İçeriğe atla
Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 9 kapak gorseli

Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 9

Ahmed Avni Konuk

654 sayfa~981 dk okumamixed

Ahmed Avni Konuk'un Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî-i Şerîf'ine yazdığı tercüme ve şerh. Yayına hazırlayanlar: Dr. Selçuk Eraydın, Prof. Dr. Mustafa Tahralı (Kitabevi Yayınları).

Anahtar Kelimeler

Ahmed Avni Konukdijital kütüphanekitap okuma

İlgili Konular

Ahmed Avni KonukMevlânâ Celâleddîn-i RûmîMesnevî-i ŞerîfDr. Selçuk EraydınProf. Dr. Mustafa TahralıKitabevi YayınlarıTasavvufİslami EdebiyatŞerh GeleneğiDivan Edebiyatı

Sıkça Sorulan Sorular

Mesnevî Şerhi ne anlatıyor?

Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin altı ciltlik tasavvufî eseri olan Mesnevî'yi açıklayan ve yorumlayan bir çalışmadır. Bu şerh, Mesnevî'nin "Kur'ân'ın özü" (Mağz-ı Kur'ân) olarak nitelendirilen derin hakikatlerini, hikâyeler, kıssalar ve tasavvufî tâviller aracılığıyla idrâki en aşağı mertebeden en yüksek mertebeye kadar tüm okuyuculara ulaştırmayı hedefler1. Şerh, nefsin mertebelerini ve insanın nefsanî arzularının yol açtığı rezillikleri tasvir ederek, okuyucuyu irşâd etmeyi ve ilâhî hakikatlere yönlendirmeyi amaçlar1.

Ayrıntı

Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Mevlânâ'nın Mesnevî'sinin temel gayesini, yani insan ruhunun Hak'tan ayrılığının niyazını ve bu ayrılıktan kaynaklanan şikayetleri2 açıklığa kavuşturur. Şerh, Mesnevî'nin didaktik olmayan, hikâyelerle öğretme yöntemini benimseyerek, "kıssa içinde kıssa" tekniğiyle derin tasavvufî dersleri aktarır2. Örneğin, fil ve körler hikâyesiyle vahdet-i vücud dersleri, papağan ve tâcir hikâyesiyle mâsivâdan ayrılma dersleri gibi konular şerhte detaylandırılır.

Bu şerh, Mesnevî'nin ruhun rızkı olan ilâhî hakikatleri ve bilgileri Allah'ın kullarına bolca dağıtma amacını vurgular. Mevlânâ'nın "Bizim tanemiz sûretsizlik ve mana tanesi olduğu için, ruhumuzun rızkı olan ilahi hakikatler ve bilgiler böyle bol bol geldi ve bu Mesnevî-i Şerif'te onu Allah'ın kullarına bolca verdik ve dağıttık" sözleri, şerhin temelini oluşturur1. Şerh aynı zamanda, Mesnevî'nin bedensel ve sûretî bağlardan kurtulma, yani "o beden elbisesini ve sûreti yırtmak" gayesini de izah eder1.

Şerh, Mesnevî'nin tasavvufî hâllerin tahakkuku için nefs mertebelerinin aşılması gerektiği ilkesini de ele alır. Nefs-i Emmâre'den başlayarak Levvâme, Mülhime, Mutmainne, Râdıye, Mardiyye ve Sâfiye/Kâmile mertebelerinin her birinde zuhur eden hâlleri ve sâlikin bu mertebelerdeki seyrini açıklar3. Bu bağlamda, nefsin şehvet, gazab, kibir gibi olumsuz özelliklerinden arınmanın ve tevbe, mücâhede gibi amellerle yükselmenin önemi vurgulanır3. Şerh, Mesnevî'nin irşâd edici yönünü, nefse ait hazların insanları ne tür rezilliklere sevk ettiğini tasvir ederek ve akıl sahiplerini bu durumdan iğrendirerek ortaya koyar1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 9 — s. 402, 1461, 1463, 1464
  3. 2.K1, s. 68
  4. 3.K2
Ahmed Avni Konuk kimdir?

Ahmed Avni Konuk, modern dönemde yaşamış, özellikle İbn Arabî'nin eserleri üzerine derinlemesine şerhler kaleme almış önemli bir tasavvuf âlimidir. Kendisi, Füsûsu'l-Hikem ve Mesnevî-i Şerîf gibi tasavvuf klasikleri üzerine yaptığı şerhlerle tanınır1. Mustafa Tahralı gibi akademisyenlerin çalışmaları sayesinde eserleri gün yüzüne çıkmış ve tasavvuf araştırmalarına önemli katkılar sağlamıştır (Mustafa Tahralı, K2-T2).

Ayrıntı

Ahmed Avni Konuk, tasavvuf dünyasında şerh geleneğinin önemli temsilcilerinden biridir. Özellikle Muhyiddin İbn Arabî'nin eserlerine vukufiyeti ile bilinir. Füsûsu'l-Hikem adlı esere yazdığı şerh, onun bu alandaki yetkinliğini gösteren başlıca çalışmalardandır1. Ayrıca Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî-i Şerîf adlı eserine de kapsamlı bir şerh yazmıştır1. Bu şerhler, tasavvufî kavramların ve derin hakikatlerin anlaşılmasına büyük katkı sağlamıştır. Konuk'un eserleri, Prof. Dr. Mustafa Tahralı'nın gayretleriyle günümüz okuyucularına ulaşmıştır. Örneğin, İbn Arabî'nin Tedbirât-ı İlâhiyye adlı eserinin tercüme ve şerhi de Ahmed Avni Konuk'a ait olup, Mustafa Tahralı tarafından yayına hazırlanmıştır1. Bu durum, Konuk'un tasavvufî metinleri hem tercüme hem de şerh etme konusundaki yeteneğini ortaya koymaktadır. Ahmed Avni Konuk, tasavvufî sülûk ve manevi yolculuk konularında da bilgi sahibi olup, Gavs-ı a'zam Ahmed er-Rifâî gibi büyük sûfîlerin hayatlarından örnekler aktarmıştır1. Onun şerhlerinde, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) ilahi ahlakı ve mübarek şahsiyeti gibi konulara da değinilmiştir1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 9 — s. 8, 564, 829, 1527, 1949
Eserde geçen 'Hak kapısını çalmak' ne demektir?

Tasavvufta "Hak kapısını çalmak", sâlikin rükû ve secde gibi ibadetlerle, yani Hakk'a yöneliş ve teslimiyetle, kendi varlığını feda ederek Hakk'a vuslat arayışını ifade eder. Bu eylem, kişinin kendi benliğinden fânî olup Hak ile kaim olma çabasıdır ve neticesinde ilahî kapının açılmasıyla vuslat devletine erişilir. Hadis-i şerifte belirtildiği üzere, "Kim ki kapıyı çaldı ve ısrarcı oldu, içeriye girdi"1, bu ısrarlı çabanın karşılığını bulacağını vurgular. Bu durum, sâlikin Hak'tan gelen doğrudan idraklerle perdenin kalktığı mükâşefe hâline benzer bir açılışı müjdeler.

Ayrıntı

"Hak kapısını çalmak" tabiri, sâlikin Hakk'a ulaşma yolundaki mücâhedesini ve teslimiyetini sembolize eder. Bu eylem, özellikle rükû ve secde gibi namazın temel unsurlarıyla somutlaşır. Bu ibadetler, sâlikin kendi varlığını (vücûd) Hakk'ın kapısında bir halka gibi çalarak, O'na vuslat (kavuşma) talebini dile getirmesidir1. Bu çalma eylemi, bir nevi fenâ fillâh hâlini arayıştır; yani kişinin kendi benliğinden geçerek Hakk'ın varlığında erimesidir2. Nitekim hadis-i şerifte "Kim ki kapıyı çaldı ve ısrarcı oldu, içeriye girdi" buyrulması, bu ısrarlı çabanın sonunda ilahî kapının açılacağını ve sâlikin içeriye kabul edileceğini gösterir1. Bu açılış, sâlik için bir devlet ve saadet hâlidir; tıpkı mükâşefede perdelerin kalkması gibi, Hak'tan gelen doğrudan idraklerle hakikatlerin açığa çıkmasıdır2. "Çalmak" tabirindeki incelik ise, izafî varlıkların sahip olduğu maddî ve manevî temizliklerin aslında kendilerine ait olmayıp, Hakk'ın kutsiyet sıfatından gizlice alınan sıfatlar olmasıdır1. Bu durum, sâlikin kendi varlığının aslında Hak'tan bir yansıma olduğunu idrak etmesiyle, Hakk'ı her yerde aramasına gerek kalmadığını, zira Hakk'ın her an kendisiyle beraber olduğunu anlamasıyla tamamlanır1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 9 — s. 229, 1177, 2140, 2141
  3. 2.K1, s. 39, 50
Rükû ve secde neden önemlidir?

Rükû ve secde, tasavvufta Hak kapısında varlık ve vuslat halkasını çalmak anlamına gelir. Bu eylemler, kişinin acziyetini ve Allah'a olan bağımlılığını ifade ederek, ilâhî huzura erişme ve vuslat devletine ulaşma çabasını simgeler. Peygamber Efendimiz'in (a.s.) "Rükû ve secde, Hak kapısında varlık halkasını vurmaktır" hadisi1 bu ibadetlerin temel önemini vurgular. Bu kapı çalma çabası sonucunda kapı açılır ve kişi içeriye girer, yani ilâhî vuslata erer1.

Ayrıntı

Rükû ve secde, tasavvufî anlayışta sadece fiziksel ibadetler olmanın ötesinde, derin mânevî anlamlar taşır. Bu eylemler, kulun Hak karşısındaki acziyetini ve teslimiyetini gösterir. Peygamber Efendimiz'in (a.s.) buyurduğu gibi, "Rükû ve secde, Hak kapısında varlık halkasını çalmaktır"1. Bu, kişinin kendi varlığını Hakk'ın varlığı karşısında hiçlemesi ve O'na yönelmesi demektir. Bu kapı çalma eylemi, aynı zamanda vuslat halkasını çalmak olarak da ifade edilir; yani kulun Allah'a kavuşma arzusunun bir tezahürüdür1. Sürekli ve ısrarlı bir şekilde bu kapıyı çalmak, sonunda kapının açılmasına ve vuslat devletine erişmeye vesile olur. Hadis-i şerifte "Kim ki kapıyı çaldı ve ısrarcı oldu, içeriye girdi" buyurulması1, bu ısrarlı çabanın önemini ve karşılığını açıkça ortaya koyar. Secde, aynı zamanda kişinin nefsini terbiye etme ve benliğini Hakk'ın önünde yok etme çabasıdır. Şeytanın Âdem'e secde etmeyi reddetmesi, onun kibir ve benlik iddiasından kaynaklanmıştır1. Bu durum, secdenin tevazu ve teslimiyetin bir göstergesi olduğunu vurgular. Secde eden kişi, "Ey zeminin küllü, bu hakîr olan cüz' senden utanmıştır!" diyerek kendi küçüklüğünü ve Hakk'ın azametini idrak eder1. Bu mânevî teslimiyet, kişinin ilâhî sorgulamadan kurtulmasına ve Hakk'ın rızasına ulaşmasına yardımcı olur1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 9 — s. 134, 942, 1996, 2139, 2140, 2141
Tasavvufta 'sa'y etmek' ne anlama gelir?

Tasavvufta "sa'y etmek", lugat anlamıyla "çalışmak ve gayret etmek" demektir ve sülûk yolundaki müridin manevi ilerlemesi için gösterdiği bilinçli ve sürekli çabayı ifade eder. Bu çaba, Hakk'a yönelme, nefsi arındırma ve ilahi feyzden istifade etme gayesi taşır. Mesnevî-i Şerîf Şerhi'nde belirtildiği üzere, sâlikin "azar azar kuyunun toprağını yontması"1 gibi, nefse ait sıfatları gidermeye yönelik istikrarlı bir gayret içinde olması sa'y etmenin özüdür. Bu, aynı zamanda ibadetlerde sebat etmeyi ve günahlardan uzak durmayı da kapsar.

Ayrıntı

Sa'y etmek, tasavvufî yolculukta (seyr-i sülûk) sâlikin gösterdiği iradî ve sürekli gayrettir. Bu kavram, sadece fiziksel bir çalışmayı değil, aynı zamanda manevi bir çabayı da içerir. Mesnevî-i Şerîf Şerhi'nde "sa'y etmek ve çalışmak"1 olarak açıklanan sa'y, sâlikin Hakk'a ulaşma yolunda gösterdiği azmi ve kararlılığı vurgular. Özellikle "müstaîd" (iyi anlayışlı) sâlikin, "insân-ı kâmilin nûr-i feyzinden müstefîd" olmak için "sür'atle sa'y eden ve harâretle çalışan"1 kişi olduğu belirtilir.

Sa'y etmenin farklı veçheleri vardır:

  • Nefsi Arındırma: Sâlikin, "beden kuyusunun toprağı olan nefse ait sıfatları kendinden gidermeye gayret etmesi"1 sa'y etmenin önemli bir boyutudur. Bu, sabır makamında ele alınan "sabr-i ma'siyet" (günahlardan sabretme) ile de ilişkilidir2.
  • İbadetlerde Sebat: "Sabr-i tâat" (ibadetlerde sabretme) olarak da ifade edilen bu durum, mücahedede sebat göstermeyi içerir2. Namazda rükû ve secdenin "Hak kapısında varlık ve vuslat halkasını çalmak"1 olarak nitelendirilmesi, ibadetlerin de bir sa'y meyvesi olduğunu gösterir.
  • Hakk'a Yönelme: Tasavvuf yolcularının nazarının (dikkatlerinin) Hakk'a olması1, sa'y etmenin temel motivasyonudur. Bu, Hz. Peygamber'in dünyevi işlerde dahi Hakk'ı unutmayarak sa'y etme prensibiyle de uyumludur1.
  • Mürşid Rehberliğinde İlerleme: Sâlikin, bir insân-ı kâmilin terbiyesi altında, onun gösterdiği "tasavvuf yolunda ilerleme usulü dairesinde çalışması"1 da sa'y etmenin bir parçasıdır. Bu, seyr-i sülûkun mürşid rehberliğinde gerçekleştiği gerçeğiyle örtüşür.

Her sa'y neticesinde bir semere (meyve) hâsıl olur1. Bu, sa'y eden kişinin "bir saâdete nâil olması"1 anlamına gelir. Ancak bu sa'y, kişinin kendi fiilinin mutlak tesiriyle değil, ilahi lütfun bir tecellisi olarak görülür1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 9 — s. 35, 173, 456, 1692, 1910, 2137, 2139, 2140
  3. 2.K1, s. 18
Bu eser tasavvufa yeni başlayanlar için mi?

Evet, verilen kaynaklara göre Necdet Ardıç'ın Mesnevî-i Şerîf Şerhi adlı eseri, tasavvuf yoluna yeni başlayan "Hakk Yolcuları" için önemli bir rehber niteliğindedir. Eserde "delikanlı" tabiriyle bu yeni başlayanlara hitap edilmesi1 ve tasavvufî hakikatlerin anlaşılmasına yönelik açıklamalar sunulması, eserin bu kitleye yönelik olduğunu göstermektedir. Ayrıca, tasavvufî hâllerin zuhûru ve yerleşmesi gibi temel konuların işlenmesi2, sâlikin yolculuğunda karşılaşacağı merhaleleri idrâk etmesine yardımcı olur.

Ayrıntı

Necdet Ardıç'ın Mesnevî-i Şerîf Şerhi, tasavvuf yoluna yeni adım atanlar için bir kılavuz işlevi görür. Eserde sıkça kullanılan "delikanlı" hitabı, tasavvuf yolculuğuna yeni başlayan "Hakk Yolcuları"nı işaret eder1. Bu hitap, ilâhî rahmetin gazabı geçtiği1 gibi temel tasavvufî prensiplerin bu kitleye aktarılmasında bir yöntem olarak kullanılır.

Eser, tasavvufî kavramları açıklarken, sâlikin yolculuğundaki temel süreçlere değinir. Örneğin, bir tasavvufî hâlin başlaması (zuhûr) ve yerleşmesi (rusûh) gibi konular, sâlikin mânevî gelişimini anlaması için önemlidir2. Hâllerin başlangıçta "bârika" gibi şimşek parıltıları şeklinde zuhûr etmesi ve zamanla "telvîn"den "temkîn"e geçerek yerleşmesi süreci, yeni başlayanlar için yol haritası sunar2.

Ayrıca, eserde "teceddüd-i emsâl" gibi tasavvufî terimlerin açıklanması1, ilâhî hakikatlerin ve bilgilerin nihâyetsizliğini ve her peygambere ümmetinin isti'dâdı nisbetinde verildiğini vurgular. Bu durum, sâlikin mârifet yolunda sürekli bir öğrenme ve yenilenme içinde olması gerektiğini idrâk etmesine yardımcı olur. Eser, tasavvuf yolunda henüz ilerlememiş kişilerin irşada kalkışmaması gerektiği uyarısını da içerir; zira gerçek tasavvuf yolcularının nazarı Hakk'a yöneliktir ve maddî menfaat peşinde koşmazlar1. Bu uyarı, yeni başlayanların doğru bir mürşid ve yol seçimi konusunda bilinçlenmelerine katkı sağlar.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 9 — s. 5, 456, 1267, 1268, 1269, 1700
  3. 2.K2
Manevî yolda nasıl ilerlenir?

Manevî yolda ilerleme, sâlikin (Hakk Yolcusu) ilâhî tasarruf, kendi amelî gayreti ve mürşidin terbiyesi ile ihvân sohbetinin birleşimiyle gerçekleşen çok katmanlı bir süreçtir1. Bu ilerleyiş, nefs mertebelerinin aşılması1 ve tasavvufî hâllerin ilimden tahakkuka doğru mertebeli bir şekilde yaşanmasıyla1 mümkün olur. Sâlik, bu yolda kalbindeki dört manevî kuşu (nefsin hevesleri) terbiye etmeli2 ve telvin hâlinden temkin makamına ulaşarak istikāmet üzere sabitlenmelidir23.

Ayrıntı

Manevî yolda ilerleyiş, üç temel boyutun bir araya gelmesiyle tahakkuk eder:

  1. İlâhî Tasarruf (Vehbî Yön): Her manevî ilerlemenin asıl fâili Cenâb-ı Hakk'tır. Hidâyet, fenâ, mârifet ve keşif gibi hâller vehbî olarak sâlike lütfedilir. Sâlikin kendi gayretini fâil görmemesi, her tahakkuku Hak'tan bilmesi esastır; aksi takdirde ucb (kendini beğenme) ortaya çıkar ve hâl çekilir1. Allah, tuzak kuranlara ve hile ile irşad makamına ulaşmak isteyenlere az yol verir ve çoğu manen helak olur2.

  2. Sâlikin Amelî Gayreti (Kesbî Yön): Hakk, kuluna ekseriyetle vesîlelerle verir. Sâlikin tevbe-i nasûh, tertîb-i sülûk, vird-i devâm, riyâzat, mücâhede, hizmet ve sohbet gibi gayretleri, ilerlemenin kesbî yüzünü oluşturur. "İnsan ancak çalıştığını bulur" (Necm 53/39) ilkesi bu yönü vurgular. Bu gayretler, ilâhî lütfu celbeden birer vesîledir1. Sâlik, nefisle mücadelesini ve çabasını terk etmemeli, aksi halde elde ettiği manevî güç elden çıkar2. Maddî gıdayı manevî gıdaya dönüştürmek, cismaniyetten ruhanîliğe yükselmenin yoludur2.

  3. Mürşidin Terbiyesi ve İhvân ile Sohbet (Vesîle Yön): Sâlikin manevî ilerlemesinde mürşid-i kâmilin rehberliği ve ihvân ile yapılan sohbetler önemli bir vesîledir. Mürşid, sâlikin nefs mertebelerini aşmasında ve hâlleri makamlara dönüştürmesinde yol göstericidir. "Sâdıklarla beraber olun" (Tevbe 9/119) âyeti bu vesîle yönünü destekler1.

Bu süreçte sâlik, nefs mertebelerini (Emmâre, Levvâme, Mülhime, Mutmainne, Râdıye, Mardiyye, Sâfiye/Kâmile) sıra ile aşar1. Her mertebede farklı hâller zuhûr eder; örneğin tevbe ve mücâhede Levvâme mertebesinde, mârifet ve keşif Mülhime'den itibaren, fenâ fillâh ve müşâhede ise Mutmainne ve sonrasında yaşanır1. Ayrıca, manevî hâller ilim (akıl ile bilme), hâl (kalbin geçici tatması), makam (hâlin sâbitleşmesi) ve tahakkuk (sâlikin o kavram olması) şeklinde mertebeli olarak gerçekleşir1. Sâlik, kalbindeki mülkî veya melekûtî hayâllere olan bağlılıkları gönülde sönüp kesilmedikçe ilâhî güzelliğin huzuruna yol bulamaz2. Bu ilerleyiş, telvin (bir hâlden diğerine geçiş) hâlinden temkin (kökleşme ve sebat) makamına ulaşmakla tamamlanır ve istikāmet üzere sabitlenmeyi sağlar23.

  1. Kaynaklar
  2. 1.K2
  3. 2.Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 9 — s. 52, 328, 416, 526, 1101, 1314
  4. 3.İstikāmet
Eserdeki en temel mesaj nedir?

Eserdeki en temel mesaj, Hak'tan gelen ilahî sevginin ve hayat sırrının tüm varlık âlemine sirayet ettiğini, bu sevginin eserlerinin her mertebede tezahür ettiğini ve insanın asıl gayesinin bu kalıcı ruhaniyetin ışığını idrak etmek olduğunu vurgulamaktır. Bu idrak, sâlikin mücahede ile perdeleri kaldırmasıyla mümkün olan mükâşefe yoluyla gerçekleşir; zira Hak, "kün" emriyle var ettiği her şeyde kendi eserini açığa vurur ve bu eserler, ruhun cemâd, nebât, hayvan ve insan mertebelerindeki izleridir1.

Ayrıntı

Eserin temel mesajı, ilahî sevginin ve hayat sırrının evrensel yayılımı ve bu yayılımın insan üzerindeki tesiridir. Bu mesaj, Hak'tan gelen "kün" emriyle yaratılan her şeyde tecelli eden ilahî eserlerin idrakine dayanır2. "Kün Feyekün" emri, Hak'ın yaratıcı sözü olup, varlığın yoktan varoluşunu ve mertebeler arası inişini ifade eder; bu emir, bir vakitten gelmez, ezelîdir ve Hak'ın emr-i tekvînîsidir2. Bu ilahî sevgi, donmuş ve surette ölü olan ekmeğin dahi insana gelmeye âşık olmasıyla açıklanır; çünkü ekmek insana dönüşmekle, onda gizli olan hayat sırrı ortaya çıkar ve insanın özü haline gelir1. Bu durum, ilahî sevginin kesret (çokluk) âlemine sirayet ettiğini gösterir.

İnsanın asıl gayesi, bu geçici bedenin değil, ruhun kalıcı olan ışığını ve eserlerini elde etmektir1. Ruh, nuranî ve soyut bir cevher iken, beden arazlardan ibarettir. Bu ruhaniyetin idraki, sâlikin mücahede ile perdeleri kaldırması sonucu gerçekleşen mükâşefe ile mümkündür2. Mükâşefe, gayb âleminden veya Hak'tan kalbe inen doğrudan idraklerdir ve sâlikin tezkiyeyi kemale erdirmesiyle Hak ona perdeleri kaldırır2. Bu idrak, ruhun cemâd, nebât, hayvan ve insan mertebelerindeki eserleri aracılığıyla âlem-i sûretteki seyrini tamamlayıp ruhanîyet denizine girmesiyle zirveye ulaşır; bu noktadan sonra ruhun seyrinin eseri ve izi kaybolur, zira bu seyir manevîdir1. Bu eserler, insanın iyi ve kötü fikirlerinin bu dünyada gizli olsa da, söz ve fiillerden ortaya çıkan izleridir ve ahirette suretlere dönüşür1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 9 — s. 764, 888, 1875, 1876, 2098, 2099
  3. 2.K1, s. 34, 50