İçeriğe atla
Mir'at-ül İrfân ve Şerhi kapak gorseli

Mir'at-ül İrfân ve Şerhi

Terzibaba - Necdet Ardıç

110 sayfa~165 dk okumatr

Anahtar Kelimeler

Terzibaba - Necdet Ardıçturkcedijital kütüphanekitap okuma

İlgili Konular

Terzibaba (Yazar)Necdet Ardıç (Şerh Yapan)Tasavvuf (İçerik Alanı)İslami Eser (Kategori)Türkçe Edebiyat (Dil ve Edebiyat)Şerh Edebiyatı (Edebiyat Türü)

Sıkça Sorulan Sorular

Mir'at-ül İrfân ve Şerhi nedir?

Mir'at-ül İrfân ve Şerhi, Necdet Ardıç tarafından kaleme alınan, Muhyiddin İbn Arabî'nin "Mir'atü'l-İrfân" adlı eserinin şerhidir. Bu eser, tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan Necdet Ardıç'ın (Terzibaba) tevhid hakikatlerini açıklama çabasının bir ürünüdürs.1, s.34. Kitap, özellikle "ölmeden evvel ölünüz" hadîs-i şerîfinin şerhi üzerinden sâlikin kendi varlığını anlaması ve tüm varlığın Hakk'ın varlığı olduğunu idrak etmesi gerektiğini vurgulars.15, s.78. Eserde, esmâ-ül hüsnânın zuhurları olarak varlıkların ve özellikle insanın üstünlüğü ele alınır, Hakk'ın zâtında ve sıfatında bir değişiklik olmaksızın tüm varlığın O'nun tecellisi olduğu açıklanırs.78, s.37.

Kaynaklar: Mir'at-ül İrfân ve Şerhi — s. 1, 15, 34, 37, 78

Ayrıntı

Mir'at-ül İrfân ve Şerhi, Uşşâkî tarikatının önemli mürşidlerinden Necdet Ardıç'ın, Muhyiddin İbn Arabî'nin "Mir'atü'l-İrfân" adlı eserine getirdiği bir yorum ve açıklamadırs.1, s.34. Necdet Ardıç, bu eseriyle tasavvufu geniş kitlelere ulaştırmayı hedeflemiş, özellikle tevhid hakikatlerini merak edenlere hitap etmiştirs.1. Eserin temelinde, "ölmeden evvel ölünüz" hadîs-i şerîfinin tasavvufî yorumu yatar. Bu hadîs, sâlikin fiziksel ölümden önce kendi nefsini tanıması ve irfan sahibi olması gerektiğini ifade eders.15. İrfan sahibi olan kişi, tüm varlığın Hakk'ın varlığı olduğunu özünde idrak eder; bu idrak, esmâ-ül hüsnânın hakikatlerinin anlaşılmasıyla gerçekleşirs.78.

Kitapta, varlıkların esmâ-ül hüsnânın zuhurları olduğu ve her varlığın bir ismin mazharı olduğu belirtilir. İnsan, esmâ-ül hüsnânın en çok zuhura çıktığı mahal olarak kabul edilir ve üstünlüğü bu yüzdendirs.37. Bu anlayışa göre, var zannedilen kendimize ait ayrı bir varlık aslında bir hayalden ibarettir; bu hayal ortadan kalktığında geriye kalan yalnızca Hakk'tırs.84. Eserde ayrıca, "Rabb-ı hass" ve "Rabb-ül erbab" ayrımı yapılarak, namaz fiilinin Allah'ın kendi fiili olduğu ve gerçek ibadetin "Rabb-ül erbab"a yönelik olması gerektiği açıklanırs.49, s.50, s.51. Necdet Ardıç'ın diğer eserleri arasında "İrfan Mektebi (Hakk Yolu)" ve "Fusûsu'l-Hikem" şerhi de bulunmaktadır (Necdet Ardıç (Terzibaba) - Wiki Kavram Sayfaları).

Kaynaklar: Mir'at-ül İrfân ve Şerhi — s. 1, 15, 34, 37, 49, 50, 51, 78, 84

Kitabın yazarı Terzibaba (Necdet Ardıç) kimdir?

Necdet Ardıç, günümüz Uşşâkî tarikatının önde gelen mürşidlerinden biri olup, tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan müstesna bir şahsiyettir. Eserleri ve sohbetleriyle tasavvufu geniş kitlelere ulaştırmış, özellikle Mir'at-ül İrfân ve Şerhi gibi çalışmalarıyla tanınmıştırs.1, s.34. Kendisi, İrfan Mektebi (Hakk Yolu) ve Fusûsu'l-Hikem şerhi gibi önemli eserlerin müellifidir ve tasavvuf serisi kapsamında birçok kitabın yazılmasına riyaset etmiştir (Necdet Ardıç (Terzibaba), Mir'at-ül İrfân ve Şerhi, s.109).

Kaynaklar: Mir'at-ül İrfân ve Şerhi — s. 1, 34

Ayrıntı

Necdet Ardıç, "Terzibaba" mahlasıyla bilinen, Uşşâkî tarikatına mensup bir mürşiddir. Tasavvufî irfanı ve tevhid hakikatlerini modern çağın insanına ulaştırma gayesiyle eserler kaleme almış ve sohbetler yapmıştırs.1. Muhyiddin İbn Arabî'nin Mir'at-ül İrfân eserine şerh yazarak, bu kıymetli tevhid hakikatlerini anlaşılır bir dille okuyucularına sunmuşturs.1, s.34.

Necdet Ardıç'ın tasavvufî çalışmaları sadece şerhlerle sınırlı kalmamıştır. Kendi kaleminden çıkan Necdet Divanı, Hacc Divanı ve İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr Defteri gibi eserleri de bulunmaktadırs.109. Ayrıca, Lübb’ül Lübb Özün Özü adlı Osmanlıca bir eseri çevirmiş ve Salât- Namaz ve Ezan-ı Muhammedi’de Bazı başlıklı bir çalışma yapmıştırs.109.

Necdet Ardıç, kendi ekolünden gelen müelliflerin de yetişmesine öncülük etmiştir. Örneğin, Abdürrezzak Tek, Necdet Ardıç riyasetindeki tasavvuf serisi içinde Sâd, Câsiye ve Vâkı'a sûreleri tefsirlerini yazmıştır (Abdürrezzak Tek). Benzer şekilde, Terzi Oğlu Cem Cemâlî de aynı seride Mü'minûn ve Zümer sûreleri tefsirlerinin yazarıdır (Terzi Oğlu Cem Cemâlî). Bu durum, Necdet Ardıç'ın sadece bir yazar değil, aynı zamanda bir irfan mektebinin kurucusu ve rehberi olduğunu göstermektedir. İletişim bilgileri arasında [email protected] e-posta adresi de yer almaktadırs.111.

Kaynaklar: Mir'at-ül İrfân ve Şerhi — s. 1, 34, 109, 111

Kitap temel olarak ne anlatıyor?

Necdet Ardıç'ın "Mir'at-ül İrfân ve Şerhi" adlı eseri, tasavvufî bir bakış açısıyla varlığın birliğini ve insanın bu birlik içindeki yerini ele almaktadır. Kitap, okuyucuyu nefsanî vehim ve hayallerden arınarak saf bir gönülle hakikate yönelmeye davet eders.1. Temel olarak, her şeyi tek bir varlık içinde görme fikrini vurgular; ârif ile mârufun, vasıl ile Hakk'ın aynı hakikatin farklı veçheleri olduğunu belirtirs.23, 93. Eser, insanın kendi benliğini ayrı bir varlık olarak görme yanılgısından kurtularak, ilâhî benliği idrak etmesiyle vuslata ereceğini ifade eder; zira hakikat dışarıda değil, kişinin kendisindedirs.42, 91.

Kaynaklar: Mir'at-ül İrfân ve Şerhi — s. 1, 23, 42, 91, 93

Ayrıntı

"Mir'at-ül İrfân ve Şerhi" adlı eser, okuyucuyu tasavvufî bir sülûka davet eden bir rehber niteliğindedir. Kitap, başlangıçta okuyucuyu nefsanî heva, zan, hayal ve gafletten soyunarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya teşvik eder; zira vehim ve hayalin tesiri altında hakiki manadan yararlanmanın mümkün olmadığını belirtirs.1. Eserin ana fikri, vahdet-i vücud anlayışı etrafında şekillenir. Yazar, "tek varlık düşün, her şeyi ama her şeyi o tek varlık içinde gör!" diyerek bu temel prensibi vurgulars.23, 93. Bu anlayışa göre, ârif ile mâruf, vasıl ile Hakk aynı hakikatin tecellileridir.

Kitap, insanın kendisini ayrı bir varlık olarak görme yanılgısını, yani "ben" vehmini ele alır. Bu vehmin, kişinin hayal ve zan içerisinde yaşadığı sürece Hakk'ı görmesine engel olduğunu ifade eders.42. Hakikat, dışarıda aranmamalıdır; zira bütün mesele kişinin kendisindedirs.91. Kişi, evvela nefsini ayrı bir birim olarak tanır, sonra bu nefsin izafi ve ruhani taraflarını idrak eder. Nihayetinde, nefsin benliğinin ötesindeki ilahi benliği, yani ana kaynağı bulduğunda vuslat ve marifet gerçekleşirs.91. Eser, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) suret olarak gösterdiklerini yapmanın yanı sıra, batınında ne demek istediğini anlayarak amel etmenin önemine işaret eders.102. Hakk'ın sıfatlarının sonsuzluğu gibi, onları öğrenmenin de sonu olmadığını ve bir insanın ömrü ne kadar uzun olursa olsun bunların sonuna gelmesinin mümkün olmadığını vurgulars.75. Kitap, bu tasavvufî hakikatleri Necdet Ardıç'ın kendi irfani tecrübesiyle harmanlayarak sunar ve okuyucuyu kendi içsel yolculuğuna davet eder.

Kaynaklar: Mir'at-ül İrfân ve Şerhi — s. 1, 23, 42, 75, 91, 93, 102

Bu kitap kimler için daha uygundur?

Mir'at-ül İrfân ve Şerhi adlı eser, Allah'ı bilmek için nefsini bilme yolunda azmi, gayreti ve himmeti olan, kalbinde bir doğuş ve irfan duygusu taşıyan, beşerî şartlanmalardan kurtulup irfan yolunda ilerlemeyi arzulayan kişiler için uygundur. Kitap, vehim ve hayalden arınmış, saf bir gönülle okunması tavsiye edilen, manevi derinliklere ulaşmayı hedefleyen sâliklere hitap eder. Eser, kendisini Hak'tan gayrı görmeyen, nefsine mal edeceği bir varlığı olmayan ve Hak'ın sıfatlarıyla bezenmeyi arzulayan kimselere yol göstermeyi amaçlars.1, 31, 75, 105.

Kaynaklar: Mir'at-ül İrfân ve Şerhi — s. 1, 31, 75, 105

Ayrıntı

Mir'at-ül İrfân ve Şerhi, manevi bir yolculuğa çıkmak isteyen ve bu yolda belirli niteliklere sahip kişilere hitap eden bir kitaptır. Öncelikle, eserin yazarı, okuyucularına kitabı "nefs’in hevasından, zan ve hayelden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile" okumalarını tavsiye eders.1. Bu durum, kitabın, zihinsel ve kalbî arınmayı hedefleyen, vehim ve hayalin tesirinden kurtulmaya çalışan okuyucular için uygun olduğunu gösterir.

Kitap, özellikle "Allahû Teâlâ'yı bilmek için, nefsini bilmek yolunda bir talebin sâhibidir" olan kişilere hitap eders.31, 105. Bu kişiler, kendilerini bilme gayretinde olan ve bu yolda bir azim, gayret ve himmet taşıyanlardır. Yazar, bu vasıflara sahip olanların kalbinde "bir tuluat bir doğuş" olduğunu belirtirs.31.

Ayrıca, eser, "irfân yoluna girmesi gerekli" olan ve "beşer düşüncesi sınırlarının aşılarak şartlanmalardan kurtulmak" isteyen kişilere yöneliktirs.75. Bu, kitabın, geleneksel düşünce kalıplarını aşarak daha derin manevi idrakler peşinde olanları hedeflediğini gösterir. "Anadan doğma kör" tabiriyle nefsine karşı irfan duygusuna sahip olmayanları tanımlayan yazar, bu tür kişilerin kitabın derin manalarına vâsıl olamayacağını ifade eders.11, 105. Dolayısıyla, kitap, manevi körlükten kurtulup hakikati görme arayışında olanlar için bir rehber niteliğindedir.

Son olarak, kitap, "anlatılan makama vâsıl olursa kendisini bilir, bilir ki Allah'ın gayrı değildir" diyen ve "kendisine mal edeceği bir varlığı olmaz" anlayışına ulaşmayı hedefleyen sâliklere yöneliktirs.27, 31, 105. Bu, benlikten arınma ve Hakk'ın sıfatlarıyla bezenme yolunda ilerleyenler için bir kılavuzdurs.75.

Kaynaklar: Mir'at-ül İrfân ve Şerhi — s. 1, 11, 27, 31, 75, 105

Kitapta geçen 'Tevhid' kavramı günlük dilde ne anlama gelir?

Verilen kaynaklarda 'Tevhid' kavramının günlük dildeki anlamına dair doğrudan bir açıklama bulunmamaktadır. Ancak kaynaklar, tasavvufî anlamda Kelime-i Tevhîd'in ("Lâ ilâhe illâllâh, Muhammedun Resûlullâh") Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in O'nun resûlü olduğuna inanmak olduğunu belirtirK1. Bu kelime, sâlikin bütün zikirlerinin temeli ve Hak'a yönelişin asıl ifadesidirK1. Ayrıca, "Mir'at-ül İrfân ve Şerhi" adlı eserde Kelime-i Tevhîd'in değişik yönleriyle ele alındığı ifade edilmektedirs.109.

Kaynaklar: K1, s. 27 · Mir'at-ül İrfân ve Şerhi — s. 109

Ayrıntı

Kaynaklar, "Tevhid" kavramının günlük dildeki kullanımına ilişkin doğrudan bir tanım sunmamakla birlikte, tasavvufî bağlamda Kelime-i Tevhîd'in önemini ve anlamını detaylandırmaktadır. Kelime-i Tevhîd, "Lâ ilâhe illâllâh, Muhammedun Resûlullâh" cümlesidir ve "Allah'tan başka ilâh yoktur, Muhammed Allah'ın resûlüdür" anlamına gelirK1. Tasavvufta bu kelime, sâlikin tüm zikirlerinin temeli olarak kabul edilir ve Hak'a yönelişin ana ifadesidirK1. Kur'an-ı Kerim'de Sâffât Sûresi 35. ayette geçen "onlara 'lâ ilâhe illâllâh' denildiğinde kibirleniyorlardı" ifadesi, tevhîdin temel dayanağı olarak gösterilirken, bir hadis-i şerifte de "benim ve benden önceki nebîlerin söylediği en hayırlı söz lâ ilâhe illâllâh'tır" buyurularak bu kelimenin nübüvvet silsilesinin ortak ifadesi olduğu vurgulanırK1. Kelime-i Tevhîd'in yapısı iki ana kısımdan oluşur: "Lâ ilâhe" (nefiy) ile Hak'tan başka tüm varlık iddialarının reddi ve "illâllâh" (isbat) ile yalnızca Hak'ın varlığının kabulüK1. Bu yapı, sâlikin mâsivâdan kalbini temizlemesi ve ardından kalbini Hak ile doldurması şeklinde iki ana sülûk adımını temsil ederK1. Kelime-i Tevhîd, zikrin temeli iken, "Muhammedun Resûlullâh" ile birlikte söylendiğinde şehâdet kelimesi olur ve îmânın temelini oluştururK1. "Mir'at-ül İrfân ve Şerhi" adlı eserde de Kelime-i Tevhîd'in farklı yönleriyle ele alındığı belirtilmiştirs.109.

Kaynaklar: K1, s. 27 · Mir'at-ül İrfân ve Şerhi — s. 109

Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın isimleri neyi ifade eder?

Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın isimleri, tasavvufta Cenâb-ı Hakk'ın zâtına ait dört temel esmâ-i ilâhiyyeyi ifade eder ve O'nun varlığının kuşatıcılığını, başlangıçsızlığını, sonsuzluğunu, açıklığını ve gizliliğini anlatır. Bu isimler, Allah'ın hem her şeyden önce var olduğunu (Evvel), hem her şeyden sonra da var olacağını (Âhir), hem her yerde ve her şeyde aşikâr olduğunu (Zâhir), hem de idraklerin ötesinde gizli olduğunu (Bâtın) gösterir. Mir'at-ül İrfân ve Şerhi'nde belirtildiği üzere, "Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın yoktur ancak, O vardır"s.3, bu isimlerin O'nun mutlak varlığının farklı veçheleri olduğunu vurgular. Bu dört isim, Allah'ın varlığının birliğini ve tekliğini, aynı zamanda zıt gibi görünen özelliklerin O'nda nasıl birleştiğini ortaya koyar.

Kaynaklar: Mir'at-ül İrfân ve Şerhi — s. 3

Ayrıntı

Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın isimleri, Kur'ân-ı Kerîm'deki Hadîd Sûresi 3. ayette geçen "Hüve'l-Evvelü ve'l-Âhirü ve'z-Zâhirü ve'l-Bâtın" ifadesinden kaynaklanır ve tasavvufta Allah'ın mutlak varlığının temel niteliklerini açıklarK1. Bu isimler, Hakk'ın zâtına bağlı sıfatlar olup, O'nun varlığının başlangıçsız ve sonsuz olduğunu, hem açıkça görünen hem de idraklerden gizli olan yönlerini kapsadığını belirtirs.80.

Evvel ismi, Allah'ın varlığının bir başlangıcı olmadığını, her şeyden önce var olduğunu ifade eder. O'nun evveliyeti için bir başlangıç düşünülemezs.3, s.74. Âhir ismi ise, Allah'ın varlığının bir sonu olmadığını, her şey yok olduktan sonra dahi varlığını sürdüreceğini gösterir. Bu âhiriyet için bir bitiş tasavvur edilemezs.3. Mir'at-ül İrfân ve Şerhi'nde, "Daimi olan bir şeyin evveli de âhiri de olmaz" denilerek, bu isimlerin mutlak ve sınırsız bir varlığı işaret ettiği vurgulanırs.74.

Zâhir ismi, Allah'ın varlığının aşikâr olduğunu, her şeyde ve her yerde tecellî ettiğini belirtir. O, birliği ile açığa çıkmıştırs.14. Zâhir harflerinin tüm varlığı O'nunladır ve O'nun ismidirs.3. Bâtın ismi ise, Allah'ın idraklerin ötesinde gizli olduğunu, eşyanın ardındaki hakîkat olduğunu ifade ederK1. O, tekliği ile gizlenmiştirs.14. Bu gizliliği anlatmak için herhangi bir vasfa büründürmek mümkün değildirs.3, s.11.

Bu dört isim arasındaki ilişki, tasavvufta bir ayrılık değil, bir bütünlük ve iç içelik olarak görülür. "O'nun zâhiri bâtınıdır, O'nun bâtını zâhiridir, O'nun evveli âhiridir, O'nun âhiri evvelidir"s.17, s.10. Bu, Allah'ın varlığının mutlak ve tek olduğunu, bu isimlerin O'nun farklı veçhelerini ifade ettiğini, ancak O'nun zâtında bir değişiklik meydana getirmediğini gösterirs.39. "Evvel harflerinin varlığı O'dur, âhir harflerinin varlığı O'dur, zâhir harflerinin varlığı O'dur, bâtın harflerinin varlığı O'dur"s.14, s.74. Bu isimler, Allah'ın her şeyi kuşatan ve her şeyde mevcut olan mutlak varlığını idrak etmeye vesile olur.

Kaynaklar: K1, s. 362 · Mir'at-ül İrfân ve Şerhi — s. 3, 10, 11, 14, 17, 39, 74, 80

Kitabı okurken nasıl bir yol izlenmelidir?

Necdet Ardıç'ın Mir'at-ül İrfân ve Şerhi adlı eserini okurken izlenmesi gereken yol, öncelikle eserin sunduğu irfanî âleme ayak uydurmak ve anlatılanları tahkik makamına ulaşma gayesiyle dinleyip anlamaya çalışmaktır. Bu yol, kişinin kendi nefsini bilmesi ve Allah'ı idrâk etmesi için bir talebe sahip olmasıyla başlar ve beşerî düşüncenin sınırlarını aşarak şartlanmalardan kurtulmayı hedefler. Kitabın temel amacı, okuyucuyu Hak'tan gayrı bir varlık vehmetme tehlikesinden uzaklaştırarak, varlığın Hak'tan ibaret olduğu hakikatine ulaştırmaktırs.75, 105, 95.

Kaynaklar: Mir'at-ül İrfân ve Şerhi — s. 75, 95, 105

Ayrıntı

Mir'at-ül İrfân ve Şerhi eserini okurken izlenmesi gereken yol, bir nevi sülûk gibidir. İlk adım, eserin sunduğu irfanî âleme ayak uydurmaktırs.75, 14. Bu, okuyucunun anlatılanları sadece bilgi olarak almakla kalmayıp, onları kendi iç dünyasında yaşayarak tahkik makamına çıkma gayretinde olmasını gerektirirs.16, 78. Bu süreçte, kişinin kalbinde Allah'ı bilmek ve nefsini idrâk etmek için bir talep ve iştiyak uyanması esastırs.105, 31.

İrfan yolunda ilerlerken, okuyucunun beşerî düşünce sınırlarından ve şartlanmalardan kurtulması hedeflenir; çünkü irfan yolunda olmayan bir yaşantı, kişiyi ileriye götürmeyen bir pranga gibidirs.75. Kitap, imanın ilk basamağının, kişinin kendi varlığının Hakk'ın varlığı olduğuna imân etmek olduğunu vurgular ve bu yola başka bir giriş olmadığını belirtirs.85. Geçmişte nefs mertebelerinin aşılması ve ruh yolu olarak iki farklı kanal bulunsa da, eser bu iki kanalın birleştiği, en kestirme yoldan ilerlemeyi amaçlars.85. Bu yolların neticesi, kişinin var zannettiği benliğini ortadan kaldırmaktırs.85.

Eser, okuyucuyu halis şirkten sakındırır; zira Hak'tan gayrı bir varlığın ispatı yoluna giden, Allah'a ortak koşmuş olurs.95, 25. Kitabın temel mesajı, nefsi ve yüce Allah'ı anlamaya götüren yolun bir olduğu ve bu yolun "Allah var idi, onunla ikili bir şey yok idi" hakikatini idrâk etmekten geçtiğidirs.60, 8. Bu idrâk, ayrılmanın ve birleşmenin mânâsını ortadan kaldırır, çünkü her şeyin Hak'tan ibaret olduğu anlaşılırs.94.

Kaynaklar: Mir'at-ül İrfân ve Şerhi — s. 8, 14, 16, 25, 31, 60, 75, 78, 85, 94, 95, 105

Hulûliye hatası nedir ve kitap bu konuda nasıl uyarır?

Hulûliye hatası, tasavvufta Allah'ın yaratılmışlara hulûl ettiğini, yani onlarla birleştiğini veya onlara büründüğünü iddia eden sapkın bir inançtır. Bu inanç, Allah'ın tenzih ve aşkınlık vasıflarına aykırıdır ve tevhid ilkesini zedeler. Verilen kaynaklarda Hulûliye hatası doğrudan tanımlanmamış veya bu konuda bir uyarıya yer verilmemiştir. Ancak tasavvufun temel prensiplerinden olan Allah'ın birliği ve yaratılmışlardan münezzeh oluşu, bu tür bir hatanın tasavvufî düşüncede kabul edilemez olduğunu ima eder. Örneğin, Fusûsu'l-Hikem gibi eserler, Allah'ın tecellilerini ve varlığın mertebelerini açıklarken, O'nun yaratılmışlarla özdeşleşmediğini, aksine her tecellide kendi kemalini gösterdiğini vurgulars.26.

Kaynaklar: Fusûsu'l-Hikem — s. 26

Ayrıntı

Verilen kaynaklarda "Hulûliye hatası" terimi veya bu hataya karşı doğrudan bir uyarı bulunmamaktadır. Ancak tasavvufun genel çerçevesi ve Allah'ın birliği (tevhid) ilkesi göz önüne alındığında, Hulûliye inancı tasavvufî düşünceyle bağdaşmaz. Tasavvuf, Allah'ın varlığını ve birliğini en yüce hakikat olarak kabul eder ve O'nun yaratılmışlardan farklı, aşkın bir varlık olduğunu vurgular.

Fusûsu'l-Hikem gibi eserler, Allah'ın farklı peygamberler aracılığıyla tecelli eden hikmetlerini açıklarkens.26, bu tecellilerin Allah'ın yaratılmışlarla birleşmesi anlamına gelmediğini, aksine O'nun kemal sıfatlarının farklı veçhelerde ortaya çıkışı olduğunu anlatır. Örneğin, her peygamberin temsil ettiği hikmet, Allah'ın belirli bir isminin veya sıfatının tezahürüdür; bu, Allah'ın o peygamberin zatına hulûl ettiği anlamına gelmez.

Hullet kavramı da (dostluk), Hak ile kul arasındaki en yakın muhabbet bağını ifade ederkenK1, bu yakınlığın birleşme veya özdeşleşme olmadığını, aksine kulun Hak'ka olan derin sevgi ve teslimiyetini gösterdiğini belirtir. Hz. İbrâhîm'in "halîlullâh" olması, Allah'ın onun kalbinin her gözeneğine nüfuz eden dostluğunu ifade eder; bu, İbrâhîm'in Allah ile bir ve aynı varlık olduğu anlamına gelmez.

Hurûf-u Mukatta'a'nın esmâî tecellîleri veya manevî makamları remzetmesi deK1, Allah'ın isimlerinin ve sıfatlarının farklı veçhelerde ortaya çıkışını sembolize eder, ancak bu harflerin veya makamların Allah'ın zatıyla özdeşleştiği anlamına gelmez. Tasavvuf, Allah'ın tenzih ve teşbih vasıflarını bir arada ele alırken, tenzih ilkesini koruyarak O'nun yaratılmışlardan münezzeh olduğunu daima vurgular. Bu bağlamda, Hulûliye inancı, Allah'ın tenzih vasfını ihlal ettiği için tasavvufî açıdan kabul edilemez bir sapma olarak değerlendirilir.

Kaynaklar: Fusûsu'l-Hikem — s. 26 · K1, s. 85, 398