
TB. Kelime-i Mûseviyye
Terzibaba - Necdet Ardıç
Anahtar Kelimeler
İlgili Konular
Sıkça Sorulan Sorular
Kelime-i Mûseviyye ne anlatıyor?⌄
Kelime-i Mûseviyye, Hz. Mûsâ'nın (a.s.) kelime-i vücûdunda mündemiç olan "hikmet-i ulviyye"yi ve bu hikmetin tezâhürlerini anlatır. Bu hikmet, Hz. Mûsâ'nın diğer resûllerden üstünlüğünü ve mertebesinin yüceliğini ifade eder; zira o, Allah Teâlâ'dan melek vasıtası olmaksızın doğrudan ahzetmiş ve O'nunla tekellüm etmiştirs.1. Kelime-i Mûseviyye, Hz. Mûsâ'nın ilm-i ilâhîdeki "ayn-ı sâbitesi"nin iktizâsı olarak bu âlem-i şehâdette zuhur eden hikmetleri kapsars.8. Bu bağlamda, Hz. Mûsâ'nın hayatında vuku bulan ve diğer peygamberlerin zuhurunda görülmeyen olaylar, özellikle Benî İsrâîl çocuklarının onun için katledilmesi, bu ulvî hikmetin bir tezahürüdürs.1, 9.
Kaynaklar: TB. Kelime-i Mûseviyye — s. 1, 8, 9
›Ayrıntı
Kelime-i Mûseviyye, Hz. Mûsâ'nın (a.s.) nefs-i küllîsine ve onunla ilişkili olan cüz'î ruhlara odaklanır. Hz. Mûsâ'nın nefs-i küllîsi, cesed-i şerîfinden mukaddem mükevven olup, ümmetinin nüfûs-i cüz'iyyesi ise sonradan oluşmuşturs.11. Bu durum, Hz. Mûsâ'nın ruhunun, kendisinden sonra gelen ve henüz müteayyin olmamış ruhları bilkuvve kendinde barındırdığını gösterirs.8.
Kelime-i Mûseviyye'nin temelinde, Hz. Mûsâ'nın "ayn-ı sâbitesi"nin, yani ilm-i ilâhîdeki ezelî hakikatinin yansımaları bulunur. Bu ayn-ı sâbite, onun kelime-i vücûdunda mündemiç olan hikmet-i ulviyyenin kaynağıdırs.8. Bu hikmet, Hz. Mûsâ'nın "Korkma, muhakkak sen a'lâsın!" (Tâhâ, 20/68) hitabına mazhar olmasını da açıklars.1.
Hz. Mûsâ'nın nâsûtu (beşerî sûreti) ve sandığa ilkâsı, ruhunun cismine ta'likini; sandığın denize atılması ise cisminin ilim denizine dalmasını sembolize eders.15. Bu, insanın nefs-i nâtıkasına ilim veren kuvvetlerin, cismin varlığı sayesinde ortaya çıktığını gösterirs.15.
Kelime-i Mûseviyye, aynı zamanda, her peygamberin ümmetinin, o peygamberin nefs-i küllîsine nispetle birer cüz'î ruh olduğunu ve bu cüz'î ruhların, küllî ruhta tasarruf edebildiğini ifade eders.9. Bu, Mûsâ'nın davetinde Firavun ile mücadelesinde ona yardımcı olan Benî İsrâîl çocuklarının ruhlarının, Mûsevî ruh-ı küllîsinde mutasarrıf olmalarıyla örneklendirilirs.9. Bu, "Ervâh cünûd-i mücennededir" hadisiyle de desteklenirs.8.
Sonuç olarak, Kelime-i Mûseviyye, Hz. Mûsâ'nın ilâhî ilimdeki özel konumunu, onun kelime-i vücûdunda tecellî eden ulvî hikmeti ve bu hikmetin hem kendi hayatındaki hem de ümmetindeki tezahürlerini tasavvufî bir bakış açısıyla ele alır.
Kaynaklar: TB. Kelime-i Mûseviyye — s. 1, 8, 9, 11, 15
Eserde geçen 'ulvî hikmet' nedir?⌄
Ulvî hikmet, İbn Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem adlı eserinin Mûsevî Fassı'nda ele alınan, Hz. Mûsâ'nın kelime-i vücûdunda mündemiç olan ve onun ilâhî ilimdeki özel kabiliyeti ile ayn-ı sâbitesinden kaynaklanan bir hikmet türüdür. Bu hikmet, Allah'ın "el-Hakîm" isminin bir tecellisi olup, eşyayı yerli yerine koyma sıfatının Hz. Mûsâ'daki tezahürüdür. Kelime-i Mûseviyye'ye tahsis edilmiş olması, Hz. Mûsâ'nın melek vasıtası olmaksızın Allah Teâlâ ile doğrudan konuşması ve ulüvv-i mertebesiyle ilişkilidirs.1, 8. Bu hikmet, Hz. Mûsâ'nın hayatında vuku bulan ve diğer peygamberlerde görülmeyen olayların (örneğin Benî İsrâîl çocuklarının katli) temelini oluştururs.1.
Kaynaklar: TB. Kelime-i Mûseviyye — s. 1, 8
›Ayrıntı
Ulvî hikmet, tasavvufî anlamda hikmetin dördüncü kademesi olan zâtî hikmetle ilişkilidir; sâlikin Hakk'ın "el-Hakîm" ismine ayna olma mertebesini ifade ederK1. Hz. Mûsâ'nın kelime-i vücûdunda mündemiç olan bu hikmet, onun ilâhî ilimdeki "ayn-ı sâbite-i mevhûmesinden" (sabit ve vehmedilen özünden) kaynaklanırs.8. Bu "ayn-ı sâbite", Hakk'ın esmâ ve sıfatlarının sûretleri olan a'yân-ı sâbiteye kendi vücûd-ı latîfini teksîf edip birer vücûd-ı hâricî libâsı giydirmesiyle ulvî ve süflî âlemlerin sûretlerinin zâhir olduğu bir mertebedirs.94. Hz. Mûsâ'ya tahsis edilen bu ulvî hikmet, onun resûllerin çoğu üzerine rüchânını ve ulüvv-i mertebesini gösterir; zira o, melek vasıtası olmaksızın Allah Teâlâ ile doğrudan tekellüm etmiştirs.1. Bu durum, Hz. Mûsâ'nın matlubunda tecellî eden ilâhî kelâmın hikmetini de açıklar; zira Allah, Mûsâ'nın hâcetine uygun bir sûrette tecellî etmiştirs.134. Ulvî hikmet, Hz. Mûsâ'nın hayatındaki olayların, örneğin Hızır (a.s.) ile ayrılmasının veya Firavun karşısındaki tutumunun ardındaki ilâhî sırrı ve gayeyi de açıklars.6, 79, 80. Hatta küfür dahi Hakk'a nisbetle bir hikmettir, ancak insana nisbetle bir âfettirs.115. Bu, her şeyin ilâhî bir nizam ve gaye üzere yaratıldığına işaret eden akâidî hikmetin bir tezahürüdürK1.
Kaynaklar: K1, s. 197 · TB. Kelime-i Mûseviyye — s. 1, 6, 8, 79, 80, 94, 115, 134
Hz. Mûsâ'nın diğer peygamberlerden üstünlüğü nasıl anlatılıyor?⌄
Hz. Mûsâ'nın diğer peygamberlerden üstünlüğü, tasavvufî metinlerde özellikle "Kelîmullâh" makâmı ve nübüvvetinin kendine has veçheleriyle açıklanır. O, Allah ile vasıtasız hitâbet ilişkisi kuran, yani doğrudan kelâmına mazhar olan bir peygamberdirK1. Bu makâm, peygamberlerin üç büyük makâmından biri olan "Kelâm" makâmının kemâle erdiği yerdir. Ayrıca, Hz. Mûsâ'nın nefs-i küllî-i âlîsi, cesed-i şerîfinden mukaddem mükevven olup, kendi ümmetinin efrâdından Hakk'a daha yakın kılınmıştırs.11. Bu durum, onun nübüvvetinin ve ümmeti üzerindeki tesirinin özel bir veçhesini teşkil eder.
Kaynaklar: K1, s. 62 · TB. Kelime-i Mûseviyye — s. 11
›Ayrıntı
Hz. Mûsâ'nın üstünlüğü, öncelikle "Kelîmullâh" lakabıyla ifade edilen özel makâmından kaynaklanır. Bu lakap, Allah'ın kendisiyle doğrudan konuştuğu anlamına gelir ve Nisâ 164'teki "ve kellemallâhu mûsâ teklîmâ" ayetine dayanırK1. Tasavvufta bu, sâlikin Hak ile vasıtasız hitâbet ilişkisinin remzi olarak görülür ve nübüvvetin bir veçhesi, vahy-i mübâşirin özel bir hâli olarak kabul edilirK1. Peygamberlere verilen üç temel makâm arasında (Hullet, Mahbûbiyyet, Kelâm), Hz. Mûsâ'nın "Kelâm" makâmı, Allah'ın zâtî ve ezelî kelâmının peygamberin kalbine doğrudan mânâ indirmesi şeklinde tezahür ederK1.
İkinci olarak, Hz. Mûsâ'nın nefs-i küllî-i âlîsi, cesed-i şerîfinden önce yaratılmıştır; bu da onun kendi ümmetinin efrâdından Hakk'a daha yakın olduğunu gösterirs.11. Bu durum, onun nübüvvetinin ve ümmeti üzerindeki tesirinin özel bir veçhesini teşkil eder. Her peygamberin şerîatı, ümmetinin isti'dâd-ı ezelîsine bağlıdır ve Hz. Mûsâ'nın şerîatı da ümmetinin isti'dâdına uygun olarak verilmiştirs.45. Bu, peygamberlerin şerîatları arasındaki farklılıkların, ümmetlerin isti'dâd farklılıklarından kaynaklandığını gösterirs.45. Hz. Mûsâ'nın ümmeti, onun şerîatını kabul etme isti'dâdına sahiptir ve başka bir peygamberin şerîatıyla amel edemezs.45, 46. Bu durum, her peygamberin kendi ümmeti için özel bir konuma sahip olduğunu, ancak Hz. Mûsâ'nın "Kelîmullâh" makâmı ile bu konumun daha da belirginleştiğini vurgular.
Kaynaklar: K1, s. 62 · TB. Kelime-i Mûseviyye — s. 11, 45, 46
Firavun'un bebekleri öldürmesinin tasavvufî yorumu nedir?⌄
Firavun'un bebekleri öldürmesi, tasavvufî açıdan sâlikin nefsindeki kötü sıfatların ve benlik iddialarının yok edilmesi gerektiğine işaret eder. Bu eylem, Hakk'ın tecellîsine engel olan her türlü "ben"lik ve "mâsivâ" (Allah'tan gayrı her şey) düşüncesinin ortadan kaldırılması gerekliliğini simgeler. Tıpkı kurbanın hakikatinin takvâ ile kalbin teslim edilmesiK1 ve fenâ fillâh makamında sâlikin kendi vücud iddiâsından soyunmasıK1 gibi, Firavun'un bebekleri öldürmesi de tasavvuf yolunda ilerleyen kişinin nefsânî arzularını ve Hakk'ın hilâfetineK1 engel olan her şeyi feda etmesi gerektiğinin bir remzidir.
Kaynaklar: K1, s. 1, 13, 90
›Ayrıntı
Firavun'un bebekleri öldürmesi, tasavvufî irfanda zâhirî bir kıssanın bâtınî bir yorumudur. Bu olay, sâlikin kendi nefsinde Firavunlaşan, yani benlik ve kibirle Hakk'ın tecellîsine karşı çıkan yönlerini temsil eder. Bebekler ise, nefsin kötü sıfatları, mâsivâya olan bağlılıklar ve Hakk'ın birliğine aykırı düşen her türlü düşünce ve eylemlerdir. Bu bağlamda, Firavun'un bebekleri öldürmesi, sâlikin kendi içindeki bu olumsuz unsurları yok etme çabasını simgeler.
Tasavvuf yolunda ilerleyen bir sâlik için bu, kendi vücud iddiâsından soyunma, yani fenâ fillâh makamına ulaşma sürecinin bir parçasıdırK1. Fenâ fillâh, sâlikin kendi varlığını Hakk'ın varlığında yok etmesi, "lâ fâile illâllâh" (Hak'tan başka fâil yoktur) ve "lâ mevsûfe illâllâh" (Hak'tan başka sıfat sahibi yoktur) hâllerini idrâk etmesidir. Bu idrâk, nefsin benlik iddialarını, yani "bebeklerini" öldürmekle mümkündür.
Ayrıca bu durum, kurban kavramıyla da ilişkilendirilebilir. Kurban, lugatte "yaklaştıran, takarrüb vâsıtası" demektir ve tasavvufta sâlikin Hak'a yaklaşmasının simgesidirK1. Asıl kurban, hayvan kesmekten ziyade, takvâ ile kalbin teslim edilmesi ve sâlikin kendi nefsini Hak'a kurban etmesidir. Firavun'un bebekleri öldürmesi, sâlikin kendi nefsânî arzularını ve Hakk'ın hilâfetineK1 engel olan her şeyi feda etmesi gerektiğinin bir remzidir. Bu, nefsin hilâfet iddiâsından soyutlanması ve Hakk'ın hilâfet emânetini izhâra mahal olması anlamına gelirK1. Bu yorum, Necdet Ardıç (Terzibaba) gibi mürşidlerin irfan geleneğinde vurgulanan nefsin tezkiye edilmesi ve Hakk'ın birliğine ulaşma gayesiyle örtüşmektedir (Necdet Ardıç (Terzibaba) Wiki).
Kaynaklar: K1, s. 1, 13, 90
Rûh-ı küllî ve rûh-ı cüz'î ne demektir?⌄
Rûh-ı küllî, tasavvufî anlayışta bütün ruhların kaynağı olan ve "küllü'l-küll" olarak nitelenen Rûh-ı Muhammedî'dens.2 zuhur eden, peygamberlere ve evliyaya ait küllî ruhları ifade eder. Rûh-ı cüz'î ise bu küllî ruhlara tabi olan, henüz müteayyin olmamış ve bilkuvve onlarda bulunan, sonradan bedenlerle birlikte âlem-i şehadette zuhur eden insan ruhlarıdırs.2, 5. Rûh-ı küllî, cüz'î ruhların imamı ve kaynağı ikens.4, cüz'î ruhlar da kendi küllî ruhlarını etkileyebilir; özellikle "hadîsü't-tekvîn" (yeni yaratılmış) olmaları sebebiyle "kadîmü't-tekvîn" (eskiden yaratılmış) olan küllî ruha göre daha güçlü bir tesire sahip olabilirlers.9, 11.
Kaynaklar: TB. Kelime-i Mûseviyye — s. 2, 4, 5, 9, 11
›Ayrıntı
Tasavvufta rûh, insanın aslî ruhânî yapısı ve ilâhî kaynaklı bir varlık olarak kabul edilirK1. Rûh-ı küllî ve rûh-ı cüz'î kavramları, bu ruhânî yapının mertebelerini ve ilişkilerini açıklar. Rûh-ı küllî, "küllü'l-küll" olan Rûh-ı Muhammedî'den cevher-i nûrânî olarak âlem-i ervahta zuhur eden, peygamberlere ve evliyaya ait küllî ruhlardırs.2, 4. Bu küllî ruhlar, kendilerine tabi olan cüz'î ruhların imamı konumundadırs.4. Örneğin, her peygamberin ümmeti ve etbaı, o peygamberin nefs-i küllîsine nispetle bu küllî ruhun bir parçası gibidirs.9. Âdem'in âlemin ruhu olması ve âlî ile sâfil olan eşyayı kendine teshir etmesi de bu küllî ruhun kapsayıcılığını gösterirs.23.
Rûh-ı cüz'î ise, bu küllî ruhların taht-ı hîtasında (idaresi altında) bulunan, henüz müteayyin olmamış ve bilkuvve onlarda mündemiç olan ruhlardırs.5. İnsanlarda bulunan nüfûs-i cüz'iyye-i insânî, mizâçlarının husûlünden sonra, evvelen mertebe-i hayvâniyyette zuhur eders.4. İnsan, âlem-i şehadette cesed ile ruhtan, yani zâhir ile bâtından mürekkeptir; zâhiri cesed, bâtını ve hakikati ruhturs.13. Rûh-ı cüz'îler, henüz nefsânî ağraz ve beşerî sıfatlarla kirlenmemiş olduklarında, kendi küllî ruhlarına rücû edip onu takviye edebilirlers.11. Hatta "hadîsü't-tekvîn" (yeni yaratılmış) olmaları sebebiyle, "kadîmü't-tekvîn" (eskiden yaratılmış) olan küllî ruhları etkileyebilir ve onları teshir edebilirlers.9, 11. Bu durum, küçük olanın büyük üzerindeki tesirinden ileri gelir ve küçüğün makamının kuvveti, Rabb'ine karîbü'l-ahd (yakın ahitli) olmasından kaynaklanırs.11.
Kaynaklar: K1, s. 48 · TB. Kelime-i Mûseviyye — s. 2, 4, 5, 9, 11, 13, 23
Bu eser kimler için yazılmıştır?⌄
Necdet Ardıç'ın "Kelime-i Mûseviyye" adlı eseri, tasavvufî hakikatleri hem avam hem de havas için anlaşılır kılma gayesiyle yazılmış olup, özellikle zâhirî ibarelerin ötesindeki bâtınî manaları idrak edebilen "hâss" zümreye hitap etmektedir. Eser, peygamberlerin ve onların vârisleri olan ârif evliyaların kelamlarındaki zâhirî ve bâtınî katmanları açığa çıkararak, okuyucuyu "ilmî tevhid" mertebesinden "hâlî tevhid" mertebesine yükseltmeyi hedeflers.69, 70, 101. Bu yönüyle, tasavvufî irfan yolunda ilerlemek isteyen, esmâ-i ilâhiyye'nin tecellilerini ve insanın kâmil mertebesini anlamaya çalışan sâlikler için bir rehber niteliğindedir.
Kaynaklar: TB. Kelime-i Mûseviyye — s. 69, 70, 101
›Ayrıntı
"Kelime-i Mûseviyye", tasavvufî metinlerin genel yazılış gayesine uygun olarak, hakikatleri farklı idrak seviyelerindeki okuyuculara ulaştırmayı amaçlar. Eserin yazılışında, hikmet ve manalara dalamayan kimselerin, bu hikmetlerin "libâsı ve hil'ati olan ibârât-ı zâhire" (zâhirî ifadeler) üzerinde durup, bu ifadeleri beğenerek "Bu hil'at ve libâs ne güzeldir!" demeleri hedeflenirs.69. Bu durum, eserin "ehl-i zâhir" olarak nitelendirilen ve ibârât-ı zâhire ile yetinip "Ma'nâ bu kadardır, bundan ötesi yoktur!" diyen kesime de hitap ettiğini gösterir. Ancak eserin asıl derinliği, "enbiyâ ve rusül ve onların vârisleri olan evliyâ-yı ârifîn"in kelamlarındaki "üzerine libâs-ı latîf giydirilmiş olan maânîyi anlayan kimseler" için açığa çıkars.70. Bu "hâss" zümre, peygamberlerin ve vârislerinin kelamından hem avam kısmının anladığı şeyi hem de ondan daha ziyadesini idrak edebilir. Bu ziyadeyi anladığı için "hâss" ismi verilen bu kimseler, o anladıkları fazla mana sebebiyle avamdan temayüz ederlers.70. Eser, henüz "tevhîd-i ilmî" mertebesinde olup, bu tevhid ile mütehakkık olmayan ve hali kalini mükezzib olan kimselere de yol göstermeyi amaçlars.101. Necdet Ardıç'ın diğer eserleri gibi (İrfan Mektebi (Hakk Yolu), Kur'an Sure Tefsirleri), "Kelime-i Mûseviyye" de tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan ve tasavvufu geniş kitlelere ulaştıran bir şahsiyetin kaleminden çıkmıştır. Bu bağlamda, eser, tasavvuf yolunda ilerlemek isteyen, Hak ile özel ilişkisinin taşıyıcılığı olan "emânet"iK1 ve esmâ-i ilâhiyye'nin tecellilerini anlamaya çalışan her seviyeden okuyucuya hitap etmektedir.
Kaynaklar: TB. Kelime-i Mûseviyye — s. 69, 70, 101 · K1, s. 405
Terzibaba - Necdet Ardıç kimdir?⌄
Necdet Ardıç, günümüz Uşşâkî tarikatının önde gelen mürşidlerinden biridir ve tasavvufî irfan geleneğini modern çağa taşıyan müstesna bir şahsiyettir. Eserleri ve sohbetleriyle tasavvufu geniş kitlelere ulaştırmış, özellikle İrfan Mektebi (Hakk Yolu) ve Fusûsu'l-Hikem şerhi gibi çalışmalarıyla tanınmıştır. Kendisi, Abdürrezzak Tek ve Terzi Oğlu Cem Cemâlî gibi müelliflerin de içinde bulunduğu bir ekolün riyâsetini üstlenmiştir.
›Ayrıntı
Necdet Ardıç, tasavvuf dünyasında "Terzibaba" lakabıyla anılan önemli bir mürşittir. Uşşâkî tarikatına mensup olan Ardıç, tasavvufî irfanı günümüz insanına aktarma misyonunu üstlenmiştir. Eserleri ve verdiği sohbetlerle tasavvufun anlaşılmasına ve yayılmasına büyük katkı sağlamıştır. Onun çalışmaları, özellikle İrfan Mektebi (Hakk Yolu) adlı eseri ve İbn Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem adlı eserine yazdığı şerh, tasavvuf literatüründe önemli bir yer tutmaktadır. Necdet Ardıç, sadece kendi eserleriyle değil, aynı zamanda etrafında bir araya getirdiği talebeleri ve müelliflerle de bir ekol oluşturmuştur. Bu ekolün içinde, onun riyâsetinde tasavvuf serisi içinde Sâd, Câsiye ve Vâkı'a sûreleri tefsirlerini yazan Abdürrezzak Tek ile Mü'minûn ve Zümer sûreleri tefsirlerini kaleme alan Terzi Oğlu Cem Cemâlî gibi isimler bulunmaktadır. Bu durum, Necdet Ardıç'ın tasavvufî düşüncesinin ve irfan geleneğinin geniş bir çevreye yayıldığını ve yeni eserlerle zenginleştiğini göstermektedir. Onun öğretileri, tasavvufun teorik ve pratik yönlerini birleştirerek, sâliklere manevî bir yol haritası sunmaktadır.
Eserde neden Mevlana ve Câmî gibi isimlerden alıntılar var?⌄
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ve Câmî gibi sûfî büyüklerinden alıntılar, tasavvufî eserlerde hakikatlerin derinliğini ve sürekliliğini vurgulamak, aynı zamanda bu hakikatlerin farklı zaman ve coğrafyalardaki büyük mürşidler tarafından da dile getirildiğini göstermek amacıyla yer alır. Özellikle Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'i, "Kur'ân'ın özü" olarak kabul edilen ve hikâyelerle tasavvufî hakikatleri anlatan altı ciltlik bir eserdirK1. Bu tür alıntılar, tasavvufî bilginin birikimli ve aktarılan bir miras olduğunu, farklı sûfîlerin aynı ilâhî hakikatlere farklı üsluplarla işaret ettiğini ortaya koyar. Sadreddîn-i Konevî'nin Şeyh-i Ekber'den (İbn Arabî) nakillerde bulunması ve Mevlânâ Câmî'nin Kasîde-i Hamriyye'ye şerh yazması da bu geleneğin bir parçasıdırs.3.
Kaynaklar: K1, s. 68 · TB. Kelime-i Mûseviyye — s. 3
›Ayrıntı
Tasavvufî metinlerde Mevlânâ ve Câmî gibi büyük isimlerden alıntı yapılması, öncelikle tasavvufî bilginin silsile ve devamlılık esasına dayandığını gösterir. Sadreddîn-i Konevî'nin, Şeyh-i Ekber İbn Arabî'den nakillerde bulunması, tasavvufî hakikatlerin bir mürşidden diğerine aktarıldığını ve bu aktarımın ilim ve irfan geleneğinde önemli bir yer tuttuğunu belirtirs.3. Bu durum, tasavvufî öğretilerin kişisel keşifler olmaktan ziyade, köklü bir geleneğin ve ortak bir hakikat arayışının ürünü olduğunu vurgular.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî-i Şerîf'i, "Mağz-ı Kur'ân" (Kur'ân'ın özü) olarak nitelendirilen ve "Pehlevî dilinde Kur'ân" olarak anılan, 25 bin beyitlik devasa bir eserdirK1. Bu eser, hikâyeler, kıssalar ve tasavvufî yorumlar aracılığıyla derin hakikatleri anlatır. Mevlânâ'nın "Bişnev ez ney çün hikâyet mîkuned, ez cüdâyîhâ şikâyet mîkuned" (dinle neyi nasıl hikâye ediyor, ayrılıklardan nasıl şikâyet ediyor) dizesiyle başlayan bu eser, insan ruhunun Hak'tan ayrılığının niyazını dile getirirK1. Bu nedenle, Mevlânâ'dan yapılan alıntılar, tasavvufî bir konuyu açıklarken, o konunun en veciz ve tesirli ifadelerle nasıl dile getirildiğini göstermek için kullanılır.
Câmî gibi şair ve âlimlerin eserlerine yapılan atıflar ise, tasavvufî düşüncenin sadece nazım veya nesirle değil, aynı zamanda şerhler ve yorumlar aracılığıyla da zenginleştiğini ortaya koyar. Câmî'nin Kasîde-i Hamriyye'ye yazdığı şerh, "Mahbûbun zikri ile bir şarâb nûş eyledik ve o şarâb ile henüz üzüm halkolunmazdan evvel sarhoş olduk" beytindeki gibi ifadelerle, tasavvufî aşkın ve ilâhî sarhoşluğun zaman ve mekân ötesi boyutlarını izah eders.3. Bu tür alıntılar, tasavvufî kavramların farklı üsluplar ve edebi araçlarla nasıl işlendiğini ve derinleştirildiğini gösterir. Sonuç olarak, bu alıntılar, tasavvufî bilginin evrenselliğini, sürekliliğini ve farklı büyüklerin eserlerinde nasıl yankı bulduğunu teyit eder.
Kaynaklar: TB. Kelime-i Mûseviyye — s. 3 · K1, s. 68