İçeriğe atla
TB. Kelime-i Hûdiyye kapak gorseli

TB. Kelime-i Hûdiyye

Terzibaba - Necdet Ardıç

130 sayfa~195 dk okumamixed

Anahtar Kelimeler

Terzibaba - Necdet Ardıçterzibaba şerhidijital kütüphanekitap okuma

İlgili Konular

TerzibabaNecdet ArdıçTasavvufŞerh Geleneğiİslami LiteratürDivan EdebiyatıMistik EdebiyatKelime-i TevhidHûdiyyeManeviyatSufi Öğretiler

Sıkça Sorulan Sorular

Kelime-i Hûdiyye kitabı ne anlatıyor?

Kelime-i Hûdiyye kitabı, Hz. Hûd'un (a.s.) hikmetini "hikmet-i ahadiyye" kavramı üzerinden açıklayan bir eserdir. Bu hikmet, özellikle "ahadiyyet-i rubûbiyyet"in müşâhedesine dayanır ve Hak ile kul arasındaki derin bağları, ilâhî hakikatlerin zuhurunu ve sülûk yolunu ele alır. Eser, İbn Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem'indeki "Kelime-i Hûdiyye" fassının şerhi olup, Kur'ân'ın özünü (lübb-i Kur'ân) izhar etme amacı taşır ve akl-ı cüz'înin vahye tabi olmadan eşyanın hakikatlerini idrak edemeyeceğini vurgular1.

Ayrıntı

Kelime-i Hûdiyye, Muhyiddin İbn Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem adlı eserindeki "Kelime-i Hûdiyye" fassının şerhidir ve temelinde "hikmet-i ahadiyye" bulunur1. Bu hikmet, Hz. Hûd'un (a.s.) mazharlarında Vâhid'in rubûbiyyetini müşâhede etmesiyle ilgilidir. Hz. Hûd'un hikmeti, özellikle "ahadiyyet-i rubûbiyyet"e dayanır; yani o, zâtî veya esmâî ahadiyyetlerden ziyade rubûbiyyet ahadiyyetini idrak eder1.

Kitap, ahadiyyet kavramını farklı veçheleriyle ele alır. Ahadiyyet, Hak'ın "tek olma" makâmıdır ve lâ-taayyün'den sonraki ilk taayyün mertebesidir; sıfat ve esmâdan henüz tafsîl edilmemiş, sırf "tek" olma kademesidir2. Eserde "ahadiyyet-i zâtiyye", "ahadiyyet-i esmâiyye-i ilâhiyye" ve "ahadiyyet-i rubûbiyyet" olmak üzere üç temel ahadiyyet mertebesi açıklanır1. Ahadiyyet mertebesi, Hakk'ın kendisinden gayri kimsenin bilemeyeceği bir hicâb-ı Celâl olarak nitelendirilir1.

Kelime-i Hûdiyye, ilâhî hakikatlerin zuhurunu ve sülûk yolunu da işler. Eser, Kur'ân-ı Kerîm'in bütün ilâhî hakikatleri câmi' olduğunu ve Fusûsu'l-Hikem'in de Kur'ân'ın özünü (lübb-i Kur'ân) izhar ettiğini belirtir. Bu hakikatlerin zuhuru, Resûlullah'ın (s.a.v.) izniyle İbn Arabî zamanında kemâle ermiştir1. Kitap, akl-ı cüz'înin vahye tabi olmadan eşyanın hakikatlerini anlayamayacağını ve bu durumun hayret ve dalâlete düşüreceğini vurgular1. Ayrıca, her bir mevcudun bir ism-i Hakk'ın sureti olduğunu ve o ismin suretin ruhu olduğunu ifade eder1. Eserde, Kelime-i Tevhid'in değişik yönleri, vahiy ve Cebrâil gibi konulara da değinilir1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.TB. Kelime-i Hûdiyye — s. 7, 9, 66, 78, 92, 127
  3. 2.K1, s. 220
Kitabın yazarı Terzibaba - Necdet Ardıç kimdir?

Necdet Ardıç, günümüz Uşşâkî tarikatının önde gelen mürşidlerinden biri olup, tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan müstesna bir şahsiyettir. Eserleri ve sohbetleriyle tasavvufu geniş kitlelere ulaştırmış, özellikle İrfan Mektebi (Hakk Yolu) ve Fusûsu'l-Hikem şerhi gibi çalışmalarıyla tanınmıştır. Kendisi "Terzibaba" lakabıyla anılmakta ve eserleri "İrfan Sofrası Necdet Ardıç Tasavvuf Serisi" adı altında yayınlanmaktadır1.

Ayrıntı

Necdet Ardıç, tasavvufî irfanı günümüze taşıyan önemli bir mürşiddir ve Uşşâkî tarikatına mensuptur. "Terzibaba" olarak bilinen Necdet Ardıç, tasavvufî bilgiyi geniş kitlelere ulaştırma gayretiyle öne çıkmıştır. Eserleri, "İrfan Sofrası Necdet Ardıç Tasavvuf Serisi" başlığı altında yayınlanmaktadır1. Bu seride yer alan kitaplar arasında Necdet Divanı, Hacc Divanı, İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri ve Lübb’ül Lübb Özün Özü gibi eserler bulunmaktadır1. Ayrıca Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler adlı eseri İngilizce ve İspanyolca'ya çevrilmiştir1. Necdet Ardıç'ın ekolünden gelen müellifler de bulunmaktadır; örneğin Abdürrezzak Tek, Sâd, Câsiye ve Vâkı'a sûreleri tefsirlerini yazarken, Terzi Oğlu Cem Cemâlî ise Mü'minûn ve Zümer sûreleri tefsirlerini kaleme almıştır. Bu durum, Necdet Ardıç'ın tasavvufî düşüncesinin ve irfan geleneğinin yaygınlaşmasındaki etkisini göstermektedir. Onun eserleri, tasavvufî hakikatlerin anlaşılmasına ve yaşanmasına önemli katkılar sağlamaktadır.

  1. Kaynaklar
  2. 1.TB. Kelime-i Hûdiyye — s. 1, 127
Hikmet-i Ahadiyye ne demektir?

Hikmet-i Ahadiyye, tasavvufta Hakk'ın mutlak birliğine dayanan ve Hûd (a.s.)'ın şahsında tecelli eden bir hikmet türüdür. Bu hikmet, Hakk'ın sıfat ve esmâdan münezzeh olan "ahadiyyet" mertebesinin, rubûbiyyet (Rablık) tecellileri üzerinden idrak edilmesidir1. Ahadiyyet, Hakk'ın hiçbir nispet kabul etmeyen, tek olma makamıdır ve vâhidiyyetten önce gelir2. Hikmet-i Ahadiyye, bu mutlak birliğin, yani Hakk'ın Zat'ının tüm ilimlerin ve zevklerin menşei olduğunu1 ve her mevcudun alnından tutup çeken esmânın sırât-ı müstakîm üzere olduğunu "ilm-i ercül" ile zevk etmeyi ifade eder1. Bu, Hakk'ın Celâl perdesi olan ahadiyyet mertebesini, Hakk'tan gayrısının bilemeyeceği bir sır olarak kabul ederken1, Hûd (a.s.)'ın kesret içindeki rubûbiyyet ahadiyyetini müşahedesiyle somutlaşır1.

Ayrıntı

Hikmet-i Ahadiyye, Hakk'ın mutlak birliğinin, yani ahadiyyet mertebesinin idrakine dayanan özel bir hikmettir. Ahadiyyet, Hakk'ın sıfat ve esmâdan henüz tafsîl edilmemiş, sırf 'tek' olma kademesidir ve lâ-taayyün'den sonraki ilk taayyündür2. Bu mertebe, hiçbir nispet kabul etmez ve Hakk'ın kendisinden gayri kimse tarafından bilinemeyen bir Celâl perdesidir1. Hikmet-i Ahadiyye'nin özü, Hûd (a.s.)'ın mazharlarında Vâhid'in rubûbiyyetini müşahede etmesidir1. Bu, "ahadiyyet-i rubûbiyye" olarak adlandırılır ve Hakk'ın Rablık sıfatının tecellileri üzerinden ahadiyyetin idrakini ifade eder1. Şeyh-i Ekber, daha önce "ahadiyyet-i zâtiyye" ve "ahadiyyet-i esmâiyye-i ilâhiyye"den bahsettikten sonra, "ahadiyyet-i rubûbiyyet"i içeren Hikmet-i Hûdiyye'yi beyan etmiştir1. Bu hikmet, tüm ilimlerin ve zevklerin Hakk'ın Zat'ından, yani hüviyyet-i Hakk'a ve zât-ı İlahiyye-i ahadıyyeye râci olduğunu anlamayı gerektirir1. Hikmet-i Ahadiyye'de zevk ve ma'rifet husulü, "ilm-i ercül" ile gerçekleşir; bu, mevcudattan her birinin alnından tutup çeken esmânın sırât-ı müstakîm üzere olduğunu görmektir1. Hûd (a.s.)'ın hikmeti, Hud Suresi 56. ayetteki "Hiçbir zî-hayât yoktur; illâ Hak onun nâsıyesini tutucudur; benim Rabb’im muhakkak sırât-ı müstakim üzeredir" beyanıyla temellendirilir1. Bu durum, kesret içindeki rubûbiyyet ahadiyyetini müşahede etme zevkinin, Hûd (a.s.)'ın zevkiyle münasip olmasından kaynaklanır1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.TB. Kelime-i Hûdiyye — s. 7, 9, 10, 40, 46, 69, 78
  3. 2.K1, s. 220
Kitapta geçen 'Hak her mevcudu nasiyesinden tutmuştur' sözü ne anlama gelir?

"Hak her mevcudu nâsıyesinden tutmuştur" ifadesi, tasavvufta Allah'ın (Hakk'ın) tüm varlıklar üzerindeki mutlak hükümranlığını ve her şeyi kuşatan tasarrufunu dile getirir. Bu söz, Hûd Sûresi'nin 56. ayetine ("Hiçbir zî-hayât yoktur; illâ Hak onun nâsıyesini tutucudur; benim Rabb'im muhakkak sırât-ı müstakim üzeredir") dayanır ve Allah'ın zâtî hüviyetiyle her varlığın alnından (nâsiye) tutarak onda tasarruf ettiğini, yani her şeyi kendi iradesiyle yönettiğini anlatır1. Bu durum, varlıkların kendi başlarına değil, Hakk'ın iradesiyle hareket ettiğini ve her birinin Hakk'ın belirlediği "sırât-ı müstakim" üzerinde yürüdüğünü gösterir1.

Ayrıntı

"Hak her mevcudu nâsıyesinden tutmuştur" ifadesi, tasavvufî anlayışta Allah'ın (Hakk'ın) varlıklar üzerindeki mutlak hâkimiyetini ve kapsayıcı tasarrufunu açıklar. Bu sözün temelini Hûd Sûresi'nin 56. ayeti oluşturur: "Hiçbir zî-hayât yoktur; illâ Hak onun nâsıyesini tutucudur; benim Rabb'im muhakkak sırât-ı müstakim üzeredir"1. Bu ayet, Hûd (a.s.)'ın hikmetinin dayanağı olarak gösterilir ve Allah Teâlâ'nın zâtî hüviyetiyle her varlığın nâsıyesinden (alnından) tuttuğunu ve esmâsı hasebiyle onda tasarruf ettiğini belirtir1.

Bu durum, varlıkların kendi başlarına hareket etmediğini, aksine Hakk'ın iradesi ve yönlendirmesiyle varlıklarını sürdürdüklerini ifade eder. Her bir mevcudun, Hakk'ın nâsıyesinden tutulmasıyla, kendi Rabb-i hâssının sırât-ı müstakimi üzerinde yürüdüğü vurgulanır1. Bu, her varlığın kendine özgü bir yol izlemesinin, kendisinde zâhir olan Hak ile mümkün olduğunu gösterir. Zira "Evvel ve Ahir ve Zahir ve Bâtın hep Hak'tır"1.

İnsan da dâhil olmak üzere tüm varlıklar, Hakk'ın iki elinde O'na tâbi'dir ve O'nun tasarrufu altındadır. İyi veya kötü her hâlde, varlıklar Hakk'ın nezdinde hâzırdır ve O'ndan ayrı değildir. Bu hakikat, Hadîd Sûresi'nin 4. ayetinde geçen "Nerede olursanız olun, O, sizinle beraberdir" ifadesiyle de pekiştirilir1. Dolayısıyla, "Hak her mevcudu nâsıyesinden tutmuştur" sözü, varlıkların mutlak bağımlılığını ve Hakk'ın her şeyi kuşatan, her an tasarruf eden varlığını anlatır.

  1. Kaynaklar
  2. 1.TB. Kelime-i Hûdiyye — s. 17, 70, 101
Bu eser tasavvufa yeni başlayanlar için uygun mu?

Verilen kaynaklarda Necdet Ardıç'ın eserlerinin tasavvufa yeni başlayanlar için uygun olup olmadığına dair doğrudan bir bilgi bulunmamaktadır. Kaynaklar, Necdet Ardıç'ın tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan önemli bir mürşid olduğunu, özellikle İrfan Mektebi (Hakk Yolu) ve Fusûsu'l-Hikem şerhi gibi eserleriyle tanındığını belirtmektedir. Ancak bu eserlerin başlangıç seviyesindeki sâlikler için uygunluğuna dair bir değerlendirme yer almamaktadır. Dolayısıyla, bu soruya kaynaklara dayanarak kesin bir cevap vermek mümkün değildir.

'Âlem O'nun suretidir' ne demek?

Tasavvufî anlayışa göre "Âlem O'nun suretidir" ifadesi, kâinatın Cenâb-ı Hakk'ın zâhiri ve tecellîlerinin bir aynası olduğunu belirtir. Bu, âlemin Hak'tan ayrı ve bağımsız bir varlık olmadığını, bilakis O'nun vücûd-ı mutlakından zuhur eden sûretler bütünü olduğunu ifade eder. Âlem, Hakk'ın nefes-i Rahmânî ile varlık sahasına çıkardığı sûretler olup1, O'nun zâhiri, ruhu ve müdebbiridir1. Bu bağlamda âlem, "insân-ı kebîr" olarak da nitelendirilir; yani büyük insan, Hakk'ın tüm isim ve sıfatlarını kendinde toplayan küllî bir varlıktır1.

Ayrıntı

Âlem, tasavvufî bakış açısıyla, Cenâb-ı Hakk'ın zâtının ve esmâsının bir tecellîsi ve zâhiri olarak kabul edilir. Bu durum, âlemin Hakk'ın vücûd-ı mutlakından (mutlak varlığından) zuhur eden sûretlerden ibaret olduğunu gösterir1. Hakk'ın eşyayı hıfz etmesi, kendi sûretini hıfz etmesi demektir; zira âlem, O'nun sûretidir ve O da âlemin ruhu olup onu tedbir eder1. Bu anlayışa göre, âlem hey'et-i mecmûasıyla "insân-ı kebîr" yani büyük insan olarak nitelendirilir1.

Âlemdeki tüm sûretler, Hakk'ın ilminde bâtın iken, ilâhî isimlerin talebi üzerine Hak'ın tenezzülüyle kendi vücûdundan onlara varlık verilmiştir. Böylece bu sûretler, Hakk'ın zâhiri olmuştur1. Hakk'ın nefesi ve vücûdu, zâhiren ve bâtınen âlem sûretlerinin "aynı" olunca, her bir eşyanın ilmi Hakk'ın ilmi olur ve Hakk'ın ilmi her şeyi ihata eder1. Bu durum, âlemin sûretlerinin Allah Teâlâ'ya müntesip olduğunu, yani O'na ait olduğunu gösterir1. İlâh ile me'lûh, Rab ile merbûb, Hâlik ile mahlûk arasındaki nispetler bu şekilde zâhir olur ve âlemin sûretlerinin vücûdu ve sıfatları, Hakk'ın vücûd ve sıfatları olduğundan, bunlar Hakk'a intisap etmiş olurlar1. Bu bağlamda, "Âhir, Zâhir'in aynıdır, Bâtın Evvel'in aynıdır" ifadesiyle, Hakk'ın hem evvel hem âhir, hem zâhir hem bâtın olduğu vurgulanır1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.TB. Kelime-i Hûdiyye — s. 84, 86, 89, 90, 91
Kitap neden 'Kelime-i Hûdiyye' ismini taşıyor?

Necdet Ardıç'ın "Kelime-i Hûdiyye" adlı eseri, adını Hz. Hûd'un hikmetinden ve bu hikmetin "ahadiyyet-i rubûbiyye" kavramıyla olan derin bağından almaktadır. Eser, İbn Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem'indeki Hûdiyye Fassı'nın şerhi olup, Hz. Hûd'un Allah'ın "Vâhid" isminin rubûbiyyetini müşahede etmesi ve her varlığın kendine mahsus bir Rabbi (Rabb-ı hassı) olduğu hakikatini beyan etmesi üzerine odaklanır1. Kitap, bu ahadiyyet mertebesini idrak etmeyi ve her ismin kendi mazharında zuhurunu açıklamayı hedeflerken, okuyucunun tasavvufî idrakini derinleştirmeyi amaçlar1.

Ayrıntı

"Kelime-i Hûdiyye" eseri, Necdet Ardıç'ın Terzi Baba hakkındaki biyografik ve irfânî eser serisinin bir parçasıdır (Terzi Baba, K1). Bu eser, İbn Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem'indeki Hûdiyye Fassı'nın şerhi mahiyetindedir. Kitabın adı, Hz. Hûd'un (a.s.) temsil ettiği hikmetten gelir. Bu hikmet, "ahadiyyet-i rubûbiyye"ye dayanır1.

Hz. Hûd, "Allah" ism-i câmi'inin mazharı olan bir insân-ı kâmil idi1. O, kendi zamanının şerefli bir nebisi olarak, "Vâhid" isminin rubûbiyyetini müşahede ederdi1. Bu müşahede, her şeyin bir hususi Rabbi (Rabb-ı hassı) bulunduğunu ve her varlığın kendi özel ism-i ilâhîsinin ruhu olduğunu açıkça ortaya koyar1.

Eser, ahadiyyet kavramının farklı veçhelerini ele alır. İbn Arabî'nin daha önceki Fass-ı Yûsufî'de zikrettiği "ahadiyyet-i zâtiyye" ve "ahadiyyet-i esmâiyye-i ilâhiyye"den sonra, "Hikmet-i Hûdiyye"de "ahadiyyet-i rubûbiyyet"i beyan eder1. Bu, Hak'ın lâ-taayyün'den sonraki ilk taayyünü olan ahadiyyet mertebesinin, rubûbiyyet yönünden idrak edilmesidir (Ahadiyyet, K1-220).

Kitap, her ismin kendi mazharında zuhurunu ve bu zuhurun ayrışmasını da işler. Örneğin, Hâdî isminin mazharı mü'min iken, Mudil isminin mazharı kâfirdir1. Bu ayrışma, Allah'ın Zât'ında müstağrak olan isimlerin, ilim mertebesinde (hazreti ilmiyede) peyda olup birbirinden ayrılmasıyla gerçekleşir1. Eser, bu derin tasavvufî hakikatleri idrak etmeyi ve okuyucuyu İslâm'ın ve dünya tefekkürünün zirve kitaplarından biri olan İbn Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem'inin bu bölümüne yaklaştırmayı hedefler1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.TB. Kelime-i Hûdiyye — s. 4, 7, 9, 20, 21, 25
Arif kimdir, cahil kimdir?

Ârif, Hak'kı tanıyan, irfân sahibi, mârifet makâmına ulaşmış kişidir. O, Hak'kı Hak'tan, Hak'ta ve Hak'kın gözüyle gören kimsedir1. Ârif, Hak'kı tüm tecellîlerde ve suretlerde müşâhede ederken1, câhil ise Hak'kı kendi inancına uygun surette tecellî ettiğinde kabul eden, aksi durumda inkâr eden kişidir1. Ârif, mârifet ehli iken, câhil ise tabiat perdeleri ardında kalmış, ilmi aklî olan ve Hak'tan gayrı şeylerle perdelenmiş kimsedir2.

Ayrıntı

Ârif, tasavvufta sâlikin mârifet makâmına ulaşmış hâlidir3. Hadîs-i şerîfteki "men arefe nefsehû fa-kad arefe rabbeh" (kim nefsini tanırsa Rabb'ini tanır) ârifliğin temelini oluşturur3. Ârif, âlimden farklıdır; âlim bilgi sahibiyken, ârif mârifet sahibidir ve bilgiyi müşâhede ile yaşamıştır3. Ârif, Hak'kı tüm zuhurlarda ve suretlerde müşâhede eder1. Nitekim Abdullah Balyani'nin "Dü çeşm-i serle Hakk'ı görmedikçe Onu bir lâhza vaz geçmem talebden" sözü, ârifin Hak'kı bu dünyada dahi müşâhede etme hâlini anlatır1. Ârif, basiret üzere Allah'a davet eder, davet ettiği halkın ne olduğunu ve davet edenin kim olduğunu idrak eder1. Ârifler, tevhid ehlidirler1.

Câhil ise, Hak'tan gayrı şeylerle perdelenmiş, tabiat perdeleri ardında kalmış ve ilmi aklî olan kimsedir1. Câhil, Hak'kı tüm tecellîlerde müşâhede edemediği için, Hak Teâlâ onun tahayyül ettiği surete muğayir olarak tecellî edince "Hak değildir" diye inkâr eder1. Câhilin ameli, cehennemden kurtulmak ve cennete nail olmak içindir1. Ayrıca, câhil, Hak'kı bu âlemde müşâhede edemeyen ve Hak'kın hitabını anlayamayan kişidir; hakikatte körlükten kurtulanlar ancak âriflerdir1. Câhil, Hak'kı cisim, cevher veya araz olarak görmezken, ârif Hak'kı suretlerden tenzih eder, çünkü Hak'kın belirli bir sureti yoktur ve her anda bir şânda tecellî eder1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.TB. Kelime-i Hûdiyye — s. 7, 38, 43, 55, 56, 98, 101, 102, 103
  3. 2.K1-110, TB. Kelime-i Hûdiyye, s. 43
  4. 3.K1, s. 110