
Anahtar Kelimeler
İlgili Konular
Sıkça Sorulan Sorular
İnsân-ı Kâmil (Cilt 6) kitabı ne anlatıyor?⌄
Necdet Ardıç'ın "İnsân-ı Kâmil (Cilt 6)" eseri, Abdülkerim Cîlî'nin aynı isimli eserinin şerhi olup, tasavvufî hakikatleri ve özellikle İnsân-ı Kâmil mertebesini derinlemesine ele almaktadır. Kitap, Hz. Peygamber'in getirdiği dinin diğer dinleri nasıl hükümsüz kıldığını ve ona verilmeyen mertebeleri (bakabillah ve insan-ı kamil mertebeleri) nasıl getirdiğini açıklarken (İnsân-ı Kâmil (Cilt 6), s.18-19), aynı zamanda tasavvufun temel kavramlarına da değinir. Eserde, Necdet Ardıç'ın diğer çalışmaları olan "Altı Peygamber" serisi ve "Terzi Baba" kitapları gibi eserlere atıflar bulunmakta, bu da eserin Ardıç'ın külliyatı içindeki yerini göstermektedir (İnsân-ı Kâmil (Cilt 6), s.91).
›Ayrıntı
"İnsân-ı Kâmil (Cilt 6)", Necdet Ardıç'ın Abdülkerim Cîlî'nin "İnsân-ı Kâmil" adlı eserine yaptığı şerhin bir bölümüdür (İnsân-ı Kâmil (Cilt 6), s.1). Bu şerh, tasavvufî hakikatleri ve özellikle İnsân-ı Kâmil kavramını okuyucuya sunmayı amaçlar. Kitapta, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) getirdiği dinin diğer dinleri nasıl hükümsüz kıldığından bahsedilir; zira O'nun, önceki peygamberlere verilenlerin yanı sıra, onlara verilmeyen "bakabillah" ve "insan-ı kamil" mertebelerini de getirdiği vurgulanır (İnsân-ı Kâmil (Cilt 6), s.18-19). Bu durum, Hz. Peygamber'in risaletinin evrenselliğini ve kemalini ortaya koyar.
Eser, Necdet Ardıç'ın geniş tasavvufî külliyatının bir parçasıdır. İçerisinde, Ardıç'ın "Altı Peygamber" serisi (Hz. Âdem, Hz. Nûh, Hz. İbrâhîm gibi peygamberlerin mertebelerini anlatan eserler) ve "Terzi Baba" adlı biyografik ve irfanî eserlerine göndermeler bulunmaktadır (İnsân-ı Kâmil (Cilt 6), s.91). Bu atıflar, eserin Ardıç'ın genel tasavvufî anlayışı ve eserleri arasındaki bağlantıyı gösterir. Kitapta ayrıca, Mesnevi-i Şerif ve Fusûsu'l-Hikem gibi tasavvufun temel kaynaklarından yapılan nakillere de yer verilmiştir (İnsân-ı Kâmil (Cilt 6), s.88). Bu durum, şerhin geleneksel tasavvufî birikime dayandığını ve bu birikimi güncel bir dille yorumladığını gösterir. Kitap, Allah'ın zatıyla yaşayan ancak dışarıdan fark edilmeyen "insan-ı kâmil" kimselerinden bahseder (İnsân-ı Kâmil (Cilt 6), s.10), bu da eserin ana temasını oluşturan İnsân-ı Kâmil mertebesinin derinliğini ve gizemini vurgular.
Terzibaba kimdir?⌄
Necdet Ardıç, tasavvuf çevrelerinde "Terzibaba" olarak bilinen, günümüz Uşşâkî tarikatının önemli mürşidlerinden biridir. İrfan geleneğini modern döneme taşıyan müstesna bir şahsiyet olup, eserleri ve sohbetleriyle tasavvufu geniş kitlelere ulaştırmıştır. Özellikle İrfan Mektebi (Hakk Yolu) ve Fusûsu'l-Hikem şerhi gibi çalışmalarıyla tanınır. Kendi ekolünden gelen müellifler, onun riyasetinde Kur'an sûreleri tefsirleri kaleme almışlardır; örneğin Cem Cemâlî Mü'minûn ve Zümer sûreleri tefsirlerini, Abdürrezzak Tek ise Sâd, Câsiye ve Vâkı'a sûreleri tefsirlerini yazmıştır.
›Ayrıntı
Terzibaba, asıl adıyla Necdet Ardıç, Uşşâkî tarikatının günümüzdeki önemli mürşidlerinden biridir. Tasavvufî irfan geleneğini çağdaş döneme aktaran müstesna bir şahsiyet olarak kabul edilir (Necdet Ardıç, Wiki). Onun öğretileri ve sohbetleri, tasavvufun geniş kitleler tarafından anlaşılmasına ve yaşanmasına önemli katkılar sağlamıştır. Terzibaba'nın fikrî ve mânevî mirası, özellikle kaleme aldığı eserler aracılığıyla yayılmıştır. Bu eserler arasında İrfan Mektebi (Hakk Yolu) ve İbn Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem adlı eserine yazdığı şerh öne çıkar (Necdet Ardıç, Wiki). Bu çalışmalar, onun tasavvufî derinliğini ve irfanî bakış açısını yansıtır. Terzibaba'nın etkisi sadece kendi eserleriyle sınırlı kalmamış, aynı zamanda onun ekolünden gelen müellifler de onun riyasetinde çeşitli tasavvufî eserler kaleme almışlardır. Örneğin, Terzi Oğlu Cem Cemâlî, Mü'minûn ve Zümer sûrelerinin tefsirlerini yazmıştır (Terzi Oğlu Cem Cemâlî, Wiki). Benzer şekilde, Abdürrezzak Tek de Terzibaba ekolünden bir müellif olarak Sâd, Câsiye ve Vâkı'a sûrelerinin tefsirlerini kaleme almıştır (Abdürrezzak Tek, Wiki). Bu durum, Terzibaba'nın sadece bir mürşid olmakla kalmayıp, aynı zamanda bir ilim ve irfan ekolünün kurucusu ve yönlendiricisi olduğunu göstermektedir.
Kitaptaki 'İnsân-ı Kâmil' kavramı ne demektir?⌄
Verilen kaynaklarda "İnsân-ı Kâmil" kavramının doğrudan bir tanımı bulunmamaktadır. Ancak, Abdülkerim Cîlî Hazretleri'nin "İnsân-ı Kâmil" isimli eserinin şerhinden bahsedilmesis.1, bu eserin "çok yüce hakikatleri bünyesinde bulundurduğu" ve "kişiye evvelâ kendini sonra da Rabbını tanıtıcı haliyle tefekkür hayatımızda çok büyük bir yeri olması lâzım geldiği"s.9 belirtilmektedir. Bu bağlamda, "İnsân-ı Kâmil"in, kişinin kendi hakikatini ve Rabbini idrak etmesiyle ulaşılan, "Hakk’ın zât-i zuhur mahalli ve âlemin göz bebeği" olan bir mertebeyi ifade ettiği anlaşılmaktadır. Bu mertebeye ulaşan kişi, "yerlerde sürünmekten kurtulup ayağa kalkar ve asli asaletine ulaşır"s.9.
Kaynaklar: İnsân-ı Kâmil, Cilt 6 — s. 1, 9
›Ayrıntı
"İnsân-ı Kâmil" kavramı, Abdülkerim Cîlî Hazretleri'nin aynı isimli eserinin şerhi bağlamında ele alınmaktadırs.1. Bu eser, "çok yüce hakikatleri bünyesinde bulunduran" bir kaynak olarak nitelendirilmektedirs.1. Kitabın amacı, "kişiye evvelâ kendini sonra da Rabbını tanıtıcı haliyle tefekkür hayatımızda çok büyük bir yeri olması lâzım gelmektedir"s.9. Bu ifade, "İnsân-ı Kâmil"in, kişinin kendi özünü ve Allah'ı idrak etme yolculuğunda bir rehber olduğunu göstermektedir.
Kaynaklarda "İnsân-ı Kâmil"in doğrudan bir tanımı verilmese de, bu kavramın ulaşılan bir mertebeyi ifade ettiği anlaşılmaktadır. Bu mertebeye ulaşan insan, "Hakk’ın zât-i zuhur mahalli ve âlemin göz bebeği" olarak tanımlanırs.9. Bu, kâmil insanın, Hakk'ın tecellî ettiği ve âlemin özü, merkezi konumunda olduğu anlamına gelir. Ancak, bu hakikatin yerinde kullanılamaması durumunda insanın "yerlerde sürünmekte" olduğu belirtilirs.9. "İnsân-ı Kâmil" olmak, bu durumdan kurtulup "ayağa kalkmak ve asli asaletine ulaşmak" demektirs.9. Bu asli asalete ulaşmanın yolu ise, "bu ve benzeri tevhid kitaplarında belirtilen kendi hakikatlerini anlaması ile ancak mümkün olacaktır"s.9. Bu bağlamda, "İnsân-ı Kâmil" kavramı, tasavvufî sülûkun nihai hedefi olan, hem kendini hem de Rabbini tam anlamıyla idrak etmiş, Hakk'ın tecellî mahalli olmuş ve asli fıtratına dönmüş insanı ifade etmektedir.
Kaynaklar: İnsân-ı Kâmil, Cilt 6 — s. 1, 9
Eserde geçen 'ihtiyari ölüm' ne anlama gelir?⌄
Tasavvufta "ihtiyari ölüm", sâlikin Azrâîl (a.s.) tarafından getirilen zaruri ölümden önce, kendi iradesiyle nefsini ve benlik iddiâsını Hakk'a teslim etmesidir. Bu, kişinin kendi beden dünyasının hakikatini idrak ederek varlığını Hakk'a sunması ve böylece mutlak zuhurda olanın Hakk'ın ta kendisi olduğunu idrak etmesidirs.3, 78. İhtiyari ölüm, sâlikin nefsinin hilâfet iddiâsından soyutlanması ve Hak'tan başka kimse olmadığını ayân etmesiyle gerçekleşen bir iç kıyâmet ve nefsî hesaptırK1. Bu hâl, mahlukun kadim zata arkadaş olmasıyla kendi mahlukiyetinden eser kalmaması ve "ben" diye bir şeyin ortadan kalkması anlamına gelirs.77, 78.
Kaynaklar: İnsân-ı Kâmil, Cilt 6 — s. 3, 77, 78 · K1
›Ayrıntı
İhtiyari ölüm, tasavvufî sülûkun önemli bir merhalesi olup, zaruri ölüm gelmeden evvel kişinin kendi iradesiyle gerçekleştirdiği mânevî bir ölümdürs.3. Bu kavram, hadîs-i şerîfteki "mûtû kable en temûtû" (ölmeden önce ölünüz) emrinin tasavvuftaki karşılığıdır ve kıyâmet-i sugrâ'nın (küçük kıyâmet) bir tezahürü olarak kabul edilirK1. Sâlik, ihtiyari ölümle kendi beden dünyasının hakikatini idrak eder ve varlığını Hakk'a teslim eder; böylece Azrâîl (a.s.) geldiğinde geriye sadece "bir çuval et ve kemikten başka bir şey" bulamazs.3.
Bu teslimiyet, mahluk olan insanın, kadim zata arkadaş olmasıyla kendi mahlukiyetinden eser kalmaması anlamına gelirs.77, 78. Cüneyd-i Bağdadî'nin ifadesiyle, "Mahluk (muhdes), kadim zata arkadaş olunca, eseri kalmadı"s.77. Bu durum, insanın varlığından eser kalmaması, yani "ben" diye bir şeyin ortadan kalkması ve mutlak zuhurda olanın Hakk'ın ta kendisi olduğunun idrak edilmesidirs.78. Bu idrak, eserde veya varlıkta bir değişiklik değil, anlayıştaki bir değişikliktir; çünkü aslı zaten öyledir, ancak insan mahluk olarak gördüğünden ona muhdes ismini vermiştirs.78. İhtiyari ölüm, sâlikin nefsinin hilâfet iddiâsından soyutlanması ve Hak'tan başka kimse olmadığını ayân etmesiyle gerçekleşen bir iç kıyâmet ve nefsî hesaptırK1. Bu merhalede, kulun cesedinde rububiyet eserleri zuhur etmeye başlar; eli kudret, dili tekvin, ayağı yürüme gücü kazanır, gözüne kapalı hiçbir şey kalmaz ve kulağı bu varlıkta konuşanın her sözünü duyars.59. Bu, nefislerin kendilerine işlenen zata bağlı isimlerin ve İlâhî sıfatların nakşı ile bilinmesi ve Allah zikredildiğinde zikredilenin kendileri olması halidirs.30.
Kaynaklar: İnsân-ı Kâmil, Cilt 6 — s. 3, 30, 59, 77, 78 · K1, s. 43
Kitapta ilahi kitapların (Kur'an, İncil, Tevrat) anlatılmasının hikmeti nedir?⌄
İlahi kitapların anlatılmasının hikmeti, tasavvufî idrakte, bu kitapların Hakikat-i Muhammediyye'nin farklı veçhelerini ve Allah'ın ilminin tecellilerini barındırmasıdır. Özellikle Kur'an-ı Kerim, diğer tüm ilahi kitapların asıllarını ve gerçek bilgilerini tertemiz bir şekilde muhafaza eden, sırf Zât'tan ibaret bir kitap olarak kabul edilirs.56, 43. Bu anlatım, peygamberlerin ilim nispetinde gelen ilahi hikmetleri ve bu kitapların hem hidayet hem de dalalet yolunda ilerletme potansiyelini ortaya koyarak, okuyucuyu zâtî hakikatlere yönlendirmeyi amaçlars.39, 53.
Kaynaklar: İnsân-ı Kâmil, Cilt 6 — s. 39, 43, 53, 56
›Ayrıntı
İlahi kitapların tasavvufta anlatılmasının temel hikmeti, bu kitapların Allah'ın ilminin ve hikmetinin farklı tezahürleri olmasıdır. Her peygambere gelen kitap ve ilimler, o peygamberin ilmi nispetinde zuhur ederdi; bu, ilahi bir hikmettir ki peygamber getirdiğine karşı cahil kalmasıns.39. Bu bağlamda, Kur'an-ı Kerim, tüm ilahi kitapların gerçek hallerini ve tertemiz bilgilerini içinde barındıran bir eser olarak öne çıkars.56. Örneğin, Kur'an'da geçen İsa (a.s.) ve Meryem Ana'dan bahseden ayetler, kayıtlı İncil'in tamamını teşkil eder; bu durum, Muhammediliğin İseviliğe bir lütfu olarak görülürs.56. Aynı şekilde, Kur'an'daki Musa (a.s.)'dan bahseden ayetler Tevratî ayetlerdir, yani Kur'an'ın içindeki Tevrat'tır; zira dört kitabın manası Kur'an'ın içinde mevcutturs.33.
Bu kitapların anlatılması, aynı zamanda ilahi hakikatlerin katmanlı yapısını ve sülûk yolundaki önemini vurgular. Tevrat, hikmet levhini temsil eder ve ilmi sülûklerin şekillerini bilmek, tecelli ve zevk yoluyla ilahi ve kutsî makamlarda gerçekleşen olayları (nalınları çıkarmak, ağaçla konuşmak gibi) içerirs.33. Zebur ise fiillere bağlı sıfatların tecellilerinden ibaret olup, ilahi iktidara bağlı parça fiillerin tafsilatını sunars.43. Kur'an ise sırf Zât'tan ibarettirs.43. Bu ayrım, ilahi bilginin farklı mertebelerde nasıl tezahür ettiğini gösterir. Ayrıca, ilahi kitapların ayetlerinin hem hidayet hem de dalalet yolunda ilerletme potansiyeli olduğu belirtilir; bu, Allah'ın her kitabının hidayettekilerin nasibini verdiği gibi, dalalettekilerin nasibini de vermesiyle açıklanırs.53. Bu anlatım, okuyucuyu zâtî hakikatleri idrak etmeye ve kendi hakikatinde Allah'ın Zât'ının tümüyle mevcut olduğunu keşfetmeye yönlendirirs.11.
Kaynaklar: İnsân-ı Kâmil, Cilt 6 — s. 11, 33, 39, 43, 53, 56
Bu kitap tasavvufa yeni başlayanlar için uygun mu?⌄
Verilen kaynaklarda, "İnsân-ı Kâmil" kitabının tasavvufa yeni başlayanlar için uygun olup olmadığına dair doğrudan bir değerlendirme bulunmamaktadır. Ancak, kitabın içeriği ve müellifi hakkında verilen bilgilerden hareketle bir çıkarım yapılabilir. "İnsân-ı Kâmil", Abdülkerim Cîlî'nin kâmil insanın mertebelerini anlatan klasik bir eseridir (İnsân-ı Kâmil (Kitap)). Bu tür klasik eserler, genellikle tasavvufî terminolojiye ve derin kavramlara aşina olmayı gerektirir. Necdet Ardıç'ın bu esere şerh yazdığı belirtilse de (İnsân-ı Kâmil (Cilt 6), s.1), şerhin başlangıç seviyesine uygun olup olmadığına dair bir bilgi yoktur. Tasavvufî hâllerin zuhûru ve yerleşmesi gibi konularınK2 ve hakikatlerin gerçekleşme süreçlerininK2 tasavvufî sülûkta belirli bir tertip ve terbiye ile idrak edildiği düşünüldüğünde, "İnsân-ı Kâmil" gibi kapsamlı bir eserin yeni başlayanlar için zorlayıcı olabileceği öngörülebilir.
Kaynaklar: K2
›Ayrıntı
"İnsân-ı Kâmil" eseri, Abdülkerim Cîlî tarafından kaleme alınmış olup, "Kamil insanın mertebelerini anlatan klasik" bir eser olarak tanımlanmaktadır (İnsân-ı Kâmil (Kitap)). Bu tür klasik tasavvuf metinleri, genellikle tasavvufî kavramların derinlemesine işlendiği, özel bir terminolojiye sahip ve belli bir tasavvufî altyapı gerektiren eserlerdir. Örneğin, "Nefes-i Rahmani" gibi kavramlar, "sabahın nefeslenmesi" metaforuyla açıklanırken, "mana âleminden gelen bir nurla aydınlanma" ve "batın âleminde yeni bir yol alma" gibi ifadeler kullanılmaktadır (İnsân-ı Kâmil (Cilt 6), s.80). Bu tür açıklamalar, tasavvufî tecrübe ve bilgi birikimi olmayan bir okuyucu için anlaşılması güç olabilir.
Tasavvufî sülûkun, hâllerin zuhûru ve yerleşmesi gibi süreçleri içerdiği belirtilmiştir. Bir hâlin zuhûru "ânî bir vâridât" veya "bârika" şeklinde olabilirken, yerleşmesi "tertîb, terbiye ve tekrarla" mümkün olmaktadırK2. Ayrıca, tasavvufî bir hakikatin gerçekleşmesi için "Hak'tan ilâhî tasarruf", "sâlikin amelî gayreti" ve "mürşidin terbiyesi ve ihvân ile sohbet" gibi üç boyutun bir araya gelmesi gerektiği vurgulanmıştırK2. Bu süreçler, tasavvufa yeni başlayan bir sâlikin henüz tam olarak idrak edemeyeceği veya tecrübe edemeyeceği merhalelerdir. Dolayısıyla, "İnsân-ı Kâmil" gibi kâmil insanın mertebelerini detaylandıran bir eserin, bu sülûk merhalelerini henüz kat etmemiş veya tasavvufî terminolojiye yabancı olan bir okuyucu için karmaşık ve zorlayıcı olabileceği düşünülmektedir. Necdet Ardıç'ın esere şerh yazmış olması (İnsân-ı Kâmil (Cilt 6), s.1), eserin anlaşılırlığını artırsa da, şerhin başlangıç seviyesine uygun olduğuna dair kaynaklarda bir bilgi bulunmamaktadır.
Kaynaklar: K2
Şerh ne demektir ve bu kitap neden bir şerhtir?⌄
Şerh, bir metni açıklamak, yorumlamak ve derinlemesine izah etmek anlamına gelir. Tasavvufî metinlerde şerh, genellikle bir eserin bâtınî manalarını, hakikatlerini ve inceliklerini açığa çıkarmayı hedefler. Abdulkerim Cili'nin "İnsan-ı Kamil" adlı eseri, bu tanıma uygun olarak, tasavvufî hakikatleri ve insanın Rabbini tanımasını sağlayan bir tefekkür kitabı niteliğindedirs.3. Eser, ses kayıtlarından kitap haline getirilmiş olup, tasavvufî konuları geniş kitlelere ulaştırma gayesi taşırs.9.
Kaynaklar: İnsan-ı Kamil, Cilt 6 — s. 3, 9
›Ayrıntı
Şerh, kelime anlamı itibarıyla bir metnin anlaşılmasını kolaylaştırmak, kapalı yönlerini açmak ve muhtevasını genişletmek demektir. Tasavvufta şerh, sadece lafzî bir açıklama olmanın ötesinde, metinde gizli olan hikmetleri ve irfanî hakikatleri ortaya koymayı amaçlar. Abdulkerim Cili'nin "İnsan-ı Kamil" adlı eseri de bu bağlamda bir şerh niteliği taşır. Kitabın amacı, okuyucuya önce kendini, sonra da Rabbini tanıtmak suretiyle tefekkür hayatına katkıda bulunmaktırs.3. Eser, insanın "Hakk'ın zât-i zuhur mahalli ve âlemin göz bebeği" olduğu hakikatini anlamasına yardımcı olmayı hedefler; zira bu hakikati idrak edemeyen insan, asli asaletine ulaşamazs.3. Kitabın yazılış süreci de bu şerh niteliğini destekler; zira başlangıçta ses kayıtları olarak var olan bu bilgiler, daha sonra okuyuculara sunulabilmesi için kitap haline dönüştürülmüştürs.1. Bu durum, eserin mevcut bilgileri daha geniş bir kitleye ulaştırma ve onların idrakine sunma gayesini gösterirs.9. Ayrıca, eserde besmele gibi temel kavramlar için ayrı bir kitabın yazılmış olmasıs.64, şerh geleneğinin derinlemesine açıklama ve tafsilat sunma prensibine uygun bir yaklaşımdır. Bu tür kitaplar, Kur'an ve hadislerden sonra İslam'ın zati hakikatini anlatan en değerli eserler arasında sıralanırs.86.
Kaynaklar: İnsan-ı Kamil, Cilt 6 — s. 1, 3, 9, 64, 86
Kitapta geçen 'mertebe' kavramı nasıl anlaşılmalı?⌄
Tasavvufta "mertebe" kavramı, varlığın ve ilahî isimlerin farklı zuhur ve tecelli düzeylerini ifade eder; bu, mutlak varlığın çeşitli veçhelerde kendini göstermesi olarak anlaşılır. Mertebeler, bir hiyerarşi içinde birbirini takip eder ve her bir mertebe, bir öncekinden daha üstün veya farklı bir zuhur alanını temsil eder. Örneğin, Rahmaniyet mertebesi, Rabbiyet mertebesinden daha üstün kabul edilirs.11. Ayrıca, sâlikin nefs mertebelerini aşarak manevi yükselişini de ifade eder; bu mertebeler, Emmâre'den Kâmile'ye doğru bir seyir izler ve her birinde farklı hâller yaşanırK2.
Kaynaklar: İnsân-ı Kâmil, Cilt 6 — s. 11 · K2
›Ayrıntı
Mertebe, tasavvufî anlayışta hem kozmik hem de sübjektif bir anlam taşır. Kozmik düzeyde, mutlak varlığın farklı tecellîlerini ve zuhur alanlarını belirtir. Bu bağlamda, Zat mertebesi "ümmü'l-kitap" iken, Sıfat mertebesi "Levh-i Mahfuz" olarak anılırs.14. Bu, ilahî hakikatlerin farklı tezahür basamaklarını gösterir. İsimler mertebesinde de üstünlükler söz konusudur; Rahmaniyet mertebesi, Rabbiyet mertebesinden daha üstün bir zuhur alanına işaret eder, ancak bu üstünlük mutlak değil, mertebe itibarıyladırs.11.
Sübjektif düzeyde ise mertebe, sâlikin manevi yolculuğunda katettiği nefs aşamalarını ifade eder. Bu yedi nefs mertebesi, Emmâre, Levvâme, Mülhime, Mutmainne, Râdıye, Mardiyye ve Sâfiye/Kâmile olarak sıralanırK2. Her bir mertebe, sâlikin ruhsal tekâmülünde belirli bir hâli ve idrak düzeyini temsil eder. Örneğin, Nefs-i Emmâre'de şehvet, gazap gibi nefsanî sıfatlar hâkimken, Nefs-i Levvâme'de sâlik kendini levmeder ve tevbe, mücâhede gibi hâller zuhur ederK2. Bir alt mertebenin zulmeti aşılmadan üstteki hâl tam olarak yaşanamaz, ancak bilinebilirK2. Bu mertebeler, Kur'ân âyetlerinden istinbat edilmiştir ve sâlikin Allah'a yaklaşma sürecindeki aşamalarını gösterir.
Kaynaklar: İnsân-ı Kâmil, Cilt 6 — s. 11, 14 · K2