İçeriğe atla
İnsân-ı Kâmil (Cilt 1) kapak gorseli

İnsân-ı Kâmil (Cilt 1)

Terzibaba - Necdet Ardıç

208 sayfa~312 dk okumamixed

Anahtar Kelimeler

Terzibaba - Necdet Ardıçi̇nsanı kamildijital kütüphanekitap okuma

İlgili Konular

İnsân-ı Kâmil (Cilt 1) → Tasavvufİnsân-ı Kâmil (Cilt 1) → İslami İlimlerİnsân-ı Kâmil (Cilt 1) → Vahdet-i Vücudİnsân-ı Kâmil (Cilt 1) → Marifetullahİnsân-ı Kâmil (Cilt 1) → Manevi GelişimTerzibaba → YazarNecdet Ardıç → Yazarİnsân-ı Kâmil → Kavram

Sıkça Sorulan Sorular

İnsân-ı Kâmil kitabı ne anlatıyor?

Abdülkerim Cîlî'nin "İnsân-ı Kâmil" adlı eseri, tasavvufî hakikatlerin ve özellikle İnsân-ı Kâmil'in mertebelerinin derinlemesine işlendiği bir kitaptır. Eser, İnsân-ı Kâmil'in vasıfsızlığını ve tüm vasıfları kendinde toplamasını, Hak ile olan özel ilişkisini ve esmâ-i ilâhiyye'nin câmî mahalliyeti oluşunu anlatırs.173, 194. Kitap, mana âlemine yönelerek bu hakikatlerin idrak edilmesini gerektiren yüce konuları ele alır ve sâlikin rububiyet ve uluhiyet mertebelerine ulaşma yolculuğunu açıklars.175, 187.

Kaynaklar: İnsân-ı Kâmil, Cilt 1 — s. 173, 175, 187, 194

Ayrıntı

"İnsân-ı Kâmil" eseri, Abdülkerim Cîlî'ye ait olup, Necdet Ardıç Terzi Baba tarafından şerh edilmiştirs.1, 10. Kitap, isminden de anlaşılacağı üzere, "İnsân-ı Kâmil fi Marifet'il-Evail-i ve'l-Evahir" yani evvellerin ve ahirlerin marifeti olan İnsân-ı Kâmil kavramını merkezine alırs.194. Eserin temel amacı, İnsân-ı Kâmil'in yüce hakikatlerini ve mertebelerini okuyucuya aktarmaktırs.1.

İnsân-ı Kâmil, tasavvufî anlayışta tüm vasıfları kendinde toplayan, bu sebeple de vasıfsız olarak nitelendirilen bir varlıktır. O, bütün varlıkta ne varsa hepsini gönül aynasında barındırır ve hangi vasıf istenirse onu zuhura çıkarabilirs.173. Bu durum, İnsân-ı Kâmil'in icab ve imkân âleminin tam mihveri, varlık dairesinin en âlâ kaynağı ve Kur'an'ın noktası olmasıyla açıklanırs.123.

Eser, bu hakikatlerin anlaşılabilmesi için okuyucunun bu dünyadan sıyrılıp mana âlemine yönelmesini ve orada yaşamasını öğütlers.175. İnsân-ı Kâmil'in idrak mertebesi, bazı kimseler için geçerli olan sözlerin ötesindedirs.163. Kitap, rububiyet mertebesinden uluhiyet mertebelerine uzanan kemalat hakikatlerini anlatır ve Hakk esmasına ulaşmanın, oradan da Allah'a ulaşmanın bu idrakle mümkün olduğunu belirtirs.187. Ayrıca, İnsân-ı Kâmil'in şeriat ve marifet mertebelerini birlikte yaşayıp hissettirmeyen kimseler olduğu, çevresindekilerin onu şeriat mertebesinde zannettiği ve bunun onun perdesi olduğu ifade edilirs.12. Eserin tam olarak anlaşılması için "Kutb'ül-Acaib ve Felek'ül-Garaib" adlı başka bir eserin de okunması tavsiye edilirs.174.

Kaynaklar: İnsân-ı Kâmil, Cilt 1 — s. 1, 10, 12, 123, 163, 173, 174, 175, 187, 194

Terzibaba Necdet Ardıç kimdir?

Necdet Ardıç, günümüz Uşşâkî tarikatının önde gelen mürşidlerinden biri olup, tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan müstesna bir şahsiyettir. Eserleri ve sohbetleriyle tasavvufu geniş kitlelere ulaştırmış, özellikle İrfan Mektebi (Hakk Yolu) ve Fusûsu'l-Hikem şerhi gibi çalışmalarıyla tanınmıştır. Kendisi, Abdülkerim Cîlî'nin İnsân-ı Kâmil adlı eserine şerh yazmış ve bu eserin Necdet Ardıç Tasavvuf Serisi içinde yer almasını sağlamıştırs.1.

Kaynaklar: İnsân-ı Kâmil, Cilt 1 — s. 1

Ayrıntı

Necdet Ardıç, "Terzibaba" lakabıyla da bilinen, Uşşâkî tarikatına mensup önemli bir mürşittir. Tasavvufî irfanı çağdaş döneme aktaran ve geniş kitlelere ulaştıran bir isim olarak öne çıkar. Eserleri ve sohbetleri aracılığıyla tasavvufun anlaşılmasına ve yaşanmasına katkıda bulunmuştur.

Kendisinin kaleme aldığı veya riyasetinde hazırlanan önemli eserler arasında İrfan Mektebi (Hakk Yolu), Fusûsu'l-Hikem şerhi, Necdet Divanı ve Hacc Divanı bulunmaktadırs.209, 210. Ayrıca, Abdülkerim Cîlî'nin İnsân-ı Kâmil adlı eserinin Abdülkadir Akçiçek tercümesi, Necdet Ardıç'ın şerhiyle "Necdet Ardıç Tasavvuf Serisi" içinde yayımlanmıştırs.1. Bu durum, onun tasavvufî metinlere olan vukufiyetini ve bu metinleri güncel bir bakış açısıyla yorumlama yeteneğini göstermektedir.

Necdet Ardıç ekolünden gelen müellifler de bulunmaktadır. Örneğin, Abdürrezzak Tek, Terzibaba Necdet Ardıç riyasetindeki tasavvuf serisi içinde Sâd, Câsiye ve Vâkı'a sûreleri tefsirlerini yazmıştır. Benzer şekilde, Terzi Oğlu Cem Cemâlî de Mü'minûn ve Zümer sûreleri tefsirlerini bu ekol içinde kaleme almıştır. Bu durum, Necdet Ardıç'ın sadece kendi eserleriyle değil, aynı zamanda yetiştirdiği talebeler ve oluşturduğu ekol ile de tasavvuf dünyasında önemli bir yer edindiğini ortaya koymaktadır.

Kaynaklar: İnsân-ı Kâmil, Cilt 1 — s. 1, 209, 210

Tasavvufta İnsan-ı Kâmil ne demektir?

Tasavvufta İnsan-ı Kâmil, Cenâb-ı Hakk'ın tüm Esmâ ve sıfatlarını kendinde toplayan, ilâhî seyrin tamamlandığı, kemâlâtın en üst mertebesine ulaşmış olgun insandır. O, Hak'tan aldığı emaneti taşıyan, yeryüzünde Hakk'ın halîfesi olan ve tüm varlıkta ne varsa kendi gönül aynasında zuhura çıkarabilen vasıfsız bir varlıktırs.173. İnsan-ı Kâmil, şeriat ve marifet mertebelerini birlikte yaşatan, ancak bunu hissettirmeyen, Hakk'ın elinin uzantısı olan irfan ehlidirs.62, s.40. Bu mertebe, Hazerât-ı Hamse'nin beşinci ve son basamağı olup, Abdulkerim Cili'nin aynı adlı eseriyle klasikleşmiştir.

Kaynaklar: İnsân-ı Kâmil — s. 40, 62, 173

Ayrıntı

İnsan-ı Kâmil, tasavvufî düşüncede varlık dairesinin en âlâ kaynağı ve Kur'an'ın noktası olarak kabul edilirs.123. O, "Evvellerin ve ahirlerin marifeti"ni kendinde barındırırs.194. İnsan-ı Kâmil'in temel özelliği, Cenâb-ı Hakk'ın Rahman, Kahhar, Cabbar gibi tüm isimlerinin tecellilerini bilmesi ve tenzih ile teşbihi birleştirerek tevhid ehli olmasıdırs.8. Bu, sadece lafzî bir "La İlahe İllaAllah" demekle değil, Hakk'ın tüm sıfatlarını idrak etmekle mümkündür. İnsan-ı Kâmil, Hayat, İlim, İrade, Kudret, Kelam, Semi, Basar gibi tüm sıfatları ve havas-ı hamseyi zahirde ve batında kendinde taşırs.134. Bu sebeple o, kendi başına müstakil bir vücut sahibi değil, Hakk'ın zuhuruna ayna olan bir mahaldir (Halîfe, K1-1).

İnsan-ı Kâmil, Abdulkerim Cili'nin eserinde detaylıca ele alınmıştır ve bu eser, kâmil insanın mertebelerini anlatan klasik bir kaynaktır (İnsan-ı Kamil, Wiki). Cili'ye göre, İnsan-ı Kâmil vasıfsızdır, çünkü bütün vasıfları üzerinde toplamış ve hangi vasıf istenirse onu kendi aynasında zuhura çıkarabilirs.173. Bu mertebeye ulaşan kişi, Hakk'ın kâmil ismine bir zuhur yeri olması sonucunda kemâl sahibi zatların idrak edebileceği yüce sırları kavrars.191. İnsan-ı Kâmil, aynı zamanda Hakk'ın elinden tutması, yani vesileyi göndermesi anlamında irfan ehli olarak da tanımlanır; zira ilâhî anlayış makamına ancak irfan ehlinin eliyle çıkılabilirs.40. O, şeriat ve marifet mertebelerini birlikte yaşar, ancak çevresindekiler onu şeriat mertebesinde zannederler, bu da onun perdesi olurs.62.

Kaynaklar: İnsân-ı Kâmil — s. 8, 40, 62, 123, 134, 173, 191, 194

Kitapta geçen 'ihtiyari ölüm' kavramı nedir?

İhtiyari ölüm, tasavvufî bir kavram olup sâlikin Azrâîl (a.s.) tarafından getirilen zaruri ölümden önce, kendi iradesiyle nefsini öldürmesi ve varlığını Hakk'a teslim etmesidir. Bu, kişinin beden dünyasının hakikatini idrak ederek, gafletten uyanık bir şuurla kendi benliğini hesaba çekmesi ve nefsaniyetini terk etmesi anlamına gelir. Hadîs-i şerîfteki "mûtû kable en temûtû" (ölmeden önce ölünüz) ifadesiyle de desteklenen bu hâl, sâlikin günlük olarak yaşadığı bir "iç kıyâmet"tir ve Hakk'ın marifetine ulaşmanın temel şartlarından biridirs.2, s.17; K1-43.

Kaynaklar: İnsân-ı Kâmil, Cilt 1 — s. 1, 2, 17, 43

Ayrıntı

İhtiyari ölüm, tasavvufta sâlikin manevi yolculuğunda önemli bir merhaledir. Bu kavram, kişinin fiziksel ölümden önce, kendi iradesiyle nefsini terbiye etmesi ve benliğini Hakk'a adaması sürecini ifade eders.2. Bu durum, "ölmeden önce ölünüz" hadîs-i şerîfiyle de açıklanan kıyâmet-i sugrâ'nın, yani küçük kıyâmetin bir tezahürüdürK1. Sâlik, bu ihtiyari ölümle kendi beden dünyasının hakikatini idrak eder ve varlığını daha evvel Hakk'a teslim eder. Böylece Azrâîl (a.s.) geldiğinde, geriye sadece "bir çuval et ve kemikten başka bir şey bulamamış olsun" denilerek, nefsaniyetin tamamen ortadan kalktığına işaret edilirs.2.

Bu idrak, kişinin gafletten uzak, uyanık ve şuurlu bir hâlde olmasını gerektirir. İrfan ehli, cansız bir kitabı eline aldığında bile, kendi can ehli olması sayesinde kelimelerin hayat sahibi olduğunu ve kaynadığını anlar. Cansız olan bir kişi ise, cansız olduğu için kitaptan bir şey alamazs.17. Dolayısıyla ihtiyari ölüm, kişinin kendi iç dünyasında bir dönüşüm yaşayarak, marifetullah mertebesine ulaşmasını sağlayan bir anahtardırs.78. Bu süreçte sâlik, nefsinin ölmesi, vücud iddiasının çözülmesi ve hesabının kalbinde verilmesi gibi "iç kıyâmet"leri bilinçle yaşarK1. Bu, aynı zamanda Kur'an ve Resulüllah (s.a.v.)'in sünneti ile teyit edilen bir yoldur; ayet ve hadis dışında bir şey görüldüğünde veya idrak henüz ulaşmadığında, o sözle amel edilmemesi, ancak inkâr da edilmemesi gerektiği belirtilirs.30, s.31.

Kaynaklar: İnsân-ı Kâmil, Cilt 1 — s. 2, 17, 30, 31, 78 · K1, s. 43

Allah'ı isim ve sıfatlarıyla tanımak ne anlama gelir?

Allah'ı isim ve sıfatlarıyla tanımak, tasavvufta Hakikat-i Muhammediyye'ye ulaşmanın ve marifetullaha ermenin temel yoludur. Bu idrak, kulun başlangıçta kendine ait zannettiği Hayy, Kayyum gibi ilahi isim ve sıfatların aslında yalnızca Allah'a ait olduğunu müşahede etmesiyle başlars.179. Allah'ın fiillerini, isimlerini ve sıfatlarını bilmek, O'nun zatını tanımanın yegâne yoludur; zira bu zuhurlar, O'nun varlığının işaretleri ve görüntüleridir ve zatından ayrı şeyler değildirs.177. Bu süreç, sâlikin kendi hayalindeki bir Rabbi değil, hakiki Allah'ı idrak etmesini sağlar ve vahdet eğitiminin zaruri bir parçasıdırs.177.

Kaynaklar: İnsân-ı Kâmil, C.1 — s. 177, 179

Ayrıntı

Allah'ı isim ve sıfatlarıyla tanımak, tasavvufî sülûkun merkezinde yer alan bir marifet yolculuğudur. Bu yolculuk, öncelikle Allah'ın fiillerini bilmekle başlar; zira fiiller, esmaya, esma ise sıfatlara giden bir yol açars.177. Hiç ortada olmayan bir varlığı tanımak mümkün olmadığından, Cenâb-ı Hakk'ın fiilleri, isimleri ve sıfatları O'nun varlığının zuhurları ve işaretleridirs.177. Bu isimler ve sıfatlar, O'nun zatından ayrı şeyler değildir; dolayısıyla bunları tanımak, aynı zamanda O'nun zatını tanımaktırs.177.

Kul, bu süreçte Allah'ın esma ve sıfatlarını müşahede yoluyla idrak eder. Başlangıçta kendi varlığında vehmettiği Hayy, Kayyum gibi sıfatların aslında Allah'a ait olduğunu anlaması, bu müşahedenin ilk adımıdırs.179. Allah'ın isimleri mertebelere ayrılır: zatî isimler (Allah, Sübhân), sıfatî isimler (Hayat, İlim, İrade), esma mertebesindeki isimler (Rezzâk, Rahmân) ve fiil mertebesindeki isimler (Feale)s.8. Bu mertebeleri ve isimleri bilmek, Allah'ı tanımak için çok lüzumludurs.7.

İnsanda da Hayy, Alîm, Kadîr gibi sıfatlar bulunsa da, bunlar Allah'ın sıfatlarının birer suretidir; kul, Allah'ın sureti üzere yaratılmıştır ve O'nun sıfatlarıyla süslenmiştirs.141, s.10. Ancak bu sıfatların gerçek sahibi Allah'tır ve kulun kendi varlığında bu sıfatları sahiplenmesi şirke yol açar. Bu durumda ya kulun hayalindeki mevhum kalkacak ya da kul kendini kaldırıp Hakk'ın orada mevcut olduğunu idrak edecektir; zira ikiliğe yer yokturs.141. Allah'ı isim ve sıfatlarıyla tanımak, O'nu hakkıyla övmenin ve hamdetmenin de tek yoludur; zira bir şeyi ne kadar iyi bilirse, hamdı da o kadar yüksek olurs.10. Bu marifet, kulun kendi kurguladığı bir Rabbi değil, hakiki Allah'ı tanımasını sağlar ve vahdet eğitiminin temelini oluştururs.177.

Kaynaklar: İnsân-ı Kâmil, C.1 — s. 7, 8, 10, 141, 177, 179

Hamd etmenin mertebeleri nasıl açıklanıyor?

Hamd, tasavvufta kulun Hakk'a yönelişinin ve teşekkürünün en kemâl ifâdesi olup, hem lisânî ve kalbî bir şükür hem de Hak'ın kendi kendine yaptığı bir övgü olarak çeşitli mertebelerde açıklanır. Genel olarak hamdın sekiz veya dokuz mertebesi olduğu belirtilmekle birliktes.3, 9, bu mertebeler şeriat, tarikat, hakikat ve ma'rifet düzeylerinde farklı idrâk edilirs.39, 46. Kulun şeriat mertebesindeki hamdı teşekkür babında "Ya Rabbi sana şükürler olsun" şeklinde ikens.10, hakiki hamd Hak'ın kendi zâtına yaptığı, hamd edenin de edileni de kendisi olduğu bir mertebedirs.10. Bu, "Hak kendi kendine hamd ediyor benim aracılığımla" idrâkine ulaşan mârifet hamdına karşılık gelirK1.

Kaynaklar: İnsân-ı Kâmil, Cilt 1 — s. 3, 9, 10, 39, 46 · K1, s. 146

Ayrıntı

Hamd, lugatte övgü, sena ve şükür anlamlarına gelirK1. Tasavvufta ise sâlikin Hakk'a karşı kulluğunun en kemâl ifâdesi olan medih ve teşekkürün adıdırK1. Fâtiha Sûresi'nin ilk ayeti olan "el-hamdu lillâhi rabbi'l-âlemîn" (hamd âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur) bu kavramın temel mesnedidirK1. Hamdın mertebeleri, sâlikin mânevî yolculuğundaki idrâk düzeyine göre farklılaşır.

1. Şeriat Mertebesindeki Hamd (Avamın Hamdı): Bu mertebede hamd, kulun Allah'a karşı teşekkür babında yaptığı bir eylemdirs.10. Kul, "Ya Rabbi sana şükürler olsun verdiğin nimetlerine" diyerek, Allah'a sözlü olarak hamd eders.10. Bu, lisânî hamd olarak da ifade edilebilir; dilden "el-hamdü lillâh" söylemek ve günlük hayatın her anında bu kelimenin tilâvetidirK1. Ancak bu mertebedeki kul, hakiki hamdi etmekten aciz olduğunu bilir ve kendini hamddan tenzih eders.5.

2. Tarikat Mertebesindeki Hamd (Kalbî ve Hâlî Hamd): Bu mertebede lisânın söylediğini kalp tasdîk eder; sâlik her hâli ve olayı Hakk'ın bir nimeti olarak görmeye başlarK1. Hâlî hamd ise sâlikin bütün vücudunun, davranışının ve hareketinin "hamd" hâlinde olmasıdır; uyanırken, yatarken, yemek yerken, sıkıntıda dahi Hakk'a hamd etmesidir. "El-hamdu lillâhi alâ kulli hâl" (her hâlde Allah'a hamd olsun) hadisi bu kademenin temelidirK1.

3. Hakikat ve Ma'rifet Mertebesindeki Hamd (Hasların Hamdı / Fenâ-yı Hamd): Bu en üst mertebede hamd, Hak'ın kendi zâtına yaptığı bir övgüdürs.10. Hamd eden de, hamd edilen de Hakk'ın kendisidirs.10. Sâlik, hamdin Hak tarafından kendi aracılığıyla yapıldığını idrâk eder; bu, "fenâ-yı hamd" olarak adlandırılırK1. Bu mertebede, "hamdı Allah yapar, kul yapamaz" anlayışı hâkimdirs.4, 9. Şeriat mertebesinde olan bir kişi için bu iddia ayet ve hadise aykırı gibi görünse des.39, hakikat ve ma'rifet ehli için bu, Hakk'ın kendi kendine olan hamdının bir tezahürüdür. Bu mertebeler, kişinin mânevî yolculuğundaki idrâk düzeyine göre farklı ilhamlar almasını sağlars.46.

Kaynaklar: K1, s. 146 · İnsân-ı Kâmil, Cilt 1 — s. 4, 5, 9, 10, 39, 46

Bu kitap tasavvufa yeni başlayanlar için uygun mu?

Abdülkerim Cîlî'nin "İnsân-ı Kâmil" adlı eseri, tasavvufa yeni başlayanlar için doğrudan uygun değildir; zira kitap, "ariflik yönüyle anlatan misaller" içerdiğinden ve "alt yapısı olmayanlar tarafından anlaşılması biraz zor" olduğundans.178 tasavvufî birikim gerektirmektedir. Eser, Cenâb-ı Hakk'ı ve Resulullah'ın hakikatini tanımak için "daha ince kitapları okuyarak ve de çalışarak"s.177 ulaşılabilecek bir mârifet derecesini hedefler. Dolayısıyla, tasavvufî kavramlara ve sülûk esaslarına vâkıf olmayan bir sâlik için bocalama ve terk etme riski taşırs.178.

Kaynaklar: İnsân-ı Kâmil, Cilt 1 — s. 177, 178

Ayrıntı

Abdülkerim Cîlî'nin "İnsân-ı Kâmil" adlı eseri, tasavvufî mârifetin derinliklerine inen ve Hakikat-i Muhammediyye gibi ulvî konuları işleyen bir kitaptır. Bu eser, tasavvufa yeni adım atan veya "alt yapısı olmayanlar"s.178 için uygun değildir. Kitabın içeriği, "soyut misallerle yani maddi misallerle değil de daha başka türlü ariflik yönüyle anlatan misaller"s.178 barındırdığından, tasavvufî terminolojiye ve düşünce yapısına aşina olmayan okuyucular için anlaşılması güç olabilir.

Eser, Cenâb-ı Hakk'ı ve Resulullah'ın hakikatini tanımak için "mutlaka lazım" olan bir "tasavvuf eğitimi ve vahdet eğitimi"s.177 sürecinin bir parçası olarak görülmelidir. Bu tür "ince kitapları okuyarak ve de çalışarak"s.177 mârifet derecesine yükselmek mümkündür. Ancak bu yükseliş, belirli bir sülûk ve terbiye sürecini gerektirir. Tasavvufî hâllerin başlaması (zuhûr) ve yerleşmesi (rusûh) dahi, "bârika" gibi ânî parıltılardan "temkîn"e geçişi ifade eden mertebeli bir süreçtirK2. "İnsân-ı Kâmil" gibi eserler, bu sürecin ileri aşamalarında, kalpteki "mîzân"ınK1 Hak ile halk arasındaki dengeyi kurmuş, Kur'an ve Sünnet ölçüsünes.31 göre kendini muhasebeye çekmiş sâlikler için daha verimli olacaktır. Aksi takdirde, yeni başlayan bir sâlikin "bocalama devresi geçirip"s.178 tasavvuf yolunu terk etme riski bulunmaktadır. Bu nedenle, eserin tasavvufî birikimi olan, belirli bir mürşidin terbiyesi altında ilerleyen ve "sâdıklarla beraber"K2 sohbet eden kişiler için daha uygun olduğu anlaşılmaktadır.

Kaynaklar: İnsân-ı Kâmil, Cilt 1 — s. 31, 177, 178 · K2 · K1, s. 101

İnsanın 'âlemin göz bebeği' olması ne demektir?

İnsanın 'âlemin göz bebeği' olması, onun Hakk'ın zâtî zuhur mahalli olması ve kâinatın hakikatini idrak edebilecek bir potansiyele sahip bulunması demektirs.2. Bu ifade, insanın Allah'ın esmâ ve sıfatlarının tecellî ettiği en kâmil varlık olduğunu, bu sebeple de âlemin özü ve merkezi konumunda bulunduğunu vurgular. İnsan, bu potansiyelini kullanarak Hakk'ı ve âlemdeki ilahî nakışları idrak edebilir; ancak gaflet perdesiyle bu hakikatten uzaklaşarak yerlerde sürünebilirs.2, 171. Bu idrak, zâhirî gözlerle değil, kalbin gözü olan basîretle gerçekleşir; zira gözler Hakk'ı ihata edemezken, Hakk bütün gözleri ihata eders.128, 84.

Kaynaklar: İnsân-ı Kâmil — s. 2, 84, 128, 171

Ayrıntı

İnsanın 'âlemin göz bebeği' olması, onun Cenâb-ı Hakk'ın zâtî zuhur mahalli olmasıyla açıklanırs.2. Bu, insanın kâinattaki tüm varlıkların özü ve en kâmil tecellîgâhı olduğu anlamına gelir. Âlemdeki her zerre, Rububiyet hakikati içerisinde bir terbiye sürecindedir ve her varlık bir esmânın tesirindedirs.195. İnsan ise bu esmâ ve sıfatların tamamını kendinde toplayan, bu sebeple de âlemin hakikatini idrak edebilecek yegâne varlıktır. Ancak insan, bu hakikatini yerinde kullanamadığında gaflete düşerek bu yüce mertebeden uzaklaşırs.2.

Bu idrak, zâhirî gözlerle değil, kalp gözü (basîret) ile mümkündürK1. Fizikî gözler, ef'âl âlemindeki varlıkları görürken, kalbin gözü eşyanın ardındaki esmâî tecellîyi ve Hak'la olan bağını idrak etme melekesidirK1. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de "Gözler onu ihata edemez, O bütün gözleri ihata eder" buyrulurs.84. Bu, Hakk'ın mahlûk gözleriyle görülemeyeceği, ancak Hakk'ın kendi gözüyle görülebileceği hakikatini ifade eders.166. İrfan ehli, bu sırrı idrak edenlerdir; onlar için "ne gören var, ne görülen var ama bütün bu âlem yine var"s.78. Bu, sâlikin belirli bir eğitimle ve kurb-u nevâfil ile Hakk'a yaklaştığında, Hakk'ın onun gözünde gören olmasıyla gerçekleşirs.128. Böylece kişi, sıfat mertebesinde hayatın ve ilmin kendine ait olmadığını idrak ederek uyanık bir hayat sürer, gafletten kurtulurs.109. Bu uyanıklık, âlemdeki ilahî nakışların güzelliğini görmeyi sağlar; zira gaflet içerisinde olanlar bu nakışları gözlerinin önünde olduğu halde göremezlers.171.

Kaynaklar: İnsân-ı Kâmil — s. 2, 78, 84, 109, 128, 166, 171, 195 · K1, s. 231