İçeriğe atla
Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 2 kapak gorseli

Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 2

Ahmed Avni Konuk

563 sayfa~845 dk okumamixed

Ahmed Avni Konuk'un Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî-i Şerîf'ine yazdığı tercüme ve şerh. Yayına hazırlayanlar: Dr. Selçuk Eraydın, Prof. Dr. Mustafa Tahralı (Kitabevi Yayınları).

Anahtar Kelimeler

Ahmed Avni Konukdijital kütüphanekitap okuma

Sıkça Sorulan Sorular

Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî Şerhi ne anlatıyor?

Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî Şerhi, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin altı ciltlik, yaklaşık 25 bin beyitlik tasavvufî eseri olan Mesnevî-i Şerîf'i derinlemesine açıklayan bir çalışmadır. Bu şerh, Mesnevî'nin "Mağz-ı Kur'ân" (Kur'ân'ın özü) ve "Pehlevî dilinde Kur'ân" olarak nitelendirilen içeriğini, hikâyeler, kıssalar, mîrâcî tasvirler, tasavvufî tâ'vîller, ahlâkî öğütler ve bâtınî hakikat açılımlar üzerinden izah ederK1. Konuk, Mesnevî'nin "Bişnev ez ney çün hikâyet mîkuned, ez cüdâyîhâ şikâyet mîkuned" (dinle neyi nasıl hikâye ediyor, ayrılıklardan nasıl şikâyet ediyor) dizesiyle başlayan insan ruhunun Hak'tan ayrılığının niyazını da şerhinde ele alırK1. Eser, özellikle modern dönemde Mustafa Tahralı ve Necdet Ardıç gibi isimlerin gayretleriyle gün yüzüne çıkarılmıştır.

Kaynaklar: K1, s. 68

Ayrıntı

Ahmed Avni Konuk, modern dönemde tasavvuf araştırmalarına önemli katkılarda bulunmuş bir şahsiyet olarak, Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'ini şerh etmiştir (Ahmed Avni Konuk, Wiki). Mesnevî-i Şerîf, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin 1259-1273 yılları arasında kaleme aldığı, altı ciltten oluşan ve yaklaşık 25 bin beyit içeren manzum bir tasavvuf eseridirK1. Konuk'un şerhi, bu eserin tasavvuf edebiyatındaki "şahika" konumunu ve Mevlânâ'nın öğretim yöntemini detaylı bir şekilde incelerK1. Mevlânâ, Mesnevî'de doğrudan didaktik anlatım yerine, hikâyeler aracılığıyla öğretmeyi tercih eder; fil ve körler hikâyesiyle vahdet-i vücud derslerini, papağan ve tâcir hikâyesiyle mâsivâdan ayrılma derslerini, kerâmetler kıssasıyla tarîkat usullerini aktarırK1. Konuk'un şerhi, bu "kıssa içinde kıssa" yöntemini ve ana hikâye içinde açılan alt hikâyelerin tasavvufî anlamlarını açıklığa kavuştururK1. Şerh, Mesnevî'nin içerdiği mîrâcî tasvirleri, tasavvufî tâ'vîlleri, ahlâkî öğütleri ve bâtınî hakikat açılımları, okuyucunun idrakine sunarK1. Özellikle "mükâşefe" gibi tasavvufî kavramlar, sâlikin gayb âleminden veya Hak'tan kalbine inen doğrudan idrakler olarak ele alınır ve bu tür kavramların Mesnevî'deki yansımaları Konuk tarafından açıklanırK1. Ayrıca, "ahadiyyet" gibi Hak'ın lâ-taayyün'den sonraki ilk taayyünü olan ve sıfat ile esmâdan henüz tafsil edilmemiş sırf 'tek' olma kademesini ifade eden kavramlar da şerhte yer bulurK1. Konuk'un şerhi, Mesnevî'nin derin anlam katmanlarını açarak, tasavvufî hakikatlerin anlaşılmasına önemli bir rehberlik sunar.

Kaynaklar: K1, s. 50, 68, 220

Eserdeki yaşlı çalgıcı kıssasının ibretlik yönü nedir?

Mesnevî-i Şerîf'teki yaşlı çalgıcı kıssası, ilâhî sırların nihayetsizliğini ve Hakk'ın kullarına olan lütfunu idrâk ettiren ibretlik bir anlatıdır. Bu kıssa, tasavvufî mânâda bir mükâşefe ve ilâhî tasarrufun tezâhürü olarak değerlendirilebilir. Kıssanın özü, cihanı tarabla dolduran bir çalgıcının, yaşlılığında dahi Hakk'ın özel iltifatına mazhar olmasıdır. Hz. Ömer'e gelen bir nidâ ile bu çalgıcının hâcetlerinin giderilmesi emredilmesi, Hakk'ın kullarına olan merhametinin ve onların hâllerine vâkıf oluşunun bir göstergesidirs.607. Bu durum, sâlikin tezkiye ve mücâhede neticesinde Hakk'ın kendisine perdeleri kaldırmasıyla tecelli eden mükâşefe hâline benzer; zira çalgıcının hâli, Hakk'ın doğrudan tasarrufunun bir yansımasıdır.

Kaynaklar: Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 2 — s. 607

Ayrıntı

Mesnevî-i Şerîf'te yer alan yaşlı çalgıcı kıssası, tasavvufî açıdan derin ibretler barındırır. Kıssa, "Bu esrâr-ı ilâhiyyenin nihâyeti yoktur; kıssanın bidâyetine rücü' edip çalgıcının kıssasını beyân et!" ifadesiyle ilâhî sırların sonsuzluğuna işaret eders.563. Bu sonsuzluk içinde, bir zamanlar cihanı neşelendiren bir çalgıcının (mutrıb), yaşlılık ve düşkünlük hâlinde dahi Hakk'ın özel iltifatına mazhar olması, kıssanın temel ibretlik yönünü oluştururs.563.

Kıssanın devamında, Hz. Ömer'e gelen bir nidâ ile bu kulun hâcetlerinin giderilmesi emredilirs.607. Bu durum, Hakk'ın kullarına olan lütfunun ve onların hâllerine vâkıf oluşunun bir tezahürüdür. Tasavvufta bu türden ilâhî müdahaleler, sâlikin mücâhede ve tezkiye neticesinde ulaştığı mükâşefe hâliyle ilişkilendirilebilir. Mükâşefe, sâlikin kalbine gayb âleminden veya Hak'tan inen doğrudan idrâklere denir ve "kulum bana nâfilelerle yaklaşmaya devam eder, ben de onu severim; sevdiğim zaman onun gören gözü, işiten kulağı olurum..." kudsî hadîsiyle desteklenirK1. Çalgıcının durumu, Hakk'ın doğrudan tasarrufunun bir örneği olarak, velîlerin kerâmetlerine benzer bir mahiyet taşır; zira bu, iddiâsız ve çoğu kez sâhibinin bile haberi olmadan zuhûr eden bir ilâhî lütufturK1.

Kıssa, aynı zamanda insanın emâneti yüklenmesinin bir neticesi olarak, Hakk'ın esmâ ve sıfatlarının câmî mahalliyeti olan insan üzerindeki tecellîlerini de düşündürürK1. Çalgıcının hâli, ilâhî isimlerin eser ve hükümlerinin sûret âlemine iletilmesi gibi, Hakk'ın iradesinin bir yansımasıdırs.1402. Bu bağlamda, kıssa, insanın kâinattaki özel konumunu ve Hakk'ın ona olan özel muamelesini vurgulayarak, manevi terbiye amaçlı "ibretlik hikayeler" kategorisine girer (İbretlik Hikayeler).

Kaynaklar: Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 2 — s. 563, 607, 1402 · K1, s. 14, 50, 405

Mesnevî'de geçen 'nağme' kavramı sadece müziği mi ifade eder?

Mesnevî'de geçen 'nağme' kavramı, sadece fiziksel müziği değil, aynı zamanda ruhlara haber veren ilâhî nefesleri, bâtınî idrâkleri ve mânevî âlemlerden gelen sesleri de ifade eder. Bu kavram, Hz. İsrâfil'in ruhlara üflemesi gibi bir anlam taşırkens.37, aynı zamanda evliyânın bâtınındaki sesleri ve gönlün latîf nağmelerini de kapsar. Nağme, sâlikin his kulağıyla değil, ruhunun kulağıyla idrâk edebileceği, ilâhî izinle nakli mümkün olmayan derin hakikatlerin bir ifadesidirs.8.

Kaynaklar: Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 2 — s. 8, 37

Ayrıntı

Mesnevî'de 'nağme' kelimesi, zâhirî anlamının ötesinde, tasavvufî bir derinliğe sahiptir. Birincil olarak, çalgıcının nağmeleri Hz. İsrâfil'in ruhlara üflemesi gibi bir haber verme işlevi görür; zira risâle kelimesi haber göndermek anlamına gelir ve nağmelerin çokluğu bu haberlerin çeşitliliğine işaret eders.37, 97, 157, 219, 283, 347, 412, 476. Bu bağlamda nağmeler, ruhlara can veren, onları harekete geçiren ilâhî mesajlar olarak anlaşılır.

İkinci olarak, nağme kavramı evliyânın bâtınındaki sesleri ve gönlün latîf idrâklerini de içerir. Eğer bu bâtınî nağmelerden bahsedilse, kabre benzeyen cesetlerdeki ölü ruhlar bile vecde gelirs.8. Bu, nağmelerin sadece işitsel bir olgu olmadığını, aynı zamanda ruhsal bir uyanışa sebep olan mânevî bir güce sahip olduğunu gösterir. Bu tür nağmeler, his kulağıyla değil, ruhun kulağıyla idrâk edilir ve ilâhî izin olmadıkça sözlerle nakledilemez; çünkü his kulağı yanlış anlayışlara ve şaşkınlığa yol açabilirs.8.

Üçüncü olarak, cinlerin nağmeleri dahi şehâdet âleminden olmakla birlikte his kulağıyla idrâk edilemezken, gönlün nağmesi cinlerin nağmelerinden daha latîf ve yücedirs.218, 282. Bu durum, nağmelerin farklı mertebelerde tezahür ettiğini ve en yüce nağmelerin gönül âlemine ait olduğunu vurgular. Zira "cins, ancak kendi cinsini idrâk eder" prensibi gereği, latîf olan gönül nağmelerini ancak latîf olan ruh idrâk edebilirs.218, 282. Bu, mükâşefe gibi doğrudan idrâklerinK1 veya nefs mertebelerinin aşılmasıyla ulaşılan hâllerinK2 bir yansıması olarak da görülebilir.

Kaynaklar: Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 2 — s. 8, 37, 97, 157, 218, 219, 282, 283, 347, 412, 476 · K1, s. 50 · K2

His kulağı ile ruhun kulağı arasındaki fark nedir?

His kulağı ile ruhun kulağı arasındaki temel fark, idrak ettikleri hakikatlerin mertebesidir. His kulağı, dış dünyadan gelen sesleri ve lafızları işiten, günahlar ve sitemlerle kirlenebilen, dolayısıyla hakikatleri tam olarak idrak edemeyen fiziksel bir algı aracıdırs.39. Buna karşılık ruhun kulağı, peygamberlerin ve mukaddes ruhların nağmelerini, yani ilahî füyuzatı ve manevî hakikatleri işiten, daha latif ve içsel bir idrak vasıtasıdır. Bu iki kulak arasındaki ayrım, tasavvufta zahirî ve batınî idrak arasındaki farkı vurgular.

Kaynaklar: Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 2 — s. 39

Ayrıntı

His kulağı, lugat anlamıyla "duyu kulağı" olup, dış dünyadan gelen sesleri ve lafızları algılayan fiziksel işitme organıdır. Ancak tasavvufî bağlamda, bu kulak "sitemlerden necis olur"s.39, 99, 159, 221, 285, 349, 414, 478. Yani, günahlar ve dünyevî meşguliyetler sebebiyle kirlenir ve hakikatleri tam olarak idrak etme yeteneğini kaybeder. Peygamberlerin getirdiği manevî mesajları, harf ve savt (ses) libasına bürünmüş haliyle işitse de, eğer ruhun kulağı tıkalı ise, o lafızdan murad edilen mananın ruha nüfuz etmesi mümkün olmazs.10. His kulağı, hakikatten uzaklığı sebebiyle manevî letaifleri ruha aktarmakta yetersiz kalırs.11.

Ruhun kulağı ise, his kulağının aksine, peygamberlerin ve mukaddes ruhların "negamâtını" (nağmelerini) işiten, daha latif ve içsel bir idrak vasıtasıdırs.10. Bu nağmeler, "his kulağının işitemeyeceği derecede latif füyuzattır"s.11. Ruhun kulağı, ilahî füyuzatı ve manevî hakikatleri doğrudan algılama yeteneğine sahiptir. Mesnevî'de belirtildiği üzere, "ruhunun kulağını yaklaştır ki, o nağmeler karşındadır, uzak değildir; ve benim ruhumdan, senin ruhuna intikal eder"s.8. Ancak bu manevî intikalin, lafızlar aracılığıyla his kulağına nakline ilahî izin yoktur; zira his kulağı yanlış anlayabilir ve bu durum dalalete yol açabilirs.8. Bu durum, rûhun mahiyetinin sırrî olduğuna dair İsrâ 85'teki "kuli'r-rûhu min emri rabbî" (de ki: rûh Rabbimin emrindendir) ayetiyle de örtüşür; zira rûh, akıl ile çözülemeyen, idrak edilen değil idrak eden bir varlıktırK1. Dolayısıyla, his kulağı zahirî algıya, ruhun kulağı ise batınî ve manevî idrake işaret eder.

Kaynaklar: Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 2 — s. 8, 10, 11, 39, 99, 159, 221, 285, 349, 414, 478 · K1, s. 48

Tasavvufta seyr-i süluk nedir?

Tasavvufta seyr-i sülûk, sâlikin manevî yolculuğunun bütününe verilen isimdir ve Hakk'a vuslat gayesiyle mürşid rehberliğinde katettiği mertebeleri ifade eder. Bu yolculuk, klasik olarak "seyr ilallâh" (Allah'a sefer) ve "seyr fillâh" (Allah'ta sefer) olmak üzere iki ana hatta ayrılırK1. Sâlikin nefsinden, dünyadan ve mâsivâdan Hak'a yönelmesiyle başlayan bu süreç, mülkten melekûta bir urûcu (yükselişi) temsil eders.1011. Seyr-i sülûk, sâlikin nefsânî ayıplarından kurtulup kemâl mertebesine ulaşmasını hedeflers.1073.

Kaynaklar: K1, s. 265 · K1-265, Mesnevî-i Şerîf Şerhi, C.2, s. 1011 · Mesnevî-i Şerîf Şerhi, C.2 — s. 1073

Ayrıntı

Seyr-i sülûk, tasavvufî hayatın tam adıdır ve müridin (talip, öğrenci) başlangıçtan vâsıllığa kadar geçtiği yolun bütününü kapsarK1. Bu manevî yolculukta sâlik, bir mürşid-i kâmilin terbiyesi ve irşâdıyla Hakk'a vâsıl olmayı hedeflers.912, 913. Sülûkun başında sâlikin Hakk'a vusulüne delil, onun hayâlidir; ancak sıfat tecellîsini zât tecellîsi zannedip aldanma tehlikesi bulunduğundan, kâmil bir mürşidin rehberliği elzemdirs.927.

Seyr-i sülûk, klasik olarak dört ana seyre ayrılır: Seyr ilallâh (Allah'a sefer), sâlikin nefsinden, dünyadan ve mâsivâdan Hak'a yönelmesidir; mücâhede ve tezkiye ile başlar. Seyr fillâh (Allah'ta sefer), sâlikin Hak'a vâsıl olduktan sonra esmâ ve sıfatlarda yaptığı yolculuktur; burada sâlik mârifet kademelerinde ilerler ve bu seyrin nihayeti yokturs.766, 1064. Diğer iki seyr ise Seyr maallâh (Allah'la sefer) ve Seyr anillâh / billâh (Allah'tan sefer) olup, sonuncusu mürşidlerin makâmıdırK1.

Sülûk, ruh ve nefs yollarından ilerleyebilir; her ne kadar üslûp ve âdâb farklı olsa da hepsi sâlikleri Hakk'a götürürs.1094. Bu yolculukta sâlik, nefs-i hayvâniyesini terbiye ederek latîf rûhânî hâllere ve ledünnî ilimlere ulaşmayı amaçlars.994. Seyr-i sülûk, sâlikin esfel-i sâfilîn olan şehâdet âleminden a'lâya urûcunu (yükselişini) ifade eders.1011. Bu yolculukta geçmiş ve gelecek, sâlik ile Hak arasında bir perde teşkil ettiğinden, sâlikin muradı yok olmak ve geçmişten bahsetmemektirs.620. Pirân-ı izâm hazarâtı, ibâdullâhı felsefe ve mantık gibi ulûm-ı nazariyyenin girdâblarından kurtarmak için usûl-i sülûkü vaz' etmişlerdirs.1203.

Kaynaklar: K1, s. 265 · Mesnevî-i Şerîf Şerhi, C.2 — s. 620, 912, 913, 927, 994, 1011, 1094, 1203 · K1-265, Mesnevî-i Şerîf Şerhi, C.2, s. 766, 1064

Eserde sabrın önemi nasıl vurgulanıyor?

Mesnevî-i Şerîf Şerhi'nde sabır, ferah ve sürurun anahtarı olarak vurgulanır; sâlikin karşılaştığı zorluklar ve müşkilât karşısında şikâyetsiz tahammülünü ifade eder. Eserde sabır, özellikle fakirlik ve sıkıntılar karşısında gösterilmesi gereken bir hâl olarak öne çıkar ve ilâhî tecellîlerin açılmasına vesile olan bir makâm olarak işlenir. Nitekim "Sabır, ferahın anahtarıdır" hadis-i şerifis.1009 sabrın önemini açıkça ortaya koyar ve sâlikin manevî ilerlemesinde merkezi bir rol oynadığını gösterir.

Kaynaklar: Mesnevî-i Şerîf Şerhi, C.2 — s. 1009

Ayrıntı

Eserde sabır, sâlikin sülûk yolunda karşılaştığı her türlü işkâle ve zahmete karşı gösterdiği tahammül olarak tanımlanırs.1008. Bu tahammül, sadece dışsal sıkıntılara değil, aynı zamanda idrak zorluklarına da şâmildir; zira yazar, okuyucunun metni anlamakta güçlük çekmesi durumunda sabretmesini, böylece zamanla anlama istidadının gelişeceğini belirtirs.1009. Sabır, ilâhî muradın gerçekleşmesi için bir şart olarak sunulur; zira "murâdât, acele ile değil, sabır ile husule gelir"s.1669. Bu bağlamda sabır, sadece bir bekleme hâli değil, aynı zamanda ilâhî tecellîlerin ve küşâyişin anahtarıdırs.1669. Özellikle fakirlik hâline sabretmek ve kalbî sıkıntıları terk etmek, iki kat zenginliğin (gınâ) hâsıl olmasına vesile olur ve Zü'l-Celâl olan Allah Teâlâ'nın izzetinin bu sabır içinde olduğu vurgulanırs.705, 706. Sabır ve kanaat sahibi bir kimse, ihlâs ve kalbî hararet ile nasihatlerde bulunabilirs.673, 674. Ayrıca, Hak'tan gelen cevirlere sabretmek ve onlara nasihat vermek de sabrın bir vechesidirs.805. Evliyâullâh'ın manevî mertebelerde ilerlemesi için de sabır şart koşulur; Hakk'ın mahmûllerinin (yüklendiklerinin) dokuz tabakadan geçeceği güne kadar sabretmek gerektiği ifade edilirs.1276. Bu durum, sabrın sülûk yolunda bir makâm olarak ne denli merkezi bir öneme sahip olduğunu gösterir.

Kaynaklar: Mesnevî-i Şerîf Şerhi, C.2 — s. 673, 674, 705, 706, 805, 1008, 1009, 1276, 1669

Bu şerh sadece tasavvufla ilgilenenler için mi?

Verilen kaynaklarda, Mesnevî-i Şerîf şerhinin sadece tasavvufla ilgilenenlere yönelik olup olmadığına dair doğrudan bir ifade bulunmamaktadır. Ancak, şerhin içeriği ve kullanılan dil göz önüne alındığında, tasavvufî kavramlara ve irfana aşina olanlar için daha derin bir anlam ifade edeceği anlaşılmaktadır. Şerh, "hakikatlerin gerekleri, taayyünât âleminde vücut bulur" gibi ifadelerle tasavvufî bir bakış açısı sunmakta ve "kutbu'l-aktâbın kalbinin mişkâtı aracılığıyla iletilir"s.57 gibi terimler kullanmaktadır. Bu durum, şerhin tasavvufî derinliği olan bir metin olduğunu ve bu alana ilgi duyanlara hitap ettiğini düşündürmektedir.

Kaynaklar: Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 2 — s. 57

Ayrıntı

Mesnevî-i Şerîf şerhi, içeriğindeki tasavvufî terimler ve açıklamalarla tasavvuf ilmine vâkıf olanlara hitap etmektedir. Örneğin, "mevcudâttan her bir mevcud hareketler ve sükûnetler ile hâsiyetler ve tesirler hususunda kendi mânâsının tâbi'idir"s.1226 ifadesi, varlığın tasavvufî yorumunu yansıtır. Ayrıca, "kâlıb rühun ve kalbin tâbi'idir; ve rüh ve kalb dahi... fermân-ı ilâhi olmaksızın bir iş yapamaz"s.1227 gibi açıklamalar, tasavvufun ruh ve kalp üzerine odaklanan temel prensiplerini ortaya koymaktadır. Şerhte geçen "feyz-i mukaddes"in "kutbu'l-aktâbın kalbinin mişkâtı aracılığıyla iletilmesi"s.57 gibi ifadeler, tasavvuftaki velâyet ve irşad makamlarının önemine işaret eder. Bu tür kavramlar, tasavvufî silsile ve manevî hiyerarşi hakkında bilgi sahibi olmayı gerektirir. Şerhin, "lisân-ı hakikatle mütekellim oldum; fakat Kâf dağından ya'ni cebel-i râsih-i şeriatden, ulemâ-yı şeriat bana İ'tirâz taşlarını attılar; bereket versin ki, lisân-ı şer' ile lisân-ı hakikati tevfik ettim, i'tirâz taşları yarı yolda kaldı"s.646 gibi bir gazel şerhini içermesi, şeriat ve hakikat arasındaki ilişkiyi tasavvufî bir perspektiften ele aldığını göstermektedir. Bu da, tasavvufun derinliklerine inen bir okuyucu kitlesine hitap ettiğini düşündürmektedir.

Kaynaklar: Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 2 — s. 57, 646, 1226, 1227

Ahmed Avni Konuk kimdir?

Ahmed Avni Konuk, modern dönemde yaşamış önemli bir tasavvuf âlimi ve müfessirdir. Özellikle İbn Arabî'nin Füsûsu'l-Hikem adlı eseri ile Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî-i Şerîf adlı eserine yazdığı şerhlerle tanınır. Bu şerhleri, tasavvufî derinliği ve ilmî vukûfiyetiyle dikkat çeker. Mustafa Tahralı gibi akademisyenlerin çalışmaları sayesinde eserleri gün yüzüne çıkmış ve tasavvuf araştırmalarına önemli katkılar sağlamıştır (Mustafa Tahralı, K2).

Ayrıntı

Ahmed Avni Konuk, tasavvuf geleneğinin önemli temsilcilerinden biridir. Onun en bilinen vasfı, büyük mutasavvıf İbn Arabî'nin Füsûsu'l-Hikem adlı eserine şerh yazmış olmasıdır (Ahmed Avni Konuk, K1). Bu şerh, İbn Arabî'nin derin ve karmaşık tasavvufî düşüncelerini açıklama noktasında büyük bir değer taşır. Ayrıca, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî-i Şerîf adlı eserine de şerh yazmıştırs.1467. Bu şerhler, onun tasavvufî metinleri anlama ve yorumlama yeteneğinin bir göstergesidir. Konuk'un eserleri, modern dönemde tasavvuf araştırmalarına önemli katkılarda bulunmuş, özellikle Mustafa Tahralı gibi akademisyenlerin gayretleriyle gün yüzüne çıkarılmıştır (Mustafa Tahralı, K2). Bu sayede, onun irfan ehliyetinden ve ilmî birikiminden istifade etme imkânı doğmuştur. Konuk'un şerhlerinde, "Ümmet-i Ahmed ki, kirâmdandırlar, kıyâmete kadar o taâm bâkidir" gibi ifadelerle Hz. Muhammed'in (s.a.v.) ümmetinden olan velâyet ehlinin ilâhî lütuflara mazhar oluşu vurgulanırs.1467. Bu durum, onun tasavvufî bakış açısını ve Peygamber sevgisini yansıtır.

Kaynaklar: Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 2 — s. 1467