# Fusûsu'l-Hikem Mukaddime

**Yazar:** Ahmed Avni Konuk

> Ahmed Avni Konuk'un Fusûsu'l-Hikem Tercüme ve Şerhi'ne yazdığı 20 fasıl ve vasıllardan oluşan Mukaddime ile İbnü'l-Arabî'nin Dîbâce tercüme ve şerhini içeren temel tasavvuf klasiği.

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/fususu-l-hikem-mukaddime
**Sayfa:** 117

---

## MUKADDEME

﷽

Lisân-ı imkân-ı ilâhîsi ile Zât-ı vâcibü’l-vücûda hamdolsun ki, mazîk-ı ademde bunalıp kalan sıfât ve esmâ-i nâmütenâhîsini nefes-i Rahmânîsi ile tenfîs ederek onlara vücûd-ı pür-cûdundan her bir mertebe-i tenezzülün îcâbına göre birer vücûd bahş, ve kemâlât-ı ilâhiyyesini tafsîlen müşâhede etmek için onların hey’et-i mecmûasını âyîne ittihâz eyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İlahi imkân diliyle, Vâcibü'l-vücûd Zât'a hamdolsun ki, yokluk darlığında bunalıp kalan sınırsız sıfat ve isimlerini Rahmânî nefesiyle ferahlatarak, onlara cömert varlığından her bir tenezzül mertebesinin gereğine göre birer varlık bağışladı ve ilahi kemalatını ayrıntılı olarak gözlemlemek için onların bütününü ayna edindi.

Salât ve selâm, enbiyânın hâtemi ve a’refi olan Muhammed Mustafâ Efendimiz’in üzerine olsun ki, onun hakîkati merâtib-i tecelliyâtın a’lâ ve eclâsı; ve taayyünü mertebe-i insâniyyenin ecma’ ve eşmelidir. Ve onun feyzi bilcümle envârın menbaı olan ism-i câmi’-i ilâhîden vâki’ olup, rahmet-i ilâhiyye bilcümle hakāyıkına,[1] onun hakîkatinden tevzî’ olunur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Salât ve selâm, peygamberlerin sonuncusu ve en bileni olan Muhammed Mustafa Efendimiz'in üzerine olsun ki, onun hakikati tecellî mertebelerinin en yücesi ve en açık olanıdır; ve onun belirginleşmesi insanlık mertebesinin en kapsamlısı ve en şereflisidir. Ve onun feyzi, bütün nurların kaynağı olan ilâhî ism-i câmi'den (Allah'ın tüm isimlerini kendinde toplayan isim) meydana gelir ve ilâhî rahmet, bütün hakikatlere, onun hakikatinden dağıtılır.

Tarziye-i bî-intihâ, mazhar-ı etemm-i ism-i Hâdî olan o Hâtem-i enbiyâ (aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) Efendimiz’in âl ve ashâbı ve verese-i kümmelîni üzerine olsun ki, her biri semâ-i hidâyetin nücûm-i pertev-feşânı olup zulmet-i tabîatta Hak ve hakîkate mûsil olan yolu şaşıran kimselere birer rehnümâdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sonsuz övgü, Hâdî isminin en mükemmel mazharı olan o peygamberlerin sonuncusu (ona salât ve selâm olsun) Efendimiz'in âline, ashâbına ve kâmil vârislerine olsun ki, her biri hidayet semasının ışık saçan yıldızları olup, tabiat karanlığında Hak ve hakikate ulaştıran yolu şaşıran kimselere birer yol göstericidir.

Ey teşne-i hakîkat olan mü’minîn-i mütefekkirîn! Bu kitâb-ı münîf, zübdetü’l-kâmilîn ve kıdvetü’l-muhakkikîn Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbn Arabî (r.a.) efendimizin te’lîf-i âlîlerinden olan Fusûsu’l-Hikem’dir. Maânîsi Hz. Şeyh’in kalbine (S.a.v.) Efendimiz tarafından ilkā, ve nâm-ı latîfi zât-ı risâlet-penâhîleri tarafından tevsîm buyurulduğu cihetle, vücûd-ı unsurîde merkûz dimâğ-ı fa’âlin eseri ve nazar-ı aklînin netâyic-i istidlâlâtı değildir. Serâpâ asl-ı hakîkîden kulûb-i enbiyâ (aleyhimü’s-selâm)a münzel olan maârif ve hikem-i ilâhiyyeden ibâret, ve ehl-i takyîd olan erbâb-ı ukūlün bilmediği ve idrâk edemediği hakāyık ile mâlâmâldir. َْ وَاللّٰـهُ يَعْلَـمُ وَأنْتُـم ( لَا تَعْلَمُــونBakara, 2/216) [Allah Teâlâ bilir, siz bilmezsiniz.]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ey hakikate susamış düşünen müminler! Bu yüce kitap, kâmillerin özü ve araştırmacıların önderi Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbn Arabî (r.a.) efendimizin yüce eserlerinden olan Fusûsu'l-Hikem'dir. Anlamları Hz. Şeyh'in kalbine (S.a.v.) Efendimiz tarafından ilham edildiği ve güzel adı bizzat risalet sahibi tarafından verildiği için, maddî bedende yerleşik aktif bir zihnin eseri ve akıl yürütmenin sonuçları değildir. Baştan sona gerçek asıldan peygamberlerin kalplerine (aleyhimü's-selâm) inen ilahî bilgiler ve hikmetlerden ibaret olup, kayıtlı akıl sahiplerinin bilmediği ve idrak edemediği hakikatlerle doludur. وَاللّٰـهُ يَعْلَـمُ وَأنْتُـم لَا تَعْلَمُــون [Allah Teâlâ bilir, siz bilmezsiniz.] (Bakara, 2/216)

İmdi bu kitâb-ı münîfi hatmederek mündericâtını zevkan ârif olanlar, mebde’ ve maâdın ne demek olduğunu, ya’ni kendisini ve muhîtinin nereden gelip nereye gittiğini ve her mevtında ne için meks ettiğini ve hakîkat-i vücûdu anlarlar. Cehlin zevâli ile artık çûn ü çirâ munkatı’, ve âlem nazarlarında bir temâşâgâh-ı latîf olur. Velâkin yalnız cehlin zevâli kâfî değildir; belki vücûd-ı insânîde a’zam-ı kuvâ olan “vehm”in dahi zevâli lâzımdır. Bu ise ancak bir insân-ı kâmilin isti’dâda göre terbiyesi ve bu terbiye dâiresinde sülûkün itmâmı ile olur. Zîrâ “bilmek” başka ve “olmak” yine başkadır. Bilmek ile vücûd-ı vehmînin nefyi ve tevhîd-i hakîkîye vusûl kābil değildir. Meğer ki hakkında inâyet-i ezeliyye mesbûk ola. Ale’l-kāide bu illetin zevâli bir tabîb-i hâzıkın tedâvîsi ile mümkin olur. Beyit:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi bu aydınlatıcı kitabı bitirip içeriğini zevkle idrak eden ârifler, başlangıç ve sonun ne demek olduğunu, yani kendisinin ve çevresinin nereden gelip nereye gittiğini ve her durakta niçin kaldığını ve varlığın hakikatini anlarlar. Cehaletin ortadan kalkmasıyla artık "nasıl" ve "niçin" soruları kesilir ve âlem onların gözünde latif bir seyirlik yer olur. Ancak yalnız cehaletin ortadan kalkması yeterli değildir; aksine insan varlığındaki kuvvetlerin en büyüğü olan "vehmin" de ortadan kalkması gerekir. Bu ise ancak bir insân-ı kâmilin, kişinin yatkınlığına göre terbiye etmesi ve bu terbiye dairesinde Hakk Yolculuğunun tamamlanması ile olur. Çünkü "bilmek" başka ve "olmak" yine başkadır. Bilmek ile vehmî varlığın reddi ve hakiki tevhide ulaşmak mümkün değildir. Meğer ki hakkında ezelî inayet (Allah'ın ezelî yardımı) geçmiş olsun. Kural olarak bu illetin ortadan kalkması, usta bir tabibin tedavisi ile mümkün olur. Beyit:

باشد به سخن يافتن از ممتنعات توحيدِ حق اى خلاصۀ مخترعات سرّى كه نيابى ز فصوص و لمعات رو نفى وجود كن كه درخود يابى

Tercüme: “Ey kevn ü mekânın hulâsası olan insan! Tevhîd-i Hakk’ı söz ile bulmak mümteniâttandır. Git, vücûd-ı vehmîni nefy et ki, Fusûsu’l-Hikem’den ve Fahreddîn-i Irâkî’nin Kitâb-ı Lemaât’ından bulamadığın bir sırrı kendinde bulasın.”[2]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Ey oluş ve mekânın özü olan insan! Hakk'ın birliğini söz ile bulmak imkânsızlardandır. Git, vehmedilmiş varlığını yok et ki, Fusûsu'l-Hikem'den ve Fahreddîn-i Irâkî'nin Kitâb-ı Lemaât'ından bulamadığın bir sırrı kendinde bulasın."

Ma’lûm olsun ki, Şeyh-i Ekber (r.a.) hazretlerinin mu’terizleri ve husûsiyle bu kitâb-ı âlînin münkirleri vardır. Bunlar hulâsaten bervech-i âtî tasnîf olunabilirler:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, Şeyh-i Ekber (Allah sırrını mukaddes kılsın) hazretlerinin itiraz edenleri ve özellikle bu yüce kitabın inkâr edenleri vardır. Bunlar kısaca aşağıdaki şekilde sınıflandırılabilirler:

Birinci sınıf: Kendi ilim ve irfânlarına mağrûr olan zümre-i hasûdândır ki, Cenâb-ı Şeyh hazretlerinin zâhir ve bâhir olan fazl ve kemâlini çekemediklerinden, onların bu sû’-i hulkları, inkârlarına sebeb olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Birinci sınıf: Kendi ilim ve irfanlarına mağrur olan kıskanç topluluktur ki, Cenâb-ı Şeyh hazretlerinin açık ve belli olan fazilet ve olgunluğunu çekemediklerinden, onların bu kötü huyları, inkârlarına sebep olur.

İkinci sınıf: Birinci sınıfın mukallidleridir ki, hiçbir kıymetleri yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İkinci sınıf: Birinci sınıfın taklitçileridir ki, hiçbir değerleri yoktur.

Üçüncü sınıf: Hz. Şeyh’in beyânât-ı aliyyelerini havsala-i idrâkleri kabûl etmeyen fuhûm-i kāsıra erbâbıdır. Bunların sebeb-i inkârları acz ve sâika-i taassubdur ki, hâllerine acınır. Bunlar şerîatı vesîle ittihâz edip hakāyık-ı&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Üçüncü sınıf: Hz. Şeyh'in yüce beyanlarını idrak kapasiteleri kabul etmeyen, anlayışları kıt kimselerdir. Bunların inkâr sebebi acizlik ve taassup güdüsüdür ki, hâllerine acınır. Bunlar şeriatı vesile edinip hakikatleri

mezkûrenin mugāyir-i şerîat olduğunu, ve binâenaleyh onları mütâlaa ve tefekkür ile meşgūl olan kimselerin varta-i küfre düşeceklerini iddiâ ederler. Kendileri hakāyıktan tebâüd ettikleri gibi, başkalarını da teb’îd ederler. ( وَهُـمْ يَحْسَـبُونَ أنَّهُـمْ يُحْسِـنُونَ صُنْعًـاKehf, 18/104) [Onlar işlerini güzel yaptıklarını zannederler.] Hâlbuki bu hakāyıkın kâffesi lübb-i Kur’ân ve ahâdîsdir; ve peygamberân-ı izâm hazarâtının kulûb-i şerîflerine nâzil olan hikemdir. “Küfr”ün bir ma’nâsı da “setr”dir; Hakk’ı setreden kimselere “kâfir” derler. Bir putperest Hakk’ın tecellîsini ancak mahdûdü’l-mikdârına hasrettiği ve diğer tecelliyât-ı Hakk’ı setr ve inkâr eylediği için kâfirdir. Eğer bir kimse vücûd-ı mutlak-ı Hakk’ı ِ( فَأيْنَمَـا تُوَلُّـوا فَثَـمَّ وَجْـهُ اللّٰـهBakara, 2/115) [Ne tarafa teveccüh ederseniz edin, Allâh’ın vechi vâki’dir.] âyet-i kerîmesi mûcibince cemî’-i zerrâtta müşâhede edebilmek ilmini okuduğu için kâfir olursa, sıfat-ı mü’miniyyet, emr-i vücûdu “Hak” ve “halk” diye iki müstakil kısma tefrîk eden mutaassıbîne mi tevcih edilmek münâsib olur? Ve bu mutaassıbînde şirk-i hafî olduğuna şübhe yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

sözü edilen şeylerin şeriata aykırı olduğunu ve bu sebeple onları inceleyip düşünen kimselerin küfür tehlikesine düşeceklerini iddia ederler. Kendileri hakikatlerden uzaklaştıkları gibi, başkalarını da uzaklaştırırlar. ( وَهُـمْ يَحْسَـبُونَ أنَّهُـمْ يُحْسِـنُونَ صُنْعًـا Kehf, 18/104) [Onlar işlerini güzel yaptıklarını zannederler.] Hâlbuki bu hakikatlerin hepsi Kur'an'ın özü ve hadislerdir; ve yüce peygamberler hazretlerinin şerefli kalplerine inen hikmetlerdir. "Küfür"ün bir anlamı da "örtmek"tir; Hakk'ı örten kimselere "kâfir" derler. Bir putperest, Hakk'ın tecellisini ancak sınırlı miktarına hasrettiği ve Hakk'ın diğer tecellilerini örttüğü ve inkâr ettiği için kâfirdir. Eğer bir kimse, Hakk'ın mutlak varlığını ( فَأيْنَمَـا تُوَلُّـوا فَثَـمَّ وَجْـهُ اللّٰـه Bakara, 2/115) [Ne tarafa teveccüh ederseniz edin, Allâh’ın vechi vâki’dir.] ayet-i kerimesi gereğince bütün zerrelerde müşahede edebilmek ilmini okuduğu için kâfir olursa, müminlik sıfatı, varlık işini "Hak" ve "halk" diye iki bağımsız kısma ayıran mutaassıplara mı yöneltilmek uygun olur? Ve bu mutaassıplarda gizli şirk olduğuna şüphe yoktur.

Dördüncü sınıf: Üçüncü sınıfın mukallidleridir ki, bunlar da pek bîçâredirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Dördüncü sınıf: Üçüncü sınıfın taklitçileridir ki, bunlar da pek çaresizdirler.

Beşinci sınıf: Zevk ve meşrebleri Hz. Şeyh-i Ekber efendimizin zevk ve meşreblerine uymayan urefâdır. Bunlar ulemâ-i billâhdan olup Hz. Şeyh’i ta’zîm ve onların velâyetlerini tasdîk ile berâber ba’zı mesâilde muhâlefet ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Beşinci sınıf: Zevkleri ve meşrepleri Hz. Şeyh-i Ekber efendimizin zevk ve meşreplerine uymayan ariflerdir. Bunlar Allah âlimlerinden olup Hz. Şeyh'i yüceltmek ve onların velayetlerini tasdik etmekle birlikte bazı meselelerde muhalefet ederler.

Altıncı sınıf: Zevkan ve meşreben Hz. Şeyh-i Ekber efendimizin murâdât-ı aliyyelerini anlayan muhakkiklerdir. Bunlar Hz. Şeyh’e hiçbir mes’elede muhâlefet etmeyip sükût ile berâber, esrâr-ı ilâhiyyenin ifşâsını hoş görmezler; ve halkı mütâlaa-i Fusûs’tan men’ederler. Hâlbuki bu hakāyık ve maârifin hak olduğunu bilirler. Velâkin evvelen, fuhûm-i zaîfe ashâbının bu hakāyıkı yanlış anlayıp Hak hakkında sû’-i i’tikāda düşmelerinden havf ederler. Sâniyen, aslında sâhib-i zekâ olmakla berâber tab’ında fısk ve hubb-i dünyâ ve câh gālib olan kimselerin bu hakāyık ve maârifi okuyup, reşâdet da’vâsına kıyâm ve bunları sermâye-i ezvâk-ı nefsâniyye ittihâz etmelerinden korkarlar. Binâenaleyh onların men’leri şefekaten li’l-ibâd olmuş olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Altıncı sınıf: Zevk ve meşrep olarak Hz. Şeyh-i Ekber efendimizin yüce maksatlarını anlayan muhakkiklerdir (gerçekleri araştırıp bulan âlimler). Bunlar Hz. Şeyh'e hiçbir meselede karşı çıkmayıp susmakla birlikte, ilâhî sırların açıklanmasını hoş görmezler; ve halkı Fusûs'u mütalaa etmekten (incelemekten) men ederler. Hâlbuki bu hakikatlerin ve marifetlerin (ilâhî bilgilerin) hak olduğunu bilirler. Velâkin evvelen, zayıf anlayış sahiplerinin bu hakikatleri yanlış anlayıp Hak hakkında kötü inanca düşmelerinden korkarlar. Sâniyen, aslında zekâ sahibi olmakla birlikte tabiatında fısk (günahkârlık) ve dünya sevgisi ve makam hırsı baskın olan kimselerin bu hakikatleri ve marifetleri okuyup, doğru yolda olma iddiasına kalkışmalarından ve bunları nefse ait hazlara sermaye edinmelerinden korkarlar. Bu sebeple onların men etmeleri kullara şefkatten dolayı olmuş olur.

Fakîr derim ki, Fusûsu’l-Hikem’in dahi Kelâmullâh gibi iki hâssiyeti vardır: َ( يُضِـلُّ بِـهِ كَثِيـرًا وَيَهْـدِي بِـهِ كَثِيـرًا وَمَـا يُضِـلُّ بِـهِ إِلَّا الْفَاسِـقِينBakara, 2/26) [O, Kur’ân sebebiyle çok kimseleri ıdlâl eder ve çok kimselere hidâyet verir; ve dalâlete düşenler ancak fâsıklardır.] Ya’ni okuyanların bir kısmı hidâyete vâsıl olur, bir kısmı da dalâlete düşer. Kur’ân-ı Kerîm bu hâssiyetleri câmi’ olmakla berâber onu mütâlaa ve kırâat eden kimseyi men’etmek câiz değildir. Zîrâ Kur’ân bir mihekdir; altın ile bakır ayrılmak için gelmiştir. Fusûsu’l-Hikem dahi öylece bir mihekdir. Akıl ve irfân sâhibleri bir kerre kendilerini ona vurmalıdır, tâ ki Hak için hüccet-i bâliğa sâbit olsun! Ve netîcede ِ( فَرِيـقٌ فِـي الْجَنَّـةِ وَفَرِيـقٌ فِـي السَّـعِيرŞûrâ, 42/7) [Bir tâife cennetde ve bir tâife cehennemdedir.] sırrı kuvveden fiile gelsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Fakir derim ki, Fusûsu'l-Hikem'in dahi Allah'ın Kelâmı gibi iki özelliği vardır: (Bakara, 2/26) [O, Kur'ân sebebiyle çok kimseleri saptırır ve çok kimselere doğru yolu gösterir; ve sapıklığa düşenler ancak fâsıklardır.] Yani okuyanların bir kısmı doğru yola ulaşır, bir kısmı da sapıklığa düşer. Kur'ân-ı Kerîm bu özellikleri kapsamakla birlikte onu inceleyen ve okuyan kimseyi engellemek caiz değildir. Çünkü Kur'ân bir mihenk taşıdır; altın ile bakır ayrılmak için gelmiştir. Fusûsu'l-Hikem dahi aynı şekilde bir mihenk taşıdır. Akıl ve irfan sahipleri bir kere kendilerini ona vurmalıdır ki, Hak için kesin delil sabit olsun! Ve neticede (Şûrâ, 42/7) [Bir grup cennette ve bir grup cehennemdedir.] sırrı potansiyelden fiile gelsin.

Sunûf-i mezkûre taraflarından Cenâb-ı Şeyh (r.a.) hazretlerinin beyânât-ı aliyyelerine karşı vâki’ olan i’tirâzâta muhakkikîn hazarâtı cevâb-ı şâfî vermiş ve bunları hâvî olan kütüb ve resâil elyevm eydî-i nâsda tedâvülde bulunmuş olduğundan burada tekrîr-i tafsîlât zâid görülür. Bu husûsta ma’lûmât almak isteyen zevât-ı kirâmın fuzalâdan merhûm Bursalı Tâhir Bey’in Tercüme-i Hâl ve Fezâil-i Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbn Arabî nâmındaki matbû’ risâlelerini ve onda isimleri mezkûr olan resâili mütâlaa buyurmaları şâyân-ı tavsiyedir.[3]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sözü edilen sınıflar tarafından Şeyh (r.a.) hazretlerinin yüce açıklamalarına karşı yapılan itirazlara, muhakkik âlimler yeterli cevap vermişlerdir ve bunları içeren kitaplar ve risaleler bugün insanların elinde dolaşmakta olduğundan, burada ayrıntıları tekrar etmek gereksiz görülür. Bu hususta bilgi almak isteyen değerli kişilerin, faziletli merhum Bursalı Tahir Bey'in "Tercüme-i Hâl ve Fezâil-i Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbn Arabî" adlı basılı risalesini ve onda isimleri geçen risaleleri okumaları tavsiye edilir.

1 Âdil Bey nüshası: “hakāyıka” (s. 1).

2 Abdurrahmân Câmî’nin (v. 898/1492) Eşi’atü’l-Lemaât’ının sonunda yer alan bu rubâîye Ahmed Avni Bey Lemaât tercümesinin başında ve Mesnevî şerhinin mu- kaddemesinde de yer verecektir. Bk. Irâkî, Lemaât, s. 25; Konuk, Mesnevî-i Şerîf Şerhi, I, s. 52. Ayrıca bk. Câmî, Nakdu’n-Nusûs, s. 76.

3 Bursalı Mehmed Tâhir’in (1861-1925) bu risâlesi hakkında bk. “Açıklamalı Eski Harfli Türkçe Matbû Tasavvuf Kitapları Bibliyografyası”, s. 375-376.

## Birinci Fasıl: Vücûd

“Vücûd”un lisânımızda mukābili “varlık”, ve lisân-ı Fârisîde “hestî”dir. Ma’nâ-yı lugavîsi “matlûbu bulmak”tır. Örfte müsta’mel olan “cisim ve beden” ma’nâsı kütüb-i lugatta ancak ma’nâ-yı mecâzî olarak mezkûrdur. Istılâh-ı sûfiyyede “zü’l-vücûd olan mevcûd”dan ibârettir. İmdi vücûd lafzı ile bir hakîkat murâd olunur ki, onun varlığı kendi zâtından ve kendi zâtı iledir; ve bâkî mevcûdâtın varlığı ondan olup onunla kāimdir. Muhakkikîn-i mutasavvife âlem-i kelâmda, o hakîkate işâret için “lâ-taayyün” ve “vücûd-ı mutlak” derler. Çünkü zât-ı vücûd bu mertebede hiçbir “isim” ve “sıfat” ve “fiil” ile mukayyeden müteayyin değildir; bilcümle kuyûd-i taayyünâttan mutlaktır. Belki kâffe-i taayyünât bu mertebede ayn-ı zâttır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Vücûd" kelimesinin dilimizdeki karşılığı "varlık", Fars dilindeki karşılığı ise "hestî"dir. Sözlük anlamı "istenileni bulmak"tır. Örfte kullanılan "cisim ve beden" anlamı, sözlük kitaplarında ancak mecazî bir anlam olarak zikredilmiştir. Tasavvuf teriminde ise "varlığı kendinden olan varlık"tan ibarettir. Şimdi, vücûd lafzı ile öyle bir hakikat kastedilir ki, onun varlığı kendi zâtından ve kendi zâtı iledir; diğer varlıkların varlığı ise ondan olup onunla ayakta durur. Gerçek mutasavvıflar, kelâm âleminde, o hakikate işaret etmek için "lâ-taayyün" (belirlenmemişlik) ve "mutlak varlık" derler. Çünkü varlığın zâtı bu mertebede hiçbir "isim" ve "sıfat" ve "fiil" ile kayıtlı olarak belirlenmiş değildir; bilakis bütün belirlenme kayıtlarından mutlaktır. Aksine, bütün belirlenmeler bu mertebede zâtın kendisidir.

“Vücûd-ı sırf” derler. Çünkü zât, isim ve resim ve na’t ve vasıftan kendi sırâfeti ile hâlistir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Salt varlık" derler. Çünkü zât, isimden, şekilden, nitelikten ve vasıftan kendi saflığı ile arınmıştır.

“Zât-ı sâzic” ve “ayn-ı kâfûr” derler. Zîrâ esmâ ve sıfât ve ef’âl levninden sâde ve sâfîdir; ve hiçbir levn ile mülevven değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Zât-ı sâzic" ve "ayn-ı kâfûr" derler. Çünkü isimler, sıfatlar ve fiiller renginden arı ve saftır; ve hiçbir renkle renklenmemiştir.

“Mechûlü’n-na’t” derler. Zîrâ bu mertebede cemî’-i nuût ma’rûf ve meşhûd değildir. Ve na’t ise ism-i sübûtî ve selbîden ibârettir. Bu mertebede tasavvur-i sübûtî ve selbîden hiçbirisi yoktur. Binâenaleyh mechûlü’n-na’t olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Nitelikleri bilinmeyen" derler. Çünkü bu mertebede bütün nitelikler bilinen ve görünen değildir. Nitelik ise olumlu ve olumsuz isimlerden ibarettir. Bu mertebede olumlu ve olumsuz tasavvurdan hiçbiri yoktur. Bu sebeple nitelikleri bilinmeyen olur.

“Ezelü’l-âzâl” derler. Zîrâ vücûdun bundan yukarı bir mertebesi yoktur; ve cemî’-i merâtib bu mertebenin mâdûnudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Ezelü'l-âzâl" derler. Çünkü varlığın bundan daha yüksek bir mertebesi yoktur; ve bütün mertebeler bu mertebenin altındadır.

“Gaybü’l-guyûb” derler. Zîrâ a’yân-ı sâbiteden i’tibâren tâ misâl-i mutlaka kadar olan gayb-ı izâfî merâtibi, bu mertebede gāib-i mutlaktır. Ne tasavvur-i hâricîleri ve ne de tasavvur-i ilmîleri vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ona "gaybü'l-guyûb" derler. Çünkü sabit hakikatlerden başlayarak mutlak misale kadar olan izafî gayb mertebeleri, bu mertebede mutlak gaybtır. Ne dışsal tasavvurları ne de ilmî tasavvurları vardır.

“Munkatau’l-işârât” derler. Zîrâ bu mertebede bilcümle işârât-ı esmâ ve sıfât munkatı’dır. “et-tevhîdü iskātu’l-izâfât” [Tevhîd izâfetlerin kaldırılmasıdır.] bu mertebede vâki’ olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"İşaretlerin kesildiği yer" derler. Çünkü bu mertebede isim ve sıfatlara ait bütün işaretler kesilmiştir. "Tevhid, izafetlerin kaldırılmasıdır" sözü bu mertebede gerçekleşir.

“Munkatau’l-vicdânî” derler.[4] Zîrâ bu mertebede tasavvur-i vicdân yok&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Vicdanî olarak kesilmiş" derler. Çünkü bu mertebede vicdan tasavvuru yoktur.

tur. Bu ifâde “zât için vicdân yoktur” ma’nâsına değildir. Çünkü tasavvur-i vicdân ilim mertebesinde olur. Bu mertebede ise ilim mutasavver değildir. Binâenaleyh eser-i ilimden ibâret olan vicdân dahi yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu ifade "zât için vicdan yoktur" anlamına gelmez. Çünkü vicdan tasavvuru ilim mertebesinde olur. Bu mertebede ise ilim tasavvur edilemez. Bu sebeple ilmin eserinden ibaret olan vicdan da yoktur.

Suâl: Zâtın zâta vicdânı olmamak olur mu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Soru: Zâtın zâtı idrak etmemesi mümkün müdür?

Cevâb: Bir şeyi bir şeyden selb etmek için, o şeyin –velev ki hayâlen olsun– sübûtu lâzımdır. Hâlbuki vücûd-ı hakîkî muvâcehesinde ilim ve hayâl dahi mevcûd değildir ki, keyfiyyet-i selb vâki’ olabilsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cevap: Bir şeyi bir şeyden olumsuzlamak için, o şeyin –hayalî bile olsa– var olması gerekir. Hâlbuki hakikî varlık karşısında ilim ve hayal dahi mevcut değildir ki, olumsuzlama durumu gerçekleşebilsin.

Bu isimler “lâ-taayyün” isminin müterâdifidir. Lâ-taayyün mertebesi cemî’-i taayyünâtın selbidir. Böyle olunca lâ-taayyünün tasavvurundan zât “munkatau’l-vicdânî” olur. “Munkata‘” lafzı feth-ı “tâ” iledir; ve “vicdânî”deki “yâ” dahi nisbettir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu isimler "lâ-taayyün" (belirlenmemişlik) isminin eş anlamlısıdır. Lâ-taayyün mertebesi, bütün belirlenmişliklerin olumsuzlanmasıdır. Böyle olunca, lâ-taayyünün tasavvurundan (zihinde canlandırılmasından) zât, "munkatau'l-vicdânî" (vicdanî idrakten kesilmiş) olur. "Munkata'" lafzı "tâ" harfinin üstünlü okunmasıyladır; ve "vicdânî"deki "yâ" da nispet (aidiyet) içindir.

“Gayb-ı hüviyyet” derler. Zîrâ vücûdun cemî’-i merâtibi bu mertebede merâtib-i zuhûra nisbetle gayb ve fıkdân içindedir. Nitekim karanlık gecede bilcümle eşyâ bilfiil mevcûd-i hâricîdirler. Fakat galebe-i zulmetten nâşî eşyâ aslâ görünmez. Zîrâ olmamak başka, ve olup da görünmemek yine başkadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Gayb-ı hüviyyet" (Allah'ın zatının bilinmezliği) derler. Çünkü varlığın bütün mertebeleri bu mertebede, zuhur mertebelerine (ortaya çıkış derecelerine) nispetle gayb ve yokluk içindedir. Nasıl ki karanlık gecede bütün eşya fiilen dışarıda mevcuttur. Fakat karanlığın şiddetinden dolayı eşya asla görünmez. Çünkü olmamak başka bir şeydir ve olup da görünmemek yine başka bir şeydir.

“Aynü’l-mutlak” derler. Zîrâ zât-ı sırf bu mertebede min-külli’l-vücûh mutlaktır; bir vech ile ki, kayd-ı mutlakıyyetten de mutlaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Mutlakın kendisi" derler. Çünkü sırf zât bu mertebede her yönden mutlaktır; öyle bir yönle ki, mutlaklık kaydından da mutlaktır.

“Zât-ı bilâ-i’tibâr” derler. Zîrâ zâtın cemî’-i i’tibârâtı bu mertebede bilâ-i’tibârdır. ٌ[ كَانَ اللّٰــهُ وَلَــمْ يَكُــنْ مَعَــهُ شَــيْءAllah Teâlâ ezelde mevcûd idi ve O’nunla berâber bir şey yok idi; ve el’ân dahi mevcûd olup yine O’nunla berâber bir şey yoktur.][5]bu mertebeden kinâyedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"İtibarsız Zât" derler. Çünkü Zât'ın bütün itibarları bu mertebede itibarsızdır. [Allah vardı ve O'nunla birlikte hiçbir şey yoktu.] bu mertebeden kinayedir.

İsm-i “lâ-taayyün”ün mürâdifi olmak üzere muhakkikîn bu mertebeyi âtîdeki isimler ile de tevsîm ederler:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Lâ-taayyün" isminin eş anlamlısı olarak, araştırmacılar bu mertebeyi aşağıdaki isimlerle de adlandırırlar:

“Zât-ı ahadiyye”, “zât-ı hüviyyet”, “zât-ı bilâ-taaddüd”, “gayb-ı mechûl”, “mahzen-i şuûn”, “evvel-i lâ-nihâye”, “hestî-i mutlak”, “kenz-i mahfî”, “ahadiyyet-i sırf”, “zât-ı hüve hüve”, “vücûd-ı baht”, “gayb-ı masûn”, “ade&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Zât-ı ahadiyye" (biricik Zât), "zât-ı hüviyyet" (kimlik Zâtı), "zât-ı bilâ-taaddüd" (çoğalması olmayan Zât), "gayb-ı mechûl" (bilinmeyen gayb), "mahzen-i şuûn" (oluşların hazinesi), "evvel-i lâ-nihâye" (sonsuz başlangıç), "hestî-i mutlak" (mutlak varlık), "kenz-i mahfî" (gizli hazine), "ahadiyyet-i sırf" (katıksız birlik), "zât-ı hüve hüve" (O olan Zât), "vücûd-ı baht" (katıksız varlık), "gayb-ı masûn" (korunmuş gayb), "ade

mü’l-adem”, “âhir-i lâ-bidâyet”, “hestî-i sâde”, “mechûl-i mutlak”, “ahadiyyet-i mutlak”, “zât-ı mutlak”, “vücûd-ı mahz”, “gayb-ı meknûn”, “kıdemü’l-kıdem”, “gāyetü’l-gāyât”, “hestî-i sırf”, “vücûd-ı hakîkî”, “ahadiyyet-i zât”, “zât-ı sırf”, “tûfân-ı mahz”, “meknûnü’l-meknûn”, “hafâü’l-hafâ’”, “nihâyetü’n-nihâyât”, “hakîkatü’l-hakāyık”, “Hakk-ı hakîkî”, “alem-i zât”, “zât-ı baht”, “gayb-ı mutlak”, “butûnü’l-butûn”, “makām-ı ev-ednâ”, “ma’dûmü’l-işârât”, “ebtan-ı butûn”.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Yokluğun başlangıcı", "başlangıcı olmayan son", "sade varlık", "mutlak bilinmez", "mutlak ahadiyet", "mutlak zât", "katıksız varlık", "gizli gayb", "ezelîliğin ezelîsi", "gayelerin gayesi", "katıksız varlık", "hakiki varlık", "zâtın ahadiyeti", "katıksız zât", "katıksız tufan", "gizlinin gizlisi", "gizliliğin gizliliği", "sonların sonu", "hakikatlerin hakikati", "hakiki Hakk", "zât âlemi", "katıksız zât", "mutlak gayb", "gizliliğin gizliliği", "ev-ednâ makamı", "işaret edilemez olan", "gizliliğin en gizlisi".

Hakîkat-i vücûd bir mefhûm-i küllî-i nûrânî olduğundan o kadar latîftir ki, onu akıl, fehim, vehim, havâs ve kıyâs ile anlamak mümkin değildir. Zîrâ âlât-ı idrâk olan bu vesâit-i ma’dûde, o eltaf-ı latîfin muvâcehesinde eksef-i kesîftir. Kesîfin mertebe-i kesâfette kaldıkça kendi aslı olan latîfi idrâk etmesi mümkin değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Varlık hakikati, küllî ve nuranî bir kavram olduğundan o kadar latiftir ki, onu akıl, anlayış, sanı, duyular ve kıyas ile anlamak mümkün değildir. Çünkü idrak araçları olan bu sayılı vasıtalar, o en latif olanın karşısında en yoğun kesiflerdir. Kesifin, kesafet mertebesinde kaldıkça kendi aslı olan latifi idrak etmesi mümkün değildir.

Vücûd-ı mutlak öyle bir kenz-i bî-pâyândır ki, meknûnâtı kendisinden mahfîdir. Zîrâ vücûd-ı mahz kendi cemâl-i zâtîsinde müstağraktır. “Kendinden âgâhlık” bir sıfat olduğundan, bu mertebesinde, vücûd-ı mahz ondan dahi münezzehdir. Vücûd-ı hâdisin bu mertebeye aslâ şuûru olamaz. Zîrâ hudûs ve kıdem yekdîğerinin zıddıdır. [ الضِّــدَّان لا يَجْتَمِعَــانİki zıd bir araya gelmez.] kāidesince birinin zuhûrunda diğeri ihtifâ eder. Bunun için A’ref-i enbiyâ (S.a.v.) Efendimiz ِ[ لَا تَتَفَكَّرُوا فِي ذَاتِ اللّٰهAllâh’ın zâtı hakkında tefekkür etmeyiniz!][6] kavl-i şerîfi ile hâdisü’l-vücûd olan abdin fikir ile bu mertebe-i vücûdu idrâk edemeyeceğini tefhîm buyurmuşlardır. Bu mertebede vücûd tecellîden münezzehdir. Zîrâ tecellî meşiyyet ile olur. Hâlbuki meşiyyet bir sıfat olduğundan vücûd-ı mahz ondan dahi münezzehdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Mutlak varlık öyle sonsuz bir hazinedir ki, içindekiler kendisinden gizlidir. Çünkü sırf varlık, kendi zâtî güzelliğinde kaybolmuştur. "Kendinden haberdar olma" bir sıfat olduğundan, bu mertebesinde, sırf varlık ondan dahi uzaktır. Sonradan var olanın bu mertebeye asla şuuru olamaz. Çünkü sonradan var olma ve ezelî olma birbirinin zıddıdır. "İki zıt bir araya gelmez" kaidesince, birinin ortaya çıkmasında diğeri gizlenir. Bunun için peygamberlerin en bilgini (s.a.v.) Efendimiz, "Allah'ın zâtı hakkında tefekkür etmeyiniz!" şerefli sözü ile, sonradan var olan kulun fikir ile bu varlık mertebesini idrak edemeyeceğini bildirmişlerdir. Bu mertebede varlık tecelliden uzaktır. Çünkü tecelli, meşiyyet (ilahi dileme) ile olur. Hâlbuki meşiyyet bir sıfat olduğundan, sırf varlık ondan dahi uzaktır.

Vücûd-ı hakîkî öyle bir mefhûm-i küllî-i vâhidü’l-ayndır ki, hudûd ve cihet kabûl etmez. Zîrâ bir had kabûl etse, haddi bittikten sonra diğer vücûda geçilir; ve haddin nihâyeti olan her bir vücûdu ta’dâd etmek mümkin olur. Bu ise münâfî-i vahdettir. Cihet ise bir şeyin diğer bir şeye olan vech-i mukābili olup bu da hudûdu îcâb ettiğinden, vücûd hakkında bu da mutasavver değildir. Binâenaleyh vücûdun vahdâniyeti adedî olan “birlik” de&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Gerçek varlık öyle bir küllî ve tekil kavramdır ki, sınır ve yön kabul etmez. Çünkü bir sınır kabul etse, sınırı bittikten sonra başka bir varlığa geçilir; ve sınırın sonu olan her bir varlığı saymak mümkün olur. Bu ise birliğe aykırıdır. Yön ise bir şeyin başka bir şeye karşı olan yüzü olup bu da sınırları gerektirdiğinden, varlık hakkında bu da düşünülemez. Bu sebeple varlığın birliği, sayısal olan "birlik" de

ğildir; belki bir muhît-i nâmütenâhî olan varlıktan ibârettir. Ve kendisinin bir mebdei olmayıp belki kendisi cemî’-i mevcûdâtın mebdei ve menşeidir. Farzedelim ki, bir mevcûd-i mukayyed ve müteayyin olan herhangi bir şahıs, arzın herhangi cihetinden fezâya doğru nâ-mahdûd zamanlar tayarân etse bir intihâya vusûl mümkin değildir. Zîrâ onun bu seyri “vücûd” içindedir. Ve fezâ-yı lâ-yetenâhî ayn-ı vücûddur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

değildir; aksine sonsuz bir kuşatıcı olan varlıktan ibarettir. Ve kendisinin bir başlangıcı olmayıp aksine kendisi bütün varlıkların başlangıcı ve kaynağıdır. Farz edelim ki, kayıtlı ve belirli bir varlık olan herhangi bir kişi, yeryüzünün herhangi bir yönünden uzaya doğru sınırsız zamanlar boyunca uçsa, bir sona ulaşması mümkün değildir. Çünkü onun bu seyri "varlık" içindedir. Ve sonsuz uzay, varlığın ta kendisidir.

Suâl: Bu vücûd-ı hakîkînin bir mebdei var mıdır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Soru: Bu hakiki varlığın bir başlangıcı var mıdır?

Cevâb: Bu suâl nâ-becâdır. Zîrâ vehmin îcâd ettiği bir suâldir. Her ne kadar vehme göre bir suâl vârid gibi görünürse de, hakîkatte böyle bir suâl yoktur. Ve kuvve-i akliyye bu suâlin nâ-becâ olduğunu birkaç vech ile isbât edebilir. Şöyle ki:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cevap: Bu soru yersizdir. Çünkü vehmin icat ettiği bir sorudur. Her ne kadar vehme göre bir soru geçerli gibi görünse de, hakikatte böyle bir soru yoktur. Ve akıl kuvveti bu sorunun yersiz olduğunu birkaç yönden ispat edebilir. Şöyle ki:

1. Vücûda bir menşe’ tahayyülü, evvelce yok idi, sonradan var oldu, demek ma’nâsını mutazammın olur. Hâlbuki evvelce yok olan şeye var denemez; ve bunun kabûlü, “yokluk” kendisinin zıddı olan varlığa tebeddül etti demek olur. Hâlbuki yok olan var olamaz ve var olan da yok olamaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1. Varlığa bir başlangıç hayal etmek, "önceden yoktu, sonradan var oldu" anlamına gelir. Oysa önceden yok olan şeye var denemez; ve bunu kabul etmek, "yokluk" kendisinin zıddı olan varlığa dönüştü demek olur. Oysa yok olan var olamaz ve var olan da yok olamaz.

2. Bir mebdee istinâden var olan şey, vücûd-ı hakîkî değildir. Belki kendinden evvelki vücûdun izâfâtından ve müteallikātından olur. Su ile buz arasındaki nisbet gibi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2. Bir başlangıca dayanarak var olan şey, gerçek varlık değildir. Aksine kendinden önceki varlığın bağıntılarından ve ilişiklerinden olur. Su ile buz arasındaki bağıntı gibi.

3. Mâdemki varlığa bir menşe’ tahayyül olunur; bu menşee de, diğer bir menşe’ tahayyül olunabilir; ve bu tahayyül böylece ilâ-nihâye teselsül edip gider. Ve bu teselsül vücûdun değil, yoklukların teselsülü olur; ve böylece gidilip bir asl-ı hakîkîye istinâd etmek mümkin olamaz. Binâenaleyh bu teselsül, vehmin îcâd ettiği bir ma’nâ olduğu için, akl-ı selîm indinde fâsid olur. Esâsen adem, boşluk ve sükûndur; ve teselsül ise doluluktan ve hareketten başka bir şey değildir. Binâenaleyh teselsül ademin şânı değildir. Bu i’tibâr ile de evvelce yok olan şeyin bi’t-teselsül var olması câiz olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3. Mademki varlığa bir kaynak hayal edilebilir; bu kaynağa da başka bir kaynak hayal edilebilir; ve bu hayal böylece sonsuza dek zincirleme devam eder. Ve bu zincirleme devam etme, varlıkların değil, yoklukların zincirleme devam etmesi olur; ve böylece gidilip hakiki bir asıla dayanmak mümkün olamaz. Bu sebeple bu zincirleme devam etme, sanının icat ettiği bir anlam olduğu için, sağduyulu akıl katında geçersiz olur. Esasen yokluk, boşluk ve hareketsizliktir; ve zincirleme devam etme ise doluluktan ve hareketten başka bir şey değildir. Bu sebeple zincirleme devam etme yokluğun özelliği değildir. Bu açıdan da evvelce yok olan şeyin zincirleme devam ederek var olması caiz olmaz.

4 Kaynaklarda bu kavram “munkatau’l-vahdânî” şeklinde geçer. Meselâ Kâşânî, “munkatau’l-vahdânî” şeklinde kaydettiği kavram için şu tanımı verir: “Cem’ mertebesidir ki başkasının orada ne bir aynı ne de bir izi vardır. O, ağyârın bu- lunmadığı bir yerdir ve cem’-i ahadiyyetin aynıdır. (Bu mertebe aynı zamanda) Munkatau’l-işâret, hazretü’l-vücûd ve hazretü’l-cem olarak da isimlendirilir.” Bk. Kâşânî, Sûfîlerin Kavramları –Istılâhâtu’s-Sûfiyye–, s. 41. Ayrıca bk. Kâşânî, Ta- savvuf Sözlüğü, s. 541.

5 Buhârî, “Bed’u’l-halk”, 1; “Tevhîd” 22; İbn Hibbân, Sahîh, XIV, s. 10; Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, I, s. 249, 354.

6 Ebu’ş-Şeyh el-İsfahânî, el-Azame, I, s. 210; Taberânî, Mu’cemu’l-Evsat, VI, s. 250; Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, I, s. 262; Sülemî, Tabakātu’s-Sûfiyye, s. 320; Ebû Nuaym el-İsfahânî, Hilyetü’l-Evliyâ, VI, s. 67; Sîrcânî, el-Beyâz ve’s-Sevâd, s. 241; Heme- dânî, Temhîdât, s. 60, 303; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, I, s. 371.

## İkinci Fasıl: Adem

Mefhûm-ı adem, zihinde hâsıl olan bir ma’nâ-yı küllî-i zulmânîdir; ve ma’nâ-yı küllî-i nûrânî olan vücûdun zıddı ve mukābilidir. Vücûdu, “ademü’l-adem” diye ta’rîf ettiğimiz gibi, ademi de “ademü’l-vücûd” diye ta’rîf ederiz. Adem öyle bir zulmet-i ezelî ve ebedîdir ki, ondan ezelen ve ebeden bir şey çıkmaz; ve öyle bir sükûn-ı ezelî ve ebedîdir ki, ondan ezelen ve ebeden hareket zâhir olmaz. Vücûd, nâmütenâhî olup bir hadde müntehî olmadığı için, ademin tahakkuk edebileceği bir sâha mevcûd değildir; binâenaleyh adem lâ-şey’-i mahzdır. Vücûd dâimâ vâhid olup, kendi hakîkat-i hakîkiyyesi üzerinde bilâ-tagayyür ve bilâ-tebdîl bâkîdir; ve adem dahi kezâlik ademiyeti üzerinde sâbittir. Vücûd aslâ adem olmaz; ve mevcûd ma’dûm olmaz; ve ma’dûm dahi mevcûd olmaz. Zîrâ kalb-i hakāyık muhâldir. İmdi “vücûd” hak, ve “adem” bâtıldır. Muhakkikîn-i sûfiyye bu ma’nâya âtîdeki ıstılâhât ile işâret ederler:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yokluk kavramı, zihinde oluşan karanlık, küllî bir anlamdır; ve aydınlık, küllî bir anlam olan varlığın zıddı ve karşıtıdır. Varlığı "yokluğun yokluğu" diye tanımladığımız gibi, yokluğu da "varlığın yokluğu" diye tanımlarız. Yokluk öyle ezelî ve ebedî bir karanlıktır ki, ondan öncesiz ve sonsuz olarak hiçbir şey çıkmaz; ve öyle ezelî ve ebedî bir sükûnettir ki, ondan öncesiz ve sonsuz olarak hareket ortaya çıkmaz. Varlık sonsuz olup bir sınırda bitmediği için, yokluğun gerçekleşebileceği bir alan mevcut değildir; bu sebeple yokluk tamamen hiçliktir. Varlık daima bir olup, kendi gerçek hakikati üzerinde değişmeden ve başka bir hale geçmeden kalıcıdır; ve yokluk da aynı şekilde yokluğu üzerinde sabittir. Varlık asla yokluk olmaz; ve var olan yok olmaz; ve yok olan da var olmaz. Çünkü hakikatlerin değişmesi imkânsızdır. Şimdi "varlık" hak, ve "yokluk" bâtıldır. Gerçekleri araştıran sûfîler bu anlama aşağıdaki terimlerle işaret ederler:

“Adem-i hakîkî”, “adem-i mahz”, “adem-i mutlak”, “bâtıl-ı mutlak”, “adem-i sırf”, “ademü’l-vücûd”, “bâtıl-ı hakîkî.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Gerçek yokluk", "katıksız yokluk", "mutlak yokluk", "mutlak bâtıl", "sırf yokluk", "varlığı olmayan yokluk", "gerçek bâtıl."

Adem iki nevi’dir: Birisi bu zikrolunandır; diğeri “adem-i izâfî”, “adem-i i’tibârî” ve “adem-i mukayyed” dedikleridir ki, bu adem çekirdeğin içindeki ağacın ve sulb-i pederde olan veledin sûretleri gibidir. Ya’ni bilkuvve mevcûd ve bilfiil ma’dûm olan eşyâ adem-i izâfîdedir. Adem-i izâfî, vücûd-ı mahz ile adem-i mahz arasında bir berzahtan ibârettir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Âdem iki çeşittir: Birisi bu zikredilendir; diğeri "izafî yokluk", "itibarî yokluk" ve "kayıtlı yokluk" dediklerimizdir ki, bu yokluk çekirdeğin içindeki ağacın ve babanın sulbünde olan çocuğun şekilleri gibidir. Yani kuvve halinde mevcut ve fiilen yok olan şeyler izafî yokluktadır. İzafî yokluk, mutlak varlık ile mutlak yokluk arasında bir berzahtan ibarettir.

## Üçüncü Fasıl: Vücûd-ı İzâfî

Vücûd-ı izâfî bir asl-ı hakîkîye müstenid olup, ondan neş’et eden bir varlıktır ki, ona “vücûd-ı zıllî”, “vücûd-ı mukayyed”, “vücûd-ı mümkin” de denir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İzafî varlık, hakiki bir asıla dayanıp, ondan meydana gelen bir varlıktır ki, ona "gölge varlık", "kayıtlı varlık", "mümkün varlık" da denir.

Vücûd-ı izâfî vücûd-ı mahz ile adem-i mahz arasında vâki’dir. Zîrâ bir yüzü ademe, bir yüzü de vücûda nâzırdır. Binâenaleyh o “mevhûm-i mahz”dır. Hakîkatte vücûd-ı müstakilli yoktur. Belki vücûd-ı mahz-ı latîfin sıfat-ı ârızası olan mertebe-i kesâfetten ibârettir. Meselâ buhâr mevcûd olduğu hâlde, kemâl-i letâfetinden, basar-ı hissî ile idrâk olunmaz. Mertebe mertebe tekâsüf ettikçe mahsûs olur. İlk tekâsüfte bulut olup basar-ı hissî idrâk eyler; fakat göz kapanıp bulut içinden mürûr edilse, temâs ile hissolunmaz. Bulut tekâsüf edip su oldukda, mecmû’-i havâss ile idrâk olunur. Su incimâd edip buz oldukda, kemâl-i kesâfetinden azhar olur. Eğer buhârı vücûd-ı hakîkî farzedecek olur isek, onun bulut, su ve buz sûretleri sıfât-ı ârızasından ibâret olur. Ve sıfât-ı ârızada asl olan adem olduğundan, onlara vücûd-ı hakîkî sâhibidir denemez. Vücûd-ı hakîkî, ancak buhâr olup, bu sûretlerin sebeb-i kıyâmı olmuş olur. Ve tagayyürât ve istihâlât-ı mütevâliye vücûd-ı hakîkînin değil, belki sıfât-ı ârızasındadır. Zîrâ vücûd-ı hakîkî tagayyürât ve istihâlâttan münezzehdir. İşte bu misâle mutâbık ve muvâfık olarak senin ve benim bilcümle eşyâ-yı kesîfenin ve suver-i hayâliyye ve cevâhir-i mücerredenin vücûdları, hep vücûd-ı hakîkînin sıfât-ı ârızasının istihâlâtından başka bir şey değildirler. Onun için mevcûdât-ı kevniyyeye “suver-i hayâliyye” ve “nüfûs-i vehmiyye” de derler. Bu mevcûdât-ı zıllıyye ve izâfiyye, vücûd-ı hakîkînin edillesi ve alâmâtıdır. Nitekim bir yerde bir buz parçası görsek, suyun vücûduna; ve kezâ önümüzde bir gölge görsek, arkamızda gölge sâhibinin vücûduna istidlâl eyleriz. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri ٌَ وَمِـنْ آيَاتِـهِ خَلْـقُ السَّـمَاوَاتِ وَالْأرْضِ وَمَـا بَـثَّ فِيهِمَـا مِـنْ دَابَّـةٍ وَهُـو ( عَلَــى جَمْعِهِــمْ إِذَا يَشَــاءُ قَدِيــرŞûrâ, 42/29) [Semâvâtın ve arzın halkı ve onlarda dâbbe cinsinden olan şeylerin neşri Allâh’ın varlığının alâmetlerindendir. O, dilediği vakit onların hepsini bir araya getirmeye kādirdir.] âyet-i kerîmesinde semâvât ve arz ile, onlarda mebsûs olan devâbbın alâmât-ı vücûddan olduğunu beyân buyurmuş ve bizlere bu îzâh olunan hakîkati duyurmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İzafî varlık, mutlak varlık ile mutlak yokluk arasında yer alır. Çünkü bir yüzü yokluğa, bir yüzü de varlığa bakar. Bu sebeple o, "mutlak vehmedilmiş" bir şeydir. Hakikatte müstakil bir varlığı yoktur. Aksine, latif mutlak varlığın arızî sıfatı olan yoğunluk mertebesinden ibarettir. Örneğin, buhar mevcut olduğu halde, aşırı latifliğinden dolayı duyusal gözle idrak edilemez. Mertebe mertebe yoğunlaştıkça hissedilir hale gelir. İlk yoğunlaşmada bulut olup duyusal göz onu idrak eder; fakat göz kapanıp bulut içinden geçilse, temas ile hissedilmez. Bulut yoğunlaşıp su olduğunda, tüm duyularla idrak edilir. Su donup buz olduğunda, aşırı yoğunluğundan daha belirgin olur. Eğer buharı hakiki varlık farz edecek olursak, onun bulut, su ve buz şekilleri arızî sıfatlarından ibaret olur. Ve arızî sıfatta asıl olan yokluk olduğundan, onlara hakiki varlık sahibidir denemez. Hakiki varlık, ancak buhar olup, bu şekillerin varlık sebebi olmuş olur. Ve ardışık değişimler ve başkalaşmalar hakiki varlıkta değil, aksine arızî sıfatlarındadır. Çünkü hakiki varlık değişimlerden ve başkalaşmalardan münezzehtir. İşte bu misale uygun olarak senin ve benim, bütün yoğun eşyanın ve hayalî şekillerin ve soyut cevherlerin varlıkları, hep hakiki varlığın arızî sıfatlarının başkalaşmalarından başka bir şey değildirler. Onun için kevnî varlıklara "hayalî şekiller" ve "vehmî nefisler" de derler. Bu gölge ve izafî varlıklar, hakiki varlığın delilleri ve alametleridir. Nasıl ki bir yerde bir buz parçası görsek, suyun varlığına; ve aynı şekilde önümüzde bir gölge görsek, arkamızda gölge sahibinin varlığına delil getiririz. Nitekim Yüce Allah hazretleri:

وَمِـنْ آيَاتِـهِ خَلْـقُ السَّـمَاوَاتِ وَالْأرْضِ وَمَـا بَـثَّ فِيهِمَـا مِـنْ دَابَّـةٍ وَهُـو عَلَــى جَمْعِهِــمْ إِذَا يَشَــاءُ قَدِيــر

[Semaların ve yerin yaratılışı ve onlarda canlı cinsinden olan şeylerin yayılması Allah’ın varlığının alametlerindendir. O, dilediği vakit onların hepsini bir araya getirmeye kadirdir.] (Şûrâ, 42/29) ayet-i kerimesinde semalar ve yer ile, onlarda yayılmış olan canlıların varlık alametlerinden olduğunu beyan buyurmuş ve bizlere bu açıklanan hakikati duyurmuştur.

## Dördüncü Fasıl: Tecelliyât-ı Vücûd

Ma’lûm olsun ki, vücûdun merâtib-i muhtelifeye tenezzül sûretiyle tecellîsi, ancak zuhûra “meyl” ile mümkindir; ve “meyl” dahi meşiyyetten ibârettir. Hâlbuki meşiyyet bir sıfat ve bir nisbet olduğundan, cemî’-i niseb ve sıfâttan muarrâ ve münezzeh olan vücûd bu sıfat-ı meşiyyetten dahi münezzehtir. Zîrâ vücûd-ı mutlak cemâl-i zâtîsinde müstağraktır; ve istiğrâkta meşiyyet olmaz. Binâenaleyh vücûdun mertebe-i vahdete, ya’ni mertebe-i ulûhiyyete, tenezzülü istiğrâk-ı cemâl-i zâtîsinden mertebe-i âgâhîye gelmesi demektir ki, bu da meşiyyet ile değil, belki onun iktizâ-yı zâtîsidir. İktizâ-yı zâtîde ise sebeb ve illet mevzû’-i bahs olamaz. Vücûdun merâtib-i tecelliyâtı yedidir:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, varlığın çeşitli mertebelere inerek tecelli etmesi, ancak ortaya çıkmaya olan "meyil" ile mümkündür; ve "meyil" de meşiyetten (Allah'ın dilemesi) ibarettir. Hâlbuki meşiyet bir sıfat ve bir bağıntı olduğundan, bütün bağıntı ve sıfatlardan arınmış ve uzak olan varlık, bu meşiyet sıfatından da uzaktır. Çünkü mutlak varlık, zâtının güzelliğine dalmıştır; ve bu dalgınlıkta meşiyet olmaz. Bu sebeple varlığın vahdet mertebesine, yani ilâhlık mertebesine inmesi, zâtının güzelliğine dalmış olmaktan âgâhî (bilinçli olma) mertebesine gelmesi demektir ki, bu da meşiyet ile değil, aksine onun zâtî gerekliliğidir. Zâtî gereklilikte ise sebep ve illet söz konusu olamaz. Varlığın tecelli mertebeleri yedidir:

1. Lâ-taayyün, 2. Taayyün-i evvel, 3. Taayyün-i sânî, 4. Mertebe-i ervâh, 5. Mertebe-i misâl, 6. Mertebe-i şehâdet, 7. Mertebe-i insân.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1. Belirsizlik mertebesi, 2. İlk belirlenim mertebesi, 3. İkinci belirlenim mertebesi, 4. Ruhlar mertebesi, 5. Misal mertebesi, 6. Şehadet mertebesi (görünen âlem), 7. İnsan mertebesi.

Bu tertîb külliyât i’tibâriyledir; cüz’iyât i’tibâriyle merâtib-i vücûdu hasr ve ta’dâd kābil değildir. İmdi bu merâtib keşfî ve aklîdir; zamânî ve hakîkî değildir. Ya’ni vücûd bir zamanda tecellî etmemiş ve o ân içinde kendi cemâlinde istiğrâkı hasebiyle cemî’-i esmâ ve sıfâtı kendisinde müstehlek ve muzmahil olmuş idi; sonra bir zaman geldi ki, bu istiğrâktan ayılıp kendisine geldi ve kendindeki sıfâta şuûru hâsıl oldu; ve bu zaman dahi geçtikten sonra düşünüp dedi ki: “Bende bu kadar sıfât var; bunların âsârını izhâr edeyim; falan şeyi böyle yapayım ve falan şeyi de şöyle yapayım”; ba’dehû bu teemmülü müteâkib eşyâyı îcâd etmeğe başladı; ve cümlesini yoktan var etti. Bu, kat’â böyle değildir. Bu merâtib keşfe ve akla göredir; yoksa zaman ile aslâ münâsebetleri yoktur. Zîrâ vücûdun tenezzülâtı ve tecelliyâtı vücûd ile berâber kadîmdir. Hudûs, ancak suver-i kesîre-i avâlimin efrâdına nazarandır. Ve âlem bizim âlemimizden ibâret değildir. Fezâ-yı lâ-yetenâhîde avâlim-i bî-nihâye mevcûd olup, peyderpey tekevvün ve tefessüd etmektedir. Bu tekevvün ve tefessüdün ne evveli ne de âhiri vardır. Zîrâ keyfiyyet-i halk ezelî ve ebedî olup, ne evveli ve ne de âhiri vardır. Evveliyet ve âhiriyet, ancak efrâd-ı mahlûkāta nazarandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu düzenleme, küllî (bütünsel) açıdandır; cüz'î (parçalı) açıdan varlık mertebelerini sınırlamak ve saymak mümkün değildir. Şimdi, bu mertebeler keşfî ve aklîdir; zamansal ve hakikî değildir. Yani, varlık bir zamanda tecellî etmemiş ve o an içinde kendi güzelliğinde istiğrakı (kendinden geçmesi) sebebiyle bütün isim ve sıfatları kendisinde erimiş ve yok olmuş idi; sonra bir zaman geldi ki, bu istiğraktan ayılıp kendisine geldi ve kendisindeki sıfatlara şuuru (bilinci) hâsıl oldu; ve bu zaman da geçtikten sonra düşünüp dedi ki: "Bende bu kadar sıfat var; bunların eserlerini ortaya çıkarayım; falan şeyi böyle yapayım ve falan şeyi de şöyle yapayım"; ondan sonra bu düşünceyi takiben eşyayı (varlıkları) yaratmaya başladı; ve hepsini yoktan var etti. Bu, kesinlikle böyle değildir. Bu mertebeler keşfe ve akla göredir; yoksa zaman ile asla ilişkileri yoktur. Çünkü varlığın tenezzülâtı (aşağı inişleri) ve tecelliyâtı (görünümleri) varlık ile beraber öncesizdir. Hudûs (sonradan olma), ancak âlemlerin çok sayıdaki suretlerinin fertlerine göredir. Ve âlem bizim âlemimizden ibaret değildir. Sonsuz uzayda sınırsız âlemler mevcut olup, peyderpey oluşmakta ve bozulmaktadır. Bu oluş ve bozulmanın ne evveli ne de sonu vardır. Çünkü yaratılışın keyfiyeti (nasıllığı) ezelî ve ebedî olup, ne evveli ne de sonu vardır. Evveliyet (öncelik) ve âhiriyet (sonralık), ancak yaratılmış fertlere göredir.

## Beşinci Fasıl: Mertebe-i Lâ-Taayyün, Mertebe-i Ahadiyyet

Bu mertebe vücûdun mertebe-i ıtlâkı olup, cemî’-i nuût ve sıfât izâfesinden münezzeh ve her kayıddan, hattâ kayd-ı ıtlâktan dahi mukaddestir. Bu mertebe Hak Teâlâ hazretlerinin künhü olup, onun fevkinde başka bir mertebe yoktur. Vücûdun bu mertebesi hakkındaki tafsîlât, birinci ve dördüncü fasıllarda zikrolunduğundan burada tekrârı zâiddir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu mertebe, varlığın mutlaklık mertebesi olup, bütün nitelik ve sıfat bağıntılarından uzak ve her kayıttan, hatta mutlaklık kaydından dahi kutsaldır. Bu mertebe Yüce Allah hazretlerinin özü olup, onun üstünde başka bir mertebe yoktur. Varlığın bu mertebesi hakkındaki ayrıntılar, birinci ve dördüncü fasıllarda zikredildiğinden burada tekrarı gereksizdir.

## Altıncı Fasıl: Mertebe-i Vahdet, Taayyün-i Evvel Mertebesi

Bu mertebe zât-ı bahtın istiğrâk-ı cemâlîsinden, mertebe-i âgâhîye tenezzülünden ibârettir. Bu tenezzül vücûdun iktizâ-yı zâtîsidir. Onun bu mertebe-i âgâhîsine “mertebe-i ulûhiyyet” denir. Vücûd bu mertebede kendisindeki sıfât ve esmâyı alâ-tarîki’l-ihâta mücmelen bilir. Ve sıfât bu mertebede kendisinin “ayn”ı olduğundan bu ilim, kendi zâtına olan ilminden ibârettir. Binâenaleyh vücûd bu mertebede cemî’-i esmâ ve sıfât ile müsemmâ ve mevsûf; ve nuût ile men’ût olduğundan “Allah” ism-i câmiinin mertebesidir; ve bu isim ile müsemmâdır. Bu mertebe, zât-ı lâ-taayyünün, taayyün sûretiyle zuhûr ettiği evvelki mertebe-i tenezzülüdür. Buna “taayyün-i evvel” ve “ilm-i mutlak” da derler. Zîrâ bu mertebede zâtın şuûru ve vicdânı ma’lûm; ve gayriyet kaydı olmaksızın mutlaktır. Buna “vahdet-i hakîkî” mertebesi de derler. Zîrâ bu nefs-i “taayyün-i evvel”in ismidir ki, ُ لا يَصْـدُرُ مِـن الوَاحِـدِ إلَّا الوَاحِـدya’ni “vâhidden ancak vâhid sudûr eder” demektir. Bu mertebede ta’dîd ve a’dâd ve kesret ve efrâd yoktur. Beyne’n-nefy ve’l-isbât müsâviyü’t-tarafeyndir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu mertebe, mutlak Zât'ın güzelliğe dalmasından, farkındalık mertebesine inmesinden ibarettir. Bu iniş, varlığın zâtî gerekliliğidir. Onun bu farkındalık mertebesine "ilâhlık mertebesi" denir. Varlık bu mertebede kendisindeki sıfatları ve isimleri kuşatıcı bir şekilde topluca bilir. Ve sıfatlar bu mertebede kendisinin "ayn"ı olduğundan, bu ilim, kendi zâtına olan ilminden ibarettir. Buna göre, varlık bu mertebede bütün isimler ve sıfatlarla isimlendirilmiş ve nitelendirilmiş; ve vasıflarla vasıflandırılmış olduğundan "Allah" ism-i câmiinin mertebesidir; ve bu isim ile isimlendirilmiştir. Bu mertebe, belirlenmemiş Zât'ın, belirlenme şekliyle ortaya çıktığı ilk iniş mertebesidir. Buna "ilk belirlenme" ve "mutlak ilim" de derler. Çünkü bu mertebede Zât'ın şuuru ve vicdanı bilinen; ve başkalık kaydı olmaksızın mutlaktır. Buna "hakiki birlik" mertebesi de derler. Çünkü bu, "ilk belirlenme"nin ismidir ki, لا يَصْـدُرُ مِـن الوَاحِـدِ إلَّا الوَاحِـد yani "birden ancak bir sudûr eder" demektir. Bu mertebede sayma ve sayılar ve çokluk ve fertler yoktur. Olumsuzlama ve olumlama arasında iki tarafı da eşittir.

“Felek-i velâyetü’l-mutlak” derler. Zîrâ “cevher-i evvel”den ibâret olan taayyün-i evvelin zâhiri ve bâtını vardır. Onun bâtınına “velâyet-i mutlaka” derler. ِّ( هُنَالِــكَ الْوَلَايَــةُ لِلّٰــهِ الْحَــقKehf, 18/44) [İşte bu makāmda velâyet, yalnızca hak olan Allâh’a mahsustur.] bu velâyetten kinâyedir. Ve onun zâhirine “nübüvvet-i mutlaka” derler. Zîrâ o, vücûd-ı ahadiyyet ile vâhidiyyet arasında berzahtır. Mevvâc-ı ahadiyyetten feyz-i akdesi bî-vâsıta kabûl eder ki, nâmı “velâyet-i mutlaka”dır. Ve vâhidiyet mevvâcı ile feyz-i mukaddesi ahzedip halka eriştirir; nâmına “nübüvvet-i mutlaka” derler. ُِ كُنْــتُ نَبِيًّــا وَآدَم [ بَيْــنَ الْمَــاءِ وَالطِّيــنBen nebî idim, hâlbuki Hz. Âdem, mâ’ ile tıyn arasında idi.][7] bu nübüvvete işârettir. Cemî’-i velâyet-i evliyâ ve nübüvvet-i enbiyâ ondan neş’et ve zuhûr ederler. Bundan nâşî ona “felek-i sâbitât” ta’bîri ile kinâye ederler ki, cümle seyyârât ve sâbitât nasıl eflâkte vâki’ iseler, enbiyâ ve evliyânın nübüvvet ve velâyet-i külliyye ve cüz’iyyeleri de öylece “velâyet-i mutlaka”da vâki’dirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ona "mutlak velâyet feleği" derler. Çünkü "ilk cevher"den ibaret olan ilk taayyünün (belirmenin) görüneni ve görünmeyeni vardır. Onun görünmeyenine "mutlak velâyet" derler. ( هُنَالِــكَ الْوَلَايَــةُ لِلّٰــهِ الْحَــق Kehf, 18/44) [İşte bu makamda velâyet, yalnızca hak olan Allah'a mahsustur.] bu velâyetten kinayedir. Ve onun görünenine "mutlak nübüvvet" derler. Çünkü o, ahadiyyet (Allah'ın birliği) varlığı ile vâhidiyyet (Allah'ın isim ve sıfatlarının tecellisi) arasında bir berzahtır (geçiş noktasıdır). Ahadiyyet dalgalanmasından feyz-i akdesi (en kutsal feyzi) aracısız kabul eder ki, adı "mutlak velâyet"tir. Ve vâhidiyyet dalgalanması ile feyz-i mukaddesi (kutsal feyzi) alıp halka eriştirir; adına "mutlak nübüvvet" derler. كُنْــتُ نَبِيًّــا وَآدَم [ بَيْــنَ الْمَــاءِ وَالطِّيــن Ben nebî idim, hâlbuki Hz. Âdem, su ile çamur arasında idi.] bu nübüvvete işarettir. Bütün evliyânın velâyeti ve enbiyânın (peygamberlerin) nübüvveti ondan kaynaklanır ve ortaya çıkar. Bundan dolayı ona "sabitler feleği" tabiri ile kinaye ederler ki, bütün gezegenler ve sabit yıldızlar nasıl feleklerde (gök katmanlarında) bulunuyorlarsa, enbiyâ ve evliyânın küllî (genel) ve cüz'î (parçalı) nübüvvet ve velâyetleri de öylece "mutlak velâyet"te bulunurlar.

Buna “tecellî-i evvel” de derler; zîrâ o, lâ-taayyünden evvelen zuhûr etti;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Buna "ilk tecelli" de derler; çünkü o, belirsizlikten önce ortaya çıktı;

ve mertebe-i hafâdan evvelen münevver oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

ve gizlilik mertebesinden ilk olarak aydınlandı.

“Kābiliyyet-i evvel” de derler; zîrâ o cümle mahlûkāt ve mevcûdâtın mâddesidir; ve cemî’-i kābiliyyât ondan zâhir olurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ona "ilk kabiliyet" de derler; çünkü o, bütün yaratılmışların ve varlıkların maddesidir; ve bütün kabiliyetler ondan ortaya çıkarlar.

“Makām-ı ev-ednâ” da derler ki, bu mertebenin fevkinde, zât-ı sırf mertebesinden gayrı bir mertebe yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Ev-ednâ makamı" da derler ki, bu mertebenin üstünde, sırf zât mertebesinden başka bir mertebe yoktur.

“Berzahu’l-berâzih” derler; zîrâ o, taayyün ile lâ-taayyün arasında hâildir ve cemî’-i berâzihi câmi’dir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ona "berzahların berzahı" derler; çünkü o, taayyün (belirginleşme) ile lâ-taayyün (belirginleşmeme) arasında bir engeldir ve bütün berzahları (geçiş âlemlerini) kapsar.

“Berzah-ı kübrâ” da derler; zîrâ ahadiyet ve vâhidiyetten ibâret olan iki mertebe-i a’zamı hâmildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Berzah-ı kübrâ" (en büyük berzah) da derler; çünkü ahadiyet (Allah'ın birliği) ve vâhidiyetten (Allah'ın tekliği) ibaret olan iki en yüce mertebeyi kapsar.

“Ahadiyyetü’l-cem’” de derler; zîrâ bî-i’tibâr-ı iskāt ve isbât, min-haysü-hiye, zâtın i’tibârıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Ahadiyyetü'l-cem'" de derler; çünkü o, düşürme ve ispat etme itibarı olmaksızın, kendi itibarıyla, zâtın bir itibarî yönüdür.

“Ma’den-i kesret” de derler; zîrâ cevâhir-i esmâ ve sıfât bu ma’denden zuhûr ettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Kesret madeni" de derler; çünkü isimlerin ve sıfatların cevherleri bu madenden ortaya çıktılar.

“Menşeü’s-sivâ” da derler; zîrâ cemî’-i mümkinât bu mertebeden zuhûr etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Sivânın kaynağı" da derler; çünkü bütün mümkün varlıklar bu mertebeden ortaya çıktı.

“Kābiliyyet-i kesret” de derler; zîrâ bütün keserât-ı esmâiyye-i külliyye-i ilâhiyye ve esmâ-i kevniyye-i külliyye bu masdardan zuhûr etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ona "çokluk kabiliyeti" de derler; çünkü bütün ilâhî küllî isimlerin çoklukları ve küllî kevnî isimler bu kaynaktan ortaya çıktı.

“Felekü’l-hayât” da derler; zîrâ medâr-ı hayât-ı âlem bu mertebeye menûttur. Bu mertebe âlem-i ervâh ve ecsâmın hakāyıkını mutazammındır. Her bir mertebeyi bir ism-i ilâhî terbiye eder. Her bir mertebe-i kiyâniyye hayât-ı hakîkiyyeyi ondan iktisâb eyler. Ve “felek” ta’bîri onun ulüvv-i mertebesinden kinâyedir. Bu mertebenin birçok isimleri daha vardır ki, onlar da bunlardır:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Hayat Feleği" de derler; çünkü âlemin hayatının dayanağı bu mertebeye bağlıdır. Bu mertebe, ruhlar âleminin ve cisimler âleminin hakikatlerini içerir. Her bir mertebeyi bir ilâhî isim terbiye eder. Her bir varlık mertebesi, hakiki hayatı ondan kazanır. Ve "felek" tabiri, onun mertebesinin yüceliğinden kinayedir. Bu mertebenin birçok ismi daha vardır ki, onlar da bunlardır:

Zıll-ı evvel, berzah-ı evvel, mertebe-i ûlâ, mâdde-i mutlak, âlem-i rumûz, hakîkatü’l-hakāyık, aşk-ı ekber, zuhûr-ı evvel, nişân-ı evvel, vâsıta-i ûlâ, vahdet-i sırf, kenzü’l-künûz, hakîkat-i mechûl, cem’u’l-cem’, halk-ı evvel, akl-ı evvel, âlem-i ma’nâ, âlem-i vahdet, kenzü’s-sıfât, âdem-i hakîkî, kābe kavseyn, mahlûk-ı evvel, akl-ı küll, hakîkat-i muhammediyye, mertebe-i rahmet, âlem-i sıfât, hakîkat-i âdem, lâhût, vücûd-ı evvel, kalem-i evvel, nûr-i Muhammedî, âlem-i icmâl, levh-i mahfûz, ism-i a’zam, rûhu’l-kuds, mevcûd-i evvel, kalem-i a’lâ, dürretü’l-beyzâ, vücûd-ı icmâlî,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İlk gölge, ilk berzah (iki şey arasındaki engel), ilk mertebe, mutlak madde, sırlar âlemi, hakikatlerin hakikati, en büyük aşk, ilk zuhur, ilk nişan, ilk vasıta, sırf vahdet, gizli hazineler hazinesi, meçhul hakikat, cem'u'l-cem' (tüm zıtlıkların birleştiği nokta), ilk yaratılış, ilk akıl, mana âlemi, vahdet âlemi, sıfatlar hazinesi, hakiki âdem, kâbe kavseyn (iki yay arası kadar yakınlık), ilk mahluk, küllî akıl, hakikat-i Muhammediyye, rahmet mertebesi, sıfatlar âlemi, âdem hakikati, lâhût (ilahi âlem), ilk varlık, ilk kalem, Muhammedî nur, icmâl âlemi (özet âlemi), levh-i mahfûz, ism-i a'zam (en büyük isim), rûhu'l-kuds (kutsal ruh), ilk mevcut, yüce kalem, dürretü'l-beyzâ (beyaz inci), icmâlî varlık,

ümmü’l-kitâb, rûh-ı a’zam, levh-i kazâ, mebde’-i evvel, sebeb-i evvel, berzah-ı câmi’, hazret-i icmâl, nûru’l-envâr, ebu’l-ervâh, arş-ı mecîd, makām-ı şühûd-ı cem’u’l-cem’, ma’den-i kesret, menşeü’s-sivâ.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ümmü'l-Kitâb (kitabın anası), ruh-ı a'zam (en büyük ruh), levh-i kazâ (kaza levhası), mebde'-i evvel (ilk başlangıç), sebeb-i evvel (ilk sebep), berzah-ı câmi' (kapsayıcı berzah), hazret-i icmâl (özet makamı), nûru'l-envâr (nurların nuru), ebu'l-ervâh (ruhların babası), arş-ı mecîd (ulu arş), makām-ı şühûd-ı cem'u'l-cem' (cem'u'l-cem'in şühûd makamı), ma'den-i kesret (kesretin madeni), menşeü's-sivâ (sivânın kaynağı).

Bu mertebenin ismi cemî’-i sıfât ve esmâyı ve isti’dâdât-ı fıtriyye ve kābiliyâtı câmi’ olan “Allah”dır. Bu sıfât ve esmânın âsârı kendisinde zâhir olsa da olmasa da yine “Allah”dır. َ( إِنَّ اللّٰــهَ لَغَنِــيٌّ عَــنِ الْعَالَمِيــنAnkebût, 29/6) [Şübhesiz Allah âlemlerden müstağnîdir.] bu mertebeye işârettir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu mertebenin ismi, bütün sıfatları ve isimleri ve fıtrî yatkınlıkları ve kabiliyetleri toplayan "Allah"tır. Bu sıfatların ve isimlerin eserleri kendisinde ortaya çıksa da çıkmasa da yine "Allah"tır. (Ankebût, 29/6) "Şüphesiz Allah âlemlerden müstağnidir." ayeti bu mertebeye işarettir.

Misâl: Hâl-i istiğrâkta bulunan bir âdemden hiçbir eser ve tecellî zâhir olmaz; ve bu hâl içinde onda ne ilim, ne sem’, ne basar, ne irâde, ne de kudret zâhir değildir. Bunların cümlesi o kimsenin vücûdunda müstehlek ve mütelâşîdir. Bu hâl-i istiğrâktan hâl-i âgâhîye geldikde, bu ta’dâd olunan sıfatlarıyla muttasıf olur. Ve onun hâl-i istiğrâktan hâl-i âgâhîye gelişi kendi zâtının ve vücûdunun iktizâsıdır. Yoksa kendi meşiyyeti ile değildir. Ve hâl-i âgâhîye geldikde, bütün şuûnât ve sıfâtı kendisinde müttehid bir hâldedir. Ve kendinin bilcümle esmâsını ve sıfâtını câmi’ olan bu âdem, bunların âsârını izhâr etse de, etmese de yine âdemdir. Âdemin sübût-i âdemiyyeti için âsâr ile zuhûruna ihtiyaç yoktur. O, bundan ganîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örnek: Kendinden geçmiş (istiğrak) hâlinde bulunan bir insandan hiçbir eser ve tecelli ortaya çıkmaz; ve bu hâl içinde onda ne ilim, ne işitme, ne görme, ne irade, ne de kudret görünür. Bunların hepsi o kimsenin varlığında yok olmuş ve dağılmıştır. Bu kendinden geçme hâlinden uyanıklık hâline geldiğinde, bu sayılan sıfatlarla nitelenmiş olur. Ve onun kendinden geçme hâlinden uyanıklık hâline gelişi kendi zâtının ve varlığının gereğidir. Yoksa kendi isteğiyle değildir. Ve uyanıklık hâline geldiğinde, bütün oluşları ve sıfatları kendisinde birleşmiş bir hâldedir. Ve kendisinin bütün isimlerini ve sıfatlarını toplayan bu insan, bunların eserlerini ortaya koysa da, koymasa da yine insandır. İnsanın insanlığının sabit olması için eserlerle görünmesine ihtiyaç yoktur. O, bundan münezzehtir.

7 Tirmizî, “Menâkıb”, 1; Ahmed b. Hanbel, Müsned, XVII, s. 176; İbn Ebî Şeybe, Musannef, XX, s. 231; Hâkim, Müstedrek, II, s. 665; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, II, s. 169.

## Yedinci Fasıl: Taayyün-i Sânî Mertebesi, Mertebe-i Vâhidiyyet

Vücûd, taayyün-i evvel mertebesinde esmâ ve sıfâtını mücmelen bilmekle berâber bu esmâ ve sıfâtının îcâb ettirdiği cemî’-i maânî-i külliyye ve cüz’iyyenin sûretleri, bu taayyün-i sânî mertebesinde ayrılırlar. Eşyâ-yı kevniyye hakāyıkından ibâret olan bu suverden her birinin gerek kendi zâtına ve gerek kendi zâtının emsâline aslâ şuûru yoktur. Zîrâ onların vücûdları ve temeyyüzleri ilmîdir. Vücûd bu suver-i ilmiyye sebebiyle müteaddid ve mütekessir olur. Ta’bîr-i dîğerle bu suver-i ilmiyye, zât-ı ulûhiyyetin emr-i îcâda illeti olurlar. Ve bunların illet-i vücûdu dahi câmi’-i cemî’-i esmâ ve sıfât olan zât-ı ulûhiyyet olduğundan, bundan delîl-i nazarîye muhâlif olarak şu netîce-i hakîkiyye çıkar: İllet olan zât-ı ulûhiyyet kendinin illeti olan ma’lûlün, ya’ni suver-i ilmiyyenin illeti olur; veyâhud illet olan suver-i ilmiyye, kendilerinin illeti olan ma’lûlün, ya’ni zât-ı ulûhiyyetin emr-i îcâda illeti olur. Hâlbuki delîl-i nazarîye göre aklın hükmü, “illet olan şey, kendi ma’lûlü için ma’lûl olmaz” demek idi. İşte ilm-i tecellî bâlâda îzâh olunduğu üzere aklın bu hükmünü “illet olan şey, kendi ma’lûlü için ma’lûl olur” hükmüyle feshetti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Varlık, ilk belirlenim mertebesinde isimlerini ve sıfatlarını toplu olarak bilmekle birlikte, bu isim ve sıfatlarının gerektirdiği bütün küllî ve cüz'î anlamların suretleri, bu ikinci belirlenim mertebesinde ayrılırlar. Kevnî eşyanın hakikatlerinden ibaret olan bu suretlerden her birinin, gerek kendi zâtına gerekse kendi zâtının benzerlerine asla şuuru yoktur. Çünkü onların varlıkları ve ayrışmaları ilmîdir. Varlık, bu ilmî suretler sebebiyle çoklaşır ve çoğalır. Başka bir ifadeyle, bu ilmî suretler, İlahi Zât'ın yaratma emrine illet (sebep) olurlar. Ve bunların varlık illeti de bütün isimleri ve sıfatları kapsayan İlahi Zât olduğundan, bundan nazarî delile aykırı olarak şu hakikî sonuç çıkar: İllet olan İlahi Zât, kendisinin illeti olan ma'lûlün, yani ilmî suretlerin illeti olur; veya illet olan ilmî suretler, kendilerinin illeti olan ma'lûlün, yani İlahi Zât'ın yaratma emrine illet olur. Hâlbuki nazarî delile göre aklın hükmü, "illet olan şey, kendi ma'lûlü için ma'lûl olmaz" demekti. İşte tecellî ilmi, yukarıda açıklandığı üzere, aklın bu hükmünü "illet olan şey, kendi ma'lûlü için ma'lûl olur" hükmüyle feshetti.

Âtîdeki misâl zevk-i sahîh ile teemmül olundukda anlaşılır ki, bu hüküm, garbiyyûnun “iskolastik” ta’bîr ettikleri kıyl ü kāl cinsinden değil, belki bir hakîkat-i zâhiredir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Aşağıdaki örnek, doğru bir anlayışla düşünüldüğünde anlaşılır ki, bu hüküm, Batılıların "skolastik" diye adlandırdıkları boş söz cinsinden değil, aksine açıkça görünen bir hakikattir.

Misâl: Bir hattâtın yazdığı levhanın illeti, o hattâtın vücûdudur. Zîrâ hattâtın vücûdu olmasa, o levha mevcûd olmaz idi. Binâenaleyh hattâtın vücûdu illet ve levhanın vücûdu da o illetin ma’lûlüdür. Fakat o kimsenin nisebinden bir nisbet olan hattâtıyet sıfatı olmayıp da, bu sıfat ondan bir levha yazıp izhâr etmesini lisân-ı isti’dâd ile taleb etmese, o şahıstan bu levha zuhûra gelmezdi. Şu hâlde levhanın îcâdına sebeb olan şey, kendi mûcidinden, vücûdunu taleb etmesidir. Bu sûrette levha ma’lûl iken, emr-i izhârın illeti olur. Ve bu vech ile illet olan hattâtın vücûdu, emr-i izhârda kendinin illeti olan levha-i ma’lûlün illeti olmuş olur. Ya’ni hattâtın vücûdu emr-i izhârda hem ma’lûl ve hem de levhanın îcâdına illet olduğu gibi, levhanın vücûdu dahi hem illet ve hem de ma’lûl olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örnek: Bir hattatın yazdığı levhanın sebebi, o hattatın varlığıdır. Çünkü hattatın varlığı olmasa, o levha var olmazdı. Buna göre hattatın varlığı sebep ve levhanın varlığı da o sebebin sonucudur. Fakat o kişinin bağıntılarından bir bağıntı olan hattatlık sıfatı olmayıp da, bu sıfat ondan bir levha yazıp ortaya çıkarmasını yatkınlık diliyle talep etmese, o kişiden bu levha ortaya çıkmazdı. Şu halde levhanın var olmasına sebep olan şey, kendi var edicisinden, varlığını talep etmesidir. Bu durumda levha sonuç iken, ortaya çıkma işinin sebebi olur. Ve bu şekilde sebep olan hattatın varlığı, ortaya çıkma işinde kendisinin sebebi olan sonuç levhanın sebebi olmuş olur. Yani hattatın varlığı ortaya çıkma işinde hem sonuç hem de levhanın var olmasına sebep olduğu gibi, levhanın varlığı da hem sebep hem de sonuç olur.

İmdi mâddiyyûnun mâdde kānûnunu beyân ettikleri sırada “umûmiyet i’tibâriyle kâinâtın sebebi yoktur” demeleri, hakîkat-i emirdeki cehillerinden ve küllün numûnesi olan kendi nefislerinden gāfil bulunmalarından neş’et etmiştir. Ve bu cehil ve gafletin menşei de esfel-i sâfilîn olan âlem-i tabîattan a’lâ-yı illiyyîn olan zâta sırf akıl ve zekâ ile urûc edilebileceği zannolunarak, enbiyâ (aleyhimü’s-selâm) ve onların vârisleri olan evliyâ-i kirâm hazarâtının akvâl-i aliyye ve ihbârât-ı seniyyelerine kulak asmamaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, maddecilerin madde kanununu açıklarken "genel olarak kâinatın sebebi yoktur" demeleri, işin hakikatindeki bilgisizliklerinden ve bütünün örneği olan kendi nefislerinden gafil olmalarından kaynaklanmıştır. Bu bilgisizlik ve gafletin kaynağı da, aşağıların aşağısı olan tabiat âleminden, yücelerin yücesi olan zâta sırf akıl ve zekâ ile yükselinebileceği sanılarak, peygamberlerin (a.s.) ve onların vârisleri olan yüce evliya hazretlerinin yüksek sözlerine ve değerli haberlerine kulak asmamaktır.

Bu mertebede müteayyin olan her bir sûret-i ilmiyye, eşyâ-yı hâriciyyeden her birinin hakîkati ve onu terbiye eden Rabb-i hâssıdır. Istılâh-ı sûfiyyede her bir sûret-i ilmiyyeye “ayn-ı sâbite” ve hey’et-i mecmûasına “a’yân-ı sâbite” derler. Mütekellimîn “ma’lûm-i ma’dûm”, hükemâ “mâhiyet” ve Mu’tezile “şey’-i sâbit” derler. Taayyün-i evvel hakîkat-i muhammediyyeden ibâret olduğu cihetle, bu hakîkat-i muhammediyye cemî’-i hakāyıkı câmi’ olmuş olur. Bu taayyün-i sânî mertebesine “vâhidiyet” denildiği gibi, “hakîkat-i insâniyye” de derler, ve âtîdeki esâmî ile de tevsîm ederler:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu mertebede belirlenmiş olan her bir ilim sûreti, dıştaki şeylerden her birinin hakikatidir ve onu terbiye eden özel Rabbidir. Tasavvuf ıstılahında her bir ilim sûretine "ayn-ı sâbite" ve bunların toplamına "a'yân-ı sâbite" derler. Kelâmcılar "ma'lûm-i ma'dûm" (bilinen ama var olmayan), filozoflar "mâhiyet" ve Mu'tezile "şey'-i sâbit" (sabit şey) derler. İlk belirlenim hakîkat-i muhammediyye'den ibaret olduğu için, bu hakîkat-i muhammediyye bütün hakikatleri kapsayıcı olmuş olur. Bu ikinci belirlenim mertebesine "vâhidiyet" denildiği gibi, "hakîkat-i insâniyye" de derler ve aşağıdaki isimlerle de adlandırırlar:

Tecellî-i sânî, kābiliyyet-i zuhûr, hazret-i irtisâm, mebde’-i sânî, mecmûu’l-ervâh, maâd-ı ervâh, mülk-i bâtın, felekü’l-hayât, berzah-ı sânî, kevn-i câmi’, menşe’-i sânî, makām-ı ervâh, hazret-i rubûbiyyet, müntehâ’l-ma’rife, zuhûr-ı sânî, âlem-i melekût, âlem-i esmâ, perde-i vahdet, hazret-i cem’, menşeü’s-sivâ, zıll-ı memdûd, âlem-i bâtın, âlem-i vücûd, zıll-ı vahdet, menşeü’l-kesret, hazret-i ulûhiyyet, nefes-i Rahmânî, âlem-i emr, kenzü’l-ervâh, mübîn-i sıfât, ahadiyyet-i kesret, müntehâ’l-âbidîn, vücûd-ı müfâz, âlem-i sânî, ma’den-i ervâh, ayne’l-yakîn.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İkinci tecelli, zuhur kabiliyeti, irtisam (iz bırakma) hazreti, ikinci başlangıç, ruhların toplamı, ruhların dönüş yeri, bâtın mülkü, hayat feleği, ikinci berzah, kuşatıcı varlık, ikinci menşe, ruhlar makamı, rububiyet (Rablık) hazreti, marifetin sonu, ikinci zuhur, melekût âlemi, isimler âlemi, vahdet perdesi, cem (toplama) hazreti, sivânın (Allah dışındaki her şeyin) menşei, uzatılmış gölge, bâtın âlemi, varlık âlemi, vahdet gölgesi, kesretin (çokluğun) menşei, ulûhiyyet hazreti, Rahmânî nefes, emir âlemi, ruhlar hazinesi, sıfatların açıklayıcısı, kesretin ahadiyeti (çokluktaki birlik), âbidlerin (kulluk edenlerin) sonu, feyezan eden varlık, ikinci âlem, ruhlar madeni, ayne'l-yakîn (gözle görülen kesin bilgi).

Suver-i ilmiyyeden ibâret olan “a’yân-ı sâbite” kendi ademiyyet-i asliyyeleri üzerindedir. Onlar vücûd-ı hâricî kokusunu koklamamışlardır. Âlem-i şehâdette zâhir olan suver ancak onların ukûsü ve zılâlidir. اَلْأعْيَان مَا [ شَـمَّتْ رَائِحَـةُ الوُجُـودA’yân-ı sâbite râyiha-i vücûdu koklamamıştır.] dedikleri budur. Bu hakîkat, âtîde mertebe-i şehâdet faslında misâl ile îzâh olunacaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İlmî sûretlerden ibaret olan "sabit hakikatler" kendi aslî yoklukları üzerindedir. Onlar dış varlık kokusunu koklamamışlardır. Şehadet âleminde görünen sûretler ancak onların yansımaları ve gölgeleridir. "Sabit hakikatler varlık kokusunu koklamamıştır" dedikleri budur. Bu hakikat, ileride şehadet mertebesi bölümünde örnekle açıklanacaktır.

## Sekizinci Fasıl

## Birinci vasl: Sıfât ve esmâ

Ma’lûm olsun ki, kâffe-i eşyânın mebdei olan vücûd ayn-ı hayâttır; zîrâ müteharriktir ve onda aslâ sükûn yoktur. Eğer sükûn olsaydı adem olur ve ondan aslâ bir şey çıkmazdı. Zîrâ hikmet-i tabîiyye ulemâsının şu: “Hiçbir şey bilâ-sebeb sükûnetini harekete ve hareketini de sükûnete tebdîl edemez” düstûruna nazaran, eğer bilcümle eşyânın mebdei olan vücûd-ı hakîkîde hayât olmasa, o vücûdun sükûneti harekete gelmek için hiçbir sebeb mevcûd olmamış olur; ve sebeb-i hareket mevcûd olmayınca, hareketten zâhir olan suver-i avâlim tekevvün edememek lâzım gelirdi. İmdi aklen ve ilmen anlaşıldı ki, vücûdun merâtib-i muhtelifedeki tecelliyâtı onun hareketinden münbaisdir; ve hareket olan yerde, muharrik vardır ve muharrik hayydır; ve “hayât” bir sıfattır; ve sıfat mevsûftan münfek olmadığından onun “ayn”ıdır. Vücûd hayât ile muttasıf olunca kendi nefsini ve zâtını müdrik olmak îcâb eder. Bu ise onun zâtına olan ilmidir; ve “ilim” dahi “hayât” gibi bir sıfattır. Binâenaleyh vücûd ilim ile de muttasıf olur; ve hayât ve ilim ile muttasıf olan vücûdun “irâde” ve “kudret” ile muttasıf olmaması mümkin değildir, zîrâ bunlar, onun levâzımıdır; ve vücûdda bu sıfatların sübûtu ile berâber “sem’” ve “basar” ve “kelâm” ve “tekvîn” sıfatlarının dahi sübûtu iktizâ eder. Binâenaleyh vücûd, bu ta’dâd olunan sıfât-ı seb’a-i zâtiyye ile muttasıftır. “İlim, irâde, kudret, sem’, basar, kelâm, tekvîn.” Bunların imâmı “hayât”tır. Zîrâ hayâtın olmadığı yerde ne hareket, ne ilim, ne kudret ve ne de îcâd bulunmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, bütün eşyanın başlangıcı olan varlık, hayatın ta kendisidir; çünkü hareketlidir ve onda asla bir durağanlık yoktur. Eğer durağanlık olsaydı, yokluk olurdu ve ondan asla hiçbir şey çıkmazdı. Çünkü tabiat hikmeti âlimlerinin şu: "Hiçbir şey sebepsiz yere durağanlığını harekete ve hareketini de durağanlığa dönüştüremez" düsturuna göre, eğer bütün eşyanın başlangıcı olan hakiki varlıkta hayat olmasa, o varlığın durağanlığının harekete geçmesi için hiçbir sebep mevcut olmazdı; ve hareket sebebi mevcut olmayınca, hareketten ortaya çıkan âlemlerin suretlerinin oluşamaması gerekirdi. Şimdi aklen ve ilmen anlaşıldı ki, varlığın çeşitli mertebelerdeki tecellileri onun hareketinden kaynaklanır; ve hareket olan yerde, hareket ettiren vardır ve hareket ettiren diridir; ve "hayat" bir sıfattır; ve sıfat, nitelenenden ayrılmaz olduğundan onun "ayn"ıdır. Varlık hayat ile nitelenince kendi nefsini ve zâtını idrak etmesi gerekir. Bu ise onun zâtına olan ilmidir; ve "ilim" de "hayat" gibi bir sıfattır. Bu sebeple varlık ilim ile de nitelenir; ve hayat ve ilim ile nitelenen varlığın "irade" ve "kudret" ile nitelenmemesi mümkün değildir, çünkü bunlar, onun zorunlu özellikleridir; ve varlıkta bu sıfatların sabit olmasıyla beraber "işitme" ve "görme" ve "konuşma" ve "yaratma" sıfatlarının da sabit olması gerekir. Bu sebeple varlık, bu sayılan yedi zâtî sıfat ile nitelenmiştir. "İlim, irade, kudret, işitme, görme, konuşma, yaratma." Bunların imamı "hayat"tır. Çünkü hayatın olmadığı yerde ne hareket, ne ilim, ne kudret ve ne de yaratma bulunmaz.

İmdi, sıfat ismin menşeidir; zîrâ bir şeyde sıfat olmazsa, bir isim ile tevsîm olunmaz. Meselâ kendisinde sıfat-ı hayât olmayan bir şeye “hayy” ismi ve sıfat-ı ilim bulunmayan kimseye de “alîm ve âlim” ismi verilmez. Zât sıfat ile ve sıfat isim ile zâhir olduğundan, isim sıfatın ve sıfat zâtın zâhiri; ve zât sıfatın ve sıfat da ismin bâtını olur. Ve “şey” dahi ismin zâhiri ve isim “şey”in bâtını olur. Zîrâ müsemmâ olan “şey” zâhir olduğu vakit, isim o şeyde ihtifâ edip fânî olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, sıfat ismin kaynağıdır; çünkü bir şeyde sıfat olmazsa, bir isimle adlandırılmaz. Örneğin, kendisinde hayat sıfatı olmayan bir şeye "hayy" ismi ve ilim sıfatı bulunmayan kimseye de "alîm ve âlim" ismi verilmez. Zât sıfat ile ve sıfat isim ile ortaya çıktığından, isim sıfatın ve sıfat zâtın görüneni; ve zât sıfatın ve sıfat da ismin bâtını olur. Ve "şey" dahi ismin görüneni ve isim "şey"in bâtını olur. Çünkü müsemmâ olan "şey" ortaya çıktığı zaman, isim o şeyde gizlenip yok olur.

İmdi “Zât”, “sıfat” ve “isim” aralarında zuhûr ve butûn nisbetleri olduğu ve mefhûm-i zuhûr, mefhûm-i butûnun gayrı olduğu cihetle, bu i’tibâr ile bunların aralarında mugāyeret olur. Velâkin “sıfat” zât-ı mutlakın mertebe-i zuhûrda tecellî-i hâssı ile tecellîsinden ibâret olduğu o tecellî-i hâss zât-ı mutlakı üzerine zâid olmadığı cihetle, bu i’tibâra göre zâtın “ayn”ı olur. Sıfât ve esmâ-i ilâhiyye külliyâtı i’tibâriyle kābil-i ta’dâddır. Nitekim esmâ-i hüsnâ-yı ma’dûde kırâat olunur; fakat cüz’iyâtı i’tibâriyle lâ-yuad ve lâ-yuhsâdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, "Zât", "sıfat" ve "isim" arasında görünme ve gizlenme bağıntıları olduğu ve görünme kavramının, gizlenme kavramından farklı olduğu için, bu açıdan bunların arasında farklılık olur. Ancak "sıfat", mutlak Zât'ın görünme mertebesinde özel tecellisiyle tecelli etmesinden ibaret olduğu ve o özel tecellinin mutlak Zât'ın üzerine ek bir şey olmadığı için, bu açıdan Zât'ın aynısı olur. İlahi sıfatlar ve isimlerin bütünleri itibarıyla sayılabilir. Nitekim sayılan güzel isimler okunur; fakat cüzleri itibarıyla sayılamaz ve hesaplanamaz.

Esmânın kâffesinde iki i’tibâr vardır: Birisi Zât’a delâleti, ve diğeri kendinin ma’nâ-yı hâssına delâletidir. Meselâ Alîm, Semî’, Basîr isimleri Zât’a delâlet ettiği gibi, kendilerinin ma’nâ-yı husûsîlerine de delâlet ederler. Zîrâ “Alîm, Semî’, Basîr kimdir?” denildikde “ahadiyyet-i esmâiyyesi hasebiyle zât-ı ilâhîdir” denir; ve bu sûrette hepsi “zât”a delâlet etmiş olur. Fakat bunların ma’nâ-yı husûsîleri başka başkadır. Ya’ni bilicilik, işiticilik ve görücülük başka başka ma’nâlardır. Binâenaleyh esmâ “Zât”a delâletleri i’tibâriyle müttehid ve yekdîğerinin “ayn”ıdırlar; ve mefhûmât-ı mütegāyire hasebiyle yekdîğerinden mütemeyyiz ve birbirinin “gayrı”dırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İsimlerin hepsinde iki hususiyet vardır: Biri Zât'a işaret etmesi, diğeri de kendisinin özel anlamına işaret etmesidir. Örneğin Alîm (Bilen), Semî' (İşiten), Basîr (Görebilen) isimleri Zât'a işaret ettiği gibi, kendilerinin özel anlamlarına da işaret ederler. Çünkü "Alîm, Semî', Basîr kimdir?" denildiğinde "İsimlerinin birliği (ahadiyyet-i esmâiyye) itibarıyla ilâhî Zât'tır" denir; ve bu şekilde hepsi "Zât"a işaret etmiş olur. Fakat bunların özel anlamları birbirinden farklıdır. Yani bilicilik, işiticilik ve görücülük birbirinden farklı anlamlardır. Bu sebeple isimler "Zât"a işaret etmeleri itibarıyla birleşiktir ve birbirinin "aynı"dırlar; ve farklı mefhumlar (mefhûmât-ı mütegāyire) itibarıyla birbirinden ayrılmış ve birbirinin "gayrı"dırlar.

İmdi, vücûd-ı latîf-i Hakk’ın, delîli, onun mertebe-i kesîfi olan avâlim-i şehâdiyyedir; ve içinde bulunduğumuz arz avâlim-i şehâdiyye-i bî-nihâyeden birisidir. Binâenaleyh biz, Hak’tan zâhir olan suver-i âleme bakıp, onlarda gördüğümüz ahkâm ve âsâra nazaran hükmederiz ki, Hak “Hayy”dır. Zîrâ O’nun vücûdunun alâmeti olan âlemin her noktasından hayât zâhir olur; ve kendimizi hayât sâhibi buluruz. Ve kezâ Hak “Alîm”dir, zîrâ suver-i âlemden bir sûret ve küll-i âlemden birer cüz’ olan biz insanlar sıfat-ı ilim ile muttasıfız. Semî’, Basîr, Mürîd, Kādir, Mütekellim, Mükevvin, Musavvir, ilh... hep buna makıystir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Hakk'ın latif varlığının delili, onun yoğun mertebesi olan görünen âlemlerdir; ve içinde bulunduğumuz yeryüzü, sonsuz görünen âlemlerden biridir. Bu sebeple biz, Hak'tan görünen âlem suretlerine bakıp, onlarda gördüğümüz hükümlere ve eserlere göre hükmederiz ki, Hak "Hayy"dır (diri, canlıdır). Çünkü O'nun varlığının alâmeti olan âlemin her noktasından hayat ortaya çıkar; ve kendimizi hayat sahibi buluruz. Aynı şekilde Hak "Alîm"dir (bilendir), çünkü âlem suretlerinden bir suret ve bütün âlemden birer cüz olan biz insanlar ilim sıfatıyla nitelenmişizdir. Semî' (işiten), Basîr (gören), Mürîd (dileyen), Kādir (gücü yeten), Mütekellim (konuşan), Mükevvin (var eden), Musavvir (şekil veren) ve benzeri isimler hep buna kıyaslanır.

## İkinci vasl: A’yân-ı sâbite mec’ûl değildir

A’yân-ı sâbite, suver-i ilmiyye-i esmâiyyeden ibâret olduklarından, vücûd-ı hâricîleri yoktur. Hâlbuki “ca’l” müessirin te’sîrinden ibârettir. Bunlar ise mahall-i te’sîr ve infiâl olmadıklarından mec’ûliyetleri mevzû’-i bahs olamaz; ya’ni bunlar “yapılarak” vücûda getirilmiş şeyler değildir. Zîrâ şuûnât-ı zâtiyyeden ibârettirler. Ve şuûnât zâtın iktizââtıdır ve zât ile&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sabit hakikatler, ilahi isimlerin ilimdeki suretlerinden ibaret olduklarından, dış varlıkları yoktur. Hâlbuki "yapma/yaratma" müessirin (etki edenin) tesirinden ibarettir. Bunlar ise tesir ve etkilenme mahalli olmadıklarından, yaratılmış olmaları söz konusu olamaz; yani bunlar "yapılarak" varlığa getirilmiş şeyler değildir. Çünkü zâta ait hallerden ibarettirler. Ve haller, zâtın gereklilikleridir ve zât ile

berâber kadîmdir; ve şuûnât-ı zâtiyye bir câilin ca’li ile mec’ûlen mevcûd olmadıkları gibi, bir müessirin te’sîri tahtında da değildirler. Mâdemki zât-ı vücûd mevcûddur, elbette onlar da O’nunla berâber mevcûddur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

beraber kadîmdir; ve zâta ait haller, oluşlar bir cahilin kılınmasıyla kılınmış olarak var olmadıkları gibi, bir müessirin etkisi altında da değildirler. Mademki varlık zâtı mevcuttur, elbette onlar da O'nunla beraber mevcuttur.

Misâl: İnsanda gülme ve ağlama gibi birçok şe’nler vardır. İnsan gülmediği ve ağlamadığı vakitler, bu şe’nler bilkuvve mevcûd ve bilfiil ma’dûmdur. Ağlaması ve gülmesi fiilen zuhûr ettiği vakit bu zuhûrât, irâdesi ve ca’li ve te’sîri ile vâki’ olmaz; belki iktizâ-yı zâtîsi olarak bilâ-meşiyyet ve bilâ-ca’l ve te’sîr vâki’ olur. Ya’ni insan, henüz gülmeden ve ağlamadan evvel, gülmeğe ve ağlamağa hazırlanmaz; ve gülme ve ağlama şe’niyet i’tibâriyle ma’nâ-yı insânîde müttehid iseler de, zuhûrda yekdîğerinden ayrılırlar. Çünkü gülme, ağlamanın aynı değildir. İmdi bunlar insanın şahsında mevcûd ve bilfiil ma’dûm iken, bu ma’dûm olan şe’nlerin şahs-ı mevcûd üzerinde te’sîrleri görülür. Binâenaleyh şahs-ı mevcûd bunların te’sîri ile zâhir oldukda, ya’ni güldükde ve ağladıkda, bu şe’nler dahi fiilen mevcûd olurlar; ve onların mevcûdiyetleri şahs-ı mevcûda muzâfen vâki’ olur. Ve mâdemki şahs-ı insânî mevcûddur, elbette bu şe’nler dahi onunla berâber bilkuvve mevcûddurlar; ve bir sebeb tahtında da iktizâ-yı zâtî olarak, bilâ-meşiyyet ve bilâ-ca’l ve te’sîr, fiilen zâhir olurlar. İşte bunun gibi mevcûd-i hakîkî olan zât-ı ulûhiyyette fiilen ma’dûm olan şuûnâtın te’sîri ile, zâtullah bu şuûnâtı hasebiyle tecellî eder. Zîrâ a’yân-ı sâbite zuhûrun illeti ve zâtullah ise, onların ma’lûlüdür. Ve illetin ma’lûl üzerinde te’sîri gayr-ı kābil-i red ve cerhdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örnek: İnsanda gülme ve ağlama gibi birçok hal vardır. İnsan gülmediği ve ağlamadığı zamanlar, bu haller potansiyel olarak mevcut ve fiilen yok hükmündedir. Ağlaması ve gülmesi fiilen ortaya çıktığı zaman bu ortaya çıkışlar, onun iradesi, yapması ve etkisiyle meydana gelmez; aksine, zâtî gerekliliği olarak, isteğe bağlı olmaksızın, yapma ve etki olmaksızın meydana gelir. Yani insan, henüz gülmeden ve ağlamadan önce, gülmeye ve ağlamaya hazırlanmaz; ve gülme ve ağlama, hal olma itibarıyla insanî anlamda birleşmiş olsalar da, ortaya çıkışta birbirinden ayrılırlar. Çünkü gülme, ağlamanın aynısı değildir. Şimdi bunlar insanın şahsında mevcut ve fiilen yok hükmünde iken, bu yok hükmünde olan hallerin mevcut şahıs üzerinde etkileri görülür. Bu sebeple mevcut şahıs bunların etkisiyle ortaya çıktığında, yani güldüğünde ve ağladığında, bu haller de fiilen mevcut olurlar; ve onların mevcudiyetleri mevcut şahsa nispetle meydana gelir. Ve mademki insan şahsı mevcuttur, elbette bu haller de onunla beraber potansiyel olarak mevcutturlar; ve bir sebep altında da zâtî gereklilik olarak, isteğe bağlı olmaksızın, yapma ve etki olmaksızın, fiilen ortaya çıkarlar. İşte bunun gibi, hakiki varlık olan İlahi Zât'ta fiilen yok hükmünde olan hallerin etkisiyle, Allah'ın Zâtı bu haller sebebiyle tecelli eder. Çünkü sabit hakikatler ortaya çıkışın illetidir ve Allah'ın Zâtı ise, onların sonucudur. Ve illetin sonuç üzerindeki etkisi reddi ve çürütülmesi imkânsızdır.

Nitekim illiyet ve ma’lûliyet mes’elesi misâl-i kevnî îrâdı ile bâlâda zikrolundu. Bu te’sîr ve teessür ve illiyet ve ma’lûliyet mes’eleleri vücûd-ı vâhid-i Hakk’ın niseb-i zâtiyyesinden ibâret olup meydanda bir “gayr” bulunmadığından, şân-ı ulûhiyyete yakışmayacak bir hüküm kabîlinden telakkî olunamaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Nasıl ki illiyet (sebep olma) ve ma'lûliyet (sebepli olma) meselesi, kevnî (oluşsal) bir örnek verilerek yukarıda zikredildi. Bu tesir ve teessür (etkileme ve etkilenme) ve illiyet ve ma'lûliyet meseleleri, Yüce Allah'ın bir olan varlığının zâta ait bağıntılarından ibaret olup ortada bir "başka varlık" bulunmadığından, ilâhlık şanına yakışmayacak bir hüküm olarak kabul edilemez.

## Üçüncü vasl: İsti’dâd-ı gayr-ı mec’ûl ve kābiliyet

İktizâ-yı zâtî olan a’yân-ı sâbiteden her bir “ayn”ın bir isti’dâdı ve kābiliyyet-i mahsûsası vardır; aslâ biri diğerine benzemez. Vücûd-ı mutlak-ı Hak a’yân-ı sâbiteden her bir “ayn”ın isti’dâdına münâsib olarak o “ayn”ın sûreti ile zâhir olur. İmdi a’yân-ı sâbite mec’ûl olmayınca, onların isti’dâ&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Zâtî gereklilik olan sabit hakikatlerden her bir tekil hakikatin bir yatkınlığı ve kendine özgü bir kabiliyeti vardır; asla biri diğerine benzemez. Yüce Allah'ın mutlak varlığı, sabit hakikatlerden her bir tekil hakikatin yatkınlığına uygun olarak o tekil hakikatin şekliyle ortaya çıkar. Şimdi, sabit hakikatler kılınmış/yapılmış olmayınca, onların yatkınlıkları da kılınmış/yapılmış değildir.

dât ve kābiliyâtı dahi mec’ûl olmaz. Şu kadar ki, bu isti’dâdât ve kābiliyât a’yân-ı sâbitenin ve a’yân-ı sâbite dahi Zât’ın iktizââtı bulunduğu ve bunların illeti, ancak vücûd-ı Zâtullah bulunduğu ve illetin ma’lûle te’sîri tabîî olacağı cihetle, bu isti’dâd ve kābiliyâtın müessiri dahi ancak vücûd-ı Zâtullah’dır. İşte bu hakîkate işâreten Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) Mesnevî-i Şerîf’lerinde şöyle buyururlar:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

ve kabiliyetleri de kılınmış olmaz. Şu kadar var ki, bu istidatlar ve kabiliyetler sabit hakikatlerin, sabit hakikatler de Zât'ın gereklilikleri olduğu ve bunların illetinin ancak Allah'ın Zât'ının varlığı olduğu ve illetin ma'lûle (kendinden sonra gelene) tesirinin doğal olacağı cihetle, bu istidat ve kabiliyetlerin müessiri (tesir edeni) de ancak Allah'ın Zât'ının varlığıdır. İşte bu hakikate işaretle Mevlânâ (r.a.) Mesnevî-i Şerîf'lerinde şöyle buyururlar:

دادِ او را قابلیت شرط نیست چارٔه آن دل عطای مبدلیست داد لب و قابلیت هست پوست بلکه شرطِ قابلیت دادِ اوست

Tercüme: “O kalb-i kāsînin çâresi bir mübdilin atâsıdır; onun atâsı için kābiliyet şart değildir. Belki kābiliyetin şartı onun atâsıdır. Zîrâ atâ iç ve kābiliyet kabuktur.”[9]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: “O katı kalbin çaresi, bir mübdilin (yoktan var edenin) bağışıdır; onun bağışı için kabiliyet şart değildir. Aksine kabiliyetin şartı onun bağışıdır. Çünkü bağış iç, kabiliyet kabuktur.”

Zîrâ a’yân-ı sâbiteye vücûd-ı ilmî bahşeden atâ-yı zâtîdir; ve bu dâd-ı ilâhî olmasa, hiçbir sûret mertebe-i ilimde peydâ olmaz; ve onların isti’dâd ve kābiliyâtı dahi mevzû’-i bahs olamaz idi. Binâenaleyh atâ-yı zâtî ve dâd-ı ilâhî iç ve isti’dâdât ve kābiliyât kabuk mesâbesindedir. İmdi burası iyi anlaşılsın ki, isti’dâd ve kābiliyâtta cebir yoktur. Atâ-yı zâtî ve tecellî-i ilâhî ve nefes-i Rahmânî ale’s-seviyye vâki’dir. Tenfîs-i Rahmânîyi müteâkib her bir “ayn” kendi isti’dâdına ve kābiliyyet-i zâtiyyesine göre müteayyin olmuştur. Binâenaleyh her bir “ayn” kendi kendine cebretmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Çünkü sabit hakikatlere ilmî varlık bahşeden zâtî bağıştır; ve bu ilâhî ihsan olmasa, hiçbir şekil ilim mertebesinde ortaya çıkmazdı; ve onların yatkınlık ve kabiliyetleri de konu edilemezdi. Buna göre zâtî bağış ve ilâhî ihsan iç, yatkınlıklar ve kabiliyetler ise kabuk mesabesindedir. Şimdi burası iyi anlaşılsın ki, yatkınlık ve kabiliyetlerde zorlama yoktur. Zâtî bağış ve ilâhî tecellî (Allah'ın isim ve sıfatlarının tecellisi) ve Rahmânî nefes (Allah'ın varlığı âleme yayması) eşit şekilde gerçekleşir. Rahmânî nefesi takiben her bir tekil hakikat kendi yatkınlığına ve zâtî kabiliyetine göre belirlenmiştir. Buna göre her bir tekil hakikat kendi kendine zorlama yapmıştır.

Misâl: Bir kimse zemherîde lâ-yenkatı’ bir cam üzerine nefesini irsâl etse, bî-sûret olan bu nefes cam üzerine ale’s-seviyye temâs eder. Fakat şiddet-i bürûdet hasebiyle bu nefes cam üzerinde tekâsüf ederek incimâd eylediği vakit, türlü şekiller zâhir olur. Bu zâhir olan eşkâlin hiçbirisi ne tûlen ve ne de arzan yekdîğerine benzemez. Bu eşkâlin her biri bî-sûret olan o nefeste mündemic idi. Bi’t-tekâsüf böylece zâhir oldular; ve bu sûretle kendi isti’dâd ve kābiliyetlerini irâe ettiler. Bu isti’dâd ve kābiliyetlere aslâ müteneffisin icbârı yoktur. Belki ayn-ı nefeste onlar, isti’dâd ve kābiliyetlerine göre kendilerini yine kendileri îcâd ettiler. Ancak müteneffisin vücûdu onların illet-i izhârı oldu; ve onlar ma’lûl oldular. Şimdi bu eşkâl içinden birisi çıkıp da bilfarz müteneffise hitâben: “Sen beni niçin yanımda mü&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örnek: Bir kimse kışın en soğuk zamanında kesintisiz bir cam üzerine nefesini gönderse, şekilsiz olan bu nefes cam üzerine eşit şekilde temas eder. Fakat şiddetli soğuk sebebiyle bu nefes cam üzerinde yoğunlaşıp donduğu zaman, türlü şekiller ortaya çıkar. Ortaya çıkan bu şekillerin hiçbiri ne uzunlukça ne de genişlikçe birbirine benzemez. Bu şekillerin her biri şekilsiz olan o nefeste gizliydi. Yoğunlaşma ile böylece ortaya çıktılar; ve bu suretle kendi yatkınlık ve kabiliyetlerini gösterdiler. Bu yatkınlık ve kabiliyetlere nefes verenin hiçbir zorlaması yoktur. Aksine, nefesin kendisinde onlar, yatkınlık ve kabiliyetlerine göre kendilerini yine kendileri var ettiler. Ancak nefes verenin varlığı onların ortaya çıkış sebebi oldu; ve onlar sebep olunan oldular. Şimdi bu şekiller içinden birisi çıkıp da faraza nefes verene hitaben: "Sen beni niçin yanımda mü

tekevvin olan şu güzel çiçek gibi tersîm etmedin; böyle upuzun bir şekilde kaldım?” suâlini soramaz. Sorsa, müteneffis ona cevâben der ki: “Bu şekilde hudûsün için benim tarafımdan senin üzerine hiçbir cebir vâki’ olmadı; ben ancak seni tenfîs ettim; sen de bilkuvve mevcûd ve bilfiil ma’dûm olan kābiliyet ve isti’dâdın hasebiyle böyle tekevvün ettin; cebir ancak senden, sana vâki’ oldu: Niçin bana tevcîh-i hitâb ediyorsun?”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

oluşmuş olan şu güzel çiçek gibi şekillendirmedin; böyle upuzun bir şekilde kaldım?” sorusunu soramaz. Sorsa, nefes veren ona cevap olarak der ki: “Bu şekilde oluşman için benim tarafımdan senin üzerine hiçbir zorlama gerçekleşmedi; ben ancak seni nefeslendirdim; sen de potansiyel olarak var olan ve fiilen yok olan kabiliyet ve yatkınlığın sebebiyle böyle oluştun; zorlama ancak senden, sana gerçekleşti: Niçin bana hitap ediyorsun?”

İmdi nefes-i Rahmânînin hîn-i tenfîsinde, her bir ayn o nefeste “Kün!” emrine imtisâlen kendi isti’dâd ve kābiliyeti dâiresinde kendi kendini tekvîn etmiş ve ona o sûrette tekevvünü için cebir vâki’ olmamış olduğundan Hak ُ( لَا يُسْـألُ عَمَّـا يَفْعَـلEnbiyâ, 21/23) [Hakk’a işlediğinden suâl olunmaz.] dır. Zîrâ Hakk’ın fiili onları tenfîs etmek ve onlara ifâza-i vücûd eylemektir. Bu ise atâ-yı zâtîdir. Hiç atâ-yı zâtîsinden dolayı Hakk’a suâl teveccüh eder mi? Belki suâl isti’dâd-ı âlî dururken isti’dâd-ı süflîyi beğenip, o isti’dâd dâiresinde mütekevvin olanlara teveccüh eder. َ( وَهُــمْ يُسْــألُونEnbiyâ, 21/23) [Onlar mes’ûldürler.] onlar hakkındadır. Cenâb-ı Hak Zeyd’i cebren cânib-i saâdete ve Amr’ı da cebren şekāvete sevketmekten münezzehtir. Hakk’ın meşiyyeti ancak isti’dâd ve kābiliyete taalluk eder. Zîrâ Hak Teâlâ ilminde sâbit olan şeyi murâd eder; ve murâd eylediği şeyi işler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Rahmânî nefesin üflenmesi anında, her bir ayn (tekil sabit hakikat) o nefeste "Ol!" emrine uyarak kendi yatkınlık ve kabiliyeti çerçevesinde kendi kendini var etmiştir ve o surette var olması için kendisine bir zorlama olmamıştır. Bu sebeple Hak Teâlâ (Enbiyâ, 21/23) "Yaptıklarından sorulmaz." Çünkü Hakk'ın fiili onları üflemek ve onlara varlık bahşetmektir. Bu ise zâtî bir bağıştır. Hiç zâtî bağışından dolayı Hakk'a bir soru yöneltilir mi? Aksine, soru, yüce bir yatkınlık dururken aşağı bir yatkınlığı beğenip, o yatkınlık çerçevesinde var olanlara yöneliktir. (Enbiyâ, 21/23) "Onlar sorumludurlar." ifadesi onlar hakkındadır. Cenâb-ı Hak, Zeyd'i zorla mutluluğa ve Amr'ı da zorla bedbahtlığa sevk etmekten uzaktır. Hakk'ın dilemesi ancak yatkınlık ve kabiliyete ilişkindir. Çünkü Hak Teâlâ ilminde sabit olan şeyi diler; ve dilediği şeyi yapar.

9 Konuk, Mesnevî-i Şerîf Şerhi, IX, s. 500 (beyit: 1537-1538). Bu beyitler Şîs fassı- nın sonunda ayrıca şerhedilecektir.

## Dördüncü vasl: İlim ma’lûma tâbi’dir

Ma’lûm olsun ki, ilm-i ilâhîde iki i’tibâr vardır: Birisi; mertebe-i vahdette ve taayyün-i evvelde zât-ı ulûhiyyetin cemî’-i sıfât ve esmâsına mücmelen ilmidir. Bu ilim kendi zâtına olan ilimden ibâret olduğundan, bu mertebede “ilim”, “âlim”, “ma’lûm” arasında aslâ temeyyüz yoktur; cümlesi şey’-i vâhiddir; ve bu ilim, ma’lûma tâbi’ olan nevi’den değildir. Zîrâ zât-ı kadîm ile berâber kadîmdir. İkincisi; mertebe-i vâhidiyyete ve taayyün-i sânîye tenezzülünden sonra, kendisinde mündemic olan bilcümle sıfâtın ve esmâsının sûretleri, yekdîğerinden mütemeyyiz olarak ilm-i ilâhîde peydâ olduklarında, her birinin iktizâ-yı zâtîleri olan kābiliyet ve isti’dâdâtı ne ise inkişâf eder; ve bu kābiliyet ve isti’dâdât ba’de’l-inkişâf, Hakk’ın tafsîlen ma’lûmu olurlar. İşte Hakk’ın bunlara taalluk eden ilmi onların ma’lûmiyetlerinden sonra olduğundan “ilim ma’lûma tâbi’dir” denildikde “ilm-i sıfâtî ve esmâî” anlaşılmalıdır. İlmin ma’lûma tâbiiyeti hakkındaki delîl-i Kur’ânî, ْ( وَلَنَبْلُوَنَّكُـمْ حَتَّـى نَعْلَـمَ الْمُجَاهِدِيـنَ مِنْكُـمMuhammed, 47/31) ya’ni “Biz&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, ilâhî ilimde iki itibar vardır: Birincisi; vahdet mertebesinde ve ilk taayyünde (ilk belirginleşmede) İlahi Zât'ın bütün sıfat ve isimlerine toplu olarak olan ilmidir. Bu ilim, kendi Zât'ına olan ilimden ibaret olduğundan, bu mertebede "ilim", "âlim" ve "ma'lûm" (bilinen) arasında asla bir ayrım yoktur; hepsi tek bir şeydir; ve bu ilim, bilinen şeye tabi olan türden değildir. Çünkü öncesiz olan Zât ile beraber öncesizdir. İkincisi; vahidiyet mertebesine ve ikinci taayyüne (ikinci belirginleşmeye) tenezzülünden (inmesinden) sonra, kendisinde gizli olan bütün sıfatların ve isimlerinin suretleri, birbirinden ayrı olarak ilâhî ilimde ortaya çıktıklarında, her birinin zâtî gereklilikleri olan kabiliyet ve yatkınlıkları ne ise, o inkişaf eder (açığa çıkar); ve bu kabiliyet ve yatkınlıklar, açığa çıktıktan sonra, Hakk'ın ayrıntılı olarak bilinenleri olurlar. İşte Hakk'ın bunlara ilişkin ilmi, onların bilinmelerinden sonra olduğundan, "ilim bilinen şeye tabidir" denildiğinde "sıfatlara ve isimlere ait ilim" anlaşılmalıdır. İlmin bilinen şeye tabi olması hakkındaki Kur'anî delil, ( وَلَنَبْلُوَنَّكُـمْ حَتَّـى نَعْلَـمَ الْمُجَاهِدِيـنَ مِنْكُـم Muhammed, 47/31) yani "Biz

sizi imtihân ederiz, tâ ki sizden mücâhid olanları bilelim!” âyet-i kerîmesidir. Hakk’ın “Tâ ki biz bilelim [َ ”]حَتَّـى نَعْلَـمkavli aslâ te’vîl edilemez. Bunu ancak mütekellimîn gibi tenzîh-i vehmî sâhibleri te’vîl ederler; ve onlar vücûd-ı eşyâyı vücûd-ı vâhidin gayrı gördüklerinden, Hakk’ın ilmi ma’lûma tâbi’ olsa, Hak ilmini gayrdan ahzetmek lâzım gelir; bu da cehil ve acz olduğundan Hakk’a lâyık olmaz zannederler. Hâlbuki vücûd birdir: Bu keserât O’nun suver-i esmâiyyesinin zılâlidir; ve âyîneye mün’akis olan zılâl, şahs-ı muhâzînin sûretinden gayrı değildir. Binâenaleyh şahs-ı muhâzî, âyîneye nazar ettiği vakit, gördüğü sûretten kendisinde bir ilim peydâ oldukda, o, bu ilmi gayrdan ahzetmiş olmaz. Binâenaleyh mütekellimînin tevehhüm ettikleri gayriyet yoktur ki, Hakk’a cehil ve acz isnâdı lâzım gelsin. Bu ayniyet ve gayriyet mes’elesi mertebe-i şehâdet faslında îzâh olunacaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Sizi imtihan ederiz ki sizden mücâhede edenleri bilelim!" ayet-i kerimesidir. Hakk'ın "Tâ ki biz bilelim" sözü asla tevil edilemez. Bunu ancak kelamcılar gibi vehmî tenzih sahipleri tevil ederler; ve onlar eşyanın varlığını tek varlığın gayrısı gördüklerinden, Hakk'ın ilmi maluma tabi olsa, Hak ilmini gayrıdan alması gerekir; bu da cehalet ve acizlik olduğundan Hakk'a layık olmaz zannederler. Halbuki varlık birdir: Bu çokluklar O'nun isimlerinin suretlerinin gölgeleridir; ve aynaya yansıyan gölgeler, karşısındaki şahsın suretinden başka değildir. Buna göre karşısındaki şahıs, aynaya baktığı zaman, gördüğü suretten kendisinde bir ilim meydana geldiğinde, o, bu ilmi gayrıdan almış olmaz. Buna göre kelamcıların vehmettikleri gayriyet yoktur ki, Hakk'a cehalet ve acizlik isnadı lazım gelsin. Bu ayniyet ve gayriyet meselesi şehadet mertebesi bölümünde izah olunacaktır.

## Beşinci vasl: Kazâ ve kader

A’yân-ı sâbite, iktizâ-yı zâtîleri olan isti’dâd ve kābiliyetleri dâiresinde Hak’tan zuhûru taleb ederler. Bu taleb lafzî değil, hâlîdir. Mesnevî:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sabit hakikatler, zâtî gereklilikleri olan yatkınlık ve kabiliyetleri dairesinde Hak'tan zuhur etmeyi talep ederler. Bu talep sözlü değil, hâlîdir. Mesnevî:

لطفِ تو ناگفتۀ ما می شنود ما نبودیم و تقاضامان نبود

Tercüme; “Biz yok idik; ve bizim takāzâmız dahi yok idi. Senin lutfun bizim nâ-güftemizi işitir idi.”[10]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: “Biz yoktuk; ve bizim bir isteğimiz de yoktu. Senin lütfun bizim söylenmemiş isteğimizi işitirdi.”

Bu taleb, yaşamak için balığın vücûdu su ve insanın vücûdu havâ-yı nesîmî taleb etmek gibidir. Zîrâ onların isti’dâd ve kābiliyyet-i vücûdiyyeleri böyledir. İşte her bir “ayn”, zât-ı ulûhiyyetten böyle iktizâ-yı zâtîsine göre tecellî talebinde bulundu. Onların isti’dâd ve kābiliyetleri ma’lûm-i ilâhî oldukda taleblerini is’âfen, Hak ma’lûmiyetleri dâiresinde tekvînlerini murâd eyledi. Binâenaleyh Hakk’ın irâdesi ilmine ve ilmi de ma’lûm olan a’yân-ı sâbiteye tâbi’ oldu. İmdi onların kâffe-i merâtibde isti’dâd ve kābiliyetleri üzere zuhûrlarına Hakk’ın hükmetmesi kazâ-yı ilâhîdir; ve bu&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu talep, yaşamak için balığın vücudunun su ve insanın vücudunun temiz hava talep etmesi gibidir. Çünkü onların varoluşsal yatkınlık ve kabiliyetleri böyledir. İşte her bir tekil hakikat, İlahi Zât'tan kendi zâtî gerekliliğine göre böyle bir tecelli (ortaya çıkış) talebinde bulundu. Onların yatkınlık ve kabiliyetleri ilahi bilgiye malum olduğunda, taleplerini yerine getirmek için Hak, onların bilinen sınırları içinde varlıklarını murad etti. Buna göre Hakk'ın iradesi ilmine, ilmi de bilinen sabit hakikatlere tabi oldu. Şimdi, onların bütün mertebelerde yatkınlık ve kabiliyetleri üzere ortaya çıkmalarına Hakk'ın hükmetmesi ilahi kazâdır; ve bu

kazâ hükm-i küllî-i icmâlîdir. İsti’dâd-ı zâtîleri üzerine Zeyd’in ilmine ve saâdetine; ve Amr’ın cehline ve şekāvetine hüküm gibi. Fakat bu hükümde cebir yoktur. Zîrâ bu hükmü, a’yân-ı sâbite kendileri üzerine vermişlerdir; ve Hak bidâyeten mahkûmün-aleyhdir. Ya’ni her bir ayn-ı sâbite kendi kābiliyyet-i zâtiyyesini gösterip Hakk’a demiştir ki: “Ey zî-atâ, benim hakkımda hükm-i saâdeti ver ve beni bu hüküm dâiresinde izhâr et!” Bu ise ayn-ı sâbite tarafından Hak üzerine bir hükümdür. Binâenaleyh o ayn-ı sâbite hâkim ve sâhib-i atâ olan vücûd-ı Hak mahkûmün-aleyhdir. Ba’dehû Hak hâkim ve a’yân-ı sâbite mahkûmün-aleyh olmuştur. Binâenaleyh cebir her “ayn”ın isti’dâd ve kābiliyetlerinden kendi üzerlerine vâki’dir; ve isti’dâd ve kābiliyetin mec’ûl olmadığı bâlâda îzâh olundu. İmdi isti’dâdât-ı zâtiyye aslâ tebeddül etmediği gibi, iki nakîzi de câmi’ olmaz. Meselâ ilm-i ilâhîde saâdetle ma’lûm olan bir ayn-ı sâbite, bi’t-tebeddül şekāvetle ma’lûm olmadığı gibi, bir ayn-ı sâbite ân-ı vâhidde hem saâdet ve hem de şekāveti hâiz olmaz. Zîrâ bunlar yekdîğerinin nakîzidir. Nitekim bir şey bir ân içinde hem beyaz ve hem siyâh olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Kazâ, toplu/icmâlî küllî hükümdür. Örneğin, Zeyd'in ilmine ve mutluluğuna; Amr'ın cehaletine ve bedbahtlığına, kendi zâtî yatkınlıkları üzerine verilmiş hüküm gibidir. Fakat bu hükümde zorlama yoktur. Çünkü bu hükmü, sabit hakikatler kendileri üzerine vermişlerdir; ve Hak başlangıçta aleyhine hüküm verilen konumdadır. Yani her bir tekil sabit hakikat, kendi özsel kabiliyetini gösterip Hakk'a demiştir ki: "Ey lütuf sahibi, benim hakkımda mutluluk hükmünü ver ve beni bu hüküm dairesinde ortaya çıkar!" Bu ise tekil sabit hakikat tarafından Hak üzerine bir hükümdür. Buna göre o tekil sabit hakikat hâkim, lütuf sahibi olan Hak varlığı ise aleyhine hüküm verilen konumdadır. Daha sonra Hak hâkim, sabit hakikatler ise aleyhine hüküm verilen konumda olmuştur. Buna göre zorlama, her bir "ayn"ın yatkınlık ve kabiliyetlerinden kendi üzerlerine gerçekleşendir; ve yatkınlık ile kabiliyetin kazanılmış olmadığı yukarıda açıklanmıştır. Şimdi, zâtî yatkınlıklar asla başka bir hale geçmediği gibi, iki zıddı da bir araya getirmez. Örneğin, ilâhî ilimde mutlulukla bilinen bir tekil sabit hakikat, başka bir hale geçerek bedbahtlıkla bilinemediği gibi, bir tekil sabit hakikat bir anda hem mutluluğu hem de bedbahtlığı taşımaz. Çünkü bunlar birbirinin zıddıdır. Nasıl ki bir şey bir an içinde hem beyaz hem de siyah olmaz.

Kazâ-yı ilâhî biri mübrem, diğeri muallak olmak üzere iki nevi’dir: “Kazâ-yı mübrem”, bilâ-kayd u şart infâzı lâzım gelen kazâlardır. Bu kazâ ne duâ-yı lafzî ve ne de duâ-yı fiilî ile, ya’ni tedâbîr ile mündefi’ olmaz. Kazâ-yı mübremde iki i’tibâr vardır: Birisi indallahda “kazâ-yı muallak” ve inde’l-melâike ve’l-kâmilîn “kazâ-yı mübrem” görünen kazâ-yı ilâhîdir. Bu kazâ duâ ve tedbîr ile mündefi’ olur.[11] “Kazâ-yı muallak”, kayd u şarta tebaan infâzı lâzım gelen kazâdır. Bu kazâ, şart-ı indifâın tahakkuku hâlinde nâfiz olmaz. Şart dahi kazâdır. “Kazâ kazâ ile reddolunur” hadîs-i şerîfinde bu hakîkate işâret buyurulmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İlâhî kazâ, biri mübrem (kesinleşmiş), diğeri muallak (askıda kalmış) olmak üzere iki çeşittir: "Kazâ-yı mübrem", kayıtsız ve şartsız yerine getirilmesi gereken kazâlardır. Bu kazâ, ne sözlü dua ile ne de fiilî dua ile, yani tedbirlerle defedilemez. Kazâ-yı mübremde iki husus vardır: Birincisi, Allah katında "kazâ-yı muallak" ve melekler ile kâmil insanlar katında "kazâ-yı mübrem" olarak görünen ilâhî kazâdır. Bu kazâ, dua ve tedbir ile defedilir. "Kazâ-yı muallak", kayıt ve şarta bağlı olarak yerine getirilmesi gereken kazâdır. Bu kazâ, defedilme şartının gerçekleşmesi hâlinde geçerli olmaz. Şart da kazâdır. "Kazâ kazâ ile reddolunur" hadîs-i şerîfinde bu hakikate işaret buyurulmuştur.

Kazâ-yı mübreme misâl: Tavla oyununu oynayan kimse, oyununu iyi oynadığı ve pullarını dahi önüne cem’edip refîkinden evvel toplamağa başladığı hâlde, öyle bir zar atar ki, açık vermeğe mecbûr kalır. Zîrâ başka türlü oynamak mümkin değildir. Burada tedbîr ve mahâretin te’sîri yoktur. İşte bu kazâ-yı mübremdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Değişmez kazâya örnek: Tavla oyununu oynayan kişi, oyununu iyi oynadığı ve pullarını da önüne toplayıp arkadaşından önce toplamaya başladığı halde, öyle bir zar atar ki, açık vermeye mecbur kalır. Çünkü başka türlü oynamak mümkün değildir. Burada tedbir ve maharetin etkisi yoktur. İşte bu, değişmez kazâdır.

Kazâ-yı muallaka misâl: Ma’lûm olduğu üzere, tavla oyununda oyun&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Asılı kazâya örnek: Bilindiği üzere, tavla oyununda oyun

cular zarın hükmüne tâbi’dir. Oyuncu oyununu kazanmak için muvâfık gördüğü zarın gelmesini ister. Fakat zarı atınca ekseriyâ murâdına muhâlif olarak zâhir olur. Oyuncu bunda mecbûrdur; mutlakā onu oynayacaktır. Velâkin gelen zar üzerine birkaç türlü oyun mevcûd olduğu takdîrde, onların en iyisini oynamakta serbesttir. Bu husûsta mecbûr değildir. Eğer her gelen zarda oyununun en iyisini oynarsa, oyunu kazanabilir. İmdi arzûsuna muhâlif gelen zara tâbiiyet mecbûriyeti bir kazâdır; ve kazanmak için oyunun iyisini oynamak dahi bir kazâdır. Arzûsuna muhâlif zar ile oyununu kaybedebilirken iyi oynadığı için kaybetmedi. Binâenaleyh kazâyı, kazâ ile reddeyledi; ve bu kazâ kazâ-yı muallak oldu. Mesnevî:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Zarların hükmüne tâbidir. Oyuncu, oyununu kazanmak için uygun gördüğü zarın gelmesini ister. Fakat zarı atınca çoğu zaman isteğine aykırı olarak ortaya çıkar. Oyuncu bunda mecburdur; mutlaka onu oynayacaktır. Ancak gelen zar üzerine birkaç türlü oyun mevcut olduğu takdirde, onların en iyisini oynamakta serbesttir. Bu hususta mecbur değildir. Eğer her gelen zarda oyununun en iyisini oynarsa, oyunu kazanabilir. Şimdi, arzusuna aykırı gelen zara tâbi olma mecburiyeti bir kazâdır; ve kazanmak için oyunun iyisini oynamak da bir kazâdır. Arzusuna aykırı zar ile oyununu kaybedebilirken iyi oynadığı için kaybetmedi. Bu sebeple kazâyı, kazâ ile def etti; ve bu kazâ, kazâ-yı muallak (şartlı kazâ) oldu. Mesnevî:

تیرِ جسته باز گرداند ز راه اولیا را هست قدرت از الٰه

Tercüme: “Allah Teâlâ cânibinden evliyânın öyle bir kudreti vardır ki, atılmış oku yolundan geri çevirirler”[12] beyt-i şerîfi kazâ-yı mübrem hakkında değil, kazâ-yı muallak hakkındadır. Abdülkādir Geylânî hazretlerinin (k.s.): “Ben kazâ-yı mübremi de def’ederim” buyurmaları indallah kazâ-yı muallak ve inde’l-melâike kazâ-yı mübrem görünen kazâ-yı ilâhî hakkındadır. Yoksa kazâ-yı mübrem hiçbir vech ile mündefi’ olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Allah Teâlâ tarafından evliyanın öyle bir kudreti vardır ki, atılmış oku yolundan geri çevirirler" beyti, kesinleşmiş kazâ hakkında değil, askıda olan kazâ hakkındadır. Abdülkādir Geylânî hazretlerinin (k.s.): "Ben kesinleşmiş kazâyı da defederim" buyurmaları, Allah katında askıda olan kazâ ve melekler katında kesinleşmiş kazâ olarak görünen ilâhî kazâ hakkındadır. Yoksa kesinleşmiş kazâ hiçbir şekilde geri çevrilemez.

“Kader” kazânın tafsîlidir. “Kazâ” bir vakit ile mukayyed olmadığı hâlde, “kader” vakten-mine’l-evkāt her bir ayn-ı sâbitenin esbâb-ı mahsûsa tahtında cemî’-i merâtibde zuhûr edecek ahvâlini takdîrden ibârettir. Meselâ “Zeyd saîddir” diye hakkında hükm-i küllî luhûkundan sonra Zeyd’in falân vakit âlem-i şehâdette zuhûru ve kendisinden falân vakitlerde şu ve şu a’mâl-i sâliha zâhir olması; ve şu kadar sene muammer olduktan sonra mü’min olarak berzaha intikāl etmesi; ve berzahta dahi şu ve şu ni’metlere nâil olması ilh... gibi ahvâl bu kazânın tafsîli olduğundan bunlara “kader” denir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Kader", kazânın ayrıntısıdır. "Kazâ" belirli bir zamanla sınırlı olmadığı hâlde, "kader" belirli bir zamanda her bir sabit hakikatin özel sebepler altında bütün mertebelerde ortaya çıkacak hallerini takdir etmekten ibarettir. Örneğin, "Zeyd bahtiyardır" diye hakkında toplu/icmâlî küllî hüküm verildikten sonra, Zeyd'in falan vakit görünen âlemde ortaya çıkması ve kendisinden falan vakitlerde şu ve şu salih amellerin belirmesi; ve şu kadar sene ömür sürdükten sonra mümin olarak berzaha (kabir âlemine) geçmesi; ve berzahta dahi şu ve şu nimetlere nail olması gibi haller bu kazânın ayrıntısı olduğundan bunlara "kader" denir.

İmdi “kazâ” a’yân-ı sâbitenin isti’dâd-ı gayr-ı mec’ûlüne taalluk ettiği gibi, “kader” dahi her bir “ayn”ın cemî’-i merâtibinde zuhûr edecek isti’dâd-ı mec’ûlüne taalluk eyler. Binâenaleyh sırr-ı kader, a’yân-ı sâbiteden her bir “ayn”ın vücûdda zâten ve sıfaten ve fiilen ancak kābiliyyet-i asliyyesinin ve isti’dâd-ı zâtîsinin husûsiyeti mikdârınca zuhûru keyfiyetinden ibârettir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, "kazâ" sabit hakikatlerin yapılmamış/verilmemiş istidadına ilişkin olduğu gibi, "kader" de her bir "ayn"ın bütün mertebelerinde ortaya çıkacak kazanılmış istidadına ilişkindir. Buna göre kader sırrı, sabit hakikatlerden her bir "ayn"ın varlıkta zâten, sıfat itibariyle ve fiil itibariyle ancak asıl kabiliyetinin ve zâtî yatkınlığının özelliği kadar ortaya çıkması keyfiyetinden ibarettir.

Sırr-ı kaderin sırrı dahi budur ki, a’yân-ı sâbite zât-ı ulûhiyyetten gayrı olarak hâriçte zâhir olan umûrdan değildirler. Belki Hak Teâlâ hazretlerinin niseb ve şuûnât-ı zâtiyyesinin sûretleridirler; ve Hak Teâlâ’nın niseb ve şuûnât-ı zâtiyyesi ise ezelen ve ebeden tagayyür ve tebeddülden münezzehdir. Binâenaleyh a’yân-ı sâbite dahi mümteniu’t-tagayyürdürler. Nitekim bâlâda îzâh olundu. Velhâsıl kader kazânın tafsîli olup ânen-fe-ânen zâhir; ve zâhir oldukça ma’lûm; ve ma’lûm oldukça mukadder olunurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Kader sırrının gizemi de şudur ki, sabit hakikatler İlahi Zât'tan ayrı olarak dışarıda görünen işlerden değildirler. Aksine, Yüce Allah hazretlerinin bağıntılarının ve zâta ait hallerinin suretleridirler; ve Yüce Allah'ın bağıntıları ve zâta ait halleri ise öncesiz olarak ve sonsuza dek değişim ve başka bir hale geçmeden uzaktır. Bu sebeple sabit hakikatler de değişmesi imkânsız olandır. Nasıl ki yukarıda açıklandı. Sözün özü, kader kazânın ayrıntısı olup an be an görünür; ve göründükçe bilinir; ve bilindikçe takdir olunurlar.

Misâl: Hayvan cinsinin açlığı “kazâ”dır. Bu bir hükm-i küllî-i icmâlîdir. Bu açlık hayvan cinsinin iktizâ-yı zâtîsidir. Bu cins bu isti’dâd-ı zâtîsi ile kendi üzerine açlık ile hükmetti. Vücûdun iktizâ-yı zâtîsi olarak ٍْ وَإِنْ مِــن ( شَــيْءٍ إِلَّا عِنْدَنَــا خَزَائِنُــهُ وَمَــا نُنَزِّلُــهُ إِلَّا بِقَــدَرٍ مَعْلُــومHicr, 15/21) [Bizim indimizde hazîneleri olmayan hiçbir şey yoktur. Biz onu ancak mikdâr-ı ma’lûm ile indiririz.] âyet-i kerîmesi hükmünce hazîne-i gaybdan ânen-fe-ânen efrâd-ı hayvâniyyenin zuhûru ve efrâddan her birinin yaşadığı müddetçe ezmine-i muhtelifedeki açlığı “kader”dir. Kezâlik onların tokluğu da böylece “kazâ” ve “kader”dir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örnek: Hayvan cinsinin açlığı "kazâ"dır. Bu, toplu/icmâlî küllî bir hükümdür. Bu açlık, hayvan cinsinin zâtî gerekliliğidir. Bu cins, bu zâtî yatkınlığı ile kendisine açlık ile hükmetti. Varlığın zâtî gerekliliği olarak, Hicr Suresi 15/21. ayetinde geçen "Bizim katımızda hazineleri olmayan hiçbir şey yoktur. Biz onu ancak belirli bir ölçüyle indiririz." hükmünce, gayb hazinesinden an be an hayvan bireylerinin ortaya çıkışı ve bireylerden her birinin yaşadığı süre boyunca farklı zamanlardaki açlığı "kader"dir. Aynı şekilde onların tokluğu da böylece "kazâ" ve "kader"dir.

İmdi “açlık” hükm-i küllîsi, “tokluk” hükm-i küllî-i icmâlîsine tekābül eylediği cihetle, kazâ kazâ ile reddolunur; ve her hayvanın ale’l-infirâd ezmine-i muhtelifedeki açlıklarına, ezmine-i muhtelifedeki toklukları tekābül ettiğinden, kader kader ile reddolunur; ve bunun gibi soğuk sıcak ile ve sıcak soğuk ile ve mekr mekr ile reddolunur. Şuûnât-ı sâire bunlara kıyâs olunsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, "açlık" küllî hükmü, "tokluk" toplu/icmâlî küllî hükmüne karşılık geldiği için, kazâ kazâ ile geri çevrilir; ve her hayvanın tek tek, çeşitli zamanlardaki açlıklarına, çeşitli zamanlardaki toklukları karşılık geldiğinden, kader kader ile geri çevrilir; ve bunun gibi soğuk sıcak ile ve sıcak soğuk ile ve mekr mekr ile geri çevrilir. Diğer oluşlar bunlara kıyas edilsin.

10 “Biz, cesed-i unsurîmiz ile taayyün etmiş değil idik ve lisân-ı zâhir ile taleblerimiz de vâki’ değil idi; fakat Sen’in esmâ-i ilâhiyyene olan lutfun ve rahmetin, bizim a’yân-ı sâbitemizin lisân-ı zâhir ile söylenmemiş olan lisân-ı isti’dâdlarıyla vâki’ taleblerini işitir idi. Ya’ni ezelde bizim suver-i ilmiyyemiz, mazhar oldukları ismin muktezâsı ne ise, hâl ve isti’dâd ve kābiliyet diliyle onları Sen’den taleb etmiş ve Sen de onları işitmiş idin.” Konuk, Mesnevî-i Şerîf Şerhi, I, s. 233 (beyit: 618).

11 Âdil Bey nüshası: +“Diğeri mutlakā mübrem olan kazâdır; bu kazâ aslâ mündefi’ olmaz.” (s. 19).

12 Konuk, Mesnevî-i Şerîf Şerhi, I, s. 498 (beyit: 1697).

## Dokuzuncu Fasıl: Mertebe-i Ervâh

Vücûd, taayyün-i sânî ve vâhidiyet mertebesinden sonra, suver-i ilmiyye hasebiyle mertebe-i ervâha tenezzül eder; ve bu mertebede suver-i ilmiyyeden her biri birer cevher-i basît olarak zâhir olurlar. Bu cevâhir-i basîtadan her birinin şekli ve levni olmadığı gibi, zaman ve mekân ile de muttasıf değildirler. Zîrâ zaman ile mekân cisme terettüb eden i’tibârâttandır. Bunlar ise cisim değildirler; ve cisim olmadıklarından hark ve iltiyâm dahi kabûl etmezler; ve işâret-i hissiyye, âlem-i ecsâmın îcâbâtından olduğundan bu âleme havâss-i zâhiriyye-i insâniyye ile işâret etmek mümkin değildir. Bu mertebede her bir rûh kendini ve kendi mislini ve kendi mebdei olan Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerini müdriktir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de ( ألَسْـتُ بِرَبِّكُـمْ قَالُـوا بَلَـىA’râf, 7/172) [Ben sizin Rabbiniz değil miyim? “Evet, Rabbimizsin” dediler.] ve hadîs-i şerîfte َ اَلْأرْوَاحُ جُنُــودٌ مُجَنَّــدَةٌ فَمَــا تَعَــارَفَ مِنْهَــا ائْتَلَـفَ وَمَـا تَنَاكَـرَ عَنْهَـا اخْتَلَـفbuyurulur. Ya’ni “Ervâh cünûd-i mücennededir; onlardan taârüfü olanlar i’tilâf ederler, tenâkürü olanlar ise ihtilâf eylerler.”[13] Hz. Mevlânâ (r.a.) dahi buyururlar:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Varlık, ikinci belirlenim ve vahidiyet mertebesinden sonra, ilahi suretler sebebiyle ruhlar mertebesine iner; ve bu mertebede ilahi suretlerden her biri birer basit cevher olarak ortaya çıkar. Bu basit cevherlerden her birinin şekli ve rengi olmadığı gibi, zaman ve mekân ile de nitelenmezler. Çünkü zaman ile mekân, cisme ait olan itibarlardandır. Bunlar ise cisim değildirler; ve cisim olmadıkları için yarılma ve birleşme de kabul etmezler; ve duyusal işaret, cisimler âleminin gerekliliklerinden olduğundan bu âleme insanın dış duyularıyla işaret etmek mümkün değildir. Bu mertebede her bir ruh kendini ve kendi benzerini ve kendi başlangıcı olan Yüce Allah hazretlerini idrak eder. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de ( ألَسْـتُ بِرَبِّكُـمْ قَالُـوا بَلَـى A’râf, 7/172) [Ben sizin Rabbiniz değil miyim? “Evet, Rabbimizsin” dediler.] ve hadîs-i şerîfte اَلْأرْوَاحُ جُنُــودٌ مُجَنَّــدَةٌ فَمَــا تَعَــارَفَ مِنْهَــا ائْتَلَـفَ وَمَـا تَنَاكَـرَ عَنْهَـا اخْتَلَـف buyurulur. Yani “Ruhlar toplanmış ordulardır; onlardan tanışanlar anlaşır, tanışmayanlar ise ayrılırlar.” Hz. Mevlânâ (r.a.) dahi buyururlar:

در دماغش جز غمِ اللّٰه نیست جامه از تن جان ز تن آگاه نسیت

Tercüme: “Libâs tenden, can da tenden âgâh değildir; onun dimâğında Allah gamından başkası yoktur.”[14]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Elbise bedenden, can da bedenden haberdar değildir; onun zihninde Allah derdinden başkası yoktur."

İmdi bu mertebe, ayrılık ve gayriyetten bir nevi’ üzerine zâtın hâriçte zuhûrundan ibârettir; ve rûh kendi zâtı ile kāim olup, bekā husûsunda bedene muhtâc değildir. Tecerrüd cihetinden mugāyir-i bedendir. Fakat tedbîr ve tasarruf cihetinden bedene taalluku vardır; ve beden âlem-i şehâdette rûhun sûreti ve kemâlinin mazharıdır. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: ( قُـلْ كُلٌّ يَعْمَـلُ عَلَـى شَـاكِلَتِهİsrâ, 17/84) [De ki: Herkes kendi tabîatı ve tarîkati üzerine amel eder.]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi bu mertebe, ayrılık ve başkalıktan bir tür üzerine zâtın dışarıda görünmesinden ibarettir; ve ruh kendi zâtı ile ayakta durur, varlığını sürdürme hususunda bedene muhtaç değildir. Soyutluk yönünden bedenden farklıdır. Fakat idare etme ve tasarruf etme yönünden bedene ilgisi vardır; ve beden, şehadet âleminde ruhun şekli ve kemâlinin ortaya çıktığı yerdir. Nasıl ki Yüce Allah buyurur: ( قُـلْ كُلٌّ يَعْمَـلُ عَلَـى شَـاكِلَتِهİsrâ, 17/84) [De ki: Herkes kendi tabîatı ve tarîkati üzerine amel eder.]

Binâenaleyh rûh bedenden münfek olmayıp, izhâr-ı kemâl için bedene muhtaçtır; ve eczâ-yı bedene sârîdir. Onun sereyânı bedene hulûl ve beden ile ittihâd sûretiyle değildir; belki onun bedene sereyânı, vücûd-ı mutlak-ı Hakk’ın cemî’-i mevcûdâta sereyânı gibidir. Ve bu i’tibâra göre, rûh ile&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu sebeple ruh bedenden ayrılmaz; kemalini göstermek için bedene muhtaçtır ve bedenin parçalarına yayılmıştır. Onun yayılması, bedene girme ve bedenle birleşme şeklinde değildir; aksine, onun bedene yayılması, Hakk'ın mutlak varlığının bütün varlıklara yayılması gibidir. Ve bu açıdan, ruh ile

cisim arasında min-külli’l-vücûh mugāyeret yoktur. Nasıl ki Hak bir cihetten eşyânın “ayn”ı ve bir cihetten gayrı ise, rûh dahi bir cihetten bedenin “ayn”ı ve bir cihetten bedenin gayrıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cisim arasında her yönden bir farklılık yoktur. Nasıl ki Hak bir yönden eşyanın tekil hakikati ve bir yönden ondan başka ise, ruh dahi bir yönden bedenin tekil hakikati ve bir yönden bedenden başkadır.

Misbâhu’l-Hidâye sâhibi buyururlar ki: “Rûhun ma’rifeti ve onun zirve-i idrâki be-gāyet refî’ ve menî’dir. Kemend-i ukūl ile ona vusûl müyesser olmaz. Erbâb-ı mükâşefât onun keşfini kıskanıp, ancak zebân-ı işâret ile beyânâtta bulunmuşlardır. Hz. İzzet indinde en şerîf bir mevcûd ve en yakın bir meşhûd “rûh-ı a’zam”dır. Zîrâ Hak Teâlâ onu مِــنْ رُوحِنَــا (Hicr, 15/29) [Rûhumuzdan] ve ( مِــنْ رُوحِــيEnbiyâ, 21/91) [Rûhumdan] beyân-ı âlîsi ile kendisine izâfe buyurdu. “Âdem-i kebîr”, “halîfe-i ûlâ”, “tercümân-ı ilâhî”, “miftâh-ı vücûd”, “kalem-i îcâd”, “cünd-i ervâh” onun evsâfındandır. Şebeke-i vücûda düşen ilk sayd o idi. Meşiyyet-i kadîme onu âlem-i halkta kendi hilâfetine nasbetti. Esrâr-ı vücûd hazînelerinin makālîdini ona tefvîz eyledi; ve onu onda tasarrufa me’zûn kıldı; ve onun üzerine bahr-ı hayâttan bir nehr-i azîm açtı, tâ ki feyz-i hayât dâimâ ondan istimdâd ede ve eczâ-yı kevn üzerine ifâza eyleye; ve sûret-i kelimât-ı ilâhiyyeyi makarr-ı cem’den, ya’ni zât-ı mukaddesten mahall-i tefrikaya, ya’ni âlem-i halka eriştire ve a’yân-ı tefâsîlde ayn-ı icmâlden münkeşif ola. Ve kerâmet-i Cenâb-ı İlâhî ona iki nazar bahşetti: Biri celâl-i kudret-i ezeliyyetin müşâhedesi için; ikincisi cemâl-i hikmet-i ezeliyyetin mülâhazası için. Birinci nazar “akl-ı fıtrî”den ibârettir ki mukbildir; ve onun netîcesi, muhabbet-i Cenâb-ı İlâhîdir. İkinci nazar “akl-ı halkî ve müdbir”den ibârettir; ve onun netîcesi “nefs-i küllî”dir. Rûh-ı izâfînin ayn-ı cem’den istimdâd eylediği her bir feyzi, nefs-i küllî kabûl eder ve onun mahall-i tafsîli olur. Rûh-ı izâfî ile nefs-i küllî arasında fiil ve infiâl ve kuvvet ve za’f sebebiyle zükûret ve ünûset zâhir oldu; ve onların râbıta-i imtizâc ve vâsıta-i izdivâcı ile mütevellidât-ı ekvân mevcûd oldular. Binâenaleyh kâffe-i mahlûkāt rûh ile nefsin netîcesi ve nefis rûhun netîcesi ve rûh “emr”in netîcesi oldu. Zîrâ Hak Teâlâ rûhu hiçbir sebeble değil, ancak Zât’ının zâtiyeti ile izhâr eyledi. “Emr” ile işâret olunması o sebebledir. Vesâireyi de vâsıta-i rûh ile izhâr etti ki, “halk” ondan ibârettir. Ve âlem-i şehâdette vücûd-ı Âdem mazhar-ı rûh oldu; ve vücûd-ı Havvâ mazhar-ı sûret-i nefs oldu. Ve Benî Âdem’in sûret-i zükûrunun tevellüdü, rûh-ı küllî sûretinden müstefâddır; velâkin&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Misbâhu’l-Hidâye sahibi buyururlar ki: “Ruhun bilgisi ve onun idrak zirvesi son derece yüce ve erişilmezdir. Akılların kemendiyle ona ulaşmak mümkün olmaz. Keşif ehli olanlar onun keşfini kıskanıp, ancak işaret diliyle açıklamalarda bulunmuşlardır. Yüce Allah katında en şerefli bir varlık ve en yakın bir müşahede edilen ‘ruh-ı a’zam’dır (en büyük ruhtur). Çünkü Yüce Allah onu Hicr, 15/29’daki ‘Ruhumuzdan’ ve Enbiyâ, 21/91’deki ‘Ruhumdan’ yüce beyanıyla kendisine izafe buyurdu. ‘Âdem-i kebîr’ (büyük insan), ‘halîfe-i ûlâ’ (ilk halife), ‘tercümân-ı ilâhî’ (ilahi tercüman), ‘miftâh-ı vücûd’ (varlığın anahtarı), ‘kalem-i îcâd’ (yaratma kalemi), ‘cünd-i ervâh’ (ruhlar ordusu) onun sıfatlarındandır. Varlık ağına düşen ilk av o idi. Ezelî meşiyet (irade) onu halk âleminde kendi hilafetine atadı. Varlık sırları hazinelerinin anahtarlarını ona emanet etti; ve onu onda tasarruf etmeye yetkili kıldı; ve onun üzerine hayat denizinden büyük bir nehir açtı, ta ki hayat feyzi daima ondan yardım isteye ve oluşun parçaları üzerine yayılsın; ve ilahi kelimelerin suretini cem’ makamından, yani mukaddes zâttan tefrika (ayrılık) mahalline, yani halk âlemine eriştirsin ve ayrıntılı sabit hakikatlerde icmâlî (toplu) tekil hakikatten ortaya çıksın. Ve Yüce Allah’ın keremleri ona iki bakış bahşetti: Biri ezelî kudretin celalini müşahede etmek için; ikincisi ezelî hikmetin cemalini düşünmek için. Birinci bakış ‘akl-ı fıtrî’den (doğuştan akıldan) ibarettir ki yöneliktir; ve onun neticesi, Yüce Allah’ın muhabbetidir. İkinci bakış ‘akl-ı halkî ve müdbir’den (yaratılmış ve yüz çeviren akıldan) ibarettir; ve onun neticesi ‘nefs-i küllî’dir (küllî nefistir). İzafî ruhun cem’ tekil hakikatinden yardım istediği her bir feyzi, küllî nefis kabul eder ve onun ayrıntılandığı yer olur. İzafî ruh ile küllî nefis arasında fiil ve infiâl (etki ve edilgi) ve kuvvet ve za’f (güç ve zayıflık) sebebiyle erkeklik ve dişilik ortaya çıktı; ve onların karışma bağı ve evlenme vasıtasıyla evrenin doğurdukları var oldular. Buna göre bütün yaratılmışlar ruh ile nefsin neticesi ve nefis ruhun neticesi ve ruh ‘emir’in neticesi oldu. Çünkü Yüce Allah ruhu hiçbir sebeple değil, ancak Zât’ının zâtiyeti ile ortaya çıkardı. ‘Emir’ ile işaret olunması o sebeptendir. Ve diğerlerini de ruh vasıtasıyla ortaya çıkardı ki, ‘halk’ ondan ibarettir. Ve şehadet âleminde Âdem’in varlığı ruhun mazharı oldu; ve Havva’nın varlığı nefsin suretinin mazharı oldu. Ve Âdemoğullarının erkek suretlerinin doğuşu, küllî ruh suretinden faydalanılmıştır; velakin

sıfat-ı nefs ile mümtezicdir; ve tevellüdât-ı inâs, sıfat-ı rûhun imtizâcı ile nefs-i küllî sûretinden zâhir oldu. Ve bu cihetten hiçbir nebî, sûret-i inâsta meb’ûs olmadı. Zîrâ nübüvvet nüfûs-i Benî Âdem’de tasarruf ve âlem-i halkta te’sîr husûsunda zükûret nisbetini hâizdir.”[15]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

nefs sıfatıyla karışmıştır; ve kadınların doğuşları, ruh sıfatının karışmasıyla küllî nefs suretinden ortaya çıktı. Ve bu yönden hiçbir peygamber, kadın suretinde gönderilmedi. Çünkü peygamberlik, Âdemoğullarının nefslerinde tasarruf etme ve yaratılmışlar âleminde tesir etme hususunda erkeklik bağıntısını taşır.

Velhâsıl ayn-ı vâhide olan vücûd-ı vâhidiyyet, yine ayn-ı vâhide olarak mertebe-i rûhiyyete tenezzül etmiş ve rütbe-i vâhidiyyette nasıl ki bilcümle esmânın suver-i ilmiyyeleri yekdîğerinden temeyyüz etmiş ise, mertebe-i rûhiyyette dahi onların zılâli olan ervâh dahi öylece yekdîğerinden temeyyüz etmiştir. Binâenaleyh bu mertebe dahi Zâtı i’tibâriyle vâhid ve nisebi i’tibâriyle kesîrdir; ve her bir rûh ayn-ı vâhidenin nisebinden biridir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sözün özü, tek bir hakikat olan Vâhidiyyet varlığı, yine tek bir hakikat olarak ruh mertebesine inmiştir ve Vâhidiyyet rütbesinde nasıl ki bütün isimlerin ilimdeki suretleri birbirinden ayrılmış ise, ruh mertebesinde de onların gölgeleri olan ruhlar da öylece birbirinden ayrılmıştır. Bu sebeple bu mertebe de Zâtı itibarıyla bir ve bağıntıları itibarıyla çoktur; ve her bir ruh, tek bir hakikatin bağıntılarından biridir.

13 Buhârî, “Ehâdîsu’l-Enbiyâ”, 2.

14 Konuk, Mesnevî-i Şerîf Şerhi, II, s. 203 (beyit: 2662); II, s. 246 (beyit: 2813).

15 Bk. İzzeddin Mahmûd Kâşânî, Misbâhü’l-Hidâye, s. 64-65 (3. bâb, 5. Fasıl).

## Birinci vasl: Hakîkat-ı melâike-i kirâm

Ma’lûm olsun ki, vücûdun, bâlâda tafsîl olunan suver-i ilmiyye, ya’ni hakîkat-i insâniyye mertebesinden tenezzülü, yine o mertebede sâbit olan sıfat-ı kudretin mezâhiri, ya’ni kuvâ ile vâki’dir. Zîrâ vücûdda kudret ve kuvvet olmayınca irâde ettiği bir şeyin îcâdı mümkin olmaz. Allah Teâlâ hazretleri “Zü’l-kuvveti’l-metîn”dir; ve kudret sıfât-ı sâire gibi vücûd-ı hakîkînin şuûnâtından bir şe’n olduğu cihetle zâtının gayrı değildir. Böyle olduğu hâlde mâddiyyûn onu müstakil bir şey zannedip, menşe’-i tekvîni iki müstakil vücûda istinâd ettirdikten sonra, birine “mâdde”, diğerine “kuvvet” demişlerdir. Şübhe yok ki bu hüküm onların vehme müstenid bir zanlarından ibârettir. ِ( ذَلِــكَ مَبْلَغُهُــمْ مِــنَ الْعِلْــمNecm, 53/30) [İşte onların erişebilecekleri bilgi budur.] ve ( إِنَّ الظَّـنَّ لَا يُغْنِـي مِـنَ الْحَـقِّ شَـيْئًاYûnus, 10/36) [Muhakkak zan Hak cihetinden bir şeyi müfîd olmaz].&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, varlığın, yukarıda ayrıntılı olarak açıklanan ilâhî suretler, yani insanî hakikat mertebesinden aşağı inmesi, yine o mertebede sabit olan kudret sıfatının mazharları, yani kuvvetler ile gerçekleşir. Çünkü varlıkta kudret ve kuvvet olmayınca irade ettiği bir şeyin yaratılması mümkün olmaz. Yüce Allah "Zü'l-kuvveti'l-metîn"dir (sağlam kuvvet sahibi); ve kudret, diğer sıfatlar gibi hakiki varlığın oluşlarından bir oluş olduğu için Zât'ının gayrı değildir. Böyle olduğu halde maddeciler onu müstakil bir şey zannedip, oluşumun kaynağını iki müstakil varlığa dayandırdıktan sonra, birine "madde", diğerine "kuvvet" demişlerdir. Şüphe yok ki bu hüküm onların vehme dayalı bir zanlarından ibarettir. (ذَلِكَ مَبْلَغُهُمْ مِنَ الْعِلْم Necm, 53/30) [İşte onların erişebilecekleri bilgi budur.] ve (إِنَّ الظَّنَّ لَا يُغْنِي مِنَ الْحَقِّ شَيْئًا Yûnus, 10/36) [Muhakkak zan Hak cihetinden bir şeyi faydalı kılmaz].

İmdi, ef’âl kuvvet ile tezâhür edeceğinden, ef’âl-i ilâhiyye dahi melâike-i kirâm ile zâhir olur. Kuvâ-yı ilâhiyyenin ismi lisân-ı enbiyâ (aleyhimü’s-selâm)da “melâike”dir. Zîrâ “melek” “kuvvet ve şiddet” ma’nâsınadır. Melâike iki kısımdır: Birisi tabîî, diğeri unsurîdir. Melâike-i tabîiyyûn, anâsırın bulunmadığı fezâda suver-i tabîiyyeden mütekevvin olan ervâh-ı ulviyyedir. Bunlar fezâda mütekevvin oldukları ve anâsırdan mürekkeb olan ecrâm ile münâsebetdâr olmadıkları cihetle, Âdem’e secde ve serfürû&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, fiiller kuvvet ile ortaya çıkacağından, ilâhî fiiller de yüce melekler ile belirir. İlâhî kuvvetlerin ismi peygamberlerin (a.s.) dilinde "melekler"dir. Çünkü "melek" "kuvvet ve şiddet" anlamındadır. Melekler iki kısımdır: Birisi tabiî, diğeri unsurîdir. Tabiî melekler, unsurların bulunmadığı uzayda tabiî suretlerden oluşmuş yüce ruhlardır. Bunlar uzayda oluşmuş oldukları ve unsurlardan meydana gelmiş cisimler ile ilişkili olmadıkları cihetle, Âdem'e secde ve baş eğme

ile emrolunmadılar. İkincisi melâike-i unsuriyyûndur ki, bunlar anâsıra mensûb olan ervâhdır; ve Âdem’e secde ve itâat ile mükelleftirler. Melâike-i kirâm, ihtiyâr sâhibi olmayıp, o kuvânın sâhibi olan zât-ı ulûhiyyetin irâdesine tâbi’ olduklarından haklarında َ لَا يَعْصُـونَ اللّٰـهَ مَـا أمَرَهُـمْ وَيَفْعَلُـونَ مَـا يُؤْمَـرُون (Tahrîm, 66/6) [Allâh’ın emrettiği şeye muhâlefet ve isyân etmezler, ve emrolundukları şeyi işlerler.] buyurulmuştur. Nitekim vücûd-ı insânîdeki kuvâ dahi insanın irâdesine tâbi’dir. İnsan irâdesini bir şeye tevcîh edince o kuvâ o şeye masrûf olur ve aslâ tahallüf etmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

ile emrolunmadılar. İkincisi unsurlara ait meleklerdir ki, bunlar unsurlara mensup olan ruhlardır; ve Âdem'e secde ve itaat etmekle yükümlüdürler. Yüce melekler, irade sahibi olmayıp, o kuvvetlerin sahibi olan İlahi Zât'ın iradesine bağlı olduklarından haklarında "Allâh’ın emrettiği şeye muhâlefet ve isyân etmezler, ve emrolundukları şeyi işlerler." (Tahrîm, 66/6) buyurulmuştur. Nasıl ki insan vücudundaki kuvvetler de insanın iradesine bağlıdır. İnsan iradesini bir şeye yönelttiği zaman o kuvvetler o şeye harcanır ve asla karşı gelmez.

Melâike-i unsuriyyûn, avâlim-i bî-nihâye-i kesîfenin tedbîrine me’mûrdurlar. Bunların a’dâdı hasra ve ta’dâda gelmez. Melâike âlem-i his ve şehâdette eşhâs-ı kesîfe gibi görünmezler, zîrâ ervâhdır. Âlem-i hayâlde suver-i muhtelifeye mütemessilen meşhûd olurlar. Bu temsîl râînin ahvâl ve i’tikādâtı ile münâsebetdârdır. Hz. Cibrîl’in Cenâb-ı Meryem’e ve diğer melâike-i kirâmın Lût (a.s.) ve sâir enbiyâ (aleyhimü’s-selâm)a ve evliyâya ve sulehâya temessülleri gibi. Onların bu temessülleri esnâsında râînin nezdinde hâzır olanlar bu melâikeyi müşâhede edemezler. Zîrâ âlem-i hayâle dâhil olan ancak râîdir. Meğer ki huzzârdan dahi âlem-i hayâle dâhil olanlar buluna. Bu temessülü bunlar da görebilirler. Melâikenin vücûh-ı tasarrufâtı “kanatlar”a teşbîh buyurulmuştur. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de buyurulur: ُ الْحَمْـدُ لِلّٰـهِ فَاطِـرِ السَّـمَاوَاتِ وَالْأرْضِ جَاعِـلِ الْمَلَائِكَـةِ رُسُـلًا أولِـي أجْنِحَـةٍ مَثْنَـى وَثُـلَاثَ وَرُبَـاع ( يَزِيـدُ فِـي الْخَلْـقِ مَـا يَشَـاءFâtır, 35/1) [Hamd ü senâ, gökleri ve arzı ibdâ’ ve izhâr eden Allah Teâlâ’ya mahsûsdur ki, ikişer ve üçer ve dörder kanat sâhibi olan melâikeyi rusül kılıcıdır. Dilediğini halkta ziyâde eder.]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Unsurî melekler, sonsuz ve yoğun âlemlerin idaresine memurdurlar. Bunların sayıları hesaplanamaz ve sayılamaz. Melekler, his ve şehadet âleminde yoğun cisimler gibi görünmezler, çünkü onlar ruhlardır. Hayal âleminde çeşitli şekillere bürünerek görünürler. Bu bürünme, gören kişinin halleri ve inançları ile ilişkilidir. Hz. Cibril'in Hz. Meryem'e ve diğer yüce meleklerin Lût (a.s.) ve diğer peygamberlere (aleyhimü's-selâm) ve evliyaya ve salih kişilere bürünmeleri gibi. Onların bu bürünmeleri esnasında gören kişinin yanında bulunanlar bu melekleri göremezler. Çünkü hayal âlemine dahil olan ancak gören kişidir. Meğer ki hazır bulunanlardan da hayal âlemine dahil olanlar bulunsun. Bu bürünmeyi bunlar da görebilirler. Meleklerin tasarruf yüzleri "kanatlar"a benzetilmiştir. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de buyurulur: الْحَمْـدُ لِلّٰـهِ فَاطِـرِ السَّـمَاوَاتِ وَالْأرْضِ جَاعِـلِ الْمَلَائِكَـةِ رُسُـلًا أولِـي أجْنِحَـةٍ مَثْنَـى وَثُـلَاثَ وَرُبَـاع ( يَزِيـدُ فِـي الْخَلْـقِ مَـا يَشَـاءFâtır, 35/1) [Hamd ve övgü, gökleri ve yeri yoktan var eden ve ortaya çıkaran Yüce Allah'a mahsustur ki, ikişer, üçer ve dörder kanat sahibi olan melekleri elçiler kılıcıdır. Dilediğini yaratılışta artırır.]

Binâenaleyh bu kuvânın semâvât ve arzda te’sîrât-ı mütenevvia-i kesîresi vardır. Vücûd-ı mutlakın merâtib ve etvâr-ı muhtelifesindeki tedbîrât bu kuvâ vâsıtasıyladır. Bunlar cânib-i ulûhiyyetten her bir mertebeye ve her bir tavra irsâl olunurlar. Ya’ni ba’zıları enbiyâya vahy ile ve ba’zıları evliyâya ilhâm ile, ve eşhâs-ı sâire-i insâniyyeden her birine ve hayvânât ve nebâtâta ve cemâdâta, velhâsıl bilcümle eşyâya umûr-i muhtelife-i kesîrenin tasrîfi ve tedbîri için irsâl olunurlar. Herhangi bir meleğin kendisinden müteessir olan şeye bir te’sîr ile ittisâli onun “kanad”ıdır. Binâenaleyh her bir cihet-i te’sîr, bir “kanat” olmuş olur. Melâikenin kanatları, ya’ni vücûh-ı te’sîrâtı adede münhasır değildir; belki onların te’sîrât-ı mütenevvia-i kesîresi hase&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu sebeple bu kuvvetlerin göklerde ve yerde çok çeşitli tesirleri vardır. Mutlak varlığın farklı mertebelerindeki ve hallerindeki düzenlemeler bu kuvvetler aracılığıyladır. Bunlar ilâhlık tarafından her bir mertebeye ve her bir hale gönderilirler. Yani bazıları peygamberlere vahy ile, bazıları evliyaya ilham ile, ve diğer insan fertlerinden her birine ve hayvanlara, bitkilere ve cansız varlıklara, kısacası bütün eşyaya çok çeşitli işlerin idaresi ve düzenlenmesi için gönderilirler. Herhangi bir meleğin kendisinden etkilenen şeye bir tesir ile bağlantısı onun "kanadı"dır. Bu sebeple her bir tesir yönü, bir "kanat" olmuş olur. Meleklerin kanatları, yani tesir yönleri sayıya sınırlı değildir; aksine onların çok çeşitli tesirleri sebebiyle

biyle kanatları gayr-ı kābil-i ta’dâddır. Onun için (S.a.v.) Efendimiz leyle-i mi’râcda Cebrâîl (a.s.)ı altı yüz kanatlı olarak müşâhede ettiklerini hikâye buyurmuşlardır.[16] Maksad-ı âlîleri, ُ( يَزِيـدُ فِـي الْخَلْـقِ مَـا يَشَـاءFâtır, 35/1) [Dilediğini halkta ziyâde eder.] âyet-i kerîmesi mûcibince vücûh-ı te’sîrâtın kesretine işâret buyurmaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Böylece kanatları sayılamayacak kadar çoktur. Onun için Peygamberimiz (s.a.v.) Miraç gecesinde Cebrail'i (a.s.) altı yüz kanatlı olarak gördüklerini anlatmışlardır. Yüce amaçları, "Dilediğini yaratmada artırır." (Fâtır, 35/1) ayet-i kerimesi gereğince, tesir etme yönlerinin çokluğuna işaret etmektir.

İmdi ulûhiyetin âlem-i anâsırı muhît olan dört kuvve-i külliyyesi vardır ki, onlara lisân-ı şerîatta Cebrâîl, Mîkâîl, İsrâfîl ve Azrâîl (a.s.) tesmiye olunur. Bunlara tâbi’ olan melâikenin haddi ve hesâbı yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, ilâhlığın, unsurlar âlemini kuşatan dört küllî kuvveti vardır ki, onlara şeriat dilinde Cebrâîl, Mîkâîl, İsrâfîl ve Azrâîl (a.s.) adı verilir. Bunlara tâbi olan meleklerin haddi ve hesabı yoktur.

1. Cebrâîl (a.s.) hazâin-i gayb-ı ilâhîde olan maânî-i hafiyyeyi âlem-i sûrete îsâl ve ifâza eder. Binâenaleyh her bir ferdin kalbine âlem-i gaybdan nâzil olan maânîyi kuvve-i nâtıka vâsıtasıyla harf ve savt ile izhârı ve bâtınından haber verip izhâr eylemesi vücûh-ı Cibrîl’den bir vechin te’sîri ile vâki’ olur. Hz. Cibrîl, hakîkat-i muhammediyye mertebesinden taayyün-i Muhammedî mertebesine kâffe-i vücûhu ile nâzil olduğundan, Kur’ân-ı Kerîm hakkında ٍ( وَلَا رَطْــبٍ وَلَا يَابِــسٍ إِلَّا فِــي كِتَــابٍ مُبِيــنEn’âm, 6/59) [Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitâbdadır.] buyurulmuştur. Cibrîl (a.s.) bu hâssiyeti ile bilcümle avâlimi muhîttir. Bu vazîfenin tefâsîlini icrâya me’mûr, onun tedbîri tahtında lâ-yuad ve lâ-yuhsâ melâike vardır; ve ona “Rûhu’l-emîn” derler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1. Cebrâîl (a.s.), ilâhî gayb hazinelerinde bulunan gizli anlamları şekil âlemine ulaştırır ve yayar. Bu sebeple, her bir ferdin kalbine gayb âleminden inen anlamların, konuşma kuvveti aracılığıyla harf ve ses ile açığa çıkarılması ve kişinin iç dünyasından haber verip onu ortaya koyması, Cebrâîl'in vecihlerinden birinin etkisiyle gerçekleşir. Hz. Cebrâîl, hakikat-i Muhammediyye mertebesinden Muhammedi taayyün mertebesine bütün vecihleriyle indiği için, Kur'ân-ı Kerîm hakkında (En'âm, 6/59) "Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitâbdadır." buyurulmuştur. Cebrâîl (a.s.) bu özelliği ile bütün âlemleri kuşatmıştır. Bu görevin ayrıntılarını yerine getirmekle görevli, onun idaresi altında sayılamayacak kadar çok melek vardır; ve ona "Rûhu'l-emîn" derler.

2. Mîkâîl (a.s.) sunûf-ı muhtelife-i mahlûkātın her birerlerine mahsûs olan erzâkın hıfzına veznen ve keylen ve adeden ve mikdâren her bir hakkı zî-hakka i’tâya müvekkel olduğu için bu kuvvete “Mîkâîl” tesmiye olunmuştur. Bu husûsta Hz. Mîkâîl’in dahi her mahlûka bir te’sîr ile ittisâli vardır. Ve bu hâssiyeti ile o dahi avâlimi muhîttir; ve kezâlik bu vazîfenin tefâsîlini icrâya me’mûr onun taht-ı idâresinde bî-nihâye melâike vardır. Hattâ sath-ı arza düşen her bir katre-i bârân bir kuvvet ile nâzil olur, ve kıyâmete kadar yağan yağmurların her bir tânesine taalluk eden kuvâdan hiçbirinde tekerrür ve ayniyet yoktur. Ve hattâ sen bir şeyi vezn ettiğin veyâ ta’dâd veyâ takdîr eylediğin vakit, sende vücûh-i Mîkâîl’den bir vechin te’sîri vâki’ olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2. Mikâil (a.s.), yaratılmışların çeşitli sınıflarından her birine özgü olan rızıkların korunmasına, tartarak, ölçerek, sayarak ve miktar belirleyerek her hak sahibine hakkını vermeye görevlendirildiği için bu kuvvete "Mikâil" adı verilmiştir. Bu hususta Hz. Mikâil'in de her yaratılmışa bir tesir ile bağlantısı vardır. Ve bu özelliği ile o da âlemleri kuşatmıştır; ve aynı şekilde bu görevin ayrıntılarını yerine getirmeye memur, onun idaresi altında sonsuz melekler vardır. Hatta yeryüzüne düşen her bir yağmur damlası bir kuvvet ile iner ve kıyamete kadar yağan yağmurların her bir tanesine ilişkin olan kuvvetlerden hiçbirinde tekrar ve aynılık yoktur. Ve hatta sen bir şeyi tarttığın veya saydığın veya takdir ettiğin zaman, sende Mikâil'in vecihlerinden bir vechin tesiri gerçekleşir.

3. Azrâîl (a.s.) “ma’nâ”dan ibâret olan rûhu, “sûret”ten ibâret olan ebdândan tefrîk eder; ve âlem-i zâhirde mevcûd olan her bir sûret-i kesîfe bir ma’nânın izhârı içindir. O ma’nâ, o sûretin rûhudur. Binâenaleyh zerreye varıncaya kadar âlem-i zâhirde vâki’ olan tefessüd, tasarruf-ı Azrâîl ile husûle gelir. İmdi Azrâîl (a.s.) dahi bu hâssiyeti ile avâlimi muhîttir. Ve onun taht-ı emrinde dahi bî-nihâye melâike mevcûddur; ve sen suver-i mevcûdeden birini ifsâd ettiğin vakit, sende Azrâîl’den bir vechin te’sîri vâki’ olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3. Azrâîl (a.s.), "mana"dan ibaret olan ruhu, "şekil"den ibaret olan bedenlerden ayırır; ve görünen âlemde mevcut olan her bir yoğun şekil, bir mananın ortaya çıkması içindir. O mana, o şeklin ruhudur. Bu sebeple, zerreye varıncaya kadar görünen âlemde meydana gelen bozulma, Azrâîl'in tasarrufu ile gerçekleşir. Şimdi Azrâîl (a.s.) dahi bu özelliği ile âlemleri kuşatmıştır. Ve onun emri altında dahi sonsuz melekler mevcuttur; ve sen mevcut şekillerden birini bozduğun zaman, sende Azrâîl'den bir yönün tesiri meydana gelir.

4. İsrâfîl (a.s.) her bir sûretin kendi nev’ine hâsıl olan hayâtı “Sûr”u ile nefheder. Ve fikrin mukaddemât-ı kazâyâ ile intâc-ı yakîn etmesi dahi, sende Cenâb-ı İsrâfîl’in te’sîrâtından bir vech ile vâki’ olur. İmdi nefh-i hayâta me’mur o kadar melâike (kuvvet) vardır ki, hesâba ve adede sığmaz. Ve cümlesi Hz. İsrâfîl’in irâdesi tahtındadır. Ve âlemde hayât sâhibi olmayan bir şey yoktur. Nitekim buyurulur: ِ وَإِنْ مِـنْ شَـيْءٍ إِلَّا يُسَـبِّحُ بِحَمْـدِه (İsrâ, 17/44) [Allâh’ı hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir şey yoktur.] Ve hamd ve tesbîh ancak hayât sâhibi olan şeyden vâki’ olur. Binâenaleyh Cenâb-ı İsrâfîl’in dahi her mahlûka bir te’sîr ile ittisâli vardır; ve bu hâssiyeti ile cemî’-i avâlimi muhîttir.[17]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4. İsrâfîl (a.s.) her bir suretin kendi türüne özgü olan hayatı "Sûr"u ile üfler. Ve fikrin, öncül önermelerle kesin bilgi üretmesi de, sende Cenâb-ı İsrâfîl'in tesirlerinden bir şekilde meydana gelir. Şimdi, hayata üflemekle görevli o kadar melek (kuvvet) vardır ki, hesaba ve sayıya sığmaz. Ve hepsi Hz. İsrâfîl'in iradesi altındadır. Ve âlemde hayat sahibi olmayan hiçbir şey yoktur. Nitekim buyurulur: وَإِنْ مِـنْ شَـيْءٍ إِلَّا يُسَـبِّحُ بِحَمْـدِه (İsrâ, 17/44) [Allah'ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur.] Ve hamd ve tesbih ancak hayat sahibi olan şeyden meydana gelir. Bu sebeple Cenâb-ı İsrâfîl'in de her mahluka bir tesir ile bağlantısı vardır; ve bu özelliği ile bütün âlemleri kuşatmıştır.

16 Buhârî, “Tefsîr”, 53; Müslim, “Îmân”, 76 [ٍ ;]رَأى جِبْرِيــلَ لَــهُ سِــتُّ مِائَــةِ جَنَــاحAhmed b. Hanbel, Müsned, VI, s. 410; İbn Hibbân, Sahîh, XIV, s. 336 [ِ رَأيْــتُ جِبْرِيــلَ عَلَــى سِــدْرَة الْمُنْتَهَـى، وَلَـهُ سِـتُّ مِائَـةِ جَنَـاحٍ].

17 Meleklerle ilgili bu paragrafın hizâsına kurşun kalemle Mesnevî’den beyitler ya- zılmıştır. Bu beyitler için bk. Konuk, Mesnevî-i Şerîf Şerhi, IX, s. 509-512 (beyit: 1563-1571).

## İkinci vasl: Hakîkat-i İblîs

Ma’lûm olsun ki, İblîs ism-i Mudill’in mazhar-ı etemm ve ekmeli olan bir rûhdur; ve mertebe-i ervâh ayrılık ve gayriyetten bir nevi’ üzerine Zât’ın hâriçte zuhûrundan ibârettir; ve Vâhid’in isneyniyet dâiresinde rü’yeti bu mertebeden başlar. Binâenaleyh ism-i Mudill’in zuhûr-ı ahkâmının ibtidâsı bu mertebedir. “Idlâl”, şaşırtmak demektir. Bir vücûdun yekdîğerine mugāyir olarak iki görülmesi şirk; ve şirk ise ayn-ı dalâldir; ve bu tarz-ı rü’yet, kuvve-i vâhimenin şânıdır. İmdi bu kuvvet mazhar-ı ism-i Mudill olup, hakîkat-i İblîs’tir. Zîrâ şânı “telbîs”tir; ve “İblîs” ismi de bundan müştaktır; ve İblîs bu hâssiyeti ile avâlimi muhîttir; ve onun taht-ı tâbiiyyetinde lâ-yuad ve lâ-yuhsâ ervâh mevcûddur ki, cümlesi ıdlâl ve iğvâya me’mûrdurlar; ve bunlar âlem-i tabâyi’de cemî’-i eşyâya sârîdir. (S.a.v.) Efendimiz’in: “Her&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, İblis, Mudill isminin (saptıran isminin) en tam ve mükemmel mazharı olan bir ruhtur; ve ruhlar mertebesi, ayrılık ve başkalık üzerine Zât'ın dışarıda görünmesinden ibarettir; ve Bir olanın ikilik dairesinde görülmesi bu mertebeden başlar. Bu sebeple Mudill isminin hükümlerinin ortaya çıkışının başlangıcı bu mertebedir. "Idlâl", şaşırtmak demektir. Bir varlığın birbirine aykırı olarak iki görülmesi şirktir; ve şirk ise dalaletin ta kendisidir; ve bu görüş tarzı, vehim kuvvetinin özelliğidir. Şimdi bu kuvvet, Mudill isminin mazharı olup, İblis'in hakikatidir. Çünkü onun özelliği "telbis"tir (gerçeği karıştırmak, yanıltmak); ve "İblis" ismi de bundan türemiştir; ve İblis bu özelliği ile âlemleri kuşatmıştır; ve onun tâbiiyeti altında sayılamayacak kadar çok ruh mevcuttur ki, hepsi saptırmaya ve baştan çıkarmaya memurdurlar; ve bunlar tabiat âleminde bütün eşyaya yayılmıştır. Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.): "Her

kimse ile berâber bir şeytan doğar; ve ben benimle doğan şeytanı İslâm’a getirdim”[18] buyurmaları, nefs-i insânîdeki “vehm”e işârettir. Zîrâ kuvve-i vâhime aslâ kizbden ictinâb etmez; ve şânı bilcümle kuvâ üzerine isti’lâdır; ve vücûdundan eser olmayan bir şeyi mevcûd ve hadd-i zâtında mevcûd olan şeyi ma’dûm gösterir. İmdi kuvve-i müfekkire aklın hükmüne tâbi’ olursa ona “zâkire-i mütefekkire”; ve eğer vehmin hükmüne tâbi’ olursa ona “mütehayyile” derler. Hakîkat-ı iblîsiyye, akl-ı küll olan hakîkat-i insâniyyeye diğer kuvâ-yı ulûhiyyet gibi serfürû etmesi teklîfine karşı ( أنَـا خَيْـرٌ مِنْـهA’râf, 7/12) [Ben ondan hayırlıyım!] dedi. Bu cevâb, kendisini ayrı görmek demektir. Biri iki görmek ise vehimdendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Herkesle birlikte bir şeytan doğar; ve ben benimle doğan şeytanı İslam'a getirdim" buyurmaları, insan nefsindeki "sanı"ya işarettir. Çünkü sanı kuvveti asla yalandan kaçınmaz; ve onun şanı bütün kuvvetler üzerine üstün gelmektir; ve varlığından eser olmayan bir şeyi var, ve özünde var olan şeyi yok gösterir. Şimdi, eğer düşünen kuvvet aklın hükmüne tabi olursa ona "düşünen hatırlayıcı"; ve eğer sanının hükmüne tabi olursa ona "hayal eden" derler. İblisî hakikat, küllî akıl olan insanî hakikate diğer ilahî kuvvetler gibi boyun eğmesi teklifine karşı (A'râf, 7/12) [Ben ondan hayırlıyım!] dedi. Bu cevap, kendisini ayrı görmek demektir. Bir şeyi iki görmek ise sanıdandır.

İşte İblîs câmi’-i cemî’-i esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye olan akl-ı külle tâbi’ olmayıp, da’vâ-yı teferrüde ve isti’lâya kıyâm ettiği ve biri iki ve mevcûdu ma’dûm ve ma’dûmu mevcûd gördüğü için, zât-ı ulûhiyyet onu kuvâ-yı sâire arasından َ( فَاخْـرُجْ إِنَّـكَ مِـنَ الصَّاغِرِيـنA’râf, 7/13) [Ervâh-ı melekiyye arasından çık, muhakkak sen küçüklerdensin ve kıymetsizlerdensin.] hitâbı ile tardeyledi. Zîrâ kuvâ-yı vâhime bilcümle kuvâya musallat olmakla berâber, onlara nazaran kıymetsiz ve küçük bir şeydir. Zîrâ şânı, hakîkate vusûlden men’etmektir. İblîs kendilerine esrâr-ı arzıyye ve semâviyye münkeşif olan ehl-i sülûkü ıdlâl için muhayyel olarak arz ve semâ sûretlerinde zâhir olur; ve hattâ tecelliyât-ı zâtiyyeye de karışıp, sâliki ıdlâl eyler. Ancak sûret-i muhammediyyede ve onun vârisleri olan kâmilîn sûretlerinde temessül edemez. Zîrâ (S.a.v.) Efendimiz ile onların vârisleri olan kâmiller ism-i Hâdî’nin ve İblîs ve tevâbii ise ism-i Mudill’in mazhar-ı etemmleridir; ve tecelliyât-ı zâtiyyeye karışması zât-ı ulûhiyyetin Hâdî ve Mudill isimlerinin her ikisini de câmi’ olmasındandır. İblîs’in hakîkati ism-i Mudill olduğundan ve kalb-i hakāyık mümkin olmadığından, gerek kendi ve gerek tevâbii ism-i Hâdî’nin mazharına temessül edemez. Hakîkat-i iblîsiyye hakkında söz çoktur; fakat ehl-i irfân ve zekâya bu desâtîr-i esâsiyye kâfîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte İblis, bütün ilahi isimleri ve sıfatları kapsayan külli akla tabi olmayıp, tek olma ve üstün gelme iddiasına kalkıştığı ve biri iki, var olanı yok, yok olanı var gördüğü için, İlahi Zât onu diğer kuvvetler arasından "(A'râf, 7/13) [Meleki ruhlar arasından çık, muhakkak sen küçüklerdensin ve kıymetsizlerdensin.]" hitabı ile kovdu. Çünkü vehim kuvveti, bütün kuvvetlere musallat olmakla birlikte, onlara göre kıymetsiz ve küçük bir şeydir. Çünkü onun şanı, hakikate ulaşmaktan alıkoymaktır. İblis, kendilerine yer ve gök sırları açılan Hakk Yolcularını saptırmak için hayali olarak yer ve gök suretlerinde görünür; hatta zâta ait tecellilere de karışıp, Hakk Yolcusunu saptırır. Ancak Muhammedî surette ve onun vârisleri olan kâmillerin suretlerinde şekil değiştiremez. Çünkü şanlı peygamberimiz (a.s.) ile onların vârisleri olan kâmiller Hâdî isminin (doğru yola ileten) en kâmil mazharlarıdır; İblis ve ona tabi olanlar ise Mudill isminin (saptıran) en kâmil mazharlarıdır; ve zâta ait tecellilere karışması, İlahi Zât'ın Hâdî ve Mudill isimlerinin her ikisini de kapsamasındandır. İblis'in hakikati Mudill ismi olduğundan ve hakikatlerin kalbi mümkün olmadığından, gerek kendisi gerekse ona tabi olanlar Hâdî isminin mazharına şekil değiştiremez. İblisî hakikat hakkında söz çoktur; fakat irfan ve zekâ sahiplerine bu temel prensipler yeterlidir.

18 Krş. Müslim, “Münâfıkîn”, 16; Tirmizî, “Radâ’”, 17; Nesâî, “İşretü’n-Nisâ”, 4; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, s. 166; Zebîdî, İthâfü’s-Sâde, VI, s. 64-65; Yardım, Mesnevî Hadisleri, s. 201-203.

## Üçüncü vasl: Hakîkat-ı Âdem ve Havvâ

Ma’lûm olsun ki, “vücûd” hakîkat-i insâniyye olan mertebe-i vâhidiyyet&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, "varlık" insânî hakikat olan vâhidiyyet mertebesi (Allah'ın birliği mertebesi)

ten, mertebe-i rûha tenezzül ettiği vakit üç ma’rifet hâsıl oldu ki, birisi ma’rifet-i nefs, ya’ni kendi zâtını ve hakîkatini bilmek; diğeri ma’rifet-i Mübdî,[19] ya’ni kendisinin mûcidini bilmek; üçüncüsü mûcidine karşı fakr ve ihtiyâcını bilmektir. Bu ma’rifet, gayriyeti mutazammındır; ve bu rûh, rûh-ı Muhammedî (s.a.v.)’dir. Nitekim buyururlar: [ أوَّلُ مَـا خَلَـقَ اللّٰـهُ الْقَلَـم أوْ رُوحِيAllâh’ın ilk yarattığı kalem yâhud benim rûhumdur.] Ve bir rivâyette: أوَّلُ مَـا خَلَـقَ اللّٰـهُ الْعَقْـل أو النَّفْـس [Allâh’ın ilk yarattığı akıl veyâ nefistir.][20] Diğer ervâh, onun rûh-ı şerîfinin cüz’iyâtıdır. Onun için (S.a.v.) Efendimiz’e “Ebu’l-ervâh” dahi derler. Bu rûh sûret-i akl-ı külldür ki “âdem-i hakîkî”dir. “Vücûb” akl-ı küllün sağ tarafı ve “imkân” sol tarafıdır. Ve Havvâ nefs-i küllün sûretidir ki, akl-ı evvelin dıl’-ı eyserinden mütekevvin oldu; ve bu taayyünât-ı muhtelifenin zuhûru ve suver-i mütenevvianın tevellüdâtı akl-ı küll ile nefs-i küllün izdivâcından hâsıl oldu. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri buyurur: ً يَـا أيُّهَـا النَّـاسُ اتَّقُـوا رَبَّكُـمُ الَّـذِي ( خَلَقَكُـمْ مِـنْ نَفْـسٍ وَاحِـدَةٍ وَخَلَـقَ مِنْهَـا زَوْجَهَـا وَبَـثَّ مِنْهُمَـا رِجَـالًا كَثِيـرًا وَنِسَـاءNisâ, 4/1) [Ey nâs! Sizi nefs-i vâhideden halkeden ve ondan onun zevcesini yaradan ve her ikisinden ricâl-i kesîri ve nisâyı bess eyleyen Rabb’inizden ittikā edin!] Ve bu taayyünât içinde pek çok suver-i fâile ve münfaile zuhûra geldi; ve suver-i fâile ricâl ve suver-i münfaile de nisâdır; ve efrâd-ı insâniyyenin sûret-i fâilesi olan ricâl ve sûret-i münfailesi olan nisâ ekmel-i vech ve ahsen-i takvîm ile zâhir oldu. İmdi efrâd-ı insâniyyenin ebeveyni Âdem-i hakîkî olan “akl-ı küll” ile, Havvâ-yı hakîkî olan “nefs-i küll”dür. Bunlar cennet-i zâtta, ya’ni mertebe-i ulûhiyyette mestûr idiler. Kur’ân ki, cemî’-i esmâ ve sıfâtı câmi’ olan zâttır; ve bu taayyünât ki, zât-ı ulûhiyyetin varlığında hayâlât ve rü’yâdan ibârettir; ve bu keserât ve taayyünât-ı hayâliyye ki, çekirdeğin içindeki ağaç gibi dal budak salıverip, esfel-i sâfilîne doğru uzamıştır ve mertebe-i zâttan baîddir; işte bu şecere, Kur’ân’da mezkûr olan şecere-i mel’ûne ve matrûdedir. Ve onun meyvesi ve habbesi zulmet-i tabîiyyedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ten, ruh mertebesine indiği zaman üç marifet (bilgi) ortaya çıktı ki, birincisi nefs marifeti, yani kendi zâtını ve hakikatini bilmek; diğeri Mübdî'yi (yaratıcıyı) bilmek, yani kendisinin yaratıcısını bilmek; üçüncüsü ise yaratıcısına karşı fakirliğini ve ihtiyacını bilmektir. Bu marifet, başkalığı içerir; ve bu ruh, Muhammedî (s.a.v.) ruhtur. Nitekim buyururlar: [Allâh’ın ilk yarattığı kalem yâhud benim rûhumdur.] Ve bir rivayette: [Allâh’ın ilk yarattığı akıl veyâ nefistir.] Diğer ruhlar, onun şerefli ruhunun cüzleridir. Onun için (S.a.v.) Efendimiz’e “Ebu’l-ervâh” (ruhların babası) dahi derler. Bu ruh, küllî aklın suretidir ki “hakiki âdem”dir. “Vücûb” (zorunlu varlık) küllî aklın sağ tarafı ve “imkân” (mümkün varlık) sol tarafıdır. Ve Havva, küllî nefsin suretidir ki, ilk aklın sol kaburgasından oluştu; ve bu çeşitli taayyünlerin (belirlemelerin) zuhuru ve türlü suretlerin meydana gelmesi küllî akıl ile küllî nefsin evliliğinden hâsıl oldu. Nitekim Yüce Allah hazretleri buyurur: [Ey nâs! Sizi nefs-i vâhideden halkeden ve ondan onun zevcesini yaradan ve her ikisinden ricâl-i kesîri ve nisâyı bess eyleyen Rabb’inizden ittikā edin!] Ve bu taayyünler içinde pek çok fail (etken) ve münfail (edilgen) suret zuhura geldi; ve fail suretler ricâl (erkekler) ve münfail suretler de nisâdır (kadınlardır); ve insaniyet fertlerinin fail sureti olan ricâl ve münfail sureti olan nisâ en mükemmel şekil ve en güzel yaratılış ile ortaya çıktı. Şimdi insaniyet fertlerinin ebeveyni hakiki Âdem olan “akl-ı küll” ile, hakiki Havva olan “nefs-i küll”dür. Bunlar zât cennetinde, yani ulûhiyyet mertebesinde gizli idiler. Kur’an ki, bütün isimleri ve sıfatları toplayan zâttır; ve bu taayyünler ki, İlahi Zât'ın varlığında hayallerden ve rüyadan ibarettir; ve bu kesretler (çokluklar) ve hayali taayyünler ki, çekirdeğin içindeki ağaç gibi dal budak salıverip, esfel-i sâfilîne (en aşağı mertebeye) doğru uzamıştır ve zât mertebesinden uzaktır; işte bu ağaç, Kur’an’da zikredilen melun ve kovulmuş ağaçtır. Ve onun meyvesi ve tanesi tabiî karanlıktır.

İmdi akl-ı küll ile nefs-i küll bu habbeye karîb olmadıkça “İhbitû” (Bakara, 2/36) [Aşağıya ininiz!] emriyle cennet-i zâttan, âlem-i sûret ve taayyünâta nüzûl etmediler; ve onların bu şecere-i menhiyeye takarrübleri İblîs-i vehmin nefs-i külle ve nefs-i küllün dahi akl-ı külle galebesi ile vâki’ oldu ki, bu âlem-i kesâfette onların zürriyâtı olan efrâd-ı âdemiyye dahi her an keserât-ı hayâliyyeye ve Kur’ân’daki şecere-i mel’ûneye meftûn olmuşlardır. Hak Teâlâ hazretleri bu hakîkate işâreten Kur’ân-ı Kerîm’inde وَإِذْ قُلْنَـا لَـكَ إِنَّ رَبَّـكَ أحَـاطَ بِالنَّـاسِ وَمَـا جَعَلْنَـا الرُّؤْيَـا الَّتِـي أرَيْنَـاكَ إِلَّا فِتْنَـةً لِلنَّـاسِ وَالشَّـجَرَةَ الْمَلْعُونَةَ فِي الْقُرْآنِ وَنُخَوِّفُهُـمْ فَمَا يَزِيدُهُمْ إِلَّا طُغْيَانًا ( كَبِيــرًاİsrâ, 17/60) ya’ni “Ey habîb-i zîşânım! Zikret şu vakti ki biz sana dedik; muhakkak senin Rabb’in nâsı zât-ı ulûhiyyeti ile muhîttir”; ya’ni onların vücûd-ı hakîkîleri yoktur; belki cümlesi zılâl-i esmâiyyemden ibârettir; ve zılâl ise hayâldir. “Ve bizim sana gösterdiğimiz rü’yâ ve Kur’ân’da olan şecere-i mel’ûne nâsa fitnedir”, ya’ni sana gösterdiğimiz bu keserât-ı taayyünât rü’yâdır. Nitekim sen de bu hakîkati anladın da: ِ[ اَلدُّنْيَــا كَحُلْــمِ النَّائِــمDünyâ uyuyan kimsenin rü’yâsı mesâbesindedir.][21] ve ا[ اَلنَّـاسُ نِيَـامٌ فَـإِذَا مَاتُـوا اِنْتَبَهُـوMuhakkak nâs uykudadırlar, öldükleri vakit uyanırlar.][22] buyurdun. َ( أرَيْنَــاكİsrâ, 17/60)daki “kâf’-ı hitâb” cemî’-i hakāyıkı ve nisebi câmi’ olan taayyün-i muhammediyyedir. Bu rü’yet keyfiyeti, râî ve mer’î ister; bunlar ise kesrettir; ve bu keserât zâtta mütekevvin olan şecere-i mel’ûnedir. ْ( وَنُخَوِّفُهُــمİsrâ, 17/60) “Biz onları, ya’ni vücûdları rûh ile nefisten mütekevvin olan nâstan her birine َِ وَلَا تَقْرَبَــا هَــذِه ( الشَّـجَرَةBakara, 2/35) [Bu ağaca yaklaşmayın!] diyerek her an tahvîf ederiz. فَمَـا ( يَزِيدُهُمْ إِلَّا طُغْيَانًا كَبِيرًاİsrâ, 17/60) [Bu onlara, büyük bir azgınlıktan başka bir şey sağlamaz]. Hâlbuki bu tahvîf muvâcehesinde onların nefisleri iğvâ-yı vehm ile rûhlarını kendilerine imâle ederek o şecere-i mel’ûnenin semeresi olan zulmet-i tabîiyyeye el uzatırlar. Binâenaleyh onların tuğyânı büyük olur, ya’ni vech-i vahdetten istitârları artar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, küllî akıl (akl-ı küll) ile küllî nefis (nefs-i küll) bu habbeye yakın olmadıkça, "İhbitû" (Bakara, 2/36) [Aşağıya ininiz!] emriyle zât cennetinden, sûret ve taayyünât âlemine inmediler. Onların bu yasak ağaca yaklaşmaları ise vehim İblis'inin küllî nefse ve küllî nefsin de küllî akla üstün gelmesiyle gerçekleşti. Bu sebeple, bu yoğunluk âleminde onların zürriyetleri olan insan bireyleri de her an hayalî çokluklara ve Kur'an'daki lânetli ağaca tutkun olmuşlardır. Yüce Allah, bu hakikate işaretle Kur'an-ı Kerim'inde şöyle buyurur: وَإِذْ قُلْنَـا لَـكَ إِنَّ رَبَّـكَ أحَـاطَ بِالنَّـاسِ وَمَـا جَعَلْنَـا الرُّؤْيَـا الَّتِـي أرَيْنَـاكَ إِلَّا فِتْنَـةً لِلنَّـاسِ وَالشَّـجَرَةَ الْمَلْعُونَةَ فِي الْقُرْآنِ وَنُخَوِّفُهُـمْ فَمَا يَزِيدُهُمْ إِلَّا طُغْيَانًا ( كَبِيــرًاİsrâ, 17/60) yani "Ey şanlı peygamberim! Hatırla o vakti ki biz sana dedik: Muhakkak senin Rabbin insanları İlahi Zât'ı ile kuşatmıştır"; yani onların gerçek varlıkları yoktur; aksine hepsi benim isimlerimin gölgelerinden ibarettir; ve gölgeler ise hayaldir. "Ve bizim sana gösterdiğimiz rüya ve Kur'an'da olan lânetli ağaç insanlar için bir fitnedir", yani sana gösterdiğimiz bu taayyünât çoklukları bir rüyadır. Nitekim sen de bu hakikati anladın da: [ اَلدُّنْيَــا كَحُلْــمِ النَّائِــم Dünya uyuyan kimsenin rüyası gibidir.] ve [ اَلنَّـاسُ نِيَـامٌ فَـإِذَا مَاتُـوا اِنْتَبَهُـو Muhakkak insanlar uykudadırlar, öldükleri vakit uyanırlar.] buyurdun. ( أرَيْنَــاك İsrâ, 17/60) ayetindeki "hitap kâf'ı", bütün hakikatleri ve nispetleri kapsayan Muhammedî taayyündür (Muhammedî tecelli). Bu görme niteliği, gören ve görülen ister; bunlar ise çokluktur; ve bu çokluklar zâtta oluşmuş olan lânetli ağaçtır. ( وَنُخَوِّفُهُــم İsrâ, 17/60) "Biz onları, yani varlıkları ruh ile nefisten oluşmuş olan insanlardan her birini وَلَا تَقْرَبَــا هَــذِه ( الشَّـجَرَة Bakara, 2/35) [Bu ağaca yaklaşmayın!] diyerek her an korkuturuz. فَمَـا ( يَزِيدُهُمْ إِلَّا طُغْيَانًا كَبِيرًا İsrâ, 17/60) [Bu onlara, büyük bir azgınlıktan başka bir şey sağlamaz]. Hâlbuki bu korkutma karşısında onların nefisleri, vehmin aldatmasıyla ruhlarını kendilerine çekerek o lânetli ağacın meyvesi olan tabiî karanlığa el uzatırlar. Bu sebeple onların azgınlığı büyük olur, yani vahdet veçhesinden gizlenmeleri artar.

İmdi ey sâhib-i fıtnat! Kur’ân-ı Kerîm mâzîdeki Âdem ve Havvâ’dan değil, bizim ahvâl-i rûz-merremizden bahsediyor. Biz ise bu vak’ayı mâzîye ircâ’ ile, kendi hâlimizden gaflet ediyoruz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi ey anlayış sahibi! Kur'ân-ı Kerîm geçmişteki Âdem ve Havvâ'dan değil, bizim günlük hallerimizden bahsediyor. Biz ise bu olayı geçmişe döndürerek, kendi halimizden gafil oluyoruz.

19 Âdil Bey nüshası: “Mübdi’” (s. 26).

20 Allah tarafından “ilk yaratılanın” mâhiyeti hakkındaki rivâyetler için bk. Ebû Dâ- vud, “Sünne”, 17; Tirmizî, “Kader”, 17; Ahmed b. Hanbel, Müsned, XXXVII, s. 378; İsfahânî, Hilyetü’l-Evliyâ, V, s. 281; VII, 372; İbn Sa’d, Tabakātü’l-Kübrâ, I, s. 123-125; Deylemî, el-Firdevs, I, s. 12; Hemedânî, Temhîdât, s. 65, 94 vd.; Fütûhât-ı Mekkiyye, III, s. 143 (73. bâb) vd.; Dâye, Mirsâdü’l-İbâd, s. 37, 52; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, I, s. 311-312.

21 Gazzâlî, İhyâ, VI, s. 57 (kitâbu zemmi’d-dünyâ). Rivâyet Mesnevî ve Fîhi Mâ Fîh’te de yer alır.

22 Beyhakî, Zühdü’l-Kebîr, s. 207; İsfahânî, Hilyetü’l-Evliyâ, VII, s. 54; Gazzâlî, İhyâ, VII, s. 79 (kitâbü’t-tevbe); Hemedânî, Temhîdât, s. 562; Zebîdî, İthâfü’s-Sâde, X, s. 645.

## Onuncu Fasıl: Mertebe-i Âlem-i Misâl

Bu mertebe, zâtın hâriçte gayr-ı kābil-i teczie ve inkısâm ve hark ve iltiyâm, birtakım suver ve eşkâl-i latîfe ile zuhûrudur. Bu mertebeye “âlem-i misâl” tesmiye olunmasının sebebi budur ki, âlem-i ervâhdan zâhir olan her bir ferdin, âlem-i ecsâmda iktisâb edeceği sûrete mümâsil bir sûret bu âlemde hâsıl olur; ve bir tâife ona “hayâl” derler. Zîrâ bu sûretlerin müdriki, kuvve-i hayâliyyedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu mertebe, zâtın dışarıda bölünmesi, parçalanması, yırtılması ve birleşmesi imkânsız olan, birtakım latif şekiller ve biçimlerle ortaya çıkmasıdır. Bu mertebeye "âlem-i misâl" denilmesinin sebebi şudur ki, ruhlar âleminden ortaya çıkan her bir ferdin, cisimler âleminde kazanacağı şekle benzer bir şekil bu âlemde meydana gelir; ve bir grup ona "hayâl" derler. Çünkü bu şekilleri idrak eden, hayal gücüdür.

Muhakkikîn indinde “misâl” iki kısımdır: Biri budur ki, kuvve-i hayâliyye-i insâniyye onun idrâkinde şarttır; ve rü’yâda ve tahayyülde zâhir olur. O idrâk ba’zan savâb ve ba’zan hatâ olur; ve ona “misâl-i mukayyed” ve “hayâl-i muttasıl” derler. İkincisi budur ki, onun idrâkinde kuvve-i hayâliyye şart değildir; belki kuvve-i bâsıra dahi idrâk edebilir. Âyînede ve mücellâ olan sâir şeylerde görünen sûretler gibi. “Misâl”in bu kısmına “misâl-i mutlak” ve “hayâl-i munfasıl” derler. Zîrâ bunlar kuvve-i hayâliyyeden ayrı olarak bizâtihâ mevcûddurlar. Ervâhın reng-i cesed ile görünüşü bu kısımdandır. Nitekim ervâh-ı mevtâ sûret-i cismâniyye ile rü’yâda görülür; ve kâmilin rûhu, sûret-i cismâniyye ahzederek kendi muhibbânından birisine zâhir olur. Bu zuhûr ve rü’yet sahîh ve savâbdır; bunda aslâ hatâ yoktur. Âlem-i misâle “âlem-i berzah” ve “mürekkebât-ı latîfe” de derler; ve ba’zıları ervâh ve misâl âlemlerini cem’edip, “âlem-i melekût” tesmiye ederler. Âlem-i misâl âlem-i ervâhın feyzini, âlem-i ecsâma îsâle vâsıtadır; ve ervâh ile ecsâm arasında bir berzahtır; ve berzahiyeti hasebiyle her iki âlemin ahkâmını da câmi’dir. Zîrâ zâhir ve bâtındır; ve gayb ve şehâdet arasında hadd-i fâsıldır. Cism-i mürekkeb-i mâddînin aynı olmadığı gibi, cevher-i mücerred-i aklînin dahi aynı değildir. Fakat hem âlem-i ecsâmın ve hem de âlem-i ervâhın gayrıdır. Zîrâ ervâha nisbeten kesîfdir, ecsâma nisbeten latîfdir. Lâkin cevher-i cismânî ve cevher-i aklîye müşâbeheti vardır. Ecsâma müşâbeheti bu cihettendir ki, ecsâm nasıl ki mahsûs mikdârı ise, âlem-i misâl dahi öylece mahsûs mikdârıdır; ve mikdâr kemmiyetten ve kemmiyet dahi tûl ve arz ve umktan ibârettir. Zîrâ âyînede görülen bir sûret hâsse-i basar ile idrâk olunur; ve tûl ve arz ve umku hâizdir; ve onun ervâha müşâbeheti o cihettendir ki, ervâh nasıl latîf ve rûhânî ise, âlem-i misâl dahi öylece latîf ve nûrânîdir; ve o sûretin letâfet ve nûrâniyetidir&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Araştırmacılar katında "misâl" iki kısımdır: Birincisi şudur ki, insan hayal gücünün onu idrak etmesi şarttır; ve rüyada ve tahayyülde ortaya çıkar. O idrak bazen doğru ve bazen hatalı olur; ve ona "misâl-i mukayyed" ve "hayâl-i muttasıl" derler. İkincisi şudur ki, onu idrak etmede hayal gücü şart değildir; aksine görme gücü de idrak edebilir. Aynada ve cilalı diğer şeylerde görünen şekiller gibi. "Misâl"in bu kısmına "misâl-i mutlak" ve "hayâl-i munfasıl" derler. Çünkü bunlar hayal gücünden ayrı olarak bizatihi mevcutturlar. Ruhların beden rengiyle görünüşü bu kısımdandır. Nitekim ölülerin ruhları cismani şekil ile rüyada görülür; ve insân-ı kâmilin ruhu, cismani şekil alarak kendi sevenlerinden birine görünür. Bu zuhur ve görüş sahih ve doğrudur; bunda asla hata yoktur. Misâl âlemine "âlem-i berzah" ve "mürekkebât-ı latîfe" (latif bileşikler) de derler; ve bazıları ruhlar ve misâl âlemlerini birleştirip, "âlem-i melekût" (melekût âlemi) ismini verirler. Misâl âlemi, ruhlar âleminin feyzini, cisimler âlemine ulaştırmaya aracıdır; ve ruhlar ile cisimler arasında bir berzahtır; ve berzah olması sebebiyle her iki âlemin hükümlerini de kapsar. Çünkü görünen ve bâtın olandır; ve gayb ile şehadet arasında ayırt edici sınırdır. Maddi bileşik cismin aynısı olmadığı gibi, akli mücerred cevherin de aynısı değildir. Fakat hem cisimler âleminin hem de ruhlar âleminin gayrıdır. Çünkü ruhlara nispeten yoğundur, cisimlere nispeten latiftir. Lakin cismani cevher ve akli cevhere benzerliği vardır. Cisimlere benzerliği bu yöndendir ki, cisimler nasıl ki belirli bir miktara sahipse, misâl âlemi de öylece belirli bir miktara sahiptir; ve miktar kemmiyetten ve kemmiyet de uzunluk ve genişlik ve derinlikten ibarettir. Çünkü aynada görülen bir şekil görme duyusu ile idrak olunur; ve uzunluk ve genişlik ve derinliğe sahiptir; ve onun ruhlara benzerliği o yöndendir ki, ruhlar nasıl latif ve ruhani ise, misâl âlemi de öylece latif ve nuranidir; ve o şeklin latifliği ve nuraniliğidir.

ki, el ile dokunulamaz ve bıçak ile kat’olunamaz. Ve mâddeden mücerred olan zevâtın suver ve eşbâh-i cismâniyyede müşâhedesi, âlem-i misâlde vâki’ olur. Nitekim Hz. Cibrîl ba’zı vakitlerde, server-i âlem (s.a.v) Efendimiz’e, ashâb-ı kirâmdan Dihye-i Kelbî sûretinde zâhir olur idi. Hızır ve enbiyâ (aleyhimü’s-selâm) ile evliyâ-yı kirâm hazarâtının müşâhedeleri de bu âlemde vâki’ olur; ve kâmiller, âlem-i misâlde, kendi şekillerini diğer bir âdemin veyâ hayvânın şekline taklîbe kādirdirler. Ve öldükten ve kayd-ı tenden çıktıktan sonra, eşkâl-i muhtelife ile kuvvet-i teşekkül onlarda tezâyüd eder. Rûhun cesed-i beşerî ve cism-i unsurîden müfârakatinden sonra zâhir olacağı âlem-i misâl bu zikrolunan âlem-i misâlin ve berzahın gayrıdır. Zîrâ bu berzah dünyâ ile âhiret arasındadır; ve neş’et-i dünyeviyyeden evvelki berzah merâtib-i tenezzülden; ve neş’et-i dünyeviyyeden sonraki berzah ise merâtib-i urûcdandır. Ervâha lâhik olacak sûretlerle bu ikinci berzahda zâhir olurlar. Bunlar neş’et-i dünyeviyyede hâsıl olan a’mâlin sûretleri ve ahlâk ve ef’âlin netâyicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

ki, el ile dokunulamaz ve bıçak ile kesilemez. Ve maddeden arınmış olan zâtların, cismanî şekillerde ve benzerlerde görülmesi, misâl âleminde gerçekleşir. Nasıl ki Hz. Cibrîl bazı vakitlerde, âlemlerin efendisi (s.a.v) Efendimiz'e, değerli sahabelerden Dihye-i Kelbî şeklinde görünürdü. Hızır ve peygamberler (a.s.) ile değerli evliya hazretlerinin görülmeleri de bu âlemde gerçekleşir; ve insân-ı kâmiller, misâl âleminde, kendi şekillerini başka bir insanın veya hayvanın şekline dönüştürmeye kadirdirler. Ve öldükten ve tenin kaydından çıktıktan sonra, çeşitli şekillerle teşekkül etme kuvveti onlarda artar. Ruhun beşerî cesetten ve unsurlardan oluşan bedenden ayrıldıktan sonra görüneceği misâl âlemi, bu zikredilen misâl âleminden ve berzahtan farklıdır. Çünkü bu berzah dünya ile ahiret arasındadır; ve dünyevî oluşumdan önceki berzah tenezzül mertebelerindendir; ve dünyevî oluşumdan sonraki berzah ise urûc (yükseliş) mertebelerindendir. Ruhlara ulaşacak suretlerle bu ikinci berzahta görünürler. Bunlar dünyevî oluşumda meydana gelen amellerin suretleri ve ahlak ile fiillerin neticeleridir.

Gülşen-i Râz’dan:

شود عیب و هنر یکباره روشن چو عریان کردی از پیراهنِ تن که بنماید ازو چون آب صورت تنت باشد ولکن بی کدورت فروخوان آیتِ تُبْلَی السَّرَائِر همه پیدا شود آنجا ضمائر شود اخلاقِ تو اجسام و اشخاص دگر باره بوفقِ عالمِ خاص موالید سه گانه گشته پیدا چنان کز قوت عنصر در اینجا گهی انوار گردد گاه نیران همه اخلاقِ تو در عالمِ جان

Tercüme: “Ten gömleğinden soyunduğun, ya’ni öldüğün vakit, ayıpların ve hünerlerin birdenbire zâhir olur. İntikāl etmiş olduğun âlem-i berzahta bir vücûdun olur. Lâkin bu dünyâdaki vücûdun gibi kesîf değil. Öyle su gibi ondan sûret görünür, ya’ni suya mukābil olan sûret, o suya nasıl mün’akis olursa, senin vücûd-ı berzahına dahi amellerinin ve ahlâkının sûretleri öylece in’ikâs eder. O berzahta bütün zamâir âşikâr olur. Eğer delîl-i naklî istersen ٍ( يَـوْمَ تُبْلَـى السَّـرَائِرُ، فَمَـا لَـهُ مِـنْ قُـوَّةٍ وَلَا نَاصِـرTârık, 86/9-10) ya’ni, “O günde nefs-i insânîde merkûz olan sırlar âşikâr olur. İnsan için bu hâli def’edecek bir kuvvet ve nâsır yoktur. Zîrâ sırlarının âşikâr olması&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Beden gömleğinden soyunduğun, yani öldüğün zaman, ayıpların ve hünerlerin birdenbire ortaya çıkar. Geçmiş olduğun berzah âleminde bir varlığın olur. Ancak bu dünyadaki varlığın gibi yoğun değildir. Öyle ki su gibi ondan suret görünür, yani suya karşılık gelen suret, o suya nasıl yansırsa, senin berzah varlığına da amellerinin ve ahlakının suretleri öylece yansır. O berzahta bütün sırlar açıkça belirir. Eğer naklî delil istersen (يَـوْمَ تُبْلَـى السَّـرَائِرُ، فَمَـا لَـهُ مِـنْ قُـوَّةٍ وَلَا نَاصِـر Târık, 86/9-10) yani, "O günde insan nefsinde yerleşmiş olan sırlar açıkça belirir. İnsan için bu hali def edecek bir kuvvet ve yardımcı yoktur." Çünkü sırlarının açıkça belirmesi

verilen vücûd-ı berzahî iktizâsındandır” âyet-i kerîmesini oku! Ve bu akisten başka senin ahlâkın âlem-i hâs olan berzahın ahvâline muvâfık olarak ecsâm ve eşhâs olurlar. Ahlâkın kötü ise suver-i kabîha, iyi ise suver-i hasene olup sana refîk olurlar. Sen, birtakım a’râzdan ibâret olan a’mâl ve ahlâkın libâs-ı sûrete bürünerek müteayyin olmalarını istib’âd etme! Nitekim bu dünyâda kuvvet ve unsurdan mevâlîd-i selâse zâhir oldu; ya’ni müvellidü’l-mâ’, müvellidü’l-humûza, azot, karbon ilh... gibi anâsır-ı basîta gaz hâlinde bî-sûret oldukları hâlde tekâsüf edip maâdin, nebâtât ve hayvânât sûretlerinde âşikâr oldu. İşte böylece senin bütün ahlâkın âlem-i cânda ba’zan envâr ve ba’zan da nîrân sûretinde zâhir olur.”[23]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

verilen berzahî varlığın gereğidir” ayet-i kerimesini oku! Ve bu yansımadan başka senin ahlâkın, özel âlem olan berzahın hallerine uygun olarak cisimler ve şahıslar olurlar. Ahlâkın kötü ise çirkin suretler, iyi ise güzel suretler olup sana arkadaş olurlar. Sen, birtakım arazlardan ibaret olan amellerin ve ahlâkın suret elbisesine bürünerek belirli hale gelmelerini yadırgama! Nasıl ki bu dünyada kuvvet ve unsurdan üçlü varlıklar ortaya çıktı; yani hidrojen, oksijen, azot, karbon vb. gibi basit unsurlar gaz halinde suretsiz oldukları halde yoğunlaşıp madenler, bitkiler ve hayvanlar suretlerinde aşikâr oldu. İşte böylece senin bütün ahlâkın can âleminde bazen nurlar ve bazen de ateşler suretinde ortaya çıkar.”

Bu âlem-i misâlin sûretleri, berzah-ı ahîrin sûretleri hilâfınadır. Berzah-ı evvelde zâhir olan şeyin âlem-i his ve şehâdette zuhûrundan mukaddem görülmesi mümkindir. Nitekim havâs ve avâmdan birçok kimseler rü’yâlarında birtakım vukūât müşâhede ederler ki, onun eseri ba’dehû âlem-i şehâdette zuhûr eder. Berzah-ı sânîde olan bir şeyin âlem-i şehâdete rücûu mümteni’dir. Ya’ni dünyâdan berzah-ı sânîye müntakil olan ervâhın tekrâr dünyâya rücûu kābil değildir. Berzah-ı evvelin sûretleri avâma rü’yâda ve havâssa ba’zan rü’yâda ve ba’zan uyanıklıkta münkeşif olur. Fakat ahvâl-i mevtâya ıttılâ’, aktâb ve efrâddan ve ehl-i mükâşefeden ba’zılarından gayrısına mümkin değildir. Bu sebeble berzah-ı evvele “gayb-ı imkânî” ve “misâl-i imkânî”; ve ikinci berzaha da “gayb-ı muhâlî” ve “misâl-i sânî” ve “misâl-i muhâlî” ve “misâl-i imtinâî” derler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu misâl âleminin suretleri, ahiret berzahının suretlerinin aksinedir. İlk berzahta görünen bir şeyin, duyular ve şehadet âleminde ortaya çıkmasından önce görülmesi mümkündür. Nasıl ki, halktan ve seçkinlerden birçok kimse rüyalarında birtakım olaylar görürler ki, onun etkisi daha sonra şehadet âleminde ortaya çıkar. İkinci berzahta olan bir şeyin şehadet âlemine geri dönmesi imkânsızdır. Yani dünyadan ikinci berzaha geçen ruhların tekrar dünyaya dönmesi mümkün değildir. İlk berzahın suretleri halka rüyada, seçkinlere ise bazen rüyada ve bazen uyanıklıkta açığa çıkar. Fakat ölülerin hallerine vakıf olmak, kutuplardan, fertlerden ve keşif ehli olan bazı kimselerden başkasına mümkün değildir. Bu sebeple ilk berzaha "imkânî gayb" ve "imkânî misâl"; ikinci berzaha da "muhal gayb" ve "ikinci misâl" ve "muhal misâl" ve "imkânsız misâl" derler.

23 Lâhicî, Mefâtîhu’l-İ’câz, s. 441-444 (beyit: 685-690). Bu beyitlerin Ahmed Avni Bey tarafından yapılmış manzûm tercümesi şöyledir (Gülşen-i Râz [haz. Turgut Karabey], s. 159-160): Çıkınca senden ol pîrâhen-i ten Olur ayb u hüner ol anda rûşen Vücûdundur o demde bî-küdûret Bak âb-ı sâfiye var aks-i sûret Hüveydâdır bütün anda zamâir Odur bu yevmine tüble’s-serâir Zuhûr eyler o demde âlem-i hâss Bütün ahlâk olur ecsâm u eşhâs Anâsır kuvvetinden oldu sâdır Mevâlîd-i selâse rû-nümâdır Cihân-ı cânda hep ahlâk-ı insân Gehî envâr olur gâhîce nîrân

## On Birinci Fasıl: Mertebe-i Şehâdet

Mertebe-i şehâdet, zâtın hâriçte suver-i ecsâm ile zuhûrudur ki, bu sûretler, âlem-i misâl sûretlerinin hilâfına olarak kābil-i teczie ve inkısâm ve hark ve iltiyâmdır. Bu mertebeye “âlem-i şehâdet” denilmesi emr-i müşâhedede azhar ve havâss-i hamse-i zâhirenin mecmûu ile mahsûs olmasından nâşîdir. Zîrâ, âlem-i misâldeki bir sûreti el ile tutup hıfzederek, başkalarına da irâe etmek kābil olmadığı hâlde, âlem-i şehâdetteki bir sûreti elde tutmak ve başkalarına da göstermek mümkindir. Hükemâ, suver-i âlemi “zîrûh” ve “gayr-ı zîrûh” olarak ikiye taksîm ederlerse de, muhakkikîn indinde zîrûh olmayan hiçbir sûret yoktur. Zîrâ her birinin “mertebe-i vâhidiyyet”te sâbit olan bir “hakîkat”ı vardır; ve bu hakîkat onun müdebbiri, mutasarrıfı ve rûhudur; ve her bir isim cemî’-i esmâyı câmi’ olup, “ayn-ı vâhide”den ibâret bulunan mertebe-i ulûhiyyete delâlet husûsunda şirket-i müşâa ile müşterektirler; ve her bir ismin o ayn-ı vâhideden bir hazzı vardır ki, o haz diğer isimde yoktur. Meselâ, Mâni’ ismindeki haz Mu’tî isminde ve Kābız ismindeki haz Bâsıt isminde yoktur; ve kābil-i taksîm olmayan o ayn-ı vâhide Hayy ismiyle de müsemmâ olduğundan, her bir ismin bu isimde de alâ-tarîki’l-müşâa iştirâkleri vardır. Velâkin eser-i hayâtın kemâliyle zuhûruna cümlesinin taayyünü müsâid olmadığından, kiminin hayâtı bâtın; ve kiminin hayâtı zâhir; ve kiminin hayâtı hayvanda olduğu gibi azhar; ve kiminin hayâtı dahi insanda olduğu gibi azhar ve ekmeldir. Zîrâ “ayn-ı vâhide” olan Hak, kendi esmâsından herhangi birisinde tasarruf buyurursa bu müşâiyet kalmaz, mutlakā o ismin ahkâmı zâhir olur. Çünkü Hak Teâlâ âlemde tasarruf-ı mutlak sâhibidir; ve vücûdda ve tasarrufta aslâ şerîki yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şehadet mertebesi, Zât'ın dış âlemde cisimlerin şekilleriyle görünmesidir ki, bu şekiller, misal âlemi şekillerinin aksine olarak bölünebilir, parçalanabilir, yırtılabilir ve birleşebilir. Bu mertebeye "âlem-i şehadet" denilmesi, müşahade edilen şeyde daha açık olmasından ve beş dış duyunun tamamıyla hissedilir olmasından kaynaklanır. Çünkü misal âlemindeki bir şekli elle tutup saklayarak başkalarına da göstermek mümkün olmadığı hâlde, şehadet âlemindeki bir şekli elde tutmak ve başkalarına da göstermek mümkündür. Filozoflar, âlemdeki şekilleri "canlı" ve "cansız" olarak ikiye ayırsalar da, muhakkiklere göre canlı olmayan hiçbir şekil yoktur. Çünkü her birinin "mertebe-i vâhidiyyet"te sabit olan bir "hakikat"ı vardır; ve bu hakikat onun idare edicisi, tasarruf edicisi ve ruhudur; ve her bir isim bütün isimleri kapsayıcı olup, "tek hakikat"ten ibaret bulunan ulûhiyyet mertebesine işaret etme hususunda ortaklık payıyla müşterektirler; ve her bir ismin o tek hakikatten bir payı vardır ki, o pay diğer isimde yoktur. Örneğin, Mâni' ismindeki pay Mu'tî isminde ve Kābız ismindeki pay Bâsıt isminde yoktur; ve bölünmesi imkânsız olan o tek hakikat Hayy ismiyle de adlandırıldığından, her bir ismin bu isimde de ortaklık payı yoluyla iştirakleri vardır. Ancak hayat eserinin kemaliyle görünmesine hepsinin belirlenimi uygun olmadığından, kiminin hayatı gizli; ve kiminin hayatı açık; ve kiminin hayatı hayvanda olduğu gibi daha açık; ve kiminin hayatı dahi insanda olduğu gibi daha açık ve daha mükemmeldir. Çünkü "tek hakikat" olan Hak, kendi isimlerinden herhangi birisinde tasarruf buyurursa bu ortaklık kalmaz, mutlaka o ismin hükümleri görünür. Çünkü Yüce Allah âlemde mutlak tasarruf sahibidir; ve varlıkta ve tasarrufta asla ortağı yoktur.

Âlem-i şehâdete, “âlem-i kevn ve fesâd” dahi derler. Zîrâ “kevn” bir sûretin hudûsünden ve “fesâd” dahi bir sûretin in’idâmından ibârettir. Meselâ su kaynatılınca buhâr olur ve onun sûret-i mâyiiyyeti fenâya gider ki, bu keyfiyet fenâ ve fesâddan ibârettir; ve ba’dehû ondan bir sûret-i havâiyye peydâ olur; buna da “kevn” derler; ve kezâ mum yandıkda onun şekli fânî olur; bu “fesâd”dır. Fakat ondan başka bir mâdde-i havâiyye husûle gelir; bu da “kevn”dir. Binâenaleyh âlem-i şehâdette bir “fesâd” için bir “kevn”, lâzım olur; ya’ni her bir sûret-i fâsideden sonra bir sûret-i kâine peydâ olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Görünen âleme, "oluş ve bozuluş âlemi" de derler. Çünkü "oluş" bir şeklin ortaya çıkmasından ve "bozuluş" da bir şeklin yok olmasından ibarettir. Örneğin su kaynatılınca buhar olur ve onun sıvı şekli yokluğa gider ki, bu nitelik yok olma ve bozuluştan ibarettir; ve daha sonra ondan bir hava şekli meydana gelir; buna da "oluş" derler; ve aynı şekilde mum yandığında onun şekli yok olur; bu "bozuluş"tur. Fakat ondan başka bir hava maddesi meydana gelir; bu da "oluş"tur. Buna göre görünen âlemde bir "bozuluş" için bir "oluş" gerekli olur; yani her bir bozulan şekilden sonra bir oluşan şekil meydana gelir.

## Birinci vasl: Cevher ve araz

Ma’lûm olsun ki, suver-i âlem-i şehâdetin kâffesi “araz”dan ibârettir; ve araz “iki zamanda bâkî ve kendi vücûdu ile kāim olmayan şey”e derler. Meselâ mütekellimîn ve erbâb-ı fikir ve nazardan ibâret olan mütefenninîn bir şeyi ta’rîf ederken, a’râzdan ibâret olan “hudûd”unu zikrederler. Hâlbuki bir şeyin hudûd-ı zâtiyyesi, o şeyin aynıdır, gayrı değildir. Meselâ “araz”ın mukābili olan “cevher”i ta’rîf ettikleri esnâda; cevher “kendi zâtı ile kāim olan şeydir” derler. Hâlbuki “kıyâm” arazdır. Cevher olmasa, kıyâmı ayrıca göstermek mümkin değildir. Kıyâm böyle araz olmakla berâber, cevherin “ayn”ı ve hakîkatidir. Zîrâ cevher bu “had” ile sâir şeylerden ayrılır; ve bu hadd-i zâtî, mahdûd olan cevherin aynıdır. Ve kezâ insanı ta’rîf ettikleri sırada: “İnsan, nutuk sâhibi olan hayvandır” derler. Bu ta’rîfde zikrolunan “nâtıkıyet”, “sahâbet” ve “hayvâniyet” insanı sâir eşyâdan ayıran birer haddir. Hâlbuki “nutk” arazdır. “Sâhib”in ma’nâsı nisbet olduğundan o da arazdır. Bu ta’rîfde yalnız bir “hayvan” kaldı. Hayvanı da ta’rîf ettikleri vakit, “hayvan cism-i nâmî-i hâssâsdir; ve irâdesi ile hareket eder” derler. Bu ta’rîfde zikrolunan cismiyet, nümüvv, hassâsiyet, irâde ve hareket hayvanı sâir eşyâdan ayıran onun bir haddi olmakla cümlesi arazdır. Zîrâ “cisim” eb’âd-ı selâseyi kabûl eden bir cevher-i mütehayyizdir. Hâlbuki “eb’âd-ı selâse”, ya’ni “uzunluk”, “enlilik” ve “derinlik”, ve “kabûl” ve “tahayyüz” hep arazdır. Çünkü bunların cümlesi maânî-i ma’kūledir; ve cisim olmayınca görünmezler. “Cisim” dahi arazdır, çünkü tahayyüz olmayınca görünmez. “Nümüvv” de arazdır; çünkü asl üzerine zâiddir. “His” de arazdır; çünkü his, idrâktir, idrâk ise arazdır. “Hareket” de arazdır; zîrâ “sükûnet” üzerine zâiddir; ve kezâ “irâde” dahi arazdır; çünkü o da asıl üzerine zâiddir. İşte görülüyor ki, cevher kendi “hudûd”unu teşkîl eden a’râzın hey’et-i mecmûasından ibârettir. Cevherin hudûdu ise kendi zâtıdır. Binâenaleyh cevher dahi ayn-ı a’râz olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, şehadet âleminin (görünen âlemin) suretlerinin hepsi "araz"dan ibarettir; ve araz "iki zamanda kalıcı olmayan ve kendi varlığı ile ayakta durmayan şey"e denir. Örneğin, kelâmcılar ve düşünce ve nazar ehli olan mütefenninler bir şeyi tanımlarken, arazlardan ibaret olan "sınırlarını" zikrederler. Hâlbuki bir şeyin zâtî sınırları, o şeyin kendisidir, başkası değildir. Örneğin "araz"ın karşıtı olan "cevher"i tanımladıkları sırada; cevher "kendi zâtı ile ayakta duran şeydir" derler. Hâlbuki "kıyâm" (ayakta durma) arazdır. Cevher olmasa, kıyâmı ayrıca göstermek mümkün değildir. Kıyâm böyle araz olmakla beraber, cevherin "kendisi" ve hakikatidir. Zira cevher bu "sınır" ile diğer şeylerden ayrılır; ve bu zâtî sınır, sınırlı olan cevherin kendisidir. Ve aynı şekilde insanı tanımladıkları sırada: "İnsan, konuşma yeteneği sahibi olan hayvandır" derler. Bu tanımda zikredilen "konuşma yeteneği", "sahip olma" ve "hayvanlık" insanı diğer eşyadan ayıran birer sınırdır. Hâlbuki "nutk" (konuşma) arazdır. "Sahip"in anlamı nispet (bağıntı) olduğundan o da arazdır. Bu tanımda yalnız bir "hayvan" kaldı. Hayvanı da tanımladıkları vakit, "hayvan büyüyen, hisseden cisimdir; ve iradesi ile hareket eder" derler. Bu tanımda zikredilen cismiyet, büyüme, hassasiyet, irade ve hareket hayvanı diğer eşyadan ayıran onun bir sınırı olmakla hepsi arazdır. Zira "cisim" üç boyutu kabul eden, yer kaplayan bir cevherdir. Hâlbuki "üç boyut", yani "uzunluk", "genişlik" ve "derinlik", ve "kabul" ve "yer kaplama" hep arazdır. Çünkü bunların hepsi akılla kavranan anlamlardır; ve cisim olmayınca görünmezler. "Cisim" dahi arazdır, çünkü yer kaplama olmayınca görünmez. "Büyüme" de arazdır; çünkü asıl üzerine fazlalıktır. "His" de arazdır; çünkü his, idraktir, idrak ise arazdır. "Hareket" de arazdır; zira "sükûnet" (durgunluk) üzerine fazlalıktır; ve aynı şekilde "irade" dahi arazdır; çünkü o da asıl üzerine fazlalıktır. İşte görülüyor ki, cevher kendi "sınırlarını" teşkil eden arazların toplamından ibarettir. Cevherin sınırı ise kendi zâtıdır. Buna göre cevher dahi arazların kendisi olur.

“Araz” iki zamanda bâkî olmayan şey olduğuna göre, bir kilo su alıp bir kaba vaz’etsek, ânen-fe-ânen tenâkus ettiğini görürüz; zîrâ tebahhur eder; su iki zamanda bâkî kalmaz. Kezâ elimize aldığımız bir zerre hâmız-ı kibrît için yazdığımız işâret-i kimyeviyye o dakîka için doğrudur; bir zaman sonra o işâret-i kimyeviyye artık elimizdeki o zerrenin işâreti değildir. Zîrâ o zerre, iki zamanda bâkî kalmayan arazdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Araz" iki zamanda kalıcı olmayan şey olduğuna göre, bir kilo su alıp bir kaba koysak, an be an azaldığını görürüz; çünkü buharlaşır; su iki zamanda kalıcı kalmaz. Aynı şekilde elimize aldığımız bir zerre sülfürik asit için yazdığımız kimyasal işaret o an için doğrudur; bir zaman sonra o kimyasal işaret artık elimizdeki o zerrenin işareti değildir. Çünkü o zerre, iki zamanda kalıcı kalmayan arazdır.

Velhâsıl âlem-i şehâdette görünen sûretlerin kâffesi araz olduğu cihetle, bu âlemin hey’et-i mecmûası a’râzdan ibâret olmuş olur. Hâlbuki mütekellimîn: “Araz iki zamanda bâkî kalmaz; ve cevher ise zamanlarda bâkî kalır” derler. Sonra da bâlâda îzâh olunduğu üzere cevheri arazlar ile ta’rîf edip, onun haddini bu arazlar ile ta’yîn ederler. Bu ise açıktan açığa tenâkuz olduğu hâlde, farkına varamazlar. İşte akıl ve zekâ-yı beşerin teyakkuz ve intibâhı bu kadardır. Aklın bir mes’elede intibâhı olsa, diğer mes’elede gaflete düşer. Onun âlem-i hakîkate doğru yürüyüşü “düşe kalka” ta’bîrine mâsadaktır. Âlem-i tecellîye nazaran âlem-i şehâdet dediğimiz şey, birtakım a’râzın hey’et-i mecmûası olup, ânen-fe-ânen mütebeddildir; ve âlemden hiçbir şey, kendi nefsi ile kāim bir cevher değildir; ve kendi “ayn”ında, kendi “ayn”ı ile kāim olan mevcûd, ancak kendi zâtı ile kāim bulunan vücûd-ı mutlak-ı Hak’tır; ve eşyâ-yı sâire kendi vücûdlarıyla ademiyet üzere olup her ânda o vücûd-ı mutlak ile “halk-ı cedîd” içindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sözün özü, şehadet âleminde görünen tüm şekiller araz (geçici nitelik) olduğu için, bu âlemin bütünlüğü arazlardan ibaret olur. Hâlbuki kelâmcılar: "Araz iki zaman kalmaz; cevher ise zamanlarda kalır" derler. Sonra da yukarıda açıklandığı üzere cevheri arazlar ile tanımlayıp, onun sınırını bu arazlar ile belirlerler. Bu ise açıktan açığa çelişki olduğu hâlde, farkına varamazlar. İşte insan aklının ve zekâsının uyanıklığı ve farkındalığı bu kadardır. Aklın bir meselede farkındalığı olsa, diğer meselede gaflete düşer. Onun hakikat âlemine doğru yürüyüşü "düşe kalka" tabirine karşılık gelir. Tecelli âlemine göre şehadet âlemi dediğimiz şey, birtakım arazların bütünlüğü olup, an be an başka bir hale geçer; ve âlemden hiçbir şey, kendi varlığı ile ayakta duran bir cevher değildir; ve kendi "ayn"ında, kendi "ayn"ı ile ayakta duran varlık, ancak kendi zâtı ile ayakta bulunan mutlak varlık olan Hak'tır; ve diğer şeyler kendi varlıklarıyla yokluk üzere olup her anda o mutlak varlık ile "yeni yaratılış" içindedir.

## İkinci vasl: Teceddüd-i emsâl

Âlem-i şehâdet, esmâ-i ilâhiyye muktezâsından olarak ale’d-devâm mevcûd ve ma’dûm olur. Zîrâ Mûcid, Muhyî, Mübdî, Rahmân, Mün’im, Musavvir, Hâlık ve Kayyûm ve bunun emsâli esmâ mevcûdâtın vücûdunu ve mezâhirin zuhûrunu iktizâ eder. Ve Mümît, Dârr, Kahhâr, Kābız, Ferd ve Vâhid ve bunun emsâli esmâ dahi mezâhirin ademiyetini ve hafâsını iktizâ eder. Suver-i âlemin kâffesi dâimâ halk-ı cedîd içindedir. Her lahza başka başka halk ve yeni vücûd gelir; ve her tarfetü’l-ayn içinde îcâd ve i’dâm-ı dîğer vâki’dir. Velâkin bu îcâd ve i’dâm feyz-i Rahmânînin sür’at-i inkızâ ve teceddüdü hasebiyle idrâk olunmaz; ve bu sür’at sebebiyle, suver-i eşyânın istikrâr üzere olduğu zannolunur. Sür’at-i teceddüd ve feyz-i Rahmânî bir sûretle vâki’ olur ki, gitmenin ve gelmenin idrâki mümkin olmaz; ve belki gelmek gitmenin ve gitmek dahi gelmenin aynıdır. Vücûd ile adem arasına zaman mütehallil olmaz ki, onun ademiyeti melhûz olabilsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Görünen âlem, ilâhî isimlerin gereği olarak sürekli var olur ve yok olur. Çünkü Yaratıcı (Mûcid), Hayat Veren (Muhyî), Yoktan Yaratan (Mübdî), Merhamet Eden (Rahmân), Nimet Veren (Mün’im), Şekil Veren (Musavvir), Yaratan (Hâlık) ve Her Şeyi Ayakta Tutan (Kayyûm) ve bunların benzeri isimler, varlıkların varlığını ve tecellilerin ortaya çıkmasını gerektirir. Ve Öldüren (Mümît), Zarar Veren (Dârr), Kahredici (Kahhâr), Sıkıştıran (Kābız), Tek (Ferd) ve Bir (Vâhid) ve bunların benzeri isimler de tecellilerin yokluğunu ve gizlenmesini gerektirir. Âlemdeki tüm şekiller daima yeni bir yaratılış içindedir. Her an başka başka yaratılışlar ve yeni varlıklar gelir; ve her göz açıp kapama anında başka bir yaratma ve yok etme gerçekleşir. Ancak bu yaratma ve yok etme, Rahmânî feyzin (ilâhî lütuf ve bereketin) hızla geçmesi ve yenilenmesi sebebiyle idrak edilemez; ve bu hız sebebiyle, eşyanın şekillerinin sabit olduğu zannedilir. Yenilenmenin ve Rahmânî feyzin hızı öyle bir şekilde gerçekleşir ki, gitmenin ve gelmenin idraki mümkün olmaz; aksine gelmek gitmenin ve gitmek de gelmenin aynısıdır. Varlık ile yokluk arasına zaman girmez ki, onun yokluğu düşünülebilsin.

Velhâsıl suver-i kâinâttan hiçbir sûret iki ânda bâkî kalmaz. Fakat sûret-i zâile, sûret-i hâdisenin müşâbihi olduğundan his bu tebeddüle muttali’ olamaz. Zîrâ âlemin hey’et-i mecmûası bâlâda îzâh olunduğu üzere arazdan ibârettir; ve araz ise iki zamanda bâkî kalmaz. Vücûd-ı mümkinât&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sözün özü, kâinattaki hiçbir şekil iki an bile kalıcı olmaz. Fakat kaybolan şekil, yeni oluşan şeklin benzeri olduğundan duyu bu değişime vâkıf olamaz. Çünkü âlemin bütün yapısı, yukarıda açıklandığı üzere, arazdan (kendi başına var olamayan, cevhere bağlı özellik) ibarettir; araz ise iki zamanda kalıcı olmaz. Mümkün varlıkların varlığı

onların sûretleriyle Hakk’ın zuhûrundan ibârettir; ve bu zuhûr ise, tecellî-i Hak’tır. Tecellî-i Hak’ta bekā yoktur; tekrâr dahi yoktur. Zîrâ ٍَ كُلَّ يَــوْمٍ هُــو ( فِــي شَــأْنRahmân, 55/29) [O her ânda bir şe’ndedir.] âyet-i kerîmesi mûcibince Hak her ânda bir şe’n-i dîğerdedir. Binâenaleyh vücûd-ı mutlak-ı Hak, her kâinin ayn-ı sâbitesinden her ânda zâhir olarak sûret-pezîr olur; ve ân-ı sânîde o ayn-ı sâbiteden o vücûd bâtın ve o sûret zâil olur; ve bu hâl böylece müteselsilen gider; ve zâilât ile kâinât arasında kadr-i müşterek ayn-ı sâbitedir; ve ayn-ı sâbite hakîkat-i şahsiyyedir. Bu kevn ü fesâd içinde hakîkat-i şahsiyye bâkîdir. Mutî’ ve âsî ve müsâb ve muazzeb olan ancak bu hakîkat-i şahsiyyedir. Onun hayâl-i zâilden ibâret olan vücûd-ı kevnî-i mâddîsine aslâ i’tibâr yoktur. Zîrâ mâdde dediğimiz şey sırf emr-i i’tibârîdir; ve a’yân-ı sâbite suver-i ilmiyyeden ibâret olduğundan aslâ kendi mertebesinden münfek değildir. اَلْأعْيَـان مـا شَـمَّتْ رَائِحَـةَ الوُجُـودya’ni “A’yân-ı sâbite râyiha-i vücûdu koklamamıştır” dediklerinin ma’nâsı budur. Vücûd-ı mutlakın mahall-i tecelliyâtı a’yân-ı sâbitedir. Zîrâ evvelâ “ilim”, sonra, “fiil” zuhûr eder. İlim olmayınca fâil ve sâni’ neyi işleyecek ve tasnî’ edecektir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

onların şekilleriyle Hakk'ın ortaya çıkmasından ibarettir; ve bu ortaya çıkış ise, Hakk'ın tecellîsidir. Hakk'ın tecellîsinde kalıcılık yoktur; tekrar da yoktur. Çünkü Rahmân, 55/29 [O her ânda bir şe’ndedir.] ayet-i kerimesi gereğince Hak her ânda başka bir haldedir. Buna göre Hakk'ın mutlak varlığı, her varlığın sabit hakikatinden her ânda görünerek şekil alır; ve ikinci ânda o sabit hakikatten o varlık gizlenir ve o şekil yok olur; ve bu hal böylece kesintisiz devam eder; ve yok olanlarla varlıklar arasında ortak değer sabit hakikattir; ve sabit hakikat kişisel hakikattir. Bu oluş ve bozuluş içinde kişisel hakikat kalıcıdır. İtaat eden ve isyan eden ve mükâfatlandırılan ve azap gören ancak bu kişisel hakikattir. Onun yok olan hayalden ibaret olan maddî, oluşsal varlığına asla itibar yoktur. Çünkü madde dediğimiz şey sırf itibarî bir iştir; ve sabit hakikatler ilimdeki suretlerden ibaret olduğundan asla kendi mertebesinden ayrılmaz. اَلْأعْيَـان مـا شَـمَّتْ رَائِحَـةَ الوُجُـود yani “Sabit hakikatler varlık kokusunu koklamamıştır” dediklerinin anlamı budur. Mutlak varlığın tecellîlerinin yeri sabit hakikatlerdir. Çünkü evvela “ilim”, sonra, “fiil” ortaya çıkar. İlim olmayınca fail ve sanatçı neyi işleyecek ve sanatını icra edecektir?

Misâl: Kendisinde sıfat-ı ressâmiyyet bulunan bir kimse, bir levha tersîm edeceği vakit, evvelâ ilminde o levhanın hey’etini ve krokisini istihzâr eder. Ondan sonra sûret-i ilmiyyesini levhaya nakşeyler; ve her istediği vakit, bu levhanın yüz mislini tersîm eyler. Bu levha mahvedilse, yine onların mislini vücûda getirir. Onun ilminde olan resmin sûreti ise dâimâ sâbit olup, aslâ ressâmın ilminden münfek olmaz; ve o sûret-i ilmiyye aslâ vücûd-ı hâricî kokusunu koklamaz; ve ilm-i ressâmda levhanın sûreti mürtesim olmadıkça ressâmdan fiil-i tersîm zâhir olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örnek: Kendisinde ressamlık sıfatı bulunan bir kimse, bir tablo çizeceği zaman, önce ilminde o tablonun şeklini ve krokisini hazırlar. Ondan sonra ilmindeki suretini tabloya nakşeder; ve her istediği zaman, bu tablonun yüz mislini çizer. Bu tablo yok edilse, yine onların mislini varlığa getirir. Onun ilminde olan resmin sureti ise daima sabit olup, asla ressamın ilminden ayrılmaz; ve o ilmi suret asla dış varlık kokusunu koklamaz; ve ressamın ilminde tablonun sureti çizilmedikçe ressamdan çizme fiili ortaya çıkmaz.

## Üçüncü vasl: İsti’dâd-ı mec’ûl

İsti’dâd iki nevi’dir: Birincisi isti’dâd-ı gayr-ı mec’ûldür ki, yukarıda îzâh olunduğu üzere bu isti’dâd her bir ayn-ı sâbitenin iktizâ-yı zâtîsinden ibâret olup “Kün!” emriyle, mertebe-i ilimde tekevvün ederler. ِ وَمَــا أمْرُنَــا إِلَّا ( وَاحِــدَةٌ كَلَمْــحٍ بِالْبَصَــرKamer, 54/50) [Ve bizim emrimiz, birdir, ancak bir göz kırpış, bir göz yumup açış gibi tezdir.] âyet-i kerîmesi bu mertebeye işârettir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yatkınlık iki çeşittir: Birincisi, yapılmamış/verilmemiş yatkınlıktır ki, yukarıda açıklandığı üzere bu yatkınlık, her bir tekil sabit hakikatin zâtî gerekliliğinden ibaret olup "Ol!" emriyle, ilim mertebesinde oluşurlar. Kamer Suresi 54/50. ayet-i kerimesi olan "Ve bizim emrimiz, birdir, ancak bir göz kırpış, bir göz yumup açış gibi tezdir." bu mertebeye işarettir.

Diğeri isti’dâd-ı mec’ûldür. Bu isti’dâd dahi mertebe-i şehâdette her bir&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Diğeri kazanılmış yatkınlıktır. Bu yatkınlık da şehadet mertebesinde her bir

ayn-ı sâbitenin mir’âtı ve mazharı olmak üzere tekevvün eden her bir sûret-i kesîfenin ba’de’l-istihâlât kemâle vusûlüdür. Zîrâ tabîatta mütekevvin olan her bir sûret kāide-yi tekâmüle tâbi’dir. ِ[ اَلتَّأنِّـي مِـنَ الرَّحْمٰـنTeennî Rahmân’dandır.][24] ile bu hakîkate işâret olunmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

sabit hakikatlerin aynası ve zuhur yeri olmak üzere meydana gelen her bir yoğun suretin, değişimlerden sonra kemale ulaşmasıdır. Çünkü doğada oluşan her bir suret, tekâmül kuralına tabidir. [Teennî Rahmân’dandır.] ile bu hakikate işaret olunmuştur.

Misâl: İnsanda isti’dâd ve kābiliyyet-i tekellüm onun iktizâ-yı zâtîsi olduğundan gayr-ı mec’ûldür. Fakat tevellüdünü müteâkib tekellüm edemez; zîrâ bünyesi müsâid değildir. Tevâlî-i zaman ile, bünyesine isti’dâd ve kābiliyet geldikten sonra tekellüm edebilir. Bu isti’dâd ve kābiliyet ise ânen-fe-ânen vâki’ olan tekâmül netîcesinde hâsıl olur; bu da mec’ûldür. Bundan anlaşılıyor ki, isti’dâd-ı gayr-ı mec’ûlün zuhûru, isti’dâd-ı mec’ûlün inkişâfına mütevakkıftır. Ta’bîr-i dîğerle denilebilir ki, rûhun zuhûr-ı kemâlâtı cismin kemâline vâbestedir. Aksi hâlde rûhun kemâlâtı bâtında kalır. İmdi esbâb-ı zâhiriyye isti’dâdât-ı zâtiyyeye mensûb olan şuûnâttır. Binâenaleyh esbâbı tevlîd eden isti’dâdât ve kābiliyyât-ı zâtiyyedir. Mumun sebeb-i iştiâli, onun kābiliyet ve isti’dâdıdır. Taş olsa iştiâl etmezdi; zîrâ taşta bu isti’dâd ve kābiliyet yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örnek: İnsanda konuşma yatkınlığı ve kabiliyeti, onun zâtî gerekliliği olduğundan, doğuştan gelendir (yapılmamış/verilmemiş istidattır). Fakat doğduktan hemen sonra konuşamaz; çünkü bünyesi elverişli değildir. Zamanın ilerlemesiyle, bünyesine yatkınlık ve kabiliyet geldikten sonra konuşabilir. Bu yatkınlık ve kabiliyet ise an be an meydana gelen tekâmül (gelişim) sonucunda oluşur; bu da kazanılmış yatkınlıktır (yapılmış/kılınmış istidattır). Bundan anlaşılıyor ki, doğuştan gelen yatkınlığın ortaya çıkışı, kazanılmış yatkınlığın gelişmesine bağlıdır. Başka bir ifadeyle denilebilir ki, ruhun kemallerinin ortaya çıkışı, cismin kemaline bağlıdır. Aksi halde ruhun kemalleri gizli kalır. Şimdi, dış sebepler, zâtî yatkınlıklara ait olan oluşlardır. Bu sebeple sebepleri doğuran, zâtî yatkınlıklar ve kabiliyetlerdir. Mumun yanma sebebi, onun kabiliyeti ve yatkınlığıdır. Taş olsa yanmazdı; çünkü taşta bu yatkınlık ve kabiliyet yoktur.

24 Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, VI, s. 211; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, I, s. 350.

## Dördüncü vasl: Tabîat

Ma’lûm olsun ki, fezâda menfûh olan nefes-i Rahmânî ulûhiyetin zâhiri olan “tabîat” üzerine vâki’ olur. Destgâh-ı tabîat bu nefesi nesc edip envâ’-ı sûrete ifrâğ eder. Binâenaleyh fezâda “halâ” yoktur. Belki kuvâ-yı tabîiyye ile mâlâmâldır ki, bu kuvâya “melâike-i tabîiyyûn ve âliyyîn” derler. Bunların Âdem’e secde ve serfürû ile emrolunmadıkları bâlâda zikrolundu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, uzayda üflenen Rahmânî nefes, ilâhlığın görünen yüzü olan "tabiat" üzerine gerçekleşir. Tabiatın tezgâhı bu nefesi dokuyup çeşitli şekillere döker. Bu sebeple uzayda "boşluk" yoktur. Aksine, tabiî kuvvetlerle doludur ki, bu kuvvetlere "tabiî ve yüce melekler" derler. Bunların Âdem'e secde etmekle emrolunmadıkları yukarıda zikredildi.

İmdi “tabîat”ın zâtı, yekdîğerinin zıddı olan dört esâsın hey’et-i mecmûasından ibârettir ki, onlar da “harâret”, “bürûdet”, “yübûset” ve “rutûbet”tir. Gerçi yübûset harâretten ve rutûbet dahi bürûdetten neş’et ederse de, yübûset harâretin ve rutûbet dahi bürûdetin aynı değildir. Her birinin kendi mertebelerindeki iktizâât ve ahkâmı başka başkadır. Tabîat, mertebe-i ulûhiyyetin zâhiri olup, suver-i unsuriyyenin mensûc olduğu bir destgâh olup, onların bâtınıdır. Erkân-ı tabîat mahsûs ise de, mer’î değildir. Yalnız sûret-i unsuriyyeye taalluku âsârıyla meşhûd olur. Suyun incimâdını gördüğümüz yerde bürûdetin ve buzun eridiğini gördüğümüz yerde de&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi "tabiat"ın özü, birbirinin zıddı olan dört esasın toplamından ibarettir ki, onlar da "sıcaklık", "soğukluk", "kuruluk" ve "yaşlılık"tır. Gerçi kuruluk sıcaklıktan ve yaşlılık da soğukluktan meydana gelirse de, kuruluk sıcaklığın ve yaşlılık da soğukluğun aynısı değildir. Her birinin kendi mertebelerindeki gereklilikleri ve hükümleri başka başkadır. Tabiat, ilâhlık mertebesinin görünen yüzü olup, unsurların şekillerinin dokunduğu bir tezgâh olup, onların bâtınıdır. Tabiatın rükünleri özgü ise de, görünür değildir. Yalnızca unsurların şekline olan ilgisi, tesirleriyle gözlemlenir. Suyun donduğunu gördüğümüz yerde soğukluğun ve buzun eridiğini gördüğümüz yerde de

harâretin mevcûd olduğuna hükmederiz; ve bunları bâsıramız görmediği hâlde, vücûdumuz hisseder. İmdi tabîat ulûhiyetin zâhiriyeti olmakla berâber, hakîkat-i vâhideden ibârettir; ve yekdîğerine zıd birtakım keyfiyetleri hâiz olan ecsâm-ı tabîiyye o hakîkat-i vâhideden zâhir olup, türlü türlü eşkâlde zâhir olur. Binâenaleyh tabîat ve tabîattan zâhir olan ecsâm-ı tabîiyyenin hey’et-i mecmûası, hakîkat cihetinden ayn-ı vâhidedir; ve taayyün ve eşkâl cihetinden de, uyûn-i kesîredir; ve bu suver-i tabîiyye, ayn-ı vâhidenin taayyünât-ı muhtelifesi olduğu için, sâha-i taayyünâtta mevcûd olmayan bir şey, tabîattan zuhûr ettikde veyâhud ecsâm-ı mevcûdeden birtakımı bozulup ma’dûm oldukda, o tabîat ne eksilir, ne de ziyâdeleşir. Belki bu hâl letâfetten kesâfete ve kesâfetten letâfete intikāldir. Binâenaleyh zuhûr eden sûretler, adem-i mahzdan gelmez; ve ma’dûm olan sûretler dahi adem-i mahza gitmez. Onların vücûd ve ademleri izâfîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hararetin mevcut olduğuna hükmederiz; ve bunları gözümüz görmediği halde, vücudumuz hisseder. Şimdi tabiat, ilâhîliğin görünüşü olmakla beraber, tek bir hakikatten ibarettir; ve birbirine zıt birtakım nitelikleri taşıyan doğal cisimler o tek hakikatten ortaya çıkar ve türlü türlü şekillerde görünür. Buna göre tabiat ve tabiattan ortaya çıkan doğal cisimlerin bütünsel yapısı, hakikat açısından tek bir ayn (varlığın özü)dir; ve taayyün (belirginleşme) ve şekiller açısından da, çok sayıda ayn (varlığın özü)dir; ve bu doğal suretler, tek bir aynın çeşitli belirginleşmeleri olduğu için, belirginleşmeler sahasında mevcut olmayan bir şey, tabiattan ortaya çıktığında veya mevcut cisimlerden birtakımı bozulup yok olduğunda, o tabiat ne eksilir ne de çoğalır. Aksine bu hal, letafetten (incelikten) kesafete (yoğunluğa) ve kesafetten letafete geçiştir. Buna göre ortaya çıkan suretler, mutlak yokluktan gelmez; ve yok olan suretler dahi mutlak yokluğa gitmez. Onların varlığı ve yokluğu izafîdir.

İlm-i hikmet ve kimyâya vâkıf olanların nazarında bu hakîkat pek bârizdir. Meselâ bir mum bitinceye kadar iş’âl edildikde, gerçi mumun şekli kaybolur; velâkin onun kesîf olan sûreti gaza inkılâb eder; ve bilfarz yirmi dirhem ağırlığında bir mum yandığı vakit, yine yirmi dirhem ağırlığında başka mevâdda tahavvül etmiş olur. Mumun vücûdu tabîatta tekevvün ettiği vakit o tabîat ziyâdeleşmediği gibi, kaybolduğu vakit de eksilmemiş olur. Tabîattan zâhir olan şey, tabîatın gayrı değildir. Çünkü tabîattan zâhir olan ecsâm-ı tabîiyyenin hey’et-i mecmûası, hakîkat cihetinden ayn-ı vâhidedir; ve tabîat kendisinde zâhir olan şeyin de aynı değildir. Çünkü bilfarz tabîattan zâhir olan bir ateş parçasını aldığımız vakit, bu sıcak ve kurudur; ve bir buz parçasını aldığımızda dahi bu soğuk ve kurudur, diye hükmederiz. İmdi ateş, buzun aynı olmadığı hâlde, tabîat bu iki muhtelif şey arasında kuruluğu cem’etmiş, fakat sıcaklık ile soğukluğu ayırmıştır. Böyle olunca elbette tabîat onların aynı olamaz. Çünkü tabîat, yekdîğerine zıd olan erkân-ı erbaayı câmi’dir. Tabîat, mertebe-i ilm-i ilâhîde sâbit olan suver-i esmâiyyenin intibâına müsâid bir âyîneden başka bir şey değildir; ve o âyînenin vücûdu dahi, zât-ı latîfe-i Hakk’ın kesâfeti ile mevcûd olduğu için zâhiridir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hikmet ve kimya ilmine vâkıf olanların görüşünde bu hakikat çok açıktır. Örneğin bir mum bitinceye kadar yakıldığında, gerçi mumun şekli kaybolur; aksine onun yoğun olan biçimi gaza dönüşür; ve farz edelim ki yirmi dirhem ağırlığında bir mum yandığı zaman, yine yirmi dirhem ağırlığında başka maddelere dönüşmüş olur. Mumun varlığı doğada oluştuğu zaman o doğa artmadığı gibi, kaybolduğu zaman da eksilmemiş olur. Doğadan ortaya çıkan şey, doğanın kendisinden başka bir şey değildir. Çünkü doğadan ortaya çıkan doğal cisimlerin bütün hâli, hakikat açısından tek bir aynî varlıktır; ve doğa kendisinde ortaya çıkan şeyin de aynısı değildir. Çünkü farz edelim ki doğadan ortaya çıkan bir ateş parçasını aldığımız zaman, bu sıcak ve kurudur; ve bir buz parçasını aldığımızda dahi bu soğuk ve kurudur, diye hükmederiz. Şimdi ateş, buzun aynısı olmadığı hâlde, doğa bu iki farklı şey arasında kuruluğu birleştirmiş, fakat sıcaklık ile soğukluğu ayırmıştır. Böyle olunca elbette doğa onların aynısı olamaz. Çünkü doğa, birbirine zıt olan dört unsuru bir araya getirir. Doğa, ilâhî ilim mertebesinde sabit olan isimlere ait suretlerin yansımasına uygun bir aynadan başka bir şey değildir; ve o aynanın varlığı dahi, Hakk'ın latif zâtının yoğunluğu ile var olduğu için zâhiridir.

## Beşinci vasl: Müessir ve müesserün-fîh

Ma’lûm olsun ki, emr-i vücûd biri “müessir” ve diğeri “müesserün-fîh”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, varlık işi biri "etki eden" ve diğeri "kendisine etki edilen"dir.

olmak üzere iki kısımdır. Müessir mertebe-i fiiliyyeden; ve müesserün-fîh mertebe-i infiâliyyeden ibârettir. Ta’bîr-i dîğerle vücûdun bâtını ve zâhiri vardır; bâtını müessir ve zâhiri müesserün-fîhdir. Vücûd-ı âlem Hakk’ın zâhiri ve Hak vücûd-ı âlemin bâtını ve hüviyetidir; ve her ikisi de vâhidü’l-ayn olan mertebe-i ulûhiyyetin iki i’tibârıdır. İmdi tabîatın tekevvünü ulûhiyetin bâtıniyetinden olduğu gibi, suver-i ecsâmın tekevvünü de tabîattandır. Binâenaleyh hakîkatte her vech ile müessir olan ancak Allah Teâlâ’dır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

olmak üzere iki kısımdır. Etki eden, fiil mertebesinden; etki olunan ise edilgenlik mertebesinden ibarettir. Başka bir ifadeyle, varlığın bir bâtını (iç yüzü) ve bir zâhiri (dış yüzü) vardır; bâtını etki eden ve zâhiri etki olunandır. Âlem varlığı, Hakk'ın zâhiri; Hak ise âlem varlığının bâtını ve hüviyetidir (kimliğidir); ve her ikisi de, aynısı bir olan ilâhlık mertebesinin iki itibarî yönüdür. Şimdi, tabiatın oluşumu ilâhlığın bâtınîliğinden olduğu gibi, cisimlerin suretlerinin oluşumu da tabiattandır. Bu sebeple, hakikatte her yönden etki eden ancak Yüce Allah'tır.

Misâl: Vücûd-ı insânînin zâhiri ve bâtını vardır. İnsanı “nutuk sâhibi olan bir hayvandır” diye ta’rîf ettiğimiz vakit, onun bâtını ile zâhirini almış oluruz. “Nutuk” onun bâtını ve “hayvan” onun cismi ve zâhiridir. İnsanın nefs-i nâtıkası görünmediği hâlde, zâhiri olan cisminde müessirdir; ve zâhiri olan cismi müesserün-fîhdir. İnsanın bâtınında bir yere gitmek için bir irâde peydâ olur. Bâtınındaki bu irâde ve meyl, onun “Kün!” emrinden ibârettir. Cisim, bu irâde ve emirden müteessir olarak harekete gelip o mahalle gider. İmdi insanın vücûdu vâhidü’l-ayn olduğu hâlde onda, biri müessir ve diğeri müesserün-fîh olmak üzere iki i’tibâr olmuş olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örnek: İnsan varlığının görüneni ve görünmeyeni vardır. İnsanı "konuşma yeteneği olan bir hayvandır" diye tanımladığımız zaman, onun görünmeyeni ile görünenini almış oluruz. "Konuşma yeteneği" onun görünmeyeni ve "hayvan" onun cismi ve görünenidir. İnsanın konuşan nefsi görünmediği halde, görünen cismi üzerinde etkilidir; ve görünen cismi de kendisinde etki meydana gelen şeydir. İnsanın görünmeyeninde bir yere gitmek için bir irade ortaya çıkar. Görünmeyenindeki bu irade ve eğilim, onun "Ol!" emrinden ibarettir. Cisim, bu irade ve emirden etkilenerek harekete geçip o yere gider. Şimdi insanın varlığı tek bir hakikat olduğu halde onda, biri etkileyen ve diğeri kendisinde etki meydana gelen olmak üzere iki itibar (bakış açısı) olmuş olur.

## Altıncı vasl: İbtidâ-i hilkat

Seneden zayıf ve keşfen sahîh olan َُ كُنْـتُ كَنْـزًا مَخْفِيًّـا فَأحْبَبْـتُ أنْ أعْـرَفَ فَخَلَقْـت الْخَلْــقَ لِأعْــرَفya’ni “Ben gizli bir hazîne idim; bilinmeğe muhabbet ettim; halkı bilinmem için yarattım”[25] hadîs-i kudsîsi mûcibince, vücûd mertebe-i vahdete, ya’ni hakîkat-i muhammediyye mertebesine tenezzülünden sonra kendi zâtına ve sıfâtına şuûru hasebiyle zâtında mündemic olan kemâlâtı izhâra muhabbet etti. Bu zuhûr ve izhâr, ancak kendi zâtından, yine kendi zâtınadır; ve hafâ dahi yine kendi zâtına nazarandır. Vücûdda kendinden gayrı bir şey yoktur ki, ondan hafî olsun. Binâenaleyh bu hadîs-i şerîf, kable’z-zuhûr kendi kemâlâtının yine kendisine hafî olduğunu beyândan ibârettir. Ya’ni “kable’z-zuhûr kendimden gizli olan kemâlâtımı zevk-i şühûdî ile bilmeğe muhabbet ettim; ve halkı bu zevk-i şühûdî ile&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Senedi zayıf ve keşif yoluyla sahih olan "Ben gizli bir hazine idim; bilinmeye muhabbet ettim; halkı bilinmem için yarattım" hadis-i kudsisi gereğince, varlık vahdet mertebesine, yani hakikat-i Muhammediyye mertebesine inişinden sonra, kendi zâtına ve sıfatlarına olan şuuru sebebiyle zâtında gizli olan kemâlâtı (mükemmellikleri) açığa çıkarmaya muhabbet etti. Bu zuhur (ortaya çıkış) ve izhar (açığa çıkarma), ancak kendi zâtından, yine kendi zâtınadır; ve gizlilik dahi yine kendi zâtına göredir. Varlıkta kendinden başka bir şey yoktur ki, ondan gizli olsun. Bu sebeple bu hadis-i şerif, zuhurdan önce kendi kemâlâtının yine kendisine gizli olduğunu beyan etmekten ibarettir. Yani "zuhurdan önce kendimden gizli olan kemâlâtımı şühûdî zevk (görerek idrak etme zevki) ile bilmeye muhabbet ettim; ve halkı bu şühûdî zevk ile

bilinmem için yarattım” demektir. Bunun ne gibi bir şey olduğu âtîdeki misâl ile tavazzuh eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Bilinmem için yarattım" demektir. Bunun ne gibi bir şey olduğu, ilerideki örnek ile açıklığa kavuşur.

Misâl: Kendisinde hattâtıyet, ressâmiyet ve mi’mâriyet ilh... gibi birtakım sıfatlar bulunan bir kimse izhâr edeceği levhalar ile binâların kenz-i mahfîsidir. Kendi kemâlâtını zevk-i müşâhede ile bilmek istediği vakit, kendinde olduğunu bildiği ve fakat görmediği bu levhaları tahrîr, tersîm ve bu binâları inşâ edip izhâr eyledikten sonra “Ben bir gizli hazîne idim, bu masnûâtı zevk-i müşâhede ile bilmek istedim ve bunları yaptım” der; ve onları temâşâ edip san’atının kemâlâtını gördükde temeddüh eder. İşte eşref-i mahlûkāt olan insanı âlem-i şehâdette izhârdan sonra Hak Teâlâ hazretlerinin َ( فَتَبَـارَكَ اللّٰـهُ أحْسَـنُ الْخَالِقِيـنMü’minûn, 23/14) [Yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir.] buyurması bu bâbdandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örnek: Kendisinde hattatlık, ressamlık ve mimarlık gibi birtakım sıfatlar bulunan bir kimse, ortaya koyacağı levhalar ile binaların gizli hazinesidir. Kendi kemallerini müşâhede zevkiyle bilmek istediği zaman, kendinde olduğunu bildiği fakat görmediği bu levhaları yazıp çizdikten ve bu binaları inşa edip ortaya koyduktan sonra "Ben gizli bir hazine idim, bu sanat eserlerini müşâhede zevkiyle bilmek istedim ve bunları yaptım" der; ve onları seyredip sanatının kemallerini gördüğünde övünür. İşte yaratılmışların en şereflisi olan insanı şehadet âleminde ortaya çıkardıktan sonra Yüce Allah'ın (Mü'minûn, 23/14) "Yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir." buyurması bu konudandır.

İmdi mahfî olan şey, ma’dûm değildir; belki mevcûd olmakla berâber mechûldür. Nitekim bir çekirdekte nâmütenâhî ağaçlar vardır, fakat mahfîdir. Kable’z-zuhûr, ağacın sûret-i sâkı, endâmı ve teferruâtı ve esmârının kılleti ve kesreti mechûldür, ba’de’z-zuhûr ma’lûm olur. Zîrâ ilim ma’lûma tâbi’dir. Velâkin çekirdekte ağaç olduğu ve onun ağsânı ve yaprakları ve esmârı bulunduğu mücmelen ma’lûmdur. Tafsîlâtı zuhûr ettikçe bi’l-müşâhede ma’lûm olur. İşte eltaf-ı latîf olan zât-ı ulûhiyyet kemâlâtını zevk-i şühûdî ile bilmeğe ve gayriyyet-i i’tibâriyye yüzünden bilmeğe muhabbet ettiğinde, muhît olduğu fezâ-yı bî-nihâyede hubb-i zuhûrun harâreti ile nefes-i Rahmânîsini tenfîs ve irsâl eyledi. Bu tenfîs netîcesinde fezâ-yı lâ-yetenâhîde, ya’ni kendi vücûd-ı latîfinde öbek öbek inbisât eden nefes-i Rahmânî, avâlim-i bî-nihâyenin “heyûlâ”sıdır. Ve nefesin şiddet-i irsâlinden hareket hâsıl oldu. Ehl-i hey’et indinde bu mâdde-i ûlâya “sehâb-ı muzî” ta’bîr ederler. Gerçi bunlar tarafından menşe’-i kâinât hakkında muhtelif nazariyyeler bast ve beyân olunmuş ise de, heyûlâ-yı kâinâtın sehâb-ı muzî hâlinde olduğunda cümlesi müttehiddir. Onlar ehl-i keşfe i’timâd etmediklerinden tekevvün ve intizâm-ı seyyârât hakkında türlü türlü nazariyyelere zâhib oldular. Burada bunların tafsîli zâiddir. Yalnız şu kadar diyelim ki, vücûd-ı insânî zübde-i kâinât olduğundan, her sırrın miftâhıdır. Sehâb-ı muzîye tekābül eden nutfe-i bî-sûret-i beşer, tabîata tekābül eden rahm-ı mâderde ne keyfiyet ile sûret kesbetmekte ise,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, gizli olan şey yok değildir; aksine var olmakla birlikte bilinmeyendir. Nasıl ki bir çekirdekte sonsuz ağaçlar vardır, fakat gizlidir. Ortaya çıkmadan önce, ağacın gövdesinin şekli, endamı ve ayrıntıları ile meyvelerinin azlığı ve çokluğu bilinmezdir, ortaya çıktıktan sonra bilinir olur. Çünkü ilim bilinen şeye bağlıdır. Ancak çekirdekte ağaç olduğu ve onun dalları, yaprakları ve meyveleri bulunduğu genel olarak bilinir. Ayrıntıları ortaya çıktıkça gözlem yoluyla bilinir olur. İşte en latif olan İlahi Zât, kemallerini şuhûdî zevk ile bilmeye ve itibari gayrılık yüzünden bilmeye muhabbet ettiğinde, kuşattığı sonsuz uzayda zuhur etme sevgisinin hararetiyle Rahmânî nefesini üfledi ve gönderdi. Bu üfleme sonucunda sonsuz uzayda, yani kendi latif varlığında öbek öbek genişleyen Rahmânî nefes, sonsuz âlemlerin "heyûlâ"sıdır (ilk maddesidir). Ve nefesin şiddetli gönderilişinden hareket meydana geldi. Astronomi bilginleri bu ilk maddeye "parlak bulut" adını verirler. Gerçi bunlar tarafından kâinatın menşei hakkında çeşitli nazariyeler açıklanmış ve beyan edilmiş ise de, kâinatın heyûlâsının parlak bulut halinde olduğunda hepsi hemfikirdir. Onlar keşif ehline güvenmediklerinden, gezegenlerin oluşumu ve düzeni hakkında türlü türlü nazariyelere yöneldiler. Burada bunların ayrıntısı fazladır. Yalnızca şu kadar diyelim ki, insan varlığı kâinatın özü olduğundan, her sırrın anahtarıdır. Parlak buluta karşılık gelen, henüz insan şekli almamış nutfe (sperm), tabiata karşılık gelen ana rahminde ne nitelikle şekil kazanmakta ise,

“insân-ı kebîr” tesmiye olunan manzûme-i şemsiyyemizin dahi sehâbeden tarz-ı tekevvünü ve iktisâb-ı sûreti bu kavâid dâiresinde olmak îcâb eder. Zîrâ insân-ı kebîrin tekâmülât-ı tedrîciyyesi milyonlarca seneler zarfında olduğu hâlde, insân-ı sagîrin tekâmülâtı rahm-ı mâderde dokuz ay gibi kısa bir zamâna sığar. Onun için Hak Teâlâ hazretleri ٍ خُلِـقَ الْإ ِنْسَـانُ مِـنْ عَجَـل (Enbiyâ, 21/37) ya’ni “İnsan aceleden halkolundu” buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Büyük insan" olarak adlandırılan güneş sistemimizin de bulutsudan oluşum tarzı ve suret kazanması bu kurallar dairesinde olması gerekir. Çünkü büyük insanın tedrici tekâmülü milyonlarca yıl sürdüğü halde, küçük insanın tekâmülü anne rahminde dokuz ay gibi kısa bir zamana sığar. Onun için Yüce Allah hazretleri "İnsan aceleden yaratıldı" (Enbiyâ, 21/37) buyurdu.

İmdi nefes-i Rahmânî, fezâ-yı bî-nihâyeyi muhît olan zât-ı eltaf-ı latîfin hâricine irsâl olunmadı. Çünkü onun hârici mutasavver değildir. Bu tenfîs, zâtın kendi zâtında, yine kendi zâtına, kendi zâtı ile vâki’ olan bir tecellîsidir; ve nefes-i Rahmânî zâtın “ayn”ıdır. Bu, ancak, zât-ı ulûhiyyetin zâtını ve nefesini teksîf buyurmasından ibârettir. Nitekim Ebu’l-Hasan Gūrî hazretleri buyurur: سُـبْحَانَ مَـن لَطَّـفَ نَفسَـهُ فَسَـمَّاهُ حَقًّـا وَكَثَّـفَ نَفسَـهُ فَسَـمَّاهُ خَلْقًـاya’ni: “Tenzîh ederim şu Zât-ı ecell ü a’lâyı ki, nefesini [nefsini] latîf kılıp ona Hak tesmiye etti; ve nefesini [nefsini] kesîf kılıp, ona da halk tesmiye etti.”[26] Bu nefes-i Rahmânî âlî iken, ya’ni zât-ı latîfin tenfîsini müteâkib kemâl-i letâfetinden bî-sûret iken, teseffül ettikçe teberrüd ve takallus edip eşkâl ve suver iktisâb eyler. Nitekim nefes-i insânî zemherîde bir cam üzerine irsâl olundukda, hîn-i hurûcunda harâretle latîf ve bî-sûret iken, teseffül eyledikçe teberrüd ve tasallüb edip, cam üzerinde çiçekli buzlar peydâ kılar; ve o buzlardaki eşkâl ayn-ı nefestir. Nefes-i Rahmânî de hîn-i tenfîsinde&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Rahmânî nefes, sonsuz uzayı kuşatan o en latîf Zât'ın dışına gönderilmemiştir. Çünkü onun dışı tasavvur edilemez. Bu nefes verme, Zât'ın kendi Zât'ında, yine kendi Zât'ına, kendi Zât'ı ile gerçekleşen bir tecellîsidir; ve Rahmânî nefes Zât'ın tekil hakikatidir. Bu, ancak, İlahi Zât'ın kendi Zât'ını ve nefesini yoğunlaştırmasından ibarettir. Nitekim Ebu'l-Hasan Gūrî hazretleri buyurur: سُـبْحَانَ مَـن لَطَّـفَ نَفسَـهُ فَسَـمَّاهُ حَقًّـا وَكَثَّـفَ نَفسَـهُ فَسَـمَّاهُ خَلْقًـا yani: "Tenzih ederim o en yüce ve en ulu Zât'ı ki, nefesini latîf kılıp ona Hak adını verdi; ve nefesini kesif kılıp, ona da halk adını verdi." Bu Rahmânî nefes yüce iken, yani o latîf Zât'ın nefes vermesini takiben kemâl derecesindeki latîfliği sebebiyle şekilsiz iken, aşağı doğru indikçe soğur ve büzülür, şekiller ve suretler kazanır. Nitekim insan nefesi, zemheride bir cam üzerine gönderildiğinde, çıkışı anında hararetle latîf ve şekilsiz iken, aşağı doğru indikçe soğur ve katılaşır, cam üzerinde çiçekli buzlar oluşturur; ve o buzlardaki şekiller nefsin ta kendisidir. Rahmânî nefes de nefes verme anında

böylece latîf olup, tedrîcen sehâb-ı muzî hâline gelir ve avâlimin mâdde-i asliyyesi olur. Nitekim Şeyh-i Ekber (r.a.) Fass-ı Îsevî’de bu hakîkate işâreten alâ-tarîki’l-keşf vâki’ olan ıttılâ’ üzerine buyururlar: Şiir:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Böylece latif olup, yavaş yavaş ışık veren bulut hâline gelir ve âlemlerin asıl maddesi olur. Nasıl ki Şeyh-i Ekber (r.a.) Îsevî Fassı'nda bu hakikate işaret ederek, keşif yoluyla gerçekleşen bilgi üzerine buyururlar: Şiir:

كَالضَّوْءِ فِي ذَاتِ الْغَلَس فَالْكُلُّ فِي عَيْنِ النَّفَسْ

Tercüme: “Nefes-i Rahmânîde olan eşyânın kâffesi, gecenin âhirindeki ziyâya müşâbihtir.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Rahmânî Nefes'te bulunan tüm eşya, gecenin sonundaki aydınlığa benzer.

Fezâda bu öbek öbek tekâsüf ve teberrüd eden sehâb-ı muzîler, ilk devrelerinde dumandan başka bir şey değildirler. Nitekim âyet-i kerîmede ٌَّ ثُــم ( اسْـتَوَى إِلَـى السَّـمَاءِ وَهِـيَ دُخَـانFussilet, 41/11) [Ba’dehû vücûd-ı mutlak-ı Hak semâya istivâ etti, hâlbuki o duman idi.] buyurulur. Bu sehâbeler rakîk bulutlardır; ve lisân-ı Arabda böyle “rakîk bulutlar”a “amâ” tesmiye olunur. Ashâb-ı kirâmdan Ebû Rezîn el-Ukaylî (r.a.) (S.a.v.) Efendimiz’den ََ أيْـنَ كَان رَبُّنَــا قَبْــلَ أنْ يَخْلُــقَ الْخَلْــقya’ni “Halk-ı mahlûkāttan mukaddem Rabb’imiz nerede idi?” diye sordu. Onlar da cevâben ٌٌ كَانَ فِـي عَمَـاءٍ مَـا فَوْقَـهُ هَـوَاء وَمَا تَحْتَهُ هَوَاءya’ni “Fevkinde ve tahtında hava olmayan “amâ”da idi” buyurdular.[27] Hz. Ebû Rezîn el-Ukaylî, bizim manzûme-i şemsiyyemize mensûb bir mahlûk-i ilâhî olduğu ve merbûbiyeti, kendi emsâlini teşrîken, nefsine izâfe eylediği hâlde, A’ref-i enbiyâ (S.a.v.) Efendimiz avâlim-i bî-nihâyenin bidâyet-i hilkatlerine de teşmîlen: “Rabb’imiz suver-i eşyânın izhârından mukaddem bî-sûret olan “amâ”da idi ki, onun fevki ve tahtı “halâ” olup, oralarda anâsırdan terekküb eden havâ yoktur” buyurdular. Bu cevâb-ı âlîleriyle, mertebe-i amâya tenezzülünden mukaddem vücûd-ı mutlakın rubûbiyetle muttasıf olmadığına ve rubûbiyet, vücûdun ilk taayyünü olan mertebe-i amâda başladığına işâret buyurulur. Zîrâ merbûb olmadıkça rubûbiyet ile ittisâf mümkin olmaz; ve “amâ” terbiye edilmedikçe istihâlât ve etvâr-ı muhtelifeden geçip, mahmûl olduğu suver ve taayyünât-ı mütenevviayı izhâr edemez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Uzayda bu öbek öbek yoğunlaşan ve soğuyan parlak bulutlar, ilk evrelerinde dumandan başka bir şey değildirler. Nitekim ayet-i kerimede ٌَّ ثُــم ( اسْـتَوَى إِلَـى السَّـمَاءِ وَهِـيَ دُخَـانFussilet, 41/11) [Sonra Hak'ın mutlak varlığı göğe yöneldi, hâlbuki o duman idi.] buyurulur. Bu bulutlar ince bulutlardır; ve Arap dilinde böyle "ince bulutlar"a "amâ" denir. Ashâb-ı kirâmdan Ebû Rezîn el-Ukaylî (r.a.), Peygamber Efendimiz'e (S.a.v.) ََ أيْـنَ كَان رَبُّنَــا قَبْــلَ أنْ يَخْلُــقَ الْخَلْــق yani "Yaratılmışları yaratmadan önce Rabb'imiz nerede idi?" diye sordu. Onlar da cevaben ٌٌ كَانَ فِـي عَمَـاءٍ مَـا فَوْقَـهُ هَـوَاء وَمَا تَحْتَهُ هَوَاء yani "Üstünde ve altında hava olmayan "amâ"da idi" buyurdular.[27] Hz. Ebû Rezîn el-Ukaylî, bizim güneş sistemimize mensup ilahi bir yaratık olduğu ve bağımlılığını, kendi benzerlerini de kapsayacak şekilde, kendisine isnat ettiği halde, Peygamberlerin en bilgilisi (S.a.v.) Efendimiz, sonsuz âlemlerin yaratılış başlangıçlarına da genelleme yaparak: "Rabb'imiz eşyanın suretlerinin ortaya çıkmasından önce suretsiz olan "amâ"da idi ki, onun üstü ve altı "boşluk" olup, oralarda unsurlardan oluşan hava yoktur" buyurdular. Bu yüce cevaplarıyla, mutlak varlığın "amâ" mertebesine tenezzülünden önce rubûbiyetle (Rab olma vasfıyla) nitelenmediğine ve rubûbiyetin, varlığın ilk taayyünü (belirginleşmesi) olan "amâ" mertebesinde başladığına işaret buyurulur. Zira bağımlı olmadıkça rubûbiyetle nitelenmek mümkün olmaz; ve "amâ" terbiye edilmedikçe (şekillendirilmedikçe) değişimlerden ve çeşitli hallerden geçip, yüklendiği çeşitli suretleri ve belirginleşmeleri ortaya çıkaramaz.

25 Herevî, Tabakātu’s-Sûfiyye, s. 556; Gazzâlî, Medhalü’s-Sülûk, s. 32; Meybudî, Keş- fü’l-Esrâr, VI, s. 477; VIII, s. 387; Ahmed Gazzâlî, et-Tecrîd, s. 25; Hemedânî, Tem- hîdât, s. 90 vd.; Baklî, Meşrebü’l-Ervâh, s. 6; Fütûhât-ı Mekkiyye, III, s. 167 vd.

26 Ahmed Avni Bey bu sözü Âdem, İdrîs ve Yâkub fasslarında da aynı şekilde Ebu’l-Hasan Gūrî’ye atfederek aktarır. Nitekim Mesnevî-i Şerîf Şerhi’nde de (I, s. 234) yer verdiği ibâreyi “Tenzîh ederim o Zât-ı ecell ve a’lâyı ki, Zât’ını latîf kıldı, ona Hak tesmiye etti; ve nefsini ve Zât’ını kesîf kıldı, ona da halk dedi” şeklinde tercüme etmiş, ibâreyi İbnü’l-Arabî’nin سُـبْحَانَ مَـنْ أظْهَـرَ الأشْـيَاءَ وَهُـوَ عَيْنُهَـاyâni “Tenzîh ede- rim o Zât-ı ecell ve a’lâyı ki, eşyâyı izhâr etti; hâlbuki o Zât-ı ecell, eşyânın ‘ayn’ı- dır” sözüyle irtibatlandırmıştır. Ahmed Avni Bey aynı üslûbu Tedbîrât-ı İlâhiyye Tercüme ve Şerhi’nde de sürdürür (s. 28, 290). Ayrıca Îsâ Fassı’nda فَامْتَـنَّ علـى نَفْسِـه بمـا أوْجَــدَه فــي نَفَسِــهibâresine “Allah Teâlâ kendi nefesinde, ya’ni soluğunda îcâd etmekle kendi nefsine, zâtına ihsân etti” mânâsı vererek “nefes” ile “zât” arasındaki irtibatı izah eder. Fakat bu söz diğer Fusûs şerhlerinde Ebu’l-Hasan Gūrî’ye değil şöhretli sûfîlerden Ebü’l-Hüseyin en-Nûrî’ye (v. 295/908) atfen kayıtlıdır. Ahmed Avni Bey muhtemelen Abdullah Bosnevî şerhinin matbû nüshasındaki imlâyı dikkate aldığı için Nûrî nisbesini Gūrî şeklinde kaydetmiştir. Bk. Bosnevî, Tecelliyât-ı Arâi- su’n-Nusûs, s. 177. İbârenin yer aldığı diğer kaynaklar için bk. Irâkî, “Risâle-i Latîfe fî Zevkiyyât–Du Risâle ez Irâkî”, s. 119; Cendî, Nefhatü’r-Rûh, s. 158; Cendî, Şerhu Fusûsi’l-hikem, s. 352; Kâşânî, Şerhu Fusûsi’l-hikem, s. 119-120.

27 Tirmizî, “Tefsîr”, 11; İbn Mâce, “Kitâbü’s-Sünne”, 13; Ahmed b. Hanbel, Müs- ned, XXVI, s. 108; İbn Hibbân, Sahîh, XIV, s. 9.

## Yedinci vasl: Etvâr-ı hilkat

(S.a.v.) Efendimiz buyururlar ki: ،َْ إِنَّ اللّٰـهَ خَلَـقَ دُرَّةً بَيْضَـاءَ، فَنَظَـرَ الْجَـلَالَ وَالْهَيْبَـة فَذَابَـتْ حَيَـاءً، وَصَـارَ نِصْفُهَـا مَـاءً وَنِصْفُهَـا نَـارًا، فَحَصَـلَ مِنْهَـا دُخَـانٌ، فَخَلَـقَ السَّـمَاوَاتِ مِـن&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

(S.a.v.) Efendimiz buyururlar ki: "Şüphesiz Allah beyaz bir inci yarattı. Celâl ve heybetle baktı, o inci utancından eridi. Yarısı su, yarısı ateş oldu. Ondan bir duman meydana geldi. Gökleri de o dumandan yarattı."

دُخَــانٍ وَالْأرْضَ مِــنْ زَبَدِهَــا، فَــكَانَ عَرْشُــهُ عَلَــى الْمَــاءya’ni: “Allah Teâlâ bir büyük beyaz inci yarattı; celâl ve heybeti ile nazar etti; hayâdan eridi. Onun yarısı su ve yarısı ateş oldu. Ondan bir duman hâsıl oldu. Semâvâtı dumandan ve arzı onun köpüğünden halkeyledi. İmdi onun arşı su üzerinde vâki’ oldu.”[28] “Allah Teâlâ”dan murâd, vücûd-ı mutlakın “mertebe-i vahdet”idir. “Halk”ın ma’nâsı zuhûr ve izhârdır. “Büyük bir beyaz inci”den murâd “hakîkat-i insâniyye” mertebesi olan “akl-ı evvel”dir ki, buna “mertebe-i vâhidiyyet” de derler. Akl-ı evvele “celâl ve heybeti ile nazar” etmesinden murâd, akl-ı evvelin mebde’-i gayriyyet olan “mertebe-i rûh”a tenezzülüdür; ve bu tenezzülden hâsıl olan gayriyet nikābı ile vücûd-ı mutlakın tesettürüdür. Zîrâ “nazar-ı cemâl”, vech-i Hakk’ın kendi nûru ile tecellîsidir ki, bunda tesettür yoktur. “Nazar-ı celâl”, vech-i Hakk’ın libâs-ı gayriyyet ile ihticâbı olduğundan, bittabi’ bunda tesettür vardır. “Gayriyet”ten murâd mutlakıyetten mukayyediyete tenezzül ve mutlakın mukayyedde ihtifâsıdır. “Dürre-i beyzâ”nın erimesi, vücûd-ı vâhidiyyetin isneyniyet ile takayyüd ederek, akl-ı küllün kendi nefsinde mütelâşî olduğu hînde, ona nefes-i Rahmânîsi ile vücûd-ı hâricî bahşetmesi ve bu nefes-i Rahmânî ile ona fezâda vücûd-ı hâricî bahşını müteâkib merkezin “ateş” ve muhîtin teberrüd ile “su” olmasına işârettir; ve “seb’a semâvât” ta’bîr ettiğimiz seb’a-i seyyâremizin, bu duman hâlindeki sehâb-ı muzîden ve arzın dahi onun tekâsüfünden mahlûk olduğuna; ve “arş” mülk-i dünyâ ma’nâsına olup, avâlim-i şehâdiyye emlâk-i ilâhiyyeden bulunduğuna; ve sehâb-ı muzî arşın temeli olduğu cihetle, arş-ı ilâhî su üzerinde vâki’ olduğuna remz olunur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani: "Yüce Allah büyük bir beyaz inci yarattı; celâl ve heybeti ile baktı; hayâdan eridi. Onun yarısı su ve yarısı ateş oldu. Ondan bir duman meydana geldi. Gökleri dumandan ve yeri onun köpüğünden yarattı. Şimdi onun arşı su üzerinde meydana geldi." Yüce Allah'tan kasıt, mutlak varlığın "vahdet mertebesi"dir. "Halk"ın anlamı zuhûr ve izhardır (ortaya çıkma ve görünür kılma). "Büyük bir beyaz inci"den kasıt, "insanî hakikat" mertebesi olan "akl-ı evvel"dir ki, buna "vâhidiyyet mertebesi" de derler. Akl-ı evvele "celâl ve heybeti ile bakması"ndan kasıt, akl-ı evvelin gayriyetin başlangıcı olan "ruh mertebesi"ne tenezzülüdür (inmesidir); ve bu tenezzülden meydana gelen gayriyet perdesi ile mutlak varlığın örtünmesidir. Çünkü "cemâl nazarı", Hakk'ın yüzünün kendi nuru ile tecellîsidir ki, bunda örtünme yoktur. "Celâl nazarı", Hakk'ın yüzünün gayriyet elbisesi ile perdelenmesi olduğundan, doğal olarak bunda örtünme vardır. "Gayriyet"ten kasıt, mutlakiyetten mukayyediyete (sınırsızlıktan sınırlılığa) tenezzül ve mutlakın mukayyedde gizlenmesidir. "Beyaz inci"nin erimesi, vâhidiyyet varlığının ikilik ile sınırlanarak, küllî aklın kendi nefsinde eridiği anda, ona Rahmânî nefesi ile haricî varlık bahşetmesi ve bu Rahmânî nefes ile ona uzayda haricî varlık bahşını takiben merkezin "ateş" ve çevrenin soğuma ile "su" olmasına işarettir; ve "yedi gök" diye tabir ettiğimiz yedi gezegenimizin, bu duman halindeki aydınlatıcı buluttan ve yerin de onun yoğunlaşmasından yaratıldığına; ve "arş" dünya mülkü anlamına gelip, şehadet âlemlerinin ilâhî mülklerden bulunduğuna; ve aydınlatıcı bulut arşın temeli olduğu cihetle, ilâhî arşın su üzerinde meydana geldiğine remz olunur (işaret edilir).

Ehl-i hey’et derler ki: “Ecrâm, bidâyet-i hâllerinde bir sehâbe hâlinde olup, tedrîcen küreler şeklinde tekâsüf etmişlerdir. Bu sehâbe-i gāziyye, bu vâsi’ rüzgâr küresi mebdeinde mütecânis ve müvellidü’l-mâdan bile hafîf bir gazdan müteşekkildir. Merkeze doğru bilcümle eczâ-yı ferdiyyenin&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Gökbilimciler derler ki: "Cisimler, hallerinin başlangıcında bir bulutsu halinde olup, yavaş yavaş küreler şeklinde yoğunlaşmışlardır. Bu gaz bulutsusu, bu geniş rüzgar küresinin başlangıcında homojen ve su üreten maddeden bile hafif bir gazdan oluşmuştur. Merkeze doğru bütün tekil parçaların

müncezib olması ve bundan neş’et eden tekâsüf-i mütezâyid ve merkeze doğru olan sukūtun harârete tebeddülü ve hâsıl olan harâretin bâdî olduğu ilk imtizâcât-ı kimyeviyye ve elektriğin te’sîri ve nev’i yekdîğerinden iştikāk eden kuvâ-yı tabîiyyenin ef’âl ve te’sîrât-ı muhtelifesi, müvellidü’l-mâ’, müvellidü’l-humûza, fahm, azot, sodyum, kalsiyum, hadîd, magnezyum ilh... gibi anâsır-ı evveliyyenin teşekkülünü mûcib olup; envâ’-ı ma’deniyye, yekdîğerinden temeyyüz ve teferruk ederler. Harâretin tekevvünü, eczâ-yı ferdiyyenin hareketindendir. Zîrâ hareket harârete tebeddül eder; ve harâret dahi bir nevi’ hareketten başka bir şey değildir. İmdi necm-i sehâbînin terkîbine dâhil olan bâlâdaki anâsır bugün güneşte yanmakta olduğu gibi, nâr-ı şedîd hâlinde bulunur; ve bu küre-i âteşîn teberrüde başlayınca ateş suya münkalib olur. Bu iki seyyâl, bi’l-hikme ezdâd ise de, bi’l-kimyâ ayn-ı anâsırın muhassalâtıdır; ve nitekim bugünkü günde, küremizin etrâfında temevvüc eden bahr-ı muhît müvellidü’l-mâ, müvellidü’l-humûza ve sodyumdan mürekkebdir. Harâret tenezzül ettiği ve buhârât-ı havâiyye mütekâsif olduğu vakit sath-ı seyyârenin ihtilâcât-ı bürkâniyyesi içinde henüz teberrüd etmeyen miyâh derûnunda nîm mâyi’, nîm sulb, acînî, leyyin-i müteharrik ve mütegayyir olan mürekkebât-ı fahmiyyeden, ya’ni tıyn-i lâzibden, nebâtât ve hayvânât-ı ibtidâiyye tahassul etmeğe başlar.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

çekilmesi ve bundan kaynaklanan artan yoğunlaşma ile merkeze doğru olan düşüşün ısıya dönüşmesi ve oluşan ısının sebep olduğu ilk kimyasal karışımlar ve elektriğin etkisi ve birbirlerinden türeyen doğal kuvvetlerin çeşitli fiilleri ve etkileri, hidrojen, oksijen, karbon, azot, sodyum, kalsiyum, demir, magnezyum vb. gibi ilk elementlerin oluşumuna yol açıp; maden çeşitleri, birbirinden ayrılır ve farklılaşır. Isının oluşumu, tek tek parçaların hareketindendir. Çünkü hareket ısıya dönüşür; ve ısı da bir tür hareketten başka bir şey değildir. Şimdi bulutsu yıldızın terkibine dahil olan yukarıdaki elementler bugün güneşte yanmakta olduğu gibi, şiddetli ateş halinde bulunur; ve bu ateş küresi soğumaya başlayınca ateş suya dönüşür. Bu iki akışkan, hikmet gereği zıtlar olsa da, kimya açısından aynı elementlerin ürünleridir; ve nitekim bugünkü günde, küremizin etrafında dalgalanan okyanus hidrojen, oksijen ve sodyumdan oluşmuştur. Isı azaldığı ve havadaki buharlar yoğunlaştığı zaman gezegen yüzeyinin volkanik çalkantıları içinde henüz soğumamış suların derinliğinde yarı akışkan, yarı katı, hamur kıvamında, hareketli ve değişen karbon bileşiklerinden, yani yapışkan kilden, ilkel bitkiler ve hayvanlar oluşmaya başlar.

İmdi bu hadîs-i şerîf َ أوَلَـمْ يَـرَ الَّذِيـنَ كَفَـرُواأنَّ السَّـمَاوَاتِ وَالْأرْضَ كَانَتَـا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا ( وَجَعَلْنَـا مِـنَ الْمَـاءِ كُلَّ شَـيْءٍ حَـيٍّ أفَلَا يُؤْمِنُـونEnbiyâ, 21/30) [İnkâr edenler, nazar-ı akıl ile görmezler mi ki, semâvât ve arz bitişik idi, biz onları ayırdık? Biz her diri şeyi sudan yaptık. Hâlâ mı inanmayacaklar?] âyet-i kerîmesinin îzâh ve tefsîridir; ve bundan anlaşılır ki, semâvât ve arz bidâyet-i hilkatte bir mâdde hâlinde olarak bitişik idi. Ba’dehû yekdîğerinden ayrıldılar; ve ecsâmın tekevvünü de sudandır. Çünkü arş-ı ilâhî su üzerindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, bu hadis-i şerif, "İnkâr edenler, akıl gözüyle görmezler mi ki, gökler ve yer bitişik idi, biz onları ayırdık? Biz her diri şeyi sudan yaptık. Hâlâ mı inanmayacaklar?" (Enbiyâ, 21/30) ayet-i kerimesinin açıklaması ve tefsiridir; ve bundan anlaşılır ki, gökler ve yer yaratılışın başlangıcında tek bir madde halinde bitişik idi. Daha sonra birbirinden ayrıldılar; ve cisimlerin oluşumu da sudandır. Çünkü ilahi arş su üzerindedir.

Ma’lûm olsun ki, avâlim-i şehâdiyyenin fezâ-yı lâ-yetenâhîdeki mikdârı kābil-i ta’dâd değildir. Bir taraftan tekevvün ve diğer taraftan tefessüd etmektedir. Zîrâ vücûd-ı mümkinin ne evveli ve ne de âhiri vardır, zîrâ nâmütenâhîdir; ve “halk” ezelî ve ebedîdir; ve bunlar vücûd-ı mutlakta tekevvün ve tefessüd eder. Bunların mekânı vücûd-ı mutlaktır. Nitekim Hz. Gavs-i A’zam Abdülkādir Geylânî (r.a.) buyururlar ki: ْ فَقُلْـتُ: يَـا رَبِّ هَـل&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, şehadet âlemlerinin sonsuz uzaydaki miktarı sayılamaz. Bir taraftan oluşmakta ve diğer taraftan bozulmaktadır. Çünkü mümkün varlığın ne başlangıcı ne de sonu vardır, zira sonsuzdur; ve "halk" öncesiz ve sonsuzdur; ve bunlar mutlak varlıkta oluşur ve bozulur. Bunların mekânı mutlak varlıktır. Nitekim Hz. Gavs-ı A'zam Abdülkadir Geylânî (r.a.) buyururlar ki: فَقُلْـتُ: يَـا رَبِّ هَـل

لَـكَ مَـكَانٌ؟ فَقَـالَ: يَـا غَـوْثَ الْأعْظَـمِ، أنَـا مَـكَانُ الْمَـكَانِ وَلَيْـسَ لِـي مَـكَانٌ وَأنَـا سِـرُّ الْإ ِنْسَـان ya’ni: “Yâ Rab! Senin için mekân var mıdır? dedim. Buyurdu ki, yâ Gavs-i A’zam! Ben mekânın mekânıyım; benim için mekân yoktur; ve ben insanın sırrıyım.”[29]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

لَـكَ مَـكَانٌ؟ فَقَـالَ: يَـا غَـوْثَ الْأعْظَـمِ، أنَـا مَـكَانُ الْمَـكَانِ وَلَيْـسَ لِـي مَـكَانٌ وَأنَـا سِـرُّ الْإ ِنْسَـان yani: "Ey Rabbim! Senin için bir mekân var mıdır? dedim. Buyurdu ki, ey Gavs-ı A'zam! Ben mekânın mekânıyım; benim için mekân yoktur; ve ben insanın sırrıyım."

28 Sülemî, Hakāiku’t-Tefsîr, I, s. 330; Baklî, Meşrebü’l-Ervâh, s. 11; Fütûhât-ı Mekkiy- ye, I, s. 18. Bu rivâyet Cendî, Kâşânî, Kayserî, Harezmî ve Bâlî Efendi şerhlerinin Eyyûb Fassı’nda yer alır. Ahmed Avni Bey de Eyyüb Fassı’nı şerhederken rivâyete tekrar yer verecektir. Ayrıca İbnü’l-Arabî Tedbîrât’ının ilk cümlelerinde bu hadîsin meâlini aktarmıştır. Ahmed Avni Bey’in Tedbîrât’taki ibârelerden hareketle bu ri- vâyete yer verişi için bk. Konuk, Tedbîrât-ı İlâhiyye Tercüme ve Şerhi, s. 1-5.

29 Yukarıdaki ibâre Risâle-i Gavsiyye’de mündericdir. Matbû’ nüshada Cenâb-ı Ab- dülkādir’e nisbet olunur. Fakat Abdullah Bosnevî hazretleri Fusûs Şerhi’nde Cenâb-ı Şeyh Ekber’e mensûb olduğunu beyân buyurur (A. A. Konuk). [Ahmed Avni Bey burada matbû nüsha derken ya Abdüllatif el-Eyyûbî’nin Terceme-i Gavsiyye’sine ya da Cabbarzâde’nin Atıyye-i Sübhâniyye’sine atıf yapmaktadır. Bosnevî’nin Gavsiy- ye’ye atfı için bk. Tecelliyât-ı Arâisu’n-Nusûs, s. 516. Gavsiyye’nin kime âit olduğu hakkındaki görüşler için ayrıca bk. Gürer, Abdülkādir Geylânî, s. 124-127.]

## Sekizinci vasl: Hilkat-i semâvât ve arz

Ma’lûm olsun ki, fezâda nefes-i Rahmânînin imtidâdından hâsıl olan sehâb-ı muzîlerde bittabi’ hareket zâhir olur; ve tenfîs hubb-i zuhûra müstenid olduğundan, harâreti münticdir. Şiddet-i harâret devâm ettiği hînde, nefes-i Rahmânî mertebe-i letâfet ve ulüvvdedir. Mümtedd oldukça ehl-i fennin “sehâbe” ve ehl-i hakîkatin “amâ” ta’bîr ettikleri asl-ı avâlim hâlini bi’l-iktisâb teberrüd ve tarattub ederek mertebe-i kesâfete tenezzül etmekle sâfil olur. Zerrâtının ihtizâzât-ı umûmiyyesinden bunlar kendi mihverleri etrâfında devre başlarlar. Bu devirlerden mütehassıl kuvve-i ani’l-merkeziyye hasebiyle, bunlardan küreviyyü’ş-şekl parçalar iftitâk edip, milyonlarca merhale mesâfeye fırlayarak bu sehâbenin merkezi etrâfındaki mahrekleri üzerinde devre başlarlar. Her bir sehâbe kendi kābiliyet ve isti’dâdı kadar seyyâre tevlîd eder; ve bu istihâlât için bizim senelerimizin milyarlarca mikdârı mürûr etmek lâzımdır. Zîrâ tekâmül tedrîcîdir, def’î değildir; ve çünkü avâlimin hey’et-i mecmûası mazhar-ı Rahmân’dır. ِ اَلتَّأنِّــي [ مِــنَ الرَّحْمٰــنTeennî Rahmân’dandır.] mûcibince tecelliyât-ı rahmâniyyede acele yoktur. Ve ( الرَّحْمٰـنُ عَلَـى الْعَـرْشِ اسْـتَوَىTâhâ, 20/5) [Rahmân arş üzerine müstevî oldu.] mûcibince, vücûdât-ı izâfiyye arşına müstevî olduğundan eşyâda kurb ve maiyyet-i dâimî ile muttasıftır. Rahmân’ın kurb ve maiyyeti ba’zı eşyâya daha az ve ba’zı eşyâya daha çok değildir. Bu kurb ve maiyyette aslâ tefâvüt yoktur. ٍ( مَـا تَـرَى فِـي خَلْـقِ الرَّحْمٰـنِ مِـنْ تَفَـاوُتMülk, 67/3) [Halk-ı Rahmân’da tefâvüt göremezsin.]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, uzayda Rahmânî nefesin yayılmasından oluşan ışıklı bulutlarda doğal olarak hareket ortaya çıkar; ve teneffüs, zuhur etme sevgisine dayandığından, ısıyı doğurur. Isının şiddeti devam ettiği zaman, Rahmânî nefes letafet ve yücelik mertebesindedir. Uzadıkça, fen ehlinin "sehâbe" ve hakikat ehlinin "amâ" diye adlandırdıkları âlemlerin aslı hâlini, kazanarak soğuyup nemlenerek kesafet mertebesine inmekle alçalır. Zerrelerinin genel titreşimlerinden dolayı bunlar kendi eksenleri etrafında dönmeye başlarlar. Bu dönüşlerden oluşan merkezkaç kuvveti sebebiyle, bunlardan küresel şekilli parçalar ayrılıp, milyonlarca merhale mesafeye fırlayarak bu bulutun merkezi etrafındaki yörüngeleri üzerinde dönmeye başlarlar. Her bir bulut kendi kabiliyeti ve yatkınlığı kadar gezegen meydana getirir; ve bu dönüşümler için bizim milyarlarca senemizin geçmesi gerekir. Çünkü tekâmül tedricîdir, ani değildir; ve çünkü âlemlerin bütün heyeti Rahmân'ın mazharıdır. اَلتَّأنِّــي [ مِــنَ الرَّحْمٰــن Teennî Rahmân’dandır.] gereğince Rahmânî tecellilerde acele yoktur. Ve ( الرَّحْمٰـنُ عَلَـى الْعَـرْشِ اسْـتَوَى Tâhâ, 20/5) [Rahmân arş üzerine müstevî oldu.] gereğince, izafî varlıklar arşına müstevî olduğundan eşyada daimi yakınlık ve beraberlik ile nitelenmiştir. Rahmân'ın yakınlığı ve beraberliği bazı eşyaya daha az ve bazı eşyaya daha çok değildir. Bu yakınlık ve beraberlikte asla farklılık yoktur. ( مَـا تَـرَى فِـي خَلْـقِ الرَّحْمٰـنِ مِـنْ تَفَـاوُت Mülk, 67/3) [Rahmân'ın yaratmasında farklılık göremezsin.]

Acele ise, nisbet-i bu’d mevcûd oldukça vâki’ olur. Onun için َ اَلْعَجَلَـةُ مِـن&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Acele ise, uzaklık bağıntısı var oldukça meydana gelir. Onun için acele şeytandan, teenni (ağırdan alma) Rahmân'dandır.

[ الشَّــيْطَانAcele şeytandandır.] buyurulmuştur. Zîrâ şeytan “şatane ve şutûnen”den [ ]شَــطَنَ وَشُــطُونًاmüştakk olup “bu’d” ma’nâsınadır. Görülmez mi ki insan, kendisine baîd gördüğü mâddî ve ma’nevî makāsıda vusûl için isti’câl eder. Vaktâki istediği şeyi elde eder, artık istimtâ’ için acele etmez. Çünkü nisbet-i bu’d zâil ve nisbet-i kurb hâsıl oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

[Acele şeytandandır.] buyurulmuştur. Çünkü şeytan "şatane ve şutûnen"den türemiş olup "uzaklık" anlamındadır. Görülmez mi ki insan, kendisine uzak gördüğü maddî ve manevî maksatlara ulaşmak için acele eder. İstediği şeyi elde ettiği zaman, artık ondan faydalanmak için acele etmez. Çünkü uzaklık bağıntısı ortadan kalkmış ve yakınlık bağıntısı meydana gelmiştir.

İmdi “semâvât-ı seb’a”dan maksad şemsten iftitâk eden Neptün, Uranüs, Zuhal, Müşterî, Merih, Zühre ve Utârid’dir. Arz, Merih ile Zühre arasındadır. Arzdan evvel tekevvün ve iftitâk edenlere “seyyârât-ı ulviyye” ve ondan sonra tekevvün ve iftitâk edenlere “seyyârât-ı süfliyye” ta’bîr ederler. Bu bâbdaki tafsîlât ilm-i hey’et kitâblarında münderic bulunduğundan burada ma’lûmât i’tâsıyla iktifâ olunur. Şöyle ki: Şems, kendi manzûmesinin kalbi ve ism-i Muhyî’nin mazharı olduğundan kendi a’zâsı mesâbesinde olan tevâbiine harâreti ile hayât-bahş olur; ve etrâfında devreden seyyârâtın kâffesini idâre eder. Şems onları memerlerinde tesâdüfen bulup zabtetmemiştir. Belki kendisi ile berâber aynı menşee mâlik olup, ona tâbi’ ve münkād olurlar. Bir masa üzerinde merkezde bulunan bir güllenin etrâfında devreden küreler gibi, seyyârât şems ile berâber aynı satıhta devrederler. Ve bunların cümlesi bir mâddeden mütekevvin olduğuna, bâlâda zikrolunan أوَلَــمْ يَــرَ الَّذِيــنَ كَفَــرُواأنَّ السَّــمَاوَاتِ وَالْأرْضَ كَانَتَــا رَتْقًــا فَفَتَقْنَاهُمَــا (Enbiyâ, 21/30) [İnkâr edenler, nazar-ı akıl ile görmezler mi ki, semâvât ve arz bitişik idi, biz onları ayırdık?] âyet-i kerîmesi delîldir. Şemse en yakın bir seyyâre olan Utârid güneşten 15 milyon, Zühre 26 milyon, Arz 37 milyon, Merih 56 milyon, Müşterî 192 milyon, Zuhal 335 milyon, Uranüs 710 milyon ve seyyârâttan en baîd bulunan Neptün ise 1150 milyon merhale uzakta devrederler. Arzın kutru (12.742 km.) olduğu hâlde, şemsin kutru (1.382.000 km.)’dir. Müşterî, Zuhal, Uranüs, Neptün seyyârât-ı cesîmeden olup, Arz ve Zühre ve Merih bunlardan küçüktür. En küçük seyyâre ise Utârid’dir. En nihâyetteki Neptün seyyâresinin şemsten iktibâs eylediği ziyâ, küre-i arzdaki ziyânın binde biri kadardır. Ve sath-ı Zühre’deki havâ-yı nesîmînin kesâfeti, havâ-yı nesîmî-i arzın dörtte birine müsâvî olduğu hesâb edilmiştir. Merih ile Müşteri arasında, yine şems etrâfında seyyârât-ı sagîrenin devreylediği bir sâhada, bu seyyârâtın 200 adedi mütecâviz mikdârı keşfolunmuş ise de, ehl-i hey’et indinde tamâmiyet ile&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi "yedi gök"ten maksat, Güneş'ten ayrılan Neptün, Uranüs, Satürn, Jüpiter, Mars, Venüs ve Merkür'dür. Dünya, Mars ile Venüs arasındadır. Dünya'dan önce oluşan ve ayrılanlara "yüksek gezegenler" ve ondan sonra oluşan ve ayrılanlara "alçak gezegenler" derler. Bu konudaki ayrıntılar astronomi kitaplarında bulunduğundan burada bilgi vermekle yetinilir. Şöyle ki: Güneş, kendi sisteminin kalbi ve Muhyî isminin (can veren ismin) mazharı (tecelli yeri) olduğundan, kendi uzuvları mesabesinde olan tâbilerine ısısıyla hayat verir; ve etrafında dönen bütün gezegenleri idare eder. Güneş onları yörüngelerinde tesadüfen bulup zaptetmemiştir. Aksine, kendisiyle beraber aynı menşee (köken) sahip olup, ona tâbi ve boyun eğerler. Bir masa üzerinde merkezde bulunan bir gülle etrafında dönen küreler gibi, gezegenler Güneş ile beraber aynı düzlemde dönerler. Ve bunların hepsinin bir maddeden oluştuğuna, yukarıda zikredilen: أ وَ لَ مْ يَ رَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّمَاوَاتِ وَ الْأَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا (Enbiyâ, 21/30) [İnkâr edenler, akıl gözüyle görmezler mi ki, gökler ve yer bitişik idi, biz onları ayırdık?] ayet-i kerimesi delildir. Güneş'e en yakın bir gezegen olan Merkür Güneş'ten 15 milyon, Venüs 26 milyon, Dünya 37 milyon, Mars 56 milyon, Jüpiter 192 milyon, Satürn 335 milyon, Uranüs 710 milyon ve gezegenlerden en uzak bulunan Neptün ise 1150 milyon merhale (aşama) uzakta dönerler. Dünya'nın çapı (12.742 km.) olduğu halde, Güneş'in çapı (1.382.000 km.)'dir. Jüpiter, Satürn, Uranüs, Neptün büyük gezegenlerden olup, Dünya ve Venüs ve Mars bunlardan küçüktür. En küçük gezegen ise Merkür'dür. En sondaki Neptün gezegeninin Güneş'ten aldığı ışık, Dünya küresindeki ışığın binde biri kadardır. Ve Venüs yüzeyindeki hafif havanın yoğunluğu, Dünya'nın hafif havasının dörtte birine eşit olduğu hesap edilmiştir. Mars ile Jüpiter arasında, yine Güneş etrafında küçük gezegenlerin döndüğü bir sahada, bu gezegenlerin 200 adedi aşan miktarı keşfedilmiş ise de, astronomi bilginleri nezdinde tam olarak

ma’lûm değildir. En büyüğünün kutru 228 mil kadar tahmin olunmaktadır. Bunların güneşe olan mesâfeleri 100 milyon merhaledir. Seyyârât-ı sâire misillü cesâmet i’tibâriyle ehemmiyetleri yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

bilinmemektedir. En büyüğünün çapı 228 mil kadar tahmin edilmektedir. Bunların güneşe olan uzaklıkları 100 milyon merhaledir. Diğer gezegenler gibi cesamet itibarıyla önemleri yoktur.

## Dokuzuncu vasl: Semâvât ve arzın etvâr-ı hilkatleri

Birinci devre-i külliyye: أوَلَــمْ يَــرَ الَّذِيــنَ كَفَــرُواأنَّ السَّــمَاوَاتِ وَالْأرْضَ كَانَتَــا رَتْقًــا ( فَفَتَقْنَاهُمَــاEnbiyâ, 21/30) [İnkâr edenler, nazar-ı akıl ile görmezler mi ki, semâvât ve arz bitişik idi, biz onları ayırdık?] âyet-i kerîmesinde işâret buyurulduğu üzere “devre-i ratkıyye”dir ki, bu devir âlem-i amâ’, ya’ni manzûme-i şemsiyyenin mâdde-i ûlâsı olan nefes-i Rahmânînin sehâb-ı muzî hâlinde tekâsüfüdür. Bu devrede semâvât ve arz bitişiktir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Birinci küllî dönem: أ وَ لَــمْ يَــرَ الَّذِيــنَ كَفَــرُوا أَنَّ السَّــمَاوَاتِ وَالْأرْضَ كَانَتَــا رَتْقًــا ( فَفَتَقْنَاهُمَــا Enbiyâ, 21/30) [İnkâr edenler, akıl gözüyle görmezler mi ki, gökler ve yer bitişik idi, biz onları ayırdık?] kutsal ayetinde işaret buyurulduğu üzere "bitişiklik dönemi"dir ki, bu dönem âlem-i amâ (görünmezlik âlemi), yani güneş sisteminin ilk maddesi olan Rahmânî nefesin, yoğun bir bulut halinde yoğunlaşmasıdır. Bu dönemde gökler ve yer bitişiktir.

İkinci devre-i külliyye “devre-i fetkıyye”dir ki, bu devrede semâvât ve arz birer birer yekdîğerinden ayrılıp, temeyyüz ettiler. Nitekim bâlâda îzâh olundu. ٍ وَجَعَــلَ فِيهَــا رَوَاسِــيَ مِــنْ فَوْقِهَــا وَبَــارَكَ فِيهَــا وَقَــدَّرَ فِيهَــا أقْوَاتَهَــا فِــي أرْبَعَــةِ أيَّــام (Fussilet, 41/10) [O, yerin üstünde sâbit dağlar yarattı. Orada bereketler meydâna getirdi; ve orada rızık olacak şeyleri takdîr etti. Bunları dört günde yaptı.] âyet-i kerîmesi mûcibince de, bizim arzımızın dört devrede tekemmül ettiği anlaşılıyor. Bunlar da şunlardır:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İkinci küllî dönem "ayrılma dönemi"dir ki, bu dönemde gökler ve yer birer birer birbirinden ayrılıp belirginleştiler. Nasıl ki yukarıda açıklandı. "O, yerin üstünde sabit dağlar yarattı. Orada bereketler meydana getirdi; ve orada rızık olacak şeyleri takdir etti. Bunları dört günde yaptı." (Fussilet, 41/10) ayet-i kerimesi gereğince de, bizim yerimizin dört dönemde olgunlaştığı anlaşılıyor. Bunlar da şunlardır:

1. Devre-i nâriyye, 2. devre-i mâiyye, 3. devre-i türâbiyye, 4. devre-i nebâtiyye ve hayvâniyye.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1. Ateş devresi, 2. su devresi, 3. toprak devresi, 4. bitki ve hayvan devresi.

1. Devre-i nâriyye: Şemsin altıncı “veled” olarak tevlîd eylediği arz, “mâder”inden ayrıldığı vakit bir küre-i âteşîn idi. Birçok zaman bu hâlde mahrekinde devreyledi. Hak Teâlâ hazretleri bu merkûbe, merkûbun cinsinden bir nevi’ mahlûk irkâb eyledi ki, bunlar kavm-i cânn idi. Nitekim buyurur: ِ( وَالْجَـانَّ خَلَقْنَـاهُ مِـنْ قَبْـلُ مِـنْ نَـارِ السَّـمُومHicr, 15/27) [Âdem’den evvel cânn ismindeki mahlûkātı nâr-ı semûmdan halkettik.], ٍَّ وَخَلَــقَ الْجَــان ( مِـنْ مَـارِجٍ مِـنْ نَـارRahmân, 55/15) [Hak Teâlâ cin tâifesini ateşin dumansız alevinden yarattı.]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1. Ateş devri: Güneş'in altıncı "çocuk" olarak doğurduğu yeryüzü, "anası"ndan ayrıldığı zaman ateşten bir küre idi. Uzun zaman bu halde yörüngesinde döndü. Yüce Allah bu yeryüzüne, yeryüzünün cinsinden bir tür yaratık yerleştirdi ki, bunlar cin kavmi idi. Nitekim buyurur: (وَالْجَـانَّ خَلَقْنَـاهُ مِـنْ قَبْـلُ مِـنْ نَـارِ السَّـمُوم Hicr, 15/27) [Âdem'den önce cin ismindeki yaratıkları dumansız ateşten yarattık.], (وَخَلَــقَ الْجَــانَّ مِـنْ مَـارِجٍ مِـنْ نَـار Rahmân, 55/15) [Yüce Allah cin taifesini ateşin dumansız alevinden yarattı.]

2. Devre-i mâiyye: Arz birçok zaman şems etrâfında, küre-i nârî hâlinde devreyledikten sonra, onun ateşi, sathından suya munkalib olmuş ve anâsır-ı kesîfesi mâyi’-i nârî hâlinde alt tabakalarını teşkîl eylemiştir. Zîrâ hikmet-i tabîiyye nokta-i nazarından bu iki seyyâl ezdâd ise de bi’l-kimyâ ayn-ı anâsırın muhassalâtıdır. Nitekim bugünkü günde, küremizin etrâfındaki bahr-ı muhît müvellidü’l-mâ’, müvellidü’l-humûza ve sodyumdan mürekkebdir. Bu devreye ِ( وَكَانَ عَرْشُـهُ عَلَـى الْمَـاءHûd, 11/7) [O’nun arş’ı su üzerinde idi.] âyet-i kerîmesiyle işâret buyurulur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2. Su devresi: Dünya, birçok zaman güneş etrafında, ateş küresi halinde döndükten sonra, onun ateşi yüzeyinden suya dönüşmüş ve yoğun unsurları, ateşli sıvı halinde alt tabakalarını oluşturmuştur. Çünkü doğal hikmet açısından bu iki akışkan zıt olsa da, kimyasal olarak aynı unsurların bileşikleridir. Nitekim bugünkü günde, küremizin etrafındaki okyanus, hidrojen, oksijen ve sodyumdan oluşmaktadır. Bu devreye (Hûd, 11/7) "O'nun arşı su üzerinde idi." ayet-i kerimesiyle işaret buyrulur.

3. Devre-i türâbiyye: Sath-ı arzın tedrîcen tasallüb ve teberrüd devresidir ki, ilk kışrı nîm sulb, acînî, yumuşak, müteharrik ve kokmuş mürekkebât-ı fahmiyyeden ibarettir ki, buna “tıyn-i lâzib” ve “salsâl” dahi denir. Ehl-i fennin “protoplazma”, ya’ni mâdde-i cünye (?) ta’bîr ettikleri şey, bu kokmuş çamurdan tekevvün eder ki, bu mâdde ecsâm-ı uzviyyenin menşeidir. Nev’-i beşerin bu çamurdan yaratıldığı Kur’ân-ı Kerîm’de ihbâr buyurulur: ٍ( إِنَّـا خَلَقْنَاهُـمْ مِـنْ طِيـنٍ لَازِبSâffât, 37/11) [Biz onları yapışkan çamurdan halkettik.], ٍ وَإِذْ قَـالَ رَبُّـكَ لِلْمَلَائِكَـةِ إِنِّـي خَالِـقٌ بَشَـرًا مِـنْ صَلْصَـالٍ مِـنْ حَمَـإٍ مَسْـنُون (Hicr, 15/28) [Ve yâd et o zamânı ki, Rabbin meleklere demişti ki: “Ben kuru bir çamurdan, bir sûretlenmiş balçıktan bir insan yaratacağım.”]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3. Toprak devresi: Yeryüzünün yavaş yavaş katılaşma ve soğuma devresidir ki, ilk kabuğu yarı katı, hamur gibi, yumuşak, hareketli ve kokmuş kömür bileşiklerinden ibarettir ki, buna "yapışkan çamur" ve "kuru çamur" da denir. Fen ehlinin "protoplazma", yani "canlı madde" diye tabir ettikleri şey, bu kokmuş çamurdan oluşur ki, bu madde organik cisimlerin kaynağıdır. İnsan türünün bu çamurdan yaratıldığı Kur'ân-ı Kerîm'de haber verilir: ( إِنَّـا خَلَقْنَاهُـمْ مِـنْ طِيـنٍ لَازِب Sâffât, 37/11) [Biz onları yapışkan çamurdan halkettik.], وَإِذْ قَـالَ رَبُّـكَ لِلْمَلَائِكَـةِ إِنِّـي خَالِـقٌ بَشَـرًا مِـنْ صَلْصَـالٍ مِـنْ حَمَـإٍ مَسْـنُون (Hicr, 15/28) [Ve yâd et o zamanı ki, Rabbin meleklere demişti ki: "Ben kuru bir çamurdan, bir sûretlenmiş balçıktan bir insan yaratacağım."]

4. Devre-i nebâtiyye ve hayvâniyye: Erbâb-ı fennin beyânına göre bu kokmuş çamurdan, ba’dehû nebâtât-ı ibtidâiyye tekevvün etmiş ve nebâtât tekemmül ede ede, cesîm ormanlar vücûda gelmiştir. İşbu ecsâm-ı uzviyye-i ibtidâiyye, ya basît hücerâttan veyâ hücerât cümlelerinden mürekkeb olup “üşniyye” fasîlesinden mevâdd-ı jelâtiniyye imiş.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4. Bitkisel ve hayvansal dönem: Fen erbabının açıklamasına göre bu kokmuş çamurdan, daha sonra ilkel bitkiler oluşmuş ve bitkiler geliştikçe, büyük ormanlar meydana gelmiştir. Bu ilkel organik cisimler, ya basit hücrelerden veya hücre topluluklarından oluşmuş olup "üşniyye" familyasından jelatinimsi maddeler imiş.

Muhakkikîn-i kirâm tarafından dahi tasdîk buyurulduğu üzere sath-ı arzda insan, hayvânât ve nebâtâttan sonra zuhûr etmiştir. Tabakātü’l-arz&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Değerli araştırmacılar tarafından da onaylandığı üzere, yeryüzünde insan, hayvanlar ve bitkilerden sonra ortaya çıkmıştır. Yeryüzü tabakaları...

ulemâsı ilk hayvânât-ı berriyyenin cüzûrsuz nebâtât tarzında mütekevvin olduğu ve hayvânât-ı nâimenin dahi ma’den, nebât ve hayvan evsâfını câmi’ olan züûfiyetler, mercanlar, süngerler, madrepular ile, hayvânât-ı kışriyyeden ibâret bulunduğu ve ba’dehû bunların istihâlât-ı muhtelife geçirmek sûretiyle bi’t-tekemmül envâı zuhûra gelip zükûret ve ünûset peydâ olduğunu beyân ederler. Hiç şek ve şübhe yoktur ki, gerek nebâtât ve gerek hayvânât, arzın kışrından yaratılmış ve el’ân da yaratılmakta bulunmuştur. İmdi bu ta’dâd olunan arzın edvâr-ı erbaası َِ وَهُــوَ الَّــذِي خَلَــق ( السَّـمَاوَاتِ وَالْأرْضَ فِـي سِـتَّةِ أيَّـامٍ وَكَانَ عَرْشُـهُ عَلَـى الْمَـاءHûd, 11/7) [Ve O, O’dur ki gökleri ve yeri altı günde yaratmıştır ve O’nun arş’ı su üzerinde idi.] âyet-i kerîmesine nazaran semâvâta da şâmildir, şöyle ki:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Âlimleri, ilk kara hayvanlarının köksüz bitkiler tarzında oluştuğunu ve uyur hayvanların da maden, bitki ve hayvan özelliklerini bir araya getiren züûfiyetler (denizanası benzeri canlılar), mercanlar, süngerler, madrepular (bir tür mercan) ile kabuklu hayvanlardan ibaret olduğunu ve daha sonra bunların çeşitli değişimler geçirerek tekâmül yoluyla türlerinin ortaya çıktığını, erkeklik ve dişiliğin belirdiğini açıklarlar. Hiç şüphe yoktur ki, gerek bitkiler gerekse hayvanlar, yeryüzünün kabuğundan yaratılmış ve hâlâ da yaratılmaktadır. Şimdi, sayılan yeryüzünün dört devri,

وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأرْضَ فِي سِتَّةِ أيَّامٍ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ (Hûd, 11/7)
[Ve O, O’dur ki gökleri ve yeri altı günde yaratmıştır ve O’nun arş’ı su üzerinde idi.]

âyet-i kerîmesine göre gökleri de kapsar, şöyle ki:

Evvelen; her bir seyyârenin şemsten, bidâyet-i iftitâkında bir küre-i nârî olduğunda şübhe yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Öncelikle; her bir gezegenin güneşten, ayrılmaya başladığında ateşten bir küre olduğunda şüphe yoktur.

Sâniyen; semâvât ve arzın hey’et-i mecmûası, emlâk-i ilâhiyyeden birer mülk oldukları ِ( وَكَانَ عَرْشُــهُ عَلَــى الْمَــاءHûd, 11/7) [O’nun arşı su üzerinde idi.] beyân-ı âlîsi cümlesine şâmil bulunduğu cihetle her bir semânın devre-i mâiyyeye de tâbi’ olduğu anlaşılıyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İkinci olarak; göklerin ve yerin bütün yapısı, ilahi mülklerden birer mülk oldukları (Hûd, 11/7) "O'nun arşı su üzerinde idi" yüce beyanının kapsamına girdiği için, her bir göğün su döngüsüne de tabi olduğu anlaşılıyor.

Sâlisen; her bir semâ dahi arz cinsinden ve unsurî olduklarından, bu hâlden sonra kışır bağlayacakları tabîîdir. Bu da onların devre-i türâbiyyeleridir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Üçüncü olarak; her bir gök de yeryüzü cinsinden ve unsurlardan oluştuğu için, bu halden sonra kabuk bağlamaları tabiidir. Bu da onların toprak devresidir.

Râbian ِ( ألَّا يَسْـجُدُوا لِلّٰـهِ الَّـذِي يُخْـرِجُ الْخَـبْءَ فِي السَّـمَاوَاتِ وَالْأرْضNeml, 27/25) [Göklerde ve yerdeki her gizliyi meydâna çıkaran Allâh’a secde etmezler mi?] buyurulduğuna göre, devr-i nebâtîleri ٍِ وَمِــنْ آيَاتِــهِ خَلْــقُ السَّــمَاوَاتِ وَالْأرْض ( وَمَــا بَــثَّ فِيهِمَــا مِــنْ دَابَّــةŞûrâ, 42/29) [Semâvât ve arzı yaratması ve onlarda hayvânât cinsinden şeyler neşretmesi, Allah Teâlâ’nın varlığının alâmetlerindendir.] buyurulduğuna göre de devr-i hayvânîleri olduğu, devr-i nebâtîleri ve hayvânîleri olunca, devre-i türâbiyyeleri de olduğu zâhirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Dördüncü olarak, (Neml, 27/25) "Göklerde ve yerdeki her gizliyi meydana çıkaran Allah'a secde etmezler mi?" buyurulduğuna göre, bitkisel dönemleri; (Şûrâ, 42/29) "Gökleri ve yeri yaratması ve onlarda hayvan cinsinden şeyler yayması, Yüce Allah'ın varlığının alametlerindendir." buyurulduğuna göre de hayvansal dönemleri olduğu, bitkisel ve hayvansal dönemleri olunca, topraksal dönemleri de olduğu açıktır.

## Onuncu vasl: Avâlim-i şehâdiyye-i sâire

Ma’lûm olsun ki, fezâda lâ-yuad ve lâ-yuhsâ avâlim-i şehâdiyye vardır. Bu hakîkat, ilm-i hey’et ulemâsının keşf-i istidlâlîlerinden mukaddem, Nebiyy-i zîşân (s.a.v.) Efendimiz ile onların vârisleri olan kümmelîn-i evliyâullâh tarafından haber verilmiştir, şöyle ki: Şeyhzâde’nin Tefsîr-i Fâtiha&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, uzayda sayılamayacak ve hesaplanamayacak kadar çok görünen âlemler vardır. Bu hakikat, astronomi bilginlerinin çıkarımsal keşiflerinden önce, şanlı peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz ve onların vârisleri olan kâmil evliyâullah tarafından haber verilmiştir, şöyle ki: Şeyhzâde'nin Tefsîr-i Fâtiha'sı.

hâşiyesinde beyân eylediği hadîs-i şerîfte َإِنَّ اللّٰـهَ تَعَالَـى خَلَـقَ مِـأةَ ألْـفِ ألْـفِ قَنَادِيـل وَعَلَّقَهَـا بِالْعَـرْشِ وَالسَّـمَاوَاتُ وَالْأرْضُ وَمَـا فِيهَـا حَتَّـى الْجَنَّـةُ وَالنَّـارُ كُلُّهَـا فِـي قَنْدِيـلٍ وَاحِـدٍ وَلَا يَعْلَــمُ أحَــدٌ مَــا فِــي الْقَنَادِيــلِ إِلَّا اللّٰــه تَعَالَــىya’ni; “Allah Teâlâ milyonlarca kandîl halkedip, onları arşa ta’lîk buyurdu; ve semâvât ve arz ve onlarda olan şeyler, hattâ cennet ve cehennem, kâffesi bir kandil içindedir. Kandillerde olan şeyi Allah Teâlâ’dan gayrı bir kimse bilmez” buyurulmuştur.[30] Bu hadîs-i şerîfe nazaran manzûme-i şemsiyyelerin her biri bir “kandil” i’tibâr buyurulduğuna ve “milyonlarca” ta’bîri ile bunların fezâda gayr-ı kābil-i ta’dâd olduğuna işâret vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Haşiyesinde açıkladığı hadis-i şerifte: "Allah Teâlâ milyonlarca kandil yarattı ve onları Arş'a astı. Gökler, yer ve içindekiler, hatta cennet ve cehennem dahi hepsi bir kandil içindedir. Kandillerde olan şeyi Allah Teâlâ'dan başka kimse bilmez" buyurulmuştur. Bu hadis-i şerife göre, güneş sistemlerinin her biri bir "kandil" olarak kabul edildiğine ve "milyonlarca" ifadesiyle bunların uzayda sayılamayacak kadar çok olduğuna işaret vardır.

Ve kezâ diğer bir hadîs-i şerîfte buyurulur: ٍَ لَمَّـا سَـئَلَ مُوسَـى عَلَيْـهِ السَّـلَام رُؤْيَـة اللّٰـهِ تَعَالَـى وَكَانَ مَغْشِـيًا عَلَيْـهِ كُشِـفَ الْغِطَـاءُ عَنْـهُ فَـرَآى سَـبْعِينَ ألْـفَ طُـورٍ عَلَـى كُلِّ وَاحِـد مِنْهَـا مُوسَـى يَقُـولُ رَبِّ أرِنِـيYa’ni; “Vaktâki Mûsâ (a.s.) rü’yetullâhı taleb etti ve onun üzerine bayılmış olduğu hâlde kendisinden hicâb keşfolundu; her birinin üzerinde ( رَبِّ أرِنِــيA’râf, 7/143) [Yâ Rab! Bana zâtını göster!] diyen bir Mûsâ bulunan yetmiş bin Tûr gördü.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Aynı şekilde başka bir hadîs-i şerîfte buyurulur: ٍَ لَمَّـا سَـئَلَ مُوسَـى عَلَيْـهِ السَّـلَام رُؤْيَـة اللّٰـهِ تَعَالَـى وَكَانَ مَغْشِـيًا عَلَيْـهِ كُشِـفَ الْغِطَـاءُ عَنْـهُ فَـرَآى سَـبْعِينَ ألْـفَ طُـورٍ عَلَـى كُلِّ وَاحِـد مِنْهَـا مُوسَـى يَقُـولُ رَبِّ أرِنِـي Yani; “Mûsâ (a.s.) Yüce Allah'ı görmeyi talep ettiğinde ve baygın haldeyken kendisinden perde kaldırıldı; her birinin üzerinde (A'râf, 7/143) [Yâ Rab! Bana zâtını göster!] diyen bir Mûsâ bulunan yetmiş bin Tûr gördü.”

Ve kezâ Hz. Mevlânâ (r.a.) Mesnevî-i Şerîf’inde buyurur:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Aynı şekilde Hz. Mevlânâ (r.a.) Mesnevî-i Şerîf'inde buyurur:

‏كه احتراق و نحس نبود اندر آن اخترانند از وراى اختران غير اين هفت آسمان مشتهر سايران در آسمانهاى دگر

Tercüme: “Yıldızların verâsında yıldızlar vardır ki, onlarda ihtirâk ve nahs olmaz; onlar başka âsumânlarda seyrederler; bu meşhûr olan yedi âsumânın gayrı olarak.”[31]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Yıldızların ötesinde yıldızlar vardır ki, onlarda yanma ve uğursuzluk olmaz; onlar başka göklerde seyrederler; bu meşhur olan yedi göğün dışında."

Ve kezâ Ebu’l-Alemeyn Seyyid Ahmed er-Rifâî (r.a.) buyururlar ki: “Âfitâb-ı ziyâdâr bu füshat-serây-ı âlem-i bâlâda yuvarlanan bir kevkeb-i münevverdir. Tabakāt-ı muhtelifede nice kevâkib dahi münteşirdir. Kevâkib-i meşhûdenin ba’zısı bu dünyâdan büyük olduğu gibi, sûret-i mütefâvitede yekdîğerinden cesîm, azîm olarak, ziyâ ve envâr ve mekādîr-i muhtelifede eşi’a-nisâr olup, nâr-ı şuâ’ her cihetten imtidâd ile öyle ka&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Aynı şekilde Ebu'l-Alemeyn Seyyid Ahmed er-Rifâî (r.a.) buyururlar ki: "Işık saçan güneş, bu geniş âlem sarayında yuvarlanan nurlu bir yıldızdır. Çeşitli tabakalarda nice yıldızlar da yayılmıştır. Görünen yıldızların bazısı bu dünyadan büyük olduğu gibi, farklı şekillerde birbirlerinden iri, büyük olarak, ışık ve nurlar ve çeşitli miktarlarda ışınlar saçıp, ışık ateşi her yönden uzanmakla öyle ki

rışmış ki, müsâdeme-i dâime cârîdir. Ebrâc-ı muayyenede hepsi dönüp dolaşarak seyrinde sâbit ve sebâtında sâirdir. Bunların her biri mâverâsına hicâb olduğu hâlde, âlem-i gaybda kāim ortada daha ne hicâblar vardır ki, müntehâ-yı basardan daha uzakta bulunarak görülemediğinden akıl inkâr ediyor. Hâlbuki bu ecrâm ve ecrâmdan başka gözlerimize küçük görünen nice ecsâm vardır ki, onlar bile hadd-i zâtında dünyâdan çok büyüktür.”[32]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

karışmış ki, sürekli bir çarpışma cereyan etmektedir. Belirli burçlarda hepsi dönüp dolaşarak seyrinde sabit ve sebatında hareketlidir. Bunların her biri ötesine bir perde olduğu hâlde, gayb âleminde ayakta duran ortada daha ne perdeler vardır ki, görüşün son noktasından daha uzakta bulunarak görülemediğinden akıl inkâr ediyor. Hâlbuki bu cisimler ve cisimlerden başka gözlerimize küçük görünen nice cisimler vardır ki, onlar bile aslında dünyadan çok büyüktür.

Ve Maarrî dahi bir beytinde şöyle söyler:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve Maarrî de bir beytinde şöyle söyler:

تَجْرِي النُّجُومُ بِهِ وَالشَّمْسُ وَالقَمَر يَا أيُّهَا النَّاسُ كَمْ لِلّٰهِ مِنْ فَلَكٍ

Tercüme: “Ey nâs! Allah Teâlâ’nın nice feleği vardır ki, nücûm ve şems ve kamer onunla seyreder.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: “Ey insanlar! Yüce Allah'ın nice feleği vardır ki, yıldızlar, güneş ve ay onunla hareket eder.”

İmdi arzımız ile bu avâlim-i şehâdiyye arasında fark-ı azîm olduğunda şübhe yoktur. Nitekim efrâd-ı insâniyyenin sûret-i teşekkülü yekdîğerine mümâsilen vâki’ olmakta ise de, her ferdin şuûnâtı dahi sûreti gibi tafsîlen yekdîğerinin aynı değildir. Her birinde azîm fark ve temeyyüz vardır. Avâlim-i sâiredeki suverin ahvâlini ilmen tedkîk etmek müstahîldir; zîrâ Hak Teâlâ hazretleri َ( وَيَخْلُـقُ مَـا لَا تَعْلَمُـونNahl, 16/8) [Daha da bilmediğiniz neler yaratır.] buyurur. Bunların ahvâline ancak kuvve-i ilâhiyye ile aktâr-ı semâvât ve arzı geçen kümmelîn-i evliyâullâhın ihbârıyla vâkıf olabiliriz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, bizim arzımız ile bu görünen âlemler arasında büyük bir fark olduğunda şüphe yoktur. Nasıl ki insan fertlerinin oluşum şekli birbirine benzer şekilde meydana gelmekte ise de, her ferdin halleri de şekli gibi ayrıntılı olarak birbirinin aynısı değildir. Her birinde büyük fark ve ayrım vardır. Diğer âlemlerdeki şekillerin hallerini ilmen incelemek imkânsızdır; çünkü Yüce Allah (Nahl, 16/8) "Daha da bilmediğiniz neler yaratır." buyurur. Bunların hallerine ancak ilahi kuvvet ile göklerin ve yerin dört bir yanını aşan Allah'ın kâmil velilerinin haber vermesiyle vâkıf olabiliriz.

Nitekim Hak Teâlâ buyurur: ٍْ يَـا مَعْشَـرَ الْجِـنِّ وَالْإ ِنْـسِ إِنِ اسْـتَطَعْتُمْ أنْ تَنْفُـذُوا مِـن ( أقْطَـارِ السَّـمَاوَاتِ وَالْأرْضِ فَانْفُـذُوا لَا تَنْفُـذُونَ إِلَّا بِسُـلْطَانRahmân, 55/33) ya’ni: “Ey ins ve cin tâifesi! Aktâr-ı semâvât ve arzdan nüfûza kudretiniz varsa çıkınız bakalım? Hayır, çıkamazsınız! Ancak sultân ile, ya’ni kuvvet-i ilâhiyye ile çıkabilirsiniz.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Nitekim Yüce Allah buyurur: "Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin bucaklarından geçip gitmeye gücünüz yeterse geçin gidin. Ama bir güç olmadan geçip gidemezsiniz." yani: "Ey insan ve cin topluluğu! Göklerin ve yerin bucaklarından geçmeye gücünüz varsa çıkın bakalım? Hayır, çıkamazsınız! Ancak bir güç ile, yani ilâhî kuvvet ile çıkabilirsiniz."

Bizim ilmimiz sâkin olduğumuz arz üzerindeki kavânîn-i tabîiyyenin esrârına bile nüfûz edememiştir; nerede kaldı ki, kavânîn-i teşekküliyyeleri bizim âlemimizin kavânîn-i teşekküliyyelerinden farklı olması iktizâ eden avâlim-i bî-nihâyeden her birinin ahvâlini idrâk edebilelim! Kâmillerden ba’zılarının bizim anlayabileceğimiz birtakım ibârât ile verdikleri&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bizim bilgimiz, üzerinde yaşadığımız yeryüzündeki doğal kanunların sırlarına bile nüfuz edememiştir; öyleyse, oluşum kanunları bizim âlemimizin oluşum kanunlarından farklı olması gereken sonsuz âlemlerden her birinin hallerini nasıl idrak edebiliriz! Kâmil insanlardan bazılarının bizim anlayabileceğimiz birtakım ifadelerle verdikleri

haberleri bile ukūl-i zaîfemiz kabûlde tereddüd eder. Bunların ahvâli ehl-i arzın beyânât ve ibârâtına sığar şeyler değildir; ve ta’rîf ve beyâna sığamayan şeye ve maârife, ıstılâh-ı muhakkikînde “âlem-i Simsime” derler. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimizin Fütûhât-ı Mekkiyye’lerindeki beyânât-ı aliyyelerinden ba’zı fıkarât numûne olarak zikrolunur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Haberleri bile zayıf akıllarımız kabulde tereddüt eder. Bunların halleri, dünya ehlinin beyanlarına ve ifadelerine sığacak şeyler değildir; ve tarife ve beyana sığamayan şeye ve marifetlere, muhakkiklerin (gerçeği araştıranların) ıstılahında (teriminde) "âlem-i Simsime" (Simsime âlemi) derler. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimizin Fütûhât-ı Mekkiyye'lerindeki yüce beyanlarından bazı fıkralar (paragraflar) örnek olarak zikredilir.

“O âlemde Hak Teâlâ’nın yumuşak, kırmızı altından bir arzı vardır ki, eşçâr ve esmârı ve sâir eşyâsı hep altındandır. Bir kimse onun meyvesinden alıp yese, bir derece tarâvet ve lezzet ve râyiha-i tayyibe bulur ki, vassâflar onu vasfedemez; ve o arzın meyvelerinde olan nukūş-ı bedîa ve zînet-i garîbeyi nüfûs tahayyül edemez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

O âlemde Yüce Allah'ın yumuşak, kırmızı altından bir arzı (yeryüzü) vardır ki, ağaçları ve meyveleri ve diğer eşyası hep altındandır. Bir kimse onun meyvesinden alıp yese, öyle bir tazelik, lezzet ve güzel koku bulur ki, vasfedenler onu anlatamaz; ve o arzın meyvelerinde olan eşsiz nakışları ve garip süsleri nefisler hayal edemez.

Ve yine bir arz daha vardır ki, gümüştendir; ve eğer onun meyvelerinden bir şey eklolunsa, gayr-ı kābil-i tavsîf ta’m ve râyiha-i tayyibe bulunur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve yine bir arz daha vardır ki, gümüştendir; ve eğer onun meyvelerinden bir şey yenilse, tarifi imkânsız bir tat ve güzel bir koku bulunur.

Ve yine kâfûr-ı ebyazdan bir arz daha vardır ki, ondaki emâkin harârette ateşten daha şedîddir; lâkin insan ona girerse ihrâk etmez; ve ba’zı emâkini mu’tedil ve ba’zısı bâriddir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve yine beyaz kâfurdan bir başka yer daha vardır ki, oradaki mekânlar sıcaklıkta ateşten daha şiddetlidir; lâkin insan ona girerse yakmaz; ve bazı mekânları ılımlı ve bazıları soğuktur.

Ve yine za’ferândan bir arz vardır ki, ehli, inbisât ve beşâşette sâir arzın ehlinden ziyâdedir; geleni istikbâl ve iclâl ederler; ve onun meyvelerinden bir şey koparılsa, hemen yerine onun nazîri biter. Koparan farkına varamaz; ve onda aslâ noksan görülmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve yine safrandan bir yer vardır ki, ehli, neşe ve sevinçte diğer yerin ehlinden daha fazladır; geleni karşılarlar ve yüceltirler; ve onun meyvelerinden bir şey koparılsa, hemen yerine onun benzeri biter. Koparan farkına varamaz; ve onda asla eksiklik görülmez.

Kadınlarının hüsnü bir mertebededir ki, cennetteki hûrîlerin hüsnü, onlara nisbetle, bizim arzımızdaki kadınların hüsnünün, hûrîlerin hüsnüne nisbeti gibi olur. Onlarda teklîf-i ilâhî yoktur. Belki ta’zîm-i Hak üzere mecbûldürler.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Kadınlarının güzelliği öyle bir mertebededir ki, cennetteki hûrîlerin güzelliği, onlara oranla, bizim dünyamızdaki kadınların güzelliğinin hûrîlerin güzelliğine oranı gibi olur. Onlarda ilâhî yükümlülük yoktur. Aksine, Hakk'ı yüceltmek üzere yaratılmışlardır.

Hz. Şeyh (r.a.) buyururlar ki: “Âriflerin âlem-i Simsimeye duhûlleri ecsâm ile değil, ervâh ile olur. O âleme duhûl edecekleri vakit, heykellerini arz-ı dünyâda bırakırlar; ve dâhil olduğu arz cinsinden ona bir libâs giydirirler. O arz ehlinden onu sokak başından istikbâl eden vardır. Avdet edeceği vakit, yine o sokak başına gelirler; ve arkasından o arzın libâsını çıkarıp birbirleriyle vedâlaşırlar. Ârif gider, refîki orada kalır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hz. Şeyh (r.a.) buyururlar ki: "Âriflerin Simsime âlemine girişleri bedenlerle değil, ruhlarla olur. O âleme girecekleri zaman, bedenlerini dünya toprağında bırakırlar; ve girdikleri o toprağın cinsinden ona bir elbise giydirirler. O toprak ehlinden onu sokak başından karşılayan vardır. Geri döneceği zaman, yine o sokak başına gelirler; ve arkasından o toprağın elbisesini çıkarıp birbirleriyle vedalaşırlar. Ârif gider, yoldaşı orada kalır."

Aklın dâr-ı dünyâda muhâl gördüğü her şeyi biz o âlemde mümkin bulduk.” [33]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Aklın dünya yurdunda imkânsız gördüğü her şeyi biz o âlemde mümkün bulduk.

Filhakîka da altından ve gümüşten, kâfûrdan, za’ferândan mahlûk arza; ve harâreti ateşten daha şedîd olan mahalde, bir şeyin yanmamasına; ve koparılan meyvenin yerinde farkına varılmaksızın nazîrinin peydâ olmasına ve diğer zikrolunan acâibâta ehl-i arzın akılları ermez; ve arzımızın kavânîn-i teşekküliyyesi ve kavâid-i halkıyyesi ahvâl-i mümâsilenin zuhûruna müsâid değildir. Fevkimizde parlayan ecrâm-ı bî-nihâyeden her birinin dahi bizim kavânîn-i arzıyyemize müşâbih kānûnlar dâiresinde deverânını iddiâya, akıl ve fen müsâade edemez. Zîrâ arzımızın hatt-ı istivâsı ile, kutupları sekenesinin şerâit-i hayâtiyyesi arasında bile azîm farklar vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Gerçekten de altından ve gümüşten, kâfûrdan, za’ferândan yaratılmış olan yeryüzüne; ve harareti ateşten daha şiddetli olan bir yerde, bir şeyin yanmamasına; ve koparılan meyvenin yerinde farkına varılmaksızın benzerinin ortaya çıkmasına ve diğer zikredilen acayipliklere yeryüzü ehlinin akılları ermez; ve yeryüzümüzün oluşum kanunları ve yaratılış kuralları benzer hallerin ortaya çıkmasına elverişli değildir. Üstümüzde parlayan sonsuz cisimlerden her birinin de bizim yeryüzü kanunlarımıza benzer kanunlar dairesinde döndüğünü iddia etmeye, akıl ve bilim izin veremez. Çünkü yeryüzümüzün ekvatoru ile, kutuplarında yaşayanların hayat şartları arasında bile büyük farklar vardır.

30 Âlûsî, Rûhu’l-Maânî, I, s. 273. Ahmed Avni Bey, bu rivâyeti Mesnevî-i Şerîf Şer- hi’nde de iktibâs eder (I, s. 264), ancak şerhederken buradaki fikirlere ilâveten şöyle bir îzâha da yer verir: “Bunun gibi, halk nazarında meşhûr ve ma’lûm olan insân-ı kâmillerden gayrı, birtakım kâmiller daha vardır; onların meşârib-i aliyye- leri ve mazhar oldukları esmâ-i ilâhiyye herkes indinde ma’lûm değildir.”

31 Konuk, Mesnevî-i Şerîf Şerhi, I, s. 264 (beyit: 763-764).

32 Bu metin, Tercümân-ı Hakîkat gazetesinde (sayı: 3111, 26 Safer 1306, s. 5) Ahmed er-Rifâî’ye atfen yayınlanan tercümeler içinde yer alır. Gazetede yayınlandıktan son- ra, özellikle kâinâta dâir yeni bilgiler anlatılırken dönem kitaplarında aktarılmıştır. Meselâ bk. Mehmed Şükrü, Musavver Esfâr-ı Bahriyye-i Osmâniyye, I, s. 104-105.

33 Fütûhât-ı Mekkiyye, I, 197 (8. bâb).

## On birinci vasl: Hilkat-i Âdem

Hilkat-i Âdem hakkında sûret-i umûmiyyede dört kavil vardır:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Âdem'in yaratılışı hakkında genel olarak dört görüş vardır:

Birincisi: Kur’ân-ı Kerîm’in ve ahâdîs-i nebeviyyenin maânî-i zâhiresi üzerine müfessirîn-i kirâm taraflarından beyân buyurulan kavildir. Bunda ehl-i kitâbın cümlesi müttefiktir. Mücmelen beyânı budur ki:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Birincisi: Kur'ân-ı Kerîm'in ve peygamber hadislerinin görünen anlamları üzerine değerli müfessirler tarafından açıklanan görüştür. Bunda ehl-i kitabın hepsi hemfikirdir. Kısaca açıklaması şudur ki:

“Hak Teâlâ hazretleri hey’et-i âlemi bütün levâzımı ile halk ve ikmâl buyurduktan sonra, Âdem’in sûret-i cesedini tıyn-i lâzibden, ya’ni kokmuş çamurdan tesviye edip, ona rûh nefhetti; ve melâikeye secde ile emreyledi, secde ettiler. İblîs “Ben ondan hayırlıyım, çünkü beni nârdan ve onu topraktan halkettin” diyerek secdeden ibâ eyledi. Terk-i edeble böyle bir kıyâsa müsteniden Hakk’a karşı nizâa cür’et eylediğinden, İblîs huzûr-ı İzzet’ten matrûd oldu. Ba’dehû Âdem’in dıl’-ı eyserinden Hak Teâlâ Havvâ’yı yarattı. Yiyip içerek cennette tena’um etmelerini ve fakat şecere-i menhiyeye takarrüb etmemelerini onlara emretti. İğvâ-yı İblîs ile bu şecere-i menhiyeye takarrüb ettiler. Hak Teâlâ: “İhbitû” (Bakara, 2/36) [Aşağıya ininiz!] emriyle onları cennetten ihrâc edip, rûy-i zemîne indirdi. Âdem ile Havvâ arzda bi’t-tenâsül nev’-i Benî Âdem türedi. Ehl-i tefsîrin kavline göre hilkat-i Âdem’den bu âna değin yedi bin sene kadar bir müddet mürûr etmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yüce Allah, âlem heyetini bütün gereklilikleriyle yarattıktan ve tamamladıktan sonra, Âdem'in beden şeklini kokmuş çamurdan düzeltip ona ruh üfledi; ve meleklere secde etmelerini emretti, onlar da secde ettiler. İblîs "Ben ondan daha hayırlıyım, çünkü beni ateşten ve onu topraktan yarattın" diyerek secdeden kaçındı. Edepsizce böyle bir kıyasa dayanarak Hakk'a karşı tartışmaya cüret ettiğinden, İblîs İzzet huzurundan kovuldu. Daha sonra Yüce Allah, Âdem'in sol kaburga kemiğinden Havvâ'yı yarattı. Onlara cennette yiyip içerek nimetlenmelerini, fakat yasak ağaca yaklaşmamalarını emretti. İblîs'in aldatmasıyla bu yasak ağaca yaklaştılar. Yüce Allah: "İhbitû" (Bakara, 2/36) [Aşağıya ininiz!] emriyle onları cennetten çıkarıp yeryüzüne indirdi. Âdem ile Havvâ yeryüzünde üreyerek Âdem oğulları türü çoğaldı. Tefsir âlimlerinin sözüne göre, Âdem'in yaratılışından bu ana kadar yedi bin yıl kadar bir süre geçmiştir.

İkincisi: Kur’ân-ı Kerîm’in ve ahâdîs-i şerîfenin maânî-i bâtınesi üzerine kâşif-i esrâr-ı ilâhiyye olan muhakkikîn hazarâtı taraflarından beyân buyurulan kavildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İkincisi: Kur'ân-ı Kerîm'in ve şerefli hadislerin bâtınî anlamları üzerine, ilâhî sırları keşfeden muhakkik zâtlar tarafından açıklanan görüştür.

Cenâb-ı Ni’metullah (k.s.) hazretleri ( وَاللّٰــهُ أنْبَتَكُــمْ مِــنَ الْأرْضِ نَبَاتًــاNûh,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cenâb-ı Ni'metullah (k.s.) hazretleri (وَاللّٰــهُ أنْبَتَكُــمْ مِــنَ الْأرْضِ نَبَاتًــا Nûh,

71/17) [Allah Teâlâ sizi arzdan bir bitiriş bitirdi.] âyet-i kerîmesinin tefsîrinde şöyle buyururlar:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

71/17) [Allah Teâlâ sizi yerden bir bitki gibi bitirdi.] âyet-i kerîmesinin tefsîrinde şöyle buyururlar:

أيْ أنْبَتَكـم مـن الأرضِ إِنْبَاتًـا إِبْدَاعِيًّـا وصَيَّرَكـم أنْوَاعًـا وأصْنَافًـا، أوَّلًا مـن النَّبَـاتِ ورَبَّاكـم إلـى أن صِرْتُـم ثَانِيًـا حَيَوَانًـا ثُـمَّ إنْسَـانًا قَابِـلًا لِلْمَعْرِفَـةِ والإ ِيمَـانِ، ثُـمَّ كَلَّفَكـم بمـا كَلَّفَكـم مـن التَّكَالِيـفِ الشَّـاقَّةِ لِتَرْتَقُـوا مـن رُتْبَـةِ البَشَـرِيَّةِ إلـى مَرْتَبَـةِ الْخِلَافَـةِ والنِّيَابَـةِ الإ لٰهِيَّـةِ، وتَفُـوزُوا بمـا لَا عَيْـنٌ رَأتْ وَلَا أذُنٌ سَـمِعَتْ

وَلَا خَطَـرَ عَلَـى قَلْـبِ بَشَـرٍ.

Ya’ni: “Allah Teâlâ sizi arzdan ibdâî olarak bitirmek sûretiyle inbât eyledi; ve sizi envâ’ ve esnâf olarak yaptı. Evvelâ nebât cinsinden, sâniyen hayvan ve sonra da îmân ve ma’rifete kābil insan oluncaya kadar terbiye etti. Ba’dehû rütbe-i beşeriyyeden, mertebe-i hilâfete ve niyâbet-i ilâhiyyeye irtikānız ve göz görmedik ve kulak işitmedik ve kalb-i beşere hutûr etmedik şeye fâiz olmanız için size tekâlîf-i şâkkayı teklîf etti.”[34]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani: "Yüce Allah sizi yeryüzünden başlangıçta bitki olarak bitirdi; ve sizi çeşitli türler ve sınıflar olarak yarattı. Önce bitki cinsinden, sonra hayvan ve daha sonra imana ve marifete uygun insan oluncaya kadar terbiye etti. Bundan sonra beşeriyet rütbesinden, hilafet mertebesine ve ilahi vekilliğe yükselmeniz ve gözün görmediği, kulağın işitmediği ve insan kalbine gelmeyen şeylere nail olmanız için size ağır yükümlülükler teklif etti."

Sath-ı arzda nev’-i Benî Âdem’in netîce-i istihâlât olarak tekâmülât-ı tedrîciyye ile zuhûrunu, pek açık beyândan ibâret olan bu tefsîre diğer mütâlaât ilâvesine hâcet görülemez. Bu tarz-ı beyân üçüncü cild Mesnevî-i Şerîf’de dahi aynen böyledir:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yeryüzünde Âdem oğlunun, dönüşümlerin sonucu olarak, aşamalı tekâmüllerle ortaya çıkışını pek açık bir şekilde beyan etmekten ibaret olan bu tefsire başka mütalaalar eklemeye gerek görülemez. Bu ifade tarzı, Mesnevî-i Şerîf'in üçüncü cildinde de aynen böyledir:

‏و ز نما مردم به حيوان بر زدم از جمادى مردم و نامى شدم پس چه ترسم كى ز مردن كم شدم‏ مردم از حيوانى و آدم شدم تا بر آرم از ملايك پر و سر حملۀ ديگر بميرم از بشر آن چه اندر وهم نايد آن شوم‏ بارِ ديگر از ملك قربان شوم

Ya’ni: “Cemâdlıktan öldüm ve nebât oldum; ve nebatlıktan öldüm, hayvan mertebesinde zâhir oldum. Hayvanlıktan öldüm, âdem oldum. Böyle olunca ne korkayım, ne vakit ölmekten noksan oldum! Diğer bir hamlede de beşer mertebesinden ölürüm. Âkıbet melâike arasından kanat ve baş kaldırırım. Diğer def’a da melek mertebesinden kurbân olurum. O şey ki vehme gelmez, o olurum.”[35] Ve kezâ Mesnevî-i Şerîf’in dördüncü cildinde de şöyle buyurulur:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani: "Cemâdlıktan öldüm ve bitki oldum; ve bitkilikten öldüm, hayvan mertebesinde ortaya çıktım. Hayvanlıktan öldüm, insan oldum. Böyle olunca ne korkayım, ne zaman ölmekten eksik kaldım! Diğer bir hamlede de beşer mertebesinden ölürüm. Sonunda melekler arasından kanat ve baş kaldırırım. Diğer defa da melek mertebesinden kurban olurum. O şey ki sanıya gelmez, o olurum." Ve aynı şekilde Mesnevî-i Şerîf'in dördüncü cildinde de şöyle buyurulur:

و ز جمادى در نباتى اوفتاد آمده اول به اقليمِ جماد وز جمادى ياد ناورد از نبرد سالها اندر نباتى عمر كرد

نامدش حالِ نباتى هيچ ياد و ز نباتى چون به حيوانى فتاد مى‏كشد آن خالقى كه دانيش‏ باز از حيوان سوى انسانيش تا شد اكنون عاقل و دانا و زفت‏ همچنين اقليم تا اقليم رفت هم از اين عقلش تحول كردنيست‏ عقلهاى اولينش ياد نيست

[Evvelâ cemâd iklîmine gelmiştir; ve cemâdlıkdan nebâtlığa düştü. Senelerce nebâtlıkda ömür yaptı, hâlbuki cenkden dolayı cemâdlıkdan yâda getirmedi; ve nebâtlıkdan hayvanlığa düştüğü vakit nebâtlık hâli onun hâtırına hiç gelmedi. O Hâlık onu tekrâr hayvandan insanlık tarafına çekti ki sen onu bilirsin. Böyle iklîmden iklîme gitti. Âkıbet şimdi âkıl ve ârif ve kavî oldu. Ona evvelki akılları yâdetmek yokdur. Bu akıldan dahi ona tahavvül etmek vardır.][36]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Önce cansızlar âlemine gelmiştir; ve cansızlıktan bitkiliğe geçti. Senelerce bitkilikte ömür sürdü, hâlbuki savaştan dolayı cansızlıktan hatırlamadı; ve bitkilikten hayvanlığa geçtiği zaman bitkilik hâli onun hatırına hiç gelmedi. O Yaratıcı onu tekrar hayvandan insanlık tarafına çekti ki sen onu bilirsin. Böylece âlemden âleme gitti. Sonunda şimdi akıllı ve ârif ve güçlü oldu. Ona evvelki akılları hatırlamak yoktur. Bu akıldan dahi ona başka bir hâle geçmek vardır.

Sûre-i Secde’de vâki’ ِْ وَبَـدَأ خَلْـقَ الْإ ِنْسَـانِ مِـنْ طِيـنٍ، ثُـمَّ جَعَـلَ نَسْـلَهُ مِـنْ سُـلَالَةٍ مِـن ( مَــاءٍ مَهِيــنٍ، ثُــمَّ سَــوَّاهُ وَنَفَــخَ فِيــهِ مِــنْ رُوحِــهSecde, 32/7-9) [Hak Teâlâ insanın halkına çamurdan başladı; sonra onun neslini zayıf su sülâlesinden kıldı; sonra cismini tesviye edip, ona kendi rûhundan nefhetti.] âyet-i kerîmesi Âdem’in arzdan ne vech ile inbât buyurulduğunu tafsîl ve bâlâdaki âyet-i kerîmeyi tefsîr ediyor. Demek ki, Âdem’in halkına tıyn-i lâzibden bed’olunmuş; ve sonra onun nesli sudan, ya’ni nutfeden tekevvün eden sülâlelerden ya’ni cıvık çamur cinsinden olan za’f-ı sudan yapılmış; ve sonra da ahsen-i takvîm üzere tesviye buyurulmuş; ve bu tesviye ile rûh-ı ilâhînin nefhine sâlih bir hâle geldiği için, hilâfet-i ilâhiyye nefh ve ifâza olunmuştur. Âyet-i kerîmede “sümme” (sonra) kelimeleri merâtib-i istihâlâta işâret olduğuna şübhe yoktur. Bu istihâlât birinci kavil erbâbı tarafından böyle tefsîr olunur:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Secde Sûresi'nde geçen, "Hak Teâlâ insanın yaratılışına çamurdan başladı; sonra onun neslini zayıf su sülalesinden kıldı; sonra cismini düzenleyip, ona kendi ruhundan üfledi." (Secde, 32/7-9) ayet-i kerimesi, Âdem'in topraktan ne şekilde bitirildiğini ayrıntılı olarak açıklamakta ve yukarıdaki ayet-i kerimeyi tefsir etmektedir. Demek ki, Âdem'in yaratılışına yapışkan çamurdan başlanmış; ve sonra onun nesli sudan, yani nutfeden oluşan sülalelerden, yani cıvık çamur cinsinden olan zayıf sudan yapılmış; ve sonra da en güzel biçimde düzenlenmiş; ve bu düzenleme ile ilahi ruhun üflenmesine uygun bir hale geldiği için, ilahi hilafet üflenmiş ve ihsan edilmiştir. Ayet-i kerimede geçen "sümme" (sonra) kelimelerinin, değişim mertebelerine işaret ettiğine şüphe yoktur. Bu değişimler, birinci görüş sahipleri tarafından şöyle tefsir edilir:

“Hz. Âdem’in halk-ı cesedi hame’-i mesnûndan, ya’ni yıllanmış, kokmuş çamurdan oldu; ve onun vücûdundan Havvâ halkolundu. Âdem, topraktan çıkan nebâtâtı ve ekl-i nebâtât ile neşv ü nemâ bulan hayvânâtı ekletti. Bunlar vücûd-ı Âdem’de sudan ibâret olan nutfe oldu. Bu su, rahm-ı Havvâ’ya munsabb oldu; ve orada etvâr-ı muhtelife geçirdikten sonra, sûret-i âdemiyyeye girip, tevellüd eyledi.” Hâlbuki Hak Teâlâ sûre-i An&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Hz. Âdem'in bedeni, yıllanmış, kokmuş çamurdan yaratıldı; ve Havvâ onun vücudundan yaratıldı. Âdem, topraktan çıkan bitkileri ve bitkileri yiyerek büyüyen hayvanları yedi. Bunlar, Âdem'in vücudunda sudan ibaret olan nutfe oldu. Bu su, Havvâ'nın rahmine döküldü; ve orada çeşitli evreler geçirdikten sonra, insan şekline girip doğdu. Hâlbuki Yüce Allah, An suresinde şöyle buyurur:

kebût’da َ( قُــلْ سِــيرُوا فِــي الْأرْضِ فَانْظُــرُوا كَيْــفَ بَــدَأ الْخَلْــقAnkebût, 29/20) ya’ni “Arzda geziniz, Allah Teâlâ’nın halka nasıl başladığına nazar ediniz!” buyuruyor. Hilkat-i beşerin bidâyeti, ehl-i tefsîrin bu beyânâtı vech ile olursa, bunu görmek için arzda gezmeğe lüzûm yoktur. Çünkü bu istihâlât ve etvârı, insan arzın herhangi bir noktasında mukîm ve sâkin olmakla da görüp öğrenebilir; ve “arzda geziniz!” teşvîki, arzın gezilmek mümkin olan yerlerine şâmildir. Arzın sathında gezmek mümkin olduğu gibi, hafriyât netîcesinde, arzın ka’rında da gezilebilir. İmdi bu âyet-i kerîmenin ma’nâ-yı münîfinden müstebân oluyor ki, arzda gezip tedkîkāt icrâ etmekle, hilkat-i beşerin başlangıcına dâir ilm-i müstehâsâtta görülüp anlaşılacak şeyler vardır. Esâsen muhakkikîn berâzihi beyân ettikleri sırada, cemâdât ile nebâtât arasındaki berzahın “mercan”; ve nebât ile hayvan arasındaki berzahın da “hurma ağacı”; ve hayvânât ile insan arasındaki berzahın da “maymun” olduğunu açıktan açığa gösterirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ankebût Sûresi'nde (29/20) "De ki: Yeryüzünde gezin de Allah Teâlâ'nın yaratılışa nasıl başladığına bakın!" buyuruyor. İnsan yaratılışının başlangıcı, tefsir âlimlerinin bu açıklamaları doğrultusunda olursa, bunu görmek için yeryüzünde gezmeye gerek yoktur. Çünkü insan, bu değişimleri ve evreleri yeryüzünün herhangi bir noktasında yerleşik ve sakin olmakla da görüp öğrenebilir; ve "yeryüzünde geziniz!" teşviki, yeryüzünün gezilmesi mümkün olan yerlerini kapsar. Yeryüzünün yüzeyinde gezmek mümkün olduğu gibi, kazılar sonucunda yeryüzünün derinliklerinde de gezilebilir. Şimdi bu ayet-i kerimenin parlak anlamından açıkça anlaşılıyor ki, yeryüzünde gezip araştırmalar yapmakla, insan yaratılışının başlangıcına dair özel ilimlerde görülüp anlaşılacak şeyler vardır. Esasen muhakkikler (gerçekleri araştıranlar) berzahları (geçiş evrelerini) beyan ettikleri sırada, cansızlar ile bitkiler arasındaki berzahın "mercan"; ve bitki ile hayvan arasındaki berzahın da "hurma ağacı"; ve hayvanlar ile insan arasındaki berzahın da "maymun" olduğunu açıkça gösterirler.

Üçüncüsü: Âdem, istihâlât netîcesinde tedrîcî olarak değil, belki topraktan def’î olarak halk buyurulmuştur. Sâhib-i Vâridât olan Bedreddîn-i Simâvî ile ba’zı zevât buna zâhib olmuşlardır. Cenâb-ı Bedreddin Kitâb-ı Vâridât’ında şöyle buyurur: ٍّْ وَحَشْـرُ الْأجْسَـادِ عَلَـى مَـا يَزْعُـمُ الْعَـوَام لَا يَـكَادُ يَصِـحُّ وَلَكِـن ِ يُمْكِـنُ أنْ يَجِـيءَ زَمَـانٌ لَا يَبْقَـى فِيـهِ شَـخْصٌ مِـنْ نَـوْعِ الْإ ِنْسَـانِ ثُـمَّ يَتَوَلَّـدُ مِـنْ تُـرَابٍ بِـلَا أبٍ وَأم ثُـمَّ بِالتَّنَاسُـلya’ni: “Avâmın zu’mettikleri şey üzere haşr-i ecsâd sahîh değildir. Velâkin mümkindir ki, nev’-i insândan âlemde bir şahsın kalmadığı bir zaman gele;[37] ve ba’dehû topraktan babasız ve anasız bir insan tevellüd ede. Sonra da tenâsül ile doğa.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Üçüncüsü: Âdem, değişimler sonucunda aşamalı olarak değil, aksine topraktan aniden yaratılmıştır. Vâridât sahibi Bedreddîn-i Simâvî ile bazı kişiler bu görüşe gitmişlerdir. Cenâb-ı Bedreddin, Vâridât Kitabı'nda şöyle buyurur: ٍّْ وَحَشْـرُ الْأجْسَـادِ عَلَـى مَـا يَزْعُـمُ الْعَـوَام لَا يَـكَادُ يَصِـحُّ وَلَكِـن ِ يُمْكِـنُ أنْ يَجِـيءَ زَمَـانٌ لَا يَبْقَـى فِيـهِ شَـخْصٌ مِـنْ نَـوْعِ الْإ ِنْسَـانِ ثُـمَّ يَتَوَلَّـدُ مِـنْ تُـرَابٍ بِـلَا أبٍ وَأم ثُـمَّ بِالتَّنَاسُـل yani: "Halkın sandığı üzere bedenlerin diriltilmesi doğru değildir. Aksine mümkündür ki, insan türünden dünyada hiçbir kişinin kalmadığı bir zaman gelsin; ve ondan sonra topraktan babasız ve anasız bir insan meydana gelsin. Sonra da üreme ile doğa."

Dördüncüsü: Tedkîk-i müstehâsâta nazaran târîh-i tabîî ulemâsının akvâlidir. Bunlar da derler ki: “Sath-ı arzda tekevvün eden mürekkebât-ı fahmiyyeden nebâtât ve hayvânât-ı ibtidâiyye tahassul edip bu ecsâm-ı uzviyye-i ibtidâiyye ya basît veyâ mürekkeb hücerât cümlelerinden mürekkeb idiler. Bunlar üşniyye fasîlesinden nebâtât-ı mevâdd-ı jelâtiniyye; ve hayvânât-ı nâimeden ma’den ve hayvan ve nebât evsâfını câmi’ olan mercanlar, süngerler ve hayvânât-ı kışriyyeden ibâret idi. İlk hayvânât cüzûrsuz nebâtâttan başka bir şey değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Dördüncüsü: Özel olarak incelenen şeylere göre, doğa tarihi bilginlerinin sözleridir. Bunlar da derler ki: "Yeryüzünde oluşan kömürleşmiş bileşiklerden ilk bitkiler ve hayvanlar meydana gelmiş olup, bu ilk organik cisimler ya basit ya da bileşik hücrelerden oluşmuşlardı. Bunlar, jelatinimsi maddelerden oluşan yosun familyasından bitkiler; ve uyuyan hayvanlardan maden, hayvan ve bitki özelliklerini bir araya getiren mercanlar, süngerler ve kabuklu hayvanlardan ibaretti. İlk hayvanlar köksüz bitkilerden başka bir şey değildir."

Seyyârenin şurût-ı uzviyyesi kesb-i mükemmeliyyet etmesi ve hâl-i mebâdîde bulunan ba’zı a’zânın neşv ü nemâ bulması ile hayât ıslâh-ı hâl ve kesb-i kemâl eylemiştir. Ezmine-i ibtidâiyyede, bihâr-ı evveliyye derûnunda yüzen hayvânât-ı adîmetü’l-fıkarâttan başka bir şey görülmezdi. Devr-i mezkûrun nihâyetine doğru devr-i sillûrî esnâsında ilk esmâk ve fakat esmâk-ı gudrufiyye zuhûr etmiştir. Esmâk-ı azmiyye ise ondan pek çok zaman sonra vücûd bulmuştur. Devr-i evvelde galîz hayvânât-ı zü’l-maîşeteyn, cesîm zevâhif, batî hayvânât-ı kışrıyye başlar. Lâkin unsur-ı hayvânî bu devirde henüz tevessü’ etmemiş idi. Milyonlarca seneler mürûr etmiştir ki, gerek hayvânât ve gerek nebâtâtta zükûr ve inâs yok idi. Bu nevi’ teşekkülâtın ilk zuhûr edenleri münâsebât-ı esmâk gibi zayıf, gayr-ı muayyen ve şiddet ve faâliyetten ârî idi. Lâkin hayât tedrîcen kesb-i kemâl ederdi. Muahharan unsur-ı hayvânî, envâ’-ı kesîre ile yekdîğerinden temeyyüz ettiler. Zevâhif zuhûr etmiş, kanatlar tuyûru havada uçurmuş, ilk zü’l-fıkarât hayvânât-ı mükeyyise ormanlarda temekkün etmiştir. Devr-i sâlisde yılanlar ayaklarını kaybetmekle büsbütün zevâhiften temeyyüz etmişlerdir. Nitekim ayaklarının vücûdlarına ittisallerinin âsârı bugünkü günde dahi müşâhede olunmaktadır. Zevâhif ve tuyûr evsâfını câmi’ olan hayvânât munkarız olmuşlar; ve maymun nev’inin aksâmı ve bilcümle envâ’-ı hayvâniyye-i cesîme kıtaâtta teşekkül etmiştir. Lâkin nev’-i benî beşer henüz mevcûd değil idi. Evsâf-ı teşrîhiyyece hayvândan pek az farkı olan ve fakat mirkāt-ı kānûn-ı terakkîde en âlî ve azamet-i fikriyyesi ile hüküm-fermâ-yı âlem olmak isti’dâdını hâiz bulunan insan, daha sonra zuhûr etmiştir. İnsan, kānûn-ı tekâmül netîcesinde zuhûr etmiş ve silsile-i hayvânâtın en mükemmeli bulunmuştur. Meşîmeler arasında insanın en yakın ceddi “primat”lar olduğu gibi, onların da en yakın ceddi “şibh-i beşer” denilen “Kariniyen”lerdir. Paul ve Fritz Sarasin nâmında iki hayvânât âlimi tarafından 1893 târihinde icrâ edilen tedkîk ve tenkîdler netîcesinde “Seylân”ın ibtidâî ahâlîsinin kendi teşekkülleri i’tibâriyle diğer ırklardan ziyâde maymuna yakın olduğu anlaşılmıştır. “Anthropoid” denilen şibh-i beşerler arasında ise insana en çok benzeyenleri “şempanze” ile “goril”lerdir. 1894 senesinde Cava’da keşfedilen bir kafatası ile berâber bir oyluk kemiği ve birkaç diş, “Layt”da mün’akid hayvânât kongresinde, hayvânât&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Gezegenin organik şartlarının mükemmelleşmesi ve başlangıç halinde bulunan bazı organların gelişmesiyle hayat, durumunu düzeltmiş ve olgunlaşmıştır. İlk zamanlarda, ilk denizlerin içinde yüzen omurgasız hayvanlardan başka bir şey görülmezdi. Söz konusu dönemin sonuna doğru, Silüryen döneminde ilk balıklar, fakat kıkırdaklı balıklar ortaya çıkmıştır. Kemikli balıklar ise ondan çok sonra var olmuştur. İlk dönemde kalın yapılı iki yaşamlı hayvanlar, iri sürüngenler, yavaş kabuklu hayvanlar başlar. Ancak hayvan unsuru bu dönemde henüz genişlememişti. Milyonlarca sene geçmiştir ki, gerek hayvanlarda gerekse bitkilerde erkek ve dişi yoktu. Bu tür oluşumların ilk ortaya çıkanları, balıkların ilişkileri gibi zayıf, belirsiz ve şiddet ile faaliyetten uzaktı. Ancak hayat yavaş yavaş olgunlaşırdı. Daha sonra hayvan unsuru, birçok türle birbirinden ayrıldı. Sürüngenler ortaya çıkmış, kanatlar kuşları havada uçurmuş, ilk omurgalı, memeli hayvanlar ormanlarda yerleşmiştir. Üçüncü dönemde yılanlar ayaklarını kaybetmekle tamamen sürüngenlerden ayrılmışlardır. Nitekim ayaklarının vücutlarına bitişik olmasının izleri bugünkü günde dahi gözlemlenmektedir. Sürüngen ve kuş özelliklerini taşıyan hayvanlar yok olmuşlar; ve maymun türünün kısımları ve bütün iri hayvan türleri kıtalarda oluşmuştur. Ancak insan türü henüz mevcut değildi. Anatomik özellikler bakımından hayvandan pek az farkı olan ve fakat ilerleme kanununun merdiveninde en yüce ve fikrî azametiyle âleme hükmeden olma yatkınlığını taşıyan insan, daha sonra ortaya çıkmıştır. İnsan, tekâmül kanunu neticesinde ortaya çıkmış ve hayvanlar zincirinin en mükemmeli bulunmuştur. Plasentalılar arasında insanın en yakın atası "primat"lar olduğu gibi, onların da en yakın atası "insan benzeri" denilen "Kariniyen"lerdir. Paul ve Fritz Sarasin adında iki hayvan bilimci tarafından 1893 tarihinde yapılan inceleme ve eleştiriler neticesinde "Seylan"ın ilkel halkının kendi oluşumları itibarıyla diğer ırklardan ziyade maymuna yakın olduğu anlaşılmıştır. "Antropoid" denilen insan benzerleri arasında ise insana en çok benzeyenleri "şempanze" ile "goril"lerdir. 1894 senesinde Cava'da keşfedilen bir kafatası ile beraber bir uyluk kemiği ve birkaç diş, "Layt"ta toplanan hayvanlar kongresinde, hayvanlar

ve nebâtât ve müstehâsât âlimleri tarafından tedkîk olundukda, bunların bir şibh-i beşere âit olduğu takarrür eyledi. Bu sûretle tekevvün eden insanların zuhûrundan şimdiye kadar tahmînen beş yüz bin sene kadar bir zaman geçmiştir.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

ve bitkiler ve fosil bilimcileri tarafından incelendiğinde, bunların bir insan benzerine ait olduğu kesinleşti. Bu şekilde oluşmuş insanların ortaya çıkışından şimdiye kadar tahminen beş yüz bin sene kadar bir zaman geçmiştir.

İmdi nev’-i Benî Âdem sath-ı arz üzerinde zikrolunan akvâl-i erbaadan hangisi vech ile halkedilmiş olursa olsun, mahlûkāt-ı arzıyyenin kâffesine fâik ve cümlesinden mükerrem ve eşreftir. Onun kerâmet ve şerâfeti bu akvâl-i erbaanın kāillerince de musaddaktır. Hak Teâlâ hazretleri bu hakîkati وَلَقَـدْ كَرَّمْنَـا بَنِـي آدَمَ وَحَمَلْنَاهُـمْ فِـي الْبَـرِّ وَالْبَحْـرِ وَرَزَقْنَاهُـمْ مِـنَ الطَّيِّبَـاتِ وَفَضَّلْنَاهُـمْ عَلَـى كَثِيـر ( مِمَّنْ خَلَقْنَا تَفْضِيلًاİsrâ, 17/70) [Muhakkak biz Benî Âdem’i mükerrem kıldık ve onları karaya ve denize yüklettik ve iyi şeylerden onları rızıklandırdık; ve onları, yarattığımız kimselerin çokları üzerine ziyâde tafdîl ettik.] âyet-i kerîmesinde beyân buyurmuştur. İnsanların istihâlât netîcesinde tekevvününe kāil olan Camille Flammarion bile; “Arz kâinât içinde bir seyyâre ve insan o seyyârenin kuvâ-yı umûmiyyesinin netîce-i muhassalasıdır. Tabîat içinde kudret-i ilâhiyyeyi fehim ve idrâk ve şân-ı azamet-i ezeliyyesine arz-ı ubûdiyyet eden ilk mahlûk insandır” demiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Âdem oğulları türü yeryüzünde zikredilen dört görüşten hangisiyle yaratılmış olursa olsun, yeryüzündeki yaratılmışların hepsinden üstün ve hepsinden daha değerli ve şereflidir. Onun değeri ve şerefi, bu dört görüşün sahipleri tarafından da onaylanmıştır. Yüce Allah bu hakikati, "Muhakkak biz Âdem oğullarını değerli kıldık ve onları karaya ve denize yüklettik ve iyi şeylerden onları rızıklandırdık; ve onları, yarattığımız kimselerin çokları üzerine ziyade üstün kıldık." (İsrâ, 17/70) ayet-i kerimesinde beyan buyurmuştur. İnsanların dönüşümler sonucunda oluştuğunu savunan Camille Flammarion bile; "Yeryüzü kâinat içinde bir gezegen ve insan o gezegenin genel kuvvetlerinin toplanmış sonucudur. Tabiat içinde ilahi kudreti anlayan ve idrak eden ve ezelî azametinin şanına kulluk arz eden ilk yaratılmış insandır" demiştir.

Nev’-i Benî Âdem’in hilkati ne sûretle olursa olsun Allâhü Zülcelâl’in varlığını ve melâikesinin vücûdunu ve resûllerini ve kitâblarını ve yevm-i âhireti ve kazâ ve kaderi ve ba’de’l-mevt ba’si inkâra sebeb olamaz. Kitâb-ı tabîatı tedkîk ile meşgūl olup da bunları inkâr edenler, tedkîk ettikleri şeyin netâyicini idrâk edemeyen ve bir şeyde istiğrâkları hasebiyle hey’et-i mecmûa-i ma’rifeti ihâta edemeyen mahdûdu’l-efkâr ve nâkısu’l-isti’dâd kimselerdir. َ( يَعْرِفُـونَ نِعْمَـتَ اللّٰـهِ ثُـمَّ يُنْكِرُونَهَـا وَأكْثَرُهُـمُ الْكَافِـرُونNahl, 16/83) [Allâh’ın nîmetini tanırlar, sonra da onu inkâr ederler ve onların ekserisi kâfirlerdir.]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İnsan türünün yaratılışı ne şekilde olursa olsun, Yüce Allah'ın varlığını, meleklerinin varlığını, resullerini, kitaplarını, ahiret gününü, kazâ ve kaderi ve ölümden sonra dirilişi inkâra sebep olamaz. Doğa kitabını incelemekle meşgul olup da bunları inkâr edenler, inceledikleri şeyin sonuçlarını idrak edemeyen ve bir şeye dalmaları sebebiyle bilginin bütününü kuşatamayan, düşünceleri sınırlı ve kabiliyetleri eksik kimselerdir. (Nahl, 16/83) "Allah'ın nimetini tanırlar, sonra da onu inkâr ederler ve onların çoğu kâfirlerdir."

34 Nahcivânî, el-Fevâtihu’l-İlâhiyye, II, s. 448.

35 Konuk, Mesnevî-i Şerîf Şerhi, VI, s. 396-397 (beyit: 3887-3891).

36 Konuk, Mesnevî-i Şerîf Şerhi, VIII, s. 551-555 (beyit: 3622-24, 3631-33).

37 Buradan sonraki kısım mevcut Vâridât neşir ve şerhlerinde yoktur.

## On İkinci Fasıl

## Birinci vasl: İnsân-ı kâmil

Nefes-i Rahmânînin tenfîsinden maksad ََ كُنْـتُ كَنْـزًا مَخْفِيًّـا فَأحْبَبْـتُ أنْ أعْـرَف [ فَخَلَقْــتُ الْخَلْــقَ لِأعْــرَفBen gizli bir hazîne idim; bilinmeğe muhabbet ettim; halkı bilinmem için yarattım.] hadîs-i kudsîsi mûcibince “hubb” ve “zuhûr” ve “ma’rifet” bulunduğundan ve kemâl-i ma’rifet ise sûret-i ilâhiyyeyi kabûle müsâid bir endâm âyînesi ile mümkin olduğundan, zât-ı ulûhiyyet vücûd-ı latîfini, bu sûret-i ilâhiyyenin intibâını kabûl edebilecek bir mertebe-i kesîfeye tenzîl etti ki, bu mertebe-i kesîfe dahi âlem-i şehâdettir; ve âlem-i şehâdet her ne kadar, esmâ-i ilâhiyyenin zuhûr-ı ahkâm ve âsârına müsâid ise de, tamâmıyla mücellâ bir âyîne olmadığından, sûret-i ilâhiyye onda kemâliyle zâhir olmaz. Binâenaleyh âlem-i şehâdetten Âdem’in halk ve zuhûru, onun cilâsı mesâbesinde vâki’ oldu. İmdi âlem, Âdem’in vücûdu ile bir mir’ât-ı mücellâ olduğundan Hakk-ı mutlak onda sûret-i ilâhiyyesini kemâli ile müşâhede buyurur. Fakat bu müşâhede, uzaktan ve kendi vücûdunun hâricinde vâki’ olan bir şeye nazar ile mütehassıl temâşâ kabîlinden değildir. Belki cemî’-i zerrâtta bizzât zuhûr ve huzûr ile müşâhede-i zevkiyyedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Rahmânî Nefes'in açılmasından maksat, "Ben gizli bir hazîne idim; bilinmeğe muhabbet ettim; halkı bilinmem için yarattım." kudsî hadîsi gereğince "sevgi", "ortaya çıkma" ve "bilinme" bulunduğundan ve bilginin kemâli ise ilâhî sûreti kabule uygun bir beden aynası ile mümkün olduğundan, İlahi Zât, latîf varlığını, bu ilâhî sûretin yansımasını kabul edebilecek kesif bir mertebeye indirdi ki, bu kesif mertebe de şehâdet âlemidir; ve şehâdet âlemi her ne kadar ilâhî isimlerin hükümlerinin ve eserlerinin ortaya çıkmasına uygun ise de, tam anlamıyla parlak bir ayna olmadığından, ilâhî sûret onda kemâliyle ortaya çıkmaz. Bu sebeple şehâdet âleminden Âdem'in yaratılışı ve ortaya çıkışı, onun cilası mesâbesinde gerçekleşti. Şimdi âlem, Âdem'in varlığı ile parlak bir ayna olduğundan Mutlak Hak onda ilâhî sûretini kemâli ile müşâhede buyurur. Fakat bu müşâhede, uzaktan ve kendi varlığının dışında gerçekleşen bir şeye bakış ile elde edilen seyir kabilinden değildir. Aksine, bütün zerrelerde bizzat ortaya çıkış ve hazır bulunuş ile zevkî bir müşâhededir.

Bu hâle işâreten Kur’ân-ı Kerîm’de َُ لَا تُدْرِكُـهُ الْأبْصَـارُ وَهُـوَ يُـدْرِكُ الْأبْصَـارَ وَهُـو ( اللَّطِيــفُ الْخَبِيــرEn’âm, 6/103) [Gözler O’nu idrâk edemez, O ise gözleri idrâk eder ve O Latîf ve Habîr’dir.] buyurulur. Zîrâ zât-ı latîf, eşyâ sûretleriyle mütekâsif olunca, onlarda bi-hasebi’l-kesâfe zâhir olan ahvâl ve şuûn, zât-ı latîfin zevk-i şühûdî ve huzûrî ile ma’lûmu olur. Onun için âyet-i kerîmede “Latîf ve Habîr” buyuruldu; ve “hibret” ilm-i zevkîdir. Nitekim diğer bir âyet-i kerîmede dahi ُ( ألَا يَعْلَــمُ مَــنْ خَلَــقَ وَهُــوَ اللَّطِيــفُ الْخَبِيــرMülk, 67/14) [Yaratmış olan zât bilmez mi? Latîf, Habîr olan O’dur.] buyurulur. Bu taayyünâtta Hak can gibidir; ve taayyünât ise cesed hükmündedir; ve melâike havâsse; ve eflâk ve anâsır ve mevâlîd a’zâya benzerler; ve Âdem bunların zübdesi ve hulâsası olduğundan semâvât ve arzın sebeb-i hilkatı Âdem olmuş olur. Rubâî:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu duruma işaretle Kur'ân-ı Kerîm'de "Gözler O'nu idrak edemez, O ise gözleri idrak eder ve O Latîf ve Habîr'dir." (En'âm, 6/103) buyurulur. Çünkü latîf zât, eşya suretleriyle yoğunlaştığında, onlarda yoğunluk itibarıyla ortaya çıkan haller ve oluşlar, latîf zâtın şuhûdî ve huzûrî zevkiyle bilineni olur. Onun için ayet-i kerîmede "Latîf ve Habîr" buyuruldu; ve "hibret" zevkî ilimdir. Nitekim diğer bir ayet-i kerîmede de "Yaratmış olan zât bilmez mi? Latîf, Habîr olan O'dur." (Mülk, 67/14) buyurulur. Bu taayyünâtta (belirginleşmelerde) Hak can gibidir; ve taayyünât ise ceset hükmündedir; ve melekler duyulara; ve felekler, unsurlar ve varlıklar (maden, bitki, hayvan) uzuvlara benzerler; ve Âdem bunların özü ve hulâsası olduğundan semâvât ve arzın yaratılış sebebi Âdem olmuş olur. Rubâî:

وی آینۀ جمالِ شاهی که تویی ای نسخۀ نامۀ الٰهی که تویی در خود بطلب هر آنچه خواهی که تویی بیرون زتو نیست هر چه عالم هست

Tercüme: “Ey Âdem! Nâme-i ilâhînin nüshası sensin; ve cemâl pâdişâhının âyînesi sensin. Âlemde ne varsa, senden hâriç değildir; her ne istersen kendinden iste ki, hep sensin.”[38] Ve nitekim لَــوْلَاكَ لَــوْلَاكَ لَمَــا خَلَقْــتُ الْأفْــلَاك [Ey mahbûbum! Matlûb olan senin zuhûr-ı vücûdun olmasa idi, felekleri yaratmazdım.][39] buyurulmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Ey Âdem! İlâhî mektubun kopyası sensin; ve güzellik padişahının aynası sensin. Âlemde ne varsa, senden dışarıda değildir; her ne istersen kendinden iste ki, hep sensin." Ve nitekim "Ey sevgili! Matlûb olan senin varlığının ortaya çıkması olmasa idi, felekleri yaratmazdım." buyurulmuştur.

Cem’iyyet-i esmâiyyeden ibâret olan sûret-i ilâhiyyeyi ve emânet-i ilâhiyyeyi kabûl ve hamle, semâvât ve arzın ve cemâdâtın taayyünâtı müsâid olmayıp, ancak Âdem’in taayyünü müsâid oldu. Bu hakîkati müdrik olmayan mâddiyyûn, tefekkürün ancak dimâğ-ı âdemînin azot ve karbon ve fosfor gibi birtakım mevâd zerrelerinin tevazzu’-ı hâssından mütevellid olduğunu beyân ile ma’nâyı inkârları, azot ve karbonun ve vücûd-ı hakîkînin taayyün-i mahsûsundan ibâret olan bu tevazzu’-ı hâssın ne demek olduğunu bilmemelerinden mütevelliddir. İşte vücûdun bu taayyün-i mahsûsudur ki, mefhûm-i küllî-i ulûhiyyetten ibâret olan emânât-ı ilâhiyyeyi hamle müsâid oldu. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: ُ إِنَّـا عَرَضْنَـا الْأمَانَـةَ عَلَـى ( السَّــمَاوَاتِ وَالْأرْضِ وَالْجِبَــالِ فَأبَيْــنَ أنْ يَحْمِلْنَهَــا وَأشْــفَقْنَ مِنْهَــا وَحَمَلَهَــا الْإ ِنْسَــانAhzâb, 33/72) [Biz emâneti göklere ve yere ve dağlara arzettik. İmdi onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular; ve onu insan yüklendi.]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İlahi isimlerin toplamından ibaret olan ilahi sureti ve ilahi emaneti kabul etmeye ve taşımaya göklerin, yerin ve cansız varlıkların belirlenimleri uygun olmayıp, ancak Âdem'in belirlenimi uygun oldu. Bu hakikati idrak edemeyen materyalistler, düşüncenin ancak insan beyninin azot, karbon ve fosfor gibi birtakım maddelerin özel bir şekilde düzenlenmesinden kaynaklandığını belirterek manayı inkâr etmeleri, azot ve karbonun ve hakiki varlığın özel belirleniminden ibaret olan bu özel düzenlenmenin ne demek olduğunu bilmemelerinden kaynaklanmaktadır. İşte varlığın bu özel belirlenimidir ki, ilahlık külli kavramından ibaret olan ilahi emanetleri taşımaya uygun oldu. Nitekim Yüce Allah buyurur: "Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik. İmdi onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular; ve onu insan yüklendi." (Ahzâb, 33/72)

Kalbi şems ve diğer seyyârât a’zâ olmak üzere, Allah Teâlâ hazretleri manzûme-i şemsiyyemizi insân-ı kebîr olarak halk buyurdu; ve arzdan dahi kemâl-i celâ ve isticlâ için onların misli bir mir’ât-ı tâm olan insanı yarattı. Bunu, Allah Teâlâ’nın her şeye kādir olduğunu bilmemiz için böyle yaptı. Zîrâ insanda zâhir olan sıfat-ı ilmin derecesi, sâir mahlûkātta mevcûd değildir. Nitekim âyet-i kerîmede ِ اللّٰـهُ الَّـذِي خَلَـقَ سَـبْعَ سَـمَاوَاتٍ وَمِـنَ الْأرْض&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yüce Allah, kalbi güneş ve diğer gezegenleri organlar olmak üzere, güneş sistemimizi büyük insan (insân-ı kebîr) olarak yarattı; ve yeryüzünden de, tam bir tecelli ve görünme için, onların benzeri, tam bir ayna olan insanı yarattı. Bunu, Yüce Allah'ın her şeye kadir olduğunu bilmemiz için böyle yaptı. Çünkü insanda görünen ilim sıfatının derecesi, diğer yaratılmışlarda mevcut değildir. Nitekim ayet-i kerimede şöyle buyrulur: "Allah O'dur ki yedi göğü ve yerden de..."

( مِثْلَهُـنَّ يَتَنَـزَّلُ الْأمْـرُ بَيْنَهُـنَّ لِتَعْلَمُـواأنَّ اللّٰـهَ عَلَـى كُلِّ شَـيْءٍ قَدِيـرTalâk, 65/12) [Allah, o (Zât-ı Kibriyâ)dır ki, yedi göğü ve yerden de onların mislini yaratmıştır. Onların aralarında emri cereyân eder.Tâ ki Allâh’ın her şey üzerine kādir olduğunu bilesiniz.] buyurulmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

( مِثْلَهُـنَّ يَتَنَـزَّلُ الْأمْـرُ بَيْنَهُـنَّ لِتَعْلَمُـواأنَّ اللّٰـهَ عَلَـى كُلِّ شَـيْءٍ قَدِيـرTalâk, 65/12) [Allah, o (Zât-ı Kibriyâ)dır ki, yedi göğü ve yerden de onların mislini yaratmıştır. Onların aralarında emir cereyan eder. Tâ ki Allah’ın her şey üzerine kadir olduğunu bilesiniz.] buyurulmuştur.

Ma’lûm olsun ki, insandan maksûd, ancak insân-ı kâmildir. Onun kemâli yalnız ilmen değildir; belki bilcümle esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin ahkâmı kendisinde fiilen zâhir olur. Meselâ kendisinde sıfat-ı halk zâhir olmayan, ya’ni kendisinde cemî’-i merâtibde kudret-i halk bulunmayıp da, sâir sıfâtın ahkâmı zâhir olan insân-ı kâmil değildir, insân-ı nâkıstır. İnsân-ı kâmilde ihyâ ve imâte ve îcâd ve i’dâm ve men’ ve i’tâ gibi ilâ-mâ-lâ-nihâye sıfât-ı ilâhiyye fiilen zâhir olur. Nitekim Îsâ (a.s.)dan naklen Kur’ân-ı Kerîm’de buyurulur: ِ( أنِّــي أخْلُــقُ لَكُــمْ مِــنَ الطِّيــنِ كَهَيْئَــةِ الطَّيْــرÂl-i İmrân, 3/49) [Ben sizin için çamurdan kuş şekli gibi bir şey îcâd ederim.] Vücûdun mertebe-i ıtlâkında sıfât; ve sıfâtın âsârı olan esmâ; ve esmânın âsârı olan ef’âl yoktur. Vücûd mertebe-i ulûhiyyetine tenezzülünde sıfât ve esmâ sâhibidir; fakat ef’âl yoktur. Vaktâki merâtib-i kevniyyeye tenezzül eder, ef’âl zâhir olur; ve mertebe-i şehâdette taayyünât-ı kesîfe libâsına büründüğü vakit, sıfât ve esmâ ve ef’âl azhar olur. Binâenaleyh “Allah” ism-i câmii, evvel ve âhir ve zâhir ve bâtının hey’et-i mecmûasının ismi olur; ve vücûd-ı mutlakın cemî’-i merâtib ve etvârının meclâsı âlem ve onun zübdesi ve hulâsası “Âdem” olmuş olur. Âlemsiz ve Âdem’siz Allâh’ı görmek kābil değildir. Böyle olunca insân-ı kâmilde zât, sıfât ve esmâ ve ef’âl müctemi’dir; ve bu mertebe vücûdun yedinci mertebesi olup, tenezzülât-ı kemâliyye-i vücûdiyye insân-ı kâmilde nihâyet bulur; ve vücûd-ı mutlakın insân-ı kâmil mertebesindeki kemâlâtı hiçbir mertebe ve etvârında müşâhed değildir. Hak insân-ı kâmil ile görür, işitir, bilir; ve bilcümle sıfât-ı kevniyye ile muttasıf olur; ve her bir mevtının ve her bir mertebenin lezâzeti ile telezzüz ve âlâmı ile müteellim olur. Hakk’ın ezvâkı insân-ı kâmilin ezvâkı; veyâ aksi olarak, insân-ı kâmilin ezvâkı Hakk’ın ezvâkıdır. İmdi kevn vücûd-ı âlemdir; ve kevn-i câmi’ dahi insân-ı kâmildir. “Âdem” denilince insân-ı kâmil anlaşılmalıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, insandan maksat, ancak insân-ı kâmildir. Onun kemâli yalnız ilimle değildir; aksine bütün ilâhî isimlerin ve sıfatların hükümleri kendisinde fiilen ortaya çıkar. Örneğin kendisinde yaratma sıfatı ortaya çıkmayan, yani kendisinde bütün mertebelerde yaratma kudreti bulunmayıp da, diğer sıfatların hükümleri ortaya çıkan kişi insân-ı kâmil değildir, noksan insandır. İnsân-ı kâmilde diriltme ve öldürme, var etme ve yok etme, engelleme ve verme gibi sonsuz ilâhî sıfatlar fiilen ortaya çıkar. Nasıl ki Îsâ (a.s.)'dan naklen Kur’ân-ı Kerîm’de buyurulur: ( أنِّــي أخْلُــقُ لَكُــمْ مِــنَ الطِّيــنِ كَهَيْئَــةِ الطَّيْــر Âl-i İmrân, 3/49) [Ben sizin için çamurdan kuş şekli gibi bir şey var ederim.] Varlığın mutlaklık mertebesinde sıfatlar; ve sıfatların eserleri olan isimler; ve isimlerin eserleri olan fiiller yoktur. Varlık, ulûhiyyet mertebesine indiğinde sıfatlara ve isimlere sahiptir; fakat fiiller yoktur. Ne zaman ki kevnî mertebelere iner, fiiller ortaya çıkar; ve şehâdet mertebesinde yoğun tecelliler elbisesine büründüğü zaman, sıfatlar ve isimler ve fiiller daha açıkça belirir. Buna göre “Allah” ism-i câmii, evvel ve âhir ve zâhir ve bâtın isimlerinin toplu hâlinin ismi olur; ve mutlak varlığın bütün mertebelerinin ve hâllerinin tecelli yeri âlem ve onun özü ve hulâsası “Âdem” olmuş olur. Âlemsiz ve Âdem’siz Allah’ı görmek mümkün değildir. Böyle olunca insân-ı kâmilde zât, sıfatlar ve isimler ve fiiller bir aradadır; ve bu mertebe varlığın yedinci mertebesi olup, varlığın kemâlî inişleri insân-ı kâmilde sona erer; ve mutlak varlığın insân-ı kâmil mertebesindeki kemâlâtı hiçbir mertebe ve hâlinde gözlemlenmez. Hak insân-ı kâmil ile görür, işitir, bilir; ve bütün kevnî sıfatlarla nitelenir; ve her bir yerin ve her bir mertebenin lezzeti ile lezzetlenir ve acıları ile acı çeker. Hakk’ın zevkleri insân-ı kâmilin zevkleri; veya aksine, insân-ı kâmilin zevkleri Hakk’ın zevkleridir. Şimdi kevn âlemin varlığıdır; ve kapsamlı kevn de insân-ı kâmildir. “Âdem” denilince insân-ı kâmil anlaşılmalıdır.

Ma’lûm olsun ki, âlem ve Âdem’in iki i’tibârı vardır. Birisi zâtı cihetindendir; ve onların zâtı evvelce yok idi, sonradan var oldu; ve diğeri vü&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, âlemin ve Âdem'in iki itibarı vardır. Birisi zâtı yönündendir; ve onların zâtı öncesiz olarak yoktu, sonradan var oldu; ve diğeri varlık

cûd-ı mutlak cihetindendir ki, küllde sârîdir. Onun herkes ve her şey ile nisbeti vardır. Bu i’tibâr ile insan “üns”ten müştaktır, derler. İnsân-ı kâmil, bi’l-asâle (S.a.v.) Efendimiz’dir. Zîrâ onun hakîkati cemî’-i hakāyıkı câmi’ olan mertebe-i ulûhiyyettir. “Allah” ismi onun Rabb-i hâssıdır. Bu ismin tahtında mündemic olan kâffe-i esmâda i’tidâl vardır. Ya’ni birinin diğerine galebesi yoktur. Fakat onun tâbii olan enbiyâ (aleyhimü’s-selâm) ile evliyâ (kaddesallâhu esrârahum) hazarâtı da “Allah” isminin mazharı olmakla berâber onun tahtında bulunan esmâdan bir ismin merbûbu olup, o isimler, onların Rabb-i hâssları bulunduğundan, mazhariyyet-i esmâ husûsunda onlarda i’tidâl yoktur. Nitekim Sâlih (a.s.) ism-i Fettâh’ın mazharı olduğundan mu’cizâtı “fütûh” sûretinde zâhir oldu. İmdi insân-ı kâmil, Hakk’ı tenzîhde teşbîh ve teşbîhde tenzîh eder. Tenzîhde ْ إِنَّمَـا أنَـا بَشَـرٌ مِثْلُكُـم (Kehf, 18/110; Fussilet, 41/6) [Ben de sizin gibi beşerim!] buyurur ve teşbîhde َّ[ مَـنْ رَآنِـي فَقَـدْ رَأى الحَـقBeni gören Hakk’ı gördü.][40] ve [ هَـذِهِ يَـدُ اللّٰـهBu Allâh’ın elidir.][41] buyurur. Zîrâ tenzîh-i sırf ma’rifet-i ilâhiyyenin nısfıdır. Teşbîh-i sırf dahi, hakîkat-i vücûddan cehildir. Buna i’tikād zendekadır. Tenzîh-i sırf tahdîddir. Zîrâ, bir şey bir şeyden münezzehdir denildiği vakit, onlara birer had ta’yîn edilmiş olur; ve birinin hudûdu bittikten sonra, diğerinin hudûdu başlar demek olur. Teşbîh-i sırf dahi vücûd-ı mutlakı bir kayd-ı sûret ile takyîd etmek ma’nâsına gelir. Bu vartalardan kurtulmak için Hak min-haysü’z-zât eşyâdan münezzehdir; ve min-haysü’t-taayyün münezzeh değildir, deriz. Ve ta’bîr-i dîğerle, Hak min-haysü’z-zât eşyânın “ayn”ıdır, deriz. Zîrâ ُ( هُــوَ الْأوَّلُ وَالْآخِــرُ وَالظَّاهِــرُ وَالْبَاطِــنHadîd, 57/3) [Evvel O’dur ve Âhir O’dur ve Zâhir O’dur ve Bâtın O’dur.] buyurur; ve min-haysü’t-taayyün gayrıdır; zîrâ َ( إِنَّ اللّٰـهَ لَغَنِـيٌّ عَـنِ الْعَالَمِيـنAnkebût, 29/6) [Şübhesiz Allah âlemlerden müstağnîdir.] buyurur.[42]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Mutlak cömertlik yönündendir ki, bütünde yaygındır. Onun herkes ve her şey ile bağıntısı vardır. Bu itibarla insan "üns"ten türemiştir, derler. İnsân-ı kâmil, asıl olarak (S.a.v.) Efendimiz'dir. Çünkü onun hakikati, bütün hakikatleri kapsayan ilâhlık mertebesidir. "Allah" ismi onun özel Rabb'idir. Bu ismin altında gizli olan bütün isimlerde denge vardır. Yani birinin diğerine üstün gelmesi yoktur. Fakat onun takipçisi olan peygamberler (aleyhimü's-selâm) ile evliya (kaddesallâhu esrârahum) hazretleri de "Allah" isminin mazharı olmakla birlikte, onun altında bulunan isimlerden bir isme bağlı olup, o isimler onların özel Rabb'leri olduğundan, isimlerin mazhariyeti hususunda onlarda denge yoktur. Nitekim Salih (a.s.) Fettâh isminin mazharı olduğundan mucizeleri "açılış" şeklinde ortaya çıktı. Şimdi insân-ı kâmil, Hakk'ı tenzih ederken teşbih (benzetme) yapar ve teşbih ederken tenzih (eksikliklerden arındırma) eder. Tenzihde "Ben de sizin gibi beşerim!" (Kehf, 18/110; Fussilet, 41/6) buyurur ve teşbihde "Beni gören Hakk'ı gördü." ve "Bu Allah'ın elidir." buyurur. Çünkü sırf tenzih, ilahi marifetin yarısıdır. Sırf teşbih dahi, varlığın hakikatinden cehalettir. Buna inanmak zındıklıktır. Sırf tenzih sınırlamadır. Çünkü, bir şey bir şeyden münezzehtir denildiği zaman, onlara birer sınır belirlenmiş olur; ve birinin sınırı bittikten sonra, diğerinin sınırı başlar demek olur. Sırf teşbih dahi mutlak varlığı bir suret kaydı ile sınırlamak anlamına gelir. Bu tehlikelerden kurtulmak için Hak zâtı itibarıyla eşyadan münezzehtir; ve taayyünü (belirginleşmesi) itibarıyla münezzeh değildir, deriz. Ve başka bir ifadeyle, Hak zâtı itibarıyla eşyanın "ayn"ıdır, deriz. Çünkü "Evvel O'dur ve Âhir O'dur ve Zâhir O'dur ve Bâtın O'dur." (Hadid, 57/3) buyurur; ve taayyünü itibarıyla gayrıdır; çünkü "Şüphesiz Allah âlemlerden müstağnidir." (Ankebut, 29/6) buyurur.

38 Fîhi Mâ Fîh’te de geçen bu rubâîyi Ahmed Avni Bey Saâdeddin Hamevî’ye [Hammûye] (v. 671/1272) atfetmektedir. Bk. Fîhi Mâ Fîh (trc. A. Avni Konuk), s. 73, 237. Rubâînin geçtiği en eski kaynaklardan biri de Necmeddin Dâye’nin (v. 654/1256) Mirsâdü’l-İbâd’ıdır. Atfedildiği diğer sûfîler için bk. Dâye, Mirsâ- dü’l-İbâd, s. 3, 552.

39 Hâkim, Müstedrek, II, s. 671-672; Taberânî, Mu’cemu’l-Evsat, VI, s. 313; Dey- lemî, el-Firdevs, V, s. 227; İbnü’l-Hallâl, es-Sünne, I, s. 233; İbn Asâkir, Târîhu Dımaşk, III, s. 518; Dımaşkî, Sübülü’l-Hüdâ ve’r-Reşâd, I, s. 75; Vâkıdî, Fütû- hu’ş-Şâm, I, s. 235; Ebû Tâlib el-Mekkî, Kūtu’l-Kulûb, II, s. 697 (32. bâb); Heme- dânî, Temhîdât, s. 43; Baklî, Meşrebü’l-Ervâh, s. 234, 263; Dâye, Mirsâdü’l-İbâd, s. 37; Fütûhât-ı Mekkiyye, I, 210 (10. bâb).

40 Buhârî, “Ta’bîr”, 10; Müslim, “Rü’yâ”, 1; Ahmed b. Hanbel, Müsned, XXXVII, s. 292.

41 Nesâî, “İhbâs”, 4; Nesâî, Sünenü’l-Kübrâ, VI, s. 145.

42 Ahmed Avni Bey nüshasında sonradan düzeltilerek bu şekilde yazılan cümle diğer üç nüshada şu şekildedir: “Ve ta’bîr-i dîğerle, Hak min-haysü’z-zât eşyânın “gay- r”ıdır, deriz; zîrâ َ( إِنَّ اللّٰــهَ لَغَنِــيٌّ عَــنِ الْعَالَمِيــنAnkebût, 29/6) [Şübhesiz Allah âlemlerden müstağnîdir.] buyurur. Ve min-haysü’t-taayyün aynıdır, deriz; zîrâ ُ هُــوَ الْأوَّلُ وَالْآخِــر ( وَالظَّاهِــرُ وَالْبَاطِــنُ Hadîd, 57/3) [Evvel O’dur ve Âhir O’dur ve Zâhir O’dur ve Bâtın O’dur.] buyurur.”

## İkinci vasl: Ayniyet ve gayriyet

Ma’lûm olsun ki, Rab ile abd arasında ayniyet ve gayriyetin ikisi de sâbit ve mütehakkıktır. O, bir vech ile; bu da bir vech iledir. Bâdî-i nazarda şahs-ı vâhidde ictimâ’-i zıddeyn muhâl görünür; ve [ الضِّــدَّان لا يَجْتَمِعَــانİki zıd bir araya gelmez.] kāidesi sahîhtir; velâkin bu cem’ olmayan “zıddân” lugavîdir, zıdd-ı ıstılâhî değildir. Zıdd-ı ıstılâhî cem’ olur. Bunun için ehl-i tasavvuf muhakkikîne “câmiu’l-ezdâd” derler. Meselâ nûr ile zulmet, zıdd-ı lugavîdir. Bu iki zıd bir mahalde ve bir vakitte cem’ olmazlar. Zîrâ bu iki lafzın ma’nâsı kendi vaz’ları üzerinde kāimdir. Eğer kendi vaz’ları üzerinde kāim olmazlarsa, onların ictimâı câiz olur. Meselâ gölgeye alâ-tarîki’l-istiâre “zulmet” denebilir; ve zulmet nâmını verdiğimiz bu gölge nûr ile bir mahalde ve bir vakitte cem’ olabilir. Nitekim her vakit müşâhede ederiz ki nûrdan ibâret olan ziyâ-yı şems ile duvarın gölgesi bir mahalde ve bir vakitte ictimâ’ ederler. Zîrâ gölge zulmet-i ıstılâhî idi. İşte bu îzâhâttan ma’lûm oldu ki, abd ile Rab arasındaki ayniyyet-i hakîkiyye lugavî değildir; ve kezâ gayriyyet-i hakîkiyye de lugavî değildir. Bu, her iki zıddın şey’-i vâhidde ictimâı muhâldir. Binâenaleyh ilm-i ma’kūlâtta ictimâı men’edilen zıd, ma’nâ-yı lugavî i’tibâriyledir. Yoksa ma’nâ-yı ıstılâhî i’tibâriyle değildir. Bu tâife-i muhakkikîn indinde dahi lugavî olan iki zıddın ictimâı muhâl ve gayr-ı câizdir. Bunu diğer bir misâl ile de tefhîm edelim. Şöyle ki:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, Rab ile kul arasında hem aynılık hem de başkalık ikisi de sabittir ve gerçekleşmiştir. O, bir yönüyle; bu da bir yönüyledir. İlk bakışta tek bir kişide zıtların bir araya gelmesi imkânsız görünür; ve [İki zıt bir araya gelmez.] kuralı doğrudur; ancak bir araya gelmeyen bu "zıtlar" sözlük anlamındaki zıtlardır, ıstılahî (teknik) anlamdaki zıtlar değildir. Istılahî zıt bir araya gelir. Bunun için tasavvuf ehli araştırmacılar "câmiu'l-ezdâd" (zıtları bir araya getiren) derler. Örneğin nur ile karanlık, sözlük anlamındaki zıttır. Bu iki zıt bir yerde ve bir zamanda bir araya gelmezler. Çünkü bu iki kelimenin anlamı kendi konuldukları anlam üzerinde durur. Eğer kendi konuldukları anlam üzerinde durmazlarsa, onların bir araya gelmesi caiz olur. Örneğin gölgeye istiare yoluyla "karanlık" denebilir; ve karanlık adını verdiğimiz bu gölge nur ile bir yerde ve bir zamanda bir araya gelebilir. Nitekim her zaman gözlemleriz ki nurdan ibaret olan güneş ışığı ile duvarın gölgesi bir yerde ve bir zamanda bir araya gelirler. Çünkü gölge ıstılahî karanlıktı. İşte bu açıklamalardan anlaşıldı ki, kul ile Rab arasındaki hakiki aynılık sözlük anlamında değildir; ve aynı şekilde hakiki başkalık da sözlük anlamında değildir. Bu, her iki zıddın tek bir şeyde bir araya gelmesi imkânsızdır. Buna göre akli ilimlerde bir araya gelmesi engellenen zıt, sözlük anlamı itibariyledir. Yoksa ıstılahî anlamı itibariyle değildir. Bu araştırmacı topluluğunun nezdinde dahi sözlük anlamındaki iki zıddın bir araya gelmesi imkânsız ve caiz değildir. Bunu başka bir örnekle de açıklayalım. Şöyle ki:

Eğer bir şahıs etrâfına dâiren-mâ-dâr âyîneler vaz’etse, her bir âyînede zâtı ve sıfâtı ile zâhir olur; ve sıfâtının zuhûru budur ki, o şahsın her bir hareket ve sükûnu, hey’et-i mesrûrâne ve mağmûmânesi ve hande ve giryesi akiste görünür. Bu cihetten şahıs, aksin “ayn”ıdır. Bu ayniyet, ayniyyet-i hakîkî-i ıstılâhîdir. Eğer lugavî olsaydı, akiste vâki’ olan her bir keyfiyetin, şahısta dahi vukūu vâcib olurdu. Çünkü akis birçok âyînelerde vâki’dir. Bu kesret şahsın vahdetine te’sîr etmez. Eğer akis üzerine taş veyâ necâset atsalar, şahıs ondan mutazarrır ve münecces olmaz; kendi hâlinde kalır; ve bu noksanlardan münezzeh ve müberrâdır. İşte bu cihetten gayriyyet-i hakîkî-i ıstılâhî sâbit olur. Binâenaleyh şahıs ile akiste ayniyet ile gayriyetin her ikisi de tahakkuk eder. İmdi, kim ki abd ile Rab arasında ayniyyet-i hakîkî-i lugavîyi i’tikād eder ve cemî’-i vücûh ile gayriyeti inkâr eylerse, o kimse mülhid ve zındık olur. Bu akîdeye göre âbid ile ma’bûd ve sâcid&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Eğer bir kişi etrafına dairesel aynalar yerleştirse, her bir aynada kendi zâtı ve sıfatları ile görünür; ve sıfatlarının görünmesi şudur ki, o kişinin her bir hareketi ve duruşu, sevinçli ve kederli hâli, gülmesi ve ağlaması akiste görünür. Bu yönden kişi, aksin tekil hakikatidir. Bu ayniyet, ıstılahî gerçek ayniyettir. Eğer dilsel olsaydı, akiste meydana gelen her bir niteliğin, kişide de meydana gelmesi zorunlu olurdu. Çünkü akis birçok aynada meydana gelir. Bu çokluk, kişinin birliğine etki etmez. Eğer akis üzerine taş veya pislik atsalar, kişi ondan zarar görmez ve kirlenmez; kendi hâlinde kalır; ve bu eksikliklerden uzak ve arınmıştır. İşte bu yönden ıstılahî gerçek gayriyet (başkalık) sabit olur. Buna göre kişi ile akiste ayniyet (aynılık) ile gayriyetin (başkalığın) her ikisi de gerçekleşir. Şimdi, kim ki kul ile Rab arasında dilsel gerçek ayniyeti kabul eder ve bütün yönleriyle gayriyeti inkâr ederse, o kişi mülhid (dinden çıkmış) ve zındık (dinsiz) olur. Bu inanca göre ibadet eden ile ibadet edilen ve secde eden

ile mescûd arasında hiçbir fark kalmaz. Böyle bir ayniyet gayr-ı vâki’dir. “Neûzü billâhi min hâzâ.” Ve kezâ kim ki, Hâlık ile mahlûk arasında gayriyyet-i hakîkiyye-i lugavîyi i’tikād eder ve nisbet-i hâlıkıyyet ve mahlûkıyyetten mâadâ hiçbir ayniyet taalluk ve nisbetini mukırr olmazsa, o kimse hakîkat-i hâlden câhildir. Bu, çömlekçi ile çömlekler arasındaki nisbete benzer. Eğer çömlekçi ölürse, onun yerine çömlekleri bâkî kalır. Bu hâl çömlekler ile çömlekçi arasında sâbit olan gayriyyet-i lugavî sebebiyledir. Abd ile Rab arasında böyle bir gayriyet vâki’ değildir. Bu gayriyet ile kāil olan ulemâ-i zâhir ve mütekellimîn ıstılâh-ı muvahhidînden gāfildirler. Abd ile Rabb’in bir i’tibâr olunmasından havf ederler. Bilmezler ki, ıstılâh-ı muhakkikîn mûcibince akiste ve şahısta her iki cihetin sübûtu ile berâber hiçbir vakitte bu, o; o da, bu olmaz. Akis, akistir; şahıs da şahıstır. Akis mahlûk ve hâdis ve nâkıstır; ve şahıs kadîm ve bâkî ve kâmildir. Diğer bir misâl daha îrâd edelim:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

ile secde edilen arasında hiçbir fark kalmaz. Böyle bir ayniyet gerçekleşmez. "Bundan Allah'a sığınırız." Aynı şekilde, kim ki Yaratıcı ile yaratılan arasında gerçek bir dilsel ayrılık olduğuna inanır ve yaratıcılık ile yaratılmışlık bağıntısından başka hiçbir ayniyet bağıntısını ve oranını kabul etmezse, o kimse durumun hakikatinden cahildir. Bu, çömlekçi ile çömlekler arasındaki orana benzer. Eğer çömlekçi ölürse, onun yerine çömlekleri kalır. Bu durum, çömlekler ile çömlekçi arasında sabit olan dilsel ayrılık sebebiyledir. Kul ile Rab arasında böyle bir ayrılık gerçekleşmez. Bu ayrılık ile konuşan zahir uleması ve kelamcılar, muvahhidlerin (Allah'ı birleyenlerin) teriminden habersizdirler. Kul ile Rabbin bir kabul edilmesinden korkarlar. Bilmezler ki, muhakkiklerin (gerçeği araştıranların) terimine göre, akiste ve şahısta her iki yönün varlığı ile birlikte hiçbir zaman bu, o; o da, bu olmaz. Akis, akistir; şahıs da şahıstır. Akis yaratılmış, sonradan var olmuş ve eksiktir; şahıs ise kadim (ezelî), bâkî (sonsuz) ve kâmildir (eksiksizdir). Diğer bir örnek daha verelim:

Buhârın vücûdu kemâl-i letâfetten görünmez. Bir mertebe tekâsüf edince bulut; ve bulut tekâsüf edince su; ve su incimâd ile tekâsüf edince buz olur. İmdi buzun esâsı buhâr olmakla berâber, onun taayyünü buhârın gayrıdır. Zîrâ buhâr aslâ buz gibi kesîf bir taayyün sâhibi değildir; o bî-sûrettir; ve kezâ buz, suyun hâl-i müncemidinden ibâret olduğu hâlde, suyun “ayn”ı değildir. Çünkü su ile görülen işler buz ile görülemez. Su başka, buz başkadır. Velâkin gerek suyun ve gerek buzun vücûdları buhârın zâtından gayrı değildir. Bu i’tibâr ile buhârın “ayn”ıdırlar. Binâenaleyh bunların arasında hem ayniyet ve hem de gayriyet sâbit ve mütehakkıktır.[43]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Buharın varlığı, aşırı inceliğinden dolayı görünmez. Bir derece yoğunlaşınca bulut; ve bulut yoğunlaşınca su; ve su donarak yoğunlaşınca buz olur. Şimdi, buzun temeli buhar olmakla birlikte, onun belirlenimi buhardan başkadır. Çünkü buhar asla buz gibi yoğun bir belirlenime sahip değildir; o şekilsizdir; ve aynı şekilde buz, suyun donmuş halinden ibaret olduğu halde, suyun tekil hakikati değildir. Çünkü su ile görülen işler buz ile görülemez. Su başka, buz başkadır. Ancak gerek suyun gerekse buzun varlıkları buharın zâtından başka değildir. Bu bakımdan buharın tekil hakikatidirler. Bu sebeple bunların arasında hem ayniyet (aynılık) hem de gayriyet (başkalık) sabit ve gerçekleşmiştir.

43 Bu başlık altındaki ayniyet-gayriyet anlatımı büyük ölçüde İmdâdullah Tehâ- nevî’nin Risâle der Beyân-ı Vahdetü’l-Vücûd isimli risâlesindendir. Tehânevî’nin risâlesi Ahmed Avni Bey tarafından ayrıca tercüme edilmiştir. Bu kısmı krş. Ercan Alkan, “Ahmed Avni Konuk’un Risâle Der Beyân-ı Vahdetü’l-Vücûd Tercüme- si”, s. 207-209. Nitekim Ahmed Avni Bey Mesnevî-i Şerîf Şerhi’nde bu kaynağa şöyle işaret etmiştir: “Ve bu ayniyet ve gayriyet meselesi Hindli İmdâdullah (k.s.) hazretlerinin Vahdetü’l-Vücûd risâlesinde mevcûd olup fakîr tarafından tercüme edilmiş ve bu bahis fakîr tarafından Fusûsu’l-Hikem’e yazılan şerhin mukaddeme- sinde de münderic bulunmuştur.” Mesnevî-i Şerîf Şerhi, VIII, 571.

## On Üçüncü Fasıl: Telhîs-i Merâtib-i Vücûd

Bâlâda tafsîlen beyân olunan vücûdun yedi mertebe-i tenezzülünü mücmelen dahi zikretmek fâideli göründüğünden bervech-i âtî beyân olunur:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yukarıda ayrıntılı olarak açıklanan varlığın yedi tenezzül mertebesini kısaca da zikretmek faydalı göründüğünden aşağıdaki şekilde açıklanır:

Birincisi: “Lâ-taayyün”, “ıtlâk” ve “zât-ı baht” mertebesidir. Bu mertebede vücûd cemî’-i nuût ve sıfât izâfesinden münezzeh ve her kayıddan ve hattâ kayd-ı ıtlâktan dahi mukaddestir. Bu mertebe Hak Teâlâ’nın künhüdür ki, onun fevkinde başka bir mertebe yoktur. Belki bütün merâtib onun tahtındadır. Buna “mertebe-i ahadiyyet” derler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Birincisi: "Belirlenmemişlik", "mutlaklık" ve "salt zât" mertebesidir. Bu mertebede varlık, bütün nitelik ve sıfatların izafe edilmesinden münezzeh ve her kayıttan, hatta mutlaklık kaydından dahi mukaddestir. Bu mertebe, Yüce Allah'ın künhüdür (gerçek mahiyeti) ki, onun üstünde başka bir mertebe yoktur. Aksine, bütün mertebeler onun altındadır. Buna "ahadiyyet mertebesi" derler.

İkincisi: “Taayyün-i evvel”dir. Bu mertebe Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerinin kendi zâtını ve sıfâtını ve bilcümle mevcûdâtı, biri diğerinden mümtâz olmamak üzere, bervech-i icmâl, bilmesinden ibârettir. Buna da “mertebe-i vahdet” ve “hakîkat-i muhammediyye” derler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İkincisi: "İlk belirginleşme"dir. Bu mertebe, Yüce Allah'ın kendi zâtını ve sıfatlarını ve bütün varlıkları, birinin diğerinden ayrı olmaksızın, toplu bir şekilde bilmesinden ibarettir. Buna aynı zamanda "vahdet mertebesi" ve "Muhammedî hakikat" derler.

Üçüncüsü: “Taayyün-i sânî”dir. Bu mertebe Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerinin kendi zât-ı aliyye ve sıfât-ı seniyyesini, biri diğerinden mümtâz olmak üzere, alâ-vechi’t-tafsîl bilmesinden ibârettir. Buna da “mertebe-i vâhidiyyet” ve “hakîkat-i insâniyye” derler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Üçüncüsü: "İkinci belirlenim"dir. Bu mertebe, Yüce Allah'ın kendi yüce zâtını ve üstün sıfatlarını, birinin diğerinden ayrıcalıklı olması üzere, ayrıntılı bir şekilde bilmesinden ibarettir. Buna aynı zamanda "vâhidiyyet mertebesi" ve "insanî hakikat" derler.

Dördüncüsü: “Mertebe-i ervâh”dır. Bu mertebe, eşyâ-yı kevniyye-i mücerrede-i basîtadan ibârettir. Ya’ni burada mâdde ve terkîb yoktur; ve bunlar kendini ve mebdeini ve emsâlini müdriktirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Dördüncüsü: "Ruhlar mertebesi"dir. Bu mertebe, soyut ve basit olan kevnî şeylerden (oluş âlemine ait varlıklardan) ibarettir. Yani burada madde ve terkip yoktur; ve bunlar kendilerini, başlangıçlarını ve benzerlerini idrak ederler.

Beşincisi: “Mertebe-i misâl”dir. O da eşyâ-yı kevniyye-i mürekkebe-i latîfeden ibârettir ki, bunlar parçalanmaz ve yırtılmaz ve yapıştırılmazlar. Rü’yâda ve âyînede görülen suver-i hayâliyye gibi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Beşincisi: "Misâl mertebesi"dir. O da latif, bileşik kevnî şeylerden ibarettir ki, bunlar parçalanmaz, yırtılmaz ve yapıştırılmazlar. Rüya ve aynada görülen hayalî suretler gibi.

Altıncısı: “Mertebe-i âlem-i ecsâm”dır. Bu mertebe de, eşyâ-yı mürekkebe-i kesîfeden ibârettir ki, teczie, teb’îz ve hark ve iltiyâm kabûl ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Altıncısı: "Cisimler âlemi mertebesi"dir. Bu mertebe de, parçalanma, bölünme, yanma ve birleşme kabul eden yoğun bileşik şeylerden ibarettir.

Yedincisi: Kâffe-i merâtibi, ya’ni cismânî ve nûrânî ve vahdet ve vâhidiyet mertebelerini câmi’ olan bir mertebedir ki, “insân-ı kâmil” derler. Bu mertebe vücûd-ı mutlakın tecellî-i ahîri ve libâs-ı ahîridir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yedincisi: Bütün mertebeleri, yani cismanî ve nuranî ve vahdet ve vahidiyet mertebelerini kendinde toplayan bir mertebedir ki, buna "insân-ı kâmil" derler. Bu mertebe, mutlak varlığın son tecellisi ve son giysisidir.

Muhakkikînden ba’zıları “mertebe-i vahdet” ile “vâhidiyet” tevhîd ve “insân-ı kâmil” mertebesini “mertebe-i şehâdet”e ilhâk edip beş mertebe i’tibâr ederek bunlara “hazarât-ı hamse” tesmiye ederler. Bunlara göre merâtibin esâmîsi böyle olur: “Ahadiyet”, “vâhidiyet”, “ervâh”, “misâl” ve “şehâdet”.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Gerçekleri araştıranlardan bazıları "vahdet mertebesi" ile "vâhidiyet"i birleştirip "insân-ı kâmil" mertebesini "şehâdet mertebesi"ne dahil ederek beş mertebe kabul ederler ve bunlara "hazarât-ı hamse" (beş ilahi huzur mertebesi) adını verirler. Bunlara göre mertebelerin isimleri şöyle olur: "Ahadiyet", "vâhidiyet", "ervâh", "misâl" ve "şehâdet".

Ba’zıları da dört isim ile icmâl edip “lâhût”, “ceberût”, “melekût”, “nâsût” derler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bazıları da dört isim ile özetleyip "lâhût", "ceberût", "melekût", "nâsût" derler.

“Lâhût” bî-keyfiyet ve bî-renk olan zâttan ibârettir ki, buna “Hû” ile işâret ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Lâhût", niteliksiz ve renksiz olan zâttan ibarettir ki, buna "Hû" ile işaret ederler.

“Ceberût”, taayyün-i evvel ve şühûd-ı mücmelden ibârettir ki, “Allah” tesmiye ederler. Onun için “Hû” isminin zikrine “lâhûtî” ve “Allah” isminin zikrine de “ceberûtî” derler. Evvelki “cem’u’l-cem‘” ve ikincisi “makām-ı cem‘”dir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Ceberût", ilk belirlenim ve toplu/icmâlî şühûddan (görünüşten) ibarettir ki, buna "Allah" adını verirler. Onun için "Hû" isminin zikrine "lâhûtî" (ilâhî âleme ait) ve "Allah" isminin zikrine de "ceberûtî" (ceberût âlemine ait) derler. İlki "cem'u'l-cem'" (cem'in cem'i, tüm varlıkların birleştiği en yüksek mertebe) ve ikincisi "makām-ı cem'" (cem makamı, varlıkların birleştiği mertebe)dir.

“Melekût”, “âlem-i ervâh” ile “âlem-i misâl”in mecmûundan ibârettir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Melekût", "ruhlar âlemi" ile "misal âlemi"nin toplamından ibarettir.

“Nâsût”, “âlem-i şehâdet” ile “hazret-i insân”ın mecmûundan ibârettir. Bunlar i’tibârâttan ibâret olup, mahall-i kıyl ü kāl değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Nâsût" (insanlık âlemi), "âlem-i şehâdet" (görünen âlem) ile "hazret-i insân"ın (insan mertebesinin) toplamından ibarettir. Bunlar, sadece itibari kavramlardan ibaret olup, tartışma yeri değildir.

İmdi alelıtlâk efrâd-ı insâniyyeden birisi terakkî edip, ona bu merâtib zevkan zâhir olur ve bu merâtibi kendi zâtında bulursa, ona “insân-ı kâmil” derler. Ve onun bu hâline “urûc ve mi’râc” tesmiye ederler. Bu urûc ve inbisât vech-i etemm üzere, ancak Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz’e vâki’ olmuştur. Zîrâ yukarıda zikrolunduğu üzere, cemî’-i esmâya mazhariyeti alâ-tarîki’l-i’tidâldir; ve bu makām “makām-ı mahmûd”dur. Diğer insân-ı kâmillerin bu makāma vusûlleri mümkin değildir. Bu makām “mâl-i yetîm”dir. ِ( وَلَا تَقْرَبُـوا مَـالَ الْيَتِيـمEn’âm, 6/152) [Yetimin malına yaklaşmayınız!] Bittabi’ diğer kâmillerin mi’râcında bu makāmın zevki yoktur; zîrâ hakîkatleri bu zevki mâni’dir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, genel olarak insan fertlerinden birisi ilerleyip, bu mertebeler ona zevk yoluyla görünür olursa ve bu mertebeleri kendi zâtında bulursa, ona "insân-ı kâmil" derler. Ve onun bu hâline "urûc ve mi'râc" (yükseliş ve yüceliş) adını verirler. Bu yükseliş ve genişleme en mükemmel şekilde, ancak Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz'e gerçekleşmiştir. Çünkü yukarıda zikredildiği üzere, bütün isimlere mazhariyeti itidal (denge) yoluyladır; ve bu makam "makām-ı mahmûd"dur (övülmüş makam). Diğer insân-ı kâmillerin bu makama ulaşmaları mümkün değildir. Bu makam "mâl-i yetîm"dir (yetim malıdır). ( وَلَا تَقْرَبُـوا مَـالَ الْيَتِيـم En'âm, 6/152) [Yetimin malına yaklaşmayınız!] Doğal olarak diğer kâmillerin mi'râcında bu makamın zevki yoktur; çünkü hakikatleri bu zevki engeller.

## On Dördüncü Fasıl: İrsâl-i Rusül

Ma’lûm olsun ki, irsâl-i rusülde vücûh-ı adîde vardır; ve âlem-i şehâdette peygamberlerin zuhûr ve vücûdları lâzım ve zarûrîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, peygamber göndermede pek çok vecih (yön) vardır; ve şehadet âleminde peygamberlerin ortaya çıkması ve varlıkları gerekli ve zorunludur.

Bir vechi budur ki: İnsân-ı nâkısta istiklâl-i vücûd ve gayriyet vehmi gālib olduğundan, kendisinden zâhir olan sıfât ve ef’âli nefsine izâfe eyler; ve vücûdunda istiklâl gördükçe, emr-i vücûdda da’vâ-yı iştirâk eyler. Bu ise zulm-i azîmdir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: ٌ( إِنَّ الشِّـرْكَ لَظُلْـمٌ عَظِيـمLokmân, 31/13) [Muhakkak şirk, azîm olan zulümdür.]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bir yönü şudur ki: Noksan insanda varlıkta bağımsızlık ve başkalık sanısı baskın olduğundan, kendisinden ortaya çıkan sıfatları ve fiilleri nefsine isnat eder; ve varlığında bağımsızlık gördükçe, varlık işinde ortaklık iddiasında bulunur. Bu ise büyük bir zulümdür. Nitekim Yüce Allah buyurur: "Muhakkak şirk, büyük bir zulümdür." (Lokmân, 31/13)

Zîrâ “zulüm” lugatta “bir şeyi mevziinin gayrına vaz’etmektir”. Bu da emr-i vücûdda sâika-i vehm ile, da’vâ-yı iştirâkten tevellüd eder. Böyle olunca şirkin menşei kendi nefsinden ve muhîtindeki eşyânın hakāyıkından ve onların mûcidinden cehil ve bu cehil hasebiyle, zulmet-i tabîiyye ahkâmında istiğrâktır. İmdi hazret-i şehâdet, a’yân-ı sâbitenin isti’dâdât ve kābiliyyât-ı zâtiyyeleri hasebiyle, vücûdun libâs-ı gayriyyet ile zuhûrundan ibâret olduğundan, zübde-i âlem olup, sûret-i ilâhiyyeyi kabûl ve hamle taayyünleri müsâid olan insanlara bu hakîkati ta’lîm ve onları zulmet-i tabîiyye sâhasından irdâ’ ve asl-ı hakîkî cânibine ircâ’ için, yine o vücûd-ı hakîkînin enbiyâ (aleyhimü’s-selâm) libâsları ile mütelebbis olması iktizâ etmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Çünkü "zulüm" sözlükte "bir şeyi kendi yerinden başka bir yere koymaktır". Bu da varlık işinde vehim güdüsüyle, ortaklık iddiasından doğar. Böyle olunca şirkin kaynağı kendi nefsinden ve çevresindeki şeylerin hakikatlerinden ve onların yaratıcısından cehalet ve bu cehalet sebebiyle, doğal karanlık hükümlerinde boğulmaktır. Şimdi, şehadet âlemi, sabit hakikatlerin zâtî yatkınlıkları ve kabiliyetleri sebebiyle, varlığın başkalık elbisesiyle görünmesinden ibaret olduğundan, âlemin özü olup, ilahi sureti kabul ve taşımaya uygun olan insanlara bu hakikati öğretmek ve onları doğal karanlık sahasından uzaklaştırmak ve gerçek asıl tarafına döndürmek için, yine o gerçek varlığın peygamberler (a.s.) elbiseleriyle bürünmesi gerekmiştir.

Diğer bir vechi budur ki, şuûnât-ı zâtiyye-i ilâhiyye bî-nihâye olup Hak onların ba’zılarından râzıdır ve ba’zılarından râzı değildir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: َ( وَلَا يَرْضَــى لِعِبَــادِهِ الْكُفْــرZümer, 39/7) ya’ni “Allah Teâlâ ibâdı için küfürden râzı değildir.” Hâlbuki küfür ism-i Mudill’in iktizâsı olup, esmâ-i sâire gibi zuhûr talebindedir. Hak Teâlâ hazretleri rahmet-i rahmâniyyesi ile ona da vücûd bahşeyler. Zîrâ rahmet-i rahmâniyye, âmm olduğundan, bu rahmete nazaran her şey merhûmdur. Velâkin rahmet-i rahîmiyye hâss olduğundan bu rahmete nazaran her şey merhûm değildir. Belki ba’zıları merhûm ve ba’zıları mercûmdur. Binâenaleyh Hak rahmet-i rahmâniyyesine nazaran küfür ve îmâna vücûd verdiği hâlde, rahmet-i rahîmiyyesine nazaran îmândan râzı ve küfürden râzı değildir. İşte Zülcelâl hazretleri kendisinin râzı olduğu ve olmadığı ef’âli mertebe-i risâlete bi’t-tenezzül vaz’eylediği şerâyi’ ile ibâdına i’lân eyledi. Sûret-i ilâhiyye üze&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Diğer bir yönü de şudur ki, İlahi Zât'a ait haller sonsuzdur ve Hak onların bazılarından razıdır, bazılarından ise razı değildir. Nitekim Yüce Allah buyurur: (وَلَا يَرْضَــى لِعِبَــادِهِ الْكُفْــر Zümer, 39/7) yani "Yüce Allah kulları için küfürden razı değildir." Hâlbuki küfür, Mudill (saptıran) isminin gereğidir ve diğer isimler gibi ortaya çıkmayı talep eder. Yüce Allah hazretleri, Rahmânî rahmetiyle ona da varlık bağışlar. Çünkü Rahmânî rahmet genel olduğundan, bu rahmete göre her şey merhamet olunmuştur. Ancak Rahîmî rahmet özel olduğundan, bu rahmete göre her şey merhamet olunmuş değildir. Aksine, bazısı merhamet olunmuş ve bazısı lanetlenmiştir. Bu sebeple Hak, Rahmânî rahmetine göre küfür ve imana varlık verdiği hâlde, Rahîmî rahmetine göre imandan razı ve küfürden razı değildir. İşte Yüce Allah hazretleri, kendisinin razı olduğu ve olmadığı fiilleri, risalet mertebesine tenezzül ederek koyduğu şeriatlar ile kullarına ilan etti. İlahi suret üzerine

re mahlûk olan insan, kendi nefsini tedkîk edecek olursa, râzı olduğu ve olmadığı ef’âlin zuhûru ne demek olduğuna zevkan muttali’ olur. Zîrâ insandan ba’zı ef’âl sâdır olur ki, ondan râzı değildir. Fakat zuhûru iktizâ-yı zâtı olduğundan, terk-i izhârı kābil değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yaratılmış olan insan, kendi nefsini inceleyecek olursa, razı olduğu ve olmadığı fiillerin ortaya çıkmasının ne demek olduğuna zevken (doğrudan tecrübe ile) vâkıf olur. Çünkü insandan bazı fiiller sâdır olur ki, onlardan razı değildir. Fakat ortaya çıkması, zâtî gereklilik olduğundan, onların ortaya çıkışını terk etmek mümkün değildir.

Bir vechi dahi budur ki, Rabbü’l-erbâb olan Hak Teâlâ, her biri bir Rabb-i hâs olan esmâsı ahkâmından marzî ve mağzûb olanların temyîzini irâde buyurur. Bu temeyyüz ise zuhûr-ı ahkâmdan sonra olur; ve zuhûr-ı ahkâm ise ba’de’l-imtihân mümkindir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: الَّــذِي ( خَلَـقَ الْمَـوْتَ وَالْحَيَـاةَ لِيَبْلُوَكُـمْ أيُّكُـمْ أحْسَـنُ عَمَـلًاMülk, 67/2) [O Allah Teâlâ ki, mevti ve hayâtı, hanginizin ameli daha güzel olduğunu imtihân etmek için yarattı.] Ve kezâ buyurur: ْ( وَلَنَبْلُوَنَّكُـمْ حَتَّـى نَعْلَـمَ الْمُجَاهِدِيـنَ مِنْكُـمMuhammed, 47/31) [Biz sizi elbette imtihân ederiz, tâ ki sizden mücâhid olanları bilelim!] Eğer mertebe-i azhar olan hazret-i şehâdette irsâl-i rusül olunup, marzî olan sırât-ı müstakîm ile mağzûb olan sırât-ı müstakîm ta’rîf olunmamış olsa, her ayn-ı sâbitenin isti’dâd ve kābiliyyet-i zâtiyyesinden ibâret olan hüccet-i bâliğa fiilen zâhir ve şühûd ile tevessuk edememiş olurdu. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: فَكَيْـفَ إِذَا جِئْنَـا مِـنْ كُلِّ أمَّـةٍ بِشَـهِيدٍ وَجِئْنَـا بِـكَ عَلَـى ( هَــؤُلَاءِ شَــهِيدًاNisâ, 4/41) ya’ni: “Her ümmetden peygamberlerini şâhid getirdiğimiz vakit, onların hâli nasıl olur? Yâ Habîbim! Seni de onların üzerine şâhid getirdik.” Ve kezâ buyurur: ] شَـهِيدًا ثُـمَّ لَاm/75[ ٍ وَيَـوْمَ نَبْعَـثُ مِـنْ كُلِّ أمَّـة ( يُـؤْذَنُ لِلَّذِيـنَ كَفَـرُواNahl, 16/84) ya’ni: “Biz o günde her ümmetten bir şâhid getirdikten sonra, kâfirler i’tizâra me’zûn olmazlar.” İşte ُ فَلِلّٰــهِ الْحُجَّــةُ الْبَالِغَــة (En’âm, 6/149) [Allah Teâlâ için hüccet-i bâliğa sâbittir.] âyet-i kerîmesi mûcibince, şühûd ile tevessuk eden hüccet-i bâliğanın ikāmesinden sonra mukbiller ile mücrimler ve ehl-i kurb ile ehl-i bu’d ayrılarak, ِِ فَرِيـقٌ فِـي الْجَنَّـة ( وَفَرِيـقٌ فِـي السَّـعِيرŞûrâ, 42/7) [Bir tâife cennetde ve bir tâife cehennemdedir.] sırrı zuhûra gelir; ve marzî olanlar kendi sırât-ı müstakîmlerinin nihâyeti olan cennete ve mağzûb olanlar da, kendi sırât-ı müstakîmlerinin nihâyeti olan cehenneme vâsıl olurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bir başka yönü de şudur ki, Rablerin Rabbi olan Yüce Allah, her biri özel bir Rab olan isimlerinin hükümleri gereğince, razı olunanlar ile gazaba uğrayanların ayırt edilmesini diler. Bu ayrım ise hükümlerin ortaya çıkmasından sonra olur; hükümlerin ortaya çıkması ise imtihandan sonra mümkündür. Nitekim Yüce Allah buyurur: الَّــذِي ( خَلَـقَ الْمَـوْتَ وَالْحَيَـاةَ لِيَبْلُوَكُـمْ أيُّكُـمْ أحْسَـنُ عَمَـلًاMülk, 67/2) [O Allah Teâlâ ki, ölümü ve hayatı, hanginizin ameli daha güzel olduğunu imtihan etmek için yarattı.] Ve aynı şekilde buyurur: ْ( وَلَنَبْلُوَنَّكُـمْ حَتَّـى نَعْلَـمَ الْمُجَاهِدِيـنَ مِنْكُـمMuhammed, 47/31) [Biz sizi elbette imtihan ederiz, tâ ki sizden mücahit olanları bilelim!] Eğer en açık mertebe olan şehadet âleminde peygamberler gönderilip, razı olunan doğru yol ile gazaba uğrayan doğru yol tanımlanmamış olsaydı, her bir sabit hakikatin kendi zâtî yatkınlık ve kabiliyetinden ibaret olan kesin delil, fiilen ortaya çıkıp şahitlikle pekişememiş olurdu. Nitekim Yüce Allah buyurur: فَكَيْـفَ إِذَا جِئْنَـا مِـنْ كُلِّ أمَّـةٍ بِشَـهِيدٍ وَجِئْنَـا بِـكَ عَلَـى ( هَــؤُلَاءِ شَــهِيدًاNisâ, 4/41) yani: “Her ümmetten peygamberlerini şahit getirdiğimiz zaman, onların hâli nasıl olur? Ey Sevgilim! Seni de onların üzerine şahit getirdik.” Ve aynı şekilde buyurur: ] شَـهِيدًا ثُـمَّ لَاm/75[ ٍ وَيَـوْمَ نَبْعَـثُ مِـنْ كُلِّ أمَّـة ( يُـؤْذَنُ لِلَّذِيـنَ كَفَـرُواNahl, 16/84) yani: “Biz o günde her ümmetten bir şahit getirdikten sonra, kâfirler özür dilemeye izinli olmazlar.” İşte ُ فَلِلّٰــهِ الْحُجَّــةُ الْبَالِغَــة (En’âm, 6/149) [Yüce Allah için kesin delil sabittir.] ayet-i kerimesi gereğince, şahitlikle pekişen kesin delilin ikamesinden sonra, Hakk'a yönelenler ile suçlular ve yakınlık ehli ile uzaklık ehli ayrılarak, ِِ فَرِيـقٌ فِـي الْجَنَّـة ( وَفَرِيـقٌ فِـي السَّـعِيرŞûrâ, 42/7) [Bir taife cennette ve bir taife cehennemdedir.] sırrı ortaya çıkar; razı olunanlar kendi doğru yollarının nihayeti olan cennete ve gazaba uğrayanlar da, kendi doğru yollarının nihayeti olan cehenneme ulaşırlar.

Emr-i da’vette kendilerine fütûr gelmemek için enbiyâ (aleyhimü’s-selâm)a hîn-i da’vetlerinde sırr-ı kader, ya’ni her ferdin isti’dâd ve kābiliyyet-i ezeliyyesi mekşûf değildir. Bu sebeble onların da’veti umûma siyyânen vâki’ olur. İşte bu beyânâttan anlaşılır ki, irsâl-i rusül zarûrîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Davet işinde kendilerine gevşeklik gelmemesi için peygamberlere (a.s.) davet anlarında kader sırrı, yani her ferdin ezelî yatkınlığı ve kabiliyeti açıklanmaz. Bu sebeple onların daveti herkese eşit şekilde gerçekleşir. İşte bu açıklamalardan anlaşılır ki, peygamber göndermek zorunludur.

Zamânımızda zekî ve âlim geçinen mütefenninler ve onların mukallidleri hakîkat-i hâlden câhil ve bu cehillerinden dahi gāfil olduklarından, irsâl-i rusülü inkâr ve istihfâf edip, kendilerini berbâd ederler. Eğer akıl ve dirâyetlerine i’timâd etmeyip de enbiyâya ve onların vârisleri olan ulemâ-i billâha tâbi’ olarak ta’lîmlerini kabûl etseler ve şerîatleri ile te’dîb-i nüfûs eyleseler, bu cehilden halâs ve kurb-i ma’rifete nâil ve gāye-i hilkatlerine vâsıl ve netîcede insân-ı kâmil olurlardı. Fakat ne çâre ki, isti’dâdlarına ezvâk-ı hayvâniyye ile iştigāl muvâfık geldi. Mesnevî:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Zamanımızda zeki ve âlim geçinen fen bilimciler ve onların taklitçileri, durumun hakikatinden habersiz ve bu bilgisizliklerinden de gafil oldukları için, peygamber gönderilmesini inkâr ve küçümseyip kendilerini mahvederler. Eğer akıl ve kavrayışlarına güvenmeyip de peygamberlere ve onların vârisleri olan Allah âlimlerine tâbi olarak öğretilerini kabul etseler ve şeriatleri ile nefislerini terbiye etseler, bu bilgisizlikten kurtulur, marifet yakınlığına erişir ve yaratılış gayelerine ulaşıp neticede insân-ı kâmil olurlardı. Fakat ne yazık ki, hayvanî zevklerle meşgul olmak kendi yatkınlıklarına uygun geldi. Mesnevî:

‏تكيه كم كن بر فن و بر كامِ خويش مگسل از پيغمبرِ ايامِ خويش

Tercüme: “Vaktinin peygamberinden i’râz etme; kendi fen ve kâmına az i’timâd et!”[44]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Zamanının peygamberinden yüz çevirme; kendi bilgine ve aklına az güven!"

44 Konuk, Mesnevî-i Şerîf Şerhi, VII, s. 170 (beyit: 544). Beytin îzâhı şöyledir: “Ey sâlik, kendi asrının ve zamânının şeyh-i kâmilini bul ve onun sohbetinden munkatı’ olma! Tarîk-i Hak’da kendi aklına ve ilmine ve zekâvetinin adımlarına i’timâd etme. Zîrâ senin aklın ve ilmin ve zekâvetin, şeyh-i kâmilin ilim ve irfânı önünde gāyet çürüktür. Beyt-i Mısrî (k.s.): Pîrinle olan ahdi güt, nen var ise ko git Bildiklerini terk et, irfâna irem dersen”

## On Beşinci Fasıl: İhtilâf-ı Şerâyi’

Ma’lûm olsun ki, mertebe-i ilimde sâbit olan suver-i esmâiyyenin mezâhiri ve onlara âit olan kemâlât, hazret-i şehâdette, hazâin-i ilâhiyyeden kader-i ma’lûm üzere tedrîcen nâzil olur. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: ٍ( وَإِنْ مِـنْ شَـيْءٍ إِلَّا عِنْدَنَـا خَزَائِنُـهُ وَمَـا نُنَزِّلُـهُ إِلَّا بِقَـدَرٍ مَعْلُـومHicr, 15/21) [Bizim indimizde hazîneleri olmayan hiçbir şey yoktur. Biz onu ancak mikdâr-ı ma’lûm ile indiririz.] Ve mebâhis-i sâbıkada beyân olunduğu üzere vücûd, henüz nebât ve cemâd ve hayvan mertebelerine mülâbis iken, bu sûretlerden hiçbiri emânet-i ilâhiyyeyi kabûl edemedi. Zîrâ onların isti’dâdâtı bu hamûleyi yüklenmeğe müsâid değildir. Tekâmülât-ı tedrîciyye netîcesinde insan zâhir oldu. Her ne kadar ibtidâî insanlarda emânet-i mezkûreden ibâret olan Hayât, İlim, Sem’, Basar, İrâde, Kudret, Kelâm ve Tekvîn sıfatları fiilen zâhir olmuş ise de, isti’dâdlarında dekāyık ve maârifi hazmedecek kadar vüs’at olmadığından ilk peygamber olan Âdem (a.s.)a ancak onların isti’dâdâtına muvâfık olarak on suhuftan ibâret ahkâm-ı ilâhiyye nâzil oldu. Zîrâ beşeriyet hâl-i tufûliyyette idi. Beşeriyetin isti’dâdı peyderpey inkişâf ettikçe her bir karnda kendilerinden isti’dâdlarına göre birer nebî zâhir oldu. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: ْ( لَقَـدْ جَاءَكُـمْ رَسُـولٌ مِـنْ أنْفُسِـكُمTevbe, 9/128) [Size, sizin nefsinizin cinsinden bir resûl geldi.] Ve bu resûller o ümmetlerden her birinin ilm-i ilâhîde birer muallimidir. Âlem-i şehâdet bir mektebe ve her bir karndaki ümem de birer sınıfa ve her ümmetin resûlü dahi bir muallime müşâbihdir. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz بُعِثْــتُ مُعَلِّمًــا ya’ni “Ben muallim olarak ba’solundum”[45] buyururlar. Meselâ sekiz sınıf üzerine müretteb olan bir mektebin, sekizinci sınıf muallimi, birinci sınıftaki tâliblere, o dersi vermek üzere gönderilse abes olur. Zîrâ o muallimin dersini, henüz mübtedî olan tâlibler anlayamaz. Bunun gibi, her karndaki insanlara Hâtem-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz’in şerîat-ı mutahharaları ile hitâb olunmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, ilim mertebesinde sabit olan isimlere ait suretlerin zuhur yerleri ve onlara ait olan kemaller, görünen âlemde, ilahi hazinelerden bilinen kader üzere yavaş yavaş iner. Nitekim Yüce Allah buyurur: (وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا عِنْدَنَا خَزَائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ إِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُوم Hicr, 15/21) [Bizim katımızda hazineleri olmayan hiçbir şey yoktur. Biz onu ancak bilinen bir miktar ile indiririz.] Ve önceki konularda açıklandığı üzere, varlık henüz bitki, cansız ve hayvan mertebelerine bürünmüşken, bu suretlerden hiçbiri ilahi emaneti kabul edemedi. Çünkü onların yatkınlıkları bu yükü taşımaya uygun değildir. Yavaş yavaş olan tekamüller sonucunda insan ortaya çıktı. Her ne kadar ilk insanlarda söz konusu emanetten ibaret olan Hayat, İlim, İşitme, Görme, İrade, Kudret, Kelam ve Tekvin sıfatları fiilen ortaya çıkmış olsa da, yatkınlıklarında incelikleri ve marifetleri hazmedecek kadar genişlik olmadığından, ilk peygamber olan Âdem (a.s.)'a ancak onların yatkınlıklarına uygun olarak on suhufdan ibaret ilahi hükümler indi. Çünkü beşeriyet çocukluk halinde idi. Beşeriyetin yatkınlığı yavaş yavaş geliştikçe, her bir nesilde kendilerinden yatkınlıklarına göre birer peygamber ortaya çıktı. Nitekim Yüce Allah buyurur: (لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ Tevbe, 9/128) [Size, sizin nefsinizin cinsinden bir resûl geldi.] Ve bu resûller o ümmetlerden her birinin ilahi ilimde birer öğretmenidir. Görünen âlem bir okula ve her bir nesildeki ümmetler de birer sınıfa ve her ümmetin resûlü de bir öğretmene benzer. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz بُعِثْتُ مُعَلِّمًا yani “Ben öğretmen olarak gönderildim”[45] buyururlar. Örneğin, sekiz sınıf üzerine düzenlenmiş bir okulun, sekizinci sınıf öğretmeni, birinci sınıftaki öğrencilere, o dersi vermek üzere gönderilse anlamsız olur. Çünkü o öğretmenin dersini, henüz başlangıç seviyesinde olan öğrenciler anlayamaz. Bunun gibi, her nesildeki insanlara Hatem-i enbiya (s.a.v.) Efendimiz’in temiz şeriatları ile hitap olunmadı.

Onun ümmet-i merhûmesi müntehî sınıf talebesi mesâbesinde olduğundan, külliyyât ve cüz’iyyât-ı esrârı câmi’ olan Kur’ân ile muhâtab oldular; ve Hâtem-i enbiyâdan sonra rûy-i zemînde ümem-i sâbıkanın isti’dâ&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Onun merhamet edilmiş ümmeti, son sınıf öğrencisi konumunda olduğundan, sırların küllî ve cüz'î yönlerini kapsayan Kur'an ile muhatap oldular; ve peygamberlerin sonuncusundan sonra yeryüzünde önceki ümmetlerin yatkınlığı

dâtına mutâbık olan şerâyi’ ile amel nehyolundu. Zîrâ nüzûl-i Kur’ân’dan sonra rûy-i zemîndeki insanların cümlesi ümmet-i Muhammed’dir. Kabûl edenler “ümmet-i icâbet”ten ve reddedenler “ümmet-i da’vet”tendir. Hâtem-i enbiyâdan sonra gelen insanların mertebe-i isti’dâdına nazar olunursa, Kur’ân’a muhâtab olmağa lâyık oldukları tezâhür eyler. Zîrâ Îsâ (a.s.)ın vilâdetinden, (S.a.v.) Efendimiz’in bi’set-i seniyyelerine kadar mürûr eden beş yüz küsur sene zarfında, âlem-i Nasrâniyyet cehil içinde pûyân idi. Onların terakkiyâtı bi’set-i seniyyeden sonradır. Zîrâ cümlesi ümmet-i Muhammed’den olup, isti’dâd ciheti ile, ümem-i sâbıkaya tafazzul etmişlerdir. Velhâsıl isti’dâdât-ı beşer ale’t-tedrîc tekâmül ettiğinden, peyderpey zuhûr eden enbiyâ dahi, onların isti’dâdına muvâfık ahkâm-ı ilâhiyye ve fühûmuna mutâbık hitâbât-ı rabbâniyye ile geldiler. Binâenaleyh her bir nebîye verilen ilm-i risâlet, ümmetlerinin isti’dâdından ne ziyâde, ne de noksandır. Ya’ni her birinin ümmeti, ulûm ve maârifden ne mikdâra muhtâc ise, ilm-i risâlete müteallik olarak, onlara verilen şey dahi o mikdârdan ziyâde ve noksan değildir. Zîrâ eğer ziyâde verilse, teklîf-i mâ-lâ-yutâk olur; ve eğer noksan verilse, hakları verilmemiş olur. Hâlbuki Hak Teâlâ ( الَّـذِي أعْطَـى كُلَّ شَـيْءٍ خَلْقَـهُ ثُـمَّ هَـدَىTâhâ, 20/50) [Hak Teâlâ her şeye halkını, ya’ni isti’dâdının iktizâsı olan hakkını verdi. Ondan sonra da her şeye halkını verdiğini beyân etti.] buyurduğu cihetle, her şeyin hakkı ne ise onu verir. İşte şerâyi’-i enbiyâdaki ihtilâfın ve birinin şerîatı geldikde, diğerinin şerîatı mefsûh olmasının hikmeti budur; ve bu hikmete mebnîdir ki, enbiyânın ba’zısı ba’zısından efdaldir. ٍ وَلَقَـدْ فَضَّلْنَـا بَعْـضَ النَّبِيِّيـنَ عَلَـى بَعْـض (İsrâ, 17/55) [Biz enbiyânın ba’zısını ba’zısı üzerine tafdîl ettik.] Ve kezâ ümmetlerin dahi ba’zısı ba’zılarından efdaldir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Zâtına uygun olan şeriatlarla amel etmek yasaklandı. Çünkü Kur'an'ın inişinden sonra yeryüzündeki insanların hepsi Muhammed ümmetidir. Kabul edenler "ümmet-i icâbet"ten (davete icabet eden ümmet) ve reddedenler "ümmet-i da'vet"tendir (davet edilen ümmet). Son peygamberden sonra gelen insanların yatkınlık mertebesine bakılırsa, Kur'an'a muhatap olmaya layık oldukları ortaya çıkar. Çünkü İsa (a.s.)'ın doğumundan, Efendimiz (S.a.v.)'in peygamberliğine kadar geçen beş yüz küsur sene zarfında, Hristiyanlık âlemi cehalet içinde ilerliyordu. Onların ilerlemeleri peygamberlikten sonradır. Çünkü hepsi Muhammed ümmetinden olup, yatkınlık yönüyle, önceki ümmetlerden üstün olmuşlardır. Sözün özü, beşerî yatkınlıklar yavaş yavaş tekâmül ettiğinden, peyderpey ortaya çıkan peygamberler de, onların yatkınlığına uygun ilâhî hükümler ve anlayışlarına uygun rabbanî hitaplarla geldiler. Buna göre her bir peygambere verilen risalet ilmi, ümmetlerinin yatkınlığından ne fazla, ne de eksiktir. Yani her birinin ümmeti, ilim ve marifetten ne kadara muhtaç ise, risalet ilmine ilişkin olarak, onlara verilen şey de o miktardan fazla ve eksik değildir. Çünkü eğer fazla verilse, güç yetirilemeyecek bir yükümlülük olur; ve eğer eksik verilse, hakları verilmemiş olur. Hâlbuki Yüce Allah (Tâhâ, 20/50) [Yüce Allah her şeye yaratılışını, yani yatkınlığının gerektirdiği hakkını verdi. Ondan sonra da her şeye yaratılışını verdiğini beyan etti.] buyurduğu cihetle, her şeyin hakkı ne ise onu verir. İşte peygamberlerin şeriatlarındaki farklılığın ve birinin şeriatı geldiğinde, diğerinin şeriatının yürürlükten kalkmasının hikmeti budur; ve bu hikmete bağlıdır ki, peygamberlerin bazısı bazısından daha üstündür. (İsrâ, 17/55) [Biz peygamberlerin bazısını bazısı üzerine üstün kıldık.] Ve aynı şekilde ümmetlerin de bazısı bazılarından daha üstündür.

45 Müslim, “Talâk”, 4; İbn Mâce, “Kitâbü’s-sünne”, 17; Dârimî, “İlim”, 17; Ahmed b. Hanbel, Müsned, XXII, s. 392; Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr, XIII, s. 51.

## On Altıncı Fasıl: Dîn

“Dîn” lugat i’tibâriyle “inkıyâd”, “cezâ” ve “âdet” ma’nâlarına gelir. Bu ma’nâların üçü de “şer‘”a naklolunabilir. “İnkıyâd”ın ma’nâsı budur ki, abd nebînin cânib-i Hak’tan getirdiği şerîata ya inkıyâd, ya muhâlefet eder. Eğer inkıyâd ederse, Hak Teâlâ dahi ona muvâfık cezâ ile münkād olur; ve eğer muhâlefet eder ve abdin ayn-ı sâbitesinin isti’dâdı afvı iktizâ eylerse, Hak dahi ona afv ve mağfireti ile münkād olur; ve eğer abdin ayn-ı sâbitesinin isti’dâdı muâhazeyi taleb ederse, Hak ona kahr ve intikām ile münkād olup, ona Kahhâr ve Müntakim isimleriyle tecellî eder. Ve inkıyâdda müessir olan abdin hâlidir. Zîrâ inkıyâd abdin fiilidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Din" kelime anlamı itibarıyla "boyun eğme", "ceza" ve "adet" anlamlarına gelir. Bu anlamların üçü de şeriata aktarılabilir. "Boyun eğme"nin anlamı şudur ki, kul peygamberin Allah katından getirdiği şeriata ya boyun eğer ya da karşı gelir. Eğer boyun eğerse, Yüce Allah da ona uygun ceza ile boyun eğer; ve eğer karşı gelir ve kulun sabit hakikatinin yatkınlığı affı gerektirirse, Allah da ona affı ve bağışlaması ile boyun eğer; ve eğer kulun sabit hakikatinin yatkınlığı azabı talep ederse, Allah ona kahır ve intikam ile boyun eğer, ona Kahhar ve Müntakim isimleriyle tecelli eder. Ve boyun eğmede etkili olan kulun halidir. Çünkü boyun eğme kulun fiilidir.

“Cezâ”nın ma’nâsı da budur ki, Hakk’ın abde inkıyâdı, onun fiilinin ivazını i’tâdan ibârettir; ve bu ivaz abdin ayn-ı sâbitesinin isti’dâdına göre verilir. İvazda üç sûret vardır:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Ceza"nın anlamı da şudur ki, Hakk'ın kula boyun eğmesi, onun fiilinin karşılığını vermekten ibarettir; ve bu karşılık kulun sabit hakikatinin yatkınlığına göre verilir. Karşılıkta üç şekil vardır:

Birisi; abdin hoşuna gidecek ve tab’ına mülâyim gelecek şeydir. Bunun delîli ُ( رَضِـيَ اللّٰـهُ عَنْهُـمْ وَرَضُـوا عَنْـهMâide, 5/119) [Allah onlardan râzı oldu ve onlar da O’ndan râzı oldular.] âyet-i kerîmesidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Birincisi; kulun hoşuna gidecek ve tabiatına uygun gelecek şeydir. Bunun delili (Mâide, 5/119) [Allah onlardan razı oldu ve onlar da O'ndan razı oldular.] ayet-i kerimesidir.

İkincisi; abdin hoşuna gitmeyecek ve tab’ına mülâyim gelmeyecek şeydir. Bunun delîli de اً( وَمَـنْ يَظْلِـمْ مِنْكُـمْ نُذِقْـهُ عَذَابًـا كَبِيـرFurkān, 25/19) [Her kim zulmederse ona büyük bir azâb tattıracağız.] âyet-i kerîmesidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İkincisi; kulun hoşuna gitmeyecek ve tabiatına uygun düşmeyecek şeydir. Bunun delili de (Furkân, 25/19) "Her kim zulmederse ona büyük bir azap tattıracağız." ayet-i kerimesidir.

Üçüncüsü; tab’a mülâyim gelen ve gelmeyen kaydlar ile mukayyed değildir. Bu da muhâlefetin afvıdır. Bunun delîli dahi ْ( وَنَتَجَـاوَزُ عَـنْ سَـيِّئَاتِهِمAhkāf, 46/16) [Biz onların seyyiâtından geçeriz.] âyet-i kerîmesidir. İşte abdin muktezâ-yı hâline göre Hakk’ın inkıyâdı cezâ ve muâvazadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Üçüncüsü; tabiata uygun gelen ve gelmeyen kayıtlarla sınırlı değildir. Bu da muhalefetin affıdır. Bunun delili de (وَ نَتَجَاوَزُ عَنْ سَيِّئَاتِهِمْ) [Biz onların kötülüklerinden geçeriz.] ayet-i kerimesidir. İşte kulun halinin gereğine göre Hakk'ın boyun eğmesi ceza ve karşılıktır.

“Âdet”in ma’nâsı dahi budur ki, abdin inkıyâd ve muhâlefeti, abdin ayn-ı sâbitesinin ahvâlinden bir hâldir; ve Hakk’ın inkıyâdı ve muâvazası dahi kezâlik abdin ayn-ı sâbitesinin ahvâlinden bir hâldir. Binâenaleyh abdin inkıyâdı hâl-i evvel ve Hakk’ın muâvazası da hâl-i sânîdir. Hâl-i sânî, hâl-i evveli ta’kib ettiği için, ona “ikāb” ve “ukūbet” dahi denir. Bu i’tibâr ile “ukūbet” mülâyim ve gayr-ı mülâyim olan ivaza şâmildir. Velâkin örf-i şer’î, ivaz-ı mülâyime “sevâb” ve gayr-ı mülâyime “ikāb” tesmiye etmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Âdet"in anlamı da şudur ki, kulun boyun eğmesi ve karşı çıkması, kulun tekil sabit hakikatinin hallerinden bir haldir; ve Hakk'ın boyun eğmesi ve karşılık vermesi de aynı şekilde kulun tekil sabit hakikatinin hallerinden bir haldir. Bu sebeple kulun boyun eğmesi birinci hal ve Hakk'ın karşılık vermesi de ikinci haldir. İkinci hal, birinci hali takip ettiği için, ona "ikāb" (ceza) ve "ukūbet" (azap) da denir. Bu bakımdan "ukūbet", uygun ve uygun olmayan karşılığa şamildir (kapsar). Ancak şeriat örfü, uygun karşılığa "sevâb" (mükâfat) ve uygun olmayana "ikāb" (ceza) adını vermiştir.

İmdi abdin ayn-ı sâbitesinin bu zikrolunan hâl-i evveli ve sânîsi kendi üzerine avdet ettiği için dîn “âdet”tir. Gerçi “âdet” denildiği vakit, akla&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi kulun tekil sabit hakikatinin bu zikredilen birinci ve ikinci hâli kendi üzerine döndüğü için din "âdet"tir. Gerçi "âdet" denildiği zaman, akla

gelen şey, bir emrin aynı ile kendi hâline avdeti ma’nâsına ise de, böyle “âdet” hakîkatte vâki’ değildir. Zîrâ “âdet” tekrârdır; ve tecellîde ise tekrâr yoktur. Belki mükerrer zannolunan şeyler yekdîğerinin mislidirler. Meselâ abd, emre inkıyâden sabah namazını kıldı. Hak dahi onun tab’ına mülâyim muâvaza ile inkıyâd eyledi. Ertesi gün yine sabah namazını kıldı; yine ivaza nâil oldu. Namaz abdin fiili olup, ayn-ı sâbitesi hasebiyle Hakk’ın kendisine bir tecellîsinden ibârettir; ve abdin hâlidir. Ve muâvaza dahi Hakk’ın bir tecellîsi olup o da abdin ayn-ı sâbitesi hasebiyle vâki’ olur. Bu da abdin hâl-i sânîsidir. İmdi namazların ve muâvazaların sûretleri mükerrer görünür. Bu i’tibâr ile dîn “âdet”tir. Velâkin bu sûretler yekdîğerinin “ayn”ı olmayıp, müşâbihidir. Bu i’tibâr ile de “âdet” değildir. Ve kezâ namaz kılmak abdin ahvâlinden bir hâl olduğu gibi, onun ayn-ı sâbitesinin ahvâline göre vâki’ olan muâvaza dahi, o hâli ta’kîb eden ikinci hâldir; ve hâl-i evveli ta’kîb eden ikinci hâl ise bittabi’ cezâ değildir. Binâenaleyh “dîn” bir vech ile “cezâ ve âdet” ve bir vech ile de “cezâ ve âdet” değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Gelen şey, bir emrin aynısıyla kendi hâline dönmesi anlamına gelse de, böyle bir "âdet" gerçekte meydana gelmez. Çünkü "âdet" tekrardır; tecellîde ise tekrar yoktur. Aksine, tekrarlandığı sanılan şeyler birbirinin benzeridir. Örneğin, kul emre uyarak sabah namazını kıldı. Hak da onun tabiatına uygun bir karşılıkla ona uydu. Ertesi gün yine sabah namazını kıldı; yine karşılığa nail oldu. Namaz kulun fiili olup, sabit hakikati gereğince Hakk'ın kendisine bir tecellîsinden ibarettir; ve kulun hâlidir. Karşılık da Hakk'ın bir tecellîsi olup o da kulun sabit hakikati gereğince meydana gelir. Bu da kulun ikinci hâlidir. Şimdi namazların ve karşılıkların suretleri tekrarlanmış gibi görünür. Bu itibarla din "âdet"tir. Ancak bu suretler birbirinin "aynı" olmayıp, benzeridir. Bu itibarla da "âdet" değildir. Aynı şekilde namaz kılmak kulun hallerinden bir hâl olduğu gibi, onun sabit hakikatinin hallerine göre meydana gelen karşılık da, o hâli takip eden ikinci hâldir; ve ilk hâli takip eden ikinci hâl ise elbette ceza değildir. Bu sebeple "din" bir yönden "ceza ve âdet" ve bir yönden de "ceza ve âdet" değildir.

## On Yedinci Fasıl: Mevt

Âlem-i şehâdette mevt denilen hâl, in’idâm-ı sûretten ibârettir. Bu da iki[46] vech ile vâki’ olur:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Görünen âlemde ölüm denilen hâl, sûretin yok olmasından ibarettir. Bu da iki şekilde meydana gelir:

Bir vechi budur ki, teceddüd-i emsâl bahsinde îzâh olunduğu üzere, vücûd-ı mümkin tarfetü’l-ayn içinde ma’dûm ve mevcûd olur. Bu in’idâm mevttir. Bu husûsta cemâd, nebât, hayvan ve insan müşterektirler. Bu hâl cemâdda gayr-ı mahsûs; ve nebât ve hayvan ve insanda tedkîkāt-ı fenniyye ile mahsûstür; ve tarfetü’l-aynda bilcümle vücûdât-ı mümkinenin iktizâ-yı zâtîsi hasebiyle vâki’ olan bu in’idâm ve mevt, ehl-i keşf olan kümmelîn indinde meşhûddur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bir yönü şudur ki, "teceddüd-i emsâl" (benzerlerin yenilenmesi) bahsinde açıklandığı üzere, mümkün varlık göz açıp kapayıncaya kadar yok olur ve var olur. Bu yok oluş ölümdür. Bu hususta cansız varlıklar, bitki, hayvan ve insan ortaktırlar. Bu hal cansız varlıkta hissedilmez; bitki, hayvan ve insanda ise fennî incelemelerle hissedilir; ve göz açıp kapayıncaya kadar bütün mümkün varlıkların zâtî gerekliliği sebebiyle meydana gelen bu yok oluş ve ölüm, keşif ehli olan kâmil insanlar katında müşahede edilir.

İkinci vecih budur ki, herhangi bir sûret-i muayyene-i mevcûde bir daha aynen zâhir olmamak üzere bozulur; ve o mevcûdun ayn-ı sâbitesi ve hakîkati onun rûhu ve bu sûret o rûhun mazharı ve mir’âtı olduğu için, o sûret bir sebeb tahtında mün’adim olmakla berâber, o rûh artık ondan alâkasını kesmiş bulunur; ve bu in’idâma “mevt-i ıztırârî” derler. Bunda cemî’-i mevcûdât-ı mümkine müşterektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İkinci yön şudur ki, herhangi belirli bir mevcut şekil, bir daha aynen ortaya çıkmamak üzere bozulur; ve o mevcut varlığın tekil sabit hakikati ve hakikati onun ruhu ve bu şekil o ruhun mazharı (tecelli yeri) ve aynası olduğu için, o şekil bir sebep altında yok olmakla birlikte, o ruh artık ondan alakasını kesmiş bulunur; ve bu yok oluşa "ıztırarî ölüm" derler. Bunda bütün mümkün varlıklar ortaktır.

Üçüncü vecih “mevt-i ihtiyârî”dir. Bu da insana mahsustur; ve bu mevt bilcümle hevâ-yı nefisten ve lezzât-ı cismâniyye ve müşteheyât-ı nefsâniyyeden ve muktezayât-ı tabîat ve şehvetten fânî olmaktır. Beyit:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Üçüncü vecih "ihtiyarî ölüm"dür. Bu da insana özgüdür; ve bu ölüm, bütün nefsin heveslerinden, cismanî lezzetlerden, nefse ait arzulardan ve tabiat ile şehvetin gerektirdiklerinden fani olmaktır. Beyit:

تركِ هوا قوتِ پیغمبريست سر ز هوا تافتن از سروریست

Tercüme: “Hevâ-yı nefisten i’râz etmek serverliktendir; terk-i hevâ kuvvet-i peygamberîdir.”[47]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Nefsin arzu ve isteklerinden yüz çevirmek, efendilik ve yücelik alametidir; nefsin arzularını terk etmek ise peygamberlere mahsus bir kuvvettir.

Bu mevt-i ihtiyârî, bir insân-ı kâmilin dâmenine teşebbüs edip, onun terbiyesi tahtında bulunmak ile mümkindir. Istılâh-ı muhakkikînde buna “mevt-i ahmer” derler. Ve ا[ مُوتُـوا قَبْـلَ أنْ تَمُوتُـوÖlmeden evvel ölünüz!][48] hadîs-i şerîfi bu mevt-i ihtiyârîye işârettir. Ve (S.a.v.) Efendimiz, Hz. Sıddîk-ı A’zam hakkında buyururlar: ِ مَــنْ أرَادَ أنْ يَنْظُــرَ إِلَــى مَيِّــتٍ يَمْشِــي عَلَــى وَجْــهِ الْأرْض فَلْيَنْظُــرْ إِلَــى أبِــي بَكْــرya’ni “Kim ki yeryüzünde yürüyen ölüye nazar etmek&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu iradî ölüm, bir insân-ı kâmilin eteğine yapışıp, onun terbiyesi altında bulunmak ile mümkündür. Gerçek âriflerin ıstılahında buna "kırmızı ölüm" derler. Ve "Ölmeden evvel ölünüz!" hadîs-i şerîfi bu iradî ölüme işarettir. Ve (S.a.v.) Efendimiz, Hz. Sıddîk-ı A'zam hakkında buyururlar: "Kim ki yeryüzünde yürüyen ölüye bakmak isterse, Ebû Bekir'e baksın."

isterse, Ebû Bekr’e baksın!”[49] Beyit:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

isterse, Ebû Bekr’e baksın!”[49] Beyit:

Hayât-ı câvidânî sırrını şeyhden suâl ettim: “Oğul, ölmezden evvel öl!” deyince intikāl ettim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ebedî hayatın sırrını şeyhe sordum: "Oğul, ölmeden önce öl!" deyince anladım.

İmdi bu üç nevi’ mevte mukābil, üç nevi’ hayât vardır:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi bu üç çeşit ölüme karşılık, üç çeşit hayat vardır:

Birisi odur ki; Hayy-i lâ-yemût olan vücûd-ı hakîkînin her bir tarfetü’l-ayn içinde nefes-i Rahmânîsi ve imdâd-ı feyzi ile mevcûdât-ı mümkineye lâ-yenkatı’ vâsıl olur. Bu hayât birinci mevte tekābül eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Birincisi şudur ki; ölümsüz diri olan hakiki varlığın Rahmânî nefesi ve feyiz yardımı, her göz açıp kapama anında, mümkün varlıklara kesintisiz ulaşır. Bu hayat, birinci ölüme karşılık gelir.

İkincisi; berzah-ı sânî-i melekûtîdeki hayâttır. İnsanın bu hayâtı âlem-i şehâdetten intikālden sonra bed’eder. Bu hayât dahi ikinci mevt-i tabîîye mukābildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İkincisi; melekût âlemindeki ikinci berzahta olan hayattır. İnsanın bu hayatı, şehadet âleminden intikalden sonra başlar. Bu hayat da ikinci doğal ölüme karşılıktır.

Üçüncüsü; hayât-ı ebediyye-i kalbiyyedir ki, izâfât-ı nefsâniyyeden insilâh vâsıtasıyla ve sıfât-ı kalbiyye ile ittisâf sebebiyle hâsıl olur. Bu da mevt-i ihtiyârî mukābilindedir. Bu mevt ve hayât, ancak nev’-i insâna mahsustur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Üçüncüsü; kalbe ait ebedî hayattır ki, nefse ait bağıntılardan sıyrılma vasıtasıyla ve kalbe ait sıfatlarla nitelenme sebebiyle meydana gelir. Bu da ihtiyârî ölümün karşılığındadır. Bu ölüm ve hayat, ancak insan türüne özgüdür.

Gülşen-i Râz’dan:

یکی هر لحظه دان بر حسبِ ذاتست سه گونه نوعِ انسان را مماتست سوم مردن مر او را اضتراریست دوم زانها مماتِ اختیاریست سه نوع آمد حیاتش در سه منزل چو مرگ و زندگی باشد مقابل

Tercüme: “Nev’-i insân için üç türlü ölüm vardır: Birisini, her lahza zâtın hasebi üzere bil. İkincisi, mevt-i ihtiyârîdir. Üçüncüsü, ıztırârî olarak ölmektir. Mâdemki ölüm ve hayât mukābildir, binâenaleyh onun hayâtı da üç menzilde üç türlüdür.”[50]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "İnsan türü için üç türlü ölüm vardır: Birincisini, her an zâtın gereği üzere bil. İkincisi, iradî ölümdür. Üçüncüsü, zorunlu olarak ölmektir. Mademki ölüm ve hayat karşıttır, bu sebeple onun hayatı da üç mertebede üç türlüdür."

46 Âdil Bey nüshası: “üç” (s. 64).

47 Konuk, Mesnevî-i Şerîf Şerhi, X, s. 568. Bu beyit Mesnevî’nin V. cildindeki sürh-ı şerîflerden birinde yer alır ve Hakîm Senâî’ye atfedilir.

48 Dâye, Mirsâdü’l-İbâd, s. 359 vd. Krş. Tirmizî, “Zühd”, 25; İbn Mâce, “Zühd”, 3.

49 Hemedânî, Temhîdât, s. 14; Meybudî, Keşfü’l-Esrâr, IX, s. 327; Sühreverdî, Avâ- rif, II, s. 329 (63. bâb); Şa’rânî, Levâkıhu’l-Envâr, s. 528; Ankaravî, Minhâcü’l-Fu- karâ, s. 248.

50 Lâhicî, Mefâtîhu’l-İ’câz, s. 425-426 (beyit: 653-655). Bu beyitlerin Ahmed Avni Bey tarafından yapılmış manzum tercümesi şöyledir (Gülşen-i Râz [haz. Turgut Karabey], s. 155): Bak üçtür nev’-i insânın memâtı Biri her andadır bil hasb-i zâtı İkincisi memât-ı ihtiyârî Üçüncü bil ki mevt-i ıztırârî Memât oldu hayâta bil mukābil Bu üç nev’-i hayâta üç o menzil

## On Sekizinci Fasıl: Berzah

Berzah “vakt-i mevt ile zamân-ı kıyâmet arasındaki fâsıla-i zamâniyyedir”; ve “yekdîğerine muhâlif olan iki şey arasında hâil olan şey”e derler. O iki şeyin ister yekdîğerine münâsebeti olsun, ister olmasın, berzahın vücûdu tasavvur olunabilmek için, mutlakā iki şeyin vücûdu lâzımdır. Nitekim mâzî ve müstakbel arasındaki berzah “zamân-ı hâl”dir. Mertebe-i ervâh ile ecsâm-ı kesîfe arasındaki berzah “mertebe-i misâl”dir; ve cennet ile cehennem arasındaki berzah “A’râf”dır. Hayvânât ile insan arasındaki berzah “maymun”dur. Nebâtât ile hayvânât arasındaki berzah “hurma ağacı”dır. Nebâtât ile cemâdât arasındaki berzah “mercan”dır; ve kıs-alâ-hâzâ. Ba’de’l-mevt âlem-i berzaha intikāl eden şey insanın heykeli ve cesedi değil, belki hakîkat-i şahsiyyesidir. Zîrâ cesed-i unsurî bu âlemin eczâsındandır; ba’de’l-mevt yine bu âlemde inhilâl eder. Zâten teceddüd-i emsâl bahsinde îzâh olunduğu üzere bu cesed-i unsurî arazdan ibâret olup, iki zamanda bâkî kalmadığından, mevt-i ıztırârîden mukaddem dahi inhilâlât içindedir. Velâkin hakîkat-i şahsiyyenin taalluku, o heykelden munkatı’ olmadığından kāim görünür. Mevt-i ıztırârîde ise bu hakîkat-i şahsiyyenin alâkası külliyyen munkatı’ olup, o hakîkat berzaha intikāl eder; ve âlem-i berzahın mâddesine münâsib bir heykele taalluk eder. İsm-i Zâhir’in mazharı olan âlem-i şehâdetteki teklîfât-ı ilâhiyye üzerine ism-i Bâtın’ın mazharı olan berzahta mütekevvin olan a’mâl ve ahlâkının suver-i hasene veyâ kabîhasını, insan berzahta kendi karîni olarak bulur. İn’idâm-ı sûretten sonra cemî’-i mevcûdât berzaha intikāl edip, mezâhir-i cemâliyyeden olanlar mahall-i cemâlde ve mezâhir-i celâliyyeden olanlar da mahall-i celâlde zâhir olurlar. Fakat yalnız emânet-i ilâhiyyeyi hamle isti’dâdından nâşî, kendisine teklîf vâki’ olan insan için suâl vardır. Diğerleri mükellef olmadığından, onlara suâl yoktur; ve suâl ve cevâb herkese kendi hakîkatinin keşfinden ibârettir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: ٌٌ وَجَـاءَتْ كُلُّ نَفْـسٍ مَعَهَـا سَـائِق ( وَشَـهِيدٌ، لَقَـدْ كُنْـتَ فِـي غَفْلَـةٍ مِـنْ هَـذَا فَكَشَـفْنَا عَنْـكَ غِطَـاءَكَ فَبَصَـرُكَ الْيَـوْمَ حَدِيـدKāf, 50/21) ya’ni “Her bir nefis, kendisi ile berâber sâik ve şâhid oduğu hâlde gelir ve ona denir ki: Sen bundan gaflette idin, biz senden perdeyi kaldırdık. Bu günde senin basarın keskindir.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Berzah, "ölüm vakti ile kıyamet zamanı arasındaki zaman aralığıdır"; ve "birbirine zıt olan iki şey arasında engel olan şeye" denir. O iki şeyin ister birbirine münasebeti olsun, ister olmasın, berzahın varlığının tasavvur edilebilmesi için, mutlaka iki şeyin varlığı gereklidir. Nitekim geçmiş ve gelecek arasındaki berzah "şimdiki zaman"dır. Ruhlar mertebesi ile yoğun cisimler arasındaki berzah "misal mertebesi"dir; ve cennet ile cehennem arasındaki berzah "A'râf"tır. Hayvanlar ile insan arasındaki berzah "maymun"dur. Bitkiler ile hayvanlar arasındaki berzah "hurma ağacı"dır. Bitkiler ile cansızlar arasındaki berzah "mercan"dır; ve buna kıyasla diğerleri de böyledir. Ölümden sonra berzah âlemine intikal eden şey insanın heykeli ve cesedi değil, aksine kişisel hakikatidir. Zira unsurlardan oluşan ceset bu âlemin parçalarındandır; ölümden sonra yine bu âlemde çözülür. Zaten emsallerin yenilenmesi bahsinde açıklandığı üzere bu unsurlardan oluşan ceset arazdan ibaret olup, iki zamanda kalıcı olmadığından, zorunlu ölümden önce dahi çözülmeler içindedir. Ancak kişisel hakikatin ilgisi, o heykelden kesilmediğinden ayakta durur görünür. Zorunlu ölümde ise bu kişisel hakikatin alakası tamamen kesilir ve o hakikat berzaha intikal eder; ve berzah âleminin maddesine uygun bir heykele bağlanır. Görünen isminin tecellisi olan şehadet âlemindeki ilahi yükümlülükler üzerine, Bâtın isminin tecellisi olan berzahta oluşan amellerinin ve ahlakının güzel veya çirkin suretlerini, insan berzahta kendi yoldaşı olarak bulur. Suretin yok olmasından sonra bütün varlıklar berzaha intikal edip, cemal tecellilerinden olanlar cemal yerinde ve celal tecellilerinden olanlar da celal yerinde ortaya çıkarlar. Fakat yalnız ilahi emaneti yüklenmeye yatkınlığından dolayı, kendisine yükümlülük gelen insan için sual vardır. Diğerleri yükümlü olmadığından, onlara sual yoktur; ve sual ve cevap herkese kendi hakikatinin keşfinden ibarettir. Nitekim Yüce Allah buyurur: وَجَاءَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَعَهَا سَائِقٌ وَشَهِيدٌ، لَقَدْ كُنْتَ فِي غَفْلَةٍ مِنْ هَذَا فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَاءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيد (Kāf, 50/21) yani "Her bir nefis, kendisi ile beraber bir sevk edici ve bir şahit olduğu halde gelir ve ona denir ki: Sen bundan gaflette idin, biz senden perdeyi kaldırdık. Bu günde senin görüşün keskindir."

Keşf-i gıtâ bir tecellî ile vâki’ olur. Bu tecellî içinde herkesin suâli ve&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Örtünün açılması bir tecellî ile meydana gelir. Bu tecellî içinde herkesin sorusu ve

cevâbı vâki’ olmuş olur. Zîrâ ِ( إِنَّ اللّٰهَ سَرِيعُ الْحِسَابÂl-i İmrân, 3/199) [Allah, hesâbı pek çabuk görendir.] buyurulur. Nitekim bu âlemde mevsim-i bahar bir tecellîden ibârettir; ve bu tecellî-i âmm “Neniz var?” suâlinden ibârettir. İşte bu tecellî-i âmm netîcesinde gül ve diken ve tatlı ve acı meyve ağaçları cevâblarını verip: “Bizim isti’dâdımız budur, bunları getirdik” derler. Binâenaleyh herkesin sâik ve şâhidi kâffe-i mevâtında kendisi ile berâber olan isti’dâd-ı zâtîsidir. Bu berzahın ahvâline müteallik ba’zı ma’lûmât “mertebe-i misâl” bahsinde i’tâ edilmiş olduğundan burada tekrârı zâiddir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cevabı gerçekleşmiş olur. Çünkü (Âl-i İmrân, 3/199) "Allah, hesabı pek çabuk görendir." buyurulur. Nasıl ki bu âlemde bahar mevsimi bir tecelliden (ilahi bir görünümden) ibarettir; ve bu genel tecelli "Neyiniz var?" sorusundan ibarettir. İşte bu genel tecelli sonucunda gül ve diken ve tatlı ve acı meyve ağaçları cevaplarını verip: "Bizim yatkınlığımız budur, bunları getirdik" derler. Bu sebeple herkesin yönlendiricisi ve şahidi, bütün hallerinde kendisiyle beraber olan zâtî yatkınlığıdır. Bu berzahın (ölümden sonraki âlem) hallerine ilişkin bazı bilgiler "mertebe-i misâl" (misal âlemi mertebesi) bahsinde verilmiş olduğundan burada tekrarı gereksizdir.

## On Dokuzuncu Fasıl: Kıyâmet

Kıyâmetin envâı vardır. Bunlardan birincisi; her ân ve sâatte vukū’ bulandır. Zîrâ avâlim her ânda gaybdan şehâdete ve âlem-i şehâdetten âlem-i gayba dâhil olur; ve bu avâlimin fâsidât ve kâinât ve maânî ve ecsâm gibi bilcümle envâının şehâdetten gayba ve gaybdan şehâdete duhûl ve hurûcunu, alâ-tarîki’l-ihâta, ancak Cenâb-ı Hak bilir. Zîrâ bu ilim zevk-i hibret-i ilâhiyyeden ibârettir. Bunda hiç kimsenin iştirâki yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Kıyametin çeşitleri vardır. Bunlardan birincisi; her an ve saatte meydana gelendir. Çünkü âlemler her an gayb âleminden görünen âleme ve görünen âlemden gayb âlemine girer; ve bu âlemlerin bozulmuşları, varlıkları, manaları ve cisimleri gibi bütün çeşitlerinin görünen âlemden gayb âlemine ve gayb âleminden görünen âleme giriş ve çıkışını, kuşatıcı bir şekilde, ancak Yüce Allah bilir. Çünkü bu ilim ilahi hayret zevkinden ibarettir. Bunda hiç kimsenin ortaklığı yoktur.

İkincisi; “mevt-i ıztırârî” ile vâki’ olandır. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz: “ مَـنْ مَـاتَ فَقَـدْ قَامَـتْ قِيَامَتُـهÖlen kimsenin kıyâmeti kopar”[51] buyururlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İkincisi; "zorunlu ölüm" ile meydana gelendir. Nasıl ki (s.a.v.) Efendimiz: "Ölen kimsenin kıyameti kopar" buyururlar.

Üçüncüsü; “mevt-i irâdî ve ihtiyârî” ile olur. Sâlik bu mevt ve kıyâmetten sonra âlemde neş’e-i âhiret üzerine yaşar. İşte buna mebnîdir ki, meyyite münkeşif olan ahvâl hîn-i sülûkünde sâlike de münkeşif olur; ve bu hâle “kıyâmet-i suğrâ” tesmiye ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Üçüncüsü; "iradî ve ihtiyari ölüm" ile olur. Hakk Yolcusu bu ölüm ve kıyametten sonra âlemde ahiret dirilişi üzerine yaşar. İşte buna bağlıdır ki, ölüye açığa çıkan haller, Hakk Yolcusu'na da seyr-ü sülûkü sırasında açığa çıkar; ve bu hale "küçük kıyamet" adını verirler.

Dördüncüsü; ârifîn-i billâh hazarâtına fenâ-fillâh ve bekā-billâhdan sonra vahdet-i tâmme ve inkıhâr-ı keserât hâlinin zuhûrudur. Ârifin nefsinde vâki’ olan bu tecellîye de “kıyâmet-i kübrâ” derler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Dördüncüsü; Allah'ı bilen arifler (Allah'ın sırlarına vâkıf olanlar) hazretlerine, fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) ve bekā-billâh'tan (Allah ile var olma) sonra tam bir birlik ve kesretin (çokluğun) ortadan kalkması halinin ortaya çıkmasıdır. Ariflerin nefsinde meydana gelen bu tecelliye de "kıyâmet-i kübrâ" (büyük kıyamet) derler.

Beşincisi; bilcümle kâinât için mev’ûd ve muntazar olan kıyâmettir ki, Hak Teâlâ nazm-ı celîlinde ( وَأنَّ السَّـاعَةَ آتِيَـةٌ لَا رَيْـبَ فِيهَـاHac, 22/7) [Kıyâmet gelicidir, onda şübhe yoktur!] ve ( إِنَّ السَّــاعَةَ آتِيَــةٌ أكَادُ أخْفِيهَــاTâhâ, 20/15) [Kıyâmet günü, mutlakā gelicidir. Neredeyse onu gizleyeceğim (de hiç haber vermeyeceğim).] ve emsâli âyât-ı kur’âniyyedir. Bu “kıyâmet-i kübrâ” hakkında esnâ-yı şerhde dahi sırası geldikçe tafsîlât-ı kâfiye i’tâ edilecektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Beşincisi; bütün kâinat için vaat edilmiş ve beklenen kıyamettir ki, Yüce Allah yüce sözünde (Hac, 22/7) "Kıyamet gelicidir, onda şüphe yoktur!" ve (Tâhâ, 20/15) "Kıyamet günü, mutlaka gelicidir. Neredeyse onu gizleyeceğim (de hiç haber vermeyeceğim)." ve benzeri Kur'an ayetleriyle bildirmiştir. Bu "büyük kıyamet" hakkında şerh esnasında sırası geldikçe yeterli ayrıntılar verilecektir.

51 Gazâlî, Kimyâ-yı Saâdet, II, s. 347; a.mlf., İhyâ, VII, s. 217 (kitâbu’s-sabr ve’ş- şükr); Hemedânî, Temhîdât, s. 52 vd.; Deylemî, el-Firdevs, I, s. 217; Zebîdî, İthâ- fü’s-Sâde, XI, s. 20; XIV, s. 303-304; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, II, s. 368.

## Yirminci Fasıl: Cennet ve Cehennem

Ma’lûm olsun ki, cennet ve cehennemin her bir âlemde mezâhiri mevcûddur: Evvelâ; hazret-i ilmiyye-i ilâhiyyede a’yân-ı sâbiteleri vardır. Sâniyen; vücûd-ı ilmîlerinin emsâli âlem-i misâlde mütekevvindir. Sâlisen; hazret-i şehâdette her ikisi de mümtezic olarak zâhirdir. Zîrâ hazret-i şehâdet mezâhir-i âhirete nazaran evsa’ değilse de, ecma’dır; ve elem ve lezzetin imtizâcını her zaman bu âlemde zevkan biliriz. Râbian; âlem-i insânîde mevcûddur. Zîrâ makām-ı rûh ve kalb ve kemâlâtı ayn-ı naîmdir; ve nefis ve hevâ ve muktezayâtı ayn-ı cehennemdir. Bunun için makām-ı kalbe ve rûha dâhil olan ve ahlâk-ı hamîde ve sıfât-ı marzıyye ile muttasıf olanlar, envâ’-ı naîm ile mütena’im olurlar; ve nefis ve lezzâtı ve hevâ ve şehevâtı ile meşgūl olanlar envâ’-ı belâyâ ile muazzeb olurlar. Nitekim Hak Teâlâ ( إِنَّ جَهَنَّـمَ لَمُحِيطَـةٌ بِالْكَافِرِيـنTevbe, 9/49; Ankebût, 29/54) [Muhakkak cehennem el’ân kâfirleri ihâta etmiştir.] buyurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, cennet ve cehennemin her bir âlemde zuhur yerleri (mazhar olduğu yerler) mevcuttur: Öncelikle; ilahi ilim mertebesinde sabit hakikatleri vardır. İkinci olarak; ilmî varlıklarının benzerleri misal âleminde oluşmuştur. Üçüncü olarak; şehadet âleminde (görünen âlemde) her ikisi de karışık olarak görünür. Çünkü şehadet âlemi, diğer zuhur yerlerine göre daha geniş değilse de, daha toplayıcıdır; ve elem ile lezzetin karışımını her zaman bu âlemde tadarak biliriz. Dördüncü olarak; insan âleminde mevcuttur. Çünkü ruh ve kalp makamı ve onların kemalleri cennetin ta kendisidir; ve nefis ile heva (nefsin arzuları) ve onların gerektirdikleri cehennemin ta kendisidir. Bunun için kalp ve ruh makamına dahil olan ve güzel ahlak ve beğenilen sıfatlarla nitelenenler, çeşitli nimetlerle nimetlenirler; ve nefis ve onun lezzetleri ile heva ve şehvetleriyle meşgul olanlar çeşitli belalarla azap görürler. Nitekim Yüce Allah (Tevbe, 9/49; Ankebût, 29/54) [Muhakkak cehennem şu an kâfirleri kuşatmıştır.] buyurur.

Celâleddin Devvânî (k.s.) hazretleri Zevrâ Hâşiyesi’nde buyururlar ki: “Bu âyet-i kerîmeyi te’vîle hâcet yoktur. Zîrâ küffârın sû’-i i’tikādları ve ahlâk-ı nâ-marzıyyeleri, neş’e-i uhrâda sûret-i cahîmde zuhûr edip küffârı muazzeb kılacaktır. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz buyururlar: ِْ القَبْــرُ رَوْضَــةٌ مِــن رِيَــاضِ الجَنَّــةِ أوْ حُفْــرَةٌ مِــنْ حَفَــرَاتِ النِّيــرانya’ni “Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçe, veyâhud cehennem çukurlarından bir çukurdur.”[52] A’râzdan ibâret olan ahlâk ve a’mâl-i insâniyyenin berzahta suver-i münâsibe ile zâhir olacakları gerek âlem-i misâl ve gerek berzah bahislerinde beyân olundu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Celâleddin Devvânî (k.s.) hazretleri Zevrâ Hâşiyesi'nde buyururlar ki: "Bu ayet-i kerimeyi yorumlamaya gerek yoktur. Çünkü kâfirlerin kötü inançları ve beğenilmeyen ahlakları, ahiret hayatında cehennem şeklinde ortaya çıkıp kâfirleri azaplandıracaktır. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz buyururlar: ِْ القَبْــرُ رَوْضَــةٌ مِــن رِيَــاضِ الجَنَّــةِ أوْ حُفْــرَةٌ مِــنْ حَفَــرَاتِ النِّيــران yani "Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçe, yahut cehennem çukurlarından bir çukurdur." Arazlardan (geçici niteliklerden) ibaret olan insan ahlakının ve amellerinin berzahta uygun suretlerle ortaya çıkacağı, gerek âlem-i misâl (misal âlemi) ve gerek berzah (kabir âlemi) bahislerinde açıklandı.

Hâmisen, cahîm ve naîmin en son mezâhiri, dâr-ı âhirettedir; ve bunlar rûhânî değil cismânîdir; velâkin bu cismâniyette neş’e-i rûhâniyye gālibdir. Neş’e-i nefsâniyye gālib olan bu âlem-i şehâdetin ahvâline bakıp da, cennet ve cehennem-i cismânî hakkında istidlâlen hüküm verenler hatâ ederler. Meselâ bu âlemin suver-i mâddiyyâtı bir karâr üzere olmayıp bozulur. Zîrâ kavânîn-i külliyyeleri bunu iktizâ eder. Fakat cennet ve cehennem-i cismânînin suveri sâbit ve berkarârdır; ve onların kavânîn-i külliyyeleri îcâbı budur. İşte bu sebebe müsteniddir ki, bu âlemde akıl ve mantıkın kabûl edemeyeceği ahvâl, cennet ve cehennem-i cismânîde ma’kūldür; ve o mev&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Beşincisi, cehennem ve cennetin en son tecellileri ahiret yurdundadır; ve bunlar ruhani değil cismanidir; ancak bu cismanilikte ruhani neşe (manevi haz) baskındır. Nefsani neşenin baskın olduğu bu şehadet âleminin (görünen dünya) hallerine bakıp da, cismani cennet ve cehennem hakkında çıkarım yoluyla hüküm verenler hata ederler. Örneğin bu âlemin maddi suretleri (şekilleri) bir karar üzere olmayıp bozulur. Çünkü külli kanunları bunu gerektirir. Fakat cismani cennet ve cehennemin suretleri sabit ve kalıcıdır; ve onların külli kanunlarının gereği budur. İşte bu sebebe dayanır ki, bu âlemde akıl ve mantığın kabul edemeyeceği haller, cismani cennet ve cehennemde akla uygundur; ve o mev

tında bu ahvâle hayret olunmaz. Bunun nazîri bu âlemde de mevcûddur. Meselâ âlem-i şehâdette insanın havada uçması ve deryâ üzerinde yürümesi mümkin olmadığı hâlde, uyuyan kimse havada uçar ve su üzerinde yürür. O kimse kendisinin âlem-i hayâlde vâki’ olan bu hâline o mevtın içinde bulundukça taaccüb etmez. Alelâde bir hâl sûretinde telakkî eyler. Uyanıp âlem-i şehâdetin ahkâmı dâiresine avdet ettikde, rü’yâdaki hâline hayret ve taaccüb eder; zîrâ o dakîkada mevtın-ı hayâlin dâire-i ahkâmından hurûc etmiştir. İşte gerek ahvâl-i berzah, gerek mevtın-ı cennet ve cehennem bu hâle mümâsildir. Kitâbullâh’ın haber verdiği bu mevtınların garâib-i ahvâli ehl-i gaflet tarafından âlem-i şehâdete kıyâs olunduğu için, istib’âd ve inkâr olunur. Çünkü onlar bu âlemin ahkâmı içinde müstağrak ve mahbûs kalmışlardır. İmdi cennet ve cehennem-i cismânî haklarındaki âyât-ı kur’âniyye ve ahâdîs-i şerîfe alâ-tarîki’t-temsîl beyânât-ı aliyyeyi hâvîdir. Makām-ı müşâhedeye vâsıl olmayan her bir mü’min, bu ihbârât üzerine kendi muhayyilesinde îcâd ettiği sûretlere inanmıştır. Hâlbuki Hak Teâlâ hazretleri hadîs-i kudsîsinde ٌٍ أعْــدَدْتُ لِعِبَــادِي الصَّالِحِيــنَ مَــا لاَ عَيْــنٌ رَأتْ، وَلاَ أذُن سَـمِعَتْ، وَلاَ خَطَـرَ عَلَـى قَلْـبِ بَشَـرya’ni “Ben sâlih kullarım için göz görmedik, kulak işitmedik ve kalb-i beşere hutûr etmedik şeyler hazırladım”[53] buyuruyor. Gözlerin görmediği ve kulakların işitmediği ve kalb-i beşere hutûr etmeyen şeyler elbette bu âlem-i şehâdette görülen ve işitilen ve tahayyül olunan şeylerin hâricinde olacaktır. Bu âlemde cennet hakkındaki ta’rîfât ve tafsîlât ise, kalb-i beşere hutûr eden hayâlâttan ibârettir. Binâenaleyh gerek cennet ve gerek cehennem bizim hâtırımıza hutûr eden hisâbât ve tertîbât hâricindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

bu hallere hayret edilmez. Bunun benzeri bu âlemde de mevcuttur. Örneğin, görünen âlemde insanın havada uçması ve deniz üzerinde yürümesi mümkün olmadığı hâlde, uyuyan kimse havada uçar ve su üzerinde yürür. O kimse, kendisinin hayâl âleminde meydana gelen bu hâline, o mekânın içinde bulunduğu sürece şaşırmaz. Sıradan bir hâl olarak kabul eder. Uyanıp görünen âlemin hükümler dairesine geri döndüğünde, rüyadaki hâline hayret ve şaşkınlık duyar; çünkü o dakikada hayâl mekânının hükümler dairesinden çıkmıştır. İşte gerek berzah halleri, gerek cennet ve cehennem mekânları bu hâle benzerdir. Kitabullah'ın haber verdiği bu mekânların garip halleri, gaflet ehli tarafından görünen âleme kıyaslandığı için, uzak görülür ve inkâr edilir. Çünkü onlar bu âlemin hükümleri içinde boğulmuş ve hapsolmuş kalmışlardır. Şimdi, cismanî cennet ve cehennem hakkındaki Kur'an âyetleri ve şerif hadisler, temsil yoluyla yüce beyanları içerir. Müşâhede makamına ulaşamayan her bir mümin, bu haberler üzerine kendi hayal gücünde icat ettiği suretlere inanmıştır. Hâlbuki Yüce Allah, hadis-i kudsîsinde "Ben sâlih kullarım için göz görmedik, kulak işitmedik ve kalb-i beşere hutûr etmedik şeyler hazırladım" buyuruyor. Gözlerin görmediği ve kulakların işitmediği ve kalb-i beşere hutûr etmeyen şeyler elbette bu görünen âlemde görülen ve işitilen ve tahayyül olunan şeylerin dışarısında olacaktır. Bu âlemde cennet hakkındaki tarifler ve ayrıntılar ise, kalb-i beşere hutûr eden hayallerden ibarettir. Buna göre, gerek cennet ve gerek cehennem bizim hatırımıza hutûr eden hesaplar ve tertibat dışındadır.

“Cennet” lugatta, “eşcâr-ı kesîre mağrûs olan bir zemîn”den ibârettir ki, eşcârın kesretinden dolayı gölgeleri sath-ı arzı setreder; ve cennet “setr” ma’nâsına gelen “cenne” lafzından müştakk olup, bu kelimenin masdar-ı binâ-i merresidir. Ulemâ-i zâhire ıstılâhında, dâr-ı âhiretin makāmât-ı mütenezzihe ve makāmât-ı tayyibesidir; ve bu makām ef’âl-i hasene ve a’mâl-i sâlihanın cennetidir. Ef’âl ve a’mâlin azlığı ve çokluğu i’tibâriyle bu cennetin derecât-ı mütefâvitesi vardır. Urefâ derler ki, bu ef’âl ve a’mâl cenne&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Cennet" sözlükte, "çok ağaç dikilmiş bir yer"den ibarettir ki, ağaçların çokluğundan dolayı gölgeleri yeryüzünü örter; ve cennet "örtmek" anlamına gelen "cenne" lafzından türemiş olup, bu kelimenin bir kereye mahsus oluş bildiren mastarıdır. Zahir ulemasının (dış görünüşe göre hüküm veren bilginlerin) ıstılahında (teriminde), ahiret yurdunun yüce makamları ve güzel makamlarıdır; ve bu makam güzel fiillerin ve salih amellerin cennetidir. Fiillerin ve amellerin azlığı ve çokluğu itibarıyla bu cennetin farklı dereceleri vardır. Arifler derler ki, bu fiiller ve ameller cenne

tinden başka da cennetler vardır. Onlara “cennât-ı sıfât” derler; ve o, abdin sıfât-ı kemâliyye-i ilâhiyye ile ittisâfı ve ahlâk-ı ilâhiyye ile tahallukudur. Bu cennet dahi, ehl-i kemâlin merâtibi hasebiyle mütefâvittir; ve bunlardan başka cennetler dahi vardır ki, onlara “cennât-ı zât” derler. O da ibâd-ı hâssına, Rabbü’l-erbâb olan Allâhü Zülcelâl hazretlerinin ve her birinin erbâb-ı müteferrikadan kendisine âit olan rabbin tecellî-i zât ile zuhûrundan ve abdin zâtta, kendi zâtının mahvı ile o cennetlerde istitârından ibârettir. Hak Teâlâ hazretlerinin zâtı için dahi üç cennet vardır ki ( وَادْخُلِي جَنَّتِيFecr, 89/30) [Benim cennetime gir!] kavl-i şerîfinden müstefâddır. Hak Teâlâ bu cennetleri kendi zâtına izâfe buyurur. Birisi; “a’yân-ı sâbite cenneti”dir ki, Hak Teâlâ onunla müstetir olmuş ve kendi zâtını, kendi zâtı ile a’yân-ı sâbite arkasından müşâhede buyurmuştur. İkincisi; “cennet-i ervâh”dır ki, Hak Teâlâ o ervâhda öyle müstetir olmuştur ki, ne melek ve ne de beşer ona muttali’ değildir. Üçüncüsü; “âlem-i şehâdet ve mükevvenât”tır ki, Hak Teâlâ o perdeler arkasında, öyle istitâr eylemiştir ki, ağyârdan hiçbir kimse muttali’ olamaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

bedenden başka cennetler de vardır. Onlara "sıfat cennetleri" derler; ve o, kulun ilahi kemal sıfatlarıyla vasıflanması ve ilahi ahlakla ahlaklanmasıdır. Bu cennet de, kemal ehlinin mertebelerine göre farklılık gösterir; ve bunlardan başka cennetler de vardır ki, onlara "zât cennetleri" derler. O da, Allahü Zülcelâl hazretlerinin, ki O Rablerin Rabbi'dir, ve her birinin ayrı ayrı rablerden kendisine ait olan rabbinin, özel kullarına zât tecellisiyle görünmesinden ve kulun zâtta, kendi zâtının yok olmasıyla o cennetlerde gizlenmesinden ibarettir. Yüce Allah hazretlerinin zâtı için dahi üç cennet vardır ki (وَادْخُلِي جَنَّتِي Fecr, 89/30) [Benim cennetime gir!] şerefli sözünden anlaşılmaktadır. Yüce Allah bu cennetleri kendi zâtına nispet eder. Birincisi; "sabit hakikatler cenneti"dir ki, Yüce Allah onunla gizlenmiş ve kendi zâtını, kendi zâtı ile sabit hakikatler arkasından müşahede etmiştir. İkincisi; "ruhlar cenneti"dir ki, Yüce Allah o ruhlarda öyle gizlenmiştir ki, ne melek ne de insan ona muttali değildir. Üçüncüsü; "şehadet âlemi ve mükevvenât"tır ki, Yüce Allah o perdeler arkasında, öyle gizlenmiştir ki, yabancılardan hiçbir kimse muttali olamaz.

Cennet-i cismânî dârü’n-naîmdir. Bu mevtına vâsıl oluncaya kadar abdin hiçbir mevtında râhatı ve tena’um-i hâlisi yoktur; ve cennet-i cismânî, a’yân-ı sâbite-i süadânın emr-i sülûkte müntehâ-yı tarîkidir. Husûl-i kemâlleri ancak bu mevtında vâki’ olur; ve ehl-i cennet bu ni’met içinde hulûd ve ebediyet üzeredir. Bunların a’yânına aslâ fenâ târî olmaz; ve cümlesi seyr fillâhdır. Zîrâ seyr fillâhın nihâyeti yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cennet-i cismânî (bedensel cennet) nimetler yurdudur. Bu durağa ulaşıncaya kadar kulun hiçbir durakta rahatı ve saf bir şekilde nimetlenmesi yoktur; ve bedensel cennet, mutlu kişilerin sabit hakikatlerinin Hakk Yolculuğu işinde yolun sonudur. Onların kemallerinin gerçekleşmesi ancak bu durakta meydana gelir; ve cennet ehli bu nimet içinde sonsuzluk ve ebediyet üzeredir. Bunların sabit hakikatlerine asla yok olma arız olmaz; ve hepsi seyr fillâhtır (Allah'ta seyirdir). Çünkü seyr fillâhın sonu yoktur.

Ehl-i cehennem, birisi muvakkat ve diğeri müebbed olmak üzere iki kısımdır: Muvakkat olanlar isti’dâd-ı ezelîleri mağfireti iktizâ etmeyen usât-ı mü’minîndir. Bunlar tecellî-i Müntakim’den sonra cennete idhâl olunurlar. Müebbed olanlar ehl-i şirk ve küfür ve nifâk olup, aslâ cehennemden çıkmazlar. Çünkü isti’dâd-ı ezelîlerinin iktizâsı budur. Onlar Hakk’ı ancak cehennemde zikrederler; ve cehennem onların ma’bedidir. Fakat devre-i medîdeden sonra cehennemin ateşi soğuyup, harâreti zâil ve سَـبَقَتْ رَحْمَتِـي عَلَـى [ غَضَبِــيRahmetim gazabımı geçmiştir.][54] sırrının zuhûruna mebnî bu hâl ehl-i cehennem hakkında bir naîm olur. Nitekim hadîs-i şerîfte فَيُنْبِــتُ فِيهَــا&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cehennem ehli, biri geçici ve diğeri sürekli olmak üzere iki kısımdır: Geçici olanlar, ezelî yatkınlıkları mağfireti gerektirmeyen günahkâr müminlerdir. Bunlar, Müntakim isminin tecellisinden sonra cennete sokulurlar. Sürekli olanlar ise şirk, küfür ve nifak ehli olup, asla cehennemden çıkmazlar. Çünkü ezelî yatkınlıklarının gerektirdiği budur. Onlar Hakk'ı ancak cehennemde zikrederler; ve cehennem onların ibadethanesidir. Fakat uzun bir dönemden sonra cehennemin ateşi soğuyup, harareti yok olur ve "Rahmetim gazabımı geçmiştir." sırrının ortaya çıkmasına bağlı olarak bu hâl cehennem ehli hakkında bir nimet olur. Nitekim hadis-i şerifte "Orada bitirir..." buyrulmuştur.

[ شَــجَرَةُ الْجِرْجِيــرOrada Circîr ağacı yetişir.][55] buyurulmuştur. “Circîr” ya’ni maydanos, gāyet sulak mahalde biten bir nebattır; ve Kur’ân-ı Kerîm’de ( لَابِثِيـنَ فِيهَـا أحْقَابًـاNebe’, 78/23) [Orada devirler boyunca kalıcılardır.] âyet-i kerîmesi ile intihâ-yı azâba işâret buyurulur. Zîrâ “hukub” seksen yıl ma’nâsına gelir. Ve “ahkāb” “hukub”un cem’i olup müddet-i medîdeden kinâye olmakla, intihâ ma’nâsını ifâde eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

[Orada Circîr ağacı yetişir.] buyurulmuştur. "Circîr" yani maydanoz, çok sulak yerde biten bir bitkidir; ve Kur'ân-ı Kerîm'de (Nebe', 78/23) [Orada devirler boyunca kalıcılardır.] ayet-i kerimesi ile azabın sonuna işaret buyurulur. Çünkü "hukub" seksen yıl anlamına gelir. Ve "ahkāb" "hukub"un çoğulu olup uzun bir süreden kinaye olmakla, son anlamına gelir.

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye’lerinde, cehennemin havâ-yı nârîden ibâret olup, içinde ateş olmadığını ve onun kor ateşleri mücrimîn olduğunu ve ehl-i cehennemin bu havâ-yı nârî içinde muhterik olmakla berâber َ كُلَّمَــا نَضِجَــتْ جُلُودُهُــمْ بَدَّلْنَاهُــمْ جُلُــودًا غَيْرَهَــا لِيَذُوقُــوا الْعَــذَاب (Nisâ, 4/56) [Münkirlerin her ne vakit derileri yanıp pişse, azâbı tatmaları için biz onların derilerini başka derilere tebdîl ederiz.] âyet-i kerîmesi hükmünce, mahvolmayarak bu ihtirâk-ı şedîde tahammül edebilecek bir vücûda mâlik olacaklarını beyân buyururlar.[56] Bu beyânât-ı aliyyeye nazaran cehennemin, mâdde-i şemsiyyeden ibâret bir küre-i cesîme olacağı anlaşılıyor. Hâlbuki istidlâlât-ı fenniyyeye nazaran bu gibi buhâr-ı nârî hâlinde bulunan kürelerin milyonlarca sene sonra fezâda teberrüd ve tasallüb edebilmeleri vâriddir. Şu hâl ise ehl-i cehennem hakkında bittabi’ bir naîm-i zâid olur. Fakat ehl-i cennetin naîmi gibi, naîm-i hâlis değildir. Cehennem-i cismânî dahi, a’yân-ı sâbite-i eşkıyânın, emr-i sülûkte müntehâ-yı tarîkidir; ve onların husûl-i kemâlleri ancak bu mevtında vâki’ olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şeyh-i Ekber (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye adlı eserinde, cehennemin ateşli havadan ibaret olduğunu, içinde ateş bulunmadığını, onun kor ateşlerinin günahkârlar olduğunu ve cehennem ehlinin bu ateşli hava içinde yanmakla birlikte, "Münkirlerin her ne vakit derileri yanıp pişse, azabı tatmaları için biz onların derilerini başka derilere tebdil ederiz." (Nisâ, 4/56) ayet-i kerimesi hükmünce, yok olmayarak bu şiddetli yanmaya dayanabilecek bir varlığa sahip olacaklarını açıklar. Bu yüce açıklamalara göre cehennemin, güneş maddesinden ibaret büyük bir küre olacağı anlaşılmaktadır. Oysa bilimsel çıkarımlara göre, bu tür ateşli buhar halinde bulunan kürelerin milyonlarca sene sonra uzayda soğuyup katılaşabilmeleri mümkündür. Bu durum ise cehennem ehli hakkında doğal olarak fazladan bir nimet olur. Fakat cennet ehlinin nimeti gibi, halis bir nimet değildir. Cismani cehennem de, şakilerin sabit hakikatlerinin, Hakk Yolculuğu emrinde yolun sonudur; ve onların kemale ermeleri ancak bu mevkide gerçekleşir.

İmdi ehl-i cehennemin naîmi, ehl-i cennetin naîmine mübâyindir. Velâkin emr-i iltizâz ve tena’umda her ikisi müsâvîdir. Çünkü ehl-i cennete nisbeten, cennetin ni’metleri ne ise, ehl-i cehenneme nisbeten dahi azâb-ı cehennem olur. Zîrâ tab’larına mülâyim olan ni’metler bunlardır. Ehl-i cennet, cehennemden nasıl kaçarsa, ehl-i cehennem dahi ehl-i cennetten öyleyce kaçar. Bunun bu âlemde nazâiri pek çoktur. Meselâ insan necâsetten nasıl müteneffir olup kaçar ve gül râyihasından hoşlanırsa, necâset böceği dahi gülden öylece teneffür edip, firâr eder ve necâsetten mahzûz olur. Velâkin bu iki naîm arasında azîm bu’d ve mübâyenet vardır. Emr-i vücûd&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, cehennem ehlinin nimeti, cennet ehlinin nimetinden farklıdır. Ancak lezzet alma ve nimetlenme konusunda her ikisi eşittir. Çünkü cennet ehline göre cennetin nimetleri ne ise, cehennem ehline göre de cehennem azabı odur. Zira tabiatlarına uygun olan nimetler bunlardır. Cennet ehli cehennemden nasıl kaçarsa, cehennem ehli de cennet ehlinden öylece kaçar. Bunun bu âlemde benzerleri pek çoktur. Örneğin, insan pislikten nasıl tiksinip kaçar ve gül kokusundan hoşlanırsa, pislik böceği de gülden öylece tiksinip kaçar ve pislikten zevk alır. Ancak bu iki nimet arasında büyük bir uzaklık ve farklılık vardır. Varlık meselesi

da tayyib ve habîs yekdîğerinden mütemeyyiz olduğundan, ehl-i cennetin naîmi tayyibât ve ehl-i cehennemin naîmi de habîsât cinsindendir. Ehl-i cennetin naîmi mahz-ı imtinân ile “Rahmânü’r-Rahîm” hazretinden ve ehl-i cehennemin naîmi ise tecellî-i Müntakim’den ve azâb-ı elîmden sonra “Erhamü’r-râhimîn”in rahmetinden zâhir olur; ve âteş-i cehennemin zevâlinden sonra, ehl-i cehennemin bu küre-i mutasallibe üzerindeki maîşetleri gāyet süflî ve hakîr ve azâbât-ı sâire dâiresindedir; ve ebediyyen oradan çıkmazlar. َ( خَالِدِيـنَ فِيهَـا مَـا دَامَـتِ السَّـمَاوَاتُ وَالْأرْضُ إِلَّا مَـا شَـاءَ رَبُّـكHûd, 11/107) [Orada gökler ve yer devâm ettikçe ebedî sûrette duruculardır. Rabbinin dilediği müddet müstesnâ.]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İyi ve kötü birbirinden ayrılmış olduğundan, cennet ehlinin nimetleri iyi şeyler cinsinden ve cehennem ehlinin nimetleri de kötü şeyler cinsindendir. Cennet ehlinin nimetleri sırf bir lütuf olarak "Rahmânü'r-Rahîm" hazretinden ve cehennem ehlinin nimetleri ise Müntakim isminin tecellisinden ve acı azaptan sonra "Erhamü'r-râhimîn"in rahmetinden ortaya çıkar; ve cehennem ateşinin yok olmasından sonra, cehennem ehlinin bu katı küre üzerindeki geçimleri çok süflî ve değersiz ve diğer azaplar dairesindedir; ve sonsuza dek oradan çıkmazlar. (Hûd, 11/107) [Orada gökler ve yer devam ettikçe ebedî surette duruculardır. Rabbinin dilediği müddet müstesna.]

## Hâtime

Mebâhis-i sâbıkadan anlaşıldığı üzere, efrâd-ı insâniyyeden her bir ferd âlem-i şehâdette menkūş olan suverden bir sûrettir; ve sûret ancak “ma’nâ”sından dolayı nakşolunur. Ma’nâsız sûret nakşı abes ve münâfî-i hikmettir. İnsan bu âlemin cevherinden masnû’ ve küllün cüz’ü mesâbesinde olup, kendi nefsinde bî-ma’nâ nukūş ile izâa-i evkātı abes gördüğü hâlde, kendi küllü olan vücûd-ı hakîkîde, böyle bir meziyetin adem-i vücûdunu iddiâ eyler ise, bir cehl-i sarîh ve dalâl-i kabîh olur. Şu tarz muhâkeme ile aklen sâbit olur ki, efrâd-ı insâniyye, kitâb-ı âlem-i şehâdette, “ma’nâ”larından dolayı nakşolunmuş birer sûrettirler. Hak Teâlâ hazretleri bu hakîkati ( أنَّمَــا خَلَقْنَاكُــمْ عَبَثًــاMü’minûn, 23/115) [Biz sizi abes olarak mı yarattık?] ve ( لَــوْ أرَدْنَــا أنْ نَتَّخِــذَ لَهْــوًا لَاتَّخَذْنَــاهُ مِــنْ لَدُنَّــاEnbiyâ, 21/17) [Eğer biz eğlence ittihâz etmek isteseydik kendi indimizden onu ittihâz ederdik.] ve emsâli âyât-ı kur’âniyyede beyân buyurmuştur. İnsan, vücûdun tecellî-i ahîri olduğu için, cemî’-i merâtibi câmi’dir. Onun taayyünü ulûhiyetin câmi’ olduğu sıfât ve esmânın fiilen zuhûr-ı ahkâmına müsâiddir. Ya’ni ulûhiyet bir ma’nâ olup, sûret-i insân kitâb-ı âlemde, ancak o ma’nâyı izhâr için menkūştur. Ma’nâ sûretin “ayn”ı olmadığı gibi, gayrı da değildir. Binâenaleyh sûret ma’nâdan ve ma’nâ da sûretten münfek olmaz. Ma’nâ-yı küllî-i ulûhiyyet için menkūş olan sûret-i insâniyye, lâ-yuad ve lâ-yuhsâdır. Fakat bunların taaddüdü, vahdânî olan o ma’nâ-yı küllîyi ta’dîd ve teksîr etmez. Nitekim insâniyet bir mefhûm-i küllî olduğu hâlde, bu mefhûma delâlet etmek üzere, kâğıt üzerine, şöyle bir insan kelimesini tahrîr ederiz. Bu nakış bir sûretten ibârettir. Bunu gördüğümüz zaman bilmesi, görmesi, işitmesi, istemesi, gülmesi, ağlaması, yürümesi, oturması, uyuması ve ilh... ne kadar şuûnâtı varsa hepsi dâhil olmak üzere, insâniyet mefhûmuna delâlet ettiğini anlarız. Bu kelimenin on, yüz, bin ve yüz bin mislini tahrîr etsek, cümlesi bu mefhûma delâlet eder. O mefhûm-i küllî bi’t-tecezzî bu kelimelere inkısâm etmedi; belki her birine külliyet ile taalluk etti; ve bunları sildiğimizde, insan mefhûm-i küllîsi yine kendi âleminde durur. Bunlar ile berâber silinmez. Zîrâ o mefhûm bu sûretlerin gayrıdır. Fakat bu sûret olmaksızın o ma’nâyı tefhîm etmek de mümkin değildir. Bu nakış görülünce, o ma’nâya intikāl olunur. Binâenaleyh bu nakış o&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Önceki konulardan anlaşıldığı üzere, insan fertlerinden her bir fert, görünen âlemde nakşedilmiş suretlerden bir surettir; ve suret ancak "mana"sından dolayı nakşedilir. Manasız suret nakşı abes ve hikmete aykırıdır. İnsan bu âlemin cevherinden yapılmış ve bütünün bir parçası mesabesinde olup, kendi nefsinde manasız nakışlarla vakit kaybetmeyi abes gördüğü hâlde, kendi bütünü olan hakiki varlıkta, böyle bir meziyetin var olmadığını iddia ederse, bu apaçık bir cehalet ve çirkin bir sapkınlık olur. Bu tarz muhakeme ile aklen sabit olur ki, insan fertleri, görünen âlem kitabında, "mana"larından dolayı nakşedilmiş birer surettirler. Yüce Allah bu hakikati (Mü’minûn, 23/115) [Biz sizi abes olarak mı yarattık?] ve (Enbiyâ, 21/17) [Eğer biz eğlence edinmek isteseydik kendi katımızdan onu edinirdik.] ve benzeri Kur'an ayetlerinde beyan buyurmuştur. İnsan, varlığın son tecellisi olduğu için, bütün mertebeleri kapsayıcıdır. Onun belirlenimi, ilahlığın kapsayıcı olduğu sıfat ve isimlerin fiilen hükümlerinin ortaya çıkmasına müsaittir. Yani ilahlık bir mana olup, insan sureti âlem kitabında, ancak o manayı ortaya çıkarmak için nakşedilmiştir. Mana suretin "aynı" olmadığı gibi, ondan ayrı da değildir. Bu sebeple suret manadan ve mana da suretten ayrılmaz. Küllî ilahlık manası için nakşedilmiş olan insan sureti, sayılamayacak ve hesaplanamayacak kadar çoktur. Fakat bunların çokluğu, bir olan o küllî manayı çoğaltmaz ve artırmaz. Nasıl ki insanlık küllî bir mefhum olduğu hâlde, bu mefhuma delalet etmek üzere, kâğıt üzerine, şöyle bir insan kelimesini yazarız. Bu nakış bir suretten ibarettir. Bunu gördüğümüz zaman bilmesi, görmesi, işitmesi, istemesi, gülmesi, ağlaması, yürümesi, oturması, uyuması ve benzeri ne kadar halleri varsa hepsi dahil olmak üzere, insanlık mefhumuna delalet ettiğini anlarız. Bu kelimenin on, yüz, bin ve yüz bin mislini yazsak, hepsi bu mefhuma delalet eder. O küllî mefhum parçalanarak bu kelimelere bölünmedi; aksine her birine külliyet ile ilişti; ve bunları sildiğimizde, insan küllî mefhumu yine kendi âleminde durur. Bunlar ile beraber silinmez. Çünkü o mefhum bu suretlerin gayrıdır. Fakat bu suret olmaksızın o manayı anlatmak da mümkün değildir. Bu nakış görülünce, o manaya geçilir. Bu sebeple bu nakış o

ma’nânın gayrı da değildir; ve o ma’nânın o sûrete taalluku bî-keyfiyettir, ta’rîfe sığmaz. İnsanın teşekkülât-ı vücûdiyyesi, vücûd-ı hakîkînin sûret-i insâniyyede taayyünü ve o taayyünde a’râzdan ibâret olan zerrât-ı unsuriyyenin yekdîğeriyle bi’t-terekküb aldığı vaziyetler, akıl dediğimiz bir nûr-i fıtrî husûle getirmiştir. İnsan bununla umûr-i dünyeviyyede salâhı fesâddan ve hayrı şerden temyîz eder. Bunda bilâ-tefrîk-i cins ve mezheb efrâd-ı insâniyye müşterektir. Buna “akl-ı maâş” derler ki, aklın mertebe-i sabâveti mesâbesindedir; ve efrâd-ı insâniyyenin ukūlü tefâvüt-i bünyelerinden nâşî mütefâvittir; ve tefâvüt-i bünye ve taayyün de onların hakîkat-i şahsiyyeleri ve hakîkat-i şahsiyyelerinin kābiliyeti iktizâsındandır; ve ilmin mahall-i taalluku akıl olduğundan, onların derecât-ı ilimleri dahi akıllarına tebaan mütefâvittir. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri bu tefâvüte işâreten buyurur: ( وَفَــوْقَ كُلِّ ذِي عِلْــمٍ عَلِيــمYûsuf, 12/76) [Her bir ilim sâhibinin üstünde bir alîm vardır.]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

anlamın dışı da değildir; ve o anlamın o şekle ait olması keyfiyetsizdir, tarife sığmaz. İnsanın varlıksal oluşumları, gerçek varlığın insan şeklinde belirginleşmesi ve o belirginleşmede arazlardan ibaret olan unsurların zerrelerinin birbiriyle birleşerek aldığı durumlar, akıl dediğimiz doğuştan gelen bir nuru meydana getirmiştir. İnsan bununla dünyevî işlerde iyiliği kötülükten ve hayrı şerden ayırt eder. Bunda cins ve mezhep ayrımı olmaksızın insan bireyleri ortaktır. Buna "akl-ı maâş" derler ki, aklın çocukluk mertebesi gibidir; ve insan bireylerinin akılları, bünyelerindeki farklılıklardan dolayı farklıdır; ve bünye ve belirginleşmedeki farklılık da onların kişisel hakikatleri ve kişisel hakikatlerinin kabiliyeti gereğindendir; ve ilmin ait olduğu yer akıl olduğundan, onların ilim dereceleri de akıllarına bağlı olarak farklıdır. Nitekim Yüce Allah hazretleri bu farklılığa işaret ederek buyurur: ( وَفَــوْقَ كُلِّ ذِي عِلْــمٍ عَلِيــم Yûsuf, 12/76) [Her bir ilim sahibinin üstünde bir alîm vardır.]

İmdi, mâdemki “akl-ı maâş” mertebe-i sabâvettedir; bir sabî nasıl terbiye ve ta’lîme muhtâc ise, “akl-ı maâş” dahi öylece terbiye ve ta’lîme muhtaçtır. Hazret-i şehâdette muallim-i ukūl iki nevi’dir:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, mademki "akl-ı maâş" (dünyevî işleri idare eden akıl) çocukluk mertebesindedir; bir çocuk nasıl terbiye ve eğitime muhtaç ise, "akl-ı maâş" da aynı şekilde terbiye ve eğitime muhtaçtır. Şehadet âleminde akılların öğreticisi iki çeşittir:

Birisi enbiyâ (a.s.)dır ki, bu ukūlü, ism-i Hâdî’nin ahkâmı dâiresinde terbiye edip “akl-ı maâd” mertebesine terakkî ettirirler. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz [ بُعِثْـتُ مُعَلِّمًـاBen muallim olarak gönderildim.] buyururlar. Akıl bu mertebede keskin bir nazar peydâ edip, umûr-i uhreviyyede salâhı fesâddan ve hayrı şerden tefrîk eder. İnsan bu akl-ı maâd dâiresinde şerîat-ı nebîye kemâl-i ittibâ’ ve amel-i sâlihe muvâzabat ile te’dîb-i nefs eyledikde, artık kâmil olup “akl-ı küll” dâiresine dâhil ve gāye-i hilkatine vâsıl olur. Bu akla taalluk eden ilim ilm-i Hak’tır. Zîrâ ilmi, hakîkat-i muhammediyyeden ibâret olan akl-ı küllden ahzeder. Hakîkat-ı muhammediyye mertebesi ise vücûdun mertebe-i vahdet ve ulûhiyyetidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Birincisi peygamberlerdir (a.s.) ki, bu akılları, Hâdî isminin hükümleri dairesinde terbiye edip "akl-ı maâd" (ahiret aklı) mertebesine yükseltirler. Nitekim Peygamberimiz (S.a.v.) [Ben muallim olarak gönderildim.] buyururlar. Akıl bu mertebede keskin bir görüş kazanıp, ahiret işlerinde doğruyu yanlıştan ve hayrı şerden ayırır. İnsan bu akl-ı maâd dairesinde peygamberin şeriatına tam bir bağlılık ve sâlih amellere devam etmekle nefsini terbiye ettiğinde, artık olgunlaşır ve "akl-ı küll" (evrensel akıl) dairesine dahil olur ve yaratılış gayesine ulaşır. Bu akla ait olan ilim, Hakk'ın ilmidir. Çünkü ilmi, hakikat-i muhammediyyeden ibaret olan akl-ı küll'den alır. Hakikat-i muhammediyye mertebesi ise varlığın vahdet ve ulûhiyyet mertebesidir.

İkinci nevi’ muallim dahi enbiyâya tebaiyetten istikbâr ve onları inkâr eden tâifedir ki, bunlar İblîs’in nâibleridir. Kendilerine tâbi’ olanların akl-ı maâşlarında ism-i Mudill’in ahkâmı dâiresinde tasarruf edip, gerek kendilerinin ve gerek tevâbiinin terakkî-i ukūlüne mâni’ olurlar; ve hakîkati bulacağız diyerek evhâm çöllerinde ve âlem-i tabîatın karanlık sâhalarında, serâb arkasında atşân ve sergerdân olarak koşarlar. Hak Teâlâ&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İkinci tür öğretmen ise peygamberlere uymayı kibirle reddeden ve onları inkâr eden topluluktur ki, bunlar İblis'in vekilleridir. Kendilerine tâbi olanların geçim akıllarında (dünyevî işlerdeki akıllarında) Mudill (saptıran) isminin hükümleri dairesinde tasarruf edip, gerek kendilerinin gerekse tâbi olanların akıllarının ilerlemesine engel olurlar; ve hakikati bulacağız diyerek vehim çöllerinde ve tabiat âleminin karanlık sahalarında, serap arkasında susuz ve şaşkın bir şekilde koşarlar. Yüce Allah

bunların ahvâlinden haber verip buyurur: ٍ وَالَّذِيـنَ كَفَـرُواأعْمَالُهُـمْ كَسَـرَابٍ بِقِيعَـة ( يَحْسَـبُهُ الظَّمْـآنُ مَـاءً حَتَّـى إِذَا جَـاءَهُ لَـمْ يَجِـدْهُ شَـيْئًاNûr, 24/39) ya’ni “Enbiyâyı ve onların getirdikleri kitâbları inkâr edip kâfir olanların amelleri çöllerdeki serâb gibidir. Susamış olan kimse onu görüp su zanneder. O serâb mevkiine geldiği vakit, onu hiçbir şey bulmaz.” Bunlar zâhir-i vücûd olan kitâb-ı tabîat ile iktifâ eden zümre-i münkirîndir. Bir vakit hakîkat zannettikleri şey diğer bir keşif ile kökünden maklû’ olur. O maklû’ olan hakîkat-i maznûne ise serâbdan başka bir şey değildir. Bu tâife böyle kitâb-ı tabîatı tedkîk etmek sûretiyle nihâyet bir gün hakîkate vâsıl olabileceklerini zannederler. Sath-ı deryâdaki köpükler ile iştigāl edenler ka’r-ı deryâya vâsıl olabilirler mi? Heyhât! Bu tâifenin Volter’leri, Shakespeare’leri, Darwin’leri, Büchner’leri ilh... hakîkati anlamadan gittiler; ve bunlara peyrev olan zamânımızın münkirleri de onlar gibi gideceklerdir. Zîrâ âlem-i tabîatta ve tabîatta mütekevvin olan vücûd-ı insânîde hükümrân olan vehim, tarîk-i hakîkatin en büyük bir rehzenidir. Velâkin enbiyânın ve onların vârislerinin cânib-i küllden getirdikleri ilim, tasarrufât-ı vehmiyyeden tecrîd buyurulan ilimdir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: ِ وَمَـا أرْسَـلْنَا مِـنْ قَبْلِـكَ مِـنْ رَسُـولٍ وَلَا نَبِـيٍّ إِلَّا إِذَا تَمَنَّـى ألْقَـى الشَّـيْطَانُ فِـي أمْنِيَّتِـهِ فَيَنْسَـخُ اللّٰـهُ مَـا يُلْقِـي الشَّـيْطَانُ ثُـمَّ يُحْكِـمُ اللّٰـهُ آيَاتِـه (Hac, 22/52) ya’ni “Ey Habîbim! Senden evvel bir nebî veyâ resûl göndermedik, illâ ki kendi nefsinden bir şey temennî ettikde, şeytan onun ümniyesine mülâkî olur. Allah Teâlâ ise şeytanın ilkā ettiği şeyi bozar, ba’dehû âyâtını tahkîm ve tesbît eder.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bunların hallerinden haber verip buyurur: " وَالَّذِيـنَ كَفَـرُواأعْمَالُهُـمْ كَسَـرَابٍ بِقِيعَـة يَحْسَـبُهُ الظَّمْـآنُ مَـاءً حَتَّـى إِذَا جَـاءَهُ لَـمْ يَجِـدْهُ شَـيْئًا" (Nûr, 24/39) yani "Peygamberleri ve onların getirdikleri kitapları inkâr edip kâfir olanların amelleri, çöllerdeki serap gibidir. Susamış olan kimse onu görüp su zanneder. O serap mevkiine geldiği vakit, onu hiçbir şey bulmaz." Bunlar, görünen varlık olan tabiat kitabı ile yetinen inkârcı topluluktur. Bir vakit hakikat zannettikleri şey, başka bir keşif ile kökünden bozulur. O bozulmuş zannedilen hakikat ise seraptan başka bir şey değildir. Bu taife, böyle tabiat kitabını incelemek suretiyle nihayet bir gün hakikate ulaşabileceklerini zannederler. Deniz yüzeyindeki köpükler ile meşgul olanlar, denizin dibine ulaşabilirler mi? Heyhat! Bu taifenin Voltaire'leri, Shakespeare'leri, Darwin'leri, Büchner'leri vb. hakikati anlamadan gittiler; ve bunlara uyan zamanımızın inkârcıları da onlar gibi gideceklerdir. Çünkü tabiat âleminde ve tabiatta oluşmuş olan insanî varlıkta hükümran olan vehim (sanı), hakikat yolunun en büyük bir eşkıyasıdır. Velakin peygamberlerin ve onların vârislerinin küllî (tüm) yönden getirdikleri ilim, vehmî tasarruflardan (sanısal yönlendirmelerden) arındırılmış ilimdir. Nitekim Yüce Allah buyurur: " وَمَـا أرْسَـلْنَا مِـنْ قَبْلِـكَ مِـنْ رَسُـولٍ وَلَا نَبِـيٍّ إِلَّا إِذَا تَمَنَّـى ألْقَـى الشَّـيْطَانُ فِـي أمْنِيَّتِـهِ فَيَنْسَـخُ اللّٰـهُ مَـا يُلْقِـي الشَّـيْطَانُ ثُـمَّ يُحْكِـمُ اللّٰـهُ آيَاتِـه" (Hac, 22/52) yani "Ey Habîbim! Senden evvel bir nebi veya resul göndermedik, ancak kendi nefsinden bir şey temenni ettiğinde, şeytan onun temennisine karışır. Yüce Allah ise şeytanın attığı şeyi bozar, ondan sonra ayetlerini sağlamlaştırır ve sabit kılar."

İşte görülüyor ki, nefsin temennîsi enbiyâda bile vâki’ olsa, ona şeytân-ı vehim karışıyor; ve ba’dehû vehmin ilkāâtı, cânib-i Hak’tan nesholunur. Artık cemî’-i evkātta kendi nefislerinin ahkâmı tahtında zebûn olan feylesoflara vehmin derece-i te’sîr ve tasarrufu kıyâs olunsun! İmdi enbiyâ (a.s.) a bihakkın tâbi’ olup, onların isrlerine iktifâdan kıl ucu kadar inhirâf etmeyenler kendi asıllarına vâsıl olmuşlardır; ve emr-i ta’lîmde onların vâris ve halîfeleri bulunmuşlardır. Saltanat-ı ilmiyye ile zâhir olan bu kitâbın müellifi Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî efendimiz, o verese-i kümmelîn ve halîfe-i rûy-i zemînden birisidir; ve onların ilimleri Hak Teâlâ’nın ( وَعَلَّمْنَـاهُ مِـنْ لَدُنَّـا عِلْمًـاKehf, 18/65) [Ve ona nezdimizden bir ilim öğretmiştik.] kavl-i şerîfinde işâret buyurduğu ilm-i ledünnîdir. Bu ilm-i ledünnî&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İşte görülüyor ki, nefsin arzusu peygamberlerde bile meydana gelse, ona vehim şeytanı karışıyor; ve daha sonra vehmin telkinleri, Hak tarafından neshedilir. Artık bütün zamanlarda kendi nefislerinin hükümleri altında zayıf düşen filozoflara vehmin tesir ve tasarruf derecesi kıyas olunsun! Şimdi peygamberlere (a.s.) hakkıyla tâbi olup, onların izlerine uymaktan kıl ucu kadar sapmayanlar kendi asıllarına ulaşmışlardır; ve öğretme işinde onların vârisleri ve halifeleri olmuşlardır. İlmi saltanat ile ortaya çıkan bu kitabın müellifi Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî efendimiz, o kâmil vârislerden ve yeryüzünün halifelerinden birisidir; ve onların ilimleri Hak Teâlâ’nın (وَ عَلَّمْنَاهُ مِنْ لَدُنَّا عِلْمًا Kehf, 18/65) [Ve ona nezdimizden bir ilim öğretmiştik.] şerefli sözünde işaret buyurduğu ledünnî ilimdir. Bu ledünnî ilim

ehl-i kurba, delâil-i akliyye ve şevâhid-i nakliyye ile değil, ta’lîm-i ilâhî ve tefhîm-i rabbânî ile ma’lûm ve mefhûm olur. Bu da üç kısım üzerine olup, birincisi “vahy”, ikincisi “ilhâm”, üçüncüsü “firâset”tir. “Vahy”, hâssa-i enbiyâ olup iki nevi’dir: Biri kelâm-ı ilâhî, diğeri hadîs-i nebevîdir; zîrâ akvâl-i enbiyâ (a.s.) ( وَمَـا يَنْطِـقُ عَـنِ الْهَـوَى، إِنْ هُـوَ إِلَّا وَحْـيٌ يُوحَـىNecm, 53/3-4) [Peygamber hevâdan ötürü konuşmaz, onun kelâmı Allah Teâlâ’dan vahyolunan bir vahiydir.] âyet-i kerîmesi mûcibince vahiydir. Kelâm-ı ilâhî vâsıta-i Cibrîl ile Resûl (s.a.v.)’in kalb-i şerîfine münzeldir. Hadîs-i nebevînin ba’zısı mahall-i şühûdda vâsıta-i Cibrîl ile gelmiştir. فَأوْحَــى إِلَــى عَبْــدِهِ مَــا ( أوْحَــىNecm, 53/10) [Allah kuluna vahyettiğini vahyetti.] âyet-i kerîmesinde ona işâret olunur. Ve ba’zısı da nüzûl-i Cibrîl vâsıtasıyla ve ba’zısı dahi kalb-i şerîfine “nefs ( )نَفْــثya’ni nefh-i Cibrîl ile gelmiştir. Nüzûl-i Cibrîl’den murâd, onun sûret-i melekiyyeden hey’et-i beşeriyyeye tenezzül ve temessülüdür; ve “nefs”den ( )نَفْثmurâd Cibrîl’in bir sûrete mütemessil olmaksızın vahy-i ilâhînin ma’nâsını kalb-i şerîf-i nebevîye ilkā etmesidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Allah'a yakın olanlara, akla dayalı deliller ve nakle dayalı kanıtlarla değil, ilâhî öğretim ve Rabbanî kavratma ile bilgi ve anlayış gelir. Bu da üç kısım üzerine olup, birincisi "vahy", ikincisi "ilhâm", üçüncüsü "firâset"tir. "Vahy", peygamberlere özgü olup iki çeşittir: Biri ilâhî kelâm, diğeri nebevî hadistir; çünkü peygamberlerin (a.s.) sözleri ( وَمَـا يَنْطِـقُ عَـنِ الْهَـوَى، إِنْ هُـوَ إِلَّا وَحْـيٌ يُوحَـى Necm, 53/3-4) [Peygamber hevâdan ötürü konuşmaz, onun kelâmı Allah Teâlâ’dan vahyolunan bir vahiydir.] âyet-i kerîmesi gereğince vahiydir. İlâhî kelâm Cibrîl aracılığıyla Resûl (s.a.v.)'in şerefli kalbine indirilmiştir. Nebevî hadisin bazısı, görünen âlemde Cibrîl aracılığıyla gelmiştir. فَأوْحَــى إِلَــى عَبْــدِهِ مَــا ( أوْحَــى Necm, 53/10) [Allah kuluna vahyettiğini vahyetti.] âyet-i kerîmesinde ona işaret olunur. Ve bazısı da Cibrîl'in inişi vasıtasıyla ve bazısı da şerefli kalbine "nefs ( )نَفْــث yani Cibrîl'in üflemesi ile gelmiştir. Cibrîl'in inişinden kasıt, onun melekî sûretten beşerî heyete inmesi ve görünmesidir; ve "nefs"den ( )نَفْث kasıt Cibrîl'in bir sûrete bürünmeksizin ilâhî vahyin anlamını peygamberin şerefli kalbine bırakmasıdır.

“İlhâm” evliyâya mahsustur. O da sahîh ve sâbit olan bir ilimdir ki, Hak Sübhânehû ve Teâlâ onu âlem-i gaybdan havâss-ı evliyânın kalblerine kazf buyurur. Mutasavvife buna “hâtır-ı hakkānî” derler. Bu ilim ism-i Hâdî hazretinden ilkā olunduğundan, bunda evhâm-ı mudillenin te’sîri yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"İlham" evliyaya özgüdür. O da sahih ve sabit olan bir ilimdir ki, Yüce Allah onu gayb âleminden evliyanın kalplerine ilka eder. Mutasavvıflar buna "hâtır-ı hakkānî" (ilahi düşünce) derler. Bu ilim Hâdî isminden ilka olunduğundan, bunda yanıltıcı vehimlerin etkisi yoktur.

“Firâset” bir ilimdir ki, âsâr-ı sûretin teferrüsü sebebiyle guyûbdan mekşûf olur. Bu ilim evliyâ ile havâss-ı mü’minîn arasında müşterektir. Nitekim hadîs-i şerîfte ِ[ اِتَّقُـوا فِرَاسَـةَ المُؤْمِـنِ فَإِنَّـهُ يَنْظُـرُ بِنُـورِ اللّٰـهMü’minin firâsetinden hazer ediniz; zîrâ Allâh’ın nûruyla nazar eder.][57] buyurulur. İlhâm ile firâset arasındaki fark budur ki, firâsette umûr-i gaybiyyenin keşfi, âsâr-ı sûretin teferrüsü ile olur; ilhâmda ise âsâr-ı sûretin teferrüsü sebeb değildir. Vahy ile ilhâm arasındaki fark dahi budur ki, ilhâm vahye tâbi’dir; vahy ilhâma tâbi’ değildir. Ya’ni evliyâya ilhâm, mütâbaat-ı Resul vâsıtasıyla hâsıl olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Firâset" bir ilimdir ki, şeklin eserlerinin incelenmesi sebebiyle gayb âleminden açığa çıkar. Bu ilim evliyâ ile müminlerin seçkinleri arasında ortaktır. Nitekim hadîs-i şerîfte [ اِتَّقُـوا فِرَاسَـةَ المُؤْمِـنِ فَإِنَّـهُ يَنْظُـرُ بِنُـورِ اللّٰـه Mü'minin firâsetinden sakının; çünkü Allah'ın nuruyla bakar.] buyurulur. İlham ile firâset arasındaki fark şudur ki, firâsette gaybî işlerin keşfi, şeklin eserlerinin incelenmesiyle olur; ilhamda ise şeklin eserlerinin incelenmesi sebep değildir. Vahy ile ilham arasındaki fark da şudur ki, ilham vahye tâbidir; vahy ilhama tâbi değildir. Yani evliyâya ilham, Resul'e tâbi olma vasıtasıyla meydana gelir.

İmdi ukūlü, ism-i Hâdî dâiresinde ta’lîm ve terbiye eden muallimîne vâki’ olan ilkāât-ı ilmiyye bu sûretle olduğu gibi, ukūlü çâh-ı dalâlete ilkā&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi akılları, Hâdî isminin dairesinde eğiten ve terbiye eden öğretmenlere gelen ilâhî ilhamlar bu şekilde olduğu gibi, akılları sapıklık kuyusuna atan ilhamlar da böyledir.

eden muallimîne dahi, ism-i Mudill hazretinden vahyolunur. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: ْ( إِنَّ الشَّـيَاطِينَ لَيُوحُـونَ إِلَـى أوْلِيَائِهِـمEn’âm, 6/121) [Muhakkak şeyâtîn kendi dostlarına vahyederler.] Ve kezâ diğer âyet-i kerîmede de buyurur: ٍ وَكَذَلِـكَ جَعَلْنَـا لِـكُلِّ نَبِـيٍّ عَـدُوًّا شَـيَاطِينَ الْإ ِنْـسِ وَالْجِـنِّ يُوحِـي بَعْضُهُـمْ إِلَـى بَعْـض ( زُخْـرُفَ الْقَـوْلِ غُـرُورًاEn’âm, 6/112) [Ve böyle her peygamber için insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Onların ba’zısı ba’zısına, aldatmak için sözün yaldızlısını telkîn eder.] Ve evliyâ-i şeyâtînde ilhâma mukābil “evhâm” ve firâsete mukābil “hamâkat” hükümrân olur. Nitekim Hz. Mevlâna (r.a.) buyurur: Mesnevî:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Muallimlik edenlere dahi, Mudill isminden (saptıran isimden) vahyolunur. Nitekim Yüce Allah buyurur: ( إِنَّ الشَّـيَاطِينَ لَيُوحُـونَ إِلَـى أوْلِيَائِهِـم En’âm, 6/121) [Muhakkak şeytanlar kendi dostlarına vahyederler.] Ve aynı şekilde diğer ayet-i kerimede de buyurur: وَكَذَلِـكَ جَعَلْنَـا لِـكُلِّ نَبِـيٍّ عَـدُوًّا شَـيَاطِينَ الْإ ِنْـسِ وَالْجِـنِّ يُوحِـي بَعْضُهُـمْ إِلَـى بَعْـض ( زُخْـرُفَ الْقَـوْلِ غُـرُورًا En’âm, 6/112) [Ve böylece her peygamber için insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Onların bazısı bazısına, aldatmak için sözün yaldızlısını telkin eder.] Ve şeytanların dostlarında ilhama karşılık "evhamlar" ve firasete (sezgiye) karşılık "hamakat" (ahmaklık) hüküm sürer. Nitekim Hz. Mevlâna (r.a.) buyurur: Mesnevi:

چونكه اين تمييز نبود احمق است اين چنين كس گر ذكى مطلق است

Tercüme: “Böyle bir kimse zekiyy-i mutlak olsa bile, kendisinde bu temyîz ve firâset olmadığı için ahmaktır”;[58] ya’ni kendi akıllarına tâbi’ olan münkirîn, her ne kadar ulûm-i tabîiyyede zekiyy-i mutlak olsalar bile, mâdemki onlarda, hakîkat-i mebde’ ve maâdı temyîz edecek kuvvet yoktur, ahmaktırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Tercüme: "Böyle bir kimse mutlak zeki olsa bile, kendisinde bu ayırt etme ve feraset olmadığı için ahmaktır"; yani kendi akıllarına tabi olan inkârcılar, her ne kadar doğal bilimlerde mutlak zeki olsalar bile, mademki onlarda, başlangıcın ve dönüş yerinin hakikatini ayırt edecek kuvvet yoktur, ahmaktırlar.

Hadd-i zâtında bu tâifenin ilmi de bir nevi’ ilimdir. Fakat aklı ıdlâl eylediği için kıymeti yoktur. Nitekim Hak Teâlâ onlar hakkında ٍُ وَأضَلَّـهُ اللّٰـه ( عَلَــى عِلْــمCâsiye, 45/23) [Allah Teâlâ onu ilim üzerinde şaşırttı.] buyurur. َ وَقَالُـوا مَـا هِـيَ إِلَّا حَيَاتُنَـا الدُّنْيَـا نَمُـوتُ وَنَحْيَـا وَمَـا يُهْلِكُنَـا إِلَّا الدَّهْـرُ وَمَـا لَهُـمْ بِذَلِـكَ مِـنْ عِلْـم ( إِنْ هُــمْ إِلَّا يَظُنُّــونCâsiye, 45/24) ya’ni “Münkir-i enbiyâ olanlar derler ki, hayât ancak hayât-ı dünyeviyyemizdir. Mâdde, cemâd ve meyyit hâlinde iken terkîb-i hâs dâiresinde eser-i hayât izhâr eder; ve bizi ancak dehr helâk eder. Hâlbuki onların bu hükümlerinde ilm-i hakîkî cinsinden bir şey sâbit değildir. Belki ilm-i zannî ve vehmî vardır” âyet-i kerîmesinde de onların kıymet-i ilmiyyelerinin derecesini bizlere duyurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Aslında bu grubun ilmi de bir tür ilimdir. Fakat aklı saptırdığı için kıymeti yoktur. Nitekim Yüce Allah onlar hakkında "Allah Teâlâ onu ilim üzere şaşırttı." (Câsiye, 45/23) buyurur. "Peygamberleri inkâr edenler derler ki, hayat ancak dünya hayatımızdır. Madde, cansız ve ölü haldeyken özel bir terkip dairesinde hayat eseri gösterir; ve bizi ancak zaman helak eder. Halbuki onların bu hükümlerinde hakiki ilim cinsinden bir şey sabit değildir. Aksine zannî ve vehmî ilim vardır." (Câsiye, 45/24) ayet-i kerimesinde de onların ilmi kıymetlerinin derecesini bizlere duyurur.

İmdi nâfi’ ve gayr-ı nâfi’ olarak ilmin envâı çoktur. Bu mukaddeme onların tafsîline müsâid değildir. Bunlardan ilm-i tasavvuf, ilm-i ledünnîden olduğu cihetle cümlesinin fevkindedir. Hükemâ, mesâlik-i felsefiyyelerinin ba’zı mesâilinde hakāyıka temâs ettiklerinden, ba’zı kûteh-bînân, ilm-i tasavvufun bunlardan me’hûz olduğunu zannederler ise de, bunun böyle olmadığı meydandadır. Zîrâ evliyâ, ilhâm ve firâsetlerinin sıhhatine&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, faydalı ve faydasız olarak ilmin çeşitleri çoktur. Bu giriş onların ayrıntısına uygun değildir. Bunlardan tasavvuf ilmi, ledün ilimlerinden olduğu için hepsinin üstündedir. Filozoflar, felsefî yollarının bazı meselelerinde hakikatlere dokunduklarından, bazı kısa görüşlüler, tasavvuf ilminin bunlardan alındığını zannederlerse de, bunun böyle olmadığı açıktır. Çünkü evliyâ, ilham ve firasetlerinin doğruluğuna

iki şâhid-i âdil şehâdet etmedikçe, onlara kıymet vermezler. O iki şâhid-i âdilden biri “Kur’ân” diğeri de “ahâdîs-i nebeviyye”dir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İki âdil şahit şehadet etmedikçe, onlara kıymet vermezler. O iki âdil şahitten biri "Kur'an" diğeri de "Peygamber hadisleri"dir.

Binâenaleyh ilm-i tasavvuf lübb-i Kur’ân ve ahâdîs-i şerîfe olup, aslâ mesâlik-i felsefiyye ile alâkadâr değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bu sebeple tasavvuf ilmi, Kur'an'ın ve şerefli hadislerin özü olup, asla felsefî yollarla ilgili değildir.

Tevfîkāt-ı ilâhiyyeden istiâne ve A’ref-i enbiyâ (S.a.v.) Efendimiz hazretlerinin füyûzât-ı seniyyelerinden istimdâd ve onların verese-i kümmelîni ve husûsiyle hâtem-i evliyâ Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî ve şemsü’l-hakîka Cenâb-ı Mevlânâ Celâleddin Rûmî (rıdvânullâhi aleyhim ecmaîn) hazarâtının ebvâb-ı keremlerinden tese’ül olunarak şerhine şürû’ olunan bu Fusûsu’l-Hikem dahi serâpâ ilm-i ledünnî ve lübb-i Kur’ân ve ahâdîs-i nebeviyyedir. ََ وَاصْبِـرْ نَفْسَـكَ مَـعَ الَّذِيـنَ يَدْعُـونَ رَبَّهُـمْ بِالْغَـدَاةِ وَالْعَشِـيِّ يُرِيـدُون وَجْهَـهُ وَلَا تَعْـدُ عَيْنَـاكَ عَنْهُـمْ تُرِيـدُ زِينَـةَ الْحَيَـاةِ الدُّنْيَـا وَلَا تُطِـعْ مَـنْ أغْفَلْنَـا قَلْبَـهُ عَـنْ ذِكْرِنَـا وَاتَّبَـع ( هَـوَاهُ وَكَانَ أمْـرُهُ فُرُطًـاKehf, 18/28) ya’ni “Vech-i bâkîsini murâd ederek, gece ve gündüz Rab’lerini zikreden tâife ile berâber nefsini habs ve tesbît et! Ya’ni onların sohbetleri ile imrâr-ı evkāt eyle! Ve kalbini bizim zikrimizden iğfâl edip, hevâsına tâbi’ ve emr-i nefsânîde müfrit olan kimseye itâat etme, ya’ni ona musâhib olma!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İlahi tevfîklerden yardım istenerek, en şerefli peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz hazretlerinin yüce feyizlerinden medet umularak ve onların kâmil vârisleri, özellikle evliyanın sonuncusu Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî ve hakikat güneşi Cenâb-ı Mevlânâ Celâleddin Rûmî (Allah hepsinden razı olsun) hazretlerinin kerem kapılarından dilenerek şerhine başlanan bu Fusûsu'l-Hikem de baştan sona ilâhî ilim (ilm-i ledünnî), Kur'an'ın özü ve peygamber hadisleridir. وَاصْبِـرْ نَفْسَـكَ مَـعَ الَّذِيـنَ يَدْعُـونَ رَبَّهُـمْ بِالْغَـدَاةِ وَالْعَشِـيِّ يُرِيـدُون وَجْهَـهُ وَلَا تَعْـدُ عَيْنَـاكَ عَنْهُـمْ تُرِيـدُ زِينَـةَ الْحَيَـاةِ الدُّنْيَـا وَلَا تُطِـعْ مَـنْ أغْفَلْنَـا قَلْبَـهُ عَـنْ ذِكْرِنَـا وَاتَّبَـع ( هَـوَاهُ وَكَانَ أمْـرُهُ فُرُطًـاKehf, 18/28) yani "Bâkî olan yüzünü (rızasını) isteyerek, sabah akşam Rab'lerini zikreden topluluk ile birlikte nefsini tut ve sabret! Yani onların sohbetleriyle vakit geçir! Ve kalbini bizim zikrimizden gafil kılıp, hevasına uyan ve nefsanî işlerde aşırı giden kimseye itaat etme, yani ona arkadaş olma!"

َاَللّٰهُــمَّ لَا سَــهْلَ إِلَّا مَــا جَعَلْتَــهُ سَــهْلًا، إنَّــكَ تَجْعَــلَ الصَّعْــبَ سَــهْلًا، اَللّٰهُــمَّ صَــلِّ عَلَــى نَبِيِّــك

المُصْطَفَــى وَرَسُــولِكَ الْمُرْتَضَــى، وَعَلَــى آلِــهِ وَصَحْبِــهِ وَسَــلِّمْ تَسْــلِيمًا.

[Allahım! Sâdece senin kolay kıldığın kolaydır; Sen zoru kolay kılarsın! Allahım! Âlemler içinden süzüp seçtiğin nebîne ve kendisinden râzı olduğun resûlüne salât et! Ve onun âline, ashâbına selâm et!]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

[Allahım! Sadece senin kolaylaştırdığın kolaydır; Sen zoru kolay kılarsın! Allahım! Âlemler içinden süzüp seçtiğin peygamberine ve kendisinden razı olduğun elçine salât et! Ve onun âline, ashâbına selâm et!]

Mesnevî:

با کریمان کارها دشوار نیست تو مگو ما را بدان شه بار نیست

“Deme dergâh-ı şehe bizlere ruhsat yoktur. İş kerîmân ile oldukda suûbet kalkar.”[59]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

“Şahın dergâhına bize izin yoktur deme. İş cömertlerle olduğunda zorluk ortadan kalkar.”

İbtidâ: 22 Nisan 1344, 1 Zi’l-ka’de 1346 [22 Nisan 1928]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Başlangıç: 22 Nisan 1344, 1 Zilkade 1346 [22 Nisan 1928]

Hitâm-ı istinsâh târîhi: 3 Zi’l-hicce 1346 ve 22 Mayıs 1344/1928&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İstinsahın (kopyalama işleminin) bitiş tarihi: 3 Zilhicce 1346 ve 22 Mayıs 1344/1928

***

52 Tirmizî, “Kıyâmet”, 26; Zebîdî, İthâfü’s-Sâde, VII, s. 262.

53 Buhârî, “Bed’u’l-halk”, 8; Müslim, “Cennet”, 1; Tirmizî, “Tefsîr”, 32; İbn Mâce, “Zühd”, 39; Ahmed b. Hanbel, Müsned, XIII, s. 489.

54 Buhârî, “Tevhîd”, 55; Müslim, “Tevbe”, 4; İbn Mâce, “Sünne”, 14; Ahmed b. Hanbel, Müsned, XII, s. 247.

55 Fütûhât-ı Mekkiyye, IV, s. 416 (289. bâb); Bursevî, Rûhu’l-Beyân, X, s. 82, 304.

56 Bk. Fütûhât-ı Mekkiyye, III, s. 422 (167. bâb); VII, s. 225-226 (513. bâb).

57 Tirmizî, “Tefsîr”, 15; Kelâbâzî, Bahru’l-Fevâid, I, s. 222; İsfahânî, Hilyetü’l-Evliyâ, IV, s. 98; VI, s. 127; Taberânî, Mu’cemu’l-Evsat, VIII, s. 23; Mu’cemu’l-Kebîr, VIII, s. 102.

58 Konuk, Mesnevî-i Şerîf Şerhi, VI, s. 52 (beyit: 2558).

59 Konuk, Mesnevî-i Şerîf Şerhi, I, s. 155 (beyit: 222).

## Mukaddeme Takrizleri

Şeyh Ali Fakrî Efendi[60] merhûmun iş bu Mukaddeme’yi ba’de’l-mütâlaa yazdıkları ebyâtdır:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Merhum Şeyh Ali Fakrî Efendi'nin bu Mukaddime'yi okuduktan sonra yazdığı beyitlerdir:

بهر این کرده هدایت اختیار بارك اللّٰه کریمت ای خوش نگار قلب او را با علم مالی کند هر که را خواهد خدا عالی کند حق نویسد حق بگوید دم بدم باشد اندر دستِ حق او چون قلم

[Ey güzel yüzlü! Kerem sâhibi olman ne mübarektir! Hidâyet senin bu cömertliğinden ötürü ihtiyâr edilmiştir. Her kimi isterse Hak yüce kılar ve onun kalbini ilim ile doldurur. Bir kalem misâli Hakk’ın elinde olduğundan, o hep hakkı yazar ve hakkı söyler.]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ey güzel yüzlü! Cömert olman ne mübarektir! Doğru yolu bulma, senin bu cömertliğinden dolayı seçilmiştir. Hak Teâlâ, kimi dilerse onu yüce kılar ve onun kalbini ilim ile doldurur. O, Hak Teâlâ'nın elinde bir kalem gibi olduğundan, hep hakkı yazar ve hakkı söyler.

Orhan Şemseddin Bey[61] merhûmun ba’de’l-mütâlaa yazdıkları ebyât-ı sâniha:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Merhum Orhan Şemseddin Bey'in mütalaa ettikten sonra yazdığı ilhamî beyitler:

ابنده گشتم شیخ را هم خواجه ر ختم کردم سر بسر دیباجه را عونِ «عونی» دیده‏اش پر نور ساخت فارق خود گشته فرقان سور ساخت منجلی شد ایزدِ چون و چرا از میان چون رفت هم چون هم چرا بی تکلف بر زنم بانكِ احد فارق و فرقان نمانده جز حمد بی من و تو بی نعیم و بی جحیم لا وجود الا هو الفرد القدیم نیست فردی جز ز فردانیتش چون مقرِّ ذات وحدانیتش مستجیب او مستجاب او خود عیان خود حیات و خود حی و خود مستعان عین و غیر او فعل و فاعل جمله اوست حمد و حامد قول و قائل جمله اوست هم دلِ فردی خروشد هو هو زان عرض خامه نویسد او او فرقان الدین فردی

[Mukaddemeyi baştan sona okuyup bitirdim. (Onu telif eden) şeyhe ve üstâda bende oldum. Hakkı bâtıldan ayıran (fârûk) sûrelerin furkānı oldu; Avnî’nin inâyeti onun gözünü nûr ile doldurdu. Artık “neden? niçin?” gibi soruların aradan çıkması sebebiyle “neden? niçin?”in Rabb’i âşikâr oldu. Fârûk ve furkāna hamdden başka bir şey kalmadı; ve şimdi ben zahmetsiz olarak Ahad (olan Hakk’ın) gülbangini söyler dururum. Vücûdda Ferd ve Kadîm olandan başkası yoktur: (Bu vücûd) bensiz ve sensiz, cennetsiz ve cehennemsizdir. Zâtının vahdâniyeti mertebesinde, “Ferdî” O’nun ferdâniyetinden başka bir şey değildir. Hayât O’dur, Hayy O’dur, Müsteân O’dur; Müstecîb O’dur ve Müstecâb O’dur. Hamd ve hamdeden, söz ve söz söyleyen hep O’dur. “Ayn”, gayr, fiil ve fâil hep O’dur. Bundan ötürü mürekkeb hep “O”, “O” diye yazdı. Ferdî’nin gönlü “Hû”, “Hû” diye doldu taştı.]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Mukaddimeyi baştan sona okuyup bitirdim. Onu telif eden şeyhe ve üstada kul oldum. Hakkı bâtıldan ayıran (fârûk) sûrelerin furkânı oldu; Avnî’nin inâyeti onun gözünü nur ile doldurdu. Artık “neden? niçin?” gibi soruların aradan çıkması sebebiyle “neden? niçin?”in Rabbi âşikâr oldu. Fârûk ve furkâna hamdden başka bir şey kalmadı; ve şimdi ben zahmetsiz olarak Ahad (olan Hakk’ın) gülbangini söyler dururum. Varlıkta Ferd ve Kadîm olandan başkası yoktur: (Bu varlık) bensiz ve sensiz, cennetsiz ve cehennemsizdir. Zâtının vahdâniyeti mertebesinde, “Ferdî” O’nun ferdâniyetinden başka bir şey değildir. Hayat O’dur, Hayy O’dur, Müsteân O’dur; Müstecîb O’dur ve Müstecâb O’dur. Hamd ve hamdeden, söz ve söz söyleyen hep O’dur. “Ayn”, gayr, fiil ve fâil hep O’dur. Bundan ötürü mürekkep hep “O”, “O” diye yazdı. Ferdî’nin gönlü “Hû”, “Hû” diye doldu taştı.

﷽ وَبِهِ نَسْتَعِين

60 Bir Sa’dî dergâhı olan Üsküdar Hallaç Baba Tekkesi’nin son postnişinlerinden olan Ali Fakrî Efendi’nin (1853-1929) hayâtı hakkında bk. Ergun, Türk Şâirleri, I, s. 437-441; Yücer, Şeyh Sa’deddîn Cebâvî ve Sa’dîlik, s. 182-185. Nüshalarda Fakrî nisbesi Fakîrî şeklinde yazılmıştır.

61 Orhan Şemseddin Bey, çeşitli devlet kademelerinde görev alan ve Ahmed Âmiş Efendi’nin halifeleri arasında sayılan Mehmed Şemseddin Paşa’nın (v. 1333/1917) oğlu olup Marsilya’da ateşe iken vefât etmiştir. Bk. Gölpınarlı, Mevlânâ Müzesi Yazmalar Katalogu, III, s. 151. Babası Mehmed Şemseddin Paşa’nın Fusûsu’l-Hi- kem okuttuğu bilgisi için bk. Çankaya, Yeni Mülkiye Tarihi ve Mülkiyeliler, III, s. 83-85; Pakalın, Sicill-i Osmânî Zeyli, XVII, s. 93-96.

## DÎBÂCE-İ FUSÛSU’L-HİKEM

ِبسـم اللّٰـه الرحمٰـن الرحيـم، الحَمْـدُ لِلّٰـهِ مُنْـزِلِ الحِكَـمِ علـى قُلُـوبِ الكَلِـمِ بأحَدِيَّـة

الطَّرِيـقِ الأمَـمِ مِـن المقـامِ الأقْـدَمِ وإنِ اخْتَلَفَـتِ النِّحَـلُ والمِلَـلُ لِاخْتِـلَافِ الأمَـمِ.

Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın ismi ile başlarım. Her ne kadar ihtilâf-ı ümemden nâşî edyân ve mezâhib muhtelif ise de, hikmetleri, müstakîm olan tarîkin ahadiyeti ile makām-ı akdemden kelimelerin kalbleri üzerine inzâl eden Allâh’a hamdolsun.

Ya’ni rahmet-i imtinân ile bilcümle eşyâya vücûd veren ve rahmet-i vücûb ile ba’zı ibâdına mütecellî olan cemî’-i kemâlâtın sâhibi bulunan Allâhü Zülcelâl hazretlerinin ism-i şerîfiyle bu Fusûsu’l-Hikem’i tahrîre başlarım demek olur. “Rahmet-i imtinân” ile “rahmet-i vücûb”un tafsîli Fass-ı Süleymânî’de gelecektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani, minnet rahmetiyle bütün eşyaya varlık veren ve vacip rahmetiyle bazı kullarına tecelli eden bütün kemalatın sahibi olan Yüce Allah'ın mübarek ismiyle bu Fusûsu'l-Hikem'i yazmaya başlarım demek olur. "Minnet rahmeti" ile "vacip rahmet"in ayrıntısı Fass-ı Süleymânî'de gelecektir.

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) ُ كُلُّ أمْـرٍ ذِي بَـالٍ لَـمْ يُبْـدَأْ فِيـهِ بِبِسْـمِ اللّٰـهِ الرَّحْمٰـنِ الرَّحِيـم [ فَهُـوَ أقْطَـعBesmele ile başlamayan her iş noksandır.][62] hadîs-i şerîfine ittibâan kitâba besmele-i şerîfe ile başladıktan sonra, hamd ü senâ kemâlâta müteretteb olduğu ve hâlbuki bilcümle kemâlât Allâhü Zülcelâl hazretlerine mahsûs bulunduğu için besmele-i şerîfeden sonra hamdi zikretti ki, “kâffe-i hamd Allâh’a mahsustur” demek olur. Ve hamdde üç vecih vardır:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şeyh-i Ekber (r.a.) "Besmele ile başlamayan her iş noksandır." hadis-i şerifine uyarak kitaba besmele-i şerife ile başladıktan sonra, hamd ve övgü kemalatlara bağlı olduğu ve hâlbuki bütün kemalatlar Yüce Allah hazretlerine özgü bulunduğu için besmele-i şerifeden sonra hamdi zikretti ki, bu "bütün hamd Allah'a mahsustur" demek olur. Hamdde üç vecih vardır:

Birincisi Hak’tan halka olan hamddir ki, bunun delîli َِّ إِنَّ اللّٰهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّون ( عَلَــى النَّبِــيAhzâb, 33/56) [Muhakkak Allah ve O’nun melekleri peygamber üzerine salât ederler.] ve ْ( هُـوَ الَّـذِي يُصَلِّـي عَلَيْكُـمAhzâb, 33/43) [Üzerinize salât eden O’dur.] âyet-i kerîmeleridir. Bu sûrette Hak hâmid ve halk mahmûddur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Birincisi, Hak'tan halka olan hamddir ki, bunun delili "Muhakkak Allah ve O'nun melekleri peygamber üzerine salât ederler." (Ahzâb, 33/56) ve "Üzerinize salât eden O'dur." (Ahzâb, 33/43) ayet-i kerimeleridir. Bu şekilde Hak hamdeden ve halk hamdedilendir.

İkincisi halktan Hakk’a hamddir ki, bunun delîli de ُِ وَإِنْ مِنْ شَـيْءٍ إِلَّا يُسَـبِّح ( بِحَمْـدِهİsrâ, 17/44) [Allâh’ı hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir şey yoktur.] ve ( وَتَـرَى الْمَلَائِكَـةَ حَافِّيـنَ مِـنْ حَـوْلِ الْعَـرْشِ يُسَـبِّحُونَ بِحَمْـدِ رَبِّهِـمZümer, 39/75) [Melekleri görürsün ki Rablerine hamd ile tesbîh ederek arşın etrafını kuşatmışlardır.] ve emsâli âyât-ı kur’âniyyedir. Bu sûrette Hak mahmûd ve halk hâmid olur; ve bu vecihde üç sûret vardır: Kavlî, fiilî, hâlî.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İkincisi, halktan Hakk'a hamddir ki, bunun delili de "Allâh'ı hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir şey yoktur." (İsrâ, 17/44) ve "Melekleri görürsün ki Rablerine hamd ile tesbîh ederek arşın etrafını kuşatmışlardır." (Zümer, 39/75) ve benzeri Kur'an ayetleridir. Bu şekilde Hak, hamdedilen olur ve halk da hamdeden olur; ve bu durumda üç şekil vardır: Sözlü, fiilî, hâlî.

1. Hamd-i kavlî: Enbiyâ (aleyhimü’s-selâm)ın lisânı üzere Hakk’ın kendi nefsine senâ ettiği şeyle abdin lisânen hamdidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1. Kavli hamd: Peygamberlerin (a.s.) dili üzere Hakk'ın kendi nefsine övgüde bulunduğu şeyle kulun dille hamd etmesidir.

2. Hamd-i fiilî: Vech-i ilâhîyi taleben ve onun Cenâb-ı kerîmine teveccühen abdin hayrât ve ibâdâttan birtakım a’mâl-i bedeniyye îfâ etmesidir. Bu sûrette abd, her bir uzvunu, ne için yaratılmış ise, Hakk’a ibâdet kasdıyla vech-i meşrû’ üzere isti’mâl eder; ve bu husûsta nefsinin huzûzunu düşünmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2. Fiilî Hamd: Kulun, ilâhî vechi talep ederek ve Yüce Allah'ın keremine yönelerek hayırlı işlerden ve ibadetlerden birtakım bedensel amelleri yerine getirmesidir. Bu şekilde kul, her bir uzvunu, ne için yaratılmış ise, Allah'a ibadet niyetiyle meşru bir biçimde kullanır; ve bu hususta nefsinin hazlarını düşünmez.

3. Hamd-i hâlî: Rûh ve kalb hasebiyle vâki’ olur. O da abdin kemâlât-ı ilmiyye ve ameliyye ile ittisâfı ve ahlâk-ı ilâhiyye ile tahallukudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3. Hâl hamdı: Ruh ve kalp sebebiyle meydana gelir. O da kulun ilmî ve amelî kemâlât ile nitelenmesi ve ilâhî ahlâk ile ahlâklanmasıdır.

Üçüncüsü halktan halka olan hamddir. Bu sûrette hâmid ve mahmûd halk olur. Fass-ı İbrâhîmî’de tafsîl olunduğu üzere, bu nevi’ hamdin Allah için olmasının vechi budur ki, Hak taayyün cihetiyle hâmidin sûretinde zâhirdir; ve hamd ile kendi kemâlâtını izhâr eder; ve her mahmûd olan halkın sıfatı bulunan senâ dahi, mahmûd sûretinde kemâl ile mütecellî olan Hakk’ın “ayn”ıdır ki, mahmûd o kemâl sebebiyle hamde müstahak olur. Binâenaleyh hamd, Hakk’ın kemâlâtından bir kemâlin sıfatıdır ki, Hakk’ın hakîkatinden sudûr eder. Şu hâlde mahmûdun mazharından zâhir olan kemâle karşı, hâmidin mazharından sâdır olan hamd dahi Hakk’a râci’ olur; ve hamd sâdır olduğu mahal i’tibâriyle kâmil ve nâkıs olur. Binâenaleyh kâmilden sudûr edince kâmil ve nâkıstan sudûr ettikde nâkıs olur. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) hâtem-i velâyet makāmında müteayyin olduğundan, onun hamdi, kendisi gibi cemî’-i mehâmidin ecmaıdır. Hâtem-i evliyâ hakkındaki îzâhât Fass-ı Şîsî’de gelecektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Üçüncüsü, yaratılmıştan yaratılmışa olan hamddir. Bu durumda hamdeden ve hamdedilen yaratılmış olur. İbrahim Fassı'nda ayrıntılı olarak açıklandığı üzere, bu tür hamdin Allah için olmasının sebebi şudur ki, Hak, taayyün (belirginleşme) yönüyle hamdedenin şeklinde görünür; ve hamd ile kendi kemallerini ortaya koyar; ve her hamdedilen yaratılmışın sıfatı olan övgü de, hamdedilen şeklinde kemal ile tecelli eden Hakk'ın tekil hakikatidir ki, hamdedilen o kemal sebebiyle hamde layık olur. Bu sebeple hamd, Hakk'ın kemallerinden bir kemalin sıfatıdır ki, Hakk'ın hakikatinden meydana gelir. Şu halde, hamdedilenin mazharından (tecelli yerinden) görünen kemale karşı, hamdedenin mazharından çıkan hamd de Hakk'a döner; ve hamd, çıktığı yer itibarıyla kâmil (eksiksiz) ve nâkıs (eksik) olur. Bu sebeple, kâmilden çıktığında kâmil, nâkıstan çıktığında nâkıs olur. Şeyh (Allah ondan razı olsun) velayet mührü makamında belirginleştiği için, onun hamdi, kendisi gibi bütün hamdlerin en kapsamlısıdır. Evliyanın mührü hakkındaki açıklamalar Şis Fassı'nda gelecektir.

“Münzil” “inzâl” masdarından veyâhud “tenzîl” masdarından ism-i fâildir. Her iki ma’nâ dahi vâriddir. Zîrâ “inzâl” bir şeyi def’a-i vâhidde indirmek ma’nâsınadır. Ve enbiyâ (aleyhimü’s-selâm)ın a’yân-ı sâbiteleri,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Münzil" kelimesi "inzâl" veya "tenzîl" mastarından türemiş bir ism-i fâildir. Her iki anlam da geçerlidir. Çünkü "inzâl", bir şeyi tek seferde indirmek anlamına gelir. Ve peygamberlerin (a.s.) sabit hakikatleri,

rahmet-i rahîmiyye ile merhûm olup, mazhar oldukları ism-i hâs iktizâsınca, mertebe-i ahadiyyetin mâdûnu olan mertebe-i vâhidiyyette, a’tıyyât-ı ilâhiyye kendilerine def’aten nâzil olur. Çünkü isti’dâdât-ı gayr-ı mec’ûllerinin iktizâsı budur; ve mertebe-i şehâdette zuhûr ettikleri hînde, ism-i hâsları hazînesinde meknûz olan hikem, isti’dâd-ı mec’ûlleri inkişâf ettikçe, peyderpey ve tedrîcen nâzil olur. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: ٍْ وَإِنْ مِــن ( شَــيْءٍ إِلَّا عِنْدَنَــا خَزَائِنُــهُ وَمَــا نُنَزِّلُــهُ إِلَّا بِقَــدَرٍ مَعْلُــومHicr, 15/21) [Bizim indimizde hazîneleri olmayan hiçbir şey yoktur. Biz onu ancak mikdâr-ı ma’lûm ile indiririz.] İşte bu âyet-i kerîmede tedrîcen nüzûl ma’nâsına “tenzîl” masdarı isti’mâl buyurulmuş ve hazret-i şehâdette her bir şeyin tedrîcen nüzûlüne işâret olunmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Rahmet-i rahîmiyye ile merhum olup, mazhar oldukları özel ismin gerektirmesiyle, ahadiyyet mertebesinin altındaki vâhidiyyet mertebesinde, ilâhî bağışlar kendilerine defaten iner. Çünkü yapılmamış/verilmemiş yatkınlıklarının gerekliliği budur; ve şehâdet mertebesinde ortaya çıktıkları zaman, özel isimlerinin hazinesinde gizli olan hikmetler, kazanılmış yatkınlıkları geliştikçe, peyderpey ve tedricen iner. Nitekim Yüce Allah buyurur: "Bizim indimizde hazineleri olmayan hiçbir şey yoktur. Biz onu ancak bilinen bir miktar ile indiririz." (Hicr, 15/21). İşte bu yüce ayette tedricen inme anlamına "tenzîl" masdarı kullanılmış ve şehâdet âleminde her bir şeyin tedricen inmesine işaret olunmuştur.

“Hikem” “hikmet”in cem’idir; ve hikmet, hakāyık-ı eşyâya gereği gibi ilim ve o ilim muktezâsınca amelden ibârettir. Bunun için hikmet ikiye inkısâm etti. Birisine “hikmet-i ilmiyye”, diğerine “hikmet-i ameliyye” tesmiye olundu. Hâlbuki “ma’rifet” hikmet gibi değildir; o, yalnız hakāyıkı gereği gibi idrâktir; ve “ilim” ise hakāyıkı ve onların levâzımını idrâkten ibârettir. Bu sebeble “tasdîk”e “ilim” ve “tasavvur”a “ma’rifet” tesmiye olundu. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) “münzilü’l-maârif” veyâ “münzilü’l-ulûm” demeyip “münzilü’l-hikem” buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Hikem", "hikmet" kelimesinin çoğuludur; ve hikmet, eşyanın hakikatlerini gereği gibi bilmek ve o bilginin gereğince amel etmekten ibarettir. Bunun için hikmet ikiye ayrıldı. Birine "ilmî hikmet", diğerine "amelî hikmet" adı verildi. Halbuki "marifet" hikmet gibi değildir; o, yalnızca hakikatleri gereği gibi idrak etmektir; ve "ilim" ise hakikatleri ve onların gerekliliklerini idrak etmekten ibarettir. Bu sebeple "tasdik"e "ilim" ve "tasavvur"a "marifet" adı verildi. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) "marifetleri indiren" veya "ilimleri indiren" demeyip "hikmetleri indiren" buyurdu.

“Kulûb” “kalb”in cem’idir; ve “kalb”, sıfât-ı ilâhiyye ile hasâis-i kevniyye beynini câmi’ olan bir hakîkatten ibârettir; ve bu hakîkatin kalb-i sanevberîye taalluku ve taaşşuku vardır; ve ona “kalb” tesmiyesi mevcûdâtın “lübb”ü olduğundan nâşîdir. Zîrâ bir şeyin “lübb”ü, onun kalbidir; veyâhud esmâ ve sıfâtın deverânı hasebiyle, kesîrü’l-inkılâb olmasından dolayıdır. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz, ُ اَلْقَلْــبُ بَيْــنَ إِصْبَعَيْــنِ مِــنْ أصَابِــعِ الرَّحْمٰــنِ يُقَلِّبُهَــا كَيْـفَ يَشَـاءya’ni “Kalb, Rahmân’ın parmaklarından iki parmak arasındadır; onu dilediği vech ile döndürür”[63] hadîs-i şerîfiyle buna işâret buyurmuş; ve “iki parmak”la Hak Teâlâ hazretlerinin “Celâl” ve “Cemâl” sıfatlarını murâd etmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Kulûb", "kalb" kelimesinin çoğuludur; ve "kalb", ilâhî sıfatlar ile yaratılmışlık özelliklerini bir araya getiren bir hakikatten ibarettir; ve bu hakikatin çam kozalağı şeklindeki kalbe (kalb-i sanevberî) ilgisi ve düşkünlüğü vardır; ve ona "kalb" denilmesi, varlıkların "özü" olmasından kaynaklanır. Çünkü bir şeyin "özü", onun kalbidir; veya isim ve sıfatların sürekli değişimi sebebiyle, çokça dönüşüme uğramasından dolayıdır. Nasıl ki (s.a.v.) Efendimiz, "Kalb, Rahmân’ın parmaklarından iki parmak arasındadır; onu dilediği vech ile döndürür" hadis-i şerifiyle buna işaret buyurmuş; ve "iki parmak"la Yüce Allah hazretlerinin "Celâl" ve "Cemâl" sıfatlarını kastetmiştir.

“Kelim” “kelime”nin cem’idir; ve “kelime”den murâd “her bir mevcûdun aynı”dır. Zîrâ onlar nefes-i Rahmânî ile zuhûr etmiştir. Nitekim in&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Kelim" "kelime"nin çoğuludur; ve "kelime"den kastedilen "her bir varlığın aynısı"dır. Çünkü onlar Rahmânî nefes ile ortaya çıkmıştır. Nitekim in

sanın hîn-i tekellümünde, kelimât nefes-i insânî ile zâhir olur; ve Cenâb-ı Şeyh (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye’nin yüz doksan sekizinci bâbında buyururlar ki: “Mevcûdât bitmek tükenmek bilmeyen kelimâttır. Allah Teâlâ vücûd-ı Îsâ (a.s.) hakkında َ( وَكَلِمَتُــهُ ألْقَاهَــا إِلَــى مَرْيَــمNisâ, 4/171) [Meryem’e ilkā ettiği “kelime”sidir.] buyurdu; ve o Îsâ (a.s.)dır. Ve mevcûdâtın kelimât olduğuna Hak Teâlâ hazretlerinin ُ قُـلْ لَـوْ كَانَ الْبَحْـرُ مِـدَادًا لِكَلِمَـاتِ رَبِّـي لَنَفِـدَ الْبَحْـر ( قَبْــلَ أنْ تَنْفَــدَ كَلِمَــاتُ رَبِّــي وَلَــوْ جِئْنَــا بِمِثْلِــهِ مَــدَدًاKehf, 18/109) [Yâ Habîbim de ki, eğer küre-i arzı muhît olan bahr, Rabb’imin “kelimât”ını tahrîr için mürekkeb olsa Rabb’imin kelimâtı hitâm bulmazdan mukaddem deryâ tükenir idi. Ve eğer onun mislini getire idik yine böyle olur idi.] kavl-i şerîfi delîldir.[64] Ve Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimizin burada “kelim”den murâd-ı âlîsi, atyeb-i kelimât-ı ilâhiyye olan enbiyâ (aleyhimü’s-selâm)ın zevât-ı şerîfeleridir; ve “hikem” onların kulûb-i şerîfelerine, ya’ni hakîkatlerine mertebe-i ilimde def’aten ve mertebe-i şehâdette tedrîcen nâzil olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Sözün konuşulması anında, kelimeler insan nefesiyle ortaya çıkar; ve Cenâb-ı Şeyh (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'nin yüz doksan sekizinci bölümünde buyururlar ki: "Mevcudat bitmek tükenmek bilmeyen kelimelerdir. Allah Teâlâ İsa (a.s.)'ın varlığı hakkında ( وَكَلِمَتُــهُ ألْقَاهَــا إِلَــى مَرْيَــم Nisâ, 4/171) [Meryem'e ilka ettiği "kelime"sidir.] buyurdu; ve o İsa (a.s.)'dır. Ve mevcudatın kelimeler olduğuna Hak Teâlâ hazretlerinin ( قُـلْ لَـوْ كَانَ الْبَحْـرُ مِـدَادًا لِكَلِمَـاتِ رَبِّـي لَنَفِـدَ الْبَحْـر قَبْــلَ أنْ تَنْفَــدَ كَلِمَــاتُ رَبِّــي وَلَــوْ جِئْنَــا بِمِثْلِــهِ مَــدَدًا Kehf, 18/109) [Ey Habîbim de ki, eğer yeryüzünü kuşatan deniz, Rabb'imin "kelimeleri"ni yazmak için mürekkep olsa, Rabb'imin kelimeleri bitmeden deniz tükenirdi. Ve eğer onun mislini getirseydik yine böyle olurdu.] şerefli sözü delildir. Ve Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimizin burada "kelim"den yüce maksadı, ilahi kelimelerin en güzeli olan peygamberlerin (aleyhimü's-selâm) şerefli zâtlarıdır; ve "hikem" (hikmetler) onların şerefli kalplerine, yani hakikatlerine ilim mertebesinde def'aten (bir defada) ve şehadet mertebesinde (görünen âlemde) tedricen (aşamalı olarak) iner.

“Emem” hemzenin fethiyle “akreb ve müstakîm” ma’nâsınadır; ve tarîkin akreb ve müstakîmi dîn-i İslâm’dır. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: ََّ إِن ( الدِّيــنَ عِنْــدَ اللّٰــهِ الْإ ِسْــلَامُ وَمَــا اخْتَلَــفَ الَّذِيــنَ أوتُــوا الْكِتَــابÂl-i İmrân, 3/19) ya’ni “Muhakkak Allâh’ın indinde dîn, İslâm’dır; ve kitâb verilen kimseler ihtilâf etmediler.” Ve âyet-i kerîmeden dahi anlaşıldığı vech ile dîn-i İslâm, yalnız dîn-i Muhammedî değildir. Kendilerine kitâb verilen enbiyâ (a.s.)ın getirdikleri edyânın kâffesi dîn-i İslâm’dır. Zîrâ İslâm “inkıyâd” ma’nâsınadır. Bu bahsin tafsîli Fass-ı Ya’kūbî’de gelecektir. Binâenaleyh hadd-i zâtında dînde ihtilâf yoktur. Tarîk-i müstakîm ahadiyet üzeredir. Rûy-i zemînde dîn sebebiyle vâki’ olan ihtilâf, her dîn ulemâsının ağrâz-ı şahsiyyelerinden tevellüd etmiştir. Nitekim âyet-i kerîmenin mâba’di olan ْ إِلَّا مِـنْ بَعْـدِ مَـا جَاءَهُــمُ الْعِلْــمُ بَغْيًــا بَيْنَهُــمya’ni “Onlar ancak kendilerine ilim geldikten sonra beynlerinde hased ve hubb-i riyâset ve menâfi’-i dünyeviyye gibi ağrâz-ı nefsâniyyeden dolayı ihtilâf ettiler” kavli şâhiddir. Çünkü enbiyâ (a.s.)ın getirdikleri edyânın kâffesi tevhîde da’vetten ibârettir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: َ قُــلْ يَــا أهْــلَ الْكِتَــابِ تَعَالَــوْاإِلَــى كَلِمَــةٍ سَــوَاءٍ بَيْنَنَــا وَبَيْنَكُــمْ ألَّا نَعْبُــدَ إِلَّا ( اللّٰــهÂl-i İmrân, 3/64) ya’ni “Ey Habîbim de ki: Ey ehl-i kitâb! Bizimle sizin aranızda müsâvî olan kelimeye geliniz, ki, o da Allâh’ın gayrısına&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Emem" kelimesi, hemzenin fethiyle "en yakın ve doğru" anlamındadır; ve yolun en yakını ve doğrusu İslam dinidir. Nitekim Yüce Allah buyurur: "Muhakkak Allah katında din, İslam'dır; ve kitap verilen kimseler ihtilaf etmediler." (Âl-i İmrân, 3/19). Ayet-i kerimeden de anlaşıldığı üzere İslam dini, yalnızca Muhammedî din değildir. Kendilerine kitap verilen peygamberlerin (a.s.) getirdikleri dinlerin hepsi İslam dinidir. Zira İslam "boyun eğme" anlamındadır. Bu bahsin ayrıntısı Fass-ı Ya'kubî'de gelecektir. Buna göre, kendi özünde dinde ihtilaf yoktur. Doğru yol, ahadiyet (birlik) üzerinedir. Yeryüzünde din sebebiyle meydana gelen ihtilaf, her din ulemasının kişisel amaçlarından doğmuştur. Nitekim ayet-i kerimenin devamı olan "Onlar ancak kendilerine ilim geldikten sonra aralarında haset, riyaset sevgisi ve dünyevî menfaatler gibi nefse ait amaçlardan dolayı ihtilaf ettiler" kavli buna şahittir. Çünkü peygamberlerin (a.s.) getirdikleri dinlerin hepsi tevhîde (Allah'ın birliğine) davetten ibarettir. Nitekim Yüce Allah buyurur: "Ey Habîbim de ki: Ey ehl-i kitap! Bizimle sizin aranızda eşit olan kelimeye geliniz, ki o da Allah'tan başkasına ibadet etmemektir." (Âl-i İmrân, 3/64).

tapmamaktır.” Şu hâlde herhangi bir nebînin ümmeti olursa olsun onun zamânında nâzil olan kitâbın ahkâmına inkıyâd ve itâat ile amel ederse Hakk’a vâsıl olur. Zîrâ bu dîn tarîkin akrebi ve müstakîmidir. Fakat ondan sonra gelen resûlün getirdiği kitâba îmân ve onun dîni ile amel etmeyen kimselerin tevessül ettikleri dîn-i atîk tarîk-i baîd olacağından, Hakk’a îsâl husûsunda fâidesi kalmaz. Zîrâ o kimse enbiyâ beynini tefrîk etti ve tarîkin ahadiyetini idrâk edemedi. Hâlbuki dîn-i Muhammedîye tevessül edenler, ( لَا نُفَـرِّقُ بَيْـنَ أحَـدٍ مِـنْ رُسُـلِهBakara, 2/285) [Biz peygamberlerden hiçbirisinin arasını ayırmayız.] dediler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

tapmamaktır.” Şu halde herhangi bir peygamberin ümmeti olursa olsun, onun zamanında inen kitabın hükümlerine boyun eğer ve itaat ederek amel ederse Hakk’a ulaşır. Çünkü bu din, yolun en yakını ve en doğrusudur. Fakat ondan sonra gelen peygamberin getirdiği kitaba iman etmeyen ve onun dini ile amel etmeyen kimselerin başvurdukları eski din, uzak bir yol olacağından, Hakk’a ulaştırma hususunda faydası kalmaz. Çünkü o kimse peygamberler arasını ayırdı ve yolun birliğini idrak edemedi. Halbuki Muhammedî dine başvuranlar, ( لَا نُفَـرِّقُ بَيْـنَ أحَـدٍ مِـنْ رُسُـلِه Bakara, 2/285) [Biz peygamberlerden hiçbirisinin arasını ayırmayız.] dediler.

“Makām-ı akdem”den murâd “makām-ı akdes”tir ki, ahadiyyet-i zâtiyye mertebesidir; ve hazret-i ilmiyyede sâbit olan a’yân ve onların isti’dâdâtı, evvelen bu ahadiyyet-i zâtiyye menbaından feyezân eder. Ondan sonra rûhâniyet ve cismâniyet mertebelerine nâzil olurlar. Onun için ahadiyyet-i zâtiyye mertebesine “makām-ı akdem” ta’bîr buyuruldu. Gerçi hadd-i zâtında cemî’-i merâtib vücûd-ı mutlak-ı Hakk’ın esmâ ve sıfâtı hasebiyle vâki’ olan tenezzülâtından ibâret olduğu cihetle o vücûd, kıdem ve hudûsden münezzehdir; ve merâtibin kâffesi müsâvîdir. Velâkin i’tibârât-ı akliyye kıdem ve hudûs ile muttasıftır. Nitekim aklın indinde “Mürîd” olmak için evvelen “Âlim” olmak lâzımdır; ve âlim olmak ise, ancak “Hayy” olduktan sonra mümkin olur; ve bilcümle esmâ ve sıfât zâtın sübût-i vücûdundan sonra sâbit olur. Akıl indinde hüküm böyledir. Binâenaleyh nâzil olan “hikem” dahi bu “makām-ı akdem”den zuhûr eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Makām-ı akdem"den kastedilen, "makām-ı akdes"tir ki, bu, zâta ait ahadiyyet (birlik) mertebesidir; ve Hak'ın ilmindeki varlık suretleri (a'yân-ı sâbite) ile onların yatkınlıkları, öncelikle bu zâta ait ahadiyyet kaynağında feyezan eder (taşar, coşar). Ondan sonra ruhanî ve cismanî mertebelere inerler. Bu sebeple zâta ait ahadiyyet mertebesine "makām-ı akdem" denilmiştir. Gerçi kendi zâtında bütün mertebeler, mutlak varlık olan Hakk'ın isimleri ve sıfatları gereğince meydana gelen tenezzüllerden (aşağı inişlerden) ibaret olduğu için o varlık, öncesizlik ve sonradan olma durumlarından uzaktır; ve mertebelerin hepsi eşittir. Ancak akla ait değerlendirmeler öncesizlik ve sonradan olma ile nitelenir. Nasıl ki aklın nazarında "irade eden" olmak için öncelikle "bilen" olmak gerekir; ve bilen olmak ise, ancak "diri" olduktan sonra mümkün olur; ve bütün isimler ve sıfatlar Zât'ın varlığının sabit olmasından sonra sabit olur. Akıl nazarında hüküm böyledir. Bu sebeple inen "hikmetler" de bu "makām-ı akdem"den ortaya çıkar.

“Milel” “millet”in cem’idir, ve “millet” “dîn” ma’nâsınadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Milel", "millet" kelimesinin çoğuludur ve "millet" din anlamına gelir.

“Nihal” “nihle”nin cem’i olup “mezheb” ve “akîde” ma’nâsına gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Nihal", "nihle" kelimesinin çoğulu olup "mezhep" ve "inanç" anlamına gelir.

İmdi turuk-ı enbiyâ (aleyhimü’s-selâm) aslında vâhiddir. Edyânın ve şerîatlerin ihtilâfı kendi ümmetlerinin ihtilâf-ı isti’dâdından neş’et eder. Zîrâ her bir asırda yaşayan akvâmın idrâk ve isti’dâdları mütefâvittir; ve her bir nebîye verilen ilm-i risâlet ümmetinin isti’dâdına göredir; ondan ne ziyâde ve ne de noksandır. Çünkü o ilm-i risâlet onların isti’dâdından ziyâde olsa, hîn-i teblîğde teklîf-i mâ-lâ-yutâk olur; ve noksan olsa, herkese kendi hakkı verilmemiş olur; bu ise zulümdür. Hâlbuki Hak Teâlâ hazretleri Hakîm’dir; her şeyi güzel tertîb buyurur ve herkese kendi hakkı&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, peygamberlerin (a.s.) yolları aslında birdir. Dinlerin ve şeriatlerin farklılığı, kendi ümmetlerinin yatkınlıklarının farklılığından kaynaklanır. Çünkü her asırda yaşayan kavimlerin idrak ve yatkınlıkları farklıdır; ve her peygambere verilen risalet ilmi, ümmetinin yatkınlığına göredir; ondan ne fazla ne de eksiktir. Çünkü o risalet ilmi onların yatkınlığından fazla olsa, tebliğ anında güç yetirilemeyecek bir yükleme olur; ve eksik olsa, herkese kendi hakkı verilmemiş olur; bu ise zulümdür. Hâlbuki Yüce Allah Hakîm'dir; her şeyi güzel tertip buyurur ve herkese kendi hakkı.

nı verir. İşte edyân ve mezâhibin ihtilâfındaki hikmet budur ve bu ihtilâf tarîkin ahadiyetine halel vermez. Zîrâ enbiyâ (a.s.) şerîatlerini menba’-i vâhidden ahzederler ve cümlesi, câmi’-i cemî’-i esmâ ve sıfât olan “Allah”a da’vet ederler. Binâenaleyh kâffesinin getirdiği dîn, dîn-i haktır. Şu kadar var ki, bu şerîat onların isti’dâdâtına ve kābiliyetlerine göredir; ve bunun sırrı budur ki, Hak Teâlâ hazretleri, her ânda bir şe’n ile tecellî buyurur; ve tecellîde aslâ tekrâr yoktur. Çünkü esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye nâmütenâhîdir. Bittabi’ onların mezâhiri dahi o nisbette olmak lâzım gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Anlamını verir. İşte dinlerin ve mezheplerin farklılığındaki hikmet budur ve bu farklılık yolun birliğine zarar vermez. Çünkü peygamberler (a.s.) şeriatlerini tek bir kaynaktan alırlar ve hepsi, bütün isimleri ve sıfatları kapsayan "Allah"a davet ederler. Bu sebeple hepsinin getirdiği din, hak dindir. Ancak şu var ki, bu şeriat onların yatkınlıklarına ve kabiliyetlerine göredir; ve bunun sırrı şudur ki, Yüce Allah, her anda bir oluş ile tecelli eder; ve tecellide asla tekrar yoktur. Çünkü ilahi isimler ve sıfatlar sonsuzdur. Doğal olarak onların mazharları (tecelli yerleri) da o oranda olmak gerekir.

ٍوصلّـى اللّٰـهُ علـى مُمِـدِّ الهِمَـمِ مِـن خَزَائِـنِ الجُـودِ والكَـرَمِ بِالْقِيـلِ الأقْـوَمِ محمـد

وعلـى آلِـه وسـلّمَ.

Ve Allâh’ın rahmeti ve selâmı, hazâin-i cûd ve keremden kıyl-ı akvem ile himmetlere imdâd eden Hz. Muhammed ve onun Âl’i üzerine olsun.

Ma’lûm olsun ki, “salât” Allah tarafından rahmet, ve melâike tarafından istiğfâr, ve abd tarafından duâ ve huzû’dur; ve rahmet-i ilâhiyye her şeyin isti’dâdı ve talebi hasebiyle o şeye taalluk eder. Binâenaleyh rahmet, âsîler ve müznibler üzerine cânib-i Hak’tan afv ve mağfiret ile tecellîdir; ve afv ve mağfiretten sonra abd cennetle mütena’im olur. Mutî’ ve sâlihler üzerine cennet ve rızâ ve likā haktır ki, bunlar da gözler görmedik ve kulaklar işitmedik ve kalb-i beşere hutûr etmedik niam-ı ilâhiyyedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, "salât" Allah tarafından rahmet, melekler tarafından istiğfar (günahların affını dileme) ve kul tarafından dua ve huşu (saygı dolu bir alçakgönüllülük) demektir; ve ilahi rahmet, her şeyin yatkınlığı ve talebi sebebiyle o şeye ilişkindir. Buna göre rahmet, isyankârlar ve günahkârlar üzerine Hak tarafından af ve mağfiret ile tecelli eder; ve af ve mağfiretten sonra kul cennetle nimetlenir. İtaatkâr ve sâlih kişiler üzerine cennet, rıza ve likâ (Allah'a kavuşma) haktır ki, bunlar da gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve insan kalbine gelmemiş ilahi nimetlerdir.

Ve ârifîn üzerine olan rahmet ise, bu niam ile berâber ulûm-i yakîniyye ve maârif-i hakîkiyye ifâzasıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ârifler üzerine olan rahmet ise, bu nimetlerle birlikte kesin bilgiler ve hakiki marifetler bahşedilmesidir.

Ve enbiyâ (aleyhimü’s-selâm) ile evliyâdan muhakkikîn ve kâmilîn ve mükemmilîn üzerine olan rahmet, tecelliyât-ı zâtiyye ve esmâiyye ve sıfâtiyye ve cennât-ı a’mâl ve sıfât ve zâttan merâtib-i cinânın a’lâsıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve peygamberler (a.s.) ile evliyâdan hakikati araştıranlar, kâmil olanlar ve kemale erdirenler üzerine olan rahmet; zâta, isimlere ve sıfatlara ait tecelliler ile amellerin, sıfatların ve zâtın cennetlerinden cennet mertebelerinin en yücesidir.

Ve rahmet (S.a.v.) Efendimiz’in kalb ve rûhuna mütealliktir. Onun kemâl-i isti’dâdından ve kuvvet-i talebinden nâşî, hakîkat-i muhammediyye tecelliyât-ı zâtiyye ve esmâiyye mertebelerinin en a’lâsıdır; ve onun feyzi bilcümle envârın menbaı olan ism-i câmi’-i ilâhîden vâki’ olur; ve işte bunun için Hak Teâlâ: ِّ( إِنَّ اللّٰــهَ وَمَلَائِكَتَــهُ يُصَلُّــونَ عَلَــى النَّبِــيAhzâb, 33/56) [Muhakkak Allah ve O’nun melekleri peygamber üzerine salât ederler.]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ve rahmet (s.a.v.) Efendimiz'in kalbine ve ruhuna ilişkindir. Onun kemâl-i isti'dâdından (olgun yatkınlığından) ve kuvvetli talebinden dolayı, hakîkat-i muhammediyye (Muhammedî hakikat) zâta ait haller ve isim mertebelerinin en yücesidir; ve onun feyzi, bütün nurların kaynağı olan ilâhî câmi' isimden (tüm isimleri kendinde toplayan isimden) meydana gelir; ve işte bunun için Yüce Allah: "Muhakkak Allah ve O'nun melekleri peygamber üzerine salât ederler." (Ahzâb, 33/56) buyurmuştur.

buyurur. Ve hakîkat-i muhammediyye bilcümle hakāyıkı câmi’ olduğundan, rahmet-i ilâhiyye kâffe-i hakāyıka bu makāmdan tevzî’ olunur. Binâenaleyh (S.a.v.) Efendimiz’e getirilen salât, herkesin kendi nefsi için taleb-i rahmeti mutazammın olur. Zîrâ rahmet-i ilâhiyye hakîkat-i muhammediyyeye nâzil olmadıkça, onun cüz’iyâtı olan hakāyıka vâsıl olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

buyurur. Ve Muhammedî hakikat bütün hakikatleri kapsadığından, ilâhî rahmet tüm hakikatlere bu makamdan dağıtılır. Bu sebeple (s.a.v.) Efendimiz'e getirilen salât, herkesin kendi nefsi için rahmet talebini içerir. Çünkü ilâhî rahmet Muhammedî hakikate inmedikçe, onun cüzleri olan hakikatlere ulaşmaz.

Ve melâike “Allah” ism-i a’zamının hâdimleri olan esmânın mezâhiridirler; ve hâdimin kendi seyyidine mütâbaatı tabîîdir. Ve (S.a.v.) Efendimiz, ise “Allah” ism-i câmiinin mazharı olup, kendi hakîkatinin câmi’ olduğu bilcümle mezâhir için istiğfâr buyurduğundan melâike-i kirâm dahi, o hazrete ittibâan istiğfâr ederler. Şu hâlde (S.a.v.) Efendimiz her bir “ayn”ın himmetine imdâd eder; ve a’yânın himemi, o a’yânın kendi kemâllerine vusûlü için masrûftur. Bu kemâl tarîk-i îmânda olduğu gibi tarîk-i küfürde dahi olabilir. Zîrâ her bir mazhar, kendi Rabb-i hâssı olan ismin tarîk-i müstakîminde yürür; ve o ismin nihâyet-i tarîki, kendi mazharının kemâlidir. Bu bahsin tafsîli Fass-ı İsmâîlî ile Fass-ı Hûdî’de gelecektir; ve “himmet”e müteallik îzâhât da Fass-ı Lûtî’dedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Melekler ise "Allah" ism-i a'zamının (en büyük isminin) hizmetkârları olan isimlerin tecelli yerleridir; ve hizmetkârın kendi efendisine uyması doğaldır. Peygamberimiz (s.a.v.) ise "Allah" ism-i camiinin (tüm isimleri kapsayan ismin) tecelli yeri olup, kendi hakikatinin kapsadığı bütün tecelliler için istiğfar buyurduğundan, yüce melekler de o hazrete uyarak istiğfar ederler. Şu halde Peygamberimiz (s.a.v.) her bir tekil hakikatin gayretine yardım eder; ve sabit hakikatlerin gayretleri, o sabit hakikatlerin kendi kemallerine ulaşması için harcanır. Bu kemal, iman yolunda olduğu gibi küfür yolunda da olabilir. Çünkü her bir tecelli yeri, kendi özel Rabbi olan ismin doğru yolunda yürür; ve o ismin yolunun sonu, kendi tecelli yerinin kemalidir. Bu konunun ayrıntısı İsmail Fassı ile Hud Fassı'nda gelecektir; ve "himmet"e ilişkin açıklamalar da Lut Fassı'ndadır.

“Hazâin” “hazîne”nin cem’idir; ve “hazîneler”den murâd hakāyık-ı ilâhiyyedir ki, onlara “esmâ” ve “sıfât” ta’bîr olunur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Hazâin", "hazîne" kelimesinin çoğuludur; ve "hazîneler"den kastedilen, kendilerine "esmâ" ve "sıfât" denilen ilâhî hakikatlerdir.

“Cûd” istihkāka ve talebe hâcet kalmaksızın vâki’ olan ihsân ma’nâsınadır ki, Hakk’ın sıfat-ı zâtiyyesidir. Zîrâ atâyâ-yı zâtiyye için istihkāk ve taleb şart değildir. Bu atâyâ iktizâ-yı zâtîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Cûd", hak etmeye ve talebe gerek kalmaksızın meydana gelen ihsan anlamına gelir ki, bu, Hakk'ın zâtî sıfatıdır. Çünkü zâtî bağışlar için hak etme ve talep şart değildir. Bu bağışlar, zâtî bir gerekliliktir.

“Kerem” bunun aksinedir. Zîrâ kerem için kābilin istihkākı ve talebi lâzımdır. Ve kerem atâyâ-yı esmâiyye netîcesidir. Atâyâ-yı zâtiyye ve esmâiyye hakkındaki tafsîlât Fass-ı Şîsî’de gelecektir. ِ[ بِالْقِيــلِ الأقْــوَمEn doğru söz ile]de “kıyl”, “kavl” ma’nâsınadır. “Akvem”, “asdak” ve “a’del” ve “müstakîm” ma’nâsına gelir. Ve ِ بِالْقِيـلِ الأقْـوَمkelâmı, “mümidd”e mütealliktir. Ya’ni (S.a.v.), asdak ve a’del olan kavl ile, her bir “ayn”ın himmetine imdâd eder ki, o kavlde vücûhdan bir vech ile inhirâf ve i’vicâc yoktur. Zîrâ hakîkat-i muhammediyye cemî’-i esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyeyi câmi’ olan ve kâffe-i hakāyık-ı vücûbiyye ve imkâniyyenin me’haz-i feyzi bulunan mertebe-i ilâhiyyedir. Binâenaleyh (S.a.v.) Efendimiz, kendi hakîkatinden kendi cüz’iyâtına, her bir mertebede imdâd eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Kerem" bunun aksinedir. Çünkü kerem için kabiliyetin hak etmesi ve talep etmesi gerekir. Ve kerem, ilahi isimlerin bağışlarının sonucudur. Zâta ait ve ilahi isimlere ait bağışlar hakkındaki ayrıntılar Fass-ı Şîsî'de gelecektir. [ بِالْقِيــلِ الأقْــوَم En doğru söz ile] ifadesinde "kıyl", "kavl" (söz) anlamındadır. "Akvem", "asdak" (en doğru), "a'del" (en adil) ve "müstakîm" (dosdoğru) anlamlarına gelir. Ve بِالْقِيـلِ الأقْـوَم kelamı, "mümidd"e (yardım edene) ilişkindir. Yani (s.a.v.), en doğru ve en adil olan söz ile, her bir "ayn"ın (tekil hakikatin) gayretine yardım eder ki, o sözde hiçbir yönden bir sapma ve eğrilik yoktur. Çünkü hakîkat-i muhammediyye, bütün ilahi isimleri ve sıfatları kapsayan ve vacip (zorunlu) ve mümkün (olabilir) olan tüm hakikatlerin feyz kaynağı bulunan ilahi mertebedir. Bu sebeple (s.a.v.) Efendimiz, kendi hakikatinden kendi cüz'iyâtına (parçalarına), her bir mertebede yardım eder.

Suâl: Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye’nin yüz doksan sekizinci bâbında buyururlar ki: “Kelâm ve kavl, Allah Teâlâ için iki na’ttir. “Kavl” ile ma’dûma ismâ’ eder; ve o da O’nun َُ إِنَّمَـا قَوْلُنَـا لِشَـيْءٍ إِذَا أرَدْنَـاهُ أنْ نَقُـول ( لَـهُ كُـنْ فَيَكُـونNahl, 16/40) [Biz bir şeyi irâde ettiğimiz vakit, o şeye bizim kavlimiz “Kün!” dememizdir. Bu takdîrce o, olur.] kavlidir. Ve “kelâm” ile mevcûda ismâ’ eder. O dahi O’nun ( وَكَلَّـمَ اللّٰـهُ مُوسَـى تَكْلِيمًـاNisâ, 4/164) [Ve Allah Mûsâ ile gerçekten konuştu.] kavlidir.”[65] Hâlbuki burada Cenâb-ı Şeyh (r.a.) “kıyl” kelimesini isti’mâl buyurdu; “kelâm” buyurması îcâb ederdi. Zîrâ (S.a.v.) Efendimiz, âlem-i unsurîde, lisân ile irşâd buyurdu ve mevcûda ismâ’ eyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Soru: Şeyh-i Ekber (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'nin yüz doksan sekizinci bölümünde şöyle buyurur: "Kelâm ve kavl, Yüce Allah için iki sıfattır. 'Kavl' ile yok olana işittirir; ve o da O'nun َُ إِنَّمَـا قَوْلُنَـا لِشَـيْءٍ إِذَا أرَدْنَـاهُ أنْ نَقُـول ( لَـهُ كُـنْ فَيَكُـونNahl, 16/40) [Biz bir şeyi irâde ettiğimiz vakit, o şeye bizim kavlimiz “Kün!” dememizdir. Bu takdîrce o, olur.] kavlidir. Ve 'kelâm' ile var olana işittirir. O dahi O'nun ( وَكَلَّـمَ اللّٰـهُ مُوسَـى تَكْلِيمًـاNisâ, 4/164) [Ve Allah Mûsâ ile gerçekten konuştu.] kavlidir." Hâlbuki burada Şeyh (r.a.) "kıyl" kelimesini kullandı; "kelâm" demesi gerekirdi. Çünkü (s.a.v.) Efendimiz, maddî âlemde, dil ile irşâd buyurdu ve var olana işittirdi.

Cevâb: Ma’lûm olsun ki, hakîkat-i muhammediyye zât ile esmâ ve hakāyık-ı vücûdiyye ile suver-i kevniyye arasında berzah-ı câmi’dir; ve bu hakîkat (S.a.v.) Efendimiz’in zât-ı şerîfinde müteayyin olmuştur. Binâenaleyh onun zât-ı şerîfi, zât-ı ilâhiyyenin mazhar-ı ekmeli ve Hakk’ın bilcümle sıfâtının ve esmâsının ve ef’âlinin meclâ-yı eşmelidir. Hak Teâlâ onun zâtında ve kuvâ ve a’zâsında sereyân-ı zâtî ile sârî olup ِ فَأجِــرْهُ حَتَّــى ( يَسْـمَعَ كَلَامَ اللّٰـهTevbe, 9/6) [Artık ona emân ver, tâ ki, Allah Teâlâ’nın kelâmını dinlesin!] âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere kurb-i ferâiz makāmından o hazretin lisânı üzere nutkeyledi. İmdi bir kimse bir kemâlin husûlü veyâ kendi Rabb-i hâssı olan ismin hazînesinden bir atânın vusûlü için sarf-ı himmet ettikde, o ma’dûm olan atâ-yı ilâhî veyâhud Rabb-i hâssı olan ismin hazînesindeki kemâl-i matlûb için (S.a.v.) Efendimiz’in hakîkat-i câmia-i berzahiyyesi “Kün!” kavli ile kāil olur; ve o şahsın himmetine “Kün!” kavli ile imdâd eder; ve bu kavl hakîkat-i muhammediyye mertebesinden vâki’ olan Hakk’ın kavlidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Cevap: Bilinmeli ki, hakîkat-i Muhammediyye, zât ile isimler ve varlıksal hakikatler ile kevnî suretler arasında birleştirici bir berzahtır (geçiş noktasıdır); ve bu hakikat, Efendimiz (s.a.v.)'in şerefli zâtında belirginleşmiştir. Bu sebeple onun şerefli zâtı, İlahi Zât'ın en mükemmel tecelli yeri ve Hakk'ın bütün sıfatlarının, isimlerinin ve fiillerinin en parlak aynasıdır. Yüce Allah, onun zâtında ve kuvvetlerinde ve azalarında zâtî bir yayılma ile nüfuz edip, Tevbe, 9/6 ayet-i kerîmesinde beyan buyurulduğu üzere "Artık ona emân ver, tâ ki, Allah Teâlâ’nın kelâmını dinlesin!" ifadesinde belirtildiği gibi, kurb-i ferâiz (farzlarla yakınlaşma) makamından o hazretin dili üzere konuştu. Şimdi, bir kimse bir kemalin elde edilmesi veya kendi özel Rabbi olan ismin hazinesinden bir bağışın ulaşması için çaba gösterdiğinde, o henüz var olmayan ilahi bağış veya özel Rabbi olan ismin hazinesindeki istenen kemal için Efendimiz (s.a.v.)'in birleştirici berzahî hakikati "Ol!" sözüyle konuşur; ve o şahsın çabasına "Ol!" sözüyle yardım eder; ve bu söz, hakîkat-i Muhammediyye mertebesinden meydana gelen Hakk'ın sözüdür.

Resûlullah Efendimiz âlem-i unsurîde vücûd-ı müteayyinleri lisânıyla söyledikleri vakit, ümmetine “kıyl-ı akvem” ile imdâd ederler. Zîrâ “kıyl-i akvem” kelâmı ve lisân-ı zâhir ile irşâdı iktizâ eder. Çünkü kavl-i Hakk’ı, a’del ve ahsen sûrette kurb-i nevâfil makāmından lisân-ı Hak’la mevcûda ismâ’ eyler. İmdi Fahr-i âlem Efendimiz’in gerek bâtını ve gerek zâhiri ile söylediği kavil, Hakk’ın kavlidir; ve onun bâtını ve zâhiri Hakk’ın birer&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Resûlullah Efendimiz, maddî âlemde belirli varlıkları diliyle söyledikleri zaman, ümmetine "en doğru söz" ile yardım ederler. Çünkü "en doğru söz", kelâmı ve açık dil ile irşadı gerektirir. Zira Hakk'ın sözünü, en adil ve en güzel şekilde, nafile ibadetlerle yakınlık makamından Hakk'ın diliyle var olana işittirir. Şimdi, âlemin övüncü Efendimiz'in gerek bâtını ve gerek zâhiri ile söylediği söz, Hakk'ın sözüdür; ve onun bâtını ve zâhiri Hakk'ın birer

mertebesidir. Binâenaleyh kavl-i bâtınî ile ma’dûma ve “kıyl-ı akvem” olan kavl-i zâhirî ile mevcûda ismâ’ eder; ve onun zâhiri ve bâtını Hak olunca, “kavl” ile “kıyl-ı akvem”, ya’ni “kelâm”, Hakk’ın her iki mertebesine göre iki na’t-i ilâhî olmuş olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

mertebesidir. Bu sebeple bâtınî söz ile yokluğa ve "en doğru söz" olan zâhirî söz ile varlığa işittirir; ve onun zâhiri ve bâtını Hak olunca, "söz" ile "en doğru söz", yani "kelâm", Hakk'ın her iki mertebesine göre iki ilâhî sıfat olmuş olur.

“Âl” inde’l-Arab, bilhassa “ehl-i beyt”e değil, azîmü’l-kadr olan bir kimsenin dâire-i husûsiyyetine dâhil olanlara ıtlâk olunur. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de َ( أدْخِلُـواآلَ فِرْعَـوْنMü’min, 40/46) [Âl-i Fir’avn’ı girdiriniz.] buyurulmuştur. Zîrâ Fir’avn, hayât-ı dünyeviyyede bir pâdişâh-ı azîmü’l-kadr olduğu için, onun avene-i hâssasına “âl” ta’bîr buyuruldu. Binâenaleyh “âl” ta’bîrinden Resûl (a.s.)ın bilhassa ehl-i beyti murâd olunduğu tahayyül olunmamalıdır. Şu hâlde azîmü’l-kadr olan zevâtın avene-i hâssasına “âl” ve azîmü’l-kadr olmayan kesânın avene-i hâssasına dahi “ehl” lafzı izâfe olunur. İmdi Resûl (a.s.)a karâbet, ya yalnız sûreten olur; bu da ya dînen veyâ tıyneten olur. Tıyneten olan karâbet şürefâ ve sâdâtın; ve dînen olan karâbet dahi müctehidînden ehl-i zâhirin ve sâir ulemâ-i zâhirenin ve sulehânın ve bilcümle mü’minlerin karâbetleridir. Veyâhud yalnız ma’nen olur. Bu da umûmen evliyâullâhın karâbetidir. Nitekim Selmân (r.a.) aslen Îrânî olduğu hâlde (S.a.v.) Efendimiz سَــلْمَانُ مِنَّــاya’ni “Selmân bizdendir”[66] buyurdu. Veyâ hem sûreten ve hem de ma’nen olur. Bu sûrette, bu zevât Resûl (a.s.)ın makāmına kāim olan halîfe ve imâmdırlar. Bunlar da evvel gelen ekâbir-i enbiyâ ile, sonra gelen evliyâ-i kâmilînin karâbetidir. Şu hâlde karâbet-i mu’tebere-i tâmme evvelen sûret ve ma’nâyı câmi’ olan karâbettir. Sâniyen karâbet-i ma’neviyye-i rûhiyye, sâlisen karâbet-i sûriyye-i dîniyye, râbian karâbet-i sûriyye-i tıyniyyedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Arapçada "âl" kelimesi, özellikle "ehl-i beyt"e değil, değeri yüce olan bir kimsenin özel çevresine dahil olanlara denir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de (Mü'min, 40/46) "Firavun'un adamlarını ateşe sokun!" buyurulmuştur. Çünkü Firavun, dünya hayatında yüce değerli bir padişah olduğu için, onun özel yardımcılarına "âl" denilmiştir. Bu sebeple "âl" ifadesinden Resûl (a.s.)'ın özellikle ehl-i beytinin kastedildiği sanılmamalıdır. Hâl böyleyken, değeri yüce olan kişilerin özel yardımcılarına "âl" ve değeri yüce olmayan kişilerin özel yardımcılarına da "ehl" kelimesi eklenir. Şimdi, Resûl (a.s.)'a yakınlık, ya sadece görünüşte olur; bu da ya dinen ya da soyca olur. Soyca olan yakınlık şerefli ve seyyidlerin; dinen olan yakınlık ise müctehidlerden zahir ehlinin ve diğer zahir ulemasının ve salihlerin ve bütün müminlerin yakınlıklarıdır. Yahut sadece manen olur. Bu da genel olarak Allah dostlarının yakınlığıdır. Nitekim Selmân (r.a.) aslen İranlı olduğu halde Peygamber Efendimiz (s.a.v.) "Selmân bizdendir" buyurdu. Yahut hem görünüşte hem de manen olur. Bu durumda, bu kişiler Resûl (a.s.)'ın makamına kaim olan halife ve imamlardır. Bunlar da önce gelen büyük peygamberler ile, sonra gelen kâmil velilerin yakınlığıdır. Hâl böyleyken, tam ve muteber yakınlık öncelikle görünüşü ve manayı birleştiren yakınlıktır. İkinci olarak manevi ruhani yakınlık, üçüncü olarak dini görünüşteki yakınlık, dördüncü olarak soyca görünüşteki yakınlıktır.

“Ve sellim.” Allah tarafından “teslîm”, Hak Teâlâ’nın mûcib-i naks olan her bir şeyden selâmeti îcâb eden, ism-i Selâm hazretinden vâki’ olan tecellîsidir. Mü’minîn tarafından kavlen duâ; ve fiilen dahi kerhen olmayıp, tav’an inkıyâd ve istislâmdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Ve sellim." Allah tarafından "teslim", Yüce Allah'ın eksikliği gerektiren her şeyden selametini icap ettiren, Selam isminin tecellisidir. Müminler tarafından sözle dua; ve fiilen de kerhen olmayıp, isteyerek boyun eğme ve teslimiyettir.

أمَّـا بعـدُ: فإنِّـي رَأيْـتُ رسـولَ اللّٰـهِ ﷺ فـي مُبَشِّـرَةٍ، أرِيتُهَـا فـي العَشْـرِ الآخِـرِ مـن المُحَــرَّمِ لِسَــنَةِ سَــبْعٍ وعِشْــرِينَ وسِــتَّمائَةٍ بِمَحْرُوسَــةِ دِمَشْــقَ، وبِيَــدِه ﷺ كتــابٌ،

،ِفَقَــال لِــي: هــذا «كِتَــابُ فُصُــوصِ الْحِكَــم»، خُــذْهُ وَاخْــرُج بِــهِ إلــى النَّــاس

يَنْتَفِعُـونَ بـه.

Bundan sonrasına gelince, muhakkak ben mübeşşirede Resûlullah (a.s.)ı gördüm. O bana 627 senesi Muharrem’inin aşr-i âhirinde, mahrûse-i Dımaşk’ta irâe olundu, hâlbuki Sallallâhu aleyhi ve sellemin yedinde bir kitâb var idi. Bana buyurdu ki: “Bu Fusûsu’l-Hikem kitâbıdır. Bunu al ve nâsa ihrâc et! Bununla intifâ’ etsinler!”

Ya’ni besmeleden ve hamd ü senâdan ve salât ü selâmdan sonraki beyânâta gelince, ben rü’yâ-yı sâdıkada Resûlullah (a.s.)ı rü’yet ettim. “Rü’yet” mahsûs ve mütehayyel ve mümessel ve ma’kūl olan şeyleri müşâhede etmek ma’nâsınadır; ve “ibsâr” yalnız mahsûs olan eşyâyı görmekten ibârettir. Şu hâlde “rü’yet” ibsâr”dan eammdır. Ya’ni her rü’yet ibsârdır; ve her ibsâr ise rü’yet değildir. Binâenaleyh rü’yet çeşm-i zâhir ile mukayyed değildir. Belki basîret ve ilim ve akıl ve hayâl ve kalb gözleriyle vâki’ olan müşâhedeye ıtlâk olunur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani besmeleden, hamd ve senadan, salat ve selamdan sonraki açıklamalara gelince, ben sadık rüyada Resûlullah (a.s.)ı gördüm. "Rü'yet" özgü, hayal edilen, temsil edilen ve akledilen şeyleri gözlemlemek anlamına gelir; ve "ibsâr" yalnızca özgü olan eşyayı görmekten ibarettir. Şu halde "rü'yet" "ibsâr"dan daha geneldir. Yani her rü'yet ibsârdır; ve her ibsâr ise rü'yet değildir. Bu sebeple rü'yet dış göz ile sınırlı değildir. Aksine basiret, ilim, akıl, hayal ve kalp gözleriyle gerçekleşen gözleme denir.

“Mübeşşire” rü’yâ-yı sâdıka ve sâliha demektir. Ma’nâ-yı lugavîsi “mugayyire”dir. Zîrâ müjde, hüznü sürûra tahvîl eder. Rü’yâ-yı sâliha nübüvvetin kırk altı cüz’ünden bir cüz’dür. Zîrâ (S.a.v.) Efendimiz’e altı ay rü’yâyı sâlihada vahyolundu. Nüzûl-i vahy müddeti yirmi üç sene idi. Altı ay ise yirmi üç senenin kırk altı cüz’ünden bir cüz’dür. Onun için (S.a.v.) Efendimiz ُ[ ذَهَبَــتِ النُّبُــوَّةُ وَبَقِيَــتِ المُبَشِّــرَات1/14] ya’ni “Nübüvvet gitti, rü’yâyı sâliha kaldı”[67] buyurdular. Velâkin ehl-i hakîkat indinde mübeşşirenin mutlakā rü’yâ olması lâzım gelmez. Zîrâ Allah Teâlâ hazretleri evliyâsını beyne’n-nevm ve’l-yakaza veyâhud hâl-i yakazada ilkā ve i’lâm ve tecellî ve vârid-i rûhânî ile tebşîr eder. Binâenaleyh Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) basar-ı basîreti ile (S.a.v.) Efendimiz’in sûret-i hakîkatini ve çeşm-i rûhu ile sûret-i rûhâniyyesini ve dîde-i hayâli ile sûret-i misâliyyesini gördü; ve câiz ki, âlem-i histe sûret-i mahsûselerini müşâhede etti. Zîrâ (S.a.v.) Efendimiz cemî’-i merâtib-i ilâhiyyeyi câmi’dir; ve hiçbir mertebe ile mukayyed değildir. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber efendimiz dahi onların vâris-i ekmeli olduğu cihetle onlar da bir mertebenin hükmü ile mukayyed ve mahbûs değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Mübeşşire", doğru ve sâlih rüya demektir. Sözlük anlamı "değiştiren"dir. Çünkü müjde, hüznü sevince dönüştürür. Sâlih rüya, peygamberliğin kırk altı cüzünden bir cüzdür. Çünkü Peygamber Efendimiz'e (a.s.) altı ay boyunca sâlih rüya ile vahiy geldi. Vahyin iniş süresi yirmi üç sene idi. Altı ay ise yirmi üç senenin kırk altı cüzünden bir cüzüdür. Bu sebeple Peygamber Efendimiz (a.s.) "[Nübüvvet gitti, rü'yayı sâliha kaldı]" yani "Peygamberlik sona erdi, mübeşşirât (müjdeleyici rüyalar) kaldı" buyurdular.

Ancak hakikat ehli nezdinde mübeşşirenin mutlaka rüya olması gerekmez. Çünkü Yüce Allah, evliyâsını uyku ile uyanıklık arasında veya uyanıklık halinde ilham, bildirme, tecelli ve ruhanî vâridât ile müjdeler. Buna göre Şeyh-i Ekber (r.a.) basiret gözüyle Peygamber Efendimiz'in (a.s.) hakikat suretini, ruh gözüyle ruhanî suretini ve hayal gözüyle misalî suretini gördü; ve hatta âlem-i histe (duyular âleminde) mahsus suretlerini müşahade etmiş olması da mümkündür. Çünkü Peygamber Efendimiz (a.s.) bütün ilahî mertebeleri kendinde toplamıştır; ve hiçbir mertebe ile sınırlı değildir. Şeyh-i Ekber efendimiz de onların en kâmil vârisi olduğu için, onlar da bir mertebenin hükmü ile sınırlı ve hapsedilmiş değildir.

Resûl-i Ekrem’i herhangi bir mertebede müşâhede etmiş ise, o rü’yet kendileri için mübeşşire olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Eğer Resûl-i Ekrem'i herhangi bir mertebede görmüş ise, o görüş kendileri için müjdeleyici olur.

İmdi âmme-i mü’minîn için Resûl (a.s.)ın rü’yâda rü’yeti iki vech ile olur:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, bütün müminler için Resûl'ün (a.s.) rüyada görülmesi iki şekilde olur:

Birincisi: Hâl-i hayâtındaki şekil ve şemâil-i risâlet-penâhîlerine muvâfık olarak görülür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Birincisi: Hayattaki şanlı peygamberlik şekil ve şemâillerine uygun olarak görülür.

İkincisi: Âlem-i şehâdetteki hilye-i şerîflerine kısmen muvâfık ve kısmen muhâlif, veyâhud külliyyen muhâlif olarak görülür. Her iki sûrette de râî Resûl (a.s.)ı görmüş olur. Zîrâ hadîs-i şerîfte َ مَـنْ رَآنِـي فَقَـدْ رَآنِـي فَـإِنَّ الشَّـيْطَان لَا يَتَمَثَّــلُ بِــيya’ni “Beni gören kimse muhakkak beni görür. Zîrâ şeytan benim sûretimle mütemessil olmaz” buyurulmuştur.[68] Çünkü Resûl-i Ekrem Efendimiz “Hâdî” ism-i şerîfinin, ve şeytan ise “Mudill” ism-i şerîfinin mazhar-ı etemmidir. Binâenaleyh şeytan ism-i Hâdî’nin mazhar-ı etemmiyle mütemessil olup nâsı ıdlâl edemez. Râînin Resûl-i Ekrem Efendimiz’i hilye-i saâdetlerine muhâlif olarak görmesi, kendinin şerîat-ı muhammediyyeye nisbetinin sûretidir. Binâenaleyh o râînin i’tikādında veyâ ilminde veyâ hâl ve makāmında bir noksan vardır. Bu muhâlefet bunlara işârettir. Rü’yâya müteallik tafsîlât Fass-ı İshâkî ile Fass-ı Yûsufî’de gelecektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

İkincisi: Şehadet âlemindeki (görünen dünyadaki) şerefli şekillerine kısmen uygun, kısmen aykırı veya tamamen aykırı olarak görülür. Her iki durumda da gören kişi Resûl'ü (a.s.) görmüş olur. Çünkü hadis-i şerifte "Beni gören kimse muhakkak beni görür. Zira şeytan benim suretimle görünmez" buyurulmuştur. Çünkü Resûl-i Ekrem Efendimiz "Hâdî" (doğru yolu gösteren) ism-i şerifinin, şeytan ise "Mudill" (saptıran) ism-i şerifinin en kâmil mazharıdır (tecelli yeridir). Bu sebeple şeytan, "Hâdî" isminin en kâmil mazharıyla görünerek insanları saptıramaz. Gören kişinin Resûl-i Ekrem Efendimiz'i saadetli şekillerine aykırı olarak görmesi, kendisinin Muhammedî şeriata olan nispetinin (bağıntısının) suretidir. Bu sebeple o gören kişinin inancında veya ilminde veya hâl ve makamında bir eksiklik vardır. Bu aykırılık bunlara işarettir. Rüyaya ilişkin ayrıntılar İshak Fassı ile Yusuf Fassı'nda gelecektir.

Ma’lûm olsun ki, bilcümle enbiyâ (aleyhimü’s-selâm) ve evliyâ (kaddesallâhu esrârahum) hazarâtı kâffe-i ulûm ve hikemi, velâyet-i hâssa-i muhammediyye olan mişkât-ı hâtem-i velâyetten alırlar; ve velâyet-i hâssa-i muhammediyye, (S.a.v.) Efendimiz’in nübüvvetinin bâtınıdır. Bu bahsin tafsîli dahi Fass-ı Şîsî’de gelecektir. Binâenaleyh enbiyâ (aleyhimü’s-selâm)ın ezvâk ve ulûm ve hikmetlerini câmi’ olan bu Fusûsu’l-Hikem kitâbı velâyet-i hâssa-i muhammediyyeden, Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimize verildi; ve hazret-i şeyh bu verilen ulûm ve hikemi bilâ-ziyâde ve lâ-noksan nâsın müstaidlerine teblîğe me’mûr buyuruldu. Şu hâlde bu kitâba i’tirâz, tamâmıyla Hâtem-i enbiyâya i’tirâz olduğundan her bir mü’mine bundan kat’iyyen ictinâb lâzımdır. Bu ulûm ve hikemi anlamayanlar kendi isti’dâdlarına kusûr bulmalıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Bilinmeli ki, bütün peygamberler (a.s.) ve evliyalar (Allah sırlarını mukaddes kılsın) tüm ilimleri ve hikmetleri, velâyet-i hâssa-i muhammediyye (Hz. Muhammed'e özgü velilik makamı) olan velâyet mührünün kandilinden alırlar; ve velâyet-i hâssa-i muhammediyye, Efendimiz (s.a.v.)'in peygamberliğinin bâtınıdır. Bu bahsin ayrıntısı da Fass-ı Şîsî'de gelecektir. Bu sebeple peygamberlerin (a.s.) zevklerini, ilimlerini ve hikmetlerini toplayan bu Fusûsu'l-Hikem kitabı, velâyet-i hâssa-i muhammediyyeden, Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimize verildi; ve hazret-i şeyh, bu verilen ilimleri ve hikmetleri eksiksiz ve fazlasız olarak insanların yatkın olanlarına tebliğ etmekle görevlendirildi. Şu halde bu kitaba itiraz, tamamen Hâtem-i enbiyâya (Peygamberlerin Sonuncusu'na) itiraz olduğundan her bir mümine bundan kesinlikle kaçınmak gerekir. Bu ilimleri ve hikmetleri anlamayanlar kendi yatkınlıklarında kusur bulmalıdır.

،فَقُلْــتُ: السَّــمْعَ والطَّاعَــةَ لِلّٰــهِ تعالــى ولِرســولهِ ولِأولِــي الأمــرِ مِنَّــا كمــا أمِرْنَــا

ِفَحَقَّقْـتُ الْأمْنِيَّـةَ وَأخْلَصْـتُ النِّيَّـةَ وَجَـرَّدْتُ الْقَصْـدَ وَالْهِمَّـةَ لِإِبـرازِ هـذا الكتـاب

كمـا حـدَّدَ لـي رسـولُ اللّٰـهِ ﷺ مـن غيـرِ زيـادةٍ ولا نقصـانٍ.

İmdi ben: “Sem’ ve tâat, Allah Teâlâ’ya ve Resûlü’ne ve bizden ülü’l-emredir; nitekim emrolunduk” dedim. Binâenaleyh Resûlullah (s.a.v.)in bana tahdîd buyurduğu gibi ziyâde ve noksan olmayarak bu kitâbın ibrâzı için, ümniyeyi tahakkuk ettirdim ve niyeti hâlis kıldım ve kasd ve himmeti tecrîd ettim.

Ya’ni Allah Teâlâ hazretleri ile onun Resûl’ü ve bizim cinsimiz ve ehl-i dînimiz tarafından sâdır olan emri dinleyip, ona itâat ederiz. Zîrâ Kur’ân-ı Kerîm’de ْ( أطِيعُـوا اللّٰـهَ وَأطِيعُـوا الرَّسُـولَ وَأولِـي الْأمْـرِ مِنْكُـمNisâ, 4/59) [Allâh’a itâat edin ve Resûl’e ve sizden emir sâhibi olanlara itâat edin.] ve hadîs-i şerîfte dahi [ إِذَا وَلَّيْتُــمْ أمِيــرًا فَأطِيعُــوهُ وَلَــوْ كَانَ عَبْــدًا حَبَشِــيًّاBir emir tâyin ettiğiniz vakit, Habeşî bir köle bile olsa ona itâat ediniz!][69] buyurulmuştur, demek olur; ve her mertebeden sâdır olan emri dinleyip ona itâat etmek Allah Teâlâ’ya itâattir. Zîrâ ulûhiyet makām-ı cem’, ve Resûl ve ülü’l-emr makām-ı tafsîldir; ve cümlesi merâtib-i ilâhiyyedir; ve Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) bu Fusûsu’l-Hikem’in nâsa ihrâcı için kendisine vâki’ olan emri, Hak’tan ve Resûl’ünden ve ülü’l-emrden telakkî buyurduğuna işâret eder. Zîrâ âlem-i his ve şehâdete nâzil olan her bir ilim ve hikmet, mertebe-i zâttan hakîkat-i muhammediyyeye ve ba’dehû bâtında ülü’l-emr olan onun hulefâsının kalbine vârid olur; ve Hz. Şeyh-i Ekber vâris-i ekmel-i nebevî olduğu cihetle ülü’l-emr kendileridir. Eğer “Bir kimsenin kendine itâatı nasıl olur?” denecek olursa, cevâbı budur ki. Her bir kimse kalbine gelen her bir şeyi bir lüzûm olmadıkça mutlakā nâsa ihrâc etmez. Eğer lüzûm olursa, yine kendi bâtınından vârid olan emr üzerine o ma’nâ-yı latîfi harf ve savt ile bi’t-teksîf nâsa izhâr eder. Bu sûrette o kimsenin zâhiri kendi bâtınına itâat etmiş olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani Yüce Allah ile O'nun Resûlü ve bizim cinsimiz ve din kardeşlerimiz tarafından verilen emri dinleyip ona itaat ederiz. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'de (Nisâ, 4/59) "Allah'a itaat edin ve Resûl'e ve sizden emir sahibi olanlara itaat edin." ve hadîs-i şerîfte de "Bir emir tayin ettiğiniz vakit, Habeşî bir köle bile olsa ona itaat ediniz!" buyurulmuştur, demek olur; ve her mertebeden verilen emri dinleyip ona itaat etmek Yüce Allah'a itaattir. Çünkü ilâhlık, toplu/icmâlî makamdır; Resûl ve ülü'l-emr ise ayrıntı makamıdır; ve hepsi ilâhî mertebelerdir; ve Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) bu Fusûsu'l-Hikem'i insanlara ulaştırmak için kendisine gelen emri, Hak'tan ve Resûl'ünden ve ülü'l-emrden kabul ettiğine işaret eder. Çünkü his ve şehadet âlemine inen her bir ilim ve hikmet, zât mertebesinden hakîkat-i muhammediyyeye ve daha sonra bâtında ülü'l-emr olan O'nun halifelerinin kalbine ulaşır; ve Hz. Şeyh-i Ekber, peygamberin en kâmil vârisi olduğu için ülü'l-emr kendileridir. Eğer "Bir kimsenin kendine itaati nasıl olur?" denilecek olursa, cevabı şudur ki: Her bir kimse kalbine gelen her bir şeyi bir zorunluluk olmadıkça kesinlikle insanlara açıklamaz. Eğer zorunluluk olursa, yine kendi bâtınından gelen emir üzerine o latif anlamı harf ve ses ile yoğunlaştırarak insanlara gösterir. Bu durumda o kimsenin görüneni kendi bâtınına itaat etmiş olur.

“Ümniye”, “temennî”den “istemek” ma’nâsınadır. Şurrâh-ı kirâmdan Abdürrezzâk Kāşânî hazretleri gibi ba’zıları “ümniye”yi Cenâb-ı Şeyh-i Ekber’e, Dâvûd-ı Kayserî ve diğer şurrâh-ı kirâm hazarâtı gibi ba’zıları&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Ümniye", "temennî"den "istemek" anlamındadır. Şerh eden büyük âlimlerden Abdürrezzâk Kâşânî hazretleri gibi bazıları "ümniye"yi Cenâb-ı Şeyh-i Ekber'e (İbn Arabî'ye), Dâvûd-ı Kayserî ve diğer şerh eden büyük âlimler gibi bazıları

da Peygamber’e muzâf kılmıştır. Hz. Şeyh’e izâfesi hâlinde ma’nâ: “Ben vaktâki kendimde böyle bir kitâbı ahz ile nâsa ihrâc isti’dâdını müşâhede ettim, kalben isterdim ki, (S.a.v.) Efendimiz bunu bana emir buyursunlar. Bendeki bu “ümniye” mübeşşirede tahassul edince verilen bu kitâbı âlem-i şehâdette nâsa ihrâc etmek sûretiyle o “ümniye”yi tahakkuk ettirdim” demek olur. Ve Cenâb-ı Peygamber’e muzâf oldukda ma’nâ: “Nâsın intifâı için bu kitâbın nâsa ihrâcı husûsunda Cenâb-ı Peygamber tarafından mübeşşirede vâki’ olan “ümniye”yi âlem-i şehâdette tahrîr etmekle tahakkuk ettirdim” demek olur. Abdullah Bosnevî hazretleri her iki şıkkı dahi beyân buyurmuştur. Ve “tahakkuk ettirmek”ten murâd âlem-i his ve şehâdete ihrâc etmektir. Zîrâ Yûsuf (a.s.) evvelce gördüğü rü’yâ eserinin âlem-i şehâdette zuhûru üzerine ( هَـذَا تَأْوِيـلُ رُؤْيَـايَ مِـنْ قَبْـلُ قَـدْ جَعَلَهَـا رَبِّـي حَقًّـاYûsuf, 12/100) [İşte bu evvelki rü’yânın te’vîlidir, Rabbim onu hak kıldı.] demiş idi. Bu bahse dâir olan hakāyık Fass-ı Yûsufî’de gelecektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Peygamber'e izafe etmiştir. Hz. Şeyh'e izafe edilmesi halinde anlam şudur: "Ben ne zaman ki kendimde böyle bir kitabı alıp insanlara çıkarma kabiliyetini gördüm, kalben isterdim ki, (s.a.v.) Efendimiz bunu bana emretsinler. Bendeki bu 'ümniye' (arzu, dilek) mübeşşirede (müjdeleyici rüyada) gerçekleşince, verilen bu kitabı âlem-i şehâdette (görünen âlemde) insanlara çıkarmak suretiyle o 'ümniye'yi tahakkuk ettirdim (gerçekleştirdim)" demek olur. Ve Cenâb-ı Peygamber'e izafe edildiğinde anlam şudur: "İnsanların faydalanması için bu kitabın insanlara çıkarılması hususunda Cenâb-ı Peygamber tarafından mübeşşirede vâki' olan 'ümniye'yi âlem-i şehâdette tahrîr etmekle (yazmakla) tahakkuk ettirdim" demek olur. Abdullah Bosnevî hazretleri her iki şıkkı da beyan buyurmuştur. Ve "tahakkuk ettirmek"ten murad (kastedilen) his ve şehadet âlemine çıkarmaktır. Çünkü Yusuf (a.s.) evvelce gördüğü rüya eserinin âlem-i şehâdette zuhuru üzerine (هَـذَا تَأْوِيـلُ رُؤْيَـايَ مِـنْ قَبْـلُ قَـدْ جَعَلَهَـا رَبِّـي حَقًّـا Yûsuf, 12/100) [İşte bu evvelki rüyamın tevilidir, Rabbim onu hak kıldı.] demiş idi. Bu bahse dair olan hakikatler Fass-ı Yusufî'de gelecektir.

“Niyeti hâlis kılmak”tan murâd dahi, bu kitâbı behemehâl nâsa ihrâc etmektir; ve “tecrîd-i kasd ve himmet”ten murâd dahi, bu kitâbın hîn-i tahrîrinde akl-ı nazarî ve ağrâz-ı nefsâniyye sâikasıyla bir harf bile yazmayıp Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in tahdîd buyurduğu ilim ve hikemi bir kelime bile ziyâde ve noksan olmaksızın, tamâmıyla izhâr etmektir. Bu hâl ise ancak vâris-i ekmelin şânıdır. Zîrâ onlar akl-ı nazarîlerinin evhâmından ve nefislerinin iğvââtından kurtulmuşlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Niyeti hâlis kılmak"tan maksat da, bu kitabı mutlaka insanlara ulaştırmaktır; ve "tecrîd-i kasd ve himmet"ten maksat da, bu kitabın yazımı sırasında nazarî akıl ve nefse ait amaçların etkisiyle bir harf bile yazmayıp, Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz'in belirlediği ilim ve hikmeti bir kelime bile fazla veya eksik olmaksızın, tamamıyla ortaya koymaktır. Bu hâl ise ancak en kâmil vârisin şânıdır. Çünkü onlar nazarî akıllarının vehimlerinden ve nefislerinin aldatmalarından kurtulmuşlardır.

ِوسَـألْتُ اللّٰـهَ أنْ يَجْعَلَنِـي فيـه وفـي جَميـعِ أحْوَالِـي مـن عِبـادِه الَّذِيـنَ ليـسَ لِلشَّـيطان عليهــم سُــلطانٌ، وأنْ يَخُصَّنِــي فــي جميــعِ مــا يَرْقُمُــهُ بَنَانِــي ويَنْطِــقُ بــه لِسَــانِي ويَنْطَـوِي عليـه جَنَانِـي بِالْإ ِلْقَـاءِ السُّـبُّوحِيِّ وَالنَّفْـثِ الرُّوحِـيِّ فـي الـرُّوعِ النَّفْسِـيِّ بالتَّأيِيـدِ الاعْتِصَامِـيِّ، حتَّـى أكـونَ مُتَرْجِمًـا لا مُتَحَكِّمًـا، لِيَتَحَقَّـقَ مَـن يَقِـفُ عليـه مِـن أهـلِ اللّٰـهِ أصحـابِ القلـوبِ‏أنَّـه مِـن مقـامِ التَّقديـسِ المُنَـزَّهِ عـن الأغْـرَاضِ

النفسِـيَّةِ الَّتـي يَدخُلُهـا التَّلْبِيـسُ.

Ve Allah Teâlâ’dan taleb ve niyâz ettim ki, onu ibrâzda ve cemî’-i ahvâlimde beni üzerlerine şeytanın tasallutu olmayan kullarından eyleye; ve parmaklarımın yazdığı ve lisânımın söylediği ve kalbimin üzerine şâmil olduğu cemî’-i şeyde te’yîd-i i’tisâmî ile rû’-i nefsîde beni

ilkā-yı Sübbûhî’ye ve nefh-i rûhîye tahsîs ede. Hattâ mütehakkim değil, mütercim olayım. Tâ ki ashâb-ı kulûb olan ehlullâhdan ona vâkıf olan kimse mütehakkık olsun ki, muhakkak o, telbîs giren ağrâz-ı nefsiyyeden münezzeh bulunan makām-ı takdîsten münzeldir.

Fass-ı Âdemî ile Fass-ı Eyyûbî’de beyân olunacağı üzere şeytanın hakîkati baîddir. Zîrâ şeytanet, “bu’d” ma’nâsınadır. Çünkü şeytan nârdan mahlûktur; ve nâr âlem-i tabîattandır; ve âlem-i tabîat ise, cemî’-i müştemilâtiyle berâber Hak’tan bu’d-i ma’nevî ile baîd olup cemâl-i Hakk’ın hicâbıdır. Binâenaleyh şeytan ibâdı bu vesâit-i tabîiyye ile iğfâl ve iğvâ eyler; ve kitâbet ve nutuk ve kalbin zâhiri olan cenândaki havâtır ve hevâcis hep bu âlem-i tabîatta vâki’ olan ahvâldendir. Böyle olunca bunlar şeytanın tasallut ettiği mevâzı’dandır. Maahâzâ Hak Teâlâ hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’de şeytana hitâben ٌ( إِنَّ عِبَـادِي لَيْـسَ لَـكَ عَلَيْهِـمْ سُـلْطَانHicr, 15/42) ya’ni “Muhakkak benim kullarım vardır ki, senin onların üzerine tasallutun yoktur” buyurur. Zîrâ bunlar evliyâullâhdır; ve tabîatın hüküm ve nüfûzu altından çıkmışlardır; ve onlar üzerinde şeytanın vesâit-i tasallutu kalmamıştır; ve vâris-i ekmel olan Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) onlardan biridir. Fakat Hak Teâlâ’ya karşı edeben kendisinin şeytanın tasallutu olmayan kullardan olmasını taleb eder. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz إِنَّ فِــي الْجَنَّــةِ دَرَجَــةٌ وَاحِــدَةٌ لَا تَصْلُـحُ إِلَّا لِرَجُـلٍ وَاحِـدٍ وَأرْجُـو أنْ أكُـونَ ذَلِـكَ الرَّجُـلya’ni “Muhakkak cennette bir derece vardır ki, ancak bir adama sâlihtir; ve ben bu adam olmayı umarım” buyururlar.[70] Hâlbuki o racül nefs-i nefîs-i risâlet-penâhîleridir. Edeben böyle buyurmuşlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Âdem Fassı ve Eyyûb Fassı'nda açıklanacağı üzere, şeytanın hakikati uzaktır. Çünkü şeytanlık, "uzaklık" anlamına gelir. Çünkü şeytan ateşten yaratılmıştır; ve ateş tabiat âlemindendir; ve tabiat âlemi ise, bütün kapsamıyla beraber Hak'tan manevî uzaklık ile uzaktır ve Hakk'ın cemalinin perdesidir. Bu sebeple şeytan, kulları bu tabiî vasıtalarla aldatır ve yoldan çıkarır; ve yazı, konuşma ve kalbin görüneni olan gönüldeki hatıralar ve vesveseler hep bu tabiat âleminde meydana gelen hallerdendir. Böyle olunca bunlar şeytanın tasallut ettiği yerlerdendir. Bununla birlikte Yüce Allah, Kur'ân-ı Kerîm'de şeytana hitaben şöyle buyurur: ( إِنَّ عِبَـادِي لَيْـسَ لَـكَ عَلَيْهِـمْ سُـلْطَان Hicr, 15/42) yani "Muhakkak benim kullarım vardır ki, senin onların üzerine tasallutun yoktur." Çünkü bunlar Allah dostlarıdır; ve tabiatın hüküm ve nüfuzu altından çıkmışlardır; ve onlar üzerinde şeytanın tasallut vasıtaları kalmamıştır; ve en kâmil vâris olan Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) onlardan biridir. Fakat Yüce Allah'a karşı edeben kendisinin şeytanın tasallutu olmayan kullardan olmasını talep eder. Nitekim (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyururlar: ( إِنَّ فِــي الْجَنَّــةِ دَرَجَــةٌ وَاحِــدَةٌ لَا تَصْلُـحُ إِلَّا لِرَجُـلٍ وَأرْجُـو أنْ أكُـونَ ذَلِـكَ الرَّجُـل ) yani "Muhakkak cennette bir derece vardır ki, ancak bir adama layıktır; ve ben bu adam olmayı umarım." Hâlbuki o adam, risalet penahlarının yüce nefsidir. Edeben böyle buyurmuşlardır.

“Te’yîd-i i’tisâmî”, “âsım” olan Allah Teâlâ tarafından, ilkāât-ı şeytâniyye ve havâtır-ı nefsâniyyeden muhâfaza sûretiyle nusret etmekten ibârettir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Te'yîd-i i'tisâmî" (korunma ile destekleme), "âsım" (koruyan) olan Yüce Allah tarafından, şeytanî telkinlerden ve nefse ait vesveselerden koruma yoluyla yardım etmekten ibarettir.

“Rû’-i nefsî”: “Rû‘”, “rûh” vezninde, “sadır” ma’nâsınadır ki, kalbin âlem-i tabîata müteveccih olan yüzüdür. Zîrâ kalbin iki yüzü vardır: Birisi âlem-i ervâha ve diğeri âlem-i tabîata müteveccihdir; ve âlem-i tabîata müteveccih olan yüzü, hevâcis-i nefsâniyye ve vesâvis-i şeytâniyyenin mahallidir. Te’yîd-i i’tisâmî ile müeyyed olunca “nefs-i rûhî”ye [ نَفْــث ]رُوحِيmahal olduğu vakit nûr-i ilâhî ile münevver ve rezâil ondan zâil olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Rû'-i nefsî": "Rû'" kelimesi, "rûh" vezninde olup "sadır" (göğüs) anlamına gelir ki, kalbin tabiat âlemine dönük olan yüzüdür. Çünkü kalbin iki yüzü vardır: Birisi ruhlar âlemine, diğeri ise tabiat âlemine dönüktür; ve tabiat âlemine dönük olan yüzü, nefse ait heveslerin ve şeytanî vesveselerin yeridir. İlahi bir destekle güçlendirildiğinde "nefs-i rûhî"ye (ilahi nefes) mahal olduğu zaman, ilahi nur ile aydınlanır ve kötü huylar ondan gider.

“İlkā-yı Sübbûhî”: Mertebe-i ahadiyyetten vâki’ olan ilkādır. Zîrâ mertebe-i ahadiyyet kesretten münezzeh olduğundan bu mertebeden vâki’ olan ilkāât dahi, âlem-i kesretin îcâbâtından bulunan nefis ve şeytanın ilkāâtı olan evhâm ve hayâlât gibi şâibelerden berîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"İlka-yı Sübbûhî": Ahadiyet mertebesinden meydana gelen ilhamdır. Çünkü ahadiyet mertebesi çokluktan münezzeh olduğundan, bu mertebeden meydana gelen ilhamlar da, çokluk âleminin gerekliliklerinden olan nefis ve şeytanın ilhamları gibi vehim ve hayallerden kaynaklanan şaibelerden uzaktır.

“Nefs-i rûhî” [ :]نَفْــث رُوحِــيErvâh-ı âliye-i külliyye-i melekiyyeden ilkā olunup, kalbin âlem-i ervâha müteveccih olan yüzünde zuhûr eden kelâm-ı rûhânî sûretidir; ve o kelâm-ı rûhânînin sûreti Rûhu’l-kuds’ten kalbin bâtınına menfûhdur. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz: َإِنَّ رُوحَ الْقُـدُسِ نَفَـث [ فِــي رُوعِــيRûhu’l-kuds kalbimin bâtınına üfledi.][71] hadîs-i şerîfiyle buna işâret buyururlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

"Nefs-i rûhî", yüce ve küllî melekî ruhlardan ilham olunup, kalbin ruhlar âlemine yönelmiş yüzünde ortaya çıkan ruhanî kelâmın şeklidir; ve o ruhanî kelâmın şekli Rûhu'l-kuds'ten kalbin içine üflenmiştir. Nasıl ki (s.a.v.) Efendimiz: "Rûhu'l-kuds kalbimin içine üfledi." hadîs-i şerîfiyle buna işaret buyururlar.

İmdi Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.)ın bu kitâba yazdığı ulûm-i hikem evvelen mertebe-i ahadiyyetten âlem-i ervâha; ve sâniyen âlem-i ervâhdan onun kalbinin bâtınına; ve sâlisen kalbinin zâhirine ilkā olununca, kendisi “mütercim” vaziyetinde olur. Zîrâ mütercim ancak ma’nâyı nakleder. “Mütehakkim” ise, bir ma’nânın izhârında kendi re’yini isti’mâl eder. Binâenaleyh Hz. Şeyh bu kitâbda “mütehakkim” değildir. Bu kitâbın maânîsi, elfâzı, nazmı ve tertîbi ve kitâbeti ve ahvâl-i sâiresi te’yîd-i i’tisâmî ile hep ilkā-yı Hak’tır; ve bu kitâbın makām-ı takdîsten, ya’ni makām-ı ahadiyyetten, tahâret-i asliyye üzere nâzil olduğunu ve makām-ı ahadiyyette kesret olmadığı için oradan nâzil olan maânîye mahall-i telbîs olan ağrâz-ı nefsâniyye ârız olamayacağını ehlullahdan meşreb-i kemâlî-i ahadî-i cem’î ashâbı bilirler. Zîrâ onlar ٌ( لِمَـنْ كَانَ لَـهُ قَلْـبٌ أوْ ألْقَـى السَّـمْعَ وَهُـوَ شَـهِيدKāf, 50/37) [Tahkîkan bunda, kalb sâhibi olan ve müşâhid olduğu hâlde ilkā-yı sem’ eden kimse için pend ve nasîhat vardır.] âyet-i kerîmesinde beyân buyurulan tâifedendirler. Onların indinde bu ma’nâ zevkan mütehakkaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şimdi, Hz. Şeyh-i Ekber'in (r.a.) bu kitaba yazdığı hikmet ilimleri, önce ahadiyyet mertebesinden ruhlar âlemine; ikinci olarak ruhlar âleminden onun kalbinin bâtınına; üçüncü olarak da kalbinin zâhirine ilka olunduğunda, kendisi "mütercim" (çevirmen) konumunda olur. Çünkü mütercim ancak anlamı nakleder. "Mütehakkim" (hükmeden) ise, bir anlamı ortaya koymada kendi görüşünü kullanır. Bu sebeple Hz. Şeyh bu kitapta "mütehakkim" değildir. Bu kitabın anlamları, lafızları, nazmı ve tertibi ve yazılışı ve diğer halleri, sağlam bir destekle hep Hak'tan ilka olmuştur; ve bu kitabın takdis makamından, yani ahadiyyet makamından, asli temizlik üzere indiğini ve ahadiyyet makamında kesret (çokluk) olmadığı için oradan inen anlamlara, aldatma yeri olan nefsanî gayelerin arız olamayacağını, ehlullahtan (Allah dostlarından) ahadî-i cem'î (birlik ve topluluk) kemâlî meşrebine sahip olanlar bilirler. Çünkü onlar, (Kāf, 50/37) [Tahkîkan bunda, kalb sahibi olan ve müşâhid olduğu hâlde kulak veren kimse için öğüt ve nasihat vardır.] ayet-i kerimesinde beyan buyurulan zümredendirler. Onların katında bu anlam, zevk yoluyla gerçekleşmiştir.

وأرْجُـو أن يكـونَ الحَـقُّ تعالـى لَمَّـا سَـمِعَ دُعَائِـي قَـدْ أجـابَ نِدَائـي، فَمَـا ألْقِـيَ إلا مـا يُلْقَـى إِلَـيَّ، ولا أنْـزِلُ فِـي هـذا المَسْـطُورِ إلا مـا يَنْـزِلُ بـه عَلَـيَّ، وَلَسْـتُ بِنَبِـيٍّ

ولا رسـولٍ، ولكِنِّـي وارِثٌ ولِآخِرَتِـي حَـارِثٌ.

Ve umarım ki, Hak Teâlâ benim duâmı istimâ’ ettikde nidâmı kabûl eyleye! İmdi ben, ancak bana ilkā olunan şeyi ilkā ederim; ve ben bu mastûr içinde, ancak benim üzerime onunla nâzil olan şeyi inzâl ederim, hâlbuki ben nebî değilim, resûl de değilim; velâkin vârisim ve âhiretim[72] için hârisim.

Ya’ni umarım ki, Hak Teâlâ benim bâlâda zikrettiğim duâmı istimâ’ buyurduğu vakit nidâmı, ya’ni bu âlem-i his ve şehâdette harf ve savt ile vâki’ olan bu duâmı, ْ( ادْعُونِي أسْـتَجِبْ لَكُمMü’min, 40/60) [Bana duâ ediniz; size icâbet edeyim!] âyet-i kerîmesindeki va’d-i ilâhîsi mûcibince kabûl ede. Ve ben ancak hakîkat-i muhammediyye mertebesinden bana ilkā olunan hikem ve esrârı ve ulûm ve maârifi yazmak sûretiyle bu kitâbın kāri’lerine ilkā ederim; ve bu kitâbda bir hikmete mahsûs olan her bir fasta, sûret-i muhammediyye-i kemâliyye-i hatmiyyede zâhir olan, Allah tarafından benim üzerime nâzil olan ilmi inzâl ederim. Fakat bana Cenâb-ı İlâhîden vârid olan feyz ve ilhâmı beyân ettiğimden dolayı efhâm-ı zaîfe ashâbı nübüvvet-i teşrîiyye da’vâ ettiğimi zannetmesinler. Ben ne nebîyim ve ne de resûlüm.[73] Velâkin ِ[ اَلْعُلَمَـاءُ وَرَثَـةُ الْأنْبِيَـاءÂlimler nebîlerin vârisleridir.][74] ve [ اَلْعُلَمَـاءُ مَصَابِيـحُ الْأرْضِ وَخُلَفَـاءُ الْأنْبِيَـاءِ وَوَرَثَتِـي وَوَرَثَـةُ الْأنْبِيَـاءÂlimler arzın lambalarıdır, nebîlerin halîfeleridir, benim vârislerimdir ve nebîlerin vârisleridir.][75] ve [ اَلْأنْبِيَـاءُ مَـا وَرَّثُـوا دِينَـارًا وَلَا دِرْهَمًـا وَإِنَّمَـا وَرَّثُـوا الْعِلْـمَ فَمَـنْ أخَـذَهُ أخَـذَ بِحَـظٍّ أوْفَـرPeygamberler dînar ya da dirhem mîras bırakmazlar, onlar sâdece ilim mîras bırakırlar. Şu hâlde ilmi elde eden o mîrastan pay sâhibi olmuş demektir.][76] hadîs-i şerîfleri mûcibince ben vârisim; ve verâsetim sebebiyle hakî&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani umarım ki, Yüce Allah benim yukarıda zikrettiğim duâmı işittiği zaman nidâmı, yani bu his ve şehadet âleminde harf ve ses ile meydana gelen bu duâmı, (Mü’min, 40/60) [Bana duâ ediniz; size icâbet edeyim!] ayet-i kerîmesindeki ilâhî vaadi gereğince kabul eder. Ve ben ancak hakikat-i Muhammediyye (Hz. Muhammed'in hakikati) mertebesinden bana ilka olunan hikmetleri ve sırları ve ilimleri ve marifetleri yazmak suretiyle bu kitabın okuyucularına ilka ederim; ve bu kitapta bir hikmete özgü olan her bir fasta (bölümde), kemal sahibi ve son peygamber olan Muhammed'in suretinde görünen, Allah tarafından benim üzerime inen ilmi indiririm. Fakat bana İlâhî Cenab'dan gelen feyz ve ilhamı beyan ettiğimden dolayı zayıf anlayış sahipleri nübüvvet-i teşrîiyye (şeriat getiren peygamberlik) davası ettiğimi zannetmesinler. Ben ne nebîyim ne de resûlüm. Velâkin [Âlimler nebîlerin vârisleridir.] ve [Âlimler arzın lambalarıdır, nebîlerin halîfeleridir, benim vârislerimdir ve nebîlerin vârisleridir.] ve [Peygamberler dinar ya da dirhem miras bırakmazlar, onlar sadece ilim miras bırakırlar. Şu halde ilmi elde eden o mirastan pay sahibi olmuş demektir.] hadis-i şerifleri gereğince ben vârisim; ve verasetim sebebiyle hakî

kat-i muhammediyyeden aldığım ulûm ve hikemi neşrederim; ve âhiretim için hârisim. Ya’ni arz-ı cismimde meknûz olan ulûmu, merciim ve âkıbetim olan hakîkat-i muhammediyye ve zât-ı ahadiyye için ihrâc eylerim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Muhammedî makamdan aldığım ilimleri ve hikmetleri yayarım; ve ahiretim için hırslıyım. Yani cisim arzımda gizli olan ilimleri, dönüş yerim ve akıbetim olan Muhammedî hakikat ve ahadiyet zâtı için ortaya çıkarırım.

Şiir:

اوَإِلَى اللّٰهِ فَارْجِعُو فَمِنَ اللّٰهِ فَاسْمَعُوا

İmdi Allah’dan dinleyiniz ve Allâh’a rücû’ ediniz!

Ya’ni bu kitâbda mastûr olan maârif ve hakāyık, mâdemki hakîkat-i muhammediyye mertebesinden kalbime nâzil olur ve ben onları beyân husûsunda aslâ mütehakkim olmayıp mütercimim; ve onları olduğu gibi naklederim; ve hakîkat-i muhammediyye mertebesi ise, zât-ı ahadiyyenin bu mertebe ile taayyününden ibârettir; şu hâlde siz bu ilim ve hikmetleri Allah’dan dinleyiniz; ve bu hikem ve maârifi dinlediğiniz vakit, kelâmımın hakîkatine adem-i ilminizden dolayı tâkat getiremeyecek olursanız, i’tirâz etmeyip Allâh’a rücû ediniz ki, o kelâmın maânîsi ism-i câmi’ hazretinden sizin kalbinize tulû’ etsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani bu kitapta yazılı olan bilgiler ve hakikatler, mademki hakikat-i Muhammediyye (Hz. Muhammed'in hakikati) mertebesinden kalbime iniyor ve ben onları açıklama konusunda asla hükmeden değil, sadece tercümanım; ve onları olduğu gibi naklederim; ve hakikat-i Muhammediyye mertebesi ise, zât-ı ahadiyyenin (Allah'ın biricik zâtının) bu mertebe ile belirginleşmesinden ibarettir; şu halde siz bu ilim ve hikmetleri Allah'tan dinleyiniz; ve bu hikmetleri ve bilgileri dinlediğiniz zaman, sözümün hakikatine dair bilginizin eksikliğinden dolayı tahammül edemeyecek olursanız, itiraz etmeyip Allah'a dönünüz ki, o sözün anlamları ism-i câmi' (Allah'ın tüm isimlerini kendinde toplayan isim) hazretinden sizin kalbinize doğsun.

اأتَيْتُ بِهِ فَعُو فَإِذَا مَا سَمِعْتُمْ مَا

مُجْمَلَ الْقَوْلِ وَاجْمَعُوا ثُمَّ بِالْفَهْمِ فَصِّلُوا

İmdi benim getirdiğim şeyi istimâ’ ettiğiniz vakit, hıfzediniz! Ba’dehû fehm ile kavlin mücmelini tafsîl ediniz ve cem’eyleyiniz!

Ya’ni getirdiğim ulûm ve hakāyık, Hak’ta fânî ve onunla bâkî olduğum cihetle benden değil, Hak cânibindendir. Onu Hak cânibinden dinlediğiniz vakit, kalblerinizde hıfzediniz! Benim bu kitâbda zikrettiğim esrâr-ı ilâhiyye mücmel kaviller ile vâki’ oldu. Siz bu mücmel kavilleri, Allâh’a rücû’ ettiğiniz vakit, o ism-i câmi’ hazretinden size vâki’ olacak olan tecelliyât-ı fehmiyye ile, şerh ederek tafsîl edin! Ve her bir fastaki esrâr ve hikem-i ilâhiyyeyi zât-ı ahadiyyede cem’edin! Ya’ni zât-ı ahadiyyenin ne vech ile kesîr olduğunu ve keserâtın zât-ı ahadiyyede ne sûretle cem’ olduğunu fehm-i ilâhî ile idrâk edin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani getirdiğim ilimler ve hakikatler, Hakk'ta fani ve O'nunla baki olduğum için benden değil, Hak tarafından gelmektedir. Onu Hak tarafından dinlediğiniz zaman, kalplerinizde saklayın! Benim bu kitapta zikrettiğim ilahi sırlar, özlü sözlerle meydana geldi. Siz bu özlü sözleri, Allah'a döndüğünüz zaman, o her şeyi kapsayan isim (ism-i câmi') hazretinden size meydana gelecek olan anlayış tecellileriyle açıklayarak ayrıntılandırın! Ve her bir bölümdeki ilahi sırları ve hikmetleri, ahadiyet zâtında toplayın! Yani ahadiyet zâtının ne şekilde çok olduğunu ve çoklukların ahadiyet zâtında ne suretle toplandığını ilahi bir anlayışla idrak edin!

اطَالِبِيهِ لَا تَمْنَعُو ثُمَّ مُنُّوا بِهِ عَلَى

وَسِعَتْكُمْ فَوَسِّعُوا هَذِهِ الرَّحْمَةُ الَّتِي

Ba’dehû onun tâliblerine onu menn edin, men’etmeyin! İşte bu, size vâsi’ olan rahmettir; siz de tevsî’ edin!

Ya’ni siz fehm-i ilâhî ile zât-ı ahadiyyeyi keserât ile tafsîl ve keserâtı zât-ı ahadiyyede cem’ettikten sonra benim bi-hasebi’l-verâse Hak’tan getirdiğim bu hikem ve esrâr-ı ilâhiyyeyi anlamağa teşne olan tâliblere ihsân edin! Ve akvâl-i mücmelemi tafsîl ve şerh ve emsile îrâd etmek sûretleriyle teşnegân-ı ma’rifete ta’lîm eyleyin! Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri ِْ وَأنْفِقُــوا مِمَّــا جَعَلَكُــم ( مُسْـتَخْلَفِينَ فِيـهHadîd, 57/7) [Allah Teâlâ’nın sizi onda müstahlef kıldığı şey cinsinden infâk ediniz.] buyurmuş ve Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz bu kitâbın, intifâ’ etmeleri için, nâsa ihrâcını emretmişlerdir. Binâenaleyh bu hakāyıkı ehli olan tâliblerden saklamak aslâ câiz değildir. Velâkin kasîru’l-fehm olan kimselere ta’lîminde fâide değil, bilakis zarar olduğu için, ta’lîm münâsib değildir. Şu hâlde enbiyâ-yı kirâm hazarâtının ilm-i tevhîddeki ezvâk ve meşâribini beyân buyuran bu Fusûsu’l-Hikem, ey ehl-i zekâ ve ey ehl-i irfân, size vâsi’ olan rahmet-i hâssa-i ilâhiyyedir. Bu rahmet cânib-i Hak’tan nasıl size vâsıl olmuş ve sizi istîlâ etmiş ise siz de bu rahmeti ehl-i zekâya tevsî’ edin! Ve hicâbât-ı keserât içinde kalmış olan müstaid tâlibleri irşâd eyleyin. Tâ ki nereden gelip nereye gittiklerini; ve ne için gelip ne için gittiklerini; ve kendilerinin ve eşyânın ve bilcümle avâlimin ne olduğunu; ve binâenaleyh hilkat-i eşyâdan maksûd ne olduğunu idrâk etsinler. Beyt-i Hz. Mısrî:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Yani siz ilahi anlayışla, bir olan Zât'ı çokluklarla ayrıntılandırdıktan ve çoklukları bir olan Zât'ta topladıktan sonra, benim miras yoluyla Hak'tan getirdiğim bu hikmetleri ve ilahi sırları anlamağa susamış taliplere ihsan edin! Ve özet sözlerimi ayrıntılandırma, açıklama ve örnekler verme suretleriyle marifet susamışlarına öğretin! Çünkü Yüce Allah, "Allah Teâlâ'nın sizi onda müstahlef kıldığı şey cinsinden infak ediniz." (Hadîd, 57/7) buyurmuş ve Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz bu kitabın, insanların faydalanmaları için, halka çıkarılmasını emretmişlerdir. Bu sebeple bu hakikatleri ehli olan taliplerden saklamak asla caiz değildir. Velakin anlayışı kıt olan kimselere öğretilmesinde fayda değil, aksine zarar olduğu için, öğretilmesi uygun değildir. Şu halde kerem sahibi peygamberlerin tevhid ilminde tattıkları zevkleri ve içtikleri meşrepleri açıklayan bu Fusûsu'l-Hikem, ey zeka ehli ve ey irfan ehli, size ulaşan özel ilahi rahmettir. Bu rahmet Hak tarafından nasıl size ulaştı ve sizi kuşattı ise siz de bu rahmeti zeka ehline genişletin! Ve çokluk perdeleri içinde kalmış olan istidatlı talipleri irşad edin. Ta ki nereden gelip nereye gittiklerini; ve ne için gelip ne için gittiklerini; ve kendilerinin ve eşyanın ve bütün âlemlerin ne olduğunu; ve bu sebeple eşyanın yaratılışından maksadın ne olduğunu idrak etsinler. Hz. Mısrî'nin beyti:

Savm ü salât ü hacc ile sanma biter zâhid işin İnsân-ı kâmil olmağa lâzım olan irfân imiş Kande gelir yolun senin yâ kande varır menzilin Nerden gelip gittiğini anlamayan hayvân imiş&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Ey zâhid, oruç, namaz ve hac ile işinin biteceğini sanma. İnsân-ı kâmil olmaya lâzım olan şey irfân imiş. Senin yolun nereden gelir veya menzilin nereye varır? Nereden gelip gittiğini anlamayan hayvan imiş.

ِومِـن اللّٰـه أرْجُـو أنْ أكُـونَ مِمَّـنْ أيِّـدَ فَتَأيَّـدَ وأيَّـدَ، وَقُيِّـدَ بِالشَّـرْعِ المحمـديِّ الْمُطَهَّـر فَتَقَيَّـدَ وَقَيَّـدَ، وَحَشَـرْنَا فـي زُمْرَتِـهِ كمـا جَعَلْنَـا مـن أمَّتِـهِ، فـأوَّلُ مـا ألْقَـاهُ المَالِـكُ

علـى العبـدِ مِـن ذلـك: فَـصُّ حِكْمَـةٍ إلٰهِيَّـةٍ فِـي كَلِمَـةٍ آدَمِيَّـةٍ.

Ve ben müeyyed olan kimselerden olmaklığımı Allah’dan recâ ederim. İmdi o kimse müteeyyid oldu ve te’yîd eyledi; ve şer’-i Muhammedî-i mutahhar ile takayyüd eyledi ve takyîd etti; ve bizi

onun ümmetinden kıldığı gibi, onun zümresinden haşr eyleye. İmdi Mâlik’in abde bundan ilkā eylediği evvelki şey: Kelime-i Âdemiyye’de mündemic “hikmet-i ilâhiyye”nin beyânında olan fastır.

Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimiz min-indillâh müeyyed ve şerîat-ı mutahhara-i muhammediyye ile mukayyed bulunduğu hâlde, isr-i pâk-i peygamberîye iktifâen lisân-ı edeble min-indillâh müeyyed olan ve başkalarını da te’yîd eden ve şer’-i Muhammedî-i mutahhar ile mukayyed olup başkalarını da takyîd eyleyen kulların zümresinden olmaklığı Allâhü Zülcelâl hazretlerinden recâ eder; ve bu neş’et-i dünyeviyyede (S.a.v.) Efendimiz’in ümmetinden olup bilcümle ahvâlde ona tâbi’ olduğu gibi, berâzih-i uhreviyye ve merâtib-i ilâhiyyede o Hazret’in havâssı zümresinde mahşûr olmasını ümîd ettiğini beyân buyurur. İmdi mertebe-i ahadiyyeden hakîkat-i muhammediyye vâsıtasıyla, Hakk-ı Mâlik’in abd-i mahzı olan Cenâb-ı Şeyh-i Ekber efendimizin kalb-i pâkine, bu Fusûsu’l-Hikem’den en evvel ilkā ve vahyolunan şey Kelime-i Âdemiyye’de mündemic “hikmet-i ilâhiyye”nin beyânında olan fastır.[77]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimiz, Allah tarafından desteklenmiş ve Muhammedî şeriat-ı mutahhara ile kayıtlı olduğu hâlde, peygamberin temiz yoluna uyarak, edep diliyle, Allah tarafından desteklenen ve başkalarını da destekleyen, temiz Muhammedî şeriat ile kayıtlı olup başkalarını da kayıtlayan kulların zümresinden olmayı Yüce Allah'tan diler; ve bu dünya hayatında (S.a.v.) Efendimiz'in ümmetinden olup bütün hâllerde ona tâbi olduğu gibi, ahiret berzahlarında ve ilâhî mertebelerde o Hazret'in seçkinleri zümresinde haşrolunmasını ümit ettiğini beyan eder. Şimdi, ahadiyet mertebesinden, Muhammedî hakikat vasıtasıyla, Mâlik olan Hakk'ın tam kulu olan Cenâb-ı Şeyh-i Ekber efendimizin temiz kalbine, bu Fusûsu'l-Hikem'den ilk olarak ilka ve vahyolunan şey, Âdem Kelimesi'nde bulunan "ilâhî hikmet"in beyanında olan fasıldır.

62 Muhâsibî, el-Kasd ve’r-Rücû’ ilallâh, s. 142; a.mlf., er-Riâye, s. 42; Gazzâlî, İhyâ, I, s. 765 (kitâbu esrâri’s-salât); Fütûhât-ı Mekkiyye, III, s. 378 (153. bâb); Zebîdî, İthâfü’s-Sâde, III, s. 770-772. Hadîsin bu ibâresine dâir geniş değerlendirmeler için bk. el-Kettânî, el-Ekāvîlü’l-mufassıla li-beyâni hadîsi’l-ibtidâi bi’l-besmele.

63 Müslim, “Kader”, 3; Tirmizî, “Kader”, 8; İbn Mâce, “Duâ”, 2; Ahmed b. Hanbel, Müsned, XI, s. 130.

64 Bk. Fütûhât-ı Mekkiyye, IV, s. 29-30 (198. bâb).

65 Bk. Fütûhât-ı Mekkiyye, IV, s. 30-31 (198. bâb).

66 Hâkim, Müstedrek, III, s. 691; Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr, VI, s. 213.

67 Tirmizî, “Rü’yâ”, 2; İbn Mâce, “Ta’bîr”, 1; Ahmed b. Hanbel, Müsned, XLV, s. 116.

68 Buhârî, “Ta’bîr”, 10; Müslim, “Rü’yâ”, 1; Ebû Dâvud, “Edeb”, 88; Tirmizî, “Rü’yâ”, 4; İbn Mâce, “Ta’bîr”, 2; Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, s. 24.

69 Müslim, “İmâret”, 8; Ebû Dâvud, “Sünne”, 6; İbn Mâce, “Cihâd”, 39; Ahmed b. Hanbel, Müsned, XXVIII, s. 373.

70 Müslim, “Salât”, 7; Ebû Dâvud, “Salât”, 36; Tirmizî, “Menâkıb”, 1; Ahmed b. Hanbel, Müsned, XI, s. 128.

71 İbn Ebî Şeybe, Musannef, IXX, s. 68-69; Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, II, s. 406; Sü- lemî, Tabakātu’s-Sûfiyye, s. 100; İsfahânî, Hilyetü’l-Evliyâ, X, s. 26; Zebîdî, İthâ- fü’s-Sâde, VI, s. 255-256.

72 Fusûs neşirlerinde bu kelime ولآخرتــيşeklinde olup Ahmed Avni Bey tarafından Bosnevî şerhi esas alınarak وللآخــرةşeklinde yazılmıştır. Krş. Bosnevî, Tecelliyât-ı Arâisu’n-Nusûs, s. 42. Biz, bu türlü küçük farklılıklarla karşılaştığımızda Ahmed Avni Bey’in tercümesini gözeterek eğer neşirlerdeki muhtevâya mutâbıksa Arapça metin için mevcut neşirleri esas aldık. Kavram ve cümle düzeyinde olmadıkça bu türlü tercihlere ayrıca işâret etmedik.

73 Krş. Fütûhât-ı Mekkiyye, VI, s. 233-234 (373. bâb).

74 Ebû Dâvud, “İlim”, 1; Tirmizî, “İlim”, 19; İbn Mâce, “İftitâhu’l-kitâb”, 17; Ser- râc, el-Lüma’, s. 8; Hemedânî, Temhîdât, s. 184; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, II, s. 83.

75 Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, IV, s. 383; Râfiî Kazvinî, et-Tedvîn fî Ahbâri Kazvîn, II, s. 128-129.

76 Ebû Dâvud, “İlim”, 1; Tirmizî, “İlim”, 19; İbn Mâce, “İftitâhu’l-kitâb”, 17; Ah- med b. Hanbel, Müsned, XXXVI, s. 46.

77 Bu paragraf, nüshadaki sayfa bütünlüğü dolayısıyla Âdem fassına dâhil edilmiş gibi gözükmekte olup Dîbâce’nin son kısmının şerhi olması dolayısıyla buraya aldık.
