
Anahtar Kelimeler
İlgili Konular
Sıkça Sorulan Sorular
Terzibaba'nın "Zekât ve İnfâk" kitabı ne anlatıyor?⌄
Terzibaba'nın "Zekât ve İnfâk" kitabı, zekât kavramını hem şer'î (maddî) hem de tasavvufî (mânevî) boyutlarıyla ele alır. Kitap, zekâtın sözlük anlamı olan "temizleme, övgü, artma, bereket"ten yola çıkarak, malın zekâtının yanı sıra nefis tezkiyesi, ilmin zekâtı ve zamanın zekâtı gibi bâtınî ve ruhânî zekât türlerini inceler1. Eser, zekâtın sadece maldan verilen bir pay olmadığını, aynı zamanda kişinin benlik, nefis, hayal ve vehim kirlerinden arınması ve sahip olduğu bilgileri başkalarına aktarması gibi geniş bir tezkiye programı olduğunu vurgular1. Kitap, zekâtın Kur'an ve Sünnet'teki yerini ve müminlerin kurtuluşa ermek için zekât vermeye olan düşkünlüklerini de belirtir1.
›Ayrıntı
Terzibaba'nın "Zekât ve İnfâk" adlı eseri, zekâtı çok katmanlı bir kavram olarak sunar. Öncelikle, zekâtın sözlük anlamı olan "temizleme, övgü, artma, bereket" manalarına dikkat çekilir ve terim olarak Kur'an'da belirtilen sınıflara sarf edilmek üzere dinen zengin sayılan Müslümanların malından alınan belli payı ifade ettiği belirtilir1. Kur'an'da zekât kelimesinin otuz âyette geçtiği ve yirmi yedisinde namazla birlikte zikredildiği, sadaka teriminin de on iki âyette zekât anlamında kullanıldığı ifade edilir1.
Kitap, zekâtın şer'î boyutunun ötesinde, tasavvufî ve mânevî anlamlarını derinlemesine işler. Terzibaba'ya göre, "zekâtın zekâtı" veya "temizin temizi" kavramı, ruhânî ve rahmânî ilimde herhangi bir gayrılık olmadığından, içerisine dünya necaseti karışmamış olanın infak edilmesidir1. Bu bağlamda, en büyük zekâtın, beşeriyet kirlerinden temizlenmek için ayrılan zaman olduğu vurgulanır; çünkü kişinin yegâne malı zamanıdır ve bu zamanı nefis tezkiyesi için kullanması en büyük varlık zekâtıdır1.
Eserde, mânevî zekât olarak ilmin zekâtı da öne çıkarılır. Cenâb-ı Hakk'ın lütfettiği bilgileri karşı tarafa aktararak ondaki benlik, nefis, hayal ve vehim kirlerinden temizlemek, kişinin mânevî ve ilmî zekâtıdır1. Bu, maddi zekâtın yanı sıra bâtınî zekâtın da verilmesi gerektiğini gösterir1. Kitap, Resûl'e itaat ile kılınan namazın esmâ mertebesinden, verilen zekâtın ise Fenâfirresül mertebesi ile nefis tezkiyesi olan zekât olduğunu belirtir. Allah'a itaat ile kılınan namazın fenafillah ve bekabillah mertebesinden, zekâtın ise tüm varlıktaki sıfât-ı sübûtiyelerin ve sıfât-ı zâtiyelerin Hakk'a teslim edilmesiyle sıfât-ı ilâhiyeye dönüşmesi ve bunların taliplilere aktarılması olduğunu açıklar1.
- Kaynaklar
- 1.Zekât ve İnfâk — s. 11, 12, 24, 70, 140, 146, 155, 178
Kitaba göre zekât ve sadaka arasındaki temel fark nedir?⌄
Zekât ve sadaka arasındaki temel fark, zekâtın Allah'a yaklaştırıcı (kurb-ı ferâiz) bir ibadet olması ve Allah'ın Kuddûs isminin tecellisiyle malı temizlemesi; sadakanın ise bu yakınlıktaki sürekliliği sağlaması (kurb-ı nevâfil) ve kişinin kulluğundaki samimiyetinin (sıdkiyetinin) ölçüsü olmasıdır. Sadakada Allah'ın Rahman ismi tecelli eder1. Her ikisi de Kur'an'da belirtilen sınıflara sarf edilmek üzere dinen zengin sayılan Müslümanların malından alınan belli payı ifade etse de1, örfte sadaka mecburi olmayan gönüllü ödemeleri de içine alan daha genel bir anlama sahiptir1.
›Ayrıntı
Zekât ve sadaka kavramları, sözlükte "temizleme, övgü, artma, bereket" anlamlarına gelir ve terim olarak Kur'an'da belirtilen sınıflara sarf edilmek üzere dinen zengin sayılan Müslümanların malından alınan belli payı ifade eder1. Kur'an'da zekât kelimesi otuz ayette mârife olarak geçer ve yirmi yedisinde namazla birlikte zikredilir. Sadaka terimi ise on iki ayette zekât anlamında kullanılmıştır1. Hadislerde ve örfte sadaka, mecburi olmayan gönüllü ödemeleri de içine alan daha genel bir anlama sahip olmuştur1. Tasavvufî açıdan bakıldığında, zekât kulu Allah'a yaklaştırırken (kurb-ı ferâiz), sadaka bu yakınlıktaki sürekliliği sağlar (kurb-ı nevâfil). Zekâtta Allah'ın Kuddûs ismi tecelli ederken, sadakada Rahman ismi tecelli eder1. Sadaka aynı zamanda kişinin kulluğundaki samimiyetinin (sıdkiyetinin) bir ölçüsüdür1. Cenâb-ı Hakk, zekât ve sadaka emriyle insanlara kendilerine ait gördüklerinin aslında Allah'a ait olduğunu hatırlatır1. Bu ibadetler, dört mertebe üzerinden de anlaşılır: Şeriat mertebesinde kul malının kırkta birini fakirlere verir. Tarikat mertebesinde nefsini olumsuz ahlâktan temizleyerek zekâtını vermiş olur. Hakikat mertebesinde kendinde bir varlık görmeyerek mutlak manada Allah'a muhtaç oluşunu idrak eder. Marifet mertebesinde ise verenin de alanın da Allah olduğunu bilir ve Hakk'ın kendi zenginliğinin zekâtını nasıl verdiğini müşahede eder1.
- Kaynaklar
- 1.Zekât ve İnfâk — s. 11, 24, 28, 29
Tasavvufta 'malını gönülden çıkarmak' ne anlama gelir?⌄
Tasavvufta "malı gönülden çıkarmak", sâlikin dünya malına karşı kalbî bağlılıktan kurtulması, malı elden çıkarmaktan ziyade gönüldeki mal sevgisini ve ona olan muhabbeti terk etmesidir. Bu hâl, fakr makâmının bir veçhesi olup, kişinin malın kulu olmaktan çıkıp onu kendine kul etmesi, böylece beşerî sıfatlardan sıyrılarak manevî zenginliğe ulaşması anlamına gelir. Selahattin Uşşaki Hazretleri'nin "İttika malı elden çıkartmak değil, gönülden çıkartmaktır" sözü1 bu anlayışın temelini oluşturur ve malın bir yük olmaktan çıkarılıp, kişinin manevî ilerlemesine engel teşkil etmemesini hedefler.
›Ayrıntı
Tasavvufta "malı gönülden çıkarmak" kavramı, malın fiziksel olarak elden çıkarılmasından öte, kalbin mal sevgisinden arındırılmasına işaret eder. Bu durum, "fakr" makâmının bir tezahürüdür ve sâlikin manevî yolculuğunda (seyr-i süluk) önemli bir adımdır1. Fakr, tüm malını dağıtıp fakirlik üzere yaşamak değil, gönüldeki mal muhabbetini çıkarmaktır; böylece malın kişiyi sırtında taşıması yerine, kişinin onu sırtında taşımaması hedeflenir1. Bu anlayışa göre, bir tekne suyun üzerinde ilerlerken suyun içine girmesiyle batması gibi, mal sevgisi de kalbe girdiğinde kişiyi manen batırır1.
Bu hâl, aynı zamanda "ittika" kavramıyla da ilişkilidir. İttika, malı elden çıkarmak değil, gönülden çıkarmaktır; yani mal mülk sahibi olunsa bile benlik yapmamak, eğlenceye dalmamak ve malı gönülden uzak tutmaktır1. Manevî fakirlik, beşerî sıfatlardan sıyrılıp kendini bir şeye malik görmeyen kimsenin, sayısız mala mülke sahip olsa bile hiçbirine gönül bağlamamasıdır. Bu kişi, sahip olduğu mülkün kulu olmayıp onu kendine kul eder1. Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) fakrı övünç vesilesi olarak kabul etmesi, bu manevî zenginliğin önemini vurgular1. Gerçek zenginlik, ruh zenginliğidir; kişinin sadece kendine ait esmâ-i ilâhiyyeleri kullanabilmesinden öte, Allah'ın bütün isimleriyle zenginleşmesidir1. Bu durum, kalbin mâsivâdan arındırılmasıyla, yani gafletten uzaklaşarak Hak'ka yönelmesiyle mümkün olur.
- Kaynaklar
- 1.Zekât ve İnfâk — s. 39, 43, 44, 54
Zekâtın şeriat ve hakikat mertebeleri nasıl farklılaşır?⌄
Zekât, şeriat mertebesinde malın belirli bir kısmının fakirlere verilmesiyle gerçekleşen zahirî bir ibadetken, hakikat mertebesinde kişinin kendi varlığından, benliğinden arınarak mutlak muhtaçlığını idrak etmesi ve kendinde bir varlık görmemesidir. Şeriat mertebesinde zekât, malın kırkta birinin verilmesiyle malın temizlenmesi1, tarikat mertebesinde nefsin olumsuz ahlâktan temizlenmesi1 iken, hakikat mertebesinde sâlikin kendinde bir varlık görmeyerek mutlak manada Allah’a muhtaç oluşunu idrak etmesi ve her türlü iddia ve davadan uzaklaşmasıdır1. Bu, Hak'ın bizzat müşâhede edildiği, eşyânın hakîkî yüzünün açıldığı kademede gerçekleşen bir "vücudî zekât"tır2.
›Ayrıntı
Zekât, tasavvufta dört mertebeli sülûkun farklı kademelerinde farklı şekillerde tezahür eder. Şeriat mertebesinde zekât, kişinin malının kırkta birini fakirlere vermesiyle yerine getirilen zahirî bir hükümdür1. Bu, malın temizlenmesi anlamına gelir ve kişinin kendi gerçek varlığında hayvanlık mertebesinden kalan en az kırkta birini de verip kendi gerçek hakikat-i üzere temiz kalmasıdır1. Bu mertebede yapılan yardımlar sevap olarak kabul edilir ve Cenâb-ı Hakk tarafından mükafatlandırılır1.
Hakikat mertebesinde ise zekât, kişinin kendinde bir varlık görmeyerek mutlak manada Allah’a muhtaç oluşunu idrak etmesi ve her türlü iddia ve davadan uzaklaşmasıdır1. Bu, "vücudî zekât" olarak adlandırılır1. Hakikat, tasavvufta Hak'ın bizzat müşâhede edildiği, eşyânın hakîkî yüzünün açıldığı üçüncü sülûk mertebesidir3. Bu mertebede sâlik, aklî bilgilerden çok kalbî hâllere göre yaşar ve şeriatın bâtını açılır3. Zekâtın bu mertebedeki sırrı, varlığın kırk mertebe oluşu ve matlub olanın ilâhî mertebe, yani zât mertebesi olmasıdır; bu da en yüksek mertebe olan kırkta birdir1. Hakikat mertebesinde yaşayan bir kişi, ihtiyaç sahibi gördüğü kişiye acıyıp yardım ettiğinde, Cenâb-ı Hakk'a karşı sorumlu olabilir; çünkü bu mertebede veren de alan da Allah olarak idrak edilir1. Bu, kişinin kendi aslı hakikatinden verdiği "kenzi mahfi" (gizli hazine) olarak nitelendirilir1.
- Kaynaklar
- 1.Zekât ve İnfâk — s. 28, 68, 172, 173, 207
- 2.K1-164, Zekât ve İnfâk, s. 28
- 3.K1, s. 164
Kitapta geçen 'îsâr' kavramı nedir?⌄
Îsâr, tasavvufta sâlikin kendi ihtiyacı olmasına rağmen sahip olduğu imkânları başkalarının ihtiyacını karşılamak üzere kullanması, yani başkasının yararı için fedakârlıkta bulunmasıdır. Bu kavram, sözlükte "bir şeyi veya bir kimseyi diğerine üstün tutma, tercih etme" anlamına gelir ve ahlâkî bir terim olarak kişinin kendisini değil, başkasını öncelikli kılması halini ifade eder. Kaynakta îsâr, tarikat mertebesinde ele alınan bir ahlâkî özellik olarak belirtilmiştir1.
›Ayrıntı
Îsâr, tasavvufî sülûkun önemli bir aşaması olarak kabul edilir ve kişinin nefsânî arzularını aşarak diğerkâmlık mertebesine ulaşmasını temsil eder. Bu, sadece maddi imkânları paylaşmakla kalmayıp, aynı zamanda başkalarının menfaatini kendi menfaatinin önüne koyma bilincidir1. Kitapta, okuyuculara nefsânî heveslerden, zan ve hayalden, gafletten soyunarak saf bir gönülle okumaya başlamaları tavsiye edilirken1, îsâr kavramı da bu nefs terbiyesi ve arınma sürecinin bir parçası olarak değerlendirilebilir. Zira îsâr, kişinin kendi benliğini geri plana atarak başkalarına öncelik vermesiyle gerçekleşir. Bu durum, "Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk'tandır"1 ifadesiyle de örtüşür; zira îsârda bulunmak için gösterilen gayretin neticesi Allah'tan beklenir. Kitapta geçen diğer tasavvufî eserlere (Kelime-i Tevhid, Namaz, İslâm, Îmân, İkân gibi) yapılan atıflar1, îsârın da bu bütüncül tasavvufî eğitim ve ahlâkî gelişim içinde bir yerinin olduğunu düşündürmektedir. Îsâr, kişinin sadece kendi kurtuluşunu değil, aynı zamanda toplumun ve diğer insanların iyiliğini de gözetmesi anlamına gelir ki bu da tasavvufun sosyal boyutunu ortaya koyar.
- Kaynaklar
- 1.Zekât ve İnfâk — s. 2, 5, 6, 10, 51, 229
Eserde 'Nefs-i Zekiyye' nasıl tanımlanıyor?⌄
Eserde "Nefs-i Zekiyye" kavramı, tasavvufî sülûkun en üst mertebelerinden biri olarak tanımlanır ve nefsin tezkiye edilerek kemale ermiş halini ifade eder. Bu mertebe, "Nefs-i Kamile" ve "Nefs-i Safiye" isimleriyle de anılır ve Âdemiyet mertebesi, yani Safiyullah mertebesi olarak kabul edilir1. Kur'an-ı Kerim'deki "Nefislerinizi tezkiye ediniz" emrinin nihai hedefi olan bu mertebe, nefsin her bir aşamada temizlenmesiyle ulaşılan en yüksek kemal noktasıdır1.
›Ayrıntı
Nefs-i Zekiyye, tasavvufî yolculukta nefsin yedi mertebesinin (emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râdıyye, merdıyye, sâfiye/kâmile) tamamlanmasıyla ulaşılan bir hâldir12. Bu mertebe, nefsin süflî yapısından arınarak ulvîleştiği, dünyevî hazlara yönelen vechesinin tezkiye edildiği ve Hakk'a yönelen rûhânî yapının kemale erdiği bir durumu ifade eder3. Nefs-i Zekiyye'ye ulaşan sâlik, "nefiiis" bir hâle gelir ve gönül evinde oturur; Esmâ-i İlâhiyye talimiyle sahip çıktığı ilâhî isimleri gerçek sahibi olan Hakk'a teslim etmiş olur1. Bu teslimiyet, "Ve'alleme âdeme-l-esmâe kullehâ" (Allah, Âdem'e bütün varlıkların isimlerini öğretti) ayetinde belirtilen enfüsî esmâ-i İlâhiyye taliminin bir sonucudur ve ilm'el-ayn'nel-hakk'el yakın olmak üzere nuranî müşâhedeye yol açar1. Nefsin bu en yüksek mertebesi, aynı zamanda "Nefs-i Kamile" ve "Nefs-i Safiye" olarak da adlandırılır ve Âdemiyet mertebesi, yani Safiyullah mertebesi olarak kabul edilir1. Bu mertebeye ulaşmak, nefsin benlik ve izâfî benlikten arınarak İlâhî benliğe ulaşması, yani hayalî varlığın kaldırılıp yerine Hakk'ın varlığının tahsis edilmesiyle mümkündür1. Nefs-i Zekiyye, sülûk geleneğinde teşekkül eden ve Fecr Suresi'ndeki "Yâ eyyetühen-nefsü'l-mutmainne" (Ey mutmain nefs) ayetinden sonra gelen mertebelerin nihai noktasıdır2. Bu mertebede sâlik, yedi nefs mertebesini enfüsî olarak bitirmiş ve âfâkî, hazret mertebelerine adım atmış bir Hakk yolcusu olarak tanımlanır1.
- Kaynaklar
- 1.Zekât ve İnfâk — s. 47, 136, 175
- 2.K2
- 3.K1, s. 126
Bu kitap kimler için yazılmıştır?⌄
Bu kitap, tasavvufî hakikatleri idrak etmek isteyen, nefsânî engellerden arınmaya çalışan ve Allah ile Resûlü'nün muhabbetini özünde geliştirmeyi arzulayan okuyucular için yazılmıştır. Özellikle "Müellef-i Kulûb" olarak tanımlanan, irfânî emareler gösteren ve tasavvuf yoluna ilgi duyan kişilere hitap eder. Kitap, zekât ve infak gibi İslâm'ın temel şartlarını bâtınî halleriyle kavramak isteyen sâliklere rehberlik etmeyi amaçlar1.
›Ayrıntı
"Zekât ve İnfâk" kitabı, öncelikle tasavvuf yoluna girmek isteyen veya bu yolda ilerleyen dervişler için kaleme alınmıştır. Kitabın yazarı, okuyucularına nefsânî heveslerden, zan ve hayalden, gafletten soyunarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamalarını tavsiye eder; zira vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek mânâda yararlanmanın mümkün olmadığını belirtir1. Kitabın temel amacı, ahiret hayatını Allah ve Resûlü'nün muhabbetinin özde gelişmesi ve yaşamasını temin etmek için bu tür eserlerden istifade etmektir1. Özellikle "Müellef-i Kulûb" olarak nitelendirilen, gönülleri ısındırılan, irfânî emareler gösteren ve tasavvuf yoluna karşı muhabbeti olan kişilere yönelik bir rehber niteliğindedir. Bu kişilerin sohbetlere çağrılarak, kitaplar verilerek veya tavsiye edilerek tasavvuf sahasının varlığından haberdar edilmesi ve bu ilimlerden zekât verilmesi hedeflenir1. Kitap, İslâm'ın beş şartından biri olan zekâtı bâtınî halleriyle ele alarak, okuyucuların bu farzın derin mânâlarını idrak etmelerine yardımcı olmayı amaçlar1. Dervişlik dersini yapan, kitap okuyan, sohbet dinleyen ve tefekkür eden herkesin bu hakikat üzerine yaşadığı ve kendilerine bu hakikatlerin ilham edildiği vurgulanır1.
- Kaynaklar
- 1.Zekât ve İnfâk — s. 1, 3, 4, 6, 9, 137, 164
Terzibaba - Necdet Ardıç kimdir?⌄
Necdet Ardıç, günümüz Uşşâkî tarikatının önde gelen mürşidlerinden biri olup, tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan müstesna bir şahsiyettir. Eserleri ve sohbetleriyle tasavvufu geniş kitlelere ulaştırmıştır (Necdet Ardıç, Wiki). Özellikle İrfan Mektebi (Hakk Yolu) ve Fusûsu'l-Hikem şerhi gibi çalışmalarıyla tanınır (Necdet Ardıç, Wiki). Kendisi, Terzi Oğlu Murat Derûnî, Abdürrezzak Tek ve Terzi Oğlu Cem Cemâlî gibi müelliflerin de içinde bulunduğu bir tasavvuf serisinin riyasetini yapmıştır123.
›Ayrıntı
Necdet Ardıç, "Terzibaba" lakabıyla da bilinir ve Uşşâkî tarikatının önemli temsilcilerindendir1. Tasavvufî irfanı günümüze taşıyan ve geniş kitlelere ulaştıran bir mürşittir (Necdet Ardıç, Wiki). Eserleri arasında "Necdet Divanı", "Hacc Divanı", "İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri" gibi çalışmalar bulunmaktadır1. Ayrıca "Lübb’ül Lübb Özün Özü" adlı Osmanlıca bir eserin çevirisini yapmış, "Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler" ve "İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri" gibi eserleri de İngilizce, İspanyolca ve Fransızca dillerinde yayımlanmıştır1.
Necdet Ardıç, kendi ekolünden gelen Abdürrezzak Tek ve Terzi Oğlu Cem Cemâlî gibi müelliflerin yazdığı tefsir serilerinin de riyasetini üstlenmiştir (Abdürrezzak Tek, Wiki; Terzi Oğlu Cem Cemâlî, Wiki). Bu durum, onun tasavvufî düşüncesinin ve irfanının geniş bir çevre tarafından benimsendiğini ve yayıldığını göstermektedir. Bir anekdotta, yazarın Necdet Ardıç ile bir Mirac kandilinde telefonla görüştüğü ve "Nüket" isimli bir hanımla konuştuğu belirtilmiştir1. Başka bir olayda ise, yazarın bir mekânda "Necdet" isminde bir kişiyle karşılaşması ve bu kişinin elinde tesbih olması, ayran içmesi gibi detaylar, Necdet Ardıç'ın tasavvufî kimliğine ve yaşam tarzına dair ipuçları sunmaktadır1. Bu karşılaşma, yazarın "95-8-Terzi- Baba-Necdet-8-19-53-Ardıç" adlı kitabına aldığı maillerle de ilişkilendirilmiştir1.
- Kaynaklar
- 1.Zekât ve İnfâk — s. 1, 131, 132, 229, 230, 234, 241
- 2.Abdürrezzak Tek, Wiki
- 3.Terzi Oğlu Cem Cemâlî, Wiki