İçeriğe atla
TB. Kelime-i Hûdiyye kapak gorseli

TB. Kelime-i Hûdiyye

Terzibaba - Necdet Ardıç

130 sayfa~195 dk okumamixed

Anahtar Kelimeler

Terzibaba - Necdet Ardıçterzibaba şerhidijital kütüphanekitap okuma

İlgili Konular

TerzibabaNecdet ArdıçTasavvufŞerh Geleneğiİslami LiteratürDivan EdebiyatıMistik EdebiyatKelime-i TevhidHûdiyyeManeviyatSufi Öğretiler

Sıkça Sorulan Sorular

Kelime-i Hûdiyye kitabı ne anlatıyor?

Kelime-i Hûdiyye kitabı, Hz. Hûd'un (a.s.) hikmetini "hikmet-i ahadiyye" kavramı üzerinden açıklayan bir eserdir. Bu hikmet, özellikle "ahadiyyet-i rubûbiyyet"in müşâhedesine dayanır ve Hak ile kul arasındaki derin bağları, ilâhî hakikatlerin zuhurunu ve sülûk yolunu ele alır. Eser, İbn Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem'indeki "Kelime-i Hûdiyye" fassının şerhi olup, Kur'ân'ın özünü (lübb-i Kur'ân) izhar etme amacı taşır ve akl-ı cüz'înin vahye tabi olmadan eşyanın hakikatlerini idrak edemeyeceğini vurgulars.7, 9, 92.

Kaynaklar: TB. Kelime-i Hûdiyye — s. 7, 9, 92

Ayrıntı

Kelime-i Hûdiyye, Muhyiddin İbn Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem adlı eserindeki "Kelime-i Hûdiyye" fassının şerhidir ve temelinde "hikmet-i ahadiyye" bulunurs.7. Bu hikmet, Hz. Hûd'un (a.s.) mazharlarında Vâhid'in rubûbiyyetini müşâhede etmesiyle ilgilidir. Hz. Hûd'un hikmeti, özellikle "ahadiyyet-i rubûbiyyet"e dayanır; yani o, zâtî veya esmâî ahadiyyetlerden ziyade rubûbiyyet ahadiyyetini idrak eders.9.

Kitap, ahadiyyet kavramını farklı veçheleriyle ele alır. Ahadiyyet, Hak'ın "tek olma" makâmıdır ve lâ-taayyün'den sonraki ilk taayyün mertebesidir; sıfat ve esmâdan henüz tafsîl edilmemiş, sırf "tek" olma kademesidirK1. Eserde "ahadiyyet-i zâtiyye", "ahadiyyet-i esmâiyye-i ilâhiyye" ve "ahadiyyet-i rubûbiyyet" olmak üzere üç temel ahadiyyet mertebesi açıklanırs.9. Ahadiyyet mertebesi, Hakk'ın kendisinden gayri kimsenin bilemeyeceği bir hicâb-ı Celâl olarak nitelendirilirs.78.

Kelime-i Hûdiyye, ilâhî hakikatlerin zuhurunu ve sülûk yolunu da işler. Eser, Kur'ân-ı Kerîm'in bütün ilâhî hakikatleri câmi' olduğunu ve Fusûsu'l-Hikem'in de Kur'ân'ın özünü (lübb-i Kur'ân) izhar ettiğini belirtir. Bu hakikatlerin zuhuru, Resûlullah'ın (s.a.v.) izniyle İbn Arabî zamanında kemâle ermiştirs.92. Kitap, akl-ı cüz'înin vahye tabi olmadan eşyanın hakikatlerini anlayamayacağını ve bu durumun hayret ve dalâlete düşüreceğini vurgulars.92. Ayrıca, her bir mevcudun bir ism-i Hakk'ın sureti olduğunu ve o ismin suretin ruhu olduğunu ifade eders.66. Eserde, Kelime-i Tevhid'in değişik yönleri, vahiy ve Cebrâil gibi konulara da değinilirs.127.

Kaynaklar: TB. Kelime-i Hûdiyye — s. 7, 9, 66, 78, 92, 127 · K1, s. 220

Kitabın yazarı Terzibaba - Necdet Ardıç kimdir?

Necdet Ardıç, günümüz Uşşâkî tarikatının önde gelen mürşidlerinden biri olup, tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan müstesna bir şahsiyettir. Eserleri ve sohbetleriyle tasavvufu geniş kitlelere ulaştırmış, özellikle İrfan Mektebi (Hakk Yolu) ve Fusûsu'l-Hikem şerhi gibi çalışmalarıyla tanınmıştır. Kendisi "Terzibaba" lakabıyla anılmakta ve eserleri "İrfan Sofrası Necdet Ardıç Tasavvuf Serisi" adı altında yayınlanmaktadırs.1.

Kaynaklar: TB. Kelime-i Hûdiyye — s. 1

Ayrıntı

Necdet Ardıç, tasavvufî irfanı günümüze taşıyan önemli bir mürşiddir ve Uşşâkî tarikatına mensuptur. "Terzibaba" olarak bilinen Necdet Ardıç, tasavvufî bilgiyi geniş kitlelere ulaştırma gayretiyle öne çıkmıştır. Eserleri, "İrfan Sofrası Necdet Ardıç Tasavvuf Serisi" başlığı altında yayınlanmaktadırs.1. Bu seride yer alan kitaplar arasında Necdet Divanı, Hacc Divanı, İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri ve Lübb’ül Lübb Özün Özü gibi eserler bulunmaktadırs.127. Ayrıca Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler adlı eseri İngilizce ve İspanyolca'ya çevrilmiştirs.127. Necdet Ardıç'ın ekolünden gelen müellifler de bulunmaktadır; örneğin Abdürrezzak Tek, Sâd, Câsiye ve Vâkı'a sûreleri tefsirlerini yazarken, Terzi Oğlu Cem Cemâlî ise Mü'minûn ve Zümer sûreleri tefsirlerini kaleme almıştır. Bu durum, Necdet Ardıç'ın tasavvufî düşüncesinin ve irfan geleneğinin yaygınlaşmasındaki etkisini göstermektedir. Onun eserleri, tasavvufî hakikatlerin anlaşılmasına ve yaşanmasına önemli katkılar sağlamaktadır.

Kaynaklar: TB. Kelime-i Hûdiyye — s. 1, 127

Hikmet-i Ahadiyye ne demektir?

Hikmet-i Ahadiyye, tasavvufta Hakk'ın mutlak birliğine dayanan ve Hûd (a.s.)'ın şahsında tecelli eden bir hikmet türüdür. Bu hikmet, Hakk'ın sıfat ve esmâdan münezzeh olan "ahadiyyet" mertebesinin, rubûbiyyet (Rablık) tecellileri üzerinden idrak edilmesidirs.7, 9. Ahadiyyet, Hakk'ın hiçbir nispet kabul etmeyen, tek olma makamıdır ve vâhidiyyetten önce gelirK1. Hikmet-i Ahadiyye, bu mutlak birliğin, yani Hakk'ın Zat'ının tüm ilimlerin ve zevklerin menşei olduğunus.40 ve her mevcudun alnından tutup çeken esmânın sırât-ı müstakîm üzere olduğunu "ilm-i ercül" ile zevk etmeyi ifade eders.46. Bu, Hakk'ın Celâl perdesi olan ahadiyyet mertebesini, Hakk'tan gayrısının bilemeyeceği bir sır olarak kabul ederkens.78, Hûd (a.s.)'ın kesret içindeki rubûbiyyet ahadiyyetini müşahedesiyle somutlaşırs.7, 69.

Kaynaklar: TB. Kelime-i Hûdiyye — s. 7, 9, 40, 46, 69, 78 · K1, s. 220

Ayrıntı

Hikmet-i Ahadiyye, Hakk'ın mutlak birliğinin, yani ahadiyyet mertebesinin idrakine dayanan özel bir hikmettir. Ahadiyyet, Hakk'ın sıfat ve esmâdan henüz tafsîl edilmemiş, sırf 'tek' olma kademesidir ve lâ-taayyün'den sonraki ilk taayyündürK1. Bu mertebe, hiçbir nispet kabul etmez ve Hakk'ın kendisinden gayri kimse tarafından bilinemeyen bir Celâl perdesidirs.78. Hikmet-i Ahadiyye'nin özü, Hûd (a.s.)'ın mazharlarında Vâhid'in rubûbiyyetini müşahede etmesidirs.7. Bu, "ahadiyyet-i rubûbiyye" olarak adlandırılır ve Hakk'ın Rablık sıfatının tecellileri üzerinden ahadiyyetin idrakini ifade eders.9. Şeyh-i Ekber, daha önce "ahadiyyet-i zâtiyye" ve "ahadiyyet-i esmâiyye-i ilâhiyye"den bahsettikten sonra, "ahadiyyet-i rubûbiyyet"i içeren Hikmet-i Hûdiyye'yi beyan etmiştirs.9. Bu hikmet, tüm ilimlerin ve zevklerin Hakk'ın Zat'ından, yani hüviyyet-i Hakk'a ve zât-ı İlahiyye-i ahadıyyeye râci olduğunu anlamayı gerektirirs.40. Hikmet-i Ahadiyye'de zevk ve ma'rifet husulü, "ilm-i ercül" ile gerçekleşir; bu, mevcudattan her birinin alnından tutup çeken esmânın sırât-ı müstakîm üzere olduğunu görmektirs.46. Hûd (a.s.)'ın hikmeti, Hud Suresi 56. ayetteki "Hiçbir zî-hayât yoktur; illâ Hak onun nâsıyesini tutucudur; benim Rabb’im muhakkak sırât-ı müstakim üzeredir" beyanıyla temellendirilirs.10. Bu durum, kesret içindeki rubûbiyyet ahadiyyetini müşahede etme zevkinin, Hûd (a.s.)'ın zevkiyle münasip olmasından kaynaklanırs.69.

Kaynaklar: K1, s. 220 · TB. Kelime-i Hûdiyye — s. 7, 9, 10, 40, 46, 69, 78

Kitapta geçen 'Hak her mevcudu nasiyesinden tutmuştur' sözü ne anlama gelir?

"Hak her mevcudu nâsıyesinden tutmuştur" ifadesi, tasavvufta Allah'ın (Hakk'ın) tüm varlıklar üzerindeki mutlak hükümranlığını ve her şeyi kuşatan tasarrufunu dile getirir. Bu söz, Hûd Sûresi'nin 56. ayetine ("Hiçbir zî-hayât yoktur; illâ Hak onun nâsıyesini tutucudur; benim Rabb'im muhakkak sırât-ı müstakim üzeredir") dayanır ve Allah'ın zâtî hüviyetiyle her varlığın alnından (nâsiye) tutarak onda tasarruf ettiğini, yani her şeyi kendi iradesiyle yönettiğini anlatırs.17. Bu durum, varlıkların kendi başlarına değil, Hakk'ın iradesiyle hareket ettiğini ve her birinin Hakk'ın belirlediği "sırât-ı müstakim" üzerinde yürüdüğünü gösterirs.70.

Kaynaklar: TB. Kelime-i Hûdiyye — s. 17, 70

Ayrıntı

"Hak her mevcudu nâsıyesinden tutmuştur" ifadesi, tasavvufî anlayışta Allah'ın (Hakk'ın) varlıklar üzerindeki mutlak hâkimiyetini ve kapsayıcı tasarrufunu açıklar. Bu sözün temelini Hûd Sûresi'nin 56. ayeti oluşturur: "Hiçbir zî-hayât yoktur; illâ Hak onun nâsıyesini tutucudur; benim Rabb'im muhakkak sırât-ı müstakim üzeredir"s.17. Bu ayet, Hûd (a.s.)'ın hikmetinin dayanağı olarak gösterilir ve Allah Teâlâ'nın zâtî hüviyetiyle her varlığın nâsıyesinden (alnından) tuttuğunu ve esmâsı hasebiyle onda tasarruf ettiğini belirtirs.17.

Bu durum, varlıkların kendi başlarına hareket etmediğini, aksine Hakk'ın iradesi ve yönlendirmesiyle varlıklarını sürdürdüklerini ifade eder. Her bir mevcudun, Hakk'ın nâsıyesinden tutulmasıyla, kendi Rabb-i hâssının sırât-ı müstakimi üzerinde yürüdüğü vurgulanırs.70. Bu, her varlığın kendine özgü bir yol izlemesinin, kendisinde zâhir olan Hak ile mümkün olduğunu gösterir. Zira "Evvel ve Ahir ve Zahir ve Bâtın hep Hak'tır"s.70.

İnsan da dâhil olmak üzere tüm varlıklar, Hakk'ın iki elinde O'na tâbi'dir ve O'nun tasarrufu altındadır. İyi veya kötü her hâlde, varlıklar Hakk'ın nezdinde hâzırdır ve O'ndan ayrı değildir. Bu hakikat, Hadîd Sûresi'nin 4. ayetinde geçen "Nerede olursanız olun, O, sizinle beraberdir" ifadesiyle de pekiştirilirs.101. Dolayısıyla, "Hak her mevcudu nâsıyesinden tutmuştur" sözü, varlıkların mutlak bağımlılığını ve Hakk'ın her şeyi kuşatan, her an tasarruf eden varlığını anlatır.

Kaynaklar: TB. Kelime-i Hûdiyye — s. 17, 70, 101

Bu eser tasavvufa yeni başlayanlar için uygun mu?

Verilen kaynaklarda Necdet Ardıç'ın eserlerinin tasavvufa yeni başlayanlar için uygun olup olmadığına dair doğrudan bir bilgi bulunmamaktadır. Kaynaklar, Necdet Ardıç'ın tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan önemli bir mürşid olduğunu, özellikle İrfan Mektebi (Hakk Yolu) ve Fusûsu'l-Hikem şerhi gibi eserleriyle tanındığını belirtmektedir. Ancak bu eserlerin başlangıç seviyesindeki sâlikler için uygunluğuna dair bir değerlendirme yer almamaktadır. Dolayısıyla, bu soruya kaynaklara dayanarak kesin bir cevap vermek mümkün değildir.

'Âlem O'nun suretidir' ne demek?

Tasavvufî anlayışa göre "Âlem O'nun suretidir" ifadesi, kâinatın Cenâb-ı Hakk'ın zâhiri ve tecellîlerinin bir aynası olduğunu belirtir. Bu, âlemin Hak'tan ayrı ve bağımsız bir varlık olmadığını, bilakis O'nun vücûd-ı mutlakından zuhur eden sûretler bütünü olduğunu ifade eder. Âlem, Hakk'ın nefes-i Rahmânî ile varlık sahasına çıkardığı sûretler olups.89, O'nun zâhiri, ruhu ve müdebbiridirs.84, 86. Bu bağlamda âlem, "insân-ı kebîr" olarak da nitelendirilir; yani büyük insan, Hakk'ın tüm isim ve sıfatlarını kendinde toplayan küllî bir varlıktırs.84, 86.

Kaynaklar: TB. Kelime-i Hûdiyye — s. 84, 86, 89

Ayrıntı

Âlem, tasavvufî bakış açısıyla, Cenâb-ı Hakk'ın zâtının ve esmâsının bir tecellîsi ve zâhiri olarak kabul edilir. Bu durum, âlemin Hakk'ın vücûd-ı mutlakından (mutlak varlığından) zuhur eden sûretlerden ibaret olduğunu gösterirs.89. Hakk'ın eşyayı hıfz etmesi, kendi sûretini hıfz etmesi demektir; zira âlem, O'nun sûretidir ve O da âlemin ruhu olup onu tedbir eders.84. Bu anlayışa göre, âlem hey'et-i mecmûasıyla "insân-ı kebîr" yani büyük insan olarak nitelendirilirs.86.

Âlemdeki tüm sûretler, Hakk'ın ilminde bâtın iken, ilâhî isimlerin talebi üzerine Hak'ın tenezzülüyle kendi vücûdundan onlara varlık verilmiştir. Böylece bu sûretler, Hakk'ın zâhiri olmuşturs.89. Hakk'ın nefesi ve vücûdu, zâhiren ve bâtınen âlem sûretlerinin "aynı" olunca, her bir eşyanın ilmi Hakk'ın ilmi olur ve Hakk'ın ilmi her şeyi ihata eders.90. Bu durum, âlemin sûretlerinin Allah Teâlâ'ya müntesip olduğunu, yani O'na ait olduğunu gösterirs.90. İlâh ile me'lûh, Rab ile merbûb, Hâlik ile mahlûk arasındaki nispetler bu şekilde zâhir olur ve âlemin sûretlerinin vücûdu ve sıfatları, Hakk'ın vücûd ve sıfatları olduğundan, bunlar Hakk'a intisap etmiş olurlars.91. Bu bağlamda, "Âhir, Zâhir'in aynıdır, Bâtın Evvel'in aynıdır" ifadesiyle, Hakk'ın hem evvel hem âhir, hem zâhir hem bâtın olduğu vurgulanırs.89.

Kaynaklar: TB. Kelime-i Hûdiyye — s. 84, 86, 89, 90, 91

Kitap neden 'Kelime-i Hûdiyye' ismini taşıyor?

Necdet Ardıç'ın "Kelime-i Hûdiyye" adlı eseri, adını Hz. Hûd'un hikmetinden ve bu hikmetin "ahadiyyet-i rubûbiyye" kavramıyla olan derin bağından almaktadır. Eser, İbn Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem'indeki Hûdiyye Fassı'nın şerhi olup, Hz. Hûd'un Allah'ın "Vâhid" isminin rubûbiyyetini müşahede etmesi ve her varlığın kendine mahsus bir Rabbi (Rabb-ı hassı) olduğu hakikatini beyan etmesi üzerine odaklanırs.7, 21. Kitap, bu ahadiyyet mertebesini idrak etmeyi ve her ismin kendi mazharında zuhurunu açıklamayı hedeflerken, okuyucunun tasavvufî idrakini derinleştirmeyi amaçlars.9, 25.

Kaynaklar: TB. Kelime-i Hûdiyye — s. 7, 9, 21, 25

Ayrıntı

"Kelime-i Hûdiyye" eseri, Necdet Ardıç'ın Terzi Baba hakkındaki biyografik ve irfânî eser serisinin bir parçasıdır (Terzi Baba, K1). Bu eser, İbn Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem'indeki Hûdiyye Fassı'nın şerhi mahiyetindedir. Kitabın adı, Hz. Hûd'un (a.s.) temsil ettiği hikmetten gelir. Bu hikmet, "ahadiyyet-i rubûbiyye"ye dayanırs.9.

Hz. Hûd, "Allah" ism-i câmi'inin mazharı olan bir insân-ı kâmil idis.21. O, kendi zamanının şerefli bir nebisi olarak, "Vâhid" isminin rubûbiyyetini müşahede ederdis.7. Bu müşahede, her şeyin bir hususi Rabbi (Rabb-ı hassı) bulunduğunu ve her varlığın kendi özel ism-i ilâhîsinin ruhu olduğunu açıkça ortaya koyars.20.

Eser, ahadiyyet kavramının farklı veçhelerini ele alır. İbn Arabî'nin daha önceki Fass-ı Yûsufî'de zikrettiği "ahadiyyet-i zâtiyye" ve "ahadiyyet-i esmâiyye-i ilâhiyye"den sonra, "Hikmet-i Hûdiyye"de "ahadiyyet-i rubûbiyyet"i beyan eders.9. Bu, Hak'ın lâ-taayyün'den sonraki ilk taayyünü olan ahadiyyet mertebesinin, rubûbiyyet yönünden idrak edilmesidir (Ahadiyyet, K1-220).

Kitap, her ismin kendi mazharında zuhurunu ve bu zuhurun ayrışmasını da işler. Örneğin, Hâdî isminin mazharı mü'min iken, Mudil isminin mazharı kâfirdirs.9. Bu ayrışma, Allah'ın Zât'ında müstağrak olan isimlerin, ilim mertebesinde (hazreti ilmiyede) peyda olup birbirinden ayrılmasıyla gerçekleşirs.25. Eser, bu derin tasavvufî hakikatleri idrak etmeyi ve okuyucuyu İslâm'ın ve dünya tefekkürünün zirve kitaplarından biri olan İbn Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem'inin bu bölümüne yaklaştırmayı hedeflers.4.

Kaynaklar: TB. Kelime-i Hûdiyye — s. 4, 7, 9, 20, 21, 25

Arif kimdir, cahil kimdir?

Ârif, Hak'kı tanıyan, irfân sahibi, mârifet makâmına ulaşmış kişidir. O, Hak'kı Hak'tan, Hak'ta ve Hak'kın gözüyle gören kimsedirs.102. Ârif, Hak'kı tüm tecellîlerde ve suretlerde müşâhede ederkens.7, s.101, câhil ise Hak'kı kendi inancına uygun surette tecellî ettiğinde kabul eden, aksi durumda inkâr eden kişidirs.101. Ârif, mârifet ehli iken, câhil ise tabiat perdeleri ardında kalmış, ilmi aklî olan ve Hak'tan gayrı şeylerle perdelenmiş kimsedirs.43.

Kaynaklar: TB. Kelime-i Hûdiyye — s. 7, 101, 102 · K1-110, TB. Kelime-i Hûdiyye, s. 43

Ayrıntı

Ârif, tasavvufta sâlikin mârifet makâmına ulaşmış hâlidirK1. Hadîs-i şerîfteki "men arefe nefsehû fa-kad arefe rabbeh" (kim nefsini tanırsa Rabb'ini tanır) ârifliğin temelini oluştururK1. Ârif, âlimden farklıdır; âlim bilgi sahibiyken, ârif mârifet sahibidir ve bilgiyi müşâhede ile yaşamıştırK1. Ârif, Hak'kı tüm zuhurlarda ve suretlerde müşâhede eders.7, s.101. Nitekim Abdullah Balyani'nin "Dü çeşm-i serle Hakk'ı görmedikçe Onu bir lâhza vaz geçmem talebden" sözü, ârifin Hak'kı bu dünyada dahi müşâhede etme hâlini anlatırs.38. Ârif, basiret üzere Allah'a davet eder, davet ettiği halkın ne olduğunu ve davet edenin kim olduğunu idrak eders.56. Ârifler, tevhid ehlidirlers.55.

Câhil ise, Hak'tan gayrı şeylerle perdelenmiş, tabiat perdeleri ardında kalmış ve ilmi aklî olan kimsedirs.43. Câhil, Hak'kı tüm tecellîlerde müşâhede edemediği için, Hak Teâlâ onun tahayyül ettiği surete muğayir olarak tecellî edince "Hak değildir" diye inkâr eders.101. Câhilin ameli, cehennemden kurtulmak ve cennete nail olmak içindirs.98. Ayrıca, câhil, Hak'kı bu âlemde müşâhede edemeyen ve Hak'kın hitabını anlayamayan kişidir; hakikatte körlükten kurtulanlar ancak âriflerdirs.103. Câhil, Hak'kı cisim, cevher veya araz olarak görmezken, ârif Hak'kı suretlerden tenzih eder, çünkü Hak'kın belirli bir sureti yoktur ve her anda bir şânda tecellî eders.102.

Kaynaklar: K1, s. 110 · TB. Kelime-i Hûdiyye — s. 7, 38, 43, 55, 56, 98, 101, 102, 103