
Anahtar Kelimeler
İlgili Konular
Sıkça Sorulan Sorular
İnsân-ı Kâmil (Cilt 2) kitabı ne anlatıyor?⌄
Necdet Ardıç'ın "İnsân-ı Kâmil (Cilt 2)" adlı eseri, Abdülkerim Cîlî'nin aynı isimli eserinin şerhi olup, İnsân-ı Kâmil'in hakikatini, mertebelerini ve ilâhî zuhurattaki yerini tasavvufî bir bakış açısıyla ele alır. Kitap, İnsân-ı Kâmil'i "Kur'an-ı Natık" (konuşan Kur'an) olarak tanımlarken, Kur'an-ı Kerim'i ise "Kur'an-ı Samit" (susan Kur'an) olarak ifade eder; bu iki kavramın birbirinden ayrılmazlığını ve ilâhî ilmin zuhur mahalli olmalarını vurgular1. Eser, Zat'ın Ahadiyet mertebesinden kaynaklanan İnsân-ı Kâmil'in inniyet ve hüviyet mertebelerindeki tecellilerini, özellikle de "Eneiyyet"in İnsân-ı Kâmil'de kemalli zuhurunu inceler1. Ayrıca, insanın yedi sıfat-ı subutiyeyi (hayat, ilim, irade, kudret, kelam, sem'i, basar) kendi varlığında taşıdığını ve yüzünün Fatiha gibi Hakk'ın tecelligâhı olduğunu belirtir1.
›Ayrıntı
"İnsân-ı Kâmil (Cilt 2)", Abdülkerim Cîlî'nin "İnsân-ı Kâmil" adlı eserinin Necdet Ardıç tarafından yapılan şerhidir1. Kitabın temel amacı, İnsân-ı Kâmil'in hakikatini ve ilâhî mertebelerdeki konumunu açıklamaktır. Eserde, İnsân-ı Kâmil, Cenâb-ı Hakk'ın Zat mertebesinin zuhur mahalli olarak tarif edilir1. Bu zuhur, Zat'ın Ahadiyet mertebesindeki tekliğinden kaynaklanır ve Uluhiyet mertebesiyle ilişkilendirilir1.
Kitap, İnsân-ı Kâmil'i "Kur'an-ı Natık" (konuşan Kur'an) olarak nitelendirirken, elimizdeki Kur'an-ı Kerim'i "Kur'an-ı Samit" (susan Kur'an) olarak ifade eder. Bu iki kavramın kardeş olduğu ve ilâhî ilmin zuhurunda birbirini tamamladığı belirtilir; "Susan Kur'an" ilâhî kelamı muhafaza ederken, "Konuşan Kur'an" onu izah eder ve nutuk atar1. İnsân-ı Kâmil'in tekamül sürecinde belirli mertebeleri ve eğitimleri tamamladıktan sonra "kuş" olarak tasvir edilmesi, onun göklerde seyreden, yeryüzü varlıklarından farklı bir manevî varlık olduğunu sembolize eder1.
Eser, Allah'ın bilinmezlik hali olan "Âmaiyet"ten ilk tecellinin Ahadiyet olduğunu ve bu Ahadiyet'in inniyet ve hüviyet olmak üzere iki özelliğe sahip olduğunu açıklar1. İnniyet'ten "Eneiyyet"in, yani Zatî zuhurun meydana geldiği ve bunun en kemalli zuhur yerinin İnsân-ı Kâmil ve Kur'an olduğu vurgulanır1. Hüviyet ise âlemlerin tecelli mahalli olarak gösterilir1. Kitapta ayrıca, insanın varlığında yedi sıfat-ı subutiyenin (hayat, ilim, irade, kudret, kelam, sem'i, basar) tecelli ettiği ve insanın yüzünün Hakk'ın tecelligâhı olduğu ifade edilir1. İrfaniyetin, kulak olup dinlemekle başlayıp göz olup görmekle devam eden bir süreç olduğu belirtilir1.
- Kaynaklar
- 1.İnsân-ı Kâmil (Cilt 2) — s. 1, 24, 43, 46, 77, 105, 111, 112, 113, 190
İnsân-ı Kâmil kavramı nedir?⌄
İnsân-ı Kâmil, tasavvufta Allah'ın Zâtî zuhurunun en kemalli tecelli mahalli olan, ilâhî hakikatleri bünyesinde barındıran ve tüm âlemleri kendinde toplayan varlıktır. Bu mertebe, Hakikat-i Muhammediyye ile eşdeğer olup, Ahadiyet mertebesinin tecellisiyle ortaya çıkan Vâhidiyet'in yani Uluhiyet'in kaynağıdır1. İnsân-ı Kâmil, "Kur'ân-ı Nâtık" (konuşan Kur'ân) olarak da nitelendirilirken, elimizdeki Kur'ân "Kur'ân-ı Sâmit" (susan Kur'ân) olarak ifade edilir; ikisi birbirinden ayrılmaz bir bütün teşkil eder1. Allah'ın veli kullarına korku ve hüzün olmadığını bildiren Yûnus 62. ayeti, İnsân-ı Kâmil'in bu yüce mertebesine işaret eder1.
›Ayrıntı
İnsân-ı Kâmil, tasavvufî düşüncede Allah'ın Zâtî zuhurunun en mükemmel aynasıdır. Abdülkerim Cîlî Hazretleri'nin "İnsân-ı Kâmil" adlı eserinde bu kavram derinlemesine işlenir1. İnsân-ı Kâmil, Allah'ın "İnniyet"inden, yani "Eneiyyet"inden, Zâtî zuhurunun meydana geldiği en kemalli zuhur yeridir1. Aynı zamanda, Allah'ın "Hüviyet"inden meydana gelen tüm âlemlerin tecelli mahalli de İnsân-ı Kâmil'dir1. Bu, İnsân-ı Kâmil'in hem Zât mertebesini hem de sıfat, isim ve fiil mertebelerini kendinde topladığını gösterir1.
İnsân-ı Kâmil, "Hakikat-i İnsaniye" olarak Uluhiyet mertebesinden kaynaklanır ve Zât'ın Ahadiyet mertebesindeki tekliğinden neşet eder1. O, Ahadiyet mertebesinde, yani kurmay, iradî ve Zâtî mertebede en üst varoluş yeridir1. Bu mertebede İnsân-ı Kâmil, Allah'ın "Hamele-i Kur'ân", "Hamele-i Ullah", "Hamele-i Allah" olarak vasıflandırılır; yani Allah'ın emanetini taşıyan varlıktır ki bu emanet, yerin, göğün ve onlardaki mahlukatın taşıyamadığı "Kemâl-i Uluhiyet"tir1.
İnsân-ı Kâmil, hem beşeriyetinin hakikatini yaşarken hem de Uluhiyetinin hakikatini idrak eden, tevhid ehli bir varlıktır. Bu sayede, dışarıdan bakıldığında en aciz bir kimse gibi görünse de, aynı zamanda en asaletli insan olarak müşahade edilir1. "Allah Adem'i kendi sureti üzere halk etti" hadis-i kudsîsi ve "Ben size şah damarınızdan yakınım" ayeti, İnsân-ı Kâmil'in bu yüce mertebesini ve Allah ile olan yakınlığını ifade eder1. İnsân-ı Kâmil, Cenâb-ı Hakk'ın Allah isminin aynasıdır; nereye baksa kendisini seyreder ve tüm âlem ona ayna olur1. Bu mertebeye ulaşan sâlik, belirli eğitim ve tekâmül süreçlerinden geçtikten sonra, kuş gibi göklerde cevelan eden, yani manevî âlemlerde serbestçe dolaşan bir varlık haline gelir1.
- Kaynaklar
- 1.İnsân-ı Kâmil, Cilt 2 — s. 1, 24, 80, 105, 112, 113, 116, 126, 133
Kitapta geçen 'Zât' mertebesi ne anlama gelir?⌄
Tasavvufî anlayışta "Zât" mertebesi, Cenâb-ı Hakk'ın bizzat kendi varlığına, yani "zât-ı mutlak"a işaret eder ve bu mertebe, O'nun hiçbir isim, sıfat veya fiil ile kayıtlanmadığı, idrak ve tefekkürün ötesinde olduğu bir hakikattir1. Bu, varlığın en yüksek ve başlangıç noktası olup, diğer tüm mertebelerin (isim, sıfat, fiil) kendisinden zuhur ettiği gizli bir kaynaktır1. İnsanın kendi zât mertebesi itibarıyla yok olduğu, ancak nefsinde mevcut olduğu bu anlayışta, Hak'ın zâtıyla zatlanmak, yani gerçek olmak hedeflenir1.
›Ayrıntı
Zât mertebesi, tasavvufî düşüncede varlığın en temel ve aşkın boyutunu ifade eder. Bu mertebe, Cenâb-ı Hakk'ın "zât-ı mutlak" olarak bilinen, hiçbir kayıt ve sınırlama altına alınamayan, idrak ve tefekkürün ötesindeki hakikatidir1. Peygamber Efendimiz'in "Allah'ın zâtını tefekkür etmeyiniz" tavsiyesi de bu mertebenin beşerî idrakin sınırlarını aştığını gösterir1.
Zât mertebesi, tüm âlemlerin zuhur ettiği, yani sıfatların, isimlerin ve fiillerin ortaya çıktığı kaynaktır1. Bu, varlığın "Elif" harfi gibi, diğer tüm harflerin (yani sıfat ve isimlerin) kendisinde gizli olduğu bir başlangıç noktasıdır1. Kur'an-ı Kerîm'in de Zât mertebesindeki ismi olarak kabul edilmesi, bu mertebenin kapsayıcılığını ve hakikatini vurgular1.
İnsan için Zât mertebesi, kendi varlığının hakikatini anlamasıyla ilişkilidir. İnsan, "Hakk'ın zât-i zuhur mahalli ve âlemin göz bebeği" olarak tanımlanır1. Kendi zât mertebesi itibarıyla yokluk içinde olsa da, nefsinde mevcut olan bir varlığa sahiptir1. Bu, "Kaim bi nefsihi" (kendi kendine var olan) ilkesiyle de bağlantılıdır. Gerçek olmak, Cenâb-ı Hakk'ın zâtıyla zatlanmak, yani "zât-ı hakikiyle zâtını bulmak" anlamına gelir1. Bu idrak, irfan yoluyla çözülen bir bilmece gibidir ve kişinin kendini ve Rabbini tanımasına vesile olur1.
- Kaynaklar
- 1.İnsân-ı Kâmil C.2 — s. 4, 9, 12, 24, 25, 28, 84, 110, 112
Yazar Terzibaba - Necdet Ardıç kimdir?⌄
Necdet Ardıç, günümüz Uşşâkî tarikatının önde gelen mürşidlerinden biri olup, tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan müstesna bir şahsiyettir. Eserleri ve sohbetleriyle tasavvufu geniş kitlelere ulaştırmış, özellikle İrfan Mektebi (Hakk Yolu) ve Fusûsu'l-Hikem şerhi gibi çalışmalarıyla tanınır (Necdet Ardıç (Terzibaba), WIKI). Kendisi, Abdülkerim Cîlî'nin İnsân-ı Kâmil eserine şerh yazmış ve bu eserin Necdet Ardıç Tasavvuf Serisi'nin bir parçası olduğunu belirtmiştir1. Ardıç, ilmini Hakk'ın hibe yoluyla verdiği "vehb" ilmi, çalışarak kazanılan "kesb" ilmi ve çeşitli eserlerden, sohbetlerden müşahede ile toplanan "nakil" ilmi olmak üzere üç ana kaynaktan edindiğini ifade etmiştir1.
›Ayrıntı
Necdet Ardıç, "Terzibaba" lakabıyla da bilinen, Uşşâkî tarikatının önemli mürşidlerinden biridir (Necdet Ardıç (Terzibaba), WIKI). Tasavvufî irfanı çağdaş döneme aktaran ve geniş kitlelere ulaştıran bir müellif ve rehberdir (Necdet Ardıç (Terzibaba), WIKI). Eserleri arasında İrfan Mektebi (Hakk Yolu) ve Fusûsu'l-Hikem şerhi gibi önemli çalışmalar bulunmaktadır (Necdet Ardıç (Terzibaba), WIKI). Ayrıca, Abdülkerim Cîlî'nin İnsân-ı Kâmil adlı eserine şerh yazmış ve bu şerh, Necdet Ardıç Tasavvuf Serisi'nin 90. cildinin 1-3. kitapları arasında yer almıştır1.
Necdet Ardıç'ın ilim anlayışı, üç temel kaynağa dayanır: Birincisi, Hakk'ın hibe yoluyla verdiği vehb ilmidir. İkincisi, çalışılarak kazanılan kesb ilmidir. Üçüncüsü ise, Mesnevî-i Şerîf, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu'l-Hikem gibi muhtelif eserlerden ve sohbetlerinden müşahede ile toplanan nakil ilmidir1. Bu üç ilim kaynağı, onun tasavvufî öğretilerinin temelini oluşturur.
Eserleri arasında Necdet Divanı, Hacc Divanı, İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr Defteri, Lübb’ül Lübb Özün Özü (Osmanlıca'dan çeviri), Salât- Namaz ve Ezan-ı Muhammedi’de Bazı Hakikatler (İngilizce, İspanyolca), İslâm’da Mübarek Geceler, Bayramlar ve Hakikatleri (Fransızca), İslâm, İmân, İhsân, İkân (Cibril Hadîs’i) ve Tuhfetu’l Uşşâkiyye (Osmanlıca'dan çeviri) gibi çeşitli kitaplar bulunmaktadır1. Ayrıca, Terzi Baba-İlâhiler derlemesi ve Nusret Tura-Divanı gibi divanlar serisi de mevcuttur1. Necdet Ardıç'ın ekolünden gelen müellifler arasında Abdürrezzak Tek ve Terzi Oğlu Cem Cemâlî gibi isimler de bulunmaktadır (Abdürrezzak Tek, WIKI; Terzi Oğlu Cem Cemâlî, WIKI).
- Kaynaklar
- 1.İnsân-ı Kâmil (Cilt 2) — s. 1, 187, 188, 191
Bu kitap kimler için yazılmıştır?⌄
Abdulkerim Cîlî'nin İnsân-ı Kâmil adlı eseri, insanın kendi hakikatini ve Rabbini tanımasına yardımcı olmak amacıyla, tefekkür ufkunu genişletmek isteyen ve asli asaletine ulaşmayı hedefleyen irfan ehli için yazılmıştır. Kitap, Cenâb-ı Hakk'ın hakikatlerini Peygamber Efendimiz (s.a.v.) aracılığıyla aktaran ve bu bilgileri günümüze ulaştıran büyüklerin mirasını taşıyarak, okuyucuyu yerlerde sürünmekten kurtarıp ayağa kaldırmayı ve kendi hakikatlerini anlamasını sağlamayı amaçlar1. Eser, özellikle Hak'ın isimlerinin, sıfatlarının ve zatının mertebelerini idrak etmek isteyen sâliklere hitap eder1.
›Ayrıntı
İnsân-ı Kâmil kitabı, Necdet Ardıç'ın Terzi Baba hakkındaki biyografik ve irfani eserinin bir parçası olarak, Abdulkerim Cîlî'nin klasik eserinin şerhi niteliğindedir (Terzi Baba, K1). Bu eser, öncelikle kişinin kendi hakikatini ve ardından Rabbini tanımasına yönelik bir rehber niteliği taşır1. Kitabın temel amacı, insanın tefekkür ufkunu genişleterek, "Hakk'ın zât-i zuhur mahalli ve âlemin göz bebeği" olan insanın bu hakikatini idrak etmesini sağlamaktır1. Yazar, insanın bu hakikatini yerinde kullanamadığından "yerlerde süründüğünü" belirtir ve bu durumdan kurtulup "asli asaletine ulaşmasının", ancak bu ve benzeri tevhid kitaplarında belirtilen kendi hakikatlerini anlamasıyla mümkün olacağını vurgular1. Eser, Cenâb-ı Hakk'ın hakikatlerini, evvela Peygamber Efendimiz (s.a.v.) aracılığıyla bizlere aktarılan ve daha sonra büyükler tarafından günümüze kadar ulaştırılan irfan geleneğinin bir devamı olarak sunulur1. Abdulkerim Cîlî'nin kendisi de, bu eseri yazmadan önce birçok ehlullahın bu sırrı ifşa etmediğini belirterek, kitabın özel bir bilgi ve idrak seviyesine hitap ettiğini ima eder1. Kitap, Zat, İsim ve Sıfat mertebelerini anlatarak, okuyucuyu bu derin hakikatlere ulaştırmayı hedefler1. Dolayısıyla, bu kitap, tasavvuf yolunda ilerlemek, manevi mertebeleri aşmak ve Hak ile olan ilişkisini derinleştirmek isteyen, irfan ehli olarak nitelendirilebilecek kişiler için kaleme alınmıştır.
- Kaynaklar
- 1.İnsân-ı Kâmil, C.2 — s. 1, 2, 5, 171
Kitaptaki 'ihtiyari ölüm' ne demektir?⌄
İhtiyari ölüm, tasavvufta sâlikin Azrâîl (a.s.) ile gelecek zorunlu ölümden önce, kendi iradesiyle nefsini öldürmesi, beden dünyasının hakikatini idrak ederek varlığını Hakk'a teslim etmesidir. Bu, kişinin kendi beden dünyasının hakikatini idrak edip, varlığını Hakk'a teslim etmesiyle gerçekleşen bir içsel dönüşümdür1. Bu hâl, hadîs-i şerîfteki "mûtû kable en temûtû" (ölmeden önce ölünüz) emrinin tasavvufî karşılığı olup, sâlikin günlük olarak yaşadığı "iç kıyâmet" veya kıyâmet-i nefsî ile ilişkilidir2. İhtiyari ölüm, kişinin asli asaletine ulaşması ve Hakk'ın zâtî zuhur mahalli olma hakikatini idrak etmesi için bir yoldur1.
›Ayrıntı
İhtiyari ölüm, tasavvufî sülûkün önemli bir merhalesi olup, kişinin kendi iradesiyle nefsânî varlığını ortadan kaldırmasıdır. Bu, Azrâîl (a.s.)'ın getireceği zorunlu ölümden önce, kişinin kendi beden dünyasının hakikatini idrak ederek varlığını Hakk'a teslim etmesi anlamına gelir1. Bu teslimiyet, kişinin nefsini hesaba çekmesi, vücud iddiâsını çözmesi ve kalbinde bir iç kıyâmet yaşamasıyla gerçekleşir. Bu durum, tasavvufta "kıyâmet-i nefsî" olarak adlandırılan üçüncü katman kıyâmet ile yakından ilişkilidir2. Hadîs-i şerîfte geçen "ölmeden önce ölünüz" (mûtû kable en temûtû) ifadesi, ihtiyari ölümün temelini oluşturur ve sâlikin bilinçli bir şekilde nefsini terbiye etme sürecini ifade eder2. Bu makama ulaşamayanlar için "nice nice, öldürücü oklar ve kesici kılıçlar vardır"1, bu da ihtiyari ölümün manevi tehlikelerden korunma ve hakikate ulaşma yolundaki önemini vurgular. İhtiyari ölüm, kişinin "Hakk'ın zâtî zuhur mahalli ve âlemin göz bebeği" olma hakikatini yerinde kullanabilmesi ve yerlerde sürünmekten kurtulup asli asaletine ulaşabilmesi için gereklidir1. Bu, tevhid kitaplarında belirtilen kendi hakikatlerini anlamasıyla mümkün olur1. Bu süreçte, kişi kendi ameline, ilmine veya hâline karşı hayranlık duyup kendini büyük görme hastalığı olan ucübdan da arınır (Ucüb). Zira ihtiyari ölüm, varlığın Hakk'a teslimiyle benlik iddialarını ortadan kaldırır.
- Kaynaklar
- 1.İnsân-ı Kâmil Cilt 2 — s. 2, 10, 171
- 2.K1, s. 43
Zât, İsim ve Sıfat mertebelerini nasıl anlayabiliriz?⌄
Tasavvufta Zât, İsim ve Sıfat mertebeleri, varlığın ve Cenâb-ı Hakk'ın tecellîlerinin katmanlı bir işleyişini ifade eder. Bu mertebeler, Hakk'ın öz varlığından (Zât) başlayarak, O'nun nitelikleri (Sıfat) ve bu niteliklerin belirli tezahürleri (İsim) aracılığıyla âlemlerin zuhurunu açıklar. Zât, Hakk'ın bizatihi öz varlığı olup, hiçbir nispet ve sıfat kabul etmeyen gayb-ı mutlaktır1. Sıfatlar, Zât'ın nitelikleri ve tecellîlerinin kaynağı iken2, İsimler bu sıfatların belirli tezahürleridir. Her ne kadar hepsi Zât'a dayansa da2, bu mertebeler Hakk'ı idrâk etme ve tanıma yolunda farklı seviyeleri temsil eder.
›Ayrıntı
Zât, İsim ve Sıfat mertebeleri, tasavvufî düşüncede varlığın tenezzülâtını ve Hakk'ın kendini açığa vurmasını açıklayan temel kavramlardır. Bu mertebeler, Hazarât-ı Hamse'nin ilk üç mertebesiyle yakından ilişkilidir ve Hakk'ın "evvel-âhir-zâhir-bâtın" oluşunu idrâk etmeye yardımcı olur1.
1. Zât Mertebesi:
Zât, Allah'ın bizatihi öz varlığıdır (Zât, Wiki). Bu, Cenâb-ı Hakk'ın hiçbir nispet, sıfat veya isim kabul etmediği, "gayb-ı mutlak" veya "amâ" olarak da bilinen Lâ-taayyün mertebesidir1. Bu mertebede, Hakk'tan başka bir şey görülemez, çünkü varlıklar yok olmuş gibidir2. Zât, idrâk edilen bir hakikattir2, ancak sıfatları idrâk edilemediği sürece Zât'ı tam manasıyla idrâk etmek de mümkün değildir2. Rahman sıfatı, tam kemali ve şumulü icabı, var olma yönünden yüce Zât mertebesini gösterir; bu mertebede henüz halk (yaratılmışlık) yoktur2.
2. Sıfat Mertebesi:
Sıfatlar, Allah'a izafe edilen niteliklerdir (Sıfat, Wiki). Bunlar, Zât'ın tecellîlerinin kaynağıdır2. Tasavvufta Sıfât-ı Zâtiyye (Vücud, Kıdem, Bekâ, Vahdâniyyet, Muhâlefetün li'l-havâdis, Kıyâm bi-nefsihî) gibi sıfatlar, Hakk'ın Zât'ından ayrılmaz ve O'nun yokluk nefyi ile bilinen nitelikleridir1. Sıfat mertebesi, Taayyün-i Sânî (Vâhidiyyet) mertebesine karşılık gelir; burada esmâ ve sıfatlar tafsîl bulur ve a'yân-ı sâbite Hakk'ın ilminde sâbittir1. Sıfatlar tam manasıyla kavranamaz çünkü sonu yoktur2. İnsan-ı Kâmil'de bütün âlemler sıfat mertebesine dönüştüğünde, sıfatları, isimleri ve fiilleri ortaya çıkar2.
3. İsim Mertebesi:
İsimler, sıfatların belirli tezahürleridir ve Zât'a ulaşmak için isim ve sıfatları idrâk etmek gereklidir2. Esma-i Hüsnâ'nın bazıları Zâtî isimler (Ahad, Vahid, Ferd, Samed gibi), bazıları sıfatî isimler, bazıları ise ef'âlî isimlerdir2. Örneğin, Kur'an-ı Kerîm Zât mertebesindeki ismi, Furkan ise sıfat mertebesindeki ismi ifade eder2. Her isim veya sıfat, dayandığı Zât'a bağlıdır; bir insanın isimleri ve sıfatları da kendi Zât'ına dayanır2. Bu mertebeler, Hakk'ı tanıma (mârifet) yolculuğunda sâlikin ilerlemesini sağlar; mârifet, Hak'ı esmâ, sıfât ve Zât'ıyla tanımayı içerir1.
- Kaynaklar
- 1.K1, s. 240, 297
- 2.İnsân-ı Kâmil 2 — s. 5, 7, 21, 84, 112, 147, 150, 152, 153, 170, 175