İçeriğe atla
Esmâü'l-Hüsnâ (Cilt 2) kapak gorseli

Esmâü'l-Hüsnâ (Cilt 2)

Terzibaba - Necdet Ardıç

304 sayfa~456 dk okumamixed

Anahtar Kelimeler

Terzibaba - Necdet Ardıçtasavvufdijital kütüphanekitap okuma

Sıkça Sorulan Sorular

Esmâü'l-Hüsnâ (Cilt 2) kitabı ne anlatıyor?

Necdet Ardıç'ın "Esmâü'l-Hüsnâ (Cilt 2)" adlı eseri, M. Nusret Tura'nın Esmâü'l-Hüsnâ çalışmasının devamı ve derinleştirilmiş hâlidir. Kitap, Allah'ın güzel isimlerinin tasavvufî idrâkini ve bu isimlerin sâlikin mânevî yolculuğundaki tecellîlerini ele alır. Eser, esmâ âleminin Allah'a mahsus olduğunu ve bu isimlerin zikir, müşâhede ve tecellî yoluyla idrâk edilmesini vurgular1. Necdet Ardıç, Terzi Baba'nın izniyle bu çalışmayı zenginleştirmiş, kendi müşâhedelerini, makalelerini ve şiirlerini ekleyerek esmânın kişiye özel açılımlarını ve sonsuz tecellîlerini okuyucuya sunmuştur1.

Ayrıntı

"Esmâü'l-Hüsnâ (Cilt 2)", Necdet Ardıç'ın "İrfan Sofrası" ve "Terzi Baba" serilerinin bir parçası olarak, M. Nusret Tura'nın Esmâü'l-Hüsnâ üzerine yaptığı çalışmayı temel alır1. Kitabın ana gayesi, Allah'ın "en güzel isimleri" olan Esmâü'l-Hüsnâ'nın tasavvufî mânâlarını ve sâlikin bu isimlerle olan ilişkisini derinlemesine incelemektir. Eser, esmâ âleminin Allah'a ait olduğunu ve bu âlemde O'ndan gayrıya yer olmadığını vurgular; tekbirlerle bu idrâkin olgunlaştığını belirtir1. Necdet Ardıç, bu çalışmayı Terzi Baba'nın izni ve Efendi Babasının istişareleriyle zenginleştirmiştir. Kendi müşâhedelerini, daha önce yayınlanmamış makalelerini ve şiirlerini kitaba ekleyerek, esmânın farklı açılımlarını ve tecellîlerini okuyucuların istifadesine sunar1. Kitapta, esmânın sayısal değerleri ve hurûfî mânâları da dipnotlar hâlinde açıklanarak, okuyucuya daha geniş bir perspektif sunulur1. Esmâü'l-Hüsnâ çalışmasının müşâhede ile bağlantılı olduğu ve kişilerin üzerindeki hâl ve esmâ terkibine göre farklı açılım ve tecellîlerin olabileceği ifade edilir; bu tecellîlerin sonsuz olduğu belirtilir1. Eser, sâlikin esmâ yoluyla madde âleminden celâl tecellîsinden cemâl tecellîsine, yani Zül Celâli ve'l-İkrâm mertebesine geçişini anlatmaya çalışır1. Ayrıca, "A'yân-ı sâbite" ve "rabb-ı hâs" gibi kavramlar üzerinden esmânın sâlikin hakikatindeki yerini ve mi'râc yolculuğundaki işlevini sorgulayan bölümler de içerir1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Esmâü'l-Hüsnâ (Cilt 2) — s. 1, 3, 8, 59, 105, 115, 158, 226, 285
Terzibaba - Necdet Ardıç kimdir?

Necdet Ardıç, günümüz Uşşâkî tarikatının önde gelen mürşidlerinden biri olup, tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan müstesna bir şahsiyettir. Kendisi "Terzibaba" lakabıyla anılmakta ve eserleri ile sohbetleriyle tasavvufu geniş kitlelere ulaştırmaktadır. Özellikle İrfan Mektebi (Hakk Yolu) ve Fusûsu'l-Hikem şerhi gibi çalışmalarıyla tanınır (Necdet Ardıç Wiki). Kaynaklarda "Efendi Babam Necdet Ardıç" olarak zikredilen Ardıç, bâtında Ahmed, zâhirde Necdet olarak ifade edilmiş ve kendisine bağlanacakların kökü, atası ve yardımcısı olarak görülmüştür1.

Ayrıntı

Necdet Ardıç, Uşşâkî tarikatının önemli mürşitlerinden biri olarak tasavvufî irfanı günümüze taşıyan bir isimdir (Necdet Ardıç Wiki). Kendisi "Terzibaba" olarak bilinir ve bu lakapla anılır1. Eserleri ve sohbetleri aracılığıyla tasavvufu geniş kitlelere ulaştırmayı hedeflemiştir. Özellikle İrfan Mektebi (Hakk Yolu) ve Fusûsu'l-Hikem şerhi gibi çalışmalarıyla öne çıkmaktadır (Necdet Ardıç Wiki).

Kaynaklarda Necdet Ardıç'a atıfta bulunulurken "Efendi Babam Necdet Ardıç" ifadesi sıkça kullanılır1. Bu ifade, onun mürşitlik makamını ve manevi önderliğini vurgular. Bir alıntıda, "Bâtında Ahmed, Zâhirde Necdet olmaktadır" denilerek onun manevi kimliğine işaret edilir1. Ayrıca, "Nusret" ismindeki sırrın "Necdet" olduğu ve Necdet'in kök itibarıyla kendisine bağlanacakların yardımcısı ve atası olduğu belirtilir1. Bu durum, onun manevi silsiledeki yerini ve rehberlik vasfını ortaya koyar.

Necdet Ardıç'ın, zâhirde Cemâli bir görüntüye ve hâle sahip olduğu, ancak bu Cemâli görüntünün altında Celâli bir hâlin de bulunduğu ifade edilir1. Bu, onun hem lütufkâr hem de gerektiğinde celalli bir mürşit olduğunu gösterir. Musa (a.s.)'ın Mısır'ı terk edip Şuayb (a.s.)'a gitmesi örneğiyle, Necdet Ardıç'ın ikinci mürşit olarak görüldüğü ve onun eminliğinin Hazret-i Muhammed ve Hakikat-ül Ahmediye mertebelerine işaret ettiği belirtilir1. Kendisinin, Nusret Baba'nın vekili ve kendisinin de asili olduğu, aralarındaki bağlantının ise "3 sayısı" ile ifade edildiği aktarılır1. Necdet Ardıç'ın ekolünden gelen müellifler arasında Abdürrezzak Tek ve Terzi Oğlu Cem Cemâlî gibi isimler de bulunmaktadır (Abdürrezzak Tek Wiki, Terzi Oğlu Cem Cemâlî Wiki).

  1. Kaynaklar
  2. 1.Esmâü'l-Hüsnâ Cilt 2 — s. 3, 61, 110, 135, 159, 225, 230
Kitaptaki 'müşahede' kavramı ne anlama geliyor?

Müşâhede, tasavvufta sâlikin Hakk'ı kalp gözüyle görmesi, O'nun esmâ ve sıfatlarının doğrudan tezahürlerine şahit olması mertebesidir1. Bu, sâlikin artık sadece "biliyor" değil, "görüyor" olduğu bir idrak seviyesidir1. Kaynaklarda, müşâhedenin Allah'ın kuluna mevcut ismiyle tecelli etmesiyle başlayan bir makam olduğu belirtilir2. Sâlik, müşâhede yoluyla saadet ehlinin nasıl saadet ehli olduğunu ve şekavet yolunda olanların bu yola nasıl saptığını anlar, onların dalalet bataklıklarına hangi yoldan girdiklerini idrak eder2. Müşâhede, mârifet ile fenâ arasındaki bir kademe olup, mücâhedenin kapılarını açtığı bir hâldir1.

Ayrıntı

Müşâhede, sülûkun ileri mertebelerinden olup, mârifetin somut bir tezahürü ve fenânın eşiğidir1. Bu hâl, "ilme'l-yakîn"den sonra gelen "ayne'l-yakîn" mertebesiyle ilişkilidir; yani sâlikin bilgi seviyesinden gözle görme seviyesine yükselmesidir1. Müşâhede, Allah'ın kuluna mevcut ismiyle tecelli etmesiyle başlayan bir makam olarak ifade edilir2. Bu tecelli, bazen cemâl tecellisi içinde hayrette donup kalma, bazen celâl tecellisiyle susup kalma, bazen de kemâl salınışıyla konuşturup durma şeklinde zuhur edebilir2.

Müşâhede, sâlikin eşyanın ardındaki Hakk'ın tecellisini görmesini sağlar; artık "şu masa, şu ağaç" demez, bunların ardındaki hakikati idrak eder1. Bu sayede olaylar rastlantısal değil, Hakk'ın bir hareketinin parçası olarak mânâlı görünür1. Sâlik, müşâhede yoluyla saadet ehlinin nasıl saadet ehli olduğunu ve şekavet yolunda olanların bu yola nasıl saptığını anlar2. Onların dalalet bataklıklarına hangi yoldan girdiklerini bilir ve idrak eder2.

Müşâhede, mücâhedenin meyvesi olarak da kabul edilir; zira "el-mücâhede teftah ebvâbe'l-müşâhede" (mücâhede müşâhedenin kapılarını açar) kaidesince, mücâhede edilmeden müşâhedeye ulaşılamaz1. Bu, sâlikin nefsiyle mücâdele ederek elde ettiği bir hâldir1. Kaynaklarda, Kadıköy'de okunan "Hakk" ve "Mü'min" esmâsı ile bağlantılı müşâhedelerden bahsedilir2. Ayrıca, Mü'min esmâsı konusunda Fetih suresinden alıntı yapılan bir şiirin ve bunun tecellisi olan bir müşâhedenin Esmâ tecellisi bölümüne alındığı belirtilir2. Gizlinin de gizlisi âlemde, sıfat tecellisi içinde olanın ilme dalmasıyla elde edilen bu ince mânâları ancak "Gureba" adı verilenler anlar ve tadılması gereken zevkleri kimse tadamaz2.

  1. Kaynaklar
  2. 1.K1, s. 11, 340
  3. 2.Esmâü'l-Hüsnâ, Cilt 2 — s. 9, 10, 21, 32, 136, 245
Tevhid-i Efal mertebesi nedir?

Tevhid-i Ef'âl mertebesi, sâlikin kendi varlığında ve âlemin varlığında Hakk'tan başkasının olmadığını fiiller mertebesinde idrak etmesidir. Bu mertebe, tasavvuftaki seyr-i sülûkun başlangıcı olup, İbrâhîmiyyet mertebesi olarak da anılır ve şeriat mertebesini temsil eder. Sâlik bu idrakle, zâhirde şeriatın gerektirdiklerini yerine getirirken, bâtında her şeyin Hakk'ın zuhuru olduğunu bilir; bu, zâtsız tevhid olarak da ifade edilir1.

Ayrıntı

Tevhid-i Ef'âl, tasavvufî sülûkta tevhidin ilk basamağıdır ve sâlikin fiiller âleminde Hakk'ın mutlak tasarrufunu müşâhede etmesiyle gerçekleşir. Bu mertebede sâlik, kendi fiillerinin ve âlemdeki tüm fiillerin aslında Hakk'ın fiilleri olduğunu idrak eder1. Bu idrak, "zâtsız tevhid" olarak adlandırılır, çünkü sâlik kendi varlığından ve fiillerinden bir iddia taşımaz, her şeyi Hakk'a nispet eder1.

Tevhid-i Ef'âl mertebesi, aynı zamanda İbrâhîmiyyet mertebesi olarak da bilinir ve seyr-i sülûkun başlangıcı kabul edilir1. Bu mertebe, şeriatın tatbik edildiği bir zemini ifade eder; sâlik, Hakk'ın fiillerini idrak etse de, zâhirde şeriatın hükümlerine uymaya devam eder1. Namazdaki ayakta duruş, İbrâhîmiyyet mertebesini temsil eder ki bu da Tevhid-i Ef'âl ile ilişkilidir1.

Bu mertebenin temel dayanaklarından biri Kasas Sûresi'nin 88. âyetidir: "O'nun vechinden başka her şey helâk olacaktır. Hüküm O'nundur. O'na döndürüleceksiniz"1. Bu âyet, Hakk'ın mutlak varlığını ve fiillerinin sürekliliğini vurgulayarak, Tevhid-i Ef'âl'in özünü teşkil eder. Tevhid-i Ef'âl, nefs mertebeleri içinde Tevhid-i Sıfât ile birlikte değerlendirilir ve bazı yaklaşımlarda nefs mertebelerine yansıyan Rabb-i Hass'ın tecellisi olarak görülür1. Fetih Sûresi'ndeki âyetler de Ef'âl ve Esmâ mertebeleriyle ilgili fetihleri ifade eder1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Esmâü'l-Hüsnâ Cilt 2 — s. 73, 79, 87, 88, 96, 136, 233
Rabb-i Hass ne demektir?

Rabb-i Hass, tasavvufta kişinin kendi nefsine özel olarak tecelli eden, onu terbiye eden ve yetiştiren ilahi isim veya vecheyi ifade eder. Bu kavram, her ne kadar âlemlerin Rabbi tek olsa da, her bir varlığın kendi bireysel kimliğine özgü bir terbiye ediciye sahip olduğu hakikatini dile getirir. Rabb-i Hass, kulun manevi tekamülünde yüce Hakk'ın "Rabb" ismiyle kuluna özel olarak tecelli etmesiyle ortaya çıkar ve bu tecelli, kulun kabiliyetine göre şekillenir1. Bu, Tevhîd-i Esmâ ve Rubûbiyyet mertebesinde idrak edilen bir hakikattir1.

Ayrıntı

Rabb-i Hass, "özel Rabb" anlamına gelir ve tasavvufî anlayışta her bir ferdin kendi varlık mertebesinde ve manevi yolculuğunda Allah'ın "er-Rabb" isminin özel bir tecellisine mazhar olması demektir (Rubûbiyyet, K1-54). Âlemlerin Rabbi (Rabbü'l-Erbâb) tek olmasına rağmen1, her birimsel nefs, kendi özel Rabb'ine sahiptir. Bu durum, farklı farklı görünen birimsel nefslerin "biz Rabb'iz" demeleriyle ifade edilir ki bu, fark âleminden bakıldığında doğrudur1. Ancak hakikatte bu birimsel kimliklerin tek bir kaynağa, yani Rabbü'l-Erbâb'a dayandığı vurgulanır1. Rabb-i Hass, kişinin kendi ameline, ilmine veya hâline hayranlık duyarak kendini büyük görmesi olan ucüb hastalığından uzak durması gereken bir idrak seviyesidir (Ucüb, Wiki). Zira bu, nefsani benlik, izafi benlik ve ilahi benlik putları gibi yanılsamalara yol açabilir1. Kul, manevi takati nispetinde terakki ettikçe, yüce Hak ona Rabb ismiyle tecelli eder1. Bu tecelli, kulun kabiliyetine göre gerçekleşir1. Rabb-i Hass'ın tecellisi, Tevhîd-i Esmâ ve Rubûbiyyet mertebesini oluşturur ve nefs mertebelerine yansıyan bu tecelli, Rabbü'l-Erbâb olan âlemlerin Rabb'inin tecellisinin bir yansımasıdır1. Bazı durumlarda Rabb-i Hass, kişinin batınî veya "mahla" ismiyle, yani Esmaü'l-Hüsna'dan "Bâtın" ismi veya benzeri bir isimle ilişkilendirilebilir1. Bu özel terbiye edici, kişinin manevi yolculuğunda önemli bir rol oynar ve velayet sırrının bir parçası olarak görülebilir (Risâle-i Gavsiyye, K1-12).

  1. Kaynaklar
  2. 1.Esmâü'l-Hüsnâ Cilt 2 — s. 9, 12, 16, 87, 89, 206, 285
Bu kitap sadece tasavvufla ilgilenenler için mi?

Verilen kaynaklarda, "Bu kitap sadece tasavvufla ilgilenenler için mi?" sorusuna doğrudan bir cevap bulunmamaktadır. Ancak, kaynaklarda bahsedilen "Esmâü'l-Hüsnâ" kitabının içeriği ve yazarın tasavvufî kimliği göz önüne alındığında, kitabın tasavvufî bir çerçevede yazıldığı anlaşılmaktadır. Kitabın Terzi Baba kitapları arasında yer alması1, Nusret Tura'nın (r.a) Esmâü'l-Hüsnâ çalışması olması1 ve "İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri" gibi tasavvufî eserlerle birlikte anılması1, kitabın tasavvufî bir bakış açısıyla kaleme alındığını düşündürmektedir. Bu durum, kitabın öncelikli olarak tasavvuf ehli veya tasavvufa ilgi duyan kişilere hitap ettiğini ima etmektedir.

Ayrıntı

Kaynaklar, "Esmâü'l-Hüsnâ" adlı eserin tasavvufî bir bağlamda ele alındığını göstermektedir. Kitabın yazarı Nusret Tura (r.a) olarak belirtilmekte ve bu eserin Terzi Baba kitapları arasında önemli bir yer tuttuğu ifade edilmektedir1. Terzi Baba'nın kendisi de tasavvufî bir şahsiyet olup, eserleri arasında "Necdet Divanı", "Hacc Divanı" ve "İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri" gibi tasavvufî içerikli kitaplar bulunmaktadır1. Bu durum, "Esmâü'l-Hüsnâ" kitabının da benzer bir irfanî ve tasavvufî bakış açısıyla yazıldığını düşündürmektedir.

Kitabın içeriğine dair verilen bazı ipuçları da bu görüşü desteklemektedir. Örneğin, "Hakk" ve "Mü’min" esmâsı ile bağlantılı müşahadelerden bahsedilmesi1 ve "İrfan hazinesi olan bu hakikatlerden" söz edilmesi, eserin tasavvufî keşif ve irfan konularına odaklandığını göstermektedir. Ayrıca, Nusret Tura'nın kitaplarındaki "irfan susuzluğunu hissettiğim ve kana kana içmek istediğim irfandır" ifadesi1, bu eserlerin tasavvufî bilgi ve hikmet arayışında olanlara hitap ettiğini ortaya koymaktadır.

Dolayısıyla, kaynaklarda kitabın sadece tasavvufla ilgilenenlere yönelik olduğuna dair kesin bir ifade bulunmamakla birlikte, eserin tasavvufî bir meşayihin kaleminden çıkması, Terzi Baba külliyatı içinde yer alması ve içeriğindeki irfanî vurgular, kitabın öncelikli olarak tasavvufî bir okuyucu kitlesine hitap ettiğini düşündürmektedir.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Esmâü'l-Hüsnâ Cilt 2 — s. 3, 106, 245, 290, 291
Kitapta Esmâ tecellîleri nasıl anlatılıyor?

Esmâ tecellîleri, tasavvufta Allah'ın isimlerinin varlık âleminde ve sâlikin kalbinde zuhur etmesi, görünür hâle gelmesidir. Bu tecellîler, sâlikin mânevî yolculuğunda farklı mertebelerde idrâk edilir ve onun Hak ile olan ilişkisini derinleştirir. Özellikle "Esmâü'l-Hüsnâ" adlı eserde, Efendi Baba ve Nusret Baba'nın öğretileri ışığında, esmâ tecellîlerinin hem zâhirî hem de bâtınî yönleri ele alınır; bu tecellîler, sâlikin ahlâkî dönüşümünden mârifetullâha ulaşmasına kadar geniş bir yelpazede kendini gösterir. Kitapta, esmâ tecellîlerinin müşâhedesi ve bu müşâhedelerin sâlik üzerindeki etkileri, "İnsân-ı Kâmil" sohbetleri ve şiirlerle desteklenerek açıklanır1.

Ayrıntı

Esmâ tecellîleri, tasavvufî sülûkün önemli bir parçasıdır ve "Esmâü'l-Hüsnâ" kitabında çeşitli boyutlarıyla incelenir. Bu tecellîler, sâlikin mânevî hâllerini ve Hak ile olan bağını şekillendirir. Kitapta, esmâ tecellîlerinin müşâhedesi, "İnsân-ı Kâmil" kitabından alınan bölümlerle ve Efendi Baba'nın sohbetleriyle açıklanır1. Bu müşâhedeler, sâlikin kendi üzerinde ve âlemde oluşan tecellîleri gözlemlemesi anlamına gelir.

Esmâ tecellîleri, sâlikin mânevî mertebesine göre farklılık gösterir. Örneğin, "esmâ-i nefsiye" adı verilen isimler (Alim, Kadir gibi), kul ile yüce Hak arasında müşterek olup, "Rabb" isminin sultanlığı altındadır. Bu tecellîler tamamlandığında, kula "Melik" ismi tecellîsi gelir. Eğer kulun kabiliyetinde bu tecellîyi kabul etme durumu varsa, yüce Hak da ona bu tecellîyi yapar ve kemâl durumları ile isimlerin hemen hepsi, taa "Kayyum" ismine kadar tecellî eder. "Kayyum" isminin tecellîsiyle, kulun isim tecellîlerindeki işi bitmiş olur1.

Kitapta, esmâ tecellîlerinin "tarîkât-esmâ mertebesi kaynaklı" olduğu belirtilir1. Bu, tecellîlerin mânevî bir yolculuk ve eğitim süreci içinde gerçekleştiğini gösterir. Ayrıca, "İnsân-ı Kâmil" sohbetlerinde isimler tecellîsi altındaki kulun tam bir mahviyet içinde olduğu ve bu tecellînin nuru ile eriyip bittiği, kulluğunun kalmadığı ifade edilir. Bu mertebede, tasarrufatı kullananın bizzat Esmâ-i İlâhiyye'nin kendisi olduğu vurgulanır1. Bu durum, tecellîlerin Hak ve Hakîkat yönünden olduğunu gösterir1.

Esmâ tecellîleri, aynı zamanda "esmâ-i ilâhiyye'nin câmî mahalliyeti" olarak da ifade edilir. Bu, insanın Hak'ın bütün isimlerini taşıyacak câmî bir mahal olması anlamına gelir2. Bu câmiiyetleri sebebiyle, onlara "Allah" ism-i şerîfinden "tecellî-i Zâtî" ve "sıfâtî" vâki olur1. Bu tecellîler, sâlikin Hak'ın isimlerini sadece tilâvet etmekle kalmayıp, onları kâinatta ve kendi kalbinde müşâhede etmesiyle mârifet kademesine ulaşmasını sağlar2.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Esmâü'l-Hüsnâ Cilt 2 — s. 16, 93, 108, 115, 125, 127, 212
  3. 2.K1, s. 23, 405
Kitapta geçen kıssalardan bir örnek ve ibret noktası nedir?

Necdet Ardıç'ın "Esmâü'l-Hüsnâ" adlı eserinde yer alan kıssalardan biri, Hz. İbrahim'in oğlu Hz. İsmail'i kurban etme emriyle ilgili olanıdır. Bu kıssada, Hz. İbrahim'in rüyasında oğlunu kurban etmesi emredilmesi ve bu emre itaat etmesi anlatılır. Kıssanın ibret noktası, Allah'a tam bir teslimiyet ve tevekkülün önemini vurgulamasıdır. Hz. İsmail'in yerine bir koçun kurban edilmesiyle bu teslimiyetin mükâfatlandırıldığı gösterilir. Bu olay, tasavvufta Hak yolunda yürüyenlerin karşılaşabileceği zorluklar karşısında sabır ve imanın bir örneği olarak sunulur1.

Ayrıntı

Necdet Ardıç'ın "Esmâü'l-Hüsnâ" adlı eserinde, manevi terbiye ve hakikatleri idrak ettirme amacıyla çeşitli kıssalar ve hikayeler bulunmaktadır2. Bu kıssalardan biri, Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail ile ilgili olan kurban hadisesidir. Kıssada, Hz. İbrahim'in rüyasında oğlu İsmail'i kurban etmesi emredilir. Bu durum, ilahi bir imtihan olarak sunulur. Hz. İbrahim, bu emre tereddütsüz bir şekilde itaat etmeye karar verir ve oğlu İsmail de babasına tam bir teslimiyetle karşılık verir. Ancak Allah Teâlâ, onların bu teslimiyetini kabul ederek, Hz. İsmail'in yerine bir koç gönderir1. Bu kıssanın temel ibret noktası, kulun Allah'a olan mutlak teslimiyeti ve tevekkülüdür. Hz. İbrahim'in, en sevdiği varlığı dahi Allah yolunda feda etmeye hazır olması, imanın ve sadakatin en üst düzeydeki tezahürüdür. Bu olay, aynı zamanda, Allah'ın kullarından istediği şeyin aslında bir can almak değil, onların kalplerindeki samimiyet ve teslimiyet olduğunu gösterir. Tasavvufî açıdan bakıldığında, bu kıssa, Hak yolunda ilerleyen sâlikin nefsini kurban etmesi, yani benliğini ilahi iradeye teslim etmesi gerektiği mesajını taşır. "İnsân-ı Kâmil" mertebesine ulaşma yolunda, kişinin kendi arzu ve isteklerinden vazgeçerek, tamamen Allah'ın rızasına yönelmesi gerektiği vurgulanır1. Bu teslimiyetin sonucunda ise ilahi rahmet ve lütuf tecelli eder. Kıssa, aynı zamanda, Hz. İsmail'in "Hakk'ı işiten" ve "Hakk'ın yolunda yürüyen" bir peygamber olarak tanımlanmasıyla da bağlantılıdır1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Esmâü'l-Hüsnâ Cilt 2 — s. 272, 306
  3. 2.Vikipedi: İbretlik Hikayeler