
Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 7
Ahmed Avni Konuk
Ahmed Avni Konuk'un Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî-i Şerîf'ine yazdığı tercüme ve şerh. Yayına hazırlayanlar: Dr. Selçuk Eraydın, Prof. Dr. Mustafa Tahralı (Kitabevi Yayınları).
Anahtar Kelimeler
İlgili Konular
Sıkça Sorulan Sorular
Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî Şerhi ne anlatıyor?⌄
Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî Şerhi, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin altı ciltlik, yaklaşık 25 bin beyitten oluşan tasavvufî eseri Mesnevî-i Şerîf'in derinlemesine bir açıklamasıdır. Bu şerh, tasavvuf ve kültür hayatımıza çok kıymetli bir katkı olarak nitelendirilmiş olup1, modern dönemde Mustafa Tahralı ve Necdet Ardıç gibi isimlerin gayretleriyle gün yüzüne çıkarılmıştır. Konuk, Mesnevî'nin hikâyeler, kıssalar, mîrâcî tasvirler, tasavvufî tâ'vîller, ahlâkî öğütler ve bâtınî hakikat açılımlar içeren yapısını açıklayarak, eserin "Kur'ân'ın özü" (Mağz-ı Kur'ân) ve "Pehlevî dilinde Kur'ân" olarak görülen manevî derinliğini ortaya koyar2. Şerh, Mesnevî'nin kıssa içinde kıssa anlatım yöntemini ve tasavvufî kavramları, örneğin mükâşefe ve ahadiyyet gibi konuları, ayet ve hadislerle ilişkilendirerek izah eder2.
›Ayrıntı
Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî Şerhi, Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'ini tasavvufî bir bakış açısıyla yorumlar. Mesnevî, Mevlânâ'nın Hüsâmeddin Çelebi'nin talebiyle yazdığı, "dinle neyi nasıl hikâye ediyor, ayrılıklardan nasıl şikâyet ediyor"2 dizesiyle başlayan ve insan ruhunun Hakk'tan ayrılığını dile getiren manzum bir eserdir. Konuk'un şerhi, bu eserin altı cildini ve yaklaşık 25 bin beytini kapsar2. Şerh, Mesnevî'nin didaktik olmayan, hikâyelerle öğretme yöntemini ele alır; fil ve körler hikâyesiyle vahdet-i vücud derslerini, papağan ve tâcir hikâyesiyle mâsivâdan ayrılma derslerini ve kerâmetler kıssasıyla tarîkat usûllerini açıklayan bu yöntemi "kıssa içinde kıssa" olarak tanımlar2.
Konuk, şerhinde Mesnevî'deki ayet ve hadis işaretlerine de yer verir. Örneğin, Nûr Sûresi'ndeki derin denizdeki karanlıklar benzetmesini içeren ayet-i kerimeye yapılan işareti açıklar1. Ayrıca, tasavvufî kavramları Mesnevî bağlamında derinlemesine inceler. Mükâşefe gibi kavramları, sâlikin gayb âleminden veya Hakk'tan kalbine inen doğrudan idrâkler olarak tanımlar ve bunun hadîs-i şerîfteki "kulum bana nâfilelerle yaklaşmaya devam eder..."2 ifadesine dayandığını belirtir. Mükâşefenin sûrî, mânevî, zâtî ve sırrî olmak üzere dört türünü açıklayarak, âlem-i misâl, ilm-i ledünnî ve ezelî hakikat gibi konulara değinir2. Ahadiyyet kavramını ise İhlâs Sûresi'ndeki "kul hüvallâhu ehad" ayetine dayandırarak, Hakk'ın lâ-taayyün'den sonraki ilk taayyünü ve vâhidiyyetten önceki sırf teklik makamı olarak izah eder2. Bu şerh, Mesnevî'nin tasavvufî derinliğini ve hikmetini okuyucuya aktarmayı hedefler.
- Kaynaklar
- 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 7 — s. 6, 1170
- 2.K1, s. 50, 68, 220
Çelebi Hüsameddin kimdir ve Mesnevî için önemi nedir?⌄
Çelebi Hüsameddin, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin talebesi ve Mesnevî-i Şerîf'in yazılmasında anahtar rol oynamış bir tasavvuf büyüğüdür. Mevlânâ'nın son 14 yılında (1259-1273) kaleme alınan Mesnevî, Hüsameddin Çelebi'nin talebi üzerine vücut bulmuştur1. Mevlânâ, Hüsameddin Çelebi'yi "yaz mevsimi"ne benzeterek, Mesnevî beyitlerini de "üzüm salkımları"na, içindeki anlamları ise "ruhun manevî şarabı"na benzetmiştir. Bu durum, Mesnevî'nin Hüsameddin Çelebi'nin iradesiyle gayb âleminden şehadet âlemine çekildiğini gösterir2. Mevlânâ, Hüsameddin Çelebi'nin "kurb-i ferâiz" mertebesine ulaştığını, yani onun lisanıyla Hakk'ın konuştuğunu, âşık ile maşuk arasında ayrılık kalmadığını ifade etmiştir2.
›Ayrıntı
Çelebi Hüsameddin, Mevlânâ'nın en yakın talebelerinden biri olup, Mesnevî-i Şerîf'in ortaya çıkışında merkezi bir figürdür. Mevlânâ, Mesnevî'nin yazılış sebebini açıklarken, Hüsameddin Çelebi'nin "şerefli ruhunun ağlaması"ndan ve "saadet sevgisi cihetinden" kendisini Mesnevî'yi yazmaya teşvik ettiğinden bahseder2. Bu ifadeler, Hüsameddin Çelebi'nin Mesnevî'nin ilham kaynağı ve talep edeni olduğunu açıkça göstermektedir. Mevlânâ, Hüsameddin Çelebi'nin bu talebini, sâliklerin nefis âlemindeki pişmanlıklarına şifa ve sağlık verecek bir eser olarak görmüştür2.
Mevlânâ'nın Hüsameddin Çelebi'ye atfettiği makam oldukça yüksektir. Onu "kurb-i ferâiz" mertebesine ulaşmış bir zat olarak nitelendirir2. Bu mertebe, kulun Hakk'a o kadar yakınlaştığı bir hâldir ki, artık onun lisanıyla Hakk'ın konuştuğu, âşık ile maşuk arasında ayrılık kalmadığı idrak edilir2. Mevlânâ, Hüsameddin Çelebi'nin sesini Hakk'ın sesi olarak müşâhede ettiğini belirtir2. Bu durum, Hüsameddin Çelebi'nin "makâm-ı ittihad"da bulunduğuna işaret eder; yani onun istediği şeyin Hakk'ın istediğiyle örtüştüğü, takva sahiplerinin arzusunun Hakk'ın irade ettiği şey olduğu bir hâldir2. Mesnevî'nin "gayb âleminden, şehadet âlemine" çekilmesi de Hüsameddin Çelebi'nin bu yüksek manevî makamının bir neticesidir2.
- Kaynaklar
- 1.K1-68, Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 7, s. 12
- 2.Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 7 — s. 12, 17, 21, 27, 33, 715, 716, 717
Tasavvufta 'isti'dâd' ne demektir?⌄
Tasavvufta isti'dâd, bir kulun Hakk'ın tecellilerini ve ilâhî sırları kabul etme, anlama ve idrâk etme yeteneği veya yatkınlığıdır. Bu, her insanda farklı derecelerde bulunan ve zamanla gelişebilen bir kabiliyettir1. İsti'dâd, kulun irâdesiyle ve sabırla1 şekillenir ve Hakk'ın tecellilerinin kulda zuhur etmesinin temel şartıdır1. Duaların kabulü ve ilâhî sırların keşfi dahi isti'dâda bağlıdır1.
›Ayrıntı
İsti'dâd, lugatte "yatkınlık, kabiliyet" anlamına gelirken, tasavvufta sâlikin mânevî yolculuğunda (seyr-i sülûk) ilerlemesini sağlayan temel bir özelliktir. Hakk'ın sıfatlarından olan irâde, her insana isti'dâdı nispetinde aksederek cüz'î bir şekilde zuhur eder; bu da insanın irâde ve ihtiyâr sahibi olmasını sağlar1. Ancak bu ihtiyârın bir sınırı vardır.
İsti'dâd, Hakk'ın tecellilerinin kulda nasıl ve ne zaman ortaya çıkacağını belirleyen bir ölçüttür. Hakk'ın tecellileri isti'dâda tâbidir; bu nedenle, isti'dâdın yokluğunda keşfi ve şerhi câiz olmayan sırlar, başka bir zamanda isti'dâdın oluşmasıyla uygun hale gelir1. İlâhî gayret, nâmahreme (sırra ehil olmayana) meydana gelen keşfe bağlıdır; ne zaman ki nâmahremde sırları kabul etmeye isti'dâd hâsıl olur, o vakit mahrem (sırra ehil) olur ve ilâhî gayret mevzubahis olmaz1.
İsti'dâd, kulun kendi zâtî yatkınlığına göre tekevvün eder ve bu tekevvün, kulun sabır ve nefsini ceza' ve feza'dan uzak tutmasıyla gelişir1. Bir çocuk doğduğunda konuşamaz, ancak zamanla bünyesine isti'dâd geldikçe konuşmaya başlar; aynı şekilde kul da isti'dâdının oluşumuna intizâren sabretmelidir1. Duaların kabulü de kulun isti'dâdına muvafık olan taleplerine bağlıdır; eğer duası isti'dâdına uygunsa fiilen icâbet vâki olur, değilse Hakk tarafından kavlen "lebbeyk" ile icâbet olunur ve ya isti'dâdına muvafık bir şey verilir ya da isti'dâdın husûlüne tehir olunur1. Akıllı ve zeki kul, kendi isti'dâdını idrâk edip dualarını buna göre yapar1.
- Kaynaklar
- 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 7 — s. 35, 382, 1115, 1199, 1200, 1201, 1417
Mesnevî'deki 'himmet' kavramı ne anlama gelir?⌄
Mesnevî'de himmet, sâlikin manevî yükselişinde ve hakikatlere ulaşmasında itici güç olan yüksek bir manevî yöneliş ve gayrettir. Mesnevî-i Şerîf'in kendisi, lafızlar ve beyitler silsilesi üzerinde koşan bir eser iken, onu hakikatlere doğru çeken ve ileriye götüren şey, basiret sahibi olanların idrak ettiği üzere, okuyucunun veya dinleyicinin himmetidir1. Bu himmet, Mesnevî'nin zâhirî suretinin ötesindeki zâtî vahdeti görmeyi ve ona yönelmeyi sağlayan, ilahî ilhamın açığa çıkmasına vesile olan bir kuvvettir1. Özellikle Hüsâmeddin Çelebi'nin himmeti, Mesnevî'nin hem ayrıntılarda hem de esaslarda kabul görmesini sağlayan bir unsur olarak vurgulanır1.
›Ayrıntı
Mesnevî'de himmet, bir eserin veya bir sâlikin manevî yolculuğunda ilerlemesini sağlayan temel bir kuvvettir. Mesnevî-i Şerîf'in kendisi, lafızlar ve beyitlerden oluşan bir dış görünüşe sahipken, onu hakikatlere doğru çeken ve ileriye götüren asıl etken, basiret sahibi olanların görebildiği üzere, okuyucunun veya dinleyicinin himmetidir1. Bu himmet, "çekilen bir şeye mutlaka bir çekici gerektiğini" idrak edenlerin fark ettiği gizli bir güçtür1.
Himmet, Mesnevî'nin zâhirî suretinin ötesindeki zâtî vahdeti görmeyi ve ona yönelmeyi mümkün kılar. Mesnevî'den maksat, lafızlar ve hikâyelerden ibaret değildir; asıl maksat, bu lafızların ardındaki zâtî vahdeti idrak etmektir1. Bu zâtî vahdeti görmek ve ona yönelmek, "mertçe" bir iş olarak nitelendirilir1.
Pir, ilahî ilham ile inşa ettiği Mesnevî'nin, yüksek himmetin onu nerelere kadar çekeceğini ancak Yüce Allah'ın bildiğini ifade eder. Bu durum, himmetin ilahî ilhamın açığa çıkmasında ve manevî ilerlemede ne denli önemli olduğunu gösterir1. Hüsâmeddin Çelebi'nin himmeti, Mesnevî'nin hem ayrıntılarda (sözlerde) hem de esaslarda (anlamda) kabul görmesini sağlayan, onun ezelî yatkınlığının bir yansıması olarak belirtilir1. Bu bağlamda Hüsâmeddin, "Hakk'ın ziyası" olarak nitelendirilir ve onun himmeti, Mesnevî'nin manevî şahsiyetini hakikatlere doğru çeken bir ip gibidir1.
- Kaynaklar
- 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 7 — s. 8, 12, 23, 25, 36, 37, 711, 714
Manevî yolculukta 'makam' nedir? Bir örnek verir misiniz?⌄
Tasavvufta makâm, sâlikin manevî yolculukta amel ve tahkîk ile elde ettiği, süreklilik arz eden ve istikrarlı bir manevî mertebedir. Hâlden farklı olarak kalıcıdır ve sâlikin günlük yaşamının bir parçası haline gelir; Hakk'ın esmâî tecellîlerinin sâlik üzerindeki yerleşmiş hâlidir. Örneğin, tövbe, sabır, tevekkül ve rızâ gibi kavramlar birer makâmdır1. Mesnevî-i Şerîf Şerhi'nde bahsedilen "makâm-ı imân"2 veya "makâm-ı mahmud"2 da bu manevî mertebeleri ifade eder.
›Ayrıntı
Makâm, lügatte "duruş yeri, mevki" anlamına gelirken, tasavvufta sâlikin sülûk esnasında ulaştığı ve kendisinde istikrarlı bir şekilde yerleşen manevî bir hâldir1. Bu, sâlikin kendi gayreti ve amelleriyle kazandığı bir mevki olup, Hakk'ın bir lütfu olan hâlin aksine, sâlikin şahsiyetine nüfuz etmiş ve ondan ayrılmaz bir nitelik kazanmıştır. Makâm ile hâl arasındaki temel fark, hâlin geçici ve anlık olması, makâmın ise sürekli ve kalıcı olmasıdır1. Sâlikin manevî yolculuğunda tövbe, vera', zühd, fakr, sabır, tevekkül, rızâ, mârifet, muhabbet ve fenâ gibi mertebeler birer makâm olarak sıralanır1. Her makâm, bir öncekinin tahkîkiyle açılır ve sâlik bir makâmı tam anlamıyla yaşamadan bir sonrakine geçemez1. Örneğin, "makâm-ı imân"da olan bir ruhun terakkisi, bedenden ayrıldığında felek-i kamere kadar olabilir2. Bu, imân makâmının sâlikin ruhunda ne denli köklü bir yer edindiğini gösterir. Bir diğer örnek ise "makâm-ı mahmud"dur ki, bu makâm, Peygamber Efendimiz'in (a.s.) aracılığıyla erişilen ve Cebrail'in dahi yaklaşmaktan çekindiği "fenâ fi'r-resûl" (Peygamber'de fani olma) mertebesidir2. Bu, makâmın sadece bir ahlâkî kemâlât tablosu değil, aynı zamanda Hakk'ın esmâî mertebelerinin sâlikte tezahür ettiği bir yaşam alanı olduğunu gösterir1. Sâlik, tövbe makâmında iken Hakk'ın "et-Tevvâb" isminin, rızâ makâmında iken "er-Razî" isminin günlük yaşam mahallidir1.
- Kaynaklar
- 1.K1, s. 162
- 2.Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 7 — s. 548, 1874
Eserde geçen 'Cebrail'in geri durması' kıssası neyi simgeler?⌄
Verilen kaynaklarda 'Cebrail'in geri durması' kıssasına doğrudan bir atıf veya bu kıssanın neyi simgelediğine dair bir açıklama bulunmamaktadır. Ancak, tasavvufî metinlerdeki genel yaklaşımlar ve sunulan menkıbeler ışığında, bu tür bir kıssanın sâlikin mânevî yolculuğunda karşılaştığı engelleri, ilâhî sırların ancak belli bir mertebeden sonra idrak edilebileceğini veya beşerî sınırların ötesindeki hakikatleri işaret edebileceği düşünülebilir. Örneğin, Zünnûn-i Mısrî menkıbesi, sâlikin merakının veya nefsânî arzularının mânevî ilerleyişine engel olabileceğini gösterir1.
›Ayrıntı
Tasavvufî anlatılarda, peygamberlerin veya velîlerin mânevî yolculuklarında karşılaştıkları durumlar, sâlikin sülûkunda yaşayacağı hâllere işaret eder. Cebrail'in geri durması gibi bir kıssa, genellikle belirli bir makamın veya hakikatin ancak o makama ehil olanlar tarafından idrak edilebileceğini, diğer varlıkların ise o sırra vâkıf olamayacağını simgeler. Bu durum, "Kulillâhi sümme zerhüm" (Allah de, gerisini bırak) ilkesiyle de bağlantılı olabilir; zira bu ilke, tevhidin özünü ve fenâfillah makamının sırrını işaret eder (Kulillâhi Sümme Zerhüm).
Zünnûn-i Mısrî menkıbesinde, müridin kutuyu açarak içindeki fareyi kaçırması, ilâhî sırlara erişmek isteyen sâlikin sabırsızlığını veya nefsânî merakını temsil eder1. Bu, mânevî yolculukta karşılaşılan engellerden biridir. Mecnun'un Leyla'ya dalıp devesini unutması ve devesinin onu geri götürmesi kıssası ise, sâlikin dünyevî bağlarından tamamen kopmadan hakikate ulaşmasının zorluğunu gösterir1. Bu tür anlatılar, mânevî ilerleyişin ancak belirli bir arınma ve teslimiyetle mümkün olduğunu vurgular.
Peygamberlerin mu'cizeleri ve velîlerin kerâmetleri de, dış dünyaya yönelik ispat araçları olmaktan ziyade, peygamberin veya velînin mahalliyet-i ulûhiyetinin bir tezahürü olarak görülür (Mu'cize). Bu bağlamda, Cebrail'in geri durması, ilâhî tecellîlerin veya sırların belirli bir mertebeden sonra sadece o mertebeye ulaşmış zât tarafından idrak edilebileceğini, diğer varlıkların ise bu tecellîlere tahammül edemeyeceğini veya erişemeyeceğini ifade edebilir. Bu, halîfeliğin Esmâ-i İlâhiyye'nin câmi bir mahalde izharı olduğu ve bu mahalin tüm Esmâ'yı kabule müsait olması gerektiği fikriyle de örtüşür (Halîfe).
- Kaynaklar
- 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 7 — s. 343, 344, 1480, 1483
Bu Mesnevî şerhi sadece tasavvuf ile ilgilenenler için mi?⌄
Verilen kaynaklarda Mesnevî şerhinin sadece tasavvuf ile ilgilenenler için olup olmadığına dair doğrudan bir ifade bulunmamaktadır. Ancak, Mesnevî-i Şerîf'in kendisi Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin tasavvufî bir eseri olup, "Mağz-ı Kur'ân" (Kur'ân'ın özü) ve "Pehlevî dilinde Kur'ân" olarak nitelendirilmiştir1. Bu nitelendirmeler, eserin temel olarak tasavvufî derinliklere sahip olduğunu ve bu alana ilgi duyanlar için önemli bir kaynak olduğunu göstermektedir. Şerhin de bu tasavvufî içeriği açıklama amacı taşıdığı düşünülebilir.
›Ayrıntı
Mesnevî-i Şerîf, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin 6 cilt ve yaklaşık 25 bin beyitten oluşan manzûm bir tasavvuf eseridir1. Eserin içeriği, hikâyeler, kıssalar, mîrâcî tasvirler, tasavvufî tâ'vîller, ahlâkî öğütler ve bâtınî hakikat açılımlar barındırır1. "Bişnev ez ney çün hikâyet mîkuned, ez cüdâyîhâ şikâyet mîkuned" (dinle neyi nasıl hikâye ediyor, ayrılıklardan nasıl şikâyet ediyor) dizesiyle başlayan bu eser, insan ruhunun Hak'tan ayrılığının niyazını dile getirir1. Bu bağlamda, Mesnevî'nin kendisi tasavvuf edebiyatının "şâhikası" olarak kabul edilir ve Mevlânâ'nın öğretileri hikâyeler aracılığıyla aktarılır1.
Verilen kaynaklarda, Ahmed Avni Konuk Bey'in hazırladığı "Mesnevî-i Şerîf Şerhi"nden bahsedilmekte ve bu şerhin tasavvuf ve kültür hayatına "çok kıymetli tam bir Mesnevi-i Şerif Şerhi kazandırdığı" ifade edilmektedir2. Bu ifade, şerhin genel kültürel bir değer taşıdığını ima etse de, temel olarak tasavvufî bir eserin şerhi olması hasebiyle, tasavvufî içeriği açıklama ve derinleştirme amacını taşır. Necdet Ardıç (Terzibaba) gibi günümüz Uşşâkî tarikatı mürşidlerinin de tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan şahsiyetler olarak Mesnevî gibi eserler üzerinden çalışmalar yaptığı belirtilmiştir (Necdet Ardıç (Terzibaba)). Bu durum, Mesnevî şerhlerinin öncelikli olarak tasavvufî bir perspektifle ele alındığını ve bu alana ilgi duyanlar için temel bir başvuru kaynağı olduğunu düşündürmektedir.
- Kaynaklar
- 1.K1, s. 68
- 2.Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 7 — s. 6
Manevî ilham nasıl gelir?⌄
Manevî ilham, Hak'tan kalbe doğrudan inen mânâlar olup, sâlikin kendi dar aklının ötesinde bir kaynaktan bilgi almasıyla tecelli eder. Bu ilham, özellikle Nefs-i Mülhime mertebesinde açılmaya başlar ve sâlikin kalbinde manevi bir açılma ve genişlik meydana getirir1. İlâhî cezbe ve Rabbanî ilham olarak da adlandırılan bu hâl, ölü hükmündeki nefis ehlinin kalbine ulaştığında insanlığı diriltir1. Mesnevî gibi eserler de ilâhî ilham ile inşa edilir ve müellif, ancak ilhama tâbi olarak söz söyler1.
›Ayrıntı
Manevî ilham, tasavvufta "içe doğan ilahi bilgi" veya "kalbe gelen manevi mesajlar" olarak tanımlanır2. Bu, vahiyden farklıdır; vahiy peygamberlere Cebrâîl aracılığıyla gönderilen kesin ilâhî bildirimken, ilham daha genel bir manevi açılımdır3. Sülûk yolunda, sâlik Nefs-i Levvâme'nin ikili salınımlarını aşıp Nefs-i Mülhime mertebesine ulaştığında, ilhamın ilk kez açılmaya başladığı bir hâl yaşar4. Bu mertebede sâlik, kendi dar aklının ötesinde bir kaynaktan beslenmeye başlar.
İlhamın gelişi, kalpte bir "manevi açılma ve genişlik" meydana getirir. Bu durum, "hakikat güneşi olan insân-ı kâmilin kalplere yansıyan nurunun bir ıstırabı ve bir hali" olarak ifade edilir; bu hararet, kalplerde fetih ve genişlik yaratır1. İlham, aynı zamanda "ilâhî cezbe" ve "Rabbanî ilham" olarak da anılır ve tasavvuf teriminde buna "kalp vahyi" denir1. Ölü hükmündeki nefis ehlinin kalbine bu cezbe ve ilham ulaştığında, bedenden insanlık dirilir ve nefsanî idraklerdeki zekânın bir hiç olduğu anlaşılır1.
Manevî ilhamın bir diğer tezahürü de, insân-ı kâmillerin manevi hayat ihsan etme kabiliyetidir. Evliya-yı kiram, peygamberlerin kalbi ve meşrebi üzerine olup, velayetin zevkiyle insanlara manevi ve ebedi hayat ihsan ederler1. Mesnevî gibi eserlerin yazılışı da ilâhî ilhamla gerçekleşir; müellif, kendi himmetinin sınırlarını bilmez, ancak ilhama tâbi olarak söz söyler1. Bu durum, manevi devlet talibi olan sâlik için bir fetih ve kapıların açılması zamanı olarak görülür; özellikle insân-ı kâmilin zuhuru zamanında türlü türlü kapıların, en büyük kapı olan Hakk'a kavuşma kapısının açılışı vardır1.
- Kaynaklar
- 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 7 — s. 23, 24, 491, 492, 680, 1000, 1606, 1607
- 2.Vikipedi: İlham
- 3.Vikipedi: Vahiy
- 4.Vikipedi: Nefs-i Mülhime