
Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 11
Ahmed Avni Konuk
Ahmed Avni Konuk'un Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî-i Şerîf'ine yazdığı tercüme ve şerh. Yayına hazırlayanlar: Dr. Selçuk Eraydın, Prof. Dr. Mustafa Tahralı (Kitabevi Yayınları).
Anahtar Kelimeler
İlgili Konular
Sıkça Sorulan Sorular
Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî Şerhi nedir?⌄
Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî Şerhi, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin altı ciltlik tasavvuf eseri Mesnevî-i Şerîf'e yazdığı kapsamlı bir açıklama ve yorum çalışmasıdır. Bu şerh, Mesnevî'nin derin tasavvufî hakikatlerini, hikâyelerini ve ahlakî öğütlerini günümüz okuyucusuna ulaştırmayı hedefler. Eser, özellikle modern dönemde tasavvuf araştırmalarına önemli katkılarda bulunmuş Mustafa Tahralı gibi akademisyenlerin gayretleriyle gün yüzüne çıkarılmıştır ve Necdet Ardıç gibi mürşitler tarafından da önemsenmektedir. Konuk'un şerhi, Mesnevî'nin "Hüsâmî-nâme" olarak da anılan yapısını ve içeriğini detaylı bir şekilde ele alır.
›Ayrıntı
Ahmed Avni Konuk, modern dönemde yaşamış önemli bir tasavvuf âlimi ve Fusûsu'l-Hikem ile Mesnevî'nin şarihidir (Ahmed Avni Konuk, Wiki). Onun Mesnevî Şerhi, Mevlânâ'nın "Mağz-ı Kur'ân" (Kur'ân'ın özü) olarak nitelendirilen Mesnevî-i Şerîf'ini anlamak için kıymetli bir kaynaktır1. Şerh, Mesnevî'nin VI. cildini de kapsayacak şekilde hazırlanmış olup, Prof. Dr. Dilâver Gürer ve öğrencileri gibi isimlerin katkılarıyla yayımlanmıştır2. Mevlânâ'nın talebesi Hüsâmeddin Çelebi'nin isteği üzerine yazılan Mesnevî'ye, Mevlânâ'nın "Hüsâmî-nâme" adını da verdiği belirtilir2. Konuk'un şerhi, bu tür tarihî ve terminolojik detayları açıklığa kavuşturur. Şerh, Mesnevî'deki ayet işaretlerini de ele alır; örneğin, İnşikâk Suresi'ndeki "Ben şafağa yemin ederim" (İnşikâk, 84/16) ayetine yapılan atıfları "Kellâ" kelimesinin Kur'an lafzından değil, Mesnevî lafzından geldiğini belirterek açıklar2. Bu durum, şerhin metinlerarası ilişkileri ve tasavvufî yorumları derinlemesine incelediğini gösterir. Ahmed Avni Konuk'un şerhi, Mesnevî'nin hikâyeler, kıssalar, tasavvufî tâ'vîller ve ahlâkî öğütler içeren yapısını, Mevlânâ'nın doğrudan didaktik anlatım yerine hikâyelerle öğretme yöntemini1 idrak etmeye yardımcı olur. Şerhin yazım süreci, Mesnevihan Selanikli Es'ad Dede efendi gibi mürşitlerin "Mesnevî-i Şerif'in şerhi uzun senelere bağlıdır" şeklindeki ifadeleriyle de desteklenir, bu da eserin ne denli kapsamlı ve meşakkatli bir çalışma olduğunu gösterir2.
- Kaynaklar
- 1.K1, s. 68
- 2.Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 11 — s. 6, 10, 11, 1614, 1615, 1616, 1742, 1743, 1745
Hüsameddin Çelebi kimdir ve Mesnevî için önemi nedir?⌄
Hüsâmeddin Çelebi, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin mânevî evladı, halifesi ve Mesnevî-i Şerîf'in yazılmasında kilit rol oynayan bir tasavvuf büyüğüdür. Mevlânâ'nın ricası üzerine Mesnevî'yi kaleme almasıyla tanınır ve eser, onun adıyla "Hüsâmî-nâme" olarak da anılır1. Hüsâmeddin Çelebi, Mevlânâ'nın hayatında dokuz yıl boyunca vefatından sonra da on iki yıl irşad makamında bulunmuş, mürşid-i kâmil ve insân-ı kâmil vasıflarını taşımıştır1. Mesnevî'nin ilahî hakikat ve sırlar dolu bir eser olarak ortaya çıkmasında onun mânevî istidadı ve Mevlânâ'nın ruhundan bu eseri cezbetmesi önemli bir etken olmuştur1.
›Ayrıntı
Hüsâmeddin Çelebi, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin en yakın talebelerinden ve mânevî mirasçılarından biridir. Mevlânâ, onu mânevî evladı olarak görmüş ve "Ey oğul" hitabıyla kendisine seslenmiştir1. Mesnevî-i Şerîf'in yazılmasında Hüsâmeddin Çelebi'nin ricası ve isteği belirleyici olmuştur1. Bu sebeple Mevlânâ, esere "Hüsâmî-nâme" adını da vermiştir1. Mevlânâ, Hüsâmeddin Çelebi'nin mânevî istidadını ve ruhundan hakikatleri cezbetme kabiliyetini takdir etmiş, Mesnevî'yi "Allah'ın kılıcı" olarak nitelendirerek onun bu eseri kendi ruhunun güneşinden çıkarıp dergâhı hararete gark etmesini istemiştir1.
Hüsâmeddin Çelebi, Mevlânâ'nın sağlığında dokuz yıl boyunca, vefatından sonra ise on iki yıl boyunca irşad makamında bulunmuş, Mevlânâ'nın dostlarına şeyh ve halife olmuştur1. Bu durum, onun mürşid-i kâmil (irşad eden, doğru yolu gösteren olgun rehber) ve insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) vasıflarını taşıdığına işaret eder1. Mevlânâ, Hüsâmeddin Çelebi'nin ömrünün Hızır gibi uzun olmasını, mana âleminde can artırıcı ve acizlerin ellerinden tutup Hakk'a ulaştırıcı olmasını temenni etmiştir1. Onun şerefli halleri, Sultan Alâeddin-i Selçukî'nin başkomutanı Feridun b. Ahmed Sipehsâlâr tarafından yazılan Menâkıb'da ayrıntılı olarak yer almaktadır1.
- Kaynaklar
- 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi, C.11 — s. 10, 12, 112, 113, 114, 247, 248, 249, 1416, 1417, 2211
Bu eser Mesnevî'nin hangi bölümünü anlatıyor?⌄
Verilen kaynaklarda, Necdet Ardıç'ın İrfan Mektebi (Hakk Yolu) adlı eserinin Mesnevî'nin belirli bir bölümünü anlattığına dair doğrudan bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak, Mesnevî-i Şerîf'in kendisi, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin 6 cilt ve yaklaşık 25 bin beyitten oluşan, hikâyeler, kıssalar, tasavvufî tâ'vîller ve ahlâkî öğütler içeren manzûm bir tasavvuf eseri olarak tanımlanır1. Bu eser, "Mağz-ı Kur'ân" (Kur'ân'ın özü) ve "Pehlevî dilinde Kur'ân" olarak nitelendirilmiş olup, insan ruhunun Hak'tan ayrılığının niyazı olan "Bişnev ez ney çün hikâyet mîkuned, ez cüdâyîhâ şikâyet mîkuned" dizesiyle başlar1.
›Ayrıntı
Mesnevî-i Şerîf, tasavvuf edebiyatının şâhikası olarak kabul edilir ve Mevlânâ'nın son 14 yılında (1259-1273) yazılmıştır1. Eserin yapısı 6 ciltten (Defter) oluşur; her cilt 4-5 bin beyit içerir ve toplamda yaklaşık 25 bin beyit civarındadır1. Mevlânâ, Mesnevî'de doğrudan didaktik anlatım yerine hikâyeler aracılığıyla öğretir; bu yöntem "kıssa içinde kıssa" olarak da bilinir1. Örneğin, fil ve körler hikâyesi vahdet-i vücud derslerini, papağan ve tâcir hikâyesi mâsivâdan ayrılma derslerini, kerâmetler kıssası ise tarîkat usûllerini anlatır1.
Necdet Ardıç, günümüz Uşşâkî tarikatının önemli mürşidlerinden biri olup, tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan bir şahsiyettir (Necdet Ardıç (Terzibaba)). Ardıç'ın İrfan Mektebi (Hakk Yolu) adlı eseri, nefs mertebelerini ve Hakk yolunu anlatan temel bir tasavvuf serisi kitabıdır (İrfan Mektebi (Hakk Yolu)). Bu eser, sâlikin "Hakk'a mi'râc" yolculuğunun ana bölümünü oluşturan ve yedi nefs mertebesinin aşılmasıyla girilen Hazarât-ı Hamse sistemini de içerebilir (Hazarat-ı Hamse). Ancak, İrfan Mektebi (Hakk Yolu)'nun Mesnevî'nin spesifik bir bölümünü şerh ettiğine dair bir bilgi kaynaklarda yer almamaktadır. Mesnevî'nin kendisi, "geçmiş ümmetlere açılmamış olan sırlar ve ilahi hakikatler kapısını açma" şeklinde fiilen gerçekleşen bir zuhur olarak kabul edilir2. Mesnevî'nin kelimelerinin okuyanların ve dinleyenlerin gözünde "baştan başa akıl ve can" olması hedeflenir, böylece can âlemine uçucu olmaları sağlanır2.
- Kaynaklar
- 1.K1, s. 68
- 2.Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 11 — s. 211, 212, 246
Manevî evlat olmak ne demektir?⌄
Manevî evlat olmak, tasavvufî bir terim olup, soy bağına dayanmayan, ruhânî bir yakınlık ve bağlılığı ifade eder. Bu durum, özellikle bir müridin kâmil bir mürşide veya bir peygambere dinî ve ruhânî açıdan intisap etmesiyle ortaya çıkar. Hz. Peygamber'in "evlatları"ndan kastedilenin bilhassa Ehl-i beyti değil, dinen veya soyca değil, manevî yakınlık gösterenler olduğu belirtilir1. Bu manevî evlatlık, kişinin nefsanî sıfatlardan arınarak manevî bir olgunluğa erişme yolculuğunda, bir rehberin himayesi ve terbiyesi altına girmesiyle gerçekleşir.
›Ayrıntı
Manevî evlat kavramı, tasavvufta kan bağına dayalı olmayan, ruhânî bir nesebi ifade eder. Bu, bir müridin kâmil bir mürşide veya bir peygambere olan derin bağlılığı ve onun yolunu takip etmesiyle oluşur. Mesnevî-i Şerîf Şerhi'nde, Hz. Peygamber'in "evlatları"ndan bahsedilirken, bunun sadece Ehl-i beyti veya soyca yakın olanları kapsamadığı, aksine dinî ve manevî yakınlık gösterenleri de içerdiği vurgulanır1. Bu bağlamda, "kudüm" (peygamberliğin şerefli başlangıcı) ve "devr" (Muhammedî peygamberlik dönemi) ifadeleriyle birlikte anılan "evlatlar", Hz. Muhammed'in pak ruhuna ve şerefli peygamberliğine manevî olarak intisap edenleri işaret eder.
Manevî evlatlık, sâlikin manevî bir terbiye sürecine girmesiyle yakından ilişkilidir. Bu süreçte, manevî tabip olarak nitelendirilen insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), nefse ait hastalıklarla hasta olan kimselerin tedavisini üstlenir1. Bu "hastalıklar", gurur, kibir ve benlik gibi manevî ölüme ve helake yol açan nefsanî sıfatlardır1. Manevî evlat, bu tür hastalıklardan arınmak için mürşidinin rehberliğinde sülûk eder.
Bu manevî bağ, kişinin dünya malına ve süslerine aşırı sevgi besleyip Hak'tan gafil olmaktan kurtulmasını sağlar; zira dünya, ruhun üzerinde bir zincir ve bağ olabilir1. Manevî evlat, bu dünyevî bağlardan sıyrılarak manevî denizin susamışı gibi Mesnevî adasında gezintiye çıkar1. Bu yolculukta, bedensel acılar dahi manevî zevkin perdesi olabilir, zira ruh, Vedûd olan Cenâb-ı Hakk'ın sarhoşu ve harap olmuşudur1. Böylece manevî evlat, soyut mânâların ve hakikatlerin bulunduğu âlem-i mânâya keşf ve müşâhede ile açılır2.
- Kaynaklar
- 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 11 — s. 90, 221, 223, 317, 318, 387, 1153, 1558
- 2.K1, s. 138
Mesnevî'nin 'şeyhlik etmesi' ne anlama gelir?⌄
Mesnevî'nin 'şeyhlik etmesi', Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin vefatından sonra eserinin, mürşid-i kâmil gibi sâliklere rehberlik etme ve onları velâyet mertebesine ulaştırma gücünü ifade eder. Bu durum, Mesnevî'nin sadece bir tasavvuf eseri olmanın ötesinde, mânevî bir kılavuz işlevi gördüğünü gösterir. Nitekim Mevlânâ'nın "Bizden sonra Mesnevî şeyhlik eder" buyurduğu ve beş yüz kişinin başka bir mürşide ihtiyaç duymadan sırf Mesnevî'yi okuyarak veliyy-i kâmil olduğu belirtilmiştir1. Bu, Mesnevî'nin bâtınî hakikatleri açma ve sâlikleri anlam denizine daldırma kabiliyetine işaret eder.
›Ayrıntı
Mesnevî-i Şerîf, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin altı ciltten oluşan, yaklaşık 25 bin beyitlik manzûm tasavvuf eseridir2. Eserin 'şeyhlik etmesi' tabiri, onun sâlikleri mânevî yolculuklarında yönlendirme ve terbiye etme kudretini vurgular. Bu, Mesnevî'nin 'Mağz-ı Kur'ân' (Kur'ân'ın özü) ve 'Pehlevî dilinde Kur'ân' olarak nitelendirilmesiyle de örtüşür2. Eser, hikâyeler, kıssalar, tasavvufî tâ'vîller ve ahlâkî öğütler aracılığıyla sâliklere yol gösterir2.
Mesnevî'nin bu rehberlik vasfı, "geçmiş ümmetlere açılmamış olan sırlar ve ilahi hakikatler kapısını açma" özelliğinde kendini gösterir1. Anlam denizine susamış bir kimsenin Mesnevî'yi okuyarak lafız ve ibare suretleri arasındaki anlamı ayırt etme ustalığı kazandığında, eserin suretinin dahi o anlam denizinde batıp kendisinin zevk ve anlam denizi olacağı ifade edilir1. Bu durum, Mesnevî'nin sâlikin nefs mertebelerini aşmasına yardımcı olan bir araç olduğunu gösterir; zira tasavvufî hâlin tahakkuku, sâlikin nefs mertebelerini sıra ile aşmasına bağlıdır3. Mesnevî, bu mertebelerdeki zulmetin aşılmasına ve üstteki hâllerin yaşanmasına katkıda bulunur. Böylece, Mesnevî'nin okunması, sâlikin kendi sırrını açmasına ve ezelî hakikatini idrâk etmesine yol açan mükâşefe-i sırra benzer bir etki yaratabilir2.
- Kaynaklar
- 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 11 — s. 94, 211, 212, 2208, 2209
- 2.K1, s. 50, 68
- 3.K2
Velayet mertebesi nedir?⌄
Velâyet mertebesi, sâlikin Hak ile yakınlık ve dostluk makâmıdır. Bu makâm, Yûnus Sûresi'nin 62. ayetinde geçen "elâ inne evliyâ'allâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn" (Allah'ın velîlerine korku ve hüzün yoktur) ifadesiyle temellendirilir1. Velâyet, nübüvvetin altında yer alan ancak ona en yakın olan bir makâm olup, nübüvvet kapısı kapanmış olsa da velâyet kapısı daima açıktır1. Mesnevî-i Şerîf'i inançla okuyup Hak kelâmı bilen kimseler, imanın kemâliyle velâyet derecesine ulaşabilirler; hatta bazıları mürşid olmaksızın sırf Mesnevî okuyarak veliyy-i kâmil olmuşlardır2.
›Ayrıntı
Velâyet, tasavvuf doktrininin merkezî kavramlarından biridir ve Allah'a yakınlık ile dostluk mertebesini ifade eder1. Bu mertebe, genel velâyet (velâyet-i âmme) ve özel velâyet (velâyet-i hâssa) olmak üzere ikiye ayrılır. Velâyet-i âmme, Mâide Sûresi'nin 55. ayetinde belirtildiği üzere "innemâ veliyyukumullâh" (sizin velîniz Allah'tır) ifadesiyle tüm mü'minlerin imanları ölçüsünde Hak ile olan yakınlığını kapsar. Velâyet-i hâssa ise havâss-ı kullarda zuhûr eden özel bir velâyet hâlidir1. Velâyet makâmına ulaşan sâlikler, fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) ve bekâ-billâh (Allah ile bâki olma) gibi hâlleri tecrübe ederler. Fenâ-fillâh mertebesi, halk tarafından kâmil zannedilip etrafına toplanılan bir hâl iken, bekâ-billâh mertebesi âlem-i kudste daha yüksek bir makâmdır2. Velâyet mertebesinde, sâlik mükaşefe, müşahede ve rü'yet hâllerini yaşar; bu hâle "hal-i vuslat" (kavuşma hâli) denir ve nuru beyazdır. Daha sonra kalp cenneti mertebesine ulaşılır ki, bu mertebe Hakk'ın muhabbetine tahsis olunmuş olup nuru yeşildir2. Velâyet mertebesine ulaşmak için takva da önemli bir unsurdur. Şeriat mertebesindeki takva, haramlardan sakınmak iken, tarikat mertebesindeki takva mübah şeylerden dahi sakınarak nefse ait hazları terk etmekle nefsin sıfatlarını kırar ve ruhun kendi sıfatlarını ortaya çıkarmasına yol açar. Hakikat mertebesindeki takva ise kişiyi Yüce Allah'tan uzaklaştıran her şeyden sakınmaktır2.
- Kaynaklar
- 1.K1, s. 38
- 2.Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 11 — s. 153, 154, 758, 760, 1140, 1144, 2208, 2209
Bu şerh sadece tasavvuf uzmanları için mi?⌄
Verilen kaynaklara göre, bu şerh sadece tasavvuf uzmanları için değildir; aksine, tasavvuf yoluna yeni girmiş sâlikler (Hakk yolcuları) için de önemli öğütler ve açıklamalar içermektedir1. Şerh, tasavvufî kavramları ve sülûkun inceliklerini, başlangıç seviyesindeki kişilerin anlayabileceği bir dille sunarak, onların manevî gelişimlerine rehberlik etmeyi amaçlar. Bu durum, şerhin geniş bir okuyucu kitlesine hitap ettiğini ve tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan Necdet Ardıç gibi mürşidlerin eserlerinin de bu amaca hizmet ettiğini göstermektedir (Necdet Ardıç (Terzibaba) Wiki).
›Ayrıntı
Şerh, tasavvuf yoluna yeni girmiş sâliklere yönelik doğrudan hitaplar içermektedir. Örneğin, "Ey tasavvuf yoluna yeni girmiş sâlik!"1 veya "Ey gulâm (genç) ve ey tasavvuf yoluna yeni girmiş Hakk Yolcusu!"1 gibi ifadeler, eserin hedef kitlesinin sadece uzmanlar olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Bu hitaplar, yeni başlayanlara yönelik temel tasavvufî prensipleri öğretmeyi amaçlar.
Şerh, sâliklere tövbe etme, Allah'a yalvarma ve Hak yoluna baş eğme gibi temel amelleri tavsiye eder1. Ayrıca, yapılan amellerde Hakk'ın kabulünü veya reddini düşünmek yerine, Hakk'ın emir ve nehiylerine odaklanmanın ve kendi kulluk bilincini idrak etmenin önemini vurgular1. Bu tür öğütler, tasavvufî sülûkun ilk adımlarını atanlar için yol göstericidir.
Şerh aynı zamanda, tasavvuf yolculuğunun içinde sâlikte meydana gelecek manevî hazları ve zevkleri de ele alır. "Sülûkün (tasavvuf yolculuğunun) içinde sende bir zevk (manevî haz) meydana gelir ki, işte o zevk Allah'ın senin hatırını sormasıdır" ifadesi1, tasavvufî deneyimlerin sadece teorik bilgiyle sınırlı olmadığını, aynı zamanda yaşantısal bir boyutu olduğunu gösterir. Bu tür açıklamalar, yeni başlayanların manevî yolculuklarında karşılaşacakları tecrübelere dair bir ön bilgi sunar.
Tasavvufun "kalp temizliği ve Allah'a yakınlık ilmi" olarak tanımlanması (Tasavvuf Wiki), bu şerhin de bu temel amaca hizmet ettiğini ve geniş bir kitleye hitap ettiğini destekler. Necdet Ardıç gibi günümüz mürşidlerinin eserleriyle tasavvufu geniş kitlelere ulaştırma gayretleri de (Necdet Ardıç (Terzibaba) Wiki), tasavvufî metinlerin sadece uzmanlara değil, genel okuyucuya da açık olması gerektiği fikrini pekiştirir.
- Kaynaklar
- 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 11 — s. 516, 1410, 1727, 1729, 2023
Mesnevî okuyarak manevî yolculuk nasıl yapılır?⌄
Mesnevî-i Şerîf'i okuyarak manevî yolculuk yapmak, sâlikin Hak'tan ayrı düşen rûhunun niyâzını idrâk etmesi ve bu eseri bir "mana denizi ortasında lafız ve ibare suretleriyle ortaya çıkan ada" olarak görmesiyle mümkündür1. Bu yolculuk, Mevlânâ'nın hikâyeler ve kıssalar aracılığıyla sunduğu tasavvufî tâ'vîller, ahlâkî öğütler ve bâtınî hakikat açılımlar vasıtasıyla gerçekleşir. Ancak Mesnevî'nin sunduğu bu zevk ve hâl, ancak bir insân-ı kâmilin terbiyesi altında sülûk (manevi yolculuk) vasıtasıyla tam olarak elde edilebilir; zira Mesnevî'deki kelamlar sülûkun ortasında söylenmiş sözlerdir ve nihayeti değildir1. Dolayısıyla, Mesnevî bir rehber ve teşvik edici olmakla birlikte, hakiki manevî ilerleme için mürşid rehberliği ve nefs mertebelerinin aşılması esastır.
›Ayrıntı
Mesnevî-i Şerîf, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin altı ciltten oluşan, yaklaşık 25 bin beyitlik manzûm tasavvuf eseridir ve "Kur'ân'ın özü" olarak nitelendirilmiştir2. Eser, "dinle neyi nasıl hikâye ediyor, ayrılıklardan nasıl şikâyet ediyor"2 dizesiyle başlar ve insan rûhunun Hak'tan ayrılığının niyâzını dile getirir. Bu başlangıç, Mesnevî'nin manevî yolculuğun temel motivasyonunu, yani ilahî vuslat arayışını ortaya koyar.
Mesnevî okuyarak manevî yolculuk, eserin sunduğu hikâyeler, kıssalar ve tasavvufî tâ'vîller aracılığıyla sâlikin iç dünyasında bir dönüşüm başlatmasıyla mümkündür2. Mevlânâ, doğrudan didaktik anlatım yerine, fil ve körler hikâyesi gibi kıssalarla vahdet-i vücud derslerini, papağan ve tâcir hikâyesiyle mâsivâdan ayrılma derslerini sunar2. Bu "kıssa içinde kıssa" yöntemi, okuyucunun manevî hakikatleri idrâk etmesine yardımcı olur. Mesnevî, "mana denizi ortasında lafız ve ibare suretleriyle ortaya çıkan bu Mesnevî-i Şerif adasında bir gezintiye çık" çağrısıyla, okuyucuyu görünen âlemin ve bedenin yoğunluğunun savaşlarından, gam ve kederlerinden kurtulmaya davet eder1.
Ancak, Mesnevî'nin sunduğu bu zevk ve hâl, yani manevî durum, ancak bir insân-ı kâmilin terbiyesi altında sülûk (manevi yolculuk) vasıtasıyla elde edilir1. Mesnevî'deki kelamlar, sülûkun ortasında söylenmiş sözlerdir ve sülûkun nihayeti değildir1. Bu durum, Mesnevî'nin bir rehber kitap olmasına rağmen, manevî yolculuğun tamamlanması için mürşid rehberliğinin ve nefs mertebelerinin aşılmasının zaruri olduğunu gösterir3. Sülûk usulünden az laf söylemek gerektiği uyarısı da, hakikatleri anlamadan sadece sözleri ezberleyip mürşidlik davasında bulunanlara bir hitaptır1. Hakiki sûfîler, nefislerinin başını riyâzât ve mücâhedât kılıçlarıyla kesip manevî fakirlik ve yokluk içinde olanlardır1. Bu da Mesnevî okumanın ötesinde, aktif bir nefs mücadelesi ve manevî arınma gerektirdiğini vurgular.
- Kaynaklar
- 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi, C.11 — s. 62, 63, 90, 694, 695, 1670, 1787
- 2.K1, s. 68
- 3.K2