İçeriğe atla
TB. Süleymân-Dâvûd-Yûnus-Eyyûb Fasılları kapak gorseli

TB. Süleymân-Dâvûd-Yûnus-Eyyûb Fasılları

Terzibaba - Necdet Ardıç

308 sayfa~462 dk okumamixed

Anahtar Kelimeler

Terzibaba - Necdet Ardıçterzibaba şerhidijital kütüphanekitap okuma

İlgili Konular

TerzibabaNecdet ArdıçTasavvufİslami İlimlerŞerh GeleneğiSüleyman (Peygamber)Davud (Peygamber)Yunus (Peygamber)Eyyub (Peygamber)Peygamber KıssalarıManeviyatHikemî Metinler

Sıkça Sorulan Sorular

Terzibaba'nın Süleyman-Davud Fasılları kitabı nedir?

Terzibaba'nın Süleyman-Davud Fasılları kitabı, İbn Arabî'nin Füsûsu'l-Hikem adlı eserindeki Süleyman ve Davud Fasılları'nın şerhi olup, bu peygamberlerin hilâfet, hüküm ve ilim mertebelerini tasavvufî bir bakış açısıyla ele alır. Eser, Davud (a.s.)'ın hilâfetinin kâmil, Süleyman (a.s.)'ın hilâfetinin ise ekmel olduğunu vurgular1. Kitapta, bu peygamberlerin kıssaları üzerinden ilâhî esmânın zuhuru, insân-ı kâmil ve Muhammedî ümmetin şerâfeti gibi konular işlenir. Özellikle Muhammedî ümmete hükümde Süleyman ve Davud rütbelerinin verildiği belirtilerek1, bu ümmetin diğer ümmetlerden üstünlüğü açıklanır.

Ayrıntı

Terzibaba'nın Süleyman-Davud Fasılları kitabı, İbn Arabî'nin Füsûsu'l-Hikem'indeki ilgili fasılların derinlemesine bir şerhidir. Bu şerh, Davud (a.s.) ve Süleyman (a.s.) kıssaları üzerinden tasavvufî hakikatleri ve ilâhî tecellîleri açıklamayı hedefler. Eserin temel vurgularından biri, halîfelik kavramıdır. Davud (a.s.)'ın yeryüzünde halîfe kılındığı1 ve onun hilâfetinin kâmil olduğu ifade edilirken, Süleyman (a.s.)'ın hilâfetinin Davud (a.s.) için bir nimet olduğu ve onun ekmeliyetinin Süleyman (a.s.)'da zuhur ettiği belirtilir1. Bu durum, halîfeliğin Hak'tan alınan emaneti taşıma vasfı olarak açıklanan tasavvufî halîfe anlayışıyla örtüşür2.

Kitapta, Süleyman (a.s.)'ın ilminin ilmullah olduğu1 ve onun duâsındaki "mülken" kavlinin özel bir mülkü talep ettiği, umumî bir mülkü değil1 vurgulanır. Davud (a.s.)'ın hükümdeki isabeti ve Süleyman (a.s.)'ın daha güzel hükmü1 üzerinden, Muhammedî ümmete verilen şerâfet açıklanır. Bu ümmete, hükümde Süleyman ve Davud (a.s.)'ın rütbelerinin verildiği, isabet eden hâkimin Süleyman'a, hata edenin ise Davud'a benzediği belirtilir1. Bu, ümmet-i Muhammed'in diğer ümmetlerden efdal kılan bir özellik olarak sunulur1. Eser, bu peygamberlerin kıssalarını, ilâhî esmânın zuhuru ve insân-ı kâmil mertebelerinin anlaşılması için birer eğitim aracı olarak görür1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.TB. Süleymân-Dâvûd-Yûnus-Eyyûb Fasılları — s. 2, 12, 28, 78, 79, 80, 81, 131, 241
  3. 2.K1, s. 1
Kitapta Süleyman Peygamber'in hikmeti nasıl anlatılıyor?

Hz. Süleyman'ın hikmeti, Fusûsu'l-Hikem'de "Hikmet-i Rahmâniyye" olarak adlandırılır ve Allah'ın rahmet-i âmme ve rahmet-i hâssa sıfatlarının âlemdeki tecellileriyle ilişkilendirilir. Bu hikmet, Süleyman (a.s.)'ın mülk, hikmet ve nübüvvetin kendisinde toplanmasıyla kemâl bulmuş, varlıklar üzerindeki genel tasarruf ve hükmetme yeteneğiyle tezahür etmiştir. O, Allah'ın "el-Hakîm" ismine ayna olan bir sâlik gibi, eşyayı yerli yerine koyma ve her şeyin bir nizam üzere yaratıldığına dair akâidî hikmetin en üst düzeyde temsilcisidir1.

Ayrıntı

Hz. Süleyman'ın hikmeti, Fusûsu'l-Hikem'de "Kelime-i Süleymâniyye" başlığı altında "Hikmet-i Rahmâniyye" olarak açıklanır2. Bu hikmet, Allah'ın rahmet-i âmme-i zâtiyye ve rahmet-i hâssa-i zâtiyye hükümlerinin, yani rahmet-i âmme-i sıfâtiyye ve rahmet-i hâssa-i sıfatiyyenin Süleyman (a.s.)'da yoğunlaşmasıyla ortaya çıkar. Bu yoğunlaşma sebebiyle onun âlemdeki hükmü ve tasarrufu genel bir nitelik kazanmıştır2. Hz. Süleyman, mülk, hikmet ve nübüvvetin kendisinde toplandığı bir peygamberdir2. Bu durum, onun varlıklar üzerinde tasarruf etme yeteneğini açıkça gösterir; örneğin, Yemen Melikesi Belkıs'a mektubunu Hüdhüd kuşuna vererek göndermesi, onun bu tasarrufatından biridir2. Tasavvufta hikmet, Allah'ın eşyayı yerli yerine koyma sıfatı olan "el-Hakîm" isminin tezahürüdür ve Süleyman (a.s.) bu sıfata ayna olma mertebesine ulaşmıştır3. Onun hikmeti, her şeyin bir nizam ve gaye üzere yaratıldığına dair akâidî hikmetin en belirgin örneklerinden biridir3. Bu, aynı zamanda Allah'ın eşyayı insana teshir etmesiyle de ilişkilidir; ancak Süleyman (a.s.)'ın tasarrufu, diğer varlıkların emrimize verilmesinden farklı olarak, doğrudan ilahi bir müsaade ve yetkiyle gerçekleşir2.

  1. Kaynaklar
  2. 1.K1-197, TB. Süleymân-Dâvûd-Yûnus-Eyyûb Fasılları, s. 11, 116
  3. 2.TB. Süleymân-Dâvûd-Yûnus-Eyyûb Fasılları — s. 1, 11, 12, 94, 116
  4. 3.K1, s. 197
Davud Peygamber'in hilafeti neden özeldir?

Hz. Dâvûd'un hilâfeti, Âdem'de (a.s.) varlığı bildirilen ancak tam zuhur bulmayan hilâfetin kendisinde kemâliyle ortaya çıkması sebebiyle özeldir. Cenâb-ı Hakk'ın yeryüzünde halîfe yaratacağını bildiren Bakara 30 ayetindeki hilâfetin Dâvûd (a.s.)'a işaret etmesi düşünülebilir, zira onun ismi açıkça belirtilmiştir1. Bu kemâl, dağların ve kuşların onunla birlikte tesbih etmesi gibi ilâhî teshirlerle (Sâd, 38/18-19) ve kendisine hikmet ve fasl-ı hitabın verilmesiyle tecellî etmiştir1. Dâvûd (a.s.), "Hikmet-i Vücûdiyye"nin mazharı olarak, hilâfetin tüm hükümlerinin zuhur ve genişlemede tedrîcen artarak kendisinde tamamlandığı bir peygamberdir1.

Ayrıntı

Hz. Dâvûd'un hilâfeti, tasavvufî idrâkte önemli bir yere sahiptir. Halîfe, lugatte 'ardından gelen, vekîl' demektir ve tasavvufta insanın Hak'tan aldığı emâneti taşıma vasfının ismidir2. Bakara 30'daki "yeryüzünde bir halîfe yaratacağım" ayeti, Esmâ-i İlâhiyye'nin câmî bir mahalde izhârının Âdem'de tecellî ettiğini bildirir2. Ancak, Cenâb-ı Âdem hilâfetin tüm hükümleriyle zahir olmamıştır1. Hilâfet hükümleri zuhur ve genişlemede tedrîcen artarak Dâvûd (a.s.)'ın zuhûr-i vücûdu ile tamamlanmıştır1. Bu tamâmiyyet sebebiyle, Sâd Sûresi'nin 18-19. ayetlerinde dağların onunla beraber tesbih etmesi ve kuşların ona itaat etmesi gibi ilâhî teshirler beyan buyrulmuştur1.

Dâvûd (a.s.)'a verilen bu özel makâm, "Hikmet-i Vücûdiyye" olarak adlandırılır1. Bu hikmet, her peygamberin kendine has bir hikmeti olduğu gibi, Dâvûd (a.s.)'ın hilâfetinin kemâlini ve vücudunun en mükemmel şekilde zahir olmasını ifade eder1. Ayrıca, Cenâb-ı Hakk'ın Dâvûd (a.s.)'a ihsan eylediği ilk ni'metlerden biri, ona âlemden ayırdığını bildiren özel bir isim vermesidir. Dâvûd ismini teşkil eden harflerin kendilerinden sonra gelen harflere bitişmemesi, onun âlemden ayrıldığını ve bir özellik verildiğini ihbar eder1. Bu ayrılma, zahirde bitişme olmasa da, ma'nâda birleşmeyi ifade eder1.

Dâvûd (a.s.)'ın hilâfeti, diğer peygamberlerin hilâfetinden farklı olarak, Allah Teâlâ'nın onu tahsis eylediği minnet-i kübrâ ve mertebe-i kurbettir1. Peygamberân-ı izam arasında doğrudan doğruya Allah tarafından istihlâf olunan halîfeler bulunsa da1, Dâvûd (a.s.)'ın hilâfeti, Âdem'deki hilâfetin kemâliyle zuhur etmesi ve kendisine verilen özel vasıflarla öne çıkar. Bu durum, onun hilâfetine özel bir vurgu yapılmasını sağlamıştır1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.TB. Süleymân-Dâvûd-Yûnus-Eyyûb Fasılları — s. 115, 117, 118, 126, 127, 128, 135
  3. 2.K1, s. 1
Terzibaba Necdet Ardıç kimdir?

Necdet Ardıç, günümüz Uşşâkî tarikatının önde gelen mürşidlerinden biri olup, tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan müstesna bir şahsiyettir. Eserleri ve sohbetleriyle tasavvufu geniş kitlelere ulaştırmış, özellikle İrfan Mektebi (Hakk Yolu) ve Fusûsu'l-Hikem şerhi gibi çalışmalarıyla tanınmıştır (Necdet Ardıç (Terzibaba) - Wiki). Kendisi, Tekirdağlı Terzi Baba Necdet Ardıç olarak da bilinir ve eserleri arasında Necdet Divanı, Hacc Divanı ve Lübb’ül Lübb Özün Özü gibi önemli çalışmalar bulunmaktadır1.

Ayrıntı

Necdet Ardıç, tasavvuf dünyasında "Terzibaba" lakabıyla anılan, Uşşâkî tarikatının günümüzdeki önemli mürşidlerinden biridir (Necdet Ardıç (Terzibaba) - Wiki). Onun irfan geleneğini modern döneme taşıyan müstesna bir şahsiyet olduğu belirtilmektedir. Tasavvufu geniş kitlelere ulaştırma gayretiyle tanınan Ardıç, bu alanda birçok eser kaleme almış ve sohbetler yapmıştır (Necdet Ardıç (Terzibaba) - Wiki).

Eserleri arasında öne çıkanlardan bazıları şunlardır: İrfan Mektebi (Hakk Yolu) ve Fusûsu'l-Hikem şerhi (Necdet Ardıç (Terzibaba) - Wiki). Ayrıca, Necdet Divanı, Hacc Divanı ve Lübb’ül Lübb Özün Özü gibi divan ve çeviri eserleri de bulunmaktadır1. "İrfan Sofrası Necdet Ardıç Tasavvuf Serisi" adı altında yayımlanan eserleri, onun tasavvufî düşüncelerini ve irfanını aktardığı önemli kaynaklardır1.

Necdet Ardıç'ın ekolünden gelen müellifler de bulunmaktadır. Örneğin, Abdürrezzak Tek, Terzibaba Necdet Ardıç riyâsetindeki tasavvuf serisi içinde Sâd, Câsiye ve Vâkı'a sûreleri tefsirlerini yazmıştır (Abdürrezzak Tek - Wiki). Benzer şekilde, Terzi Oğlu Cem Cemâlî de Mü'minûn ve Zümer sûreleri tefsirlerini bu ekol içinde kaleme almıştır (Terzi Oğlu Cem Cemâlî - Wiki). Bu durum, Necdet Ardıç'ın tasavvufî mirasının ve etkisinin geniş bir çevreye yayıldığını göstermektedir.

  1. Kaynaklar
  2. 1.TB. Süleymân-Dâvûd-Yûnus-Eyyûb Fasılları — s. 1, 305, 306, 310
Kitapta geçen 'tecdîd-i halk' kavramı ne anlama geliyor?

Tecdîd-i halk, tasavvufta varlıkların sürekli olarak yeniden yaratılması ve yenilenmesi anlamına gelir. Bu kavram, her an varlıkların yok olup yeniden var edildiği, dolayısıyla hiçbir şeyin kendi başına müstakil bir varlığa sahip olmadığı hakikatini ifade eder. Süleyman (a.s.) kıssasında Belkıs'ın tahtının bir anda yok olup Süleyman'ın (a.s.) yanında yeniden var olması, bu tecdîd-i halkın somut bir misalidir1. Bu durum, Hakk'ın ahadiyeti ile kaim olan varlıkların, kendi başlarına müstakil bir vücuda sahip olmadıklarını gösterir1.

Ayrıntı

Tecdîd-i halk, varlıkların her nefeste, her an yeniden yaratılması ve yenilenmesidir. Bu, eşyanın sürekli bir değişim ve dönüşüm içinde olduğunu, sabit bir varlığa sahip olmadığını gösterir. Süleyman (a.s.) kıssasında Belkıs'ın tahtının Sebe şehrinde yok olup aynı anda Süleyman (a.s.)'ın yanında var olması, bu halk-ı cedîd (yeniden yaratma) hakikatinin bir örneğidir1. Bu olay, tahtın bir mesafe kat etmeden, arzın dürülmeden veya yarılmadan gerçekleştiğini, yani fiziksel bir hareket olmaksızın varlığın yenilendiğini vurgular1.

Bu yeniden yaratılış, "enfâs ile tecdîd-i halk" olarak ifade edilir; yani yokluğun zamanı ile varlığın zamanı aynıdır1. Bu durum, Eş'arîlerin arazların tecdidi deliline benzer bir şekilde, varlıkların kendi başlarına müstakil bir vücuda sahip olmadığını, aksine Hakk'ın ahadiyeti ile kaim olduğunu gösterir1. Alem-i gaybdaki bu oluşumlar, Hakk'ın has kullarına zahir olurken, diğer insanlar bu halk-ı cedîdden şüphe duyarlar1. Bu hakikati idrak edenler, varlıkların sürekli yenilenmesini müşâhede edebilirler. Tecdîd-i halk, aynı zamanda Allah'ın muhabbetinin hararetiyle eşyanın halkına irade buyurmasıyla ilişkilidir1. Bu, her an yeni bir tecellî ile varlığın tazelendiğini ve Hakk'ın her an yeni bir şe'nde olduğunu gösterir.

  1. Kaynaklar
  2. 1.TB. Süleymân-Dâvûd-Yûnus-Eyyûb Fasılları — s. 2, 46, 71, 72, 73, 235
Bu eser tasavvufa yeni başlayanlar için uygun mu?

Necdet Ardıç'ın eserleri, özellikle İrfan Mektebi (Hakk Yolu), tasavvufa yeni başlayanlar için uygun bir giriş niteliği taşımaktadır. Zira Ardıç, tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan bir mürşid olup, eserleri ve sohbetleriyle tasavvufu geniş kitlelere ulaştırmayı hedeflemiştir1. Tasavvufî hâllerin başlangıcı ve yerleşmesi gibi temel süreçleri açıklayarak sâlikin yolculuğuna ışık tutar; örneğin, hâlin zuhûrunun ânî bir vâridât olabileceğini ve yerleşmesinin tertîb, terbiye ve tekrarla mümkün olduğunu belirtir2. Ayrıca, mîzân gibi kavramları zâhirîden bâtınîye doğru mertebeli bir şekilde ele alarak, yeni başlayanların tasavvufun derinliklerine adım adım nüfuz etmesine yardımcı olur3.

Ayrıntı

Necdet Ardıç'ın eserleri, tasavvufa yeni adım atanlar için bir rehber niteliğindedir. Özellikle İrfan Mektebi (Hakk Yolu) adlı eseri, nefs mertebelerini ve Hakk yolunu anlatan temel bir eser olarak tasavvufî yolculuğun başlangıç noktalarını izah eder4. Ardıç, günümüz Uşşâkî tarikatının önemli mürşidlerinden biri olarak, tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıma gayesiyle eserlerini kaleme almıştır1. Bu durum, eserlerinin anlaşılır ve erişilebilir bir dil taşıdığını gösterir.

Tasavvufî hâllerin başlangıcı ve yerleşmesi gibi sülûkun temel dinamikleri, Ardıç'ın eserlerinde açıklanır. Bir hâlin zuhûrunun (başlamasının) çoğu zaman ânî bir vâridât şeklinde, kalpte bir cezbe, bir nûr veya bir inkişâf olarak gerçekleştiği belirtilir. Bu ilk parıltı, "bârika" olarak adlandırılır. Hâlin yerleşmesi (rusûh) ise tertîb, terbiye ve tekrarla mümkün olur; bu süreç, "telvîn"den "temkîn"e geçişi ifade eder2. Bu tür açıklamalar, yeni başlayan bir sâlikin karşılaşabileceği mânevî deneyimleri anlamlandırmasına yardımcı olur.

Ayrıca, tasavvufun temel kavramları olan "mîzân" ve "halîfe" gibi terimler, Ardıç'ın eserlerinde mertebeli bir yaklaşımla ele alınır. Mîzân kavramı, zâhirî (kıyâmet günü amellerin tartılması) ve bâtınî (kalbin Hak ile halk arasındaki dengesi) mertebeleriyle açıklanır, hatta mârifet mîzânına kadar derinleştirilir3. Bu katmanlı açıklama, sâlikin kavramları idrâk seviyesine göre anlamasına imkân tanır. Halîfe kavramı da, insanın Hak'tan aldığı emâneti taşıma vasfı olarak Bakara 30. ayeti bağlamında izah edilir ve halîfenin kendi başına müstakil bir vücud sahibi olmayıp, Halîk'ın zuhûruna ayna olan bir mahal olduğu vurgulanır3. Bu tür temel kavramların açık ve mertebeli bir şekilde sunulması, tasavvufa yeni girenler için sağlam bir temel oluşturur.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Vikipedi: Necdet Ardıç
  3. 2.K2
  4. 3.K1, s. 1, 101
  5. 4.Vikipedi: İrfan Mektebi (Hakk Yolu)
Kitapta peygamber kıssalarından çıkarılacak ibret nedir?

Tasavvufî anlayışa göre peygamber kıssalarından çıkarılacak ibret, bu kıssaların sadece geçmişte yaşanmış olaylar olmayıp, aynı zamanda insanlığa, özellikle de Ümmet-i Muhammed'e yönelik "hâlen yazılmış bir kitap" gibi işlev görmesidir. Bu kıssalar, Hak Teâlâ'nın peygamberler üzerindeki sırr-ı ibtilâsını (imtihan sırrını) ve onların hallerini, bizlere manevi bir yolculukta (seyr-i sülûk) rehberlik edecek ibretler olarak sunar. Örneğin, Eyyûb (a.s.)'ın kıssası, harflerle yazılmış bir kitap değil, fiilen yaşanan bir kitap olarak zuhur eder ve onun sabrı ve imtihanı, Ümmet-i Muhammed için bir teşrif ve ibret kaynağıdır1. Bu ibretler, sâlikin kendi iç âleminde peygamberlerin mertebelerini idrak etmesine ve onların hallerini yaşamasına vesile olur.

Ayrıntı

Peygamber kıssaları, tasavvufî bakış açısıyla, geçmiş kavimlerin ve peygamberlerin yaşadığı olayların ötesinde, Ümmet-i Muhammed için manevi bir rehberlik ve ibret kaynağıdır. Bu kıssalar, "hurûf ve zurûf ile yazılmış bir kitâb değil, hâlen yazılmış bir kitâb olarak zuhur etmesi içindir"1. Yani, bu kıssalar sadece okunup geçilecek metinler değil, bizzat yaşanarak idrak edilecek hakikatlerdir. Eyyûb (a.s.)'ın kıssası bu duruma güzel bir örnektir; Hak Teâlâ'nın Eyyûb (a.s.)'a vaz' ettiği sırr-ı ibtilâ (imtihan sırrı), bizlere ibret olması için bir "kitâb-i mastûr-ı hâlî" kılınmıştır1. Bu, Eyyûb (a.s.)'ın yaşadıklarının, Ümmet-i Muhammed'in kendi manevi yolculuklarında karşılaşacakları zorluklar ve sabır imtihanları için bir model teşkil ettiğini gösterir.

Ümmet-i Muhammed'in bir özelliği, "Ademiyetten başlayarak bütün peygamberan hazaratının seyirlerini sürdürmektir"1. Bu durum, seyr-i sülûk olarak adlandırılan manevi yolculuğun temelini oluşturur. Sâlik, bu kıssalar aracılığıyla peygamberlerin hallerini kendi içinde yaşar ve onların mertebelerinden geçer. Diğer peygamberlerin ümmetlerine "kavim" denilirken, Hz. Muhammed (s.a.v.)'in takipçilerine "ümmet" denilmesi, bu ümmetin bütün âlemlere gönderilmiş olması ve kendilerinden evvel gelen enbiyanın ve kavimlerinin hallerinin onlara ibret olması sebebiyledir1. Bu bağlamda, peygamber kıssaları, Ümmet-i Muhammed'in rahmet edilen (merhume) bir ümmet olmasının ve tüm peygamberlerin manevi miraslarını taşımasının bir göstergesidir. İsa (a.s.)'ın kıssası gibi Kur'ân-ı Kerîm'de ihbar edilen diğer peygamber kıssaları da, Hak Teâlâ'nın bizlere bildirdiği ve üzerinde düşünmemiz gereken manevi dersler içerir1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.TB. Süleymân-Dâvûd-Yûnus-Eyyûb Fasılları — s. 141, 142, 282, 284, 286, 287
Esmâ-i ilâhiyye'nin mertebeleri nasıl açıklanıyor?

Esmâ-i ilâhiyye, yani Allah'ın güzel isimleri, tasavvufta Hak'ın zâtının bilinme yolları ve sâlikin Hak'a teveccüh kapıları olarak açıklanır. Bu isimler, Hak'ın zâtında müstehlek (yok) iken, nefes-i Rahmânî ile a'yân-ı sâbitelerin âyinelerinde taayyün ederek birbirinden ayrılır ve kemâlâtını zuhura getirir1. Esmâ, Hak'ın tecellî mertebeleri olup, her isim bir 'rab'dır (rabb-i hâs)2. Ahadiyyet mertebesinde tüm sıfat ve isimler Zât-ı Hakk'ın aynıdır ve bu mertebede tafsil olmadığı için hepsi birdir1. Esmâ-i ilâhiyye arasında dereceler ve tefâzul (üstünlük) bulunur ve bu tefâzul, onların zuhur mahalli olan halk arasında da zahir olur1.

Ayrıntı

Esmâ-i ilâhiyye'nin mertebeleri, Hak'ın varlığının tenezzülâtı ve zuhur ediş biçimleriyle yakından ilişkilidir. Bu mertebeler, Hak'ın zâtından başlayarak âlemlere yayılışını gösterir.

1. Ahadiyyet Mertebesi: Bu mertebede esmâ-i ilâhiyye, Zât-ı Hakk'ın aynıdır ve O'nun varlığında gizlidir. Hiçbir nispet, sıfat veya isim kabul etmez; tafsilat yoktur, her şey birdir1. Bu, Hazarât-ı Hamse'deki lâ-taayyün ve ahadiyyet mertebelerine tekabül eder2. Bu mertebede esmâ henüz zuhura çıkmadığı için "rahmet-i imtinân ile merhumdur" demek caiz değildir, zira zuhur yoktur ki rahmet mevzubahis olabilsin1.

2. Nefes-i Rahmânî ile Taayyün: Esmâ-i ilâhiyye, Hak'ın zâtında müstehlek iken, "nefes-i Rahmânî" ile a'yân-ı sâbitelerin âyinelerinde müteayyin olup birbirinden ayrılır1. Bu, Hazarât-ı Hamse'deki vâhidiyyet mertebesine karşılık gelir; burada esmâ ve sıfatlar tafsil bulur ve a'yân-ı sâbite Hak'ın ilminde sabit olur2. Hak, bizim ademdeki gaybî hakikatlerimiz üzerine esmâ ile ihsan eder1.

3. Zuhur ve Tefâzul Mertebesi: Sıfat-ı ilâhiyyede meziyetle belirlenmeler sabit olunca, onlardan meydana gelen esmâ-i ilâhiyye arasında da fark ve tefâzul (üstünlük) sabit olur1. Esmâ-i ilâhiyye mütefâzıl olduğu gibi, taayyün de mütefâzıl olur1. Her bir zerre, esmâ-i ilâhiyyeden bir ismin suretidir ve o ismin cemâli onda zahir olur1. Bu tefâzul, esmânın zuhur mahalli olan halk arasında da zahir olur1.

4. İnsan-ı Kâmilde Tecellî: Mutlak vücudun tenezzül etmesi, esmâ-i ilâhiyyenin kemâlâtının meydana çıkması içindir. İsimlerin kemâlâtı ise ancak bütün esmânın fiilen zuhuruna müsait olan insan-ı kâmil mertebesine tenezzülü ve onun taayyünü ile müteayyin olmağa mütevakkıftır1. İnsan-ı kâmilin varlığı olmasa, esmâ-i ilâhiyyenin kemâlâtı zuhura gelmez; zira sıfat ve zâtî isimlerle tamamlanan esmâ-i kemâliye ancak insan-ı kâmilde mevcuttur1.

5. Sâlikin Esmâ ile Seyri: Tasavvufta esmâ, sâlikin Hak'a teveccüh kapılarıdır2. Sâlik, esmâyı zikrederek, ahlâkıyla ahlâklanarak, kâinatta ve kalbinde müşâhede ederek ve nihayet esmâdan Zât'a urûc ederek mertebeleri aşar2. Herhangi bir insanın hakikati, kendi ayn-ı sâbitesidir ve bu ayn-ı sâbite, esmâ-i ilâhiyyeden bir ismin ilmî suretidir; onun "rûh"u o ism-i hâsstır1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.TB. Süleymân-Dâvûd-Yûnus-Eyyûb Fasılları — s. 1, 33, 35, 46, 47, 49, 113, 206
  3. 2.K1, s. 23, 297