
TB. Süleymân-Dâvûd-Yûnus-Eyyûb Fasılları
Terzibaba - Necdet Ardıç
Anahtar Kelimeler
İlgili Konular
Sıkça Sorulan Sorular
Terzibaba'nın Süleyman-Davud Fasılları kitabı nedir?⌄
Terzibaba'nın Süleyman-Davud Fasılları kitabı, İbn Arabî'nin Füsûsu'l-Hikem adlı eserindeki Süleyman ve Davud Fasılları'nın şerhi olup, bu peygamberlerin hilâfet, hüküm ve ilim mertebelerini tasavvufî bir bakış açısıyla ele alır. Eser, Davud (a.s.)'ın hilâfetinin kâmil, Süleyman (a.s.)'ın hilâfetinin ise ekmel olduğunu vurgulars.78. Kitapta, bu peygamberlerin kıssaları üzerinden ilâhî esmânın zuhuru, insân-ı kâmil ve Muhammedî ümmetin şerâfeti gibi konular işlenir. Özellikle Muhammedî ümmete hükümde Süleyman ve Davud rütbelerinin verildiği belirtilereks.80, 81, bu ümmetin diğer ümmetlerden üstünlüğü açıklanır.
Kaynaklar: TB. Süleymân-Dâvûd-Yûnus-Eyyûb Fasılları — s. 78, 80, 81
›Ayrıntı
Terzibaba'nın Süleyman-Davud Fasılları kitabı, İbn Arabî'nin Füsûsu'l-Hikem'indeki ilgili fasılların derinlemesine bir şerhidir. Bu şerh, Davud (a.s.) ve Süleyman (a.s.) kıssaları üzerinden tasavvufî hakikatleri ve ilâhî tecellîleri açıklamayı hedefler. Eserin temel vurgularından biri, halîfelik kavramıdır. Davud (a.s.)'ın yeryüzünde halîfe kılındığıs.131 ve onun hilâfetinin kâmil olduğu ifade edilirken, Süleyman (a.s.)'ın hilâfetinin Davud (a.s.) için bir nimet olduğu ve onun ekmeliyetinin Süleyman (a.s.)'da zuhur ettiği belirtilirs.78. Bu durum, halîfeliğin Hak'tan alınan emaneti taşıma vasfı olarak açıklanan tasavvufî halîfe anlayışıyla örtüşürK1.
Kitapta, Süleyman (a.s.)'ın ilminin ilmullah olduğus.2 ve onun duâsındaki "mülken" kavlinin özel bir mülkü talep ettiği, umumî bir mülkü değils.12, 28 vurgulanır. Davud (a.s.)'ın hükümdeki isabeti ve Süleyman (a.s.)'ın daha güzel hükmüs.78-79 üzerinden, Muhammedî ümmete verilen şerâfet açıklanır. Bu ümmete, hükümde Süleyman ve Davud (a.s.)'ın rütbelerinin verildiği, isabet eden hâkimin Süleyman'a, hata edenin ise Davud'a benzediği belirtilirs.81. Bu, ümmet-i Muhammed'in diğer ümmetlerden efdal kılan bir özellik olarak sunulurs.80. Eser, bu peygamberlerin kıssalarını, ilâhî esmânın zuhuru ve insân-ı kâmil mertebelerinin anlaşılması için birer eğitim aracı olarak görürs.241.
Kaynaklar: TB. Süleymân-Dâvûd-Yûnus-Eyyûb Fasılları — s. 2, 12, 28, 78, 79, 80, 81, 131, 241 · K1, s. 1
Kitapta Süleyman Peygamber'in hikmeti nasıl anlatılıyor?⌄
Hz. Süleyman'ın hikmeti, Fusûsu'l-Hikem'de "Hikmet-i Rahmâniyye" olarak adlandırılır ve Allah'ın rahmet-i âmme ve rahmet-i hâssa sıfatlarının âlemdeki tecellileriyle ilişkilendirilir. Bu hikmet, Süleyman (a.s.)'ın mülk, hikmet ve nübüvvetin kendisinde toplanmasıyla kemâl bulmuş, varlıklar üzerindeki genel tasarruf ve hükmetme yeteneğiyle tezahür etmiştir. O, Allah'ın "el-Hakîm" ismine ayna olan bir sâlik gibi, eşyayı yerli yerine koyma ve her şeyin bir nizam üzere yaratıldığına dair akâidî hikmetin en üst düzeyde temsilcisidirs.11, s.116.
Kaynaklar: K1-197, TB. Süleymân-Dâvûd-Yûnus-Eyyûb Fasılları, s. 11, 116
›Ayrıntı
Hz. Süleyman'ın hikmeti, Fusûsu'l-Hikem'de "Kelime-i Süleymâniyye" başlığı altında "Hikmet-i Rahmâniyye" olarak açıklanırs.1, s.12. Bu hikmet, Allah'ın rahmet-i âmme-i zâtiyye ve rahmet-i hâssa-i zâtiyye hükümlerinin, yani rahmet-i âmme-i sıfâtiyye ve rahmet-i hâssa-i sıfatiyyenin Süleyman (a.s.)'da yoğunlaşmasıyla ortaya çıkar. Bu yoğunlaşma sebebiyle onun âlemdeki hükmü ve tasarrufu genel bir nitelik kazanmıştırs.11. Hz. Süleyman, mülk, hikmet ve nübüvvetin kendisinde toplandığı bir peygamberdirs.116. Bu durum, onun varlıklar üzerinde tasarruf etme yeteneğini açıkça gösterir; örneğin, Yemen Melikesi Belkıs'a mektubunu Hüdhüd kuşuna vererek göndermesi, onun bu tasarrufatından biridirs.11. Tasavvufta hikmet, Allah'ın eşyayı yerli yerine koyma sıfatı olan "el-Hakîm" isminin tezahürüdür ve Süleyman (a.s.) bu sıfata ayna olma mertebesine ulaşmıştırK1. Onun hikmeti, her şeyin bir nizam ve gaye üzere yaratıldığına dair akâidî hikmetin en belirgin örneklerinden biridirK1. Bu, aynı zamanda Allah'ın eşyayı insana teshir etmesiyle de ilişkilidir; ancak Süleyman (a.s.)'ın tasarrufu, diğer varlıkların emrimize verilmesinden farklı olarak, doğrudan ilahi bir müsaade ve yetkiyle gerçekleşirs.94.
Kaynaklar: TB. Süleymân-Dâvûd-Yûnus-Eyyûb Fasılları — s. 1, 11, 12, 94, 116 · K1, s. 197
Davud Peygamber'in hilafeti neden özeldir?⌄
Hz. Dâvûd'un hilâfeti, Âdem'de (a.s.) varlığı bildirilen ancak tam zuhur bulmayan hilâfetin kendisinde kemâliyle ortaya çıkması sebebiyle özeldir. Cenâb-ı Hakk'ın yeryüzünde halîfe yaratacağını bildiren Bakara 30 ayetindeki hilâfetin Dâvûd (a.s.)'a işaret etmesi düşünülebilir, zira onun ismi açıkça belirtilmiştirs.117. Bu kemâl, dağların ve kuşların onunla birlikte tesbih etmesi gibi ilâhî teshirlerle (Sâd, 38/18-19) ve kendisine hikmet ve fasl-ı hitabın verilmesiyle tecellî etmiştirs.128. Dâvûd (a.s.), "Hikmet-i Vücûdiyye"nin mazharı olarak, hilâfetin tüm hükümlerinin zuhur ve genişlemede tedrîcen artarak kendisinde tamamlandığı bir peygamberdirs.115, 118.
Kaynaklar: TB. Süleymân-Dâvûd-Yûnus-Eyyûb Fasılları — s. 115, 117, 118, 128
›Ayrıntı
Hz. Dâvûd'un hilâfeti, tasavvufî idrâkte önemli bir yere sahiptir. Halîfe, lugatte 'ardından gelen, vekîl' demektir ve tasavvufta insanın Hak'tan aldığı emâneti taşıma vasfının ismidirK1. Bakara 30'daki "yeryüzünde bir halîfe yaratacağım" ayeti, Esmâ-i İlâhiyye'nin câmî bir mahalde izhârının Âdem'de tecellî ettiğini bildirirK1. Ancak, Cenâb-ı Âdem hilâfetin tüm hükümleriyle zahir olmamıştırs.117. Hilâfet hükümleri zuhur ve genişlemede tedrîcen artarak Dâvûd (a.s.)'ın zuhûr-i vücûdu ile tamamlanmıştırs.115. Bu tamâmiyyet sebebiyle, Sâd Sûresi'nin 18-19. ayetlerinde dağların onunla beraber tesbih etmesi ve kuşların ona itaat etmesi gibi ilâhî teshirler beyan buyrulmuşturs.115, 128.
Dâvûd (a.s.)'a verilen bu özel makâm, "Hikmet-i Vücûdiyye" olarak adlandırılırs.115, 118. Bu hikmet, her peygamberin kendine has bir hikmeti olduğu gibi, Dâvûd (a.s.)'ın hilâfetinin kemâlini ve vücudunun en mükemmel şekilde zahir olmasını ifade eders.118. Ayrıca, Cenâb-ı Hakk'ın Dâvûd (a.s.)'a ihsan eylediği ilk ni'metlerden biri, ona âlemden ayırdığını bildiren özel bir isim vermesidir. Dâvûd ismini teşkil eden harflerin kendilerinden sonra gelen harflere bitişmemesi, onun âlemden ayrıldığını ve bir özellik verildiğini ihbar eders.127. Bu ayrılma, zahirde bitişme olmasa da, ma'nâda birleşmeyi ifade eders.127, 126.
Dâvûd (a.s.)'ın hilâfeti, diğer peygamberlerin hilâfetinden farklı olarak, Allah Teâlâ'nın onu tahsis eylediği minnet-i kübrâ ve mertebe-i kurbettirs.128. Peygamberân-ı izam arasında doğrudan doğruya Allah tarafından istihlâf olunan halîfeler bulunsa das.135, Dâvûd (a.s.)'ın hilâfeti, Âdem'deki hilâfetin kemâliyle zuhur etmesi ve kendisine verilen özel vasıflarla öne çıkar. Bu durum, onun hilâfetine özel bir vurgu yapılmasını sağlamıştırs.128.
Kaynaklar: K1, s. 1 · TB. Süleymân-Dâvûd-Yûnus-Eyyûb Fasılları — s. 115, 117, 118, 126, 127, 128, 135
Terzibaba Necdet Ardıç kimdir?⌄
Necdet Ardıç, günümüz Uşşâkî tarikatının önde gelen mürşidlerinden biri olup, tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan müstesna bir şahsiyettir. Eserleri ve sohbetleriyle tasavvufu geniş kitlelere ulaştırmış, özellikle İrfan Mektebi (Hakk Yolu) ve Fusûsu'l-Hikem şerhi gibi çalışmalarıyla tanınmıştır (Necdet Ardıç (Terzibaba) - Wiki). Kendisi, Tekirdağlı Terzi Baba Necdet Ardıç olarak da bilinir ve eserleri arasında Necdet Divanı, Hacc Divanı ve Lübb’ül Lübb Özün Özü gibi önemli çalışmalar bulunmaktadırs.305, 306, 310.
Kaynaklar: TB. Süleymân-Dâvûd-Yûnus-Eyyûb Fasılları — s. 305, 306, 310
›Ayrıntı
Necdet Ardıç, tasavvuf dünyasında "Terzibaba" lakabıyla anılan, Uşşâkî tarikatının günümüzdeki önemli mürşidlerinden biridir (Necdet Ardıç (Terzibaba) - Wiki). Onun irfan geleneğini modern döneme taşıyan müstesna bir şahsiyet olduğu belirtilmektedir. Tasavvufu geniş kitlelere ulaştırma gayretiyle tanınan Ardıç, bu alanda birçok eser kaleme almış ve sohbetler yapmıştır (Necdet Ardıç (Terzibaba) - Wiki).
Eserleri arasında öne çıkanlardan bazıları şunlardır: İrfan Mektebi (Hakk Yolu) ve Fusûsu'l-Hikem şerhi (Necdet Ardıç (Terzibaba) - Wiki). Ayrıca, Necdet Divanı, Hacc Divanı ve Lübb’ül Lübb Özün Özü gibi divan ve çeviri eserleri de bulunmaktadırs.305, 306, 310. "İrfan Sofrası Necdet Ardıç Tasavvuf Serisi" adı altında yayımlanan eserleri, onun tasavvufî düşüncelerini ve irfanını aktardığı önemli kaynaklardırs.1.
Necdet Ardıç'ın ekolünden gelen müellifler de bulunmaktadır. Örneğin, Abdürrezzak Tek, Terzibaba Necdet Ardıç riyâsetindeki tasavvuf serisi içinde Sâd, Câsiye ve Vâkı'a sûreleri tefsirlerini yazmıştır (Abdürrezzak Tek - Wiki). Benzer şekilde, Terzi Oğlu Cem Cemâlî de Mü'minûn ve Zümer sûreleri tefsirlerini bu ekol içinde kaleme almıştır (Terzi Oğlu Cem Cemâlî - Wiki). Bu durum, Necdet Ardıç'ın tasavvufî mirasının ve etkisinin geniş bir çevreye yayıldığını göstermektedir.
Kaynaklar: TB. Süleymân-Dâvûd-Yûnus-Eyyûb Fasılları — s. 1, 305, 306, 310
Kitapta geçen 'tecdîd-i halk' kavramı ne anlama geliyor?⌄
Tecdîd-i halk, tasavvufta varlıkların sürekli olarak yeniden yaratılması ve yenilenmesi anlamına gelir. Bu kavram, her an varlıkların yok olup yeniden var edildiği, dolayısıyla hiçbir şeyin kendi başına müstakil bir varlığa sahip olmadığı hakikatini ifade eder. Süleyman (a.s.) kıssasında Belkıs'ın tahtının bir anda yok olup Süleyman'ın (a.s.) yanında yeniden var olması, bu tecdîd-i halkın somut bir misalidirs.72. Bu durum, Hakk'ın ahadiyeti ile kaim olan varlıkların, kendi başlarına müstakil bir vücuda sahip olmadıklarını gösterirs.46.
Kaynaklar: TB. Süleymân-Dâvûd-Yûnus-Eyyûb Fasılları — s. 46, 72
›Ayrıntı
Tecdîd-i halk, varlıkların her nefeste, her an yeniden yaratılması ve yenilenmesidir. Bu, eşyanın sürekli bir değişim ve dönüşüm içinde olduğunu, sabit bir varlığa sahip olmadığını gösterir. Süleyman (a.s.) kıssasında Belkıs'ın tahtının Sebe şehrinde yok olup aynı anda Süleyman (a.s.)'ın yanında var olması, bu halk-ı cedîd (yeniden yaratma) hakikatinin bir örneğidirs.72. Bu olay, tahtın bir mesafe kat etmeden, arzın dürülmeden veya yarılmadan gerçekleştiğini, yani fiziksel bir hareket olmaksızın varlığın yenilendiğini vurgulars.2, 73.
Bu yeniden yaratılış, "enfâs ile tecdîd-i halk" olarak ifade edilir; yani yokluğun zamanı ile varlığın zamanı aynıdırs.2, 73. Bu durum, Eş'arîlerin arazların tecdidi deliline benzer bir şekilde, varlıkların kendi başlarına müstakil bir vücuda sahip olmadığını, aksine Hakk'ın ahadiyeti ile kaim olduğunu gösterirs.46, 73. Alem-i gaybdaki bu oluşumlar, Hakk'ın has kullarına zahir olurken, diğer insanlar bu halk-ı cedîdden şüphe duyarlars.71. Bu hakikati idrak edenler, varlıkların sürekli yenilenmesini müşâhede edebilirler. Tecdîd-i halk, aynı zamanda Allah'ın muhabbetinin hararetiyle eşyanın halkına irade buyurmasıyla ilişkilidirs.235. Bu, her an yeni bir tecellî ile varlığın tazelendiğini ve Hakk'ın her an yeni bir şe'nde olduğunu gösterir.
Kaynaklar: TB. Süleymân-Dâvûd-Yûnus-Eyyûb Fasılları — s. 2, 46, 71, 72, 73, 235
Bu eser tasavvufa yeni başlayanlar için uygun mu?⌄
Necdet Ardıç'ın eserleri, özellikle İrfan Mektebi (Hakk Yolu), tasavvufa yeni başlayanlar için uygun bir giriş niteliği taşımaktadır. Zira Ardıç, tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan bir mürşid olup, eserleri ve sohbetleriyle tasavvufu geniş kitlelere ulaştırmayı hedeflemiştirvikipedi. Tasavvufî hâllerin başlangıcı ve yerleşmesi gibi temel süreçleri açıklayarak sâlikin yolculuğuna ışık tutar; örneğin, hâlin zuhûrunun ânî bir vâridât olabileceğini ve yerleşmesinin tertîb, terbiye ve tekrarla mümkün olduğunu belirtirK2. Ayrıca, mîzân gibi kavramları zâhirîden bâtınîye doğru mertebeli bir şekilde ele alarak, yeni başlayanların tasavvufun derinliklerine adım adım nüfuz etmesine yardımcı olurK1.
Kaynaklar: Vikipedi: Necdet Ardıç · K2 · K1, s. 101
›Ayrıntı
Necdet Ardıç'ın eserleri, tasavvufa yeni adım atanlar için bir rehber niteliğindedir. Özellikle İrfan Mektebi (Hakk Yolu) adlı eseri, nefs mertebelerini ve Hakk yolunu anlatan temel bir eser olarak tasavvufî yolculuğun başlangıç noktalarını izah eder (Wiki: İrfan Mektebi (Hakk Yolu)). Ardıç, günümüz Uşşâkî tarikatının önemli mürşidlerinden biri olarak, tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıma gayesiyle eserlerini kaleme almıştırvikipedi. Bu durum, eserlerinin anlaşılır ve erişilebilir bir dil taşıdığını gösterir.
Tasavvufî hâllerin başlangıcı ve yerleşmesi gibi sülûkun temel dinamikleri, Ardıç'ın eserlerinde açıklanır. Bir hâlin zuhûrunun (başlamasının) çoğu zaman ânî bir vâridât şeklinde, kalpte bir cezbe, bir nûr veya bir inkişâf olarak gerçekleştiği belirtilir. Bu ilk parıltı, "bârika" olarak adlandırılır. Hâlin yerleşmesi (rusûh) ise tertîb, terbiye ve tekrarla mümkün olur; bu süreç, "telvîn"den "temkîn"e geçişi ifade ederK2. Bu tür açıklamalar, yeni başlayan bir sâlikin karşılaşabileceği mânevî deneyimleri anlamlandırmasına yardımcı olur.
Ayrıca, tasavvufun temel kavramları olan "mîzân" ve "halîfe" gibi terimler, Ardıç'ın eserlerinde mertebeli bir yaklaşımla ele alınır. Mîzân kavramı, zâhirî (kıyâmet günü amellerin tartılması) ve bâtınî (kalbin Hak ile halk arasındaki dengesi) mertebeleriyle açıklanır, hatta mârifet mîzânına kadar derinleştirilirK1. Bu katmanlı açıklama, sâlikin kavramları idrâk seviyesine göre anlamasına imkân tanır. Halîfe kavramı da, insanın Hak'tan aldığı emâneti taşıma vasfı olarak Bakara 30. ayeti bağlamında izah edilir ve halîfenin kendi başına müstakil bir vücud sahibi olmayıp, Halîk'ın zuhûruna ayna olan bir mahal olduğu vurgulanırK1. Bu tür temel kavramların açık ve mertebeli bir şekilde sunulması, tasavvufa yeni girenler için sağlam bir temel oluşturur.
Kaynaklar: Vikipedi: Necdet Ardıç · K2 · K1, s. 1, 101
Kitapta peygamber kıssalarından çıkarılacak ibret nedir?⌄
Tasavvufî anlayışa göre peygamber kıssalarından çıkarılacak ibret, bu kıssaların sadece geçmişte yaşanmış olaylar olmayıp, aynı zamanda insanlığa, özellikle de Ümmet-i Muhammed'e yönelik "hâlen yazılmış bir kitap" gibi işlev görmesidir. Bu kıssalar, Hak Teâlâ'nın peygamberler üzerindeki sırr-ı ibtilâsını (imtihan sırrını) ve onların hallerini, bizlere manevi bir yolculukta (seyr-i sülûk) rehberlik edecek ibretler olarak sunar. Örneğin, Eyyûb (a.s.)'ın kıssası, harflerle yazılmış bir kitap değil, fiilen yaşanan bir kitap olarak zuhur eder ve onun sabrı ve imtihanı, Ümmet-i Muhammed için bir teşrif ve ibret kaynağıdırs.282, 284. Bu ibretler, sâlikin kendi iç âleminde peygamberlerin mertebelerini idrak etmesine ve onların hallerini yaşamasına vesile olur.
Kaynaklar: TB. Süleymân-Dâvûd-Yûnus-Eyyûb Fasılları — s. 282, 284
›Ayrıntı
Peygamber kıssaları, tasavvufî bakış açısıyla, geçmiş kavimlerin ve peygamberlerin yaşadığı olayların ötesinde, Ümmet-i Muhammed için manevi bir rehberlik ve ibret kaynağıdır. Bu kıssalar, "hurûf ve zurûf ile yazılmış bir kitâb değil, hâlen yazılmış bir kitâb olarak zuhur etmesi içindir"s.284. Yani, bu kıssalar sadece okunup geçilecek metinler değil, bizzat yaşanarak idrak edilecek hakikatlerdir. Eyyûb (a.s.)'ın kıssası bu duruma güzel bir örnektir; Hak Teâlâ'nın Eyyûb (a.s.)'a vaz' ettiği sırr-ı ibtilâ (imtihan sırrı), bizlere ibret olması için bir "kitâb-i mastûr-ı hâlî" kılınmıştırs.282. Bu, Eyyûb (a.s.)'ın yaşadıklarının, Ümmet-i Muhammed'in kendi manevi yolculuklarında karşılaşacakları zorluklar ve sabır imtihanları için bir model teşkil ettiğini gösterir.
Ümmet-i Muhammed'in bir özelliği, "Ademiyetten başlayarak bütün peygamberan hazaratının seyirlerini sürdürmektir"s.287. Bu durum, seyr-i sülûk olarak adlandırılan manevi yolculuğun temelini oluşturur. Sâlik, bu kıssalar aracılığıyla peygamberlerin hallerini kendi içinde yaşar ve onların mertebelerinden geçer. Diğer peygamberlerin ümmetlerine "kavim" denilirken, Hz. Muhammed (s.a.v.)'in takipçilerine "ümmet" denilmesi, bu ümmetin bütün âlemlere gönderilmiş olması ve kendilerinden evvel gelen enbiyanın ve kavimlerinin hallerinin onlara ibret olması sebebiyledirs.286. Bu bağlamda, peygamber kıssaları, Ümmet-i Muhammed'in rahmet edilen (merhume) bir ümmet olmasının ve tüm peygamberlerin manevi miraslarını taşımasının bir göstergesidir. İsa (a.s.)'ın kıssası gibi Kur'ân-ı Kerîm'de ihbar edilen diğer peygamber kıssaları da, Hak Teâlâ'nın bizlere bildirdiği ve üzerinde düşünmemiz gereken manevi dersler içerirs.142, 141.
Kaynaklar: TB. Süleymân-Dâvûd-Yûnus-Eyyûb Fasılları — s. 141, 142, 282, 284, 286, 287
Esmâ-i ilâhiyye'nin mertebeleri nasıl açıklanıyor?⌄
Esmâ-i ilâhiyye, yani Allah'ın güzel isimleri, tasavvufta Hak'ın zâtının bilinme yolları ve sâlikin Hak'a teveccüh kapıları olarak açıklanır. Bu isimler, Hak'ın zâtında müstehlek (yok) iken, nefes-i Rahmânî ile a'yân-ı sâbitelerin âyinelerinde taayyün ederek birbirinden ayrılır ve kemâlâtını zuhura getirirs.35. Esmâ, Hak'ın tecellî mertebeleri olup, her isim bir 'rab'dır (rabb-i hâs)K1. Ahadiyyet mertebesinde tüm sıfat ve isimler Zât-ı Hakk'ın aynıdır ve bu mertebede tafsil olmadığı için hepsi birdirs.47. Esmâ-i ilâhiyye arasında dereceler ve tefâzul (üstünlük) bulunur ve bu tefâzul, onların zuhur mahalli olan halk arasında da zahir olurs.46.
Kaynaklar: TB. Süleymân-Dâvûd-Yûnus-Eyyûb Fasılları — s. 35, 46, 47 · K1, s. 23
›Ayrıntı
Esmâ-i ilâhiyye'nin mertebeleri, Hak'ın varlığının tenezzülâtı ve zuhur ediş biçimleriyle yakından ilişkilidir. Bu mertebeler, Hak'ın zâtından başlayarak âlemlere yayılışını gösterir.
1. Ahadiyyet Mertebesi: Bu mertebede esmâ-i ilâhiyye, Zât-ı Hakk'ın aynıdır ve O'nun varlığında gizlidir. Hiçbir nispet, sıfat veya isim kabul etmez; tafsilat yoktur, her şey birdirs.47. Bu, Hazarât-ı Hamse'deki lâ-taayyün ve ahadiyyet mertebelerine tekabül ederK1. Bu mertebede esmâ henüz zuhura çıkmadığı için "rahmet-i imtinân ile merhumdur" demek caiz değildir, zira zuhur yoktur ki rahmet mevzubahis olabilsins.33.
2. Nefes-i Rahmânî ile Taayyün: Esmâ-i ilâhiyye, Hak'ın zâtında müstehlek iken, "nefes-i Rahmânî" ile a'yân-ı sâbitelerin âyinelerinde müteayyin olup birbirinden ayrılırs.35. Bu, Hazarât-ı Hamse'deki vâhidiyyet mertebesine karşılık gelir; burada esmâ ve sıfatlar tafsil bulur ve a'yân-ı sâbite Hak'ın ilminde sabit olurK1. Hak, bizim ademdeki gaybî hakikatlerimiz üzerine esmâ ile ihsan eders.35.
3. Zuhur ve Tefâzul Mertebesi: Sıfat-ı ilâhiyyede meziyetle belirlenmeler sabit olunca, onlardan meydana gelen esmâ-i ilâhiyye arasında da fark ve tefâzul (üstünlük) sabit olurs.46. Esmâ-i ilâhiyye mütefâzıl olduğu gibi, taayyün de mütefâzıl olurs.1. Her bir zerre, esmâ-i ilâhiyyeden bir ismin suretidir ve o ismin cemâli onda zahir olurs.49. Bu tefâzul, esmânın zuhur mahalli olan halk arasında da zahir olurs.46.
4. İnsan-ı Kâmilde Tecellî: Mutlak vücudun tenezzül etmesi, esmâ-i ilâhiyyenin kemâlâtının meydana çıkması içindir. İsimlerin kemâlâtı ise ancak bütün esmânın fiilen zuhuruna müsait olan insan-ı kâmil mertebesine tenezzülü ve onun taayyünü ile müteayyin olmağa mütevakkıftırs.113. İnsan-ı kâmilin varlığı olmasa, esmâ-i ilâhiyyenin kemâlâtı zuhura gelmez; zira sıfat ve zâtî isimlerle tamamlanan esmâ-i kemâliye ancak insan-ı kâmilde mevcutturs.113.
5. Sâlikin Esmâ ile Seyri: Tasavvufta esmâ, sâlikin Hak'a teveccüh kapılarıdırK1. Sâlik, esmâyı zikrederek, ahlâkıyla ahlâklanarak, kâinatta ve kalbinde müşâhede ederek ve nihayet esmâdan Zât'a urûc ederek mertebeleri aşarK1. Herhangi bir insanın hakikati, kendi ayn-ı sâbitesidir ve bu ayn-ı sâbite, esmâ-i ilâhiyyeden bir ismin ilmî suretidir; onun "rûh"u o ism-i hâsstırs.206.
Kaynaklar: TB. Süleymân-Dâvûd-Yûnus-Eyyûb Fasılları — s. 1, 33, 35, 46, 47, 49, 113, 206 · K1, s. 23, 297