
Anahtar Kelimeler
İlgili Konular
Sıkça Sorulan Sorular
A'lâ ve Gâşiye Sûreleri kitabı ne anlatıyor?⌄
A'lâ ve Gâşiye Sûreleri kitabı, Kur'ân-ı Kerîm'de yer alan A'lâ (87. sûre) ve Gâşiye (88. sûre) sûrelerinin tasavvufî ve irfânî bir tefsirini sunmaktadır. Necdet Ardıç ekolünden Murat Derûnî tarafından kaleme alınan bu eser, sûrelerin zâhirî ve bâtınî anlamlarını ele alarak okuyucuların idraklerini açmayı ve Hakk'ın aşkıyla gaşyolunmalarını (tüm varlıklarını sarmasını) hedeflemektedir1. Kitap, "Kûr’ân-ı Kerîm’de (yolculuk)" adlı serinin bir parçası olup, sûrelerin isimlerinin anlamlarından başlayarak, kıyamet ve cennet gibi temel İslâmî kavramlara tasavvufî bir bakış açısıyla yaklaşmaktadır1.
›Ayrıntı
A'lâ ve Gâşiye Sûreleri kitabı, Terzibaba Necdet Ardıç riyâsetindeki tasavvuf serisi içinde yer alan bir çalışmadır ve Murat Derûnî tarafından yazılmıştır1. Eser, adını ilk ayetlerinde geçen "A'lâ" ve "Gâşiye" kelimelerinden almaktadır. "A'lâ", Allah'ın yüceliğini ifade eden "yüce" anlamına gelirken1, "Gâşiye" ise "örten, bürüyen" anlamlarına gelmekte ve kıyametin ürkütücülüğünü, insanları kuşatacak felaket oluşunu ifade etmektedir1. Kitap, bu sûrelerin zâhirî ve bâtınî nurlarından bu dünyada iken yararlanmaya gayret etmeyi amaçlar1.
Kitabın içeriği, A'lâ Sûresi'nin ilk ayeti olan "Rabbinin yüce adını tesbih et" (87/1) emriyle başlar ve bu ayetin tasavvufî derinliklerine inilir1. Ardından Gâşiye Sûresi'ne geçilerek, kıyametin dehşet verici halleri ve insanları kuşatacak olaylar üzerinde durulur1. Eserde, Gâşiye Sûresi'nin 8-12. ayetlerinde geçen "O günde yüzler vardır ki âsâr-ı ni'metle beşâşette ve sa'yinden nâşî râzıdır, âlî olan cennettedir; orada beyhûde söz işitmezler; kelâmları zikir ve hikmettir, orada dâimâ akıcı pınarlar vardır" ifadeleri üzerinden, urefâ-i billâhın (Allah'ı bilenlerin) bu dünyada dahi cennet-i âcil içinde olduğu ve mevt-i ihtiyârî (ihtiyarî ölüm) ile vücûd-ı izâfî kuyûdundan kurtulduğu gibi irfânî yorumlar sunulur1. Kitap, okuyucuların idraklerinin açılmasını ve Hakk'ın aşkıyla gaşyolunmalarını niyaz ederek sona erer1.
- Kaynaklar
- 1.A'lâ ve Gâşiye Sûreleri — s. 2, 3, 6, 71, 73, 86, 98, 100
Kitabın yazarı Terzibaba - Necdet Ardıç kimdir?⌄
Necdet Ardıç, günümüz Uşşâkî tarikatının önde gelen mürşidlerinden biri olup, tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan müstesna bir şahsiyettir. Eserleri ve sohbetleriyle tasavvufu geniş kitlelere ulaştırmış, özellikle İrfan Mektebi (Hakk Yolu) ve Fusûsu'l-Hikem şerhi gibi çalışmalarıyla öne çıkmıştır (Necdet Ardıç (Terzibaba) Wiki). Kendisi, "Terzi Baba" olarak da anılmakta ve eserleri "Terzi Baba kitapları" olarak bilinmektedir1. Ardıç, tasavvuf serisi kapsamında birçok eser kaleme almış, bu eserler arasında Gönülden Esintiler serisi altında Salât, Tesbih ve Zikir, Kûr’ân-ı Kerim’de Yolculuk gibi başlıklar bulunmaktadır1.
›Ayrıntı
Necdet Ardıç, tasavvufî irfanı çağdaş döneme aktaran önemli bir mürşid olarak tanınır. Uşşâkî tarikatına mensup olan Ardıç, tasavvufun temel prensiplerini ve derin hakikatlerini geniş bir okuyucu kitlesine ulaştırmayı hedeflemiştir (Necdet Ardıç (Terzibaba) Wiki). Eserleri, onun tasavvufî düşüncesinin ve irfanının bir yansımasıdır. Özellikle İrfan Mektebi (Hakk Yolu) adlı eseri, sâlikin seyr defteri niteliğinde olup, tasavvuf yolculuğunun aşamalarını ve inceliklerini ele alır1.
Ardıç'ın diğer önemli çalışmaları arasında Fusûsu'l-Hikem şerhi gibi derinlikli metinler de bulunmaktadır (Necdet Ardıç (Terzibaba) Wiki). Bu tür eserler, tasavvufun felsefî ve hikemî boyutlarını açıklığa kavuşturma amacı taşır. Ayrıca, Lübb’ül Lübb Özün Özü gibi Osmanlıca eserlerin çevirilerini yaparak eski metinlerin günümüz okuyucusuna ulaşmasına vesile olmuştur1.
Necdet Ardıç'ın eserleri genellikle "Tasavvuf Serisi" başlığı altında yayımlanmıştır. Bu seride yer alan kitaplar arasında Gönülden Esintiler adı altında birçok farklı konu işlenmiştir. Örneğin, Salât1, Tesbih ve Zikir1, Kûr’ân-ı Kerim’de Yolculuk1 gibi eserler, ibadetlerin ve Kur'ân'ın tasavvufî boyutlarını ele almaktadır. Bu eserler, onun tasavvufî öğretilerini ve rehberliğini yansıtan önemli kaynaklardır. Abdürrezzak Tek ve Terzi Oğlu Cem Cemâlî gibi müellifler de Necdet Ardıç ekolünden gelmekte ve onun riyâsetindeki tasavvuf serisi içinde eserler kaleme almaktadırlar (Abdürrezzak Tek Wiki, Terzi Oğlu Cem Cemâlî Wiki).
- Kaynaklar
- 1.A'lâ ve Gâşiye Sûreleri — s. 100, 108, 109, 110, 111
Kitapta 'Tesbih' kelimesi hakkında ne gibi bilgiler veriliyor?⌄
Kitapta "tesbih" kelimesi, "sebh" kökünden türeyen, "havada ve suda hareket etmek, geçip gitmek, yüzerek uzaklara gitmek" anlamlarına gelen bir kavram olarak açıklanmaktadır1. Tasavvufî bağlamda kudsiyyet ifade eden tesbih, Hakk'ın isimlerini yüceltme ve O'nu noksan sıfatlardan tenzih etme eylemidir. Bu tenzih, hem Hakk'ın zatını hem de ismini kapsar1. Tesbihin teşbih ve tevhid mertebeleriyle de ilişkili olduğu belirtilmekte, varlıktaki her şeyin Hakk'ın sıfatlarının tecellisi olduğunu yakîn bilgisiyle idrak etme hali olarak "teşbih" hakikati üzerinde durulmaktadır1.
›Ayrıntı
"Tesbih" kelimesi, "sebh" kökünden türemiş olup, lügat anlamı itibarıyla "havada ve suda hareket etmek, geçip gitmek, yüzerek uzaklara gitmek" demektir1. Bu kökten türeyen "sebaha" fiili tesbih anlamında kullanılmazken, "sebbeha" (tesbih etti) ve "yüsebbihu" (tesbih eder/ediyor) fiilleri ile "tesbih" (tesbih etmek) ve "sebbih" (tesbih et/emir) kelimeleri bu manayı taşır1. Kitapta tesbihin kudsiyyet ifade ettiği belirtilir1.
Tesbihin temelinde Hakk'ı yüceltme ve noksan sıfatlardan tenzih etme vardır. "Rabbini yüce ismiyle tesbih et" ifadesindeki "isim" kelimesinin, Rabbin kendisini tenzih etmenin yanı sıra isminin de tenzihini vurgulamak için kullanıldığına dikkat çekilir1. Bu, Hakk'ın vekâleten değil, asaleten tesbih edilmesinin önemini gösterir ve kişinin "Rabbi Hassına" ulaşmasıyla mümkün olan uzun bir eğitim sürecine işaret eder1.
Tasavvufî açıdan tesbihin "teşbih" ve "tevhid" mertebeleriyle de bağlantısı vardır1. "Teşbih" hakikati, bütün varlıkta mevcut olanın ve sıfatların Hakk'a ait olduğunu, kendilerinde var olanın da Hakk'ın sıfatları olduğunu yakîn bilgisiyle bilmek ve yaşamak olarak açıklanır. Bu irfaniyetin, sâlikler için cennetlerini oluşturduğu ifade edilir1. Tesbihin bu mertebeleri, tenzih ile teşbihi birleştirip Hakk ile bâkî olma ve bakâbillâh'ta tevhid etme gayesini taşır1. Kitapta ayrıca tesbih kelimesinin harfleri ve ebced hesabına göre değeri de incelenmiştir1.
- Kaynaklar
- 1.A'lâ ve Gâşiye Sûreleri — s. 7, 9, 12, 13, 14, 55, 84
Tasavvufta 'Nefs-i Zekiyye' nedir?⌄
Tasavvufta 'Nefs-i Zekiyye', sâlikin nefs mertebelerini tezkiye ederek ulaştığı, temizlenmiş ve arınmış nefs mertebesidir. Bu mertebe, nefs-i kâmile veya nefs-i sâfiye olarak da adlandırılır ve Kur'ân-ı Kerîm'deki "Nefislerinizi tezkiye ediniz" emrinin kemâl noktasıdır1. Nefsin yedi mertebeli silsilesinde en üst basamaklardan biri olan nefs-i zekiyye, Âdemiyet mertebesiyle ilişkilendirilir ve safiyullah mertebesine işaret eder1. Bu mertebeye ulaşmak, sülûkun ana hedefi olan nefsin tezkiyesi sürecinin tamamlanması anlamına gelir.
›Ayrıntı
Nefs-i zekiyye, tasavvufî sülûkun nihai hedeflerinden biridir ve nefsin yedi mertebesi içinde en üst düzeyde bir arınmayı ifade eder2. Bu mertebe, nefs-i emmâreden başlayıp nefs-i levvâme, mülhime, mutmainne, râdıye ve mardiyye mertebelerini aşarak ulaşılan nefs-i sâfiye veya kâmile ile eş anlamlıdır3. Her nefs mertebesinin kendine özgü bir tezkiyesi ve temizlenmesi vardır ve nefs-i zekiyye, bu temizlenme sürecinin kemâl noktasıdır1.
Nefs-i zekiyye mertebesine ulaşan sâlik, süflî yapısından arınmış, dünyaya ve hazlara yönelen vechesini tezkiye etmiş, böylece ulvî yapısı olan rûhu güçlendirmiştir2. Bu durum, sâlikin "en büyük düşmanı" olan nefsini mücâhede ile terbiye etmesi sonucunda gerçekleşir4. Nefs-i zekiyye, aynı zamanda Âdemiyet mertebesiyle de ilişkilendirilir; zira bu mertebe, safiyullah mertebesi olarak da anılır1. Bu, insanın kendi zâtını ve hakikatini bilmesi, yani ma'rifet-i nefs ile ma'rifet-i mübdi'ye ulaşmasıyla yakından ilgilidir1. Nefs-i zekiyye, kişinin nefs-i emmâresini insânî hakikatlerle eğiterek "insân-ı kâmil" olma yolunda ilerlemesinin bir göstergesidir1.
- Kaynaklar
- 1.A'lâ ve Gâşiye Sûreleri — s. 21, 61, 95
- 2.K1, s. 126
- 3.K2-T3, A'lâ ve Gâşiye Sûreleri, s. 61
- 4.K1-126, A'lâ ve Gâşiye Sûreleri, s. 92
Kitapta 'Kaza ve Kader' bahsi nasıl ele alınıyor?⌄
Kitapta "Kaza ve Kader" bahsi, özellikle "A'yân-ı Sâbite" kavramı üzerinden, ilâhî ilim ve iradenin tecellisi olarak ele alınır. Kader, ilâhî ilimde "A'yân-ı Sâbite" denilen kulun özel programının varlık sahasına inmesi olarak tanımlanır1. Bu bağlamda kaza, "A'yân-ı Sâbite"de bulunan ilâhî genel programın zuhura gelmesidir1. Yani, ilâhî ilimdeki sabit hakikatler, irade ve meşiyetle dış âlemde tezahür eder. Bu konu, Fusûsu'l-Hikem'in İsmail Fassı'nda da işlenir ve her fiilin, ayn için değil, aynın Rabbi için olduğu vurgulanır; böylece ayn, Rabb'inin fiillerinden razı olur1. Kaza ve kader, ilâhî ilme ve bilinen kader olan sabit ayına tâbidir1.
›Ayrıntı
Kitapta "Kaza ve Kader" bahsi, tasavvufî bir perspektifle, ilâhî ilim ve iradenin işleyişini açıklamak üzere ele alınır. Temel kavram "A'yân-ı Sâbite"dir (sabit ayinler), ki bunlar Hak'ın ilminde ezelî olarak sabit olan eşyanın mâhiyetleridir ve vâhidiyyet mertebesinde bulunur (Vâhidiyyet, K1-168). Kader, bu "A'yân-ı Sâbite" denilen ilâhî ilimdeki genel programda bulunan kulun, kendi "Ayn-ı Sâbite"sinden özel olarak varlık ve zuhur sahasına inmesidir1. Bu durum, günlük yaşantıda "kaza" olarak anlaşılan hadisatın, aslında kazanın kaderinin zuhura gelmesinden başka bir şey olmadığını gösterir1.
Kaza ve kaderin işleyişi, ilâhî irade (meşiyet) ve ilâhî ilimle yakından ilişkilidir. Kitap, kazanın, kaderin ve iradenin, ilâhî ilme tâbi olduğunu, ilâhî ilmin de "bilinen kader" olan sabit ayına tâbi olduğunu belirtir1. Bu, her şeyin ilâhî ilimde önceden belirlenmiş bir programa göre gerçekleştiği anlamına gelir. Örneğin, yetmiş sene ömrü olan bir kimsenin yediği yemeklerin bir defada değil, belirli vakitlerde azar azar gelmesi gibi1.
Bu konu, İbn Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem adlı eserinin İsmail Fassı'nda da genişçe işlenir1. Burada önemli bir nokta, her "marzî"nin (razı olunan şeyin) "mahbûb" (sevilen) olması ve mahbûbun işlediği her şeyin de mahbûb olmasıdır. Zira fiil, "ayn" (sabit ayin) için değil, o aynda, onun Rabbi içindir. Bu nedenle "ayn", fiilin kendisine izafe olunmasından mutmain olur ve Rabb'inin fiillerinden onda ve ondan zâhir olan şeyle razı olur; bu fiiller de "marzıyye"dir (razı olunan fiillerdir)1. Bu, kulun kendi sabit ayinindeki ilâhî programa teslimiyetini ve rızasını ifade eder. Konu hakkında daha detaylı bilgi için Necdet Ardıç'ın "Gönülden Esintiler – Ayan-i Sabite, Kaza ve Kader" adlı eserine atıf yapılır1.
- Kaynaklar
- 1.A'lâ ve Gâşiye Sûreleri — s. 23, 42, 109
Bu kitap kimler için faydalıdır?⌄
Bu kitap, tasavvufî idrakler edinmek isteyen, gönül muhabbeti arayan ve Kur'ân-ı Kerîm'in zâhir ve bâtın nurlarından yararlanmaya gayret eden tüm okuyucular için faydalıdır. Özellikle nefsânî heva, zan ve hayalden arınarak, saf bir gönülle okumaya başlayanlar için Cenâb-ı Hakk'ın idrak vermesiyle en geniş şekilde istifade imkânı sunar. Kitap, Terzi Baba'nın sohbetleri ve diğer eserleri gibi, tasavvufî yolculukta (sülûk) olanlara rehberlik etmeyi amaçlar ve A'lâ ile Gâşiye sûrelerinin derin anlamlarını keşfetmeye yardımcı olur1.
›Ayrıntı
Kitabın ön sözünde belirtildiği üzere, bu eserden en geniş şekilde faydalanabilmek için okuyucunun belirli bir gönül hâliyle yaklaşması tavsiye edilir. Okuyucuların "nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamaları" gerekmektedir1. Zira "kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâda bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır"1. Kitap, özellikle "gerçek ma’nâda tasavvufî idrakler" arayan ve "gönül muhabbetleri" dileyen kişiler için yazılmıştır1. Kur'ân-ı Kerîm'in zâhir ve bâtın nurlarından bu dünyada iken yararlanmaya gayret eden herkes, bu sûre-i şeriflerin içinde barındırdığı "bir hayli mevzular"dan istifade edebilir1. Ayrıca, Terzi Baba'nın "Kûr’ân-ı Kerîm’de (yolculuk)" adlı sohbetleri ve kitapları gibi, bu eser de tasavvufî bir yolculukta olanlara rehberlik etme amacı taşır1. Kitap, Hz. İbrahim ve Musa'ya verilen sahifelerde (suhuf) geçen öğütleri de içerdiğinden1, kadim hikmet arayışında olanlar için de bir kaynak teşkil eder. Genel olarak, Hakk'ın hibe yoluyla verdiği ilim olan Vehb'i ve çalışılarak kazanılan ilim olan Kesb'i arayanlar ile Mesnevî-i Şerîf, İnsan-ı Kâmil ve Fusûsu'l-Hikem gibi eserlerden nakil yoluyla ilim toplayanlar için de bir referans noktasıdır1.
- Kaynaklar
- 1.A'lâ ve Gâşiye Sûreleri — s. 2, 3, 8, 101
Tasavvufta 'Makam-ı Sıdk' nedir?⌄
Tasavvufta "Makâm-ı Sıdk", sâlikin sülûkunda ulaştığı, doğruluk ve tasdik ile sürûr (sevinç) içinde bulunduğu, istikrarlı manevî bir mertebedir. Bu makâm, sıddıkların hakikat-i zâtiyyelerinin latîf, kesâfetten ârî, mesrûr ve inkılâbdan muarrâ bir şekilde bulunduğu, Hak katında yüce bir duruş yeridir. Kur'ân-ı Kerîm'de Kamer Sûresi'nin 54-55. âyetlerinde geçen "melîk-i muktedir indinde olan mak'ad-ı sıdkdadırlar" ifadesiyle mesnedini bulur. Makâm-ı Sıdk, ârifin meclis-i maârifi, âlî-himmet olan sırrının tahtı olup, o sırrın hakikati ve ayn-ı sâbitesidir1.
›Ayrıntı
Makâm-ı Sıdk, tasavvufta sâlikin manevî yolculuğunda (seyr-i sülûk) ulaştığı önemli bir duraktır. Lugat anlamı "duruş yeri, mevki" olan makâm kavramı, sâlikin amel ve tahkîk ile elde ettiği, hâlden farklı olarak süreklilik arz eden bir manevî mertebedir2. Makâm-ı Sıdk, özellikle sıddıkların, yani doğruluk ve tasdikte kemâle ermiş kişilerin makâmıdır. Bu makâmda bulunanlar, Cenâb-ı Hakk'ın katında, yükseltilmiş divanlar üzerinde1 latîf, kesâfetten arınmış, sevinçli ve değişimden uzak bir hâl üzere bulunurlar1. Bu, kişinin gerçek ve hakiki postudur; tarîkattaki post ise bir remiz ve tiyatro sahnesi olarak nitelendirilir1. Makâm-ı Sıdk, ârifin meclis-i maârifi, yani irfan meclisi olarak da ifade edilir. Bu makâm, âlî-himmet olan sırrın tahtı olup, o sırrın hakikati ve ayn-ı sâbitesidir. Aynı zamanda o sırrın mahall-i mahsûsu, makâm-ı mümtâzı ve ism-i hâssı iktizâsınca rütbesi vardır1. Bu mertebede sâlik, Hak'ın esmâ ve sıfatlarının tecellîlerini daha derinden idrâk eder; zira her mevcut, rubûbiyetini isimler mertebesinden alır ve kendisine münasip olan istidadı kadar zuhur eder1. Makâm-ı Sıdk, sâlikin Hak ile bâkî olduğu, bekâbillâh'ta tevhid ettiği bir mertebedir1.
- Kaynaklar
- 1.A'lâ ve Gâşiye Sûreleri — s. 29, 55, 86, 87
- 2.K1, s. 162
Zikrin faydaları nelerdir?⌄
Zikir, tasavvufta hem dil ile yapılan tekrar hem de kalbin Hak ile olan irtibatını güçlendiren bir ameldir. Faydaları arasında kalplerin mutlak tatmin bulması, ilahi hakikatlerin hatırlanması ve faaliyete geçirilmesi, kişinin Allah'ın ahlakıyla ahlaklanması ve idraki gelişmelerle kendini ve ilahi hakikatleri ortaya çıkarması yer alır. Özellikle "Allah" zikri kalplerin tatminine bağlanmış olup1, zikrin "fikri açma" özelliği sayesinde kişi, mertebe-i Muhammediyyet'e yükselme potansiyeli taşır1.
›Ayrıntı
Zikir, lügat anlamıyla "anma, anılma, hatırlama" demektir ve tasavvufta iki temel yönü bulunur1. Birinci yönü, belirli veya belirsiz sayılarla esmâ-i ilâhiyye veya duaların tekrar edilmesidir1. Bu tür zikir, kişinin kitaplardan veya çevresinden aldığı tavsiyelerle kendi başına çektiği zikirler olup, ahirette sevap beklentisiyle yapılır1. Zikrin bu yönü, dil ile yapılan zikri ifade eder ve Cenâb-ı Hakk'ı Esmâ-i Hüsnâ'sı ile anmaktır1.
Zikrin ikinci ve daha derin yönü ise, elde tesbih, dilde lafız olmaktan öte, kişinin kendinde bulunan ilahi hakikatleri ve esmâ-i ilâhiyyeleri hatırlayarak zuhurda faaliyete geçirmesidir1. Bu yönüyle zikir, gönlünü Hakk'a vermiş olanlar için bir nisbetin meydana gelmesi ve gizli muhabbetin ortaya çıkmasıdır; harflerden kurtularak yarı anmaktır, yani tarikatten hakikate doğru yol almaktır1. Zikir sayesinde "kalplerin mutlak tatmini 'Allah' zikrine bağlanmıştır"1. Ayrıca, "Zikr ona derler ki, fikri aça" hükmüyle yapılan tesbihi zikirler sonucunda idraki gelişmeler yaşanır. Bu gelişmeler neticesinde kişi, kendini ve kendinde bulunan ilahi hakikatleri ortaya çıkararak "tahallâku bi ahlâkıllâh" hükmüyle Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmaya başlar ki bu da "ahlâk-ı Kur'âniyye"dir1. Zikrin ebced değeri olan 920'nin rakamları toplamı 11 olup, bu da mertebe-i Muhammediyyet'e işaret eder1. Zikir, aynı zamanda "Seyezzekkeru men yahşâ" ayetinde belirtildiği üzere, haşyetin başında ve sonunda bulunan "Ye" harfleriyle İlm'el Yakîn, Ayn'el Yakîn, Hakk'el Yakîn seyirlerini ifade eder; bu, Hakk'ın varlığının aslında kişinin kimliği olduğunu hatırlayanın zikir etmesidir1.
- Kaynaklar
- 1.A'lâ ve Gâşiye Sûreleri — s. 54, 55, 56, 57, 58, 59, 81