
TB. Kelime-i İsmâîliyye & Ya'kûbiyye
Terzibaba - Necdet Ardıç
Anahtar Kelimeler
İlgili Konular
Sıkça Sorulan Sorular
Terzibaba'nın 'Kelime-i İsmâîliyye & Ya'kûbiyye' eseri ne anlatıyor?⌄
Terzibaba'nın "Kelime-i İsmâîliyye & Ya'kûbiyye" eseri, İsmâil (a.s.) ve Ya'kûb (a.s.) peygamberlerin isimlerinde mündemiç olan hikmetleri, özellikle de "Hikmet-i Âliyye" ve "Hikmet-i Ruhiyye" kavramları üzerinden tasavvufî bir bakış açısıyla şerh eden bir eserdir. Eser, bu peygamberlerin isimlerinin taşıdığı mânevî anlamları, ilâhî ilimler ve nefs tezkiyesi bağlamında ele alır. İsmâil (a.s.)'ın ism-i Âlî'ye mazhar kılınmasıyla "Hikmet-i Âliyye"nin, Ya'kûb (a.s.)'ın isminde ise din ve ruh arasındaki uyumu ifade eden "Hikmet-i Ruhiyye"nin açıklandığı belirtilir1. Eser, sâlikin renklerden kurtulup renksizlik hürriyetine kavuşması gibi tasavvufî mertebeleri de işler1.
›Ayrıntı
Terzibaba'nın "Kelime-i İsmâîliyye & Ya'kûbiyye" eseri, adından da anlaşılacağı üzere, İsmâil (a.s.) ve Ya'kûb (a.s.) peygamberlerin isimlerinde gizli olan hikmetleri açıklama gayesi güder. Eserin temel amacı, bu iki peygamberin isimleri üzerinden tasavvufî hakikatleri ve mânevî mertebeleri idrak etmektir.
İlk olarak, eserin başında "Kelime-i İsmâiliyye'de Mündemiç 'Hikmet-i Âliyye'nin Beyanında Olan Fas" başlığı altında, İsmâil (a.s.)'ın ism-i Âlî'ye mazhar kılınmasıyla yüce hikmetin açıklandığı belirtilir1. Bu kısım, her mevcudun uluhiyet mertebesinden aldığı hissenin, kendisinin Rabb-ı hassı olan bir isimle ilgili olduğunu vurgular1.
Ardından, "Kelime-i Ya'kûbiyye'de Mündemiç Olan 'Hikmet-i Ruhiyye' Beyanıdır" başlığı altında, Ya'kûb (a.s.)'ın isminde yer alan "Hikmet-i Ruhiyye" ele alınır1. Bu hikmetin Ya'kûb (a.s.)'a tahsis edilmesinin iki veçhesi olduğu ifade edilir. Birincisi, Ya'kûb (a.s.)'ın oğullarına vasiyetini bildiren Bakara Sûresi 132. ayetine nazaran "ruhiyye" kelimesinin manasıdır1. İkinci veche ise Ya'kûb (a.s.)'ın lisanından beyan olunan Yusuf Sûresi 87. ayetine işaret eder1. Eser, "Kelime-i Ya'kûbiyye"nin "ruhiyye" ile manalandırıldığını ve ruh ile din arasında bir uyum bulunduğunu, bu Fass'ın esasını din ve ahkâmına dair hakikatlerin teşkil ettiğini açıklar1. İnsanın varlığının din ile ruhun birlikte münasebeti olduğuna göre, dinin ruh mesabesinde bulunduğu ve emirleri ve yasakları dolayısıyla "Hikmet-i Ruhiyye" ile tavsif edildiği belirtilir1.
Eser, ilâhî ilimlerle ve nefha-i ilâhî ile kişinin üzerindeki "elbiselerden soyunma" ve "renksizlik hürriyetine kavuşma" gibi tasavvufî süreçleri de işler1. Bu, sâlikin mânevî ilerlemesini ve Hakikat-i İlâhiyye'ye ulaşma yolculuğunu ifade eder1.
- Kaynaklar
- 1.TB. Kelime-i İsmâîliyye & Ya'kûbiyye — s. 6, 9, 10, 66, 86, 87, 88, 191
Eserde geçen 'Kelime-i İsmâîliyye' ne demektir?⌄
Kelime-i İsmâîliyye, Cenâb-ı Hakk'ın Hz. İsmail'i mazhar kıldığı "Âli" ismine dayanan yüce hikmeti ifade eder. Bu kavram, tasavvufî metinlerde besmelenin ve ilâhî isimlerin kâinattaki tecellîlerini açıklamak için kullanılır. Özellikle İbn Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem'indeki İsmail Fassı'nda ele alınan bu hikmet, her bir varlığın Allah'ın belirli bir isminin mazharı olduğu ve bu ismin o varlığın Rabb-ı hassı olduğu hakikatini içerir. Kelime-i İsmâîliyye, ilâhî isimlerin fiillerle zuhura çıkışını ve bu zuhurun varlıkların kemalâtını nasıl belirlediğini açıklar1.
›Ayrıntı
Kelime-i İsmâîliyye, "Hikmet-i Âliye" olarak da anılır ve Hz. İsmail'in "Âli" isminin mazharı kılınmasıyla ilişkilendirilir1. Bu hikmet, besmelenin tasavvufî derinliğiyle de bağlantılıdır; zira besmele, "Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla" anlamına gelir ve kâinatın açılış kelimesi olarak kabul edilir2. Besmeledeki "Allah" ismi, bütün esmâyı toplayan ulûhiyyet ismidir ve bu isimlerin tecellîleri, Kelime-i İsmâîliyye'nin temelini oluşturur. Her bir mevcut, âlemlerin Rabbi olan Allah'ın bir mazharıdır ve bu mazhariyet, her varlığın rububiyet-i mutlakadan mazhar olduğu ism-i hassın rububiyet-i hassası haysiyetiyledir1. Örneğin, bir kitap "Alim" isminin eseri, bir arif "İlim" isminin eseri, bir hayvan ise "Hay" isminin eseridir1. Bu bağlamda, Kelime-i İsmâîliyye, ilâhî isimlerin varlıklar üzerindeki tecellîlerini ve bu tecellîlerin varlıkların kemalâtını nasıl ispat ettiğini vurgular. Nasıl ki Cenâb-ı Hakk esmâ-i ilâhiyyeyi fiilleriyle zuhura çıkardığında "İlah" ismini aldıysa, insan da yaptığı fiillerle "said" ismiyle isimlendirilir1. Bu durum, Allah'ın fiillerinin esmâ-i ilâhiyyeyi ispat etmesi gibi, insanın fiillerinin de kendi saadetini ispat etmesiyle benzerlik gösterir1. Kelime-i İsmâîliyye, aynı zamanda, her insanın Rabb-ı hassı olan ism-i ilâhînin hazinesinde gizli olan hallerin ve eserlerin mutlaka zuhura geleceği hakikatini de içerir1. Bu, ilâhî isimlerin batında latif iken, Allah'ın fiilleriyle zahire çıkmasıyla açıklanır1.
- Kaynaklar
- 1.TB. Kelime-i İsmâîliyye & Ya'kûbiyye — s. 7, 9, 97, 100, 148
- 2.K1, s. 223
Terzibaba - Necdet Ardıç kimdir?⌄
Necdet Ardıç, Uşşâkî tarikatının günümüzdeki önemli mürşidlerinden biri olup, tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan müstesna bir şahsiyettir. Eserleri ve sohbetleriyle tasavvufu geniş kitlelere ulaştırmış, özellikle İrfan Mektebi (Hakk Yolu) ve Fusûsu'l-Hikem şerhi gibi çalışmalarıyla öne çıkmıştır1. Kendisi "Terzibaba" lakabıyla anılmakta ve eserlerinde bu isimle yer almaktadır2. Tasavvufî serilerinde Abdürrezzak Tek ve Terzi Oğlu Cem Cemâlî gibi müellifler de onun ekolünden gelmektedir34.
›Ayrıntı
Necdet Ardıç, tasavvuf dünyasında "Terzibaba" olarak bilinen ve Uşşâkî tarikatına mensup bir mürşiddir1. Kendisi, tasavvufî irfanı çağdaş döneme taşıyan ve geniş kitlelere ulaştıran bir şahsiyet olarak tanınır. Eserleri ve sohbetleri aracılığıyla tasavvufun anlaşılmasına ve yaşanmasına katkıda bulunmuştur1.
Terzibaba Necdet Ardıç'ın önemli çalışmaları arasında İrfan Mektebi (Hakk Yolu) ve Fusûsu'l-Hikem şerhi bulunmaktadır1. Ayrıca, Kelime-i İsmâîliyye & Ya'kûbiyye gibi eserleri de mevcuttur2. Bu eserlerde, "Hikmet-i Âliye"nin, yani yüce hikmetin, İsmail (a.s.)'a istinat ettirilmesi gibi tasavvufî konulara değinilmiştir; zira Hak Teala'nın İsmail (a.s.)'ı ism-i Âli'ye mazhar kıldığı belirtilir2.
Necdet Ardıç'ın eser külliyatı oldukça geniştir. Bu külliyat içinde Necdet Divanı, Hacc Divanı, İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri gibi çalışmalar yer almaktadır2. Ayrıca, Lübb’ül Lübb Özün Özü (Osmanlıca’dan çeviri) ve Salât- Namaz ve Ezan-ı Muhammedi’de Bazı hakikatler gibi farklı konularda da eserler kaleme almıştır2. Divanlar serisi içinde kendi adını taşıyan divanlar ve ilahî derlemeleri de bulunmaktadır2.
Necdet Ardıç'ın ekolünden gelen müellifler de bulunmaktadır. Örneğin, Abdürrezzak Tek, Terzibaba Necdet Ardıç riyâsetindeki tasavvuf serisi içinde Sâd, Câsiye ve Vâkı'a sûreleri tefsirlerini yazmıştır3. Benzer şekilde, Terzi Oğlu Cem Cemâlî de Mü'minûn ve Zümer sûreleri tefsirlerinin yazarıdır ve Terzibaba ekolünden gelmektedir4. Bu durum, Necdet Ardıç'ın tasavvufî düşüncesinin ve irfan geleneğinin devamlılığını sağlamadaki rolünü göstermektedir.
- Kaynaklar
- 1.Vikipedi: Necdet Ardıç (Terzibaba)
- 2.TB. Kelime-i İsmâîliyye & Ya'kûbiyye — s. 1, 7, 191, 192, 196
- 3.Vikipedi: Abdürrezzak Tek
- 4.Vikipedi: Terzi Oğlu Cem Cemâlî
Tasavvufta 'makâm-ı cem' ve 'makâm-ı fark' ne anlama gelir?⌄
Tasavvufta "makâm-ı cem" ve "makâm-ı fark", sâlikin manevî yolculuğunda kesretten vahdete ve tekrar vahdetten kesrete dönüşünü ifade eden temel mertebelerdir. Makâm-ı cem, sâlikin bütün esmâî tecellîleri tek bir merkezde toplayarak kesretin ardındaki vahdeti müşâhede etmesidir; bu mertebede her şeyin Hak'tan olduğu idrâk edilir ve "lâ fâile illâllâh" hakikati yaşanır1. Makâm-ı fark ise, başlangıçtaki kesret algısı olup, her şeyin ayrı taayyünlerle algılandığı hâldir. Sülûkun kemâl noktası olan "cem'-i fark" veya "fark fî'l-cem'" makâmında ise sâlik, vahdeti kesretle birlikte görerek Hak'kı hem bir hem de çok olarak idrâk eder; bu, vâsıllığın kemâli ve bekâ billâh ehlinin makâmıdır2.
›Ayrıntı
Tasavvufî sülûkun temelini oluşturan bu mertebeler, sâlikin Hakikat'e ulaşma yolculuğundaki idrâk değişimlerini gösterir. İlk olarak sâlik, fark makâmındadır; bu hâlde her şeyi ayrı ayrı, kesret olarak algılar: "şu Hak, şu kul, şu dünyâ, şu âhiret"1. Bu, başlangıç hâli olup, halkın halk, Hakk'ın Hak olarak görüldüğü bir makâmdır3. Ancak bu fark hâlinde kalmak, tasavvufî açıdan "şirk" olarak nitelendirilir3. Sâlik, sülûkunda ilerledikçe cem makâmına ulaşır. Cem, "toplama, bir araya getirme" anlamına gelir ve bu makâmda sâlik, bütün esmâî tecellîlerin tek bir merkezde toplandığını, kesretin ardındaki vahdeti müşâhede eder1. Bu mertebede "her şey aslında Hak'ın tecellîsi" olduğu idrâk edilir ve "lâ fâile illâllâh" hakikati yaşanır; eşyâ saydamlaşır, ardındaki Hak'ın tecellîsi parlar1. Cem makâmında, halkın vücudu olmaksızın her şeyin Hak olduğu idrâk edilir3. Ancak cem makâmında kalmak ve cemden sonra farka gelmemek "zındıklık" olarak kabul edilir3. Sülûkun kemâl noktası ise cem'-i fark veya fark fî'l-cem' makâmıdır. Bu makâmda sâlik, vahdeti kesretle birlikte görür; Hak'kı hem bir hem de çok olarak idrâk eder1. Bu, halkı Hak'ta, Hak'kı halkta birlikte görerek birine birini perde etmeden yaşamayı gerektiren, hayatın en kemalli yaşamıdır3. Arif, vahdet-i hakikiye-i vücudiyeyi bildiğinde, maiyyet hükmüyle halkın bir vecihten Hak, Hakk'ın bir vecihten halk olduğunu ve makâm-ı farkta halkın halk, Hakk'ın Hak olduğunu, makâm-ı cem-i mutlakta da halkın vücudu olmaksızın her şeyin Hak olduğunu idrâk eder3. Bu üç kademeyi birlikte yaşamak, sâlikin kemâlâtını gösterir3.
- Kaynaklar
- 1.K1, s. 136
- 2.K1-136, TB. Kelime-i İsmâîliyye & Ya'kûbiyye, s. 71
- 3.TB. Kelime-i İsmâîliyye & Ya'kûbiyye — s. 71, 72, 75, 79
Eserde geçen 'nefs-i mutmainne' nedir?⌄
Nefs-i mutmainne, tasavvufta yedi nefs mertebesinin dördüncüsü olup, "sâkinleşmiş, huzura ermiş nefs" anlamına gelir. Bu mertebe, Fecr Suresi'nin 27-30. ayetlerinde geçen "Yâ eyyetühe'n-nefsu'l-mutmainneh, irci'î ilâ rabbike râdıyeten merdıyyeh, fadhulî fî ibâdî, vedhulî cennetî" (Ey mutmainne nefsi, Rabbine râzı olarak ve râzı kılınmış olarak dön; kullarımın arasına gir, cennetime gir) hitabıyla ilişkilendirilir1. Sâlik bu mertebede kalbî sükûna erer ve Hak ile huzur bulur; artık kararsızlık ve sıkıntıdan uzaklaşmıştır1. Nefs-i mutmainne, sülûkun kritik bir dönüm noktasıdır ve mülhime nefs mertebesinden sonra gelir1. Bu mertebede nefs, Hak'tan gelen ilhamlarla iyi ve kötüyü ayırt etme yeteneğini geliştirmiş ve kurtuluşa giden yolda ilerlemiştir1.
›Ayrıntı
Nefs-i mutmainne, tasavvufî sülûkun orta basamağı ve önemli bir dönüm noktasıdır1. Mülhime nefs mertebesinden sonra gelir ve levvâme nefs ile arasındaki fark belirgindir1. Mülhime nefs, kalbinden ilham alarak iyiyi ve kötüyü ayırt eden bir yapıya sahipken1, mutmainne nefs, bu ilhamlarla kalbi sâkinleşmiş ve Hak ile huzura ermiş bir hâldedir; artık kararsızlık ve sıkıntı yaşamaz1. Bu mertebede sâlik, dünyevî olaylar karşısında panik yapmaz, sâkinliğini korur ve ibadetlerden lezzet alır1.
Fecr Suresi'nin 27-30. ayetleri, nefs-i mutmainne için temel bir mesned teşkil eder1. Bu ayetlerdeki "Yâ eyyetühe'n-nefsu'l-mutmainneh" hitabı, sâlikin nefsine Hak'tan gelen bir çağrıdır1. "İrci'î ilâ rabbike" ifadesi, nefsin Rabbine dönmesi emrini içerir ki bu, nefsin aslına rücû etmesidir1. "Râdıyeten merdıyyeh" ise, nefsin hem Hak'tan râzı olması hem de Hak tarafından râzı kılınması hâlini ifade eder1. Bu mertebede nefs, kendi Rabb-ı hassına rücû etmekle emrolunur; yani Hak, nefs-i mutmainneye "Rabbına dön" der, "Bana dön" demez, bu da bir üst mertebeye işaret eder2. Bu idrak, sâlikin kendi nefsine dahil olması ve nefsini bilerek Rabbini tanıması anlamına gelir2. Nefs-i mutmainnenin kemalinde olanlar için "Hakkal yakıyn" hâli söz konusudur2. Bu mertebede sâlik, Hak'tan gelen ilhamlarla hareket eder ve fiilleri zahiren çirkin görünse bile, Hak'ın fiili hükmünde olduğundan makbuldür2.
- Kaynaklar
- 1.K1, s. 272, 530
- 2.TB. Kelime-i İsmâîliyye & Ya'kûbiyye — s. 36, 37, 40, 49
Bu eser kimler için yazılmıştır?⌄
Necdet Ardıç'ın "Kelime-i İsmâîliyye & Ya'kûbiyye" adlı eseri, tasavvufî hakikatleri idrak etmek isteyen, kendi hakikatini ve Hakk'ın tecellilerini müşahede etmeyi arzulayan, irfan yolunun sâlikleri için kaleme alınmıştır. Eser, özellikle "iki marifet sahibi olan arif"lere hitap ederek, kulun hem kendi nefsini (vehmini) bilip Hakk'ın eserini tanımasını hem de Hakk'ın kendisiyle konuşan ve fiil işleyen olduğunu idrak etmesini amaçlar1. Bu bağlamda, Hakk'ın isimlerinin ve sıfatlarının eserlerini görmek isteyen, varlığın sırrını çözmeye çalışan ve ilahi ilmin derinliklerine vakıf olmak isteyen kişilere yönelik bir rehber niteliğindedir.
›Ayrıntı
Bu eser, tasavvufî irfan geleneğini takip eden ve Hakk'ın varlıkta tecellisini anlamaya çalışan kişiler için yazılmıştır. Kitabın hitap ettiği kesim, "iki marifet sahibi olan arif" olarak tanımlanır1. Bu arifler, birinci marifet cihetinden kendi vehimlerini bilip, Hakk'ın eserlerini ve müessirini tanıyarak kul olduklarını idrak ederler. İkinci marifet cihetinden ise Hakk'ın kendileri aracılığıyla tecelli ettiğini, dolayısıyla Rab olduklarını anlarlar1. Eser, bu idrak seviyesine ulaşmak isteyen sâliklere yol gösterir. Ayrıca, kendi hakikatini, ayân-ı sâbitesini ve hakikatinde var olan "Ben" yani Hakk'ın "Ben"ini bulup müşahede etmek isteyenler için de bir kılavuzdur1. Eserde vurgulandığı üzere, her bir fiil-i ihtiyari failin nefsinde bir eser vücuda getirir ve Hakk'ın emirlerine itaat eden kulun kemale ereceği belirtilir1. Bu durum, kendi fiillerinin sonuçlarını ve Hakk ile olan ilişkisini derinlemesine anlamak isteyenler için önemli bir bakış açısı sunar. Sonuç olarak, eser, Zat-ı sırfın kendinde mevcut olan sıfat ve isimlerinin ahkam ve eserlerini müşahede etmek isteyen, varlığın sırrını çözmeye çalışan ve ilahi ilmin derinliklerine vakıf olmak isteyen kişilere yöneliktir1.
- Kaynaklar
- 1.TB. Kelime-i İsmâîliyye & Ya'kûbiyye — s. 43, 51, 100, 121
Eser neden bir 'şerhin şerhi' olarak tanımlanıyor?⌄
Terzibaba Necdet Ardıç'ın eseri, metin, şerh ve izahların iç içe geçmesi, ayrıca Avni Konuk'un şerhinin de esere dahil edilmesi sebebiyle bir "şerhin şerhi" olarak tanımlanır. Bu durum, yazarın kendi izahlarını ve şerhlerini, daha önceki bir şerh üzerine bina etmesinden kaynaklanır. Eserde, Avni Konuk'un şerhleri italik yazıyla belirtilirken, Terzibaba'nın kendi şerh ve izahları normal yazıyla sunulur; ancak bu ayrımın her zaman tam olarak yapılamadığı, metin ve şerhlerin birbirine karıştığı ifade edilir1. Bu iç içe geçmiş yapı, eserin sadece bir metnin açıklanması değil, aynı zamanda bir açıklamanın da açıklanması niteliğini taşır.
›Ayrıntı
Eserin "şerhin şerhi" olarak nitelendirilmesinin temel sebebi, Terzibaba Necdet Ardıç'ın (Kavram Sayfaları, Necdet Ardıç) kendi tasavvufî izahlarını ve yorumlarını, Avni Konuk'un daha önce yapmış olduğu bir şerh üzerine inşa etmesidir. Bu durum, eserin başında açıkça belirtilir: "Avni Konuk Beyin şerhinin geçtiği yerleri 'italik-eğik' yazı ile diğer Terzi Baba şerh ve izahları ise normal yazı ile belirtilecektir ki metin ve şerh izahlardan ayrılmış olsun"1. Bu ifade, eserin iki farklı şerh katmanını barındırdığını gösterir. Birincisi, Avni Konuk'un şerhi; ikincisi ise Terzibaba'nın bu şerh üzerine eklediği kendi izahlarıdır.
Ancak, eserin ilerleyen sayfalarında bu ayrımın her zaman net bir şekilde yapılamadığı da ifade edilir: "Gelecek sayfalarda metin, şerh ve izahlar birbiri içine çok geçmiş olduğundan bunların hepsini ayırmak pek mümkün olamayacağından bazen metin ve şerh ile izahlar birine tabii olarak karışabileceğinden onları kendimiz namına sahiplenmekten Hakk’a sığınırız"1. Bu durum, eserin sadece bir metnin açıklanması değil, aynı zamanda bir şerhin de yorumlanması ve derinleştirilmesi anlamına geldiğini vurgular. Dolayısıyla, Terzibaba'nın eseri, orijinal metnin ötesinde, bir şerhin üzerine eklenen yeni bir şerh katmanı ile zenginleşmiş, çok katmanlı bir yorumlama faaliyeti olarak ortaya çıkar. Bu yapı, tasavvufî metinlerdeki derinlik ve anlam katmanlarının nasıl genişleyebileceğine dair bir örnek teşkil eder.
- Kaynaklar
- 1.TB. Kelime-i İsmâîliyye & Ya'kûbiyye — s. 6
Hz. Yakup kıssasından çıkarılacak tasavvufî ders nedir?⌄
Verilen kaynaklarda bu soruya doğrudan bir cevap bulunmuyor.