi olan hususlardır ki, onun da hemen kolayca tesbit edilebilen bir ölçüsü yoktur.

Yemek yapmak için alınan bir malzeme bile, eğer kuru ve ince gıda ise elekten geçirilmekte, yıkanan veya sulu bir gıda ise kevgirden geçirilmekte. Taneli gıdalar ise ayıklanarak gözden geçirilmekte, ondan sonra işleme konmaktadırlar. Yapraklı ve kabuklu yiyeceklerin de kabuklarının ve dış yapraklarının soyulması gerekmektedir, yani hiçbir gıda yokturki üstünde veya içinde, temizlenmesi gereken bir bölüm olmasın ve ondan sonra sofraya gelsin.

Lâtif olan mânâ âleminden yola çıkan ilâh-î bilgiler hangi mertebeden geçerlerse o metbenin malzemesinden bir pakete sarılarak o mertebeden diğer bir mertebeye geçebilir daha sonra o mertebedende bir sonraki mertebeye geçebilmek için de o mertebenin paketiyle paketlenir, o mertebedende bir sonraki mertebeye geçerken gene yeni geldiği mertebenin paketine girmiş olur aksi halde yeni geldiği mertebeye uyum sağlayamaz. Taa ki, Ef’âl âleminde zuhura çıkması için buranın evvelâ beşeri hayal paketiyle paketlenmesi lâzımdır ki bu âlemin şeriatı içinde kendine bir yer bulabilsin, aksi halde olduğu gibi gelse bu âleme uyum sağlayamayacağı için, bozulan paketsiz gıdalar gibi bozulur kullanılamaz. Uyum sağlanamaz. İşte buradaki tehlike eğer o doğru bilginin üzerinden geçtiği yerlerden giyindiği paketleri üstünden çıkartılmazsa bulunduğu yerin paketi muamelesi görür. Çünkü onu kullanacak olanda aynı paket renginin içindedir.

O yüzden oda aynı muamele ile meamele edecektir. Ve paketi görüp onu gerçek mal zannedecektir. İşte daha evvel kendisi paketlikten çıkmış aslı üzere kalmış bir mânâ ehli ancak gelen paketi birer birer dış paketlerinden soyarak gerçek içinde olan hakiki değeri ortaya çıkaracaktır. İşte ancak o paket gıda, gerçek mânâ da içi özü gıda edilmiş olacaktır. İşte bu mânâ âleminden gelen paketlerin içindede ne olduğu gerçek mânâ da belli değildir hayal ve vehim âleminden yapılan bir sürü sahte bilgi paketleri vardır ve bu âleme her an ihrac edilmektedirler dışı itibariyle hakikilerinden ayırmak mümkün değildir işte burada gerçek bir ölçüme ve ölçüye ihtiyaç vardır. İşte yukarıda bahsedilen hadise budur hayal ve gayb âleminden zuhur eden paketleri alıp dışını soyup içinin değerlendirip dünya sofrasına gayb yemeklerini üzerindeki paketlerini temizleyip saf bir halde, gıdalanmak için kendimize ve çevremize sunmalıyız bunun dışında gaybdan veya nereden geldiği belli olmayan paket bilgileri olduğu gibi kullanmaya kalkarsak yediğimiz şey ancak ambalaj-paket olur, bizse onu leziz yemek zannederiz epey bir zaman sonra onun sonsuz sıkıntıları ortaya çıkar ama iş işten geçmiştir.

Gerçek ve hakiki olan mânevi gıdaların, ilham varidat müşahe olan lâtif hallerinde bu sistem içerisinde muamele görmesi tabii olacaktır. Yani akıl ve gönül süzgecinden geçirilmesi lâzım gelecektir ancak bunun şartı süzgeçin ( ) tevhid, tesis ve eminlik, sıtandardından mühürlenip geçmiş olması lâzımdır. Yoksa süzgeçin delikleri veya ölçü ayarları bozuk ise aldanmaktan ve netice de hüsrandan başka bir işe yaramayacaktır. O halde yani, (1) VAHY: “Kûr’ân” yolu kapalı olduğundan üzerinde konuşulması mümkün değildir. (2) İLHAM: “Hadîs-i kuds-i” yolu ve kıyası açıktır bu yol halen çalışmaktadır, ancak çok dikkat istemektedir. Gelen gaybi oluşumların Rahmân-î kaynaklı olması akıl ve gönül süzgecinden geçirilip anlaşılabilecek, yani “sağlıkla kullanılabilecek” hale getirilmesi lâzım gelecektir. İşte bu çalışmadan sonra bu bilginin sahibi o kişi olur.

Aksi halde kişi geldiği gibi aktarılan hususun taşeronu olur, bu sebeble sahip değil taşıyıcı olur, eğer taşıdığı zararlı bir paket-yük’se gönderildiği yerde oluşacak zarara da, tabii ki ortak olmuş olacaktır.

Yukarıda belirtilen hususlar dahilinde hareket eden kimseler, Peygamberin mânevi varisleri, bunlardır. Zâhiri varisleri ise Firaset sahibi Âlimlerdir. Bunların dışında başka bir yol yoktur.

(3) FİRASET: İse, bilindiği gibi mü’min’in vasfı’dır “Hadis-i Şerif” ler düzeyidir.

“Hadis-i Şerif” lerin, tarifi ise, (mânâ’sı da, lâfzı da, Peygamberden’dir.)

Bunların hepsi Efendimizden zuhura çıktığı halde, mertebe farklılıklarının ne kadar bariz olduğu açık olarak bildirilmektedir. Bunların dışında her hangi bir bilgi ve duygu oluşumunun veya kurgulanmasının mümkün olmadığı bildirilmekte, eğer oldurulmuşsa ona itibar edilmemesi gerektiğini bu ölçüler bize bildirmektedir.

O halde!

(1) VAHY: “İlâh-î” dir, Bu yol kapalıdır. Daha evvel bu yoldan gelenler ölçü olur ve tatbik edilir, bunlardan başka yeni ölçüler olamaz.

(2) İLHAM: “Kuds-î,” “kevn-î ve mülki” dir. İsminin üstünde olması gibi, bunların ana kaynağının ve hakikatinin kuds-î, izahlarının ve cümle, düzenlemelerinin ise “kevn-î ve mülki” olması gerekmektedir. Yani o hale yükselmiş olan bir kişiye “kuds” âleminden bir İlham gelince onu alıp kendi idrak anlayış ve irfaniyyeti ile çevresinin oldukça kolay bir yolla anlayıp faydalanabileceği bir düzenleme ile yakınlarına bu sıhhatli bilgiyi aktarabilmesidir. İşte bu yoldan elde edilen bir bilgi duyulduğu zaman hiçbir endişeye ve şüpheye mahal kalmadan ve dinleyende de mevzuun kendi sekinesini ortaya çıkararak mutmain olmuş bir gönülde, huzur ile dinlenmesini sağlar ve bast halini oluşturur. Bu da ölçüsüdür. Ayrıca bu hususun tarifi (bilenin sözü nettir,) hükmüdür.

(3) FİRASET: “Firaset” ise, sadece “kevn-î ve mülkî” dir. Ef’âli ve fıkhi işlerde oluşur kıyasa ve içtihade dayanan bir ilim düzeyidir. Burası zâten fark âlemidir, gaybi bir hususiyyet-i yoktur, beşere gönderilen hükümler istikametinde hareket edilir. Bu hususta söz çoktur dileyen ilgili yerlerden daha fazlasını bulabilirler. T.B

Bu özet bilgileri verdikten sonra, şimdi gelelim yukarıda belirtilen yazıların özet ifadelerini incelemeye. Gayemiz herhangi bir eksiklik arayıp bulmaya çalışmak değil, özellikle sorulan ve bir fikir istenen hususu incelemeye çalışmak ve bazı özel oluşumları göz önüne çıkarıp karar vermeyi kişiye bırakmaktır. T.B

28.04.2010 tarihindeki Zuhurat

Bismillâhirrahmânirrahîm

Rüyada,

A. - Terzi Baba “Mana-ı Mevlana” (Mevlana) Maneviyatında göründü B.B

Yukarıdaki ifadeyi iyi niyetle kabul etmek mümkündür. Ancak genede İhtiyatı elden bırakmamak lâzımdır. Belki abartılı bir ifade ile, mesele, olduğundan fazla gösterilmek istenmektedir, olabilir. Eğer öyle ise görende ve onun anlattığı kimselerde o kişi hakkında abartılı bilgi aktarılmış olabilir. İnsan hali bu, belki ileriki zamanlarda o kişide eksi bir hal zuhura gelebilir o yüzden kişilerin hayal sükutuna oğrama tehlikesi olabilir, işte bu yüzden abartıya yol vermeyecek şekilde bu zuhuratın bu bölümünün aktarılması yerinde olur. T.B

B. - Bilâhare Beyan olarak 3 defa,

“Selam, Selam, Selam” diye nida edildi. B.B

Yukarıdaki üç selâmın düzenlenmesi İlâh-î bilgi akışındaki örfe nass’a pek uymamaktadır. Genelde İlâh-î kaynaklı selâmlar “tek” def’a söylenmektedir. Bu tabirlere ben ihtiyatla bakarım ve hemen kabul edip doğrudur kaydına girmem. T.B

C. - Yine bilahare arka arkaya net anlaşılır bir şekilde B.B

Bu ifade üstünde de durmak lâzım gelmektedir. Eğer ifade meleki ise onlar insanlarla fazla iletişim kuramadıkları için getirdikleri bilgiler o kadar net olmaz. Çünkü lâtifin kesife ulaşması çok yakından net bilgiler vermesi pek akla uygun gelmez. Ancak gene lâtif bilgiler olarak gelir ve sonra o bilgiler kişinin kendi kesbi bilgileri ile de değerlendirilip yukarıda belirtilen yoldan, yeni bilgilerin yolu açılmış olur-düzenlenir. T.B

1. Örtün emri ile

Örtü - Küfür tatbikatında KAFİR oldum Elhamdülillah,

TEVHİD ÜZERE 

Yukarıdaki ifadeye ise daha çok ihtiyatla yaklaşmak lâzımdır. Çünkü “Örtün” lâfzının ifadeleri çok değişiktir ve niyete bağlıdır. “KAFİR” Örf ve Nass olan genel Kûr’ân-ı Kerîm. İfadelerinde çok büyük şuç unsuru olarak bildirilmekte ve şer-i şerife ters düşen bir ifade kullanılmaktadır. (73/1/74/1) de ise (Ey örtüye bürünen açıl) hükmü bildirilmektedir. Gerçi Tevhid-î mânâ da bakılınca bunların tevili vardır o ise ayrı bir konudur. Telefonda da sorup daha yakından anlamaya çalıştığım hususu, yani bir nolu ifadeler açık olmadığından tam anlayamıyorum, belki yerlerine oturtamıyorum, ibareye dikkatle bakıldığında emreden bir makam ve birde emri alan tesir edilen yer vardır her nekadar alanda verende aynıdır, gibi teviller olur ise de, söz açıktır veya ifade yanlıştır. Yani her halü kâda bir ifrat veya tefrit vardır. Yukarıda da bahsedildiği gibi bu ifadeyi hemen kabul edip sahiplenmek “VAHY” sistemine aykırı düşmekte İLHAM: “Kuds-î, kevn-î ve mülki” hükmüne de uymamaktadır. Ayrıca FİRASET: “Firaset” haliyle de hiç ilgisi yoktur. (2/3/4/5) i de fazla uzatmadan bunlarla kıyas etmek yanlış olmaz diye düşünülür.

Yukarıdan beri izah edilmeye çalışılan hükümler sadece bunları yazanı ve yolunda olduğunu düşünen kimseleri bağlar.

Çünkü mes’uliyyetli bir sahadır. kimsenin anlayışına sınır getirecek bir düşüncemiz yoktur ancak bizim yolumuz yukarıda izahına çalıştığımız yoldur. Bunun dışında bir anlayışın tabikatlarından da biz sorumlu olamayız, burası da çok hassas bir konudur. T.B 2. İsim zevkinde ol emri ile

Esma – İlah - Şirk tatbikatında MÜŞRİK oldum Elhamdülillah,

TEVHİD ÜZERE 3. Cihat et emri ile

Ef’al – Nifak - Cürüm tatbikatında MÜCRİM-MÜNAFIK oldum Elhamdülillah,

TEVHİD ÜZERE 4. Şahit ol emri ile

Şuhud - İnkar tatbikatında MÜNKİR oldum Elhamdülillah,

TEVHİD ÜZERE 5. Dört makamı Cem zevki tenezzülü ile sellimu teslima MÜMİN oldum Elhamdülillah,

TEVHİD ÜZERE

*****

Netice olarak: Yukarıda ifade edilen beş isim tarifinin, KAFİR, MÜŞRİK, MÜCRİM, MÜNAFIK, MÜNKİR, “Örf, nass ve Adetullah”da bunların hepsi zemmedilmiş inkârı ve tevili olmayacak kişi tarifleridir ve sonlarının neresi olduğu bellidir. Gerçi hakikat-i İlâhiyye üzere, her ne kadar bunların da tevilleri varsada o kişinin özel irfaniyyetinde kendi bünyesinde olan bir husustur, bu tariflerin neticesini ortadan kaldıramaz.

Ehlullah-ın sadece “KAFİR” (küfr-örtü-perde) hakkında bir teviline rastladım oda izah babında şöyle idi.

(Küfrü bâtıl mutlak Hakk’ı örtmüştür.

Küfrü Hakk ise kendini Hakk’la örtmüştür.) diğerleri hakkında onları belki bir yönde mazur gösterecek benzeri ifadelere hiç rastlamadım.

Ayrıca Efendimiz bu isimlerin KAFİR, MÜŞRİK, MÜCRİM, MÜNAFIK, MÜNKİR, zuhurları ile ömür boyu kıyasıya savaş yapmıştır. O onların hakikatinde olandan haberi yokmu idi ki,? biz bu hususları ondan daha mı iyi biliyoruz.? O onlarla can pahasına savaş yaptı, O nun açıktan savaş yaptığı o isimlerle anılan zuhurları kendi bünyemizde mazur gibi gösterecek ve âdeta onları destekleyip, özendirecek ve onların hallerini “oldum” ifadesi ile iftihar vesilesi gibi tanıtmaya çalışmak, Allah etmesin zahiren Peygamberimize savaş açmak gibi bir işin içine girmiş hükmünü getireceğinden bu bahsedilen isimlerin zuhurunun hepsinin suç unsuru olarak o kişinin aleyhine yazılabileceği ihtimali çok yüksektir. Allah korusun bu sahanın hiç affı olmayabilir.

Bu ifadelerin tamamından belki açık olarak anlaşılan sanki, güya bunların hoş görülebilecek yaşantılar gibi âdeta “Mudil” ismini ve görevlilerini temize çıkarmaya çalışılan bir alt niyet var gibi olduğunu sanki hatırlatıyor gibi bir his uyandırıyor. MÜMİN ifadesi ilede bunu açık olarak örtülmeye çalışıldığı ifadesini uyandırıyor gibi bir his veriyor. Ve bunların mümini olduğunu belirtiyor gibi oluyor

Tevil yoluna gidilirse; “Mudil Rabb-ı has’ının” yukarıda belirtilen “KAFİR, MÜŞRİK, MÜCRİM, MÜNKİR” zuhurlarından razı olacağı düşüncesi belki oluşur ise de! Ancak Cenâ-ı Hakk, “ben kulumun küfründen razı değilim” (burada küfürden kasıt yukarıda bahsedilen beş halin tamamıdır) kesin hükmünü Zât-ı yönünden, açık olarak bildirmektedir. O halde bu hususunda tevili yoktur. Ayrıca Cenâb-ı Hakk’ın sayısız isimleri varken, özellikle “Mudil” isminin, zâten ihtilâf konusu olabilecek ve halin, sıhhatli anlaşılması için çok uzun seneler sürecek bir eğitim muvzuunun, zemmedilmiş hallerinin âdeta masum bir saha imiş gibi aktarılmaya çalışılması da ayrıca üzerinde durulması lâzım gelen bir husus olduğunun düşünülmesi gereği ortadadır.

Bir zamanlar benim bir meleğim vardı her uyandığım zaman yeni haberler getirirdi bir müddet sonra bunun dahi bir perde olduğunu anladığımdan o meleği ve verdiği habelerini de bıraktım. Ayrıca gene daha evvelce gençlik devrelerimde gittiğim herhangi bir ziyaret yerinde o yerden bir haber almayı düşünür ve alırdım da, daha sonra bunun dahi bir perde olduğunu anlayınca bundan dahi vazgeçip bu halide terkettim böylece bu iki perdeden de kurtulmuş oldum.

Bu tür hallerin zannediyorum ki daha evvelki yaşantıdan kalan bakiyeler gibi olduğu ve tesirinin sürdüğü anlaşılıyor. Bu yol bizim yolumuz değildir. Bu yazıdan bir evvel ki gönderdiğiniz yazıda da hatırlarsanız küçük bir düzenleme yapmak ihtiyacını hissetmiştim. Onda ve daha evvelce de benzeri yazılarınızı okumakta ve anlamakta epey sıkıntı çekiyor bir yerlere koymaya çalışıyordum, gerçi o yazılarınızdan ayrıca az da olsa anlaşılabilir olanlarından alınan metinlerde vardır. Ancak bu metnin, metnini incelemeye çalışırken, gerçekten çok sıkıntı duydum, tamamen kabza soktu, hattâ o gece uyumam lâzım gelen uykunun ancak üçte birini uyuyabildim. Sanki gizli bir tesir üzerimde icrada bulunmak istiyor gibi idi. Daha evvelki yazılarınızda da bu veya benzeri tür ifadeler vardı fakat herhangi bir şey sorulmadığı için bir yorum yapmak istemiyor idim. Aslında Rahmâni olan yazı ve düşünceler kabz değil, bast tecellisini zuhur ettirir.

Sizin ifadenizle gelen şeylerin çok seri ve acele olarak gelip geçtiğini ve belirli kelimeler olarak geldiğini ve hemen yazılması gerektiğini yanımda kim varsa hemen ona yazması için sözle aktardığınızı, bazı zamanlar da bildiriyor idiniz bu dahi üzerinde durulacak bir husustur, rahmani olan da acelecilik olmaz, (el aceletümineşşeytani, etteenni minerrahmani) denmiştir, bu acelecilik hali dahi hadise üzerinde güşünülmesi gerektiğini göstermektedir. Çünkü acele ile alınan bir aktarmanın sağlığı ne kadar sıhhatli olur, düşünülmesi gerekir.

Bu yazılarımın herhangi bir eleştiri veya tenkid olmadığını bildiğinizi de biliyorum okuduktan sonra nasıl bir yol izlemeniz gerektiğini umarım bulursunuz eğer bu hususta bir sıkıntı olursa istişare için her zaman yazar ve arayabilirsiniz.

Şimdi netice olarak bana göndereceğiniz herhangi bir yazı olursa olsun evvelâ renksiz, sadece siyah koyu ve açık olarak gönderin, mademki, ifadenize göre, renkleri kendiniz için hazırlıyorsunuz, o halde renkli hazırladığınız o metinler sizde kalsın. Ayrıca verdana 10 ölçülerinde iki tarafa yaslanmış şekilde ve mümkün olduğu kadar fazla teferruata girmeden sadece mevzuun gerektirdiği istikamette özet bir metin hazırlayıp öyle göndermenizi rica edeceğim, ayrıca metnin içine hiçbir sekme türü ilâve etmeden sadece düz yazı olarak dönderirseniz daha da çok memnun olacağım, çünkü sekmeler ile sabitleştirilmiş kelimeleri yerinden alıp başka bir düzenlemeye uyarlamak oldukça zor ve çok can sıkıcı oluyor.. Çünkü gelen her bir değişik yazılı metni, kendi dosyasında yayınlanacak hale getirmek için çok zaman ve güç harcamam gerekiyor buda ilerlemiş yaşımda beni oldukça yoruyor ve zaman kaybı oluyor.

Bana göndermek lütfunda bulunduğunuz bu metinden daha evvel, bana gönderilmiş üst üste bindirilmiş bir mailin en sonun da kazara gönderilmiş halinden haberim oldu ve beklemekte idim. Eğer bu metin, ikinci ve üçüncü hiç bir şahsa açılmasaydı ve istişare edilmeden sohbetleri yapılmasaydı, sadece (size sizin için ve size ait) bir emânet olarak kalsaydı belki üzerinde taşıdığı mânâlar hususide olarak batıni yönden kabul edilebilir ifadeler olabilirdi. Çünkü bu ifadelerin gerçek mânâ da geçerli olduğu yer Zât-ın kendinden kendine ve kendisinde, “tenzihin içindeki tarif teşbihinde” olduğu yerdir burada ise ikinci şahıs yoktur.

Diyelim ki bu metin gerçek mânâ da sahih zât-i bir tecellidir. O halde bu metin sadece bir şahsa ait sırda olan saklanması gereken özel bir emanettir. Mahviyyette saklanması lâzım gelen Bu emânetin ikinci ve üçüncü şahıslara açılıp ortalığa gökülmesi, dolayısı ile “eğer gerçekten öyle ise” Z’at âleminden emânet edilen şahsa ait bir sırrın alenen ortaya getirilmesi hemen kişinin beşeri benliğinin ortaya çıkmasının ifadesi olduğu kolayca anlaşılmaktadır.

Emânete ihanetin karşılığı alınan vasıflarda zâten açık olarak “MÜCRİM-MÜNAFIK oldum Elhamdülillah,” şekliyle kabul edilmektedir Ve kişi yukarıda ifade ve şiddetle kabul edilen (KAFİR MÜŞRİK MÜCRİM MÜNAFIK MÜNKİR) oldum Elhamdülillah tariflerinin şeriat mertebesindeki, yasaklanmış yaşantısını inadına kabullenip, yaşıyor hale düşürmektedir. Ne ağır bir yüktür. Nasıl bir kahramanlıktır, doğrusu anlamak mümkün değildir. Ben bu kesin ifade ve bu kabullenmelerin dehşetinden bir hafta on gündür, şaşkınlığından ve mâlûm varlıkların zaman zaman tasallutundan kurtulmuş değilim,

Allah muhafaza etsin. Bu da gösteriyorki o varlıkllar bu iş ile ilgili ve sahalarını kaptırmak istemeyip azda olsa çıkış yapıp kendilerini ele veriyorlar. Allah’a, Peygamberine örf’e nass’a ve adetullah’a âdeta alenen “oldum Elhamdülillah” diyerek, “sanki çok güzel bir şey olmuş gibi” hamd ile hamda savaş açmak gibi bir şey olmuş olmaktadır. Sanki mâlûm varlığın “sen beni azdırdın” dediğine benzer bu halleri “ben oldum” sözü belki farkında olmadan söylenmiştir ama onun bu hali gibi adeta anlaşılıyor. Allah’ın (c.c.) hamd-ı bellidir, Peygamberine dir. örf’de nass’da ve adetullah’ta, KAFİR’e MÜŞRİK’e, MÜCRİMMÜNAFIK’a, MÜNKİR’e, Hamd, övgü, yoktur tam karşıtı olan zem vardır. Hamd ile hamd-ı da ortak koşarak, bunları oldum derken kişinin nasıl bir hâleti ruhiye içinde olması lâzım geldiğini düşünemiyorum.

Ayrıca bunların birde, “TEVHİD ÜZERE” diyerek tevhid ile delillendirilmeye kalkılması aklın alacağı bir husus değildir. Çünkü bunlar kesret çokluk inkâr ve suç unsurlarıdır ki tam zıttır tevhid, şahit gösterilerek, âdeta kesretin ve şirkin tasdiki tevhidle yapılmak istenmektedirki muhal bir haldir.

Ben şimdi sizden duyar gibi oluyorum, (ama benim bahsettiğim ifade etmek istediğim bunlar değil dir.) Diye.

Anlatılmak istenen bu mevzuların gerçek halinin ne olduğunu tabiiki bende biliyorum. Yukarıda da bahsedildiği üzere bu oluşum Eğer gerçekten yaşanıyor ise Zât-î ilim mertebesinde ve kişinin kendi özünde sadece kendini alâkadar edeceğinden eğer varsa cezası veya mükâfatı kişinin sadece kendine aittir. Çünkü o mertebede kişi düşüncesinden dahi sorumludur. Ancak bunlar bâtın hukukunun nass’ı dır. Zâhire çıktığı anda isterse sadece ikinci şahıs olsun bir benlik ifadesiyle ortaya çıkmış olacağından bu âlemde de geçerli olan. Şeriat örf, nass ve adetullah kuralları geçerli olduğundan. Metnin tamamı suç unsuru olmaktadır. İçindeki (Hamd ve tevhid) kelimeleri ise sadece ilka edenler tarafından, hile-i şer’iyye olarak kullanılan istismar edilmiş olan masum ve temiz tabirlerdir.

İşte bu yüzden açık olarak görülüyorki, gaybi diye ifade edilebilecek zuhurat varidat tecelli gibi şeylerin yukarıda belirtilen ikinci kısım, İlham bölümüne girdiğinden İLHAM: ise bir yönüyle “Kuds-î, diğer yönüyle, kevn-î ve mülki” olduğundan gelen bilgilerin bu aşamalardan geçmesi lâzımdır. Eğer bilgi gerçekse Kuds âleminden gelen (Misafiri gaybi) dir. Onu şanına yaraşır şekilde ağırlayıp “Kuds ve gayb” âleminden, getirdiği tecelli i İlâh-î gıda malzemelerini, akıl programında beşerin kabul edebileceği tarife döndürerek bunları ğönül mutfağında aşk ateşinde pişirerek baharat, tabiat unsurlarından da katarak bir sofra kurması ve kimin o sofradan hangi gıdaya ihtiyacı varsa mânen beslenmesi için taliplilerine sunması örf’de nass’da ve adetullah’ta, hal böyledir ve ölçü budur.

Bu işlemlerden geçmeyen herhengi bir tarifle gelen, içinde ne olduğu, hangi katkının varlığı bilinmeyen, ne yedirmeye çalışan nede yiyen tarafından bilinmeyen gıdalarla yetişen kimseler kısa sürede mahiyeti meçhul paket gıdalardan yiyerek obez olup yerinden kalkamayan kimselere benzerler Allah (c.c.) korusun.

O halde gaybi diye isimlendirilip, gelen her şeyin evvelâ paketini açıp içindekinin mahiyetini iyice anlayıp ve evvelâ kendi tadına bakıp yani tatbik edip eğer bir zarar sezmezse ondan sonra yardımda bulunmak için çevresine bu gıdalarından talep edenlerine hiç karşılıksız dağıtması en isabetli yemek ikramı olacağı bellidir. Bunun dışında acelece gelen ve hemen yenmesi kullanılması istenen gıdalara daha çok ihtiyatlı yaklaşmak gerekmektedir çünkü bu gıdalardan dolayı başımıza gelebilecek herhangi bir zarırı telâfi etmemiz için, belki bize bildirilen sahte bir adresi de bulmamız mümkün olmayacağından ebedi hüsran ve zarara oğramamız pek kolay olacak bizde çok kolay yutulmuş bir lokma olmuş olacağız.

Son cümleye daha çok dikkat çekmek istiyorum. (Zâhir âlemin fiili tehlikelerinden bâtın âleminin yanlış tasavvuri tehlikeleri daha çoktur.) Bu saha çok kaygan bir sahadır, ancak Allah-ın ipine sarılmakla bu kaygan araziden biraz zor da olsa emniyyetle geçilir Cenâb-ı Hakk zâhir bâtın ayaklarımızı bizim hatalarımızdan dolayı kaydırmasın, aslında o kaydırmazda, biz nefsimize kapılarak kendi kendimizin ayağını kaydırmayalım.

Yukarıda belirtildiği gibi bu metnin iki sene neden bekletildiği şimdi daha iyi anlaşılıyor. Eğer iki sene evvel bu husus ortaya çıksa idi oyunlar daha o zaman ortaya çıkacağından iki sene daha oyun uzamayacaktı.

Daha evvel yazılan metinlerde de benzer ifadeler vardı bunlardan hep rahatsızdım hemen okunup anlaşılacak şeyler değildi sistemleri başka idi ancak fazla abartılı olmadığından kabul edilebilir ölçülerde idi bu yüzden düzelir düşüncesiyle fazla üstünde durmuyor idim.

Bence bu kaydı ve daha sonra gelenleri ve daha evvel gelmiş bu ve benzeri bütün kayıtları silin ve bir müddet selâmete çıkıncaya kadar hiçbir kayıt almayın, yani varidat denen kaynağı belli olmayan fısıltılardan hiçbir kayıt almayın taki fısıltılara sebeb olanlar varsa uzaklaşsınlar. beyniniz bir müddet dinlensin boşalsın. Daha sonra ki gelişmelere göre hareket edilir. Bu tür yazıların yazılması örfe uygun olsa yazılacak çook şey var, başkalarının bildirmesine de hiç gerek yok ancak İlâh-i nezaket bunlara manidir gerektiğinde özde bunları kabul edebilecek gönüllere kişiye mahsus söylene bilir, hususide bile bunların söylenmesi gene de örfe aykırıdır. Çünkü kıyas yapma yolu açılmış olur bunu dinleyende de bu hususlar tabiileşmiş sıradan konuşulan kelimeler haline gelmiş olur, buda onda kendini bunları söyleme salâhiyyetini bulmuş olur nasıl olsa bunlar söylenebiliyor bende benzerlerini söylerim’in yolu açılmış olur, sonu nereye gider bilinmez o kişinin dünyasıda kararır ahiretide. Bazı gurupların halleri bunlara benzer. Sureta Hakk’tanmış gibi mevzu olan cümleyi söyler ancak yaşantısı yoktur. ve içi boştur sadece bir sedadan ibarettir ancak çevresindekiler bunları inançları yüzünden doğru sanırlar.

Bilindiği gibi benim Bunlara benzer ancak kıyas bile edilmez şiir türü bir yazım vardırki ifadeleri cümle kuruluşları çok açıktır mübhem bir şey yoktur aklın hükmü altındadır vehmin değildir ve ayrıca “atayım dedim” dir ismide üstündedir lâtife yolludur, “anlamadılar, sallamadılar” gibi hafifletici ifadeleri vardır o metin hakkında şimdiye kadar kimse benden bir izah istemedi, demekki itici veya rahatsız edici bir tarafı yokmuş.

Belki hakkımda abartılı bazı yazı yazanlar oluyordur ancak bunlar yazanların kendi görüş ve anlayışlarıdır. Ben onlara böyle yazın diye bir talimat vermiyorum. Kendilerinin araştırmaları neticesinde ulaştıkları bilgileri benimle paylaşıp kitapalrımın bazı bölümlerine ilâve ediliyor bu ayrı bir konudur. Benlik olmaz. Geriye bir bilgi mirası bırakılmaktadır.

Bütün bu hususlar ve ifadeler sizde nasıl bir netice hasıl eder bilemiyorum, belki kızar belki sâkin düşünür belki her şeyi yeniden gözden geçirirsiniz sizin kabulünüze kalmış bir iştir ben isteneni yapmaya çalıştım, belki mevzu gereği bazı ağır gelecek tabirler kullanılmış olabilir o zaman kusura bakılmasın benim yolum ve hayat anlayışım yukarıdan beri belirtilmeye çalışılan hususlardır, şimdiye kadar kimseyide bu şekle mecbur etmiş değilim kabul eden eder etmeyen kendi bilir, bizce hiçbir mes’uliyyeti de yoktur. Cenâb-ı Hakk herbirerlerimizi hayal ve vehmin tuzaklarına düşmeden gerçek Hakk yolcuları eylesin. Herkese selâmlar hoşça kalı

Yukarıda bildirilen zuhurat türü anlatışlar tam bir tuzak zuhurattır İnsanı dinden de imandan da ed **********

Hallac’ın hikâyesi meşhurdur. (Enel Hakk-ben Hakk’ım) Hakk, dediği halde astılar. Eğer (Ene KAFİR’im, MÜŞRİK’im, MÜCRİM-MÜNAFIK’ım, MÜNKİR’im) deseydi acaba ne yaparlardı. Başını kesmekle kalmazlar bütün vücûdunu lime, lime yaparlar, sokak hayvanlarına yemek için atarlardı kabri bile olmazdı.

“Ama efendim bunlar şeriat ehli câhil insanlar tevhid-i bilmezler.” Deyen kişide de zâten tevhid olmaz. Çünkü bu faaliyyet (tefhîd-i ef’âl) sahası içinde olur ki oda tevhiddir. Yani Cenâb-ı Hakk’ın (Adl ve müntakîm) isimleride (tefhîd-i ef’âl) sahasında faaliyyet’tedirler ve yanlış yapıldığında hiç acımaları da yoktur. T.B

Biraz belki uzun oldu ama, bir zuhuratın izahının ne kadar mühim ve düşündürücü olması lâzım geldiğinin ifadesidir. Şimdi diğer ikinci olan zuhurat bölümüne bakalım. T.B

YOLUN TEHLİKELERİ.

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara.

Ön sözden küçük bir bölüm.

Bu hikâyemizde böyle bir hadise neticesinde gene üzülerek oluşmuştur. Fırsat bulup okuyabildiğinizde, (30 Ağustos 2012) de ki bir mail ile başlayan bu macera, (16/ekim/2013) tarihinde gelen gene bir mail ile de bu hadise de bahsi geçen şahsın bazı karanlık yönleri olduğu ikazı yapılıyor idi. Bizde bu tarihten sonra bu maili dikkate alarak tedbirli olup hadiseyi izlemeye ve kişinin hallerini uzaktan kontrol etmeye başladık T.B. 

Ab…. Ku…. Ka…. 12 Jan 2014 'nın arzuhalidir... Güzelliklerin herdem ve daim süslediği ve dahi nice inci ve mercanları kendisinde barındıran,dilediğine dilediği kadar ikramda bulunan, ilmin ve hikmetin sahibine, biz fakirleri yegane bağlayan hükmün sahibine, arzu halimizin beyanıdır ...

07.01.2014 tarihinde fakir ( Ab…. Ku…. Ka ka…. de bulunan fakirin zuhuratının beyanıdır Zuhuratımda efendi babamla bir odada idik ayak üstü karşılıklı duruyor idik fakire Ab…. Ku…. Ka… anlat dedi fakirde efendim kevni ve kesbi ilim yolu bize açılmış "cenabı allah bize bunu nida ile seslendi" bu zuhuratım rahmanimidir dedim. Efendi babam ise fakire buyurdu ki "evladım zuhuratın rahmanidir usulü şerifi bitirmişsin" ancak bundan sonra sana kevniyeti ve kesbiyeti daim kılacak okuman gereken son bi usul vardır bunu sana anlatacağım . Uyandığında bunu bana mutlaka bildir bu dersi sana tarif edeceğim buyurdular . ikram ve izzet hükmün sahibindendir... Ellerinizden öperim daim sıhatin ve uzun yaşamınız olmasını niyaz ederim . Ab…. Ku…. Ka Te…. Ba…..

Hayırlı günler Hayırlı kandiller. Ab…. Ku…. Ka hamdolsun iyi sayılırız İnşeallah sende iyisindir

İstihareden istişare daha iyidir denir. Bu tür zuhuratlar ile mutlak amel etmek pek doğru olmaz ancak bir ikaz mertebesidir. (Cenabı allah bize bunu nida ile seslendi)

bölümü şüphelidir. Bu kadar açık bir husus ancak (Rasul Mûsâ) (a.s.) da vaki olur. (evladım zuhuratın rahmanidir usulü şerifi bitirmişsin)

Bu bölümde çok güvenilir değildir, çünkü zahirde böyle bir hüküm olmaz. Benden dinlemen, benden değil belki hayalinden olabilir. Çünkü bu yolda biten diye bir şey olmaz. Yol devam eder.

Diğer bölümlerinin üzerinde vaktim olmadığı için fazla duramıyorum.

Eskiden kalmalar olabilir. Gene de bu zuhurattan genel bir işaret almak istersek yolumuzun. Sistemimizin ikinci bölümü olan "Hazarat-ı Hamse" (Kevn) kısmının çalışmalarının yapılması gereği olarak düşünebiliriz. Bu yol gerçeklik üzeredir ve çalışılarak elde edilir bir gecede verilen bir şeyle olmaz. Cenâb-ı Hakk yolunu hayal ve vehimden aydın eylesin. Selâmlar hoşça kal Efendi baban

NOT= Yukarıda da bahsedildiği gibi, fazla vaktim olmadığından ve bahsi geçen kişiyi de pek sıkıntıya sokmak istemediğimden zuhuratını ana hatlarıyla kısaca yorumlamış içinde barındırdığı fitneyi, bu ikazlarımız ile kendini düzeltir düşüncesi ile pek açık etmemiş idim.

Aslında zuhurat zâhiren bakılınca çok taltif edici bir zuhurat gibi göründüğü halde, baştan sona “nefsi ve iblisi” dir. Ve tuzak zuhuratlardandır. Öyle sinsice hazırlanmış bir hayal kurgudur ki idrak ve irfan sahibi olmayan temiz ve saf insanları hemen tuzağa düşürecek, kendi kendine “vaybe, ben neymişim” diye kendisinde hiçte olmayan halleri kabullenip bir müddet sonrada halkın içine karışıp güya gördüğü ve yaşadığı bu hali, “sahih” imiş gibi, zannıyla halkı irşad ediyorum diye, bir mürşid edasıyla, “ifsad” etmeye başlayacaktır.

Bu haller “yolun tehlikeleri” nin büyüklerinden dir. Geçmişte ve günümüzde de yaşantıları vardır. Hayali düzme ve tuzak zuhuratı şimdi biraz daha yakından sırasıyla tekrar incelemeye çalışalım. T.B 07.01.2014 tarihinde fakir ( Ab…. Ku…. Ka ka…. de bulunan fakirin zuhuratının beyanıdır Zuhuratımda. efendi babamla bir odada idik ayak üstü karşılıklı duruyor idik,

Aslında bu tür mevzulardan ayakta behsedilmez karşılıklı oturarak bahsedilir, T.B fakire Ab…. Ku…. Ka… anlat dedi

Anlat dedi. Kendi içinde bulunan veya kendisine hayalinden aktarılan kendi içinde ki isteklerinin başka biri tarafından soruluyormuş gibi yapılıp kendi düşüncelerinin ortaya çıkmasına zemin hazırlanan nefsin bir taktiğidir. T.B fakirde efendim kevni ve kesbi ilim yolu bize açılmış

Bahsedilen yol önüne gelen kimseye açılmaz, aslında böyle bir yolda yoktur. Hemen bir yerlerden bir kapı açılacak ordan içeriye girilecek o yerden kişiye hemen bir yol açılacak, orada bir sürü şeylere sahip olunacak gibi düşünceler ham hayaldir. T.B kevni ve kesbi ilim kevni ve kesbi ilim Aslında bu kelimelerden, kevn, “Hudus. Varlık, var olmak. Vücud, âlem, kâinat. Mevcudiyet.”

Bu âleme ait olan bilgilerdir. Ve ancak çalışarak elde edilir, kimseye hoop diye bir şey verilmez.

kesbi, ise o dahi KESB: 1. “Kazanma, kazanç, edinme. 2. Geçimi sağlama için kullanılan âlet veya iş.”

Bu yol durup dururken kimseye açılmaz, çalışmaya dayanır. Kulun çalışmaları ve didinmeleri neticesinde bazı hallerde çözemediği yerlerde Hakkın ikramı yardımı olur, ancak şartı kendini zorlayarak çalışmaktır. (Nâçar kaldığın yerde Nâgâh açar ol perde) dendiği gibi olan sürelerin neticesinde bu iki kelimenin ifade ettikleri hükümler oluşabilir. Bir gece de ve gecenin kısacık süresinde görülen nefsi bir zuhurat ile kevni ve kesbi ilim’ ler öğrenilmez. Ayrıca bu saha kesbi değil ma’nevi ilimler sahasıdır, bu nasıl bir tersliktir. T.B

NOT= Zuhuratların üç türü vardır, onlardan biri tamamen nefsi hayali ve iblisi’dir. Hiç yorumlanmaz ve onlarla amel edilmez kişiyi yolundan saptırır, bazen dışından bakıldığında rahmani imiş gibi gözükür. Fakat içeriği tamamen ifsad edici ve bozguncu mahiyettedir. Bu zuhuratın tasnifi “Hayali mücerred” sınınıfına gimektedir ki “hakikati olmayan tam bir nefs ve tuzak” zuhuratıdır.

Diğer iki tür ise, onların birine “keşfi mücerred” denir yani, “ayni ile vaki” görüldüğü gibi çıkanlardır.

Diğerine ise, “keşfi muhayyel” denir, yani bu zuhuratlar, “tabir gerektiren” zuhuratlardır. İşte gerçek bir yol ehlinin bu zuhuratları tabir edilmeye çalışılarak kendisine ihtiyacı olan hayat seyrinin düzenlemeleri yapılır. Ancak zuhurat yorumlarının belli bir kıyas ve ölçüsü yoktur. Büyük bir tecrübeye ve Cenâb-ı Hakk’ın o kişiye bu sahada verdiği ilme bağlıdır.

Her önüne gelen kişi zuhurat yorumu yapamaz ve her zuhuratta yorumlanmaz. Zuhuratın değeri ve sahihliği, o zuhuratı gören kişinin yaşantısının doğruluk ve ehli sünnet ve irfaniyyet üzere şayan bir kimse olmasına bağlıdır. T.B (Cenabı allah bize bunu nida ile seslendi)

Bölümü şüphelidir. Bu kadar açık bir husus ancak (Rasûl Mûsâ) (a.s.) da vaki olur. T.B

Bu bölüm gerçekmiş gibi kabul edilirse o kişi kendini Mûsâ (a.s.) yerine koymuş, gelen nidayı da Allah’ın kendinden gibi, Zâtından gelmiş kabul edeceğinden bu düşünce ve sahibi “küfrün ta kendisi” olur. Gerçekten Hakk muhafaza eylesin. T.B bu zuhuratım rahmanimidir dedim.

Bu soru dahi onun gördüğü zuhurat hakkında kalbinin mutmain olmadığını açık olarak görtermektedir. T.B Efendi babam ise fakire buyurdu ki

Buradaki ifade de de görüldüğü gibi bahsi geçen kişi kendi düşündüğü hayalini bizim tarafımızdan dasdik edilmesini istemesinin şuur altı hayalidir. T.B (evladım zuhuratın rahmanidir usulü şerifi bitirmişsin)

Bu bölümde çok güvenilir değildir, çünkü zahirde böyle bir hüküm olmaz. Benden dinlemen, benden değil belki hayalinden olabilir. usulü şerifi bitirmişsin) Çünkü bu yolda biten diye bir şey olmaz. Ayrıca usulü şeriften kasıt nedir?. Yol devam eder. Genelde her halde bu tür haller belki eski yaşam kalıntılarından kalmalar olabilir. T.B ancak bundan sonra sana kevniyeti ve kesbiyeti daim kılacak okuman gereken son bi usul vardır bunu sana anlatacağım . 

Böyle bir ifade bile olmaz. Yukarıda hem “usulü şerifi bitirmişsin” denmekte, hemde, “son bi usul vardır” böyle bir şey olmaz, olsa Hakk ilmi sınırlandırılmış olur bu da mümkün değildir. Tamamen hayal mahsulüdür. T.B Uyandığında bunu bana mutlaka bildir bu dersi sana tarif edeceğim buyurdular 

Bu kısımda bir tuzaktır, Benim varlığımı göstererek bahsi geçen kişinin varlığında bu hayali oyunu oynamışlar. Oda kabullenmiş ve zâhire aktararak bize mail ile ulaştırıp, büyük bir heyecanla bütün bu düzenlemeye tasdik beklemekte imiş. T.B

ikram ve izzet hükmün sahibindendir... Ellerinizden öperim daim sıhatin ve uzun yaşamınız olmasını niyaz ederim . Ab…. Ku…. Ka

Bu yol gerçeklik üzeredir ve çalışılarak elde edilir bir gecede verilen bir şeyle olmaz. Cenâb-ı Hakk yolunu hayal ve vehimden aydın eylesin. Selâmlar hoşça kal Efendi baban 16/01/2015 Ce……

terzibabamın emri: terzibabamın resimleri silinsin, terzibabamla ilgili aldığınız bütün emanetler bir kutuya konulsun kapatılsın, biri gelip alacak, sizinle hiçbir ilgisi kalmamış, rehberliğini de çoktan geri aldı, işlem yapmayın, anadolu uşşakileri profilinizi kapatın, babamdaki sizin emanetlerinizi de size getircekler

Te….. Ba……

Hayırlı akşamlar Ab…. Ku…. Ka….

Yapılacak olanlar şunlardır. Ay sonuna doğru sana biri bizdeki senin getirmiş olduğun emanetlerini sana getirecek, Bizim verdiğimiz yazılı ve madde olarak ne kadar emanetimiz varsa, o gelecek arkadaşa iade edersin, bunların içinde vekâlet yazısı ve diğerleri ve elinde kalan varsa bize ait kitapları verirsin sakın ha bunlardan foto kopi çektirip kendinde bırakmayasın. Diğer taraftan bize ait resimlerin hepsini silip imha edeceksin video çekimleri onları da silip imha edeceksin ve siten den uşşaki ismini kaldıracaksın. Çünkü bunlar seni ilgilendirmiyor. Bana sormadan benimle ilgili resimleri izin almadan nasıl açığa koyabilirsin, bu zaten büyük suçtur.

Senin durumunun artık bizimle hiç bir ilgisi yoktur. Daha evvel sorulan sorulara cevap verilmediğinden güvenilirliğin kalmamıştır bu işi yüretemiyeceğin kanaatı hasıl olmuştur. Bu yüzden sakın ha bizim ismimizi yolumuzu ve her ne suretle olursa olsun Terzi Baba ünvanını kulanmayacaksın. Kendin kendi halinde ne istersen yapabilirsin ona ben karışmam.

Ancak bundan sonra benimle ismimle ve üşşaki ismiyle bir tasarrufta bulunursan resmi makamlarda dava açabilirim. O yüzden sonra daha zor duruma düşmemen için hatırlatmış olayım.

Sana çok güvenmiştim beni hayal sükutuna uğrattın hapiste neden yattığını da biliyorum hakkında hiç iyi şeyler bilgi olarak gelmedi, bütün bunları neden yaptın anlayamadım ama mes'uliyeti senin üzerinedir.

Tekrar ederek söyleyeyim Yardımcı rehberliğin kaldırılmıştır sakın ha bu durumu kullanayım da etrafıma adam toplayım deme bu işe kalkışma. Sana tavsiyem olsun.

Bunları daha evvel yazacaktım ancak kendini düzeltmen için sana tanınan bir müddet/süre vardı o sürede sona ermiş ve vakti gelmiş olduğundan bunları sana bildirmiş oldum. Bizden ayrı yolun açık olsun. T.B

Bu kişiye gönderilen bu yazıdan sonra, kendine verilen ne varsa hepsini tarafımıza iade edip, bizimle ilişiği kesilmiş idi.

Bu tatbikata bakarak, “Satih ince” nin yaptığı, “kıyafetler gelirse emaneti veririm” sözünün ne kadar benlik yersiz takas ve gasp olduğu açık olarak anlaşılmaktadır. T.B

FATİH NURULLAH’ın DİĞER DOSYASI

ELİNİ ÖPEN CENNETE GİRECEK

VİDEO DEŞİFRESİ

İnternet yayın tarihi: (14/02/2018)

Fakir icazet aldıktan sonra pek el öptürme meraklısı değildim. Öpenden çekiliyorum, çekiniyorum.

Birgün maneviyatta uçaktan iniyorum. Millet beni karşılıyor, elimi öpmek istiyor. Ben çekiyorum çekiyorum. Diyorlar ki neden elini çekiyorsun. Elini öpen cennete girecek. 30 elim 40 elim olsa bu ümmete uzatıyorum.

işte var mı diyeceğiniz? El öpmek ne demek? Eli tutanın elini tutmak demek. İbrahim İbrişimcizademin elini tutanın elini tutmak demek. Hüs Gül....’nin, Seyyid Necati Dede’nin, Mustafa Kamber Efendi’nin, Muhammed Mustafa’nın (s.a.v) elini tutmak demek.

Bundan daha büyük şeref mi var kardeşlerim? Biz onun zamanında geldikte mi onu görmedik? Onun zamanında geldikte mi ona biat etmedik? Cenab-ı Hak bizi bu zamanda getirdi. İbrahim İbrişimcizademi bize gösterdi. Nur-u Muhammedi’nin sahibiyle bizi tanıştırdı.

Biz Hz. Muhammed’i ( ) göreni, nurunu müşahede edeni, hakikatine tahmil olanı görmüşüz. Tutmuşuz, bilmişiz ve inşallah bizi de gören, bizim de elimizi tutan, bizden sonra gelecek olanın da elini tutacak olan ta kıyamete kadar cennet kervanı, cennet yolcularıdır. O girecektir inşallah.

Dolayısıyla kardeşlerim Efendimiz ( ) şöyle buyuruyor:’’Kim bana itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Kim bana asi gelirse Allah’a asi gelmiş olur.’’ Dolayısıyla meşayiha biatı bu şekilde bilmek lazım. Burada Fa efendiyi görmemek lazım. O elin, o silsilenin, ananenin Ruh-u Seyyidi’l Enâm’a ( ) gittiğini bilmek lazım. O insanların bulunduğu mecliste ruh-u seyyid-il en’amın teşrif ettiğini bilmek lazım.

Bizim şeyhlerimiz öyle buyurdu: Bir hatm-i haceganda, bir halaka-ı zikirde, bir sohbette eğer bir kişi Efendimizin ( ) nurunu müşahede edemiyorsa, Ruh-u Seyyidi’l Enâm’ın ( ) teşrifinden haberi yoksa oradakiler boş ayrılır diyor. Bu anda hepimiz doluyuz elhamdülillah. Ruhu Seyyidi’l Enam’ın ( ) teşrifi, zuhuru, nurunun zuhuru burda mevcuttur elhamdülillah. Ve mevcut olacaktır inşaallah. Oturduğumuz kapı baki kapısıdır. Biz o kapıya oturmuşuz kardeşlerim. Hepimiz o kapıyı bekliyoruz, hepiniz o kapıyı bekliyorsunuz. “satih ince”

FATİH NURULLAH’ın DİĞER DOSYASI

Özetle bölümler halinde o na da bakalım.

ELİNİ ÖPEN CENNETE GİRECEK

VİDEO DEŞİFRESİ

İnternet yayın tarihi: (14/02/2018)

Fakir icazet aldıktan sonra pek el öptürme meraklısı değildim. Öpenden çekiliyorum, çekiniyorum. “satih ince”

Bu mevzular özel mevzulardır herkesin önünde ve yayında bunlar konuşulmaz. Konuşulacak o kadar çok şey varken, işi özele götürmek benlikten başka bir şey değildir. Diğer taraftan ise “Fakir icazet aldıktan sonra” nasıl ve nerede olduğu belli olmayan şaibeli olan durum hakkında kesin konuşmak doğru değildir ispatsız ve mesnetsiz birkaç rivayete göre olan icazet halifelik mevzuuda pek geçerli değildir.

Fakire meydan okuyup yukarıda bahsettiği. T.B

benim gibi icazet çıkarsın yani Nusret Tura’dan, Mustafa Safi Efendi’den, “Satih ince”

Bunlar yukarıda tarihleri ve delilleri ile çok açık biçimde sayfalar dolusu teferruatı ile çıkarıldı-anlatıldı. Ama kendisi anlamak istemez ise onun sorunudur, genele karşı bizim hakkımızda hiçbir endişeli ve şibeli durum yoktur.

Ama kendisi hakkında her şeyi şaibeli ve belirsizdir. Benden istediklerini bende şimdi ondan istiyorum, sahih dediği neyi varsa yazılı kayıtlı giyim kıyafet, kendine verilen bir isim bir evrak bir yazı elinde tarihi ve ma’nevi kendine geçen bir yaprak, kendi hakkında yazı dahi olsa çıkarsın bakalım, kendini gerçek ma’nâ da ispatlamış olsun. Hangi tarihte nerede kimlerin şahitliğinde, açık ve net olarak bir şeyhlik ve icazat töreni varmı, bunları açıklasın bakalım. Bu işler demişlikle miş imiş gibi hayali ve zanni hükümlerle olmaz. “Net delil” istenir.

Benim kendisine yaptığım tatbikatın açık olarak diğer biri daha varmı.

Aslında sağlam bir “rehber halifelik” sadece o vardı oda geri alınınca kendinin gerçek olarak hiçbir geçerli kanıtı kalmamıştır. T.B

Fakir icazet aldıktan sonra 

Bahsettiğin icazatı nasıl ve nerede hangi tatbikatla aldığını sende ispatlamak zorundasın iyice açıkla da herkes bilsin ve bütün âlemin senin üzerindeki şüpheleri giderilmiş olsun. Ayrıca ulema-ı zahireden seni tasdik edecek birilerini ara bakalım bulabilecekmisin.

Ancak terzi için yüksek lisan tezi hazırlanıp kabul edilmiş idi. Ayrıca hakaret ve iftira ettiğin terzi, İstanbul bursa İzmir ilâhiyat fakültelerinde konferans vermiş kimsedir. Sen söyle bakalım resmi hangi yerde böyle bir kabul gördün.

Diğer yönden sana bir şey daha anlatmaya çalışayım, işine gelmez ama yeri gelmiş iken benden sana bir bilgi aktarımı olsun. Seyrüsülûkunda (12) dersini bitirmiş ve hizmetle görevli olan kimselere Cenâb-ı Hakk tarfından kendi ma’nâ larına (13) üncü isim olarak bir ismi has fısıldanır. Bu isim o kişinin ismi hası özeli olur. Geçmiş büyüklerimizin hepsinin böyle ismi hasları vardır.

Gerçi senin beden isminin başına kendinin koyduğu çakma ve alma birçok ismin vardır ama, bunların hiç birinin gerçek delili yoktur. Ve geçerli olmayıp sadece bir zandan ibarettir. Bahsettiğin isimleri ise taşımak gerçekten çok zor bir ağır vebaldir hele, hele gerçek değilse bunların hesabını vermek çok zordur.

Bütün bunlardan evvel sen söyle bakalım gerçekten kendine has özel bir ismi hassın varmı? varsa nasıl ispat edersin bunları zahir batın delilleri ile bir açıkla bakalım. Bu sahaya delil istersen,

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13

kitabını okuda bu sahada benden sana hediye olsun biraz bilgi sahibi ol. Tasavvuf bir gerçekçiliktir. Hayal vadilerinin çıkmaz sokaklarında havalarda-hayellerde gezmek değildir. T.B

Hatırlanacağı gibi, bu kitabın (92) inci sayfasında, kendisine (Şahid) isminin, kendi ifadesi ile “doğru yanlış” verildiği hakkın da, yazılar ve cevapları orada vardır, dileyen tekrar o bölümü de okuyabilir. T.B

ben bu anda vazifeyi bırakırım yani. “Satih ince” 

Bu açıklama izah ve ispatlar eline geçerde bunları okuduğun anda “vazifeyi bırakırım yani” sözünde durmaz isen kamu önünde bu hususta da yalan konuşmuş, mes’ul olmuş olursun.

Zuhuratlardaki tam bir fiyasko yorumların gibi bu sözünde fiyasko olmasın. T.B

pek el öptürme meraklısı değildim“satih ince”

Demek bunun meraklısı varmışta, kendisi değil imiş demekki tevazu sahibi imiş. Bu da bir davranıştır. Acaba el öptürenler bunun meraklısımı imişler.? O na sormuşlardamı bu mevzu ortaya gelmiş.? Mevzuu ortaya getiren kendi olduğuna göre şuur altı bu merakı olduğu açık olarak anlaşılmaktadır. O istediği kadar meraklı değilim desin. T.B

Öpenden çekiliyorum, çekiniyorum. “satih ince”

Gerçekten çok mütevazi ve alçak gönüllü imiş, bu da bir haslettir. Ancak ortada hiçbir şey yok olduğu halde, bu mevzuu konu etmesi bu hususun kendinde güncel olduğunu açık olarak göstermektedir. T.B

Birgün maneviyatta uçaktan iniyorum. “satih ince”

İşte bu zuhuratta el öptürme sahasında ne kadar meraklı olduğunu açık olarak göstermektedir.

Uçaktan inmek, senin yaşantına göre, hayal âleminden, nefsi beden arzına-nefsine inmektir.

Zuhuratlar kişilere göre yorumları da değişiklik ifade etmektedirler. T.B

Millet beni karşılıyor, “satih ince”

Seni karşılayan millet, mudil isminin senin içindeki, hayal ve vehmin avanesidir ve çok kalabalıklardır. T.B

elimi öpmek istiyor. “satih ince”

Mudil ve avanesi kendisine hizmet edenlerin elini öperler, çünkü kendilerine farkında olmadan hizmet edilmektedir. Bunu ayırmak oldukça güçtür, ancak irfan ehli olanlar bunları ayırabilirler. T.B

Ben çekiyorum çekiyorum. “satih ince”

Keşke hep çekip çekip elini, o hayalin ve vehmin askerlerine hiç kaptırmasaydın/vermeseydin, daha bunu bile ayıracak idrak ve irfaniyetin yok imiş. Elin kimlerin elinde kalmış adeta onlara ortak olmuşsun. Mübarek olsun. T.B

Diyorlar ki neden elini çekiyorsun. “satih ince”

Tabi onlar için hazır seni tutmuş kendilerinin istikametinde yönlendirdiklerinden, onlardan neden elini çekiyorsun, bırak tutsunlar seni nasıl olsa kullanıyorlar daha güçlü kullansınlar. T.B

Elini öpen cennete girecek. “satih ince”

Aman yarabbi, zuhurattaki şu tuzak söze bakın, “satih” te buna gerçekten inanmış ve doğru zannedip hayal kurmuş ve hemen inanmış. Tamamen hayal vehim ve iblisin yalanı olduğunu bile fark edememiş, neden çünkü kendisi nin irfaniyet fakiri olduğu zaten hemen her halinde olduğu, gibi bu zuhuratın kabullenişinde de açık olarak görülmektedir.

Yer yüzünde kıyamete kadar gelecek kimselerin içinden, kimin cennetlik olacağına dair hiçbir garanti ve bilgi yoktur, sadece Peygamber Efendimizin bildirdiği “aşere-i mübeşşere” vardır. Kendisinin bildirdiği cennetle müjdelenen (10) kiş vardır bunun dışında böyle bir şeyle vasıflanmak kimsenin haddine değildir. Cennetle müjdelenen (10) kişi ise. T.B Hz. Ebu Bekr (ö. 634), Hz. Ömer (ö. 643) Hz. Osman (ö. 655) Hz. Ali (ö. 660) Hz. Abdurrahman b. Avf (ö. 652) Hz. Ebu Ubeyde b. el-Cerrah (ö. 639) Hz. Talha b. Ubeydullah (ö. 656) Hz. Zubeyr b. Avvam (ö. 656) Hz. Sa'd b. Ebi Vakkas (ö. 674) Hz. Said b. Zeyd (ö. 671).

Olduğu açıkça bildirilmiş olan bu husus yok farz edilip

Elini öpen cennete girecek. “satih ince”

Kendisinin kaynağının ne olduğunu bilmediği ve peygamber efendimizin sözünü adeta yalanlayan, bu sözün nasıl bir tuzak olduğunun zannederim halen daha farkında bile değildir. Bu tuzak sözü gerçek zannedip, onunla zuhuratta dahi olsa amel etmek, şirk ve küfür hükmündedir.

İşte bu şekilde, hayal vehim ve iblis avaneleri, irfaniyeti olmayan kimseleri, öyle bir aldatırlarki, zaten hakikatini bile bilmedikleri “imân” denilen o ebedi hayat ruhsatını hakk’a hizmet ediyorsun diye, kandırıp ellerinden alırlarda garibin haberi bile olmaz. İş bu kadarla kalsa kendisini ilgilendirir, bunlara inananlarda aynı hükme tabidirler. Allah muhafaza eylesin. T.B

30 elim 40 elim olsa bu ümmete uzatıyorum. “satih ince kuyruk”

Ne güzel hal değilmi, güya halka yardım elini uzattığını zannediyor. Hakikatte ise hayal ve vehim ellerini mudil isminin ürettiği “veledi nefs” ümmeti çocuklarına uzatıyorda nunun bile farkında değil.

El öpmek ile cennete girilse, o ne kolay iş. Ayrıca geçmiş sayfalar da bahsedildiği gibi cennete bu günden girecekler bellidir. Onlarda bu payeyi hayatları bahasına ve Peygamberimiz tasdiki üzerine kazanmışlardır. Senin elinin neyi varki, sadece onu öpen cennete girsin cennete girecek olan elini öpenler, islâmiyet ve hakk yolunda nasıl bir fedakârlık yapmışlarki, bu günden cennete girecekleri alenen ilân edilebilsin, sonra bu hükmü hangi nasa ve kurala göre söyleyebiliyorsun. Bundan büyük bir gaf veya mes’uliyet olurmu, nasıl bir cahil cesaretidir anlamak mümkün değildir irfaniyetsizliğin ve basiretsizliğin bu kadarına pes doğrusu.

Peygamberinin yapamadığını kendisi yapacak güce sahip galiba kendini öyle zannediyor. Peygamberimiz hayatında kendi hakkın da bile ben cennetlikim diyemiyor. “bana ne yapılır size ne yapılır bilemem” diyor. Satih ise cennete sokmak için (30-40) elini uzatıyor hepsini onar kişinin öptüğünü var sayalım, en az cennete dörtyüz kişiyi bir seferde sokacak, şu hayal gücüne ve hayali cehaletine ve ifrad ve haddini çok çok aşan haline bakın.

Ayrıca bu hali ile kazanın kaderine, müdahele ediyorda farkında bile değil garip. Bu vebalin altından nasıl çıkılır. Bu ifadeler insanı hayretlere düşürüyor, nasıl bir hayal âleminde yaşıyorda, bunu herhalde gerçek zannediyor anlayamadım. T.B

işte var mı diyeceğiniz? “satih ince”

Adeta gerçeklere karşı var mı diyeceğiniz? Diye birde meydan okuyor. Evet yukarıda diyeceğimi özetle söyledim acaba senin bunlara bir diyeceğin varmı sen onu söyle, varsa izah ette, bizde ikna olup sana hak verelim. Ancak cevap verirken sakın nefsinin tuzağına düşmeyesin, dikkat et, çünkü onun tuzaklarından hiç haberin yokmuş. T.B

El öpmek ne demek? “satih ince”

Bu husus tarikat sisteminde gerçek bir uygulamadır ancak kendine göre el öpmenin ve öptürmenin kuralları vardır. Tutulan ve öpülen el bir evvelki eli sadece zahirinden tutup öpmüşse bu tutuş sadece zahiri suret biatı olur, sadece suret ile devam eder. Eğer gerçek ma’nâ da eli tutan ve tutulan, irfan ehilleri ise o zaman seyr batınen de devam eder ki bu husus oldukça nadirdir. T.B

Devam eden konuşmanın metni üstünde fazla durmaya gerek yoktur, klâsik tarikatın duygusal konuşmalarıdır. Ve farkında olmadan kendini kabullendirmeye ve pazarlamaya yönelik anlatımlardır. Gerçekleri vardır ancak anlatıldığı kadar basit ve kolay değildir.

El tutmak aslında ilk hali ile “gerçek ma’nâ da bakıldığında, “fena fişşeyh” hakikatidir. Daha sonra, “fenâfirrusül” hakikatidir. Daha sonra, “fenâfillâh ve Baka billâh” yaşantılarına ulaşılmasıdır. Bahsedildiği gibi bir beş parmaklı et parçasını tutmak demek değildir. Ma’nâsı ile birlikte hem fiil hem de ruhu ile, hem zahir hem batın eli tutmaktır. Elin dışının öpülmesi zahir, içinin öpülmesi batından haber almak içindir.

Sadece el öpmekle cennete girilmez, herhangi bir kişi isterse gerçek bir velinin elini yüzlerce defa öpsün, kendi nefsini ve hakikatini idrak etmeyince cennete girme ihtimali yoktur. Cenâb-ı Hakk hepimizi bu hakikatlerin gerçeğini idrak edip yerine getirenlerden eylesin.T.B

El öpme ve biat hakkında geniş bilgi, (19-sure-i Feth) kitabımızda mevcuttur dileyen oraya bakabilir. T.B

Yeri gelmiş iken gerçek zuhurat yorumuna, bir ilâhî delil olarak Yusuf suresinden ilgili birkaç ayete göz atalım. T.B

YÛSUF-4 (Meâlleri ): İz kâle yûsufu li ebîhi yâ ebeti innî raeytu ehade aşera kevkeben veş şemse vel kamere raeytuhum lî sâcidîn(sâcidîne). Yusuf (A.S), babasına şöyle demişti: “Babacığım, gerçekten ben on bir yıldız, güneş ve ay gördüm. Onları bana secde eder (vaziyette, durumda) gördüm.”

YÛSUF-5 (Meâlleri ): Kâle yâ buneyye lâ taksus ru’yâke alâ ihvetike fe yekîdû leke keydâ(keyden), inneş şeytâne lil insâni aduvvun mubîn(mubînun). (Babası) şöyle dedi: “Ey oğulcuğum, rüyanı kardeşlerine anlatma! O zaman (anlattığın taktirde) sana tuzak kurarlar. Muhakkak ki; şeytan, insana apaçık düşmandır.”

YÛSUF-6 (Meâlleri ): Ve kezâlike yectebîke rabbuke ve yuallimuke min te’vîlil ehâdîsi ve yutimmu ni’metehu aleyke ve alâ âli ya’kûbe kemâ etemmehâ alâ ebeveyke min kablu ibrâhîme ve ishâk(ishâke), inne rabbeke alîmun hakîm(hakîmun). Ve işte böylece, Rabbin seni seçecek ve sözlerin (olayların) tevîlini (yorumunu) sana öğretecek. Sana ve Yakûb (a.s)’ın ailesine de, (tıpkı) daha önce ataların İbrâhîm (a.s) ve İshak (a.s)’a (ni’metini) tamamladığı gibi, ni’metini tamamlayacak. Muhakkak ki senin Rabbin, Alîmdir (en iyi bilendir), Hakîmdir (hüküm veren hikmet sahibidir

YÛSUF-100 (Meâlleri ): Ve rafea ebeveyhi alâl arşı ve harrû lehu succedâ(succeden) ve kâle yâ ebeti hâzâ te’vîlu ru’yâye min kablu kad cealehâ rabbî hakkâ(hakkan) ve kad ahsene bî iz ahracenî mines sicni ve câe bikum minel bedvi min ba’di en nezegaş şeytânu beynî ve beyne ıhvetî, inne rabbî latîfun limâ yeşâu, innehu huvel alîmul hakîm(hakîmu). Ve anne babasını tahtın üstüne çıkarttı. Ona secde ederek eğildiler. Yusuf (a.s) şöyle dedi: “Ey babacığım! Bu, daha önceki rüyamın yorumudur. Rabbim onu hakikat kıldı (gerçekleştirdi). Ve beni zindandan çıkardığı zaman bana en güzelini yaptı (Benim için en güzelini düzenledi). Ve şeytan, benimle kardeşlerimin arasını açtıktan sonra sizi çölden getirdi. Muhakkak ki; benim Rabbim, dilediğine lütuf sahibidir. Alîm (en iyi bilen) ve Hakîm (en iyi hüküm veren, hikmet sahibi) olan muhakkak ki; “O” dur.”

YÛSUF-46 (Meâlleri ): Yûsufu eyyuhâs sıddîku eftinâ fî seb’ı bakarâtin simânin ye’kuluhunne seb’un icâfun ve seb’ı sunbulâtin hudrin ve uhare yâbisâtin, leallî erciu ilân nâsi leallehum ya’lemûn(ya’lemûne). Yusuf, ey sıddîk! Yedi (adet) semiz inek, onları yiyen yedi (adet) zayıf (inek) ve yedi (adet) yeşil sümbül (başak) ve kurumuş olan diğerleri hakkında bize yorum yap. Belki (umarım) ben insanlara dönerim. Böylece (seni ve rüyanın anlamını) onlar öğrenirler.

YÛSUF-47 (Meâlleri ): Kâle tezraûne seb’a sinîne deebâ(deeben), fe mâ hasadtum fe zerûhu fî sunbulihî illâ kalîlen mimmâ te’kulûn(te’kulûne). “Yedi yıl eskisi gibi ekin ekin. Böylece (bunlardan) yediğiniz az bir kısmı hariç, hasat ettiklerinizi başağında bırakın.” dedi.

YÛSUF-48 (Meâlleri ): Summe ye’tî min ba’di zâlike seb’un şidâdun ye’kulne mâ kaddemtum lehunne illâ kalîlen mimmâ tuhsinûn (tuhsinûne). Bir süre sonra, bunun arkasından zor 7 (kıtlık yılı) gelecek. Biriktirdiklerinizden az bir kısmı hariç daha önce onlar için sakladıklarınızı yiyecekler.

YÛSUF-49 (Meâlleri ): Summe ye’tî min ba’di zâlike âmun fîhi yugâsun nâsu ve fîhi ya’sırûn(ya’sırûne). Bundan sonra içinde insanlara bol mahsûl olan bir yıl gelecek ve o yıl da meyvelerin suyunu sıkacaklar

Yusuf (a.s.) hakkında bildirilen bu hususlar ru’ya tabir ve yorumu için delil-nas’tır. Yani ru’ya tabir ve yorumları bu usul üzere yapılır. Ve bahsi geçen “ru’ya-zuhuratlar “keşfi muhayyel-yorum ve tabir” gerektiren zuhuratlardır.

Ayet (4) te belirtilen zuhuratın tahakkuku yaklaşık yirmi sene sonra meydana gelmiştir. On bir yıldız kardeşleridir. Her ne kadar kendisine kötülük yapmış olsalar bile hepsi bir peygamber çocuğu olmaları dolayısı birer yıldız hükmündedirler. Ancak (12) kardeşin içinden yaklaşık (3) ü Levi, Yusuf ve bünyamin ilâhi yıldız, diğerleri Nefislerinin yıldızı idi. Daha sonraları beni israilden çıkan Peygamberlerin “Levi sıbt-soyundan” geldiği bildirilir.

Efendimizin benim sahabim gökteki yıldızlar gibidir hangisine baksanız yolunuzu bulursunuz diye bahsedilen yıldızlardır. T.B.

Diğer yönden ise, Necm suresi (53-1) “Vennecmü iza heva” “heva yıldızı yükseldiği vakte yemin olsunki”

Burada nefis yıldızından bahsedilmektedir. T.B.

Yukarılarda da belirtildiği gibi, zuhurat yorumlamak oldukça büyük bir eğitim, idrak ve firaset gerektiren bir sahadır. Ve çok mes’uliyeti olan bir sahadır. Peygamberlerin zuhuratları yorum gerektiyor iken, sen hangi ölçüye dayanarak zuhurat dediğin hayalâtını “keşfi mücerret-ayni ile vaki” zuhuratlar olarak yorumluyorsun, şu cehalete bakın, hayret doğrusu, işte bu yüzden bütün yorumların tam tersi çıkarak birer rezillikfiyasko, olmaktan ileriye gidemiyor. T.B

Not= Bu hususta geniş bilgi (37-Necm suresi) isimli kitabımızda mevcuttur, ayrıca konu ile ilgili (17-Kevkeb, kayan yıldızlar) dosya kitabımızda vardır dileyenler oralara da bakabilirler.

Ayrıca Yusuf (a.s.) hakında da (22-Sure-i Yusuf ve dervişlik) kitabımızda bilgi vardır, dileyenler oraya da bakabilirl

Ayrıca (18-Peygamberimizi rû’ya-da görmek) Kitabımızda da rû-ya ile ilgili bölümler vardır oraya da bakılabilir. T.B

“Hüseyin Kemâl Karabiber” örneği. Varidat ismini verdiği hayelleri.

Yeri gelmiş iken numune ve kıyas olması bakımından bu sahanın nasıl tehlikelerle ve tuzaklarla dolu olduğu, aldanma ve aldatılmaların çok bol olduğu, hakkında yaşanmış bir kıyas daha aktarayım. Bu merhum şahsın ismi “Hüseyin Kemâl Karabiber” idi.

Devam eden sayfalarda bahsi geçen kişi, yaşça bizden epey büyük bir kimse idi, kendisi rufa-i şeyhi lütfü beye bağlı idi, ikisi birlikte gezer Nusret babamın sohbetlerine hep gelirler idi, benide oldukça severlerdi. Bu kişi beni zaman zaman tenkid etsede, bende onun yaşına verir fazla üstünde durmazdım. İleriki sayfalarda misalleri olan, ismine varidatlar, dediği bazı oluşumları vardı, bunları hep toplar tarihleri ile birlikte kendi dosyasına kaydeder, kendisin de kimin internet adresi varsa hepsine adeta her gün bu varidatlarından gönderirdi, güya hizmet etmekteydi. İleride ki, birkaç örnek bunlardandır, aslında bunlar dosyalar dolusu vardır, halen daha dosyalarımın içinde muhafaza edilmektedirler.

Devlet su işlerinde plânlayıcı olarak çalışmış bir mühendis idi. Arada Bakırköy akıl hastanesine de girdiği oluyor idi. Aslında temiz ve mert bir insandı. Ancak hayal âleminde yaşıyor idi. Şeyhi vefat ettikten sonra kendi kendini, şeyh ilân etmiş çevresinde birkaç kişide oluşmuştu.

Yaşının epey ilerlediği bir zaman da, ben falan gün öleceğim, diye herkese bildirmiş, kendi de bu na inanmış olarak, o günü bekler iken bütün hazırlıklarını ona göre yapmış idi. Ancak o gün geldi hayat devam ediyor idi. O tarihten çok sonra gerçek tarihinde, dünyadan ayrıldı son zamanlarında ayakları ağrıdığından dışarıya çıkamaz halde olduğunu söylemişler idi. Allah rahmet eylesin. T.B Varidat1564) 16/3/2010 Ahfâ sırrımca [Kabe kavseyn ev ednâ = Onunla arasındaki mesafe, iki yay kadar, yahut daha az kaldı] bana bildirildi. 8.ci defa. Şükrederim. [Necm 53/9- fekâne kabe kavseyni ev ednâ, Necm 53/9- Onunla arasındaki mesafe, iki yay kadar, yahut daha az kaldı]. Hazreti Resulün Mirac' ında kendisi ile Allah arasındaki mesafe; iki kaş'ın yakınlığındaydı. Ben Fakir için de böyle olduğu lütfedilmiş oldu. Şükreder Varidat1472) 13/10/2009 Ahfâ sırrımca [Bu Kabe kavseyn ev ednâ= O'nunla arasında- ki mesafe, iki yay kadar, yahut daha az kaldı] bana bildirildi. Varidat 1195) 3/8/2008 Ahfâ sırrımca [1- Gadab hat safa halinde, 2- Kabe kavseyn ev ednâ] bana bildirildi. Varidat 1148) 28/05/2008 Ahfâ Sırrımca [Kabe kavseyn ev ednâ = Onunla arasındaki mesafe, iki yay kadar, yahut daha az kaldı] bana bildirildi. Varidat 1113) 29/3/2008 Ahfâ sırrımca [Kabe kav-seyn ev ednâ] bana bildirildi. Varidat 950) 21/4/2007 Ahfâ sırrım-ca [Kabe Kavseyn ev ednâ]bana bildirildi. Varidat872) 23/11/2006 Ahfâ sırrımca [Bu Kabe kavseyn ev ednâ Makamıdır] bana bildirildi. Varidat: 703) 7/10/2005 Ahfâ sırrımca [1- Ümmeti Muhammed'in fevkinde bir topluluk yok, 2- Kabe kavseyn ev ednâ] bana bildirildi. 

Varidat 927) 9/3/2007 Ahfâ sırrımca [Rızae Rızaen, Kabule

Kabulen= "Rızan Rızamdır, Kabulün Kabulümdür"] bana bildirildi.

 

Varidat: 865) 14/10/ 2006 Ahfâ sırrımca [Başınız Sıddık =

Düşünceleriniz çok doğru, siz SIDDIK'lar zümre-sindesiniz] bana bildirildi. Başınız Sıddık= Düşünceleriniz çok doğru, siz SIDDIK'lar zümresindesiniz] anlamında. 

Varidat 866) 20/10/2006, 20/Ramazan/1427 Kadir Gecesi Ahfâ sırrımca [Mak'ad-ı Sıtka oturdun] bana bildirildi. 

Varidat 1011) 30/7/2007 Ahfâ Sırrımca [Essalâ-tü vesselâmü aleyke yâ Hatemü'l Veli= Ey Hatemü'l Veli; Son EVLI-YA; Salâtü

Selam senin üzerine olsun] bana bildirildi. 

Varidat 1028) 4/10/2007, 22/Ramazan/1428 Ahfâ sırrım-ca

[VELAYET son buldu] bana bildirildi. 

Varidat 1418) 18/7/2009 Ahfâ sırrımca [Kainatın zübdesi

SEVGİ'nin özü sensin= Kainatın hülasası Sevginin özü sensin] bana bildirildi. 

YORUM: Hazreti Peygamber (s.a.v) in Allah'a Miracdaki yakinlığı kadar ben fakirinde yakın olduğudur. Kabe kavseyn ev ednâ =

O'nunla arasındaki mesafe, iki yay kadar, yahut daha az kaldı "

ise Hz. Muhammed (s.a.v) in Mirac esnasında Allah'a ne derece yakın olduğu bildirildi. Ruhu’l-Beyan: ismail Hakkı Bursevi (k.s)

Ruhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesi Urfa: Ömer Faruk Hilmi C7/s 586: Efendimiz (s.a.v)in Makamları: Hatta onların mesleklerinde

(yollarında öyle yüce makamlara) ulaşasın Tâ ki (Sidre-i müntehâ) ya ulaşasın... Sidre-i müntehâ, Mukarreb Meleklerin ulaşabilecekleri en son makamdı 

 

Sonra melekler seninle beraber "ev ednâ" mahalline kadar yükselirler. Ve sen en yüce makamlara yükseldin. Hatta kendi

Nefsinden çıkıp; O'na yaklaştın. Ve sen "kabe kavseyni ev ednâ"

MAKAM'ına nail oldun. "kabe kavseyni ev ednâ" makamı öyle bir makamdır ki; senden evvel hiçbir kimse, ona erişmedi. Ne

Mukarreb bir Melek ve ne de Mürsel bir nebî o yüce makama nail

oldu 

 

Varidat: 873) 29/11/2006 Ahfâ sırrımca [Allah'a en yakın olan

Mukarrebûn kulları] bana bildirildi. 2.ci defa geldi şükrederim.

ismail Hakkı Bursevi (k.s) Ruhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesi C3/s.

37-38: ibnü'ş-Şeyh "Haşiye" sinde ihlâs suresinde şöyle buyurdular: [Huve = Hû = O] lafzı, MUKARREBiN (Allah'a yaklaşmış) Olanların MAKAM'ına işaretdir. Varidat1223) 18.9.

2008 Gündüz Ahfâ Sır-rımca [İLâhi Makamların Fevkindesin "üstündesin"] bana bildirildi. Beni bu derece yüceltip öğen Allah'a ne kadar şükretsem azdı 

 

Varidat 941) 9/4/2007 Ahfâ sırrımca [Mukarrebûn olanlar için=

Allah'a en yakın olanlar için] bana bildirildi. Varidat 1071) 31/1/2008 Ahfâ sırrımca [Insan-ı Kamilde yer yüzüne inen Ruh-i

A'zam (s.a.v) "Akl-ı Evvel,Ruh-u izafi, Emrullah"] bana bildirildi.

 

 

Varidat (1423) 1/8/2009 Ahfa sırırmca Ulü-l azm=Ciddiyet sabır sebat sahibi büyük zatlardansın. “bildirildi.” 

 

Varidat, 1418 (18/7/1009) Ahfa sırrımca kâinatın zübdesi sevginin özü sensin,= Kâinatın hülasası sevginin özü sensin, bildirildi. 

 1519 sen evvelce büyük veliler ordusunun önüne geçensin, bildirildi. 

 

Varidat 1011 sırrımca, Esselâtu vesselâmü aleyke ya Hatemü’l veli varisi peygamber Kemâl paşa. Bildirildi. 

 

Varidat 839 (3/7/ 2006) Medinede Muhammed, İstanbulda

Hüseyin kemâl ibni naci. Medine de son peygamber Muhammed.

İstanbulda son evliya, Hüseyin kemâl ibni naci. Bildirildi. 

Varidat1565) 17/3/2010 Ahfâ sırrımca [Mukaddimâtı ceyşil mürseliyn= Sen Evvelce gönderilen büyük Veliler ordusun önüne geçensin yâni Hatemül Velisin] bana bildirildi. 12.ci defa. Nekadar

Şükretsem az. Osmanlıca Tükçe Büyük Lügat: Mukaddi-mâtı =

Ev-vel gelen-lerden Öne çeçen, ceyşil = Büyük ordu, mürseliyn =

Gönderilen; Peygamber veya Veli. bu durumda [Sen Evvelce gönderilen büyük Veliler ordusun önüne geçensin yâni Hatemül

Velisin] anlamında. 

Varidat 99) 15/04/2002 Ahfâ sırrımca [Mukaddimâtı ceyşil mürseliyn= Sen Evvelce gönderilen büyük Veliler ordusun önüne geçensin yâni Hate-mül Velisin] bana bildirildi. 

Varidat 357) 6/10/2003 Ahfâ sırrımca [Mukad-dimâtı ceyşil=

Evvel gönderilen Veliler ordusun önüne geçensin yâni Hatemül

Veli-sin] bana bildirildi. 

Varidat: 631) 11/05/2005 AHFÂ Sırrımca [1- ülaike hümül

Müflihun, 2-Mukad-dimâtı ceyşil mürseliyn= Sen Evvelce gönderilen büyük Veliler ordusun önüne geçensin yâni Hatemül

Velisin] bana bildirildi. 

Varidat 666) 6/08/2005, 1/Recep/ 1426 Ahfâ sırrımca [Mukaddimâtı ceyşil= Evvel gönderilen Veliler ordusun önüne geçen-sin yâni Hatemül Velisin] bana bildirildi. 

Varidat: 786) 20/4/2006 Ahfâ sırrımca [1- Yusuf Durmazer'i gördüm, 2- Mukaddimâtı ceyşil= Evvel gelenlerin Önü-ne çeçen

Büyük ordu Kumanda-nı] bana bildirildi. 

Varidat: 860) 14/9/2006 Ahfâ sırrımca [Mukad-dimâtı ceyşil mürseliyn= Sen Evvelce gönderilen büyük Veliler ordusun önü-ne geçensin yâni Hatemül Velisin] bana bildirildi. 

Varidat 1041) 14/11/2007 Ahfâ sırrım-ca [Mukaddimâtı ceyşil=

Sen Evvelce gönderilen büyük Veliler ordusun önüne geçen-sin yâni Hatemül Velisin] bana bildirildi. 

Varidat 1261) 10/11/2008 Gündüz Ahfâ sırrımca [357=

Mukaddimâtı ceyşil= Sen Evvelce gönderilen büyük Veliler ordusun önüne geçensin yâni Hate-mül Velisin] bana bildirildi.

 

Varidat1519) 28/12/2009 Ahfâ sırrım-ca [Mukaddimâtı ceyşil mürseliyn= Sen Evvelce gönderilen büyük Veliler ordusun önüne geçensin yâni Hatemül Velisin]. bana bildirildi. 

YORUM: Bu konuda en önemli açıklama Pîrim Ahmed er Rifai (k.s) efendimizden ve onun belirttiği gibi ben fakir de Mürşidim’in üzerinde bir makama Allah tarafından yükseltildim. Sürekli fakiri yücelten rabbime nekadar şükretsem azdı 

[Rifai Tarika-tı Pîrî Gavs Seyyid Ahmed er-Rifai (k.s) "Marifet yolu: Mürid'in Şeyh'inin mertebesinden daha üstün olma

ha 

Üstadım Şeyh Mansur şöyle buyurmuşlardır: - Bir Şeyh'in hali-ni yansıtan sahife; ona tabî' ve müridlerdir- ... Bazan bu kaide câri olmaz ve Dervişan arasında özel bir ihsana nail olup ŞEYH'ini

GEÇENLER de bulunabilir Bakara 2/105- * vallâhü yahtassu birahmetihî men yeşâü , Bakara 2/105- Allah ise, üstünlüğü, rahmetiyle dilediğine mahsus kılar"]. Ben fakir Hüseyin Kemal ibni naci de böyley 

[Varidat1519) 28/12/2009 Ahfâ sırrımca [Mukaddimâtı ceyşil mürseliyn= Sen Evvelce gönderilen büyük Veliler ordusun önüne geçensin yâni Hate-mül Velisin] bana bildirildi. 11.defa

Şükrederim. Hikmetinden sual olunmaz]. 

Varidat 1011) 30/7/ 2007 Ahfâ Sırrımca [Essalâtü vesselâmü aleyke yâ Hatemü'l Veli= Ey Hatemü'l Veli; Son EVLIYA; Salâtü

Selam senin üzerine olsun] bana bildirildi. 

Vari-dat 1101) 10/3/2008 Ahfâ sırrımca [Varlığımın bir tanesi,

Varlı-ğımdan bir eserdir] bana bildirildi. 

Varidat 850) 19/7/2006 Ahfâ sırrımca [Mezahir olan tecelelliyat-ı

Muhammed Mustafa' dır] bana bildirildi. Varidat 106) 24/04/2002 Ahfâ sırrımca [Esse-lâtü vesselâmü aleyke yâ Sey-yidel Mürseliyn= Salâtü Selam senin üzerine olsun ey gönderilen Efendi] bana bildi-rildi. 2.ci de Varidat 959) 5/5/2007 Ahfâ sırrımca [Hüve insan Beklenen O insan] bana bildirildi. [584- [Ya Cebrail Kardeşim! Sen arkasın-dan Vahiy aldığın perdeyi aç. Gördüğün kimdir? Ya Resul-Allah orda Seni gördüm "Hatemü'l Veli"] Hadis-i Şerif. Varidat: 664) 4/08/2005 Ahfâ sırrımca [Misline az baha biçilir] bildirildi. Varidat1519) 28/12/2009 Ahfâ sırrımca [Mukaddimâtı ceyşil mürseliyn= Sen Evvelce gönderilen büyük Veliler ordusun önüne geçensin yâni Hatemül Velisin] bana bildirildi. 11.defa Şükrederim. Hikmetinden sual olunmaz] Elhamdülillâhi alâ külli hâl! Hazreti Gavs-i Muazzam Huseyin Kemal ibni Na 

Geçen sayfalarda da görüldüğü gibi, bu yolun tuzaklarının ne kadar çok olduğu misalleri ile birlikte açık olarak görülmektedir. Bahse konu olan bu ağabeyimizde kendini nerelerde “zan” etmiş olduğu açık olarak görülmektedir. Adeta bütün ilâhi mertebeler kendisinde toplanmış. Cem olmuş.

Hayatında bana bunların yüzlercesini istişare etmek için gönderirdi bu kayıtlar da onlardan küçük bir bölümdür. Ben kendisine bu hususta bir şey demezdim, aslında benden bunların tasdikini isterdi, bende bu ma’nâ da bir şey söylemediğimden, bu yüzden bana kızardı, ama ben hoş görürdüm. Kendisi, kendisinin bütün bu vasıfların sahibi olduğunu kendi kendine şüphesiz, gerçek olarak görürdü. Allah rahmet eylesin.

“bana bildirildi.” Dediği halin yaşantısı ve kaynağı ne idi bunu hiç düşünmezdi, kendisine ilka edilen fısıltıların kaynağını bir gün bile araştırmak aklına gelmedi. “Bildirildi” dediği şeyler nefsine uyduğu ve onu okşadığı için, bunları kayıtsız şartsız, Rahmani olduğuna inanırdı ve hayatı hep bu hayal kurgu ile geçti. Belki ömrünün büyük bir bölümünü bu yollarda geçirmiş, hemde bizim, “füsus” derslerimize de katılan ve gerçek tevhidden de epey bilgisi olan, bir kimse dahi böyle tuzaklara düşübeliyorsa, yani böyle kimseler bile aldanabiliyorlar ise.

Tasvvufun gerçeklerinden, irfaniyetin nezaketinden, hiçbir hissesi olmayan bir kişinin bu tuzaklara düşüp nefsinin ve hayalin askeri olması çok kolaydır. Ve görülen sahne de budur.

Evvelki sayfalar da bahsedilen zuhuratların, kendi yorumları nasıl, gerçek yorumlarının nasıl olduğu evvelce ifade edilmiş idi. Zannederim bu kadar bilgi ve kıyas bu sahanın tehlikelerini anmak için yeterli bilgi ve deliller ile açığa çıkmış olmaktadır.

Bu tehlikeli sahadan kurtulmanın tek yolu, İrfan ehlinden gerçek bir irfani eğitimi almaktır. Ve gelen varidat tecelli ilham vd. nasıl bir tecelli olursa olsun evvelâ, bunu ihtiyata almak, daha sonra önceki sayfalarda bahsedildiği gibi, ölçülere vurmak ve hangi ölçüye uyuyor ise, o sahada kullanmak ihtiyatlı bir davranış olur.

Zuhurat yorumlarında, zuhuratın evvelâ iç bünye ile olan bağlantısını bulmak, kendi varlığında tatbik etmektir. Zuhuratların kısımları önceki sayfalarda yeterli olacak biçimde değişik halleri ile belirtilmişti.

Cenâb-ı Hakk hepimizi bu tür, nefsin hayal ve vehmin ve üç harflilerin ayak kaydırması/zelleden korusun. Gerçek zannederek bir ömür hayal içinde yaşatmasın

Yeri gelmiş iken bir kardeşimizn gönderdiği, İnternette yayınlanan bir yazıyı da ibretlik olarak, kitabımıza ilâve edelim. https://kronos1.news/tr/seyhstar-zincirinin-son-halkasi/ Kronos nevs. 20.03.2018 Şeyh Nu…… dükkânın açmış… En son Cüb Ah ile girdiği polemikle gündeme gelen şeyhstarlar zincirin son halkası Uşşaki şeyhi Fa Nu Efendi, şimdi şöhretin tadını çıkarıyor, tarihe nasıl geçeceğini ise zaman gösterecek.

Andy Warhol’a öykünüp, “Herkes 15 dakikalığına şöhret olacak”

desek, çok mu iddialı bir cümle kurmuş oluruz? Türkiye’deki duruma baktığımızda pek de haksız olduğumuz söylenemez. Her hafta, hatta bazen her gün içinde çokça “şeyh” ve ”tarikat” geçen bir haberle karşılaşıyoruz.

Biri, havalandıktan kısa bir süre sonra infilak eden Challenger’ı ”civatalarıyla oynayarak” düşürdüklerini iddia ediyor, diğeri başbakan tayin ediyor, cumhurbaşkanı indiriyor. Hâsılı ortalık şeyhten, mürşitten geçilmiyor.

Son dönemde sık karşılaşılan bu isimlerin en ünlülerinden biri de

Fa Nu Şa Sevenlerinin isminin sonuna “Efendi” tabirini yakıştırdıkları Şa Uşşaki tarikatının lideri olarak boy gösteriyor, haberlere konu oluyor.

Şa epey bir süredir medyanın da gözdesi. Önce gerçekleşmeyen kerametleriyle gündem oldu. Ah… Da….lu’nun başbakanlığının ilk aylarıydı. Şa artık Re… Ta….. Er….’ın döneminin bittiğini, yeni bir dönem açıldığını ve bu dönemin başında Da…..’lu olduğunu ileri sürüyordu. Er……’a, “direnme, bırak” diye sesleniyordu. Da…..lu’na başbakanlık “manevi âlem”de verilmişti. Anlatırken bir taraftan da bu görevi kendisinin verdiğini imâ ediyordu.

Ancak Da…..lu, Saray darbesiyle görevinden ayrılınca, Fa Nu....

Şa….. bu defa Cumhuriyet’i bitirmeye karar verdi. Ona göre

Cumhuriyet bitmiş ve yeni bir dönem başlamıştı, Osmanlı geri geliyordu ve yeni kurulacak devletin başında Er….. olacaktı. Nu…..

Efendi’nin bu konuşmalarının yankısı pek geniş olmayan bir çevreyle sınırlı kaldı.

Nu….. Efendi asıl bombayı ise Cüb….. Ah….’le polemiğe girerek

patlattı.

Kendisini icazetsiz olmakla suçlayan, gerçek tasavvuf ve tarikatla bir işi olmadığını iddia eden Cüb….. Ah….’e, “Ne istiyorsunuz oğlum, işinize bakın siz. ‘Call center’larda ümmeti yolmaya bakın siz. Benim işim ahireti kazanmak, parayı cukkalamak değil” sözleriyle cevap

verdi.

Nu…. Efendi’nin bundan bir önceki vukuatı ise elini öpenleri “Cennet’e” sokmaktı.

HİLAFET ALAMAYINCA ŞEYH DEĞİŞTİRDİ

Kamuoyunun Uşşaki şeyhi diye tanıdığı Fa Nu Efendi kimdi?

Daha önce adını sanını duymadığımız bu isim bir anda kamuoyunun gündemine nasıl geldi?

İsmiyle kurulan internet sitesinde anlatıldığına göre Fa Nu....

Şa…., 1962 İstanbul doğumlu. Ailesi Sivas-Divriği’den İstanbul’a göç etmiş. 1979’da Haydarpaşa Endüstri Meslek Lisesi’ni bitirip İstanbul

Üniversitesi Spor Akademisi’ne giden Fa.. Nu Şa dört yılın sonunda buradan mezun olmuş.

Akademi yıllarında boş durmamış ve güreşle uğraşmış Şa 57 kiloda Türkiye şampiyonluğu ve Balkan üçüncülüğü kazanmış. 1984’de dünyaevine giren Fa Nu Şa....’ın dört çocuğu

dünyaya gelmiş.

Fa.. Nu... Şa aileden tarikat mensubu. Dedesi Ab….. Nu Şa

Erzurumlu Os…. Be…….din Efendi’nin müridi. Babası ve annesi de bu yüzden aynı şeyhe bağlanmışlar. Tabii, oğulları Fa Nu da babasının izinden gitmiş.

Fa.. Nu Şa....’ın sitesinde uzun uzadıya hangi şeyhe bağlandığı, kimlerle beraber olduğu ağdalı bir dille anlatılıyor. Buna göre Nu....

Şa önce Nakşibendî tarikatine giriyor. Buradan halifelik icazeti alıp, irşada başlayacakken şeyhi vefat ediyor. Arayışları başlayan Fa.

Nu... Şa....’ın yolu bir müddet sonra Uşşakilerle kesişiyor. Zaten

Cüb…. Ah….’in iddialarına konu olan “icazet” tartışması da burada

başlıyor.

Uşşaki tarikâtının asitanesi yani “merkez” dergâhı İstanbul-

Kasımpaşa’da. Asitanenin başında o tarihlerde, Na Er....

bulunuyor. Nu... Şa biyografisinde Er….’e hizmet ettiği birkaç cümleyle anlatıyor ve daha sonra başka bir Uşşaki şeyhine bağlandığını iddia ediyor.

Tarikat çevreleri Nu... Şa....’ın hırslı bir kişi olduğunu ve Eren’den irşad hilafeti istediğini belirtiyorlar. Eren, Nu… Şa....’ı yeterli görmemiş olacak ki, hilafet vermeyi reddetmiş. Bunun üzerine Nu....

Şa yolunu Çorum’a düşürüp İbrahim İbrişimcizade’ye mürit oluyor. Bir müddet sonra da çok arzu ettiği hilafet “post”una oturuyor. Sonraki işi ise bu hilafetle, Kasımpaşa’ya gidip dergâh

açmak oluyor.

MERKEZ DERGÂHA MEYDAN OKUYOR

Na Er ve bağlıları Pir Seyyid Hasan Hüsameddin Uşşaki

Vakfı’nda faaliyet gösteriyor. Nu Şa…. ise Nurani.tv ve kurmuş olduğu Gülzar Vakfı üzerinden çalışmalarına devam ediyor.

Tarikatlerde zaman zaman şeyhlerin vefatından sonra, halifeler ayrılarak dergâhlarını açıyorlar. Ancak hiçbirisi merkez dergâhın karşısında başka bir dergâh açıp, tabir caizse rekabete girmiyor.

Fa Nu Şa....’ın çalışmaları Uşşaki Asitanesi’nin bağlı olduğu

Uşşaki Vakfı’nı oldukça kızdırmış. Vakıf yetkilileri, isim vermeden

Nu... Şa....’a çok sert bir dille cevap veriyor ve “münafıklık”la suçluyorlar. Nu... Şa da herhangi bir karışıklığa meydan vermemek için, merkez dergâhtan uzak duruyor ve burada bulunan Hüsamettin Uşşaki’nin türbesini bile ziyaret edemiyor. Benim Fa Nu Şa....’ı keşfetmemin de oldukça ilgi çekici ve belki yaşanan bu tartışmalara ışık tutan bir hikâyesi var. Muharrem ayının başında, Sab…. Ak…’dan “Tevhid” dinledikten sonra, başka kimler bu güzel eseri seslendirmiş diye ararken Nu Şa karşıma çıktı. Müritleriyle Kasımpaşa’daki dergâhında devran açmış, Tevhid mersiyesiyle birlikte zikrediyordu. Ancak mersiyenin sözlerini değiştirmiş ve bir yerine kendi ismini koymuştu: “Önüme bir çığır geldi/Bir ucu var şar içinde/Arifler dükkânın açmış/ Ne ararsan var içinde” şeklinde devam eden mersiyede “arifler” yerine “Nurullah”ı yerleştirmişti. Bu kadarı bile karşımdaki ismin hâli hakkında yeterince fikir veriyordu. Nu Şa....’ın bir diğer marifeti de yüzyıllardır okunan Kaside-i Bürde de benzeri bir değişiklik yapmasıydı. Kendisine arifliği yakıştıran bir isme ne deneceğini bir kenara bırakarak, işin sonunu merak etmeye başlamıştım ki birbiri ardına olaylar patladı. Arada, umre dönüşü havalimanında karşılanma macerasını da unutmamak gerekiyor. Nu....Şa....’ın aprondan gelmesini bekleyen müritleri, karşılamak için Hz. Peygamber’in Medine’ye Hicret’inde söylenen “Tale’al Bedru”yu söylüyorlar, Nu Şa da büyük bir rahatlıkla elini öptürüyordu! Şeyhstarlar zincirin son halkası, şimdilik Fa Nu Şa Şimdi şöhretin tadını çıkarıyor, tarihe nasıl geçeceğini ise zaman gösterecek

NOT= yeri gelmiş iken gerçek “Mürşid-i Kâmilin” vasıflarını tarif eden, (ŞEYH ABDULLAH SALAHADDİN-İ UŞŞAKİ) hazretlerinin (8-Tuhfetu’l-Uşşaki) isimli kitabından fakirin sadeleştirdiği ilgili bölümleri aktarmayı da, kıyas olması bakımından uygun gördüm. Yukarıda bahsi geçen kişinin davranış ve sözleri bu ölçüler ile karşılaştırılma yapılırsa bu kişinin gerçek halinin ne olduğu kolayca görülecekt 

İKİNCİ TAMAMLAMA MÜRŞİD HAKKINDADIR

Mürşid taca layık olacak meziyetlere kendinde toplu olarak sahip olan zattır. Ve dört mertebeyi tamamlamış olmalıdır.

"Etvar-ı seb'a (yedi tavır) (yedi nefis turu) ve 'letaifü seb'a" (yedi latife) nefs mertebelerini yalnız rü'ya ile değil "keşfil yakıyn" seyirden sonra, tevhid mertebelerini müşahade cihetiyle tamamlayıp, sonra veraset mertebelerini irşad makamına kadar tamamlanıp Hakikat-i

Muhammedide "mahv" (yok) olup, batını sıfati ve zati parıltıyla müstağrak âlem-i nuraniyetle kaim, zahiri, fark-ı ubudiyeti, cem ile

(toplu olarak) ifada daim olan zat-ı şerif'dir.

MÜRŞİD-İ KAMİL'İN VASIFLARI

Mürşid-i Kamil'de bulunması lazım olan vasıflar 32 mertebe olarak belirlenmiştir, bunlarla kayıtlı olmak lazımdır.

1. Ehli sünnet vel cemaat itikadı ve ameli üzere olmaktır.

2. İlmi batın hakikat-i bilmektir.

3. Tabir ilmi, "afak-ı ve enfüs-ü" idrak ederek, salike mertebelerinin derecelerini tayin etmektir.

4. Kamil amel sahibi olup müridana dinde nasihatçı olmaktır.

5. "Lillahi fıllahi" (Allah için Allah'da) olup Hakk'ın ve halkın hukukuna riayet sahibi olmaktır.

6. "Sehavet" (cömertlik) ve eser sahibi olup nefsinden ziyade müslüman kardeşleri düşünmektir.

7. "Safavet" (parlak, temizlik) sahibi olup, kalbi tamamiyle Hakk'a "teveccüh" (yönelerek) Hakk'dan gayri kimseden çekinmemektir.

8. Hem zahir hem batın hukukunu hakkıyla koruyup dünya ve ahiretten kalben uzaklaşmış olmaktır.

9. "Şehavet" sevgisi (dünyalıklara aşırı sevgi)'den kurtulmuş

olmaktır.

10. Müridin malına zenginliğine tama etmemelidir.

11. Müridin zenginine fukarasına müsavi davranmaktır.

12. Kalb ve Ruhani huzura mani olacak meşguliyetten uzak olmalıdır.

13. Müridine şevkat ve merhamet eyleyip feyz ve bereketine dua

etmelidir.

14. "Hilm" sahibi (yumuşak huylu) olup şiddet ve çirkinlikle muamele etmemelidir.

15. Afv sahibi olup mazeretli mazeretsiz kabahat ve kusuru

bağışlamalıdır.

16. "Setr" (örtü) sahibi olup, bir müridin kusurunu yüzüne vurmamalıdır. Ancak irşad için olursa ima, rumuz ve işaret ile

söylemelidir.

17. Güzel ahlak sahibi olmalı, cefa edene sefa ile, reddedene kabul ile, vermeyene vermek ile, uzaklaşana yaklaşmak ile muamele etmelidir.

18. Müridin meşguliyeti var iken kendi hizmetiyle emir

etmemelidir.

19. ikram, ihsan sahibi olmalıdır.

20. Tam bir tevekkül sahibi olmalıdır.

21. Medih, zem, fakr, zenginlik, zorluk, nimet nazarında müsavi

olmalıdır.

22. Vakitlerinde devamlı, tecelliye bağlı, tatlılıkla muamele ihtiyatla

hareket etmelidir.

23. Bir nefes Hakk'tan gafil olmayıp, daima zikirde, müşahade-i hayrette daim olmalıdır.

24. Her işinde Hakk'a havale ile tam bir teslimiyet sahibi olmalı.

25. Kazaya tam rıza ile mukabele etmelidir.

26. Gurursuz "vakar" (asalet) sahibi olmalıdır.

27. Başkalarını zelil hakir görmeyip tevazu sahibi olmalıdır.

28. Her yönü ile ahdini yerine getirmeğe gücü yeter olmalıdır.

29. Kararında sabit olmalıdır.

30. Batıl ve gizlilerden uzak durup, ehli sadık, ehli Hakk olmalıdır.

31. Sükûnetle aceleden uzak durucu olmalıdır.

32. Keşif, müşahade ve mana sahibi olmalıdır.

Her kimde bu otuz iki mertebenin kemali bulunursa, kemali irşada layık varisi Hakk ve hakikat olduğuna delildir. "Seyrullahi lena vela ihvanina ecmain". (Bu seyri bize ve ihvanımıza Rabbim kolaylaştırsın)

ÜÇÜNCÜ TAMAMLAMA ŞEYH ÜNVANINDADIR

Şeyh: yaşça kemal, ilmen kemal, irfanen kemal, irşaden kemal sahibine denilir. Bu makamda irşada kemal sahibine "şeyh" denilir, yaşa itibar yoktur.

"Unsur-i" (cismani) doğumdan sonra, "nurani" (melekuti) doğumuyla meydana gelen konuşmalara bakılır. Meleküti doğum itibariyle noksan olmamalı her yönüyle kamil olmalıdır.

Şeyh, (-) lafzının bu gibi zata isim olarak verilişinde bu yönde münasebet vardır.

Evvela:

() "Şin"  (beşeriyyeti) "unsuriyyetin" zulmetinden, beşeriyyet karanlığından, melekütiyyetin nuraniyetine halini değiştirip, beşeriyeti, suret ile muhafaza edip, unsuriyle o cevher melekütiyle bütün olmaktır.

(  ) "Ya" Arap alfabesinin “elif” başta, “ya” sonda olmak üzere 28 harftir.

Bu 28 harfle işaret olunan 28 manevi mertebelerdir.

Yedi esma lataifinin dörder tecellisiyle yirmi sekiz eder. Bu yirmi sekiz menzilde seyrü sülük sahibi olmaktır.

(  ) "Ha" eski beşeriyet ahlakını değiştirmiş yeni ahlaka ulaşmış olmak, temiz ahlakı uygulamağa memur olmaktır.

Yahud, şüphe, şer, nefis ve hevayi, Nur-u aşk-ı Hüdaya tebdil etmiş olmaktır.

Yahud irşada evliyadan veraset ve vekalet sahibi olmaktır.

"Ha" Halkı Hakk'a irşada memur olup halkıyyet ve Hakk'iyyyet mertebelerini hakkıyle bitirmiş olmaktır.

Yahud, "Şin" (şüphe) perdelerinden geçerek yükselip, "şuhud" mertebelerine ulaşmaktır.

Yahud, Hakk'ı halksız olarak müşahade, halkı Hakk ile müşahade, halkı ve Hakk'ı birlikte müşahade mertebeleriyle "kaim" (mevcut) olmaktır.

"Ya" sahib-el yed-ül sahih" (doğru verici bir ele sahip) olmak, hakikatleri "telkin" edici doğru (aşılayıcı) olmaktır.

"Ha" halkıyyeti, Hakk'iyyyette yok ve fani olmuş, halkıyyeti Hakk'ıyyetle "kaim" (ayakta durucu) ve "baki" (ebedi) olmaktır.

Yahud, "Hadi" (hidayete götürücü) "Reşiyd" (rüşte, kemale erdirici) isimlerini "Hadim" (taşıyıcı) "Habir" ismiyle (haberdar) âlim arif olmaktır.

Velhasıl "şeyh" ünvanile Mürşide lazım olan "rumuzat-ı" (işaretleri) kendinde toplayan "cem" eden zat-a işaret olmakla, Mürşidin sıfatını cami olan zata hal ve melekut mertebelerine itibar ile kemaline tabi olana mutlak "şeyh" denir.

Bu mertebelere ulaşmayan kimselere "şeyh” denmesi, "suretleri" (görüntüleri) şeyh suretleri görüntüleri gibi olduğundan, bu itibarla şeyh denmektedir.

Satih ince bütün bu tarifleri kendine ayna yapıp bir baksa bakalım, bunların neresindedir. Ondan sonra eğer hali kalırsa oyununa devam etsin Kendi bilir

Bu bilgileri verdikten sonra şimdi de 16.03.2018 de yapılan sohbetin bazı bölümlerinin özet kayıtlarına gelelim.

Bir yakını olan X……. ile Yapılan Sohbet, kendisinden sözlü yazılı izin alınmıştır. 

Terzi Baba: 16.03.2018 Cuma akşamı kardeşlerimizle sohbetteyiz. Bir kardeşimizin sözleri, konuşmaları var onları dinleyelim. 

K….1….. denen arkadaşla beraber telefonla görüşüyoruz. 2016 senesiydi. Ben Armutlu’dayım. O kişinin hal ve hareketlerinin doğru olmadığını, yanlış yaptığını, hatalar yaptığını kendisiyle telefonda konuşuyoruz. Kendisinin bir vakıf kurduğunu, vakfı aile şirketi yaptığını bunları konuşuyorduk

İnternette herkesin konuştuğu şöyle bir olay var. Bu bacımızı diye konuştuğu kadın, dervişi olan bir kişiyi, tuttu kendisi hanımıyla umrede tartışmış, tartıştıktan sonra İstanbul’a geliyor. İstanbul’da bu kadın vakfın binasının temizliğine bakıyordu. Temizliğine bakarken o kadınla ne konuştuysa daha sonra babama bakar mısın diyor.

Babası da Ha….. Ba…. alzheimer hastasıydı. Ona bakar mısın demiş, o da bakarız efendim demiş. O zaman demiş bakacaksan nikâh kıymak gerekir demiş. O da gerek yok demiş. Ben bir şeyhim nasıl girip çıkabilirim demiş, ben duyduğumu söylüyorum. Nikâh kıyalım demiş. Daha sonra aradan zaman geçti, birkaç ay sonra dergâha babasını getirdi. Herkesin içinde o zavallı, yaşlı insanı perişan vaziyette, işte bunun hali bu görün dedi.

O kadın için herkesin içinde diyor ki bu bacımızı, bu kadını babama bakması için görevlendirdik dedi. Birkaç ay sonra -biz ailece kendisiyle görüştüğümüz için- kadının hamile kaldığını gördük. Ve o kadından şimdi bir oğlu oldu. Fa efendiden bir çocuğu oldu. O gün dergâhta olan herkes babasına nikah yaptı diye anlamış. Hâlbuki kendisine nikâh yapmış. Kadın için konuştuğunda bu bacımız diye konuşuyor. O kadına ben nikah kıydım dese kimse bir şey demeyecek. Adam evli ama hanımına haber vermemiş, hanımıyla umrede babama bakarsın bakmazsın diye münakaşa edince o kızgınlıkla daha sonra umreden döndüğünde bu kadınla nikah kıyıyor. İlk başta babama bakması için bu bacımızı görevlendirdik diye söylüyor

Şu an Kasımpaşa’daki vakıf aile şirketidir. Komple kendisi ve çocukları üzerine. Burası önce çatı katı kiralık olarak alındı, daha sonra bütün Türkiye çapında himmet yapıldı, bütün bacılara falan senet imzalatıldı, bu kadınlar, erkekler herkes kimisi altın verdi, kimisi küpesini verdi, boş senetler yapıldı, mülk sahibine dolar bazında senet yapıldı. Sonra bu senetler ödendi. Bu senetleri ödeyen, bu paraları ödeyenlerin tamamı yüzde 99’u ihvanlar ve dervişlerdir. Orada herkesin emeği var. Bu para ödendi. Daha sonra bir vakıf kuracağız, bu vakıf içi dolu bir vakıf olacak, içi dolu olacağı için üniversite bazlı olacak dedi. Devlet bize bazı yerlere imkân verecek, arsa falan verecek dedi millete. O zamanda öyle kandırdı milleti, öyle bir şey yok.

Soru. Bir Kişi: Göztepe’deki yeri kim yaptı?

Göztepe’deki yer babasının yeriydi, bir katı yaptılar daha sonra üstteki katı, dergâhı dervişanla beraber orayı yaptılar, arkayı büyüttüler. Onda da dervişanın emeği var. Orasının kira geliri yok, kentsel dönüşüm davasına Fe....cü olan bir şirketle anlaşma yaptılar. O şirketle halen daha mahkemelik olduğu için, daha herhangi bir şey yapamıyor. Oradan bir kira parası almış, işte beş sene oturacaksa beş sene kira parası almış. Yat falan almış onunla.

Ümmi Sinan tekkesiyle ilgili olarak bana kendisi araştırma yapmam için belediyeye git görüşme yap dedi. Belediyedeki yetkili, özel kalem müdürü Mu…… beyle görüştüm. Belli kişilerle görüştüm. Görüşmem neticesinde o tekkenin, orasının sıkıntılı olduğunu, hisseli olduğu ve ileride ne olacağının belli olmadığını ve sit alanı diye geçtiğini söylediler. Daha sonra bu tuttu, her hisseyi aldık dedi, yaklaşık dört hisse aldık şu kadar para falan dedi. 200 veya 300 küsür milyar para gitti orada.

O para çöp oldu, o parayla hiç bir şey alınmadı. Bu para dervişandan toplanarak temin edildi. Kendisi kira gelirim var diyor ama yaklaşık iki senedir dükkânını kiraya veremiyor. Ekstra bir geliri yok. Tamamen dervişandan gelen paralarla geçiniyor.

Ailesi, yeni evlenen çocuğu hepsi dervişandan geçiniyor. Kendi oğlu üniversite bitirdi, işte bu oğlum gitse de bir işe girse 5-6 milyar maaş alır dedi. Benim oğlumda çalışıyor hiç kimse gel de sana 5-6 milyar maaş vereceğim demiyor. İş bulması da o kadar kolay değil. Zaten oğlunun çalışması da mümkün değil eğer oğlunu tanıyorsanız. O çocuğun bir iş yerinde iş bulup çalışması mümkün değil. Ha…. denilen oğlu, namaz kıldıranın abisi. Namaz kıldıran oğlu da belli bir takım haller geliyor, çocuk o halleri taşıyamıyor. Çocukluğundan biliyorum. Onlar benim elimde büyüdüler yani.

Şimdi şöyle söyleyeyim size; bu kişi, Rufai şeyhi Ze…. Be…. var. Zamanında bu kişi yıllardır buna hürmet gösteriyor. Ze…. Be….’yi çok sayıyor, değer veriyor. Rufai şeyhi Ze…. Be…. Erzurumlu Mev… Baba’dan icazet almış

Ze… Be….’nin internette yayınlanan ses kaydında şunları söylüyor:

Ses Kaydı: “Muhterem kardeşlerim, öyle bir zamana kaldık ki kimin nerden ne olduğu belli değil.

Tarikattan, Tarikat-ı Âliye’den haberi olmayan, Şeriat-ı Muhammediye’den haberi olmayan, kendisini gavs, kutub bilmem, hâlbuki dervişin ne olduğunu sorsan bilmez, sorsan ki dervişlik hali nereden başlar vallahi bilmez.

Ama kendini meşayıh-ı kiram ve hatta bazıları da kutub, mesela Fa uşşaki. Ya hu sen ne kutuptan anlarsın ne gavs’tan anlarsın Fa Ben senin çok mübalağalarını dinledim. Çok uydurmalarını dinledim, karşı çıkmadım ki belki yola gelir, belki tevbe edersin. Şimdi baktım ki sen oooooo nerdeysen kutbu’z zaman oldun Allah aşkına.

Seni cinler veya şeytanlar desteledi, seni cinlerle şeytanlar destekledi. Hiç kutbiyyet makamında olan kendisinin kutub olduğunu söyler mi? Herkes gider onun yakasını yırtar.

Müslümanlar gider kapısında yatar, başını eşiğine kor. Der mi ya ben gavsım, ben kutubum Allah aşkına.

Sen nerden bunları uyduruyorsun. Bir zaman başladın yok mehter takımı, yok şu takımı sen tarikat-ı uşşakiye’nin talimini, zikrini terk ettiğin gün sen mahvoldun haberin yok.

Ben senin en birinci dostunum Fa benim söylediklerim sana en birinci dost sözü. Bir adam, Allah’ın vermediğini Allah bana verdi derse tehlikeli gider, imansız gider.

Peygamberin vermediğini bana bunu Peygamber verdi derse, Peygambere iftira ederse imansız gider.

Ben şimdi sana söylüyorum ve sana tabi olanlara da söylüyorum. Eğer Fa gavslıkta, kutuplukta ısrar ederse, onun etrafındaki Müslümanlara söylüyorum terk edin onu, dergâhına da gitmeyin, yanına da gitmeyin Allah aşkına.” 

Ben kendisinde şunu görüyorum, kendisinde tamamen şöhret olmak var. Yani her taraftan tanınmak, zaten internette bu sohbetleri de var. Tarikatı, Türkiye’de parmakla gösterilen tarikat yapacağız diyor. Meşhur olmak için de medyada defalarca söylediği bir takım şeyler var. Ta…. Bey çok çamlar devirdi, dedi. Hillary Clinton seçilecek, maneviyatta bunu görüyoruz, dedi. Bundan sekiz sene önce; Suud kapıları kapanacak, kimse umreye gidemeyecek, hemen umre pasaport ve vizelerinizi verin. Buradaki mantık şu, gelir gelsin. Ne kadar ihvan gelirse ekstra para cebine gelsin.

Aşağı yukarı 250 kişi falan götürdü. O paralar kendi kesesine gelsin. Bu zavallı insanların manevi duygularıyla oynuyorlar. Yeni Şafak gazetesinde İsmail Kılıçarslan köşesinde bu durumu anlatan bir yazı yazdı. Bu şahsı tanıdığım ilk zamanlarda 2005-2006 yıllarında halisane, insanlara karşı çok saygısı olan, büyüklere karşı hürmeti olan tevazu sahibi bir insandı.

Kendisinin ikide bir söylediği söz vardı, geçenlerde gene söylemiş. İbrahim İbrişimcizadem bana icazet verirken diyordu ki; Fa Efendi eğer sana yeni dualanan bir kişiyi sen kendini ondan edna görmüyorsan senin şeyhliğin sana mübarek olsun. O senin elini öpüyorsa sen onun ayağını öpeceksin. Diyerek tevazu sahibi olmasını gerektiğini eğer sen şeyhliğini yapamıyorsan senin şeyhliğin mübarek olsun dedi.

Fakat şimdi görüyorsunuz, bakıyorsunuz, bütün sohbetlerine bakıyorsunuz Türkiye’de benim gibi parmakla gösterilecek meşayıh varsa gösterin diyor. Şimdi bunların delil olmaması için, ilerde sorun olduğunu gördüğü için her gün medyada paylaştıkları için sohbetlerinin yüzde 80’ini silmiş. Eskiden canlı yayında veriyordu, şimdi canlı yayında vermiyor. Artık son yapılan sohbetleri de keserek yayınlıyor. Yaklaşık iki haftadır böyle yapıyor. Normalde sohbetleri bir saatten fazla sürer ama şimdi yirmi veya otuz dakikasını yayınlıyor.

Biraz da temkinli konuşuyor. Aslında şöyle bir olay var. İlginç şeyler var. Yaklaşık üç-dört sene önce yemek yerken resim çekilmiş. Resmin altına insanlar yorum yazmış. Yorumda şöyle bir şey yazıyor. Bu hacılar, hocalar millete yemeyin, içmeyin, yapmayın derler ama malı da götürürler diye yazmışlar. Biraz argolu kelimeler falan var. Bizim Aksaray’da Ay….. Me….’nün Ve… Kı… diye bir halifesi var. Ve… Kı… efendi dedi ki; bak X…. sana da söylüyorum, Fa Efendiye de söyledim. Yemek yerken resim çekilmeyin. Üç sene önce bir gün karşıda Maltepe’de kermes açılışı vardı. Orda dervişin biri resim çekiyordu, ben engel olmaya çalıştım. O da bırak oğlum çeksin, bizim kimseden korkumuz yok dedi.

Yaptığı bütün toplantılarda bizim kimseden korkumuz yok diyor ama şu an korkusundan bütün delil olan belgeleri, her şeyi siliyor. Yaklaşık iki hafta önce benim hanımı aramış. Demiş ki; aynı sofrada oturup beraber yemek yediğimiz bu ihaneti nasıl yapıyor. Bizim beraber Almanya’da çektiğimiz mahrem olan resmi cübbelinin adamı paslamış, vermiş, diye söylemiş. Hanım bana dedi ki sen böyle bir şey yaptın mı diye sordu, ben de yapmadım diye söyledim. Hanım da ona demiş ki Efendim bak senin Ze… diye bir dervişin var her gün tonlarca resim paylaşıyor demiş. Ben de kendisine telefon açtım. Yaklaşık iki hafta önce pazartesi günüydü, çok iyi biliyorum.

Dedim ki: selamün Aleyküm efendim, dedim. Efendim dememdeki şey tevazu, daha önce telefonda argolu konuştuğumda kızıyordu, telefonu kapatıyordu. Kapatmasın diye Efendim dedim. Sen dedim iftira atmakla, yalan söylemekle nasıl şeyh oluyorsun, bana onu söyler misin? Utanmıyor musun sen dedim. Telefonu pat diye suratıma kapattı. Tekrar bir daha aradım meşgule aldı. Birkaç dakika sonra bir daha arayınca dedi ki; bak, beni rahatsız edip durma, benimle uğraşma dedi. Uğraşırsan sonu kötüye varır dedi.

Ben de kendisine: benim Allah’tan başka kimseden korkum yok, sen iftira atıyorsun, yalan söylüyorsun dedim. Televizyonda görüşecektik, televizyonda görüşecektik kelimesi böyle mi olacaktı, dedi. Ben de dedim ki: Senin resimlerini eğer bir televizyona verdiysem ve eğer birileriyle paylaştıysam şerefsiz ve namussuzum dedim. Senin için namus kavramı bu kadar basitse anla. Peki buna ne diyeceksin. Seni Allah’a havale ediyorum, dedim telefonu suratına pat diye kapattım.

Adam bir şeyin üzerine binmiş gidiyor. Yakında kendini gavs ilan eder. Gavslıktan resmen bahsediyor. Dört-beş kere kulağımla duydum, bana kutup diyorlar dedi. Bir gün Ankara’da Rufai şeyhi Öm… Efendi var. Yaklaşık 5-6 sene önce bir cenaze sebebiyle Ankara’ya gitmiş, gece yarısı bunu ziyaret etmiş, orada şöyle konuşmuş

Öm…. Efendi bana diyorlar ki; Fa Efendi sen kutupsun diye söylüyorlar demiş. Fa Efendi, eğer sen kutupsan beni Efendimiz’e ( ) götür, böyle bir yetkiye sahipsin, böyle bir donanıma sahipsin. Veyahut Abdülkadir Geylani Hazretlerine veya Ahmed Rufai Hazretlerine beni götür, eğer götürürsen senin ayaklarının altına turab/toprak olurum, sana biat edeceğim demiş. O zaman senin dizinin dibinden ayrılmam demiş. Ondan sonra baktım o kıpkırmızı oldu diyor. Hiçbir şey söyleyemedi ve o günden sonra zaten aramız açıldı diyor. 

Şu anda Türkiye genelinde hemen hemen bütün meşayihler, bütün âlimler bu adamı sevmiyorlar. Tiksinmişler, nefret ediyorlar herkes yaka silkiyor. Bütün ulema kendisine söylüyor: Kardeşim senin namaz kıldırırken kıraatın eksik, yanlış okuyorsun, tecvidli okuyamıyorsun, dediği halde o tutuyor namaz kıldırıyor, halbuki orada hafız varsa veya ilmi daha fazla olan kişi varsa namazı kıldırma yetkisi ondadır. Sen şeyh olabilirsin ama orada ilim ve bilgi yönünden daha üstünü varsa namazı ona kıldırtacaksın. Teleffuzda daha iyi olan varsa o geçer öne.

Efendim bizim Anadolu’da bir tabir vardır. Akşamdan hafiften yağmur yağdıktan sonra insanlar tepelere doğru koşar mantar toplamak için. Bizim ülkemizde de mantar patlar gibi şeyhler çıktı. Önüne gelen her taraf şeyh. Önüne gelen herkes âlim oldu. Biraz kitap karıştıran ulema oldu. Maalesef tamamen insanların manevi duygularıyla oynuyorlar.

Terzi Baba: Saha çok boş olduğu için saf insanlar hemen inanacak bir yer arıyorlar. Bu halde olan her kişiyi de sahih zannediyorlar. Gerçek zannediyorlar bir kaçta ağzı kelam yapınca tamam.

Bizim Anadolu insanı saf, iyi niyetli oldukları için, temiz yürekli oldukları için hemen kabul ediyorlar. Bu kişinin en büyük tarafı çok uyanık bir adam. Şartları ve şekilleri düşünüyor, etrafında uyanık insanlar varsa onları istemiyor, uzaklaştırıyor. Ben yaklaşık kendisiyle 67 senedir münakaşalıyım. Sürekli gidip gelmelerdeyim. 2010 dan beri sürekli olarak gidip gidip geliyoruz. Yedi sekiz kere tartıştık. Dergâhtan gittim. Daha sonra konuşmalarıyla -hipnoz hareketleri var bu kanaatteyim- kadınları falan odasına girdiği zaman hipnoz gücü fazla bu gücü kullanarak insanları resmen kontrol altına alıyor. Defalarca gözümle gördüm. Fatma Annemiz ricacı oldu kadınların rağbeti bana onun için oluyor diyor. Bunu defalarca söyledi. Bu insanlar biraz daha konuşsan nerdeyse ilahlığa kadar çıkacaklar

Terzi Baba: 2006 olması lazım çorumda ibrahim İbrişimcizadenin anma etkinliğine davet edilmiştim, oraya gittiğimiz zamanda bir yağmur duası yapıldı. Kazanlar bitti misafirler dağılmak üzereyken şiddetli bir yağmur yağdı. O arada şunu söyledi: Kredi 1500’e çıktı dedi. Yani dua etti yağmur yağdı. Yağmuru o yağdırdı bundan dolayı da kredi 1500’e çıktı dedi. Bu şekilde tabir etti. Değerimiz bir o kadar da arttı manasında. Hiç bu söz söylenir mi? Yağmuru yağdıran kim?

Bu kişinin etrafındaki şakşakçılar gözünü kapattırıyor. Mesela oğlu Al…Hü….. İlahiyat Fakültesini bitirdi. İlahiyat Fakültesini bitirmiş ama bana göre zır cahil. Şartlanmış bazı şeylere. Hz. Muaviye hakkında ileri geri konuştular. Ben kendisine şunu söyledim. Tu…. İn…. bir mecliste Hz. Muaviye ile ilgili bir konuşma yapmış. Cü…… de bu konuşma üzerine reddiye yayınlamış. Bu da haftanın yaklaşık üç günü cübbelinin sohbetini dinliyordu. Onu dinlemiş, zikir öncesi diye bir program yapıyor, çocuğa acaba o konuya girsem mi girmesem mi diyor.

Cü….li Tu….. İn…..’e Hz. Muaviye ile ilgili reddiye yayınlamış diyor başlıyor konuşmaya. Biraz ileri geri konuşunca cü….lide bu sohbeti dinlemiş- cü……linin de hataları var, yanlış olan şeyleri var belki dinlediyseniz. Zikir halkasını hamsi tavasına benzetiyor. Deseydi ki Fa Nu denen şahsın zikir halkasında hatalar var, hamsi tavası gibi oluyor desen onu bağlar. Zikir halkası dedin mi bütün tarikatleri bağlıyorsun. İkincisi dedi ki; defalarca bir araya geldik, ben onu gördüm, cezaevinde çıkmadım o gün dedi. Cezaevine biz Fa denen şahısla beraber gitmiştik. İzni ben aldım. Ertesi gün de Adalet Bakanlığından telefon ettiler.

Görüşmek istemediği gün şekeri fırlamış, şeker komasına girdim dedi görüşmedi. Sonra da radyosunda Uşşaki şeyhi Fa Nu gelmiş, fakat şeker komasına girdiğim için görüşemedim diye mektup yayınlamış. Daha sonra görüşmedim falan diyor aslında görüşmek istemiyordum ama defalarca Fa efendi’yi alıp cü…..li ile görüştürdüm. Bir de şunu söylüyor Cü….li: Bolu’da bir akşam namazında ben son rekatına yetiştim. Namazda kıraat olarak İbranice mi okuyordu, Tevrat’tan mı okuyordu, nerden okuduğu belli değildi, diyor. Bu kelime bir Müslüman adam için konuşulmaz.

İşte kıraat hatası var, tecvidlerde yanlışlar var, mahreçleri yanlış okuyor dese eyvallah. Ama ne okuduğu belli değil, Tevrat’tan mı okuyor gibi laflar kötü bir şey. Cü…..li’nin katıldığım tarafı şu: Hz. Muaviye hakkında konuşamaz. Fa Nu denen kişi ne âlim ne ulema hiçbir bilgisi yok. Tamamen spor akademisini bitirmiş, etraftan okuduğu kitaplardaki bilgilerle konuşan bir insan.

Bazen ilmi ledün verildi bana diyor. Zamanında Fe içinde söylüyordu aynı şeyi. Zamanında tasavvuf büyükleri hep medrese görmüş insanlardı. âlim insanlardı durup dururken şeyh, postnişin olmamışlardı bunlar. Fakat bu adamcağız işinin o kadar iyi biliyor ki, kılıfını hazırlıyor ki, şimdi tutuyor herkese Hacı Bayram’da külliye yaptıracağız. Mecbur yapacağız diyor. Önümüzdeki hafta Ankara’da Hacı Bayram’da toplantı yapacak, herkes gelsin, şeyhinize nasıl sahip çıktığınızı bütün Türkiye görsün diyor.

Bizim tarikatımız parmakla gösterilen en büyük tarikat olacak, hedefinin bu olduğunu söylüyor. Bunun için de önüne geçen ne varsa yapılacak diyor. Yine bu kişi elinde olan bazı şeyleri kaybettiği zaman çılgına dönüyor ve ne yaptığını bilmiyor.

Sizden emanetleri isterken şantaj yapmış. Peki kendisi de icazet verdi ve üç kişiden aldı. Niye aldı, o zaman onlarda şart koşsalardı. Madem ki böyle bir şey olumuyormuş almasaymış o zaman. İbrahim İbrişimcizadem icazet verdiyse bile, kaç kişiyle konuştuk o da muamma, icazeti aldığı da belli değil daha. 

Terzi Baba: K… 1… kendisi anlattı. O icazetnamenin yenisinin yazılmasını düşünmüşler. Yenisini yazdırmışlar, eskisi bir hayli yırtılmıştı. Onun sonlarına doğru bir yerde atıf yazıyormuş orada en sonunda da sadece Nurullah yazıyormuş, Nurullah’ta İbrişimcizadenin oğluymuş. Ona yazılıyor aslında. O onu kendine mahlas olarak alıyor hem de onun sahibiymiş gibi gösteriyor. 

İbrişimcizadenin hanımıyla, Hacı Anneyle görüştüm bir iki hafta önce. Telefonda söylediği kelime şu: Ben hizmet için odaya girip çıkıyordum. Sadece şu kelimeyi duyduğumu biliyorum

“Fa bu icazeti zamanı gelince Nurullah’a verirsin” dediğini duydum diyor. Yani Nurullah kendi oğlu. O icazeti yazan kişi Şe…. Bü…..kal diye bir arkadaş. K….1… bahsetmiştir, İlahiyat Fakültesi mezunu bu arkadaş. Hocalıkta yapıyordu orda o yüzden Şev…. hoca diyoruz. Bu kişi bunu temize çekiyor, yaklaşık bir iki hafta sürüyor. Bana geldiğinde paramparça olmuştu, rengi solmuştu zor yazdım diyor.

O icazette de aslı yokmuş icazetin. İbrişimcizadem icazetin aslını bulamamış, bu Hü…. Mu… diye bir halifesi var o halifesine verdiği icazetin altına Nurullah diye yazmış, yani o icazetin aslı da değil o. Ve İbrişimcizadem hiç kimseyi rahatsız etmemiş, hiçbir şey konuşmamış ben Fa Nu....ı postnişin olarak atadım diye.

Vefatından bir gün önce İskilip’ten Şe…. Baba diye birisi ve yaşlı birkaç tane insan gidiyor, İbrişimcizadem’den de iki yaş falan büyükler. Onlar da diyor: biz odasına girdik görüştük, fakat bize bir tek kelime konuşmadı. Yani vefatından bir gün önce söyleyebilirdi şuna bıraktım diye. Ne hanımı ne akrabası hiç kimse bilmiyor

Terzi Baba: Güya bana söylemişti: İbrişimcizade demiş ki son günlerinde Fa Efendi elini çabuk tut, ev çöküyor, bina çöküyor. Ama bir şey verdiğini söylemiyor, sadece elini acele tut, bina göçüyor diye söylüyor. “Bu sözü ile neyi murad etmişse?” 

Bir de bizim milletimiz şunu anlamıyor Efendim, en büyük hatası şurda. Adam diyor ki; İbrişimcizade zamanında neyiniz vardı ya, diyor. Allah’tan korkun, nankörlük yapmayın diyor. Bazıları bunu eleştirince kızgınlıkla şunları söylüyor: İbrişimcizade zamanında neyiniz vardı, bir tane dergâhınız yoktu, diyor. İbrişimcizadem zamanında cumhuriyet dönemi vardı, bu dönemde zaten tekke ve zaviyeler yasaktı ve gizliden gizliye yapılıyordu. Açıktan açığa sağda solda dergâhlarda zikir yapılması mümkün değildi. İnsanlar korkuyordu sohbetler bile yapılamıyordu.

Eee şimdi İbrişimcizadem (r.a.) tutup da isteseydi dergâh açtıramaz mıydı? Artı, İbrişimcizadem zamanında, 1980’li yıllarda filan, Efendim kimsede araba da yoktu. Bizim, 1983’te bir araba aldık, bir ailede, 30 kişilik ailede sadece bir tane arabamız vardı. Şimdi, aynı ailemizde, her birinde üçer dörder tane araba var, yaklaşık elli, yüze yakın araba var. Bir ailede, tek araba vardı o zamanlar, 80’li yıllar içinde, benim hanımda, riya olmasın hanımımda var, oğlumda var, kendimde var, hepsi böyle arkadaşların çoğu, üçer dörder tane arabası var çoğunun.

Peki, bu ne demektir? İmkânları arttı insanların. O zamanki imkânlarla şimdiki bir değil ki. O zamanlar insanlar evine ekmek götüremiyordu, şimdi, Batman’daki bir şeyh efendi vardı, Şeyh Mar… Efendi, öyle demişti. Şimdi bu da dedi “Şeyhim Mehdiyetin” dedi, “bereketi” dedi. “Şimdi en fakirde bile iki çeşit yemek var” dedi, “Türkiye’de” dedi.

Herhangi birinin evine gitseniz hakikaten iki çeşitten aşağı yemek yok yani

Terzi Baba: Şu anda orta halli bir aile firavunun saltanatından daha büyük imkân ve saltanat sahibi. Firavunun arabasımı vardı telefonumu? vardı “Yani imkânları yönünden”

Eyvallah.

Terzi Baba: Orta halli bir aile. 

Efendim, yani ben bu adamın, cami imamları geliyor veya ulemadan filan geliyor, bir kez tanıdığı zaman, ikinci kez bu adamla görüşmüyorlar. Bu, zırcahil diyorlar. Ve kendini, farkında olmadan hep kendini övüyor. Ya bilerek yapıyor, kasti yapıyor ya da farkında değil. Sürekli kendini methediyor, “ben şöyle rüya gördüm, böyle gördüm.” Ben de defalarca söyledim herkese, herkes de biliyor. Ya, Türkiye Cumhuriyetin de yer yarıldı da bir sadece bu mu görüyor bu maneviyattan rüyaları, yani başka kimse görmüyor mu?

İşte evet, keramet satıyor, üç harflileri kullanıyor. Ben şahit oldum. Biliyorum yani. Gaipten haber verdim de, versin ben o zaman anlatıcam hâşâ. Eee şimdi tutuyorlar, bütün biliyorsunuz hepinizin bildiği şey, üç harfliler geçmişten her şeyi haber veriyor. Biraz önce, bir dakika önce olan olayı da söyleyebilir size ama olacak haberi veremez. Buna okutmaya geliyorlar bazen kadınlar, çocuklar filan, onlar da üç harflilerin hastası, kendisi de onlarla, üç harflilerle uğraştığı için onları tedavi ediyor, gören görmeyen de keramet sahibi sanıyor. Şeyh Efendi okudu, geçti. Şey de var, paralı muska yazan hocalar da var, oraya gitseler onlar da yapıyor. Veriyorsunuz parayı, adam gidiyor, okuyor, bilmem ne yapıyor, muska yazıyor, bir şey yazıyor geçiyor. Kim bilir belki cinler musallat olmuş, onları, cinleri nasıl ekarte edeceğini biliyor.

Bir Kişi: (…) kitapları var ya, oradan böyle muska yazıyorlar, tılsım yazıyorlar.

Bir Kişi: Babacım, onun dersleri 11. esmada kalmış. O, seyrü sülukunu tamamlayamamış yani, (…) İbrişimcizadenin ömrü yetmemiş 11. Esmada 

Terzi Baba: Kendisinin çektiği esmalar lâfzen çekilmiş esmalar, hakkıyla çekilmiş değil zaten. Hakkıyla çekilse böyle olmaz. 

Bir Kişi: Efendim, İstanbul’a geldiklerinde epey bir dolaşmışlar, 12. Esmanın zuhuratını sormuşlar insanlara, sonra da şeye gitmişler, bizim Barış’ın şeyhine gitmişler, İrşadii kolundan. Onlar da 18 esma ya, ona da sormuşlar, o da şey demiş, “eğer şey yaparsan, biat edersen sana ders veririm” demiş. Çekersin bunları, o da kabul etmemiş, “ben şeyhim, niye yapayım, edeyim” falan diye. Sonra onunla da ters düşmüş, “zuhuratları niye söylemiyorsun” diye. 

Sultanım, özür dilerim. Bir sohbetini dinlediniz mi onun, sizin hakkınızda söylediği şeyi, şey olarak, esmalarda sadece şeye verilmiş sizin için, Kayyum esmasına kadar size görev verilmiş, ondan yukarısı size verilmemiş, Kahhar esmasına kadar da Na Er Efendiye verilmiş. Bunu en az on kere söyledi sohbetlerinde

Terzi Baba: Maaşallah, kendisine nereye kadar verilmiş? 

Kendisi Gavs’tı ya! Aslında Fa…. demek ki dikkatsiz orada, o konuda sizi hiç uyarmamış mı? 8-10 kere söyledi, 5-6 kere söyledi bunu. İnternette bulursanız söyler.

Soru-Bir Kişi: Bu şey, zikirden önceki sohbette mi?

Terzi Baba: Hangi senelerde oluyor?

3 sene önce söyledi. 5-6 kere söyledi yani bunu. En az birkaç kere söyledi, bir kez değil yani

Terzi Baba: O benim, güya araştırmaları neticesinde Vehhab ismine mi ne rastlamışlar, eski bir silsilede, Vehhab ismini de koymuşlar sıraya. “İyi ama” dedim ben, “bu sefer Esma-i İlahiye 13 oluyor. Nasıl olacak bu, sonrası nasıl olacak?” 13. esmayı nereye koyacağız? “Ama” dedi “onlar daha eski olduğu için oraya güvenerek yaptık” dedi. Yani “aslına döndürdük biz bu işi” dedi.

Not= (13) üncü esma derslerini gerçek ma’nâ da bitirmiş ve görev almış tevhid ehlinin kendisine, Hakk tarafından delilleri ile lütfedilen “Rabb-ı has” Esmâsı’dır. Ender olan bir lütuf ve tatbikattır. 

Vehhab esması var.

Terzi Baba: Onu, o ilave etti oraya.

Kahhar’dan sonra Vehhab. Ya Vehhab, ondan sonra da Settar.

Terzi Baba: İşte o Vehhab’ı o koydu oraya.

Öyle mi?

Terzi Baba: Tabii, o yoktu.

“Terzi Baba ve Ka… Mı…..lu” dedi “açıklama yapmış” dedi. Bir baktım sizin açıklamanız. Ondan sonra sizi aradım zaten. Yani benim haberim de yoktu olaylardan, hiç haberim yok zaten, ilgilenmiyorum da yani. Fakat sizinle telefonda konuştuktan sonra şaşırmadım açıkça söyleyeyim size. Yani eğer elinde imkân olsa daha fazla da ileriye gidebilirdi. Sadece olabildiği yere kadar gelmiş. Daha fazla olsaydı daha değişik şeylere başvururdu.

Terzi Baba: Ben cevap vermedim fazla, kısaca bıraktım o kadar.

Bu icazet dediği şey, affedersiniz bir kağıt parçası, ne yapacakmış onu?

Terzi Baba: Hiç ne yapacak. Bir Fa....a okusun, bir bardak suyun içine başından aşağı döksün.

Belki o zaman faydası olur. Cahil insan işte, cahil insan

Terzi Baba: Dokuz tane zannediyorum not vardı. “Bizimle ilgili sitenizde ne varsa kaldırın, resimler, konuşmalar, o merasimin yapıldığı bütün o kayıtları kaldırın” diye söyledik. Oğuzhan telefon etti birkaç gün sonra, “Efendim” dedi “ben sadece icazet kaydını söyledim, çıkarttılar” dedi. “Ama diğerlerinde fazla salahiyetim yok, daha fazla bir şey yapamıyorum” dedi. O kadar. Ama ben bekledim tekrardan. 10-15 gün geçti aradan, yine aynı şeyi, internetten aynı istekleri belirttim Oğuzhan’a. Dedim “beklerdim ki bir telefon açsın bana, nezaketen. Bir insanda hem dünya hem ahiret hayatını ilgilendiren bir sahadan bahsediliyor.”

Hem kendisi için hem de çevresi için. Bir insan açar bir telefon eder, “arkadaş nedir bu? Bir karşılıklı görüşelim şu mevzuyu” diye bir açar. Dedim hiç olmazsa bir nezaket telefonu açar. Baktım bir gün sonra telefon açtı. Kelimeleri de toparlayamıyor. İşte ne oldu, ne ettim falan, ne yaptık, ne gibi oldu. Dedim “ne oluyor bunlar, nasıl bir şeyler bunlar? Ben verdim, bunları geri istiyorum” dedim.

Sonra K…1..’i aramış, biraz konuştuk 5-10 dakika kadar. K…. 1…’e bilgi verdim, şunlar şunlar konuşuldu diye. Kayıt da var, dosya tutuyorum, hazırlıyorum şimdi onları da. Başımıza bu gelen ilk hadise değil bu mevzuda. Neydi? Değmez dosyaları (…) başlayan Değmez dosyaları diye dosyalar var. Bu kişinin dosyası da 124. sırada.

K….1…’i aramış, K…1..’e de biraz herhalde çıkışmış, öyle anlaşılıyor. K….1… da diyor ki “sizinle ne konuşmuşsa bana da onları söyledi” diyor. Ancak yazıyla yazmış “o kâğıtları veririm ama elbiseleri geri isterim. O emanetleri verirse kâğıtları veririm” diyor.

Evvela kimin malını kime vermem diyorsun, kimden istiyorsun? Bu, tamamen bir, ne diyorlar ona, el koymadır işte, gasptır. Doğrudan doğruya gasptır. Sonra karşılaştırdığı şey nedir? O, normal bir kağıt parçasıdır, üzerinde yazısı vardır, yazısının da cesedi kalmıştır orada, yazının ruhu yoktur.

Söylediğim şey şu, eğer doğru dürüst hareket etseydi oradaki mübareklerin hepsinin ruhaniyetleri onun ruhaniyetine dâhil olacaktı, bir güven verecekti. Şimdi oradakilerin hepsi ölmüş hükmünde, cenaze hükmünde, tabut hükmünde. O kadar kişinin tabutu zincirle onun boynuna dolanmış hükmündedir. Hadi çıkarsın bakalım şimdi. Ve ömür boyu “kabil” gibi taşıyacak o cenazeleri, o tabutları sırtında taşıyacak ömür boyu. İşin farkında değiller ne olduğunun. 

Efendim, şimdi buyurduğunuz gibi sesi titremeye başlıyor, hatasının ve korkaklığının verdiği şey neticesinde. Bu haftaki zikirden önce ilk defa yaptı. 2-3 haftadır yapmıyordu, orada da bir bakın haline bir bakın, tamamen ürkek, korkak, hareketleriyle filan bitkin. Fakat o beklemiyordu, aklı sıra şey yaptı, ben şunu söylüyorum, diyor ki herkes, insanlara filan soruyorum, “Eee söyleyin bakalım” diyorum. “O manada söylememiştir, açıklama yaptı, özür beyan etti, zorlama yaptı bütün şeyhler, çık kamuoyundan özür dile” diye.

“Şimdi soruyorum” dedim ihvanlara, “Peki ne manada söylemiş. Elimi öpen cennetlik manasını niçin söyledi” dedim. “O kadar kişinin içinde, canlı yayında, bin kişinin içinde niye söyledi bu kelimeyi” dedim. Üç kişinin, beş kişinin, on kişinin bir kapalı odada, aynı şu ortamda konuşsa, “böyle bir rüya gördüm, maneviyat gördüm, böyle böyle” dese, “Necdet ağabeycim, Necdet Efendi” dese, eyvallah. Ama bin kişiyle veya beş bin kişiyle, canlı yayın.

Ve onu Oda tv yaklaşık iki sene önce veya bir sene önce yaptı onu, Oda tv yaptı ilk yaptığında, havaalanı karşılaması filan. Orada yazdığı şeyle de şu; diyor ki “elimi öpen cennetlik” diye şey yaptı. Oda tv yaptıktan sonra zaten yavaş yavaş şeye verir, biliyorsunuz Doğan grubu basar. Oradaki 28 Şubat’a yavaş yavaş çekmeye çalışıyorlar zaten olayları. Nurettin Yıldız da aslında sohbetini dinlerseniz orada adamcağız diyor ki, af buyurun hanımı kötü yola düşerse onunla ilgili sorular soruyorlar filan.

Onunla ilgili, zinayla ilgili filan bahsedince açıklıyor, işte dövmenin şartları var, şöyle döversin, böyle döversin. Ama bakın oradaki şey şu, mesela geçen gün o Pelin Çift diye bir kadın var. O kadıncağız bir ilahiyatçı çıkardı. Efendimiz ( ) zamanında on bir demezlerdi, bir diye söylerlerdi. Vahhabiler, Araplar konuştukları kelimelerde, Bedevilerde filan çöl lisanında. Mesela “on altı demezlerdi altı diye lanse ederlerdi” diyor. Onun şeyi, tekabülü on altıdır diyor. Mesela altı yaşında evlendi diyen yoktu, on altı yaşındadır. Ayşe annemiz için bahsediyor. İşte “dokuzsa, on dokuzdur” diyor yani işte. “Dokuz yaşında değildir” diyor yani. Onu bahsetti, açıklamasında konuştu. Ünlü bir insan yani karşısındaki eğer dinlediyseniz. Bilmiyorum Dirilişten sonra mı çıkıyor ne yapıyor, orada bir programdan sonra filan çıkıyor kadıncağız.

Haftada iki gün çıkıyor. Şimdi şunu söylemeye çalışıyorum efendim sanki bu adamın öyle bir şeyi var ki yani öyle saçmalıkları var ki ben size en çok önemli bir şeyini söyleyeceğim. Almanya’da bir dervişan, beni bir arkadaş aradı, ben kendisine Ramazan ayında rest çektim, ayrıldım. Dedim ki “ben senin dergâhına gelmem, seninle işim olmaz” dedim. Mekke’de rest çektim, Medine’de de konuştuk kendisiyle. “X….. Bey” filan dedi bana. “Hayırdır, ne oluyor X…… Bey filan” dedim. “Sen kendi başınasın, bizi şeyh olarak görmüyorsun” dedi, aynen böyle ağlamaklı vaziyette filan. Ben dedim “sen öyle diyorsan öyledir yani.” Ondan sonra o günden beridir görüşmüyorum yani. Ramazan umresinde görüşmüştük. Zaten daha önce de var.

İnsanları kobay olarak kullanması, insanların enerjilerinden ve şeylerinden faydalanması, istifade etmesini çok iyi biliyor. Eğer bir insanda para varsa, o parayı da güzelce, afedersiniz söğüşlemesini çok iyi biliyor.

“Bir şeyh, hoca çıkmış, elimi öpen cennetlik diye söylüyor” diyor. Dinliyorlar. Mus…. Kar…. diyor ki; “Sizin FE....’cü aramanıza gerek yok, bir FE....’cü daha burada” diyor.

Orada herkes ağlıyor sözde, ağlıyor, haykırıyor filan. Ben orada, tam orada vardım ben, arkada zumlarsanız eğer ben gülüyorum orada. O lafı söyledikten sonra. Sonra diyor ki: “bu zavallı, kendisi buna inanmış, etrafındakilere de bunu inandırmış. Bu zavallı, bunu doktora götürün, acilen bunu doktora götürün, etrafındaki insanları da götürün” diyor. Ben şunu söylemeye çalışıyorum efendim; bu insan, dediğim gibi, icazeti olduğu da, daha kesin olarak bir icazeti olduğu yok.

Terzi Baba: Genelde öyle deniliyordu. Bizim verdiğimiz sahihti sadece, o da geriye alındı, ondan başka hiçbir şeyi yok.

Zaten beni şey aradı, Urfa’dan, aslen Ordu’lu İhs…. Efendi var. Ube…., Şeyh Ube….. var Suriye’de, onun halifesi var şu anda İstanbul’da. Kendisi ulemalardan birisi, hafız yetiştiriyor tekkesinde, molla.

Diyor ki “Bir tane icazet vermiş Terzi Baba, Necdet Ardıç, o nedir? Bu nasıl olmuş?” diyor. Dedim: “o icazet kısmi olarak verilmiş ve şartlı verilmiş, teberrüken verilmiş bir şey.” Öyle geçiştirdim.

Terzi Baba: İyi demişsin, zaten işin aslı da o. Ben onu verirken şunu düşündüm; bizim bildiğiniz gibi mekânımız da uygun değil, yerimiz de yok, devamlı kaldığımız bir yerimiz yok. Zikir yapma zaman ve mahallimiz yok. Çevreyi rahatsız etmeyelim diye, vaktimiz yok ayrıca. Biliyorsunuz mühim konular üzerinde biz daha çok duruyoruz. Bu yüzden tarikat mertebesi itibariyle oraya verdim, belki yolumuz tarikat olarak da oradan yürür diye.

Yoksa tarikattan haberi yok arkadaşın ki hakikatten, marifetten nereden haberi olsun. Yani veriliş gayesi sadece oydu. Yazılarda da var zaten. Hakikat ve marifet mertebesinden değil sadece zikir, devran durumu oradan devam eder yolumuz diye, o niyetle verilmiş bir şeydi, uygulamaydı. Ama ondan da haberi yok. Bunlar iyi niyetle yapılan işler ve ben onu kendi kafamdan da vermedim. Bir tecelli neticesinde hatta iki tasdik neticesinde oluştu.

Ben de yanındaydım, şahidim. Resimlerde de varım siz verirken filan. Konuşmada da vardım, hepsinde vardım. Bir kalem verdiniz, o kalem de bende duruyor. Kalemi verebilirim size, kalem duruyor bende.

Terzi Baba: Dursun sende, benden hatıra olsun.

Bana vermişti, tamir mi et dedi. İki taneymiş onun. Eşine de verdi, “onu tamir ettir” dedi de öyle duruyor. O konuşmalarda filan ben hep yanındaydım. İsm…. diye bir arkadaş var, resimlerde de ben varım. Fakir, görmüşsünüzdür belki orada resimlerde.

Terzi Baba: Şimdi şöyle oldu o hadise. 2006’ydı zannediyorum, tarihçeleri de var orada. Benim her şeyim kayıtlıdır biliyorsunuz, dosyaların içinde. Hangi tarihi isterse birisi gelsin bana 58 senesinden sonra “arkadaş, ben sana böyle bir yazı yazmıştım, o yazıya ihtiyaç oldu şimdi, onu bana verir misin?” desin, tarihini söylesin sadece yaklaşık tarihini söylesin, çıkartır bulurum.

Hem cevabıyla hem kendisiyle. 93 tane öyle klasör var. Orada benim yanıma birkaç kardeşimiz vardı. O geldiği zaman ben diyordum ki, “hadi gidin siz şurada bir tavaf yapın şimdi.” O da kendi yanındakilere “hadi siz de gidin bir tavaf yapın” diye, gayesi yalnız kalsın. O da elinde kâğıt bana sorular soruyordu, Hazerat-ı Hamse hakkında; “Ahadiyyet nedir, Vahidiyyet nedir?”

Ben de sıradan, onları baştan başlayarak anlatmaya çalışıyordum olabildiği kadar. “Onları not alıyorum” diye söylüyordu ve “bilgisayarım burada, hemen onları bilgisayara geçiriyorum, unutulmasın, kaybolmasın, kayıtta kalsın” diye. Anlatacağı yer varsa anlatacak ama o sahalardan hiç haberi yok, öğrense ne olacak, ezberden öğrense ne olacak. Böyle devam ediyor, son günlere galiba gelmiştik. Bir zuhuratım var, size anlatabilir miyim? Ben yorumlayamadım bu zuhuratı” dedi. “Buyurun” dedim. “Bir oda var, odanın içerisinde büyükler var.” Peygamberimiz mi var, gavslar mı var, kim var dedi şimdi hatırlamıyorum ama büyükler var odada. “Kapıda da nöbetçiler var ve ellerine bakarak kişileri içeri alıyorlar. Benim de elimde, açıyorum bakıyorum, 54 yazıyor” diyor. “Ama ben bunun ne olduğunu bilemiyorum.

O, 54 ile girdim kapıdan içeriye. Bunu anlayamadım, ne olduğunu kendi kendime düşündüm ki acaba ben buraya 54 defa Umre ve Hac vasıtasıyla mı geleceğim. 54’e kadar çıkacak mı buraya gelişim diye düşündüm” diyor. Ben de o anda hiçbir şey söylemedim. Yorum yapmadım. “Hayırlısı olsun iyi düşünmüşsünüz” dedim. Sonra “hadi biraz dolaşalım” dedim. Dedim “bak şurada bir kapı var, 53. kapı, manada bize gösterdiler” gibilerden. O da bana Ümmü Hani teyzemizin mi diyelim, annemizin mi diyelim, evinin bulunduğu yeri gösterdi bana. Orada bir direk var, yanından merdiven çıkıyor böyle. Bizim Türk hacıları, o direğin eski boyasını, tırnakla veya sert bir şeylerle kapatmışlar belli olmasın diye. Tabii gizli gizli gelip ziyaret ediliyor ama Suudiler “yallah, yallah” geçiriyorlar.

Arka tarafını o gösterdi. Akşam namazı oldu sonra dağıldık. Şimdi, aradan ben o zuhuratın ne olduğunu fark ettim ama söylemedim kendisine. Dışarıdan da bir tasdik bekliyorum. Aradan 8 sene geçti. O tac-ı şerifi giydirdiğimiz tarih 12. 8 sene evvel zuhurat görüyor, ikinci dışarıdan tasdik geliyor. Tasdiki de şu oldu; K….1… vasıtasıyla yine, “Efendim, sizdeki emanetleri biz alabilir miyiz? Verebilir misiniz?” Dedi ki “sizinkiler orijinaldir, biz onların fotoğraflarını çekip, üzerinde çalışma yapmak istiyoruz, asli halleri olarak.” Ben de düşündüm, “olur K…1.., niye olmasın? Geliyorken bir gün getiririz” dedim.

“Hatta bir gece sizde kalır, ertesi gün biz de kalırız burada, ertesi gün alırız. Yahut bir daha ki hafta alırız. Ne olacak?” dedim. Ve bu, o zuhuratın bakın, zahiren tasdiki, giydirilme tasdiki idi. Elbiseleri istiyor, gördük zuhurat 54 ki 53’ün neticesi o. Dedim ki ben, bir kanal da buradan olacak, öyle gösteriyor. Elbiseleri de isteyince o da dışarıdan tasdiki olarak geldi.

Hem fiziki tasdiki geldi, hem manadan bir haber geliyor, bir de fiziki tasdik geliyor. Bunun benim yapmamam mümkün değil zaten, bu iş olacak. İyi niyetlerle yapılan bir hadise. Ve ancak bu şekilde, tarikat mertebesi de oradan devam eder diye düşündüm. Çünkü bizim çalışmamız biraz mahfi oluyor, gizli oluyor. Gizli oluyor dediğim, dışarıda sesimiz yok, gürültümüz yok, bir şeyimiz yok. Bir sohbet anı olsa, dışarıdan gelen otursa sohbeti dinlese de bir şey anlamaz. Bir altyapısı olmayınca anlamaz. Anlar ama bir müddet geçtikten sonra anlamaya başlar. Yani dışarıdan bir görüntüsü yok işimizin, bir hareket yok, ses yok, gürültü yok, bir şey yok.

Heyecan yok, duygusal olarak öyle ah’lar vah’lar yok. Bu kendi mecrasında akıp giden bir hal. Ama görüntü olarak, zahir olarak bu kanaldan belki devam eder diye düşündüm. Sonra biz teklif yaptık, işte bunu istediniz ama bu zuhuratın şeysi budur, tasdiki budur. Onlar istiyor çünkü ben demedim ki onlara alın bunların resimlerini çekin böyle bir düşünce yok aklımda. Daha evvel olsaydı 8 sene ne diye bekliyeyim. Onların öyle bir teklifi olmasaydı gene onu ben ihtiyata bıraktım. Başka bir şey olursa diye. Olursa idi belki o zaman giydirme durumu çıkardı ortaya.

Efendim orada da kurnazlık yapmış, bence orada da kurnazlığı var onun, çok özür dilerim sizden. K...1…. dediyse ki Necdet efendimin elinde emanetler var, Hazmi Tura efendimin miydi? Hazmi efendimin emanetleri var, bu emanetleri bir şekilde alsak, “K….1…. ben de şöyle görmüştüm, buradan yanaşırsak belki şöyle olur diyerek onu alabiliriz” demiştir, tamam mı efendim?

Terzi Baba: O da olabilir.

Bir de şöyle söyleyim size üç harflileri kullanarak bunları rahatlıkla yapabilir. Şu anda biliyorsunuz Hazmi Efendimin giydiği cübbenin aynısını yaptık biz orada nakışları filan bir terzimize verdik aynısını yaptırdık. Bizde durabilir mi dedik, terziyi çağırdık, terzi aynısını aldı, çizdi, yaptı filan.

Terzi Baba: Yapılan iş, muamele bu minvalde gelişti. O zaman, söylemiş K…1…’e latifeli olarak güya “biz giydiğimiz bir şeyi çıkarmayız bir daha.” Ben de K…1…’ dedim ki “ K..1… giydirmesini bilen çıkarmasını da bilir, merak etme sen.” İşte bak aynen tahakkuk etti.

Eyvallah.

Terzi Baba: Eee haliyle tabii. Malın sahibiysen sen, verdiğini alırsın geri. Neden alırsın? Değerini bilmediği zaman alırsın. Allah verdiğini geri almaz diye ötekiler de öyle söylüyordu.

Efendim, sizin şartınızın aynısını İbrişimcizadem farklı bir şey yapmış, demiş ki; “bu tarikatları, sana dergâh açmayı, kapatmayı sana şartlı olarak veriyorum. Tarikata ve bu yola leke getirirsen geçersizdir” diyor.

Terzi Baba: Orada yazıyor zaten, tarikat adabını devam ettireceğim, bütün hükm-ü sünnet-i seniyeye uyacağım şartıyla verildi diye yazıyor.

İbrişimcizadem (r.a.)’de öyle şartlı verdi diyorlar. Ama ben diyorum ya, bunu verdi diye İbrişimcizadem kimseye açıklamamış, kimseye söylememiş. Yani oğluyla konuşuyoruz, o diyor ki “ben babamdan duymadım” diyor. Ama öyle bir şey söyledi diyor. Birkaç kişi, çok yakınında, o günkü olaylara vakıf olan, 2000 yılında vefat etti İbrişimcizadem.

Terzi Baba: K…1… de öyle dedi, sadece lisanen duydum bu şekilde diyor ama o da diyor ki elde yazılı kağıt gibi bir şey yok.

Ya K…1… zaten bir ara bunun üzerine düşmüş. Bu işle uğraşmaya başlamış. Sonra herhalde onu ekarte ettiler. Yani kapatmışlar konuyu.

Terzi Baba: Onlarda epeyce kavga etmişti onunla bana söylüyordu. Üzülerek ne yapacağız bu arkadaş çok değiştirdi hallerini falan diye. Bende dedim ben ne bileyim O….. karışmam ben dedim.

Şimdi bu Erz….. Bed….. Efendi var. Fazıl tanıyor mu bilmiyorum. Hafif biraz fizik olarak şişmanca.

Terzi Baba: İbrahim Hakkı Hazretlerinin torunlarından diyorlardı.

Olabilir Efendim. Çünkü onunda Tillo’dan gelme bir şeyi var.

Terzi Baba: Bende şöyle biliyorum. Bizim İstanbul’da bir arkadaşımız vardı elektrikçi Erzurumlu. Onlarda dolaşıyordu birlikte. Neydi adı? Fikri, rahmetli Fikri Arıkan. O ikisinin arkadaşıydı ordan biliyorum. O bahsediyordu. Bedrettin’le hatta sohbet yapıyorlardı. Kendi evinde.

Telefonu var zaten Bedrettin Efendinin. İstediğimiz zaman görüşebiliyoruz.

Terzi Baba: Şişmanca. Medineye gitti galiba sonradan.

Erzurum Ribattan.

Terzi Baba: Tamam aynı kişi.

Erzurum Ribat ama oranın sorumluluğu ona aitti, tasarrufu ona aitti. İkametini iptal etmişler onun. Şikayet etmişler geçen sene.

Terzi Baba: Bahsettiğimiz aynı kişi o zaman.

Aynı kişi, aynı kişi. Oğulları avizecilik falan yapıyor. Karşıda da Harem’de de dergâhı var. Haremde de dergâh açtı.

Terzi Baba: Bizim Fikrilerle birlikte toplanıyorlardı ama onun da şeyh olduğu hakkında bir şey yok ortada. İşte biraz zikir yapıyor, fikir yapıyor, şeyh oluyor yani elinde bir ruhsatı yok şeyh olduğuna dair.

Efendim malumunuz ben şeyi de söyleyecektim de. İlk Cüb…li televizyona çıktığında, Mur… Bar……’lu var birde Fa Alt….’lı var. O zaman ilk çıktığında cüb….li ile görüşmemiz o zaman başlamıştı. Bu akşam Cüb…li hocamızla bir görüşmemiz lazım falan dedi. Şu anda hazırlık yapıyor bir haftadır dedi. Ne hazırlığı yapıyor dedim. Fa Alt…lı ile Mur… Bar…. oğlunun programına çıkacak dedi. Ne zaman çıkacak dedim? Şu tarihte dedi. İyi tamam. Habertürk kanalında mı ne? Ondan sonra çıktı bu şimdi, orada şey sordu Murat Bardakçı, Mahmut Efendinin icazeti var mı yok mu dedi. Yazılı olarak dedi.

Terzi Baba: O Erzurumlunun mu?

Yok Efendim. Mah… Efendinin. Çarşambadaki Mah… Efendinin icazeti var mı yok mu dedi. Al… Hay…. Efendinin ona icazet vermediğini biliyorum dedi Mur…. Bar…. araştırmacı, tarihçi. Evet yazılı bir şey yok, o zaman cumhuriyet döneminde olduğu için falan dedi. Yazılı değil dedi. Sadece sözle söyledi postnişin olduğunu söyledi ama yazılı değil dedi. Ona bakarsan Mah…. Efe…… de yok.

Terzi Baba: Böylece kendini temize mi çıkarmak istiyor.

Hayır hayır. Ben duyduklarımı söylüyorum.

Bir Kişi: Efendim mevzu şu. Al… Hay…. Efendinin işte bunlar bilmem ne hoca oradaydı. Bilmem kim oradaydı falan diyor. Şahitler var diyor. Al.. Hay…. Efendi bu Cüb….’nin Şeyhi Mah…. Efendiye sözlü olarak demiş ki, bundan sonra bu yolu sana bırakıyorum. Ama gerçekte yazılı icazet verdiği halifeleri var. Hala da onlar Fa....’te Nakşibendiliğin o kolunu sürdürüyorlar. Hani bizim Taş… abi var ya. Onun babası onların dervişiydi. Babası Nakşibendi kendisi Cerrahidir onun.

Yani Cumhuriyet dönemi diye bir bahanesi yok onun, Al… Hay… Efendinin yazılı hilafet verdiği halifeleri var ve onlar Nakşibendiliğin o kolunu da sürdürüyorlar. Sonra Mur… Bar… o programda bende dinledim, bu dedi yazılı hilafet olmadan olmaz bu dedi. Sizin şaibeli bu şeyhlik dedi. Yok yok dedi şahitleri var dedi, biz dedi böyle kabul ediyoruz dedi.

Yani ben bunu niye söyledim özür dilerim Efendim? Yani bunun gibi Türkiye’de şu anda yazılı icazeti olan, Şeyh Efendi yok denecek kadar çok az yani. Parmakla gösterilecek kadar Şeyh Efendi var yani. Siz daha iyi biliyorsunuz efendim X…….

 Bu Nakşi ve Kadiri Tarikatını devam ettiriyor bunlar. Dedi ki Yek… Efendi, X……. dedi belli mi olur şeyhin sana bir icazet yazar dedi.

Dedim Efendim ya, Cenab-ı Allah bana nasip edecekse dedim en son kişi olsun inşallah nasip ederse dedim. Niye dedi? Ya benim ne işim var icazetle bilmem neyle dedim ya. Ben dedim Şeyhin yanında yardım ediyorum hizmet ediyorum dedim. En güzel şey hizmet etmek dedim. Bana ne dedim Ahmed’e Mehmed’e şey yapıcam icazetle bilmem neyle, ben kimseye şeyhlik yapmak düşüncesinde değilim dedim.

İşte aradan zaman geçiyor 2010’dan sonra 2 sene önce bu zuhuratı görüyoruz, Şimdi yani ona bakarsan, İbrişimcizademin dediği şey şu: Bizim diyor Hayy esmasındaki bir dervişimiz diğer tarikatlara Şeyhlik yapar diyor. İbrişimcizade rahmetullahi aleyh böyle söylerdi diyor. Ben onu duymadım ama İbrişimcizadem böyle söylerdi diyor. Şimdi bunların hepsinde riya var. Bu hareketler hiç hoş değil.

Terzi Baba: Söylenecek söz mü bu bir defa. Yaparsa yapar niye başkalarıyla kıyas yapıyorsun ki.? Bir defa küçük görüyorsun o kadar cemaati. O kadar topluluğu.

Cahillikten Efendim. Geçen sene söyledi. Arkadaşlar biliyorlarsa, takip ediyorlarsa baksınlar. Şu anda dedi Türkiye’de benim gibi icazetli bir tane Şeyh Efendi var mı çıksın göstersin diyor. Herkese meydan okuyorum diyor.

Bir Kişi: Allah’ta çıkardı onu bir şekilde.

Terzi Baba: Bir defa oraya çıktı işte var mı yok mu?

Eğer dinlediyseniz son bir senedir. Daha önce çok saçmalıklar var ama. Son bir senedir her haftalık sohbetinde saçmalık var.

Bir Kişi: Ya şimdi o mesela.

Bir Kişi: Efendim, Efendim, Efendim başka bir şey bilmiyor.

Birde hep aynı şeyi söyler. Bir dervişte olması gerekn dört tane hal vardır. Beşinciyi de ben tasdik yapıyorum der. Abdestsiz yere basmayacak. Ondan sonra beş vakit namazı ilk vaktinde cemaatle kılacak. Yani üçüncüsü almış olduğu dersi gece seher vakti kalkıp yapacak. Dördüncüsü her hafta zikir halkasında bulunacak. En az haftada bir kez bir gün bulunacak. Beşinciyi de ben söylüyorum buraya en az senede bir adam getireceksiniz diyor. Bunu bütün sohbeti bu başka bir şey yok.

Bir Kişi: Her sene en az bir derviş kazandıracak.

Senede en az bir kişi getirecek bir kişi diyor.

Bir Kişi: Aslında ilk yapılması gerekeni en son söylüyo dimi.

Aslında söyleyemiyor işte bu beşinciyi de ben katıyorum diyor.

Bir Kişi: Kendi sistemine göre ilk yapılması gereken şeyi aslında en son söylüyor.

Bir Kişi: En kolay o. Tuttuğunu getirir insanlar işte oldu mu oldu işte.

Derler ya çok af buyrun. Efendi Hazretlerinin yanında söylemek istemiyorum ama, Derler ya dervişin fikri ne ise zikri de odur diye. Bu adamın fikri düşünceleri nedir biliyor musunuz. Bu şimdi Türkiye’de kendisini popüler yapmaya çalışan, belli bir yere getirmeye çalışan tamam mı isteyen bir kişi. Fakat açık söylüyorum çevresinde kendisini hükümetle, devletle, yüksek kademelerle görüştüren X…… diye birisi vardı o görüştürüyordu X…….

Bu X….. tutuyordu onu hükümetin en üst kadrosuyla, belediyelerle bilmem nerde Türkiye’nin her tarafına tanıtıyordu. Bir gün Ce… Yı…. hocam öyle söyledi. Her hafta görüşüyoruz yine, buluşuyoruz. Mevlid-i Şerif söyleyen Ce…. Yı…. hocam, Onun bazen şoförlüğünü yapıyorum sağa sola götürüyorum hanımınla kedinisi falan, Demiş ki bak oğul ben çok adam gördüm demiş Türkiye’de demiş. Çok yer gezdim demiş, Ama bu X……. gibi bir adam görmedim demiş. Bu X……’a sahip çık, bu X….. seni bütün dünyaya tanıtır demiş yani

Benim yaşadığım hallerde çok tevazu sahibiydi güzel halleri vardı. Ama son birkaç senedir. 2010’dan 2016, 2017’ye kadar. Zaten bu seneyi saymayalım. Bu sene tamamen zırvaladı da. O zamanlardan yavaş yavaş başladı sıkıntılar. Şimdi bana üç harflilerle uğraşan birisi var. Os…. Nu… To…’ın yakın adamı var Ahmed diye birisi. Bir gün ona dedim geçen sene galiba bir iki sene önce, Ahmed dedim ya şu adama bir baksana bu adamda bir tuhaflıklar var. 3 harfliler mi bulaştı ne yaptı dedim ben buna. Ondan sonra bu bakmış.

Sonra kendisine demiş ki. Efendim demiş, Fa…. Efendim demiş. Hürmeten söylemiş yani. Efendim demiş size bulaşmış demiş. Bu adam bunları temizlemem lazım demiş. Tamam demiş hacca mı umreye mi gidiyordu, umreden dönünce halledelim demiş. O aramadı bende bıraktım diyor. O Ah… de onda o hallerin olduğunu söylüyor. Ah… kim, Os… Nu…. To…. ile tanışıklığınız varsa arayıpta sorabilirsiniz. Onun sağ kolu kendisi. Mesela herhangi bir yerde toplantı olduğu zaman bu adamı gönderirmiş önden. Temizler oraları etrafta bir şey var mı diye. Temizler ondan sonra Os…. Ef…. oraya geçermiş.

Terzi Baba: Bunlar ne kadar tehlikeli sahalar. Bunlar böyle olursa.

Sünni gerçek sunni. O televizyonda gördüğümüz şeylerin hepsi aşırı şekilde var şu anda. Hangi semte giderseniz gidin. Hani derler ya çok af buyurun. Üfürükçü hocalar falan diyorlar ya. Onlar var bilmem neler var. Her türlü insan var. Karı ile kocasının arasını bozan var. Aslında bunu birleştiren olsa hadi bir sıkıntı yokta. Bozanlar var. Ailesini yıkanlar var. Birsürü şeyler var. Geçen sene benim evden muska çıktı. Hemde resmini çektik. İlginç bir şey. Bir gün bir şey arıyorum. Yeni bir ev aldık satın aldık riya olmasın. Oraya taşınırken kapı kolları var ya. Şu beyaz şeyler onları çekmecede arıyorum. Oraya tanışanacağız da. Kapının arkasına koyayım vurmasın diye. Ararken bir tane cüzdan buldum. Resimleri duruyor şu anda çektim. Bir cüzdan buldum. Bayan cüzdanı, hanıma dedim ki, hanım dedim ya bu cüzdan ne duruyor dedim bu. Senin değil mi dedi. Ben de senin diye atmıyorum dedim birkaç kere geçti elime dedi. Ya sen bozuk para koyorsun ya ondan sandım dedi. Senin sandım dedi. Ne kadardır duruyor dedim bu. 6-7 senedir duruyor dedi.

Ta oradan Allah Allah. Sonra tuttum. Ben bu Ah…’i aradım. Bir tane kızıl renkli böyle iki tane saç kılları gibi böyle. İki tane kızıl şeyleri var böyle. Dedim ki Ah…’e ne yapalım dedim. Bir tane dedi şaşalı kes dedi. İçine su koy dedi birde sirke koy dedi içine dedi. At içine dedi. Attık efendim. Birisi üçgen birisi kare şeklinde muska çıktı. O kızıl saç renkleri siyah çıktı. Yani kadın saçları çıktı böyle resmen saç kılları. Sonra bizim bir hanımın abisinin karısı okumuş. Tamamen işi bozan bir ayet yazıyor içinde. Ondan sonra üç gün beklet dedi. Ondan sonra denize at dedi bunları dedi. Ben dedi görevlilerini de bulup yakacam inşallah dedi. Böyle çıktı yani ilk defa benim evde de çıktı yani buldum. Peki bunların dinimizde siz daha iyi biliyorsunuz. İnanacak mısın? Allah’ın ayeti var ama yapıyorlar işte efendim. Efendimiz (as), Efendimize de yapmışlar. Efendimizin saç kılı örgüsü ile büyü yapmışlar. Cebrail (as) Haber vermese yoksa çatlayıp ölecekmiş Efendimiz. Nas ve Felak suresi ondan sonra inmiş. Şu anda Efendim Türkiye’de herkes ticarete dökmüş efendim.

Terzi Baba: Rant kapısı yapılmış.

Efendim ben çok konuştum da siz sohbet mi edecektiniz bilmiyorum da.

Terzi Baba: Yok biz bu iş için…

İzniniz olursa açayım isterseniz İs…. Kı…..’ı bir dinleyin isterseniz. Çok harika yorumlamış.

Terzi Baba: Onu’da kaydedelim oraya sonra yazarız. Yazılısı var mı?

Yazılısı var. İnternetten arkadaşlar indirebilir. Yazıyor hemen çıkıyor. Ben zaten internetten aldım bunu.

Terzi Baba: Varsa alın internet adresini nereden iniyorsa.

İs…. Kı……, Yetmez diye yazılınca çıkıyor. Ben şimdi hemen size açacağım. Yetmez ama evet olan.

Terzi Baba: Hadiseyi biliyorsunuz herhalde. O onun yanında uzun seneler kaldı.

Yetmez ama Evet (İs….. Kı…….’ın yazısı, Yenişafak Gazetesi)

Dinimizle, dini duygularımızla fütursuzca, insafsızca, vicdansızca oynuyorlar. Güya birisi âlim, güya diğeri de şeyh efendi. Birinin adı Cübbeli bilmem kim, diğerinin adı Nurullah bilmem ne.

Mahalle kahveleri şöyle dursun, mahalle karılarının performansını aratmayacak bir sosyal medya kavgası yürütüyorlar. Güya biri Ehli Beyt’i savunuyor, güya diğeri de Efendimiz (sav)’in tüm sahabelerini sevmemiz gerektiğini… Türkçe yok. Kendilerini ifade edebilme kabiliyeti yok. Nezaket yok. Letafet yok. Kibarlık yok. Üslup yok. Yerine mahalle karıları gibi lakırdı var. Hakaret var. Alay var.

Hani insanın ağzını doldura doldura “siz bir şeyi savunmayın ulan” diyesi geliyor. “Ne Allah’ın dinini savunun, ne Ehli Beyt’i savunun, ne sahabe efendilerimizi savunun, ne Sünniliği savunun. Çünkü sizin ‘savunma biçimi’niz tam bir felaket. İnsanları dinden soğutmaktan, uzaklaştırmaktan başka hiçbir şeye hizmet etmiyorsunuz. Bütün hayatı karşınızda oturan yahut videolarını seyreden insanlardan ibaret sanıyorsunuz” diye isyan edesi geliyor insanın.

Yahu, hangi birinizle nasıl mücadele edelim bilemedik ki! Mesela bu Nurullah bilmem kim “elimi öpen cennete gidiyor” diyor. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz (sav) kızına “ey Fatıma, sakın babana güvenme, insanı cennete güzel amelinden başkası götürmez” buyururken bu toraman “elimi öpen cennete gidiyor” diyor. Cennet o kadar mı düştü ayağa? Efendimiz (sav)’in değil kızının, kendisinin dahi gireceğinden emin olmadığı cennet senin kıllı ellerinde mi be?

Ya ötekine ne demeli? Yakmayan kefen satıyor yahu adam. İşine gelince her şeye takır takır “helaldir/haramdır” yaftası yapıştıran adam, işine gelmeyince “biliyorsunuz nassen haramlar vardır, hükmen haramlar vardır” diyerek nefsinin hoşuna gideni legalleştirmekten de geri durmuyor. İşi gücü Müslümanları tekfir etmek… Fetoş’a toz kondurmayan bu adam, Mehmet Görmez Hoca’ya ağız dolusu sövmedi mi yahu? Hepimiz mi yutacağız dilimizi? “The Cemaat”e övgüler dizen bu adam önüne gelen İslâm âlimine “kâfirdir” demedi mi yahu? Hepimiz mi saklanacağız kovuklarımıza? Allah’ın dinini, O’nun hükümlerini savunmak konusunda bu kadar mı düştük acze?

“Ne yapalım, bu hocalarımız da böyle işte” mi diyeceğiz? Allah’ın dinini paçavraya çevirirlerken bakışlarımızı mı kaçıracağız sağa sola? Yakışacak mı bu bize? Yarın hesap günü “benim dinim kendisine hoca, şeyh, bilmem ne diyenler tarafından paçavraya çevrilirken neredeydiniz?” diye sorarsa Rabbimiz, ne cevap vereceğiz? “Yaşadığınız ülkede bu madrabazlar yüzünden insanlar dinden soğudu, imanlarını kaybettiler, siz ne yaptınız?” derse Rabbimiz, ne diyeceğiz?

Hadi kanalı değiştirelim.

İstismarın en kötüsü, en çirkini, en aşağılığı din istismarıdır. Ve ülkemiz, giderek bir “din istismarı pazar”ına dönüşmektedir. Adının önünde “İslâmî” ibaresi olan bazı televizyon ve radyolar bir “madrabaz sirki”ne dönmüş durumdadır.

Elli kez yazdım, yine yazayım. Bayram FM bilmem ne gibi patronu bile belli olmayan şer yuvaları halkımızın en temel dini duygularını vicdansızca paraya tahvil etmektedirler. Aşağılık bir tellallık diliyle din pazarlamaktadırlar. Bunları kapatmak, hem de kökünden kapatmak gerçekten bu kadar zor mudur bilmem ki?

“Yetmez ama evet” dediğim yere geleyim. Gümrük ve Ticaret Bakanı Bülent Tüfenkci, bir açıklama yaptı. Bakanlığına bağlı Reklam Kurulu eliyle din istismarcılarına göz açtırmayacaklarını söyledi. “Bu kişiler hem tüketicilerimizin ekonomik çıkarlarına zarar vermekte, hem de tüketicilerimizin sağlıkları ile oynamaktadır. Daha da önemlisi bu kişiler temel ilkeleri dürüstlük ve doğruluk olan yüce dinimize ve milli kültürümüze de zarar vermektedir” dedi. “RTÜK’e de, bu mecraların kapatılması için rapor verdik” diye ekledi.

Güzel açıklamalar bunlar. Niçin yetmez peki? Çünkü “din istismarı” dediğimiz şey çok daha etkin mücadeleyi gerektiren bir meseledir. Diyanet, RTÜK, İçişleri Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı v.d. bu istismarı engellemek için bir dizi tedbir almalıdır.

Sosyal medya gülü kitle hocaları da, cennetin anahtarını elinde sayan şeyh bozuntuları da, milletin beden ve akıl sağlığıyla oynayan bir takım medya kuruluşları da usulünce kapatılmalıdır. Geleceğimiz için bunun böyle olması elzemdir 

 Çok çamlar devirdi artık. Ta…. bey misyonunu tamamladı bilmem ne. Birde efendim çok ilginç şunu söyledi. Meclis-i Meşayıh toplandı diyor mana âleminde. Biz başa Da…..’nu geçirdik diyor. Bundan bir hafta sonra Da….’lu görevden alınıyor. Bakın bu açıklamayı yapıyor.

Bir Kişi: Şöyle söylüyor. Meclisi Meşayıh değilde. Fakir ben Da……’nu görevlendirdim.

Bir Kişi: Başını kesmiş olabilirler.

Bir Kişi: Manada bu görevi verdik diyor. Ta….. bey başkanlık sistemini çok fazla zorlamasın. Misyonunu tamamladı artık diyor kenera çekilsin artık diyor.

Bir Kişi: Zaten o dönemde de biz ayrıldık. Sohbetler bitti.

Öyle mi? Şimdi Efendim. Şöyle söyleyeyim size Allah Cenab-ı Allah herşeyi yoktan var eder. Şimdi tuttu ondan sonra 15 Temmuz. Ama bir şey daha var Efendim çok tehlikeli bir şey var aslında söyleyeyim size. Mutteki bazı kişiler var tanıdık adamlar onlarla görüştük biz. Bu olaylar daha çıkmadan geçen sene konuştuk biz. Seçimlerden sonra bu olaylar çıkmadan bu adamın içeriye alınacağını söylediler. Ta…. bey bu ve bunun gibleri temizleyeceğim dedi. En son zaten televizyonda zaten kendisi de lanse etti. Bunlar dedi aslında temizlenmesi lazım dedi. Fakat seçimleri bekliyor. Şimdi malum seçimleri neden bekliyor. Yalova'da bir oyla belediye başkanlığı seçimi kaybedildi. Sonradan tekrar çoğaldı. Bin tane mi fazla mı çıktı ama ilk seçim bir oyla kaybedildi. Onun için Tayyip Bey. Mesela örnek veriyorum size. Türkiye genelinde belki on bin? yirmi bin? müridi var İbrişimcizademden dolayı yani. On bin yirmi bin oyda tabii az oy değil. Sadece bu değil onun gibi başka kişileri de alacak onlarda toplayınca baya bir rakam yani. İkiyüz üçyüz bin kişi diyoruz biz ama yok o kadar kişi.

Bir Kişi: Ta….. beyin bir konuşması var. Anadolu Erenleri için. Hu zikriyle oluyor gibisinden onu kendisine yontuyor. İşte diyor işin başıda diyor bizim şeyimizden bahsediyor diyor.

İlk elden diyor.

Bir Kişi: Aynen ilk elden diyor yani. Ama mesela bu Cü….li Ah…din icazeti yok dediği zaman mesela o hop oturup hop kalktı televizyonda. Ondan sonra mesela Cü….li Ah….'e bir sözü var. Bütün diyor Piranın diyor hani biz icazeti açtık bütün diyor Piranında şeyi senin üzerine olsun diyor. Buna benzer şeyleri Fe…'de söylüyordu. Yani önüne gelene beddua ediyordu. Hani bu Şeyh makamında olan birisini lanetle konuşması ne kadar edep dışı şeydir yani.

Ulan dedi ya. Kimsiniz ulan diye dedi ya.

Bir Kişi: Fa Nu....ın en büyük sıkıntısı Cü….li Ah…. gibi birine toslamış olması.

Ama toslattırana bakmak lazım.

Bir Kişi: Tabi eyvallah amenna. Şöyle bir durum var. Tam bir polemikçi Cü….li Ah….. Öyle birine tosladı ki kendi uslubunu ortaya çıkartmak zorunda kaldı. Yani tırnak içinde söylüyorum. Yani ahlaki zemini düşük olan bu konuşma diyalog uslubunu ortaya çıkarmak zorunda kalınca artık başka bir şeye gerek kalmadı insanlar nezdinde. Ben kendi çevremdeki arkadaşların bir iki tanesi, sizi bilen arkadaşlardan bir iki tanesi Terzibaba ile ilişkisi olmadığı kendi uslubundan belli dediler zaten. O kaynaktan beslenmediği çok belli çünkü uslubu çok bozuk.

Efendi Hazretlerinin zaten yani çok eskiden beri görüştüğüm gelip gittiğim, sohbet ettiğim, beş altı kere telefonda da görüşmemiz de oldu kendisiyle falan hal hatır sorduğumuzda falan. Çok farklı bir yaklaşımı, uslubu var buyurduğunuz gibi yabancıya. İlk geldiğinde görse Efendiyi bilir yani. Yani dediği gibi malzemesi hazırlığı yoksa alttan kişiler bizi anlayamaz dedi. Doğru yani çünkü hakikatten üst taraftan konuşuyor Efendi Hazretleri. Onu da anlaşılacak olaylar falan. Yanlış anlamayın hazır değilse kendisi belli bir süre sonra tırlatır zaten. Çünkü hazırlaması lazım kendisini çünkü çok farklı şeylere başvuruyorsunuz.

Terzi Baba: Başka bir saha bu.

Evet Allah razı olsun ama açıkladıklarınız nedir? Hakikaten insanların nutku duruyor yani. Ben bile sizi bir kaç kere dinledim çok şeye giriyorsunuz yani. O kadar çok şaşırtıyorsunuz ki.

Bir Kişi: Birde iletişim problemi var yani benim söylemeye çalıştığım o yani. İçerikten ziyade uslubunda problem var vatandaşın. İletişim kurma şeklinde problem var. O zemini çok düşük onun yani. Çok avam bir iletişimi var. Dolayısıyla o hiçbirşeye açıklama gereği de duyurmadı yani. Adam kendisini afişe etti resmen öyle bir durum oldu yani.

Şimdi ben size şöyle söyleyeyim. Bu şimdi İstanbul'da babası bankacı bunun. Kendi babası İstanbul Bankasında muhasebe görevlisi kredi uzmanı olarak çalışıyor. Daha sonra ayrılıyor. Emekli oluyor. Bu İstanbul'da Fa te dünyaya geliyor. Fa te orada nasıl bizde gideriz. Okul tatil olduktan sonra hocalara falan gönderiririz. Kur'an Kerim öğrenmek için falan. Orada aldığı Kur'an bilgileri var. Bir adamcağızla, bir düğüne gitmişti. Me… Gö…. falan gelmişti. Orada şey yapmıştık. Orada buna biraz Kur'an dersi öğretmiş falan. Daha sonrasında spor akademisi falan. Güreşçi bu ikinci falan olmuş. Orada güreşi falan bitiriyor. Sonra enteresan çok ilginç bir şey söyleyeyim size. Bunu çok kişi bilmez. Bu asıl ilk Şeyhi Şe…. At…. diye Nakşi Şeyhi. Bu Nakşi Şeyhi Amasya'da duruyor. Bu Amasya'da dururken bu sürekli babasıyla karşıda Sahrayı Cedid tarafında demir ticareti, inşaat demiri falan malzemeler falan. Orada Şeyh Efendi ile tanışıyorlar. Tanışırken babası tanıştırıyor.

Orada Efendiye karşı bir şeyi başlıyor Şerif Atalaya falan. Aslı Şerif. Resulullah Efendimizin evladı. Bu Beşiktaş'ta ihvana Şe…. At…. Efendi bir ev alıyorlar. Daire alıyorlar. Sonra ne olduysa dervişlerle arasında bu Fa Nu denen kişininin Efendi ile görüştürmüyorlar ve kovuyorlar resmen. Sonra Efendi ile arasında bir polemik geçiyor ama anlatmıyor o polemiği ne geçtiğini. Sonra resmen kovulduğunu biliyorum ama onu biliyorum. Daha sonra bu kişi Na… Er… Efendiye geliyor. Şu anda pirimizin olduğu yere, Balıkesirli. Ben Na… Efendimle de çok görüşüyorum. Halen daha onun zikirlerine gidiyorum falan. Na… Er… Efendi 95 yaşında bir zat. Bu Na… Er… Efendiye geliyor diyor ki, zikir ve sohbetlere devam ederken. Orada kü… Os…. var. Belki bilirsiniz. Parmağı bitişik böyle zakirlik yapıyor kendisi orada. Bu Fa....’te meydancılık yapıyor orada. Meydancılık yaparken bu kü… Os…..

Terzi Baba: Kasımpaşada mı? Dergâhta.

Kasımpaşada. Dergâhta. Ben zaten Fa denen kişiyle zikir yaptım geçmişte. Yanyana zikir yaptık çok.

Bir Kişi: Bu arada sözünüzü kesiyorum. Twiterda bir video varda. Orada da Fa Nu....ın gençlik yıllarında zikir sahnesi falan var. Hatta diyorlar Na… Er… yanında şeyken şimdi kalkmış...

Doğrudur. Şimdi ben Na… Er…. Efendinin en yakın dervişleri de fakirle görüşüyor sürekli. Ben perşembe günleri zikrine oraya gidiyorum. İkitelli'de orada dergâhları var orada. Zikirlere gidiyorum. Hü…. diye bir kardeşimiz yaptırıyor sağolsun çok güzel maşallah güzel bir arkadaş. Sonra bu Fa Nu denen kişi Efendim diyor Na… Er… Efendiye çıkıyor karşısına. Efendim diyor işte Os… abimiz kendisini şeyh ilan etti diyor ayrıldı diyor. İzniniz olursa zakirliği ben yürüteyim diyor. Na…. Er.. Efendi de diyor ki, hayır Fa diyor. Biz buraya Hi……. uygun gördük diyor. O da şeyh ilan etti kendisini biliyorsunuz. O da vakfı ele geçirdi. Na…. Er… Efendiye posta koydu. Şimdi kendisi de sohbet ediyor diyor ki. Na… Er… Efendi diyor Hi…. denen adam diyor sohbetleri var geçen Fa denen adamın. Vakfa el koymuş diyor. Aile şirketi yapmış vakfı diyor. Kendi üzerine yapıp Na… Er… Efendiye posta koydu diyor. Aynısını kendisi yaptı. Hi….. yaptığının aynısını kendisi yaptı.

Şu anda vakıf oğlu ve kendisinin üzerine. Başka bir yabancı yok. Bu Na…. Er…. Efendi Hi….’te vereceğim deyince bunlar kapışıyor. Aralarında hafif işte kovma gibi bir şey oluyor yani Na…. Er… Efendinin. Ondan sonra, Bu benim akrabam olan Sü……. abi ve ilahici Me… var ona diyor ki, beni İbrişimcizadeyle tanıştırır mısınız diyor. O da diyor ki tamam iyi tanıştıralım diyor. İbrişimcizade de senede bir defa İstanbul'a ne zaman gelirse, Pir Hazretlerini ziyarete geliyor. Oraya geldiği için orada zikir yaptırırmış. Onunda maneviyatı büyük olduğu için mübareğin, hafız zaten kendisi, çokta büyük güzellik tarafları falan var böyle. Diyor ki, tanıştırınca, İbrişimcizade bunu çok testten geçiriyor. Ama oradaki hal ve hareketleri tavırları iyi. Değişik değişik hallerden geçiriyor bunu. Ortaklık bile yapıyor bakalım tavrına falan diyor.

Bir olay daha var Efendim. O da çok ilginç kimsenin bilmediği bir olay. Mu…. Ka…. Efendi var. İnternete girerseniz İbrişimcizade, Mu… Ka…. Efendi yazarsanız görürsünüz. Hindistanlı kendisi. Mana âleminde İbrişimcizade ile görüşüyor. Zamanın kutuplarını görüyor mana âleminde görünce, Efendim siz daha iyi bilirsiniz. Üç tane mi kutup var dünyada.

Terzi Baba: Ben görmedim bilmiyorum. Benim üçler diye bildiğim besmele-i şeriftir. Öyle suretteki gibi değildir.

Bismillahirrahmanirrahiym üçlerdir. Beşler Hazeretı Hamse. Hazret mertebeleridir. Yediler, Nefis mertebeleridir. 40lar onlarla birlikte toplu olarak sıfat-ı subutiye Allah'ın isimleridir. Bunların zuhur mahalleri olur ama fiziki manada böyle fazla bir tesirleri olmaz. Kendi bünyelerindedir. Dışa dönük değildir. İç bünyededir. Onları tanımakta kolay olmaz. İşaret edipte şu Gavstır. Şu Kutuptur. Şu bilmem kimdir diye söylemek ihtiyatsızlıktır. O yüzden o sahaya hiç girilmemesi lazımdır.

İbrişimcizadem bu güne kadar hiç bir konuşmasında lanse etmemiş sadece bu zatın güzel olduğunu söylemiş falan.

Terzi Baba: Olabilir güzel ahlakıyla falan söylemiş olabilir.

Bu zat güzel insanlardan birisi demiş ve İbrişimcizadem ile mana âleminde görüşmüşler ve ondan sonra Hindistana yolculuk yapmışlar. Oradan da buraya Türkiye'ye davet etmişler. Gelmiş bu mübarek. Bu arada cd.si duruyor bende. O cd.yi de ele geçirdim. O cd.de diyor ki, Mu…. Ka…. Efendiye soruyor. Oğlu Nurullah için konuşuyor. Cd duruyor elimde getirebilirim. Diyor ki, tabi Uygurca konuşuyorlar biliyorsunuz orada bir tercüman çeviriyor. Çünkü o Türkçe bilmiyor. İngilizce de bilmiyor. Uygurca konuşuyor yani. Mu…. Ka… Efendi. Diyor ki oğlum Nurullaha icazet yazabilir miyim diyor İbrahim İbrişimcizadem. Verebilir miyim diyor. Hayır diyor şu anda müsait değil diyor oğlun Nurullah diyor. İcazet alamaz diyor o yetkiye sahip değil diyor falan. Peki bu kırk yaşına gelince alma ihtimali var mı diyor? Şu anda görünmüyor diyor. Hemen cevap vermiyor.

Duruyor düşünüyor. Murakabe ediyor falan. Bakıyor ondan sonra konuşuyor falan. Orada o Ma…. denen arkadaş bana şu ifadeyi kullanıyor. O da var orada resimlerde falan. Gözlük takıyor. Gözlerini çizdirdi zaten gözlükleri kaldırdı yeni.

Diyor ki Fa diyor, bu dünyaya ve kadına düşkün diyor. Onun icazet alması mümkün değil diyor. Mu…. Ka…. Efendi söylüyor. O cd.de yok ama, oradaki şahid olan kişiler var. Hepsi aynı kelimeyi konuşuyor. Fa e icazet verebilir miyiz? Olur mu diyor. Hayır diyor. Fa diyor dünya ve kadına karşı düşkünlüğü var. Dünyayı çok seviyor dünya malını onun şeyh olması mümkün değil diyor. Yani böyle de bir şey var. Bu da bir tespit. Bu da gerçek olan birşey. Onun için yani eğer deşerseniz bu adamı çok sıkıntıları var yani.

Terzi Baba: Bundan otuz sene evvel, tam bilemiyorum ama otuz sene evvel çalıştığımız devrelerde yani iş hayatı süresi içerisinde bir gün üç kişi geldi İstanbul'dan özel olarak ziyaretimize. Efendim dediler. Tekirdağ'da böyle bir arkadaş varmış. Sizi aradık bulduk görüşelim istedik dediler. Buyrun oturun dedim. İşte ne ise ikram o gün ne yapılmışsa bir iki saat oturdular gittiler sonra. Ama kimdirler nedirler bilmiyorum. Ziyarete geldik bizde Uşşakilerdeniz dediler. Sonra Fa ile tanıştıktan sonra, işte seninle geldik gittikten sonra o söyledi. Biz size bir zamanlar gelmiştik biri bendim biri babamdı biri Gü…….’du dedi. Üçümüz gelmiştik dedi. Ondan sonra ben onlar olduğunu bildim. Yoksa bilmiyordum. O zamandan tanışıklık varmış. Araştırmışlar bizi gelmişler 

 Benim maddi yönden bu adamla hiç bir ilişkim yok. Yaklaşık olarak 2005'te başladık 2017'ye kadar bütün yol parasını bütün arabamın masraflarını kendi cebimden verdim yani. Bir gün olsun dergâhtan kimseden bir para almadım yani. Bazen Sungurlu’ya falan giderdik dervişler anahtarı istiyorlardı benden. Onlar dolduruyordu benzini o kadar yani başkada bir şey yoktu yani. Ondan hariç bilakis ben ona para veriyordum onun bir kuruşunu almadım yani. Bazen parası olmadığı zaman aktarıyordum parası olmuyordu kredi kartı falan aktarıyordum. Buna en büyük sıkıntı şu yapmaya başladı. Son üç dört senedir kendisi zaten söyler sen çok zekisin diyordu bana. Çok zeki olduğumu bildiği için bu benden korkmaya başladı. Saklamaya başladı bazı şeyleri. Benim haberim olmadan yapmaya başladı bazı şeyleri. Bu vakfı kurması tamamen benim haberim olmadan yaptığı birşey.

Yani kurmaya çalıştığını bilseydim izin vermeyecektim onu biliyordu. Ve dahası var. Bir kaç kere bu adam para kaptırdı. Para kaptırması şöyle pa kızları diye birileri var. Bu pa……. kızlarına tuttu 250.000 TL parasını kaptırdı. Elifoğlu tekkesi vardı orada. Elifoğlu tekkesini de Al.. Ra….. Di….. aldı onu. Ab…… Gü…..ün yakın hemşerileri olduğu için. Babası Ha….. Efendiden geliyor ya şeyi. Vani Ra…. Di…. Elifoğlu Tekkesi diye geçiyor işte. Son Şeyhi Elif Efendi. Halıcıoğlu’nda. Hemen bu Rahmi Koç müzesinin üstü. Yani Beyoğlu Adliyesi vardır ya onun arka tarafı. Oradan rampadan aşağıya iniyorsunuz.

Ondan sonra onların bir gün Kayseri'de halifesi var. Te…. Ta…. diye. O halifesinden sözde Vakıflar Müdürlüğünden tanışmışlar. Sözde pa…… kızları diye söylüyor. O kadınlarında resmini görsen o fotoğrafları atsam ben internete yedi ayvayı. Çoğu dekolteliydi yani afedersiniz yani. Neyse ondan sonra bu kadınlara tutuyor, diyor ki sana diyor Elifoğlu Tekkesini alıcaz falan diyor tanıdıklar var diyor. Bu da o tekkeyi ele geçirecez diye bunlara 250.000 TL falan para kaptırıyor. Yine x….. in haberi yok.

Terzi Baba: Onu nereden bulmuş. 250.000 Tl'yi.

Dervişlerin parası.

Terzi Baba: Dervişler sağolsun yani ha?

Yani Allah Allah. Adam her kaptırdığı para dervişlerden gidiyor ne olacak ki yani. Nasıl olsa Hacı Baba Tekkesi. Şimdi son olaylarda bir şey var ona da çok şaşırdım kaldım. Yine umreye gidiyoruz. Umreye götürüyorum ben bunu. geçen seneydi, her halde büyük ihtimal geçen sene. Ramazan önce gidiyor. 1., 2. ayda gidiyor yani. Daha önce 4. ayda falan gidiyordu yani. Ramazan geri geldikçe geri çekmeye başladı. 1. ayda 2. ayda falan gidiyor şimdi. Ya 2. Ya da 3. ayda falan. Ben bunu arabayla umreye götürüyorum. İşte yeni evlendiği karısı da var nikahlı karısı. Arkada çocuğunu da getirmiş. İlk defa götürdüm onu da bir kez. Dedi ki; Allah razı olsun dedi. Onu aaa ben bir gün önce oğlundan duydum yine bana haber vermiyorlar. Hü…..’den öğrendim Hü…..’e dedim ki ne oldu. X……. abi Ha…. saçma sapan hareketler yapıyor. Ne yapıyor bu çocuk böyle hareketler yapıyor dedim. Abi dedi dünkü para kaptırma var ya dedi o üç kağıtçıya dolandırıldık ya dedi. Ne parasını kaptırdınız dedim. Sen bilmiyor musun X….. abi dedi? Neyse benden duyma dedi başım belaya girer dedi.

Benden duymuş olma tamam kapat dedi. 29.000 TL para kaptırmışlar. Rakamı da söylemediler bana ben başkasından öğrendim. Allah razı olsun dedi bana. Kimden Allah razı olsun dedim. Dolandırıcıdan dedi. Ben şaşırıdım kaldım. Haliç köprüsü üzerinde gidiyoruz arabayla. Aynı Vehbi Koç'un olayı gibi. Şaşırdım kaldım. Kimden dedim? Hani şu dolandırıcı üç kağıtçı var ya. Ben nasıl dolandırıldığını da bilmiyorum. O adam dedi, kendisini şöyle takdim etmiş. Biz Fe….'den ayrıldık. Yurtdışındaki sponsoruyduk. Yurtdışındaki bütün olayı biz organize ediyorduk. Milyon dolarları aktarıyorduk. Ama adam üç kağıtçıymış. Biz gerçek bir Allah dostunu arıyoruz.

Mürşid-i Kamil. Sizin gibi bir insan varken demiş. Bunu nasıl şişirdilerse ağa düşürmüşler bunu. Bende o gün yoktum. Ondan sonra işte demiş ki bunu çok isteği var ikide bir ona ulaşıyor. Televizyon kurmak istiyor böyle Lalegül Fm gibi. Televizyonu kuralım senin demiş. Ankara'daki Hacıbayramdaki inşaatı bitirecez demiş. Ondan sonra sana uçak mı alırız demişler falan. Buna bir sürü şeyler söylemişler. Dedi ki, hayatımda en güzel günü geçirdim diyor. İşte o adam bunları yapacaktı diyor. Üç kağıtçıydı yalan dolandı ama diyor. En azından inandım diyor. Kafam sakin yattım diyor bir gece diyor.

Nerden duydum bunu kendisinden duydum başkasından değil yani. Şaşırdım kaldım ilginç bir şey yani Allah razı olsun dedi adamdan biliyor musunuz. Adamın 29.000 TL parasını dolandırıyorlar, adam Allah razı olsun diyor. Niye sebep şu bir gece güzel gece geçirmiş yani. Onun sayesinde işte televizyon kuruyor. Kıbrıs köyündeki Hacı Bayram Veli Külliyesini bitirttiriyor, birşeyler yapıyor falan. Yani hayalperest mi dersin adama ne dersen. Adamın bir amacı var meşhur olmak. Meşhur oldu zaten. Acaba meşhur mu oldu rezil mi oldu onu da bilemiyorum yani.

Bir Kişi: O ikinci hanım dini nikah herhalde. Resmi nikah yok.

Dini nikah. Nasıl verecek ki. Bir tane resmi var ki şu anda.

Bir Kişi: Yok yani ayrıldı mı diye sordum.

Yok hayır nasıl ayrılacak. O kadın da duruyor o da duruyor. İkisi de duruyor.

Bir Kişi: Ben bir şey sorabilir miyim. Fa… Şa…. dimi ismi. Yani Nu……’ı sonradan. Ey…. Fa…. Şa….

O da muamma nerden verildiği de belli değil. Nurullah mana âleminde bana verildi diyor.

Terzi Baba: O Nurullah diyor ama Nurullah'ın ne olduğu belli. O kayıtta yazıyor Nurullah ama oğluna yazılan Nurullah. Yani başında bir şey yok.

Manevi ismiymiş bu onu söylüyor kendisi.

Terzi Baba: İşte orada Nu……’ı gördü hoşuna gitti.

İcazete göre Nu…… ismi benim demek istiyor yani.

Terzi Baba: Kitapta var sende okumuşsundur.

İsmi ne biliyor musunuz bunun ismi. Asıl ismi. Ey. Fa Şa Bu Nu…. yok. Nu….. kendi kendine çıkardığı bir şey.

Bir Kişi: Aklımızda olan bir şey daha. Seyyid ve Şerif olduğu.

Onu da söyleyeyim size, o da düzmece. Peki, bunları nerden biliyorsun derseniz sağ koluyum. Fazıl en çok bir onu görmüştür bir beni görmüştür dergâhta bilmiyorum. Hemen aşağı yukarı 13 sene bilfiil gece gündüz yanından ayrılmayan birisiyim. Gece gündüz diyorum bir saatlik değil. Her yerde yanındaydım bütün resimlerine girin internette beni görürsünüz yanında. Şimdi peki bu adam senin yarana mı bastı ne zararı oldu da dersen, hiçbir zararı yok. Bana hiçbirşey yapmadı hiçbir menfaatim yok. Hiçbir tarafıma ters düşecek bir hareket yok yani anlatabildim mi? Tamamen Allah rızası için yaptığım için işi, adamın bu hallerini gördükten sonra ayrıldım. Yani anlatabildim mi? Ve kendisi de ilk defa herkes söylüyor şaşırıyor ve diyor ki;

Ben ona hiç bir şey yapmadım kendi kendine gitti diyor. Hanıma da söylemiş. Kendi kendine rest çekti bana diyor. Kendi kendine diyor ben biraz uzaklaşacağım demiş diyor. Hala daha söyleyip duruyor. Kaç kere çağırdı beni. Her gün mana âleminde geldi haftada 2-3 gün geldi beni çağırdı. Hem telefonda çağırdı hemde mana âleminde çağırdı. Daha iki ay önce bozuşmadan üç ay önce dergâha çağırdı beni. Dergâhta görüşelim dedi. Ne görüşecem senin dergâhında dedim. Ben kapattığım kapıyı bir daha açmam dedim. Senin dergâhına hayatta gelmem. Ölsem yine gelmem dedim.

İcazet olayını söylüyorum size onu da anlatayım size. Şimdi İbrişimcizademin yeğeni öz yeğeni. Vefat etti biliyorsunuz bir kaç sene önce. Kalp krizi geçirdi Malatyada mı ne geçirdi. Sivas Valisi İbrişimcizademin yeğeni. Öz yeğeni. Onu bildiği için Nurullah diyor ki. İbrişimcizademin oğlu Nurullah. Efendim diyor benim babamın yeğeni var diyor. Vali olmuş diyor Sivas valisi diyor. Hani bu da Sivas Divriğili ya. Tamam diyor oğlum Nurullah diyor hemen sen git diyor. Araştır sen diyor bak bizim gazeteci var diyor.

Terzi Baba: Öyle yazıyordu değil mi? Kitabında. Orada mı yazıyordu?

Git diyor o yazıyı araştır bak bakalım diyor. Gel diyor tamam mı? Nurullah'ta gidiyor. O gazetecinin ismi de bende duruyor. İnternete girerseniz bakarsınız. O gazetececi Sivas Divriğinde Şa....giller, Ak…..ler ve şu aileler kısmen diyor Seyyidlikten geliyor diyorlar. Seyyidlik var diyorlar. Fakat bunu babası bilmiyor seyyid olduğunu. Öyle bir şey yok hiç görmemiş. Babasının babası yani dedesi Fa in dedesi Cidde'de vefat etmiş işte hac şeyinde. Vefat etmiş geminin içinde. O da Seyyidlikten hiç bahsetmemiş. Bu adam gitti kendi kendine gazete küpürlerini alarak kendisinin Seyyid ve Şerif olduğunu lanse etti. Babası tarafından Seyyid yazdılar, bütün dervişleri Eşşeyh, Esseyyid, Nu….. bilmem ne, oooo, internete bir baksanıza neler yazdılar

Şimdi hatırladım dedim. Bir şey demeden çıktım. Şey var Efendim, bunlar, bu adamcağız zavallıcağız. Öyle diyorum neden çünkü şunu dinletmek istiyorum size, var mı burada şarjı bitiyor da. Iphone.

Bir Kişi: Yok.

Neyse, Şimdi bu Ze…. Be…. diyor ki, Çok kısa dinleteyim size, Bedevi zaten adı üstünde köylü demek yani, adamcağız zaten okuma yazması yok kültürü yok. Bunu da araştırdım ben, bunun da icazeti yok. Bu Ni…. Baba'dan aldığını söylüyorlar. Onun da icazeti olmadığını söylüyorlar. Açıyorum, dinleyin görün, şaşırıp kalacaksınız

Ses kaydı: ‘Seni Cinler veya şeytanlar desteledi... Hiç kutbiyyet makamında olan kendisinin kutup olduğunu söyler mi? Herkes gider onun yakasını yırtar. Müslümanlar gidip kapısında yatar başını şişirir. Der mi ben kutubum Allah aşkına. Sen niye burada uyduruyorsun. Bir zaman başladın yok şu takımı bu takımı, sen Tarikatı Uşşakiyenin talimini terkettiğin gün sen mahfoldun haberin yok. Ben senin en birinci dostunum Fa 

Benim söylediklerim sana en birinci dost sözü. Bir adama, Allah vermedikçe, Allah bana verdi dersen, tehlikeli gider imansız gider. Peygamberin vermediğini bana bu Peygamber verdi diye iftira ederse imansız gider. Ben şimdi sana söylüyorum. Ben sana tabi olanlara da söylüyorum. Eğer Fa Gavslıkla Kutuplukla istismar ederse, onun etrafındaki müslümanlara söylüyorum. Terk edin onu, dergâhına da gitmeyin, yanına da gitmeyin. Allah aşkına.’

Terzi Baba: Kimdi o?

Bu Ze…. Be Şu kişi çok eski bir insan, görmüş olabilirsiniz.

Terzi Baba: Belki görmüş olabilirim.

Şu kişi yaşlı biri. Sivas'ta Erzurum'da falan dergâhı var. Büyük bir dergâh yaptı Sivasta. Özellikle şunu açmak istiyorum. İlk internete verdiği şu.

Ses kaydı: ‘Bismillahirrahmanirrahim. Allahumme Salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim. Muhterem kardeşlerim; öyle bir zamana kaldık ki, kimin nerede ne olduğu belli değil. Tarikatı Aliyyeden haberi olmayan. Şeriat-ı Muhammediye'den haberi olmayan. Kendisini Gavs, Kutup bilmem, halbuki dervişin ne olduğunu sorsan bilmez. Sorsan ki dervişlik hali nereden başlar vallahi bilmez. Ama kendisini Meşayih-i kiram. Hele bazıları da Kutup. Mesela Fa Uşşaki, yahu sen ne Kutuptan anlarsın ne Gavs'tan anlarsın Fa Ben senin çok çok mübalağalarını dinledim. Çok uydurmalarını dinledim. Karşı çıkmadım ki belki tevbe edersin belki yola gelirsin. Şimdi baktım ki, sen oooo neredeyse Kutbuzzaman oldun neredeyse. Seni cinler yada şeytanlar destekledi. Seni Cinler veya şeytanlar destekledi... Hiç kutbiyyet makamında olan kendisinin kutup olduğunu söyler mi? Herkes gider onun yakasını yırtar.’ 

Şimdi bu kişi yaklaşık bir otuz senedir falan tanıyor. Size gelmiş ya Terkirdağ'a. Aynı bunun da babasıyla beraber gidip tanışmışlar. Artık Mekke'de mi tanışmışlar bilmiyorum. Bu da 90 yaşında falan var. Baya bir yaşı var. Şimdi çok eskiden İbrişimcizadem zamanından tanışıyorlar. Oradan ilgileri var falan. İnternete girerseniz, Fa denen adam elini öpüyor hürmet gösteriyor. Dergâha geldi diye falan. Yanına oturtturuyor. Var görüntüleri. Bazen ufak tefek harçlık veriyordu yani. Ben görüyordum veriyor. Fa denen adam da harçlık verdiği için bu da sesini çıkarmıyordu tamam mı? Medine'de falan şey yaptığı zaman. Bak şimdi kendisi diyor ki, ben senin bir sürü mübalağalarını duydum diyor yani. Ama diyor belki iman eder belki tevbe eder geri döner diye bekledim yani. Ama hala daha devam ediyorsun saçmalıklarına zırvalıklarına diyor X…….

Aradı mı Efendim dedim bu duramaz dedim. Aradı dedi. Aynı gün dedi. Efendim dedi ne olaydı dedi, eline bir sopa alsaydın beni bir dövseydin dedi veya yanına çağırsaydın dedi ama niye internete verdin demiş yani. Bunu internete verdi ya şimdi. Şok oldu yani, her taraftan tepki bunu da beklemiyordu yani. Herkesten beklerdi de bundan hiç beklemiyordu yani. Bu da internete verince, şok oldu yani. Aynı sizdeki gibi. Ağlamaklı vaziyette efendim demiş ne olaydı beni sopayla bir dövseydin ya da beni yanına çağırsaydın da ama niye internete verdin demiş yani tamam mı? Ondan sonra çok şey var sadece o değil ki, Hi….. Tu…. var. Sa…. Ra……. Efendinin halifesi.

Terzi Baba: Duydum galiba ama tanımıyorum. Bizim pek dışarısı ile işimiz yok.

Hafız, karşıda Pendik’te. Çok belediye başkanları, bakanlar falan bu Efendinin müridi yani. Cübbeli çok ziyaret eder. İnternete girdiği zaman resimleri var. Yaşlı bir insan. Onun oğlu beni aradı. Mu….. ismi. X…… abi dedi. Buyur Mu……. dedim. Abi bu Fa neymiş bu adam dedi. Oğlum ben sana demedim mi yazın ayrıldım bu adamdan dedim. Sormaz mısın dedim X…… abi sen niye ayrıldın bu adamdan diye dedim. Vallahi dedi sen ayrıldım deyince ben kapattım mevzuyu dedi. Yazın ayrılır ayrılmaz aradım ben. O da dedi herkesi aramışsın falan diye. Ne oldu aradım tabi dedim. Herkes bilsin dedim yanından ayrıldığımı dedim yani. Fitne mi yaymaya çalışıyorsun dedi. Ne fitnesi yayacağım dedim. Sonra başıma bela olduğu zaman sende yanındaydın derler.

En azından söyledim ki, alakam olmadığını bilsinler herkes yani. Aradım Türkiye’deki bütün tanıyan şeyhleri aradım. 10-15 kişi. İb…. As…. Efendi var. Bu İb…. As….’de Cü…..li hapisteyken içeri girmişti. Seyyid bir kişi o da Ma…. Efendinin yakın arkadaşı. Yani çok samimiler beraber İb….. As…. ile. Onun yanında duran Ma….. Ef…… sağ kolu adamı aradım. Ab…… hocayı. Dedim ki ayrıldım böyle böyle diye. Konuştuk kendisiyle yaklaşık bir yarım saat bir saat konuştuk. Dedim ayrılmamın sebepleri bunlar dedim teker teker konuştuk. Abi bende rahatsızım dedi evet dedi. O çocukçağızda birkaç kere zikire geldi. Ondan sonra zikire falan gelmemeye başladı. Abi dedi bende bazı zırvalarını duydum dedi.

Diyorum ya size bu adamla tanışan kimse bir kere tanışıp ikinci kez görüşmüyorlar. Ama ha. Zikir yaptılarsa, yemek yiyip gittilerse, bir şey konuşmadılarsa yine gelip görüşürler. Ama ne zaman ki beraber zikir yaptıktan sonra aşağıya iniyorsun toplantı masası gibi yaptık aşağıda. Orada oturdukları zaman konuştukları zaman orada başlıyor zaten. Ben manamda şunu gördüm bana şunu dediler Şöyle yaptıları böyle yaptılar. Herşeyi konuşuyor. Ya çok ilginç bir şey ta 15 sene önce söylemiş kendisinin kutup olduğunu söylemiş Öm…. Ef….. 15 sene önce ben daha onu tanımıyorum adam ilk icazeti aldığı sene ikinci sene mi ne. Geldi bana diyor beni bulmuş araştırmış falan diyor. Bana Kutup diyolar diyor.

Terzi Baba: Kim diyormuş?

Fa denen adam işte.

Terzi Baba: İyi de ona kim diyormuş yani.

Diyenler diyormuş yani. Ne bileyim Efendim. Şimdi. İlginç şeyler işte. Ayeti Kerime var ya. Cenab-ı Allah (c.c.) diyor ki; Efendim yanlış mı biliyorum yani; Eğer sizin bilginiz karşınızdaki insandan zayıfsa, sizi dininizden eder onun dinine girme ihtimaliniz olur. Ondan uzaklaşın onunla ilgili müzakereye girmeyin diyor karşılıklı yani. Haşa sizi imanınızdan eder yani. Mesela bir yahudi veya bir hristiyan. Sizin bilginiz zayıf karşıdaki papaz yada haham. Haşa şüpheler uyandırır kafanız bulandırır. Neredeyse hristiyanlığı kabul edersiniz demek istiyor oradaki olayda. Efendim şunu söylemek istiyorum bu adam nasıl yapıyor ediyor ama. Hipnoz gücü yüksek kesinlikle insanları şey yapamıyor ya. Aynı Fe…. gibi. Hapse girenler var ya, giremeyenlere ne diyormuş biliyor musunuz? Daha yeni hadise bu hapse giremeyenler Allah’ım biz ne günah işledikte hapse giremedik diyorlarmış. Yani hapse girenler Allah’ın sevgili kullarıymış. Ama hapse giremeyenlerde, biz ne günah işledik biz ne suç işledik. Şimdiki müritleri de böyle galiba buna sarılıyorlar. Efendimiz bunu söylediyse haşa bir şeyi vardır gibisinde. Ya bir kere kainatın Efendisi bir kişi var, Hz. Muhammed (sav). Bizde söylüyoruz normal olarak hoşgeldiniz Efendim diye.

Terzi Baba: O bireysel manada. Birey olarak.

Evet normal insana da diyoruz yani Hoşgeldiniz Efendim diye. Ama sen bunu şey yaparsan. Sohbetlerinde falan, hatırlarsanız şöyle bir kelimesi var. Mürşid-i Kamili diyor. Her şeye koyabilirsiniz. Peygamber sıfatına da koyabilirsiniz diyor ama Peygamber diyemezsiniz diyor. Peygamberi de her şeye koyabilirsiniz ama diyor. Allah diyemezsiniz diyor. Bunu sohbette kendisi söylüyor yani ben demiyorum. Mürşid-i Kamili diyor her türlü vasfa koyabilirsiniz diyor. Peygamberin tüm vasıflarına koyabilirsiniz diyor. Ama diyor peygamber diyemezsiniz diyor. Bu nedir zırvalık değil mi Efendim.

Terzi Baba: Yani o mertebelere göre değişen anlayışlar.

Efendim, Peki özür dilerim haşa, Benim ashabım gökteki yıldızlar gibidir diyor ve hangisine tabi olursanız o sizi doğru yola iletir dediğinde. Demiyor mu Bugün Velilerin Sultanı olan Abdülkadir Geylani Hazretleri bütün veliler ayaklarımın altındadır dediği halde o bile bir Hz. Vahşi’nin makamına yetişemez dediyor mu yani.

Terzi Baba: Resullah Efendimizi, dünya gözü ile gören kişilerin makamına kimse ulaşamaz. İsterse onların en garibi olsun, fakiri olsun. Yeni gelmiş olsun. Çünkü o asr-ı saadetteki devreyi dünya bir daha yaşamaz, yaşayamaz mümkün değil. Çünkü onlar Resulullah Efendimizin ayn-ı mübarekleri/gözleri ile ayna oldular birbirlerine. Yüzlerini gördüler. Peygamber Efendimiz bana bakan Hakkı görür dedi. Hem peygamberi gördüler hem de, onda Hakkı gördüler. Bir daha böyle bir şey sözkonusu değil. Sahabe-i Kiramın en zayıfı en acizi diyelim, onlardan sonra gelecek en yüksek kimselerin hepsinden üstündür ve Sahabe-i Kiram hakkında hiçbir şekilde söz edilmemesi edeben lazımdır.

Çünkü herhangi bir birey hakkında konuşmak için o bireyin üstünde olması lazımdır ki, onu değerlendirebilsin. O yüzden Sahabe-i Kiram hakkında, leyhte diyebiliriz ama, aleyhte yanlış yaptılar gibisinden, şeyler söyleyemeyiz. Onların kendi aralarındaki içtihadları ayrı gibi görünse bile, onlara ait sahadır. Orası bizi ilgilendirmez. Ama asıp kesiyorlar. O onu yaptı bu bunu yaptı. Yahu kardeşim biraz edepli ol. Onlar Peygamber Efendimizin arkadaşlarıydı. Sahabileriydi. Bu dini Mübiyni İslamı onlar kurdular, onlar sırtladılar. Onlar canlarını verdiler. Ölçülebilir mi bu değerler. Biz hazırcıyız hepimiz. Hazır dini bulduk onu bile ne hallere getiriyoruz. Bunun vebali olmaz mı. Sonra bu dille Sahabe-i Kiram hakkında söz söyleyeceğiz!.

Efendim. Sultanım. Şimdi Efendimiz ( ) Hüseyin Efendimiz ile şakalaşıyormuş malumunuz. Cebrail (a.s.) geldiğinde elinde toprak olduğunda o ney diye sorduğunda Efendimiz. Bu torununun şehid edileceği yerin toprağı demiş. Peki Efendimiz ( ) torununun Yezid tarafından şehid edileceğini biliyor mu Efendimiz? Biliyor, peki Efendimiz hiçbir kelime konuşmamış. Hiçbir hadisi şerifte hiçbir yerde böyle bir şey yok. Artı Hz. Ali ile Muaviye 3 ay boyunca olaylar gerçekleşmiş. 3 ay boyunca olaylar gerçekleşmiş. Hiçbir, dört büyük halifeden birisi bahsetmemiş. Daha sonraki halifelerden kimse konuşmamış Hz. Muaviye hakkında sen nasıl konuşuyorsun ya.

Terzi Baba: İşte hangi hakla konuşuluyor yani. O onu yapmış, bu bunu yapmış, o onu yapmış bu bunu yapmış.

Bütün şeyh Efendiler aynı şeyi söylüyorlar ulemalar falan. Ya bu kim diyor ya resmen diyor, Hz. Muaviye’ye diyor küfür etti diyor ya. Efendim köpek dedi köpek. Hz. Muaviyeyi şey yapan savunanlara falan köpek diyor.

Terzi Baba: Hz. Muaviye hakkında lanetullah mı diyelim haşa rahmetullah mı diyelim diye aralarında münakaşa ediyorlar. Hangisini diyelim, hangisini verelim diye. Nasıl cüret bu nasıl edepsizlik bu.

Bir de Efendim İs….. Çe…..’i kullanıyor. İs….. Çe….’in oğlu var. Şu anda Sa…. Efendi. Kadiri Şeyhi. Diyor ki Nakşi ve Kadiri Şeyhi, bende babamın o lafı konuştuğunda oradaydım diyor. Kendisini aradım. Sa…. Efendim, İs….. Efendim böyle konuştu mu dedim. X……cım bende oradaydım dedi, konuştuğu kelime şu diyor. Biz Hz. Muaviye ile ilgili tek kelime konuşmaya hakkımız yok, konuşamayız dedi kapattı diyor. O mevzuya giremezsiniz dedi sahabe hakkında dedi diyor kapattı diyor. Yezid hakkında konuşabiliriz diyen insanlar var. Konuşabiliriz diyorlar. Hz. Muaviye hakkında kesinlikle konuşamaz. Çünkü konuşılamaz ki, çünkü birisi sahabi, birisi sahabe. Sahabinin hakkında konuşabilirsiniz o ayrı.

Terzi Baba: Sır katibi, Kur’an Hafızı.

Kendisi de söylüyor. Akrabalık var diyor hısımlık var diyor. Sır katibi diyor. Kendisi de söylüyor. Zaten Cü…..li’de aynı şeyi söylüyor. Şunu söyleyeyim ben Cü…..li’yi savunmak için söylemiyorum. Cü…..linin de bir sürü saçmalığı var. Adam hapse girmeden önce At……’e sövüyür. Çıkınca At…..’ü övüyor.

Terzi Baba: Doğruysa doğrudur. Kim söylerse söylesin.

Şimdi Efendim siz daha bilgilisiniz. Şimdi bu hareketler bu tavırlar üç harflilerin olayından mı? Başka bir şeyden mi?

Terzi Baba: Nefsi emmaresi onu iyice hükmü altına almış. Ona iyi yaptığını gösteriyor. Yaptığı fiillerin doğru olduğunu gösteriyor. O o tadı da tattı bir sefer, baş olma tadını. Emmarenin en büyük hazzı emretme hazzıdır. Ona gelene buna gelene işte onu yap bunu yap işte. Onlar da hemen peki efendim. Olur efendim gibi hemen itirazsız kabul edilince. Bizim hakkımızda da birçok şeyler yazmışlar. O şeyi geriye aldık diye yazdıktan sonra.

Bir Kişi: Kaç yaşında Fa Efendi.

1962 doğumlu. Şimdi K…1… ı söyleyeyim size Efendim. K…1…. Fa denen adam geçen sene beni aradı. Ben rest çekmeden önce aradı. dedi O… K…’ı ara dedi bana. Kütüphaneyi boşaltsın dedi. Ne varsa pılını pırtısını toplasın gitsin dedi. Açtım ben K…1…’e telefon. k….. ne yaptın sen dedim. Ya işte ben dedi bir yerde dedi konuşma yaptım dedi onun üzerine dedi buna celallenmiş dedi. Peki dedim böyle söyledi dedim. Peki dedi öyle söylüyorsa toplarız kitaplarımızı dedi. Sonra O……. benim yardımcım olan bir çocuk var onu aramış. Ben Fa Efendiyle görüşmek istiyorum falan demiş. Bir konuşacağım falan demiş. O gün Fa denen adam K…1….’i çağırın bana dedi. Sonra bana dedi ki, sen karışma dur dedi. Senden rahatsız olur o dedi. Ben gideyim bir görüşeyim dedi. Sonra K…1…’le o ikisi görüşmüş. K…1….. ne dediyse af mı diledi ne yaptıysa. Ama o şartlı şey yapmış. Kütüphaneye falan girmeyeceksin asla. Sadece zikirlere gidip gelebilirsin gibi şeyler yapmış. İşte öyle bir şeyapmışlar. O da gidiyor. Sadece o değil ki ben anlamıyorum X…….

 Daha başka şeyleri var. Kadınlarla buluşmaları var. Bilmem başka çevirdiği fırıldaklar var. Ooo. Şimdi ben şunu söylemeye çalışıyorum ya. Bir arkadaş arıyor beni derviş. Ha…. diye birisi var. Yakın yani Akit Tv.ye lanse eden kişi. X…. abi diyor bana ne diyor biliyor musun bizim yatacak yerimiz yok diyor. Ulan benim bilmediğim şeyler mi var dedim. Abi diyor çocuk bana bir anlattı. Dilimi yutacaktım nerdeyse. Yani öyle bir işler çevirmişler ki yani, böyle dinle hiç alakası yok yani. Normal bir insanın yapacağı bir iş değil yani. Aman Ya Rabbi ya. Yani Al… Ka……’cı denen adamın başka bir versiyonu da bu. Farklı bir versiyonu da bu. Cenab-ı Allah bunun gibi şer insanlardan korusun bizi. Artık şey yaptım yani. Sizin de ben dedim ya internette inanın samimi söylüyorum.

Sizi tanımayan bir adam beni arıyor. Telefonda diyor ki âlim birisi, Ya bu Terzibaba, Necdet Ardıç denen kişi icazet vermiş ona diyor.

Kimdir diyor. Bende anlattım böyle böyle diye. Yani sizin söylediğiniz çok iyi olmuş bu adamla alakanız kalmadığını söylemeniz o da çok iyi oldu yani. Eğer siz onu yapmasaydınız sürekli sizi gündeme getirecekti. İşte bak benim icazetimi verdi. Bak herkesin içerisinde verdi böyle yaptı şöyle yaptı diye.

Bir Kişi: Sizi medyadan falan arayan oldu mu? Gazeteci falan.

Yok. Ben açıkça söylüyorum yani kimse şey yapmıyorda. Cü…..li ile falan görüşüyorum. Yani görüştüm. Yani o da istediğim an Cü…..li’ye gitsem bazı şeyleri versem, ona zaten bir açıklasa yedi ayvayı yani. Ben televizyon deyince korktum ha. Yazışmalarım falan duruyor yani. Saklıyorum. Fa denen adamla yazışmalarım duruyor yani. Whatsapp’tan yazıştığımız şeyleri saklıyorum hala. Dedim ki ben bak seni televizyona vereceğim dedim. Fa Al….’yı arayacaktım o akşam, televizyona çıkacaktım yani verecektim bazı şeyleri, çünkü belgelerim falan da var. Fakat birisi dedi ki bana X…… dedi ya, iki tane şeyh efendi söyledi. Bak X….. binlerce insan geliyor dedi. Orada zikir yaptırıyor dedi. Bu kadar insanın da ayağını kaydırırsan dedi, sebep sen olmuş olursun dedi. Bunların vebalini çekemezsin dedi. Bende dedim ki o zaman doğru söylüyorsunuz dedim.

Terzi Baba: Bir o durum var aslında. Çünkü o kimseler iyi niyetle gidiyorlar oraya. Eğer orası kapansa dağılacaklar. Sağa sola sokağa düşecekler.

Biliyorum çünkü çoğu balici kimseler var öyle kimseler biliyorum.

Terzi Baba: Onlar iyi niyetlerinden sevaplarını alırlar. Ama olacaksa bir başka türlü kapatılacaktır. Resmi yoldan kapatılacaktır. O zaman kimseninde…

Bi de bizim aileden 30-40 kişi gidiyor zikir halinden, babamlar bütün sülale.

Bir Kişi: Ben şeyden dolayı sordum, özür dilerim. Yani eğer böyle medyadan, herhangi bir yer olursa. Dedikleriniz medyaya falan yansırsa tarikat müessesine saldırı olur.

İşte bu değil, bütün tarikatler dahil olur. İşte bu Hü…. Di…. denen çocuk dedi ki, bu çocuğu aramışlar. Belden aşağı konuşmalar var, ağır laflar konuşmuşlar, tehdit etmişler. Bu çocuk da demiş ki; internette konuştuğumuzda duyduk. ‘Benim abi arkam çok sağlam, dayandığım yerler var. Ben boş bir insan değilim. Şu anda Ah….. Ha…. ile görüştüm. Ah….. Ha…..’ı arattığımda bunun işini bir gecede bitiririm. Ama sadece şunun için yani tarikatlere zararı olacağı için imtina ediyorum.’

Bir Kişi: O zaten bitmiş de.

Tarikatlere zarar veriyor.

Terzi Baba: Bu seçimler geçtikten sonra bir heyet kurulması lazım. Üniversitelerden, ilahiyat fakültelerinden, gerçek olan sahadaki kişilerden bunlar ne yapılabilir. Bunların kanunlaşarak evvela hepsinin kapatılması lazım, yani belirli bir süre durdurulması lazım, bütün bu faaliyetlerin. Ondan sonra hepsinin imtihana çekilmesi lazım. Şecerelerinin araştırılması lazım.

Sahih olanlar kalacak, diğerlerinin hepsinin izni iptal edilmiş olacak. Ve yeniden herhangi bir grubun, cemaatin başına geçecek olan kimse varsa, bir heyet kurulacak ilim insanları tarafindan, tasavvuftan gerçek anlayanlar tarafından. Oradan icazet alarak açabilecek şekle getirilmesi lazım bu sahanın.

Aynısını işte sizin buyurduğunuzu, Cumhurbaşkanımız söyledi zaten efendim. Biliyorsunuz, Allah razı olsun. Bir de şöyle bir olay var, kendisi medyada kamuoyundan iki kere özür diledi; bir el öpmeyle ilgili, bir de ulanlı mulanlı konuştuğu için diye kamuoyuna duyurulur diye açıkladı. O da niye oldu, çünkü köşeye sıkıştı. Her taraftan büyük tepkiler aldı filan. Ondan sonra herkes artık yavaş yavaş biraz daha şey yapsa kopacaktı, dergâhtan yavaş yavaş çatırdamalar gelmeye başladı.

Fakat şunu söylüyorum. Cü……li birşey söyledi çok hoşuma gitti. ‘Hah’ dedi ‘Şu Fa neydi?’ dedi, ertesi haftaki sohbette de ‘Neydi şu adamın ismi?’ dedi. ‘Hah, Fa Nu Adama bir koydum, dağıldı bir yandan.’ dedi. Bu sohbetinde var. Şimdi öyle var. Şimdi olay şu, Cü…..li’nin de tutarım veya tutmam, adamın şeyi var ama defalarca söylediğini biliyorum, çok iyi biliyorum. O zaman Cü…..li’ye ben de kızıyordum. Zaten Fe ’ler içeri soktu ama onun da bazı şeyleri var.

Diyor ki; ‘Ee bu dünyalıkla ilgili defalarca uyarması var’ bak bütün sohbetleri var baya var yani. Defalarca uyardı bu Fe....le ilgili adamı. Ondan sonra kumpası kurdular, içeri attılar olayı. Ondan sonra şey var, keza şey söylüyorum size. ‘Ben diye bak kardeşim, ben bu ve bunun gibi adamların karşısında duracağım. Ve hakikatleri anlatacağım.’ diyor. Aslında iyi de oldu. Tamam, saçmalıkları hataları var ama. İyi de oldu. Ben çıkaramazdım açıkça söyleyeyim. Bu kadar olay yapamazdım. Cenab-ı Allah onun eliyle çıkarttırdı ortaya. Efendim size de şimdi şunu söylemek istiyorum, bu olaylar olmasaydı siz de belki bir şey yapmayacaktınız.

Terzi Baba: Yok bu olmasaydı tabi öyle normal seyrine devam edecekti.

Ama işte siz bilmiyorsunuz, ben çok eskiden beri biliyorum olayları. Sadece bu değil, siz demek ki o zaman size hiç göstermedi. Oda tv den tutun bilmem nereye kadar, ta öncekiler daha olaylar var. Ordaki lanseleri görseniz.

Terzi Baba: İşte K…1… bir ara bahsediyordu, ne yapacağız bu bizi unuttu eski dervişleri unuttu. Hep yenilerle sosyal olmaya bakıyor. Çok sıkıntı var içerde ne yapsak diye söylüyordu. Dedim ‘Ben birşey yapamam, ne yapayım.’ Gidip o kişiye şunları şunları yapıyorsun mu diyeyim. Diyemem beni ilgilendirmiyor da. Dedim; ya sabredeceksin, ya bekleyeceksin bu şekilde veya kabulleneceksin biraz daha. O da bu kadar ileri gitmemişti daha henüz.

Efendim uyanık adam dedim ya size. Çok uyanık adam.

Terzi Baba: O zamanlar, bir seneden fazla oldu. Orda çekimleri yapmıştık. Ben oraya biraz da dışardan gelen erkek kardeşleri orda ağırlayalım yani orda toplayalım diye onu düşünmüştüm orda sohbet yapmayı.

Allah razı olsun, yine faydası oldu.

Terzi Baba: Onların da, ordaki derviş kardeşlerin de o zaman, onun dervişi bizim dervişimiz demekti. Onların o gruptan da gelenler olur, onlar da istifade ederler genel olarak böyle birşey düşünmüştüm. Yani İstanbul’da bize ulaşamayan gelemeyen, çünkü yer müsait değil, Tekirdağına gelseler zor iş, uzak. Kolaylık olsun diye, Anadolu’dan da gelen kardeşlerimiz de vardı.

Orda buluşma yeri oluyordu, o yüzden de biraz da o icazeti verdik. Burası sizin istediğiniz zaman gelin, ne gerekiyorsa yapın diye söylüyordu. Hep iyi niyetli olan işlerdi. Oranın sahnesinin biraz daha derli toplu olması. Farkındaysanız, bakın ben onun yerine hiçbir zaman oturmadım orda. O başka bir hadise. Çünkü orası ona ait olan, ama iyidir ama kötüdür. Biz hep kenarda bir yerde, bir başka iskemle üstünde oturarak çektiler.

Hayırlısı olsun, inşeallah.

Terzi Baba: İşte makamımızda yerimizde gözü var diye söyleyebilir. Ayrıca nezaketen de olmaz zaten. Başkasının post diye ifade edilen yere oturulmaz. Doğru olmaz. Ama birlikte oturulur, gelin birlikte oturalım diye teklif gelir o zaman ayrı nezaketen tabi uyulmak üzere oturulur.

Peki efendim şunu söylemek istiyorum. Biraz önce Fe....den örnek verdim size. Dedim ki içeri girmeyenler biz ne günah işledik diye. Bu etrafındaki insanlar, hani O…….an veya başkaları da var üniversite mezunu birkaç tane var. Ama öyle professör falan yok açıkça söyleyeyim sana. Mesela Na Er Efendi de sayısızca professör olup bakan var etrafında. Bu etrafındaki insanlar bu adamdan niye kopamıyorlar sultanım.

Terzi Baba: Değerlendiremiyorlar. Biraz da orda hava var, ona ben kısaca sahne ve kostüm diyorum. Onlar avcıdır. Sarık, potur, sahne, çeker bunlar insanları. Kişide birşey bile olmasa, oradaki düzenleme, tavanda yazılar, var sağda solda şunlar var. Güzel bir yer yaptılar ama. Yani bülbülün altın kafeste olması gibi. Kafes güzelde içinde bir şey olmadıktan sonra. Oradaki mihrabı yıkılan asitanenin üst katlarındaymış, ordan alıp getirdik dediler.

Mihrabın olduğu yeri, İskilip’ten getirdik. İskilip’te oyma işleri yapan bir kişiye yaptırdık. Yanlışlık var, yok öyle birşey.

Terzi Baba: Kendisi söyledi. Yalan söyledi. Belki manevi değerini artırmak için öyle söyledi. Asitane’deydi atılacaktı bu dedi.

Ordan alamaz. Onu sokmuyorlar dergâha, kavga etmişler ben yokken. Tutuklama falan olmuş. Pirin önünde kavga etmişler bildiğiniz yumruk yumruğa dervişlerle. 2004 ya da 2005 ben gelmeden önce. İhvanları ile birbirine girmişler, onlar girmek istemiş bunlar giremezsiniz, sokmayız sizi buraya demişler. Na Er Efendi’nin dervişleri halan sahte bu diyorlar, hepsi şeyh meyh değil bu diyorlar, yüzde 99u.

Bir de şunu söylemek istiyorum efendim. Fakir ayrılırken, birkaç tane arkadaş ayrılma dedi. Niye ayrılmayacağım dedim. 14-15 senedir ona olan hizmetin var, çok yakındasın, bu kadar emeğini zayi etme dediler. Yani 1983 senesinde daha öncesi de var. Bir anda yok etme dediler. Ya kardeşim ben nam, şöhret, makam bilmem ne için gelmedim ki buraya. Ne saçmalıyorsunuz dedim. İşte dediğiniz gibi küçük düşünenler var, halen daha aynı zihniyete sahip olanlar var.

Bu tuttu, ben isimlerini tek tek söylesem şey yapacak. Kırıkkale’den bir çocuk var Fa diye, ben buna icazet vereceğim dedi. K…1..’e de icazet vereceğim dedi. K…1…’e o Fa denen çocuğa ondan sonra iki üç tane icazet vereceğini söylüyor. Hani gitmesin diye aklı sıra tutuyor. Ben rest çekince çekti kaldı. Ben icazet meraklısı değilim deyince şaşırdı kaldı. Şimdi millete icazet vereceğim davasına orada en az on kişi var tutuyor.

Bir Kişi: K… 1… geçen geldiğinde söyledi.

Terzi Baba: Söyledi K…1…. 21 sene hizmetim var, nereye gideceğim. Alıştık da bu hale diyor. Ona bir yerde görev mi vermiş, zikir mi yaptırıyorlar.

Beylikdüzü’nde bir dergâhta On….. denilen bir çocukla beraber zikir yaptırıyorlar. Post sermişler, hoşuna gitmiş.

Hayır ama dedik ya nam şöhret. Şu anda düşünebiliyor musunuz? Bakın, sizin isim neydi (Ah Ah……çim, şu anda şöyle söyliyeyim; ben elli küsur yaşındayım, genç olduğuma bakma. Benim 26 27 yaşında çocuklarım var efendim. Şöyle söyliyeyim size, girebileceğim en güzel yerlerdeyim. Dikkat edebiliyor musun? Fa denilen adamın en yakın adamıyım, sağ koluyum. Akrabalık var, her istediğim herşeyi yapabiliyorum. İstediğim gibi evine girebiliyorum, istediğim gibi dergâhına çıkabiliyorum.

Bir Kişi: Bütün şeyhlerle görüşebiliyor musun?

Görüşüyorum tabi. Ama öyle olduğum halde rest çektim, dikkat edebiliyor musun? Çünkü ben nefsim için gitmedim ki, şöhret için gitmedim ki oraya, Allah’ın rızasını kazanmak için gittim

Şimdi anlatabiliyor muyum. Fa denen adam, efendim şunu söylüyorum size. Çılgına dönmesinin sebebini söyleyeyim mi? Kendine göre çok güzel gidiyordu, hedeflerini tutturuyordu tek tek. Ne zaman Cü……li Ah…..’e bulaştığı an, bu adamın bütün planlar programlar bozuldu. Ondan dolayı bu kadar ku…… du, afedersiniz yanlış anlamayın yani. Açıkça söylüyorum size yani, çılgına döndü. Yine sizin, arkasından tek tek, siz o bu. Bir sürü yani, sadece siz değil. Kim bilir kaç kişi buna rest çekti, Ze… Bey, şusu busu, en az yüz taneye yakın. Ben Türkiye genelindeki bütün şeyhlerle görüşüyorum diyorum size. Hepsinin tek konuştuğu kelime var bundan sonra bu herifle görüşmek istemiyoruz, tik……dik diyorlar ya. Hepsi telefonu kapatıyorlar, bu adamlar görüşmüyorlar. Hepsi diyorum, isimlerini tek tek sayabilirim.

Terzi Baba: Mânâ, mâneviyat diye birşey kalmadı. Dış destek de kalmadı, kendinden de yok zaten.

Bakın şöyle söylüyorum size. Surat kısmına bakın ya lütfen. Bazen bir bakarsınız kömür gibi, bazen bir bakıyorsunuz şey var. Önceki haline göre ruhaniyeti surat kısmına bakın, şimdiki haline bakın.

Bilmiyorum sonuç olarak, yanlış söylemiyeyim, yani siz de biliyorsunuz. Beş vakit namaz kılan adam, sürekli câmide, imamları görürürsünüz. Yaşlı insanlara bakın nûrani bir kisve olur. Şeyh olmuşsun belli bir kisveye gelmişsin, surat kısmı kendisi de söylüyor; ‘Biz karayız zaten’ diye sohbetlerde, dinliyorum, görürsünüz sohbetlerinde. ‘Çok kararmışız, bizim suratımız da kara’ diyor birkaç kere sohbetlerinde.

Terzi Baba: Onlarla ilgisi olan yanıktır.

Müridlerinin yüzde 95’i bilmiyor, evet, hepsinin onun ve ailesinin üzerine olduğunu. İhvanların hiçbiri bilmiyor. Mülkiyeti onun üzerine Türkiye genelinde, sadece o değil ki başka şeylerde var adamın. Biz bunu yaklaşık 1 milyon 600 bin dolara aldık eski haliyle. Şu anda kaç trilyonluk yer orası, korkunç. Şu anda Türkiye’nin sayılı zenginlerinden birisi oldu adam yani. Bir de şey oldu, karşıdaki Göztepe’deki dergâhın olduğu yere kentsel dönüşüm yapılıyor, oraya rezidans yapılacak. Rezidans’tan da ona 5-6 kat mı ne vermişler, orası da milyon dolarlar yapacak. Bir tane de yat vermiş adam.

Bir Kişi: Abi bunu hiçbir yerde söyleme abi.

Niye?

Bir Kişi: Bunlar böyle, çok sıkıntılı şeyler.

Ne olacak?

Bir Kişi: Buranın dışında medyada şurda burda.

Medyaya nasıl söyleyeyim. Medyaya söylesen başıma bela gelecek. Diyorum ya sana bak ben konuşursam mahvolursun dedim.

Bir Kişi: Diyanet akademisi kurulacak, onunla ilgili açıklama yapıyor Başbakan. Fe üzerinden diyor ki tarikatler irşad faaliyetiyle ilgilensin, ticaret şuna bulaşmasın. Başbakan bile Fe....yü tarikat olarak değerlendiriyor.

Bakın. Yok, başbakan hiçbir zaman söylemedi öyle birşey.

Bir Kişi: Yok yok, bugün söyledi.

Bir Kişi: Cemaatleri tarikat zannediyorlar.

Bir Kişi: Evet.

Ta….. Bey değil de milletin söylediği.

Bir Kişi: Genelde öyle, ilahiyatçılar bile çıkıyor. Belki bunu bilerek yapıyorlar.

Bir Kişi: İlahiyatçılar da öyle zannediyorlar. Demin andığınız bir ilahiyatçı var. Bu Fe…. Gü….’in baş düşmanı olan bir adam var, ara ara televizyonda çıkar.

Ah….. Şi….. mi?

Bir Kişi: O galiba, Şimşir. O’nun yanında yapılmış bir doktora tezi var. Peygamberin (s.a.v) sözlerinin mutasavvıflar tarafından nasıl kullanıldığıyla ilgili, tasavvufi hadislerle ilgili. Şimdi adam mutasavvıfların sahte hadis uydurdukları üzerine kurulu tezi. Verdiği örneklerin hepsi Babacığım, Fe…. Gü…..’in vaazları. Hem vaazları, hem kitapları.

Terzi Baba: Genelleme yapıyor.

Bir Kişi: Ordan mutasavvıflar hadis uyduruyorlar diyor.

Efendim bakın çok enteresan şeyleri var, ben paylaştım. Bu Ad…. Ok….’a selam söylüyor biliyorsunuz, onu da internette yayınladılar.

Bir Kişi: Ona laf söylemiyor herhalde.

Ya bu adam birşey bilmediği için. Buraları bilmiyorsunuz. Çok şeyleri de yaşayan bilir de. Yaşadığımız için söylüyoruz. Bir gün dergâhtayız. Bu Ad….. Ok….’ın yardımcısı var, sağ kolu İb…… diye. Asıl ismi Ab bulduk sonradan onu da kendisine verdim. Bu Ma…. denen arkadaşımız, bu şeyi sormuş Fa Efendiyi sormuş sözde. Ama Na…. Ef……’nin olduğu dergâha, Pirimizin olduğu makama gitmiş. O da almış gelmiş işte tesadüfen ordaymış o da. Mehdilik ile ilgili açıklaması var, girersen internete Fa Nu Mehdilik diye. ‘Ad…… Hocamıza çok büyük hizmetleri var, çok güzel hizmetleri var, yaptığı şeyleri var. Selam söylüyoruz.’ filan diye.

Ben de orda yanındaydım, siyah cübbeliydi. Sonra bu İb…… birkaç kere dergâhta görüntüler aldı, geldi özel kendisi. Şey giyiyor zaten böyle. Özel masonların giydiği elbise giyiyor böyle şık. Sonra bu çocuk, böyle birgün hasbel kader bizi yata çağırdı. Yat gezisi yapacak senede bir kez, Ad….. Ok….. Akit gazetesinin sahibi, bilmem neler, üst düzey yöneticiler, milletvekilleri Refah partisinin falan getirtti. Yat gezisi falan yaptık. Sonra Fa Efendiyi çağırdığı için o çocuklarını, oğullarını gönderdi filan.

Dedim ki ‘Oğlum bu adam namaz kılmıyor biliyor musunuz?’ ‘Ya X…. abi’ dedi Hü…. (oğlu) Ha…. da var ‘Sen yanlış düşünüyorsun.’ dedi. Kayseri şeyi var, Seyyid sözde, sahtekar. Seyyid olduğunu da bilmiyorum, tövbe estağfirullah. Neyse, buna Kayseri’deki vekili ‘Ya’ dedi, çıktı ‘Siz seyyidsiniz’ dedi. ‘Vallahi billahi, çünkü ben de Seyyidim, elmacık kemikleriniz şöyle böyle, övdü.’ Adam da güldü, ‘Ben seyyid miymişim?’ dedi X…….

Efendim samimi söylüyorum tarikat yolunda olmasaydım Fe....’nün yanında devam etseydim, inanın bana da inandırazmazdınız, böyle bir adam olduğuna. Bu bazılarının düzmeceleri veya birilerin düzmecesi derdim.

Terzi Baba: Halen daha öyle, o anlayış devam ediyor.

Fa denen adam da aynı işte. Bu adam çok gerçek Allah dostu diyorlar, iyi, gerçek bir meşayih. Bunlar da şeytanlaşmış insanlar bunların karşısına çıkıyor. Şeytan da bunların çıkarıyor karşısına kullanıyor diyor. Fa denen icazet verilecek çocuk, birşeyler yazmış. Ben Cü….li ile ikisinin arasındaki sohbeti paylaşmıştım. Çocuk birşeyler yazmış, açtım telefonu buna. ‘Oğlum’ dedim ‘Senin şeyhine cinler musallat olmuş’ dedim. ‘O zaman bana da bulaşması lazım’ dedi. ’Sana nasıl bulaşacak’ dedim. ‘Rabıta yapıyorum ya’ dedi. ‘Manyak manyak konuşma’ dedim. ‘O zaman sana şeyhlikte geçer, rabıta yapıyorsan’ dedim. ‘Saçma sapan laflar konuşma’ dedim. Bunlar bu kadar salakça işler konuşuyorlar. Sorsan ilahiyatı bitirmiş çocuk, karşımda telefonda bu kelimeyi konuşuyor bana. Cinler bulaşmış senin şeyhine diyorum. Adam bana ne diyor biliyor musun, ben rabıta ediyorum o zaman bana da geçmesi lazım diyor.

Terzi Baba: Geçmiş zaten farkında değil.

Haklısınız efendim vallahi.

Terzi Baba: Geçmese farkında olur o halin.

Doğru söylüyorsunuz yani. Efendim alıkoymayalım Allah razı olsun. Bir emriniz filan varsa, çok memnun olurum meşgul ettik, çok konuştuk. Hakkınızı helal edin.

Terzi Baba: Allah razı olsun. İyi oldu, bilmediklerimizi öğrendik biz de.

Bugün burdasınız inşeallah.

Terzi Baba: Burdayız inşeallah.

Peki efendim. Ben müsade isteyeyim.

Terzi Baba: Soracakların varsa?

Yok estağfirullah. Sizin varsa söyleyin efendim.

Terzi Baba: Yok sen söyledin gerekenleri zaten, Allah razı olsun.

Şimdi şunu söylemek istiyorum efendim. Niye ben şey yapıyorum. Efendimizin ümmetini, Cenabı Allah’ın kullarını bu tür şarlatanlar bu tür hokkabazlar kullanıyorlar. Yani ben bu adama zavallı diyorum. Mu…… Ka….. zavallı diyor, atacağım size. Ben de zavallı diyorum bu adama. Çünkü niye zavallı, kendini inandırmış bu adam, kendini öyle kabullenmiş şartlanmış. O cinler ve şeytanlar dediği gibi bunu kullanıyorlar. Bunu böyle gösteriyorlar yani. Şu anda olduğu kendine göre kurguladığı yerde gösteriyorlar onu. O da buna inanmış, kabulleniyor. Ya adam diyorum ya işte, gavslık ilan ediyor kutupluk ilan ediyor kendini.

Terzi Baba: Allah senden razı olsun.

Efendim geldiğiniz zaman bu konulara girmeden başka şeyler konuşalım. Sohbetinize geleyim. Fazıl inşallah arasın, ben sohbetinizi dinleyeyim ihtiyacım var. Hayırlı akşamlar, Hakkınızı helal edin.

Terzi Baba: Ayaklarına sağlık, sağolasın.

Terzi Baba: Hayırlısı olsun. Allah kolaylık versin.

Şu anda tarikatlara çok zararı oldu, daha olacak, o yüzden engellemek lazım bu adamı. Hayırlı akşamlar. X……. 

Böylece bu kardeşimizinde sözleri son bulup daha sonra kendisini evine uğurlamış idik. Biz yolumuza devam edelim. T.B

(18-Peygamberimizi rûyada görmek) kitabımızdan küçük bir bölüm.)

(1) Hz. Peygamberin sûretine şeytan giremez. Sebepleri yukarıda bahsedildi.

(2) Âzrâil ve bazı melekler girebilir.

(3) Hz. Peygamberin Medîne’de medfun cesed-i mübâreklerini, hayatları süresince görmüş olan sahâbî den başka, definlerinden sonra fiziki olarak kimse göremez.

(4) Özü ve Hakikat-i itibariyle de yaşadığı sürede de kimse görmedi, mevtinden sonra da kimse görmedi ve göremez.

(5) Hakîkat-i Muhammed-î olarak, tümü, küll-î itibariyle de kimse göremez. Ancak mahal itibariyle müşahede edilir.

Pekî! O diye görülenler nedir? Ve kimdir?

(1) Yukarıda da belirtildiği gibi. Azrâil ve bâzı melekler, Onun misliolarak benzer-î, bir sûrette görünebilirler.

(2) Şeriat mertebesinde olanlara kendi hayalleri cihetinden (O) zannı ile görülebilir.

(3) Tarikat mertebesinde olanlar, muhabbetleri ve hayallerinde şekillendirdikleri kıyafet görüntüsüne benzer şekilde görürler. Ancak yukarıda ki görüşlerdeki bazen cemâli hiç görülmez. Bazen de Cemâlinin bir bölümü görülür. Bâzen de kendisinin hiç görülmediği halde, sadece kişinin zannı içinde, gördüm ama hatırımda hiç bir şey kalmadı, demeleri şeklindedir.

Bazı cihat meraklısı kişilerin, Efendimizi, türlü savaşlarda türlü komutan gibi görmeleri ve diğer görüşler veya gösterişlerdir.

(4) Hakikat ehli kimselerin gördükleri ve kısmen bilgi aldıkları ve uyandıkları zaman bilinçlerinde o bilginin varlığının, his âlemine aktarıldığını bilenler ve o bilgiden faydalananlardır.

(5) Mârifet ehli kimselerin gördükleridir ki; İşte bunlar zâtını en kemâlli şekilde müşahede edenler ve çok açık bilgi alanlardır. Şek ve şüpheye yer yoktur. Bu hâle bir misâl verecek olursak Muhyiddîn-i Arab-î Hz. Ve Fusûsu’l Hikem dir. Ve bu kitabın hikmetlerle dolu olduğu bellidir. Ve sıradan bir insân-ın bu hikmetleri ortaya koyması çok zor bir iştir. Ancak gerçekten inceleyebilenler bu farkı görebilirler. Peygamber Efendimizin bu kitabı kendisine verdiğini yine aynı kitabın (dibâce-ön sözü) nde görüyoruz

(Küçük bir ilâve yapalım, yukarıda açık olarak belirtildiği gibi eğer şeytan bilfarz efendimizin sûretine girmeyi denese bile yine kendi bundan vaz geçer çünkü şahsiyyet-i kaybolmuş olur. İnsânların onun ( ) efendimizin hidayetine girip (fenâ firrasûl) “rasûlde fânî olmak” durumları vardır, ancak iblise bu yol kapalıdır o halde iblis kendi yönünden dahi onun sûretine girmek istemez girse bile iblisliği kalmaz, o zaman da kendi ortada kalmayacağına göre bunu göze alamaz.)

Bu izahlardan sonra, anlaşıldı ki; Hz. Peygamber efendimizi zuhuratta görmek üç kaynaktan oluşmaktadır.

(1) Kendi asıl zât-ı rahmân-î kaynağından, velilerine, irfan sahiplerine ve tevhid ehillerine, zuhuratta veya yakaza da gözükmesi. (yakaza) uyku ile uyanıklık arası gibi bir hâl. (2) Esmâ-i ilâhiyye kaynağından melek-î mertebeden gerçek samimî ehli imân-a zuhuratlarında değişik sûretler de gözükmesi.

(3) Kendilerindeki hayali esmâları cihetinden gaflet ehline kendi esmâları itibariyle hayal yollu, görenin anlayışı istikametinde gözükmesi diye ifade edebiliriz.

İşte tehlikeli ve tuzak zuhuratlar bunlardır, bu sahada bilgisi olmayan kişiler bu tuzaklara kolayca düşerler. Kendindeki esma-i ilâhiyyeleri, nefsine kaptırıp onları “esma-i nefsiyye” hükmünde kullanan kimseye, her türlü görüntü, mudil ismi yönünden sureta hadi görünümünde gözükür. Bunu ayıramayan ehli zahir, kendini hadi sınıfından zahiren görsede, benlik ve baş olma hastalığına tutulmuş ise, bu tür tuzak görüntüler onlara daha çok gösterilir, oda bunları hadi hükmünde zannederek, öyle amel etmeye ve çevresine de, bunları ettiler dediler demişler olarak aktarma yapar, çevrelerinde bulunan saf iyi niyetli ancak ilmi olmayan kimselerde, bunları metah bir şey zannedip peşlerine düşerler böylece hem kendileri hem çevreleri hayalin vehmin ve nefsin ve iblisin elemenları olur giderler, haberleri bile olmaz. İşte bu yüzden

Abdülkâdir Geylâni Hazretleri buyurduki; 

“Şeytanın sana karşı kullanabileceği silâhların en güçlüsü, İnsandır.”

“Tasavvuf yolu sâlihleri görüp onların sohbetlerini ezberlemekle katedilmez.”

“Veliliğin şartı gizlenmek, nebiliğin şartı açıklamaktır.”

“Şöyle denilmiştir: “Şeriatın şahitlik etmediği her hakikat zındıklıktır.”

Sâlihlerden birisine “Neyi arzu ediyorsun?” diye sorulduğunda, “Arzu etmemeyi arzu ediyorum.” diye cevap verdi.

Dünya hikmettir, ahiret ise kudret. Hikmet alet ve sebeplere ihtiyaç duyar, kudret ise duymaz

Sözlerinin ne kadar gerçek olduğu açık olarak anlaşılmaktadır. T.B

Şimdi! Dikkat edilmesi lâzım gelen bir hususu da belirtmeye çalışalım.

Mudil ismi Hz. Peygamber Efendimizin varlığında bâtının da vardır, olmazsa bir eksiklik olur. Ancak, Hâdî ismi, Mudil ismindeki gücü kendi varlığına aktararak, Mudil-i Hâdî ye döndürmek sûreti ile, Mudil-in “muadili” olarak o ismi aynı güçte hidayet üzere kullanmak için kendi bünyesine alarak ve hem o nu perdeleyerek, Mudil ismine dahi rahmet olmuş, bu yüzden de Hâdî isminin gücü ve kapsamı son derece genişlemiş ve hep rahmet olmuştur. Bu özellik Hz. Peygamberimize ait bir özellik olması dolayısıyla da, bu yönüyle, (rahmeten lil insân) “bütün insânlara” baştan sona kadar rahmet olmuştur. “Rahmeten lil âlemiyn” olduğu gibi.

Kendinden zâhir ve bâtın hiç bir şekilde, ne söz ve ne de davranış olarak Mudil esmâsı istikametinde bir şeyler oluşmamıştır. Hep rahmettir, işte bu (ahlâk-ı Rasûlüllah’tır.) 

BİR İBRETLİK DOSYASININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ:

48

SAHTE ŞEYHLER

Bu günlerde yeni olmayan bir tartışma ile karşı karşıyayız: Cemaat ve tarikatların varlığı, yapısı, denetlenmesi. Yeni anayasa ile bu hususta gerekli düzeltmelerin yapılacağı kaçınılmaz. Zira böyle bir düzenlemeyi gerekli kılacak pek çok gerekçe hemen her gün karşımıza çıkmakta. Özellikle tasavvufi terbiyenin kurumsallaşmış biçimi olan tarikatlar adına bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Çünkü tasavvufi hayatı ve irfanî geleneği hakkıyla temsil edip sonraki nesillere aktaramaya çalışanlar günden güne azalmakta ve bunlarını yerini, sonu gelmez dava ve iddialarında boğulan sahteleri almaya çalışmaktadır. Prof. Dr. Abdurrezzak Tek, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalı, 03 Ağustos 2018.

Bu günlerde yeni olmayan bir tartışma ile karşı karşıyayız: Cemaat ve tarikatların varlığı, yapısı, denetlenmesi. Yeni anayasa ile bu hususta gerekli düzeltmelerin yapılacağı kaçınılmaz. Zira böyle bir düzenlemeyi gerekli kılacak pek çok gerekçe hemen her gün karşımıza çıkmakta. Özellikle tasavvufi terbiyenin kurumsallaşmış biçimi olan tarikatlar adına bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Çünkü tasavvufi hayatı ve irfanî geleneği hakkıyla temsil edip sonraki nesillere aktaramaya çalışanlar günden güne azalmakta ve bunların yerini, sonu gelmez dava ve iddialarında boğulan sahteleri almaya çalışmaktadır.

Bu alandaki sahtecilik meselesi aslında sadece bugünün problemi değil. Tasavvufun bir ilim ve hâl olarak sistematik bir yapıda ortaya çıktığı günden yani neredeyse hicri ilk asırlardan beri bu aldatma dile getirilmekte ve sufi olmadıkları halde sufi gibi görünenlerden yakınılmaktadır. Aslında sufilere en fazla zarar da bunlardan gelmiş. Günümüzde de öyle. Binlerce yıldır gönülleri besleyen bu kaynağı kirletenler yine sufi kisvesi altında zuhur edenler. Onların kavramlarını kullanıyorlar, onların sözlerini ezberleyip kendilerine aitmiş gibi gösterip satıyorlar. Peki, bu sahtekârlardan nasıl yakamızı kurtaracağız ve nasıl olacak da onların tuzaklarına düşmeyeceğiz? Elbette hakiki olanı bulup kıyas yapmak suretiyle. Arayışında samimi olan, aklını fikrini ve ferasetini kullanan herkesin hakiki olanla buluşması hayal ve zor değil. Bir de sahte olanların vasıflarını iyi bilmek bizi onlardan kurtaracak.

Tasavvufi terbiyeden bahseden hemen her eserde kâmil olup başkasını da kemale ulaştıracak mürşidlerin vasıfları anlatılmakta. Bunları ilgili eserlerden öğrenip bir kıstas oluşturmak mümkündür. Sahte şeyhlerin vasıflarından da yer yer bahsedilmiş. Ancak kitapların bize sunduğu ilkelerle birlikte onları tanıyacağımız asıl veriler, gerçek niyetlerini ifşa ettikleri söz, fiil ve tutumlarına bakmaktır.

Tasavvufi hayatla irtibatlı olarak şeyhlerle ilgili şöyle bir tasnif yapılır: Kâl şeyhi, yal şeyhi, takke şeyhi, avrat şeyhi, evrad şeyhi, tekke şeyhi, bir de hâl şeyhi. Kısaca bunların özelliklerini sıralamak gerekirse, kâl şeyhleri; sufilerin sözlerini ezberleyip aktaran ama onların hallerinden bîhaber olanlar. Bunların bir kısmı kendince bir seyrü sülûk görmüşse de zahirde kalıp hakikate varamamış kişilerdir. Yal şeyhleri; daha ziyade maddi kazanç peşindedirler. Tüm düşünceleri yemek içmek ve nefsi arzularını tatmin etmektir. Takke şeyhleri; tasavvuf, marifet ve hikmetin kıyafetten ibaret olduğunu zannedenlerdir. Bunlar ya zahirlerini süslemekten gönüllerini düzeltmeye fırsat bulamışlardır yahut zaten gönül diye bir dertleri yoktur. Avrat şeyhleri; bunlar özellikle kadın müritlerine karşı daha özenlidirler. Şeyhlik vasfını fırsat bilip şehevi arzularını tatmin etmenin peşindedirler. Zengin ve dul olan kadınlar bunlar için elden kaçırılmayacak ganimettir.

Evrad ve tekke şeyhleri ise tasavvufi terbiyesini tamamladıktan sonra kendilerine usul, evrad ve ezkar konusunda icazet verilenlerdir. Bunlar arasında samimi olanlar, şeyhlerinden öğrendikleri âdâb ve usûlü yaşatmaya çalışırlar. Güzel ilahi meclisleri tertip ederler, devran ve zikir ayinlerini büyük bir hassasiyetle yerine getirirler. Bu şeyhler için tekkedeki ses düzeninden tutun kullanılan enstrümanların nasıl icra edileceğine varıncaya kadar usul adına ne varsa çok önemlidir. Bazı kimseleri bu gibi tekkelere çeken şey de zikir halkalarının ahengi, ilahilerin namesi, büyüsü ve tekkedeki düzendir. Yine bu tekkelerde nefsin mertebeleri üzerine zahiren bir eğitim takip edilerek sonunda dervişlere tac ve hırka giydirilir. Ancak çoğunlukla bunlar zahirde kalır. Zira katettiklerini düşündükleri kâmil nefsin özellikleri “şeyh unvanı” almış dervişlerin üzerinde pek görülmez. Tarikat dersleri zahiren on ikinci esmadadır ama ahlâk ve hâlleri bu esmaların hakikatinden fersah fersah uzaktır.

Öte yandan evrad ve tekke şeyhlerin pek çoğu usulü gözetelim derken işin özünü ve hakikatini de ihmal ederler. İhmal ve bir müddet sonra da terk edilen bir diğer husus dini kurallardır. Bir müminin temel ibadeti olan namaz bazen kılınır bazen kılınmaz, her müslümana farz olan ramazan orucu çoğunlukla çeşitli hastalıklar bahanesiyle tutulmaz. Başka bahaneler de vardır elbette. Mesela namazda önemli olan miraç etmektir; miracını gerçekleştirenlerin namazın zahirine ihtiyaçları yoktur. Aynı şekilde gönlü daima Hak’la olan oruçludur. Dolayısıyla gönül orucunu tutmak lazımdır. Ancak her nasılsa mali ibadetler asla ihmal edilmez. Her yıl umreye gidilir, sadaka, yardım ve zekât ibadeti mutlaka hatırlatılır ve gerekli bağış ve yardımlar toplanır. Umremizi de gönül kâbesini ziyaret etmekle yapalım, zekâtımızı, sadakamızı gönülden gönüle verelim demezler.

Bu tür icazet sahibi şeyhlerinin bir kısmı şeriatı göz ardı ettiği gibi tarikatın esaslarını da küçümseyerek asıl meselenin hakikat ve marifet olduğunu iddia ederler. Hakikate ulaştıkları zannıyla “Benim fiillerim Hakk’ın iradesiyledir” diyerek yaptıklarına kılıf bulmaya çalışırlar. Fenâ fi’l-efâl, fenâ fi’s-sıfat, fenâ fi’z-zâttan dem vururlar ama fiilleri, sıfatları ve özleri Hak’tan uzaktır. Nefislerini rahatsız edecek bir şeyle karşılaşsalar Hak’tan geldi demez halkı tarumar ederler. Yetmiş iki millete aynı gözle bakmaktan bahsederler ama kendi ırklarıyla övünüp diğerlerini küçümserler. Ne yapsanız bunlara şeriatsız hakikatin bâtıl olduğunu anlatamazsınız. Şeriat, tarikat, hakikat ve marifetin bir bütün olduğunu kabul ettiremezsiniz. Şeriatın kuralları, tarikatın âdâbı nefislerine ağır gelir. Hakikat ve marifet bahanesi altında kendilerini her türlü dinî, ahlâkî ve örfî ilkeden bağımsız görürler.

Hâl şeyhleri ise yukarıda bahsettiğim arzu ve hatalardan kendilerini alı koyan ve Hakk’a kulluktan başka amacı olmayan kimselerdir. Dünya, şan, şöhret, paraya asla tenezzül etmezler. Maddi ve dünyevi gaye ve kaygıları artlarında bırakmışlardır. Bu zatlar ilahî ahlâkla ahlâklandıkları gibi sözleri ve halleriyle bunu, etrafında bulunanlara aktaran, her bir dervişini emanet bilinciyle terbiye etmeye çalışan ve onlara yük olmayıp aksine yüklerini alan Peygamberimizin vârisileri, kâmil insanlardır. Şeyhliklerini saltana dönüştürmemiş, tüm çabalarını insanları irşada yöneltmiş; her türlü alâyiş ve gösterişten beri, her türlü dava ve iddiadan uzak, daima müşfik, mütevekkil, mütebessim, içten, sabırlı, zahirleri halkla iken bâtınları Hak’la olan mürşidlerdir. Şeriatı gövde, tarikatın bu gövdenin dalları, marifeti yaprakları, hakikati ise meyvesi olarak bilir, tadar ve yaşarlar. Bunlar yeryüzünün emini olan âriflerdir.

Aslında sahte ve sathi olanı tanımamız bize, doğru ve hakiki olanın kıymetini bilme hususunda ayrı bir olanak sağlayacaktır. Bu sebeple şeyhliğini ilan ettikten sonra şu cümleleri kuran ve tavırlar içine girenlerden mutlaka uzak durmak gerekir:

 Ben gavsım veya vaktin kutbuyum davasını güdüyorsa;

 Kendinden başka hakiki mürşidin olmadığını ileri sürüyorsa;

 İrşadı bırakıp işi, dervişlerinin sayısını arttırarak ticaret ve siyasette güç elde etmeye dönüştürmüşse;

 Dini emirleri yerine getirmeyip yasakları çiğniyor ve buna şeyhliğini kılıf olarak kullanıyorsa;

 Hizmet adı altında etrafındaki insanlardan para topluyor ve bunları dilediği gibi harcıyorsa;

 Mal varlığı şeyh olduktan sonra artmaya başlamışsa;

 Şeyhliğini geçim kapısı haline getirerek müritlerinin üzerinden aile ve akrabalarının masraflarını gideriyorsa;

 Babası ve dedesinin böyle bir vasfı olmadığı halde kendini “Seyyid ve Şerif” olarak tanımlayıp isminin önüne bunları sıralıyorsa;

 Şeyhliğini kullanarak birden fazla kadınla evlenmenin yollarını arıyorsa;

 Dervişlerinin imkânlarını kendi özel işlerinde kullanıyorsa;

 Tanınmak bilinmek ve saygı görme derdinde ise;

 Her fırsatta manevi âlemde gördüklerinden ve kerametlerinden bahsedip bunlarla meşruiyet kazanmaya çalışıyorsa

 Falan tarihte mehdi çıkacak, şu vakitte deprem olacak, savaş çıkacak, kıyamet kopacak gibi geleceğe dair bir takım iddialarda bulunarak çevresini etkilemeye çalışıyorsa;

Hiç şüpheniz olmasın, ellerinde icazetleri olsa, etraflarında binlerce insan toplansa bile bunlar nefislerinin esiri olan, bırakın başkasına yol göstermeyi kendileri yol bulamamış yol kesicilerdir. Eğer soyulup yağmalanmak istemiyor ve selamete ulaşmayı umuyorsanız mutlaka uzak durmalısınız

Yeri gelmiş iken mevzu ile ilgili olması bakımından “Mesnevi-i şerif” ten de küçük bir bölüm ilâve edelim. T.B

MESNEVÎ-İ ŞERİF ŞERHİ –AHMED AVNİ KONUK / 6. CİLT,

SAYFA 51-52

2556. Nakdi nakilden tanımaz gavîdir; âgâh ol, her ne kadar ma’nevî ise de ondan kaç!

Ma'lûm olsun ki, yalancı şeyh iki nevi'dir. Birisi tamâmiyle nefsinin sıfatlarına mağlûb olmakla berâber, evliyâullâhın ulûm ve maârifini, zekâsı ve dirâyeti hasebiyle iyi öğrenmiş olur; ve talâkat-i lisâniyyesi olmak i'tibâriyle halka vâzıh beyânatta bulunup onları kendi tarafına celb eder; ve bundan maksadı istifâde-i nefsâniyyedir. Bunların halkı başlarına toplamak için çığırtkanları vardır. Şeyhlerinin kutbü'l-aktâb olduğunu i’lân ederler. Bunlar sırf sûret şeyhleridir. Diğer sınıf, sülûk ve ibâdât ile nefislerinin ba'zı sıfatlarından kurtulmuş olurlar ise de ba'zı mühim sıfatları bâkîdir. Tarîkatte terakki edip kendilerine tecelliyât-ı rûhâniyye vâki’ olur. Bu tecelliyât-ı rûhâniyyeyi, tecelliyât-ı rabbâniyye zannedip sülûklerinin tamâm olduğuna hükmederek kendilerini mürşidden müstağnî görürler ve halkı irşâda kıyâm ederler. Bunlar, dahi ma'nevî olan yalancı şeyhlerdir. "Zîrâ her iki sınıf dahi nakd ile nakli ya'nî sahîh ile kalpı fark edemezler ve Hak yolunun azgını ve şaşkınıdırlar. Binâenaleyh ey zekî olan tâlib, bunlardan kaç, hakîkî mürşid ara!"

Şeyh Şihâbüddin Sühreverdî hazretleri Avârifü'l-Maârifte bu ma'nevî olan yalancı şeyhlere "mürîd-i ebter" ta'bîr buyururlar. Zîrâ kendilerinde mevcûd olan enâniyet sebebiyle, bir kâmile itâat ve inkıyâd lüzûmunu hissetmezler. Bunlar dâimâ kendilerini medh edip halka münâsebet düştükçe kerâmetlerinden bahs ederler ve tasarruflarını söylerler ve sûrî kıyâfetlere pek ziyâde ehemmiyet verirler; ve bî-temeyyüz ve ahmak olan kimseler de bunlara aldanıp mürîd olurlar.

2557. Onun önünde “reste” ile “ber-beste” birdir. Her ne kadar yakîn da’vâ ederse de o şek içindedir.

"Reste", kendinden bitmiş yâ'ni hudâyî nâbit olan; ve "ber-beste", nemâsı olmayan ma'nâsınadr. Ya'ni "Bu yalancı şeyhlerin önünde terakkîye isti'dâdı olan ile olmayan mürîdler müsâvîdir. Onlara lâzım olan teksîr-i mürîddir. Mürîdler çoğaldıkça nefisleri mahzûz olur. Maahâzâ insan kendi nefsine basîret üzere olduğundan, zâhirde mürîdlerine karşı her ne kadar mertebe-i yakîne vusûl da'vâsında bulunsa da, bâtını ve kalbi şek ve şübhe içindedir."

2558. Böyle kimse her ne kadar zekiyy-i mutlak ise de, mâdemki ona bu temyîz olmaz, ahmaktır.

"Böyle "reste" ile "ber-beste"yi fark edemeyen kimse, her ne kadar halk ile olan münâsebetinde ve muamelâtında zekiyy-i mutlak olsa bile, mâdemki kendisinde bu temyîz ve tefrîk dirâyeti yoktur, ahmaktır." "Ahmak" aklı az olup bir şeyi kendi mevki'inin gayri bir yere koyan kimseye derler.

2559. Âgâh ol, âhû arslandan kaçtığı gibi ondan kaç, ey cesûr olan ârif onun tarafına acele etme!

Ey tarîk-ı Hak tâlibi, müteyakkız ol, âhû arslanın şerrinden nasıl kaçarsa sen dahi o temyîz sâhibi olmayan ahmaktan öyle kaç! Ey mürşid aramakta cesûr olan ârif, sakın o ahmak tarafına isti'câl etme! “onun yönüne gitmekte acele etme danış iyice araştır.”

NETİCE.

Bu kitabımızda burada sona ermektedir . Rabbımıza şükrederiz.

Bu kitabın yazılmasında iki unsur vardır, birisi şahsımıza yapılan iftira ve hakaretlerin delilleri ile ve mantıklı bir şekilde cevaplandırılmasıdır. Diğeri ise sahanın nekadar tehlikeli olduğudur.

Gerçek irfan ehli arif şeyhlerimiz ile, kopya şeyhlerin arasındaki farkı delilleri ile ortaya koymak . Ve bu sahada gerçek ölçülere dikkat çekmek içindir. Yoksa şahsi bir hınç alma yönünden değildir. T.B

Bu kitabı muhatabına göndermeyi düşünmüştüm ama, nasıl olsa bir şey anlamayacağını ve nefsinin daha da kontrolundan çıkabileceğini ve bu nedenle, birçok sürtüşmelere sebeb olabileceğini ve bu gereksiz sürtüşmelerden kamu oyu önünde, yolumuzun zarar görmesini istemediğim için, yaptığım istişareler neticesinde, yayım hakkı mahfuz kalmak sureti ile, şimdilik genele yayınlamamaya karar verdim.

Ancak bazı yakınlarımla paylaşmayı ve muhatabına, kitaptan haberdar olması için, sadece ön sözünü ve son “netice” bölümünü dolaylı olarak göndermeyi düşündüm.

Kitabın muhatabının, “Ankara konuşmasında” Terzi hakkında yaptığı, büyük yanlışlık ve iftiralarının, farkında olurda, bu vesile ile küçük bir özür diler umudunda olduğumu da bildirmek isterim, bu şekilde bu âlemde helâllaşmış oluruz. Aksi halde yaptığı edep dışı hakaretlerinin çözüm makamı “Mahkeme-i Kübra” olduğunuda kendisinin bilmesi lâzımdır.

Tekrar böyle üzücü bir durum ortaya çıkmış olduğundan gene oldukça üzgünün Hakk’tan hayırlısı. T.B

Son bir ikaz ve Rahmet olması bakımından Satih İnceyi daha sonra düşeceği çok büyük sıkıntılardan kurmak maksadı kitabın başından “İçindekiler bölümünden ve önsüzünü ve en son kitaplar bölümünü gönderip bunları ibretle okuyup genel kitabın içinde neler olabileceği hakkında bir fikir vermesi bakımında özet olarak(20) sayfalık bir bölümü kendisine bir vekilinin mail-i ile göndermiş idim. Dosyayı okumaya bile tenezzül etmeden. Kendi aklınca kabadayılık suretine bürünerek dört şart ileri sürmüştür.

Devam eden sayfalarda bu yazışmalarıda eğer sıkılmaz iseniz ibretle okuyacağınızı tahmin ediyorum. Gene bu vesile ile sahanın ne kadar kaygan ve tehlikeli olduğu açık olarak görülmektedir. Nefsimize düşmekten rabb-ımıza sığınırız “Euzü bike minke/Senden sana sığınırım” Ya Rabb-i sen kullarını muhafaza eyle

K….1 08 Aralık 2018)

Hayırlı geceler K…. 1… kardeşim. İnşeallah ailece iyisinizdir.

Evvelâ Yapılmış olan tören tatbikatını tebrik ederim, hakkında hayırlısı olsun.

Daha evvel sana bahsettiğim dosya konusunu ele almaya seyahat ve çalışmalardan ancak vakit bulabildim

Sana gene oldukça zor bir iş düştü kusura bakma seni sıkıntıya düşürmek istemezdim ama başka yolum yoktu. Satih incenin bende mail adresi olmadığından sana göndermek durumunda kaldım. Elçiye zeval yoktur, anlayışı ile sende dosyayı olduğu gibi terziden bir dosya gelmiş diye kendisine aktarırsın, zannetmiyorum ama özür diler dilemez, cevap verir vermez, kendi kendi bilir. Ben ikazımı yapmış oluyorum aksi halde Bütün hakaret iftira ve yalanlarını kabul etmiş olurdum bu da terziye yakışmaz. Ancak kendi bilir.

Dosyayı sende okuyabilirsin gizli bir yönü yoktur.

Bahsettiğim gibi şimdilik dosyayı siteye koymayacağım vereceği cevaba göre daha sonra ne yapacağıma karar veririm inşeallah.

Dünya ahret işlerin kolay gelsin selâmlar hoşça kal. T.B

Yukarıdaki mailde sözü geçen dosya kısaltılmış bu dosyadır. (20) sayfa civarında olan bu dosya epey uzun olduğundan ve genel dosyanın zaten içinde bulunduğundan tekraren buraya almamda bir ma’na olmayacağından mevzu başlıkları olarak kısaca bildirmekle yetindim

Kısa bilgi mahiyetinde olan “Fatih İnceye” gönderilimiş bu dosya kitabın, “içindekiler ve Ön söz” kısmını verdikten sonra, birde en sonunu vereceğim, böylece “terzi baba kitapları” da sırası ile görülmüş olur. Ayrıca içindekiler bölümüne bakılınca, bölüm başlarından, içinde neler olduğu az çok tahmin edilebilir. Muhtevası (331) sayfa olan bu kitabın içerisi herhalde güncel gazete haberleri ile dolu değildir.

İçindeki yazılarda hakaret, nefsi sözler ve küçük düşürücü yazılar yoktur, sadece konuşmaların ve hallerin ilmi izahları vardır. Umarım ki okuyanlara faydalı olur, gayem intikam duygusu ile hareket etmek değil, zaten yakışmaz, sadece gerçek olanları ifade etmeye ve cevap hakkımı kullanmaya çalışmaktır. Başkaları ne düşünürseler düşünler düşünceleri kendilerine aittir.

Ben ikazımı yapmış oluyorum aksi halde Bütün hakaret iftira ve yalanlarını kabul etmiş olurdum bu da terziye yakışmazdı. Ancak kendi bilir.

Gönül âlemi başka bir sahadır. Ben yaptım oldu ile işler yürümez, Burada hakim olan nezaketi ilâhiye ve ahlâkı muhammediyye ve Piranı muhabbetiyye, geçerlidir. Bağırıp çağırmakla kişi sadece nakıslığını göstermiş olur. Nefsin ahlâkına benzemekten Rabb-ımıza sığınırız. T.B

K….1…. (17 Ara 2018)

Selamün Aleyküm Efendim malumunuz olduğu üzere böyle bir mevzuda aracısı olmaktan son derece mütehassız olduğum bir durumla ilgili olarak sizin göndermiş olduğunuz emaile cevap veriyorum ve sizden velev ki bu yazışmalar devam edecekse aracı olmaktan özür dileyerek affımı talep ediyorum.

Efendim Fatih Efendiye göndermiş olduğunuz emailden bahsettim ve gönderdiğiniz dosyayı çıktı alarak kendisine vermek istedim. Ancak dosyayı kabul etmedi ve incelemedi ve sadece şunları beyan etti

1- Kendisine vermiş olduğunuz icazetnameyi size iyade etmemi

2- Kendisinin zaten şeyh olduğunu ve sizin vermiş olduğunuz icazetnamenin kendi talebiyle olmayıp sizin teklifiniz üzerine olduğunu ve bunun üzerine sizden böyle bir teklif gelince kendisininde sizinde malunuz olduğu üzere 53.54 zuhuratlarına ilişkin olarak ve sizde bulunan emanetlerin kendisine intikaline ilişkin bir zuhuratın tatbikatı olacağına hamlederek kabul ettiğini hatta tevazu göstererek kendi dergahında ve kendi müridanı icerisinde ve sanki yeni biat alan bir derviş misali biat merasimine eyvallah diyerek kabul ettiğini

3-Size son dönemdeki olaylar haric daha önce herhangi bir saygısızlık yapmadığını sizin kendisinin uşşaki vakfına karşı yazılan bir savunu metninde isminizin geçmesinden dolayıki bu metindede sizin şahsınıza yönelik kötü bir ifade bulunmamasına ramen neden böyle bir tepki verdiğinizi anlamadığını

4-ve son olarak sizin eğerki uşşaki geleneğine uygun üstatlarınızın mühür ve imzasını taşıyan bir icazetiniz var ise bunu gösterdiğiniz taktirde dergahının anahtarını dahi size teslim ederek bu işten cekileceğini beyan etti

Aleyküm selâm K…. kardeşim. Bu mail-imden başka bende sana mail göndermek istemem. İnşeallah bunlar gibi tekrardan Terzi de mail gönderme durumuna düşürülmez.

Aşağıda senin mail-inin cevaplarını bölüm sırası ile vermeye çalışacağım. T.B.

Selamün Aleyküm Efendim malumunuz olduğu üzre böyle bir mevzuda aracısı olmaktan sonderece mütehassız olduğum bir durumla ilgili olarak sizin göndermiş olduğunuz emaile cevap veriyorum ve sizden velevki bu yazışmalar devam edecekse aracı olmaktan özürdileyerek affımı talep ediyorum. K….1….

Necdet Ardıç. (19-12-2018)

Aleyküm selâm K….1…. kardeşim. Bildiğin gibi sizinle tanışmamız senin bir davetin ile başlamıştı ve gene seninle yazışmalarla devam etmişti. Yani yazışmalar ve tanışma vesilesi sizin tarafınızdan olmuştu. Eğer o daveti ve daha sonra İbrahim ipek efendinin sene-i devriyesine davet etmeseydiniz ne benim sizden ne sizin benden haberiniz olmayacak, bu gereksiz ve seviyesiz, durumlar da meydana gelmeyecek idi. Tabiiki bunlar senin iyi niyetin ile başlamış bir süreçtir, ancak seninle başlayan ve bütün gelişmeri bilen muhatabım da sen olduğuna göre, tabii ki görüşmeler senin üzerinden devam edecekti. Bu zaten seyrin tabii sonucudur. Bu mail-im ise gene cevap hakkımı kullanmak için bu mevzuda yazdığım son mailimdir.

(bu yazışmalar devam edecekse) Bu yazışmalara sebeb olan Terzi değil ki ve bunlar için hiç gereği yok iken o kadar zaman sarfeden de ve zarar görende terzidir. Bu kişinin bu davranış ve hakaretlerinden sonra, dünya ahret ismini bile anmak istemem. Yazışmalar neye devam etsin ancak cevap verme hakkım her zaman bakidir ve buna bir engel yoktur. Şu veya bu şekilde bir yolu bulunur. İnşeallah bir daha hiçbir şeye cevap verme zorunluluğum oluşmaz. T.B.

Sana gene oldukça zor bir iş düştü, kusura bakma seni sıkıntıya düşürmek istemezdim, ama başka yolum yoktu. Satih incenin bende mail adresi olmadığından sana göndermek durumunda kaldım. Elçiye zeval yoktur, anlayışı ile. T.B.

Yukarıdaki cümleleri bu işin sıkıntısının olduğunu bildiğim için zaten daha baştan belirtmiş idim. Ancak bunların gelişmesine de sebeb olan ben değilim T.B.

emaile cevap veriyorum ve sizden velevki bu yazışmalar devam edecekse aracı olmaktan özür dileyerek affımı talep ediyorum. K….1…

K…. kardeşim cevap verdiğin ve bu hususta satih ince'nin düşüncelerini bildirdiğin için sağ olasın. Bazı gerçekler acıdır. Nefsi Emmare’nin bu gerçekleri kabullenmesi zordur, ortada bir sorun varsa onun âdeti, hep karşı tarafı suçlu göstermesidir, bu onun tabii halidir yapacak bir şey yoktur . Ancak hakikatleri gizlemek nefsi Emmare’ye hiç bir şey kazandırmaz. Acaba Terzi bize ne demek istiyor, şunu bir dinlesek dese idi, kendi İrfaniyyeti yönünden çok şey kazanmış olacaktı, ama nasibi yokmuş veya nasibininin kapılarını kendi kapatmış oldu. T.B.

Efendim Fatih Efendiye göndermiş olduğunuz emailden bahsettim ve gönderdiğiniz dosyayı çıktı alarak kendisine vermek istedim.Ancak dosyayı kabul etmedi ve incelemedi ve sadece şunları beyan etti. K….1….

Bu davranışı belki hayatında yapmış olduğu bir sürü yanlışın yanında gene büyük yanlışlarından biri olmuş. Tabii kendi bilir, ancak bunun bir çok sebebi vardır. Birincisi içindekileri okumaya cesareti yoktur. İkincisi kendisine gönderilen bir yazıyı muhtevasını bilmeden reddetmesidir. belki içindekilerde kendisine hayatında yarayacağı en büyük eğitimlerden bir bölüm olabileceğini düşünememesidir. Üçüncüsü, Belki bir acziyet ifadesidir. Dördüncüsü, tam bir benlik ifadesidir. Beşincisi gerçekleri hazmademiyeceği iç güdüsel acziyet halidir. suçlamak istemem ama durum bunlardır, devam etsem daha bir sürü sebep yazmak mümkündür ancak bu kadarı bile yeterlidir. Kendi kararıdır kendi bilir. T.B.

1- Kendisine vermiş olduğunuz icazetnameyi size iyade etmemi K….1…..

Lütfetmiş madem bunu yapacaktı, bildiğin o şartları hangi mantıkla ileri sürdü, bunu kişiye sormazlarmı? İcazetname onda kalsa ne olur iade etse ne olur, onun değeri o zamandı. Daha evvelki yazılarımda bu hususu belirtmiş idim. O icazetname de yazılı isimlerin zincirinin halkaları boynuna dolandı ve onların tabutlarını sırtında taşımaya başladı kâğıt kayıtları iade etse ne olur etmese ne olur. T.B.

2- Kendisinin zaten şeyh olduğunu ve sizin vermiş olduğunuz icazetnamenin kendi talebiyle olmayıp sizin teklifiniz üzerine olduğunu ve bunun üzerine sizden böyle bir teklif gelince kendisininde sizinde malunuz olduğu üzere 53.54 zuhuratlarına ilişkin olarak ve sizde bulunan emanetlerin kendisine intikaline ilişkin bir zuhuratın tatbikatı olacağına hamlederek kabul ettiğini hatta tevazu göstererek kendi dergahında ve kendi müridanı icerisinde ve sanki yeni biat alan bir derviş misali biat merasimine eyvallah diyerek kabul ettiğini O.K.

Şimdi bu ifadelerini cümle cümle inceleyelim ve ne kadar yanlış ve hayali düşünceler olduğunu bî taraf olarak görmeye çalışalı 

2- Kendisinin zaten şeyh olduğunu K….1…..

Bu ifadeler kendinden menkul gerçekten izaha muhtaç ifadelerdir teyit ve gerçekçi olarak tahkik edilmesi lâzımdı 

ve sizin vermiş olduğunuz icazetnamenin kendi talebiyle olmayıp K….1…..

Bu durumu dahi henüz daha anlamış değil imiş ifadelerinden bu anlaşılıyor, fakir icazetname verme muhabbetlisi değildir ve bu icazetnameyi vermek benim talebim ile ilgili değild 

sizin teklifiniz üzerine olduğunu K….1…..

Bu husus benim teklifimde değildir, daha bunu da anlamış değil imiş, seninde bildiğin gibi birinci husus kendinin zannediyorum (2006) umresinde görüp bana anlattığı, ancak o gün bu hususta hiç bir fikir ileri sürmeyip, meseleyi zamana bırakıp ne olacağını beklemeye başlamak olmuştu. Gene zannediyorum aradan geçen bunca zamandan sonra, senin talebin ile resimlerinin çekilmesi isteği ile, emanetlerin istenmesi, bu hususun daha evvelce görülen zuhuratın, zahiri tasdiği olabilir hükmü ile ve onun da kabulü ile bu tatbikat olmuştu.

Bu hususta terzinin hiç bir şahsi ne talebi ne düşüncesi olmamıştı, o zamanlar dışarıdan bakışla kendisini salih bir insan olarak gördüğümden, ma'nânın zuhura çıkması lâzım geldiğini gönlümden güşünerek, bu tabikatı yapmıştım. Bunda terzinin kendine ait hiç bir tasarruf ve isteği olmamıştır. sadece ma'nânın zuhura çıkması için bir tatbikat yapmaya çalışmıştım.

Ancak zaman içinde Satih ince, ince, ince farkında olmadan nefsi benliğinin içine düşerek o mertebede hiçbir zaman olmaması lâzım gelen, davranış ve ifadelere daldığı için, onun üzerinden Terziye gelebilecek, maddi ve ma'nevi zararları ve mes'uliyetleri önleyebilmek için kendisinden, verilen icazetin gene Hakk tarafından bir tecelli ile kaldırılmış olmasıdır. Diğer ifade ile İcazetin verilmesi ve alınması, Terzinin işi değil Hakk'ın işidir Terzi de buna sadece alettir. Bir kimse daha bunları anlamamışsa ve bunları kula bağlıyorsa, o nun irfaniyetten bir zerre haberi olmadığının açık ifadesini kendi kendi hakkın da ilân etmiş olmaktan başka bir şey yapmamış ol 

ve bunun üzerine sizden böyle bir teklif gelince K….1…..

Gene cümle ne kadar yanlıştır, teklif benden değil Kendinin şahsından ve yönettiği dergâhı yönünden gelmiştir, Yani senden gelmiştir. Bu tecelliler üzerine Terzi Hakk'ın takdiri olarak, bu tatbikatı yapan yani "görüneni" dir . Yoksa zaten Terzi ortada yokki! Terzi bunları yapmış olsun. O perdeyi görmüş, perde arkasından haberi olmadığı ve bu sahada ne kadar bilgisiz ve gönülsüz olduğunu kendi, kendi hali hakkında açık olarak bildirmektedir. İrfaniyyet bir başka şey nefsaniyyet ise bir başka şey ve yaşamdı 

kendisininde sizinde malunuz olduğu üzere 53.54 zuhuratlarına ilişkin olarak K….1…..

Bu hale ilişkinde bütün bunlardan hiç bir şey anlamadığı, sadece işin suret ve zahirinde olanlara takılıp kaldığı nasılda hemen görülüy 

ve sizde bulunan emanetlerin kendisine intikaline ilişkin …

Terzi kendisine bu emenetlerin Satih inceye verileceğine dair herhangi bir şey söz konusu olmadı ki, bu husus onun kendi hayali olmuş kendi kendini hayalen kandırmış, Terzi ne yapsın. Seninde bildiğin gibi. lâtife yönlü "biz giydiğimiz şeyi bir daha çıkarmayız" ma'nâsında bir söz söylemişti, Terzi de bunun karşılığında, "giydirmesini bilen çıkarmasını da bilir" diyerek lâtifeli bir cevap vermişti. İşte görüldüğü gibi aynen oldu Giydirmesini bilen çıkarmasını da bildi. Bu kıyafetlerin kime kalacağı şimdiden bilinmesi mümkün olmayan bir husustur bunları her hangi bir kimseye vaad etmek doğmamış çocuğa kıyafet düzmeye benzer.

Ve gerçekten kendisinde, sadece sağlam olan bu hususu kaldıramadığı ve liyakatını kaybettiği için elinden alınmış ol 

bir zuhuratın tatbikatı olacağına hamlederek K….1…..

zaten her şey bu zuhuratlarla oldu, ancak o bunları nefsine kaptırdığı için, kıymetini bilemeyip elinden kaydırdı. Eğer kıymetini bilseydi belki de, bunlar onun kutuluş gemisi olabilir 

kabul ettiğini hatta tevazu göstererek “kendi dergahında” ve “kendi müridanı” icerisinde K….1…..

Böyle bir tatbikat bir züll değil iftihar vesilesidir. Daha bu hali bile anlamayıp, demek ki o gece müntesiplerinin önünde kendini aciz görmüş, madem öyle idi o zaman açık olarak daha baştan “arkadaş ben zaten şeyhim benim bunlara ihtiyacım yok” diyerek mertçe reddedbilirdi. Madem zahirende olsa kabul etti, demek ki o halde, içinde razı olmadığı bir hususu dışından kabullendiği anlaşılmaktadır, bu dahi iki düşünceliktir. Diğer ifadesini siz düşünün. Yani kendisine daha fazla güya “ruhaniyet” kazandırmak için kabul ettiği anlaşılıyor. Zâten işte bu yüzden de kendisinden alınmıştır.

Ayrıca geçmiş tarihte, bu tatbikatın benzerlerinin çok defa yapıldığı ilgili kitaplarda mevcuttur. Bir kimse eğer gerçekten bu halin sahibi ise değişik yollardan da icazet alabilir, yeter ki kendisi bu hali Hakk etmiş olsun, bu tatbikatlar o kişiler için bir zül değil İftihar vesilesidir. Bundan bile haberi yokmuş.

“kendi dergahında” “kendi müridanı” Bu kelimeler bile nasıl bir sahiplenme ve benlik ifadesinde olduğunu açık olarak göstermektedir. Madem öyle idi “müridanı”ndan çekiniyor idi başka bir yerde, bu tatbikatı yapalım diyebilirdi, bizde ona bir yer bulabilirdik hiç merak etmesindi.

Bırak müridanının yanını, sitesinden bütün aleme yaydı, madem bu hususta sıkıntısı vardı, o zaman hiç olmazsa tivisinde neşretmeseydi. O da yetmemiş gibi, sitesinde kaç sene, ta ki kaldırın deyinceye kadar, baş köşede programda durdu. Bu nasıl tatbikat, nasıl kendini savunma, ne kadar bir çelişkili olduğunun bile farkında değilmiş. T.B.

ve sanki yeni biat alan bir derviş misali biat merasimine eyvallah diyerek kabul ettiğini

Ne kadar safiyane sözler, duyanda gerçekten böyle olduğunu zannedecek. Bu tatbikat biat değil “iltifat ve tasdik” idi, biad işin başındakilerle yapılır, bu husus ise İcazat töreni idi, Satih daha bunun bile farkında olamamış, şu değerlendirmeye bakın, çünkü kendinin bulunduğu yerin bile farkında olmadığı, nasıl anlaşılıy 

3-Size son dönemdeki olaylar haric K….1…..

Bu da bir gelişmedir, demek ki saygısızlık yaptığını kabul ediyor. Madem bu kadar tevazulu imiş, birde özür dileyiverse idi işler bu duruma gelmez idi. T.B.

daha önce herhangi bir saygısızlık yapmadığını K….1…..

İşte işin asıl düşünülmesi lâzım gelen yerlerinden biriside budur. Demek ki Terzinin saygısızlık yapılacak bir durumu yok imiş, o halde bu sürtüşmelere sebep olanın kim olduğu, açık olarak belli olmaktadır. T.B.

sizin kendisinin uşşaki vakfına karşı yazılan bir savunu metninde isminizin geçmesinden dolayıki bu metindede sizin şahsınıza yönelik kötü bir ifade bulunmamasına ramen neden böyle bir tepki verdiğinizi anlamadığını

Bahsi geçen metin aşağıdadı 

_______

Ayrıca şu an orada bulunan silsile 1925'te tekkeler kapandığında orada bulunan silsile değildir.

Bu silsile ise şu an Tekirdağ'dadır. 0 silsilenin Şeyhi muhterem âlim Terzi Baba ise halen hayatta olup, Şeyh Fa.... Efendi'ye 2011 senesinde umum önünde icazet yazmıştır.

t Network1 .W

yukarıda benimle ilgili olan satırları mutlaka kaldırınız.

(5) Çıkardığınız mecmualarda benim kitaplarımdan bölümler gene yayınlanıyor ise onları da hemen durdurunuz.

(6) Dergâhınızda benimle ilgili kalmış başka kitap ve bazı kayıtlar varsa onları da imha ediniz veya bize gönderiniz.

(7) Çektiğiniz benim foğraflarım varsa onlarıda siliniz veya imha ediniz.

(8) Bilmediğim bana ait başka kayıtlarınız var ise onları da siliniz.

(9) umarım en kısa zamanda bunları yerine getirir tarafıma bilgi verirsiniz.

Selâmlar hoşça kalı

Şeyh Fa Efendi'ye 2011 senesinde umum önünde icazet yazmıştır.

Kendi ifadeleri ile bu yazılarında, icazet açık olarak bir taltif hali gibi gösteriliyor iken, geçmiş sahifelerde, aynı hadiseden nasıl bahsedildiği, gene kendi yazılarından meydandadır. Terzi onlardan sadece bu yazıların sitelerinden kaldırılmasını istemişti. T.B.

neden böyle bir tepki verdiğinizi anlamadığını K….1…..

Satih incenin bütün bunları unutmuş olduğu anlaşılıyor, Ama Terzide bunların hepsi günü gününe kayıtlıdır. Bu yazıdan dolayı Terzi onlara karşı herhangi bir yazılı yazısız eksi bir davranışta bulunmamıştır. Sadece aşağıdaki metni yayınlamıştır T.B.

Duyuru

Son zamanlarda medyada, Fa Nu ismi çokça geçtiğinden, tarafımızdan bir açıklama yapma gereği hâsıl olmuştur. Terzi Babamız tarafından kendisine bir vesile ile emaneten verilmiş olan "rehberlik icazeti" görülen lüzum üzerine geri alınmıştır. Terzi Babamızın mezkur kişi ile, ne zahir ne de batın hiçbir ilgisi yoktur ve kalmamıştır.

Galiba kendisi Ankara da yapmış olduğu, aşağıda metni bulunan sözlerini ve yazısını unutmuş görünmektedir, bizim cevap hakkı olarak yazdığımız yazılar, Ankara konuşmasının cevapları idi, yoksa az yukarıda metni verilen yazı hakkın da değil idi, galiba biraz meseleleri hafife alarak unutkanlığı başlamış olabilir. Nedense kendi ifadelerinden oluşan ve sesli herkese haykırarak, muhatabının olmadığı bir sahada, sadece hayal pehlivanına yakışır bir şekilde, bu sözleri sarfettiğini unutmuşa benziyor, neden acaba aşağıdaki metinde olan bu sözlerinden hiç bahsetmemiş T.B.

Efendim bir kıl kuyruk çıkmış haber gönderiyor emanetleri biz de, bir maneviyat, zuhuratlar var bu emanetler Fa efendide. K…1….de burada şahidi de burada. Efendim emanetleri bize getirecek bir baktık ulan bize zikir telkini yapıyor derviş gibi, sesimizi çıkarmadık. Oğlum biz postnişiniz, bizim icazet verdiğimiz adam halife olur. Eğer şu anda bu adam benim gibi icazet çıkarsın yani Nusret Tura’dan, Mustafa Safi Efendi’den, ben bu anda vazifeyi bırakırım yani. Efendim halası tutmuş, vefat edince Nusret Tura’dan kalan emanetleri buna vermiş şeyh diye ortalıkta dolaşıyor. Biz de teberrük olarak alalım dedik. Kravatına mı yanasın, başının açıklığına mı yanasın, kadın erkek bir arada oturup sohbet ettiklerine mi yanasın. Dedik ki Uşşaki’dir, tarikatın büyüğüdür, herif ilan veriyor diyor ki “şeriata aykırı işlerinden dolayı, Uşşakiliği bozduğundan dolayı.” Uşşakiliği bozsak ilk önce karşı çıkacak olan bu insanlar işte bu saydığım insanlar (halifelerini işaret ediyor). “Satih ince”

 

Yukarıda bahsi geçen sözlerinin, bahse konu olan (124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih İnce) isimli kitabımızda yaklaşık (50) sayfa civarında açık ve net delilleri ile izahları vardır, onları bir okumuş olsa ne hale gelir düşünmek bile istemem. T.B.

4-ve son olarak sizin eğerki uşşaki geleneğine uygun üstatlarınızın mühür ve imzasını taşıyan bir icazetiniz var ise bunu gösterdiğiniz taktirde

Ankara konuşmasının içinde de, geçen benzeri ifadelerinin cevapları aynı konuşmanın, yukarıda bahsi geçen kitapta teferruatlıca olduğunu bildirmiştim, eğer onun yüreği sağlamsa bir kişinin nezaretinde o cevapları ön yargısız bî taraf bir gözle okusun da emanet hilâfet nasıl olurmuş gözleri de görsün nefside görsün, bu işler öyle tehditle atmakla olmaz, hayali cümleler kurmakla da hiç olmaz.

Eğer sana gönderdiğim özet dosyanın içindeki, İçindekiler bölümünü lütfen okusa idi, orada olanlar, bu hayali efeliğini biraz daha düşünerek, ihtiyatlı olarak sarf ederdi. Kendisi bil 

dergahının anahtarını dahi size teslim ederek bu işten cekileceğini beyan etti. K….1…..

Şu edep dışı şuursuzca ve buram buram nefis kokan benlik ifadelerine bakın. “dergahının anahtarını” hangi dergâhtan bahsediyorsun be Satih ince, o dergahta kaç kuruşun varda dergâhını bırakacaksın. O dergâh senin özel mülkün değil gariplerin Hakk’a yardım ediyoruz diye, rızıklarından zaruri ihtiyaçlarından keserek, sana verdikleri paralardan oluşan, genelin katkısıyla kurulan bir yerdir, ayrıca bilindiği gibi vakfın malıdır, ayrıca o vakıfı da aile vakfına çevirdiğinde, bilindiği gibidir, kimin malını kime teslim ediyorsun, zaten böyle bir imkânın da yoktur. Bu paraları nasıl topladığın da kendi ifadenle açık olarak bellidir, gene Ankara konuşmasında bunları söyleyen ve müntesiplerinin iyi niyetlerini istismar ederek ve büyüklerini de para toplamaya alet ederek söylediğin aşağıdaki sözler senin değilmidir.? T.B.

Not= Bu bölümde, bahsi geçen kitaptan alınmıştır. (124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih İnce) Sayfa 196)

(Not: Bundan sonraki bölümü ağlayarak söylüyor.)

 

Tam bir tiyatro, kendiside baş hayal oyuncusu, insanların iyi niyetlerini istismar, ancak böyle olur, saf insanlarda bunları Allah yolunda yapıyoruz diye, kendi ihtiyaçlarını ve çocuklarının geleceklerini, temin etmek için kullanacakları paraları, bunun hayali için getirip vermektedirler. Bir şey yapacaksan, kendi imkânların ile yapta gerçekten mert olduğun görülsün. T.B.

Bunu piranım adına ve Hacı Bayramı Veli adına ve İbrahim İbrişimcizademin adına “Satih ince kuyruk”

Şu din ve ma’neviyyat istismarına bakın, nede tevazu sahibi imiş, istedikleri kendisi için değilmişte, bahsi geçen kimseler için imiş, sanki bahsettiği kişiler oraya gelip idarecilere ayar çekecek. Hiç olmazsa bu isimleri nefsinin tatmini için gıyaplarında kullanma. T.B.

onun halifesi olarak sizlerden istiyorum. “Satih ince kuyruk”

Şaibeli olan bu halifelik için, bir şey istenmez ve bu hak kendisinde yoktur. gerçek mürşit çevresine böyle bir talepte de bulunmaz, kendi imkânları varsa bir şeyler yapmaya gayret eder, bahsettiğin cemeatinden her hangi bir şey taleb etmen, onları sıkıntıya sokabileceğinden şer’an da caiz değildir. Ancak kendileri, kendilerinden hiçbir şey taleb edilmeden kendi arzuları ve imkânları kadar genel masrafların karşılanması için, dergâhlarda “keşkül” ismi verilen bir keseye veya bir kutuya, sohbete gelen derviş kimseler. Çay kahve için küçük miktarda hediye olarak bir kaç kuruş bırakabilirler. Ancak bu kadarına ruhsat vardır. Veya tutulan ve dergâh ismi altında müşterek kullanılan, dervişlerin buluşması için tutulan kiralık yerlere, kira yardımı yapılabilir, ancak bunların hepsi gene o yolun yolcularına hizmet için harcanır, kişinin cebine girmez, girerse yanlış ve haksız olur, bunun hesabını ahrette vermek zorunda kalır.

İçinde bulunduğun binaların yüksek maliyetlerinin nasıl ve hangi imkânların ile yapıldığını anlamak mümkün değil, eski halin meydan da, eğer bunlar bağışlar ile yapılıyor ise, o bağışları toplamak için resmi iznin varmıdır,? Bunlar hep soru işaretleridir cevabını da tabii sen verirsin. T.B

Fakir (65) senelik bu yolda olduğum sürenin (46) senelik kısmı görevde olduğum bu süreç içinde hep kendi imkânlarımı kullandım, kendi yapabildiğim, gerek iş yerimde gerek evimde bu görevi yürütmeye çalıştım, şimdide daha evvel evim olarak oturduğum yerimi tamamen gergâh olarak ve kütüphane ve müze olarakta düzenleyip bu yola tahsis ettim bu hususta kimseden bir şey talep etmedim. Ancak bir iki kadeşimiz bazı küçük tamiratında emekleri ile yardımcı olmuşlar idi, Allah hepsinden razı olsun. T.B

Ve sizi Allah’ın selamıyla selamlıyorum. “Satih ince kuyruk”

Sen bu selâmı bırakta, nefsimin selâmı ile selâmlıyorum, dersen daha isabetli bir selâm vermiş olursun. Çünkü yukarıdan beri bahse konu olan sözlerinin hepsi nefsinin hükümleridir ve nefis kaynaklıdır, bu yüzden selâmın nefsindendir, ama onu da alet edip insanların iyi niyetlerini nefsin için kulanıyorsun. Hakk’ın önünde vicdanın ile baş başa kaldığın zaman, bütün bunların hesabını bakalım nasıl vereceksin, belki gene hükmü eğer geçerse, nefsin yardımcı olur. T.B.

dergahının anahtarını dahi size teslim ederek bu işten cekileceğini beyan etti. K….1…..

Benim ne onun olmayan dergâhında gözüm var, nede böyle bir iddiam var. Eğer benim böyle makam mevki ihtirasım olsa idi göstermelikte olsa sohbete gittiğimde, onun oturduğu yere otururdum. Buraya oturun dendiği halde, Terzi oraya gittiğinde bir iskemle alıp bir kenarda, onun üstünde oturur idi gelenlerin hepsi bunu bilirler.

Orada sohbet yapmak ise, dışarıdan gelen bazı erkek evlâtlarımızı da sohbete ayda bir de olsa dahil etmek düşüncesi idi, ayrıca oranın müntesiplerine de ilmi olarak yardımcı olmaya çalışmak idi, yoksa başka bir gayemiz yok idi. Satih ince daha henüz okul sıralarında iken Terzi yaklaşık her hafta istanbula gelip evlâtlarının evlerinde sohbetlerini sürdürüyor idi, gene de aynen devam etmektedir, hizmeti olan bütün evlâtlarımızdan Allah (c.c.) razı alsun.

Ayrıca oraya geldiğimiz zamanlarda bizlere çay ve çorba yapan temiz gönüllü kadeşlerimize de teşekkür ederiz. Hizmetleri için Allah onlardan da razı ols 

Netice olarak K….1….. kardeşim gene istemeyerek biraz uzun oldu ama kusura bakma, sende bunları ister oku ister okuma, fark etmez. Seninde benimde iyi niyetimiz bu bapta para etmedi, hayırlısı olsun vardır bir hikmeti. Demek ki bu iş burada bitmedi, küçük bir özür dileyerek, bu işi bu alemde bir sonuca eriştirseydi, kendi hakkın da her halde daha iyi olurdu. Artık iş benden çıktı Hakkın divanına kaldı, elimdeki dosyada Yaklaşık bu ilâveleri ile (331) sayfaya yaklaşarak savunma dosyam oldu, bundan sonrasını kendi bil 

Gene netice olarak sana olan muhabbetim devam etmektedir, geçmiş sayfalarda da belirtildiği gibi, sen iyi niyetin ile bu olayın başlamasına ve böylece bitmesine sebep oldun, memur mazurdur hükmünce, yazılanların seninle ilgisi yoktur.

Bundan sonra belki de, benimle görüşmen yasaklanabilir. Bütün bunlara rağmen bil ki, daha evvel yapmış olduğun, Satih ince hakkında veya başka bir şey hakkında, istişareye ihtiyaç duyarsan bütün kapılarım, gerek internet gerek evlerim hepsi sana açıktır.

Özel senin kendi durumun için, bir istişare sorarsan şimdilik sükût etmeyi yeğlerim, ancak sen kendin, kendin hakkında bir değerlendirme istersen, o zaman mevzuun durumuna göre değerlendirmeye çalışırım, inşeallah bunların hiç birine ihtiyacın kalmaz, gerçek bir aklı selim ile yönünü çizmiş olursun.

Cenâb-ı Hak dünya ahret işlerinde kolaylıklar nasib etsin eşin ve çocukların ile uzun ve saadetli bir yaşamanızı niyaz ederim. Kusura bakma, bu süreçte sende üzüldün ama, bütün bunların sorumlusu ben değildim. Benimde gene bu cevapları yazarken bir bütün günüm boşa gitmiş oldu, bunun diyetini kim ödeyecek zaman gösterecekt 

Not= Bahsi geçen icazat dosyaları, galiba zaten sende idi, onlar gene sende kalsın. Ve bundan evvel gönderdiğim, Satih İncenin okumaya tenezzül etmediği çıktılarda, ayrı bir bölüm olarak sende kalsın, istersen bu mailin de çıktılarını alır, belki ileride bir hatıra olur diye saklayabilirsin, ancak bunlara benim hiç ihtiyacım yoktur dersen, zahmet olmaz ise, vereceğim bir adrese zahmet olmaz ise, yakının da olan bir kargo ile gönderirsin. Gezegen olduğumuzdan seyahatlerimiz devam ettiğinden, ne zaman nerede olacağımız belli olmadığından, şu adrese gönder diyemiyorum. Göndermeye karar verirsen, o günlerde bulunduğumuz adresi verir oraya gönderirsin. Veya bir manisi yoksa zahmette olmaz ise istanbulda olduğumuz bir günde sen getirirsin, hemde görüşmüş oluruz.

Sen bilirsin karar senindir. Bende zaten asılları vardır.

Bunları da bahsi geçen kitabın “netice” bölümüne ilâve edip bu kitabıda (124) sıralı nosu ile bitirceğim inşeallah.

Allah hak söyler doğruyu söyler, çalışmak bizden muvaffakiyet Hak’tandır.

Terzi Baba kitapları. Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 1. Necdet Divanı: 2. Hacc Divanı: 3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri: 4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri): 5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı

hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve

Hakikatleri: (Fransızca) 7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i): 8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri): 9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet: 10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle: 11. Vâhy ve Cebrâil: 12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi: 13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve

şerhi 15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 16. Divân (3) 19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i. 21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.) 22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik: 24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 35. Fâtiha Sûresi: 39. Terzi Baba: (2) 41. İnci tezgâhı: 49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.) 61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: ( ) 63. İnci mercan tezgâhı: 67. 067-Mülk Sûresi: 68. 1-namaz sureleri 88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine. 91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13) 95- Terzi Baba-(8) (19/53) 96- 41-Fussilet Sûresi. 118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura (H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri. 15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine

Terzi Baba kitapları sıra listesi

KAYNAKÇA

1. KÛR’ÂN VE HADîS :

2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif,

İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve

sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 1. Necdet Divanı: 2. Hacc Divanı: 3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri: 4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri): 5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı

hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve

Hakikatleri: (Fransızca) 7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i): 8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri): 9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet: 10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle: 11. Vâhy ve Cebrâil: 12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi: 13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve

şerhi 15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 16. Divân (3) 17. Kevkeb. Kayan yıldızlar. 18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i. 20. Terzi Baba Umre (2009) 21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.) 22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 25. -1-Köle ve incir dosyası:

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri:

27. -2-Genç ve elmas dosyası:

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr:

29. Karınca, Neml Sûresi:

30. Meryem Sûresi:

31. Kehf Sûresi:

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası:

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010) 34. -3-Bakara dosyası:

35. Fâtiha Sûresi:

36. Bakara Sûresi:

37. Necm Sûresi:

38. İsrâ Sûresi:

39. Terzi Baba: (2) 40. Âl-i İmrân Sûresi:

41. İnci tezgâhı:

42. 4-Nisâ Sûresi:

43. 5-Mâide Sûresi:

44. 7-A’raf Sûresi:

45. 14-İbrâhîm Sûresi:

46. İngilizce, Salât-Namaz:

47. İspanyolca, Salât-Namaz:

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi:

50. 76-İnsân, Sûresi:

51. 81-Tekvir, Sûresi:

52. 89-Fecr, Sûresi:

53. Hazmi Tura:

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi:

55. 28- Kasas, Sûresi:

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba:

57. 20-TÂ HÂ Sûresi:

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi:

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.) 61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: ( ) 62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler:

66. Risâle-i Gavsiyye:

67. 067-Mülk Sûresi:

68. 1-Namaz Sûrereleri:

69. 2-Namaz Sûrereleri:

70. Yahova Şahitleri:

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits:

72. Îman bahsi:

73. Celâl cemâl Celâl:

74. 2012 Umre dosyası:

75. Gülşen-i Râz şerhi:

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi:

77. Aşk ve muhabbet yolu:

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları:

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası.

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi.

90- İnsân-ı Kâmil Cild (1-kitap-1) şerhi.

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13) 92- İnsân-ı Kâmil Cild (2) şerhi.

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara.

95- Terzi Baba-(8) (19/53) 96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası.

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri.

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası.

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi) 103-terzi Baba yüksek lisans tezi.

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca) 108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar.

109-terzi Baba tasavvufi izahlar.

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları 113- İnsân-ı Kâmil Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası.

117- İnsân-ı Kâmil Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Adem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı 123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı.

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.”

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları.

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha

Altı peygamber serisi:

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.) 3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.) 6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v

Terzi Baba kitapları serisi:

1-12- Terzi Baba-(1) 2-39- Terzi Baba-(2) 3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13) 8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar.

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar.

13-110-19-53-Şeker risalesi.

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

Bir hikâye birçok yorum serisi.

1-25 -Köle ve incir dosyası:

2-27 -Genç ve elmas dosyası:

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi:

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi.

Dîvanlar serisi:

1-1-Necdet Divanı:

2-2-Hacc Divanı:

3-16-Divân (3) 4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı.

İbretlik dosyalar serisi.

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası.

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları.

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara.

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko.

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince.

10-128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları.

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha

Umre dosyaları serisi

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009) 3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010) 4-74. 2012 Umre dosyası:

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 7-106-(2016) Umre dosyası. 8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 9-125-2018 Umre dosyası Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi 1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı

hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve

Hakikatleri: (Fransızca) 3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 5-48. Fransızca İrfan mektebi: 6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i): 8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca. 9-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca Mektuplar ve zuhuratlar serisi: Terzi Baba İnternet dosyaları: Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 11-12-13-14-15-16-17-18-19-20Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 21-22-23-24-25-26-27-28-29-30Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 31-32-33-34-35-36-37-38-39-40Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 41-42-43-44-45-46-47-48-49-50Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 51-52-53-54-55-56-57-58-59-60Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (132+98=230)

33 34
