
Anahtar Kelimeler
İlgili Konular
Sıkça Sorulan Sorular
İnsân-ı Kâmil kitabı ne anlatıyor?⌄
Abdülkerim Cîlî'nin "İnsân-ı Kâmil" adlı eseri, insanın Allah'ın zatının ve sıfatlarının zuhuru olduğunu, ilâhî ve halka ait vasıfları kendinde birleştiren yüce bir varlık mertebesi olduğunu anlatır. Bu eser, insanın kâinattaki özel konumunu, Allah'ın bütün isimlerinin tecellî mahalli oluşunu ve "emânet"i yüklenerek halîfetullâh olma vasfını detaylandırır. Kitap, İnsân-ı Kâmil'in mertebelerini, cemâl ve celâl vasıflarını nasıl taşıdığını ve zâhir ile bâtın arasındaki bağlantıyı nasıl kurduğunu açıklayarak, bu mertebenin derinliğini ve hakikatinin bilinmezliğini vurgular1.
›Ayrıntı
"İnsân-ı Kâmil" eseri, Abdülkerim Cîlî Hazretleri'nin yüce hakikatleri bünyesinde barındıran bir çalışmadır1. Kitabın temel konusu, insanın Allah'ın zatının ve sıfatlarının zuhuru olmasıdır. İnsân-ı Kâmil, ilâhî suret üzere yaratılmış olup, ruhî ve cismânî yapısı Allah isminin gölgesidir1. Bu mertebe, tasavvufun en yüksek vâsıllık makâmı olan Kâb-ı Kavseyn ile ilişkilendirilebilir; zira Kâb-ı Kavseyn, Hz. Peygamber'in Hak'a en yakın olduğu mertebedir ve İnsân-ı Kâmil de bu yakınlığın bir tezahürüdür2. Eser, İnsân-ı Kâmil'in bazı mertebeleri olduğunu ve bunların kitapta açıklanacağını belirtir1. İnsân-ı Kâmil, ilâhî olan beş vasıf ile halka ait dört vasfı (toprak, su, ateş, hava) kendinde birleştirir; bu da onun kâmil vasfını oluşturur1. Bu yönüyle, İnsân-ı Kâmil, âlem-i mânâdaki soyut hakikatlerin ve âlem-i şehâdetteki somut varlıkların birleştiği bir noktadır2. Kitapta, İnsân-ı Kâmil'in tek başına zâtî isimlerin mazharı olduğu vurgulanır. Dünya ve âhiret gibi mertebeler zâtî isimlerin değil, diğer mertebe isimlerinin mazharları iken, İnsân-ı Kâmil bunların dışında kalır ve zâtî isimlerin zuhur mahallidir1. Bu durum, Ahzâb 72'deki "Emânet Âyeti" ile açıklanır; Allah'ın emânetini gökler, yer ve dağlar yüklenmekten çekinirken, insan onu yüklenmiştir2. Bu emânet, tasavvufî yorumda "esmâ-i ilâhiyye'nin câmî mahalliyeti" olarak ifade edilir; yani insan, Allah'ın bütün isimlerini taşıyacak kapsamlı bir mahaldir3. İnsân-ı Kâmil, zâhir ile bâtın arasındaki bağlantıyı kuran, Allah'ın hakikatinin âlemlerde ortaya çıkmasını sağlayan bir aracıdır1. Onun şerefinin yüceliği ve makamının büyüklüğü nedeniyle, hakikati çoğu zaman idrak edilemez ve çevresindeki varlıklar onun kıymetini bilemez1. Eser, İnsân-ı Kâmil'in hem celâl hem de cemâl vasıflarını zaman zaman faaliyete geçirdiğini de belirtir1.
- Kaynaklar
- 1.İnsân-ı Kâmil, Cilt 5 — s. 1, 45, 46, 52, 53, 54, 133, 134
- 2.K1, s. 138, 184, 405
- 3.K1-405, İnsân-ı Kâmil, Cilt 5, s. 47
Terzibaba - Necdet Ardıç kimdir?⌄
Necdet Ardıç, Uşşâkî tarikatının günümüzdeki önemli mürşidlerinden biri olup, tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan müstesna bir şahsiyettir. Eserleri ve sohbetleriyle tasavvufu geniş kitlelere ulaştırmış, özellikle İrfan Mektebi (Hakk Yolu) ve Fusûsu'l-Hikem şerhi gibi çalışmalarıyla öne çıkmıştır1. Kendisi, Abdülkerim Cîlî'nin İnsân-ı Kâmil adlı eserinin şerhini de kaleme almıştır2. Necdet Ardıç'ın eserleri arasında Necdet Divanı, Hacc Divanı ve İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri gibi çalışmalar bulunmaktadır2.
›Ayrıntı
Necdet Ardıç, "Terzibaba" lakabıyla tanınan, Uşşâkî tarikatının günümüzdeki mürşidlerinden biridir1. Tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan ve eserleri ile sohbetleriyle tasavvufu geniş kitlelere ulaştıran bir şahsiyettir1. Onun önemli çalışmalarından biri, İrfan Mektebi (Hakk Yolu) adlı eseridir12. Ayrıca, Fusûsu'l-Hikem şerhi de onun öne çıkan eserleri arasındadır1.
Necdet Ardıç, Abdülkerim Cîlî'nin İnsân-ı Kâmil adlı eserinin şerhini de yapmıştır. Bu şerh, "Necdet Ardıç Terzi Baba Şerhi İrfan Sofrası Necdet Ardıç Tasavvuf Serisi" başlığı altında yayımlanmıştır2. Eserlerinin kayda alınmasında Erhan Aytaç ve Nurbil Aytaç gibi isimler görev almıştır2. Necdet Ardıç'ın müellif ekolünden gelen isimler arasında Abdürrezzak Tek ve Terzi Oğlu Cem Cemâlî gibi yazarlar bulunmaktadır. Bu müellifler, Necdet Ardıç riyâsetindeki tasavvuf serisi içinde Sâd, Câsiye, Vâkı'a, Mü'minûn ve Zümer sûreleri tefsirlerini kaleme almışlardır34. Necdet Ardıç'ın diğer eserleri arasında Necdet Divanı, Hacc Divanı, Lübb’ül Lübb Özün Özü (Osmanlıca'dan çeviri) ve Salât- Namaz ve Ezan-ı Muhammedi’de Bazı Hakikatler gibi çalışmalar da yer almaktadır2. Ayrıca, İslâm’da Mübarek Geceler, Bayramlar ve Dîvanlar serisi ile İbretlik dosyalar serisi gibi farklı konularda da eserleri bulunmaktadır2.
- Kaynaklar
- 1.Vikipedi: Necdet Ardıç (Terzibaba)
- 2.İnsân-ı Kâmil (Cilt 5) — s. 1, 138, 139, 142
- 3.Vikipedi: Abdürrezzak Tek
- 4.Vikipedi: Terzi Oğlu Cem Cemâlî
Kitaptaki 'Cemâl' ve 'Celâl' kavramları ne demektir?⌄
Cemâl ve Celâl, tasavvufta Allah'ın isim ve sıfatlarının iki temel tecellî ve zuhur vechesini ifade eden kavramlardır. Cemâl, Allah'ın güzellik, lütuf, rahmet ve ikram gibi sıfatlarının tecellîsi olup, her varlıkta zuhur eden vechidir1. Celâl ise Allah'ın azamet, kudret, kahır ve şiddet gibi sıfatlarının tecellîsi olup, zuhurda şiddet kazanan, varlık perdesini açan güçtür1. Her Celâl'in içinde bir Cemâl, her Cemâl'in içinde de bir Celâl bulunur; zira ikram Celâl'den gelir ve Cemâl'e ulaşmak için Celâl'den geçilir1. İnsân-ı Kâmil, bu iki sıfatın tüm mertebeleriyle kendisinde zuhur ettiği varlıktır1.
›Ayrıntı
Cemâl ve Celâl, Hakk'ın zuhurunun iki ana yönünü temsil eder. Cemâl, "Feeynema tüvellu fesemme vechullah" (Nereye dönerseniz Hakk'ın vechi oradadır) ayetinde belirtildiği üzere, bütün zuhurda olanların güzellik ve lütuf yönüdür1. Her varlık, Allah'ın Cemâl sıfatının bir zuhur yeridir ve Cemâl ismi daha geniş kapsamlıdır; zorluklar ve kolaylıklar, güzellikler ve azaplar dahi Cemâl kapsamında değerlendirilir, zira görüntüye çıkması Cemâl ismini alır1. Celâl ise, zuhurda şiddet kazandığı zaman ortaya çıkan güçtür. Bir suret Celâl ile düzenlenip kemâle erdiğinde Cemâl ismini alır; yani Cemâl'in zuhuru için Celâl'in gücüne ihtiyaç vardır1. Cehennem mutlak Celâl'in mazharı iken, cennette sadece Cemâl ismi zuhura çıkar1. Celâl sıfatına bağlı isimler (Müntakim, Muazzib, Darr, Mani gibi) varlıkların bir kısmına tahsis edilmişken, Cemâl isimleri tüm varlıkları kapsar1. Tasavvufî anlayışa göre, her Cemâl için bir Celâl, her Celâl için de bir Cemâl vardır1. İkram, Celâl sahibinden gelir ve Cemâl'e ulaşmak için Celâl'den geçmek gerekir; bu, rahmetin gazabı geçtiği kudsî hadisin sırrıdır1. İnsân-ı Kâmil ise, hem Celâl hem de Cemâl vasıflarının zaman zaman faaliyete çıktığı, bütün isimlerin mertebeleriyle birlikte zuhur ettiği varlıktır; bu yönüyle insan-ı kâmil, bütün âlemlerden daha geniş bir sahaya sahiptir1. Her iki isim için de bir "cem" yani tecellîlerinin toplandığı bir alan söz konusudur1.
- Kaynaklar
- 1.İnsân-ı Kâmil, C.5 — s. 12, 35, 36, 40, 41, 42, 45, 131
Eserde geçen 'Hüviyet' makamı nedir?⌄
Hüviyet, tasavvufta Cenâb-ı Hakk'ın zuhuru mümkün olmayan gaybından ibaret olan, sırf Zât'a ait olma vasfını ifade eden bir makamdır. Bu makam, "O" (hüve) zamirinin tasavvufî terim haline getirilmiş şekli olup, İhlâs Sûresi'ndeki "kul hüvallâhu ehad" ifadesindeki "hüve" kelimesiyle Kur'ânî bir temele sahiptir1. Hüviyet, isim ve sıfatlardan bağımsız, hiçbir vasfı olmayan, bütün varlığı kaplayan sırf "Hû"dan ibaret bir teklik mertebesidir2. Ahadiyyet ile aynı kademede yer alan bu makam, bütün taayyünlerin ötesinde, Zât'ın kendine özgü mahremiyetini temsil eder1.
›Ayrıntı
Hüviyet, Cenâb-ı Hakk'ın zuhuru mümkün olmayan gaybından ibaret olan, Zât'ın kendine ait olma vasfıdır2. Bu, "O" (hüve) zamirinin tasavvufî bir terim olarak kullanılmasıyla ortaya çıkar ve İhlâs Sûresi'nin başında yer alan "kul hüvallâhu ehad" (De ki: O Allah birdir) ifadesindeki "hüve" kelimesiyle temelini bulur1. Tasavvufî anlayışa göre, "hüve" kelimesi "Allah" isminden daha özel bir duruma sahiptir ve Zât'ın en içteki hakikatine işaret eder2.
Hüviyet makamı, hiçbir vasfı olmayan, sadece bir "Hû"dan ibaret olan bir teklik mertebesidir; onda isimlere ve sıfatlara itibar yoktur2. Ancak, toplu olarak tek olma yolunda, hüviyet hepsine işaret eder ve batınları ile gaybleri anlamaktan ibaret olan bir şanı vardır2. Hüviyet, isim, sıfat, nam, mertebe, mutlak zat gibi sıfatlardan belli birine tahsis edilmemiştir2. Bu makam, ahadiyyet ile aynı kademede yer alır ve Zât'ın kendine ait mahremiyetini ifade eder; bütün taayyünlerin ötesindedir1.
Hüviyet, isimler ve sıfatlar cümlesi nazar-ı itibara alınarak, vâhidiyyet sıfatının batın manasına işaret eder. Elle tutulur, gözle görülür bir şey olmamasına rağmen, bütün isim ve sıfatları kendi bünyesinde toplar; aksi takdirde hüviyet olmaz2. Yüce Hakk için hüviyet, O'nun öz Zât'ından ibarettir ve bu Zât'a hiçbir varlığa yol yoktur. Ancak isim ve sıfatları gayb halinde fehmetmek gerekir2. Hüviyet, kendisine idrak yolu kapalı olduğu için gayb sayılır2. Bu makam, açık ve sarih olan sırf varlığın kendisidir ve her kemal durumunu içine almıştır2. Mana âleminde ism-i azam, hüviyet-i mutlaka olan "Hû"dur2. "Hüve" lafzı ile işaret olunan hüviyet, "Ene" (ben) lafzı ile işaret olunan inniyetin, yani benliğin aynıdır2.
- Kaynaklar
- 1.K1, s. 51
- 2.İnsân-ı Kâmil, Cilt 5 — s. 65, 66, 67, 71, 73, 75
Bu kitap tasavvufa yeni başlayanlar için mi?⌄
Necdet Ardıç'ın "İnsân-ı Kâmil" adlı eseri, tasavvufa yeni başlayanlar için değil, daha ziyade tasavvufî hakikatleri derinlemesine idrak etmek isteyen, belirli bir irfan seviyesine ulaşmış sâliklere hitap eden bir eserdir. Kitap, "Hakk’ın zât-i zuhur mahalli ve âlemin göz bebeği" olan insanın kendi hakikatini anlaması gerektiğini vurgular1. Eser, "Ümmü'l-Kitab", "Kitab" ve "İnsan-ı Kamil kitabı" gibi kavramları açıklayarak1, mutlak varlık, hakikatlerin mahiyeti ve ilâhî tecellîler üzerine yoğunlaşır. Bu derinlikli konular, tasavvufî terminolojiye ve düşünce yapısına aşina olmayı gerektirir; zira "mutlak varlığa karşı bir marifet sahibi olmak" ve "kitabın ilmini almak"1 gibi ifadeler, eserin başlangıç seviyesinin ötesinde olduğunu gösterir.
›Ayrıntı
Necdet Ardıç'ın "İnsân-ı Kâmil" eseri, tasavvufî derinliği ve kullanılan terminoloji itibarıyla tasavvufa yeni başlayan bir okuyucu için uygun değildir. Kitap, okuyucunun "evvelâ kendini sonra da Rabbını tanıtıcı haliyle tefekkür hayatında çok büyük bir yeri olması lâzım gelen"1 bir seviyeye ulaşmasını hedefler. Bu hedef, tasavvufî sülûkun belirli merhalelerini kat etmiş, temel kavramlara aşina olmuş bir sâlik için geçerlidir.
Eser, "Ümmü'l-Kitab", "Kitab" ve "İnsan-ı Kamil kitabı" gibi üç temel kitap türünden bahseder ve bunların "mutlak varlık"1 ile ilişkisini açıklar. "Ümmü'l-Kitab'ın Zatın künhünden ibaret olduğu"1 ve "Kitab'ın mutlak varlık olduğu"1 gibi ifadeler, tasavvufun en soyut ve derin konularına işaret eder. Bu tür kavramlar, tasavvufî düşünceye yabancı olanlar için anlaşılması güç olabilir.
Kitap, Kur'an-ı Kerim'i anlamak için "irfaniyet" ve "marifet sahibi olmak" gerektiğini vurgular1. Bu, eserin sadece zahirî bilgiyi değil, bâtınî idraki de hedeflediğini gösterir. "Kitabın ilmini alırsan ona marifet sahibi olursun"1 ifadesi, eserin sıradan bir okuma değil, derinlemesine bir öğrenme ve idrak süreci gerektirdiğini ortaya koyar. Ayrıca, kitabın "sureler, ayetler ve harfler" gibi Kur'anî unsurları "Allah'ın suretleri, işaretleri ve ayan-ı sabite" olarak yorumlaması1, tasavvufî tefsir geleneğine ait bir yaklaşım olup, bu alanda ön bilgiye sahip olmayı gerektirir. Eserin "giriş", "mukaddime", "Zat", "İsim" ve "Sıfat" gibi bölümlerden oluşması1, tasavvufî ilimlerin sistematiğine uygun bir yapıyı işaret eder. Bu nedenle, "İnsân-ı Kâmil" tasavvufa yeni başlayanlar için değil, tasavvufî hakikatleri daha ileri bir seviyede tahsil etmek isteyenler için yazılmış bir eserdir.
- Kaynaklar
- 1.İnsân-ı Kâmil, C.5 — s. 2, 12, 123, 126, 129, 137
Kitapta bahsedilen 'ihtiyari ölüm' nasıl olur?⌄
Tasavvufta "ihtiyari ölüm", sâlikin Azrâîl (a.s.) ile gelen zorunlu ölümden önce, kendi iradesiyle nefsini terbiye ederek ve dünyevi bağlardan arınarak Hak'ka yönelmesidir. Bu, kişinin beden dünyasının hakikatini idrak etmesi ve varlığını önceden Hakk'a teslim etmesiyle gerçekleşir1. Hadîs-i şerîfteki "ölmeden önce ölünüz" (mûtû kable en temûtû) ifadesiyle de desteklenen bu hâl, sâlikin nefsini her gün hesaba çekmesi, vücut iddiasını çözmesi ve kalbinde bir iç kıyamet yaşaması anlamına gelir2. Böylece, zorunlu ölüm anında geriye sadece "bir çuval et ve kemik" kalır, zira ruhani varlık zaten Hakk'a teslim edilmiştir1.
›Ayrıntı
İhtiyari ölüm, tasavvufî sülûkun önemli bir merhalesidir ve sâlikin manevî yükselişini ifade eder. Bu kavram, kişinin kendi iradesiyle nefsini terbiye etmesi ve dünyevi bağlardan sıyrılmasıyla gerçekleşir. Amaç, Azrâîl (a.s.)'ın getireceği zorunlu ölümden önce, kişinin kendi beden dünyasının hakikatini idrak ederek varlığını Hakk'a teslim etmesidir1. Bu teslimiyet, sâlikin nefsini öldürmesi, yani nefsanî arzularından ve benlik iddialarından vazgeçmesi anlamına gelir.
İhtiyari ölüm, tasavvuftaki "kıyâmet-i sugrâ" (küçük kıyamet) ve "kıyâmet-i nefsî" (nefsî kıyamet) kavramlarıyla yakından ilişkilidir2. Kıyâmet-i sugrâ, her insanın kendi ölümüyle yaşadığı kıyamet iken, kıyâmet-i nefsî sâlikin günlük olarak yaşadığı "iç kıyamet"tir. Bu iç kıyamet, nefsin ölmesi, vücut iddiasının çözülmesi ve kişinin nefsini her gün hesaba çekmesiyle tezahür eder2. Hadîs-i şerîfteki "ölmeden önce ölünüz" ifadesi, bu ihtiyari ölümün temelini oluşturur2.
İhtiyari ölüm, sâlikin kendi iradesiyle gerçekleştirdiği bir süreçtir. Bu süreçte kişi, nefsini hesaba çeker, benlik iddialarını terk eder ve Hak'la olan özel ilişkisinin taşıyıcısı olan "emâneti" (Ahzâb 72) idrak eder2. Bu idrak, kişinin mutlak varlığa marifet kesbetmesi ve Kur'an-ı Kerim'i irfanî bir bakış açısıyla anlamasıyla da bağlantılıdır1. Böylece, zorunlu ölüm geldiğinde, kişinin ruhani varlığı zaten Hakk'a teslim edilmiş olduğundan, Azrâîl (a.s.)'ın bulacağı sadece "bir çuval et ve kemik"ten ibaret kalır1. Bu durum, hesap, kitap, mükafat ve mücazatın sona erdiği bir hâli işaret eder1.
- Kaynaklar
- 1.İnsân-ı Kâmil Cilt 5 — s. 3, 96, 129
- 2.K1, s. 43, 405
Eserdeki 'Sem' ve 'Basar' bölümleri neyi ifade ediyor?⌄
İnsân-ı Kâmil adlı eserde "Sem" ve "Basar" bölümleri, Cenâb-ı Hakk'ın işitme ve görme sıfatlarının idrâkini ve bu sıfatların sâlik üzerindeki tecellîlerini ifade eder. "Sem" ilâhî bir duyma ile hakikatin anlaşılması ve yaşanması irfâniyetini vurgularken1, "Basar" ise Hakk'ın her şeyi gören, ilminin mahalli olan sıfatını ve bunun kalp gözüyle (basiret) idrâkini anlatır1. Bu bölümler, sâlikin kesretten vahdete ulaşma yolculuğunda, Hakk'ın varlığındaki tecellîleri müşâhede etmesinin ve O'na muhtaç olduğunun bilincine varmasının temelini oluşturur.
›Ayrıntı
Eserdeki "Sem" ve "Basar" bölümleri, tasavvufî sülûkun önemli mertebelerinden olan ilâhî sıfatların idrâkini konu alır.
Sem (İşitme): "Sem" bölümü, lugat anlamı olan "işitme"nin ötesinde, ilâhî bir duyma ile hakikatin anlaşılması ve yaşanması olarak açıklanır. Bu, kişinin "sem"ini faaliyete geçirerek elindeki kıymetli iletişim vasıtasını idrâk etmesiyle kendisine çok şeyler kazandıracak bir irfâniyettir1. Cenâb-ı Hakk'ın kelâm sıfatı ile ifade edilen mânânın, ilâhî bir duyma ile hakikatinin anlaşılıp yaşanması çok müthiş bir irfâniyettir1. Bu, Kur'an'ın Allah'ın kelâmı olduğunu ve her ne kadar biz okusak da, aslında bize okunduğunu idrâk etme hâlidir1.
Basar (Görme): "Basar" bölümü ise, Hakk'ın görme sıfatını ele alır. İlâh'ın basarı, ilminin mahalli sayılır; O, her şeyi görür ve âlemle nefsinin arasında fark yoktur. Tümden gözü sayılır, ne kadar bildiği varsa görmesi açıktır ve devamı vardır1. Bu görme, baştaki göz bebeğinden, yani suret gözünden boş boş bakmak değildir. Asıl görme, kalp gözüyle görmektir ki buna basiret denir. Basar ile bir şeyin dışı, basiret ile de bâtını, özü görülür1. Bu idrâk, Hayy sıfatıyla hayat veren, Basar sıfatıyla gözümüzü açan, Şâfi sıfatıyla şifa veren Hakk'ın varlığımızda tecelli ettiğini ve amir olduğunu anlamaktır; bu idrâke ulaşanlar veli kimselerdir1. Bu bölümler, sâlikin Hakk'ın esmâî tecellîlerini kendi varlığında müşâhede ederek kesretten vahdete ulaşma yolculuğunda önemli birer duraktır.
- Kaynaklar
- 1.İnsân-ı Kâmil, Cilt 5 — s. 4, 6, 8, 10, 15, 20
Kitapta geçen 'Ümm'ül-Kitap' kavramı nedir?⌄
Ümmü'l-Kitap, tasavvufî terminolojide "Kitabın Anası" anlamına gelir ve mutlak varlığın, yani Hakk'ın zatının künhünü ifade eder. Bu, varlık ve yoklukla hüküm verilemeyen, hakikatlerin mahiyetini içeren, her şeyin kendisinde derç edildiği ilahî bir kaynaktır1. Harflerin mürekkep hokkasında gizli olması gibi, tüm varoluşun ve ilahî kelamın özü ve menşei olan bu kavram, Kur'ân-ı Kerîm'in ve tüm âlemlerin de ana kaynağı olarak kabul edilir1.
›Ayrıntı
Ümmü'l-Kitap, tasavvufî anlayışta varlığın en temel ve kapsayıcı ilkesidir. Bu kavram, Cenâb-ı Hakk'ın zatının künhü olarak tanımlanır; öyle ki, ona ne varlık ne de yokluk gibi mutlak bir hüküm verilebilir1. O, "hakikatlerin mahiyeti"dir, yani tüm hakikatlerin özünü ve özelliklerini barındırır1. Ümmü'l-Kitap, mutlak varlığın kendisini açtığı bir kaynaktır; tıpkı harflerin mürekkep hokkasında derç edilmiş olması gibi, tüm varoluş da onda açığa çıkmıştır1. Bu bağlamda, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in "ümmî" oluşu, O'nun Ümmü'l-Kitap'ın ilminde ve âlemlerinde ana olmasıyla ilişkilendirilir; yani O, kalemle sınırlanacak bir bilgiye değil, tüm kitapların ve lisanların kendisinden çıktığı ilahî bir kaynağa sahiptir1. Kur'ân-ı Kerîm'de geçen "Elif-Lâm-Mîm, Zâlikel kitâbu lâ reybe fîh" ayeti, bu üçlü kitap anlayışına işaret eder: âlemler kitabı, Kur'ân-ı Kerîm ve İnsan-ı Kâmil kitabı; ve bu üç kitabın da kaynağı Ümmü'l-Kitap'tır1. Ümmü'l-Kitap, aynı zamanda "imam-ı mübin" ve "kitab-ı mübin" olarak da anılır; biri ef'al âlemini, diğeri esmâ âlemini belirtir ve hiçbir yaş veya kurunun dışarıda kalmadığı, her şeyin ayrıntılarıyla anlatıldığı ilahî bir kaynaktır1. Bu ilahî kitaba marifet kesbetmek, yani Kur'ân-ı Kerîm'i ve âlemleri anlayabilmek, irfaniyet sahibi olmayı gerektirir; zira kitabın içindeki manayı okuyup sırlarını çözmek, açık ilim ve irfaniyetin kapısını aralar1.
- Kaynaklar
- 1.İnsân-ı Kâmil, C.5 — s. 123, 125, 126, 127, 128, 129, 130