
Anahtar Kelimeler
İlgili Konular
Sıkça Sorulan Sorular
Kelime-i İlyâsiyye ne anlatıyor?⌄
Kelime-i İlyâsiyye, Hz. İlyâs'ın şahsında tecellî eden "İnâs Hikmeti"ni ve bu hikmetin sâlikin mânevî yolculuğundaki yerini açıklayan bir tasavvufî fasıldır. Bu fasıl, Hz. İlyâs'ın hem ruhanî hem de cismanî mizaca sahip olması sebebiyle melekî ve beşerî âlemler arasında bir berzahiyet teşkil ettiğini vurgulars.1, 2. Sâlikin kendi hayvâniyetiyle tahakkuk etmesi ve akl-ı mücerred makâmından şehvet makâmına nüzûl etmesi gerektiğini, böylece İlyâsî hikmeti zevken idrâk edebileceğini belirtirs.203, 204. Hz. İlyâs'ın riyâzetlerle kesâfet-i beşeriyyeden letâfet-i melekiyyeye yükselişi ve şehvetten arınarak akl-ı mücerred hâle gelişi, sülûkun önemli bir merhalesi olarak sunulurs.18, 203.
Kaynaklar: Kelime-i İlyâsiyye — s. 1, 2, 18, 203, 204
›Ayrıntı
Kelime-i İlyâsiyye, Hz. İlyâs'ın şahsında tecellî eden "İnâs Hikmeti"ni ele alırs.1. Bu hikmet, Hz. İlyâs'ın ruhanî mizacı sebebiyle melekî suretlerle, cismanî mizacı sebebiyle de beşerî suretlerle ünsiyet etmesi ve böylece iki âlem arasında bir berzahiyet oluşturmasıyla açıklanırs.2. Hz. İlyâs, bu özelliğiyle hem meleklerin ruhanî mertebelerinde onlarla musâhabe eder hem de insanların tabiî ve unsûrî suretlerinde onlarla muhâlata eders.2.
Bu fasıl, sâlikin mânevî yolculuğunda İlyâsî hikmeti idrâk etmesi için belirli adımları işaret eder. Sâlikin kendi aklının hükmünden, yani akl-ı mücerred makâmından, şehvet makâmına nüzûl etmesi ve kendi hayvâniyetiyle mütehakkık olması gerektiği vurgulanırs.203, 204. Bu nüzûl, sâlikin hayvân-ı mutlak olmadıkça hikmeti zevken bilemeyeceği anlamına gelirs.204. Hz. İlyâs'ın riyâzetlerle kesâfet-i beşeriyyeden letâfet-i melekiyyeye yükselmesi, yani akl-ı mücerred makâmına ulaşması, bu sürecin bir parçasıdırs.203. Bu yükselişle birlikte Hz. İlyâs'ın şehvetten arınarak akl-ı mücerred hâle geldiği, nikâh şehveti, gazap, kibir ve haset gibi nefsânî ağrazlara taallukunun kalmadığı belirtilirs.18.
Fasıl ayrıca, İdrîs ve İlyâs (a.s.)'ın "ayn" ve hakîkat cihetinden bir olduğunu, ancak taayyün-i sûrî ve zuhûr-ı şahsî cihetinden iki farklı kimse olduğunu ifade eders.206. Bu durum, Hak'ın esmâları vasıtasıyla kesîr suretlerde zâhir olmasının bir tezahürüdürs.206. Sâlikin ma'rifet-i ilâhiyyesi kâmil olduğunda, tenzîh ve teşbîhi hakîkî ve şühûdî bir şekilde idrâk eder, her sûrette Hakk'ın vücûdunun sereyânını görür ve her şeyin "ayn"ını Hakk'ın "ayn"ı olarak müşâhede eders.11, 12. Bu, ma'rifette kemâle ulaşma ve aksâ-yı ma'rifete vusûl bulma hâlidir; öyle ki sâlik müteayyen suretleri değil, her surette zâhir olan vücûd-ı vâhid-i Hakk'ı görürs.219.
Kaynaklar: Kelime-i İlyâsiyye — s. 1, 2, 11, 12, 18, 203, 204, 206, 219
Eserdeki 'ünsiyet hikmeti' ne demektir?⌄
İbn Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem adlı eserinin İlyâsiyye Fassı'nda ele alınan "Hikmet-i Înâsiyye" veya "ünsiyet hikmeti", varlığın etkileyen (müessir) ve etkilenen (müesserün-fîh) olmak üzere ikiye ayrılmasına dayanan temel bir hakikattir. Bu hikmetin özü, varlığın tek ve Hakk'ın varlığı olması, ancak itibar yönünden bu iki kısma ayrılmasıdırs.79. Bu ayrım, Hakk ile âlem arasındaki münasebeti ve ilişkiyi açıklars.83. İlyas (a.s.)'ın hem ruhanî hem de cismânî mizaca sahip olması sebebiyle meleklerle ve insanlarla ünsiyet kurabilmesi, bu hikmetin bir tezahürü olarak sunulurs.1. Bu hikmet, sâlikin ma'rifet-i tâmme-i kâmile sahibi olması için yeterli bir bilgi kaynağıdırs.226.
Kaynaklar: Kelime-i İlyâsiyye — s. 1, 79, 83, 226
›Ayrıntı
Hikmet-i Înâsiyye, İbn Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem adlı eserinin yirmi ikinci fassı olan Kelime-i İlyâsiyye'de açıklanan bir kavramdırs.1. Bu hikmetin temelinde, varlığın birliği yatar; yani varlık tek olup Hakk'ın varlığıdır. Ancak bu tek varlık, itibar yönünden iki kısma ayrılır: etkileyen (müessir) ve etkilenen (müesserün-fîh)s.79. Bu ayrım, Hakk ile âlem arasındaki ilişkinin ve münasebetin açıklanmasında merkezi bir rol oynars.83. Etkileyen her durumda ve her mertebede yalnızca Allah iken, etkilenen her durumda ve her mertebede yalnızca âlemdirs.77. Bu durum, varlık işinin "dişilik hikmeti" olarak da adlandırılan hikmet-i înâsiyye'nin ruhu ve özüdür; çünkü varlığın alıcılığını ve pasifliğini ifade eders.82. Hz. İlyas'ın şahsiyeti, bu hikmetin bir örneği olarak sunulur. O, ruhanî mizacı sebebiyle melekî suretlerle, cismânî mizacı sebebiyle de beşerî suretlerle ünsiyet kurar. Bu sayede İlyas (a.s.), iki âlem arasında bir berzah (geçiş noktası) görevi görürs.1, 4. Bu hikmet, Hakk yolcusunun tam ve kâmil bilgiye ulaşması için gerekli olan ma'rifeti sağlars.226. Nitekim hikmet, ilmin tahkik edilmiş hali olup, bilineni yerine koymaktırK1. İlyas (a.s.)'ın hikmeti, Hakk yolcusunun kendi hayvâniyetiyle gerçekleşmesine bağlı kılınmıştırs.203.
Kaynaklar: Kelime-i İlyâsiyye — s. 1, 4, 77, 79, 82, 83, 203, 226 · K1, s. 197
Ruh ve nefs arasındaki fark nedir?⌄
Tasavvufî anlayışa göre ruh ve nefs, hakikatte tek bir varlığın farklı mertebelerdeki tezahürleridir; aralarındaki temel fark incelik (letâfet) ve yoğunluk (kesâfet) olarak açıklanır. Ruh, insanın ulvî ve Hak'ka yönelen yönünü temsil ederken, nefs ise yoğunluk mertebesinde ruha verilen isim olup, insanın süflî yapısını, dünyaya ve hazlara yönelen vechesini ifade eders.2; K1-126. Sâlikin tasavvufî yolculuğu, ruhu güçlendirerek nefsi tezkiye etme dengesi üzerine kuruludur.
Kaynaklar: Kelime-i İlyâsiyye — s. 1, 2, 126
›Ayrıntı
Ruh ve nefs arasındaki ilişki, buhar ile buz arasındaki ilişkiye benzetilir; her ikisi de aynı hakikatin farklı yoğunluktaki halleridirs.2. Yoğunluk mertebesinde ruha "nefs" denir ve onun kuvvetlerine de tabiî kuvvetler adı verilirs.2. Bu yoğun, unsurlardan oluşan bedene ait olan nefs, bozulma ve yok olma niteliğine sahiptirs.2. Tasavvufta ruh, insanın ulvî yapısı olup, Hak'ka yönelen ve melekî temayüllerin merkezidir. Nefs ise insanın süflî yapısıdır; dünyaya yönelir ve hayvânî temayüllerin merkezidirK1. Sâlikin tasavvufî sülûku, ruhu güçlendirme ve nefsi tezkiye etme dengesi üzerine kuruludurK1. Nefs, tasavvuf disiplininin ana hedefidir ve sülûkun bütün gayreti nefsin tezkiyesi içindirK1. Nefsin yedi mertebesi vardır; emmâreden başlayıp sâfiyeye kadar tezkiye edilirK1. Örneğin, Nefs-i Mülhime, sâlikin ilham almaya başladığı üçüncü mertebedirK1, Nefs-i Mutmainne ise kalbin sâkinleştiği ve Hak'la huzura erildiği dördüncü mertebedirK1. Nefsin arzularına muhalefet ederek sıfatlarını izale etmek, ehlullahın "mevt-i ahmer" dediği bir ölüm olup, bu sayede nefs sıfat-ı Hak ile muttasıf olur ve kesâfeti letâfete dönüşürs.132. Bu dönüşüm, İdris (a.s.)'ın yoğun nefs yapısının nurlu ruh yapısına dönüşmesi ve suretinin ruhanî yapıya uygun nûrânî misâlî surete inkılap etmesi örneğinde görülebilirs.9-10.
Kaynaklar: Kelime-i İlyâsiyye — s. 2, 9, 10, 132 · K1, s. 126, 272, 530
Hz. İlyas neden 'berzah' olarak nitelendiriliyor?⌄
Hz. İlyas, tasavvufî metinlerde "berzah" olarak nitelendirilmektedir çünkü o, iki âlem veya iki farklı yaratılış mertebesi arasında bir geçiş noktası, birleştirici bir kuşak vazifesi görür. Bu nitelendirme, onun meleki yaratılış ile insani yaratılışı kendinde toplamasıs.7, 8 ve nübüvvet ile risaleti bir araya getirmesis.190 gibi özelliklerinden kaynaklanır. Berzah kavramı, tasavvufta iki şey arasındaki engel veya ara perdeyi ifade ederkenK1, Hz. İlyas örneğinde bu, farklı hakikatleri birleştiren bir arabuluculuk makamına işaret eder.
Kaynaklar: Kelime-i İlyâsiyye — s. 7, 8, 190 · K1, s. 103
›Ayrıntı
Hz. İlyas'ın "berzah" olarak nitelendirilmesi, onun varlığında iki farklı sureti ve iki âlemi birleştirmesiyle açıklanırs.1. Tasavvufta berzah, madde ve mana, dünya ve ahiret gibi zıt görünen âlemler arasındaki vasıta mertebedir; ne tamamen birine ne de diğerine ait olup, ikisinin sıfatlarını kendinde barındırırK1. Hz. İlyas özelinde bu durum, onun meleki yaratılış ile insani yaratılış arasında bir berzah gibi olup, her iki tarafın hükümlerini kendinde toplamasıyla somutlaşırs.7, 8. O, şehvetlerden arınmış, soyut bir ruh olarak kalmış, bu yönüyle meleklerin ve ruhların tenzih üzerine olan marifetini yansıtmıştırs.20.
Ayrıca, Hz. İlyas'ın berzahiliği, onun nübüvvet (peygamberlik) ve risalet (elçilik) olmak üzere iki mertebeyi bir araya getirmesinde de görülür. O, daha önce peygamber olup göğe yükseltilen İdris (a.s.) iken, daha sonra İlyas adıyla resul olarak Baalbek köyüne inmiştirs.190, 192. Bu iniş, tenasüh (ruh göçü) vehmine düşülmeden, ruhun musavver bir halde mekân-ı aliyyden nüzulü olarak açıklanırs.13. Bu iki mertebeyi birleştirmesi, onun farklı ilahi görevler arasında bir köprü kurduğunu gösterir. Hz. İlyas'ın hikmetine vakıf olmak isteyen bir sâlikin, aklın hükmünden nefs ve şehvet mahalline inmesi ve "mutlak hayvan" olması gerektiği belirtilir. Bu makamda sâlik, kabir ziyaretinde ölüleri berzah hayatıyla diri olarak görür, dilsizi melekûtî ruhani kelimelerle konuşur ve oturanı manevi ve misali hareketlerle yürür halde müşahade eders.189, 192. Bu, Hz. İlyas'ın temsil ettiği berzah makamının, sâlike gayb âlemleriyle dünya âlemi arasında bir idrak kapısı açtığını gösterir.
Kaynaklar: Kelime-i İlyâsiyye — s. 1, 7, 8, 13, 20, 189, 190, 192 · K1, s. 103
Bu eser kimin için yazılmıştır?⌄
Verilen kaynaklarda "Bu eser kimin için yazılmıştır?" sorusuna doğrudan bir cevap bulunmamaktadır. Ancak, Risâle-i Gavsiyye'nin Hak ile Gavs-ı A'zam Abdulkâdir Geylânî hazretleri arasında geçen bir mükâleme (söyleşme) hâlinde yazıldığı belirtilmektedir (Risâle-i Gavsiyye, K1-12). Bu durum, eserin özel bir muhatabı olduğunu ve Hak'ın Geylânî'ye sırrî hitaplarını içerdiğini düşündürmektedir. Tasavvufî metinlerin genel yapısı göz önüne alındığında, bu tür eserler genellikle belirli bir velînin mânevî tecrübelerini ve Hak'tan aldığı ilhamları kaydetmek amacıyla kaleme alınır.
›Ayrıntı
Risâle-i Gavsiyye, tasavvuf-irfân külliyatının "sırrî metin"lerinden biri olarak kabul edilir ve içeriği büyük oranda "vahy-i mübâşire"ye benzer (Risâle-i Gavsiyye, K1-12). Bu, Hak'ın Geylânî'ye doğrudan sırrî hitapları ve Geylânî'nin bu hitaplara verdiği cevaplar şeklinde tezahür eder. Hadîs-i şerîfteki "kulum bana nâfilelerle yaklaşır... onun gören gözü, işiten kulağı olurum" (Buhârî, kudsî) ifadesi, bu risâlenin temel mesnedini oluşturur ve eserin "fenâ fillâh ehlinin" nasıl konuştuğunu gösterdiğini belirtir (Risâle-i Gavsiyye, K1-12). Bu bağlamda, eserin yazılış amacı, Gavs-ı A'zam'ın mânevî mertebesini ve Hak ile olan özel ilişkisini ortaya koymak olarak anlaşılabilir. Eserin yapısı, Hak'ın "yâ Gavs-ı A'zam!" diye seslenmesi ve sırrî mevzulardan bahsetmesi, Geylânî'nin de cevap vermesi üzerine kuruludur (Risâle-i Gavsiyye, K1-12). Bu durum, eserin öncelikli olarak Gavs-ı A'zam'ın kendi mânevî tecrübelerini kaydetmek ve belki de belirli bir mânevî silsile içindeki müridlere yol göstermek amacıyla yazılmış olabileceğini düşündürmektedir. Ancak, kaynaklarda eserin genel okuyucu kitlesi veya belirli bir zümre için yazıldığına dair açık bir ifade bulunmamaktadır.
Muhyiddin İbnü'l-Arabi kimdir?⌄
Muhyiddîn İbn Arabî (1165-1240), tasavvuf metafiziğinin en büyük teorisyeni ve Şeyh-i Ekber unvanıyla anılan önemli bir sûfîdir. En kıymetli eseri olan Fusûsu'l-Hikem'i Hz. Peygamber'in rüyâ ile kendisine yazdırdığını belirtmiş, bu eseri vahy-i ilhâmînin bir tezâhürü olarak görmüştürK1. Ayrıca 560 bâbdan oluşan ve tasavvuf metafiziğinin ansiklopedik kaynağı sayılan Fütûhât-ı Mekkiyye adlı büyük eserini de kaleme almıştırK1. İbn Arabî, eserlerinde ve düşüncesinde Allah'ın zâtına "mechûl-i mutlak" (mutlak bilinmez) demesi ve zâtî kuşatma ile zâtî maiyyet (beraberlik) yakınlığını ispat etmesi gibi konularla dikkat çekmiş, bu hususlar Ehl-i Sünnet uleması tarafından tartışılmıştırs.209, 210.
Kaynaklar: K1, s. 26, 296 · Kelime-i İlyâsiyye — s. 209, 210
›Ayrıntı
Muhyiddîn İbn Arabî, tasavvuf-irfân külliyatının en yoğun ve derin metinlerini kaleme almış, tasavvuf metafiziğinin şâhikası olarak kabul edilen bir düşünürdürK1. Onun en bilinen eserlerinden biri olan Fusûsu'l-Hikem, 27 bölümden (Fass) oluşur ve her Fass bir peygambere ait bir hikmeti temsil eder; örneğin Âdemiyye Fassı Hikmet-i İlâhî'yi, Şîsiyye Fassı Hikmet-i Nefthiyye'yi içerirK1. Bu eser, İbn Arabî'nin ifadesiyle Hz. Peygamber'in rüyâda kendisine yazdırdığı, ilhâmî bir eserdirK1.
Diğer büyük eseri Fütûhât-ı Mekkiyye ise "Mekkî Fetihler" anlamına gelir ve 560 bâbdan oluşan, tasavvuf metafiziğinin ansiklopedik bir kaynağıdırK1. İbn Arabî bu eseri Mekke'de Kâbe'yi tavaf ederken aldığı manevî açılımlar (fetihler) sayesinde yazdığını belirtir. Eserin asıl mesnedi onun şahsî müşâhedeleri olmakla birlikte, dayanağı Kur'ân ve sünnettirK1. Fütûhât-ı Mekkiyye, ibadet, ahlâk, kâinatın yapısı (kozmoloji), velâyet hiyerarşisi, esmâü'l-hüsnâ gibi tasavvufî bilginin bütün dallarını kapsayan kapsamlı bir çalışmadırK1.
İbn Arabî'nin düşünceleri, özellikle Allah'ın zâtına "mechûl-i mutlak" (mutlak bilinmez) demesi ve hiçbir hükümle hükümlü bilmemesi, ancak aynı zamanda zâtî kuşatma ve zâtî maiyyet yakınlığını ispat etmesi gibi konularda tartışmalara yol açmıştır. Ehl-i Sünnet ve Cemaat uleması, bu yaklaşımı Yüce Zât üzerine hüküm ve cesaret olarak görmüş ve ilmî yakınlık ile ilmî kuşatmanın daha doğru olduğunu belirtmiştirs.209, 210.
Kaynaklar: K1, s. 26, 296 · Kelime-i İlyâsiyye — s. 209, 210
Fusûsu'l-Hikem nasıl bir kitaptır?⌄
Fusûsu'l-Hikem, Muhyiddîn İbn Arabî'nin kaleme aldığı, tasavvuf metafiziğinin ana metni kabul edilen, 27 bölümden (Fass) oluşan kıymetli bir eserdir. Hz. Peygamber'in rüyâda İbn Arabî'ye yazdırdığına inanılan bu kitap, sıradan bir eser olmayıp ilhamî bir vahyin tezahürüdür. Her bir Fass, Âdemiyye (Hikmet-i İlâhî) ve Şîsiyye (Hikmet-i Nefthiyye) gibi farklı peygamberlere atfedilen bir hikmeti işler ve tasavvuf-irfân külliyatının en yoğun ve derin metinlerinden biri olarak kabul edilirK1.
Kaynaklar: K1, s. 26
›Ayrıntı
Fusûsu'l-Hikem, tasavvuf metafiziğinin zirvesi olarak görülür ve klasik tasavvuf geleneğinde "Fusûs'u anlayan tasavvufu tahkîk etmiş demektir" tabiriyle önemi vurgulanırK1. Eserin yapısı, her biri bir peygamberin temsil ettiği bir hikmeti içeren 27 Fass'tan oluşur. Bu Fass'lar arasında Âdemiyye (Hikmet-i İlâhî), Şîsiyye (Hikmet-i Nefthiyye), Nuhiyye (Hikmet-i Subbûhiyye) gibi bölümler bulunurK1. Örneğin, İsmail Fassı, Hz. İsmail'e tahsis edilmiş olup Hikmet-i Aliyye'yi, yani saîd olmanın sırrını, her kulun özel Rabbi olan Rabb-ı hâs kavramını, mârifet-i Rabbâniyye'yi ve teslim-rıza eksenindeki hakikatleri ele alır (İsmail Fassı). Eserin yazılış şekli de oldukça özeldir; İbn Arabî'ye Hz. Peygamber tarafından rüyâ yoluyla yazdırıldığı bildirilmiş, bu da onu ilhamî bir vahyin tezahürü haline getirmiştirK1. Bu yönüyle Fusûsu'l-Hikem, tasavvufî irfan geleneğinin en yoğun ve derin metinlerinden biri olarak kabul edilirK1. Necdet Ardıç gibi günümüz mürşidleri de bu esere şerhler yazarak tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşımışlardır (Necdet Ardıç (Terzibaba)). Eser, Hurûf-u Mukatta'a gibi kavramların tasavvufî yorumlarına da kaynaklık eder; özellikle Şîsiyye Fassı, harflerin ledünnî mânâsı bahsinin menşeidirK1. Bu durum, Fusûsu'l-Hikem'in sadece bir bâtınî hakikat metin olmakla kalmayıp, aynı zamanda Kur'an'ın bâtınî anlamlarını açığa çıkaran bir anahtar rolü üstlendiğini gösterir.
Kaynaklar: K1, s. 26
Eserdeki su, buhar ve buz örneği neyi ifade eder?⌄
Eserdeki su, buhar ve buz örneği, hakikatte tek bir şeyin farklı mertebelerde incelik (letâfet) ve yoğunluk (kesâfet) farklarıyla farklı isimler almasını ve bu durumun insan bedeninin incelme sürecine bir mesned teşkil ettiğini ifade eder. Bu örnek, hulûl ve ittihâd olmaksızın, bir varlığın farklı tezahürlerini açıklamak için kullanılırs.2-3. Özellikle insan bedeninin incelerek ruh mertebesine yükselmesi ve bu yükselişin bedensel şeklin dağılmasını gerektirmemesi, Hızır ve İsa (a.s.)'ın halleriyle somutlaştırılırs.4-5.
Kaynaklar: Kelime-i İlyâsiyye — s. 2, 3, 4, 5
›Ayrıntı
Eserde su, buhar ve buz örneği, tasavvufî bir hakikatin anlaşılması için kullanılan temel bir benzetmedir. Bu örnekte, buhar ile buzun hakikatte tek bir şey olduğu, aralarındaki farkın yalnızca incelik (letâfet) ve yoğunluk (kesâfet) olduğu belirtilirs.2-3. Bulut, su ve buz, buhardan başka bir şey olmamasına rağmen, her mertebede isimleri değişir. İnce olan buharın, buzun cismine olan taalluku, yani ilişkisi, iç içe geçme (hulûl) veya birleşme (ittihâd) şeklinde değildirs.3. Bu, varlıkların özde bir olmasına rağmen, farklı tezahürlerinin ve mertebelerinin bulunduğunu gösterir.
Bu örnek, özellikle insan bedeninin incelme (latifleşme) sürecini açıklamak için kullanılır. Buzun incelmesi şeklinin bozulmasından sonra mümkün olurken, yoğun (kesif) olan insan bedeninin incelmesi, bedensel şekillerinin mutlak olarak dağılmasını gerektirmezs.4-5. Yani, beden şekli bâki kalırken incelik niteliği meydana gelebilir. Bu durumda o beden, artık şekillenmiş bir ruh haline gelir ve onun için ölüm söz konusu olmazs.4-5. Bu incelmiş beden, halk nazarında bedensel şekli görünür olduğundan maddî olanlarla ünsiyet kurar ve karışır; aynı zamanda inceliği ve ruhanîliği yönüyle de yüce melekler gibi latif olanlarla ünsiyet ve sohbet eder. Hz. Hızır ve Hz. İsa (a.s.)'ın halleri bu duruma örnek olarak gösterilirs.5. Bu benzetme, bir hâlin başlaması (zuhûr) ve yerleşmesi (rusûh) süreçlerindeki dönüşümü ve sâlikin makamlar arasındaki ilerleyişini de dolaylı olarak çağrıştırırK2.
Kaynaklar: Kelime-i İlyâsiyye — s. 2, 3, 4, 5 · K2