İçeriğe atla
TB. Fusûs — Ayniyyet/Gayriyyet kapak gorseli

TB. Fusûs — Ayniyyet/Gayriyyet

Terzibaba - Necdet Ardıç

230 sayfa~345 dk okumamixed

Anahtar Kelimeler

Terzibaba - Necdet Ardıçterzibaba şerhidijital kütüphanekitap okuma

İlgili Konular

TerzibabaNecdet ArdıçFusûsu'l-Hikemİbn ArabiTasavvufAyniyyetGayriyyetVahdet-i Vücudİslami İlimlerŞerh Geleneği

Sıkça Sorulan Sorular

Terzibaba'nın 'Ayniyyet/Gayriyyet' eseri ne anlatıyor?

Terzibaba'nın "Ayniyyet/Gayriyyet" eseri, varlık ve yokluk, birlik ve ayrılık gibi temel tasavvufî kavramları ele alarak, Hakk'ın tecellîlerini ve insanın kendini bilme yolculuğunu anlatır. Eser, Hakk'ın mutlak birliğinden (aynıyet) varlıkların çokluğuna (gayriyyet) geçişi ve bu geçişin ardındaki hikmetleri inceler. Özellikle İbnü'l-Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem'inin "Ayniyyet ve Gayriyyet" bölümüne şerh niteliğinde olup, insanın kendi ayniyet ve gayriyyet hakikatini idrak etmeden Hakk'ı tam olarak bilemeyeceğini vurgular1. Eser, bu kavramları somut örneklerle açıklayarak, Allah'ı, peygamberi ve kendini bilmenin eksik bilgilerle mümkün olamayacağını belirtir1.

Ayrıntı

Terzibaba'nın "Ayniyyet/Gayriyyet" eseri, tasavvufî düşüncenin merkezinde yer alan aynıyet (birlik) ve gayriyyet (ayrılık/çokluk) kavramlarını derinlemesine inceler. Eserin temel amacı, Hakk'ın varlığının mutlak birliğini ve bu birlikten zuhur eden varlıkların çokluğunu anlamaktır. Bu bağlamda, İbnü'l-Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem'indeki "Ayniyyet ve Gayriyyet" bahsine bir şerh niteliği taşır1. Yazar, insanın kendi ayniyet ve gayriyyet hakikatini idrak etmesinin, Hakk'ı gerçek manada bilmenin ön koşulu olduğunu belirtir1. Eserde, varlıkların birbiriyle olan ilişkisi ve Hakk ile olan bağlantısı, suyun buz ve buhar hallerine benzetilerek açıklanır. Buzun suya, suyun buhara dönüşmesi gibi, varlıklar da farklı mertebelerde aynı özden gelir; ancak buhar ile buz arasında doğrudan bir ilgi kalmaması gibi, mertebeler değiştikçe görünürdeki ayrılıklar ortaya çıkar1. Bu durum, salkımdaki tanelerin saptan ayrıldığında ayrı fertler haline gelmesine de benzetilir1. Eser, bu tür somut benzetmelerle, Hakk'ın tecellîlerinin ve varlıkların farklı mertebelerdeki durumlarının anlaşılmasını kolaylaştırmayı hedefler. Ayrıca, ayan-ı sabite kavramına değinilerek, varlıkların suretleri değişse de ayan-ı sabitedeki sabit hakikatlerin kendi halleri üzere kaldığı, ancak zahir olan "ayn"ın bir olduğu ifade edilir1. Eser, Allah esmasının faaliyetlerinin ve ikinci haşrin de yine Allah ismiyle gerçekleşeceğini belirterek, Hakk'ın her şeydeki mutlak tasarrufunu vurgular1. Genel olarak, "Ayniyyet/Gayriyyet", Hakk'ın birliğini ve varlıkların çokluğunu, insanın kendini bilme yolculuğu üzerinden tasavvufî bir bakış açısıyla ele alan bir eserdir.

  1. Kaynaklar
  2. 1.TB. Fusûs — Ayniyyet/Gayriyyet — s. 1, 5, 74, 78, 130, 193, 211, 231
Kitaptaki 'aynı olma' ve 'farklı olma' (ayniyyet/gayriyyet) kavramı ne demektir?

Tasavvufta 'ayniyyet' ve 'gayriyyet' kavramları, Hak Teâlâ'nın Zât'ı, sıfatları, isimleri ve âlemdeki zuhurları arasındaki ilişkiyi açıklayan temel bir ilkedir. Bu kavramlar, varlığın hem birliğini (vahdet) hem de çokluğunu (kesret) idrak etmeye yarar. 'Ayniyyet', bir şeyin diğerinin özü, hakikati veya aynı olması durumunu ifade ederken; 'gayriyyet', bir şeyin diğerinden farklı, ayrı olması halini belirtir1. Özellikle ayân-ı sâbite (sabit ilmi varlıklar) bağlamında, bu varlıklar Hakk'ın Zât'ında ilmi suretler olarak 'aynı'dırlar, yani Zât'ının aynının sabitleridir; ancak bu suretlerin her biri diğerinden farklı olduğu için aralarında 'gayriyyet' söz konusudur1. Bu ikilik, Hakk'ın hem Evvel ve Âhir, hem de Zâhir ve Bâtın isimlerini cem etmesiyle de açıklanır1.

Ayrıntı

'Ayniyyet' ve 'gayriyyet' kavramları, tasavvufî düşüncede varlığın mertebelerini ve Hak ile mahlûkat arasındaki ilişkiyi anlamak için kullanılır. Bir şeyin 'aynı' olması, onun özdeşliğini, hakikatini veya bir diğerinin ta kendisi olmasını ifade eder. Buna karşılık 'gayriyyet', bir şeyin diğerinden farklı, ayrı veya başka bir varlık olmasını anlatır1. Bu iki kavram, özellikle İbn Arabî'nin varlık anlayışında merkezi bir yer tutar.

Hakk'ın Zât'ı ile sıfatları, isimleri ve fiilleri arasındaki ilişki bu kavramlarla açıklanır. Zât, sıfat, isim ve fiiller (eşya/madde âlemi) arasında zahir olma ve batın olma nispetleri bulunur. Zuhur ve batın olma mefhumları birbirinden farklı olduğu için, Zât sıfatın, ismin ve şeyin 'aynı' değildir, 'gayrı'dır1. Ancak tüm bu mefhumlar Allah ismine raci olmaları, yani O'na yönelmeleri itibarıyla birbirinin 'aynı'dırlar. Bu durum, "orada aynı ama burada ayrıdır" şeklinde özetlenir1.

Ayân-ı sâbite (sabit ilmi varlıklar) bu ilişkinin en belirgin örneklerindendir. Ayân-ı sâbite, Hakk'ın Zât'ında ilmi suretler olarak mevcuttur ve Zât'ının 'aynı' sabitleridir1. Henüz hariçte vücut kokusu almamış, zuhura çıkmamış olsalar da1, bu ilmi suretler birbirinden farklı olduğu için aralarında 'gayriyyet' söz konusudur1. Yani, her bir ayân-ı sâbite Hakk'ın Zât'ında bir ilmi suret olarak O'nun 'aynı' iken, aynı zamanda diğer ayân-ı sâbitelerden 'gayrı'dır.

Bu anlayış, Hakk'ın "Evvel" olduğu gibi "Âhir", "Zâhir" olduğu gibi "Bâtın" isimlerini cem etmesiyle de desteklenir (Hadîd 57/3). Hakk'ın "Zâhir" ismiyle isimlendirilmesi, O'nun zahir olan şeyin 'aynı' olduğunu gösterir1. Nihayetinde, halık ile mahluk ilim yoluyla birleştirildiğinde kesret ortadan kalkar ve vahdet meydana gelir. Bu durumda, halık mahluktur, çünkü vücud-u müstakil olmayıp latif Zât'ın kesif mertebeye tenezzülünden husule gelmiştir; yani aynı vahideden zuhura gelmiştir1. Bu, varlığın tek bir kaynaktan zuhur etmesi itibarıyla 'ayniyyet'i, ancak zuhur mertebelerindeki farklılıklar itibarıyla 'gayriyyet'i ifade eder.

  1. Kaynaklar
  2. 1.TB. Fusûs — s. 7, 9, 11, 30, 31, 37, 38, 58
Vücut Mertebeleri nedir ve nasıl anlaşılır?

Vücut mertebeleri, tasavvufta Hakk'ın varlığının farklı zuhur ve tecellîlerini açıklayan hiyerarşik bir sistemdir. Bu mertebeler, vahdet-i vücut doktrini çerçevesinde, Hakk'ın bir olan vücudunun kesrette (çoklukta) nasıl göründüğünü ve bu zuhurların hangi aşamalardan geçtiğini izah eder1. Şeyh Muhyiddin İbn Arabî'nin "Vücut birdir, fakat mertebelere riayet şarttır" sözü, bu sistemin temelini oluşturur ve mertebelerin doğru anlaşılmasının İslâm'ın hakikatini, kendini ve Allah'ı tanımak için zaruri olduğunu vurgular1. Bu mertebeler, lâhût, ceberût, melekût, misâl ve nâsût gibi farklı âlemleri kapsar ve her bir mertebe, Hakk'ın varlığının kendine özgü bir tezahürünü temsil eder.

Ayrıntı

Vücut mertebeleri, Hakk'ın varlığının (vücud-u vâhid) farklı taayyün ve zuhur aşamalarını gösteren bir tasavvufî tasniftir. Bu mertebelerin bilinmesi, vahdet-i vücut doktrini ile ayniyet ve gayriyet kavramlarının doğru anlaşılması için elzemdir1. Necdet Ardıç'ın eserlerinde de ele alınan bu konu, ayet ve hadisler ışığında incelenirken, şeriatın emir ve nehiyleri de daima göz önünde bulundurulur1.

Genel olarak beş ana mertebeden bahsedilir (Hazerât-ı Hamse):

  1. Lâhût (Zât ve Lâ Taayyün Mertebesi): Bu, vücudun ıtlak mertebesidir; Hakk'ın künhü ve Zât'ıdır. Bu mertebede vücut, her türlü sıfat, isim ve fiilden münezzeh olup, hatta ıtlak kaydından bile beridir. Üzerinde başka bir mertebe yoktur1. Bu, Hakk'ın zuhur bakımından her mevcudun aynı olmakla beraber, maddi varlıklarıyla aynı olmadığı ilk aşamadır1.
  2. Ceberût (Akl-ı Evvel ve Rûh-ı A'zam Mertebesi): Lâhûttan sonra gelen bu mertebe, soyut akılların ve Hakîkat-i Muhammediyye'nin bulunduğu yerdir2. Hakk'ın ilk taayyün mertebesi olup, "Allah'ın yarattığı ilk şey akıldır" hadisiyle ilişkilendirilir2. Bu mertebede "gayriyet" henüz söz konusu değildir, zira varlıklar kendi varlıklarının şuurunda değildir1.
  3. Melekût (Ruhlar Mertebesi): Ceberût'tan sonra gelen bu mertebe, ruhânî varlıkların (melâike, soyut akıllar) mahallidir2. İlmi suretler bu mertebede basit cevherler olarak zuhur eder ve gayriyet burada başlar1. Yâsîn 83 ve En'âm 75 ayetleri melekûtun asıl menşeidir ve rü'yet edilebilirliğini gösterir2.
  4. Misâl (Âlem-i Misâl): Melekût ile nâsût arasında bir berzah (geçiş) mertebesidir. Bu mertebe, âlem-i mânâ içinde yer alır ve soyut mânâların sûretler kazandığı, ancak henüz maddîleşmediği bir âlemdir2.
  5. Nâsût (Cismânî Kâinat Mertebesi): En son ve en kesif mertebedir. Maddî varlıkların, et ve kemiğin bulunduğu, beş duyu ile algılanan âlemdir1. Bu mertebede Hakk'ın zuhuru kesrette (çoklukta) görünür, ancak bu çokluk, tek olan Vâhid'den neşet etmiştir1.

Bu mertebeler, Hakk'ın varlığının birliğini koruyarak, farklı zuhur ve tecellîlerini anlamamızı sağlar. Her mertebenin kendine özgü hükümleri ve hakikatleri vardır ve bu hükümlere riayet etmek tasavvuf yolunda ilerlemek için şarttır1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.TB. Fusûs — s. 12, 13, 34, 35, 38, 90, 93, 94, 101, 171, 184
  3. 2.K1, s. 73, 138, 163
Terzibaba kimdir?

Necdet Ardıç, günümüz Uşşâkî tarikatının önde gelen mürşidlerinden biri olup, tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan müstesna bir şahsiyettir. Eserleri ve sohbetleriyle tasavvufu geniş kitlelere ulaştırmış, özellikle İrfan Mektebi (Hakk Yolu) ve Fusûsu'l-Hikem şerhi gibi çalışmalarıyla tanınmıştır1. Terzibaba ekolü, sâlikin nefsinin hilâfetini Hakk'a teslim etmesi ve Hakk'tan başka kimse olmadığını idrak etmesi gibi temel tasavvufî prensipleri vurgular2. Bu ekolde mîzân, kalbin tahavvül ettikçe yeniden kurulan dengenin adı olarak ele alınır2.

Ayrıntı

Necdet Ardıç, "Terzibaba" lakabıyla bilinen, Uşşâkî tarikatının önemli mürşidlerinden biridir. Tasavvufî irfanı günümüze taşıyan ve eserleriyle geniş kitlelere ulaşan bir müelliftir1. Onun öğretileri, özellikle halîfelik ve mîzân gibi temel tasavvufî kavramlar üzerinden şekillenir. Halîfelik bağlamında, Terzibaba çizgisinde sâlikin nefsinin hilâfet iddiâsından soyutlanması (tezkiye), ardından Hakk'ın hilâfet emanetini izhâra mahal olması (tecellî) ve nihayetinde "halîfe" ile "müstahlif" arasında perdesizliğin yaşanması esastır2. Bu anlayış, Âdemiyye Fassı'nın menşeini oluşturur ve insanın Hakk'tan aldığı emaneti taşıma vasfını vurgular2. Mîzân kavramı ise Terzibaba ekolünde kalbin tahavvül ettikçe yeniden kurulan dengenin adı olarak tezahür eder2. Bu, sâlikin her amelinde ve her hâlinde kendisini Hakk'ın hükmü mîzânına çekme idrakidir2. Terzibaba'nın ekolünden gelen müellifler arasında Terzi Oğlu Cem Cemâlî ve Abdürrezzak Tek gibi isimler de bulunmaktadır; bu müellifler, Necdet Ardıç riyâsetindeki tasavvuf serisi içinde çeşitli sûre tefsirleri kaleme almışlardır3.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Vikipedi: Necdet Ardıç
  3. 2.K1, s. 1, 101
  4. 3.Vikipedi: Terzi Oğlu Cem Cemâlî, Abdürrezzak Tek
Kitapta geçen 'Buhar-Buz Misali' neyi ifade eder?

Buhar-Buz Misali, tasavvufta Hakk'ın mertebeli zuhurunu ve varlık mertebeleri arasındaki ayniyet ile gayriyeti açıklamak için kullanılan bir temsildir. Bu misal, latif olan buharın kesafet kazanarak buluta, suya ve nihayet buza dönüşmesini anlatır. Temel olarak, bir mertebede zuhur edenin Hakk olduğunu ve bu dönüşümde aslın (buhar) yok olmadığını, aksine sonraki mertebelerde (bulut, su, buz) gizlendiğini ifade eder1. Ancak bu misal, Hakk'ın tenezzülünde buharın yok olması gibi bir durumun söz konusu olmadığını, Hakk'ın âlemlerden gani olduğunu vurgulamak için dikkatle ele alınmalıdır1.

Ayrıntı

Buhar-Buz Misali, Hakk'ın varlığının farklı mertebelerde nasıl tecelli ettiğini ve bu tecelliler arasındaki ilişkiyi idrak etmek için kullanılır. Misalde, buharın latif bir madde olduğu ve gözle görülmediği belirtilir. Bu buhar, bir mertebe kesafet kazandığında bulut olur ve gözle görülür hale gelir. Daha da kesifleştiğinde su olur ve dokunma duyusuyla hissedilebilir. Son olarak, tamamen kesifleştiğinde buz haline gelir1. Bu dönüşüm, Hakk'ın "vücud-i mutlak"tan "vücud-i mukayyed"e doğru tenezzülünü sembolize eder.

Misalin ana fikri, buharın buz haline geldiğinde tamamen yok olmadığı, aksine buzun içinde gizlendiğidir. Buzun içinde buharın zatı mevcuttur, ancak şekil değiştirmiş olarak bulunur ve buharlığı gitmiştir1. Bu durum, Allah'ın varlığındaki projelerin yok olmadığını, aksine farklı suretlerde tecelli ettiğini gösterir. Buzun varlığı buharın varlığına bağlı olduğu gibi, insanın varlığı da Allah'ın varlığına bağlıdır; zira insan O'nda vardır1.

Ancak bu misal kullanılırken önemli bir hususa dikkat çekilir: buhar buluta, su ve buza dönüştüğünde ortada buhar kalmaz. Bu olay geri döndüğünde de buz su olunca ortada buz kalmaz1. Oysa Cenâb-ı Hakk'ın varlığında böyle bir durum söz konusu değildir. Hakk, tenezzülünden önce de sonra da âlemlerden ganidir1. Bu nedenle, misalin veriliş yönüne dikkat etmek gerekmektedir1. Buz her ne kadar buhardan ibaret olsa da, buza buhar ismi vermek caiz değildir, zira aralarında büyük bir fark vardır1. Bu, varlık mertebeleri arasında bir ayniyet olduğu kadar, taayyünleri yönünden bir gayriyetin de bulunduğunu gösterir1. Misal, Allah ile birleşme veya O'nun insana hulul etmesi gibi yanlış tasavvurları reddeder; zira Allah ne birleşir ne de bir şeye girer1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.TB. Fusûs — s. 11, 77, 79, 80, 137, 138, 140, 163, 166
Eserdeki 'İnsan-ı Kâmil' makamı ne anlama gelir?

Tasavvufî düşüncede İnsan-ı Kâmil, Cenâb-ı Hakk'ın bütün isim ve sıfatlarının tecellî ettiği, ilâhî mertebelerin tamamını kendinde toplayan ve bu yönüyle kâinatın en üstün varlığı olan kişidir. Bu makam, Allah'ın Âdem'i kendi sureti üzere halk ettiğine dair hadis-i şerifin bir yansıması olarak, insanın ilâhî bir suret üzere yaratılışının kemâl noktasıdır1. İnsan-ı Kâmil, Hakk'ın ilk tecellîgâhı olan Hakîkat-i Muhammediyye mertebesinin hakikatidir ve âlemlerin var ediliş programının tamamlandığı son mertebedir1.

Ayrıntı

İnsan-ı Kâmil, tasavvufta vücud mertebelerinin yedinci ve sonuncusu olarak kabul edilir1. Bu makam, ilâhî seyrin tamamlandığı, yani Hakk'ın tenezzül ve zuhur mertebelerinin nihayete erdiği noktadır1. Abdulkerim Cili'nin eseri de bu kâmil insanın mertebelerini detaylıca açıklar (İnsan-ı Kamil (Kitap)).

İnsan-ı Kâmil'i diğer varlıklardan ayıran temel özellik, Cenâb-ı Hakk'ın bütün esmâ-i ilâhiyesinin kendisinde zuhur etmesidir1. Diğer varlıklar, örneğin madenler, nebatlar veya hayvanlar, esmâ-i ilâhiyenin ancak bir kısmı için zuhur yeri iken, İnsan-ı Kâmil tüm esmânın cilası ve aynasıdır1. Bu durum, insanın "esmâ-i ilâhiyye'nin câmî mahalliyeti" olmasıyla ilişkilidir; yani insan, Allah'ın bütün isimlerini taşıyacak kapsamlı bir mahaldir2.

İnsan-ı Kâmil, hem "salkım" hem de "tane" olduğunu, yani bütün varlığın kendinde mevcut olduğunu idrak eden kişidir. Bu idrak, hem ulüvv-i mekân (mekân yüceliği) hem de ulüvv-i mekânet (değer yüceliği) ile alâkalı iki yönlü bir kemâlâtı ifade eder1. Fizikî olarak tüm insanlar kâmil olsa da, gerçek İnsan-ı Kâmil, ruhî kemâlâta ulaşmış ve bütün âlemlerin varlığını ifade eden bir kelime haline gelmiş olandır1. Bu mertebe, Hz. Peygamber'in mîrâcda ulaştığı Kâb-ı Kavseyn makamına benzer şekilde, Hak ile en yakın ilişkiyi temsil eden, tarif edilemez bir vâsıllık makamıdır2.

  1. Kaynaklar
  2. 1.TB. Fusûs — s. 12, 66, 67, 68, 119, 120, 219
  3. 2.K1, s. 184, 405
Bu eser tasavvufa yeni başlayanlar için uygun mu?

Verilen kaynaklarda, Necdet Ardıç'ın eserlerinin tasavvufa yeni başlayanlar için uygun olup olmadığına dair doğrudan bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak, kaynaklarda Necdet Ardıç'ın "günümüz Uşşâkî tarikatının önemli mürşidlerinden biri olup, tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan müstesna şahsiyetlerden" olduğu ve eserlerinin "tasavvufu geniş kitlelere ulaştırdığı" belirtilmektedir (Necdet Ardıç). Özellikle İrfan Mektebi (Hakk Yolu) adlı eserinin "Nefs mertebelerini ve Hakk yolunu anlatan temel eser" olarak tanımlanması (İrfan Mektebi (Hakk Yolu)), bu eserin tasavvufun temel konularına giriş niteliğinde olabileceğini düşündürmektedir. Diğer eserleri arasında Kur'an Sure Tefsirleri ve Fusûsu'l-Hikem şerhi gibi çalışmalar da zikredilmiştir.

Ayrıntı

Necdet Ardıç, tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan bir mürşid olarak tanıtılmaktadır (Necdet Ardıç). Bu durum, eserlerinin günümüz okuyucusunun anlayabileceği bir dille kaleme alınmış olabileceği ihtimalini akla getirmektedir.

Özellikle İrfan Mektebi (Hakk Yolu) adlı eseri, "Nefs mertebelerini ve Hakk yolunu anlatan temel eser" olarak nitelendirilmektedir (İrfan Mektebi (Hakk Yolu)). "Temel eser" ifadesi, tasavvufa yeni başlayanlar için bir başlangıç noktası olabileceğine işaret edebilir. Zira tasavvufî sülûkun ilk adımları genellikle nefs mertebelerinin idrâki ve Hakk yolunun esaslarını öğrenmekle başlar.

Necdet Ardıç'ın eserlerinin tasavvufu "geniş kitlelere ulaştırdığı" bilgisi (Necdet Ardıç), bu eserlerin sadece ileri seviyedeki sâliklere değil, aynı zamanda tasavvufla yeni tanışanlara da hitap edebilecek bir üslup ve içerikte olabileceğini düşündürmektedir.

Ancak, kaynaklarda bu eserlerin pedagojik yaklaşımı, dilinin sadeliği veya tasavvufa yeni başlayanlar için özel olarak hazırlanıp hazırlanmadığına dair kesin bir ifade bulunmamaktadır. Dolayısıyla, bu eserlerin yeni başlayanlar için uygun olup olmadığına dair net bir yargıya varmak için daha fazla bilgiye ihtiyaç duyulmaktadır.

Kitap, Fusûsu'l-Hikem'in tamamının şerhi mi?

Necdet Ardıç'ın "Terzi Baba" mahlasıyla kaleme aldığı "Gönülden Esintiler Muhyiddîn İbnü’l Arabî Fusûsu’l-Hikem Ayniyyet Gayriyyet" adlı eser, Fusûsu'l-Hikem'in tamamının şerhi değildir. Eser, Fusûsu'l-Hikem'in belirli bölümlerine odaklanarak, özellikle "Hikmet-i İlâhî"yi temsil eden Âdem Fassı, "Hikmet-i Nefthiyye"yi temsil eden Şîs Fassı ve "Hikmet-i Subbûhiyye"yi temsil eden Nuh Fassı gibi ilk fassların şerhini içermektedir. Bu durum, eserin içindeki "Fu-Hi-01-Adem Fassı", "Fu-Hi-02-Şit Fassı", "Fu-Hi-03-Nuh-fassı" gibi başlıklarla açıkça belirtilmiştir1. Yazar, eserin girişinde, "Fusûsu’l-Hikem’deki Hikmetleri anlayabilmek için evvelâ bu hususun alt yapısının hazırlanması lâzım gelmektedir" ifadesiyle, eserin bir giriş ve temel idrak oluşturma amacı taşıdığını vurgulamıştır1.

Ayrıntı

Necdet Ardıç'ın "Terzi Baba" mahlasıyla yazdığı "Gönülden Esintiler Muhyiddîn İbnü’l Arabî Fusûsu’l-Hikem Ayniyyet Gayriyyet" adlı çalışma, Muhyiddîn İbn Arabî'nin tasavvuf metafiziğinin ana metni olan Fusûsu'l-Hikem'in tamamını kapsayan bir şerh değildir2. Eserin içeriği incelendiğinde, belirli fasslara odaklanıldığı görülmektedir. Örneğin, eserin 230. sayfasında yer alan içindekiler bölümünde "Fu-Hi-01-Adem Fassı", "Fu-Hi-02-Şit Fassı" ve "Fu-Hi-03-Nuh-fassı" gibi başlıklar bulunmaktadır1. Bu fasslar, Fusûsu'l-Hikem'in 27 fasslık yapısının ilk bölümlerini oluşturur; Âdemiyye (Hikmet-i İlâhî), Şîsiyye (Hikmet-i Nefthiyye) ve Nuhiyye (Hikmet-i Subbûhiyye) gibi hikmetleri temsil eder2. Yazar, eserin başında, "Fusûsu’l-Hikem’deki Hikmetleri anlayabilmek için evvelâ bu hususun alt yapısının hazırlanması lâzım gelmektedir" diyerek, çalışmasının Fusûs'un derin mevzularına bir ön hazırlık niteliğinde olduğunu belirtmiştir1. Ayrıca, "dünyadaki süremiz de kısıtlı olduğundan daha başka kitap ve mevzularla da ilgilenmemiz gerektiğinden bu kadarla yetinmek zorunda kaldık" ifadesi, eserin Fusûs'un tamamını şerh etme gibi bir hedef gütmediğini, aksine belirli konulara yoğunlaştığını göstermektedir1. Necdet Ardıç'ın bu eseri, Ahmed Avni Konuk'un şerhinin şerhi niteliğinde olup, tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan bir şahsiyet olarak kendi yorumlarını sunmaktadır13. Eserin, İbn Arabî'nin bâtınî "tevhîd/teklik" anlayışını, genel zâhirî "tenzîh" anlayışına karşı açıklama gayesi taşıdığı da belirtilmiştir1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.TB. Fusûs — Ayniyyet/Gayriyyet — s. 1, 2, 230
  3. 2.K1, s. 26
  4. 3.Necdet Ardıç (Terzibaba)