
Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 12
Ahmed Avni Konuk
Ahmed Avni Konuk'un Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî-i Şerîf'ine yazdığı tercüme ve şerh. Yayına hazırlayanlar: Dr. Selçuk Eraydın, Prof. Dr. Mustafa Tahralı (Kitabevi Yayınları).
Anahtar Kelimeler
İlgili Konular
Sıkça Sorulan Sorular
Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî Şerhi nedir?⌄
Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî Şerhi, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin altı ciltlik, yaklaşık 25 bin beyitten oluşan ve "Kur'ân'ın özü" olarak nitelendirilen Mesnevî-i Şerîf adlı tasavvufî eserine yazdığı kapsamlı bir açıklamadır. Konuk, modern dönemin önemli bir şarihi olup, Mesnevî'nin hikâyeler, kıssalar, mîrâcî tasvirler, tasavvufî tâ'vîller, ahlâkî öğütler ve bâtınî hakikat açılımlar içeren derinlikli yapısını izah etmiştir. Bu şerh, Mevlânâ'nın "Bişnev ez ney çün hikâyet mîkuned, ez cüdâyîhâ şikâyet mîkuned" (dinle neyi nasıl hikâye ediyor, ayrılıklardan nasıl şikâyet ediyor) dizesiyle başlayan ve ruhun Hak'tan ayrılığını dile getiren niyazını da açıklığa kavuşturur1.
›Ayrıntı
Ahmed Avni Konuk, modern dönemde tasavvuf araştırmalarına önemli katkılarda bulunmuş, özellikle İbn Arabî'nin Füsûsu'l-Hikem adlı eserinin anlaşılmasına yönelik çalışmalarıyla tanınan Mustafa Tahralı gibi akademisyenlerin gayretleriyle eserleri gün yüzüne çıkmış önemli bir şahsiyettir2. Konuk'un Mesnevî Şerhi, Mevlânâ'nın tasavvuf edebiyatının şahikası sayılan Mesnevî-i Şerîf'ini derinlemesine ele alır1. Mesnevî, 6 ciltten oluşur ve yaklaşık 25 bin beyit içerir; yazımı Mevlânâ'nın son 14 yılına (1259-1273) tekabül eder1. Konuk'un şerhi, Mevlânâ'nın doğrudan didaktik anlatım yerine hikâyelerle öğretme yöntemini, yani "kıssa içinde kıssa" tekniğini açıklığa kavuşturur. Bu yöntemle, ana hikâyeler içinde alt hikâyeler açılır ve sonra ana hikâyeye geri dönülür1. Örneğin, fil ve körler hikâyesi vahdet-i vücud derslerini, papağan ve tâcir hikâyesi mâsivâdan ayrılma derslerini, kerâmetler kıssası ise tarîkat usûllerini öğretir1. Konuk'un şerhi, Mesnevî'nin içerdiği "mîrâcî tasvîrler, tasavvufî tâ'vîller, ahlâkî öğütler ve bâtınî hakikat açılımları" detaylandırır1. Şerh, Mesnevî'deki "Bir koyunun Musa (a.s.)'dan kaçması ve Musa (a.s.)'ın ona şefkati ve merhameti" gibi kıssaları da ele alarak, eserin ahlaki ve irfani boyutlarını açar3. Ahmed Avni Konuk, bu şerhiyle Mesnevî'nin "Mağz-ı Kur'ân" (Kur'ân'ın özü) ve "Pehlevî dilinde Kur'ân" olarak nitelendirilmesinin hikmetini de ortaya koyar1.
- Kaynaklar
- 1.K1, s. 68
- 2.Vikipedi: Mustafa Tahralı
- 3.Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 12 — s. 4
Eserdeki Sultan Mahmud ve hırsızlar hikâyesi ne anlatıyor?⌄
Mesnevî'deki Sultan Mahmud ve hırsızlar hikâyesi, zahirde Sultan Mahmud'un hırsızların arasına karışarak onların hallerine muttali olmasını ve kendisini onlardan biri gibi tanıtmasını anlatır1. Ancak bâtınî anlamda bu hikâye, ârifin kıyamet gününde Hak Teâlâ'ya hitabını ve Hak'ın kullarıyla olan ilişkisini sembolize eder1. Sultan Mahmud'un hırsızların arasına karışması, Hak'ın tecellîlerinin kesret âleminde zuhur etmesi gibi yorumlanırken, hırsızların onu tanımaları ve ona "kutbumuz" demeleri, Hak'ın esmâ ve sıfatlarıyla idrak edilmesini ve kullarına rehberlik etmesini ifade eder1.
›Ayrıntı
Mesnevî'de geçen Sultan Mahmud ve hırsızlar hikâyesi, yüzeysel olarak bir padişahın tebdil-i kıyafetle halkın arasına karışması motifini işler. Sultan Mahmud, gece vakti hırsızların arasına katılır ve kendisini "sizin gibi hırsızlardan biriyim" diyerek tanıtır1. Bu durum, onun hırsızların hallerine vakıf olmasını sağlar1. Hırsızlar, Sultan Mahmud'a "Ey vefalı adam! Sen kimsin ve halin ve şanın nedir?" diye sorarlar ve ondan kendi mesleklerine dair bir hünerini açıklamasını isterler1. Sultan Mahmud'un cevabı üzerine, hırsızlardan biri onun "kutbumuz ve reisimiz" olduğunu ifade eder, çünkü o, tehlike anında kendilerini kurtaracak bir özelliğe sahiptir1.
Bu hikâyenin bâtınî yorumu ise tasavvufî hakikatlere işaret eder. Hikâye, ârifin kıyamet gününde "gerçek şah olan Hakk'a" hitabını temsil eder1. Sultan Mahmud'un gece karanlığında hırsızlarla birlikte olması ve onların arasında tanınması, Hak'ın kesret âlemindeki tecellîlerini ve kullarıyla olan yakınlığını sembolize eder. Hırsızlardan birinin Sultan Mahmud'u gece görüp gündüz tahtında tanıması, Hak'ın hem zâhir hem de bâtın yönleriyle idrak edilmesine benzer1. Bu durum, Hak'ın esmâ ve sıfatlarıyla (vâhidiyyet mertebesi) idrak edilebilirliğini gösterir. Ahadiyyet mertebesi idrak edilemezken, vâhidiyyet mertebesinde ilâhî esmâ ve sıfatlar tafsîl bulur ve kesretin menşei olur2. Dolayısıyla, Sultan Mahmud'un hırsızlar tarafından tanınması ve onlara rehberlik etmesi, Hak'ın kullarına esmâ ve sıfatları aracılığıyla tecellî ederek yol göstermesini ifade eder.
- Kaynaklar
- 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi, C.12 — s. 989, 990, 993, 1007, 1009, 1018, 1093, 1095
- 2.K1, s. 168
Sıçan ve kurbağa kıssasının ibretlik yönü nedir?⌄
Sıçan ve kurbağa kıssası, Mesnevî'de geçen, zâhirde birbirine zıt iki varlığın, sıçan ile kurbağanın, ilâhî kazâ neticesinde dostluk kurmasını ve bu dostluğun neticesinde yaşadıkları ibretlik hâdiseyi anlatır. Bu kıssa, tasavvufî bir temsille, dünya ehli olan nefsânî bir kimse (sıçan) ile Hakk yolcusu (kurbağa) arasındaki ilişkiyi ve bu ilişkinin potansiyel tehlikelerini gözler önüne serer. Kıssanın ibretlik yönü, dünya ehli birinin sevgisinin, Hakk yolcusunu kendi nefsânî heveslerine çekebileceği ve şeytanın bu durumu fırsat bilerek her ikisini de avlayabileceği hakikatini vurgulamasıdır1.
›Ayrıntı
Sıçan ve kurbağa kıssası, Mevlânâ'nın Mesnevî'sinde geçen ve Necdet Ardıç'ın "İbretlik Hikayeler" kategorisine giren manevi terbiye amaçlı bir anlatıdır (İbretlik Hikayeler). Kıssanın başlangıcında, ilâhî kazâ neticesinde, birbirlerinin cinsi olmayan bir sıçan ile vefalı bir kurbağa ırmak kenarında tanışıp dost olurlar1. Her sabah buluşup beş sene boyunca yaşadıkları kıssaları birbirlerine anlatırlar; bu durum, gönülden sözün kaynamasının dostluk nişanı olduğunu gösterir1. Sıçan, kurbağaya "Ey aklın kandili!" diye hitap ederek onun hikmetine vurgu yapar1.
Kıssanın asıl ibretlik yönü, sıçanın kurbağaya olan aşkıyla yoğrulmuş olması ve bu aşkın neticesinde bir iplikle birbirlerine bağlanmalarıdır. Burada "sıçan" dünya ehli ve nefsânî olan kimseyi, "kurbağa" ise Hakk yolcusunu temsil eder1. "Gönül ipliği" ise, bir kimsenin hayali suretini muhabbetle kalbinde tutmasıdır; bu sevgiye dayalı tahayyül, o kimseyi kendi tarafına çeker1. Ancak, eğer bu sevgiye dayalı hayal, noksan ve dünya ehli birisi hakkında olursa, kıssada olduğu gibi, şeytan kargası o nefsânî kimseyi avladığı vakit, ona bağlı olan Hakk yolcusunu da beraberce nefsânî hevese kaldırır1. Bu durum, Hakk yolcusunun, dünya ehli ile olan ilişkisinde dikkatli olması gerektiğini, aksi takdirde kendi sülûkundan sapma tehlikesiyle karşı karşıya kalabileceğini gösteren önemli bir uyarıdır.
- Kaynaklar
- 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 12 — s. 785, 789, 820, 1140
Manevî cinsiyet kavramı ne demektir?⌄
Tasavvufta manevî cinsiyet, kişilerin dış görünüşleri veya cismânî yapıları yerine, ruhları ve idrakleri arasındaki ortaklığa dayanan bir yakınlık ve birleşme hâlidir. Bu kavram, "cinsiyet sırrını surette arama"1 ilkesiyle açıklanır ve insanların Hak'kı bilme yolunda birleşen akıl ve idraklerinin oluşturduğu manevî bir bağdır. Ruhlar arasındaki bu cinsiyet, hangi milletten olursa olsun, Hak ma'rifetinde birleşenleri bir cinsten kılar ve itibar surete değil, mânâya ve ruha aittir1. Bu, âlem-i mânâda gerçekleşen bir yakınlık olup, sâlikin keşf ve müşâhede ile açıldığı soyut hakikatler âlemine işaret eder2.
›Ayrıntı
Manevî cinsiyet, tasavvufî düşüncede, insanların birbirleriyle olan ilişkilerini ve yakınlıklarını maddî ve cismânî özelliklerin ötesinde, ruhânî bir boyutta ele alır. Bu anlayışa göre, "cinsiyet bir tür bakıştır ki, o sebeple birbirine yol bulurlar"1. Bu bakış, akıl ve idrakin birleşmesiyle ortaya çıkar ve insanlar bu ortak idrak sayesinde birbiriyle sohbete yol bulurlar1.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, bu kavramı açıklarken "cinsiyet sırrımı surette arama!"1 diyerek, dış görünüşün aldatıcılığına dikkat çeker. Önemli olanın "mânâ yolundan" gelen cinsiyet olduğu, "su ve çamurdan mahluk olan cismâniyet ve suret yolundan" olmadığı vurgulanır1. Yani, akl-ı kâmil (olgun akıl), cüz'î akla (parçalı akıl) bu hakikati beyan eder.
Bu manevî cinsiyet, kişilerin "ma'rifet-i Hak tarafına" yönelen nazarlarıyla oluşur. İki kişinin bakışları Hak'kı bilme yönünde birleştiğinde, hangi milletten olurlarsa olsunlar, onlar bir cinsten sayılırlar ve suretlerine itibar edilmez1. Hz. İsa'nın beşer suretinde zuhur etmesine rağmen ruh-ı musavver olduğu için melek cinsinden sayılması da bu duruma bir örnektir; zira itibar şekle değil, mânâya ve ruha aittir1. Cansız varlıkların (cismanî şekillerin) cinsiyetten haberi olmadığı belirtilerek, bu kavramın tamamen ruhânî bir boyuta ait olduğu pekiştirilir1. Bu bağlamda manevî cinsiyet, sâliklerin âlem-i mânâya keşf ve müşâhede ile açılmalarıyla idrak ettikleri soyut hakikatler ve ruhânî yakınlıklar alanına girer2.
- Kaynaklar
- 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi, C.12 — s. 1150, 1151, 1152, 1153, 1169, 1170, 1195, 1196
- 2.K1, s. 138
Mesnevî'deki 'sadece Allah'a güvenmek' ilkesi nasıl işleniyor?⌄
Mesnevî'de 'sadece Allah'a güvenmek' ilkesi, eserin yazılış amacından ve ilahi kahrın tecellisi uyarısından hareketle işlenir. Mevlânâ, Mesnevî'yi ruhlar âleminden şehadet âlemine yolculuk eden bir ruh için mârifet cevheri olarak ortaya koyduğunu ve bunu Zü'l-celâl olan Allah'a adadığını belirtir1. Bu adama, eserdeki ilimlerin talep edenlerden esirgenmesi durumunda ilahi kahrın tecelli edeceği uyarısıyla pekiştirilir1. Bu durum, Mesnevî'nin içeriğinin ve ondan istifadenin doğrudan Allah'ın iradesine bağlı olduğunu, dolayısıyla hakiki güvenin yalnızca O'na yönelmesi gerektiğini gösterir. Eserdeki bu ilimlerin mirasçıları, ilahi kahrın kapısının açılmaması için ilimleri esirgememeli, bu da onların Allah'a olan güvenlerinin bir tezahürü olmalıdır.
›Ayrıntı
Mesnevî'de 'sadece Allah'a güvenmek' ilkesi, eserin müellifi Mevlânâ'nın kendi eserine dair beyanlarında açıkça görülür. Mevlânâ, Mesnevî'yi "ruhlar âleminden şehadet âlemine yolculuk eden tanıdık bir ruh için bu Mesnevî'de marifet cevherini misal ve şehadet âleminden beri koymuşumdur" diyerek, eserin ilahi bir ilham ve amaç doğrultusunda ortaya çıktığını ifade eder1. Bu beyan, eserin kaynağının ve değerinin beşerî çabadan ziyade ilahi takdire dayandığını gösterir.
Mevlânâ, bu eseri Zü'l-celâl olan Yüce Allah'a adadığını belirtir1. Bu adama, eserin içeriğinin ve ondan beklenen faydanın tamamen Allah'ın iradesine bırakıldığını, dolayısıyla hakiki güvenin yalnızca O'na yönelmesi gerektiğini vurgular. Bu adamanın bir devamı olarak, Mesnevî'deki ilimlerin mirasçılarına yönelik bir uyarıda bulunur: "Eğer bu Mesnevi'deki ilimlerin mirasını yiyenler, bu ilimlerden bazılarını esirgeyip talep edenlere vermemek suretiyle benim ruhumu karıştırırlar ve incitirler ise, çabuk onların üzerine yüz mihnet ve ilahi kahrın kapısı açılsın!"1. Bu uyarı, ilimlerin paylaşılmasının Allah'ın rızasına uygun bir davranış olduğunu ve bu ilkelere riayet etmemenin ilahi bir ceza ile sonuçlanabileceğini açıkça ortaya koyar. Bu durum, sâlikin veya ilim talep edenlerin, ilahi kahrın tecellisinden korunmak için yalnızca Allah'a güvenerek ilimleri talep etmeleri ve ilim sahiplerinin de bu ilimleri esirgemeden paylaşmaları gerektiğini gösterir. Bu bağlamda, vahdet veçhesinden gizlenmenin azgınlığı artırdığı1 ifadesi, Allah'ın birliğine (tevhid) olan güvenin ve bu birliğe uygun hareket etmenin önemini pekiştirir.
- Kaynaklar
- 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 12 — s. 1801, 1805, 1981
Eserdeki 'aklın dokuduğu kumaş' ifadesi ne anlama geliyor?⌄
Eserdeki 'aklın dokuduğu kumaş' ifadesi, insanın aklıyla ürettiği, hakikat zannettiği ancak Hak'tan uzaklaştıran bilgi, felsefe ve düşünce sistemlerini temsil eder. Bu kumaş, sâlikin Hakikat'e ulaşmasında bir perde görevi görür ve dert, belâ anlarında kişiye gerçek bir fayda sağlamaz1. Akıl, eserleriyle açık olsa da, zuhuru kendisinin zuhuruna perde olabilir; bu durum, zahir-bin olanlar için aklı meçhul kılar1. Bu ifade, tasavvuftaki gaflet hâliyle ilişkilendirilebilir; zira gaflet, kalbin mâsivâ ile dolması ve Hak'tan uzaklaşmasıdır2.
›Ayrıntı
'Aklın dokuduğu kumaş' tabiri, insanın zihnî faaliyetleri sonucu ortaya çıkan ve hakikat olarak kabul edilen ancak aslında Hak'tan uzaklaştıran bilgi ve felsefî yapıları anlatır. Mesnevî-i Şerîf Şerhi'nde belirtildiği üzere, kişi elli yıl boyunca aklının tezgâhında "hakikat namı altında birtakım ilim ve felsefe kumaşları dokuyabilir"1. Ancak bu dokumalar, dert ve belâ anlarında kişiye bir külâh veya cübbe gibi koruyucu bir işlev görmez, yani gerçek bir çözüm sunmaz1. Bu durum, aklın kendi eserleri arkasında gizlenmesi ve zuhurunun kendi zuhuruna perde olmasıyla açıklanır; bu da aklı, dış görünüşe bakan (zahir-bin) kimseler için meçhul kılar1.
Bu kumaş, tasavvufî mânâda sâlikin Hak'tan ve kendi hakikatinden uzaklaşması olan gaflet hâliyle de ilişkilendirilebilir2. Zira akıl, görünen âleme ve eşyanın çokluğuna odaklanarak Hak'tan uzak düşebilir; zeki kimseler, Hak'ın sanatı olan bu âleme yönelip yüzeysel hazlara kanaat edebilirler1. Bu, kalbin mâsivâ ile dolması ve Hak'tan gâfil kalması anlamına gelir2. Peygamberler ve evliya hazretleri gibi bâtın-bin olanlar için ruh asla meçhul değildir, çünkü onlar bu aklî perdelerin ötesini idrâk ederler1. Dolayısıyla, 'aklın dokuduğu kumaş', Hakikat'e ulaşmada aklın sınırlılığını ve bazen bir engel teşkil edebileceğini vurgulayan bir mecazdır.
- Kaynaklar
- 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 12 — s. 521, 1046, 1048, 1052, 2218
- 2.K1, s. 55
Bu Mesnevî şerhi sadece tasavvuf ile ilgilenenler için mi?⌄
Mesnevî-i Şerîf şerhleri, sadece tasavvuf ehli için değil, geniş bir okuyucu kitlesine hitap eder. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin altı ciltlik, yaklaşık 25 bin beyitlik manzûm eseri olan Mesnevî, "Kur'ân'ın özü" ve "Pehlevî dilinde Kur'ân" olarak nitelendirilmiştir1. Bu eser, hikâyeler, kıssalar, ahlâkî öğütler ve bâtınî hakikat açılımlar içerdiğinden, tasavvufî derinliğin yanı sıra genel ahlâkî ve hikemî dersler arayan herkes için bir rehber niteliğindedir. Örneğin, Musa (a.s.) ve koyun kıssası gibi hikâyeler, şefkat ve merhamet gibi evrensel değerleri işler2.
›Ayrıntı
Mesnevî-i Şerîf, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin tasavvufî irfanı aktardığı temel eseridir1. Eserin yapısı ve içeriği, onu sadece tasavvuf erbabına değil, genel okuyucuya da açık kılar. Mevlânâ, doğrudan didaktik anlatım yerine, hikâyeler aracılığıyla öğretmeyi tercih eder1. Bu yöntem, "kıssa içinde kıssa" olarak da bilinir; ana hikâyenin içinde alt hikâyeler açılır ve sonra ana hikâyeye geri dönülür1. Bu hikâyeler, tasavvufî hakikatleri somutlaştırırken, aynı zamanda evrensel ahlâkî dersler ve yaşam bilgeliği sunar. Örneğin, "Bir koyunun Musa (a.s.)'dan kaçması ve Musa (a.s.)'ın ona şefkati ve merhameti" başlıklı kıssa2, tasavvufî bir derinliğe sahip olmakla birlikte, merhamet ve şefkat gibi insani değerleri vurgulayarak her kesimden insanın anlayabileceği ve faydalanabileceği bir mesaj taşır. Eserin "mîrâcî tasvîrler, tasavvufî tâ'vîller, ahlâkî öğütler ve bâtınî hakikat açılımlar" içermesi1, onun sadece tasavvufun inceliklerini öğrenmek isteyenler için değil, aynı zamanda hayatın anlamını, ahlâkî prensipleri ve manevi boyutları merak eden herkes için bir kaynak olduğunu gösterir. Necdet Ardıç (Terzibaba) gibi günümüz Uşşâkî mürşidlerinin eserleri ve sohbetleriyle tasavvufu geniş kitlelere ulaştırması da, tasavvufî metinlerin sadece belirli bir zümreye hitap etmediğinin bir göstergesidir (Necdet Ardıç (Terzibaba) Wiki). Hazmi Tura gibi Fatih Camii'nde Mesnevî okutan âlimler de, bu eserin halka açık bir şekilde öğretildiğini ve geniş bir ilgi gördüğünü ortaya koyar (Hazmi Tura Wiki). Bu nedenle, Mesnevî şerhleri, tasavvufun "kalp temizliği ve Allah'a yakınlık ilmi" (Tasavvuf Wiki) olma özelliğini korurken, aynı zamanda genel ahlâkî ve hikemî bir rehber olarak da işlev görür.
- Kaynaklar
- 1.K1, s. 68
- 2.Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 12 — s. 4
Ahmed Avni Konuk kimdir?⌄
Ahmed Avni Konuk, modern dönemde yaşamış önemli bir tasavvuf âlimi ve müfessirdir. Özellikle İbn Arabî'nin Füsûsu'l-Hikem ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî adlı eserlerine yazdığı şerhlerle tanınır. Bu şerhler, onun irfanî derinliğini ve tasavvufî metinleri açıklamadaki yetkinliğini gösterir. Mustafa Tahralı gibi akademisyenlerin çalışmaları sayesinde eserleri gün yüzüne çıkmış ve tasavvuf araştırmalarına önemli katkılar sağlamıştır. Konuk, kelâmın mânâlara perde olduğunu ifade eden şiirsel anlatımıyla da dikkat çeker1.
›Ayrıntı
Ahmed Avni Konuk, tasavvuf geleneğinde önemli bir yere sahip olan ve eserleriyle günümüze ışık tutan bir şahsiyettir. Onun en bilinen yönü, İbn Arabî'nin Füsûsu'l-Hikem adlı eserine ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevîsine yazdığı şerhlerdir (Ahmed Avni Konuk, WIKI Kavram Sayfaları). Bu şerhler, tasavvufî hakikatlerin anlaşılmasına yönelik derinlikli yorumlar sunar.
Konuk'un eserleri, özellikle Mustafa Tahralı'nın gayretleriyle modern dönemde tasavvuf araştırmalarına kazandırılmıştır (Mustafa Tahralı, WIKI Kavram Sayfaları). Tahralı'nın çalışmaları, Ahmed Avni Konuk gibi büyük irfan ehlinin şerhlerinin gün yüzüne çıkmasına vesile olmuştur.
Ahmed Avni Konuk, aynı zamanda şiirsel bir ifade gücüne de sahiptir. Örneğin, "Avniyâ, perdedir endâm-ı maâniye kelâm, Sem'-i kec-fehme bu söz nağme-i ten nen nendir" dizeleriyle, kelâmın (sözün) mânâların (hakikatlerin) endamına bir perde olduğunu, yani hakikatlerin sözle tam olarak ifade edilemeyeceğini ve yanlış anlayan kulaklar için bu sözün sadece bir nağme gibi kalacağını dile getirmiştir1. Bu ifade, onun tasavvufî idrakinin ve dilin sınırlılıklarına dair farkındalığının bir göstergesidir.
Mesnevî-i Şerîf Şerhinde, Hz. Peygamber'in (a.s.) ruhunun ilahî aşk kemendini "âlem-i ıtlâk semâsına" attığı ve bu kemendin O'nu bütün kayıtlılıklar ve suretler âleminden geçirerek mutlaklık semasına götürdüğü anlatılırken, bu anlatım Ahmed Avni Konuk'un tasavvufî derinliğini ve Hz. Peygamber'e olan muhabbetini de ortaya koyar1. Ayrıca, Mesnevihan Ahmed Remzi Efendi'nin tercüme ve basımını yaptığı "Rehnümâ-yı Ma'rifet" isimli eserde Ebû Sâbit Muhammed b. Abdülmelik et-Tûsî ed-Deylemî'nin nefis hakkındaki risalesine atıfta bulunulması1, Konuk'un geniş bir tasavvufî literatüre vukufiyetini gösterir.
- Kaynaklar
- 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 12 — s. 379, 380, 382, 1003, 1004, 1148, 1149, 1150