
Sohbet Arası Sohbetler CD 16
Terzibaba - Necdet Ardıç
Anahtar Kelimeler
İlgili Konular
Sıkça Sorulan Sorular
Sohbet Arası Sohbetler ne anlatıyor?⌄
"Sohbet Arası Sohbetler", Necdet Ardıç'ın farklı mekânlarda ve kişilere yaptığı, tasavvufî irfanı aktaran spontane konuşmalarının derlemesidir. Bu eser, mürşidin müridine manevî yoldaşlık ve hâl aktarımı olan sohbetin, dînî kimliği şekillendirici ve kalpten kalbe feyiz aktarıcı niteliğini vurgular1. Kitapta yer alan sohbetler, tekrar gibi görünse de, her birinin kendine özgü bir özelliği ve eğitim değeri olduğu belirtilir2. Eser, ilim ile muhabbetin birleşiminin önemini vurgulayarak2, Hakk'a giden ince yolda idrakin ve sohbetin hızlandırıcı etkisini öne çıkarır2.
›Ayrıntı
"Sohbet Arası Sohbetler", Necdet Ardıç'ın (Terzibaba) tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan sohbetlerinin bir araya getirildiği bir seridir3. Bu sohbetler, değişik mahallerde ve farklı kişilere yapılmış olup, aynı mevzuların farklı mertebelerde aktarılması eğitim gereği olarak görülür2. Tasavvufta sohbet, mürşidin sâlike yaptığı manevî yoldaşlık, eğitim ve hâl aktarımıdır1. Bu bağlamda, "Sohbet Arası Sohbetler" de bu manevî aktarımın bir aracıdır. Mevlânâ Hazretleri'nin "irfan ehli ile bir saat sohbet yüz senelik yol aldırır" sözü, bu sohbetlerin değerini ortaya koyar ve nafile ibadete bedel olduğunu ifade eder2. Eser, tasavvuf sohbetlerinin, özellikle tevhid sohbetlerinin, zamanın dahi kendini tanımak için geldiği, meleklerin izdihamla dinlediği bir ortam yarattığını belirtir2. Bu durum, sohbetin sadece bir bilgi aktarımı değil, aynı zamanda manevî bir hâl ve feyiz aktarımı olduğunu gösterir1. Kitapta, ilim ile muhabbetin bir arada olması gerektiği vurgulanır; zira muhabbeti olmayan ilim eksik, ilmi olmayan muhabbet de eksiktir ve birbirlerine perde olabilirler2. Ayrıca, Hakk'ın yolunun ince olduğu ve bu yolda idrakin gerekliliği belirtilir; 10 dakikalık idrak ile dinlenen bir Hakk sohbetinin, uzun zikirlerden daha hızlı yol aldırabileceği ifade edilir2. Bu da sohbetin, duygu perdelerini aşacak tek şey olduğunu gösterir2. Eser, okuyucuların azami derecede faydalanmaları ve Cenâb-ı Hakk'ın feyzlerini artırması niyazıyla sona erer2.
- Kaynaklar
- 1.K1, s. 29
- 2.Sohbet Arası Sohbetler CD 16 — s. 2, 10, 74, 87, 173, 180
- 3.Vikipedi: Necdet Ardıç (Terzibaba), Wiki: Sohbet Arası Sohbetler
Terzibaba - Necdet Ardıç kimdir?⌄
Necdet Ardıç, Uşşâkî tarikatının günümüzdeki önemli mürşidlerinden biri olup, tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan müstesna bir şahsiyettir. Kendisi "Terzibaba" lakabıyla tanınır ve eserleri ile sohbetleri aracılığıyla tasavvufu geniş kitlelere ulaştırmıştır. Özellikle İrfan Mektebi (Hakk Yolu) ve Fusûsu'l-Hikem şerhi gibi çalışmalarıyla öne çıkmıştır1. Kendi ifadesiyle, "Necdet" isminin hem zahirî hem de bâtınî anlamları vardır; zahirde "silahşör, kendisine güvenilen, yardım edici" iken, bâtında "necat" yani kurtuluş anlamına gelir ve Kur'an'da Tâ-Hâ Sûresi'nde geçen "fenecceynâke" (sana necat verdik, kurtuluş verdik) ifadesiyle ilişkilendirilir2.
›Ayrıntı
Necdet Ardıç, tasavvufî yolculuğunda çocukluktan gençliğe, varlık ile yokluk arasında bir geçiş yaşadığını ifade eder2. Bu süreçte birçok zorlukla karşılaşmış, "ne zehirler içildi hevadan geçmek için" diyerek nefsini terbiye etme çabasını dile getirmiştir2. Kendisini "Necdet" olarak tanıyanların aslında onun varlığından bir eser kalmadığını, "libasım biraz eski Necdet diye tanırlar, ben ondayım ne var ki toprak diye sanırlar" sözleriyle ifade eder2. Bu ifadeler, tasavvuftaki fenâ ve bekâ makamlarına işaret etmektedir.
Necdet Ardıç'ın tasavvufî anlayışında Kur'an'ın merkezi bir yeri vardır. Kendi isminin Kur'an'da geçtiğini ve Tâ-Hâ Sûresi'nde "fenecceynâke" ayetiyle necat (kurtuluş) anlamında bir hissesi olduğunu belirtir2. Ayrıca, Kur'an'da Mîrâc'dan bahseden ayetlerin de kendi yolculuğunda bir karşılığı olduğunu ima eder2. Ebced hesabıyla "Necdet" kelimesinin 457 ettiğini ve bu rakamların toplamının 16 olduğunu, bu sayının da İslam'ın hakikati olan şeriat, tarikat, hakikat, marifet mertebeleri ile ilişkilendirilebileceğini belirtir2. "Nun" ve "Cim" harflerinin ebced değerlerinin toplamı olan 53 sayısının da tasavvufî bir anlam taşıdığını ifade eder2. Necdet Ardıç, Tekirdağ'da ikamet etmekte olup, sohbetleri ve eserleri aracılığıyla irfan sofrasını geniş kitlelere sunmaktadır2. Abdürrezzak Tek ve Terzi Oğlu Cem Cemâlî gibi müellifler de onun ekolünden gelerek tasavvufî eserler kaleme almışlardır3.
- Kaynaklar
- 1.Vikipedi: Necdet Ardıç
- 2.Sohbet Arası Sohbetler CD 16 — s. 1, 5, 68, 73, 77, 78, 96, 113
- 3.Vikipedi: Abdürrezzak Tek, Terzi Oğlu Cem Cemâlî
Şeriat, Tarikat, Hakikat ve Marifet nedir?⌄
Şeriat, Tarikat, Hakikat ve Marifet, tasavvufta sülûkun dört temel mertebesini ifade eden, birbirini tamamlayan ve aşamalı olarak ilerleyen kavramlardır. Şeriat, dinin zahiri kurallarını ve fiili tatbikatını (İslam'ın beş şartı gibi) kapsarken1, Tarikat bu kuralların ötesinde, muhabbet ve zikirlerle nefsani eğitimi içeren bir yola girişi temsil eder1. Hakikat, Hak'ın bizzat müşâhede edildiği, eşyanın hakiki yüzünün açıldığı ve kişinin kendini tanıdığı irfaniyet çalışmaları mertebesidir2. Marifet ise sülûkun kemali olup, Hak'ı bilfiil tanıma ve vâsıllık makamıdır3. Bu mertebeler, bir kuyumcu eğitimine benzetilerek, metalin türünü öğrenmekten (şeriat), onu işleyip (tarikat), altın olduğunu görmeye (hakikat) ve nihayetinde altını bilip sahibi olmaya (marifet) uzanan bir süreci anlatır.
›Ayrıntı
Tasavvufî sülûkun bu dört mertebesi, sâlikin manevi yolculuğundaki ilerleyişini gösterir. Şeriat, bu yolculuğun ilk adımıdır ve dinin zahiri hükümlerini, yani farzları, sünnetleri ve müstehapları bilip tatbik etmeyi içerir1. Bu mertebe, kişinin ayakla yürümesi gibi yavaş bir ilerlemeyi ifade eder1. Şeriatın görevi, tarikata eleman hazırlamak, yani sâliki yola hazırlamaktır1.
Tarikat, şeriatın fiili tatbikatının yeterli olmadığını anlayan kişinin, daha ileriye gitmek için yola çıkmasıyla başlar1. Bu mertebede muhabbet ilavesiyle çalışmalar, zikirler ve tefekkürler ön plandadır; nefsani eğitim ve muhabbet oluşumu hedeflenir1. Tarikattaki ilerleyiş, arabayla gitmeye benzetilir1. Tarikatın görevi ise hakikate eleman hazırlamak, bünyeyi ilmi konuları anlayacak kapasiteye ulaştırmaktır1.
Hakikat, sülûkun üçüncü mertebesidir ve Hak'ın bizzat müşâhede edildiği, eşyanın hakiki yüzünün açıldığı kademedir4. Bu mertebede irfaniyet çalışmaları, yani kişinin kendini tanıma çalışmaları yapılır1. Kişi, eneiyetini, hüviyetini ve benliğini sorgulayarak "ben neyim, ben kimim" sorularına cevap arar1. Hakikatteki ilerleyiş uçakla gitmeye benzetilir1.
Marifet, sülûkun kemali ve son noktasıdır. Bu mertebede sâlik, Hak'ı bilfiil tanır ve vâsıllık makamına ulaşır4. Kişi kendini tanıdıktan sonra bu mertebeyi de aşarsa, Marifetullah'a, yani Allah'ı tanıma çalışmalarına geçer1. Marifetteki ilerleyiş füze ile gitmeye benzetilir1. Bu dört mertebe, birbirini tamamlar ve iç içe geçmiş bir bütünlük arz eder; bir şeriatın tarikatsız, bir tarikatın hakikatsiz, bir hakikatin de marifetsiz atıl kalacağı vurgulanır1.
- Kaynaklar
- 1.Sohbet Arası Sohbetler CD 16 — s. 20, 23, 26, 31, 34, 169
- 2.K1-164, Sohbet Arası Sohbetler CD 16, s. 34
- 3.K1-240, Sohbet Arası Sohbetler CD 16, s. 34
- 4.K1, s. 164, 240
Tasavvufta devir ve sema ne anlama geliyor?⌄
Tasavvufta "devir" ve "sema" kavramları, varlığın ve sâlikin manevi yolculuğunun halkasal hareketini ifade eder. Devir, hem kâinatın Hak'tan çıkıp tekrar Hak'ka dönen döngüsel hareketini (devr-i kâinat) hem de bazı tarîkatlerde zikir esnasında yapılan dönme eylemini (devran zikri) kapsar1. Sema ise bu dönme eyleminin kendisidir ve "Tuhfetu-l-Uşşaki" adlı eserde de belirtildiği gibi, devranın beşinci tamamlama aşaması olarak geçer2. Bu iki kavram, dışsal bir hareketle içsel bir hakikati temsil eder; sâlikin dönerek zikretmesi, kâinatın yaratılış ve dönüş sürecini sembolize eder ve "kün" emrinin vücudî temelini yansıtır1.
›Ayrıntı
Tasavvufta devir kavramı üç ana katmanda ele alınır. Birinci katman, vücudî devrandır. Bu, mutlak varlığın esmâî tecellîlerle aşağıya doğru tenezzül etmesi (kavs-i nüzûl) ve ardından mârifet-i Hak ile yukarıya doğru urûc etmesi (kavs-i urûc) sürecidir. Bu döngüye devr-i a'lâ ve devr-i edna da denir. Vücudun bir noktadan çıkıp kâinat çevresinde dolaşarak tekrar Hak'ka dönmesi, kâinatın bu dönüşün halkası olduğunu gösterir1. Bu, "innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn" (Bakara 156) ayetinde ifade edilen hakikatin vücudî bir tezahürüdür1.
İkinci katman, sülûkî devrandır. Bu, sâlikin nefs-i emmâreden başlayarak sâfiyeye kadar olan yedi nefs mertebesindeki kişisel manevi yolculuğunu ifade eder1. Bu süreç, müridin mürşid rehberliğinde geçtiği manevi mertebeler olan seyr-i sülûkun bir parçasıdır (Seyr-i Süluk, Wiki).
Üçüncü katman, zikrî devrandır. Bu, bazı tarîkatlerde, özellikle Mevlevîlik ve Kâdirîlik gibi ekollerde, halka olup dönerek yapılan zikir pratiğidir1. Sema, bu dönme eyleminin kendisidir ve "Tuhfetu-l-Uşşaki" adlı eserde devranın beşinci tamamlama aşaması olarak zikredilir2. Bu zikrin bâtınî anlamı, dönen sâlikin kendisini kâinatın merkezine koymaktan vazgeçmesi ve dönüş hareketinin "lâ ilâhe illâllâh" kelimesinin somut bir tezâhürü olmasıdır. "Lâ" ile dış âlemden geçilir, "illâllâh" ile merkeze (Hak'ka) çevrilir1. Müfessirler, bir ayet-i kerimedeki "hâffîne" kelimesini "Ey daire-i zakirin" yani dönerek zikredenler olarak tefsir etmişlerdir2. Bu dönme eylemi, arştan başlayan bir devir ve sema hareketinin yansımasıdır2.
- Kaynaklar
- 1.K1, s. 224
- 2.Sohbet Arası Sohbetler CD 16 — s. 2, 3
Kader ve kaza kavramları nasıl açıklanıyor?⌄
Kaza ve kader, tasavvufta Allah'ın ezelî hükmü ve bu hükmün zaman içinde tecellî etmesi olarak açıklanır. Kaza, Cenâb-ı Hakk'ın tüm varlık ve olaylar için ezelde belirlediği küllî program ve hükümler manzumesidir. Kader ise bu küllî hükümlerin zaman içerisinde, peyderpey ve belirli bir miktar üzere meydana gelmesidir1. Tasavvufî anlayışta kaza ve kader, mutlak ve muallak olmak üzere iki ana mertebede ele alınır. Mutlak kader, insanın müdahale edemediği, değişmez ilahî programı ifade ederken; muallak kader, insanın iradesi ve tedbirleriyle yön verebileceği, değişime açık olan kısmı temsil eder1.
›Ayrıntı
Kaza, Allah'ın ezelde takdir ettiği, küllî ve mutlak hükümler bütünüdür. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın tüm âlemin ve her bir bireyin hayatının başından sonuna kadar yaşayacağı her safhayı tayin ettiği programdır1. Kader ise bu küllî hükümlerin zaman içinde, belirli bir sıra ve miktar üzere zuhur etmesidir1. Bu bağlamda, bir kişinin nerede doğduğu, hangi aileden geldiği, ne zaman öleceği gibi büyük hâdiseler kader-i mutlak kapsamındadır ve insanın bu konularda ilahî programın dışında hareket etmesi mümkün değildir1.
Ancak tasavvufta bir de kader-i muallak kavramı bulunur. Bu, Allah'ın ihtimalî olarak bıraktığı, insanın faaliyetlerinin tesiriyle eksiye veya artıya götürülebilecek, yani değişime açık olan kaderdir1. İnsan, kader-i muallak olan konularda tedbir almakla ve iradesini kullanmakla yükümlüdür. Örneğin, bir kaza mutlak olsa da, tedbir alınmadığında mesuliyet insana yüklenir. Eğer muallak bir kaza için tedbir alınmazsa, o kaza mutlak kaza hükmüne geçer ve mesuliyet yine insana ait olur1. Cenâb-ı Hakk, hangi kazanın mutlak, hangisinin muallak olduğunu insana bildirmez; zira bildirseydi, insanın iradî hükmü devre dışı kalırdı1. Bu durum, insanın her hâlükârda tedbir alması gerektiğini vurgular. Hz. Üzeyr (a.s.)'ın 100 yıl ölü kalıp dirilmesi gibi olaylar, kaderin sırrına ve ilahî hükmün hikmetine işaret eder.
- Kaynaklar
- 1.Sohbet Arası Sohbetler CD 16 — s. 121, 122, 123, 128
Bu kitap tasavvufa yeni başlayanlar için uygun mu?⌄
Necdet Ardıç'ın "Sohbet Arası Sohbetler" adlı eseri, tasavvufa yeni başlayanlar için doğrudan bir başlangıç kitabı olarak tasarlanmamıştır. Eser, yazarın uzun süreli çalışmalarının ve ses kayıtlarının derlenmesiyle oluşmuş, daha çok irfani sohbetlerin ve derinlemesine konuların ele alındığı bir yapıya sahiptir1. Kitapta, tasavvufun temel kavramlarından ziyade, "İnsan-ı Kâmil" şerhi1 ve "Kavs-i imkan" gibi ileri seviye konulara değinilmesi1, yeni başlayan bir sâlik için karmaşık olabilir. Tasavvufî hâllere "alıştıra alıştıra girmenin en uygunu" olduğu belirtilse de1, eserin içeriği bu "alıştırma" sürecinden ziyade, belirli bir seviyeye ulaşmış kişilere hitap eden derinliktedir.
›Ayrıntı
Necdet Ardıç'ın "Sohbet Arası Sohbetler" serisi, yazarın çeşitli sohbetlerinin ve ses kayıtlarının bilgisayar ortamında yazıya dökülmesiyle meydana gelmiş bir çalışmadır1. Bu durum, eserin sistematik bir ders kitabı formatından ziyade, irfani bir sohbet akışı içinde ilerlediğini göstermektedir. Tasavvufa yeni başlayan bir kişi için, belirli bir düzen ve basitten karmaşığa doğru ilerleyen bir anlatım daha faydalı olacaktır.
Kitabın içeriğinde, tasavvufun ileri düzey kavramlarına yer verilmektedir. Örneğin, Abdulkerim Cili'nin "İnsan-ı Kâmil" adlı eserinin şerhine değinilmesi1, tasavvuf yolunda belirli bir bilgi birikimine sahip olmayı gerektirir. "İnsan-ı Kâmil", tasavvufun en büyük teorisyenlerinden Muhyiddin İbn Arabi'nin fikirlerini temel alan, kâmil insanın mertebelerini anlatan klasik bir eserdir ve yeni başlayanlar için ağır gelebilir (İnsan-ı Kamil (Kitap) - WIKI). Ayrıca, "Kavs-i imkan" gibi varlık mertebelerini izah eden kavramların kullanılması1, tasavvuf terminolojisine aşina olmayanlar için anlaşılması güç olabilir.
Eserde, tasavvufî hâllere girme konusunda "bir anda dalmanın zararlı olabileceği, alıştıra alıştıra girmenin en uygunu olduğu" belirtilse de1, kitabın kendisi bu "alıştırma" sürecini adım adım sunan bir yapıya sahip değildir. Daha ziyade, belirli bir tasavvufî idrak seviyesine ulaşmış kişilerin istifade edebileceği, derinlemesine konuları ele alan bir kaynaktır. Bu nedenle, tasavvufa yeni adım atan bir sâlikin, bu eseri anlamakta zorlanabileceği ve temel kavramları öğrenmek için daha başlangıç seviyesindeki kaynaklara yönelmesinin daha uygun olacağı anlaşılmaktadır.
- Kaynaklar
- 1.Sohbet Arası Sohbetler CD 16 — s. 1, 10, 172, 183
Zikrin faydaları nelerdir?⌄
Zikir, tasavvufta Hakk'a vuslatın ve manevi tekamülün temel araçlarından biridir. Faydaları, Hakk'ın zâtî tecellîlerine ulaşmaktan, sıfatlarını idrak etmeye ve kalbî muhabbeti artırmaya kadar geniş bir yelpazeyi kapsar. Özellikle halka şeklinde yapılan zikir, Vahdet-i Zâtiye'nin mihveri olan Ahâdiyet'e işaret eder ve toplu zikirlerin büyük bir feyzi olduğu belirtilir1. Zikir, sâlikin kendi içindeki ilahî sıfatları keşfetmesine ve bu sıfatlarla kemale ermesine vesile olur1. Ancak zikrin faydası, sadece kelimelerin tekrarından ibaret olmayıp, bir hedef ve miraç idrakiyle yapıldığında gerçek manasını bulur; aksi takdirde heba edilmiş bir çaba olabilir1.
›Ayrıntı
Zikrin faydaları, tasavvufî sülûkün farklı mertebelerinde tezahür eder. İlk olarak, toplu zikirlerin feyzi vurgulanır. Halka şeklinde yapılan zikir, Vahdet-i Zâtiye'nin merkezi olan Ahâdiyet'e işaret eder ve bu tür zikirlerin büyük bir feyzi olduğu belirtilir1. Bu, dergâhlarda yapılan toplu zikirlerin temel hikmetidir. İkinci olarak, zikir, mürşidin rehberliğinde yapıldığında daha derin anlamlar kazanır. Zikrin sonlarında dervişlerin mürşidin önünden geçmesi, İsm-i Azam'ın diğer isimlere olan bağlılığını ve üstünlüğünü gösterir1. Bu durum, mürşidin manevi rehberliğinin zikrin etkinliğindeki rolünü ortaya koyar. Üçüncü olarak, zikir, sâlikin kendi içindeki ilahî sıfatları keşfetmesine olanak tanır. "Yedi ikili" olarak ifade edilen ilahî sıfatların (Hayat, İlim, İrade, Kudret, Kelam, Semi, Basar gibi) kulda da vehhab ismiyle lütfedildiği ve bu sıfatlarla ayakta durulduğu belirtilir1. Zikir, bu sıfatların idrak edilmesine ve kemale erdirilmesine vesile olur. Örneğin, tavafın her bir dönüşü, hayat, ilim, irade, kudret, kelam, semi ve basar sıfatlarının kazanılmasına işaret eder1. Son olarak, zikrin faydaları, Hakikat ve Marifet mertebelerine ulaşma ile ilişkilidir. Kâbe'nin Zatî tecellinin cem'i olması ve tavafın Zat'a gelen yol olması gibi sembolik anlatımlar, zikrin Hakk'a vuslat yolundaki önemini gösterir1. Hacer-ül Esved'e ilk selamın hakikate giriş, ikinci selamın ise marifete giriş ve Zat'ı selamlamak olduğu ifade edilir1. Ancak, zikrin bu faydaları sağlayabilmesi için bir hedef ve miraç idrakiyle yapılması gerektiği, aksi takdirde sadece kelime tekrarı olmaktan öteye geçemeyeceği vurgulanır1.
- Kaynaklar
- 1.Sohbet Arası Sohbetler CD 16 — s. 4, 5, 10, 12, 16, 22, 97, 98
Makam ve hal arasındaki fark nedir?⌄
Tasavvufta makam ve hâl, sâlikin manevî yolculuğundaki farklı mertebeleri ve durumları ifade eder. Makam, sâlikin kendi gayreti (kesb) ile elde ettiği, istikrarlı ve kalıcı bir manevî mertebe iken; hâl, Hakk'ın lütfu (mevhibe) ile kalbe gelen, geçici ve değişken bir manevî durumdur. Makam sâlikin altına yerleşir ve ondan ayrılmazken1, hâl sâlikin üzerine iner ve gelir geçer1. Örneğin, namazdaki kıyam, rükû ve secde hâl iken, tahiyyat makamdır; çünkü tahiyyat Muhammediyat'ın kemalatıdır ve namazın da kemalatıdır2. Makamlar tövbe, sabır, rıza gibi istikrarlı haller iken, hâller havf, recâ, şevk gibi ânî tezahürlerdir1.
›Ayrıntı
Makam ve hâl arasındaki temel fark, tasavvuf disiplininin dinamik unsurlarını oluşturan bu iki kavramın menşei, sürekliliği ve sâlik üzerindeki tesirinde belirginleşir. Hâl, lugatte 'durum, vakit, ânî hâl' anlamına gelir ve tasavvufta sâlikin sülûkunda geçici olarak yaşadığı manevî durumu ifade eder; bu, mevhibe-i ilâhiyyedir1. Hâller, Hak'ın iradesiyle gelir ve mü'minin kalbinin Rahmân'ın iki parmağı arasında olması hadisiyle mesned bulur1. Hâlin başlaması (zuhûr) çoğu zaman ânî bir cezbe, nûr veya inkişâf şeklinde olur; bu, bârika gibi şimşekvari bir parıltıdır3.
Makam ise lugatte 'duruş yeri, mevki' demektir ve sâlikin sülûkta ulaştığı istikrarlı manevî mertebenin adıdır1. Makam, sâlikin amel ve tahkîk ile elde ettiği bir mevki olup, hâlden farklı olarak süreklilik arz eder ve sâlikin günlük yaşam alanı hâline gelir1. Makamın yerleşmesi (rusûh) ise tertîb, terbiye ve tekrarla mümkün olur; "Sâlih amelle yükselir" (Fâtır 35/10) ayeti hâllerin ameli mesnedidir3. Cüneyd Bağdâdî'nin "Hâl, gelir-geçer; makam, yerleşmiş hâldir" sözü bu farkı net bir şekilde ortaya koyar3. Makamlar, tövbe, vera', zühd, sabır, tevekkül, rıza, mârifet, muhabbet ve fenâ gibi mertebelerden oluşur ve her makam bir öncekinin tahkîkiyle açılır1. Makam, sâlikin üzerine inen bir durum değil, sâlikin altına yerleşen ve ondan ayrılmayan bir mertebedir1. Örneğin, Makam-ı Mahmud, övülen makamdır ve Bakabillah hâlini yaşayan kişi bu makamın sahibi olur2. Hz. İbrahim'in Halilullah makamı, dostluk ve hullet mertebesidir24.
- Kaynaklar
- 1.K1, s. 147, 162
- 2.Sohbet Arası Sohbetler CD 16 — s. 49, 50, 98
- 3.K2
- 4.Halilullah