İçeriğe atla
İzmir İrfan Sohbetleri CD 2 (2000) kapak gorseli

İzmir İrfan Sohbetleri CD 2 (2000)

Terzibaba - Necdet Ardıç

220 sayfa~330 dk okumamixed

Anahtar Kelimeler

Terzibaba - Necdet Ardıçsohbet arası sohbetlerdijital kütüphanekitap okuma

İlgili Konular

İzmir İrfan Sohbetleri CD 2 IS-A Eser

Sıkça Sorulan Sorular

İzmir İrfan Sohbetleri CD 2 ne anlatıyor?

Necdet Ardıç'ın "İzmir İrfan Sohbetleri CD 2" adlı eseri, tasavvufî mertebeler ve Hakk yolu üzerine yoğunlaşan, spontane gelişen sohbetlerin derlemesidir. Eser, özellikle nefs mertebeleri ve irfanî bilginin derinliklerini ele alırken, dinleyicilere Allah'ı kalp gözüyle bilme yolunda rehberlik etmeyi amaçlar. Bu sohbetler, farklı zamanlarda ve farklı dinleyicilere yapılmış olsa da, her birinin kendine özgü bir derinliği ve eğitimsel bir amacı olduğu belirtilir1. Eser, "Sohbet Arası Sohbetler" serisinin bir parçası olup1, tasavvufî sülûkun temel kavramlarını ve Hak ile kul arasındaki ilişkiyi irfanî bir bakış açısıyla sunar.

Ayrıntı

"İzmir İrfan Sohbetleri CD 2", Necdet Ardıç'ın tasavvuf serisinin bir devamı niteliğindedir ve "İrfan Mektebi (Hakk Yolu)" adlı temel eserin konularını derinleştiren sohbetleri içerir2. Bu CD'deki sohbetlerin ana teması "nefsler ile ilgili, mertebelerle ilgili" olup1, sâlikin Hakk yolundaki ilerleyişini ve mânevî gelişimini ele alır. Sohbetler, "Sohbet Arası Sohbetler" başlığı altında kaydedilmiş olup1, bu durum, konuşmaların önceden planlanmış bir metne bağlı kalmadan, o anki ihtiyaca ve dinleyicilere göre şekillendiğini gösterir. Eserde, Cenâb-ı Hakk'ın lütuflarından bahsedilir ve sohbetlerin "imanın hakikatlerinden" bahsettiği, Cibril hadisi gibi temel İslâmî konulara değinildiği belirtilir1. Gerçek sohbetin, Hakk'ın sohbeti ve Zât sohbeti olduğu vurgulanır; bu tür sohbetlerde konuşanın da dinleyenin de Hakk'ın kendisi olduğu ifade edilir1. Ayrıca, Ashab-ı Suffa'nın özel sohbet sahipleri olduğu ve Zâtî tecelliye ayna olanlar olarak nitelendirildiği belirtilir1. Sohbetlerde, Kur'ân-ı Kerîm'den A'raf Suresi 56. ayet gibi ayetlere atıflar yapılarak1, Allah'ın rahmetinin muhsinlerden geldiği gibi irfanî hakikatler açıklanır. Eser, tasavvufî sülûkun farklı mertebelerini ve bu mertebelerdeki mânevî tecrübeleri, dinleyicilere aktarılması gereken bilgiler olarak sunar1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.İzmir İrfan Sohbetleri CD 2 — s. 2, 3, 26, 30, 63, 107, 155, 221
  3. 2.K1
Terzibaba Necdet Ardıç kimdir?

Necdet Ardıç, "Terzibaba" mahlasıyla tanınan, günümüz Uşşâkî tarikatının önde gelen mürşidlerinden biridir. Tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan müstesna bir şahsiyet olarak kabul edilir. Eserleri ve sohbetleriyle tasavvufu geniş kitlelere ulaştırmış, özellikle İrfan Mektebi (Hakk Yolu) adlı eseri ve Fusûsu'l-Hikem şerhi gibi çalışmalarıyla öne çıkmıştır (Necdet Ardıç (Terzibaba) Wiki). Tekirdağ'da ikamet etmiş ve burada sohbetler vermiştir1. Kendi divanları, özellikle "Necdet Divanı" ve "Hacc Divanı" ile tasavvufî şiir geleneğine katkıda bulunmuştur1.

Ayrıntı

Necdet Ardıç, tasavvuf çevrelerinde "İz-Terzi Baba" olarak da bilinir1. Uşşâkî tarikatının önemli mürşidleri arasında yer alarak, tasavvufî öğretilerin güncel yorumlarla geniş kitlelere ulaşmasında etkili olmuştur (Necdet Ardıç (Terzibaba) Wiki). Eserleri arasında İrfan Mektebi (Hakk Yolu), Fusûsu'l-Hikem şerhi ve Lübb'ül Lübb Özün Özü (Osmanlıca'dan çeviri) gibi çalışmalar bulunmaktadır1. Ayrıca, kendi tasavvufî tecrübelerini ve irfanını yansıtan "Necdet Divanı" ve "Hacc Divanı" gibi divanları da mevcuttur1.

Necdet Ardıç'ın ekolünden gelen müellifler de bulunmaktadır. Örneğin, Abdürrezzak Tek, Terzibaba Necdet Ardıç riyâsetindeki tasavvuf serisi içinde Sâd, Câsiye ve Vâkı'a sûreleri tefsirlerini kaleme almıştır (Abdürrezzak Tek Wiki). Benzer şekilde, Terzi Oğlu Cem Cemâlî de Mü'minûn ve Zümer sûreleri tefsirlerini bu ekolün içinde yazmıştır (Terzi Oğlu Cem Cemâlî Wiki). Bu durum, Necdet Ardıç'ın tasavvufî düşüncesinin ve irfanının geniş bir etki alanı oluşturduğunu göstermektedir. Şiirlerinde "Necdet" mahlasını kullanarak kendi ismini ve tasavvufî yolculuğunu ifade etmiştir; örneğin, "Dememişler adıma Necdet necat olmuş Kur'an ile" dizesiyle bu durumu dile getirmiştir1. Şiirlerinde Kur'an ayetlerine ve miraç gibi tasavvufî konulara atıflar yaparak derin bir irfanı yansıtmıştır1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.İzmir İrfan Sohbetleri CD 2 — s. 1, 2, 148, 149, 217, 218, 222
Eserde geçen 'gayb ve şehadet' ne demektir?

Tasavvufî anlayışa göre gayb ve şehadet, varlığın iki temel boyutunu ifade eder. Şehadet, beş duyu ile müşahede edilebilen, elle tutulup gözle görülebilen âlemi; gayb ise beş duyu ile idrak edilemeyen, ruhaniyet ve mâna âlemini temsil eder. Cenâb-ı Hakk'ın hem gayb hem de şehadet âlemlerinin sahibi olması gibi1, insan da kendi varlığında bu iki boyutu taşır. İnsan, zâhiriyle şehadet âlemini müşahede ederken, bâtını ve ruhaniyeti olan kendi gaybıyla da Hakk'ın gayb âlemindeki varlığını idrak etmeye çalışır1. Bu idrak, kişinin kendi iç bünyesindeki ruhaniyetini keşfetmesiyle kolaylaşır1.

Ayrıntı

Gayb ve şehadet kavramları, tasavvufî düşüncede Allah'ın varlığının ve kâinatın işleyişinin anlaşılmasında merkezi bir yer tutar. Şehadet âlemi, maddî varlıkların, yani sert, yumuşak, ele gelen, tutulan her şeyin bulunduğu âlemdir1. İnsan, kendi zâhiri varlığıyla bu şehadet âlemini müşahede eder. Bu, bireylerin dış dünyayla olan etkileşimini ve algısını ifade eder1.

Gayb ise, beş duyu ile algılanamayan, ruhaniyet ve mâna boyutunu temsil eder. İnsanın ruhu, onun gayb tarafıdır1. Kur'an'da geçen "gayba iman ederler" ifadesi (Bakara Suresi, 3. ayet), tasavvufî yorumda kişinin kendi gaybıyla Allah'ın gayb âlemindeki varlığını idrak etmesi olarak açıklanır1. Bu, kişinin iç bünyesindeki faaliyetlerini ve varlıklarını idrak etmesiyle, dış âlemdeki ilahî varlığı anlamasının kolaylaşması anlamına gelir1. Namaz gibi ibadetlerin de hem zâhirî (hareketler) hem de bâtınî (içsel yöneliş) boyutları olması, bu gayb ve şehadet ayrımını yansıtır1. Ricâlü'l-Gayb gibi kavramlar da, kendi beşerî varlık kabuğundan çıkıp Hakk'ı giyinmiş, halk tarafından sıradan görünen ancak ilahî zuhurdan başka bir şey olmayan varlıkları ifade ederek1 gayb âleminin somutlaşmış örneklerini sunar.

  1. Kaynaklar
  2. 1.İzmir İrfan Sohbetleri CD 2 — s. 5, 6, 7, 9, 123
Bakara Suresi'ndeki inek kıssasından çıkarılacak ibret nedir?

Bakara Suresi'ndeki inek kıssasından çıkarılacak ibret, zahirde basit bir hayvan hikayesi gibi görünen bu olayın, tasavvufî mânâda derin hakikatleri barındırmasıdır. Kıssa, İsrailoğulları'nın Hz. Musa'ya karşı sergilediği mantık yürütme ve itiraz etme tavrını eleştirirken1, dervişin vasfını "bakara" kelimesinin Türkçe karşılığı olan "bak, ara" ile ilişkilendirerek1 içsel bir arayışa ve Hak'ka teslimiyete işaret eder. Bu durum, Kur'an'daki her harfin ve noktanın dahi yüzlerce mânâ taşıdığı1 ve ilahi kelamın zahirî anlamının ötesinde bâtınî hikmetler barındırdığı hakikatini vurgular.

Ayrıntı

Bakara Suresi'ne adını veren inek kıssası, Hz. Musa döneminde İsrailoğulları arasında yaşanan bir olayı anlatır1. Kıssanın zahirî anlatımında, bir cinayet sonrası katilin bulunması için Allah'ın bir inek kesilmesini emretmesi ve İsrailoğulları'nın bu emre karşı sürekli sorular sorarak ve mantık yürüterek itiraz etmeleri yer alır1. Bu durum, ilahi emirlere karşı gösterilen tereddüt ve teslimiyetsizliği temsil eder.

Tasavvufî açıdan ise bu kıssa, çok daha derin mânâlar taşır. Sohbetlerde belirtildiği üzere, "Bakara" kelimesi Türkçe'ye çevrildiğinde "bak, ara" anlamını taşır ve bu, dervişin vasfını ifade eder1. Yani, sâlikin dış dünyaya değil, kendi içine bakması ve Hakikat'i kendi özünde araması gerektiği vurgulanır. Bu, tasavvufî sülûkun temel prensiplerinden biridir; zira Hakikat'in keşfi dışsal arayışlardan ziyade içsel bir tefekkür ve murakabe ile mümkündür.

Kıssanın bir diğer önemli ibreti, Kur'an'daki her bir kelimenin ve hatta noktanın dahi yüzlerce mânâ taşıdığına dair vurgudur1. Bu, ilahi kelamın sadece zahirî anlamıyla değil, bâtınî ve işarî mânâlarıyla da idrak edilmesi gerektiğini gösterir. İsrailoğulları'nın inek kıssasına "hayvan hikayesi" veya "masal" gibi yüzeysel bir bakış açısıyla yaklaşmaları1, Kur'an'ın derin hikmetlerini kavrayamamalarına neden olmuştur. Oysa Hakikat eğitimine giren bir sâlik, Kur'an'daki her ifadenin ilahi bir mevzu olduğunu ve boş yere hiçbir şeyin bulunmadığını idrak eder1. Bu bağlamda, Bakara Suresi'ndeki inek kıssası, zahirî anlamın ötesine geçerek bâtınî hakikatleri keşfetme ve ilahi emirlere tam bir teslimiyetle yaklaşma çağrısıdır.

  1. Kaynaklar
  2. 1.İzmir İrfan Sohbetleri CD 2 — s. 37, 39, 40, 41
Tasavvufta 'seyru süluk' nedir?

Tasavvufta seyr-i sülûk, sâlikin manevî yolculuğunun bütününe verilen isimdir. Bu yolculuk, klasik olarak 'seyr ilallâh' (Allah'a sefer) ve 'seyr fillâh' (Allah'ta sefer) olmak üzere iki ana hatta ayrılır. Kur'an-ı Kerim'in peygamber kıssaları aracılığıyla bir hak yolcusunun seyr-i sülûkunu nasıl yapacağını açıkça gösterdiği belirtilir1. Sülûk, mülkten melekûta urûcun asıl mesnedi olan Mülk Sûresi 1'deki 'tebârekellezî bi-yedihi'l-mülk' ayetiyle de ilişkilendirilir. Bu manevî yolculuk, mürşid rehberliğinde gerçekleşen ve sâlikin başlangıçtan vâsıllığa kadar geçtiği mertebeleri kapsayan bir süreçtir.

Ayrıntı

Seyr-i sülûk, tasavvufî hayatın tam adıdır ve sâlikin başlangıçtan vâsıllığa kadar geçtiği yolun bütününü kapsar2. Bu yolculukta sâlik, bir arif kişinin nezaretinde manevî mertebeleri aşar; bu süreç on ila yirmi yıl sürebilir, ancak istisnalar da mevcuttur1. Seyr-i sülûk, klasik olarak dört ana seyre ayrılır:

  1. Seyr ilallâh (Allah'a sefer): Sâlikin nefsinden, dünyadan ve mâsivâdan Hak'a yöneldiği aşamadır. Bu, mücâhede ve tezkiye ile başlar2.
  2. Seyr fillâh (Allah'ta sefer): Sâlikin Hak'a vâsıl olduktan sonra esmâ ve sıfatlarda yaptığı yolculuktur. Bu aşamada sâlik mârifet kademelerinde ilerler2.
  3. Seyr maallâh (Allah'la sefer): Sâlikin Hak'la beraber yaptığı yolculuktur; fenâ-bekâ silsilesinde Hak'la kâim olarak halka dönmesidir2.
  4. Seyr anillâh / billâh (Allah'tan sefer): Sâlikin halk içinde Hak'ı temsil etmesi, mürşid olma ve halkı Hak'a çağırma makâmıdır. Bu son seyr, mürşidlerin makâmıdır2.

Seyr-i sülûk ayrıca iki ek hatta ayrılır: Seyr-i âfâkî (dış sefer), kâinatın âyetlerinde tedebbür etmeyi ifade ederken, seyr-i enfüsî (iç sefer) nefsi tezkiye etmeyi içerir2. Bu yolculukta sâlik, tevhid yani birlik esasını idrak ederek kendisini aradan çıkarması ve Hak'ın varlığını idrak etmesi gereken bir mertebeye ulaşır1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.İzmir İrfan Sohbetleri CD 2 — s. 47, 73
  3. 2.K1, s. 265
Eserdeki 'Len terani' (Sen beni göremezsin) ifadesi ne anlama gelir?

Eserdeki 'Len terani' ifadesi, tasavvufî bağlamda Cenâb-ı Hakk'ın zâtının idrak edilemezliğini ve beşerî idrakin sınırlılığını vurgular. Bu ifade, Hz. Musa'nın Allah'ı görme talebine karşılık gelen ilahî cevaptır ve sâlikin Hakikat'e ulaşma yolculuğunda karşılaşacağı idrak perdesini, yani fenâ mertebesini işaret eder. Kaynakta doğrudan bir açıklama olmamakla birlikte, tasavvufî metinlerde bu ifade, Allah'ın mutlak varlığının ve aşkınlığının bir remzi olarak kabul edilir ve sâlikin kendi varlık iddiâsından soyunarak (fenâ) Hak'ın varlığını ayân etmesi gerektiği hakikatini barındırır1.

Ayrıntı

'Len terani' ifadesi, Kur'an-ı Kerim'de Hz. Musa'nın Allah'ı görme talebine karşılık olarak gelen "Beni asla göremezsin" (A'raf, 7/143) ayetinden alınmıştır. Tasavvufta bu ifade, Allah'ın zâtının beşerî idrakle kuşatılamayacağını, mutlak ve aşkın varlığının sınırlı akıl ve duyularla kavranamayacağını anlatır. Bu durum, sâlikin Hakikat'e ulaşma yolculuğunda kendi varlık perdesini aşması gerektiğini gösterir.

Tasavvufî sülûkta sâlik, fenâ mertebelerine ulaşarak kendi varlık iddiâsından soyunur. Fenâ, sâlikin kendi nefsinin sıfat ve vasıflarının Hak'ın sıfatları karşısında perdesizleşmesi, kendi vücud iddiâsından vazgeçmesidir1. Bu, sâlikin yokluğa düşmesi değil, kendi yokluğunu tahkîk etmesi ve varlığın yalnızca Hak'a ait olduğunu idrak etmesidir1. 'Len terani' ifadesi, bu idrakin bir işareti olarak görülebilir; zira sâlik kendi varlığını fânî kıldığında, Hak'ın bâkî varlığı tecellî eder.

Bu bağlamda, 'Len terani' sâlikin kendi benliğini ve sınırlı idrakini aşması gerektiğini, ancak bu aşamadan sonra Hakikat'e daha yakın bir müşâhedeye erişebileceğini ima eder. Fenâ-yı zât mertebesinde sâlik, kendi zâtının müstakil bir varlık olmadığını, varlığın Hak'tan ibaret olduğunu hak'el-yakîn ile bilir1. Bu, Allah'ın zâtının doğrudan görülmesi değil, O'nun varlığının mutlak ve yegâne olduğunun idrakidir. Dolayısıyla, 'Len terani' ifadesi, sâlikin Hakikat'e giden yolda kendi sınırlılıklarını idrak etmesi ve fenâ mertebelerini aşması gerektiği hakikatini vurgular.

  1. Kaynaklar
  2. 1.K1, s. 2
Bu sohbetler tasavvufa yeni başlayanlar için uygun mu?

Necdet Ardıç'ın "Sohbet Arası Sohbetler" serisi, tasavvufa yeni başlayanlar için doğrudan bir başlangıç kılavuzu olmaktan ziyade, daha derinlemesine bir irfan geleneği sunar. Bu sohbetler, genellikle "savt" yani ses mertebesinde kalan ve bilinenlerin tekrarından ibaret olan genel sohbetlerin ötesine geçerek, dinleyicide "yeni açılımlar ve yeni oluşumlar" meydana getirmeyi hedefler1. Tasavvufta sohbet, mürşidin müridine yaptığı manevi yoldaşlık ve hâl aktarımı olup2, bu tür sohbetler de mürşidin teveccühü ve feyiz aktarımıyla gerçekleşir. Dolayısıyla, bu sohbetler tasavvufî bir zemini olan ve manevi derinleşme arayanlar için daha uygun bir nitelik taşır.

Ayrıntı

Necdet Ardıç'ın "Sohbet Arası Sohbetler" serisi, tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan önemli bir mürşidin (Necdet Ardıç (Terzibaba)) spontane kayıtlarıdır (Sohbet Arası Sohbetler). Bu sohbetler, tasavvufun eğitim metodu olan sohbetin, sadece "savt" yani ağızdan dilden kulağa ulaşan ses mertebesinde kalmadığını vurgular1. Genel sohbetler genellikle bilinen şeylerin tekrarından ibaret olup, yeni açılımlar ve oluşumlar getiremezken1, bu sohbetler "kalpten kalbe feyiz aktarımı"2 prensibiyle işler.

Tasavvufta sohbet, kâmil bir mürşidin sâlike yaptığı manevi yoldaşlık ve hâl aktarımıdır2. Bu aktarım, yazılı bilginin (kitap) ve sözlü bilginin (ders) ötesinde, "hâl/teveccüh" ile gerçekleşen en güçlü aktarım şeklidir2. Necdet Ardıç'ın sohbetleri de bu üçüncü mertebeye yakın bir işleyişe sahiptir. Sohbetin kemali, konuşmanın içinde dört yönlü faaliyetin olmasıyla mümkündür1. Bu, sadece bilgi aktarımı değil, aynı zamanda manevi bir tesir ve dönüşüm sürecini ifade eder.

Tasavvufî bir hakikatin gerçekleşmesi, ilahi tasarruf (vehbî), sâlikin gayreti (kesbî) ve mürşidin terbiyesi ile ihvanla sohbet (vesîle) olmak üzere üç boyutun birleşmesiyle vuku bulur3. Bu sohbetler, özellikle vesîle boyutunu güçlendirerek, dinleyicinin manevi yolculuğunda ilerlemesine yardımcı olmayı amaçlar. Ancak, bu derinlikli aktarımın tam olarak idrak edilebilmesi için dinleyicinin belirli bir tasavvufî altyapıya ve manevi olgunluğa sahip olması beklenir. Nitekim, bir ağacın gelişmesi için bakım gerektiği gibi1, manevi gelişim de uygun bir zeminde ve gayretle mümkündür. Bu nedenle, bu sohbetler tasavvufa yeni başlayanlar için bir giriş niteliği taşımaktan ziyade, daha çok manevi yolculukta ilerlemiş veya ilerlemeye niyetli olanlar için bir derinleşme ve feyiz kaynağıdır.

  1. Kaynaklar
  2. 1.İzmir İrfan Sohbetleri CD 2 — s. 28, 207
  3. 2.K1, s. 29
  4. 3.K2
Sohbetlerdeki 'nefsler ile ilgili' bölüm neyi anlatır?

Sohbetlerdeki "nefsler ile ilgili" bölüm, sâlikin süflî yapısı olan nefsin mertebelerini ve bu mertebelerin tezkiye edilerek aşılmasını konu alır. Bu bağlamda nefs, tasavvufî sülûkun ana hedefi olup, kötülüğü emredici (emmâre) yapısından arındırılıp, ilâhî hakikatlere ulaşma yolunda bir mücâhede mahalli olarak ele alınır. Nitekim, "İdrîsiyye Fassı'nın 'tathîr' bahsi nefsin yeridir"1 ifadesi, nefsin arındırılmasının önemine işaret ederken, "nefs kötülüğü emredicidir, ancak Rabbim'in rahmeti müstesnâ" (Yûsuf 53) ayeti nefsin bu temel özelliğini vurgular. Sohbetlerdeki bu konu, sâlikin kendi nefsi üzerinde hâkimiyet kurarak, onun memuru değil amiri olması gerektiğini öğretir2.

Ayrıntı

Sohbetlerde "nefsler ile ilgili" konular, tasavvuf disiplininin temelini oluşturan nefsin tezkiyesi sürecini açıklar1. Nefs, insanın dünyaya ve hazlara yönelen süflî yapısıdır ve tasavvufta ruhun ulvî yapısından titizlikle ayrılır1. Bu sohbetler, nefsin yedi mertebeli bir silsilede tezkiye edildiğini, emmâreden başlayıp sâfiyeye kadar yükseldiğini belirtir3. Özellikle nefs-i emmâre, kötülüğü emredici vasfıyla öne çıkar ve sâlikin bu mertebeden kurtulması hedeflenir. Sohbetlerde bu durum, "nakıs insanın öldürülmesi gerekiyor, işte orada o çocuğun öldürülmesi bizim nefsimizde mevcut olan nefs-i emmarenin gelecekte rahmaniyetimize zarar vermemesi için katledilmesi gerekiyor"2 şeklinde somutlaştırılır. Bu, nefsin saltanatını sürdürmek için kalpteki ilâhî bilgileri öldürme eğilimine karşı bir mücâdeledir2. Ayrıca, sohbetlerde nefs-i levvâme de ele alınır ve Cenâb-ı Hakk'ın kıyametle birlikte bu nefse yemin etmesi, onun önemini gösterir; bu, insanın levvâme nefsindeki kıyametin kopması veya levvâmelikten kurtulması anlamına gelir2. Sohbetlerin amacı, sâlikin nefsinin memuru değil, amiri olması, yani nefsi kullanıp ondan istifade etmesidir2. Bu süreç, "Men arefe nefsehu fakat arefe rabbehu" (kim nefsini bildi, Rabbini bildi) hadisi şerifiyle de desteklenir; burada "alim" olmak değil, "arif" olmak vurgulanır, zira ariflik nefsin hakikatine vâkıf olmayı ifade eder2. Bu irfan sohbetleri, marifetullah rızkının en güzeli olarak kabul edilir ve batınî bir sofra (maide) hükmündedir2.

  1. Kaynaklar
  2. 1.K1, s. 126
  3. 2.İzmir İrfan Sohbetleri CD 2 — s. 10, 12, 41, 137, 203
  4. 3.K1-126, İzmir İrfan Sohbetleri CD 2, s. 155