
TB. Fusûs Mukaddimesi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Anahtar Kelimeler
İlgili Konular
Sıkça Sorulan Sorular
TB. Fusûs Mukaddimesi ne anlatıyor?⌄
TB. Fusûs Mukaddimesi, Muhyiddîn İbn Arabî'nin tasavvuf metafiziğinin ana metni olan ve rüyâ ile Hz. Peygamber tarafından yazdırıldığı bildirilen Fusûsu'l-Hikem adlı eserine yazılmış şerhleri ve bu şerhlerin müelliflerini tanıtmaktadır. Bu mukaddime, Fusûsu'l-Hikem'in tasavvuf-irfân külliyatındaki derinliğini ve önemini vurgulayarak, eserin farklı dönemlerde birçok âlim tarafından şerh edildiğini gösterir. Eserin 27 bölümden (Fass) oluştuğu ve her bir bölümün bir peygambere ait bir hikmeti taşıdığı bilinmektedir1. Mukaddime, bu şerhlerin müellifleri arasında Müeyyedüddîn b. Mahmûd el-Cendî, Abdürrezzâk el-Kāşânî, Dâvud b. Mahmûd el-Kayserî gibi önemli isimleri zikretmektedir2.
›Ayrıntı
TB. Fusûs Mukaddimesi, İbn Arabî'nin "Hikmetlerin Yüzükleri" veya "Hikmet Cevherleri" anlamına gelen Fusûsu'l-Hikem adlı eserinin tasavvufî geleneğin merkezindeki yerini ve bu merkezin etrafında oluşan zengin şerh külliyatını ortaya koymaktadır. Fusûsu'l-Hikem, tasavvuf metafiziğinin "şâhikası" olarak kabul edilir ve "Fusûs'u anlayan tasavvufu tahkîk etmiş demektir" tabiriyle önemi vurgulanır1. Mukaddime, bu eserin anlaşılması ve derinliklerinin idrâk edilmesi için yazılmış çeşitli şerhleri ve bu şerhlerin müelliflerini listeler. Örneğin, Müeyyedüddîn b. Mahmûd el-Cendî'nin (v. 691/1292) "Hikemi’l-Fusûs" adlı eseri, Abdürrezzâk el-Kāşânî'nin (v. 736/1335) "Şerhu Fusûsi’l-Hikem"i ve Dâvud b. Mahmûd el-Kayserî'nin (v. 751/1350) aynı isimli şerhi bu listede yer almaktadır2. Bu şerhler, İbn Arabî'nin eserindeki her biri bir peygamberin temsil ettiği hikmetleri (örneğin, Âdemiyye = Hikmet-i İlâhî, Şîsiyye = Hikmet-i Nefthiyye, Nuhiyye = Hikmet-i Subbûhiyye gibi) açıklığa kavuşturmayı amaçlamıştır1. Mukaddime ayrıca Molla Câmî, Bâlî Efendi Sofyevî, Abdullah Bosnevî, Abdülganî en-Nâblusî gibi sonraki dönem âlimlerinin de Fusûsu'l-Hikem üzerine şerhler yazdığını belirtir2. Bu durum, Fusûsu'l-Hikem'in tasavvufî düşünce üzerindeki kalıcı etkisini ve farklı zamanlarda nasıl yorumlandığını gözler önüne sermektedir. Eserin, Hz. Peygamber'in İbn Arabî'ye rüyâ ile yazdırdığı ve "vahy-i ilhâmî"nin bir tezâhürü olduğu inancı, ona atfedilen bu büyük önemin temelini oluşturur1.
- Kaynaklar
- 1.K1, s. 26
- 2.TB. Fusûs Mukaddimesi — s. 11
Fusûsu'l-Hikem'in ana konusu nedir?⌄
Fusûsu'l-Hikem, Muhyiddîn İbn Arabî'nin tasavvuf metafiziğinin ana metni olup, her biri bir peygamberin temsil ettiği bir hikmeti içeren 27 bölümden (Fass) oluşur. Eserin ana konusu, peygamberlerin şahsında tecelli eden ilahî hikmetlerin ve vücud mertebelerinin derinlemesine açıklanmasıdır. Hz. Peygamber'in rüyasında İbn Arabî'ye yazdırdığı ve "vahy-i ilhâmî" bir tezahür olduğu belirtilen bu eser, akıl ve irfan sahipleri için bir mihenk taşıdır1. Fusûs, Allah'ın sırlarını ve manevi makamları peygamberler aracılığıyla açığa vuran, yoğun ve derin bir tasavvufî külliyattır.
›Ayrıntı
Fusûsu'l-Hikem, "Hikmetlerin Yüzükleri" veya "Hikmet Cevherleri" anlamına gelir ve tasavvuf metafiziğinin zirvesi kabul edilir2. Eserin temel yapısı, her biri farklı bir peygamberin şahsında tecelli eden bir "hikmet"i ele alan 27 bölümden (Fass) meydana gelir. Örneğin, Âdemiyye Fassı "Hikmet-i İlâhî"yi, Şîsiyye Fassı "Hikmet-i Nefthiyye"yi, Nuhiyye Fassı ise "Hikmet-i Subbûhiyye"yi işler2. Bu hikmetler, peygamberlerin manevi mertebeleri ve Allah'ın isimlerinin (esmâ-i ilahiyye) farklı tecellileri üzerinden açıklanır.
İbn Arabî'nin kaleme aldığı bu eser, onun kendi aklî çıkarımlarının bir neticesi değil, bizzat Hz. Peygamber tarafından rüyasında kendisine vahy-i ilhâmî ile yazdırıldığı ve adının da yine Hz. Peygamber tarafından verildiği ifade edilir1. Bu durum, eserin sıradan bir kitap olmaktan öte, ilahî bir ilhamın tezahürü olduğunu gösterir. Fusûs, tasavvuf ve irfan külliyatının en yoğun ve derin metinlerinden biri olarak kabul edilir; öyle ki, tasavvuf ehli arasında "Fusûs'u anlayan tasavvufu tahkîk etmiş demektir" tabiri yaygındır2.
Eser, yazıldığı 627/1230 tarihinden günümüze kadar Arapça, Farsça ve Türkçe başta olmak üzere birçok dile tercüme edilmiş ve yüz yirmiden fazla şerh yazılmıştır3. Bu durum, eserin tasavvufî düşünce üzerindeki derin etkisini ve önemini ortaya koyar. Fusûsu'l-Hikem, Kur'ân-ı Kerîm gibi, okuyanı hem hidayete erdirebilen hem de saptırabilen iki yönlü bir özelliğe sahiptir; bu da onun derinliğini ve yanlış anlaşılmaya açık yapısını gösterir3. Eser, tasavvufî ıstılahları ve fikirleri topluca ifade etmesiyle, okuyucuya İbn Arabî'nin tasavvufî görüşleri hakkında kolayca bilgi edinme imkânı sunar3.
- Kaynaklar
- 1.K1-26, TB. Fusûs Mukaddimesi, s. 13, 17, 138
- 2.K1, s. 26
- 3.TB. Fusûs Mukaddimesi — s. 2, 12, 16
İbnü'l-Arabî kimdir?⌄
Muhyiddîn İbnü'l-Arabî (1165-1240), tasavvuf metafiziğinin en önemli temsilcilerinden biri olup, eserleri ve düşünceleriyle İslâm dünyasında derin izler bırakmış bir âriftir. Kendisine "Şeyh-i Ekber" unvanı verilmiş, kâmil velîlerin ve yeryüzünün halîfelerinin başında gelen bir şahsiyettir1. En kıymetli eseri olan Fusûsu'l-Hikem, Hz. Peygamber'in rüyâda kendisine yazdırdığı, ilhâmî bir vahyin tezâhürü olarak kabul edilir ve tasavvuf-irfân külliyatının en yoğun metinlerinden biridir2. Bu eser, peygamberlerdeki ilâhî hikmetleri açıklayarak, her müslümanın kalbinde bilkuvve bulunan bu hikmetleri ortaya koyar1.
›Ayrıntı
Muhyiddîn İbnü'l-Arabî, tasavvufî düşüncenin ihyâsında büyük katkıları olan bir zattır1. Onun ekolü, özellikle XIII. asırdan itibaren Türklerin İslâmiyet'i kabulüne kadar uzanan tasavvufî hayat ve düşüncede köklü bir temel oluşturmuştur1. İbnü'l-Arabî, Hak Teâlâ'nın ilimlerinin tecellî ettiği kâmil velîlerden ve yeryüzünün halîfelerinden biridir1. Onun eserleri, ilm-i ledünnînin ve hakikatin özünü ihtiva eder1.
İbnü'l-Arabî'nin en meşhur eseri olan Fusûsu'l-Hikem, "Hikmetlerin Yüzükleri" veya "Hikmet Cevherleri" anlamına gelir ve tasavvuf metafiziğinin ana metni olarak kabul edilir2. Bu eser, Hz. Peygamber'in rüyâda İbnü'l-Arabî'ye yazdırdığı ve adını da bizzat Resûl-i Ekrem'in verdiği bir kitaptır; dolayısıyla aklî çıkarımların bir neticesi değil, ilâhî bir ilhamın ürünüdür3. Fusûsu'l-Hikem, 27 bölümden (Fass) oluşur ve her bir bölüm, Hz. Âdem'den başlayarak belirli bir peygambere ait bir hikmeti ele alır3. Bu hikmetler, peygamberlerdeki ilâhî hakikatleri ve onların temsil ettiği manevî mertebeleri açıklar2. Eserin yoğun ve derin içeriği nedeniyle, tasavvuf çevrelerinde "Fusûs'u anlayan tasavvufu tahkîk etmiş demektir" tabiri yaygındır2. İbnü'l-Arabî'nin eserlerine olan ilgi günümüzde de devam etmekte olup, gelecekte farklı dillerde Fusûs şerhlerinin yapılacağı tahmin edilmektedir1.
- Kaynaklar
- 1.TB. Fusûs Mukaddimesi — s. 1, 2, 5, 7, 13, 121, 124
- 2.K1, s. 26
- 3.K1-26, TB. Fusûs Mukaddimesi, s. 1, 13
Hikmet nedir?⌄
Hikmet, tasavvufta Hakk'ın eşyayı yerli yerine koyma sıfatı (el-Hakîm) ve sâlikin bu sıfata ayna olma mertebesidir. Lugatte 'doğru hüküm, sağlam bilgi, fâidesiz şeylerden kaçınma' anlamına gelir. Kur'ân-ı Kerîm'de Bakara Sûresi 269. ayette "hikmet kime verilirse ona çok hayır verilmiştir" buyrularak önemi vurgulanmıştır. Hikmet, sadece bilmek değil, bilginin tahkik edilmiş hali olup, bildiğini yerine koymaktır. Muhyiddîn İbn Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem adlı eserinde her peygamberin temsil ettiği bir hikmet işlenir; örneğin, Âdemiyye Fassı 'Hikmet-i İlâhî'yi, Lokmaniyye Fassı ise doğrudan 'Hikmet'i tahkik eder. Bu eser, peygamberlerdeki ilâhî hikmetleri ilgili ayet, hadis ve hadîs-i kudsîler üzerinden açıklayan, tasavvuf metafiziğinin ana metinlerinden biridir.
›Ayrıntı
Hikmet, hakāyık-ı eşyâya gereği gibi ilim ve o ilim muktezâsınca amelden ibârettir1. Bu tanım gereği hikmet, hikmet-i ilmiyye ve hikmet-i ameliyye olmak üzere ikiye ayrılır. Ma'rifet ise yalnız hakāyıkı gereği gibi idrâktir; ilim ise hakāyıkı ve onların levâzımını idrâkten ibârettir1. Tasavvufta hikmet dört kademede ele alınır. Birinci kademe, akâidî hikmettir: Allah'ın 'el-Hakîm' isminin tezâhürü olarak âlemde her şeyin bir nizam ve gâye üzere yaratılmış olması. Mü'minûn Sûresi 115. ayette "sizi boşuna mı yarattığımızı sandınız?" buyrularak abes (boş, gâyesiz) yaratmanın olmadığı, her şeyin hikmet üzere olduğu belirtilir2. İkinci kademe, ahlâkî hikmettir: İnsanın söz ve davranışlarını yerli yerine koyması, edebli olması, gerekli sözü gerekli yerde söylemesi. Lokman Sûresi 12-19. ayetlerdeki Lokman'ın oğluna nasihatleri bu kademenin klasik metnidir2. Üçüncü kademe, ilmî hikmettir: Eşyânın ardındaki gâye ve illeti bilme, ilm-i marifet ile ilm-i hâl arasındaki köprüyü kurma. Bu kademede sâlik 'lima' (niçin) sorusunu sorar; her amelin ardındaki Hakk'ın hükmünü görmeye çalışır2. Dördüncü kademe, zâtî hikmettir: Sâlikin Hakk'ın 'el-Hakîm' ismine tam bir ayna olmasıdır2. İbnü'l-Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem adlı eseri, peygamberlerin mazhar olduğu hikmetleri konu edinir ve her bir peygambere ait hikmeti ilgili ayet, hadis ve hadîs-i kudsîlerin delalet ettiği anlam ve işaretler üzerinden açıklar1. Bu eserdeki maârif ve hakāyık, hakîkat-i Muhammediyye mertebesinden kalbe nâzil olur ve Şeyh-i Ekber onları mütercim olarak nakleder1.
- Kaynaklar
- 1.TB. Fusûs Mukaddimesi — s. 1, 129, 147
- 2.K1, s. 197
Bu eser tasavvufa yeni başlayanlar için mi?⌄
Verilen kaynaklarda, Necdet Ardıç'ın eserlerinin tasavvufa yeni başlayanlar için olup olmadığına dair doğrudan bir ifade bulunmamaktadır. Ancak, kaynaklar bu eserlerin tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan, yüksek seviyede telif edilmiş ve derinlikli metinler olduğunu göstermektedir. Özellikle İrfan Mektebi (Hakk Yolu) gibi eserler nefs mertebelerini ve Hakk yolunu anlatırken1, Fusûsu'l-Hikem şerhi gibi çalışmalar ise Osmanlı münevverinin tasavvufî terkibi bulduğu eserler arasında zikredilmektedir2. Bu durum, eserlerin tasavvufî düşünce ve araştırmaların gelişmesinde faydalı tesirler icra etmesini amaçladığını2 ve ilm-i tasavvufun "ilm-i ledünnîden olduğu cihetle cümlesinin fevkindedir"2 gibi ifadelerle tasavvufun derinliğini vurguladığını göstermektedir.
›Ayrıntı
Necdet Ardıç'ın eserleri, tasavvufî irfan ve tefekkür hayatımızın muhteva ve çerçevesini oluşturan Mevlânâ'nın eserleri gibi, tasavvufî düşüncenin cihanşümul hususiyetlerini anlamaya yönelik bir çabanın ürünüdür2. Bu eserler, Osmanlı asırlarında yazılmış pek çok Türkçe eserin aksine, son yarım asırda yüksek seviyede telif eserlerin azlığına bir cevap niteliğindedir2. Bu durum, eserlerin tasavvufî geleneğin derinlikli bir şekilde ele alındığı ve modern okuyucuya sunulduğu anlamına gelir.
Özellikle Fusûsu'l-Hikem şerhi gibi çalışmalar, tasavvuf tarihinin temel metinlerine dönük atıflar içermekte2 ve ilm-i tasavvufun Kur'ân ve hadîs-i şerîflerin özü olduğunu, felsefî mesâliklerle alakasız olduğunu belirtmektedir2. Bu tür bir yaklaşım, tasavvufun temel prensiplerini ve derinliklerini anlamak isteyenler için önemli bir kaynak teşkil eder.
Eserlerin dili ve ifade gücü, din ilimlerinde kullanılan dile nispetle zengin ve üstün olarak nitelendirilmektedir2. Bu durum, eserlerin tasavvufî terminolojiye ve üsluba aşina olmayı gerektirebileceğini düşündürmektedir. Ayrıca, evliyanın ilham ve firasetlerinin sıhhatine iki şahid-i adil şehadet etmedikçe onlara kıymet vermediği2 gibi ifadeler, tasavvufî bilginin vehbî ve keşfî yönüne vurgu yaparak, bu alana yeni girenler için kavramsal bir derinlik sunmaktadır. Bu bağlamda, eserlerin tasavvufî düşünce ve araştırmaların gelişmesinde faydalı tesirler icra etmesi niyazı2, onların daha çok bu alanda ilerlemek isteyenlere hitap ettiğini ima etmektedir.
- Kaynaklar
- 1.Vikipedi: İrfan Mektebi
- 2.TB. Fusûs Mukaddimesi — s. 2, 4, 8, 10, 124
Peygamberlerin hikmetlerini bilmek neden önemlidir?⌄
Peygamberlerin hikmetlerini bilmek, sâlikin mânevî kemâle erişme yolunda geniş bir mârifet ufku açar ve Hak'ın eşyayı yerli yerine koyma sıfatına ayna olmasını sağlar. Bu hikmetler, İbnü'l-Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem adlı eserinde her peygambere ait olarak ele alınır ve ilgili ayet, hadis ve hadîs-i kudsîlerin delalet ettiği anlamlar üzerinden açıklanır1. Peygamberlerin getirdiği şeriatlardaki ihtilafların ve birinin şeriatı geldiğinde diğerinin neshedilmesinin hikmetini anlamak, aynı zamanda peygamberler arasındaki fazilet farkını da idrak etmeye vesile olur1. Bu sayede mümin, peygamberlerin Hak'tan aldığı ve insanlığa tebliğ ettiği ilahî mesajların derinliğini ve amacını kavrar.
›Ayrıntı
Peygamberlerin hikmetlerini bilmek, öncelikle müminin imanla girdiği kemâle erişme yolunda çok geniş bir mârifet ufku açar1. Bu mârifet, Allah'ı bilmenin en üst irfan derecesidir (Marifet). İbnü'l-Arabî, Fusûsu'l-Hikem'de Hz. Âdem'den başlayarak Hz. Muhammed'e kadar yirmi yedi nebî ve resûldeki hikmetin özlerini beyan eder1. Bu hikmetler, Hak'ın eşyayı yerli yerine koyma sıfatının (el-Hakîm) bir tecellisidir ve sâlikin bu sıfata ayna olma mertebesini ifade eder2.
Peygamberlerin hikmetlerini anlamak, aynı zamanda şeriatlardaki ihtilafların ve bir şeriatın diğerini neshetmesinin ardındaki hikmeti kavramaya yardımcı olur1. Zira tüm peygamberler şeriatlarını tek bir menbadan, yani "Allah" ismini cami olan Hak'tan alırlar ve hepsi Allah'a davet ederler; bu nedenle getirdikleri din haktır1. Bu durum, dinlerin ve mezheplerin ihtilafındaki hikmeti gösterir ve bu ihtilaf, tarikin ahadiyetine halel vermez1.
Hikmet, ilmin tahkik edilmiş hali olup, bilmek değil, bildiğini yerine koymaktır2. Peygamberlerin hikmetlerini bilmek, onların Hak'tan aldıkları vahy (Vahiy) ile insanlığa ilettikleri mesajları (risâlet) ve bu mesajların açıklanması (tebyîn) ile insanları manevi olarak temizleme (tezkiye) vazifelerini daha iyi idrak etmeyi sağlar2. Bu sayede mümin, kendi asrının ve zamanının kâmil şeyhini bulup onun sohbetinden ayrılmamalı, kendi aklına ve ilmine aşırı güvenmemelidir1. Zira âlem-i his ve şehadete nazil olan her ilim ve hikmet, Hakikat-i Muhammediyye'den ve onun hulefasının kalbine varid olur1.
- Kaynaklar
- 1.TB. Fusûs Mukaddimesi — s. 1, 7, 103, 105, 127, 133, 141
- 2.K1, s. 191, 197
Şerh geleneği ne demektir?⌄
Şerh geleneği, tasavvuf ve İslâmî ilimlerde, derin ve karmaşık metinlerin mânâlarını açıklamak, yorumlamak ve genişletmek amacıyla ortaya çıkmış köklü bir ilmî faaliyettir. Bu gelenek, özellikle İbnü'l-Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem gibi eserlerinin anlaşılmasında büyük bir ihtiyaç olarak belirmiştir. Sadreddin Konevî ile başlayan bu süreç, Müeyyedüddin Cendî, Abdürrezzak Kāşânî ve Dâvud Kayserî gibi müelliflerle yüzyıllar boyunca devam etmiş, metinlerin zenginliğini ve ifade gücünü koruyarak mârifet teşnegânına (ma'rifet susamışlarına) ulaşmasını sağlamıştır1. Şerhler, mücmel (özlü) ifadeleri tafsilatlı bir şekilde açıklayarak, hikmetleri ve esrarları idrak etmeye yardımcı olur.
›Ayrıntı
Şerh geleneği, tasavvufî metinlerin anlaşılması ve aktarılmasında merkezi bir rol oynar. Bu geleneğin temelinde, bir metnin özlü (mücmel) ifadelerini açımlayarak, derin mânâlarını ve hikmetlerini ortaya koyma gayesi yatar1. Özellikle İbnü'l-Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem gibi eserleri, içerdiği yüksek ve derin mânâlar sebebiyle şerhe duyulan ihtiyacı artırmıştır1.
Bu gelenek, İbnü'l-Arabî'nin vefatının hemen ardından talebesi Sadreddin Konevî'nin metinleriyle başlamıştır. Konevî'den sonra Müeyyedüddin Cendî, Abdürrezzak Kāşânî ve Dâvud Kayserî gibi önemli şârihler tarafından sürdürülmüş, zamanla farklı müelliflerin katkılarıyla genişlemiş ve güçlenmiştir1. Şerhler, metinlerde kullanılan ıstılahların (terimlerin) açıklanması, örnekler (emsile) verilmesi ve mücmel kavillerin tafsil edilmesi suretiyle mârifet susamışlarına (teşnegân-ı ma'rifete) ilim öğretmeyi hedefler1.
Şârihler, bu eserleri hazırlarken daha önce yapılmış şerhlerden istifade ederler. Bazen farklı şârihlerin metinleri okuyuşlarındaki farklılıkları belirtirler, ancak bir fikrin veya bilginin hangi şerhten alındığını nadiren işaret ederler1. Şerh geleneği, sadece eski metinleri açıklamakla kalmaz, aynı zamanda modern ilimlerdeki yeni teori ve anlayışları da dikkate alarak yorumlar sunabilir1. Bu sayede, tasavvufî düşüncenin ve araştırmaların gelişmesine katkıda bulunur1. Necdet Ardıç'ın Fusûsu'l-Hikem şerhi de bu geleneğin günümüzdeki önemli temsilcilerinden biridir (Necdet Ardıç (Terzibaba)).
- Kaynaklar
- 1.TB. Fusûs Mukaddimesi — s. 2, 4, 10, 11, 12, 147
Terzibaba - Necdet Ardıç kimdir?⌄
Necdet Ardıç, günümüz Uşşâkî tarikatının önde gelen mürşidlerinden biri olup, tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan müstesna bir şahsiyettir. Eserleri ve sohbetleriyle tasavvufu geniş kitlelere ulaştırmış, özellikle İrfan Mektebi (Hakk Yolu) ve Fusûsu'l-Hikem şerhi gibi çalışmalarıyla tanınmaktadır. Abdürrezzak Tek ve Terzi Oğlu Cem Cemâlî gibi müellifler, onun riyasetindeki tasavvuf serisi içinde eserler kaleme almışlardır, bu da onun ekolünün ve etkisinin genişliğini göstermektedir.
›Ayrıntı
Necdet Ardıç, tasavvuf dünyasında "Terzibaba" lakabıyla anılan, Uşşâkî tarikatına mensup önemli bir mürşiddir. Onun irfan geleneğini günümüz şartlarına uyarlayarak geniş kitlelere ulaştırma çabası, tasavvufun anlaşılması ve yaşanması açısından büyük bir ehemmiyet taşımaktadır. Ardıç, sadece sohbetleriyle değil, aynı zamanda kaleme aldığı eserlerle de bu misyonu yerine getirmiştir. Özellikle İrfan Mektebi (Hakk Yolu) adlı eseri, tasavvuf yoluna girmek isteyenler için bir rehber niteliğindedir. Ayrıca, İbn Arabî'nin derinlikli eseri Fusûsu'l-Hikem'e yazdığı şerh, onun tasavvufî ilimlerdeki vukufiyetini ve bu zorlu metinleri anlaşılır kılma yeteneğini ortaya koymaktadır.
Necdet Ardıç'ın etkisi, sadece kendi eserleriyle sınırlı kalmamış, aynı zamanda etrafında bir ekol oluşturmuştur. Abdürrezzak Tek ve Terzi Oğlu Cem Cemâlî gibi müellifler, onun riyasetinde kaleme aldıkları tefsirlerle (Sâd, Câsiye, Vâkı'a, Mü'minûn ve Zümer sûreleri tefsirleri) bu ekolün devamlılığını sağlamışlardır. Bu durum, Necdet Ardıç'ın tasavvufî düşünceye ve irfana olan katkısının, bireysel çalışmalarının ötesinde, bir ilim ve irfan hareketine dönüşmüş olduğunu göstermektedir. Onun öğretileri, mürşidlik vasfıyla birlikte, tasavvufî metinlerin anlaşılmasına ve yaşanmasına yönelik pratik bir yol sunmaktadır.