İçeriğe atla
Gülşen-i Râz ve Şerhi (1) kapak gorseli

Gülşen-i Râz ve Şerhi (1)

Terzibaba - Necdet Ardıç

169 sayfa~254 dk okumamixed

Anahtar Kelimeler

Terzibaba - Necdet Ardıçdijital kütüphanekitap okuma

İlgili Konular

Gülşen-i RâzMahmud-ı ŞebüsterîTasavvufİrfanVahdet-i VücudMistik ŞiirŞerh GeleneğiSufi Edebiyatıİslami İlimlerTerzibabaNecdet ArdıçDivan Edebiyatı

Sıkça Sorulan Sorular

Gülşen-i Râz ve Şerhi ne anlatıyor?

Gülşen-i Râz ve Şerhi, Mahmûd-i Şebusterî'nin vahdet-i vücud doktrinini özlü ve şiirsel bir dille anlatan "Gülşen-i Râz" adlı eserinin Necdet Ardıç tarafından yapılan şerhidir. Eser, tasavvufun ana mevzularını 17 soru-cevap şeklinde ele alarak sâlikin kendi kimliğini sorgulamasından (Men kîst?), Hak'a tefekkürün usulüne (Tefekkür çîst?), vahdet-kesret ilişkisine (Vahdet çîst?) ve sülûkun aşamalarına (Sefer çîst?) kadar geniş bir yelpazede hakikatleri açıklamaktadırK1. Necdet Ardıç'ın şerhi, bu derin tasavvufî metni günümüz okuyucusuna daha anlaşılır kılmayı amaçlamakta ve eserin temel argümanlarını, özellikle vahdet-i vücud anlayışını, tasavvufî bir üslupla yorumlamaktadır (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.1, s.9).

Kaynaklar: K1, s. 100

Ayrıntı

Gülşen-i Râz, Farsça yazılmış 1000 beyitlik manzûm bir eser olup, "sırların gülbahçesi" anlamına gelirK1. Eser, Tebriz'deki bir sûfînin tasavvufî sorularına cevap olarak kaleme alınmıştır ve tasavvuf metafiziğinin özlü bir ifadesidirK1. Necdet Ardıç'ın şerhi, bu eserin vahdet-i vücud okuluna ait temel argümanlarını açıklamakta ve klâsik İslâm ve tasavvuf edebiyatındaki büyük tesirini vurgulamaktadır (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.1). Şerh, eserin isminin "Gülşen-i Râz" oluşunu, gönle gelen bir niyaz ve Hak'tan gelen bir cevapla ilişkilendirir; bu ismin, gönül sırlarından güller açması ve basîretlerin görmediği hakikatleri ortaya koymasıyla bağlantılı olduğunu belirtir (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.9, s.168).

Şerh, eserin yazılış sebebini hicrî 717 senesinin Şevval ayına dayandırır (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.6). Necdet Ardıç, kendi şerhini 1986 yılında tamamlamış ve bu eserin tevhid hakikatlerini okuyuculara ulaştırmayı hedeflemiştir (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.9). Şerhte, Âdem'e secde etmeyen İblis'in kişinin var zannettiği eski benliği olduğu ve nefsin ateşinin, gerçek kudret sahibinin idrak edilmesiyle gül bahçesine döneceği gibi tasavvufî yorumlar yer almaktadır (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.46). Ayrıca, Kur'an'daki "Kün" emriyle iki âlemin zuhur etmesi ve insanın canının bu nefesten âşikâr olması gibi konular da işlenir (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.10). Şerh, "aklı küll" ve "nefsi küll" gibi kavramları da açıklayarak, Âyetel Kürsî'yi okumanın sadece yazılı metni okumak değil, aynı zamanda kendini okumak anlamına geldiğini belirtir (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.31). Bu bağlamda, Gülşen-i Râz ve Şerhi, tasavvufî hakikatleri derinlemesine anlamak isteyenler için önemli bir rehber niteliğindedir.

Kaynaklar: K1, s. 100

Vahdet-i Vücud nedir?

Vahdet-i Vücud, varlığın birliği doktrinidir ve tasavvufun temel kavramlarından biridir. Bu anlayışa göre, görünen çokluk âlemi hakikatte tek bir varlıktan ibarettir ve o da Hakk'tır. Şebüsteri'nin Gülşen-i Râz adlı eseri, bu doktrinin temel argümanlarını veciz bir üslupla ortaya koyar ve tasavvuf edebiyatında büyük tesir bırakmıştır (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.1, s.104). Vahdet-i Vücud, Hakk'ın sıfat ve esmâ ile taayyün ettiği vâhidiyyet mertebesiyle ilişkilidir; zira vâhidiyyet, kesretin menşei olup, esmânın tafsîlini mümkün kılarK1. Arif, mutlak vücudu müşâhede ederek, her şeyin Hak'tan ibaret olduğunu idrak eder ve bu idrak, kişinin kalbinde bir nokta olarak başlayıp tüm varlığını kuşatır (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.90, s.24).

Kaynaklar: K1, s. 168

Ayrıntı

Vahdet-i Vücud, İbn Arabi tarafından geliştirilen ve Şebüsteri'nin Gülşen-i Râz'ında temel argümanları sunulan bir tasavvufî doktrindir (Vahdet-i Vücud, Gülşen-i Raz). Bu doktrin, varlığın hakikatte tek olduğunu, görünen çokluğun ise bu tek varlığın tecellileri olduğunu savunur (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.104). Küllî vücud, yani mutlak varlık, çoklukla zâhir olsa da, hakikatte o vahdette bir cüz'den ibarettir; bu cüz'î varlıklar vâcib değil, Hakk'ın mevcudiyetinin birer tezahürüdür (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.127).

Bu anlayış, Hakk'ın sıfat ve esmâ ile taayyün ettiği vâhidiyyet mertebesiyle yakından ilişkilidir. Vâhidiyyet, ahadiyyetten sonra gelen, kesretin menşei olan ve ilâhî esmâ ile sıfatların tafsîl bulduğu teklik kademesidirK1. Vahdet-i Vücud'a göre, halk ve emr âlemi o vahdetin kendisidir; yani vahdet kesret, kesret de vahdettir (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.3).

Arif, gönlüyle mutlak vücudu müşâhede eder ve vahdet sırrını idrak eder (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.90). Bu idrak, beşeriyet gözüyle görünenleri mutlak varlık olarak seyretme yeteneği kazandırır (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.91). Vahdet bilgisi başlangıçta kişinin kalbinde bir nokta olarak belirir, zamanla gelişerek tüm kalbi kuşatır ve nefsaniyetten arındırarak orayı Hakk'ın mülkü haline getirir (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.24). Bu idrak, kişinin âlemi kendi varlığında görmesini sağlar ve bilmek istediklerini dışarıda değil, kendi içinde aramasını öğütler (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.100). İslam'ın getirdiği vahdet anlayışı, kişinin küçük yerlere sıkışıp kalmamasını, âlemin kendi varlığı olduğunu idrak etmesini ifade eder (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.41). Bu mânevî yolculukta, kişi fiiller âlemindeki tevhidi tamamlayarak Hakk'ın gerçek varlığına, yani vücûb âlemine ulaşabilir (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.66).

Kaynaklar: K1, s. 168

Terzibaba - Necdet Ardıç kimdir?

Necdet Ardıç, Uşşâkî tarikatının önde gelen mürşidlerinden olup, tasavvufî irfanı modern döneme taşıyan müstesna bir şahsiyettir. Eserleri ve sohbetleriyle tasavvufu geniş kitlelere ulaştırmış, özellikle İrfan Mektebi (Hakk Yolu) ve Fusûsu'l-Hikem şerhi gibi çalışmalarıyla tanınmaktadır (Necdet Ardıç (Terzibaba) Wiki). Kendisi, Şeyh Mahmûd Şebüsterî'nin Gülşen-i Râz eserinin şerhini de kaleme almıştır (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.1, s.2). Tekirdağ'da ikamet eden Necdet Ardıç, tasavvuf serisi kapsamında birçok esere imza atmıştır (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.171).

Ayrıntı

Necdet Ardıç, günümüz Uşşâkî tarikatının önemli mürşidlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Tasavvufî irfan geleneğini modern çağa taşıyan müstesna bir şahsiyet olarak öne çıkar (Necdet Ardıç (Terzibaba) Wiki). Eserleri ve sohbetleri aracılığıyla tasavvufu geniş kitlelere ulaştırma gayretinde olmuştur. Özellikle İrfan Mektebi (Hakk Yolu) adlı eseri ve Fusûsu'l-Hikem şerhi gibi çalışmalarıyla tanınmaktadır (Necdet Ardıç (Terzibaba) Wiki).

Necdet Ardıç, Şeyh Mahmûd Şebüsterî'nin Gülşen-i Râz adlı kıymetli eserinin şerhini de yazmıştır. Bu şerh, 1986 yılında başlanıp tamamlanan sohbetlerin yazıya dökülmesiyle kitap haline getirilmiştir. Bu çalışmasıyla tevhid hakikatlerini okuyuculara sunmayı hedeflemiştir (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.1, s.2).

Necdet Ardıç'ın tasavvuf serisi kapsamında birçok eseri bulunmaktadır. Bu serinin 75. eseri Gülşen-i Râz ve Şerhidir (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.1). Ayrıca Necdet Divanı, Hacc Divanı ve İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri gibi eserleri de mevcuttur (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.169). Kendisi Tekirdağ'da ikamet etmekte olup, iletişim bilgileri de eserlerinde yer almaktadır (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.171). Abdürrezzak Tek ve Terzi Oğlu Cem Cemâlî gibi müellifler, Necdet Ardıç riyâsetindeki tasavvuf serisi içinde tefsirler yazmışlardır, bu da onun ekolünün etkisini göstermektedir (Abdürrezzak Tek Wiki, Terzi Oğlu Cem Cemâlî Wiki).

Eserdeki 'kesrette vahdet' ne anlama geliyor?

Gülşen-i Râz'da "kesrette vahdet" kavramı, görünürdeki çokluk (kesret) içinde Hakk'ın birliğini (vahdet) idrak etmeyi ifade eder. Bu, vahdet-i vücud okulunun temel argümanlarından biridir ve eserin ana temalarından birini oluşturur (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.1). İmkân âlemi olarak nitelenen fiiller âlemindeki kesretin, düşünceyi toplayarak tevhidi tamamlamak ve Hakk'ın gerçek varlığına ulaşmak için bir zemin olduğu belirtilir (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.66). Bu idrak, Hakk'ın esmâ ve sıfatlarla taayyün ettiği vâhidiyyet mertebesine benzer şekilde, kesretin menşei olan birliği görmeyi gerektirirK1. Kesrette vahdeti idrak edemeyen kişi dağınık fikirlerle yaşar ve vahdet hâline geçemez (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.36).

Kaynaklar: K1, s. 168

Ayrıntı

Gülşen-i Râz, vahdet-i vücud anlayışını benimseyen bir eser olarak, "kesrette vahdet" kavramına merkezi bir yer verir (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.1). Eser, "Halk ve emr âlemi oldu o vahdet; O vahdet kesret ve kesret bu vahdet" diyerek, görünen çokluğun (kesret) aslında Hakk'ın birliğinin (vahdet) bir tecellisi olduğunu vurgular (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.3). Bu durum, Hakk'ın sıfat ve esmâ ile taayyün ettiği vâhidiyyet mertebesine benzer; vâhidiyyet, kesretin zeminini oluşturan teklik kademesidirK1.

Kesrette vahdeti idrak etmek, imkân âlemi olarak adlandırılan fiiller âlemindeki çokluk içinde tevhidi tamamlamakla mümkündür (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.66). Bu, kişinin düşüncesini toplayarak, dağınık fikirlerden kurtulup birliğe yönelmesiyle gerçekleşir (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.36). Vahdeti müşâhede eden tahkik ehli, ilk bakışta vücut nuru üzerine yönelir (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.13). Bu idrak, Hakk'ın çemberin üst noktasından alt noktaya inip tekrar üst noktaya ulaşması gibi, Hakk'ın kendini kesrette tecelli ettirip tekrar birliğe dönmesi seyrini anlamayı gerektirir (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.9).

Eser, kesret âleminde yaşayan ve vahdeti idrak edemeyen kişileri eleştirir. Bu kişiler, "vahdet âleminde yaşıyorum" diyerek başkalarını yanıltabilirler (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.163). İman hükmüyle hayatını sürdüren ve kesret âleminde yaşayan bir kişi için vahdet yaşamına geçmek mümkün olmaz; çünkü iman, ikilik üzerine kuruludur (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.71). Gerçek idrak, kesretin kaynağını, niçinini ve sınırlarını bilmeyi gerektirir (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.68). Bu, Hakk'ın esmâ ve sıfatlarının tafsilatını içeren vâhidiyyet mertebesinin idrakine benzer bir derinliktirK1.

Kaynaklar: K1, s. 168

Tasavvufta seyr-i süluk ne demektir?

Tasavvufta seyr-i sülûk, sâlikin manevî yolculuğunun bütününe verilen isimdir ve mürşid rehberliğinde Hak'a yönelerek mânevî mertebeleri kat etmesini ifade eder. Bu yolculuk, sâlikin aklî mertebesini genişletmeyi ve Cenâb-ı Hakk'ın isimlerinin zuhur etmesiyle manaya dönüşmeyi hedeflers.49. Seyr-i sülûk, klasik olarak "seyr ilallâh" (Allah'a sefer) ve "seyr fillâh" (Allah'ta sefer) olmak üzere iki ana hatta ayrılırken, mülkten melekûta yükselişin temelini oluştururK1. Bu süreçte sâlik, riyazâtlar ve zikirler gibi çalışmalarla nefsini tezkiye ederek hakikatini idrak etmeye çalışırs.132, 111.

Kaynaklar: Gülşen-i Râz ve Şerhi — s. 49, 111, 132 · K1, s. 265

Ayrıntı

Seyr-i sülûk, tasavvufî hayatın tam adıdır ve müridin başlangıçtan vâsıllığa kadar geçtiği yolun bütününü kapsarK1. Bu manevî yolculuk, mürşidin rehberliğinde gerçekleşir ve sâlikin nefsinden, dünyadan ve mâsivâdan Hak'a yönelmesini içerirK1. Seyr-i sülûkun temel amacı, sâlikin aklî mertebesini genişletmek ve Cenâb-ı Hakk'ın isimlerinin zuhur etmesiyle madde âleminden manaya, yani aslına dönme arzusunu gerçekleştirmektirs.49. Bu yolculukta sâlik, Hak'ın varlığını kendi içinde ve dış âlemde müşâhede ederek "kendin veya karşı diye bir şey kalmaz" hâline ulaşırs.55.

Klasik tasavvufta seyr-i sülûk dört ana seyre ayrılır: Seyr ilallâh (Allah'a sefer), sâlikin Hak'a yönelmesi ve mücâhede ile nefsini tezkiye etmesidir. Seyr fillâh (Allah'ta sefer), Hak'a vâsıl olduktan sonra esmâ ve sıfatlarda yapılan yolculukla mârifet kademelerinde ilerlemedir. Seyr maallâh (Allah'la sefer), fenâ-bekâ silsilesinde Hak'la kâim olarak halka dönüştür. Son olarak Seyr anillâh / billâh (Allah'tan sefer), sâlikin halk içinde Hak'ı temsil ederek mürşid olma makâmıdırK1. Bu yolculukta sâlik, riyazâtlar ve zikirler gibi seyr-i sülûk çalışmalarıyla kendi hakikatini idrak etmeye çalışırs.132, 111. Seyr-i sülûk, aynı zamanda "seyr-i âfâkî" (dış sefer – kâinatı tedebbür) ve "seyr-i enfüsî" (iç sefer – nefsi tezkiye) olarak da ayrılırK1. Bu süreçte sâlik, beşerî sarhoşluk ve uykudan uyanarak hakikat-i Muhammedî'yi gözeten bir idrak seviyesine ulaşırs.147.

Kaynaklar: K1, s. 265 · Gülşen-i Râz ve Şerhi — s. 49, 55, 111, 132, 147

Bu eser tasavvufa yeni başlayanlar için uygun mu?

Verilen kaynaklara göre, Necdet Ardıç'ın şerhini yaptığı "Gülşen-i Râz" eseri, tasavvufa yeni başlayanlar için doğrudan uygun bir başlangıç kitabı olarak nitelendirilmemektedir. Zira eser, "vahdet-i vücud okuluna ait" olup, "tevhid hakikatlerini" veciz bir üslupla ortaya koyan "çok kıymetli" bir metindir (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.1). Necdet Ardıç'ın bu eseri, "İrfan Sofrası" serisinin 75. kitabı olarak belirtilmiş ve kendisi tarafından "daha iyi anlaşılır olması için tamamını yeni baştan düzenlemek" amacıyla şerh edilmiştir (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.1). Bu durum, eserin içeriğinin derinliğini ve tasavvufî bilgi birikimi gerektirdiğini düşündürmektedir.

Ayrıntı

"Gülşen-i Râz", tasavvuf edebiyatında önemli bir yere sahip olan ve "vahdet-i vücud okuluna ait" temel bir eserdir (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.1). Eserin "veciz bir üslupla vahdet-i vücudun temel argümanlarını ortaya koyması" ve "klâsik İslâm ve özellikle tasavvuf edebiyatındaki tesirinin büyük ve sürekli olması", içeriğinin derin ve ihtisas gerektiren bir yapıda olduğunu göstermektedir (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.1). Necdet Ardıç'ın bu eseri şerh etme gayesi, "çok kıymetli tevhid hakikatlerini bir kitap haline getirip" okuyuculara sunmak ve "daha iyi anlaşılır olması için tamamını yeni baştan düzenlemek" olarak ifade edilmiştir (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.1). Bu çaba, eserin orijinal halinin tasavvufî terminoloji ve kavramlar açısından yoğun olduğunu ve bu nedenle bir şerhe ihtiyaç duyulduğunu ima etmektedir.

Necdet Ardıç'ın kendi eserleri arasında "Nefs mertebelerini ve Hakk yolunu anlatan temel eser" olarak belirtilen "İrfan Mektebi (Hakk Yolu)" gibi eserler bulunurken (İrfan Mektebi (Hakk Yolu) Wiki), "Gülşen-i Râz" şerhinin "İrfan Sofrası" serisinin 75. kitabı olması (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.1), bu eserin tasavvufî sülûkun daha ileri aşamalarındaki sâliklere hitap ettiğini düşündürmektedir. Tasavvufta hâllerin zuhûru ve yerleşmesi gibi süreçlerK2, mîzânın farklı mertebeleriK1 ve halîfelik gibi derin kavramlarK1 göz önüne alındığında, "Gülşen-i Râz" gibi vahdet-i vücud eksenli bir eserin, bu kavramlara aşina olmayan yeni başlayanlar için karmaşık olabileceği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla, kaynaklar bu eserin tasavvufa yeni başlayanlar için uygun olduğuna dair bir bilgi sunmamaktadır; aksine, derinlikli içeriği ve şerh ihtiyacı, belirli bir tasavvufî altyapı gerektirdiğini düşündürmektedir.

Kaynaklar: K2 · K1, s. 1, 101

Eserin aslı olan Gülşen-i Râz neden önemlidir?

Gülşen-i Râz, Mahmûd-i Şebusterî'nin Farsça kaleme aldığı, vahdet-i vücud doktrinini özlü ve şiirsel bir üslupla ifade eden bin beyitlik manzum bir tasavvuf eseridir. Tebriz'deki bir sûfînin on yedi sorusuna cevap olarak yazılmış olması, eseri tasavvufun ana mevzularını ele alan bir "el kitabı" haline getirmiştir. Eserin önemi, tasavvuf metafiziğini veciz bir dille sunması, klasik İslâm ve tasavvuf edebiyatında büyük ve sürekli bir tesir bırakması, ayrıca Batılı araştırmacıların da dikkatini çekerek farklı dillere çevrilmiş olmasıyla ortaya konulur (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.1, K1-100).

Ayrıntı

Gülşen-i Râz, tasavvufun vahdet-i vücud okuluna ait temel bir metin olup, bu doktrinin ana argümanlarını veciz bir üslupla ortaya koyar (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.1). Eserin yazılış sebebi, Şebusterî'nin Tebriz'deki Emir Hüseyin Herevî'nin "Ben kimim?", "Tefekkür nedir?", "Vahdet ile kesret nedir?", "Vâsıl olmak nedir?" gibi tasavvufun ana mevzularını kapsayan on yedi sorusuna cevap vermesidirK1. Bu soru-cevap yapısı, eseri tasavvufî hakikatleri öğrenmek isteyenler için bir nevi "el kitabı" yaparK1. Eserin temel temaları arasında sâlikin kendi kimliğini sorgulaması olan "Men kîst?" (Ben kimim?), Hak'a tefekkürün usulü olan "Tefekkür çîst?" (Tefekkür nedir?), vahdet-i vücudun mahiyeti ve kesretle ilişkisi olan "Vahdet çîst?" ve sülûkun aşamaları olan "Sefer çîst?" gibi konular yer alırK1. Gülşen-i Râz'ın tesiri sadece Doğu'da değil, Batı'da da görülmüş; eser kısmen Almancaya (1825, 1838) ve İngilizceye (1880) çevrilmiştir (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.2). Eserin Türkçe'ye ilk manzum tercümesi XV. yüzyılda Şeyh Elvan-ı Şirazi tarafından yapılmış, ilk mensur çevirisi ise 1944'te Abdülbâki Gölpınarlı tarafından gerçekleştirilmiştir (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.2). Bu durum, eserin farklı coğrafyalarda ve dönemlerde tasavvufî düşüncenin anlaşılmasına yaptığı katkıyı göstermektedir. Eser, varlığın aslı olan "cevher" ile sonradan meydana gelen "âraz" arasındaki ilişkiyi, akl-ı cüz'ün sınırlılıklarını ve insanın hakikat-i Muhammedi'den gelen varlığını ele alarak derin bir irfan sunar (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.40, s.107).

Kaynaklar: K1, s. 100

Şerh ne demektir, bu kitap neden bir şerhtir?

Şerh, bir metni açıklama, yorumlama ve derinlemesine izah etme eylemidir. Necdet Ardıç'ın "Gülşen-i Râz ve Şerhi" adlı eseri, Şeyh Mahmûd Şebüsterî'nin "Gülşen-i Râz" isimli tasavvufî manzûm eserini açıklamak, gizli anlamlarını ortaya koymak ve okuyucuya anlaşılır kılmak amacıyla yazılmış bir şerhtir. Bu eser, "Gülşen-i Râz"ın içeriğini açarak, onun "mutlak benlik" (Hüvviyyet ahadiyyet makâmı) gibi derin tasavvufî kavramlarını izah eder ve bu sayede "bu anlatılanı açan dahi pek olmamıştır" denilen gizli kalmış mânâları aydınlatmayı hedefler (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.57).

Ayrıntı

Şerh, tasavvufî metinlerde özellikle derin ve sembolik anlatımları barındıran eserlerin anlaşılması için kritik bir yöntemdir. Necdet Ardıç'ın "Gülşen-i Râz ve Şerhi" adlı çalışması, Şeyh Mahmûd Şebüsterî'nin "Gülşen-i Râz" isimli eserinin bir şerhi olarak, metnin gizli kalmış anlamlarını ve tasavvufî hakikatlerini açıklama gayesi taşır (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.57). Eserin girişinde, okuyucuya "nefs’in hevasından, zan ve hayelden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlaması" tavsiye edilmesi (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.1), şerhin sadece lafzî bir açıklama olmadığını, aynı zamanda bâtınî bir idrâk ve gönül açıklığı gerektirdiğini vurgular. Şebüsterî'nin eseri, "gönül sırlarından onda güller" açtığı ve "basîretler"in bakınca görmediği derinlikler içerdiği için (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.168), bu tür bir şerhe ihtiyaç duyulmuştur. Ardıç, bu şerh ile "Hüvviyyet ahadiyyet makâmı olup, mutlak benliktir, gerçek benliğin zuhûra çıkmamış ve kendinde olan hâlidir" gibi ifadeleri açarak, "Gülşen-i Râz"ın temel kavramlarını okuyucuya sunar (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.57). Bu şerh, aynı zamanda "Âlem dediğimiz şey Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın isimleri yönünden ilmi zuhûrudur ve ortada bu ilmi zuhûrdan başka hiçbir şey yoktur" gibi tasavvufî hakikatleri de izah eder (Gülşen-i Râz ve Şerhi (1), s.31). Şerh geleneği, tasavvufî metinlerin kuşaklar boyunca doğru anlaşılmasını ve aktarılmasını sağlamak için önemli bir işlev görür.