
Anahtar Kelimeler
İlgili Konular
Sıkça Sorulan Sorular
Terzibaba'nın Mâide Sûresi tefsiri ne anlatıyor?⌄
Terzibaba'nın Mâide Sûresi tefsiri, bu sûreyi Cenâb-ı Hakk'ın tüm âleme yaydığı bir "Mâide sofrası" olarak ele alır. Bu sofra, varlıkların gıdalandığı, Hak'tan gelen zâtî tecellîlerin ve nimetlerin zuhur ettiği bir mahaldir1. Sûre, İslâm nimetinin tamamlandığını bildiren "Bugün artık dininizi kemâle erdirdim size olan nîmetimi tamamladım" (5/3) âyetini içerir ve bu tamamlanışın Mâide sofrasıyla ilişkisini vurgular1. Bu sofranın kurulup hazırlanması, Hakk'ın zâtî tecellîlerinin mahalli olan halîfeler aracılığıyla gerçekleşir; zira halîfe, Hak'tan aldığı emaneti taşıyan ve Hak'ın zuhuruna ayna olan bir mahaldir12. Sûre, aynı zamanda biat ve ahde vefanın önemini, bu ahdi yerine getirenlere Mâide sofrasında belirtilen zâtî ikramların verileceğini de ifade eder1.
›Ayrıntı
Terzibaba'nın Mâide Sûresi tefsiri, sûrenin isminin doğrudan "sofra" anlamına geldiğini ve bu sofranın Hz. Îsâ'nın hâdisesi nedeniyle değil, sûrenin asli ismi olarak verildiğini belirtir1. Bu sûre, İslâmiyet'in son devirlerinde ve Medine'de nâzil olmuş olup, bazı bölümleri Mekke'de inmiştir1. Tefsirde vurgulanan temel husus, Mâide sûresinin Cenâb-ı Hakk'ın "Vehhab" ismiyle tüm âleme yaydığı, her tarafı kuşatan bir sofra olduğudur1. Bu sofra, kişilerin kendi hakikatlerine ve özlerine, oradan da Hakk'ın varlığına yönelmesi için gerekli olan nimetleri sunar; zira başka yerde bu gıdaların bulunmadığı ifade edilir1.
Bu ilahî sofrayı kurup hazırlayanlar, Cenâb-ı Hakk'ın zâtî tecellîlerinin mahalli olan halîfelerdir1. Halîfe, tasavvufta insanın Hak'tan aldığı emaneti taşıma vasfının ismidir ve Hak'ın zuhuruna ayna olan bir mahaldir2. Tefsir, Nisâ Sûresi'nden sonra Mâide Sûresi'nin gelmesinin manidar olduğunu, zira Nisâ Sûresi'nin "kadın sûreti nefsi küllin hakikati"ni temsil ettiğini ve akl-ı küllün tecellisiyle tüm varlıkların zuhur bulduğunu, ardından gelen Mâide Sûresi'nin ise bu varlıkların gıdalandığı ilahî sofrayı sunduğunu açıklar1. Bu bağlamda, âlemde gıda almayan hiçbir varlığın yaşayamayacağı ve öleceği belirtilerek, Hakk'ın ziyafet sofrasının sürekli açık olduğu vurgulanır1. Ayrıca, Fetih Sûresi'ndeki biat âyetinin el verme âyetlerinin en büyüğü olduğu ve bu biatın bir akit olduğu, ahdini yerine getirenlere Mâide sofrasında belirtilen zâtî ikramların verileceği ifade edilir1.
- Kaynaklar
- 1.Mâide Sûresi — s. 2, 3, 9
- 2.K1, s. 1
Yazar Terzibaba kimdir?⌄
Necdet Ardıç, günümüz Uşşâkî tarikatının önde gelen mürşidlerinden olup, tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan müstesna bir şahsiyettir. Eserleri ve sohbetleriyle tasavvufu geniş kitlelere ulaştırmış, özellikle İrfan Mektebi (Hakk Yolu) adlı eseri ve İbn Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem adlı eserine yazdığı şerh ile tanınmaktadır1. Kendi ekolünden gelen Abdürrezzak Tek ve Terzi Oğlu Cem Cemâlî gibi müellifler, onun riyâsetinde tasavvufî tefsirler kaleme almışlardır2.
›Ayrıntı
Necdet Ardıç, tasavvuf dünyasında "Terzibaba" olarak bilinen önemli bir mürşittir. Uşşâkî tarikatına mensup olan Terzibaba, tasavvufî öğretileri ve irfan geleneğini çağdaş dönemin idrakine sunma gayretiyle öne çıkmıştır1. Onun çalışmaları, tasavvufun sadece belirli bir zümreye değil, geniş halk kitlelerine ulaşmasına vesile olmuştur. Özellikle İrfan Mektebi (Hakk Yolu) adlı eseri, tasavvuf yoluna girmek isteyenler için bir rehber niteliğindedir. Ayrıca, İbn Arabî'nin derinlikli eseri Fusûsu'l-Hikem'e yazdığı şerh ile de tasavvufî düşünceye önemli katkılarda bulunmuştur1. Terzibaba'nın etkisi, sadece kendi eserleriyle sınırlı kalmamış, aynı zamanda yetiştirdiği talebeleri aracılığıyla da devam etmiştir. Örneğin, Abdürrezzak Tek, Terzibaba'nın riyâsetinde Sâd, Câsiye ve Vâkı'a sûrelerinin tefsirlerini kaleme almıştır3. Benzer şekilde, Terzi Oğlu Cem Cemâlî de Mü'minûn ve Zümer sûrelerinin tefsirlerini yazarak bu ekolün devamlılığını sağlamıştır4. Bu durum, Terzibaba'nın sadece bir mürşit olmakla kalmayıp, aynı zamanda bir ekolün kurucusu ve ilham kaynağı olduğunu göstermektedir.
- Kaynaklar
- 1.Vikipedi: Necdet Ardıç
- 2.Vikipedi: Abdürrezzak Tek, Wiki: Terzi Oğlu Cem Cemâlî
- 3.Vikipedi: Abdürrezzak Tek
- 4.Vikipedi: Terzi Oğlu Cem Cemâlî
Kitapta bahsedilen 'Mâide sofrası' nedir?⌄
Mâide sofrası, tasavvufî mânâda Cenâb-ı Hakk'ın Vehhab ismiyle tüm âleme yaydığı, maddi ve ilâhî nimetleri bünyesinde barındıran, zâtî gıdalar sunan bir ziyafet sofrasıdır. Bu sofra, kişilerin kendi hakikatlerine ve oradan da Hakk'ın varlığına yönelmesi için gerekli olan gıdaları sağlar ve bu gıdalar başka hiçbir yerde bulunmaz1. Kur'ân-ı Kerîm'in baştan sona bir temiz ve pak rızık sofrası olması gibi, Mâide sofrası da Cenâb-ı Hakk'ın salt vahdet deryasındaki, hayal ve vehim karışmamış gıdalarıdır1. Bu sofrada yemek yemenin bedeli candır; zira bu "can sofrasıdır" ve benlikle değil, can verilerek elde edilir1.
›Ayrıntı
Mâide sofrası, sadece bildiğimiz mânâdaki sofraları değil, tüm mertebeleri içine alan, onların üstünde bir sultan sofrasıdır1. Bu sofra, maddi nimetlerle birlikte ilâhî nimetleri de içerir ve zâtî gıdalar sunar; bu gıdalar olmadan kişinin kendi hakikatine ve Hakk'ın varlığına yönelmesi mümkün değildir1. Mâide Sûresi'nin Nisâ Sûresi'nden sonra zikredilmesi manidardır; çünkü Nisâ Sûresi'nin işaret ettiği "kadın sûreti nefsi küllin hakîkatidir" ki, aklı küllin tecellisiyle tüm varlıklar zuhur etmiştir. Bu bağlamda Mâide Sûresi'nin gelmesi, Cenâb-ı Hakk'ın Vehhab ismiyle tüm âleme yaydığı, her tarafı bir sofra olan bu âlemi temsil eder1. Bu âlemde hiçbir varlık gıda almadan yaşayamaz ve ölür; Mâide sofrası da Hakk'ın sürekli açık olan ziyafet sofrasından bir örnektir1.
Mâide sofrasından yedikçe kişinin imanı hakiki imana dönüşür ve tahkik ettikçe kendi varlığının olmaması gerektiğini anlayarak varlığını aradan kaldırır, bu da ikân hâline yol açar1. Bu sofrada sunulan nimetler, biat edenlere vaat edilen zâtî ikramlardır ve ahdini yerine getirenler büyük mükâfatlara nail olurlar1. Kur'ân-ı Kerîm'in kendisi de baştan sona bir temiz ve pak rızık sofrasıdır; kişileri tertemiz Hakk sofrasına ulaştıran, hayal ve vehim karışmamış Cenâb-ı Hakk'ın salt vahdet deryasındaki gıdalarıdır1. Bu sofrada adalet, her şeyi hakkıyla yapmak ve müşâhede ehli olarak adaleti ayakta tutmak anlamına gelir; bu, nefsaniyetten arınarak adil hükümler vermeyi gerektirir1. Mâide kelimesinin harf değerlerinin toplamı (Mim, Elif, Hemze Elif, Dal, He) "Hakikat-i Muhammed-î"ye işaret eder1.
- Kaynaklar
- 1.Mâide Sûresi — s. 2, 5, 7, 9, 10, 11, 68
Bu eser Kur'an'ı anlamaya nasıl yardımcı olur?⌄
Necdet Ardıç'ın "Mâide Sûresi" adlı eseri, Kur'an'ı anlamaya, özellikle de İslâmiyet'in bâtınî hakikatlerini idrâk etmeye yönelik bir rehber niteliğindedir. Eser, sâlikin kendi nefsini terbiye ederek Hak yolunda ilerlemesi ve bu ilerleyişin Kur'an ayetlerindeki derin mânâlarla nasıl örtüştüğünü keşfetmesi için bir kapı aralar. Kitap, Kur'an'ın zahirî anlamlarının ötesinde, Cenâb-ı Hakk'ın tecellîlerini ve ilâhî nûru idrâk etme yolunda bir "mükâşefe" aracı olarak işlev görür1. Bu eser, okuyucuyu kendi içsel yolculuğunda Kur'an'ın rehberliğini tecrübe etmeye ve ilâhî hakikatleri "mârifet mîzânı" ile tartmaya davet eder1.
›Ayrıntı
Necdet Ardıç'ın "Mâide Sûresi" eseri, Kur'an'ı anlamaya yönelik çok katmanlı bir yaklaşım sunar. Öncelikle, eserin temel amacı, okuyucunun İslâmiyet'in "nûr"unu ve "apaçık kitâp hâlini" idrâk etmesine yardımcı olmaktır2. Bu idrâk, beşerî şartlanmaların ötesine geçerek, Hak'tan gelen doğrudan bir anlayışı ifade eder. Eser, sâlikin kendi nefsini terbiye etmesi ve yapılan her şeyin kendi lehine olduğunu anlamasıyla nefsinin Hak yolunda "yardımcı olmaya" başlayacağını belirtir2. Bu durum, mücâhedenin meyvesi olan mükâşefeye işaret eder; sâlik tezkiyeyi kemâle erdirdiğinde Hak ona perdeleri kaldırır1.
Kitap, Kur'an ayetlerinin derin mânâlarını, sâlikin içinde bulunduğu mertebeye göre açığa çıkarır. "Bu ulaştırma ise kim hangi mertebede ise ona o mertebenin bilgisini ona vermektir" ifadesi2, tasavvufî sülûkun kişiye özel ve mertebeli ilerleyişini vurgular. Bu bağlamda, eser, mânevî zekât kavramını da ele alır; Hakk yolunda elde edilen bilginin, talep edenlere aktarılmasının ilmin zekâtı olduğunu belirtir2. Bu aktarım, ilmin üreticisi olma ve daha sonra zekât verme döngüsünü başlatır.
Eser, Cenâb-ı Hakk'a karşı ahitlerin yerine getirilmesinin, ilâhî yardımın celbine vesile olduğunu ifade eder. Örneğin, namazın Cenâb-ı Hakk'a olan ahdi yerine getirme ve bu sayede ilâhî yardım alma aracı olduğu belirtilir2. Bu, sâlikin Hak ile olan ilişkisini güçlendirmesi ve ilâhî tecellîlere mahal olması anlamına gelir. Eser, Necdet Ardıç'ın (Terzibaba) tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan bir mürşid olarak, Kur'an'ı anlamada "müşahede ile toplanan ilmi"2 okuyucuya sunar. Bu, İrfan Mektebi'nin (Hakk Yolu) temel prensiplerinden biri olan, doğrudan idrâk ve zevk yoluyla hakikatlere ulaşma metodunu yansıtır (İrfan Mektebi (Hakk Yolu)).
- Kaynaklar
- 1.K1, s. 50, 101
- 2.Mâide Sûresi — s. 21, 34, 38, 56, 61, 82
Kitapta tasavvufî kavramlar nasıl açıklanıyor?⌄
Tasavvufî kavramlar, Terzibaba geleneğindeki eserlerde üç temel yaklaşımla açıklanır: öncelikle kavramın sözlük anlamı (lugat) verilir, ardından İslâmî ilimlerdeki (akâid) yeri belirtilir ve son olarak da irfanî/bâtınî (ma'rifet) hakikati ortaya konur. Bu üçlü açıklama, sâlikin kavramı hem zâhirî hem de bâtınî yönleriyle idrak etmesini sağlar. Örneğin, "kabz" kavramı lugatta "sıkışma, daralma" iken, tasavvufta sâlikin kalbinin Hak'tan dolayı sıkıştığı, olgunlaşma ve sabır gerektiren bir hâl olarak açıklanır1. Bu metodoloji, kavramların çok katmanlı yapısını gözler önüne serer ve sâlikin nefsinden, zan ve hayalden soyunarak saf bir gönülle hakikate ulaşmasına yardımcı olur2.
›Ayrıntı
Tasavvufî kavramların açıklanmasında uygulanan bu üçlü dil, her kavramın hem zâhirî hem de bâtınî boyutlarını kuşatmayı hedefler. Bu yaklaşım, "lugat → akâid → mârifet" şeklinde mertebeli bir ilerleyiş sunar3.
İlk olarak, kavramın lugat anlamı, yani sözlükteki karşılığı ve etimolojik kökeni verilir. Bu, kavramın herkes tarafından anlaşılabilecek en temel ve zâhirî manasını oluşturur. Örneğin, "kabz" kelimesinin lugat anlamı "sıkışma, kavrama, daralma"dır1. Bu dil, ehl-i lisân ile ehl-i tasavvuf arasında ortak bir zemin oluşturur ve kavramın sıhhatli bir şekilde anlaşılmasının ilk adımıdır3.
İkinci olarak, kavramın akâid diliyle açıklaması yapılır. Bu aşamada, kavramın fıkıh, kelâm, hadîs ve tefsîr gibi İslâmî ilimlerdeki teknik anlamı ve ehl-i sünnet itikadındaki yeri belirtilir. Bu, kavramın şeriat bilgisiyle olan ilişkisini ortaya koyar ve tasavvufî hakikatlere ulaşmanın ancak ehl-i sünnet vel cemâat sistemi içerisinde mümkün olduğu vurgusunu destekler2.
Üçüncü ve en derin aşama ise ma'rifet dilidir. Bu, kavramın irfan ve tasavvuftaki bâtınî hakikatini, ehl-i Hak'ın zevkle bildiği manayı ifade eder. Ma'rifet dili, akâidi nakzetmez, aksine onu aşarak daha derin bir idrak sunar3. Örneğin, "kabz" hâli, sâlikin kalbinin Hak'tan dolayı sıkıştığı, havf, hüzün ve yalnızlık yaşadığı bir durum olarak açıklanır. Ancak bu hâl olumsuz değildir; aksine sâlikin olgunlaşma dönemidir ve Hak'ın sâliği yetiştirme vesilesidir1. Bu aşamada, sâlikin nefsinden, zan ve hayalden soyunarak saf bir gönülle kitaptan yararlanması tavsiye edilir2. Bu üçlü açıklama, tasavvufî eserlerde kavramların çok yönlü ve katmanlı bir şekilde idrak edilmesini sağlar.
- Kaynaklar
- 1.K1, s. 342
- 2.Mâide Sûresi — s. 2, 18
- 3.K2
Bu tefsir kimler için yazılmıştır?⌄
Bu tefsir, Kur'ân-ı Kerîm'in bâtınî mertebelerini idrâk edebilecek, insânî fıtratını kullanarak hayvânî fıtratlarını ortadan kaldırmış ve nefs-i levvâmesinin boynuna gerdanlık takmış sâlikler için yazılmıştır. Her âyetin her kimse için olmadığı, müteşâbih âyetlerin mertebesine ulaşanlara hitap ettiği belirtilir1. Dolayısıyla, bu tefsir sadece ilim ehli için değil, şeriatın gerektirdiği amelleri de yerine getiren ve irfan yolunda ilerleyen kişilere yöneliktir1. Terzibaba ekolünden Abdürrezzak Tek tarafından kaleme alınan bu tefsirler, tasavvufî bir bakış açısıyla Kur'ân'ın derin anlamlarını açığa çıkarmayı hedefler.
›Ayrıntı
Bu tefsirler, Necdet Ardıç'ın riyâsetindeki tasavvuf serisi içinde Abdürrezzak Tek tarafından kaleme alınmıştır2. Eser, Kur'ân'ın bâtınî anlamlarını keşfetmek isteyen okuyuculara hitap eder. Kitapta belirtildiği üzere, "İnsânın varlığının tamamı Kûr’ân-ı natıktır" ve bu kitabı ancak "mertebeleri idrâk etmiş olan" okuyabilir1. Bu durum, tefsirin sıradan bir okuyucu kitlesinden ziyade, mânevî bir derinliğe sahip ve tasavvufî idrâk seviyesine ulaşmış kişilere yönelik olduğunu gösterir.
Tefsirin hedef kitlesi, kendisindeki insân fıtratını kullanıp hayvânî fıtratlarını ortadan kaldıran ve âhirette insân olarak zuhûra gelmeyi arzulayan kişilerdir1. Bu, sadece teorik bilgiye sahip olmakla değil, aynı zamanda "şeriatın gerektirdiği amellerin de yapılması" gerektiğini vurgular1. Yani, tefsir irfan ehliyetini amelle birleştiren sâliklere yöneliktir.
Ayrıca, tefsirde "herbir kimse için değildir, müteşâbîh Âyetin mertebesine kim ulaşmış ise o oraya aittir" ifadesiyle, âyetlerin farklı idrâk seviyelerine göre açıldığı belirtilir1. Bu da tefsirin, okuyucunun mânevî mertebesine göre farklı anlamlar sunan, katmanlı bir yapıda olduğunu gösterir. "Nefs-i levvâmesinin boynuna gerdanlık takmış" olanlar, yani nefsini terbiye etmiş ve Hak yolunda ilerleyenler için bu tefsir bir rehber niteliğindedir1. Bu tefsir, câhiliyye devrinden, yani "hakîkati ilâhîyye ulaşmadan önceki hâlimiz"den kurtulup âdemiyyet mertebesini idrâk etmek isteyenlere ışık tutar1.
- Kaynaklar
- 1.Mâide Sûresi — s. 8, 15, 52, 54, 58
- 2.Vikipedi: Abdürrezzak Tek
Eserin dili ağır mı?⌄
Verilen kaynaklarda, eserin dilinin ağır olup olmadığına dair doğrudan bir değerlendirme bulunmamaktadır. Ancak, eserin içeriğinde tasavvufî kavramlar, Kur'an ayetleri ve hadis-i şerifler gibi derinlikli konuların işlenmesi, okuyucudan belli bir bilgi birikimi ve dikkat gerektirdiğini düşündürmektedir. Örneğin, "Emânet Âyeti"nin tasavvufî yorumu1 ve "Hased"in kalbin hastalıkları arasında sayılması1 gibi konular, tasavvuf terminolojisine aşina olmayanlar için anlaşılması güç olabilir. Ayrıca, "nakil" kavramının "muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlerimizden müşahede ile toplanan ilim" olarak tanımlanması2, eserin farklı ve kapsamlı kaynaklara dayandığını göstermektedir.
›Ayrıntı
Eserin dilinin ağırlığına dair doğrudan bir ifade olmamakla birlikte, metinlerde geçen bazı unsurlar, okuyucunun eseri anlamak için belirli bir çaba sarf etmesi gerektiğini düşündürmektedir. Örneğin, "tasavvuf bütünüyle edebden ibârettir"1 gibi tasavvufî özdeyişlerin kullanılması, bu alana yabancı okuyucular için açıklama gerektirebilir. Aynı şekilde, "Emânet Âyeti"nin (Ahzâb 72) farklı yorumlarının sunulması1, özellikle "esmâ-i ilâhiyye'nin câmî mahalliyeti" gibi ifadeler, tasavvuf felsefesine aşina olmayanlar için karmaşık gelebilir.
Metinde geçen "mukatta'a harfleri" (WIKI Kavram Sayfaları, Mukatta'a Harfleri) gibi Kur'an'a özgü terimler ve "Sırât"ın "kıldan ince, kılıçtan keskin" olarak tarif edilmesi (WIKI Kavram Sayfaları, Sırât) gibi İslâmî eskatolojiye dair bilgiler, okuyucunun bu alanlarda ön bilgiye sahip olmasını gerektirebilir. Ayrıca, "nefsi levvâmedir yâni kişilerin ahlâkında yumuşama başlıyor"2 gibi ifadeler, tasavvufî nefs mertebeleri hakkında bilgi sahibi olmayı gerektirebilir.
Eserin, "Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem" gibi derinlikli tasavvuf eserlerinden nakiller içermesi2, okuyucunun bu eserlere ve genel olarak tasavvuf literatürüne aşinalığını gerektirebilir. Mustafa Tahralı'nın İbn Arabî'nin Füsûsu'l-Hikem eserine yönelik çalışmalarıyla tanınması (WIKI Kavram Sayfaları, Mustafa Tahralı) da, eserin bu tür derinlikli metinlerle bağlantılı olabileceğine işaret etmektedir. Bu durum, eserin içeriğinin ve dolayısıyla dilinin, genel okuyucu kitlesi için değil, belirli bir tasavvufî bilgi birikimine sahip okuyucular için daha uygun olabileceğini düşündürmektedir.
- Kaynaklar
- 1.K1, s. 169, 301, 405
- 2.Mâide Sûresi — s. 12, 82
Kitabı okurken nelere dikkat etmeliyim?⌄
Kitabı okurken dikkat edilmesi gereken temel husus, metnin zâhirî anlamının ötesinde bâtınî hakikatleri idrâk etmeye çalışmak ve bu idrâki kendi manevî seyr-i sülûkumuzla ilişkilendirmektir. Cenâb-ı Hakk'ın kelâmı olan Kur'ân-ı Kerîm'in baştan sona bir "temiz ve pak rızık sofrası"1 olduğu bilinciyle, her ayet ve kelimenin ardındaki esmâî tecellîleri ve manevî mertebeleri keşfetmeye gayret edilmelidir. Bu süreçte, okuyucunun kendi beşeriyetinden sıyrılarak Hak'tan gelen mânâları kavraması, tıpkı Fatiha okuyan iki kişiden birinin mânâyı Hakk'tan idrâk etmesi gibi1, kitabın sunduğu ilim ve hakikat sofrasından gerçek anlamda istifade etmesini sağlar. Kitap, "can sofrası"1 olduğu için, bu sofradan yemek yemenin bedeli "can"dır; yani okuyucunun benliğinden ve nefsinden vazgeçerek tam bir teslimiyetle yaklaşması beklenir.
›Ayrıntı
Kitabı okurken dikkat edilmesi gerekenler, tasavvufî bir okuma biçimini ve manevî bir duruşu gerektirir. Öncelikle, metnin sadece lafzî anlamıyla yetinmeyip, her ifadenin ardındaki bâtınî hakikatleri aramalıdır. Bu, tıpkı namaz kılan iki kişiden birinin Fatiha'yı beşeriyetiyle değil, hakikatini idrâk ederek okuması gibi1, okuyucunun da okuduğu metinlerin mânâsını Hakk'tan alması anlamına gelir. Cenâb-ı Hakk'ın kelâmı olan Kur'ân-ı Kerîm, "baştan sona bir temiz ve pak rızık sofrasıdır"1. Bu sofradan istifade edebilmek için, okuyucunun "hayâl ve vehim karışmamış Cenâb-ı Hakk'ın salt vahdet deryâsındaki gıdâları"1 yemesi, yani zihnini dünyevî kirlerden arındırması gerekir.
İkinci olarak, okuyucu, metindeki her bir bilginin veya emrin kendi manevî mertebesine göre farklı bir anlam taşıdığını idrâk etmelidir. Kitap, "her mertebenin imân edenleri farklı olduğundan hepsine ayrı ayrı hitâp ediliyor"1 ilkesiyle yazılmıştır. Bu nedenle, "kim hangi mertebede ise ona o mertebenin bilgisini ona vermektir"1. Okuyucu, kendi manevî seviyesini göz önünde bulundurarak, metinlerden kendisine uygun olan hikmetleri çıkarmaya çalışmalıdır.
Üçüncü olarak, okuma süreci bir seyir ve sülûk olarak görülmelidir. Fiziksel bir yolculukla aşılamayacak kadar uzun olan bu yol, "ancak akılda, gönülde yapılarak aşılabilir"1. Bu nedenle, okuyucu, oturduğu yerde dahi seyyah olabileceği bilinciyle, her okuduğunda manevî bir ilerleme kaydetmeyi hedeflemelidir. Bu seyirde, "zâhir ile bâtın birlikte yürümektedir"1 prensibi gereğince, hem dışsal emirleri dikkatle uygulamalı hem de içsel hakikatleri keşfetmeye çalışmalıdır1.
Son olarak, bu "can sofrası"ndan yemek yemenin bedeli "can"dır1. Bu, okuyucunun benliğinden ve nefsinden vazgeçerek, "lâf ile ne benlikle"1 değil, tam bir teslimiyet ve ihlâs ile kitaba yaklaşması gerektiğini gösterir. Ataların yanlış yollarına sapmaktan kaçınarak1, Cenâb-ı Hakk'ın sunduğu ilim ve hakikat nimetlerini1 bir sistem içerisinde idrâk etmeye çalışmalıdır.
- Kaynaklar
- 1.Mâide — s. 5, 9, 18, 28, 32, 61, 68, 71, 74