İçeriğe atla
Fâtiha Sûresi kapak gorseli

Fâtiha Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

112 sayfa~168 dk okumamixed

Anahtar Kelimeler

Terzibaba - Necdet Ardıçtefsirdijital kütüphanekitap okuma

İlgili Konular

Necdet Ardıç (Yazar)Tefsir (Kategori)Kur'an-ı KerimFâtiha Sûresi (Sure)İslam İlimleriDini EdebiyatTasavvuf (potansiyel bağlam)Ayet Yorumu

Sıkça Sorulan Sorular

Terzibaba'nın Fâtiha Sûresi tefsiri ne anlatıyor?

Terzibaba'nın Fâtiha Sûresi tefsiri, Fâtiha'yı Kur'ân'ın özü ve anahtarı olarak ele alır; sûrenin zâhir ve bâtın mânâlarını irfanî bir bakış açısıyla yorumlar. Bu tefsir, Fâtiha'nın "Ümm'ül Kitap" (Kitabın Anası) vasfını vurgulayarak, semâvî kitaplardaki tüm hakikatlerin Kur'ân'da, Kur'ân'daki her şeyin Fâtiha'da, Fâtiha'daki her hususun ise Besmele-i Şerîf'te ve Besmele'nin sırrının da noktada bulunduğunu belirtir1. Necdet Ardıç İrfan Sofrası'nın bir parçası olan bu eser, sâlikin Hak'tan aldığı emaneti taşıma vasfı olan halîfeliğin ve nefsin kendi vücut iddiasından soyunarak Hak'la kâim olma hâli olan fenânın Fâtiha'daki yansımalarını da işler.

Ayrıntı

Terzibaba'nın Fâtiha Sûresi tefsiri, sûrenin derinlikli mânâlarını açığa çıkarmayı hedefler. Eser, Fâtiha'yı "Fettah" ism-i şerîfi ile açılımlara başlanan Ehadiyyet mertebesinin bir ifadesi olarak görür1. Bu tefsir, Kur'ân-ı Kerîm'e başlarken okunan "Eûzübillâhimineşşeytanirracîm" ve "Bismillâhirrahmânirrahîm" ifadelerinin önemine değinir ve bu başlangıçların sûrenin zâhir ve bâtın nûrundan yararlanma gayretinin bir parçası olduğunu belirtir1.

Tefsirde, Fâtiha'nın İlâhî vasıfları belirten âyetlerden sonra beşerî vasıfları belirtmeye başladığına dikkat çekilir. Özellikle "Din Günü" kavramı, sadece mahşer ve kıyamet günü olarak değil, aynı zamanda Cenâb-ı Hakk'ın varlığını düşündüğümüz, şuur ehli olduğumuz, dünya zorluklarından kendimizi soyutladığımız, bâtın mânâ âlemini tefekkür ettiğimiz, ibadet ettiğimiz, Kur'ân okuduğumuz ve nafile ibadetler yaptığımız zamanlar olarak da yorumlanır1. Bu, sâlikin kendi vücut iddiasından soyunarak Hak'la kâim olduğu fenâ hâliyle ilişkilendirilebilir; zira fenâ, varlığın Hak'a ait olduğunu ayân etmektir (Fenâ, K1-2). Fâtiha'nın bu irfanî yorumu, insanın Hak'tan aldığı emaneti taşıma vasfı olan halîfeliğin de bir tezahürüdür; çünkü halîfe, Hak'ın zuhuruna ayna olan bir mahaldir (Halîfe, K1-1). Terzibaba, bu tefsirle Fâtiha'nın her bir âyetinde gizli olan hikmetleri ve sülûkî mertebeleri okuyucuya sunmayı amaçlar1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Fâtiha Sûresi — s. 1, 2, 6, 19, 81, 106
Kitabın yazarı Terzibaba kimdir?

Necdet Ardıç, tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan, Uşşâkî tarikatının önemli mürşidlerinden biridir. Eserleri ve sohbetleriyle tasavvufu geniş kitlelere ulaştırmış, özellikle İrfan Mektebi (Hakk Yolu) ve Fusûsu'l-Hikem şerhi gibi çalışmalarıyla öne çıkmıştır (Necdet Ardıç (Terzibaba) - Wiki). Terzibaba, kendi adıyla anılan bir kitap serisinin de yazarıdır; bu seride Terzi Baba-(1), Terzi Baba-(2) gibi eserler bulunmaktadır1. Ayrıca, Abdürrezzak Tek gibi müellifler de onun riyâsetindeki tasavvuf serisi içinde eserler kaleme almışlardır (Abdürrezzak Tek - Wiki).

Ayrıntı

Necdet Ardıç, tasavvuf çevrelerinde "Terzibaba" olarak tanınan, Uşşâkî tarikatının günümüzdeki önemli mürşidlerinden biridir (Necdet Ardıç (Terzibaba) - Wiki). Onun öğretileri ve eserleri, tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıma ve geniş kitlelere ulaştırma amacı taşır (Necdet Ardıç (Terzibaba) - Wiki). Terzibaba'nın eserleri arasında İrfan Mektebi (Hakk Yolu) ve Fusûsu'l-Hikem şerhi gibi önemli çalışmalar bulunmaktadır (Necdet Ardıç (Terzibaba) - Wiki).

Terzibaba'nın adı, kendi adıyla anılan bir kitap serisiyle de anılmaktadır. Bu seride Terzi Baba-(1), Terzi Baba-(2), Terzi Baba-(3) İstişare dosyası, Terzi Baba-(4) İstişare dosyası ve Terzi Baba-(5) İstişare dosyası gibi eserler yer almaktadır1. Ayrıca, Mektuplar ve zuhuratlar serisi ile Terzi Baba İnternet dosyaları da onun çalışmalarına dahildir1.

Terzibaba'nın etkisi, sadece kendi eserleriyle sınırlı kalmamış, aynı zamanda onun riyâsetinde başka müelliflerin de tasavvufî eserler kaleme almasına vesile olmuştur. Örneğin, Abdürrezzak Tek, Terzibaba Necdet Ardıç riyâsetindeki tasavvuf serisi içinde Sâd, Câsiye ve Vâkı'a sûreleri tefsirlerini yazmıştır (Abdürrezzak Tek - Wiki). Bu durum, Terzibaba'nın bir ekol oluşturduğunu ve tasavvufî bilginin yayılmasında merkezi bir rol oynadığını göstermektedir. Okuyuculara, onun eserlerini okumaya başlarken "nefs’in hevasından, zan ve hayelden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamaları" tavsiye edilmektedir; zira vehim ve hayalin tesiri altında iken bu tür kitaplardan gerçek mânâda yararlanmak mümkün değildir1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Fâtiha Sûresi — s. 2, 116
Eserde Besmele'nin sırları nasıl açıklanıyor?

Eserde Besmele, kâinatın açılış kelimesi ve bütün amellerin kapısı olarak ele alınır; Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla başlamanın önemine vurgu yapılır. Besmele'nin tasavvufî derinliği, Hz. Ali'ye atfedilen "tüm Kur'ân Fâtiha'da, Fâtiha besmelede, besmele 'b' harfinde, 'b' altındaki noktada toplanmıştır" sözüyle ifade edilir1. Özellikle 'b' harfinin sırrı, kelimenin başında 'ile, vasıtasıyla' anlamı taşıması ve vücud-ı haricînin ilk harfi olmasıyla açıklanır1. Besmele'deki Allah, Rahmân ve Rahîm isimleri, ulûhiyyetin rahmette, rahmetin hakîkatte zuhûrunu gösteren bir rahmet silsilesi olarak yorumlanır1.

Ayrıntı

Besmele, tasavvufî anlayışta muhteşem bir kapı olarak kabul edilir ve Kur'ân'ın açılışı olduğu için ilâhî kelâmın özeti sayılır1. Eserde, Besmele'nin ilk harfi olan 'b' harfinin sırrına özel bir önem verilir. Bu harf, kelimenin başında 'ile' veya 'vasıtasıyla' anlamını taşır ve vücud-ı haricînin ilk harfi olarak vâhidiyyet mertebesine işaret eder1. Besmele'nin yapısı üç temel ismi içerir: Allah, bütün esmâyı toplayan ism-i câmîdir; Er-Rahmân, mü'min-kâfir ayırt etmeksizin tüm kâinatı kuşatan genel rahmetin sahibidir; Er-Rahîm ise mü'minleri âhirette husûsî olarak rahmetiyle kuşatan özel rahmetin sahibidir1. Bu üç isim, ulûhiyyetin rahmette, rahmetin ise hakîkatte zuhûr etmesini sağlayan bir rahmet silsilesi olarak açıklanır1. Özellikle Rahîm isminin, Allah'ın bütün isim ve sıfatlarının rahmeti ve bütün eserleri ile zuhuru olduğu belirtilir; Rahmân ismindeki Rahîm ismi, insân heykelindeki göz gibidir ve tam kemâliyle âhiret âleminde zuhura gelir2. Besmele ile başlanmayan her mühim işin kesik olacağı hadîs-i şerîfi (İbn Mâce) ile onun lüzûmu beyân edilir1. Ayrıca, Şîsiyye Fassı'nın 'nefes-i Rahmânî' bahsi, Besmele'nin asîl menşei olarak gösterilir1. Varlıkların zuhura çıkıp eserlerini sergilemeleri için nefesin nefh edilmesiyle her varlığın kendi âleminde zuhura gelip varlıklarını ispat ettiği ifade edilir2.

  1. Kaynaklar
  2. 1.K1, s. 223
  3. 2.Fâtiha Sûresi — s. 72, 75
Seyr-i süluk nedir ve kitapta nasıl geçiyor?

Seyr-i sülûk, tasavvufta sâlikin manevî yolculuğunun bütününe verilen isimdir. Bu yolculuk, sâlikin Hak'a yönelmesinden başlayıp, mârifet kademelerinde ilerlemesi ve nihayetinde halk içinde Hak'ı temsil etmesi makâmına ulaşmasına kadar uzanır. Klasik olarak "seyr ilallâh" (Allah'a sefer) ve "seyr fillâh" (Allah'ta sefer) olmak üzere iki ana hatta ayrılırken, "Fâtiha Sûresi" adlı eserde bu kavram "seferler faslı" başlığı altında ele alınır ve özellikle "seyr-i anillâh" (Allah'tan sefer) olarak üçüncü bir sefere vurgu yapılır. Eserde Kur'ân-ı Kerîm'in her âyetinin seyr-i sülûk yolunda 13 mertebeyi bildirdiği ifade edilir ve bu mertebelerin idrak edilerek yaşanması gerektiği belirtilir1.

Ayrıntı

Seyr-i sülûk, tasavvufî hayatın tam adıdır ve müridin mürşid rehberliğinde geçtiği manevî mertebelerin bütününü kapsar2. Bu yolculuk, sâlikin nefsinden, dünyadan ve mâsivâdan Hak'a yönelmesiyle başlayan "seyr ilallâh" ile başlar. Ardından sâlikin Hak'a vâsıl olduktan sonra esmâ ve sıfatlarda yaptığı yolculuk olan "seyr fillâh" gelir. Bu aşamada sâlik mârifet kademelerinde ilerler2. "Fâtiha Sûresi" adlı eserde ise "seferler faslı" başlığı altında seyr-i sülûk kavramına değinilir1. Özellikle üçüncü bir sefer olarak "seyr-i anillâh" yani "Allah'tan sefer"den bahsedilir. Bu seyr, "Bakabillâh" olarak da adlandırılır ve cem'den sonra farka gelmeyi ifade eder. İrşad için cem mertebesinden manevî bir inişle fark âlemine gelip, beşeriyet örtüsüyle örtünüp halk arasına karışmaktır1. Eserde, Kur'ân-ı Kerîm'in her âyetinin seyr-i sülûk yolunda 12+1=13 mertebeyi bildirdiği vurgulanır. Bu mertebeler bilinerek okunan ve anlaşılan Kur'ân-ı Kerîm okunuşuna "Zât-i okunuş" denir ki, bu Zât mertebesi itibariyle okuyuş ve idrak edip yaşayış demektir1. Seyr-i sülûkun sonlarına doğru, "lâm-elif"in hakikatinin idrak edilmesiyle, hayal ve vehimden arınmış bir anlayışa ulaşılması gerektiği belirtilir1. Bu manevî yolculukta mürid, mürşidin rehberliğinde ilerleyen talip veya öğrencidir3.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Fâtiha Sûresi — s. 17, 34, 37, 64, 89
  3. 2.K1, s. 265
  4. 3.Vikipedi: Mürid
Kitapta geçen 'akl-ı kül' ve 'akl-ı cüz' ne demektir?

Tasavvufî terminolojide 'akl-ı kül' ve 'akl-ı cüz' kavramları, varoluşun ve idrakin farklı mertebelerini ifade eder. Akl-ı kül, Hakikat-i İlâhiyye ile özdeşleşen, evrensel ve kuşatıcı bir akıl mertebesidir; Allah'ın ilk yarattığı akıl olarak kabul edilir ve tüm âlemlerin başlangıç oluşumlarının temelini oluşturur1. Nefs-i kül ile izdivacı sayesinde varlık âlemi zuhur eder1. Akl-ı cüz ise kaynaklarda doğrudan tanımlanmamakla birlikte, akl-ı küllün karşılığı olarak, bireysel ve sınırlı insan aklını, yani küllî aklın bir parçası olan idrak yeteneğini ifade eder. Sâlikin akl-ı küll mertebesine ulaşması, mürşid-i kâmil rehberliğinde kötü ahlaklardan arınarak "renksiz" olması ve vahdeti bulmasıyla mümkündür; bu mertebe aynı zamanda Hakikat-i Muhammediyye'ye vasıl olmak ve velâyet mertebesine erişmek demektir1.

Ayrıntı

Akl-ı kül, tasavvufta varoluşun en üst mertebelerinden birini temsil eder. "Allah önce aklımı halketti" hadîs-i şerifinde işaret edilen bu akıl, Hakikat-i İlâhiyye'nin fail (tesir eden) yönünü, yani âmir mertebesini ifade eder1. O, Ahadiyyet ve Akl mertebesi olarak, tüm esmâ ve sıfatların zuhur ve hayat yeri olan Nefs-i kül ile birleşerek âlemlerin oluşumunu sağlar1. Bu birliktelik, âlemleri içten ve dıştan kuşatan bir hâkimiyetle sarmıştır1. Sâlikin manevi yolculuğunda akl-ı küll'e ulaşması, bir mürşid-i kâmilin rehberliğinde gerçekleşen bir "terbiye ve müşâhede seferi"dir1. Bu sefere çıkan sâlik, kötü ahlaklardan arınarak "renksiz" bir hâle gelir ve "vahdeti" bulur1. Bu makamda sâlikin aklı "akl-ı kül", nefsi "nefs-i kül" ve ruhu "Ruh-u Mukaddes" olur1. Bu hâl, ehlullah katında "bulûğa ermek" ve "reşîd olmak" olarak kabul edilir ki bu da velâyet mertebesidir ve "Hakikat-i Muhammediyye"ye ulaşmak anlamına gelir1. Kaynaklarda 'akl-ı cüz' kavramına doğrudan bir tanım getirilmemiştir. Ancak akl-ı küllün evrenselliği ve kuşatıcılığı göz önüne alındığında, akl-ı cüz'ün, bu küllî aklın bir parçası olarak, bireysel ve sınırlı insan aklını temsil ettiği anlaşılmaktadır. Tefekkür kuvveti, aklın hükmüne tabi olursa "hatıra getiren düşünce" olarak adlandırılırken, vehmin hükmüne tabi olursa "hayaliye" olarak isimlendirilir1. Bu durum, aklın farklı işleyiş biçimlerini ve mertebelerini göstermektedir.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Fâtiha Sûresi — s. 11, 12, 36, 52, 55
Bu eser sadece tasavvufla ilgilenenler için mi?

Verilen kaynaklara göre, Necdet Ardıç'ın "Fâtiha Sûresi" adlı eseri sadece tasavvufla ilgilenenlere yönelik değildir; aksine, Kur'ân'ın derin mânâlarını idrak etmek isteyen, "Konuşan Kur'ân" (Kûr'ân-ı Nâtık) olarak nitelenen insan-ı kâmil mertebesine ulaşmayı hedefleyen herkes için bir rehber niteliğindedir. Eser, Kur'ân'ın sadece lafzî okunuşunun ötesinde, hakikat-i ilâhiyyeyi ve ilâhî kelimelerin gerçek mânâlarını anlamaya davet eder1. Bu mânâlar deryasından azami derecede faydalanmak, tavsiye edilen şekilde okumaya bağlıdır ve bu okuyuş, Muhyiddin İbn Arabî'nin ifadesiyle, okuyanı Allah'ın tercümanı kılar1. Dolayısıyla, eser, tasavvufî bir derinliğe sahip olmakla birlikte, Kur'ân'ın evrensel hakikatlerine ulaşmak isteyen geniş bir kitleye hitap etmektedir.

Ayrıntı

Necdet Ardıç'ın "Fâtiha Sûresi" adlı eseri, Kur'ân'ın mânâlarını idrak etme ve bu mânâlar aracılığıyla ilâhî hakikatlere ulaşma üzerine odaklanmıştır. Eser, Kur'ân'ı sadece lafzî olarak okumanın ötesinde, "Konuşan Kur'ân" (Kûr'ân-ı Nâtık) olarak nitelenen insanın bu muhteşem mânâlar deryasından azami derecede faydalanmasını tavsiye eder1. Bu durum, eserin sadece tasavvuf ehli için değil, Kur'ân'ın derinliklerini anlamak isteyen herkes için bir rehber olduğunu gösterir.

Eserde vurgulanan "elif" örneği, dört kitabın mânâsının bir elifte gizli olduğunu ve bu mânâları idrak ederek okumanın önemini belirtir; sadece lisânen "elif" demenin yeterli olmadığını ifade eder1. Bu, Kur'ân'ın hakikatine nüfuz etme çabasının, tasavvufî bir sülûk olmasa bile, her mümin için gerekli olduğunu ima eder.

Ayrıca, eserde "İrfan Mektebi (Hakk Yolu)" gibi kavramlara atıf yapılması2, Necdet Ardıç'ın genel olarak tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan bir mürşid olduğunu gösterir (Necdet Ardıç (Terzibaba) Wiki). Ancak bu, eserlerinin sadece tasavvuf çevreleriyle sınırlı olduğu anlamına gelmez. Zira, "Hakk yolunda Makam-ı Cem-ül Cem'e gelip, cümle Esmâ-i İlâhiyye'nin eser ve ahkâmı senden zâhir olduğu vakit; sen, hakikatinle Hakk ol. sûret ve zâhirinle de halk ol"1 ifadesi, insan-ı kâmil olma hedefinin, Kur'ân'ın sunduğu evrensel bir ideal olduğunu ortaya koyar. Bu ideal, tasavvufî bir terbiye ile daha hızlı ve derinlemesine gerçekleşse de, Kur'ân'ın mesajını anlamak isteyen herkes için bir davettir. Eser, "muhtelif eserlerden, Mesnevi-i Şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu'l Hikem ve sohbetlerimizden müşahede ile toplanan ilim"1 ile zenginleştirilmiş olup, bu da onun geniş bir okuyucu kitlesine hitap ettiğini gösterir.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Fâtiha Sûresi — s. 8, 66, 73, 84, 114
  3. 2.K2
Eûzü Besmele çekmenin hikmeti nedir?

Eûzü Besmele çekmenin hikmeti, sâlikin Hak Teâlâ'ya sığınarak mânevî bir arınma ve açılıma ulaşmasıdır. Eûzü, nefsin hevasından, zan ve hayalden, gafletten arınarak İlâhî kadim hâle sığınmayı ifade ederken1, Besmele ise bu arınmanın ardından ilâhî mânâ kapılarını açan bir anahtar vazifesi görür1. Bu ikili, Kur'ân okumaya başlarken kovulmuş şeytandan Allah'a sığınmayı ve Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla başlamayı emreden ilâhî bir hükümdür1. Tasavvufta Besmele, bütün amellerin kapısı ve kâinatın açılış kelimesi olarak kabul edilir; besmele ile başlanmayan her mühim işin kesik olacağı hadîs-i şerîfle beyan edilmiştir2.

Ayrıntı

Eûzü Besmele çekmenin hikmeti, tasavvufî sülûkun başlangıcında önemli bir yer tutar. Öncelikle Eûzü, "kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım" mânâsına gelir1. Bu sığınma, nefsin hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunarak saf bir gönülle Hakikat'e yönelme çabasıdır1. Sâlik, bu sığınma ile nefs-i zuhur halinden İlâhî kadim hâle geçişi hedefler1. Bu, "senden sana sığınırım" hükmüyle, yani Zât'tan Zât'a sığınma olarak da ifade edilir1. Bu sığınma, hayal ve vehimden kurtulmanın ilk adımıdır1.

Eûzü'nün ardından gelen Besmele, "Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla" demektir2. Tasavvufta Besmele, bütün ilâhî kelâmın özeti ve kâinatın açılış kelimesi olarak görülür2. Hz. Ali'ye atfedilen sözde, tüm Kur'ân'ın Fâtiha'da, Fâtiha'nın Besmele'de, Besmele'nin 'b' harfinde ve 'b'nin altındaki noktada toplandığı belirtilir ki bu, Besmele'nin derin vüsatini gösterir2. Besmele, ilâhî mânâ kilitlerini açan bir anahtar vazifesi görür1. Besmele'nin yapısı, Allah (esmâyı toplayan ulûhiyyet ismi), Er-Rahmân (genel rahmet sahibi) ve Er-Rahîm (özel rahmet sahibi) olmak üzere üç ismi içerir2. Bu üç isim, rahmet-üstüne-rahmet silsilesini temsil eder; ulûhiyyet rahmette, rahmet hakikatte zuhur eder2. Besmele, zâhirde İnsân-ı Kâmil'e ulaşmayı, bâtında ise O'nun bâtınına ulaşmayı ifade eder1. Kur'ân okumaya Besmele ile başlamak, ilâhî bir emirdir ve besmele ile başlanmayan her mühim işin kesik olacağı hadîs-i şerîfle vurgulanır12. Bu durum, Besmele'nin her şeyin kaynağı ve anası olduğunu gösterir1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Fâtiha Sûresi — s. 2, 8, 10, 11, 12, 14, 16, 18, 80, 114
  3. 2.K1, s. 223
Bu eseri okurken nelere dikkat etmeliyim?

Bu eseri okurken, Kur'ân-ı Kerîm'in zâhirî ve bâtınî hakikatlerini idrak etmeye odaklanmalı, şeytanın vesveselerine karşı uyanık olmalı ve her okumaya başlarken Allah'a sığınma hükmüne riayet etmelisiniz. Kitap, ayetlerin sadece lafzî anlamlarıyla değil, aynı zamanda iç mânâlarıyla da temas kurulması gerektiğini vurgular1. Ayrıca, eserin hacmini aşmamak adına hakikatlerin özet olarak sunulduğu ve her harfin kendine özgü bir kimlik ve mânâ taşıdığı belirtilmektedir1.

Ayrıntı

Eseri okurken dikkat edilmesi gereken temel hususlardan biri, Kur'ân-ı Kerîm'in "Oku" emriyle (Alâk 96/1) başlayan okuma sürecinde, zâhirî metnin ötesindeki bâtınî mânâlara ulaşma gayretidir1. Yazar, abdestli olmanın zâhiren Kur'ân'ı tutmaya yetse de, bâtınî özüne temas edemeyenlerin iç mânâları anlayamayacağını belirtir1. Bu nedenle, okuyucunun sadece lafızları değil, ayetlerin ardındaki ilâhî hakikatleri idrak etmeye çalışması önemlidir1. Bir diğer önemli nokta, Kur'ân okumaya başlarken "Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım" (Nahl 16/98) hükmüne riayet etmektir. Bu ikaz, şeytanın insana musallat olabilme imkânının Kur'ân okurken dahi var olduğuna, dünya işlerinde ise daha da fazla olduğuna dikkat çekmek içindir1. Hatta Kur'ân okumayı bitirirken de cin ve insan şeytanlarından Allah'a sığınmanın gerekliliği vurgulanır1. Eser, bu ikazın çok dikkat çekici olduğunu ve üzerinde durulması gereken bir konu olduğunu açıkça ifade eder1. Ayrıca, yazarın tefekkür mertebesi itibarıyla bazı özelliklere dikkat çekmeye çalıştığı ve okuyucunun anlayış kabiliyetlerinin bu faydayı sağlayacağı belirtilir1. Kitap, her harfin bulunduğu yerdeki şahsiyeti itibarıyla bir kimlik ve mânâ verdiğini, bu hakikatlerin ciltler dolusu izah gerektirdiğini ancak eserin hacmini aşmamak adına özet olarak sunulduğunu ifade eder1. Bu durum, okuyucunun sunulan özet bilgilere rağmen derinlemesine düşünmeye ve tefekkür etmeye teşvik edildiğini gösterir.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Fâtiha Sûresi — s. 6, 7, 8, 9, 11, 12, 18, 62