İçeriğe atla
Kelime-i Dâvûdiyye kapak gorseli

Kelime-i Dâvûdiyye

Muhyiddin İbnü'l-Arabi

38 sayfa~57 dk okumamixed

Anahtar Kelimeler

Muhyiddin İbnü'l-Arabifusûsu'l-hikem şerhidijital kütüphanekitap okuma

İlgili Konular

Kelime-i Dâvûdiyye RELATED-TO TasavvufKelime-i Dâvûdiyye IS-A İslami EserKelime-i Dâvûdiyye IS-A Şerh EseriKelime-i Dâvûdiyye IS-A Tasavvuf Eseri

Sıkça Sorulan Sorular

Kelime-i Dâvûdiyye nedir?

Kelime-i Dâvûdiyye, Hz. Dâvûd (a.s.) ile ilişkilendirilen ve "hikmet-i vücûdiyye"yi (varoluş hikmetini) kendisine özgü kılan bir kavramdırs.18. Bu kelime, tasavvufî anlamda Hak Teâlâ'nın isimlerinin kemallerinin ortaya çıkması için mutlak varlığının tenezzüllerini ve insân-ı kâmil mertebesiyle olan ilişkisini açıklars.3. Hz. Dâvûd'a verilen bu hikmet, zâhirde halkın siyasetini ve memleket idaresini, bâtında ise ilâhî hakikatleri, isimlerin ve kevniyetin mertebelerini kapsars.87. Aynı zamanda, Hak ile halk arasında hak ve bâtılı ayırt etme mertebesi olan "fasl-ı hitâb"ı da ifade eders.87.

Kaynaklar: Kelime-i Dâvûdiyye — s. 3, 18, 87

Ayrıntı

Kelime-i Dâvûdiyye, İslâm tasavvufunda Hz. Dâvûd'un şahsiyetinde tecelli eden özel bir hikmet ve mertebeyi ifade eder. Bu kavram, Allah'ın mutlak varlığının tenezzüllerinin ve isimlerinin kemallerinin ancak insân-ı kâmil mertebesinde tam olarak ortaya çıkabileceği hakikatini vurgulars.3. Hz. Dâvûd'a verilen bu hikmet, sadece dünyevî yönetim ve siyaset ilimlerini değil, aynı zamanda ilâhî hakikatleri ve isimlerin mertebelerini de içerirs.87. O'na ayrıca, hak ile bâtılı ayırt etme ve davaları şeksiz şüphesiz çözme yeteneği olan "fasl-ı hitâb" mertebesi verilmiştirs.87.

Kelime-i Dâvûdiyye'nin bir diğer önemli yönü, Hz. Dâvûd'un demiri yumuşatma mucizesiyle ilişkilendirilen "telyîn-i hadîd" keyfiyetidir. Bu durum, zecr ve vaîd (korkutma ve tehdit) ile yumuşayabilen katı kalpleri temsil eder. Ateşin demiri yumuşatması gibi, mahşer halleri ve cehennem ehvâli zikredilerek kalplerin yumuşaması sağlanırs.330. Bu, sâlikin nefs-i emmâre mertebesinden kurtuluşuna ve kalbinin Hak'ka yönelmesine işaret eder. Hz. Dâvûd'a verilen hilâfet, Hz. Âdem'in zürriyetinin tekâmül kaidesine binaen Nûh (a.s.) ile başlayan risâlet ahkâmının, Dâvûd (a.s.) ile hilâfet ahkâmının tamamlanmasıyla zirveye ulaşmıştırs.7. Bu tamamiyet, onun peygamberler arasında özel bir konuma sahip olduğunu gösterir ve Allah'ın O'nu halife kıldığını açıkça beyan etmesiyle pekişirs.88.

Kaynaklar: Kelime-i Dâvûdiyye — s. 3, 7, 87, 88, 330

Eserin yazarı Muhyiddin İbnü'l-Arabi kimdir?

Muhyiddîn İbn Arabî, tasavvuf metafiziğinin en büyük teorisyeni ve Şeyh-i Ekber unvanıyla anılan önemli bir sûfîdir. Kendisi, tasavvuf-irfân külliyatının en yoğun ve derin metinlerinden sayılan Fusûsu'l-Hikem ile tasavvuf metafiziğinin ansiklopedik kaynağı olan Fütûhât-ı Mekkiyye gibi eserlerin müellifidirK1. Eserleri, rüyâ ile ilham edilmiş veya manevî açılımlar (fetihler) neticesinde kaleme alınmış olup, Kur'ân ve sünneti dayanak alarak tasavvufî bilginin tüm dallarını kapsarK1.

Kaynaklar: K1

Ayrıntı

Muhyiddîn İbn Arabî (1165-1240), tasavvuf dünyasında "Şeyh-i Ekber" olarak tanınan, tasavvufun en büyük teorisyeni kabul edilen bir âlimdirvikipedi. Onun kaleminden çıkan iki temel eser, tasavvufî düşüncenin anlaşılmasında merkezi bir yere sahiptir. Bunlardan ilki, Fusûsu'l-Hikem adlı eseridir. Bu eser, "Hikmetlerin Yüzükleri" veya "Hikmet Cevherleri" anlamına gelir ve tasavvuf metafiziğinin ana metni olarak kabul edilirK1. İbn Arabî'nin ifadesine göre, bu eser Hz. Peygamber'in rüyâ ile kendisine yazdırdığı, vahy-i ilhâmînin bir tezâhürüdürK1. Eser, her biri bir peygambere ait bir hikmeti taşıyan 27 bölümden (Fass) oluşur; örneğin, Âdemiyye Fassı Hikmet-i İlâhî'yi, Şîsiyye Fassı Hikmet-i Nefthiyye'yi temsil ederK1. İkinci büyük eseri ise Fütûhât-ı Mekkiyyedir. "Mekkî Fetihler" anlamına gelen bu eser, 560 bâbdan oluşan ve tasavvuf metafiziğinin ansiklopedik kaynağı niteliğindeki en büyük çalışmasıdırK1. İbn Arabî, bu eseri Mekke'de Kâbe'yi tavaf ederken aldığı manevî açılımlar (fetihler) sayesinde yazdığını belirtirK1. Fütûhât, ibâdet, ahlâk, kozmoloji, velâyet hiyerarşisi, esmâü'l-hüsnâ, mîrâc gibi tasavvufî bilginin bütün dallarını kapsayan kapsamlı bir içeriğe sahiptirK1. Eserin yazımına 1202'de Mekke'de başlanmış ve 1238'de Şam'da tamamlanmıştırK1. İbn Arabî'nin eserleri, vahdet-i vücud gibi konuları ele alması nedeniyle bazı zâhirî kelâmcılar tarafından tartışmalı bulunmuşturK1.

Kaynaklar: Vikipedi: Muhyiddin İbn Arabi · K1, s. 26, 296

Kelime-i Dâvûdiyye ne anlatıyor?

Kelime-i Dâvûdiyye, Hak Teâlâ'nın varoluş hikmetini (hikmet-i vücûdiyye) Hz. Dâvûd'a özgü kıldığı bir kavramdırs.18. Bu kavram, nübüvvet ve risaletin ilahî bir tahsisle (özgü kılma) verildiğini, şeriat getiren peygamberlerin nübüvveti gibi, bu tür bir pay düşmeyenlere verilmediğini ifade eders.19. Hz. Dâvûd'a verilen bu hikmet, zâhirde halkın siyasetini ve memleketin idaresini, bâtında ise ilahî hakikatleri, isimlerin ve kâinatın mertebelerini bilmeyi kapsar. Ayrıca, hak ile bâtılı ayırt etme (fasl-ı hitâb) mertebesi de ona verilmiştir ki, bu da Hak ile halk arasında vasıta olma makamıdırs.87. Kelime-i Dâvûdiyye, Cenâb-ı Âdem'in zürriyetinin tekâmülü ve hilafetin tedricen zuhur edip Hz. Dâvûd ile tamamlanması bağlamında ele alınırs.6.

Kaynaklar: Kelime-i Dâvûdiyye — s. 6, 18, 19, 87

Ayrıntı

Kelime-i Dâvûdiyye, tasavvufî metinlerde Hak Teâlâ'nın varoluş hikmetini (hikmet-i vücûdiyye) Hz. Dâvûd'a mahsus kıldığını belirtirs.18. Bu özgü kılma, nübüvvet ve risaletin ilahî bir tahsisle gerçekleştiğini, şeriat getiren peygamberlerin nübüvveti gibi, bu tür bir pay düşmeyenlere verilmediğini vurgulars.19. Hz. Dâvûd'a verilen hikmet, iki yönlüdür: zâhirî olarak halkın siyasetini ve memleketin idaresini bilmek; bâtınî olarak ise ilahî hakikatleri, isimlerin ve kâinatın mertebelerini idrak etmektirs.87. Ona ayrıca, hak ile bâtılı ayırt etme (fasl-ı hitâb) mertebesi verilmiştir ki, bu da Hak ile halk arasında vasıta olma makamını ifade eder. Hz. Dâvûd'un mucize olarak demiri yumuşatması (telyîn-i hadîd), zecr ve vaîd ile yumuşayabilen katı kalplerin (kulûb-i kāsiye) yumuşatılmasına benzetilir; tıpkı ateşin demiri yumuşatması gibi, mahşer ve cehennem ahvâli zikredilerek kalplerin yumuşatılmasıdırs.330. Kelime-i Dâvûdiyye, Cenâb-ı Âdem'in zürriyetinin tekâmülü sürecinde, risalet ahkâmının Nuh (a.s.) ile zuhur etmeye başlaması ve hilafet ahkâmının tedricen artarak Hz. Dâvûd ile tamamlanması bağlamında ele alınırs.6. Bu tamamlanma, Hz. Dâvûd'a verilen hilafet makamının ilahî nass ile açıkça beyan edilmesiyle de pekişirs.88. Hz. Dâvûd'un ism-i şerifindeki "elif" ve "dâl" harflerinin infisal (ayrılık), "hâ" ve "mîm" harflerinin ise ittisal (birleşme) harfleri olması, ilahî hikmetten kaynaklanan bir tenbihtir ve bu tür manalar ancak ilahî nur ile bakan basiret ehli tarafından müşahade edilebilirs.71. Bu bağlamda, her kulun kendi Rabb-i hâssı olan ismin ahkâmına tabi olduğu ve bu ismin sırat-ı müstakiminde yürüdüğü belirtilir; bu da emr-i teklîfî ile emr-i tekvînî arasındaki farkı ortaya koyars.280.

Kaynaklar: Kelime-i Dâvûdiyye — s. 6, 18, 19, 71, 87, 88, 280, 330

Eserdeki 'hilafet' kavramı nasıl açıklanıyor?

Tasavvufta hilafet, insanın Allah'tan aldığı emaneti taşıma vasfı olup, Bakara 30'daki "yeryüzünde bir halîfe yaratacağım" ayetiyle Âdem'de tecelli eden Esmâ-i İlâhiyye'nin kapsamlı bir mahalde zuhurunu ifade ederK1. Halîfe, kendi başına müstakil bir varlık değil, Halîk'ın zuhuruna ayna olan bir mahaldirK1. Terzibaba çizgisinde hilafet, sâlikin nefsinin hilafetini Hakk'a teslim etmesi ve Hakk'tan başka kimse olmadığını idrak etmesidirK1. Hz. Dâvûd özelinde ise, "hükümde hilafet" kavramı, bütün isimleri kuşatan "Allah" ismine mazhar olmakla ve Allah'tan halife kılınma yoluyla gerçekleşirs.133. Resûlullah (a.s.), hilafet işini kendi hilafetine özgü kılmayıp, ilahi hilafet kapısını açık bırakmıştırs.164.

Kaynaklar: K1, s. 1 · Kelime-i Dâvûdiyye — s. 133, 164

Ayrıntı

Hilafet, lugatte 'ardından gelen, vekil' anlamına gelirken, tasavvufta insanın Allah'tan aldığı emaneti taşıma vasfını ifade ederK1. Bu emanet, Bakara 30'da geçen "yeryüzünde bir halîfe yaratacağım" ayetinde belirtildiği üzere, Esmâ-i İlâhiyye'nin kapsamlı bir mahalde, yani Âdem'de tecelli etmesidirK1. Halîfe, kendi başına bir varlık iddia etmez; aksine, Allah'ın zuhuruna ayna olan bir mahaldir. Aynanın mücellâ olması nispetinde, aksedeni gösterirK1. İsrâ 70'teki "biz Âdemoğlunu kerîm kıldık" ayeti, bu kerâmetin emanete ehliyet manasında olduğunu vurgularK1. İbn Arabî, Âdemiyye Fassı'nda hilafetin, Esmâ'nın talep ettiği zuhur mahallinin doldurulması olduğunu belirtir; Esmâ ancak kâmil bir surette toplandıkça hilafet vasfı tahakkuk ederK1. Bu suretin kapsamlılığı insanı, ondaki kapsamlılığın tahkiki ise insân-ı kâmili ortaya çıkarırK1. Terzibaba ekolünde hilafet, sâlikin nefsinin hilafet iddialarından arınması (tezkiye), ardından Allah'ın hilafet emanetini izhara mahal olması (tecelli) ve nihayetinde 'halîfe' ile 'müstahlif' arasında perdesizliğe ulaşması şeklinde üç merhalede yaşanırK1. Hz. Dâvûd özelinde ise, "hükümde hilafet" kavramı, bütün isimleri kuşatan "Allah" ismine mazhar olmakla ve Allah'tan halife kılınma yoluyla gerçekleşirs.133. Resûlullah (a.s.), kendi ümmeti içinde hilafeti Rabb'inden alan kimse olduğunu bildiği için, hilafet işini kısıtlamamış ve kendi hilafetine özgü kılmamıştır; aksine, hilafet kapısını açık bırakarak ilahi hilafete işaret etmiştirs.164, 165, 166, 167, 168. Bu durum, halifenin görünüşte Resûl'ün şeriatına uygunlukla beraber, doğrudan doğruya Allah'tan aldığı meşru hükümde Allah'tan halife olduğunu gösterirs.164. Manevi hilafet için öldürme söz konusu değildir; Allah için adaletli olan kişi, Allah Resulü'nün halifesidirs.218, 219. Hz. İbrahim'in hilafeti hakkında ise, Hz. Dâvûd'un hilafeti gibi açık bir nass bulunmamaktadır; Allah onu hilafetten ziyade imâmetten ibaret olan genel isimleriyle zikretmiştirs.114, 115.

Kaynaklar: K1, s. 1 · Kelime-i Dâvûdiyye — s. 114, 115, 133, 164, 165, 166, 167, 168, 218, 219

İnsân-ı Kâmil'in önemi nedir?

İnsân-ı Kâmil, mutlak vücûd olan Hakk'ın esmâ ve sıfat kemâlâtının fiilen zuhûruna müsait olan yegâne varlıktır ve bu sebeple ilâhî hilâfetin tamamlandığı mertebedir. Cenâb-ı Hakk'ın tüm isimlerinin tecellî ettiği bu mertebe, vücûdun ahsen-i takvîm üzere yaratılmış en mükemmel taayyünüdürs.4. İnsân-ı Kâmil, ilâhî irâdenin ve meşiyyetin tecellî ettiği bir ayna olup, Hakk'ın ilminde peydâ olan hakikatlerin bu âlemde zuhûrunu sağlars.258, 294. Bu mertebe, sülûkun zirvesi ve Hakk'a vâsıl olmanın en yüksek makâmıdır; zira tüm âlemlerin ve şerîatların kemâli, İnsân-ı Kâmil'in isti'dâdında toplanmıştırs.179.

Kaynaklar: Kelime-i Dâvûdiyye — s. 4, 179, 258, 294

Ayrıntı

İnsân-ı Kâmil, tasavvufî düşüncede merkezi bir öneme sahiptir. Onun önemi, Hakk'ın mutlak vücûdunun tenezzülâtının ve esmâ kemâlâtının zuhûruna bağlıdır. Zira, tüm isimlerin fiilen zuhûruna müsait olan yegâne varlık İnsân-ı Kâmil mertebesidirs.4. Bu mertebe, vücûdun "ahsen-i takvîm" üzere yaratılmış en mükemmel taayyünüdür ve ilâhî hilâfetin tamamlandığı noktadır. İlk İnsân-ı Kâmil, hilâfetin kendisinde zâhir olduğu Âdem (a.s.) idi; ancak onun hilâfeti, risâleti mutazammın değildi ve hükmü altındaki kişiler zürriyetinden ibaret olduğu için sınırlıydıs.4.

İnsân-ı Kâmil'in önemi, aynı zamanda ilâhî meşiyyetin ve irâdenin tecellî etmesinde yatar. Hakk Teâlâ'nın ilminde peydâ olan hakikatler ve isimlerin yaratılmasına ilâhî irâde taalluk eder ve bu hakikatler İnsân-ı Kâmil vasıtasıyla bu âlemde zuhûr eders.258. Herkesin kendi tabiatı ve tarikatı üzere amel etmesi, ilâhî meşiyyetin bir gereğidir ve bu meşiyyetin hükmüyle a'yân-ı sâbite Hakk'ın vücûd aynasında peydâ olurs.294. Bu durum, İnsân-ı Kâmil'in ilâhî irâdenin bir aynası olduğunu gösterir.

Ayrıca, İnsân-ı Kâmil, şerîatların kemâlinin ve risâletin tamamlanmasının da bir göstergesidir. Hz. Muhammed (s.a.v.)'in ümmetinin isti'dâdları derece-i kusvâya ulaştığından, onun getirdiği şerîat "ekmel-i şerâyi'"dir ve kıyâmete kadar bâkîdirs.179. Bu durum, İnsân-ı Kâmil'in, ilâhî hikmetin ve kemâlin en yüksek mertebesini temsil ettiğini ortaya koyar. İnsân-ı Kâmil, "nûr-i ilâhî ile nazar eden erbâb-ı basîret" tarafından müşâhede edilebilen, lafzen, kitâbeten, aklen ve hissen vâki olan her şeyin ilâhî hikmetten hâlî olmadığını idrâk eden bir varlıktırs.71.

Kaynaklar: Kelime-i Dâvûdiyye — s. 4, 71, 179, 258, 294

Bu bölüm neden Dâvûd Peygamber ile ilişkilendirilmiştir?

Dâvûd (a.s.)'ın "varoluş hikmeti" ile ilişkilendirilmesi, onun hem peygamberlik hem de hükümdarlık vasıflarını cem etmesi ve bu sayede zâhirî hilâfetin en kâmil tecellîgâhı olması sebebiyledir. Cenâb-ı Hakk'ın "Ey Dâvûd, muhakkak biz seni yeryüzünde halîfe ettik" (Sâd, 38/26) ayeti, onun hilâfetinin hususiyetini ve diğer peygamberlerden farklı olarak tüm olgunlukları kapsayan varoluşsal kemâlin onda en mükemmel şekilde ortaya çıkışını vurgulars.17, 108. Bu durum, dağların ve kuşların onunla birlikte tesbih etmesi gibi ilâhî nimetlerle de desteklenmiştirs.77.

Kaynaklar: Kelime-i Dâvûdiyye — s. 17, 77, 108

Ayrıntı

Hz. Dâvûd (a.s.)'ın "varoluş hikmeti" ile ilişkilendirilmesinin temelinde, onun hilâfet makamındaki hususiyeti yatar. Kur'ân-ı Kerîm'de "Ey Dâvûd, muhakkak biz seni yeryüzünde halîfe ettik" (Sâd, 38/26) buyrulması, onun hilâfetinin Âdem (a.s.)'ın genel hilâfetinden farklı, özel bir mertebeye işaret ettiğini gösterirs.108. Bu özel hilâfet, Dâvûd (a.s.)'ın hem peygamberlik hem de hükümdarlık vasıflarını kendinde toplamasıyla açıklanır; bu sayede zâhirî hilâfetin sembolü haline gelmiştir (Hz. Dâvûd (a.s.) wiki).

İbn Arabî'nin eserlerinde "varoluşsal olgunluk" (kemâlât-ı vücûdiyye) Dâvûd (a.s.)'da en mükemmel şekilde tezahür ettiği için, "varoluş hikmeti" ona özel kılınmıştırs.17. Bu olgunluk, Dâvûd (a.s.)'ın ve diğer peygamberlerin sahip olduğu ve olmadığı bütün kemâlâtı kapsars.10. Cenâb-ı Hakk, Dâvûd (a.s.)'a dağların ve kuşların onunla birlikte tesbih etmesi, kuvvet ve hikmet verilmesi gibi özel nimetler ihsan etmiştirs.77, 81. Bu durum, onun hilâfetinin sadece insanlara değil, tüm varlığa şamil olduğunu gösterir. Ayrıca, Dâvûd (a.s.)'ın isminin lafzında âlemden kopuşun açıkça görünmesi, ancak Hakk'a birleşmenin manada mevcut olması, onun zâhirî ve bâtınî mertebeleri cem etme özelliğine işaret eders.69, 70. Ancak bu birleşme ve ayrılmanın Muhammedî isminde hem lafzen hem de manen gerçekleşmesi, Peygamber Efendimiz'in Dâvûd (a.s.)'a nazaran bir ayrıcalığıdırs.69.

Kaynaklar: Kelime-i Dâvûdiyye — s. 10, 17, 69, 70, 77, 81, 108

Bu eser kimler için uygundur?

Verilen kaynaklarda "Bu eser kimler için uygundur?" sorusuna doğrudan bir cevap bulunmamaktadır. Ancak, Necdet Ardıç'ın eserlerinin genel mahiyeti ve tasavvufî kavramlara dair açıklamalarından hareketle, bu tür eserlerin tasavvuf yoluna girmek isteyen sâlikler, mânevî gelişim arayışında olanlar ve İslâmî ilimlerde derinleşmek isteyenler için uygun olduğu çıkarımı yapılabilir. Özellikle "İrfan Mektebi (Hakk Yolu)" gibi eserler, nefs mertebelerini ve Hakk yolunu anlattığı için tasavvufî sülûk ehli için bir rehber niteliğindedir. Ayrıca, Ardıç'ın tasavvufu geniş kitlelere ulaştırma gayreti, eserlerinin genel olarak tasavvufa ilgi duyan herkes için erişilebilir olduğunu düşündürmektedir.

Eserin dili nasıldır?

Kelime-i Dâvûdiyye, tasavvufî kavramları açıklarken çok katmanlı bir dil kullanır; bu dil, lugat, akâid ve mârifet dillerini bir araya getirerek derinlikli bir anlam sunar. Eser, özellikle övgü ve yergi gibi şer'î hükümleri, ilâhî meşiyyet ve tekvinî emir bağlamında ele alırken, zâhirî ve bâtınî hakikatleri birleştirir. Bu yaklaşım, sâlikin fiillerinin hem şeriat hem de Hakk'ın dilemesi açısından değerlendirilmesini sağlar ve tasavvufî hermenötiğin temel ilkesi olan kavramların çok katmanlılığını yansıtırs.267, 281; K2-T8.

Kaynaklar: Kelime-i Dâvûdiyye — s. 2, 8, 267, 281

Ayrıntı

Kelime-i Dâvûdiyye'nin dili, tasavvufî metinlerde sıkça görülen üç açılım dili prensibine uygun olarak işler: lugat, akâid ve mârifetK2. Bu, kavramların sadece sözlük anlamlarıyla değil, aynı zamanda İslâmî ilimlerdeki teknik tanımlarıyla ve ehl-i Hakk'ın zevkle bildiği bâtınî hakikatleriyle ele alınması demektir. Eser, övgü ve yergi gibi şer'î hükümleri açıklarken bu çok katmanlılığı kullanır.

Öncelikle, lugat düzeyinde, kelimelerin etimolojik kökleri ve zâhirî anlamları üzerinden bir başlangıç yapılır. Ancak asıl derinlik, akâid ve mârifet dillerinin birleşiminde ortaya çıkar. Örneğin, övgü ve yergi dili, meydana gelen fiile tâbi olurs.267. Bu, fiilin şer'î hükümlerle değerlendirilmesi anlamına gelir. Eğer kuldan ortaya çıkan fiil, "teklifî emir"e ve dolaylı olarak ilâhî emre uygun ise şeriatça övülür; eğer karşıt ise yerilirs.281. Bu, akâid dilinin bir yansımasıdır.

Ancak eser, bu şer'î değerlendirmenin ötesine geçerek mârifet diline ulaşır. Kulun fiilleri, aynı zamanda "meşiyyet (Allah'ın dilemesi) emrine göre" de değerlendirilir. Bu bağlamda, kul her iki halde de (övülen veya yerilen fiili işlese de) Hakk'a itaat etmiş bulunurs.281. Çünkü "tekvinî emir" (Allah'ın yaratma ve var etme emri) gereği, kulun tekil sabit hakikati, yatkınlık diliyle Hak'tan o şekilde ortaya çıkmayı talep etmiştir ve Hak da onun o şekilde meydana gelmesini murad etmiştirs.278. Bu durum, kulun kendi yatkınlığının gerekliliğine karşı gelemeyeceğini gösterir ve fiillerin ardındaki ilâhî iradeyi vurgular.

Eserin dili, bu şekilde zâhirî hükümlerle bâtınî hakikatleri birleştirerek, okuyucuya hem şeriatın hem de Hakk'ın dilemesinin birbiriyle çelişmediği, aksine birbirini tamamladığı bir anlayış sunar. Bu, tasavvufî metinlerin temel özelliklerinden biri olan keşf dilinin kullanımına da işaret eders.157.

Kaynaklar: K2 · Kelime-i Dâvûdiyye — s. 157, 267, 278, 281