
Anahtar Kelimeler
İlgili Konular
Sıkça Sorulan Sorular
İnsân-ı Kâmil (Cilt 3) ne anlatıyor?⌄
Necdet Ardıç'ın "İnsân-ı Kâmil (Cilt 3)" adlı eseri, Abdülkerim Cîlî'nin aynı isimli kitabının şerhi olup, tasavvufî hakikatleri ve İnsân-ı Kâmil kavramını derinlemesine ele almaktadır. Kitap, İnsân-ı Kâmil'in bâtınî ve zâhirî yönlerini, Allah'ın isim ve sıfatlarının tecellîlerini ve Hz. Muhammed'in (s.a.v.) bu makamdaki merkeziyetini açıklamaktadır. Eser, çeşitli tasavvufî kaynaklardan, özellikle Mesnevî-i Şerîf ve Fusûsu'l-Hikem'den nakillerle zenginleştirilmiş olup, Necdet Ardıç'ın kendi müşâhedelerini ve Terzi Baba'dan aldığı irfanî izahları da içermektedirs.1, s.207.
Kaynaklar: İnsân-ı Kâmil Cilt 3 — s. 1, 207
›Ayrıntı
"İnsân-ı Kâmil (Cilt 3)", Necdet Ardıç'ın, Abdülkerim Cîlî'nin "İnsân-ı Kâmil" adlı eserine yaptığı şerhin bir bölümüdürs.1. Bu cilt, İnsân-ı Kâmil'in hakikatini çeşitli veçhelerden incelemektedir. Örneğin, "sin" harfinin noktasız oluşuyla İnsân-ı Kâmil'in bâtınî yönü olan "Yasin"e, "şın" harfinin üç noktasıyla ise onun zâhirî ve müşâhit yönüne işaret edildiği belirtilirs.124.
Eser, Allah'ın isimlerinin tecellîleri bağlamında İnsân-ı Kâmil'i ele alır. Özellikle "Allah" isminin tecellîsinin, "Vâhid" isminden daha üstün olduğu ve bu tecellînin tüm ilâhî isimlerin o sûretten zuhûru anlamına geldiği vurgulanır. Bu kâmil tecellînin asaleten Hz. Muhammed Mustafa'ya (s.a.v.) ait olduğu, diğer varislerde ise vekâleten zuhûr ettiği ifade edilirs.160. İnsân-ı Kâmil'in, kendisinde Rahmâniyet tecellîsi bulunduğundan zâhir ve bâtın olarak halka rahmet olduğu belirtilirs.165.
Kitap, mahlûkatın ve hatta ayân-ı sâbitelerin dahi olmadığı ezelî bir hâlden bahsederek, Allah'ın zâtındaki tecellînin ezelden ebede değişmezliğini açıklars.81. Hz. Resûlullah'ın (s.a.v.) "Bütün peygamberler benim varlığımdan var oldu, mü'minler de benim nurumdan var oldu" hadisiyle, İnsân-ı Kâmil'in kadîm varlığına ve tüm varoluşun kaynağı olduğuna işaret edilirs.177. Eser, bu hakikatlere ulaşmanın, kişinin kendi aslına ulaşması anlamına geldiğini Mevlânâ'nın "Beni kamışlıktan kestiler, gözüm başım deldiler" beytiyle ilişkilendirerek açıklars.177.
Necdet Ardıç, bu şerhi hazırlarken Mesnevî-i Şerîf, İnsân-ı Kâmil ve Fusûsu'l-Hikem gibi muhtelif eserlerden nakiller yapmış, kendi müşâhedelerini ve sohbetlerinden edindiği ilmi de kullanmıştırs.207. Ayrıca, Terzi Baba ile ilgili zuhûrâtlar ve tasavvufî izahlar da eserde yer almaktadırs.209.
Kaynaklar: İnsân-ı Kâmil Cilt 3 — s. 1, 81, 124, 160, 165, 177, 207, 209
Terzibaba kimdir?⌄
Necdet Ardıç, günümüz Uşşâkî tarikatının önde gelen mürşidlerinden biridir. Tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan müstesna bir şahsiyet olarak kabul edilir. Eserleri ve sohbetleriyle tasavvufu geniş kitlelere ulaştırmış, özellikle İrfan Mektebi (Hakk Yolu) ve Fusûsu'l-Hikem şerhi gibi çalışmalarıyla tanınır (Necdet Ardıç, Wiki). Terzibaba ekolü, halîfelik kavramını sâlikin nefsinin hilâfetini Hak'a teslim etmesi ve Hak'tan başka kimse olmadığını ayân etmesi olarak yorumlar (Halîfe, K1-1). Mîzân kavramında ise kalbin Hak ile halk arasındaki dengeyi bulması ve her amelde Hak'ın hükmüne rücû etme idrâkini vurgular (Mîzân, K1-101).
›Ayrıntı
Necdet Ardıç, "Terzibaba" lakabıyla bilinen, Uşşâkî tarikatının önemli mürşidlerinden biridir (Necdet Ardıç, Wiki). Tasavvufî irfanı günümüze taşıyan ve eserleriyle geniş kitlelere ulaşan bir müellif ve rehberdir. Onun ekolünde tasavvufî kavramlar, sâlikin mânevî yolculuğuna ışık tutacak şekilde açıklanır. Örneğin, halîfelik kavramı, sâlikin kendi nefsindeki hilâfet iddiâsından arınarak, Hak'ın hilâfet emânetini izhâra mahal olması ve nihayetinde 'halîfe' ile 'müstahlif' arasında perdesiz bir hâle ulaşması olarak üç merhalede ele alınır (Halîfe, K1-1). Bu anlayış, Âdemiyye Fassı'nın menşei olarak kabul edilir ve insanın Esmâ-i İlâhiyye'nin câmî bir mahalde tecellî etmesiyle Hak'ın zuhûruna ayna olması gerektiği vurgulanır (Halîfe, K1-1).
Mîzân kavramı da Terzibaba ekolünde önemli bir yer tutar. Bu ekolde mîzân, kalbin Hak ile halk arasındaki dengeyi kurması ve sâlikin her amelinde kendisini Hak'ın hükmü mîzânına çekme idrâki olarak tezâhür eder (Mîzân, K1-101). Bu, kalbin tahavvül ettikçe yeniden kurulan dengenin adıdır ve Şuaybiyye Fassı'nın 'tahavvül' hikmetiyle ilişkilendirilir (Mîzân, K1-101). Terzibaba'nın riyâsetindeki tasavvuf serisi içinde Terzi Oğlu Cem Cemâlî ve Abdürrezzak Tek gibi müellifler de eserler kaleme almışlardır (Terzi Oğlu Cem Cemâlî, Wiki; Abdürrezzak Tek, Wiki). Bu durum, Terzibaba'nın tasavvufî düşüncesinin ve ekolünün geniş bir etki alanına sahip olduğunu göstermektedir.
İnsân-ı Kâmil kavramı ne demektir?⌄
İnsân-ı Kâmil, tasavvufta Cenâb-ı Hakk'ın tüm isim ve sıfatlarının en geniş ve mükemmel tecelligâhı olan, hem zâhir hem de bâtın vechesiyle ilâhî hakikatleri bünyesinde toplayan varlıktır. Bu mertebe, özellikle Hz. Muhammed'e (s.a.v.) asaleten ait olup, diğer velîlerde vekâleten zuhûr eders.160. İnsân-ı Kâmil, Ahadiyet mertebesinde insan ve Kur'ân'ın kaynağına dayanır ve Hakk ile halkı kendi bünyesinde cem eden Uluhiyet mertebesinin bir yansımasıdırs.7, 177. Bu kâmil insan, "şın" harfindeki üç nokta/makam ile ilâhî hakikate şahit olan gerçek müşahittirs.124.
Kaynaklar: İnsân-ı Kâmil, Cilt 3 — s. 7, 124, 160, 177
›Ayrıntı
İnsân-ı Kâmil, Abdülkerim Cîlî Hz.lerinin aynı isimli eserinde derinlemesine incelenen, tasavvufun en yüce hakikatlerinden biridirs.1. Bu kavram, Allah'ın "ve alleme Âdemel esma-e küllehe" (Bakara 2/31) ayetinde belirtildiği gibi, Âdem'e bütün isimleri talim ettirmesiyle ilişkilidir; Âdem'in diğer yaratılmışlardan üstünlüğü, bu esmâ-i İlâhiye mazharı olmasındandırs.160. İnsân-ı Kâmil, esmâ-i cem'iyye olarak en geniş tecelli mahallidir.
İnsân-ı Kâmil'in mertebesi, Cenâb-ı Hakk'ın "Allah" ismiyle yaptığı cami tecelli ile açıklanır. Bu tecelli, bütün esmâ-i İlâhiye'nin o sûretten zuhuru demektir. Ancak bu cami isim tecellisi, zat tecellisi olarak kemâliyle tek başına Hz. Muhammed Mustafa'ya (s.a.v.) aittir; diğer vârislerinde ise vekâleten zuhûr eders.160. Bu durum, Kâb-ı Kavseyn mertebesinde Hz. Peygamber'in Hak'ka en yakın olduğu ve tasavvufun en yüksek vâsıllık makâmı olarak görülmesiyle de örtüşür (Kâb-ı Kavseyn, K1-184).
İnsân-ı Kâmil, aynı zamanda "Kadim" olarak da nitelendirilir; bu, ezeli ve kıdem sahibi olmak demektir. İnsan ve Kur'ân, Ahadiyet mertebesinde, Cenâb-ı Hakk'ın Ama'iyetten Ahadiyete tenezzül ettiğinde ortaya çıkan hüviyet ve inniyet özelliklerinden kaynaklanır. İnsân-ı Kâmil'in kaynağı, ruhlar âlemi olan sıla-i rahimden de ileride, bu kadimiyete dayanırs.174, 177. O, hem bâtın ismiyle Hakk'ı hem de zâhir ismiyle halkı kendi bünyesinde toplayan Uluhiyet mertebesinin bir yansımasıdırs.7. Bu kâmil insan, gönlünde Rabb ismine bir imalathane hazırlayarak, Rabb isminin dilediği esmâ-i İlâhiyeyi orada oluşturup mamul hale getirmesini sağlar; bu hal Rububiyyet tecellisi olarak adlandırılırs.202.
Kaynaklar: İnsân-ı Kâmil, Cilt 3 — s. 1, 7, 160, 174, 177, 202
Ulûhiyyet mertebesi nedir?⌄
Ulûhiyyet mertebesi, tasavvufta vücud mertebelerinin en üstü olup, Hakk'ın kendi zâtının mertebesidir. Bu mertebe, tenezülün başlangıç noktası ve urûcun zirvesidir; Hadîd Sûresi'ndeki "evvel-âhir-zâhir-bâtın" ayetiyle kuşatıcı veçhesi ifade edilirK1. Ulûhiyyet, bütün varlıklardaki oluşumların hakkını veren, zıtları dahi kendi mertebelerinde muhafaza eden bir adaletle işlers.5. Allah isminin faaliyet sahası ve Vacibü'l-vücud olan yüce zatın zuhur yerlerinin en yükseği olarak, tüm âlemi kuşatır ve her şeyin evveli ve sonudurs.6, 89.
Kaynaklar: K1, s. 187 · İnsân-ı Kâmil, C.3 — s. 5, 6, 89
›Ayrıntı
Ulûhiyyet mertebesi, tasavvufî hiyerarşide lâhût olarak da bilinen, ilâhî mertebedirK1. Bu mertebe, Hakk'ın zâtını, sıfatlarını ve esmâsını kapsar ve beş mertebeli iniş sisteminin (lâhût-ceberût-melekût-misâl-nâsût) ilkini teşkil ederK1. Ulûhiyyet, idrâk edilemez ve sınırlandırılamaz; ancak nefiy yoluyla bilinebilir ve tenzîh-i mutlak bahsinin menşeidirK1. Bu mertebe, Vacibü'l-vücud olan yüce zatın zuhur yerlerinin en yükseğidir ve bütün zuhur yerlerini kuşatırs.6.
Ulûhiyyet mertebesi, varlık mertebesinde her bir oluşuma hak ettiği şeyin verilmesi anlamını taşır ve Rabb'ın mertebesidirs.9. Bu mertebede Rabb'ın ismi Allah'tırs.9. Allah esmasının faaliyet sahası, ahadiyyet mertebesinden sonra meydana gelir ve tüm mükevvenatı kontrol altında tutars.33. Ulûhiyyet, zıtlarla meydana gelir ve zıtları muhafaza eder; küfrü kendi mertebesinde, imanı kendi mertebesinde korurs.5. Bu durum, her şeyin hakkını veren bir mertebe olmasından kaynaklanırs.18. Şeriat mertebesinde ise ulûhiyyet idrâki mümkün değildir; orada kulluk mertebesi ve tenzih anlayışı hâkimdirs.142. Ulûhiyyet ilmi, Allah'ın zâtının teşbih mertebesinde de zuhuru olduğunu içerir, ancak tenzih mertebesinden bakanlar bunu idrâk edemeyebilirs.104.
Kaynaklar: K1, s. 187 · İnsân-ı Kâmil, C.3 — s. 5, 6, 9, 18, 33, 104, 142
Tenzih ve Teşbih arasındaki fark nedir?⌄
Tenzih ve teşbih, tasavvufta Allah'ı idrak etme biçimlerini ifade eden iki temel kavramdır. Tenzih, Allah'ı yaratılmışların özelliklerinden, sınırlamalardan ve benzerliklerden uzak tutarak aşkınlığını vurgulamakken; teşbih, Allah'ı âlemlerdeki özelliklerle benzeterek, O'nun varlıklardaki tecellîlerini ve içkinliğini görmektir. Bu iki kavram, birbirinin zıttı gibi görünse de, İslâmî idrakte kemâl mertebesine ulaşanlar için bir bütünün iki yüzüdür ve Muhammediyet ilmiyle tevhid edilirs.116. Tenzih, gözle görülmeyeni, ötelere atılanı ifade ederken; teşbih, müşâhede edileni, gözle görüleni anlatırs.114.
Kaynaklar: İnsân-ı Kâmil, Cilt 3 — s. 114, 116
›Ayrıntı
Tenzih ve teşbih arasındaki fark, Allah'ın varlığını ve sıfatlarını idrak etme biçimlerinden kaynaklanır. Tenzih, Allah'ı yaratılmışların tüm noksan sıfatlarından, zaman ve mekân sınırlamalarından, benzerliklerden ve her türlü tasavvurdan münezzeh tutmaktırvikipedi. Bu yaklaşım, Allah'ın aşkınlığını, yani yaratılmışların ötesinde ve onlardan farklı olduğunu vurgular. Musevîyet ilminin sadece tenzih üzerine kurulu olduğu belirtilirs.116. Tenzih, gözle görülmeyen, ötelere atılan bir idrak biçimidirs.114. Ancak mutlak tenzih de bir sınırlamadır, çünkü Allah'ı bağlamak ve tahdid etmek anlamına gelirs.98.
Teşbih ise, Allah'ı âlemlerdeki özelliklerle benzetmek, O'nun varlıklardaki tecellîlerini ve içkinliğini görmektirvikipedi. Bu, Allah'ın yaratılmışlarla olan ilişkisini, O'nun her yerde ve her şeyde zuhur ettiğini müşâhede etmektir. İsevîyet ilminin sadece teşbih üzerine kurulu olduğu ifade edilirs.116. Teşbih, gözle görülen, müşâhede edilen bir idrak biçimidirs.114. Resûlullah'ın "Rabb'ımı, taze bir delikanlı suretinde gördüm" hadisi, teşbih yoluyla gelen bir tecellîye örnek olarak verilirs.101. Ancak mutlak teşbih de bir sınırlamadır, çünkü Allah'ı bir şeye benzeterek sınırlandırmak anlamına gelirs.98.
İrfan ehli, tenzihin de teşbihin de mutlak manada eksiklik olduğunu belirtir. Gerçek idrak, tenzih ve teşbihi birleştiren, yani tevhid eden Muhammediyet ilmindedirs.116, 98. Bu, aynı görüntü içerisinde hem teşbih hem de tenzih edebilme kabiliyetidir. Allah bir varlıkta fiilî olarak zuhur ettiğinde bu teşbihî bir zuhur olsa da, O'nun kendi zâtındaki tenzihine halel gelmezs.73, 72. Sâlik, hem cemâli hem de celâli müşâhede ettiğinde, yani hem teşbih hem de tenzih durumunu akıl yoluyla gördüğünde, Hak'ın hakikatini idrak etmiş olurs.116. Bu, fark makamından sonra çoklukta ayrımı görme ve birliği idrak etme halidirvikipedi.
Kaynaklar: Vikipedi: Tenzih, Teşbih, Fark · İnsân-ı Kâmil, Cilt 3 — s. 72, 73, 98, 101, 114, 116
Bu kitap kimler için yazılmıştır?⌄
"İnsân-ı Kâmil" adlı eser, tasavvufî hakikatleri idrak edebilecek, manevî birikime sahip, kendini ve Rabbini tanıma yolunda ilerleyen, tefekkür ufkunu genişletmek isteyen ve Hak'ın zuhur mahalli olan insanın asli asaletine ulaşmayı hedefleyen kişiler için yazılmıştır. Bu kitap, sıradan okuyucuların kolayca anlayamayacağı derinlikte olup, içeriğindeki manaları idrak edebilmek için en az on senelik tasavvuf eğitimi almış veya bu yolda hızlı ilerleyen "diri" kimselere hitap etmektedir (İnsân-ı Kâmil (Cilt 3), s.17, s.172). Eser, "ulul elbab" zümresinden olanların yorumlarını en isabetli kabul eden, âlem kitabını okuyabilen ve varlığın hakikatini merak eden kimselere yöneliktir (İnsân-ı Kâmil (Cilt 3), s.113, s.134).
›Ayrıntı
"İnsân-ı Kâmil" kitabı, tasavvufî derinliği ve irfanî muhtevası sebebiyle belirli bir okuyucu kitlesine hitap etmektedir. Öncelikle, eserin yazarı Abdulkerim Cili'nin de işaret ettiği gibi, bu kitap "ulul elbab" zümresinden olanlar için kaleme alınmıştır (İnsân-ı Kâmil (Cilt 3), s.113). Bu zümre, Hakikatleri akıl ve gönül gözüyle idrak edebilen, derin anlayışa sahip kimselerdir. Kitap, sıradan bir okuyucunun satır satır ezberlese dahi içindeki manaları idrak edemeyeceğini açıkça belirtir; zira bu manaların hayat bulabilmesi için "diri kimselerin okuması" gerekmektedir (İnsân-ı Kâmil (Cilt 3), s.17).
Eser, kişinin evvela kendini, sonra da Rabbini tanıtıcı bir nitelik taşır ve tefekkür hayatında büyük bir yere sahip olması gereken bir kaynaktır (İnsân-ı Kâmil (Cilt 3), s.9). İnsanın "Hakk'ın zât-i zuhur mahalli ve âlemin göz bebeği" olduğu hakikatini anlaması ve asli asaletine ulaşması için bu tür tevhid kitaplarına ihtiyacı olduğu vurgulanır (İnsân-ı Kâmil (Cilt 3), s.9). Dolayısıyla, kendini ve Rabbini tanıma yolunda ilerlemek isteyen, tefekkür ufkunu genişletmeyi hedefleyen kişiler bu kitabın muhataplarıdır.
Kitap, "âlem kitabını okuyana" hitap eder ve varlığın hakikatini, nasıl işlediğini, nereden ve ne şekilde yönetildiğini anlamak isteyenleri ilgilendirir (İnsân-ı Kâmil (Cilt 3), s.134). Bu bağlamda, şeriat ehlinin fiziksel yaşantıyı düzenleyen fıkıh kitaplarından ziyade, uluhiyet seyrimizi düzenleyen bu tür irfanî eserlere yönelenler için yazılmıştır (İnsân-ı Kâmil (Cilt 3), s.172). Eseri okuyabilmek ve anlayabilmek için kişinin ya çok hızlı bir manevî ilerleme kaydetmesi ya da en az on senelik bir tasavvuf eğitimi almış olması gerektiği belirtilir (İnsân-ı Kâmil (Cilt 3), s.172). Bu da kitabın, tasavvuf yolunda belli bir seviyeye ulaşmış, manevî idrak ve tecrübe sahibi sâliklere yönelik olduğunu göstermektedir.
Kitaptaki şerh ne anlama geliyor?⌄
Verilen kaynaklarda "kitaptaki şerh" ifadesi, Necdet Ardıç'ın İnsân-ı Kâmil adlı eserinin, Abdülkerim Cîlî'nin aynı isimli eserine yaptığı açıklamalar ve yorumlar bütünü olarak anlaşılmaktadırs.113. Bu şerh, tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan Ardıç'ın, eserin derin manalarını okuyucuya açma çabasıdır. Şerh, özellikle Hakk'ın zatının zuhur mahalli olan insanın kendi hakikatini idrak etmesi ve asli asaletine ulaşması için bir rehber niteliğindedirs.2. Bu eser, şeriat ve tarikat konularından ziyade, hakikat ve marifet mertebesindeki ilmi derinlikleri ele almaktadırs.166.
Kaynaklar: İnsân-ı Kâmil, C.3 — s. 2, 113, 166
›Ayrıntı
Necdet Ardıç'ın İnsân-ı Kâmil adlı eseri, Abdülkerim Cîlî'nin aynı isimli eserine yapılmış bir şerhtirs.113. Bu şerh, ses kayıtlarının kitap haline dönüştürülmesiyle ortaya çıkmıştır ve "giriş", "mukaddime", "Zat, İsim, Sıfat" gibi bölümlerden oluşmaktadırs.1, s.5. Şerhin temel amacı, okuyucuya evvela kendini, sonra da Rabbini tanıtıcı bir tefekkür hayatı sunmaktır. İnsan, Hakk'ın zâtî zuhur mahalli ve âlemin göz bebeği olmasına rağmen, bu hakikatini yerinde kullanamadığından yerlerde sürünmektedir. Bu şerh, insanın yerlerde sürünmekten kurtulup asli asaletine ulaşması için kendi hakikatlerini anlamasına yardımcı olmayı hedeflers.2. Şerh, okuyucunun eserin satırları içindeki manaları idrak etmesini gerektirir; zira ölü bir kimse tarafından okunursa, ölü doğuşlara yol açabilir. Ancak diri kimselerin okumasıyla bu sözler hayat bulurs.17. Şerh, Hakikat ve Marifet mertebesinde bir ilim içerir ve şeriat ile tarikat konularını doğrudan ele almazs.166. Bu şerhi anlamak, en az on senelik bir tasavvuf eğitimi gerektirebilir ve sadece okumak değil, içindekini yaşamaya gayret etmek önemlidirs.172. Şerh, ulûhiyet seyrimizi düzenleyen bir niteliğe sahiptir ve Kur'an, hadis ve fıkıh kitaplarının fiziksel yaşantımızı düzenlemesinden farklı bir boyutta işlers.172. Eser, vahidiyetin zatın mazharı olduğunu ve kâinatın sırrının insanda açığa çıktığını vurgulars.39, s.7.
Kaynaklar: İnsân-ı Kâmil, C.3 — s. 1, 2, 5, 7, 17, 39, 113, 166, 172
Eserde geçen 'ihtiyari ölüm' ne demektir?⌄
Tasavvufta 'ihtiyari ölüm', sâlikin Azrâîl (a.s.) ile gelecek zorunlu ölümden önce, kendi iradesiyle nefsini öldürmesi, benlik iddiâsından vazgeçmesi ve varlığını Hakk'a teslim etmesidir. Bu, kişinin kendi beden dünyasının ve genel olarak dünyanın hakikatini idrâk ederek, nefsânî varlığını Hakk'ın varlığı içinde eritmesi anlamına gelir. Hadîs-i şerîfteki 'mûtû kable en temûtû' (ölmeden önce ölünüz) emrinin tasavvufî tahkîki olan ihtiyari ölüm, sâlikin kendi iç kıyâmetini yaşayarak, nefsinin vücud iddiâsını çözmesi ve Hakk'ın zuhûruna mahal olmasıdırs.2. Bu hâl, kişinin hayalinde kurguladığı batıl yaşamın Hakk'ın gelişiyle izale olmasıdırs.188.
Kaynaklar: İnsân-ı Kâmil C.3 — s. 2, 188
›Ayrıntı
İhtiyari ölüm, tasavvufî sülûkün önemli bir merhalesidir ve kıyâmet-i sugrâ ile kıyâmet-i nefsî kavramlarıyla yakından ilişkilidir (Kıyâmet, K1-43). Sâlik, bu süreçte kendi nefsini hesaba çekerek, benlik iddiâsından arınır ve Hakk'ın varlığında fâni olur. Bu, kişinin kendi ameline, ilmine veya hâline karşı duyduğu ucüb (kendi nefsini hayretle takdîr etme) gibi kalp hastalıklarından kurtulmasını sağlar (Ucüb, WIKI). İhtiyari ölüm, zorunlu ölüm gelmeden önce kişinin varlığını Hakk'a teslim etmesiyle gerçekleşir; böylece Azrâîl (a.s.) geldiğinde geriye sadece bir çuval et ve kemikten başka bir şey bulamazs.2. Bu teslimiyet, halîfenin kendi nefsinin hilâfetini Hakk'a teslim etmesi ve Hakk'tan başka kimse olmadığını ayân etmesiyle benzerlik gösterir (Halîfe, K1-1). İhtiyari ölüm, sâlikin kendi iç dünyasında yaşadığı bir dönüşümdür; nefsinin ölmesi, vücud iddiâsının çözülmesi ve hesabının kalbinde verilmesidir (Kıyâmet, K1-43). Bu durum, kişinin hayalinde kurguladığı batıl yaşamın ortadan kalkması ve Hakk'ın hakikatinin zuhur etmesiyle sonuçlanır; bu da "Hakk geldi, batıl izale oldu, gitti" hükmünün tecellisidirs.188. İhtiyari ölüm, aynı zamanda kişinin kendi kimliğinde zuhur eden İlâhî İsim'in, isimlerin ve sıfatların tümünden mücerred olan yüce Hakk'ın ilâhî katındaki ahadiyet sırrına vâkıf olmasıyla da ilişkilidirs.29, 32. Bu mertebede, sâlik, her kemal sahibinde görülen kemal hâlinin esas kemal hâlinden bir eser olduğunu ve kendi haddi nisbetinde nasib aldığını idrâk eders.18.
Kaynaklar: İnsân-ı Kâmil C.3 — s. 2, 18, 29, 32, 188