İçeriğe atla
Lübbü'l-Lübb (Özün Özü) kapak gorseli

Lübbü'l-Lübb (Özün Özü)

Terzibaba - Necdet Ardıç

47 sayfa~71 dk okumatr

Anahtar Kelimeler

Terzibaba - Necdet Ardıçturkcedijital kütüphanekitap okuma

İlgili Konular

TerzibabaNecdet ArdıçTasavvufİslami İlimlerManeviyatÖzHakikatSufizmTürkçe EdebiyatDini Eserler

Sıkça Sorulan Sorular

Lübbü'l-Lübb (Özün Özü) kitabı ne anlatıyor?

Lübbü'l-Lübb (Özün Özü) adlı eser, Muhyiddîn İbn Arabî'nin Fütühat-ı Mekkiyye isimli eserinde yer alan hakikat ve ma'rifet meselelerinin özünü, Arapça bilmeyen okuyucular için anlaşılır kılmak amacıyla Necdet Ardıç tarafından Osmanlıca aslından çevrilerek kaleme alınmış bir risaledir. Eser, isminden de anlaşılacağı üzere "özün özü" ve "sırrın sırrı" anlamlarına gelmekte olup, tasavvufî hakikatlerin derinliklerine inerek ariflerin itikad ile kayıtlanmama ve her yüzde Hakk'ı müşâhede etme hallerini açıklamayı hedefler. Kitapta namaz, ezan, mübarek geceler, Kelime-i Tevhid gibi İslâmî konuların hakikatleri farklı yönleriyle ele alınmaktadırs.1, 2, 3, 46.

Kaynaklar: Lübbü'l-Lübb — s. 1, 2, 3, 46

Ayrıntı

Lübbü'l-Lübb, Necdet Ardıç tarafından Osmanlıca aslından çevrilen bir risaledir ve "Özün Özü" ile "Sırrın Sırrı" isimlerini taşırs.1, 2. Bu eserin yazılma sebebi, Hazreti Kutb-el ve Şeyhi alelıtlak Muhyiddin-i A'rabi'nin "Fütühat-ı Mekkiyye" adlı kitabında etraflıca anlattığı hakikat ve ma'rifet meselelerinin özünü, Arapça bilmeyen kardeşler için "gizli bir hazine" olmaktan çıkarıp anlaşılır kılmaktırs.7. Eser, özellikle "arif" kavramı üzerinde durur ve bir irfan sahibinin hakikaten arif olduğu zaman, bir itikad ile kayıtlanmayacağını belirtir. Arif, kendi hakikatine vâkıf olduğunda, bir itikada uyup diğerlerine uymamazlık etmezs.3. Bu durum, arifin özünü bildiği şeyin dıştan hangi surete bürünürse bürünsün, gaflet etmeyip ve bir suret ile de kayıtlanmayıp, her yüzde Hakk'ı müşâhede edici olmasıyla açıklanırs.8. Kitapta ele alınan diğer konular arasında namaz ve ezan-ı Muhammedî'nin bazı hakikatleri, İslâm'da mübarek geceler ve hakikatleri, İslâm, İmân, İhsân, İkân (Cibril Hadîs'i), Kelime-i Tevhid'in değişik yönleri ve Cibril ile hakikatleri gibi başlıklar bulunmaktadırs.46, 47. Bu risale, tasavvufî derinlikleri ve ma'rifetullah yolundaki incelikleri, Muhyiddîn İbn Arabî'nin eserlerinden süzülmüş bir öz olarak sunmayı amaçlar.

Kaynaklar: Lübbü'l-Lübb — s. 1, 2, 3, 7, 8, 46, 47

Kitabın yazarı Necdet Ardıç kimdir?

Necdet Ardıç, Uşşâkî tarikatının günümüzdeki önemli mürşidlerinden biri olup, tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan bir şahsiyettir. Eserleri ve sohbetleriyle tasavvufu geniş kitlelere ulaştırmayı hedeflemiştir (Necdet Ardıç (Terzibaba) - Wiki). Özellikle İrfan Mektebi (Hakk Yolu) ve Fusûsu'l-Hikem şerhi gibi çalışmalarıyla öne çıkmaktadır (Necdet Ardıç (Terzibaba) - Wiki, Lübbü'l-Lübb, s.47). Kendisi, Muhyiddin İbn Arabî'nin Fütuhat-ı Mekkiyye gibi eserlerinden alınan bölümleri Osmanlıcadan günümüz Türkçesine aktararak tasavvufî hakikatlerin daha geniş kitlelere ulaşmasına vesile olmuşturs.1, s.10.

Kaynaklar: Lübbü'l-Lübb — s. 1, 10

Ayrıntı

Necdet Ardıç, Uşşâkî tarikatına mensup bir mürşiddir ve tasavvufî irfanı çağdaş döneme aktaran müstesna bir şahsiyet olarak tanımlanır (Necdet Ardıç (Terzibaba) - Wiki). Eserleri ve sohbetleri aracılığıyla tasavvufun geniş kitlelere ulaşmasına hizmet etmiştir (Necdet Ardıç (Terzibaba) - Wiki). Yazarın bilinen eserleri arasında Necdet Divanı, Hacc Divanı ve İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri bulunmaktadırs.46, s.47. Ayrıca, Fusûsu'l-Hikem şerhi gibi önemli tasavvufî metinler üzerine çalışmaları da mevcuttur (Necdet Ardıç (Terzibaba) - Wiki). Necdet Ardıç, Muhyiddin İbn Arabî'nin Fütuhat-ı Mekkiyye adlı eserinden alınan bölümleri, İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri'nin açıklamalarıyla birlikte Osmanlıcadan günümüz Türkçesine çevirerek okuyuculara sunmuşturs.1, s.10. Bu çabasıyla, Arapça yazılmış olan ve mana çıkaramayan kardeşler için "gizli bir hazine" olmaktan öteye gidemeyen hakikatlerin anlaşılmasına katkıda bulunmuşturs.10. Kendisi Tekirdağ'da ikamet etmekte olup, iletişim bilgileri ve web sayfaları aracılığıyla da eserlerini ve düşüncelerini yaymaktadırs.50, s.1. Necdet Ardıç'ın riyâsetinde, Abdürrezzak Tek ve Terzi Oğlu Cem Cemâlî gibi müellifler de tasavvuf serisi içinde çeşitli sûrelerin tefsirlerini kaleme almışlardır (Abdürrezzak Tek - Wiki, Terzi Oğlu Cem Cemâlî - Wiki).

Kaynaklar: Lübbü'l-Lübb — s. 1, 10, 46, 47, 50

Tasavvufta 'Arif' kime denir?

Tasavvufta ârif, Hak'ı tanıma makamına erişmiş, mârifet sahibi kişidir. Ârif, sadece bilgi sahibi olan âlimden farklı olarak, bilgiyi müşâhede ve yaşantı yoluyla idrâk etmiş, Hakikat'e vâkıf olmuş kimsedirK1. Bu makama ulaşan ârif, kendi hakikatine vâsıl olduğu için herhangi bir itikad ile kayıtlanmaz, tüm görüşleri toplayıcı bir gözle görür ve kimseyi beslediği itikad dolayısıyla kınamazs.3, s.24. Ârifin bu hâli, "Kim nefsini tanırsa Rabb'ini tanır" hadîs-i şerîfiyle açıklanan nefsini bilme ve dolayısıyla Rabb'ini bilme mertebesine erişmesiyle mümkündürs.10.

Kaynaklar: K1, s. 110 · Lübbü'l-Lübb — s. 3, 24 · K1-110, Lübbü'l-Lübb, s. 10

Ayrıntı

Ârif, tasavvufta sâlikin sülûk yolculuğunun kemâl noktası olan mârifet makâmına ulaşmış hâlidirK1. Bu makam, sadece öğrenilen bilgi (ilim) ile değil, bilginin müşâhede ve yaşantı yoluyla idrâk edilmesiyle elde edilir. Âlim bilirken, ârif şâhid olurK1. Mârifet, şerîat, tarîkat ve hakîkat mertebelerinden sonra gelen, Hakk'ın bilfiil tanınması ve vâsıllığın kemâli olan dördüncü mertebedirK1.

Ârifin temel özelliği, kendi hakikatine vâkıf olmasıdır. Muhyiddin İbn Arabî'ye göre, bir irfan sahibi hakikaten ârif olduğunda, bir itikad ile kayıtlanmazs.3. Ârif, tüm itikadları toplamış bir göz gibidir, Hakikat'e vâkıf olduğu için kimseyi beslediği itikad dolayısıyla kınamaz veya reddetmezs.24. Çünkü o, her şeyin emir ve iradenin dışında olmadığını, "lâ mevcûde illâ Hû" (mevcudat O'dur) hakikatini idrâk etmiştirs.25. Bu hâl, ârifi münafıklıktan ayırır; zira münafık gizli bir itikad ile kayıtlı olup amelini inkar ederken, ârif Hakikat'i olduğu gibi kabul eders.20.

Ârifin kendi hakikatine ârif olması, "Arif-i Billah" olan bir zata canı gönülden tabi olup, O'nun ahlakıyla ahlaklanmakla mümkün olurs.8. Bu durum, Kur'an-ı Kerim'deki "Beni bulmak isterseniz, beni bulmuş kullarım vardır, onları izleyiniz!" ayetiyle desteklenirs.8. Ârif, nefsini tanımakla Rabb'ini tanır; zira "Kim nefsine ârif olursa, o Rabbine ârif olur!" hadîs-i şerîfi bu hakikati vurgulars.10. Ârifin kalbi o kadar azametlidir ki, Arş-ı Azim ve içindekiler kalbinin bir köşesine konsa, ârif onu hissetmezs.16-17. Âriflerin nihayeti Rabların Rabb'ınadır; Rabların Rabb'ına ârif olanlar Allah'a ibadet ederlers.33.

Kaynaklar: K1, s. 240 · Lübbü'l-Lübb — s. 3, 8, 10, 16, 17, 20, 24, 25, 33 · Maide Suresi 5. sure 35. ayet, Lübbü'l-Lübb — s. 8

'İnsan-ı Kâmil' makamı nedir?

İnsan-ı Kâmil makamı, tasavvufta Hakikat-i Muhammediyye'nin ve ilâhî isimlerin tümünü kendinde toplayan, âlemlerin aynası ve halifetullah olan en yüce mertebedir. Bu makam, sâlikin kendi hakikatine vâsıl olmasıyla eriştiği, Hakk'ın mutlak ayna olarak tecellî ettiği ve O'nun kendi kendini müşâhede ettiği bir kemâl hâlidirs.18, 43. İnsan-ı Kâmil, Hazerât-ı Hamse'nin beşinci ve son basamağı olup, ilâhî seyrin tamamlandığı, bütün âlemleri hüviyetinde toplayan ve hiçbir mertebenin câmi olmadığı bir makamdırs.14, 18.

Kaynaklar: Lübbü'l-Lübb — s. 14, 18, 43

Ayrıntı

İnsan-ı Kâmil, tasavvufî düşüncede en yüksek kemâl mertebesini ifade eder. Bu makam, arifin kendi hakikatine vâsıl olmasıyla elde edilir ve Hak'ka mutlak bir ayna olma hâlidirs.18. İnsan-ı Kâmil, Cenâb-ı Hakk'ın bütün isimlerini ve sıfatlarını kendinde toplayan, "İsm-i Âzam" makamına sahip bir varlıktırs.14. O, Mülk, Melekût, Ceberût ve Lâhût âlemlerinin tamamını kapsar ve bu âlemlerin hepsini kendi hüviyetinde cem eders.14. Hadîs-i şerîfte belirtildiği üzere, "İnsan-ı Kâmil ile Kur'an ikiz kardeştirler"s.18. Bu, İnsan-ı Kâmil'in ilâhî kelâmın ve hakikatlerin yaşayan bir tecellîsi olduğunu gösterir.

İnsan-ı Kâmil, "halifetullah" olarak bütün âlemlerin aynasıdır; ilâhî varlığı ve kâinatı yansıtan bir mahaldirs.18. Hakk'ın mutlak cemâlini kayıtsız ve şartsız olarak kendinde müşâhede ettiği saf ve parlak bir aynadırs.43. Bu makama erişen kâmil kişi, nefeslerini kontrol eder, gönül hazinesinin kapısında oturur ve Hakk'ın kütüphanesine Hak'tan başka fikirlerin girmesine müsaade etmezs.38. İnsan-ı Kâmil, ilâhî tecellîleri renksiz, şekilsiz ve miktarsız hâliyle alıp, aynı biçimde geri bırakarak tecellînin hukukuna riayet eders.41. Bu mertebeye ulaşmak, kemâle ermiş bir mürşid-i kâmilin elini tutmak ve onun ahlâkıyla ahlâklanmakla mümkündürs.19. İnsan-ı Kâmil'in ilmi, Hakk'ın ilmi gibi Zat'ının aynıdır ve ilim, Zat'ın aynasıdırs.27. Bu makamın azameti, on sekiz bin âlemin bir araya gelip macun hâline gelmesiyle oluşan bir terkip olarak tasvir edilir; bu insan, on sekiz bin âlemi on sekiz bin gözle seyreders.15.

Kaynaklar: Lübbü'l-Lübb — s. 14, 15, 18, 19, 27, 38, 41, 43

Kitaptaki 'Hazârât-ı Hamse' ne anlama geliyor?

Hazârât-ı Hamse, tasavvufta varlığın Hak'tan halka doğru tedrîcî tenezzülünü ifade eden beş ilâhî mertebedir. Bu mertebeler, Hakîkat-i Muhammediyye'ye ulaşmak isteyen ârifin kendi hakikatini daha iyi idrâk etmesi için bilinmesi zaruri olan ilâhî tenezzül basamaklarıdırs.9. İbn Arabî ekolünde vücud-ı mutlakın aşamalı olarak zuhurunu gösteren bu yapı, lâ-taayyün (gayb-ı mutlak) ile başlayıp âlem-i şehâdet (görünür dünya) ile son bulur. İnsan-ı Kâmil, bu mertebelerin tamamını câmi' olan ve ilâhî varlığı, kâinatı yansıtan bir ayna olarak Hazârât-ı Hamse'nin son basamağını teşkil eders.18; K1-297.

Kaynaklar: Lübbü'l-Lübb — s. 1, 9, 18, 297

Ayrıntı

Hazârât-ı Hamse, tasavvufî vücud bahsinin en sistemli yapılarından biridir ve "beş ilâhî hazret" anlamına gelirK1. Bu mertebeler, Hak'ın kendi zâtından başlayarak âlemlerin zuhuruna kadar olan tenezzülâtını açıklar. Her bir mertebe, bir öncekinin taayyünü veya tezâhürüdürK1.

Birinci mertebe Lâ-taayyün'dür. Bu, Hak'ın sırf zâtı olup, hiçbir nispet, sıfat veya isim kabul etmez. "Gayb-ı mutlak", "âlem-i lâhut", "ıtlak âlemi" veya "sırf vücud" gibi isimlerle de anılırs.10; K1-297. Bu mertebe, ölçü ve şeklin söz konusu olmadığı, her yana sirayet eden bir yayılma noktasıdırs.10.

İkinci mertebe Taayyün-i evvel veya Ahadiyyet'tir. Bu, Hak'ın kendi zâtına ilk taayyünüdür; hiçbir nispet kabul etmeden "tek" oluşunu ifade ederK1.

Üçüncü mertebe Taayyün-i sânî veya Vâhidiyyet'tir. Bu mertebede esmâ ve sıfatlar tafsîl bulur ve eşyanın ezelî hakikatleri (a'yân-ı sâbite) Hak'ın ilminde sabit olurK1.

Dördüncü mertebe Âlem-i ervâh-misâl'dir. Bu, a'yân-ı sâbitelerin ruhânî olarak zuhur ettiği, mânâ ve sûret berzahı olan bir mertebedirK1.

Beşinci ve son mertebe ise Âlem-i şehâdet'tir. Bu, görünür dünya olup, ilâhî seyrin tamamlandığı mertebedirK1. İnsan-ı Kâmil, bu beşinci mertebenin ve Hazârât-ı Hamse'nin son basamağıdır. O, "halifetullah" olarak mülk, melekût, ceberût ve lâhut âlemlerinin tamamının aynasıdır; hiçbir mertebe onun câmi' olmadığı bir yer değildirs.18. İnsan-ı Kâmil ile Kur'an'ın ikiz kardeş olduğu hadis-i şerifle ifade edilir ve bu mertebeler birbirinin aynasıdırs.18. Bu ilâhî tenezzül mertebelerini bilmek, ârif-i billah için kendi hakikatini idrâk etmede zaruridirs.9.

Kaynaklar: K1, s. 297 · Lübbü'l-Lübb — s. 1, 9, 10, 18, 297

Eserde geçen 'Fil Hikâyesi' neyi temsil eder?

Lübbü'l-Lübb adlı eserde geçen 'Fil Hikâyesi', taklit ehlinin hakikati cüz'î idrakini ve bu idrakin sınırlılığını temsil eder. Hikâyede, filin farklı uzuvlarını tutan körlerin, fili sadece tuttukları uzva göre tanımlamaları gibi, taklit ehli de Hakk'ın küllî hakikatini kendi sınırlı itikatları ve mazhar oldukları isim tecellileri itibarıyla idrak ederler. Bu durum, arifin "lâ mevcuda illa HU" (mevcudat O'dur) hakikatini idrak etmesiyle, her itikadı yerli yerinde görmesi ve hiçbir itikada duhul etmemesi veya inkâra gitmemesi gerektiğini vurgulars.25, s.9.

Kaynaklar: Lübbü'l-Lübb — s. 9, 25

Ayrıntı

'Fil Hikâyesi', tasavvufta hakikatin farklı veçhelerden idrak edilmesinin bir metaforudur. Hikâyede, filin ayağına yapışan onu "direk gibi bir hayvan" olarak tanımlarken, kulağını tutan "sofra gibidir" der; karnını tutan "küp gibi", hortumunu tutan ise "yılana benzer" olduğunu iddia eders.9. Bu durum, her kişinin kendi mazhar olduğu isim tecellisi itibarıyla itikat ve hallerini adabıyla yerli yerinde görmesi gerektiğini gösterirs.25. Arif, bu manaya vakıf olduğunda, ne kendinin mukayyed bir itikadı olur ne de başkalarının itikadına duhul eder veya inkâra gider. Zira arif, her şeyin emirlere bağlı olduğunu ve emir ve iradenin dışında bir şey olmadığını anlamıştırs.25. Bu idrak, Hakk'ın "Muhit" ismiyle tüm mertebeleri ihata etmesiyle de ilişkilidirs.32. Arif olan, bütün aynalardan görünen sevgilinin türlü suretlerini tasdik eder ve hatta ayna ile veya aynasız dahi görürs.45. Bu, Hakk'ın her surette görüldüğünü, bilindiğini ve idrak edildiğini gösterir. Kendine özel bir mabud tasavvur eden kişi ise "zan" sahibidir; ne alimdir ne de arifs.44. Bu, "kulumun zannı üzereyim" hadis-i kudsîsiyle de desteklenirs.44. Dolayısıyla, fil hikâyesi, sınırlı idrakin ötesine geçerek küllî hakikati kuşatıcı bir bakış açısıyla idrak etmenin önemini vurgular.

Kaynaklar: Lübbü'l-Lübb — s. 9, 25, 32, 44, 45

Kitaptaki 'seferler' ve 'turlar' neyi ifade ediyor?

Tasavvufta "seferler" ve "turlar", sâlikin manevî yolculuğunun, yani seyr-i sülûkun farklı aşamalarını ifade eder. Bu kavramlar, sâlikin nefsinden Hakk'a doğru ilerleyişini ve mârifetullah mertebelerinde katettiği mesafeyi belirtir. Özellikle "Lübbü'l-Lübb" adlı eserde geçen "Birinci Tur"dan "Yedinci Tur"a kadar olan ifadeler, sâlikin kendini bilmesinden başlayaraks.5 küllî fenâya ve tam yokluğa erişmesine kadar uzanans.8 bir dizi mertebeyi işaret eder. Bu yolculuk, kâinatın Hak'tan çıkıp Hak'a dönen halkasal hareketinin (devran) kişisel bir tezahürüdür ve sâlikin mülkten melekûta urûcunu temsil ederK1.

Kaynaklar: Lübbü'l-Lübb — s. 5, 8 · K1, s. 265

Ayrıntı

Tasavvuftaki "seferler" ve "turlar", sâlikin manevî gelişimini ve Hakk'a vuslat yolundaki ilerleyişini gösteren mertebelerdir. Bu yolculuğun genel adı seyr-i sülûktur ve sâlikin manevî yolculuğunun bütününü kapsarK1. "Lübbü'l-Lübb" eserinde bu yolculuk "tur" kavramıyla ifade edilir ve sâlikin kendini bilmesiyle başlayan bir süreçtir: "Kişi kendi nefsinin ne olduğunu böylece bilip anlayınca ikinci tura doğru yola çıkar..."s.5.

Seyr-i sülûk, klasik olarak seyr ilallâh (Allah'a sefer) ve seyr fillâh (Allah'ta sefer) gibi ana hatlara ayrılırK1. "Lübbü'l-Lübb"deki "tur"lar da bu genel çerçeve içinde değerlendirilebilir. Örneğin, "Yedinci Tur"da sâlikin "külli bir fena ile kendini kaybedip, halis tam yokluğa erer" ifadesi, fenâ makamına işaret eder. Bu makamda "müşahede ve marifet tamamiyle kaybolur" ve "bu halin tarifi ve izahı olmaz"s.8. Bu durum, sâlikin Zât'ta yok oluşunu ve "HU" isminin müsemmasına ulaşmasını ifade eder; öyle ki "ne isim, ne resim, ne zaman, ne mekan, ve ne dahi nişan kalmayıp; Zat-ı 'HU' da cümle varlığı ve haliyle kendini yok edip, abdin lisanından 'HU' diyeni 'HU' olarak bırakması gerekmektedir"s.37.

Bu "seferler" veya "turlar", aynı zamanda devran kavramıyla da ilişkilidir. Devran, varlığın Hak'tan çıkıp Hak'a dönen halkasal hareketidirK1. Sâlikin sülûkî devranı, nefs-i emmâreden başlayıp sâfiyeye kadar olan yedi nefs mertebesindeki dönüşünü ifade ederK1. "Lübbü'l-Lübb"deki "Yedinci Tur" gibi aşamalar, bu kişisel devranın zirve noktalarını temsil eder. Bu yolculuk, sâlikin mülkten melekûta urûcunun asıl mesnedidirK1.

Kaynaklar: K1, s. 224, 265 · Lübbü'l-Lübb — s. 5, 8, 37

Lübbü'l-Lübb kitabı kimler için yazılmıştır?

Lübbü'l-Lübb (Özün Özü) adlı eser, Arapça metinlerden mana çıkaramayan ve bu sebeple hakikatlerin kendileri için "gizli bir hazine" olarak kaldığını düşünen kişiler için kaleme alınmıştırs.1. Eserin amacı, bu kişilere tasavvufî hakikatleri anlaşılır bir dille sunmaktır. Yazar, eserdeki hata ve eksikliklerin af ve hoşgörüyle karşılanmasını umarak, insanın unutma mahalli olduğuna işaret eders.2. Kitap, özellikle "nefsine arif olanın Rabbine arif olacağı" hadisi şerifi gibi temel tasavvufî konuları, havas ve avam anlayış derecelerine göre farklı manalarla ele alarak, okuyucunun kendi hakikatine arif olmasına yardımcı olmayı hedeflers.5, 10.

Kaynaklar: Lübbü'l-Lübb — s. 1, 2, 5, 10

Ayrıntı

Lübbü'l-Lübb, adından da anlaşılacağı üzere "Özün Özü" veya "Sırrın Sırrı" anlamlarına gelmektedir ve tasavvufî hakikatlerin özünü sunmayı amaçlars.2. Eser, özellikle Arapça metinlerden anlam çıkaramayan ve bu nedenle tasavvufî bilgilerin kendileri için "gizli bir hazine" olarak kaldığını düşünen okuyuculara hitap etmektedirs.1. Yazar, bu kişilerin hakikatlere ulaşabilmesi için bir köprü görevi görmeyi hedeflemiştir.

Kitap, okuyucuyu taklit ehlinin durumundan uzaklaştırarak, kendi hakikatine arif olmaya yönlendirir. Taklit ehli, "fil hakkında hangi uzvu tutmuş ise, tuttuğu uzva göre itikad ederler" benzetmesiyle açıklanır; yani bir inanca mahsus kalarak kendi kendilerini kayıtlarlars.9. Oysa "arif-i billah" olan kişi, herhangi bir itikad ile kendini kayıtlamazs.10. Bu bağlamda, eser "Kim nefsine arif olursa, o rabbine arif olur!" hadis-i şerifini temel alarak, nefsini bilmeyenin Rabbini de bilemeyeceğini vurgulars.5. Yazar, bu hadisin havas ve avam anlayış derecelerine göre çeşitli manalar taşıdığını belirtir ve eserde havas katında olan bir manayı beyan edeceğini ifade eders.5.

Lübbü'l-Lübb, okuyucunun kendi tasavvuruna, itikadına ve zannına göre kalb aynasında yüz gösteren Hakk'ı idrak etmesine yardımcı olmayı amaçlars.42. Eserin içeriğinde Salât, Ezan-ı Muhammedi, Mübarek Geceler, İslam, İman, İhsan, İkan (Cibril Hadisi), Sure-i Rahman ve Rahmaniyyet, Kelime-i Tevhid gibi konuların hakikatleri ele alınmaktadırs.47. Bu konular, okuyucunun kendi hakikatine arif olması ve Hakk'ı farklı aynalardaki yansımalarıyla değil, bir bütün olarak idrak etmesi için sunulur; zira bir kimse sevgilinin ancak bir aynadaki resmini görüp diğerlerini inkar ederse "arif" olmuş sayılmazs.45.

Kaynaklar: Lübbü'l-Lübb — s. 1, 2, 5, 9, 10, 42, 45, 47