İçeriğe atla
Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 5 kapak gorseli

Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 5

Ahmed Avni Konuk

639 sayfa~959 dk okumamixed

Ahmed Avni Konuk'un Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî-i Şerîf'ine yazdığı tercüme ve şerh. Yayına hazırlayanlar: Dr. Selçuk Eraydın, Prof. Dr. Mustafa Tahralı (Kitabevi Yayınları).

Anahtar Kelimeler

Ahmed Avni Konukdijital kütüphanekitap okuma

Sıkça Sorulan Sorular

Ahmed Avni Konuk'un 'Mesnevî-i Şerîf Şerhi' nedir?

Ahmed Avni Konuk'un "Mesnevî-i Şerîf Şerhi", Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin altı ciltlik tasavvuf eseri Mesnevî-i Şerîf'in derinlemesine bir yorumudur. Bu şerh, Mesnevî'nin hikmetlerini, tasavvufî hakikatlerini ve ilâhî marifetlerini açıklayarak, eserin "Kur'ân'ın özü" (Mağz-ı Kur'ân) niteliğini ortaya koyar. Konuk, Mesnevî'nin mana âleminden seslenişini, insân-ı kâmilin kemâlâtını ve Hakk'ın iradesinin tecellisini şerhinde detaylandırır1. Eser, özellikle Hüsâmeddin Çelebi'nin yatkınlığına hitaben yazılmış olması gibi Mesnevî'nin oluşum süreçlerine de ışık tutar1.

Ayrıntı

Ahmed Avni Konuk, modern dönemde tasavvuf araştırmalarına önemli katkılarda bulunmuş bir isimdir ve özellikle İbn Arabî'nin Füsûsu'l-Hikem adlı eserinin anlaşılmasına yönelik çalışmalarıyla tanınır2. Onun "Mesnevî-i Şerîf Şerhi", Mevlânâ'nın 6 cilt ve yaklaşık 25 bin beyitten oluşan manzûm tasavvuf eserini3 şerh eder. Bu şerh, Mesnevî'nin "şerefli canın su ve toprağa (bedene) ait olmasından dolayı meydana gelen inlemesi" olduğunu vurgular1. Şerh, Mesnevî'nin ortaya çıkışını "Pîr efendimizin yüce iç âlemlerinin gerekliliği" olarak açıklar. İnsân-ı kâmilin iç âlemi, Zât isminin tecelli yeri olduğundan, onların iradesi Hakk'ın iradesiyle birleşir; bu durum "ittihâd makamının" bir gereğidir1. Konuk, Mesnevî'nin hikâyelerle öğretme yöntemini3 ele alırken, eserin mana âleminde uçan ervâh (ruhlar) ve "seyr-fillâh" mertebesindeki zevât tarafından anlaşılabilecek latif isimleri ihtiva ettiğini belirtir1. Şerhte, Mesnevî'nin Hüsâmeddin Çelebi'ye hitaben beyan buyrulduğu ve bu "sonsuz denizi o hazretin yatkınlığının çektiği" ifade edilir. Çünkü "Allah Teâlâ hikmeti vaizlerin diline, dinleyicilerin yatkınlığı kadar ilka buyurur"1. Bu durum, Mesnevî'nin hitap ettiği kesimin, Cenâb-ı Pîr hazretlerinin terbiye buyurduğu Hakk Yolcularına ait olduğunu gösterir, yeryüzü sakinlerinin geneline değil1. Şerh, Mesnevî'nin kendi muhitindeki müminlere her an mana âleminden seslendiğini, ilâhî hakikatler ve marifetler çiçeklerinin her bir yaprağının "Keşke benim kavmim, benim hâlimi bilselerdi!" dediğini aktarır1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 5 — s. 9, 12, 446, 447, 1246, 1248, 1646, 1647, 1729, 1730, 1739
  3. 2.Vikipedi: Ahmed Avni Konuk, Mustafa Tahralı
  4. 3.K1, s. 68
Şârih Ahmed Avni Konuk kimdir?

Ahmed Avni Konuk, modern dönemde yaşamış önemli bir tasavvuf âlimi ve şârihtir. Özellikle Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî-i Şerîf adlı eserine yazdığı şerh ile tanınır. Kendisi aynı zamanda İbn Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem eserinin de şarihidir. Mustafa Tahralı gibi akademisyenlerin çalışmaları sayesinde eserleri gün yüzüne çıkmış ve tasavvuf araştırmalarına önemli katkılar sağlamıştır12. Konuk, şerhlerinde Hint şârihlerinin görüşlerine de yer vererek farklı yorumları değerlendirmiş, bazen kendi tercihini belirtmiştir1.

Ayrıntı

Ahmed Avni Konuk, tasavvuf edebiyatının temel eserlerinden olan Mesnevî-i Şerîf ve Fusûsu'l-Hikem'e şerhler yazmış bir müelliftir (Ahmed Avni Konuk [wiki]). Modern dönemde yaşamış olmasına rağmen, eserleri klasik tasavvuf geleneğinin derinliğini yansıtır. Prof. Dr. Mustafa Tahralı'nın gayretleri, Konuk'un şerhlerinin gün yüzüne çıkmasına ve tasavvuf araştırmalarına kazandırılmasına vesile olmuştur13.

Konuk, şerh çalışmalarında sadece kendi yorumlarını sunmakla kalmamış, aynı zamanda farklı şârihlerin görüşlerine de yer vermiştir. Özellikle Hint şârihlerinin yorumlarını sıkça zikrettiği görülmektedir. Örneğin, bir beytin şerhinde Veli Muhammed Ekberâbâdî'nin yorumunu aktarmış ve kendi tercihini bu yönde kullandığını belirtmiştir1. Başka bir yerde ise Muhammed Efdal ve diğer şârihlerin "şehi" kelimesine verdikleri "şirin" veya "pek ziyade arzu olunmuş" anlamlarını karşılaştırmış, her iki anlamın da beytin mânâsına uygun düştüğünü ifade etmiştir1. Ayrıca, "köpek postlu" tabirinin Hint şârihleri Bahrü'l-Ulûm ve İmdâdullah hazretlerine göre "libâs-ı fâhire-i dünyeviyyeden kinaye" olduğunu aktararak farklı yorum vecihlerini okuyucuya sunmuştur1. Konuk'un şerhlerinde kullandığı imlâya genellikle sadık kalınmış, ancak Farsça "ع" harfi gibi bazı detaylar editörler tarafından belirtilmeye çalışılmıştır1. Bu durum, onun eserlerinin titiz bir çalışma ürünü olduğunu ve tasavvufî metinlerin doğru anlaşılmasına verdiği önemi göstermektedir.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 5 — s. 7, 10, 213, 1577, 1883
  3. 2.Ahmed Avni Konuk [wiki]
  4. 3.Mustafa Tahralı [wiki]
Bu eserin 5. cildi genel olarak ne anlatıyor?

Mesnevî-i Şerîf Şerhi'nin 5. cildi, genel olarak tasavvufî derinlikleri ve insan varlığının çeşitli hallerini ele almaktadır. Özellikle Şeyh-i Ekber İbn Arabî'nin Tedbîrât-ı İlâhiyye adlı eserine atıfla hevâ ve aklın insan varlığındaki tasarrufları üzerinde durulur1. Ayrıca, nefsin halleri, özellikle de nefsin Kur'an'ı sadece bir kıssa olarak görmesi ve hakikatinden gafil olması gibi konular işlenir1. Eser, tasavvufî ilimlerin gizli yönlerine ve yakîn mertebelerine de değinerek sâlikin mânevî yolculuğuna ışık tutar.

Ayrıntı

Mesnevî-i Şerîf Şerhi'nin 5. cildi, tasavvufî öğretilerin çeşitli veçhelerini barındırır. Kitap, İbn Arabî'nin Tedbîrât-ı İlâhiyye adlı eserine gönderme yaparak, hevâ ve aklın insan varlığı üzerindeki tesirlerini ayrıntılı bir şekilde açıklar1. Bu, insanî hallerin ve mânevî mücadelenin önemli bir boyutunu teşkil eder.

Ciltte ayrıca, nefsin Kur'an-ı Kerim'i sadece geçmişe ait bir kıssa ve hikâye olarak algılaması, nefsin kurdunun tozu ve eserinden gafil olması gibi durumlar üzerinde durulur1. Bu durum, nefsin hakikatleri idrak etmedeki yetersizliğini ve yüzeysel bilgiyle yetinmesini ifade eder. "Ot gibi olan görünen ilimleri otlamak" tabiriyle, sâlikin izafî varlıklar âleminde rahatça yiyip içmesi ve nefsin hükümlerinden gafil olması hali anlatılır1.

Eser, ilimlerin açık ve gizli olmak üzere iki çeşidinden bahseder; gizli ilimlerin, bilenler tarafından yabancıların nazarından daima gizli tutulduğu ve bunlara "beş gizli ilim" dendiği belirtilir1. Bu, tasavvufî bilginin derinliğini ve herkese açık olmadığını gösterir.

Ciltte, müellifin eşlerinin vefatı gibi kişisel sıkıntıların Mesnevî'nin yazımını geciktirdiği ve fenâ hâli içinde bulunan Allah dostlarına kesret âleminin gereği olan yazma ve okumanın zor geldiği gibi hususlara da değinilir1. Bu, mânevî hallerin eser üretimi üzerindeki etkisini gözler önüne serer.

Ayrıca, Nuh Tufanı'na atıfla, önceki ataların gemide korunmasıyla bugünkü nesillerin de korunduğu ve onların soyu olarak izafî varlık âleminde ortaya çıktığı ifade edilir1. Bu, ilâhî korumanın ve nesiller arası devamlılığın tasavvufî bir yorumudur.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 5 — s. 10, 11, 304, 355, 356, 966, 1506, 1507
Tasavvufta 'halvet' hali nedir?

Halvet, tasavvufta sâlikin belirli bir süre toplumdan uzaklaşarak, bir odada veya ücra bir yerde yalnız başına zikir ve ibadetle meşgul olması, nefs mücadelesini yoğun bir şekilde uygulamasıdır. Bu durum, Hz. Peygamber'in Hira mağarasındaki tahannüsü (yalnızlığı) ile nebevî bir model bulur ve ona ilk vahyin gelişiyle ilişkilendirilir1. Kur'ân-ı Kerîm'deki "O'na vesile arayın" (Mâide 35) ayeti, halvetin Hakk'a ulaşma yollarından biri olarak temel dayanağını oluşturur. Peygamberler ve onların mirasçıları olan evliyalar, özünde sürekli bir halvet hâlindedirler; çünkü Hak'ın yüzü nazarlarından kaybolmaz ve izafî varlıklar onlara göre yokluktur2.

Ayrıntı

Halvet, tasavvufî sülûkun yoğun fakat geçici bir uygulamasıdır ve sâlikin mâsivâdan soyutlanarak Hakk'a yönelmesini sağlar1. Halvetin farklı türleri bulunur: Halvet-i sagîra, günlük 1-2 saatlik yalnız zikir ve murakabeyi; Halvet-i mutavassıta, haftalık veya aylık birkaç günlük (3, 7, 21 gün) halveti; Halvet-i kübrâ veya Erbaîn, klasik 40 günlük yoğun yalnızlığı ifade eden çileyi; ve Halvet-i dâime, sâlikin tamamen halvete çekildiği sürekli bir yaşam biçimini kapsar1. Halvetin şartları arasında mürşidin izni, nefs tezkiyesi, sessiz ve temiz bir yer seçimi, az yeme ve az uyuma gibi hususlar yer alır1. Hz. Davud'un halvet tarafına gitmesi, nübüvvet hükümlerinden velâyet hükümlerine yönelmesi içindir; zira nübüvvet velâyetin perdesidir ve peygamberler kader sırrına ancak velâyet yönleriyle muttali olurlar2. Peygamberlerin ve evliyaların halveti, halka öğretmek amacıyla yapılan zahirî bir eylem olmakla birlikte, onların bâtınî olarak zaten sürekli Hak ile olmaları sebebiyle halktan halvettedirler2. Davud (a.s.)'ın halvet yerine yönelmesi, velâyet mertebesinden nübüvvet mertebesi ahkâmına rücu edip, velâyetin icabatından olan sözleri kısa kesmesi ve Hak olan şeyin ortaya çıkması içindir2. Halvet yerinde gösterilen sırlar sayesinde, Davud (a.s.) gönül aynasına gayb âlemine ait hakikatlerin suretlerini yansıtmış ve hakikati idrak etmiştir2. Bu durum, "Ben beni zikredenin celisiyim" hadis-i kudsisiyle de desteklenir; zira halvet, dünya meşgalelerinden kesilmenin ve yalnız kalmanın lezzetini sunar2.

  1. Kaynaklar
  2. 1.K1, s. 209
  3. 2.Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 5 — s. 1334, 1981, 1990, 1992, 1994, 1998, 1999
Hz. Davud kıssasından çıkarılacak ibret nedir?

Hz. Dâvud kıssası, peygamberlerin dahi ilâhî imtihanlara tâbi olduğunu ve hakikatin zuhuru için velâyet mertebesinden nübüvvet hükümlerine rücû etmenin önemini gösteren ibretlerle doludur. Bu kıssa, peygamberlik şanına yakışmayan rivayetlerden sakınılması gerektiğini vurgular ve İmâm-ı Ali'nin (k.v.) bu tür rivayetleri şiddetle reddettiğini bildirir1. Kıssa, Dâvud (a.s.)'ın halvette Hak Teâlâ'dan esrar görmesi ve bu esrar neticesinde davalardaki hakikati idrak etmesiyle1 ilâhî hikmetin derinliğini ortaya koyar. Ayrıca, sâliklerin samediyyet bilincine ulaşarak Hak'ka muhtaç olduklarını idrak etmeleri gibi manevi dersler de içerir.

Ayrıntı

Hz. Dâvud kıssası, tasavvufî açıdan çeşitli ibretler sunar. Öncelikle, peygamberlerin dahi ilâhî imtihanlara tâbi olduğu gerçeğini gözler önüne serer. Dâvud (a.s.)'ın bir imtihanla karşı karşıya kaldığı ve Rabb'inden mağfiret dileyerek secdeye kapanıp tövbe ettiği belirtilir1. Bu durum, peygamberlerin beşerî yönlerini ve ilâhî takdir karşısındaki acziyetlerini gösterir.

Kıssadan çıkarılacak önemli bir ibret de, peygamberlerin şanına yakışmayan rivayetlerden kaçınılması gerektiğidir. İmâm-ı Ali (k.v.) hazretlerinin, Dâvud (a.s.) kıssasını kıssacıların rivayet ettiği tarzda nakledene yüz altmış kamçı vuracağını belirtmesi1, bu tür rivayetlerin ne kadar sakıncalı olduğunu ortaya koyar. Tasavvufî metinler, bu tür kıssaları bâtınî hakikatler ışığında yorumlayarak peygamberlerin makamını korumayı hedefler.

Dâvud (a.s.)'ın halvet-hânesinde Hak Teâlâ'dan esrar görmesi ve bu sırlar neticesinde davalardaki hakikati idrak etmesi1, ilâhî bilginin ve hikmetin ancak özel bir yönelişle elde edilebileceğini gösterir. Dâvud (a.s.)'ın velâyet mertebesinden nübüvvet mertebesi hükümlerine rücû etmesi ve halvet yerine yönelmesi1, hakikatin zuhuru için içe dönüşün ve ilâhî tecellilere açık olmanın önemini vurgular.

Kıssa aynı zamanda, sâliklerin samediyyet bilincine ulaşarak Hak'ka muhtaç olduklarını idrak etmeleri gibi manevi dersler de içerir. Samediyyet, Hak'ın kimseye muhtaç olmaması, her şeyin O'na muhtaç olması vechesidir2. Dâvud (a.s.)'ın şeriatın zahirine göre verdiği hükmün kendi aleyhinde olduğunu görünce secdeye kapanıp münacata başlaması1, kulun acziyetini ve Hak'ka yönelişini temsil eder. Bu, her şeyin kendisine yöneldiği tek merciin Allah olduğu2 hakikatini idrak etmenin bir tezahürüdür.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 5 — s. 1595, 1596, 1597, 1977, 1998, 2000
  3. 2.K1, s. 211
Mesnevî neden 'üçüncü defter' diye ciltlere ayrılmıştır?

Mesnevî-i Şerîf'in "üçüncü defter" olarak ciltlere ayrılması, eserin yazılış sürecindeki sünnete uyma ve ilahî hikmetlerin katmanlı yapısına işaret etme amacı taşır. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Çelebi Hüsâmeddin'e hitaben "Ey Hakk'ın ziyâsı olan Hüsâmeddin, bu üçüncü defteri getir ki üç kerre sünnet oldu"1 buyurarak, eserin bu şekilde tertip edilmesinin bir sünnete tâbi olduğunu belirtmiştir. Bu durum, aynı zamanda Mesnevî'nin ilahî sırlar ve bilgiler hazinesi oluşunu1 ve bu bilgilerin farklı katmanlarda açılımını simgeler.

Ayrıntı

Mesnevî-i Şerîf'in ciltlere ayrılmasında, özellikle "üçüncü defter" ifadesinin kullanılması, hem eserin telif sürecine dair bir bilgiyi hem de tasavvufî bir hikmeti barındırır. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî'nin yazımını Çelebi Hüsâmeddin'e emrederken, "Ey Hakk'ın ziyâsı olan Hüsâmeddin, bu üçüncü defteri getir ki üç kerre sünnet oldu"1 buyurmuştur. Bu ifade, Mesnevî'nin ciltlere ayrılmasının bir sünnete uygunluk taşıdığını gösterir. Mevlânâ'nın bu sözü, eserin yazımının belirli bir tertip ve düzen içinde ilerlediğini, her cildin ayrı bir mertebeyi veya açılımı temsil ettiğini düşündürür.

Eserin "üçüncü defter" olarak adlandırılması, aynı zamanda tasavvufî kavramların çok katmanlı yapısıyla da ilişkilendirilebilir. Her tasavvufî kavramın lugat, akâid ve mârifet olmak üzere üç dili olduğu gibi2, Mesnevî'nin ciltleri de bu katmanlı hakikat açılımını yansıtabilir. Her bir cilt, ilahî hikmetlerin ve sırların bir hazinesi olarak1 susamış gönüllere ilahî bilgilerin yağmurlarını saçma vazifesi görür. Bu durum, sâlikin sülûkündeki mertebeler gibi, Mesnevî'nin de okuyucuya farklı idrak seviyelerinde hitap ettiğini gösterir. Çelebi Hüsâmeddin'in bu yazım sürecindeki mazeretleri bilinmemekle birlikte, Mevlânâ'nın emriyle bu görevi üstlendiği ve Mesnevî'nin ciltlerinin bu şekilde tamamlandığı anlaşılmaktadır1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 5 — s. 9, 10, 11
  3. 2.K2
Bu şerh, Mesnevî'yi ilk kez okuyacaklar için uygun mu?

Verilen kaynaklarda, Necdet Ardıç'ın Mesnevî-i Şerîf şerhinin Mesnevî'yi ilk kez okuyacaklar için uygun olup olmadığına dair doğrudan bir değerlendirme bulunmamaktadır. Ancak, şerhin içeriği ve üslubu hakkında bazı çıkarımlar yapılabilir. Şerh, Mesnevî'nin Farsça metninin yazım kurallarına uygunluğuna dikkat edildiğini1, bazı beyitlerin hadis-i şeriflerle bağlantısını kurduğunu1 ve Fusûsu'l-Hikem gibi derin tasavvufî eserlere atıflar içerdiğini göstermektedir1. Bu durum, şerhin tasavvufî terminolojiye ve derinlikli açıklamalara aşina okuyuculara hitap edebileceğini düşündürmektedir.

Ayrıntı

Necdet Ardıç'ın Mesnevî-i Şerîf şerhi, tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan bir mürşidin eseri olarak tanıtılmaktadır (Necdet Ardıç (Terzibaba) - WIKI). Bu bağlamda, şerhin sadece metin çevirisi olmaktan öte, tasavvufî bir bakış açısıyla derinlemesine yorumlar içerdiği anlaşılmaktadır. Örneğin, şerhin "Cahilin sonda göreceği şeyi, akıllılar ilk başta görürler" beytini açıklarken, bu beytin manevi ruhuna uygun bir hadis-i şerife işaret ettiğini belirtmesi1, okuyucudan tasavvufî düşünceye ve hadis ilmine dair bir aşinalık bekleyebilir. Ayrıca, şerhin Firavun kıssası bağlamında Musa (a.s.)'ın ilahi birliğe davetini açıklarken Fusûsu'l-Hikem'e atıfta bulunması1, eserin tasavvufun daha ileri seviye metinleriyle ilişki kurduğunu göstermektedir. Fusûsu'l-Hikem, tasavvufun en karmaşık ve derin eserlerinden biri olarak kabul edildiğinden, bu tür atıflar şerhin başlangıç seviyesindeki okuyucular için zorlayıcı olabileceğine işaret eder. Şerhin Farsça kelimelerin yazım kurallarına uygunluğuna gösterilen özen1 ise, metnin akademik ve dilbilimsel titizlikle hazırlandığını ortaya koyar. Bu durum, şerhin tasavvufî metinlere ve onların diline vakıf okuyucular için daha uygun olabileceği izlenimini vermektedir. Mesnevî'nin kendisi de "Mağz-ı Kur'ân" (Kur'ân'ın özü) olarak nitelendirilen (Mesnevî-i Şerîf - K1), hikâyeler, kıssalar ve tasavvufî tâ'vîller içeren derin bir eserdir. Bu nedenle, şerhin de benzer bir derinlik ve karmaşıklık taşıması muhtemeldir.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 5 — s. 6, 908, 909, 1810, 1811
Eserde geçen 'Levh-i Mahfuz'un gönül aynasına yansıması' ne anlama gelir?

Tasavvufta "Levh-i Mahfûz'un gönül aynasına yansıması", sâlikin kalbinin, Hak'ın ezelî takdirlerini ve gayb âlemine ait hakikatleri idrak etme kabiliyetini ifade eder. Bu durum, Levh-i Mahfûz'un akâiddeki evrensel kayıt olma vasfının, tasavvufta kişinin iç dünyasında tecelli etmesidir. Gönül, tıpkı Levh-i Mahfûz gibi, Hak'ın ilminin ve eşyanın ezelî hakikatlerinin yansıdığı bir ayna işlevi görür1. Bu yansıma, sâlikin basîretinin açılmasıyla gerçekleşir ve ona mârifet kapılarını aralar.

Ayrıntı

Levh-i Mahfûz, akâidde Cenâb-ı Hakk'ın takdir ettiği her şeyin yazılı olduğu, kâinatın ezelî programının kaydedildiği bir levhadır2. Tasavvufta ise bu kavram, a'yân-ı sâbitenin yansıması ve Hak'ın ilminin mücessem hâli olarak görülür2. "Levh-i Mahfûz'un gönül aynasına yansıması" ifadesi, bu ezelî kayıtların ve gayb âlemine ait hakikatlerin, sâlikin kalbinde zuhur etmesini anlatır1.

Bu yansıma, sâlikin kalbinin bir ayna gibi berraklaşmasıyla mümkün olur. Kalp, bu berraklık sayesinde, zâhir gözünün göremediği hakikatleri idrak eden bir basîret kazanır2. Basîret, eşyanın hakikatini, ardındaki esmâî tecellîyi ve Hak'la olan bağını idrak etme melekesidir2. Bu, sâlikin nefs perdesi inceldiğinde gaybî hakikatleri, kâinattaki esmâî tecellîleri görmeye başladığı keşfî basîret kademesine işaret eder2.

İnsân-ı kâmilin gönlü, "hakikat-ı câmia" (her şeyi kuşatan hakikat) olarak kabul edilir ve dünyevî varlıkların hepsi bu gönül feyzinin bir yansımasıdır1. Bu bağlamda, gönül bir cevher iken, geri kalan her şey bu hakikatin yansıması olan arazdır1. Dolayısıyla, Levh-i Mahfûz'daki ezelî kayıtlar, sâlikin arınmış gönül aynasına yansıyarak ona mârifet ve hikmet kapılarını açar. Bu durum, sâlikin tevâzu ile nefsini alçaltması ve kalbini Hak'ka yöneltmesiyle gerçekleşen bir içsel açılımdır (Tevâzu - Wiki). Gönül, çamur sahrası olan izafî varlık âleminden sıyrılarak ruhanîlik sahrasına adım attığında, bu ilahî hoşluk ve fethin tecellîsine mazhar olur1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 5 — s. 468, 1876, 1877, 1999
  3. 2.K1, s. 8, 231