
Anahtar Kelimeler
İlgili Konular
Sıkça Sorulan Sorular
Gülşen-i Râz ve Şerhi ne anlatıyor?⌄
Gülşen-i Râz ve Şerhi, Mahmûd-i Şebusterî'nin Farsça kaleme aldığı ve vahdet-i vücud doktrinini özlü ve şiirsel bir üslupla açıklayan 1000 beyitlik tasavvufî mesnevisini ve bu esere yapılan şerhi ifade eder. Eser, Tebrizli bir sûfînin tasavvufun ana mevzularına dair 17 sorusuna cevap olarak yazılmıştır; bu sorular "Ben kimim?", "Tefekkür nedir?", "Vahdet ile kesret nedir?" gibi temel konuları kapsarK1. Necdet Ardıç'ın şerhi ise, bu eserin tevhid hakikatlerini günümüz okuyucusuna ulaştırmayı amaçlayan bir çalışmadır (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.1, s.5). Şebusterî, eserin adını "gönül sırlarından öyle güller açılmıştır ki" ifadesiyle açıklamış, Hak'ın varlığına geçildiğinde yaşanan "gül bahçesi" hâlini bu isimle sembolize etmiştir (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.315).
Kaynaklar: K1
›Ayrıntı
Gülşen-i Râz, tasavvuf metafiziğinin veciz bir ifadesi olup, vahdet-i vücudun temel argümanlarını ortaya koyar (K1-100, Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.1). Eserin yazılış sebebi, Emir Hüseyin Herevî adlı bir sûfînin tasavvufun ana mevzularını içeren 17 sorusuna Şebusterî'nin cevap vermesidirK1. Bu sorular arasında sâlikin kendi kimliğini sorgulaması ("Men kîst?"), Hak'a tefekkürün usulü ("Tefekkür çîst?"), vahdet-i vücudun mahiyeti ve kesretle ilişkisi ("Vahdet çîst?") gibi konular yer alırK1. Eser, tasavvufî sülûkun aşamalarını ve keşf ile müşâhedeyi de ele alırK1.
Necdet Ardıç'ın şerhi, Şebusterî'nin bu kıymetli eserindeki tevhid hakikatlerini modern döneme taşıma gayesiyle kaleme alınmıştır (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.1, s.5). Ardıç, sohbetlerini yazıya dökerek bu eseri meraklılarına sunmayı hedeflemiştir (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.5). Şerh, Gülşen-i Râz'ın orijinal metnindeki sorulara verilen cevapları detaylandırır; örneğin "düşünce dedikleri şey nedir?" gibi ilk sorudan başlayarak tasavvufî idrakin kapılarını aralar (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.15). Şebusterî, eserin adını, kendi beşeriyetinden Hak'ın varlığına geçtiğinde yaşadığı "gül bahçesi" hâlinden aldığı ilhamla koyduğunu belirtir; bu gül bahçesinden aldığı kokuyu "Gülşen-i Râz" olarak adlandırmıştır (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.315). Eser, İslâm ve tasavvuf edebiyatında büyük ve sürekli bir tesir bırakmış, birçok şârih ve mutasavvıfa ilham kaynağı olmuştur (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.1).
Kaynaklar: K1, s. 100
Vahdet-i Vücud nedir?⌄
Vahdet-i Vücud, tasavvufta varlığın birliği doktrini olup, Hak'ın tek ve mutlak varlık olduğu, diğer tüm varlıkların ise O'nun tecellileri veya zuhurları olduğu anlayışıdır. Bu anlayış, kesretin (çokluğun) aslında vahdetten (birliğin) ayrılmaz bir parçası olduğunu, ancak idrak seviyesindeki farklılıklardan kaynaklandığını savunur. İbn Arabî tarafından geliştirilen bu kavram, Şebüsterî'nin Gülşen-i Râz adlı eserinde veciz bir üslupla işlenmiş ve tasavvuf edebiyatında derin etkiler bırakmıştır (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.1). Vahdet-i Vücud, tevhidin en üst mertebesi olarak kabul edilir ve bu bilgiye ulaşan kişinin iki dünyada da ululuk bulacağı ifade edilir (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.228).
›Ayrıntı
Vahdet-i Vücud, Hak'ın sıfat ve esmâ ile taayyün ettiği teklik mertebesi olan vâhidiyyet ile yakından ilişkilidirK1. Ahadiyyet mertebesinde hiçbir nispet kabul etmeyen Hak, vâhidiyyet mertebesinde esmâ ve sıfatlarla tafsîl bulur ve kesretin menşei olur. Vahdet-i Vücud, bu kesretin aslında vahdetten ayrılmadığı, bilakis O'nun zuhurları olduğu hakikatini idrak etmektir. Gülşen-i Râz'da belirtildiği üzere, "İşte islamın getirdiği vahdet denilen teklik, tevhid denilen teklik bunun icabıdır" (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.78). Bu doktrin, fiiller âlemindeki tevhid-i ef'ali tamamlayarak, yani tüm fiillerin Hak'tan sadır olduğunu idrak ederek, kişinin kendi varlığından sıyrılıp Hak'ın gerçek varlığına geçmesini öngörür (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.135). Bu, manevi bir yolculuktur ve "varlıktan ayrıldı, varlığı terketti demek varlık suretlerinden ayrıldı, o suretleri terketti de varoldu demektir" (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.199). Vahdet-i Vücud'da, Hak kul olmaz, kul da Hak ile birleşmez; aksine, varlık suretlerinden sıyrılarak Hak'ın varlığında yok olma ve kendi gerçek benliğiyle ortaya çıkma söz konusudur (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.199, s.267). Bu bilgiye ulaşmak için tevhid ve vahdet çalışmaları yapmak zaruridir; aksi takdirde birliği bulmak mümkün olmaz (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.199). Bu idrak, kişinin gönlündeki şüpheleri giderir ve avamın imanı olan "Allah birdir" anlayışının ötesine geçerek, gerçek imana ulaşmayı sağlar (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.196). Vahdet bilgisine sahip olan kişi, iki dünyada da ululuk ve yücelik elde eder; çünkü bu bilgi, hal ve zevk ile elde edilen bir ilimdir (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.228).
Kaynaklar: K1, s. 168
Kitaptaki 'Ben kimim, bana benden haber ver?' sorusu ne anlama geliyor?⌄
"Ben kimim, bana benden haber ver?" sorusu, tasavvufta sâlikin kendi hakiki varlığını, yani mutlak varlık olan Hakk ile olan birliğini idrak etme arayışını ifade eder. Bu soru, kişinin kendi beşerî benliğinden sıyrılarak, Hak ile kâim olan gerçek hüviyetini keşfetme çabasının bir remzidir. Gülşen-i Râz ve Şerhi'nde belirtildiği üzere, "ben" kelimesi mutlak varlığa işaret eder ve bu hakikati idrak etmeden kullanılan "ben" sözü kişiyi perdelere (gaflete) düşürür (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.106). Bu, sâlikin kendi varlığından fânî olup Hakk'ın varlığında bâki olma yolculuğunun başlangıcıdır.
›Ayrıntı
Bu soru, tasavvufî sülûkün temel bir aşamasını, yani nefs muhasebesi ve hakikat arayışını temsil eder (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.2). Kişi, kendi "ben"liğini sorgulayarak, bu benliğin geçici bir suret olduğunu ve asıl varlığın mutlak Hak olduğunu anlamaya çalışır (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.107). Bu idrak, Hallâc-ı Mansûr'un "Enel-Hakk" sözünde olduğu gibi, sâlikin fenâ fillâh hâlinde kendi vücudundan tamamen fânî olup Hak ile kâim olduğunu beyân etmesiyle zirveye ulaşırK1. Ancak bu "ben" sözünü kullanabilmek için kişinin gerçekten "ben" hükmüne sahip olması, yani beşeriyetini değil, gerçek hüviyetinin varlığını anlatma babında söylemesi gerekir (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.106). Aksi takdirde, mutlak varlığı idrak etmeden kullanılan "ben" sözü, kişiyi gaflete düşürür ve Hakk'tan habersiz kılar (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.106; WIKI: Gaflet). Bu durum, kişinin kendi varlığını merkeze almasıyla ortaya çıkan "âfet" ve "uğursuzluk" olarak da ifade edilir; zira "benim" dediği varlığından meydana gelir (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.216). Tasavvufta bu sorgulama, kişinin kendi iç dünyasına dönerek, dışarıdaki "sen" ve "ben" ayrımının ortadan kalktığı, yalnızca Hak'ın varlığının idrak edildiği bir hâle ulaşmayı hedefler. Bu, "Evden sen çıktın mı o gelir ve sana yüzünü sensiz gösterir. Evvelce seninle gösteriyordu. Ama onun yüzüne benim yüzüm diyordun. O geldiği zaman anlarsın ki ben diye bir şey yok. Hepsi O imiş" ifadesiyle açıklanır (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.177). Bu idrak, sâlikin Hakk'ı her yerde ve her şeyde müşâhede etmesini sağlar; öyle ki "kırk yıl Halkla konuşmaktayım. Halk beni kendileriyle konuşur zanneder. Halbuki ben Hakk'la konuşmaktayım" denir (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.24).
Kaynaklar: K1, s. 39
Eserin yazarı Terzibaba Necdet Ardıç kimdir?⌄
Necdet Ardıç, günümüz Uşşâkî tarikatının önemli mürşidlerinden biri olup, tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan müstesna şahsiyetlerdendir. Kendisi, özellikle İrfan Mektebi (Hakk Yolu) ve Fusûsu'l-Hikem şerhi gibi çalışmalarıyla tanınır ve tasavvufu geniş kitlelere ulaştırmıştırvikipedi. 1986 yılında Gülşen-i Râz sohbetlerini yazıya dökerek kitap haline getirme düşüncesiyle bu eserin şerhini kaleme almıştır (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.1). Eserleri arasında Necdet Divanı ve Hacc Divanı da bulunmaktadır (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.322).
Kaynaklar: Vikipedi: Necdet Ardıç
›Ayrıntı
Necdet Ardıç, tasavvufî irfan geleneğini günümüze taşıyan ve Uşşâkî tarikatına mensup bir mürşiddirvikipedi. Kendisi, tasavvufî hakikatleri geniş kitlelere ulaştırma gayesiyle eserler kaleme almıştır. Örneğin, 1986 yılında başladığı Gülşen-i Râz sohbetlerini, bu kıymetli tevhid hakikatlerini meraklılarına sunmak amacıyla kitaplaştırmıştır (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.1). Bu eser, Şeyh Mahmûd Şebüsterî'nin Gülşen-i Râz adlı klasiğinin Necdet Ardıç tarafından yapılan şerhidir (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.1).
Ardıç'ın diğer önemli eserleri arasında İrfan Mektebi (Hakk Yolu), Fusûsu'l-Hikem şerhi, Necdet Divanı ve Hacc Divanı yer almaktadır (Wiki: Necdet Ardıç; Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.322). Ayrıca, Abdürrezzak Tek ve Terzi Oğlu Cem Cemâlî gibi müellifler de Necdet Ardıç riyâsetindeki tasavvuf serisi içinde tefsirler yazmışlardır, bu da onun ekolünün ve irşad faaliyetlerinin genişliğini göstermektedirvikipedi. Necdet Ardıç'ın iletişim bilgileri ve web sayfaları da eserlerinde yer almaktadır, bu da onun modern iletişim araçlarını kullanarak irşadını sürdürdüğünü göstermektedir (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.324).
Kaynaklar: Vikipedi: Necdet Ardıç, Abdürrezzak Tek; Wiki: Terzi Oğlu Cem Cemâlî
Seyr-i süluk nedir?⌄
Seyr-i sülûk, tasavvufta sâlikin manevî yolculuğunun bütününe verilen isimdir ve bu yolculuk, mürşidin rehberliğinde manevî mertebeleri geçmeyi ifade eder. Klasik olarak "seyr ilallâh" (Allah'a sefer) ve "seyr fillâh" (Allah'ta sefer) olmak üzere iki ana hatta ayrılır; bu yolculuk, sâlikin nefsinden ve mâsivâdan Hak'a yönelmesiyle başlar ve Hak'ta mârifet kademelerinde ilerlemesini içerirK1. Seyr-i sülûk neticesinde birlik (tevhid) tahakkuk eder ve bu belirli çalışmalar olmadan birliğe ulaşmak mümkün değildir (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.199). Seyrin sonu olmadığından, sâlikin sürekli bir değişim ve açılım içinde olması, "Her an bir şe'n"de hükmünce yeni yaşantılarla ilerlemesi gerekir (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.175).
Kaynaklar: K1, s. 265
›Ayrıntı
Seyr-i sülûk, tasavvufî hayatın tam adıdır ve sâlikin başlangıçtan vâsıllığa kadar geçtiği yolun bütününü kapsarK1. Bu manevî yolculuk, müridin mürşid rehberliğinde geçtiği mertebeleri ifade edervikipedi. Seyr-i sülûkun klasik dört ana merhalesi bulunur: İlk olarak Seyr ilallâh (Allah'a sefer), sâlikin nefsinden, dünyadan ve mâsivâdan Hak'a yönelmesini ifade eder; bu aşama mücâhede ve tezkiye ile başlar. İkinci olarak Seyr fillâh (Allah'ta sefer), sâlikin Hak'a vâsıl olduktan sonra esmâ ve sıfatlarda yaptığı yolculuktur ve burada sâlik mârifet kademelerinde ilerler. Üçüncü olarak Seyr maallâh (Allah'la sefer), sâlikin Hak'la beraber yaptığı yolculuktur; fenâ-bekâ silsilesinde Hak'la kâim olarak halka dönmesini içerir. Son olarak Seyr anillâh / billâh (Allah'tan sefer), sâlikin halk içinde Hak'ı temsil etmesi, mürşid olma ve halkı Hak'a çağırma makâmıdır; bu son seyr mürşidlerin makâmıdırK1. Seyr-i sülûk, sâlikin varlıktan ayrılıp, varlık suretlerini terk ederek Hak'ta var olması anlamına gelir (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.199). Bu yolculukta sâlikin sürekli olarak halini değiştirmesi, "Her an bir şe'n"de hükmünce yeni açılımlar yaşaması beklenir, çünkü seyrin sonu yoktur ve belirli bir yerde durmak mümkün değildir (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.175). Seyr-i sülûk, aynı zamanda sâlikin Hakikat-i Muhammedi bölgesine, yani sıfat bölgesine çıkabilmesi ve Hazreti Peygamber Efendimizin varisi olabilmesi için bir yoldur (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.78). Bu yolculuk sırasında ortaya çıkan yaşantılar ve neş'eler, seyrin getirdiği değişikliklerdir (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.110).
Kaynaklar: K1, s. 265 · Vikipedi: Seyr-i Süluk
Kitapta geçen 'Enelhakk' sözü neyi ifade eder?⌄
"Enel-Hakk" ifadesi, tasavvufta sâlikin fenâ fillâh hâlinde kendi varlığından tamamen fânî olup Hak ile kâim olduğunu beyân eden, "Ben Hakkım" anlamına gelen bir sözdür. Bu ifade, Hallâc-ı Mansûr'a atfedilen ve tasavvufun en tartışmalı ancak aynı zamanda en derin hakikatlerinden birini dile getiren bir tevhid sözüdür (K1-39, Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.7). Hadîs-i kudsîdeki "kulum bana nâfilelerle yaklaşmaya devam eder, ben de onu severim; sevdiğim zaman onun gören gözü, işiten kulağı olurum" düsturu, bu ifadenin asıl mesnedini oluşturur; zira fenâ ehli için Hak'kın konuştuğu kabul edilirK1. Bu söz, kişinin beşeriyetinin ortadan kalkması ve "inni enellah" (Taha, 14) sözünü idrak etmesiyle ilişkilendirilir (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.55, s.156).
Kaynaklar: K1, s. 39
›Ayrıntı
"Enel-Hakk" sözü, tasavvufî bir sekr hâlinde söylenen ve sâlikin kendi varlığından geçerek Hakk'ın varlığında yok olmasını (fenâ fillâh) ifade eden bir beyandırK1. Bu hâl, kişinin birimsel varlığının ortadan kalktığı, ne imanından ne de küfründen söz edilebilecek bir mertebedir (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.299). Hallâc-ı Mansûr'un bu sözü, birlik denizine dalıp hiçbir ayrı varlık görmeden sarf ettiği belirtilir (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.7).
Bu ifadenin temelinde, hadîs-i kudsîde geçen "kulum bana nâfilelerle yaklaşmaya devam eder, ben de onu severim; sevdiğim zaman onun gören gözü, işiten kulağı olurum"K1 hakikati yatar. Bu, fenâ hâlindeki sâlikin aracılığıyla Hakk'ın konuştuğu anlamına gelir. Beyazıd-ı Bestâmî'nin de benzer bir hâlde, Hz. Musa'ya gelen "İnneni enellahu la ilahe illa ene fa’ğbudni" (Taha, 14) hitabını okuması, bu idrakin bir başka örneğidir (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.156). Bu mertebeye ulaşan kişi için "fenâ fillâh" hâli dahi bağlayıcı bir sözdür; zira kişinin kendi varlığı kalmadığı için onu Hakk'ta fani etmekten söz etmek geçersizdir (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.140).
"Enel-Hakk" sözü, tasavvufun en tartışmalı ifadelerinden biri olup, hem en derin hakikati ifade eder hem de kolayca yanlış anlaşılabilirK1. Bu sözü söyleyen kişinin "nurlara garkolmuş, nurlanmış kişi" olduğu ve sözlerinin "sırrın da iç yüzü" olduğu belirtilir (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.3, s.4). Hakikat ehlinin sözleri bazen ters gibi gelse de, bu bizim anlayamamamızdan kaynaklanır ve keşif yoluyla veya safiyetle kabul edilmesi gerekir (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.275).
Kaynaklar: K1, s. 39
Bu eser tasavvufa yeni başlayanlar için uygun mu?⌄
Necdet Ardıç'ın "Gülşen-i Râz ve Şerhi" adlı eseri, tasavvufa yeni başlayanlar için doğrudan uygun değildir. Eser, tasavvufun vahdet-i vücud okuluna ait olup, "çok kıymetli tevhid hakikatlerini" veciz bir üslupla ortaya koyar (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.1). Bu durum, eserin derin ve karmaşık tasavvufî kavramları içerdiğini gösterir. Necdet Ardıç'ın diğer eserleri arasında "İrfan Mektebi (Hakk Yolu)" gibi nefs mertebelerini ve Hakk yolunu anlatan temel eserler bulunurkenvikipedi, "Gülşen-i Râz ve Şerhi"nin içeriği, tasavvufî terminolojiye ve vahdet-i vücud anlayışına aşina olmayı gerektirmektedir. Dolayısıyla, tasavvufa yeni adım atan bir sâlik için bu eser, başlangıç seviyesinden ziyade, belirli bir tasavvufî altyapıya sahip okuyuculara hitap etmektedir.
Kaynaklar: Vikipedi: İrfan Mektebi
›Ayrıntı
Necdet Ardıç'ın "Gülşen-i Râz ve Şerhi" eseri, tasavvufun derinlikli bir ekolü olan vahdet-i vücud anlayışını ele almaktadır. Kaynakta belirtildiği üzere, eser "veciz bir üslupla vahdet-i vücudun temel argümanlarını ortaya koyar" (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.1). Bu ifade, eserin içeriğinin yoğun ve özlü olduğunu, dolayısıyla tasavvufî kavramlara yabancı olan bir okuyucu için anlaşılmasının güç olabileceğini ima eder. Eserin "çok kıymetli tevhid hakikatlerini" ele alması da (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.1), onun tasavvufun temel prensiplerinden ziyade, daha ileri düzeydeki hakikatleri işlediğini gösterir.
Necdet Ardıç'ın genel külliyatına bakıldığında, "İrfan Mektebi (Hakk Yolu)" gibi eserlerinin "Nefs mertebelerini ve Hakk yolunu anlatan temel eser" olarak tanımlandığı görülmektedirvikipedi. Bu tür eserler, sâlikin tasavvuf yolculuğunun başlangıç aşamalarında karşılaşacağı kavramları ve merhaleleri daha sistematik ve anlaşılır bir dille sunar. Oysa "Gülşen-i Râz ve Şerhi"nin, Halveti şeyhlerinden İbrâhim-i Tennûrî ve Fusûs'ül-Hikem şârihi Bosnalı Abdullah gibi derin tasavvufî bilgiye sahip şahsiyetlere ilham kaynağı olması (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.1), eserin hitap ettiği kitlenin tasavvufî birikime sahip olduğunu düşündürmektedir.
Necdet Ardıç'ın bu eseri, "sohbetlerini daha iyi anlaşılır olması için tamamını yeni baştan düzenlemek" amacıyla kaleme aldığını belirtse de (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.2), bu düzenleme, eserin temel içeriğinin ve ele aldığı vahdet-i vücud hakikatlerinin derinliğini değiştirmemektedir. Dolayısıyla, tasavvufa yeni başlayan bir okuyucunun öncelikle "İrfan Mektebi" gibi daha giriş seviyesi eserlerle bir temel oluşturması, ardından "Gülşen-i Râz ve Şerhi" gibi daha ileri düzeydeki eserlere yönelmesi daha uygun olacaktır.
Kaynaklar: Vikipedi: İrfan Mektebi
Eseri okurken nelere dikkat etmeliyim?⌄
Bir eseri okurken dikkat edilmesi gereken temel husus, metnin zâhirî anlamının ötesine geçerek mânaların derinliğini kavramak ve her bir ifadenin ardındaki hakikati idrâk etmeye çalışmaktır. Bu, özellikle tasavvufî metinlerde, kelimelerin ve harflerin cevherî yapısını, değişebilen irâbını değil, asıl mânayı görmeyi gerektirir. Okuyucu, ilk bakışta edindiği kanaatle yetinmeyip, anlatılan meselenin neticesine ve maksadına odaklanmalı, böylece metnin gerçek hikmetini keşfedebilir. Bu yaklaşım, zâhirî ilimlerle yetinmeyip, kalbin gözüyle hakikate erme çabasıdır.
›Ayrıntı
Bir eseri okurken dikkat edilmesi gereken ilk husus, metnin zâhirî yapısının ötesindeki mânâ derinliğini kavramaktır. Kaynakta belirtildiği üzere, "Harekelenmemiş Kur’an-ı Kerim’i okur. Çünkü hangi harf nereye gelirse sonu nasıl okunacak onu bilir. Harfler asıldır, cevherdir. Fakat irab değişebilir" (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.58). Bu ifade, kelimelerin ve cümlelerin dış görünüşünün (irâb) değişebileceğini, ancak onların temelini oluşturan harflerin ve dolayısıyla mânaların (cevher) sabit olduğunu vurgular. Okuyucu, bu cevherî mânâya ulaşmak için "Mânalarda ta sona bak... Maksat nedir onu gör; bu hususta nelere dikkat etmek lâzımsa birer birer hepsini gör incele" (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.275) prensibini benimsemelidir. Yani, bir mesele anlatıldığında hemen baş tarafından karar vermek yerine, mânânın neticesini ve eserin genel maksadını düşünmek esastır.
Bu derinlemesine okuma, sadece zâhirî ilimlerle değil, aynı zamanda kalbin gözüyle (basîret) hakikati idrâk etme çabasıdır. Zira "Eğer Hakk bir yerde açılmayı dilemedi mi mantık yolu ile, ne kadar mantık okursa okusun dinin şer’i ahkamını ne kadar okursa okusun, âlim de olabilir, din ilmi sahibi de olabilir, müftü de olabilir, büyük mevkilere de sahip olabilir ama, gerçek insanlık boyutuna erişmesi mümkün olmaz" (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.25). Bu durum, okuyucunun sadece akıl ve mantıkla değil, aynı zamanda gönül gözüyle (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.315) metne yaklaşması gerektiğini gösterir. Aksi takdirde, "güllerin hepsi gözüne diken kesilir" (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.315). Hz. Ali'nin Kur'an'ı "üç ihlas okurum, arkasından bir de Fatiha tamam olur" (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.273) diyerek hatmetmesi örneği, zâhirî okumanın ötesinde, mânâya nüfuz etmenin önemini vurgular. Bu, "yirmi beş, otuz sene çalışma ister" (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.273) bir süreçtir ve okuyucudan metnin sunduğu hakikatleri inkâr gözüyle hor bakmadan (Gülşen-i Râz ve Şerhi (2), s.315) kabul etmesini bekler.