İçeriğe atla
TB. Kelime-i Sâlihiyye & Şuaybiyye kapak gorseli

TB. Kelime-i Sâlihiyye & Şuaybiyye

Terzibaba - Necdet Ardıç

151 sayfa~227 dk okumamixed

Anahtar Kelimeler

Terzibaba - Necdet Ardıçterzibaba şerhidijital kütüphanekitap okuma

İlgili Konular

TerzibabaNecdet ArdıçTasavvufİslami EdebiyatŞerh GeleneğiKelime-i SâlihiyyeŞuaybiyyeManeviyatSufi Öğretileri

Sıkça Sorulan Sorular

Kelime-i Sâlihiyye & Şuaybiyye kitabı ne anlatıyor?

Kelime-i Sâlihiyye & Şuaybiyye kitabı, İbn Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem adlı eserindeki Hz. Salih (a.s.) ve Hz. Şuayb (a.s.) fasıllarının şerhidir. Eser, bu iki peygamberin hikmetlerini ve tasavvufî anlamlarını derinlemesine inceler. Özellikle Hz. Salih'in "Hikmet-i Fütûhiyye"si ile kalbin açılımlarını, Hz. Şuayb'ın ise "Hikmet-i Kalbiyye"si ile kalbin ilahî rahmeti sığdırma ve adalet sağlama işlevini ele alır1. Kitap, bu hikmetler üzerinden sâlikin manevî yolculuğunda kalbin merkeziyetini ve ilahî feyzin kalbe yayılışını açıklar.

Ayrıntı

Kelime-i Sâlihiyye & Şuaybiyye, İbn Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem'indeki iki önemli faslı, yani Hz. Salih ve Hz. Şuayb'a ayrılan bölümleri şerh eden bir eserdir. Kitap, Hz. Salih (a.s.) ile ilişkilendirilen **"Hikmet-i Fütûhiyye"**yi ele alır. Bu hikmet, Hak'ın "el-Fettâh" isminin tecellîsiyle açıklanır ve tabiatüstü olaylarla, özellikle de Salih (a.s.)'ın devesinin dağdan çıkması mucizesiyle somutlaştırılır1. Bu durum, ilahî açılımların ve feyzin, sâlikin kalbinde nasıl tezahür ettiğini gösterir.

Eserin diğer ana konusu ise Hz. Şuayb (a.s.) ile bağlantılı olan **"Hikmet-i Kalbiyye"**dir. Bu hikmet, kalbin tasavvuftaki merkeziyetini vurgular. Ârif-i billâhın kalbi, ilahî rahmetten daha geniş olup, Cenâb-ı Hakk'ı sığdırabilecek bir kapasiteye sahiptir1. Kalp, "ism-i Adl"in mazharı olarak bedenin itidalini ve nefsin adaletini sağlar; ilahî feyz kalpten yayılır ve tüm azalar arasında eşit şekilde dağılır1. Kitap, kalbin çok sayıda şubesi (avalim, akaid, ruhanî ve cismânî kuvâ) olduğunu ve bu sebeple farklı itikad şubelerini içinde barındırdığını belirtir1. Bu iki hikmet, sâlikin manevî yolculuğunda kalbin hem ilahî açılımlara mazhar oluşunu hem de ilahî adalet ve feyzin merkezi oluşunu derinlemesine inceler.

  1. Kaynaklar
  2. 1.TB. Kelime-i Sâlihiyye & Şuaybiyye — s. 8, 39, 53, 54, 107
Terzibaba - Necdet Ardıç kimdir?

Necdet Ardıç, günümüz Uşşâkî tarikatının önde gelen mürşidlerinden biri olup, tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan müstesna bir şahsiyettir. Eserleri ve sohbetleriyle tasavvufu geniş kitlelere ulaştırmış, özellikle İrfan Mektebi (Hakk Yolu) ve Fusûsu'l-Hikem şerhi gibi çalışmalarıyla öne çıkmıştır1. Tekirdağlı Terzi Baba olarak da bilinen Necdet Ardıç, "İrfan Sofrası Necdet Ardıç Tasavvuf Serisi" adı altında birçok esere imza atmıştır2. Müellifleri arasında Abdürrezzak Tek ve Terzi Oğlu Cem Cemâlî gibi isimlerin bulunduğu bu seride, Kur'ân sûreleri tefsirleri ve çeşitli tasavvufî konular işlenmiştir3.

Ayrıntı

Necdet Ardıç, tasavvuf dünyasında "Terzibaba" lakabıyla tanınan önemli bir mürşittir. Uşşâkî tarikatına mensup olan Ardıç, tasavvufî bilgiyi ve irfanı çağdaş dönemin insanına ulaştırma gayretiyle tanınır1. Kendisi, "İrfan Sofrası Necdet Ardıç Tasavvuf Serisi"nin riyasetini üstlenmiş ve bu seri kapsamında birçok eserin ortaya çıkmasına öncülük etmiştir2.

Eserleri arasında İrfan Mektebi (Hakk Yolu), Fusûsu'l-Hikem şerhi gibi temel tasavvufî metinlerin yanı sıra, Kelime-i Sâlihiyye'de Münderiç "Hikmet-i Fütûhiyye"nin Beyânında Olan Fasıl gibi özel konulara odaklanan çalışmalar da bulunmaktadır12. Ayrıca, Necdet Divanı, Hacc Divanı ve Terzi Baba-İlâhiler derleme gibi divan serileri de mevcuttur2.

Necdet Ardıç'ın ekolünden gelen müellifler de onun riyasetindeki seriye katkıda bulunmuşlardır. Örneğin, Abdürrezzak Tek, Sâd, Câsiye ve Vâkı'a sûreleri tefsirlerini kaleme alırken4, Terzi Oğlu Cem Cemâlî ise Mü'minûn ve Zümer sûreleri tefsirlerini yazmıştır5. Bu durum, Necdet Ardıç'ın sadece kendi eserleriyle değil, aynı zamanda yetiştirdiği talebeleri ve oluşturduğu ekol ile de tasavvuf literatürüne önemli katkılar sağladığını göstermektedir. Eserleri arasında Lübb'ül Lübb Özün Özü (Osmanlıca'dan çeviri) ve Salât- Namaz ve Ezan-ı Muhammedi'de Bazı Hakikatler gibi farklı konularda çalışmalar da yer almaktadır2.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Vikipedi: Necdet Ardıç
  3. 2.TB. Kelime-i Sâlihiyye & Şuaybiyye — s. 1, 8, 148, 153
  4. 3.Vikipedi: Abdürrezzak Tek, Terzi Oğlu Cem Cemâlî
  5. 4.Vikipedi: Abdürrezzak Tek
  6. 5.Vikipedi: Terzi Oğlu Cem Cemâlî
Kitaptaki 'Hikmet-i Kalbiyye' ne demektir?

Hikmet-i Kalbiyye, tasavvufta kalbin ilâhî hakikatleri idrak etme ve eşyayı yerli yerine koyma yeteneğini ifade eden bir kavramdır. Bu hikmet, Cenâb-ı Hakk'ın "el-Hakîm" isminin kalpteki tecellîsi olup, kalbin adalet ve itidalin kaynağı olmasıyla ilişkilidir1. Ârif-i billâhın kalbi, rahmet-i ilâhiyyeden daha geniş olup, Hakk'ı sığdırabilen bir mahaldir1. Bu hikmet, ilmin tahkik edilmiş hâli olup, bilinenin yerli yerine konulmasıdır2. Hz. Şuayb (a.s.) ile kalbin arasındaki münasebetten dolayı "hikmet-i kalbiyye" ona tahsis edilmiştir, zira kalbin çok şubeli olması ve her türlü itikadı içine alması bu tahsise işaret eder1.

Ayrıntı

Hikmet-i Kalbiyye, tasavvufî düşüncede kalbin merkezî konumunu vurgulayan önemli bir kavramdır. Kalp, "el-Hakîm" isminin mazharı olarak bedenin itidalini ve nefsin adaletini sağlayan bir unsurdur1. Feyz, kalpten meydana gelerek varlığa yayılır ve tüm azalar arasında eşit şekilde dağılır1. Bu durum, kalbin ilâhî tecellîlerin ve hakikatlerin ana merkezi olduğunu gösterir.

Ârif-i billâhın kalbi, ilâhî rahmetten daha geniş olup, Cenâb-ı Hakk'ı sığdırabilme özelliğine sahiptir. Bu, "Beni yere göğe sığdıramadım, mü'min kulumun kalbine sığdırdım" hadîs-i kudsîsiyle de desteklenir3. Kalp, bu özelliğiyle Hak ile abd arasındaki mahrem sırların tecellî mahalli olan sır mertebesine de kapı aralar3.

"Hikmet-i kalbiyye"nin Hz. Şuayb (a.s.)'a tahsis edilmesi, kalbin çok şubeli olması ve farklı itikatları barındırmasıyla açıklanır1. Kalp, halkın suretleri ile ilâhî sıfat suretleri arasında bir berzah, yani görünen varlıklar ile hakikat arasında bir köprü vazifesi görür1. Bu hikmet, ilmin tahkik edilmiş hâli olup, bilinenin yerli yerine konulmasıdır; sadece bilmek değil, bildiğini doğru bir şekilde uygulamaktır2. Kur'ân-ı Kerîm'den öğüt alanlar ve nasihatlerden istifade edenler ancak kalp sahipleridir; akıllarına güvenen feylesofların Kur'ân'ın özünden nasipleri yoktur1. Bu, kalbin sadece duygusal bir organ değil, aynı zamanda idrak ve marifet merkezi olduğunu gösterir.

  1. Kaynaklar
  2. 1.TB. Kelime-i Sâlihiyye & Şuaybiyye — s. 53, 54, 85, 107
  3. 2.K1, s. 197
  4. 3.K2
Salih Peygamber kıssasından çıkarılacak ibret nedir?

Kıssaya göre, insanın başına gelen iyilik ve kötülük kendi iç dünyasının bir yansımasıdır. Kavmin yüzlerinin üç günde renk değiştirmesi, kalplerindeki inkâr, isyan ve ümitsizlik hallerinin dışa vurumudur; her şeyin aslı insanın kendindedir.

Füsûsu'l-Hikem'i anlamak için bu kitap uygun mu?

Füsûsu'l-Hikem'i anlamak için Necdet Ardıç'ın "Terzi Baba" adlı eseri, okuyucunun tasavvufî alt yapısını oluşturması ve eserin bâtınî tevhîd kurgusunu idrâk etmesi açısından uygun bir başlangıç olarak değerlendirilebilir. Zira Füsûsu'l-Hikem, İbn Arabî'nin en kıymetli eseri ve tasavvuf metafiziğinin ana metni olup, Hz. Peygamber'in ilhâmıyla yazdırıldığına inanılan derin ve yoğun bir külliyattır1. Bu sebeple, eserin genel anlayışın zâhirî tenzîh anlayışından farklı olan bâtınî tevhîd kurgusunu kavrayabilmek için bir ön idrâk ve alt yapıya ihtiyaç duyulmaktadır2. "Terzi Baba" kitabı, bu alt yapıyı hazırlama noktasında okuyucuya yardımcı olabilir.

Ayrıntı

Füsûsu'l-Hikem, Muhyiddîn İbn Arabî'nin tasavvuf metafiziğinin şâhikası kabul edilen, 27 bölümden (Fass) oluşan ve her bir bölümün bir peygambere âit bir hikmeti taşıdığı derin bir eserdir1. Eserin, Hz. Peygamber'in İbn Arabî'ye rüyâ yoluyla yazdırdığına inanılması, onun sıradan bir kitap değil, vahy-i ilhâmînin bir tezâhürü olduğunu göstermektedir12. Bu denli yoğun ve derin bir metni anlayabilmek için özel bir hazırlık gerekmektedir. Necdet Ardıç'ın "Terzi Baba" adlı eseri, Füsûsu'l-Hikem'in kurgusunun temelini oluşturan bâtınî "tevhîd/teklik" anlayışını kavrayabilmek için gerekli olan alt yapıyı sunmayı hedeflemektedir2. Genel anlayışın zâhirî "tenzîh" anlayışı üzere olması, Füsûsu'l-Hikem'deki mevzuların anlaşılmasını zorlaştırdığından, "Terzi Baba" gibi bir eserin sağladığı ön idrâk, okuyucunun bu zorlukları aşmasına yardımcı olabilir2. Dolayısıyla, "Terzi Baba" kitabı, Füsûsu'l-Hikem'in karmaşık ve çok katmanlı yapısına giriş yapmak isteyenler için bir rehber niteliği taşıyabilir.

  1. Kaynaklar
  2. 1.K1, s. 26
  3. 2.TB. Kelime-i Sâlihiyye & Şuaybiyye — s. 4, 49
Kitapta geçen 'teslis' kavramı nasıl açıklanıyor?

Tasavvufî metinlerde 'teslis' kavramı, Hristiyanlıktaki üçlü tanrı inancından farklı olarak, varoluşun ve yaratılışın temelinde yatan üçlü bir ilkeyi ifade eder. Bu ilke, Cenâb-ı Hakk'ın Zât'ı, İrade'si ve Kavl'i (Söz'ü) olmak üzere üç ana unsurdan meydana gelir ve her şeyin varlık bulmasını sağlayan bir düzeni remzeder1. Yaratılışın bu üçlü yapı üzerine bina edildiği gibi, helak ve fesadın da aynı teslis ilkesi üzerinden vuku bulduğu belirtilir1. Bu bağlamda teslis, varlığın ve yokluğun ilâhî işleyişindeki temel bir hikmeti ve düzeni işaret eder.

Ayrıntı

Tasavvufî eserlerde 'teslis' kavramı, genellikle Hristiyanlık inancındaki teslisten ayrıştırılarak, varoluşun ve ilâhî fiillerin temelindeki üçlü bir yapıyı anlatmak için kullanılır. Kitapta bu teslisin, Cenâb-ı Hakk'ın Zât'ı, İrade'si ve Kavl'i (Söz'ü) olduğu açıkça belirtilir1. Bu üç unsurun bir araya gelmesiyle "Kün!" (Ol!) emrinin tecellî ettiği ve her şeyin varlık sahasına çıktığı ifade edilir1. Bu ilâhî teslis, varlığa vücut verme işinin temelini oluşturur ve "vücut verme" işinin zâtında teklik üzerine bina edildiği, bu tekliğin ise adedin iki müsavi kısma taksim olunamaması hâli olduğu vurgulanır1.

Yaratılışın bu üçlü ilke üzerine kurulu olduğu gibi, helak ve fesadın da aynı teslis üzerine bina edildiği belirtilir1. Salih (a.s.)'ın kavminin helak olmasının sebebinin ve öz hakikatinin bu teslis ilkesine dayandığı açıklanır1. Bu durum, ilâhî hikmetin bir gereği olarak sunulur. Ayrıca, bu teslisin "edille ile îcâd-ı maânîde sârî" olduğu, yani delillerle anlamların yaratılmasında geçerli olduğu ifade edilir1. Delilde üçten mürekkep olan "nizâm-ı mahsûs" ve "şart-ı mahsûs" üzere olmak gerektiği ve bu durumda netice vereceği belirtilir1. Bu bağlamda teslis, sadece yaratılışın değil, aynı zamanda ilâhî düzenin ve hükümlerin de temelini oluşturan bir ilke olarak ele alınır.

  1. Kaynaklar
  2. 1.TB. Kelime-i Sâlihiyye & Şuaybiyye — s. 10, 11, 16, 28, 39
Arifin kalbi nasıl Hakk'ı sığdırır?

Arifin kalbi, Cenâb-ı Hakk'ın tecellîlerine mahal olması ve O'nun esmâsını câmî bir şekilde yansıtması sebebiyle Hakk'ı sığdırır. Bu sığdırma, arifin kalbinin Hakk'ın rahmetinden daha geniş olması ve O'nun zâtî tecellîlerini kabule müstaid olmasıyla gerçekleşir1. Nitekim Hadîs-i Kudsî'de "Ben arzıma ve semâma sığmadım, fakat takî ve temiz, pak olan mü'min kulumun kalbine sığdım" buyrulur ki, bu kalb ancak insân-ı kâmilin kalbidir1. Arif, kendi nefsini bilmekle Rabbini bilir ve Hakk'ı bütün sûretlerde mütecellî olarak müşâhede eder1.

Ayrıntı

Arifin kalbi, Cenâb-ı Hakk'ın tecellîlerinin en önemli mahallerinden biridir. Bu tecellîler, arifin kalbini Hakk'ın rahmetinden daha geniş kılar ve O'nun zâtî tecellîlerini kabule müstaid hâle getirir1. Bu durum, "Ben arzıma ve semâma sığmadım, fakat takî ve temiz, pak olan mü'min kulumun kalbine sığdım" Hadîs-i Kudsî'siyle açıklanır; burada bahsedilen kalb, ancak insân-ı kâmilin kalbidir1. Gayr-ı arifin kalbine kalb denilmesi ise mecâzen olup, hakîkaten değildir1.

Arifin kalbi, Hakk'ın tecellîlerine tâbi'dir; Hak hangi sûrette tecellî ederse, arif de o sûrete göre olur1. Bu, arifin kalbinin belirli bir hususiyete sahip olmasından ziyade, tecellînin kalbi şekillendirmesiyle ilgilidir1. Arif, kendi nefsini bilmekle Rabbini bilir ("men arefe nefsehu fakat arefe rabbehu") ve nefsinin Rabb'ından başka bir şey olmadığını idrâk eder. Bu idrâk sayesinde Hakk'ı Hakk ile arif olur1.

Arifin kalbi, Hakk'ı belirli bir sûrete hasretmez; rahmaniyete döndüğünde bütün esmâ-i ilâhiyyeye ayna olur1. Bâyezîd Bistâmî'nin ifadesiyle, arifin kalbi öyle bir genişliktedir ki, yüz binlerce arş ve muhtevası kalbin bir köşesinde olsa dahi onu duymaz; bu, Hakk'a nazar edildiğinde gayra nazarın mümkün olmamasıyla açıklanır1. Arif, bütün sûretlerde mütecellî olan Hakk'ı, Hakk'la arif olur ve Hakk'ın hüviyyetinin gayrı olan hiçbir mevcûdun olmadığını müşâhede eder1. Bu, tecellîden ve ayn-ı cem'de şuhûddan Hakk'ı tanıyan kimsenin hazzıdır1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.TB. Kelime-i Sâlihiyye & Şuaybiyye — s. 54, 55, 63, 64, 68, 86, 93, 94, 98
Bu eser kimler için yazılmıştır?

Necdet Ardıç'ın "Kelime-i Sâlihiyye & Şuaybiyye" adlı eseri, tasavvufî hikmetleri idrak etmek isteyen, nefsini arındırıp Hakk yolunda ilerlemeyi hedefleyen sâlikler için kaleme alınmıştır. Eser, tasavvufî derinliği ve irfanî hakikatleri anlamaya çalışan, kendi nefsinde bu hakikatleri takrir edip müşâhede etmek isteyen kişilere hitap eder1. Özellikle, zâhirî ilimlerle yetinmeyip bâtınî sırları keşfetme gayretinde olan ve tasavvufî metinlerin "sırrî" yönlerini kavramaya açık olan okuyucular hedeflenmiştir. Eser, müessir-müteessir ilişkisi gibi temel tasavvufî kavramları açıklayarak, okuyucunun kendi varlığındaki ilahî tecellileri fark etmesine yardımcı olmayı amaçlar.

Ayrıntı

"Kelime-i Sâlihiyye & Şuaybiyye", tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan Necdet Ardıç'ın eserlerinden biridir (Necdet Ardıç (Terzibaba) - WIKI). Bu eser, tasavvufî metinlerin derinliğini ve mesuliyetini taşıyarak, Hak ile kul arasındaki mükâleme hâlini anlamaya çalışanlara yöneliktir1. Eserin hitap ettiği kitle, tasavvufî hakikatleri kendi nefsinde takrir edip müşâhede etme gayretinde olanlardır. Bu kişiler, hayır ve şerrin ancak kendilerinden geldiğini idrak ederek, nefislerine rahat vermek isterler1.

Kitap, müessir (tesir eden) ve müteessir (tesir alan) kavramları üzerinden, her şeyin bir karşılığı olduğunu ve tesir olmadan eserin zuhur etmeyeceğini açıklar1. Bu bağlamda, eserin okuyucusu, ilahî kelâmın kendi bâtınında nasıl bir eser hâsıl ettiğini anlamaya çalışan kişidir1. Eserdeki hikmetleri anlayan ve kendi nefsinde tatbik eden kimseler, kendilerine isabet eden şeyin nefislerinin hâricinden gelmediğini, bilakis kendi içlerinden kaynaklandığını fark ederler1.

Ayrıca, eser, tasavvufî tartışmaların ve mübahaselerin, işe vakıf olmayanların (nâ-vâkıfân) istifade etmesi için yapıldığını belirtir1. Bu durum, eserin tasavvufî bilgiye ve irfana aç olan, ancak henüz bu alanda derinleşmemiş kişilere de yol gösterici nitelikte olduğunu gösterir. Sonuç olarak, bu eser, tasavvufî hakikatleri anlamak, kendi nefsinde tecrübe etmek ve Hakk'a yakınlaşmak isteyen her seviyeden sâlik için yazılmıştır.

  1. Kaynaklar
  2. 1.TB. Kelime-i Sâlihiyye & Şuaybiyye — s. 7, 21, 22, 41, 43, 47, 142