# Kur'ân-ı Kerîm'e Bakış: Terzibaba'nın İşârî Te'vîl ve Tefekkür Anlayışı

**Yazar:** Terzibaba Necdet Ardıç

> Terzibaba Necdet Ardıç'ın Kur'ân'a bakışını, eserlerinden ve Adana sohbetinden derleyerek aktaran İrfan Sofrası Tasavvuf Serisi (310) kitabı: Kur'ân'ın Zât'ın kelâmı oluşu, varlık ve tenezzül mertebeleri, her âyetin dört idrak kapısı, nefs mertebeleri ve âyet karşılıkları, tefsir usûlünün on bir esası ve kıssalar üzerinde uygulamalı mertebeli tefsir örnekleri. Yazan ve düzenleyen: Terzi Oğlu Muharrem Halil-iz.

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/kur-an-i-kerim-e-bakis-terzibaba-nin-isari-te-vil-ve-tefekkur-anlayisi
**Sayfa:** 154

---

## ÖNSÖZ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bizleri bu günlere ulaştıran, âlemlere Rahmân ve rahmet olan, bizlere peygamberler lütfeden Rabbimize şükrederiz. Gönderdiği yüce Kitabı peygamberleriyle bizlere ulaştırdığı için yine şükrederiz. Allah-u Zülcelâl’in kelâmını bizlere tebliğ edip ulaştıran sevgili Peygamberimize de salât, selâm ve minnetlerimizi sunarız. Bizlere Zât-ı âlîsine giden yolları ve muhabbet-i ilâhiyyesini açan Mevlâmıza sonsuz şükürler olsun. Bizleri insan olarak halk ettiği, Kendi ruhundan ruh üflediği ve yeryüzüne halife eylediği için Rabbimize şükrederiz. Bize akıl, idrak ve irfaniyet bahşeden, Alîm olan Rabbimize hamdederiz.

Bu kitap çalışması, Efendi Babamın (Terzibaba Necdet Ardıç) Temmuz 2026 başlarında beni aramasıyla başladı. Tefsir Külliyatı ciltlerinin ve kitap numaralandırma işlemlerinin tamamlandığını bildirdi. Numaralandırmayı 301’den başlattığını, geride 299 numaralı kitabın bulunduğunu ancak 300 numaralı kitabın boşta kaldığını dile getirerek “Buraya bir kitap koysak nasıl olur?” buyurdu. Bunun üzerine aklıma hemen şu hatıra geldi: 2023 yılındaki Adana ziyareti esnasında oğlum Fahreddin Avan’ın yüksek lisans tezi için Efendi Babama Kur’ân-ı Kerîm ile ilgili sorduğu sorular ve Terzibaba’nın verdiği cevaplardan oluşan ses kayıtları elimizde mevcuttu; fakat bunları nerede, nasıl ve ne zaman değerlendireceğimizi henüz bilemiyorduk.

Efendi Babam “300. Kitap ne olmalı?” diye sorunca; “Efendim, tam da tefsir öncesinde okuyucuyu tefsire hazırlamak adına, Terzibaba’nın Kur’ân anlayışını eserlerinden tarayarak müstakil bir kitap oluşturabiliriz” dedim. Kendileri de bu fikri tensip buyurup kabul ettiler ve nihayetinde elinizdeki bu eser böylece vücut buldu.

Bu kitap; Terzibaba Necdet Ardıç’ın Kur'ân'a bakışını, kendi sözleriyle ve eserlerinden derleyerek tek bir gönül ırmağı hâlinde akıtmak isteyen samimi bir gayretin ürünüdür. Terzibaba, 70 yılı aşan seyr-i sülûk yolu ile 50 yılı aşan irşad ve telif hayatı boyunca geride "Gönülden Esintiler" adını verdiği muazzam bir külliyat bırakmıştır. Bu külliyatın mühim bir kısmı, Kur'ân sûre ve âyetlerinin tasavvufî şerhine hasredilmiştir.

Fâtiha'dan Nâs'a kadar uzanan bu tefsir sohbetlerinde âyetler, yalnızca zâhir mânâlarıyla ele alınmaz; hem okuyanın hem de okunanın manevî mertebeleri gözetilerek şerh edilir. Bu kitabın yegâne gayesi; yüzlerce sayfaya yayılmış bu derin okuma ve anlama tarzını, lüzumsuz tekrarlara düşmeden, bizzat Terzibaba'nın kendi cümleleriyle tek bir gönül defterinde derleyip toplamaktır.

23 Mayıs 2023 tarihinde Adana'da, Fahreddin Avan'ın Terzibaba ‘ya doğrudan tefsir usûlü üzerine yapılan bu sohbette Terzibaba; Kur'ân'ın hakiki mahiyetini, isimlerinin neye delâlet ettiğini, tefsir, te'vil ve işârî mânâ kavramları arasındaki farkları, bir insanın tefsir yapmaya ehil olabilmesi için hangi manevî terbiyeden geçmesi gerektiğini, âyetlerin nüzûl keyfiyetini, âyet ile hadîs-i kudsî ve hadîs-i şerif arasındaki o ince çizgileri ve daha pek çok hakikati bizzat kendi lisanıyla izah etmiştir.

Bu kıymetli sohbet, külliyatın geneline yayılmış olan tefsir usûlünü Terzibaba’nın kendi anlatımıyla hülâsa eden âdeta bir anahtar hüviyetindedir. Dolayısıyla bu eserde sadece satır aralarından çıkarılmış bir usûl değil, bizzat kendisinin beyan buyurduğu usûlün özü esas alınmıştır.

### Nasıl Okunmalı

Elinizdeki eser, akademik bir tez değil, bir sohbet kitabıdır Terzibaba’nın kendi tabiriyle, gönülden gönüle akan bir mecliste söylenmiş sözlerin, mümkün olduğunca aslına sadık kalınarak bir araya getirilmesidir. Alıntıların tamamı, Terzibaba'nın eserlerinin ve Adana sohbetinin tam metinlerinden kelimesi kelimesine aktarılmıştır; kendine has söyleyişi “Kûr'ân", "mânâ", "vâhy", "Rasûlüllah" gibi yazımları ve parantez içi izah üslûbu olduğu gibi korunmuş, hiçbir yerde sadeleştirilmemiştir. Bu sebeple alıntıların imlâsı, kitabın kendi anlatı diliyle bilerek farklıdır; okuyucu, Terzibaba'nın kendi sesini duysun diye böyle bırakılmıştır.

Dijital nüshalarda matbu sayfa numarası bulunmadığından, atıflar "eser adı + bölüm başlığı" düzeninde verilmiştir; meselâ (Terzibaba, Fâtiha Sûresi, "Eûzü Billâhi mineşşeytanirraciym"). Adana sohbetinden yapılan alıntılar ise (Terzibaba, Adana Sohbeti — 23 Mayıs 2023, "İlgili başlık") şeklinde gösterilmiştir. Okuyucu bu işaretlerle ilgili yeri hem dijital kütüphanede hem matbu nüshada kolayca bulabilir.

Kitap dokuz bölümden oluşur:

İlk bölüm Terzibaba'nın hayatını ve içinden geldiği Uşşâkî irfan yolunu tanıtır.

İkinci bölüm Kur'ân'a dair tasavvurunu — kelâmın hakikatini, isimlerinin sırrını — anlatır.

Üçüncü bölüm varlık mertebelerini ve vahyin bu mertebelerden nasıl indiğini konu edinir.

Dördüncü bölüm, her âyetin kaç kapısı olduğunu.

Beşinci bölüm, nefsin yedi konağını ve her konağa düşen âyeti anlatır.

Altıncı bölümde, Terzibaba'nın kendi ağzından çıkan usûl sözleri bir araya getirilerek onun tefsir yolunun temel taşları sayılır.

Yedinci bölüm bu yolun âyet âyet, hâdise hâdise nasıl

işlediğini örneklerle gösterir.

Sekizinci bölüm aynı usûlü uzun kıssalar üzerinde bir tatbikat gibi çalıştırır.

Dokuzuncu bölüm ise bir toparlanış, bir vardığımız yerin muhasebesidir. Her konu, dağılmasın diye tek bir yerde derinlemesine işlenmiş, başka bölümlerde yalnız hatırlatılmıştır.

Bu satırların derdi bir gönül ehli olan zatın Kur'ân'a nasıl baktığını, kendi sesinden dinleyerek anlamaya çalışmaktır.

Gayret bizden, Tevfik Hak'tandır.

Terzioğlu Muharrem Halil-iz

## BÖLÜM I -TERZİBABA: HAYATI, UŞŞÂKÎ GELENEĞİ VE İRFAN MEKTEBİ

Bir gönül ehlinin Kur'ân'a bakışı, hayat hikâyesinden ayrı düşünülemez. Terzibaba'da bu bağ özellikle sıkıdır: medrese veya ilâhiyat tahsili görmemiş, ömrünü terzi tezgâhında geçirmiş bir insanın, yüz yirmiyi aşkın eserlik bir külliyat bırakması; bunun içinde onlarca sûrenin işârî tefsirinin bulunması bu, onun ilim anlayışının, yani kesbî bilgiyle yetinmeyip vehbî ve naklî bilgiyi de esas alan bir anlayışın, gözle görülür meyvesidir. Bu bölüm, ilerideki sayfalarda usûlünü uzun uzun anlatacağımız kişiyi ve onun içinden geldiği geleneği tanıtmaya ayrılmıştır.

### Tekirdağ'dan İstanbul'a: Terzi Necdet

Terzibaba, 1938 yılında Tekirdağ'da, kendi köklü ifadesiyle "Küçük Ahmed" ailesine mensup, toprakla uğraşan bir babanın çocuğu olarak dünyaya gelir. Hakkında hazırlanan yüksek lisans tezi, hayatının ilk yıllarını şöyle anlatır:

"Necdet Ardıç, 1938 yılında çiftçi bir ailenin ortanca çocuğu olarak Tekirdağ'da dünyaya geldi. İlk öğrenimini Tekirdağ'da tamamladı ve ailesinin maddi durumu nedeniyle eğitimine devam edemedi. Genç yaşta terzi çırağı olarak çalışmaya başladı ve en iyi şekilde öğrenip yapmaya çalıştığı bayan terziliğinden elli beş yıl rızkını temin etti."

(Serkan Denkçi, Uşşâkî Kültürünün Günümüze Yansıması "Necdet Ardıç" Örneği, "Sonuç")

Okuma isteği ile imkânsızlık arasındaki gerilim, hayatının ilk sınavlarındandır: on iki yaşına geldiğinde gönlünde okumak, yüksek tahsilli biri olmak vardı; ama aile bunu karşılayamadı, amcasının yönlendirmesiyle Tekirdağ'da bir terziye çırak verildi. 1953'te, on beş yaşındayken, mesleğini ilerletmek için İstanbul'a gitti. Bu yolculuk, meslekî olduğu kadar gönül hayatının da başlangıcı oldu; çünkü İstanbul'da geceleri misafir kaldığı ev, halasının eşi Mehmed Nusret Tura'nın eviydi:

"İstanbul'da çalıştığı yaklaşık 1 yıl zarfında evinde geceleri misafir olarak kaldığı, halası Rahmiye Hanımın eşi olan ve tasavvufi bir yaşamı olan, M. Nûsret Tûra'nın da çok dikkat ve nazarını çekmekte; eniştesi, onunla konuşurken sürekli olarak 'pehlivan' diye övgülü hitapta bulunuyordu."

(Terzi Baba Necdet Ardıç Biyografi, "Terzi Babamın Önsözü")

"Terzibaba" hitabının iki kanadı da bu hayattan doğar: "Terzi", elli beş yıllık meslekten; "Baba" ise irşad görevini üstlendikten sonra gönül dostlarının hitabından

"Terzi lakabı ile anılan Necdet Ardıç Efendi'nin 'Baba' lakabı ise intisaplılarınca verilmiştir. Mânevî bir rehber olduktan sonra müridleri ona 'Efendi Baba', 'Necdet Baba', 'Terzi Baba' şeklinde hitap etmiştir. Zamanla Terzi Baba lakabı, daha çok kullanılır olmuş ve yer etmiştir."

(Denkçi, Uşşâkî Kültürü Tezi, "Halife Oluşu, Terzi Baba Dönemi")

### Uşşâkî Ocağı: Hazmi Tura ve Nusret Tura

Terzibaba'nın gönül verdiği yol, Halvetî tarikatının Ahmediyye kolunun, on altıncı yüzyılda Hasan Hüsâmeddin Uşşâkî tarafından temeli atılan Uşşâkî şubesidir.

Fakat Terzibaba – Necdet Ardıç bağlı bulunduğu sistemin bir aktarıcısı olmayı değil geliştiricisi olmayı (bunu mesleki hayatında yaptığı görülmüştür) ve yolu zamanımıza göre atıl olmaktan kurtarıp Hakikat ve Marifet mertebelerine taşıyan bir usul geliştirmesi hasebi ile bundan sonra Terzibaba Kolu şeklinde anılmasına sebep olmuştur.

Bu yola, eniştesi Nusret Tura vesilesiyle, Osmanlı dersiâmlarından, Mesnevî şârihi ve Uşşâkî şeyhi Mehmet Hazmi Tura'ya biat ederek girmiştir:

"Osmanlı dersiâmlarından, Mesnevî şârihi ve Uşşâkî şeyhi Mehmet Hazmi Tura'dan, akrabası Nusret Tura vesilesi ile haberi olan Necdet Efendi, 'Efendi Baba'ya biat edip tasavvuf dünyası ile erken yaşta tanışmıştır. Bu manevi ocakta önce Hazmi Tura, sonrasında Nusret Tura rehberliğinde yetişerek, önemli bir manevi geleneği ve kültürel damarı halen beslemeye ve canlı tutmaya devam etmektedir."

(Denkçi, Uşşâkî Kültürü Tezi, "Önsöz")

Hazmi Tura'nın 1960'ta bekâ âlemine göçmesinden sonra terbiyesini Nusret Tura üstlenir. Seyr-ü sülûkunu tamamlayıp emaneti taşıyacak olgunluğa erişince mürşidi ona şu sözü söylemiştir: "Oğlum, varlık nedenim senmişsin. Ben seni yetiştirebilmek için bu âleme gönderilmişim." Nusret Tura'nın 1979'da vefatıyla, 1971'den beri vekâleten yürüttüğü sohbet ve irşad hizmetini asaleten sürdürmeye başlar. Tekke ve zâviyelerin 1925'te kapatılmış olması sebebiyle bu yolda yazılı icâzetnâme verilememiş; emanet, sözle ve hâlle aktarılmıştır (Denkçi, Uşşâkî Kültürü Tezi, "Halife Oluşu").

Bu yoldaki yerinin remzî bir ayrıntısı, kitabımızın sonraki bölümlerinde de karşımıza çıkacaktır. Hüseyin Vassaf'ın şeyhi Mustafa Hilmi Sâfî Efendi'ye dayanan Uşşâkî şeceresinde sıralama şöyledir:

"...50. Şeyh Mustafa Hilmi-i Sâfî (ö. 1344/1926) 51. Şeyh Hacı Mehmed Hazmi Tûra Uşşâkî (ö. 1960) 52. Şeyh Mehmed Nusret Tura Uşşâkî (ö. 1979) 53. Şeyh Hacı Necdet Ardıç Uşşâkî (Terzi Baba) (d. 1938)"

(Denkçi, Uşşâkî Kültürü Tezi, "Tarikat Silsilesi")

Bu yolda 53. halka olması, ileride göreceğimiz gibi (Bölüm VII), sûrelerin 53. âyetlerini konu alan özgün bir tefsir çalışmasına da vesile olmuştur; Terzibaba'nın harf ve sayı tefekkürü, kendi hayat hikâyesini de bir tefsir malzemesi olmasına vesile olmuştur.

### Mesnevîhan ve Fusûs Şârihi

Terzibaba, Uşşâkî yolunun Mesnevî okuma geleneğini de sürdürür: önce Tâhirü'l-Mevlevî şerhinden, ardından Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî şerhinden haftalık dersler yapmış; aynı şekilde İbnü'l-Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem'ini, Ahmed Avni Konuk şerhinin Mustafa Tahralı–Selçuk Eraydın neşri üzerinden yıllarca ders olarak okutmuştur. Tezin şu tespiti, bu manzaranın şaşırtıcılığını yerinde ifade eder:

"Çağımızda Fusûsu'l-hikem gibi anlaşılması ve açıklanması zor bir eserin, ilkokul mezunu ve yıllarca terzilik yapmış biri tarafından ders konusu yapılması dikkate şayandır."

(Denkçi, Uşşâkî Kültürü Tezi, "Fusûs Şârihliği")

Bu iki ders halkası Mesnevî ve Fusûs Terzibaba'nın gönül dünyasının hangi kaynaklardan beslendiğini de gösterir. Nusret Tura'nın ona ettiği dua, âdeta sonraki külliyatın müjdesidir: "Allah sende İbnü'l-Arabî'yi tecelli ettirsin." Tez de aynı çizgiyi doğrular:

"Allah'ın zâtı, esması, sıfatları, varlık mertebeleri, vahdet-i vücûd vb. konularda sadık bir İbnü'l-Arabî takipçisidir. Yine tasavvuf düşüncesinin önemli şahsiyetlerinden Hz. Mevlânâ, Abdülkerîm-i el-Cîlî, Abdülkadir-i Geylânî, Mahmud Şebüsterî gibi büyüklere eserlerinde ve sohbetlerinde sık sık göndermede bulunması onun düşünce zenginliğini gösterir."

(Denkçi, Uşşâkî Kültürü Tezi, "Sonuç")

### Gönülden Esintiler: Külliyat

Eserlerinin tamamı "Gönülden Esintiler" üst başlığı altında numaralanır. 2018 tarihli teze göre yüz yirmi üç kitap ve doksan civarında "mektuplar ve zuhurat dosyası" mevcuttur; kendisi 2019'da, arkasında "sayısı en az üç yüzü geçecek" bir külliyat bırakma emelinden söz eder. Kitaplarının kaynağını kendisi şöyle anlatır:

"Kitaplarının kaynakçasını; 'Kûr'ân ve hadis, Hakk'ın hibe yoluyla verdiği vehbî ilim, çalışılarak kazanılan kesbî ilim, Mesnevî-i Şerîf, Fusûsu'l-hikem gibi muhtelif eserlerden ve sohbetlerimizden müşahede ile toplanan naklî ilim' şeklinde açıklar."

(Denkçi, Uşşâkî Kültürü Tezi, "Necdet Ardıç'ın Eserleri")

Külliyatın omurgasını, bu kitabın da konusu olan "Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk" serisi oluşturur: Fâtiha ve Bakara'dan başlayıp onlarca sûrenin tasavvufî şerhini içeren, ayrıca Necm, Feth, Namaz Sûreleri gibi müstakil ciltlere uzanan bir tefsir dizisidir. Bunun yanında "Altı Peygamber" serisi, divanlar, "ibretlik dosyalar", seyahat dosyaları ve yolun el kitabı sayılan İrfan Mektebi yer alır. Eserlerin çoğu sohbet kayıtlarının yazıya geçirilip "aslını değiştirmeden, gerektiği yerlerde ilâveler yaparak" düzenlenmesiyle oluşmuştur (bu konudaki kendi ifadesi için bkz. Bölüm VI); bu üslûp, metinlerdeki konuşma diline yakın, tekrarlı ve içten anlatımın da kaynağıdır.

Terzibaba ayrıca teknolojiyi erken benimseyen bir mürşiddir: sohbetlerini internet üzerinden canlı yayınlarla sürdürmüş (terzibaba13.com, Terzibaba.com, islamvetasavvuf.org, necdetardic.info ve son olaraktan tüm eserlerini ihtiva eden bir Dijital kütüphane olan terzibabairfanmektebi.com), kayıtların tamamını sistemli biçimde arşivletmiştir.

### İrfan Mektebi: On İki Mertebeli Tertip

Terzibaba'nın tefsir usûlünü taşıyan çatı, kendi adlandırmasıyla "İrfan Mektebi"dir. Bu mektebin ders tertibi, Uşşâkî yolundaki yedi nefis mertebesine (etvâr-ı seb'a) beş hazret/tevhid mertebesinin eklenmesiyle oluşan on iki mertebeli bir tertiptir:

"Cemaleddin Uşşâkî Hazretlerinin etvar-ı seb'a'ya ilaveten Hz. Ali (k.v.) Efendimizin kendisine rüyada öğrettiği ve furûat-ı hamse adını vererek geliştirdiği; Fettah, Vahid, Ehad, Samed, Allah esmalarının eklendiği onikili sistemi esas alan manevi çalışma metodu bu dönemde devam ettirilmektedir."

(Denkçi, Uşşâkî Kültürü Tezi, "Terzi Baba Dönemi")

Bu tertibin ayırt edici özelliği, her mertebenin sabit başlıklarla tanımlanmış olmasıdır:

"On iki mertebenin (yedi nefis ve beş hazret mertebesi) idraki, hali, yaşantısı, kelimesi, sûresi, lakabı, seyri, âlemi, zikri, peygamberi gibi sistematize edilmiş kategorizasyon ifadeleri âdeta yolun yapı taşlarıdır."

(Denkçi, Uşşâkî Kültürü Tezi, "Terzi Baba Dönemi")

Başlıklar arasında "sûresi" ve âyet dersleri de vardır: her mertebeye Kur'ân'dan belirli âyetler tahsis edilmiştir. Bu, bu kitabın ana ilgisinin de biyografik temelidir Terzibaba'da Kur'ân tefsiri ile seyr-ü sülûk eğitimi ayrı işler değildir; âyetler, mertebelerin ders kitabıdır ve mertebeler, âyetlerin anlam anahtarıdır. Bu iç içeliğin nefis mertebeleri tarafı Bölüm V'te, tevhid mertebeleri tarafı Bölüm IV'te ayrıntılı işlenecektir.

Terzibaba hakkındaki akademik değerlendirmenin genel hükmü şudur:

"Necdet Ardıç, Nusret Tura'nın coşkulu aşkını ve Hazmi Tura'nın marifetini şahsında mezcetmiş biridir. Ancak onda aşkın coşkunluğu sükûnete erer. Bu yönüyle Ahmet Avni Konuk'u andırır. Tasavvuf dünyası içersinde yeni bir düşünce sistemi ortaya koymaz. Ancak İbnü'l-Arabî-Mevlânâ veya Hazmi Tura-Nusret Tura senteziyle inşa ettiği gönül dünyasından taşanları 'Gönülden esintiler' adını verdiği eserlerine ve sohbetlerine yansıtmaktadır."

(Denkçi, Uşşâkî Kültürü Tezi, "Sonuç")

"Yeni bir düşünce sistemi ortaya koymaz" hükmü nazariye bakımından doğru olabilir; fakat ilerleyen bölümler, Terzibaba'nın devraldığı emaneti, âyet âyet uygulanabilir bir okuma yoluna dönüştürmesindeki özgünlüğü bu tertibin kendisinde değilse bile, tertibin bir tefsir ders silsilesine dönüştürülmesinde gösterecektir. Dört mertebenin kitabi bir bilgi olmasından ziyade, kendisinde hayat bulmasından dolayı kabileyeti olanlarada bu dört mertebeyi seyir ettire bilmesi kendisindeki Pir lik alametinin de birremzi dir diye bilirz. Yeni bir düşünce sistemi koymaz, ama yen devrin insanlarına geçmiş irfan ehlinin irfaniyetinin bu asır da nasıl yaşana bilir olduğunu da gösterir.

## BÖLÜM II - KUR’ÂN-I KERÎM TASAVVURU: ZÂTIN KELÂMI, İKİZ KARDEŞLER VE NOKTANIN SIRRI

Terzibaba'nın tefsir yolunu anlamanın ilk kapısı, "Kur'ân nedir?" sorusuna verdiği cevaptır. Çünkü bu yolda tefsir usûlü, Kur'ân tasavvurundan doğar: Kur'ân hangi hakikatin kelâmı ise, ona yaklaşmanın yolu da o hakikatin mertebelerine göre kurulur. Bu bölüm, Terzibaba'nın Kur'ân tasavvurunu hem eski sohbetlerinden hem 2023 yılında Adana'da doğrudan bu soruya verdiği cevaptan beş başlıkta toplar.

### 1. Zâtın Kelâmı: Kur'ân'ın Eşsizliği

Terzibaba için Kur'ân, her şeyden önce Zât'ın kendi zâtını bütün mertebeleriyle anlattığı kelâmdır. Fâtiha sohbetinin daha girişinde bu tasavvuru, bütün kitaba yön verecek bir kesinlikle söyler:

"zâtın, zâtını bütün mertebeleriyle anlatan zâtın kelâmı-kelâm-ı İlâhi dir, ve bütün âlemde bir eşi daha yoktur, ve de olamaz. Dünyanın başlangıcından bu günlere ve kıyamete, hatta sonsuz zamanlarda da oluşacak (bütün kitaplar) bir araya gelse gene onun tamamının değil, bir Âyetinin bile karşılığı olamazlar."

(Terzibaba, Fâtiha Sûresi, "Fâtiha-Hamd Sûresi")

23 Mayıs 2023'te Adana'da kendisine "Kur'ân nedir?" diye sorulduğunda, Terzibaba önce en genel çerçeveyi çizer Kur’ân’ın kapsamının yalnız emir ve yasaklardan ibaret olmadığını, bütün insanlık tarihini ve kıyamet sonrasını da içerdiğini söyleyerek:

"Bismillâhirrahmânirrahîm. Kur'ân, bilindiği gibi Hazreti Resûlullah Efendimize gelen semâvî bir kitaptır. Daha evvel gelen semâvî kitapların muhtevasında ne varsa, hepsi toplu ve daha gelişmiş olarak Kur'ân ismi verilen bu kitabın içerisinde mevcuttur. Yirmi üç senede Cebrâil Aleyhisselâm vasıtasıyla Peygamber Efendimize gelen ilâhî tebliğ, hükümler ve bilgiler manzûmesidir. Sadece emir ve nehiylerden ibaret değildir; bütün insanlık tarihinin başından itibaren gelmiş geçmiş ne kadar makamât-ı ilâhiye varsa, âdemî hakikatlerden başlayarak ulü'l-azm peygamberler dâhil Peygamber Efendimize gelinceye kadar olanları, ondan sonra kıyamete kadar olacakları ve ayrıca kıyametten sonraki yaşantıyı da bildiren ilâhî bir kitaptır."

(Terzibaba, Adana Sohbeti 23 Mayıs 2023, "Kur'ân Nedir? İsimlerinin Delâlet Ettiği Mânâlar")

Aynı sohbette, Kur'ân'ın kaynağının "zât mertebesi" olduğunu söyleyerek düşüncesini derinleştirir:

"Kur'ân, bilindiği gibi Hazreti Resûlullah Efendimize gelen semâvî bir kitaptır... ama diğer ifadeyle Kur'ân, Hakk'ın zâtını ifade etmektedir. Yani Kur'ân'ın bir ismi, zât mertebesinin ismidir."

(Terzibaba, Adana Sohbeti 23 Mayıs 2023, "Kur'ân Nedir? İsimlerinin Delâlet Ettiği Mânâlar")

Kelâmın Zât'a nispetinden doğan "hâlik mi, mahlûk mu?" sorusuna verdiği cevap da, iki kutuplu meselelere yaklaşımının tipik bir örneğidir iki tarafı da reddetmek yerine ikisini de kendi mertebesine oturtur:

"Seneler önce 'Kûr'ân hâlik midir, mahlûk mudur?' diye ihtilâfa düşülmüş. Bazıları 'hâlik'tir,' demişler; Bazıları da 'mahlûk'tur,' demişler. Bilseler ki, ikisi de doğru fakat eksik söylüyorlar. Kûr'ân Allah kelâmı olmakla (ki kelâm zât'a bağlı, zâtın aynıdır) 'hâlik'tir... Sûreti itibariyle; görüntüsü, kağıdı, cildi, mürekkebi ile 'mahlûk'tur."

(Terzibaba, Necm Sûresi, Kur'ân'ın hâlik-mahlûk değerlendirmesi)

### 2. Dört İsim, Dört Mertebe: Ümmü'l-Kitap'tan İmam-ı Mübîn'e

Adana sohbetinde kendisine, Kur'ân'ın Furkan, Ümmü'l-Kitap ve Kitab-ı Mübîn gibi diğer isimlerinin ne anlama geldiği sorulur. Terzibaba'nın verdiği cevap, ikinci ve üçüncü bölümlerde ayrıntılı işleyeceğimiz tenezzül nizamının en berrak özetidir. Kur'ân'ın zât mertebesindeki ilk hâline, henüz hiçbir mahlûk yokken, Ümmü'l-Kitap denir:

"Kur'ân-ı Kerîm zât mertebesinde iken lisanı 'Allahça' idi... henüz âlemler ve mahlûkat olmadığı, diğer diller de bulunmadığı için, Kur'ân-ı Kerîm'in bir lisanı olduğundan bu lisan Allahça olmaktadır. Eğer Kur'ân-ı Kerîm Allahça olarak indirilseydi, bizlerin onu anlaması mümkün olmazdı... Kur'ân'ın bu ilk hâline Ümmü'l-Kitap denmektedir."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Kur'ân Nedir?")

"Allah’ça" dilinin niçin bilinemeyeceğini, Terzibaba bir benzetmeyle açıklar bu dilin anlaşılması için Allah'tan başka konuşan olması gerekirdi:

"Bunun ne olduğunu bilemiyoruz: Allah’ça. Bunun anlaşılması için hâşâ, misâl olarak söylüyorum birkaç ilâh olması lâzım gelirdi ki kendi aralarında o dille konuşabilsinler. Meselâ burada İngilizce bilen beş kişi olsa ve kendi aralarında İngilizce konuşsalar, biz anlamayız; o, onların kendi aralarındaki bir bilgidir."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Kur'ân Nedir?")

Bu ilk mertebeye dair bir terim ayrımı daha vardır: zât'ın kendisi iki türlü anılır zât-ı mutlak ve zât-ı mukayyed. Kur'ân, birinden ötekine, oradan Cebrâîl vasıtasıyla Peygamber'e, oradan da ef'âl âlemine iner:

"Bu zât mertebesi de bilindiği gibi iki türlüdür: Birisi zât-ı mutlak, biri zât-ı mukayyed. Kur'ân-ı Kerîm zât-ı mutlaktan zât-ı mukayyed mertebesine nâzil oluyor; ondan sonra da Cebrâil vasıtasıyla Peygamber Efendimize, oradan da ef'âl mertebesine nüzûl etmiş, indirilmiş oluyor."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Kur'ân Nedir?")

Zâttan sıfata inince ismi ve dili değişir:

"Allahça olan Ümmü'l-Kitap, zât mertebesinden sıfat mertebesine indirildiğinde ismi Furkan olmaktadır. Furkan, sıfat mertebesinde Kur'ân-ı Kerîm'in aldığı isimdir ve 'Hakça ‘dır. Bu çeviriyi Allah'ımızın kendisi yaptı: Allah’ça dan Hakçaya çevrildi. Nüzûl denilen budur; yani mânâsı indirildi, diğer ifadeyle hafifletildi."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Kur'ân Nedir?")

Rubûbiyet-esmâ mertebesindeki ismi Kitab-ı Mübîn'dir, ef'âl mertebesindeki ismi ise İmam-ı Mübîn'dir:

"Kur'ân-ı Kerîm'in ismi zât mertebesinde, zât-ı mutlakta Ümmü'l-Kitap'tır. Zât-ı mukayyete, yani faaliyet sahasına geçince Kur'ân olmaktadır... Esmâ mertebesindeki ismi nedir? Kitab-ı Mübîn'dir; 'açık kitap' demektir. Ef'âl mertebesindeki ismi ise İmam-ı Mübîn'dir, yani önde olan kitaptır."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Kur'ân Nedir?")

Dördüncü bölümde göreceğimiz "ef'âl-esmâ-sıfat-zât" dörtlüsü, işte burada Kur'ân'ın isimlerine dönüşmüş olur: her mertebenin kendi Kur'ân'ı, kendi lisanı vardır. Ve İmam-ı Mübîn ismi öyle geniş bir mânâ taşır ki, Terzibaba'ya göre görünen her varlık bu isim altında bir âyet, bir "önde giden" sayılır:

"İmam-ı Mübîn ismiyle açıkça bildirir: bütün varlıkta olanların hepsinin bir Kur'ân, bir âyet olduğunu... Gördüğümüz ne varsa Hakk'ın bir zuhuru olduğundan, önümüzdeki ilk eşya birinci imam, ötekisi ikinci imam, diğeri üçüncü imamdır."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Kur'ân Nedir?")

### 3. İlâhî Arapça ve Beşerî Arapça

Kur'ân'ın Arapça'sı meselesinde Terzibaba, sokakta konuşulan dille aynı düzlemde olmayan bir ayrım yapar. Fâtiha sohbetinde bunu kısaca söyler:

"Arapça lisan aslında iki türlüdür, birincisi Kûr'ân-ın lisân-ı olan (İlâh-î Arapça) diğeri ise beşerin lisân-ı olan (beşeri Arapça) dır... bizde bu yüzden gerçek mânâda Kûrân-ı Kerîm’deki, feyze ulaşamıyoruz."

(Terzibaba, Fâtiha Sûresi, "Mim harfi")

Adana sohbetinde ise bu ayrımı, benzerliğin nasıl bir yanılgıya yol açtığını göstererek genişletir:

"Bu ef'âl âlemindeki Arapça, ilâhî Arapçadır. Benzerliği bakımından biz onu Arapların Arapçası zannediyoruz; aradaki fark budur... Eğer beşerî Arapça bilenler gerçek mânâda o Arapçayı bilmiş olsalardı, Arapça bilenlerin hepsinin açık olarak evliyâ olması lâzımdı; çünkü Allah kelâmını hakikati itibariyle okuyan, Allah'ın velîsidir."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Kur'ân Nedir?")

Bu tercümenin kim tarafından yapıldığı sorusuna verdiği cevap, teolojik bakımdan dikkat çekicidir: mânâyı bir mertebeden ötekine indiren yine Hakk'ın kendisidir, üstelik her kavme kendi dilinden:

"Bu çeviriyi Allah'ımızın kendisi yaptı. Hadîs-i şerifte daha açık olarak belirtilir: Allah, Tevrat'ı kendi eliyle İbrânî lisanına tercüme etti... Eğer Peygamber Türklerin içinden çıksaydı, Kur'ân-ı Kerîm bizim konuştuğumuz beşerî Türkçe ile gelecekti."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Kur'ân Nedir?")

Ve harekelemenin hikmetini de aynı çerçevede açıklar beşerî lehçelerin karıştırdığını, harekenin düzelttiğini söyleyerek:

"Eğer Kur'ân-ı Kerîm'de o harekeler olmasaydı, yalnızca Arap grameri bilenler onu okuyabilirdi; sıradan insanın okuması mümkün olmazdı. Ne kadar güzel bir kolaylıktır."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Kur'ân Nedir?")

Kur'ân'ın Dört Tercümesi. Terzibaba, Arapçaya inişi tek bir çeviri değil, zincirleme dört çeviri olarak sayar ve her çevirinin failinin, kulun değil Hakk'ın kendisi olduğunu özellikle vurgular:

"Bakın Kur’an-ı Kerim’in dört tane tercümesi vardır, Allah tarafından yapılan tercüme, kullar tarafından değildir. Zat mertebesinde Allahça iken eğer Kur’an-ı Kerim o şekli ile bize gelmiş olsaydı biz hiçbir şey anlamazdık, hiçbir şey anlamazdık mümkün değildir. Kur’an’ın tenzili demek bir makamdan bir makama inmesi değildir..."

(Terzibaba, Sohbet Arası Sohbetler, 4. CD, 2000)

Bu ilk tercümenin, insana ulaşmadan önce, bâtın âlemde tamamlandığını söyler Ümmü’l-Kitap'tan Levh-i Mahfûz'a inişin kendisi zaten bir tercümedir:

"Onun için Cenâb-ı Hakk Kur’an-ı Kerim’in ilk tercümesini batın alemde yaptı. İlk tercümesini kendi yaptı Cenâb-ı Hakk, nasıl Ümm-ül Kitap’tan Levh-i Mahfuz’a indirmek suretiyle yani Zat mertebesinden Sıfat mertebesine tenezzül ettirdi. İnme, nüzul bu demektir..."

(Terzibaba, İzmir İrfan Sohbetleri, 1. CD, 1998-2000)

Bu tenzîl ile tenezzül arasındaki fark, Ra'd sûresi çalışmasında teknik bir çift terimle netleşir; Kur'ân hem bir defada bütün olarak hem her hâdisede yeniden iner:

"Ayetin sonundaki “indirdik” fiili, Kur’an’ın Allah’tan doğrudan gelişini ve ilahi bir tecelli olduğunu gösterir. Bu, inzal ve tenzil farkını gündeme getirir: Kur’an hem Levh-i Mahfûz’dan en yüce hakikat olarak iner (inzal), hem de zaman ve olaylara göre parça parça tecelli eder (tenzil). Bu iniş, sadece Resûl’e değil, her kalbi temizlenmiş arife de manevi düzlemde vukû bulabilir."

(Terzibaba, Ra'd Sûresi, giriş)

Meâlin neden aslın yerini tutamadığını ise, çevirinin kaybettiği şeyin yalnız kelime değil, mü'minin bâtınındaki "kayıt" olduğunu söyleyerek açıklar:

"Hani bazıları diyor ya ben ibadetimi kendi lisanımla yaparım, “Elhamdülillahi rabbil alemin” i çevirdiği zaman aslını veremediği için Arap lisanından başka ki ilahi Arapça bedende, kişinin beyninde, varlığında, gönlünde diğer lisanların kaydı olmadığı için ama Kur’an’ın hakikatinin Mü’min olan kimsede kaydı mevcut olduğu için batınında “Elhamdülillahi rabbil alemin” dendiği zaman oradaki mevcudu yerini bulup kendi sırasına dahil olmaktadır hamd okunduğu zaman veya her hangi bir başka ayet okunduğu zaman ama biz bunu başka bir kalıpta İngilizce, Türkçe, Almanca kalıpta okuduğumuz zaman ruhani varlığımızda bunun yeri kalıbı olmadığı için onu reddetmektedir."

(Terzibaba, Muhammed Fassı, Fusûsu'l-Hikem şerhi)

Kitab-ı Mübîn ismi de bu dört tercümenin sonuncusuna, âlemin kendisine bakar evrendeki her varlık, Kur'ân'ın bir harfidir:

"Kitâb-ı Mübîn ifâdesiyle her zaman açık olan ve hiçbir zaman kapanmayan âlemler kitâbından yani fiili Kûr’ân’dan bahsedilmektedir. Bu âlemde gördüğümüz şeylerin hepsi Kûr’ân’nın bir Âyet-i bir harekesi bir sûresi bir fâsılasıdır. Kûr’ân-ı Kerîm fizik yönüyle okunduktan sonra kapatılması gerektiğinden kapalı olabilir ancak mânâlar yönünden, fasih bir lisân ile açıktır, şüphesiz ve tereddütsüz olarak Hakk’tan gelmesiyle açıktır. Kûr’ân-ı Kerîm’in dört yönü vardır: 1. Mûsâf-ı Şerif olan tenzîh-i Kûr’ân’dır. Ona bakıldığında oradan nurlar fışkırdığı görülür ancak o nûr kişiye ilim vermez işte o nûrun aydınlatmasını ilim ile geliştirmek gereklidir. 2. Elif, Lâm, Mîm kitâbıdır. 3. Fiili olarak yaşayan âlemler kitâbıdır ki tafsili Kûr’ân’dır. 4. İnsân-ı Kâmil, natık-ı Kûr’ân’dır. Kendi bünyesinde kendini anlatan bu Âyet-i Kerîme’ ile kişi hangi mertebede ise bu Âyet-i kerîme’yi o mertebelerden değerlendirir."

(Terzibaba, Kasas Sûresi, "Kitâb-ı Mübîn")

Bu dörtlü tercüme zincirinin okuyucuya asıl vaadi ise sözün ötesindedir: doğru okuyan, çeviriyi değil hâdisenin kendisini yaşar

"Sadece mealini bile okusak tefekkürümüz varsa o hadiseye oraya gideriz, üç bin, beş bin sene evvel yaşanmış bu anda gidersin Beni İsrail ile O’nun bir eri olarak sırtında çocuğun elinde kovan ne varsa mısırdan çıkış o sahnenin içine girersin. Ki öyle onu yaşatıyor Kur’an-ı Kerim o kadar yakıyn anlatıyor…"

(Terzibaba, Muhammed Fassı, Fusûsu'l-Hikem şerhi)

### 4. İç İçe Kitaplar: Semâvî Kitaplardan Besmele'ye, Besmele'den Noktaya

Terzibaba'nın Kur'ân tasavvurunda metin, dıştan içe doğru daralan halkalar hâlinde durur. Her halka, bir öncekinin bütün muhtevasını özetleyerek taşır. Bunu bir hadis nakliyle söyler:

"Bilindiği gibi, Hadîs-i şerifte. (Besmele her kitabın anahtarıdır.) Denilmiştir. Diğer bir Hadîs-i şerifte. (Semâvî kitaplarda mevcud olan her şey; Kûr'ân-ı Azîmüşşân'da, Kûr'ân-ı Kerîm'deki her şey Fâtiha-i Şerîfte, Fâtiha-i Şerîfteki her husus (Bismillâhir-rahmânirrahiym) de mevuttur. Bunun gibi besmele-i Şerîfin esrarı da noktadadır. Buyurulmaktadır.)"

(Terzibaba, Fâtiha Sûresi, "Bismillâhirrahmânirrahiym")

Bu silsile, Hz. Ali'ye nispet edilen meşhur sözle noktaya kadar iner:

"Hz. Âli efendimiz, 'bütün kitaplardaki ilimler, Kûr'ân-da mevcuttur. Kûr'ân ın ilmi, Fatiha da mevcuttur. Fatiha’nın ilmi, Besmele de mevcuttur. Besmelenin ilmi, (ب) (be) de mevcuttur. Be nin ilmi de, altında ki noktada dır. İşte o nokta da benim' demiştir."

(Terzibaba, Fâtiha Sûresi, "Nûhun hedeynâ")

Bu iç içe kitaplar cetvelinin tefsir üzerinde iki tesiri vardır.

Birincisi: Fâtiha ve Besmele üzerine yapılan sohbetler, külliyatın en hacimli ve en çok tabakalı metinleridir; çünkü bu iki metin, Kur'ân'ın tamamının sıkıştırılmış hâli sayılır.

İkincisi: tefsir, kelime tahlilinden harf tahliline, oradan nokta tefekkürüne kadar inebilen bir yoğunlaşma hareketi kazanır. Mânâ, metnin yüzeyine yayılmış değil, merkezine doğru katlanmış görülür; tefsir de bu tabakaları teker teker açmaktır.

### 5. Noktanın Sırrı ve Harflerin Mertebeleri

İç içe kitaplar silsilesinin merkezindeki nokta, Terzibaba'da yalnız bir hat inceliği değil, bizzat varlık tasavvurunun remzidir. Hz. Ali'den gelen bir başka sözle, bütün ilimlerin tek bir noktanın açılımı olduğu anlatılır:

"Hz. Âli (r.a.) efendimizden gelen şöyle bir söz vardır. (İlim bir nokta idi câhiller onu çoğalttılar.)"

(Terzibaba, Fâtiha Sûresi, "Nûhun hedeynâ")

Noktanın açılımıyla önce elif, eliften de diğer harfler ve sayılar doğar. Terzibaba bu türeyişi İsmail Hakkı Bursevî'den bir nakille hem geleneğe bağlar hem de kendi izahıyla derinleştirir:

"Yazıda: Cümle; elif'e, elif de, noktaya bağlıdır. Hiçbir Sûre yoktur ki; onda kelimeler olmasın. Ve hiçbir kelime yoktur ki; onda harfler olmasın. Ve hiçbir harf yoktur ki; onun hakikat-i elif'e dönük olmasın. Ve hiçbir elif yoktur ki: onda nokta olmasın."

(İsmail Hakkı Bursevî'den naklen: Terzibaba, Fâtiha Sûresi, "Nûhun hedeynâ")

"(Elif) in varlığı bâtında Ahadiyyet, zâhirde ise noktadır."

(Terzibaba, Fâtiha Sûresi, "Elif, be, te")

Harfler böylece birer varlık mertebesinin işareti olur. Elif-be-te üçlüsündeki cetvel bu remziyyetin en açık örneğidir: elif Ulûhiyyet'i, be Risâlet'i, te ise "ente" (sen) hükmüyle ümmeti temsil eder; feyz eliften be'ye, be'den te'ye akar:

"(ا) (Elif) (ب) (be) (ت) (te) şekillerde de görüldüğü gibi (Elif) Ulûhiyyet, bütün haşmetiyle bir âlemden bir âleme uzayıp gitmekte' dir. (Be) Risâlet mertebesi ise kucağını açmış... İhtiyacı olan gücü ise altındaki dayanağı olan nokta'dan almaktadır."

(Terzibaba, Fâtiha Sûresi, "Elif, be, te")

Harf remziyyetinin insana bakan yüzü, be ile te arasındaki nokta farkında görünür. Be'nin noktası altta ve tektir tevhîd noktası; te'nin noktaları üstte ve çifttir benlik noktaları:

"(ب) (be) nin (ت) (te) (Ente) (sen) hükmüne dönüşmesi, sadece noktalardan ibarettir. Birinde nokta altta ve tek tevhîd noktasıdır. Diğeri ise üstte benlik noktalarıdır... Eğitimini tamamlarsa, altı noktalı (be) ye, oradan da (Elif) e urûc edip aslına dönmek mümkün olacaktır."

(Terzibaba, Fâtiha Sûresi, "Elif, be, te")

### 6. Yaşayan Kur'ân: Kur'ân-ı Nâtık ve İkiz Kardeşlik

Terzibaba'nın Kur'ân tasavvurunun belki en sıcak, en yürek yakan tarafı, nüzulü tarihte kapanmış bir olay değil, her okuyucuda tazelenen bir hâl saymasıdır. Necm sohbetinin girişinde bunu şöyle söyler:

"Kûr'ân-ı Kerimin bütün insânlara genel hitabı olduğu gibi; bir de, tek tek, birey birey her birerlerimize 'nüzulü' inişi vardır... ne zaman ki, o Kur’ân’ın mânâlarını biz bünyemize indiririz, mânâsını işleriz işte o zaman... Kûr'ân bize de nâzil olmuş olur."

(Terzibaba, Necm Sûresi, giriş sohbeti)

Adana sohbetinde bu düşünce, çok daha işlenmiş bir hâlde, "Kur'ân-ı nâtık" (konuşan Kur'ân) kavramı üzerinden anlatılır. Mushaf, açılıp okunmadığı sürece "susan Kur’ân “dır (Kur'ân-ı sâmit); onu açıp yaşayan ise insandır:

"İnsan ise Kur'ân-ı nâtık, yani 'konuşan Kur’an’dır tabii o makama gelince. İnsana Kur'ân-ı nâtık yolu açıktır. Hepimiz Kur'ân-ı nâtık değiliz elbette, ama namzediyiz."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Kur'ân Nedir?")

Bu makama nasıl varılır? Terzibaba, insanın kendini bulma yolculuğunu dört basamakta anlatır hayvân-ı nâtıktan başlayıp Kur'ân-ı nâtıka varan bir seyir:

"İnsan evvelâ hayvan-ı nâtık ismini almaktadır... Kendimizi hakikati itibariyle eğitmeye, aslımıza ulaşmaya gayret ettiğimiz zaman... yedi nefs mertebesini idrak ettiği zaman nefs-i nâtıka olmaktadır... tevhîd mertebelerinde yukarıya doğru çıkmaya başladığında ise insan-ı nâtık hükmünü almaktadır: konuşan insan. Bu da kemâle erdikten sonra Kur'ân-ı nâtık ismini alır."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Kur'ân Nedir?")

Kur'ân-ı sâmit ile Kur'ân-ı nâtık, ancak birleştiklerinde gerçek Kur'ân'ı ortaya çıkarırlar:

"Kur'ân-ı nâtık ile Kur'ân-ı sâmit birleştiği anda gerçek Kur'ân ortaya çıkmaktadır. Kur'ân-ı nâtık olmasa bu Kur'ân-ı Kerîm okunmaz; bütün evimizin duvarlarını Kur'ân-ı Kerîm'le doldursak, okunmadıktan sonra eşyadan öte bir şey ifade etmez."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Kur'ân Nedir?")

Bu birleşmenin adı, gelenekte meşhur bir sözle söylenir: insan ile Kur'ân, "bir batında doğan ikiz kardeş “tir. Terzibaba, bu ikizliğin buluşma yerini de Kadir Gecesi'ne bağlar Kur’ân’ın kendisi kadar, insanın da o gecede doğduğunu anlatarak:

"'el-insânü ve'l-Kur'ânü tev'emân' denmiştir: İnsan ve Kur'ân bir batında doğan ikiz kardeştir. Bu ikiz kardeş mânâ âleminden yola çıktı ve Kadir Gecesi'nde, o 'ikra' gecesinde dünya üzerinde buluştu... esas mânâsı budur: İki kardeşin sonsuz bir evvelden yola çıkıp orada buluşması."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Kur'ân Nedir?")

Bu buluşmanın ilk ve en tam örneği Hz. Peygamber'dir; O, hem gerçek insan-ı nâtık hem gerçek Kur'ân-ı nâtıktır. Bu hakikati, ehlullahtan biri şu dörtlükle söylemiştir Terzibaba’nın Adana'da naklettiği bu şiir, kitabımızın da gönül merkezi sayılabilir:

"Sen ona korkma de, Kur'ân-ı nâtık,

Gönül Kâbesine gir, ol mutâbık.

Devreyle ol Kâbe'nin etrafını,

Bir gün gelir devrederler şems-i zâtını."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Kur'ân Nedir?" şiir)

Bu şiiri kendince yorumlarken Terzibaba, anlaşılmanın herkese gerekmediğini, tek bir gönlün anlamasının bile yeter sebep olduğunu ekler: "Yüz kişiye okusan kaç kişi bundan bir şey anlar? Ama bir tane bile anlayan çıksa yeter." Ve okuyana bir uyarı bırakır Kur’ân’ı yalnız kayıtlı bir metin sanıp onu değerlendirecek bir gönül aramazsak, elimizdeki hazineden habersiz kalırız:

"Odanın içi altınla dolu olsa, onu değerlendirecek insan olmasa ve orada yalnızca hayvanlar bulunsa, hepsi açlıktan ölür; çünkü altını değerlendiremezler. Ama insana bir tek altın bile bütün ihtiyacını görür."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Kur'ân Nedir?")

"Kur'ân'ın bize de nâzil olması", tefsirin nihaî hedefini burada tanımlar: amaç, metin hakkında bilgi biriktirmek değil, mânâyı kendi varlığımızda gerçekleştirip Kur'ân-ı nâtık olma yoluna girmektir.

### 7. Âyetler Arasındaki Tamamlayıcılık: Dağınık Parçaları Bir Araya Toplamak

Kur'ân tasavvurunun bir yönü daha vardır ki Terzibaba'nın Adana sohbetinde ayrıca sorulmuştur: aynı hâdise neden birden fazla sûrede, hafif farklarla tekrar edilir? Meselâ Âdem'in yaratılışı birçok âyette, hep aynı ama hep biraz değişik anlatılır. Terzibaba'nın cevabı, tekrarın bir kusur değil, bir zenginlik olduğunu gösterir:

"Kûr'ân-ı Kerîm'de birbirinin tam tamına aynısı olan çok az âyet vardır. O âyetler benzerlik gösterir; fakat her biri o hâdisenin başka bir yönünü, bir âyette belirtilmeyen başka bir tarafını belirtir. Dolayısıyla birbirlerini zenginleştirmiş, bizlere daha çok bilgi aktarmış olurlar. Onları tam anlayabilmek için aynı konunun diğer sûrelerdeki âyetlerini de getirip bir araya toplamak; bir boşluk varsa diğer âyetteki kelimeyi oraya koyup o boşluğu doldurmak, konuyu zenginleştirmek gerekir."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Âyetler Arasındaki Devamlılık ve Tekrarlar")

Âdem'in halkiyeti bu usulün canlı bir örneğidir: bir yerde tesviye ile ruhun üflenmesi birlikte, bir yerde yalnız "ruhumdan üfledim" ifadesiyle, bir başka yerde daha başka bir şekille anlatılır her âyet, öbüründe söylenmeyeni tamamlar:

"Bir yerde 've nefahtü fîhi min rûhî' ile birlikte 'sevveytühû' diyor: Önce tesviye etti, ondan sonra ona ruhundan üfledi ne kadar açık. Bir başka yerde sadece 'ruhumdan üfledim' diyor; bir başka yerde daha başka şekillerde izah ediyor... Yani nerede ne gerekiyorsa, boşlukta olanları o şekilde tamamlayarak hem konuyu tahkik ettirip kuvvetlendirmiş olur, hem de daha evvelki âyette vermediği bilgiyi o âyetin içerisinde bize bildirmiş olur."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Âyetler Arasındaki Devamlılık ve Tekrarlar")

Terzibaba, tekrarın sıklığının bile bir anlam taşıdığını söyler: Yûsuf kıssası tek bir sûrede bütünüyle anlatılır, çünkü kısa bir zaman diliminde yaşanmıştır; Âdem ve Mûsâ gibi uzun zaman dilimine yayılan konular ise birçok sûrede tekrar tekrar işlenir. Meryem Sûresi ile Bakara Sûresi'nin Meryem Ana'ya bakışı da böyle tamamlayıcıdır:

"Sadece Yûsuf kıssası tek bir sûrede, tek bir hikâye olarak ifade edilir; diğer kıssalar Kur'ân-ı Kerîm birçok zaman dilimi içerisinde geldiği için birçok sûrede tekrar edilebilir Mûsâ konusu, Âdem konusu gibi. Meryem Sûresi meselâ başlı başına Îseviyet bildirgesidir; Meryem Ana'nın hakikati oradadır. Bir başka yerde, Bakara Sûresi'nde de 've eyyednâhü bi-rûhi'l-kudüs' diyerek Meryem Ana'nın hakikatinden, Îseviyetten bahseder; Meryem Sûresi'nde ise onu başka türlü anlatır."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Âyetler Arasındaki Devamlılık ve Tekrarlar")

Bu düstur, Terzibaba'nın kendi tefsir usûlünde de bilinçle uygulanır . Bir âyeti tam anlamak, çoğu zaman onu tek başına değil, Kur'ân'ın başka yerlerindeki kardeş âyetleriyle birlikte okumaktır; dördüncü bölümde göreceğimiz "matla'" ve "had" kavramları da, bir âyetin hangi öbür âyetlerle tamamlanacağını bulmanın bir parçasıdır.

Bu yolun hangi basamaklardan geçtiğini varlık mertebelerini ve idrak mertebelerini sonraki iki bölüm anlatacaktır.

## BÖLÜM III - VARLIK MERTEBELERİ VE KUR'ÂN'IN TENEZZÜLÜ: VAHİY, CEBRÂÎL VE Mİ'RAC

İkinci bölümde Kur'ân'ın "bütün mertebeleri kuşatan zâtî kelâm" olarak görüldüğünü ve dört mertebeden dört ayrı isim aldığını (Ümmü'l-Kitap, Furkan, Kitab-ı Mübîn, İmam-ı Mübîn) okuduk. Şimdi soralım: bu tenezzül nasıl işler, hangi nizamdan geçer, ve bu inişte Cebrâîl'in yeri nedir? Terzibaba'nın tefsirinde her âyet yorumunun temelinde bu nizam durur; nizam bilinmeden yapılan okuma, kendi tabiriyle "sadece Arapça mertebesi etrafında dolaşmak"tan öteye geçmez.

### 1. Vücûd Mertebeleri: Hazarât-ı Hamse

Terzibaba'nın varlık tasavvuru, İbnü'l-Arabî mektebinin "hazarât-ı hamse" (beş ilâhî hazret/mertebe) tertibine dayanır. İsmail Hakkı Bursevî kanalıyla Türkçeye kazandırıp şerh ettiği Lübbü'l-Lübb (Özün Özü), bu tertibi en yalın hâliyle sunar. Bu tertibin temelinde, âlemlerin ilâhî isim ve sıfatların sonsuz zuhur yeri olduğu düşüncesi vardır:

"Bütün bu anlatılanlardan sonra şunu da bilesin ki, Allahu Tealanın zatına ve sıfatlarına nihayet olmadığı gibi hakikatte, alemlerin dahi nihayeti yoktur!.. Zira alemler, Cenabı Hakkın isimlerinin ve sıfatlarının zuhur yeridir..."

(Lübbü'l-Lübb / Özün Özü, "Hazarât-ı Hamse-i İlâhiyye"; krş. Rahmân 55/29)

Beş hazret sırasıyla şöyledir. Birincisi Gayb-ı Mutlak: isimden, resimden, sıfattan münezzeh saf Zât mertebesi

"Hakikatte bu makamda, ne makam, ne mertebe, ne isim, ne resim, ne sıfat, ne sıfatlanan vardır!.. Zira, bu mertebede Zat, tam bir tenzihdedir. Henüz esma ve sıfat dairesine tenezzül etmemiştir."

(Lübbü'l-Lübb, "1- Gayb-ı Mutlak")

İkincisi Âlem-i Ceberût: ilk taayyün, ilk tecellî

"İkinci Hazret. Ceberut, birinci taayyün, birinci tecellî, ilk akıl, ilk cevher. Hakikatı Muhammedîye, ruh-u izafî, ruhu külli, gaybı muzaf, kitab-ül müb'in gibi isimlerle çeşitli vasıflara göre isimlendirilmiş alemidir."

(Lübbü'l-Lübb, "2- Âlem-i Ceberût")

Bu satırın önemi, "Hakikat-i Muhammediyye" ile "Kitâb-ı Mübîn" isimlerinin aynı mertebenin iki adı sayılmasıdır. Üçüncüsü Âlem-i Melekût, dördüncüsü Şühûd-u Mutlak

"Dördüncü hazret şehadet alemidir. Mülk alemi, nasut alemi, halk alemi, his alemi, anasır alemi, yıldızlar ve felekler alemi..."

(Lübbü'l-Lübb, "4- Şühûd-u Mutlak")

Beşincisi ise bütün mertebeleri kendinde toplayan İnsân-ı Kâmil:

"Bu zikrolunan hazret İnsan-ı Kamil, alemlerin hepsini kapsar, hüviyetinde toplar!.. İnsan-ı Kamil bütün mertebeleri câmidir... İnsan-ı Kamil de 'Mülk alemi', 'Meleküt alemi'. 'Ceberut alemi' ve 'Lahut alemi'nin cümlesini câmidir..."

(Lübbü'l-Lübb, "5- İnsân-ı Kâmil")

Merdivenin son basamağının bir kitap ya da bir gök katı değil, insan olması boşuna değildir: bütün mertebeleri kendinde toplayan varlık insan olduğuna göre, bütün mertebeleri kuşatan kelâmın tam muhatabı ve okuyucusu da ancak insân-ı kâmildir.

### 2. Kur'ân'ın Dört Mertebeden Tenezzülü: Allahça, Hakça, Rabça, Arapça

Varlık bu mertebelerden zuhur ettiği gibi, kelâm da aynı mertebelerden iner. İkinci bölümde Adana sohbetinden aktardığımız Ümmü'l-Kitap–Furkan silsilesini, Terzibaba Necm sohbetinde şu özlü formülle toparlar:

"O'nun (Hz. Kûr'ânın) ilk yazılışı 'Ulûhiyyette - zât mertebesinde'- 'Allahça'; sonra 'Rahmâniyette - sıfat mertebesinde'- 'Hakça'; sonra 'Rububiyette - esmâ mertebesinde'- 'Rabça' sonra 'Şehâdette - ef'âl mertebesinde' - 'Arapça' Böylece kolaylaştırılarak, bizlerin anlayacağımız şekle nüzûl ettirildi."

(Terzibaba, Necm Sûresi, Kur'ân'ın dört mertebeden tenezzülü)

Bu dörtlü tertip zât, sıfat, esmâ, ef'âl hem varlık hem idrak tasavvurunun omurgasıdır; dördüncü bölümde tevhîd mertebeleri olarak yeniden karşımıza çıkacaktır. Adana sohbetinde bu tenezzülün mahiyeti daha da açılır: "indirilme" beşerî bir mekân değişikliği değil, bir mânâ hafifletmesi, bir tercümedir:

"'İndirilmiş' dendiği zaman, bir makamdan bir makama indirilme gibi beşerî anlamda kullandığımız mânâyı Kur'ân-ı Kerîm için de geçerli zannediyoruz. Hâlbuki Allah'a bir mekân ve saha tahsis edilemeyeceğine göre, 'indirilmiş' sözünü başka bir şekilde aramamız lâzım gelir."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Kur'ân Nedir?")

Ve tefsirin görevi, bu ineni tekrar yükseğe doğru okumaktır kapıdan girip aslına ulaşmak:

"Bu anlaşıldığı zaman Rabçadan Hakçaya, Hakçadan Allahçaya geçmek mümkün olur; nüzûlün urûcu faaliyete geçer. O zaman biz Kur'ân-ı Kerîm'i kaynağı itibariyle de anlamış, idrak etmiş oluruz."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Tefsir, Te'vil ve İşârî Terimlerinin Mânâları")

### 3. Ümmü'l-Kitâb ve Levh-i Mahfûz

Zuhruf Sûresi'nin ilk âyetlerini tefsir ederken Ümmü'l-Kitâb, felsefî-tasavvufî literatürdeki "Akl-ı Evvel" ile özdeşleştirilir:

"Ümm'ül kitab : 'Akl-ı evvel', arş'ın üstündeki kaza ve kader levhası, 'levh-i mahfuz'... Meâlen: 'Ha, mim, apaçık kitab'a and olsun ki, akledesiniz diye Kûr'ân'ı arapça okunan bir kitab kılmışızdır, şüphesiz o, bizim katımızda Ana kitab'da mevcud, yüce ve hikmet dolu bir kitab'dır.'"

(Terzibaba, Vahiy ve Cebrâîl, "Ümm'ül Kitab"; Zuhruf 43/1-4)

Levh-i Mahfûz, ilm-i ilâhînin "sayfa sayfa açığa çıktığı" mertebedir; kazâ ve kader kavramları da buradan doğar:

"Allah'ın zâtında 'ümm-ül kitap'ta gizli olan 'ilm-i ilâhi', 'levh-i mahfuz'a (muhafaza edilen levhalara) aktarılarak sayfa sayfa açığa çıkmaya başlamıştır. 'Levh-i mahfuz'da tüm bulunan ilâhi ilim, 'kaza/hüküm' halini; bunların safha, safha zaman içinde zuhuru ise, 'kader/miktar' hükmünü ortaya getirmektedir."

(Terzibaba, Vahiy ve Cebrâîl, "Rûh-Rahmâniyyet: Sıfat mertebesi")

Fâtiha'nın "Ümmü'l-Kur'ân" oluşu da aynı çerçevededir: Fâtiha, Levh-i Mahfûz'u açan anahtardır, Kur'ân oradan "belirli yollarla Hz. Rasûlullah'ın vücûd-u mübareklerinde dünya âlemine" indirilmiştir (Vahiy ve Cebrâîl, "Ümm'ül Kûr'ân"). İkinci bölümde gördüğümüz iç içe kitaplar silsilesi ile varlık mertebeleri, burada tam olarak örtüşür: nokta–Besmele–Fâtiha–Kur'ân silsilesi metin düzleminde, Ahadiyyet–Ceberût–Melekût–şehâdet silsilesi varlık düzleminde, aynı inişin iki dilidir.

### 4. Vahyin Tanımı, Geliş Şekilleri ve İlhamdan Farkı

Vahiy bahsinde Terzibaba önce akaid çerçevesini eksiksiz kurar:

"VAHİY (Vâhy) Allah'ü Teâlâ'nın dilediği şeyleri, emir ve yasaklarını peygamberlerine bildirmesidir... Vâhy, ilk peygamber Âdem aleyhisselâmdan son peygamber Muhammed aleyhisselâma kadar devam etmiş ve onda son bulmuştur."

(Terzibaba, Vahiy ve Cebrâîl, "Vâhy")

Adana sohbetinde kendisine, Resûlullah'a inen âyetlerin nasıl bir hâlde geldiği sorulur. Terzibaba, vahyin Peygamber'in bedeninde bıraktığı iz ile geldiği vaktin hiç sabit olmadığını birlikte anlatır:

"Âyetlerin hepsi Peygamber Efendimize indi. Âyetlerin indiği sıralarda Peygamber Efendimizde değişik hâller, özellikler oluyordu; titreme hâli geliyordu. Bazıları bunu anlayamadıkları için O'na mecnun dediler. Vahiy deve üstünde giderken de geliyordu, sakin olduğu zaman da, sahâbeyle görüştüğü zaman da geliyordu; değişik zamanlarda, değişik sûrette, değişik hâllerde geliyordu."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Âyetlerin Nüzûl Keyfiyeti")

Ardından vahyin sekiz geliş şeklini sayar: doğru rüyalar; Cebrâîl'in vahyi uyanıkken kalbe bırakması; insan sûretine girerek getirmesi; çıngırak sesine benzer sesle bildirmesi; uyku hâlinde gelmesi; kendi aslî şekliyle getirmesi; Mi'rac gecesindeki perdesiz doğrudan konuşma; beş vakit namazın farz kılınmasına dair perdesiz vahiy (Vahiy ve Cebrâîl, "Vâhyin Geliş Usûlleri"). Adana sohbetinde bu çeşitlilik, o âlemde zamanın işlemeyişiyle açıklanır:

"O âlemde gece, gündüz, karanlık, aydınlık diye bir zaman tayini yoktur. Oradan gelir; burada gece olabilir, uykuda da olabilir... İlâhî vâridatlar da böyledir: O âlemde gece gündüz olmadığı için ummadığın zamanda aklına bir şey gelir; hiç ilgisi olmayan bir yerde bir vâridat gelir."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Âyetlerin Nüzûl Keyfiyeti")

Bu noktada sohbete katılanlardan biri, Nüket annenin Terzibaba hakkında söylediği bir hatırayı paylaşır; hatıra, ilâhî vâridatın gündelik hayattaki gerçek görüntüsünü, en sıcak hâliyle gösterir:

"Nüket Annem de öyle diyor: 'Bakıyorum, babanız gece kalkmış (Terzibaba), farklı bir şey yazıyor. Ne yapıyorsun? diyorum. Aklıma bir şey geldi, unutmamak için yazıyorum diyor.' O da ayrı bir lezzet Efendim."

(Adana Sohbeti, bir dinleyicinin hatırası)

Terzibaba bu hatırayı, az önceki izahla birleştirerek cevaplar:

"İşte oradaki âlem, burada gece mi gündüz mü olduğunun farkında değildir; çünkü orada öyle bir kayıt, öyle bir anlayış yoktur. Gecesi yok, gündüzü yoktur."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Âyetlerin Nüzûl Keyfiyeti")

Terzibaba'nın bu bahisteki en ince ayrımı vahiy ile ilham arasındadır. Vahiy kapısının kapandığını açıkça söyler; fakat kapanan kapının yeni hüküm koyma kapısı olduğunu, mânâ açılımı kapısının açık kaldığını belirtir:

"Vâhy; yani yeni bir oluşum, emir, Hz. Peygamberimizden sonra gelmez, fakat vâhyin açılımı olan 'ilham ve müşahede' kıyamete kadar sona ermez."

(Terzibaba, Vahiy ve Cebrâîl, "Cebrâil (a.s.) Bazı Özellikleri")

Adana'da bu ayrım, kaynağın hangi mertebeden olduğuna göre daha da netleşir. Kur'ân'da geçen "arıya vahyetti" ve "Mûsâ'nın annesine vahyetti" ifadeleri sorulduğunda Terzibaba şöyle cevap verir:

"Bu vahiy oraya aittir; genel hüküm değildir... 'İlham ettik' de diyebilirdi. Zâtî olduğu için, zâttan geldiği için vahiy hükmüne girmektedir. Rahmân'dan yahut Rab'dan gelse ilham olurdu; kaynağı esmâ olanlar ilhamdır."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Âyetlerin Nüzûl Keyfiyeti")

Bu ayrım, tefsir usûlünün meşruiyet zeminidir: Ârifin âyetten aldığı mânâ, yeni bir vahiy değil, mevcut vahyin izahıdır hüküm üretmez, mânâ tabakası açar (bkz. Bölüm VI).

### 5. Âyet, Hadîs-i Kudsî, Hadîs-i Şerif: Üç Mertebeli Bildirim

Adana sohbetinde Terzibaba'ya, âyet ile hadîs-i kudsî ile hadîs-i şerif arasındaki farkın ne olduğu sorulur. Cevap, tenezzül tertibinin bilgi türlerine uygulanmış hâlidir:

"Bizlere gelen bilgilerin, risâlet kanalıyla gelen ve uymamız lâzım gelen üç aslî mertebesi vardır: Birisi âyet, yani Kur'ân; onun bir aşama sonrası hadîs-i kudsîler; diğeri de hadîs-i şerifler, şerefli hadislerdir."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Âyet, Kudsî Hadis ve Hadis Arasındaki Fark")

Kur'ân, Zât mertebesinden geldiği için bütün mertebelerin bilgisini bünyesinde taşır. Hadîs-i kudsîler ise, ismindeki "kudsî" kaydının gösterdiği gibi, sıfat ve esmâ mertebelerinin bilgisini bildirir:

"Kur'ân, Allah'ın bütün mertebeleri itibariyle, âlemin bütün mertebeleri itibariyle her sahadan bilgi verdiği kitabımızdır... Hadîs-i kudsîler, bir bakıma Îseviyet ve Mûseviyet bölümünün karşılığı olarak gelir; yani sıfat ve esmâ mertebesi bilgilerini verir."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Âyet, Kudsî Hadis ve Hadis Arasındaki Fark")

Hadîs-i şerifler ise ef'âl mertebesindeki düzenlemeleri, günlük yaşayışın hükümlerini bildirir; Hz. Peygamber onları önce bizzat yaşayarak bize gösterir:

"Hadîs-i şerifler ise ef'âl mertebesindeki düzenlemeleri bildirir; hüküm getirir... Peygamberimiz bunları evvelâ kendisi tatbik eder, bize görüntülü olarak da bilgi verir."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Âyet, Kudsî Hadis ve Hadis Arasındaki Fark")

Terzibaba, "hadis" kelimesinin kendisinden de bir usûl inceliği çıkarır: bir sözün hadis sayılması için Peygamber'in onu ilk defa yapması gerekir; kelimenin kökü de zaten "sonradan zuhura gelen" demektir:

"Bir sözün hadis olması için Peygamberimizin bir bakıma onu ilk defa yapması lâzımdır. Bize göre hadis olan, Peygamberimize göre nâfiledir; çünkü ona göre hadis olması için kendinden evvel böyle bir hüküm getirmiş birisi olması ve onun da o hükme tâbi olması gerekirdi. Hadis, zaten 'hâdise' demektir; hudûs kökünden, sonradan zuhura gelenler mânâsındadır."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Âyet, Kudsî Hadis ve Hadis Arasındaki Fark")

Bu üç bildirimin neden Kur'ân'ın içine birleştirilmediği sorusuna verdiği cevap ise, Kur'ân'ın metin bütünlüğünü koruma kaygısını gösterir: eğer hepsi tek metinde toplansaydı, "Muhammed'in Kur'ân'ı" ile "Allah'ın Kur'ân'ı" birbirine karışacak, kalbî güven sarsılacaktı (Adana Sohbeti, aynı bahis). Kaynak birdir Hak’tandır ama mertebeler ayrı kaldıkça, her bildirimin hangi mertebeden geldiği ve hangi hükmü taşıdığı da berrak kalır.

### 6. Cebrâîl'in Hakikati: Dıştaki Melek, İçteki Akl-ı Küll

Cebrâîl bahsinde Terzibaba'nın okuması iki tabakalıdır ve iki tabaka birbirini iptal etmez. Birinci tabakada Cebrâîl, akîdedeki yeriyle durur: dört büyük melekten biri, vahyin emin taşıyıcısıdır

"'Ulûhiyyet'in 'âlem-i anasır'ı muhit olan (saran) dört külli kuvveti vardır, ki onlara şeriat lisanında 'Cebrâil', 'Mikail', 'İsrafil' ve 'Azrail' (a.s.) diye isimlendirilir."

(Terzibaba, Vahiy ve Cebrâîl, "Melâike-i Kiram")

"Şeriat lisanında" kaydına dikkat edilmelidir: melek isimleri, dört küllî kuvvetin şeriat mertebesindeki adlarıdır. İkinci tabakada Cebrâîl, insandaki ve âlemdeki akıl kuvvetinin timsali olarak okunur:

"Mi'rac hadisesinin başından sonuna kadar Cebrâil (a.s.) Hz. Rasûllullah'ın yanında yer almaktadır. Cibril, insânda saf aklın (ilmin) timsâlidir. Genelde ise, 'akl-ı küll'ün timsâli ve yoğunlaşmış ifadesidir."

(Terzibaba, Necm Sûresi, Necm 53/8 yorumu)

Adana sohbetinde bu çift okuma, Cebrâîl'in isminin kendisinden çıkarılır. "Cebrâil" ve "Cibrîl" iki ayrı isimdir, sonundaki "îl" ise Allah'a nispeti gösterir:

"Cebrâil, işini cebren yaptığı kısımları ifade eder. Sonundaki 'îl' takısı bir bakıma Allah'ı, Allah'ın gücünü ifade eder: Cebrâil, Mîkâîl, İsrâfîl, Azrâîl hepsinin sonunda 'îl' vardır."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Âyetlerin Nüzûl Keyfiyeti")

Ve Cebrâîl'in konumu, tam mutlak latîf ile mutlak kesîf arasında bir aracı olarak tarif edilir:

"Cebrâil Aleyhisselâm, tam mutlak latîf ile mutlak kesîfin arasında izâfî latîftir; bu bağlantıyı sağlar."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Âyetlerin Nüzûl Keyfiyeti")

### 7. Perdenin Ardındaki Sûret: Cebrâîl'in Sorusu

Adana sohbetinde kendisine, vahyin dışarıdan bir melek sûretinde mi yoksa içten içe mi geldiği sorulur. Terzibaba, yaygın Cebrâîl anlatısının hem bir "form" hem hakikatin kendisi olduğunu söyler:

"Genele bakıldığı zaman Cebrâil Aleyhisselâm'ın getirdiği söylenir. Bu, belki insanların aklında bir form oluşsun diyedir; vahyin hakikat yolunun çok sağlam bir gelişe oturtulduğunu ifade eder ki aslı da budur."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Âyetlerin Nüzûl Keyfiyeti")

Terzibaba'nın Adana sohbetinde naklettiği bir kıssa, Cebrâîl'in bu aracılığını, işitilmiş bir hâdiseyle çok güzel resmeder. Cebrâîl bir gün Hz. Peygamber'e, âlemlere rahmet olmasından kendisine ne düştüğünü sorar; Peygamber de sorusunu Cebrâîl'e çevirir âyetleri nereden aldığını sorar:

"Cebrâil: 'Yâ Resûlallah, bir perdenin arkasına gidiyorum; âyetler oradan bana söyleniyor, ben de sana getiriyorum.' Peygamberimiz: 'Peki, o zaman tekrar böyle bir görev sana verildiğinde o perdeyi biraz aç bakalım, ne göreceksin?' der. Cebrâil Aleyhisselâm öyle yapar... perdeyi biraz araladığında orada yine Peygamber Efendimizin sûretini görür."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Âyetlerin Nüzûl Keyfiyeti")

Terzibaba bu kıssayı şöyle açar: Kur'ân, Hakikat-i Muhammediyye mertebesinde zaten hazırdır; fakat bu mertebe öyle geniştir ki, aynen mukayyed (sınırlı) hâle indirilemez. Cebrâîl'in görevi, o genişliği alıp Resûlullah'ın sûretine mukayyed olan Muhammed’e taşımaktır:

"Cebrâil, hakîkat-i Muhammediyeden alıp sûret-i Muhammediyeye getirir; bu aradaki latîf yolculuğu Cebrâil Aleyhisselâm yaptırır. Yani Peygamber Efendimiz doğrudan doğruya kendi hakîkat-i Muhammediyesinden alamaz; çünkü madde varlık olarak zuhura çıktığından letâfete dönüşemez."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Âyetlerin Nüzûl Keyfiyeti")

Bu kıssa, üçüncü bölümün ana meselesini bir hikâye içinde özetler: aynı hakikat, farklı mertebelerde farklı adla ve farklı sûrette görünür hakikat-i Muhammediyye ile sûret-i Muhammediyye ayrı isimler taşısa da, aslında tek kaynağa bakan iki aynadır.

### 8. Sidre'de Duran Cebrâîl: Mertebenin Sınırı

Mi'rac rivayetlerindeki meşhur sahne Cebrâîl’in Sidretü'l-Müntehâ'da durup "buradan öteye geçemem" demesi Terzibaba'da mertebeler tasavvurunun en çarpıcı delili olarak okunur:

"Peygamberimiz (s.a.v.) Hazretleri göklere ve 'Sidret'ül Münteha'ya ve cennete geçtiği zaman Cebrâil (a.s.) dedi ki: 'Ya Rasûllüllah: Ben bu mevkiden yukarı çıkamam. Eğer yukarı çıkarsam ARŞ'ın nûrundan yanarım.'"

(Terzibaba, Necm Sûresi, Sidretü'l-Müntehâ bahsi)

Yorumu, sahneyi varlık nizamına yerleştirir:

"Hz. Rasûlüllah'ın kaynağı 'Ahadiyyet - Zât' mertebesinden olduğundan Cebrâil (a.s.) kaynağı ise, 'Vâhidiyet – Sıfat' mertebesinden olduğundan; Hz. Rasûlüllah o sıfat mertebesine geldiğinde, kendi mertebesi itibariyle daha yukarı çıkması icabediyordu."

(Terzibaba, Necm Sûresi, Sidre bahsinin yorumu)

Melek dahi mertebesiyle kayıtlıdır; kayıtsız olan yalnızca Zât'tır ve Zât'a ancak zâtî istidat taşıyan insân-ı kâmil yükselebilir.

Bu bölümde çizilen nizam beş hazret, dört tenezzül mertebesi, üç bildirim türü, vahiy-ilham ayrımı ve Cebrâîl'in aracılığı Terzibaba'nın tefsirinin sabit zeminidir. Bundan sonraki soru şudur: bu mertebelerden inen kelâmı, farklı mertebelerdeki okuyucular nasıl okur? Dördüncü bölümün konusu budur.

## BÖLÜM IV - İDRAK MERTEBELERİ: HER ÂYETİN DÖRT KAPISI

Üçüncü bölümde kelâmın hangi mertebelerden indiğini gördük; şimdi soralım: inen kelâm, hangi mertebelerden okunur? Terzibaba'nın tefsir yolunun can damarı burasıdır: âyetin tabakalı yapısı ile okuyucunun tabakalı idraki arasındaki karşılaşma. Bu karşılaşmanın kurallarını bilmeden herhangi bir âyet yorumuna bakmak, elde tutulan nizamı okumadan yola çıkmak gibidir.

### 1. Temel İlke: Her Âyetin Dört Mânâsı

Terzibaba, âyetlerin çok tabakalılığını bir hadise dayandırır ve bunu tefsirinin açık ilkesi olarak koyar. Fâtiha sohbetindeki şu söz, bütün külliyat için bir usûl beyannamesi değerindedir:

"Hadîs-i şerifte belirtildiği gibi, her bir Âyetin, en az dört mertebesi vardır. Bunlar sırasıyla, zâhiri, batını, haddi, ve matlaı, doğuş yeri, dır. Ayrıca yedi mertebesi ve sonsuz mertebeleri vardır."

(Terzibaba, Fâtiha Sûresi, "Fâtiha-Hamd Sûresi")

Adana sohbetinde, aynı hadisi hatırlatıp bu dört terimin her birini teker teker açar; buradaki izahlar, dört kavramın en berrak tarifleridir. Önce niçin dört mânânın şart olduğunu söyler:

"Bu, yanılmıyorsam Peygamberimizin bir hadisi vardır ve bu hadis yorum yapmak, te'vil ve izah için çok mühimdir: Kur'ân-ı Kerîm'in dört mânâsı vardır; hatta yedi mânâsı, hatta yetmiş ve sonsuz mânâları vardır. En azından şu dört mânâsının bilinmesi lâzımdır: Biri zâhiri, biri bâtını, biri haddi, biri de matla'ıdır. Bunlar bilinmezse âyeti yorumlamak isabetli olmaz."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Tefsir, Te'vil ve İşârî Terimlerinin Mânâları")

Zâhir, âyetin dış, lafzî hükmüdür; namaz-oruç gibi fıkhî emirlerin ilk anlaşılan tabakasıdır. Bâtın ise onun içinde saklı derinliktir; Terzibaba bunu şöyle söyler:

"Zâhirini anladık: Diyelim ki fıkhî mânâda, 'salâtlarınızı dosdoğru kılınız...' genel anlamda ilk mânâ budur. Ancak zâhir gibi gözüken âyetin içerisinde birçok bâtın vardır. Evvelâ şunu diyelim: Her âyette mutlaka dört mertebenin ifadesi vardır; yani ef'âl mertebesinin, esmâ mertebesinin, sıfat mertebesinin ve zât mertebesinin anlayışları vardır."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Tefsir, Te'vil ve İşârî Terimlerinin Mânâları")

Bu bâtının ne kadar geniş olduğunu, Terzibaba küçük ama çok çarpıcı bir ölçüyle gösterir sayfadaki yazı ile içindeki mânâ arasındaki uçurumu:

"Kısaca şöyle diyelim: Biz Kur'ân-ı Kerîm'in ancak yüzde onundan yararlanıyoruz. Çünkü diğer mertebeler daha yukarılarda, daha içeride, onun bâtınındadır... Bir âyet, yazısı itibariyle bir santimetreye on iki santimetrelik dikdörtgen bir saha işgal eder. Eğer mânâ âleminin farkında değilsek, aklımızda Kur'ân-ı Kerîm'e ancak o kadarcık yer vermiş oluruz. Ama Kur'ân-ı Kerîm'in aslı bu değildir; o görüntünün altında öyle sonsuz bir mânâ açılımı vardır ki, oraya nüfuz eden kişi âyeti ilâhî mânâda anlamış olur."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Tefsir, Te'vil ve İşârî Terimlerinin Mânâları")

Had, âyetin hitap ettiği kesimin hudutlarıdır kime, ne kadar geniş bir daireye seslendiğidir:

"Biri de haddidir: Âyeti okuduğumuz zaman âyetin hudutları neresidir, bunu tespit etmek lâzımdır. Yahut ifade ettiği grup hangisidir? Meselâ 'yâ eyyühellezîne âmenû' diyor; haddi, hududu iman edenlerdir. Kapsamı o kadar genişlemiş olur."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Tefsir, Te'vil ve İşârî Terimlerinin Mânâları")

Matla' ise âyetin doğduğu, tulû ettiği yerdir Terzibaba burada güzel bir benzetmeyle konuşur:

"Sonra matla'ı gelir: Tulû ettiği, doğduğu yer... Güneş nasıl doğar tulû etmek ve doğduktan sonra ortalık aydınlanırsa, âyetin de tulû ettiği, doğduğu, aydınlandığı yeri bilemez ve bulamazsak o âyet bizde aydınlanmaz; beşerî mânâda satırda kalır."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Tefsir, Te'vil ve İşârî Terimlerinin Mânâları")

Doğuş yeri de dört mertebeden biridir zât, sıfat, esmâ veya ef'âl. Terzibaba, bu doğuş yerinin bizim varlığımızla ilgisini önce şöyle kurar eğer bizde de zâtî bir öz olmasaydı, zâtî bir âyet bizde hiçbir şey açmazdı:

"Bizim içimizde gerçek mânâda bir ruhumuz olmasaydı, ne ef'âl mertebesi itibariyle en alt sahada yaşayabilirdik ne yukarıya doğru çıkabilirdik. Diyelim ki bizde sadece hayvânî ruh, hayvânî güç olsa; yalnızca yer, içer, tuvalete giderdik bu makam olurdu. Diğeri olmadığı için zaten bilemezdik. Hâlbuki o bizde vardır; ama sıralamasını, bizdeki gerçeği, hakikatimizi bilemediğimiz için kapalı, bâtında kalmış olur ve biz istifade edemeyiz."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Tefsir, Te'vil ve İşârî Terimlerinin Mânâları")

Sonra "ve nefahtü fîhi min rûhî" (Ben ona ruhumdan üfledim) âyetini bunun canlı örneği yapar:

"Meselâ her zaman konuşulan 've nefahtü fîhi min rûhî' 'Ben ruhumdan üfledim' âyeti zâtî bir âyettir; tulû ettiği yer zât mertebesidir... Buradan, aslımızın ne kadar yüce bir yerde olduğu, zâta muhatap olduğumuz ve zâtî özelliğin üstümüze verildiği anlaşılır."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Tefsir, Te'vil ve İşârî Terimlerinin Mânâları")

Matla'ı bilmeden okumanın nasıl bir ezberden ibaret kaldığını, Terzibaba bir çocuk benzetmesiyle anlatır çocuk okur, alkışlanır, ama okuduğundan habersizdir:

"Yoksa bu konuları söz konusu etmeden ef'âl âleminden okuduğumuzda ezber okumuş oluruz; çocuğun bir metni ezberleyip okuması gibi. Anne baba alkışlar, 'ah ne güzel okudu' der; ama çocuğun bir şeyden haberi yoktur. Ne yazık ki hâlimiz budur; Kur'ân'ı böyle okuyoruz."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Tefsir, Te'vil ve İşârî Terimlerinin Mânâları")

Buna karşılık, "Allah'ı çokça zikredin" âyeti esmâ mertebesinden doğar, "Allah sabredenlerle beraberdir" âyeti ise rubûbiyet ve rahmet mertebelerinden bir arada tulû eder:

"'yâ eyyühellezîne âmenüzkürullâhe zikran kesîrâ' âyetinde esmâ mertebesinden bir tavsiye vardır... 'Allah sabredenlerle beraberdir' âyetinde de tarif vardır: Rubûbiyet mertebesinden gelir ve merhamet için söylendiğinden Rahîm mertebesi de devreye girmiş olur."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Tefsir, Te'vil ve İşârî Terimlerinin Mânâları")

Bu dörtlü tasnifin tek bir sohbete özgü olmadığını, ayrı bir eserinde âyet âyet uyguladığı bir çalışma gösterir. Lokman Sûresi tefsirine başlarken Terzibaba, sûrenin ilk âyetinden itibaren okuyucuya tam olarak bu ayrımı öğretmeyi konu edinir:

"Bu sure-i şerifte bir konuyu idraklerinize sunmaya çalışacağım. O'da Ayet-i kerimelerin hangi mertebeden ve hangi makamdan iletildiğidir. Ancak genel olarak baktığımızda Kur'an-ı kerim baştan sona "Kelâmullah" Allah'ın kelâmıdır. Ama bütün Ayet-i kerimeler zat mertebesinden ifade edilmemektedir. Ayet-i kerimlerin bazıları şeriat mertebesinden, bazıları tarikat mertebesinden, bazıları hakikat mertebesinden, bazıları ise marifet mertebesin ifade edilmekte oranın bilgileri verilmektedir. Diğer bir tarifle, Ayet-i kerimlerin bazıları ef'al mertebesinden, bazıları esma mertebesinden, bazıları sıfat mertebesinden, bazıları ise zat mertebesinden ifade edilmekte oranın bilgileri verilmektedir."

(Terzibaba, Lokman Sûresi Tefsiri, 31/1. âyet izahı)

Ve bunu bir slogana değil, bir uygulamaya döker sûre boyunca âyetlerin altına, hangi mertebeden okunduğunu tek tek not düşer. İkinci âyette ("Bunlar, hikmet dolu Kitab'ın âyetleridir") bu notu şöyle koyar:

"Bu Ayet-i kerime bizlere "Rahmaniyyet-sıfat mertebesinden okunmaktadır."

(Terzibaba, Lokman Sûresi Tefsiri, 31/2. âyet izahı)

Sıfat mertebesi böylece Bölüm IV'ün soyut tertibinden çıkıp somut bir âyete iğnelenmiş olur Bölüm V'te gördüğümüz Îsâ/Rûhullah mertebesinin karşılığı burada bir Kur'ân cümlesinin üzerinde gösterilir. Aynı sûrenin yedinci âyetinde ise ("Ona âyetlerimiz okunduğu zaman... büyüklenerek arkasını döner") doğuş yeri değişir; Terzibaba bu değişimi, âyetin kendi lafzındaki bir işaretten çıkarır:

"Bu Ayet-i kerime de bizlere, "âyetlerimiz" ifadesi ile Zat- mertebesinden okunmaktadır. "sen de onu elîm bir azâb ile müjdele" bölümü doğrudan Peygamber Efendimizi muhatap almaktadır."

(Terzibaba, Lokman Sûresi Tefsiri, 31/7. âyet izahı)

Buradaki usûl önemlidir: matla'ı belirleyen şey konunun ağırlığı değil, âyetin kendi zamiri ve hitap şeklidir “âyetlerimiz" diyen bir kelâm, söyleyeni doğrudan zâta bağlar; "Rahmân" ismiyle çerçevelenen bir cümle ise sıfat/Rahmâniyyet katından akar. Aynı sûrede tekrarlanan bu tespit ("Rahmaniyyet-sıfat mertebesinden okunmaktadır" notu beş ayrı âyetin altında yeniden düşülür), Terzibaba'nın bunu tek seferlik bir yorum değil, muntazam bir okuma alışkanlığı olarak uyguladığını gösterir.

Bu dört kapı bilinmeden yapılan tefsir, Terzibaba'ya göre yalnızca "İşte falanın meâli" demekten öteye gitmez; oysa dört kapıdan geçen bir okuma, âyeti "aslına, te'viline biraz daha yaklaştırır" (Adana Sohbeti, aynı bahis). Bir başka eserinde bu şartı daha da kesin bir dille koyar mertebeleri bilmemek, okuyucuyu kalıcı olarak ef'âl katına hapseder:

"İşte gerçek Kûr’ân okumak ancak bu mertebeleri bilip değerlendirmekle mümkün olabilecektir Aksi halde bütün mertebeler Ef’âl, mertebesinden değerlendirileceğinden gerçek mânâ da diğer mertebelere nüfüz edilemeyeceğinden Kelâm-ı İlâhî’den gereği gibi fayda sağlanamayacağı da aşikâdır."

(Terzibaba, Rüya-Mânâ Âlemi Yoruma Açık Eğitim Zuhûrâtları, Cilt 1)

### 2. Dört İdrak Mertebesi: Şerîat, Tarîkat, Hakîkat, Mârifet

Âyetin tabakalarına karşılık, okuyucunun da klasik tasnifle dört idrak mertebesi vardır: şerîat, tarîkat, hakîkat, mârifet. Terzibaba bu dörtlüyü kuru bir kalıp değil, aynı cümlenin dört ayrı yaşanma biçimi olarak kullanır. Eûzü'nün tefsirinde bunu açıkça görürüz:

"Bu cümlemizin ve mânâsının özü sığınmadır. Bütün mertebeler de, (şeriat, tarikat, hakikat, marifet,) mertebelerinde o mertebenin gereğinin icabı olarak değişik anlamda'dırlar."

(Terzibaba, Fâtiha Sûresi, "Eûzü Billâhi mineşşeytanirraciym")

Bu yaklaşımın bir âyet üzerindeki işleyişini, Vâkı'a 79. âyete ("Ona tertemiz olanlardan başkası dokunamaz") dair yorumu örnekler. Bu âyeti Bölüm VII'de bütün genişliğiyle ele alacağız; burada yalnız usûldeki yerini kaydedelim: zâhir hükmün "dosdoğru" olduğu tasrih edilir, üst mertebelerdeki derinlik ise bu hükmü kaldırmaz, ona eklenir:

"Bu Âyet-i Kerîm'e şeriat ve tarikat mertebesinde... zâhiren ifade edildiği gibi, 'temiz olmadan' Ona dokunmayın hükmünde dir ve dosdoğru dur, her kesin mutlaka uyması gerekmektedir. Hakikat ve marifet mertebelerinde ise daha derin mânâları vardır."

(Terzibaba, Fâtiha Sûresi, "Fâtiha-Hamd Sûresi"; Vâkı'a 56/79)

Bu derin mânâların da bir haddi olduğunu, her meclise söylenmediğini hemen ekler:

"Bu hususta marifet mertebesi itibariyle de mânâ-lar vardır fakat genele açılması caiz değildir, ehline mâlûmdur."

(Terzibaba, Fâtiha Sûresi, "Fâtiha-Hamd Sûresi")

### 3. Okuyanın Mertebesi: Anlayışın Ölçüsü

Usûlün ikinci ayağı, anlamın okuyucuya göre değişmesidir. Terzibaba bunu benlik mertebeleri üzerinden söyler:

"Bilindiği gibi insân'ın, 'nefsi benlik, izâfi benlik, İlâhi benlik', olmak üzere üç benlik mertebesi vardır. Kim hangi mertebede yaşıyor ise o mertebenin düzeyinden bu sığınma cümlesini okuyup kelâm-ı İlâhiye ye başlamaktadırlar."

(Terzibaba, Fâtiha Sûresi, "Eûzü Billâhi mineşşeytanirraciym")

Ve şunu ekler: kimse kendi mertebesini mutlak sanmasın

"Ancak kişi hangi mertebe de olursa olsun, hiç bir kimsenin anlayışı tıpatıp, bir birinin aynı olmaz, herkes kendi idrak ve anlayışı üzere bu 'sığınma cümlesi'ni söyler... Tefekkür ehli Ârifler ise bunların hepsinin farkındadırlar."

(Terzibaba, Fâtiha Sûresi, "Eûzü Billâhi mineşşeytanirraciym")

Kendisi hakkındaki tez de bu ilkeyi merkeze koyar: "Necdet Ardıç Efendi'ye göre kişi Hak yolculuğunda hangi anlayış mertebesinde ise okuduğu Kûr'ân-ı Kerîm âyetlerini ancak o anlayışı kadar idrak edebilir" (Denkçi, Uşşâkî Kültürü Tezi). Aynı ilkenin ibadet hayatındaki karşılığı da vardır: Hz. Peygamber'i ziyaret bile mertebelidir şeriat ehli kendi idrakinden, mârifet ehli kendi idrakinden ziyaret eder, "iyi niyetle yapılan her ziyaret makbuldür" (Kelime-i Tevhîd). Anlayış farkı, makbullük farkı değildir; bu incelik, mertebeli okumayı dışlayıcı bir hiyerarşi olmaktan korur.

### 4. Tevhidin Dört Mertebesi: Ef'âl, Esmâ, Sıfât, Zât

İdrak mertebelerinin varlık tasavvurundaki karşılığı, tevhidin dört mertebesidir. Terzibaba bunu en muntazam biçimde, Mekke'de bir tefekkür döneminin ürünü olan Kelime-i Tevhîd ‘de işler. Kitabın temel tezi, "Lâ ilâhe illâllah" cümlesinin bizzat mertebeler nizamı olduğudur:

"Kelime-i Tevhid, Ahadiyyet ve abdiyyet mertebelerinin izahıdır... Kelime-i Tevhid, Zât, sıfat, isimler ve fiiller mertebelerinin açıklamasıdır. Kelime-i Tevhid, Şeriat, tarikat, hakikat, marifet mertebelerinin de açıklamasıdır."

(Terzibaba, Kelime-i Tevhîd, giriş bölümü)

Cümlenin dört parçası, dört tenezzül mertebesine yerleşir:

"Ahadiyyet, 'Vahidiyet ve Muhiyyet' mertebesine inince, Kelime-i Tevhid'in (Lâ ilâhe illallah) 'Allah' bölümü şekillendi. Muhiyyet, 'Rahmaniyet' mertebesine inince, (illallah) 'illâ' bölümü şekillendi. Rahmaniyet, 'Rububiyyet' mertebesine inince, 'ilâhe' bölümü şekillendi. Rablık, 'Meliklik' mertebesine indiğinde 'lâ' bölümü şekillendi."

(Terzibaba, Kelime-i Tevhîd, Kelime-i Tevhîd'in doğuşu bahsi)

Böylece cümle iki yönde okunabilir hâle gelir bu çift yön, mertebeli okumanın en zarif buluşlarından biridir:

"Kelime-i Tevhid'in iki telaffuz yolu vardır: Biri, kulun ağzından, sondan başa doğru 'lâ ilâhe illâ allah' şekliyle, diğeri ise, Ahadiyet Mertebesi'nden, baştan sona 'Allah illâ ilâhe la' şeklindedir."

(Terzibaba, Kelime-i Tevhîd, iki telaffuz yolu bahsi; krş. Tâ-Hâ 20/14)

Kul aşağıdan yukarıya okur: önce nefiy ("lâ ilâhe" sahte ilâhların reddi), sonra ispat ("illâ Allah"). Hak ise yukarıdan aşağıya "okur": Zât'tan fiiller âlemine tenezzül. Aynı cümle, birinde uruc, diğerinde tenezzül nizamıdır. Üstelik Terzibaba, yaygın nefiy-ispat izahının bile bir mertebeye ait olduğunu kaydetmeden geçmez:

"'Kelime-i Tevhid'in yukarıda bahsedildiği gibi 'Lâ ilâhe' bölümü nehiy yani kaldırmak; 'İllâ Allah' bölümü ise, ispatlamaktır. Ancak bu anlayış tarikat mertebesi itibariyledir."

(Terzibaba, Kelime-i Tevhîd, on dokuz sayısı bahsi)

Yani mertebeli okuma, kendi izahlarına da uygulanır: hiçbir formül son söz değildir; her formülün üstünde, formülün eridiği bir idrak daha vardır.

Aynı dörtlü, ibadet kavramlarının tefsirinde de işletilir. Fâtiha'daki "hamd"in tahlilinde önce şeriat mertebesindeki Hamdi nimetlere teşekkür anlatır ve oradaki gizli beklentiye işaret eder; zirvede ise Hz. Peygamber'in "Sen kendini nasıl övüyorsan, ben de öyle övüyorum" duasıyla ifade edilen hamd vardır. Beşli tasnif şöyle söylenir:

"(Hamd) ın bir başka anlayış itibari ile de beş mertebesi vardır... (1) Ef'âl, mertebesi anlayışı itibari ile olan hamd. (2) Esmâ, mertebesi anlayışı itibari ile olan hamd. (3) Sıfat, mertebesi anlayışı itibari ile olan hamd. (4) Zât, mertebesi anlayışı itibari ile olan hamd. (5) İnsân-ı Kâmil, mertebesi anlayışı itibari ile olan hamd'dır."

(Terzibaba, Fâtiha Sûresi, "Elhamdü lillâhi")

Beşinci maddeye dikkat edilmelidir: dört mertebenin üstüne eklenen İnsân-ı Kâmil, mertebelerin toplandığı câmi' makamdır (bkz. Bölüm III'te hazarât-ı hamse tertibi). Dörtlü ve beşli tasnifler çelişmez; İnsân-ı Kâmil, dördün dışında ayrı bir basamak değil, dördün birlikte yaşandığı bütünlüktür. Ayrıca Terzibaba Kelime-i Tevhîd kitabında ‘Hamd’ın 8 mertebesinden bahseder.

### 5. Tevhid Mertebelerinin Peygamberler Tarihi ve Âyet Dersleri

Terzibaba'nın mertebeler tasavvurunu soğuk bir tertipten çıkaran özelliği, her mertebeyi bir peygamberin tarihî hâline ve belirli âyetlere bağlamasıdır. Kelime-i Tevhîd'de insanlık tarihi, tevhid cümlesinin bölüm bölüm "çözülmesi" olarak okunur: kelime önce Âdem'e emanet edilir

"İşte 'Kelime-i Tevhid'in ilk emanet edildiği yer, fiiller âlemi itibarıyla 'Âdemiyet Mertebesi'dir. Ayrıca bâtın olarak, 'Ahadiyyet Mertebesi'nde, kendisinde gizlenmiştir."

(Terzibaba, Kelime-i Tevhîd, Ef'âli Tevhid Âyetleri; krş. Bakara 2/30)

İbrâhîm ile kelime "dua, zikir ve tefekkür konusu" olmaya başlar; Mûsâ makamında "ilâhe" çözülür ve tevhidi "lâ mevcûde illâ Allah" şeklini alır; Îsâ makamında "illâ" çözülür; Hz. Muhammed'de kelimenin tamamı ve onda gizli on üçüncü nokta olan Ahadiyyet zuhura gelir (Kelime-i Tevhîd, mertebe bahisleri).

Seyr-ü sülûk tertibindeki karşılıkları, hakkındaki lisans tezinin derli toplu aktardığı cetvelde görülür. Tevhid-i Ef'âl mertebesinin dersi:

"Makamı: Tevhid-i Efaal. Zikri: Ya Fettâh'dır. Âlemi: Âlemi şehâdet, madde müşâhede âlemidir. Peygamberi: Hz. İbrâhim as'dır. Lakabı: 'Halilullah'tır. Kelimesi: 'Lâ fâile illallah' Fâili mutlak ancak Allah'tır."

(Yavuz Burak Kır, Seyr-ü Sülûk Mertebeleri Tezi, "Tevhid-i Ef'âl"; âyet dersi: Fussilet 41/53)

Tevhid-i Esmâ'nın peygamberi Hz. Mûsâ, kelimesi "lâ mevcûde illâllah", âyet dersi Bakara 2/115'tir ("Nereye dönerseniz Allah'ın vechi oradadır"). Her mertebe bir âyetle mühürlenir: Fussilet 53, fiillerde tevhidin; Bakara 115, isimlerde tevhidin Kur'ân'daki tescili sayılır. Tefsir ile seyr-ü sülûkun iç içeliği burada en açık hâlini alır âyet, mertebenin ders kitabıdır; mertebe, âyetin yaşanmış tefsiridir.

Bu tertip, yolun iki büyük evresini de adlandırır: yedi nefis mertebesini kapsayan birinci evre "Sırât-ı Müstakîm", tevhid/hazret mertebelerini kapsayan ikinci evre "Sırâtullah"tır (Kır, Seyr-ü Sülûk Tezi, "Hazret Mertebeleri"). Fâtiha'daki "ihdinâ's-sırâta'l-müstakîm" duası, bu okumada yalnızca doğru yola iletilme talebi değil, mertebeler yolculuğunun ilk evresine işarettir. Birinci evrenin nefis mertebelerinin âyet karşılıkları, bir sonraki bölümün konusudur.

## BÖLÜM V NEFİS MERTEBELERİ VE ÂYET KARŞILIKLARI: KUR'ÂN'IN İÇ YOLCULUK HARİTASI

Dördüncü bölümde âyetin tabakaları ile okuyucunun idrak mertebeleri arasındaki ilişkiyi gördük. Şimdi o ilişkinin insan tarafındaki merdivenine bakalım: yedi nefis mertebesi. Terzibaba'nın yolunda bu yedili tasnif soyut bir ruh bilgisi değil, doğrudan Kur'ân'dan çıkarılan ve her basamağı bir âyetle mühürlenen bir yol nizamıdır. Bu konunun ana kaynağı, Terzibaba'nın kendi kaleminden çıkan ve "Terzibaba - Necdet Ardıç Serisi"nin kitabı olan İrfan Mektebi (Hak Yolu)nun Seyir Defteri'dir Bölüm I'de tanıttığımız "on iki mertebeli tertip"in birincil kaynağı budur.

### 1. Kitabın Usûlü: İki Kısım, Yedi Tur, Beş Hazret

İrfan Mektebi, elde-tutulur bir seyir defteridir; Terzibaba önsözde amacını ve okuma şartını böyle koyar:

"Muhterem okuyucum. Her ne surette olursa olsun eline geçmiş bulunan bu kitap, hacmi itibariyle küçük olmakla beraber manası ve özü itibariyle oldukça yüklüdür. Bu risaleden en iyi bir şekilde fayda sağlamak için daha evvelce bu yollardan geçmiş bir arifin nezaretinde tatbikine başlamak doğru olur. İçindekileri kendine mal edip o hali yaşamak istiyorsan yolu budur. Kılavuzsuz yola çıkan yolda kalır. Eğer ehlini bulamazsan yine de oku; ancak bu defa sağlıyacağın fayda ilmî mahiyette kalacaktır, bu dahi senin için çok büyük bir kazançtır."

(Terzibaba, İrfan Mektebi, "Ön Söz")

Kitabın omurgası, Bölüm I'de sözü edilen ikili yapıdır bir enfüsî (içe dönük) kısım, bir âfakî (dışa dönük) kısım:

"Yolumuzda, kişinin kendini tanıyabilmesi için yapması lazım gelen çalışmaları başlıca iki kısımda toplayabiliriz. Birinci kısıma “etturu seb’a” yani yedi tur denmektedir. Adından da anlaşılacağı üzere bu kısım yedi merhaleden oluşur. Bunlar da sırasıyla: 1 - Nefs-i emmare 2- “ levvame 3- “ mülhime 4- “ mutmeinne 5- “ radiye 6- “ merdiyye 7- “ safiye diye adlandırılır. Bu kısımda kişi “enfüsi” yani içe dönük çalışmalar yaparak kendini tanımaya başlar. İkinci kısıma “Hazarat-ı hamse” yani beş hazret mertebesi denmektedir. Bu merhaleler de sırasıyle; 1 - Efal alemi 2 – Esma “ 3 – Sıfat “ 4 – Zat “ 5 - İnsan-ı kamil diye adlandırılır. Bu kısımda kişi “Afaki” yani dışa dönük çalışmalar yaparak dış alemi tanımış olur."

(Terzibaba, İrfan Mektebi, "Seyr Defteri: Birinci Kısım")

Bu kitapta bizi ilgilendiren, "Kur'ân'ın iç yolculuk nizamı" olan birinci kısımdır: yedi nefis mertebesi. Her mertebenin -Bölüm I'de önceden gördüğümüz gibi- sabit başlıkları vardır: bir zikri, bir idrak-âyeti, bir hâl-âyeti, bir yaşantı tarifi, bir rengi. Bu kalıp, kitabın her bölümünde harfiyen tekrarlanır ve mertebeyi soyut bir kavram olmaktan çıkarıp günlük bir çalışma tertibine dönüştürür.

### 2. Yedi Basamak, Yedi Âyet

Kitap, her mertebe için iki âyet verir: bir "İdrak" âyeti (mertebenin ne olduğunu bildiren, sâlikin o mertebede kavraması gereken hakikat) ve bir "Hâl" âyeti (mertebenin bizzat yaşandığı, sâlikin o mertebede bulunduğunda muhatap olduğu hitap). Aşağıda her basamağın bu çift âyeti, kitaptaki sırayla verilmiştir.

Nefs-i emmâre

İdraki: (Rabbenâ zalemnâ enfüsena ve in lem tağfirlenâ ve terhâmnâ lenekûnenne minel hasirin) (Sûre7, âyet 23)

Meâli: Ey rabbimiz biz nefislerimize zulmettik, eğer sen bizi bağışlamazsan ve bize merhamet etmezsen hüsrana uğrayanlardan oluruz.

Hali: (ve ma uberriü nefsiy innennefse leemmaretün bissui illâ ma rahime rabbiy inne rabbi ğafururrahim) (S.Yusuf, A.53)

Meâli: Ben nefsimi temize çıkarmak istemem, çünkü nefis daima kötülüğü emredicidir. Meğerki Rabbimin esirgediği bir nefs ola, gerçekten Rabbim bağışlayan ve esirgeyendir."

(Terzibaba, İrfan Mektebi, "Birinci Bölüm Nefs-i Emmare")

Terzibaba, on iki mertebeyi iç içe dairelere benzetir; emmâre en dıştaki, en kalın halkadır:

"Yukarıda bahsedilen on iki mertebe iç içe on iki daire

olarak düşünülürse en dış daire “Nefsi Emmare”dir. O nun kalınlığı sonsuzdur. Bu mertebede kalındığı sürece, eğer gidişi durdurulmazsa Hak’ka yaklaşılamaz uzaklaşılır. Geriye gidiş durdurulup, merkeze doğru dönülebilinirse aslına ulaşılır, “KAMİL İNSAN” olunur."

(Terzibaba, İrfan Mektebi, "Kısa Bilgi")

Nefs-i levvâme

İdrak âyeti Yûnus (a.s.)'ın karanlıklar içindeki niyazıdır; Hâl âyeti ise "Kıyamet gününe ve pişmanlık çeken nefse yemin ederim" hitabıdır pişmanlık mertebesinin tescili. Zikri "Ya Allah" ism-i celâlidir:

İdraki: “fenada fiyzzûlümati en lâ ilâhe illâ ente sübhaneke inniy küntü minezzalimiyne” (Sûre 21, âyet 87)

Meâli: “Karanlıklar içinde “senden başka ilah yoktur, en münezzehsin, doğrusu ben zalimlerden oldum” diye niyaz etmişti”.

Hali: “lâ uksimü biyevmil kıyameh ve lâ uksimü binnefsil levvameh” (Sûre 75, âyet 1-2)

Meâli: “Kıyamet gününe ve pişmanhk çeken nefse emin ederim”."

Terzibaba'nın bu âyetteki keşfi, kıyâmet ile levvâmenin yan yana zikredilmesindedir:

"Âyet’te “Kıyamet gününe ve pişmanlık çeken Nefs’e yemin ederim” diye buyuran Cenabı Hak, acaba “kıyamet” ile “nefs-i levvame”yi niçin birlikte zikretmiştir? Demek ki Hak Teala “Nefs-i Levvame”ye o kadar çok değer veriyor ve bizim dikkatimizi çekiyor. Birimsel kişiliğinin gelişmesi için bu mertebede yüzünü “Nefs-i Mülhime”ye çeviren kimsenin oraya ulaştığında “Nefs-i Levvame”sinin kıyameti kopmuş olur."

(Terzibaba, İrfan Mektebi, "İkinci Bölüm Nefs-i Levvame")

Nefs-i mülhime

Üçüncü basamak, ilham ile vesvesenin karıştığı ara bölgedir. İdrak âyeti "yürekten tevbe" çağrısı, Hâl âyeti ise "nefsini temizleyen felaha erer" müjdesidir;

İdraki: “ya eyyühelleziyne amenû tübû ilellahi tevbetennasuhan” (Sûre 66, âyet 8)

Meâli: “Ey iman edenler! Yürekten tevbe ederek Allah’a dönün”

Hali: “kad efleha men tezekkâ” (Sûre 87, âyet 14)

Meâli: “Nefsini temizleyen mutlak felaha erer”"

Terzibaba bu mertebenin niteliğini ve tehlikesini tarif eder:

"Nefsi Mülhime, hayra ve şerre kabiliyetli ilham” ve Evham mertebesi’dir... Evvelce farkında olmadığı iç alemine değişik duygular gelmeye başlar, bunların bir kısmı Meleki ilham, daha çoğu’da Şeytani evham’dır. Burada en mühim mesele, gelen duyguları ayırdedebilme yeteneğine sahip olmağa çalışmaktadır. Eğer bu başarılırsa şeytaniler bertaraf edilip sadece melekilerden faydalanılmaya çalışılır."

(Terzibaba, İrfan Mektebi, "Üçüncü Bölüm Nefs-i Mülhime")

Nefs-i mutmainne

"Ey huzur içinde olan nefis, Rabbine dön" hitabı dördüncü basamağın idrâkidir; Hâl âyeti ise sâlikin bu hitaba verdiği cevaptır varlığını gökleri ve yeri yaratana teslim etmek.

İdraki : “ya eyyetühennefsül mutmeinneh irci’ıy ila rabbiki” (Fecr suresi 89/27 - 28)

Meâli: “Ey nefs-i mutmeinneye eren kişi, Rabbine dön”

Hali: “inniy veccehtü vechiye lilleziy fetare’s semavati vel arda haniyfen ve ma ene minel müşrikin” (Fecr suresi 6/79)

Meâli: “Ben varlığımı semavat ve arzı var edene döndürdüm ben müşriklerden değilim”"

Terzibaba'nın bu âyetteki tespiti, bu kitabın ana meselesi bakımından kilit değerdedir Kur'ân'ın hitabı bu basamakta karakter değiştirir:

"Gönül ve can gözünü faaliyete geçirenler bu daveti duyar ve uyarlar. “Ey tatmin olup huzur bulan nefs, Rabbine dön” emrini her müslüman duyar fakat bulunduğu mertebesi itibarile icabet etmeğe çalışır. Bu emre ancak Mutmeinne olmuş nefs, haliyle icabet edebilir ve Rabbından bu emri vasıtasız (müşahede ederek) alır. Çünkü gerçek Rabbına ulaşmıştır. Daha evvelce, hayalinde var ettiği Rabbına ibadet ederken, burada gerçek Rabba yani “Rabbül erbab”a ulaşmıştır, işte bu yüzden de “Ey mutmeinne nefs” hitabına mazhar olmuştur."

(Terzibaba, İrfan Mektebi, "Dördüncü Bölüm Nefs-i Mutmeinne")

Nefs-i râdiye

İdrak âyeti bir öncekiyle aynıdır "Rabbine dön" fakat şimdi "râzı olarak" kaydıyla; Hâl âyeti ise "sabır ve namazla yardım dileyin" emridir.

İdraki : ya eyyetühennefsül mutmeinneh ircii ilâ rabbiki radıyeten (Fecr suresi 89/27 – 28

Meâli: “Ey mutmeinneye eren kişi razı olarak Rabbına dön”.

Hali: “ya eyyühelleziyne amenusteinû bissabri vessalati innallahe meassabiriyne (Bakara suresi 2 /153)

Meâli: “Ey iman edenler sabır ve namazla yardım dileyin ALLAH muhakkak ki sabredenlerle beraberdir”."

Terzibaba, râzı olmanın bedelini bir dörtlükle söyler:

"Bu anlayış idraki içinde olan sâlike Rabbi “Ey huzur bulmuş nefs, razı olmuş olarak bana dön” emrini verince; o da “emret ya Rabbi, dilediğin şekilde muamele et. Kahrın da hoş lütfun da hoş” der ve bu arada “hoştur bana senden gelen, ya hil’ati yahut kefen; ya gonca gül, yahud diken” sözlerini terennüm etmeğe başlar."

(Terzibaba, İrfan Mektebi, "Beşinci Bölüm Nefs-i Radiye")

Nefs-i merdiyye

İdrak âyeti aynı hitabın tamamlanmış hâlidir “râzı olarak dön, kullarımın arasına ve cennetime gir"; Hâl âyeti ise "beni zikredin, ben de sizi zikredeyim" karşılıklılığıdır.

İdraki: “ya eyyühennefsül mutmeinneh ircii ilâ rabbiki radıyeten merdıyyeh fedhuliy fiy ibadiy vedhuliy cennetiy” (Fecr suresi 89/27 - 30)

Meâli: “Ey Nefs-i mutmeinneye eren kişi sen ondan razı o da senden razı olarak Rabbına dön, benim kullarımın arasına ve benim cennetime gir.”

Hali: “fezkûrûniy ezkürküm veşkürûliy velâ tekfürûn” (Bakara suresi 2/152)

Meâli: “Beni zikredin, ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin nankörlük etmeyin.”"

Terzibaba, bu mertebenin rızasını Hz. Ömer'den bir rivâyetle somutlaştırır:

"“radıyallahü anhüm ve radu anh” (Maide Suresi 5/119) “ALLAH onlardan razı ve onlar da ALLAH’dan razı” âyeti gerçek hali ile yaşama geçmiş olur. Rivâyet ederler ki Hz. Ömer (R.A) bu hali yaşayıp idrak ettiğinden meydana gelen hoşluk neticesinde “ene razı ente razı” yani “ben razı, sen razı” diye diye sema etmeye başlamış."

(Terzibaba, İrfan Mektebi, "Altıncı Bölüm Nefs-i Merdiyye")

Nefs-i sâfiye

İdrak âyeti "Bugün mülk kimindir? Vâhid ve Kahhâr olan Allah'ındır" sorusu-cevabıdır; Hâl âyeti ise "ancak müslüman olarak ölünüz" emridir. Z

İdraki: “limenil mülkül yevme lillâhil vahıdil kahhar” (Mümin Suresi 40/16)

Meâli: “Bugün mülk kimindir? Vahid ve Kahhar olan Allah’ın’dır”.

Hali: “fela temûtünne illâ ve entüm müslimün” (Bakara Suresi 2/132)

Meâli: “Sakın ha ölmeyin, ancak müslüman olarak ölün”"

Terzibaba, bu son basamağı bir ölüm-diriliş paradoksuyla tarif eder:

"Gerçekten kendini bilmeden, bulmadan bu dünya ayrılmak büyük kayıptır. “Muti kable ente mut” yani “ölmeden evvel ölünüz” hadis-i kudsisiyle Efendimiz de bu hale güzel açıklık getirmiştir. Kendi “nefs”inden ölenler, HAK’kın varlığı ile dirilirler, ki işte bu gerçek yaşamdır, ondan sonra artık o kimseler ölmezler."

(Terzibaba, İrfan Mektebi, "Yedinci Bölüm Nefs-i Safiye")

### 3. Usûl Sonucu: İç İçe Daireler, Her Mertebenin İki Yüzü

Yedi basamağın kitaptaki tarifinde tekrar eden bir kalıp, usûlün özünü taşır: her mertebenin, komşularına dönük "iki yüzü" vardır biri geride bıraktığı basamağa, biri gideceği basamağa bakar. Kitap bunu dört ayrı yerde neredeyse aynı formülle söyler:

"Yaşantısı: Nefs-i levvamenin biri emmareye, diğeri de mülhimeye bakan iki yüzü vardır... Yaşantısı: Nefs-i Mutmeinne’nin iki yüzü vardır, biri Mülhime’ye bakar, diğeri Radıyye’ye bakar... Yaşantısı: Nefsi Radiyenin iki yüzü vardır. Biri Mutmainne’ye;diğeri Merdiyye’ye bakar... Yaşantısı: Nefs-i merdiyyenin iki yüzü vardır. Biri, radiyye’ye diğeri, safiye’ye bakar."

(Terzibaba, İrfan Mektebi, mertebe tarifleri)

Bu "iki yüz" ilkesi, Bölüm VI'da göreceğimiz mertebe tayini disiplininin insan tarafındaki karşılığıdır: hiçbir mertebe yalıtılmış bir kutu değildir; her biri, bir öncekinin ıslahı, bir sonrakinin kapısıdır. On iki dairenin merkeze doğru daralması da aynı mantığı taşır bir âyetin (meselâ Yûsuf 12/53'ün) hükmü, dairelerin en dışında kalan için mutlak bir tarif iken, merkeze yaklaşan için geride bırakılmış bir eşiktir. Mertebe geçişkenliği tek yönlü de değildir; kitap Râdiye'nin bile "başına gelen her hale rıza göstermeye çalışma" cehdi içinde olduğunu, yani kazanılmış bir hâlin sürekli korunması gerektiğini vurgular hiçbir basamak, bir kere ulaşılınca güvenceye alınmış değildir.

### 4. Âyet, Ders ve Vird: Günlük Uygulamanın Reçetesi

İrfan Mektebi'nin en özgün tarafı, mertebeleri yalnız tarif etmekle kalmayıp somut bir günlük çalışma tertibine dönüştürmesidir. Yedi basamağın ortak çerçevesi 24 saatte bir tekrarlanan bir ibadet düzenidir:

"Yukarıda bilertilen merhalelerin aşılması için yapılacak çalışmalar 24 saatte bir tekrarlanır. Çalışmaya başlarken; - evvela 2 rek’at “Mi’rac namazı” kılınır. - Sonra Tebareke suresi (Sure 67) nin tamamı ile Haşr suresi (Sure 59) nin 22 ve 23 üncü âyetleri “hüvalla hüllezi”den okunur, 1 er tesbih “Estağfirullah”, “salavat-ı şerife” ve “kelime-i tevhid” çekilir."

(Terzibaba, İrfan Mektebi, "Seyr Defteri")

Her mertebenin kendine özgü ek zikri ve sayısı da vardır; Nefs-i Emmâre için reçete böyledir zikir hem sözle hem niyetle (rabıta, destur) örülüdür:

Zikrin mahiyeti idrakîdir, yalnız kuru bir tekrar değil Mutmainne bahsinde bunu açıkça belirtir:

"Burada ALLAH zikri demek sadece tesbih ile ALLAH ALLAH diye sayarak onu anmak değil, ancak idrak ile evvela Rab, yani RUBUBİYYET mertebesini anlayıp oraya yönelmek, oradan’da daha sonraki çalışmalarla ULÛHIYET mertebesine ulaşmak olduğunu anlamamız icab eder."

(Terzibaba, İrfan Mektebi, "Dördüncü Bölüm Nefs-i Mutmeinne")

Böylece tefsir, kitap sayfasından çıkıp güne yayılır: âyet, mürşidin telkiniyle verilen sayı ve zikirle her gün yeniden çekilir, sâlik "nûrunu, sırrını ve hâlini müşâhede edinceye kadar" bu çalışmayı sürdürür. İkinci bölümde gördüğümüz "Kur'ân'ın ferdî nüzûlü" ve "Kur'ân-ı nâtık" olma tasavvuru, bu uygulamayla ete kemiğe bürünür.

Yedi basamağın vardığı yer, İnsân Sûresi'nin ilk âyetinde tefsir edilen insan hakikatidir: "İnsânın üzerinden bir zaman geçmedi mi ki, o anılan bir şey değil idi" âyetini Terzibaba, insanın ezeldeki "takdiri" üzerinden okur insanın hakikati âlemler yaratılmadan önce ilm-i İlâhîde mevcuttu; "hakikat yönüyle insân büyük âlem, bu âlemler küçük âlemdir" (İnsan Sûresi, 76/1 tefsiri). Nefis merdiveninin son basamağı, Bölüm III'te varlık nizamının zirvesinde gördüğümüz İnsân-ı Kâmil'e açılır: iç yolculuğun nizamı ile varlığın nizamı, aynı nizamdır.

## BÖLÜM VI - TEFSİR USÛLÜNÜN İLKELERİ: TERZİBABA'NIN KENDİ SÖZLERİYLE

Buraya kadarki bölümler, Terzibaba'nın tefsirinin yapı taşlarını tek tek gösterdi: Kur'ân tasavvuru (II), varlık ve tenezzül nizamı (III), idrak ve tevhid mertebeleri (IV), nefis mertebeleri (V). Bu bölüm, o taşları bir usûl bütünü hâlinde bir araya getiriyor. Terzibaba, kendi eserlerinde bu usûlü çoğunlukla âyet âyet, dolaylı yoldan uygular; ama 23 Mayıs 2023'te Adana'da kendisine doğrudan sorulduğunda, usûlünü kendi ağzından, gayet açık biçimde anlatmıştır. Bu bölüm, o sohbetin ışığında, külliyat boyunca istikrarla görülen on bir esası bir araya getirir.

### Birinci Esas: Zâhiri İptal Etmeyen Bâtın

Terzibaba'nın en sık tekrarladığı ve en titizlikle koruduğu kural budur. En veciz ifadesi İnsan Sûresi sohbetindedir:

"Bizlere lâzım olan Âyet-i Kerîme'lerin bu görünen zâhir mânâlarını bozmadan bâtın olan mânâlarından yani özlerinden yararlanmaktır ve her ikisi de yerli yerince kullanılmalıdır, biri bir diğerini hükümsüz bırakmak bir yana tamamlayıcısıdır."

(Terzibaba, İnsan Sûresi, İnsân 76/4 tefsiri)

Adana sohbetinde bu ilkeyi, medrese ile dergâh arasındaki eski bir çekişmeyi hatırlatarak da söyler: ikisi de doğrudur, ikisi de gereklidir, kavga etmelerine gerek yoktur (bu meseleye sekizinci esasta yeniden döneceğiz). Zâhirî hükmün mutlak geçerliliği hakkında ise şu netlik vardır işârî mânâ,

şer'î hükmü asla kaldırmaz:

"Elbette bütün bu yorumlar, tefsirler ve te'viller evvelâ iyi niyetle ve şer'î sisteme ters düşmemek şartıyla yapılmalıdır. Kötü niyet olmaması ve şeriata ters olmaması lâzımdır."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Tefsir, Te'vil ve İşârî Terimlerinin Mânâları")

Kuru zâhirciliğe karşı da bir ikaz vardır:

"Tefsirler de zâhir hâli genel olarak verilen bilgiyi sadece genel olarak bildiğimizde sadece tarihi bir hadiseyi yaşamış oluruz ve o şekilde yaşadığımız zaman Kûr'ân-ı Kerîm'i gerçek yönüyle anlamış olamıyoruz, işte onun için zâten Kûr'ân-ı Kerîm'den tad, lezzet alamıyoruz."

(Terzibaba, Bakara Sûresi, halife âyeti bahsi)

Bu denge, tefsirin kendi kalıbına da yerleşmiştir: âyetin aslı ve muteber meâller (özellikle Elmalılı, Diyanet) önce verilir, işârî yorum bu zemin üstüne kurulur.

### İkinci Esas: Mertebe Tayini Furkan Disiplini

İkinci esas, bu kitabın ana konusu olan mertebeli okumadır. Bakara 53'teki "Mûsâ'ya Kitab'ı ve Furkan'ı verdik" âyetinin tefsirinde Terzibaba bu disiplinin adını koyar:

"bizdeki Furkan yani Kûr'ân'ın Furkan'ı, mertebeleri ayıran demektir, eğer öyle bir şey olmasa herşey birbirine karışır, hangi mertebede hangi ilim geçerli olur bilinmez."

(Terzibaba, Bakara Sûresi, Bakara 2/53 tefsiri)

Vahiy de mertebelere göre inmiştir; dolayısıyla mertebe tayini, metne dışarıdan giydirilen bir şablon değil, metnin iniş düzenine uygun okumadır:

"Şeriat mertebesi itibarıyla şer'i bilgiler olarak bütün insânlara geldi, Tarikat mertebesi itibarıyla velilere geldi... Demek ki her mertebede olan kimseye o mertebenin gereği ve hakikati itibarıyla inmekte, bu ne muhteşem bir hadisedir."

(Terzibaba, Bakara Sûresi, vahyin mertebelere göre inişi bahsi)

Adana sohbetinde bu disiplin, "cevâmiu'l-kelim" (az sözle çok mânâ) vasfının açıklanmasında yeniden karşımıza çıkar bu kez sıfat-esmâ-zât ayrımına ek olarak, "doğuş yeri" (matla') kavramıyla birlikte:

"Onun için Kur'an-ı Kerim'in bu anlatış tarzlarını çok dikkat etmemiz gerekir. Hangi mertebeden anlatılıyor, ef'al mertebesinden mi, esma mertebesinden mi, sıfat mertebesinden mi, Zat mertebesinden mi veya verdiği bilgiler hangi mertebeden işte bunların hepsi cevami-ul kelimin içine giriyor."

(Terzibaba, TB. Kelime-i Muhammediyye, cevâmiu'l-kelim bahsi)

Mertebe tayininin ihmal edilmesi, Terzibaba'ya göre İslâm düşüncesindeki fırkalaşmanın da köküdür: "her fırka kendi bulunduğu mertebeden İslâmı anlamakta... kendi dışındaki fırkayı küfrüne varıncaya kadar ileri gitmekte" (Bakara Sûresi). Tek mertebeyi mutlaklaştıran okuma, yalnız eksik değil, dışlayıcıdır. Kurumsal boyutu da vardır her mertebenin kendi eğiticisi olduğu, kimsenin kendi mertebesinin üstünden ders veremeyeceği tespiti:

"Şeriat mertebesinin eğiticileri imamlar, hocalar... tarikat mertebesinin eğiticileri mürşit denilen şeyh efendiler, hakikat mertebesinin eğiticileri arifler, marifet mertebesinin eğiticileri arifibillâh'lardır."

(Terzibaba, Bakara Sûresi, İslâm'ın dört mertebesi bahsi)

### Üçüncü Esas: Kur'ân'ı Kendi Nefsinde Okumak Kur’ân-ı Nâtık Olmak

Üçüncü esas, âyetin muhatabını tayin eder: âyet, tarihte birilerine söylenmiş bir haber değil, şimdi ve burada okuyucuya inen bir hitaptır. Terzibaba'nın gerekçesi kesindir:

"eğer Kûr'ân-ı Kerîm sadece ondan bahsediyorsa bu bir tarihi bilgi olur sadece, ama Kûr'ân-ı Kerîm herbirerlerimize geldiğinden ve her an her devirde taptaze olduğundan bugün bu Âyet-i Kerîme'ler bizim hakkımızda bize ne diyorlar bize ne veriyorlar bunu bilmemiz lâzım."

(Terzibaba, Bakara Sûresi, Bakara 2/40 tefsiri)

Bu esasın ilmi temeli, ikinci bölümde uzun uzun anlattığımız Kur'ân-insan ikizliğidir "el-insânü ve'l-Kur'ânü tev'emân" hakikati ve insanın Kur'ân-ı nâtık olma yolculuğu. Tefsirin gayesi bilgi biriktirmek değil, o ikizliği kendi varlığında gerçekleştirmektir ve nihaî dayanak, İbnü'l-Arabî'nin Fusûs'undan aktarılan şu cümledir: "Ve bizim dediğimiz şeyi, ancak kendi nefsinde Kur'ân olan kimse bilir" (Terzioğlu M. Cağaloğlu, 53. Âyetler, Fusûsü'l-Hikem nakli). Bu esasın zamanla ilişkisi de önemlidir; Terzibaba, kıssalardaki "iz" (hani, o zaman) edatının okuyucuyu o ânın içine taşıması gerektiğini söyler: "Kûr'ân-ı Kerîm'de bahsedilen herhangi bir hâdisede (iz) ibaresi geçiyorsa o anda bizlerin o hâdisenin olduğu devre gitmemiz lâzımdır" (Yâsîn Sûresi).

### Dördüncü Esas: Harf, Nokta ve Sayı İlm-i Hurûf

Terzibaba, harflerin şekillerini, noktalarını ve ebced değerlerini düzenli bir yorum aracı olarak kullanır; fakat bu araç hüküm üretmez mertebe gösterir. Elif'in Ahadiyyet'i, be'nin ve altındaki noktanın Risâlet ve tevhidi, mim'in Hakikat-i Muhammediyye'yi göstermesi (bkz. Bölüm II/5), âyet yorumlarında ek bir delil tabakası değil, mertebeler nizamının hatırlatıcısıdır. Bu tahliller çoğu yerde "indî" (şahsî) sayılır ve şer'î bir iddia taşımaz dokuzuncu esasta göreceğimiz gibi, Terzibaba bunları genele bağlayıcı saymaz.

Hurûf-ı Mukatta'a: Sûrenin Kendi Şifresi. Bu ilmin en yoğun uygulandığı yer, yirmi dokuz sûrenin başındaki kesik harflerdir (elif-lâm-mîm, hâ-mîm, kâf-hâ-yâ-ayn-sâd gibi). Terzibaba'ya göre bu harfler tercüme edilemez, çünkü zâtî ve tercümesizdirler Kur'ân'ın dört tercümesinin ulaşamadığı tek tabakadır:

"Daha evvelki satırlarımızda Kur’an-ı Keriym’in dört (4) tercümesinden bahs etmiştik, işte bu “Huruf-u Mukatta’a”lar tercüme edilmeden ve gönderilmiş bütün kitaplarla bildirilen tüm manaları içeren zati ve ilahi harflerdir. Bu harfler İlahi kitabımız Kur’an-ı Keriym’in maddi manevi varlığını muhafaza eden 29 adet ilahi nur sütunlarıdır. Bu yüzden de aslının bozulması mümkün değildir ve bunlar hiçbir şekilde mutlak olarak hiçbir beşeri lisana tercüme edilemez, “meal”i dahi yapılamaz."

(Terzibaba, Kelime-i Tevhîd, "Hurûfu Mukatta'a")

Ve her sûrenin gövdesini, kendi başındaki bu harflerin açılımı sayar sûre, harfin kendisinin bir tefsiridir:

"İşte Kur’an-ı Kerimde surelerin başında da Huruf-u Mukatta dedikleri mutlak harfler var ya, değişmez harfler, işte o değişmez harflerin manalarının suretleri o suredir. “Elif, Lam, Mim” dedi, “Ha, Mim” dedi, “Kef, Ha, Ya, Ayn, Sad” dedi, Huruf-u Mukatta harflerinin hakikatlerinin özelliğini o sure içinde açıyor. O sure o baştaki Huruf-u Mukattanın ayeti oluyor."

(Terzibaba, Nûh Fassı, Fusûsu'l-Hikem şerhi)

Uygulamada iki yöntem birlikte işler: her harfin ebced sayı değeri alınır, toplanır, rakamları tekrar toplanarak (9+3=12 gibi) mertebe sayısına indirilir. Vahiy ve Cebrâil kitabındaki bir çözümleme, yöntemi somut gösterir:

"Bu harflere “ebced” hesabıyla baktığımız zaman “elif” l “mim” 40 ilave gelen “elif” l ve “hemze” 1 “nun” 50 toplamı 93 olur. 93 sayısını kendi arasında toplarsak (9 + 3) = 12 eder, ki bu da seyr-i sülûk mertebelerinin tamamıdır. Bu değerden, “Hakikat-i Muhammedi” değeri olan “mim”i yani 40'ı çıkardığımızda (93 - 40) = 53 kalır, ki bu gerçekten bizi şaşırtan ve oldukça da duygulandıran bir netice olmuştur. Çünkü 53, bizim mânâ alemindeki şifre sayımızdır."

(Terzibaba, Vahiy ve Cebrâîl, hurûf-ı mukatta'a çözümlemesi)

Yunus sûresinin "elif-lâm-râ"sında ise sayı simetriye taşınır irfani bir okumayla:

"“Elif” (1-13) “Lâm” (30) “Ra” (200) sayı değerinde’ dir. Toplarsak, (1+30+200=231) dir. Gene toplarsak, (2+3+1=6) dır ki, (6) cihettır. Her cihetten zuhuru vardır. Ayrıca (2,31) in (2) sini zâhir ve bâtın ayırırsak geriye (31) kalır ki, tersi (13) tür. Böylece iki adet (13) olur ki, bağlı olduğu yer ve kaynağı bellidir. Bilindiği gibi o kaynakta (Hakikat-i Muhammed-î) dir."

(Terzibaba, Yûnus Sûresi, hurûf-ı mukatta'a çözümlemesi)

Terzibaba bu yöntemi Meryem sûresinde açıkça "şifre" diye adlandırır ve amacını tarif eder sayısal tabaka, zâhirî mânâyı iptal etmez, onu pekiştirir (bkz. Birinci Esas):

"Meryem sûresinin başındaki bu harfler bir bakıma da bu sûrenin anahtarı ve şifresidir. ... Bizler bu sayısal değerlerin hakîkâtlerini idrâk eder ve bilirsek zâhiren okuduğumuz mânâları daha iyi anlarız ve mutmainliğimiz daha çok artar."

(Terzibaba, Meryem Sûresi, hurûf-ı mukatta'a çözümlemesi)

Bu yöntemin bir sınırı ve bir tehlikesi de vardır. Sınır: çıkan mânâ genele hitap eden "şer'î" bir hüküm değil, kişiye özgü bir zevktir

"Bu harfler kelimeye dönüşmedikleri için bir mânâ çıkmamaktadır ve akl-ı cüz ile bunlardan mâ’nâ çıkarmak mümkün değildir. Huruf-ı mukattaalardan çıkarılan mânâlar kişiler için “indî” mânâlardır, kişilerin kendilerine hitap eder, çünkü Kûr’ân-ı Kerîm’in ifâdeleri genele hitap ettiği için, ilk anda anlaşılan mâ’nâları genel mâ’nâlardır. Bu mânâlar dışındakilerin hepsi zevkî ve ilmî tefsirdir. Bu zevkî ve ilmî mâ’nâlar da oralara ulaşabilenler içindir."

(Terzibaba, Hz. Muhammed (s.a.v.), hurûf-ı mukatta'a bahsi)

Tehlike ise, aynı sayısal yöntemin sınırını aşıp "cifr" adı verilen ayrı bir disipline kaymasıdır; Terzibaba burada kendi mesafesini açıkça koyar:

"Bahsettiğin Cifr ilmi ile hiç ilgilenmedim, ancak tehlikeli bir saha olduğu açıktır, isminden de anlaşılacağı gibi "c'ifr" "ifr'it" "C" celal tecellisinin ifadesi olabilir. Ayrıca, “Ci” hecesine, “nar’ın nun-u”nu ilave edersek, çıkan kelime açık olarak “Cin” olur. Medyumların kullandığı üç harflilerin de içinde olduğu bir sistem olduğunu zannediyorum. Benim bazen kullandığım ebced hesabı diye bilinen bir şema vardır, orada harflerin dört yönden sayı değerleri vardır, oraya bakarak bazı hesaplamalar çıkar, ancak buda mutlak bir kanun değildir, bir neşe meselesidir."

(Terzibaba, "Öbür Silâhlar" İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha)

Bu edep kaydı, ilm-i hurûfun bu kitaptaki yerini de belirler: harf ve sayı, âyetin zâhirî hükmünü ispatlamaz ya da değiştirmez; yalnız kişiye, meâlin göremediği bir tabakayı, "mutmainlik" olarak hatırlatır.

Bu yöntemin dayanağı, sayıların vahyin dışında sonradan eklenmiş bir süs değil, vahyin kendi bünyesinde mevcut olduğu iddiasıdır:

"Esasen sayılar, vahyin içinde bizâtihi mevcuttur. Sayılar “Kelâm Sıfatı”nın anahtarı gibidirler. Onlara dokunup açtığımızda ise, “İlâhi Kelâm”ın hıtabını hem duyabiliyor, hem okuyabiliyor, hem de seyredebiliyoruz."

(Terzibaba, Bir Kardeşin Dosyası)

Aynı ilke harflerin şekline de uygulanır Arapçada iki ayrı harf (tı ve te) Latin harfli Türkçede tek harfe (te) indirgendiğinde, aralarındaki mânâ farkı da görünmez olur:

"Arapça da (TI) harfi ve (TE) harfi vardır ancak bunların ikisi de lâtin türk alfebesinde sadece (te) olarak yazılır. (TI) harfi ise, Ta Ha, Tahakkuk, Tahir, Tahsin, ve diğerleri Arapça (te) harfinin ifadesi ise bilindiği gibi (Ente) yani (sen) bundan kasıtta (İnsan) kasdedilmektedir. (En,te) (En) arapça da (mak/mek) olarak kullanılmaktadır. (Te) sen yani İnsan (mak/Mek) yani "İnsan olmak" demektir. diyebiliriz."

(Terzibaba, Rüya-Mânâ Âlemi Yoruma Açık Eğitim Zuhûrâtları, Cilt 2)

### Beşinci Esas: Tefsir, Te'vil ve İşârî Terzibaba’nın Kendi Tarifi

Adana sohbetinde bu üç kavram, Fahreddin Avan'ın İmam Mâtürîdî'den aktardığı klasik bir ayrımla gündeme gelir: "İmam Mâtürîdî kitabının başında tefsir ile te'vil arasındaki farktan bahsederken, 'Tefsir, sahâbenin anladığı ve yorumladığıdır; te'vil ise sahâbeden sonra gelenlerin tâbiînin, tebe-i tâbiînin yaptığı yorumlardır' diyor" (Adana Sohbeti, "Tefsir, Te'vil ve İşârî Terimlerinin Mânâları"). Terzibaba, bu tarihî/nesil temelli ayrımı reddetmeden, kavramları kendi diliyle de tarif etmiştir; bu tarif, kendi yolunun klasik disiplin nizamındaki yerini de gösterir:

"Te'vil, bildiğin gibi 'evveli' demektir; yani Cenâb-ı Hakk'ın o âyetle en önce neyi murad ettiğini anlamaktır. İşârî ise yine o âyetin içerisinde bulunan işaretleri, bâtınında gizli olan hakikatleri meydana çıkarmaya çalışmaktır. Tefsir ise yorum, yorumlama mânâsınadır."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Tefsir, Te'vil ve İşârî Terimlerinin Mânâları")

Ve hemen ekler: hiçbir yorum, âyeti tek bir mânâya hapsedemez

"Bunların hiçbiri mutlak olarak kabul edilmez; yani 'bu âyet-i kerîme yalnızca şu mânâya hastır' denilemez. Çünkü kapı açıktır; Allah kelâmı tek bir yöne tahsis edilemez."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Tefsir, Te'vil ve İşârî Terimlerinin Mânâları")

Bu tanımı önerirken, önce mevcut tefsir kitaplarının nasıl bir yol tuttuğuna bakılmasını da tavsiye eder çünkü klasik tefsirlerin çoğu, aslında rivayetten ibarettir:

"Bunun için evvelâ tefsir kitaplarında bir araştırma yapmak, birkaç müellifin bu sahaya bakışını, önceliği tefsire mi te'vile mi verdiğini görmek lâzımdır... Tefsirler, bildiğin gibi rivayetlerden oluşur. İbn Abbas'ın ilk tefsiri rivayettir ve birçok tefsir kaynak olarak oraya dayandırılır; bu da yine bir yorumdur."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Tefsir, Te'vil ve İşârî Terimlerinin Mânâları")

"İşârî" isminin kendisi de âyetin bir başka ismiyle âyetin "işaret" mânâsına gelmesiyle birleşir:

"Ayrıca 'âyet' de işaret demektir. Bütün âleme baktığımız zaman... önde olan her varlık bir âyettir, bir işarettir."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Tefsir, Te'vil ve İşârî Terimlerinin Mânâları")

Terzibaba'nın Âyet Tarifi. Bu "âyet = işaret" tespitini, Terzibaba Lokman sûresi tefsirinde teknik bir tarife dönüştürür gemilerin denizde Allah'ın nimetiyle akışını konu alan 31. âyetin ("Allah, bunu âyetlerinden bir kısmını size göstermek için yapmaktadır") izahında:

"Bilindiği gibi ayet genelde işaret olarak anlaşılmaktadır. Alemdeki herbir varlık-ayet Allah'ın işaretlerindendir. Ayetin tarifi ise! "Zât-ı mutlağın Zât-ı mukayyed olarak bulunduğu yerin özelliği üzere görünmesidir. Ayetlerin bir kısmı ise gördüğümüz alemdeki ilâh-i işaretlerdir. Diğer ayetler ise diğer alemin ayetleri olduğundan bu alemde daha henüz görülmez."

(Terzibaba, Lokman Sûresi Tefsiri, 31/31. âyet izahı)

Bu tarif, âyeti Bölüm II'de gördüğümüz zât-sıfat-esmâ-ef'âl mertebeler nizamına bağlar: âyet, mutlak olanın (Zât-ı mutlak) her defasında bulunduğu mertebenin kaydıyla (Zât-ı mukayyed) görünmesidir nitekim Bakara 2/158'deki "Safâ ile Merve, Allah'ın şeâirindendir" ifadesi de bu türden zâtî bir âyeti gösterir; aynı ilke, ef'âl, esmâ ve sıfat mertebelerindeki âyetler için de geçerlidir, her biri kendi mertebesinde bir "Zât-ı mukayyed" hükmü taşır. Görülmeyen âyetlerin varlığı da bu tarifin doğal sonucudur: bu âlemde henüz zuhûr etmemiş âyetler, diğer âlemlerin kaydında saklıdır.

Terzibaba'nın Necm sohbetinde geçen üç kelimeli tarif ise (A'râf 53 vesilesiyle) aynı hakikati bir cümlede toplar: "Kûr'ân-ı Kerîm'in meâli kelime karşılığı olan çevirisidir, tefsiri anlatılan hâdiselerin zâhiri olarak ifâde edilmesi, te'vili ise Âyetlerin hakîkatlerine dönüşmesidir" (Terzioğlu M. Cağaloğlu, 53. Âyetler, A'râf 7/53 bahsi). Meâl bilgiyi, tefsir bağlamı, te'vil ise yaşamayı verir dikkat edilirse te'vil burada zihinsel bir işlem değil, varoluşsal bir dönüşümdür: âyetin hakîkatine dönüşmek.

### Altıncı Esas: Tefsire Ehliyet Tevhid İlmi ve Yedi Sıfat

Terzibaba, kim tefsir yapabilir sorusuna açık ve sert bir cevap verir: dil bilgisi şarttır ama yeterli değildir; asıl şart tevhid ilmidir.

"Evvelâ mutlaka tevhid eğitimi alması lâzımdır. Tevhid eğitimini almayan, Arapçayı ne kadar çok bilirse bilsin, bildiği beşerî kurallar Arapçasıdır; daha yukarıya çıkamaz, zemindedir."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Tefsir Yapabilmek İçin Gereken Eğitim")

Zâhir ulemâsının kendi koyduğu şartlar da vardır güzel Kur'ân okumayı, nesih âyetlerini bilmeyi gerektirirler; fakat Terzibaba, bu şartların sahayı gereğinden çok daraltıp tefsiri birkaç kişiye hapsettiğini, üstelik tek bir mertebede kaldığını söyler:

"Ehl-i zâhir ulemâ-i kirâmın daha başka şartları vardır: Evvelâ çok güzel Kur'ân okumasını bilecek... Sonra nesih âyetlerini, hükmü kaldırılmış âyetlerin hangileri olduğunu bilecek... derler ve sahayı çok daraltırlar. Âdeta Kur'ân-ı Kerîm hakkında yorum yapmayı beş-on kişiye bırakırlar. Onların zâhirî ilmi çok üst derecede olabilir; ama bâtınî hakikatlere tek olan Allah ilmi içerisinde bakmadıkları... için, yapılacak yorum o düşünceye göre olur... Onların bakışı da doğrudur; ama bir makam, bir mertebe aşağıdadır: Ef'âl mertebesi anlayışına göredir."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Tefsir, Te'vil ve İşârî Terimlerinin Mânâları")

Bu ehliyetin ölçüsü, kişinin yedi sıfât-ı sübûtiyeyi hayat, ilim, irade, kudret, kelâm, sem', basar kendinde bilerek, iradeyle faaliyete geçirmesidir; çoğumuz bunları "ezbere", hayalde kullanırız:

"Biz bu sıfât-ı sübûtiyeyi, yedi sıfatımızı hep hayalde, doğal ve otomatik kullanıyoruz; iradeyle, idrakle, müşahedeyle değil, ezbere kullanıyoruz."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Tefsir Yapabilmek İçin Gereken Eğitim")

Bu ezbere kullanmanın ne demek olduğunu, Terzibaba iki günlük hayat örneğiyle gösterir bir kuşun uçuşu ve bir akrebin ismi. İkisinde de biz, gördüğümüz sûreti onun bütün hakikati zannederiz:

"Dışarı çıkıyoruz: 'A, önümüzden bir araba geçti; a, kuş ürktü de kaçtı, kanatlarını şap şap çırptı' diyoruz. Hayatı bu kadar vukuât-ı âdiyeden ibaret görüyoruz. Hâlbuki Kur'ân, 'Siz onları gökyüzünde uçar zannedersiniz; hâlbuki onları Rahmân tutmaktadır' diyor ne kadar açık! Demek ki kuşun kuşluğu, kendine ait bir şeyi yoktur... Böyle baktığın zaman kuş diye, kartal diye, leylek diye müstakil hiçbir şey yoktur; biz onları sadece isimlendirmişiz, ama verdiğimiz ismi onların kendisi zannetmişiz. Akrepte olduğu gibi: Onun ismi akrep değildir; öldürücü olmasından dolayı akrep onun bir vasfı, bir sıfatıdır. Biz vasfını asıl ismi hâline getirmişiz."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Tefsir Yapabilmek İçin Gereken Eğitim")

Ve nihayet, kişinin kendinde bir kanaatin oluşması gerekir Arapça’nın yalnızca bir kapı olduğunu, arkasında başka bir dilin durduğunu görmesi:

"kişinin kendisinde de bir kanaat hâsıl olması lâzımdır ki bir gün 'Bu beşerî Arapça değilmiş!' diyebilsin; kapısı Arapça imiş ama aslı Rabça imiş, diyebilsin. Bunu anladığı zaman tefsir yolu ona açılır."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Tefsir Yapabilmek İçin Gereken Eğitim")

Terzibaba bu eğitimi bir kılavuzluğa benzetir: mertebeli okumaya yeni başlayan kişi, tek başına yol alamaz birinin ona "şuraya bas, şu tarafa basma, orada çukur var" diye yol göstermesi gerekir (Adana Sohbeti, aynı bahis). Bu, tefsirin neden bir kitap işi değil, bir Mürşid ve meclis işi olduğunun da temelidir yedinci esas budur. Niyazi Mısri bu konu hakkında güzel bir beyti vardı;

Mürşid gerektir bildire Hakk’ı sana Hakk’al‐yakîn,

Mürşidi olmayanların bildikleri gümân imiş.

Arapça bilgisinin şart olduğunu söylerken bile Terzibaba, bunun herkese göre değişebileceğini, tarihte okuma yazma bilmeyen kimselerin de gönül bilgisiyle tefsir yapabildiğini hatırlatır fakat onların sahası, kendi ifadesiyle "mahdut"tur:

"Gerçi zamanında okuma yazma bilmeyen birçok kimse de te'vil ve tefsir yapmıştır; ama bunlar muayyen yerlere yapılmıştır. Eski zamanlarda her köyde, her kasabada bilge kişiler vardı. Ehlullahtan birine gitmişler, 'Şu âyetin tefsirini bize yapar mısınız?' demişler. 'Ben âyet okumak bilmem; siz okuyun, tefsirini ben yapayım' demiş. Âyeti okumuşlar; öyle bir tefsir yapmış ki tefsir âlimleri hayran kalmışlar. Bakınız: Arapça okumasını bilmiyor, ama mânâsını, iç bünyesini bildiği için onu yapabiliyor. Ancak o, mahdut bir yerini yapabilmektedir. Daha geniş mânâda yapmak için evvelâ Arap lisanını bilmek, sonra da Arap lisanıyla birlikte tevhid ilmini bilmek lâzımdır."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Tefsir Yapabilmek İçin Gereken Eğitim")

Bu ayrımın sonunda Terzibaba, günümüz tefsir çalışmalarına dair de üzülerek bir tespit paylaşır tefsirin artık çoğunlukla nakil olduğunu, yeni ve özgün bir kavrayışın (dirayet) azaldığını söyler:

"Yeni tefsir yazan aslında tefsir yazmıyor, kopya çekiyor. Rivayet tefsiri yapılıyor; dirayet tefsirleri kalmamış. İşte o sahaya geçmek lâzımdır."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Tefsir Yapabilmek İçin Gereken Eğitim")

Bu ehliyetin beslendiği kaynakları da kendisi dörde ayırır dirayetin nereden geldiğini, "kopya çekmeyen" tefsirin nasıl mümkün olduğunu bu dörtlü açıklar:

"VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim."

(Terzibaba, Bir Kardeşin Dosyası)

Bu ehliyet ölçüsü, tefsirin dışına, zikir verme yetkisine de taşınır: bir mürşidin talibine esmâ vermesi de, kendinde o esmânın hakikatini yaşamış olmasını gerektirir

"Esmâül hüsnanın çekilmesini verecek olan kişi veya kişilerin evvelâ kendilerinin "Hay" olmaları lazım gelmektedir. Ölü olan bir kimsenin diri olan bir mahalle yönlendirmesi zaten mümkün değildir onlar yaşayan ölüler olduklarından, bu esmalar verilse bile ölüden ölüye nakil gibi olur ve faydası olmaz ancak kişi belki kısmen iyi niyeti ile sevap kazanır ancak esmanın üzerinde olumlu yönde fazla tesiri olmaz."

(Terzibaba, Rüya-Mânâ Âlemi Yoruma Açık Eğitim Zuhûrâtları, Cilt 1)

### Yedinci Esas: Sohbet, Mürşid ve Meclis Bağlamı

Terzibaba'nın eserleri yazı masasında değil, sohbet meclisinde doğmuştur; bu, üslûbun olduğu kadar usûlün de parçasıdır. Fâtiha sohbetinin önsözünde bunu açıkça söyler:

"Kûr'ân-ı Kerîm'de (yolculuk) adlı sohbetlerimizin bazılarını vakit buldukça yazıya geçirtip daha sonra gene vakit buldukça kitap haline dönüştürmek için çalışmalar yapmaktayız... o günlerdeki yapılan sohbetler mertebesi itibarile düzenlemeye çalışacağım."

(Terzibaba, Fâtiha Sûresi, "Ön Söz")

"Sohbetler mertebesi itibarile" kaydı önemlidir: metin, o meclisteki dinleyicilerin mertebesine göre söylenmiş sözün kaydıdır. Bu bağlamın okuyucuya yüklediği ön şart, hemen bütün önsözlerde tekrarlanan kalıp cümlede söylenir:

"Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs'in hevasından, zan ve hayelden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek mânâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır."

(Terzibaba, Fâtiha Sûresi, "Ön Söz"; aynı kalıp Kırk Seyir önsözünde de yer alır)

Tefsirin verimi, okuyucunun kalp temizliğine bağlanır: usûl, yalnız metne değil, okuyucuya da şart koşar. Kırk Seyir önsözü bunu açıkça bildirir: "Bunları kişinin kendinde bulması, müşahade etmesi, yaşaması ve tecellilerinin oluşması gerekmektedir" (İrfan Mektebi, Kırk Seyir, "Ön Söz"). Kitap bir nizamdır; yol, mürşidle yürünür.

### Sekizinci Esas: Mertebe Medrese ile Dergâhı Barıştıran Kelime

Terzibaba'nın Adana sohbetinde anlattığı bir mesele, sekizinci esası doğrudan kendi ağzından verir: medrese (zâhir ilmi) ile dergâh (bâtın ilmi) arasındaki eski çekişme, ona göre gereksiz bir kavgadır ve tek bir kelimeyle son bulur mertebe:

"Bu savaşı bitiren kelime 'mertebe'dir. Mertebeyi anlayınca savaşa gerek kalmaz. Medresenin fıkıh bilgileri, medrese bilgileri olmasa İslâm ayakta kalabilir mi?... Sıkıntı, o dörtte biri yüzde yüz zannetmekte: Şeriat mertebesini dinin tamamı zannedip yukarısını reddetmekte. Yukarıdakinin de aşağıyı kurmadan 'Biz yukarıdayız' deyip aşağıyı reddetmesi aynı hatadır."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Ona Ancak Temiz Olanlar Dokunabilir Âyeti ve Taharet")

Bu meseleyi anlatırken kullandığı ev benzetmesi, kitabımızın belki en güzel özetidir:

"İki odalı bir ev düşünelim: Bu oda ile öteki oda 'Ben daha büyüğüm, benim manzaram daha güzel' diye kavgaya girer mi? Girse bu kadar mânâsız bir kavga olur. O da kendi yerinde geçerlidir, bir görevi vardır; öteki oda da kendi yerinde geçerlidir, bir görevi vardır ve ikisi birden zaten tek şeyi ifade eder: İki odanın hepsine birden 'ev' denir."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Ona Ancak Temiz Olanlar Dokunabilir Âyeti ve Taharet")

Bu esas, birinci esasın (zâhiri iptal etmeyen bâtın) neden bir zorunluluk olduğunu, kavgasız bir gönül rahatlığıyla açıklar. Bu ev benzetmesinin somut bir uygulamasını abdest ve taharet meselesinde Bölüm VII'de bütün genişliğiyle göreceğiz.

### Dokuzuncu Esas: Had Bilgisi “Bizi Bağlar" Kaydı

Son esas, bu usûlün kendi sınırlarına dair bilincidir ve işârî tefsir geleneğinin edep kurallarıyla örtüşür. Mârifet mertebesine ait mânâların "genele açılmasının caiz olmadığı" kaydını (Bölüm IV/2) ve mertebelere riâyet kuralını (Bölüm V/3) daha önce gördük. Üçüncü uygulama, şahsî yorumların bağlayıcılığına dairdir. 53. Âyetler kitabı, kendi yorum iddiasını şu sözlerle sınırlar:

"Bizim burada daha ziyade inceleyeceğimiz konu 53. Âyetler ve Terzi Babam-ızın bu âyetler ile ilgili olan bağlantılarıdır. Bu konu özel ve indi bir konudur. Her zaman söylediğimiz gibi bizi bağlar. İsteyen kabul eder, isteyen kabul etmez. Herkesin canı sağ olsun."

(Terzioğlu M. Cağaloğlu, 53. Âyetler, "Giriş")

"Bizi bağlar" formülü, işârî yorumun mahiyetine dair olgun bir bilinçtir: keşfe ve zevke dayanan mânâ, sahibi için delildir, başkası için dâvet. Aynı bilincin diğer yüzü, taklide karşı tahkik çağrısıdır: "Dinimizi taklidi olarak kullanırsak 'ehl-i taklit' oluruz ve maalesef 'ehl-i tahkik' olamayız" (Necm Sûresi).

### Onuncu Esas: Muhkem, Müteşâbih ve Nesih Metnin Değil Okuyanın Değişmesi

Klasik usûl ilminin "muhkem" (açık, kesin hükümlü) ve "müteşâbih" (çok yönlü, kapalı) ayrımını Terzibaba, sabit bir metin özelliği değil, okuyucunun mertebesine bağlı bir bağıntı olarak yeniden kurar. Önce ikisinin klasik tanımını verir emir-nehiy âyetleri muhkem, bâtına dair olanlar müteşâbihtir:

"Kûr’ân-ı Kerîm’de bireylerin varlıklarını ortaya getiren Âyetlerin tamamı muhkem Âyetlerdir yâni “yap” veya “yapma” şeklinde emirler ve nehiyler manzûmesi olan muhkem Âyetlerdir. Müteşâbîh âyetler ise bâtın âlemini ilgilendiren mânevi Âyetlerdir ve burada kesinlik yoktur. Yâni herbiri herbir kimse için değildir, müteşâbîh Âyetin mertebesine kim ulaşmış ise o oraya aittir."

(Terzibaba, Mâide Sûresi, muhkem-müteşâbih tefrikı)

Fakat bu ayrımı hemen izâfîleştirir: aynı âyet, bir kişiye müteşâbih iken bir başkasına hatta aynı kişiye başka bir mertebede muhkem olabilir:

"Bunlar müteşabih ayetlerdendir. Aslında müteşabih ayetler o mertebeye gelindiğinde muhkem olmaktadır. Yani ayetlerin bazıları bazılarımıza muhkem, bazılarımıza da müteşabihtir. Yani bütün muhkem ayetler herkese muhkem, bütün müteşabih ayetler de herkese müteşabih değildir. Kişi hakikat ilminde yani mertebe-i Âdemiyetten mertebe-i Muhammediyete doğru yürüdüğü yerlerde bir mertebe aşağıdaki kendisine müteşabihat iken bir mertebe yukarı çıktığında ona muhkem ayeti olur."

(Terzibaba, İlyâs-Lokmân-Hârûn Fassı, Fusûsu'l-Hikem şerhi)

Bu izâfîlik, sıradan zâhir ulemâsının sandığı gibi tek yönlü de işlemez Terzibaba, "muhkem" sayılan âyetin bile daha üst bir mertebede yeniden müteşâbih hâle geldiğini ekler:

"Peygamberimiz imamımız neden peygamberimizin söylemiş olduğu Kudsi hadisleri hiç kale almıyorlar da sadece şeriat mertebesindeki hadis-i şerifleri alıyorlar, Kur’an-ı Kerim’in diğer ayetlerini almıyorlar da sadece namaz niyaz oruçtan zekattan bahseden ayetlerini alıyorlar, binlerce tevhid ayetleri var aslında hepsi tevhid ayetleridir, onlar sadece “Muhkem” dedikleri ayetleri alıyorlar ama 3/7 ayetinde geçiyor, “Kalbinde eğrilik olanlar müteşabih ayetlerine uyarlar” ama buraya dikkat edelim kalbinde eğrilik olanlar diyor. Peki kalbinde eğrilik yoksa müteşabih ayetlere kapalı değil ki kapalı olsa vermez zaten. Kapalı olacak bir şeyi Cenab-ı Hakk bize neden açsın...."

(Terzibaba, İsâ Fassı, Fusûsu'l-Hikem şerhi)

Bu ilkenin en açık tanımı, her âyetin muhkem-müteşâbih ayrımından önce kendine ait bir mertebesi olduğu tespitindedir; aksi hâlde Allah'ın kelâmı, tek bir mertebeye sıkışıp sınırlanmış olur:

"Her âyetin kendine ait bir mertebesi vardır. Bunu bilmezsek her âyete Allah'ın kelâmı der geçeriz. Allah kelâmıdır ama, Allah tek mertebeden kelâm etmez, ederse sınırlı olmuş olur. Allah'ın kendisinin sınırı olmadığı gibi, kelâmının da sınırı olmaz. Yani, bir yerde tavsiye babında, “şunu yapın, bunu yapın” diyorsa, bu ef'âli âyetlerdendir. Bir yerde isimlerinden bahsediyorsa bu esmâi âyet. Sıfatından bahsediyorsa “Allah'ın gücü şöyledir, sıfatları böyledir” gibi, sıfâti âyetler. Zâtından bahsettiği âyetler de zâti âyetlerdir. Cenâb-ı Hakk'ın “ben yaptım, biz yaptık” dediği âyetler zâtına ait olduğundan zâti âyetlerdir. Ayrıca âyet-i kerîmeler muhkem ve müteşabih olarakta ikiye ayrılırlar, gerçekte muhkem âyetler, Allah-ın zâtından, sıfatından, isimlerinden, bahseden âyetlerdir. Müteşabih âyetler ise, zuhur tecelli ve halkıyyetten bahseden âyetlerdir."

(Terzibaba, Tasavvufî Îzahlar)

Aynı izâfîlik ilkesi, Terzibaba'nın nesih (bazı âyetlerin hükmünün kaldırılması) anlayışına da taşınır o da sabit bir metin olayı değil, seyr-i sülûktaki her ilerlemede tekrarlanan bir hâdisedir:

"Biz Âyetlerden bazılarını nesh ederiz yani hükümlerini kaldırırız veya unuttururuz, onun yerine ondan daha hayırlısını getiririz veya benzerini getiririz, bilmezmisin Allah herşey üzerine kadir’dir. Bu hükmü duyan küfür ehli, bu nesh etme olayını alay konusu yapmışlar, halbuki bu yerli yerinde bir Âyettir ve böyle de olması lâzım gelir, onlar ise Allah bir Âyeti koymuşsa onu kaldırmaz diyorlar, niye yapsın bunu diyorlar, halbuki onlar düşünmüyorlar İncil ile birlikte Tevrat’ın bir çok Âyetleri neshedildi, Kûr’ân ile birlikte İncil ve Tevrat’ın bir çok Âyetleri neshedildi, eğer nesih hadisesi olmasaydı Tevrat gelir kalırdı başka kitaba gerek kalmazdı yani yeni hükümlere gerek kalmazdı, tabi onlar her gelen Âyeti kendi istikametlerine göre yorumladıklarından böyle düşünmüşlerdir. Şimdi biz onları bir tarafa bırakıp gelelim kendimize, bizde her mertebeye geçtiğimiz zaman bir nesih olması lâzımdır, kaldırılması lâzımdır, kaldırılması lâzımdır derken o Âyetin tamamen hükümsüzlüğü değil ondan sonra onunla birlikte gelen Âyetin hükmü altına girmek yani sonraki mertebedeki Âyetinde tatbikatını yapmak, daha evvelce o Âyeti kendi bünyemizde tatbik edemezken ki o zaman bizce o Âyet müteşabih Âyet hükmünde idi, ne zaman ki bizde muhkem Âyet hükmüne geçti işte o zaman bir evvelki görevli olduğumuz Âyet veya mertebesinde olduğumuz Âyet “Nâsûh” Âyeti hükmüne geçiyordur. Bütün bu Âyetler şeriat, tarikat, hakikat, marifet mertebeleri içerisinde olduğundan, şeriat mertebesi dahil bütün uygulamasını yapacağız."

(Terzibaba, Bakara Sûresi, nesih bahsi)

Nesih'in mahiyeti de, ilgası değil, aynı ağırlıkta veya daha üstün bir hükümle değişimidir hiçbir hüküm ölünceye (kişinin o mertebede kaldığı süre bitinceye) kadar kalıcı sayılmaz:

"Nasuh, mensuh ayetlerde ‘Bir hükmü kaldırırız, neshederiz.’ denmesi gibidir. Onun yerine aynı ağırlıkta, onun düzeyinde veya ondan daha değerli hüküm getiririz diye buna işaret edilmiştir. Hiç bir şey ebedi olarak kalıcı değildir, bunu böyle bilmek lazım. Yani hiç bir hüküm ölünceye kadar bir birim üzerinde kalıcı değildir. Ancak o birim beşer olarak kendini kabullenmişse o zaman o hükümler ölünceye kadar geçerlidir. Kendini beşer kabul ettiğinde bu hükümlerin hepsi geçerlidir. Ama beşeriyet örtüsünü açmış da kendi müstakil varlık olarak kalmışsa onun üstünde hiç bir hüküm katiyetle işlemez, cari olmaz...."

(Terzibaba, Gülşen-i Râz şerhi)

Bu izâfîlik ilkesinin somut bir uygulaması, Bakara sûresinde iki âyetin yan yana konmasıyla gösterilir; "yakınım" âyeti bir mertebede geçerliyken, "şah damarından yakınım" âyeti geldiğinde bir öncekinin hükmü o kişi için sona erer fakat metinden silinmez, alt mertebedeki başka bir okuyucu için geçerliliğini sürdürür:

"Bakara sûresi 186.Ayette “Ve iza seeleke ıbadiy anniy feinniy kariyb, uciybu da'vetedda'ı iza deani,” yani ”Ey Habibim kullarım senden Beni sorduklarında Ben onlara yakınım ve dua ettikleri zaman dualarına icabet ederim” diyor ve imânın tenzih yaşantısındaki mertebesini anlatıyor, fakat “ve nahnu akrebu ileyhi min hablil veriyd;” (Kaf,50/16.Ayet) yani ”Şah damarınızdan daha yakınım” dediği zaman bir önceki Âyetin hükmü kalmıyor, fakat kalmıyor diye de bu KÂr’an’ı KerÎm’den tamamen çıkartılmış değildir, kim hangi merteye gelirse o mertebede onun için o geçerlidir, o daha yukarılara çıktığında o Âyet görevini yapmış olur, mesela daha sonra “feeynema tüvellu fesemme VECHULLAH” (Bakara, 2/115.Âyet) yani ”Nereye baksan Allah’ın vechini görürsün” Âyeti ise daha yukarılardan bahsediyor, ilk Âyetin hükmü artık burada o kişi için geçmez...."

(Terzibaba, Bakara Sûresi, Bakara 2/186 ve 2/115 mukayesesi)

Nesih ve mertebe tayini, böylece aynı hakikatin iki adıdır: mertebe tayini âyetin okuyucuya göre değişen kapısını gösterirken, nesih o kapının, kişi ilerledikçe bir başka kapıya devrettiği ânı adlandırır. İkisi de metnin değil, okuyucunun değiştiğini söyler.

### Onbirinci Esas: Zuhûrât, Keşif ve İlhamın Mertebesi

Terzibaba'nın usûlünde, âyetin mânâsını açan yalnız akıl ve tahsil değildir; keşif, ilham ve zuhûrât da sıkı şartlarla mânâ açılımının kaynakları arasındadır. Bu kaynağın meşrûiyeti, ilk vahyin bizzat kendi işleyişinden çıkarılır: Cebrâîl'in "Oku" emri, Peygamber'in elinde bir metin olmadan gelir okumanın kaynağı dışarıda değil, kalbin kendisinde açılır:

"Efendimiz “okuyamam” dedi orada tabi orada kolay bir şey değil kadir değilim okuyamam dedi, biz de şeriat alimleri olarak diyoruz ki işte Hz Muhammed (sav) okuma yazma bilmiyordu da onun için okuyamadı diyoruz, okuyamadı olur mu önünde yazılı bir metin ayet yoktu ki neyi okusun. Oku demesi için daha evvel bir sure getirmesi lazımdır ki bu sureyi oku desin yani elinde bir metin olsun da bunu oku desin. Metin getirmiyor ki sadece lisanen “Oku” diyor, nasıl okuyayım, “Rabbının ismiyle oku” diyor...."

(Terzibaba, Sohbet Arası Sohbetler, 4. CD, 2000)

Bu kaynağın üç mertebesi vardır vahiy, ilham ve firâset ve her biri, Kur'ân'ın kendi üç bildirim türüne (Bölüm III/5) denk düşer:

"Bu batından zahire çıkma hadisesi üç türlü ilim yoluyla olmaktadır. Bunun Zat’i olanına “vahy” deniyor. Sıfati olanına yani Zat’ın izahına yönelmiş olanına “İlham” deniyor. Ef’al ve esma mertebesinde olanına da “Firaset” deniyor. İşte bu üç ilmin dışında hiçbir ilim yoktur ki diğerleri sadece nakil zahirden zahire olan ilimlerdir...."

(Terzibaba, İsâ Fassı, Fusûsu'l-Hikem şerhi)

Hayal Vâdîsi'nin Çıkmaz Sokakları kitabında bu üçlü tertip, gelen bilginin kaynağına göre daha keskin bir tarife kavuşur her mertebenin sahibi, mânâ-lâfız ayrımıyla belirlenir:

"(1) VAHY: Bilindiği gibi “VAHY’in (mânâ’sı ve lâfzı) Allah’dan’dır” ve üzerinde kul tarafından hiç bir değişiklik yapılamaz. Peygamberlere has, onlara verilen gönüllerine ve ruhlarına kaydedilen, zamanlarının zât-î bilgileridir. Sonuncusu ise, Efendimize verilen “Kûr’ân” dır ki, O da bütün mertebeleri kapsayan “Zat” i bilgilerdir. (2) İLHAM: Evliyayı Kirâm’a sunulan “VAHY” in açılımları olan İlâh-î bilgilerdir. Bu kişilerin kendilerindeki karşılığı, kendi “Hadîs-i kudsi” leri’dir. Bunlar genele açık uygulanacak hüküm düzeyinde değillerdir, kişiye ve ancak varsa, taliblilerinin istifade edebileceği, indî, özel bilgiler ve hallerdir."

(Terzibaba, Hayal Vâdîsi'nin Çıkmaz Sokakları)

Vahiy kapısı Peygamber ile kapanmıştır; fakat ilham, velinin şahsına açılan, genele bağlayıcı olmayan bir "hadîs-i kudsî" mertebesindedir Terzibaba bu farkı özenle çizer:

"Bu Hazreti Resulüllaha gelen bir hitap olduğu için tabii vahiy kelimesi kullanılıyor. Biz bireyler üzerinde bunu ilham ile dersek daha nazik olur. Gerçi Cenâb-ı Hakk arıya vahyettikten sonra her insâna da vahyediyor. O konu ayrı ama vahyin bir şeyin mutlaka vahiy olması için arıya vahyedilen (16/68) bilgi mahiyetinde bir vahiy, peygamberlik yönüyle olan bir vahiy değildir...."

(Terzibaba, Namaz Sûreleri)

İlhamın bu şahsî ve bağlayıcı-olmayan mahiyeti, sâlikin kendi diliyle de tarif edilir: veli için ilham, kendi "hadîs-i kudsî"sidir, genele değil ancak talibine açık, indî bir bilgidir:

"(2) İLHAM: Evliyayı Kirâm’a sunulan “VAHY” in açılımları olan İlâh-î bilgilerdir. Bu kişilerin kendilerindeki karşılığı, kendi “Hadîs-i kudsi” leri’dir. Bunlar genele açık uygulanacak hüküm düzeyinde değillerdir, kişiye ve ancak varsa, taliblilerinin istifade edebileceği, indî, özel bilgiler ve hallerdir...."

(Terzibaba, Bir Sâlikin Seyr-Yol Hikâyesi)

İlhamın karışabileceği kaynak da açıkça adlandırılır melek ile iblisin madde âlemine yakınlığı eşit değildir, ve tehlike büyük ölçüde buradan gelir:

"Melekler, Nur’dan halkediklerinden daha lâtiftirler doğrudan kesif olan insanlarla iletişime geçemezler ancak onları görevli olarak dışarıdan kontrol ederler. İblis ise, Ateş kaynaklı olduğundan lâtifin kesifidir, dilediği yer ve zamanda daha da kesifleşerek insan varlığındaki duygulara veya görüntü ile insanlara, zuhuratta veya yaşantı da yaklaşması daha kolaydır. Bu yüzden insanlar için en tehlikeli olanlar bu taifedir. İçlerinde Mü’min’ler ve kâfirlerde vardır. Mü’min olan bazıları zaman zaman az da olsa, insanlara yardımda bulunurlar. Ehli küfür olanlardan ise insanlara zarardan başka hiç bir şey gelmez. En büyük hileleri sûreta Hakk’tan görünmeleridir."

(Terzibaba, Hayal Vâdîsi'nin Çıkmaz Sokakları)

Bilginin mertebeler arasında yolculuğu da bir "paketleme" misaliyle anlatılır bir mertebeden ötekine geçen her bilgi, geçtiği mertebenin kılığına bürünür; bu kılık soyulmadan kullanılırsa, gerçek içerik değil ambalaj tüketilmiş olur:

"Lâtif olan mânâ âleminden yola çıkan ilâh-î bilgiler hangi mertebeden geçerlerse o metbenin malzemesinden bir pakete sarılarak o mertebeden diğer bir mertebeye geçebilir daha sonra o mertebedende bir sonraki mertebeye geçebilmek için de o mertebenin paketiyle paketlenir, o mertebedende bir sonraki mertebeye geçerken gene yeni geldiği mertebenin paketine girmiş olur aksi halde yeni geldiği mertebeye uyum sağlayamaz. Taa ki, Ef’âl âleminde zuhura çıkması için buranın evvelâ beşeri hayal paketiyle paketlenmesi lâzımdır ki bu âlemin şeriatı içinde kendine bir yer bulabilsin, aksi halde olduğu gibi gelse bu âleme uyum sağlayamayacağı için bozulan paketsiz gıdalar gibi bozulur kullanılamaz. Uyum sağlanamaz."

(Terzibaba, Hayal Vâdîsi'nin Çıkmaz Sokakları)

Fakat bu kapı, dikkatsiz açıldığında en tehlikeli kapıdır Terzibaba, "zuhûrât" adını verdiği mânevî tecrübeyi üçe ayırır, ve yalnız birini sahih sayar:

"Zuhuratların üç türü vardır, onlardan biri tamamen nefsi hayali ve iblisi’dir. Hiç yorumlanmaz ve onlarla amel edilmez kişiyi yolundan saptırır, bazen dışından bakıldığında rahmani imiş gibi gözükür. Fakat içeriği tamamen ifsad edici ve bozguncu mahiyettedir...."

(Terzibaba, Rüya-Mânâ Âlemi Tuzak, Mekr, Hileli Zuhûrâtlar)

Sahihini sahtesinden ayırmanın bir ölçütü, gelişinin hâlidir sükûnet mi taşır, telaş mı:

"Aslında Rahmâni olan yazı ve düşünceler kabz değil, bast tecellisini zuhur ettirir. Sizin ifadenizle gelen şeylerin çok seri ve acele olarak gelip geçtiğini ve belirli kelimeler olarak geldiğini ve hemen yazılması gerektiğini yanımda kim varsa hemen ona yazması için sözle aktardığınızı, bazı zamanlar da bildiriyor idiniz bu dahi üzerinde durulacak bir husustur, rahmani olan da acelecilik olmaz, (el aceletümineşşeytani, etteenni minerrahmani) denmiştir..."

(Terzibaba, Rüya-Mânâ Âlemi Tuzak, Mekr, Hileli Zuhûrâtlar)

İkinci ölçüt ise, yorumun kişiye emanet edilmemesidir zuhûrâtı sahibinden başka birinin, onu yakînen tanıyan bir ehl-i hâlin değerlendirmesi şarttır; aksi hâlde aynı görüntü on ayrı kişiye on ayrı yanlış mânâ verir:

"Ayrıca zuhurat tabirinde dikkat edilecek mühim bir hususta rù'ya-sı tabir edilecek kişinin rû'ya-yı tabir edecek kişi tarafından yakinen tanınması lâzım gelmektedir ki, değerlendirmelerini onun düzeyinden yapsın, aksi halde yanlış yorumlar ortaya çıkar buda daha sonra üzüntülere hayal kırıklıklerına sebeb olur. Aynı zuhurat-ı on kişi görür hepsinin yaşam ve idrak düşünceleri ayrı anlayışlarda olduğundan, hepsinin zuhura-tının yorumu değişiklik gösterebilir…"

(Terzibaba, İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha)

Sahih keşfin otoritesi de nakil kuralının dışındadır İbnü’l-Arabî'den naklen, senedi zayıf bir hadîs, keşfen doğrulanmışsa nakli aşan bir güç taşır:

"Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) bu hadîs-i kudsî hakkında "Sened yani ravi rivayet cihetinden zayıftır, fakat keşf cihetinden sahihtir'' buyururlar. Ve yine ehlullah diyor ki keşif cihetinden zayıf olan hadis daha güçlüdür diyor. Yani müşahedeli olduğundan daha güçlüdür. Diğerleri nakil yoluyla geldiğinden kelam yollu geldiğinden rivayetten değişme hükmü olabilir ve hadis-i Şerifin gücünü tam nakledemez...."

(Terzibaba, Sâlih-Şuayb Fassı, Fusûsu'l-Hikem şerhi)

Terzibaba'nın bu ölçütleri soyut bırakmadığını, gerçek bir zuhûrât iddiasını satır satır sınayarak gösterdiği bir örnek de vardır. Kendisine "Örtün emri ile... KAFİR oldum, Elhamdülillah, TEVHİD ÜZERE" diye aktarılan bir zuhûrâtı, Kur'ân'ın "kâfir" kelimesini bizzat nasıl kullandığına bakarak reddeder:

"Yukarıdaki ifadeye ise daha çok ihtiyatla yaklaşmak lâzımdır. Çünkü “Örtün” lâfzının ifadeleri çok değişiktir ve niyete bağlıdır. “KAFİR” Örf ve Nass olan genel Kûr’ân-ı Kerîm. İfadelerinde çok büyük şuç unsuru olarak bildirilmekte ve şer-i şerife ters düşen bir ifade kullanılmaktadır. (73/1/74/1) de ise (Ey örtüye bürünen açıl) hükmü bildirilmektedir."

(Terzibaba, Hayal Vâdîsi'nin Çıkmaz Sokakları)

Bu tahlilin sonunda, dokuzuncu esasta gördüğümüz "bizi bağlar" kaydını aynen tekrarlar kendi tahlili bile, genele bağlayıcı bir hüküm değil, şahsî bir mesuliyettir:

"Yukarıdan beri izah edilmeye çalışılan hükümler sadece bunları yazanı ve yolunda olduğunu düşünen kimseleri bağlar. Çünkü mes’uliyyetli bir sahadır. Kimsenin anlayışına sınır getirecek bir düşüncemiz yoktur ancak bizim yolumuz yukarıda izahına çalıştığımız yoldur. Bunun dışında bir anlayışın tabikatlarından da biz sorumlu olamayız, burası da çok hassas bir konudur."

(Terzibaba, Hayal Vâdîsi'nin Çıkmaz Sokakları)

Bu kaynağın nihaî tarifi, İlm-i Ledün üzerinedir; ilim, hâdiseden sonra gelen bir idrâk değil, hâdisenin henüz vukû bulmadan nefiste belirmesidir:

"İlmi Ledün’nü tarif ederlerken şöyle demişlerdir: “İlmi Ledün nefsin vakıa geçişi değil vakı’ın nefste taayyünüdür.” Herhangi bir hâdisenin vuku bulmasından sonra biz onu anlayıp idrak ediyoruz, işte bu nefsin vak’ı’ya geçişi demektir, yani bu hadise yok iken nefsimiz o hadiseyi bilmiyor, vak’ı olduktan sonra biz ona nüfuz ediyoruz, işte bu anlayış ilmi Ledün anlayışı değildir diyor, ilmi Ledün ise vakı’ânın nefste meydana gelmesidir."

(Terzibaba, Altı Peygamber Hz. Mûsâ Kelîmullah)

Zuhûrâttan çıkan bir mânâ, dozunda verilmelidir; Terzibaba bunu bir tedrîc kuralına bağlar bir hâlin gerçek boyutu erken açıklanırsa, iki yönlü bir tehlike doğar:

"bu yüzden zuhuratların gerçek ma'nâları kısmen dozu düşürülerek, ifade edilmeye çalışılır. Eğer o anda zuhuratın gerçek hali anlatılmış olsa, o kişi daha sonra o halden düşerde bunu anlarsa, kendisi için ümitsizlik kaynağı olabilir. Daha başka bir sorun da kendisinde benlik oluşabilir ve böylece etrafını da küçümsemeye başlar her iki halde de tehlike vardır.."

(Terzibaba, Rüya-Mânâ Âlemi Yoruma Açık Eğitim Zuhûrâtları, Cilt 1)

Bu ihtiyatın ne kadar ciddiye alındığını, bizzat kendi tashihine giren bir örnek gösterir. Bir mürîdin naklettiği bir zuhûratta, iblisin Âdem ve Havvâ'ya söylediği bir söz için "bu doğrudur" denmiş; Terzibaba bunu, tevhid kuralını gözden kaçıran bir hata sayarak reddeder:

"O halde onun sözünü tasdik bir bakıma farkında olmadan ona sığınmak ve hakkın mutlak kuralını geçicide olsa göz ardı etmek olacağından, neticesi korkunç bir tefekkür hatası olacağından, tamiri nasıl olur bilemem."

(Terzibaba, Rüya-Mânâ Âlemi Yoruma Açık Eğitim Zuhûrâtları, Cilt 1)

Rüyada ve yakazada görülenlerin nasıl okunacağına dair de bir usûl koyar misal âleminin sahneleri, şahadet âlemindeki karşılığı bilinmeden yorumlanamayan remizlerdir:

"Misal aleminde oluşturulan (Sahneler-manalar) bizlere birer “sembol” olarak uykumuzda veya yarı uyanık (yakaza) halinde idrakimizde görülmüş gibi indirilmekteler... O halde yapılacak iş (misal) aleminden gösterilen bir sembolün his ve şahadet aliminde hangi manayı ifade ettiğinin yaklaşık olarak bilinmesine kalmaktadır ki bu ayrı bir ilimdir."

(Terzibaba, Rüya-Mânâ Âlemi Yoruma Açık Eğitim Zuhûrâtları, Cilt 1)

Bu usûlün kendi tefsir tarzına döndüğü bir örnek de vardır: bir mürîd, kendisine bir zuhûratta duyduğu "Âyet okuduğun gibi tefsir oku" cümlesini nakleder; Terzibaba bunu reddetmez, tam tersine kendi usûlünün özeti sayarak yorumlar:

"Yani âyet-i Kerîmeyi" nasıl zahiren rahatça okuyorsan iç ma'nâlarınıda öyle anla, anlamaya çalışarak oku, ma'nâ sında olan bir tavsiyedir."

(Terzibaba, Rüya-Mânâ Âlemi Yoruma Açık Eğitim Zuhûrâtları, Cilt 1)

Böylece bu esasın hükmü nettir: ilham ve keşif, tefsire yeni bir kapı açar, fakat kapının kendisi denetimsiz değildir kaynağı (vahiy/ilham/firâset mertebesi), hâli (kabz/bast) ve muhatabı (bir ehl-i hâlin tasdiki) sınanmadan, hiçbir zuhûrât tefsir malzemesi sayılmaz.

On bir esas böylece bir daireye tamamlanır: zâhirden başla (1), mertebeyi tayin et (2), kendi nefsinde oku (3), harflerin ve sûre şifrelerinin işaretini izle (4), te'vile hakikate dönüşmeye yönel (5), önce tevhid ilmini kazan (6), bu yolu meclis ve mürşidle yürü (7), medrese ile dergâhı kavga ettirme (8), vardığın mânânın haddini bil (9), aynı âyetin herkese aynı kapıyı açmadığını okuyucu ilerledikçe kapının da değiştiğini bil (10) ve kalbe düşeni denetimsiz tefsir malzemesi sayma (11).

## BÖLÜM VII UYGULAMADA MERTEBELİ TEFSİR: SEÇME ÖRNEKLER

Usûl, ancak uygulamada canlanır. Bu bölüm, önceki bölümde toplanan dokuz esasın külliyatta ve Adana sohbetinde nasıl işlediğini dokuz örnek üzerinden gösterir. Örnekler bilinçli olarak farklı türlerden seçilmiştir: bir zikir cümlesi, bir hurûf-u mukattaa, bir kıssa, bir sûre bütünü, bir enfüsî okuma, bir taharet meselesi, bir ibadet mekânı, iki dinin karşılaştırılması ve nihayet bir namaz. Her örnekte, hangi esasın iş başında olduğuna dikkat çekilecektir.

### 1. Besmele'nin Yedi Okunuşu

İkinci bölümde Besmele'nin harf ve nokta tahlilini görmüştük; burada mertebeli okumanın (ikinci esas) en yoğun örneğini verelim. Terzibaba, Besmele'nin kim tarafından ve hangi mertebeden çekildiğine göre yedi ayrı okunuşu olduğunu söyler ve en üstten başlar:

"Genelde yedi mertebeden, okunuşunu görebiliriz. Birincisi. Bütün zuhurlar da, Zât-ı Ulûhiyyetin özü ve zuhuru olduğundan, bu mertebesi itibari ile, besmele-i Şerife'yi çeken-okuyan Zât-ı Ulûhiyyet, Zâtından Zâtına, kendinden kendine, olan okuyuşudur, Zâten başkası da yoktur."

(Terzibaba, Fâtiha Sûresi, Besmele'nin yedi mertebeden okunuşu bahsi)

En üst okunuşta Besmele'yi çeken de, işiten de Zât'tır; alt mertebelerde okuyucu sırasıyla Hakikat-i Muhammediyye'den, melekût âleminden, insanın çeşitli benlik mertebelerinden Besmele'yi tekrar eder. Aynı cümle "Bismillâhirrahmânirrahîm" yedi ağızdan yedi ayrı hakikatle söylenmiş olur. Hamd kelimesinin beş mertebesiyle (Bölüm IV/4) birlikte düşünüldüğünde, Fâtiha'nın ilk iki cümlesi, bütün mertebeler tasavvurunun bir tatbik yeri olur.

### 2. Elif-Lâm-Mîm ve "İşte O Kitap"

Bakara'nın açılışı, birinci ve dördüncü esasların birlikte işleyişini gösterir. Terzibaba önce klasik tefsir tavrını nakleder sonra kendi okumasını Ehlullah geleneğine yaslayarak ekler:

"Elif Lâm Mîm Bazı Âlimler bu harflere huruf-u mukatta'a (kat'i harfler) demişler yani Hz. Allah ile Hz. Rasûlullah arasında şifredir bunlar demişler... fakat Ehlullah'tan bazılarıda bunlara değişik mânâlar vermişlerdir."

(Terzibaba, Bakara Sûresi, "Elif Lâm Mîm"; Bakara 2/1)

Kendi okuması, üç harfi tenezzül nizamına yerleştirir: "Elif: Ahadiyyet mertebesidir... Lâm: Lâhut, Ulûhiyyet âlemi... Mim: Hakkikat-i Muhammedi'dir" (Bakara Sûresi, "Elif Lâm Mîm"). Hemen ardından gelen "zâlike'l-kitâb" (işte o kitap) ifadesinde ise "kitap" kavramı tabakalara ayrılır:

"Bir yönüyle bakıldığında kitap dört türlüdür; Birincisi, elimizdeki Mushaf-ı Şerif... İkincisi, Elif, Lâm, Mim'in içerisindeki bütün muhteviyat... Üçüncüsü, dışarda gördüğümüz bütün bu mükevvenat... Dördüncüsü, ise 'Kûr'ân-ı nâtık-konuşan Kûr'ân' olan 'İnsân-ı Kâmil'dir."

(Terzibaba, Bakara Sûresi, "Zâlikel Kitab"; Bakara 2/2)

Bu, Adana sohbetindeki Ümmü'l-Kitap/Furkan/Kitab-ı Mübîn/İmam-ı Mübîn dörtlüsünün ve Kur'ân-ı nâtık/sâmit ayrımının, bizzat sûre tefsirindeki köküdür usûlün, tasavvurun içinde nasıl tutarlı kaldığını gösterir. Ve okuyucuya düşen pay üçüncü esasın diliyle hatırlatılır: "Kûr'ân-ı Kerîm'i okuyan kişinin mertebesi önemlidir" (Bakara Sûresi, aynı bahis).

### 3. Yasak Ağaç ve Beden Yeryüzü: Bir Kıssanın Dört Katı

İkinci esasın en açık uygulaması, Âdem kıssasının tefsirindedir. "Bu ağaca yaklaşmayın" (Bakara 2/35) emri, dört katta şöyle açılır:

"şeriat mertebesinde genel anlaşılan mânâ'da o ağaca yaklaşmayın diye denilip geçiliyor, tarikat mertebesinde ağaç konusu biraz daha muhabbetli olarak deniliyor, ama hakikat mertebesinde bu ağaca yaklaşmayın denildiği zaman bu sendeki dünyaya karşı olan muhabbet ağacı... marifet mertebesinde ise kendi varlığında bulduğun bu âlemdeki hayal ve vehim ağacına yaklaşmayın diyor."

(Terzibaba, Bakara Sûresi, şecere bahsi; Bakara 2/35)

Katlar birbirini besler, hiçbiri diğerini iptal etmez. Aynı kıssanın halife âyetindeki (Bakara 2/30) enfüsî karşılığı, üçüncü esasın en güzel örneklerindendir:

"Bizim yeryüzümüz şu bedenimizdir herbirerlerimizin yeryüzü burası... nasıl yeryüzünde Kâbe-i Şerif var, Beytullah, işte sizin gönlünüzde de bir Beytullah kurmak istiyorum oraya da halifemi göndereceğim."

(Terzibaba, Bakara Sûresi, halife âyeti; Bakara 2/30)

### 4. Yâsîn: Kalbin Sûresi, Bedenin Şehri

Yâsîn tefsiri, bir sûrenin baştan sona enfüsî okunuşunun örneğidir. "Yâsîn Kur'ân'ın kalbidir" hadisinin tefsirinde iki tabaka ayrıştırılır:

"Yâsin-i Şerifi ölülerinize okuyun diyerek tavsiyede bulunmuşlardır... Zâhir olarak şeriat mertebesi îtibarıyla ölmüş ve toprak altına gömülmüş olanlara okunması istenmektedir, hakîkat mertebesi îtibarıyla kendi yaşayan bedenimizdeki ölülerimize okunması söylenmektedir."

(Terzibaba, Yâsîn Sûresi, kalb-i Kur'ân bahsi)

Sûrenin ortasındaki şehir kıssası (Yâsîn 13-20) ise enfüsî okumanın ders kitabı gibidir. Terzibaba zâhir tefsiri eksiksiz nakleder şehir Antakya'dır, koşarak gelen adam Habib-i Neccar'dır sonra tabakayı değiştirir: "Bâtınen ise bu şehir bizim beden şehrimizden başka bir şey değildir" (Yâsîn Sûresi, 36/13 tefsiri). Şehre gönderilen üç elçi, üç büyük mertebenin habercileridir; onları yalanlayan şehir halkı ise nefs-i emmârenin direnişidir: "bu beden mülkünün hakimi benim, siz gelirseniz bu mülk benim elimden gidecek" (Yâsîn Sûresi, 36/18-19 tefsiri). Birinci ve üçüncü esas, burada tam bir denge içinde birlikte çalışır.

### 5. Necm: Hevâ Yıldızının Batışı

"Vennecmi izâ hevâ" (inmekte olan yıldıza andolsun) âyetindeki yıldız, âfâkî mânâda gökteki yıldızdır; enfüsî mânâda ise:

"bu yıldızın her birerlerimizde mevcud olan ve baş tacı etmeye çalıştığımız 'nefs'in heva yıldızı' olduğunu idrak etmemiz zor olmayacaktır."

(Terzibaba, Necm Sûresi, "necm" kelimesinin enfüsî okunuşu)

Sûrenin zirvesindeki "kâbe kavseyni ev ednâ" makamı bile insan yüzünde okunur “İnsânın aynası olan yüzü ve orada bulunan alnında iki kaşı vardır, işte bunlar 'kavseyn'dir" (Necm Sûresi, kâbe kavseyn bahsi). Mi'rac'ın en yüksek sahnesi, her insanın yüzünde taşıdığı bir işarete bağlanır.

### 6. "Ona Ancak Temiz Olanlar Dokunabilir": Dört Kat Taharet

Adana sohbetinin en zengin örneği, "İnnehû le-kur'ânün kerîm... lâ yemessühû ille'l-mütahherûn" (Ona ancak tertemiz olanlar dokunabilir) âyeti üzerinedir. Fahreddin Avan'ın sorusu tam da bu kitabın merkezine dokunur: zâhir ehli bunu Mushaf'a abdestsiz dokunmamak olarak anlar; peki bunun bir de bâtın mânâsı var mıdır? Terzibaba önce zâhir hükmü tam olarak yerine oturtur, hatta kendi günlük tatbikatını bile paylaşır:

"Kur'ân-ı Kerîm üzerinde Arapça ders çalışıyoruz, âyetleri araştırıyoruz; her başladığımızda abdest alıp mı ona temas edeceğiz?... O zaman onu tutabiliyor, açabiliyor, dersimize bakıyor, âyeti alıyor, kapatıyoruz. Bu benim kendi düşüncem; böyle de yapıyorum. 'Tekrar tekrar abdest alayım da ders çalışayım' derse insan, o zaman vakit bulunmaz. Zaman kaybı olur, abartı olur... Ama dua mahiyetinde okuyacaksam tabii ki abdest alıyorum."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Ona Ancak Temiz Olanlar Dokunabilir Âyeti ve Taharet")

Kendisine, mezheplerin abdesti bozan hükümlerde bile birbirinden ayrıldığı hatırlatılınca, Terzibaba asıl belirleyicinin niyet olduğunu söyler Kur’ân’ı ibadet kastıyla mı, yoksa ders/mütalaa kastıyla mı elimize aldığımız:

"Onlar da farklıdır. Ancak şu vardır: Kur'ân'ı okumak kastıyla elimize aldığımızda abdeste ihtiyaç vardır. Çünkü orada dua vardır, sevap vardır, gönderilen yerler vardır; orada bir mekanizma çalışmaktadır. Cuma günü, perşembe günü Yâsîn okumaya kalktığımızda 'nasılsa böyle açabiliyoruz' diye abdestsiz açmak olmaz. Hususen Kur'ân okumaya yönelindiğinde tahâret, abdest lâzımdır; çünkü o ayrı bir sahaya girmektir, ibadet niyeti vardır. Ama ders çalışılacaksa, mütâlaa edilecekse, her açtığında abdest alması gerekse kişinin ders çalışmaya vakti kalmaz; gereği de yoktur zaten."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Ona Ancak Temiz Olanlar Dokunabilir Âyeti ve Taharet")

Sonra âyetin bütün mertebelerde geçerli olduğunu, her mertebenin kendi taharet şartı bulunduğunu anlatmaya başlar. Şeriat mertebesinde taharet, bildiğimiz necâsetten temizliktir. Esmâ âleminde ise:

"Gördüğümüz varlıkların hiçbirinin kendine ait bir varlığı olmadığını, hepsinin Hakk'ın birer isminin zuhuru olduğunu anladığımızda esmâ âleminin abdestini almış oluruz; eşyadan tâhir olmuş, eşyadan temizlenmiş oluruz. Salât-ı vustânın 'orta namaz' olduğu yer burasıdır."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Ona Ancak Temiz Olanlar Dokunabilir Âyeti ve Taharet")

Sıfat mertebesine gelindiğinde taharet, tevhîd kelimelerinin basamak basamak söylenişi olur ve zirvede, on ikinci mertebede, insân-ı kâmilde gerçek Risâlet idrakine varılır:

"Birinci temizlik 'lâ fâile illallah', ikinci temizlik 'lâ mevcûde illallah', sonra 'lâ mâbûde illallah', sonra 'lâ mevsûfe illallah', 'lâ ilâhe illallah'... Daha sonra 'lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah' gelir. Ancak o mertebede risâletin gerçeği anlaşılır... On ikinci mertebede, insân-ı kâmil mertebesinde ancak 'lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah' yaşantısı ve hakikati tahakkuk edebilir."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Ona Ancak Temiz Olanlar Dokunabilir Âyeti ve Taharet")

Bu mânâ âleminin abdestinin suyu ise madde suyu değildir:

"Onun abdesti, velâyet suyu ile abdest almaktır belediye suyu ile, musluk suyu ile değil... Bir insan velâyet suyu ile abdest almamışsa Kur'ân-ı Kerîm'in mânâsına dokunamaz; yasaktır, çünkü abdestsizdir."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Ona Ancak Temiz Olanlar Dokunabilir Âyeti ve Taharet")

Velâyet suyunun madde âlemindeki karşılığı Zemzem, gönül âlemindeki karşılığı ise Kevser'dir: "Madde âlemindeki zâtî su Zemzem, gönül âleminin zâtî suyu Kevser'dir" (Adana Sohbeti, aynı bahis). Terzibaba burada önemli bir şart da koyar zâhir taharetsiz, bâtın tahârete geçilmez:

"Öncelik yine madde suyu ile abdest almakla başlar; kapısı orasıdır. Ama yukarıki âleme latîf âleme, mânâ âlemine geçilmesi için velâyet suyu, yani tevhid suyu gerekir."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Ona Ancak Temiz Olanlar Dokunabilir Âyeti ve Taharet")

Sohbetin bu bahsi, âyetin bir başka faydasına işaret ederek kapanır bu âyet, aynı zamanda Kur'ân'ın bozulmazlığının bir güvencesi olarak da okunabilir:

"Bu âyet-i kerîmenin nüzûl sebebine baktığımızda, Levh-i Mahfûz'dan gelen âyetlerin hiçbir şekilde şeytan tarafından oynanamayacağı ile ilgili bir güvence olduğu da görülür."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Ona Ancak Temiz Olanlar Dokunabilir Âyeti ve Taharet")

Bu örnek, birinci esas (zâhiri iptal etmeyen bâtın), ikinci esas (mertebe tayini) ve sekizinci esas (medrese-dergâh uzlaşması) ile aynı âyet üzerinde nasıl bir arada çalıştığını gösteren, kitabın belki en tam örneğidir.

### 7. Cami ile Mescit, Enbiyâ'nın Kısalığı

Adana sohbetinin son bahsi, küçük bir dil ayrıntısından büyük bir mertebe farkına uzanır. Kendisine Enbiyâ Sûresi'nin kısalığının fenâ-fillâh mertebesiyle bir ilgisi olup olmadığı sorulunca, Terzibaba önce bu mertebenin kısalığını doğrular “Fenâ-fillâh mertebesini ifade ediyor... fenâ-fillâh çok kısa bir dönemdir"“ sonrasohbeti "mescit" ile "cami" arasındaki ayrıma taşır:

"Arabistan'da bile Peygamberimizinkine Mescid-i Nebevî diyoruz; hâlbuki orası Câmi-i Nebevî'dir. İsim bile orada yanlıştır. Mescit, küçük yerlerde olan, secde yeri mânâsınadır... Bizde de camiler secde edilen yerdir; ama cami, Cem isminin zuhur mahallidir ki o da Allah ismidir."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Enbiyâ Sûresi, Fenâ-fillâh ve Cami ile Mescit Farkı")

Cemaatle kılınan namazın yirmi yedi derece sayılmasını da aynı mertebe diliyle çözer 27, Îsâ Aleyhisselâm'ın sırasıdır, çünkü cemaate uyan kişi kendi iradesini imamda "fânî" kılar:

"Cemaatle namaz kılındığı zaman cemaat imama uyar; 'fenâ fi'l-imam' olur... Kimliği olsa hareket edecek, hareket etse namaz olmayacak. Oraya bağlıdır, kendi iradesi yoktur; kendi iradesi olmayınca da kimliği yoktur."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Enbiyâ Sûresi, Fenâ-fillâh ve Cami ile Mescit Farkı")

Cami ile mescit arasındaki ayrımı fıkıh diliyle de doğrulamaya çalışmış, şu ölçütü bulmuştur ihtiyatla, "doğru yanlış bilemiyorum" kaydıyla birlikte:

"Cami ile mescit arasındaki farkı bir ara araştırmıştım; orada şöyle bir hüküm yer alıyor doğru yanlış bilemiyorum: Mescitte cuma namazı kılınmaz, onun için mescittir; camilerde ise cuma namazı kılındığı için cami hükmüne girmiştir. Oradaki cem hâli, cami ile bağlantıyı kurmuştur... Ama bir yerin Muhammedî olması için o cem hâlinin orada yapılması lâzımdır; cem hâli yoksa Muhammedîlik yoktur, eksiklik vardır."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Enbiyâ Sûresi, Fenâ-fillâh ve Cami ile Mescit Farkı")

Bu küçük dil incelemesi, mertebeli okumanın yalnız uzun âyetlere değil, günlük konuştuğumuz bir kelimeye bile (mescit/cami) nasıl uzanabildiğini gösterir.

Sohbetin son sorusu, bu fenâ fi'l-imam hakikatinin yol için de geçerli olup olmadığıdır: yola mensup biri yoldan saparsa, namazın bozulması gibi o da bozulur mu? Terzibaba'nın cevabı, sohbetin kapanışında güzel bir adalet dersi bırakır kişi kendi fiilinin hem işleyeni hem hükmünü verenidir:

"Bozulur, bozulur. O saptığı için zaten ayrılıp gidiyor; bozulmasa yola devam edecekti. O bunu kendi bozuyor; kendi hükmünü kendi vermiş oluyor. Nasıl ki bir kimse yanlış bir iş yapacaksa katil olacaksa katil olmadan evvel kendisini katil namzeti hâline getirir; fiili işledikten sonra da kendi fiilinin hâkimi ve kendi fiiline mahkûm olur. Hâkim onu mahkûm etmez; hâkim sadece süreyi ayarlar... Mahkûm kendi kendini mahkûm etmiş olur; fiili işlerken fiilin hâkimi, yani yapan kendisi olur. O zaman hükmü veren hâkim de aslında onun memuru olmuş olur: Süreyi veren memuru."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Enbiyâ Sûresi, Fenâ-fillâh ve Cami ile Mescit Farkı")

### 8. Nesih ile Mesih: İki Dinin Aynı Meseleye İki Kelimesi

Adana sohbetinde hurûf-ı mukattaa sorulduğunda Terzibaba kısaca Kelime-i Tevhîd kitabına yönlendirir; fakat sohbet hemen ardından, İslâm'daki nesih kavramı ile Hristiyanlıktaki mesih kavramı arasında hiç beklenmedik, ince bir dil karşılaştırmasına açılır üçüncü esasın (Kur'ân'ı kendi nefsinde okumak) örneği:

"Bir de şu konu var: Kur'ân'da nesih var mıdır? Nesih-mensuh âyetleri... On kadar âyetin neshedildiği yazılıdır... Yalnız şunu bilmemiz gerekiyor: İslâm'da nesih var; Hristiyanlıkta ne var? Mesih var. Mesih, meshetmekten gelir. Bizde de mest giydiğin zaman üstünden parmaklarını meshedersen abdestin sahih olur. Hristiyanlarda Mesih, 'Khristos' sözünden meydana gelmiştir; 'Hristiyan' da oradan denir. Khristos, sıvazlayıcı, yağlayıcı mânâsına bir kökten gelir. Onlar doğan çocukları vaftiz ederek yağlarlar; o da bir mesihtir aynı zamanda."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Hurûf-ı Mukattaa, Nesih ve Mesih")

Terzibaba, "mesih" kelimesinin Kur’an’daki bir izdüşümünü de gösterir; boyanın üstünü tek renkle örtüp eskiyi görünmez kılması gibi, mesih de bir örtme, bir yeniden düzenlemedir:

"Mesih'e Kur'ân-ı Kerîm'den bir benzetme gerekirse: 'Sıbgatullâhi ve men ahsenü minallâhi sıbgah' 'Allah'ın boyasından daha güzel boya var mıdır?' Bu âyet Îseviyet mertebesinin âyetlerindendir; çünkü Mesih'ten bahseder. Şu duvarların üstünde eskiden kalma alacalı bulacalı renkler olsun; yahut çocuklar gelip elleriyle, fırçayla bassınlar, duvar renklensin. Temizlemek, net görüntü elde etmek için ne yapılacak? Üstü tek renkle boyanacak. İşte bu Mesih'tir: Üstünden sürmek, meshetmek."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Hurûf-ı Mukattaa, Nesih ve Mesih")

Bu dil karşılaştırması, Terzibaba'yı Îsâ Aleyhisselâm'ın mucizelerine taşır. Kur'ân'ın bu mucizeleri anlatırken kullandığı ince bir ayrım “bi-iznî" (benim iznimle) ve "bi-iznillah" (Allah'ın izniyle) mucizenin kimden, hangi mertebeden anlatıldığını gösterir:

"Îsâ Aleyhisselâm'ın hayatında dört-beş mucizevî hâdise vardır. Ancak bunlar Kur'ân-ı Kerîm'de anlatılırken şöyle denir: 'Bi-iznî' 'Bunlar benim iznimle oldu.' 'Bi-iznî' dediği zaman kimlik, Hakk'ın kimliğidir... bir yerde ise 'bi-iznillah' 'Allah'ın izniyle oldu' diye tarif edilir. Aynı hâdise bir kere zât tarafından anlatılmakta, bir kere de Rahmân diyelim o sahayı bilen mertebeden dinleyene aktarılmaktadır."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Hurûf-ı Mukattaa, Nesih ve Mesih")

Terzibaba, bu mucizelerin Îsâ Aleyhisselâm'da "ilk defa zuhur eden" bir hakikat olduğunu, fakat Îsevîlerin bunu yanlış anladığını söyler hâdiseyi, Peygamber'e bildirilen "attığın zaman sen atmadın, Allah attı" hakikatiyle bir tutar:

"Bu mucizevî hâdiseler Îsâ Aleyhisselâm'dan çıktığı sürede, Peygamberimize bildirilen 'Attığın zaman sen atmadın, Allah attı' hakikati gibiydi... Îsâ Aleyhisselâm'da bu hâdise ilk defa zuhur etti; yani bir beşerde ilk defa zâtî zuhur bu şekilde oldu, kudret tecellîsi oldu. Ancak Îsevîler, Îsâ Aleyhisselâm'ın hayatının bütün devrelerinin böyle olduğu kanaatine vardılar ve burada yanıldılar: 'Allah'ın oğlu' dediler; bazıları hâşâ 'Meryem Allah'ın eşi' dediler."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Hurûf-ı Mukattaa, Nesih ve Mesih")

Bu yanılgının kökünü ise bir eğitim eksikliğine bağlar Terzibaba’ya göre Hristiyanlıktaki kargaşa, Îsâ Aleyhisselâm'ın kısa süren peygamberliği ve Havârîlerin geç, dağınık bir eğitimden geçmesindendir:

"Hristiyanlıktaki kargaşa, evvelâ Îsâ Aleyhisselâm'ın çok kısa süreli bir peygamberlik devresi geçirmesindendir. Bu kısa süre içerisinde o latîf, kudsî hâli anlatması, insanların eğitilmesi mümkün değildi. Ayrıca Havârîlerin hepsi Îsâ Aleyhisselâm'la birlikte göreve başlamadılar... İlk olanlar beş-altı ay sonra, bir sahilden geçerken karşılaştığı balıkçı iki kardeşti... Havârîlerin bir kısmı ömrünün son altı ayında katıldı. Altı ayda ne eğitim görülür ki hele böyle rûhânî konular hakkında? Sıkıntı işte oradan geliyor."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Hurûf-ı Mukattaa, Nesih ve Mesih")

Bu tespit, Terzibaba'yı İslâm'ın eğitim modeline getirir yirmi üç yıllık nüzûl süresi ve Ashâb-ı Suffa'nın kurumsal eğitimi (Bölüm IX'da bu tespitin özeti verilmiştir). Bölümün kapanışında Terzibaba, "zâtî olan bilgilerin ismi Kur'ân, sıfâtî olan bilgilerin ismi hadîs-i kudsî, ef'âlî olan bilgilerin ismi hadîs-i şeriflerdir" hatırlatmasını yineler ve bunların neden Kur'ân'ın metnine karıştırılmadığını tekrar vurgular Peygamber'in kendi sözü ile Allah'ın kelâmı birbirine karışsaydı, "Muhammed'in Kur'ân'ı" denilip vahiy güveni sarsılırdı (bkz. Bölüm III/5).

### 9. Salat: Yaşanan Tefsir ve 53. Âyetler Projesi

Salat. Terzibaba'nın Salât kitabı, tefsirin ibadete uygulanışının en muntazam örneğidir. "SALAT kelimesinin içeriği; salat olgusunu - hem efal/fiil mertebesinde, - hem esma mertebesinde, - hem sıfat mertebesinde ve - hem zat mertebelerindeki oluşumların tamamını kapsamına" alır (Salât, "Salat-Salat Bahsi"). Dört mertebenin her birine ayrı bir âyet şahit gösterilir; rekâtlar dahi mertebe okumasına tâbidir:

"Dört rek'atlı namazların birinci rek'ati şeriat mertebesinin hakikatini idrak etmek. İkinci rek'ati tarikat mertebesinin hakikatini idrak etmek. Üçüncü rek'ati hakikat mertebesinin hakikatini idrak etmek. Dördüncü rek'ati ise marifet mertebesinin hakikatini idrak etmiş olmaktır."

(Terzibaba, Salât (Namaz), "İki-Üç-Dört Rekâtlı Namazların Özelliği")

Son iki rekâtta zamm-ı sûre okunmayışının hikmeti bile bu tertipten çıkarılır: "üçüncü ve dördüncü rek'atler, hakikat ve marifet mertebelerini ifade ettiğinden bu mertebelerde sadece öz vardır. Fatiha gerçek anlamda yaşanır. Adeta kişi, kendi Fatiha olur" (Salât, "Zammı Sure"). "Kendi Fatiha olmak" beşinci esastaki te'vil tanımının ("âyetlerin hakîkatlerine dönüşmesi") ibadetteki karşılığı tam olarak budur.

53. Âyetler. Terzibaba hakkın da Murat Deruni tarafından hazırlanan , sûrelerin 53. âyetlerini kendi hayatı ve mertebeleriyle birlikte okuyan kitaptır. Kitaptaki usûl beyanı, dokuzuncu esastaki tevazu ile ikinci esastaki mertebe iddiasını yan yana koyar: çalışma "en az dört mertebeden bakmaya" çalışacaktır, fakat Terzibaba'ya dair bağlantılar "indî ve özeldir... bizi bağlar" (53. Âyetler, Önsöz ve Giriş; sayı tercihinin bir dayanağı için bkz. Bölüm I'de silsilenin 53. halkası). Yûsuf 12/53 (nefs-i emmâre âyeti), İrfan Mektebi'nin ders tertibine bağlanır: "Bu âyeti kerime 'İrfan Mektebi' derslerimizin 'Nefsi Emmâre' dersinin hâli âyetidir... en az 33 sefer çekilerek üstümüze hâl edilmeye çalışılır" (53. Âyetler, "Yusuf 53"). Zümer 39/53'ün sınırsız af müjdesi ise, kişinin kendine "hayâlî ve vehmî bir varlık" vermesinin asıl israf olduğu, âlemin ve kendisinin Hakikat-i Muhammediyye'ye dahil olduğunu anladığında bu "vücûd günahının" bağışlanacağı şeklinde okunur (53. Âyetler, "Zümer 53").

Dokuz örneğin ortak dokusu açıktır: hiçbir okumada zâhir atlanmaz; her okumada mertebe tayin edilir; her âyet okuyucunun kendi varlığına döndürülür; harf ve sayı işaretleri mertebeleri gösterecek şekilde kullanılır; nihaî hedef bilgi değil dönüşümdür; ve şahsî yorumlar bağlayıcılık iddiasından arındırılır. Dokuz esas, uygulamada tek bir hareket hâlinde akar.

## BÖLÜM VIII İŞÂRÎ TEFSİR TATBİKATI: KISSALAR VE MERTEBELER

Yedinci bölüm, usûlün kısa âyetler ve tek kavramlar üzerindeki işleyişini gösterdi. Bu bölüm ise aynı usûlü uzun kıssalar üzerinde çalıştırır çünkü Kur'ân'ın en çok yer ayırdığı anlatım türü kıssadır ve işârî tefsirin en zorlandığı, en çok yanlış anlaşıldığı yer de burasıdır. Terzibaba'nın kıssalara yaklaşımının tek bir ölçüsü vardır: kıssa, geçmişte yaşanmış bir hâdisenin haberi olmakla birlikte, aynı zamanda okuyucunun kendi hayat hikâyesidir.

"Her insânın, bilhassa Hakk yolu sâliklerinin bu hakikatleri bilmeleri kendilerine çok şey kazandıracaktır; çünkü bu ifadeler sadece geçmişte yaşanan bir hikâye değil, her birerlerimizin başlı başına hayat hikâyelerimizdir. Bu mevzuları örnek alarak ahiret yolculuğumuzun neresinde olduğumuzu anlamamız zor olmayacaktır."

(Terzibaba, Altı Peygamber (1) Hz. Âdem)

Aşağıdaki beş örnek, bu ilkenin nasıl uygulandığını adım adım gösterir. Her örnekte önce zâhirî hâdise durur (birinci esas), sonra kıssanın kişileri ve nesneleri okuyucunun kendi varlığındaki karşılıklarına oturtulur (üçüncü esas), ve nihayet hangi mertebeden okunduğu tayin edilir (ikinci esas).

### 1. Âdem'in Hilkati: Dört Unsurun Beden Mülkündeki Karşılığı

Bakara 2/30'daki "Ben yeryüzünde bir halîfe kılacağım" âyeti, Terzibaba'nın enfüsî okuma usûlünün en tam örneğidir. Önce âyetteki dört unsuru sayar ve her birinin okuyucudaki karşılığını verir:

"Eğer tefekkür yeteneği var ise okuduğu veya dinlediği bu Âyet-i Keriyme’de Rabb, melekler, yeryüzü, ve hâlife hükmü ile belirtilen dört ana varlık görür. Evvelâ bunların bizdeki karşılıklarını bulup incelemeye ve idrâk etmeye çalışalım; çünkü bu belirtilen şeylerin hepsi bizim vücûd iklimimizde mevcud ve her vakitte de faaliyettedir... Melekleri= Kendi bünyesinde yediği gıdalardan oluşan “fiziki kuvvetler” diğerleri ise ibadetleri ve fiillerinden meydana gelen lâtif kuvvetleri “melekeleri-melekleridir.” Yeryüzü= Toprak ağırlıklı, beden mülküdür. Halife ise= O bedende hakikat-i İlâhiyye’yi idrak edecek ve ona mahal olacak gönüldür."

(Terzibaba, Altı Peygamber (1) Hz. Âdem)

Aynı okuma Bakara tefsirinde daha da somutlaşır “melekler" soyut bir varlık türü değil, kişinin kendi ibadetlerinden doğan kuvvetlerdir:

"Bizim yeryüzümüz şu bedenimizdir herbirerlerimizin yeryüzü burası ve Cenâb-ı Hakk sana özünden duyurdu ki “ey falan kişi” diye, bizim özümüzden rububiyyet mertebesinden öyle bir hakikat gelecek ki bize ve meleklere diyecek, peki melekler kim, bizdeki bütün kuvvetler bizim meleklerimiz, işte bu melekler daha ziyade bizde beş farzdan meydana gelen melekler, yani namaz kılmaktan, oruç tutmaktan, hacca gitmekten, zekât vermekten, Kelime-i Tevhid’i söylemekten meydana gelen beş ayrı melek zümresi, işte bu meleklere dedi ki “Ben yeryüzünde bir halife hâlkedeceğim” yani sizin beden yeryüzünüzde Ben kendime ait bir makam meydana getirmek istiyorum, nasıl yeryüzünde Kâbe-i Şerif var, Beytullah, işte sizin gönlünüzde de bir Beytullah kurmak istiyorum oraya da halifemi göndereceğim."

(Terzibaba, Bakara Sûresi, Bakara 2/30 tefsiri)

Meleklerin "orada fesat çıkaracak birini mi yaratacaksın?" itirazı da bu çerçevede okunur: itiraz eden, kişinin ibadetlerinden doğmuş fakat farkında olmadan benliğe dönüşmüş kuvvetleridir

"Kişi bu hakikatleri idrâk etmezden evvel yapmış olduğu ibadet ve iyi fiilleri neticesinde kendisinde: İmân : Kuvvet-i = melekleri... Bu kuvvetler ise zamanla kişide farkında bile olmadan bâtınında > içinde, yaptım hükmüyle bir benlik oluşturur, bu benlik ile çevresinde bu fiilleri işlemeyenlere karşı üstünlük vasfının olduğunu zannetmeye başlar. İşte bunun üzerine kişinin varlığında oluşan kendi ürettiği kuvvet > meleklere, Rabb’ı has’ı “Ben bu beden mülkünde Zâti tecelliye mahal olacak bir halife > gönül halk edeceğim.” diye buyurur ki; meleklerin > kuvvetlerin çok üstünde bir makam olduğu anlaşılır."

(Terzibaba, Altı Peygamber (1) Hz. Âdem)

Kıssanın üç ana şahsı da birer mertebe olarak tarif edilir; üstelik bunlar düşman değil, birbirinden geçilecek konaklardır:

"Âdem = Hakikat-i İlâhiyye’yi, Havvâ = Hakikat-i nefsâniyye’yi Şeytan = Hakikat-i vehim ve hayaliyye’yi ifade etmektedir. Zâhiren her ne kadar bunlar birbirlerinden ayrı, zıt, düşman gibi gözüküyorlar ise de bâtınen birer mertebe ve geçiştirler. Bunlardan her biri kendini ayrı gördüğü sürece düşman hakikatini idrak edip, anlayıp eğittiğinde de dost olur. Âdeme, yani hakikatine ulaşmak için (şeytan)dan Havvâ’ya, oradan Âdem’e geçmek gerekir."

(Terzibaba, Altı Peygamber (1) Hz. Âdem)

Yasak ağaç, Bölüm VII/3'te dört katlı okunuşunu gördüğümüz gibi, mertebeye göre başka başka şeye işaret eder:

"hakikat mertebesinde bu ağaca yaklaşmayın denildiği zaman bu sendeki dünyaya karşı olan muhabbet ağacı, yani senin dalbudak salmış, bütün vücûduna tesir etmiş olan dünyaya ve maddeye olan muhabbetin buna yaklaşmayın diyor, cennet ve cennetteki ağaçlar diye belirtilen sendeki Rahmâni güzellikler işte onların arasında bir ağaç ki diğer ağaçlardan farklı bir ağaç ve buna yaklaşmayın yani nefsaniyetinize yaklaşmayın diye belirtiyor hakikat mertebesi itibarıyla, marifet mertebesinde ise kendi varlığında bulduğun bu âlemdeki hayal ve vehim ağacına yaklaşmayın diyor, ondan kasıt kişinin kendinde var olan hayal ve vehmi..."

(Terzibaba, Bakara Sûresi, yasak ağaç bahsi)

Ve kıssanın en beklenmedik yorumu, cennetten inişe dairdir: bu iniş bir kayıp değil, sülûkun başlangıcıdır

"Hakkikat mertebesinde bizim varlığımız bizim dünyamız yani şu bedenimiz bizim arzımız, bizim dünyamız işte hakikat mertebesi itibarıyla Âdemi mânânın cennetten çıkıp şu bizim bünyemize inmesi dervişliğin başlangıcı derviş olmanın ilk şartı bu, bundan evvel yapılan zikirler, tesbihler, oruçlar (vs.) kişinin kendi hayalinde, vehminde yaptığından ibadet unsuru hâdiseler oluyor yani dervişlik değil dervişlik zannediliyor fakat değil ancak abidlik veya zâkirlik, zikir ehli ve ibâdet ehli olmak. Mânâ âlemi olarak İlâh-î hakikatlerin kendi dünyasına inmesi yani kişinin Âdem-i mânâ olarak kendi arzına inmesi ile orada dervişlik gerçekten seyri sülûk’a başlamış oluyor..."

(Terzibaba, Bakara Sûresi, cennetten iniş bahsi)

### 2. Bakara'nın İneği: Bir Emrin Mertebe Mertebe Açılışı

Bakara sûresine adını veren inek kıssası (2/67-73), Terzibaba'nın usûlünü en açık gösterdiği yerlerdendir; çünkü kıssanın kendisi zaten bir "soru-cevap" dizisidir: kavim sorar, cevap her seferinde daha da belirginleşir. Terzibaba önce okuyucuya bir ehliyet şartı koyar bu kıssayı hakkıyla okumak için tevhid-i esmâ idrakine ulaşmış olmak gerekir:

"Her mertebe itibari ve her sâlik’in anlayışı ile bu hakikatlerin ve bu ineğin başka başka izah ve anlayışları vardır. Bunlardan bir kısmını anlamaya çalışalım. Yukarıda da kısmen izaha çalışıldığı gibi, zâhiren mealler “dîn-i resmi” olarak yani genel kabul gören izah gerektirmeyen “muhkem” şeriat ve tarikat mertebeleri yönleri dir, aralarındaki fark tarikat mertebesinin biraz daha duygusal yaklaşımıdır. Hakkikat mertebesi itibari ile ise bahsedilen hadiseyi veya hadiseleri şuhûden kendi nefsinde yaşamaktır. Bu hadiseyi gerçek mânâ da aslına yakîn şekilde yaşayabilmek için en az “Mûseviyyet mertebesi“ itibari ile kişinin, (Hazarât-ı hamse) “beş hazret” mertebelerinden (Tevhid-i esmâ) “isimlerin birliği” mertebesi idrakine ulaşmış olması lâzımdır. Buradaki idrak şudur. Bu halin daha iyi anlaşılabilinmesi için, belki biraz uzayacak ama! (İrfan mektebi) isimli kitabımızın dokuzuncu, “tevhîd-i esmâ” bölümünü ilâve etmeyi uygun buldum. Bölümün içinde bahsedilen hususlar içinde hadiseyi yaşamak her halde daha kolaylaşacaktır ümidindeyim, idrak etmeye çalışanlara Cenâb-ı Hakk gayret kuvvet sabır, nasib etsin İnşeallah."

(Terzibaba, Bakara Sûresi, Bakara 2/67 tefsiri)

Kıssadaki her yeni soru, âyeti bir mertebe daha aşağı indirir ve müşâhedeyi kolaylaştırır. İneğin yaşı ("ne yaşlı ne genç") sâlikin kemâl noktasına işarettir:

"Diğer taraftan bir dervişte bu hakikatleri idrak edebilmesi için, gençlik- çocukluk, veyahud yaşlılık ihtiyarlık halinde olmamalıdır. Ancak bu husus kabiliyyet meselesidir ki, istisnâ olarak nice ilerlemiş yaşında sâlik olup ileri derecelere ulaşmış kimseler vardır. Hattâ bazılarını tanıtabilirim ama yeri olmadığı için gerek görmedim. Ancak bu hususta küçücük bir hatıramı ilâve edeyim. Bir gün yaşlılığa doğru yol almış iki zat gelmişti, sâlik olmak istiyorlardı, tesâdüf bu ya ikisinin de ismi aynı idi. Konuşmalarından çok samimi ve arzulu olduklarını"

(Terzibaba, Bakara Sûresi, Bakara 2/68 tefsiri)

İneğin rengi ise doğrudan nefis mertebelerinin renk cetveline bağlanır Bölüm V'te gördüğümüz yedi basamağın her birinin bir rengi vardır:

"Tasavvufta, renklerin değişik ifade ve mânâları vardır, bizim seyrimizde. Nef-i emmânin rengi gri tonlarıdır. Nefs-i levvâme de kırmızı, nefs-i mülhime de yeşil, mutmeinne de beyaz, nefs-i râdıyye de (sarı,) nefs-i merdıyye de siyah, nefs-i sâfiye de renksizlik’tir. Tabiat’ta ise en baskın renkler (yeşil ve sarıdır) yeşil başlangıç’ta hamlığa, sarı ise netice de kemâle işarettir. Ancak yeşil olmadan sarı olmaz."

(Terzibaba, Bakara Sûresi, Bakara 2/69 tefsiri)

Buradan çıkan sonuç, kıssayı okuyucunun kendi nefsine döndürür: kesilecek inek, kişinin kendi nefsidir ve kurbân edilmeye lâyık hâle gelmesi için önce belli bir olgunluğa "sarı"ya getirilmesi gerekir:

"Biraz dikkatlice kendimizi incelediğimizde de, kendimizinde bir zamanlar bu sarı rengin hükmü altında olduğumuz zamalarımızı hatırlamamız zor olmayacaktır kanısındayım. Acaba şu anda bile nefs ve benlik ineğimizin rengi hangi tonda bunun farkındamıyız. İneğimiz başka bir renkte ise daha henüz o inek kurb’ân edilmeye hazır bir inek olmadığından buna bile lâyık olamayacaktır. Kurb’ân edilecek inek, yani nefsi varlığımızın bile bir asâleti olması gerekmektedir, o da sarı renktir. İşte bu yüzden onu diğer renklerden arındırıp sarartmak için o rengin oluşumunu sağlayacak ilmi ledün bilgileri ile onu beslememiz gerekecektir. Şimdi birazda internetten aldığımız sarı renk hakkında ki bilgileri faydası olur ümidi ile ilâve etmeye çalışalım."

(Terzibaba, Bakara Sûresi, Bakara 2/69 tefsiri)

Böylece "bir inek kesin" emri, zâhirde Benî İsrâîl'e verilmiş târihî bir emir olarak dururken (birinci esas), bâtında her sâlike verilmiş bir nefis terbiyesi tertibine dönüşür: nefsini tanı, olgunlaştır, sonra teslim et.

### 3. Mûsâ ile Hızır: Şerîat İlmi ile İlm-i Ledün'ün Karşılaşması

Kehf sûresindeki Mûsâ-Hızır kıssası (18/60-82), tefsir usûlü bakımından belki de Kur'ân'ın en kritik kıssasıdır: çünkü doğrudan iki ilim türünün karşılaşmasını anlatır ve Terzibaba'nın bütün usûlü bu ayrım üzerine kuruludur. İlk tespiti, kime ne verildiğinin açıkça bildirilmiş olmasıdır:

"Zülkarkeyn’ne sebepler veriliyor, Mûsâ (a.s.) a tenzih mertebesinden Tevrat-ı Şerif verildi, Hızır (a.s.) a Rahmet ve İlmi Ledün verildi, Cenâb-ı Hakk nereye ne verdiyse hepsini açık olarak belirtiyor ve bizim de bunları bilip o yönleriyle değerlendirmemiz gerekmektedir, yoksa sadece namaz kılıp gerisini bırakalım değil, o kıldığımız namazı daha iyi değerlendirebilmek için bu mertebeleri bilmemiz bize çok şey kazandıracaktır."

(Terzibaba, Kehf Sûresi)

Kıssanın usûle bakan asıl dersi ise şudur: bu iki ilim, Mûseviyyet mertebesinde ayrı iki kişide durur; Muhammediyet mertebesinde ise tek bünyede birleşir

"Örneğin Mûseviyyet mertebesinde Hızır ayrı Mûsâ ayrıdır, Hakikat-i Muhammediyye ise ikisini kendi bünyesinde birleştirdi, Hakikat-i Muhammed’i hem tenzihi hem teşbihi tevhîd etme olduğundan bünyesinde hem Hızır’lığı yaşadı hem Mûsâ’lığı cem etti, yaşadı."

(Terzibaba, Kehf Sûresi)

Bu, Bölüm VI'nın sekizinci esasının (medrese ile dergâhın barışması) kıssa içindeki karşılığıdır: zâhir ilmi ile bâtın ilmi, ancak eksik mertebede birbirine yabancıdır.

Hızır'ın üç fiilinden ikisi de enfüsî okunur. Çocuğun öldürülmesi, nefsin ilk üç mertebesinin faaliyetten çıkarılmasıdır:

"Bu çocuk bizim nefsi emmare, levvame ve mülhimeye kadar gelen süremiz ve bunları bizimde öldürmemiz gerekiyor, istek ve arzularını öldürerek onları faaliyet dışı bırakmamız gerekiyor."

(Terzibaba, Kehf Sûresi)

Ve yerine vaad edilen "daha hayırlı çocuk", tasavvuf ıstılahındaki veled-i kalb’dir gönül evlâdı:

"Cenâb-ı Hakk’ın vereceği bu çocuk ebeveynine rahmet olacak. Bu çocukta bizim veled-i kalbimiz fakat biz asi olan çocuğu öldürmeden bu gönül evlâdı doğamıyor çünkü yeri hazırlanmamış oluyor. Asi olan çocuk ortada olduğu müddetçe yeni bir çalışma yapma imkânımız olmuyor çünkü evlâtlık görevini o yapıyor yani nefsimizdeki emmâre, levvâme, mülhime mertebeleridir. Bu veled-i kalb bizim mukaddes varlığımızda Aklı küll ve Nefsi küll’ün istikametinde hayat yaşamaya hazırlamakta yani bu bedeni o yöne doğru yönlendirmekte, bunlarla sâlih evlat olmaktadır."

(Terzibaba, Kehf Sûresi)

Duvarın onarılması ve altındaki hazine ise gönül hazinesine işaret sayılır:

"Burada iki yetimden bahsediliyor, bir yönüyle Efendimizin (s.a.v) bir özelliği olan yetimlik, hazinede Hakikati Muhammed’i sırlarına işaret ediliyor, diğer yönüyle abdiyyet ve rububiyet’tir bunlar babaları olan Ulûhiyyetten dünya âlemine gelmişler ve yetim olarak faaliyete başlamışlardır. Bazı tefsirlerde sandığın içinde Âdem (a.s.) dan Efendimize (s.a.v) kadar gelen bütün peygamberlerin resimleri olduğu belirtilmiştir. Mânen bu da doğrudur çünkü gönül hazinesinde onların hepsinin resimleri vardır yani ruhaniyetleri, maneviyatları vardır işte bunları korumak için sağlamlaştırmak gerekiyor."

(Terzibaba, Kehf Sûresi)

### 4. Mûsâ ile Firavun: Beden Mülkünde Bir Saltanat

Aynı usûl, Mûsâ kıssasının Mısır bölümüne de uygulanır. Firavun, tarihî bir hükümdar olmakla birlikte, okuyucunun kendi varlığında bir karşılığı olan bir kuvvettir:

"Diğer yönüyle, bireysel varlığımızdaki Fir’âvn’u bulup ona gitmemiz gerekmektedir ki o da nefsi emmâremiz yani bizi dünyâya çeken tarafımızdır. Demek ki Mûsevîyyet mertebesinde dahi hâlâ isyan korkusu vardır."

(Terzibaba, Altı Peygamber (4) Hz. Mûsâ Kelîmullah)

Buradaki incelik, mertebe disiplininin (ikinci esas) ne kadar sıkı işlediğini gösterir: nefs-i emmâre bir kez aşılmakla bitmez; her mertebenin kendine ait bir emmâresi vardır.

Mûsâ'nın asâsı da aynı şekilde okunur Tûr'da "onu bırak"

denilen şey, bir sopa değil, sâlikin o güne kadar biriktirdiği kendi aklıdır:

"Sûret olarak gözüken asâ batın olarak nedir. “Akıl”dır. -Mûsâ (a.s.) ın o ana kadar oluşmuş, o günün kemâlâtı ile olan aklıdır. Şuayp (a.s.) dan aldığı bilgiler/gerek gönlünden aldığı İlhâmi bilgiler. Çünkü daha Tevrat-ı Şerif gelmemişti. Bunların karışımından meydana gelen kendisinde oluşan bireysel bir akıldır. Dayanıyorum dediği bu, bu aklıma dayanıyorum diyordu. Elinde tutması kullanması demektir. C. Hakk bu aklını bırak artık sen dedi. Yani bireysel beşer aklını bırak dedi. O zaman yerine bir şey koyması lazım. “Nudiye ya Mûsâ” (Nidâ olunan aklı tut.) dedi C. Hakk. Sana benim vereceğim aklımla bundan sonra hareket et, dedi ki, bu risâletin başlaması’dır."

(Terzibaba, Altı Peygamber (4) Hz. Mûsâ Kelîmullah)

### 5. Âfâk ve Enfüs: Seyrin İki Kanadı (Fussilet 41/53)

Bölümü, kıssa değil fakat bütün kıssaların okunma usûlünü veren bir âyetle kapatalım. Fussilet 41/53 ("Onlara âfâkta ve enfüslerinde âyetlerimizi göstereceğiz"), Terzibaba'nın usûlünün âdeta anayasa maddesidir Bölüm III'te gördüğümüz enfüsî/âfâkî ayrımının bizzat Kur'ân'daki dayanağı:

"Bu âyet-i kerîme, seyru sülûk yolunda, çok mühim aşamalardan olan, bir seyr’in hakikatini bünyesinde barındırmaktadır. Yedi nefs mertebelerini enfüsî olarak bitirmiş ve âfâkî, hazret mertebelerine adım atmış bir Hakk yolcusunun, uzaklara açılmak için deniz feneri gibi, gönül göklerine açılmaya namzet olanlara, oralarını aydınlatan bir kandil hükmünde olmasıdır. Bilindiği gibi “enfüs/nefs” kişinin kendi varlığı, “âfâk/ufuk” ise kendinin hemen dışından başlayan saha onun âfâkı’dır."

(Terzibaba, Fussilet Sûresi, 41/53 tefsiri)

Ve bu görmenin iki tabakası vardır göz ile görmek (basar)

ile basiretle idrak etmek arasındaki fark, işârî tefsirin bütün gerekçesini bir cümlede toplar:

"yeter ki biz irfânî yönden ne gördüğümüzü, görmesini idrak edelim, görme aslında bir idrak işidir, basarla görülenin zâhiri, basiretle ise o görülenin bâtını/hakikati, görülmüş idrak edilmiş olur, bu ise bir eğitim işidir. İşte âyet-i kerîmenin işaret ettiği idrak yaşantısı budur, bütün bunları idrak edebilmemiz için evvelâ kendi kimliğimizi bulup tesbit etmemiz lâzım’dır."

(Terzibaba, Fussilet Sûresi, 41/53 tefsiri)

### 6. Peygamberler Zinciri: İnsanlık Tarihi mi, Sâlikin Kendi Tarihi mi?

Terzibaba'nın peygamber kıssalarına yaklaşımındaki en cesur adım, peygamberler tarihini bir iç yolculuk sırası olarak okumasıdır. Her peygamber, hem tarihî bir şahsiyet hem de sâlikin kendi seyrinde geçeceği bir konaktır. Bunu Nûh bahsinde bir yolculuk mecazıyla kurar:

"Muhterem okuyucularım ve Hakk taliplisi kardeşlerim, şimdi hep birlikte ufkumuzu geniş tutarak yeni bir tefekkür yolculuğunda seyre çıkmaya gayret edelim. Bu yolculuğumuzun iskelesi Nûhiyyet, vasıtası, “Levhalar ve çiviler” ile yapılmış, beden gemimiz, kaptanı da Hakikat-i Muhammediyye’ye uyum sağlamaya çalışan “aklımız”dır. Oradan aldığımız yol haritası ile inşallah diğer (mertebe) limanlara da uğrayarak emniyyetli bir yolculuk ile hedefimize ulaşmaya çalışacağız."

(Terzibaba, Altı Peygamber (2) Hz. Nûh Neciyyullah)

Ve okuyucuya, kıssayı kendi üstüne indirmesi şartını koyar:

"İşte sevgili kardeşim bu Âyet-i Kerîme’yi gözleri ne ve gönlüne muhatap alarak bu idrakle, anlayarak okumaya başlarsan veya başlarsak, bizlere de bu haki-katler, yâni Nûhiyyet (necat) mertebesi yavaş, yavaş açılmaya başlayacaktır. Yapacağımız tek şey Kûr-ân-ı Kerîmin gerçekten her birerlerimize özel olarak “nüzül” indiğini çok iyi bilmemiz, hissetmemiz, yaşamamız gerekmektedir ki; zâten işin aslı da budur."

(Terzibaba, Altı Peygamber (2) Hz. Nûh Neciyyullah)

İbrâhîm Tevhid-i Ef'âl'in öncüsü. Kitabın tertibinde ilk tevhîd durağı İbrâhîm'dir; Terzibaba onun kıssasını okurken usûlünü baştan ilân eder kıssa iki yönlü okunacaktır:

"Şimdi, bizde, aklımızın erdiği kadar, bu kıssa’yı Hakikat-i Muhammed-î kanalından, Kûr’ân kaynağından gönlümüze “nüzül” indirmeye, almaya, idrak etmeye çalışalım. Hz.İbrâhîm (a.s.) muvzuuna başlamadan evvel küçük bir hatırlatma yapalım, mevzuumuzu iki yönlü (âfak-î ve enfüs-î) yâni nefsimizde ki ve dışımızda ki oluşumları itibariyle inceleme ve izah etmeye çalışacağız. Cenâb-ı Hakk her birerlerimize anlayan bir idrak, muhabbet dolu bir gönül, gayretli ve çalışkan bir nefs, ihsân etsin.Âmîn."

(Terzibaba, Altı Peygamber (3) Hz. İbrâhîm Halîlullah)

En'âm sûresindeki meşhur sahne yıldızın, ayın, güneşin sırayla doğup batması ve İbrâhim’in her birine "Rabbim budur" deyip batınca vazgeçmesi bu çifte okumanın örnek vakasıdır. Âfâkî yönü açıktır:

"Genç İbrâhîm, mağaradan çıktığında günün akşam üstüsü olup gece her tarafı örttüğünde gök yüzünde (kevkeb) “yıldız” ışımağa başlar. Yukarıda ki Âyet-i kerîmede de belirtildiği gibi genç İbrâhîm de, hakk’ın lütfuyla görüş kabiliyyet-i gelişmiş idi. İşte onda ilk zuhura gelen de bu âfakî görüş olduğundan başını göğe çevirip görüş ve müşahede yoluyla kıyas yapmaya başlamasıdır. Gece karanlığında gök yüzünde ilk defa gördüğü (kevkeb) “yıldız”ın ışıması ona göre muhteşem bir sahne idi işte bu yüzden, (bu benim rabbım dedi) Belirli bir süre sonra da yıldız kaybolunca (ben böyle batanları sevmem dedi.) Ve yıldızın rabb olmadığını anladı. Âyet-i Kerîmenin âfakî yönü budur. Aslında ilâve edilecek daha çok hususiyyetleri vardır fakat bu kadarını yeterli görmekteyiz."

(Terzibaba, Altı Peygamber (3) Hz. İbrâhîm Halîlullah)

Enfüsî yönü ise sâlikin kendi iç göğünde geçen aynı hâdisedir geçici "rabb" edinmelerin birer birer batışı:

"ayrıca kendi gönül gök yüzünü ve kendi iç âlemlerini tanımağa başlaması olacaktır. Zaman, zaman kendinde beşeri manâda nefis yıldızı kaynaklı olan geçip giden mesnetsiz rabb anlayışlarını ortadan kaldırmasıyla oluşan anlayıştır. Bu mertebenin öncüsü de îbrâhîm (a.s.) dır."

(Terzibaba, Altı Peygamber (3) Hz. İbrâhîm Halîlullah)

Yıldız-ay-güneş sırası da tesadüf değildir; ışığın kaynağı ile ödünç ışık arasındaki fark, mertebe farkının kendisidir:

"Yıldız ve ay gecenin özelliklerindendir, geceyle birlikte gelirler ve geceyle giderler. Yâni, “yıldız ve ayı gece getirir.” Güneş ise gündüzün özelliklerindendir. “Güneşin aydınlığı ise gündüzü getirir, gündüz güneşi getirmez.” Ve aslında gündüzün içinde yıldızda ayda vardır fakat güneşin getirdiği aydınlık onlarında ışığını"

(Terzibaba, Altı Peygamber (3) Hz. İbrâhîm Halîlullah)

Kıssanın en dikkat çekici enfüsî karşılığı ise İbrâhîm'in putperest babasıdır Bu bölümün 4. bahsinde Firavun için gördüğümüz okumanın aynısı:

"Bir sâlik’in sûret yaşı bu mertebeye ulaştığında yaklaşık (30) lar civarında olabilir. Ancak bu mertebe tevhid mertebelerinin başlangıcı olduğundan, hayata bakışında yenilikler oluşacaktır. İşte bu yüzden burası yeni bir doğum olduğundan yeni bir kimlik oluşacaktır. O kişinin fiziki babası bu eğitimi veremeyeceğinden bu hususta onun devre dışı kalması gerektiğinden, Bâtın âlemine-yâni geri plâna alınmıştır. Onun bâtın babası o mertebenin nefih edicisi olan gerçek manâda ki, irfan ehli olan mürşididir. Putperest olan zâhir babası ise kendi nefsi emmâresi’dir. Onunla fazla yaşamamıştır."

(Terzibaba, Altı Peygamber (3) Hz. İbrâhîm Halîlullah)

Îsâ Tevhid-i Sıfât'ın öncüsü. Zincirin dördüncü halkası, sıfatların birliği mertebesidir:

"Îseviyyet mertebesi; Hazreti Ahadiyyet’in Hazreti Şehadet’te (yeryüzünde) nokta zuhuru “Hz. Îsâ Rûhullah” ismiyle Îseviyyet mertebesinden görünmeye başlamasıdır, diyebiliriz."

(Terzibaba, Altı Peygamber (5) Hz. Îsâ Rûhullah)

### 7. Her Peygamber Bir Kitaptır

Bu bölümün ve belki bütün kitabın en toparlayıcı fikri, Fusûs şerhinde Eyyûb bahsinde geçer. Bölüm II'de insanın "Kur'ân-ı nâtık" olabileceğini görmüştük; burada aynı hakikat peygamberlere uygulanır: bir peygamberin hayatının kendisi bir kitaptır, ve biz kıssayı okurken aslında o kitabı okuruz:

"Çünkü Hak Teâlâ Eyyûb (a.s.)ı evvela belâlar, zorluklar verdi; ve sonra da onun bu belâya sabır etmesine karşı kurtuluş verdi. Binâenaleyh Eyyûb (a.s.)ın vücûd-ı saadeti bir kitâb oldu ki, onun yazıları, belaya uğramasının halleri ve sabır ve tahammülünün hükümleridir. Bunlar ise hallerden ibarettir. Şu halde hazretin kendi vücûdu yazılmış bir kitabı olmuş olur. Yani kendi hayat hikayesi onun kitabı oldu yani fiziki elle yazılmış bir kitap değil, cismani bir kitap kendisi bir kitaptır. İsa’da (a.s.) aynen böyledir. Ve o kitabın içindekilerine muttali' olmak için, bu ümmet-i muhammediyye, onu hâlen okurlar. Yani biz Eyyub’ün (a.s.) kitabını okuduğumuz zaman O’nun Kur’an-ı Kerim’deki her ne kadar kayda alınmış halini okuyorsak da aslında O’nun kendi kitabını, kendini okuyoruz. Yani bu görüşle O’nu okumak gerekiyor. Ve O’nun özelliği sabır ve o sabır tahammül neticesinde de aldığı mükafatı diyor."

(Terzibaba, Fusûsu'l-Hikem Eyyûb Fassı şerhi)

Bundan çıkan usûl sonucu şudur: kıssa okumak, tarihî bilgi edinmek değil, o peygamberin makamına iştirak etmektir sabırla imtihan olup kurtulan her kişi, Eyyûb'ün makamına ulaşmış sayılır:

"İşte böylece Eyyûb (a.s.) ın kitabını halen kıraat eden yani O’nun hayatını okuyan ümmet-i Muhammed, bakın bizlerle ilgili kıraat eden yani belaya mübtela olup, sabır ve mücâhededen sonraki münâcaatı üzerine bu belâdan kurtulan her bir ferd, bu "hikmet-i gaybiyye"nin zevkıyle zevkini tadan oldu. Buradaki zevk tabi ki nefsani yeme içme değildir, buna huzur diyorlar ve mutmainlik zevkidir bu. Bakın bir de şu mesele vardır, biz bu meselelere Muhammedi mertebeden bakıyoruz, Museviyet, İseviyet, Muhammediyet, insan-ı kamil mertebeleri daha henüz diğer peygamberan hazaratının zamanlarında ortada olmadığı için, bakın burasını çok iyi anlamamız lazımdır, onlar bu işlerin farkında değillerdi. Onlar kendi mertebeleri içinden kendilerine bakmaya çalışıyorlardı. Halbuki ümmet-i Muhammed bütün mertebelerin üstünde ve bütün bilgilere sahip olarak onlara yeniden bakıyor, yeni bir değerlendirme ile bakıyor."

(Terzibaba, Fusûsu'l-Hikem Eyyûb Fassı şerhi)

Bu pasajdaki ikinci incelik, Ümmet-i Muhammed'in kıssalara bakışındaki avantajıdır: geçmiş peygamberler kendi mertebelerinden bakabilirken, sonradan gelen okuyucu bütün mertebeleri bilerek bakar işârî tefsirin meşrûiyet gerekçelerinden biri de budur.

Ve nihayet, bütün bu okumaların ön şartı, Yûsuf fassında en yalın hâliyle konur kendini bilmeyen, kıssayı da bilemez:

"Hayatın gerçek ma’nâda anlaşılabilinmesi için ilk şart, kişinin hakikati itibari ile kendisini bilmesidir. Kendisini bilmeyen kişinin ilmi ne kadar çok olursa olsun hayal ve vehmine dayanmaktadır, bu hal de kişide nefsi bir benlik oluşturduğundan, bu sebeple kişi kendi hakikatine girmeye yol bulamaz ve bu âlemden isterse birkaç üniversite bitirmiş olsun, kendinin yabancısı/cahili olarak gider."

(Terzibaba, Fusûsu'l-Hikem Yûsuf Fassı şerhi)

### 8. Tatbikatın Özeti: Bir Âyete Nasıl Bakılır?

Bu beş örneğin ortak işleyişi, kitap boyunca topladığımız on bir esasın uygulanmış hâlidir. Bir kıssayı ya da âyeti işârî okumak isteyen kimse, sırasıyla şunları yapar:

- Zâhiri kur. Hâdisenin târihî/lafzî mânâsı önce tam olarak anlaşılır; bâtın onu iptal etmez (1. esas).

- Mertebeyi tayin et. Bu âyet hangi mertebeden hitap ediyor ef’âl mi, esmâ mı, sıfât mı, zât mı? Kıssanın hangi peygamber mertebesinde geçtiği (İbrâhîmiyyet/ Mûseviyyet/ Îseviyyet/ Muhammediyyet) buna karar verir (2. esas).

- Şahısları ve nesneleri kendinde bul. Firavun, melekler, inek, asâ, çocuk, duvar her biri okuyucunun kendi varlığında bir karşılığa oturur (3. esas).

- Harf ve sayı işaretlerine bak. Varsa hurûf-ı mukatta'a, isimlerin ebced değerleri, tekrar eden sayılar mertebeyi doğrular (4. esas).

- Kendi mertebeni bil. Ulaştığın mânâ, senin bulunduğun konağın mânâsıdır; bir üst konakta değişecektir (10. esas).

- Haddini bil. Çıkan mânâ "bizi bağlar"; genele şer'î hüküm olarak dayatılmaz (9. esas).

Terzibaba'nın kıssalara bakışını tek cümlede toplayan ölçü, bu bölümün başında verdiğimiz cümledir: kıssa, geçmişin haberi olmakla birlikte, okuyanın kendi hayat hikâyesidir. İşârî tefsir, o hikâyeyi okuyanın kendi üstünde tanımasıdır.

## BÖLÜM IX DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

### 1. İşârî Tefsir Geleneği İçindeki Yeri

Terzibaba'nın tefsir yolu, İslâm düşüncesinde kökleri Cüneyd-i Bağdâdî ve Tüsterî'ye, en olgun zirvesi İbnü'l-Arabî'ye, Osmanlı'daki olgun meyveleri İsmail Hakkı Bursevî'ye uzanan işârî tefsir geleneğinin çağdaş bir halkasıdır. Bu bağ, dışarıdan yakıştırılmış değil, bizzat kurulmuş bir emanet devridir: Bursevî'nin metinlerini Türkçeye kazandırıp şerh etmiş (Lübbü'l-Lübb), Fusûsu'l-Hikem'i Ahmed Avni Konuk şerhi üzerinden 17 yıl ders okutmuş ve kendi izahlarını "şerhin şerhi" olarak yazıya geçirmiştir. Bu zinciri kendisi de anlatır:

"Başta Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz olmak üzere, Ondan bu ilmi naklen alan Şeyh-i Ekber (r.a.) Muhyiddîn İbn'ül Arabî Pirimiz ve sonra onu çeviren ve şerheden A. Avni Konuk büyüğümüz ve bu kitapları günümüz şartlarına uyarlayıp hazırlamış olan Prof. Dr. Mustafa Tahralı ve Dr. Selçuk Eraydın kardeşlerimizden Cenâb-ı Hakk ve Peygamber Efendimiz (s.a.v.) gerçekten çok razı olsun."

(Terzibaba, TB. Kelime-i Muhammediyye, "Önsöz")

Klasik usûl kitaplarının işârî tefsirin makbuliyeti için aradığı şartlar hatırlanırsa bâtınî mânânın zâhirî mânâyı iptal etmemesi, şer'î bir esasa aykırı düşmemesi, mânânın "tek murad budur" iddiasıyla dayatılmaması Terzibaba'nın bu şartları yalnız karşılamakla kalmayıp açıkça ilkeleştirdiği görülür: zâhir-bâtın tamamlayıcılığı birinci esas, "isteyen kabul eder, isteyen etmez" kaydı dokuzuncu esas olarak kendi beyanlarıdır. Adana sohbetindeki bir cümle, bu edebi belki en yalın hâliyle özetler: "Bunların hiçbiri mutlak olarak kabul edilmez... Çünkü kapı açıktır; Allah kelâmı tek bir yöne tahsis edilemez" (Terzibaba, Adana Sohbeti, "Tefsir, Te'vil ve İşârî Terimlerinin Mânâları").

Onu gelenek içinde ayırt eden özellik, nazariyeden çok terbiye usûlündedir. İbnü'l-Arabî mektebinin varlık mertebeleri tasavvuru, elinde soyut bir metafizik olmaktan çıkıp âyet âyet uygulanan, başlıkları muntazam (her mertebenin zikri, idraki, hâli, âyeti, peygamberi), ders sırasına bağlanmış ve kırk seyirlik bir ders silsilesine dökülmüş bir okuma yöntemine dönüşmüştür. Hakkındaki tezin "yeni bir düşünce sistemi ortaya koymaz" hükmü nazariye bakımından doğru olabilir; fakat bu yolun bir tefsir ders silsilesi hâline getirilmesi âyetlerin vird, hâl ve ders olarak mertebelere dağıtılması kendine has bir hizmettir ve bu sayede Kuranı yaşamın içine almıştır. Tezin bir başka tespiti de bunu doğrular: "âyetlerin işârî ve irfânî yorumlarının, âyetlerin mertebeleri tespit edilerek ve bu mertebelere riayet edilerek yapıldığı görülmektedir" (Denkçi, Uşşâkî Kültürü Tezi).

Terzibaba'nın Adana sohbetinde İslâm'ın eğitim tarihine baktığı bir yer, bu terbiye vurgusunu daha da aydınlatır. Kendisine göre, Hristiyanlık tarihindeki bazı yanlış anlaşılmaların kaynağı, kısa süren bir peygamberlik döneminde eğitimin tamamlanamamasıdır; buna karşılık İslâm'da yirmi üç yıllık bir eğitim süreci ve Ashâb-ı Suffa gibi kurumsallaşmış bir mektep vardır:

"Peki İslâmiyet'in eğitimi nasıldı? Yirmi üç sene sürdü ve orada bir üniversite kuruldu: Ashâb-ı Suffa, İslâmiyet'in ilk üniversitesi olarak Peygamberimiz tarafından kuruldu... Eğer böyle bir hazırlık olmasaydı İslâm kılıçla bir yeri alsa ama oraya ilim ve bilgi götürememiş olsaydı orası gerçek mânâda fetholunmazdı."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Hurûf-ı Mukattaa, Nesih ve Mesih")

Bu tespit, kendi külliyatına da bir aynadır: "İrfan Mektebi" adını verdiği nizam, tıpkı Ashâb-ı Suffa gibi, hakikatin muntazam ve nesilden nesile bozulmadan aktarılabilmesi kaygısıyla kurulmuştur.

### 2. Bu Yolun Verdiği Güzellikler

Bu kitapta belgelenen malzemeden, Terzibaba'nın tefsir yolunun güzelliklerini şöyle sayabiliriz:

- İç tutarlılık. Besmele'den namaz rekâtlarına, nefis mertebelerinden Mi'rac sahnesine, hatta "cami" ve "mescit" gibi günlük bir kelimeye kadar bütün yorumlar aynı mertebeler nizamına oturur; bu nizam hiçbir örnekte değişmez.

- Zâhirle barışıklık. Külliyatta şer'î hükmü gevşeten tek bir yorum örneğine rastlanmaz; tersine, işârî tabaka çoğu kez zâhir ibadete yeni bir ciddiyet yükler. Medrese ile dergâhı "iki oda, tek ev" benzetmesiyle barıştırması, bu barışıklığın en olgun ifadesidir.

- Yaşanabilirlik. Tefsir, okunacak bir metin değil, uygulanacak bir tertiptir: âyetler otuz üçer tekrar edilen virdler, mertebe geçişlerinin ölçütleri ve gün içindeki hâllerin aynasıdır.

- Kayıt disiplini. Sohbetlerin muntazam biçimde yazıya geçirilmesi ve "bozulmadan sonrakilere aktarma" kaygısı, sözlü irfan geleneğinin yazılı bir külliyata dönüşmesini sağlamıştır.

### 3. Terzibaba'nın Kendi Temkin ve Edep Kaydı

Bu yolu izlerken bir soru akla gelebilir: ebced hesapları, sayı tevafukları, kişisel zuhurat anlatıları gibi unsurlar, tefsirin ne kadar içindedir? Bu soruya en güzel cevabı, yine Terzibaba'nın kendisi verir ve bunu bir savunma olarak değil, bir edep kaydı olarak koyar. 53. Âyetler kitabındaki mertebe bağlantılarını "indî ve özel" diye nitelendirip "bizi bağlar, isteyen kabul eder isteyen etmez" demesi (bkz. Bölüm VI, dokuzuncu esas), tam da bu ayrımı baştan yapmasıdır: umumî tefsir hükmü ile şahsî keşif arasındaki sınırı, okuyucuya kendisi çizer.

Bir başka incelik de, sohbetlerin doğal olarak taşıdığı tekrar ve serbest çağrışımlardır Terzibaba’nın kendisi bunu "aslını değiştirmeden" sadakat göstergesi sayar; sohbet kaydının hâliyle bırakılması, konuşmanın sıcaklığını da beraberinde taşır. Bu kitap da, o sıcaklığı bozmamak için alıntıları hep aslî imlâsıyla korumuştur.

Terzibaba'nın kendisi, tefsir ve te'vil işinin hiçbir zaman

"tek doğru" iddiasıyla kapatılamayacağını Adana sohbetinde şöyle söyler belki bu satırlar, bu kitabın da son sözü olmalıdır:

"Bunları tam anlayabilmek için hangi tefsirde hangi âyet hakkında hangi yorumun yapıldığını inceleyip evvelâ mantıklı olup olmadığına göre değerlendirmek lâzım gelir. Ancak bazı şeylerin derinliği çoktur; biri onu anlayamaz, 'mantıksız' der; bir başkasına göre ise o derinlik gayet mantıklıdır. Bu anlayışlar biraz da kişinin idrak, akıl ve gönül kapasitesinin genişliğine bağlıdır."

(Terzibaba, Adana Sohbeti, "Tefsir, Te'vil ve İşârî Terimlerinin Mânâları")

### 4. Sonuç

Bu kitabın başındaki soruya artık toplu bir cevap verilebilir: Terzibaba'nın tefsir anlayışı nedir?

Kur'ân, onun gönlünde, Zât'ın kendini bütün mertebeleriyle anlattığı kelâmdır; varlık gibi kelâm da Ahadiyyet'ten şehâdet âlemine mertebe mertebe iner Ümmü'l-Kitap'tan Furkan'a, Kitab-ı Mübîn'e, İmam-ı Mübîn'e; Allahça'dan Hakça'ya, Rabça'ya, Arapça'ya. İnsan, bütün mertebeleri kendinde toplayan varlık olarak kelâmın tam muhatabıdır; bu yüzden Kur'ân ile insan "ikiz kardeş"tir ve tefsirin nihaî hedefi, kişinin Kur'ân-ı sâmit'i açıp yaşayan bir Kur'ân-ı nâtık olmasıdır.

Bu tasavvurdan doğan usûl, on bir esasta toplanır: zâhiri iptal etmeyen bâtın; her âyette mertebe tayini; âyeti kendi nefsinde okumak; harf-nokta-sayı ve sûre şifreleri işaretlerini mertebe nizamı olarak kullanmak; meâl ve tefsirin ötesinde te'vile hakikate dönüşmeye yönelmek; önce tevhid ilmini ve yedi sıfatı kendinde bilerek kazanmak; bu yolu sohbet meclisi ve mürşid rehberliğinde yürümek; medrese ile dergâhı, mertebe kelimesiyle barıştırmak; ulaşılan mânânın haddini bilmek; muhkem ile müteşâbihin, nesih gibi, metinde değil okuyanda değiştiğini bilmek; ve kalbe düşeni kaynağı, hâli ve şâhidi sınanmadan tefsir malzemesi saymamak. Nefis mertebeleri bu usûlün iç merdivenini, tevhid mertebeleri dış nizamını verir; namazdan hacca ibadetler, mescitten camiye mekânlar, Fâtiha'dan Necm'e sûreler, hep aynı çift merdivende okunur.

Türkçe dinî literatür açısından bakıldığında ortaya çıkan manzara şudur: yirminci yüzyılın ikinci yarısında, ilahiyat tahsili görmemiş bir terzi, İbnü'l-Arabî mektebinin mirasını sohbet diliyle 498 kitaba dökmüş ve bu mirası, âyet âyet uygulanabilir bir okuma yolu hâline getirmiştir. Bu kitap, o yolun kendi sesini mümkün olduğunca kendi cümleleriyle, hem eski sohbetlerinden hem 2023 Adana'daki doğrudan usûl beyanından tek bir bütün içinde sunmayı denemiştir. Son söz, yolun ruhunu en iyi özetleyen ilkeye bırakılsın: âyetin mânâsı, yolcunun konakladığı yere göre açılır; "gelinen her konaklama yerinde âyetin içerdiği mânâ değişir, değişik bir veçhesi açılır” ve bu yolculuk, mertebeler bitmediği için, bitmez.

## KAYNAKÇA

### Birincil Kaynaklar Terzibaba (Necdet Ardıç) Külliyatı ("Gönülden Esintiler")

Aşağıdaki eserlerin tamamına İrfan Mektebi dijital kütüphanesindeki (terzibabairfanmektebi.com) tam metin nüshalarından erişilmiş; alıntılar bu nüshalardan kelimesi kelimesine aktarılmıştır.

- Terzibaba, Fâtiha Sûresi ve Besmele-i Şerif, Gönülden Esintiler: Kûr'ân-ı Kerîm'de Yolculuk, İrfan Sofrası, Tasavvuf Serisi 35.

- Terzibaba, Bakara Sûresi, Gönülden Esintiler: Kûr'ân-ı Kerîm'de Yolculuk, İrfan Sofrası, Tasavvuf Serisi 36.

- Terzibaba, Yâsîn Sûresi, Gönülden Esintiler: Kûr'ân-ı Kerîm'de Yolculuk, İrfan Sofrası, Tasavvuf Serisi 49.

- Terzibaba, Necm (Yıldız) Sûresi, Gönülden Esintiler: Kûr'ân-ı Kerîm'de Yolculuk, İrfan Sofrası, Tasavvuf Serisi 37.

- Terzibaba, İnsan Sûresi, Gönülden Esintiler: Kûr'ân-ı Kerîm'de Yolculuk, İrfan Sofrası.

- Terzibaba, Vahiy ve Cebrâîl, Gönülden Esintiler, İrfan Sofrası, Tasavvuf Serisi 11.

- Terzibaba, Kelime-i Tevhîd, Gönülden Esintiler, İrfan Sofrası.

- Terzibaba, Salât (Namaz), Gönülden Esintiler, İrfan Sofrası.

- Terzibaba, İrfan Mektebi (Hak Yolu)nun Seyir Defteri, Necdet Ardıç Serisi III, İrfan Sofrası.

- Terzibaba, TB. Kelime-i Muhammediyye Fusûsu'l-Hikem, Muhammed Fassı: Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi Üzerine İzahlar ("Şerhinin Şerhi"), İrfan Sofrası, Tasavvuf Serisi 193-27.

- Muhyiddîn İbnü'l-Arabî, Lübbü'l-Lübb (Özün Özü), İsmail Hakkı Bursevî açıklamalarıyla; Osmanlıcadan sadeleştiren ve neşreden: Terzibaba çevresi, İrfan Sofrası.

- Murat Derûni (Terzibaba yolu), Terzi, Elif, Terâzî, Teradî İrfan Mektebi, Kırk Seyir, İrfan Sofrası.

- Terzioğlu Murat Cağaloğlu (Terzibaba yolu), Kûr'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: 53. Âyetler ve Terzi Baba, İrfan Sofrası 6, Tasavvuf Serisi 131, 2018.

- (Derleme), Terzi Baba Necdet Ardıç Biyografi, Gönülden Esintiler serisi içinde.

- Terzibaba, Mâide Sûresi, Gönülden Esintiler: Kûr'ân-ı Kerîm'de Yolculuk, İrfan Sofrası, Tasavvuf Serisi 5.

- Terzibaba, Yûnus Sûresi, Gönülden Esintiler: Kûr'ân-ı Kerîm'de Yolculuk, İrfan Sofrası.

- Terzibaba, Meryem Sûresi, Gönülden Esintiler: Kûr'ân-ı Kerîm'de Yolculuk, İrfan Sofrası.

- Terzibaba, Ra'd Sûresi, Gönülden Esintiler: Kûr'ân-ı Kerîm'de Yolculuk, İrfan Sofrası, Tasavvuf Serisi 13.

- Terzibaba, Kasas Sûresi, Gönülden Esintiler: Kûr'ân-ı Kerîm'de Yolculuk, İrfan Sofrası.

- Terzibaba, Lokman Sûresi Tefsiri, Gönülden Esintiler: Kûr'ân-ı Kerîm'de Yolculuk, İrfan Sofrası, Tasavvuf Serisi 31.

- Terzibaba, Kehf (Mağara) Sûresi, Gönülden Esintiler: Kûr'ân-ı Kerîm'de Yolculuk, İrfan Sofrası, Tasavvuf Serisi 31.

- Terzibaba, Fussilet Sûresi, Gönülden Esintiler: Kûr'ân-ı Kerîm'de Yolculuk, İrfan Sofrası, Tasavvuf Serisi 96-41.

- Terzibaba, Altı Peygamber (1) Hz. Âdem (a.s.), Gönülden Esintiler, İrfan Sofrası, Tasavvuf Serisi 15.

- Terzibaba, Altı Peygamber (4) Hz. Mûsâ Kelîmullah (a.s.), Gönülden Esintiler, İrfan Sofrası, Tasavvuf Serisi 59.

- Terzibaba, Altı Peygamber (2) Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.), Gönülden Esintiler, İrfan Sofrası, Tasavvuf Serisi 21.

- Terzibaba, Altı Peygamber (3) Hz. İbrâhîm Halîlullah (a.s.), Gönülden Esintiler, İrfan Sofrası, Tasavvuf Serisi 24.

- Terzibaba, Altı Peygamber (5) Hz. Îsâ Rûhullah (a.s.), Gönülden Esintiler, İrfan Sofrası, Tasavvuf Serisi 60.

- Terzibaba, Fusûsu'l-Hikem Yûsuf Fassı ve Süleymân-Dâvûd-Yûnus-Eyyûb Fassı, Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi Üzerine İzahlar, İrfan Sofrası, Tasavvuf Serisi 184 ve 189.

- Terzibaba, Namaz Sûreleri, Gönülden Esintiler, İrfan Sofrası.

- Terzibaba, Hayal Vâdîsi'nin Çıkmaz Sokakları, Gönülden Esintiler, İrfan Sofrası, Tasavvuf Serisi 81.

- Terzibaba, Rüya-Mânâ Âlemi Yoruma Açık Eğitim Zuhûrâtları, Cilt 1-2, Gönülden Esintiler, İrfan Sofrası, Tasavvuf Serisi 171.

- Terzibaba, Bir Kardeşin Dosyası Ebû Sâlih'in Terzi Baba'ya Soruları, Gönülden Esintiler, İrfan Sofrası, Tasavvuf Serisi 112.

- Terzibaba, Nûh Fassı, Âdem Fassı, Sâlih-Şuayb Fassı, İsâ Fassı, İlyâs-Lokmân-Hârûn Fassı, Muhammed Fassı Fusûsu'l-Hikem, Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi Üzerine İzahlar, İrfan Sofrası.

- Terzibaba, Gülşen-i Râz, Terzibaba şerhi, İrfan Sofrası.

- Terzibaba, Tasavvufî Îzahlar, Gönülden Esintiler, İrfan Sofrası, Tasavvuf Serisi 109.

- Terzibaba, Hz. Muhammed (s.a.v.) Altı Peygamber, 6, Gönülden Esintiler, İrfan Sofrası.

- Terzibaba, Altı Peygamber Hz. Mûsâ Kelîmullah, Gönülden Esintiler, İrfan Sofrası, Tasavvuf Serisi 59.

- Terzibaba, Bir Sâlikin Seyr-Yol Hikâyesi İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha, Gönülden Esintiler, İrfan Sofrası, Tasavvuf Serisi 201.

- Terzibaba, "Öbür Silâhlar" İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha, Gönülden Esintiler, İrfan Sofrası, Tasavvuf Serisi 196.

- Terzibaba, Rüya-Mânâ Âlemi Tuzak, Mekr, Hileli Zuhûrâtlar, Gönülden Esintiler, İrfan Sofrası, Tasavvuf Serisi 172.

- Terzibaba, Sohbet Arası Sohbetler (2000-2002 CD kayıtları, çeşitli ciltler), Gönülden Esintiler, İrfan Sofrası.

- Terzibaba, İzmir İrfan Sohbetleri (1998-2000, CD-1), Gönülden Esintiler, İrfan Sofrası, Tasavvuf Serisi 133.

- *Terzibaba, Terzibaba'nın Tefsir Anlayışı: Soru ve Cevaplarla Kur'ân Sohbeti, Adana, 23 Mayıs 2023 (Fahreddin Avan'ın sorularına verilen cevapların yazıya geçirilmiş kaydı).*

### İkincil Kaynaklar

- Serkan Denkçi, Uşşâkî Kültürünün Günümüze Yansıması: "Necdet Ardıç" Örneği, Yüksek Lisans Tezi, Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, danışman: Prof. Dr. Mustafa Kara, Bursa 2018.

- Yavuz Burak Kır, Necdet Ardıç'ın Tasavvuf Anlayışında Seyr-ü Sülûk Mertebeleri, Lisans Bitirme Tezi, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, danışman: Yrd. Doç. Dr. Yakup Bıyıkoğlu, Tekirdağ 2019 (İrfan Sofrası, Tasavvuf Serisi 177 olarak da neşredilmiştir).

Kitaplar hakkında genel bilgi

Bu kitapların oluşturulmaya başlaması günümüzden yaklaşık (73) sene evveline dayanmaktadır. Kitaplarımızın ve hatıralarımızın içinde geçen bilgilerde belirtildiği gibi (19,53) (1953) senesi yaş (15) fakir için bir dönüm noktası idi.

O günlerden başlayan tasavvuf yolculuğu bu günlere kadar hiç ara verilmeden büyük bir çalışma ile devam edip gelmiştir.

Oluşmaya başlayan bilgilerin ilk meyvesi (01-Necdet divanı) isimli şiirimsi kitabımızdır içinde (16-05-1962) tarinhinde yazılmaya başlanan ve devam eden şiirimsi yazılarla (16-07-1990) basıllan 4 kitabımızla yazı serüvenimiz bu günlere kadar devam etmiş ve etmektedir.

Şu an kitap sayımız üzerinde çalıştığımız (Kur’an-ı Kerîmde yolculuk İşârî Te’vîl ve tefekkürü) çalışması ile Yaklaşık 38 cilt civarında olacak, bunlarla birlikte ayrıca (Mektuplar ve Zuhuratlar) saha çalışması-yazışması kitapları ile “500” kitap civarında oluşacaktır ancak kitap çalışmaları devam ettiğinden sayının daha çok artması da sözkonusudur

Rabb-ımıza şükrederiz.

(Kur’an-ı Kerîmde yolculuk İşârî Te’vîl ve tefekkürü) çalışması bu günün çalışması değil başlangıcı Kitapların yazılma başlangıcı ile birlikte başlamaktadır. Diğer gerçek başlangıcı ise, yazılımı “04-09-2001) senesinde biten (Rahman Sûresi) isimli kitabımızdır.

O günlerden bu günlere kadar yaklaşık (50-55) senelik zahir bâtın Bu devrelerde toplanan tevhid-i ve İlâhi bilgilerin içinde olduğu bir birikimin neticesi ve özüdür.

(1972) Senesinde vekil halife ismi ile başlayan ma’nevi eğitim devremiz (1979) senesinde Nusret Babamızın Hakka yürümesi ve (Asil Halife) ünvanı ile devam etmesidir. Bu süreç içerisinde Şecere-i uşşakiyyenin Bir şeceresi-ağacı olan “Terzi Baba-53- Ardıç-Şeceresi-ağacı”nında birçok kolları-dalları olmuştur. Bu kolların-dalların bir çoğuda meyve vermeye başlamıştır. Rabb-imize şükrederiz ahır ömrümüzde bu dalları ve meyvelerini görünce fakir ömrünün boşa gitmediğini gördükçe Nadide Nüket Anne ile birlikte büten gönül evlâtları ile iftihar etmektedirler.

Bahsi geçen çalışmanın içinde hernekadar Bu Sûreyi bu oğlumuz şu Sûreyi şu oğlumuz yorumladı deniyor isede aslında onların hepsi Ardıç ağacı gövdesine bağlı dallar olduklarından ismlerinin batınında “Terzi Baba” vardır. Bu yüzden (Kur’an-ı Kerîmde yolculuk İşârî Te’vîl ve tefekkürü) isimli eser dışarıdan bakıldığında birçok kimsenin çalışması şeklinde gözüküyor ise de aslında tevhid-i olarak bakıldığında hepsi birdir çünkü eserde yazıları olan gönül evlâtlarımız bir bakıma Terzi Babanın birer isimlerinin zuhuru ve gölgeleridir.

Onlarda vakti geldiğinde gönüllerinde uçan Ardıç kuşu ile Ardıç ağacının meyvelerini birleştirip kendi şecereleri olan Ardıç ağaçlarını irfaniyet tepelerine-yaylalarına dikecekler böylece hepsi Ardıç ağaçlık ilim ormanını, daha çok zenginleştirmiş olacaklardır, kendilerine-evlâtlarımıza zahir batın bütün ömürlerinde başarılar dileriz. “ İz- -T-B- ”

-------------------------

Yeri gelmişken Fakiri ilgilendiren iki mühim makaleyide buraya ve sonraki ciltlere eklemeyi uygun buldum.“İz- -T-B-”

Makalenin birincisi:

................................... Daha sonra Selânikli Ali Örfî Efendi ile Muhammed Said Efendi'nin yaptığı tercüme ise özet niteliğindedir. Kitabın ilk iki tercümeye göre daha yakın zamanlarda neşredilen bir diğer tercümesi ise Abdülaziz Mecdi Tolun tarafından yapılır. Mecdi Tolun'un bu tercümesi 1998 yılında Selçuk Eraydın, Ekrem Demirli ve Abdullah Kartal'dan oluşan bir yayın grubunun gayretleriyle İz Yayıncılık tarafından neşredilir. Eserin bazı araştırmacılar tarafından bir kaç tercümesi daha muhtelif yayınevleri tarafından yayınlandı. (İnsan-ı Kâmil)

Ehl-i tasavvufun göz bebeği

Terzi Baba diye maruf Necdet Ardıç da, yakın

zamanlarda Abdülkerim Cîlî'nin bu müstesna eserine bir şerh kaleme aldı. Necdet Ardıç, tercümenin girişinde kitabın bazı zâhir ehli indinde değişik değer yargılarına tutulsa da tasavvuf ehlince Kur’ân’dan ve hadîs-i şerîflerden sonra gelen ve İslâm’ın en değerli kitaplarından bir tânesi olduğunu söylüyor.

Abdülkerîm Cîlî hazretlerinin gerçekten bir şâheser olarak yazdığı ve anlaşılması gerçekten zor olan ancak içerisinde çok büyük hakîkatleri barındıran bu kitabının hazmedilmesi için, ilk olarak yazılı olan kelimelerin, daha sonra o kelimelerin oluşturduğu cümlenin özüne nüfûz etmek gerektiğini ifade eden Necdet Ardıç şöyle diyor: “O Allah, kemâl ile tecellî edicidir. Bizlerin zeval olarak gördüğümüz şeyler ise bizim anlayışımızdaki eksiklikten kaynaklanmaktadır. Cenâb-ı Hakk’ın kemâl ile her tecellîsi değişiktir ve bu nedenle O’nu bir tek tecellîye sığdırmak mümkün değildir. Bunu yapan hem O’na haksızlık etmiştir hem de O’na irfâniyyetinin olmadığını göstermiştir. Her varlık kendi kemâli üzeredir. Bizlerin yaptığı bütün değerlendirmeler izâfîdir."

Kendisi de bir tasavvuf ehli olan Ardıç, bu ifadeleriyle hem kitabın hem de Abdülkerim Cîlî'nin yanında yer alıyor ve bir sufi olarak El-İnsanü'l Kâmil isimli eserin nasıl bir hususiyeti haiz olduğunu işaret ediyor. Bendeniz de acizane bu kitabı okumak isteyenler için iki farklı yayını tavsiye ediyorum. Birincisi İz Yayıncılık tarafından neşredilen, diğeri ise Kurtuba Yayınları'ndan çıkan Hamza Kılıç'ın yayına hazırladığı 

Günümüz İnsanı'na İnsân-ı Kâmil.

Ahmed Öztürk 

Kaynak: http://www.dunyabizim.com/Manset/19747/saliki-hakka-goturen-rehber-insn-i-kmil.html, 9 Mart 2015

--------------------------

Makalenin ikincisi:

'50 Sonrası En Çok Kitap Yazan Şeyh Kim?

Güncelleme: 16:00, 16 Ağustos 2012 Perşembe

— SAYFA 1 —

Bismillâhirrahmânirrahim.

Herkeze selâmlar.

Gerçekten bizler için aşağıda, çok güzel ve aynı zamanda hayret ve gayret veren bir tablo oluşmuş.

(Dünya bizim) sitesinden Ömer Faruk Pekuz'un araştırmasına göre (1950) sonrası ma'nevi görevli kişilerin yazdığı kitaplar konusunda ulaşılan netice verilmektedir. Araştırmayı yapan Ömer kardeşimize teşekkür ederiz sağolsun.

Aşağıda verilen tablodaki kişileri ve kitaplarını incelemekte yarar olacaktır.

Bu muhterem ve kıymetli kişilerin hepsinin güzide eserleri hepimizin gönül ve tefekkür ufkumuzun genişlemesinde çok büyük yardımları olmuştur, hepsini minnet ve şükranla yadederiz.

Ancak ne hikmetse, bizim gibi hayatının (50) yılından fazlasını terzilik mesleği ile geçirmiş bir esnaf kişinin kitaplarının en çok kitap yazan kişilerin kitaplarından iki mislisi civarında olması bana oldukça garip geldi. Ve ayrıca kitaplardan başka aynı çalışma sohbetler hakkında da yapılsaydı belki gene aynı netice alınacaktı. Rabb-ı mıza şükrederiz. Elhamdülillâhi Rabbilâlemin.

Dosyanın sonuna kitaplarımızın sıralamasıda ilâve edildi.

Terzi Baba. Necdet Ardıç Tekirdağ.

Date: Mon, 20 Aug 2012 22:36:07 +0300

Subject: Size bahsettiğim haber...

From: sinansertel@gmail.com

To: terzibaba13@hotmail.com

Efendim selam ve saygı ile;

Size bahsettiğim haberin linki aşağıdaki gibi.

http://www.dunyabizim.com/?aType=haber&ArticleID=10701

Saygılar, sinan

— SAYFA 2 —

1950 sonrası irşad vazifesinde bulunmuş meşayıh kaç kitap yazmıştır, en çok hangisi yazmıştır diye merak ettik. İşte cevaplar...

Türkiye topraklarında irşad vazifelerinde bulunmuş, hâlâ da irşad etmeye devam eden Allah dostları ve mürşidler… Özellikle 1950 ve sonrasında şeyh olarak vazife yapmış isimlerin yazdıkları kitapları merak ettik. Elbette bu kadar kitap ismi bir habere sığamayacağından "en çok kitabı kim yazmıştır", "kim kaç kitap telif etmiştir" diye araştırdık. Bir iki eser yazmış ya da genellikle sohbetlerinden eser basılmış isimleri alamadık. Bakalım nasıl bir liste çıkmış ortaya:

— SAYFA 3 —

Nakşibendilerin Erenköy Dergahı'yla başlıyoruz yolculuğa… Erenköy Dergahı, Esad Erbili Hazretlerinin devrimlerde kapatılan Kelami Dergahı'nın devamıdır. Mahmud Sami Ramazanoğlu Hazretleri, Erkam Yayınlarından yayınlanmakta olan 21 kitap yazmış. Bunlardan özellikle tasavvufi meseleleri ele aldığı 6 ciltlik Musahabeler ve bir kaynak kitap olan Dualar ve Zikirler alt çizilmesi gereken kitaplar.

Sami Efendi'den sonraki isim olan Musa Topbaş HocaEfendi'nin bütün eserleri, Erkam Yayınları tarafından ve Sâdık Dânâ müstear ismiyle yayınlanmıştır. 4 kitap, toplamda 10 cilt olarak yazılmıştır.

1950 sonrasında en çok eser yayımlayan isimlerden birisi olarak, Erenköy Dergahı'nın halihazırda başında bulunan Osman Nuri Topbaş Hocaefendi'yi görmekteyiz. Osman Nuri Topbaş Hocaefendi'nin eserlerini yayınlayan Erkam Yayınlarının internet sitesine baktığımızda ebatları, kapsamları birbirinden farklı 52 kitap görünüyor. Bunlardan birisinin Nebiler Silsilesi isimli kitabın redakte edilmiş bir baskısı olduğunu düşünürsek 50 kitap gibi önemli bir rakam karşımıza çıkıyor. Bu kitaplardan bazılarının farklı dillere çevrildiğini de görmekteyiz.

— SAYFA 4 —

Altınoluk dergisinin baskılarının yapıldığı farklı dillerde Osman Nuri Topbaş Hoca'nın kitapları yayınlanmış. İngilizce, Almanca, Fransızca, Arnavutça, Kazakça, Macarca, İspanyolca, Azerice bu dillerden bazıları. Özellikle Nebiler Silsilesi isimli kitabın bu ülkelerde Peygamberler Tarihi kaynak eseri olarak okunduğu belirtiliyor. Ayrıca bu kitaplardan bir kısmını osmannuritopbas.com adresinden elektronik olarak da okumak mümkün.

İskenderpaşa Dergahı, Nakşibendiye'nin Gümüşhanevi koludur. İskenderpaşa Dergahı'nın 1950'lerdeki şeyh efendisi Abdülaziz Bekkine Hazretleridir. Abdülaziz Bekkine Hazretlerinin elimizde sadece Ramuz el-Ehadis Tercümesi bulunmaktadır.

Mehmed Zahid Kotku Hazretleri, Abdülaziz Bekkine'den sonra Gümüşhanevi kolunun sorumlusu olmuştur. Zahid Kotku Hazretlerinin 12 eseri vardır. Bu 12 eser toplamda 21 ciltlik bir ebat tutmaktadır. Ayrıca Seha Yayıncılık tarafından sohbetlerinden derlenen 8 eser yayınlanmıştır.

Mehmed Zahid Kotku Hazretlerinden sonra görev almış olan Prof. Esad Coşan Hocaefendi, hem ilim adamı kimliği ile, hem de mutasavvıf kimliği ile çok sayıda eser vermiştir. Kendi ismiyle neşrolmuş 28 kitabın içinde geneli tasavvufi meseleleri anlatan eserler mevcut. Ayrıca 4 ciltlik Avustralya Sohbetleri gibi sohbetlerinden derlemeler de yer almaktadır.

Nakşibendi tarikatinin Kayseri Yahyalı'da gelişmiş kolunun şeyhi olan Yahyalılı Hacı Hasan Efendi, 2 kitabının yanında sohbetlerinden derlenmiş 3 ciltlik Sohbetler eserinin sahibi.

Hacı Hasan Efendi'den sonra dergahın başına geçen Yahyalılı Ali Ramazan Dinç Hocaefendi, Mavi Yayıncılık'tan çıkmış 5 kitap telif etmiş.

— SAYFA 5 —

Şeyh M. İhsan Oğuz Hocaefendi, Nakşibendi tarikatinin bir kolu olarak Harput'ta Şeyhlik vazifesi ifa etmiş olan Ahmet Çapakçuri Hazretleri'nin müntesibi olarak, vefat ettiği 1991 yılına kadar görevine devam etti. M. İhsan Oğuz Hocaefendi, Şeyhlik vazifesinin yanında Oğuz Yayınları tarafından yayınlanmış 16 eser yazdı. 21 Soruda Tasavvufi Gerçekler kitabı tasavvuf üzerine çokça sorulan sorulara cevaplar içermektedir.

Abdullah Çetin Faruki Hocaefendi, Nakşibendiliğin Halidiye kolunun meşayıhından idi. 6 eser neşretti. Ayrıca makaleleri Özlenen Fark dergisinde yayınlandı. Bu dergi şimdilerde Özlenen Rehber adıyla yayınlanmaya devam ediyor.

Muzaffer Ozak Hocaefendi, Cerrahî dergahının postnişîni idi. Tasavvufi hizmetlerinin yanısıra, Sahaflar Çarşısı'nda sahhaflık da yapan Muzaffer Ozak Efendi, İstanbul Karagümrük Cerrahi Asitanesi'nin irşad postunda bulunan İbrahim Fahreddin Şevkî Efendi irtihal edince, asitane postnişînini olmuştu. Muzaffer Ozak Hocaefendi 3'er ciltlik Envaru'l Kulûb ve İrşad'ın dışında 3 eser daha yazmıştır.

Safer Dal Hocaefendi, pirdaşı Muzaffer Ozak Efendi'nin vefat etmesi ile İstanbul Karagümrük Cerrahi Asitanesi postnişînliğini devralmıştı. Aynı zamanda çok sayıda ilahinin güfte ve beste olarak derlenerek halk arasında yaygınlaşmasına büyük katkıları olmuştu ve Muhibbî mahlasıyla yazdığı şiirleri Muhibbî Divanı adıyla basılmıştır.

Cerrahi Tekkesi postnişînini Ömer Tuğrul İnançer, özellikle Mesnevi ile ilgili veya tasavvufi sohbetlerle tanınıyor. 2'si farklı yazarlarla birlikte olmak üzere 8 kitap neşretti.

Kenan Rifai Hazretleri bir Mevlevî postnişînidir. İstanbul'a gelişlerinden sonra Valide Sultan Hatice Cenan Hazretleri'nin inşa ettirdikleri Altay Dergah-ı Şerifi'nde irşad vazifesine başlamıştır. Kendi yazdığı 4 esere ilaveten dervişlerin tuttukları notlardan oluşan Mesnevi'nin birinci cildinin Şerhi ve Sâmiha Ayverdi'nin hazırladığı Sohbetler, kaynağını Kenan Rıfai Hazretlerinden alan eserlerdir.

— SAYFA 6 —

Tahirü'l Mevlevi, en çok eser vermiş postnişin olarak karşımıza çıkıyor. Tahirül Mevlevi, 1951'deki vefatına kadar Mevlevî dergahının postnişîni idi. Aynı zamanda bir ilim erbabı da olan Tahirü'l Mevlevi Hazretleri 29'u basılmış, 26'sı basılamamış 55 eser yazmıştır. Bunların arasında divanları ve Mesnevi Şerhi önemli eserlerdir. Bu eserlerin yanında Mahfel Mecmûası, Beyânülhak, Sırâttı Müstakîm, İslâmın Nuru dergilerinde dinî, târihî, edebî bir çok makâle neşretmiştir.

Trabzon ve civarında vazife yürüten Ahmet Yaşar Hoca, Gümüşhanevi Dergahındandır. Ahmet Yaşar Hocaefendi, bilhassa takva eğitimi ve tasavvuf düşüncesi üzerine yaptığı sohbetlerin yer aldığı 6 eser sahibidir.

-------------

Fatih Nurullah Şağban Hocaefendi, Halvetî Uşşakî dergahının halihazırdaki Şeyhi dir. 3 eser yazmış. Bu eserlerin tamamı tasavvufi sohbetler şeklinde oluşturulmuş.

Not= Bu kişi görevini kötüye kullandığından verilen emanet elinden geri alınmıştır.

--------------

Gümüşhanevi Dergahının bir başka ismi Muhammed Nurullah Cezeri Hocaefendi, aralarında tefsir, hadis, akaid gibi ilimlerde de dahil olmak üzere çoğunluğu tasavvufi 14 eser vermiştir.

Şemseddin Yeşil Hocaefendi, Kadiri tarikatinin meşayıhındandır. Kalemi ve hitabeti güçlü olan Şemseddin Yeşil Hocaefendi 33 eser yazmıştır. Bunlardan Füyûzât tasavvufi bir tefsir olarak önemli bir eserdir. İslamiyet gazetesinde yazdığı makalelerle döneminde çok ses getirmiştir.

Osman Hulusi Efendi, Nakşibendi tarikatının Halidiyye kolu mürşitlerinden dir. Biri divan olmak üzere 3 eseri vardır.

Osman Hulusi Efendi'nin mürşidi İhramcizade İsmail Hakkı Toprak Efendi'nin ise, ikisi tasavvufun sırlarını anlatan 3 eseri vardır. İhramcızade İsmail Hakkı Efendinin 3. eseri, mürşidi Sivaslı Mustafa Taki Efendi'nin mensur olarak yazdığı mevlinin nazma çekilmiş halidir.

— SAYFA 7 —

Terzi Baba Necdet Ardıç, Halvetiyye Uşşâkiye'nin meşayından. Düz yazıları kadar şiirleri de önemlidir. Üç divan tutacak kadar şiiri vardır. www.islamvetasavvuf.org adresinde elektronik olarak oluşturulmuş 107 eser varsa da bunların 23'ü matbu olarak basılmıştır. Eserler, ilgili web sitesinde e-kitap olarak okunabilir.

-------------

M. Asım Köksal, İbrahim Ethem Ethembaba'nın halifesiydi. İbrahim Ethem Nakşibendi ve Kadiri tarikatlarına Şeyhlik etmişti. İbrahim Ethem Ethembaba Hazretlerinden sonra M. Asım Köksal bu kolun mürşidi olmuştu. M. Asım Köksal manevi kimliğinin yanında usta kalemiyle tanınmıştır. İçinde 18 ciltlik İslam Tarihi de olmak üzere 17 kitap yazmıştır. Bunların toplamı 40 cilti bulmaktadır. Bunların içinde İslam İmihali'ni de ayrı bir yere koymalıyız.

Hacı Muharrem Hilmi Efendi, bir Nakşibendi Şeyhidir. Biri Divan olmak üzere 3 eser vermiştir.

Genellikle Afrika'da yaygın olan Arûsî tarikatinin Anadolu'daki temsilcisi Ömer Fevzi Mardin Efendi'nin basılmış 44 eseri mevcut. Bu eserleri e-kitap şeklinde webde bulmak mümkün.

Ömer Faruk Pekuz araştırdı ve yazdı

— SAYFA 8 (Sayısal Sıralama) —

Sayısal sıralama şöyle oldu:

(107) eser. Toplam şimdilik Terzi Baba Necdet Ardıç, Halvetiyye Uşşâkiye'nin meşayından. Düz yazıları kadar şiirleri de önemlidir. Üç divan tutacak kadar şiiri vardır. www.islamvetasavvuf.org adresinde elektronik olarak oluşturulmuş 107 eser varsa da bunların 23'ü matbu olarak basılmıştır. Eserler, ilgili web sitesinde e-kitap olarak okunabilir.

(Not= Gelecek sayfalarda eserlerinin tamamı sıralanmıştır.

(55) eser. Tahirü'l Mevlevi, en çok eser vermiş postnişin olarak karşımıza çıkıyor. Tahirül Mevlevi, 1951'deki vefatına kadar Mevlevî dergahının postnişîni idi. Aynı zamanda bir ilim erbabı da olan Tahirü'l Mevlevi Hazretleri 29'u basılmış, 26'sı basılamamış 55 eser yazmıştır. Bunların arasında divanları ve Mesnevi Şerhi önemli eserlerdir. Bu eserlerin yanında Mahfel Mecmûası, Beyânülhak, Sırâttı Müstakîm, İslâmın Nuru dergilerinde dinî, târihî, edebî bir çok makâle neşretmiştir.

(50) eser. 1950 sonrasında en çok eser yayımlayan isimlerden birisi olarak, Erenköy Dergahı'nın halihazırda başında bulunan Osman Nuri Topbaş Hocaefendi'yi görmekteyiz. Osman Nuri Topbaş Hocaefendi'nin eserlerini yayınlayan Erkam Yayınlarının internet sitesine baktığımızda ebatları, kapsamları birbirinden farklı 52 kitap görünüyor. Bunlardan birisinin Nebiler Silsilesi isimli kitabın redakte edilmiş bir baskısı olduğunu düşünürsek 50 kitap gibi önemli bir rakam karşımıza çıkıyor. Bu kitaplardan bazılarının farklı dillere çevrildiğini de görmekteyiz.

(44) eser. Genellikle Afrika'da yaygın olan Arûsî tarikatinin Anadolu'daki temsilcisi Ömer Fevzi Mardin Efendi'nin basılmış 44 eseri mevcut. Bu eserleri e-kitap şeklinde webde bulmak mümkün.

(40) eser. M. Asım Köksal, İbrahim Ethem Ethembaba'nın halifesiydi. İbrahim Ethem Nakşibendi ve Kadiri tarikatlarına Şeyhlik etmişti. İbrahim Ethem Ethembaba Hazretlerinden sonra M. Asım Köksal bu kolun mürşidi olmuştu. M. Asım Köksal manevi kimliğinin yanında usta kalemiyle tanınmıştır. İçinde 18 ciltlik İslam Tarihi de olmak üzere 17 kitap yazmıştır. Bunların toplamı 40 cilti bulmaktadır. Bunların içinde İslam İmihali'ni de ayrı bir yere koymalıyız.

(33) eser. Şemseddin Yeşil Hocaefendi, Kadiri tarikatinin meşayıhındandır. Kalemi ve hitabeti güçlü olan Şemseddin Yeşil Hocaefendi 33 eser yazmıştır. Bunlardan Füyûzât tasavvufi bir tefsir olarak önemli bir eserdir. İslamiyet gazetesinde yazdığı makalelerle döneminde çok ses getirmiştir.

(28) eser. Mehmed Zahid Kotku Hazretlerinden sonra görev almış olan Prof. Esad Coşan Hocaefendi, hem ilim adamı kimliği ile, hem de mutasavvıf kimliği ile çok sayıda eser vermiştir. Kendi ismiyle neşrolmuş 28 kitabın içinde geneli tasavvufi meseleleri anlatan eserler mevcut. Ayrıca 4 ciltlik Avustralya Sohbetleri gibi sohbetlerinden derlemeler de yer almaktadır.

(21) eser. Nakşibendilerin Erenköy Dergahı'yla başlıyoruz yolculuğa… Erenköy Dergahı, Esad Erbili Hazretlerinin devrimlerde kapatılan Kelami Dergahı'nın devamıdır. Mahmud Sami Ramazanoğlu Hazretleri, Erkam Yayınlarından yayınlanmakta olan 21 kitap yazmış. Bunlardan özellikle tasavvufi meseleleri ele aldığı 6 ciltlik Musahabeler ve bir kaynak kitap olan Dualar ve Zikirler alt çizilmesi gereken kitaplar.

(16) eser. Şeyh M. İhsan Oğuz Hocaefendi, Nakşibendi tarikatinin bir kolu olarak Harput'ta Şeyhlik vazifesi ifa etmiş olan Ahmet Çapakçuri Hazretleri'nin müntesibi olarak, vefat ettiği 1991 yılına kadar görevine devam etti. M. İhsan Oğuz Hocaefendi, Şeyhlik vazifesinin yanında Oğuz Yayınları tarafından yayınlanmış 16 eser yazdı. 21 Soruda Tasavvufi Gerçekler kitabı tasavvuf üzerine çokça sorulan sorulara cevaplar içermektedir.

(14) eser. Gümüşhanevi Dergahının bir başka ismi Muhammed Nurullah Cezeri Hocaefendi, aralarında tefsir, hadis, akaid gibi ilimlerde de dahil olmak üzere çoğunluğu tasavvufi 14 eser vermiştir.

(12) eser. Mehmed Zahid Kotku Hazretleri, Abdülaziz Bekkine'den sonra Gümüşhanevi kolunun sorumlusu olmuştur. Zahid Kotku Hazretlerinin 12 eseri vardır. Bu 12 eser toplamda 21 ciltlik bir ebat tutmaktadır. Ayrıca Seha Yayıncılık tarafından sohbetlerinden derlenen 8 eser yayınlanmıştır.

(8) eser. Cerrahi Tekkesi postnişînini Ömer Tuğrul İnançer, özellikle Mesnevi ile ilgili veya tasavvufi sohbetlerle tanınıyor. 2'si farklı yazarlarla birlikte olmak üzere 8 kitap neşretti.

(6) eser. Trabzon ve civarında vazife yürüten Ahmet Yaşar Hoca, Gümüşhanevi Dergahındandır. Ahmet Yaşar Hocaefendi, bilhassa takva eğitimi ve tasavvuf düşüncesi üzerine yaptığı sohbetlerin yer aldığı 6 eser sahibidir.

(6) eser. Abdullah Çetin Faruki Hocaefendi, Nakşibendiliğin Halidiye kolunun meşayıhından idi. 6 eser neşretti. Ayrıca makaleleri Özlenen Fark dergisinde yayınlandı. Bu dergi şimdilerde Özlenen Rehber adıyla yayınlanmaya devam ediyor.

(6) eser. Muzaffer Ozak Hocaefendi, Cerrahî dergahının postnişînini idi. Tasavvufi hizmetlerinin yanısıra, Sahaflar Çarşısı'nda sahhaflık da yapan Muzaffer Ozak Efendi, İstanbul Karagümrük Cerrahi Asitanesi'nin irşad postunda bulunan İbrahim Fahreddin Şevkî Efendi irtihal edince, asitane postnişînini olmuştu. Muzaffer Ozak Hocaefendi 3'er ciltlik Envaru'l Kulûb ve İrşad'ın dışında 3 eser daha yazmıştır.

(5) eser. Nakşibendi tarikatinin Kayseri Yahyaltı'da gelişmiş kolunun şeyhi olan Yahyaltılı Hacı Hasan Efendi, 2 kitabının yanında sohbetlerinden derlenmiş 3 ciltlik Sohbetler eserinin sahibi.

(5) eser. Hacı Hasan Efendi'den sonra dergahın başına geçen Yahyaltılı Ali Ramazan Dinç Hocaefendi, Mavi Yayıncılık'tan çıkmış 5 kitap telif etmiş.

(4) eser. Sami Efendi'den sonraki isim olan Musa Topbaş HocaEfendi'nin bütün eserleri, Erkam Yayınları tarafından ve Sâdık Dânâ müstear ismiyle yayınlanmıştır. 4 kitap, toplamda 10 cilt olarak yazılmıştır.

(4) eser. Kenan Rifai Hazretleri bir Mevlevî postnişînidir. İstanbul'a gelişlerinden sonra Valide Sultan Hatice Cenan Hazretleri'nin inşa ettirdikleri Altay Dergah-ı Şerifi'nde irşad vazifesine başlamıştır. Kendi yazdığı 4 esere ilaveten dervişlerin tuttukları notlardan oluşan Mesnevi'nin birinci cildinin Şerhi ve Sâmiha Ayverdi'nin hazırladığı Sohbetler, kaynağını Kenan Rıfai Hazretlerinden alan eserlerdir.

----------------

(3) eser. Osman Hulusi Efendi, Nakşibendi tarikatının Halidiyye kolu mürşitlerinden dir. Biri divan olmak üzere 3 eseri vardır.

(3) eser. Osman Hulusi Efendi'nin mürşidi İhramcizade İsmail Hakkı Toprak Efendi'nin ise, ikisi tasavvufun sırlarını anlatan 3 eseri vardır. İhramcızade İsmail Hakkı Efendinin 3. eseri, mürşidi Sivaslı Mustafa Taki Efendi'nin mensur olarak yazdığı mevlinin nazma çekilmiş halidir.

(3) eser. Hacı Muharrem Hilmi Efendi, bir Nakşibendi Şeyhidir. Biri Divan olmak üzere 3 eser vermiştir.

— SAYFA 13 (Terzi Baba Kitapları) —

TERZİ BABA KİTAPLARI

(Gönülden Esintiler)

Araştıran ve Yazan: Ömer Faruk Pekuz

Not= Yukarıdaki listeyi (107) bende tekrar ulaşılan kitap sayısı sıralamasına göre aşağıda yeni bir düzenleme yaptım, oraya bakılabilir. Terzi Baba Necdet Ardıç.

-----------------

## Terzi Baba Kitapları

Baskısı olan kitaplar.

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

3) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri

4) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" (Osmanlıca'dan Çeviri)

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân

8) Tuhfetü'l Uşşâki (Osmanlıca'dan Çeviri)

9) Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet

10) Kelime-i Tevhîd

11) Vâhy ve Cebrâil

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

13) (13) On Üç ve Hakîkat-i İlâhiyye

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

16) Divan (3)

19) Sûre-i Feth ve Fethin Hakîkatleri

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

22) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (12) Yûsuf Sûresi

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

35) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Fâtiha Sûresi

39) Terzi Baba (2)

41) İnci Tezgâhı

49) (36) Yâ-Sin Sûresi

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed Rasûlüllah (s.a.v.)

63) İnci Mercan Tezgâhı: Düşündürücü Nükteler

67) (67) Mülk Sûresi

68) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Namaz Sûreleri

69) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (2) Namaz Sûreleri

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

95) Terzi Baba (8) (19/53)

96) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (41) Fussilet Sûresi

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi

118) (52) Tûr Sûresi ve M. Nusret Tura Hz.

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

177) Necdet Ardıç'ın Tasavvuf Anlayışında Seyr ü Süluk Mertebeleri (İlâhiyat Tezi)

213) 1-Gökyüzü İnsanları araştırması.

214) 2-Gökyüzü İnsanları araştırması.

---------------------------------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız:

---------------------------------------------

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem (a.s.)

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

---------------------------------------------

Terzi Baba kitapları sıra listesi

KAYNAKÇA

1. KUR'ÂN VE HADîS

2. VEHB : Hakk'ın hibe yoluyla verdiği ilim.

3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi'i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu'l Hikem ve sohbetlemizden müşâhede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler)

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

3) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri

4) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" (Osmanlıca'dan Çeviri)

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân

8) Tuhfetü'l Uşşâki (Osmanlıca'dan Çeviri)

9) Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet

10) Kelime-i Tevhid

11) Vâhy ve Cebrâil

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

13) (13) On Üç ve Hakîkat-i İlâhiyye

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

16) Divan (3)

17) Kevkeb: Kayan "Yıldız"lar

18) Hz. Peygamberimiz Efendimizi Rû'ya-da Görmek

19) Sûre-i Feth ve Fethin Hakîkati

20) Terzi Baba Umre Dosyası (2009)

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

22) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (12) Yûsuf Sûresi

23) İbretlik "Değmez" Dosyası

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

25) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (1) Köle Ve İncir Sepeti

26) Bir Zuhûrât'ın Düşündürdükleri: Tenzîh, Teşbîh, Tevhîd

27) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (2) Genç ve Kıymetli Elmas

28) Kur'ân-ı Kerîm'de Tesbîh ve Zikir

29) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (27) Karınca-Neml Sûresi

30) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (19) Meryem Sûresi

31) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (18) Kehf-Mağara Sûresi

32) Terzi Baba (3) İstişare Dosyası

33) Terzi Baba Umre Dosyası (2010)

34) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (3) Bakara "İnek" Hikâyesi

35) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Fâtiha Sûresi

36) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (2) Bakara Sûresi

37) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (53) Necm-Yıldız Sûresi

38) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (17) İsra Sûresi

39) Terzi Baba (2)

40) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (3) Âl-i İmrân Sûresi

41) İnci Tezgâhı

42) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (4) Nisâ Sûresi

43) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (5) Mâide Sûresi

44) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (7) A'râf Sûresi

45) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (14) İbrâhîm Sûresi

46) Salat - İngilizce

47) Salat - İspanyolca

48) İrfan Mektebi - Fransızca

49) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (36) Yâ-Sin Sûresi

50) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (76) İnsân Sûresi

51) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (81) Tekvîr Sûresi

52) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (89) Fecr Sûresi

53) ‘‘Mehmet Hazmi Tura’’, Yüksek Lisans Tezi- Fatma Sena Yönlüer

54) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Beled-Şems-Leyl-Duhâ İnşirâh-Tîn (90-95) Sûreleri

55) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (28) Kasas Sûresi

56) İrfan Mektebi Şerhi - Fransızca

57) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (20) Tâ Hâ Sûresi

58) Muhyiddin-i Arabî - Mir'ât-ül İrfan ve Şerhi

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ-Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ-Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed-Rasûlüllah (s.a.v.)

62) Bir Hikâye Birçok Yorum: (4) Bir Ressam Hikâyesi

63) İnci Mercan Tezgâhı: Düşündürücü Nükteler

64) Ölüm Hakkında: Kıyam'et

65) Reşahat'tan Birkaç Bölüm'ün Şerh/Sohbet ve Yorumları

66) Abdulkâdir Geylâni - Risâle-i Gavsiyye Şerhi

67) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (67) Mülk Sûresi

68) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Namaz Sûreleri-(1)

69) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Namaz Sûreleri-(2)

70) Yehova Şahitleri ile Mülâkat

71) Mübarek Geceler ve Bayramlar - Fransızca

72) Îmân ve Îkân

73) Celâl Cemâl Celâl: İbretlik Bir Dosya Daha (3)

74) Terzi Baba Umre Dosyası (2012)

75) Mahmut Şebüsteri - Gülşen-i Raz ve Şerhi

76) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (5) Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler Hikâyesi

77) Aşk ve Muhabbet Yolu: M. Nusret Tura

78) A'yân-ı Sâbite: Kazâ Ve Kader

79) Terzi Baba (4) İstişare Dosyası

80) Terzi Baba (5) İstişare Dosyası

81) Hayâl Vâdîsi'nin Çıkmaz Sokakları

82) Mektuplarda Yolculuk - M. Nusret Tura

83) Terzi Baba Umre Dosyası (2013)

84) Nusret Tura - Vecizeler Hikâyeler

85) Nusret Tura - Tasavvufda Aşk ve Gönül

86) Terzi Baba (6) İstişare Dosyası

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

89) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (6) Her Şey Merkezinde Mi?

90) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-1) Şerhi

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

92) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (2) Şerhi

93) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân - İngilizce

94) İbretlik Bir Hikâye Daha - Mescid-i Dırar. Kubbetu'l

Kara.

95) Terzi Baba (8) (19/53)

96) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (41) Fussilet Sûresi

97) Terzi Baba Umre Dosyası (2015)

98) Solan Bahçenin Kuruyan Gülleri

99) Terzi Baba (9) İstişare Dosyası

100) İrfan Mektebi Ve Şerhi - İspanyolca

101) Bosna Hersek Seyahati Dosyası

102) İrfan Mektebi Ve Şerhi – İngilizce

103) Aşk ve İrfan Yolunda Bir Ömür-Serkan Denkçi

103-1) “Uşşâkî Kültürünün Günümüze Yansıması “Necdet Ardıç” Örneği”, Yüksek Lisans Tezi-Serkan Denkçi

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

105) Cemo ve Farko

106) Terzi Baba Umre Dosyası (2016)

107) Vahy ve Cebrâîl - Fransızca

108) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (1) - Peygamberimizi Ru'ya-da Görmek

109) Tasavvufî Îzâhlar

110) (19-53) Şeker Risalesi

111) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" Şerhi

112) Bir Kardeşin Soruları ve Cevapları

113) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-2) Şerhi

114) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-3) Şerhi

115) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-4) Şerhi

116) Kudüs Seyahati Dosyası

117) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-5) Şerhi

118) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (52) Tûr Sûresi ve M. Nusret Tura Hz.

119) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (01) Âdem Fassı

120) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (02) Şit Fassı

121) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (03) Nuh Fassı

122) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (04) İdris (05) İbrahim Fassı

123) Mahmut Şebüsteri - Gülşen-i Raz (2) - Terzi Baba Şerhinin Tamamı

124) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Satıh İnce

125) Terzi Baba Umre Dosyası (2018)

126) Ben'deki Terzi Babam (1) - Murat Cağaloğlu

127) Ben'deki Terzi Babam (2) - Murat Cağaloğlu

128) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaf Dağı Ve Zümrüd-ü Anka

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

130) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kilise Çanları

131) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: 53. Âyetleri ve Terzi Baba

132) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaner Yiğido

133) Muhtelif İrfan Sohbetleri (1)

134) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (2)

135) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (3)

136) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (4)

137) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (5)

138) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (6)

139) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (7)

140) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (8)

141) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (9)

142) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (10)

143) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (11)

144) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (12)

145) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (13)

146) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (14)

147) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (15)

148) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (16)

149) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (17)

150) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (18)

151) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (19)

152) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (20)

153) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (21)

154) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (22)

155) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (23)

156) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (24)

157) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (25)

158) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (26)

159) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (27)

160) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (28)

161) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (29)

162) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30)

163) Esmâ-i hüsnâ (1) - M. Nusret Tura Hz.

164) Esmâ-i hüsnâ (2) - M. Nusret Tura Hz. - Fütuhat ve Müşâhedeleri

165) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (75) Kıyamet Sûresi

166) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-6) Şerhi

167) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-7) Şerhi

168) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetlerden Seçmeler (31)

169) İbretlik Bir Hikâye Daha - Usta'dan Çırağına Tavsiyeler

170) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (4) - Terzi Baba'nın Görüldüğü Zuhuratlar

171) Kitap (1-2) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (5) - Yoruma Açık Eğitim Zuhuratları

172) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (6) - Tuzak-Mekr-Hileli Zuhuratlar

173) Terzi Baba Umre Dosyası (2020)

174) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (83) Mutaffifin Sûresi

175) Mübarek Geceler Ve Bayramlar - İspanyolca

176) Korona Virüs'ün Düşündürdükleri

177) ‘‘İrfan Mektebi Hak Yolunun Seyr Defteri’’, Lisans(bitirme) Tezi-Yavuz Burak Kır

178) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (84) İnşikak Sûresi

179) 13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan Mektebi

180) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem - A- Mukaddime

181) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem - B- Ayniyet ve Gayriyyet

182) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (06) İshak Fassı

183) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (07) İsmail (08) Yakup Fassı

184) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (09) Yusuf Fassı

185) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (10) Hud Fassı

186) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (11) Salih (12) Şuayb Fassı

187) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (13) Lut (14) Üzeyir Fassı

188) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (15) İsa Fassı

189) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (16) Süleyman (17) Dâvud (18) Yunus (19) Eyyüb Fassı

190) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (20) Yahya (21) Zekeriyya Fassı

191) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (22) İlyas (23) Lokman (24) Harun-Fassı

192) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (25) Musa (26) Halid Fassı

193) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (27) Muhammed-Fassı

194) Silsile-i Uşşakiyye

195) Terzi Baba-Özel, Kütüphane ve Müze Arşivi

196) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Üç Silahşörler

197) Dur Rabb'ın Namaz Kılıyor (1)

198) Ramazan ve Oruç

199) İrfan Mektebi-Ders Târif Sıralaması

200) Dur Rabb'ın Namaz Kılıyor (2)

201) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (1)

202) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (2)

203) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (3)

204) Kur'ân-ı Kerîm'de Nefs Âyetleri

205) Zekât ve İnfak

206) Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207) 68-Kalem-sûresi-

208) Naz-Makâmı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209) 4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210) 6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri-

211) Terzi Babam'dan esintiler. Muhtelif konular.

212) 2023-Umre dosyası.

213) 1-Gökyüzü İnsanları araştırması.

214) 2-Gökyüzü İnsanları araştırması.

215) 86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Sûresi.

216) ‘‘Nusret Tura’’, Yüksek Lisans Tezi-Yusuf Yücel.

217) 85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Sûresi.

218) 8-5- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Cem-Cemâli..

219) 87-88-18-Ku-Ker-Yol-A’la-Gaşiye-Sureleri.

220) 61-19- Ku-Ker-Yol-Saff Suresi.

221) 8-20- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Murat-Derûni.

222) ‘‘Tarikatlarda Mübârek Gün ve Gecelerin Yeri ve Ehemmiyeti’’, Lisans (bitirme) Tezi-Fahrettin Avan

223) 6-En’Âm Suresi. Murat-Derûni.

224) 9-4-Tevbe Suresi Şerif Kır. (Ç.H.U.)

225) 10-Yunus Suresi.

226) 11-Hud Suresi Nihal Manaz.

227) 9-21-Tevbe Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu.

228) 10-Yunus Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu.

229) 2-Terzi Babam’dan esintiler. Selim Çoban.

230) 16-34-Ku-Ke-Yol- Murat Derûni.Cağaloğlu.

231) 5-6-Ku-Ke-Yol- Hicr-Suresi-Cem-Cemali.

232) 31-Ku-Ke-Yol-Lokman-Suresi. T.B.

233) 21-26-Ku-Ke-Yol-Enbiya-Suresi. Murat Derunî.

234) 22-27-Ku-Ke-Yol-Hac-Suresi. Murat Derunî.

235) 25-29-Ku-Ke-Yol-Furkân-Suresi. Murat Derunî.

236) 24-24-Ku-Ke-Yol-Nûr-Suresi. Murat Derunî.

237) 29-35-Ku-Ke-Yol-Ankebût-Suresi. Murat Derunî.

238) 26-39-Ku-Ke-Yol-Şu’ara-Suresi. Murat Derunî.

239) 23-7-Ku-Ke-Yol-Mü’minûn-Suresi. T.O.Cem Cemâlî.

240) ‘‘Necdet Ardıç / Terzi Baba’nın Tasavvuf Anlayışında Namaz Kavramı’’, Yüksek Lisans Tezi- Canan Çalışkan

241) Mustafa safi Efendi-Abdürrezzak tek.

242) 30-36-Ku-Ke-Yol-Rûm-Sûresi. Murat Derûnî.

243) 33-25-Ku-Ke-Yol-Ahzab-Sûresi. Murat Derûnî.

244) 35-37-Ku-Ke-Yol-Fâtır-Sûresi. Murat Derûnî.

245) 10-Ku-Ke-Yol-Yunus-Sûresi-2- Yusuf-Ramazan Yücel.

246) 34-5-Ku-Ke-Yol-Sebbe-Sûresi. Şerif kır. ÇHU.

247) 37-40-Ku-Ke-Yol-Sâffât-Sûresi. Murat Derûnî.

248) 38-5-Ku-Ke-Yol-Sâd-Sûresi. Abdürrezzak tek-Muhtefi.

249) 40-42-Ku-Ke-Yol-Mü’min-Sûresi. Murat Derûni.

250) 42-38-Ku-Ke-Yol-Şûrâ-Sûresi. Murat Derûni.

251) 47-28-Ku-Ke-Yol-Muhammed-Sûresi. Murat Derûni.

252) 43-43-Ku-Ke-Yol-Zuhruf-Sûresi. Murat Derûni.

253) 49-41-Ku-Ke-Yol-Hucurat-Sûresi. Murat Derûni.

254) 50-32-Ku-Ke-Yol-Kaf-Sûresi ve Mustafa Hilmi Sâfî.

Murat Derûni.

255) 13-Ku-Ke-Yol-Ra’d-Sûresi. Ozan sanlı Şentürk.

256) 32- Ku-Ke-Yol-Secde Sûresi. Muharrem Halil İz.

257) 39- Ku-Ke-Yol-Zümer Sûresi. Cem Demiroğlu.

258) 44- Ku-Ke-Yol-Duhan Sûresi. Murat Derûni.

259) 45- Ku-Ke-Yol-Câsiye Sûresi. Abdürrezzak Tek.

260) 51- Ku-Ke-Yol-Zâriyât Sûresi. Murat Derûni.

261) 54- Ku-Ke-Yol-Kamer Sûresi. Murat Derûni.

262) 56- Ku-Ke-Yol-Vâkıa Sûresi. Abdürrezzak Tek.

263) 57- Ku-Ke-Yol-Hadid Sûresi. Murat Derûni.

264) 58- Ku-Ke-Yol-Mücadele Sûresi. Abdürrezzak Tek.

265) 59- Ku-Ke-Yol-Haşır Sûresi. Murat Derûni.

266) 60- Ku-Ke-Yol-Mümtehine Sûresi. Murat Derûni.

267) 46- Ku-Ke-Yol-Ahkâf Sûresi. Muharrem Halil İz.

268) 62- Ku-Ke-Yol-Cuma Sûresi. Murat Derûni.

269) 63- Ku-Ke-Yol-Münâfikûn Sûresi. Ozan sanlı Şentürk.

270) 64- Ku-Ke-Yol-Tegabün Sûresi Şerif Kır. (Ç.H.U.)

271) 65- Ku-Ke-Yol-Talâk Sûresi Yusuf-Ramazan,Yücel.

272) 66- Ku-Ke-Yol-Tahrim Sûresi. Cem Demiroğlu.

273) 69- Ku-Ke-Yol-Hakkâ Sûresi. Murat Derûni.

274) 70- Ku-Ke-Yol-Mearic Sûresi. Murat Derûni.

275) 71- Ku-Ke-Yol-Nuh Sûresi. Murat Derûni.

276) 72- Ku-Ke-Yol-Cin Sûresi. Murat Derûni.

277) 73- Ku-Ke-Yol-Müzzemmil Sûresi. Murat Derûni.

278) 74- Ku-Ke-Yol-Müddessir Sûresi. Murat Derûni.

279) 44- Ku-Ke-Yol-Duhân Sûresi. Şerif Kır. (Ç.H.U.)

280) 46- Ku-Ke-Yol-Ahkaf Sûresi. Yusuf-Ramazan,Yücel.

281) 77- Ku-Ke-Yol-Mürselât Sûresi. Murat Derûni.

282) 78- Ku-Ke-Yol-Nebe’ Sûresi. Murat Derûni.

283) 79- Ku-Ke-Yol-Nâziât Sûresi. Murat Derûni.

284) 80- Ku-Ke-Yol-Abese Sûresi. Murat Derûni.

285) 88- Ku-Ker-Yol-Gaşiye-Suresi. Murat Derûni.

286) 91- Ku-Ker-Yol-Şems-Sûresi. Terzi Baba.

287) 92- Ku-Ker-Yol-Leyl-Sûresi. Terzi Baba.

288) 93- Ku-Ker-Yol-Duhâ-Sûresi. Terzi Baba.

289) 94- Ku-Ker-Yol-İnşirâh-Sûresi. Terzi Baba.

290) 95- Ku-Ker-Yol-Tin-Sûresi. Terzi Baba.

291) 96- Ku-Ker-Yol-Alâk-Sûresi. Terzi Baba.

292) 97- Ku-Ker-Yol-Kadir-Sûresi. Terzi Baba.

293) 98- Ku-Ker-Yol-Beyyine-Sûresi. Terzi Baba.

294) 99- Ku-Ker-Yol-Zilzal-Sûresi. Terzi Baba.

295) 100- Ku-Ker-Yol-Âdiyat-Sûresi. Terzi Baba.

296) 101- Ku-Ker-Yol-Karia-Sûresi. Terzi Baba.

297) 102- Ku-Ker-Yol-Tekâsür-Sûresi. Terzi Baba.

298) 103- Ku-Ker-Yol-Asr-Sûresi. Terzi Baba.

299) 104- Ku-Ker-Yol-Hümeze-Sûresi. Terzi Baba.

300) 105- Ku-Ker-Yol-Fil-Sûresi. Terzi Baba.

301) 106- Ku-Ker-Yol-Kureyş-Sûresi. Terzi Baba.

302) 107- Ku-Ker-Yol-Mâûn-Sûresi. Terzi Baba.

303) 108- Ku-Ker-Yol-Kevser -Sûresi. Terzi Baba.

304) 109- Ku-Ker-Yol-Kâfirûn-Sûresi. Terzi Baba.

305) 110- Ku-Ker-Yol-Nasr-Sûresi. Terzi Baba.

306) 111- Ku-Ker-Yol-Tebbet-Sûresi. Terzi Baba.

307) 112- Ku-Ker-Yol-İhlâs-Sûresi. Terzi Baba.

308) 113- Ku-Ker-Yol-Felâk-Sûresi. Terzi Baba.

309) 114- Ku-Ker-Yol-Nâs-Sûresi. Terzi Baba.

310) Kur’an-ı Kerimde Yolculuk. İşârî te’vîl ve tefekkürü.

Hakkında İz-Terzi Baba genel yorumu,

----------

Kur’an-ı Kerimde Yolculuk. İşârî te’vîl ve tefekkürü.

İz-Terzi Baba. Ciltler.

311) 1-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B.

312) 2-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B.

313) 3-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B.

314) 4-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B.

315) 5-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B.

316) 6-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B.

317) 7-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B.

318) 8-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B.

319) 9-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B.

320) 10-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B.

321) 11-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B.

322) 12-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B.

323) 13-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B.

324) 14-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B.

325) 15-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B.

326) 16-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B.

327) 17-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B.

328) 18-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B.

329) 19-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B.

330) 20-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B.

331) 21-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B.

332) 22-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B.

333) 23-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B.

334) 24-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B.

335) 25-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B.

336) 26-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B.

337) 27-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B.

338) 28-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B.

339) 29-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B.

340) 30-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B.

341) 31-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B.

342) 32-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B.

343) 33-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B.

344) 34-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B.

345) 35-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B.

346) 36-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B.

347) 37-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B.

348) 38-Cilt- Ku-Ke-Yol. İşârî te’vîl ve tefekkürü.T.B.

-------------------------

Altı peygamber serisi

-------------------------

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ-Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ-Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed-Rasûlüllah (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi

-------------------------

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

39) Terzi Baba (2)

32) Terzi Baba (3) İstişare Dosyası

79) Terzi Baba (4) İstişare Dosyası

80) Terzi Baba (5) İstişare Dosyası

86) Terzi Baba (6) İstişare Dosyası

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

95) Terzi Baba (8) (19/53)

99) Terzi Baba (9) İstişare Dosyası

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi

108) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (1) - Peygamberimizi Ru'ya-da Görmek

109) Tasavvufî Îzâhlar

110) (19-53) Şeker Risalesi

126) Ben'deki Terzi Babam (1) - Murat Cağaloğlu

127) Ben'deki Terzi Babam (2) - Murat Cağaloğlu

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

131) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: 53. Âyetler ve Terzi Baba

165) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (75) Kıyamet Sûresi

-------------------------

Bir hikâye birçok yorum serisi

-------------------------

25) (1) Köle ve İncir Sepeti

27) (2) Genç ve Kıymetli Elmas

34) (3) Bakara "İnek" Hikâyesi

62) (4) Bir Ressam Hikâyesi

76) (5) Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler Hikâyesi

89) (6) Her Şey Merkezinde mi? Hikâyesi

-------------------------

Dîvanlar serisi

-------------------------

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

16) Divan (3)

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

-------------------------

İbretlik dosyalar serisi

-------------------------

17) Kevkeb: Kayan "Yıldız" lar

23) İbretlik "Değmez" Dosyası

73) Celâl Cemâl Celâl: İbretlik Bir Dosya Daha (3)

81) Hayâl Vâdîsi'nin Çıkmaz Sokakları

94) İbretlik Bir Hikâye Daha - Mescid-i Dırar. Kubbetu'l

Kara.

98) Solan Bahçenin Kuruyan Gülleri

105) Cemo ve Farko

112) Bir Kardeşin Soruları ve Cevapları

124) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Satıh İnce

128) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaf Dağı Ve Zümrüd-ü Anka

130) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kilise Çanları

132) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaner Yiğido

169) İbretlik Bir Hikâye Daha - Usta'dan Çırağına Tavsiyeler

196) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Üç Silahşörler

197) Dur Rabb'ın Namaz Kılıyor (1)

200) Dur Rabb'ın Namaz Kılıyor (2)

201) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (1)

202) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (2)

203) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (3)

------------------------

Umre dosyaları serisi

-------------------------

2) Hacc Divanı

20) Terzi Baba Umre Dosyası (2009)

33) Terzi Baba Umre Dosyası (2010)

74) Terzi Baba Umre Dosyası (2012)

83) Terzi Baba Umre Dosyası (2013)

97) Terzi Baba Umre Dosyası (2015)

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

106) Terzi Baba Umre Dosyası (2016)

125) Terzi Baba Umre Dosyası (2018)

173) Terzi Baba Umre Dosyası (2020)

212) Terzi Baba Umre dosyası (2023)

------------------------

Îmânın beş şartı kitapları

-------------------------

2) Hacc Divanı

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân

10) Kelime-i Tevhid

72) Îmân ve Îkân

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

198) Ramazan ve Oruç

205) Zekât ve İnfak

------------------------

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

------------------------

46) Salat - İngilizce

47) Salat - İspanyolca

48) İrfan Mektebi - Fransızca

56) İrfan Mektebi Şerhi - Fransızca

71) Mübarek Geceler ve Bayramlar - Fransızca

93) İslam, İman, İhsan, İkan - İngilizce

100) İrfan Mektebi ve Şerhi - İspanyolca

102) İrfan Mektebi ve Şerhi - İngilizce

107) Vahy ve Cebrâîl - Fransızca

175) Mübarek Geceler ve Bayramlar – İspanyolca

199) 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce.

209) 4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210) 6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri-

-----------------------

Hakkımızda yapılan lisans, yüksek lisans, doktora tezleri ve kabul edilmiş kitaplarımız.

53) ‘‘Mehmet Hazmi Tura’’ Marmara Üniversitesi Sosyal bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalı / Tasavvuf Bilim Dalı Yüksek Lisans Tezi- Fatma Sena Yönlüer. 2010-İstanbul.

103) “Uşşâkî Kültürünün Günümüze Yansıması “Necdet Ardıç” Örneği” Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyyat Fakültesi yüksek lisans tezi- Serkan Denkçi. 2019-Bursa

177) ‘‘İrfan Mektebi Hak Yolunun Seyr Defteri’’, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi İlâhiyat Bölümü lisans tezi- Yavuz Burak Kır. 2019-Tekirdağ.

216) ‘‘Nusret Tura’’, Bursa Uludağ Üniversitesi yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel. 2024-Bursa.

222)“Tarikatlarda Mübârek Gün ve Gecelerin Yeri ve Ehemmiyeti’’. Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi lisans tezi-Fahrettin Avan. 2022-Sakarya.

240) ‘‘Necdet Ardıç / Terzi Baba’nın Tasavvuf Anlayışında Namaz Kavramı’’.Üsküdar Üniversitesi Tasavvuf Araştırmaları Enstitüsü Tasavvuf kültürü ve Edebiyatı Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi- Canan Çalışkan. 2025-İstanbul

XXX) ‘‘Salâhaddîn Uşşâkî’nin Mirâtü’l-Esmâ İsimli Eserinin Metin İncelemesi ve Eser Bağlamında Balıkesir ve Trakya Bölgesi Uşşâkilerinin Etvâr-ı Seb’a Uygulamaları”, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Yüksek Lisans Tezi- İbrahim Paksoy. 2024-Ankara

XXX) ‘‘Uşşâkî Şiirinde Din Ve Tasavvuf’’ Dicle Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İslam Tarihi ve Sanatları Anabilim Dalı Türk-İslam Edebiyatı Bilim Dalı Doktora Tezi- Cengiz Aydın. 2020-Diyarbakır

------------------------

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2-3-4-5-6-7-8-9-10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

142-141-143-144-145-146-147-148-149-150-

------------------------

Kitaplar devâm ediyor şu an Yekün= (348+150=498)

-----------------------

Terzi Baba ilâhileri.

Erler demine Nusret tura.

1) Meğer-Kürşat.

2) Candır Allah-Kürşat.

3) Canım Allah-Kürşat.

4) Boş çevirme ellerimi-Kürşat.

5) Çözdüm sırrını. Kürşat.

6) Nasihattır hep sözlerim. Kürşat.

7) Hakk-ı ister isen eğer. Kürşat.

8) Mevlâm seni özlerim. Kürşat.

9) Neler olmaz. Kürşat.

-----------------------------
