İçeriğe atla
İnsân-ı Kâmil (Cilt 1) kapak gorseli

İnsân-ı Kâmil (Cilt 1)

Terzibaba - Necdet Ardıç

208 sayfa~312 dk okumamixed

Anahtar Kelimeler

Terzibaba - Necdet Ardıçi̇nsanı kamildijital kütüphanekitap okuma

İlgili Konular

İnsân-ı Kâmil (Cilt 1) → Tasavvufİnsân-ı Kâmil (Cilt 1) → İslami İlimlerİnsân-ı Kâmil (Cilt 1) → Vahdet-i Vücudİnsân-ı Kâmil (Cilt 1) → Marifetullahİnsân-ı Kâmil (Cilt 1) → Manevi GelişimTerzibaba → YazarNecdet Ardıç → Yazarİnsân-ı Kâmil → Kavram

Sıkça Sorulan Sorular

İnsân-ı Kâmil kitabı ne anlatıyor?

Abdülkerim Cîlî'nin "İnsân-ı Kâmil" adlı eseri, tasavvufî hakikatlerin ve özellikle İnsân-ı Kâmil'in mertebelerinin derinlemesine işlendiği bir kitaptır. Eser, İnsân-ı Kâmil'in vasıfsızlığını ve tüm vasıfları kendinde toplamasını, Hak ile olan özel ilişkisini ve esmâ-i ilâhiyye'nin câmî mahalliyeti oluşunu anlatır1. Kitap, mana âlemine yönelerek bu hakikatlerin idrak edilmesini gerektiren yüce konuları ele alır ve sâlikin rububiyet ve uluhiyet mertebelerine ulaşma yolculuğunu açıklar1.

Ayrıntı

"İnsân-ı Kâmil" eseri, Abdülkerim Cîlî'ye ait olup, Necdet Ardıç Terzi Baba tarafından şerh edilmiştir1. Kitap, isminden de anlaşılacağı üzere, "İnsân-ı Kâmil fi Marifet'il-Evail-i ve'l-Evahir" yani evvellerin ve ahirlerin marifeti olan İnsân-ı Kâmil kavramını merkezine alır1. Eserin temel amacı, İnsân-ı Kâmil'in yüce hakikatlerini ve mertebelerini okuyucuya aktarmaktır1.

İnsân-ı Kâmil, tasavvufî anlayışta tüm vasıfları kendinde toplayan, bu sebeple de vasıfsız olarak nitelendirilen bir varlıktır. O, bütün varlıkta ne varsa hepsini gönül aynasında barındırır ve hangi vasıf istenirse onu zuhura çıkarabilir1. Bu durum, İnsân-ı Kâmil'in icab ve imkân âleminin tam mihveri, varlık dairesinin en âlâ kaynağı ve Kur'an'ın noktası olmasıyla açıklanır1.

Eser, bu hakikatlerin anlaşılabilmesi için okuyucunun bu dünyadan sıyrılıp mana âlemine yönelmesini ve orada yaşamasını öğütler1. İnsân-ı Kâmil'in idrak mertebesi, bazı kimseler için geçerli olan sözlerin ötesindedir1. Kitap, rububiyet mertebesinden uluhiyet mertebelerine uzanan kemalat hakikatlerini anlatır ve Hakk esmasına ulaşmanın, oradan da Allah'a ulaşmanın bu idrakle mümkün olduğunu belirtir1. Ayrıca, İnsân-ı Kâmil'in şeriat ve marifet mertebelerini birlikte yaşayıp hissettirmeyen kimseler olduğu, çevresindekilerin onu şeriat mertebesinde zannettiği ve bunun onun perdesi olduğu ifade edilir1. Eserin tam olarak anlaşılması için "Kutb'ül-Acaib ve Felek'ül-Garaib" adlı başka bir eserin de okunması tavsiye edilir1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.İnsân-ı Kâmil, Cilt 1 — s. 1, 10, 12, 123, 163, 173, 174, 175, 187, 194
Terzibaba Necdet Ardıç kimdir?

Necdet Ardıç, günümüz Uşşâkî tarikatının önde gelen mürşidlerinden biri olup, tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan müstesna bir şahsiyettir. Eserleri ve sohbetleriyle tasavvufu geniş kitlelere ulaştırmış, özellikle İrfan Mektebi (Hakk Yolu) ve Fusûsu'l-Hikem şerhi gibi çalışmalarıyla tanınmıştır. Kendisi, Abdülkerim Cîlî'nin İnsân-ı Kâmil adlı eserine şerh yazmış ve bu eserin Necdet Ardıç Tasavvuf Serisi içinde yer almasını sağlamıştır1.

Ayrıntı

Necdet Ardıç, "Terzibaba" lakabıyla da bilinen, Uşşâkî tarikatına mensup önemli bir mürşittir. Tasavvufî irfanı çağdaş döneme aktaran ve geniş kitlelere ulaştıran bir isim olarak öne çıkar. Eserleri ve sohbetleri aracılığıyla tasavvufun anlaşılmasına ve yaşanmasına katkıda bulunmuştur.

Kendisinin kaleme aldığı veya riyasetinde hazırlanan önemli eserler arasında İrfan Mektebi (Hakk Yolu), Fusûsu'l-Hikem şerhi, Necdet Divanı ve Hacc Divanı bulunmaktadır1. Ayrıca, Abdülkerim Cîlî'nin İnsân-ı Kâmil adlı eserinin Abdülkadir Akçiçek tercümesi, Necdet Ardıç'ın şerhiyle "Necdet Ardıç Tasavvuf Serisi" içinde yayımlanmıştır1. Bu durum, onun tasavvufî metinlere olan vukufiyetini ve bu metinleri güncel bir bakış açısıyla yorumlama yeteneğini göstermektedir.

Necdet Ardıç ekolünden gelen müellifler de bulunmaktadır. Örneğin, Abdürrezzak Tek, Terzibaba Necdet Ardıç riyasetindeki tasavvuf serisi içinde Sâd, Câsiye ve Vâkı'a sûreleri tefsirlerini yazmıştır. Benzer şekilde, Terzi Oğlu Cem Cemâlî de Mü'minûn ve Zümer sûreleri tefsirlerini bu ekol içinde kaleme almıştır. Bu durum, Necdet Ardıç'ın sadece kendi eserleriyle değil, aynı zamanda yetiştirdiği talebeler ve oluşturduğu ekol ile de tasavvuf dünyasında önemli bir yer edindiğini ortaya koymaktadır.

  1. Kaynaklar
  2. 1.İnsân-ı Kâmil, Cilt 1 — s. 1, 209, 210
Tasavvufta İnsan-ı Kâmil ne demektir?

Tasavvufta İnsan-ı Kâmil, Cenâb-ı Hakk'ın tüm Esmâ ve sıfatlarını kendinde toplayan, ilâhî seyrin tamamlandığı, kemâlâtın en üst mertebesine ulaşmış olgun insandır. O, Hak'tan aldığı emaneti taşıyan, yeryüzünde Hakk'ın halîfesi olan ve tüm varlıkta ne varsa kendi gönül aynasında zuhura çıkarabilen vasıfsız bir varlıktır1. İnsan-ı Kâmil, şeriat ve marifet mertebelerini birlikte yaşatan, ancak bunu hissettirmeyen, Hakk'ın elinin uzantısı olan irfan ehlidir1. Bu mertebe, Hazerât-ı Hamse'nin beşinci ve son basamağı olup, Abdulkerim Cili'nin aynı adlı eseriyle klasikleşmiştir.

Ayrıntı

İnsan-ı Kâmil, tasavvufî düşüncede varlık dairesinin en âlâ kaynağı ve Kur'an'ın noktası olarak kabul edilir1. O, "Evvellerin ve ahirlerin marifeti"ni kendinde barındırır1. İnsan-ı Kâmil'in temel özelliği, Cenâb-ı Hakk'ın Rahman, Kahhar, Cabbar gibi tüm isimlerinin tecellilerini bilmesi ve tenzih ile teşbihi birleştirerek tevhid ehli olmasıdır1. Bu, sadece lafzî bir "La İlahe İllaAllah" demekle değil, Hakk'ın tüm sıfatlarını idrak etmekle mümkündür. İnsan-ı Kâmil, Hayat, İlim, İrade, Kudret, Kelam, Semi, Basar gibi tüm sıfatları ve havas-ı hamseyi zahirde ve batında kendinde taşır1. Bu sebeple o, kendi başına müstakil bir vücut sahibi değil, Hakk'ın zuhuruna ayna olan bir mahaldir (Halîfe, K1-1).

İnsan-ı Kâmil, Abdulkerim Cili'nin eserinde detaylıca ele alınmıştır ve bu eser, kâmil insanın mertebelerini anlatan klasik bir kaynaktır (İnsan-ı Kamil, Wiki). Cili'ye göre, İnsan-ı Kâmil vasıfsızdır, çünkü bütün vasıfları üzerinde toplamış ve hangi vasıf istenirse onu kendi aynasında zuhura çıkarabilir1. Bu mertebeye ulaşan kişi, Hakk'ın kâmil ismine bir zuhur yeri olması sonucunda kemâl sahibi zatların idrak edebileceği yüce sırları kavrar1. İnsan-ı Kâmil, aynı zamanda Hakk'ın elinden tutması, yani vesileyi göndermesi anlamında irfan ehli olarak da tanımlanır; zira ilâhî anlayış makamına ancak irfan ehlinin eliyle çıkılabilir1. O, şeriat ve marifet mertebelerini birlikte yaşar, ancak çevresindekiler onu şeriat mertebesinde zannederler, bu da onun perdesi olur1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.İnsân-ı Kâmil — s. 8, 40, 62, 123, 134, 173, 191, 194
Kitapta geçen 'ihtiyari ölüm' kavramı nedir?

İhtiyari ölüm, tasavvufî bir kavram olup sâlikin Azrâîl (a.s.) tarafından getirilen zaruri ölümden önce, kendi iradesiyle nefsini öldürmesi ve varlığını Hakk'a teslim etmesidir. Bu, kişinin beden dünyasının hakikatini idrak ederek, gafletten uyanık bir şuurla kendi benliğini hesaba çekmesi ve nefsaniyetini terk etmesi anlamına gelir. Hadîs-i şerîfteki "mûtû kable en temûtû" (ölmeden önce ölünüz) ifadesiyle de desteklenen bu hâl, sâlikin günlük olarak yaşadığı bir "iç kıyâmet"tir ve Hakk'ın marifetine ulaşmanın temel şartlarından biridir12.

Ayrıntı

İhtiyari ölüm, tasavvufta sâlikin manevi yolculuğunda önemli bir merhaledir. Bu kavram, kişinin fiziksel ölümden önce, kendi iradesiyle nefsini terbiye etmesi ve benliğini Hakk'a adaması sürecini ifade eder1. Bu durum, "ölmeden önce ölünüz" hadîs-i şerîfiyle de açıklanan kıyâmet-i sugrâ'nın, yani küçük kıyâmetin bir tezahürüdür2. Sâlik, bu ihtiyari ölümle kendi beden dünyasının hakikatini idrak eder ve varlığını daha evvel Hakk'a teslim eder. Böylece Azrâîl (a.s.) geldiğinde, geriye sadece "bir çuval et ve kemikten başka bir şey bulamamış olsun" denilerek, nefsaniyetin tamamen ortadan kalktığına işaret edilir1.

Bu idrak, kişinin gafletten uzak, uyanık ve şuurlu bir hâlde olmasını gerektirir. İrfan ehli, cansız bir kitabı eline aldığında bile, kendi can ehli olması sayesinde kelimelerin hayat sahibi olduğunu ve kaynadığını anlar. Cansız olan bir kişi ise, cansız olduğu için kitaptan bir şey alamaz1. Dolayısıyla ihtiyari ölüm, kişinin kendi iç dünyasında bir dönüşüm yaşayarak, marifetullah mertebesine ulaşmasını sağlayan bir anahtardır1. Bu süreçte sâlik, nefsinin ölmesi, vücud iddiasının çözülmesi ve hesabının kalbinde verilmesi gibi "iç kıyâmet"leri bilinçle yaşar2. Bu, aynı zamanda Kur'an ve Resulüllah (s.a.v.)'in sünneti ile teyit edilen bir yoldur; ayet ve hadis dışında bir şey görüldüğünde veya idrak henüz ulaşmadığında, o sözle amel edilmemesi, ancak inkâr da edilmemesi gerektiği belirtilir1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.İnsân-ı Kâmil, Cilt 1 — s. 2, 17, 30, 31, 78
  3. 2.K1, s. 43
Allah'ı isim ve sıfatlarıyla tanımak ne anlama gelir?

Allah'ı isim ve sıfatlarıyla tanımak, tasavvufta Hakikat-i Muhammediyye'ye ulaşmanın ve marifetullaha ermenin temel yoludur. Bu idrak, kulun başlangıçta kendine ait zannettiği Hayy, Kayyum gibi ilahi isim ve sıfatların aslında yalnızca Allah'a ait olduğunu müşahede etmesiyle başlar1. Allah'ın fiillerini, isimlerini ve sıfatlarını bilmek, O'nun zatını tanımanın yegâne yoludur; zira bu zuhurlar, O'nun varlığının işaretleri ve görüntüleridir ve zatından ayrı şeyler değildir1. Bu süreç, sâlikin kendi hayalindeki bir Rabbi değil, hakiki Allah'ı idrak etmesini sağlar ve vahdet eğitiminin zaruri bir parçasıdır1.

Ayrıntı

Allah'ı isim ve sıfatlarıyla tanımak, tasavvufî sülûkun merkezinde yer alan bir marifet yolculuğudur. Bu yolculuk, öncelikle Allah'ın fiillerini bilmekle başlar; zira fiiller, esmaya, esma ise sıfatlara giden bir yol açar1. Hiç ortada olmayan bir varlığı tanımak mümkün olmadığından, Cenâb-ı Hakk'ın fiilleri, isimleri ve sıfatları O'nun varlığının zuhurları ve işaretleridir1. Bu isimler ve sıfatlar, O'nun zatından ayrı şeyler değildir; dolayısıyla bunları tanımak, aynı zamanda O'nun zatını tanımaktır1.

Kul, bu süreçte Allah'ın esma ve sıfatlarını müşahede yoluyla idrak eder. Başlangıçta kendi varlığında vehmettiği Hayy, Kayyum gibi sıfatların aslında Allah'a ait olduğunu anlaması, bu müşahedenin ilk adımıdır1. Allah'ın isimleri mertebelere ayrılır: zatî isimler (Allah, Sübhân), sıfatî isimler (Hayat, İlim, İrade), esma mertebesindeki isimler (Rezzâk, Rahmân) ve fiil mertebesindeki isimler (Feale)1. Bu mertebeleri ve isimleri bilmek, Allah'ı tanımak için çok lüzumludur1.

İnsanda da Hayy, Alîm, Kadîr gibi sıfatlar bulunsa da, bunlar Allah'ın sıfatlarının birer suretidir; kul, Allah'ın sureti üzere yaratılmıştır ve O'nun sıfatlarıyla süslenmiştir1. Ancak bu sıfatların gerçek sahibi Allah'tır ve kulun kendi varlığında bu sıfatları sahiplenmesi şirke yol açar. Bu durumda ya kulun hayalindeki mevhum kalkacak ya da kul kendini kaldırıp Hakk'ın orada mevcut olduğunu idrak edecektir; zira ikiliğe yer yoktur1. Allah'ı isim ve sıfatlarıyla tanımak, O'nu hakkıyla övmenin ve hamdetmenin de tek yoludur; zira bir şeyi ne kadar iyi bilirse, hamdı da o kadar yüksek olur1. Bu marifet, kulun kendi kurguladığı bir Rabbi değil, hakiki Allah'ı tanımasını sağlar ve vahdet eğitiminin temelini oluşturur1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.İnsân-ı Kâmil, C.1 — s. 7, 8, 10, 141, 177, 179
Hamd etmenin mertebeleri nasıl açıklanıyor?

Hamd, tasavvufta kulun Hakk'a yönelişinin ve teşekkürünün en kemâl ifâdesi olup, hem lisânî ve kalbî bir şükür hem de Hak'ın kendi kendine yaptığı bir övgü olarak çeşitli mertebelerde açıklanır. Genel olarak hamdın sekiz veya dokuz mertebesi olduğu belirtilmekle birlikte1, bu mertebeler şeriat, tarikat, hakikat ve ma'rifet düzeylerinde farklı idrâk edilir1. Kulun şeriat mertebesindeki hamdı teşekkür babında "Ya Rabbi sana şükürler olsun" şeklinde iken1, hakiki hamd Hak'ın kendi zâtına yaptığı, hamd edenin de edileni de kendisi olduğu bir mertebedir1. Bu, "Hak kendi kendine hamd ediyor benim aracılığımla" idrâkine ulaşan mârifet hamdına karşılık gelir2.

Ayrıntı

Hamd, lugatte övgü, sena ve şükür anlamlarına gelir2. Tasavvufta ise sâlikin Hakk'a karşı kulluğunun en kemâl ifâdesi olan medih ve teşekkürün adıdır2. Fâtiha Sûresi'nin ilk ayeti olan "el-hamdu lillâhi rabbi'l-âlemîn" (hamd âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur) bu kavramın temel mesnedidir2. Hamdın mertebeleri, sâlikin mânevî yolculuğundaki idrâk düzeyine göre farklılaşır.

1. Şeriat Mertebesindeki Hamd (Avamın Hamdı): Bu mertebede hamd, kulun Allah'a karşı teşekkür babında yaptığı bir eylemdir1. Kul, "Ya Rabbi sana şükürler olsun verdiğin nimetlerine" diyerek, Allah'a sözlü olarak hamd eder1. Bu, lisânî hamd olarak da ifade edilebilir; dilden "el-hamdü lillâh" söylemek ve günlük hayatın her anında bu kelimenin tilâvetidir2. Ancak bu mertebedeki kul, hakiki hamdi etmekten aciz olduğunu bilir ve kendini hamddan tenzih eder1.

2. Tarikat Mertebesindeki Hamd (Kalbî ve Hâlî Hamd): Bu mertebede lisânın söylediğini kalp tasdîk eder; sâlik her hâli ve olayı Hakk'ın bir nimeti olarak görmeye başlar2. Hâlî hamd ise sâlikin bütün vücudunun, davranışının ve hareketinin "hamd" hâlinde olmasıdır; uyanırken, yatarken, yemek yerken, sıkıntıda dahi Hakk'a hamd etmesidir. "El-hamdu lillâhi alâ kulli hâl" (her hâlde Allah'a hamd olsun) hadisi bu kademenin temelidir2.

3. Hakikat ve Ma'rifet Mertebesindeki Hamd (Hasların Hamdı / Fenâ-yı Hamd): Bu en üst mertebede hamd, Hak'ın kendi zâtına yaptığı bir övgüdür1. Hamd eden de, hamd edilen de Hakk'ın kendisidir1. Sâlik, hamdin Hak tarafından kendi aracılığıyla yapıldığını idrâk eder; bu, "fenâ-yı hamd" olarak adlandırılır2. Bu mertebede, "hamdı Allah yapar, kul yapamaz" anlayışı hâkimdir1. Şeriat mertebesinde olan bir kişi için bu iddia ayet ve hadise aykırı gibi görünse de1, hakikat ve ma'rifet ehli için bu, Hakk'ın kendi kendine olan hamdının bir tezahürüdür. Bu mertebeler, kişinin mânevî yolculuğundaki idrâk düzeyine göre farklı ilhamlar almasını sağlar1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.İnsân-ı Kâmil, Cilt 1 — s. 3, 4, 5, 9, 10, 39, 46
  3. 2.K1, s. 146
Bu kitap tasavvufa yeni başlayanlar için uygun mu?

Abdülkerim Cîlî'nin "İnsân-ı Kâmil" adlı eseri, tasavvufa yeni başlayanlar için doğrudan uygun değildir; zira kitap, "ariflik yönüyle anlatan misaller" içerdiğinden ve "alt yapısı olmayanlar tarafından anlaşılması biraz zor" olduğundan1 tasavvufî birikim gerektirmektedir. Eser, Cenâb-ı Hakk'ı ve Resulullah'ın hakikatini tanımak için "daha ince kitapları okuyarak ve de çalışarak"1 ulaşılabilecek bir mârifet derecesini hedefler. Dolayısıyla, tasavvufî kavramlara ve sülûk esaslarına vâkıf olmayan bir sâlik için bocalama ve terk etme riski taşır1.

Ayrıntı

Abdülkerim Cîlî'nin "İnsân-ı Kâmil" adlı eseri, tasavvufî mârifetin derinliklerine inen ve Hakikat-i Muhammediyye gibi ulvî konuları işleyen bir kitaptır. Bu eser, tasavvufa yeni adım atan veya "alt yapısı olmayanlar"1 için uygun değildir. Kitabın içeriği, "soyut misallerle yani maddi misallerle değil de daha başka türlü ariflik yönüyle anlatan misaller"1 barındırdığından, tasavvufî terminolojiye ve düşünce yapısına aşina olmayan okuyucular için anlaşılması güç olabilir.

Eser, Cenâb-ı Hakk'ı ve Resulullah'ın hakikatini tanımak için "mutlaka lazım" olan bir "tasavvuf eğitimi ve vahdet eğitimi"1 sürecinin bir parçası olarak görülmelidir. Bu tür "ince kitapları okuyarak ve de çalışarak"1 mârifet derecesine yükselmek mümkündür. Ancak bu yükseliş, belirli bir sülûk ve terbiye sürecini gerektirir. Tasavvufî hâllerin başlaması (zuhûr) ve yerleşmesi (rusûh) dahi, "bârika" gibi ânî parıltılardan "temkîn"e geçişi ifade eden mertebeli bir süreçtir2. "İnsân-ı Kâmil" gibi eserler, bu sürecin ileri aşamalarında, kalpteki "mîzân"ın3 Hak ile halk arasındaki dengeyi kurmuş, Kur'an ve Sünnet ölçüsüne1 göre kendini muhasebeye çekmiş sâlikler için daha verimli olacaktır. Aksi takdirde, yeni başlayan bir sâlikin "bocalama devresi geçirip"1 tasavvuf yolunu terk etme riski bulunmaktadır. Bu nedenle, eserin tasavvufî birikimi olan, belirli bir mürşidin terbiyesi altında ilerleyen ve "sâdıklarla beraber"2 sohbet eden kişiler için daha uygun olduğu anlaşılmaktadır.

  1. Kaynaklar
  2. 1.İnsân-ı Kâmil, Cilt 1 — s. 31, 177, 178
  3. 2.K2
  4. 3.K1, s. 101
İnsanın 'âlemin göz bebeği' olması ne demektir?

İnsanın 'âlemin göz bebeği' olması, onun Hakk'ın zâtî zuhur mahalli olması ve kâinatın hakikatini idrak edebilecek bir potansiyele sahip bulunması demektir1. Bu ifade, insanın Allah'ın esmâ ve sıfatlarının tecellî ettiği en kâmil varlık olduğunu, bu sebeple de âlemin özü ve merkezi konumunda bulunduğunu vurgular. İnsan, bu potansiyelini kullanarak Hakk'ı ve âlemdeki ilahî nakışları idrak edebilir; ancak gaflet perdesiyle bu hakikatten uzaklaşarak yerlerde sürünebilir1. Bu idrak, zâhirî gözlerle değil, kalbin gözü olan basîretle gerçekleşir; zira gözler Hakk'ı ihata edemezken, Hakk bütün gözleri ihata eder1.

Ayrıntı

İnsanın 'âlemin göz bebeği' olması, onun Cenâb-ı Hakk'ın zâtî zuhur mahalli olmasıyla açıklanır1. Bu, insanın kâinattaki tüm varlıkların özü ve en kâmil tecellîgâhı olduğu anlamına gelir. Âlemdeki her zerre, Rububiyet hakikati içerisinde bir terbiye sürecindedir ve her varlık bir esmânın tesirindedir1. İnsan ise bu esmâ ve sıfatların tamamını kendinde toplayan, bu sebeple de âlemin hakikatini idrak edebilecek yegâne varlıktır. Ancak insan, bu hakikatini yerinde kullanamadığında gaflete düşerek bu yüce mertebeden uzaklaşır1.

Bu idrak, zâhirî gözlerle değil, kalp gözü (basîret) ile mümkündür2. Fizikî gözler, ef'âl âlemindeki varlıkları görürken, kalbin gözü eşyanın ardındaki esmâî tecellîyi ve Hak'la olan bağını idrak etme melekesidir2. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de "Gözler onu ihata edemez, O bütün gözleri ihata eder" buyrulur1. Bu, Hakk'ın mahlûk gözleriyle görülemeyeceği, ancak Hakk'ın kendi gözüyle görülebileceği hakikatini ifade eder1. İrfan ehli, bu sırrı idrak edenlerdir; onlar için "ne gören var, ne görülen var ama bütün bu âlem yine var"1. Bu, sâlikin belirli bir eğitimle ve kurb-u nevâfil ile Hakk'a yaklaştığında, Hakk'ın onun gözünde gören olmasıyla gerçekleşir1. Böylece kişi, sıfat mertebesinde hayatın ve ilmin kendine ait olmadığını idrak ederek uyanık bir hayat sürer, gafletten kurtulur1. Bu uyanıklık, âlemdeki ilahî nakışların güzelliğini görmeyi sağlar; zira gaflet içerisinde olanlar bu nakışları gözlerinin önünde olduğu halde göremezler1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.İnsân-ı Kâmil — s. 2, 78, 84, 109, 128, 166, 171, 195
  3. 2.K1, s. 231