
Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 3
Ahmed Avni Konuk
Ahmed Avni Konuk'un Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî-i Şerîf'ine yazdığı tercüme ve şerh. Yayına hazırlayanlar: Dr. Selçuk Eraydın, Prof. Dr. Mustafa Tahralı (Kitabevi Yayınları).
Anahtar Kelimeler
İlgili Konular
Sıkça Sorulan Sorular
Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî Şerhi nedir?⌄
Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî Şerhi, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin altı ciltlik tasavvuf eseri Mesnevî-i Şerîf'e yapılmış bir şerhtir. Bu şerh, Konuk'un tasavvuf ve özelde Mesnevî kültürüne önemli katkılarından biri olarak kabul edilir. Eser, modern dönemde Mustafa Tahralı gibi akademisyenlerin gayretleriyle gün yüzüne çıkarılmış ve tasavvuf araştırmaları için değerli bir kaynak haline gelmiştir1. Şerh, Mesnevî'nin hikâyeler, kıssalar, tasavvufî tâ'vîller ve ahlâkî öğütler içeren yapısını açıklayarak, okuyucuya derinlemesine bir idrâk sunmayı amaçlar.
›Ayrıntı
Ahmed Avni Konuk, Fusûsu'l-Hikem ve Mesnevî şarihi olarak tanınan modern dönemin önemli bir ismidir (Ahmed Avni Konuk, Wiki). Onun Mesnevî Şerhi, Mevlânâ'nın "Mağz-ı Kur'ân" (Kur'ân'ın özü) olarak nitelendirilen Mesnevî-i Şerîf'ini anlamak için bir rehber niteliğindedir2. Şerh, Mesnevî'nin 6 cilt ve yaklaşık 25 bin beyitten oluşan manzûm yapısını, içerdiği hikâyeler ve tasavvufî açılımlarla birlikte ele alır2.
Konuk'un şerhi, Mesnevî'nin didaktik olmayan, hikâyelerle öğretme yöntemini açıklayarak, okuyucunun tasavvufî hakikatlere ulaşmasına yardımcı olur. Örneğin, Mesnevî'deki "göz kapadığın vakit senin için ıztırâb vardır; gözün pencerenin nurundan" gibi beyitler, şerh aracılığıyla daha iyi idrâk edilebilir1. Bu tür açıklamalar, sâlikin içsel yolculuğunda karşılaşabileceği durumları ve bunların tasavvufî karşılıklarını anlamasına olanak tanır.
Şerh, aynı zamanda Mesnevî'nin "Bişnev ez ney çün hikâyet mîkuned, ez cüdâyîhâ şikâyet mîkuned" (dinle neyi nasıl hikâye ediyor, ayrılıklardan nasıl şikâyet ediyor) şeklindeki meşhur girişinin, insan rûhunun Hak'tan ayrılığının niyâzı olduğunu vurgular2. Bu bağlamda, Konuk'un şerhi, Mesnevî'nin temel felsefesini ve tasavvufî derinliğini açığa çıkarır. Mustafa Tahralı gibi isimler, bu şerhin tasavvuf araştırmalarına katkısını takdir etmişlerdir1. Necdet Ardıç gibi günümüz mürşidleri de Fusûsu'l-Hikem şerhi gibi eserleriyle bu geleneği sürdürmektedir (Necdet Ardıç, Wiki).
- Kaynaklar
- 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 3 — s. 3, 1260
- 2.K1, s. 68
Eser, Mesnevî'nin ikinci cildinin gecikmesini nasıl açıklıyor?⌄
Mesnevî-i Şerîf'in ikinci cildinin yazımındaki gecikme, iki yıl kadar süren "görünen bir durum" veya "zâhir hâl" sebebiyle meydana gelmiştir. Bu durum ortadan kalktıktan sonra, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin talebesi Hüsâmeddin Çelebi'nin ricası üzerine, Mevlânâ ikinci cilde başlamıştır. Gecikmenin ardından, tıpkı birinci ciltte olduğu gibi, ikinci ciltten itibaren de hakikat taliplerine ilâhî hakikatler ve mârifetler sunulmaya devam etmiştir1.
›Ayrıntı
Mesnevî-i Şerîf, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin tasavvufî bir eseri olup, Hüsâmeddin Çelebi'nin talebiyle kaleme alınmıştır2. Eserin yazım süreci 1259-1273 yılları arasına yayılmıştır ve toplamda altı ciltten oluşmaktadır2. İkinci cildin yazımına başlanmasında yaşanan gecikme, kaynaklarda "görünen durum" veya "zâhir hâl" olarak ifade edilen, ancak mahiyeti açıklanmayan bir sebeple iki yıl kadar sürmüştür1. Bu gecikmenin ardından, Hüsâmeddin Çelebi'nin tekrar ricada bulunmasıyla Mevlânâ, ikinci cildin telifine yeniden başlamıştır1. İkinci cildin iç âlemde doğuş tarihi 662 senesi olarak belirtilmiş olup, bu tarihte Mevlânâ'nın 58 yaşlarında olduğu kaydedilmiştir1. Birinci ciltte olduğu gibi, ikinci ciltten itibaren de ilâhî hakikatler ve mârifetler, Hüsâmeddin Çelebi'nin yüce istidatları sayesinde hakikat taliplerine bolca sunulmuştur1. Bu durum, eserin tamamlanmasında mürşid ile mürid arasındaki mânevî bağın ve talebin önemini ortaya koymaktadır.
- Kaynaklar
- 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 3 — s. 5, 7, 14, 50, 52
- 2.K1, s. 68
Tasavvufta 'isti'dâd' ne anlama gelir?⌄
Tasavvufta 'isti'dâd', kelime anlamı itibarıyla bir şeye yetenekli olma, uygunluk gösterme hâlini ifade eder. Bu kavram, sâlikin manevi yolculuğunda (seyr-i sülûk) Hak'tan gelen feyz ve ilhamı almaya elverişliliğini, manevi gelişime açıklığını belirtir. İsti'dâd iki ana kısma ayrılır: gayr-i mec'ül (ezeli) ve mec'ül (sonradan kazanılan). Gayr-i mec'ül isti'dâd, ilahi isimlerin gölgesi olan a'yân-ı sâbitelerin ezeli yetenekleridir ve Hakk'ın zatından ayrı olmadığı için yaratılmamıştır1. Mec'ül isti'dâd ise, a'yân-ı sâbitelerin yansımaları olan kevni varlıklara ve cisimler alemine ait olup, sâlikin bu dünyada kazandığı yetenekleri ifade eder1.
›Ayrıntı
Tasavvufta isti'dâd, sâlikin manevi tekâmülünde merkezi bir rol oynar. Bu kavram, sâlikin ilahi hakikatleri idrak etme ve manevi mertebelerde ilerleme potansiyelini gösterir. İsti'dâdın iki temel türü, sâlikin hem ezeli yazgısını hem de bu dünyadaki çabasını kapsar.
1. İsti'dâd-ı Gayr-i Mec'ül (Ezeli İsti'dâd): Bu isti'dâd, yaratılmamış ve ezeli olan bir yetenektir. Kaynaklarda belirtildiği üzere, ilahi isimlerin gölgesi olan a'yân-ı sâbitelerin ezeli yetenekleridir1. A'yân-ı sâbite, Hakk'ın zatından ayrı olmadığı için bu isti'dâdın yaratılmış olması düşünülemez. Bu, her varlığın özünde bulunan, ilahi isimlerin tecellisine uygun olan potansiyeldir. Sâlikin manevi yolculuğundaki temel eğilimi ve kapasitesi bu ezeli isti'dâda dayanır.
2. İsti'dâd-ı Mec'ül (Kazanılmış İsti'dâd): Bu isti'dâd ise, a'yân-ı sâbitelerin yansımaları olan kevni varlıklara ve cisimler alemine ait olan, yani bu dünyada kazanılan yeteneklerdir1. Sâlikin seyr-i sülûk esnasında gösterdiği çaba, mücâhede ve mürşid rehberliğinde edindiği tecrübelerle bu isti'dâd gelişir. Mürîdin mürşide bey'at etmesi ve Hak'a teveccüh etme iradesi2, bu kazanılmış isti'dâdın bir tezahürüdür. Mürşid, müridin iç âleminin aynası olarak, onun manevi güzelliğini görmesine ve nefsani sıfatlardan arınmasına yardımcı olur1. Sâlikin bu isti'dâdı sayesinde, "kan mesâbesinde bulunan kuvve-i müfekkire" (düşünme gücü), "tatlı süt mesâbesinde olan hakâyık ve maârif-i ilâhiyyeye" (ilahi hakikat ve bilgilere) dönüşebilir1. Bu dönüşüm, sâlikin ilahi ilhamı almaya ve Nefs-i Mülhime mertebesine ulaşmaya hazır hale gelmesini sağlar.
- Kaynaklar
- 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 3 — s. 15, 19, 23, 440, 442
- 2.K1, s. 82
Ruhun meylinin 'yukarı' veya 'aşağı' olması ne demektir?⌄
Ruhun meylinin 'yukarı' veya 'aşağı' olması, tasavvufta insanın manevi yönelimini ve bu yönelimin getirdiği sonuçları ifade eder. Ruhun 'yukarı' meyletmesi, ilahi olana, manevi yükselişe ve kemale doğru bir yönelişi simgelerken1, 'aşağı' meyletmesi ise nefsani arzulara, dünya heveslerine ve hayvani mertebeye düşüşe işaret eder1. Bu durum, insanın aslî ruhani yapısının2 ilahi kaynaklı oluşuyla2 ve nefs mertebelerini aşma çabasıyla3 doğrudan ilişkilidir. Ruhun yukarı meyli, kişinin Hak'ka dönüş yerinin de orası olacağını gösterir.
›Ayrıntı
Ruhun meylinin 'yukarı' olması, sâlikin manevi tekâmül yolunda ilerlemesini ve ilahi hakikatlere yönelmesini ifade eder. Mesnevî-i Şerîf'te belirtildiği üzere, "Ruhunun meyli yukarı tarafa olduğu zaman, senin dönüşün de artarak orası olur"1. Bu, ruhun ilahi kaynağına (Hicr 29'daki "ve nefahtu fîhi min rûhî" ayetiyle belirtilen ilahi üfleme)2 dönme arzusunu ve bu yöndeki çabasını gösterir. Ruhun yukarı meyli, hayatta ve büyümede bir artışa işaret eder1. Bu durum, tasavvuftaki nefs mertebelerini aşarak Mutmainne, Râdıye ve Mardiyye gibi üst mertebelere ulaşma çabasıyla paralellik gösterir3.
Ruhun 'aşağı' meyletmesi ise, insanın nefsani arzularına ve dünya heveslerine kapılarak manevi düşüş yaşaması anlamına gelir. Bu durum, "Ben insana kendi ruhumdan üfledim" (Hicr 15/29) ayetinde açıklanan ilahi üflemeye mensup olan kişinin, "bu varlık ormanından" (dünya ve nefsaniyet) korkması gerektiğini vurgular; zira bu durum kişiyi ilahi üflemeden uzaklaştırıp "hayvanlık mertebesine" indirebilir1. Bu, nefs-i Emmâre gibi alt nefs mertebelerinde şehvet, gazab, kibir, hased gibi kalp hastalıklarının hâkim olduğu duruma karşılık gelir3. Ruhun bu aşağı yönelimi, kişinin aslî ruhani yapısından uzaklaşarak fani olana (Fena) yönelmesini ifade eder. Satranç oyunundaki "ruh" ve "fil" taşlarının hareketleri benzetmesiyle, ruhun bazen yukarıdan aşağıya doğru düz bir seyir izlemesi, bazen de "fil gibi eğri üzerine" yani sağa sola çarparak gitmesi, insanın manevi yolculuğundaki istikrarsızlığı ve nefsaniyetin etkilerini anlatır1.
- Kaynaklar
- 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 3 — s. 6144, 6145, 6710, 6713, 6778, 6780
- 2.K1, s. 48
- 3.K2
“Hak âfilleri sevmez” ifadesiyle ne anlatılmak isteniyor?⌄
"Hak âfilleri sevmez" ifadesi, tasavvufta sâlikin fânî olan dünya varlıklarına ve geçici süretlere yönelmesinin, Hakk'ın mutlak ve bâkî varlığına aykırı olduğunu anlatır. Bu ifade, kişinin fikrinin ve meylinin topraktan hâsıl olan fânî şeylere bağlanması durumunda, kendisinin de onlar gibi âfil ve zâil olacağını, dolayısıyla Hakk'ın rızasından uzaklaşacağını vurgular1. Tasavvufî sülûkun temel gayesi olan fenâ mertebesine ulaşmak için, sâlikin kendi nefsinin sıfat ve vasıflarından soyunarak, varlığın yalnızca Hakk'a ait olduğunu idrak etmesi gerekmektedir (Fenâ, K1-2). Fânî olana yönelmek, bu idrakin önünde bir engel teşkil eder ve Hakk'ın mutlak varlığına ulaşma yolunda bir sapma olarak görülür.
›Ayrıntı
"Hak âfilleri sevmez" ifadesi, tasavvufî düşüncede sâlikin dikkatini ve muhabbetini fânî olan şeylerden çekip, bâkî olan Hakk'a yöneltmesinin önemini belirtir. Âfil, "batıp giden, yok olan" anlamına gelir. Eğer bir kişinin başı, yani fikri ve meyli, topraktan hâsıl olan fânî süretlere ve geçici dünya varlıklarına dönük olursa, o kişi de sevdiği bu fâniler gibi âfil ve zâil olur1. Bu durum, Hakk Teâlâ'nın mutlak varlığının mertebelerinden uzaklaşmaya ve tabiat cehenneminde kalmaya yol açar1.
Tasavvufta sâlikin Hak'ka olan sevgisi, yani aşkı, onu mahvedici ve fânî kılıcı bir nitelik taşır (Aşk, K1-19). Bu aşk, sülûkun en yüksek itici gücü olup, mücâhedeyi tahammül edilebilir kılar ve fenâyı tatlı bir hâle getirir (Aşk, K1-19). Fenâ, sâlikin nefsinin sıfat ve vasıflarının Hakk'ın sıfat-ı zâtiyyesi karşısında perdesizleşmesi, kendi vücut iddiasından soyunmasıdır (Fenâ, K1-2). Yeryüzünde olan her şeyin fânî olduğu, yalnızca Rabb'in Zü'l-Celâli ve'l-İkrâm vechinin bâkî olduğu hakikati (Rahmân 26-27), fenânın temelini oluşturur (Fenâ, K1-2). Dolayısıyla, fânî olanlara yönelmek, bu temel hakikatten yüz çevirmek anlamına gelir ve Hakk'ın sevgisinden mahrum kalma sonucunu doğurur. Bu bağlamda, "Hak âfilleri sevmez" sözü, sâlikin fânî olanı terk edip, bâkî olana yönelmesi gerektiği yönünde bir uyarı ve irşattır.
- Kaynaklar
- 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 3 — s. 6782
Bu şerh, Mesnevî'yi ilk defa okuyacaklar için uygun mu?⌄
Verilen kaynaklarda, Mesnevî-i Şerîf şerhinin ilk defa okuyacaklar için uygun olup olmadığına dair doğrudan bir değerlendirme bulunmamaktadır. Ancak, Mesnevî'nin kendisinin "Kur'ân'ın özü" (Mağz-ı Kur'ân) olarak nitelendirilmesi ve hikâyelerle tasavvufî hakikatleri öğretme yöntemi (Mesnevî-i Şerîf, K1-68), eserin derin bir irfan geleneğine ait olduğunu gösterir. Şerhlerin, Mesnevî'nin içerdiği ilâhî vâridâtın (ilahi feyizlerin) açılışına hizmet ettiği1 ve görünen ifadelerle meşgul olmanın ilk basamak olduğu, ardından kâmil mürşidin rehberliğinin gerektiği1 bilgileri, şerhlerin de belli bir tasavvufî olgunluk ve rehberlik gerektirebileceğini düşündürmektedir.
›Ayrıntı
Mesnevî-i Şerîf, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin altı ciltten oluşan, yaklaşık 25 bin beyitlik manzûm bir tasavvuf eseridir (Mesnevî-i Şerîf, K1-68). Eserin "Mağz-ı Kur'ân" (Kur'ân'ın özü) ve "Pehlevî dilinde Kur'ân" olarak nitelendirilmesi, onun derin ve bâtınî anlamlar taşıdığını gösterir (Mesnevî-i Şerîf, K1-68). Mevlânâ, Mesnevî'de doğrudan didaktik anlatım yerine hikâyeler, kıssalar, mîrâcî tasvîrler ve tasavvufî tâ'vîllerle öğretir; bu yöntem "kıssa içinde kıssa" olarak da bilinir (Mesnevî-i Şerîf, K1-68). Bu durum, eserin yüzeysel bir okumayla tam olarak idrak edilemeyeceğini ima eder.
Mesnevî-i Şerîf şerhleri, "ruhları cilâlandıracak bir araç olan Mesnevî-i Şerîf'in söylenmeye başlanması, onu dinleyenin cezbedememesinden dolayı kesintiye uğrayan ilâhî vâridâtın (ilahi feyizlerin) açılış günü oldu" ifadesiyle, ilahi feyizlerin anlaşılmasına yardımcı olmayı amaçlar1. Bu şerhlerde, görünen ifadelerle meşgul olmanın ilk basamak olduğu, ancak hakikat geyiğinin misk göbeği olan kâmil mürşidin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) rehberliğinin daha sonraki aşamalarda gerekli olduğu belirtilir1. Örneğin, Hz. Pîr zamanında Şemseddin-i Mardînî gibi görünen ilimlerin âlimi bir zatın, Mevlânâ'nın semâına itiraz etmesi, onun ilmî bilgilerinin "ezelî nurlar"dan değil, kazâ eserlerinden kaynaklandığına bağlanır1. Bu durum, Mesnevî'nin ve şerhlerinin anlaşılmasında sadece zâhirî bilginin yeterli olmadığını, bâtınî bir idrak ve kâmil bir rehberin önemini vurgular. Ayrıca, şerhlerde "Mezbelede biten yeşillikten sakının!" gibi hadislerin riyâ gibi kalbin hastalıklarıyla ilişkilendirilmesi1, tasavvufî ahlak ve derin manaların anlaşılmasının önemini ortaya koyar. Riyâ, tasavvufta amelin ihlâstan sapması ve niyetin Hak yerine halka yönelmesi olarak tanımlanan, kalbin en temel hastalıklarından biridir (Riyâ, K1-3). Bu tür kavramların şerhlerde açıklanması, okuyucudan belirli bir tasavvufî altyapı veya rehberlik beklentisi olduğunu düşündürebilir.
- Kaynaklar
- 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 3 — s. 47, 48, 49, 1900, 1901, 1903, 1904, 5427
Ahmed Avni Konuk kimdir?⌄
Ahmed Avni Konuk, modern dönemde yaşamış, tasavvuf ve İslâmî ilimler alanında önemli eserler vermiş bir âlimdir. Özellikle İbn Arabî'nin Füsûsu'l-Hikem adlı eseri ile Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî-i Şerîf'ine yazdığı şerhlerle tanınır. Eserleri, tasavvuf kültürüne ve bu metinlerin anlaşılmasına büyük katkı sağlamıştır. Mustafa Tahralı gibi akademisyenler onun çalışmalarının gün yüzüne çıkmasında önemli rol oynamışlardır1.
›Ayrıntı
Ahmed Avni Konuk Bey, tasavvufî düşüncenin ve klasik metinlerin modern dönemdeki önemli şarihlerinden biridir. Onun şahsiyeti, özellikle iki büyük esere yaptığı şerhlerle öne çıkar: İbn Arabî'nin Füsûsu'l-Hikem'i ve Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'i1. Bu şerhler, tasavvufî derinliği ve irfanî bakış açısını günümüz okuyucusuna aktarma noktasında kıymetlidir. Prof. Dr. Mustafa Tahralı, Ahmed Avni Konuk'un eserlerinin tasavvuf ve Mesnevî kültürüne yararlı olmasını dileyerek, onun çalışmalarının önemini vurgulamıştır1.
Ahmed Avni Konuk'un şerhlerinde kullandığı dil, kendi dönemindeki dinî konularda yazılanlara nispetle daha sâde olarak nitelendirilmektedir1. Bu durum, onun eserlerinin daha geniş kitleler tarafından anlaşılmasına imkân tanımıştır. Okuyucular, onun diğer eserlerinde yer alan "Lügatçe"lerden yararlanarak metinlerde geçen tasavvufî terimleri daha iyi kavrayabilirler1. Konuk'un eserleri, tasavvufî hakikatlerin ve hikmetlerin güncel bir dille idrak edilmesine vesile olmuştur.
- Kaynaklar
- 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 3 — s. 3
Bu eseri okumanın manevi faydaları nelerdir?⌄
Bu eseri okumanın manevi faydaları, sâlike maddî ve manevî dertlerine çare bulma yolunda bir uyanıklık ve basîret kazandırmasıdır. Eser, okuyucuyu sûretlere takılıp kalmaktan men ederek, Hak Teâlâ'nın ruhsat penceresini açmasıyla hakîkî çareye ulaşabileceği idrâkine yönlendirir. Bu sayede sâlik, oluş âlemindeki sûretlerin ardındaki ilahî hikmeti ve Hak'tan gelen ilacı keşfetme imkânı bulur; zira Hak Teâlâ'nın izni olmadan derdine muvâfık olan ilacın ne rengini ne de kokusunu göremeyeceği vurgulanır1. Bu durum, tasavvuftaki basîret ve mükâşefe kavramlarıyla ilişkilidir; kalbin gözüyle eşyanın hakîkatini idrâk etme ve gayb âleminden gelen doğrudan idrâklerle perdenin kalkması gibi manevî açılımlar sağlar.
›Ayrıntı
Eseri okumanın temel manevi faydası, sâlikin basîret kazanmasına yardımcı olmasıdır. Basîret, kalbin gözüyle zâhir gözünün göremediği hakîkatleri idrâk etme melekesidir2. Eser, okuyucuyu "gözünü sûretlere dikmekten vazgeç"meye çağırarak1, dış görünüşlerin ötesine geçip eşyanın ardındaki ilahî tecellîyi görmeye teşvik eder. Bu, basîretin ilk kademesi olan ferâset olarak basîretle ilişkilidir; sâlikin günlük olaylarda Hak'ın tedbîrini sezmesi ve kalbinde ilhâmî işâretler hissetmesi2.
İkinci olarak, eser, Hak Teâlâ'nın "ruhsat penceresini açmadıkça derdine muvâfık olan ilacın ne rengini ne de kokusunu göremeyeceği" vurgusuyla1, manevî açılımların ancak ilahî izinle gerçekleşebileceğini öğretir. Bu durum, tasavvuftaki mükâşefe kavramıyla örtüşür. Mükâşefe, sâlikin gayb âleminden veya Hak'tan kalbine inen doğrudan idrâkler olup, perdenin kalkması anlamına gelir2. Eserin bu öğretisi, sâlikin kendi çabalarının yanı sıra, Hak'tan gelecek bir lütfa muhtaç olduğunu idrâk etmesini sağlar.
Üçüncü olarak, eser, çare arayan kimseye "ölmüşün gözü can tarafında olduğu gibi, gözünü mekânsızlığa koy" öğüdünü verir1. Bu ifade, sâlikin maddî âlemin sınırlılıklarından sıyrılarak, Hak'ın mutlak ve mekânsız varlığına yönelmesini ifade eder. Bu yöneliş, basîretin daha üst kademeleri olan keşfî basîret ve rü'yet-i kalbiyye ile bağlantılıdır; sâlikin nefs perdesi inceldiğinde gaybî hakîkatleri görmesi ve Hak'ı kendi kalbinde, isimleriyle ve sıfatlarıyla müşâhede etmesi2. Böylece eser, okuyucuyu sadece maddî dertlere değil, manevî dertlere de Hak'tan gelen bir idrâk ve açılımla çare bulmaya yönlendirir.
- Kaynaklar
- 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 3 — s. 4544, 4545, 4552
- 2.K1, s. 50, 231