
TB. Kelime-i Muhammediyye
Terzibaba - Necdet Ardıç
Anahtar Kelimeler
İlgili Konular
Sıkça Sorulan Sorular
Kelime-i Muhammediyye kitabı ne anlatıyor?⌄
Kelime-i Muhammediyye kitabı, tasavvufî bir bakış açısıyla Hakîkat-i Muhammediyye kavramını derinlemesine ele almaktadır. Kitap, Hz. Muhammed'in hem beşerî yönünü hem de kâinatın yaratılışının kaynağı olan ilahî hakikatini inceler. Özellikle Hakîkat-i Muhammediyye'nin Allah'ın isim ve sıfatlarının tecellî ettiği "vâhidiyet mertebesi" olduğunu ve tüm taayyünatın (varlıkların) evveli ve kaynağı olduğunu vurgular1. Eser, bu hakikatin "hikmet-i ferdiyye" ile vasıflandırılmasının sebebini, ilahî ilimdeki küllî şeyiyetin bu hakikat üzerinden faaliyete geçmesi olarak açıklar1. Ayrıca, Kur'an-ı Kerim'in ve ilahî kelimelerin ilk tecellî mahalli olarak Hakîkat-i Muhammediyye'yi konumlandırır ve Hz. Muhammed'in "cevâmiu'l-kelim" oluşunu bu bağlamda değerlendirir1.
›Ayrıntı
Kelime-i Muhammediyye kitabı, tasavvuf metafiziğinin temel taşlarından biri olan Hakîkat-i Muhammediyye'yi çeşitli veçheleriyle ele alır. Kitap, Hz. Muhammed'in iki temel yönüne işaret eder: ilki, tarihsel ve beşerî yönü olan "Muhammedü'l-Emîn" ve "ene beşerun mislikum" (ben de sizin gibi bir beşerim) ifadesiyle belirtilen beşerî varlığıdır. İkincisi ise, ilahî vahyin kendisine geldiği, kâinatın yaratılışının sebebi ve ilk tecellîsi olan "Hakîkat-i Muhammediyye" mertebesidir1.
Bu Hakîkat-i Muhammediyye, Cenâb-ı Hakk'ın ahadiyet mertebesindeki isim ve sıfatlarının vahidiyet mertebesinde zuhura çıktığı yer olarak tanımlanır1. Yani, Allah'ın isim ve sıfatlarının ilim mertebesinde tecellî ettiği, tüm taayyünatın (varlıkların) evveli ve kaynağı olan bir programdır1. Bu mertebe aynı zamanda "mertebe-i vâhidiyet", "mertebe-i sıfat ve esma" ve "Ceberut mertebesi" olarak da anılır1.
Kitap, Hakîkat-i Muhammediyye'nin "hikmet-i ferdiyye" ile vasıflandırılmasının sebebini açıklar. Buna göre, ilahî ilimde sabit olan küllî şeyiyetin ve "kün" (ol) emrinin faaliyete geçmesi için Hakîkat-i Muhammediyye'nin bunları kabul etmesi gerekmektedir1. Bu hakikat, tüm ilahî kelimelerin ve ilahî ilmin meydana çıkması için ilk tecellî, yani "tecellî-i evvel"dir. Kur'an-ı Kerim de dahil olmak üzere tüm ilahî kelimeler, Hz. Muhammed'e "cevâmiu'l-kelim" (kelimelerin toplayıcısı) olması hasebiyle verilmiştir1. Bu durum, Hz. Muhammed'in Hakîkat-i Muhammediyye mertebesinde bütün âlemler için bir cevâmiu'l-kelim oluşunu ifade eder1. Kitap, bu derin hakikati idrak edebilmek için öncelikle kişinin kendi hakikatini bilmesi gerektiğini de vurgular1.
- Kaynaklar
- 1.TB. Kelime-i Muhammediyye — s. 7, 8, 10, 12, 14, 16, 39, 58, 70, 81
Terzibaba - Necdet Ardıç kimdir?⌄
Necdet Ardıç, günümüz Uşşâkî tarikatının önde gelen mürşidlerinden biri olup, tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan müstesna bir şahsiyettir. Eserleri ve sohbetleriyle tasavvufu geniş kitlelere ulaştırmış, özellikle İrfan Mektebi (Hakk Yolu) ve Fusûsu'l-Hikem şerhi gibi çalışmalarıyla öne çıkmıştır (Necdet Ardıç (Terzibaba) - Wiki). Kendisi "Terzibaba" lakabıyla tanınır ve eserlerinde bu ismi kullanır1. Necdet Ardıç, tasavvufî metinler serisi içinde yer alan Kelime-i Muhammediyye gibi eserlerin müellifidir ve bu eserlerde "Hikmet-i Ferdiyye" gibi tasavvufî konuları ele almıştır1.
›Ayrıntı
Necdet Ardıç, Uşşâkî tarikatına mensup bir mürşid olarak, tasavvufî öğretileri ve irfanı çağdaş dönemin insanına aktarma misyonunu üstlenmiştir (Necdet Ardıç (Terzibaba) - Wiki). Eserlerinde ve sohbetlerinde tasavvufun derinliklerini anlaşılır bir dille sunarak, bu geleneğin geniş kitlelere ulaşmasına katkıda bulunmuştur. Kendisi "Terzibaba" olarak bilinir ve bu unvanı eserlerinde de kullanır1.
Necdet Ardıç'ın önemli eserleri arasında İrfan Mektebi (Hakk Yolu) ve Fusûsu'l-Hikem şerhi bulunmaktadır (Necdet Ardıç (Terzibaba) - Wiki). Ayrıca, Kelime-i Muhammediyye adlı eseri de onun kaleminden çıkmış olup, bu kitapta "Hikmet-i Ferdiyye" gibi tasavvufî kavramları açıklamıştır1. Eserleri arasında Necdet Divanı, Hacc Divanı, Lübb'ül Lübb Özün Özü gibi farklı türlerde çalışmalar da yer almaktadır1.
Necdet Ardıç'ın ekolünden gelen müellifler de bulunmaktadır. Örneğin, Abdürrezzak Tek, Terzibaba Necdet Ardıç riyâsetindeki tasavvuf serisi içinde Sâd, Câsiye ve Vâkı'a sûreleri tefsirlerini yazmıştır (Abdürrezzak Tek - Wiki). Benzer şekilde, Terzi Oğlu Cem Cemâlî de Mü'minûn ve Zümer sûreleri tefsirlerinin yazarıdır (Terzi Oğlu Cem Cemâlî - Wiki). Bu durum, Necdet Ardıç'ın tasavvufî düşüncesinin ve irfanının geniş bir çevre tarafından benimsenip devam ettirildiğini göstermektedir.
- Kaynaklar
- 1.TB. Kelime-i Muhammediyye — s. 1, 7, 319, 320, 324
Eserde geçen 'Hikmet-i Ferdiyye' ne demektir?⌄
Hikmet-i Ferdiyye, Muhyiddîn İbn Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem adlı eserinin son Fass'ı olan Kelime-i Muhammediyye'ye tahsis edilmiş bir hikmettir. Bu hikmet, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) hakikatinin tüm ilahî hakikatleri ve taayyünâtı (belirlemeleri) kendinde toplayan, tek ve biricik olma vasfını ifade eder. Lugatte "tek" anlamına gelen "fert" kelimesinden türeyen Ferdiyye, tüm kesretin (çokluğun) neticede birliğe dayandığını ve bu birliğin en kâmil mazharının Hakikat-i Muhammediyye olduğunu vurgular. Bu hikmet, Allah'ın "el-Hakîm" isminin tezahürü olarak eşyanın yerli yerine konulması ve sâlikin bu sıfata ayna olması mertebesinin en üst düzeyini temsil eder1.
›Ayrıntı
Hikmet-i Ferdiyye, Fusûsu'l-Hikem'in 27. ve son Fass'ı olan Kelime-i Muhammediyye'ye ait bir hikmettir2. "Fert" kelimesi "tek" anlamına gelirken, "Ferdiyye" bütün birleri toplamış olan bir tekliği ifade eder2. Bu hikmet, Hakikat-i Muhammediyye'nin tüm taayyünâtın evveli olması ve tüm hakikatleri kendinde cem etmesi sebebiyle ona tahsis edilmiştir2. Hz. Peygamber'in (s.a.v.) hakikati, tüm hakikatleri cami' olduğu için "hikmet-i ferdiyye" de tüm hikmetleri cami'dir2.
Bu hikmet, Allah'ın Zâtî sıfatlarından olan "kıyam-ı binefsihi" (nefsiyle kaim olma) vasfının Hakikat-i Muhammediyye'de tecellisini gösterir; yani Hakikat-i Muhammediyye kendi nefsiyle ve Zât'ıyla kaimdir ve tüm âlem, küllî olarak ferdiyyetin mazharıdır2. Hikmet-i Ferdiyye, tüm âlemlerdeki kesretin (çokluğun) neticede birliğe dayandığını ve bu çokluğun tek bir ifadeyle "Fert" olarak belirtildiğini açıklar2. İlm-i ilahîde sabit olan "şey'iyyet-i külliyye"nin (külli olan eşyanın şeyleri) ve "kün" kavlinin duyulması ve emre uyulması için Hakikat-i Muhammediyye'nin bunları kabul etmesi gerektiği için Kelime-i Muhammediyye "hikmet-i ferdiyye" ile vasıflandırılmıştır2. Bu durum, Peygamber Efendimizin hakikati itibarıyla ferdiyyetin kemalinin nasıl meydana geldiğini gösterir ve sâliklerin de bu Hakikat-i Muhammediyye'ye ait ferdiyyete doğru bir yükseliş içinde olmaları gerektiğini işaret eder2.
- Kaynaklar
- 1.K1-197, TB. Kelime-i Muhammediyye, s. 25
- 2.TB. Kelime-i Muhammediyye — s. 7, 11, 12, 25, 39, 40, 46
Kitapta neden 'kadınlara sevgi' konusu sıkça geçiyor?⌄
Tasavvufî metinlerde "kadınlara sevgi" konusunun sıkça geçmesi, bu sevginin ilâhî muhabbetin bir tecellîsi ve hakîkî aşka ulaşmada bir köprü olarak görülmesinden kaynaklanır. Özellikle Hz. Peygamber'in "Sizin dünyânızdan bana üç şey sevdirildi" hadîs-i şerîfinde kadınlara duyulan sevginin zikredilmesi, bu konunun tasavvufta önemli bir yer edinmesine sebep olmuştur. Bu sevgi, zâhirde beşerî bir ilgi gibi görünse de, bâtınî olarak Hakk'ın varlıktaki tecellîlerini idrâk etme ve O'na yönelme aracı olarak kabul edilir1. Muhabbetin aslının "küntü kenzen mahfiyyen" hadîs-i kudsîsinde belirtildiği gibi, Allah'ın bilinme isteğinden doğan bir sevgi olması, varlıktaki her türlü sevginin ilâhî kaynağa bağlanmasını sağlar1.
›Ayrıntı
Tasavvufî metinlerde kadınlara duyulan sevgi, genellikle ilâhî muhabbetin bir yansıması ve sâlikin hakîkî aşka ulaşmasında bir merhale olarak ele alınır. Bu durum, Hz. Peygamber'in "Sizin dünyânızdan bana üç şey sevdirildi" hadîs-i şerîfinde kadınların zikredilmesiyle temellendirilir. Bu hadîs, kadınlara duyulan sevginin, varlığın aslı olan muhabbetle ilişkili olduğunu gösterir1.
Muhabbet, tasavvufta sülûkun itici gücü ve mücâhedenin tatlandırıcısı olarak kabul edilir2. "Küntü kenzen mahfiyyen" (Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim ve âlemleri yarattım) hadîs-i kudsîsi, âlemlerin yaratılışının temelinde muhabbet olduğunu vurgular. Bu bağlamda, bütün insanlarda bulunan muhabbet de bu ilâhî kaynaktan gelir1. Dolayısıyla, kadınlara duyulan sevgi de bu genel ilâhî muhabbetin bir parçası olarak değerlendirilir.
Sâlikin, kadına duyduğu sevgiyi sadece beşerî bir şehvet olarak değil, ilâhî bir sevgi olarak idrâk etmesi önemlidir. Arif kişi, kadına mübaşeretini "Ben nisaya muhabbet ve mübaşerette ilâhî sevgi ile iltizâz ederim" diyerek ifade etmedikçe, bu hâli başkaları tarafından şehvet-i tabîiyye olarak algılanabilir1. Oysa arif için bu şehvet ve muhabbet dahi ilâhî sevgidir. Ancak bu sevginin meşru sınırlar içinde olması esastır; zina gibi gayrimeşru yollarla kadına temas etmek, ilâhî sevgiyle bağdaşmaz ve makdûh bir fiildir1. Bu durum, mecâzî aşkın hakîkî aşka köprü olması prensibiyle de uyumludur; mecâzî aşk, sâlikin sevme yeteneğini geliştirerek onu Hak'a yöneltir2.
- Kaynaklar
- 1.TB. Kelime-i Muhammediyye — s. 129, 219, 220, 261
- 2.K1, s. 19, 247
Nefsini bilen Rabbini bilir sözü nasıl açıklanıyor?⌄
"Nefsini bilen Rabbini bilir" (Men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu) sözü, tasavvufî idrakte insanın kendi hakikatini, yani süflî nefsinden arınıp ulvî özüne ulaşmasını, Hakk'ın sıfatlarının kendi varlığındaki tecellîlerini müşâhede etmesini ifade eder. Bu, kişinin kendi acziyetini, varlığının Hakk'tan geldiğini ve Hakk'a bağlı olduğunu idrak etmesiyle Rabb'inin rubûbiyyetini, yani terbiye ediciliğini ve kemâl sıfatlarını bilmesidir1. Nefsi bilmek, Hakk'ı bilmeye bir mukaddime, bir ön bilgidir; zira Hakk'ın fiiliyyeti, kulun münfailiyyeti ile zuhur eder ve kendi nefsindeki irfaniyetten Rabb'ine arif olunur1. Bu marifet, sadece bilgi değil, yaşanarak elde edilen bir irfaniyettir1.
›Ayrıntı
"Nefsini bilen Rabbini bilir" sözü, tasavvufî sülûkun temel prensiplerinden biridir ve insanın kendi özüne dönerek Hakk'ı tanımasını hedefler. Bu idrak, kişinin kendi nefsindeki sıfât-ı infiâliyye ve merbûbiyyeyi, yani kendi varlığının Hakk'a bağlı olduğunu ve Hakk'ın varlığıyla vasıflanmış olduğunu bilmesiyle başlar1. Zira Hakk'ın fâiliyyeti, kulun münfailiyyeti ile zahir olur1. İnsan, kendi nefsindeki hayat, ilim, irade, kudret gibi sıfatların Hakk'ın hakiki vücudundan gelen birer zuhur ve yansıma olduğunu idrak ettiğinde, Rabb'ini de o kemâlâtla tanır1. Bu, küçükten büyüğe doğru bir gidiştir; önce nefsini tanıyacak, sonra Rabb'ini tanıyacaktır1. Kendi nefsini idrak etmeden Rabb'i idrak etmek mümkün değildir, çünkü kendi nefsi rubûbiyyet nefsinden meydana gelmiştir1. Nefsin tezkiye edilmesi, yani süflî yapısından arındırılması, Hakk'a yönelen ulvî ruhun güçlenmesiyle mümkündür2. Kişi, kendi nefsindeki ilahi benliğini müşâhede ettiğinde, Rabb'inin marifetine ulaşır1. Bu süreçte, nefsaniyetin batındaki hakikatlere perde çekmesi engellenir ve Rabb ile araya giren fikrî oyunlar aşılır1. Kendi nefsine marifet, sadece bilgi aktarımı değil, yaşanarak elde edilen bir irfaniyettir1. İnsan, kendi hakikatini idrak ederek, kendisinin Hakk'tan geldiğini, aslının Hakk olduğunu ve kendine ait bir varlığının olmadığını, tüm varlığın Hakk'ın bir lütfu olduğunu anlar1. Bu idrak, aynı zamanda Hakk'ın rubûbiyyet isminin tecellîsidir; zira Hakk, kâinatı terbiye eden, yetiştiren ve ihtiyaç gideren vechesiyle tecellî eder2.
- Kaynaklar
- 1.TB. Kelime-i Muhammediyye — s. 103, 104, 105, 107, 118, 120, 173
- 2.K1, s. 54, 126
Namazın hakikati hakkında ne söyleniyor?⌄
Namazın hakikati, tasavvufta sadece zâhirî hareketlerden ibaret olmayıp, kulun Allah ile karşılıklı bir münâcâtı, yani konuşması ve müşahede makamına ulaşmasıdır. Bu, mü'minin mi'râcı olarak kabul edilir ve Bakara 152'deki "Beni zikrediniz tâ ki ben de sizi zikredeyim" ayetiyle temellendirilir1. Namaz, kulun basardan (zahirî görme) basirete (hakikati idrak etme) geçişini sağlayan bir ibadet olup, Hz. Peygamber'in "namaz gözümün nurudur" buyruğunun tecellî ettiği bir haldir1. Bu hakikat, sâlikin her anını Allah'ın huzurunda geçirmesiyle Salât-ı Dâim'e dönüşür ve kâinatın sürekli namazına eşlik etme bilincini kazandırır2.
›Ayrıntı
Namazın hakikati, tasavvufî idrakte beş vakit kılınan farz ibadetin ötesinde, kul ile Allah arasında kurulan derin bir bağ ve manevi yükseliştir. Lugat anlamı "duâ, hayır duâsı" olan salât, tasavvufta "mü'minin mi'râcı" olarak tanımlanır; kulun Hakk'a, Hakk'ın da kuluna teveccüh ettiği iki taraflı bir buluşmadır2. Bu buluşmanın özü, namazın bir "münâcât" olmasıdır; yani Allah ile kul arasında karşılıklı bir konuşmadır1. Bakara 152'deki "Beni zikrediniz tâ ki ben de sizi zikredeyim" ayeti, bu münâcâtın temelini oluşturur ve namazın bizzat bir zikir olduğunu vurgular1.
Namazın hakikati, aynı zamanda bir müşahede makamıdır. Terzi Baba'ya göre, namaz kılmanın sadece hareketler manzumesi olmadığı, Hakk'ın müşahede edildiği bir şehadet makamı olduğu ifade edilir1. Bu müşahede, bir varlığın basardan (zahirî görme) basirete (hakikati idrak etme) aktarılmasıyla gerçekleşir1. Hz. Peygamber'in "namaz gözümün nurudur" (kurretü'l-ayn) hadisi, bu müşahede halinin bir tecellisidir1. Cibril hadisinde de belirtildiği üzere, müşahedenin ilk halinin ibadetle, özellikle namazla olacağı vurgulanır1. Bu, sâlikin "Allah'ı görmesen bile O'nun seni gördüğünü düşün" ilkesiyle ihsan hakikatine ulaşmasıdır1.
Namazda Hakk'ı zevkan müşahede etmek, Hakk hakkında özel bir itikada sahip olmayan kâmil insanlara mahsustur; zira kâmiller Hakk'ı tek yönden değil, bütün yönlerden tanırlar1. Namazın her hali incelendiğinde, "Semi Allahu limen hamide" (Allah hamd edenin sesini duyar) ifadesinde kulun lisanı abd, kulağı ise rab mertebesinde olur; yani kulak Hakk mertebesinin giriş kapısı haline gelir1. Bu, Hakk ile birlikte olmanın ve Hakk'ın huzurunda durmanın en kestirme yoludur1. Namazın bu hakikatine ulaşamayan kimse, namazın gayesi olan rütbe-i niyabete (vekâlete) ve kurret-i ayn'a vâsıl olamaz1. Bu hakikat, sâlikin bütün hayatını namaza dönüştürmesi, her anının Hakk'ın huzurunda olduğunun bilinciyle yaşanması olan Salât-ı Dâim mertebesine ulaşmasıyla kemâle erer2. Bu mertebede sâlik, kâinatın sürekli namazına bilinçle eşlik eder2.
- Kaynaklar
- 1.TB. Kelime-i Muhammediyye — s. 263, 266, 267, 271, 290, 292, 293
- 2.K1, s. 4, 6
Bu eser kimler için yazılmıştır?⌄
Necdet Ardıç'ın "Kelime-i Muhammediyye" adlı eseri, tasavvufî hakikatleri idrak etmek isteyen, kendini bilme yolunda ilerleyen ve Hak'ın sıfatlarını kendi varlığında müşahede etmeyi arzulayan sâlikler için kaleme alınmıştır. Eser, özellikle irfan ehli olarak nitelendirilen, Hak'ın kulları arasına girip Cennet'ine dahil olmayı hedefleyen kişilere hitap eder1. Bu metinler, zâhirî bilginin ötesinde, Hak ile özel bir ilişki kurmayı ve mânevî derinlikleri keşfetmeyi amaçlayanlar için bir rehber niteliğindedir.
›Ayrıntı
Necdet Ardıç'ın "Kelime-i Muhammediyye" eseri, tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan bir mürşidin kaleminden çıkmıştır (Necdet Ardıç (Terzibaba) - Wiki). Bu eser, hayatın gerçek mânâda anlaşılabilmesi için kişinin hakikati itibarıyla kendisini bilmesini ilk şart olarak görenler için yazılmıştır1. Eserin hitap ettiği kitle, Hak'ın sıfatlarını kendi varlığında görmeyi ve bu sıfatlardan O'nun zâtını müşahede etmeyi arzulayanlardır1.
Bu bağlamda, eser özellikle "irfan ehli" olarak tanımlanan kişilere yöneliktir. Cennet ehlinin iki kısma ayrıldığı belirtilirken, "benim kullarımın arasına gir benim cennetime dahil ol" (Fecr 89/29-30) hitabına mazhar olanların irfan ehli olduğu ve onların cennetlerinin de bu dünyadaki hallerinin de farklı olduğu vurgulanır1. Eser, Hak'tan eza duyan ve bâtıldan sevinçli olan kimselere değil, bâtıla iman etmeyip Allah Teâlâ'ya kâfir olmayanlara hitap eder1.
Ayrıca, eserde bahsedilen "nefha-ı ilahiyye"ye ayna olanların bu hükmü yaşayacağı ifade edilir; bu ilahî nefhanın yaşanacağı başka bir mahal olmadığı belirtilir1. Bu da eserin, Hak'ın isimlerinin ve sıfatlarının eserlerini kendi varlığında taşıyan ve bunları idrak edebilen kişiler için kaleme alındığını gösterir. Zira Âdem'e bütün isimlerin öğretilmesi (Bakara 2/31) gibi, insana verilen bu ilahî esmaların hakikati kendisinde olmayanlarda eserlerinin zahir olmayacağı belirtilir1. Eser, bu derin hakikatleri idrakli bir şekilde okuyup inceleyemeyenlerin büyük kayıp içinde kalacağını ifade ederek, okuyucunun belirli bir mânevî olgunluğa sahip olması gerektiğini ima eder1.
- Kaynaklar
- 1.TB. Kelime-i Muhammediyye — s. 4, 114, 118, 119, 201, 251